Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri Diyetler Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:13 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

[attachment=46926]

Kütübü Sitte Hadisleri Diyetler Bölümü

BİRİNCİ FASIL
NEFSİN (  ŞAHSIN) DİYETİ

UMUMÎ AÇIKLAMA  : 

Diyet, lügat olarak وَدْيَة aslından gelir. Arapça وَدَى "öldürülenin velîsine diyet ödedi" demektir. Maktul tarafa nefse mukabil ödenen maddî cezaya diyet dendiğine göre, bu kelime mastardan elde edilen bir isim olmaktadır. Bu tâbir asıl îtibariyle öldürme vak´alarında kâtilin cürmüne mukâbil ödediği para için kullanılmış ise de, kısas gerektiren bütün cürümlerde kısası önlemek maksadıyla ödenen maddî tazminatlara da diyet denmiştir.[1]



ـ1ـ عن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ قُتِلَ خَطأً فَدِيَتُهُ مِنَ ا“بِلِ مِائَةٌ  :  ثََثُونَ بِنْتُ مَخَاضٍ، وَثََثُونَ بِنْتُ لَبُونٍ، وَثََثُونَ حِقةً وَعَشْرةُ ابْنُ لَبُونٍ ذَكَرٌ[. أخرجه أصحاب السنن.إّ أن في رواية الترمذي  :  ]مَنْ قَتَلَ مُتَعَمِّداً دُفِعَ إلى أوْلِيَاءِ المَقْتُولِ، فإنْ شَاءُوا قَتَلُوا، وإنْ شَاءُوا أخَذُوا الدِّيَةَ وَهِىَ ثََثُونَ حَقَّةً، وَثََثُونَ جَذَعَةً، وَأرْبَعُونَ خَلِفَةً، وَمَا صُولِحُوا عَلَيْهِ فَهُوَ لَهُمْ، وَذَلِكَ تَشْدِيدُ الْعَقْلِ[.والمراد »بِالْعَقْلِ«  :  هنا الدية، ولما كان القاتل يجمعها ويعقلها بفناء أولياء المقتول ليتقبلوها منه سميت عق .



1. (  1900)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim hatâen öldürülürse, diyeti yüz devedir; bunlardan otuzu bintü mehâz (  iki yaşına girmiş dişi deve), otuzu bintü lebûn (  üç yaşına girmiş dişi deve), otuzu hıkka (  dört yaşına girmiş dişi deve), on tane de ibnu lebûndur (  üç yaşına girmiş erkek deve)." [Ebû Dâvud, Diyât 18, (  4541); Tirmizî, Diyât 1, (  1387); Nesâî, Kasâme 30, (  8, 43).]

Tirmizî´nin rivâyetinde şöyle denir  :  "Kim taammüden (  kasıtla) öldürürse, öldürülenin velilerine teslim edilir, dilerlerse öldürürler, dilerlerse diyet alırlar. Bu 30 hıkka (  dört yaşına giren dişi deve)  :  30 cezea (  beş yaşına girmiş dişi deve); 40 aded halife (  hamile deve) dir. Ayrıca ne üzerine sulh yaptıysalar bu da onlarındır. Bu, diyetin şiddetini artırmaktır."[2]



AÇIKLAMA  : 



1-Hadisciler Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî senedinde ihtilaf ederler. Bazıları senedde geçen ced kelimesini Amr´in dedesi Muhammed kabul ederek bu isnadla gelen hadislerin mürsel, (  dolayısıyla zayıf) olduğunu söylemiştir. Buzıları da ced´le Şuayb´ın dedesi Abdullah´ın kastedildiğini iddia ederek hadisin munkatı´ olduğunu ileri sürmüştür. Bunlara göre bu tarikle gelen hadisler zayıftır. Ancak Ahmed İbnu Hanbel ve Sünen-i Erbaa müellifleri, Şuayb´ın Abdullah´la karşılaştığını, bu tarîkle gelen hadislerin Abdullah İbnu Amr´ın Hz. Peygamber´den bizzat yazdığı hadisler olduğunu, sahih olduğunu söylemişlerdir. Bu tarikle rivâyet edilmiş bulunan hadislere bu bölümde daha sık rastlayacağız. Müteâkip bölümlerde de rastlayacağız. Senetteki işkâli olduğu gibi korumak için tercüme etmeksizin, Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî şeklinde aynen bıraktık.

2- Burada, yaşlarına göre bir kısım develerin ismi geçmektedir. Hadislerde zaman zaman bunlar geçeceği için kısa bir açıklama faydalıdır  :  Aynî´nin belirttiği üzere, lügat kitapları, develeri on yaşına kadar ayrı bir isimle anarlar. Şöyle ki  : 

1- Huvar  :  Süt emen yavru deve.

2- Fasîl  :  Memeden ayrılmış deve yavrusu.

3- İbnu Mehâz  :  İki yaşına girmiş erkek yavru, dişisine bintu mehâz derler.

4- İbnu Lebûn  :  Üç yaşına girmiş erkek yavru, dişisine bintu lebûn derler.

5- Hıkka  :  Dört yaşına girmiş erkek yavru, dişisine hıkka derler.

6- Ceza´  :  Beş yaşına girmiş erkek yavru, dişisin cezaa derler.

7- Seniy  :  altı yaşına girmiş erkek deve, dişisine seniyye derler.

8- Rabâî  :  Yedi yaşına girmiş erkek deve, dişisine rabâiyye derler.

9- Sedîs yahut sedes  :  Sekiz yaşına girmiş deve.

10- Bâzil  :  Dokuz yaşına girmiş deve.

11- Mahallef  :  On yaşına girmiş deve.Bundan sonra müstakil isim yoksa da bâzilu âm, bâzilu âmeyn, muhallefu âm, muhallefu âmeyn, muhallefu selâsetu a´vâm diye mürekkeb isimlerle on beşe kadar çıkarlar. Deve bazen sinn ve zâtu´ssinn kelimeleriyle de ifâde edilir. Sinn, lügaten diş ve yaş gibi mânâlara gelir. Zâtu´ssinn muayyen bir yaş sahibi demektir.

Devenin küçüğüne bekr denir, dişi ise bekra ve kalûs denmiştir. Develer, ayrıca cinslerine ve gördükleri işe göre de çeşitli isimlerle anılılar. Hadislerde geçtikçe açıklanacaktır.[3]



ـ2ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  في دِيَةِ الخَطَإِ عِشْرُونَ حِقّةً، وَعِشْرُونَ جَذَعَةً، وَعِشْرُونَ بِنْتُ مَخَاضٍ، وَعِشْرُونَ بِنْتُ لَبُونٍ، وَعِشْرُونَ بَنُو مَخَاضٍ ذُكُورٌ[. أخرجه أصحاب السنن .



2. (  1901)- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Hatâen öldürmede diyet olarak yirmi hıkka, yirmi cezea, yirmi bintu mehâz, yirmi bintu lebûn ve yirmi benû lebûn vardır." [Ebû Dâvud, Diyât 18, (  4545), Tirmizî, Diyât 1, (  1386); Nesâî, Kasâme 32, (  8, 43-44).][4]



ـ3ـ وعن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]دِيَةُ شِبْهِ الْعَمْدِ أثْثاً، ثََثٌ وَثََثُونَ حِقّةً، وَثََثٌ وَثََثُونَ جَذَعَةً، وَأرْبَعٌ وَثََثُونَ ثَنِيَّةً إلَى بَازِلِ عَامِهَا كُلُّهَا خَلِفَاتُ[.وروى ]في الخطإ أرباعاً  :  خَمْسٌ وَعشْرُونَ حَقّةً، وَخَمْسٌ وَعِشْرُونَ حَذَعةً، وَخَمْسٌ وَعِشْرُونَ بَنَاتُ لَبُونٍ، وَخَمْسٌ وَعِشْرُونَ بَنَاتُ مَخَاضٍ[. أخرجه أبو داود.وله وللنسائى في اخرى عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما يرفعه  :  ]الخَطَأُ شِبْهُ الْعَمْدِ مَا كَانَ بِالسَّوْطِ وَالْعَصَا[ .



3. (  1902)- Hz. Ali (  radıyallâhu anh) demiştir ki  :  "Şibhu´l amd´in diyeti üç kısımdır. 33 adet hıkka, 33 adet cezea, 34 adet seniyyebâzil arası devedir. (  Seniyye altı yaşına, bâzil de dokuz yaşına basmış deveye denir.)"

Yine Hz. Ali şunu da rivâyet etmiştir  :  "Hatâen öldürmede diyet dört kısımdır  :  25 hıkka, 25 cezea, 25 bintu lebûn, 25 bintu mehâz." [Ebû Dâvud, Diyât 19, (  4551, 4553).]

Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallâhu anhümâ)´ın Ebû Dâvud ve Nesâî´de merfu olarak kaydedilen bir rivâyetinde şöyle denmiştir  :  "(  Cürüm sırasında) kamçı ve değnek kullanıldığı müddetçe hatâ, şibhu´l amd´dir." [Ebû Dâvud, Diyât 19, 20, (  4547, 4565); Nesâî, Kasâme 42 (  8, 40); İbnu Mâce, Diyât 5, (  2627).][5]



AÇIKLAMA



1- Yaşlarına göre develer ayrı bir isim almaktadır. Hıkka, bintu lebûn gibi. Bunlar bâbın birinci hadisinde ilk defa geçtiği zaman parantez arasında açıklanmıştır.

2- Katl üç çeşittir  :  Amd, hata, şibh-i amd.

a) Amd  :  Taammüd de denir. Öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı bir âletle kasten öldürmektir. Bunun cezası kısastır. Cana can.

b) Hata  :  Bir insanı kaste mukârin olmaksızın bir yanlışlıkla öldürmektir. Bunun cezası diyettir.

c) Şibh-i amd  :  Katli meşru olmayan bir insanı, yaralayıcı sayılmayan bir şey ile kasten öldürmektir. Buna şibhu´lhata da denir.

Bu taksim, Şâfiîlerin ve Hanefîlerin de dâhil olduğu Cumhur´un görüşüdür.

İmam Mâlik, Leys ve diğer bir kısım âlimlere göre katl iki çeşittir. Amd ve hata. Çünkü Kur´an şibhu´l-amd´den söz etmemektedir. Bunlara göre  :  "Hata, herhangi bir sebeple veya mükellef olmayan kimseden veya öldürmek kasdı taşımayan kimseden vukua gelen veya normalde, öldürücü olmayan bir şeyle hâsıl edilen öldürmedir. Bunlardan birinci kısım hatâlar için kısas yoksa da, sonuncu için vardır." Bu, diğer âlimlerin şibhu-amd dedikleri şeydir. Şibhu amd´le ilgili hadis "katl" veya mahz-ı hata ile ya da mahz-ı kasd ile meydana gelir diyenleri cerhedecek kadar bu bâbda sarîhtir.

Âlimler şibhu´l-amdin diyeti konusunda rivâyetlere tâbi olarak ihtilâf etmişlerdir. İmam Şâfiî ve Atâ, Hz. Ali hadisinin zâhiriyle hükmetmiş ve üç kısım olduğunu söylemiştir. Muhammed İbnu´l-Hasan da bu görüşü iltizâm eder.

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Ahmed ve İshak İbnu Râhûye (  rahimehumullah) ise diyetin dört kısımdan olacağına hükmetmişlerdir.Ebû Sevr, "şibhu´l-amdin diyeti beş kısımdır" demiştir.[6]



ـ4ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  عَقلُ المَرْأةِ مِثْلُ عَقْلِ الرَّجُلِ حَتَّى تَبْلُغَ الثُّلُثَ مِنْ دِيَتهِ[. أخرجه النسائى .



4. (  1903)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kadının diyeti, erkeğin diyetine, diyetin üçte bir miktarına kadar eşittir." [Nesâî, Kasâme 34, (  8, 44, 45).][7]



AÇIKLAMA  : 



Hadisin mânası şudur  :  "Mâruz kaldığı mağduriyet sebebiyle kadına tahakkuk eden diyet, diyet-i kâmilenin üçte bir miktarında ise bu durumda normal miktarı alır, erkekle arasında fark yoktur. Ancak üçte biri aşar ve diyet-i kâmilenin yarısına ulaşırsa o zaman kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısı olur." Bu hususu Ömer Nasuhi Bilmen merhum Istılahâtı Fıkhiye Kamusu´nda şöyle açıklar  : 

"... Hür bir erkeğin diyet-i kâmilesi bin dinar veya on bin dirhem-i şer´î gümüş veya 100 deve veya 200 sığır veya 2000 koyun yahut her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz kat elbisedir.

Hür bir kadının diyet-i kâmilesi ise bunların yarısıdır. Erkekler ile kadınların diyetleri arasındaki bu fark, kendilerinin arasında maddî zararlar bakımından mevcut olan bir farktan neş´et etmektedir.

Mâlum olduğu üzere, İslâm hukukunda erkekler ile kadınlar arasında hayat itibariyle bir müsâvaat kabul edildiği cihetle bunlardan herhangi birinin nefsi mukabilinde, diğerinin kısası icab etmektedir... Fakat maddî, malî zararlar itibariyle bunların arasında umumî bir bakımdan bir fark gözetilmiştir. Çünkü erkekler, daha ziyâde müstahsil olmak, ailelerinin mâişetlerini te´mine çalışmak, yurtlarının müdâfaasına koşmak itibariyle kadınlardan daha mühim bir mevkie, bir mükellefiyete sahiptirler.

Binaenaleyh erkeklerden birinin ziyanı, cemiyetin sînesinde maddeten daha büyük bir cerîha vücûda getirmiş olabilir. İşte bu gibi farklara binâen malî tazminât hususunda erkeklerin diyetleri kadınların diyetlerinden ziyade olarak kabul edilmiştir."[8]



ـ5ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما  :  ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # قَضى في المُكاتَبِ يُقْتَلُ أنْ يُؤَدَّى بِقَدْرِ مَا أُعْتِقَ مِنْهُ دِيَةُ الحُرِّ، وَبِقَدْرِ مَا بَقِىَ دِىَةُ الْعَبْدِ[. أخرجه أصحاب السنن، واللفظ للنسائى .



5. (  1904)- Hz. İbnu Abbas (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) öldürülen mükâteb hakkında, âzad edilen miktarınca hür diyetine göre, geri kalan kısmı için de köle diyetine göre hesaplanmasına hükmetti." [Ebû Dâvud, Diyât 22, (  4581); Nesâî, Kasâme 36, (  8, 45, 46); Tirmizî, Büyû´ 35, (  1259). Metin, Nesâî´nin metnidir.][9]



AÇIKLAMA  : 



Mükâteb, belli bir miktar ödeyerek hürriyetine kavuşmak üzere, efendisiyle antlaşma yapan köleye denir. Bu hadis böyle birisinin öldürülmesi hâlinde efendisine ve vârislerine ödenecek diyet miktarını tâyin etmektedir. Bilindiği üzere, diyet husûsunda köle ile hür farklıdır. Hür için, diyet-i kâmile denen nasslarla tesbit edilmiş maktû, muayyen bir miktar ödenir. Köle öldürüldüğü takdirde, erkek de olsa kadın da olsa onun diyeti, kıymeti üzerinden ödenir. Eğer kölenin kıymeti, hürün diyeti için tesbît edilen miktara eşit veya fazla ise, diyet-i kâmile miktarından on dirhem eksik ödenir (  Diyet miktarını önceki hadiste kaydettik.)

Câriye için de durumu aynıdır. Değeri hür kadının diyetine eşit veya fazla ise on dirhem noksan ödenir. Sözgelimi, hür kadının diyeti 5.000 dirhem ise, değeri 5.000 dirhem olan bir câriye hatâen öldürülse, efendisine 4990 dirhem ödenir.

Bu esas bilindikten sonra mükâtebin hadiste beyan edilen hükmü daha kolay anlaşılır  :  "Mükâteb öldürüldüğü takdirde, efendisine ödediği miktarca hür kimsenin diyetine göre, geri kalan kısmı da kıymetine göre hesaplanır. Sözgelimi yarı bedelini ödemiş ise, diyet-i kâmilenin yarısı ile değerinin yarısı ödenir." Hadisin mânası bu. Ancak Hattâbî (  rahimehullah) der ki  :  "Fakihlerin tamamına yakını şu hususta icma ederler  :  "Mükâteb, henüz ödenmemiş tek dirhemlik borcu kaldığı müddetçe köledir. Kendisine karşı işlenen cinâyetlerde de kendi işlediği cinâyetlerde de köle ahkâmına tâbidir. Bana ulaştığına göre bu hadisle sâdece İbrahim Nehâî (  rahimehullah) amel etmiştir. Bu hususta, Hz. Ali (  radıyallahu anh)´den de bir rivâyet gelmiştir. Hadis sahih olduğu takdirde, mensuh olmaz ve kendisinden evlâ olan bir rivâyete de muârız düşmezse hadisle amel gerekir."[10]



ـ6ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ دِيَةُ المُعَاهَدِ نِصْفُ دِيَةِ الحُرِّ[. أخرجه أبو داود .



6. (  1905)- Yine Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Muâhedin diyeti hür kimsenin diyetinin yarısıdır." [Ebû Dâvud, Diyât 23, (  4583).]



AÇIKLAMA  : 



1- Muâhed, antlaşma mucibince dâru´l-İslâm´da yaşamasına müsaade edilen gayr-ı müslimdir, buna zımmî de denir. Lügatte zimmet, ahd, emân, damân (  garanti) hurmet (  haramlık, dokunulmazlık) hakk mânalarına gelir. Müslümanların ahd ve emânlarına girdikleri için ehl-i zimmet denmiştir.

2- Hattâbi, bu hadisi, Ehl-i Kitap hakkında gelen en açık rivâyet olarak değerlendirir. Ömer İbnu Abdilâziz, Urve İbnu´z-Zübeyr, İmam Mâlik, Ahmed İbnu Hanbel, İbnu Şübrüme gibi bâzı âlimler bu hadisle amel etmişlerdir.

Ashâbu re´y ve Süfyan Sevrî zımmîlerin diyeti ile Müslümanların diyetini bir tutarlar. Şâbî, Nehâî, Mücâhid, Hz. Ömer ve İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anhümâ) diğer bir kısım selef de böyle hükmetmişlerdir.

Şâfiî, İshâk, İbnu´l-Müseyyeb, Hasan Basrî, İkrime, Osman İbnu Affân -ve bir rivâyette Hz. Ömer- gibi diğer bir grup selefe göre zımmînin diyeti, Müslümanın diyetinin üçte biridir.[11]



ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]وَدَى رسولُ اللّهِ #  :  الْعَامِرَيَّيْنِ بِدِيَةِ المُسْلِمِينَ، وَكَانَ لَهُمَا عَهْدٌ مِنْ رَسُولُ اللّهِ #[. أخرجه الترمذي .



7. (  1906)- Hz. İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Âmir´den iki kişinin diyetini, Müslümanların diyet miktarına göre ödedi. (  Müslümanlar tarafından hatâen öldürülen) bu iki kişi ile Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın muâhedesi (  antlaşması) vardı." [Tirmizî, Diyât 12, (  1404).][12]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste zikri geçen iki Âmirî´nin öldürülme hikâyesi kısaca şöyledir  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), taleb üzerine ve verilen emâna îtimad ederek yetmiş civarında bir tebliğ heyetini Benî Âmir yurduna göndermişti. Bir-i Maûna mevkiinde konaklayan hey´ete, verilen emâna îtibar edilmeden âni baskın yapılarak ikisi hariç hepsi şehîd edildi.

Bu katliamdan kurtulabilen iki kişiden biri Amr İbnu Umeyye ed- Damrî idi. Amr (  radıyallâhu anh) dönüş sırasında, Karkara nâm mevkîde, Benî Âmir´den iki kişiye rastlar. Bu iki kişinin, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile aralarında ahid (  antlaşma) vardı. Ancak Amr bunu bilmiyordu. Öldürülen arkadaşlarının intikâmını almak için onları öldürdü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a dönüşte durumu anlatınca  : 

"Demek onları öldürdün ha! Öyleyse diyetlerini ödemen gerek" buyurdu.

Yeri gelmişken kaydedelim  :  Bunların diyetinin ödenmesine, yapılan antlaşma gereği, Medine´deki Yahudilerin iştirâki gerekiyordu. Hz. Peygamber bunu taleb için Beni´n-Nadîr yahudî kabîlesine uğrayacak, onlar değirmen taşı atarak Resûlullah´ı öldürmek üzere suikast tertibine girişecekler ve Benin Nadîr´in Medîne´den sürülmesiyle sonuçlanan gelişmeler olacaktır.[13]



ـ8ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيهِ عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  عَقْلُ أهْلِ الذِّمَّةِ نِصْفُ عَقْلِ المُسْلمِينَ، وَهُمُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارى[. أخرجه النسائى .



8. (  1907)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Ehl-i zimmetin diyeti, Müslümanların diyetinin yarısıdır. Ehl-i zimmet de Yahudî ve Hıristiyanlardır." [Nesâî, Kasâme 35, (  8, 45).][14]



ـ9ـ وعنه أيضاً عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهُ #  :  عَقْلُ الْكَافِرِ نِصْفُ عَقْلِ المُؤْمِنِ[. أخرجه الترمذي .



9. (  1908  )- Yine Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki  :  "Kâfirin diyeti, mü´minin diyetinin yarısıdır." [Tirmizî, Diyât 17, (  1413).][15]



AÇIKLAMA  : 



1-Son rivâyet, Nesâî´de Kâfirin Diyeti adını taşıyan aynı bâb içerisinde kaydedilir. Esâsen Ehl-i Kitap diye isimlendirilen Hıristiyan ve Yahudîler, kâfirler zümresindendir. Kur´an-ı Kerîm onları birçok âyette kâfir olarak (  Bakara 105, Beyyine 1, 6) zikreder.

2-Rivâyetlerde diyet, "akl" kelimesi ile ifâde edilmiştir. Şu halde hadis metinlerinde akl bir çok durumlarda diyet mânasına gelmektedir. Bunun dilimizdeki akıl kelimesiyle irtibatı vardır. Akl lügat olarak bağlamak mânâsınadır. Nihâye´de açıklandığı üzere, kâtil birini öldürdüğü zaman diyet olarak develeri toplayıp getirir ve teslim etmek üzere maktûlün velîlerinin ikâmetgâhının avlusuna bağlarmış. Onlar da ondan bunları kabzederlermiş. Böylece diyet, bağlamak mânasına gelen akl mastarından isim olarak türetilmiştir. Esasen diyetin aslı deve idi, sonradan altın, gümüş, sığır, davar vs. cinsinden belli bir miktara bağlanmıştır.

3- Bir rivâyette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinde diyetin kıymeti sekiz yüz dinar ve sekiz bin dirhem idi. O esnada Ehl-i Kitabın diyeti bunun yarısı idi. Bu hal Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) zamanına kadar devam etti. Hz. Ömer halife olunca, bir hutbesinde "Deve pahalandı" deyip, diyetin kıymetini altın cinsinden bin dinara, gümüş cinsinden 12 bin dirheme yükseltti. Bu ayarlamada Hz. Ömer´in ehl-i zimmenin diyetine hiç dokunmayıp eski hal üzere bıraktığı belirtilir.

Daha önce kaydettiğimiz üzere başta Hanefîler olmak üzere ulemânın bir kısmı Ehl-i Kitabın diyet miktarını, Müslümanların diyet miktarı ile bir tutmuştur. Bunlar görüşlerini, 1906 numarada kaydettiğimiz iki Âmirî´nin diyetinin Müslümanların diyetine denk tutulmuş olma rivâyetinden başka, bilhassa meâlini kaydedeceğimiz şu âyetin ıtlakına dayandırırlar  :  "...Şâyet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine bir diyet ödemek... gerekir" (  Nisa 92). Âyette "bir diyet" denmektedir. Bu, mutlak ifade ile bilinen mâlum bir diyetin kastedildiğini, bunun da Müslümanlar için ödenen diyet olduğunu söylemişlerdir. [16]



İKİNCİ FASIL

UZUVLARIN VE YARALARIN DİYETİ


ـ1ـ عن سليمان بن يسار ]أنَّ زَيْدَ بنَ ثَابِتٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ كَانَ يَقُولُ  :  فِى العَيْنِ الْقَائِمَةِ إذَا طُفِئَتْ مِائَةُ دِينَارٍ[. أخرجه مالك .



1. (  1909)- Süleymân İbnu Yesâr (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Zeyd İbnu Sâbit (  radıyallâhu anh) derdi ki  :  "Göz yerinde kalır, fakat nuru sönerse diyeti yüz dinardır." [Muvatta, Ukûl 9, (  2, 857).][17]



AÇIKLAMA  : 



1- el-Aynu´lkâime, tam göz demektir. Hadiste göz yuvarlağı, yüzün güzelliğini bozacak şekilde bir zarar gelmeden nuru giderilmiş, görmez hâle getirilmiş ise bunun diyeti yüz dinar olarak tesbit edilmiştir.

Uzuvların diyetinde umumî prensip şudur  :  "İnsanlarda el, ayak, kulak, dudak, göz, kaş gibi çift olan uzuvlardan her ikisinin diyeti, nefsin diyet-i kâmilesine müsâvidir. Bunlardan sâdece birinin diyeti ise bir diyet-i kâmilenin nısfı (  yarısı) miktarıdır. Meselâ bir eli hatâen kesilen bir erkeğe beş bin dirhem, bir kadına da iki bin beş yüz dirhem diyet verimesi lâzım gelir.. Kirpikler, göz kapakları gibi adetleri dört olan uzuvlardan her birinin diyeti de bir diyet-i kâmilenin dörtte biri nisbetindedir. Lisanın, aklın diyetleri de birer diyet-i kâmiledir" (  Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu).

2- Hadis Muvatta rivâyeti olmakla beraber, Zürkânî, İmam Mâlik´in bununla hükmetmeyip, "Bu ameliye; câniye aynen icra mümkünse tatbik edilir, değilse, diyet hatada olduğu gibidir" dediğini belirtir.[18]



ـ2ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ # في الْعَيْنِ الْقَائِمَةِ السَّادَّةِ لِمَكَانِهَا ثُلُثُ الدِّيَةِ[. أخرجه أبو داود والنسائى.وفي رواية النسائى  :  ]قَضَى في الْعَيْنِ الْعَوْرَاءِ السَّادَّةِ لِمَكَانِهَا إذَا طُمِسَتْ بِثُلُثِ الدِّيَةِ[ .

»الْقَائِمَةُ«  :  هى التي تكون بحالها في موضعها إ أنها تبصر.»وَالسَّادَّةُ لِمَكانِهَا«  :  غير فارغ منها، وإنما ذهب ضياؤها .



2. (  1910)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yerinde sâbit kalarak kör olan göz hakkında diyetin üçte birine hükmetti. " [Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4563); Nesâî, Kasâme 41, (  8,55, 56).]

Nesâî´nin rivâyetinde şöyledir  :  "Resûlullah  :  "Yerinde sâbit duran kör gözün kapanması hâlinde diyetinin üçte birine hükmeti."[19]



AÇIKLAMA  : 



1- Türbüştî, burada, yuvasından çıkmamış, yerinden oynamamış, daha önceki görünüşü bozulmamış, yüzde bir çirkinliğe sebep olmamış gözün kastedildiğini söyler. Önceki hadiste de belirtildiği üzere tabiî hâli bozulmadan görme nuru kaybolan göz olmaktadır.

2- Bu şartlarla görmesinin gitmesine sebep olunduğu takdirde, bir gözün diyeti, sağlam gözün diyetinin üçte biri olmaktadır. Çünkü görme nuru gitse de göz, yüzde normal halde varlığını devam ettirmektedir. Göz çıkarılacak veya patlatılacak olsa, bu güzellik hâli kaybolur.

3- İshâk İbnu Râhuye, bu hâdisin zâhiriyle ameli eses almış ise de, geri kalan ulemâ, bunu kesin bir miktara bağlamaktan ziyade hükûmetü´l adl denilen (  ehl-i vukûfun usul-ü dâiresinde yapacağı) takdire bırakılmış bir erş (  diyet)[20] olarak değerlendirmiştir. Çünkü gözün hâsıl ettiği faydalar tamamen bitmiş değildir, tıpkı dişin, darbenin te´siriyle kararması gibi. Hadisi, hükûmetu´l adl´in mânasına hamletmişlerdir. Zîra hükûmetü´l-adl, (  ki hükmü´l adl de denir) diyetin üçte birine kadar çıkabilir.

Tîbî de şöyle söyler  :  "Bu değerlendirme hükûmetu´l-adl yoluyla yapılmıştır. Aksi halde her iki gözün nuru gitmesi hâlinde diyet-i kâmile gerekir. İki gözden birinin nuru giderse, fukahâya göre diyet-i kâmilenin yarısı gerekir."

Şerhu´s-Sünne´de Bagavî der ki  :  "Hükûmetu´l-adl´in mânası şöyle söylemektir  :  "Bu mecrûhun (  yaralı) köle olması hâlinde, aldığı yara sebebiyle kıymetinden ne kaybetti ise, diyet olarak da bu miktara hükmedilir. Her uzvun hükûmeti (  mâruz kaldığı yara sebebiyle takdir edilecek kıymet kaybı), önceden takdir edilen belli mukadder değere ulaşmayabilir. Mesela başından mûzıha sayılmayacak, (  hafif) bir yara alsa, çirkinlik yapsa bile bunun hükûmeti, mûzıha yaranın erşine (  diyet) ulaşmaz."

Hükûmetü´l adl´in mânâsını Tahâvî şöyle îzah eder  :  "Yara almış bir köle, önce yarası yok farzedilerek değerlendirilmeye, tâbi tutulur, sonra da yaralı hâliyle değerlendirilmeye tâbi tutulur. İşte iki kıymet arasındaki fark hükûmetü´l-adl denen erş´tir."

İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve Ahmed´den ilim alanlar da hep böyle hükmetmişlerdir.

Şu halde hepsinin ortak görüşü, yaralanmaların erşini tesbitte esas olan hükûmetu´l-adldir. Sadedinde olduğumuz hadisteki üçte bir meselesini, bu vak´ada hükûmetu´l-adlin bu miktar olacağına hamletmiştir, bu hadisle (  benzeri vak´alarda) diyetin alelıtlak üçte bir olduğuna hürmedildiğini kabûl etmemişlerdir.

4- Hadisin, Nesâî´deki vechinde şu ziyade vardır  : 

اَنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَضَى فِى اْلعَيْنِ الْعَوْرَاءِ السَّادَّةِ لِمَكَانِهَا إِذَا طُمِسَتْ بِثُلُثِ دِيَتِهَا وَفِى الْيَدِ الشََّّءِ إِذَا قُطِعَتْ بِثُلُثِ دِيَتِهَا وَفِى السِّنِّ السَّوْدَاءِ إِذَا نُزِعَتْ بِثُلُثِ دِيَتِهَا

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), yerinde sâbit duran kör gözün kapanması (  yani cisminin patlatılması) halinde diyetinin üçte birine, elin kesilmesi halinde diyetinin üçte birine, kararmış dişin sökülmesi halinde diyetinin üçde birine hükmetti." Şu halde, bir fonksiyonunu kaybetmiş bulunan bir uzvun, cinâyet yoluyla ikinci bir fonksiyonu giderilecek olursa, sağlam uzva terettüp eden diyetin üçte biri diyet takdir edilmektedir.[21]



DİŞLER


ـ1ـ عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  في ا‘سْنَانِ خَمْسٌ خَمْسٌ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1911)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Dişlerin diyeti beşer dinardır." buyurdu. [Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4563); Nesâî, Kasâme 41, (  8,55).][22]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivayet, Ebû Dâvud ve Nesâî´de Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî tarikinden kaydedilmiştir. Esâsen bu tarikle gelen rivâyetlerin mahrecinin Abdullah İbnu Amr İbni´l-As olduğu muhaddislerin büyük çoğunluğunca kabul edilmiş olan keyfiyettir. Senette ulemâdan bazılarının düştükleri bir şekke daha önce dikkat çektik (  1900´uncu hadis).

2-"Dişlerin diyeti beşer beşer" demenin mânâsı, "Her bir dişin diyeti beş devedir" demektir. Öndeki veya arkadaki, üstteki veya alttaki diye herhangi bir ayırıma yer verilmeksizin bütün dişlerin değeri eşittir, ve her bir diş için diyet olarak beş deve takdir edilmiştir.[23]



ـ2ـ وعن ابن المسيب قال  :  ]قَضَى عُمَرُ بنُ الخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ في ا‘ضْرَاسِ بِبَعِيرَيْنِ بَعِيرَيْنِ، وَقَضَى مُعَاوِيَةُ في كُلِّ ضِرْسٍ بِخَمْسَةِ أبْعِرَةٍ[. أخرجه مالك .



2. (  1912)- İbnu´l- Müseyyeb (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Ömer İbnu´l Hattâb (  radıyallâhu anh) her azı diş için bir deveye hükmetti. Hz. Muâviye (  radıyallâhu anh) ise her azı diş için beş deveye hükmetti." [Muvatta, Ukûl 7, (  2,861).][24]



AÇIKLAMA  : 



Metinde Hz. Ömer´in diş için iki deve (  baîreyn) takdir ettiğini ifâde edilir. Ancak Muvatta´nın aslında ve Zürkânî şerhinde "bir deve´"ye hükmettiği ifâde edilir. Şu halde Teysîr´de bir yanlışlık, bir hata söz konusu. Biz, tercümede aslı esas alıp "Bir deveye hükmetti" diye kaydettik.

Hata hususunda kanaat veren bir delil, Muvatta´da İmam Malik´in bir ilavesidir  :  "Sa´d İbnu Müseyyeb der ki  :  "Diyet, Hz. Ömer´in hükmünde azalıyor, Hz. Muâviye (  radıyallâhu anhümâ)´nin hükmünde artıyor. (  Onların yerine) ben olsaydım, dişlerin her biri için iki deveye hükmederdim."[25]



PARMAKLAR


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهُ # هذِهِ وهذِهِ سَواءٌ، يَعْنِى الخِنْصَرَ وَا“بْهَامَ في الدِّيَةِ[. أخرجه الخمسة إ مسلماً.وزاد الترمذي  :  ]دِيَةُ أصَابِعِ اليَدَيْنِ وَالرِّجْلَيْنِ سَوَاءٌ عَشْرَةٌ مِنَ ا“بِلِ لِكُلِّ إصْبَعٍ[.وللنسائى  :  ]في ا‘صَابِعِ عَشْرٌ عَشْرٌ[ .



1. (  1913)- İbnu Abbas (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Şu ve şu -yâni serçe parmakla baş parmak- diyette eşittirler." [Buhârî, Diyât 20, Tirmizî, Diyât 4, (  1391, 1392); Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4558  ); Nesâî, Kasâme 42, (  8, 56,57).]

Tirmizî´nin rivâyetinde şu ziyade mevcuttur  :  "İki elin parmaklarıyla iki ayağın parmakları da eşittir. Her bir parmağın diyeti on devedir."

Nesâî´deki ziyâde şöyledir  :  "Parmaklar hakkında diyet, onar onardır."[26]



YARALAMALAR



ـ1ـ عن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  في المَوَاضِح خَمْسٌ خَمْسٌ[. أخرجه أصحاب السنن.»المَوَاضِحَُ«  :  جمع موضحة، وهى الشجة التي تبدى وضح العظم  :  أى بياضه. والمراد بذلك  :  موضحة الرأس والوجه دون سائر الجسد ففيها الحكومة .



1. (  1914)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Mûzıha olan yaraların diyeti beşer devedir." [Tirmizî, Diyât 3, (  1390); Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4566); Nesâî, Kasâme 43, (  8, 57).][27]



AÇIKLAMA  : 



Mûzıha (  cem´i mevâzıh´dır), kemiğin beyazlığını ortaya çıkaran derin yaradır. Bu çeşit derin yaradan her birinin diyeti beş adet devedir. Deveyi gerektiren yara daha ziyâde başta veya yüzde hâsıl edilen yaradır. Vücudun başka yerindeki mûzıha yaralar için diyet maktû olmayıp, usulüne göre hâkimin takdirine bırakılmıştır. Bu çeşitten, takdirle ortaya konan diyete hükûmetu´l-adl dendiğini daha önce belirtmiştik. (  1910´uncu hadise bakın.)[28]



ÜÇÜNCÜ FASIL

NEFİS VE UZUVLAR HAKKINDA MÜŞTEREK HADİSLER


ـ1ـ عن عبداللّه بن أبى بكر بن محمد بن عمرو بن حزم عن أبيه  :  ]أنَّ في الْكِتَابِ الَّذِي كَتَبَهُ رَسُولُ اللّهِ # بْنِ حَزْمٍ في الْعُقُولِ  :  أنَّ في النَّفْسِ مِائَةً مِنَ ا“بِلِ، وفي ا‘نْفِ إذَا أُوعِبَ جَدْعاً الدِّيَةُ الْكَامِلَةُ، وَفي المَأمُومَةِ ثُلُثُ الدِّيَةِ، وفي الجَائِفَةِ مِثْلُهُ، وفي الْعَيْنِ خَمْسُونَ، وفي الْيَدِ خَمسُونَ، وفي الرِّجْلِ خَمْسُونَ، وفي كُلِّ أُصْبُعٍ مِمَّا هُنَالِكَ عَشْرٌ مِنَ ا“بِلِ، وفي كُلِّ سِنٍّ خَمْسٌ، وفي المُوضِحَةِ خَمْسٌ[. أخرجه مالك والنسائى.وفي أخرى للنسائى  :  ]في النَّفْسِ الدِّيَةُ، وفي ا‘نْفِ إذَا أُوعبَ جَدْعُهُ الدِّيَةُ، وفي اللِّسَانِ الدِّيَةُ، وفي الشَّفَتَيْنِ الدِّيَةُ، وفي الْبَيْضَتَيْنِ الدِّيَةُ، وفي الذَّكَر الدِّيَةُ، وفي الصُّلْبِ الدِّيَةُ، وفي الْعَيْنَيْنِ الدِّيَةُ، وفي الرِّجْلِ الوَاحِدَةِ نِصْفُ الدِّيَةِ. وفي المَأمُومَةِ ثُلُثُ الدِّيَةِ، وفي الجَائِفَةِ ثُلُثُ الدِّيَةِ، وفي المُنَقِّلَةِ خَمْسَ عَشَرَةَ مِنَ ا“بِلِ، وفي كُلِّ إصْبَعٍ مِنْ أصَابِعِ الْيَدِ أوِ الرِّجْلِ عَشْرٌ مِنَ ا“بِلِ، وفي السِّنِّ خَمْسٌ مِنَ ا“بِلِ، وفي المُوضِحَةِ خَمْسٌ مِنَ ا“بِلِ وَإنَّ الرَّجُلَ يُقْتَلُ بِالْمَرأةِ، وَعَلى أهْلِ الذَّهَبِ ألْفُ دِينَارٍ[.ومعنى »أوْعَبَ«  :  استوفى جدعه.ومعنى »وَالمُنَقِّلَةُ«  :  الشجة التي تخرج منها صغار العظام .



1. (  1915)- Abdullah İbnu Ebî Bekr İbni Muhammed İbni Amr İbni Hazm, bâbasından naklen anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın İbnu Hazm´a[29] diyetler hakkında yazdığı tâlimatta şu hususlar da vardı  :  "Nefis için (  diyet olarak) yüz deve, burun tamamiyle koparılacak olursa diyet-i kâmile, me´mûme (  denen ve beyin zarına kadar ulaşan yara) için diyetin üçte biri, câife (  denen karın veya başın boşluğuna ulaşan yara) için de bunun kadar; göz için elli, ayak için de elli, vücudda bulunan her parmak için on deve, her diş için beş, mûzıha (  denen ve kemiğe ulaşan yara) için beş deve (  lik diyet vardır)." [Muvatta, Ukûl 1, (  2, 849); Nesâî, Kasâme 44, (  8, 57, 60).]

Nesâî´nin bir rivâyetinde şu ibâre yer alır  :  "Nefis için diyet-i kâmile; burun tamamen koparılmış ise diyet-i kâmile, dil için diyet-i kâmile, iki dudak için diyet-i kâmile, sulb (  bel kemiğinin kırılıp kişinin kamburlaşması) için diyet-i kâmile iki yumurta (  husye) için diyet-i kâmile, zeker (  erkek tenâsül uzvu) için diyet-i kâmile, sulb (  bel kemiğinin kırılıp kişinin kamburlaşması) için diyet-i kâmile, iki göz için diyet-i kâmile, bir ayak için diyet-i kâmilenin yarısı, me´mûme (  beyin zarına ulaşan yara) için diyet-i kâmilenin üçte biri, câife (  baş veya karın boşluğuna ulaşan yara) için diyet-i kâmilenin üçte biri, münekkile (  küçük kemik çıkan yara) için on beş deve, el veya ayak parmaklarından her biri için on deve, (  her bir) diş için beş deve, mûzıha (  kemiğe ulaşan yara) için beş deve (  diyet olarak verilir). Erkek, kadına karşı öldürülür, altını olanlardan (  diyet-i kâmile olarak) bin dinar alınır."[30]



ـ2ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يُقَوِّمُ دِيَةَ الخَطَإِ عَلَى أهْلِ الْقُرَي أرْبَعَمِائَةِ دِينَارٍ، أوْ عَدْلَهَا مِنَ الْوَرقِ، وَيُقَوِّمُهَا عَلَى أثْمَانِ ا“بِلِ، فَإذَا غَلَتْ رَفَعَ في قِيمَتِهَا، وَإذَا هَاجَتْ  :  أىْ رَخُصَتْ. نَقَصَ مِنْ قِيمَتِهَا، وَبَلَغَتْ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ # مَا بَيْنَ أرْبَعِمَائَةِ دِينَارٍ الى ثَمَانِمَائَةٍ، وَعَدْلُهَا مِنَ الوَرِقِ ثَمَانِيَةُ آَفِ دِرْهَمٍ، وقَضَى عَلَى أهْلِ الْبَقَرِ بِمائَتَىْ بَقَرَةٍ، وَمَنْ كَاَن دِيَةُ عَقْلِهِ في شَاءٍ فَألْفا شَاةٍ، وقَالَ #  :  الْعَقْلُ مِيرَاثٌ بَيْنَ وَرَثَةِ الْقَتِيلِ عَلى قَرَابَتِهِمْ، فَمَا فَضَلَ فَلِلْعَصَبَةِ، وَقَضى في ا‘عْضَاءِ بِمَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ[. أخرجه أبو داود والنسائى.



2. (  1916)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hatanın diyetini, köylerde yaşayanlar için dört yüz dinar olarak veya buna denk kıymette gümüş olarak değerlendirir, bunu da develerin fiyatlarını esas alarak tesbit ederdi. (  Söz gelimi) develer pahalanınca (  diyetin dinar ve dirhem miktarında) yükseltme yapar, develerin kıymeti düşünce de (  diyetin dinar ve dirhem miktarında) indirme yapardı. (  Hatâen işlenince cinayetlerin diyeti Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında dört yüz dinarla sekiz yüz dinar arasına ulaştı. Bunun gümüş nev´inden muadili sekiz bin dirhem idi. Sığır besleyenlere (  diyet olarak) iki yüz sığır hükmetti. Diyetini davar cinsinden vermek isteyene iki bin davara hükmetmiştir.Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Diyet, öldürülenin vârisleri arasında yakınlık derecelerine göre, (  yani Kur´an´da belirtilen nisbet üzere, diğer tereke malları gibi) taksim edilir. (  Ashâbu´lferâiz´den) artan olursa asabe (  denen akraba)ya geçer."Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) uzuvlar hakkında, daha önce geçtiği şekilde hükmetti." [Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4564); Nesâî, Kasâme 30, (  8, 42, 43).][31]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis de, diyet yoluyla öldürülenin yakınlarına intikal eden meblağın, ölen kimsenin bıraktığı diğer malları gibi vârislerine intikal edeceğini belirtiyor. Vârisler şâyet ashâb-ı ferâiz denen yakınları ise, herbirinin Kur´an´la tesbit edilen belli nisbette payı vardır. Bu nisbete göre paylarını alırlar. Bu pay sahiplerinden eksik olanlar varsa veya hiçbiri mevcut değilse, tereke asabeye intikâl eder. Asabe, kısaca bâba tarafından akrabadır.[32]



ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ا‘صَابِعُ سَوَاءٌ وَا‘سْنَانُ سَوَاءٌ، وَالثَّنِيَّةُ وَالضِّرْسُ سَوَاءٌ هذِهِ وَهذِهِ سوَاءٌ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1917)- İbnu Abbâs hazretleri (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Parmaklar diyette eşit değerdedir. Dişler de aralarında eşittirler. Köpek dişi, azı dişi eşittir. Bunlar öbürlerine diyet meselesinde denktirler." [Ebû Dâvud, Diyât 20, (  4559, 4560, 4561).][33]



ـ4ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قَضَى رَسُولُ اللّه # في الْعَيْنِ الْعَوْرَاءِ السَّادَّةِ لِمَكانِهَا إذَا طُمِسَتْ بِثُلُث دِيَتِهَا،



وفي الْيَدِ الشََّّءِ إذَا قُطِعَتْ بِثُلُثِ دِيَتِهَا، وَفي السِّنِّ السَّوْدَاءِ إذَا نُزِعَتْ بِثُلُثِ دِيَتِهَا[. أخرج أبو داود حديث العين وحدها، وأخرجه النسائى كامً .



4. (  1918  )- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor. "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yerinde sâbit duran (  bakar) kör gözün (  cinâyet sebebiyle) kapanması hâlinde, diyetinin, normal diyetinin üçte biri olacağına hükmetti. Keza sakat elin kesilmesi halinde, diyetinin normal diyetinin üçte biri kadar olacağına, siyahlaşmış dişin (  cinâyet sebebiyle) düşmesi halinde, normal diyetinin üçte biri olacağına hükmett." [Ebû Dâvud -bu rivâyetin sâdece gözle ilgili kısmını- önceki rivâyetin aynı bâbında), Nesâî´de tam olarak tahric etmiştir. (  Hadis 1910 numarada geçti).][34]



DÖRDÜNCÜ FASIL

CENİNİN DİYETİ


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]اقْتَتَلَتِ امْرَأتَانِ مِنْ هُذَيْلٍ، فَرَمَتْ إحْدَاهُمَا ا‘خْرَى بِحَجَرٍ فَقَتَلَتْهَا وَمَا في بَطْنِهَا، فَاخْتَصَمُوا إلى رَسُولِ اللّه #، فقَضى أنَّ دِيَة جَنِينِهَا غُرَّةٌ عَبْدٌ أو أمَةٌ[.زاد في رواية أبى داود  :  ]أو بَغْلٌ، أوْ فَرَسٌ، وقَضى بِدِيَةِ المَرأةِ عَلى عَاقِلَتِهَا وَوَرَّثَهَا وَلَدَها وَمَنْ مَعَهُمْ[. أخرجه الستة .



1. (  1919)- Ebû Hüreyre hazretleri (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hüzeyl kabîlesinden iki kadın birbirleriyle kavga ettiler. Biri diğerine bir taş atarak kadını da, karnındaki yavruyu da öldürdü. Dâva Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e geldi. Efendimiz, ceninin diyetini bir gurre olarak hükme bağladı. Gurre kadın veya erkek bir köle demektir."

Ebû Dâvud´un bir rivâyetinde (  4577. hadis) şu ziyâde vardır  :  "... veya katır veya ata hükmetti. Kadının diyetini âkilesi üzerine hükmetti. Kadına çocukları ve onlarla birlikte olanlar varis oldular." [Buhârî, Diyât 25, Tıbb 46, Ferâiz 11; Müslim, Kasâme 34, (  1681); Muvatta, Ukûl 5, (  2, 855); Tirmizî, Diyât 15, (  1410); Ebû Dâvud, Diyât 21, (  4568,4580); Nesâî, Kasâme 37, (  8, 47, 48  ).][35]



AÇIKLAMA  : 



1- Gurre, esas itibarıyle hayvanların alnındaki beyazlıktır, dilimizde sakar da denir. Burada cüzün zikri ile küll kastedilmiştir.

2-Bu hadis muhtelif vecihlerle rivayet edilmiştir. Bazılarında, öldürülen kadının ayrıca kısâsen ölüme mahkum edildiği belirtilir.

Gurre hükmü cenin içindir.Gurre ile ne kastedildiği, bizzat rivâyette açıklanmıştır  :  "Bir köle. Bu, kadın da olabilir, erkek de." Yine Teysîr´in de kaydetmiş bulunduğu bir rivâyette, gurrenin bir katır veya bir at olabileceği de söylenmiştir. Keza, yine Ebû Dâvud´da yer alan bir vecihte gurreye bedel beş yüz koyun zikredilir. Ancak Ebû Dâvud burada bir yanlışlık olduğunu belirtir ve "Doğrusu "yüz koyun" olmalıdır" der. Ebû Dâvud´un bir başka rivâyetinde Şâ´bî´nin gurre´yi "beşyüz derhem", Rebiâ´nın da "elli dinar" olarak açıkladığı kaydedilir.[36]



BEŞİNCİ FASIL

DİYETİN KIYMETİ


ـ1ـ عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَتْ قِيمَةُ الدِّيَةِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللّه # ثَمَانِمائَةِ دِينارٍ، أوْ ثَمَانِيَةَ آَفِ دِرْهَمٍ، وَكَانَتْ دِيَةُ أهْلِ الكِتَابِ يَوْمَئِذٍ عَلى النِّصْفِ مِنْ دِيَةِ المُسْلِمِينَ إلى أنِ استُخْلِفُ عُمَرُ بنُ الخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ، فقَامَ خَطِيباً فقَالَ  :  إنَّ ا“بِلَ قَدْ غَلَتْ فَفَرَضَهَا عُمَرُ عَلى أهْلِ الذَّهَبِ ألْفَ دِينَارٍ، وَعَلى أهْلِ الْوَرِقِ اثْنَىْ عَشَرَ ألْفِ دِرْهَمٍ، وَعَلى أهْلِ الْبَقَرِ مِائَتَى بَقَرَةٍ، وَعَلى أهْلِ الشَّاءِ ألْفَىْ شَاةٍ، وَعَلى أهْلِ الحُلَلِ مِائَتَىْ حُلَّةٍ، وَتَرَكَ دِيَةَ أهْلِ الذِّمَّةِ لَمْ يَرْفَعْهَا فِيمَا رَفَعَ مِنَ الدِّيَةِ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1920)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında diyet-i kâmilenin kıymeti sekiz bin dirhem idi. Ehl-i Kitab´ın diyeti de o gün, Müslümanların diyetinin yarısına denkti. Bu durum Hz. Ömer (  radıyallâhu anh)´ın halîfe olmasına kadar devam etti. Halîfe olunca bir hutbesinde "Artık deve pahalandı" dedi ve diyeti altın sahiplerine bin dinar, gümüş sahiplerine on iki bin dirhem, sığır sahiplerine iki yüz sığır, davar sahiplerine iki bin koyun, elbise sahiplerine de iki yüz takım elbise olarak tesbit etti. Ehl-i zimmetin diyetini, (  Hz. Peygamber devrinde ne idiyse) olduğu gibi bıraktı, hiçbir yükseltme yapmadı." [Ebû Dâvud, Diyât 18, (  4542).][37]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet, bir Müslüman öldürüldüğü takdirde diyetinin (  yani diyet-i kâmilenin) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında sekiz yüz dirhem olduğunu, Hz. Ömer zamanında develerin pahalanmasına bağlı olarak, diyet miktarının bin iki yüz dirheme çıkarıldığını belirtiyor.

Yine rivâyetten anlıyoruz ki Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, Ehl-i Kitap´tan bir kimsenin diyeti Müslümanın diyetinin yarısı kadar yâni dört yüz dirhem. Hz. Ömer zamanında Müslümanların diyeti bin iki yüz dirheme çıkarken zımmîlerinki değişmemiş, dört yüz dirhemde sâbit kalmıştır. Netice olarak önce Müslümanların diyetinin yarısı iken Hz. Ömer´in ayarlamasından sonra üçte bire düşmüştür.

Hadisle ilgili olarak Hattâbî der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın köylerde oturanlar için diyetin tesbitinde deveyi esas alması, devenin onlar nezdindeki kıymetinden dolayıdır. Onun kıymeti o devirde altın cinsinden sekiz yüz dinar idi. Gümüş cinsinden de sekiz bin dirhemi buluyordu. Bu hal hiç değişmeden Hz. Ömer zamanına kadar bu minval üzere geldi. Onun devrinde deve kıymetlendi ve altının cinsinden bin dinara, gümüş cinsinden on iki bin dirheme yükseldi. Müteammiden cinâyet işleyenlerin diyeti hususunda Şâfiî´nin, "öncelikle deve ile ödenmeli, deve olmazsa paraya başvurmalı" sözü buna dayanır. Şâfiî´ye göre, Hz. Ömer´in koyduğu rakama îtibar edilmez. Çünkü bu diyet, develerin kendi zamanındaki kıymetidir. Bir malın kıymeti zamana göre değişir, artar, eksilir vs." Bu Şâfiî (  rahimehullah)´nin kavl-i cedîdidir, kavl-i kadîminde Hz. Ömer´in koyduğu rakamları esas almış idi.[38]



ALTINCI FASIL

DİYETLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER


ـ1ـ عن زياد بن سعد بن ضميرة السلمى عن أبيه عن جده، رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  ]وَكَانَا شَهِدَا مَعَ النَّبىّ # حُنَيْناً  :  أنَّ مُحَلِّمَ بنَ جَثَّامَةَ اللَّيْثِىَّ قَتَلَ رَجًُ مِنْ أشْجَعَ في ا“سَْمِ، وَذلِكَ أوَّلُ غِيَرٍ قَضى بِهِ رَسُولُ اللّه # فتَكَلّمَ عُيَيْنَةُ في قَتْلِ ا‘شْجَعِىِّ ‘نَّهُ مِنْ غَطَفَانَ، وتَكَلّمَ ا‘قْرَعُ بنُ حَابِسٍ دُونَ مُحَلّمٍ ‘نَّهُ مِنْ خِنْدَفٍ فَارْتَفَعَتِ ا‘صْوَاتُ، وَكَثُرَتِ الخُصُومَةُ واللّغَطُ، فقَالَ رَسُولُ اللّه # يَا عُيَيْنَةُ أَ تَقْبَلُ الْغِيَرَ؟ فقَالَ  :  َ، وَاللّهِ حَتَّى أُدْخِلَ عَلَى نِسَائِهِ مِنْ الحَرْبِ وَالحَزَنِ مَا أُدْخِلَ عَلَى نِسَائِى، ثُمَّ ارْتَفَعَتِ ا‘صْوَاتُ، وَكَثُرَتِ الخُصُومَةُ واللّغَطُ، فقَالَ رَسُولُ اللّه #  :  يَا عُيَيْنةُ أَ تَقَبَّلُ الْغِيَرَ؟ فَقَالَ عُيَيْنَةُ مِثْلَ ذلِكَ، فقَامَ رَجُلٌ مِنْ بَنِى لَيْثٍ اسْمُهُ مُكَيْتَلٌ عَلَيْهِ شِكَّةٌ، وفي يَدِهِ دَرَقَةٌ، فقَالَ يَا رَسُولَ اللّه  :  إنِّى لَمْ أجِدْ لِمَا فَعَلَ هَذَا في غُرَّةِ ا“سَْمِ مَثًَ إَّ غَنَماً وَرَدَتْ فَرُمِىَ أوَّلُهَا فَنَفرَ آخِرُهَا، اُسْنِنِ الْيَوْمَ وَغَيِّرْ غَداً، فقَالَ #  :  بَلْ نُعْطِيكُمْ خَمْسِينَ مِنَ ا“بِلِ في فَوْرِنَا هذَا وَخَمْسِينَ إذَا رَجَعْنَا إلى المَدِينَةِ، وَذلِكَ في بَعْضِ أسْفَارِهِ، وَمُحلِّمٌ رَجُلٌ طَوِيلٌ آدَمُ وَهُوَ في طَرَفِ النَّاسِ فلَمْ يَزَالُوا حَتَّى تَخَلّصَ فَجَلَسَ بَيْنَ يَدَىْ رَسُولِ اللّهِ # وَعَيْنَاهُ تَدْمَعَانِ، فقَالَ يَا رَسُولَ اللّه  :  إنِّى قَدْ فَعَلْتُ الَّذِى بَلَغَكَ، وَإنِّى أتُوبُ إلى اللّهِ، فاسْتَغْفِرِ اللّه لِى، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  أقَتَلْتَهُ بِسَِحِكَ في غُرَّةِ ا“سَْمِ  :  اللَّهُمَّ َ تَغْفِرْ لِمُحَلِّمٍ بِصَوْتٍ عَالٍ، فقَامَ وإنَّهُ لَيَتَلَقَّى

دُمُوعَهُ بِطَرَفِ رِدَائِهِ. قَالَ ابنُ إسْحَاقَ  :  وَزَعَمَ قَوْمُهُ أنَّ رَسُولَ اللّه # اسْتَغْفَرَ لَهُ بَعْدَ ذلِكَ[. أخرجه أبو داود.»الْغِيَرُ«  :  الدية. و»الشِّكَّةُ«  :  السح.وقوله  :  »آدَمُ«  :  أى يضرب لونه إلى السواد من شدة سمرته، »وَغرَّةُ كُلِّ شَئٍ«  :  أوله .



1. (  1921)- Ziyâd İbnu Sa´d İbni Dumeyre es-Sülemî an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anh) -ki bunlar (  Sa´d ve Dumeyre) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Huneyn´e katılmışlardı- anlatıyor  :  "Muhallem İbnu Cessâme el-Leysî, Müslüman olduktan sonra Eşca´ kabîlesinden birisini öldürmüştü. Bu, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hüküm verdiği ilk diyet vak´ası oldu. Uyeyne öldürülen Eşcaî´nin katli husûsunda ileri geri konuştu. Çünkü (  Uyeyne) kendisi de Gatafanlı idi. Akra İbnu Hâbis de Muhallem´in taraftarı (  olarak müdâfaa için) konuştu, çünkü o da Hındef´ten idi. Derken (  münakaşa ilerledi) sesler yükselmeye başladı, tartışma ve bağırıp çağırmalar arttı, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek, "Ey Uyeyne, diyet kabul etmez misin " diye sordu

"Hayır! Vallahi harb ve ızdırabtan benim kadınlarıma ulaştırılan, onun kadınlarına ulaşmadıkça kabul etmiyorum!" cevabını verdi. Sonra bağırmalar yükseldi, tartışma ve bağırıp çağırmalar arttı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tekrar araya girip  :  "Ey Uyeyne, diyet kabul etmez misin " dedi. Uyeyne önceki sözlerini aynen tekrar etti. Bu hal, Benî Leys´ten üzerinde silâh ve elinde de deriden mâmul bir kalkan bulunan Mukeytil adında birinin kalkıp, "Ey Allahın Resûlü! Bunun (  Muhallem´in) İslâm´ın başında yaptığı şu cinâyete misal olarak, su içmek üzere havuzun başına koşan koyun sürüsünü gösterebileceğim. Sürünün ilk gelenlerine (  öldürülmek veya uzaklaştırılmak üzere taş veya ok) atılır, arkadan gelenler de korkarak kaçarlar. Bugün hüküm koy yarın değiştir!" demesine kadar devam etti.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine (  Muhallem´e dönüp) hemen şu hükmü verdi.

"Derhal huzurumuzda elli deve vereceksin, elli deve de Medine´ye dönüşümüzde vereceksin!"

Bu vak´a Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın seferlerinin birinde cereyan etmişti. Muhallem uzun boylu, esmer birisi idi, cemaatin kenarında bulunuyordu. O ölümden kurtuluncaya kadar halk oradan ayrılmadı. Resûlullah´ın (  bu nihâî hükmünden sonra) önüne, iki gözünden de yaşlar akar vaziyette oturdu ve  : 

"Ey Allah´ın Resûlü! Ben size ulaşan cinâyeti işlemiş bulunuyorum. Ben Allah´a tevbe ettim. Sen de benim için ey Allah´ın Resûlü, Allah´tan mağrifet dileyiver!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yüksek sesle  : 

"Sen onu İslam´ın başında silahınla mı öldürdün! Allah´ım, Muhallem´i mağrifet etme!" dedi.

Ebû Seleme şu ilavede bulunur  :  "Muhallem göz yaşlarını ridasının ucuyla silerek kalktı."

İbnu İshâk der ki  :  "Muhallem´in kavmi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın daha sonra onun için Allah´a istiğfar ediverdiğine inanıyorlardı." [Ebû Dâvud, Diyât 3, (  4503).][39]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadisin, el-Megâzî´de İbnu İshak tarafından yapılan rivâyetinde, vak´anın Huneyn Seferi sırasında cereyan ettiği tasrih edilir  :  Huneyn günü, öyle namazından sonra bir ağacın gölgesine çekildiği sırada, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına Akra´ İbnu Hâbis ve U-yeyne İbnu Hısn (  radıyallâhu anhümâ) gelirler. O gün Uyeyne İbnu Hısn, Âmir İbnu´l Azbat adında bir maktulün kan bedelini taleb etmektedir.

2-Benî Leys´e Mukeytil´in sözü oldukça mübhemdir. Şârihler farklı yorumlar teklîf etmişlerdir. Sindî´ye göre Mükeytil  :  "Suya ilk gelen koyunlara atılan taş, (  veya ok) korkusuyla geridekilerin kaçtığı gibi, sen de İslam´da bu ilk cinâyet sahibini öldür, tâ ki yeniden geleceklere bir ibret, bir nasihat olsun (  ve cinayet işlemekten kaçsınlar)" demek istemiştir. "Bugün hüküm koy yarın değiştir" tâbiri Sindî´ye göre, ikinci bir temsildir, önceki sözü takviye için getirilmiştir. Bu katlin terkedilmesi hâlinde, başkalarının söyleceyeceği sözü anlatan temsildir. Şunu söylemek istemiştir  :  "Aksi takdirde böyle (  yani bugün hüküm koy, yarın değiştir) diyecekler. Yani  :  "Eğer bugün, daha yeni konmuşken kısası terkedip, diyetle yetinirsen ve sonra da herhangi bir mücrime kısas uygularsan, bu davranış şu misalde görülen duruma benzer. Elhâsıl, bugün mücrimi kısas yaparak öldürürsen, bunun misali, koyun sürüsünün misali gibi olur. Eğer bugün terkedersen bunun da misali şu ikinci temsildeki gibi olur" demiş olmaktadır.

İbnu´l-Esir, en-Nihâye´de, "Bugün hüküm koy yarın değiştir" tâbirini şöyle açıklar  :  "Kısas konusunda vaz´ettiğin sünnetle amel et, daha sonra değiştirmek dilersen değiştir", yani koyduğun sünneti (  hükmü) değiştir. Dendi ki  :  "Tegayyür, burada gayrı almaktır. O da diyettir."

Aynı cümleyi Hattâbî de şöyle anlar  :  "Bu mesel şunu söylemektedir  :  "Bugün ona kısas yapmazsan, yarın senin sünnetin sübût bulmaz ve hükmün senden sonra infâz edilmez" veya, bunu sen yapmazsan, bilahare kâtil, şu sözü söylemeye bahâne bulur  :  "Bugün hüküm koy, yarın değiştir." Bu sebeple sünnetin tegayyür eder (  değişir) hükümleri de değiştirilir."

Suyûtî de Mirkâtu´s-Suûd´da şöyle açıklar  :  "Muhallem´in İslam´ın evvelinde, adamı öldürüp sonra da kendisine kısas uygulamayıp, diyet alınmasını taleb etmesi meselesi, (  anlatılan fıkrada geçen) ürkmüş koyunun meseli gibidir. Yâni, maktûlün akrabalarına Muhallem´in taleb ettiği şekilde davranılacak olursa, halk kısasın diyetle, hususan ivazla değiştirildiğini görecek, böyle bir bilgi de onların İslâm´a girmelerini duraklatacaktır. Çünkü onlar intikamlarını almakta harîs kimselerdir. Ayrıca onlarda diyet almaya karşı bir nefret vardır. Sonra o adam, "Bugün hüküm koy, yarın değiştir" sözüyle Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı kâtile karşı kısas tatbîkine teşvik etti. Bu sözüyle şunu demek istemiştir  :  "Bugün ona kısas uygulamazsan, sünnetini (  getirdiğin hükmü) değiştirdin demektir." Ancak, adam sözünü, muhâtabı tahrîk edip, kendinden taleb ettiği şeye yöneltip yapmaya cür´et ettirecek bir üslûbla ifâdeye dökmüştür."

3-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) neticede maktûlün velilerine 50´si peşin, 50´si bilahare teslim edilmek üzere, kâtili 100 deveye mahkum etmiştir.

Buhârî, İbnu Abbas´tan şu rivâyeti kaydeder  :  "

Benî İsrâil´de kısas vardı. Fakat diyet yoktu. Cenâb-ı Hak bu ümmet için  : 

"Ey imam edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı (  ...) öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa, kendisine örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir" (  Bakara 178  ) buyurdu."

İbnu Abbâs der ki  :  "Âyette zikredilen "afv" âmden vukûa gelen öldürmelerde diyet almayı kabul etmektir."[40]



ـ2ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّه #  :  َ أُعْفِى مَنْ قَتَلَ بَعْدَ أخْذِ الدِّيَةِ[. أخرجه أبو داود.ومعنى »َ أُعْفِى«  :  َ أقيله، وَ أعفو عنه بل أقتله.



2. (  1922)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Diyet aldıktan sonra (  kâtili) öldüren kimseyi asla affetmem." [Ebû Dâvud, Diyât 5, (  4507).][41]



AÇIKLAMA  : 



1-Hadis iki tarzda anlaşılmıştır. Biri tercümede kaydettiğimiz şekilde, bir de  :  "Diyet aldıktan sonra öldüren kimsenin malı artmasın, zengin kılınmasın" mânâsında bedduadır.

Birinci mânâya göre, böyle bir kâtilden diyet kabûl edilmeyip, mutlaka öldürüleceği hükmü çıkarılmıştır. Bu hususu daha sarîh ifâde eden bir rivâyeti Ebû Dâvud et-Tayâlesî kaydetmiştir  :  َ اُعَافِى اَحَدًا قَتَلَ بَعْدَ اَخذِ اْلدِّيَّةِ "Diyet aldıktan sonra öldüren kimseyi affetmem." Bu hadis, bir câhiliye geleneğini reddetmektedir. Öldürülenin velîsi, kâtilden diyet almak sûretiyle, hayat garantisi verdiği halde, fırsat bulunca yine de öldürür ve diyeti geri iâde ederdi. Resûlullah bu tatbikatı, böylece reddetmiş olmaktadır.[42]



ـ3ـ وعن عمرو بن شعيب  :  ]أنَّ رَجًُ مِنْ بَنِى مُدْلِجٍ يُقَالُ قَتَادَةُ خَذَفَ ابْنَهُ بَسَيْفٍ، فَأصَابَ سَاقَهُ فَنُزِىَ في جُرْحِهِ فَمَاتَ فَقَدِمَ سُرَاقَةُ بنُ جُعْشُمٍ عَلَى عُمَرَ فَذَكََرَ ذلِكَ لَهُ، فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ  :  أُعْدُدْ عَلَى مَاءِ قُدَيْدٍ عِشْرِينَ وَمِائَةَ بَعِيرٍ حَتَّى أقْدُمَ عَلَيْكَ، فَلَمَّا قَدِمَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ أخَذَ مِنْ تِلْكَ ا“بِلِ ثََثِينَ حِقّةً، وَثََثِينَ جَذَعَةً وَأرْبَعِينَ خَلِفَةً، ثُمَّ قَالَ  :  أينَ أخُو المَقْتُولِ، فقَالَ هَا أنَاذَا؟ قَالَ  :  خُذْهَا، فإنَّ رَسولَ اللّه # قالَ  :  لَيْسَ لِقَاتِلٍ شَيْءٌ[. أخرجه مالك.»نُزِى«  :  أى جرى دمه فلم ينقطع .



3. (  1923)- Amr İbnu Şuayb´ın rivâyetine göre  :  "Benî Müdlic´ten Katâde adında bir adam, oğluna bir kılıç fırlattı. O da bacağına isâbet etti. Yaradan fasılasız kan kaybı oldu ve oğlan öldü. Sürâka İbnu Cu´şum Hz. Ömer (  radıyallâhu anh)´e gelip durumu haber verdi. Hz. Ömer  :  "Kudeyd suyuna yüz yirmi deve hazırla, ben oraya geleceğim" dedi. Ömer (  radıyallâhu anh) oraya gelince bu develerden otuz hıkka (  dört yaşına giren dişi deve), otuz cezea (  beş yaşına girmiş dişi deve) ve kırk halife (  hâmile deve) aldı. Ve sordu  : 

"Maktûlün kardeşi nerede "

"İşte benim!" dedi.

"Al bunları! Zîra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştu  :  "Kâtile (  ne diyetten, ne mîrastan) hiç bir hisse yoktur." [Muvatta, Ukûl 10, (  2, 867).]



AÇIKLAMA  : 



İslâm´ın mîras hukukunun mühim bir prensibi burada hatırlatılmaktadır. Bir kimse, kendisine mirasından hisse düşecek yakınını öldürmüş ise, ölenin terekesinden hisse sâhibi olamaz. Burada, bâba oğlunu öldürmüş, öldürme cezası olarak diyeti devlet, elinden almış, velîlere iâde ederken, kâtil olan bâbasına hiçbir pay vermemiştir. Vak´ayı Abdurrezzâk Süleymân İbnu Yesâr´dan rivâyet eder. Orada şöyle denir  :  "Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) maktûlün annebâba bir kardeşini vâris kıldı, bâbasına diyetten hiçbir şey vermedi."[43]



ـ4ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ امْرَأتينِ مِنْ هُذَيْلٍ  :  قَتَلَتْ إحدَاهُمَا ا‘خْرَى وَلِكُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا زَوْجٌ وَوَلدٌ، فَجَعَلَ # دِيَةَ المَقْتُولَةِ عَلَى عَاقِلَةِ الْقَاتِلَةِ، وَبَرَّأ زَوْجَهَا وَوَلَدَهَا ‘نَّهُمَا مَا كَانَا مِنْ هُذَيْلٍ، فَقَالَ عَاقِلَةُ المَقَتُولةِ  :  مِيرَاثُهَا لَنَا، فقَالَ #  :  َ، مِيرَاثُهَا لِزَوْجِهَا وَوَلَدِهَا[. أخرجه أبو داود .



4. (  1924)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Huzeyl kabîlesinden iki kadın, biri diğerini öldürmüştü. Bunlardan her ikisinin kocası ve birer oğlu vardı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz maktûlenin diyetini ödeme işini, kâtilenin (  öldüren kadının) âkilesine yükledi, kocasını ve oğlunu bu külfetten uzak tuttu. Çünkü bu ikisi Huzeyl´den değillerdi. Maktûlenin âkilesi, "ölenin mîrası da bize aittir" dediler. Aleyhissalatu vesselam  :  "Hayır! Mîrası, kocasına ve oğluna aittir!" buyurdu." [Ebû Dâvud, Diyât 21, (  4575).][44]



AÇIKLAMA  : 



Âkile  :  Nihâye´de âkile, "Hata yoluyla öldürülenin diyetini ödemeye iştirak eden, bâba cihetinden akrabalar ve asabe" diye tarif edilir. Daha geniş mânâsıyla şöyle târif edilmiştir  :  "Bir şahsın mensub olduğu ehl-i dîvandır, veya onun asabesiyle aşîretidir, veya beytülmaldir veya âzad edilmiş bir şahsın mevlâsıdır." Bunların arasında yardımlaşma ve dayanışma vardır. Binaenaleyh böyle bir âkile kendi efradından birinin hatâ sûretiyle veya şibh-i âmd ile yaptığı cinâyetin diyetini veya gurre denilen damânı usûl-ü dâiresinde te´diye etmekle mükelleftir. Şu halde bu müessese, İslâm hukukuna has, "bazı" ağır borçlanmalarda bir nevî sigortadır.

2- Bu rivâyet, kadının âkilesine koca ve evlâdın girmediğine delil olmaktadır. Şâfiî ve Mâlik (  rahimehümallah) bu görüştedirler.

3- Peygamberimizin (  aleyhissalâtu vesselâm) maktûlenin âkilesine- "Size mîras yok, kadının mîrası kocasına ve oğluna aittir" demesi, mîrasın sadece bu ikisine tahsis edildiği, bir başkasına verilemeyeceği mânasına gelmez. Bu söz, koca ve evlâd, vârisleri arasında yer aldığı için sarfedilmiştir  :  "Bunlar varislerdendir" mânâsında. Nitekim rivâyetin bir başka vechinde وَوَرَّثَهَا وَلَدَهَا وَمَنْ مَعَهُمْ "Kadına çocuklarını ve onlarla mevcut olan diğer (  ehl-i ferâizi) vâris kıldı" denmiştir.[45]



ـ5ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها  :  ]أنَّ رسولَ اللّه # بَعَثَ أبَا جَهْمِ ابنَ حُذَيْفَةَ مُصَدِّقاً فََجَّهُ رَجُلٌ في صَدَقَتِهِ فَضَرَبَهُ أبُو جَهْمٍ فَشَجَّهُ، فأتَوُا النَّبىَّ #  :  فقَالُوا  :  الْقَوَدَ يَا رَسُولَ اللّهِ، فقَالَ  :  لَكُمْ كَذَا وَكَذَا، فَلَمْ يَرْضَوْا فقَالَ لَكُمْ كَذَا وَكَذَا، فَلَمْ يَرْضَوْا، فقَالَ  :  لَكُمْ كَذَا وَكذَا، فَرَضُوا، فقَالَ #  :  إنِّى خَاطِبٌ الْعَشِيَّةَ عَلَى النَّاسِ وَمُخْبرُهُمْ بِرِضَاكُمْ؟ فقَالُوا  :  نَعَمْ، فَخَطَبَ فقَالَ  :  إنَّ هؤَُءِ الليْثِيِّينَ أتَوْنِى يُرِيدُونَ الْقَوَدَ فَعَرَضْتُ عَلَيْهِمْ كَذَا وَكَذَا فَرَضُوا، أرَضِيتُمْ؟ قَالُوا َ، فَهَمَّ بِهِمُ المُهَاجِرُونَ، فَأمَرَ رَسُولُ اللّه # أنْ يَكُفُّوا عَنْهُمْ، فَكَفُّوا عَنْهُمْ، ثُمَّ دَعَاهُمْ فَزادَهُمْ، فقَالَ  :  أرَضِيْتُمْ؟ فقَالُوا  :  نَعَمْ. قَالَ  :  إنِّى خَاطِبٌ عَلَى النَّاسِ وَمُخْبِرُهُمْ بِرِضَاكُمْ؟ فقَالُوا  :  نَعَمْ، فَخَطَبَ النَّبىُّ # فقَالَ  :  أرَضَيْتُمْ؟ قَالُوا  :  نَعَمْ[. أخرجه أبو داود والنسائى .



5. (  1925)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ebû Cehm İbnu Huzeyfe´yi zekât tahsildarı olarak gönderdi. Adamın biri sadaka ödeme meselesinde onunla inatlaştı. Ebû Cehm (  radıyallâhu anh) de adama vurup başından yaraladı. Hemen Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e gelip  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, kısas istiyoruz" dediler. Resûlullah onlara  : 

"Size şu şu miktar diyet vereyim!" dedi ise de razı olmadılar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) miktarını daha da artırarak  : 

"Size şu şu miktar diyet vereyim" dedi. Onlar yine râzı olmadı. Hz. Peygamber (  daha da artırarak)  : 

"Size şu şu kadar diyet vereyim" dedi. Bu sefer râzı oldular.

Bunun üzerine aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz  : 

"Ben bu akşam halka konuşup, onlara râzı olduğunuzu bildireceğim!" dedi. "Pekâla" dediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hitabesinde  : 

"Bu Leysliler bana kısas talebiyle geldiler. Ben onlara (  kısasa bedel) şu şu miktar diyet teklif ettim, onlar da râzı oldular, siz de râzı mısınız " diye sordu. Fakat berikiler  : 

"Hayır, râzı değiliz!" dediler. Mühâcirûn onlara kızıp üzerlerine yürüdü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara dokunmamalarını emretti, Muhacirun da ileri gitmekten vazgeçti. Sonra onları çağırıp, onlara verdiğini artırdı ve sordu  : 

"Râzı oldunuz mu "

"Evet" dediler. Resûlullah tekrar  : 

"Ben halka hitap edip, râzı olduğunuzu bildireceğim" dedi. Onlar  :  "Pekâla " dediler. Resûlullah halkı çağırarak  : 

"Râzı mısın " diye sordu.

"Evet râzıyız!" dediler." [Ebû Dâvud, Diyât 13, (  4534); Nesâî, Kasâme 24, (  8, 35).][46]



AÇIKLAMA  : 



Hattâbî der ki  :  "Bu hadiste mevcut olan hükümlere göre  : 

* Vâli ve me´mur haksız yere, başkasının kanına girerse, ona kısas uygulamak bir vecîbedir, tıpkı me´mur olmayanlara kısas tatbîki vâcib olduğu gibi.

* Başından yaralanan kimsenin, kısas taleb etmesi halinde diyete râzı edilmesi için diyet miktarından fazla ödenmesi câizdir.

* Zekât miktarını tesbîtte, mal sâhibinin beyânı esastır. Malından izhâr etmediği şeyler sebebiyle, memurun onu zorlamaya, dövmeye hakkı yoktur.[47]



ـ6ـ وعن هل بن سراج بن مجاعة عن أبيه عن جده ]أنَّهُ أتَى رسولَ اللّه # يَطْلبُ دِيَةَ أخِيهِ، قَتَلَهُ بَنُو سَدُوسٍ مِنْ بَنِى ذُهْلٍ، فَقَالَ #  :  لَوْ كُنْتُ جَاعًِ لِمُشْرِكٍ دِيَةً جَعَلْتُهَا ‘خِيكَ، وَلكِنْ سَأعْطِيكَ مِنْهُ عُتْبَى فَكَتَبَ لَهُ # بِمَائَةٍ مِنَ ا“بِلِ مِنْ أوَّلِ خُمْسٍ يَخْرُجُ مِنْ مُشْرِكِى بَنِى ذُهْلٍ، فَأخَذَ طَائِفَةً مِنْهَا، وَأسْلَمَ بَنُو ذُهْلٍ فَطَلَبَهَا بَعْدُ مَجَّاعَةُ إلى أبِى بَكْرٍ، فأتَاهُ بِكِتَابِ رسولِ اللّه # فَكَتَبَ لَهُ أبُو بَكْرٍ بِاثْنَىْ عَشَرَ ألْفِ صَاعٍ مِنْ صَدَقَةِ الْيَمَامَةِ أرْبَعَةِ آَفٍ بُرّاً، وَأرْبَعَةِ آَفٍ شَعِيراً، وَأرْبَعَةِ آَفٍ تَمْراً، وَكاَنَ في كِتَابِ رسولِ اللّه #  :  بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ هذَا كِتَابٌ مِنْ مُحَمَّدٍ النَّبىِّ # لِمَجَّاعَةَ بن مُرَارَةَ مِنْ بَنِى سُلَيْمٍ أنِّى أعْطَيْتُهُ مِائَةً مِنَ ا“بِلِ مِنْ أوَّلِ خُمْسٍ يَخْرُجُ مِنْ مُشْرِكِى بَنِى ذُهْلٍ عُتْبَةً مِنْ أخِيهِ[. أخرجه أبو داود .



6. (  1926)- Hilâl İbnu Sirâc İbni Müccâa an ebîhi an ceddihî tarikinden anlattığına göre  :  "(  Ceddi Müccâa) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek Benî Zühl kabîlesine mensup Benû Sedûs tarafından öldürülmüş olan kardeşinin diyetini taleb etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona  : 

"Eğer ben bir müşrik için diyete hükmetseydim kardeşin için hükmederdim. Fakat ben sana (  diyet değil, bunun yerini tutacak) bir bedel vereyim" dedi ve ona, aleyhissalâtu vesselâm, Benî Zühl müşriklerinden elde edilecek ilk humustan yüz deve vereceğine dâir (  senet) yazdı.

(  Müccâa bu yüz deveden) bir miktarını almıştı. (  Tamamını almadan) Benî Zühl kabîlesi Müslüman oldu. Bilâhare Müccâa geri kalan develeri Hz. Ebû Bekr (  radıyallâhu anh)´den taleb etmek üzere, ona geldi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın borç senedini gösterdi.

Hz. Ebû Bekir (  radıyallâhu anh) kendisine Yemâme´den gelecek zekattan ödenmek üzere on iki bin sa´, yani dört bin sa´ buğday, dört bin sa´ arpa, dört bin sa´ hurma yazdı. Resûlullah´ın verdiği yazıda (  borç senedinde) şunlar yazılıydı  :  "Bismillahirrahmanirrahim. Bu Peygamber Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´den Benî Süleymli Müccâa İbnu Mürâre´ye (  verilmiş bir borç) senedidir. Ben kendisine (  öldürülen) kardeşine bedel olarak, Benî Zülh müşriklerinden gelecek ilk humustan yüz deve vereceğim." [Ebû Dâvud, Harâc 20, (  2990).][48]



ـ7ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَتَبَ النَّبىُّ # عَلَى كُلِّ بَطْنٍ عُقُولَة، وََ يَحِلُّ لِوَلِىٍّ أنّ يَتَولّى مُسْلِماً بِغَيْرِ إذْنِه[. أخرجه النسائى.



7. (  1927)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) her kabîleye bir diyet yazdı. Hiçbir âzadlıya kendini âzad edenden başka bir Müslümanı kendine mevla ittihaz etmesi, asıl âzad edenin izni olmadan helâl değildir." [Nesâî, Kasâme 38, (  8, 52).][49]



AÇIKLAMA  : 



1-Resulullah´ın عَلَى كُلُّ بَطْنِ عُقُولُهُ hadisinde geçen batn kelimesi iki ayrı mânâ taşır ve hadis buna göre iki ayrı mânâya tevcih edilmiştir.

a) Batn, kabîleyi teşkil eden alt bölüm; daha alt kısmına fahz denmektedir. Şu halde aralarında kan bağı olan, birbirlerine karşı hukûkî vecîbeleri olan bir nevî oymak demektir. Bu mânada hadis, Nihâye´de İbnu´l-Esîr´in kaydettiği üzere  :  "Resûlullah, her oymağa, âkilenin diyetten üzerine düşen borcu yazarak, her birinin mükellefiyetini beyân etti" demek olur.

b) Münâvî´nin kaydettiği üzere, batnın karın mânâsını taşımasından hareketle  :  "Hadiste karında öldürüldüğü takdirde cenîne terettüp edecek diyet kastedilmektedir" diyen âlim de olmuştur. Nitekim 1919 numaralı hadiste geçtiği üzere düşüğe sebep olunduğu takdirde cenîne Hz. Peygamber diyet takdîr etmiştir.[50]



ـ8ـ وعن ابن شهاب رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]مََضَتِ السُّنَّةُ أنَّ العَاقلَةَ َ تَحْمِلُ مِنْ دِيَةِ الْعَمْدِ شَيْئاً، اّ أنْ تَشَاءَ، وَكَذِلِكَ َ تَحْمِلُ مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ شَيْئاً قَلَّ أوْ كَثُرَ، وَإنَّمَا ذلِكَ عَلَى الَّذِي يُصِيبُهُ مِنْ مَالِهِ بَالِغاً مَا بَلَغَ ‘نَّهُ سِلْعَةٌ مِنَ السِّلَعِ، لِقَوْلِ رَسُولِ اللّهِ #  :  َ تَحْمِلِ الْعَاقِلَةُ عَمْداً، وََ صُلْحاً، وََ اعْتِرَافاً، وََ أرْشَ جِنَايَةٍ، وََ قِيمَةَ عَبْدٍ إَّ أنْ تَشَاءَ، وَمَضَتِ السُّنَّةُ أنَّ الرَّجُلَ إذَا أصَابَ امْرَأتَهُ بِجُرْحٍ خَطأً أنَّهُ يَعْقِلُهَا وََ يُقَادُ مِنْهُ، فإنْ أصَابَهَا عَمْداً أُقِيدَ بِهَا[.وبلغنى أن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]تُقَادُ المَرأةُ مِنَ الرَّجُلِ في كلِّ عَمْدٍ يَبلُغُ ثُلُثَ نَفْسِهَا فَمَا دُونَهُ مِنَ الجرَاحِ[. أخرجه رزين .



8. (  1928  )- İbnu Şihâb (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "(  Diyete iştirakte) tatbikat (  sünnet) şöyledir  :  Âkile âmden yapılan öldürmelerin diyetine (  hukûken) iştirak etmez. Gönül rızasıyla ederse o başka. Keza, âkileye az da olsa çok da olsa kölenin bedelinden yüklenmez. Kölenin bedeli, ne miktara baliğ olursa olsun, ona, malı olarak tasarruf edenedir. Çünkü o, şu hadise binâen ticaret mallarından bir ticaret malıdır  :  Amden öldürenin diyetine sulhen tesbît edilen diyete; îtiraf yolayla sübût bulan cinayete terettüp eden (  diyete); işlenen bir cinâyete terettüp eden erş´e (  diyete) ve kölenin bedeline âkile iştirak etmez, kendi arzusu ile iştirak ederse o başka."

(  Kezâ bir başka) tatbîkat dahi şöyledir  :  "Kişi hatâen hanımını yaralarsa, diyet öder, fakat kısas yapılmaz. Ancak kadına âmden ulaşan (  kötülüğü sebebiyle) kısas yapılır."

Bana ulaştığına göre, Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) buyurmuştur ki  :  "Kadın, nefsinin üçte birine ulaşan ve aşan yaralamalar âmden olduğu takdirde, erkekten kısas isteyebilir." [Rezin ilavesidir.][51]



ـ9ـ وعن طارق بن شهاب رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]جَاءَ وَفْدُ بُزَاحَةَ إلى أبِى بَكْرٍ الصِّدِّيق رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ يَسْألُونَهُ الصُّلْحَ، فَخَيَّرَهُمْ بَيْنَ الحَرْبِ المُجْلِيَةِ، وَالسِّلمِ المُخْزِيَةِ، فَقَالُوا هذِهِ المُجْلِيَةُ قَدْ عَرَفْنَاهَا فمَا المُخْزِيَةُ؟ قَالَ  :  نَنْزِعُ مِنْكُمْ الحَلْقَةَ وَالكُرَاعَ، وَنَغْنَمُ مَا أصَبْنَا مِنْكُمْ وَتَرُدُّونَ عَلَيْنَا مَا أصَبْتُمْ مِنَّا وَتَدُونَ لَنَا قَتَْنَا وَتَكُونُ قَتَْكُمْ في النَّارِ، وَتَتْرُكُونَ أقْوَاماً يَتْبَعُونَ أذْنَابَ ا“بِلِ حَتَّى يُرِىَ اللّهُ خَلِيفَةَ رسولِ اللّه # وَالمُهَاجِرِينَ أمْراً يَعْذُرُونَكُمْ بِهِ، فعَرَضَ أبُو بَكْرٍ مَا قَالَ عَلى الْقَوْمِ، فقَالَ عُمَرُ  :  أمَّا مَا ذَكَرْتَ مِنَ الحَرْبِ المُجْلِيَةِ وَالسَّلْمِ المُخْزِيَةِ، فَنِعْمَ مَا ذَكَرْتَ، وَأمَّا مَا ذَكَرْتَ أنْ نَغْنَمَ مَا أصَبْنَا مِنْكُمْ، وَتَرُدُّونَ مَا أصَبْتُمْ مِنَّا فَنِعْمَ مَا ذَكَرْتَ، وَأمَّا مَا ذَكَرْتَ تَدُونَ قَتَْنَا، وَتَكُونُ قَتْكُمْ في النَّارِ، فإنَّ قَتَْنَا قَاتَلَتْ فَقُتِلَتْ عَلى أمْرِ اللّهِ تَعَالى أُجُورُهَا عَلى اللّهِ لَيْسَ لَهَا دِيَّاتٌ، فَبَايَعَ الْقَوْمُ عَلى مَا قَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ[.قلت  :  ذكر هذا ا‘ثر بتمامه شرف الدين البارزي، ولم يعزه إلى من خرّجه،

ولم يذكره صاحب الجامع.وقد ذكر منه البخارى قول أبى بكر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]تَتْبَعُونَ أذْنَابَ ا“بِلِ حَتَّى يُرِىَ اللّهُ خَلِيفَةَ رسولِ اللّهِ # وَالمُهَاجِرِينَ أمَراً يَعْذُرُونَكُمْ بِهِ[. فقط دون باقية في آخر كتاب ا‘حكام بغير سند، واللّه أعلم .



9. (  1929)- Târık İbnu Şihâb (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Büzâha heyeti Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (  radıyallâhu anh)´a gelip sulh istediler. Hz. Ebû Bekir onları yerlerinden yurtlarından edecek harp ile, rezil rüsvay edecek sulh arasında mühayyer bıraktı. Heyet mensupları  : 

"Yerden yurttan edeceği (  mücliyyeyi) anladık, rezilrüsvay edecek (  muhziye) ne demektir " diye sordular.

"Sizden silahları ve binekleri alacağız. Sizin mal ve mülkünüzden elimize geçenleri ganimet yapacağız, bizden ele geçirdiklerinizi bize iade edeceksiniz, bizden öldürdüklerinizin (  diyetini) borçlanacaksınız, sizin ölüleriniz cehennemlik olacak (  onlar için herhangi bir ödeme yapmayacağız). Allah Resûlü´nün halîfesine ve muhâcirlerine sizi mazur kılmalarına sebep olacak bir durum (  iyi hal) gösterinceye kadar kabîleleri, develerin peşini takib etmeye bırakacak (  onlara karışmayacak)sınız."

Hz. Ebû Bekir (  radıyallâhu anh) bu söylediklerini heyet mensuplarına teklif olarak arzetti. Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) söz alıp şunu söyledi  :  "Bahsettiğin "yerden -yurttan edecek savaş ve rezil- rüsvay edecek sulh" sözün var ya! Ne güzel de söyledin. Ya şu, "Sizden ele geçirdiklerimizi ganimet yapacağız, bizden ele geçirdiklerinizi iade edeceksiniz!" sözün var ya! Ne güzel söyledin. "Bizden öldürdükleriniz için borçlanacaksınız, sizin ölüleriniz cehennemlik" sözüne gelince, bizim ölülerimiz Allah´ın emri üzerine savaştılar ve öldürüldüler, onların ecirleri Allah´ın üzerinedir, onlar için diyet yoktur."

Heyet, Hz. Ömer (  radıyallâhu anh)´in söylediği şartlar üzere beyat yaptı.

Derim ki  :  Bu rivâyeti tam olarak Şerefüddin el-Bârizî zikretti. Rivâyeti tahrîc edene nisbet etmedi. Bu rivâyeti Câmiul Kebîr müellifi zikretmedi.

Ancak Buhârî, rivayetten sadece Hz. Ebû Bekir (  radıyallâhu anh)´in şu sözünü kaydetti  :  "Allah Resûlü´nün halîfesine ve Muhâcirlere sizi mâzur kılmalarına sebep olacak bir durum gösterinceye kadar kabîleleri develerin peşini tâkib etmeye bırakacak, (  onlara karışmayacak)sınız." Bu kısım Kitâbu´l Ahkâm´ın sonunda senetsiz olarak mevcuttur, gerisi yoktur. [52]



AÇIKLAMA  : 



1-Buhârî´de kabîle adı Büzâha diye kaydedilmiştir. Mu´cemu´l-Büldân´da Büzâha diye harekelenmiştir. Teysîr´de Bezzâha şeklinde harekelenmiş olması bir hatâ olabilir.

Büzâha, Necid bölgesinde Tayy kabîlisene ait bir suyun adıdır. Hz. Ebû Bekir (  radıyallâhu anh) devrinde Ridde savaşları sırasında orada mühim bir vak´â husûle geldi  :  Peygamberliğini ilan eden yalancılardan Tüleyha İbnu Hüveylid el-Esedî, etrafında Esed, Gatafan kabîlelerini toplayarak büyük bir güç teşkil etmiştir. Hz. Ebû Bekir, buna karşı Müseylime´nin işini bitirmiş olan Hâlid İbnu Velîd (  radıyallâhu anh)´i göndermişti. Hâlid önden Ensâr´ın müttefiki olan Ukkâşe İbnu Mihsan el-Esedî´yi göndermişti. Tuleyha, Benî Esed´in suyu olan Büzâha´da Ukkâşe´yi karşılamış ve şehid etmiştir. Uyeyne İbnu Hısn, Benî Fezâre´den yedi yüz kişinin arasında Tuleyha ile birlikte idi. Arkadan Hâlid geldi.

Hâlid (  radıyallâhu anh) burada Tuleyha´nın ordusunu bozguna uğrattı. Bu bozgundan sonra Esed ve Gatafan kabileleri Hz. Ebû Bekir´e bey´at yapmak üzere hey´et gönderdiler.

İşte, Sadedinde olduğumuz rivâyet Hz. Ebû Bekir´in mezkûr hey´etle olan müzâkeresini aksettirmektedir. Hâdiseyi, İbnu Hacer genişçe anlatır. Bu meyanda, yukarıda kaydedilen vechiyle, rivâyeti Humeydî´nin el-Cem´u Beyne´s Sahîheyn´inden naklen kaydeder. Ancak orada, Hz. Ömer söz alınca konuşmasına şu cümle ile başlar  :  "Benim de bir görüşüm var, sana arzedeceğim."

Burada Hz. Ebû Bekir´in sulh ve biat antlaşmasını yaparken etrafındakilerle istişare yapmaya ehemmiyet verdiğini görmekteyiz. Nitekim Hz. Ömer´in îtirâzını mâkul bulmuş, onun şartına uygun olarak heyetle antlaşma yapmıştır.[53]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/145.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/145-146.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/146-147.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/147.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/147.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/148.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/148.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/149.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/149.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/150.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/150-151.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/151.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/151-152.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/152.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/152.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/152-153.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/154.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/154.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/155.

[20] Erş, yaralanan ve kesilen uzuvlardan dolayı verilmesi gereken diyete denir.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/155-156

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/156.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/156-157.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/157.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/157.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/157-158.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/158.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/158.

[29] Hz. Peygamber (  aleyhissalâtü vasselâm) Amr İbnu Hazm (  radıyallahu anh)´ı onuncu hicri senede Yemen´in Benî´l-Hâris kabîlesine âmil olarak göndermiş Amr´a yola çıktığı zaman yazılı uzun bir tâlimatnâme vermişti. Burada vergi ve ta´lim işleriyle ilgili birçok teferruat yer almıştı.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/158-160.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/161.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/161.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/161.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/162.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/163.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/163.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/164.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/164-165.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/167-168.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/168-169.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/170.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/170.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/170-171.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/171.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/171-172.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/172-173.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/173.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/174.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/175.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/175.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/175-176.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/177.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/178.

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 Kütübü Sitte Hadisleri Cihad Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:09 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

[attachment=38481]

Kütübü Sitte Hadisleri  Cihad Bölümü

BİRİNCİ BAB
CİHADIN FAZİLETİ

BİRİNCİ FASIL
CİHAD VE MÜCAHİDLERİN FAZİLETİ


ـ1ـ عن عثمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ  :  رِبَاطُ يَوْمٍ في سَبِيلِ اللّهِ خَيْرٌ مِنْ ألْفِ يَوْمٍ فيمَا سِوَاهُ مِنَ المَنَازِلِ[. أخرجه الترمذى والنسائى .



1. (  986)- Hz. Osman (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle diyordu  : 

"Allah yolunda bir günlük ribât, diğer menzillerde (  Allah yolunda geçirilen) bin günden daha hayırlıdır." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 26; (  1667, 1664, 1665); Buharî, Cihâd 73; Müslim, İmaret 163; İbnu Mâce, Cihâd 7, Nesaî, Cihâd 39, 6, 39).[1]



AÇIKLAMA  : 



Ribât, lügat olarak "bağlamak" mânasına gelen bir asıldan gelir. Değişik mânalarda kullanılmıştır. Yerine göre at bağlamaya yarayan ipe dendiği gibi ata da denir. Hadislerde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hayır amellere ve ibadetlere devam etmeyi de bu kelimeyle ifâde ettiği görülür.

İbnu´l-Esir, Nihâye´de asıl ribâtın savaşta, cihad hâli üzere düşman karşısında ikâmet olduğunu belirtir. Sonradan, bu kelime daha ziyade hudud muhafızları için kullanılmıştır.

Şu halde hadis, Allah için cihad etmek maksadıyla harp sırasında düşman karşısında ikamet etme mânasındaki "ribât"ı kastedmektedir. Bu fiilen hududda olabileceği gibi, emir ve silah altında beklemek suretiyle her yerde olabilir. Şerh kitaplarımızın te´lif edildiği devirlerde düşmana karşı tehlikeli bekleyişler sınır bölgesinde olduğu için, ribatın târifinde umumiyetle "hudud" kaydına rastlanmaktadır. Ancak zamanımızın askerlik şartlarında hududla, hudud gerisi arasında çok fazla fark kalmamıştır. Bu sebeple Nihâye´nin yukarıda kaydettiğimiz tarifi, hadisin ruhuna ve günümüz realitesine daha muvafıktır.

Hadisin, askere vâdettiği büyük mükâfaatın mühim bir şartla kayıtlı olduğunu belirtmemiz lâzım  :  "Allah yolunda cihad için." Allah için olmayan bütün "bekleyişler" boşadır, cephede ölmeler de.[2]



ـ2ـ وعن فضالة بن عبيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  كُلُّ مَيْتٍ يُخْتَمُ عَلى عَمَلِهِ إَّ المُرَابِطَ في سَبيلِ اللّهِ فَإنَّهُ يُنْمى لَهُ عَمَلُهُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَيُؤَمَّنُ مِنْ فِتْنَةِ الْقَبْرِ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



2. (  987)- Fadâle İbnu Ubeyd (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Her ölenin ameline son verilir, ancak Allah yolunda ölen murâbıt müstesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca o, kabir azabına da uğratılmaz." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihad 2,(  1621); Ebu Dâvud, Cihâd 16, (  2500).][3]



AÇIKLAMA  : 



Cenab-ı Hakk, kişinin sevabını sağlığında yapacağı amele bağlamıştır. Ölümle amel defteri kapanır. Hayatı esnasında ne miktar hayır ve sevab kazanabilmişse artık onunla kalır ve artış olmaz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu duruma bazı istisnaların olduğunu belirtmiştir  :  İstifade edilen ilim, hayırlı evlât ve sadaka-i câriye gibi. Sadedinde olduğumuz hadis, Allah yolunda şehid düşenlerin de amel defterinin açık kaldığını, dini ve din kardeşlerinin hürriyeti için, Allah´ın rızasını düşünerek savaşırken hayatını kaybedene, fedâkarlığının mükâfaatı olarak, defterine devamlı sevap yazılıp, ebedî hayattaki derecesinin yüceltildiğini haber vermektedir. Hadis, ayrıca şühedanın kabir azabından emin olacağını da müjdelemektedir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) başka hadislerde, öldükten sonra defteri açık kalacak kimseleri belirtirken, şehidleri zikretmez. "Bu durum, denmiştir, belki de bunların kabir azabı görmeme imtiyazlarından ileri gelir." Şehidler amel defterlerinin açık kalmasına ilave olarak kabir azabından da beri kılınmışlardır. Bu sebeple, bunlar ayrı bir grup teşkil etmektedirler, müstakillen zikirleri evladır; demektir.[4]



ـ3ـ وفي رواية الترمذى. قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  المُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ[.قوله  :  »ينمى« أى يزاد ويكثُرُ.



3. (  988  )- Tirmizî´nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur  :  "Gerçek mücâhid, nefsiyle cihad edendir." [Fedâilu´l-Cihad 2, (  1621).][5]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah, bu ifadeleriyle kıymeti son derece yüceltilen "cihad"ı, düşmanla savaş olmadığı için yapamayanlara, daha verimli bir ufuk açmaktadır  :  Nefsiyle, yani kötülükleri emreden nefsi ile (  ayet-i kerimenin ifadesiyle ennefsü´l-emmâre bissû) mücadele. Bu cihad aslında, düşmanla yapılan cihaddan daha zordur. Kişi, nefsinin, kötülüğe, tembelliğe, hevesâta olan meyillerini kırarak, hakka, ubudiyete, insanoğlunda mevcut hayırlı kaabiliyetlerin inkişafına sevkedebilse imanın gerçek büyüklüğü ortaya çıkar. Bunu yapabilen insanlar nâdirdir. Resûlullah bu hakikate binâen nefis kavgası verene "gerçek mücahid" demiştir.

Nefisle yapılan mücadelenin de Allah nezdinde makbul olması için, bunun da "Allah için" yapılması icab etmektedir. Hadisin bir tarîkinde "Hakiki mücahid, Allah (  rızası) için nefsiyle cihâd edendir" buyrulmuştur.[6]



ـ4ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال  :  رسولُ اللّه #  :  لَغَدْوَةٌ في سَبِيلِ اللّهِ أوْ رَوْحةٌ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا[. أخرجه الشيخان والترمذى .



4. (  989)- Hz. Enes (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Öğleden evvel veya öğleden sonra bir kerecik Allah yolunda yola çıkış, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır." [Buharî, Cihad 5, 6, 73, Rikak 2, 51; Müslim, İmâret 112-115, (  1880); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 17, (  1648, 1649, 1651); Nesâî, Cihâd 11, 12,(  6,15); İbnu Mâce, Cihad 2,(  2755-2757).][7]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis farklı tariklerden gelmiştir. Hadiste geçen gadve gündüzün bidayetinden öğle vaktine kadar evden çıkmayı ifade eder. Rahve de öğle vaktinden, güneşin batımına kadar ki zaman içinde evden çıkmayı ifade eder. Öyleyse, gündüzün hangi saatinde olursa olsun, Allah´ın rızasını güden bir çıkış dünya ve içindekilerden daha hayırlı olmaktadır. Hadisin Tirmizî´de gelen bir vechinde şu ziyade vardır  :  "...Cennette bir kamçı koyacak kadar bir yer dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır."

Hadisin açıklamasında İbnu Dakîki´l-Îd der ki  :  "İki ayrı te´vil muhtemeldir  : 

1-) Bu hadis, gaybî hakikatı, insanların vicdanında anlaşılır hale getirmek için, "görülen şeylerle (  mahsus)" ifade etmiştir. Zira dünya, vicdanlarda hissedilen ve çokca büyütülen maddî bir varlıktır. Hadis, basit gibi gözüken bir amelin sevabını bu muazzam görünen dünya ile karşılaştırıp, dünyadan daha büyük olduğunu belirtmektedir. Halbuki, şurası herkesce bilinir ki, dünya cennetin tek bir zerresine müsâvi olamaz.

2-) Hadisten maksad  :  "Allah yolunda yapılacak bu kadarcık bir amelin sevabı, farz-ı muhal dünyanın tamamına sahip olup, hepsini ibadet yolunda harcayacak kimsenin elde edeceği sevaptan daha üstündür" demektir

.İbnu Hacer, bu ikinci mânayı, İbnu´l-Mübârek tarafından Kitâbu´l-Cihâd´da kaydedilen şu mürsel rivayetin te´yid ettiğini belirtir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) aralarında Abdullah İbnu Revâha´nın da bulunduğu bir orduyu yola çıkarmıştı. Ancak Abdullah İbnu Revâha, Hz. Peygamer´le birlikte namaza katılmak için ordudan geri kaldı. Bunun üzerine Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisine şunu söyledi  :  "Nefsim elinde olan Zat´a yemin olsun ki  :  Yeryüzünde olanların tamamını infak etsen yine de onların bu gidişinden elde ettikleri sevaba ulaşamazsın."

Hülâsa, bu hadisten maksad, dünya işlerinin basitliğini, ahiret işlerinin büyüklüğünü belirtmektedir. Gerçek de budur, zira cennetten, kamçı konabilecek kadar bir parça kazanabilen, bütün dünyayı kazanmış olmaktan daha büyük bir iş gerçekleştirmiş olursa, oradan yüce makamlar kazanabilen ne yapmış olur!

Buradaki nükte açıktır  :  Herhangi bir dünyalığa olan meyil sebebiyle cihaddan geri kalan kimseye deniyor ki  :  Sen öylesine değersiz bir şey yüzünden öyle değerli bir şey kaybediyorsun ki, bu, akla vicdana sığmaz. Kocaman dünya, içinde bulunan bütün servetiyle, cennetten kazanılacak kadar yere değmezken sen dünyanın basit bir şeyi için cenneti kaybediyorsun.

Evet cennetin ebede bakan kamçı kadar bir yeri, kıymetçe, fâni olan sadece bizim dünyamızdan değil, daha nice fani dünyalardan daha üstündür. Çünkü ebedî akan bir çeşme, ne kadar büyük de olsa sabit kalan bir deryadan daha zengindir.[8]



ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  مَنْ قَاتَلَ في سَبِيلِ اللّهِ فُوَاقَ نَاقَةٍ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللّهِ

هِىَ الْعُلْيَا وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ[. أخرجه الترمذى.»وَفُوَاقُ النَّاقَةِ« قدر ما بين الحَلْبتين من استراحة .



5. (  990)- Ebu Hüreyre (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"(  Müslüman erkeklerden) kim, Allah yolunda, ilâyı kelimetullah için, devenin iki sağımı arasında geçen müddet kadar savaşacak olsa cennet kendisine vacib olur." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (  1657); Ebu Dâvud, Cihâd 42, (  2541); Nesâî,Cihâd 25, (  6, 26); İbnu Mace, Cihâd 15, (  2792).][9]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadisi Teysir, Ebu Hüreyre hadisi olarak gösterdiği halde, gerek Tirmizî´de ve gerek diğer kaynaklarda Muâz İbnu Cebel hadisi olarak kaydedilmiştir. Teysir´in bir hatası olsa gerektir.

2- Hadisin Tirmizî´deki aslında "Müslüman erkeklerden" kaydı var, bu kayıd diğerlerinde yok. Hadisin farklı vecihlerinde bazı ziyadeler de var.[10]



ـ6ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]مَنْ سَألَ الْقَتْلَ في سَبِيلِ اللّهِ تَعَالى صَادِقاً مِنْ نَفْسِهِ ثُمَّ مَاتَ أوْ قُتِلَ كَانَ لَهُ أجْرُ شَهِيدٍ، وَمَنْ جُرِحَ جَرْحاً في سَبيلِ اللّهِ أوْ نُكِبَ نَكْبَةً في سَبيلِ اللّهِ فَإنَّها تَجِئُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأغْزَرِ مَا كَانَتْ، لَوْنُهَا كَلَوْنِ الزَّعْفَرَانِ، وَرِيحُهَا رِيحُ المِسْكِ، وَمَنْ خَرَجَ بِهِ خُرَاجٌ في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَإنَّ عَلَيْهِ طَابَعَ الشُّهَدَاءِ[. أخرجه أصحاب السنن .



6. (  991)- Muâz İbnu Cebel (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihâd yapmayı temenni eden bir kimse, bilâhare ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır. Kim de Allah yolunda yara alsa veya Allah yolunda -düşmanın sebep olmadığı- bir musibetle bile yaralansa bu yara, kıyamet günü, en büyük hâli içinde rengi zaferân renginde, kokusu da misk kokusunda olarak gelir. Kimin vücudunda, Allah yolunda iken çıkan, iltihab gibi bir yara açılacak olsa bu da onun için şehidlik mührü olur." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (  1657); Ebu Dâvud, Cihâd 42, (  2541); Nesâî, Cihâd 25, (  6, 26).][11]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, Tirmizî, Ebu Dâvud ve Nesâî´de, bir önceki hadisin devamı olarak kaydedilmektedir. Hadis, samimi bir niyetle cihad sevabının kazanılabileceğini müjdeler. Allah için cihad etme arzusunu, samimiyetle her an içinde canlı tutup, âdeta cihâda davetiye veya bu maksadla açılan bir sancak bekleyen böyle bir hâlet-i ruhiye ile hayatını devam ettiren bir kimse, istirahat döşeğinde ölse bile şehid sevabı alacaktır. Hadiste "samimiyet"ten başka kayıt olmamakla birlikte, bu samimiyetin isbatı olarak, İslâmiyet´i elinden geldikçe yaşamak gereğinden söz edilebilir, diye düşünüyoruz.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Allah yoluna çıkınca, düşmanın veya herhangi bir musibet veya kazananın darbesiyle alınan yaraların, kıyamet günü bir şehâdet madalyası gibi en haşmetli görünüm içinde, en güzel kokular saçtığı halde şehidi tezyin edeceğini, Allah yolundayken şu veya bu hastalık sebebiyle açılan yara ve iltihabların da bir nevi şehidlik mühürü olacağını müjdeliyor.

O yolda olmayı, niyeten de olsa Allah, cümlemize müyesser eylesin. Âmin![12]



ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  مَا مِنْ مَكْلُومٍ يُكْلَمُ في سَبِيلِ اللّهِ إَّ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَكَلْمُهُ يَدْمِى، اللَّوْنُ لَوْنُ الدَّمِ وَالرِّيحُ رِيحُ الْمِسْكِ[. أخرجه الستة إ أبا داود .



7. (  992)- Ebu Hüreyre (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah yolunda yaralanan hiçbir yaralı yoktur ki, kıyâmet günü, yarası kanıyor olarak gelmiş olmasın, bu kanın rengi kan renginde, kokusu da misk kokusundadır." [Buharî, Cihâd 10, Zebâih 31; Müslim, İmâret 103; Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (  1656); Nesâî, Cenâiz 82, (  4, 78  ), Cihâd 27, (  6,28  ); Muvatta, Cihâd 29, (  2, 461).][13]



ـ8ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  تَضَمَّنَ اللّهُ تعالى لِمَنْ خَرَجَ في سَبِيلِ اللّهِ

َ يُخْرِجُهُ إَّ جِهَادٌ في سَبِيلى وَإيمَانٌ بِى وَتَصْدِيقٌ بِرُسُلِى فَهُوَ عَلىَّ ضَامِنٌ أنْ أدْخِلَهُ الْجَنَّةَ أوْ أُرْجِعَهُ إلى مَسْكَنِهِ الَّذِي خَرَجَ مِنْهُ نَائً ما نَالَ مِنْ أجْرٍ أوْ غَنِيمَةٍ. وَالَّّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَامِنْ كَلْمٍ يُكْلَمُ في سَبِيلِ اللّهِ إّ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ كُلِمَ، لَوْنُهُ لَوْنُ دَمٍ وَرِيحُهُ رِيحُ مِسْكٍ، وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوَْ أنْ أشُقَّ عَلى الْمُسْلِمِينَ مَا قَعَدْتُ خَِفَ سَرِيَّةٍ تَغْزُو في سَبِيلِ اللّهِ عَزَّ وَجَلَّ أبَداً. وَلكِنْ َ أجِدُ سَعَةً فَأحْمِلُهُمْ، وََ يَجِدُونَ سَعَةً فَيَتْبَعُونِى وَيَشُقُّ عَلَيْهِمْ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنِّى وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوَدِدْتُ أنِّى أغْزُو في سَبيلِ اللّهِ فَأقْتُلُ، ثُمَّ أغْزُو، فأقْتَلُ، ثُمَّ أغْزُو فَأُقْتَلُ[. أخرجه الثثة والنسائى.»وَالْكَلْمُ« الجرح. و»وَالْمَكْلُومُ« المجروح .



8. (  993)- Ebu Hüreyre (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah Teâla Hazretleri, Allah rızası için yola çıkan kimse hakkında  :  "Bu kulum, benim yolumda cihad etmek üzere bana inanarak peygamberlerimi tasdik ederek yola çıkmıştır, artık onu ya cennetime koymak yahut da ücret veya ganimet elde etmiş olarak, çıkmış olduğu meskenine geri çevirmek hususunda garanti veriyorum" diyerek te´minat verir.

Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl´e yemin olsun ki, Allah yolunda yaralanmış hiçbir yaralı yoktur ki, kıyamet günü, yaralandığı ilk günkü manzarasıyla gelmiş olmasın  :  (  Yarası taze) kan renginde, kokusu da misk kokusunda olarak.

Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ediyorum ki, Müslümanlar´a meşakkat vermeyecek olsam, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir seriyyeden asla geri kalmazdım. Ancak onları hayvana bindirecek imkân bulamıyorum. Onlar da beni tâkibe imkân bulamıyorlar. Benden geri kalmak da onlara zor geliyor.

Muhammed´in nefsi kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun, Allah yolunda gazaya çıkıp öldürülmeyi, sonra tekrar hayat bulup gazada tekrar öldürülmeyi, sonra tekrar gazaya çıkıp öldürülmeyi ne kadar isterim!" [Buharî,İman 25, Cihâd 2, 119, Hums 8, Tevhid 28, 30; Müslim, İmâret 103-107, (  1876), (  8, 119); Muvatta, Cihâd 2, (  2, 444), 40, (  2, 465); Nesâî, Cihâd 14,(  6, 16), İman 24.][14]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayet, yukarıda verilen kaynaklarda farklı şekillerde gelmiştir. Hadisin, asıl mahreci Ebu Hüreyre olduğu halde, ondan rivayet eden tarikler de çoğalmıştır. Hadis, bazı vecihlerinde yukarıda kaydedilen şekilde yekpare geldiği halde, bazı vecihlerinde her paragraf müstakil bir hadis olarak, takti´ şeklinde rivayet edilmiştir. Bazılarında تَضَمَّنَ اللّهُ diye başlarken, bazılarında تَوَكَّلَ اللّهُ diye bazılarında da إنْتَدَبَ اللّهُ diye başlar. Mânada ciddi bir değişiklik mevzubahis değildir. Aynı muhtevalı bazı rivayetler -hadis-i kudsî üslubunda olmak üzere- İbnu Ömer ve Ubâde İbnu´s-Sâmit (  radıyallahu anhüm) tarafından da rivayet edilmiştir.

2- Âlimler, şehidi "cennete koyma" garantisinden iki mâna çıkarırlar  : 

a) Suale, hesaba tâbi tutmadan cennete koymak,

b) Öldüğü ân -kabir hayatının şartlarına hiç mâruz kalmadan, kıyameti beklemeden- cennete koymak. İki ihtimali te´yid eden deliller zikredilmiştir.

3- Sağ sâlim geri dönen gâzi için Allah´ın garanti ettiği "ücret ve ganimet"ten maksad nedir Gerçi ganimetten maksad açıktır  :  Savaşta düşmandan ele geçirilen maddî varlıklar... (  para, silah, hayvan, giyecek v.s.)

Fakat ücret kelimesi farklı anlamalara imkân tanımıştır  : 

a) Ganimet dışında ganimetle birlikte ödenen maddî bir ücret,

b) Ganimet olmadığı takdirde ödenen bir ücret,

c) Uhrevî ücret, Allah´ın garantisine rağmen maddî ücret olmadan memleketine dönen gazilerin varlığı hadiste işkâl ortaya çıkarmıştır. Bu işkâl, "ücretin uhrevî olacağı" mânası ile kaldırılmıştır. Nitekim Müslim´ de rivayet edilen bir hadis bu anlamayı te´yid eder  : 

مَا مِنْ غَازِيَةٍ تَغْزُو فِى سَبِيلِ اللّهِ فَيُصِيبُونَ الغَنِيمَةَ اَِّ تَعَجَّلُوا ثُلثَىْ اَجْرِهِمْ مِنَ اŒخِرَةِ وَيَبْقى لَهُمْ ثُلُثٌ فإنْ لَمْ يُصِيبُوا غَنِيمَةً تَمَّ لهم اَجْرُهُمْ

"Allah yolunda gaza yapanlar, ganimet elde ederlerse, âhirette alacakları "ücret"lerinin üçte ikisini peşinen almış olurlar, üçte biri de âhirete kalır. Herhangi bir ganimet elde etmezlerse ahirette tam "ücret" alırlar."

4) Hatıra gelen bir sorunun daha izahını belirtmek gerek  :  Sadedinde olduğumuz hadisin bazı vecihlerinde evine sağ dönen gaziye hem "ücret" ve hem de "ganimet" garantisi ifade edildiği görülmektedir. Fiiliyatta böyle olmamıştır Âlimler hadisin farklı vecihlerinde bu mânanın olmadığını belirtirler. Yani bir çok vecihlerinde "veya" denmektedir ve bunun esas alınması daha muvafıktır. Nitekim Teysir´de böyle bir vecih esas alınmış ve tercümemiz de bu mânaya göre yapılmıştır. Böyle olunca, hiçbir maddî kazanç elde etmeden evine dönen gazi Cenab-ı Hakk´ın "uhrevî ücret" garantisine mazhardır.

5- Kıyamet günü, şehidin, şehâdet şerbetini içtiği andaki hey´etiyle, yani aldığı yaralardan kanları kıpkızıl rengiyle tâze akıyor ve elbiseleri de kanlı olarak dirilmesi, onun şehid olarak öldüğüne alâmet olması içindir. Çünkü Allah yolunda şehâdet, kıyamet gününün peygamberlikten sonra gelen en yüce makamı ve rütbesidir. Şu halde bu yüce rütbeye alem ve nişan olan kan lekesi, büyük bir şerefin madalyası hükmündedir.

6- Cihad, şehid bahisleri açıldığı zaman şu hususun iyi bilinmesi gerekir  :  Gerçek cihad Allah rızası için yapılan cihaddır. Bu cihadda ölen şehiddir. Bu sebeple, sadedinde olduğumuz hadis metninde "Allah yolunda" kaydı, açık şekilde ifade edilmiştir. Hadisin bazı vecihlerinde "Allah yolunda"

dendikten sonra, bir ara cümlesi ile وَاللّهُ اَعْلَمُ بِمَنْ يُجَاهِدُ فِى سَبِيلِهِ "Allah, kimin kendi yolunda cihad ettiğini iyi bilir" diye bu kayıt kuvvetlendirilir. Öyleyse, sırf ganimet için, şeref için, rütbe, terfi elde etmek, istilâ etmek, sömürge kurmak gibi maksadlarla yapılan savaş cihad olmadığı gibi, meşru gayelerle açılmış bir savaş bile olsa, savaşan asker niyyetini, ferdî olarak hâlis yapmazsa, o da şehâdet elde edemez. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hususu pek çok hadislerinde belirtir. Bunlardan bazıları müteâkiben gelecek.

7- Bu hadis, ne kadar, ihtiva ettiği hükmün kâfirlere karşı yapılan harplere âit olduğunu ifade ediyor ise de İslâm ulemâsı, âsilere, bağîlere, kâtiu´ttarîklere (  yol kesenlere), mürtedlere karşı yapılacak savaşların da dahil olduğunu, âyet ve hadislere dayanarak söylemiştir. Böyleleriyle savaşmak da cihaddır, bu çeşit savaşlarda ölmek de şehâdettir, yeter ki hâlis niyetiyle savaşa katılmış olsun. [15]



ـ9ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قِيلَ يا رسول اللّه مَا يَعْدِلُ الْجِهَادَ في سَبِيلِ اللّه؟ قالَ َ تَسْتَطيعُونَهُ. فَأعَادُوا عَلَيْهِ مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً كُلُّ ذلِكَ يَقُولُ َ تَسْتَطىعُونَهُ. ثُمَّ قَالَ  :  مَثَلُ المُجَاهِدِ في سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ الصَّائِمِ الْقَائِمِ الْقَانِتِ بآياتِ اللّه َ يَفْتُرُ مِنْ صِيَامٍ وََ صََةٍ حَتَّى يَرْجِعَ المُجَاهِدُ[. أخرجه الستة إ أبا داود .



9. (  994)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan bir gün sordular  : 

"- Ey Allah´ın Resûlü! Allah yolunda yapılan cihada hangi amel denk olur "

"- (  Başka bir amelle) dedi, ona güç getiremezsiniz!"

Soruyu soranlar ikinci ve hatta üçüncü sefer tekrar sordular. Resûlullah her seferinde aynı cevabı verip  : 

"- (  Bir başka amelle) ona güç getiremezsiniz!" dedi ve sonra şunu ilâve etti  : 

"- Allah yolundaki mücâhidin misâli (  gündüzleri ve geceleri hiç ara vermeden oruç tutup, namaz kılan, Allah´ın âyetlerine de itaatkâr olan ve Allah yolundaki mücâhid, cihaddan dönünceye kadar namaz ve oruçtan hiç gevşemeyen kimse gibidir." [Buharî, Cihad 2; Müslim, İmâret 110, (  1878  ); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 1, (  1619); Nesâî, Cihâd 17, (  6, 19); Muvatta, Cihâd 1, (  2, 443).][16]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, cihad yoluyla elde edilecek sevabın namaz, oruç gibi, Allah nezdinde kıymetli olan başka amellerle, ibadetlerle elde edilemeyeceğini belirtiyor. Bunu ifade için mücahidin cihad için evden çıktığı anla, eve dönünceye kadar geçen müddet içerisinde "hiç ara vermeden" hep oruç tutup, namaz kılan kimsenin sevabı gibi sevab kazandığını, böyle bir ibâdet tarzına hiç kimsenin güç getiremeyeceğini söylüyor. Sadedinde olduğumuz rivayette geçen fütûr kelimesini "gevşemeyen" diye tercüme ettik. Ancak bu "gevşeme"den maksad "hiç ara vermeyen" demektir. Bu mânayı, hadisin siyâkı ifade etmektedir. Çünkü hergün, ara vermeden oruç tutulabilir ve bunu yapanı görebiliyoruz bile. Keza "namaz"dan farzları ve onlara bağlı nafileleri anlarsak bu da yapılabilir ve yapan da var. Ama yapılamayacak olan hiç ara vermeden gece gündüz boyu namaz kılmak ve oruç tutmak ve bunu mücahid dönünceye kadar aylar boyu devam ettirmektir. Bu yapılamaz. Hadisten kastın bu olduğunu, hadisin Nesâî´de gelen vechi sarîhan ifade eder. Şöyle buyurulur  : 

"Ben, cihada muâdil bir amel bulamıyorum. Nasıl bulunsun ki Mücâhid yola çıktığı zaman biriniz mescide girip ara vermeden namaz kılıp, ara vermeden oruç tutmaya takat getirebilir mi Buna kimin gücü yeter "[17]



ـ10ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قِيلَ يَا رسولَ اللّهِ  :  أىُّ النَّاسِ أفْضَلُ؟ قال  :  مُؤمِنٌ مُجَاهِدٌ بِنَفْسِهِ وَمَالِهِ في سَبِيلِ اللّهِ. قِيلَ  :  ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ  :  رَجُلٌ في شِعْبٍ مِنَ الشِّعَابِ يَتَّقى اللّهَ وَيَدَعُ النَّاسَ مِنْ شَرِّهِ[. أخرجه الخمسة .



10. (  995)- Ebu Saîd (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  : 

"- Ey Allah´ın Resûlü! İnsanların en efdali kimdir "

diye soruldu. Şu cevabı verdi  : 

"- Allah yolunda malıyla canıyla cihad eden mü´min kişi!"

"- Sonra kim diye tekrar soruldu. Bu sefer  : 

"- Tenhalardan bir tenhaya Allah korkusuyla çekilip, insanları şerrinden bırakan kimsedir" diye cevap verdi." [Buharî, Cihâd 2,Rikâk 34; Müslim, İmâret 122, 123, 127, (  1888  ); Ebu Dâvud, Cihad 5, (  2485); Tirmizî, Fedâuilu´l-Cihâd 24, (  1660); Nesâî, Zekât 74, (  5, 83), Cihâd 7, (  6, 11); İbnu Mâce, Fiten 13, (  3978  ).][18]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, Allah yolunda cihadın değerini ve mücahidin elde edeceği derecenin üstünlüğünü bir başka üslupla dile getirmektedir. Âlimler, bu hadiste ifade edilen hükmü şu mealdeki âyetle te´yid ederler  : 

"Ey insanlar, sizi can yakıcı bir azabtan kurtaracak, kazançlı bir yolu size göstereyim mi Allah´a ve peygamberlerine inanırsınız. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz, bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur" (  Saff, 10-12).

2- Hadisin bir vechinde, "makamca insanların en hayırlısı"; bir diğer vechinde  :  "İnsanların imanca en mükemmeli" denmektedir. Şu halde, Allah yolunda malı ve canı ile cihad, bu mânaların hepsini ifade etmektedir. Kişi imanca üstündür, en faziletli ameli yapmaktadır, en yüce makamı elde edecektir.

Cihadın farz olarak terettüp ettiği bir anda ondan kaçmak herhalde iman eksikliğinin ifadesidir.

3- Âlimler şu noktayı da belirtir  :  Bu hadis diğer farz ve vacibleri ihmal ederek, sırf cihada atılan kişiyi kasdetmiyor. Diğer farz ve vaciblerini de yerine getirerek cihad yapan kimse bu hadiste zikredilen mücahiddir, bu takdirde nefsini de, malını da gerçek mânada Allah yoluna bezletmiş (  koymuş) olur.

Cihad yapıyorum diye, sözgelimi, namazını ihmal edecek bir mücahidin hasbiliğini, ihlâsını izah etmek zordur. Cephede muharebe sırasında kılınacak namaza (  Bakara 239) ve hatta bu vaziyette cemaatle kılınacak olanına bile yer verip teşvik eden ve Kitab-ı Mübin´inde bununla ilgili teferruat için âyetler tahsis eden (  Nisa 102) Cenab-ı Hakk´a karşı, cihad ediyorum diye namazı terketmek her şeyden önce kulluk edebine yakışmaz. Kul, Rabbine karşı her an ve her halinde mahviyet, tezellül, samimi niyaz ve iltica içinde olmalıdır, edeb bunu gerektirir. Hal böyle iken namaz, oruç, istiğfar, kebâirden kaçınma.. gibi vecibelerini, "en büyük amel olan cihadı yapıyorum" diye ihmal etmek duadan da´vaya, niyazdan nâza geçmek olur, samimi hâleti soğuk hevayla tebdil olur.

4- Hadisin ikinci kısmında, mücahidden sonra gelen ikinci derecede makbul Müslüman tanıtılmaktadır  :  "Tenhaya çekilip, Allah´a ibadetini yapan kimse." Tenha kelimesini "kuytu", "köşe" "münzevihâne" gibi kelimelerle ifade etmek de mümkündür. Zira hadiste geçen şi´b kelimesi, aslında iki dağ arasındaki aralık mânasına gelir. Ancak maksad o değildir, tenha yer demektir.

Hadisin bu kısmı da farklı şekillerde rivayet edilmiştir. İbnu Abbas (  radıyalahu anhümâ)´tan gelen bir vechi şu mealdedir  :  "Bir tenhaya çekilip, namazını kılıp, zekatını veren, insanların şerirlerini terkedendir."

İnzivaya veya uzlete çekilme, cemiyeti terketme meselesini iyi anlamak, bunun şartlarını iyi tayin etmek gerekir. Cihad esnasında inzivaya çekilmek helal olmayacağı gibi ferdin durumuna göre, bazısı için helal olsa bile, bazısı için helal olmayabileceği de bilinmelidir. Ebu Hüreyre hazretlerinin (  radıyalahu anh) rivayetine göre, bir adam, tatlı suyu bulunan, insanların pek uğramadığı kuytu bir yere rastlayarak, oraya çekilmek üzere Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den izin ister. Resûlullah, şöyle diyerek reddeder  : 

َ تَفْعَلْ فَإنَّ مَقَامَ اَحَدِكُمْ فِى سَبِيلِ اللّهِ اَفْضَلُ مِنْ صََتِهِ فِي بَيْتِهِ سَبْعِينَ عَاماً

"Sakın öyle yapma. Zira sizden birinin Allah yolunda kalması, evinde kılacağı yetmiş yıllık namazdan daha hayırlıdır."

Bu talebte bulunan kimse hakkında bilgi verilmiyor ise de Allah yolunda kalabilecek biri olduğu anlaşılmaktadır  :  Yaşı, sıhhati, ilmî durumu, cemiyet içerisindeki itibar ve müessiriyeti sebebiyle Allah´ın rızasına muvafık bir kısım işler yapabilecektir  :  Cihad, emr-i bilma´ruf, iyi örnek, yardım vs. gibi. "Allah yolunda olmak" mutlaka düşmanla silahlı cihad yapmak olmadığı açıktır.

İnziva meselesi âlimlerce enine boyuna çokca münakaşa edilen bir konudur. Ayrıca belirteceğiz. Ancak, şu kadarını yeri gelmişken belirtelim ki, Cumhur-u ulemâ, inzivanın en meşru zamanının fitne, yani iç karışıklık hengâmı olduğunu söylemekte ittifak eder.

5- Hadiste geçen başka bir incelik daha var  :  يَدَعُ النَّاسَ مِنْ شَرِّهِ Bu ifade "insanların şerrinden kaçan" mânasına geldiği gibi "insanlara zarar vermeyi terkeden" mânasına da gelir. Bu sebeple tercümeyi biraz muğlak tutmayı tercih ederek  :  "İnsanları şerrinden bırakan" dedik.

Öyle durumlar ve şartlar vardır ki, kişi, insanların şerrinden kaçmakla derecesini yükseltebileceği gibi, başkasına zararlar vermekten uzak kalması da derecesini yükseltir. Ve üstelik, öyle şartlar olabilir ki, kişi "zararlı fiillerden kendisini tutsa" bile varlığı ile zararlar verebilir. Böyle durumlarda, şuurla, kasden insanlardan uzaklaşıp, inzivaya çekilmekle derecesini yükseltecektir. Bu şartları tâyin, Allah´ın mü´mine verdiği ferasete kalmıştır, bu feraset ona kifayet de eder, yeter ki her şeyinde "Allah yolunda olmayı" gaye edinsin ve O´nun rızasını arama vetîresine girmiş olsun. [19]



ـ11ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  أَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ النَّاسِ. وَشَرِّ النَّاسِ. إنَّ مِنْ خَيْرِ النَّاسِ رَجًُ عَمِلَ في سَبِيلِ اللّهِ على ظَهْرِ فَرَسِهِ أوْ ظَهْرِ بَعِيرِهِ أوْ عَلى قَدَمِهِ حَتَّى يَأتِيَهُ الْمَوْتُ. وَإنَّ مِنْ شَرِّ النَّاسِ رَجًُ يَقْرأُ كِتَابَ اللّهِ َ يَرْعَوِى بِشَئٍ مِنْهُ[. أخرجه النسائى.قوله »َ يَرْعَوِى« أى َ ينكَفُّ وََ ينزجر .



11. (  996)- Ebu Saîdi´l-Hudrî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Size, insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vermiyeyim mi! İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, kendi veya başkasının atı sırtında ya da yaya olarak, ölünceye kadar Allah yolunda çalışır. İnsanların en şerlisine gelince o da, Allah´ın Kitab´ını okuyup (  emir ve yasaklarına) riayet etmeyen kimsedir." [Nesâî, Cihad 8, (  6, 11-12).][20]



ـ12ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  أَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ النَّاسِ؟ رَجُلٌ مُمْسِكٌ بِعِنَانِ فَرَسِهِ في سَبِيلِ اللّهِ تعَالى. أَ أخْبرُُكُمْ بِالَّذِى يَتْلُوهُ؟ رَجُلٌ مُعْتَزِلٌ في غُنَيْمَةٍ لَهُ يُؤدِّى حَقَّ اللّهِ تَعالى فِيهَا. أَ أخْبرُكُمْ بِشَرِّ النَّاسِ؟ رَجُلٌ يَسْأَلُ اللّهَ تَعالى وََ يُعْطى بِهِ[. أخرجه مالك والترمذى والنسائى .



12. (  997)- İbnu Abbas (  radıyalahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Size insanların en hayırlısını haber vermiyeyim mi! O, atının yularından Allah yolunda tutan kimsedir. (  Hayırda) bunu takip edeni haber vermiyeyim mi O da koyunlarının peşine takılıp (  insanları) terkeden, koyunlarda bulunan Allah´ın hakkını da ödeyen kimsedir.

Size insanların en kötüsünü de haber vermiyeyim mi! O da, Allah´ tan isteyip, Allah adına vermeyendir." [Muvatta, Cihad 4, (  2, 445); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 18, (  1652); Nesâî, Zekât 74, (  5, 83-84).][21]



AÇIKLAMA  : 



1- Atın yularından Allah yolunda tutmak, her an, Allah´ın rızasına uygun işler için hazır tutmaktır. Bu cihad da olabilir, başka bir faaliyet de olabilir.

2- İkinci derecede kıymetli amel olarak belirtilen inziva sırasında, zekâtın ihmal edilmemesi gereğine dikkat çekilmektedir.

3- Hadisin son kısmı Muvatta´nın rivayetinde mevcut değildir. Nesâî ve Tirmizî´de kaydedilen vecihleri Teysir´den birazcık farklı. İnsanların en kötüsü şöyle tarif edilir  :  رَجُلٌ يَسْألُ بِاللّهِ وََ يُعْطِى بِهِMânâsı şöyle olur  :  "Allah´ın adını vererek ister, Allah´ın adı verilerek kendisinden istenince vermez."

Sindî´nin belirtiği üzere, dikkat edilince, burada iki çirkin iş birleştirilmiştir  : 

1- Allah´ın adını vererek istemek. Bu çirkindir, çünkü istenen kişi vermez veya veremeyecek durumda olursa, "Allah´ın adı verilmiş olmasına rağmen" neticenin hasıl olmaması hiç de hoş bir şey değildir. Mü´min kişi "Allah adına" dendi mi bunu hafife alamaz, isteneni yapamadığı takdirde eziklik, burukluk hasıl olur.

2- Allah´ın adı verilerek isteneni yapmamak  :  Mü´minin böyle bir davranışı tamamen edeb dışıdır. Allah adına isteneni imkan dahilinde ise yapmaktır.

Şu halde Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) hem Allah adına isteyerek karşı tarafı müşkil duruma sokan ve hem de Allah adına istendiği halde talebi yerine getirmeyen kimseyi insanların en kötüsü ilan etmektedir. Hadisteki يَسْألُ kelimesini يُسْألُ şeklinde meçhul okuyup  :  "Allah adı verilerek istendiği halde vermeyen..." diye anlayanlar da olmuştur. Her iki halde de kişiyi kötü kılan şey Allah´ın adına gösterilmesi gereken hürmet ve edebe riayetsizlik olmaktadır.[22]



ـ13ـ وعن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  سِيَاحَةُ أمَّتِى الْجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه أبو داود .



13. (  998  )- Ebu Ümâme (  radıyalahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır." [Ebu Dâvud, Cihad 6, (  2486).][23]



AÇIKLAMA  : 



Hadisin Ebu Dâvud´da kaydedilen aslına göre, bir adam, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den seyahate çıkmak için izin ister. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır" diyerek izin vermez. Ancak, şârihler buradaki seyahatten muradın, memleketi terkederek sahrada yaşamak, cum´a ve cemaati terketmek olduğunu belirtirler.

Sirâcu´l-Münir´de, bu zatın Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ den, ünsiyet ettiği çevreden, mübah şeylerden ve bir kısım lezzetlerden uzak kalarak, cum´a ve cemaatleri, ilim ta´limi ve benzeri şeyleri terkederek nefsine eziyet verip terbiye etmek düşüncesiyle izin istediğini belirtir. Resûlullah, Osman İbnu Maz´ûn (  radıyalahu anh)´un bekârlık talebini reddettiği gibi, bu zâtın da cemiyeti terketmek düşüncesiyle sahraya gitme talebini reddetmiştr.[24]



ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  َ يَلِجُ النَّارَ رَجُلٌ بَكَى مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ تَعالى حَتَّى يَعُودَ اللّبَنُ في الضَّرْعِ، وََ يَجْتَمِعُ عَلى عَبْدٍ غُبَارٌ في سَبِيلِ اللّهِ وَدُخَانُ جَهَنَّمَ[. أخرجه الترمذى وصححه والنسائى .



14. (  999)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah korkusuyla göz yaşı döken kimse, süt memeye geri dönmedikçe ateşe girmez. Bir kul üzerinde, Allah yolunda yapışan tozla, cehennemin dumanı biraraya gelmez." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 8, (  1633); Zühd 37,(  2372); Nesâî, Cihâd 8, (  6,12).][25]



ـ15ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يقُولُ  :  عَيْنَانِ َ تَمَسُّهُمَا النّارُ؟ عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ، وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه الترمذى.



15. (  1000)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  : 

"İki göz vardır, onlara ateş değemez  :  Allah için ağlayan göz ile, Allah yolunda uyanık sabahlayan göz." (  Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 7, (  1632).][26]



AÇIKLAMA  : 



Allah korkusuyla ağlamak, çoğu durumda Allah´ın emirlerine imtisal ve nehiylerinden kaçmanın sonucudur. Bu ise kullukta ileri bir mertebe demektir. Allah korkusuyla ağlamak bazan günahkârlığını idrâkten, içinde bulunduğu fenalıklardan rücû etmeye azmetmekten ileri gelir. Bu da ihlâsla yapılan bir tevbenin ifadesidir. Her iki durum da Erhamürrahimin olan Rab Teâla´nın mü´min kulunu bağışlayacağının alametidir. Resûlullah bunu müjdelemektedir.

"Allah yolunda uyanık sabahlayan göz" cümlesinde uyanık diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı olan تَحْرُسُ "korumak" kökünden gelir. Yani düşmanı gözetleyerek, nöbet bekleyerek sabahlayan demektir. Ancak hadis-i şeriflerde geçen "Allah yolunda" tâbiriyle her seferinde "düşman karşısında silahlı cihad yapan"ı anlamak hatalıdır. Çünkü, Resûlullah´ın hadislerinde cihadın tarifi yapılırken daha umumî mânalara da yer verilmiş, kişinin kendi nefsiyle yaptığı mücâdele de cihad mefhumuna dahil edilmiştir. Öyle ise Allah rızasını güden her gayret bir nevi cihaddır. Bu sebeple şârihler "ilim yaparak", "ibadet ederek", "haccederek", "savaşarak" uyanık geçirilen bütün gecelerin buraya dahil olduğunu belirtirler. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki fiilî savaş durumunda düşmana karşı din-i mübin-i İslâm ve Müslümanları, Müslüman vatanını korumak maksadıyla uyanık geçirilen geceler, hadisten öncelikle anlaşılması gereken mânâdır. Savaş zamanında bu hepsinden üstündür. Sulh zamanında da ilim için, ibâdet için uyanık geçirilecek geceler de niyete tabi olarak aynı ölçüde kıymetlidir.

Tîbî, "ağlayan göz" tâbiri ile, nefsine karşı cihad veren "âlim âbid"in kastedildiğini, çünkü âyet-i kerimede  :  "Allah´ın kulları arasında O´ndan korkan, ancak âlimlerdir" buyurulduğunu (  Fatır 28  ) belirtir ve der ki  :  "Burada haşyet (  korku) sadece âlimlere hasredilmekte, başkalarına sirâyet ettirilmemektedir. Böylece iki göz arasında, yani nefs ve şeytanla cihad edenin gözü ile küffarla cihad edenin gözü arasında bir nisbet ve ilgi hasıl olmuştur."[27]



ـ16ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  َ يَجْتَمِعُ كَافِرٌ

وَقَاتِلُهُ في النَّارِ أبَداً، وَ يَجْتَمِعُ في جَوْفِ عَبْدٍ غُبَارٌ في سَبيلِ اللّهِ وَفَيْحُ جَهَنَّمَ وََ يَجْتَمِعُ في قَلْبِ عَبْدٍ ا“يمَانُ وَالحَسَدُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .



16. (  1001)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Rasulullah buyurdu ki  :  "Kâfir ile onu öldüren ebediyyen cehennemde bir araya gelmezler, keza bir kulun karnında, Allah yolunda (  yutulmuş olan) tozla cehennem ateşi bir araya gelmezler, keza, bir kulun kalbinde imanla hased bir araya gelmezler." [Müslim, İmâret 130, 131, (  1891); Ebu Dâvud, Cihad 11, (  2495); Nesâî, Cihâd 8, (  6, 12-14); İbnu Mâce, Cihâd 9.][28]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kâfirle onu öldürenin ebediyyen cehennemde bir araya gelmeyeceklerini müjdeliyor. Kadı İyâz, bu mesele hakkında şu açıklamayı sunar  :  "Muhtemelen bu hüküm, kâfiri cihad sırasında öldüren Müslümana hastır. Bu ameli, Müslümanın günahlarına kefâret olur ve günahları sebebiyle cezalandırılmaz. Yahut bu katl işi, hususî bir niyet ve mahsus bir hale göre olmuşsa ceza yoktur. Veya mü´min cezasını cehennem dışında -mesela A´raf´ta cennete girmezden önce hapsi gibi- çekecektir ve fakat ateşe girmeyecektir. Veya cehennemde ceza çekse bile, kâfirlerin cezalandırıldığı yerin dışında ceza çekecektir ve asla biraraya getirilmeyecektir.

Kadı İyâz, iki sebeple bu ihtimaller üzerinde durmuştur  : 

a) Hadis mutlak gelmiştir, hangi şartlarda öldürülecek kâfirin sevab olduğu belirtilmemiştir. Halbuki dinimiz bu hususta kayıtlar koymuştur  :  Harp halinde, cihad esnasında... Sulh zamanında veya emân verilmiş kâfir öldürülemez.

b) Bir mü´min, cihada katılmış kâfir öldürmüş olsa bile bilâhere günahkâr olabilir ve bu günahları sebebiyle cezaya müstehak olur.

Şu halde bu hükümlerle, hadisin hükmünü te´lif etmek gerekmiştir. Kadı İyaz bunu yapar.

2- Hadisin ikinci kısmında, cihadın fazileti dile getirilmektedir. Allah yolunda çekilen zahmetler "toz yutmak"la ifade edilmiş olmaktadır. Allah için savaş Allah için ilim talebi, Allah için yardıma koşma gibi sırf o maksadla çekilen zahmetler günahlara kefâret olacaktır. Çektiği mezkur zahmete rağmen cezayı gerektiren bir günah işleyen kimsenin durumu hakkında, Kadı İyâz´ın yukarıda kaydettiğimiz tevilleri muteberdir.

3- Hadisin üçüncü hükmü hasedin aynı kalbte imanla bir araya gelmeyeceğini ifade etmektedir. Bu hadis, ıtlakı üzere alındığı takdirde hasedcilerin tekfir edilmesi gerekir ki bu da câiz değildir. Âlimlerimiz, bu çeşit ifadeleri, zikredilen kötülükten tağliz yoluyla zecretmeye hamleder ve imanı da "kâmil mânada iman"la kayıtlarlar. Böylece hadisin kelâmî açıdan şöyle anlaşılması gerekir  :  "Bir kulun kalbinde kâmil mânâda imanla hased bir araya gelmezler."[29]



ـ17ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  مَنْ رَضِىَ بِاللّهِ رَبّاً، وَبِا“سْمِ ديناً، وَبِمُحَمًّدٍ رَسُوً وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ. فَعَجِبْتُ لَهَا. فَقُلْتُ  :  أعِدْهَا عَلىّ يَا رَسُولَ اللّهِ فَأعَادَهَا. ثُمَّ قَالَ  :  وَأخْرَى يَرْفَعُ اللّهُ بِهَا الْعَبْدَ مِائَةَ دَرَجَةٍ في الجَنّةِ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَما بَيْنَ السَّمَاءِ وَا‘رْضِ. قُلتُ  :  وَمَا هِىَ يَا رسُولَ اللّهِ؟ قالَ  :  الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ، الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ، الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه مسلم والنسائى .



17. (  1002)- Ebu Saîd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün şöyle dedi  : 

"Kim Rabb olarak Allah´tan, din olarak İslâm´dan, peygamber olarak Muhammed´den râzı ise ona cennet vâcib olmuştur." Bu söz hayretime gitti ve  : 

"- Ey Allah´ın Resulü, bir kere daha tekrar eder misiniz " dedim. Aynen tekrar etti ve arkadan da şunu söyledi.

"- Bir başka şey daha var ki, Allah, onun sebebiyle, kulun cennetteki makamını yüz derece yüceltir. Bu derecelerden ikisi arasındaki uzaklık sema ile arz arasındaki mesâfe gibidir." Ben  : 

"- Öyleyse bu nedir " dedim. Şu cevabı verdi  : 

"- Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad!" [Müslim, İmâret 116, (  1884); Nesâî, Cihâd 18, (  6, 19-20).] [30]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), cihad sebebiyle mü´ minin kazanacağı derecelerin yüksekliğini belirtmektedir. Âlimler, hadiste zâhirî mânanın kastedilmiş olabileceği gibi, kinaye yoluyla mânevî mertebelerin kastedilmiş olabileceğini de söylerler. Zâhir esas alınırsa, derecelerden murad, görünürde birbirlerinden yüksek olan menziller, makamlardır. Bu ise, başka hadislerde, ehlü´lguraf´la ilgili olarak belirtildiği üzere cennet menzillerinin vasfıdır. Zira dışı içinden, içi dışından görünecek olan cennet köşklerinde (  guraf) oturacak olanlar birbirlerini "parlak yıldızlar" olarak seyredeceklerdir  : 

إنَّ اَهْلَ الجَنَّةِ لَيَتَرَاءَوْنَ فِى الْجَنَّةِ اَهْلَ الْغُرَفِ كَمَا تَرَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الدُرِّىَّ الْغَارِبَ فِى اُفُقِ الطَّالِعِ فِي تَفَاضُلِ اَهْلِ الدَّرَجَاتِ. فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّهِ اُولئِكَ النَّبِيُّونَ؟ فَقَالَ # بَلَى وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ وَأقْوَامٌ آمَنُوا بِاللّهِ وَصَدَّقُوا الرُّسُلَ

"Cennet ehli, guraf ehlini farklı dereceleri içinde seyredecekler, tıpkı, sizin doğu ufkunda batmakta olan parlak bir yıldızı seyrettiğiniz gibi." Dinleyenler  :  "Ey Allah´ın Resûlü bunlar peygamberler midir " diye sordular. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Evet, dedi. Nefsimi kudret elinde tutan Zât´a yemin ederim, onlar Allah´a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir."

Şu halde bu ve benzeri rivayetler, sadedinde olduğumuz hadisi zâhirine göre anlamamıza imkân tanımaktadır. Ancak, buradaki dereceleri manevî dereceler olarak anlamak da mümkündür. Uhrevî hakikatleri gerçeğiyle kavramaya beşer olarak muktedir değiliz. İnanırız, mahiyeti için  :  "Allahu a´lem bi´ssevâb" (  doğruyu Allah bilir) deriz.

Kadı İyâz şöyle der  :  "Allah´ın cennet ehline lutfettiği nimetler, kerametler, beşer aklına gelmeyecek kadar farklı ve çeşitlidir. Bunların birbiri arasındaki farklar da büyüktür. Fazilet ve kıymetce, aralarında sema ile arz arasındaki mesafe kadar üstünlükler vardır. Ancak önceki ihtimal (  zâhirî mâna) daha kavidir."[31]



ـ18ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  يَضْحَكُ اللّهُ تَعَالى إلى رَجُلَيْنِ يَقْتُلُ أحَدُهُمَا اŒخَرَ كَِهُمَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ، يُقَاتِلُ هذَا في سَبِيلِ اللّهِ

ثُمَّ يَسْتَشْهِدُ فَيَتُوبُ اللّهُ تَعالى عَلى الْقَاتِلِ فَيُسْلِمُ فَيُقَاتِلُ في سَبيلِ اللّهِ فَيَسْتَشْهِدُ[. أخرجه الثثة والنسائى.ومعنى »الضحك« هنا الرضى .



18. (  1003)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah iki kişi hakkında güler  :  Bunlardan biri diğerini öldürmüş olduğu halde ikisi de cennete gider. Bunlardan diğeri, Allah yolunda cihad eder ve şehid olur. Allah katile mağfiretini ulaştırır, o da Müslüman olur, sonra Allah yolunda cihâda katılır ve şehid olur (  Böylece her ikisi de cennette buluşurlar)." [Buharî, Cihâd 28; Müslim, İmâret 128,129, (  1890); Muvatta, Cihâd 28, (  2, 460); Nesâî, Cihâd 37, (  2, 38  ); İbnu Mâce, Mukaddime 13, (  191).][32]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste, ölen ve öldüren her ikisinin de (  ceza çekmezden) cennete gidebileceği bir durum anlatılıyor  :  Bir mü´min Allah için cihad ederken şehid düşer ve cennete gider.Onu öldüren kâfir sonra Müslüman olur ve o da cihâda katılır ve şehid düşer. Böylece her ikisi de cennetlik olur. İşte bu acib duruma Cenab-ı Hakk gülmektedir.

İfadeyi zâhirine göre alınca, gülmek tâbiri Allah hakkında muvafık düşmüyor. Çünkü bu insalara has bir vasıftır, ferahlık ve neşenin sebep olduğu bir hafifleme halidir. Şu halde Allah hakkında bunu; her ikisinin de yaptığı işlerin, Zat-ı Zülcelâl nezdinde makbuliyetinin delili olarak anlayacağız. Bu ilâhî memnuniyet "gülmek" suretiyle ifade edilmiştir, çünkü her ikisinin ameli birbirine zıttır ve ikisi de makbuldür. Nitekim hadisin bir başka vechinde "güler" diye değil; "hayret eder", "şaşar" يَعْجِبُ مِنْ رَجُلَيْنِ diye gelmiştir.

Mamafih, Buharî bu "gülme"yi bir seferinde "rıza" olarak değil, "rahmet" olarak te´vil etmiştir. Ancak "rıza" ile te´vil daha uygun bulunmuştur. Hususan ضَحِكَ nin إلى harf-i cerri ile müteaddi kılınması, memnuniyet ifadesi olarak güleryüzle birine yönelmek mânasına gelmektedir.

Selef, çoğunlukla bu çeşit müteşabih ifadeleri te´vil etmemeyi tercih eder, hadisi rivayet etmekle yetinir. Müteahhirun ulemâ, Allah hakkında temel akideye ters düşmeyecek şekilde te´vil eder.[33]



ـ19ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  مَنِ احْتَبَسَ فَرَساً في سَبِيلِ اللّه إيمَاناً بِاللّهِ وَتَصْدِيقاًً بِوَعْدِهِ فَإنَّ شِبَعَهُ وَرِيَّهُ وَرَوْثَهُ وَبَوْلَهُ في مِيزَانِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يَعْنِى حَسَنَاتٍ[ أخرجه البخارى والنسائى .



19. (  1004)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kim Allah´a iman ederek ve va´dini tasdik ederek, Allah yolunda (  kullanmak üzere) bir at "tutarsa" bu atın yediği, teri, gübresi, bevli kıyamet günü terâzisine girecektir, yani sahibine sevap olacaktır." [Buharî, Cihâd 46; Nesâî, Hayl 11.][34]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadiste "tutmak" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ihtibas´dır, vakfetmek, şahsî kullanımlardan hâriç tutmak gibi mânalara gelir. Bâzı alimler bu hadisten hareket ederek at ve benzeri şeylerin "vakf"ının câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Buradaki tutmak´ı beslemek olarak anlamak icab eder.

2- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) savaşlarda atın gereğine birçok hadisleriyle dikkat çekmiş ve bu maksadla at beslemeye ümmetini teşvik etmiştir. Mezkur hadislerden biri şöyledir  : 

اَلْخَيْلُ مَعْقُودٌ فِى نَوَاصِيهَا الْخَيْرُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. اَلْخَيْلُ ثََثَةٌ فَهِىَ لِرَجُلٍ اَجْرٌ وَهِىَ لِرَجُلٍ سِتْرٌ وَهِىَ عَلى رَجُلٍ وِزْرٌ فَاَمَّا الَّذِى هِىَ لَهُ اَجْرٌ فَالَّذِى يَحْتَبِسُهَا فِى سَبِىلِ اللّهِ فَيَتَّخِذُهَا لَهُ وََ تُغَيِّبُ فِى بُطُونِهَا شَيْئاً إَّ كُتِبَ لَهُ بِكُلِّ شَىْءٍٍ غَيَّبَتْ فِى بُطُونِهَا اَجْرٌ وَلَوْ عَرَضَتْ لَهُ مَرَجٌ فَاطَالَ لَهَا فِى مَرْجٍ أوْ رَوْضَةٍ فَمَا اَصَابَتْ فِى طَيْلَهَا ذلِكَ فِى الْمَرْجِ اَوِ الرَّوْضَةِ كَانَ لَهُ حَسَنَاتٌ وَلَوْ اَنَّهَا قَطَعَتْ طَيْلَهَا ذلِكَ فَاسْتَنَّتْ شَرَفاً اَوْ شَرَفَيْنِ كَانَتْ آثارُهَا وَفى حَدِىثِ الْخَرْثُ وَاَوْرَاثُهَا حَسَنَاتٍ لَهُ. وَلَوْ اَنَّهَا مَرَّتْ بِنَهْيٍ فَشَرِبَتْ مِنْهُ وَلَمْ يُرِدْ اَنْ تُسْقَى كَانَ ذلِكَ حَسَنَاتٍ فَهِىَ لَهُ اَجْرٌ وَرَجُلٌ رَبَطَهَا تَفَيُّباً وَتَعفُّفاً وَلَمْ يَنْسَ حَقَّ اللّهِ عَزَّ وَجَلَّ فِى رِقَابِهَا وََ ظُهُورِهَا فَهِىَ لِذلكَ سَتْرٌ وَرَجُلٌ

"Kıyamete kadar atın alnına hayır bağlanmıştır. At, (  besliyenler için) üç durumdadır  :  At vardır, besliyenine ücrettir, at vardır besliyenine (  ateşe karşı) perdedir, at vardır sahibinin sırtına vebâldir.

1) Ücret olan at  :  Bu, sâhibi tarafından Allah yolunda kullanılmak üzere beslenen attır. Bu at, her ne yiyip karnına gönderirse, sâhibine, her birisi, bir ücret olur. Şayet (  yolda giderken) önüne bir çayırlık çıksa ve sahibi onu oraya veya bir bahçeye bağlasa, ipinin uzanabildiği yere kadar çayır ve bahçeden yiyebildiği her şey ona bir ücret olur. At, ipini koparıp başını alıp bir kaç tepe gitse, bütün izleri -Hâris´in rivâyetinde- bu esnada bıraktığı bütün gübreleri sahibine ücret olur. Şayet at, bir nehre uğrasa ve ondan su içse, -sahibi orada sulamak istememiş bile olsa- bu da sahibine ücret olur.

2) Perde olan at  :  Bu, kişinin binek ihtiyacını görmek, bu işte başkasına muhtaç olmamak maksadıyla beslediği attır. Şu şartla ki, hayvana terettüp eden zekât, ihtiyaç sahiplerine iâreten vermek gibi Allah´ın haklarını unutmaz, öder. İşte bu at sâhibine (  kıyamette ateşe karşı) perdedir.

3) Vebal olan at  :  Bu, sahibinin övünmek, gösteriş yapmak ve Müslümanlarla husumette bulunmak üzere beslediği attır. İşte bu at sahibinin üstüne bir yüktür..."

Askerî maksadlarla at beslemeye bundan daha müessir teşvik olamaz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) askeriyede, kıyamete kadar ata ihtiyaç duyulacağını belirtmektedir. Günümüzde, atın yerini motorlu vasıtalar almıştır. Benzin ikmalinin yapılamaması, motorlu vasıtaların temin zorluğu, yol bulunmayan dağlık arazi şartları gibi durumlarda, kesin sonuç alınması gereken savaş hallerinde kullanmak üzere, ihtiyatlı orduların en azından yedekte at bulundurmaktan kendilerini müstağni addetmeyecekleri açıktır.

3- Şârihler, atla ilgili olarak sayılan ve mizana gireceği belirtilen yem, su, ter... gibi teferruattan maksadın "sevab" olduğunu belirtirler. Şüphesiz o sayılanların maddî ağırlığı mevzubahis değildir. Hatta, bazı rivayetlerde "yediği yemin her bir danesi" denmek suretiyle Allah rızası için at besleme külfetine katlananın ne kadar büyük bir manevî ücrete nail olacağı tebârüz ettirilmiştir.

4- At günümüzde ordudan kaldırılmıştır. Hadiste, atın yerine geçen aynı hizmeti veren motorize vasıtaların edinilmesine, te´minine bir teşvik görmemiz mâkuldur, gereklidir.[35]



ـ20ـ وعن أبى مسعود البدرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]جَاءَ رَجُلٌ بِنَاقَةٍ مَخْطُومَةٍ إلى رسولِ اللّه #. فقَالَ هذِهِ في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى. فقَالَ #  :  لَكَ بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ سَبْعُمِائةِ نَاقَةٍ كُلُّهَا مَخْطُومَةٌ[. أخرجه مسلم والنسائى .



20. (  1005)- Ebu Mes´ud el-Bedrî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a, yularlanmış bir deve getirerek  :  "Bu Allah yoluna bağışımdır" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) adama  : 

"- Buna karşılık sana, kıyamet günü, her biri yularlanmış yedi yüz deve vardır!" dedi. [Müslim, İmâret 132, (  1892); Nesâî, Cihâd 46, (  6, 49).][36]



ـ21ـ وعن عدى بن حاتم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سُئِلَ رسولُ اللّهِ #  :  أىُّ الصَّدَقَاتِ أفْضَلُ؟ قَالَ  :  إخْدَامُ عَبْدٍ في سَبِيلِ اللّهِ أوْ إظَْلُ فُسْطَاطٍ أوْ طَرُوقَةُ فَحْلٍ[. أخرجه الترمذى.قوله »طُروقَةُ فَحْلٍ« هى الناقة إذا كبرت وصلحت أن يعلوها الفحل وهى الحقَّةُ من ا“بل .



21. (  1006)- Adiyy İbnu Hâtim (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  : 

"- Sadakanın hangisi efdâl (  Allah nazarında en kıymetli)dir " diye sorulmuştu, şu cevabı verdi  : 

"- Allah yolunda bir köleyi hizmete koymak veya Allah yolunda (  askerler için) bir çadır kurmak (  bağışlamak) veya döl alma yaşına basan bir deveyi (  hibe, iâre veya karz suretinde) bağışlamak." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 5, (  1626).][37]



ـ22ـ وعن زيد بن خالد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  مَنْ جَهّزَ غَازِيا في سَبِيلِ اللّهِ فقَدْ غَزَا، وََمَنْ خَلَفَ غَازِياً في أهْلِهِ بِخَيْرٍ فَقَدْ غَزا[. أخرجه الخمسة.



22. (  1007)- Zeyd İbnu Hâlid (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Kim Allah yolunda bir askerin teçhizatını temin ederse bizzat gaza yapmış olur. Kim, gazaya çıkan bir askerin geride kalan âilesine hayırlı himayede bulunursa gaza yapmış olur." [Buharî, Cihâd 38; Müslim, Emâret 135, 136, (  1899); Ebu Dâvud, Cihâd 21, (  2509); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 6, (  1628  ); Nesâî, Cihâd 44, (  6, 46).][38]



ـ23ـ وعن أبى أيوب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسول اللّه # يَقُولُ  :  سَتُفْتَحُ عَلَيْكُمُ ا‘مصَارُ، وَسَتَكُونُ جُنُودٌ مُجَنَّدَةٌ تَقْطَعُ عَلَيْكُمْ؛ فِيهَا بُعُوثٌ يَكْرَهُ الرَّجُلُ مِنْكُمْ الْبَعْثَ فِيهَا فَيَتَخَلَّصُ مِنْ قَوْمِهِ ثُمَّ يَتَصَفَّحُ الْقَبَائِلَ يَعْرِضُ نَفْسَهُ عَلَيْهِمْ يَقُولُ  :  منْ أكْفِهِ بَعْثَ كَذَا وَكَذَا؟ أَ فَهُوَ ا‘جِيرُ إلى آخِرِ قَطْرَةٍ مِنْ دَمِهِ[. أخرجه أبو داود.»الْبُعُوثُ« جمع بَعْثٍ، وَهُم طاَئفة من الجيش يبعثون في الغزو كالسرية .



23. (  1008  )- Ebu Eyyub (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle demişti  : 

"Size bir çok memleketlerin fethi müyesser kılınacak. Oralarda (  komşu küffarla cihad için) toplanmış askerî birlikler göreceksiniz. Size bu birliklerle sefere çıkmak vazifesi verilecek. Bazılarınız onlarla (  hasbi olarak) sefere çıkmak istemiyerek, adamlarının arasından sıvışıp gazveye (  ücretsiz) katılmamanın yollarını arayacak. Arkadan da kendileriyle anlaşacak kabileler araştırıp, onlara  :  "Falanca orduya size bedel katılmam için beni ücretle tutacak yok mu, falanca orduya size bedel katılmam için beni ücretle tutacak yok mu " diyecek.

Bilesiniz, (  hasbeten gazveye gitmekten kaçan bu adam) bir ücretlidir, son damlasına kadar kanını akıtsa da (  gazi değildir, şehit sayılmaz, uhrevî ücretten mahrumdur)." [Ebu Dâvud, Cihâd 30, (  2525).][39]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu hadiste, gazvenin Allah rızası için yapılmasını tavsiye etmektedir. Maaşlı asker, savaş sırasında ölse bile şehid addedilmeyecektir. Hattâbî bu hadise dayanarak  :  "Cihad için ücret akdi yapmak câiz değildir" demiştir. Ulemâ, bu şekilde ücretli olarak savaşa katılan kimse, elde edilen ganimetin paylaşılmasına iştirak eder mi, etmez mi diye münakaşa etmiştir. Evzâî hazretleri  :  "Askerlere hizmet etmek üzere katılan ücretlilere ganimetten pay yoktur" der. İshak İbnu Rahuye de bu görüştedir. Süfyân-ı Sevrî ise  :  "Gaza ve mukateleye iştirak etti ise, paylaşmaya da iştirak eder" demiştir. İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel  :  "Sefere katılmış ve mukâtele sırasında gâzilerle birlikte bulunmuş ise (  bizzat savaşmamış olsa bile) paylaşmaya katılır" derler[40].[41]



ـ24ـ وعن زيد بن أسلم قال  :  ]كَتَبَ أبُو عُبَيْدَةَ إلى عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما يَذْكُرُ لَهُ جُمُوعاً مِنَ الرُّومِ وَمَا يَتَخَوَّفُ مِنْهُمْ. فَكَتَبَ إلَيْهِ عُمَرُ  :  أمَّا بَعْدُ فَإنَّهُ مَهْمَا يَنْزِلُ بِعَبْدٍ مُؤْمِنٍ مِنْ مَنْزِلِ شِدَّةٍ يَجْعَلُ اللّهُ تَعالى بَعْدَهُ فَرَجاً، وَإنَّهُ لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنَ، وَإنَّ اللّهَ تَعالى يَقُولُ في كِتَابِهِ  :  يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ[. أخرجه مالك .



24. (  1009)- Zeyd İbnu Eslem anlatıyor  :  "Ebu Ubeyde, Hz. Ömer (  radıyallahu anhümâ)´e yazarak Rum cemaatlerini ve bunlardan duyduğu endişeyi belirtti. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) kendisine şu cevabı verdi  :  "Emmâ ba´d  :  Bil ki, mü´min bir kula nerede bir şiddet inecek olsa Allah ondan sonra bir ferec (  kurtuluş) verir. Zira bir zorluk iki kolaylığa asla galebe çalamaz. Cenâb-ı Hakk da Kur´ân-ı Kerim´inde şöyle buyurmuştur  :  "Ey iman edenler, sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihâda hazır bulunun, Allah´tan da korkun ki başarıya eresiniz" (  Âl-i İmrân 200). [Muvatta, Cihâd 6, (  2, 446).][42]



AÇIKLAMA  : 



Burda geçen "Zorluk, iki kolaylığa galebe çalamaz" tâbiri, Müstedrek´te merfu hadis olarak zikredilmiştir.

Rivayeti, Hasan-ı Basrî, mürsel olarak anlatır  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün, mesrur, müferreh ve güler halde çıkmıştı, şöyle dedi  :  "Zorluk, iki kolaylığa galebe çalamaz. Zira "Muhakkak ki güçlükle beraber kolaylık vardır, gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır" (  İnşirah 5-6).

Ebu´l-Velid el-Bâcî, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın âyette, "zorluk" ve "kolaylık" kelimeleri ikişer sefer geçtiği halde, kolaylığı "iki" zorluğu "bir" olarak te´vil edişini şöyle açıklar  :  فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً ayetinde zorluk العسر kelimesi ma´rifedir, bu sebeple istiğrâku´lcins ifade eder, yani bütün zorlukları içine alır. Böylece birinci العسر ikinciyi de içine alır ve ikisi bir sayılır. Halbuki "kolaylık" demek olan اَلْيُسْر nekredir. Bu sebeple birinci يُسر ün içinde ikinci يُسر mevcut değildir. Böylece iki "kolaylık" bir "zorluk" olmuş oluyor. Buharî hazretleri قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إَّ اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ "De ki  :  "Bize iki iyiden, gazilik ve şehidlikten başka birşeyin gelmesini mi bekliyorsunuz " (  Tevbe 52) âyetinden sonra şu açıklamayı yapar  :  "Bu âyet iktiza eder ki Resûlullah´ın nazarında iki kolaylık; "murada erişmek" ve "ücret"tir. Öyleyse bir zorluk bu iki kolaylığa galebe çalamaz, zira mü´mine bunlardan biri mutlaka hasıl olacaktır." Zafer muhtemel, "ücret" muhakkak, çünkü zafer için yapılan her gayrete ücret var. Zafer de oldu mu ücret çifte oluyor. O halde zorluk fütur vermemeli. [43]



İKİNCİ FASIL

ŞEHADET VE ŞEHİDİN FAZİLETİ




ـ1ـ عن أنس رضى اللّه عنه. قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  مَا أحَدٌ يَدْخُلُ الجَنَّةَ يُحِبُّ أنْ يَرْجِعَ إلى الدُّنْيَا، وَلَهُ مَا عَلى ا‘رْضِ مِنْ شَئٍ إَّ الشَّهِيدُ، وَيَتَمَنَّى أنْ يَرْجِعَ إلى الدُّنْيَا فَيُقْتَلَ عَشْرَ مَرَّاتٍ لِمَا يَرَى مِنَ الْكَرامَةِ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود.وفي رواية  :  إّ الشّهِيدَ لما يَرَى مِنْ فَضْلِ الشَّهَادَةِ .



1. (  1010)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehid böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder."

Bir rivayette şu ziyade mevcut  :  "... Şehid hariç, o, şehidlik sebebiyle mazhar olduğu üstünlükler ve kerametler sebebiyle... (  dönmek ister)." [Buharî, Cihâd 5, 21; Müslim,İmâret 108, 109, (  1877); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 13, (  1643); Nesâî, Cihâd 30, 6, 32).][44]



AÇIKLAMA  : 



Şehidin, mazhar olduğu üstünlükler, imtiyazlar sebebiyle yeryüzüne geri gelme temennisini belirten çok sayıda rivayet mevcuttur. Bazı rivayetlerde Cenâb-ı Hakk, şehidlere "Bir arzunuz var mı " diye sorar, şehidler hiçbir arzularının olmadığını, sadece yeryüzüne dönerek Allah yolunda tekrar şehid olmayı temenni ettiklerini belirtirler. Bazı rivayetlerde şu muhâverenin Cenab-ı Hakk´la Hz. Hamza ve Mus´ab İbnu Umeyr (  radıyallahu anhümâ) arasında geçtiği belirtilir  : 

"- Bir arzunuz var mı "

"- Ruhlarımızı cesedlerimize geri koymanızı ve senin yolunda ikinci kere öldürülmemizi diliyoruz!"

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), babası Uhud´da şehid olan Hz. Cabir (  radıyallahu anh)´e bir gün şunu söyler  : 

"- Allah, babana ne söyledi haber vereyim mi Dedi ki  :  "Ey Abdullah! dile benden, istediğini vereyim." Baban şunu söyledi  :  "Ey Rabbim, bana yeniden hayat ver, senin yolunda ikinci kere öleyim." Allah ona  :  "Benden daha evvel kesin karar çıkmış bulunuyor  :  "Ölenler dünyaya artık dönmeyecekler!"

İbnu Battâl, sadedinde olduğumuz hadis hakkında şu değerlendirmede bulunur  :  "Bu hadis, şehid olmanın faziletini beyan zımnında gelen rivayeterin en güzelidir. Cihad hâriç, başka hiçbir hayırlı amelde nefs bezledilmez. Bu sebeple bunun sevabı büyüktür."

Hadis, ölenlerin tekrar çeşitli şekillerde cesetlere girerek yeryüzüne döneceğini iddia eden her çeşit tenâsuhcu görüşlerin bâtıl olduğunu da kesin bir dille ifade etmektedir. Müslüman olarak ölen insanların ruhlarının şu veya bu maksadla tekrar cesed giyip yeryüzüne döneceğine inanmak, böylesi iddialara "olabilir" demek mümkün değildir. Hadis bu hususta nasstır ve pek zâhirdir.[45]



ـ2ـ وعن ابن أبى عميرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  ‘نْ أقْتَلَ في سََبِيلِ اللّهِ تَعالى أحَبُّ إلىَّ منْ أنْ يَكُونَ لِى أهْلُ المدَرِ وَالْوَبَرِ[. أخرجه النسائى .



2. (  1011)- İbnu Ebî Umeyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah yolunda öldürülmem; bana bütün evlerde ve çadırda yaşayanların benim olmasından daha sevgilidir." [Nesâî, Cihâd 30, (  6, 33).][46]



ـ3ـ وعن المغيرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ] أخْبَرَنَا نَبِيُّنَا # عَنْ رِسَالَةِ رَبِّنَا أنَّهُ مَنْ قُتِلَ مِنَّا صَارَ إلى الجَنَّةِ فَنَحْنُ أحَبُّ في الْمَوْتِ مِنْكُمْ في الحَيَاةِ[.

أخرجه البخارى تعليقا إلى قوله إلى الجنة. وأخرجه بطوله رزين .



3. (  1012)- Hz. Muğîre (  radıyallahu anh) dedi ki  :  "Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm), Rabbimizin risaletini getirmiştir. Bir de bize bildirdi ki, bizden kim öldürülürse cennetlik olacaktır. Bu sebeple biz, ölümü, sizin hayatı sevdiğinizden daha çok seviyoruz." [Buharî, Cizye 1, Tevhid 46, (  Buharî, Kitabu´t-Tevhid´de muallak olarak kaydetmiştir. Rezîn tam olarak kaydeder).][47]



AÇIKLAMA  : 



Muğîre bu sözlerini Nehâvend şehrinde İran Valisi´ne karşı söyler. Buharî´de uzunca hikâye edildiği üzere Hz. Ömer (  radıyallahu anh) Nu´mân İbnu Mukarrin komutasında bir orduyu -Müslüman olan Hürmüzân´ın tavsiyesi üzerine- İran´ın fethine yollar. Ordu, İran içlerinde ilerledikleri zaman Nehâvend civarında 40 bin kişilik İran ordusuyla karşılaşırlar. Orduya komutanlık eden bölge valisi Müslümanlardan elçi taleb eder. Muğîre ibnu Şûbe (  radıyallahu anh) uygun görülür.

Vali, tercüman vasıtasıyla, istiskal edici bazı sözler sarfederek ne istediklerini sorar. Kaynakların kaydettiğine göre, debdebeli şekilde hazırlanmış tahta, altın ve ipeklilerle tezyin edilmiş mutantan ve muhteşem kıyafetlere bürünmüş, başında taç olduğu halde oturup Muğîre (  radıyallahu anh)´yi karşılayan valinin söyledikleri arasında şu cümleler de var, ibretle okunmağa değer  : 

"Siz nesiniz Siz Araplar, yine açlık ve yokluğa uğradı da onun için geldi iseniz, gıda yardımı yapalım da dönün!" Bir başka rivayette  : 

"Siz Araplar, en çok açlık çeken, her çeşit hayırdan en uzak olan kimselersiniz. Ben şu esirlere emrederek sizi oklarla düzene sokmalarını da isteyebilirdim, ancak cifelerinizden iğrendiğim için bunu yapmadım."

Muğîre (  radıyallahu anh) hamd ve senadan sonra, -İbnu Ebî Şeybe´ nin rivayetine göre- şu cevabı verir  : 

"- Bizim sıfatlarımızla ilgili olarak söylediklerinizde hiçbir hata yapmadınız. Gerçekten biz öyleydik. Ama Allah bize Resûlünü gönderince iş değişti.."

Buharî´nin rivayetinde cevabı şöyledir  :  "- Biz Arap kavminden kimseleriz. Daha önceki şiddetli sefaletler, dehşetli derbederlikler içindeydik. Açlıktan derileri ve hurma çekirdeklerini emerdik, giydiklerimiz deri ve kıl, taptıklarımız taş ve ağaçlardı. Ancak biz bu halde yaşayıp giderken sema ve arzların Rabbi -zikri ulu, şâni yücedir- aramızdan, atasını ve annesini tanıdığımız birisini peygamber olarak yolladı. Rabbimizin elçisi olan Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) bir olan Allah´a ibadet etmenize veya cizye ödemenize kadar sizinle harbetmemizi emretti. Keza Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm), bize, Rabbimizin risâletini bildirdi. Buna göre, bizden kim öldürülürse cennete gidecek, benzeri görülmemiş nimetlere kavuşacaktır. Sağ kalanlarımız da sizleri esir edecektir."[48]



ـ4ـ وعن أبى قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رَجُلٌ يَارَسُول اللّهِ أرَأيْتَ إنْ قُتِلْتُ في سَبِيلِ اللّهِ أتُكَفرُ عَنِّى خَطَايَاىَ؟ فقَالَ رسولُ اللّه #  :  نَعَمْ إنْ قُتِلْتَ وَأنْتَ صَابِرٌ مُحْتَسِبٌ مُقْبِلٌ غَيْرُ مُدْبِرٍ، ثُمَّ قَالَ كَيْفَ قُلْتَ؟ فَأعَادَ عَلَيْهِ. فقَالَ نَعَمْ إَّ الدَّيْنَ فَإنَّ جِبْرِيلَ أخْبَرَنِى بِذلِكَ[. أخرجه مسلم ومالك والترمذى والنسائى .



4. (  1013)- Ebu Katâde (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam sordu  : 

"- Ey Allah´ın Resûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi "

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Evet, sen sabreder, mükâfaat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!"diye cevap verdi. Ve adama sordu  : 

"- Nasıl sormuştun "

Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı  : 

"- Evet, (  kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!" [Müslim, İmâret 117, (  1885); Muvatta, Cihad 31, (  2, 461); Nesâî, Cihâd 32, (  2, 33).][49]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadisin, aslında açıklayıcı bazı ziyadeler var. Bu ziyade sayesinde kul hakkının ehemmiyetinin daha da tebârüz ettirilmiş olduğunu görüyoruz. Buna göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) adamın sorusuna ilk cevabı verdikten sonra sükût buyururlar. Adam da oradan ayrılır. Bir müddet sonra Resûlullah  : 

"- Az önce sual soran kimse nerede " diye aratır. Adam  : 

"- İşte benim", diye yanına gelince  : 

"- Ne demiştin " diye soruyu tekrar ettirir. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şunu söyler  : 

"- Evet, ancak borç hariç. Bu hususu az önce Cibrîl (  aleyhisselam), bana gizlice söyledi."

2- Borçlu olmak aslında günah değildir. Günah olan borcu ödeme işini terketmektir. Hadisin zahirinden anlaşılıyor ki, kişi ödemeye gücü yettiği halde borcunu ödemezse günahkar olmaktadır. Suyutî, bazı âlimlerden naklen şunu kaydeder  :  "Bu hadiste, kul hakkının affedilmeyeceğine dikkat çekilmektedir. Çünkü kul hakkı, sıkıntı ve meşakkate dayanmaktadır. Hatta, affedilmeyecek borcun, kişinin kabahatinden ileri gelen borç olduğu da söylenebilir. Yani, kişi bu borcu, câiz olmayan bir tarzda yapmıştır  :  Hile ile veya gasb yoluyla almak gibi, sonra da bedeli zimmetinde borç olarak kalmıştır. Yahut da, ödememeye azmederek borçlanmıştır. Böylesi davranışlar, hatalar arasında sayılmaktan istisna edilmiştir. İstisnada esas, aynı cinsten olmaktır. Böylece câiz olan borç, bu istisnada meskût geçilmiştir. Öyle ise bu borç sebebiyle, sâhibi muâheze olunamaz, çünkü Cenab-ı Hakk´ın borç sahibi adına fazlından vermesi caizdir. "[50]



ـ5ـ وفي أخرى لمسلم عن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّهُ # قالَ  :  يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إَّ الدَّيْنَ[ .



5. (  1014)- Müslim, Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anhümâ)´dan şunu kaydeder  : 

"- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Şehidin -borç hariç- bütün günahları affedilir." [Müslim, İmâret 118.][51]



ـ6ـ وعن فَضَالَة بن عبيد قال  :  ]سَمِعْتُ عُمَرَ بنَ الخَطَّابِ يَقُولُ  :  سَمِعْتُ النَّبىَّ # يَقُولُ  :  الشُّهَدَاءُ أرْبَعَةٌ  :  رَجُلٌ مُؤمِنٌ جَيِّدُ ا“يماَنِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ

تَعالى حَتَّى قُتِلَ فَذلِكَ الَّذِى يَرْفَعُ النَّاسُ أعْيُنَهُمْ إلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ هكَذَا وَرَفَعَ رَأسَهُ حَتَّى سَقَطَتْ قَلَنْسُوَتُهُ، فََ أدْرِى قَلَنْسُوَةَ عُمَرَ أرَادَ أمْ قَلَنْسُوَةَ النَّبىِّ #. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ جَيِّدُ ا“يمانِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَكَأنَّمَا ضُرِبَ جِلْدُهُ بِشَوْكِ طَلْحٍ مِنَ الجُبْنِ أتَاهُ سَهْمُ غَرْبٍ فَقَتَلَهُ فَهُوَ في الدَّرَجَةِ الثَّانِيَةِ. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ خَلَطَ عَمًَ صَالِحاً وَآخَرَ سَيِّئاً لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ تعالى حَتَّى قتِلَ فذلِكَ في الدَّرَجةِ الثَّالِثَةِ. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ أسْرَفَ عَلى نَفْسِهِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ تَعالى حتّى قتِلَ فذلِكَ في الدَّرَجَةِ الرَّابِعَةِ[. أخرجه الترمذى.يقال »سهْمُ غَرْبٍ« با“ضافة وغيرها إذا لم يعرف من رمى به .



6. (  1015)- Fadale İbnu Ubeyd anlatıyor  :  "Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´i dinledim, "Hz. Peygamber´den işittim" diyerek şu hadisi rivayet etti  : 

"Dört çeşit şehid vardır  : 

1- İmanı kavî mü´min kişi düşmanla karşılaşır, öldürülünceye kadar Allah´a sadık kalır. İşte bu kıyamet günü, insanların gıbta ile gözlerini kaldırıp bakacakları gerçek şehiddir. -Bunu yaparken başını kaldırır ve kalansuvesi[52] yere düşer- (  Fadâle der ki  :  ) "Bu, Hz. Ömer´in kalansuvesi mi idi, yoksa Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kalansuvesi mi idi anlıyamadım."

2) İmanı sağlam (  ancak önceki kadar şecaat sahibi olmayan) bir mü´min düşmanla karşılaşır. Korkudan vücudu -talh ağacının dikeni batmış gibi-[53] titrer. Bu sırada gelen serseri bir ok darbesiyle hayatını kaybeder. Bu, ikinci derecede bir şehiddir.

3- İyi amelle kötü ameli karıştırmış mü´min kişi, düşmanla karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında (  sabır ve şecâatte, şehidliğin mükâfaatını beklemekte) Allah´a sâdık kalır. Öldürülünce bu üçüncü mertebede bir şehid olur.

4. Günahkâr bir mü´min düşmanla karşılaşır, ölünceye kadar Allah´a sâdık kalır. Bu da dördüncü derecede bir şehid olur." [Tirmizî, Fedailu´l-Cihad 14, (  1644).][54]





1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, her zaman akla gelebilecek bazı sualleri açıklığa kavuşturmaktadır  : 

a) Şehidler sahip oldukları yüce mertebede eşit midirler

Bu hadisten anlıyoruz ki, daha önceki amel durumuna, savaştaki ihlâs ve şecaat durumuna göre herkes farklı derecelere sahip olacaktır. Ancak, başlıca dört mertebede mütâlaa edilmelidirler. Buharî, şehadet meselesinde önceki amelin ehemmiyetine delil olarak Ebu´d-Derdâ´nın "Sizler amellerinizle mukâtele edersiniz" sözünü kaydeder. İbnu Hacer, bu sözün aslında, اَيُّهَا النَّاسُ عَمَلٌ صَالِحٌ قَبْلَ الْغَزْوِ فَإنَّمَا تُقَاتِلُونَ بِأعْمَالِكُمْ "Ey insanlar, gazveden önce sâlih amel işleyin, zîra, sizler amellerinizle mukâtele etmektesiniz" şeklinde olduğunu, başka kaynaklarda böyle geldiğini belirtir.

b) Fasık da şehid olabilir mi Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "İmanı olan kimsenin, fâsık bile olsa, şehidlik ücretini alacağını" müjdeliyor.

c) Savaş esnasında geri hizmette olan, istirahat halinde iken veya tesâdüfi bir sebeple ölen de şehid midir Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir soruya da "evet" cevabını vermektedir.

2- Hadis şecâat ve korkaklık gibi hasletler insanda fıtrî de olsa, kuvvetli ve cesur mü´minlerin Allah nazarında daha sevgili olduklarını, onların derece yönüyle başka yönden emsal olanlara tefevvuk (  üstünlük) sağlayacaklarını belirtir.

3- Hadiste geçen صَدَقَ اللّهَ حَتّى قُتِلَ "öldürülünceye kadar Allah´a sadık kaldı" tâbiri dikkat çekicidir. Bu, her mertebe şehâdette şart koşulan bir husustur. Yâni şehidlik mertebesini almanın vazgeçilmez şartı. Allah´a hangi hususta sâdık kalınacağını Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hadiste açmamıştır. Şârihler bunu  :  "Allah´ın üzerine borç kıldığı şecaate sâdık kalarak" veya صَدَقَ diye şeddeli okuyup  :  "Şehâdet hususundaki va´dinde Allah´ı tasdik ederek" şeklinde açarlar. [55]

ـ7ـ وعن يحيى بْنِ سعيد ]أنَّ رسولَ اللّه # رَغَّبَ في الجِهَادِ وَذَكَرَ الجَنَّةَ، وَرَجُلٌ مِن ا‘نْصَارِ يَأكُلُ تمَرَاتٍ في يَدِهِ. فقَالَ  :  إنِّى لَحَرِيصٌ عَلى الدُّنْيَا إنْ جَلَسْتُ حَتَّى أفْرُغَ مِنْهُنَّ فَرَمى مَا في يَدِهِ وَحَمَلَ بَسَيْفِهِ فقَاتَلَ حَتَّى قتِلَ[. أخرجه مالك .



7. (  1016)- Yahya İbnu Saîd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  Bedir´de bizleri) cihâda teşvik etti, cenneti hatırlattı. Bu sırada Ensâr´dan biri, elindeki hurmalardan yemekte idi. Birden  :  "Ben şunları bitirinceye kadar oturacak olursam dünyaya fazla hırs göstermiş olacağım" dedi ve ellerindeki hurmaları fırlatarak kılıncını çekip öldürülünceye kadar savaştı." [Muvatta, Cihâd 42, (  2, 466); Buharî, Megâzî, 17; Müslim, İmâret 145, (  1901).]



AÇIKLAMA  : 



Hâdise, Bedir Savaşı sırasında cereyan eder. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) savaşa başlamadan önce, askerleri teşcî edici, cesaret ve metanet verici bir konuşma yapmıştı. İbnu İshak´ın kaydettiği üzere şöyle hitab etmiş idi  : 

وَالَّذِى نَفْسِى بَيَدِهِ َ يُقَاتِلُهُمُ الْيَوْمَ رَجُلٌ فَيُقْتَلُ صَابِراً مُحْتَسِباً مُقْبًِ غَيْرَ مُدْبِرٍ إَّ اَدْخَلَهُ اللّهُ الجَنَّةَ

"Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ederim, bugün her kim, şu müşriklerle sabrederek, Allah´ın sevabını umarak ve geri dönmeden hep ilerleyerek savaşır ve öldürülürse Allah onu mutlaka cennetine koyacaktır."

Müslim´in rivayetinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini de öğreniyoruz  :  "Haydi kalkın, genişliği semâvât ve arz olan cennete buyurun!"

Bunun üzerine Umeyr İbnu´l-Humâm atılarak  : 

"- Ey Allah´ın Resûlü! Genişliği semâvât ve arz olan cennet mi " der. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Evet"i üzerine  :  "Vay! Vay!" çeker. Resûllulah  :  "Niye vay! vay! dedin " diye sorunca  : 

"- Cennetlik olmayı arzu ettim de onun için böyle söyledim, Ey Allah´ın Resûlü!" der.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Sen cennetliksin!" müjdesini verir.

Umeyr, hurmasını çıkararak yemeye başlar. Sonra  :  "Ben bu hurmaları tüketinceye kadar yaşayacak olursam bu uzun bir hayat olacak, cennete girmekte gecikeceğim!" der. Yanındaki bütün hurmaları yere atar, sonra ölünceye kadar savaşmak üzere müşriklere saldırır ve şehid düşer. Bir rivayete göre Bedir Savaşı´nda ilk şehid düşen bu zattır (  radıyallahu anh).[56]



ـ8ـ وعن البراء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قالَ  :  ]جَاءَ رَجُلٌ مُقَنَّعٌ بِالحَدِيدِ فقَالَ يَا رسُولَ اللّهِ أُقَاتِلُ أوْ أُسْلِمُ. فقَالَ  :  أسْلِمْ ثُمَّ قَاتِلْ فَأسْلَمَ ثُمَّ قَاتَلَ فَقُتِلَ. فقَالَ النَّبىُّ #  :  عَمِلَ قَلِيً وَأجِرَ كَثيراً[. أخرجه الشخان، وهذا لفظ البخارى.»المُقَنَّعُ« هو المتغطِّى بالسح، وقيل المغطى رأسه به فقط .



8. (  1017)- Hz. Berâ (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Zırh giyinmiş bir adam gelerek  :  "Ya Resûlullah! Hemen savaşa mı katılayım, Müslüman mı olayım " diye sordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Müslüman ol, sonra savaşa katıl!" dedi. Adam Müslüman oldu, savaşa katıldı ve öldürüldü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onun hakkında  : 

"- Az bir amelde bulundu fakat çok şey kazandı!" buyurdu. [Buharî, Cihâd 13; Müslim, İmâret 144, (  1900).][57]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste zikri geçen kimsenin şahsiyeti belli değildir. Başka rivayetlerde de kesin bir şekilde belirtilmemiştir. Ancak, İbnu Hacer, bunun Amr İbnu Sâbit olduğu kanaatini izhâr eder. Zira bu zat hakkında sarîh olarak gelen bilgiler, bu hadiste geçen manaya muvafık düşmektedir  : 

İbnu İshak´ta gelen rivayete göre Amr İbnu Sâbit, "namaz kılmadan cennete giden kimse" olarak şöhret kazanmıştır. Ebu Dâvud ve el-Hâkim´in rivâyetlerine göre, Amr, câhiliye devrinden kalma faizleri sebebiyle İslâm´a girmemekte direnmekte idi. Uhud Savaşı sırasında  :  "Kavmim nerede " der. Uhud´a çıktıklarını öğrenince, kılıncını kuşanıp onlara yetişir. Kavmi  :  "Bizim sana ihtiyacımız yok!" demişse de O  :  "Ben Müslüman oldum" der ve savaşa katılıp yaralı düşünceye kadar çarpışır. Sa´d İbnu Muâz (  radıyallahu anh) yanına gelince  :  "Allah ve Resûlü lehine (  Mekkelilere) kızarak savaştım" der. Sonra ölür ve namaz kılmadan cennete gider."

Ebu Hüreyre´den gelen sahih bir rivayette  : 

اَخْبَرُونِى عَنْ رَجُلٍ دَخَلَ الجَنَّةَ لَمْ يُصَلِّ صََةً

"Bana, bir kerecik olsun namaz kılmadan cennete giden bir zattan bahsettiler. Bu kimse Amr İbnu Sâbit imiş" demiştir.

İbnu Hacer, bu mevzu üzerine gelen ve bazı ihtilaflı noktaları bulunan rivâyetleri telif ederek sadedinde olduğumuz hadiste zikri geçen mübhem zâtın Amr İbnu Sâbit olduğunu, bunun -diğer rivayetlerde doğrudan savaşa katılmış gibi gösterilmiş olmasına rağmen- önce Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i görerek, -belki de savaş meydanında- İslâm´a girdiğini, sonra da hemen savaşa katılıp, hiç namaz kılma fırsatı bulmadan yaralanarak şehid düştüğünü belirtir. Şârihimiz Nesâî´nin tahric ettiği bir rivayette gelen şu ibârenin de bu açıklamayı te´yid ettiğine dikkat çeker  : 

اَنَّهُ قَالَ لِرَسُولِ اللّهِ # لَوْ اَنَّى حَمَلْتُ عَلى الْقَوْمِ فَقَاتَلْتُ حَتَّّى اُقَتِّلَ اَكَانَ خَيْراً لِى وَلَمْ اَصَلِّ صََةً؟ قَالَ. نَعَمْ

"Amr İbn Sâbit (  radıyallahu anh), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a sordu  :  "Ben müşriklere saldırıp mukâtele etsem ve bu esnâda öldürülsem namaz kılmamış olduğum halde bana bir faydası olacak mı " Resûlullah  :  "Evet olacak!" buyurdu."[58]

ـ9ـ وعن راشد بن سعد عن رجل من الصحابة ]أنَّ رَجًُ قالَ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  مَا بَالُ المُؤْمِنينَ يُفْتَنُونَ في قُبُورِهِمْ إَ الشَّهِيدَ؟ فقالَ  :  كَفَاهُ ببَارِقَةِ السُّيُوفِ عَلى رَأسِهِ فِتْنَةٌ[. أخرجه النسائى .

9. (  1018  )- Râşid İbnu Sa´d, ashaba mensup birinden naklen anlatıyor  :  "Bir zât Resûlullah´a gelip  :  "Ey Alah´ın Resûlü, niye şehid dışında kalan mü´minler kabirde imtihan edilirler " diye sordu. Resûlullah şu cevabı verdi  :  "Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir." [Nesâî, Cenâiz 112.] [59]



AÇIKLAMA  : 



Kabir fitnesi, kabirde, Münker-Nekir adındaki meleklere verilecek hesaptır. Her mü´min orada imanı hususunda bir imtihandan geçecektir. İmtihan sonunda da, amel durumuna göre sıkıntılı veya sürurlu bir halde kıyameti, asıl büyük hesabı bekleyecektir. Hadislerde, gerek Münker-Nekir´in imtihanı ve gerekse kabir azabı "fitne" kelimesiyle ifade edilir.

Sadedinde olduğumuz hadisten öğreniyoruz ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Şehidlerin kabir fitnesine maruz kalmayacakları"na dâir beyanlarından sonra, bazıları bunun sebebini merak ederek sormuşlardır  :  "Her mü´min bu imtihandan geçerken, şehidler niye muaf tutulmuştur " Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ölüm ihtimali içinde yapılan mücâdelenin zorluğunu ifâde için  :  "Tepede kılıç parıltısı olduğu halde cesaretle Allah için çarpışmak ve hayatını feda etmek, imânı isbat eden yeterli bir imtihandır" manasında  :  "Başın üzerindeki kılıç parıltısı imtihan olarak yeterlidir" diye cevap vermiştir  :  [60]



ـ10ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ رسولَ اللّه # قال  :  ]مَا يَجِدُ الشّهِيدُ مِنْ مَسِّ القَتْلِ إَّ كَمَا يَجِدُ أحَدُكُمْ مِنْ مَسِّ الْقَرْصَةِ[. أخرجه الترمذِى .



10. (  1019)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Şehidin ölüm (  darbesinden) duyduğu ızdırab sizden birinin çimdikten duyduğu ızdırap kadardır." [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 26, (  1668  ).][61]



ـ11ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  عَجِبَ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعالى مِنْ رَجُلٍ غَرَا في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَانْهَزَمَ أصْحَابُهُ فَعَلِمَ مَا عَلَيْهِ فَرَجَعَ حَتَّى أرِيقَ دَمُهُ فَيَقُولُ اللّهُ تَعالى لِلْمَئِكَةِ انْظُرُوا إلى عَبْدِى رَجَعَ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِى وَشَفَقاً مِمَّا عِنْدِى حَتَّى أرِيقَ دَمُهُ أشْهدُكُمْ أنِّى قَدْ غَفَرْتُ لَهُ[.



11. (  1020)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Rabbimiz, Allah yolunda savaşan şu kimseye taaccüb etmiştir  :  Arkadaşları hezimete uğra(  yıp kaçmış)tır. Ancak O, (  kaçmanın haram olduğunu düşünerek) kendisine düşen sorumluluğun idrakiyle geri dönerek, öldürülünceye kadar düşmanla çarpışmıştır. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, meleklere (  iftiharla) şöyle der  :  "Şu kuluma bakın, benim nezdimde olan mükâfaatı) düşünüp katımda olan (  cezâdan) korkarak geri döndü, öldürülünceye kadar savaştı." [Ebu Dâvud, Cihâd 38, (  2536).][62]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste, savaş sırasında, tek başına bile kalsa kaçmayıp sebat etmenin fazileti ifade ediliyor. Böyle bir askerden Cenâb-ı Hakk´ın memnuniyeti taaccüble ifade edilmiştir. "Taaccüb", sebebi bilinmeyen bir durum karşısında duyulan hayrete ve hayranlığa ıtlak olunur. Her şeyi bilen Allah´ın tacccüb etmesi, hayrete düşmesi kelâmî açıdan yanlış olur, Zat-ı Akdes´i, insanlara benzetmek olur. Şu halde bu bir mecazdır, hakikatı ise, Allah´ın razı ve memnun olmasıdır.

Savaş şartlarında bir askerin davranışı neticeye müessir olabilir. Bir korkağın paniğe düşüp kaçması, öbürlerine de sirayet edebileceği gibi bir cengâverin sebatı da başkalarının sebatına sebep olabilir. Savaşı kazanmanın asıl sırrı, âyet-i kerime ile sabittir ki düşmandan daha sabırlı olmaya bağlıdır. (  Âl-i İmrân 200).

Mü´min savaşın en zor, hezimet anında bile canının derdine düşmemek, Allah´ın mükâfaat ve cezasını düşünerek, O´nun rızasına uygun olanı yapmakla mükelleftir. Böylesi bir hâl, zafer şansını artıracaktır.[63]



ـ12ـ وعن عبد الخبير بن قيس ثابت بن قيس بن شمّاس عن أبيه عن جده رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]جَاءَتِ امْرَأةٌ إلى رَسولِ اللّهِ # يُقَالُ لَهَا أمُّ خََّدٍ وَهِىَ مُتَنَقِّبَة تَسْألُ عَنِ ابْنٍ لَهَا قُتِلَ في سَبِيلِ اللّهِ. فقَالَ لَها بَعْضُ أصْحَابِهِ  :  جِئْتِ تَسْألِينَ عِنِ ابْنِكِ وَأنْتِ مُتَنَقِّبَةٌ؟ فقَالَتْ إنْ أُرْزَا ابْنِى فلَنْ أرْزَأ حَيَائِى. فقَالَ لَهَا النَّبيُّ #  :  ابْنُكِ لهُ اَجْرُ شَهِيدَيْنِ. قالتْ  :  وَلِمَ؟ قالَ  :  ‘نَّهُ قَتَلَهُ أهْلُ الْكِتَابِ[. أخرجهما أبو داود.



12. (  1021)- Abdü´l-Habîr İbnu Kays İbni Sabit İbni Kays İbni Şemmâs an ebîhi an ceddihi[64] (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a Ümmü Hallâd adında bir kadın yüzü örtülü olduğu halde gelerek Allah yolunda öldürülmüş olan oğlu hakkında sormak istedi. Ashab´tan biri kadına  :  "Sen, yüzü örtülü olduğun halde gelip oğlundan mı soracaksın " dedi. Kadın  :  Oğlumu kaybetti isem de hayamı kaybetmedim" dedi.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kadına  : 

"- Oğlun iki şehid mükâfatı elde etmiştir!" dedi. kadın  : 

"- Bunun sebebi nedir, ey Allah´ın Resûlü "diye sorunca şu cevabı verdi  : 

"- Çünkü onu Ehl-i Kitap öldürdü!" [Ebu Dâvud, Cihâd 8, (  2488  ).][65]



ـ13ـ وعن سَهْل بن حُنَيف رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أن رسولَ اللّه # قال  :  ]مََنْ سَألَ اللّهَ الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلّغَهُ اللّه مَنَازِلَ للشُّهَدَاءِ، وَإنْ مَاتَ عَلى فِراشِهِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



13. (  1022)- Sehl İbnu Huneyf (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Kim sıdk ile Allah´tan şehid olmayı taleb ederse, Allah onu şehidlerin derecesine ulaştırır, yatağında ölmüş bile olsa" buyurdu." [Müslim, Cihâd 156, 157, (  1908, 1909); Ebu Dâvud,Salât 361, (  1520); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 19, (  1653); Nesâî-Cihâd 36, (  6, 36); İbnu Mâce, Cihâd 15, (  2797).][66]



ـ14ـ وعن أبى مالك ا‘شعرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ رسولَ اللّه # قال  :  مَنْ فَصَلَ في سَبِيلِ اللّه فَمَاتَ أوْ قُتِلَ أوْ وَقَصَهُ فَرَسُهُ أوْ بَعِيرُهُ أوْ لَدَغَتْهُ هَا İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/مَّةٌ أوْ مَاتَ عَلى فِرَاشِهِ بأىِّ حَتْفٍ شَاءَ اللّه تَعالى مَاتَ فَهُوَ شَهِيدٌ[. أخرجه أبو داود.



14. (  1023)- Ebu Mâlik el-Eş´ârî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"Kim Allah yolunda evinden ayrılır, sonra da öldürülür, yahut atı veya devesi (  yere atıp) boynunu kırar veya bir zehirli sokar veya yatağında ölür ise, Allah´ın dilediği hangi musibetle ölmüş olursa olsun şehit olarak ölür." [Ebu Davud, Cihâd 15, (  2499).][67]



ـ15ـ وفي أخرى له  :  ]قِيلَ ىَا نَبىَّ اللّهَ مَنْ في الجنَّةِ؟ فقَالَ  :  النَّبيُّ في الجنَّةِ وَالشَّهِيدُ في الجنَّةِ، وَالموْلُودُ في الجنَّةِ، وَالْوَئِيدُ في الجنَّةِ[. ومعنى »فصل« أى خرج .



15. (  1024)- Ebu Dâvud´un bir diğer rivayetinde geldiğine göre, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  :  "Ey Allah´ın Resûlü, kim cennete gidecek " diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir  :  "Peygamber cennetliktir, şehid cennetliktir, çocuk(  ken ölen) cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir." [Ebu Dâvud, Cihâd 27, (  2521).][68]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste suale maruz kalmadan cennete gidecekler belirtilmektedir. Peygamberler, şehidler, küçükken ölenler ve diri diri toprağa gömülen çocuklar.

Çocuk tâbirinin içine, büluğa ermeyen kız-erkek, düşük bütün çocuklar dahildir. Gayr-ı müslim çocuklarının durumu -çeşitli rivayetler muvâcehesinde- münâkaşa edilmiş ise de esas olan onların da cennetlik olmalarıdır.

Veîd, diri diri toprağa gömülen çocuklara denir. İslâm öncesi devirde Araplar ar duygusuyla kızlarını, açlık korkusuyla da (  bâzı hallerde) erkekleri ve kızları diri diri toprağa gömerlerdi. Bu geleneğe Kur´ân-ı Kerim bazı âyetlerinde yer verir. Tekvir sûresindeki bir âyet şöyle buyurur  : 

وَإذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ بِاَىِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ

"Diri diri gömülen kız çocuğunun (  kıyamet günü), hangi günahı için öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman..." (  Tekvir 8-9). [69]



ـ16ـ وعن أبى النصر )ـ1(  قال  :  ]مَرَّ النبىُّ # بِشُهَدَاءِ أحُدٍ. فقاَلَ هؤَُءِ أشْهَدُ عَليْهِمْ. فقَالَ أبوُ بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ألَسْنَا بِإخْوَانِهِمْ يَا رَسُولَ اللّه أسْلَمْنَا كَما أسْلَمُوا وَجَاهَدْنَا كَمَا جَاهَدُوا. فقَال #  :  بَلى؛ وَلكِنْ أدْرِى مَا تُحْدِثُونَ بَعْدِى فَبَكَى أبُو بَكْرٍ ثُمَّ قَالَ  :  وَإنَّا لَكَائِنُونَ بَعْدَكَ؟[. أخرجه مالك .



16. (  1025)- Ebu´n-Nasr (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Uhud şehidlerine uğradı ve  :  "İşte bunlar var ya, bunlar için şehadet ederim" dedi. Ebu Bekir (  radıyallahu anh)  :  "Ey Allah´ın Resûlü biz onların kardeşleri değil miyiz Onlar nasıl Müslüman oldularsa biz de Müslüman olduk, onların cihad etmeleri gibi biz de cihad ediyoruz!" dedi. Resûlullah şu cevabı verdi  : 

"- Evet (  söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid´alar çıkaracağınızı bilemiyorum."

Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh) ağladı, ağladı ve sonra  : 

"- Yani biz senden sonraya mı kalacağız (  diye eseflendi)." [Muvatta, Cihâd 32, (  2, 461-62).][70]



AÇIKLAMA  : 



Uhud´da 64´ü Ensar´dan, 6´sı Muhacirun´dan olmak üzere 70 Müslüman şehid düşmüş idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onların imanlarına ve İslâm adına gösterdikleri fedâkarlıklara şehâdet edeceğini belirtmiştir. İçlerinden gelerek bedenen, ruhen, mâlen fedakârlıklar yapmışlar, hiç tereddüde düşmeden evlâdlarının yetim ve hamisiz kalmalarını göze almışlardı. Meselâ Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´in babası 9 tane kız çocuğunu yetim bırakmıştı. Uhud şehidlerinin bir kısmından gelen menkıbeler gösteriyor ki, onlar bu fedakârlıkları yaparken sadece ve sadece Allah´ın rızasını düşünüyorlar, Rablerinin vaadettiği uhrevî makamlara bir an önce kavuşmak istiyorlardı. Mesela Enes İbnu´n-Nadr (  radıyallahu anh) gibi bazıları savaşın bidayetinde  :  "Ben cennetin kokusunu duyar gibi oluyorum" diyerek savaşa katılmıştı. Bazısı, elindeki hurmaları atıp ölünceye kadar çarpışmıştı. Amr İbnu Cemûh gibi bazıları savaşa giderken  :  "Ya Rabbi, beni artık aileme döndürme (  şehadeti nasib et)" diye dua etmişti. Bazıları yaşlı oldukları için Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından şehirde bırakıldıkları halde, şehid olmak ümidiyle habersizce katıldılar. Sâbit İbnu Vakş ve Huseyl İbnu Câbir bunlardandı.

Hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Uhud şehidleri lehine ne hususlarda şehadet edeceği sarih olarak zikredilmemiştir. Bu, o zamanki muhataplarca malum idi. Nitekim yukarıda bazı hallerini belirttik. Şârihler "İmanlarının sıhhatine, büyük günahlardan uzak olduklarına, dini tebdil ve tağyir etmediklerine, dünya menfaatleri için aralarında rekâbet ve kıskançlık yapmadıklarına vs." diye biraz daha açarlar.

Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh)´in sondaki sorusu cevap bekleyen hakiki bir soru değildir. Resûlullah´tan ayrılmış, onu kaybetmiş olarak yaşayacağından duyduğu üzüntünün ifadesidir.

İbnu Abdilberr, bu hadise dayanarak Uhud şehidlerinin ve Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den önce ölenlerin öbürlerinden efdal olduklarını söylemiştir. [71]



İKİNCİ BAB

CİHAD VE CİHADA MÜTEALLİK MESELELER



BİRİNCİ FASIL

CİHADIN VACİB OLUŞU VE CİHADA TEŞVİK EDEN HADÎSLER


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسُولُ اللّه #  :  الجِهَادُ وَاجِبٌ عَلَيْكُمْ مَعَ كُلِّ أمِيرٍ بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً، وَالصََّةُ وَاجِبَةٌ عَلَيْكُمْ خَلْفَ كُلِّ مُسْلِمٍ. بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً وَإنْ عَمِلَ الْكَبَائرَ، وَالصََّةُ وَاجِبَةٌ عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً وَإنْ عَمِلَ الْكَبَائِرَ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1026)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Emîriniz, fâzıl veya fâcir her nasıl olursa olsun, (  onun emri altında) cihad etmeniz size farzdır. Keza, namazı da fâzıl veya fâcir ve hatta kebâir işlemiş bile olsa her Müslümanın, arkasında kılması bütün Müslümanlara farzdır." [Ebu Dâvud, Cihâd 35, (  2533).][72]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste iki ayrı mesele var  : 

1- Ulü´l-emre İtaat Mes´elesi,

2- Fâsık İmâm´ın Arkasında Namaz Meselesi.

Ehemmiyetine binaen ayrı ayrı açıklamaya çalışacağız.



1- ULÜ´L-EMRE İTAAT  : 


Dinimiz, ulü´l-emr yani emir verme yetkisi olanlara itaat etmeyi, İslâmî siyasetin mühim bir prensibi yapmıştır. Ayet-i kerime, itaat edilecek ulü´l-emrin Müslüman olmasını şart koyar (  Nisa 4). Sadedinde olduğumuz hadiste de açık şekilde görüldüğü üzere, ulu´l-emre itaat için onda dindarlık aramak şart değildir. Şüphesiz ideal olanı, emir sahiplerinin dindar ve ehl-i takva olmalarıdır. Çünkü öylelerinin vicdanında Allah korkusu hâkim olduğu için icraatları adilane ve yolları istikâmet üzere olur. Ancak, fiilî vak´a, çoğu kere idealden uzaktır. Makamın yüksekliği, imkânların genişliği gibi durumlar, nefs-i emmâreleri şımartarak emir sahiplerinin kulluk hadlerini aşıp, tekebbür ve sefâhete düşmelerine ve hatta icraatlarında zulme kaçmalarına sebep olabilmektedir.

Halbuki ümmetin, bilhassa dış düşmanlara karşı birliğe, beraberliğe ve dayanışmaya ihtiyacı var. Üstelik dış düşmana karşı koyma işinde emir sahibi yani lider, ister istemez samimi olacaktır. Ümmetin mâruz kaldığı haricî tehlike, en fâsık bir liderin de menfaatlerine zıtdır  :  Makamı, itibarı, maddî gelirleri vs. hep tehdide maruzdur. Öyle ise, dış tehlike meselesinde ümmetin de, fâsık liderin de menfaatleri birleşmiştir. Ümmet, liderin fıskına bakarak cihad işini hafife alacak olursa umumi menfaatler haleldar olacak, İslâm beldesi küfrün istilâsına uğrayabilecektir. Hem Resûlullah "Allah bu dini fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir" buyurmuştur.

İşte bu ve benzeri mülâhazalarla İslâm âlimleri, fâsık da olsa ulü´l-emr´in yanında yer alarak samimiyetle cihada katılmanın vücûbunda ihtilaf etmezler. Esasen bu babta pekçok hadis varid olmuştur. İmamın fâsık ve günahkâr oluşunu âlimler "fısk ve günahı kendini ilgilendirir" diye değerlendirirler. Birliğin bozulması, fitneye sebebiyet vermesi endişesiyle "fasık imam azledilmelidir" diye bir kâide konmamıştır.[73]



İTAATLE İLGİLİ BAZI MESELELER


Ulü´l-emre itaat bahsi, her devirde ehemmiyetini koruyan dinî mevzulardan biridir. Bu sebeple mevzuya giren bazı meseleleri âyet ve hadislerin ışığı altında biraz daha açmada fayda görüyoruz.[74]



KUR´AN-I KERİM VE İTAAT



Kur´ân, birçok âyetlerinde bu meseleyi de alır. Esasen Müslüman, zımnen, Allah´ın emirlerine itaat etmeyi peşinen kabul etmiş insan demektir. Misak-ı evvel´in mahiyeti de temelde itaate dayanır  :  Uluhiyet´e emir, ubudiyete itaat düşmekte. Yani Allah emredecek, kul itaat. İslâm´ ın özü, bu emir-itaat sırrında düğümlenmektedir.

Dinin hakiki mânada tezâhürü, mü´min kişiye va´dedilen, dünyevî ve uhrevî nusret, zafer, mükâfaat ve nimetler hep bu "itaat" vazifesinin yerine getirilmesine bağlanmıştır. Dünyevî saâdet, içtimâî terakki, ferdî kemâlât hepsi "itâat" keyfiyyetine bağlıdır. Allah´a hakiki mânada itaat etmeyen kimse veya cem´iyyet dinin va´dettiği ne dünyevî, ne de uhrevî mükâfaatları beklemeye hak sahibi değildir  :  "Kim Allah´a ve Resûlü´ ne itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetine koyar" (  Nisa 13).

"Kimler Allah´a ve Resûl´e itaat ederlerse, Allah´ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraber olur" (  Nisa 69).

"Kim Allah´a ve Resûlü´ne itaat eder, Allah´tan korkar ve çekinirse işte onlar kurtuluşa erenler (  üstün gelenler)dir" (  Nur 52.)

"Allah´a ve O´nun Resûlü´ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile za´fa düşersiniz, rüzgârınız (  kesilip) gider. Bir de sabr (  ve sebat) edin (  katlanın). Çünkü Allah sabredenlerle berâberdir" (  Enfâl 46).

İtaat Edilecek Üç Makam  :  Burada dinin, itaat edilmesi gerekli emirlerini saymaktan ziyade itaatin ehemmiyetini belirtmeye, "itaat edin" emrini nazar-ı dikkate vermeye çalışacağız.

İslâm dini itaat edilecek üç makam gösterir  :  Allah, Allah´ın Resûlü ve ulü´l-emr. ilk ikisine itaati, yanyana ve mükerrer seferler bizzat Kur´ân-ı Kerim dile getirir. Zira esas itaat Allah ve Resûlü´ne olan itaattir. Ulü´l-emre (  yani otoriteye) olan itaat ise, onların emirleri Allah ve Resûlü´nün emirlerine uyduğu, muvafık düştüğü takdirde meşrudur, muteberdir. Maamafih, Kur´ân-ı Kerim´de bir kerede bu üç makam beraberce zikredilerek itaat emredilir  : 

"Ey iman edenler, Allah´a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah´a ve Peygamber´e döndürün, eğer Allah´a ve âhiret gününe inanıyorsanız (  böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir" (  Nisa 59).

Ulü´l-emr  :  Halkımızın diline ulü´l-emr olarak, Kur´ân´daki şekliyle girmiş olan bu tâbire bazan "emir sahibi", bazan "veliyyü´l-emr" şeklinde rastlarız. Aynı mânada olmak üzere sultan, imam gibi başka tâbirlerin kullanıldığına da rastlanır.

Sahabe ve Tabiin´den bu yana ulü´l-emirden kastedilen kimseler hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısmı bununla "ulemâ"nın kastedildiğini söylerken, diğer bir kısmı "ümerâ"nın kastedildiğini ileri sürmüştür. Bundan sadece Sahabe´yi anlayanlar da olduğu gibi, bütün memurları (  vülât) anlayanlar da olmuştur.

Nevevî daha pratik bir târif kaydeder  :  "Ulü´l-emr, ümerâ ve vâlilerden, itaat edilmesi Allah tarafından vâcib kılınmış olan herkestir." Ve bu târifin, halef ve selef -müfessir, fakih vs. her çeşit- âlim zümrelerinin ortak görüşü olduğunu belirtir.

Ömer Nasuhi Bilmen, fıkıh ıstılâhı olarak ulü´l-emr´i şöyle târif eder  :  "Yâ İslâm cemaatinin intihâbiyle veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla hakimiyyet makamını ihrâz edip, Müslümanların bir emniyyet ve selâmet dâiresinde yaşamalarını te´mine muvaffak olan herhangi bir müslim zattır."

Burada görüldüğü gibi, umumiyetle devlet reisi kastedilmekle birlikte, yerine göre, bugünkü tâbirle "otorite" denilen devleti temsil durumundaki herkes için ulü´l-emr tâbiri ıtlak olunabilir ve olunmaktadır. Şu halde imam, halife, emîr, âmil, me´mur, âmir, sultan vs. gibi kelimelerin herbiri ulü´l-emr mefhumunu ifade eder.[75]

Ulü´l-emr Etrafında Birlik  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) İslâm cemiyyetinin bütünlük ve haşmetini, sulh ve saadetini bir reis etrafında meydana getirilecek birlik ve berâberlikte gördüğü için lisanının bütün belâgat ve talâkatı ile bir imam (  ulü´l-emr) etrafında toplanmaya teşvik etmiş, bölünüp dağılmaları, birlik ve cemaatten ayrılmaları şiddetle takbih etmiş, ayrılanları kınamış, tehdid ve terhibde bulunmuştur. İmam etrafındaki teşekkül etmesi istenen bu birlik ve beraberlik her şeyden önce imama itaate bağlıdır.

Buharî´nin Enes (  radıyallahu anh)´ten kaydettiği bir rivayette  :  "Üzerinize, başı, kuru üzüm gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilse dinleyin ve itaat edin" denmektedir.

Müslim´in kaydettiği bir rivayette, Ebu Zerr  :  "Halîlim (  Hz. Peygamber) bana  :  "Kolları kesik bir köle bile olsa emîri dinleyip itaat etmemi tavsiye etti" demektedir.

Şârihler, gerek "kuru üzüm", gerekse "kolları kesik" tâbirleriyle emîrin nesebce düşük, görünüşçe çirkinliğinin ifade edilmek istendiğini, yani emire neseb ve fizyonomisine bakılmadan itaat etmek gerektiğini söylerler.

Bir diğer rivayet de şöyledir  :  "..Üzerinize, emîr olarak, bir Habeşli köle bile tayin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri İslâm´ı ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. Böyle bir durumda boynunu uzatsın. Anasız kalasıca, dini gittikten sonra, onun ne dünyası kalır, ne de âhireti."

Şu hadiste imama isyan kıyâmet alâmeti olarak zikredilir  :  "Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e kasem ederim ki, imamınızı öldürmedikçe, birbirinize kılıç çekmedikce ve dünyanıza şerirleriniz reis olmadıkça kıyâmet kopmaz."

Bazı rivayetlerde emîre itaat Allah´a itaatle aynı ayarda tutulmaktadır  :  "Kim bana itaat ederse Allah´a itaat etmiş olur. Kim de bana isyân ederse Allah´a isyân etmiş olur. Emîrime kim itaat ederse bana itaat etmiş olur. Emîrime kim isyan ederse, bana isyân etmiş olur."[76]

Biat Şartı İtaat  :  Bir kısım rivayetler, ilk Müslümanlar ile biat akdi yaparken, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in onlara her hâl ü kârda itaat etmeyi şart koştuğunu göstermektedir. Müslümanlığı kabul edilmesi için teklif edilen ilk şartlar arasında bunun zikri, otorite ve itaatten yoksun o devir Araplarının nazarında itaatin ehemmiyetini tesbit gayesini gütmelidir  :  Übâde tü´bnü´s-Sâmit der ki  :  "Biz, Allah Resûlü´ne, kolaylıkta olsun, zorlukta olsun; gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun... itaat etmek üzere biat ettik."[77]

Hoşa Gitmese de İtaat  :  Sâdece yukarıda kaydettiğimiz Übâde tü´bnüs-Sâmit rivayetinde değil, başka sahabelerden de gelen biatla alâkalı pek çok rivayette, Hz. Peygamber´in itaat şartını koşarken, verilen emir hoşa gitse de, gitmese de, içinde bulunulan şartlar bolluk veya darlık her ne olursa olsun, imamdan küfrünü gerektiren bir hâl zâhir olmadıkça İTAAT ETMEK şartını çok vâzıh olarak duyurduğunu görmekteyiz.[78]

Allah İçin Biat  :  Her hâl ve şartda itaatin gerçekleşmesi için, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bey´at (  biat) ve itaatin sırf Allah rızası için yapılması, buna dünyevî bir maksad dâhil edilmemesi için başkaca tenbihlerde bulunmuştur. Allah rızasından hariç dünyevî bir maksadla bey´atta bulunanlar hakkında şiddetli tevbih ve kınamalar gelmiştir  :  "Üç kişi vardır, kıyamet günü Allah onların ne yüzüne bakar, ne de onlarla konuşur, onların günahlarını da affetmez, onlara çok elim bir azab vardır  :  "...biri de dünyevî bir maksadla imama biat eden kimsedir. Öyle ki, istediğinden verilince itaat eder, verilmeyince itaati terkeder."[79] Buraya kadar söylediklerimizi hülasa edecek olursak İslâm´ın hükmü şudur  :  "İmama, mâsiyet olmayan (  yâni Allah´a isyâna götürmeyen) hususlarda itaat farzdır." Zira "İmam -düşmanın saldırısına, insanların birbirlerine zulmüne karşı- bir perde gibidir, (  o, şahsında nasıl olursa olsun), onun idaresi altında, -düşmanlara, âsilere ve her çeşit fesadçılara (  yani anarşistlere) karşı- cihad edilir..."



2- FASIK İMAMIN ARKASINDA NAMAZ


Aslında bu bahsi, itaatle ilgili önceki bahisten tamamen ayırmak gerekmez, onun mütemmim bir parçasıdır. Zira, "İmam", kelime olarak, hem namaz kıldıranın, hem de devlet reisinin müşterek adıdır. Hem imam, bir bakıma, devlet reisine niyabeten vazife yapar. Bu durum cum´a namazlarında pek vâzıhtır. Bu sebeple cum´anın şartlarından biri, resmî izindir.

İmamda aranan şartları; İslâm uleması, hadislere dayanarak şöyle tesbit etmiştir  :  İslâm, büluğ, akl, zükûret (  erkek olmak), kıraat, özürlerden selâmet. Öyle ise bu şartları câmi olanlar imam olabilirler. Şüphesiz, cemaat arasında, bu şartları taşıyanlardan efdâl olanı, yani başka tâli vasıflarla temâyüz edeni imamlığa elyaktır ve tercih edilir. Sırayla âlim olmak, kıraati güzel olmak, muttaki olmak, yaşça büyük olmak; ahlâken üstün olmak, nesebce, sesce, kılık kıyafetçe, nezâfetçe güzel olmak gibi başka vasıflar da sayılmıştır. Bunlar gerekli, vâcib şartlar değildir, sıfatlarda eşitlik hâlinde tercih âmilleridir. Ev sâhibi veya bir mahallin vazifeli imamı, bu vasıfları taşımasa bile tercih olunur.

Şu halde, hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın koyduğu esasa göre, tercih ettirici sıfatları taşıyan elyâk bir kimse olmadıkça kebâir işlemiş de olsa fâsıkın arkasında namaz kılınacak, cemaat teşkil edilecektir. Meseleye temas eden âlimler, selefin de böyle yaptığını söylerler ve İbnu Ömer ve Enes (  radıyallahu anhümâ) gibi Ashab´ın büyüklerinin Haccâc´ın arkasında namaz kıldıklarını belirtirler.

Şu hususu da belirtelim ki, Aliyyu´l-Kârî, sadedinde olduğumuz hadisi açıklarken, buradaki vücubun cevâz mânasında anlaşıldığını yani fâsık ve hatta ehl-i bid´anın arkasında namaz kılmanın cevâzına delalet ettiğini belirtir. Cevâz esas ise de Hanefilere göre mekruhtur. İmâm Mâlik ve İmâm Muhammed ise hiç câiz olamayacağı kanaatindedir.[80]



ـ2ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِأمْوَالِكُمْ وَأنْفُسِكُمْ وَألْسِنَتكُمْ[. أخرجه أبو داود والنسائى.



2. (  1027)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin." [Ebu Dâvud, Cihâd 18, 2504); Nesâî,Cihâd 1, (  6, 7).][81]



AÇIKLAMA  : 



1- Müşriklerle bizzat karşılaşarak cihad yapmanın vâcib olduğuna dair hadiste delil bulunduğunu âlimler belirtir. Bu vecibe, kendine bedel bir başkasını göndermekle ücretle birisini tutmakla kişinin uhdesinden düşmez. Keza hadiste Allah yolunda harcamak suretiyle de cihada iştirak vacibtir. Bu vecibe, daha ziyade parası olanlarla ilgilidir. Ancak emri yerine getirmek için fazla çalışarak para kazanıp, cihad maksadıyla harcamaya teşvik mevcuttur. Ashâb´tan fakir olanların, Allah yolunda nakdî harcamada bulunabilmek için hususî gayret göstererek para kazanıp sonra harcadıklarına örnekler var. Cihad maksadıyla yapılacak harcama silah, yiyecek, giyecek, binek veya başka levâzım için yapılabilir.[82]

2- Lisanla yapılan cihada gelince, Münzirî, bundan düşmanı hicvetmeyi anlamıştır. Delil olarak da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´e yaptığı bir müdâhaleyi gösterir. Umretu´l-Kaza sırasında şâir sahâbilerden Abdullah İbnu Revâha (  radıyallahu anh)´nın Resûlullah´ın huzurunda Kureyş´i hicveder mahiyette şiir okumasını Hz. Ömer, hoş karşılamayarak mâni olmuştu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek  :  خَلَّ عَنْهُ يَا عُمَرُ فَلَهِىَ اَسْرَعُ فِيهِمْ مِنَ النَّبِلَّ

"Ey Ömer! Abdullah´ı serbest bırak, onun hicivleri Kureyş´e oktan daha çabuk, daha çok tesir etmekte, yaralar açmaktadır." Hassân İbnu Sâbit için Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), aynı düşünce için müşrikleri hicvetmesi, onların şiir yoluyla yaptıkları taarruzları cevaplaması için Mescid-i Nebevi´de müstakil bir minber kurdurmuş idi.

Şüphesiz, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), "Müşriklere karşı... dilinizle de cihad edin" derken sadece onları hicvetmeyi kastedmemiştir. İlmî ve edebî nev´e giren her çeşit telkin ve karşı telkin, tez ve antitez, propaganda ve karşı propaganda, kelâmî hüccet ve cedel vs. hepsi dahildir.

Lisanla cihâdın mahiyeti zamana ve mekâna göre de farklılıklar arzedebilir. Kısacası küffârın bu dalda başvurduğu metod ve teknikleri iyi bilip, onlara aynıyla mukabele etmek gerekir.

Zamanımızda kitle yayın vasıtaları, kitap, mecmua, gazete, radyo, televizyon, video, plak vs.; edebî nev´e giren roman, hikâye, masal, mizah, karikatür vs. gibi insanların rağbet gösterdikleri her şeyin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın irşadlarında geçen "dille cihâd"a dâhil olduğu kanaatindeyiz.

Dil, insanları içten ve gönülden fethedeceği için onun tesiri oktan daha sür´atli ve daha kuvvetlidir.[83]



ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عنهما ]أنَّ رسولَ اللّه # قالَ يَوْمَ الْفَتْحِ  :  َ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ. وَلكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ، وَإذَا اسْتُنْفِرْتُمْ فَانْفِرُوا[. أخرجه الخمسة .



3. (  1028  )- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Mekke´nin fethi günü buyurdular ki  : 

"Artık bu fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihâd ve niyyet vardır. Öyleyse askere çağrıldığınız zaman hemen silah altına koşun!" [Buharî, Cihâd 1, 27, 194, Cizye 22, Hacc 43, Cezâu´s-Sayd 10; Müslim, İmâret 85, (  1353), Hacc 445, (  1353); Tirmizî, Siyer 33, (  1590); Nesâî, Cihâd 15, (  7, 146); Ebu Dâvud, Cihad 64, (  2480).[84]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste zikredilen "feth"den murad, Mekke´nin fethidir. Ulemânın açıkladığı üzere, fetihden önce Müslüman olan herkese Medine´ye hicret etmek farz-ı ayn idi. Çünkü, Medine´de Müslümanlar sayıca azdı, güçlenmeye muhtaç idiler. Mekke´nin fethinden sonra, Arabistan müşrikleri kabileler hâlinde İslam´a girdikleri için, artık sayı artmış, düşman tehlikesi de çok azalmış idi. Bu durum Medine´ye hicret gereğini de ortadan kaldırmış idi. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fetihle birlikte hicreti yasakladı. Hicret şartı ile biat etmek isteyenler bile oldu, ama müsâmaha göstermedi, bu kimselere  :  "Fetihten sonra hicret yoktur, fakat cihâd ve niyet vardır..." diyordu.

Ancak, hicretin bir diğer sebebi daha var  :  Müslümanlara, dini sebebiyle eziyet. Müşrikler, İslâm´a girenleri, dinlerinden çevirebilmek için akla gelebilen her çeşit işkenceleri yapıyorlardı. İslâm´ı yaşayabilmek için o muhitin terki gerekiyordu. Bu şartlarda olan Müslüman, yaşayabilmek için dininden taviz vermek zorunda idi. İslâm dini, mensubuna, dinden taviz üzerine kurulacak bir hayat düzenini tecviz etmez. Müslüman, mutlaka dinini yaşayabileceği evladını İslâm üzere yetiştirebileceği bir muhit içerisinde yaşamak mecburiyetindedir. Böyle bir muhite hicret etmek gerekir. İslâm ulemâsı bu çeşit hicretin kıyâmete kadar bâki olduğu kanaatindedir. Delilleri de bâzı âyet ve hadislerdir  :  Bir âyet şöyle  :  "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki  :  "Ne işte idiniz " Onlar  :  "Biz yeryüzünde (  dinin emirlerini tatbikten) âciz kimselerdik" derler. Melekler de  :  "Allah´ın arzı geniş değil miydi Siz de oraya hicret edeydiniz ya!" derler. İşte onlar (  böyle). Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir" (  Nisa 97).

Bu âyetle aynı mealde bir hadis de şöyle  :  أَنا بَرئٌ مِنْ كُلِّ مُسْلِمٍ يُقِيمُ بَيْنَ اَظْهُرِ الْمُشْرِكِينَ

"Ben müşrikler arasında yaşamaya devam eden her Müslümandan uzağım."

Şu halde hadisin mânası, İbnu Hacer´in de dediği gibi "Medine´ye hicret" mânasında vatandan ayrılmak kalkmıştır, ama  : 

* Cihad maksadıyla vatandan ayrılmak bâkidir.

* İyi niyyetle yani küfür dünyasından kaçmak, ilim talebi için memleketi terketmek, fitne sırasında dinini kurtarmak gibi maksadlarla vatanı terketmek kıyamete kadar bâkidir.

Nevevî, bu hadise dayanarak, hicretin kalkmasıyla inkıtaya uğrayan hayır ve sevabın "cihâd" ve "iyi niyet"le kazanılabileceğini söyler. Ebu Bekir İbnu´l-Arabî, yasaklanan hicretin Medine´de bulunan Resûlullah´ın yanına sağlığında yapılan hicret olduğunu, Resûlullah´tan sonra, nefsinden korkan herkese hicret etme ruhsatının devam ettiğini söyler. Bu konu üzerine çok daha geniş bir tahlili 5775-5779. numaralı hadisler zımnında sunacağız.[85]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَغْزُُ وَلَمْ يُحَدِّثْ نَفْسَهُ بِغَزْوٍ مَاتَ عَلى شُعْبَةٍ مِنَ النِّفَاقِ[.قال ابن المبارك  :  فَنَرى أنَّ ذلِكَ كانَ عَلى عَهْدِ رسولِ اللّه #. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.



4. (  1029)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim gazve yapmadan ve gaza yapmayı temenni etmeden ölürse nifaktan bir şube üzerine ölmüş olur."

İbnu´l-Mübârek der ki  :  "Biz bunun Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sağlığına has bir keyfiyet olduğuna hükmetmiştik." [Müslim, İmâret 158, (  1910); Ebu Dâvud, Cihâd 18, (  2502); Nesâî, Cihâd 2, (  6, 8  ).][86]



AÇIKLAMA  : 



Hadis-i şerif, pek büyük sevap vâdedilmiş olan gazve gibi bir ibadeti temenni etmemeyi kulluk edebinin dışında ilân etmektedir. Müslüman, kulluğunun idrakinde olan, daima hayrı ve hayrın en büyüğünü arayan kimse olmalıdır. Öyle ise, içinde şehâdet gibi en büyük mertebeyi kazandıracak gazveye katılmayı temenni etmemek, gönlünden samimiyetle geçirmemek, kâmil mânada imanla bağdaşmayan bir durum, bir eksikliktir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu eksikliği "nifak" kelimesiyle ifade etmektedir. Hz. Peygamber devrinde münafıkların belli başlı eylemlerinden biri de "savaşlara katılmamak" idi (  Tevbe 81, Feth 11-16).

İbnu´l-Mubârek merhum, bunu Resûlullah devri ile kayıtlı görmüş olsa da, diğer âlimler, çoğunlukla bu te´vilin muhtemel olduğu, hadisin, her devre baktığı, hükmünün kıyamete kadar bâki olduğu kanaatini izhâr etmişlerdir. Bu hadis, herhangi bir hayırlı işe niyet edip de yapamayan kimse ile, hiç niyet etmemiş kimsenin arasında büyük fark olacağına dikkat çekmektedir.

نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ "Mü´minin niyeti amelinden hayırlıdır" hadisi bir kere daha hatırlanabilir. Sadedinde olduğumuz hadis, gazve yapmış olmayı temenni ettiği halde gazve yapmadan ölen kimseye herhangi bir itab gelmiyeceğine delildir. Bir namazı vaktinin evvelinde kılmayıp, vaktinin sonlarında kılmaya niyet eden ve fakat kılma fırsatı bulamadan vefat eden kimse ile, keza, hacc farz olduğu halde ömrünün sonlarına tehir edip, haccedemeden ölen kimse hakkında âlimler ihtilaf eder  :  Bunlar te´hirleri sebebiyle günahkâr oldular mı, olmadılar mı Şurası muhakkak ki, böylelerinin sevabtan kayıpları büyüktür.[87]



ـ5ـ وفي رواية ‘بى داود عن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]مَنْ لَمْ يَغْزُ وَلَمْ يُجَهّزْ

غَازِياً أوْ يَخْلُفْ غَازياً في أهْلِهِ بِخَيْرٍ أصَابَهُ اللّه تعالى بِقَارِعَةٍ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ[ .



5. (  1030)- Ebu Ümâme (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Kim bizzat gazveye katılmaz veya bir gaziyi techiz etmez veya bir gazinin ailesini hayırlı bir şekilde himaye etmez ise, Allah kıyamet gününden önce ona hiç beklemediği bir musibet ulaştırır." [Ebu Dâvud, Cihâd 18, (  2503).][88]



ـ6ـ وعن أبى النضر عن عبداللّه بن أبى أوفى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]إنَّ رسولَ اللّه # في بَعْضِ أيَّامِهِ الَّتِى لَقِىَ فِيهَا الْعَدُوَّ انْتظَرَ حَتَّى مَالَتِ الشَّمْسُ فَقَامَ فِيهِمْ فقَالَ  :  يَا أيُّهَا النَّاسُ َ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ العَدُوِّ وَاسْألُوا اللّهَ الْعَافِيَةَ، وَإذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا. وَاعْلَمُوا أنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظَِلِ السُّيُوفِ. ثُمَّ قَالَ  :  اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِىَ السِّحَابِ وَهَازِمَ ا‘حْزَابِ اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .



6. (  1031)- Ebu´n-Nadr merhum Abdullah İbnu Ebî Evfâ (  radıyallahu anh)´dan naklen anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde, güneşin meyletmesini bekledi. Sonra kalkıp yanındakilere şöyle dedi  :  "Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah´tan afiyet dileyin. Ancak karşılaşacak olursanız sabredin, bilin ki cennet kılıçların gölgesindedir."

En sonda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sözlerini şöyle tamamladı  : 

"Ey Kitab´ı indiren, bulutları yürüten, (  Hendek Savaşı´nda düşman müttefikler olan) Ahzâb´ı hezimete uğratan Rabbimiz, bunları da hezimete uğrat ve onlar karşısında bize yardım et!" [Buharî, Cihâd 156, 22, 32, 112, Temennî 8; Müslim, Cihâd 20, (  1742), Ebu Dâvud, Cihâd 98, (  2631).][89]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla mukâteleyi güneşin tepe noktasından batı cihetine meyletmesinden sonra yapmayı tercih ederdi. Sadedinde olduğumuz hadisin belirttiği hususlardan biri budur.

2- Hadiste temas edilen mühim hususlardan biri düşmanla karşılaşmayı temenni etmemek. "Cennet kılıçların gölgesindedir" diyecek kadar cihada ve mukâteleye ehemmiyet veren Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, "düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin" demesi, ilk nazarda mütenâkız bir durum gözükebilir. Bunu açıklama sadedinde İbnu Battâl merhum  :  Buradaki yasaklamanın hikmeti şudur  :  Kişi, neticenin neye müncer olacağını bilemez. Bu tıpkı fitneden selâmet taleb etmeye benzer" demiştir. Nitekim Hz. Sıddik (  radıyallahu anh)  :  ‘َنْ أُعَافِى فَأشْكُرَ أُحَبُّ إلَىَّ مِنْ أنْ اُبْتَلِىَ فَأصْبِرَ"Afiyette olup şükretmeyi, imtihanda olup sabretmeye tercih ederim" demiştir.

İnsan kazanacağından emin olduğu imtihana şevkle girer. Ya netice meşkuk olursa, hangi savaşın neticesinden emin olunabilir

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyi yasaklamasını şu şekilde izah eden de olmuştur  :  "Çünkü karşılaşma temennisinde bir nevi kendini beğenme, mevcut asker adedine güvenme, kuvvetine itimad etme ve düşmanı mühimsememe mevcuttur. Bütün bu düşünceler ihtiyatlı ve basiretli olma esasına aykırıdır." Mamafih, bu nehyi "düşmanla karşılaşmanın faydalı ve gerekli olduğunda şüpheye düşer veya zararlı olacağı hususunda kanaat hasıl ederse" şeklinde kayıtlara hamledip, bu durumlar mevzubahis olmadıkça mukâtelenin faziletli olduğu, emre itaat olduğu da söylenmiştir.

Birinci te´vili te´yid eden bir husus, düşmanla karşılaşma temennisini nehyettikten sonra, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Allah´tan âfiyet dileyin" demiş olmasıdır. Saîd İbnu Mansur´un bir tahrici de bu te´vili te´yid etmektedir  : 

َ تَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعُدُوِّ فَإنَّكُمْ تَدْرُونَ عَسى اَنْ تَبْتَلُوا بِهِمْ

"Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, bilemezsiniz, belki de onlarla musibete uğrayacaksınızdır."

İbnu Dakiku´l-Îd şöyle demiştir  :  "Ölümle karşılaşmak, nefse, en zor gelen bir şey olması ve gaybî işler, gaybî olmayan kesin işler gibi olmaması sebebiyle, karşılaşma anında, arzu edilen şeyin cereyan edeceğinden emin olunamaz. Bu sebeple karşılaşmayı temenni etmek mekruh addedilmiştir. Keza, karşılaşmanın vukûu halinde, önceden kendi kendine verdiği söze muhalif hareket etme ihtimali de mevzubahistir, bu da nehyi gerekli kılan bir husustur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) karşılaşma ister istemez vukûa geldiği takdirde, sabredip metânet göstermeyi emretmektedir."

3- Hadiste "Cennet kılıçların gölgesi altındadır" denmektedir. İbnu´l-Cevzî  :  "Bundan murâd, cennetin kılıçla kazanılacağını belirtmektir" der. Hadisin bazı vecihlerinde ise  :  إنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ بَارِقَةِ السُّيُوفِ

"Cenet kılıçların parıltısı altındadır" denmiştir.

Kurtubî, hadisi açıklarken, bu vechini esas alır. Ona göre, bu ifade, vecizliği ve lafzî tatlılığından başka, ihtiva ettiği birçok belağat incelikleriyle en nefis müciz kelamlardan birini teşkil etmektedir  :  Zira bu söz  : 

* Cihada teşvik etmekte,

* Cihada mukabil büyük bir sevabın verileceğini bildirmekte,

* Düşmanla yakından vuruşmaya teşvik etmekte,

* Kılınç kullanmaya teşvik etmekte,

* Hücum anında askerlerin -kılınçların gölgesinde olacak şekilde- biraraya gelmelerine teşvik etmektedir.

4- Bu hadisten, bazı selef, düşmanı mübârezeye (  teke tek vuruşmaya) çağırmanın yasaklandığı hükmünü çıkarmıştır. Hasan Basrî merhum bu görüştedir. Hz. Ali (  radıyallahu anh) de  :  "Kimseyi mübârezeye çağırma. Çağrılırsan icâbet et, o zaman yardıma mazhar olursun, zira mübârezeye çağıran bâğîdir (  haksız, âsi)" demiştir.

5- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hutbesinin sonunda dua ederken, Cenâb-ı Hakk´a hitab etmekte ve Rab Teâla´nın bazı vasıflarını zikretmektedir. Zikredilen bu vasıflarla Müslümanların mazhar oldukları yardım çeşitleri dile getirilmiştir. İbnu Hacer şu açıklamayı kaydeder  : 

a) مُنْزِلُ الْكِتَابِ "Kitabı indiren" ibaresiyle şu âyete işaret buyurulmuştur. (  Meâlen)  :  "Onlarla savaşın ki, Allah sizin elinizle onları azablandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü´minlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin" (  Tevbe 14-15).

b) مُجْرِى السَّحَابِ "Bulutları yürüten" ibaresiyle Allah´ın dileğine uygun olarak, bulutların bâzan rüzgârla tahriki, bazan rüzgârın esmesine rağmen yerinde durması, bazan yağmur yağarken bazan yağmaması gibi bulutların teshiriyle ilgili olarak ortaya çıkan kudret-i zâhirîye işaret etmektedir. Bulutların hareketiyle, mücâhidlere savaşırken hareketleri esnasında ulaştırılan yardıma işaret edilmiştir. Keza bulutun durması ile küffârın ellerinin mücâhidler karşısında tutulmasına, yağmurun inmesiyle, katledildikleri zaman elde edilecek ganimete, bulutun yokluğu ile onlardan hiçbir şey elde edilemediği zamanki hezimetlerine işaret etmektedir. Bütün bunlar, Müslümanlar için iyi olan hallerdir.

c) هَازِمُ ا‘حْزَابِ "Ahzâb´ı (  müttefikleri) hezimete uğratan" ibaresiyle geçmiş nimetleri zikrederek tevessülde bulunmaya (  yani ilticaya tutunmaya, mânevî sığınmaya) ve bütün hayırların Allah´dan geldiğini beyana işaret etmektedir.[90]

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu duasında sayılan üç nimetin büyüklüğüne bir uyarı mevcuttur. Zira, Kitab, yani Kur´ân´ın inmesiyle uhrevî nimet hasıl olmuştur  :  Bu İslâm´dır; bulutların yürütülmesi ile dünyevî nimetler hâsıl edilmektedir; bu rızıktır; Ahzâb´ın hezimetiyle (  yani Hendek Savaşı´nın kazanılmasıyla) bu iki nimetin korunması sağlanmıştır. Şu halde bu dua ile Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiş olmaktadır  :  "Ey Rabbim! nasıl ki, bizi dünyevî ve uhrevî iki nimet ile perverde ettin ve onları korudu isen öyle de bunları ibka et, ebedî kıl."

6- Bu hadisten şu hükümler de çıkarılmıştır  : 

* Düşmanla karşılaşınca Allah´a dua edip yardım taleb etmek müstehabdır.

* Mücâhidlere nasıl savaşacakları, nasıl hareket edecekleri hususunda talimatta bulunmak bilgi vermek müstehabdır.

* Cenâb-ı Hakk´a dua ederken esma-ı hüsnasını, geçmişte verdiği nimetleri zikrederek onların yüzü suyu hürmetine istemek müstehabdır.

* Vazife verirken, ahlâk ve edebe uymaya teşvik ederken, insan fıtratını gözönüne alarak uyanık ve canlı anları yakalamak, uyuşukluk ve gafletli anlardan sakınmak müstehabdır. Resûlullah bu sebeple güneşin meyil anından sonra hitapta bulunmuştur.

* Müslümanların maktülleri için umumî olarak "cennetlik" demek câizdir, fakat ferdî olarak "falanca cennetlik" diye ismen söylememek gerekir.[91]______________(  4)



ـ7ـ وعن سلمة بن نفيلٍ الكندى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  َ يَزَالُ مِنْ أُمَّتِِى أمَّةٌ يُقَاتِلُونَ عَلى الحَقِّ وَيُرِيعُ اللّهُ تعالى لَهُمْ قُلُوبَ أقْوَامٍ وَيَرْزُقُهُمْ مِنْهُمْ حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ، وَحَتَّى يَأتِىَ وَعْدُ اللّهِ. الخَيْلُ مَعْقُودٌ في نَوَاصِيهَا الخَيْرُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَهُوَ يُوحِى إلىَّ أنِّى مَقْبُوضٌ غَيْرُ مُلَبَّثٍ، وَأنَّكُمْ تَتْبَعُونِى، أَ فََ يَضْرِبْ بعْضُُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ. وَعُقْرُ دَارِ الْمُؤمِنِينَ الشَّامُ[. أخرجه النسائى.»عُقْرُ الدَّار« بضم العين المهملة وفتحها  :  أصلها. وأشار بذلك إلى أن الشام تكون عند ظهور الفتن آمنة، والمسلمون بها أسلم .



7. (  1032)- Seleme İbnu Nüfeyl el-Kindî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye (  hiç ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(  la mücâdele sebebi) ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan (  alınanlarla) onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah´ın va´dinin gelme anına kadar devam edecektir. Atın, kıyamete kadar alnında hayır bağlıdır. Rabbim bana, aranızda kalıcı değil, gidici olduğumu, ruhumu kabzedeceğini, sizin de beni, (  birbirinizin boynunu vuran gruplar olarak) takib edeceğinizi bildirdi. Sakın birbirinizin boynunu vurmayın. Mü´minlerin (  fitne sırasında emniyette olacakları) asıl yerleri Şam´dır." [Nesâî, Hayl 1, (  6, 214-215).][92]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, biraz özetlenerek alınmış. Resûlullah bu sözü, bir kimsenin kendisine gelerek  :  "Ey Allah´ın Resûlü, insanlar atları kaldırdı, silahları da terketti, "Artık cihad bitmiştir, harbler de sona ermiştir" diyorlar" demesi üzerine söyler. Kendisine böyle söylenince cemaate yönelen Resûlullah  :  "Yalan söylüyorlar, asıl şimdi harb(  in zamanı) geldi" diyerek söze başlar ve "Ümmetimden bir grup Hakk yolunda mücâdeleye kıyâmete kadar devam edecektir..." diye açıklamasını devam ettirir.

2- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu hadiste, Müslümanlar ne kadar kötü şartlar yaşayıp, mağlubiyetlere düşseler, idarede müessiriyetlerini kaybetseler bile, Hakk´ın galebesi için çalışan grupların, her tarafta mevcut olacağını bildirmektedir. Bazı rivayetlerde, bu mücâdelenin, gizlilik içinde değil, açıktan açığa yapılacağı tasrih edilir. Bildiğimiz kadarıyla bütün baskılara, yasaklara, nefes kesen tedhişe rağmen, Rusya´da bile Hakk adına yapılan mücâdele gizliden gizliye devam etmiştir. Hadisler bunun açıktan olacağını da tasrih eder. Bir bölgede sindirilip gizliliğe itilse veya İspanya´da olduğu gibi tamamen söndürülse bile, bir başka yerde veya yerlerde İslâm mücâdelesi canlı kalacak, Hâlık için yapılan cihâdın sancağı gönderde dalgalanmaya kıyamete kadar devam edecektir. Hadis bunu haber vermektedir.

3- Atın alnına bağlanmış olan "hayr"ı âlimler "sevap", "ganimet", "izzet", "makam", "zafer" olarak te´vil etmişlerdir.

4- Hadisin, Nesâî´deki aslı "...Sizin de beni, birbirinizin boynunu vuran gruplar olarak takib edeceğinizi bildirdi" şeklinde devam eder. Teysir, bu kısımda bazı özetlemeler yapmış. Biz tercümede atılan kısımları parantez içerisinde gösterdik.

Hadisin devamında da bazı tasarruf var ise de mühim değil.

5- "Mü´minlerin asıl yerleri Şam´dır" ibaresini âlimler, "fitne zamanında" diye kayıtlayarak açıklığa kavuştururlar. Şâm eski metinlerde Suriye bölgesinin adıdır, bugünki Şam şehri değil. Şam şehrine Dımeşk denilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinde Suriye henüz fethedilmiş değildir. Böylece hadis, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın istikbali doğru olarak haber veren bir mucizesi olarak karşımıza çıkmaktadır  :  Kendisinden hemen sonra Suriye fethedilecektir. Bu sıralarda patlak verecek fitne hareketleri sırasında Irak ve Hicâz bölgeleri fitne hareketlerinden huzursuz olurken, Suriye bölgesi kargaşanın dışında kalacaktır. Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in şehâdeti ile başlayıp, Hz. Osman´ın şehadetiyle kızışıp Sıffin ve Kerbelâ hâdiseleriyle gelişen fitne hareketleri Suriye´ye sıçramamış, bazı sahabeler, fitnenin dışında kalmak için Suriye´ye hicret bile etmiştir.[93]



İKİNCİ FASIL

CİHAD´IN ÂDABI


ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كاَنَ رسولُ اللّه # إذَا غَزَا قالَ  :  اللَّهُمَّ أنْتَ عَضُدِى وَنَصِىرِِى. بِكَ أحُولُ وَبِكَ أصُولُ وَبِكَ أقَاتِلُ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



1. (  1033)- Hz.Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazve yaptığı zaman  : 

"Ey Rabbim sen benim destekcim ve yardımcımsın. Senin sayende çâre düşünür, senin sayende saldırır, senin sayende mukâtele ederim" derdi. [Tirmizî, Da´avât 132, (  3578  ); Ebu Dâvud, Cihâd 99, (  2632).][94]



ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّ رسولَ اللّه # كانَ هُوَ وَجُيُوشهُ إذَا عَلوُا الثّنَايَا كَبَّرُوا، وَإذَا هَبَطُوا سَبَّحُوا فَوُضِعَتِ الصََّةُ عَلى ذلِكَ[ .



2. (  1034)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve askerleri (  sefer sırasında) tepeleri tırmandıkça tekbir getirirler, inişe geçince de tesbihte bulunurlardı. Namaz dahi buna göre vazedildi." [Ebu Dâvud, Cihâd 78, (  2595).][95]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet, sefer sırasında yolun durumuna göre Hz. Peygamber ´in farklı zikirlerde bulunduğunu belirtmektedir  :  Yamaçlarda tekbir, yâni Allahu ekber demek, inişlerde tesbih, yâni sübhânallah demek gibi. Rivâyet, ayrıca namazdaki tekbir ve tesbihlerin de buna benzeyerek namazda yer aldıklarını belirtmektedir.Yani rükû ve secde hallerine tesbih, rükû ve secdeden doğrulurken tekbir getirilmektedir. [96]



ـ3ـ وعن سلمة بن ا‘كوع رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ  :  ]أمَّرَ عَلَيْنَا رسولُ اللّه # مَرَّةً أبَا بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ في غَزَاةٍ فَبَيَّتْنَا أُنَاساً مِنَ المُشْرِكِينَ فَقَتَلَهُمْ فَقَتَلْتُ بِيَدِى تِلْكَ اللَّيْلَةَ سَبْعَةً، هُمْ أهْلُ أبْيَاتٍ، وَكَانَ شِعَارُنَا  :  يَا مَنْصُورُ أمِتْ أمِتْ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1035)- Seleme İbnu´l-Ekvâ (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gazve sırasında başımıza Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh)´i komutan tayin etti. Bu seferde müşriklerden bir gruba gece baskını yaptık. Onlardan çokça öldürüldü. Ben kendi elimle yedi kişi öldürdüm. Bunlar, farklı âilelerdendi. O gün parolamız  :  "Ey Mansur (  yardım gören) öldür, öldür!" idi." [Ebu Dâvud, Cihâd 78, (  2596), 102, (  2638  ).][97]



AÇIKLAMA  : 



Ebu Dâvud, bu rivayeti "parola" ile ilgili bir babta zikreder. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, sefere çıkıldığında, her grubun bir komutanı, bir sancağı olduğu gibi müstakil bir de parolası olurdu. Bu parola ile, bilhassa gece vakti birbirlerini tanırlardı. Hadislerde parola, "şiâr" kelimesiyle ifade edilmiştir.

Hz. Ebu Bekir´in komutan tayin edildiği bu seferde parola "emit emit ya Mansur!" olmuştur. Emit, öldür demektir. Mansûr, tefeül maksadını güder, zafere ulaşmış mânasında ve asıl muhatap askerlerdir. Ancak, gerçek öldüren Allah olması hasebiyle muhatabın Allah olduğu ve ibârenin şu mânaya te´vil edilmesi gerektiği de söylenmiştir  :  "Ey yardımcı (  Nâsır)! düşmanı öldür."[98]

ـ4ـ وعن المُهَلّب ]عَمَّنْ سَمِعَ النَّبىَّ # يَقُولُ  :  إنْ بَيَّتَكُمُ الْعَدُوُّ فَقُولُوا حم َ يُنْصَرُون[. أخرجه أبو داود والترمذى .



4. (  1036)- Mühelleb İbnu Ebî Sufre (  rahimehullah) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinleyen birisinden, Efendimiz´in şöyle söylediğini naklediyor  :  "Düşman size gece baskını yaparsa حم َ يُنْصَرُونَ Hâ- mim La yunsarûn deyin". [Tirmizî, Cihâd 11, (  1682); Ebu Dâvud, Cihâd 78, (  2597).][99]



AÇIKLAMA  : 



Burada âni baskın yapan düşman karşısında söylenmesi gereken parola belirtiliyor. حم َ يُنْصَرُونَ ibaresinin bir dua olmayıp, haber olduğu belirtilir. Şayet "yardım görmesinler!" mâ8nasında dua olsa idi َ يُنْصَرُوا şeklinde cezm halinde olması gerektiği belirtilir. Bu bir ihbar olduğuna göre mana şöyle olmalıdır  :  "Vallahi onlar yardım görmeyecekler!"

İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´tan yapılan bir rivayete göre Hâ Mim, Allah´ın isimlerinden biridir ve sanki düşmanın yardım görmeyeceğini kasemle ifade etmektedir. Hâ-Mim´in Allah´ın ismi olmasına itiraz edilmiş ve "zira, denmiştir, bunu te´yid eden başka rivayet mevcut olmadığı gibi, Allah´ın bütün isimleri açık bir mâna taşıdığı halde, bunun iki harfe ünvan olmaktan başka mânası yoktur." Ancak, bu itiraza bunların bazı ilahî isimlere alem olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Nitekim Atâ el-Horasanî demiştir ki  :  "Hâ harfi, Cenab-ı Hakk´ın şu isimlerinin baş harfidir  :  Halim, Hamid, Hayy, Hakîm, Hannân. Mîm harfi de şu isimlerin baş harfini temsil eder  :  Melik, Mecid, Mennân (  Muktedir, Müntakim.)"

Aliyyu´l-Kârî´nin kaydına göre şu da söylenmiştir  :  "Hâ-Mim´le başlayan sûrelerin ayrı bir hususiyeti var. Bu hadiste, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu hususiyete Ashab´ın dikkatini çekmekte ve -mezkur sûrelerin şanlarının yüceliği ve makamlarının Allah nezdindeki şerefi sebebiyle- bunların zikrinin Müslümanların kendilerine nusret, düşmanlarına da bela gelmesini taleb ettikleri zaman başvuracakları vesilelerinden olduğunu bildirmek istemiştir. Bu sebeple onlara Hâ-Mim demelerini emretmiştir."

Aynı açıklamaya göre َ يُنْصَرُونَ cümlesi "Pekâla! Hâ-Mim dedikten sonra ne demeliyiz." şeklinde vâki olacak muhtemel bir soruya cevap olarak  :  يُنْصَرُونَ "Onlar yardım görmeyecekler!" deyin" şeklinde cevap cümlesi olmaktadır.Aliyyü´l-Kârî, hadis üzerine geniş açıklamalar sunar.[100]



ـ5ـ وعن كعب بن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا أرَادَ غَزْوَةً وَرَّى لِغَيْرِهَا وَيَقُولُ  :  الْحَرْبُ خِدْعَةٌ[. أخرجه أبو داود .



5. (  1037)- Ka´b İbnu Mâlik (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazveye çıkmaya karar verdiği zaman, şaşırtarak başka bir zan uyandırır ve  :  "Harb bir hiledir" derdi." [Ebu Dâvud, Cihad 101, (  2637); Buharî, Cihad 157; Müslim, Cihâd 18, (  1740).][101]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in askerî yönlerinden biri haber almaya önem vermesi ve haber sızdırmamak için gerekli tedbirleri almasıdır. Bu husus, siyaset-i Nebeviye´de mühim bir yer işgal eder. Sadedinde olduğumuz hadis, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın umumî prensibini açıklıyor  :  Tevriye yapmak. Arapça´da tevriye, asıl gayesini gizlemek üzere yapılan aldatıcı davranışa denir, dilimizde şaşırtmak kelimesi tevriyeyi kısmen karşılar.

İslâm uleması, harpte düşmanı aldatmak için başvurulacak her çeşit hilenin câiz olduğunu söylemekte ittifak eder. Düşman karşısında tecviz etmedikleri tek husus, yapılan anlaşmanın, günü dolmadan bozulması, verilmiş olan emânın ihlâlidir. Bu iki fiile cevaz vermezler ve "haram" derler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yalana fetva verdiği üç yerden biri harptir.

İbnu´l-Münîr der ki  :  "Harb hiledir, demenin mânası, harbi yapan için en mükemmel, en iyi harb, hedefine, düşmanla karşılaşarak ulaşılan harp değil, onu aldatarak ulaşılan harptir. Zîra, karşılaşma, muhâtaralıdır (  riskli). Halbuki aldatarak neticeye ulaşmada hiçbir risk (  muhâtara) mevcut değildir."

Şârihler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın el-Harbu hud´atun cümlesini ilk defa Hendek Harbi´nde telaffuz ettiğini belirtir.[102]



ـ6ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  الْغَزْو غَزْوَانِ  :  فَأمَّا مَنِ ابْتَغَى وَجْهَ اللّهِ تَعالى وَأطَاعَ ا“مَامَ وَأنْفَقَ الْكَرِيمَةَ ويَاسَرَ الشَّريكَ وَاجْتَنَبَ الْفَسَادَ فَإنَّ نَوْمَهُ وَنَبْهَهُ أجْرٌ كُلُّهُ، وَأمَّا مَنْ غَزَا فَخْراً وَرِيَاءً وَسُمْعَةً وَعصَى ا“مَامَ وَأفْسَدَ في ا‘رضِ فَإنَّهُ لَمْ يَرْجِعْ بِالْكَفَافِ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذى .



6. (  1038  )- Muâz İbnu Cebel (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

Gazve iki çeşittir  :  Birincisi kişinin Allah´ın rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini harcar, ortağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun uykusu da uyanıklığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de övünmek, riyâkârlıkta bulunmak ve kendini satmak için savaşan, imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle gazveden asgarî ücreti bile elde edemez." [Ebu Dâvud, Cihad 25, (  2515); Nesâî, Cihad 46, (  6, 49); Muvatta Cihad 18 (  2, 466).][103]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) cihada her katılan mücâhid için vâdedilen yüksek ücrete ulaşamayacağını belirtmekte, gerçek mücâhidin sırf "Allah rızası" için savaşması gerektiğini bildirmektedir. Hatta bu da yetmemekte, komutanlara itaatkâr olmaya, savaş sırasında başta canı olmak üzere, nazarında kıymetli olan her şeyi harcamakta cömert olmaya, arkadaşlarıyla iyi geçinip huzursuzluk çıkarmamaya dikkat etmesi gerekmektedir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ve benzeri beyanları, mücâhidlerin tâbi olmaları gereken iç disiplini ortaya koymaktadır. Bu çeşit açıklamalar, yapılan amelin "cihad" sayılabilmesi için uyulması gereken ciddî esaslar olduğunu ifade ederler. Bunlara uyulduğu takdirde asker, gerçek mücahid olacak, sadece mukâtele ânı değil, uyku ve istirahat anları da Allah indinde büyük ücret vesilesi olacaktır.

İkinci çeşit gazinin vasıfları da sayılmıştır; dünyevî maksadlarla savaşmak, itaatsizlik, geçimsizlik vs. Bu da ücretsiz dönecek veya ölecek ama şehid olmayacaktır.

Hadis, Allah rızası için savaşırken, disiplinsizlik yapanları, geçimsizlik çıkaranları ciddi şekilde uyarmaktadır. Demek ki, sâdece niyyet yeterli olmuyor, bunun gereği olan iyi amellerle niyetin ikmal edilmesi gerekmektedir.[104]



ـ7ـ وعن قيس بن عبّاد قال  :  ]كانَ أصْحَابُ رسول اللّه # يَكْرَهُونَ الصَّوْتَ عِنْدَ الْقِتَالِ[ أخرجه أبو داود .

7. (  1039)- Kays İbnu Abbâd anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabı (  radıyallahu anhüm) savaş sırasında ses çıkarmayı sevmezlerdi." [Ebu Dâvud, Cihad 112, (  2656).][105]



AÇIKLAMA  : 



1- Kays İbnu Abbâd, Ebu Abdillah el-Basrî, muhadramundandır, sîkadır. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Ammâr (  radıyallahu anhüm)´dan rivayetleri var. Kendisinden oğlu Abdullah ve Hasan Basrî rivayette bulunmuştur.

2- Ashab´ın hoşlanmadığı şey, zikrullah dışındaki gereksiz bağırıp çağırmalar, faydasız lakırtılar. Fukaha, savaş sırasında bağırıp çağırmanın, gereksiz yere ses yükseltip, lakırtı etmenin mekruh olduğuna bu hadisten delil çıkarmışlardır. Savaş esnasında ses çıkarmanın korku alâmeti sayılıp atâlete, gevşemeye sebep olacağı için yasaklanmış olabileceği belirtilmiştir. Sükût ise sebat ve metânete, kendinden emin olmaya delildir.[106]



ـ8ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّهُ كانَ يَقِفُ حِينَ يَنْتَهِى إلى الدَّرْبِ في مَمَرِّ النَّاسِ إلى الْجِهَادِ فَيُنَادِى نِدَاءً يُسْمِعُ النَّاسَ  :  يَا أيُّهَا النَّاسُ مَنْ كانَ عَلَيْهِ دَيْنٌ وَيَظُنُّ أنَّهُ إنْ أصِيبَ في وَجْهِهِ هذَا لَمْ يَدَعْ لَهُ وَفَاءً فَلْيَرْجِعْ وََ يَتْبَعْنِى فَإنَّهُ َ يَعُودُ كَفَافاً[ أخرجه رزين .



8. (  1040)- Ebu´d-Derdâ (  radıyallahu anh)´nın anlattığına göre, cihâda giderken, yola çıkıp, halkın geçeceği yere durarak, herkese duyuracak şekilde şöyle bağırırmış  :  "Ey insanlar  :  Kimin üzerinde bir borç olduğu halde, cihada katılır ve bilirse ki, öldüğü takdirde bu borç ödenmeyecektir, hemen geri dönsün, sakın peşime takılmasın. Zîra, o, bu haliyle cihâdın karşılığını alamaz." [Rezîn´in ilavesidir.][107]



ÜÇÜNCÜ FASIL

CİHADA NİYETTE SIDK VE İHLÂS


ـ1ـ عن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ  :  ]سُئِلَ رسولُ اللّه # عَنْ الرَّجُلِ يُقَاتِلُ شَجَاعَةً، وَيُقَاتِلُ حَمِيَّةً، وَيُقَاتِلُ رِيَاءً، أىُّ ذلِكَ في سَبِيلِ اللّهِ؟ فقَالَ  :  مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللّهِ هِىَ الْعَلْيَا فَهُوَ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه الخمسة .



1. (  1041)- Ebu Musa (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e, şecaat olsun diye veya hamiyyet (  kavmi, ailesi, dostu) için veya gösteriş için mukâtele eden kimseler hakkında sorularak bunlardan hangisi "Allah yolunda"dır dendi. Resûlullah  :  "Kim, Allah´ın kelamı yücelsin diye mukâtele ederse, o Allah yolundadır" diye cevap verdi." [Buharî, Cihad 15, Hums 10, İlm 35, Tevhid 28; Müslim, İmâret 149, (  1904); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 16, (  1646); Ebu Dâvud, Cihâd 26, (  2517); Nesâî, Cihâd 21; İbnu Mace, Cihâd 13, (  2783).][108]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadisin muhtelif vecihlerinde, savaşa sevkeden başka maksadların da zikredildiği görülmektedir  :  Ganimet elde etmek, intikam almak (  gadab). Böylece rivayetlerin tamamında mukâtelede beş gâye güdüldüğü görülmektedir  :  Ganimet arzusu, şecâat, riyâ, hamiyyet, gadab.

Bunların her birinin iyi ve kötü taraflarını söylemek mümkündür. İbnu Battâl´a göre gadab ve hamiyet için yapılan mukâtele bazan Allah yolunda olabilir. Bu sebeple Resûlullah bunları ne red ne de kabul etmeden, altıncı bir maksad zikretmiştir  :  "

Allah´ın kelâmı yüce olsun maksadıyla mukâtele eden Allah yolundadır."Allah´ın kelâmı´ndan maksad Allah´ın İslam´a davetidir. Öyle ise sırf Allah´ın kelâmı yüce olsun gayesiyle savaşan Allah yolundadır, bu yüce maksada diğer beş maksaddan birini daha katan ihlâsı kaybeder ve asıl gâyesini ihlâl eder. Ancak mukâtelesine asıl maksad yapmamakla birlikte zımnî olarak yani tâli şekilde onlardan biri daha husûle gelse, bu ihlâsına zarar vermez, Cumhûr bu görüştedir.[109]



ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ رَجًُ قالَ يارَسُولَ اللّهِ  :  رَجُلٌ يُريدُ الجِهَادَ في سَبِيلِ اللّهِ وَهُوَ يَبْتَغِى عَرَضاً مِنَ الدُّنْيَا؟ فقَالَ َ أجْرَ لَهُ. فَأعَادَ عَلَيْهِ ثَثاً كُلُّ ذلِكَ يَقُولُ َ أجْرَ لَهُ[. أخرجه أبو داود .



2. (  1042)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam gelerek Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, bir kimse Allah yolunda cihad arzu ettiği halde bir de dünyalık isterse durumu nedir " diye sordu. Şu cevabı verdi  : 

"Ona hiçbir sevab yoktur!"

Adam aynı soruyu üç sefer tekrar etti, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da her seferinde  : 

"Ona sevab yoktur!" diye cevap verdi." [Ebu Dâvud, Cihâd 25, (  2516).][110]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet, önceki hadisi daha da açıklayıcı mahiyettedir. Mukâtelenin, Allah yolunda olması için ihlâs esastır, sırf Allah rızası için yapılması esastır. Gönlün derinliklerinde ganimet veya şöhret veya hamiyet gibi başka maksadların husulü de geçecek olursa, ihlâs kaybolacak ve yapılan amel Allah yolunda cihad olmaktan çıkacaktır. Bu hadisin Ebu Ümâme tarafından rivayet edilen vechinde, üçüncü sefer, َشَىْءَ لَهُ "Ona herhangi bir sevab yoktur" dedikten sonra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şunu ilâve etmiştir  : 

إنَّ اللّهَ َ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصاً وَابْتَغَى بِهِ وَجْهَهُ

"Allah, hâlis olmayan, sadece kendi rızasını taleb etmek için yapılmamış olan ameli kabul etmez."

Şunu da ilâve edelim  :  İbnu Ebî Cemre´ye göre, "Cihâdın asıl sâiki, Allah´ın kelâmını yüceltme maksadı olunca, bu meyanda ikinci bir maslahatın da husule gelmesi, ameldeki ihlâsa zarar vermez", âlimler bu görüştedir. [111]



ـ3ـ وعن شَدَّاد بن الهاد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ رَجًُ مِنَ ا‘عْرَابِ جَاءَ فَآمَنَ بِالنَّبىِّ # ثُمَّ قَالَ  :  أهَاجِرُ مَعَكَ؟ فَأوْصَى بِهِ النَّبىُّ # بَعْضَ أصْحَابِهِ فَكَانَتْ غَزَاةٌ غَنِمَ النَّبىُّ # فِيهَا شَيئاً فَقَسَّمَ وَقَسَمَ لَهُ. فقَالَ مَا هذَا؟ فقَالَ  :  قَسَمْتُهُ لَكَ. قَالَ  :  مَا عَلى هذَا اتَّبَعْتُكَ، وَلَكِنْ اتَّبَعْتُكَ عَلى أنْ أرْمَى إلى ههُنَا، وَأشَارَ بِيَدِهِ إلى حَلْقِهِ بِسَهْمٍ فَأمُوتَ فَأدْخَلَ الْجَنَّةَ. فقَالَ إنْ تَصْدُقِ اللّهَ يَصْدُقْكَ، فَلَبِثُوا قَليً ثُمَّ نَهَضُوا في قِتَالِ الْعَدُوِّ فَأتِىَ بِهِ النَّبِىُّ # مُحْمُوً قَدْ أصَابَهُ سَهْمٌ حَيْثُ أشَارَ. فقَالَ النَّبىُّ #  :  أهُوَ هُوَ؟ قَالُوا  :  نَعَمْ. قالَ  :  صَدَقَ اللّهَ فَصَدَقَهُ. ثُمَّ كُفِّنَ في جُبَّةِ النَّبىِّ # ثُمَّ قَدَّمَهُ فَصَلَّى عَلَيْهِ فَكَانَ مِمَّا ظَهَرَ مِنْ صََتِهِ  :  اللَّهُمَّ هذَا عَبْدُكَ خَرَجَ مُهَاجِراً في سَبِيلِكَ فقُتِلَ شَهِيداً وَأنَا شَهِيدٌ عَلى ذلِكَ[. أخرجه النسائى .



3. (  1043)- Şeddâd İbnu´l-Hâd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir bedevî gelerek Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a iman etti. Sonra da sordu  : 

"Seninle hicret edeyim mi "

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onu ashabından birine teslim edip meşgul olmasını söyledi. Sonra yapılan gazvede Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bir miktar ganimet elde etmişti. Bunu taksim etti ve bedevîye de bir pay ayırdı. Bedevî  : 

"Bu nedir " diye sordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Bu payı sana ayırdım" dedi. Adam  : 

"Ben bunun için sana tâbi olmuş değilim, ben -eli ile boğazını göstererek- şuraya bir ok atılıp ölmem ve cennete gitmem için sana tâbi oldum" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da  : 

"Sen Allah´a sâdık oldun mu o da sana sâdık olur (  dilediğini verir)" dedi.

Askerler bir müddet durdular. Sonra düşmanla mukâtele etmek üzere kalktılar. Adamcağızı, az sonra sırtlayıp Hz.Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e getirdiler. Tam gösterdiği yere bir ok isabet etmiş ve ölmüştü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Bu, o adam mı " diye sordu  : 

"Evet, odur!" dediler.

"Öyleyse o Allah´a doğru söyleyip sadâkat gösterdi, Allah da ona sadâkat gösterdi" dedi.

Adam, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın cübbesi ile kefenlendi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) cenazeyi öne çıkardı, üzerine namaz kıldı. Okuduğu duadan işitilenler arasında şu da vardı  :  "Ey Allahım, bu senin bir kulundur. Senin yolunda hicret etmek üzere memleketinden ayrıldı. Şehid olarak öldürüldü. Ben buna şâhidlik ediyorum." [Nesâî, Cenâiz 61, (  4, 60, 61).][112]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şehid üzerine cenâze namazı kılması mevzubahis olmaktadır. Halbuki Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre şehide namaz kılınmaz, şehid yıkanmaz da; şehid olduğu elbise ile birlikte olduğu gibi defnedilir. Bu sebeple hadisteki فَصَلَّى عَلَيْهِ tâbiri biraz münakaşa edilmiştir. Nevevî  :  "Burada salâttan maksad, namaz değil dua dır." der. Böyle olunca, şehide namaz kılmamış, ölüler için yaptığı mutad dualarından birini yapmıştır. Nevevî, buna delil olarak Buharî´nin bir rivayetini gösterir. Mezkur rivayette Hz.Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Uhud şehidleri için sekiz yıl sonra dua ettiği belirtilir ve bu dua salât (  = namaz) kelimesiyle ifade edilir  :  [113]



صَلَّى رَسُولُ اللّهِ # عَلى قَتْلَى اُحدٍ بَعْدَ ثَمَانِى سِنِينَ

ـ4ـ وعن عبدالرحمن بن أبى عُقْبة عن أبيه. »وكان مولى من أهل فارس« قال  :  ]شَهِدْتُ معَ النَّبىِّ # أحُداً فَضَرَبْتُ رَجًُ مِنَ المُشْرِكِينَ فَقُلْتُ خُذْهَا وَأنَا الْغَُمُ الفَارِسىُّ. فَالْتَفَتَ إلىَّ النّبىُّ # فقَالَ  :  هًَّ قُلْتَ وَأنَا الْغَُمُ ا‘نْصَارِىُّ إنَّ ابنَ أخْتِ الْقَوْمِ مِنْهُمْ، وَإنَّ مَوْلى الْقَوْمِ مِنْهُمْ[. أخرجه أبو داود .



4. (  1044)- Abdurrahman İbnu Ebî Ukbe, babasından naklediyor. Babası İran asıllı bir azadlı idi. Der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Uhud Savaşı´na katıldım. Müşriklerden bir adama darbeyi indirdim ve  :  "Al, bu sana benden, ben İranlı bir köleden!" dedim. (  Sözlerimi işitmiş bulunan) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana doğru baktı ve  :  "Niye, ben Ensarî bir köleyim demedin Bir kavmin kızkardeşlerinin oğlu o kavimden sayılır" dedi. [Ebu Dâvud, Edeb 121, 5/23; İbnu Mâce, Cihâd 13, (  2784).] Bu hadisin son cümlesi yani, اِبْنُ اخْتِ الْقَوْمِ مِنْهُمْ ibaresi diğer kitaplarda da yer alır. [Buharî, Ferâiz 24, Tirmizî, Menâkıb 85, (  3897); Nesâî, Zekât 96, (  5, 106); Müslim, Zekat 133, (  1059).][114]



AÇIKLAMA  : 



Ebu Davûd, merhum, bu rivayeti, Asabiyet Babı adını verdiği bir başlık altında kaydeder. Asabiyet, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın aynı babta kaydedilen bir hadisinde, "kişinin kavmine zulümde yardımcı olmasıdır" diye tarif edilir. Bugünkü karşılığı ırkçılıktır. İslâm, ırkçılığı reddeder. Bu sebeple, bir cemiyette bulunan ırkî azınlıkların, milliyet yönüyle kendilerini bulundukları cemiyetten saymaları prensibini vazetmiştir. Burada mezkur prensibin tatbikatına canlı bir örnek görmekteyiz  :  Kendisini İranlı bilen bir köle Müslüman, Müslümanlarla birlikte Uhud Savaşı´na katılır. Mekkeli bir müşriğe kılıcıyla darbesini indirirken, o zamanın âdeti üzerine kendisini tanıtır  :  "Ben İranlı bir köle falanca!"

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek, kendini Ensârî olarak tanıtmasını söyler ve prensip vazeder  :  "Bir kavmin kızkardeşinin oğlu o kavimden sayılır." Burada "kızkardeşinin oğlu" tâbiriyle, kavim içinde yer alan, kan bağı bulunmayan azınlıkların kastedildiği açıktır.

Hemen belirtelim ki, düşmanına öldürücü darbeyi indirirken kişinin kendisini tanıtması, o devirde câri olan bir âdettir; böylece Secâat arzederek iftihar etmiş, övünmüş olmaktadır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buna karşı çıkmıyor. Kendisini Ensarî olarak tanıtmamış olmasına karşı çıkıyor. Çünkü bir kavmin içinde yaşayıp, bir kısım hukukî, içtimâî, örfî bağlarla bağlanan kişi artık onlardandır. Bu keyfiyet مَوْلَى الْقَوْمِ مِنْهُمْ "Bir kavmin azadlısı onlardandır" şeklinde de ifade edilmiştir. Yanında sır ifşâsından, yardımlaşma, sevgi, meşveret gibi pek çok bağlarla bağlanarak kederde ve sevinçte müştereklik sebebiyle aralarında kader birliği hâsıl olan kimselerin, kendilerini, kan farklılığı sebebiyle ayrı hissetmelerini İslâm tecviz etmiyor. İslâm´da madde değil mâna, kan değil ideal birliği, -temel prensiplerini iman esaslarının oluşturduğu- kültür birliği mühimdir. [115]


DÖRDÜNCÜ FASIL

KITÂL VE GAZVE AHKÂMI


ـ1ـ عن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسول اللّه # إذَا أمَّرَ ا‘مِيرَ عَلى جَيْشٍ أوْ سَرِيَّةٍ أوْصَاهُ في خَاصَّتِهِ بَتَقوى اللّهِ تَعالى وَمَنْ مَعَهُ مِنَ المُسْلمِينَ خَيراً، ثُمَّ قالَ  :  اغْزُوا بِسْمِ اللّهِ في سَبيلِ اللّهِ، قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللّهِ، اغْزُوا وََ تَغُلُّوا وََ تَغْدُرُوا وََ تُمَثِّلُوا وََ تَقْتُلُوا وَلِيداً. فَإذَا لََقيتَ عَدُوَّكَ مِنَ المُشْرِكِينَ فادْعُهُمْ إلى ثَثِ خَِلٍ، فَإنْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ  :  ادْعُهُمْ إلى ا“سَْمِ، فإنْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُم، ثُمَّ ادْعُهُمْ إلى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إلى دَارِ المُهَاجِرِينَ، وَأخْبِرْهُمْ إنَّهُمْ إنْ فَعَلُوا ذلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ، وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَيْهِمْ، فإنْ أبَوْ أنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فأخْبِرْهُمْ أنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأعْرابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِى عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللّهِ تعالى الَّذى يَجْرِى عَلى الْمُؤمِنِينَ وََ يَكُونَ لَهُمْ في الْغَنِيمَةِ وَالْفَئِ شَئٌ إَّ أنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِينَ وَإنْ هُمْ أبَوْا فَسَلْهُمُ الْجِزْيَةَ، فإنْ هُمْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وكُفَّ عَنْهُمْ. فإنْ أبَوْا فَاسْتَعنْ بِاللّهِ تعالى عَلَيْهِمْ وَقَاتِلْهُمْ، وَإذَا حَاصَرْتَ أهْلَ حِصْنٍ فَأرَادُوكَ أنْ تَجْعَلَ لَهُمْ ذِمَّةَ اللّهِ تعالى وَذِمَّةَ نَبِيِّهِ فََ تَفْعَلْ، وَلَكِنْ اجْعَلْ لَهُمْ ذِمَّتَك وَذِمَّة أصْحَابِكَ، فَإنَّكُمْ إنْ تَخْفُرُوا ذِمَّتَكُمْ وَذِمَّة أصْحَابِكُمْ أهْوَنُ مِنْ أنْ تَخْفَرُوا ذِمَّة اللّهِ تعالى وَذِمَّة رسولهِ #. وَإذَا

حَاصَرْتَ أهْلَ حِصْنٍ وَأرَادُوكَ أنْ تُنْزِلَهُمْ عَلى حُكْمِ اللّهِ تعالى فََ تُنزِلْهُمْ عَلى حُكْمِ اللّهِ تعالى، وَلَكِنْ أنزِلْهُمْ عَلى حُكْمِكَ، فإنَّكَ َ تَدْرِى أتُصِيبُ فِيهِمْ حُكْمَ اللّهِ تَعالى أمْ َ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



1. (  1045)- Büreyde (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir ordunun veya seriyyenin başına komutan tayin ettiği zaman, -hassaten komutana- Allah´a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi  :  "Allah´ın adıyla ve Allah´ın rızası için savaşın. Allah´ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkda bulunmayın, ölülerin vücudlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (  önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin!

Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce üç şeyden birine çağır  :  Bunlardan birine cevap verirlerse onlardan bunu kabul et ve artık dokunma!

Önce İslâm´a dâvet et. İcâbet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler´e va´dedilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir. Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah´ın mü´minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey´den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (  o zaman ganimete iştirak ederler.)

Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse, onlardan cizye iste, müsbet cevap verirlerse hemen kabul et ve onları serbest bırak.

Bundan da imtina ederlerse, onlara karşı Allah´tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini muhâsara ettiğinde onlar senden Allah ve Resûlü´nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah´ın ve Resûlü´nün ahdini bozmaktan ehvendir.

Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah´ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah´ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin." [Müslim, Cihâd 3, (  1731); Tirmizî, Siyer 48, (  1617), Diyât, 14, (  1408  ); Ebu Dâvud, Cihâd 90, (  2612, 2613).][116]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, yola çıkarılan ordu ile alâkalı bazı mühim esasları tesbit etmektedir  : 

1. Komutana ve askerlere verilecek talimat  :  Birçok rivayetlerde, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, askerleri yola vurmazdan önce bazı nasihatlarda bulunduğunu, bu meyanda düşmana karşı nasıl davranmaları gerektiğini ana hatlarıya hatırlatmaktadır.

a) Komutana hususi tavsiye  :  Öncelikle takva yani Allah´tan korkmak hatırlatılmaktadır. Aslında takva herkes için gerekli olmakla birlikte, betahsis komutana hatırlatılmasında, şârih Tîbî şu inceliği tesbit eder  :  Komutan, kendi kendine daha titiz, daha şiddetli davranmalı, emri altındaki Müslümanlara karşı suhuletle ve merhametle muâmele etmelidir. Nitekim hadiste  :  يَسِّرُوا وََتُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وََتُنَفِّرُوا

"Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin" buyrulmuştur.

b) Hepsine müşterek talimat  :  Cihadı Allah için ve Allah adına yapmak. Bunun gerçekleşmesi için Allah´ın koyduğu prensiplere uymak; ganimetten çalmamak, çocukları öldürmemek, başka rivayetlerde kadınlar, muhârib olmayan yaşlılar, din adamları da zikredilir. Ölülere müsle´de bulunmamak. "Müsle" ölünün burnunu, kulağını kesmek, gözünü oymak, ciğerini sökmek gibi, hakaket olsun diye yapılan kötü muamelelerdir. Dinimiz bunları yasaklıyor.

* Başka rivayetlerde komutana itaat, arkadaşlarıyla iyi geçinmek, savaş sırasında geri kaçmayıp sabretmek, sebat etmek gibi başka teferruatlar da zikredilir.

* Düşmana saldırmazdan önce İslâm´ı teklif etmek[117], kabul etmezlerse cizye teklif etmek, en son durumda savaşa karar vermek.

* Karşılaşılan insanların Müslüman olup olmadıklarını tahkik ve meselâ ezan sesi duyulan bir köye saldırmamak, ganimet için saldırmamak, herhangi bir anlaşma yapıldığı takdirde verilen sözde durup, ahdini bozmamak... vs. orduya verilen müşterek tâlimat arasında yer alan hususlardır. Hadislerde gelen bu paraleldeki örneklere dayanarak fukaha, "İmamın (  veya ona bedel ordu çıkaran başkomutanın), kumandan ve emrindeki diğer askerlere, yola çıkmazdan önce hitab ederek,

Allah´tan korkmalarını, emirleri altındakilere iyi muamele etmelerini tavsiye etmesi, harp esnasındaki vazifelerini ve kendilerine nelerin haram, helâl mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi gerekir" demişlerdir.

2- Hadiste geçen, "muhâcirler diyarına hicrete dâvet" meselesi, Müslüman olan yeni kabileler için cârî idi. "Bunu yapacak olurlarsa Muhacirler´e vaadedilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir" sözü, onlar hicret ettikleri takdirde "Muhacir" statatüsüne girecekler demektir. Gerek "sevap" yönüyle ve gerekse "fey´e iştiraki hak etme" yönüyle Muhâcirler avantajlı idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Muhacirler´e, cihada çıkış anından itibaren -imam her ne vakit emretmişse- düşmanın karşısında yeterli sayıda kimsenin bulunup bulunmamasına bakmadan, infak ederdi. Halbuki muhâcir olmayanlar böyle değildi. Zira, düşmanın karşısında, yeterli miktarda asker olursa, muhâcir olmayanların çıkması vâcib değildi. Şu halde hadiste geçen "Muhacirler´e terettüp eden vecibe"den maksad budur, yani gazveye çıkma vecibesi.

Hicretten imtina etmeleri halinde "Müslüman bedevîler hükmünde" olmaları, "dâr-ı küfürde değil, kendi bölgelerinde kalan bedevîler hükmünde olmaları" demektir. Çünkü Müslüman olup da dâr-ı küfürde kalanlara Allah ve Resûlü´nün hiç bir zimmeti olmayacağı, onların imanlarının bile makbul olmayacağı ayetlerle bildirilmiştir. (  Nisa 89, 97; En fal 72). Hicret etmeyenlere bu hadiste كَاَعْرَابِ المسلمين "Müslüman bedevîleri gibidir" denmiştir. Sadedinde olduğumuz rivayet böylelerine, "Allah´ın mü´ minler üzerine câri olan (  namaz, zekat... gibi ibâdete giren farzlar, kısas, diyet gibi cezâî hükümler) hükmünün icra edileceğini bildirir. Tirmizî´nin rivâyetinde اَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِى عَلَيْهِمْ مَا يَجْرِى عَلَى اَْعْرَابِ denir. Yani "Bedevîlere icra edilen ahkâm" tatbik edilir tabirine yer verilir.

3- Muhâsara edilen kale ahalisinin emân talebi üzerine yapılacak antlaşmayı Allah ve Resûlü adına değil, kendi adınıza yapın, tenbihi de dikkat çekicidir. Nevevî, bu nehyin (  yasaklamanın) "tenzihî" bir yasak olduğunu belirtir. Yani mutlaka uyulması gereken kesin bir emir olmayıp "kendi adınıza yaparsanız daha iyi, daha isabetli olur" mânasında bir tavsiye olduğunu söyler. "Çünkü, der, bazı ahvalde, bu zimmetin hakkını bilmeyenler, yapılan ahdi bozuyorlar, hususan bedevîler ve askerlerin ekserisi, ahdin hürmetini ihlâl ediyorlar." Buradan anlaşılıyor ki ihlâle uğrayacağı kaçınılmaz olan anlaşmayı Allah adına yapmanın mesuliyeti büyüktür. Allah ve Resûlü adına yapılan anlaşmalara mutlak riâyet gerekir. Aksi halde kaçınmak evlâdır.

4- Şârihler, bu hadisin, son paragrafında geçen "...Sakın onlara Allah´ın hükmünü tatbik etme, lakin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin..."[118] cümlesinden hareket eden bâzı alimler  :  "Bu hadiste, bir mesele üzerine farklı hüküm getiren müctehidlerden her biri musib (  doğruyu bulmuş) değildir, içlerinden sâdece bir tanesi musibtir, o da nefsülemirde Allah´ın verdiği hükme muvâfık olandır" görüşüne delil bulunduğunu söylemiştir. Ancak, "Her müçtehid musibdir" diyenler şu cevabı vermişlerdir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin" sözünün mânası  :  "Sen, bu konuda bana bir vahyin inip inmediğinden emin olamazsın, halbuki kendi hükmünde kesin olabilirsin" demektir. Nitekim Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Sa´d İbnu Muâz (  radıyallahu anh)´ın Benî Kureyza Yahudileri üzerine hakemliğiyle ilgili olan Ebu Saîd rivayetinde  :  "Onlar hakkında Allah´ın hükmüyle hükmettin" demişti. Bu mâna Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra ortadan kalkmıştır. Öyle ise, her müctehid musibdir" Aliyyü´l-Kârî, Mu´tezile ve bir kısım Ehl-i Sünnetin böyle hükmettiğini belirtir.

5- İmam Mâlik, Evzâî ve diğer bazı fakihler, bu hadise dayanarak, "Cizye, Arap olsun, acem olsun, kitâbî olsun, Mecûsi veya bir başka dine mensup olsun bütün gayr-i müslimlerden alınır" demişlerdir.

İmam Âzam´a göre, cizye, Arab´ın müşrikleri ile Mecusileri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden alınır.

İmam Şâfiî´ye göre, Arap olsun, acem olsun yalnız Ehl-i Kitap ile Mecûsilerden alınır.[119]



ـ2ـ وعن عبداللّه بن عون قال  :  ]كَتَبْتُ إلى نَافِعٍ أسألُهُ عَنْ الدُّعَاءِ قَبْلَ الْقِتَالِ، فقَالَ  :  إنَّمَا كانَ ذلكَ في أوَّلِ ا“سَْمِ، وَقَدْ أغَارَ رسول اللّه #

عَلى بَنِى المُصْطَلِقِ وَهُمْ غَارُّونَ وَأنْعَامُهُمْ تُسْقَى عَلى الماءِ فََقَتَلَ مُقَاتِلَتَهُمْ وَسَبَى ذَرَارِيَّهُمْ وَأصَابَ يَوْمَئِذٍ جُوَيْرِيَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها. حَدثنى بذلك عبداللّه بن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما وكان في ذلك الجيش[. أخرجه الشيخان وأبو داود. ومعنى »غَارُّونَ« أى غافلون .



2. (  1046)- Abdullah İbnu Avn anlatıyor  :  "Nâfi´ye yazarak savaştan önce (  müşrikleri İslâm´a) davet etme hususunda sordum. Şu cevabı verdi  :  "Bu İslâm´ın başında idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Müstalik´e ani baskın yaptı. Adamları gâfildi, hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın ve çocuklarını da esir etti. O gün Cüveyriye (  radıyallahu anhâ) validemizi esir almıştı.

Bunu bana Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak katılmıştı." [Buharî, Itk 13; Müslim, Cihâd 1, (  1730); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (  2633).][120]



AÇIKLAMA  : 



Nâfi, İbnu Ömer´in yetiştirdiği büyük muhaddislerdendir, azatlısıdır. Bu rivayet önceki hadiste yer alan mühim bir prensibe muhalefet etmektedir. Düşmanla karşılaşınca önce İslâm´a dâvet. Nâfi´nin İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´den işittiğine göre Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bu prensibi sonradan uygulamamıştır. En güzel örnek Benî Mustalik Gazvesi´dir. Burada, gaflet anlarında âni baskın yapılmıştır. Başta Nâfi olmak üzere bazı âlimler, bu rivayetten hareketle, İslâm dâvasını işitmiş olan kâfirlere, İslâm´a davet etmeksizin, savaş açmanın câiz olduğuna hükmetmişlerdir. Bu görüş, bu mevzu üzerine ileri sürülen üç farklı görüşün en sahihi kabul edilmiştir. Bu görüşleri şöyle özetleyebiliriz  : 

1- Kâfire haber vermek, mutlak olarak vacib değildir.

2- Mutlak olarak vâcibtir.

3- İslâm dâveti ulaşmayanlara duyurmak vacib ise de, ulaşanlara duyurmak vacib değildir, ancak dâvet edilmesi yine de müstehabdır. İlim adamlarının çoğunlukla bu görüşü benimsediği belirtilir. Bunu te´yid eden sahîh rivayetler mevcuttur. [121]



ـ3ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا بَعَثَ أحَداً مِنْ أصْحَابِهِ في بَعْضِ أمْرِهِ قالَ  :  بَشِّرُوا وََ تُنَفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وََ تُعَسِّرُوا[. أخرجه مسلم .



3. (  1047)- Ebu Mûsa (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ashâbından birini herhangi bir iş için gönderince şu tenbihte bulunurdu; "Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın." [Müslim, Cihâd, (  1732).][122]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet, bir vazife ile gönderilen herkese, suhûletli davranması için Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın tenbihte bulunduğunu açıkca ifade etmektedir. Yine Müslim´in rivayetine göre Ebu Musa´ya ve Hz. Muâz´ı Ebu Bürde ile Yemen´e gönderirken onlara da aynı tenbihi yapmış ilâveten "geçimli olun, ihtilâflı, geçimsiz olmayın" demiştir.

Nevevî der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu kelimelerde bir şeyle onun zıddını cemedip birleştirmiştir. Zira bu iki zıd ayrı ayrı vakitlerde yapılır. Şayet sâdece birini söyleyip mesela  :  "Kolaylık gösterin" demiş olsaydı, bir veya bir kaç kere kolaylıkta bulunup, çoğu işlerinde zorluk çıkaran kimse bu söze uyduğunu söyleyebilirdi. "Zorlaştırmayın" da demiş olunca, her çeşit durumda bütün çeşitleriyle zorlaştırmayı nefyetmiş olmaktadır. Asıl istenen de budur."

Hadiste şu hükümler de görülmektedir  : 

1- Allah´ın fazlından, sevâbının büyüklüğünden, ihsanının bolluğundan, rahmetinin genişliğinden bahsederek hep müjdeleyici olmalı, tebşir edici şeyleri hiç zikretmeden sadece korkutucu ve tehdid edici şeylerden bahsederek ürkütmemeli, nefret ettirmemeli.

2- Yeni Müslüman olanların gönlünü kazanmaya gayret edip, onlara karşı sertlikten kaçınmalıdır.

3- Keza çocuklardan bülûğa erme çağına yaklaşanlara, büluğa yeni erenlere, herhangi bir günahtan tevbe edip rücû edenlere mülayim ve mültefit olmalı, bunları ibadet ve mükellefiyetlere tedricî olarak yavaş yavaş, azar azar alıştırmalıdır. Nitekim teklife giren bütün İslâmî emirler tedricen gelmiştir. Buna dâhil edilmek istenen gence veya girmek arzu eden yabancıya kolaylık gösterilirse, bu ona hafif gelir ve kendiliğinden yavaş yavaş artırır. Ama aksine işin başında zorluk çıkarılır veya yapabileceği hususunda tereddüde düşürülürse, bu vaziyette girse bile, korkulur ki şevkle devam edemez, amellerinden zevk alamaz ve tamamen bırakır.

4- Valilere, memurlara, halka rıfkla, merhametle davranmaları emredilmelidir.

5- Bir işte, idârede, hizmette vs. de müşterek vazife almış olanlar iyi geçinmeli, ihtilâftan kaçınmalıdırlar. Çünkü mühim, gayr-ı mühim bütün işler ittifak olursa başarılır ve netice alınır. İhtilâfın girdiği yerde maksad elden kaçar.

6. İmam (  devlet reisi), tâyin ettiği memurları Hz. Muaz ve Ebu Musa (  radıyallahu anhümâ) gibi fevkalâde fâzıl ve sâlih kişiler bile olsalar hayır tavsiyede bulunmalıdır. Zira "Öğüt, mü´minlere fayda verir." (  Zâriyât 55).[123]

ـ4ـ وعن سمرة بن جندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  اقْتُلُوا شُيُوخَ الْمُشْرِكِينَ وَاسْتَبْقُوا شَرْخَهُمْ، يَعْنِى مَنْ لَمْ يَنْبُتْ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



4. (  1048  )- Semure İbnu Cündeb (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Müşriklerin yaşlılarını öldürün, fakat tıfıllarına (  şerh) yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın." [Ebu Dâvud, Cihâd 121, (  2670); Tirmizî, Siyer 28, (  1583).[124]



AÇIKLAMA  : 



Hadisin aslında geçen şeyh yaşlı demektir. Bu kelimenin muhtelif kullanışları var. Pir-i fâni mânasına da gelir. Ancak şârihler, bu hadiste eli kılınç tutan yaşlı erkek mânasında kullanıldığını belirtirler.

Şerh kelimesi de genç mânasına da kullanılır ise de burada henüz tüyü bitmeyen yani büluğa ermeyen çocuk demektir. Dilimizde biraz âmiyâne de olsa "tıfıl" kelimesini bu mânada kullanırız. Tüyün çıkması, büluğa ermenin maddî alâmeti kabul edilmiştir. Bazı ihtilâflı durumlarda bu, mi´yar olarak alınmıştır. Benû Kureyza Yahudileri, ihânetleri sonucu olarak, hakemleri Sa´d İbnu Muaz tarafından

çocukların dışında kalanların öldürülmesine hükmedilince, çocukların tesbiti şüpheli durumlarda tüy kontrolüyle yapılmıştır.

Başka hadislerde, savaşta savaşamayacak durumda olan yaşlıların ve kadınların öldürülmesi sarih olarak yasaklanmıştır. َ تَقْتُلُوا شَيْخًا فَانِيًا Bu yasakla yukarıdaki hadis arasında bir tezad mevzubahis değildir.[125]



ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]وُجِدَتِ امْرَأةٌ مَقْتُولَةٌ في بَعْضِ مَغَازِى رسولِ اللّه #، فَنَهَى رسولُ اللّه # عَنْ قَتْلِ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ[. أخرجه الستة إ النسائى .



5. (  1049)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın katıldığı gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine kadınları ve çocukları öldürmeyi yasakladı." [Buharî, Cihâd 147, 148; Müslim, Cihâd 24, (  1744); Muvatta 3, (  2, 447); Tirmizî, Cihâd 19, (  1569); Ebu Dâvud, Cihâd 34, (  1667); İbnu Mâce, 30, (  2841).][126]



AÇIKLAMA  : 



Kadın ve çocuğun öldürülmesini yasaklayan muhtelif rivayetler mevcuttur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman öldürülmüş kadınlara rastladıkça yasağı tekrarlamış ve hatırlatmıştır. İbnu Hacer´in şerhte kaydettiği bir rivayete göre, Taif´de öldürülmüş bir kadın gören Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ben kadınları öldürmeyi yasaklamadım mı, bunu kim öldürdü " diye sorarak meselenin üzerine gider. Bir adam atılarak açıklar  : 

"Ben ya Resûlullah. Ben onu tutup bineğimin arkasına almıştım. Beni aşağı düşürüp öldürmeye teşebbüs etti, ben de öldürdüm." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kadının gömülmesini emreder.

İmam Malik ve Evzâî hazretleri, Resûlullah ´ın bu husustaki hassasiyetine binâen şu hükme varırlar  :  "Kadın ve çocuğun (  savaşta) öldürülmesi hiçbir surette câiz değildir, öyle ki, ehl-i harb, kadın ve çocukları kendilerine kalkan yapıp gerisinde siperlenseler veya bir kaleye veya gemiye girip beraberlerinde çocukları ve kadınları alıp perde olarak tutsalar onlara öldürücü atış yapmak veya sığınaklarını yakmak caiz olmaz."

İmam Şâfiî ve Kûfîler (  Hanefî ulemâsı)  :  "Kadın savaşçı (  olarak askerlere karışmış) ise öldürülmeleri câizdir" demişlerdir.

Mâlikîlerden İbnu Habîb  :  "Kadının savaşa katılması öldürülmesine kasdetmek için yeterli değildir, bizzat öldürme işine mübâşeret etmiş ve buna kasdetmiş olması şarttır" der. Mürahik çocuğun durumu da aynıdır.

İbnu Battâl´ın nakline göre, bütün ulemâ, kadın ve çocuğu öldürmeye kasdetmenin câiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Kadın için  :  "Zayıf olmaları sebebiyle", çocuklar için de  :  "Küfre düşmekte kâsır olmaları sebebiyle" derler ve ilâve ederler  :  "Her ikisinden de istifâde etme imkânı vardır..."[127]



ـ6ـ وعن النعمان بن مُقَرِّنْ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]غَزَوْتُ مَعَ رسُولِ اللّه # غَزَوَاتٍ، فَكَانَ إذَا طَلَعَ الْفَجْرُ أمْسَكَ عَنِ الْقِتَالِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ، وَإذَا طَلَعَتْ قَاتَلَ حَتَّى إذَا انْتَصَفَ النَّهَارُ أمْسَكَ حَتَّى تَزُولَ الشَّمْسُ، فَإذَا زَالَتْ قَاتَلَ حَتَّى الْعَصْرِ ثُمَّ أمْسَكَ حَتَّى يُصَلِّى الْعَصْرَ ثُمَّ قَاتَلَ؛ وَكانَ يَقُولُ  :  عنْدَ هذِهِ ا‘وْقَاتِ تَهِيجُ رِيَاحُ النَّصْرِ وَيَدْعُو المُؤمِنِينَ لِجُيُوشِهِمْ في صَلَوَاتِهِمْ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



6. (  1050)- Nu´mân İbnu Mukarrin (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birçok gazvelere katıldım. (  Şunu gördüm)  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), şafak sökünce, güneş doğuncaya kadar mukâteleyi durdururdu. Güneş doğunca öğle vaktine kadar tekrar mukâteleye geçerdi. Tam öğle vaktinde mukâteleyi durdurur, güneş batıya meyledinceye kadar ara verirdi. Meyledince, ikindi vaktine kadar mukâtele eder, ikindi vaktinde ikindi namazını kılıncaya kadar ara verir, sonra tekrar mukateleye geçerdi. (  Ashab) derdi ki  :  "Bu vakitte (  yani güneşin zevali vaktinde) yardım rüzgârları eser, mü´minler namazlarında orduları için dua ederler." [Tirmizî, Siyer 46, (  1612); Ebu Dâvud, Cihâd 111, (  2655); Buharî, Cizye 1.][128]



AÇIKLAMA  : 



Nu´man İbnu Mukarrin (  Nu´mân İbnu Amr İbni Mukarrin el-Müzenî) (  radıyallahu anh), Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e Müzeyne kabilesinden 400 kişilik bir heyetle gelip Müslüman olanlardandır. Basra ve sonra da Kûfe´de yaşamıştır. Nehâvend ordusunda Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in âmili idi, fetih günü şehid olmuştur (  radıyallahu anh).

Bu rivayet Buhârî´de kısmen, Ebu Dâvud´da muhtasar olarak yer alır. İbnu Hacer, rivâyette inkıta olduğunu belirtir.

Rivâyete dikkat edilince Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın namaz vakitlerinde kâfirlerle mukâteleden kaçındığı görülmektedir. Zira o vakitlerde ibadetle meşguliyet esastır. Rivâyetin sonundaki  :  "Bu vakitlerde yardım rüzgârları eser..." cümlesi ilk nazarda Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü gibi gözükmekte ise de, şârihler, bunu Ashab´ın söylediğini tasrih ederler. Nitekim Tirmizî´nin rivâyetinde وَكَانَ يَقُولُ şeklinde değil, وَكَانَ يَقُالُ şeklinde, yani  :  "Denilirdi ki  :  ..." diye gelmiştir.

Şârihler, ikindi namazından sonraki vaktin, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından bilhassa arandığını belirtirler. "Çünkü, derler, bazı peygamberlere Cenab-ı Hakk´ın nusret ve yardımı hep ikindiden sonra gelmiştir. Buna delil olarak şu hadis gösterilir  : 

عَنِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ  :  غَزَا نَبِىُّ مِنَ اْ‘َنْبِيَاءِ فَدَنَا مِنَ الْقَرْيَةِ صََةَ الْعَصْرِ اَوْ قَرِيبًا مِنْ ذَلِكَ فَقَالَ لِلشَّمْسِ إِنَّكَ مَأْمُورَة وَأَنَا مَأْمُُورٌ اَللَّهُمَّ اَحْبِسْهَا عَلَيْنَا فَحُبسَتْ حَتَّ حتَّى فَتَحَ اللّهُ عَلَيْهِ

Ebu Hüreyre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir  :  "Gazveye çıkan peygamberlerden biri, ikindi vakti sırasında veya ikindiye yakın bir zamanda fethedeceği köye yaklaştı. Güneşe  :  "Ey güneş nasıl sen bir memursan, ben de bir memurum" dedi ve Allah´a yönelerek  :  "Ey Rabbim, güneşi durdur, vakit çıkmadan gazvemizi tamamlayalım" diye dua etti. Güneş durduruldu. Allah´ın yardımı ile köy fethedildi."

Rivayette, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın diğer vakitlerdeki savaşma keyfiyeti قَاتل (  savaştı) diye mâzi ile ifade edilirken, ikindi vaktindeki savaşının يقَاتل (  savaşır) diye muzârı ile ifâde edilmiş olmasını, şârih Tîbî, ikindi vaktinin taşıdığı bu hususiyet ve sırda arar ve Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kendi için bu vakti hâssaten aradığına dikkat çeker.

İkindi sırasında esen rüzgâr da Müslümanlar tarafından yardım rüzgârı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü, Cenab-ı Hakk, Müslümanlara Hendek Savaşı sırasında rüzgârla yardım etmiş, Ahzâb´ın (  müttefik orduların) dağılıp gitmeleri rüzgârla sağlanmıştı.

Rivayette son olarak -Ashâb´ın sözü olarak- bir hususa daha yer verilmektedir  :  Mü´minlerin gazaya çıkan orduları için duaları. Buna -kunut duası şeklinde- namazın içinde yer verildiği gibi, namazın arkasından yapılan dualar esnasında da yer verilmiştir. Günümüzde bile İslâm ordularının zaferi için dua yapılır. Anlaşılacağı üzere bu güzel âdet, menşeini Ashab´tan almaktadır.[129]



ـ7ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رَسولُ اللّهِ # يُغِيرُ عِنْدَ صََةِ الصُّبْحِ، وَكانَ يَسْتَمِعُ فَإذَا سَمِعَ أذاناً أمْسَكَ وَإَّ أغَارَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



7. (  1051)- Hz. Enes (  radıyallahu anh)  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), sabah vakti baskın yapardı. (  Yaklaştığı yerleşim bölgesine) kulak kabartır, (  ezan okunup okunmadığını kontrol eder) ezan sesi işitecek olursa durur, işitmezse saldırıya geçerdi." [Müslim, Salât 9, (  382). Tirmizî, (  Siyer 48, (  1618  ); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (  2634).][130]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivâyet Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in gazveye çıktığı vakit, yerleşim bölgelerine geceleyin yaklaşmayı tercih ettiğini göstermektedir. Sabaha doğru yaklaşmışsa ezan vaktini bekler, ezan okunup okunmadığını kontrol eder, şâyet ezan sesi duyarsa baskın yapmaz, duymayacak olursa baskın yapardı. Arapça´da اَغَارَ "aniden basmak" mânasına gelir. Askerî hareketlerde başarının sırrı, büyük ölçüde, ani baskına dayanır. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) gazvelerde askerî prensiplere âzamî ölçüde riayetkâr olmuştur. Düşmanın tertib almasına imkân tanımadan âni basabilmek için istihbârat meselesine ziyade ehemmiyet verdiğini, "Harb bir hiledir" diyerek aldatıcı, şaşırtıcı davranışlarla, kendi hazırlığını gizlediğini belirtmiştik (  Bak 1037 hadis). Bu davranışın düşmanı gafil avlamaya, âni baskın yapmaya matuf olduğu açıktır.

Önceki rivayetle bunun arasındaki farklılığı ezan işitme durumuyla izah edebiliriz  :  "Ezan işitince mü´minlerin olduğu da anlaşıldığı için, yanlışlıkla onlara zarar gelmemesi için, güneş doğuncaya kadar saldırıya geçmezdi." Şüphesiz bu davranış müşrik ve Müslümanların karışık olduğu yerlerle ilgili. Müslümanların bulunmadığı kesinlikle bilinen hedefler, bu hadiste ifâde edildiği üzere fecr vaktinden sonra âni baskına mâruz bırakılması normaldir.

2- Alimler bu rivâyetten şu hükümleri çıkarmışlardır  : 

a) Ezan İslâm´ın şiâr ve alemidir. Bir beldede bunun terki câiz değildir. Bir belde halkı elbirliği terkettiği takdirde sultanın onlarla savaşması gerekir (  İmam Muhammed´in fetvası).

b) İslâm kendilerine ulaşmış olanlara, İslâm´a girme dâveti yapılmadan âni baskın yapılabilir. (  Bak. 1045. hadis).

c) Delile dayanarak hüküm vermek câizdir, çünkü Hz.Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) sâdece ezan işitmiş olmakla kıtâlden vazgeçmiştir.

d) Kan dökme meselesinde ihtiyatta en muvafık olan (  ahvat) ile amel esastır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) aralarında Müslüman bulunabilir ihtimaliyle baskını terkediyor, ezanı bekliyor. Ayrıca, Tirmizî´nin rivâyetinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Allahu ekber, eşhedu enlailahe illallah" sözünü işitmesiyle baskından vazgeçtiği belirtilir. Bu sesin, İslâm´a delalet etmeme ihtimaline rağmen baskından vazgeçilmesi ahvat´la amele delil olmaktadır.

e) Tekbir Müslümanlara has bir şiârdır.

f) Tekbirin işitilmesiyle, bir köy halkı hakkında "Müslümandır" diye hükmedilebilir.[131]



ـ8ـ وعن عصام المزنى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولَ اللّه # إذَا بَعَثَ جَيشاً أوْ سَرِيَّةً يَقُولُ لَهُمْ  :  إذَا رَأيْتُمْ مَسْجِداً أوْ سَمِعْتُمْ مُوذِّناً فََ تَقْتُلُوا أحداً[. أخرجه أبو داود والترمذى .



8. (  1052)- İsâm el-Müzenî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir ordu veya seriyye yola çıkardığı zaman, askerlere şunu tenbihlerdi  :  "Bir mecsid görür veya müezzini işitirseniz, orada kimseyi öldürmeyin." [Ebu Dâvud, Cihâd 100, (  2635); Tirmizî, Siyer 2, (  1549).][132]



AÇIKLAMA  : 



Şârihler bu hadisi şöyle anlarlar  :  "Bir yerde Müslüman olduğuna delalet eden herhangi bir alâmete rastlarsanız, mü´mini kâfirden tefrik edinceye kadar kimseyi öldürmeyin."[133]



ـ9ـ وعن الحارث بن مسلم بن الحارث عن أبيه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]بَعَثَنَا رسولُ اللّه # في سَرِيَّةٍ فَلَمَّا بَلَغْنَا المَغَارَ اسْتَحْثَثْتُ فَرَسِى فَسَبَقْتُ أصْحَابِى فَتَلَقَّانِى أهْلُ الحَىِّ بِالرَّنِينِ. فَقُلْتُ لَهُمْ قُولُوا  :  َ إلهَ إَّ اللّهُ تُحْرَزُوا فَقَالُواهَا  :  فََمَنِى أصْحَابِى وَقَالُوا حَرَمْتَنَا الْغَنِيمَةَ، فَلَمَّا قَدِمْنَا عَلى رسولِ اللّه # أخْبَرُوهُ بِالَّذِى صَنَعْتُ فَدَعَانِى فَحَسَّنَ لِى مَا صَنَعْتُ؛ ثُمَّ قَالَ لِى  :  أمَّا إنَّ اللّهَ تَعالى قَدْ كَتَبَ لَكَ بِكُلِّ إنْسَانٍ مِنْهُمْ كَذَا وَكذَا مِنَ ا‘جْرِ، وَقَالَ  :  أمَّا إنِّى سَأكْتُبُ لَكَ بِالْوَصَاةِ بَعْدِى ففَعَلَ وَخَتَمَ عَلَيْهِ وَدَفَعَهُ إلىَّّ[. أخرجه أبو داود .



9. (  1053)- El-Hâris İbnu Müslim İbni´l-Hâris babasından [Müslim İbnü´l-Hâris (  radıyallahu anh)]´den naklediyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bizi bir seriyye ile gazveye gönderdi. Baskın mahalline vardığımız zaman, atımı hızlandırdım ve arkadaşlarımı geçtim. Köy halkı beni imdât çığlıklarıyla karşıladı. Ben onlara  :  Lâilâhe illallah deyip kendinizi koruyun dedim. Öyle yaptılar. Arkadaşlarım beni bu davranışım sebebiyle "Ganimeti bize haram ettin" diyerek ayıpladılar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına dönünce, yaptığımı ona haber verdiler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırttı. Yanına varınca davranışımdan dolayı takdir etti ve  :  "Bilesin, Allah (  celle celaluhu) senin için, o kurtardığın insanlardan her birisi sebebiyle şu şu kadar sevab yazmıştır" buyurdu. Sonra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana  :  "Sana kendimden sonra bir tavsiye yazacağım" dedi ve yazıp, üzerini mühürleyip bana verdi." [Ebu Dâvud Edeb 110, (  5080).][134]



ـ10ـ وعن جندب بن مكيث رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]بَعَثَ رسولُ اللّه # سَريَّةً فَكُنْتُ فِيهِمْ فَأمَرَهُمْ أنْ يَشُنُّوا الْغَارَةَ عَلى بَنِى المُلَوَّحِ فَخَرَجْنَا حَتّى كُنَّا بِالْكَدِىدِ لَقِينَا الحَارِثَ بْنَ الْبَرْصَاءِ الليْثِىَّ فَأَخَذْنَاهُ فقَالَ  :  إنَّمَا جِئْتُ أُرِىدُ ا“سْمَ، وَإنَّما خَرَجْتُ

إلى رسول اللّه #. فَقُلْنَا  :  إنْ تَكُ مُسْلِماً فَلَنْ يَضُرَّكَ رَبْطُنَا يَوْماً وَلَيْلَةً، وَإنْ تَكُ غَيْرَ ذلِكَ نَسْتَرْثِتْ مِنْكَ فَشَدَدْنَاهُ وَثَاقاً[. أخرجه أبو داود .



10. (  1054)- Cündeb İbnu Mekîs (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) benim de katıldığım bir seriyye gönderdi. Orduya Benu´l-Mülevvah kabilesine baskın yapılması talimâtını verdi. Yola çıktık. Kedîd nâm mevkiye geldiğimiz zaman el-Hâris İbnu´l-Bersâ el-Leysî ile karşılaştık. Onu yakaladık. Bize  : 

"- Ben Müslüman olmak arzusuyla geliyordum. Memleketten de Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gitmek düşüncesiyle ayrılmıştım" dedi. Kendisine  : 

"- Eğer Müslümansan bizim sana bir gün bir gecelik bağımız zarar vermez, dediğin gibi değilsen sana karşı tedbirimizi tam yapmış oluruz" dedik ve bağlarını daha bir sıkıladık." [Ebu Dâvud, İmâret 137, (  1896).][135]



ـ11ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]بَعَثَ رسول اللّه # بَعْثاً إلى بَنِى لِحْيَانَ ثُمَّ قَالَ  :  لِيَنْبَعِثْ مِنْ كُلِّ رَجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا وَا‘جْرُ بَيْنَهُمَا[ .



11. (  1055)- Ebû Said (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Lihyan kabilesine bir askerî birlik gönder(  meye karar ver)mişti  :  "Her iki kişiden biri atılsın, sevapta ortak olacaklar" buyurdu. [Müslim, İmâret, 1896.][136]



ـ12ـ وفي رواية ]ثُمَّ قَالَ لِلْقَاعِدِ أيُّكُمْ خَلَفَ الخَارِجَ في أهْلِهِ وَمَالِهِ بِخَيْرٍ فَلَهُ مِثْلُ نِصْفِ أجْرِ الخَارِِجِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



12. (  1056)- Ebu Said (  radıyallahu anh)´in bu rivâyeti bir başk vecihte şöyledir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Lihyân´a bir müfreze gönderdi. (  Bunu tertiplerken) şöyle demişti  :  "Her iki kişiden biri (  orduya katılmak üzere) çıksın!"

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), sonra oturanlara  :  "Sizden kim, gidenin ailesine ve malına iyi şekilde nezâret eder, hâmi olursa, ona gidenin sevabının yarısı eksiksiz verilir" buyurdu. [Ebu Dâvud, Cihâd 21, (  2510).][137]



AÇIKLAMA  : 



Herhangi bir cihada bir beldedeki bütün erkeklerin katılması gerekmeyebilir. Böyle hallerde akrabalık, komşuluk gibi aralarında yakınlık bulunanlar anlaşmalı olarak bazıları cihâda giderken bazıları geride kalır ve bu kalan, gidenin ailesine ve malına hayırlı şekilde himâyede bulunur, yardımcı olursa, gidenin sevabına aynen ortak olacağı belirtilmektedir. Hadiste geçen  :  "Her iki kişiden biri" demek, "Her kabileden yarısı" demektir.

Birinci rivâyette "ortaklık" mevzubahis olduğu halde, ikinci rivayette "gidenin sevabının yarısı" denmekte, arada bir tearuz gözükmektedir. Ancak şârihler  :  "Sevab ortadan bölününce her iki tarafa da eşit pay düşeceğinden arada gözüken ihtilaf kalkar, teâruz kalmaz" demişlerdir.[138]



ـ13ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كُنْتُ في سَرِيَّةٍ فَحَاصَ النَّاسُ حَيْصَة فَكُنْتُ فِيمَنْ حَاصَ، فَلَمَّا نَفَرْنَا قُلْنَا كَيْفَ نَصْنَعُ وَقَدْ فَرَرْنَا مِنَ الزَّحْفِ وَبُؤْنَا بِالْغَضَبِ؟ فَقُلْنَا نَدْخُلُ المَدِينَةَ فََ يَرَانَا أحَدٌ. فَلَمَّا دَخَلْنَا المَدِينَةَ قُلْنَا  :  لَوْ عَرَضْنَا أنْفُسَنَا عَلى رَسُولِ اللّه #، فإنْ كاَنَ لَنَا تَوْبَةٌ أقَمْنَا، وَإنْ كانَ غَيْرُ ذلِكَ ذَهَبْنَا. فَأتَيْنَاهُ فَقُلْنَا نَحْنُ الْفَرَّارُونَ. فَأقْبَلَ عَلَيْنَا وَقالَ  :  َ. بَلْ أنْتُمُ الْعَكَّارُونَ فَدَنَوْنَا فَقَبَّلْنَا يَدَهُ. فَقَالَ  :  أنَافِئَةُ المُسْلمِينَ[. أخرجه أبو داود والترمذى.»حَاصَ النَّاسُ حَيْصَةً« أى جالوا جولة يريدون الفرار. »وَالْعَكَّارُونَ« أى الكرارون إلى الحرب، والعطافون نحوها.



13. (  1057)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Ben bir seriyyeye katılmıştım. Askerler (  bir ara) bir firarda bulundu, ben de onlar arasında idim.[139] Oradan uzaklaşınca  :  "Şimdi ne yapacağız, cihaddan kaçtık, Allah´ın gazabıyla dönüyoruz" diye müzâkere ettik. Sonunda  :  "Medine´ye girelim, bizi kimse görmez" diye düşündük.

Ancak Medine´ye varınca  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gidip, kendimizi arzederek, bizim için bir tevbe imkânı varsa onu yerine getirsek, yoksa geri gitsek" diye kararlaştırdık. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a uğrayıp "Biz firarileriz!" dedik. Bize yaklaşarak  : 

"- Hayır siz, firârîler değil, savaşa tekrar dönmek üzere manevra yapmış kişilersiniz" buyurdu. Kendisine yaklaştık, mübarek ellerinden öptük. Bize  :  "Ben Müslümanların ilticâgâhıyım" dedi." [Ebu Dâvud, Cihâd 106 (  2647); Tirmizî, Cihâd 36, (  1716)].[140]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet, cepheden kaçtıktan sonra kusurunu idrak edip, itirafta bulunan, pişmanlık izhar eden bir grup askere Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın davranışını göstermektedir. Onların  :  "Firârîleriz" şeklindeki tavsiflerini reddedip  :  Siz "akkârûn"sunuz demesi düşünülmeye değer bir aksülameldir. Biz bu tâbiri "manevracılar" diye tercümeyi uygun bulduk. Çünkü akkâr, bizzat Tirmizî tarafından  :  "Harpten kaçmayı düşünmeyip, imama yardım etmek için imamın yanına gelen" diye açıklanır. Bazı şârihler de  :  "Bir şeyden yüz çevirdikten ayrıldıktan sonra tekrar ona gitmek" diye açıklarlar. Bu mâna, savaşa tatbik edilince "tekrar dönmek üzere, mukâteleyi terketmek" olur. Bu ise, teknik tâbiriyle "manevra"dır. Düşmana kaçıyor intibâını vererek mevzilerinden -kovalamak ve tâkip etmek üzere- çıkmalarını sağlamak, daha uygun mevkilerde savaşa çekmek gibi maksadlarla başvurulan bir tabye (  taktik)dir.

Hadisin sonunda, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Ben Müslümanların ilticâgâhıyım" sözü var. Burada ilticagâh diye çevirdiğimiz kelime فئة dir. Bu lügat olarak, ordunun gerisinde bulunup, korku veya hezimet halinde iltica edeceği ihtiyat birliğe denmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisini"fie" olarak tanıtınca, ibâreyi "Ben Müslümanların korku, hezimet gibi durumlarda sığınacağı ihtiyat kuvveti mesâbesindeyim" yani "ilticagâhıyım" diye anlamak muvâfık düşer.

Şimdi bu açıklamadan sonra, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sözündeki mânayı kelimenin kalıplarından çıkararak, gerçek mefhumuna şöyle oturtabiliriz  :  "Sizler cepheyi terkederek "savaştan kaçma" cürmü işleyen kimseler değilsiniz, bilakis siz, manevra gereği geri çekilip, askerî bir kaide olan "ihtiyat birliğine katılma" prensibine uygun hareket eden manevracılar durumundasınız."

Begavî´ye göre, kaydedilen bu mânada söylenmiş olan بَلْ أنتمُ الْعَكَّارُونَ وَأنَا فِئَتِكُمْ sözünde, kendini savaş kaçkını zanneden sahabelerin mazur addediliş sebebi mevcuttur. Çünkü Kur´ân-ı Kerîm, savaştan kaçmayı büyük günah ilân ederken iki şart tahtında olan kaçmayı istisna kılmıştır  : 

1- Tekrar geri dönmek üzere çekilmek.

2- İhtiyat birliğine iltica etmek. Ayet meâlen şöyle  :  "Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah´dan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür." (  Enfal 16). Bu âyetin إَّ متحرفَا لقتالٍ او متحيِّزاً الى فِئَةٍ ibâresinde فئة tâbiri aynen geçmektedir. Şu halde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), "Ben mü´minlerin fiesiyim" diyerek bu âyete atıf yapmış, kendisine gelenlerin mazur addediliş sebebini de beyan etmiştir.625 ve 626 numaralı hadislerin açıklamasında etraflıca belirtildiği üzere, Müslümanlara, bidayette, bizzat âyet-i kerimenin (  Enfal 65) nassı ile, "20 kişinin 200 kişiye karşı sabırla ceng etmesi, geri çekilmemesi" emredilmişti. Bu, sonradan hafifletilerek, "100 kişinin 200 kişi karşısında sabredip dayanması" (  Enfal 66) emredildi. İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´ın bu âyetler vesilesiyle sunduğu açıklama, sadedinde olduğumuz hadisin anlaşılmasında faydalı olacaktır. Der ki  :  "Üç kişiden kaçan Müslüman (  Enfal sûresinin 16. ayetinde tehdid edilen) firarî sayılmaz, ancak iki kişiden kaçan firarî sayılır." Bagavî der ki  :  İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) bu sözüyle "Şayet bir Müslüman iki kâfirin önünde, -savaşa tekrar dönmek veya ihtiyat kuvvetine sığınmak maksadıyla olmaksızın- kaçacak olursa Cenab-ı Hakk´ın âyet-i kerimede beyan buyurduğu ağır cezaya müstehak olur." Bu ceza, az yukarıda kaydettiğimiz üzere, "Allah´dan bir gazaba uğramak, döneceği yer cehennem olmak"tır.

Bagavî, devamla der ki  :  "Müslümanın her biri karşısındaki düşmanın sayısı ikiden fazla olursa, bu durumda kaçana itab yoktur. İki kişinin önünden kaçan kimseye, kaçış sırasında imâ ile namaz kılma ruhsatı da yoktur. Çünkü o, tıpkı yol kesici gibi âsidir, yaptığı iş büyük günahtır (  kebâir´den)."[141]



ـ14ـ وعن نجدة ابن عامر الحرورى ]أنَّهُ كَتَبَ إلى ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما يَسْأَلُهُ عَنْ خَمْسِ خِصَالٍ  :  أمَّا بَعْدُ فَأخْبرْنِى هَلْ كانَ رسول اللّه # يَغْزُو بِالنِّسَاءِ؛ وَهَلْ كانَ يَضْرِبُ لَهُنَّ سَهْماً؛ وَهَلْ كانَ يَقْتُلُ الصِّبْيَانَ؛ وَمَتى يَنْقِضِى يُتْمُ الْيَتِيم؛ وعَنِ الخُمُسِ لِمَنْ هُوَ؟ فقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما  :  لَوَْ أنْ أكْتُمَ عِلْمًا لمَا كَتَبْتُ إلَيْهِ فَكَتَبَ إلَيْهِ ابْنُ عبَّاسٍ  :  كَتَبْتَ تَسْألنِى هَلْ كاَنَ رَسولُ اللّه # يَغْزُو بِالنِّسَاءِ؟ وَقَدْ كانَ يَغْزُو بِهنَّ فَيُدَاوِينَ الجَرْحَى، وَيُحْذَيْنَ مِنَ الْغَنِيمَةِ، وَأمَّا بِسَهْمٍ فَلَمْ يَضْرِبْ لَهُنَّ، وَإنَّ رَسول اللّه # لَمْ يَكُنْ يَقْتُلُ الصِّبْيَانَ فَ تَقْتُلْهُمْ؛ وَكَتَبْتَ تَسْألُنِى مَتَى يَنْقَضِى يُتْمُ الْيَتِيمِ  :  فَلَعَمْرِى إنَّ الرَّجُلَ لَتَنْبُتُ لِحْيَتُهُ وَإنّهُ لَضَعِيفُ ا‘خْذِ لِنَفْسِهِ، فإذَا كانَ آخِذاً لِنَفْسِهِ مِنْ صَالِحٍ مَا يَأخُذُ النَّاسُ فقَدْ ذَهَبَ عَنْهُ الْيُتْمُ؛ وَكَبَتْتَ تَسْألُنِى عَنِ الخَمُسِ لِمَنْ هُوَ، وَأنَا أقُولُ هُوَ لَنَا فَأبى عَلَيْنَا قَوْمُنَا ذلِكَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



14. (  1058  )- Necdet İbnu Âmir el-Harûrî´den rivâyet edildiğine göre, İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ)´a yazarak beş haslet hakkında sormuştur.

* Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazveye çıkarken kadınları da alır mıydı

* Kadınlara ganimetten pay ayırır mıydı

* Savaş sırasında çocukları öldürür müydü

* Yetimin yetimliği ne zaman kalkar

* Hums (  ganimetin beşte biri) kimler içindi

(  Râvilerden Yezîd İbnu Hürmüz der ki  :  ) İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ), (  mektubu yazarken şöyle) dedi  :  "Bir ilmi gizleme durumuna düşmüş olmasaydım asla cevap vermezdim." Sonra şu cevabı yazdı  :  "Bana yazıp "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın gazveye kadınları da götürüp götürmediğini" sordun. Evet, kadınları gazveye götürürdü. Onlar yaralıları tedavi ederlerdi. Kendilerine de ganimetten bir şeyler verilirdi. Hisseye gelince, kadınlara belli bir hisse ayrılmazdı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazve sırasında çocukları öldürmezdi. Öyle ise onları sen de öldürme.

Yine sen bana yazıp  :  "Yetimin yetimliği ne zaman kalkar " diye soruyorsun. Kasem olsun kişi vardır, sakalı çıktığı (  büluğa erdiği) halde hakkını almaktan hâlâ acizdir.Öyle ise kendisi için, başkalarının aldığının iyisinden alan kimseden yetimlik kalkar.

Yine sen bana yazıp "humstan kimlere verileceğini" soruyorsun. Ben  :  "Bu bize âittir" demiştim. Ancak kavmimiz bunu bize vermekten imtina etti." [Müslim, Cihad 137, (  1812); Tirmizî, Siyer 8, (  1556); Ebu Dâvud, Cihâd 152, (  2727, 2728  ).][142]



AÇIKLAMA  : 



1- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´a mektup yazarak bazı sorular yönelten Necdet İbnu Âmir el-Harûrî, Hâricî mezhebine mensup bid´at sâhibi birisidir. Bu sebeple İbnu Abbâs ondan hoşlanmamaktadır. Aslında onun mektubuna cevap vermek istemiyor, ama, ilmî bazı şeyler sorulduğu için, ilmi ketm etmenin mesuliyetinden korkarak istemeye istemeye cevap veriyor.

2- İbnu Abbâs´ın cevabından kadınların, bazı geri hizmetlerde vazife alabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, onların gazveye olan bu iştirakleri, ganîmet taksiminde "pay"a iştirak hakkı tanımıyor, bahşiş ve atiyye nevinden radh denen ve -belli bir miktar ve nisbeti olmaksızın- komutanın takdirine bağlı bir ihsan veriliyor. Ebu Hanîfe, Sevrî, Leys, Şâfiî ve birçok cemâhir bu görüşte ittifak etmiştir. Evzâî hazretleri  :  "Mukatele eder, yaraları tedavi ederse kadın da "pay"a iştirak eder" demiştir. İmam Malik  :  "Kadına atiyye de verilmez" demiştir. Ancak bu iki görüş de merduddur, çünkü sadedinde olduğumuz sahih hadise muhaliftir.

3- Savaş sırasında ehl-i harbin çocukları, savaşa iştirak etmemiş oldukları takdirde öldürülmeleri haramdır. Şafiî hazretleri ile Kûfîler, savaşa iştirak edenlerin öldürüleceğini söylerler. Mâlik ve Evzâî hazretleri yasağın mutlak olduğunu söylemiş ise de kıtâle fiilen mübâşeret edecek olursa kadınlarda olduğu gibi onların öldürülmesi de câiz görülmüştür. Ulemâ bu hususta ihtilâf etmez. Hadisin Müslim´de yer alan bir vechinde "Çocukları sen de öldürme" cümlesinden sonra şu ziyade yer alır  :  "Ancak, Hızır, çocuğu öldürürken çocuk hakkında onun bildiğini sen de bilirsen o hâriç." Burada, Kur´ân-ı Kerim´de geçen Hızır kıssasına atıf yapılır. Kıssada Hızır, zâhiren masum görünen bir çocuğu, -kıssanın sonunda geçen "onu ben kendi fikrimle yapmadım" ibaresinden de anlaşılacağı üzere- Allah´ın emriyle öldürmüştür. Şu halde "Sana da böyle İlahî bir emir gelmedikçe öldürme" demiş olmaktadır. Peygamberlerden başkası böyle bir emir alamayacağına göre, çocuk öldürmek kesinlikle yasaklanmış olmaktadır.

4- Yetimliğin sona ermesi ile ilgili soruda, "Yetim çocuk ne zaman malı ve şahsı ile ilgili hususlarda müstakillen karar ve tasarruf yetkisine sahip olur " denmektedir. Bilindiği üzere, bütün çocuklar rüşdüne ermedikçe hukukî ehliyetten mahrumdurlar. Alışveriş akdi yapamazlar, cezâî ehliyetleri yoktur veya nâkıstır. Bu mesele yetim çocuklarda daha ziyade gündemdedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın َ يُتْمَ بَعْدَ الحُلْم "Rüyadan (  büluğ) sonra yetimlik yoktur" hadisini esas alan Şâfiî, Mâlik ve bir kısım cemâhîr-i ulemaya göre, büluğla yetimin şahsından yetimlik kalkar.

Ancak bazı alimler sâdece büluğ veya yaşın ilerlemesi ile yetimliğin kalkmayacağı kanaatindedir. Bunlar, çocuğun dini ve malı hususunda rüşdün zuhur etmesi şartını koşarlar. Ebu Hanife "25 yaşına basınca, malı zabtedemeyecek durumda bile olsa, ondan çocukluk hükmü kalkar, reşid olur, malında tasarruf eder, binâenaleyh bu yaşta malının teslim edilmesi vacibtir" der. Ancak İmam Mâlik ve bir kısım cemâhir-i ulemâ, kendinde tebzir (  malı israf) hakim olan büyükten, yaşı ne olursa olsun hacr´in kalkmayacağı görüşündedir.

5- Hadiste geçen beşte bir´den (  hums) murad, Nevevî´nin belirttiğine göre humsu´lhums´tur, yani ganimetin devlet tasarrufuna kalan beşte birin beşte biridir.[143]

Ayet-i kerimede bu, zi´lkurba´ya (  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yakın akrabalarına) tahsis edilmiştir (  Enfal 41). Ancak bu meselede ulema ihtilâf etmiştir. Şâfiî hazretleri, İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ)´la aynı kanaattedir  :  Fey ve ganimetin beşte birinin beşte biri, zi´lkurbâ´ya aittir. Zi´l-Kurba ise, Şâfiî ve ekserî ulemâya göre Benî Hâşim ve Beni´l-Muttalib´dir.İbnu Abbâs hazretlerinin  :  "Kavmimiz bunu (  humsu´lhumsu) bize vermekten imtina etti" sözü, "İdaredeki Emevîler, bu hakkı bize tanımaya yanaşmadılar, onlar bu payı amme hizmetlerinde harcıyorlar" demektir.

Ebu Dâvud´un Sünen´inde gelen rivayette, Hâricî Necdet bu sualleri İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´a Abdullah İbnu Zübeyr fitnesi zamanında sormuştur. Bu hâdise, hicretten 60 küsur yıl sonra cereyan etmiştir.

Şafiî hazretleri  :  "İbnu Abbas, "Kavmimiz bunu bize vermekten imtina etti" sözüyle Sahâbe´den sonra gelenleri kastedmiş olabilir ki bunlar da Hz. Muâviye´nin oğlu Yezid´dir" der.[144]



ـ15ـ وعن أم عطية رَضِىَ اللّهُ عَنْها. قالتْ  :  ]غَزَوْتُ مَعَ رسول اللّه # سَبْعَ غَزَوَاتٍ أخْلُفُهُمْ فِي رِحَالِِهِمْ  :  أصْنَعُ لَهُمُ الطَّعاَمَ، وَأُدَاوِى الْجَرْحَى، وَأقُومُ عَلى المَرْضى[. أخرجه مسلم .



15. (  1059)- Ümmü Atiyye (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte yedi ayrı gazveye çıktım. Ordugâhlarda ben geride kalır, askerlere yemek yapar, yaralıları tedavi eder, hastalara bakardım." [Müslim, Cihâd 142, (  1812).][145]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivâyet de kadınların, geri hizmetler görmek üzere savaşa katılabileceğini göstermektedir. Ümmü Atiyye "geride kaldığını" ifade ediyor. Yani bizzat düşmanla mukâtele yapmak üzere ileri hatta katılmıyor. Mutfak, temizlik, tedavi, tamir, hayvan bakımı gibi, orduya terettüp eden "geri hizmetler" veya "destek hizmetleri" îfa ediyor. Gazveye katılmada Ümmü Atiyye münferid bir örnek değildir. Hz. Enes´ten gelen bir rivayet, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın gazvelere, Ensar´dan bir grup kadınla çıktığını belirtir.

Ancak başka rivayetler nazara alınacak olursa kadınların savaşta silahlı mücâdeleye iştirak ettikleri de görülür. Bizzat Müslim´in bir rivayetinde Hz. Enes´in muhterem vâlideleri Ümmü Süleym (  radıyallahu anhâ) hatun, Hüneyn Savaşı´nda hançer taşımıştır. Hançeri gören Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Bu hançer de ne " diye sorar. Ümmü Süleym (  radıyallahu anhâ)  : 

"- Şu müşriklerden biri yaklaşacak olursa bununla karnını deşmek için yanıma aldım!" açıklamasında bulunur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu cevab karşısında sâdece güler. "Niye silah alıyorsun, kadınlara yasaktır " gibi bir müdâhalede bulunmaz. Allah´ın sıyrılmış kılıncı ünvanıyla meşhur yüce sahâbî Hâlid İbnu Velîd komutasında cereyan eden Yermuk Harbi´nde kadınların Bizanslılara karşı bilfiil çarpıştıkları târihen sâbittir. Öyle ki Fütuhu´l-Büldan ve el-Kâmil fi´t-Tarih gibi tarihî kaynaklar kadınların bu savaşını "pek şiddetli" diye tavsif ederler.

Bazı âlimlerimiz kadınların savaşa katılma keyfiyetinin sonradan neshedildiğini söylemiştir. Ancak Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra (  hicrî 13) cereyan eden 100 kadarı Bedrî olmak üzere bin kadar sahâbinin katıldığı bu savaşta kadınların yer almış olması, keza Kıbrıs´ın fethinde, Hz. Enes´in teyzesi Ümmü Harâm (  radıyallahu anhâ)´ın bulunması[146] gibi muahhar örnekler nesh meselesini ihtiyatla karşılamamız için yeterlidir. Ne var ki, Müslümanların sayıca çoğalması, askerliğin muvazzaf, sistemli bir mahiyet kazanması gibi durumlar, kadınların askere alınmasına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmış olabilir. Günümüz şartlarında da ihtiyaç yoktur. Ama, İslâm´ın bu meseledeki sözü nedir denecek olursa, red cevabında kesin ve aceleci olmamak gerektiğini söyleyebiliriz. Öyle ise  :  "Cihadda asl olan erkeklerin yapmasıdır. İhtiyaç halinde kadına da başvurma kapısı açıktır" diyebiliriz.[147]



ـ16ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ] بَعَثَنَا رسولُ اللّه # فقَالَ  :  إنْ وَجَدْتُمْ فَُناً

وَفَُناً )رَجُلَيْنِ مِنْ قُرَيْشٍ(  فَأحْرِقُوهُمَا بِالنَّارِ. فَلَمَّا أرَدْنَا الخُرُوجَ قَالَ  :  كُنْتُ أمَرْتُكُمْ أنْ تُحْرِقُوا فَُناً وَفَُناً، وَإنَّ النَّارَ َ يَعَذِّبُ بِهَا إَّ اللّهُ تَعالى، فَإنْ وَجَدْتُمُوهُمَا فَاقْتُلُوهمَا[. أخرجه البخارى وأبو داود والترمذى .



16. (  1060)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bizi (  bir tecziye vazifesi ile Mekke´ye) gönderdi ve (  Kureyş´ten iki kişinin ismini vererek)  :  "Falanca ve falancayı yakalayabilirseniz onları ateşte yakın" dedi. (  Hazırlıkları bitirip) tam Medine´den ayrılacağımız sırada (  bizi çağırtarak)  :  "Ben size falan ve falanı yakmanızı emretmiştim. (  Sonra düşündüm ki) ateşle yakma cezasını vermek Allah´a aittir. Onları yakalarsanız öldürün." [Buhârî, Cihâd 149; Ebu Dâud, Cihâd 122,(  2674); Tirmizî, Siyer 20, (  1571).][148]



AÇIKLAMA  : 



1- İbnu Hacer, bu seriyyeye Hamza İbnu Amr´ın komutanlık yaptığını, öldürülmesine karar verilen iki kişiden birinin Hebbâr İbnu´l-Esved, diğerinin de Nâfî İbnu Abdi Kays olduğunu belirtir. Bunların suçu, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Ebu´l-As´la nikahlı olan kızı Zeyneb (  radıyallahu anhâ)´in, Medine´ye müteveccihen Mekke´den ayrıldığı sırada yolda önünü kesip, tartaklamaları ve bunun sonucu olarak düşük yapmasıdır.

Said İbnu Mansur´un tahricinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir  :  "Ben (  yakma suretiyle ceza vermekten) Allah´a karşı haya duydum, Allah´ın cezasıyla cezalandırmak hiç kimseye yakışmaz."

2- Cezalandırma heyeti Hebbâr´ı yakalayamazlar Hebbâr, Mekke fethinden sonra Ci´râne´de Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı bularak Müslüman olur. Anlatıldığına göre Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girdiği görülünce, bir adam üzerine atılmak üzere kalkar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Otur" diye işaret buyurur. Hebbâr, kelime-i şehâdet getirerek Müslümanlığını ilan eder. Ve  :  "Senden diyar diyar kaçtım. Acemlerin memleketine gidecektim. Sonra hatırladım ki, sana karşı câhillik edenlere karşı affın, müsâmahan, iltifatın büyüktür. Ey Allah´ın Resûlü! Biz ehl-i şirk idik, Allah seninle hidâyet verdi, seninle bizi felâketten kurtardı. Benim cehâletimi, benden size ulaşan kötülükleri de bağışla! Ben yaptığım kötülükleri ikrar, günahımı itiraf ediyorum!" der. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Allah sana İslâm´ı nasib etmekle iyilikte bulunmuş. İslâm daha önce yapılan (  kötülük)leri örter" diye cevap vererek affettiğini ilân eder.

Üsdü´l-Gâbe´de kaydedildiği üzere, Hebbâr (  radıyallahu anh) Medine´ye gelince ona laf atarak hakâret edenler olur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a şikâyet eder  :  "Öyle yapanlara sen de (  aynı şekilde) sebbederek cevap ver!" buyurur.

3- Nâfi İbnu Abdi Kays´ın âkibeti hakkında bilgiye rastlanmaz. İbnu Hacer, Müslüman olmadan ölmüş olabileceği ihtimâli üzerinde durur.

4- Yakma suretiyle tecziye meselesine gelince, bu hususta selef ihtilâf etmiştir. Hz. Ömer, İbnu Abbâs ve Ömer İbnu Abdilaziz (  radıyallahu anhüm) başta birçokları, suç ne olursa olsun; küfür, mukâtele, kısas vs. kerih addederler. Hz. Ali, Hâlid İbnu´l-Velîd başta diğer bazıları da câiz addederler. Şârih Mühellib mevzu hakkında şu bilgiyi verir  :  "Bu hadisteki yasaklama, tahrim ifâde etmez, bilakis Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın tevâzu maksadıyla rücû ettiğini ifade etmektedir. Yakarak cezalandırmanın cevâzına sahâbelerden bâzılarının tatbikatı delâlet eder  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ureynelilerin gözlerini kızgın demirle oydurmuştur.[149] Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh), asileri Ashab´ın huzurunda (  Medine musalahasında) yaktırmıştır. (  Hz. Ali bir kısım Hâricileri yaktırmıştır.) Hâlid İbnu´l-Velîd, mürtedlerden bazılarını yaktırmıştır. Medine âlimlerinin çoğu, kale ve gemilerin, içindekileriyle birlikte yakılmasını tecviz etmiştir. Sevrî ve Evzâî bu görüştedirler."

Ancak İbnu´l-Münîr ve diğer bazıları buna itiraz ederek demişlerdir ki  :  "Bu zikredilen örneklerde cevâza delil yoktur. Şöyle ki  :  "Ureynelilerle ilgili haber, bir kısastır (  Ureyneliler, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in çobanlarının gözlerini oymuşlardı), veya mensuhtur. Sahâbelerden bazılarının tecviz etmesi de delil olamaz, zira diğer bir kısım sahâbelerin yasaklamalarına muhaliftir. Kale ve gemilerin yakılma izni, düşmana zafer kazanmanın başka yolu kalmaması şartıyla kayıtlıdır. Ayrıca, bâzı âlimler bu cevâzı da, "kale ve gemide kadın ve çocuk yoksa" şartına bağlamışlardır, cevaz mutlak değildir." Bu babtaki hadis ise, pek açıktır, tahrim mevcuttur. Önce verilen "yakılma" emri neshedilmektedir. Nesh vak´ası, vahiyle olmuştur veya şahsî ictihadıyla olmuştur, farketmez."

5- Hadisten çıkartılan bazı hükümler  : 

a) Bu hadiste bir meseleye içtihad ederek karar verdikten sonra ondan dönmenin caiz olduğu gözükmektedir.

b) Hüküm verirken, iltibası önlemek için delilin zikredilmesi müstehabtır.

c) Hudud ve benzeri suçların peşine düşmek gerekir, zira, fazla zamanın geçmesi, hakedenden cezayı kaldırmaz.

d) Bit, pire gibi canlıları da ateşle öldürmek mekruhtur.

e) Sünnet, sünetle neshedilir, bu hususta ittifak var.

f) Bir hükmün, daha amel edilmeden veya amel etme imkânı bulmazdan önce neshi caizdir.[150]



ـ17ـ وعن عروة قال  :  ]حدّثنى أسامة بن زيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. أنَّ رسول اللّه # كانَ عَهدَ إلَيْهِ قَالَ اغْزُ عَلى أبْنَى صَبَاحاً وَحرِّقْ. قِيلَ ‘بى مِسْهَرٍ  :  أُبْنَى؟ قال  :  نعَمْ نَحْنُ أعْلَمُ هِىَ يُبْنَى فَلَسْطِينَ[. أخرجه أبو داود.»ابْنَى وَيُبْنى« اسم موضع بين عسقن والرملة من أرض فلسطين .



17. (  1061)- Urve, Hz. Üsâme İbnu Zeyd (  radıyallahu anhümâ)´den naklen anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana  :  "Übnâ´ya sabahleyin baskın yap ve yak" dedi." Ebu Müshir´e soruldu. Übnâ nedir

"- Evet, haklısınız dedi, bunu biz daha iyi biliriz. O, (  bildiğimiz) Filistin´deki Yübnâ´dır." Übnâ veya Yübnâ, Filistin´de, Askalân ile Ramle arasında bir yerin adıdır." [Ebu Dâvud, Cihâd 90, (  2616).][151]



AÇIKLAMA  : 



Buradaki yakma emri, ağaçların, ekinin, evlerin yakılmasına şâmildir. Baskının sabahleyin yapılması, gâfil yakalanmaları içindir. [152]



ـ18ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  إذَا قَاتَلَ أحدُكُمْ فَلْيَجْتَنِبِ الْوَجْهَ[. أخرجه الشيخان .



18. (  1062)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Sizden iki kişi kavga edecek olursa, yüze vurmaktan kaçınsınlar" buyurdu." [Buharî, Itk 20; Müslim Birr 117, (  2613).][153]



AÇIKLAMA  : 



1- Yüze vurmayı yasaklayan bu hadis, kitaplarda muhtelif şekillerde yer alır  :  Burada "Birbirinizle kavga ederken" dendiği halde, başka rivayetlerde "kölenizi döverseniz...", "hizmetçinizi döverseniz...", "biriniz kardeşiyle dövüşürse...", "...yüze tokat vurmasın", "...yüze vurmaktan sakınsın" gibi ifadelere yer verilmiştir. Dövüşmek قَاتَلَ ile ifade edilmiştir. Dövmek ضَرَبَ ile ifade edilmiştir. Mamafih, bâzı şârihler قَاتَلَ tâbirini de ضَرَبَ gibi anlamak gereğine dikkat çekerler.

İster dövüşmek, ister dövmek, her hal u kârda "yüze vurmaktan sakınmak" emredilmekedir. Başka hadisler nazar-ı dikkate alınınca ister "hadd", ister "ta´zir" ve isterse "te´dib"[154] maksadıyla olsun, bütün vurmalarda yüzden sakınmak esastır. Bir hadis şöyle اِرْمُوا وَاتَّقُوا الْوَجْهَ "(  Zina yapanlara) taş atın, ancak başa atmaktan kaçının."

2- Yüze vurmak niçin yasak

Ulema yüze vurmanın niçin yasaklanmış olabileceği sorusunu sormuş ve cevap aramıştır. Nevevî´nin kaydettiğine göre bâzı âlimler  :  "Yüze vurmak yasaklanmıştır, çünkü yüz latif bir organdır, insandaki güzellikler onda toplanmıştır. İnanın, dış âlemi algıladığı uzuvların (  dil, göz, kulak, burun gibi) çoğu yüzde toplanmıştır. Vurma ile bunlardan bazısının veya tamamının zarar görmesinden korkulur. Zira bu organlar, herhangi bir darbeden zarar görecek şekilde açıkta ve korunmasızdırlar. Darbelerden bunlardan birinin umumiyetle zarar gördüğü de bilinmektedir."

Bu mâkul, güzel bir açıklama ise de, bizzat rivayetlerde gelen bir açıklama bir başka sebep beyan etmektedir  :  Müslim´in bir rivayetine göre, فَإنَّ اللّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلى صُورَتِهِ "... zira Cenab-ı Hakk Âdem´i kendi sureti üzere yarattı." Burada "kendi" diye tercüme ettiğimiz zamir kime delalet ediyor. Bu noktada ihtilâf edilmiştir. Çoğunluğa göre, bu dövüleni gösterir. Bu durumda mâna şöyle olur  :  "Kölenin yüzüne vurmayın, zira Allah Âdem´i onun suretinde yaratmıştır." Bazı âlimler bu zamirle Allah´ın kastedildiğini söylemiştir, delilleri de, hadisin bazı vechinde ".. Allah´ Âdem´i Rahmân suretinde yaratmıştır" denmiş olmasıdır. Bu te´vile göre mâna şöyle olur  :  "Kölenin yüzüne vurmayın, zira Allah, Âdem´i, Rahman sureti üzere yaratmıştır."

Bu te´vilde Allah´ı mahlûkata benzetme mevzubahis olacağı için, bazı âlimler, bu vechin adem-i sıhhatine hükmederek te´vili redederler. Mazirî  :  "Bu ziyâdenin sıhhatine hükmedilecek olsa mânayı  :  "Allah, Âdem´i, Bârî Teâlâ´ya layık vech üzere yaratmıştır" diye tevil gerekir demiştir.

İbnu Hacer, bu vechin sıhhatli tarikten geldiğini, bir kalemde reddedilemeyeceğini belirttikten sonra bu mânayı daha sarih olarak ifade eden bir başka vecih daha kaydeder  :  مَنْ قَاتَلَ فَلْيَجْتَنِبِ الْوَجْهَ فَإنَّ صُورَةَ وَجْهِ ا“نْسَانِ عَلى صُورَةِ وَجْهِ الرَّحْمنِ

Ebu Hüreyre´den yapılan bu rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır  :  "Kim (  bir kardeşiyle) dövüşürse yüze vurmaktan sakınsın. Zira insan yüzünün sureti Allah´ın yüzünün suretinde yaratılmıştır."

Hadis muhtelif vecihlerden gelmekte, sıhhati hususunda fazla tereddüde mahal kalmamaktadır. Hadisin mânasını zâhiri üzere kabul etmek mümkün olmayacağına göre, Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat´in itikad esaslarına muvâfık düşecek bir mânaya te´vil etmek gerekecektir. Bunun en muvafık bir te´vilini Bediüzzaman yapar. Der ki  :  "Şu mezkur hadis-i şerîfin çok maksadından birisi şudur ki  :  İnsan ism-i Rahman´ı tamamıyla gösterir bir surettedir." Müteâkiben açıklandığı üzere Cenâb-ı Hakk´ın isimleri kainatta tecelli etmektedir, Rahmân ismi de. Her mevcudatta farklı derecelerde Allah´ın isimlerini okumak mümkün. İşte insan yüzü, Rahmân ismini en mükemmel, en eksiksiz şekilde gösteren bir ayna durumundadır. Yüzde Rahman ismi âzamî derece bir tecelliye mazhar olmuştur. Şu halde, bu ismin hürmetine onun aynası durumunda olan yüze vurulmamalıdır." Bizce bu ikinci te´vil daha muteber gözükmektedir. Zira, recm gibi ölüm cezasına mahkûm edilen birinin bile yüzüne vurma yasağını, yüzdeki organlardan birinin sakatlanma ihtimali ile izah mânasız kalır. Ama her iki te´vilin de bir vechi, haklı olduğu yeri var.[155]



ـ19ـ وعن ابن يعلى قال  :  ]غَزَوْنَا مَعَ عَبْدِالرَّحْمنِ بْنِ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ  :  فَأُتِىَ بِأرْبَعَةِ أعَْجٍ مِنَ الْعَدُوِّ فَأمَرَ بِهِمْ فَقُتِلُوا صَبْراً بِالنَّبْلِ، فَبَلَغَ ذلِكَ أبَا أيُّوبَ ا‘نْصَارِىَّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. فقَالَ  :  سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَنْهى عَنْ قَتْلِ الصَّبْرِ، فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ كَانَتْ دَجَاجَةٌ مَا صَبَرْتُهَا، فَبَلَغَ ذلِكَ عَبْدَالرَّحْمنِ فَأعْتَقَ أرْبَعَ رِقَابٍ[. أخرجه أبو داود .



19. (  1063)- İbnu Ya´lâ anlatıyor  :  "Abdurrahman İbnu Hâlid İbnu Velîd ile birlikte gazveye çıktık. Bize, düşmandan, ızbandut gibi dört tanesini yakalayıp getirdiler.Derhal öldürülmelerini emretti ve hemen ok atılarak öldürüldüler.[156] Bu haber Ebu Eyyub el-Ensârî (  radıyallahu anh)´ye ulaştı. O şunu söyledi  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit öldürmeyi yasakladı. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl´e kasem olsun, (  değil insan) bir tavuk bile olsa onu öldürücü atışlar için hedef kılmayız." Ebu Eyyub´un bu sözü Abdurrahmân´a ulaşınca dört köle âzad etti." [Ebu Dâvud, Cihâd 129, (  2687).][157]



ـ20ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قال رسول اللّه # أعَفُّ النَّاسِ قِتْلَةً أهْلُ ا“يمَانِ[، أخرجه أبو داود .



20. (  1064)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Öldürme hususunda insanların en iffetlisi iman ehlidir." [Ebu Dâvud, Cihâd 120, (  2666).][158]



AÇIKLAMA  : 



Öldürmede iffetli olmak, öldürürken merhametli davranmak, belli kaidelere riayet etmek, işkence yapmamak, müsle yapmamakdır. Dinin bu hususta koyduğu yasaklar mevcuttur. Bu hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), "Mezkur yasaklara uygun, en ahlâkî öldürme tarzı ile ölüm cezası veren insanlardır" buyurmaktadır. Günümüzde de esirlere yapılacak muamele ve öldürme cezalarıyla ilgili bir kısım yasaklar konmuş ise de yeterince bunlara uyulduğu görülmez. Roma´da tatbik edilen acıktırılmış vahşî hayvanlara atarak öldürmekten, ayaklarından taş bağlayıp denize atmaya, açlığa terkederek öldürmeye; beton dökerek öldürmekten işkencelerle öldürmeye kadar pek çok öldürme çeşidi İslâm´ da yasaklanmıştır. Şu halde, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) öldürmenin de nezâheti bulunduğunu, bu nezâhete en ziyade iman sâhiplerinin riayet ettiğini ifade etmiş olmaktadır. Zira iman sahipleri, kâfirlerin hilafına, bütün mahlûkâta karşı, kâfir bile olsa, yaradandan ötürü şefkat ve merhamet duyar. Öldüreceği canlının, herşeyden önce, Allah´ın mahluku olduğunu, Allah´ın rızası için öldürdüğünü, bu rızanın da dinin koyduğu çerçeve dışına çıkmamakta olduğunu bilir, bu çerçeveye uyar.[159]



ـ21ـ وَعَنْ عَبدِاللّهِ بْنِ يَزِيدٍ اَنْصَارِىّ رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ  :  ]نَهى رَسُولُ اللّه # عَنِ النُّهى وَالمُثْلَةِ[ أخرجه البخاري .



21. (  1065)- Abdullah İbnu Yezid el-Ensârî (  radıyallahu anh) der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) nühbâ (  arsızlıkla alma) ve müsle´yi yasakladı." [Buharî, Mezâlim 30, Zebâih 25.][160]



AÇIKLAMA  : 



Nühbâ, nehb´den gelir. Nehb, kapmak, yağmalamak mânasına gelir. Şârihler, bunu "Başkasının malını, gözü önünde arsızlıkla, rızası olmadan almak" diye açıklarlar. Esasen, söylendiği gibi arsızlıkla alınan mala da nühbâ denmiştir. Şârihler bu yasağın ganimet malına da şâmil olduğunu, komutanın taksiminden önce eşitliğe riayet etmeden kapıp alınacak bir malın da nühbâ sayılacağını belirtirler. Müsle de, ölünün kulak ve burnunu koparmak, gözünü oymak, karnını deşmek , ciğerini sökmek gibi, ölüye kötü muamelede bulunmaktır.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) çeşitli fırsatlarda bu yasakları tekrarla hatırlatmıştır.[161]



ـ22ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال  :  ]كَانَ الْمُشْرِكُونَ عَلى مَنْزِلَتَيْنِ مِنَ النبى #

وَالْمُؤمِنِينَ. كَانُوا مُشْرِكِى أهْلِ حَرْبٍ يُقَاتِلُهُمْ وَيُقَاتِلُونَهُ، وَمُشْرِكى أهْلِ عَهْدٍ َ يُقَاتِلُهُمْ وََ يُقَاتِلُونَهُ، فكَانَ إذَا هَاجَرَتِ الْمَرأةُ مِنْ أهْلِ الحَرْبِ لَمْ تُخْطَبْ حَتَّى تَحِيضَ وَتَطْهُرَ، فَإذَا طَهُرَتْ حَلَّ لَهَا النِّكاحُ، فإنْ هَاجَرَ زَوْجُهَا قَبْلَ أنْ تَنْكِحَ رُدَّتْ إلَيْهِ. فإنْ هَاجَرَ مِنْهُمْ عَبْدٌ أوْ أمَةٌ فَهُمَا حُرَّانِ، لَهُمَا مَا لِلْمُهَاجِرِينَ ثُمَّ ذَكَرَ مِنْ أهْلِ الْعَهْدِ مِثْلَ حَدِيثِ مُجَاهِدٍ رَحِمَهُ اللّهُ؛ فَإنْ هَاجَرَ عَبْدٌ أوْ أمَةٌ لِلْمُشْرِكِينَ مِنْ أهلِ الْعَهْدِ لَمْ يُرَدُّوا وَرُدَّتْ أثمَانُهُمْ، قَالَ وَكانَتْ قُرَيْبَةُ بِنْتُ أبِى أمَيَّةَ تَحْتَ عُمَرَ بْنِ الخَطَّابِ فَطَلَّقَهَا فَتَزَوَّجَهَا مُعَاوِيَةُ بْنُ أبِى سُفْيَانَ، وَكَانَتْ أمُّ الحَكَمِ تَحْتَ عِيَاضِ بْنِ غُنْمٍ الْفِهْرِىِّ فَطَلَّقَهَا فَتَزَوَّجَهَا عَبْدُاللّهِ ابْنُ عُثْمَانَ الثَّقَفِىُّ[. أخرجه البخارى .

22. (  1066)- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Müşrikler, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ve mü´minler karşısında iki kısımdı. Ehl-i harb olan müşrikler, ki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendileriyle savaş halinde idi. Bir de ehl-i ahd yani aralarında antlaşma yapılmış olan müşrikler vardı. Onlarla savaşılmıyordu. Onlar da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a karşı savaşmıyorlardı. Ehl-i harb´ ten bir kadın hicretle geldiği zaman, hayız olup temizleninceye kadar evlenmek üzere istetilmiyordu. Temizlenince onun nikâhlanması helâl oluyordu. Şayet nikâhtan önce, kadının kocası da hicret ederek gelecek olsa, kadın kendisine veriliyordu. Ehl-i harbten bir köle veya câriye hicret edecek olsa bunlar hür olur ve Muhâcirler´in bütün haklarını elde ederler."

Sonra İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ), -Mücâhid´in rivâyetinde olduğu şekilde- Ehl-i ahd´la ilgili olarak rivâyete devam etti  :  "...kendileriyle antlaşma yapılmış müşriklere ait bir köle veya câriye hicret edecek olsa, bunlar da iâde edilmezlerdi, ancak değerleri ne ise o ödenirdi." İbnu Abbâs devamla der ki  :  "Kureybe Bintu Ebî Umeyye Hz. Ömer´in yanında idi, boşadı. Kadınla, Muâviye İbnu Ebî Süfyân evlendi. Ümmü´l-Hakem Bintü Ebî Süfyan da Iyâz İbnu Ganem el-Fıhrî´nin nikâhı altında idi. O da bunu boşadı. Ümmü´l-Hakem´le de Abdullah İbnu Osmân es-Sakafî evlendi." [Buharî, Talâk 19.] [162]



AÇIKLAMA  : 



1- Hanefîler, bu hadisin zâhiriyle amel ederek, hicretle dar-ı harpten gelen kadının bir hayız müddetinden sonra nikâh edilebileceğini söylemiştir. Ancak Cumhur, hicret etmesi ve Müslüman olmasıyla birlikte hür sayıldığı için, esirlerin hilâfına, üç temizlik müddetinin beklenmesi, ondan sonra nikâhlanması gerekeceğine hükmetmişlerdir. Bu mesele âlimler arasında ihtilâflı bir mevzudur.

Bu meselede İbnu Abbas (  radıyallahu anh)  :  "Bir Hıristiyan kadın, kocasından bir müddet önce Müslüman olsa artık kocasına haram olur" demiştir. Bu hükme sevkeden âyet-i kerime şöyle buyurmuştur  :  "Ey iman edenler! Mü´min kadınlar, hicret ederek size gelirlerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mü´min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o kâfirlere (  eski kocalarına) helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Kâfirlerin bu kadınlara verdikleri mehirleri iâde edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, onlara verdiğiniz mehri isteyin. Kâfir erkekler de hicret eden mü´min kadınlara verdikleri mehirleri istesinler..." (  Mümtahine 10).

İhtilâf, kocanın, iddet içerisinde Müslüman olmasından doğmaktadır. Atâ, bu durumda "kadın yeni bir nikâh ve yeni bir mehirle eski kocasına dönmek isterse dönebilir" demiştir. Bu görüş bu meselede esas olmuştur. Hicretle gelen mü´min kadına, iddeti içerisinde evlenme teklifi yapılamayacağı prensibi esas alınınca İbnu Abbâs´la Atâ´nın görüşleri birleşmiş olmaktadır. Kûfe uleması (  Hanefîler) bu durumda "kocasına Müslüman olması teklif edilir" şartını koyarlar.

2- Hadiste ismi geçen Kureybe Bintu Ebî Ümeyye, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcesi olan Ümmü Seleme (  radıyallahu anhâ)´nin kızkardeşidir. Hz.Ömer müşrike kadınları mü´minlere haram kılan âyet (  Mümtehine 10) nâzil olduğu zaman Mekke´de iken evlenmiş olduğu ve henüz Müslüman olmayan iki hanımını boşar. Bunlardan biri Kureybe´dir. Kureybe´nin Müslüman oluşu hakkında gelen ihtilâflı rivayetler ve bunların İbnu Hacer tarafından te´lifine müteallik teferruata burada yer vermeyeceğiz. İkinci hanım da Ümmü Gülsüm Bintu Amr´dır, bu Abdullah´ın annesidir. Bununla Ebu Cehm İbnu Huzeyfe evlenir. Ebu Süfyan da, Ebu Cehm de henüz müşriktir.

3- Şunu bilmek gerekir  :  Mezkur âyet, Hudeybiye Sulhü üzerine nâzil olmuştur. Sulh anlaşmasının maddeleri arasında, Mekkelilerden Müslüman olup da Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e iltica eden çıkacak olursa, bunların Mekkelilere iade edilmesi de vardı. Bu maddeye göre mülteci Müslüman erkekler iade edilmişti. Kadın mültecilerin de iadesi sulh anlaşmasında var mıydı, yok muydu bu husus, rivayetlerde münakaşalı ise de, yukarıda zikri geçen âyet, kadınların iadesini yasaklamış ve Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da iâde etmemiştir. Antlaşmaya kadınların iâdesinin de dahil edilmiş olduğu kanaatinde olduğu anlaşılan İbnu Kesir, tefsirinde mezkur âyetin sünneti tahsis ettiğini ve hatta Kur´ân´la sünnetin tahsisine bu âyetin en güzel örnek teşkil ettiğini belirtir. Seleften bâzısı, tahsise değil, neshe örnek olduğunu, bu âyetin ilgili sünneti neshettiğini söylemiştir.

Ayet-i kerimenin emri üzerine, müşriklere iade edilmeyen mülteci kadınlardan bilhassa Ümmü Gülsüm Bintu Ukbe İbni Ebî Muayt ismen zikredilir. Çünkü bunu geri almak için iki erkek kardeşi Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a müracat ederler. Ancak Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), âyet-i kerimenin nehyi sebebiyle iade etmez.

Bu sulh anlaşmasından sonra iltica eden kadınlar iâde edilmemiş ise de, kocalarına mehri ödenmiştir. Kölelerin de bedeli ödenmiştir. Bu ödemelerin "sulh" sebebiyle olduğu bilhassa belirtilir. İbnu Kesir´in kaydettiği rivayetlere göre, âyetin emrine mü´minler harfiyyen uyup, boşadıkları kadınlara mehirlerini ödedikleri halde, müşriklerden boşanan Müslüman kadınlara müşrikler mehirlerini ödememişlerdir. Bu durumdan mağdur olanlara âyet-i kerimenin emriyle (  Mümtahine 11), hazineden (  ganimetten) ödeme yapılmıştır.

4- Ayet-i kerime, bu çeşit mülteci kadınların, gerçekten mü´min olup olmadıkları,yani imanları gereği mi bu iltica ve muhâcereti gerçekleştirdikleri hususunda emin olmak için imtihan edilmelerini emreder. Hatta sûre, Mümtahine ismini de buradan alır. Acaba bu imtihanın keyfiyeti nedir Nasıl cereyan etmiştir, çünkü iman dâhilî, kalbî ve enfüsî bir keyfiyettir, bunun hâricen görülmesi mümkün değildir, anlaşılması ise oldukça zordur.

Rivayetler bu sualimizi cevaplayacak açıklığa sahiptir  : 

1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) imtihan vazifesini Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´e vermiştir.

2- Hz. Ömer (  radıyallahu anh) bu kadınlara -İbnu Abbâs, Mücâhid, İkrime ve Katâde´den gelen rivayetlere göre- Allah adına yemin vererek şu hususları taleb etmiş ve sormuştur  : 

* Kocasına olan buğzu sebebiyle mi hicret etti

* Bir yerden bir başka yere gitmek arzusuyla mı hicret etti

* Dünyevî bir arzu ile mi hicret etti

* Allah ve Resûlü´nün sevgisiyle mi hicret etti

* Allah´ın bir ve Hz. Muhammed´in kulu ve elçisi olduğuna şehâdet.

* Bir kimseye aşk sebebiyle mi hicret etti

* Kocası ile olan geçimsizlik sebebiyle mi, İslâm´a ve Müslümanlara olan muhabbet sebebiyle mi hicret etti

Allah adına verilen yeminle alınan cevaplar, iman lehine olursa kabul edilip reddedilmedikleri, aksi takdirde kocalarına iade edildikleri belirtilir.

İbnu Kesir, imtihan âyetinde geçen  :  "Onların mü´min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, kâfirlere geri çevirmeyin" ibâresinden hareketle  :  "İmana yakînî şekilde ıttıla peyda etmenin mümkün olduğuna bu âyette delil vardır" der.

3- Bu âyet, evlenme meselelerinde mühim bir değişiklik getirerek o güne kadar serbest olan müşriklerle evlenmeyi yasaklamıştır  :  Ne erkek, ne kadın, herhangi bir Müslüman, müşrik biri ile evlenemez, haramdır. Bu âyetten önce Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kızı Zeyneb (  radıyallahu anhâ) bile müşrik olan Ebu´l-As´ın nikâhında kalabilmiş ve Bedir esirleri arasında bulunan Ebu´l-As, Zeyneb´in -annesi Hatice tarafından hediye edilmiş- kolyesi ile esaretten kurtarılmaya çalışmıştı.[163] Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "kızı Zeyneb (  radıyallahu anhâ)´i Medine´ye göndermesi" şartı ile Ebu´l-Âs´ı -kolyeyi iade ederek ve başka bir maddî talebde de bulunmaksızın- serbest bırakmıştı. Zeyneb (  radıyallahu anhâ) Medine´ye gelmiş, hicrî sekizinci senenin başlarında kocası Müslüman oluncaya kadar ayrı yaşamış, Müslüman olunca Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yeni bir nikah ve mehre luzüm görmeden iade etmişti. Mamafih nikahı yenilediği de söylenmiştir. Bu âyetten önceki tatbikatta, Müslümanlarla müşrikler arasındaki evlenme rahatlığını belirtmek için yine Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan misal göstermek gerekirse, Ebu´l-Âs örneği zikredilebilir. Bir ara müşrikler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a kötülük olsun diye, dindaşları olan Ebu´l-Âs´a Zeyneb (  radıyallahu anhâ)´i boşamasını söylerler, Ebu´l-Âs reddedince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ebu´l-Âs´a teşekkür eder. [164]



BEŞİNCİ FASIL

CİHADA MÜTEALLİK SEBEPLER



ـ1ـ عن عبداللّه بن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  مَا مِنْ غَازِيَةٍ أوْ سَرِيةٍ تَغْزُو في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَيَسْلَمُونَ وَيُصِيبُونَ إَّ تَعَجَّلُو ثُلُثَىْ أجْرِهِمْ. وَمَا مِنْ غَازِيَةٍ أوْ سَرِيَّةٍ تَخْفِقُ وَتُخَوِّفُ وَتُصَابُ إَّ تَمَّ أجْرُهُمْ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.»تَخفُقُ أى تصيب شيئاً من المغنم .



1. (  1067)- Abdullah İbnu Amr İbnu´l-Âs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah yolunda cihada çıkıp gazve yapan selamete erip ganimetle dönen her ordu ve her seriyye ahirette elde edeceği mükâfaatın üçte ikisine dünyada kavuşmuş olur. Hiçbir ganimet elde edemeyen, korku geçiren ve musibetlere mâruz kalan her ordu ve her seriyye ise (  ahirette) tam ücrete erer." [Müslim, İmâret 153, (  1906); Ebu Dâvud, Cihâd 13, (  2785); Nesâî, 15, (  6, 17, 18  ); İbnu Mâce, Cihâd 13,(  2785).][165]



AÇIKLAMA  : 



Rivâyetin Müslim ve Nesâî´deki aslında, muzaffer olarak ve ganimet alarak dönen gazilerin, ücretlerinin üçte ikisini dünyada peşin olarak aldıkları belirtildikten sonra şu ilave de yer alır  :  وَيَبْقَى لَهُمُ الثُّلُثُ "Ücretlerinin üçte biri (  ahirete) kalır."

Hadis-i şerif, cihâda mukabil dünyada şeref ve ganimetten nasibini alanla, savaşta mağlub düşen veya hiçbir dünyevî nasib elde edemeyen, sadece korku ve meşakkat çeken gazilerin uhrevî mükâfaatta eşit olmayacaklarını ifade ediyor. Çükü dünyada elde edilen ganimet vs. cihad ameline terettüp eden mükâfaatın bir cüz´ünü teşkil etmektedir. Nevevî, bu mânanın, sahâbeden bu mevzu üzerine gelen meşhur ve sahih rivayetlerin ruhuna uyan yegâne te´vil olduğunu, hadisin zahirine uygun düşen mânanın da bu olduğunu, Kadı İyâz´ın da bu mânayı benimsediğini belirtir. Bazı yorumların, -gazveye katılanların sevabca eşit olacakları ve ganimetin sevabı eksiltmeyeceği iddiasından hareketle- bu hadisin sahih olmayacağı düşüncesine saplandıklarını belirten Kadı İyaz, bu fikrin fâsid olduğunu söyler ve delillerini çürütür.

Nevevî´nin bu meyanda kaydettiği delillerden biri birçok sahâbenin şu mânadaki beyanlarıdır  :  مِنَّا مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَأكُلْ مِنْ اَجْرِهِ شَيْئاً وَمِنَّا مِنْ اَيْنَعَتْ له ثمرته

"İslâm için cihâd eden bir kısım arkadaşlarımız, emeklerine terettüp eden ücretten hiçbir şey yemeden şehid olup gittiler (  Uhud´da şehid olanlar gibi). Bazı arkadaşlarımız ise meyvelerinin dünyada iken olgunlaştığını gördüler (  fütuhât devrini yaşayan, bolluğa erenler gibi)." Hz. Ömer ve Habbâb İbnu Eret (  radıyallahu anhümâ) başta, birçok ashâb bu konuda yakınır ve hatta  :  "Sakın bütün ecrimizi dünyada yemeyelim " diye endişe ifade ederler.

Bu hadisin hükmünü kabul etmeyenlerin en ziyade dayandıkları şey Sahiheyn´de kaydedilen ve mücahidin sevabla ve ganimetle döneceğini beyan eden hadistir. Nevevî şöyle cevaplar  :  "Bu iki rivayet arasında teâruz mevcut değil ki birine râcih deyip kabul ederken, diğerine de mercuh deyip reddedelim.Çünkü bu hadiste mücâhidin sevapla ve ganimetle döneceği söylenirken ganimetin sevabı azaltacağına veya azaltmayacağına temas edilmemiştir, keza ganimet alanla almayanın sevabı eşit olacak da denmemiştir, mutlak bir ifâde ile mücâhidin hem sevap ve hem de ganimetle döneceği ifade edilmiştir. Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, mutlak olan öteki rivayeti mukayyed hâle getirmiştir. Usul kaidesidir  :  "Mukayyed, mutlaka tercih edilir ve bu şarttır."[166]



ـ2ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]كُنَّا مَعَ رسول اللّه # في غَزَاةٍ. فقَالَ  :  إنَّ بِالْمَدينَةِ رِجَاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً وََ قَطَعْتُمْ وَادِياً إَّ كَانُوا مَعَكُمْ حَبَسَهُمُ الْعُذْرُ[. أخرجه مسلم، وأخرجه البخارى وأبو داود عن أنس .



2. (  1068  )- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Biz bir gazvede Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik, bir ara şöyle buyurdular  :  "Medine´de kalan öyleleri var ki, kateddiğiniz her mesafe ve geçtiğiniz her vâdide aynen sizinle berabermiş gibi sevabınıza eksiksiz ortak oluyorlar. Bunlar, (  cihada katılmayı cân u gönülden arzulayıp da) özürleri sebebiyle orada kalanlardır." Bu rivayeti Buhârî ve Ebu Dâvud, Hz. Enes (  radıyallahu anh)´ten tahric etmişlerdir. [Müslim, İmâret 159, (  1911).][167]



AÇIKLAMA  : 



Mü´minin hayatında niyetin ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösteren hadislerden biri budur. Samimiyetle niyet ettiği hayırlı bir amele, meşru bir mazeretle iştirak edemeyen kimse, yapanların sevabına aynen iştirak etmiş olmaktadır.

Buradaki hadis, sefer gibi meşakkatli ve meşakkati nisbetinde de sevablı olan cihad amelinden misal vermektedir. Cihada, hastalık, sakatlık veya geride verilen bir vazifenin ifası gibi herhangi bir mazeretle iştirak edemeyen niyet sahiplerinin cihad sevâbına aynen iştirak ettiği belirtilmektedir. Vekî´nin rivâyetinde bu daha açık bir dille mâzurların fiilen cihad eden gaziler gibi sevaba nail olacakları belirtilir. Bu hadis, herhangi bir seferle mukayyed olmayıp âmdır. Âlimler bu durumdan hareketle cihadın farz-ı ayn oduğunu söylerler ve umumî bir seferberlikte cihâda katılmaya her mü´minin niyet etmesinin farz olduğunu belirtirler.

Bu hadisi, mânen te´yid eden âyetler de vardır. Nisâ sûresinde, cihad eden mü´minlerin cihad etmeyen mü´minlere faziletce üstünlüğü belirtilirken, "cihad etmeyen"den maksadın "özürsüz olarak yerlerinde oturanlar" olduğu belirtilir. (  95-96. âyetler). Nitekim bu istisnâî hüküm, âmâ sahâbîlerden İbnu Ümmi Mektûm´un cihâda iştirak edemediği için sevaptan mahrum kaldığını düşünerek Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a beyan ettiği üzüntüsü üzerine nâzil olmuştur.

Öyle anlaşılıyor ki, İslâm cemaati, Allah´ın rızasını tahsil yolunda halis niyetiyle bütünleşebilmekte, yüz binlerce, belki de milyonlarca parçadan teşekkül eden bir fabrika hükmüne geçebilmektedir. Her ferd bu fabrikanın ürün vermesinde bir rol, bir pay sahibi olmakta, böylece  :  "Bu üründe katkım var" diyebilmektedir. Dinimizin bildirdiği üzere, burada her iştirakçi, niyetine göre neticeden yüksek pay alabilmekte, en geride kalan en önde gidenle paya eşit şartlarla iştirak edebilmekte ve hatta geçebilmektedir.

Bu bütünleşme, bu iştirakın sırrı samimi niyet ve ihlâsta yatmaktadır.[168]



ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّه # يَقُول  :  عَجِبَ رَبُّنَا مِنْ

قَوْمٍ يُقَادُونَ إلى الجَنَّةِ بِالسََّسِلِ[. أخرجه البخارى وأبو داود. وقال  :  يعْنِى ا‘سيرَ يُوثَقُ ثُمَّ يُسْلِمُ .



3. (  1069)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim şöyle diyordu  :  "Zincirlere bağlı olarak cennete sevkedilen bir zümrenin haline Rabbimiz taccüb (  hayret) etti."

Ebu Dâvud  :  "Harp esiri yakalanır, zincire vurulur sonra da Müslüman olur" diyerek açıklamıştır. [Buharî, Cihâd 144; Ebu Dâvud, Cihâd 124, (  2677).][169]



AÇIKLAMA  : 



Şârihler, burada mecazî mâna kastedilebileceği gibi, hakikî mânasının da kastedilmiş olabileceğini belirtirler.

Taaccüb, mahiyeti bilinmeyen şey karşısında duyulan histir, dilimizde şaşkın olmak diye karşılanır. Tabii ki Allâmu´lguyûb olan Cenâb-ı Hakk´ın taccübe düşmesi sözkonusu olamaz. Bunu, Allah hakkında "memnun kalmak", "razı olmak", "takdir etmek" gibi uygun mânalarda te´vil etmek gerekir.

Hadisin mânasına gelince, harpte esir edilip zincirlere vurulan esirler, bilâhere İslâm´ı öğrendikten sonra gönül hoşluğu ile Müslümanlığı benimseyerek cennete giderler. Hadiste, ilk baştaki ikrâh yani zorlama, zincir olarak ifâde edilmiş olmaktadır. Tîbî  :  "Zincirden muradın, kişiyi dalâlet derekelerinden kurtarıp hidâyet derecelerine yükselten câzibe-i Hak olabileceğini" söylemiştir. Ancak şu hadis yukarıda verilen mânanın daha sahih olduğunu teyid etmektedir  : 

Ebu´t-Tufeyl Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan anlatıyor  : 

رَأيْتُ نَاساً مِنْ اُمَّتِى يُسَاقُونَ إلى الْجَنَّةِ فِى السََّسِلِ كَرْهاً قُلْتُ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ مَنْ هُمْ؟ قَالَ  :  قَوْمٌ مِنَ الْعَجَمِ يَسْبِيهِمُ الْمُهَاجِرُونَ فَيُدْخِلُونَهُمْ فِى ا“سَْمِ مُكْرِهِينَ

"Ümmetimden bir grubun, cennete, zincirlerle zorla sevkedileceğini gördüm." Ben  :  "Ey Allah´ın Resûlü, bunlar kim " diye sorunca  :  "Onlar, dedi; Arap olmayanlardan bir kavimdir, Muhâcirler onları esir ederler, zorla İslâm´a sokarlar."

Fazla taraftar bulmayan bir izaha göre, bunlardan maksat, kâfirler tarafından esir edilip zincire vurulan ve o halde ölen Müslümanlardır. [170]



ـ4ـ وعن أبى هريرة أيضاً رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  إنَّمَا ا“مَام جَُنَّةٌ يُقَاتَلُ بِهِ.[ أخرجه الخمسة إ الترمذى .



4. (  1070)- Yine Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) hazretlerinin anlattığına göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  :  "İmam bir perdedir, onunla birlikte (  düşmana karşı) savaş yapılır." [Buhârî, Cihâd, 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 43, (  1841), Ebu Dâvud, Cihâd 163, (  2757); Nesâî, Büyû 30, (  7, 155).[171]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, çeşitli vecihlerde rivayet edilen bir hadistir. İmamın gereğini ve ona itaati tesbit eder. Buhârî´deki vechi daha da uygundur  : 

مَنْ أطَاعَنِى فَقَدْ اَطَاعَ اللّهَ وَمَنْ عَصَانِى فَقَدْ عَصى اللّهَ وَمَنْ يُطِعِ اَمِيرَ فَقَدْ اَطَاعَنِى وَمَنْ يَعْصِى ا‘مِيرَ فَقَدْ عَصَانِى. وَإنَّمَا ا“مَامُ جُنَّةٌ يُقَاتِلُ مِنْ وَرَئِهِ وَيُتَّقى بِهِ فَإنْ اَمَرَ بِتَقْوَى اللّهِ وَعَدَلَ فَإنَّ لَهُ بِذلكَ أجْراً وَإنْ قَالَ بِغَيْرِهِ فَإنَّ عَلَيْهِ مِنْهُ

Yani  :  "Kim bana itaat ederse, Allah´a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse Allah´a isyan etmiş olur. Emîre itaat eden, bana itaat etmiş olur, kim emîre isyan ederse bana isyan etmiş olur. İmam bir perdedir, onun gerisinde düşmanla savaşılır, onunla korunulur. Şayet Allah´tan korkmayı emreder ve adaletli olursa, bu sebepten sevâba nâil olur, aksini yaparsa o yüzden de vebâle girer.

"İmamdan murad, âmme işlerini yürüten herkes, her memurdur. Her memur, kendisine terettüp eden hizmetlerde, halka karşı âmir durumunda olabilir.

İmam için cünne yani perde denmesi, halk adına düşmana muhatap olması, düşmanın eza ve istilasından halkı, askeriyle, tedbiriyle korumasından ileri gelir.

Bu mevzu üzerine geniş bilgi Hilâfet ve İmâret bölümünde gelecek (  1702-1743 numaralı hadisler).[172]



ـ5ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ فَتىً مِنْ أسْلَمَ قَالَ يَارسُولَ اللّهِ  :  إنِّى أُريدُ الْغَزْوَ وَلَيْسَ لى مَالٌ أتَجَهَّزُ بِهِ. قَالَ  :  ائْتِ فََُناً فَإنَّهُ كانَ قَدْ تَجَهَّزَ فَمِرضَ.فأتَاهُ

فقَالَ  :  إنَّ رسولَ اللّه يَقْرَأُ عَلَيْكَ السََّمَ وَيَقُولُ  :  أعْطِنِى الَّذِى تَجَهَّزْتَ بِهِ. فقَالَ ‘هْلِهِ يَافَُنَةُ أعْطِيهِ الَّذِى تَجَهَّزْتُ بِهِ وََ تَحْبِسِى عَنْهُ شَيْئاً مِنْهُ، فَوَاللّهِ َ تَحْبَسِى مِنْهُ شَيْئاً فَيُبَارِكَ لَكَ فِيهِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



5. (  1071)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Eslem kabilesinden bir genç  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Ben gazveye katılmak istiyorum, ancak gazve için gerekli techizâtı temin edecek malım yok!" dedi. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

-"Öyleyse falancaya git. O hazırlık yapmıştı ama hastalandı (  gelemeyecek)" dedi. Genç o adama gidip  : 

"- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sana selamı var, cihâd için hazırladığın techizâtı bana vermeni söyledi" dedi. Adam, ismen çağırarak hanımına  : 

"- Hanım! cihad için hazırladığım teçhizâtı şu gence ver, onlardan hiçbir şeyi alıkoyup esirgeme, Allah´a kasem olsun, esirgemeden her ne verirsen hakkında mübârek kılınır" dedi." [Müslim, İmâret 134, (  1894); Ebu Dâvud, Cihâd 177, (  2780).][173]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis hayra sebep olmanın da hayır ve sevap olduğunu ifâde etmektedir. Ulemâ, hayır için hazırlanan bir malın, başka bir hayırda da harcanabileceğine, bu hadisten delil çıkarmıştır. Nezir ederse, hayrı, nezrettiği şeyde harcaması gerekir. Ancak, şartlar, bu harcamayı nezrettiği şeyin dışında yapmasının daha hayırlı olacağını gösterirse, nezre rağmen hayrın sarf mahallini değiştirebilir, fakat nezir kefâreti öder. Böylece hayrını daha da artırmış olur.[174]



ـ6ـ وعن سمرة بن جُندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أمَّا بَعْدَ فإنَّ النَّبىَّ # سَمَّى خَيْلَنَا خَيْلَ اللّهِ تعالى، وَكانَ يَأمُرُنَا بِالْجَمَاعَةِ إذَا فَزِعْنَا، وَالصَّبْرِ وَالسَّكِينَةِ إذَا قَاتَلْنَا[. أخرجه أبو داود .



6. (  1072)- Semure İbnu Cündeb (  radıyallahu anh) (  bir gün) dedi ki  :  "Emmâ ba´d, bilesiniz, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) atlarımıza "Allah´ın atları" diye isim verdi. Bize, korktuğumuz zaman cemaat olmamızı, savaştığımız zaman da sabırlı ve sâkin olmamızı emrederdi." [Ebu Dâvud, Cihâd 54, (  2560).[175]



AÇIKLAMA  : 



1- Emmâ ba´d, Arapça´da asıl mevzuya geçerken kullanılan bir tâbir olup dilimizde karşılığı mevcut değildir. Hatip hitab ederken, kâtip mektubunu yazarken, İslâmî âdabtan olan hamdele ve salveleden sonra asıl konuya geçerken emmâ ba´d der veya yazar.

2- Atların "Allah´ın atı" diye isimlendirilmesi, tefe´ül için olmalıdır. Hem de Allah yolunda cihadda kullanıldığı, esas bu maksadla beslendiği içindir. Atı besleyen, tımar eden, külfetini çeken kimse ona Allah´ın atı gözüyle bakınca nokta-i nazarı, ilgisi, sevgisi herhalde farklı olacaktır. Eşyaya verilen isim devamlı bir telkin vesilesidir. Ata (  veya hayırda da kullanılabilecek muâdili eşyaya) bu neviden isimler vermenin müstehab olacağı, mü´minin hayra olan niyyetine bu tesmiyenin ne kadar müessir olacağı açıkça görülmektedir.

Hadis, Ebu Dâvud´da "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), korktuğumuz zaman, atımızı Allah´ın atı diye isimlendirdi" şeklindedir. Şârihler, "Korktuğumuz zaman" tâbirini "yardım istediğimiz zaman" şeklinde anlamanın da uygun olduğunu belirtirler. Ancak ifâdede "fürsan (  =süvâri)" kelimesinin hazfedilmiş olduğunu ve dolayısıyla ibarenin şöyle olması gerektiğine de dikkat çekilmiştir  :  يَافُرْسَانُ خَيْلِ اللّهِ "Ey Allah´ın atlarının süvarileri!..." Nitekim, Askerî´nin el-Emsâl´inde, Enes´in bir rivayetine göre  :  "Hârise İbnu´n-Nu´mân  :  "Ey Allah´ın Resûlü, demiştir, şehid olmam için bana dua buyurun" Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dua edivermiştir. Bir gün  :  "Ey Allah´ın atları binin" diye bir ses işitilmiştir. Hârise, ata binen ilk süvari ve şehid olan ilk süvâri olmuştur." Burada "Ey Allah´ın atları", Ey Allah´ın atlarının süvârileri demektir.

Âzimâbâdî, kaydetiği bâzı yorumlardan sonra hadisin son kısmında kastedilen mânanın şu olduğunu belirtir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) savaştığımız zaman cemaat olmamızı, sabır ve sükûnetimizi muhafaza etmemizi emrederdi."[176]



ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  خَيْرُ الصَّحَابَةِ أرْبَعَةٌ، وَخَيْرُ السَّرَايَا أرْبَعُمِائَةٍ، وَخَيْرُ الجُيوشِ أرْبَعَةُ آَفٍ، وَلَنْ يُغْلَبَ اثْنَا

عَشَرَ ألْفاً مِنْ قِلَّةٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



7. (  1073)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "En hayırlı arkadaş (  grubu) dört kişiliktir. En hayırlı askerî birlik dört yüz kişiliktir. En hayırlı ordu dört bin kişidir. On iki bin kişi, sayıca az diye mağlub edilemez." [Ebu Dâvud, Cihâd 89, (  2611); Tirmizî, Siyer 7, (  1555); İbnu Mâce, Cihâd 25, (  2827).][177]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste geçen arkadaştan murad, yolculuk sırasındaki arkadaştır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yalnız başına, "müsafirlik" mesafesini bulan (  takribi 90 km) uzaklığa yola çıkmayı tavsiye etmez. Hatta iki kişiyi de tavsiye etmez. Üçe cevâz verir ise de bu hadiste arkadaş olarak dört kişilik grubun en iyi olacağını belirtmektedir. Bu tavsiye vecibe ifade etmez, az da çok da olabilir. Gazzâlî, İhyâ´da dörtteki hikmeti şöyle açıklar  :  "Yolcu, sefer sırasında kendisini muhâfaza edecek birine muhtaçtır. Keza bazı ihtiyaçları için yol esnasında şuraya buraya gitme ihtiyacı da duyar. Şâyet üç kişi olsalar, ihtiyacı için ayrılacak olan tek başına gider. Bu durumda yanında ünsiyet edeceği biri olmayacağından ruhen sıkılır. İhtiyaçlar için iki kişi beraber çıksalar, eşyaların başında kalan, yalnız kalır. Bu hem tehlikelidir, hem de ruhuna sıkıntı verir. Öyle ise dörtten az olan bir ekip yol ihtiyacını yeterince karşılayamaz. Beşinci ise, ihtiyaçtan fazladır. Arkadaş çok olunca sohbet bile yapılamaz.

Şu halde, hadiste, en hayırlı arkadaş grubun dört olduğuna dair delil mevcuttur. Hadiste "En hayırlı arkadaş dörttür" tâbiri içinde, zımnen; dörtten az sayıdaki arkadaş grubunda da -hazer veya sefer halinde- hayır vardır" mânası mevcuttur. Ancak, Amr İbnu Şuayb´ın rivâyet ettiği bir hadiste "üç"ten az olan ekib için "şeytân" tâbiri kullanılmıştır  :  اَلرَّاكِبُ شَيْطَانٌ وَالرَّاكِبَان شَيْطَانَانِ وَالثََّثَة رَكْبٌ

"Bir yolcu şeytadır, iki yolcu iki şeytandır, üç yolcu bir ekiptir."

Taberî der ki  :  "Buradaki zecr (  yasaklama), edeb ve irşâd zecridir, tahrim zecri değildir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tek kişinin seyahatinde yalnızlıktan mütevellit mahzurlar olduğu için bunu yasaklamıştır, değilse, yalnızlık haram değildir."

Gerçek şu ki, âlimler bu meselede farklı fetvalar vermişlerdir. İhtiyaca, şartlara göre yalnız olmak da gerekebilir. Nitekim casuslar, öncüler, haber toplayıcıların yalnız olması gerekmektedir.

2- Askerî birlik diye tercüme ettiğimiz seriyye sayısı dört yüz civarında olan bir müfrezedir, ordunun bir bölümüdür. Aşağı yukarı günümüzün taburuna tekâbül eder. İbrahim Harbî  :  "Seriyye, dört yüz civarındaki süvarî birliğidir" diye tarif etmiştir. Geceleyin yol alıp, gündüz gizlendiği için seriyye dendiği ifade edilir. Çünkü serâ سَرَى "geceleyin yürüdü" demektir.

İbnu´l-Esîr, bu açıklamaya katılmaz. Ona göre  :  "Bu, sayısı dört yüze ulaşan askerî bir birliktir, cem´i serâyâ gelir. Seriyye denmesi, bunların askerlerin en hayırlı kısmından seçilen bir hülâsa olmasındandır; "sırrî", nefis demektir. Bu miktar bir müfrezeye seriyye denmesi (  hareket kaabiliyetinin fazla olması sebebiyle) gizlice, hiç sır vermeden düşmana nüfûz etmesinden de olabilir."

İbnu Raslân şu açıklamayı yapmıştır  :  "Seriyyenin hayırlısı dört yüz" diye sınırlandırılması.. Bedir Ashâbı´nın üç yüz küsur olmasından ileri gelebilir. Bu duruma göre, en hayırlı seriyye üç yüzdört yüz ile dört yüzbeş yüz arasındaki seriyyedir.

3- "On iki bin sayıca az diye mağlub edilemez" sözü, bu sayı bir ordu için ideal miktardır. Bu miktardaki bir ordu düşman karşısında mağlup düşmüşse bunun mağlubiyet sebebi sayısının azlığından değildir. Ebu Ya´lâ el-Mevsilî´nin Müsned´inde »... اِذَا صَبَرُوا وَاتَّقُوا« ziyadesi vardır. Mâna şöyle olur  :  "Sayısı on iki bini bulan ordu sabreder ve takvaya riâyet ederse sayı azlığı sebebiyle mağlup düşmez." Öyle ise bu sayıdaki bir İslâm ordusu mağlupsa "azlık"tan başka sebep aramak lazım  :  Sayıya güvenmek, şeytanın içlerine savaşı kazanacak güçte oldukları, şecaat sahibi bulundukları, fazlasıyla maddî kudrete sahip oldukları hususunda attığı telkinler sonucu kendilerine fazla güvenerek (  Allah´ı unutmak, alınması gereken bir kısım tedbirleri ihmâl etmek) gibi. Nitekim Huneyn Savaşı´nda sayıları on iki bin olan İslâm ordusu, çokluklarına ve sayılarına güvenmişler  :  "Bugün bizi sayıca azlık mağlub edemez" demişlerdi. Fakat ilk vehlede dağıldılar, sonra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın gayreti ile toparlanıp galebe çaldılar. Âyet-i kerime meâlen  :  "Huneyn günü çokluğunuzla böbürlenmiştiniz, size hiçbir faydası olmadı...." (  Tevbe 25) der.

Âlimler bu hadise dayanarak "Müslümanların adedi on iki bine ulaşınca, düşman sayılamayacak kadar çok da olsa cepheyi terketmek haramdır" demişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak 1057 numaralı hadisin açıklaması da görülmelidir. [178]



ـ8ـ وعن أبى طلحة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رَسولُ اللّه # إذَا ظَهَرَ علَى قَوْمٍ أقَامَ بِالْعَرْصَةِ ثََثَ لَيَالٍ[. أخرجه الخمسة إ النسائى .



8. (  1074)- Ebu Talha (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir kavme galebe çalınca, (  evler arasındaki) boş bir arsada üç gece ikâmet ederdi." [Buharî, Cihad 185, Megâzî 7; Müslim, Cennet 78, (  2875); Tirmizî, Siyer 3, (  1551); Ebu Dâvûd, Cihâd 131, (  2695).][179]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın askerî harekâtıyla ilgili mühim bir prensibini görmekteyiz  :  Fethedilen yerde üç gece ikâmet. Mühellib bunu  :  "Askerleri ve hayvanları dinlendirmek için" diye açıkladıktan sonra, "fethedilen yer düşmana ve gelip geçene karşı emniyetli ise" diye bir şart da belirtir. İbnu´l-Cevzî şöyle der  :  "Maksad galebenin tesirini artırmak, ahkâmı infâz etmek ve (  gözdağı vererek aleyhte) toplanmayı azaltmaktır, sanki şöyle demektedir  :  "Haydi, kuvvetli olan, kendine güvenen buyursun, işte buradayız."

İbnu´l-Münîr de şu yorumu yapmıştır  :  "Bu kalıştan maksad, muhtemelen, meâsi işlenmiş olan bu bölgeye, zikrullah ve şeâir-i İslâmiye´yi izhar etmek suretiyle mânevî bir ziyâfette bulunmaktır. Bu zikir ve şeâirin izharı mânevî bir ziyafet hükmüne geçerse bunun üç gün devam etmesi gerekir, zira ziyafetin müddeti üç gündür." Muhakkak ki her te´vilin bir vechi, bir haklılığı var.[180]



ـ9ـ وعن عمران بن الحصين رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كانَتْ ثقِيفٌ حُلَفَاءَ لِبَنِى عُقَيْلٍ، فَأسَرَتْ ثَقِيفٌ رَجُلَيْنِ مِنْ أصْحَابِ رسولِ اللّه #، وَأسَرَ أصْحَابُ رسولِ اللّه # رَجًُ مِنْ بَنِى عُقَيْلٍ وَأصَابُوا مَعَهُ الْعَضْبَاءَ فَأتَى عَلَيْهِ رسولُ اللّه # وَهُوَ في الْوَثَاقِ فقَالَ يَا مُحَمَّدُ. فقَالَ مَا شَأنُكَ؟ فقَالَ بِمَ أخَذْتَنِى وَأخَذْتَ سَابِقَةَ الحَاجِّ؟ يَعْنِى الْعَضْبَاءَ. قَالَ أخَذْتُكَ بِجَرِيرَةِ حُلَفَائِكَ ثَقِيفٍ. ثُمَّ انْصَرَفَ عَنْهُ فَنَادَاهُ يَا مُحَمَّدُ، يَا مُحَمَّدُ، وَكانَ # رََفِيقاً رَحِيماً. فَرَجَعَ إلَيْهِ فقَالَ  :  مَا شأنُكَ؟ فقَالَ  :  إنِّى مُسْلِمٌ. فقَالَ  :  لَوْ قُلْتَهَا وَأنْتَ تَمْلِكُ أمْرَكَ أفْلَحْتَ كُلَّ الْفََحِ، ثُمَّ انْصَرفَ عَنْهُ فََنَادَاهُ

فَأتَاهُ. فقَالَ  :  مَا شَأنُكَ؟ قَالَ  :  إنِّى جَائِعٌ فأطْعِمْنِى، وَظَمْآنٌ فاسْقِنِى. قال  :  هذِهِ حَاجَتُكَ فَافْتُدِى بِرَجُلَيْنِ. قَالَ  :  وَأسِرَتِ امْرَأةٌ مِنَ ا‘نْصَارِ وَأُصِيبَتِ الْعَضْبَاءُ فَكَانتِ الْمَرأةُ في الْوَثَاقِ. فَكَانَ الْقَوْمُ يُرِيحُونَ نَعَمَهُمْ بَيْنَ يَدَىْ بُيُوتِهِمْ فَانْفَلَتَتْ ذَاتَ لَيْلَةٍ مِنَ الْوَثَاقِ فَأتَتِ ا“بلَ، فَجَعَلتْ إذَا دَنَتْ مِنَ الْبَعِيرِ رَغَا فَتَتْرُكُهُ حَتَّى انْتَهَتْ إلى الْعَضْبَاءِ فَلَمْ تَرْغُ وَهِىَ نَاقَةٌ مُنَوَّقَةٌ  :  أىْ مُدَرَّبَةٌ، وَرُوىَ مُدَرَّبَةٌ، وَرُوىَ مُجَرَّسَةٌ. قالَ  :  فقَعَدَتْ في عُجُزِهَا ثُمَّ زَجَرَتْهَا فَانْطَلَقَتْ وَنَذِرُوا بِهَا فَطَلَبُوهَا فَأعْجَزَتْهُمْ. قَالَ  :  وَنَذَرَتْ للّهِ تعالى إنْ نَجَّاهَا اللّهُ عَلَيْهَا لَتَنْحَرَنَّهَا. فَلمَّا قَدِمَتِ الْمَدِينَةَ  :  رَآهَا النَّاسُ فقَالُوا  :  الْعَضْبَاءُ نَاقةُ رسولِ اللّه # فقالت  :  نذرت ان نجانّى اللّه نحرنّها فاتوا رسولَ اللّهِ # فَذكَرُوا ذلِكَ لَهُ. فقَالَ  :  سُبْحَانَ اللّهِ؟ بِئْسَمَا جَزَتْهَا، نَذَرَتْ إنْ نَجَّاهَا اللّهُ تعالى عَلَيْهَا لتَنْحَرَنَّهَا. َ وَفَاءَ لِنَذْرٍ في مَعْصِيَةٍ، وََ فِيمَا َ يَمْلِكُ ابنُ آدَمَ[. أخرجه مسلم وأبو داود. وأخرجه الترمذى منه طرَفاً يسيراً.»المُدَرَّبَةُ« المخرّجة المؤدّبة التى ألفتِ الركوب وعُوِّدت المشى في الدروب. »وَالمُجَرَّسَةُ« بالجيم والسين المهملة  :  المجربة المدربة في الركوب والسير .



9. (  1075)- İmrân İbnu´l-Husayn (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Sakif, Benî Ukayl´in müttefiki idi. Sakîfliler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabından iki kişiyi esir ettiler. Buna mukabil Müslümanlar da Benî Ukayl´dan bir kişiyi esir ettiler, adamla birlikte Adbâ adlı deveyi de ele geçirdiler. Adam bağlı halde iken Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yanına geldi. Adam  : 

"- Ey Muhammed!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Ne istiyorsun " diye sordu  : 

"- Beni niye yakaladınız, hacıları geçene (  yani Adbâ´ya) niye el koydunuz " dedi  : 

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) meseleyi büyütmek için  : 

"- Seni müttefiklerin olan Sakif´in cinayetinden dolayı yakaladım!" cevabını verdi, sonra oradan ayrılıp gitti. Adam tekrar seslenerek  : 

"- Ey Muhammed! Ey Muhammed" dedi. Resûlulah (  aleyhissalâtu vesselâm) merhametli ve nezâketli idi. Adama dönerek  : 

"- Ne istiyorsun " dedi. Adam  : 

"- Ben Müslümanım!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Sen bunu, daha önce, kendi umuruna mâlik iken söylemiş olsaydın, tamamiyle kurtulurdun" dedi ve adamdan uzaklaştı. Adam tekrar  : 

"- Ey Muhammed, ey Muhammed!" diye bağırdı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) geri gelerek  : 

"- Ne istiyorsun " dedi. Adam  : 

"- Açım, doyur beni, susadım, su ver bana!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Hacetin bu mu " dedi. Adam öbür iki kişiye mukabil fidye yapıldı."

Râvi İmrân sözüne şöyle devam etti  :  "Ensâr´dan bir kadın esir edildi. Adbâ dahi ele geçirildi. Kadın bağa vurulmuştu. Halk develerini evlerinin önünde dinlendiriyorlardı.

Bir akşam bu kadın ipten boşanarak develerin yanına geldi. Kadın deveye yaklaştı mı deve böğürüyordu. O da birini bırakıp öbürüne yaklaşıyordu. Sonunda Adbâ´ya yaklaştı. Bu böğürmedi.

Râvî der ki  :  "Bu pişkin bir deve idi" -bir rivayette  :  "O terbiyeden geçmiş bir deve idi" denmiştir. Ebu Dâvud´da  :  "Uysal bir deve" denmiştir- Kadın devenin arkasına bindi, hayvanı sürüp yola revân oldu.

Kadının kaçtığını hissettiler, arayıp taradılar, ama bulamadılar. Kadın, Allah kendisine kurtulma nasib ederse, deveyi Allah için kurban etmeyi adadı. Medine´ye gelince, halk onun kurtulduğunu görünce  :  "Adbâ, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın devesi!" diye bağrıştı. Kadın  : 

"- Ben nezretmişim. Allah beni kurtarırsa onu kurban edeceğim diye!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip bu durumu haber verdiler. O  : 

"- Sübhânallah! Hayvancağıza ne kötü mükâfaat vermiş  :  Allah onu, bunun üzerinde kurtarırsa o tutup bunu kesecek ha! Olacak şey mi Hayır! Günah olan bir nezre uyulmaz, şahsen sâhip olmadığı bir şey üzerine yaptığı nezre de uymaz!" dedi." [Müslim, Nüzûr 8, (  1641); Ebu Dâvud, Eymân 28, (  3316).][181]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla olan münasebetlerini, devrinin harp kaidelerine göre yürütmüştür. Esir edilen Müslümanları kurtarabilmek için, o da düşman taraftan -ve burada olduğu üzere- düşmanın müttefikinden bazılarını esir almıştır. Nitekim, esir Müslümanların kurtarılmasında fidye edilmiştir.

2- İkinci vak´ada Ensâr´dan esir edilen kadın, Ebû Zerr Gifârî (  radıyallahu anh) hazretlerinin hanımıdır.

3- Adbâ, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın devesidir, kaliteli, kapasiteli, iyi yetiştirilmiş bir devedir. Hızlı koşmasıyla meşhurdur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona binerek katıldığı deve yarışmalarında hep kazanırdı. Rivâyette geçen "hacıları geçen" tâbiri devenin bu vasfını belirtir. Muhtemelen, hac kâfilelerinde başkasına ön vermeyip en önde yer almakla temâyüz ettiği için bu vasıf deveye verilmiş olabilir. Rivayetten de anlaşılacağı üzere deve aslen Benî Ukayl´den birine aittir, ancak sonradan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Kasvâ ve Ced´a adında başka develerinin de ismi geçer. Ancak bunlar aynı devenin farklı isimleri mi, ayrı ayrı üç deve mi ihtilaf edilmiştir. Şurası muhakkak ki, o zamanın şartlarında bir ailenin birden fazla devesi olması lüks ve israf değildir, normaldir.

4- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) "Ben Müslümanım" diyen esire  :  "Bu sözü, daha önce, kendi umuruna mâlik iken söylemiş olsaydın, tamamiyle kurtulurdun" demekle şunu ifade etmiştir  :  "Esir olmazdan önce Müslüman olsaydın, seni ne esir eder, ne de malını ganimet olarak alırdık. Ama şimdi kısmî bir kurtuluşa erdin. Artık seni öldürüp öldürmemekte muhayyer değiliz, hayatın garanti altında, fakat esir olarak tutmak, bağışlamak veya fidye mukabili bırakmakta muhayyeriz, mal iddiasında da bulunamazsın."

Bu cevap İslâm´ın harp hukukuyla ilgili bir hükmünü beyan etmektedir  :  Bir esirin Müslüman olması ganimet sahiplerinin onun üzerindeki haklarını düşürmüyor, önceki mallarına istihkak kazandırmıyor. Esîr olmazdan önce Müslüman olan, ganimet malı olmaktan kurtulur.

5- Bu rivayet Müslim ve Ebu Dâvud´da nezir yani adakla ilgili bölümde kaydedilmiştir. Çünkü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, rivayetin en sonunda kaydedilen sözü nezirle ilgili mühim iki esas vazetmektedir  : 

1) Günah olan bir şeyi işlemek üzere yapılan nezre uyulmaz.Yani, şarap içmek, zina yapmak, annebabaya itaatsizlik etmek gibi dinin yasakladığı amelleri yapmak üzere edilen nezirler bâtıldır. Bunlara "nezirdir" diye uyulmaz. Bu çeşit nezirlere uymayan kimseye yemin kefâreti de gerekmez. Ebu Hanife, Şâfiî, Mâlik hazretleri Dâvud-ı Zâhirî ve cumhur-u ulemâ bu hükümde birleşirler. Sâdece Ahmed İbnu Hanbel, bir başka hadisle istidlâl ederek bu durumda yemin kefâreti vermek gerektiği görüşündedir. Mezkur hadisi Hz. Aişe rivâyet etmiştir  :  yani  :  َ نَذْرَ فِى مَعْصِيَةٍ وَكَفَارَتُهُ كَفَارَةُ يَمِينٍ

"Günah amele nezredilmez, (  edilmişse îfa edilmez, kefarette bulunulur) kefareti de yemin kefâretidir." Muhaddisler bu rivayetin zayıf olduğunda ittifak ederler.

2) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hadiste beyan ettiği ikinci hüküm "Kişi, sâhip olmadığı bir şeye nezrederse uyulmaz (  batıldır)" ifadesidir. Yani nezir yapan birisi nezrini kendi mülkünde olmayan bir şeye izâfe ederse demektir. Sözgelimi  :  "Allah hastama şifa verirse falancanın kölesini âzad edeceğim" veya "elbisesini veya evini tasadduk edeceğim" demesi gibi.

Ancak, o anda zimmetinde olmayan bir mala izâfeten nezirde bulunursa bu nezir sahihtir, borçlanmış olur. Sözgelimi  :  "Allah hastama şifa verirse Allah için bir köle âzad edeceğim" dese, o sırada kölesi veya köleyi satın alabilecek bir malı olmasa bile nezri sahih olur, hastası iyileştiği takdirde bir köle âzad etmesi gerekir.

6- Bu hadisten, kadınların, dâru´lharpten dâru´l-İslâm´a hicret, kötülük yapmak isteyenlerden kaçma gibi zarurî durumlarda tek başına yola çıkabileceği hükmü çıkarılmıştır. Bilindiği üzere şeriat-ı garrâmız, kadınların "sefer mesâfesine" yalnız başlarına yolculuk yapmasına cevaz vermez, yanında, kocası veya nikah düşmeyen bir mahremi bulunacaktır. Bu rivayetten kadının belirtilen zarurî hallerde seyahat yapabileceği hükmüne varılmıştır.

7- İmam Şâfiî ve bazı âlimler bu hadisten hareketle  :  "Küffâr, Müslümanların malını ganimet olarak aldıkları takdirde, bu mala onlar temellük edemezler, yani Müslümanlar o malı tekrar ele geçirecek olsalar, eski sâhibine verilir, Müslümanların ganimeti sayılmaz" demiştir. Çünkü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Kişi sâhip olmadığı bir şey üzerine yaptığı nezre uymaz" diyerek, kadının bindiği Adbâ´nın kadına ait olmadığını ima etmiş olmaktadır. Ancak Ebu Hanîfe ve diğer fakihler ehl-i küfür, Müslümanların malını yağmalayıp ganimet yaptıkları takdirde, onların mülkü sayılacağı görüşündedirler.[182]



ـ10ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]المُشْرِكُونَ أرَادُوا أنْ يَشْتَرُوا جَسَدَ رَجُلٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَأبى رسولُ اللّه # أنْ يَبِيعَهُمْ[. أخرجه الترمذى .



10. (  1076)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Müşrikler, bir müşrikin cesedini parayla satın almak istediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunun para ile satılmasına karşı çıktı." [Tirmizî, Cihâd 35, (  1715).][183]



AÇIKLAMA  : 



Burada müşriklerin para vererek almak istedikleri belirtilen cesed, Nevfel İbnu Abdillah İbni´l-Muğîre´ye aittir. Bu herif, Hendek Savaşı sırasında büyük bir cür´etle hendeği atlayıp Müslümanlar tarafına geçmeyi becermişti, ancak hemen gebertildi. Mekkeliler, onun cesedini para vererek satın almayı teklif ettiler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu işitince  :  َ حَاجَةَ لَنَا بِثَمَنِهِ وََ جَسَدِهِ

"Bizim ne onun cesedine, ne de cesedinden gelecek paraya ihtiyacımız var" buyurmuş ve cesedin teslim edilmesini söylemiştir. Halbuki, Mekkeliler bu cesed için on bin dirhem teklif etmişlerdi.

İslâm fukahası bu ve benzeri hadislere dayanara müşriklerin cifelerinin para mukabili satılmasının câiz olmadığı hükmünü ortaya koymuşlardır. "Cife satışı, cifeye mukabil para alınması caiz değildir, çünkü ölmüştür, ölüye temellük etmek, ona mukâbil bir ivaz almak caiz değildir" derler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), cife ve putların satılmasını haram kılmıştır.[184]


ÜÇÜNCÜ BAB

CİHADLA İLGİLİ TEFERRUAT


BİRİNCİ FASIL

EMAN VE SULH


ـ1ـ عن عثمان بن أبى حازم عن أبيه عن جده صخر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]أنَّ رسولَ اللّه # غَزَا ثَقِيفاً، فَلمَّا سَمِعَ بِذلِكَ صَخْرٌ رَكبَ في خَيْلٍ يُمِدُّ رسولُ اللّه # فَوَجَدَهُ وَقَدِ انْصَرَفَ وَلَمْ يَفْتَحْ فَجَعَلَ صَخْرٌ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ حِينَئِذٍ عَهْدَ اللّهِ وَذِمَّتَهُ أنْ َ يُفَارِقَ القَصْرَ حَتَّى يَنْزلُوا عَلى حُكْمِ رسُولِ اللّهِ # فَلَمْ يُفَارِقْهُمْ حَتَّى نَزَلُوا عَلى حُكْمِ رسولِ اللّهِ #، فََكَتَبَ إلَيْهِ صَخْرٌ  :  أمَّا بَعْدُ فإنَّ ثَقِيفاً قَدْ نَزَلُوا عَلى حُكْمِكَ يَا رَسُولَ اللّهِ، وَإنِّى مُقْبِلٌ بِهِمْ في خَيْلٍ. فَأمَرَ رسُولُ اللّهِ #بِالصََّةِ جَامِعَةٌ. فَدَعَا ‘حْمِسَ عَشْرَ دَعَواتٍ  :  اللَّهُمَّ بَارِكْ ‘حْمَسَ في خَيْلِهَا وَرَجْلِهَا، وَأتَاهُ الْقَوْمُ فَكَلَمهُ المُغِيرَةُ بنُ شُعْبَةَ. فقَالَ يَا رسولَ اللّهِ  :  إنَّ صَخْراً أخَذَ عَمَّتِى وَقَدْ دَخَلَتْ فِيمَا دَخَلَ فِيهِ الْمُسْلِمُونَ فَدَعَاهُ فقَالَ  :  يَا صَخْرُ إنَّ الْقَوْمَ إذَا أسْلَمُوا فٍَدْ أحْرَزُوا دِمَاءَهُمْ وَأمْوَالَهُمْ فَادْفَعْ إلى الْمُغيرَةِ عَمَّتَهُ فَدَفَعَهَا إلَيْهِ، وَسَألَ نَبىَّ اللّهِ #  :  مَاءً كانَ لِبَنِى سُلَيْمٍ قَدْ هَرَبُوا عَنِ ا“سَْمِ وَتَرَكُوا ذلِكَ المَاءَ فقَالَ  :  أنْزَلُ فِيهِ أنَا وَقَوْمِى فَأنْزَلَهُ. وَأسْلَمُوا، يَعْنِى بَنِى سُلِيمٍ. فَأتَوْا صَخراً وَسَألُوهُ أنْ يَدْفَعَ إلَيْهِمْ ذلِكَ المَاءَ فَأبى. فَأتَوْا النَّبىَّ # فقَالُوا  :  يَا رسُولَ اللّهِ قَدْ أسلَمْنَا فَأتَيْنَا صَخْراً لِيَدْفَعَ إلَيْنَا مَاءَنَا فَأبَى مَاءَنَا فَأبَى عَلَيْنَا فَدَعَاهُ  :  فَقَالَ يَا صَخْرُ إنَّ الْقَوْمَ إذَا أسْلَمُوا أحْرَزُوا دِمَاءَهُمْ وَأمْوَالَهُمْ فَادْفعْ إلَيْهِمْ مَاءَهُمْ. قَالَ  :  نعَمْ يَا رسُولَ اللّهِ؛

وَرَأيْتُ وَجْهَ رسولِ اللّهِ # يَتَغَيَّرُ عِنْدَ ذلِكَ حُمْرَةً حَيَاءً مِنْ أخْذِ الجَارِيَةِ، وَأخْذِهِ المَاءَ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1077)- Osman İbnu Ebî Hâzım, babası vasıtasıyla dedesi Sahr (  radıyallahu anh)´dan rivayet ediyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Tâif´e karşı gazveye çıkmıştı. Sahr bunu işitir işitmez, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a imdad etmek üzere bir grup atlıyla hareket etti. Ancak, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı fetih yapmadan geri dönmüş buldu. Sahr, o gün Allah´a yemin ederek  :  "Şu Kasr, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüne boyun eğmedikçe kuşatmayı kaldırmayacağım" dedi ve oradan ayrılmadı. Nihâyet içeridekiler Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüne boyun eğdiler. Sahr, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a şöyle yazarak durumu bildirdi  :  "Emmâ ba´d  :  Ey Allah´ın Resûlü! Sakif senin hükmüne boyun eğmiştir. Ben, onları süvariler arasında getiriyorum."

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Essalâtu Câmiatun" diye nida edilmesini emretti.[185] Kahraman (  yani Sahr) için  :  "Rabbim, şu kahramana atlarını, adamlarını mübârek kıl!" diye on kere dua etti.

Derken halktan bir grup Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına geldi. Muğîre İbnu Şu´be söz alıp  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Sahr, halamı yakaladı. Halbuki halam Müslümanların girdiği şeye (  imana) girmişti" dedi. Resûlulah (  aleyhissalâtu vesselâm) onları çağırıp  : 

"- Ey Sahr, bir kavm Müslüman oldu mu, artık kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. Muğîre´ye halasını iade et!" dedi. O da kadını ona iâde etti.

Sahr, Benî Süleym´e ait olan bir suyu Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den istedi. Benî Süleym, İslâm´dan kaçarak bu suyu terketmişti. Sahr  :  "Ey Allah´ın Resûlü, beni ve kavmimi oraya yerleştir!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Pekâla!" dedi ve onu oraya yerleştirdi  : 

Sonra Süleymîler Müslüman oldular ve Sahr´a gelip suyu kendilerine iade etmesini söylediler. Sahr, buna imtina edince Süleymîler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a başvurdular  : 

"- Ey Allah´ın Resûlü, biz Müslüman olduk, suyumuzu iâde etmesi için Sahr´a geldik. O imtina edip vermedi" dediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Sahr´ı çağırttı. Gelince  : 

"- Ey Sahr, bir kavm Müslüman olunca mallarını ve kanlarını korurlar, bunlara sularını geri ver!" diye emretti. Sahr  : 

"- Başüstüne ey Allah´ın Resûlü!" dedi.

Râvi der ki  :  "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yüzünün bu sırada suyu Sahr´dan geri almaktan duyduğu haya sebebiyle genç kızın yüzü gibi kızardığını gördüm." [Ebu Dâvud, Harâc 36, (  3067).][186]



AÇIKLAMA  : 



1- Hicrî sekizinci senenin Şevval ayında cereyan eden Taif´in fethiyle ilgili bir vak´a anlatılmaktadır. Sahr, Ebu Hazm Sahr İbnu´l-Ayle İbni Abdillah el-Becelî el-Ahmesî´dir. Kûfe´de yerleşmiştir, Begavî, "Sahr´ın bundan başka rivayeti yok" der.

2- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Sahr´a suyu geri vermesini söylemesi, hukukî bir vecibe olarak değil, gönüllerini hoş etmek içindir. Zira fıkhen, esas şudur  :  Kâfir, malını bırakıp kaçınca ele geçirildi mi artık bu, fey olur. Bir kere, fey oldu mu ona Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) temellük eder. Burada da öyle olmuş, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) temellük eder. Burada da öyle olmuş, Resulullah (  a.s) suyu Sahr´a bağışlamıştı, artık bu mülkün, Müslüman olmalarıyla onlara geçmesi mümkün değildi. Ancak, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), suyu, Sahr´ın rızasıyla ondan alarak, eski sâhiplerine, onların İslâm´a kazanılması, dine bağlılıklarının artırılması için iâde etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın suyu iâde emrinin bu mahiyette olduğunun en iyi delili, emri verirken yüzünün kızarmasıdır. Bu emirle Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), aslında fıkhî bir hukukun iadesini emretmemiş, bir atıfette bulunmasını söylemiştir. Sahr (  radıyallahu anh) da bu emri hemen yerine getirmiştir.

Muğîre İbnu Şu´be´nin halasını iâde emri de bu mahiyette olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Huneyn Savaşı´nda ele geçirilen Huneynli kadınlar da âilelerine, karşılıksız iâde edilmeye Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından teşvik edilmiş ve bunda muvaffak olmuştur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), çok sayıdaki askerin rızasını alarak, gönül hoşluğuyla bu meselenin halline hususî gayret göstermiştir. Keza Müreysî Gazvesi´nde ele geçirilen Benî Müstalik esirleri de bu yolla bağışlanarak gönülleri kazanılmıştır.[187]



ـ2ـ وعن يزيد بن عبداللّه قال  :  ]كُنَّا بِالْمِرْبَدِ بِالْبصْرَةِ فَإذَا رَجُلٌ أشْعَثُ الرَّأسِ بِيَدِهِ قِطْعَةُ أدَمٍ أحْمَرَ. فقُلْنَا كَأنَّكَ مِنْ أهْلِ الْبَادِيَةِ؟ فقَالَ أجَلْ. قُلْنَا  :  نَاوِلْنَا هذِهِ الْقِطْعَةَ ا‘دَمَ الَّتِى في يَدِكَ. فَنَاوَلْنَا فإذَا فيهَا  :  مِنْ محَمدٍ رسولِ اللّه # إلى بَنى زُهَيْرِ بنِ قَيْس  :  إنَّكُمْ إنْ شَهِدْتُمْ أنْ َ إلهَ إَّ اللّهُ وَأنَّ مُحَمداً رسول اللّه وَأقَمْتُمُ الصََّةَ وآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَأدَّيْتُمُ الخُمُسَ مِنَ المَغْنَمِ وَسَهْمَ رسولِ اللّه # وَسَهْمَ الصَّفِىِّ أنْتُمْ آمِنُونَ بِأمَانِ اللّهِ تَعالى وَرَسُولِهِ. فَقُلْنَا  :  مَنْ كَتَبَ لَكَ هذَا؟ قَالَ  :  رسولُ اللّهِ #[. أخرجه أبو داود والنسائى .



2. (  1078  )- Zeyd İbnu Abdillah anlatıyor  :  "Biz Basra´da Mirbed denen yerde idik. Saçları dağınık, bir adam geldi, elinde kırmızı renkli bir deri parçası vardı. Kendisine  :  "- Köylüsün galiba." dedik.

"- Evet!" dedi.

"- Elindeki şu deri parçasını bize ver (  de ne var bir bakalım)!" dedik. Hemen alıp içindekini okuduk. Şu yazılı idi  :  "Allah´ın Resulü Muhammed´den Benî Züheyr İbnu Kays´a. Siz, şâyet Allah´tan baka ilah olmadığına ve Muhammed´in Allah´ın elçisi olduğuna şehâdet eder, namaz kılar, zekat verir, ganimetten beşte biri, Peygamberin hissesini ve Ôsafiyy payı´nı eda ederseniz, sizler Allah ve Resûlü´nün emânıyla emniyette olursunuz."

Biz  :  "Bu mektubu size kim yazdı " diye sorduk. "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)!" dedi. [Ebu Dâvud, Harac 21, (  2999); Nesâî, Fey 1, (  7, 134).][188]



AÇIKLAMA  : 



1- Ebu Dâvud bu hadisi "safiyy payı" üzerine açtığı bir babta kaydeder.

Safiyy payı nedir İbnu´l-Esîr, en-Nihâye´de, safiyy´i  :  "Ordu komutanının, taksimden önce ganimetten kendisi için ayırdığı şey" diye târif eder. Safiyye de denir, cem´i sefâyâ gelir. Hz. Aişe, Safiyye (  radıyallahu anhâ) validemiz için  :  كَانَتْ صَفِيَّةُرَضِىَ اللّهُ عَنْهَامِنْ الصَّفِىِّ demiştir. Yani  :  "Safiyye, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın (  ganimetten şahsına hususi olarak) seçtiği şey idi." Çünkü Hayber Savaşı´nda elde edilen esirlerden biri idi. Zülfikâr adlı kılıcın da Bedir Savaşı´nda bu şekilde alındığı belirtilir.

Tîbî, ganimetten, taksimden önce böyle bir pay alma hakkının Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)’a ait olduğunu, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)’tan sonra arkadan gelen imamlardan hiçbirine böyle bir hak tanınmadığını belirtir. El-Hidâye’de, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)’ın zırh, kılınç, câriye gibi bâzı ganimet mallarından safiyy payı aldığı belirtilmiştir. Aynî, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)’ın vefatından sonra bunun kalkması sebebiyle Dört Halife’den hiç birinin safiyy almadığını belirtir.

Ebu Dâvûd´da, aynı babta kaydedilen bir başka rivayette, Katâde, safiyy payı hakkında şu bilgiyi verir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazve yaptığı zaman kendisinin sehm-i sâfi´si vardı. Onun dilediği şeyden alırdı. Safiyye (  radıyallahu anhâ) validemiz bu sehm´dendi. Gazveye Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bizzat katılmazsa, bu pay ona ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu. (  Ne ayrılmışsa onu kabul ederdi)" (  Bak  :  1125. hadis).

2- Mirbed  :  Basra´nın en meşhur, en güzel mahallesi olduğu belirtilir.

3- Ganimet ve Fey  :  Bu vesile ile, cihad bahsinde sıkça geçen bu iki tâbirin de açıklanmasında fayda var  : 

Alimler "gânimet" ve "fey"in tarifinde ihtilâf ederler, ikisi bir mi, ayrı mı

Atâ İbnu Sâib´e göre, ganimet  :  Müslümanların müşriklere galebe çalarak zor yoluyla onlardan elde ettikler malın ismidir. Ele geçirilen arazi ise, o "fey"dir.

Süfyânu´s-Sevrî´ye göre  :  "Ganimet  :  Küffârın malından savaşla zor yoluyla alınan maldır. Bu beş hisseye ayrılır. Dört hissesi savaşa katılanlara aittir  : 

Fey ise  :  Savaşmaksızın sulh yoluyla küffârdan alınan maldır. Bunda humus (  beşte bir) yoktur. Fey, Allah´ın zikrettiği kimselere aittir (  Haşr 6-7).

Bu hususta şu görüşler de ileri sürülmüştür  : 

* Ganimet, küffarın malından kahr ve galebe yoluyla zorla elde edilen maldır.

Fey de üzerine at ve deve sürülmeksizin elde edilen maldır  :  Öşür, cizye, sulh ve barış yoluyla elde edilen emvâl gibi.

* Fey de ganimet de aynı şeyi ifade eder, aynı şey için kullanılan iki farklı isimdir.

Ulemânın umûmiyetle benimsediği gerçek şu ki  :  "Fey" ve "ganimet" farklı şeylerdir. Fey  :  Küffârdan at ve deve kulanmadan alınan mallardır. Ganimet ise at ve süvari kullanarak, savaşarak kahr ve galebe yoluyla zorla alınan mallardır. Ganimete Cenâb-ı Hakk şu âyette yer vermiştir. "...Ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah´ın, Peygamber´in, yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır" (  Enfal 41). Müfessirler çoğunlukla, "Allah´ın" tâbirinin, teberrüken başlangıç kelimesi olarak kullanıldığını, bunun ayrı bir pay olmadığını söylemiştir. Öyle ise Allah ve Resûlü´nün payı tek bir paydır.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra, ganimetteki (  veya feydeki) "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın payı" ne olacak Alimler bu hususta da farklı görüşler ileri sürmüştür. Ahmed İbnu Hanbel ve Şafiî hazretleri bunun, günümüzde amme hizmetlerine ve İslâm´ı kuvvetlendirecek işlerde harcanması gerektiğini söylemiştir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (  radıyallahu anhümâ)´in bu hisseyi, at ve silâha harcadıkları rivayet edilmiştir. Katâde  :  "halifeye aittir" demiştir.

Ebu Hanîfe merhum  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ganimetteki hissesi, vefatından sonra, humsa iâde edilir ve hums beşe değil, dörde taksim edilir" demiştir. Bu dört kalem  :  "Yakınları, yetimler, miskinler, yolcular"dır. "Yakınları" tâbiri, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in akrabalarını kasteder. Bunlar hususunda da ihtilâf edilmiştir  : 

* Bütün Kureyşîlerdir.* Sadaka helal olmayanlardır,

* Benî Hâşim´dir.

* Benî Hâşim, Benî Abdilmuttalib´tir, bunların kardeşleri bile olsalar Benî Nevfel ve Benî Abdi Şems´e bir şey verilmez (  Şafiî).

Keza, yakınlarının hissesi bugün sâbit mi değil mi bu da ihtilaflıdır. Çoğunluk sabit olduğuna kânidir  :  "Humsu´lhums´tan fakir ve zengin olanlarına kadına bir, erkeğe iki olarak verilir" demişlerdir. İmam Mâlik ve Şâfiî hazretleri bu görüştedir.

Ebu Hanife merhum, sâbit olmadığı kanaatindedir.

Hanefîler  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hissesi ile "yakınlarının (  zevi´lkurbâ) hissesi humsa iâde edilir ve ganimetin beşte biri üç kısma ayrılır  :  "Yetimler, miskinler ve yolcular için" demişlerdir.

"Sabittir" diyenlerin delili, meselenin Kur´ân ve sünnette gelmiş, dört halife zamanında da aynen uygulanmış olmasıdır. Üstelik halifeler bu payı verirken zenginfakir ayrımı yapmamış, fakire daha çok verme cihetine gitmemiştir. Çünkü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "zevi´lkurbâ" hissesini dağıtırken, çok zengin olmasına rağmen Abbâs´a da vermişti.

Humstan bir pay yetimlere dir. Yetim, babası olmayan büluğa ermemiş Müslüman çocuktur, muhtaç iseler bunlara verilir.

Miskinler  :  Fakir ve ihtiyaç sâhibi Müslümanlardır.

Yolculara gelince bu uzaktan gelmiş yolcudur. Memleketinde malı olsa bile, yolculuk halinde ihtiyacı varsa, ona da humustan ödeme yapılır.

Ganimetin geri kalan dört hissesi savaşa katılanlara dağıtılır. Atlı üç hisse alır  :  Biri kendisi, ikisi atı için. Piyâde olan tek hisse alır. Bu Cumhur´un görüşüdür.

Savaşa kadın ve köle ve çocuklar da katılmış ise bunlar taksimden muayyen bir pay almazlar, takdire kalmış olarak komutanca bir bahşişte bulunulur. İstilâ edilen yerlerdeki akar da, menkul gibi taksim edilir.

Müslümanlardan biri bir müşrik öldürecek olursa selebi (  müşriğin üzerindeki silah, elbise ve serveti) öldürene aittir, paylaşmaya dahil edilmez.

Komutan, şecaat ve farklı gayret gösteren askerleri hususî şekilde mükâfaatlandırabilir, bu câizdir. Söz konusu mükâfaat nereden verilmeli sorusu, alimleri farklı cevaplara sevketmiştir  :  Bazıları humsu´lhums´taki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hissesinden demiştir. İbnu´l-Müseyyeb ve Şâfiî hazretleri bu görüştedir. Bazıları  :  "Bu, ganimetten hums alındıktan sonra, gazilerin hissesi olarak geri kalan dört hisseden verilir" demiştir. İshak İbnu Râhuye ve Ahmed İbnu Hanbel bu görüştedir.

Bir grup âlim de  :  "Mükâfaat, ganimetin tamamından, taksimden önce, tıpkı seleb´in öldürene verilmesi gibi, ayrılır, geri kalan taksim edilir" demiştir.

Fey´e gelince, buna, daha önce belirtildiği gibi, ehl-i küfürden savaşsız alınan mallar girer  : 

* Sulh anlaşması şartına uygun olarak alınanlar,

* Cizye olarak alınanlar,

* Ticaret için daru´l-İslâm´a girenlerden alınan gümrük vergileri,

* Dâr-ı İslâm´da ölüp varisi olmayanların malları, vs.

Fey malında tasarruf hakkı, sağlığında sâdece Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e aittir. Hz. Ömer şöyle demiştir  :  "Cenâb-ı Hakk, fey´de tasarruf hakkını sâdece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a tanımıştır, ondan sonra kimseye bu hak tanınmamıştır" ve şu âyeti okumuştur. (  Meâlen)  :  "Ey iman edenler, onların mallarından Allah´ın peygamberlerine verdiği şeyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz, fakat Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah herşeye kâdirdir" (  Haşr 6).

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) feyden bakımıyla mükellef olduğu ailesine yıllık nafakaları için harcar, geri kalanı da "Allah malı" olarak at ve silaha harcardı.Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra, fey´in harcanacağı yerler hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür  :  Bir kısım  :  "Bu imamlara aittir" demiştir.

İmam Şâfiî´nin iki farklı görüşü vardır  : 

1- "İsimleri divanda yazılı olan savaşçılara aittir. Çünkü, düşmanı korkutmada Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yerini bunlar almıştır."

2- "Müslümanların amme hizmetlerine aittir, önce savaşçılara ihtiyaçlarını görecek şekilde ödenir, sonra ehemmiyet sırasına göre, amme işlerine harcanır" demiştir.

Fey´in beşe bölünmesi hususunda da ihtilaf edilmiştir. Şâfiî hazretleri  :  "Beşe ayrılır, beşte biri ganimetten humsu olanlara ayrılır ve bu hisse tekrar beşe ayrılır, dört hisse savaşçılara ve amme hizmetlerine ayrılır" der.

Ancak çoğunluğun görüşü, fey´in beşe taksim edilmeyeceği, tamamının tek bir kalem olarak harcanacağı, bunda bütün Müslümanların hakkı bulunduğu esasında toplanır.[189]



ـ3ـ وعن عامر بن شهر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]لَما خَرجَ رسولُ اللّهِ # قالتْ لِى هَمْدَانُ هَلْ أنْتَ آتٍ هذَا الرَّجُلَ وَمُرْتَادٌ لَنَا، فإنْ رَضِيَتَ لَنَا شَيْئاً رَضِيْنَاهُ، وَإنْ كَرِهَتْ

شَيئاً كَرِهْنَاهُ. قُلْتُ  :  نَعَمْ. فَجِئْتُ حَتَّى قَدِمْتُ رسولِ اللّهِ # فَرَضِيتُ أمْرَهُ وَأسْلَمَ قَوْمِى، وَكَتَبَ لِى رسولُ اللّهِ # هذَا الْكِتَابَ إلى عُمَيْرِ ذِى مِرَّانَ. قاَلَ  :  وَبَعَثَ رسولُ اللّه # مَالِكَ بن مِرَارَةَ الرَّهَاوِىَّ إلى الْيَمَنِ جَمِيعاً فَأسْلَمَ عَكٌّ ذُو خَيْوَانَ. قَالَ  :  فقِيلَ لِعَلٍٍّ انْطَلِقْ إلى رسولِ اللّه # وَخُذْ مِنْهُ ا‘مَانَ عَلى بَلَدِكَ وَمَالِكَ. فَقَدِمَ  :  فَكَتَبَ لَهُ النَّبىُّ  :  بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ لِعَكٍّ ذِى خَيْوَانَ إنْ كَانَ صَادِقاً في أرْضِهِ وَمَالِهِ وَرَقِيقِهِ فَلَهُ ا‘مَانُ، وَذِمَّةُ رسولِ اللّه #، وَكَتَبَ خَالِدُ بنُ سَعِيدِ ينِ الْعَاصِ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1079)- Âmir İbnu Şehr (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  peygamber olarak ortaya) çıktığı zaman, Hamdân kabilesi bana  :  "Gidip şu adam hakkında araştırıp bize haber getirebilir misin Şâyet bizim adımıza memnun kalırsan biz de onu kabul ederiz, şayet beğenmediğin bir husus olursa biz de reddederiz" dediler. Ben de  :  "Pekâla!" dedim.

Yola çıkıp Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yanına kadar geldim. (  Gördüm, inceledim ve) memnun kaldım. Kavmim de Müslüman oldu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Ümeyr Zî Merrân´a şu mektubu yazdı."Râvi devamla der ki  :  [Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Mâlik İbnu Mirâre er-Rehâvî´yi Yemen´in tamamına (  elçi olarak) yolladı. Akk Zû Hayvân Müslüman oldu."

Râvi devamla der ki  :  "Akk´a  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a git, köyün ve malın için kendisinden emân al" dendi. O da hemen Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a geldi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisine şu eman mektubunu yazdı  : 

"Bismillahirrahmanirrahim, Allah´ın Resûlü Muhammed´den Akk Zû Hayvân´a  :  "Eğer arâzisinde, malında, kölesinde (  İslâm´a) sadık kalırsa, kendisine emân vardır, Allah´ın ve Allah´ın Resûlü Muhammed´in garantisi vardır. Bu emânı Hâlid İbnu Saîd İbni´l-Âs yazdı." [Ebu Dâvud, Harâc 27, (  3027).][190]



AÇIKLAMA  : 



1- İslâm´ın civarda duyulması ile, hâsıl olan aksülamelden bir kısmına güzel bir örnekle karşıkarşıyayız  :  Tecessüs, araştırma ve kendiliğinden Müslüman olma.

Ancak hemen belirtelim ki, bu vak’anın Mekke fethinden sonra cereyan etmiş olma ihtimali kuvvetli gözüküyor. Niçin böyle söylediğimizi belirteceğiz.

2- Hemdân, Yemen´de bir kabile adıdır. Hadisi rivayet eden Âmir İbnu Şehr el-Hemdânî, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Yemen´e gönderdiği âmillerden biridir. Ebu Dâvud´da özetlenerek kaydedilen rivayet Ebu Ya´la´da teferruatlı olarak kaydedilmiştir  :  "Hemdân, Hakl denen (  müstahkem) bir dağa sığınarak, orduların ulaşmasından emin kalmış bir yerdi. Allah onu, İranlılar gelinceye kadar (  yabancı istilasından ) korumuştu. Halk onlarla (  İranlılar), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zuhuruna kadar savaşmaya devam etti. O zaman Hemdân halkı bana  :  "Ey Âmir İbnu Şehr, sen kendini bileliden beri meliklere nedimlik yaptın. Şu adama da gidip bizim için araştırma yapabilir misin, bizim adımıza ne kabul edersen biz ona uyar, yerine getiririz. Beğenmediğin bir şeyi de beğenmeyiz" dediler. Ben  :  "Pekâla" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a kadar geldim, yanında oturdum. Derken bir grup geldi ve  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Bize nasihatta bulun!" dediler. Onlara  :  "Allah´tan korkmanızı tavsiye ederim. Sakın Kureyş´in sözünü dinlemeyin, onların yaptıklarına çağırmayın" dedi. Bu nasihatle yetindim..."

3- Sadedinde olduğumuz rivayet Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Zî Merrân´a yazdığı bir mektuptan bahseder, fakat mektubu kaydetmez.

Zî Merrân, Umeyr el-Hemdânî´nin lakabıdır. Bu zat, Mücâlid İbnu Saîd el-Hemdânî´nin ceddidir, İbnu´l-Esîr, Zehebî gibi bir kısım müellifler onun sahabi olduğunu belirtirler. Yukarıda zikri geçen mektupla ilgili rivayetini Taberânî şöyle kaydeder  : 

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mektubu bize geldi. Şöyle yazıyordu  :  "Bismillahirrahmanirrahim, Allah´ın Resûlü Muhammed´den Umeyr Zî-Merrân´a ve Hemdân halkından Müslümân olanlara, size selam olsun. Ben kendisinden başka ilah bulunmayan Allah´a olan hamdimi size beyan ediyorum. Emmâ ba´d  :  İslâm´a girdiğiniz haberi, Rum diyarından geldiğimiz anda, bize ulaştı. Size müjdeler olsun, zira Allah, hidayetiyle sizi doğru yola sevketmiş bulunuyor. Sizler, Allah´tan başka ilah olmadığına ve Muhammed´in Allah´ın elçisi olduğuna şehâdet ettiniz, namazı kıldınız, zekâtı edâ ettiniz mi, artık Allah ve Resûlü´nün, kanlarınız ve mallarınız üzerinde garantisi vardır. Keza üzerindeki halkı Müslüman olan bütün arazi dağıyla, sâhiliyle bu garantiye dâhildir, kimseye zulüm ve sıkıntı yapılmayacaktır.

Bilesiniz, sadaka ne Muhammed´e ne de ehl-i beytine helâl değildir. Mâlik İbnu Mirâre er-Rahâvî, kaybı (  sırrı) korudu, emâneti (  vazifeyi) edâ etti, mektubu (  haberi) getirdi. Ona iyi davranmayı emrediyorum. Çünkü o, kavmi içinde itibarlı birisidir. Bu mektubu Ali İbnu Ebî Tâlib yazdı."[191]

4- Rivâyette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, Akk el-Hemdânî´ ye de bir mektup yolladığı ifade edilmektedir. Zû Hayvân (  veya Zî-Hayvan) Akk´ın lakabıdır.

Bezzâr´da gelen rivayette biraz daha açıklamaya rastlanmaktadır  :  "Akk Zû Hayvân Müslüman oldu. Kendisine  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gitsen, adamların ve malın için bir emân alsan" dendi. Akk´ın orada bir köyü ve kölesi vardı. Akk, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gitti ve  :  "Ey Allah´ın Resûlü, (  senin gönderdiğin elçi) Mâlik İbnu Mirâre er-Rahâvî bize geldi, İslâm´a davet etti. Biz de Müslüman olduk. Orada benim arazim ve kölelerim var. Bana yazılı bir emân beratı ver" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona bir berat yazdı..."

5- Yazışma ile ilgili rivayetler, yazılı vesikaları sanki Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) eliyle yazmış gibi bir üslupla ifade edilmektedir. Bu, yanlış anlamaya meydan vermemelidir. Kaydedilen örneklerde de görüldüğü üzere, bu mektupları Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın katiplari yazmaktadır, kendisi değil. Hepsinde olmasa bile çoğunda mektubu yazan kâtibin ismini en sonda görebilmekteyiz  :  "Bu mektubu.......... yazdı" diye.[192]



ـ4ـ وعن كعب بن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنّ كَعْبَ بنَ ا‘شْرَفِ كانَ يَهْجُو رسولَ اللّه # وَيُحَرِّضُ عَلَيْهِ

كُفّارَ قُرَيْش، فَكَانَ رسولُ اللّه # حِينَ قَدِمَ الْمَدِينَةَ وَكانَ أهْلُهَا أخْطاً مِنْهُمُ المُسْلِمُونَ وَمِنْهُمُ الْمُشْرِكُونَ يَعْبُدوُنَ ا‘وْثَانَ، وَمِنْهُمُ الْيَهُودُ وَكانُوا يُؤذُونَ رسولَ اللّهِ # وَأصْحَابَهُ فَأمَرَ اللّهُ تَعالى نَبِيَّهُ # بِالصَّبْرِ وَالْعَفْوِ، فَفِيهِمْ أنْزَلَ اللّهُ تعالى  :  وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنَ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أشْرَكُوا أذىً كَثيراً. فَأبى كَعْبُ بنُ ا‘شْرَفِ أنْ يَنْزِعَ عَنْ أذَى النَّبىِّ # فَأمَرَ رسولُ اللّه # سَعْدَ ابْنَ مُعَاذٍ أنْ يبْعَثَ إلَيْهِ مَنْ يَقْتُلُهُ فَقَتَلَهُ مُحَمَّدُ بنُ مَسْلَمَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، فَلَمَّا قَتَلَهُ فَزِعَتِ الْيَهُودُ وَالْمُشْرِكُونَ فَغَدَوْا عَلى رسولِ اللّه # وَقَالُوا  :  طُرِقَ صَاحِبُنَا فَقُتِلَ. فَذَكَر لَهُمْ رسولُ اللّه # الَّذِى كانَ يَقُولُ. ثُمَّ دَعَاهُمْ إلى أنْ يَكْتُبَ بيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ كِتَاباً يَنْتَهُونَ إلى مَا فِيهِ، فَكَتَبَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْمُسْلِمِينَ عَامَّةً صَحِيفَةً[. أخرجه أبو داود .



4. (  1080)- Ka´b İbn Mâlik (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ka´b İbnu´l-Eşref, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın aleyhine hicviyeler düzüyor ve bunlarla Kureyş kâfirlerini, ona karşı tahrik ediyordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye hicretle geldiği zaman, şehrin ahalisi kozmopolitti  :  Bir kısmı Müslüman, bir kısmı putlara tapan müşrik, bir kısmı da Yahudi idi. Yahudiler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve ashabına rahatsızlık veriyorlardı. Cenab-ı Hakk, Resûlü´ne (  aleyhissalâtu vesselâm) sabır ve af emrediyordu. Allah şu âyeti onlar hakkında inzâl buyurmuş idi. (  meâlen)  :  "Hiç şüphesiz, sizden önce kitap verilenlerden ve Allah´a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah´a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinizde sebat edilecek işlerdendir" (  Âl-i İmrân 186).

Ka´b İbnu´l-Eşref, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e eza vermekten bir türlü vazgeçmiyordu. Sonunda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Sa´d İbnu Mu´âz (  radıyallahu anh)´a, onu öldürecek birini yollamasını emretti. Onu Muhammed İbnu Mesleme (  radıyallahu anh) öldürdü. Ka´b öldürülünce, Yahudiler ve müşrikler çok korktular. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek  :  "Arkadaşımızı geceleyin kapısını çalarak öldürdüler" dediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara Ka´bu´l-Eşref´in geçmişte söylediklerini hatırlattı. Sonra da hepsini kendisiyle onlar arasında yapılacak ve (  şerirlerin uyarak sıkıntıları) sona erdirecek bir antlaşma imzalamaya çağırdı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlarla kendisi ve bütün Müslümanlar arasında muteber olacak yazılı bir antlaşma yaptı." [Ebu Dâvud, Harâc 22, (  3000).][193]



AÇIKLAMA  : 



Yahudi şâir Ka´bu´l-Eşref´in öldürülmesi vak´ası 4243 numaralı hadiste genişçe açıklanacaktır.[194]



ـ5ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]صَالَحَ النَّبىُّ # أهْلَ نَجْرَانَ عَلى ألْفَىْ حُلَّةٍ النِّصْفُ في صَفَرٍ وَالنِّصْفُ في رَجَبٍ يُؤَدُّونَهَا إلى المُسْلِمِينَ وَعَارِيَةِ ثََثِينَ دِرْعاً وَثََثِينَ فَرَساً وَثََثينَ بَعِيراً وَثََثِينَ مِنْ كُلِّ صِنْفٍ مِنْ أصْنَافِ السَِّحِ يَغْزُونَ بِهَا وَالْمُسْلِمُونَ ضَامِنُونَ لَهَا حَتَّى يَرُدُّوَها عَلَيْهِمْ عَلى أنْ َ تُهْدَمُ لَهُمْ بِيعَةً وََ يُخْرَجُ لَهُمْ قُسُّ وََ يُفْتَنُونَ عَنْ دِينِهمْ مَا لَمْ يُحْدِثُوا حَدثاً أوْ يَأكُلُوا الرِّبَا[. أخرجه أبو داود .



5. (  1081)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Necrânlılarla iki bin takım elbise üzerine sulh yaptı. Yarısını Safer ayında, yarısını da Recep ayında Müslümanlara teslim edeceklerdi. Ayrıca gazvede kullanmak üzere âriyeten otuz zırh, otuz at, otuz deve ve her çeşit silahtan otuzar aded vereceklerdi. Müslümanlar, bunları, Yemen´de ihanetli bir harb olduğu takdirde Necranlılardan alıp kullanacaklar, sonra iâde edeceklerdi. Buna mukâbil Müslümanlar da Hıristiyan mâbedlerini yıkmayacaklar, dinî-ilmî reislerine dokunmayacaklar, bir hâdise çıkarmayıp yahut da fâiz yemedikleri müddetçe dinlerinde rahatsız etmeyeceklerdi." [Ebu Dâvud, Harâc 30, (  3041).][195]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Necran Hıristiyanları ile yaptığı antlaşma şartlarını bildiriyor.

1- Necrân, Yemen´in, Mekke cihetine düşen bir karyesininin adıdır. Halkı aslen Arap olmasına rağmen Hıristiyanlaşmış idi. Mekke fethinden sonra Müslümanlarla bir antlaşma yapmak mecburiyeti hisseden Necrân Hıristiyanları da Medine´ye bir heyet gönderirler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara İslâm olmayı teklif eder. Hz. İsâ´nın şahsiyeti üzerinde münâkaşalar olur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara iyi davranır. Hatta bir pazar günü ibadet etmek isterler. İbnu Hişâm´ın kaydına göre Resûlullah onlara Mescid-i Nebevî´yi gösterir. Orada, kendi dinlerine göre, doğuya yönelerek ibâdet (  âyin) icra ederler.

Bütün iyi davranışlara, İslâm ve bilhassa Hz. İsâ´nın gerçek şahsiyeti üzerine yapılan mâkul açıklamalara rağmen, bunlar kendi inançlarında delilsiz direnmeye devam ederler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), onları gittikleri yolun bâtıllığında ikna etmek üzere, -âyet-i kerimenin emriyle- mübâhele denen lânetleşmeye dâvet eder. Ayet şöyle (  meâlen)  :  "Sana gelen ilimden sonra artık her kim seninle münâkaşaya kalkarsa şöyle de  :  "Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lânetleşelim de, Allah´ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim." (  Âl-i İmrân 61.)

Bu vâzıh teklif karşısında, istişâre için izin alan heyet, aralarında  :  Görüyorsunuz, Muhammed hak peygamberdir... Biliyorsunuz, bir peygamberle lânetleşmeye cüret eden hiçbir kavim yoktur ki, büyükleri sağ kalmış, küçükleri de büyümüş olsun. Bu durumda mübâhaleyi kabul, sonumuzun gelmesi demektir" diye müzâkerede bulunurlar. Mübâhale teklifini kabul etmemeye, Müslümanları memnun edecek bir antlaşma yapmaya karar verirler.

Şu halde, sadedinde olduğumuz rivayet, bu antlaşmanın ihtiva ettiği şartları açıklamaktadır.

2- Atlaşmadan anlaşılan bir husus şudur  :  Necrân halkı, elbise imâlatında temâyüz etmiş kimselerdir. Bu sebeple Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlardan takım elbise istemiştir.

3- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm),Yemen cihetinde, yapılan antlaşmalara ihânet hareketleri beklemekte, onlara karşı kullanılacak techizatın bir miktarının Necran halkı tarafından hazır bulundurulmasını sağlayarak ihtiyat tedbiri almış olmaktadır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) âriyeten alınıp, kullanıldıktan sonra geri verilecek olan bu malzemeyi veya bedelini, âriyeten değil, aynen de bir defaya mahsus olarak taleb edebilir ve alabilirdi. İstediği zaman hazır olarak bulup kullandıktan, ihtiyaç bittikten sonra iâde edilmesi daha avantajlı bir durum arzetmiş olmalıdır.

4- Şevkânî, sulh antlaşmasına dâhil edilen bu âriyet malın da bir nevi cizye sayılacağını, ancak cizye sıfatıyla alınmadığını söyler.

5- Hattâbî der ki  :  "Bu rivayet imâmın sulha mukabil, alınacak maddî ivazî (  aynî veya nakdî emvâli) miktarca, karşı tarafın tâkatına göre onların da rızasıyla artırıp eksiltme yetkisine sahip olduğunu göstermektedir. Kezâ, bu rivâyet, âriyetin de şart olarak sulh antlaşmasına konabileceğine delildir."

6- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), vefat anında, Yahudi ve Hıristiyanların Cezîretü´l-Arap´tan sürülmesini, Arap yarımadasında İslâm´dan başka bir dinin barınamayacağını vasiyet etmiştir. Bu vasiyete uyan Hz. Ömer (  radıyallahu anh), Necrânlıların emvâlini satın alarak, kendilerini Irak´ta, Kûfe´ye iki günlük mesâfede Nehrü-Ebân köyüne sürer. Necrânlılar, Hz. Ali halife olunca, gelip  :  "Ey Ali, senin dilinle şefaat diliyoruz, senin elinle yazılan bir sulh yapmıştık. Ömer bizi yurdumuzdan sürdü. Lütfet, yurdumuzu bize iâde et!" derler. Hz. Ali (  radıyallahu anh)  :  "Olur mu öyle şey! Hz. Ömer bu işin yetkilisiydi, onun icraatından hiçbir şeyi değiştirmem!" der. Mu´cemu´l-Büldân´da belirtildiği üzere, Necrânlılar, bu yeni yerleşim bölgesine de Necrân adını verirler.[196]



ـ6ـ وعن زيادة بن حُدَيْرٍ قال  :  ]قال علىٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  لَئِنْ بَقِيتُ لِنَصَارَى بَنِى تَغْلِبٍ ‘قْتُلَنَّ المقَاتِلَةَ وَ‘سْبِيَنَّ الذرِّيَّةَ فإنِّى كَتَبْتُ الْكِتَابَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ رسولِ اللّهِ # عَلى أنْ َ يُنَصِّرُوا أوَْدَهُمْ[. أخرجه رزين .



6. (  1082)- Ziyâd İbnu Hudeyr anlatıyor  :  "Hz. Ali (  radıyallahu anh) buyurdu ki  :  "Eğer sağ kalırsam, Benî Tağlib Hıristiyanlarının eli kılınç tutanlarını öldürüp, çocuklarını esir edeceğim. Çünkü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın onlarla yaptığı antlaşmayı elimle bizzat yazdım  :  "Çocuklarını Hıristiyanlaştırmayacakları" şartı vardı. " [Ebu Dâvud, Harac (  30, 40)[197].]



AÇIKLAMA  : 



1- Benî Tağlib, Rebîa aşiretine bağlı bir Arap kabilesidir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ömer (  radıyallahu anh) zamanında İslâm Devleti ile olan münasebetleri hususunda târih kitapları ihtilâflı bilgiler sunar. Her hâl u kârda 9. hicrî senede bir kısmı Müslüman olmuştur. Müslüman olmayanlar da çocuklarını Hıristiyanlaştırmama şartı ile Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le antlaşma yaparlar.

Yukarıdaki rivayetten onların bu antlaşmaya uygun hareket etmedikleri anlaşılıyor. Zira Hz. Ali, "Onlar verdikleri sözde durmadıkları için, ömrüm olursa ilk fırsatta üzerlerine gidip cezalarını vereceğim..." mânasında niyetini izhâr etmiştir. Zîra, ulemâ  :  "Şarta uymayanlar, antlaşmanın getirdiği garantiyi kaybederler" der.

Rivâyetler Tağlebîlerin (  Tağlibî de denir) Hz. Ömer zamanında muzaaf sadaka ödeme şartı ile antlaşma yaptıklarını kaydeder. Beyhakî´nin bir rivayeti, bunu verdikleri vergiye "cizye" dedirtmemek için yaptıklarını açıklar  :  "Hz. Ömer Benî Tağlib Hıristiyanları ile, sadakanın katlanması şartı üzere antlaşma yaparken dediler ki  :  "Biz Arabız, biz acemlerin ödediğini ödememeliyiz. Bizden, birbirinizden aldığınız şekilde vergi alın!" Bu sözleriyle "sadaka" alın demek isterler. Hz. Ömer (  radıyallahu anh)  : 

"- Hayır, bu olamaz, çünkü sadaka Müslümanlara farz olan bir vergidir (  ibâdettir)" der. Onlar  : 

"Sadaka ismi altında al da istediğin kadar miktarını artır, yeter ki cizye adıyla alma!" derler.

Hz. Ömer, teklifi kabul etti. Her iki taraf da "sadaka"larının katlanması hususunda mutâbakata vardılar."

Rivâyetlerde tasrih edilmemiş olsa da Hz. Ömer zamanında, Tağlibîlerle olan antlaşmanın yeniden gündeme gelmesinde, onların Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le olan antlaşmalarındaki "çocuklarını Hıristiyanlaştırmama" şartına uymamış olmalarının rolü düşünülebilir. Zîra, yapılan antlaşmada bu madde yenilenmektedir. İbnu Ebî Şeybe´nin rivayetinde belirtildiği üzere bu antlaşma üç esas maddeye şâmildir  : 

* "Zekat"ı iki katı ödeyecekler.

* Çocuklarını Hıristiyanlaştırmayacaklar.

* Kendileri de başka bir dine zorlanmayacaklar.

İşte, sadedinde olduğumuz rivâyet, çocuklarını Hıristiyan yetiştiren Tağlibîlerin, antlaşma şartını bozdukları için, Hz. Ali (  radıyallahu anh)´ nin cezalandırma azmini ifade etmektedir.[198]



ـ7ـ وعن العرباض بن سارية السلمى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]نَزَلْنَا مَعَ رسولِ اللّه # قَلْعَةَ خَيْبَرَ وَمَعهُ مَنْ مَعَهُ مِنَ المُسْلِمِينَ وَكَانَ صَاحِبُ خَيْبَرَ رَجًُ مَارِداً مُتَكبِّراً فَأقْبَلَ إلى النَّبىِّ # فقَالَ يَا مُحَمّدُ  :  ألَكُمْ أنْ تَذْبَحُوا حُمُرَنَا وتَأكُلُوا ثَمَرَنا وَتَضْرِبُوا نِسَاءَنَا؟. فَغَضِبَ رسولُ اللّه # وَقَالَ  :  يَا ابْنَ عَوْفِ ارْكَبْ فَرَسَكَ ثُمَّ نَادِ  :  إنَّ الْجَنَّةَ َ تَحِلُّ إَّ لِمُؤْمِنٍ، وَأنِ اجْتَمَعُوا لِلصََّةِ، فَاجْتَمَعُوا ثُمَّ صَلَّى بِهِمْ ثُمَّ قَامَ فقَالَ  :  أيَحْسَبُ أحدُكُمْ مُتَّكِئاً عَلى أرِيكَتِهِ قَدْ يَظُنُّ أنَّ اللّهَ تَعالى لَمْ يُحَرِّمْ شَيْئاً إَّ مَا في الْقُرآنِ؟ أَ وَإنِّى وَاللّهِ لَقَدْ وَعَظْتُ وَأمَرْتُ وَنَهَيْتُ عَنِ أشْيَاءَ إنَّها لَمِثْلُ الْقُرآنِ أوْ أكْثَرُ، وَإنَّ اللّهَ تَعالى لَمْ يُحِلَّ لَكُمْ أنْ تَدْخُلُوا بُيُوتَ أهْلِ الْكِتَابِ إَّ بِإذْنٍ، وََ ضَرْبِ نِسَائِهِمْ وََ أكْلِ ثِمَارِهِمْ إذَا أعْطُوا الَّذِى عَلَيْهِمْ[. أخرجه أبو داود .



7. (  1083)- İrbâz İbnu Sâriye es-Sülemî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la Hayber Kalesi´ne indik. Beraberinde başka birçok Müslüman da vardı. Hayber´in sâhibi (  lideri) cebbâr, mütekebbir birisi idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek  : 

"- Ey Muhammed! Sizin eşeklerimizi kesmeye, meyvelerimizi yemeye, kadınlarımızı dövmeye hakkınız mı var " dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu sözlere öfkelenerek emretti  : 

"Ey İbnu Avf, merkebine bin ve şöyle nida et  :  "Haberiniz olsun, cennet sâdece mü´minlere helâldir, namaz kılmak üzere toplanın!"

Râvi, devamla, der ki  :  "Cemaat toplandı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara namaz kıldırdı. Sonra da kalkıp şunları söyledi  : 

"- Sizden biri, (  rahat) koltuğuna kurulup, Allah´ın sâdece şu Kur´ ân´da yazdıklarını mı haram ettiğini sanıyor Haberiniz olsun, vallahi ben (  Allah´ın yasaklarını) duyurdum, (  Kur´ân´da olmayan hayırlar) emrettim, birçok şeylerden sizleri yasakladım; bunlar, Kur´ân´ın bir misli kadar ve belki de daha çoktur. Allah Teâla hazretleri, Ehl-i Kitab´ın evlerine izinsiz girmenizi helal kılmamıştır. Kadınları dövmenizi, borçlarını (  olan cizyeyi) verdikten sonra meyvelerini yemenizi de helal kılmamıştır." [Ebu Dâvud, Harâc 33, (  3050).][199]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivâyetten anlaşıldığı üzere, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı bu konuşmayı yapmaya sevkeden âmil, Hayberli liderin sert târizidir. Bu târizden, Hayber´e gelen Müslümanların, Hayber Yahudilerine ait bahçelerden meyve kopardıkları, eti henüz haram edilmemiş bulunan eşeklerinden kesmiş oldukları, bu davranışlara mâni olmak isteyen kadınları dövdükleri anlaşılmaktadır.

2- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Sâhib-u Hayber´in şikâyeti üzerine, şikâyet edene değil, askerlere kızıp, nasihat etmek üzere topluyor, namaz kıldırıp, arkadan yaptığı konuşmada şu hususlara dikkat çekiyor.

1) İslâm´ın vazettiği haram ve helâl listesi, Kur´ân´da gelenlerden ibâret değildir. Kendisi de Kur´ân-ı Kerim´de açıklananların sayısına denk, hatta daha fazla miktarda haram ve helâl beyan etmiştir, böyle bir yetkiye sahiptir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Kur´ân-ı Kerim´i "tebliğ" ve "tebyin" (  = açıklama) vazifesinden başka bir de "teşrî" yani ahkâm koyma vazifesi olduğunu, bizzat Kur´ân-ı Kerim, mükerrer âyetleriyle haber vermektedir.

2) "(  Rahat) koltuğuna kurulup..." tâbiriyle Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "câhilâne.." demek istediği belirtilmiştir. Yani ilim için hocaya gitme, seyâhat etme gibi meşakkatlere katlanmadan, ilim öğrenme çilesi çekmeden, konforla döşenmiş, binbir lüks ile tezyin edilmiş evinde oturduğu yerde, kolaydan kendine göre hüküm yürütüp ahkâm kesecekler ve zannedecekler ki, din, Kur´ân´dan ibarettir. Haram ve helâli öğrenmekte, dini anlamakta Kur´ân yeterlidir. Aliyyu´l-Kârî, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın burada, dinî meseleler karşısında titizlik göstermeyen, müreffeh, mütekebbir ve cebbâr kimselerin hallerini tasvir ettiğine dikkat çeker.

Hemen belirtelim ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu vasıfta insanların zuhur edeceğini ümmete haber vermeye ayrı bir ehemmiyet atfetmiştir. Onlar hakkında mükerrer uyarıların hadiste vârid olması, bunların münferid şahıslar değil, kıyamete kadar sıkça görülebilecek, ciddî tahribatlar bile yapabilecek bir "zümre" olacağına delil olmaktadır.

3) Ehl-i zimme (  gayr-i müslim vatandaşlar), İslâm memleketinde mal, can, ırz yönleriyle emniyet altındadır. İzni olmadan evine girilemez, malına, canına dokunulamaz. Cizye denen vergisini verdiği müddetçe bu temel haklardan istifade eder, kanunun, devletin korunması ve himayesi altındadır.[200]



ـ8ـ وعن رجل من جهينة. ]أن رسولَ اللّه # قال  :  لَعَلَّكُمْ تُقَاتِلُونَ قوْماً فَتَظْهَرُونَ عَلَيهِمْ فَيَتَّقُونَكُمْ بِأمْوَالِهِمْ دُونَ أنْفُسِهِمْ وَذَرَارِيِّهِمْ فَيُصَالِحونَكُمْ عَلى صُلْحٍ فََ تُصِيبُوا مِنْهُمْ فَوْقَ ذلِكَ فَإنَّهُ َ يَصْلُحُ لَكُمْ[. أخرجه أبو داود .



8. (  1084)- Cüheyneli bir adam anlatmıştır  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"- Sizler muhtemelen bir kavimle savaşıp onlara galebe çalacaksınız. Onlar mallarıyla kendilerini ve çocuklarını size karşı koruyacaklar."

Said (  İbnu Mansûr) rivayetinde der ki  :  "Sizinle belli şartlarla sulh yaparlar." (  Bu cümleden sonra Müsedded ve Saîd İbnu Mansur şu ifadede) ittifak ederler  :  "...Artık onlardan (  sulh sırasında belirlenenden) başka bir şey alamazsınız, Zîra bu size yakışmaz." [Ebu Dâvud, Harâc 33, (  3051).][201]



AÇIKLAMA  : 



1- Senet yönünden munkatı sayılan bir rivayetle karşı karşıyayız. Zîra senette meçhul bir râvi var  :  Cüheyne´den biri. Bu çeşit kimselere meçhul denir. Bu durum senette bir nevi inkıtâ hâsıl eder.

2- Hadiste, galebe çalınan düşmanla sulh yapılabileceği, onlardan sağlanan bir kısım maddî avantajlarla, onların canlarının ve çocuklarının kendilerine bağışlanabileceği ifade edilmektedir. Daha mühimmi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sulh antlaşması sırasında tesbit edilen şartlar dışında, bilâhere başka bir talepde bulunulmamasını irşâd ediyor. Kur´ân-ı Kerîm ahidlere sadâkati emrettiği (  Maide 1; İsra 34) için, antlaşma şartlarında tesbit edilenlerden başka şeyler taleb etmek ahde vefasızlık olur. Gerek Kur´ân ve gerekse hadisler düşmandan taleb edilecek avantajlara sınır koymaz. Öyle ise antlaşma sırasında ne kopartılabilirse kopartılır, düşmana kabul ettirilen herşey sulh şartı yapılabilir, ama, bunlar dışında, sonradan başka bir talebde bulunulmaz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "(  Sonradan talebde bulunmak) size yakışmaz" buyurmuştur.

3- Ebu Dâvud, bu rivayeti Müsedded ve Said İbnu Mansur´un bazı farklılıklarla rivayet ettiğine dikkat çekiyor ve son cümlede her ikisinin de ittifak ettiğini belirtiyor.[202]



ـ9ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أن رسول اللّه # قال  :  الصُّلْحُ جَائِزٌ بَيْنَ المُسْلِمِينَ إَّ صُلْحاً حَرَّمَ حًََ أوْ حَلّلَ حَرَاماً. قَالَ  :  وَالمُسْلِمُونَ عَلى شُرُوطهِمْ إّ شَرْطاً حَرَّمَ حًََ أوْ أحَلَّ حَرَاماً[. أخرجه أبو داود والترمذى .



9. (  1085)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  :  "Müslümanlar arasında, haramı helâl, helâli de haram etmedikçe sulh câizdir." Yine buyurdular ki  :  "Müslümanlar haramı helâl, helâli de haram etmedikçe kabul etmiş bulundukları şartlara uyarlar." [Ebu Dâvud, Akdiye 12, (  3394); Tirmizî, Ahkâm 17, (  1352).][203]



AÇIKLAMA  : 



Mü´minlerin ister kendi aralarında ve isterse küffarla aralarında yapacakları antlaşmalarda uyulması gereken bir çerçeve çizmektedir  : 

* Haramı helâl, helâli haram kılacak hiçbir antlaşma meşru değildir. Böyle bir antlaşma yapılamaz.

* Böyle bir antlaşma şu veya bu şekilde yapılmış, icbar edilmiş veya devralınmış ise, buna uyulmaz.

* Haramı helâl, helâli haram etme şartına şâmil olmayan antlaşmaya uymak farzdır, uymamak, ihlâl etmek, nakzetmek haramdır.[204]



ـ10ـ وعن ابن المسيب قال  :  ]قال رسولُ اللّه # ليهود خيبر  :  أُقِرُّكُمْ مَا أقَرَّكُمُ اللّهُ تَعالى عَلى أنَّ التَّمْرَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ، وَكَانَ # يَبْعَثُ عَبْدَاللّهِ ابنَ رَوَاحَةَ فَيَخْرُصُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمْ. ثُمَّ يَقُولُ  :  إنْ شِئْتُمْ فَلَكُمْ، وَإنْ شِئْتُمْ فَلِى فَكَانُوا يَأخُذُونَهُ[. أخرجه مالك .



10. (  1086)- İbnu´l-Müseyyeb anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber Yahudilerine şunu söyledi  : 

"Mahsulât, sizinle bizim aramızda olmak şartıyla sizi Allah´ın bıraktığı müddetçe yerinizde bırakıyorum."

Resûlllah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber´e (  tahminci olarak) Abdullah İbnu Revâha (  radıyallahu anh)´yı gönderdi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la Yahudiler arasında, mahsûlün miktarını tahmin ve takdir işini o yapmış, neticede, onlara  :  "İsterseniz siz alın, isterseniz bana kalsın" demişti. Yahudiler mahsûlün kendilerine kalmasını tercih ettiler." [Muvatta, Müsâkat 1, (  2, 703).][205]



AÇIKLAMA  : 



1- Hayber, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinin büyük şehirlerinden biriydi. Medine´ye Şam cihetinde 8 berîd mesafede kalelerle çevrili bir şehir. Müslümanlar burayı, Hudeybiye Sulhü´nden sonra yedinci hicrî senede, on küsur günlük kuşatma sonunda fethetmişlerdir.

Sahîheyn´den gelen bir rivayete göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber´i fethettiği zaman Yahudileri oradan sürmek istedi. Ancak, çalışma tamâmen kendilerinden olmak üzere mahsûlün yarısını vermek şartıyla yerlerinde kalma teklifinde bulundular. Bunun üzerine  :  "Allah´ın kalmanızı dilediği müddetçe ben de sizi yerinizde bırakıyorum" dedi.

2- Bazıları, burada meçhul müddete tâlik eden müsâkât akdinin cevâzına delil görmek istemiştir. Ancak, Zürkânî´nin açıkladığı üzere, böyle bir şey sözkonusu değildir. Çünkü, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), küffârı Cezîretü´l-Arap´tan çıkarmaya kararlı idi, tıpkı Kudüs´e müteveccihen namaz kıldığı halde Ka´be´ye yönelmeyi arzulaması ve bu hususta vahiy beklemesi gibi. Zîra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ciddi kararlarda hep vahiy beklerdi. Şu halde bu meselede de kararını Yahudilere bildirmiş, haklarında -ölüm ânına kadar bildirilecek- vahyin gelmesini beklemiştir. Nitekim, ölüm sırasında vahy-i İlâhî gelmiş ve buna dayanarak  :  َيَبْقَيَنَّ دِينَانِ بِأَرْضِ الْعَرَبِ

"Arap memleketinde iki din kalmayacaktır" demiştir. Bilâhare Hz. Ömer bu hadisi işitince[206] gerçekten sahih mi, değil mi araştırıp, sıhhatine kâni olunca, gayr-i müslimleri Arabistan Yarımadası´ndan sürmüştür.

"Bu rivâyette, müddetçe meçhul olan vâdeye tâlik edilecek müsâkât anlaşmasının cevâzına delil var" diyenlere  :  "Bu, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a has bir tatbikattır, başkalarına delil olamaz" diye de cevap verilmiştir, çünkü bu çeşit antlaşmalarda müddet tâyini şarttır.

Hadisle ilgili başka mütâlaalar da ileri sürülmüştür, hepsini kaydetmeyeceğiz.

Müsâkat, sulamak mânasına gelen saky´dan alınmadır. Fıkıh ıstılahı olarak  :  Bağ ve bahçeyi, -meyve, hububat ve sebze nevinden her çeşit- mahsûlatının bir kısmı mukabilinde birine vererek bırakmaktır.

3-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), çıkacak mahsûlü tahmin etmek üzere, bu işten anlayan hususî memurlar gönderirdi. İlk defa, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şâirlerinden ve ilk Müslümanlardan olan Abdullah İbnu Revâha (  radıyallahu anh)´yı göndermiştir. Abdullah, Mûta Gazvesi´nde şehid düşen komutanlardan biridir.

Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´den gelen bir rivayette, Abdullah İbnu Revâha, mahsulatı 40 bin vask (  17) olarak tahmin etmiştir. Abdullah onlara  :  "İster bunun bedelini ödeyerek mahsûlü siz alın, isterseniz biz size ödeyelim, mahsûl bizde kalsın" diyerek tercihi onlara bırakmış, Yahudiler 20 bin vask ödeyerek mahsûlün kendilerinde kalmasını tercih etmişlerdir.

Hemen belirtelim ki, bu hadis tatbikatta farklı yorumlara sebep olmuştur. Müsâkât denen ortaklık nevinde, önceden yapılan tahmine göre amel câiz değildir, taksim tartılarak yapılır. Bu sebeple Abdullah İbnu Ravâha´nın ameli farklı tevillere konu olmuştur. Ebu´l-Velid el-Bâcî  :  "Bu muhtemelen, zekât hakkının tesbiti içindir. Çünkü zekâtın harcanacağı yerler (  masraf), savaşılarak elde edilen arazilerin gelirlerinin harcanacağı yerlerden farklıdır. İmam bu sonuncunun gelirini fakirzengin ayırımı yapmadan hak sahibine verir" der.

Umumiyetle, bu tahminin, zekât miktarını tesbite yöneldiği kabul edilmiştir. Çünkü, mahsul toplanıncaya kadar Yahudilerin elinde kalacak, taze iken yenen miktarlar, zekât hissesini eksiltecektir. Üstelik zekâta hak kazanan kimseler, müsâkatta ortak taraf değildir ki, haklarının önceden tahminle tesbiti câiz olmamış olsun. Nitekim Hz.Aişe de  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), önceden tahmin edilmesini, meyvenin yenmesinden ve taksiminden önce zekâtın hesaplanması için emretti" demiştir.

4- Bu rivayetten Cumhur, müsâkatın câiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Ahmed İbnu Hanbel, Şâfiî, Mâlik hazretleri, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed bu noktada ittifak ederler.

Ancak Ebu Hanife bunu beş sebebe binâen câiz görmez.[207] Ona göre  : 

1- "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) muhâbereyi yasaklamıştır. Muhâbere hayber kelimesinden gelir, Hayberlilerin müsâkat ameli manasına gelir, cevâza delalet eden hadis mensuhtur."

Ebu Hânife´ye cevap verilmiş ve  :  "Araplar, İslâm´dan önce de muhâbereyi biliyordu. Bu, arazinin, ondan alınacak mahsul mukabilinde kiralanması idi. Muhâbere kelimesi hayber´den gelmez, gizli şeyleri bilmek mânasına gelen hıbre´den gelir" denmiştir.

Ayrıca, "harb kelimesinin hars yani ekin, ziraat mânasına geldiği, muhâbere´nin buradan gelmiş olabileceği de söylenmiştir. Müsâkât tatbikatının Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), sonra da Hz. Ebu Bekir -Yahudilerin Teyma´ya sürülmesine kadar da- Hz. Ömer devrinde tatbik edildiği, dolayısıyla neshten bahsetmenin mümkün olmayacağı söylenmiştir.

2) Ebu Hanife´nin bir diğer yorumu şöyle  :  "Hayber Yahudileri, Müslümanların köleleri durumunda idi. Yabancı ile câiz olmayan bir kısım muâmele köle ile câizdir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Yahudilere takdir ettiği yarı, onların nafakalarıdır. Çünkü kölenin nafakası efendisinin üzerinedir." Bu mütâlaya da şöyle cevap verilmiştir  :  "Yahudiler köle mesabesinde olsaydı, onları cizyeye mahkûm etmez, onları Suriye´ye, şuraya buraya sürmezdi. Zîra bu sürme işi Müslümanların malını ziyan etme demektir. Ayrıca, İbnu Revâha onlara  :  "Dilerseniz siz Müslümanların hissesini ödeyin (  mahsul sizin olsun), dilerseniz biz sizin hissenizi ödeyelim mahsul bize kalsın" demiştir. Efendinin köle adına tazmini mevzubahis olamaz, zîra malın tamamı efendinindir. Öyleyse ortadaki vak´a, Yahudilerin bu hisseye hakiki sahip olduklarını gösterir.

3) Ebu Hanife´ye göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bey´u´lğarar´ı[208] yasaklamış olması da müsâkâtın caiz olmadığına bir delildir, zîra, burada verilen ücrette ğarar mevcuttur, çünkü, mahsulün selâmete erip ermiyeceği meçhuldür. Bu mülâhazaya da  :  "Cevâz hadisi hasdır, ğarardan nehy âmmdır, hass olan âmm olana takdim (  ve tercih) edilir" diye cevap verilmiştir.

4) Ebu Hanife şöyle der  :  "Bir haber, kâideler muhâlif olursa, kâidelere gönderilir, cevâz hadisi üç kâideye muhaliftir  :  "Bey´u´lğârar" "meçhul´e ücret takdiri", "meyvenin olgunlaşmazdan önce satılması" bunların üçü de bi´l-icma haramdır."

Bu mülâhazaya da şöyle cevap verilmiştir  :  "Bir haberle amel edilmemişse, o haber kaidelere havâle edilir, amel edilmişse, mânasının kastedildiğine hükmeder ve bununla amel gerektiğine inanırız. Şârî bir hüküm koyduğu zaman, bunu da diğer hükümler gibi koymak zorunda değildir. Bilakis, o, benzeri olan hüküm de, benzeri olmayan hüküm de koyma yetkisine sâhiptir. Öyle ise bu husus, zarûreten, mezkûr hükmün, bu temel kâidelere istisna teşkil ettiğine delil olur. Zîra, herkes, ağaçlarına ve ziraatine bizzat bakmaya muktedir değildir."

5) Ebu Hanîfe´nin son bir mütâlaası da şöyle  :  "Müsâkât, mevâşînin (  sağmal hayvanlar) ürünlerinden bir miktarını vererek mevâşînin tenmiye edilmesi yasağına kıyâsen de câiz değildir."

Bu mülâhazaya  :  "Mevâşî sahibi, hayvanlarına bakmaktan aciz olduğu takdirde bunların satılması zor değildir, halbuki, ekin ve meyve küçükken durumu farklıdır, bunlar satılamaz" diye cevap verilmiştir.[209]



ـ11ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ أهْلَ خَيْبَرَ قَالُوا  :  يَا مُحَمَّدُ دَعْنَا نَكُونَ في هذِِهِ ا‘رْضِ نُصْلِحُهَا وَنَقُومُ عَلَيْهَا فَأعْطَاهُمْ عَلى أنَّ لَهُمْ الشّطْرَ مِنّ كُلِّ زَرْعٍ وَشَئٍ مَا بَدَا لِرَسولِ اللّه #، فَكَانَ عَبْدُاللّهِ بْنُ رَوَاحَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَأتِيهِمْ كُلَّ عَام فَيَخْرِصُهَا عَلَيْهِمْ ثُمَّ يُضَمِّنُهُمُ الشّطْرَ فَشَكَوْا إلى رسولِ اللّهِ # شِدَّةَ خرْصِهِ وَأرَادُوا أنْ يَرْشُوهُ. فقَالَ عَبْدُاللّهِ  :  تُطْعِمُونِى السُّحْتَ؛ وَاللّهِ لَقَدْ جِئْتَكُمْ مِنْ أحِبِّ النَّاسِ إلىَّّ، وَ‘نْتُمْ أبْغَضُ إلىَّ مِنْ عِدتِكُمْ مِنَ الْقِرَدَةِ وَالخَنَازِيرَ، وََ يَحْمِلُنِى بُغْضِى إيَّاكُمْ عَلى أنْ َ أعْدِلَ فِيكُمْ. فَقَالُوا بِهذَا قَامَتِ السَّمواتُ وَا‘رْضُ، وَكانَ رسولُ اللّه # يُعْطِى كُلَّ امْرَأةٍ مِنْ نِسَائهِ ثَمَانِينَ وَسْقاً مِنْ تَمْرٍ كُلِّ عَامٍ وَعِشْرِينَ وَسْقاً مِنْ شَعِيرٍ، فلمَّا كانَ زَمَنُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ غَشُّوا المُسْلِمينَ فألْقَوُا ابْنَ عُمَرَ مِنْ فَوْقِ بَيْتٍ فَفَدَعُوا يَدَيْهِ. فقَالَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  مَنْ كانَ لَهُ سَهْمٌ بِخَيْبَرَ فَلْيَحْضُرْ حَتَّى نُقَسِّمَهَا بَيْنَهُمْ. فقَالَ رَئِيسُهُمْ  :  َ تُخْرِجْنَا! دَعْنَا نَكُونُ فِيهَا كمَا أقَرَّنَا رسولُ اللّهِ #وَأبُوا بَكْرٍ، فقَالَ

لَهُ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  أتُرَاهُ سَقَطَ عَلى قَوْلِ رسولِ اللّه # كَيْفَ بِكَ إذ َا رَقَصَتْ بِكَ رَاحِلَتُكَ نَحْوَ الشَّامِ يَوْماً ثُمَّ يَوْماً ثُمَّا يَوْماً، وَقَسَّمَهَا عُمَرُ بَيْنَ مَنْ كانَ شَهِدَ خَيْبَرَ مِنْ أهْلِ الحُدَيْبِيَةِ[. أخرجه البخارى وأبو داود .



11. (  1087)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Hayber halkı dediler ki  :  "Ey Muhammed, bizi bırak, burada kalalım, araziyi ıslâh edip işleyelim." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da her ekinin ve Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın uygun göreceği her bir şeyin mahsulünün yarısı onların olmak şartıyla araziyi onlara bıraktı.

Abdullah İbnu Revâha (  radıyallahu anh), her yıl oraya gelir, miktarı tahmin eder ve yarısının karşılığını onlardan alırdı. Yahudiler, Abdullah´ı tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e şikâyet ettiler. Hatta bir ara (  lehlerine gevşek davranması için) rüşvet vermek istediler. Abdullah onlara  : 

"Bana haram mı yedirmek istiyorsunuz. Vallahi ben en ziyâde sevdiğim insanın yanından geldim. Sizin topunuz bana maymunlar ve hınzırlardan daha menfurdur. Buna rağmen, benim size olan buğzum, size karşı âdil olmama mâni değildir."

Yahudiler, Abdullah (  radıyallahu anh)´ı takdir edip  : 

"İşte bu adalet ve doğrulukla semâvat ve arz nizam içinde ayakta durur" dediler.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), her bir hanımına her yıl seksen vask hurma, yirmi vask arpa veriyordu. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) zamanında, Yahudiler Müslümanlara hile yaptılar İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´i bir evin damında uyurken geceleyin aşağı attılar, el ve (  ayak) bileklerini çıkardılar. Hz. Ömer İbnu´l-Hattâb  :  "Hayber´de hissesi olan hazırlansın, aralarında taksim edelim" dedi. (  Taksim edileceği zaman) reisleri  : 

"Bizi buradan çıkarma. Bizi Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ebu Bekir´in yaptıkları gibi yerlerimizde bırak" dedi.

Hz. Ömer (  radıyallahu anh) ona  :  "(  Kararımızda) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sözüne ters düştüğümüzü mü zannediyorsun [210] Bineğin seni Suriye´ye doğru bir gün, sonra bir gün, sonra bir gün daha koşturmasına ne dersin " diye cevap verdi.

Hz. Ömer (  radıyallahu anh), Hayber´i, Hudeybiye ashâbından Hayber Seferi´ne iştirak etmiş olanlar arasında taksim etti. [Buhârî, Megazî, 38; Ebu Dâvud, Cihâd 24, (  3006).][211]



AÇIKLAMA  : 



1-Hayber´in fethi ile ilgili rivayetler, Buhârî´nin Kitâbu´l-Megâzî bölümünde 38-41. bablarda yer alır. Ancak yukarıdaki rivâyet, kısmî olarak Kitâbu´ş-Şurut´un 14. babında kaydedilmiştir. Rivayet Teysir´de kaydedildiği şekliyle Ebu Dâvud´da mevcut değildir. Hadis´in Câmiu´l-Usûl´deki aslı daha uzun. Teysir, rivayet´in baş kısmını almamış. Hayber´in fethi, Yahudilere bırakılması, ordan sürülmeleri gibi farklı meselelere bazı açıklık daha getireceği için, rivayetin atlanmış olan baş kısmını da kaydediyoruz  :  "

(  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber ehline gelip onlarla savaştı. Sonunda kalelelerine çekildiler. [Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kaleleri dıştan bir müddet kuşattı, neticede] arazi, ekin ve hurma üzerinde onlara galebe çaldı. Bineklerin taşıyabileceği eşyaları götürerek orayı terketme şartıyla sulh yaptılar. Sarı (  altın), beyaz (  gümüş), halka -ki bununla silah kastediliyordu- nev´inden bütün varlıklarını Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a vermek de antlaşmaya dahildi. Ayrıca, ne varsa beyan edip, hiçbir şeyi gizlememeyi de onlara şart kılmıştı. Öyle ki bu şartlara uymazlarsa ortada ne antlaşma muteber olacak, ne de antlaşmanın sağladığı garanti olacaktı. Ancak yine de mesk´i gizlediler. Mesk, Huyey İbnu Ahtab´ın mal ve zineti bulunan bir deri idi, Benî Nâdir, Medine´den sürgün edildiği zaman beraberinde getirmişti[212] Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Huyey´in amcasına ki, ismi Sa´ye idi  : 

"Benî Nadir´den getirilen Huyey´in meski ne oldu " diye sordu.

"Nafaka harcamaları ve savaş masrafları onu eritti" deyince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Aradan fazla zaman geçmedi. Mesk´teki servet bu kadar zaman içinde bitip tükenmeyecek kadar çoktu" dedi. Huyey, daha önce öldürülmüştü. [Meskin yerini ancak Sa´ye bilebilirdi. Onu konuşturmak üzere Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)] Zübeyr´e teslim etti. Zübeyr (  radıyallahu anh) canını yakarak sıkıştırdı. Bunun üzerine  : 

"Huyey´in şurada bir yıkıntının etrafını dolaştığını görmüştüm" dedi. Beraberce gidip oraları dolaştılar. Meski gerçekten bir yıkıntının içerisinde buldular. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ebu´l-Hukayk´ın iki oğlunu öldürttü. Bunlardan biri Safiyye Bintu Huyey İbnu Ahtab´ın kocası idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kadın ve çocuklarını esir aldı. Antlaşmaya riayet etmedikleri için mallarını da taksim etti. (  Geri kalan Yahudileri de) Hayber´den sürmek istedi. Ancak, Hayber halkı dediler ki..." Rivâyetin gerisini yukarıda kaydettik.

2- Hemen belirtelim ki, Hayber Yahudilerle meskun bir yerdi. Medine´den sürülen Benî Nâdir Yahudileri de buraya yerleşmişlerdi. Burası, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) için tehlikeli bir odak teşkil ediyordu. Zâhiren ağır -ve bir kısım ashabın değerlendirmesine göre- utanç verici, zül getirici mahiyette olan Hudeybiye Sulhü´nü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın imzalamakta isticâl edişinin bir sebebini Mekkelilerin bîtaraflığını sağlayarak, burnunun dibindeki bu tehlikeli yuvayı dağıtma düşüncesi teşkil ediyordu. Buradaki Yahudiler, hem sayıca fazla ve hem de zengindi. Üstelik Müslümanlara karşı kinle dolu idiler. Bunlar, bir ara bütün güçleriyle civardaki müşrik kabileleri içine alan bir ittifak kurup Medine´ye -Hendek Savaşı´nda olduğu şekilde- saldırmak istemişlerdi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu faaliyeti istihbâr edince, harekâtın organizatörü durumunda olan Hayberli Yahudilerin şefi Sellâm İbnu Ebî´l-Hukayk´ı, Abdullah İbnu Atîk (  radıyallahu anh)´i dört kişilik bir ekiple göndererek öldürtmüştü. Sellâm´ın yerine geçen Usayr İbnu Zâram aynı faaliyeti devam ettirince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ikinci bir ekibi, Abdullah İbnu Revâha başkanlığında göndererek onu da öldürtmüştü. Burası Müslümanlar için ciddî bir tehlike kaynağı idi.

Şu halde bu tehlikeli odak temizlenmeli idi.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hudeybiye Sulhü´nü imzalayınca Medine´de bir aydan az bir zaman ikametten sonra doğru Hayber´e gitti. Niyeti Yahudileri buradan sürmekti. Medine´deki ikametinin de savaş hazırlıklarını ikmâl olduğu anlaşılmaktadır.

Savaş kazanılınca, Yahudilerin, "araziyi ekip kaldırmada mâhir kimseler olduklarını belirterek ağaç ve ekinlerden elde edilecek mahsulatın yarısını Müslümanlara vermek kaydıyla orada kalmayı" taleb etmeleri üzerine, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), daha önceki rivayette belirtildiği üzere "Allah´ın dilediği zamana kadar" yerlerinde kalmalarına izin verdi.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunları sürmede niye acele etmedi diye bir suâle şu cevap verilebilir  : 

1) Hayber arazisi, Medine´nin gıda ambarı durumunda idi. Hurma ziraati, hububat ziraati gelişmişti, Yahudilerin sürülmesi, o günün şartlarında buradaki zirâî istihsâlin durmasına sebep olabilirdi.

2) Burada san´atkârlar da vardı. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bunları san´at hayatının gelişmesinde kullanmak istemişti. Esirler arasında tesbit edilen otuz kadar demirci ustası hakkında şu emri vermişti  :  اُتْرُكُوهُمْ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ يَنْتَفِعُونَ بِصَنَاعَتِهِمْ وَيَتَّقُونَ بِهَا عَلَى جِهَادِ عَدُوه

"Onları Müslümanlar arasında serbest bırakın, san´atlarından istifâde etsinler, elde edecekleri bilgi ve mahâretlerle düşmanlarıyla yapacakları cihadda istifâde etsinler". Dediği gibi yapılır.

3) Bunların bütün servetleri ve silahları ellerinden alınmış, lider durumundaki büyükleri öldürülmüş, artık zararsız hâle getirilmişlerdi. Arazi işleyecek mâhir işçiler durumuna indirilmişlerdi.

4) Sindirilmiş, işçi statüsüne sokulmuş vaziyette Hayber´de kalmalarının muhtemel zararı çok az olmakla birlikte, henüz İslâmlaşmamış dış hududa sürülmeleri çok tehlikeli olabilirdi  :  Bunlar gittikleri yerde yeniden derlenip toparlanmaktan başka,düşman unsurları tekrar organize edip, Müslümanlara karşı tahrik edebilirlerdi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Hayber´de, Müslümanların murâkabesi altında kalmalarını uygun bularak tekliflerini kayıtlı olarak kabul etti.

Hz. Ömer (  radıyallahu anh), şartlar uygun hâle gelince, bir gece oğlu Abdullah (  radıyallahu anh)´ı uyurken damdan atmalarını bahâne ederek, Teyma ve Erîha´ya sürecektir. Erîha, Suriye´nin Ürdün kesiminde, Beytü´l-Makdis´e bir günlük atlı mesafede yerlerdir.

3- Hayber Yahudilerinden ele geçen servet  : 

Vâkidî´nin Meğâzî´de verdiği bilgiye göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Hayberlilerin şefi Kinâne İbnu Ebi´l-Hukayk ile, kalelerde mevcut savaşçıların aile ve çocuklarının bağışlanması mukabilinde,

* Hayber´i ve arazisini çocuklarıyla terketmek,

* Mal, arazi, altın, gümüş, silah, binek ve üzerlerinde giydikleri dışında bütün kumaş ve giyecekleri Müslümanlara bırakma şartıyla anlaşırlar.

Şu mallar teslim alınır  :  100 zırh, 400 kılınç 1000 mızrak, 500 yay.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Kinâne İbnu Ebi´l-Hukayk´tan, Ebu´l-Hukayk hânedânının atadan evlâda intikal eden hazine ve zinetlerini -ki bunlar yukarıda adı geçen mesk´in içinde saklanırdı- sorar. Kinâne, yukarıda belirtildiği üzere harcanıp bitirildiğini söylerse de sıkıştırılarak ortaya çıkarılır. Yine rivayette belirtildiği üzere, yalanı ortaya çıkınca antlaşmanın sağladığı her çeşit garantiden mahrum kalır. Zübeyr İbnu´l-Avvâm, mesk dışında gizlediklerini de ortaya çıkarması için Kinâne´ye eziyette bulunur. Bütün servet ortaya çıkarılır.

Kinâne, kardeşiyle birlikte öldürülür; mallarına el konur, kadın ve çocukları esir edilir.

Mesk getirilip açılınca içinde altından yapılmış bilezikler, muştalar, halhallar, küpeler, yüzükler, eldivenler, kıymetli taşlardan ve zümrütten yapılmış gerdanlıklar vs. vs.ler görülür.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buradan bir cevher gerdanlık alıp kızlarından birine veya Hz. Aişe´ye hediye eder. O da bunu alır almaz aynı gün muhtaç ve dullar arasında dağıtır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) o gece uyuyamaz. Sabah olunca Hz.Aişe´ye (  veya kızına) koşup gerdanlığı geri ister  :  "Onu bana geri ver, benim değil, onda senin de hakkın yok!" der. Olup biten anlatılınca Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Allah´a hamd eder.[213]



ـ12ـ وعن أبى بكرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يقول  :  مَنْ قَتَلَ مُعَاهَداً مُتَعَهِّداً في غَيْرِ كُنْهِهِ حَرَّمَ اللّهُ

تَعالى عَليه الجَنَّةَ[. أخرجه أبو داود والنسائى.قوله  :  »في غير كنهه« أى في غير وقته أو حاله الذى يجوز فيه قتله .

12. (  1088  ), Ebu Bekir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  :  "Kim (  kendisine emân verilerek) antlaşma yapılan bir kimseyi vakti dışında öldürürse, Allah ona cenneti haram eder." [Ebu Dâvud, Cihâd 165, (  2760); Nesâî, Kasâme 14, (  8, 24).][214]



AÇIKLAMA  : 



Dinimiz, kâfirin kanını mutlak şekilde helâl addetmez. Belli ve muayyen şartlar altında kâfirin kanı helâldir. Bu da savaş halidir. Antlaşma yapılan, eman verilen bir kimsenin kanı haramdır. İslâm memleketi dâhilinde yaşayan zımmîler de kendilerine eman verilmişler zümresine dâhildir; kanları haramdır.

Hadiste, "antlaşma yapılan kimseyi künhü dışında öldüren..." denir. Bir şeyin künhü, onun hakikati demektir. "Burada künhü´nden murad vakti ve hedefidir" de denmiştir. Yani "öldürülmesi helâl olan vakitten..." veya "emân verilen nihâî hedeften önce öldüren" demektir.[215]



ـ13ـ وعن صفوان بن سليم عن عدة من أبناء الصحابة عن آبائهم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُم. ]أنَّ رسولَ اللّه # قالَ  :  مَنْ ظَلَمَ مُعَاهِداً أوِ انْتَقَصَهُ أو كَلَّفَهُ فَوْقَ طَاقَتِهِ أوْ أخَذَ مِنْهُ شَيْئاً بِغَيْرِ طِيبِ نَفْسِهِ فَأنَا حَجِيجُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه أبو داود .



13. (  1089)- Safvân İbnu Süleym, birçok sahabi evlatlarının, babalarından yapmış oldukları rivayetlere dayanarak, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle buyurmuş olduğunu naklediyor  : 

"Kim antlaşma yapılan bir kimseye zulmeder veya hakkını tenkis eder veya tâkatının fevkinde emreder veya onun rızası dışında bir şeyini alırsa, kıyamet günü aleyhine ben delil olacağım." [Ebu Dâvud, Harâc 33, (  3052).][216]



AÇIKLAMA  : 



Hakkı tenkîs etmek hak ettiği şeyi eksik vermek mânasına geldiği gibi, -Tîbî´nin söylediğine göre, inancından dolayı ayıplamak mânasına da gelir. Tâkatının fevkinde emretmek, ödeyemeyeceği miktarda cizye, vergi gibi mükellefiyetlere tâbi tutmak mânasına gelir. Aleyhine delil olmak, aleyhine delil getirmek suretiyle düşmanı olmak, Allah´a şikâyet etmek mânasına gelir.

Bütün bu ifâdeler, İslâm memleketinde yaşayan gayr-i müslimlere âdil davranma gereğine dikkat çeker.[217]



ـ14ـ وعن أم هانئ رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]أجَرْتُ رَجُلَيْنِ مِنْ أحْمَائِى فقَالَ #  :  قدْ أجَرْنَا مَنْ أجَرْتِ[. أخرجه الستة إَّ النسائى .



14. (  1090)- Ümmü Hânî (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Ben kocamın akrabalarından iki kişiye civâr (  himâye) vermiştim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Senin civar verdiğine biz de civâr verdik" buyurdu." [Buharî, Cizye 9, Salât 4, Edeb 94; Müslim, Hayz 70, (  336), Müsâfirîn 80; Muvatta, Sefer 27, (  1, 152); Tirmizî, İsti´zân 24, (  2735); Ebu Dâvud, Salat 30, (  1290); Cihad 167, (  2763).][218]



AÇIKLAMA  : 



1- Arabça´da civâr vermek, emân vermektir. Yani bir Müslümanın bir kâfire "Senin hayat hakkını ben garantiliyorum, sana kimse dokunamaz" mânasında garanti vermesidir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), amcasının kızı Ümmü Hânî´nin Mekke´nin fethedildiği gün iki müşrike verdiği emânı muteber addetmiş  :  "Sen kime emân verdi isen bu akdi biz de tanıyoruz, o, bizden de emân almış gibi, emniyet altına girmiştir" mânasında beyanda bulunmuştur.

Bu rivayetten hareket eden ulemânın hepsi  :  "Kadınların vereceği emânın muteber olduğu hükmünü vermekte icmâ etmişlerdir. Keza fakihler çoğunluk itibâriyle, kölenin vereceği emânın da muteber olduğunu söylemekte ittifak ederler. Ancak Ebu Hanife merhum ve ashâbı; savaşan köle ile, savaşmayan köle arasında bir ayırım yaparak, savaşan kölenin emânını muteber addederken, "öbürünün emânı muteber değildir" demişlerdir.

Çocukların emânına gelince, bunların emânı kabul edilmez. Çünkü onların akidleri makbul değildir.

2- Kaynakların bir kısmında, Ümmü Hânî´nin Mekke fethedildiği gün Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a uğradığı, Hz.Fatıma´nın tuttuğu bir perdenin gerisinde gusleder bulduğu ifade edilir, fakat Ümmü Hânî´nin civâr verme meselesine temas edilmez. Şunu da kaydedelim ki, "Emân verme işi, imama has bir iştir" diyerek bu babta gelenleri te´vil eden de olmuştur. Ancak esas olan önceki görüştür.[219]



ـ15ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]مَا خَتَر قَوْمٌ بِالْعَهْدِ إَّ سَلَّطَ اللّهُ تَعالى عَلَيْهِمْ الْعَدُوَّ[. أخرجه مالك بغا.»الختر« الغدر .



15. (  1091)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) demiştir ki  :  "Ahdine kim vefasızlık edip bozarsa, Allah mutlaka ona bir düşman musallat eder." [Muvatta, Cihâd 12, (  2, 449), 26 (  2, 460). İmâm Mâlik bunu belâğ (  senetsiz) olarak rivâyet etmiştir.][220]



İKİNCİ FASIL

CİZYE VE CİZYE İLE İLGİLİ HÜKÜMLER


CİZYE  :  Ehl-i zimmeden yani İslâm beldesinde yaşayan gayr-ı müslimlerden alınan vergidir. Buna zekât denmez. Çünkü zekât, vergiden ziyâde mü´minlere terettüp eden bir ibâdettir. Zekât veren mü´min Rabbine karşı olan mâlî bir ibadetini yerine getirmiş olmaktadır.

Cizye´nin kelime olarak bölmek, taksim etmek mânasına gelen جَزَاص den geldiği kabul edilir. Mâmafih karşılık mânasına gelen جَزَاء ´dan geldiği de söylenmiş, "İslâm beldesinde emniyet içinde yaşamalarının karşılığıdır" denmiştir.

Alimler derler ki  :  "Cizyenin vaz´edilmesinin hikmeti şudur  :  Cizye vermekle İslâm memleketinde yaşama hakkı kazanırlar, Müslümanlarla düşüp kalkma fırsatı bulurlar. Bu durum onların, İslâm´ın güzelliğini öğrenmelerine imkân tanır. Öte taraftan cizye vermiş olmanın hissettirdiği bir zillet vardır. Bu zilletten kurtulma endişesiyle, İslâm´ın güzelliğini öğrenmiş olma keyfiyetinin birleşmesi onları Müslüman olmaya sevkeder. Öyle ise, cizye müessesesi gayr-i müslimleri İslâm´a kazanmada müessir bir vâsıtadır. Bu sebeple teşrî edilmiştir." (  1092 numaralı hadiste Tağlibîlerle ilgili açıklama bu meseleyi aydınlatıcı mahiyettedir.)

Cizye ilk defa sekizinci senede va´zedilmiştir. Dokuzuncu senede diyen de olmuştur.[221]



ـ1ـ عن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # لَمَّا وَجَّهَهُ إلى اليَمَنِ أمَرَهُ أنْ يَأخذَ مِنْ كُلِّ حَالِمٍ دِيناراً أوْ عَدْلَهُ مِنَ المَعَافِرِى  :  ثيابٌ تَكون باليمين[. أخرجهُ أبو داود .



1. (  1092)- Muâz İbnu Cebel (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), kendisini Yemen´e gönderdiği zaman, ihtilâm olan herkesten (  vergi olarak) bir dinar veya -Yemen´de imal edilen bir kumaş olan meâfirî´den, bir dinara tekabül eden miktarda almasını emretti." [Ebu Dâvud, Harâc 30, (  3038, 3039); Tirmizî, Zekât 5, (  623); Nesâî, Zekât 8, (  25-26).][222]



AÇIKLAMA  : 



1- Meâfir, Hemdan´da yaşayan bir kabile adıdır. Burada imal edilen bir kumaşa -oraya nisbetle Meafiriyye denmiştir. Meâfiri tâbiriyle ne kastedildiği râvilerden biri tarafından, "Yemen´de imâl edilen bir kumaş" diye açıklama eklenmiştir. Hadis ilminde bu çeşit açıklayıcı ilâvelere derc denir. Bu çeşit hadislere de müdrec hadis denir. Müdrec hadisler, aslında zayıf addedilir. Ancak buradaki derc sıhhati bozacak mahiyette değildir.

2- Hattâbî der ki  :  "Hadiste geçen كُلُّ حَالِمِ (  her ihtilâm) tâbiri cizyenin sadece bülûğa eren erkeklerden alınacağına delildir. Çünkü حالم erkekler için kullanılır. Ayrıca çocuk ve deliler de cizyeden muaf tutulmuş olmaktadır. Keza bu rivayet cizyenin Arap, acem bütün gayr-ı müslimlere şamil olduğunu göstermektedir. Ayrıca hadis, zengin, vasat herkesten dinar alınacağına delildir. Zîra Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Muâz´ı Yemen´e gönderirken onlarla savaşmasını, vergi ödedikleri takdirde onlardan elini çekmesini emretti. Dinarın verilmesini kanlarının korunmasına vesile kıldı. Kim dinar verirse kanını korumuş olur. Şâfiî hazretleri bu mülâhaza ile hareket ederek, cizyenin hür erkeklerden bülûğa erenlere terettüp ettiğine hükmetmiştir.

Ashâbu´r-Re´y ve Ahmed İbnu Hanbel  :  "Zengin olanlara 48, 24, 12 dirhem tarhedilir" demiştir. Ahmed İbnu Hanbel  :  "Bu miktarlar maddı gücüne göre tarhedilir" demiştir. Kendisine  :  "Günümüzde bunu artırıp eksiltmek mümkün mü " diye sorulunca  : 

"Evet tâkatlarına ve imamın uygun göreceği miktara göre ayarlanabilir" demiştir.

İbnu Ebî Şeybe ve İbnu Sa´d´ın rivâyetlerine göre, Hz.Ömer cizyeyi erkeklere tahakkuk ettirmiş, zenginlerden 48 dirhem, orta halliden 24 dirhem, fakirden 12 dirhem almıştır.

Bir dirhemin, o günün iktisâdî hayatındaki yeri hususunda bir fikir verebilmek için, bazı eşyaların fiyatını, bâzı ücretleri tarihî rivayetlerden naklen kaydetmekte fayda var  :  Bir gömlek 2-3 dirhem, bir şalvar (  serâvil) 3-4 dirhem, bir takım Necrânî elbise (  hulle) 40 dirhem, bir belediye memurunun günlük ücreti 2 dirhem, bir koyunun fiyatı 0,5-1 dinar (  1 dinar 12 dirheme denktir), Habeşistan´a giden Mekkeli muhacirlerin gemi ücreti 6 dirhem (  yarım dinar). Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) 200 dirhem parası veya buna denk malı olanı zengin addetmiştir, zekât verilmez.[223]



ـ2ـ وعن جعفر بن محمد عن أبيهِ ]أنَّ عُمَرَ بْنَ الخَطَّابِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ذَكَرَ المَجُوسَ فقَالَ  :  مَا أدْرِى مَا أصْنَعُ في أمْرِهِمْ؟ فقَالَ عَبْدُالرَّحْمنِ بْنُ عَوْفٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أشْهَدُ لَسَمِعْتُهُ مِنْ رسولِ اللّه # يَقُولُ  :  سُنُّوا بِهِمْ سُنَّةَ أهْلِ الْكِتَابِ[ .



2. (  1093)- Ca´fer İbnu Muhammed babasından naklediyor  :  "Ömer İbnu´l-Hattab (  radıyallahu anh) Mecûsileri mevzubahis ederek  :  "Onlar hakında nasıl hareket etmem gerektiğini bilmiyorum" dedi. Abdurrahman İbnu Avf (  radıyallahu anh)  :  "Sana şehâdet ederim ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle şöyle dediğini işittim  :  "Onlara, Ehl-i Kitab´a davrandığınız gibi davranın". [Muvatta; Zekât 42 (  1, 278  ).][224]



AÇIKLAMA  : 



1- Her meselede, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan bir örnek arayan Hz. Ömer, İran fethedilmeye başlayınca, onlardan nasıl vergi alacağı hususu problem olarak karşısına çıkar. Şahsen, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan bu mevzuda bir tatbikat veya tavsiye hatırlamadığı için nasıl hareket edeceği hususunda arkadaşlarıyla istişare eder. Abdurrahman İbnu Avf, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Mecusilerden Ehl-i Kitap tarzında vergi alınması hususundaki tavsiyesini hatırlatır. Böyle durumlarda ikinci bir şâhid isteyen Hz. Ömer, Abdurrahman (  radıyallahu anh)´dan şâhid istemeksizin, bu hadisle amel eder.

2- Aslında hadis metni "Mecûsilere Ehl-i Kitap gibi davranın" derken, "vergi hususunda" diye bir kayıt mevcut değildir. Ancak başka kayıtlar "onların kızlarıyla evlenilmeyeceğini, kestiklerinin yenilmeyeceğini" tasrih eder. Bu rivayet için "husus murad edilen âmm" denmiştir. İbnu´l-Müseyyeb dışında kalan ulemâ bu konuda müttefiktir. Sâdece onun, Mecûsilerin kestiğini yemede beis görmediği rivayet edilir.

3- Abdurrahman İbnu Avf´ın rivâyetini destekleyen bir rivâyet Muvatta´da İbnu Şihâb´tan yapılır  :  Buna göre Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Bahreyn Mecusilerinden cizye almıştır. Resûllah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hicr Mecusilerinden de cizye aldığı rivayetlerde gelmiştir. Hz. Osman da Berberîlerden cizye almıştır.

Şöyle bir soru hatıra gelebilir  :  Vergi meselesinde de اَلْكُفْرُ مِلَّةٌ وَاحِدَةٌ kaidesince gayr-ı İslâm, bir bütün görülüp hepsinden cizye almak, prensip mi kılınmıştır

Bu hususta ihtilâf edilmiştir. Arap müşrikleriyle puta ve ateşe tapanlar hakkında imamlar anlaşamamıştır. İmam Mâlik, Evzâî ve Saîd İbnu Abdilaziz  :  "Bunlardan da cizye alınır" derken, diğer üç imam ve başkaları  :  "Cizye, Kur´ân´ın tasrihiyle Ehl-i Kitap´tan, sünnetin tasrihiyle de Mecusilerden alınır, başkalarından alınmaz" demişlerdir.

Şu âyetin zâhirini esas alan âlimler Mecusileri Ehl-i Kitap saymazlar. (  meâlen)  :  "...Bizden önce iki tâifeye kitap indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten... sakının ki merhamet olunasınız" (  En´âm 156). Cumhûr bu iki tâifeyi Yahudi ve Hıristiyanlarla te´vil ederek Mecusilerin Ehl-i Kitap sayılmayacağına hükmetmiştir. Mamafih, sadedinde olduğumuz hadis de Mecusileri Ehl-i Kitap addetmemekte "(  vergi konusunda) Ehl-i Kitab´a davrandığınız gibi davranın" demektedir. Burada ayırım esastır.

Mecusileri Ehl-i Kitap sayanlar Abdurrezzak´ta hasen ve Abd İbnu Humeyd´de sahih bir senedle rivâyet edilen şu hadisi esas alırlar, âyeti de te´vîl ederler  :  "Müslümanlar İranlıları hezimete uğratınca Hz. Ömer (  radıyallahu anh)  :  "Toplanın, Mecusiler Ehl-i Kitap değildir ki onlara cizye koyalım, puta tapanlar da değiller ki haklarında puta tapanların ahkâmını uygulayalım" dedi. Hz. Ali "onların Ehl-i Kitap olduğunu" söyleyerek şunu anlattı  :  "Mecusiler, okudukları bir kitaba, tedris ettikleri bir ilme sâhip idiler. Bir gün melikleri şarap içti. Sarhoşken kız kardeşine cinsî temasta bulundu. Sabah olunca, tamahkârları çağırıp ihsanlarda bulundu ve dedi ki  :  "Hz.Âdem oğullarını kızlarıyla nikahlıyordu." Tamahkârlar derhal itaat ettiler. Muhâlefet edenleri idam etti. Kitaplarında olanlar da, kalplerinde olanlar da (  zamanla) kayboldu, yanlarında bu mevzuda hiçbir şey kalmadı." Rivâyetin Abd İbnu Humeyd´deki vechinin sonunda فَوَضَعَ ا‘ُخْدُودَ لِمَنْ خَالَفهُ "Muhalefet edenleri ateş dolu hendeklere attı" ziyâdesi vardır.

Zürkânî, sadedinde olduğumuz rivayetten başka hükümler de çıkarıldığını belirtir. Söz gelimi  : 

1- Haber-i vâhid´le amel edilir.

2- Büyük sahâbeler bâzı hadisleri ve bir kısım ahkâmı -başkaları bildikleri halde- bilemeyebilirler, bu durum onlara bir noksanlık getirmez.

3- Hadisin mefhumuna temessük esastır. Nitekim Hz. Ömer, Ehl-i Kitap denince kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanları anlıyordu, çünkü bu tâbirin mefhumu bu idi. Abdurrahman İbn Avf (  radıyallahu anh) Mecusilerin onlara ilhak edileceğine dair rivâyette bulununcaya kadar Hz. Ömer, tâbirin bu zâhirî mefhumuna bağlı kalmıştır.[225]



ـ3ـ وعن ابن شهاب قال  :  ]بَلَغنِى أنَّ رسُولَ اللّهِ # أخَذَ الجِزْيَةَ مِنْ مَجُوسِ الْبَحْرَيْنِ، وَأنَّ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أخَذَهَا مِنْ مَجُوسِ فَارِسَ، وَأنَّ عُثْمَانَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أخَذَهَا مِنَ الْبَرْبَرِ[. أخرجهما مالك .



3. (  1094)- İbnu Şihâb der ki  :  "Bana ulaştı ki, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Bahreyn Mecusîlerinden cizye almıştır, keza Hz. Ömer (  radıyallahu anh) İrân Mecûsilerinden, Hz. Osman (  radıyallahu anh) da Berberîlerden cizye almıştır." [Muvatta, Zekât 41, (  1, 278  ).][226]



ـ4ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ رسولَ اللّه # أخَذَهَا مِنْ أُكَيْدِرِ دُومَةَ يعنِى الجِزْيَةَ[ .



4. (  1095)- Hz. Enes (  radıyallahu anh)´in anlattığına göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Dûmetli Ükeydir´den de cizye aldı.[227]



AÇIKLAMA  : 



Dûmet, Şam (  Suriye) bölgesinde, Tebük´e yakın bir yer veya bir kale adıdır. Ükeydir, Dûmet´in kralının adıdır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) oranın fethine, Hâlid İbnu Velîd´i göndermiştir. Ükeydir İbnu Abdilmelik Hıristiyan idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) öldürülmemesini emretmişti, yakalanıp sağ olarak Medine´ye getirilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kanını bağışlar, cizye mukabili sulh yapılır.

Hattâbî, Ükeydir´in Arap asıllı olduğunu belirttikten sonra  :  "Gayr-ı müslim Araplardan da cizye alınacağı" görüşüne bu rivayette delil olduğunu belirtir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, İmâm Ebu Yusuf Araplardan cizye alınmayacağı, zekât alınacağı görüşündedir. Mamafih Mâlik, Evzâî, Şâfiî hazerâtı bu meselede Arap, acem bütün gayr-ı müslimlerin eşit olduğu, hepsinden cizye alınması gerektiğini belirtmişlerdir.[228]



ـ5ـ وعن حرب بن عبيد اللّه عن جده ألى أمه واسمه عمير الثقفى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ رسولَ اللّه # قال  :  إنَّمَا الخَراجُ عَلى اليَهُودِ وَالنَّصَارَى، وَلَيْسَ عَلى المُسْلِمِينَ خَرَاجٌ[. وَفى رواية  :  عُشُورٌ. أخرجهما أبو داود .



5. (  1096)- Harb İbnu Ubeydillâh, baba tarafından dedesi Umeyr es-Sakafî (  radıyallahu anh)´den nakleder  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Harâc Yahudi ve Hıristiyanlardan alınan vergidir. Müslümanlara harac yoktur." Bir rivayette "uşûr yoktur" buyurmuştur." [Ebû Dâvud, Harâc 33, (  3046-3049).[229]



AÇIKLAMA  : 



Harâc, Kâmus´da açıklandığı üzere, asıl itibariyle arâziden hasıl olan gelir ile, kölenin çalışmasından hâsıl olan gelire denmiştir. (  = galle-i arzdan ve galle-i amel-i abdden hâriç ve hâsıl olan nesnenin ismidir.) Ancak sonradan sultana tarladan her sene verilen vergiye dendiği gibi, ehl-i zimmetten adam başına alınan cizyeye de harâc denmiştir.

Uşûr´a gelince, bu öşr´ün cem´idir. Öşr, onda bir demektir. Onda bir nisbetinde alınan vergiye öşür denmiştir.

Burada uşûr´la, ticaret ve alışverişlerden alınan vergiler kastedilmiştir, nisbeti onda biri geçse de düşse de Müslümanların vergilerine sadakat denirken, Yahudi ve Hıristiyanların vergilerinden bir kısmına uşûr denmiştir. Şafiî´ye göre, sulh sırasında ehl-i zimmeden akit gereğince alınan meblağa öşür denir. Sulh akdine böyle bir şart konmamışsa ehl-i zimmeden cizyeden başka bir şey alınmaz, ne arâzilerden ne de mahsullerinden öşür alınmaz.

Ebu Hanife´ye göre, "Müslümanlar dâr-ı harbe ticaret için girerken küffâr öşür alırsa, biz de ehl-i harbten dar-ı İslâm´a bu maksatla girdikleri zaman öşür alırız."

Arâzı vergisine gelince  :  Tatarhâniye´de açıklandığı üzere arâzı üç kısımdır  : 

1- Arz-ı memleket,

2- Arz-ı öşriyye,

3- Arz-ı harâciye,

1. Arz-ı memleket, padişahın milkidir, arz-ı öşriyye Müslümanların milkidir, arz-ı harâciye ehl-i zimmenin milkidir. Bu sonuncu kısımda satış, hibe, vakıf, vârisin vasiyeti gibi her çeşit tasarruf câizdir. Arz-ı memlekette bu tasarruflar câiz değildir. Arâzi-i öşriyye, arâzi-i Arap´tır. Keza ahâlisi savaşmadan kendiliğinden Müslüman olan arâzi ile, savaşılarak fetholunduktan sonra gâziler arasında taksim edilmiş olan arâzi de öşriyye kısmına girer. Arâzi-i harâciye kısmına Basra´dan sonra gelen Irak arâzisi girer. Keza Mekke hâriç fethedildikten sonra ahâlisi yerinde bırakılan veya ahâlisiyle imamın sulh antlaşması yaptığı arâziler de girer. Arz-ı harâciyeden alınan vergiye harâc denir. Arz-ı harâciye Müslümana satılmış olsa da harâc vergisi düşmez, bu mutlaka ödenir.

Harâc iki çeşittir  : 

1- Harâc-i mükâseme  :  Bu, arâzinin tahammül durumuna göre yarı, beşte bir, altıda bir gibi alınan vergidir.

2- Harâc-ı vazîfe  :  Bu, ehl-i zimmenin, arâzi-i harâciyeden menfaatlandırılmalarına imkân tanınmış olmasına, onların arâzide emniyet içinde yaşamalarının te´minine mukabil alınan vergidir. Nitekim Hz. Ömer (  radıyallahu anh) sulanabilen bir dönüm tarladan buğday ve arpa cinsinden bir sa´ ve bir dirhem vergi atmıştır.

Hârac tâbiri "arâzi"ye ve "ehl-i zimmet başı"na konulmuş olan vergi için kullanılmıştır. Ancak sonradan harâc daha ziyâde arâzi vergisine, cizye ise ehl-i zimmet başına atılan vergiye denmiştir."

Şâfiî´ye göre de harâc iki kısımdır  : 

1- Cizye,

2- Arâzinin kirası ve ücreti. Bir yer sulh yoluyla fethedilir ve arâzi ahâlisine bırakılırsa, arâzi için tesbit edilen harâc, baş için alınan cizye ahkâmına tâbi olur. Bunlardan İslâm´a giren olursa, üzerindeki harâc düşer, tıpkı boynundaki cizyenin de düşmesi gibi, buna mukabil arâziden elde edilen mahsûlden öşür alınır. Fetih, şâyet "arâzi Müslümanların olacak, ahâlisi de, her sene arâziyi ekip kaldırmaya bedel olarak bir şey ödeyecek" şartıyla gerçekleştirilmiş ise, bu arâzi Müslümanlarındır, alınan vergi de arzın ücreti (  kirası)dır. Bu durumda, tarla sahibi Müslüman olsa veya küfründe devam etse farketmez. Sulh sırasında tesbit edilen statü aynen kalır. Bu arâzide satış da câiz değildir. Çünkü, satış mülkde olur, halbuki sâhibi onun gerçek mâliki değildir, mâlik, bütün Müslümanlar adına, İslâm Devleti´dir.

Özetlemek gerekirse arâzi-i harâciye şu çeşitlere ayrılmış olmaktadır  : 

1- Savaşla alınıp, gâzilere taksim edilen arâzi ki, imam, bunun bedelini gâzilere para olarak verip arâziyi Müslümanlara vakfeder ve koyduğu harâç vergisiyle, devlete devamlı bir gelir kaynağı yapar, Hz. Ömer, Irak arâzisini böyle yapmıştır.

2- İmam, bir beldeyi sulh yoluyla fetheder, arâzi Müslümanların olur, ancak, eski ahâlisi, harâc ödemek kaydıyla yerlerinde kalırlar. Arazi fey´dir, harac ücrettir, Müslüman olsalar da harâc düşmez.

3- Sulh yoluyla fethedilir, ancak sulh, şu şartla yapılmıştır  :  Arâzinin mülkiyeti ahâliye aittir, harac vererek onda ikâmet edeceklerdir. İşte bu harâc cizyedir. Bunlar Müslüman olunca cizye üzerlerinden düşer. Sadedinde olduğumuz hadis, ulemaya göre bu nev ile açıklanmıştır, ancak sadece bu nev´e has değildir.[230]



ـ6ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ عُمرَ كانَ يَأخُذُ مِنَ النَّبَطِ مِنَ الحِنْطَةِ وَالزَّيْتِ نِصْفَ الْعُشْرِ يُريدُ بذلِكَ أنْ يُكْثِرَ الحَمْلَ إلى المَدِينَةِ وَيَأخُذَ مِنَ القِطْنِيَّةِ الْعُشْرِ[. أخرجه مالك .



6. (  1097), İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "(  Babam) Ömer (  radıyallahu anh) Nebat ahalisinden buğday ve zeytinyağından öşrün yarısı (  yirmide bir nisbetinde) vergi alırdı. Bu davranışıyla kasdı Medine´ye bunlardan çokca gelmesini sağlamaktı. Kıntiyye (  denen buğday ve arpa dışında kalan, nohut, mercimek, bakla nevinden tahıl) dan da öşür alıyordu." [Muvatta, Zekât 46, (  1, 281).][231]



AÇIKLAMA  : 



Zürkânî Muvatta´nın bir nüshasında "zeyt" yerine "zebîb" (  kuru üzüm) geldiğini belirttikten sonra bunu düzelttiğini belirtir.

Metinde geçen Kıntiyye´nin "kuntiyye" diye telaffuzu da câizdir. İki mânaya gelir  : 

1- Buğday ve arpa dışında kalan hububat, tahıl da deriz  :  Mercimek, nohut, bakla gibi.

2- Pamuklu giyecekler. Burada hububat kastedildiği açıktır.

Nebat, Irak´da Kûfe ile Basra arasındaki Betâih´te yaşayan bir kabilenin adıdır. Hz. İbrahim (  aleyhisselam)´in burada doğduğu söylenmiştir. Bu sebeple bir hadiste  :  "Biz Nebâtî olan Kureyşîleriz" ifadesine rastlanır.[232]



ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رسولُ اللّه # َ تَصْلُحُ قِبْلَتَانِ في أرْضٍ وَاحِدَةٍ وَلَيْسَ عَلى مُسْلمٍ جِزْيَةٌ[.قال سفيان رحمه اللّه تعالى  :  معناه إذا أسلم الذمى بعد ما وجبت عليه الجزية بطلت عنه. أخرجه أبو داود والترمذى .



7.(  1098  )- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Bir yerde iki kıblenin varlığı uygun olmaz. Müslüman kimseye cizye yoktur."

Süfyan merhum der ki  :  "Bunun mânası şudur  :  "Bir zımmî, kendisine cizye vermesi gerektikten sonra (  vergisini henüz ödemeden) Müslüman olursa, artık bu vergi ondan düşer." [Ebu Dâvud, Harâc 34, (  3053); Tirmizî, Zekât 11, (  633).][233]



AÇIKLAMA  : 



1- Türbüştî, "Bir yerde iki kıblenin varlığı uygun olmaz" hadisini şöyle açıklamıştır  :  "Bir yerde iki din aynı eşit şartlarda zâhir olamaz. Şöyle ki  :  Müslüman kimsenin, kâfirler arasında ikâmet etmesi caiz olmaz, zîra ikâmet edecek olsa, kendisini Müslümanlar arasındaki zımmîlerin yerine koymuş olacaktır, ona, nefsini küçüklük ve zillete atması uygun düşmez, zîra izzet, Allah´a, Resûlü´ne ve mü´minlere aittir. Dini, İslâm dinine muhalif olan kimsenin, İslâm memleketinde ikâmeti ise cizye vermekle mümkün olabilir. Ayrıca, ona dinini dilediği gibi yüksek sesle izhâr, ilân ve neşretmesine müsâade edilmez. (  Dinî tezâhürlerde ikinci plânda olmak zorundadırlar)."

2- Hadisin ikinci kısmı  :  "Müslüman kimse cizye ödemez" hükmünü koymaktadır. Bu iki kısım arasında şöyle bir irtibat kurulmuştur  :  "Zımmî, cizye ödemek şartıyla ikâmetine müsaade edilen kimsedir. Şu hade zımmînin üzerinde cizye mükellefiyeti vardır, müslim üzerinde cizye yoktur. Bu durum iki kıbleden birini yükseltirken diğerini alçaltır, dolayısıyla hiçbir surette bunlar eşit durumda olmazlar."

Bu hadisle ilgili olarak Hattâbî der ki  :  "Bu iki suretle te´vil edilebilir  : 

1- Cizye´nin mânası harâc demektir. Şayet bir Yahudi Müslüman olsa ve elinde sulh yapılmış olan arâzi bulunsa, adamın boynundan cizye, arâzisinden de harâc vergisi düşer, Süfyan-ı Sevrî ve İmam Şâfiî, böyle hükmetmişlerdir. Süfyan-ı Sevrî ayrıca der ki  :  "Bu arâzi, savaşla alınan bir yer ise, adam sonradan Müslüman olunca, kendisinden cizye düşer, arâzisinde harâc bâki kalır."

2- İkinci tevile göre  :  Zımmî Müslüman olunca senenin bir kısmı geçmiş olsa, zımmîden, geçmiş bulunan aylara tekabül eden vergi hissesi istenmez, tıpkı Müslümandan da, sağmal hayvanlarını sattığı takdirde, üzerinden bir yıl geçmiş ise, geçen aylar için sadaka istenmediği gibi... Çünkü bu, mala sahip olduktan sonra bir yıl tamam olunca vâcib olan bir hakdır.

Sene tamamlandıktan sonra Müslüman olursa vergilerini ödemeli midir meselesinde ihtilâf edilmiştir. Ebu Ubeyd, geçen yıl için cizye istenmeyeceği görüşündedir. Bu hususta Ömer İbnu´l-Hattâb (  radıyallahu anh)´ın tatbikatından delil getirmiştir. Ebu Hanîfe merhuma göre, bu ne vârislerinden, ne de terikesinden alınmaz, çünkü bu onun üzerine kesin bir borç değildir, bunlardan biri, üzerinde cizye borcu bulunduğu takdirde Müslüman olsa, bu kendisinden düşer ve eski borcu ondan alınmaz.

Şâfiî´ye göre, bu borç ondan istenir. O, cizye borcunu, ancak ödemekle sâkıt olan sâbit bir borç telâkki eder.

İmâm Malik ve Ahmed ve İbnu Hanbel de bu meselede Ebu Hanîfe gibi hükmetmişlerdir. Sahih olan da budur.[234]



ـ8ـ وعن معاذ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]مَنْ عَقَدَ الجِزْيَةَ في عُنُقِهِ فَقَدْ بَرِئَ مِمَّا جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ #[. أخرجه أبو داود.والمراد بالجزية هنا الخراج  :  أى من قرر الخراج على نفسه كما تقرر الجزية على الكتابى .



8. (  1099)- Hz. Muâz (  radıyallahu anh) demiştir ki  :  "Kim kendi boynuna cizye akdi yaparsa, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın gittiği yoldan (  sünnetten) berî olmuş olur."

Burada “cizye”den murad harâctır  :  Yani  :  (  Satınalma yoluyla) kendini harâca mahkûm eden, tıpkı kitâbîyi cizyeye mahkûm etmek gibi bir davranışta bulunmuştur. [Ebu Dâvud, Harâc, 38, (  3082).][235]



AÇIKLAMA  : 



Burada denmek istenen şey şudur  :  "Kim harâc vergisine tâbi bir arâziyi kâfirden satın alırsa, bu kimseye arâzinin harâcını vermek vâcib olur. Harâc ise "cizye" sınıfına giren bir vergi çeşididir. Bilindiği üzere cizye zımmîlerden alınan verginin adıdır, Müslümanlardan cizye alınmaz. Netice olarak bu satınalma sebebiyle, kişi kendi eliyle, zımmîlerin ödediği çeşitten bir vergi (  harâc) ödemeye kendisini mahkum etmiş olmaktadır. Şurası muhakkak ki, cizyeyi mecbur kılma işi, burada, sünnet yoluyla olmamıştır. Sünnetten berî olmak bu mânada kullanılmış olmalıdır. Çünkü, harâc arâzisinin vergisi, arâzi Müslümana geçmekle düşmez.

Bu hadiste, zımmîlerin zîraatten uzaklaşmalarını kolaylaştırmamak gereği dahi gözükmektedir. Müteakip hadis de bu manayı te´yid eder.[236]



ـ9ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  مَنْ أخَذَ أرْضاً بِجِزْيَتِهَا فقَدِ اسْتَقَالَ هِجْرَتَهُ، وَمَنْ نَزَعَ صَغَارَ كَافِرٍ مِنْ عُنُقِهِ فَجَعَلَهُ في عُنُقِ نَفْسِهِ فَقَدْ وَلَّى ا“سَْمَ ظَهْرَهُ[.قال سِنان بن قيس  :  فسمع منى خالد بن معدان هذا الحديث فقال  :  أشَبيبٌ حدثك؟ قلت نعم؛ قال  :  فإذا قدمت فاسأله يكتب إلىَّ به. قال  :  فكتبهُ له. فلما قدمت سألنى ابن معدان

القِرْطَاسَ فأعطيتُهُ فلما قرأه ترك ما في يده من ا‘رض. أخرجه أبو داود.ومعنى »استقال هجرته« أى رجع عنها وطلب ا“قالة منها .



9. (  1100) Ebu´d Derdâ (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki  :  "Kim bir arâziyi haracı ile birlikte (  satın) alırsa hicretinden rücû etmiş demektir. Kim de bir kâfirin boynundan zilleti kaldırıp onu kendi boynuna koyarsa İslâm´a sırtını dönmüş olur."

Sinân İbnu Kays der ki  :  Hâlid İbnu Ma´dân bu hadisi benden işitince bana  :  "Bunu sana Şebîb mi rivayet etti " dedi. "Evet" dedim. "Öyleyse dedi, gidince, söyle bu hadisi bana yazıp göndersin."

Sinân İbnu Kays devamla dedi ki  :  "(  Şebib´e) söyledim, onun için hadisi yazıverdi. Tekrar geldiğim zaman Hâlid İbnu Ma´dân kâğıdı sordu. Ben de verdim. Okuyup bu hadisi işitince sahip olduğu arâzinin hepsini terketti." [Ebu Dâvud, Harâc 38, (  3082).][237]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu bahse giren önceki hadislerde ve hususan 1096. hadiste açıkladığımız üzere, arz-ı harâciye´yi bir Müslüman da satın almış olsa onun harâc vergisi düşmez, ödenmesi gerekir. Harâcın cizye sınıfına girdiği gözönüne alınınca, hadisin söylemek istediği mâna daha iyi anlaşılır. Zîra harâc arâzisini satın almak, kendi kendini cizyeye bağlamak olmaktadır.

Rey ehli (  Hanefîler), Müslüman kâfirden satın aldığı harâciye arâzinin harac vergisini ödeyeceğine hükmetmekle birlikte, tarladan kaldırılan hububat için öşür vermeyeceğine hükmetmiştir. Onlara göre bir tarlaya hem harâc hem öşür düşmez. Ancak geri kalan âlimler  :  "Tarladan kalkan mahsul beş vaska ulaşırsa öşür vacibtir" hükmünde ittifak ederler. (  Bir vaskın miktarını 1086, hadiste açıkladık.)

2- Hadiste geçen "hicretinden rücû etmek" tâbiriyle harâc arâzisi satın almanın, hicretten vazgeçme fiiline oldukça yakın bir davranış olduğu belirtilmektedir. Çünkü Müslüman, zımmîden böyle bir arâzi satınalmak veya kiralamakla, o arâzinin cizyesini ödeme işinde kendini o zımmînin yerine koymuş olmakta, terketmiş olduktan sonra da tekrar o arâziye dönme durumuna düşmektedir. Bu da, hicretinden rücû etme mânasına gelir, çünkü hicret, esas itibariyle küfür arâzisini terketmektir.

3- Şurası muhakkak ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) burada açık bir şekilde, arâziyi harâciyeyi satın almamayı tavsiye etmektedir. Allahu â´lem, bu yasaklamada, Müslümanların çiftçiliğe çok fazla tâlib olmamaları irşâdı var. Bir başka ifade ile, gayr-ı müslimlerin arâzilerini satın alarak onların ticâret, zanaat, sanayi gibi daha kârlı, daha verimli sahâlara kaymalarına zemin hazırlanmaması istendiği, bu sebeple böylesi bir davranışın, hadisin devamında "zilleti kâfirin boynundan kaldırıp, kendi boynuna geçirmek" olarak tavsif edildiği söylenebilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ticârete teşvik edici, تِسْعَةُ اَعْشِرَاءِ الرِّزْقِ التِّجَارَةِ "Rızkın onda dokuzu ticârettir" gibi hadisleri gözönüne alındıkta mesele daha iyi anlaşılır ve hadisten çıkardığımız mesajdaki isabet ihtimal artar. Günümüzde maddî yönden kalkınan her memlekette zengin sınıfların daha ziyade ticaret ve sanayiye ehemmiyet verdiğini gözönüne alırsak, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın nasıl günümüzde bile taptaze kalan ezelî ve ebedî bir gerçeğe parmak bastığını daha iyi anlama fırsatı buluruz.

4- Ancak şunu da belirtelim ki, Ashab´tan bâzıları harâc arâzisinden satın almıştır. Beyhakî´nin el-Ma´rife´de belirttiğine göre, İbnu Mes´ûd, Habbâb İbnu´l-Eret, Hüseyin İbnu Ali, Şüreyh gibi büyüklerin harâc arâzileri mevcuttu. Utbe İbnu Ferkad es-Sülemî, Hz. Ömer´e "Arzu´s-Sevâd´dan (  Harâc arâzisi) arâzi satın aldım" deyince, Hz. Ömer (  radıyallahu anh)  :  "Öyleyse sen orada, tıpkı sahibi gibisin" der.

Yine Beyhâkî´nin kaydına göre, Behzü´l-Melik ahâlisinden bir kadın Müslüman olur. Hz. Ömer, ilgililere  :  "Arâzisini tercih eder ve arâziye terettüp eden eski vergisini öderse, arâzisi ile onun arasına girmeyin, aksi takdirde arâzi ile Müslümanlar arasına girmeyin" diye yazar.

Keza Hz. Ali de Müslüman olan İranlı bir çiftçiye  :  "Arâzinde oturursan, senden alınan baş vergisini kaldırırız, ancak arâziden alınan vergiyi almaya devam ederiz, ondan ayrılırsan arâzine biz sâhip çıkarız" der.[238]



ÜÇÜNCÜ FASIL

GANİMETLER VE FEY


GANİMET  : 



Kâfirlerle harb edilerek alınan mallardır. Bunlar beşe taksim edilir. Bir hissesi Allah ve Resûlü´nün hakkı olarak ayrılır. Geri kalan dört hisse savaşa katılan gaziler arasında pay edilir. Süvâriler 3 hisse, piyâdeler 1 hisse alırlar.[239]



FEY  : 


Küffârın çekilip gitmesi veya Müslümanlarla savaşmadan sulh yapmaları sonucu elde edilen maldır. Gümrük vergisi, ticâret vergisi, vârissiz olarak ölen zımmînin devlete kalan malı vs. hep fey sayılır. Bu iki kelimenin müterâdif olarak kullanıldığı da olmuştur.[240]



ـ1ـ عن مجمع بن حارثة ا‘نصارى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]شَهِدْنَا الحُدَيْبِيَةَ مَعَ رسول اللّه # فَلمَّا انْصَرَفْنَا عَنْهَا إذَا النَّاسُ يَهُزُّونَ ا“بلَ. فَقُلْنَا مَا لِلنَّاسِ؟ فقَالُوا  :  أوحِىَ إلى رسولِ اللّه # فَنَفَرْنَا مَعَ النَّاسِ نُوجفُ ا“بلَ فَوَجَدْنَا رسول اللّه # بِكُرَاعِ الغَمِيمِ وَاقِفاً عَلى رَاحِلَتِهِ. فَلمَّا اجْتَمَعَ النَّاسُ قَرَأ عَلَيْنَا  :  إنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً. قالَ رَجُلٌ أفَتْحٌ هُوَ؟ قَالَ  :  نعم؛ وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ إنَّهُ لَفَتحٌ حَتَّى بَلَغَ  :  وَعَدَكُمُ اللّهُ مَغَانِمَ كَثِيرَةً تَأخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هذِهِ  :  يعنِى خَيْبَرَ، فلمَّا انْصَرَفْنَا غَزَوْنَا خَيْبَرَ فَقُسِّمَتْ عَلى أهْلِ الحُدَيْبِيَّةِ، وَكَانُوا ألْفاً وَخَمْسَمائةٍ مِنْهُمْ ثََثُمِائةِ فَارسٍ فَقُسِّمَتْ عَلى ثمَانِيَةَ عَشَرَ سَهْماً فأعْطِىَ الْفَارسُ سَهْمَيْنِ وَالرَّاجِلُ سَهْماً[. أخرجه أبو داود .



1. (  1101)- Mücemmi´ İbnu Câriye el-Ensârî (  radıyallahu anh)[241] anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (  Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (  bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle  :  "Bu insanlara ne oluyor, (  niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar )" diye sorduk.

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a vahiy gelmiş" dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık. İlerleyince Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı Kura´u´l-Gamîm denen (  Mekke ile Medine arasında Usfân´ın önünde bulanan) yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا sûresini tilâvet buyurdular.

Askerlerden biri  :  "Yani bu sulh bir fetih midir " dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Evet!" deyip ilaveten  :  "Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zât´a yemin ederim bu bir fetihtir" buyurdu. Sûre-i celileyi okumaya devam eden Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir" meâlindeki âyete kadar (  Fetih 20) okudu.

(  Âyet-i kerimede işâret edilen âcil ganimetle) Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber´e gazveye çıktık. (  Elde edilen ganimet) Hudeybiye´ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvâri idi. Ganimet on sekiz hisseye ayrıldı. Süvâri olana iki, yaya olana bir hisse verildi." [Ebu Dâvud, Cihâd 155, (  2736), Harâc 24, (  3015).][242]



AÇIKLAMA  : 



Hudeybiye Gazvesi´yle ilgili geniş bilgi 4266-4269 numaralı hadislerde gelecek. Ancak mevzuun anlaşılması için bazı kısa bilgiler vereceğiz.

1- Hudeybiye Gazvesi hicretin altıncı yılında Zilkade ayında yapılmıştır. Esâsen Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) savaş için değil, umre için Mekke´ye müteveccihen yola çıkmıştı. Zülhuleyfe mevkiine gelince ihram giydiler. Gamîm nâm mevkiye kadar geldiler. Müşrikler burada karşılarına çıkıp daha ileri geçmelerine mâni oldular. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la müşrikler arasında elçiler teâti edildi. Kritik anlar geçirildi. Bu ara Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) antlaşma ümidini keserek bir ağaç altında "ölmeden dönmemek üzere" bütün mü´minlerden bey´at aldı. Arkadan gelen vahiy bu bey´attan Allah´ın razı olduğunu belirttiği için buna Bey´atu´r-Rıdvan denmiştir. Bu bey´at haberi müşriklere korku salmış ve sulh antlaşmasına râzı etmiştir.

2- Yapılan antlaşmaya göre o yıl değil, müteâkip sene umre yapılacaktı, on yıl birbirleriyle savaşmayacaklar, Mekkeliler serbestçe Suriye´ye ticaret için gidebilecekler, Müslümanlara sığınan Mekkeli mühtediler, Mekke´ye iade edilecekler, Müslümanlardan Mekke´ye iltica edenler iâde edilmeyecekti.

Umre için yola çıkan mü´minler, umre yapmadan dönmeye razı olamıyorlardı. Hele mültecilerin Mekkelilere iadesi pek ağırlarına gitmişti. Bu antlaşmadan hiç memnun değillerdi. Savaşmak bir çoğuna göre, daha iyi idi. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e başta Hz. Ömer, pek çok sahâbe itiraz etmiş, memnuniyetsizliklerini üzüntülerini sözleriyle, davranışlarıyla ifâde etmekten çekinmemişlerdi.

Bu hâlet-i ruhiye içinde dönüş yapılırken Fetih sûresinin, bu antlaşmayı "feth-i mübîn" ilân etmesi iyice şaşırtıcı olmuştu. Rivayette bir askerin, sûreyi tilavet etmekte olan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ ın kıraatini keserek  :  "Bu sulh bir fetih midir " demesi bu şaşkınlığın ifadesidir.

3- Sonradan bizzât Hz. Ebur Bekir ve Hz. Ömer´in de itiraf edecekleri üzere Hudeybiye antlaşması gerçekten bir feth-i mübin idi. Arkadan gelecek, Hayber, Mekke, Huneyn vs. fetihlerinin anahtarı, kapısı durumunda idi. Bu sulh sayesinde, yılardır kopmuş olan beşerî münâsebetler Mekkeli müşriklerle Müslümanlar arasında başlamış, İslâm´ın ne olup ne olmadığı sulh şartları içinde anlatılma ve fiilen gösterilme imkânına kavuşturulmuştu. Müslümanlığını gizliyerek artık ortaya çıkabiliyorlardı. Artık karşılıklı bir emniyet ve güven hissi gelmişti. Korkusuzca mü´minler müşriklerle karışabiliyor, münâkaşa edebiliyorlardı. Ebu Süfyan gibi lider durumundaki azılı İslâm düşmanları bile Medine´ye kadar serbestçe gelebiliyorlardı. Hâlid İbnu Velîd bu sulh esnasında Müslüman olmuştu. Hz. Ebu Bekir´den başka herkesin hoş karşılamamakta ittifak ettiği bu sulh her çeşit menfi zevâhirine rağmen, gerçekten bir feth-i mübin idi.

4- Ganimetinden söz edilen Hayber´in zabtı, Hudeybiye dönüşü, Medine´de 20 gün kadar kalındıktan sonra hareket edilerek gerçekleştirilen bir fetihtir. Rivayetler bir kısmının savaşılarak, bir kısmının sulh yoluyla fethedildiğini belirtirler.

5- Ganimet taksiminde süvariler, atları veya develeri için de ayrı bir hisse alıyorlardı. Metinde Hayber ganimetinin on sekiz hisseye ayrıldığı ifade edilir. Mânası şudur  :  Bu rivayete göre, savaşa katılanlar 1500 kişidir. Bunlardan 300 tanesi atlı ve çift hisseli, 1200 tanesi yaya ve tek hisseli. Râvi, her 100 eşit payı bir hisse olarak tavsif etmektedir. Böyle olunca 12 yaya, 6 da süvari hissesi var demektir, toplam 18 yapar.

6- Şunu hemen belirtelim ki, Hudeybiye Gazvesi´ni nakleden farklı muhtevalı başka rivayetler de var. Sıhhat yönüyle bu rivayet onların bazılarından zayıf olduğu için buradaki rakamlara itibar edilmemiştir. Daha mevsuk rivayetlere göre Hayber´de ele geçirilen ganimet 36 hisseye, yani 3600 paya ayrılmıştır. Bunun yarısı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlara ayrılmıştı. Bu miktar 1800 pay tutuyordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın payı diğer mü´minlerden birinin payı kadardı.

1800 paylık diğer yarı, Müslümanların umumî ihtiyaçları için ayrılmıştı.

Hudeybiye Gazvesi´ne katılanlar 1400 kişi idi. Bunlar arasında 200 süvari vardı. Her bir at için iki hisse ayrılınca atlara 400 hisse ayrılmıştı. Bu şahısların payına ilave edilince 1800 yapıyordu. Böylece ganimetin yarısı 1800 hisseye taksim edilmişti. Netice itibâriyle piyadeler bir hisse alırken, süvariler üç hisse almıştı.

Hudeybiye´de bulunduğu halde Hayber´e katılmayan sadece Câbir İbnu Abdillah (  radıyallahu anh) vardı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ona da normal hisse ayırdı.

Ebu Muâviye´nin rivayetine dayanan bu bilgiler ulemâca sahih kabul edilmiştir. Ebu Dâvud, yukarıdaki Mücemmî hadisindeki yanılgıya dikkat çekerek atlı sayısının Mücemmi´in dediği gibi, 300 değil, 200 olduğunu belirtir. Keza atlı 2 değil, 3 hisse almıştır. Biri şahsı için, ikisi atı için.[243]



ـ2ـ وعن سهل بن أبى حَثْمة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قَسَّمَ رسول اللّه # خَيْبَرَ نِصْفيْنِ  :  نِصْفاً لِنَوَائِبِهِ وَحَاجَاتِهِ، وَنِصْفاً بَيْنَ المُسْلِمِينَ. فقَسَّمَهَا بَيْنَهُمْ عَلى ثمَانِيَةَ عَشَر سَهْماً[. أخرجه أبو داود .



2. (  1102)- Sehl İbnu Ebî Hasme (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber´i iki kısma ayırdı  :  Biri vukûa gelecek hâdiseler ve kendi ihtiyacı içindi, öbür kısmı da Müslümanlar arasında taksim etti. Bu kısmı on sekiz hisseye ayırdı." [Ebu Dâvud, Harâc 24, (  3010).][244]



AÇIKLAMA  : 



1- Hattabî, bu hadisten şu hükmü çıkarır  :  "Ganimet olarak arâzi ele geçirilecek olsa, bu da diğer mallar gibi taksime tâbi tutulmaktadır, arada herhangi bir fark gözetilmemektedir."

2- Hayber meselesi, savaşla (  unveten) fethedilen arâzilerle ilgili İslâmî ahkâma örnek teşkil etmiştir. Böyle yerler ganimettir.

Ancak, yukarıdaki ifade ile âyet-i kerimenin hükmü arasında ihtilaf gözükmektedir. Şöyle ki  :  وَاعْلَمُوا اَنَّمَا غنمتمْ من شَئٍ فَان للّه خمسه وللرسول ولذى القربى واليتامى والمساكين وابن السبيل âyet-i kerimesi (  Enfal 41) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e humsu´l hums, yani "beşte birin beşte biri"ni verirken, yukarıdaki rivayetin zâhirî yarısının Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e ayrıldığını söylemektedir. Bu nasıl olur

Bu soruyu cevaplamak için Hayber´in fethiyle ilgili olarak vârid olan rivayetlerin tamamını görmek gerekir. O zaman müşkil kalkar. Şöyle ki  : 

Hayber denince tek bir şehir hatırlanmamalıdır. Buna bağlı köyler, çiftlikler, kaleler vs. vardı. Hatta onların isimleri bile farklı di  :  Vatîha, Ketîbe, Şakk (  veya Şıkk) Netât, Sülâlim vs.

Bunların hepsi aynı şartlarla fethedilmiş değillerdi. Bir kısmı savaşla fethedilmiş ve ganimet kılınmıştı. Bir kısmı da savaş yapılmadan, -âyet-i kerimenin ifadesiyle üzerlerine at salınmadan (  Haşr 6)- fethedilmişlerdi. Savaşılarak ele geçirilenler humsu (  beşte biri) ayrıldıktan sonra mütebâkisi gâziler arasında taksim edilir idiyse de; sulh yoluyla alınanları, Cenab-ı Hakk´ın irşad buyurduğu şekilde kendi ihtiyaçları, zuhûr eden hâcetler ve Müslümanların umumî maslahatları için harcardı.

Öyle ise, savaşılarak ve sulhla fethedilen parçaların tamamı birden değerlendirilmiş ve görülmüştür ki, bunlar, yarı yarıya denkleşmektedir. Yâni Hayber´e dahil olan kale, köy ve çiftliklerin yarısı savaşla fethedilmiş, diğer yarısı da sulh yoluyla zabtedilmiştir. Şu halde bu iki farklı taksim yarı yarıya olunca sadedinde olduğumuz rivayette görüldüğü üzere, bazı rivayetler nihâî duruma göre nakletmiştir, bazı rivayetler de savaşılarak fethedilen yerlerin taksim durumuna göre meseleyi tasvir etmişlerdir. Anlatıldığı üzere, ortada bir tenakuz mevzubahis değildir. Bu husus, Ebu Dâvud´un aynı babtaki diğer hadislerinde sarih olarak belirtilir.

Beyhâkî tarafından yapılıp, Aliyyu´l-Kârî gibi bazılarınca da benimsenen bu açıklamayı kabul etmeyen İbnu´l-Cevzî bir başka yorum sunar  :  Ona göre  :  Hayber´in tamamı savaşla fethedilmiştir. Ancak, komutan savaşla fethettiği yerlerde şu üç tasarruftan birinde muhayyerdir.

1- Gazilere taksim eder,

2- Taksim etmez, vakfeder,

3- Bir kısmını taksim, bir kısmını vakfeder.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu üç çeşit tatbikata da yer vermiştir  : 

1- Kureyza ve Nadir Yahudilerinin mallarını taksim etmiştir.

2- Mekke´yi taksim etmemiştir.

3- Hayber´in yarısını taksim etmiş, yarısını etmemiştir.

Şunu son olarak kaydedelim ki, rivayetler, meseleyi İbnu´l-Cevzî´nin beyan ettiği tarzda kesip atmaya imkân verecek açıklıkta değildir. Hayber´in fethi kadar Mekke´nin fethi de ulemâyı tereddüde sevketmiştir. Sulh yoluyla mı fethedildi, savaşılarak mı fethedildi Edille´nin ihtilâf ettiği hususlarda kesin hükümden kaçınmak ihtiyata muvafıktır ve ulemanın sünneti de budur.[245]



ـ3ـ وعن شهاب قال  :  ]خَمَّسَ رسول اللّه # خَيْبَرَ ثُمَّ قَسَمَ سَائِرُهَا عَلى مَنْ شَهَدَها، وَمَنْ غَابَ عَنْهَا مِنْ أهْلِ الحُدَيْبِيَةِ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1103)- İbnu Şihâb der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber´i beşe taksim edip beşte birini aldıktan sonra geri kalanı, Hudeybiye Seferi´ne katılanlardan Hayber´e iştirak eden ve etmeyenler arasında taksim etti." [Ebu Dâvud, Harâc 24, (  3019).][246]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler, Hudeybiye Sulhü üzerine nâzil olan Fetih sûresinin 20. âyetinda vâdedilen "bol ganimet"in Hayber olduğunu söylerler. Müslümanlar, Hudeybiye Sulhü´nü yaparak Zilhicce ayında döndükten sonra Medine´de 20 gece -veya buna yakın bir müddet- geçirirler. Sonra Muharrem ayında, fethetmek üzere Hayber´e hareket ederler.

Gerekli açıklamalar önceki rivayette geçmiştir.[247]



ـ4ـ وعن ابن الزبير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]ضَرَبَ رسول اللّه # عَامَ خَيْبَرَ لِلزُّبَيْرِ أرْبَعََةَ أسْهُمٍ  :  سَهْمٌ لِلزُّبَيْرِ، وَسَهْمٌ لِذِى الْقُرْبى لِصَفِيَّةَ بِنْتِ عَبْدِ المُطَّلِبِ أمِّ الزُّبَيْرِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما، وَسَهْمَانِ لِلفَرَسِ[. أخرجه النسائى .



4. (  1104)- İbnu´z Zübeyr (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber (  fethedildiği) sene, (  babam) Zübeyr´e dört hisse ayırdı. Bir hisse Zübeyr için, bir hisse zilkurbâ [ya giren Abdulmuttalib´in kızı ve Zübeyr´in annesi olan Safiyye (  radıyallahu anhümâ)] için, iki hisse de atı için." [Nesâî, Hayl 17, (  6, 228  ).][248]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, ganimette atlıya verilecek hissenin miktarını tesbitte hüccet kılınmıştır. Atlı, atı sebebiyle iki hisse almaktadır. Bir de şahsî hisse olmak üzere toplam üç hisse yapmaktadır. Zübeyr (  radıyallahu anh)´in annesi Safiyye (  radıyallahu anhâ) hatun için ayrılan hisse, zilkurbâ kaleminden ayrılmaktadır. Zîra Safiyye hatun, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın halasıdır. Âyet-i kerime ganimetten ayrılacak hisseleri sayarken zilkurbâ adıyla Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yakınlarını da zikretmiştir (  Haşr 7). Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e ve yakınlarına sadaka ve zekât gelirleri haram kılınmış, fey ve ganimetten elde edilen gelirlerden pay ayrılmıştır.[249]



ـ5ـ وعن حَشْرَجَ بن زياد عن جدته أمّ أبيه رَضِىَ اللّهُ عَنْها ]أنَّهَا خَرَجَتْ معَ رسول اللّه # في عَزَاةِ خَيْبرَ سَادِسَةَ سِتِّ نِسْوَةٍ. قالتْ  :  فَبَلَغَ ذلِكَ رسول اللّه # فَبَعَثَ إلَيْنَا فَجِئْنَا فَرَأيْنَا فيهِ الْغَضَبَ فقَالَ  :  مَعَ مَنْ خَرَجْتُنَّ؟ وَبِإذْنِ مَنْ خَرَجْتُنَّ. فَقُلْنَا  :  خَرَجْنَا نَغْزِلُ الشَّعْرَ وَنُعِينُ بِهِ في سَبِيلِ اللّهِ،

وَنُنَاوِلُ السِّهَامَ، وَمَعَنَا دَوَاءٌ لِلْجَرْحَى؟ وَنَسقِى السَّوِيقَ. قَالَ  :  أقِمْنَ إذاً  :  فَلَمَّا فَتَحَ اللّهُ تَعالى خَيْبَر أسْهَمَ لَنَا كَمَا أسْهَمَ لِلرِّجَالِ. قال  :  فَقُلْتُ يَا جَدَّةُ مَا كانَ ذلِكَ؟ قالتْ تَمْراً[. أخرجه أبو داود .



5. (  1105)- Haşrec İbnu Ziyâd´ın babaannesinden (  radıyallahu anhâ) anlattığına göre, babaannesi (  Ümmü Ziyâd el-Eşceiyye) Resûllulah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte altı kadından biri olarak Hayber Gazvesine katılır. Kadın der ki  :  "Bizim de iştirak ettiğimiz Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a ulaşınca Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bizi yanına çağırttı. Gittik. Yüzünde öfke okunuyordu. Bize  :  "Kiminle çıktınız, kimin izniyle çıktınız " diye çıkıştı. Biz  : 

"Yün eğirip onunla Allah yolunda yardımcı oluruz. Okları (  toplar gazilere) veririz, diye çıktık. Ayrıca yanımızda yaralıları tedavi için ilaç var, yemek de yaparız" dedik. Bunun üzerine  :  "Öyleyse kalın!" buyurdu.

Cenâb-ı Hakk Hayber´in fethini müyesser kılınca, bize de ganimetten, tıpkı erkeklere olduğu gibi pay ayırdı."

Haşrec der ki  : 

"Ey babaanneciğim, bu verilen ne idi " diye sordum.

"Hurma idi" diye cevap verdi." [Ebu Dâvud, Cihâd 152, (  2729).][250]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, sefere katılan kadınların da erkeklerle eşit olarak hisse aldıklarını ifade etmektedir. Ancak bu rivayet isnâd yönüyle zayıf olduğu için, amele esas olmamıştır. Ulemâ büyük çoğunluğuyla savaşa iştirak eden köle, kadın ve çocukların muhariplerle eşit seviyede ganimete iştirak edemeyeceklerine hükmetmiştir. Bunlara bahşiş nev´inden, miktarı komutanın takdirine bırakılan bir şeyler verilir. Mamafih, "Verilen ne idi " sorusuna aldığı "Hurma!" cevabından hareket eden bâzı âlimler şu te´vili yaparlar  :  "Kadın burada, "Bize de erkeklere verilen şeyden verildi" demek istemiştir, miktarı kastedmemiştir. Cevapta, "Erkeklerle eşit miktarda pay aldık" mânası mevcut değildir." Ancak, hadisin zâhiri, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hurmanın bir kısmını kadın ve erkek arasında eşit olarak pay ettiğini ifade etmektedir. Hattâbî, Evzâî´nin savaşa katılan kadınların da hisse sâhibi olduklarına hükmettiğini belirttikten sonra bu hadisi delil kılmış olabileceğine dikkat çeker.[251]



ـ6ـ وعن عمير مولى آبى اللحم قال  :  ]شَهِدْتُ خَيْبَرَ مَعَ سَادَانِى فَكَلَّمُوا فىَّ رسول اللّهِ # فَقُلِّدْتُ سَيفاً فأخبِرَ أنَّنِى مَمْلُوكٌ فَأمَرَ لِى بِشَئٍ مِنْ خُرْثِىِّ المَتَاعِ وَعَرضْتُ عَلَيْهِ رُقْيَة كُنْتُ أرْقى بِهَا المَجَانِينَ فَأمَرَنِى بِحبْسِ بَعْضِهَا وَطَرْحِ بَعْضِهَا[. أخرجه أبو داود والترمذى.»خرثى المتاع« أثاث البيت .



6. (  1106)- Umeyr Mevlâ Âbî´l-Lahm (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Efendilerimle birlikte Hayber Gazvesi´ne katıldım. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a benden bahsettiler ve benim köle olduğumu söylediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da bana kılıç kuşatmalarını emretti. Bana kılıç kuşatıldı. (  Ancak yaşça küçük olmam ve boyumun kısalığı sebebiyle) kılıcı yerde sürüyordum. Sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bana ev eşyası verilmesini emretti. Delileri tedavi için okuduğum bir rukyeyi (  afsunlama duası) (  kontrol ettirmek için) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a arzettim. Bir kısmını atıp, diğer bir kısmını muhâfaza etmemi emretti." [Tirmizî, Siyer 9, (  1557); Ebu Dâvud, Cihad, (  2730). İbnu Mâce, Cihâd 37, (  2855).][252]



AÇIKLAMA  : 



1- Teysir´deki metinde bazı eksiklikler var. Tercümede Tirmizî´nin metnini esas aldık.

2- Bu rivayette iki ayrı mesele var  : 

1) Kölenin savaşa katılması ve yaşça küçük bile olsa, savaşmayı öğrenmesi için kılıç verilmesi, savaşa katıldığı için pay ayrılmayıp, değerce düşük bir ev eşyası ile mükâfaatlandırılması. Hadis, bu kısmı ile, bilhassa kölenin savaşa katılması hâlinde ganimetten pay alamayacağını ifade eder.

2) Rivayetin ikinci kısmı farklı bir meseleye temas etmektedir  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) afsunlamak suretiyle, hastaların tedavisine müsaade etmekte ve fakat, cahiliye devrinden intikal eden duaları kontrolden geçirmektedir. İslâm akidesine uymayan lâfızları, cümleleri, put, cin, şeytan isimlerini, mânasız kelimeleri çıkarmaktadır. Bu rivayette, söylediğimiz husus vâzıh değilse de başka rivâyetler meseleyi açıklığa kavuşturur. Burada Umeyr´in afsunlama ile tedavide bulunduğu duasını kontrol ettirmek üzere Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e okuduğu, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu câhiliye duasından bazı kısımları İslâm akîdesine uygun bulmayıp çıkarmasını söylediği, diğer bir kısmında, mahzur görmeyerek orayı okumasına izin verdiği anlaşılmaktadır.

4022 numaralı hadiste daha geniş bilgi sunacağız.[253]



ـ7ـ وعن الزهرى قال  :  ]أسْهَمَ رسولُ اللّه # لِقَوْمٍ مِنَ الْيَهُودِ قَاتَلُوا مَعَهُ[ أخرجه الترمذى .



7. (  1107)- Zührî anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), kendisiyle birlikte savaşmış olan Yahudilerden bir gruba, ganimetten pay ayırdı." [Tirmizî, Siyer 10, (  1558  ).][254]



AÇIKLAMA  : 



Tirmizî, bu rivayeti "Müslümanlarla birlikte savaşan zımmîler hakkında gelen hüküm  :  Ganimete iştirak ettiler mi " başlığını taşıyan bir babta kaydeder. Bu babta, esas itibariyle mü´minlerin gayr-ı müslimlerden, savaş sırasında yardım istemeyeceği, onların yardımlarına müstağni olduklarını ifade eden rivayetler kaydedilir. Savaşta düşmana karşı zımmîlerden yardım istememek esas olmakla birlikte, savaşa katılan bulunması halinde, çoğunlukla âlimler, zımmîlere ganimetten pay verilmeyeceği hükmünü benimsemiştir. Bâzıları ise onlara da pay verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.

Şu hâlde sadedinde olduğumuz, Zührî´nin mürsel rivayeti bu görüşü aksettirmektedir. Ancak râcih görüş önceki görüştür, yâni ehl-i zımmîye, Müslümanlarla birlikte düşmana karşı savaşsa bile ganimetten pay ayrılmaz. Hadisciler, Zührî´nin mürsellerine fazla itibar etmezler ve zayıf olduğunu söylerler. Bilfarz sıhhatine hükmedilmesi hâlinde bundan maksadın ganimetten ayrılan sehim olmayıp, hediye ve bahşiş nev´inden verilen radh´a hamledilmiştir. Radh "azıcık ihsan" demektir.

Netice olarak kadın, çocuk köle, ve zımmîye ganimetten pay ayrılmaz. Ayrıldığına dair gelen rivayetler radh´a hamledilir.[255]



ـ8ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قَدِمْتُ عَلى رسولِ اللّه # في نَفَرٍ مِنَ ا‘شْعَرِيِّينَ بَعْدَ أنِ افْتَتَحَ خَيْبَرَ فَقَسَمَ لَنَا وَلَمْ يَقْسِمْ ‘حَدٍ لَمْ يَشْهَدِ الْفَتْحَ غَيْرَنا إَّ أصْحَابَ سَفِينَتِنَا جَعْفَر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ وَأصْحَابَهُ[. أخرجه أبو داود والترمذى .



8. (  1108  )- Ebu Musa (  radıyallahu anh) anlatıyor  : 

"Hayber´in fethinden sona bir grup Eş´arî ile Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına geldik. Ganimetten bize de pay vardı. Halbuki (  Habeşistan´dan dönmüş olan) gemi arkadaşlarımız Ca´fer (  radıyallahu anh) ve arkadaşları hâriç, Hayber Gazvesi´ne fiilen iştirak etmeyen kimseye pay ayırmamıştır." [Ebu Dâvud, Cihad 151, (  2725); Tirmizî, Siyer 10, (  1559).][256]



AÇIKLAMA  : 



Hayber´in fethinden sonra, ganimet taksimi sırasında Habeşistan´dan geri dönmekte olan muhâcirlerden, hâdisenin râvisi Ebu Musâ´ nın da bulunduğu bir grup Hayber´de Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a rastlarlar. Ebu Dâvud´un rivâyetinde "ganimet taksimine tevafuk ettik" der. Rivayetteki farklılığa göre Ebu Musa  :  "Ganimet taksimine bizi de dahil etti" veya "Ganimetten bize de verdi" demiştir.

Hattâbî, bunlara verilen payın Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın tasarrufunda olan humustan olması gerektiğini söyler. Ancak, diğer askerlerin rızası ile, ganimet taksimine, aynen savaşa katılanlar gibi iştirak ettirilmiş olabileceklerini söyleyenler de olmuştur. Musa İbnu Ukbe, Megazi´sinde bu hususta kesin kanaat sahibidir. Mamafih ganimetin toplanmasından sonra ve taksiminden önce gelmiş olmaları sebebiyle, ganimetin tamamından bunlara pay ayrılmış olabileceğini söyleyenler de olmuştur. Şâfiî´nin bu meseledeki iki görüşünden biri budur.[257]



ـ9ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ رسولَ اللّه # قامَ  :  يعنِى يَوْمَ بدرٍ فقَالَ  :  إنَّ عُثْمَانَ انْطَلقَ في حَاجَةِ اللّهِ

وَحَاجَةِ رسُولِهِ #، وَإنِّى أبَايِعُ لَهُ، فَضَرَبَ لَهُ رسولُ اللّهِ # بِسَهْمٍ وَلَمْ يَضْرِبْ ‘حَدٍ غَابَ عَنْهُ غَيْرَهُ[. أخرجه أبو داود .



9. (  1109)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün -yani Bedir Savaşı günü- kalkıp şöyle buyurdu  : 

"Muhakkak ki Osman Allah´ın ve Resûlü (  aleyhissalâtu vesselâm)´ nün rızasına uygun bir hizmet sebebiyle gelmiştir. Ben onun adına bey´at akdediyorum." Sonra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ganimetten hisse ayırdı. Savaşa katılmayan onun dışında kimseye hisse vermedi." [Ebu Dâvud, Cihad 151, (  2726).][258]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivayette geçen "yâni Bedir Savaşı günü" ibaresi râvilerden biri tarafından ilâve edilen açıklayıcı bir derctir. Ancak hadiste bir işkâl mevzubahis. Çünkü, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Hz. Osman (  radıyallahu anh) adına bey´at akdi sâdece Hudeybiye´de cereyan etmiştir. Mekkelilere elçi olarak giden Hz. Osman´ı müşrikler tevkif etmişti ve hatta Müslümanlar arasında öldürüldüğüne dair şâyia bile çıkmıştı. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) sefere katılan bütün Müslümanlardan biat almıştı. Sıra Hz. Osman´a gelince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sağ elini göstererek, "Bu, Osman´ın elidir" der ve diğer eline koyarak onun adına biat akdeder.

Bedir´de böyle bir biat olmamıştır. Ancak Hz. Osman´ın Bedir´deki durumu farklıdır. Şöyle ki  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın muhterem kerimeleri Rukiyye (  radıyallahu anhâ) hasta idiler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Rukiyye´nin refiki olan Hz. Osman´ı Medine´de bırakarak Rukiyye ile ilgilenmesini taleb eder. Osman´a  :  إِنَّ لَكَ اَجْرُ رَجُلٍ مِمَّنْ شَهِدَ بَدْرًا وَسَهْمُهُ

"Sana, Bedir´e katılanların sevabı ve ganimet payı aynen verilecektir" buyurur.

Şu halde yukarıdaki rivayette bir karışıklık gözükmektedir.

2- Bedir Savaşı´na katılmadığı halde ganimetten pay ayrılan yegâne şahıs Hz.Osman´dır. Bu da onun bizzat Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından kızı Rukiyye´nin tedavisiyle meşgul olmak üzere Medine´de kalmakla tavzif edilmesine mebnidir.

3- Bu hadisten hareketle, imamın verdiği bir vazife sebebiyle savaşa katılamayana ganimetten pay ayrılabileceğine hükmedilmiştir. İmama ait olmayan bir iş sebebiyle savaşa katılamayan kimseye ganimetten pay ayrılmayacağı hükmünde Şâfiî, Mâlik, Evzâî, Sevrî, Leys ittifak ederler.

Ebu Hanife ve ashâbı, bu meselede şöyle derler  :  "Ganimet dar-ı İslam´a celbedilmezden önce orduya katılana ganimetten pay ayrılır."[259]



ـ10ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّه #  :  أيُّمَا قَرْيَةٍ أتَيْتُمُوهَا أوْ أقَمْتُمْ فِيهَا فَسَهْمُكُمْ فِيهَا، وَأيُّمَا قَرْيَةٍ عَصَتِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فإنَّ خُمُسَهَا للّهِ وَرَسُولِهِ وَهِىَ لَكُمْ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



10. (  1110)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Hangi bir köye varır da orada ikâmet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve Resûlü´ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Resûlü´ne aittir ve o (  geri) kalan) da sizindir." [Müslim, Cihâd 47, (  1756); Ebu Dâvud, Harâc 29, (  3036).][260]



AÇIKLAMA  : 



Burada iki ayrı cümle var ve her ikisinde karye kelimesi geçmektedir. Birinci karye´yi köy, ikinciyi belde olarak tercümeyi uygun bulduk.

Kadı İyaz, Müslim şerhinde, birinci cümledeki karye -ki köy diye tercüme ettik- ile savaş yapılmadan sulh yoluyla fethedilen yerlerin yani fey´in, ikinci karye ile savaşla alınmış olan yerin, yani ganimetin kastedilmiş olabileceğini belirtir. Hadiste geçen "O da sizindir" ibâresi beşte biri alındıktan sonra "geri kalan" demektir.

Fey´in ganimet gibi beşe taksim edilmeyeceği görüşünde olanlar bu hadisle ihticac ederler.

İbnu´l-Münzir  :  "Fey´in de beşe bölüneceğini, Şâfiî´den önce söylemiş bir fakih bilmiyoruz" der.

Hattâbî der ki  :  "Bu hadiste, savaşla alınan arâzinin hükmü, diğer ganimet mallarının hükmüne tâbi olacağına dâir delil mevcuttur. Yani arâzi de beşe bölünür, beşte biri ehl-i hums denen Kur´ân´da belirtilen (  Enfal 11) harcama kalemlerine ayrılır. Beşte dördü de -ele geçirilen diğer para ve emvâl gibi- savaşa katılan gaziler arasında pay edilir.[261]



ـ11ـ وعن رافع بن خديج رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يَجْعَلُ في قَسْمِ الْغَنَائمِ عَشْراً مِنَ الشَّاءِ بِبَعِيرٍ[. أخرجه النسائى .



11. (  1111)- Râfi´ İbnu Hadîc (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ganimet taksiminde on keçiyi bir deveye bedel tutardı." [Nesâî, Dahâyâ 15, (  7, 221).][262]



AÇIKLAMA  : 



Nesâî, bu hadisi şu başlığı taşıyan babta kaydeder  :  "Deve kaç kurbanın yerine geçer " Hadis bir devenin on keçiye bedel olduğunu ifade etmektedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ganimet taksiminde bir deveye karşı keçiyi eşit tutmuştur. İshak İbnu Râhuye bu hadisle amel etmiştir. Ancak diğer âlimler bunun mensuh olduğunu söylerler. Zîra umumiyetle benimsenen esahh rivayetler devenin de sığırda olduğu üzere yedi kurban sayılacağını ifade etmektedir.

Aliyyü´l-Kârî, hadisin neshine değil, sahih hadisle teâruzuna hükmetmenin daha uygun olduğunu belirtir.[263]



ـ12ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يُنفِّلُ بَعْضَ مَنْ يَبْعَثُ مِنَ السَّرَايَا ‘نفُسِِهِمْ خَاصَّةً سِوَى قِسْمَةِ عَامَّةِ الجَيْشِ[.زاد في رواية  :  وَالخُمُسُ في ذلكَ كُلِّهِ وَاجِبٌ. أخرجه الثثة وأبو داود .



12. (  1112)- Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazveye gönderdiği kimselerden bâzılarına, umumî ganimet taksiminden düşecek hisseden ayrı olarak, şahıslarına ait olmak üzere (  bir nevi armağan olmak üzere) fazladan ganimet verirdi." [Buhârî, Hums 15, Meğâzî 57; Müslim, Cihâd 35, (  1749); Muvatta, Cihâd 15, (  2, 450); Ebu Dâvud, Cihâd 35, (  2741-2746).][264]



AÇIKLAMA  : 



Bilindiği üzere ganimet belli bir prensibe gören taksim edilmektedir. Beşte biri (  hums) Allah ve Resûlü´ne, geri kalan dördü de gazilere (  süvâriye üç, piyadeye bir hisse şeklinde) müsavî olarak taksim edilir. Bu rivâyet savaşta şu veya bu şekilde başarı gösteren veya müessir hizmet verenleri Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hususî şekilde mükâfaatlandırdığını göstermektedir. Bu hal, şüphesiz kaabiliyet sahiplerini, şecaat sâhiplerini, gayret sahiplerini teşvike, memnun kılmaya müteveccih bir davranıştır. Verilen bu hususî armağan, yerine göre maddî yönden fazla bir değer taşımasa bile kadirşinaslığın bir delili, hususî surette gösterilmiş olan ziyade başarının takdir edildiğine maddî bir delil olur. Günümüzde bu, nişan, madalya, şilt gibi değişik isimler altındaki tercihlerle müesseseleştirilmiştir. Kaldı ki, değer yönüyle tatmin edici armağanlar da verilmektedir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bu neviden bağışta bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bu mevzu ile ilgili olarak farklı yorumlar ileri sürülmüştür  : 

* Amr İbnu Şuâyb  :  "Böyle bir armağanı vermek sâdece Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e aittir" demiştir.

* İmam Mâlik, komutanın teşvik için önceden böyle bir şart koşmasını mekruh addeder, "Bu, cihâdı Allah rızası için değil, dünyalık için yapmak olur" der.

* Ulemanın kâhir ekseriyeti bunun cevazında, meşru olduğunda ittifak eder.

Ancak, taksim dışı verilecek bu armağan (  nefl) nereden verilmiştir İşte bu sorunun cevabında ihtilâf edilmiştir. Ganimetin -taksim edilmezden önceki- aslından mı, humus´tan mı, humsu´lhums´dan mı veya humus dışı kaynaktan mı

* Şâfîler ilk üç kaynağı söylerler. Onlara göre makbul görüş de humsu´lhums´tan olmasıdır. Yani ganimet taksim edilip, hums´u alınca, hums´un harcanacağı beş harcama kaleminden birincisinden olmalıdır. Ayet-i kerime hums´a sırayla şu harcama kalemlerini gösterir  : 

1- Allah ve Resûlü,

2- Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yakınları,

3- Yetimler,

4- Düşkünler,

5- Yolcular (  Enfal 41). Humsu´lhumstan murad, umumiyetle birinci kalemdir.

* Evzâî, Ahmed İbnu Hanbel, Ebu Sevr ve daha başkaları, bu armağanın (  nefl) ganimetin aslından olduğunu söylemiştir.

* İmam Malik ve bir grup âlim  :  "Nefl verilecekse mutlaka humus´ tan olmalıdır"demiştir.

* Hattâbî  :  Bu konuda gelen ahbarın ekseriyeti nefl´in ganimetin aslından olması gerektiğine delâlet eder" der. Fakat kendisi humsa meyleder.

* İbnu Abdilberr  :  "İmam, şu veya bu sebeple askerlerden bâzılarını mükâfaatlandırmak isterse, bunu, humstan yapar. Ancak, ordunun bir parçası hususî bir başarı gösterir, ganimet elde eder de komutan bunları mükâfaatlandırmak isterse, bu takdirde üçte biri geçmemek kaydıyla, onların elde ettiklerinden kendilerine mükâfaat verebilir" der.[265]



ـ13ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]نَفَّلَنِى رسُولُ اللّه # يَوْمَ بَدْرٍ سَيْفَ أبِى جَهْلٍ دُونَ الَّذِى كانَ قَتَلَهُ[. أخرجه أبو داود .



13. (  1113)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü, Ebu Cehl´in kılıncını bana armağan etti. Ebu Cehl´i, İbnu Mes´ud öldürmüş idi." [Ebu Dâvud, Cihâd 150, (  2722).][266]



AÇIKLAMA  : 



Bedir Savaşı sırasında yaralı düşmüş olan Ebu Cehl´in kafasını ibnu Mes´ud koparmış idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu sebeple Ebu Cehl´in kılıncını seleb kabul ederek ganimet gibi taksime dahil etmemiştir. Zîra "seleb öldürenindir" kaidesini koymuştur. Yani, savaş sırasında, bir gâzi belli bir şahsı öldürür ve bunu isbatlarsa, öldürülen kâfirin seleb´i (  üzerinde çıkan işe yarar malzeme, para, silah vs.) öldürenin olur, bu diğer ganimetin mallarına katılarak umumî taksime tabi tutulmaz (  1117. hadiste gelecek). İşte Ebu Cehl´i İbnu Mes´ud öldürdüğü için onun kılıcı ganimet değil "seleb" kabul edilmiştir.

Ulemâ bu rivayete dayanarak, "yaralıyı öldüren de, onu öldürmüş sayılarak "seleb"e hak kazanır" hükmünü koymuştur. Esasen Ebu Cehl´i yaralayıp yıkan Muâz İbnu Amr İbnu Cemûh ve Muâz İbnu Afrâ´dır. İbnu Mes´ud kafasını koparmıştır.

"Ebu Cehl´i İbnu Mes´ud öldürmüş idi" cümlesi, râvilerden bir ilâve kabul edilir. Ancak, İbnu Mes´ud´un, -ilmu´lbeyanda iltifat denen- başka bir üsluba dökülmüş şahsî sözü de olabilir.[267]



ـ14ـ وعن أبى الجُوَيْرِيةِ الجرمى قال  :  ]أصَبْتُ بأرْضِ الرُّومِ جَرَّةً حَمْرَاءَ فِيهماَ دَنَانِيرُ في إمْرَةِ مُعَاوِيَةَ، وَعَلَيْنَا رَجُلٌ مِنَ الصَّحَابَةِ مِنْ بَنِى سُلَيْمٍ فَقَسَمَهَا بَينِى وَبَيْنَ المُسْلِمِينَ وَأعْطَانِى مَثْلَ مَا أعْطى رَجًُ مِنْهُمْ. ثُمَّ قَالَ  :  لَوَْ أنِّى سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يقُولُ  :  َ نَفْلَ إَّ بَعْدَ الخُمُسِ ‘عْطيتُكَ، ثُمَّ أخَذَ يَعْرِضُ عَلىَّ مِنْ نَصِيبِهِ فأبَيْتُ[. أخرجه أبو داود .



14. (  1114)- Ebu´l-Cüveyriyye el-Cermî (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Rum diyarında içinde dinar bulunan kırmızı bir küp ele geçirdim. Bu sırada emîr, Hz. Muâviye (  radıyallahu anh) idi. Başımızda da komutan olarak, Hz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabından, Ma´n İbnu Yezid (  radıyallahu anh) adında Benî Süleym´den biri vardı. Küpü ona getirdim. O altınları Müslümanlara taksim etti. Bana da, öbürlerine verdiği kadar bir pay verdi. Sonra da, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Nefl (  armağan) ancak hums´tan sonra olur" dediğini işitmemiş olsaydım sana (  daha fazla) verirdim" dedi. Sonra bana, kendi hissesinden bağışta bulundu." [Ebu Dâvud, Cihâd 160, (  2753, 2754).][268]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, nefl´in yani armağanın ganimetten verileceğini ifade etmektedir. Hadiste ele geçirilen küp, savaşılarak (  anveten) alınmış değildir, yani ganimet değildir. Âlimler bunun fey olduğunu tasrih ederler. Fey´de ise humus yoktur, nefl de yoktur. Nefl´in de kıtâlde olacağı belirtilmiştir. Komutan, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Nefl ancak humustan sonra olur" sözüne binâen nefl (  armağan) vermekten sarf-ı nazar etmiştir. Şu halde komutan, bu hadis sebebiyle Ebu´l-Cüveyriye´ye bulduğu dinarlardan armağan vermemiştir. Çünkü, komutan, bu hadisten, nefl´in ganimetten humus alındıktan sonra, -gaziler arasında taksim edilecek olan- geri kalan beşte dörtten verileceğini istidlâl etmiştir. Nitekim bu istidlâle, Ebu Dâvud´da tahric edilmiş olan Habib İbnu Mesleme el-Fıhrî hadisi de destek olmaktadır  :  كَانَ رسُولُ اللّهِ # يُنَفِّل الثُّلُثَ بََعْدَ الخُمْسِ

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ganimetten humus alındıktan sonra, geri kalanın üçte birini (  liyâkat kesbedenlere) armağan olarak (  nefl) verirdi." Bu rivayete göre, ganimetin beşte dördünün üçte bir miktarına kadarı nefl olarak ayrılabilecektir. Evzâî ve Mekhûl (  rahimehumullah) nefl´in bu üçte bir nisbetini geçmemesi gerektiğini söylemiş ise de Şâfiî hazretleri  :  "Buna kesin bir had konamaz, imamın içtihad ve takdirine kalmıştır" demiştir.

Nefl ile alâkalı rivayetlerin farklılığı ve buna binâen ulemânın ihtilâflı görüşleri ileri sürmüş olduğunu göstermek için, Yine Habib İbnu Mesleme el-Fıhrî´den Ebu Davud´da kaydedilen bir rivayete daha dikkat çekelim  :  شَهِدْتُ النَّبِىَّ # نَفَلَ الرُّبُعَ فِي الْبَدْأةِ وَالثُّلُثَ فِى الرَّجْعَةِ

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bidayette dörtte bir, (  ikinci) dönüşte de üçte biri nefl ettiğine şâhid oldum."

Bazıları bu rivayette geçen bed´e (  başlangıç) kelimesini "savaşa giderken", rec´a kelimesini de "savaş dönüşü" diye anlamış ise de, Hattâbî "bed´e"yi "düşmanla birinci karşılaşma" olarak anlar, "rec´a"yı da, "düşmana ikinci sefer saldırma" diye anlar. Böyle olunca, kendi ifadesiyle, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ilk karşılaşmada -daha dinç, daha zinde olmaktan başka- düşmana saldırma hususunda daha çok arzu ve şevkle dolu olan askere bu ilk saldırının ganimetinden dörtte bir nisbetinde armağanda (  nefl) bulunmakta, birinci saldırıdan sonra yorulmuş ve daha ziyade vatanına dönme arzusuna düşmüş askerleri, birinci saldırının dersiyle teyakkuz ve tedbire geçen düşmana daha zor ve daha tehlikeli olan ikinci sefer saldırma hususunda daha müşevvik olmak maksadıyla ganimetten daha fazla -yani üçte bir- nisbetinde armağanda bulunmuştur.[269]



ـ15ـ وعن سعد بن أبى وقاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أعْطى رسولُ اللّهِ # رَهْطاً وَأنَا جَالِسٌ فَتََرَكَ مِنْهُمْ رَجًُ هُوَ أعْجَبَهُمْ إلىَّ. فقُلْتُ مَالَكَ عَنْ فُنٍ؟ وَاللّهِ إنِّى ‘رَاهُ مُؤمِناً. فقَالَ رسولُ اللّه #  :  أوَ مُسْلِماً. ذَكَرَ ذلِكَ سَعْدٌ ثَثاً فَأجَابَهُ بِمِثْلِ ذلِكَ. ثُمَّ قالَ  :  إنِّى ‘عْطِى الرَّجُلَ. وَغَيْرُهُ أحَبُّ إلىَّ مِنْهُ خَشْيَةَ أنْ يُكَبَّ في النَّارِ عَلى وَجْهِهِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى.



15. (  1115)- Sa´d İbnu Ebî Vakkas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ben yanında otururken, bir grub insana ihsanda bulundu. Ancak onlardan benim daha çok hoşlandığım birine hiçbir şey vermedi. Ben  :  "Falanca ile aranızda ne var (  ona niye vermedin) Allah´a kasem olsun, ben onu mü´min görüyorum!" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Müslüman (  görüyorum de!)" buyurdu. Sa´d (  dayanamayıp) bu kanaatini üç kere söyledi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da her seferinde aynı şekilde karşılıkta bulundu. Sonuncu sefer şunu ekledi  :  "Ben, nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunurum (  ihsanda bulunmam sevgime ölçü değildir)" [Buharî, Zekât 3, İman 53; Müslim, İman 236, (  150), Ebu Dâvud, Sünnet 16, (  4685); Nesâî, İman 7, (  8, 103, 104).][270]



AÇIKLAMA  : 



1- Bazı açıklamalarda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ihsanda bulunmadığı şahıs Cuayl İbnu Sürâka el-Gıfârî´dir. Ashab-ı Suffa´dandır. İlk Müslüman olanlardan olup Uhud´a katılmıştır. Benî Kureyza Gazvesi´nde gözünden isabet almıştır. Çirkin yüzlüdür. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın övgüsüne mazhar olmuş sahabilerdendir. Maddî bakımdan fakirdir. Benî Müstalik Seferi sırasında Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Cuayl´i Medine´de vekil bırakmıştır.

2- Bir rivayette, yukarıdaki hâdise şöyle nakledilir  : 

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  : 

"Akra´ İbnu Hâbis, Uyeyne İbnu Hısn (  gibilere) yüz deve verdin de (  gerçekten muhtaç olan) Cuayl´e vermedin!" dendi de, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi  : 

"Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun Cuayl, yeryüzü dolusu Uyeyne ve el-Akra´ gibilerden daha hayırlıdır. Ancak ben, Müslüman olmaları için bu ikisinin kalbini kazanmaya çalıştım."

Bu rivayet, Said İbnu Ebî Vakkas (  radıyallahu anh)´ın anlatığı vak´ anın, Huneyn Savaşı´nda elde edilen ganimeti dağıtırken, Mekke fethiyle yeni Müslüman olanlara, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in onları İslâm´a kazanmak için -ganimet tevziindeki mutad kaidenin dışına çıkarak- bol bol vermesi hâdisesiyle ilgisini göstermektedir. Ancak Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ihsanda bulunduğu kimseler, bu sonuncu rivayette zikredilen iki kişiden ibaret olmamalıdır. Nitekim hadiste geçen raht, sayıca ondan aşağı, üçten fazla ve kadın bulunmayan cemaat demektir. Mamafih müteakiben gelecek olan 1116 numaralı hadis de bir fikir verecektir.

3- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in "Mü´min deme, "müslim" de!" şeklindeki müdâhalesini bazı âlimler  :  "İman, gaybî bir durumdur, halini iyice araştırmadan bu hususta kesin bir hüküm vermektense ihtiyatlı davranıp, zahirî duruma göre hükmetmek daha uygundur." "Müslim" hükmü zâhire göredir, binaenaleyh böyle demek, ihtiyatlı olmaya daha uygundur" diye yorumlamışlardır.

4- Gerçek vak´a şudur  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) müellefe-i kulûb´ten olan bir gruba bol bol verip de Cuayl´e vermeyince Sa´d İbnu Ebî Vakkas (  radıyallahu anh) gerek fakirlik ve gerekse iman durumunu çok iyi bildiği bu zâta vermeyişine tahammül edemeyerek, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip -bir rivayette gizlice- "Buna niye vermiyorsun, vallahi ben onu mü´min biliyorum" diye hatırlatma ve şehâdette bulunur.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Müslim biliyorum de!" şeklindeki cevabını tatminkâr bulamayan Sa´d, taleblerini tekrarlar. Bu ısrar karşısında Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) en sonunda Cuayl´in nazarındaki değerini ve ona vermeyişinin asıl sebebini açıklar  :  "Ben nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezden, yüz üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunuyorum!"

Bu cevapla Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hem Cuayl (  radıyallahu anh)´e olan sevgisini, hem de öbürlerinin irtidâd etmesinden korktuğunu ifade etmiş olmaktadır. Nitekim bu siyâset sayesinde, maddî kazanç cazibesiyle İslâm´a giren pekçok kimse, bilâhere İslâm´ı samimiyetle benimsemişler, kritik anlarda irtidada tevessül etmemişlerdir.[271]



ـ16ـ وعن رافع بن خُدَيْجٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أعْطى رسول اللّه # أبَا سُفْيَان ابْن حَربٍ يَوْمَ حُنَيْنٍ، وَصَفْوَانَ بنَ أُمَيَّةَ وَعُيَيْنَةَ بنَ حِصْن، وَا‘قْرَعَ بنَ حَابِسٍ وَعَلْقَمَةَ بنَ عَُثَةَ كُلَّ إنْسَانٍ مِنْهُمْ مِائَةً مِنَ ا“بْلِ، وَأعْطى

عَبَّاسَ بنِ مِرْدَاسٍ دُونَ ذلِكَ. فقَالَ عَبَّاسُ بنُ مِرْدَاسٍ في ذلِكَ شِعْراً.أتَجْعَلُ نَهْبِى)ـ1(  وَنَهْبَ الْعَبيد ِبَيْنَ عُيَيْنةَ وَا‘قْرَعِوَمَا كانَ حِصنٌ وََ حَابسٌيَفُوقَانِ مِرْدَاسَ في مَجْمَعِوَمَا كُنْتُ دُونَ امْرئٍ مِنْهُماوَمَنْ تَخْفِضِ الْيَوْمَ َ يُرْفَعِفأتَمَّ لَهُ رسولُ اللّهِ # مِائَةً[. أخرجه مسلم .



16. (  1116)- Râfi´ İbnu Hadîc (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn günü Ebu Süfyân İbnu Harb, Savfân İbnu Ümeyye, Uyeyne İbnu Hısn, Akra´ İbnu Hâbis ve Alkame İbnu Ulâse´den herbirine yüzer deve verdi. Abbâs İbnu Mirdâs´a ise daha az verdi. Bunun üzerine (  aynı zamanda şair olan) Abbâs İbnu Mirdâs şu mânada bir şiir düzdü  : 

"Benimle atım Ubeyd´in payını Uyeyne ile Akra´ arasında mı taksim ediyorsun

Ne Bedr[272] ne de Hâbis, cemiyette, Mirdâs´tan üstün değillerdir.

Ben de onların hiçbirinden aşağı değilim.

Ancak bugün sen, kimi alçaltırsan o bir daha yükselmez."

Râfi´ der ki  :  "Bunun üzerine Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onun payını da yüz deveye yükseltti." [Müslim, Zekat 137, (  1060).][273]



AÇIKLAMA  : 



Bu hâdise, Huneyn dönüşü Ci´râne nâm mevkide cereyan eder. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Mekke´yi fethettikten birkaç hafta sonra Müslümanlara karşı savaş hazırlığı içinde olan Gatafanlılara karşı koymak üzere Huneyn´e hareket eder. Orduya iki bin kadar yeni ihtida etmiş Mekkelilerden asker alır. Bunların bir çoğunun kalbine imanın hakkıyla henüz girmediğini Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) de biliyor idi. Bu sebeple onları maddî avantajlarla kazanma yollarına başvurdu. Bu cümleden olarak, Taberî´nin kaydına göre, daha savaş yapılmadan birçoğuna ikramlarda bulundu.

Asıl maddî bağışı savaştan sonra yapmıştır. Müellefe-i kulûb, yani kalbleri kazanılmışlar olarak İslâm tarihine geçen bu zümre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında ayrı bir sayfa teşkil eder. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn´de kazanılan zafer sonunda ele geçirilen muazzam ganimetten eski Müslümanlara ve meselâ Medineli Ensâr´a hiçbir şey vermez iken, Mekkelilere bol bol vermişti. Hususan Mekke´nin ileri gelenlerine, şef durumunda olanlara yüzer deve, şair, hatib gibi halk üzerinde müessiriyeti olanlara 50´şer deve vermişti.

Kendilerine verilmeyenler veya az bir şey verilenler memnuniyetsizliklerini, küskünlüklerini izhar ederler. Bu meyanda saygısızlığı bulan itiraz ve tenkidler ifade edenler dahi çıkar. Meselâ Temimli bir zâtla Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) arasında şu konuşma geçer  : 

"Ey Muhammed bugün ne yaptığını gördüm."

"Ne görmüşsün, söyle bakalım!"

"Adaletli davranmadın, âdil ol!" Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) son derece öfkelenir ise de  : 

"Yazık sana, ben de âdil değilsem, başka kim âdil olabilir Adil olmazsam helak olurum!" demekle yetinir.

Hz. Ömer  :  "Müsaade et, şu münafığı öldüreyim!" diye izin isterse de Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) müsâade etmez.

Abbâs İbnu Mirdâs´ın yukarıda birkaç beytini kaydettiğimiz şiiri Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kulağına gelince, bağışın 50´den 100 deveye çıkarılmasını Hz. Ali´ye emrederken  :  "İstediğini ver de şu dili kes" der.

Kendilerine bir şey verilmemesinden Ensâr da memnun olmamış, âdeta küsmüşlerdi. Hattâ, İbnu Hişâm´ın kaydına göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hususî şâiri Hassân İbnu Sabit (  radıyallahu anh) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i hicvedici bir şiir yazar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ensâr´ı toplayarak, kendilerine verilmeyiş sebebini izah eder ve neticede hepsini ağlatan şu hitabede bulunarak gönüllerini tekrar kazanır  : 

"Ey Ensar topluluğu, kulağıma gelen sözünüz nedir Bana gücenmiş olmalısınız! Ben size geldiğimde hepiniz dalâlette idiniz, (  getirdiğim dinle) Allah sizlere hidâyet vermedi mi Fukara kimseler idiniz. Allah zenginlik vermedi mi Birbirinize düşman idiniz, Allah kalblerinizi birleştirmedi mi

...

"Ey Ensar topluluğu! Bir yudumluk dünya malı için mi bana gücendiniz Ben onunla İslâm´a girenler için bir kavmin kalbini kazanmayı tercih edip, sizin İslâmınıza emanet etmiştim. Ey Ensar toluluğu, insanlar buradan deve ve davarlarla dönerken sizler Allah ve Resûlüyle evlerinize dönmekten râzı değil misiniz Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun hicret olmasaydı Ensar´dan bir kimse olurdum, şayet insanlar bir vâdiye, Ensar bir başka vadiye gidecek olsa ben Ensâr´ın vadisine giderdim. Ey Rabbim! Ensar´a, Ensâr´ın oğullarına, Ensâr´ın oğullarının oğullarına mağfiret et!"[274]



ـ17ـ وعن أبى قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه  :  مَنْ قَتَلَ قَتِيً لَهُ عَلَيْهِ بَيِّنَةٌ فَلَهُ سَلَبُهُ[. أخرجه الستة إ النسائى.وهو طرف من حديث سيأتى في الغزوات .



17. (  1117)- Ebu Katâde (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Savaş sırasında kim bir düşmanı öldürür ve bunu isbatlarsa, maktûlün seleb´i kendisinin olur." [Buharî, Hums 18, Büyû 37, Meğâzî 54, Ahkâm 21; Müslim Cihâd 46, (  1571); Muvatta, Cihâd 18, (  2, 454); Tirmizî, Siyer 13, (  1562); Ebu Dâvud, Cihâd 147, (  2717).][275]



AÇIKLAMA  : 



1- Seleb (  cem´i eslâb gelir), Cumhur´a göre, muhâribin yanında silâh, giyecek vs. nevinden bulunan şeylere denir.

Ahmed İbnu Hanbel´e göre, hayvan selebe girmez. Şâfiî´ye göre savaş âletleri selebe girer.

2- Selebin kime ait olacağı hususu âlimlerce ihtilâf edilmiştir. Cumhûr-u ulemâ, Selebin öldürene ait olduğunda ittifak eder, komutan, önceden böyle bir vaadde bulunmuş, bulunmamış farketmez. "Şârî, derler, bu hakkı komutanın irâdesine, ilânına tâlik etmemiştir." Cumhur´un dışında kalan Hanefîlere ve Malikîlere göre, "Bu hak komutanın önceden şart koymasıyla tahakkuk eder. İmam Mâlik  :  "İmam muhayyerdir, dilerse selebi kâtile verir, dilerse diğer ganimet mallarına katarak humsa tâbi kılar" der.

İshâk İbnu Râhuye´nin  :  "Eslâb çoğalırsa humsa tâbi tutulur" dediği belirtilir.

Mekhûl ve Sevrî  :  "Mutlaka humsa tâbi bulunmalıdır" demişlerdir.

Selebin kâtile âit olduğunu söyleyenler, sadedinde olduğumuz hadisi esas alırlar ve Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın muhtelif tatbikatından örnekler verirler.

Selebin humsa tâbi tutulması gerektiğini söyleyenler, hadislerden getirdikleri bazı örneklerden başka ".. bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah´ın, Peygamber´in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır..." mealindeki âyetin (  Enfâl 41) âmm olan ifadesine dayanırlar.

Komutanın kararına kaldığını söyleyenler, Bedir Savaşı´nda Ebu Cehl´in öldürülmesiyle ilgili Abdurrahman İbnu Avf´ın rivayetinin teferruatına dayanırlar. Bu rivayette, onun öldürülmesine iki kişi iştirak etmiş idi. Her ikisi de Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip, "Ben öldürdüm" deyince, kılınçlarınızın kanını sildiniz mi diye sorar. "Ha -yır!" derler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kılıçları muâyene ettikten sonra كَِكُمَا قَتَلَهُ "İkiniz öldürmüşsünüz!" diyerek ikisinin de eşit miktarda katıldığını tesbit ve te´yid eder, ama buna rağmen selebi sadece birine (  Muâz İbnu Amr´a) verir.

Tahavî  :  "Seleb, şâyet kâtile ait olsaydı, ikisi birden öldürdüğüne göre bunlar arasında pay ederdi. Böyle yapmayıp, sadece birine verdiğine göre, seleb, öldürenin değil, imamın uygun gördüğü kimsenindir" der. Ancak Cumhur, hâdisenin siyakında katle iştirak hâlinde, en çok payı olanın selebe istihkak kesbettiğine delil olduğunu belirtmiştir. Nitekim, Kurtubî, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, kılıçları muayene´den maksadının, selebe kimin ehak olduğunu anlamak için yaralamada kimin daha çok hisse sâhibi olduğunu, kimin önce davrandığını tesbit etmek olduğunu" söylemiştir.[276]



ـ18ـ وعن سلَمَةَ بن ا‘كوع رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أتى رسولَ اللّه # عيْنٌ مِنَ المُشْرِكِينَ وَهُوَ في سَفَرٍ فَجَلَسَ عِنْدَ أصْحَابِهِ يَتَحَدَّثُ ثُمَّ انْفَتَلَ فقَالَ # اطْلُبُوهُ فَاقْتُلوهُ فَقَتَلْتُهُ فَنَفَّلَنِى سَلبَهُ[. أخرجه الشيخان.



18. (  1118  )- Seleme İbnu´l-Ekva (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir seferde idi, müşriklerden bir casus gelip, ashâbının yanında bir müddet oturup konuştu. Sonra sıvışıp gitti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "(  O bir casustur, arayıp bulun ve öldürün!" diye emretti. Ben (  erken) bulup öldürdüm. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) selebini bana bağışladı." [Buhârî, Cihâd 173; Müslim, Cihâd 45, (  1754); Ebu Dâvud, Cihâd 110, (  2653); İbnu Mâce, Cihâd 29, (  2836).][277]



AÇIKLAMA  : 



1- Buhârî, bu hadisi, "Harbî, daru´l-İslâm´a emân (  vize) almadan girerse" başlığını taşıyan bir babta kaydeder. Böyle birisi yakalanınca nasıl bir muamele yapılmalıdır Öldürülmesi caiz midir, değil mi bu ihtilâflı bir mevzudur. İmam Mâlik  :  "İmam muhayyerdir, böyle birisi, ehl-i harbin tâbi olduğu hükme tâbidir." Evzâî ve Şâfiî hazretleri  :  "Elçi olduğunu iddia ederse, kabul edilir" der.

İmam Âzam ve Ahmed İbnu Hanbel  :  "İddiası kabul edilmez, Müslümanların fey´i sayılır" derler.

2- Bu hadise, başka rivayetlerde daha teferruatlı olarak nakledilmiştir. Nesâî´nin rivayetinde öldürülüş sebebi belirtilir  :  "Adam Müslümanların gizli taraflarını (  avretu´lmüslimin) öğrendi ve arkadaşlarına bir an önce haber vermek için hemen oradan ayrılmaya gayret etti. Öldürülmesinde Müslümanların menfaati vardı."

Bu hadisten, harbî olan casus kafirin öldürülmesi gerektiği hükmü çıkarılmıştır. Bu hususta ittifak var.

Muâhed (  eman verilmiş) ve zımmî hakında Mâlik ve Evzâî  :  "Bu davranışı sebebiyle emân akdi iptal edilir" derler; Şâfiî fukahâ, farklı bir görüşle  :  "İhânetin emânı kaldıracağı akde yazılmış ise, bilittifak akid bozulur, değilse bozulmaz" demiştir.

3- Hadiste, selebin tamamının katile ait olduğunu söyleyenlere delil mevcuttur. Ancak "seleb"e, imamın sözüyle sâhip olunur diyenler  :  "Hadiste, iki durumdan birine delâlet eden sarih bir husus yok, aksine iki durum da muhtemeldir" derler. Ancak hadisin İsmâilî´de gelen bir vechi sarihtir  :  "Kişi kalkıp gidince Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onun müşriklere ait bir casus olduğunu haber verdi ve  :  "Onu kim öldürürse selebi ona aittir" dedi. Râvi  :  "Ben hemen kalkıp adama yetiştim ve öldürdüm. Selebini Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana verdi" denir. İşte bu rivayet ikinci ihtimâli te´yid eder, yani selebe, imamın sözüne binâen hak kazanılır.

4- Câsus, kafir değil de Müslüman ise Cumhur´a göre öldürülmez, ta´zir cezası verilir. Ebu Hanife, Şâfiî, Evzâî ve Mâlikîler hep bu görüştedir. Yalnız ta´zirin cins ve miktarını tayin işi devlet reisinin (  veya nâibinin = mahkeme) takdirine kalmıştır. Kadı İyaz  :  "Mâlikîlerin büyükleri böyle birisinin öldürüleceğini söylemişlerdir" der.[278]



ـ19ـ وعن عوف بن مالك، وخالد بن الوليد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قا  :  ]قَضَى رسولُ اللّه # في السَّلَبِ للْقَاتِلِ وَلَمْ يُخَمِّسِ السّلَبَ[. أخرجه أبو داود .



19. (  1119)- Avf İbnu Mâlik ve Hâlid İbnu Mâlik (  radıyallahu anhümâ) şunu söylemişlerdir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) selebin kâtile ait olduğuna hükmetti, selebi ganimet malına katarak beşli taksime (  humus) tâbi kılmadı." [Ebu Dâvud, Cihad 149, (  2721).][279]



ـ20ـ وعن عبداللّه بن أبى أوفى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما أنّهُ قيلَ لهُ  :  ]هَلْ كُنتُمْ تُخَمِّسُونَ الطَّعَامَ عَلى عَهْدِ رسول اللّه #؟ فقَالَ  :  أصَبْنَا طََعاماً يَوْمَ خَيْبَرَ فكَاَنَ الرَّجُلُ يَجِئُ فيَأخُذُ مِنْهُ قَدْرَ مَا يَكْفِيهِ ثُمَّ يَنْصَرِفُ[. أخرجه أبو داود .



20. (  1120)- Abdullah İbnu Ebî Evfâ (  radıyallahu anh)´nın anlattığına göre, kendisine  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, gıda maddelerini humus taksimine tâbi tutar mıydınız " diye sorulmuştu, şu cevabı verdi  : 

"Hayber günü yiyecek maddeleri de ele geçirdik, kişi gelir, ihtiyacı kadar alır, sonra giderdi." [Ebu Dâvud, Cihad 138, (  2704).][280]



ـ21ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ جَيْشاً غَنِمُوا في زَمَنِ رسول اللّه # طَعَاماً وَعَسًَ فَلَمْ يُؤخَذْ مِنْهُ الخُمُسُ[. أخرجه أبو داود .



21. (  1121)- Hz. Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir ordu ganimet olarak yiyecek maddesi ve bal ele geçirdi. Ancak bundan humus alınmadı." [Ebu Dâvud, Cihad 137, (  2701).][281]



ـ22ـ وعن عمرو بن عَبسَة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]صَلَّى بِنَا رسول اللّه # إلى بَعِيرٍ مِنَ المَغْنَمِ فَلَمَّا صَلَّى أخذَ وَبَرَةً مِنْ جَنْبِ الْبَعِيرِ. ثُمَّ قَالَ  :  َ يَحِلُّ لِى مِنْ غَنَائِمِكُمْ مِثْلُ هذِهِ إَّ الخُمُسَ، وَالخُمُسُ مَرْدُودٌ فِيكُمْ[. أخرجه أبو داود، وأخرجه النسائى من رواية عبادة بن الصامت بنحوه .



22. (  1122)- Amr İbnu Abese (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kıble istikametinde (  sütre olarak) bir ganimet devesi bulunduğu halde gerisinde bize namaz kıldırdı. Namaz kılınca, hayvanın yan kısmından bir tutam yün aldı (  elinde tutup göstererek)  :  "Ganimetinizden humus dışında şu kadarı bile bana helâl değildir. Humus da size iâde edilecek (  sizin maslahatlarınızda harcanacak)tır" dedi." [Ebu Dâvud, Cihad 161, (  2755).][282]



AÇIKLAMA  : 



Peygamber, ganimeti istediği gibi tasarruf edemez. Humus dışında herhangi birşey alamaz humus da şahsına ait değildir. Kur´ân-ı Kerim´in belirttiği şekilde humusu (  beşte biri) de Müslümanlara harcamak zorundadır. Âyet şöyle der  :  "Ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri (  humusu) Allah´ın, Peygamber´in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır" (  Enfal 41). Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, burada belirtilen hissesi humsu´lhumstur, yani beşte birin beşte biri. Âyette geçen "Allah´ın, Peygamber´in" ifadesi, iki ayrı hisseye değil, tek hisseye delâlet eder, âlimler böyle anlamıştır. Humsu´lhums Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra, onun yerine geçen imama aittir[283]



.ـ23ـ وعن جُبير بن مُطْعم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أتَيْتُ أنَا وَعُثْمَانُ بنُ عَفَّانَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ رسول اللّه # نُكَلِّمُهُ فِيمَا يُقْسَمُ مِنَ الخُمُس في بَنِى هَاشِمٍ وَبَنِى الْمُطّلِبِ فقُلْتُ يَارَسُولَ اللّه قَسَمْتَ “خْوَانِنَا بَنِى المُطّلِبِ وَلَمْ تُعْطِنَا شَيْئاً،

وَقَرَابَتنَا وَقَرَابَتُهُمْ وَاحِدَةٌ. فقَالَ # إنَّمَا بَنُو هَاشِمٍ وَبَنُو المُطّلِبِ شَئٌ وَاحِدٌ،وَلَمْ يَقْسِمْ لِبَنِى

عَبْدِ شَمْسٍ وََ لِبَنِى نَوْفَلٍ، وكَانَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَقْسِمُ الخُمُسَ نَحْوُ قِسْمِ النَّبىِّ # غَيْرَ أنَّهُ لَمْ يَكُنْ يُعْطِى قُرْبى رسولِ اللّه # مَا كانَ رسولُ اللّه # يُعْطِيهِمْ، وَكانَ عُمَرُ يُعْطِيهِمْ مِنْهُ، وَعُثْمَانُ بَعْدَهُ[. أخرجه البخارى وأبو داود والنسائى، وهذا لفظ أبى داود .



23. (  1123)- Cübeyr İbnu Mut´im (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Humustan Benî Hâşim ve Benî Muttalib´e ayrılan pay hakkında konuşmak üzere Osman İbnu Affân (  radıyallahu anh) ile birlikte Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gittik. Ben  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, dedim, kardeşlerimiz olan Benî Muttâlib´e verdin, bize hiçbir şey vermedin. Halbuki bizim de onların da (  size) yakınlığı birdir" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Benî Muttalib ile Benî Haşim tek bir şeydirler!" buyurdular.

Cübeyr der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ne Benî Abdu Şems´e, ne de Benî Nevfel´e  :  (  Benî Hâşim ve Benî Muttalib´e verdiği halde humustan) pay ayırmadı. Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh) de humusu aynen Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gibi taksim etti. Ancak O, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yakınlarına, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın onlara verdiği kadar vermedi. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) de onlara humustan verdi. Sonra da Osman (  radıyallahu anh) verdi." [Buharî, Humus 17, Menâkıb 2, Megâzî, 38; Ebu Dâvud, Harac 20 , (  2978, 2979, 2980); Nesâî, Fey 1, (  7, 130, 131).][284]



AÇIKLAMA  : 



1. Cübeyr İbnu Mut´im İbni Adiyy İbni Nevfel İbni Abdi Menâf İbni Kusay el-Kureşî en-Nevfelî görüldüğü üzere Abdimenâfoğulları´ndandır, yani Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la birkaç göbek yukarıda birleşmektedirler.

2. Cübeyr´in itirazı, humustan pay alamamış olmalarıyla ilgilidir. Ebu Dâvûd´un bir rivayeti şu açıklamayı kaydeder  :  "(  humustan pay alacaklar meyanında zikri geçen beş kalemden birini teşkil eden) zevi´lkurbâ payına Benî Hâşim ve Benî Muttalib´i dahil edip Benî Nevfel ve Benî Abdi Şems´i terketmesi üzerine ben ve Osman İbnu Affân, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gittik..." Cübeyr ve Muttalib eşittirler, çünkü hepsi de Abdi Menâf´ın oğullarıdır. Bu sebeple Cübeyr (  radıyallahu anh) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e  :  "Bizim de onların da (  Abdi Menâf´a nisbette) size yakınlığı birdir" demiştir. İbnu İshak´ın bu mesele ile ilgili rivayeti şöyledir  :  "Dedi ki  :  "Ey Allah´ın Resûlü, mensubu bulunduğumuz Hâşimoğullarını anladık, size olan yakınlıkları sebebiyle Allah´ın onlara lutfetmiş olduğu fazileti inkâr etmiyoruz. Ama, Benî Muttalibli kardeşlerimizin imtiyazı nedir ki onlara (  humustan) verip bizi terkettin "

Bazı rivayetlerde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu suâle  :  "Benî Muttalib´le Benî Hâşim tek şeydir" derken ellerinin parmaklarını kenetleyerek "şöyle" diyerek göstermiştir. İbnu İshâk´ın mezkur rivayetinde cevap biraz daha açık ve müdellel olarak verilmiştir  :  "Biz (  Benî Hâşim) ve Benî Muttalib câhiliyede de, İslâm´da da hiç ayrılmadık, biz ve onlar aynı şeyiz!" ve parmaklarını kenetledi."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hânedânı olan Hâşimoğulları ile, Muttaliboğulları[285] arasındaki yakınlık nereden geliyordu Buhârî, İbnu İshâk´tan naklen, Abdu Menâf´ın oğulları olan bu dört kardeşten üçünün yani Abdü Şems, Hâşim ve Muttalib´in aynı zamanda annelerinin Atike adında bir kadın olduğunu, dolayısıyla annebaba bir kardeş olduklarını, Nevfel´in annesinin ayrı olduğunu -ki Vâkide adında bir kadındır- belirtir. Cübeyr hânedânının (  Benî Nevfel´in) ayrılmasını bu izah etse bile, Hz. Osman´ın[286] bağlı olduğu Abdi Şemsoğullarının ayrılmasını izah etmez. Çünkü, görüldüğü gibi, Abdi Menaf´ın Hâşim ve Muttalib gibi anneleri de bir olan oğullarıdır.

Meseleyi tavzih sadedinde, İbnu Hacer, "Haşim ile Muttalib arasında evlatlarına sirâyet etmiş olan (  mahiyeti fazla bilinmeyen) bir kaynaşma (  i´tilâf) olabileceğine dikkat çeker. Buna delil olarak iki durum zikreder  : 

1- ez-Zübeyr İbnu Bekkâr, en-Neseb´de zikretmiştir ki  :  "Hâşim ve el Muttalib´e  :  "el-Bedrân", Abdu Şems ve Nevfel´e  :  "el-Ebherân" denilirmiş.

2- Keza, aradaki bu i´tilaf sebebiyle olacak ki Müslümanlar hakkında Kureyşliler, Mekke´de boykot akdi yaptıkları zaman, Benî Muttalib´i Benî Hâşim´e dâhil edip bir mütâlaa ettiler, fakat Benî Nevfel ve Benî Abdi Şems´i dahil etmediler. Asıl sebebi mübhem kalan bu kaynaşma sebebiyle olacak. Benî Muttalib ve Benî Hâşim´e mensup olanların kâfiri de, Müslümanı da Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yanında yer alarak, İslâm´ın çetin devresi olan Mekke döneminde sonuna kadar himaye ettiler. Müslüman olanlar Allah ve Resûlü´nün emri gereği, kâfir olanları da aşiret ve akrabalık gayretiyle bunu yaparken Nevfel ve Abdi Şemsoğulları Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in karşısında olan diğer Kureyş kabilesinin yanında yer aldılar.

Bazı Şâfiî âlimler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevi´lkurbâ olarak Benî Hâşim ve Benî Muttalib´i tesbit etmesinde mi´yar olarak, akrabalık ve nusret´i (  yardım) esas aldığını ifade ederek Abdi Şems ve Nevfeloğulları´nda "yardım" şartı bulunmadığı için zevi´lkurba´nın dışında tutulduğunu söylemişlerdir.

Bazı Şâfiiler de zevi´lkurbâ payına istihkakın sadece karâbet olduğunu söyleyip, Abdi Şems ve Nevfeloğulları´nın mahrum bırakılışını Benî Hâşim´den ayrılıp onlarla savaşmalarıyla izah etmiştir. Şâfiî hazretleri  :  "Humsu´lhums, zevi´lkurbâ arasında taksim edilir, fakir ve zengin tefriki de yapılmaz, ancak erkeğe iki, kadına bir hisse verilir" demiştir.

3- Herşeye rağmen şunu söyleyebiliriz  :  Âlimler, Resûllulah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından zevi´lkurbâ olarak Benî Haşim ve Benî Muttalib´in seçiminde söylediğimiz karineleri yeterli açıklık ve kesinlikte bulmadıkları için, bu sünnetin yorumunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir  : 

* İmam Şâfiî´ye ve ona uyanlara göre, bu hadis humustan zevi´lkurbâ´ya ayrılması gereken payın sadece Benî Hâşim ve Benî Muttalib´e ait olduğuna delildir.

* Ömer İbnu Abdilaziz  :  "Zevi´lkurbâ sâdece Benî Hâşim´dir" demiştir. Zeyd İbnu Erkâm´la Kûfîlerin bir kısmı da bu görüştedir.

* "Bu hadis, Benî Muttalib´in de Benî Hâşim´e ilhak edileceğine delildir" diyen olmuştur.

* Bazıları "Zevi´lkurbâ Kureyş´in tamamıdır, ancak imam, onlardan dilediğine verir" demiştir.

* Bazıları  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara ihtiyaçları sebebiyle vermiş olmalı" demiş ise de bu yorum ziyadesiyle zayıf bulunmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) iki âile mensuplarının hepsine verirken, diğerlerinin hiçbirine vermemiştir.

İbnu Hacer  :  "Bu hadis, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, kavmine mensup diğerleri arasında sâdece mezkur âilelere vermesinin onların nusretleri (  yani Mekke devresindeki yardımları) ve İslâm için mâruz kaldıkları (  sıkıntılar) sebebiyle olduğu hususunda zâhir ve açıktır" der.

4- Âlimler, zevi´lkurbâ hissesini taksim şeklinde de bazı farklı yorumlar yapmışlardır  : 

* Hadis, taksimin nasıl yapılacağı hususunda tafsilat vermiyor, zâhire göre hisse sâhiplerine eşit pay ayrılacaktır. Bu durumda "miras taksimi üzere (  erkeklere iki, kadınlara tek hisse) yapılır" diyenler delilsiz kalmaktadırlar.

* Çoğunluk, zevi´lkurbâ payının taksiminde hepsine tamim edilmesi görüşündedir. Ancak Şâfiî ve Ahmed "yetimlerin fakir olanlarına hususiyet ve öncelik tanınmalıdır" demişlerdir.

Mâlik, îtanın hepsine şâmil kılınması gereğini söylerken, Ebu Hanife iki sınıftan fakir olanlara hususiyet tanımıştır.

Şâfiî, görüşüne şu delili ileri sürer  :  "Onların hepsine zekât yasaklandığına göre, paydan da hepsine verilmelidir. Esasen onlara ihtiyaç cihetiyle değil, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a yakınlıkları cihetiyle ikrâm ve teşrif olsun diye verilmiştir, ama yetimlere ihtiyaçlarını gidermek için verilir.

5- Son olarak şunu da belirtelim ki, İbnu Abbâs (  radıyallahu anh)´tan, Nesâî´de gelen bir rivayete göre, Hz. Ömer (  radıyallahu anh), mezkûr hisseyi herkese eşit şekilde vermeyip, ihtiyaç sâhiplerinin ihtiyaçlarını görme şeklinde bir tatbikatı denemek ister ve fakat bu düşünce zevi´lkurbâ arasında memnuniyetsizlik hâsıl eder  :  "Ömer, bize yetimlerimizi evlendirmeyi, ailelerimize hizmetçi temin etmeyi, borçlularımızın borçlarını ödemeyi teklif etti. Biz itiraz ettik ve hisselerimizi nakid olarak teslim etmesini taleb ettik" der. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) isteklerine uyar.

Hattâbî, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman´ın da bunu ödemeye devam ettiğini belirtir. Ancak müte-akiben kaydedeceğimiz rivayet, bunun Hz. Ömer´le sona erdiğini ifade eder. Hz. Ebu Bekir´in ödediği hususunda rivayetler ihtilâflıdır. Bu durum sonradan ulemânın, bu hakkın sübûtu hususunda ihtilaf etmelerine sebep olmuştur. Sözgelimi Mâlik ve Şâfiî hazretleri "bu hak sabittir" derken, ashab-ı re´y reddetmiş ve humsu üç kısma bölmüştür.

Bazıları da  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Muttalib´e yakınlıktan dolayı yardım için vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  إِنَّا َنَفْتَرِقُ فِى جَاهِلِيَّةٍ وََ إِسَْمٍ "Biz ne cahiliyede ne de İslâm´ da birbirimizden ayrılmamışız" buyurmuştur. Bu hadise göre, onlara veriş sebebi yardımları içindir. Yardım kesildiğine göre, atiyyenin de kesilmesi gerekir" demiştir.[287]



ـ24ـ وعن عبدالرحمن بن أبى ليلى قال  :  ]سَمِعْتُ عَلِيّاً رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَقُولُ  :  اجْتَمَعْتُ أنَا وَالْعَبَّاسُ وَفَاطِمَةُ وَزَيْدُ بنُ حَارِثَةَ عِنْدَ النَّبىِّ # فقُلْتُ يَا رسُولَ اللّه؟ إنْ رَأيْتُ أنْ تُوَلِّيناَ حَقَّنَا مِنْ هَذَا الخمُسِ في كِتَابِ اللّهِ تعالى فاقْسِمْهُ في حَيَاتِكَ كَىْ َ يُنَازِعَنَا أحَدٌ بَعْدَكَ ففَعَلَ فَقَسَمْتُهُ حَيَاةَ رسولِ اللّه # ثُمَّ وَِيَةَ أبِى بَكْر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ حَتَّى كانَ آخَرُ سِنِّى عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. فَأتَاهُ مَالٌ كَثِيرٌ فَعَزَلَ حَقَّنَا ثُمَّ أرْسَلَ إلىَّ فقُلْتُ بِنَا عَنْهُ الْعَامَ غِنَى، وَبِالْمُسْلِمِينَ إلَيْهِ حَاجَةٌ فَارْدُدْهُ عَلَيْهِمْ. فَلَقِيتُ الْعَبَّاسَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ بَعْدَ خُرُوجِى مِنْ عِنْدِ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَأخْبَرْتُهُ فقَالَ  :  لَقَدْ حَرَمْتَنَا الغَدَاةَ شَيْئاً َ يُرَدُّ عَلَيْنَا أبداً، وَكَانَ رَجًُ دَاهِياً[. أخرجه أبو داود.»الداهى« من الرجال  :  الفطن الجيد الرأى .



24. (  1124)- Abdurrahman İbnu Ebî Leylâ anlatıyor  :  "Ali (  radıyallahu anh)´yi dinledim, demişti ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında ben, Abbâs, Fatıma ve Zeyd İbnu Hârise toplanmıştık. Ben şunu söyledim  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, Aziz ve Celîl olan Allah´ın kitabında zikri geçen şu humustaki hakkımızın taksimine beni vazifelendirseniz de hayatınızda bu işi ben bir yapsam! Tâ ki sonradan kimse bu hususta bizimle ihtilâfa düşmese!"

Ali (  radıyallahu anh) devamla der ki  :  "Resûlullah bu isteğimi yerine getirdi. Hayatı boyunca ben taksim ettim. Sonra buna, Hz. Ebu Bekir de beni vazifelendirdi. Aynı iş, Hz. Ömer (  radıyallahu anh) devrinin son senesine kadar bende devam etti. O yıl (  fetihlerden dolayı) bol mal gelmişti. Bizim hakkımızı yine ayırdı ve bana gönderdi. Ben  : 

"Bu sene ihtiyacımız yok, Müslümanların ihtiyacı var, onlara ver!" dedim. O da bu hisseyi Müslümanlara dağıttı. Artık, Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´den sonra kimse beni bu işe çağırmadı.

(  Zaten o sene) Hz. Ömer´in yanından çıktıktan sonra Abbâs (  radıyallahu anh)´a rastladığımda (  hayıflanarak) bana  : 

"Ey Ali, dün bize öyle bir şeyi haram ettin ki, bundan sonra artık kimse bunu bize vermez!" demişti. (  Meğer ne kadar doğru söylemişmiş. Dediği aynen çıktı). O ne dahi insan imiş!" [Ebu Dâvud, Harâc 20, (  2983-2984).][288]



ـ25ـ وعن قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا غَزَا بِنَفْسِهِ يَكُونُ لُهُ سَهْمُ صَفِىٍّ يَأخُذُهُ مِنْ حَيْثُ شَاءَ  :  عَبْداً أوْ أمَةً أوْ فَرَساً يَخْتَارُهُ قَبْلَ الخُمُس؛ وَكانَتْ صَفِيَّةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها مِنْ ذلِكَ السَّهْمِ، وَكانَ إذَا لَمْ يَغْزُ بِنَفْسِهِ ضُرِبَ لَهُ بِسَهْمٍ وَلَمْ يَخْتَرْ[. أخرجه أبو داود .



25. (  1125)- Katâde (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazveye bizzat iştirak edince, onun sehm-i safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisseyi, taksimden önce köle, câriye, at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği takdirde bu hisse gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (  ne ayrılmışsa onu kabul ederdi.)" [Ebu Dâvud, Harâc 21, (  2993).][289]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den sonra kaldırılmış olan bu safiyy payı ile alakalı açıklamayı 1078. hadiste sunduk, oraya bakılsın.[290]



ـ26ـ وعن مالك بن أوس بن الحدثَان قال  :  ]أرْسَل إلىَّ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَجِئْتُهُ حِينَ تَعالى النَّهَارُ فَوَجَدْتُهُ

في بَيْتِهِ جَالِساً عَلى سَرِيرٍ مُفْضِياً إلى رِمَالِهِ)ـ1(  مُتَّكِئاً عَلى وِسَادَةٍ مِنْ أدَمٍ)ـ2(  فَقَالَ يَامَالُ)ـ3(  إنَّهُ قَدْ دَفَّ أهْلُ أبْيَاتٍ مِنْ قَوْمِكَ، وقَدْ أمَرْتُ فِيهمْ بِرضْخٍ فَخُذْهُ فَاقْسِمْهُ بَيْنَهُمْ. فقُلْتُ لَوْ أمَرْتَ بِهذَا غَيْرِى؟ فقَالَ خُذْهُ يَا مَالُ فَجَاءَ يَرْفَأ)ـ4(  مَوْلَى عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. فقَالَ يَا أمِيرَ المُؤمِنِينَ  :  هَلْ لَكَ في عُثْمَانَ وَعَبْدِ الرَّحْمنِ بنِ عَوْفٍ وَالزُّبَيْرِ وَسَعْدٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُم؟ فقَالَ  :  نَعَمْ. فأذِنَ لَهُمْ فَدَخَلُوا فَسَلَّمُوا وَجَلسُوا. ثُمَّ جَاءَ فقَالَ  :  هَلْ لَك في عَبَّاسٍ وَعلَىٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قالَ نَعَمْ  :  فَأذِنَ لَهُمَا فَدَخََ فَسلّما. فقَالَ الْعَبَّاسُ يَا أمِيرَ المُؤمِنِينَ  :  اقْضِ بَينِى وَبَيْنَ هذا، وَهُمَا يَخْتَصِمَانِ. فقَالَ الْقَوْمُ  :  أجلْ يَا أمِيرَ المُؤمِنِينَ  :  ؟ اقْضِ بَيْنَهُمْ وَأرِحْهُمْ. فقَالَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  اتَّئِدُوا أنْشُدُكُمْ بِاللّهِ الَّذِى بِإذْنِهِ تَقُومُ السَّماءُ وَا‘رْضُ؛ أتَعْلَمُونَ أنَّ رسولَ اللّه # قَالَ  :  َ تُورثُ مَا تَركْنَا صَدَقَةٌ؟ قَالُوا نَعَمْ. ثُمَّ أقْبَلَ عَلى العْبَّاسِ وَعلىٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما فقَالَ  :  أنْشُدُكُمَا بِاللّهِ الَّذِى بِإذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَا‘رْضُ أتَعلَمَانِ أنَّ رسولَ اللّه # قَالَ  :  َ نُورثُ مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ؟ قَاَ نَعَمْ فقَالَ عُمَرُ  :  إنَّ اللّهَ تَعالى كانَ خَصَّ رسولَهُ # بِخَاصَّةٍ لَمْ يَخُصَّ بِهَا أحَداً غَيْرَهُ. فقَالَ  :  مَا أفَاءَ اللّهُ عَلى رَسُولِهِ مِنْ أهْلِ الْقُرَى فلِلّهِ وَلِلرَّسُولِ؛ فقَسَّمَ رسولُ اللّه # بَيْنَكُمْ أمْوَالَ بَنِى النَّضِيرِ فَوَاللّهِ مَا

______________

)ـ1(  رمال السرير  :  بكسر الراء ما ينسج من سعف النخل.

)ـ2(  الوسادة  :  المخدة، وأدم  :  هنا الجلد.)ـ3(  مرخم مالك. )ـ4(  يرفأ  :  بفتح التحتانية وسكون الراء بعدها فاء مشبعة بغير همز وقد تهمز كان من موالي عمر أدرك الجاهالية و تعرف له صحبة.

اسْتَأثَرَ عَلَيْكُمْ وََ أخذَهَا دُونَكُمْ حَتَّى بَقَى هذَا المَالُ، فكَانَ # يَأخُدُ مِنْهُ نَفَقَتَهُ سَنَةً ثُمَّ يَجْعَلُ مَا بقىَ أسْوَةَ المَالِ[ .



26. (  1126)- Mâlik İbnu Evs İbni Hadesân (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Ömer (  radıyallahu anh) bana haber gönderdi. Ben de gün yükseldiği zaman ona gittim. Kendisini evinde bir sedirin üzerinde, deri yüzlü bir yastığa dayanmış vaziyette oturmuş buldum. Sedirin örgü ipleri adalelerine gömülmüş durumdaydı. Bana  : 

"Ey Mâlik, seni şunun için çağırdım  :  Senin kavminden bir kaç hâne halkı peş peşe geldiler (  ihtiyaç arzettiler). Ben de kendilerine biraz bağışta bulunulmasını söyledim. İşte ! Al bunu aralarında dağıtıver!" dedi. Ben  : 

"Bu işi benden başkasına söyleseniz daha iyi olur!" dedim. Ancak o ısrarla  : 

"Ey Mâlik al şunu!" dedi. Az sonra Hz. Ömer´in azadlısı (  kapıcı) Yerfe´ geldi ve  : 

"Ey mü´minlerin emîri! Osmân, Abdurrahmân İbnu Avf, Zübeyr ve Sa´d (  radıyallahu anhüm)´ın girmelerine izin veriyor musunuz (  sizi görmek istiyorlar!) dedi. O da  : 

"Evet, buyursunlar!" diyerek izin verdi. onlar da girip selam vererek oturdular.

Az sonra Yerfe´ tekrar gelip  : 

"Abbas´la Ali (  radıyallahu anhümâ) için de izin var mı " dedi. Hz. Ömer, onlara da izin verdi. Girdiler, selamı verip oturdular. Abbâs (  radıyallahu anh) söz alarak  : 

"Ey mü´minlerin emîri! Benimle Ali arasında hükmet!" dedi.

Bunlar bir meselede ihtilâfa düşmüş, birbirlerini dâva ediyorlardı. Oradaki cemaat de  : 

"Evet ey mü´minlerin emîri, aralarında hükmet, onları rahatlat!" dediler. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) (  önceden gelenlere yönelerek)  : 

"Şöyle bir sâkin olun!" deyip devam etti  : 

"Arzı ve semayı ayakta tutan Allah aşkına soruyorum. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle şöyle söylediğini biliyor musunuz "Bize mirascı olunmaz, ne bırakmışsak o sadakadır."

"Evet!" dediler. Sonra da Hz. Abbâs ve Hz. Ali´ye yönelerek  : 

"Arz ve sema izniyle ayakta duran Zât´ın aşkına size soruyorum, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Bize mirascı olunmaz, her ne bırakmışsak sadakadır" dediğini biliyor musunuz "

O ikisi de  : 

"Evet!" dediler. Hz. Ömer de  : 

"Allahu Teâla hazretleri, Resûlü´ne (  aleyhissalâtu vesselâm) bazı imtiyazlar bahşetmiştir, bunları ondan başka kimseye vermemiştir. Söz gelimi, beldeler ahâlisinden Allah´ın fey kıldığı şeyler (  hassaten) Allah ve Resûlü´ne aittir. Allah Resûlü (  aleyhissalâtu vesselâm) Benî Nadir´in mallarını aranızda taksim etti. Allah´a kasem olsun, o işte, kendisini size tercih etmedi, sizi bırakıp, onu kendisi almadı. (  Nitekim, onu aranızda dağıttı.) Sâdece şu mal (  kendisine) kaldı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bundan (  ailesinin) yıllık nafakasını alır, mütebâkisini beytü´lmale koyardı" dedi." [Buhârî, Ferâiz 3, Humus 1, Cidâd 80, Meğâzî 14, Tefsir, Haşr 3, Nafakat 3, İ´tisam 5; Müslim, 48, (  1757); Tirmizî, Siyer 44, (  1619); Ebu Dâvud Harac 19, (  2963, 2964, 2965, 2967); Nesâî, Fey 1, (  7, 136, 137).][291]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayette, Hz. Ali ile Hz. Abbâs arasındaki ihtilâf mevzuu nedir açık olarak belli değil. Bu husus, rivayetin başka vecihlerinde tasrih edilmiştir. Buharî´nin bu rivayetinde  :  "...onlar Allahu Teâlâ´nın Benî Nadir´den Resûlü´ne fey kıldığı mallar hususunda ihtilâfa düşmüşlerdi" denir. Hattâ, Müslim´in rivayetinde Hz. Abbas (  radıyallahu anh), Hz. Ali´yi galiz tâbirler kullanarak, Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´e şikâyet eder  :  "Ey mü´minlerin emîri, benimle şu yanılgân[292], günahkâr, haksız ve hâin arasında hükmet!" der.

2- Müteakip hadis de aynı vak´ayı anlattığı ve bu rivayeti de aydınlatıcı mahiyette olduğu için, onu da kaydedip gerekli bazı açıklamaları en sonda sunacağız.[293]



ـ27ـ وفي رواية  :  ]ثُمَّ يَجْعَلُ مَا بَقى مُجْعَلَ مَالِ اللّهِ تَعالى؛ ثُمَّ قَالَ  :  أنْشُدُكُمْ بِاللّهِ الَّذِى بِإذْنِهِ تَقُومُ السَّماءُ وَا‘َرْضُ أتَعْلَمُونَ ذلِكَ؟ قَالُوا نَعَمْ؛ ثُمَّ نَشَدَ

عَبَّاساً وَعَلِيّاً بِمثْلِ مَا نَشَدَ بِهِ الْقَوْمَ فَقَاَ نَعَمْ. قَالَ فَلَمّا تُوُفِّىَ رسولُ اللّه # قَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  أنَا وَلىُّ رَسُولِ اللّه # فَجِئْتُمَا تَطْلُبُ أنْتَ مِيرَاثَكَ مِنِ ابْنِ أخِيكَ، وَيَطْلُبُ هذَا مِيرَاثٍ امْرَأتِهِ مِنْ أبِيهَا. فقَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قالَ رسولُ اللّه #  :  َ نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ ثُمَّ اتَّفَقْتُمَا ثُمَّ تُوُفِّىَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ وَأنَا وَلِىُّ رسولِ اللّه # وَوَلِىُّ أبى بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَوَلَيتُهَا ثُمَّ جِئْتَنِى أنْتَ وَهذا وَأنْتُمَا جَمِيعٌ وَأمْرُكُمَا وَاحدٌ. فَقُلْتُمَا ادْفَعْهَا إلَيْنَا، فقُلْتُ  :  إنْ شِئْتُمَا دَفَعْتُهَا إلَيْكُمَا عَلى أنَّ عَلَيْكُمَا عَهْدَ اللّهِ أنْ تَعْمََ فِيهَا بِالَّذِى كانَ يَعْمَلُ فِيهَا رسولُ اللّه # فَأخَذْتُمَاهَا بذَلِكَ؛ أكَذلِكَ؟ قاَ نَعَمْ. قالَ  :  ثُمَّ جِئْتُمَانِى قْضِىَ بَيْنَكُمَا؟ َ وَاللّهِ َ أقْضِىَ بَيْنَكُمَا بِغَيْرِ ذلِكَ حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ فَإنْ عَجَزْتُمَا عَنْهَا فَرُدَّاهَا إلىَّ[. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ الشيخين.»دَفَّ« يقال دفت دافة من ا‘عراب إذا جاءوا إلى المصر. »وَالرَّضْخُ« العطاء القليل »وَاتَّئدُوا« أمر بالتأنى والتثبت في ا‘مر. »وَالرَّهْطُ« الجماعةُ من الرجال دون العشرة. »والفَئُ« ما أخذ من كافر بقتال. »اسْتِئْثَارُ« استبداد بالشئ وانفراد به .



27. (  1127)- (  Yukarıdaki vak´a ile alâkalı olan) bir rivayet şöyledir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  yıllık ihtiyacını aldıktan sonra) geri kalanı Allah´ın malı kılar (  Beytu´lmâle koyar) idi." Ömer (  radıyallahu anh) sonra (  cemaate yönelerek) dedi ki  : 

"Arz ve semânın izniyle ayakta durduğu Zât aşkına sizden soruyorum, bunu biliyor musunuz "

Onlar  :  "Evet!" dediler. Sonra Hz. Ömer teker teker, Hz. Abbâs ve Hz. Ali´ye yönelerek, öbür cemaate yaptığı gibi, aynı şekilde yemin vererek bu hususu bilip bilmediklerini sordu. Her ikisi de  :  "Evet, biliyoruz!" dediler. Sonra Hz. Ömer (  radıyallahu anh) sözüne devam etti  :  "

(  Hatırlayın! Siz,) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) vefat edince, Ebu Bekir´e bu meseleyi götürdünüz. O, size  :  "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın velisiyim, ikiniz bana ihtilâfınızı getirdiniz, sen ey Abbâs, kardeşin oğlunun mirasını taleb ediyorsun, sen de ey Ali, hanımın Fâtıma´nın babasından olan mirasını taleb ediyorsun" dedi ve devamla  :  "Ebu Bekir (  radıyallahu anh) size, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu sözünü hatırlattı  :  "Bize vâris olunmaz. Her ne bıraktı isek sadakadır." Siz ikiniz (  onu ithamda) ittifak ettiniz. (  Allah biliyor o, bu tatbikatta doğru, iyi, isabetli ve hakka uygun hareket ediyordu. Sonra Ebu Bekir (  radıyallahu anh) vefat etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Ebu Bekir´in velisi ben oldum, böylece o malın sorumluluğu bana geçti. Allah biliyor, bu işte ben de doğru, iyi, isâbetli ve hakka uygun hareket ediyorum. Şimdi (  ey Abbâs!) sen ve Ali bana geldiniz. Meseleniz aynı mesele. Bana  :  "(  Benî Nadir´den kalan fey malını) bize ver!" diyorsunuz. Ben de şu cevabı veriyorum  :  "Dilerseniz, bir şartla o malı size vereyim. O şart da şudur  :  "Bu malı, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), (  Ebu Bekir ve sorumluluğunu aldığım günden beri ben) nasıl kullandı isek sizin de öyle kullanacağınıza dâir Allah´a söz vermenizdir. Onu bu şartla aldınız mı Tamam mı " Onlar  :  "Evet!" dediler. Hz. Ömer de  :  "Sonra siz bana aranızda (  başka şekilde) hükmedeyim diye (  mi) geldiniz. Hayır, vallahi aranızda, kıyamet kopuncaya kadar, bundan başka bir hüküm veremem. Bu şartı yerine getirmede âciz kalırsanız, malı bana iade ediverin" dedi. (  Kaynaklar önceki rivayette kaydedilenlerdir.)[294]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadisin bazı vecihlerini Buhârî Kitâbu´l-Ferâiz´de  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Bize vâris olunmaz, her ne bırakmışsak sadakadır" hadisi babı" başlığını taşıyan babta kaydeder. Hadis, görüldüğü üzere, Buhârî´nin muhtelif bölümlerinde farklı vecihleriyle kaydedildiği gibi, Müslim, Tirmizî, Ebu Dâvud ve Nesâî´de de farklı vecihleriyle kaydedilmiştir.

2- Hâdisenin kısaca özeti şudur  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ ın amcası Abbâs´la Hz. Ali (  radıyallahu anhümâ), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın terekesi sayılan Benî Nadir Yahudilerinden kalan[295] fey malı hususunda ihtilâfa düşerek Halife Hz. Ömer´e müracaat ederler. Hz. Ömer, onlara aynı meseleden dâvâcı olarak daha önce, Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh)´e de müracaat ettiklerini hatırlatarak, Hz. Ebu Bekir´in kendilerine Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Kimse bize vâris olamaz, bıraktıklarımız sadakadır" meâlindeki hadisini hatırlatarak onlara bu maldan hak tanımadığını hatırlatır ve kendisinin de aynı kanaatte olduğunu ifade der. Bu malın tasarrufunu şartlı olarak kendilerine bırakabileceğini söyler.

3- Rivayetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) adı geçen (  Benû Nadir, Hayber, Fedek) fey mallarından hissesine düşeni, sağlığında kendisinin ve ailesinin ihtiyaçları için harcamış, artan malı Müslümanların maslahatı, at, silah alımı gibi umumî hizmetlerde harcamış idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) vefat edince önce kızı Fatıma (  radıyallahu anhâ), Halife Hz. Ebu Bekir´e gelerek bu malları tevârüs usûlünce temellük etmek istemiş ise de, Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh)  :  "Bize tevârüs olunmaz, bıraktığımız her şey sadakadır" meâlindeki hadisi hatırlatarak Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bıraktığı mallara miras muamelesi yapılamayacağını söyler. Bunun üzerine, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan altı ay kadar sonra vefat edecek olan Hz. Fâtıma, Hz. Ebu Bekir´e küser ve ölünceye kadar barışmaz.

4- Bu malların bazı rivayetlere göre taksimi, bazı rivayetlere göre de velâyeti (  idaresi) için Hz. Abbas ve Hz. Ali, önce Halife Hz. Ebu Bekir´e, sonra da Halife Hz. Ömer´e çıkarlar. Her ikisi de, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mezkûr hadisini hatırlatarak ve kendilerince de bilinmekte olduğunu anlayarak isteklerine müsbet cevap vermezler ve reddederler.

5- Hadiste birkaç müşkil  : 

Hadis, pekçok vecihten rivayet edilmiştir ve herbir vechinde bazı farklılıklar mevcuttur ve bir kısım müşkiller ortaya koymaktadır.

a) Bazı vecihlerde Hz.Abbas´ın, Hz.Ali´ye sarfettiği galiz tâbirler. Hatadan, günahtan mâsum olma keyfiyeti Ehl-i Sünnet nazarında sâdece peygamberlere has ise de, yine Ehl-i Sünnet, pekçok âyet ve hadislere dayanarak Ashâb´a karşı edeble mükelleftir. Ashâb arasında birçok siyasî ve sâir ihtilaflar olsa bile birbirlerini galiz tâbirlerle tavsif etmelerine pek rastlanmaz. Hz. Abbas´ın, yeğeni olan Hz. Ali için sarfettiği bu sözler, pek nâdir istisnalardandır. Acaba Hz. Abbâs bunu söylemiş midir Yoksa râvilerden birinin vehmi midir Şârihlerden bazıları bunu reddederek Hz. Abbas´tan, Hz. Ali´ye karşı bu sözlerin sâdır olmayacağını söylemiş ve hatta rivayet esnasında olanı hazfetmiştir. Gerçeği Allah bilir.

Rivayetten bunları hazfetmeyi uygun bulan Mâzirî, Hz. Abbâs´ın gerçekten söylemiş olma ihtimali karşısında şöyle bir izah sunar  :  "En münâsibi, Hz. Abbâs´ın oğlu durumunda olan Hz. Ali (  radıyallahu anhümâ)´ye, nazı geçtiği için bu kelimeleri (  lâtife ve şaka yoluyla) söylemiş olduğunu kabul etmektedir. Maksadı, itikadınca hatalı olan yeğenini bu davranışından vazgeçirmektir. Mezkur vasıflarla, o davranışlara hatâen değil, âmden, kasden girenler tavsif edilebilir." Mâzirî devamla şu mânada açıklamada bulunur  :  "Bu te´vil şarttır, çünkü Hz. Abbas, bu hakâretleri Halife Hz. Ömer ile Hz. Osman, Zübeyr, Abdurrahman İbnu Avf ve Sa´d (  radıyallahu anhüm) gibi, büyük zatların huzurunda sarfetmiş ve bunlardan hiçbiri de reddetme hususunda müdahalede bulunmamışlardır. Halbuki bu zatlar münkeri red ve yalanı tekzib hususunda aşırı titiz insanlardır. Hz. Ali gibi faziletlerle dolu bir zat hakkında bu sözlerin itham maksadıyla söylenmediğini bildikleri için, müdâhale ihtiyacını duymadılar."

Rivayete göre, bu malın tasarrufu, Hz. Ali´nin elinde idi. Hz. Abbâs´ı ondan men etti ve bu hususta ona baskın çıktı, bu sebeple Hz.Ali´yi şikâyet etmiştir.

b) Hadiste gözüken ikinci bir müşkil, aynı mesele üzerinde iki ayrı şikâyetin vukûu. Şöyle ki  :  Rivâyetten sarih olarak anlaşıldığına göre, Hz. Abbâs´la Hz. Ali, önce Hz. Ebu Bekir´e giderler. Hz. Ebu Bekir onları Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bıraktıklarına vâris olunamayacağı hususundaki hadisi onların da bildiğini görüyor. Onlar bunu bile bile, Hz. Ebu Bekir´in vefatından sonra Hz. Ömer´e, -hilâfetinin ikinci senesinde- başvururlar, Hz. Ömer, onlara, daha önce de Hz. Ebu Bekir´e çıktıklarını hatırlatarak taleblerini reddeder.

Burada müşkil şudur  :  Bunlar, bu mala vâris olunamayacağını bildikleri halde niye Hz. Ebu Bekir´e ve sonra da Hz. Ömer (  radıyallahu anhümâ)´e mürâcaat ettiler

İbnu Hacer şöyle cevaplar  :  "Gerek bu iki sâhâbi ve gerekse bunlardan önce Hz. Fatıma, "Bize vâris olunmaz" yasağının bırakılan her mala şâmil olmayıp, bâzılarına mahsus olduğuna inanıyorlardı..."

Hz. Ömer´e ikinci defa çıkışlarıyla ilgili olarak Dârakutnî´nin bir rivayetine atıf yaparak şu açıklamayı el-Kâdî İsmâil´den nakleder  :  "Hz. Abbâs ve Hz. Ali´nin ihtilâfları mezkur malların velayeti (  tasarruf yetkisi) ve (  nasıl, nerelere) sarfedileceği hususunda idi." Ancak İbnu Hacer bunu makul bulmaz. Nesâî´deki rivayetin, bu malın kendilerine pay edilmesi için müracaat ettiklerinde, te´vile hacet bırakmayacak kadar sarâhat olduğunu belirtir.

6- Hz. Ömer, arkadan gelen nesillerce, temellük ifade edecek bir taksimden kaçınmıştır. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekir ve bir müddet de kendisi tarafından tasarruf edildiği şekilde tasarruf etmeleri kaydıyla velâyeti, yani bu malları kaideye uygun şekilde kullanma yetkisini onlara bırakmıştır.

7- Bu malların akibeti  : 

İbnu Hacer, ihtilâf konusu bu emlâkin akibeti ile ilgili şu bilgiyi kaydeder  :  "Hz. Ali´nin elinde idi... sonra Hasan ve Hüseyin´e geçti, sonra Ali İbnu´l-Hüseyin ve Hasan İbnu Hasan´a, sonra Zeyd İbnu Hasan´ın eline geçti... Sonra Abdullah İbnu Hasan´ın eline geçti. İdâreyi Abbâsoğulları ele geçirinceye kadar böyle devam etti. Abbasiler başa gelince el koydular.

El-Kâdî İsmail şu bilgiyi vermiştir  :  Bu mülkten Hz. Abbâs´ın vazgeçmesi Hz. Osman zamanında olmuştur.

İbnu Hacer, "ikinci asrın başına kadar, halifeden, velâyet yetkisi alanlarca, mahsulatın Medine ahalisinden muhtaç olanlara harcamak suretiyle tasarrufa devam edildiğini, daha sonra ahvalin değiştiğini" söyler.

8- Hadisten çıkarılan hükümler  :  Bu hadisten çıkarılan hükümlerden bazıları şunlardır  : 

1- Bir kabilenin idâresini, içlerinden büyük olanın üzerine alması gerekir. Çünkü, herkesin halini en iyi o bilir.

2- İmam, şerif kimseye ismiyle hitab edebilir, ismini terhimle de söyleyebilir.[296]

3- İmamdan, kişi velayet hakkını isteyebilir, ancak bunu rıfkla yapmalıdır.

4- Büyüklerin kapıcı tutmasının cevâzı, imamın yanında oturma, hâkimin infazı sırasında şefaat, verdiği hükmün esbab-ı mucibesini hâkimin açıklaması gibi hususların caiz olduğu rivayette gözükmektedir.

5- İmam vakfa nezaret etmek üzere, kendi yerine bir başkasını kayyim yapabilir. Kayyimliğe iki kişiyi tayin edebilir ve hatta gerekiyorsa daha fazla kayyim de tutabilir.

6- Aşırı zâhid geçinenlerin iddiası aksine, evde yıllık erzakın depolanması câizdir, bu tevekküle mani değildir.

7- Akar sahibi olunabilir, bunlar işletilebilir. Akar dışında da nemalanacak mal edinilebilir; ticâret, zirâat vs. gibi.

8- Bir meselede yeni bir delil ikame edildiği takdirde imam onu esas alır ve muktezasına göre amel eder.

9- Hâkimin ilmiyle amel etmesi câizdir.

10- Tâbi olanlar, büyükte bir tutukluk görürlerse, büyük, sözle onlara açılmayınca, tâbiler büyüğün yanında sükût etmelidirler.

11- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) fey´den ganimetin humsundan, kendi ihtiyacı ile ailesinin ihtiyacından fazla bir şey tutmuyordu. Bu miktardan fazlasında, taksim ederek dağıtma veya atiyyede bulunma hususlarına yetki sahibi idi.

12- Fakih ve âlimlerin, başkalarınca bilinen bazı şeyleri bilmemeleri ayıp değildir.[297]



ـ28ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أُتِىَ النَّبىُّ # بِمَالٍ مِنَ الْبَحْرَيْنِ فقَالَ انْثُرُوهُ في المَسْجِدِ، وكانَ أكْثرَ مَال أُتى بِهِ رسولُ اللّه #، فَخَرَجَ رسولُ اللّه # إلى الصََّةِ وَلَمْ يَلْتَفِتْ إلَيْهِ. فَلَمَّا قَضَى الصََّةَ جَاءَ فَجَلَسَ إلَيْهِ فَمَا كانَ يَرَى أحَداً إَّ أعْطَاهُ فَجَاءَ الْعَبَّاسُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَقَالَ  :  يَا رسوُلَ اللّه أعْطِنِى فإنِّى فَادَيْتُ نَفْسِى وَفَادَيْتُ عَقِيً. فقَالَ  :  خذْ فَحَثَى في ثَوْبِهِ ثُمَّ ذهَبَ يُقِلُّهُ فَلَمْ يَسْتَطِعْ فقَالَ يَارسُولَ اللّه  :  مُرْ بَعْضُهُمْ يَرْفَعْهُ إلىَّ. فقَالَ  :  َ. قَالَ  :  فَارْفَعْهُ أنْتَ عَلىَّ. قال َ. قاَلَ  :  فَنَثَرَ مِنْهُ ثُمَّ ذَهَبَ يُقلُّهُ فَلَمْ يَسْتَطِعْ. فقَالَ  :  مُرْ بَعْضَهُمْ يَرْفَعْهُ إلىَّ . قَالَ  :  َ. قَالَ فَارْفَعْهُ أنْتَ عَلىَّ. قَالَ  :  َ. فَنَثَرَ مِنْهُ ثُمَّ احْتَمَلَهُ فَألْقَاهُ عَلى كاهِلِهِ، ثُمَّ انطَلَقَ فمََا زَالَ رسول اللّه #

يُتْبِعُهُ بَصَرَهُ حَتَّى خَفِىَ عَلَيْهِ عَجَباً مِنْ حِرْصِهِ. فَمَا قَامَ رسولُ اللّه # وَثَمَّ مِنْهُ دِرْهُمٌ[. أخرجه البخارى .



28. (  1128  )- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a Bahreyn´den bir mal getirildi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Bunu mescide dökün" dedi. Bu mal (  şimdiye kadar) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelenlerin en çok olanı idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaza gitti ve mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu. Derken amcası Abbâs (  radıyallahu anh) geldi ve  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, bana da ver. Zîra ben hem kendimin, hem de Akil´in (  esaretten kurtuluş) fidyesini verdim!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da  :  "Al!" dedi.

Bunun üzerine o da torbasını iyice doldurdu. Sonra onu sırtlamaya çalıştı, ancak muvaffak olamadı.

"Ey Allah´ın Resûlü, birilerine söyle de sırtıma kaldırıversin" dedi ise de  :  "Hayır" cevabını aldı. Bunun üzerine; Abbâs  : 

"Öyleyse sen sırtıma kaldırıver!" dedi. Yine  :  "Hayır!" cevabını aldı. Bunun üzerine Abbâs, torbadan bir miktarını döktü, tekrar sırtlamaya çalıştı, yine kaldıramadı. Ve  : 

"Birilerine söyle sırtıma kaldırıversin!" dedi. "Hayır!" cevabını alınca, yine  :  "Öyleyse sen kaldırıver" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buna da "Hayır!" deyince Abbâs bir miktar daha boşalttı, sonra kaldırıp omuzuna koyup çekip gitti.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Abbâs (  radıyallahu anh)´taki para hırsına taaccübünden, bize görünmez oluncaya kadar gözleriyle onu takip etmişti.Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tek dirhem kalmayıncaya kadar oradan ayrılmadı." [Buhârî, Salât 42, Cizye 4, Cihâd 172).][298]



AÇIKLAMA  : 



1- Başka kaynaklarda, Bahreyn´den gelen bu malın, Medine´ye taşradan gelen ilk haraç malı olduğu, vâli Alâ İbnu Hadramî tarafından gönderildiği, 100 bin dirhem miktarında bulunduğu belirtilmiştir.

2- Hz. Abbâs (  radıyallahu anh)´ın bahsettiği Akîl, Ebu Tâlib´in oğludur. Fidye, Bedir Harbi´yle ilgilidir. Bedir Savaşı sırasında Akîl ve Abbâs (  radıyallahu anhümâ) müşrikler cephesinde savaşa katılmışlar ve her ikisi de esir edilmişti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), o devrin bankerleri arasında yer alan amcası Abbas´tan- "param yok!" demesine rağmen savaşa çıkarken sakladığı yeri ve karısına sır olarak söylediği bazı sözleri de bir mucize olarak hatırlatıp, parasının olduğunu belirterek- kendi kurtuluş fidyesini almakla kalmamış, yeğeni Akîl´in -ve İbnu İshâk´ın belirttiğine göre- esirler arasında yer alan el-Hâris İbnu Nevfel İbnu Hâris İbni Abdilmuttalib´in fidyesini de ondan almıştı.

3- Hadisten çıkarılan bazı hükümler  : 

* Bu hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın para karşısındaki tutumu gözükmektedir  :  Hiç para tutmamak. Bekletmenin câiz, tasarrufun da kendi yetkisinde olduğu halde, gelen harâc mallarını anında ihtiyaç sahiplerine bol bol dağıtmıştır. Üstelik mal az da olsa çok da olsa iltifat etmemiş, gönül bağlamamıştır.

* İmam, mal-ı mesâlîh´i (  harcama yetkisi kendinde olanı) lâyık olanlara hemen vermeli, harcaması gereken yerlere bekletmeden harcamalıdır.

* Müslümanların müştereken hakları bulunan zekât, sadaka, harac, sadaka-i fıtr gibi malların mescide konması caizdir.

* Mallar, mescidin namaz, cemaat gibi, asıl yapılış gayelerini engellemeyecek şekilde konması gerekir.

* Keza, herkesin istifadesine açık olan içme suyu gibi başka şeylerin de mescide konması caizdir.

* Mescide, adı geçen mallar depolamak maksadıyla değil, dağıtmak maksadıyla konabilir.[299]



ـ29ـ وعن عوف بن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسول اللّه # إذَا أتَاهُ الْفَئُ قَسَّمَهُ في يَوْمِهِ فأعْطى اŒهِلَ حَظَّيْنِ، وَأعْطَى الْعَزَبَ حَظّاً[. أخرجه أبو داود.»اŒهِلُ« بالمد وكسر الهاء  :  المزوج وهو ضد العزب.



29. (  1129)- Avf İbnu Mâlik (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a fey malı gelince, hemen gününde dağıtırdı. Evliye iki hisse, bekâra bir hisse verirdi." [Ebu Dâvud Harâc 14, (  2953).][300]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın fey malını nasıl dağıttığı hususunda açıklık getirmektedir. İki prensip dikkat çekiyor  : 

a) Fey´in bekletilmeyip, hemen dağıtılması.

b) Fey´in dağıtımında eşitliğe değil, ihtiyaç durumuna riâyet edilmesi. Zîra, ilk nazarda evlinin bekârdan daha çok ihtiyaç içinde olacağı kabul edilir.

2- Fey malı deyince ulemâ umumiyetle Müslümanların savaşmaksızın, gayrı müslimlerden aldıkları her çeşit vergileri anlamışlardır  :  Cizye, gümrük, harâc, İslâm diyarında izinle ticaret yapanlardan alınan öşür vs.

3- Fey´in masrafı (  harcama yerleri) hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür  : 

* Fakir, zengin bütün Müslümanların hakkıdır.

* Savaşan askerlere verilecek atiyyeye ve çocukların nafakasına, İslâm´ın ve Müslümanların salâhına olduğuna dair imamın hükmettiği herşeye buradan harcanır.

4- Fey´in taksim tarzı da münâkaşa edilmiştr  : 

* Hz. Ebu Bekir´e göre eşit şekilde dağıtılır. Hz. Ali ve Atâ da bu görüştedir. Şâfiî´nin tercihi de budur.

* Hz. Ömer, Hz. Osman bazı durumlarda tafdile yani bir kısmına az, bir kısmına çok verilmesi gerektiğine hükmetmiştir. İmam Mâlik bu görüşü tercih etmiştir.

Kûfîler (  Hanefîler), "Bu mesele imamın yetkisine bırakılmıştır, dilerse eşitliğe riayet eder, dilerse tafdile yer verir" demiştir.

Bu görüşlerin herbirini te´yid eden rivayet mevcuttur.

Sadedine olduğumuz rivayet, fey´in eşit değil, ihtiyaç durumuna göre dağıtılması gereğini ifade eder.[301]



ـ30ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يُعْطى أزْوَاجَهُ مِنْ خَيْبَرَ كُلَّ سَنَةٍ

مِائَةَ وَسْقٍ ثَمَانِينَ وسْقاً مِنْ تَمْرٍ وَعِشْرِينَ مِنْ شَعِيرٍ. فَلَمَّا وُلِّىَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَسَّمَهَا حِينَ أجْلى الْيَهُودَ مِنْهَا فَخَيَّرَ أزْوَاجَ النَّبىِّ # بَيْنَ أنْ يُقْطِعَ لَهُنَّ مِنَ المَاءِ وَا‘رْضِ أوْ يُمْضِىَ لَهُنَّ ا‘وْسَاقَ  :  فَمِنْهُنَّ مَن اخْتَارَ ا‘رْضَ وَالمَاءَ، وَمنْهُنَّ عَائِشةُ وَحَفْصَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما، وَاخْتَارَ بَعْضُهُنَّ الْوَسَقَ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .



30. (  1130)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber mahsulünden her sene zevcelerine yüz vask[302] veriyordu. Bunun seksen vaskı hurma, yirmi vaskı arpa idi. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) halife olunca, Hayber´den Yahudileri çıkardığı zaman orayı taksim etti ve Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcelerini muhayyer bıraktı. Dileyene arâzi ve (  sulama) suyu verecek, dileyene de eskiden olduğu şekilde belli miktardaki vaskı verecekti. Bazıları arâzi ve suyu tercih etti -ki Hz. Aişe ve Hafsa (  radıyallahu anhümâ) bu gruptandı- bir kısmı da kendilerine hurma verilmesini tercih etti." [Buhârî, Hars 8, 9, 11, İcâre 22, Şirket 11, Şurut 5, Meğâzî 40; Müslim, Musâkât 1, (  1551); Ebu Davud, Harâc 24, (  3008  ); İbnu Mâce, Rühûn 14, (  2467).][303]



ـ31ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه # غَزَا نَبِىٌّ مِنَ ا‘نْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ السََّمُ. فَقَالَ لِقَوْمِهِ َ يَتْبَعْنِى رَجُلٌ مَلكَ بُضْعَ امْرَأةٍ وَهُوَ يُرِيدُ أنْ يَبْنِىَ بِهَا، وَلَمَّا يَبْنِ بِهَا وََ أحَدٌ بَنَى بُيُوتاً وَلَمْ يَرْفَعْ سُقُوفَهَا، وََ رَجُلٌ اشْتَرى غَنَماً أوْ خَلِفَاتٍ وَهُوَ يَنْتَظِرُ وََدَهَا. فَغَزا فَدَنَا مِنَ الْقَرْيَةِ صََةَ الْعَصرِ أوْ قَرِيباً مِنْ ذلِكَ. فقَالَ لِلشَّمْسِ إنَّكِ مَأمُورَةٌ وَأنَا مَأمُورٌ  :  اللَّهُمَّ احْبِسْهَا عَلَيْنَا فَحُبِسَتْ حَتَّى فَتَحَ اللّهُ عَلَيْهِ فَجَمَعَ الْغَنَائِمَ فَجَاءَتْ  :  يَعنِى النَّارُ لِتَأكُلَهَا فَلَمْ تَطْعَمْهَا. فَقَالَ  :  إنَّ فِيكُمْ غُلُوً فَلْيُبَايِعْنِى مِنْ

كُلِّ قَبِيلَةٍ رَجُلٌ. فَلَزِقَتْ يَدُ رَجُلٍ بِيَدِهِ؟ فقَالَ  :  فِيكُمُ الْغُلُلُ فَلْتُبَايِعْنِى قَبِيلَتُكَ فلَزِقَتْ يَدُ رَجُلَيْنِ أوْ ثََثَةٍ بِيَدِهِ فقَالَ فِيكُمُ الْغُلُولُ. فَجَاءُوا بِمِثْلِ رَأسِ بَقَرَةٍ مِنَ الذَّهَبِ فَوَضَعَهَا فَجَاءَتِ النَّارُ فَأكلتْهَا. فَلَمْ تُحَلَّ الْغَنَائمُ ‘حَدٍ قَبْلَنَا. ثُمَّ أحَلَّ اللّهُ تَعالى لَنَا الْغَنَائمَ لَمَّا رَأى مِنْ عَجْزنَا وَضَعْفِنَا فَأحَلَّهَا لَنَا[ .



31. (  1131)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Peygamberlerden (  aleyhimüsselam) biri, gazveye çıktı da kavmine  :  "Nikâhla bağlanıp, gerdeğe girmek istediği halde henüz gerdek yapmadığı kadını olan benimle gelmesin, keza bina yapıp henüz çatısı atılmamış inşaatı olan da gelmesin, keza gebe koyun veya develer satın alıp doğurmalarını bekleyeniniz varsa o da gelmesin" dedi.

Gazveye çıktı. Derken tam ikindi namazı sırasında veya buna yakın bir zamanda (  fethedeceği) beldeye yaklaştı. Güneş´e  :  "Sen bir memursun, ancak ben de bir memurum" dedi ve Allah´a yönelerek  :  "Ey Rabbim, şu güneşi bize durdur (  da namazımız geçmesin!)" diye dua etti. Güneş, o yerlerin fethini Allah müyesser kılıncaya kadar durduruldu. Sonra elde edilen ganimetleri topladılar. Toplanan ganimetleri yemek üzere ateş geldi. Fakat ateş tatmadı bile. Bunun üzerine Peygamber  : 

"İçinizde ganimetten çalan bir hırsız var, her kabileden bir kişi bana biat etsin!" dedi. Bu suretle ona biat etmeye başladılar. Derken bir adamın eli peygamerin eline yapışıp kaldı."Hırsız bu kabilede. Kabilenin her ferdi bana teker teker biat etsin!" dedi.

Biat etmeye başladılar. İki veya üç kişinin eli O´nun eline yapıştı kaldı. "Ganimet hırsızı sizde" dedi.

Öküz başı kadar iri bir altın getirdiler. Ganimet yığınının içine o da atıldı. Ateş gelip ganimeti yedi.

Bilesiniz, bizden önce hiçbir ümmete ganimet helal kılınmamıştır. Ganimetleri Allah sadece bize helâl kıldı. Bu da, bizde gördüğü aczimiz ve za´fımız sebebiyledir. [Buhârî, Humus 8, Nikâh 58; Müslim, Cihad 32.][304]



AÇIKLAMA  : 



1. İbnu Hacer´in sunduğu bilgilere göre burada zikri geçen peygamber Yûşa aleyhisselam´dır, fethettiği yer de Filistin´deki Eriha kasabasıdır. Bu tafsilat Hâkim´in Ka´bu´l-Ahbâr´dan kaydettiği bir rivayette gelmiştir. Mamafih, Ahmed İbnu Hanbel´in merfu bir rivayetinde, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Güneş´in Yûşa aleyhisselam için durdurulduğunu haber vermiştir. إِنَّ الشَّمْسَ لَمْ تُحْبَسْ لِبَشرٍ إَِّ لِيُوشَعَ

بْنِ نُونِ لَيَالَى سَارَ إلى بَيْتِ الْمَقْدِسِ

Hz. Davud (  aleyhisselam) ile Hz. Süleyman (  aleyhisselam) için de güneşin durdurulduğuna dair rivayet mevcut ise de, muhaddisler bunların zayıflığına dikkat çekerler. Hz. Musa için de fecrin doğması geciktirilmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın duasıyla da Güneş´in batmasına birkaç sefer Cenab-ı Hakk´ın gecikme halkettiği muteber rivayetlerde gelmiştir. Esmâ Bintu Ümeys (  radıyallahu anhâ)´in rivayetine göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün Hz. Ali efendimizin dizleri üzerinde uyurken, ikindi namazının vakti çıkar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın duası üzerine Güneş geri çıkar. Aleyhisselam Efendimiz namazlarını kılarlar, sonra tekrar batar.

İbnu Hacer bunun pek bâhir bir mucize olduğunu belirttikten sonra, bu rivayeti mevzu addetmiş olan İbnu´l-Cevzî ile İbnu Teymiyye´nin hata ettiklerini belirtir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın duasıyla, Hendek Harbi sırasında da -ikindi namazını kılması için- Güneş´in te´hirine dair rivayet mevcuttur.

Bu sadedde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la ilgili üçüncü bir rivayet daha var  :  Mirac mucizesini anlatırken Kureyşliler´e, kervanlarını gördüğünü, Güneş´in doğmasıyla birlikte geleceğini söyler. Güneş için Allah´a dua eder ve kervanın gelişine kadar Güneş´in doğması durdurulur.

Şu halde bu büyük mucizenin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hayatında üç sefer vukûu mevzubahistir.

2- Bu rivayette "inşaatına başlanıp çatısı atılmayan binası olan" tâbiri geçer ise de "Nesâî´de gelen bir rivayette  :  "Bina yapıp da içine oturmayan.." tâbiri geçer. İnşaatına başlayıp da çatısını atmadan veya başladığı nikâhın zifâfını yapmadan cihada çıkmanın yasaklanması, gönlün bu işlere takılıp kalacağı içindir. Her ne kadar çatısı atılan binaya, gerdeği yapılan evliliğe de gönül takılıp kalacak ise de, yarım hâli kadar şiddetli olmayacaktır. Aradaki ciddî derece farkı sebebiyle ikinci durumda cihâda katılmaya ruhsat verilmiştir.

3- Rivayette, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), daha ziyâde ganimetle ilgili bilgi vermek istemektedir  : 

* Ganimet, önceki ümmetlere haramdır. Düşmandan elde edilen ganimetlerin hiçbirinden istifâde edilmemektedir. Ganimet, bir yere yığıldıktan sonra, kazanılan zaferin şükrânı olarak bir nevi kurban kılınmakta idi. Gökten inen ateşin bunu yakması, kurbanın kabûl edildiğine delil oluyordu. Rivayette, ganimete çalıntı girmesi sebebiyle ihlâs çıktığı için, ateş yakmamıştır. Said İbnu Müseyyeb´in rivâyeti, bu ateşin insanlar tarafından yakılmayıp gökten indiği hususunda sarihtir  :  وَكَانُوا إِذَا غَنَمَُوا غَنِيمَةً بَعَث اللّهُ عَلَيْهَا النَّارَ فَتَأْكُلُهَا

"O zamanlar, insanlar bir ganimet elde edince, Allah ateş gönderirdi, o da ganimeti yerdi."

* Hadiste, "yaktı" yerine "yedi", "tattı" gibi değişik tâbirler kullanılmıştır. Bunda mübâlağa kasdı olduğu gibi, hâdisenin normal bir "yakma" olmadığını belirtmek kasdı da düşünülebilir.

4- Hadis, Ümmet-i Muhammed´e bahşedilen bir hususiyetin, ganimetin helâl kılınması olduğunu belirtir. Bu ilk defa Bedir Harbi´nde teşrî edilmiştir. O zafer üzerine gelen âyet-i kerime  :  فَكُلُوا مِمَّا غنِمْتُمْ حََ ً طَيِّبًا "Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helâl olarak yiyin.." (  Enfal 69).

Ancak yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, Müslümanlar´ın ilk ele geçirdikleri ganimet, Bedir Savaşı´ndan iki ay kadar önce gerçekleştirilen Abdullah İbnu Cahş´ın seriyyesinde elde edilen ganimettir. Abdullah (  radıyallahu anh)´ı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), hepsi muhâcir 12 kişilik bir birlikle Nahle cihetine göndermişti. İbnu Sa´d bu seriyyede elde edilen ganimetin "hums"u alınan ilk ganimet olduğunu belirtir ve  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ganimeti hemen taksim etmeyip, sakladığına ve Bedir ganimetiyle birlikte taksim ettiğine dair rivayet var" der.

Şu halde, ilk ganimetin Abdullah İbnu Cahş Seriyyesi´nin ganimeti olması ile, ganimetle ilgili âyetin Bedir Savaşı vesilesiyle gelmiş olması arasındaki teâruz giderilmiş olmaktadır  :  "O ilk olmasına rağmen, Bedir Gazvesi´yle ilgili olarak gelen âyetin ahkâmına göre, humus esası üzerine taksim edilmiş olmaktadır.

Ümmet-i Muhammed´e ganimetin helâl kılınması, gulûlün gizlenip yüze vurulmaması, cihadın kabul edilmeme fezâhetinin örtülmesi, nebilerinin Allah indindeki şerefinden ileri gelen İlâhî lütuflardır. Bu lütuflara karşı Rabbimize hamdediyoruz.

5- Hadis, evlilik, inşaat, hayvan yavrusu beklemek gibi, dünya "zinet"lerinin kişinin kalbini ciddî surette meşgul edip tûl-i emel denen ebedî yaşayacakmış düşüncesine atıp, ciddî şekilde âhirete yönelmeye engel olduğunu belîğ bir şekilde ifade etmektedir. İnsanı bu vartaya atan dünyalıkların bu üç şeyden ibaret olmadığını, başka şeylerin de aynı ölçüde menfi câzibe sahibi olabileceğini, hadisin Saîd İbnu´l-Müseyyeb rivayetinde gelen şu ziyade ifade etmektedir  :  اَوْلَهُ حَاجَةٌ فِى الرُّجُوعِ "...veya geri dönme ihtiyacı içinde olan kimse de (  benimle gelmesin)."

6- Hadis, ciddî ve mühim işlerin, kalbi sâkin, irâdesi sağlam kimselere verilmesi gereğine irşâd etmektedir. Çünkü, meşguliyeti, takıntısı olan kimsenin azmi zayıf, şevki az olur. Elbette ki kalbin alâkası ikiye, üçe bölündü mü, diğer organların faaliyeti zayıflar ve verim düşer.

7- Hadis, sefîhlerin fiilleri sebebiyle bir cemaatin cezaya mâruz kalacağına delil olmaktadır.

8- Aslolan zâhire göre hükmetmek ise de, bu rivayet, peygamberlerin, bâzan bâtınî duruma göre de hüküm verebileceklerini göstermektedir.[305]



ـ32ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال  :  ]قَامَ فِينَا رسول اللّه # ذَاتَ يَوْمٍ فَذَكَر الْغُلُولَ وَعَظّمَهُ وَعَظَّمَ أمْرَهُ حَتَّى قال  :  َ ألْفِيَنَّ أحَدَكُمْ يَجئُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلى رَقَبَتِهِ بَعِيرُ لَهُ رُغَاءً فَذَكَرَ جَمِيعَ الْكُرَاعِ وَالمَتَاعِ، فَيَقُولُ يَارسول اللّه أغِثْنِى فَأقُولُ َ أمْلِكُ لَكَ شَيْئاً قَدْ أبْلَغْتُكَ[. أخرجه الشيخان .



32. (  1132)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün kalkıp gulûl´ü (  yani ganimet malından çalma) hatırlattı, bunun kötülüğünü, günahının büyüklüğünü belirtti ve bu meyanda şunları söyledi  : 

"Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde bana gelmiş  :  "Ey Allah´ın Resûlü, bana yardım et!" diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben  :  "Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim" der bulmayayım..." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu tarzda hayvanları ve diğer ganimet mallarını teker teker zikretti." [Buharî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24, (  1831).][306]



AÇIKLAMA  : 



1- Gulûl  :  Hıyânet demektir. Ancak, daha ziyade ganimet malında yapılan hıyânete, hırsızlığa ıstılah olmuştur. Bunun büyük günahlardan olduğu hususunda ulemâ icma etmiştir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bir kısım başka hadisleri nazar-ı dikkate alınınca, devlet malından, kanunsuz olarak alınan her şey "gulûl"dür. Tirmizî´nin bir rivayetinde, Hz. Muâz´ı Yemen´e gönderirken ona yaptığı talimat meyanında şöyle buyurmuştur  :  "Benim iznim olmadıkça hiçbir şeye dokunmayacaksın. Zira bu, gulûl´dür. Kim gulûlde bulunursa kıyamet günü çaldığı şeyle birlikte gelir..." Keza Rıhu´lhamra hadisinde, kıyametin 15 alâmetinden biri olarak emânetin (  devlet malının, memurlar tarafından) helâl addedilmesi zikredilir. Şu halde devlet malı bu meselede ganimet mesâbesindedir, kanunsuz tasarruf, gulûldür.

2- Sadedinde olduğumuz hadis-i şerifte Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demek istemiştir  :  "Sakın ganimetten (  ve devlet malından) çalıp da bunun günâhından gelecek azablar sebebiyle kıyamet günü benden şefâat taleb etmeyin. Ben bunun günah olduğunu tebliğ etmiş bulunduğum için bu çeşit günahlarınıza hiçbir şefaatte bulunmam.

"Bir başka hadiste  :  إِيَّاكُمْ وَالْغُلُول فإنَّهُ عار علَى أهْلهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

"Ganimet hırsızlığından kaçının. Çünkü o, kıyamet günü, işleyene büyük bir ar olacaktır."

3- Hadisin aslı uzundur, ganimetten çalınabilecek birçok hayvan ve mal fiilen zikredilerek açık bir şekilde, hırsızın kıyamet günündeki perişan hali tasvir edilmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) muhatap üzerinde daha müessir olmak için tekrarlı uzun tasvirden kaçınmamıştır. Şöyle devam eder  : 

"... Sakın sizden birinizi, kıyamet günü boynunda kişnemekte olan bir at olduğu halde bana gelerek  :  "Ey Allah´ın Resûlü!, beni kurtar!" derken ben de kendimi  :  "Sana hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim" diye cevap verirken bulmayayım!

Sakın sizden birinizi kıyamet günü boynunda meleyişi olan bir koyun olduğu halde bana gelip  :  "Ey Allah´ın Resûlü, beni kurtar!" derken, kendimi de  :  "Sana hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim" diye cevap verir bulmayayım!

Sakın sizden birinizi, kıyamet günü, boynunda çığlığı olan bir kimse olduğu halde gelerek  :  "Ey Allah´ın Resulü, beni kurtar!" derken kendimi de  :  "Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim" diye cevap verir bulmayayım.

Sakın sizden birini, kıyamet günü boynunda dalgalanan giyecekler olduğu halde gelerek  :  "Ey Allah´ın Resûlü, beni kurtar!" derken, kendimi de  :  "Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!" diye cevap verir bulmayayım.

Sakın sizden birini kıyamet günü, boynunda (  altın, gümüş gibi) cansız mal olduğu halde gelip  :  "Ey Allah´ın Resûlü, beni kurtar" derken, kendimi de  :  "Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim" diye cevap verir bulmayayım."

4- Bazı âlimler, bu hadisin وَمَنْ يَغْلُلَ يَأْتِ بِمَاغَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ meâlen  :  "Kim hainlik eder (  ganimet ve âmmeye âit hâsılattan bir şey aşırır) ise, kıyamet günü hainlik ettiği o şey(  in günahını)i yüklenerek gelir" (  Âl-i İmran 161) âyetini tefsir ettiğini söylemiştir.

Âyette yüklenilecek şey günah mı, bizzat o mal mı mübhem ise de bizzat malın kendisi olması daha zâhirdir. Burada  :  "Altın, gümüş gibi ağırlıkça, meselâ deveden çok hafif olduğu halde, kıymetçe ondan çok fazla olan eşyaların taşınması aynı cezayı vermez" gibi bir itiraz yersizdir, zîra, hadis ve âyet, bu çirkin amelde bulunanların kıyamet günü teşhir edilerek, o büyük kalabalık içinde rezil ve rüsvay olabileceğini ifade etmektedir, ceza ağırlık, veya hafiflikle değil, rüsvay edilmek suretiyle verilecektir.

5- Ganimet taksim edilmezden önce çalan kimsenin, çalıntıyı taksimden önce iade etmesi gerekir, bu hususta icma var. Taksimden sonraya kalınca, Sevrî, Evzâî, el-Leys ve İmam Mâlik´e göre beşte birini imama verip, geri kalanını tasadduk etmelidir.

Şâfiî hazretleri  :  "Mülkü ise tasaddukla yükümlü olmaz; mülkü değilse, başkasının malıyla tasadduk etmesi câiz olmaz, doğru olanı, tıpkı yitmiş mal gibi, tamamını imama teslim etmesidir" der.

6- Ganimetten çalan kimsenin cezası hususunda âlimler ihtilâf etmiştir. Cumhur  :  "İmamın uygun bulacağı bir ta´zir cezası verilir" demiştir. Ebu Hanife, Şâfiî ve Mâlik hazretleri hep bu görüştedirler. Bunlara göre, bu mal imha edilmez. Ancak Hasan-ı Basrî, Ahmed İbnu Hanbel, İshâk, Mekhûl ve Evzâî´ye göre bütün eşyası yakılmalıdır. Hasan Basrî, hayvan ve Mushaf´ın yakılmaması gerektiğini belirtmiştir.

7- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ganimetten bir ayakkabı bağı, bir iğne bile çalan kimsenin şehid olamayacağını açık bir dille mükerreren ifade etmiştir.

NOT  :  Gulûlde bulunan kimsenin eşyalarının yakılması meselesi 1137. hadiste gelecek. [307]



ـ33ـ عن سَمُرَة بنِ جُندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ # مَن كَتَمَ غَاًّ فإنَّهُ مِثْلُهُ[ .



33. (  1133)- Semüre İbnu Cündeb (  radıyallahu anh), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini haber verdi  :  "Kim ganimet hırsızını gizlerse bu da onun gibi olur." [Ebu Dâvud, Cihâd 146, (  2716).][308]



AÇIKLAMA  : 



Ganimetten çalmanın ciddiyetini ortaya koyan bir rivayet dahi budur. Zîra bu hadisle, gören kişiye ihbar etme mesuliyeti yüklenmektedir. "Bu da onun gibidir" ifadesi, gizleyen kimsenin günahta ve cezada hırsıza ortak olacağını belirtmektedir.[309]



ـ34ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا أصَابَ غَنِىمَةً أمَرَ بًِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَنَادَى في النَّاسِ فَيَجِيئُونَ بِغَنَائمِهمْ فَيُخَمِّسُهُ وَيَقْسِمُهُ. فَجَاءَ رَجُلٌ يَوْماً بَعْدَ النِّدَاءِ بِزِمَامٍ مِنْ شَعَرٍ. فَقَالَ يَارسولَ اللّهِ هذَا كانَ فِيمَا أصَبْنَاهُ مِنَ الْغَنِيمَةِ. فقَالَ أسَمِعْتَ بًَِ يُنَادِى ثَثاً؟

قَال فَما مَنَعَكَ أنْ تَجِئَ بِهِ؟ فَاعْتَذَرَ إلَيْهِ. فقَالَ  :  كََّ، أنْتَ تَجِئُ بهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَلَنْ أقْبَلَهُ عَنْكَ[. أخرجهما أبو داود .



34. (  1134)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir ganimet ele geçirilince, Hz. Bilâl (  radıyallahu anh)´e emrederdi, o da halka yüksek sesle duyulur, askerler de ganimet olarak ne ele geçirmişse getirip teslim ederdi. Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) de önce beşte birini (  humus) alır, geri kalanı taksim ederdi.

Bir gün, (  Bilâl´in) çağırmasından sonra bir adam kıldan mâmul bir yular getirdi ve  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, ganimet olarak biz de bunu ele geçirmiştik!" dedi.

"Sen, dedi, üç kere bağırdığı vakit Bilâl´i işitmedin mi O zaman niye getirmedin

"Adam, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a (  gecikmenin sebebiyle ilgili olarak kabul görmeyen) özürler beyan etti. Ancak neticede şu cevabı aldı  : 

"Hayır! Bunu senden kabul etmiyorum. Kıyâmet günü sen bununla birlikte geleceksin." [Ebu Dâvûd, Cihâd 144, (  2712).][310]



AÇIKLAMA  : 



Tîbî  :  "Aslında ganimetten çalan kimsenin de tevbe etme hakkı vardır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu davranışı, gulûlün tevbesi mümkün olmayan bir günah, veya telâfisi, helâllaşılması imkânsız bir zulüm olduğu mânasını taşımaz. Bundan maksad tağliz´dir" der.

Tağlîz, yasağı ifadede sertliğe kaçmak, meselenin ciddiyetini duyurucu ağır bir üslûba ve metoda başvurmaktır.

Mirkat´ın kaydına göre, bâzı âlimler de şunu söylemişlerdir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu malı ondan kabul etmedi, zîra bu malda, ganimete hak kazanmış olan bütün askerlerin hissesi vardı. Onlar dağılmış olunca sonradan getirilen maldaki hisselerini onlara ulaştırmak imkânsız hale gelmişti. Bu sebeple Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), malı gâsıbın elinde bıraktı, tâ ki günahı üzerinde kalsın."[311]



ـ35ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ عَلى ثَقَلِ النَّبىِّ # رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ كَرْ كَرَةُ فمَاتَ. فقَالَ رسول اللّهِ # هُوَ في النَّارِ. فَذَهَبُوا يَنْظُرُونَ إلَيْهِ فَوَجَدُوا عَبَاءَةً قَدْ غلَّهَا[. أخرجه البخارى .



35. (  1135)- Yine Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ağırlıklarının başını bekleyen Kerkere denen bir zât vardı, derken vefat etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "O cehennemdedir!" buyurdu. Bu söz üzerine adamı görmeye gittiler. üzerinde, ganimetten çalınmış bir aba buldular." [Buhârî, Cihâd 190; İbnu Mâce, Cihâd 34, (  2849).][312]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, ganimetten çalınan şey, değerce düşük veya azıcık bir şey de olsa hırsızın feci âkibete maruz kalacağını gösteren hadislerden biridir. Metinde geçen ve ağırlık diye tercüme ettiğimiz sakal, iyâl (  bakımı üzerinde olanlar) mânasına geldiği gibi, "taşınması zor olan ağır eşyalar" mânasına da gelir. Rivayette adı geçen Kerkere´nin Resûllulah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a savaş sırasında seyislik yapan Nûbi (  Sûdanlı) siyâhî bir kimse olduğu, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a Yemâme´nin şefi Hevze İbnu Ali el-Hanefî tarafından hediye edildiği, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın onu âzad ettiği belirtilir.

Yine Buhârî´de ve Müslim´de gelen bir başka rivayet, Mid´am isminde bir kölenin, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın atını tımar ederken maruz kaldığı kör bir ok sebebiyle hayatını kaybettiği; görenler  :  "Ne mutlu, şehid oldu" deyince Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın müdahale ederek  :  "Hayır, Hayber günü ganimetten çaldığı bir bürgü, üzerinde ateş olmuş yakmaktadır" dediğini belirtir.

Bu hadis, ganimetten çok değil, az da çalınsa haram olduğunu ifade etmektedir.[313]



ـ36ـ وعن زيد بن خالد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]تُوُفِّى رَجُلٌ مِنْ أصْحَابِ رسولِ اللّه # يَوْمَ خَيْبَرَ؛ فَذُكِرَ لِرَسُولِ اللّهِ # فقَالَ  :  صَلُّوا عَلى صَاحِبِكُمْ فَتَغَيَّرَتْ وُجُوهُ النَّاسِ لذلِكَ. فقَالَ  :  إنَّ صَاحِبَكُمْ قَدْ غَلَّ في سَبيلِ اللّهِ تَعالى فَفَتَّشْنَا مَتَاعَهُ فَوَجَدْنَاهُ قَدْ غَلَّ خَرَزاً من

خَرَزِ يَهُودَ َ يُسَاوِى دِرْهَمَيْنِ[. أخرجه مالك وأبو داود والنسائى .



36. (  1136)- Zeyd İbnu Hâlid (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hayber Savaşı sırasında Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashâbından biri öldürülmüştü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a haber verildi.

"Arkadaşınız üzerine namaz kılın!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sözü üzerine, halkın çehresi değişmiş, (  bir soğukluk çökmüştü). Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı  :  "Arkadaşınız Allah için cihad sırasında ganimetten çalmıştı!"

Bunun üzerine, maktûlün eşyasını karıştırdık. Yahudilere ait boncuk kolyelerden iki dirhem bile etmeyen bir kolyeyi çalmış olduğunu gördük." [Muvatta, Cihâd 23, (  2, 458  ); Ebu Dâvud, Cihâd 143, (  2710), Nesâî, Cenâiz 66, (  4, 64); İbnu Mâce, Cihad 34, (  2848  ).][314]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in namaz kılmaktan imtina etmesini, Zürkânî  :  "Çünkü imam, büyük günah işleyenin cenaze namazını kıldırmaz" diye açıklar.

Halkın çehresinin değişmesi adamın suçunu bilmemekten ileri gelmiştir.

Bu hadis, gulûlün nasıl ciddî bir günah olduğu, az ile çok olması mânasında fark bulunmadığı hususlarında kesin hüküm taşıyan rivayetlerden biridir.[315]



ـ37ـ وعن صالح بن محمد بن زائدة قال  :  ]دَخَلْتُ مَعَ مَسْلَمَةَ أرْضَ الرُّومِ فأُتِىَ بِرَجُلٍ قَدْ غَلَّ فَسَألَ سَالِماً عَنْ ذلِكَ. فَقَالَ سَمِعْتُ أبِى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يُحَدِّثُ عَنْ أبِيهِ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ النَّبىَّ # قال  :  مَنْ غَلَّ فَأحْرِقُوا مَتَاعَهُ وَاضْرِبُوهُ. قَالَ فَوَجَدْنَا في مَتَاعِهِ مُصْحفاً فَسُئِلَ سَالِمٌ عَنْهُ؟ فقَالَ بيعُوهُ وَتَصَدَّقُوا بثَمَنِهِ[. أخرجه أبو داود والترمذى.



37. (  1137)- Sâlih İbnu Muhammed İbni Zâide anlatıyor  :  "Mesleme (  radıyallahu anh) ile birlikte Rum diyarına girdik. Ganimetten çalan bir adam getirildi. Mesleme, bu mesele hakkında Sâlim´e sordu. Sâlim şu cevabı verdi  : 

"Babam´ı (  Abdullah İbnu Ömer) (  radıyallahu anhümâ) dinledim, babası Ömer (  radıyallahu anh)´den naklen Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu sözünü rivayet etmişti  : 

"Kim ganimetten çalarsa, (  bütün) eşyasını yakın, kendisini de dövün."

Salih İbnu Muhammed devamla der ki  :  "Adamın eşyası arasında bir Mushaf bulduk. Sâlim´e bunun hakkında da sorduk (  yakalım mı diye).

"Onu satıp, bedelini tasadduk edin!" buyurdu." [Tirmizî, Hudûd 28, (  1461); Ebu Dâvûd, Cihâd 145, (  2713).][316]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, ganimet malından hırsızlığı ortaya çıkarılan kimsenin, ceza olarak bütün eşyalarının yakılması gerektiğini ifade eder. İbnu Hacer´in belirttiğine göre, -ki 1132 numaralı hadiste kaydettik- Ahmed İbnu Hanbel, İshâk İbnu Râhuye, Mekhûl, Evzâî ve Hasan Basrî gibi bazı âlimler, ganimet hırsızına verilecek ceza meselesinde bu hadisin zâhirini esas alarak, bütün mallarının yakılmasına hükmetmişlerdir. Sadece Hasan Basrî hazretleri eşyaları arasında Kur´an ve hayvanı varsa bunların yakılmaması gerektiğini söylemiştir.

Cumhûr bu meselede, hadisin senedindeki zayıflığı ve hadise olan muhalif rivayetleri nazar-ı dikkate alarak bu hadisle amel etmemiştir. Buhârî Târih´inde  :  "Ganimet hırsızının hayvanının yakılması meselesinde bu hadisle (  bazıları) amel etmişlerdir. Ama bu hadis bâtıldır, muteber bir aslı yoktur" demiştir.

Tirmizî, Buhârî´den bu hadis hakkında sorunca şu cevabı aldığını kaydeder  :  "...Ganimet hırsızıyla ilgili birden fazla (  makbûl) hadis rivâyet edilmiştir, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hiçbirinde malının yakılmasını emretmez."

Tahâvî  :  "Bu hadis, bilfarz sahih olsa mezkur hüküm, muhtemelen verilecek cezanın mal cinsinden olması durumuyla alâkalıdır" der. Çünkü, Cumhur´a göre böyle bir hırsızın cezası esas itibâriyle, imama bırakılmıştır, imam dilediği ve uygun gördüğü cezayı verir.[317]



ـ38ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ النَّبىَّ # وَأبَا بَكْر وَعُمَر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما حَرَّقُوا مَتَاعَ الْغَالِّ وَضَرَبُوهُ وَمَنعُوهُ سَهْمَهُ[.



38. (  1138  )- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Ebu Bekir ve Ömer (  radıyallahu anhümâ), ganimet hırsızının mallarını yaktılar ve kendisini de dövdüler." [Ebu Dâvud, Cihâd 145, (  2715).][318]



ـ39ـ وعن عاصم بن كليب عن أبيه عن رجل من ا‘نصار قال  :  ]خَرَجْنَا مَعَ رسولِ اللّه # في سَفَرٍ فأصَابَ النَّاسَ حَاجَةٌ شَدِيدَةٌ وَجَهْدٌ فأصَابُوا غَنَماً فَانْتَهَبُوهَا فإنَّ قُدُورَنَا لَتَغْلِى إذْ جَاءنَا رسولُ اللّهِ # يَمْشِى فأكْفَأ الْقُدُورَ بِقَوْسِهِ ثُمَّ جَعَلَ يُرَمِّلُ اللَّحْمَ بِالتُّرَابِ. ثُمَّ قَالَ  :  إنَّ النُّهْبَةَ لَيْسَتْ بِأحَلَّ مِنْ المَيْتَةِ أوْ إنَّ المَيْتَةَ لَيْسَتْ بِأحَلَّ مِنَ النُّهْبَةِ  :  الشَّكُّ مِنْ هَنَّادٍ الرَّاوِى[. أخرجهما أبو داود .



39. (  1139)- Âsım İbnu Küleyb (  rahimehullah) babası (  Küleyb)´den o da ensârî birinden naklederek anlatıyor  :  "Biz Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Sefer sırasında şiddetli bir kıtlık ve sıkıntıya maruz kaldık. Derken, bir ganimet ele geçirdik. Askerler, onu hemen yağmalayıverdiler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), yaya olarak (  teftiş maksadıyla) yanımıza geldiğinde tencerelerimiz kaynamaya başlamıştı bile. Yayı ile tencereleri deviriverdi. Etleri de toprağa buladı. (  Hepsini böylece yenmeyecek hale getirdikten) sonra şu açıklamayı yaptı  : 

"Yağma malı, lâşeden daha helâl değildir" veya (  şöyle demişti)  :  "Lâşe, yağma malından daha helâl değildir."

(  Rivâyetin sonundaki) şek râvilerden Hennâd´a aittir." [Ebu Dâvud, Cihâd 138, (  2705).][319]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın haramlar ve yasaklarla ilgili disiplin ve ahkâmın tatbikatına güzel bir örnek görmekteyiz  :  İslâm dini, ahkâmın tatbikatında, haramlara riayette lâübâliliğe yer vermemektedir. Askerî sefer sırasında bile, çekilen açlık ve sıkıntı ne kadar fazla olursa olsun, yağma yapmaya cevaz yoktur. Hadiste geçen nehb; intihab, yağmadır, yani ganimet malının, kaidesine göre taksim edilmezden önce, temellük ve tasarrufudur.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), yasağı ihlâl eden emr-i vâkiyi hiçbir mülâhaza ile safhasındalar..." gibi, müsâmahaya fetva verdirecek mülâhazalar mümkündü. Resûlullah (  aleyhissalâtu kabul etmiyor. Tencereleri devirmekle yetinmeyip, etleri iyice kuma, toprağa bulayarak yenilmez hâle getiriyor. "Askerler çok acıktı", "israf olmasın", "ahkâmın, yasağın künhünü daha öğrenme vesselâm) böyle bir gevşekliğe kesinlikle cevaz vermeyip "yağma malı lâşe gibidir" diyerek, lâşe nasıl pis ve haramsa bu da öylece pistir ve haramdır dersini veriyor.

2- Rivâyet, burada zikredilen şekliyle ilk nazarda munkatı gibi gözükmektedir, zîra senette ismi belli olmayan "Ensar´dan bir kimse" yer almaktadır. Ancak Küleyb´in (  Küleyb İbnu Şihâb el-Cermî) sahâbî olduğu gözözüne alınınca, bu inkıta hadisin sıhhatine tesir etmez. Zîra sahâbenin sahâbeden yaptığı irsâl makbuldür, sıhhatı bozmaz. Ayrıca, Buhârî, Müslim ve Tirmizî´de muhtelif vecihlerden gelen başka başka müsned rivayetler bu hadisi takviye eder ve bazı mübhem noktalarına da açıklık getirir  :  Râfi İbnu Hadîc (  radıyallahu anh) tarafından rivayet edilen bir vechine göre, vak´a Zü´l-Huleyfe´de cereyan eder; ganimet olarak pek çok deve ve davar ele geçirilir, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) en arkalardadır. Askerlerin önde bulunanları, açlık sebebiyle, acele edip ele geçirilen hayvanlardan bazılarını kesip hemen pişirmeye başlarlar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yetişince tencereleri devirmelerini emreder.

Bu rivayetlerde, etlerin imha edilmesi ile ilgili bir emrin verilip verilmediği sarih değildir.

Şârihler, hadisle ilgili bir-iki noktada ihtilâf ederler  : 

1- Tencereleri niçin devirtti

2- Etler imha edildi mi, edilmedi mi

Birinci soruyla ilgili olarak Kadı İyaz şu açıklamayı yapmıştır  :  "Burası dâr-ı harp değil, dâr-ı İslâm´dır. Yani Zü´l-Huleyfe´de vak´anın geçtiği yerde ganimet malından müştereken yemek helâl değildir. Ganimet artık, taksimden sonra helâl olabilirdi. Halbuki ganimet malının müştereken yenmesi, sâdece dâru´lharpte caizdir. Ayrıca bunun sebebi, hayvanları kesenlerin, îtidalle hareket edip, ihtiyaca uygun miktarda kesmemiş olmaları, dolayısıyla işin içine yağmalama girmiş olması da olabilir." Kadı İyaz, bu ihtimali, sadedinde olduğumuz rivayete atıf yaparak, daha kuvvetli bulur, zîra Asım İbnu Küleyb´in rivayetinde "yağma" işi sarih olarak ifade edilmektedir.

İbnu Hacer şöyle noktalar  :  "Bu rivayet gösteriyor ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yağmaya kaçan acelecilikleri sebebiyle öyle muamelede bulundu, gayesi yağmacıları maksadlarının zıddıyla cezalandırmaktı, tıpkı kâtilin mirastan mahrum kılınması gibi."

İkinci mesele ile alâkalı olarak Nevevî şöyle demiştir  :  "Tencerenin devrilmesi ile ilgili emirden maksad, onlara ceza olarak yemeğin suyunu itlâf etmektir. Ete gelince, o itlâf edilmemiştir. Etlerin toplanıp ganimete dahil edilmiş olduğuna hükmedilebilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, malların ziyan edilmemesi ile ilgili emirleri gözönüne alınırsa, tencereleri devirtmekle etleri itlâf etmeyi emrettiği düşünülemez. Üstelik bu mal, gâzilerin hepsine ait bir maldır. Ayrıca, emirsiz pişirme suçu, ganimette hakkı olanların hepsi tarafından da işlenmiş değildir, zîra (  arkadan gelenler gibi) bazıları eti pişirmeye tevessül etmemişti. Aralarında humsa hak kazananlar da vardı." Nevevî devamla  :  "Şâyet  :  "Kazanlardaki etlerin ganimete katıldığına dair sarâhat, rivayetlerde mevcut değildir" denecek olsa cevabımız şudur  :  "Rivayetlerde etin yakıldığı veya itlâf edildiğine dair de sarahat gelmemiştir, öyle ise bu mübhem durumun kaidelere uygun şekilde te´vili gerekir" der.

İbnu Hacer, Nevevî´nin bu görüşüne katılmaz ve sadedinde olduğumuz Ebu Dâvud´daki rivâyetin aleyhine delil teşkil ettiğini söyler. Tencerelerdeki suyun değil, etlerin de itlâf edildiğine dair olan kanaatini te´yid eden açıklama yapar, başka mütâlaalar kaydeder.

Not  :  1145 numaralı hadisin açıklaması bu bahsi tamamlayacaktır.[320]



ـ40ـ وعن الصعب بن جثّامة قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  حِمى إَّ للّهِ تَعالى وَلِرَسُولِه[. أخرجه البخاري وأبو داود.



40. (  1140)- Sa´b İbnu Cessâme anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Koruluk ittihazı sâdece Allah ve Resûlü´ne ait (  bir hak)dır." [Buhârî, Şirb 11, Cihâd 146; Ebu Dâvud, Harâc 39, (  3083, 3084).][321]



ـ41ـ وفي رواية قال  :  ]وَبَلَغَنَا أنَّ النَّبىَّ # حَمى النَّقِيعَ، وَأنَّ عُمَرَ حَمى السَّرفَ وَالرَّبَذَةَ[ .



41. (  1141)- Bir rivayette, Şihâbu´z-Zührî şöyle demiştir  :  "Bize ulaşan habere göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Nakîi, Hz. Ömer (  radıyallahu anh) de Seref ve Rebeze´yi himâ ilân etmişlerdir." [Buhârî, Şirb 11].[322]



AÇIKLAMA  : 



1- Korunan arâzi veya koruluk diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı himâ´dır. Himâ, lügat olarak, halktan korunan, halkın girmesine ve hayvanlarını otlatmasına izin verilmeyen otlu arâziye denir. Istılah olarak devlete ait hayvanların otlatılması için ayrılan, bu sebeple halka ait hayvanların otlatılması yasaklanmış olan arâziye denir.

2- Hadisin vürûduyla ilgili olarak şu açıklama yapılır  :  Cahiliye devrinde, Arapların ileri gelenlerinden (  eşraf) birisi, nüfûzu altındaki arâzi dahilinde bir tarafa gidince, konakladığı yerde bir köpek havlatırdı. Böylece, köpeğin sesinin duyulduğu mıntıka onun korusu olur, artık bu mıntıkaya kimse yaklaşamaz, hayvanını yayamazdı. Ancak eşraftan olan bu adam, himâsının dahilinde ve haricinde istediği tasarrufta bulunurdu. Bu suistimalin sonunda birçok huzursuzluklar ve savaşlar olmuştur. Arap târihinde Besûs Harbi diye geçen meşhur bir harb de bu yüzden çıkmıştı.

3- Her hususta insanlığa ıslahat ve adalet getiren Resûl-i Ekrem (  aleyhissalâtu vesselâm), bu suistimali de önlemek üzere, herhangi bir arâziden istifadeye yasak koyma hakkının Allah ve Resûlü´ne ait olduğunu ilan etmiştir. Yani böylece, arâziye yasak koyma hakkı sâdece devlete tanınmış oluyor, devlet dışında hiç kimse, keyfine göre, himâ tesis etme yetkisine sâhip olmuyordu.

4- İmam Şâfiî hazretleri, bu hadisin iki ayrı mânaya muhtemel olduğunu söyler  : 

a) Hiçbir Müslüman, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın te´sis ettiği himâ dışında yeni bir himâ te´sis etme yetkisine sâhip değildir.

b)Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in üzerine himâ koyduğu arazi örneğinde hima yapılabilir, başka şekilde olamaz.

Birinci mânâ esas alınınca hadîsten Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra hiçbir devlet adamı hima te´sîs edemez hükmü çıkar.

İkinci mâna esas alınınca, devlet adamlarından sâdece Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yerini alanlar yani halifeler himâ te´sis edebilir başkası edemez. Şâfiî ulemâ umumiyetle ikinci mânayı tercih etmişlerdir. Zîra, tatbikat da ikinciye muvafıktır. Çünkü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra Hz. Ömer de himâ te´sis etmiştir.

Hemen belirtelim ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Nâki mıntıkasını himâ ilân etmişti. Burasının Medine´ye yirmi fersah mesafede, genişliği bir mil, uzunluğu sekiz mil çeken bir arâzi olduğu belirtilir. Hz. Ömer de hilâfeti sırasında Müzeyne diyarında Nakîu´lhadâmet denen bir yeri himâ ilan etmiş idi. Bazı kaynaklar Hz. Ömer´in Seref ve Rebeze´de de birer koruluk te´sis ettiğini belirtir. Seref (  Şeref veya Şerif de denmiştir) Medine´ye otuz altı mil mesafede bir yerdir. Rebeze, Medine´ye altı mil mesafede bir yerdir. Rebeze, Medine´ye üç konaklık mesafede, Mekke yolu üzerinde Zât-ı Irk´a yakın bir köydür. Yüce sahâbî Ebu Zerr Gıfârî (  radıyallahu anh) hazretlerinin ikâmet ettirildiği yer olup, orada vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ömer te´sis ettikleri himâ´ ları hazineye ve mücahidlere mahsus at, deve gibi hayvanları otlatmada kullanmışlardır.[323]

5- İmam-ı A´zam hazretlerine göre arâzi-i mevâtın ihyası devletin izniyle câizdir (  Bak  :  105. hadis). Şu halde istifâdesi herkese açık olan devlet arâzisi (  şimdilerde hazine arâzisi diyoruz) üzerindeki, hususîleştirme işleri, İmam-ı A´zam´a göre devletin izniyle mümkündür, o halde böyle bir izin istihsal edilmeden, devlet reisi dışında kimse himâ te´sis edemez.[324]



ـ42ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كُلُّ قِسْمٍ قُسمَ في الجاَهِلِيَّةِ فَهُوَ عَلى مَا

قُسمَ، وَكُلُّ قِسْمٍ أدْرَكَهُ ا“سَْمُ فَهُوَ عَلى قِسْمِ ا“سَْمِ[. أخرجه أبو داود موقوفاً .



42. (  1142)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) buyurmuştur ki  :  "Cahiliye devrinde taksim edilmiş olan her mal, taksim edildiği şekil üzeredir. İslâm döneminde yapılan taksimat, İslâm´ın taksim esasına göredir." [Ebu Dâvud, Ferâiz 11, (  2914); İbnu Mace, Rühûn 21, (  2485).][325]



AÇIKLAMA  : 



İslâm dini mirasda şöyle bir hüküm getirmiştir  :  Farklı dinlere mensup olan kimseler birbirlerine varis olamazlar. Sözgelimi, Hıristiyan bir babanın evlâdı Müslüman olsa, babasının ölümü halinde oğlu ona vâris olamaz. Bu meselede İslâm dışı dinler arasında ayırım yapılmaz, hepsi bir tutulur. Kaide  :  اَلْكُفْرُ مِلَّةٌ وَاحِدَةٌ "Küfür tek bir millettir" diye ifade edilir. İslâm dışı dinler arasında gözönüne alınan tek fark, Hıristiyan ve Yahudilerle ilglidir  :  Kadınlarıyla evlenilir, kestikleri yenilir. Bu da bizzat sünnetle sâbittir. Sadedinde olduğumuz hadis, bir kimse Müslüman olmadan önce, miras taksimine iştirak etmişse aldığına hak kazandığını, şâyet, taksimden önce Müslüman oldu ise, artık, kâfir olan yakınlarının miraslarına iştirak edemeyeceklerini belirtiyor.

Kendisinden miras isabet eden kâfir bir yakını ölen kimse, mirasa hak kazanmış olduğu bir durumda miras henüz paylaşılmamış iken Müslüman olsa cumhur-i ulemâ, bu mirastan da pay alamayacağına hükmetmiştir. Ancak, Ömer İbnu´l-Hattab, Osman İbnu Affân, Abdullah İbnu Mes´ud, Hasan İbnu Ali (  radıyallahu anhüm ecmain) bu durumda miras alacağını söylemiştir. Ayrıca Câbir İbnu Zeyd, Hasan Basrî, Mekhûl, Katâde, Humeyd, İyâs İbnu Mu´âviye, İshâk İbnu Râhuye -iki rivayetinin- birinde Ahmed İbnu Hanbel gibi diğer bir kısım selef de bu görüştedir. Ancak, başta üç büyük imam olmak üzere fukahânın kâhir çoğunluğu vâris olamayacağına hükmetmiştir.

Bu mevzu ile alakalı daha geniş bilgiyi, َيَرِثُ المُؤْمِنُ الْكَافِرَ وََ الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ hadisinin açıklamasında sunacağız (  Bak  :  4707 numaralı hadis.)[326]



ـ43ـ ولمالك مرسً عن ثور بن زََيد الدِّئْلى قال  :  ]بَلَغَنِى أنَّ رسولَ اللّه قالَ  :  أيُّمَا دارٍ أوْ أرْض

قُسِّمَتْ في الجَاهِلِيةِ فهى عَلى قِسْمِ الجاَهِلِيَّةِ، وَأيُّمَا دَارٍ أوْ أرْضٍ أدْرَكَهَا ا“سَْمُ وَلَمْ تُقَسِّمْ فَهى عَلى قِسْمِ ا“سَْمِ[ .



43. (  1143)- İmam Mâlik, Sevr İbnu Zeyd ed-Dîlî´den mürsel olarak rivayet ettiğine göre ed-Dîlî demiştir ki  :  "Bana Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediği ulaştı  :  "Hangi ev veya arâzi, cahiliye devrinde taksim edilmiş ise, artık o, cahiliye taksimi üzerinedir. Ancak hangi ev veya arâzi, taksim edilmeden İslâm´a girmiş ise, artık onun taksimi İslâm´a göre yapılır." [Muvatta, Akdiye 35, (  2, 746)].[327]



AÇIKLAMA  : 



1- Cahiliye´den murad Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın peygamberliğinden önceki dönemdir. Anak, "Fetih´ten önceki dönemdir" diyen de olmuştur. Zîra Hz. İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) bi´setten sonra, Müslümanlar´ın Mekke´de yaşadıkları muhasara ve boykot sırasında doğduğu halde, babasıyla ilgili bir hatırasını anlatırken şöyle demiştir  :  سَمِعْتُ ابِى يَقُولُ فِى الْجَاهِلِيَّةِ اسْقِنِى كَأْسًا دِهَاقًا "Cahiliye döneminde babamın  :  "Bana dolu bir kadeh ver" dediğini işittim."

Ebu´l-Velid el-Bâci der ki  :  "Hadisi iki çeşit anlamak mümkündür  : 

1) Taksimi cahiliye devrinde yapılmış olan mal. Bu mâna daha zâhirdir, daha muvafıktır.

2) Şu da muhtemeldir  :  Cahiliye döneminde hisseyi hak etmiştir, ancak, taksim yapılmadığı için henüz temellük etmemiştir. Sözgelimi biri ölmüştür ve yakınları henüz Müslüman olmadan malına varis olmuşlardır."

Şu halde, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) İslâm´dan önce, cereyan eden fiillerini reddetmemeyi prensip kılmak istemiş, vukû bulduğu şekilde icrayı esas almıştır. Nitekim câhiliye devrinin fâsid nikâhlarını reddetmemiş, bu akidlerle hâsıl olan mülkiyeti sahih addetmiştir.

Bu hadis, câhiliye devrinde cereyan eden arâzi ve ev taksimlerinin de muteber addedileceğini, İslâm´dan sonraki taksimatın İslâm´a göre yapılacağını belirtmektedir.[328]



ـ44ـ وعن نافع عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّ عَبْداً لَهُ أبَقَ فَلَحِقَ بِأرْضِ الرُّومِ فَظَهَرَ

عَلَيْهِمْ خَالِدُ بنُ الْوَلِيدِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَرَدَّهُ إلَيْهِ، وَأنَّ فَرَساً لَهُ غَارَ فَظَهَرُوا عَلَيْهِمْ فَرَدَّهُ إلَيْهِ[. أخرجه البخارى، وهذا لفظه، ومالك وأبو داود.وفي رواية  :  في الفَرَسِ عَلى عَهْدِ رسولِ اللّه #.وفي رواية في الموطأ  :  في الْعَبْدِ وَالْفَرَسِ فَرُدَّا عَلَيْهِ، وَذلِكَ قَبْلَ أنْ تُصِيبَهُمَا المقَاسِمُ.وقال أبو داود  :  في العَبْدِ فَرَدَّهُ عَلَيْهِ رسولُ اللّه # وَلَمْ يُقْسَمْ.ومعنى »غَارَ« أى هرب .



44. (  1144)- Nâfi´, İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´den anlatıyor  :  "İbnu Ömer´in bir kölesi kaçarak Rum diyarına geçti. Bilâhare, Hâlid İbnu´l-Velîd (  radıyallahu anh) Rumlara galebe çaldı. (  Esirler arasında, kaçan bu köle de vardı) Hâlid köleyi İbnu Ömer´e iâde etti. Onun kaybolan bir atı vardı. (  Askerler) onu da ele geçirdiler. Hâlid atı da İbnu Ömer´e iâde etti" (  Bu rivayetin lâfzı Buhârî´nin rivayetine uygundur.)

Bir rivayette  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında kaçan bir at mevzubahistir."

Muvatta´nın bir rivayetinde, düşman tarafından ganimet edildikten sonra ele geçirilen bir köle ve at mevzubahistir. Bunlar, taksimden önce eski sahibine iâde edilebilirler.

Ebu Dâvud, köleyi mevzubahis eder ve Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in taksime tâbi tutmadan eski sâhibine iade ettiğini belirtir. [Buhârî, Cihâd 187; Muvattâ, Cihâd 17, (  2, 452); Ebu Dâvud, Cihâd 135, (  2698, 2699); İbnu Mâce, Cihâd 15, (  2748  ).][329]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayette, kâfirlerce ele geçirilip ganimet yapılan bir malın tekrar Müslümanlar tarafından yakalandığı görülmektedir. Hatta rivayet, bu malın eski sahibine iade edildiğini ifade etmektedir.

2- İbnu Ömer´in kölesinin Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ den sonra (  Yermük Harbi sırasında) kaçtığında ihtilaf yok ise de atının kaçtığı devir ihtilâflıdır. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in zamanında kaçıp düşmanın eline geçtiği, tekrar ele geçirilince bizzat Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından İbnu Ömer´e iâde edildiği belirtilir.

3- Düşmanca ganimet edilen bir Müslüman´ın malı ele geçirildiği takdirde eski sahibine mi verilmeli, yoksa diğer ganimet mallarına mı katılmalı Bu husus münakaşa edilmiştir  : 

a) İmam Şâfiî ve bir cemaat  :  Ehl-i harp Müslümanların malından zorla bir şey almış ise, bu ele geçirildiği takdirde, eski sahibi bu malı alma hakkına sâhiptir, hatta taksimden sonra farkına varmış bile olsa, onu alabilir" der.

b) Hz. Ali (  radıyallahu anh), Zührî, Amr İbnu Dînâr ve Hasan Basrî´ ye göre böyle bir mal hiçbir zaman eski sâhibine verilemez, artık o ganimet malıdır, ganimette hissesi olanlara taksim edilir.

3) Hz. Ömer, Süleyman İbnu Rebîa, Atâ, Leys, Mâlik, Ahmed ve başkalarından yapılan bir rivayete göre malın sahibi taksimden önce malını görmüşse buna hak sahibidir, taksimden sonra görmüş ise artık hakkını kaybetmiştir.

4- Ebu Hanife ve Sevrî de İmam Mâlik gibi düşünür, ancak bir istisna koyarlar  :  "Kaçan köleye, eski sahibi, mutlak olarak ehaktır, taksimden önce de sonra da bulsa alır" derler.[330]



ـ45ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كُنَّا نُصِيبُ في مغَازِينَا الْعَسَلَ وَالْعِنَبَ فَنَأكُلُه وََ نَرْفَعُهُ[. أخرجه البخارى .



45. (  1145)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Biz gazvelerimiz sırasında, bal ve kuru üzüm elde ederdik ve bunları (  taksim edilmek üzere, diğer ganimet mallarının yanına) kaldırmaz, yerdik." [Buhârî, Humus 20].[331]



AÇIKLAMA  : 



1- Buhârî bu hadisi, "Harb yerinde ele geçirilen yiyecek maddesi babı" adını verdiği bir babta kaydeder. Maksadı, "yiyecek maddesinin, askerler arasında taksimi vacib midir, yoksa askerler tarafından yenmesi mübah mıdır " meselesine dikkat çekmektedir. Buhârî, metod olarak, münakaşalı meselelere böyle mübhem başlıklarla dikkat çeker.

Cumhur, yiyecek maddelerinden, taksim yapılmazdan önce almanın caiz olduğuna hükmetmiştir. Her çeşit gıda maddelerinin yenmesi mûtaddır. Hatta hayvan yemi de bu hükme girer. Taksimden önce veya sonra olmuş, imamın izni olmuş olmamış, hüküm aynıdır.

2- Sadedinde olduğumuz rivayet dâru´lharb´de giyecek az olacağı için, zaruret sebebiyle, gıda maddelerinin yenmesinin mubah olduğunu ifade eder. Cumhur, peşin bir zaruret olmasa bile, almayı tecviz etmiştir. Hatta ulemâ, harp halinde, ganimet hayvanlarına binmenin, ganimet giysilerini giymenin, ganimet silahlarını kullanmanın câiz olduğunda ittifak etmiştir. Bu cevazlar, harbin bitimiyle kalkar. Evzâî bu söylenen ruhsatlara imamın iznini şart koşar ve  :  "Asker, şahsî ihtiyacı biter bitmez ganimete âit at ve silahı derhal imâma teslim eder, harp dışında da kullanmaz, işi bitince teslim için savaşın bitmesini beklemez, tâ ki (  elinde iken) bir zarara uğramasınlar" der. Evzâî bu hükümde Ebu Dâvud´da gelen şu hadise dayanır  :  مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اْŒخِرِ فََ يَأْخُذْ دَابَّةً مِنَ الْمَغْنَمِ فَيَرْكَبُهَا حَتَّى إِذَا اَعْجَفَهَا رَدَّهَا إِلَى الْمَغَانِمِ

"Allah´a ve ahiret gününe inanan, ganimetten bir hayvan alıp, bine bine iyice zayıflattıktan sonra iade etmesin."

Giyecek için aynı şekilde merfu rivayet gelmiştir. İmam Ebu Yusuf bu yasağı, binecek ve giyeceği olanlarla ilgili bulmuştur.

İmam Mâlik, yiyecek almanın mübah olduğu hükmünden hareketle, "hayvan da kesilebilir" demiştir. İmam Şâfiî bunu "zaruret varsa" diye kayıtlar.

3- Hadiste geçen "...kaldırmazdık" tâbirinin, "...biriktirmek üzere kaldırmazdık..", "...ganimet mallarının sorumlusuna, veya "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e götürmezdik" gibi mânalar ifade ettiğine dikkat çekilmiş ve bu ifadenin gerisinde şu cümlenin takdiren varlığı kabul edilmiştir  :  "... yemek için, daha önceden verilmiş olan izinle iktifa ederek, yeni bir izin taleb etmezdik.[332]"[333]



ـ46ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]أُتِىَ النَّبىُّ # بظَبْيَةٍ)ـ1(  فِيها خرَزٌ فَقَسَّمَهَا لِلْحُرَّةِ وَا‘مَةِ. قالتْ وكَانَ يَقْسِمُ لِلْحُرِّ وَالْعَبْدِ[. أخرجه أبو داود.

______________)ـ1(  الظبية  :  جراب صغير عليه شعير. وقيل هي شبه الخريطة والكيس.



46. (  1146)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a içerisinde boncuk bulunan bir dağarcık getirildi. Boncukları Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), hür ve câriye kadınlar arasında dağıttı." Hz. Aişe devamla der ki  :  "Babam da (  boncuğu) hür- köle ayırımı yapmadan kadınlara dağıtırdı." [Ebu Dâvud, Harâc 14, (  1952).][334]



AÇIKLAMA  : 



1- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) hakları olduğu için değil, sadece kadınlar tarafından kullanıldığı için boncukları hürköle ayırımı yapmadan kadınlara dağıtmıştır.

2- Hz. Aişe´nin ikinci cümlesinde metinde, أَبِى "babam" kelimesi düşmüştür. Aslında olduğu için tercümeye koyduk. Hz. Aişe´nin, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın boncuklarını hür- ve köle ayrımı yapmadan kadınlara dağıttığını söyledikten sonra  :  "Babam da hür köle ayrımı yapmadan dağıtırdı" şeklinde, neyi dağıttığını belirtmeyen bir ifâdeye yer vermesi, normalde, zihne boncuk ve benzeri şeyleri dağıttığı fikrini getirmektedir. Ancak, bu ıtlaktan hareketle şöyle anlaşılabileceğine de dikkat çekilmiştir  :  "Babam da fey´den hürköle herkese dağıtırdı." Aliyyü´l-Kârî bu ifadeyi açık bir şekilde şöyle anlar  :  "Yani hür ve köle, herkese ihtiyacı kadarını fey´den verirdi." Ancak "köle" ve "cariye"den maksadın âzad edilmiş olanlarla, efendisiyle, hürriyetine kavuşmak üzere, mükâtebe akdi yapmış olanların olduğu, zîra gerçek câriye ve kölelerin mülk edinme yetkilerinin bulunmadığı, nafakalarının da efendilerinin sorumluluğunda olduğu belirtilmiştir.[335]



ـ47ـ وعن المِسْور بن مَخْرَمة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُُما. ]أنَّ عَمْرَو بنَ عَوْفٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أخْبَرَهُ  :  أنَّ رسولَ اللّه # بََعَثَ أبَا عُبَيْدَةَ إلى الْبَحْرَيْنِ يأتى بِجِزْيتِهَا فَلَمَّا قَدِمَ بِالمَالِ سَمِعَتِ ا‘نْصَارُ بِقُدومِهِ فَوَافَوْا صََةَ الْفَجْرِ مَعَ رسولِ اللّهِ # فَلَمَّا انْصَرَفَ تَعَرَّضُوا لَهُ فَتَبَسَّمَ ثُمَّ قالَ  :  أظُنُّكُمْ سَمِعْتُمْ أنَّ أبَا عُبَيْدَةَ قَدِمَ بِشَئ؟ فقَالُوا أجَلْ. فقَالَ  :  أبْشِرُوا وَأمِّلُوا مَا يَسُرُّكُمْ. فَوَاللّهِ مَا الْفَقْرَ أخْشى عَلَىْكُمْ، وَلكِنْ أخْشى عَلَيْكُمْ

أنْ تُبْسَطَ عَلَيْكُمْ الدُّنْيَا كَما بُسِطَتْ عَلى مَنْ كانَ قَبْلَكُمْ فَتَنَافَسُوا فِيهَا فَتُهْلِكَكُمْ كَمَا أهْلَكَتْهُمْ[. أخرجه الشيخان والترمذى .



47. (  1147)- El-Misver İbnu Mahreme (  radıyallahu anhümâ)´ye Amr İbnu Avf (  radıyallahu anh) şunu anlatmıştır  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ebu Ubeyde (  radıyallahu anh)´yi Bahreyn´e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce Ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le kıldılar. Namaz bitince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın etrafını sardılar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tebessüm buyurdular ve  : 

"Öyle zannediyorum, Ebu Ubeyde´nin birşeyler getirdiğini işittiniz" dedi. Hep birlikte  : 

"Evet!" dediler. Bunun üzerine şunları söyledi  : 

"Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah´a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helak oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum." [Buharî, Rikâk 7, Cizye 1, Megâzî 11; Müslim, Zühd 6, (  2961); Tirmizî, Kıyâmet 29, (  2464).][336]



AÇIKLAMA  : 



1- Bahreyn halkı cizye ödemek üzere Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ile sulh yapmış, başlarına da el-Alâ İbnu´l-Hadramî´yi vali tayin etmişti. Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrâh (  radıyallahu anh) ise, rivayetten de anlaşılacağı üzere sadece cizyeyi Medine´ye getirmek üzere gönderilmişti.

2- Hadiste dikkatimizi çeken husus, cemaatin dünya malına heves izhar ettiği bir fırsatta, dünyalığın zararlarına dikkat çekmiş olmasıdır. Daha önce (  1128. hadis) açıklandığı üzere, o gün Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu maldan herkese bol bol verecektir. Ancak, mal ve zenginliğin tehlikesine karşı uyanık olmak gereğini belirttikten sonra...

3- Tîbî der ki  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in  :  "Sizler için fakirlikten korkmuyorum" diyerek, fakirliği öncelikle zikretmesi, müşfik bir babanın ölüm anında en ziyade çocuğunun maddî durumuna ihtimam göstermesi sebebiyledir. Böylece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ashabına haber vermiştir ki, kendilerine karşı bir baba gibi müşfik olmasına rağmen, mal meselesinde, onlara babanın davranışının aksine bir tavır takınmaktadır. Şöyle ki, kendisi babaların aksine ashabı için fakirlikten korkmuyor, aksine, babaların matlûbu olan zenginlikten korkuyor. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın temennî ettiği fakirlik, sahâbenin içinde bulunduğu mal azlığıdır, mutlak fakirlikdir diyen de olsa da esas olan sahâbenin o sıralardaki hâlidir.

4- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadiste, zenginliğin getireceği zararın, fakirliğin getireceği zarardan fazla olduğuna dikkat çekmektedir. Zîra çoğunlukla, zenginlik âhireti de heba eden zararlar getirmektedir. Zîra kulluktan uzaklaştıran gaflet halleri, sefahetler, kötü alışkanlıklar umumiyetle zenginliğin eseridir. Fakirliğin zararı ekseri durumda dünyaya aittir. Yani ekseriyetle zenginlik dine, fakirlik dünyaya zararlı olmaktadır.

Âlimler, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sonra zenginleyen Müslümanların maruz kaldıkları dünyevî ve uhrevî fitneleri görünce, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hadisini, istikbali haber veren mühim mucizelerden biri olarak değerlendirmişlerdir.

5- Hadisten çıkarılan bazı hükümler  : 

1- Dünyanın maddî zenginliklerine kavuşan kimseler, zenginliğin getireceği zararlara karşı uyanık olmalı, tedbirler almalıdır. Dünyevî süslere kapılıp tatmin bulanlar, onların kötü âkibetinden ve getireceği fitnenin şerrinden emniyette olamazlar. Bunu bilmeli, dünyalık için başkalarıyla boğuşmaya yer vermemelidir.

2- Fakirlik, zenginlikten efdaldir, çünkü dünyevî fitne zenginlikle gelir. Zenginlik, nefsi helâke götüren fitneye düşme ihtimalini getirir, bu tehlikeden fakir daha çok emniyettedir.

Şunu bu vesile ile belirtmede fayda var  :  Bu ve benzeri hadisler zenginliği reddetmez. Zenginliğin getireceği ferahlıklara dikkat çeker. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Veren el alan elden üstündür", "Kuvvetli Müslüman Allah´a daha sevgilidir..." gibi hadisleriyle "veren" ve "kuvvetli" olmayı tavsiye eder. Bu da zenginlikle daha ziyade imkân dahiline girer. Öyle ise, burada esas olan zenginliğin zararına dikkatleri çekmektir.

Elbette zengin ve sefih olmaktansa fakir ve abd olmak daha hayırlıdır. Hem zengin hem abd olmak ise en hayırlıdır.[337]



ـ48ـ وعن ثعلبة بن أبى مالك  :  ]أنَّ عُمَرَ بن الخطَّابِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  قسََمَ مُُرُوطاً بَيْنَ نِسَاءِ أهْلِ المَدَينَةِ فَبَقِىَ منْهَا مِرْطٌ جَيِّدٌ. فقَالَ لَهُ بَعْضُ مَنْ عِنْدَهُ  :  يا أمِيرَ المُؤمِنِينَ؟ أعْطِ هذَا ابْنةَ رسولِ اللّه # الَّتِى عِنْدَكَ، يُرِيدُونَ أمَّ كُلْثُومٍ بِنْتَ عَلىٍّ فقَالَ أمُّ سَلِيطٍ أحَقُّ بِهِ فإنَّهَا مِمَّنْ بَايَعَ رسولَ اللّه # وَكَانَتْ تَزْفِرُ لَنَا الْقِرَبَ يَوْمَ أحُدٍ[. أخرجه البخارى.»المِرْطُ« كساء من خزّ أو صوف يُؤتَزَرُ بهِ. وقوله  :  »تزْفِرُ لنا الْقِرَبَ« أى تخيطها .



48. (  1148  )- Sa´lebe İbnu Ebî Malik anlatıyor  :  "Ömer İbnu´l-Hattâb (  radıyallahu anh), bir kısım bürgüyü Medineli kadınlar arasında taksim etmişti, geriye güzel bir bürgü kaldı. Yanındakilerden bazıları kendisine  :  "Ey müminlerin emîri, bunu da senin yanında bulunan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kızına ver" dediler. Bununla, Hz. Ali (  radıyallahu anh)´in kızı Ümmü Gülsüm´ü kastediyorlardı. Hz. Ömer onlara  : 

"Ümmü Selît, buna daha çok hak sâhibidir. Zîra o, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a biat etmişti ve Uhud Savaşı´nda bize kırbalarla su taşıyordu" dedi. [Buhârî, Megâzî 22, Cihâd 66.][338]



AÇIKLAMA  : 



1- Ümmü Selît, Ebu Saîdi´l-Hudrî´nin annesidir. Ebû Selit ile evli idi. Ancak hicretten önce Ebû Selît´in vefatı üzerine Mâlik İbnu Sinân el-Hudrî ile ikinci evliliğini yapmış ve Ebu Saîd´i dünyaya getirmiştir. Kadın, Hayber ve Huneyn´e de katılmıştır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), hakkında  :  "Uhud´da başımı sağa da sola da çevirsem hep onun, benim için mukâtele ettiğini görüyordum" diyerek kahramanlığını övmüştür (  radıyallahu anhâ).

2- Ümmü Gülsüm, Hz. Ömer (  radıyallahu anhümâ)´in zevcesi idi. Annesi, Resûl-i Ekrem (  aleyhissalâtu vesselâm)´in muhterem kerimeleri Fâtımatu´z-Zehra (  radıyallahu anhâ) olması sebebiyle, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kızı" diye anılmıştır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sağlığında doğmuş idi ve Fatıma vâlidemizin en küçük kızı idi.[339]



DÖRDÜNCÜ FASIL

ŞEHİDLER HAKKINDA


ŞEHADET  :  Dinimizde fevkalâde yüce bir mertebedir. Allah yolunda hayatını feda eden kimseye şehid denir. Böylelerine şehid denmesi ya cennete gideceklerine şehâdet edildiği, yahut vefat anında bir kısım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu, yahut da kendisi, Cenab-ı Hakk´ın huzurunda olduğu halde rızıklandırılacağı içindir. Bu hususlarda rivayetler mevcuttur. Söylenenlerdende anlaşılacağı üzre şehid, lügat olarak şâhid yani hazır bulunan mânasına gelir. Kur´ân-ı Kerim, şehidlerin makamının yüceliğini, mükerrer âyetlerde belirtir, "onların diğer ölüler gibi olmayıp diri olduklarını" haber verir ve onlara "ölü!" demememizi emreder (  Bakara 154). Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da, cennette, sâdece şehidlerin tekrar yeryüzüne geri dönüp, bir kere daha şehid olmayı temenni edeceklerini söyler, kendisi de, peygamberlik gibi yüce bir mertebeye sahip olmasına rağmen tekrar tekrar yeryüzüne gelip şehid olmayı temenni eder.

Fakihler, şehidi üç çeşide ayırır  : 

1- Hem dünya hem de âhiret itibâriyle şehid olanlar.

2- Sadece dünya ahkâmı itibâriyle şehid olanlar.

3- Sadece âhiret ahkâmı itibâriyle şehid olanlar.

1- Birinci grup şehid, mükellef ve tâhir olduğu halde kendisine vâki bir tecâvüzle haksız olarak zulmen öldürülen ve bundan dolayı vârislerine bir mal verilmesi lâzım gelmeyen herhangi bir Müslümandır. Gayr-ı müslimlerle veya yol kesicilerle harp neticesinde öldürülen ve ölüm sırasında cünüp olmayan âkil, bâliğ bir Müslüman böyle bir şehiddir. Harp sahâsında gözünden kan gelmiş olmak gibi, üzerinde, öldürülme alâmeti olduğu halde ölü bulunan bir Müslüman askeri de böyle bir şehiddir. Keza, malını, ırzını, nefsini, sair Müslümanlar´ı veya Müslümanların himayesindeki gayr-i müslimleri (  zımmîleri) müdâfaa ederken, yaralayıcı bir âletle haksız yere derhal öldürülmüş bulunan mükellef, tâhir bir Müslüman da böyle bir şehiddir.

Bu kısım şehidler, şehâdetin zâhirî ve bâtınî şartlarını hâiz hakikî şehiddirler. Bunlardan herbirine şehid-i hükmî denir. İmam-ı Âzam´a göre bunlar, yıkanılmaksızın, sâdece namazları kılınarak defnedilirler. Elbiseleri de çıkarılmaz ve kefenlenmezler. Üzerindeki silahları, kefen için gerekli miktardan ziyade olan kaput, palto gibi fazla elbiseleri alınır, eksikse bir şeyler ilâvesiyle tamamlanır. Diğer üç imama göre, böyle bir şehide namaz da kılınmaz.

2- Kalbinde nifak bulunduğu halde zâhiren Müslüman görünüp, cephede Müslümanların safında savaşırken düşman tarafından öldürülen herhangi bir şahıs dünya ahkâmı itibâriyle hükmen şehid addedilir. Birincide olduğu üzere kendisine aynı şehid muamelesi yapılır. Ancak âhiret ahkâmıyla şehid sayılmaz.

3- Üçüncü gruba, şehid-i kâmilde aranan dünyevî şartlardan bâzıları eksik olup, vefatı âhiret ahkâmı itibâriyle şehâdet sayılan herhangi bir Müslümandır. Meselâ hata yoluyla öldürülüp vârislerine diyet ödenen Müslüman, âhiret itibariyle şehid sayılsa da, dünya ahkâmıyla şehid sayılmaz. Binaenaleyh yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Keza meşru şekilde savaşırken, aldığı yaranın te´siriyle hemen ölmeyip ilaç aldıktan, yiyip içip, konuştuktan veya üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra ölen kimse de bu gruba girer. Keza suda boğulan, ateşte yanan, bina altında kalan, veba, tâun, ishal, sıtma zatülcenp hastalıklarından biri ile veya akrep sokması ile, nifas halinde veya gurbet ilinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde vefat eden bir Müslüman şehiddir. Keza sevabını Allah´tan bekleyen bir müezzinin doğru muameleli bir Müslüman tâcirin, âilesinin nafakasını meşru yoldan kazanma neticesinde ölen herhangi bir Müslümanın vefatı da hep bu gruba girer. Bütün bunlara âhiret ahkâmı itibâriyle şehid denir. Bunlar diyanetleri tam idiyseler ahiret itibâriyle hakikî şehid olurlar, ancak kendilerine dünya ahkamı itibâriyle şehid muâmelesi yapılmaz. Diğer Müslümanlara yapılan mutad muâmele yapılır.

Şu halde bu bahis, şehidler hakkında fukahayı, özetle kaydettiğimiz bu hükümleri vermeye sevkeden rivayetlerden bazılarını tesbit etmektedir.[340]



ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه # مَا تَعُدُّونَ الشَّهِيدَ فِيكُمْ؟ قالُوا يَارسُولَ اللّهِ مَنْ قُتِلَ في سَبِيلِ اللّهِ فَهُوَ شَهِيدٌ. قَالَ  :  إنَّ شُهَدَاءَ أمَّتِى اِذاً لقَلِيلٌ. قَالُوا  :  فَمَنْ هُمْ يَارسوُلَ اللّهِ؟ قاَلَ

مَنْ قُتِلَ في سَبِيلِ اللّهِ فَهُوَ شَهِيدٌ. وَمَنْ مَاتَ في سَبِيلِ اللّهِ فَهُوَ شَهِيدٌ. وَمَنْ ماتَ في الطَّاعُونِ فَهُوَ شَهِيدٌ. وَمَنْ مَاتَ في البَطْنِ)ـ1(  فَهُوَ شَهِيدٌ. والغَرِيقُ شَهِيدُ[. أخرجه مسلم ومالك والترمذى .



1. (  1149)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sordular  : 

"İçinizden kime şehid dersiniz "

"Ey Allah´ın Resûlü, dediler, Allah yolunda öldürülen şehiddir."

"Öyleyse, dedi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ümmetimin şehidleri azdır."

"Peki, dediler, daha kimler şehiddir, Ey Allah´ın Resûlü "

"Allah yolunda öldürülen şehiddir. Allah yolunda ölen şehiddir. Tâunda ölen şehiddir. Karnı sebebiyle ölen şehiddir, boğularak ölen şehiddir." [Müslim, İmâret 165, (  1915); Muvatta, Salâtu´l-Cemâ´a 6, (  1, 131); Tirmizî, Cenâiz 65, (  1063).][341]



AÇIKLAMA  : 



1- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in soru sorması, muhataplarının dikkatini ele alıp, tebliğatta bulunacağı konuya çekmek içindir. Bu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sıkça başvurduğu, ta´limî (  didaktik) bir metoddur.

2- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şehidleri sayarken "Allah yolunda öldürülenler" ile "Allah yolunda ölenler"i ayrı ayrı gruplar olarak saymıştır. Zîra "öldürülenler"in içine cephede şehid olanlar girse de, kendisini dine hizmete adamış bu maksatla çalışırken şu veya bu şekilde, şurada veya burada ölenler girmez. Bunları insanlar bilmese de Allah bilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) böylece "Allah yolunda ölenler"i şehid ilân etmekle, şehâdetin çerçevesini fevkalâde genişletmiş, düşmanla savaş hali olmadan bile şehadet gibi fevkalâde genişletmiş, düşmanla savaş hali olmadan bile şehadet gibi fevkalâde yüce bir mertebenin her hal ve şartlarda, her vakitte kazanılma imkânını her Müslümanın önüne koymuş olmaktadır

3- Karnı sebebiyle tâbiri umumiyetle "işkâl" olarak anlaşılmıştır. Ancak karnından zuhûr eden başka çeşit hastalıkların kastedilmiş olması ve hatta nifas halinde, hâmilelik halinde ölen kadınların kastedilmiş olması da mümkündür. Bu sebeple tercümeyi asla uygun olarak "karnı sebebiyle" diye mutlak bir mânada yapmayı uygun gördük.

4- Bu hadiste, âhiret ahkâmı itibâriyle şehid sayılması gerekenlerden birçoğu zikredilmiştir  : 

a) Allah yolunda ölen,

b) Tâundan ölen,

c) Karnı sebebiyle (  ishal, zatülcenb, hamilelik, nifas vs.),

d) Boğularak ölen.Böylece, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), İslâm´ın şehâdet anlayışını "Allah yolunda öldürülme"nin dışına çıkarmış olmaktadır.[342]



ـ2ـ وفي رواية مالك والترمذى. ]قالَ النَّبى #  :  الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ، وراد وصَاحِبُ الهَدْمِ)ـ2(  شَهِيدٌ.وفي رواية عن جابر  :  والمَرأةُ تَمُوتُ بِجُمْعٍ.وفي رواية أخرى صحيحة عن ابن عمرو بن العاص  :  وَمَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ.يُقالُ »مَاتَتِ المَرأةُ بِجُمْعٍ«. إذَا ماتت وولدها في بطنها .



2. (  1150)- İmam Mâlik ve Tirmizî´nin kaydettikleri bir rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır  :  "

Şu beş kişi şehiddir, (  deyip önceki hadiste geçenleri saydıktan sonra)  :  Yıkıntı altında kalan da şehiddir" diye ilâve etti.

Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´den gelen bir rivayette  :  "Karnında çocuğu olduğu halde ölen kadın da şehiddir" buyrulmuştur.

Abdullah İbnu Amr İbnu´l-Âs (  radıyallahu anhümâ) tarafından rivayet edilen bir diğer sahih hadiste  :  "Malını müdâfaa ederken öldürülen şehiddir" buyurulmuştur. [Muvatta, Salâtu´l-Cemâ´a 6, (  1, 131); Tirmizî, Cenâiz 65, (  1063).][343]



AÇIKLAMA  : 



Müellif, burada  :  "İmam Mâlik ve Tirmizî´nin kaydettikleri bir rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır  :  "Bu beş kişi şehiddir" diye kaydettikten sonra önceki rivayete atıf yaparak rivayetin aslını vermez, tek madde kaydeder. Biz metni ve tercümeyi kaydetmeyi uygun buluyoruz  :  الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ  :  الْمَطْعُونُ وَالْمَبْطُونُ وَالْغَرِيقُ وَصَاحِبُ الْهَدْمِ وَشَهِيدٌ في سَبِيلِ اللّهِ

"Şu beş kişi şehiddir  :  "Tâundan ölen, karın hastalığından ölen, boğularak ölen, yıkıntı altında ölen, Allah yolunda şehid olan."[344]



ـ3ـ وعن أم حزام رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالتْ  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  المَائِدُ)ـ3(  في البَحْرِ الَّذِى يُصِيبُهُ القَئُ لَهُ أجْرُ شَهِيدٍ، وَالْغَرِيقُ لَهُ أجْرُ شَهِيدَيْنِ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1151)- Ümmü Harâm (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Deniz tutması sebebiyle (  gemide) kusan kimseye şehid sevabı verilir. Boğularak ölene de iki şehid sevabı vardır." [Ebu Dâvud, Cihâd 10, (  2493).][345]



AÇIKLAMA  : 



Hadisi rivayet eden Ümmü Haram Binti Milhân (  radıyallahu anhâ), Hz. Enes´in muhterem annesi Ümmü Süleym´in kızkardeşidir. Ashâb´ın büyüklerinden olan Ubâde tu´bnu´s-Sâmit (  radıyallahu anh)´in zevcesidir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hususî iltifatına mazhar olmuş bahtiyarlardandır. Zîra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) evine girip ziyaretleriyle şereflendirmişler, hanesinde kaylûle denen öğle uykusu kestirmişlerdir. Uykusundan gülerek uyanan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) rüyasında Müslümanların gemilere binip deniz seferlerine çıkacaklarını gördüğünü anlatır. Ümmü Harâm  :  "Ya Resûlallah (  aleyhissalâtu vesselâm), Allah´a dua edin, beni de onlar arasında kılsın" der. Fahr-i Âlem efendimiz  : 

"Sen onlardansın" tebşir buyururlar.

Ümmü Harâm, bu duayı nebevî bereketiyle Hz. Osman´ın hilâfeti zamanında, Hz. Muâviye (  radıyallahu anh)´nin komutasında tertiplenen Kıbrıs Seferi´ne zevcesi Ubâde ile birlikte katılır. Denizi aşıp, adaya çıkarlar. Orada bindiği katır yere atarak ölümüne sebep olur (  Sene  :  Hicrî 27). Bugün kabr-i şerifleri halen Kıbrıs´ta ziyâretgâhtır, Hala Sultan diye meşhurdur.[346]



ـ4ـ وعن سعيد بن زيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ  :  مَنْ قتِلَ دُونَ مِالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ، وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ، وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ[. أخرجه أصحاب السنن .



4. (  1152)- Said İbnu Zeyd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle buyurdular  :  "

Kim malını müdafaa sırasında öldürülürse şehiddir. Kim kanını müdâfaa sırasında öldürülürse şehiddir. Kim dinini müdâfaa sırasında öldürülürse şehiddir. Kim ailesini müdâfaa sırasında öldürülürse o da şehiddir." [Tirmizî, Diyât 22, (  1418, 1421); Ebu Dâvud, Sünnet 32, (  4772); Nesâî, Tahrim 22, (  7, 115, 116); İbnu Mâce, Hudud 21, (  2580).][347]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadisleriyle meşru olan nefis müdâfaasını göstermekte ve teşvik etmektedir. Kur´ân-ı Kerim haksız yere cana kıymayı ebedî cehennemi gerektiren bir cinayet olarak tavsif etmekle (  Nisa 93) kalmaz, böyle bir cürmü bütün insanları öldürmüş gibi şen´î bir cinayet ilan eder (  Mâide 32). Elbette bu gibi âyetler, cana kıyma meselesinde mü´min üzerine korkutucu ve son derece frenleyici tesirler hâsıl eder, hatta birçok fırsatlarda mü´mini öldürmektense ölmeyi tercih yoluna sevkedebilir. Böyle bir durum, vicdanı tefessüh etmiş zâlimleri ehl-i imana karşı daha şirret, daha saldırgan kılacağı açıktır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) malı, canı, âilesi, dini için ölenlerin şehid olacağını tebşir etmekle bu sayılan şeylerin, ucunda ölüm tehlikesi bile olsa müdafaa edilmesine teşvik etmektedir. Dolayısıyla ölüm ihtimalinin mevzubahis olduğu müdafaa eyleminde öldürme ihtimali de mevzubahistir. Nitekim Müslim´de gelen bir Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) rivâyeti bu mevzuda daha sarihtir  : 

"Bir adam gelerek  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, bir yabancı gelip malımı gasben almak isterse ne yapmamı uygun bulursunuz " diye sormuştu,

"Malından ona verme!" cevabını aldı. Adam tekrar  : 

"Ya beni öldürmeye kalkarsa ne yapayım " diye sordu.

"Sen de onu öldürmeye çalış" dedi. Adam  : 

"Ya beni öldürürse." deyince  : 

"Sen şehid olursun!" buyurdu. Adam  : 

"Ya ben onu öldürürsem " deyince de  : 

"O cehenneme gider!" cevabını verdi.

"Ahmed İbnu Hanbel´in bir rivayetinde benzer bir suâle Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  اُنْشُدِ اللّهَ "Allah´ın adını ver" diye tavsiye eder.

"Söz anlamazlarsa " deyince tekrar "Allah´ın adını ver!" der.

"Yine de laf anlamazsa " deyince  : 

"O zaman mukâtele et, öldürülürsen cennettesin, öldürürsen ateştedir!" cevabını verir.

Meşru müdâfaa sırasında öldürene kısas, diyet gibi herhangi bir cezanın gerekmeyeceği muhtelif rivayetlerde gelmiştir.

Cumhûr-u ulemâ, hadis mutlak geldiği için, "müdâfaası yapılacak malın azlığına çokluğuna, bakılmaz" diye hükmeder. İbnu´l-Mübârek "İki dirhemlik mal için bile yapılacak müdâfaa meşrudur" demiştir, yeter ki haksız olarak alınmış olsun. Bazıları az bile olsa malın müdâfaa edilmesini "vacib" görürken, Mâlikîlerden bazıları  :  "Az bir şey için câiz değil" demiştir.

2- Alimler, nasslar açısından, "az şey sebebiyle katl câiz değil" diyene hak verememişlerse de mal müdâfaasında, malı kurtaracak tedbirlerin en hafifinden işe başlayıp, son noktada katle tevessül etmenin uygun olacağını belirtirler. Yani öldürmeden, saldırganı defetme yolları, çâreleri varken hemen öldürmeye başvurulmamalıdır. Nitekim "mukâteleyi tecviz eden rivâyet" de bu mânayı te´yid eder.

Ahmed İbnu Hanbel´den kaydettiğimiz rivayetteki "Allah´ın adını ver!" demesi ve bunu birkaç kere tekrar etmiş olması da bu görüş sahiplerinin delillerinden birini teşkil etmiştir.

Şâfiî hazretlerinden yapılan rivayete göre  :  "Kim malı veya nefsi veya harimi sebebiyle saldırıya uğrarsa, onun mukâtele hakkı vardır, öldürdüğü takdirde bedel, diyet, kefaret, vs. herhangi bir ceza gerekmez."

3- İki istisna  : 

1) Şunu da belirtelim ki, âlimler Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ tan gelen birçok rivayete dayanarak, bu meselede "sultan"ı istisna ederler. Yani zulüm sultandan geldiği takdirde, ona sabredilmesi, isyan edilmemesi hususunda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın çok sayıda tavsiyelerini nanzar-ı dikkate alan âlimler, sultana karşı gelmeye fetva vermezler. İbnu´l-Münzir bu husustaki icmâdan bile bahseder.

2- Fitne zamanında müdâfa-i nefsi terketmek evlâdır. Yani, dâhilî kargaşa çıktığı zaman Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ısrarla fitneye bulaşmamayı, imkân nisbetinde ondan kaçmayı tavsiye eder. Öyle ki, ölmek veya öldürülmekten birini tercih gibi kritik bir durumda kalındığı takdirde, Hz. Âdem´in iki oğlundan hayırlısı (  Hâbil) olmayı tavsiye eder. Bilindiği üzere, fitnede alınacak tavrın en güzel örneğini Kur´an-ı Kerim Hâbil-Kâbil kıssasıyla vermiştir. Kâbil kardeşi Hâbil´i öldürmek maksadıyla üzerine gelince Habil şöyle der  :  "Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim..." (  Maide 28-29). Bu âyetin mucibiyle amel eden Hz. Osman (  radıyallahu anh) da fitnecilere mukabele etmemiş, öldürülmeyi tercih etmiştir.

Fitne ile ilgili geniş açıklamayı 4761. hadiste bulacaksınız.[348]



ـ5ـ وعن أبى سم عن رجل من الصحابة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُم قال  :  ]أغَرْنَا عَلى حَىٍّ مِنْ جُهَيْنَةَ فَطَلَبَ رَجُلٌ مِنَ المُسْلِمِينَ رَجًُ مِنْهُمْ فضَرَبَهُ فَأخْطَأهُ فَأصَابَ

نَفْسَهُ. فقَالَ #  :  أخَاكُمْ يَا مَعْشَرَ المُسْلِمِينَ فَابْتَدَرَهُ النَّاسُ فَوَجَدوهُ قَدْ مَاتَ فَكَفَّنَهُ رسولُ اللّه # بِثِيَابِهِ وَدَمِهِ وَصَلَّى عَلَيْهِ وَدَفَنهُ. فقَالُوا أشَهِيدٌ يَا رسولَ اللّهِ؟ فقَالَ نَعَمْ؛ وَأنَا لَهُ شَهِيدٌ[. أخرجه أبو داود .



5. (  1153)- Ebu Sellâm, sahabeden birinden rivayet etmektedir  :  "Cüheyne´den bir mahalle üzerine baskın yaptık. Müslümanlardan biri, (  teke tek vuruşmak üzere) onlardan bir adam taleb etti. (  Bir cengâver gelince) hemen kılıncıyla saldırıya geçti. Ancak hata yaptı ve kılıncı kendisine isabet etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ey Müslümanlar, kardeşinize (  yardım edin)" diye bağırdı. Halk ona doğru koşuştu. Ama ölmüştü.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) onu elbisesi ve kanı ile birlikte sardı, üzerine namaz kıldı ve defnetti.

"Ey Allah´ın Resûlü, bu şehid midir " diye sordular.

"Evet o şehiddir ve ben ona bu hususta şâhidim" cevabını verdi." [Ebu Dâvud, 40, (  2539).][349]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, savaş sırasında şehid olmak için illâ da düşmanın silâhıyla öldürülmüş olmanın gerekmediğini ifade etmektedir. Kişi hâlis niyetle, Allah rızası için savaştığı takdirde, ne şekilde ölmüş olursa olsun şehid olacağını ifade eder. Nitekim sadedinde olduğumuz rivayet, kişinin, kasden değil hatâen, kendi silahıyla öldüğünü Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın da bu zâtı şehid olarak tavsif ettiğini göstermektedir.[350]



ـ6ـ وعن العِرْباض بن سارية رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  يَخْتَصِمُ الشُّهَدَاءُ وَالمُتَوَفَّوْنَ عَلى فُرُشِهِمْ إلى رَبِّنَا في الَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنَ الطَّاعُونِ فَيقُولُ الشُّهدَاءُ إخْوَانُنَا قُتِلُوا كَمَا قُتِلْنَا، وَيَقُولُ المُتَوَفَّوْنَ عَلى فُرُشِهِمْ إخْوَانُنَا مَاتُوا كَمَا مُتْنَا. فَيَقُولُ رَبُّنَا  :  انْظُرُوا إلى جِرَاحِهِمْ فإنْ أشْبَهَتْ جِرَاحَ المقَتُولِينَ فإنَّهُمْ مِنْهُمْ وَمَعَهُمْ فإذَا جِرَاحُهُمْ قَدْ أشْبَهَتْ جِرَاحَهُمْ[. أخرجه النسائى.



6. (  1154)- İrbâz İbn Sâriye (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Şehidlerle yataklarında ölenler, tâundan ölenler hakkında Cenâb-ı Hakk´a birbirlerini şikayet ederler. Şehidler  : 

"Onlar bizim kardeşlerimizdir, onlar da bizim gibi öldürüldüler!" derler. Yataklarında ölenler de  : 

"Onlar bizim kardeşlerimizdir, bizim gibi öldüler!" derler. Rabbimiz onlara şöyle seslenir  : 

"Yaralarına bakın, öldürülenlerin yaralarına benziyorlarsa onlardandırlar ve onlarla beraber olurlar!" Bakılır ve onlardaki yaranın, öbürlerininki gibi olduğu görülür." [Nesâî, Cihâd 36, (  6, 37-38  ).][351]



AÇIKLAMA  : 



Sindî, yatakta ölenler, öyle söylemekle, esas itibariyle tâundan ölenlerin şehid olmalarını kıskanarak mezmum olan hased duygusuyla onların derecelerinin düşürülmesini taleb etmediklerini, bilakis  :  "Bize de şehidlik ver, biz de onlar gibi yatakta öldük, onlar şehidse biz de şehid olmalıyız" demek istediklerini belirtir. Ayrıca, bu talebin cennete girmezden önce olacağını, çünkü cennette وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِى اَنْفُسُكُمْ âyeti (  Fussilet 31) mucibince, herkese arzu ettiği şeyin verileceğini belirtir. "Öyleyse der, Allah Teâla, cennette, herkesin kalbinden kendi fevkinde olanın makamını arzu etmeyi çıkaracak, kendi makamından razı kılacaktır."[352]



ـ7ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّ عُمَرَ بنَ الخَطّابِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  :  عُسِّلَ وَكُفِّنَ وَصُلِّىَ عَلَيْهِ وَكانَ شَهِيداً[. أخرجه مالك .



7. (  1155)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "(  Babam) Ömer İbnu´l-Hattâb (  radıyallahu anh) şehid olduğu halde yıkandı, kefenlendi, üzerine namaz kılındı." Muvatta, Cihad 36, (  2, 463).][353]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Ömer (  radıyallahu anh) Ebu Lü´lü´ eliyle suikast sonucu öldürülmüştü. Namazını Süheyb (  radıyallahu anh) kıldırdı.

Hz. Ömer (  radıyallahu anh) şehid kabul edildiği halde, tekfin işleri, normal bir ölüye yapıldığı şekilde icra edilmiştir. Çünkü, dünyevî ahkâm yönüyle de şehid sayılanlar, cephede ölenlerdir. Üstelik bunlar da aldıkları yaranın tesiriyle, hemen ölmüş olmalıdır. İlaç aldıktan, yiyip-içip konuştuktan sonra ölenler uhrevî ahkâm itibâiriyle şehid sayılsa da dünyevî ahkâm itibâriyle şehid sayılmazlar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Uhud şehidlerini yıkamadan, elbiseleriyle gömmüş ve üzerlerine namaz da kılınmamıştır. Namaz kıldığına dâir gelen rivayetler "dua" ile te´vil edilmiştir. Nitekim ölüye dua edilir. Namaz hususunda ihtilâf edilmiş olsa da, yıkamadan elbiseleriyle gömüldüklerinde ihtilâf yoktur.[354]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/17.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/17-18.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/18.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/18.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/19.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/189.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/19.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/19-20.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/21.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/21.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/21-22.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/22.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/22.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/23-24.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/24-25.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/26.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/26-27.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/27.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/27-29.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/30.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/30-31.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/31.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/31-32.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/32.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/32.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/33.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/33.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/34.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/34-35.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/35.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/36.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/37.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/37-38.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/38.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/38-39.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/40.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/40.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/41.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/41.

[40] Günümüzde,askeri düzenleme farklılık arzeder. Muvazzaf dediğimiz, meslekî subay sınıfı var. Hizmetine mukabil maaş alır. Bunlar yukarıdaki hükme dahil olmamalıdır. Günümüz şartlarında ordu bu sınıfsız düşünülemez. Bunların hizmetlerinde mânevi ücret, vazife sırasında ölmeleri hâlinde şehidlik durumu niyyetlerine, ihlaslarına bağlı olmalıdır. Yukarıdaki hadise dayanılarak kesin reddi câiz olmamalıdır.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/42.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/42.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/43.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/44.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/44-45.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/45.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/46.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/46-47.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/47.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/47-48.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/48.

[52] Kalansuve, serpuş demektir, başa giyilen şey. Sarık olmadığına göre, gereği hallerde üzerine sarık sarılan fesimsi bir serpuş; takke.

[53] Talh ağacı, Kamus´ta büyükçe bir ağaç nevi diye açıklanır. Muz ağacına da talh denir. Bu mânâda Kur´an´da zikri geçer.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/49-50.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/50.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/51-52.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/52.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/52-53.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/53.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/54.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/54.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/55.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/55.

[64] İsim biraz ihtilaflıdır. Buharî´ye göre  :  Abdu´l-Habîr an Ebîhi an ceddihi Sâbit İbni Kays ani´n-Nebiyyi (  sallallahu aleyhivesselâm) şeklinde olmalıdır.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/56.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/56.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/57.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/57.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/57.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/58.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/58-59.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/61.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/61-62.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/62.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/62-64.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/64-65.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/65.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/65.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/65.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/66.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/67.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/67.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/67-68.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/68.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/68-69.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/70.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/70.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/71.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/71.

[90] Ahzâb, hizb´in cem´idir. Hizb, parti, grup, küme gibi mânâlara gelir. Hendek savaşında pek çok müşrik kabîleler müslümanlara karşı birleşerek, Medine´ye saldırmışlar. Bu sebeple o savaşın bir adı Ahzâb harbidir, yani müttefikler savaşı. Bu savaşı müslümanlar Allah´ın büyük bir lütfu olarak kazanmışlardı.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/71-74.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/75.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/75-76.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/77.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/77.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/77.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/78.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/78.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/78.

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/79.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/79-80.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/80.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/80-81.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/81.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/81.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/82.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/82.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/83.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/83-84.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/84.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/84.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/85-86.

[113] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/86.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/86-87.

[115] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/87.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/89-90.

[117] Müteakip hadîste bunun mutlak değil, mukayyed olduğu görülecek.

[118] Bu ifâde, yapılan anlaşma şartlarına "Allah´ın hükmü böyledir" diyerek "hareket etme" demektir. Böylece komutanlara, standart bir anlaşma prensipleri vazedilmemiş olmakla, zemine, zamana, şartlara göre istediği, uygun bulduğu çerçevede anlaşma yapma şartları koyma serbestisi tanınmış olmaktadır.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/90-92.

[120] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/93.

[121] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/93.

[122] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/94.

[123] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/94-95.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/95.

[125] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/95-96.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/96.

[127] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/96-97.

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/97.

[129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/97-99.

[130] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/99.

[131] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/99-100.

[132] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/100.

[133] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/100-101.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/101.

[135] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/102.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/102.

[137] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/102-103.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/103.

[139] Aliyyü´l-Kâri, rivâyetin فَحَاصَ النَّاسُ حَيْصَةً فَأَتَيْنَا الْمَديِنَةَ vechini esas alarak nâs´dan muradın "düşman" olduğunu, dolayısıyla mânanın  :  "Düşman saldırdı, hezimete uğrayıp Medîne´ye geldik" olması gerektiğini söyler.

[140] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/104.

[141] 1073 numaralı hadîste geleceği üzere, ikiden fazla düşman önünden kaçma ruhsatı, büyük çoğunluktaki ordular için değildir. Resûllullah (  aleyhissalâtu vesselâm) en az onikibin efradı olan ordunun, kendisinden sayıca sayılamayacak kadar üstün ordu karşısında bile kaçmasına izin vermez, ulemâ buna "haram" demiştir.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/104-106.

[142] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/106-107.

[143] Buna beşte birin beşte biri deniyor, çünkü, ilgili âyet ganimetin beşte birini beşe ayırır  :  "...ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri (  hums), Allah´ın, Peygamber´in ve yakınlarının (  zi´l-kurbâ), yetimlerin, miskinlerin ve yolcularındır" (  Enfal 41). Ayette geçen "Allah´ın, Peygamberin ifadesi tek hisse kabul edilmiştir.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/107-109.

[145] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/109.

[146] Ümmü Haram´ın bu sefere katılması, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, bu maksadla yaptığı duanın bereketiyle gerçekleşmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) haram veya mekruh bir işin vukuu için dua etmez.

[147] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/109-110.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/111.

[149] Ureyneliler, Medine´ye gelip müslüman oldular. Medîne´nin havası sebebiyle hastalandılar. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) onları hâzine develerinin bulunduğu otlağa, "develerin südünü ve idrarını için iyileşirsiniz" diyerek gönderdi. Orada iyileşince irtidâd edip çobanları öldürüp, develeri kaçırmak istediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yakalatıp cezalandırdı.

[150] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/111-113.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/113.

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/113.

[153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/114.

[154] Hadd, zina, kadl, hırsızlık, kazf (  iftira), sarhoş edici içki içmek, irtidad gibi, cezası Kur´an´la tesbit edilen ağır suçların cezalarıdır. Ta´zîr, bunlar dışında kalan, mahkemece takdir edilen cezalar, te´dîb de terbiyevî maksadla verilen cezalardır.

[155] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/114-116.

[156] قَتَلَ صَبْراً savaşırken olmaksızın öldürücü atışlara hedef kılınarak icra edilen öldürmeye katl-i sabr denmektedir. Kurşuna dizmek, idam etmek manasına gelir.

[157] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/116.

[158] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/116.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/116-117.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/117.

[161] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/117.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/118.

[163] Kolyeyi gören Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) merhube ve mahbube zevcesi Hz. Hatice (  radıyallahu anhâ)´yi hatırlı(Zeker) ziyadesiyle duygulanacak ve kolyenin alınmamasına işâret buyuracak ve Ebu´l-Âs´a hürriyetini bağışlayacaktır. Ebu´l-Âs da bilâhare müslüman olacaktır (  radıyallahu anh).

[164] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/119-122.

[165] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/123.

[166] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/123-124.

[167] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/124-125.

[168] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/125.

[169] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/126.

[170] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/126.

[171] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/127.

[172] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/127.

[173] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/128.

[174] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/128.

[175] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/128-129.

[176] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/128-129.

[177] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/130.

[178] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/130-131.

[179] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/132.

[180] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/132.

[181] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/133-135.

[182] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/135-137.

[183] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/137.

[184] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/137.

[185]"es-Selâtu Câmi´atun" henüz ezan yokken, namaz vaktinde, cemaati toplamak için başvurulan nidâ idi. "Namaz toplayıcıdır" demektir.

[186] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/140-141.

[187] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/141-142.

[188] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/142.

[189] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/142-146.

[190] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/147-148.

[191] Mânayı tesbitte Muhammed Hamidullah´ın el-Vesâsîyye´sinden istifade ettik. (  Avnu´l-Ma´bud´daki vechi ile, Vesâik´teki vechi arasında bazı farklar mevcuttur).

[192] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/148-149.

[193] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/150-151.

[194] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/151.

[195] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/151.

[196] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/152-153.

[197] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/153-154.

[198] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/154-155.

[199] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/155-156.

[200] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/156-157.

[201] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/156-157.

[202] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/158.

[203] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/158.

[204] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/158-159.

[205] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/159.

[206] Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (  radıyallahu anhümâ) gibi, sâdece "ilkler"den olmayıp, aynı zamanda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la hep berâber oldukları bilinen ashabın büyükleri bile bir kısım hâdisleri Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra işitiyorlar. Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer bu durumlarda şâhit istiyerek, tahkik etmişlerdir. Bu bahsi başka misaller ışığında 1. Ciltte (  s. 43-60) genişçe işledik.

[207] Vask  :  Bir vask 60 sa´dır. Bir sa´da hububat ölçeğidir, 4 müdd ağırlığındadır, 1 müdd 530 gr. dır. 1 sa´=2120 gr. Şu halde 1 Vask takriben 127 kiloluk bir ölçektir.(  18  ) Ebu Hanîfe´nin muhalefette dayandığı mülâhazaları ve buna verilen cevapları-bazı fıkıh meseleleribu meyanda anlaşılmış olacağı için-kaydetmeyi uygun bulduk.

[208] Bey´u´l-Ğarar´ı 285.hadîste açıkladık.

[209] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/159-163.

[210]Aslında uygun tercüme, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sözünün aleyhimize düştüğünü mü zannedersin" şeklinde olmalıdır. Buharî´nin rivâyetinde "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Sözünü unuttuğunu mu zannediyorsun " şeklindedir.

[211] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/164-165.

[212] Muteber rivâyetlerde en-Nihâye´de verilen bilgiye göre, bu mesk o devirde meşhurdu. Onbin dinar kıymet takdîr edilmişti. Medîne´de her düğünde, evlenen kadın onu kiralar, düğün sırasında, ondaki kıymetli takılarla süslenirdi. Bu mesk´in önce koç derisinden, sonra sığır derisinden sonra da deve derisinden yapıldığı belirtilir. Esâsen mesk deri demektir. Demek ki, kullandıkça eskimiş, her seferinde bir başka hayvan derisi bu işte kullanılmıştır.

[213] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/164-168.

[214] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/169.169.

[215] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/169.

[216] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/169.

[217] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/170.

[218] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/170.

[219] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/170-171.

[220] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/171.

[221] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/172.

[222] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/172-173.

[223] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/172-174.

[224] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/174.

[225] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/174-176.

[226] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/176.

[227] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/176.

[228] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/176-177.

[229] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/177.

[230] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/177-179.

[231] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/179.

[232] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/180.

[233] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/180.

[234] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/180-181.

[235] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/182.

[236] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/182.

[237] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/183.

[238] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/183-184.

[239] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/185.

[240] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/185.

[241] Tefsir metninde Mücemmi´in babasının ismi Hârise حَارثَةَ şeklinde musahhaf olarak gelmiştir, Câriye olacak.

[242] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/185-186.

[243] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/186-188.

[244] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/188.

[245] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/188-190.

[246] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/190.

[247] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/190-191.

[248] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/191.

[249] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/191.

[250] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/192.

[251] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/192-192.

[252] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/1923.

[253] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/193-194.

[254] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/194.

[255] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/194-195.

[256] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/195,

[257] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/195.

[258] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/196.

[259] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/196-197.

[260] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/197.

[261] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/197-198.

[262] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/198.

[263] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/198.

[264] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/198.

[265] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/198-200.

[266] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/200.

[267] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/200-201.

[268] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/201

[269] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/201-202.

[270] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/203.

[271] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/203-204.

[272] 1(  النهب  :  الغنيمةBedr´le, Uyeyne İbnu Hısn´ın ecdadını kasteder. Çünkü üçüncü göbekten ceddinin adı Bedr´dir  :  Uyeyne İbnu Hıns İbnu Huzeyfe İbnu Bedr´dir.

[273] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/205.

[274] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/205-207.

[275] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/207.

[276] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/207-208.

[277] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/209.

[278] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/209-210.

[279] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/210.

[280] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/210.

[281] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/210-211.

[282] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/211.

[283] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/211.

[284] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/212.

[285] Bu Muttalib ile Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın dedesi Abdülmuttalib´i karıştırmamalı. Bu, Abdülmuttalib´in amcasıdır.

[286] Hz. Osman da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la Abdi Menaf´da birleşir  :  Osman İbnu Affân İbni Ebî´l-Âs İbni Umeyye İbni Abdi Menâfe´l-Kureşî.

[287] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/212-216.

[288] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/216-217.

[289] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/217.

[290] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/217.

[291] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/219-220.

[292] Kâzib, Arapça´da hatâ etmek, yanılmak mânasına da gelir. Hz. Abbâs´ın Ali (  radıyallahu anhüma) efendimize, öfke ile sarfettiği kâzib sözünü, dilimizdeki yalancı mânasında tercüme etmeyi uygun görmedik.

[293] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/220.

[294] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/221-222.

[295] Ebu Dâvûd´un bir rivâyetinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın üç ayrı hususi malı (  safiyy) olduğu belirtilir  :  Fedek, Hayber ve Benû Nadîr emvali.

[296] Terhîm, ismi biraz kısaltma, telâffuzu hafifletmedir. Hz. Ömer, Rivâyette, Mâlik´e "Ey Mâli!" diye hitab eder, sondaki "k" harfini atar. İşte buna terhîm denmektedir.

[297] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/222-226.

[298] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/227.

[299] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/227-228.

[300] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/229

[301] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/229.

[302] Vask bir ölçü birimi. Takriben 127 kilo ağırlığındadır. Bak. 1086.hadis.

[303] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/230.

[304] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/231.

[305] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/232-234.

[306] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/234-235.

[307] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/235-237.

[308] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/237.

[309] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/237

[310] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/238.

[311] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/238.

[312] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/239.

[313] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/239.

[314] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/240.

[315] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/240.

[316] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/241.

[317] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/241.

[318] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/242.

[319] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/242.

[320] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/242-244.

[321] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/245.

[322] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/245.

[323] Şerh kitapları, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in himâ kıldığı Nakî ile Hz. Ömer´in himâ kıldığı Nakî´in aynı ter mi, uzaklıkları vs. hakkında bazı münakaşalara yer verirler. Teferruatı gereksiz bulduk.

[324] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/245-246.

[325] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/247.

[326] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/247.

[327] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/248.

[328] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/248.

[329] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/249.

[330] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/249-250.

[331] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/250.

[332] Bu mevzuyu tamamlayıcı bilgi için az yukarıda geçen 1139 numaralı hadisin şerhine bakılmalıdır.

[333] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/249-251.

[334] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/252.

[335] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/252.

[336] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/253.

[337] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/253-254.

[338] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/255.

[339] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/255.

[340] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/256-257.

[341] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/258

[342] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/258-259.

[343] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/259-260.

[344] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/260.

[345] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/260.

[346] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/260-261

[347] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/261.

[348] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/261-263.

[349] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/264.

[350] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/264.

[351] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/265.

[352] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/265.

[353] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/265.

[354] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  5/266.



--------
Kütübü Sitte Hadisleri,  Cihad Bölümü,Cihad ile ilgili Hadisler,Cihadin Hükümleri,dinimizde Cihad Bahsi, islmada Cihad ,savasmak,dinmizde savasmanin hükümleri,kafirlerele savasmak,savaşmak,savaşmanin hükümleri,islmada savaşmak,,dinmizde savaşmak,,kafirlerle savaşmak,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri Av Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:06 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

[attachment=46927]

Kütübü Sitte Hadisleri Av Bölümü

UMUMÎ AÇIKLAMA


İnsanların geçim kaynaklarından biri de avdır. Hatta geçimi sadece avcılığa dayanan cemaatlerin yeryüzünde yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca av deyince, günümüzde pek mevziî olarak zevk için yapılan avlanmalar anlaşılmayacaktır. Bugün, iktisadî hayatta büyük bir yer tutan balıkçılık,avcılığın şümûlüne girer ve İslam dininde deniz avı olarak mütâlaa edilir.

Ferdî ve içtimâî hayattaki ehemmiyeti nisbetinde av meselesi Kur´an ve hadiste yer almış avla ilgili gerekli hükümler beyan edilmiştir  :  Yenen, yenmiyen av hayvanları, kara ve deniz avı, av hayvanlarından hangi şartlar altında istifade edilebilir vs... Kur´an-ı Kerim´de, avla ilgili âyetlerin yer aldığı surenin Sofra ma´nâsına gelen Mâide diye isimlenmesi, ilk âyetinin av´la ilgili olması mânidardır  :  "Ey iman edenler! Akidleri yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helâl görmeksizin -bildirilecek olanlar dışındaki- hayvanlar size helâl kılındı..." (  Mâide 1).

"Ey iman edenler! Gıyabında, kendisinden kimin korktuğunu ortaya koymak için (  ihramlıyken) elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle, Allah andolsun ki sizi dener..." (  Mâide 94).

"Deniz avı ve onu yemek, size de yolcularada, geçimlik olarak helâl kılınmıştır. İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır.." (  Mâide 96). [1]



BİRİNCİ FASIL

KARA AVI


ـ3471 ـ1ـ عن عدي بن حاتم رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  إنَّا قَوْمٌ نتَصَيَّدُ بِهذِهِ الْكَِبِ. فَمَا يَحِلُّ لَنَا مِنْهَا؟ فقَالَ  :  إذا أرْسلْتَ كَِبَكَ المُعَلَّمَةَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللّهِ فَكُلْ مَا أمْسَكْنَ عَلَيْكَ إَّ أنْ يَأكُلَ الْكَلْبُ فََ تَأكُلْ فَإنِّي أخَافُ أنْ يَكُونَ إنَّمَا أمْسَكَ عَلى نَفْسِهِ، وَإنْ خَالَطَهَا كَلْبٌ مِنْ غَيْرِهَا فََ تَأكُلْ[. أخرجه الخمسة



1. (  3471)- Adiyy İbnu Hâtim (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "(  Bir gün)  :  "Ey Allah´ın Resulü! Biz, şu köpeklerle avlanıyoruz. Bunlardan bize helâl olanı hangisidir diye sormuştum, şu açıklamayı yaptı  : 

"Muallem (  terbiye edilmiş) köpeğini besmele çekerek gönderdin mi, senin için tuttuğunu ye. Ancak köpek kendisi yemeye kalkmışsa onu yeme. Zira bu durumda ben, avı köpeğin kendisi için yakalamış olmasından korkarım. Eğer senin gönderdiğin köpeklere başka bir köpek karıştı da (  hangisinin yakaladığı belli değilse) yine yeme."[2]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, değişik vecihlerde rivayet edilmiştir. Birçok veçhinde şu ziyade yer alır  :  "Resulullah´a mi´razla avlanan hayvandan sordum. Dedi ki  :  "Demiri değerek öleni ye, enlemesine değerek öleni yeme, bu, vurularak (  kan akmaksızın) ölen gibidir."

Burada mi´raz bir ucunda kesici demiri bulunan bir sopadır. Avcı bunu av hayvanına fırlatır, demir kısmı isabet ederse, hayvanı yaralayarak öldürür. Bu durumda av helâldir. Eğer diğer ucu değer veya sopanın orta kısmı değerse, hayvanda yara açmaz, dolayısıyla darbe tesiriyle ölmüş olur. Her ne suretle olursa olsun, kan akmadan ölen hayvan helâl sayılmadığı için bu avın eti yenmez. Ancak darbe tesiriyle sersemleyen hayvana ölmeden yetişilir ve kesilirse o zaman yenilir.

2- Köpeğin terbiye edilmiş (  muallem) olması, onun, yakaladığı hayvana göstereceği tavırla bilinir  :  "Eğer avdan yemişse o muallem değildir, onun yakaladığı yenilmez. Yakaladığı hayvanı olduğu gibi getirmişse, hiç yememişse o muallem sayılır, getirdiği yenilir."

3- Av köpeğinin yanında, onunla salınmayan başka bir köpek görülürse, av yine yenilmez, çünkü muallem olan mı yakaladı, bu yabancı olan mı yakaladı bilinemez. Âlimler bu mesele vesilesiyle şu kaideyi belirtirler  :  "Kesilen hayvanı mubah kılan husus "kesme işi"dir, bu hususta şekk hâsıl olursa, o hayvan yenmez." Öyle ise öldüreceği hayvan helâl addedilen muallem köpek tarafından mı öldürüldü, muallem olmayan köpek tarafından mı öldürüldü şeklinde girecek bir şüphe, avı yenmez kılmaktadır.[3]



ـ3472 ـ2ـ وعن أبي ثعلبة الخشني رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قلْتُ يَا رسُولَ اللّه إنَّا بِأرْضِ قَوْمٍ أهْلِ كِتَابٍ. أفَنَأكُلُ في آنِيَتِهِمْ؟ وَبِأرْضِ صَيْدٍ، أصِيدُ بِكَلْبِي المُعَلَّمِ وَبِقَوْسِي، وَبِكَلْبِي الَّذِي لَيْسَ بِمُعَلَّمِ، فَمَا يَصْلُحْ لِي؟ قالَ  :  أمَّا مَا ذَكَرْتَ مِنْ أهْلِ الْكِتَابِ فإنْ وَجَدْتُمْ غَيْرَهَا فََ تَأكُلُوا فِيهَا، وَإنْ لَمْ تَجِدُوا فَاغْسِلُوهَا وَكُلُوا فِيهَا، وَمَا صِدْتَ بِقَوْسِكَ وَذَكَرْْتَ اسْمَ اللّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ. وَمَا صِدْتَ بِكَلْبِكَ المُعَلَّمِ فَذَكَرْتَ اسْمَ اللّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ. وَمَا صِدْتَ بِكَلبِكَ غَيْرَ مُعَلَّمٍ فَأدْرَكْتَ ذَكَاتَهُ فَكُلْ[. أخرجه الخمسة .



2. (  3472)- Ebû Salebe el-Huşenî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  [Bir gün Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  :  ]

"Ey Allah´ın resulü! Biz Ehl-i Kitab´ın yaşadığı bir diyardayız. Onların kaplarından yiyebilir miyiz Ve biz av memleketindeyiz; hem muallem (  öğretilmiş) köpeğimle ve hem de yayımla avlanıyorum, muallem olmayan köpeğimle de avlandığım olur. Bunlardan hangisi benim için uygundur " diye sordum. Buna şu cevabı verdi  : 

"Ehl-i Kitapla ilgili sorundan başlayalım  :  "Başka bir kap bulabilirseniz, onların kabından yemeyiniz. Başka kap bulamazsanız, onları önce yıkayıp sonra içlerinden yemek yiyin.

(  Ava gelince), yayınla avladığın ve üzerine besmele çektiğin avını ye. Muallem köpeğinle avladığın ve üzerine besmele çekmiş bulunduğun avı da ye. Muallem olmayan köpeğinle avladığın hayvana yetişmiş, kesmiş isen onu da ye!"[4]



ـ3473 ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسُولُ اللّهِ #  :  إذَا رَمَيْتَ بِسَهْمِكَ فَغَابَ عَنْكَ فأدْرَكْتَهُ فَكُلْهُ مَالَمْ يُنْتِنْ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي .



3. (  3473)- Yine Ebû Sa´lebe (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Okunu attıktan sonra kaybetmiş olsan ve (  üç gece) sonra (  okun isabet ettiği ava) erişsen, bu av kokmadıkça onu yiyebilirsin."[5]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıda kaydedilen iki hadiste, açıklanması gereken birkaç mesele var  : 

1- Ehl-i Kitab´ın kaplarının yiyecek işlerinde kullanılması  :  Onların en azından domuz gibi, İslâm´ın necis addettiği şeyi çokça kullandıkları için, kaplarının yıkanmadan kullanılması yasaklanmıştır. Ancak bu meselede fukaha farklı görüşler ileri sürmüştür.

Bu hadisi esas alanlar, ehl-i kitabın kaplarının yıkanmadan kullanılmamasına hükmetmiştir. Ancak bunların kullanılmasını esas alanlarda olmuştur. İbnu Dakîki´l-Îd, buradaki ihtilafın "asıl"la "gâlib"in ihtilâfından ileri geldiğini belirtir. Ona göre, sadedinde olduğumuz hadisin delâlet ettiği hükmü esas alanlar "galib durum"dan hâsıl olan zannın "asıl"dan hâsıl olan zanna galebe çaldığı görüşüne dayanmışlardır. "Asıl" olan temizliktir. Gelib durum ehl-i kitabın bizce necis olan şeylere sıkça yer vermeleridir. "Necâset tahakkuk edinceye (  yani necâsetin varlığı iyice bilininceye) kadar asıl ile hükmetmek gerekir" diyenler, öbürlerine iki ayrı cevap verirler  : 

1) Hadiste gelen yıkama emri, istihbâba hamledilir. Böylece ihtiyaten, hem hadisin hükmü ile hem de asıl ile amel edilmiş olur.

2) Ebû Sa´lebe hadisinden murad, Ehl-i kitab´ın kabında necaseti bizzat gören kimsenin halidir. Bu durumda, yıkamadan o kabı kullanamaz. Nitekim bazı rivayetlerde mecusilerin kabının yıkanması mevzubahis edilmiştir. Zira onlar hayvanlarını kesmezler, dolayısıyle kapları necistir. Der ki  :  "Ebû Sa´lebe hadisinde kastedilen kap, içerisinde domuz eti pişirilmiş veya şarap içilmiş olan kaptır. Nitekim bu durum Ebû Dâvud´un rivayetinde tasrih edilmiştir  : 

"Biz ehl-i kitapla komşuyuz. Onlar tencerelerinde domuz pişiriyorlar, kaplarında şarap içiyorlar..."

Aksi görüşü müdafaa eden fakihler, küffârın necis şeylerde kullanılmayan kaplarını kastederler. Onlara göre o kapların kullanılması, yıkanması bile caizdir, ancak yıkanmasını onlar da evlâ görür. Ama bunu, ihtilâftan kurtulmuş olmak için söylerler, kerâhet bulunduğu için değil."

İbnu Hacer der ki  :  "Birinci cevaba göre, bu kapların yıkanmadan kullanılması mekruh olabilir. Hadisin zâhir hükmü de budur. Başka kap olsa bile, yıkanarak kullanılmaları ruhsattır. Başka kap yoksa kullanılmaları kerâhetsiz câizdir. Zirâ, ondan yemek mutlak olarak yasaklanmıştır. İzin ise, iki şarta bağlı kılınmıştır  : 

a) Başka kabın yokluğu,

b) Onların yıkanması.

İbnu Hazm ez-Zâhirî, Ehl-i Kitab´ın kaplarının kullanılmasını iki şartın da tahakkukuyla tecviz eder, değilse haram olduğuna hükmeder  : 

1) Başka kap olmamalıdır.

2) Mutlaka yıkanmalıdır.

2- Hadiste, yayla avlanılan hayvanın besmele çekilmiş olması kaydıyla yenmesine ruhsat verilmektedir. Av ve zebîhalara yani kesilen hayvanlara besmele çekme -ki tesmiye de denir- işi, ulemâ arasında ihtilaf edilen bir konudur.

Hemen belirtelim ki, av ve zebîhalara tesmiyenin meşruiyeti, bi´l-icmâ sâbittir. Bu hususta ihtilâf yoktur. İhtilâf, yemenin helâl olması için bunun şart olup olmadığı hususundadır.

* Ebû Hanîfe, Mâlik, Sevrî ve ulemanın cumhurları unutarak besmeleyi terkedenin kestiğinin veya avladığının yenmesini caiz görürler, âmmden terkedeninkinin yenmiyeceğini söylerler.

* İmam Şâfiî ve bir grup fakihe göre -ki bu, İmam Mâlik ve Ahmed´ den de rivayet edilmiştir- tesmiye sünnettir, bir kimse sehven de, âmmden de terketse kestiği, avladığı yenilir, hayvanın helâl oluşuna zarar vermez.

* Ahmed İbnu Hanbel´in râcih görüşüne, Ebû Sevr ve bir kısım ulemânın tercihine göre, tesmiye vacibtir, çünkü Adiyy hadisinde (  3471) tesmiye şart kılınmıştır. Bu hükme gitmede başka karîne ve deliller de ileri sürülmüştür.

Bu mevzuda ulemânın farklı mütâlaaları var, teferruata burada girmeyeceğiz.

3- Ebû Sa´lebe hadisinin son kısmında avcı, okunu attıktan sonra avı zamanında bulamayıp birkaç gün sonra bulması halinde bunun helâl olma şartları belirtiliyor  :  Av kokmadıkça helâldir. Ancak, hadisin başka vecihlerinde geldiğine göre, hayvan üzerinde, kendi okundan başka bir okun izine rastlanmamalıdır. Yani hayvanın ölmesine sâdece avcının attığı ok sebep olmuş olmalı, başka bir sebep daha araya girmemelidir. Başka bir sebebin de araya girmesi, hayvanı haram kılar. Nitekim daha önce, muallem olan köpeğe bir başka köpeğin de iştirakiyle, hayvanın yakalanması halinde avın haram olacağı belirtilmişti. Burada şu hususun bilinmesi gerek  :  Âlimler, ölüme sebep olan bir başka sebep derken, sadece bir başka ok izini kastetmezler, ölüme sebep olucu herhangi bir sebepten gelen bir izi kastederler. Öyle ise tereddüt halinde avın behemahal haram olacağı belirtilir. Hadisin bir başka vechi şöyle  :  "Hayvanda okunu bulur, herhangi bir vahşi hayvanın eserini görmezsen ve okunla öldüğünü anlarsan onu yersin."

İmam Şâfiî, ölümü avcının nazarından hariçte meydana gelen avın yenmesine hükmetmiş ise de, Nevevî ve Beyhakî gibi Şâfiî ülemâsı bunu sâbit sünnete muhalif bulurlar.

Nevevî, kokmuş yemeği Resulullah´ın haram etmediğini zikrederek, buradaki nehyin tahrimî değil, tenzihî olduğunu belirtir. Bazı âlimler üç değil iki günde geçmiş olsa kokmuşsa, yemenin mekruh olduğunu belirtirler.[6]



ـ3474 ـ4ـ وعن سعد بن أبي وقاص رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  ]أنَّهُ سُئِلَ عِنَ الكَلْبِ المَعَلَّمِ إذَا قَتَلَ الصَّيْدَ؟ فقَالَ  :  كُلْ وَإنْ لَمْ يُبْقِ مِنْهُ إّ بَضْعَةً وَاحِدَةً[. أخرجه مالك بغاً .



4. (  3474)- Sa´d İbnu Ebî Vakkas (  radıyallâhu anh)´a öğretilmiş (  muallem) bir köpek avı öldürecek olursa, yenilip yenmiyeceği sorulmuştu  : 

"Ye dedi, ondan sadece bir parça da kalmış olsa."[7]



AÇIKLAMA


Bu hadis, muallem köpek, üzerine gönderildiği avı yakalamakla kalmayıp, bir miktar yiyecek olsa, köpeğin artığı durumunda olan avın etinin yenilebileceğini ifade etmektedir. Hadis aslında mürsel ise de, daha önce kaydedilen hadis bunu takviye eder. İmam Mâlik´ten gelen meşhur görüş budur. Şâfiî´nin kavl´i kadîmi de böyledir. Başka âlimler de bu görüşü benimsemiştir. Ayrıca bu görüş şu âyetin zâhirine de uygundur  :  "...Öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah´ın adını anın" [Mâide 4).

Âlimler der ki  :  "Köpeğin getirdiği artık parça yenir, çünkü, yemesinden sonra bâki kalan, "bize tuttuğu şey"dir, bu da âyetin zâhirine göre helâldir."

İmam Mâlik´e ve yeni görüşünde Şâfiî´ye göre köpeğin artığı yenmez, muallem de olsa. Ancak, nehiy kerâhete hamledilerek bu iki görüş cem edilmiş ve muallem köpeğin öldürdüğü ve hatta ucundan yediği avın helâl olacağı umumiyetle kabul edilmiştir. Nitekim, Ebû Dâvud´da kaydedilen bir rivayetinde, "Ebû Sa´lebe denen bir bedevî sorar  : 

"Ey Allah´ın Resulü, benim muallem köpeklerim var, onlar(  ın avları) hakkında bana fetva ver!" der. Aleyhissalâtu vesselâm  :  "Senin için yakaladıklarını ye!"der. Adam tekrar sorar  :  "Yakaladığından yerse "

"Yakaladığından yese de!" diye cevap verir. "[8]



ـ3475 ـ5ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده ]أنَّ رَجًُ قالَ يَا رسُولَ اللّهِ  :  إنَّ لِيَ كَِباً مُكَلَّبَةً، فأفْتِنِي فِيهَا. فقَالَ  :  مَا أمْسَكَ عَلَيْكَ كَلْبُكَ فَكُلْ. قالَ  :  وَإنْ قَتَلَ. قالَ  :  وَإنْ قَتَلَ. قالَ  :  أفْتِنِي في قَوْسِي؟ قالَ  :  مَا رَدَّ عَلَيْكَ سَهْمُكَ فَكُلْ. قُلْتُ  :  وَإنْ تَغَيَّبَ عَلَيَّ؟ قَالَ  :  وَإنْ تَغَيَّبَ عَلَيْكَ، مَا لَمْ تَجِدْ فِيهِ أثَرَ سَهْمٍ غَيْرِ سَهْمِكَ أوْ تَجِدْهُ قَدْ صَلَّ  :  أي أنتنَ[. أخرجه النسائي .



5. (  3475)- Amr İbnu Şu´ayb an ebîhi an ceddihî (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Bir adam dedi ki  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, benim öğretilmiş köpeklerim var. Onlar hakkında bana fetva ver!" Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Köpeğin senin için tuttuğu şeyi ye!" buyurdular. Adam  : 

"Köpek, avı öldürmüşse " dedi.

"Öldürse de!" buyurdular.

"Yayım hakkında da bana fetva ver!" dedi.

"Okunun sana geri getirdiğini ye!" buyurdu.

"Avı gözden kaybetmişsem "dedim. "Avı gözden kaybetsen de! buyurdu, yeter ki, av üzerinde senin okundan başka bir ok izine rastlamamış olasın. Veya onu kokmuş bulmamış olasın."[9]



ـ3476 ـ6ـ وعن عبداللّه بن مغفل رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]نَهَى رسولُ اللّهِ # عَنِ الخَذْفِ، وقالَ  :  إنَّهُ َ يَقْتُلُ الصَّيْدَ، وََ يَنْكَأُ الْعَدُوَّ. وَإنَّهُ يَفْقَأُ الْعَيْنَ ويَكْسِرُ السِّنَّ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي.»الخذف« بالخاء المعجمة  :  رميك حصاة أو نواة تأخذها بين سبابتيك أو تأخذ خشبة فترمي بها بين إبهامك والسبابة.»وَنَكأتُ العودَ« إذا قشرْتَهُ، والنَّكْءُ في الجُرْحِ مُسْتَعَارُ مِنْهُ .

»وفقأتُ العَيْنَ« إذا شقَقْتَهَا وَبِخَصْتَهَا .



6. (  3476)- Abdullah İbnu Muğaffel (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) parmakla çakıl atmayı yasakladı ve  :  "O, avı öldürmez, düşmanı paralamaz; ancak göz patlatır, diş kırar! " buyurdu."[10]



AÇIKLAMA  : 



Dilimize umumiyetle sapan diye çevrilen hazf´ı, lügatçiler iki parmak arasından çakıl veya çekirdek gibi küçük cisimleri fırlatmak olarak tarif ederler  :  Baş parmağın iç kısmı ile şehadet parmağının dış ucu arasında fırlatma. Mihzafe (  sapan) denen âletle küçük taşların atılması da aynı masdarla ifade edilir. Bu atışların hiçbirisi av üzerinde yara açacak, kan akıtacak mahiyette değildir. Büyük hayvanlara sadece eziyet verir. Küçükleri öldürse de kan akıtmayacağı için, o av yenmez. Şu halde göz çıkarma, diş kırma nev´inden hasıl edeceği sakatlamalar av hayvanına işkenceden başka bir zarar vermez. Bu sebeplerle Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) parmak ve sapanla çakıl fırlatmayı, taş atmayı yasaklamıştır.

Bazı şârihler, helâl olan avlama tarzını bizzat Kur´an-ı Kerim´in tayin ettiğini belirtirler  : 

"Ey iman edenler! Gıyabında kendisinden kimin korktuğunu ortaya koymak için (  ihramlıyken) elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle, Allah andolsun ki sizi imtihan eder" (  Maide 94).

Şu halde âyet, avlamada "elle tutmayı" "rimâh" yani "mızraklarla öldürmeyi" esas almaktadır. Mızrağın zikri, avın yaralayıcı aletle olması gereğine işarettir. Taş atmakla, sopa vurmakla öldürülen av helâl olmaz. Bu çeşit öldürülene mevkûze denir, temiz değildir, necistir, yenmez. Mevkûze´nin yenebilmesi için ölmezden önce ayrıca bıçak vurulması, kan akıtılması gerekir. Bıçak yetişmeden, darbe tesiriyle ölen hayvan yenmez.[11]



ـ3477 ـ7ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # عَنْ أكْلِ صَيْدِ كَلْبِ المَجُوسِي[. أخرجه الترمذي .



7. (  3477)- Hz.Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), mecusî köpeğinin avladığı avın etini yemeyi yasakladı."[12]



AÇIKLAMA  : 



Begavî, bu hadisi açıklarken der ki  :  "Müslüman kimsenin mecusinin köpeğiyle avladığı helâldir. Ama mecusinin müslüman köpeğini kullanarak avladığı haramdır, ancak müslüman, hayvan ölmezden önce ona yetişir ve keserse bu takdirde helâl olur. Şayet bir müslüman ve bir mecusi av üzerine köpek göndermedeortak davransalar ve hayvan avı yakalasa ve öldürse bu hayvan haramdır Aliyyül´l-Kâri der ki  :  "Hayvanın etinin yenmesi için, ulemânın  :  "Keseni müslüman olmalıdır" şartını koyması, âyette geçen İmma zekkeytum (  Mâide, 3) ibâresine dayanır. Keza kitâbî olması şartı da "...Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (  Mâide 5) âyetine dayanır. Burada helâl olan yemeklerinden murad (  şeriatlarının esasına uygun olarak) kestikleridir. Zira, kesilen cinsten olmayan mutlak yiyecek hangi kâfirden olursa olsun helâldir. Kitâbîlerin kestiklerinin helâl olması için, kesim sırasında kitâbînin Allah´ın isminden başka bir isim zikretmemesi şart koşulmuştur. Öyle ki, kesim sırasında Hz. İsa´nın ismi veya bir azizin ismiyle kesecek olsa, kestiği yenmez. Zira âyette "...Allah´tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır" (  Bakara 173) buyrulmuştur. Tevhide inanmadıkları için mecûsî ve putperestlerin kestikleri yenmez."[13]



İKİNCİ FASIL

DENİZ AVI


ـ3478 ـ1ـ عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]بَعَثَنَا رسولُ اللّهِ # وَنَحْنُ ثَثمَائَةِ رَاكِبٍ، وَأمِيرُنَا أبُو عُبَيْدَةَ بن الجَرَاحِ نَرْصُد عِيرَ قُرَيْشٍ، وَزَوَّدَنَا جِرَاباً فِيهِ تَمْرٌ لَمْ يَجِدْ لَنَا غَيْرَهُ، وَكَانَ أبُو عُبَيْدَةَ يُعْطِينَا تَمْرَةً تَمْرَةً. قِيلَ كَيْفَ كُنْتُمْ تَصْنَعُونَ بِهَا؟ قالَ  :  كُنَّا نَمَصُّهَا كمَا يَمَصُّ الصَّبِي، ثُمَّ نَشْرَبُ عَلَيْهَا المَاءَ فَتَكْفِينَا يَوْمَنَا إلى اللَّيْلِ. فَلَمَّا فَنِي وَجَدْنَا فَقْدَهُ، فَأقَمْنَا بِالسَّاحِلِ نِصْفَ شَهْرٍ فَأصَابَنَا جُوعٌ شَدِيدٌ حَتَّى أكَلْنَا الخَبَطَ، فَسُمِّي جَيْشَ الخَبَطِ. فَألْقَى لَنَا الْبَحْرُ دَابّةً يُقَالُ لَهَا الْعَنْبَرُ. فقَالَ أبُو عُبَيْدَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  مَيتةٌ، ثُمَّ قالَ  :  َ. بَلْ نَحْنُ رُسُلُ رَسولِ اللّهِ #، وَفي سَبِيلِ اللّهِ وَقَدِ اضْطُرِرْنَا. فَأكَلْنَا مِنْهَا نِصْفَ شَهْرِ وَادَّهَنَّا مِنْ وَدَكِهَا حَتَّى ثَابَتْ أجْسَامُنَا فَأخذَ أبُو عُبَيْدَةَ ضِلْعاً مِنْ أضَْعِهَا فَنَصَبَهُ ثُمَّ نَظَرَ إلى أطْوَل رَجُلٍ وَأطْوَلِ جَمَلٍ فَحُمِل عَلَيْهِ فَمرَّ تَحْتَهُ وَجَلَسَ في حِجَاجِ عَيْنِهَا أربَعَةُ نَفَرٍ. وَأخْرَجْنَا مِنْ عَيْنِهِ كَذَا وَكَذَا قُلَّةَ وَدَكٍ وَتَزَوَّدْنَا منْ لَحمِهِ. فلَمَّا قَدِمْنَا المَدِينَةَ ذَكَرْنَا ذلِكَ لِرَسولِ اللّهِ # فقَالَ، هُوَ رِزْقٌ أخْرَجَهُ اللّه تَعالى لَكُمْ! فَهَلْ مَعَكُمْ مِنْ لَحمِهِ؟ فأرْسَلْنَا إلَيْهِ مِنْهُ فَأكَلَ[. أخرجه الستة.»الخَبَطْ« ورقُ شجَرٍ يُخبطُ بِعَصاً أوْ نَحْوِهَا فينتثرُ فتأكلُهُ ا“بلُ.»وَالْوَدَكُ« دَسَمُ اللَّحْمِ وَدُهْنُهُ .

»وَحِجَاجُ الْعَيْنِ« العظمُ المستديرُ حولها الّذِى فيه الحدقةُ وهُوَ وقبُ الْعَيْن.»وَالْقُلّةُ« هيَ الحبُّ العظيمُ معروفةٌ بالحجاز تأخذ القلة منها مزادةً من الماء .



1. (  3478  )- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bizi gazveye gönderdi. Biz üçyüz kişilik bir gruptuk, komutanımız da Ebû Ubeyde İbnu´l-Cerrâh (  radıyallâhu anh) idi. Kureyş´in kervanını takip ediyorduk. Azığımız da bir dağarcık içine konmuş hurmadan ibaretti. Başka bir şeyimiz yoktu. Ebû Ubeyde bundan bize [önce avuç avuç veriyordu, sonra] tane tane vermeye başladı. Kendisine  : 

"Bununla nasıl idare ediyordunuz "diye soruldu. Şu cevabı verdi  : 

"Biz hurmayı âdeta emiyorduk, bebeğin emmesi gibi. Sonra da üzerine su içiyorduk. Bu bize geceye kadar yetiyordu. Tükendiği zaman yokluk içinde kaldık. İki hafta sahilde ikâmet ettik, şiddetli açlık geçirdik. Öyle ki ağaç yaprakları yedik. Ordumuza yaprak ordusu dendi. (  Bu esnada) deniz bize anber (  balinaya benzer bir balık, adabalığı.) denen bir hayvan attı. Ebû Ubeyde (  radıyallâhu anh) buna önce, "meytedir (  yani leştir, yenmesi haramdır)" dedi. Sonra da  :  "Hayır, meyte değildir, bizler Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın elçileriyiz, Allah için buradayız, üstelik muzdar durumdayız" dedi.

Ondan iki hafta boyu yedik. Yağından da süründük. Hatta vücudumuz kendine geldi, eski halini aldı. Ebû Ubeyde, hayvanın kaburgalarından bir kemik alıp yere dikti. Sonra en boylu şahsı ve en boylu deveyi aradı. Adam deveye bindirildi ve kaburganın altından geçti. Hayvanın göz çukurunun içine tam dört kişi oturdu. Gözünden nice kulle[14] yağ çıkardık. Etinden kendimize azık yaptık. Medine´ye gelince durumu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a anlattık.

"Bu, Allah´ın sizin için (  denizden) çıkardığı bir rızıktır. Beraberinizde, etinden hala var mı " buyurdu. Biz de bir miktar gönderdik. O, bundan yedi."[15]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, deniz hayvanlarının kendiliğinden ölmüş olanlarının yenilebileceğini göstermek maksadıyla kaydedilmiştir.

Rivayette görüldüğü üzere Ebû Ubeyde önce bunun meyte (  leş) olduğuna ve haram olduğuna içtihad eder. Fakat sonradan  : 

1- Allah yolundasınız;

2- Muzdarsınız diye içtihad ederek helâl olduğuna hükmeder, askerler de yerler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın o etten taleb edip yemesi, onun helâl olduğunu göstermek, askerlerin gönlünü o hususta hoş kılmak içindir. Çünkü (  aleyhissalâtu vesselâm) muzdar olmadığı halde o etten yemiştir.

Hattâbî der ki  :  "Bu hadis, denizin bütün hayvanlarının mübah, meytesinin de helâl olduğuna delildir. Zira (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "O etten daha var mı, bana da tattırsanız" buyurmuş ve getirileni yemiştir. Bu hal refah halidir, zaruret değil. Hz. Ebû Bekr (  radıyallâhu anh)´ın da şöyle söylediği rivayet edilmiştir  :  "Denizdeki her hayvanı Allah sizin için kesmiş, temiz kılmıştır." Muhammed İbnu Ali´nin, "Denizde olan her şey temizdir" dediği rivayet edilmiştir. Evzâî de şöyle derdi  :  "Hayatı denizde geçen her canlı helâldir." Kendisine "timsah da mı " denince "Evet!" demiştir.

Şâfiî mezhebinin galip görüşü, bütün deniz hayvanlarının helâl olması merkezindedir. O sadece kurbağayı istisna tutar, bu da onun öldürülmesi hakkında yasak geldiği için.

Ebû Sevr  :  "Suya sığınan her şey helâldir. Kesilenler ancak kesilmekle helâl olur. Balık gibi kesilmeyenin ölüsü de dirisi de helâldir."

Ebû Hanîfe, balık dışındaki deniz hayvanlarını mekruh addeder.

Süfyân-ı Sevrî  :  "Yengeçte bir beis olmayacağını ümid ederim" demiştir.

İbnu Vehb  :  "Leys İbnu Sa´d´a su domuzu, su köpeği, su insanı ve bütün deniz hayvanları hakkında sordum. Şu cevabı verdi  :  "Su insanı, hiçbir halde yenmez. Domuza gelince, insanlar domuz diyorsa yenmez, zîra Allah Teâlâ Hazretleri domuzu haram kıldı. Köpeklere gelince, denizde de karada da onda bir beis yoktur."

Hattâbî, Leys İbnu Sa´d´ın "ism"e ve "benzeme"ye ehemmiyet veren bu görüşüne katılmaz, âlimlerin yılana benzeyen ve hatta deniz yılanı denilen balığın helal olduğunda ihtilaf etmediklerini belirttikten sonra der ki  :  "Bu hal, deniz hayvanları hususunda isimlerin ma´nâsına ve benzerliklere itibar etmenin bâtıl olduğuna delâlet eder. Bunların hepsi balıktır, şekilleri suretleri farklı olsa da. Allah Teâlâ Hazretleri "Deniz avı ve onu yemek size de yolculara da geçimlik olarak helâl kılınmıştır" (  Mâide 96) buyurmaktadır. Bu âmm hükmün içine deniz hayvanlarından avlananların hepsi girer. İstisna için delil gereklidir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a denizin suyundan sorulmuştu. Şu cevabı verdi  : 

"Suyu temiz, meytesi helâldir." Burada hiçbir istisna yapmadan bütün deniz mahluklarını kasdetti. Kaziyyenin âmm olması, o hususta istisna edilenlerin dışında kalan her şeyin mubah olmasını gerektirir. İstisna da delille sübût bulur."

İslâm ulemâsının, deniz hayvanları ile alakalı umumî görüşlerini böylece kaydettikten sonra mezhebimiz olan Hanefî mezhebinin daha hususî bazı kayıdlarını belirtmemizde gerek var. Zira tatbikatta mezheplere göre amel esastır.

Ömer Nasuhi Bilmen, bu hususta şu özetlemeyi yapar  : 

"Daima suda yaşayan, suda barınan=taayyüş eden hayvanlardan her nevi balık etleri yiyilebilir helâldir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu cümledendir. Fakat diğer su hayvanları habâisten sayılır. Yenilmeleri caiz olmaz. Meselâ yengeçler, midyeler, istiridyeler, istakozlar helâl değildir, etleri yenilemez.

Kezâlik deniz insanı, deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık suretinde bulunmayan deniz hayvanlarının yiyilmeleri helâl olmadığı gibi avlanmaları da helâl olmadığı görülmektedir.

Suda kendi kendine zâhiren sebepsiz olarak ölüpde suyun yüzüne çıkan balıklar yenilmez. Fakat suyun açılıp kurumasından dolayı ölen, fazla sıcaktan veya soğuktan dolayı ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla ölen, buz arasında sıkışarak ölen balıklar yenilebilirler. Balıklarda boğazlamak icabetmez.."

Burada hatıra şu soru geliyor  :  Bugün, deniz ve nehir ve sularının sanayi artıklarıyla kirlenmesinden hâsıl olan zehirlenmeler de balıkların ölümüne sebep olmaktadır. Yukarıda kaydedilen ölüm sebepleri arasında bu gözükmediğine göre, hükmümüz ne olacaktır Bu balıklar yenmeli mi, yenmemeli mi

Kanaatimizce bunun kesin cevabını tabiblerin vermesi gerekir. Tabibler insan sağlığına zarar vereceği kanaatindeler. Esasen, iktibasımızın baş kısmında belirtildiği üzere, mezhebimize göre "Suda kendi kendine zâhiren sebepsiz olarak ölüpde suyun yüzüne çıkan balıklar yenilmez" hükmü esastır. Sanayi artıklarıyla zehirlenen balıkları bu gruba dahil ederek yememek ihtiyata muvafıktır. Deniz hayvanlarıyla ilgili bazı teferruat 3493 numarada gelecek.[16]



ـ3479 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَا ألْقَاهُ الْبَحْرُ أوْ جَزَرَ عَنْهُ فكُلُوهُ، وَمَا مَاتَ فِيهِ وَطفَا فََ تَأكُلُوهُ[. أخرجه أبو داود.ورُوى موقوفا على جابرٍ قال  :  »َ بَأسَ بِمَا لَفَظَهُ الْبَحْرُ«.»جَزرَ« البحرُ عن السمك بالجيم  :  إذا نقص عنه وبقي على ا‘رض.»ولَفَظَ البحرُ السمَكَ« بفتح الفاء إذا ألقاه على جانبه .



2. (  3479) Yine Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Denizin dışarı attığı veya yarısından çekildiği balığı yiyin. Denizin içinde ölmüş ve suyun üstüne çıkmış (  tâfi) balığı yemeyin."[17]



AÇIKLAMA  : 



"Denizin ölüsü helâldir" hükmünü bu hadis kayıtlamaktadır. Eğer ölü, karaya vurmuşsa helal olan budur. Değilse, karaya vurmayan suyun üstünde serbest olan deniz ölüsü "helal" grubuna girmez. Ebû Hanîfe ile Şâfiî mezhebi arasındaki bazı farklar buradan gelir. Suyun üzerinde yüzen ölü balığın yenmeyeceğini söyleyenler buna dayanırlar. Diğer taraftan yüzen ölünün yeneceğine dair Hz. Ebû Bekr, Hz. Ebû Eyyub el-Ensârî´den rivayet gelmiştir. İbnu Ebî Rebâh, Mekhûl, İbrahim Nehâî, Mâlik, Şâfiî, Ebû Sevr hep bu görüşü benimsemişlerdir.

Hz. Câbir ve İbnu Abbâs, Câbir İbnu Zeyd, Tâvus, Ashab-ı Re´y ise yüzen ölmüş balığın kerahetine hükmetmişlerdir.[18]



ÜÇÜNCÜ FASIL

KÖPEKLER HAKKINDA


ـ3480 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ اقْتَنى كَلْباً إَّ كَلْبَ صِيْدٍ أوْ مَاشِيَةٍ انْتُقِصَ مِنْ أجْرِهِ في كُلِّ يَوْمٍ قِيراطَانِ، وَكَانَ أبُو هُرَيْرَةَ يَقُولُ  :  أوْ كَلْبَ حَرْثٍ[. أخرجه الستة إ أبا داود .

1. (  3480)- İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Av ve çoban köpeği dışında köpek besleyenin ecrinden her gün iki kıratlık eksilme olur." (  Sâlim derki  :  "Ebû Hüreyre (  bu hadisi rivayet ederken)  :  "...Veya ziraat köpeği" derdi,) çünkü o ziraat sahibi idi."[19]



ـ3481 ـ2ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ اتَّخَذَ كَلْباً إَّ كَلْبَ مَاشِيَةٍ أوْ صَيْدٍ أوْ زَرْعٍ نَقَصَ مِنْ أجْرِهِ كُلَّ يَوْمٍ قِيراط[. أخرجه الخمسة .



2. (  3481)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Sürü veya av veya ziraat köpeği dışında bir köpek besleyen kimsenin ecrinden her gün bir kırat eksilir."[20]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) köpeklerle ilgili olarak bir çok beyânlarda bulunmuştur. Burada o hadislerden sâdece iki tanesi yer almaktadır. Bu iki hadis, köpek beslemeyi birkaç istisna dışında yasaklamaktadır. Bu istisnalar koyun köpeği, av köpeği ve ekin köpeğidir.

Köpekle ilgili hadislerden birkaçını kaydediyoruz  :  "İbnu Ömer anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) köpeklerin öldürülmesini emir buyurdu ve Medine civarına da köpeklerin öldürülmesi için haber gönderdi."

Yine İbnu Ömer der ki  :  "...Biz de Medine ve etrafına dağılarak öldürmedik köpek bırakmadık. Hatta çöl halkından bir kadına refakat eden köpeğini dahi öldürdük."

Hz. Câbir anlatıyor  :  "Resûlullah bize köpekleri öldürmeyi emir buyurdu. Hatta kadın, köpeği ile çölden gelirdi de biz o köpeği bile öldürürdük. Sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) köpekleri öldürmeyi yasakladı ve  :  "Halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın, çünkü o şeytandır" buyurdu."

"Abdullah İbnu Mugaffel anlatıyor  :  "Resûlullah buyurdu ki  :  "Eğer köpek, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim. Öyleyse onların siyah olanlarını öldürün."

2- Köpek besleyenin ecrinden bazı rivayetlerde bir, bazı rivayetlerde iki kîrat eksilme olacağı belirtilmiştir.

Kîrat nedir Lügatte beş arpa ağırlığı veya yarım dânik ve bir şeyin yirmidörtte biri gibi ma´nâlara gelir. Burada kesin bir miktar aramak gerekmez, "Allah´ın bildiği bir miktar" olarak anlamanın uygun olacağı belirtilmiştir. Yani köpek besleyen bir kimsenin her gün sevabından bir cüzü eksilecektir.

Bu eksilmenin sebebi, "meleklerin köpeğin olduğu yere girmemesi" ile izah edilmiştir. Bazı âlimler  :  "Köpek başkalarını rahatsız ettiği için" demiştir. köpeğin necaset yemesi, pis koku yayması, bazılarının şeytan olması, kaplara ağzını sokması gibi başka sebepler de zikredilmiştir. Ancak burada Resûlullah´ın koyduğu bir yasağın işlenmesi vardır.

Zamanımızda köpek beslemenin çevre kirliliğinden, insanları meşgul ederek zamanlarını öldürmeye, insanların insanlarla olan beşerî münasebetlerini azaltmaya varıncaya kadar saymakla bitmeyen yeni mahzurları ortaya çıkmıştır. Şu halde yasağı mülâhaza ederken bunların hepsini göz önüne almak gerekir.

Âlimler, bazı rivayetlerde "bir," bazı rivayetlerde "iki kîrat"lık eksilmeden bahsedilmiş olmasını da dikkate alarak bunun sebebini belirtmeye çalışırlar  :  "Az eziyet (  veya zarar) veren, fazla eziyet (  veya zarar) veren köpeğe göre değişir" demişlerdir. Resûlullah´ın bu beyanlara, farklı zamanlarda yer vermiş olması da muhtemeldir. Söz gelimi evvela bir kîrat eksilmeden bahsedilmiş, sonra yasağın şiddeti artırılarak zararın iki kîrat olduğu söylenmiş olabilir.

3- Ulemânın Hükmü  :  Şâfiîlerden Nevevî´ye göre "İhtiyaç yokken köpek beslemek haramdır. Av, ziraat ve çoban için köpek beslemek caizdir. Ev ve sokakların korunması için köpek beslemek hususunda iki nokta-i nazar var  :  Birine göre caizdir, diğerine göre değil. Esahh olan görüş şudur  :  Madem ki, hadislerde üç maksadla köpek beslemeye izin verilmiştir. Buna kıyasla sahih bir ihtiyaç olursa başka maslahatlar içinde beslenebilir."

Hanefîlerden İbnu´l-Hümâm, "av , çoban ve ziraat maksadlarıyla köpek beslemek bi´l-icmâ caiz ise de hırsız veya düşman korkusu olmadan (  sırf zevk, moda olsun diye) köpek beslemenin câiz olmadığını" belirtir ve eve sokulmaması gerektiğini söyler.

Mâlikîler, bu meselede biraz daha yumuşak davranırlar. Onlar, belirtilen maksadlarla beslenen köpeklerin temiz olduğuna da hükmederler. Ancak diğer mezhep mensupları bu görüşü, köpeğin su içtiği kabın yedi kere yıkanmasını emreden hadise aykırı bularak tenkid ederler.

4- Çevre Temizligi Ve Köpek  :  Bilhassa sosyetik muhitlerde olmak üzere Batı´ya özenti şeklinde köpek besleme merakı memleketimizde yaygınlık kazanma vetîresine girmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) İslâm diyarlarının böyle bir musibetle karşılaşacağını önceden görerek, bu meseleye ayrı bir ehemmiyet atfetmiş, köpek besleme işini müstakillen ele alıp uyarmış ve yasaklamanın fiilî örneğini vermiştir. Öyle ise, her müslüman bu konuda sağlıklı bir bilgi ve net bir kanaat sahibi olmalıdır.Bu maksadla, hem köpek konusunda buraya kadar kaydedilenleri özetlemek, hemde İslam´ın koyduğu köpek besleme yasağının çevre temizliği açısından ehemmiyetini tebârüz ettirmek için, bu maksadla kaleme alınmış bir tahlilimizi aynen sunuyoruz  : 

"Çevre ve yolların temizliğinden bahsederken, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın köpek beslemekle ilgili olarak koyduğu bir yasaktan bahsetmemiz gerekmektedir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Medine devrinde köpek beslemeyi yasaklar ve şöyle der  : 

"Kim bir köpek beslerse, her gün amelinden bir kîrat eksilir. Çoban, tarla veya av köpeği bundan hariçtir." Tarla köpeğinin istisnâya dahil edilmesi bütün rivayetlerde mevcut değildir ve hatta sahâbe arasında münâkaşalıdır.

Köpek mevzuunda Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bu yasaklama ile yetinmez, bizzat öldürülmelerini de emreder. Öldürme emrinden çoban ve av köpeğini hariç tutar.

Rivayetler, bu maksadla Medine sokaklarına ve yakın çevresine hususî vazifelilerin çıkarıldığını ve şehrin birara tek köpek kalmayacak şekilde temizlendiğini tasrih eder. Hz. Câbir´in bir açıklaması, emrin ilk çıktığı sıralarda çölden Medine´ye gelen kimsesiz kadınlara refakat eden köpeklerin bile öldürüldüğünü, ancak, sonradan bunun yasaklandığını belirtir. Âmâ olan Ümmü Mektum´un rehberliğinden istifade ettiği köpeğinin öldürülmemesi için yaptığı müracaat, önce müsbet karşılanır ise de, sonradan onun köpeği de öldürülür. Her hâl ü kârda istisna kılınanları belirtirken bile, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  : 

"Eğer köpekler, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim" demiş olması, onun bu mevzudaki azmini ve kararlılığını göstermeye yeterlidir.

Fazla teferruata girmeden şunu da ilave edeceğiz  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), köpeğin necisliği hususunda da ısrar eder. Öyle ki, köpeğin herhangi bir kaba değmesi halinde, kabın yedi ayrı su ile iyice yıkanıp, sonunda da toprakla ovulmadan temiz addedilemeyeceğini belirtir. Buradan hareket eden fakihler köpeğin salyasından, herhangi bir kuyuya tek damla dahi düşecek olsa kuyunun pis addedilmesi gerektiği, binaenaleyh bu kuyunun kullanılabilmesi için, suyunun tamamen boşaltılması icab ettiği hükmünü getirirler.

Köpekten uzak durulmasının ehemmiyetini tebârüz ettirmek için, Resûlullah, köpeğin bulunduğu eve (  rahmet) meleklerinin girmeyeceğini de belirtmiştir. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Resûlullah´tan habersiz eve giren köpek sebebiyle vahiy kesilmiş, bilâhare Cebrâil aleyhisselâm, "Evinde köpek var, köpek bulunan eve giremem" diye açıklamıştır.

Yeri gelmişken küçük bir istitradla, bu yasağın çevre temizliği açısından arzettiği ehemmiyete dikkat çekmek istiyoruz. Böyle bir yasağın bulunmaması sebebiyle, zevk için köpek besleme geleneğini yürüten Avrupalılar, bilhassa büyük şehirlerde, köpek pisliği yüzünden ciddî şekilde rahatsızdırlar. Köpek besleme âdetinin bulunmadığı bir Doğulu turist, bir Batı merkezine geldiği zaman en ziyâde köpek pisliğinden mutazarrır olur ve ilk dikkatini çeken şeylerden biri bu olur. Nitekim bir gazete haberi, Batılı mühim merkezlerden biri olan Paris´in kaldırımlarına, köpeklerin günde 20 ton pislik bıraktığını, bunu temizletmek için, belediyenin yılda 20 milyon frank (  680 milyon Türk lirası) para harcadığını yazıyor. Acaba Fransa, dünyayı sömüren bir devlet vasfını kaybederek, sırf kaldırım temizliğine bu kadar para harcamayacak duruma düşse veya şark memleketlerinde olduğu gibi, belediyecilikte ve beledî hizmetlerde yeterince teşkîlatlanamamış bir durumda olsa, Paris´e kokudan girilebilir mi Bir başka deyişle, günün birinde bu moda, Doğunun büyük şehirlerinde de (  meselâ İstanbul veya Ankara´da) aynı ölçüde yaygınlaşsa, buralar acaba ne hâle gelir "[21]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/266.

[2] Buhârî, Büyû  :  3, Zebâih  :  1, 2, 3, 7, 8, 9, 10, Tevhid  :  13; Müslim, Sayd  :  1, (  1929); Ebû Dâvud, Sayd  :  2, (  2847-2851); Tirmizî, Sayd  :  1-7, (  1465-1471); Nesâî, Sayd  :  1-8, (  7, 179-183), 19-23, (  7, 193-195); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/267.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/267-268.

[4] Buharî, Sayd  :  4, 10, 14; Müslim, Sayd  :  12-14, (  1932); Ebû Dâvud, Sayd  :  2, (  2850, 2855, 2856, 2857); Tirmizî, Sayd  :  1, (  1464); Nesâî, Sayd  :  4, (  7, 181); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/268.

[5] Müslim, Sayd  :  9, (  1931); Ebû Dâvud, Sayd  :  4, (  2861); Nesâî, Sayd  :  20, (  7, 193, 194); Buhârî, Sayd  :  8; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/269.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/269-271.

[7] Muvatta, Sayd  :  7, (  2, 493); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/271.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/271-272.

[9] Nesâî, Sayd  :  16, (  7, 191); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/272.

[10] Buhârî, Edeb  :  122, Tefsîr Feth  :  5, Zebâih  :  5; Müslim, Sayd  :  54, (  1954); Ebû Dâvud, Edeb  :  178, (  5270); Nesâî, Kasâme  :  37, (  8, 47); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/273.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/273.

[12] Tirmizî, Sayd  :  2, (  1466); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/273.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/273-274.

[14] ) Kulle  :  Takriben ikiyüzelli ve daha fazla rıtl hacminde bir ölçek.

[15] Buhârî, Sayd  :  12, Şirket  :  1, Cihad  :  124, Megâzî  :  64; Müslim, Sayd  :  17, (  1935); Muvatta, Sıfatu´n-Nebiyy  :  24, (  2, 930); Ebû Dâvud, Et´ime  :  47, (  3840); Tirmizî, Kıyâmet  :  35, (  2477); Nesâî, Sayd  :  35, (  7, 207, 209); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/276.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/276-278.

[17] Ebû Dâvud, Et´ime  :  36, (  3815); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/278-279.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/279.

[19] Buhârî, Sayd  :  6; Müslim, Müsâkât  :  50, (  1574); Muvatta, İsti´zân  :  12, (  2, 969); Tirmizî, Ahkâm  :  4, (  1487); Nesâî, Sayd  :  12-14 (  7, 187-188  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/280.

[20] Buhârî, Hars  :  3, Bed´ü´l-Halk  :  14; Müslim, Müsâkât  :  58, (  1579); Ebû Dâvud, Sayd  :  1, (  2844); Tirmizî, Ahkâm  :  4, (  1490); Nesâî, Sayd  :  14, (  7, 188, 189); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/280.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  10/280-283.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri - Alım Satım Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:03 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Kütübü Sitte Hadisleri - Alım Satım Bölümü


BİRİNCİ BAB
ALIM-SATIMIN ADABINA DAİR

BİRİNCİ FASIL
SIDK VE EMANET (  GÜVEN)


ـ1ـ عن أبى سعيد الخدرى رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]التّاجِرُ ا‘مِينُ الصَّدُوقُ مَعَ النَّبِييِّنَ والصِّدِّقِينَ والشُّهَدَاءِ والصَّالِحِينَ[. أخرجه الترمذى .



1. (  194)- Ebu Sa´îd el-Hudrî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurdu  : 

"Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (  ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir."[1]



AÇIKLAMA  : 



İşlerinde "doğruluk" ve "güven"i esas alan kimseler insanların en üstün tabakasını teşkil eden peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihler zümresinde yer alabilirler. Hadiste bu durumun tüccarlar hakkında zikredilmesi, bu iki vasfın bilhassa ticâret hayatındaki ehemmiyetini ifâde eder. Bir memlekette iktisadî kalkınma, herhalde öncelikle doğruluk ve güvene bağlıdır. Doğruluğun olduğu yerde güven hâsıl olur. Güvenin olduğu yerde az sermayeler bile bir araya gelerek en büyük kalkınma faaliyetlerine yönlendirilebilir. İslâm´ın yalan, aldatma, ölçü ve tartılarda hile gibi ahlaksızlıklar karşısındaki şiddeti, tehdidatı, sözkonusu doğruluk ve emniyeti sağlamaya yöneliktir.[2]



ـ2ـ وله في أخرى عن رِفاعة بن رافع قال  :  ]إنَّ التُّجَّارَ يُبعَثُونَ يومَ القيامَةِ فجَّاراً إّ مَن اتَّقَى اللّهَ وَبَرَّ وصَدَقَ[ .



2. (  195)- Tirmizî´nin, Rifâ´a İbnu Râfi´den yaptığı diğer bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur  : 

"Kıyamet günü tüccarlar fâcirler (  günahkârlar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah´tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna"[3]



ـ3ـ وعن قيس بن أبى غَرَزَةَ الغفارى رضى اللّه عنه قال  :  ]كُنَّا قَبلَ أن نُهَاجِرَ نُسَمَّى السَّمَاسِرَةَ، فَمَرَّ بِنَا رَسُولُ اللّهِ # يوماً بالمدينةِ فَسَمَّانَا باسْمٍ هُوَ أحْسَنُ منهُ. فقال  :  يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ إنَّ البيعَ يَحضُرُهُ اللَّغْوُ والحَلِفُ[.وفي رواية  :  الحلِفَ والكذبُ فَشُوبُوهُ بالصَّدَقَةِ. أخرجه أصحاب السنن.»شوبوه« أى اخلطوه .



3. (  196)- Kays İbnu Ebî Gareze el-Gıfârî (  radıyallahu anh) anlatıyor  : 

"Biz hicret etmezden önce simsarlar olarak isimlendiriliyorduk. Bir gün, Medine´de, bize Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) uğradı. Bize ondan daha iyi bir isim verdi. Buyurdu ki  : 

"Ey tüccarlar, satış işine, yemin ve boş söz karışır..."

Bir başka rivayette şöyle denmiştir  :  "Satış işine yemin ve yalan bulaşmaktadır, siz (  Rabbin gadabını söndüren) sadaka karıştırın"[4]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadisin zâhirinden hareketle Zâhirîler tüccarın zekatla mükellef olmayıp sadaka ile mükellef olduğunu söylemiştir. Halbuki diğer ulema zekat, senelik belli nisabı olan bir vergi olduğu halde sadakanın herhangi bir zamanı, nisabı olayan bir bağış olduğu, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in tüccarları zekattan başka olan sadaka vermeye de teşvik ettiğini söylemiştir. Ümmetin ameli ve ulemanın icmâı bu görüş üzeredir.[5]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]سَمِعْتُ رَسُولُ اللّهِ # يقولُ  :  الحَلِفُ مَنْفَقَةٌ لِلسَّلعةِ مَمْحَقَةٌ لِلْكَسْبِ[. أخرجه الشيخان، وهذا لفظهما، وأبو داود ولفظهُ  :  مَمحقة للبركةِ.



4. (  197)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i işittim, diyordu ki  : 

"(  Ticarette yalan) yemin, (  tüccarın zannınca) mala rağbeti artırır. (  Halbuki gerçekte) kazancı giderir."[6]



AÇIKLAMA  : 



Dinimiz, alışverişte satıcıların mala rağbeti artırmak için yemin etmelerini hoş karşılamaz. Hadislerde "yemin" kelimesi mutlak olarak gelmiştir, elhalif veya elyemîn şeklinde. Şarihler "yalan" kelimesiyle kayıtlayarak anlamaya meylederler. Buhârî bu bahse tahsis ettiği baba "Alışverişte mekruh olan yemin babı" adını vererek hadisin ruhuna uygun bir sunuş yapar. Yani satıcının yemin etmesi mekruhtur. Yemin yalan yere olursa tahrimen mekruhtur, doğru yemin olursa tenzihen mekruhtur.

Hülasa satıcının yemini mala olan alâkayı, rağbeti artırırsa da kazancın bereketini yok eder. Muttakî ticaret ehlinin herçeşit yeminden kaçınması, yemine dilini alıştırmaması gerekir.

Kazançta bereketin kalkması çeşitli şekillerde tezâhür eder. Bunlardan bir kısmını izah kolay olmasa bile, bir kısmı kolaydır. Meselâ şöyle bir izah makul gelmektedir  :  Yalan söylenerek satılan malın ayıbı mutlaka ortaya çıkar. Müşteri, o tüccara artık kendisi uğramayacağı gibi başkalarının uğramasına da mâni olur. Bu, kazancın bereketini gideren bir durumdur. Gayr-i meşru yoldan kazanılan paranın gayr-ı meşru harcamalara giderek sâhibini günaha soktuğu, bir kısım taşkınlıklar, şımarıklıklar sonucu sıhhatini, istirahatini kaybettiğini, hapishane, hastane ve hatta mezaristana düştüğünü çevremizde sıkca görmekteyiz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ihbar ettği bereketsizlik haktır, ama şöyle ama böyle, bugün veya yarın.[7]



ـ5ـ وعن حكيم بن حزام رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ] البيِّعانِ[ وفي رواية  :  ]مُحِقَتْ بَرَكةُ بَيْعِهِمَا  :  اليمنُ الفاجرةُ مَنفَقةٌ للسَّلعةِ ممحقةٌ للكسبِ[. أخرجه الخمسة.

بالخيارِ مالمْ يتفرَّقا. فإنْ صَدَقَ البيِّعانِ وَبَيَّنا بُورِكَ لهُمَا في بَيْعِهِمَا، وإنْ كَذَبَا وَكَتَمَا فَعَسَى أن يَرْبَحَا رِبحاً مّا، ويُمْحَقَا بَرَكةَ بيعهِمَا[ .



5. (  198  )- Hakim İbnu Hizâm (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"Alıp-satanlar" birbirlerinden ayrılmadıkça (  vazgeçmekte) muhayyerdirler. Alıp-satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (  kusuru) beyan ederlerse alış-verişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler (  kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile, alış-verişlerinin bereketini kaybederler."

Bir rivayet şöyledir  :  "Alış-verişlerinin bereketi yok edilir  :  Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar."[8]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada alışveriş akdine kesinlik kazandıran ayrılık üç şekilde anlaşılmıştır  : 

a) Kelamların ayrılması  :  Yani mal sâhibi  :  "sattım", müşteri de  :  "aldım" dedi mi artık geri dönülemez. İmam Malik, Ebu Hanife ve bir kısım âlimler hadisi böyle anlamışlardır.

b) Ebu Yusuf, Şâfiî ve diğer bir kısım alimler de bedenlerinin ayrılmasını anlarlar.

c) Diğer bir grup âlim de meclisten ayrılmayı anlamıştır.

Şu halde Hanefîler´de esas olan akdin sözle kesinleşmesidir. Bu tahakkuk etti mi, müşteri mala sâhib olur. Ancak hıyâru´rrü´ye (  görme muhayyerliği), hıyâru´l-ayb (  kusur tesbiti hâlinde akdi fesih hakkı), hıyâru´l-şart (  hususî olarak belirtilen şarta bağlı fesih hakkı) durumları söz konusu olursa akdi fesih hakkı doğar. Aksi takdirde akid söz kesinleştikten sonra bozulamaz.

2- Alış verişte gizlenmemesi, beyan edilmesi gereken hususa gelince, bunu bazı âlimler malın ayıbı, kusuru varsa bunu satıcının açıklaması, semen (  fiyat bedel) ile alakalı bir husus varsa onu da müşterinin gizlememesi, açıklaması gerekir diye izah etmişlerdir. Daha umumî bir ifade kullanarak  :  "Her iki taraf için de açıklanması gerekli olan hususların açıklanması gerekir" diye tasrih edenler de olmuştur. [9]



İKİNCİ FASIL


ALIŞ-VERİŞTE VE İKÂLE´DE (  GERİ VERME) KOLAYLIK



ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]رَحِمَ اللّهُ رجًُ سَمْحاً إذا بَاعَ وَاِذَا اشْتَرَى وإذاَ اقْتَضَى[. أخرجه البخارى، والترمذى، واللفظ للبخارى .



1. (  199)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın".[10]



AÇIKLAMA  : 



Alış veriş muamelesinin her safhasında kolaylık ve karşı tarafı memnun edici davranış teşvik edilmektedir. Müsamaha ve fedakârlık sâdece satıcıdan beklenmemeli. Alıcı da aynı anlayışı göstermelidir. Hele borcun ödenmesi... geciktirmeden, tam zamanında eksik bırakmadan, bugün git yarın gel demeden ödenmesi gerekmektedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buna dikkat çekmektedir.[11]



ـ2ـ وعند الترمذى  :  ]غَفَرَ اللّهُ لرجلٍ كانَ قبلَكُمْ  :  سَهً إذَا باعَ، سَهًْ إذا اشْتَرَى، سَهًْ إذا اقْتَضَى[ .



2. (  200)- Tirmizî´nin rivayeti şöyledir  : 

"Allah, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muamele etti. Çünkü bu adam satınca kolaylık gösterir, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (  kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi."[12]



AÇIKLAMA  : 



Münavî  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Allah´ın mağfiretini kazanmada bu kimseyi kendimize örnek edinmeye teşvîk etmektedir, bu maksadla onu zikretmiştir" der.[13]



ـ3ـ وله في أخرى عن أبى هريرة رضى اللّه عنه يرفعه  :  ]إنَّ اللّهَ يُحِبُّ سَمْحَ البيعِ سَمْحَ الشِّرَاءِ سَمْحَ القَضَاءِ[ .



3. (  201)- Tirmizî´nin Ebu Hüreyre´den kaydettiği bir rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur  : 

"Allah, satıştaki müsâmahayı, satın alıştaki müsâmahayı, ödemedeki müsâmahayı sever"[14]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste müsamaha diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı semh´dir. Münâvî hadiste bunun, "karşılıklı kolaylık (  müsâhale)" mânasında kullanıldığını belirtmiştir. Aynı mânada olmak üzere Nesâî´nin bir tahrici şöyledir  : 

"Allah müşteri iken kolaylık gösteren, satıcı iken kolaylık gösteren, borcunu öderken kolaylık gösteren, alacağını ödetirken kolaylık gösteren kişiyi cennete koydu." [15]



ـ4ـ وعن حذيفة وأبى مسعود البدرى رضى اللّهُ عنهما. أنّهما سمعَا رَسُولُ اللّهِ # يقول  :  ]إنَّ رجً مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ أتاهُ الملَكُ ليَقْبِضَ رُوحَهُ فقالَ هَلْ عَمِلْتَ مِنْ خَيْرٍ؟ قالَ مَا أعْلَمُ. قيلَ لهُ انظرْ. قالَ ما أعلم شيئاً غيرَ أنِّى كنتُ أبايِعُ النّاسَ في الدنيا فأنظِرُ المُوسِرَ وأتَجَاوَزُ عن المعْسِرَ فأدخَلهُ اللّهُ الجنةَ[. أخرجه الشيخان .



4. (  202)- Huzeyfe ve Ebu Mes´ud el-Bedrî (  radıyallahu anh) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söyediğini işittiklerini anlatır  : 

"Sizden önce yaşamış olan birisine, ruhunu kabzetmek üzere melek gelmiş idi, sordu  : 

"- Bir hayır işledin mi " Adam  : 

"- Bilmiyorum" diye cevapladı. Kendisine tekrar  : 

"- Hele bir düşün (  belki hatırlarsın) dendi. Adam  : 

"- Bir şey hatırlamıyorum, ancak dünyada iken, insanlarla alışveriş yapardım. Bu muâmelelerimde zengine ödeme müddetini uzatır, fakire de (  ödeme işlerinde müsâmaha ve bazı eksikliklerini bağışlamak sûretiyle) kolaylık gösterirdim" dedi.

Allah onu (  bu kadarcık iyiliği sebebiyle affedip) cennetine koydu."[16]



ـ5ـ وعن عمرة بنت عبدالرحمن رضى اللّهُ عنها قالت  :  ]ابْتَاعَ رجلٌ ثمرَةَ حائِطٍ فعالَجَهُ وقَامَ فيهِ حتًَّى تَبَيَّنَ لَهُ النُّقْصَانُ فسألَ ربَّ الحائطِ أنْ يَضَعَ لهُ أو يُقيلَهُ فَحَلَفَ أنْ َيَفْعَلَ فذَهَبَتْ أُمُّ المشترى إلى رَسُولِ اللّهِ # فَذَكَرَتْ لَهُ ذلكَ فقالَ  :  تألَّى أنْ َ يَفْعَلَ خَيْراً، فَسَمِعَ بذلكَ ربُّ الحائطِ فأتَى رَسُولُ اللّهِ # فقالَ  :  يَا رَسُولُ اللّهِ هُوَ لهُ[. أخرجه مالك .



5. (  203)- Amra Bintu Abdirrahmân (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Bir adam bir meyve bahçesinin meyvelerini toptan satın aldı. Meyveyi toplayıp miktarını tayin edince, tahmîn edilenden noksan buldu. Bahçe sâhibini görerek eksik çıkan kısmı hesaptan düşmesini veya alımsatım akdinden dönmesini talebetti. Fakat adam teklif edilenleri kabul etmemeye yemin etti. Bunun üzerine müşterinin annesi, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e müracaat ederek durumu arzetti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "O adam, hayır yapmamaya yemin etmiştir" buyurdu. Bu sözü işiten bahçe sâhîbi Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek  :  "Ey Allah´ın Resûlü, talebini kabul ettim" dedi. Muvatta, Büyû 15. (  2, 621); Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (  1557).[17]



ـ6ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]مَنْ أقالَ مسلماً أقالهُ اللّهُ عَثْرَتَهُ[. أخرجه أبو داود .



6. (  204)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"Kim bir Müslümanın ikâlesini (  yani alım-satım akdini feshetmesini) kabul ederse, Allah da onu düşmekten kurtarır"[18]



AÇIKLAMA  : 



İkâle, ıstılah olarak alım-satım akdinin bozulmasıdır. Akdi bozma talebi müşteriden gelse de, satandan gelse de farketmez, ikale denir. Aslında akit yapıldıktan sonra, -önceden bilinmeyen veya beyan edilmeyen bir kusurun ortaya çıkması gibi- meşru bir mazeret olmadıkca akdi bozmak caiz değildir. Bir taraf (  alan veya satan) bozmak istediği takdirde diğer taraf dilerse kabul eder. Bu sebepten 203 numaralı hadiste görüldüğü üzere müşterinin akdi bozma (  ikale) teklifi bahçe sahibi tarafından kabul edilmeyince Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) meseleye müdâhale ederek, bahçe sâhibine  :  "Akdi boz, ikalesini kabul et!" dememiştir. Sadece kendisine sevap getirecek bir davranışı reddetmiş olduğunu ifade buyurmuştur.

Şu halde dinimizin tavsiyesi, böyle bir durumda, karşı tarafın ikâleyi kabul etmesini tavsiye etmektir. Bunun sebebi açık  :  İkâle teklifinde bulunan taraf bu alışverişten bir huzursuzluğa bir pişmanlığa düşmüştür, bir zarar görmektedir. Öbür tarafın da bunu kabul edivermesi hem bir huzursuzluğu bertaraf edecek, hem de iki taraf arasına bir tadsızlık girmesini önleyeceği gibi muhabbetin artmasına da yardımcı olacaktır. Dinimiz her huzursuzluğu takbih ettiği gibi, muhabbet vesilelerini de takdir eder. Nitekim bu hadiste "akid bozma" teklifini kabul edenin davranışı övülmüş, mukabilinde Cenâb-ı Hakk´ın, onu düşmelerden, hatalardan koruyacağı, hatalarından hâsıl olan günahlarını affedeceği ifade edilmiştir.

Bir mü´mine ikâleyi kabul, kendisi için yeterli bir kârdır.[19]



ÜÇÜNCÜ FASIL


ÖLÇÜLER VE TARTILAR HAKKINDA


ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]الْوَزْنُ وَزْنُ أهْلِ مَكَّةَ، وَالْمكيَالُ مكيالُ أهلِ المدينةِ[. أخرجه أبو داود والنسائى.وفي رواية عكسُهُ .



1. (  205)- İbnu Ömer anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"(  Şer´î hukuku ödemek için) vezin´de Mekke halkının vezn´i esastır, keyl´de de Medine halkının keyl´i esastır."[20]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde medenî hayat için son derece ehemmiyet arzeden ölçü ve tartı birimlerine temas etmektedir. Ticarî ve dolayısıyla iktisadî hayat büyük ölçüde bunlara dayanır.

Vezn tartı yoluyla ölçmek mânasına gelir. Miktarın tayininde ağırlığı esas alınan mallara veznî denir, yağ, bal, şeker bu veznî gruba girer. Bu gruba giren malların miktarını tayinde muhtelif birimler olunca, devlet içerisinde kargaşayı önlemek için sadece birinin esas alınması gerekir. Hadis, kurulmakta olan İslâm devletinde veznî birim olarak Mekke ölçüsünün esas alınmasını emretmektedir. Âlimler "Mekkeliler ticaret ehlidir, onların bu husustaki bilgi ve tecrübeleri fazladır. Bu sebeple vezinde Mekke vezninin esas alınmasını emretmiştir" derler.

Keyl´e gelince bu daha çok tahıl ölçüsüdür. Bu gruba girenlere keylî denir. Kile tabirimiz buradan gelir. Hububatı ağırlığına göre değil, hacmine göre ölçer. Peygamberimizin (  aleyhissalâtu vesselâm) Keyl´de Medine Mikyalini esas almasını, Medine´nin ziraatçilikte gelişmesiyle izah ederler. Malum olduğu üzere Mekke beynelmilel bir ticaret şehridir, geçimini ticaretten sağlamaktadır. Ziraat mümkün değildir. Buna mukabil Medine ziraate elverişlidir ve bahçecilik, meyvecilik gelişmiştir. Binâen-aleyh Medîne halkı mikyâllerin (  mekâyîl) ahvalini en iyi bilen kişilerdir.

Öyle ise bu hadis, altın gümüş üzerinden zekâtın hesaplanmasında Mekke vezin birimleri olan dirhem´in,sadaka-i fıtr, kefâret gibi dinî borçların ödenmesinde de Medine mikyallerinden olan Sâ´ın esas alınmasını emretmiş olmaktadır. Örfî olarak her bölgede miktâra az veya çok farklılıklar arzeden ölçü ve tartı birimlerinin kullanıldığı Arabistan´da "200 dirhem altına sâhip olan zekât vermelidir" sözü "Hangi dirheme göre " sorusunu getirecektir. Şu halde yukarıda sunulan hadis, bu çeşit meselelerin çözümünde esas olmuştur.

Bu çeşitten ölçü birimlerini tâyin ve tahdid eden bakşa hadisler de mevcuttur.[21]



ـ2ـ وعن المقدام بن معدى كرب رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]كِيلُوا طَعامَكُمْ يُبَارَكْ لَكُمْ فيهِ[. أخرجه البخارى .



2. (  206)- Mikdâm İbnu Ma´dikerb (  radıyallahu anh) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu sözünü nakletti  : 

"Yiyeceklerinizi kîle ile ölçün, sizin için mübarek kılınsın."[22]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yiyecekleri tartmakla ilgili emri, daha ziyade "alım-satım" ve depodan çıkarılması sırasında diye kayıtlanmıştır. Alım-satımda tartmanın ehemmiyeti açıktır. Mücâzefe denen "karalama" veya "kabalama" alım-satımda taraflardan biri aldanabilir. Dinimizde ise, "aldanmamak ve aldatmamak" esastır.

Depodan çıkarırken tartma "Hesabın bilinmesi, istihlâkin önceden yapılan tahmine uygun olarak yapılması, vaktinden evvel tüketilmemesi içindir" denmiş, böylece taamın bereketleneceğine dikkat çekilmiştir. Şârihlerin belirttiği üzere "yiyeceği tartma" ameliyesi tek başına ona "bereket ilâve etmez". Hesabı göstererek ölçülü istihlâke sevkederek berekete vesile olur.[23]



ـ3ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]‘هْلِ

المِكْيَالِ والميزانِ إنكُمْ قَدْ وُلِّيتم أمْرَينِ هَلَكَتْ فِيهمَا ا‘ُمَمُ السَّالفةُ قبلَكُمْ[. أخرجه الترمذى .



3. (  207)- İbnu Abbas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) mikyal (  ölçek) ve mîzân (  terazi) kullananlara şöyle hitab etti  : 

"Sizler bizden önce gelip geçen kavimleri helâk eden iki işi üzerinize almış bulunmaktasınız"[24]



AÇIKLAMA  : 



Burada ictimaî ahlâkın mühim bir esasına parmak basılmaktadır  :  Alış-veriş sırasında ölçü ve tartıda dürüstlük, fertler arası güven, sevgi, saygı gibi pek çok umur buradaki dürüstlüğe dayanır. Cemiyetin ahengi, huzuru ve dolayısıyla sağlıklı terakki de bunlara dayanmaktadır. Bir cemiyette bu bağlar bozuldu mu, o cemiyetin batması yakındır. Başta Hz. Şuayb´in kavmi olmak üzere, birçok kavimlerin bu ölçü-tartı hilesinin getirdiği bozukluklarla battığını Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hatırlatmaktadır. Kur´ân-ı Kerîm bu mevzuya birçok âyetlerinde yer verir. Mutaffifin sûresi bu mevzuyu müstakilen ele alır.

Şurası açıktır ki, bazı safdillerin zannettiği gibi, ölçü-tartı gerektiren meslekler, dindarlığa uymayan, kaçınılması gereken meslekler değildir. Bu hadiste, böyle bir nasihat mevcut değildir. Burada ölçü ve tartı meselesinde çok dikkatli davranılması, alırken de verirken de ölçümde hassas olunması gereği vurgulanmaktadır. Nitekim daha önce geçen hadislerden bir kısmı ve meselâ 194 numaralı hadis "Emin ve doğruluktan ayrılmayan tüccârların peygamberler, sıddikler, şehîdler ve sâlihlerle beraber olacaklarını" haber vermiş, müjdelemiştir.[25]



ـ4ـ وعن ابن حرملة قال  :  ]وَهَبَتْ لَنَا أمُّ حبِيبةَ بِنْتُ ذُؤيبِ بنِ قيسٍ الْمُزَنِيَّةُ صَاعاً حدّثَتْنَا عن ابنِ أخِى صَفِيةَ عن صفيةَ زوجِ النبىِّ # أنهُ صَاعُ النبىِّ #. قال أنسُ  :  فجرَّبتُهُ فَوَجَدتُهُ مُدّيْنِ ونصفاً بِمُدِّ هشَامٍ[. أخرجه أبو داود .



4. (  208  )- İbnu Harmele (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ümmü Habib Bintü Züeyb İbnu Kays el-Müzenniyye, bize (  ölçüm işlerinde kullanılan) bir sa´ bağışladı. Ümmü Habib bize rivayet etti ki, kendisine, İbnu Ahî Safiyye´den geldiğine göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevce-i pâkleri Safiyye vâlidemiz (  radıyallahu anhâ) bağışlanan bu sâ´in, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kullandığı sâ´ olduğunu söylemiştir. Râvilerden Enes İbnu İyâz der ki  :  "Ben bu sâ´ı denedim, (  kontrol ettim) gördüm ki bu sâ, Emevî Halifesi Hişâm İbnu Abdi´l-Melik´in kullandığı müdd´le iki buçuk müdd miktarında idi".[26]



AÇIKLAMA  : 



Ebu Dâvud bu hadisi "Kefaret´in Ödenmesinde Kullanılan Sâ´ın Miktarı Nedir " başlığını taşıyan babta kaydeder. Görüldüğü üzere, "şerî borçların ödenmesinde esas ittihaz edilmesi gereken birim ne olacaktır, bunun miktarı nasıl tâyin edilmelidir " Âlimler arasında bidayetten beri bir problem olmuştur ve bu mesele hep, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın beyanları doğrultusunda, onun vaz´ettiği birimler çerçevesinde çözülmeye çalışılmıştır[27].



ـ5ـ وعن السائب بن يزيدَ قال  :  ]كانَ الصاعُ علَى عهدِ رَسُولِ اللّهِ # مُدّاً وَثُلُثاً بِمُدِّكُمْ اليومَ، وقد زيدَ فيهِ في زمنِ عمرَ بن عبدِ العزيزِ رحمه اللّهُ تعالى[ .



5. (  209)- es-Sâib İbnu Yezîd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinde bir sâ´, bugün sizlerin kullanmakta olduğunuz müdd´le, bir müdden üçte bir müdd miktarında fazla idi. Ancak bu miktara Ömer İbnu Abdilaziz merhum zamanında ilâve bulunuldu.[28]



ـ6ـ وعن عثمان رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]إذَا بِعْتَ فَكِلْ وَإذَا ابْتَعْتَ فكْتَلْ[. أخرجهما البخارى .



6. (  210)- Hz. Osman (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Sattığın zaman tart, satın alınca tarttır."[29]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, ticarî hayat için mühim iki prensip vazediyor  : 

1- Alım-satımın ölçümle yürütülmesi.

2- Tartma külfetinin satıcıya âit olması.

Hadisin vürud sebebi kayda değer  :  Hz. Osman Benu Kaynuka çarşısında hurma alıp Medine´ye getirip, pazara döker, ne miktar olduğunu beyan eder, müşteri de onun beyanı üzerine tartmadan alır, uygun bir kâr verirmiş. Durum Hz.Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kulağına ulaşınca Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Osman´a  :  "Sattığın zaman tart, satın alınca da tarttır" emreder.

Tartma işi ücretle yapılıyorsa, bunun ücreti satıcıya âittir. Verilecek paranın, o devirde olduğu üzere, tartımı, bütünse bozdurulması külfet, masraf gerektiriyorsa bu da müşteriye aittir.[30]



DÖRDÜNCÜ FASIL


MÜTEFERRİK HADÎSLER


ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]إنَّ أحَبَّ البِدِ إلى اللّهِ تعالى المساجِدُ، وأبغضَ البدِ إلى اللّهِ تعالى ا‘سواقُ[. أخرجه مسلم .



1. (  211)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular  : 

"Allah´ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah´ın en ziyade nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır."[31]



AÇIKLAMA  : 



Mescidler ibadet, zikir, takva gibi kulluğun kâmil mânada gerçekleştiği mahallerdir. Bu sebeple Allah nazarında en çok sevilen yerlerdir. Çarşı pazar ise hilenin, aldatmanın, İslâm´ın en az hatıra getirildiği, en ziyade dünyanın, dünyalığın düşünüldüğü, gaflet yerleri de yine çarşı pazarlardır.

Hadis çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir. Aslında, dinin belirttiği çerçevede yapılan ticaret helâldir. Bu çeşit ticaretin yapıldığı yerler de tebcîle değer yerlerdir. Nasıl olmasın ki, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) dürüst tüccarları en yüce mertebedeki insanlar arasına dahil etmiştir.[32]



ـ2ـ وله عن سلمان رضى اللّه عنه  :  ]َ تَكُوننَّ إنِ اسْتَطَعْتَ أوَّلَ مَنْ يدخُلُ السُّوقَ وََ آخِرَ مَنْ يَخرجُ مِنْهَا فإنّهَا مَعْرَكَةُ الشيطانِ، وَبِهَا يَنْصِبُ رَايَتَهُ[.



2. (  212)- Selman (  radıyallahu anh) diyor ki  :  "Elinden geliyorsa, çarşıya ilk giren olma. Oradan son çıkan da olma. Çünkü çarşı, şeytanın, (  insanları şaşırtmak için kıyasıya) savaş verdiği yerdir, bayrağı da orada dalgalanır."[33]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis Hz. Selman (  radıyallahu anh)´ın şahsî sözü gibi görünse de hükmen merfû sayılır. Burada da herçeşit uyarılara rağmen çarşıda hüküm sürecek fiilî duruma dikkat çekiliyor  :  Hile, hurda, yalan yere yemin, aldatmalar, boş sözler vs. hepsi de şeytana lâyık işler.[34]



ـ3ـ وعن عمر رضى اللّه عنه أنّه قال  :  ]َ يَبعْ في سُوقِنَا إّ مَنْ قَدْ تَفَقَهَ في الدِّينِ[. أخرجه الترمذى.



3. (  213)- Hz. Ömer (  radıyallahu anh)  :  "Bizim çarşımızda dini bilen kimseler satıcılık yapsın" buyurmuştur.[35]



AÇIKLAMA  : 



Burada dini bilmekten maksad, iman ve asgarî seviyede ibadetlerini yapabilecek kadar ilmihal bilmek olmamalıdır. Bunlara ilâveten, farzları, haramları, mekruhları, alış verişle ilgili emirleri, yasakları, ticaret âdabını ve hatta meslekî bilgileri vs. yi de buna dahil edebiliriz. Nitekim İbnu Abidin farz-ı ayn ilimleri sayarken "...Keza meslek erbabına ve bir şeylerle meşgul olan herkese, o mevzudaki haramdan kaçınabilmesi için onunla ilgili ilmi ve ona terettüp eden ahkâmı öğrenmesi farzdır... Keza alışveriş... ile ilgili bilgiler de bu meselelerle iştigal etmek isteyen kimselere farzdır..." demektedir.

Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in bu emri doğrultusunda tatbikata yer verildiği zamanlar istikrarlı, güvenilir bir ticarî hayata sahip olarak terakkî eden İslâm cemiyetleri, buna riayet edilmediği dönemlerde geriliklere düşmüşlerdir. Asker kaçaklarının, emeklilerin, köyden şehre gelen işsizlerin çarşı pazarda iş bularak esnaf ve ticaret ahlâkını nasıl bozduklarını ve bu duruma paralel olarak İslâm âleminin nasıl çöküntüye sürüklendiğini İ.Ü. İktisat Fakültesi Öğretim üyelerinden merhum Sabri F. Ülgener "İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri" adlı eserinde edebî örneklerle izâh eder.

Eseri dikkatlice ve ne demek istediğini anlayarak okuyanlar, marksistlerin bir iddiasının ilmî bir tekzibini görecekler  :  Onlara göre, "Üstyapı dedikleri ahlâk, hukuk, din gibi mânevî değerler, altyapı denen iktisadî hayata bağlıdır. İktisâdî durum değiştirildi mi, kendiliğinden ve zorunlu olarak ahlâk, hukuk din vs. değişir."

Ülgener, edebî örneklerle ahlâk ve zihniyet durumlarının değiştiğini gösterdikten sonra, buna tâbi olarak iktisadî durumun bozulduğunu gözler önüne serer.

Ülgener´in bu çalışması Alman mütefekkiri Max Veber´in geliştirdiği sistemi Türk tarihine bir tatbikten ibârettir.[36]



ـ4ـ وعن أبى الدرداء رضى اللّه عنه قال  :  ]مَا أوَدُّ أنَّ لِى مَتْجَراً عَلى دَرَجةِ جَامعِ دِمَشْقَ أُصِيبُ فيهِ كلَّ يومٍ خمسينَ دينَاراً أتَصَدّقُ بهَا في سبيلِ اللّهِ، وََتَفُوتُنِى الصّة في الجماعةِ، وَمَا بِى تَحْرِيمُ مَا أحلَّ اللّهُ تَعَالى، ولكنْ أكْرَهُ أن َ أكونَ منَ الذينَ قال اللّهُ تعالى فيهم رِجالٌ تُلهِيهمْ تِجَارَةٌ وََ بَيعٌ عنْ ذِكْرِ اللّهِ اŒية[. أخرجه رزين .



4. (  214)- Ebu´d-Derda (  radıyallahu anh) buyurmuştur ki  :  "Ben, Şam´daki Ümeyye Camii´nin merdivenlerinde bir dükkan sâhibi olup, her gün elli dinar kazanıp Allah yolunda harcamak ve bu esnada namazlarımı da hep cemaatle kılmak, Allah´ın helal kıldıklarını da haram etmemek şartlarını arzulamaktan ziyade, Allahu Teâla´nın, haklarında  :  "...o kimseler ki ne bir ticaret ne de bir alış veriş onları Allah´ı zikretmekten alıkoymaz" (  Nur  :  24/36) övgüsünü kullandığı kimselerden olmamaktan korkarım."[37]



İKİNCİ BAB


NECASETLER


ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]سَمِعْتُ رَسُولُ اللّهِ # يَقُولُ عَامَ الفتحِ بِمَكّةَ  :  إنَّ اللّهَ تعالَى حرَّمَ بيعَ الخمرِ والميْتةِ وَالخنْزِيرِ وَا‘صْنَامِ. فقيلَ يَا رَسُولُ اللّهِ  :  أرَأيْتَ شحُومَ الميتةِ  :  فإنّهُ يُطلَى بهَا السُّفُنُ، ويُدْهَنُ بهَا الجُلُودُ، وَيَسْتَصْبِحُ بهَا النَّاسُ. فقالَ  :  هوَ حَرامٌ. ثم قالَ عندَ ذلكَ قاتَلَ اللّهُ اليَهُودَ إنَّ اللّهَ تعالى لما حرّمَ عَلَيْهِمْ شُحُومَها أجْمَلُوهُ ثمَّ باعُوهُ فأكَلُوا ثَمَنَهُ[. أخرجه الخمسة. ومعنى »أجْمَلُوهُ« أذَابُوه .



1. (  215)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Mekke´nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i Mekke´de işittim, şöyle buyuruyordu  : 

"Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı." Bunun üzerine  : 

"Ey Allah´ın Resûlü "ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır" dendi. Cevâben  : 

"O (  nun satışı) haramdır" buyurdu ve ilâve etti  :  "Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler."[38]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler burada ifade edilen hükümde bazı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İhtilaf, daha ziyade Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sorulan soruya verdiği cevaptaki "O haramdır" cümlesindeki "O" zamirinden kastedilen şeyden ileri gelir. Şâfiîler bundan "alım-satım"ın kastedildiğini söylerler. Böyle olunca "iç yağı" ve bir kısım "pis şeyler"in alım satımı haram olmakla birlikte kullanılması haram değildir hükmü çıkarılır. Halbuki Cumhur dediğimiz çoğunluk "O" zamirinden "kullanma"yı anlamışlardır.

Şafiîler´e göre ölmüş hayvanın iç yağı yenmese, insan bedenine sürülmese de, gemi yağlama, kandil yağı yapma gibi işlerde kullanılabilir.

Cumhur ise ölmüş hayvandan istifade yasağı umumî olduğu için, hiçbir surette bu maddelerden istifâde edilemeyeceğine hükmetmiştir. Cumhur´un tek ruhsatı, ölmüş hayvanın debbağlanmış derisi ile ilgilidir. Bu da zâten nasla açıklanmış bir ruhsattır.

Zeytin yağı, tereyağı gibi aslında temiz olduğu halde sonradan necâset değerek kirlenen yağlara gelince, bunların yenme ve bedene sürülmesi dışında, kandilde yakılmaları, sabun yapılmaları, pislenmiş balın tekrar arıya yedirilmesi, ölmüş hayvanın köpeğe yedirilmesi, keza pislenmiş yemeğin hayvanlara yedirilmesi gibi meselelerde de selef âlimleri ihtilaf ederler. Şâfiî mezhebinin sahih hükmüne göre bütün bunlar câizdir. İmam Malik ve Ebu Hanîfe´nin de aynı görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Ebu Hanîfe (  rahimehullah) necis olan zeytin yağının "durumunu belirtmek kaydıyla" satışının da câiz olacağını söylemiştir. Ahmed İbnu Hanbel ise, temiz olmayan şeylerin kullanılmasının, satılmasının haram olduğu, onlardan hiçbir surette istifadenin câiz olmadığı görüşündedir.[39]



ـ2ـ وعن عبدالرحمن بنِ وَعْلَةَ أنهُ سألَ ابنَ عباسٍ رَضِى اللّهُ عنهما عمّا يُعْصَرُ مِنَ العِنَبِ فقال  :  ]إنَّ رجً أهدَى لرسولِ اللّهِ # رَاويةَ خَمْرٍ فقالَ لهُ  :  هلْ عَلِمْتَ أنَّ اللّهَ تعالى حَرَّمَها؟ قال فَسَارَّ إنساناً إلى جَنْبِهِ، فقال لهُ رَسُول اللّه #  :  بِمَ سَارَرْتَهُ؟ قالَ أمَرْتُهُ بِبَيْعها. فقال  :  إنّ الَّذِي حرَّم شُرْبَها، حَرَّمَ بيعَها، فَفَتَحَ المَزادَتيْنِ حتَّى ذَهَبَ ما فيهما[. أخرجه مسلم، ومالك، والنسائى. »المزادة« الراوية .



2. (  216)- Abdurrahman İbnu Va´le´nin anlattığına göre, İbnu Abbas (  radıyallahu anh)´dan üzüm şırası hakkında sorunca ondan şu cevabı almıştır  : 

"Adamın biri Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a bir şarap dağarcığı hediye etmişti, kendisine

"Allah´ın bunu haram kıldığını bilmiyor musun " dedi. Adam  : 

"Hayır bilmiyorum" cevabını verdi ve yanında bulunan birisine birşeyler fısıldadı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) adama

"Ona ne fısıldadın " diye sorunca adam  : 

"Onu satmasını emrettim" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"İçilmesi haram olanın satılması da haramdır" buyurdu ve iki şarap dağarcığının ağızlarını açarak içlerini boşalttı."[40]



ـ3ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  ]رأيتُ رسُولَ اللّهِ # جالساً عندَ الرُّكنِ فرَفَعَ بَصَرَهُ إلى السماءِ فضَحِكَ فقال  :  لَعَنَ اللّهُ اليهودَ ثثاً  :  إنَّ اللّهَ تعالى حرَّمَ عليهِمُ الشُّحُومَ فباعوهَا وأكلُوا أثمَانَهَا، وإنَّ اللّهَ تعالى إذا حرَّمَ عَلَى قومٍ أكلَ شئ حَرَّمَ عليهمْ ثَمَنَهُ[. أخرجه أبو داود .



3. (  217)- İbnu Abbas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i Kâbe´nin yanında otururken gördüm. Bir ara başını semaya kaldırarak güldü ve şunu söyledi  : 

"- Alah Yahudilere lânet etsin, Allah Yahudiler´e lânet etsin, Allah Yahudiler´e lânet etsin! Allah onlara (  ölmüş hayvanların) iç yağını yasaklamıştı tutup bunu sattılar ve parasını yediler. Halbuki Allah bir millete bir şeyin yenmesini haram etti mi, onun parasını da haram etti demektir."[41]



AÇIKLAMA  : 



Açıklama için 215 numaralı hadise bak.[42]



ـ4ـ وله عن المغيرةِ رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]مَنْ بَاعَ الْخَمْرَ فَلْيُشَقِّصِ الخَناَزِيرَ  :  أى فليقطعها كالقصَّاب ويبيعها[ .



4. (  218  )- el-Muğîre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  :  "Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapsın"[43]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, tağliz ve tenfir yoluyla içkinin yasaklığını beyan etmektedir. Zira domuz yemekten umumiyetle kaçınıldığı hâlde, içkiye karşı alâka gösterenler az değildir. Halbuki haram olma yönüyle ikisi de birdir ve ikisi de eşit şekilde haramdır. Bu mânayı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir benzetme ve mukayese ile ifade buyurmuştur.[44]



ـ5ـ وعن أبى طلحة رضى اللّهُ عنه. ] أنهُ سألَ رسُولَ اللّهِ # عنْ أيتَامٍ وَرِثُوا خَمْراً فقال  :  أهرِقْهَا، قالَ أوََ أجْعَلُهَا خًَّ؟ قالَ َ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وعندهُ  :  أهرِقِ الخمرَ واكسِرِ الدِنَان .



5. (  219)- Ebu Talha (  radıyallahu anh) anlattığına göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan "İçkiye vâris olan yetimler" hakkında sormuştur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Dök onu!" emretmiştir. Ebu Talha  : 

"Sirke yapsam olmaz mı " deyince de

"Hayır!" diye cevap vermiştir."

Tirmizî´nin rivayetinde  :  "Şarabı dök, küplerini de kır" buyurmuştur.[45]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler bu hadisin hükmünde de az çok ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şarabın hiçbir surette kullanılmaması gereğine hükmederler. Zîra, malının ziyan edilmemesi hususunda en ziyâde hassasiyet gösterilmesi gereken yetimlere miras yoluyla intikal eden şarabın sirkeye tahvil edilerek değerlendirilmesine cevaz verilmemekte, dökülmesi emredilmektedir. Hz. Ömer, Şafiî, Ahmed İbnu Hanbel hazerâtı bu görüştedirler.

Ancak, Atâ İbnu Ebî Rabah, Ömer İbnu Abdilaziz, Ebu Hanîfe gibi bâzı âlimler şarabın muameleden geçirilerek sirkeleştirilmesini câiz görmüşlerdir. Bazıları bu muameleyi ölmüş hayvanın derisinin debbağlanarak kullanılır hâle getirilmesine benzetmişlerdir. Ancak, "Derinin debbağlanması meselesinde nas olduğu halde, şarabın sirkeleştirilmesi meselesinde nas yoktur, kıyas yanlıştır" denmiştir. [46]



İKİNCİ FASIL


KABZEDİLMEYEN SATIŞA DAİR


ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]مَنِ اشْتَرَى طَعَاماً فَ يَبِعْهُ حتّى يَسْتَوْفِيَهُ[. أخرجه الستة إ الترمذى .



1. (  220)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir  : 

"Bir yiyecek satın alan kimse, onu kabzetmeden önce satamaz"[47]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste, malın kabzedilip, satıcıdan tamamen devralınmasından önce satılması yasaklanmaktadır. Bu mevzuda da âlimler başka rivayetleri de göz önüne alınca bazı ayrılıklara düşmüşlerdir. Şöyle ki  :  Ebu Hanîfe "Akar hâric, başka şeylerin hepsinde caiz değildir" der. İmam Şâfiî, "Satılan mal devralınmadan satılamaz" der. Onun için akar, yiyecek, menkul, nakd hepsi birdir. İmam Mâlik ve diğer bazıları  :  "Yiyecekte câiz değildir, başka mallarda câizdir" demiştir. "Mekîl ve mevzun olanlar yani kile ile ölçülenlerle terazi ile tartılanlarda caiz değil, öbürlerinde caizdir" diyenler de olmuştur.

Unutmayalım, her görüş sahiblerinin şer´î delilleri mevcuttur. Farklılıklar dinimizin farklı şartlara göre getirdiği ruhsat ve kolaylığı, Şâri-i Rahimin kullar karşısındaki rahmetini gösterir. Zîra Resûlü Ekrem  :  "ümmetimin ihtilafı rahmettir" müjdesini vermiştir.

2- Malın kabzedilmesine gelince, kabz´ın eşyaya, şartlara göre değişik şekillerde gerçekleşeceği belirtilmiştir. Hattabî özetle şunları söyler  :  "Kabz eşyanın cinsine ve halkın âdetlerine göre farklılıklar arzeder. Bâzan satılan eşyayı (  mebî) satın alanın eline koymak sûretiyle olur. Bâzan müşteri ile mal arasındaki mânianın tahliyesi ile (  arsa gibi) olur. Bâzan malın yerinden götürülmesi ile olur. Bâzan kîle ile ölçülenlerin kileye vurulmasıyla olur. Göz kararıyla toptan satılanlarda kabz, yerini değiştirmekle, bir başka mekâna taşınmakla olur. Bir malı kile ile ölçüp satın alan kimse yeniden ölçmeden, ilk ölçümü ile satmak isterse caiz değildir. İkinci sefer ölçerek satmalıdır."[48]



ـ2ـ وفي أخرى  :  حتّى يَقْبِضَهُ قال  :  وَكُنَّا نَشْتَرِى الطَّعاَمَ من الرُّكبَانِ جُزافاً فنهاناَ رَسُولُ اللّهِ # أنْ نَبِيعَهُ حَتَّى نَنْقَلَهُ مِنْ مَكَانِهِ.»الجزاف« المجهول القدر  :  مكي كان أو موزوناً .



2. (  221)- Bir diğer rivayette  :  "... malı kabzedinceye kadar" ziyadesi vardır. İbnu Ömer der ki  :  "Biz hayvanla gelenlerden tartmadan göz kararıyla yiyecek satın alırdık. Sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) satın aldığımız bu şeyleri başka yere naklederek yerini değiştirmeden satmamızı yasakladı"[49]



ـ3ـ وعن حكيم بن حزام رضى اللّه عنه قال  :  ]قلتُ ياَ رَسُولُ اللّه  :  إنَّ الرَّجُلَ ليأتِينِى فيُريدُ منِى البيعَ، وليسَ عندِى ما يَطلبُ؛ أفأبيعُ منه  :  ثم أبْتَاعُهُ مِنَ السُّوقِ؟ قال  :  تَبِعْ ما لَيْسَ عِنْد َكَ[. أخرجه أصحاب السنن .



3. (  222)- Hakîm İbnu Hizâm (  radıyallahu anh) anlatıyor  : 

"Ey Allah´ın Resûlu dedim, bana gelip, birşeyler almak isteyenler oluyor. Halbuki istenen şey bende yoktur. Bu durumda bilâhere çarşıdan satın alarak teslim etmek üzere istenen şeyi satayım mı "

" Hayır dedi, yanında mevcut olmayan şeyi satma."[50]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler bu yasağın daha ziyade ayn (  cemi´a´yân gelir) denilen hâricen mevcut muayyen müşahhas olan -bir kitap, bir ev, bir at, bir miktar para... gibi- eşya ile alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Bu çeşit mallar akit sırasında mülkünde veya taht-ı tasarrufunda değilse satışı yasaktır. Kaçmış kölenin satışı, henüz kabzedilmemiş bir mebî´in (  satın alınmış malın) satışı, kafesten kaçmış bir kuşun satışı, bir başkasına ait malın sahibinin izni olmadan satışı gibi. Başkasının malını satma yasağı, sahibinin izin verip vermiyeceği bilinmediği içindir. Şâfiî (  rahimehullah) bu görüştedir. Mâlik, Ebu Hanîfe´nin ashabı ve Ahmed İbnu Hanbel hazerâtı (  rahimehümullah) sahibinin iznine bağlı olarak başkasının malından satılabileceğini söylemişlerdir.

Satış sırasında mevcut olmayan şeyin satılmasıyla ilgili yasak daha ziyade aynî eşya ile alâkalıdır, değilse, Bağavî´nin Şerhu´s-Sünne´de açıkladığı üzere Bey´us-Sıfat bu yasağa girmez.

Bey´us-Sıfat tâbiriyle selem kastedilir. Zîra, selem akdi sıfatları belirlenmiş malın bu sıfatlara uygun şekilde, tâyin edilen vakti gelince teslim edilmek üzere yapılan satışıdır. Bu satış "ayn"ın değil "sıfat"ın satışı olmaktadır.[51]



ـ4ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # أن يَبِيعَ الرجلُ طعاماً حتى يَسْتَوْفِيَهُ. قال طاوس  :  قلتُ بن عباسٍ  :  كيفَ ذلِكَ؟ قال  :  ذاكَ دَرَاهِمُ بِدَرَاهمَ، والطعامُ مُرْجَأ[. أخرجه الخمسة .



4. (  223)- İbnu Abbas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir kimsenin, yiyecek maddesini tam olarak kabzetmiş olmadan satmasını yasakladı. Tâvus der ki  :  "İbnu Abbas´a

"Bu nasıl olur " diye sordum da bana şu cevabı verdi  : 

"Bu dirhemlerin dirhemlerle alınıp satılmasıdır, yiyecek maddesi ise tehir edilmiştir."[52]



AÇIKLAMA  : 



Burada yasaklanan alım-satım muamelesi şöyle  :  Bir şahıs diğerinden 100 dinara yiyecek satın alır. Ve 100 dinarı satıcıya peşin öder, ancak malı teslim almaz. Mal satıcının elinde gecikir. Sonra malı bu yeni sahibi bir başkasına mesela 120 dinara satar. Böylece ortaya dinin ruhuna uymayan bir satış şekli çıkmış olmaktadır  :  Parayla para kazanmak. Bu ise ribâ´dır ve haramdır. İşte Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu şekli önlemek ve bu tarzın açacağı suistimalleri bertaraf etmek için satın alınan malın kabzedilmeden satılmasını yasaklamıştır.[53]



ـ5ـ وعن سليمان بن يسار رضى اللّه عنه قال  :  قالَ أبو هريرة رضى اللّهُ عنه لمروان بن الحكم  :  ]أحلَلْتَ بَيْعَ الربَا؟ فقال مافَعَلْتُ. فقال أبو هريرة  :  أحلَلْت بَيْعَ الصَكاكِ، وقَدْ نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن بيعِ الطعامِ حتى يُسْتَوْفَى فخطب مروانَ فنهى عن بيعهِ قال سليمان  :  فنظرتُ إلى حرسٍ يأخذُونهَا من أيدِى الناسِ[. أخرجه مسلم .



5. (  224)- Süleyman İbnu Yesar (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) Mervân İbnu´l-Hakem´e  : 

- Sen faiz ticaretini helâl kıldın dedi. Mervan  : 

- Ne yapmışım diye sordu. Ebu Hüreyre tekrar  : 

- Sen sened satışını helâl addetmişsin. Halbuki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), tam olarak kabzedilmezden önce yiyecek satışını yasakladı, dedi. Râvi der ki  : 

"Bu konuşma üzerine Mervan halka hitab ederek sened satışını yasakladı." Süleyman ilâve etti  : 

"Ben muhafızların bu senedleri, halkın elinden topladıklarını gördüm."[54]



AÇIKLAMA  : 



Sened diye tercüme ettiğimiz tâbirin aslı sakk´dır, borç senedi, mahkeme hücceti mânalarına gelir. Burada, âmir tarafından memura verilen maaş senedidir. Bu senede  :  "Filana şu kadar zahîre veya para verilsin" diye yazılmıştır. Senedi alan orada yazılı olan şeyleri tesellüm etmeden başkasına satardı. İşte bu muâmele yasaklanmış olmaktadır.[55]



ـ6ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما قال  :  ]كنا مَعَ رسُولِ اللّهِ # في سَفرٍ فكنتُ على بَكْرٍ صَعْبٍ لِعُمَر فكانَ يَغْلِبُنِى فَيَتَقدَّمُ أمامَ الْقَوْمِ فيزجرُهُ عمرُ

فيردُّهُ ثُمَّ يتقدمُ فيزْجُرُهُ ويقولُ لِى أمْسِكْهُ يتقدَّمُ بين يَدَىْ رسُولِ اللّهِ #. فقال له رسول اللّهِ # بِعْنِيهِ يَا عُمَرُ. فقال هُوَ لَكَ يَا رَسُولُ اللّهِ فَبَاعَهُ منهُ. فقال لِى رَسُولُ اللّهِ # هُوَ لكَ يَا عَبدَاللّهِ فاصْنَعْ بِهِ مَا شِئْتَ[. أخرجه البخارى .



6. (  225)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir sefer sırasında Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le beraber bulunuyorduk. Ben Hz. Ömer´e ait, yüke yeni alıştırılan henüz zabtı zor bir devenin üzerindeydim. Deve dik başlılık edip cemaatin önüne önüne giderdi. Babam Ömer (  radıyallahu anh) devenin bu davranışından üzülür, onu tekrar geriye atardı. Bana da  : 

"Devene sâhib ol, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın önüne geçmesin" derdi. Sonunda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

- Ey Ömer, onu bana sat dedi.

- Pekâla o senin olsun ey Allah´ın Resûlü!" dedi. Böylece deveyi Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ondan satın almış oldu. Sonra da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana dönerek  : 

"Ey Abdullah, deveyi sana bağışladım, artık o senindir, onu istediğin gibi kullan" dedi.[56]



ÜÇÜNCÜ FASIL


MEYVELERİN VE EKİNLERİN SATIŞINA DAİR


ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ]َ تَبِيعُوا الثّمَرَ حتَّى يبدُوَ صحُهُ، وَ تَبيعُوا الثَّمَرَ بِالتَّمْرِ؛ قال سالم  :  وأخبرنى عبداللّه عن زيد بن ثابتٍ رضى اللّهُ عنه أنّه قال  :  ثم رخَّصَ رَسُولُ اللّهِ # بَعْدَ ذلكَ في بَيْعِ الْعَرِيّةِ بالرُّطبِ أو بالتمرِ ولم يُرَخِّصْ في غيرِهِ، وكانَ ابن عُمَرَ إذا سُئِلَ عن صَحِهَا قال  :  حتَّى تَذْهَبَ عنها العَاهَةُ[. أخرجه الستة، وهذا لفظ الشيخين .



1. (  226)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretti  : 

"Ağaçların üzerinde o yılın meyveleri (  olgunlaşmaya) sâlih olduğu (  kızarmak, sararmak sûretiyle) zâhir olana kadar, meyveleri satmayın. Yaş hurmayı kuru hurma karşılığında da satmayın."

Yine Abdullah İbnu Ömer, Zeyd İbnu Sabit´in şöyle dediğini rivayet etmiştir  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yaş hurmayı kurusu ile değiştirmeyi yasakladıktan sonra, ariyyenin (  muayyen bir ağacın başındaki yaş hurmayı) yerdeki yaş veya kuru hurma ile tebdiline müsaade buyurdu. Bu çeşit bir değiş tokuşa başka alım-satımlarda müsaade buyurmadı."

İbnu Ömer´e meyvenin sâlih olarak ortaya çıkması nedir diye sorulunca şu cevabı verirdi  : 

"Meyvenin afete uğrayarak zarar görme tehlikesini atlatmasıdır."[57]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis ağaç üzerindeki meyvelerin belli şartlarla satılabileceğini ifade eder  :  Bu şartları şöylece özetleyebiliriz  : 

1- Meyvenin olgunlaşacağı ortaya çıkmalıdır. Soğuk vurması, dolu vurması gibi çeşitli afetler atlatılmış, normal şartlarda, ağaçtaki meyvelerin olgunlaşacağı kanaati hasıl olmuşsa artık meyve hasad edilmeden, miktarı tahmin yoluyla tesbit edilerek satılabilir.

2- Satış muamelesi, faize giren şartlarla olmamalıdır. Yani altın gümüş cinsinden parayla veya aynı cinsten olmayan başka ticaret eşyasıyla olabilir

3- Ariyye´ye de ruhsat vardır.

Ariyye nedir Bu, bahçe sâhibinin, hurma ağaçları arasından, mahsulünü satmak için ayırdığı ağaçtır. Sâhibi, âcil ihtiyacını görmek için, üstündeki mahsulü kuruduktan sonra, kaç kile geleceğini tahmin ederek bunun satılmasına veya taze hurma ile değiştirilmesine ariyye satışı (  bey-i ariyye) denir.

Ariyye satışı, elinde kuru hurma olduğu halde, parasızlık yüzünden yeni çıkan yaş hurmayı yiyemeyenlerin müracaatı üzerine tanınan bir ruhsattır. Esas itibariyle, kuru hurma vererek yaş hurma satın almak - 232 numaralı hadiste görüleceği üzere- yasaklanmıştır. Bu durum, kuru hurması olanlara da, turfanda hurma yetiştirenlere de bazı zorluklar getiriyordu. Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) kayıtlı olarak bu değiş tokuşa müsaade etmiştir. 233 numaralı hadiste de göreceğimiz gibi, ariyye suretiyle yapılacak alım-satım beş vask miktarını taşmamalıdır.

Bir vask altmış sâ´, yani takriben bir deve yüküdür.[58]



ـ2ـ وفي أخرى للخمسة إ البخارى  :  ]نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ النَّخْلِ حتَّى يزْهُوَ، وعن بيْعِ السُّنبُلِ حتَّى يَبْيَضَّ وَيَأمَنَ العاهَةَ، نَهَى البائعَ والمشترى[ .



2. (  227)- Buhârî´nin dışındaki müelliflerin kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denir  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) meyvesi olgunlaşıncaya kadar hurmayı, dânesi beyazlaşıp afetten emin oluncaya kadar başağı satmaktan men etti. Bu muameleden satıcı da alıcı da yasaklanmıştır.[59].



ـ3ـ وفي أخرى للثثة والنسائى عن أنس رضى اللّه عنه  :  ]نَهَى عَنْ بَيْعِ الثَّمَرِ حتى يزهُوَ  :  قيل له ما زُهُوُّهَا! قال  :  تَحْمَرُّ وَتَصْفَرُّ. أرأيتَ إنْ منعَ اللّهُ تعالى الثمرة، بِمَ تَسْتَحِلُّ مالَ أخيكَ[ .



3. (  228  )- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) olgunlaşmazdan önce meyvenin ağacın başında iken satılmasını yasakladı. Kendisine (  aleyhissalâtu vesselâm) meyvenin olgunlaşması ile ne kastediliyor diye sorulunca  : 

"Onun kızarması ve sararmasıdır" diye açıkladı ve ilave etti  :  "Cenâb-ı Hakk bir âfet vererek meyveye mâni olacak olsa, kardeşinden aldığın parayı nasıl helal addedeceksin "[60]



ـ4ـ وللشيخينِ وأبى داود في أخرى عن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهََى أنْ تُبَاعَ الثمرةُ حتى تَشَقّحَ  :  قيلَ وَما تَشَقّحُ! قال تَحْمارُّ وَتَصْفَارُّ، ويُؤْكَل منها[ .



4. (  229)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) alacalanmazdan önce meyvenin satılmasını yasakladı.

"Meyvenin alacalanması nedir " diye sorulunca  : 

"Kızarması, sararması ve yenir hâle gelmesidir" diye açıkladı.[61]



ـ5ـ وفي أخرى ‘بى داود والترمذى عن أنس رضى اللّهُ عنه  :  ]نَهَى عن بَيْعِ العِنَبِ حتَّى يسودَّ، وعن بيعِ الحبِّ حتَّى يَشْتَدَّ[ .



5. (  230)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) siyahlanmazdan önce üzümün, sertleşmezden önce hububatın satılmasını yasakladı."[62]



ـ6ـ وعن خارجة بن زيد رضى اللّهُ عنه  :  ]أن أباهُ كانَ يَبِيعُ ثمارَهُ حتى تَطْلُعَ الثُرَيَّا[. أخرجه مالك .



6. (  231)- Hârice İbnu Zeyd (  radıyallahu anh)´in anlattığına göre, babası, süreyya yıldızı doğmadıkça meyve satmazdı.[63]



AÇIKLAMA  : 



Zürkânî´nin şerhte kaydettiği üzre, İbnu Ömer (  radıyallahu anh) meyvenin, afete uğrama tehlikesi kalkıncaya kadar satışının Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından yasaklandığını bildirmesi üzerine bunun nasıl anlaşılacağı sorulmuş, o da  :  "Süreyya yıldızı görülmeye başlayınca" demiştir. Süreyya yıldızının, yaz mevsimi girdiği günün sabahında doğduğu, bunun da yaz sıcaklarının başlangıcı olduğu, artık meyvelerin olgunlaşmaya geçtiği belirtilir. Öyle ise, bu mevzuda muteber hudud süreyya yıldızının doğmasıdır. Dalı üzerinde meyve satışı burdan sonra başlayabilir.[64]



ـ7ـ وعن سهل بن أبى حثَمة رضى اللّه عنه. ]أنَّ النبىَّ # نَهى عن بيعِ الثَّمَرِ بِالتَّمَرِ، وقال ذلك الرِّبَا، تلك المُزابَنَةُ إّ أنه رخَّصَ في بيعِ الْعَرِيَّةِ  :  النخلةِ والنَّخْلَتَينِ يأخُذُهَا أهلُ البيتِ بخَرْصِهَا تمراً يأكُلُونَها رُطَباً[. أخرجه الخمسة.وزاد الترمذى في أخرى  :  ]وعن بيعِ العِنَبِ بالزّبِيبِ، وَعَنْ كلِّ ثََمَرَةٍ بِخَرْصِهَا مِنَ الثمرِ. قال  :  يحيى بن سعيد »العَرِيّةُ« أن يشترِىَ الرجلُ ثَمَرَ النَّخَتِ لِطَعَامِ أهْلِهِ رُطباً بِخَرْصِهَا تَمْراً[ .



7. (  232)- Sehl İbnu Ebî Hasme (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yaş hurmayı kuru hurma ile değiştirmeyi yasakladı ve "Bu riba´dır, buna müzâbene denir" buyurdu. Ancak ariyye satışını bundan istisna etti. Ariyye bahçe sâhibinin ayırdığı bir veya iki hurma ağacıdır. Onların başındaki meyvenin kuruyunca ne kadar olacağını göz kararıyla tahmîn eder. Bunun bedelince yaş hurma (  satın alıp) yer"..

Tirmizî bir başka rivayette şu ilâveyi kaydeder  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yaş üzümü kuru üzümle her meyveyi, meyve cinsinden tahmînî karşılığıyla satmayı yasakladı."

Yahya İbnu Said ariyye´yi şöyle açıkladı  :  "Kişinin âilesine yedirmek maksadıyla birkaç hurma ağacının yaş meyvesini, -miktarını tahmin yoluyla takdir edip- kuru hurma karşılığında satın almasıdır." [65]



ـ8ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]رخَّصَ رسُولُ اللّهِ # في بيعِ العرَاياَ بخَرْصِهَا من التَّمْرِ فيما دونَ خَمْسَةِ أوْسُقٍ أو خَمْسَةِ أوْسُق[. شك بعض الرواة في خمسة أوسق أو دون خمسة أوسق. أخرجه الستة .



8. (  233)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) dedi ki  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), kuru hurma vererek, tahmin yoluyla ariyyelerin satın alınmasına, beş vask veya beş vasktan az miktar için izin verdi." Ravilerden biri, "beş vask" mı dedi, yoksa "beş vasktan az" mı dedi diye şüphe etmiştir.[66]



AÇIKLAMA  : 



Ariyye satışı nedir, niçin buna ruhsat verilmiştir gibi bazı mübhem noktaları az yukarıda 226 numaralı hadisle birlikte açıkladık.

Tahmin meselesi şudur  :  Bir ağaçtaki taze hurma kuruduğu zaman ne kadar kuru hurma olacaktır, önceden tahmin edilir. Tahmin işi bir ehl-i vukufa (  bilir kişi) yaptırılır. Ariyye satışını yapan kimse, tahmin edilen bu miktarı kuru hurma olarak verir. Böylece verdiği, aldığına "kuru cinsinden" denk olur.[67]



ـ9ـ وعن أبى سعيد رضى اللّهُ عنهُ قال  :  ]نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن المُزَابَنَةِ والمُحَاقلةِ »فالمزابنةُ« اشتراءُ الثمر في رؤسِ النخلِ[.زاد مالك بالتمرِ »والمحاقلةُ« كراءُ ا‘رضِ بالحنطة. أخرجه الثثة والنسائى .



9. (  234)- Ebu Sa´îd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene ve muhâkala´yı yasakladı. Müzâbene, yeni meyvenin daha hurma, ağacının başında iken satın alınmasıdır. İmam Malik "... kuru hurma vererek" ziyadesini kaydetti.

Muhâkale de buğday karşılığında tarlanın kiralanmasıdır.[68]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında araziyi kiraya vermek yaygın bir tatbikattı. Tohum, ekiciye ait olur, tarlanın münbit kısmından belli bir bölüm tarla sâhibine, geri kalan kısım da ekiciye ait olurdu. Reshulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu usûlü yasakladı çünkü ayrılan kısmın mahsül vermemesi, telef olması mümkündü.

Nevevî´nin açıklamalarına göre, âlimler bu konuda ihtilaf eder. Bazıları sadece mahsül karşılığında değil, altın, gümüş, vs. karşılığında da olsa tarlanın kiraya verilmesine -hadisteki ıtlaka dayanarak- karşı çıkmıştır. Ebu Hanîfe, Şaifî başta diğer bir çok ulema, arazinin altın, gümüş zahîre, elbise ve diğer eşyalar mukabili kiraya verilebileceğini söylemiştir. İcar bedeli ekin cinsinden de olabilir. Ancak, çıkan mahsulün üçte biri veya dörte biri gibi bir cüzüne mukabil icârı câiz değildir. Buna "muhâbere" denir. Muayyen bir parçanın tarla sahibi için ekilmesini şart koşmak da caiz olmaz.

Ahmet İbnu Hanbel, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Malikîlerden bazılarına göre, "Yeri altın ve gümüş mukabilinde kiraya vermek ve mahsulün üçte biri, dörtte biri gibi bir cüzü karşılığında kiraya vermek caizdir. Muhtar olan da budur."

Farklı görüşlerden herbiri rivayete dayanmaktadır[69].



ـ10ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما قالَ  :  ]نهى رَسُولُ اللّهِ # عنِ المُزَابنَةِ، وَالْمُزَابَنَةُ بيعُ الثَّمَرِ بالتَّمْرِ كيً، وَبيعُ الكَرْمِ بالزَّبِيبِ كيً[. أخرجه الستة .



10. (  235)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene´yi yasakladı. Müzâbene, yaş hurmayı, ölçeğe vurarak kuru hurma mukabili satmaktır, keza taze üzümü ölçeğe vurarak kuru üzüm karşılığında satmaktır."[70]



ـ11ـ وفي أخرى ‘بى داود رضى اللّه عنه  :  ]نَهى عن بَيْعِ الزَّرْعِ بِالحِنْطَةِ كيً[ .



11. (  236)- Ebu Dâvud´un bir diğer rivayetinde  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ekini, ölçekli olarak buğdayla satmaktan yasakladı."[71]



AÇIKLAMA  : 



Önceki hadiste açıklanan müzâbeneye benzer. Şu miktar arazideki ekini, kile nevinden muayyen bir miktar buğday mukabili satmaktır. Bu tarz satışı Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yasaklıyor. Müteakip hadis meseleye daha fazla açıklık getirecektir.[72]



ـ12ـ وفي أخرى للشيخين عن جابر رضى اللّه عنه  :  ]نَهى عنِ المُخَابرَةِ وَالمُحَاقَلَةِ. قالَ  :  عطاءُ فسَّرَ لنَا جَابِرٌ قال  :  أمّا المخابرةُ  :  فا‘رضُ البيضاءُ يدفعُهَا الرجلُ إلى الرجلِ فيُنفِقُ فيها ثمّ يأخذُ من الثمرةِ، وزَعَمَ أنّ المُزَابَنَةَ بيعُ الرُّطَبِ في النخلِ بالتمرِ كي، والمحاقَلةُ في الزرعِ على نحوِ ذلك، بيعُ الزرعِ القائم بالحبِّ كيً[ .



12. (  237)- Sahiheyn´in Hz. Câbir´den kaydettikleri bir rivayet de şöyle  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Muhâbere ve Muhâkale´yi yasakladı. Atâ der ki  :  Câbir bize şu açıklamayı yaptı  : 

Muhâbere  :  Boş araziyi, sâhibi bir başkasına verir. Alan adam bütün masrafları karşılayarak tarlayı eker. Tarla sâhibi mahsülden hisse alır. Müzâbene´ye gelince, bunun "daha ağaçta iken yaş hurmayı, kuru hurma ile ölçekle satmak" olduğunu söyledi. Muhâkale ise, ekinden cârî bir alışveriş, müzâbene´ye benzer, ekinin ölçekle buğday mukabili satılmasıdır.[73]



ـ13ـ وفي أخرى لمسلم رحمه اللّه  :  ]نَهى عن المحاقلةِ والمزَابَنَةِ والمعاوَمةِ والمُخَابَرَةِ قال  :  والمعاومةُ بيعُ السنينَ. وعن الثُّنَيَّا[. زاد أصحاب السنن  :  إ أن تُعلَمَ .



13. (  238  )- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle denir  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) muhâkale, müzâbene, muâveme ve muhabere suretiyle yapılan alışverişleri yasakladı.

-Ravi der ki  :  Muâveme, bir kaç yılı içine alan bir satıştır.- Keza, sünya´yı da yasakladı" Sünen müellifleri şu ziyadeyi kaydederler. "...bilinme durumu hâriç"[74]



AÇIKLAMA  : 



Birkaç yılı içine alan muâveme akdinde açık bir aldatma vardır. Çünkü müteakip yıllarda da, meyve olup olmayacağı, bahçenin bir afete maruz kalıp kalmayacağı bilinemez. Burada açıklamaya muhtaç olan şekil sünyâ´dır. Sünyâ  :  Kişinin bahçesinin meyvesini tamamen satıp, belli ve muayyen olmayan bir kısmını hâriç tutmasıdır. Sünen müellifleri, koydukları kayıtta istisna kılınan kısım belirtildiği takdirde, bu satışın câiz olacağını açıklamışlardır.[75]



ـ14ـ وفي أخرى للنسائى  :  والمخاضرَةِ والمخابرَةِ قال  :  والمخاضرةُ بيعُ التمرِ قبلَ أن يزهُوَ، والمُخَابَرَةُ بيعَ الكدَسِ بكذا وكذا صاعاً.زاد البخارى عن أنس  :  والممَسةِ والمنابَذةِ »الكدس« الطعام المجتمع كالصّبرة .



14. (  239)- Nesâî´nin diğer bir rivayetinde  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)... muhâdara ve muhâbere satışlarını yasakladı" der. Ravi şu açıklamayı yaptı  :  Muhâdara, hurmanın alaca düşmezden önce satılmasıdır, muhâbere de, yığının, (  miktarını göz kararıyla tahmin edip) şu kadar bu kadar sâ´ya satmaktır.

Buhârî, Enes´ten şu ziyadeyi kaydetti  :  "...mülâmese ve münâbeze´yi de... yasakladı."[76]



AÇIKLAMA  : 



Mülâmese, satış sırasında, taraflardan birinin  :  "Elbisene değersem veya sen elbiseme değersen alım-satım kesinleşmiştir" demesidir.

Münâbeze de buna benzer bir akit çeşididir.Alım-satım yapanların birbirlerinin elbisesine bakmadan, elbiselerini birbirlerine atınca akdin kesinleşeceği hususunda anlaşmalarıdır.

Mülâmese ve münâbeze´nin mahiyeti yani nasıl cereyan ettiğinin tavsifinde, alimler ihtilâf ederler. Umumiyetle katlanmış olarak gelen veya karanlıkta getirilen kumaşın iyice görüp anlamadan sadece el değmesiyle akdin kesinleşmesi hususundaki mutabakata mülâmese denmektedir. Bu durumda kumaşın sâhibi  :  "Kumaşı sana, şu fiyata, elle dokunman, bakman yerine geçmesi şartıyla sattım, bakınca geri verme hakkına sahip değilsin" der. Öbürü de kabul eder. Müşteri değme sonunda karar verdi mi akit kesinleşir.

Münâbezede atılan şey taş mı kumaş mı, ihtilaflıdır. Taş ise, satıcı  :  "Şu taşı atıyorum, kumaşa değince satılmış demektir" veya "Şu taşın ulaştığı yere kadar olan araziyi sana satıyorum."

Bu çeşit alım satımlardaki aldanma ve aldatma durumları izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır.[77]



DÖRDÜNCÜ FASIL


ALIM-SATIMI CAİZ OLMAYAN EŞYALAR HAKKINDA



ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما أن عمر رضى اللّه عنه قالَ  :  ]أيُّمَا وليدةٍ ولَدَتْ من سيِّدها فإنَّه يبيعُهَا، وَ يَهبُهَا، وََ يُورِّثُهَا، ويَسْتَمْتِعُ بهَا ما عاشَ، فإذا ماتَ فهى حُرةٌ[. أخرجه مالك .



1. (  240)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Ömer (  radıyallahu anh) buyurdu ki  :  "Efendisinden çocuk doğuran cariyeyi efendisi artık satamaz, hibe edemez, miras olarak da bırakamaz. Hayatta kaldığı müddetçe ondan istifade eder. Ölecek olursa cariye hür olur."[78]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in hadiste beyan ettiği üzere efendisinden çocuk dünyaya getiren cariyenin (  köle kadın) satılamıyacağı hususunda İslâm fukahası icma etmiştir. Müteâkiben kaydedeceğimiz Câbir hadisi bu hükme muarız değildir. Hz. Ömer´in tatbikatına uymayan bazı rivayetlere itibar edilmemiştir. Ümmü Veled de denen bu durumdaki köle kadınlar yarı hür bir statü kazanırlar. Efendi ölünce derhal hür olurlar.[79]



ـ2ـ ولرزين عن جابر رضى اللّه عنه قالَ  :  ]بِعْنَا أمَّهاتِ ا‘ودِ على عهدِ رسولِ اللّه # وأبى بكرٍ، فلما كان عمرُ رضى اللّه عنه نهانَا فانتَهَيْنَا[ قال  :  ابنُ ا‘ثيرِ ولمْ أجِدْهُ في ا‘ُصول .



2. (  241)- Rezîn, Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´in şu sözünü kaydeder  :  "Biz Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ebu Bekir (  radıyallahu anh) zamanında ümmü veled´i satardık. Hz. Ömer bu alışverişten bizi yasaklayınca terk ettik."

İbnu´l-Esir  :  "Bu rivayeti ana kaynaklarda (  Usûl) göremedim" der.[80]



ـ3ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما. أنّ رسولَ اللّهِ #  :  ]نهَى عن بيْعِ الوََءِ وعن هِبَتِهِ[. أخرجه الستة .



3. (  242)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) diyor ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) velâ´nın alım-satımını ve hibe edilmesini yasakladı."

Bazı âlimler, hadisteki "... hibe edilmesini..." kısmının, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü olamıyacağını iddia etmiştir.[81]



AÇIKLAMA  : 



Velâ  :  Tasarruf, muâvenet, muhabbet demek olup kurb (  yakınlık) mânâsına olan velî kelimesinden alınmadır. Hakukî bir tâbir olarak, verâsete sebep olan hükmî bir akrabalık ifade eder. Bu akrabalık âzad etme sonucu efendi ile azadlı köle arasında teessüs eder ki, buna velâ-i i´tâk denir. Tevârüs ve diyete iştirak gibi karşılıklı bir kısım hak ve sorumluluklar getirir. Velâ´nın akidle hüsulü de söz konusudur, buna velâ-i müvâlat denir. Şu halde, yukarıdaki hadis, bu hukukî akrabalığın para ile satışını veya hibe yoluyla bir başkasına devredilmesini yasaklamaktadır.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinde velâ´nın hibe edildiğini ifade eden bazı rivayetlerin varlığı sebebiyle hadisin hibeyi yasaklayan kısmının Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e ait olamayacağını söyleyen alim olmuştur. Ancak hadisin hükmünde icma edilmiştir.[82]



ـ4ـ وعن إياسِ بن عبد اللّه رضى اللّه عنه قالَ  :  ]نهَى رسولُ اللّهِ # عن بَيْعِ الماءِ[. أخرجه أصحاب السنن .



4. (  243)- İyas İbnu Abdillah (  radıyallahu anh) "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in suyun satılmasını yasakladığını" rivayet etmiştir.[83]



AÇIKLAMA  : 



Alimler çoğunlukla buradan yağmur, pınar veya nehir suyunu anlamışlardır. Değilse, kişinin kabına aldığı suyu satabileceğini söylemişlerdir.

Ancak, Tirmizî´nin belirttiği üzere, insanlar suya muhtaçken, bir kimsenin ihtiyacından artan suyu başkasına satmasını mekruh addeden alimler de mevcuttur.[84]



ـ5ـ ولمسلم والنسائى عن جابر رضى اللّه عنه  :  ]أنّه نهى عن بَيْعِ فضْلِ الماءِ[ .



5. (  244)- Hz. Câbir´ (  radıyallahu anh)´den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Suyun fazlasını satmayı yasaklamıştır."[85]



ـ6ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قالَ  :  قال رسُولُ اللّهِ #  :  ] يُباعُ فَضْلُ الماءِ لِيُبَاعَ بِهِ الكَ‘ُ[. أخرجه الشيخان .



6. (  245)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Ot satmak maksadıyla suyun fazlası satılmaz" dediğini rivayet etmiştir.[86]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) burada kişinin ihtiyacından artan suyu içmek veya hayvanlarını sulamak üzere başkası istediği zaman bunu vermemekten veya parayla satmaktan yasaklamıştır. Âlimler, arazi sulamak için istendiği takdirde parayla satılabileceğinde ittifak ederler.

Şârihlerin açıkladığı üzere yukarıdaki hadis, kaplara alınan suyu değil daha ziyade şöyle bir durumu mevzubahis etmektedir  :  Kırda, bir zatın tarlasında, kendine ait kuyusu var. Başka kuyu veya su kaynağı yok. O kuyunun suyundan istifâde edilebildiği takdirde başkaları hayvanlarını kırda otlatabilecektir. Aksi takdirde susuzluk endişesiyle kimse hayvanını otlağa getiremiyecektir. Bu durumda suyun parayla satılması, dolaylı olarak otlağın, daha doğrusu kırdaki otların satılması olacaktır.

Hadiste geçen kelâ, yaş veya kuru her çeşit otu ifade eder. Şu halde hayvanlarını orada otlatmak zorunda olan sürü sâhibi, hissedeceği zarurete göre, sâdece suya değil, buna ilâveten kırın otuna da para vermek mecburiyetinde kalabilir. Böylece su sâhibi zulüm üzerine zulümde bulunabilir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) muzdar durumda kalanların istismarını önlemek için bu durumdaki su sâhiplerinin, ihtiyaçlarından artan miktarı satamıyacaklarını teşrî buyurmuştur. Hadiste nehye kuvvet vermek için suyun satılması, kırdaki otun satılması gibi gösterilmiştir.

Bu yasağın hükmü, tenzihî bir kerâhet midir, tahrîmi bir kerâhet midir ihtilaf edilmiştir, ancak esah olan tahrimî olmasıdır. Nevevî, kırdaki ihtiyaç fazlası suyun parasız verilmesi üç şart altında vacibtir der ve açıklar  : 

1- İhtiyacı görebilecek başka su yoksa,

2- Suyun hayvanları sulamak için kullanılması, ekinleri sulamak için değil,

3- Su sahibinin kendisi bu suya muhtaç olmaması, yani ihtiyacından artması.

Fazla suyu ihtiyaç sahiplerine vermemesinin büyük günah olduğunu söyleyen alimlerimiz de vardır.

Yolcu ve hayvanlara su vermenin vücubunda ihtilaf yok ise de, mezkur kuyunun civarında ikâmet etmek isteyenlere verme hususunda ihtilaf edilmiştir. Bâzı âlimler "Burada ikamette zaruret olmadığı için böylelerine su vermek vâcib değildir" derken, bazıları "Vâcibtir" demiştir. Esah olan da bu ikinci görüştür. Kezâ bunlardan para alınıp alınmayacağı da ihtilaflıdır, ancak "alınamaz"diyen görüş râcih kabûl edilmiştir.[87]



ـ7ـ وفي أخرى للستةِ إّ النسائى  :  ] تَمنعُوا فضلَ الماءِ لِتَمنَعُوا بِهِ الك‘[ .



7. (  246)- Nesâî dışındaki beş kitapta geldiğine göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretmiştir  :  "Ota mâni olmak maksadıyla suyun fazlasına mânî olmayın."[88]



AÇIKLAMA  : 



Şarihlerin açıkladığına göre, bir otlağa yakın yerde bir kimseye ait bir kuyu var. İnsanlar başka kuyu olmadığı için, onun suyundan istifâde edemedikleri takdirde, hayvanlarını, susuzluk endişesiyle oraya otlatmaya getiremeyecekler. Böyle bir durumda kuyu sahibinin ihtiyaç fazlası suyu vermemesi otlağın kendine kalmasını netice verecektir. İşte Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir düşünce ile ihtiyaç fazlası suya mâni olmayı yasaklamakta, haram kılmaktadır. Önceki hadise ve açıklamasına da bakılsın.[89]



ـ8ـ وفي أخرى لمالك عن عمرة بنت عبدالرحمن  :  ] يُمنعُ نَقْعُ البِئْرِ[ .



8. (  247)- Amra Bintu Abdirrahmân´ın naklettiğine göre Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  : 

"Kuyu suyunun fazlası yasaklanamaz"[90]



AÇIKLAMA  : 



Hadisten "kuyunun içinde biriken su" anlaşıldığı gibi, ihtiyaçtan artan kısmı da anlaşılmıştır. Kuyu ortakları münâvebe ile sudan istifade ederken,kendi gününde ihtiyacı olmadığı için kullanmayan kişinin, kullanılması zarar getirmeyecek ise, ortağına mâni olmaması gereğini de anlamışlardır.[91]



ـ9ـ وعن رجل من المهاجرين قال  :  ]غَزَوْتُ مَعَ رسولِ اللّه # ثثاً أسمعهُ يقول  :  المسلمونَ شركاءُ في ثثٍ  :  في الماءِ، والكَ“ِ، والنارِ[ .



9. (  248  )- Muhâcirlerden bir kişi şunu anlatmıştır  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le birlikte üç defa gazveye katıldım. Onun şöyle söylediğini işittim  :  "Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar  :  Suda, otda ve ateşte." [92]



AÇIKLAMA  : 



Burada, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yaygın bir câhiliye geleneğini kaldırmıştır. Kişi belli bir bölgenin otlağını kendi hayvanlarına ayırıp, başkasına yasaklayabiliyordu. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) sahipsiz arazinin (  mevât) otunu kimsenin başkasına menedemiyeceği prensibini getirmiştir. Sahibi olan arazinin otuna veya kaba alınmış suyuna başkası izinsiz karışamaz.

Ateş meselesine gelince, bazı alimler, ateş elde edilen taş, odun gibi maddeleri anlayarak, sahipsiz araziden bunların alınmasına kimse mâni olamaz demişlerdir. Tutuşturmak maksadıyla köz vs. isteyenin talebinin de reddedilemiyeceğini anlayanlar olmuştur.[93]



ـ10ـ وعن بهيسة الفَزارية رضى اللّه عنها قالت  :  ]استأذنَ أبِى النبىَّ # فدخلَ بينهُ وبينَ قَميصِهِ فجعلَ يُقَبِّلُ ويلتزِمُ. ثم قال يارسولَ اللّه  :  حَدِّثْنِى ما الشَّئُ الذى

يَحِلُّ مَنعُهُ؟ قال  :  الماءُ. ثم قال مَا الشَّىْءُ الَّذِى َ يَحِلُّ مَنْعُهُ قَالَ  :  الْمِلْحُ ثُمَّ قَالَ ماذا؟ قالَ النَّارُ. ثم قال يا نبىَّ اللّهِ  :  ما الشئُ الذى يَحِلُّ مَنْعُهُ؟ قال  :  أن تَفْعَلَ الخيرَ خَيْرٌ لكَ[. أخرجهما أبو داود .



10. (  249)- Büheysetu´l-Fezâriyye (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Babam, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan izin isteyerek kendisi ile kamîsi arasına girdi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı öpüyor ve kucaklıyordu. Sonra  : 

"Ey Allah´ın Rasûlü yasaklanması yasak olan şey nedir bana söyle" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Tuz!" dedi. Babam tekrar sordu  : 

"Başka ne var " Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ateş!" dedi. Sonra tekrar sordu  : 

"Ey Allah´ın Resûlü yasaklanması helal olmayan şey nedir " Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Hayır yapman kendine hayırdır" cevabını verdi"[94]



AÇIKLAMA  : 



Burada tuz için de ot ve su için yukarıda beyan edilen hüküm konmaktadır. Tuz bir yerde, bir dağda maden halinde mevcutsa ondan istifadede herkes eşittir. Ama bir kimsenin mülkü içinde ise ondan istifade hakkı sâhibine aittir. Satmak, satmamak, mani olmak gibi her çeşit tasarrufu vardır.[95]



ـ11ـ وعن أبى أمامة رضى اللّه عنه. أن رسولَ اللّه # قالَ  :  ] تَبيعُوا الفَيْناتِ المُغَنِّياتِ، وََ تَشْتَروهُنَّ، وَ تُعلِّمُوهُنَّ، وَ خَيْرَ في تِجَارَةٍ فِيهنَّ، وثمَنُهُنَّ حَرامٌ. قال  :  وفي مِثلِ هذا أنزَلتْ »وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرى لَهْو الحديثِ«[ .



11. (  250)- Ebu Ümâme (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Şarkıcı cariyeleri satmayın, satın da almayın. Onlara (  musikî) de öğretmeyin. Onları alıp satmak şartıyla yaptığınız ticarette hayır yoktur, onlar için ödenen para haramdır." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ilave etti  :  "Şu âyet bu gibiler hakkında nâzil olmuştur  : 

"İnsanlardan bazıları, bir bilgisi olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için boş sözlere müşteri çıkarlar. Allah yolunu alaya alırlar. İşte bunlara alçaltıcı bir azab vardır" (  Lokman  :  31/6).[96]



AÇIKLAMA  : 



Burada, çalgıcı olduğu için, cariyenin satın alınması yasaklanıyor. Bazı âlimler böylesi cariyeler üzerinde yürütülen akdin fâsid olacağını söylemiştir. Ancak Cumhur, sıhhatini kabul eder. "Ancak onlardan alınan para haramdır. Tıpkı şarapçıya satılan üzümden alınan para gibi, zîra bu satışta haram işe yardım var" demişlerdir. Alimler âyeti bu makamda  :  "Allah´ı zikirden alıkoyan haram şarkıcı sesleri satın alan" şeklinde anlamış, boş söz (  Lehve´l- hadis) tabirinin içine her çeşit zararlı, faydasız hakikatı olmayan şeyleri dâhil etmişlerdir.

Şarkıcılığın haram olduğuna kail olanlar da bu hadis ve bu âyete dayanırlar.[97]



ـ12ـ وعن أبى سعيد رضى اللّه عنه قالَ  :  ]نَهَى رسولُ اللّهِ # عن شِرَاءِ الغنائِم حتى تُقْسَمَ[. أخرجهما الترمذى .



12. (  251)- Ebu Said (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) taksimden önce ganimetin satılmasını yasakladı."[98]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) sahih rivayetlerle de sabit olduğu üzere, savaş sırasında elde edilen ganimet malından herhangi bir şeyi, taksim edilmezden önce temellük edinmeyi, satmayı şiddetle yasaklamıştır. Bu davranış, gulûl yani devlet malından yapılan hırsızlık olarak vasıflandırılmıştır. Ganimet malından bir iğne, bir ayakkabı bağı çalanın bile, savaşta öldürülme hâlinde şehitlik mertebesini kaybedeceği, cehenneme gideceği sarih olarak ifade edilmiştir.

Ancak, ganimet olarak elde edilen at, silah, elbise, yiyecek gibi, savaş sırasında kullanılmasına ihtiyaç duyulan bazı malzemenin, taksimden önce, savaş gayesine uygun olarak kullanılmasını âlimler tecviz etmişlerdir. Savaş gayesi dışında bunlar da kullanılamaz, hibe edilemez.[99]



ـ13ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قالَ  :  ]كانَ أهلُ الجاهِليَّةِ يَتَبَايَعُونَ لحَمْ الجَزُورِ إلى حَبْلِ اَلْحَبَلَةِ، وحَبْلُ الحَبلَةِ أن تُنْتِجَ الناقةُ ما في بَطْنِهَا ثم تَحْملُ التى



تُنْتَجُ  :  فنهاهم رسولُ اللّه # عن ذلكَ[. أخرجه الستة.وفي أخرى للبخارى  :  ثُم تُنتِجُ التى في بَطنِهَا .



13. (  252)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Cahiliye insanları, devenin etini, karnındakinin hamileliği vaktine satarlardı. "Karnındakinin hamileliği" devenin karnındakini doğurması, doğanın da büyüyüp hamile kalmasıdır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu alışverişi yasakladı."

Buhârî´nin bir rivayetinde "...sonra karnındaki de doğar" denir.[100]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıdaki hadis iki farklı anlayışa götürmüştür  : 

1- Buradaki satış, hayvanın doğuracağı yavrunun doğurma zamanında ödenmek üzere veresiye yapılan satıştır.

2- Bu satıştan maksad, hal-i hazırda hâmile olan devenin doğacak yavrusunun satılmasıdır. Râvi İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma)´in açıklamasına göre birinci mâna esastır.

Her iki tefsirdeki satışı da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamış bulunmaktadır. Birincisi yasaktır, çünkü meçhul bir vadeye ta´lik edilen bir ödemeyle yapılan satıştır. İkinci de yasaktır, çünkü, henüz mevcut olmayan (  ma´dum), meçhûl ve satıcının elinde bulunmayan bir şeyin satışıdır, teslimi kesin değildir.[101]



ـ14ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما. أنّ رسولَ اللّهِ # قال  :  ]السَّلَفُ إلى حَبْلِ الحَبْلَةِ رباً[. أخرجه النسائى .



14. (  253)- İbnu Abbâs (  radıyallahu anh)´ın naklettiğine göre Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  : 

"Ödemenin, karnındakinin doğumuna tehiri riba (  faiz)dır."[102]



AÇIKLAMA  : 



Bu, müşterinin, hâmile devesi bulunan şahsa, bu devenin bedelini vermesi ve şöyle demesidir  :  "Bu deve doğurur ve doğurduğu da doğurursa, onun doğurduğunu bu fiyata senden satın alıyorum." İşte bu çeşit bir muamele ribaya benzemektedir ve riba gibi haramdır. Çünkü henüz mevcut olmayanın satışıdır ve bu, tam bir aldatmadır.[103]



ـ15ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رسولُ اللّهِ # عن ضِرَابِ الْجَمَلِ[. أخرجه مسلم والنسائى.



15. (  254)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) erkek deveye (  parayla) çekmeyi yasakladı."[104]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, "...erkek deveye çekmeyi yasakladı" şeklinde ise de, âlimler umumiyetle, para ile çekmeyi anlayarak alınan paranın tahrimine hükmetmişlerdir. Bazı hadislerde daha açık bir tabirle "erkek devenin suyunu (  satmayı) yasakladı", şeklinde ifade edilmiştir. Alimler, para mukabili damızlık hayvana dişilerinin çekilmesi caiz mi değil mi diye ihtilâf etmişlerdir. Damızlığa çekilme normal olarak yasak olmayıp, para ile bu işin yapılması münâkaşalıdır.[105]



ـ16ـ وعن أنس رضى اللّه عنه قال  :  ]بَاعَ حَسَّانُ رضى اللّه عنه حِصَّتَه من بَيْرُحاءَ مِنْ صَدَقَةِ أبى طلحةَ رضى اللّه عنه. فقيلَ له  :  أتبِيعُ صَدَقةَ أبى طَلْحَةَ؟ فقال  :  أ أبيعُ صاعاً مِنْ تَمْرٍ بصَاعٍ منْ دَرَاهِمَ[. أخرجه البخارى .



16. (  255)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hassan (  radıyallahu anh), Ebu Talha (  radıyallahu anh)´nın tasadduk ettiği Beyruha adlı bahçeden hissesine düşen kısmı (  Hz. Muâviye´ye yüzbin dirheme) satmıştı. Kendisine  : 

"Ebu Talha´nın sadakasını satıyor musun " dediler. Şu cevabı verdi  : 

"Yani bir sâ´ hurmayı, bir sa´ para mukabilinde satmayayım mı "[106]



AÇIKLAMA  : 



Rivayetlerde geldiği üzere, "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemeziniz.." (  Âl-i İmrân  :  3/92) meâlindeki âyet nâzil olunca, Ashabın sevdiği şeylerden infak etmeye başlamıştı. Ebu Talha da, suyunun tatlılığı ve gölgesinin serinliği ve tanziminin güzelliğiyle Medine´de şöhret yapmış olan Beyruha adındaki bahçesini tasadduk eder. Bu bahçe o kadar hoştur ki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman orayı şereflendirirdi. İşte Allah´ın âyette vaadettiği iyiliğe (  birr) nâil olmak arzusuyla Ebu Talha (  radıyallahu anh) bu en sevgili, en değerli malını, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın irşadı doğrultusunda yakınlarına bağışlar. Yukarıdaki rivayet bu taksimden hissemend olanlardan birinin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şâiri Hassan (  radıyallahu anh) olduğunu ifade ediyor.

Bu bahçenin Ebu Talha tarafından vakfedldiği de söylenmiş ise de satış akdi, bunun vakıf değil temlik olduğunu gösterir. Zîra vakıf olsa idi Hassan (  radıyallahu anh)´ın satması caiz olmazdı. Ancak, Ebu Talha, "hissesini satma ihtiyacını duyan satabilir" diye şart koyarak vakfetmiş ise, bu şart caiz olabilir" denmiştir. Hz. Ali ve başka bazıları vakıfta böyle bir şartın caiz olduğunu söylemişlerdir. Muhammed İbnu´l-Hasan el-Mahzûmî Ahbâru´l-Medîne adlı kitapta Hz. Muâviye´nin bahçeden satın aldığı hisseye yüzbin dirhem ödediğini belirtir. Buraya Hz. Muâviye (  radıyallahu anh) Kasru Benî Hudeyle adıyla bilinen bir köşk yaptırmıştır[107].



ـ17ـ وعن ابن المسيب قال  :  ]نهى رسول اللّه #  :  عنْ بَيْعِ الْحَيَوَانِ باللَّحْمِ[. أخرجه مالك .



17. (  256)- İbnu´l-Müseyyeb anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hayvanın et mukabilinde satılmasını yasakladı."[108]



AÇIKLAMA  : 



Canlı hayvanın "şu kadar et" mukabilinde satılmasını yasaklamıştır. Bunlar aynı cinse girdikleri için misli olmadıkları takdirde müzâbeneye girecektir. Zîra, hayvan kesilince ne kadar et vereceği, az mı çok mu olacağı bilinemez. [109]





BİRİNCİ FASIL


ALDATMAYA DAİR



ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما  :  ]أنّ رجً ذكرَ لِرسولِ اللّهِ # أنّهُ يُخْدَعُ في البيوعِ. فقالَ رسول اللّه #  :  مَنْ بَايَعْتَ فقل خِبةَ، فكانَ إذا بايََعَ قال َ خِبَةَ[. أخرجه الستة إ الترمذى. »الخبة« الخداع .



1. (  257)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek alışverişte aldatıldığını söyledi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisine  : 

"Alış-veriş yaptığın kimseye  :  Aldatmaca yok! de" buyurdu."[110]



AÇIKLAMA



Bu hadise dayanarak alış-verişte aldatma olamaz, normal değerinin üçte birini bulan bir aldatma olursa aldanan tarafın "hıyâr hakkı" vardır denmiştir. Ancak, Hanefî, Şâfiî ve diğer bazılarına göre, alış-verişte esas, bir tarafın aldanmasıdır. Aldanma az da olsa çok da olsa, aldanana hıyâr hakkı sağlamaz. Esas olan görüş de budur. Ama mahkemeye müracaat hakkı vardır.[111]



ـ2ـ وعن عبد المجيد بن وهْب قال  :  قال لى العَدَّاءُ بنُ خالدٍ رضى اللّه عنه  :  ]أ أُقرِئُكَ كِتاباً كَتَبَهُ لى رسولُ اللّهِ #؟ قلت بلى. فأخْرَجَ إلىَّ كِتاباً »هذا ما اشتَرى العُدَّاءُ بنُ خالدِ بن ذَهْوَةَ من محمّدٍ #، اشترَى منهُ عبداً أو أمَةً َ دَاءَ وَ غائِلةَ و خِبْثَةَ، بيعُ المُسْلمِ من المسلمِ«[.

قال  :  قتادة »الغائلة« الزنا والسرقة واŒباق. أخرجه البخارى تعليقاً والترمذى .



2. (  258  )- Abdülmecid İbnu Vehb anlatıyor  :  "Bana, el-Addâ´ İbnu Hâlid (  radıyallahu anh)  : 

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bana yazdığı bir mektubu sana okuyayım mı " dedi. Ben  : 

"Memnuniyetle!" deyince bir mektup çıkardı. Mektupta şunlar yazılı idi  : 

"Bu, el-Addâ İbnu Hâlid İbni Zehve´nin Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´den satın aldığı şeyi tevsik eder. el-Addâ ondan bir köle veya cariye satın aldı. Kölede, ne herhangi bir hastalık, ne (  zina, hırsızlık, kaçma gibi) bir düşkünlük ne de (  satışını gayr-ı meşru kılan hürr asıllı bulunmak, emânet ve rehin olarak verilmiş olmak gibi) haramlık yoktur. Bu Müslümanın Müslümana satışıdır."[112]



ـ3ـ وعن ابن أبى أوْفى رضى اللّه عنهما ]أنَّ رجً أقَامَ سِلعةً في السُّوقِ، فَحَلَفَ باللّهِ لقد أُعطِىَ بها مالم يُعْطَ لِيُوقِعَ فيهَا رجً من المسلمينَ فنَزلتْ »إنَّ الذين يَشْتَرونَ بِعَهْدِ اللّهِ وأيْمَانِهِم ثمناً قليً« إلى آخر اŒية[. أخرجه البخارى .



3. (  259)- İbnu Ebî Evfâ (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam çarşıya satmak üzere mal koydu. Müslümanlardan biri alıcı çıkınca, onu ikna için, "senin vermediğin parayı ödedim" diye Allah´a kasem etmişti. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu  : 

"Allah´ın ahdini ve yeminlerini az bir değere değişenler var ya, işte onların âhirette bir payları yoktur. Allah, kıyamet günü, onlara hitab etmeyecek, onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab onlar içindir" (  Âl-i İmrân  :  3/77)[113]



AÇIKLAMA  : 



Yemin meselesine temas eden bir ayet-i kerimenin nüzulüne sebep olan bir vakayı aydınlatan yukardaki hadisten şârihler, alışveriş esnasında, mala rağbeti artırmak için yemin etmenin yasaklandığı hükmünü çıkarmışlardır. Âyet-i kerime, sürüm maksadıyla Allah´ın adını vererek yemin edenler hakkında birçok cezanın takdir edildiğini beyan etmektedir  : 

1- Ahiret nimetlerinden mahrumiyet,

2- Cenab-ı Hakk´ın kelâmına mazhariyetten mahrumiyet.

3- Allah´ın rahmet bakışından mahrumiyet.

4- Günahlardan tezkiyeden mahrumiyet,

5- Elim bir azâbı hak etme.

Yemin etiğimiz meselede sadık bile olsak alışveriş gibi basit işlerde yemine müracaattan kaçınmalı, çok ciddî, son derece mühim meselelerde yemin etmeliyiz. Yemin, dâvada hak olduğumuzu te´yid için Allah´ı şâhid kılmaktır.[114]



ـ4ـ وعن عمرو بن دينار قال  :  ]كانَ هَا هُنَا رجلٌ اسمهُ نَوَّاسٌ وكَانَ عِنْدَهُ إبِلٌ هِيمٌ فاشترَى ابنُ عمر رضى اللّهُ عنهُما تلكَ ا“بلَ من شريكٍ له فجاءَ إليهِ شريكُهُ فقال  :  بعنا تلكَ ا“بلَ. قال مِمَّنْ؟ قال منْ شيخِ كذا وكذا. قال  :  وَيْحَكَ ذاكَ واللّهِ ابنُ عُمرَ، فجاءهُ فقال  :  إنَّ شَريكِى باعَكَ إبً هيماً ولم يُعْرفْكَ. قال  :  فاسْتَقْهَا  :  فلما ذهبَ ليستاقهَا قال دَعْها رَضينا بقضاءِ رسولِ اللّهِ #، عَدْوَى[. أخرجه البخارى.»والهُيامُ« داء يأخذ ا“بل فتعطشُ فتَهلكُ منه .



4. (  260)- Amr İbnu Dinar anlatıyor  :  "Nevvas adında biri vardı. Yanında su içme hastası bir deve vardı. İbnu Ömer (  radıyallahu anh) bu deveyi ortağından satın aldı. Ortağı kendisine uğrayınca  : 

"Şu devemiz var ya onu sattık" dedi  :  Ortağı

"kime" deyince

"şu şu evsafta bir yaşlıya" diye tarif etti. Ortağı  : 

"Öyle mi, amma da yaptın, vallahi o zat İbnu Ömer´dir" dedi  :  Sonra İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´e gelerek  : 

"Ortağım sana su içme hastası bir deve satmış, durumunu da sana söylememiş" dedi. İbnu Ömer  : 

"Öyleyse götür onu" dedi. Adam götürmek üzere tutunca  : 

"Bırak deveyi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüne râzıyız, sirayet yoktur" buyurdu."[115]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, sonradan beyan edildiği takdirde, ayıplı bir malın reddedilebileceği gibi alınabileceğini de ifade etmektedir.Müşteri ayıbını bilerek razı ise bu hile, aldatma sayılmaz. Nitekim burada İbnu Ömer, ayıplı deveye râzı olmuştur. Salih ve itibarlı kişileri aldatmaktan kaçınmaya daha ziyade gayret gösterilmesi gereği de anlaşılmıştır. Çünkü  :  "amma da yaptın, o zat İbnu Ömer´dir" tabiri bunu ifade eder[116].



ـ5ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه ]أنَّ رسولَ اللّه # مَرَّ في السُّوقِ على صُبْرةِ طعامٍ فأدخلَ يدَهُ فِيهَا فنالت أصابِعُهُ بَلً. فقال  :  ما هذا يا صاحبَ الطعامِ؟ فقال  :  ياَ رَسُولُ اللّهِ أصابتْهُ السماءُ. قال أفَ جعلْتَهُ فوقَ الطَّعامِ حتّى يَراهُ الناسُ؟ مَنْ غَشَّنَا فليْسَ مِنَّا[. أخرجه

مسلم وأبو داود والترمذى، وهذا لفظ مسلم.



5. (  261)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama  : 

"Ey satıcı nedir bu " diye çıkıştı. Adam  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, yağmur ıslattı,deyince  : 

"Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlıyamaz mıydın Kim bizi aldatırsa o bizden değildir" buyurdu.[117]



ـ6ـ في رواية أبى داود والترمذى ]فأوحى إليهِ أنْ أدْخِلْ يدكَ فيهِ فأدْخَلَ يَدَهُ فيهِ فإذا هو مبْلولٌ فقال  :  ليسَ مِنَّا مَنْ غشَّ[ .



6. (  262)- Ebu Dâvud ve Tirmizî´nin rivayetlerinde (  yukarıdaki hadiste) şu ziyade mevcuttur  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a "elini yığına daldır" diye vahyedildi, o da elini daldırdı. Yığın ıslaktı. "Aldatan bizden değildir" buyurdu."[118]



ـ7ـ وعن عُقْبَة بن عامر رضى اللّه عنه قال  :  ] يَحِلُّ ِمْرئٍ مُسْلمٍ يبيعُ سِلعةً يَعْلَمُ أنَّ بِهَا داءً إ أخْبَرَ بِهِ[. أخرجه البخارى في ترجمة باب .



7. (  263)- Ukbe İbnu Âmir (  radıyallahu anh) buyurmuştur ki  :  "Müslüman bir kimsenin, bir malda kusur olduğunu bildiği halde, müşteriye haber vermeden satması haramdır." Buhârî, bunu bir babın başlığında kaydetmiştir. (  Büyû 19).[119]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in devlet reisi vasfıyla zaman zaman çarşıpazarı teftiş ettiğini gösterir. Ma´mafih çarşıya alışveriş için de gelmiş bulunsa, bu esnada konrol ve murâkebe işini de yürüttüğünü ve dolayısıyla, devletin bu işlere ehemmiyet vermesi gereğini ifâde eder.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in buğdaydaki yaşlığı gizlememesini söylemesi, bu yığnı toptan satmak üzere koyduğunu ifade eder. Çünkü ölçek ölçek satılma durumunda alttaki yaşlılık meydana çıkacağından, burada bir aldatma niyeti söz konusu olamaz. Şu halde bağ-bağ, sandık-sandık, sepet-sepet, çuval-çuval, toptan satışlarda üst kısma kalitelisini, kusursuzunu koyarak, müşterinin nazarından bazı kusurlarını gizlemek haram olmaktadır. Üst kısımla alt kısım arasında fark büyük olduğu takdirde müşteri akdini bozabilir, az farkı böyle bir hak tanımaz, çünkü alışverişte bir tarafın az miktarda aldanması normal karşılanır.

Bazı âlimler, bu hadisten, büyük ve fazilet ehli kimselerin alışveriş için pazara gitmelerinin sünnet olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Nitekim İmam Mâlik  :  "Eskiden insanların âdeti pazar yerlerine çıkmak ve oralarda oturmak idi. İbni Ömer çok defa pazara gelip orada otururmuş" der.

Yahya İbnu Sâid de  :  "Ben Saîd İbnu´l-Müseyyeb ile Sâlim Mevlâ İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´in bir kısım rivayetlerini, onlar çarşıda oturup sohbet ederken aldım" demiştir. Bu durumu te´yid eden bir rivayet, Ashabtan Abdullah İbnu Büsr en-Nasrî ile ilgili  :  "Bu zat (  radıyallahu anh), cuma namazını kıldıktan sonra, hemen çıkar, çarşı-pazarı bir dolaşır tekrar camiye girip ibâdetle meşgul olurmuş. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca  :  "Müslümanların Efendisi (  aleyhissalâtu vesselâm)´ni böyle yapar gördüm de ondan" cevabını vermiştir.[120]



İKİNCİ FASIL


SÜTÜ HAYVANIN MEMESİNDE BEKLETMEYE DAİR


ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  قال رسولُ اللّهِ # ]َ تُصَرُّ وَيُرْوَى َتَصُرُّوا ا“بِلَ والغنَمَ، ومن ابتَاعَهَا فهوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ بَعْدَ أنْ يَحْلُبَهَا إنْ شاءَ أمْسَكَ، وأنْ شَاءَ ردَّها وصاعاً من تمرٍ[. أخرجه الستة .



1. (  264)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Deve ve koyunun memelerinde süt bekletmeyin. Kim böyle sütü bekletilmiş bir sağmal hayvan satın almışsa sağdıktan sonra muhayyerdir, dilerse kabul eder, dilerse bir sâ´ miktarında kuru hurma da vererek iade eder."[121]



ـ2ـ وفي أخرى للبخارى  :  ]فإن رَضِيَهَا أمْسَكَهَا وإنْ سَخِطَهَا فَفى حَلْبَتِهَا صاعٌ من تمرٍ[ .



2. (  265)- Buhârî´nin bir başka rivayetinde "...Memnun kalırsa hayvanı tutar, memnun kalmazsa iâde eder. İâde ettiği takdirde sağdığı süt için bir sâ´ kuru hurma verir" denmektedir.[122]



ـ3ـ وفي أخرى لمسلم  :  فهو فيما بالخيار ثثةَ أيامٍ، وله  :  إن رَدَّ معها صَاعاً من طعامٍ سمراءَ.وله في أخرى  :  مِنْ تَمْرٍ سمراءَ.

ولهما  :  و تُصرُّ ا“بلُ والغنمُ .



3. (  266)- Müslim´in bir rivayetinde denmektedir. Büyû, 25.

Müslim´in bir başka rivayetinde  :  "...bir sa´ kuru hurma verir, buğday değil" denir.

Buhârî ve Müslim´in rivayetlerinde  :  "Deve ve koyunun sütü (  satış sırasında) memede bekletilmez" buyurulur.[123]



ـ4ـ وللنسائى رحمه اللّه  :  ]مَنِ ابْتَاع مُحَفَّلَةً أو مُصَرَّاةً[ .



4. (  267)- Nesâî´nin bir rivayetinde  :  "Kim sütü bekletilmiş bir deve veya davar satın alırsa.." denir[124].



ـ5ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  قال رسولُ اللّه #  :  ]مَن باعَ مُحفلةً فهوَ بالخِيارِ ثثةَ أيامٍ، فإن ردَّهَا ردّ معها مِثلَ أو مِثلَىْ لَبَنِهَا قمحاً[. أخرجه أبو داود .



5. (  268  )- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kim sütü memesinde bekletilmiş bir deve satın alırsa o üç gün muhayyerdir. Şayed iâde edecek olursa, hayvanla birlikte, sütü mislince veya sütünün iki mislince buğday da verir."[125]



AÇIKLAMA  : 



Dinimiz alışverişte dürüstlüğe çok ehemmiyet vermiş, aldatmanın her çeşidini yasaklamıştır. Bu meyanda satılacak olan sağmal hayvanların memesinde süt bekletmek de yasaklanmıştır. Cahiliye devrinde Araplar, satacakları hayvanı, çok süt veren cinsten göstererek daha iyi bir fiyatla satabilmek maksadıyla birkaç gün sağmayarak sütü memede bekletirlermiş. Bu çeşit hayvanlara musarrât denmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit satışları hususî kaideler getirerek, hileyi önlemek için tedbir almıştır. Yukardaki rivayetlerde, hayvanı iade edecek olan müşterinin, bir sâ´ miktarında hurma vermesi de istenmektedir. Bu, sağılmış olan süte karşılıktır.

Fakihler bu hadisleri farklı şekillerde yorumlamışlardır. Şâfiîler ehemmiyetle, burada kuru hurma verileceğini söylerler. Müşteri, kuru hurma bulamazsa hurmanın Medine´deki bedelini veya o beldeye en yakın bulunan hurma diyarındaki kıymetini verir.

İmam-ı Âzam, İmam Muhammed, İmam Yusuf ve İmam Malik gibi diğer bir kısım âlimler "müşteri sütü biriktirilmiş hayvanı hıyar-ı ayb denilen kusur muhayyerliği ile sâhibine iâde edemez, ancak noksanlığını ödetir. Çünkü burada iâdeye mâni olan ayrı ziyade vardır" demişlerdir.

Hanefîler, memede sütü bekletilen sağmal hayvan satın alındığı takdirde sonradan iâde edilemeyeceği prensibini te´yid edecek muhtelif delil ve izâh getirerek hadisin zahiriyle amel edilemeyeceğini belirtirler. [126]



ÜÇÜNCÜ FASIL


FİYAT KIZIŞTIRMAYA DAİR


ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه أنّ رسولَ اللّه # قال  :  ] َتَناجَشُوا[. أخرجه الخمسة إ النسائى .



1. (  269)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki  : 

"(  Alıcı olmadığınız hâlde, fiyatları kızıştırmak için) müşteri ile satıcının aralarına girmeyin."[127]



ـ2ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  ]نَهَى رسولُ اللّه # عن النَّجْشِ[. أخرجه الثثة والنسائى.وزاد مالك قال  :  »والنجش« أن تُعْطِيَهُ بِسِلْعتِهِ أكثرَ منها، وليس في نَفسِكَ اشتراؤُها فيَقتدِى بكَ غيرُكَ .



2. (  270)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) diyor ki  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) müşteri kızıştırmayı yasakladı".

İmam Mâlik şu ilâvede bulunur  :  "Kızıştırma (  necş)  :  Aslında alıcı olmadığın halde, (  araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (  gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni tâkiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır."[128]



ـ3ـ وعن ابنِ أبِى أوفى رضى اللّه عنهما قال  :  ]الناجِشُ أكِلُ الرِّبَا خائنٌ، وهوَ خِدَاعٌ باطلٌ يَحِلُّ[. أخرجه البخارى موقوفاً مُعَلَّقاً.



3. (  271)- İbnu Ebî Evfa (  radıyallahu anh) buyurmuştur ki  :  "Müşteri kızıştıran, ribâ yemiş hâindir. Bu iş, bâtıl bir aldatmadır, helâl değildir."[129]



AÇIKLAMA  : 



Müşteri kızıştırarak malın daha fazla bedelle satılmasını sağlamak sûretiyle satın alanın aldanmasına yol açtığı için yasaklanmıştır. Bu meselede hiçbir ihtilâf sözkonusu değildir. Bu satışın sıhati hususunda ihtilaf edilmiştir. Hanefîler´e göre, satıcı günahkâr olsa da satış sahihdir. İmam Malik müşterinin hakk-ı hıyarına, dolayısıyla dilerse akdi bozabileceğine kaildir. Ehl-i hadisten bazıları ile zâhirîlere göre akid fâsiddir.[130]



DÖRDÜNCÜ FASIL


ŞARTLAR VE İSTİSNA HAKKINDA


ـ1ـ عن ابن مسعود رضى اللّه عنه قال  :  ]أنهُ اشتَرى جَارِيةً من امْرَأتِهِ واشتَرطَتْ عليهِ أنَّكَ إنْ بِعْتَهَا فهى لى بالثمن الَّذِى ابْتَعْتَهَا بهِ؟ فاستفتى في ذلكَ عمرَ رضى اللّه عنه فقال  :  َ تَقْرَبْهَا. وفيهَا شرطٌ َحَدٍ[. أخرجه مالك .



1. (  272)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh)´un anlattığına göre  :  "Kendisi, hanımından bir cariye satın alır. Ancak karısı bir şart koşarak der ki  : 

"Şayet cariyeyi satacak olursan, satın aldığın fiyatla ben alacağım." Bu hususta Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´e sordum. Bana  : 

"Câriyeye yaklaşma. Onda başka birisi için şart var" dedi.[131]



AÇIKLAMA  : 



Burada satış akdinin muhtevasına uygun gelmeyen bir şart koşulmaktadır. Zira, satış mülkiyetinin eksiksiz ve tam olarak müşteriye geçmesini sağlamalıdır. Bu şart sebebiyle İbnu Mes´ud cariyeyi dilediği gibi satamayacak, hibe edemiyecek. Öyle ise mülkiyet hakkı tam değildir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) böyle şartlı satışları yasaklamıştır.[132]



ـ2ـ وعن عمرو بن شعيب بن محمد بن عبداللّه بن عمرو بن العاص عن أبيه عن جده عبد اللّه رضى اللّه عنه قال  :  ]نهى رسولُ اللّهِ # عن بيعِ العُربانِ[. أخرجه مالك وأبو داود. وقال مالك  :  وذلك فيما نُرى واللّه أعلمُ أن يشتَرى الرجلُ العبدَ أو الوليدَةَ أو يتَكَارَى الدَّابّةَ، ثم يقولُ الَّذِى اشْتَرَى منه أو تكارَى منه  :  أُعْطِيكَ دِيناراً أوْ دِرْهَماً أو أكْثَرَ مِنْ ذلكَ أو أقَلَّ على أنى إنْ أخَذْتُ السِّلْعَةَ أو رَكِبْتُ الدَّابَةَ فالَّذِى أُعْطيكَ هُوَ مِنْ ثمنِ السِّلْعَةِ أوْ مِنْ كِراءِ الدابةِ، وإنْ تَرَكْتُ ابْتِيَاعَ السلعةِ أو كِرَاءَ الدّابةِ فما أُعْطيكَ باطِلٌ بِغَيْرِ شَئٍ .



2. (  273)- Amr İbnu Şuayb İbni Muhammed İbni Abdillah İbni Amr İbni´l-As babası tarikiyle ceddi Abdullah´tan rivayet ettiğine göre, "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bey´u´l-urban´ı yasaklamıştır."

İmam Mâlik bey´ul-urbân´ı şöyle tarif eder  :  "Kişinin bir köle veya cariyeyi satın alıp veya bir hayvanı kiralayıp, sonra satan veya kiralayan kimseye  :  "Sana şu kadar dirhem veya dinar veriyorum, şu şartla ki, ben bu malı satın alır veya senden kiraladığım hayvana binersem sana vermiş olduğum para, malın bedelinden veya hayvanın kirasından sayılacaktır. Şayet malı almaktan, veya hayvanı kiralamaktan vazgeçersem, sana önceden vermiş olduğum para senin olsun" der.[133]



AÇIKLAMA  : 



Bey´u´l-Urban´ı âlimler umumiyetle tecviz etmemişler, butlanına hükmetmişlerdir. Ahmet İbnu Hanbel cevazına meyleder. Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in de tecviz ettiği rivayet edilmiştir.[134]



ـ3ـ وعن عبداللّهِ بن أبى بكر. ]أنَّ جَدَّهُ محمدَ بن عمرو  :  باعَ ثمرَ حائطٍ له يُقالُ له ا‘فراقُ بأربعةِ آفِ دِرْهَمٍ، واستثنَى بثمانمائةِ درهمٍ[ .



3. (  274)- Abdullah İbnu Ebî Bekr´in anlattığına göre  :  "Dedesi Muhammed İbnu Amr, el-Efrâk adındaki bağının meyvesini dört bin dirheme sattı. Bundan sekiz yüz dirheme (  tekabül eden) hurmayı müstesna kıldı."[135]



AÇIKLAMA  : 



Bir bahçenin meyvesi toptan satılırken üçte biri geçmeyecek miktarda meyvenin satıştan hâriç tutulabileceği hükme bağlanmıştır. Sayısı belirtilmek kaydıyla bir kısım ağaçlar da satıştan istisna edilebilir. Bu da câizdir.[136]



ـ4ـ وعن مالك رحمه اللّه أنه بَلغَهُ أنّ رسول اللّه #  :  ]نهَى عن بيْعٍ وسَلَفٍ[. أخرجهما مالك، قال  :  وتفسيرُ ذلك أنْ يقولَ الرجلُ للرجل آخذُ سِلعتَكَ بِكَذَا وَكَذَا علَى أنْ تسْلِفَنِى كذا وَكَذَا، فإن عَقَدَ بَيْعَهَا على هذا فهوَ غَيْرُ جائز .



4. (  275)- İmam Mâlik (  radıyallahu anh)´e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) satışı ve selefi yasaklamıştır.

İmam Mâlik bunu şöyle açıklar  :  "Bu, bir kimsenin diğerine şöyle demesidir  :  "Senin malını şu şu fiyata alıyorum ancak bir şartla sen de benden şunu ve şunu selef sûretiyle satın alacaksın". Bu çeşit bir muamele câiz değildir."[137]



AÇIKLAMA  : 



Selef kelimesi iki mânada kullanılmaktadır  : 

1- Selem, yani parayı peşin vererek malın bilâhare alınması  :  Tarladan çıkacak buğdaydan şu kadar miktarına şimdiden şu kadar para alarak satmak.

2- Selef bir de karz yâni, herhangi bir menfaat beklenmeden borç para vermek mânasına gelir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) karzla (  veya selemle) satışın birleşmesini yasaklamıştır. Bu çeşit satışta bir malın normal bedelinden daha yükseğe satılması olduğu gibi karzın, malı satmaya teşvik maksadını gütmesi, dolayısıyla bir menfaat mukabili yapılmış olması da söz konusudur. Halbuki karz karşılıksız olmalıdır, aksi takdirde fâiz olur ve haramdır. Şöyle ki  :  Bir adam mesela düğün için kumaş alacak, fakat parası yok. Kumaşı satın alacağı tüccardan karz sûretiyle yani borçlanarak para alıyor, bu parayı aynı tüccara kumaş karşılığı ödüyor. Hadisi, bazı alimler şu şekilde de anlamıştır  :  Kumaşı alan zat, tüccardan peşin para alarak, karşılığında selem sûretiyle, yani tarladan çıkacağı zaman vermek üzere buğday satıyor. Peşin aldığı parayı, o tüccardan satın aldığı kumaş için ödüyor. İşte bu çeşit bir muâmelede hem satış, hem selem birleşmiş olmaktadır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu tarzı yasaklamaktadır. [138]



ـ5ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]غَزَوْتُ مَعَ رَسُولِ اللّه # فَتََحَقَ بى رسولُ اللّه # وأنَا علَى ناضحٍ لَنا قَدْ أعْيَا. قال  :  فتَخَلّفَ رسولُ اللّه # فزجرهُ ودَعَا لهُ فما زالَ بينَ يَدَى ا“بلِ. فقال لِى كَيْفَ ترَى بعيرَكَ؟ فقلتُ بِخَيْرٍ  :  قَدْ أصابَتْهُ بَرَكتُكَ. قال  :  أفَتبِيعُنيهِ؟ قالَ  :  فاستحييتُ، ولم يكن لَنَا ناضحٌ غيرُهُ. قال  :  فقلتُ نعمَ، فبعتهُ إياهُ على أن لى فقارَ ظهرهِ حتى أبلغَ المدينةَ، قال فقلت يا رسولُ اللّه إنّى عَرُوسٌ، فأستأذنتُهُ فأذِنَ لِى فتقدَّمْتُ الناسَ إلى المدينةِ حتى أتَيْتُ المدينةَ فَلَقِيَنِى خالِى فسألنِى عن البعيرِ فأخْبَرْتُهُ بما صنعتُ فيهِ فََمِنى، وقدْ كانَ رسولُ اللّه # قال لِِى حين استأذنتهُ  :  هلْ تزَوجتَ بِكراً أم ثيِّبا؟ قُلْتُ  :  بل ثيباً. قال هّ بكراً تعبها وتعبُكَ؟ قلتُ يا رسول اللّه  :  تَوَفَّى والدِى ولى أخَوَاتٌ صِغَارٌ فكَرِهْتُ أنْ أتَزَوَّجَ مِثْلَهنَّ ف تؤدِّبُهنَّ و تقومُ عَلَيْهِنَّ، فَتَزَوَّجْتُ ثَيِّباً لِتَقُومَ عَلَيْهِنَّ وتؤدِّبهنَّ. قال  :  فلما قَدِمَ رسول اللّه # المدينةَ غَدَوْتُ عليه بالْبَعيرِ فأعْطانِى ثَمَنَهُ وردَّهُ عَلَىَّ[. أخرجه الخمسة .



5. (  276)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´le birlikte gazveye katıldım. Ben su taşımada kullandığımız devemizin üzerinde giderken Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana kavuştu. Devem yorgundu ve bu yüzden gerilerden yürüyordu. Durumu görünce Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) de geride kalarak deveyi sürdü ve ona dua buyurdu. Bunun üzerine bütün develerin önünden gitmeye başladı. Bana  : 

"Deveni nasıl görüyorsun " diye sordu.

"Çok iyi görüyorum, bereketiniz değdi" dedim.

"Onu bana satar mısın " buyurdu. Ben utandım, bundan başka su taşıyan devemiz yoktu. Yine de

"evet" dedim ve Medine´ye varıncaya kadar sırtı benim olmak şartıyla deveyi kendilerine sattım. Ona  : 

"Ey Allah´ın Rasûlü yeni evliyim" diyerek izin istedim. Bana izin verdiler. Bunun üzerine, Medine´ye gelince beni dayım karşıladı. Deveden sordu. deve ile ilgili yaptıklarımı anlatınca beni ayıpladı. İzin istediğim sırada Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Bâkire ile mi, dulla mı evlendin " diye sormuştu. Ben

"dul biriyle" dedim.

"Niye bâkire ile değil, o seninle sen de onunla şakalaşırdınız" buyurdu. Ben  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, babam vefat etti. Bir çok kız kardeşim var, hepsi de küçük. Onlarla aynı yaşta, onların terbiyeleriyle meşgul olamayacak, onlara bakamıyacak çok genç biriyle evlenmeyi uygun bulmadım. Bu sebeple onlara bakıp terbiyelerini yapacak bir dulla evlendim" dedim."

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye gelince deveyi vermek üzere yanlarına gittim. Bana parasını verdi ve deveyi de iâde etti."[139]



ـ6ـ وفي أخرى قال  :  ]بِعْنِيهِ بأُوقِيةٍ. قلتُ . قال بِعْنِيهِ بأُوقِيةٍ، فبعتُهُ واسْتَثْنَيْتُ حُمْنَهُ إلى أهْلِِى. فلما قَدِمْنَا أتيتُهُ بالجمل ونَقَدَنِِى ثمَنهُ ثم انصرفتُ فأرسَلَ على أثرِى فقال  :  ما كنتُ Œخذَ جَمَلَكَ، فَخُذْ جَمَلَكَ فهُوَ لكَ[.وفي أخرى  :  ]أفْقَرنِى رسولُ اللّهِ # ظهْرَه إلى المدينةِ[.وفي أخرى  :  ]لكَ ظهرهُ إلى المدينة[.وفي أخرى  :  ]فشرطَ ظهرَهُ إلى المدينةِ. قال البخارى  :  اشتراطُ أكثر وأصحُّ[.وفي أخرى  :  ]بأربعةِ دنانيرَ، وهذا يكونُ أُوقِيّةً على حِسابِ الدينارِ بعشرةٍ[.وفي أخرى  :  ]أوقيةَ ذهب[.وأخرى  :  مائَتىْ درهم.

وأخرى  :  بأربعِ أواقِىَ.وأخرى  :  بعشرين ديناراً.وأخرى  :  فإذَا قَدِمْتُ المدينةَ فالكَيْسَ الْكيْسَ، وفيها  :  وقَدِمْتُ المدينةَ بالغداةِ فجئتُ المسجدَ فَوَجَدْتُهُ على بَابِ المسجِدِ، فقال اŒنَ قَدِمْتَ؟ قلتُ  :  نَعَمْ. قال  :  فَدَعْ جَمَلَكَ وادخُلْ فصلِّ ركعيتنِ، فدخلتُ فَصَلَّيْتُ، ثم رجعتُ، فأمَرَ بً أنْ يَزِنَ لِى أُوقيَّةً فَوَزَنَ لِى بِلٌ فأرجَحَ.وفي أخرى قال  :  فلمَّا ذهبنَا لندخلَ قال  :  أمْهِلُوا حتَّى ندخلَ ليً كىْ تَمتَشِطَ الشَّعِثَةُ وَتَسْتَحِدَّ المَغِيبَة



6. (  277)- Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Deveyi bana bir okiyye´ye sat" dedi. Ben  : 

"Hayır" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ısrar ederek  : 

"Onu bana bir okiyye´ye sat" dedi ben de sattım fakat evime kavuşuncaya kadar binme şartını koştum. Medine´ye gelince, teslim etmek üzere deveyi Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a getirdim. Bana parasını hemen ödedi. Ben oradan ayrıldım. Arkamdan birini göndererek  : 

"Esasen senin devene müşteri değilim, sen deveni geri al artık, o yine senin olsun" dedi.

Bir diğer rivayette  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hayvanın sırtını Medine´ye kadar bana iâde etti" denir.

Bir diğer rivayette  :  "Medine´ye kadar sırtı senin" denir.

Bir diğer rivayette  :  "...Medine´ye kadar sırtını şart kıldı" ifadesi vardır. Buhârî der ki  :  "Şart kılma ifadesi rivayetlerin çoğunda yer alır. Sahîh olan da budur."

Bir diğer rivayette  :  "Deveyi, dört dînara (  sattım)" denir. Bu, dinarın on dirhem hesabından bir okiyye yapar. Diğer bir rivayette "Bir okiyye altın´a" denir. Diğer bir rivayette "ikiyüz dirheme" denir. Bir diğer rivayette "Dört okiyye´ye" denir. Bir diğer rivayette "Yirmi dinara" denir.

Bir diğer rivayette  :  "Medine´ye geldiğin zaman dikkatli ol hanımın hayızlı olabilir"[140] buyurdu. Bu rivayette "Akşam vakti Medine´ye geldim. Mescide uğradım. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı orada mescidin kapısında buldum. Bana

"Şimdi mi geldin " diye sordu.

"Evet!" dedim. Bana  : 

"Deveni bırak, içeri gir, iki rek´at namaz kıl!" buyurdu. Ben hemen girdim, namaz kıldım ve döndüm. Hz. Bilâl´e emrederek bana bir okiyye tartmasını söyledi. Bilal derhal tarttı ve biraz da fazla koydu" denir.

Bir diğer rivayette Câbir (  radıyallahu anh) der ki  :  "(  Evimize) girmek için gittiğim zaman, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle uyardı  : 

"Biraz ağır olun, evlere geceleyin girelim. Böylece, saçı başı dağınık olanlar taranır, gurbette kocası olanlar etek traşı olurlar."[141]



ـ7ـ وفي أخرى لمسلم قال  :  ]بِعْنِى جَمَلَكَ هذَا، قلتُ َ  :  بلْ هوَ لكَ قالَ َ  :  بَلْ بِعْنِيهِ. قلتُ َ  :  بلْ هوَ لَكَ يَارسُولَ اللّهِ  :  قال َ  :  بَلْ بِعْنِيهِ. قلتُ فإنَّ لِرجلٍ علىَّ أوقِيَّةَ ذَهَبٍ فَهُوَ لكَ بها. قالَ قد أخَذْتُهُ فَتَبَلَّغْ عليه إلى المدينةِ، فلمّا قَدِمْتُ المدينةَ قال لِبلٍ أعْطِهِ أوقيَّةَ ذَهَبٍ وَزِدْهُ  :  فَزَادَنِى قِيرَاطاً، فَقُلْتُ َتُفَارِقُنِى زِيَادَةُ رسولِ اللّهِ # فكانَ في كِيْسٍ لِى إلى أنْ أخَذَهُ أهلُ الشّامِ يومَ الحَرَّةِ[ .



7. (  278  )- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Bana şu deveyi sat" buyurdu. Ben  : 

"- Hayır satmam, size bağışlıyorum, deve sizin olsun ey Allah´ın Resûlü" dedim.

"- Olmaz, bağış kabûl etmem, sat onu bana" buyurdu. Ben  : 

"- Öyleyse, dedim, bir adama bir okiyye miktarında altın borcum var, ona mukabil deveyi size sattım" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"- Aldım onu, ancak sen yükünü Medine´ye kadar onun üzerinde götür" dedi.

Medine´ye gelince, Hz. Bilâl (  radıyallahu anh)´e  : 

"- Câbir´e bir okiyye altın ver, biraz da fazla olsun" emretti. Bilal bu söz üzerine bir kîrât[142] fazla tarttı. Kendi kendime  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bana verdiği fazla miktarı yanımdan hiç ayırmayacağım" dedim. Harra harbinde, Şamlılar tarafından yağma edilinceye kadar, kesemin dibinde duruyordu."[143]



ـ8ـ وله في أخرى أتبيعُنيهِ بِكذَا وكذَا واللّهُ تعَالى يَغْفِرُ لكَ؟ قُلْتُ  :  هُوَ لَكَ. فما زالَ يَزِيدُنِى، وَيَقُولُ  :  واللّهُ تعالى يَغْفِرُ لكَ. قَالَهَا ثثاً .



8. (  279)- Yine Müslim´den gelen bir başka rivayet şöyledir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Bana, deveyi şu, şu bedele sat, Allah da seni mağfiret buyursun, olmaz mı " dedi. Ben cevaben  : 

"Elbette, o sizin olsun" dedim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir taraftan miktarı artırmaya devam ediyor bir taraftan da  :  "Allah Teâlâ sana mağfiret buyursun" diyordu. Bu sözü üç kere tekrar etti."[144]



ـ9ـ وفي أخرى  :  وقال لى  :  ]ارْكبْ بِسْمِ اللّهِ فلمّا قَدِمْنَا المدينةَ دخَلَ النبىُّ # المسجدَ في طوائفَ مِنْ أصْحَابِهِ وَدَخَلْتُ إليهِ وَعَقَلْتُ الجملَ في ناحيةِ الْبطِ. فَقُلْتُ لهُ  :  هذا جمَلُكَ؟ فخَرَجَ  :  فجعلَ يُطيفُ بالجملِ ويقولُ  :  الجمَلُ جَمَلُنَا. فَبَعَثَ بِأوَاقِىَ مِنْ ذَهَبٍ فقال  :  أعْطُوهَا جَابِراً. ثم قال  :  اسْتَوْفَيْتَ الثَّمَنَ؟ فقلْتُ  :  نَعَمْ! فقالَ  :  الثَّمَنُ وَالجَملُ لكَ[ .



9. (  280)- Bir diğer rivayette şöyle denir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana  : 

"Allah´ın adıyla bin" dedi. Medine´ye geldiğimiz zaman Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ashâbından bazı gruplarla birlikte mescide girdi. Ben de mescide girip, devemi kapının yanındaki taş döşeli kısma bağladım. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a

"işte deveniz" diye haber verdim. Mescidden çıktı. Deveye yaklaştı ve

"Deve, devemizdir" buyurdu. Sonra birkaç okiyye altın gönderip  :  "Bunu Câbir´e verin" dedi. Sonra bana  :  "Parayı aldın mı " diye sordu.

"Evet" dedim. Bunun üzerine  : 

"Para da, deve de senindir" buyurdu (  ve deveyi de geri verdi.)"[145]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıdaki 276 numaralı rivayetten itibaren kaydedilen vecihlerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´in Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a deve satmasıyla ilgili vak´a çok değişik şekillerde nakledilmiştir. Bu hâdise nikah, cihad, alışveriş, menâkıb... gibi pek çok konularla ilgili hükümlere yer vermektedir. Bu sebeple, hadis kitaplarının muhtelif bölümlerinde, farklı şekilleriyle yer almıştır.

Âlimler, hadisle ilgili bir kısım teferruatı anlama ve açıklamada ihtilaf ederler. Söz gelimi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın deveye ödediği bedel nedir Rivayetlerde buna temas eden ifâdeler farklı rakamlara yer verir. Bunların te´lifi, açıklanması şârihleri fazlaca meşgul eder.

Biz, daha ziyade hususî araştırıcılar için ehemmiyet taşıyacak bu gibi teferruata girmeden her okuyucumuz için faydalı olabilecek, âlimlerimizin müştereken parmak bastıkları birkaç noktaya burada yer vereceğiz  : 

1- Bu rivayete dayanarak bazı âlimler, "istediği zaman binmek şartıyla" hayvan satışı yapılabileceği hükmünü çıkarmış ise de Ebu Hanîfe ve Şâfiî hazretleri böyle bir satışın bâtıl olacağına hükmetmişlerdir.

2- Hadiste, öncelikle bâkire ile evlenmeye teşvik vardır. Terbiyevî mülâhazalarla dul ile evlenmek de "efdal" olabilir.

3- Büyükler, arkadaşlarının evlilik dâhil her çeşit meseleleriyle ilgilenmeli, yol göstermelidirler. Bu ilgi müstehabdır, faydalıdır.

4- Yetimlerin terbiyelerini düşünmek gerekir. Onların durumlarını nazar-ı dikkate alarak, icab ediyorsa dulla evlenmek de faziletli bir evlenmedir. Bâkire ile evlenmeye teşvik buna mâni değildir. Hz. Câbir (  radıyallahu anh) misâlinde olduğu üzere, bazı içtimâî şartlar, dulla evlenmeyi "efdal" kılabilir.

5- Seferden dönerken, komutanın izni ile, askerler öne geçebilir.

6- Sefer dönüşünü, uygun saatlere rastlatmak müstehabdır.

7- Hz. Câbir (  radıyallahu anh)´in, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde mühim bir yeri vardır.

8- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) son derece cömerttir. [146]



ـ10ـ وعَن عائشةَ رضى اللّهُ عنها ]أنَّ بَرِيرَةَ جاءتْهَا لِتَسْتَعينَ بِهَا في كِتَابَتِهَا وَلَمْ تَكُنْ قَضَتْ مِنْ كِتَابَتِهَا شَيْئاً. فقالتْ لَهَا عائشةُ  :  ارْجِعِى إلى أهْلِكِ فإنْ أحَبُّوا أنْ أقْضِىَ عَنْكِ كِتَابَتَكِ وَيَكُونَ وََؤُكِ لِى فَعَلْتُ. فَذَكَرَتْ ذلِكَ بَرِيرَةُ ‘هْلِهَا فأبَوْا، وَقالُوا  :  إنْ شَاءَتْ أنْ تَحْتَسِبَ عليكِ فَلْتَفْعَلْ، ويكونُ لنَا وََؤُكِ؛ فَذَكَرَتْ ذلكِ لِرَسُولِ اللّهِ # فقال  :  لَهَا ابْتَاعِى وأعْتِقِى فإنَّمَا الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ، ثمَّ قَامَ فقَالَ  :  ما بَالُ أُنَاسٍ يَشْتَرِطُونَ شُروطاً لَيْسَتْ في كِتَابِ اللّهِ تعالى؟ مَنِ اشْتَرَطَ شَرْطاً لَيْسَ في كِتَابِ اللّهِ فلَيْسَ له، وإنِ اشْتَرَطَ مِائةَ شَرْطٍ، شَرْطُ اللّهِ تعالى أحَقُّ وأوْثَقُ[. أخرجه الستة .



10. (  281)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´nin anlattığına göre  :  "Berîre, mukâtebe borcunu ödeme hususunda yardımcı olması için kendisine (  Hz. Aişe´ye) uğramıştı. O âna kadar borcundan herhangi bir şey ödememiş bulunuyordu. Hz. Aişe, Berîre´ye

"Ailene dön, senin mukâtebe borcunu ödememi istiyorlarsa bir şartla yaparım  :  Senin üzerindeki velâ hakkı bana geçmeli" dedi. Berîre dönüp, ailesine durumu anlattı. Onlar kabul etmediler ve  : 

"Sana bir iylik yapmak isterse yapsın, karışmayız, ancak velâ´n bize aittir" dediler.

Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) bunun üzerine, durumu Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e arzetti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona  : 

"Sen satın al, sonra da âzad et. Velâ hakkı, âzâd edene aittir" buyurdu.

Bunu söyledikten sonra Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ayağa kalkarak şu hitabede bulundu  :  "İnsanlara ne oluyor ki, alışverişlerinde Kitabullah´ta bulunmayan şartları koşuyorlar Kitabullah´ta olmayan bir şart koşana bu helâl olmaz. Böyle biri yüz şart da koşacak olsa, Allah´ın şartı daha doğru,daha sağlamdır."[147]



AÇIKLAMA  : 



Berîre bintu Safvân (  radıyallahu anhâ), kıbtî asıllı bir cariyedir. Efendisinin kim olduğu hususunda rivayetler ihtilâflıdır. Kocasının şahsiyeti de ihtilaf konusudur.

Sâhipleri, Berîre (  radıyallahu anhâ) ile mukâtebe anlaşması yapmışlardı. Yâni, anlaşılan miktarda para ödeyerek hürriyetine kavuşacaktı. Bu bedel dokuz okiyye idi. Her yıl bir okiyye (  kırk dirhem gümüş) ödeyerek dokuz yılda hürriyetine kavuşacaktı. Vak´a´nın yukarıdaki hadiste kaydedilen seyrine göre, Berîre (  radıyallahu anhâ) bu borcun ödenmesinde Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´nin yardımını taleb ediyor. Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ), velâ hakkının kendisine ait olması şartıyla bu yardımı yapmayı kabulleniyor, Berîre (  radıyallahu anhâ)´nin efendisi velâ hakkını bırakmak istemeyince, mesele Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e intikal ettirilir. Reshulullah velâ hakkının âzad edene ait olacağını belirtir.

Hadiste geçen "Kitabullah" tâbirine bakarak buradaki hükmün Kur´ân-ı Kerîm´de yer aldığı zannedilmemelidir. Bu mevzu, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmü ile sabittir, Kur´ân´la değil. İslâm âlimleri bu ve benzeri ifâdelere dayanarak Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in vazettiği hükümlerin de Kur´ân´ın hükmü gibi telakki edilmesi gereğine hükmederler. Bu çeşit hükümler "vasıtalı olarak Kur´ân´ın hükmündedir." Vâsıta ise Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a bu yetkiyi veren de Kur´ân´dır  :  "Resul size ne getirmişse onu alın" (  Haşr  :  59/96). Keza  :  "Allah ve Resûlüne itaat edin" (  Âl-i İmrân  :  3/132). Öyle ise Resûle itaat emri Kur´ân´da yer aldığına göre, ondan sâdır olan hükümleri, Kur´ân´ın hükmü gibi değerlendirmek, "Kitabullah´tandır" demek câiz olmaktadır.

Velâ  :  Âzâd edilen köle ile âzâd eden efendi arasında teessün eden akrabalık bağıdır. Buna vela-i ataka denir. Nesebi mâruf olmayan kimsenin, nesebi mâlum biri ile kardeşlik akdederek "Sen benim mevlâm ol, ölürsem bana mirascı olursun, bir cinayet işlersem benim namıma cezamı ödersin" demesi sûretiyle tevessül eden akrabalığa da vela-i muvâlat denir.

Hadisten çıkarılan pekçok hükümden birkaçı  : 

1- Köle ile efendi arasında mükâtebe akdi caizdir.

2- Velâ hakkı âzad edene aittir.

3- Dostluk, yardımlaşma, bir kimsenin elinde Müslüman olma veya kimsesiz bir çocuğu sokakta bulup alma gibi durumlarla velâ hakkı tahakkuk etmemesi gerekir. Fakihler bu meselelerde farklı görüşler ileri sürerler. Şafiî mezhebine göre bunların hiçbirinde velâ hakkı doğmaz. Hanefiler de velâ hakkını yukarıda kaydettiğimiz iki şekle hasrederler  :  "Velâ-i ataka ve vela-i muvâlat, bunlar dışındaki velâlar meşrû olamaz" derler.

4- Bid´at çıktığı vakit, devlet reisinin müdâhalesi gerekir.

5- Hatalar yüze vurulmamalı, "umumî bir ifâde ile" dikkat çekilmeli. Nitekim rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) "insanlara ne oluyor..." diyerek münkere parmak basmıştır.

6- Mukâtebe akdi yapan cariyenin çalışmasına kocası mâni olamaz.

7- Cariyenin kocası köle ise mukâtebe akdi yapmak isteyince kocası buna mâni olamaz.[148]



ـ11ـ وفي أخرى قال  :  ]إشْتَرِيها وأعْتِقِيها ولْيَشْتَرِطُوا ما شَاءُوا، فاشْتَرَتْهَا فأعْتَقتْهَا، واشْتَرَطَ أهْلُهَا وََءَهَا؛ فقال النبىُّ #  :  الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ، وَإنِ اشْتَرطُوا مِائَةَ شَرْطٍ[ .



11. (  282)- Diğer bir rivayette, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´ye şöyle söylemiştir  :  "(  Berîre´yi) önce satın al sonra da âzad et. (  Onu satan efendilerini de bırak, bir işe yaramıyacak olan) istedikleri şartı koşsunlar." Aişe Berîre´yi satın alıp, âzad etti. Berîre´nin ailesi, velâ hakkının kendilerine ait olması şartını koştu. Bunun üzerine Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm); şu açıklamayı yaptı  : 

"(  Olmaz öyle şey!) Velâ hakkı âzad edene aittir. Satanlar yüz şartta koşsalar (  batıldır!)".[149]



BEŞİNCİ FASIL


MÜLAMESE VE MÜNABEZE’YE DAİR


ـ1ـ عن أبى سعيد الخدرى رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # عَنْ لُبْسَتَيْنِ وَعَنْ بَيْعتَيْنِ؛ نَهَى عَنِ المُمَسةِ وَالمُنَابَذَةِ في الْبَيْعِ، والمُمَسَةُ لَمْسُ الرَّجُلِ ثَوْبَ اŒخَرِ بِيَدِهِ بِاللَّيْلِ أو النَّهَارِ َ يُقَلِّبُهُ، والمُنَابَذَةُ أنْ يَنْبُذَ الرَّجُلُ إلى الرَّجُلِ ثَوبَهُ، وَيَنْبُذَ اŒخَرُ بِثَوْبِهِ ويَكُونُ ذلكَ بَيْعُهمَا مِنْ غيرِ نَظرٍ وََ تَرَاضٍ، واللَّبْسَتَانِ اشْتِمَالُ الصَّمَّاءِ  :  وهو أنْ يَجْعَلَ ثَوْبَهُ على أحَدِ عاتِقَيْهِ فَيَبْدُوَ أحَدُ شِقَّيْهِ لَيْسَ عَليه ثوبٌ، واللُّبْسَةُ ا‘خرى اخْتِبَاؤُهُ بِثَوْبِهِ وهو جالِسٌ ليسَ عَلَى فَرْجِهِ مِنْهُ شئٌ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى .



1. (  283)- Ebu Saîd el-Hudrî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) iki giyim ve iki de alışveriş tarzını yasakladı. Yasaklanan satış tarzları  :  Mülâmese ve münâbezedir. Mülâmese, diğerinin elbisesine gündüz veya gece, eliyle sâdece değmesi, elbiseyi altüst ederek iyice görmemesi (  ve bu kadarla satış akdininin tamamlanmasıdır). Münâbeze ise, kişinin elbisesini öbürüne atması, öbürünün de kendi elbisesini ona atması ve bu atışmanın da, elbiseye bakıp râzı olmadan satış sayılmasıdır.

Yasaklanan iki giyinmeden biri, iştimâlu´s-sammâ´dır; bu da kişinin elbisesini omuzlarınan biri üzerine koyup, sarınması, diğer giyinme omuzunu açıkta elbisesiz bırakmasıdır. Yasaklanan diğer giyinme tarzı ihtibâ´dır. Bu da oturmakta olan bir kimsenin elbisesine sarınması, bu esnada fercini örten başka bir şey olmamasıdır."[150]



ـ2ـ وفي أخرى للنسائىِّ رحمه اللّه تعالى  :  ]المنابَذَةُ  :  أنّ يَقُولَ إذا نَبَذْتُ هذا الثَّوْبُ إليْكَ فقَدْ وَجَبَ الْبَيْعُ، والممسَةُ أنْ يَمَسَّهُ بِيدِهِ وََ يَنْشُرَهُ وََ يُقَلِّبَهُ إذَا مَسَّ وَجَبَ البَيْعُ[.وعنده عن ابنِ عُمَرَ. وهى بُيُوعٌ كانُوا يَتَبَايَعُونَ بِهَا في الجَاهِلِيَّةِ .



2. (  284)- Nesaî´nin bir rivayetinde şu açıklama yapılır  :  "Münâbeze  :  satıcının; "Bu elbiseyi sana atarsam satış tamam olmuştur" demesidir. Mülâmese de elbiseyi açıp, evirip çevirmeden elini değmesi ve değince de satış muâmelesinin tamam olmasıdır.

"Nesâî´de İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´den  :  "Bu, câhiliye ehlinin, alışverişte başvurdukları bir tarzdı" açıklaması yer alır.[151]



AÇIKLAMA  : 



Bu iki hadis, câhiliye devrinin bazı giyinme ve alışveriş tarzını belirtmekte ve Hz. Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bunlarla ilgili olarak getirdiği yasaktan haber vermektedir.

Mülâmese ve münâzebe´nin ne olduğu yukarıdaki rivayetlerde açıklanmıştır. Bazı âlimler bu açıklamanın Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a ait olduğunu söylemiş ise de umumiyetle râvilerden biri tarafından yapılan bir derc olduğu kabul görülür. Bu cümleden olarak mülâmese, "müşterinin elbiseye dürülü iken veya karanlıkta dokunması, satıcının da  :  "Bu malı sana dokunman, görmek, yenini tutmak ve gördüğün zaman muhayyerlik kalmamak şartıyla sattım" demesidir. Burada dokunma satış için yeterli şart yapılmış oluyor ve muhayyerlik hakkını da tanımıyor. Görüldüğü gibi, burada aldatma söz konusudur. İslâm satış akdinin meşrû sayılması için malın görülmesini, kusurları varsa söylenmesini şart koşmuştur. Muhayyerlik de ayrı bir haktır. Bütün bunları reddeden aldatmalı bir alışverişe, İslâm´ın cevâz vermeyeceği açıktır.

Münâbeze´ye gelince bu da farklı şekillerde cereyan etmektedir  : 

1- Satıcının  :  "Şu attığım taş hangi elbiseye isâbet ederse sana onu sattım" der.

2- "Şu araziden attığım taşın vardığı yere kadarını sana sattım" diyerek satış yapar.

3- Taşı atması, satış sayılır. "Şu elbiseye taş attım mı sana şu kadara satılmış sayılmalı" der. Burada da aldatma olduğu görülmektedir, izaha hacet kalmıyor.

İştimâlu´s-Sammâ  :  Bunun tarifi farklı şekillerd yapılmıştır. "Tek parçadan müteşekkil bir kumaşla omuzun birir açık kalacak şekilde sımsıkı sarınmak. Fakihler bunun yasaklanmasını  :  "Çünkü, bu durumda eli elbisenin altında kalır. Çarpmalara düşmelere karşı elini kullanıp korunmak istese bunu yapamaz, zorlukla karşılaşır. Bu maksadla alttan elini çıkarsa avret yerleri açılır" diye açıklamışlardır. Bazı şârihlerin de belirttiği gibi vâcibden "tesettürü ihlâl etmeyen bir tarzda sarınmak" haram ve hatta mekruh olmamalıdır. Yeter ki teşebbüh (  kâfire benzemek) gibi bir başka mahsûr daha sözkonusu olmasın.

İhtibâ´nın açıklanmasında da farklılıklar olmuştur. "Kişinin elbisesine sarınıp bürünmesidir" dendiği gibi, "İnsanın ilyeleri (  kabaları) üzerine oturup, bacaklarını dikip bu vaziyette elbiseye sarınmaktır" diyen de olmuştur. Bu tarz örtünme, dikkat edilmediği takdirde haram yerlerin görünmesine yol açabileceği gibi, ayağa kalkışlarda da tesettürü ihlâl edebilir. Hamamlarda bu çeşit mahzurlar vukuâ gelir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu durumlara dikkat çekmiş olmaktadır. [152]



ALTINCI FASIL


BEY´U´L-GARAR VE DİĞERLERİ HAKKINDA


ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهى رسولَ اللّه # عنْ بَيْعِ الغَرَرِ وعن بَيعِ الحَصَاةِ[. أخرجه الخمسةُ .



1. (  285)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bey´u´l-garar ve bey´u´l-hasatı yasakladı."[153]



AÇIKLAMA  : 



Şârihler bey´u´l-garar´ı meçhulün satışı olarak izah ederler  :  Sudaki balık, havadaki kuş, denizdeki inci, kaçmış olan köle, bağından boşanmış deve, açılıp görülmeyen bohçadaki elbise, kapalı evdeki yiyecek, henüz doğmamış hayvan yavrusu, henüz meyvelenmeyen ağacın meyvesi gibi, fiilen olup olmayacağı henüz kesinlik kazanmayan eşyanın satışı bu gruba girer. Burada aldatma pek zâhirdir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit aldatıcı alışverişleri yasaklamıştır.

Bey´u´l-hasat´a gelince, bu üç şekilde olur  : 

1- Satıcının "Attığım şu taşın değdiği kumaşı" veya "Buradan taşın düştüğü yere kadar olan tarlayı sattım" demesi.

2- Satıcı  :  "Ben bu taşı atıncaya kadar satışı bozmada muhayyer olman şartı üzerine sana satıyorum" demesi.

3- Bizzat taşın atılışını satışın kesinlik kazanması kılarlar, bu durumda satıcı şöyle der  :  "Bu elbiseyi taşı attım mı bu sana satılmış demektir.

"Cahiliye devrine ait olan bu çeşit hileli alışverişleri Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır. [154]



ـ2ـ وفي أخرى ‘بى داوُدَ عَنْ عَلِيٍّ رضى اللّه عنه قال  :  ]يَأتِى على الناسِ زمانٌ عَضُوضٌ يَعَضُّ المُوسِرُ فيهِ على مَا فِي يَدِهِ، وَيُبَايِعُ المُضْطَرُّونَ ولم يُؤْمَرُوا بذَلكَ. قال اللّهُ تعالى  :  وََ تَنْسَوُا الفَضْلَ بَيْنَكُمْ وقدْ نَهى رسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ المُضْطَرِّ، وعن بَيْعِ الْغَرَرِ، وعن بَيْعِ الثَّمَرَةِ قَبْلَ أنْ تُدْرَكَ[ .



2. (  286), Hz. Ali (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Halk öyle çetin devirler yaşayacak ki, o zaman zenginler, kendilerine emredilmediği halde, cimriliklerinden, ellerindekileri çok sıkı tutacaklar. Cenab-ı Hakk  :  "Aranızdaki fazileti unutmayın" buyurmaktadır (  Bakara  :  2/237). Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da şunları yasaklamıştır  :  Bey´u´l-muzdar´ı, bey´u´l-garâr´ı, (  meçhûlün satışı) ve salâhı ortaya çıkmadan meyve satışını."[155]



AÇIKLAMA  : 



Bey´u´l-garârı yukarıda açıkladık. Bey´u´l-muzdar´a gelince, bu, iki çeşittir  : 

1- Mal sâhibi, zor kullanarak, satmaya icbar etmek. Bu akid fâsidir.

2- Mal sâhibi, borç veya geçim sıkıntısı sebebiyle elindeki malını zararına satmaya çalışır. Dindarlık ve mürüvvetin gereği, böyle daralanın malını almak değil, ona anlayış göstermek, karz-ı hasende bulunmak veya borcunun ödeme müddetini te´hîr etmek gibi yollarla yardım etmektir. İkinci şıkka giren bey´u´l-muzdar fâsid sayılmaz, sahîhtir, ancak kerâhetten hâlî değildir[156].



ـ3ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رسُولُ اللّهِ # َ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، وَدَعُوا الناسَ يَرْزُقُ اللّهُ بَعْضَهُمْ مِنْ بَعْضٍ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



3. (  287)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Köylü adına şehirli satış yapmasın" dedi ve ilave etti  :  "Bırakın insanları, Allah birinin sebebiyle diğerini rızıklandırsın" buyurdu."[157]



ـ4ـ وفي أخرى للخمسة إ الترمذى عن أنس  :  ]نَهَى عَنْ بَيْعِ حَاضِرٍ لِبَادٍ، وَإنْ كَانَ أخَاهُ بِيهِ وَأُمِّّهِ[ .



4. (  288  )- Hz. Enes (  radıyallahu anh)´ten gelen bir başka rivayette şu şeklinde ifade edilmiştir  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ana baba bir kardeş bile olsa şehirlinin köylü adına satış yapmasını menetti."[158]



AÇIKLAMA  : 



Burada, şehirlinin köylünün yerine satması da, onun adına satın alması da yasaklanmaktadır.

Şehirlinin köylü adına alış-veriş yapmasının yasaklanması ücret mukabilinde yapması durumuyla ilglidir. Buna simsarlık denir. Simsarlık değil de, yardım olsun diye köylü adına şehirlinin yapacağı alış-veriş muâmelesi yardım yerine geçer.

Hanefîler, taraflardan biri zarar görmediği takdirde şehirlinin köylü adına alım-satımda bulunabileceğine hükmederler.[159]



ـ5ـ وفي أخرى ‘بى داود والنسائى ]وإن كانَ أخَاهُ أوْ أَبَاهُ[. زاد أبو داود في أخرى عن أنس رضى اللّه عنه قال  :  ]كَانَ يُقَالُ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، وهىَ كَلمةٌ جامعةٌ َيَبِيعُ لَهُ شَيْئاً وََ يَبْتاعُ لَهُ شَيئاً[ .



5. (  289)- Ebu Dâvud ve Nesaî´den gelen bir başka rivayette şöyle buyurulur  :  "Şehirlinin köylü adına satış yapması yasaktır, şehirli köylünün kardeşi veya babası bile olsa."

Ebu Dâvud´un Hz. Enes (  radıyallahu anh)´ten yaptığı bir başka rivayet şu ziyâdeyi ihtivâ eder  :  "Şöyle denirdi  :  "Şehirli köylü yerine satmasın." Bu özlü, câmi bir sözdür. "Şehirli köylü için hiçbir şey satmasın, köylü adına satın da almasın" demektir.[160]



ـ6ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  ]قال رسُولُ اللّه # تَلَقَّوُا السِّلَعَ حتَّى يُهْبَطُ بهَا إلى ا‘سْواقِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى .

وزاد أبو داود في أوَّلهِ  :  ] يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلى بَيْعِ بَعْضٍ، وَ َتَلَقَّوا السِّلَعَ[. وعند النسائى »الجَلَبَ« عِوَضَ السِّلَعِ .



6. (  290)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emrettiler  : 

"Satıcılar mallarını çarşıya indirmezden önce yolda karşılayıp alışveriş yapmayın."

Ebu Dâvud hadisin baş kısmında şu ziyadeye yer verir  :  "Birbirinizin alışverişine karşı alışveriş yapmayın. (  Pazara giden) malı yolda karşılamayın."

Nesâî´de "ticaret malı (  es-Sila´) yerine "Celeb malı" tâbiri kullanılmıştır. (  Celeb  :  Satmak için celbedilen mala denir.).[161]



AÇIKLAMA  : 



Alış-verişe karşı alış-veriş yapmak  :  Bu, iki kişi arasında akid kesinleşmiş, ancak her ikisi de aynı meclisde ve muhayyerlik müddeti içindeler. Bu sırada bir üçüncü şahıs, benzer bir malı piyasaya daha ucuz bir fiyatla arzediyor. Veya daha kaliteli bir malı aynı fiyatla piyasaya arzederek, bitmiş olan alış-verişin bozulmasına sebep oluyor. Yasak olan budur. Henüz pazarlık halinde iken mal sürme, yasağa girmez.

Malın çarşıya inmezden önce yolda karşılanmasının yasaklanması aldanmayı önlemek içindir. Çünkü eşyanın pazardaki fiyatını bilmeden satış yapan kimsenin daha ucuza satarak aldanma ihtimâli vardır. Şârihlerin belirttğine göre, câhiliye devrinde tüccarları yolda karşılayıp  :  "Çarşı durgun, fiyatlar düşük, mala rağbet yok" diyerek aldatıp ucuz fiyata mallarını satın almak âdetmiş. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasaklamıştır.

Bu hadise dayanan ulemadan bir çoğu (  Mâlik, Evzâî, Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel) yolda alış-verişi mekruh addetmişlerdir. Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel hazretleri satıcıya muhayyerlik hakkı tanır. Ebu Hanîfe bu alış-verişi mekruh addetmez ve satıcıya, pazara vardığı zaman muhayyerlik de tanımaz. Bazı alimler, pazarda fiyatların yüksek olma durumunda satıcıya muhayyerlik hakkı tanımıştır, değilse hakkı yoktur.[162]



ـ7ـ وله في أخرى  :  ]نهى عنِ النَجْشِ والتَّلَقِّى، أو يَبيعُ حاضِرٌ لِبادٍ[ .

وفي أخرى  :  نَهَى عن التَّلَقِّى .



7. (  291)- İbnu Ömer´den gelen bir başka rivayette  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) satıcının malını övmesini ve daha pazara varmadan malın yolda satın alınmasını veya şehirlinin köylü adına satış yapmasını yasakladı" buyrulur.

Bir başka rivayette de sadece "malın daha pazara varmadan satın alınmasını yasakladı" denmektedir.[163]



ـ8ـ وفي أخرى لهم عن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ # تَلَقُّوا الرُّكْبَانَ، وََ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، فقال له طاوسٌ  :  ما قَوْلُهُ  :  َيَبِعْ حاضِرٌ لِبَادٍ؟ قال  :  َيَكُونُ لهُ سِمْسَاراً[ .



8. (  292)- Aynı kaynakların İbnu Abbâs (  radıyallahu anh)´dan yaptıkları bir rivayette şöyle denir  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"Pazara binerek (  uzaktan) gelenleri yolda karşılamayın. Şehirli, köylü adına alım-satım yapmasın."

Tâvus, İbnu Abbas (  radıyallahu anh)´tan sordu  : 

"Şehirli köylü adına alımsatım yapmasın" sözünden maksat nedir " İbnu Abbâs  : 

"Onun adına simsarlık yapmasın (  yani ücret mukabili alım-satım işlemini yapmasın)."[164]



ـ9ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # أنْ يُتَلَقَّى الجَلَبُ، فَمَنْ تَلَقَّى فاشْتَراهُ فإذَا أتَى سَيِّدُهُ السُّوقَ فَهُوَ بالخِيَارِ[. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ مسلم والترمذى وأبى داود .



9. (  293)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), celeb malın pazara gelmeden önce karşılanmasını yasakladı. Kim onu yolda karşılar ve satın alırsa, malın sâhibi pazara gelince muhayyerdir (  satıştan vazgeçebilir).[165]



AÇIKLAMA  : 



Celeb Malı  :  Satmak maksadıyla pazara götürülen maldır. Bunun bir veya birkaç kişi tarafından yolda karşılanması bazı açıklamalarda, mal sahibinin aleyhine anlaşılmış, bazı açıklamalarda bölge ahâlisinin aleyhine anlaşılmıştır. Malın sâhibi pazara kadar gittiği takdirde ucuz fiyata da satma ihtimali var. Böylece bölge halkı çoğunluk olarak ucuzluktan istifâde edecek demektir. Şu hâle göre pazara varmadan malın satılması mal sahibinin aleyhine olabileceği gibi, bölge ahâlisinin de aleyhine olabilmektedir. Öyle ise malın pazara kadar ulaşması gerekmektedir.[166]



ـ10ـ وعنه رضى اللّه عنه قال  :  ]أنّ رَسُولُ اللّهِ # نَهَى عن بَيْعَتَيْنِ في بَيْعَةٍ[. أخرجه ا‘ربعة .

10. (  294)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) şöyle haber verdi  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir satışta iki satışı yasakladı."[167]



AÇIKLAMA  : 



Burada "bir satışta iki satış" adı ile tavsif edilen yasak muamele, bazı âlimlerin açıklamasına göre iki şekilde cereyan eder  : 

1- Satıcı, müşteriye  :  "Bu elbiseyi sana peşin on bine, vâdeli on beş bine sattım, hangisiyle istersen al" demesi. Bu caiz olmaz; zira hem, fiyatta mübhemlik var, akid hangisi esas alınarak yapılacak belli değil. Hem de peşinle vâde arasındaki fiyat farkını faiz addeden görüşe göre, bu satışa faiz de bulaşmaktadır.

2- Satıcının müşteriye  :  "Sana kölemi satıyorum, mukabilinde sen de bana atını satacaksın" demesidir. Burada birinci satış, istikbalde vaki olması kadar olmaması da mümkün olan ikinci bir satışa bağlanmaktadır, dolayısıyla satışla hasıl olması gereken mülk istikrarsız kalmakta, kesinleşmemektedir.

Hadiste geçen "iki satış" tabiri ile kastedilen satış tarzının ne olduğu hususunda farklı yorumlar olduğu gibi, "yasak sebebi"nin açıklamasında da farklı yorumlar vardır.

Nitekim Neylü´l-Evtâr´da kaydedildiği üzere, bazı âlimler, yukarıdaki anlayışa göre çıkarılan yasak hükmü için  :  "İki fiyattan birinin, tasrih edilmeden satışı kabul ettiği farzedilme" esasına dayanır. Aksi durumda, yani "peşin on bine kabul ettim" veya "vâdeli on beş bine kabul ettim" demesi halinde bu satışın câiz olduğunu kabul etmişlerdir.

Yine orada belirtildiği üzere, bir malı, vâde ile satan kimse, peşin fiyatından daha fazla fiyat istediği takdirde bu ziyadeyi câiz görmeyip, faiz addedenler olduğu halde, Şafiîler, Hanefîler ve Cumhur, "Bunun cevazına hükmeden delillerin âmm oluşlarına" dayanarak, câiz olduğuna hükmetmişlerdir ve asıl olan da caiz olmasıdır.[168]



ـ11ـ وعند أبى داود  :  ]مَنْ بَاعَ بَيْعَتَيْنِ في بَيْعَةٍ فَلَهُ أوْ كَسُهُمَا أوِ الرِّبَا[ .



11. (  295)- Ebu Dâvud´da gelen rivayet şöyledir  :  "Bir satışta iki satış yapan kimseye en düşük olanı (  helal)dır. Aksi halde ribâdır."[169]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, zâhiri ile önceki hadisten farklıdır. Önceki hadis "iki satışı ihtiva eden satışın" her iksini de, tefrike yer vermeden haram kıldığı halde, bu hadis, "en ucuz" olanı caiz addetmektedir.

Bu satış tarzı, şöyle açıklanmaktadır  :  Bir kimse, belli bir vâde ile bir ölçek buğday mukabilinde bir dinar borçlanır. Vâde dolunca, alakcaklı, parayı ister. Borç sahibi; ikinci bir vâdeye tehirle, "Sana iki ölçek buğday vereyim" der. Burada, birinci satışa dâhil edilen ikinci bir satış araya girmiştir. İşte hadis, bunu reddetmekte ve en noksan olanın yani birincinin meşru olduğunu belirtmektedir.[170]



ـ12ـ وعن مالك  :  ]أنّهُ بَلَغَهُ أنَّ رَجًُ قال لِرَجُلٍ  :  ابْتَعْ لِى هذَا البَعِيرَ بِنَقَدٍ حَتَّى أبْتَاعَهُ مِنْكَ إلى أجَلٍ، فسألَ ابنَ عُمَرَ عن ذلك فَكَرِهَهُ وَنَهى عَنْهُ[ .



12. (  296)- İmam Mâlik (  radıyallahu anh)´ten anlatıldığına göre ona şu durum ulaşmıştır  :  "Adamın biri diğer birisine  :  "Bana şu deveyi peşin parayla sat, ben de sana vâde ile satayım" der. Adam bu tarz alışveriş hakkında İbnu Ömer´e sorar. İbnu Ömer hoşlanmaz ve adamı bu işten nehyeder."[171]



AÇIKLAMA  : 



Burada bir satışta iki satış muamelesi mevcut olduğu için yasaklanmıştır. Peşin alım, aynı malın daha pahalı olarak vâdeli satışını da tazammun etmektedir. Böylece biri peşin, biri vâdeli olan iki satış cereyan etmiş olmaktadır. Ayrıca bu satışta, henüz mâlik olunmayan şeyin satışı da söz konusudur. Zira müşteri henüz eline geçmeden deveyi satmış olmakta ve sanki peşin parayla satın aldığı malı veresiye satmış olmakla, vâde sebebiyle ilâve ettiği ziyadeyi müşteriye borç kılmaktadır. Bütün bunlar satışın cevazına mâni durumlardır.[172]



ـ13ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما أنّ رسُولَ اللّهِ # قال  :  ] يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ[. أخرجه الستة، زاد مسلم وأبو داود والنسائى  :  و يَخْطُبْ علَى خِطْبَةِ أخِيهِ إّ أنْ يأذَنَ لَهُ .



13. (  297)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´in anlattığı üzere Hz. peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  : 

"Birinizin satışı üzerine başkanız satış yapmasın."[173]



AÇIKLAMA  : 



"Birinin satışı üzerine satış yapma" tarzının ne olduğu daha önce 290 numaralı hadiste geçti.[174]



ـ14ـ وفي أخرى للنسائى ]َ يَبِيعُ الرجلُ على بَيْعِ أخِيهِ حتَّى يَبْتَاعَ أوْ يَذَرَ[ .



14. (  298  )- Nesâî´de gelen bir diğer rivayette şöyle buyrulmuştur  : 

"Kişi, kardeşi, satın alma işini kesinliğe kavuşturuncaya veya, tamamen vazgeçinceye kadar araya girip alışverişte bulunmasın."[175]



ـ15ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رسُولُ اللّهِ # أنْ يَبِيعَ حاضِرٌ لِبَادٍ، و تَنَاجَشُوا، وَ يَبعِ الرَّجُلُ عَلى بَيْعِ أخِيهِ، وَ يَخْطُبْ علَى خِطْبَةِ أخِيهِ، و تَسْألِ المرْأةُ طقَ أُخْتِهَا لِتَكْفَأَ مَا في إنَائِهَا[. أخرجه الستة .

وفي أخرى  :  ]و يَزِيدَنَّ عَلى بَيْعِ أخيهِ[.وفي أخرى  :  ]و يَسِمِ الرَّجُلُ على سوْمِ أخيهِ[ .



15. (  299)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şehirlinin köylü adına alışveriş yapmasını, alıcı olmadığı halde alıcı imiş gibi görünüp yüksek fiyat vererek fiyat artırmayı, iki kimsenin başlattığı alışveriş muamelesi kesinlik kazanıp tamamlanmadan bir başkasının aynı mal üzerinde alışverişe girişmesini, bir kız istetilmiş iken ona tâlib olmayı, bir kadının, -kız kardeşinin kabındakini almak için- kocasına onu boşamasını taleb etmesini yasakladı."[176]

Bir başka rivayette "...Kardeşinin satışı (  kesinleşmeden araya girip fiyatını) artırmasın" şeklindedir.

Bir başka rivayette  :  "...Kişi kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın."[177]



AÇIKLAMA  : 



Hadisin son kısmı hâriç diğer hükümler daha önce açıklandı. Son kısımda, bir kadının evlenmek istediği evli bir erkeğe giderek, hanımını boşamayı talebetmesi yasaklanmaktadır. Hadiste "kız kardeşi" tabiriyle sadece öz kardeşi veya din kardeşleri kastedilmiyor. Şârihler, kâfire bile olsa bütün kadınların buna dâhil olduğunu belirtirler.[178]



ـ16ـ وفي أخرى ‘بِى داود  :  ]وََ تَصُرُّوا ا“بِلِ والْغَنَمَ فَمَنِ ابْتَاعهَا بَعْدَ ذلكَ فَهُوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ بَعْدَ أنْ يَحْلُبَهَا، فإنْ رَضِيَها أمْسَكَهَا، وَإنْ سَخِطَها رَدَّهَا وصَاعاً مِنْ تَمْرٍ[ .



16. (  300)- Ebu Dâvud´dan gelen bir başka rivayette şöye denmiştir  : 

"Deve ve davarın sütünü memesinde bekletmeyin. Kim böyle (  memede sütü bekletilmiş) bir hayvanı satın alırsa, sağdıktan sonra muhayyerdir  :  Memnun kalırsa hayvanı alıkor, memnun kalmazsa hayvanı iâde eder ve (  sağdığı süte karşılık olmak üzere) bir sâ hurma verir."[179]



ـ17ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  قال رَسُولُ اللّهِ #  :  ] تَسْتَقْبِلُوا السُّوقَ، وَ َتُحَفِّلُوا، وََ يَنْفُقْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ[. أخرجه الترمذى وصححه .



17. (  301)- İbnu Abbas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Pazara gitmekte olan malı önceden karşılamayın. Hayvanların sütünü memelerinde (  günlence bekleterek) biriktirmeyin. Bir birinize karşı (  müşteriyi kızıştırmak için alıcı olmadığınız halde, yüksek fiyat vererek) malın değerini artırmayın."[180]



ـ18ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رضى اللّه عنهما قال  :  قال رسُولُ اللّهِ #  :  ]َ يَحِلُّ سَلَفٌ وَبَيْعٌ، وََ شَرْطانِ في بَيْعٍ، وََ رِبْحُ مَا لَمْ يَضْمَنْ، وَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ[. أخرجه أصحاب السنن وصححه الترمذى .



18. (  302)- Abdullah İbnu Amri´bni´l-Âs (  radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"Hem veresiye hem satış helâl olmaz. Bir satışta iki şart da helâl değildir. Zimmette olmayanın kârı yoktur. Yanında bulunmayan malın satışı yoktur."[181]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste geçen birkaç tâbir ayrı ayrı açıklanmaya muhtaç.

1- Hem veresiye hem satış şöyle olur  :  Kişi, bir malı, veresiye olduğu için normal fiyatından yüksek almak istiyor. Ancak nazarında bu caiz olmadığı için şöyle bir hileye başvuruyor  :  Malın bedelini satıcıdan borç alıyor ve satıcıya, malın bedeli olarak peşin veriyor.

2- "İki şart" tabiri farklı tefsirlere yol açmıştır  :  Bazıları  :  "Bu, kişinin bir mal için; "Peşin olunca şu fiyata, veresiye olunca şu fiyata satıyorum" demesidir" demiştir. Bazıları  :  "Bu satıcının müşteriye "Bu malı satmayacaksın, hibe etmeyeceksin" şartını koşmasıdır" demiştir. Bazıları da; "Satıcının "falanca malı bana şu fiyata satman şartıyla bu malı sana satıyorum" demesidir" demişlerdir.

3- "Zimmette olmayanın kârı yoktur" ifâdesi ile  :  "Mâlik olmadığın mal, yani gasbedilmiş mal kastediliyor, zîra, böyle bir mal gasbedenin mülkü değildir. Bu çeşit bir malı satarak kâr etse bu ona haramdır" denmiştir. Bu tâbiri şöyle de izah etmişlerdir  :  "Zimmette olmayan mal, satın alınıp da henüz kabzedilmeyen maldır. Zira henüz kabzetmediği mal müşterinin zimmetinde değildir. Sözgelimi mal kabızdan önce telef olsa, satıcının malından telef olur."

4- Yanında bulunmayan mal´la, satış ânında satıcının yanında bulunmayan mal kastedilmiştir. Bu yasaklanmıştır, çünkü aldatma vardır. Kaçmış kölenin, bağından boşanıp giden devenin satışı gibi; kişinin zimmetinde olmayan mallar da buraya girer  :  Satın aldığı birşeyi daha kabzetmeden satması gibi, keza kişinin bir başkasının malını, mal sâhibinin rızasına tâlik ederek satması da buraya girer. Bu mal ne yanındadır, ne de mülküdür. Mal sâhibinin râzı olup olmayacağı ise meçhuldur. Bu sebeple Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hepsini yasaklamıştır.[182]



ـ19ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهى رسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ الصُّبْرَةِ مِنَ التَّمْرِ َ تُعْلَمُ مَكيلَتُهَا بالكَيْلِ المُسَمَّى مِنَ التَّمْرِ[. أخرجه مسلم والنسائى .



19. (  303)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) miktarı bilinmeyen kuru hurma yığınını, miktarı belli kuru hurma ile satmayı yasakladı.[183]



AÇIKLAMA  : 



Aynı cinsten iki şey misli misline değiştirilebilir. Biri fazla olduğu takdirde bu riba muamelesine girer ve haramdır. Hadislerde sarih olarak hurmanın bu çeşit alım-satımı haram kılınmıştır. Miktarı belli olmayanla miktarı belli olanın alım-satımında belli olmayanın daha çok olduğuna hükmedilir. Böylece eşitlik ortadan kalkar, dolayısıyla bu alışveriş muâmelesi ribaya girer. [184]



ـ20ـ وفي أخرى للنسائى ] تُبَاعُ الصُّبْرَةُ مِنَ الطعامِ بِالصُّبْرَةِ مِنَ الطَّعامِ، وََ الصُّبْرَةُ مِنَ الطَّعَامِ بِالكَيْلِ المُسَمَّى مِنَ الطَّعَامِ[ .



20. (  304)- Nesâî´nin bir diğer rivayetinde şöyle denmiştir  :  "Yiyecek yığını, yiyecek yığını mukabilinde satılmaz. Yiyecek yığını, miktarı belli yiyecek mukabilinde satılmaz."[185]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıda geçti.[186]



ـ21ـ وعن أبى أيُّوبَ رضى اللّه عنه قال  :  ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَنْ فَرَّقَ بينَ والِدَةٍ وَوَلَدِهَا فرَّقَ اللّهُ بَينَهُ وبينَ أحِبَّتِهِ يومَ القِيامَةِ[. أخرجه الترمذى .



21. (  305)- Ebu Eyyûb (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim, diyordu ki  : 

"Kim çocuğuyla annesi arasını ayırırsa kıyamet günü Allah (  celle celâluhu) sevdikleriyle onun arasını ayırır."[187]



AÇIKLAMA  : 



Bu yasak cariyelerle ilgilidir. Cariyeyi birine, çocuğunu bir başkasına satarak, anne ile çocuğunu ayırmayı Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır. Müteâkib hadislerde görüleceği üzere bunun başka örnekleri de mevcuttur. Bu çeşit yasakların, çocuğun terbiyesini ilgilendiren mülahazalardan kaynaklandığı 307 numaralı hadisin sonuna koyacağımız açıklamadan anlaşılacaktır.[188]



ـ22ـ وعن عليّ رضى اللّه عنه قال  :  ]أنّهُ فرّق بَيْنَ وَالِدَةٍ وَوَلَدِهَا فَنَهاهُ رسُولُ اللّهِ # عن ذلكَ، وردَّ البَيْعَ[. أخرجه أبو داود .



22. (  306)- Hz. Ali (  radıyallahu anh)´nin anlattığına göre, "(  Satış sebebiyle cariye bir) anne ile çocuğunun arasını ayırmıştı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasakladı ve satışı bozdu."[189]



ـ23ـ وعن علي رضى اللّه عنه قال  :  ]وَهَبَ لِى رسُولُ اللّهِ # غُمَيْنِ أخَوَيْنِ، فَبِعْتُ أحَدَهُمَا. فقال لِى رسُولُ اللّهِ #  :  مَا فَعَلَ غُمَاكَ؟ فأخْبَرْتُهُ فقال لِى  :  لِى رُدَّهُ رُدَّهُ[. أخرجه الترمذى .



23. (  307)- Hz. Ali (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bana, kardeş iki köle hediye etti. Bunlardan birini sattım. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir ara sordu  : 

"Köleler ne yapıyorlar " Ben durumu söyledim. Bunun üzerine bana  : 

"Satışı boz, satışı boz" buyurdu."[190]



AÇIKLAMA  : 



Son üç rivayette, gerek anne ile evladın ve gerekse kardeşlerin aralarının açılması ile ilgili yasak daha ziyade terbiyevî mülâhazalarla konulmuştur. Çünkü çocuğun terbiyesinde annenin varlığı ve ailevî ortam son derece ehemmiyetli bir husustur. Dinimizin terbiyeye atfettiği ehemmiyetin sonucu olarak, terbiye açısından mühim olan anne ve âile unsurları bir kısım kesin tedbirlerle korunma altına alınmıştır. Yukarıdaki rivayetlerde bunu görmek mümkündür.Biz burada yeri gelmişken, esasını yukarıdaki rivayetlerden alan, İslâm´ın hidâne ile alâkalı teşriatını birazcık açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.[191]



HİDÂNE NEDİR, BU HAK KİMEDİR



Hidâne, fukahanın târifine göre "Kız veya erkek çocukların veya kendi işlerinde müstakil olmayan gayr-i mümeyyiz mâtuhların muhafazasına bakmak, onların menfaatlerini mûcip hususları deruhte etmek, ezâ ve zarar verecek şeylerden korumak, hayatın icabâtını hakkı ile göğüsleyebilmeleri için bedenî, rûhî ve aklî terbiyeleri ile meşgul olmak ve mesûliyetlerini duyurmaktır." Bu devre normal olarak, erkeklerde 7-9, kızlarda 9-11 yaşları arasıdır. Çocuk, yemede, içmede, giyinmede, taharet ve yıkanmada kadına müstağnî duruma gelince bu devre sona erer. Kız çocuğu için, hayız yaşına gelince sona erer.

Çocuğun yetişmesinde birinci derecede muhtaç olduğu şey şefkat olması hasebiyle anne ve babanın boşanmaları veya bunlardan birinin veya her ikisinin de ölümleri hâlinde çocuğa bakmaya kimin daha çok layık ve hak sâhibi olduğu meselesi mühim bir husustur. Normal olarak annenin bu işe daha layık olduğu kabul edile gelmiştir. Çocuk Hakları Beyannamesi´nin 6. maddesinde de  :  "küçük çocuk istisnâî durumlar dışında, anasından ayrılmamalıdır" denmektedir.

Sünnet de annenin babaya nazaran daha şefkatli olduğunu ifade eder. Bu sebeple henüz büluğ çağına ermeyen bir çocuğun annesinden ayrılmaması, bir esâs olarak vazedilmiştir. "Allah anne ile çocuğunun arasını açanı kıyamet günü sevdiklerinden ayrı tutar." Hatta anne köle bile olsa satış sonucu ikisinin ayrılması yasaklanmıştır. Câfer İbnu Muhammed babasından şunu nakleder  :  "Hz. Peygamber´e esirler getirildiği zaman onları saf hâline koyar, sonra karşılarına geçip bakardı. Eğer ağlayan bir kadın görürse niye ağladığını sorardı. Kadın çocuğunun satıldığını söyleyecek olursa (  akit bozulur) çocuğu kendisine iâde edilirdi." Râvî buna bir de Ebû Üseyd es-Sa´ıdî ile ilgili bir misâl verir.

Ebû Dâvud´un bir tahricinde, Hz. Ali´nin satış sonucu köle anne ile çocuğunu ayırdığını, fakat durumundan haberdâr olan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bunu yasaklayarak satış aktini iptal ettiğini öğreniyoruz. Bu hususa gereken titizliği Hz. Ömer de göstermiş, civardaki sorumlulara mektuplar yazarak uyarmalarda bulunmuştur. Abdullah İbnu Ferrûh babasından şunu nakleder  :  "Ömer İbnu´l-Hattab bize  :  "Ne kardeşlerin, ne de anne ve evladlarının arasını satışla açmayın" diye yazdı." Kaynağımız, Hz. Ömer´in aynı muhtevada Nâfi İbnu Abdi´l-Hâris´e de yazdığını kaydeder.

Münâvî, "satış, hibe vs. yollarla anne ile evladın arasını açmanın; Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Mâlik nezdinde şiddetli haram olduğunu, ancak Şâfiî´nin "temyiz yaşından önce", Ebû Hanîfe´nin de "Büluğ yaşından önce" şartını koştuklarını" kaydeder.

Bu husustaki yasak sâdece anne ile evlâdın değil, baba ile evladın ve kardeşlerin arasının açılmasına da şâmildir. Ancak anne hususu, te´kîdle ifâde edilmiştir. Nitekim Saîd İbnu Mansur´un bir tahricinde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ayrı ayrı satılan iki kız kardeşin satış aktini iptâl etmiştir.

Çocuğu annenin terbiyesi bir esâs olmakla berâber, boşanma hâlinde çocuğa sâhib olma husûsunda anne ile baba arasındaki ihtilaf, kezâ çeşitli durumlarda anne ile amca, baba ile anne-annesi vs. arasında çıkacak ihtilâflar, karşımıza farklı meseleler ve çözüm yolları çıkarmaktadır. Bu hûsusta sünnette çeşitli misâllere rastlamaktayız.

1- Çocuk temyiz yaşından küçükse; tekrâr evlenmedikçe anne ehaktır  : 

Abdullah İbnu Amr´ın rivayetinde; bir kadın gelerek  : 

"Yâ Rasûlallâh, ben şu oğlumu karnımda taşıdım, göğsümden emdirdim, kucağımda korudum. Şimdi babası beni boşadı ve bunu elimden almak istiyor" der. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Evlenmediğin müddetçe çocuk senin hakkın" cevabını verir. Kezâ Hz. Ebû Bekir de, Hz. Ömer´in boşamış olduğu karısından doğan oğlu Âsım için  :  "Annesi evlenmediği müddetçe oğluna daha lâyıktır. Zira o (  anne), daha şefkatli, daha lütûfkâr, daha merhametli, çocuğa da düşkün, daha re´fet sâhibidir" demiştir.

Annenin şefkatine muhtâc olduğu devrede, hidâne işinin anneye terettüp edeceği hususunda âlimler ittifak etmiş durumdadır. Fakihler hidâne meselesinde çocuğun anneye âit olduğu devreyi  :  "Çocuğun; yeme, içme ve istincâ işlerinde annesine muhtaç olmaktan çıktığı, bu işleri kendi kendine yapmaya başladığı zaman" olarak tavsif ve tahdid ederler ve bunun 7-8 yaşlarına tekâbül ettiğini söylerler, ayrıca, kız çocuklarının hayız oluncaya kadar anneye muhtaç olduklarını belirtirler.

2- Çocuk temyiz yaşında ise  :  Muhayyerlik.

Boşanma durumunda çocuk hususunda ihtilâfa düşen bir anne ile baba Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e mürâcaat ederler. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ikisini yan yana oturtup "Ey çocuk işte baban, işte annen hangisini istersen ona git" der, ikisinden birini seçmeyi çocuğa bırakır.

İbnu Abbas´ın rivayetinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer´in oğlu Âsım´ın annesine hükmederken  :  "O, büyüyüp kendisi için seçinceye kadar annesinin kokusu, harâreti ve yatağı, ona senden daha hayırlıdır" dediğini ve Hz. Ömer´in hiç bir itirazî kelâmda bulunmadığını, Ammâretu´bnu Rabî´a´nın rivayetinde ise yine amca ile anne arasında çocuğun (  ki 7 veyâ 8 yaşındadır) Hz. Ali tarafından muhayyer bırakıldığını, küçük kardeşi için de Hz. Ali´nin  :  "Bu da aynı yaşa gelseydi onu da muhayyer bırakırdım" dediğini, Abdurrahman İbnu Ganem´in rivayetinde ise henüz konuşma safhasında olmayan bir çocuk için Hz. Ömer´in  :  "Lisanı açılıp kendisi seçecek yaşa gelinceye kadar annesi ile berâberdir" hükmünü verdiğini görmekteyiz. Bütün bu misâller küçük çocuğun behemahal annesinin emânetinde olacağı, temyiz ve konuşma hâlinde tahyir (  yâni muhayyer bırakılma) meselesinin araya gireceği hükmünü ifade ederler.

Ancak şunu belirtmek gerekiyor  :  Temyiz yaşına ulaşan bir çocuğun tahyîri (  anne, baba, asabe veya zevi´l-erhâm´dan birini seçmede serbest bırkılması) bir kısım fukaha nazarında ihtilaf konusu olmuştur. Ahmed ve İshâk  :  "Anne ve baba arasında ihtilâf vâki olunca, yedi yaşındaki çocuk muhayyer bırakılır, daha da küçükse anne ehaktır" demiştir. Tahyîre taraftar olanlara karşı olanlar arasında mutavassıt ve her iki tarafa da hak verir bir görüşe sâhip olan Şureyh  :  "baba ehak, anne erfak (  daha şefkatli)" der ve kendisine babaları ölmüş bir grup siyah çocuk getirildikte  :  "Muhayyer bırakın, istedikleriyle beraber olsunlar" hükmünü verir. İmam Şâfiî de tahyîri iltizam eder.

3- Tahyiri kabûl etmeyen Hanefî görüşü savunan Tahâvî, Ebû Hüreyre´den gelen ve böyle bir ihtilafı Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in "aranızda kur´a çekin" teklifine babanın itiraz etmesi üzerine çocuğun ihtiyarına mürâcaat ettiğine dair olan rivayete dayanarak çocuğun muhayyer bırakılmasının "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir kazâsı olmadığı" hükmünü çıkarır ve Kûfeliler´in ekserîsinin de buna kâil olduğunu belirtir. Hükmüne sünnetten başka misâller de getirerek Hamza´nın kızıyla ilgili hadiste de asebeden birini seçmede çocuğun serbest bırakılmayışını, karısı Müslüman olmayan kocanın dâvasında, karıyla kocanın, "çocuğun muhayyer bırakılması" teklifini kabul etmelerinden sonra tahyire tevessül edildiğini bildiren Abdülhamîd İbnu Selemeti´l-Ensarî ve Râfi İbnu Sinan´dan gelen rivayetleri de delil olarak zikreder. Hanefî fukahasından el-Kâsânî "Oğlan çocuğu temyîz yaşına ulaşıp yeme, içme, giyinme gibi işlerinde istiğnâya ulaşsa bile yine de annesine değil, babasına teslimi gerektiğini, zira alması gereken erkeklere âit ahlâk ve âdabı babasından alabileceğini, annesine verildiği takdirde kadınlara âit ahlâk ve âdabı alarak kadınlaşacağını kaydeder. Bu mahzur kız çocuğu için söz konusu olmayacağından başka, kadınlığa ait terbiyeyi alması için annesine teslim edileceğini de ayrıca ilâve eder.

Çocuğun tahyirine karşı çıkan Hanefî görüş bir de şu mülâhazayı ileri sürer  :  "Çocuğun seçmeye bırakılmasında hikmet yoktur. Çünkü ona hevâsı galebe çaldığı için hazır lezzet nerede varsa oraya meyleder. Bu ise tembellik, havaîlik, mektep ve terbiye-i nefisten kaçmakta, dinî bilgileri alma zahmetine girmemektedir. Binnetîce ebeveynden en kötüsünü seçer. O da kendisini ihmâl eden, terbiyesi için titiz davranmayandır." Ayrıca tahyire kâil olanların dayandıkları hadiste mevzubahis olan çocuğun büluğ yaşına ulaştığını da göstererek tahyîrin ancak büluğdan sonra câiz olduğunu söylerler.

Esasen temyiz yaşına basmış çocuğun terbiyesinde babanın ehemmiyetini de gözden uzak tutmak istemeyen tahyîr taraftarları  :  "Eğer çocuk anneyi seçmişse, sırf buna dayanarak onu ihmâli gerekmez, te´dib ve tâlimleriyle ister bizzat, ister bil vâsıta ilgilenir, ihtiyaçlarını te´min eder" demektedirler.

Son olarak şunu da belirtelim ki tahyire kâil olanlar, bunu tarafeynin hidâne şartlarını (  İslâm, hürriyet, akl, adâlet, aynı yerde ikamet gibi) eşit olarak ihraz etmeleri hâlinde câiz görürler. Bir taraf bu vasıtalardan birini kaybederse hidâne hakkını da kaybeder. Çocuğun hangi hususlarda ebeveynden birine tâbi olacağı meselesinde umumî kaide şudur  :  "Hürlük veya kölelikte anneye, neseb ve tesmiyede babaya, dinde ise, en hayırlı olana tâbi olur."

4- Anne tarafının baba tarafına takdimi  :  Hz. Ali (  radıyallahu anh)´nin rivayetine göre umre yapıldıktan sonra Mekke´den ayrılırken Hz. Hamza´nın kızı, "amca, amca!" diyerek peşlerine düşer. (  İbnu Abbas´ın rivayetinde, kendisini götürmeleri için ayrı ayrı görmüş olduğu) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Zeyd İbnu Hârise ve Ca´fer, Kureyş ile yapılan anlaşmaya uyarak talebe müsbet cevap vermezler. Hz. Ali elinden tutar ve yeğenine sâhip çıkar. Ancak Hz. Ca´fer  : 

"Onu ben alacağım, amcamın kızıdır, üstelik teyzesi de nikâhım altındadır, teyze anne gibidir, onu almakta ben daha çok hak sâhibiyim" der. Ali de  : 

"Hayır ben daha çok hak sâhibiyim, zira amcamın kızıdır ve yanımda da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kızı vardır, o bana ehaktır" der. Hz. Zeyd de  : 

"Ben daha ziyade hak sahibiyim, kardeşimin kızıdır..." der. Aralarında nizâ ederler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) çıkar ve Ca´fer lehine hükmederek  : 

"Böylece teyzesinin yanında olur, teyze anne demektir" der.

Çeşitli vecihleri muvacehesinde farklı mülâhazalara, yorumlara sebep olan bu hâdiseden, "Hidâne meselesinde teyzenin halaya mukaddem olduğu (  ....), anne cihetinden gelen akrabaların, baba cihetinden gelen akrabalara takdim edileceği hükmü çıkarılmıştır.

Hidâne husûsunda teyzenin takdim edileceğini te´yid eden başka rivayetlere de rastlanır. Keza Ebû´l-Velîd gelen rivayette, anne ile amca arasında çıkan bir ihtilafta Hz. Ömer´in çocuğa  :  "Annenin darlığı amcanın bolluğundan senin için daha hayırlıdır" demiştir.

Hidâne için İslâm, akl, büluğ, (  terbiyye) kudret, emânet (  fâsık olmamak), hürriyet, evlenmemiş olmak gibi şartlar koşan fukaha bu hususta, sünnette vâki olan -ki kısmen yukarıda zikrettik- ahbârı nazar-ı itibara alarak, hidâneye ehak olanları sırayla şöyle tesbit etmiştir  : 

1- Anne.

2- Annenin annesi.

3- Babanın annesi.

4- Ana baba bir kız kardeş.

5- Anne bir kız kardeş.

6- Baba bir kız kardeş.

7- Ana baba bir kız kardeşin kızı.

8- Anne bir kız kardeşin kızı.

9- Anne baba bir teyze.

10- Anne bir teyze.

11- Baba bir teyze.

12- Baba bir kız kardeşin kızı.

13- Anne baba bir erkek kardeşin kızı.

14- Anne bir erkek kardeşin kızı.

15- Baba bir erkek kardeşin kızı.

16- Anne baba bir hala.

17- Anne bir hala.

18- Baba bir hala.

19- Annenin teyzesi.

20- Babanın teyzesi.

21- Annenin halası.

22- Babanın halası.

Her durumda anne baba bir olanlar takdim edilir. Bu mehârim arasında çocuk için kadın akraba yoksa veya olmakla beraber hidâne için ehil değilse, hidâne irsteki tertibe göre erkek tarafı mehâriminden olan asebâta intikâl eder.

Eğer ricâl-i mehâriminden gelen asabe arasında kimse bulunmaz veya bulunmasına rağmen hidâne için ehil olmazsa, hidâne hakkı asabeden olmayan erkek mehârime intikal eder. Hidâne hususunda böyle bir tertib ortaya konmuştur. Zîra çocuğun hidânesi, ihmâli imkânsız bir keyfiyettir. Bu işe en elyak olanı da akrabasıdır. Akrabanın da biri diğerinden evlâdır. Çocuğa bakacak hiçbir akraba bulunmazsa çocuğun hidânesi için uygun olanı tâyin etme vazifesi hâkime terettüp eder.[192]



DÖRDÜNCÜ BAB


BİRİNCİ FASIL


RİBANIN ZEMMİNE DAİRDİR


ـ1ـ عن ابن مسعود رضى اللّه عنه قال  :  ]لَعَنَ رسُولُ اللّهِ # آكِلَ الرِّبَا وَمُوكِلهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى، وزاد ا‘خيران  :  وشَاهِدَيْهِ وَكاتِبَهُ .



1. (  308  )- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ribâyı (  fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti."

Ebu Davud ve Tirmizî´nin rivayetlerinde şu ziyade vardır  :  "(  Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da..."[193]



AÇIKLAMA  : 



Ribâ lügat olarak ziyade, artma demektir. Istılahta ribâ, bir cinsten olan iki bedelden birine yapılan karşılıksız ziyadedir. Dilimizde buna fâiz de denir. Ribâ muâmelesi dinimizin şiddetli yasaklarındandır, büyük günahlara girer. Dinimiz şüpheli şeylerden kaçınmayı mendub addettiği halde faiz şüphesi olan şeylerden kaçmayı vâcib kılmıştır.

Hadiste, ribâ muamelesine bulaşan herkes ilâhî tehdide maruz kılınmıştır. Sadece almak veya vermek değil, bu muâmeleye kâtiplik, şâhidlik yapmak da yasaklanmaktadır. Hanefîler´den İmam-ı Âzam´la İmam Muhammed´e göre, dâr-ı harpte yaşayan bir harbî yani gayr-ı müslim ile, Müslüman arasında ribâ muâmelesi câizdir. Kumar da böyledir. Yalnız bir şartla ki; o da Müslüman´ın kazanmasının garanti olması lâzım. İmam Ebu Yusuf ise bunu kabûl etmez.

Hadisten, batıla yardımın haram olduğu hükmü de çıkarılmıştır.[194]



ـ2ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ #  :  لَيَأتِيَنَّ على الناسِ زَمانٌ يَبْقَى أحَدٌ إَّ أكَلَ الرِّبَا، فَمَنْ لَمْ يَأكُلْهُ أصَابَهُ مِنْ بُخَارِهِ[. وفي رواية  :  مِنْ غُبَارِهِ. أخرجه أبو داود والنسائى .





1. (  309)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (  doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak."

Bir rivayette "...tozu ulaşacak" denir.[195]



AÇIKLAMA  : 



Ribâ´dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek.. gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, Aliyyu´l-Kâri´ye göre, hadis şu mânayı ifade eder  :  "Öyle bir zaman olacak ki, bu devrede kişi, bilfarz, hakikî fâizden kaçınsa bile, dolaylı şekilde gelecek fâiz bulaşmalarından kendini kurtaramayacaktır."

Bu hadis nokta-i nazarından, muâmelâtının esası fâize dayanan banka dâhil, bütün benzer müesseseler mevzuunda mümin Müslümanlar´ın dikkatli olmaları gerekir. Şu veya bu mülâhaza ve gerekçelerle, bulaşmak zorunda kalınan veya bulaşmak zorunda kalındığı zanniyle bulaşma şıkkı tercih edilen "fâiz"li muamelelere, hiçbir surette kesin bir ifade ile "fâiz değildir" veya "câizdir" diye fetva vermemek gerekir. Fetva, büyük mesûliyet işidir. Dâima ihtiyat şıkkını tercih etmek en muvafıkıdır. Daha öcne de temas ettiğimiz, İslâm ulemasının ittifakla benimsediği umumî bir prensip mevcuttur  :  "Bir meselede helâl ve haram ihtimali beraberce var ve fakat birini tercihe karine yok ise, ihtiyaten haram olma şıkkı esas alınır. Yani şüpheli şeylerden kaçmak esastır. Binâenaleyh, fâiz şüphesi olan muamelelerin "fâiz olduğunu" esas alıp, kaçınmaya çalışmalı, kaçınamıyor isek tevbe ve istiğfarı elden bırakmamalıyız. Her hâl u kârda "haram değil" diye fetva vermekten zinhar kaçınmalıyız, bu ebedî hayatımızı mahvedecek bir hata olur.

Bütün ihtilallerin, ictimâî fesadların, huzursuzlukların, ahlâksızlıkların temelinde "sen çalış ben yiyeyim" düşüncesinin yattığını, bunu da ribânın besledğini söyleyen Bediüzzaman, muâmelâtının esası fâiz olan bankalar için şunu söyler  : 

"Ribâ atalet verir, şevk-i sa´yi söndürür. Ribânın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef´i ise (  yani faydası), beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef´i en fena kısmınadır  :  Onlar da zâlimler. Her dem zâlimlerdeki nef´i (  faydası, zâlimlerin) en fena kısmınadır  :  Onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâm´a bir zararı mutlaktır..", "Kur´an´ın adâleti bâb-ı âlemde durup ribâya der  :  "Yasaktır! Hakkın yoktur; dönmeli!", Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.

"Kur´ân´ın yasakladığı ribâ şüphesi olan muamelelere, fetva vermemenin meşrûiyeti hususunda münâkaşayı devam ettirmenin şu dünyevî faydası da gözden ırak tutulmamalıdır  :  Bu meselede vicdanen huzursuz olan mü´min, vicdanını huzura kavuşturacak müessese arayacak, nazariyat geliştirecek, maddî teşebbüste bulunacak, bu vâdide öncülük edenleri destekleyecektir. Bir kelime ile İslâmî tarzın arayışını devam ettirecektir. Karşısına çıkan iki müesseseden ribâ endişesi daha az olan öbürünü tercih edecektir. Allah´a binler hamd, mü´minler fâiz mevzuunda bugüne kadar ihtiyat tavırlarını koruyabilmişler ve son zamanlarda kâr ve zarar ortaklığına dayanan yeni banka modellerinin fiiliyata geçmesine zemin hazırlamışlardır.

Bu çeşit müesseselerin daha da gelişeceğini ümitle bekleyebiliriz.[196]



ـ3ـ وعن عمرو بن ا‘حوص رضى اللّه عنه قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يقولُ في حَجَّةِ الَوداعِ  :  أَ إنَّ كُلَّ رِباً منَ رِبَا الجاهِلِيَّةِ مَوْضُوعٌ. لَكُمْ رُؤُسُ أمْوَالِكُمْ َ تَظْلِمُونَ وََ تُظْلَمُونَ. أَ وإنَّ كلَّ دمٍ منْ دِمَاءِ الجاهليةِ مَوْضُوعٌ، وأوَّلُ دَمٍ أضَعُهُ دَمُ الحارِثِ بنِ عبدِ المُطَّلِبِ، وكان مُسْتَرْضَعاً في بَنِى لَيْثٍ فَقَتَلَتْهُ هُذَيْلٌ  :  اللَّهُمَّ قدْ بَلّغْتُ. قالوا  :  نَعَمْ ثثَ مراتٍ. قال  :  اللَّهُمَّ اشْهَدْ ثثَ مراتٍ[. أخرجه أبو داود. قال الخطابى  :  هكذا رواه أبو داود. دَمُ الحَارِثِ ابنِ عبدِالمُطّلِب  :  وَإنما

هُوَ دَمُ رَبِيعَةَ بنِ الحَارِثِ بنِ عبدِالمُطَّلِبِ في سَائِرِ الرواياتِ .



1. (  310)- Amr İbnu´l-Ahvas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´i Veda Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu  : 

"Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz ana parayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş olacaksınız ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbnu Abdilmuttalib´in kan dâvasıdır." Bu kimse, Benû Leys´te süt anadaydı. Hüzeyl onu öldürmüştü. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Yâ rabbi tebliğ ettim mi " dedi. Cemaat  : 

"Evet tebliğ ettin" dediler ve üç kere tekrarladılar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ya Rabbi şahid ol!" dedi ve üç kere tekrar etti."

Hattâbî der ki  :  "Ebu Davûd, hadisi şu şekilde, yani "Haris İbnu Abdilmuttalib´in kan dâvası..." diye rivayet etmiştir. Halbuki diğer kitaplarda  :  Rebî´a İbnu´l-Haris İbni Abdilmuttalib´in kan dâvası şeklinde rivayet edilmiştir.[197]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis Veda Haccı ile ilgili olarak diğer bazı hadis kitaplarında da rivayet edilmiştir  :  (  Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbnu Mâce, Menâsik (  76, 84). Burada öldürülen Rebî´a olmayıp İbnu Rebî´ İbni´l-Hâris İbni Abdilmuttalib´tir. Küçük yaşta evlerin arasında emeklerken, Benî Sa´d´la Beni Leys İbnu Bekr arasında cereyaneden bir savaş sırasında atılan bir taşın isabeti sonucu ölmüştür. Rebî´a, İbnu´l-Hâris Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ashâbındandır, rivayette de bulunmuştur. Hz. Ömer´in hilâfeti sırasında rahmet-i Rahman´a kavuşmuştur (  radıyallahu anh). [198]



İKİNCİ FASIL


RİBÂ İLE İLGİLİ HÜKÜMLER


ـ1ـ عن عمر بن الخطاب رضى اللّه عنه قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  الذَّهَبُ بالذَّهَبِ رباً إَّ هَاءَ وَهَاءَ، وَالْبُرُّ بالْبُرِّ رِباً إَّ هَاءَ وَهَاءَ، وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ رباً إَّ هَاءَ وَهَاءَ، وَالتَّمْرُ بالتَّمْرِ رِباً إَّ هَاءَ وَهَاءَ[. أخرجه الستة، وهذا لفظ الشيخين، وللبخارى في رواية. ]الْوَرِقُ بالْوَرِقِ، والذَّهَبُ بالذَّهَبِ[ .



1. (  311)- Ömer İbnu´l-Hattâb (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır."

Yukarıdaki metin Sahiheyn´in metnidir. Buhârî´nin bir rivayetinde, "verik (  yani basılmış dirhem) verikle, altın altınla..." şeklinde gelmiştir.[199]



ـ2ـ وعن أبى سعيد رضى اللّه عنه قال  :  ]كُنَّا نُرْزَقُ تَمْرَ الجَمْعِ علَى عَهْدِ رسُولِ اللّهِ # وَهُوَ الخَلِطُ منَ التَّمْرِ فَكُنَّا نَبِيعُ صَاعَيْنِ بِصَاعٍ فَبَلَغَ ذلكَ رسُولَ اللّهِ # فقَالَ  :  صَاعَيْنِ تَمْراً بِصَاعٍ، وََ صَاعَيْنِ حِنْطَةً بِصَاعٍ، وََ دِرْهَمَيْنِ بِدِرْهَمٍ[. أخرجه الستة إ أبا داود.



2. (  312)- Ebu Saîd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu  :  "İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz."[200]



ـ3ـ وفي رواية ]جاء بِلٌ رضى اللّه عنه إلى رسولِ اللّهِ # بِتَمْرٍ بَرْنِىٍّ فقال له مِنْ أيْنَ هذاَ؟ فقال  :  كانَ عِنْدَنَا تَمْرٌ رَدِئٌ فَبِعْتُ منه صَاعَيْنِ بِصَاعٍ لِمَطعِمِ النَّبىِّ #، فقال  :  عند ذلك أوَّهْ عَينُ الرِّبَا، أوّه، عَيْنُ الرِّبَا، عَيْنُ الرِّبَا، َ تَفْعَلْ وَلَكِنْ إذَا أرَدْتَ أنْ تَشْتَرىَ فَبِعِ التَّمْرَ بَيعاً آخَرَ ثمَّ اشْتَر ِبهِ[ .



3. (  313)- Bir rivayette de şöyle gelmiştir  :  "Hz. Bilâl (  radıyallahu anh), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a (  iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti.

"Bu nereden " diye sordu. Bilâl (  radıyallahu anh)  : 

"Bizde âdi hurma vardı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık", dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al" dedi.[201]



ـ4ـ وفي رواية للشيخين  :  ]الدِّينارُ بالدِّينار، والدِّرْهَمُ بالدِّرْهَمِ مِثًْ بِمثْل فَمَنْ زَادَ أوِ ازْدَادَ فقَدْ أرْبَى[. وقال رَاوِيه فَقُلْتُ  :  إنَّ ابن عباسٍ يقُولهُ فقالَ أبو سعيدٍ  :  سَألتُهُ فقلتُ  :  سَمِعْتَهُ مِنْ رَسُول اللّه #، أوْ رَجَدْتهُ في كتابِ اللّهِ تعالى؟ فقال  :  كُلُّ ذلك أقُولُ، وأنْتُمْ أعْلَمُ بِرَسُولِ اللّهِ # مِنِّى، ولكِنْ أخْبَرَنِى أُسامَةُ بنُ زَيْدٍ رضى اللّه عنهما أنّ رسول اللّه # قال  :  َ رِبَا إَّ في النِّسِيئَةِ.



4. (  314)- Sahîheyn´de yer alan bir rivayette şöyle gelmiştir  :  "Dinar dinarla, dirhem dirhemle başa baş misliyle değiştirilmelidir. Kim fazla verir veya fazla alırsa ribâya girmiş olur."

Hadisi rivayet eden râvî der ki  :  "Ben dedim ki;

"İbnu Abbas (  radıyallahu anh) bunu söylemez. Ebu Saîd der ki  : 

"İbnu Abbas (  radıyallahu anh)´a sordum  : 

"Sen bunu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan mı işittin, Kitabullah´ta mı gördün " Bana şu cevabı verdi  : 

"Bunun ikisini de söylemiyorum. Siz, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı benden daha iyi tanırsınız. Ancak bana Üsâme İbnu Zeyd (  radıyallahu anh) haber verdi ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Sadece veresiye satışta ribâ vardır" buyurmuştur."[202]



AÇIKLAMA  : 



Hadisin sıhhatinde âlimler ittifak eder. Hz. Üsâme (  radıyallahu anh)´nin "Sadece veresiye satışta ribâ vardır" sözü mensuhtur. Âlimler onunla amel edilemeyeceği hususunda ittifak ederler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hayatta iken İbnu Abbas (  radıyallahu anh) küçüktü, bu sebeple, "Siz Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı benden daha iyi bilirsiniz" buyurmuştur[203].



ـ5ـ وفي أخرى لمسلم  :  ]الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ، وَالفِضَّةُ بالفِضََّةِ، والبُرُّ بِالبُرِّ، والشَّعِيرُ بالشَّعِيرِ، والتَّمْرُ بالتَّمْرِ، وَالْمِلْحُ بالمِلْحِ مِثًْ بِمِثْلِ يَداً بِيَدٍ، فَمَنْ زَادَ أوِ اسْتَزَادَ فَقَدْ أرْبَى، اŒخِذُ والْمُعْطى فيهِ سَواَء[. وله عن أبى هريرة في رواية  :  إ ما اخْتَلَفَتْ ألْوَانُهُ .



5. (  315)- Müslim´in bir diğer rivayeti şöyledir  :  "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim artırır veya artırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir."

Yine Müslim´de Ebû Hüreyre´nin bir rivayetinde "..cinsleri farklı ise müstesna" denir.[204]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler yukarıda zikredilen altı çeşit malda ribânın haram olduğunda icmâ ederler  :  Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz. Bunlara ribâ malları da denir. Bu altı kalem eşyadan her biri aynı cinsten eşya ile satılınca fazlalık olmamalı, alışveriş peşin yapılmalıdır.

Bu altı çeşidin dışında kalan eşyaların alıp satılmasında fazlalık haram mıdır sorusuna âlimler farklı cevaplar verir. Aradaki ihtilaf, bu altı çeşit mala konan "haram" hükmünün illetine dayanır. Cumhur aynı illette müşterek olanların haramlığında ittifak ederse de illetin ne olduğunda ihtilaf edilmiştir. Bu noktada, fıkıh kitaplarında on farklı illet üzerinde durulduğu görülür. İmam-ı Âzâm´a göre, illet, cinsle birlikte ölçü, veya cinsle birlikte tartıdır. Öyle ise, hangi çeşit mal olursa olsun ölçü veya tartı ile satılan mallarda ribâ (  fazlalık) haramdır. Satışı böyle yapılmayan malların cinsi ne olursa olsun fazlalık (  ribâ) haram değildir. Mesela kireç veya alçı gibi yenmeyen mallar mâdemki ölçekle satılmaktadır, fazlalık haramdır, binaenaleyh kireç vererek vasfı değişik bir kireç alacak olsak, bu peşin yapılmalıdır ve miktarları eşit olmalıdır, fazlalık veya vâde araya girerse ribâdır, haramdır. Hadiste geçen ölçü ve tartı ile satılmayan eşyalar yenen cinsten de olsa araya girecek fazlalık haram değildir.

İmam Şâfiî´ye göre, haram kılınmada illet, malın yiyecek olmasıdır, ölçü veya tartı ile satılmasına bakılmaz. Yiyecek olmayan şeylerde yalnız altın ve gümüşte ribâ vardır. Ahmed İbnu Hanbel´in de bu görüşte olduğu söylenmiştir.

İmâm Malik´e göre, illet ekseriyetle yemek için biriktirmektir.

Hadisin, Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh)´den kaydedilen son fıkrasından sarâhaten belirtildiği üzere, farklı cinsler arasında ribâ olmaz. Yani buğdayla arpanın, altınla gümüşün alınıp satılmasında miktar sözkonusu değildir, ulemâ bu hususta ittifak eder.[205]



ـ6ـ وفي أخرى عن عُباَدَةَ بنِ الصَّامت ]إذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ ا‘صْنَافُ فَبِيعُوا كَيفَ شِئْتُمْ إذَا كَانَ يَداً بِيَدٍ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



6. (  316)- Ubadetu´bnu Sâmit (  radıyallahu anh)´ten gelen bir başka rivayette (  şu ziyade) ifade edilmiştir  :  "...Bu çeşitler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın."[206]



AÇIKLAMA  : 



315 numaralı hadisle ilgili olarak kaydettiğimiz açıklamaları tamamlamak üzere şunu kaydetmek gerekir  :  İlletde müşterek olmayan ribâ malları fazlalıkla ve keza veresiye satılabilir. Meselâ altınla buğday, gümüşle arpa bütün ulemanın ittifakıyla bu şekilde satılabilir. Fakat ribâ malları cinsi cinsine olursa biri peşin, diğeri veresiye ve keza biri noksan, diğeri fazla olarak satılamadığı gibi teslim ve tesellüm yapılmadan satış meclisinden ayrılmak da câiz değildir. Satılan malların cinsleri muhtelif olursa, peşin teslim edilmek şartıyla fazlalık câizdir. Meselâ bir ölçek buğday iki ölçek arpa mukabilinde satılabilir.[207]



ـ7ـ وعن أبى المنهال قال  :  سَألتُ زيدَ بن أرْقَمَ وَالبَرَاءَ بنَ عازِبٍ عن الصَّرْفِ فقا  :  ]نَهَى رسولَ اللّهِ # عن بيْعِ الذَّهَبِ بالوَرِقِ دَيْناً[. أخرجه الشيخان والنسائى .



7. (  317)- Ebu´l-Minhâl anlatıyor  :  "Zeyd İbnu Erkam ve el-Berâ İbnu Âzib (  radıyallahu anh)´e sarf´tan (  yani altınla gümüşü cinsi cinsine satmaktan) sordum. İkisi de şu cevabı verdi  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasakladı."[208]



ـ8ـ وعن فضالة بن عبيد رضى اللّه عنه قال  :  ]أُتِىَ النبىُّ # وهو بِخَيْبَرَ بِقدةٍ فيها خَرَزٌ وَذَهَبٌ وهى منَ المغَانِمِ تُبَاعُ فَأمَرَ بالذَّهَبِ الَّذِى في القِدَةِ فنُزِعَ وحْدَهُ وقال  :  الذَّهَبُ بالذَّهَبِ وَزْناً بِوَزْنٍ[. أخرجه الخمسة إ البخارى.وفي أخرى  :  تُبَاعُ حتَّى تُفْصلَ .



8. (  318  )- Fadâle İbnu Ubeyd (  radıyallahu anh) buyuruyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a Hayber´de bulunduğu sırada altın ve boncuklarla yapılmış bir gerdanlık getirildi. Bu satılık ganimet mallarındandı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) altınların boncuklardan ayrılmasını emretti. Derhal gerdanlığın altın kısmı ile boncuk kısmı birbirinden ayrıldı. Sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Altın, altına mukabil, tartısı tartısına satılsın" buyurdular.[209]



AÇIKLAMA  : 



Burada altının başka bir madde ile birlikte satılması yasaklanmaktadır. Başta Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel olmak üzere bir kısım âlimler verilen altın cinsinden fiyat, satılan eşyadaki altından fazla da az da olsa bu satışın fâsid olduğuna hükmeder. Ebu Hanîfe  :  Altın cinsinden biçilen fiyat, satılan eşyadaki altından fazla olduğu takdirde satışın câiz olacağına, misil veya daha az olma halinde satışın câiz olmayacağına hükmeder.İmam Mâlik buna yakın bir fikir beyan eder. Ancak fiyat fazlalığı üçte ikiyi geçmemeli, noksanlık da üçte birden aşağı düşmemeli. Bu hudud dâhilinde satış câizdir, aksi takdirde değildir.[210]



ـ9ـ وفي أخرى لمسلم قال حنش الصنعائى  :  ]كُنَّا مَعَ فُضَالَةَ في غَزْوَةٍ فطارَتْ لِى وَ‘صْحابِى قَِدَةٌ فيها ذهَبٌ وََورِقٌ وَجَوْهَرٌ فأرَدْتُ أنْ أشْتريها فَسَألْتُهُ فقال  :  إنْزِعْ ذَهَبَهَا فاجْعَلْه في كِفّةٍ، واجْعَلْ ذَهَبَكَ في كِفّةٍ، ثم تأخُذَنَّ إَّ مِثًْ بِمثْلٍ، فإنِّى سَمِعْتُ النَّبِىَّ # يقولُ  :  مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَاليَوْمِ اŒخَرِ فََ يَأخُذَنَّ إَ مِثًْ بِمِثْلٍ[ .



9. (  319)- Müslim´de gelen diğer bir rivayette Haneş es-San´ânî der ki  :  "Biz Fadâle ile bir gazvede berâberdik. Derken bana ve arkadaşlarıma ganimetten bir gerdanlık isabet etti. Gerdanlık altın, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmıştı. Ben bunu satın almak isteyerek, Fadâle´ye sordum. Bana şöyle cevap verdi  :  Bunun altınını ayır, bir kefeye koy. Kendi altınını da bir kefeye koy. Sonra sakın misli mislinden fazla birşey alma! Zîra ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle buyurduğunu işittim  :  "Kim Allah´a ve âhiret gününe iman ederse sakın misli mislinden fazla bir şey almasın."[211]



ـ10ـ وعن أبى بكرة رضى اللّه عنه قال  :  ]نَهَى رسول اللّه #



عَنِ الفضّةِ بالْفِضّةِ، والذَّهَبِ بالذَّهَبِ إ سَوَاءً بسَوَاءٍ، وَأمَرَنَا أنْ نَشْتَرِىَ الفِضّةَ بالذَّهَبِ كَيْفَ شِئْنَا وَنَشْتَرِىَ الذَّهَبَ بِالْفِضّةِ كَيْفَ شِئْنَا يَداً بِيَدٍ[. أخرجه الشيخان والنسائى .



10. (  320)- Ebu Bekre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), gümüşün gümüşe başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti."

Müslim´in ziyadesinde "..Bir adam

"peşin mi " diye sordu. Ebu Bekre  : 

"Ben böyle işittim" cevabını verdi.[212]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, ribâ mallarının, alım satımlarında şu iki şeye dikkat edilmesini teyid etmektedir  : 

1- Aynı cinsten şeyler alınıp satılırsa başa baş yani eşit miktarda olacak, altınla altın, gümüşle gümüş üzümle üzüm gibi. Üzüm vererek üzüm, altın vererek altın alacak olursak, miktarlarını eşit tutacağız, araya girerse ziyade fâiz olur.

2- Ayrı cinsten şeylerden birini vererek yapılan alışveriş, karşılıklı mütâbakatla istenen miktarda olur, ancak peşin olarak teslim ve tesellüm gerekir.[213]



ـ11ـ وعن يحيى بن سعيد قال  :  ]أمَرَ رسولَ اللّه # السَّعْدَيْنِ يومَ خَيْبَرَ أنْ يَبِيعا آنِيَةً مِنَ الْمَغنَمِ مِنْ ذَهَب أوْ فِضّةٍ  :  فََبَاعَا كُلَّ ثَثةٍ بِأرْبَعَةٍ، أو كُلَّ أرْبَعَةٍ بِثثةٍ عَيْناً، فقال لهما  :  أرْبَيتُمَا فَرُدَّا[. أخرجه مالك .



11. (  321)- Yahya İbnu Sa´îd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hayber´in fethi sırasında iki Sa´d´a (  Sa´d İbnu Ebî Vakkâs ve Sa´d İbnu Ubâde), ganimet malından altın veya gümüş bir kabı satmalarını emretti. Onlar, her üç (  birim)´i aynı dört (  birim) mukabilinde, veya her dört (  birim)´i üç (  birim) aynı mukabilinde sattılar. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara  :  "Siz ribâ yaptınız, geri verin" emretti."[214]



AÇIKLAMA  : 



Başka rivayetlerde tasrîh edildiği üzere Hayber´in fethi sırasında ganimetlere nezâret vazifesini Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) rivayette isimleri geçen iki Sa´d´a vermiş idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın emri üzerine, altın (  veya gümüş) bir kabı aynı cinsten para ile satarlar. Yani altın kap sattılarsa mukabilinde altın, gümüş kap sattılarsa mukabilinde gümüş para aldılar demektir. Aynı cinsten para alınca, ağırlığına denk olması gerekirken, dörtte bir fazlasına veya dörtte bir eksiğine satmışlar. Râvî, fazlaya mı, eksiğe mi sattıklarını hatırlamıyor ise de;

a) Aynı cinsiyle sattığını ve arada fark bulunduğunu iyi hatırlamaktadır.

b) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu akdi "ribâ" diye reddettiği de râvî tarafından kesinlikle ifâde edilen bir husus olmaktadır.

Ribâdır, çünkü ribâ mallarından biri kendi cinsinden bir malla alınıp satılacak olursa başa baş misliyle olur, biri fazla diğeri eksik olamaz.

Ribâ malları hangileridir 315 numaralı hadise bakılsın.[215]



ـ12ـ وعن مجاهد قال  :  ]كُنْتُ مَعَ ابنِ عُمرَ رضى اللّه عنهما فجاءَهُ صائِغٌ فقالَ  :  يا أباَ عبدِ الرَّحْمنِ إنِّى أصُوغُ الذَّهَبَ فأبِيعُهُ بالذَّهَبَ بِأكْثَرَ مِنْ وَزْنِهِ فأسْتَفْضِلُ قَدْرَ عَمِلِى فيهِ فنهاهُ عنْ ذلكَ فَجَعلَ الصَّائغُ يُرَدِّدُ عليهِ المسئلةَ وابنُ عُمرَ ينهاهُ حتَّى كانَ آخرَ ما قالَ لهُ  :  الدِّينارُ بالدِّينارِ، والدِّرْهَمُ بالدِّرْهَمِ َفَضْلَ بَيْنَهُمَا، هذا عهدُ نَبيِّنَا # إلينا وَعَهْدُنَا إلَيْكُمْ[. أخرجه بطوله مالك، وأخرج النسائى المسند منه .



12. (  322)- Mücahid anlatıyor  :  "Ben İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´le beraberdim.Ona bir kuyumcu gelerek  :  "Ey Ebu Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını artırıyorum" dedi. İbnu Ömer (  radıyallahu anh) onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi tekrar tekrar söyledi. Her seferinde İbnu Ömer (  radıyallahu anh) onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi  :  "Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz (  tebliğ edip duruyoruz)."[216]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, altın ve gümüş gibi, kıymet birimi olan maddelerin alışverişi, kendi cinslerinden maddelerle yapıldığı takdirde itibarî değerlerinin nazar-ı itibâra alınmayacağını ifade eder. İtibarî değer, antika eşyalardaki hâtıra değeri, süs eşyasındaki san´at ve işlemeye müteallik el emeği gibi değerlerdir. Söz gelimi bilezik, kolye, küpe gibi altın ve gümüşten mâmul eşyalardaki emek ve işçilikten ileri gelen fiyat artması aynı cinsten parayla alıp satmalarda hesaba katılmayacak demektir. Hesaba katılması için bir başka cinsten para veya eşya ile alınıp satılması gerekir. Buna riâyet edilmeyen alış verişler ribâ sayılır ve haramdır.

Bu prensip ilk nazarda zorluk gibi gözükürse de, büyük bir rahmettir. Zîra, itibârî değeri olan antika veya hâtıra eşyalarını taşıyanların vergi yükü hafifletilmiş olmakta, bunların alım satımları vesilesiyle başka mallar da tedâvül imkânı bulmakta ve dolayısıyla piyasa hareketlilik kazanmaktadır. Hele temel gıda maddelerinde buna riâyet, başka hareket ve bereketlere imkân hazırlamaktadır[217].



ـ13ـ وعن عطاء بن يسار  :  ]أنَّ مُعاوِيَةَ رضى اللّه عنه بَاعَ سِقايَةً مِنْ ذَهَبٍ أوْ وَرِقٍ بأكْثَرَ مِنْ وَزْنِهَا فقالَ لَهُ أبوُ الدَّرْدَاء رضى اللّه عنه  :  سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَنْهَى عنْ مِثًْ بِمِثلٍ هذا إَّ مِثْل. فقال معاويةُ  :  ما أرَى بهذا بأساً. فقال  :  أبو الدَّرْدَاء رضى اللّه عنه منْ يعذُرُنِِى منْ مُعاوِيةَ؟ أنَا أُخْبِرُهُ عنْ رسولِ اللّهِ # وهوَ يُخبرنِى عنْ رأيِهِ، أساكِنُكَ بِأرْضٍ أنتَ بهَا! ثُمَّ قَدِمَ أبو الدَّرْدَاء رضى اللّه عنه على عُمَرَ بنِ الخطابِ رضى اللّه عنه فذكرَ لهُ ذلكَ فكتبَ عُمَرُ إلى مُعاويةَ أنْ تَبِعْ ذَلِكَ إَّ مِثًْ بِمِثْلٍ وَوَزْناً بوَزْنٍ[. أخرجه مالك والنسائى »السِّقَايَةُ« إناء يُشرب فيه .



13. (  323)- Ata İbnu Yesâr anlatıyor  :  "Hz. Muâviye (  radıyallahu anh) altın veya gümüşten mâmul bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir fiyatla satmıştı. Kendisine Ebu´d-Derda (  radıyallahu anh)  : 

"Ben Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bu çeşit alışverişi yasakladığını işittim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunların satışı misline misil olmalı diye emretti" diye itiraz etti. Hz. Muâviye (  radıyallahu anh)  : 

"Ben bunda bir beis görmüyorum" diye cevap verdi. Ebu´d-Derda (  radıyallahu anh) öfkelendi ve  : 

"Muâviye´yi kınamada bana yardım edecek biri yok mu Ben ona Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den haber veriyorum o bana şahsî reyinden söz ediyor. Senin bulunduğun diyarda yaşamak bana haram olsun!" diye söylendi.

Ebu´d-Derda bunun üzerine orayı terkederek Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in yanına geldi. Durumu olduğu gibi ona anlattı. Hz. Ömer (  radıyallahu anh) Hz. Muâviye (  radıyallahu anh)´ye bir mektup yazarak bu çeşit satışı (  altının altınla satılması), misli misline ve ağırlığına denk olarak yapmasını emretti."[218]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste Hz. Mu´âviye (  radıyallahu anh)´nin satın aldığı belirtilen sikâye´yi İmam Mâlik´in ashâbı gerdanlık (  kılâde) anlamıştır. Halbuki sikâye, -bazan sıvı eşyaların miktarını tesbitte ölçek olarak da kullanılan- bir su kabıdır. Rivâyette mevzubahis edilen bu su kabı, altındandır, ancak inci, yâkut ve zeberced cinsinden kıymetli taşlarla işlenmiştir. Hz. Muâviye (  radıyallahu anh)´nin buna 600 dinar para verdiği belirtilir.

"Hz. Muâviye´nin  :  "Ben bunda bir beis görmüyorum" demesi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünnetine muhalefet düşüncesinden ileri gelmediği, İbnu Abbâs (  radıyallahu anhüma)´ın da, fazlalığı, ribâ addetmemesinden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Ancak, sünnete muhalefet mânası taşıdığı için, Ebu´d-Derda fevkalâde üzülmüştür. Zîra şahsî re´yi ile sünneti reddetmek gibi bir davranış İslâm ulemasını son derece üzen bir vak´adır. Ebu´d Derda´nın Hz. Muâviye (  radıyallahu anhümâ)´ye küsmesi makbul küsmelerden sayılmıştır. Ulema, bir kimse, bir başkasına sünneti tebliğ ettiği zaman kulak verip itaat etmediği takdirde onu terkedip küsmenin câiz olacağını söylemiştir. Hatta, Tebük seferine katılmaktan kaçan Ka´b İbnu Mâlik (  radıyallahu anh)´le kimsenin konuşmaması için, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in verdiği emir de bu meselede misal olmaktadır. Âlimler, bid´at çıkaran kimsenin terkedilmesi ve kendisiyle konuşulmaması gerektiği hususunda bu vak´ayı delil kılmışlardır. Nitekim İbnu Mes´ud, bir cenaze sırasında bir adamın güldüğünü görünce  :  "Allah´a kasem olsun seninle ebediyyen konuşmayacağım" demiştir.

Bu vak´a´nın Ubâdetu´bnu´s-Sâmit´le Hz. Muâviye arasında geçtiğine dair rivayetler de mevcuttur. İki ayrı hâdise olması muhtemeldir.[219]



ـ14ـ وعن أسامة بن زيد رضى اللّه عنهما قال  :  ]قال رسولَ اللّهِ #  :  إنَّمَا الرِّبَا في النَّسيئَةِ[. أخرجه الشيخان والنسائى، وفي أخرى  :  رِبَا فيمَا كانَ يداً بِيَدٍ .



14. (  324)- Üsâme İbnu Zeyd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ribâ veresiyededir" buyurdu.

Diğer bir rivayette  :  "Peşin alışverişlerde (  cinsler farklı ise fazlalık sebebiyle) riba olmaz" buyurulmuştur.[220]



AÇIKLAMA  : 



Burada Hz. Üsâme (  radıyallahu anh)´nin bir hadisin son kısmını hatırlayarak rivayet ettiği açıklanmıştır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a ayrı cinsten iki şey birbiriyle satılırken birinin diğerine mukabil ağırlıkça fazla olmasının ribâ sayılıp sayılmayacağı soruluyor. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu durumda peşin satıldığı takdirde ribâ olmayacağını ancak, veresiye olduğu takdirde fazlalık girecek olursa bunun ribâ olacağını beyan buyuruyor.[221]



ـ15ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال  :  ]كُنْتُ أبِيعُ ا“بِلَ بالدَّنَانِيرِ وآخُذُ مَكَانَهَا الوَرِقَ، وَأبِيعُ بالوَرِقِ، وآخُذُ مَكَانَهَا الدَّنَانِيرَ، فسألتُ رسولَ اللّهِ # عنْ ذلكَ فقالَ  :  بأسَ بِهِ بالْقِيمَةِ[. أخرجه أصحاب السنن .



15. (  325)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ben dinarla deve satıyor, dinar yerine gümüş alıyordum. Bazan da gümüşle satıyor, onun yerine dinar alıyordum. Bu durumu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a arzederek hükmünü sordum. "O andaki (  aynı meclisteki) kıymetiyle olunca bunda bir beis yok" buyurdu."[222]



ـ16ـ وفي رواية أبى داود. بأسَ أنْ تُؤخَذَ بِسِعْرِ يَوْمِهَا ما لم تَفْتَرِقَا وَبَيْنَكُمَا شَئٌ .



16. (  326)- Ebû Dâvud´un bir rivayetinde şöyle gelmiştir  :  "...O günün fiyatıyla almanda bir beis yoktur, yeter ki aranızda (  henüz ödenmeyen) bir miktar olduğu halde birbirinizden ayrılmış olmayasınız."[223]



ـ17ـ وعن معمر بن عبداللّه بن نافع رضى اللّه عنه. ]أنّهُ أرْسلَ غُمَهُ بِصَاعِ قَمْحٍ فقالَ بِعْهُ ثمَّ اشْتَرِ بِهِ شَعيراً فَذََهَبَ الْغُمُ فَأخَذَ صَاعاً وَزِيَادَةً. فلما جاءَ قال له  :  لِمَ فَعَلْتَ ذلكَ؟ انْطَلِقْ فَرُدَّهُ وََ تَأخُذَنَّ إَّ مِثً بِمِثْلٍ؛ فإنى كُنْتُ أسمَعُ رسولَ اللّه # يقولُ  :  الطّعامُ بالطَّعَامِ مثًْ بِمِثْلٍ، وكانَ طَعاَمُنَا يَومَئِذٍ الشَّعِيرَ. فقِيلَ لَهُ إنّهُ لَيْسَ بِمِثْلِهِ قالَ  :  فإنِّى أخافُ أنْ يُضَارَعَ[. أخرجه مسلم، ومعنى »يضارع« يشابه .



17. (  327)- Ma´mer İbnu Abdillah İbni Nâfi (  radıyallahu anh)´nin anlattığına göre, kölesine, bir sâ buğday vererek pazara yollar ve  : 

"Bunu sat, parasıyla arpa satın al" der. Köle gider. Onu vererek bir sa´dan bir miktar fazla arpa satın alır. Köle dönünce, Ma´mer (  radıyallahu anh) ona

"Niye böyle yaptın Çabuk git ve geri ver. Misli misline denk al. Zîra ben, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim, şöyle diyordu  :  "Yiyecek, yiyecekle misli misline denk olmalıdır." O zaman yiyeceğimiz arpa idi. Kendisine  : 

"Ama bu arpa onun misli değildir" dendi ise de  : 

"Ben arpanın buğdaya benzemesinden korkarım" cevabını verdi."[224]



AÇIKLAMA  : 



Görüldüğü üzere arpa ile buğday birbirine yakın iki gıda maddesi olduğu için, bir cins sayarak araya giren fazlalığı fâiz kabul edenler olmuştur. İmam Mâlik bu mânadaki hadislere dayanarak bu iki maddeyi bir cins addeder. Cumhur ise buğday ve arpanın iki ayrı cins olduğunu kabul eder. Aslında burada da buğdayla arpanın bir cins olduğu sarih değildir. Ma´mer hazretleri takvasına binâen ihtiyatla hareket etmiştir.[225]



ـ18ـ وعن مالك. أنّهُ بلغَهُ أنَّ سُلَيمَانَ بنَ يسارٍ قال  :  ]فَنِىَ عَلَفُ حِمَارِ سعدِ بن أبى وَقّاصٍ فقالَ لِغُمِهِ  :  خُذْ مِنْ حِنطة أهْلِكَ فابْتَعْ بِهِ شَعيراً، وََ تأْخُذْ إّ مِثْلَهُ[ .



18. (  328  )- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, Süleyman İbnu Yesar demiştir ki  :  "Sa´d İbnu Ebî Vakkas´ın merkebinin yemi bitmişti. Kölesine  :  "Ailene ait buğdaydan bir miktar götür, ona mukabil arpa satın al, sakın mislinden fazla almayasın" dedi.[226]



AÇIKLAMA  : 



Önceki hadiste geçti.[227]



ـ19ـ وعن أبى عياش رضى اللّه عنه، واسمه زيد ]أنّهُ سألَ سعدَ بنَ أبى وقّاصٍ رضى اللّه عنه عن الْبَيْضَاء بالسُّلْتِ. فقالَ لهُ سعدٌ رضى اللّه عنهُ  :  أيُّهُمَا أفضَلُ؟ فقال البَيْضَاءُ؟ فَنهَاهُ عنْ ذلكَ، وقال  :  سمعتُ رسولَ اللّهِ # يسْألُ عنِ اشْتِراء التَّمْرِ بالرُّطَبِ فقالَ رسول اللّه #  :  أينقُصُ الرُّطَبُ إذاَ يَبِسَ؟ قالَ  :  نعمْ. فنَهَاهُ عنْ ذلكَ[. أخرجه ا‘ربعة وصححه التمرذى .



19. (  329)- Ebu Ayyaş´ın -ki ismi Zeyd´dir- anlattığına göre  :  "Sa´d İbnu Ebî Vakkas (  radıyallahu anh)´a, beyaz buğday mukabilinde kabuksuz arpa satın almanın hükmünü sorar. Sa´d (  radıyallahu anh) kendisine  : 

"Hangisi daha kıymetli diye sorar. Zeyd  : 

"Beyaz buğday" der. Sa´d onu bu işten men eder ve der ki  : 

"Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a kuru hurmayı tâze hurma mukabilinde satın alma hakkında sorulduğu zaman işitmiştim. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu sorana  : 

"Tâze hurma kuruyunca ağırlığını kaybeder mi " dedi. Adam

"evet" cevabını verince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onu bu işten men etmişti."[228]



AÇIKLAMA  : 



Görüldüğü üzere yaş hurma, kuru hurma ile eşit miktarla da olsa, farklı miktarla da olsa, peşin de olsa, veresiye de olsa satın alınamadığı gibi, kıymetce birbirinden farklı olan buğday ve arpa da birbiri mukabilinde alınıp satılamaz. Araya bir başka birim meselâ "para" girmelidir. Biri satılır, elde edilen para ile öbüründen satın alınır. Ebu Hanife merhum yasağı veresiye satışa hamlederek ölçek yönüyle eşitlik halinde birbiriyle satışlarını tecviz eder.[229]



ـ20ـ وفي أخرى ‘بى داود قال  :  ]نَهَى رسول اللّهِ # عن بَيْعِ الرُّطَبِ بالتَّمْرِ نَسِيئَةً[. »السلت« ضرب من الشعير أبيض قشر له .



20. (  330)- Ebu Dâvud´un diğer bir rivayetinde  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), tâze hurmayı kuru hurma ile veresiye satmayı yasakladı" denir."[230]



HAYVAN VS. İLE İLGİLİ TEFERRUAT


ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنهُ قال  :  ]جاءَ عبدٌ فبايعَ رسولَ اللّه # على الهِجْرَةِ ولمْ يُشْعِرْ أنَّهُ عبدٌ فجاءَ سَيِّدُهُ يُرِيدُهُ. فقالَ لهُ رسولَ اللّه #  :  بِعْنِيهِ فاشتَراهُ منهُ بعبدينِ أسودينِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



1. (  331)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir köle gelerek Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e hicret etmek üzere biat etti, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onun köle olduğunu sezemedi. Arkadan efendisi onu aramaya geldi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona  :  "Onu bana sat" buyurdu ve köleyi iki siyah köle mukabilinde satın aldı."[231]



AÇIKLAMA  : 



Buradaki köle sâhibinin de Müslüman olduğuna hamledilmiştir. Müslim´in rivayeti Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu vak´adan sonra, kendisine bey´at için gelenlerin köle olup olmadığını tahkik ettiğini belirtir. Çünkü, burada, bilmeyerek hicret üzere bey´at aldığı kölenin, şarta uygun hâle gelmesi için, onu satın alarak efendisinin bağından kurtarmak zorunda kalmıştır.

Hadisten âlimler, bil-icmâ, bir kölenin iki köle mukabilinde satılabileceğine delil bulurlar. Nevevî, efendinin Müslüman olduğu, iki siyahî kölenin de Müslüman olduğu hükmünü belirtir, "çünkü, Müslüman kölenin kâfir köle mukabilinde satılması câiz değildir" der. Ancak her üçünün kâfir olabilme ihtimâline de parmak basar.

Şu halde, satılabilen şeylerin aynı cinsleriyle olmaları halinde ziyadenin ribâ sayılması prensibine burada olduğu gibi istisnalar var. Nevevî, köleler kıymet itibarıyla farklı veya eşit de olsa peşin olma kaydıyla, birinin verilerek ikisinin alınabileceği hususunda icma edilmekle birlikte veresiye olma hâlinde ihtilâf edildiğini, Şafiî ve Cumhur´un "câiz" derken, Ebu Hanîfe ve Kufîler´in "câiz değildir" dediklerini belirtir.

Bu hüküm hayvanlar hakıkında da muteberdir.[232]



ـ2ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رضى اللّه عنهما قال  :  ]أنّ رسول اللّه # أمرهُ أنْ يُجَهِّزَ جَيْشاً فَنَفدتِ ا“بِلُ فأمَرَ أنْ يَأخُذَ على قََئِصِ الصَّدَقَةِ فكَانَ يأخُذُ البَعِيرَ بالبَعِيرَيْنِ إلى إبل الصَّدَقَةِ[. أخرجه أبو داود .



2. (  332)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anh)´ın anlattığına göre, "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisine bir ordu hazırlamasını emretmiştir. Mevcut develer (  askerlere) yetmedi. Bunun üzerine Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  devesi olmayanlar için, bilâhere) hazine develerinden ödenmek üzere deve te´min etmesini emretti. (  Böylece Abdullah) zekat yoluyla hazineye gelecek develerden iki adedi karşılığında bir deve temin ediyordu."[233]



AÇIKLAMA  : 



Cumhur, aynı cinsten de olsa hayvanın hayvana mukabil veresiye olarak, farklı sayıda satılabileceğini söylemiştir. İmam Malik cinslerin farklı olmasını şart koşmuştur.[234]



ـ3ـ وعن علي بن أبى طالب رضى اللّه عنهُ  :  ]أنَّهُ باعَ جَمًَ لهُ بِعِشْرِينَ بعيراً إلى أجَلٍ[. أخرجه مالك .



3. (  333)- Ali İbnu Ebî Tâlib (  radıyallahu anh)´in anlattığına göre, "Devesini yirmi küçük deve mukabilinde veresiye olarak satmıştır"[235]



ـ4ـ وعن ابْنِ عُمَرَ رضى اللّه عنهُما  :  ]أنَّهُ

اشْتَرَى راحِلةً بأربَعةِ أبْعِرَةٍ مَضْمُونَةٍ عَلَيْهِ أنْ يُوَفيَهَا صَاحِبَهَا بالرَّبذَةِ[. أخرجه البخارى في ترجمة، ومالك .



4. (  334)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´in anlattığına göre, "Kendisi, satıcının zimmetinde bulunan bir binek devesini, Rebeze´de bulunan dört küçük deve mukabilinde satın almıştır."[236]



AÇIKLAMA  : 



Başka rivayetlerde daha açık olarak geldiği üzere, İbnu Ömer, Rebeze´de bulunan dört küçük deve mukabilinde bir binek devesi satın alır. Deve sahibine  :  "Git develerine bak, memnun kalırsan akid kesinleşmiş olsun" der. Bu durumda binek devesini satan zat, muhayyerlik şartına sahiptir, binek devesini müşteriye teslim edinceye kadar deve kendi zimmetindedir[237].



ـ5ـ وعن جابر رضى اللّه عنهُ. أنّ رسولَ اللّه # قالَ  :  ] يَصْلُحُ الْحَيَوانُ اثْنَانِ بِوَاحدٍ نسيئةً، و َبأسَ بِهِ يداً بِيَدٍ[. أخرجه الترمذى .



5. (  335)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"İki hayvan, veresiye olarak bir hayvana mukabil satılamaz. Peşin satılırsa bunda bir beis yok."[238]



ـ6ـ وعن سَمُرةَ بن جُندَب رضى اللّه عنهُ قال  :  ]نَهَى رسولَ اللّه # عن بَيْعِ الحيوانِ نَسِيئَةً[. أخرجه أصحاب السنن وصححه الترمذى .



6. (  336)- Semüre İbnu Cündeb (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) hayvanın hayvanla veresiye satışını yasaklamıştır."[239]



ـ7ـ وعن ابن شهاب أن سعيد بن المسيب رحمه اللّه كان يقول  :  ] رِبَا في الحَيَوانِ، وأنَّ رَسُولُ اللّهِ # إنّمَا نَهَى في بَيْعِ الحَيَوانِ عن ثَثٍ  :  ألْمضَامينِ والْمََقِيحِ، وَحبْلِ الحَبْلَةِ؛

فالمَضَامِينُ  :  ما في بُطوُن إناثَ ا“بلِ، وَالمَقِيحُ  :  ما في ظُهُورِ الجَمالِ، وَحَبَلُ الحَبَلَةِ  :  هُوَ بَيْعُ الجَزُورِ إلى أنْ تُنْتِجَ النَّاقَةُ ثمَّ تُنْتَجُ الَّتِى في بَطْنِهَا[. أخرجه مالك. مفسراً بهذا اللفظ. والمعروف عند أهل اللغة والغريب والفقه تفسير المضامين والمقيح بعكس ذلك، واللّه أعلم .



7. (  337)- İbnu Şihâb anlatıyor  :  "Saîd İbnu´l-Müseyyeb derdi ki  :  "Hayvanda ribâ yoktur. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) hayvan satışını üç hususta yasakladı  :  el-Mezâmin, el-Melâkih ve Habelu´lhabele.

Mezâmîn  :  Dişi devenin karnındaki yavru demektir.

Melâkih  :  Erkek devenin belinde bulunan (  ve dişiyi dölleyen) şey demektir.

Habelu´l-habele  :  "Hâmile develerin hâmile kalması) yani, dişi develerin karnındaki ceninin doğuracağı yavrunun satımı.

İmam Mâlik, bu tâbirleri, yukarıdaki gibi açıklamıştır. Ancak garib kelimeleri açıklayan lugatci ve fakihler nezdinde, mezâmîn ve melâkih kelimeleri aksi mânaları ifade etmektedir.[240]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, biri diğerine mukabil karşılıklı satıma konu olan hayvanlar, aynı cinsten de olsa ayrı cinsten de olsa peşin veya veresiye, mutlak olarak câiz olduğunu beyan etmektedir. Esâsen farklı cinsteki hayvanlar veresiye olarak birbiriyle satılsa ribâ yoktur. Aynı cinsten olmaları hâlinde veresiye satımları İmam Mâlik´e göre câiz olmaz. Şafiî hazretleri yukarıdaki rivayeti esas alarak cevazına hükmeder.[241]



ـ8ـ وعن مالك أنه بلغَهُ أن رجًُ أتى ابنَ عمرَ رضى اللّه عنهُما فقال  :  ]أسْلَفْتُ رَجًُ سَلفاً وَاشْتَرطْتُ عليهِ أفْضَلَ مِمَّا أسْلَفْتُهُ. فقالَ ابنُ عمرَ  :  ذلكَ الرِّباَ. ثمَّ قال  :  السَّلَفُ عَلَى ثََثَةِ وُجُوهٍ  :  سَلَفاً تُسلِفُهُ تُريدُ بِهِ وَجْهَ اللّهِ تعالى فَلَكَ وَجْهُ اللّهِ تعالى، وَسَلفاً تُسْلِفُهُ تُريدُ بِهِ وجهَ صاحِبِك فلكَ وجهُ صَاحِبكَ، وسلفاً تُسْلِفُهُ لتأخُذَ خبيثاً بطيِّبٍ فذلكَ الرِّبَا.

قال  :  فكيفَ تأمرُنِى يا أبا عبدالرحمن؟قَالَ أرى أنْ تَشُقَّ الصَّحِيفَةَ، فإنْ أعطاكَ مثلَ الَّذِى أسْلَفْتَهُ قَبِلْتَهُ، وإنْ أعطاَكَ دُونَهُ فأخَذْتَهُ أُجِرْتَ، وإنْ أعطاكَ أفضَلَ طيِّبَةً بِهِ نفسُهُ فذلكَ شُكْرٌ شكَرَهُ لكَ، ولكَ أجرُ ما أنْظَرْتَهُ[ .



8. (  338  )- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, bir adam İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´e gelerek  :  "Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iadesini şart koştum" dedi ve hükmünü sordu. İbnu Ömer (  radıyallahu anh)  :  "Bu ribâdır" diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu  :  "Borç verme işi üç şekilde cereyan eder.

1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah´ın rızasını düşünürsün. Karşılığında sana rızayı ilâhî vardır.

2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin.

3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır."

Adam  :  Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebu Abdirrahman diye sordu. İbnu Ömer şu açıklamada bulundu  : 

"Akdi yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu, verdiğin miktarı aynen iade ederse alırsın. Verdiğinden daha az iade eder, sen de alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi birşeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır."[242]



ـ9ـ وعن مجاهد أن عمر رضى اللّه عنهما  :  ]اسْتَسْلفَ دَراهِمَ فقضَى صَاحِبَهاَ خيراً منَها، فأبى أنْ يَأخُذَهَا، وقال  :  هذِهِ خيرٌ منْ دَراهِمِى. فقالَ ابنُ عمرَ  :  قدْ علمتُ ولكنْ نفسى بذلكَ طَيِّبةٌ[ .



9. (  339)- Mücahid´in anlattığına göre, "İbnu Ömer (  radıyallahu anh) bir miktar borç para aldı. Bunu sâhibine daha iyi bir şekilde ödedi. Borç veren adam  : 

"Bu verdiğimden efdaldir (  fazladır)" diyerek almak istemedi. İbnu Ömer adama  : 

"Biliyorum, ancak için bu şekilde rahat edecek" dedi.[243]



AÇIKLAMA  : 



İmam Mâlik, önceden her iki tarafca şart koşulmamak kaydıyla, borçlunun borcunu öderken, içinden gelerek, bir fazlalıkta bulunduğu takdirde bunun faiz olmayacağını ifade etmiştir. Bunun borçlunun içinden gelmesi, gönül hoşluğu ile vermesi şarttır. Verilen fazlalık şart gereği, âdet icabı, vaad sonucu olursa câiz olmaz. Ayrıca bu fazlalık bir başka eksikliği kapatmamalıdır. Sözgelimi on aded düşük altına mukabil sekiz adet kıymetli altın ödemek veya on aded âdi sikke altın almışken, on aded iyi altın ödemek gibi, bu durum da ribâ sayılır.[244]



ـ10ـ وعن سالم قال  :  ]سُئِلَ ابنُ عُمَرَ رضى اللّهُ عنهُما عنِ الرَّجُلِ يَكُونُ لَهُ الدَّيْنُ عَلَى رَجُلٍ إلى أجلٍ فيضَعُ عنهُ صاحِبُ الحَقِّ لِيُعَجَّلَ الدَّيْنَ فكرِهَ ذلكَ ونَهى عنهُ[ .



10. (  340)- Salim (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´e belli bir vâde ile bir başkasında alacağı bulunan adam, parasını daha çabuk alabilmek için bir kısmından vaz geçecek olsa diye sordular. İbnu Ömer bunu hoş görmedi ve bu davranışı yasakladı."[245]



AÇIKLAMA  : 



İmam Mâlik ve Ebu Hanîfe vâdeyi kısaltma karşılığında borcun azaltılmasını tecviz etmemişlerdir. İbnu Abbas (  radıyallahu anh) bunu tecviz eder. Şâfiî´nin her iki görüşe de sâhip olduğu belirtilir.[246]



ـ11ـ وعن عبيد بن أبى صالح قال  :  ]بِعْتُ بُرّاً منْ أهْلِ دَارِ نَخْلَةَ إلى أجَلٍ فأردتُ الْخُروجَ إلى الكوفةِ فعَرَضُوا عليَّ أنْ أضَعَ لَهُمْ ويَنْقُدُونِى فسألتُ زيدَ بنَ ثَابتٍ فقال  :  آمرُكَ أنْ تَفْعَلَهُ، وََ أنْ تَأكُلَ هَذَا وَتُوَكِّلَهُ[. هذه اŒثار الثثة أخرجها مالك .



11. (  341)- Ubeyd İbnu Ebî Sâlih anlatıyor  :  "Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe´ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit´e sordum. Bana  :  "Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (  ribâyı) ne senin yemeni, ne de (  satın alanlara) yedirmeni emredemem" dedi.[247]



ـ12ـ وعن أم يونس قالت  :  ]جَاءَتْ أمُّ وَلَدِ زَيدِ بنِ أرْقَمَ رضِىَ اللّهُ عنه إلى عائشةَ رضِىَ اللّهُ عنها فقالت  :  بِعْتُ جَارِيةً منْ زيدٍ بثمانمائةِ دِرْهمٍ إلى العَطَاءِ تم اشْتَرَيْتُهَا منهُ قَبْلَ حُلُولِ ا‘جَل بِستِّمائَةِ دِرْهَمٍ، وكنتُ شرَطْتُ عليه أنَّكَ إنْ بِعْتَهَا فأنَا أشْتَريِها مِنْكَ فقالتْ عائشةً رضى اللّه عنها  :  بِئْسَمَا شَريْتِ وَبِئْسَمَا اشْتَرَيْتِ  :  أبْلِغِى زيدَ بنَ أرْقَمَ أنّه قَدْ أبْطَلَ جِهَادَهُ مَعَ رسولِ اللّهِ # إنْ لَمْ يَتُبْ مِنْهُ. قالتْ فمَا يَصْنَعُ؟ فَقَالَتْ عائشةُ رضى اللّه عنها فَمَنْ جَاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّهِ فانْتَهَى فلهُ مَا سَلَفَ وأمْرهُ إلى اللّهِ اŒية فلم يُنْكِرْ أحَدٌ على عائشةَ رضى اللّه عنها، والصّحَابَةُ رضى اللّه عنهم مُتَوَافِرُونَ[ .



12- (  342)- Ümmü Yunus (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Zeyd İbnu Erkam (  radıyallahu anh)´ın Ümmü Veled´i (  çocuk doğurmuş cariyesi), Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´ye uğradı ve dedi ki  : 

"Zeyd´in bir cariyesini el-Atâ´ya sekiz yüz dirheme sattım. Sonra aynı cariyeyi ondan, ödeme zamanı dolmazdan önce altı yüz dirheme satın aldım. Ayrıca ben kendisine, bunu satacak olursan senden ben satın alacağım diye şart koşmuştum." Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)  : 

"Şart koşman da uygunsuz, satın alman da uygunsuz olmuş. Zeyd İbnu Erkam´a söyle ki, bu iş sebebiyle tevbe etmezse, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte yaptığı cihadı iptal etmiştir" dedi. Kadın  : 

"Zeyd ne yaptı ki (  böyle hükmediyorsun )" diye sorunca Hz. Aişe cevap olarak şu âyeti okudu  : 

"Kime Rabb´inden bir öğüt gelir de fâizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah´a aittir..." (  Bakara  :  2/275).

Ashab´tan pek çoğu hayatta olduğu hâlde, kimse bu hükümden dolayı Hz. Aişe´yi reddetmedi.[248]"



ـ13ـ وعن زيد بن أسلمَ قال  :  ]كانَ الرِّبَا الَّذِى أذِنَ اللّهُ فيهِ بالحَرْبِ لِمَنْ لَمْ يتْرُكْهُ عندَ الجاهليةِ على وَجْهَيْنِ  :  كَانَ يكونُ لِلرَّجُل على رَجُلٍ حقٌّ إلى أجَلٍ فإذا حلَّ ا‘جَلُ قال صاحِبَ الحَقِّ  :  أتَقْضِى أمْ تُرْبى؟ فإنْ قَضَاهُ أخَذَ منه، وإَّ طَواهُ إن كانَ مِمَّا يُكَالُ أو يُوزَنُ أو يُذْرَعُ أو يُعَدُّ، وإنْ كَانَ سِنَّا رَفَعَهُ

إل الذى فَوْقَهُ وَأخَّرَهُ عنه إلى أجلٍ أبْعَدَ منْهُ. فلمَّا جَاءَ ا“سْمُ أنْزَلَ اللّهُ تعالى  :  يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَذَرُوا مَا بَقِىَ منَ الرِّبَا إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ ـ إلى ـ وإنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤسُ أْوَالِكُمْ إلى آخرها[. أخرجهُ رزين .



13. (  343)- Zeyd İbnu Eslem anlatıyor  :  "Cenab-ı Hakk´ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi  : 

1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı  :  "Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi " derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.

2- Yaşla ölçülen bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hakk şu âyeti indirdi  : 

"Ey iman edenler! Allah´tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah´a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz" (  Bakara  :  2/278-279).[249]



BEŞİNCİ BAB


MUHAYYERLİK HAKKINDA


ـ1ـ عن ابن عمرَ رضى اللّهُ عنهما. أنّ النبىّ # قال  :  ]المُتَبايعانِ بالْخِيارِ مالمْ يَفْتَرقَا، أو يقولُ أحَدُهُما لŒخَرِ  :  اخْترْ، ورُبَّمَا قال  :  أو يكونُ بيعَ خيار[. أخرجه الستة .



1. (  344)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Alışveriş yapanlar, birbirlerinden ayrılmadıkca (  akdi bozmakta) muhayyerdirler. Veya alışveriş yapanlardan biri diğerine "muhayyersin" demişse yine muhayyerdir." Ravi, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın belki de "Alışveriş yapanlardan biri "muhayyerlik şartı üzere olsun demişse" şeklinde buyurmuş olacağında şüphe etmektedir."[250]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, alışveriş yapanların akitten sonra birbirlerinden ayrılmadıkca satış akdini bozup bozmamakta serbest olduklarını ifade eder. Âlimler, ayrılmanın nasıl tahakkuk edeceği hususunda ihtilâf etmiştir. Bir kısmı "bedenen" ayrılmayı, bir kısmı da "kavlen" ayrılmayı anlamıştır.

İmam Mâlik, İmam Âzam ve İmam Muhammed ayrılmanın "kavlî" olduğunu söylerler. Onlara göre satıcı  :  "Sattım", müşteri de  :  "Aldım" dedi mi akit kesinleşmiş ve iki taraf birbirinden ayrılmış sayılır. Artık her iki tarafa da muhayyerlik tanınmaz. Ancak bizzat hadislerde temas edildiği üzere, müşteri o malı görmek, kusursuz olmak veya muhayyer olmak gibi bir şartla almış ise bu şartlara binâen akdi bozarak malı iade edebilir.

İmam Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel (  rahimehumullâh) başta olmak üzere diğer birçok âlimlere göre alıcı ile satıcının ayrılmalarından murad "bedenen birbirlerinden uzaklaşmalarıdır."

Arkadan kaydedeceğimiz 346 numaralı hadisteki "Muhayyerlik şartıyla yapılan satış müstesna" cümlesinde kastedilen "muhayyerlik" hakkında üç görüş söz konusudur  : 

1- Muhayyerlik akid tamamlandıktan sonra o meclisten ayrılmadan sübut bulur. Yani "alıcı ile satıcı birbirinden ayrılmadıkca muhayyerlik var" diye takdir edilir.

2- İkinci kavle göre, bundan maksat üç gün veya daha az bir müddet muhayyerlik şartıyla yapılan akittir. Bu durumda, muhayyerlik, tesbit edilen bu müddet esnasında devam eder.

3- Üçüncü görüşe göre, "meclis muhayyerliği bulunmamak şartıyla yapılan satış müstesnâdır" demektir. Bu durumda akdin yapılması ile satış tamamlanır, artık muhayyerlik yoktur.

Bu üç görüşten birincisi en sahih olanıdır. Âlimler bunu çoğunlukla kabul etmekten başka bilhassa üçüncü görüşün nasslara zıt düştüğü ve dolayısıyla bâtıl olduğu husûsunda fikir beyân etmişlerdir.

Nevevî, "Alışveriş yapanlardan biri diğerine "muhayyersin" demişse..." cümlesinden  :  "satışın muteber olduğunu ihtiyar et" mânasını anlar. Ve şu açıklamayı sunar  :  "Öbürü ihtiyar ederse satış kesinlik kazanır... Sükut ederse hıyâr (  satıştan dönme) hakkı devam eder. Satışın kesinleşmesini sözle ifâde eden tarafın ihtiyâr hakkının devam edip etmiyeceği hususunda ashâbımız (  Şâfiîler) iki görüş ileri sürmüştür. Sahih olanı, devam etmeyeceğine dair olanıdır, hadisin zâhirine uygun olan görüş de budur." Nevevî´nin bu yorumunu kaydeden Aynî, cerhetmek maksadıyla, Hattâbî´nin şu yorumunu kaydeder  :  "Bu hadis, hıyâru´l-meclis´in mevcudiyetine açık bir delildir. Ayrıca, hadislerin zâhirine muhâlefet olarak yapılan bütün tevilleri de iptal etmektedir. Hadisin sonunda gelen  :  "Alışverişi yaptıktan sonra ayrılırlar da..." cümlesi[251] de aynen bunun gibidir. Bu da açık bir şekilde, bedenî ayrılıkla, muhayyerlik hakkının kalktığını gösterir. Zira, kastedilen ayrılmadan maksad sözle olan ayrılma olsaydı hadisin bir mânası kalmazdı." Hattâbi´ye Aynî şu cevabı verir  :  "Bu hadis alışveriş yapanlardan biri, diğerine bir icab´ta (  teklif´te) bulununca diğerinin kabul edip etmemekte muhayyer olduğu hususunda açık bir delildir, bu doğru. Ancak bir taraftan "icab", diğer taraftan da "kabûl" vâki olunca akit tamam olur, bundan sonra -hususî şekilde koşulan şartla, hıyâru´l-ayb dışında, hıyâr (  akdi bozma) hakkı yoktur. Bunun delili de Nesâî´de kaydedilen Semüre (  radıyallahu anh) hadisidir  : 

"Alış veriş yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkça ve her biri, diğerinden dilediğini almadıkça muhayyerdirler..." Aynî, Tahâvî´ nin hadisle ilgili şu yorumunu ilâve eder  :  "Bu hadiste yer alan "...her biri, diğerinden dilediğini almadıkça" sözü, alışveriş yapanlara tanınan muhayyerlik´in aralarında akdin kesinleşmesinden evvele ait olduğuna delalet eder. Öyle ise, akid müşterinin râzı olacağı husus üzerine cereyan eder, râzı olmayacağı şey üzerine değil. Çünkü bu meselede, hadiste mezkur olan ayrılıktan maksadın, alışverişten sonra vâki bedenî ayrılma olduğunu söyleyenler arasında, müşterinin maldan dilediği kadarını alıp geri kalanı bırakma hakkına sahip olmadığı, ya tamamını alıp, ya da tamamını terketmesi gerektiği hususunda hiçbir ihtilaf yoktur." Aynî şu neticeyi kaydeder  :  "Bu da gösterir ki, ayrılıktan maksad "kavlî ayrılık"tır, "bedenî" değil. Hattâbî´nin "...hadislerin zâhirine muhalif olarak yapılan bütün te´villleri iptal eder" sözü Hanefiler nezdinde müsellem değildir. Çünkü iki te´vil birbirine zıd düşerse hadis üzerinde tevakkuf edilir ve kıyasla amel edilir. İmdi alışveriş, icâre gibi, bazı malların menfaatlerine mâlik olmayı sağlayan akidlerin hepsi -icab ve kabulle gerçekleştikleri için- nikâh akdine kıyas olunur. Nasıl ki nikâh akdinde, akid tamamlandıktan sonra bedenî ayrılık şartı koşulamazsa, alışveriş akidlerinde de böyle bir şart koşulamaz.

İmam Mâlik der ki  :  "Alışveriş yapanların birbirlerinden ayrılmaları hususunda belli bir sınır, muayyen bir vakit konmamıştır. Öyle ise, akdin kesinleşmesini bedenî ayrılığa talik etmek, akdi, -Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın yaklaşmış olduğu mülâmese ve münâbeze satışlarında veya meçhul vâdeli muhayyerlik hakkı tanıyan alışverişlerde olduğu gibi- meçhulat üzerine bina etmek gibidir ve böyle bir akit katî surette fâsiddir.[252]



ـ2ـ وفي رواية للشيخين  :  ]إذا تبَايعَ الرُّجنِ فكُلُّ واحدٍ منهما بالخيارِ مالمْ يَتَفَرَّقَا أو يُخَيَّر أحَدُهُما اŒخَرَ، فإنْ خَيَّرَ اŒخرَ فتبَايَعَا على ذلك فَقَدْ وجَبَ البيعُ، وإنْ تَفَرَّقَا بَعْدَ أنْ تَبَايَعَا وَلمْ يَتْرُكْ واحدٌ منهما البَيْعَ فَقدْ وَجَبَ[ .



2. (  345)- Sahîheyn´de gelen bir rivayette şöyle buyurulmuştur  : 

"İki kişi alışverişte bulununca, onlar ayrılmadıkça, veya biri diğerini muhayyer bırakmadıkça her ikisi de muhayyerdir. Biri diğerini muhayyer bırakır da bu şartla alışveriş yaparlarsa artık akit kesinleşmiştir. Alışverişi yaptıktan sona ayrılırlar da ikisinden biri satıştan vazgeçmezse yine satış kesinleşmiştir."[253]



AÇIKLAMA  : 



Açıklama için önceki hadise bakınız.[254]



ـ3ـ وفي أخرى لمسلم  :  ]كُلُّ بَيِّعَيْنِ بَيْعَ بينَهُما حتَّى يَتَفَرَّقَا إ بَيْعَ الْخِيَارِ[ .



3. (  346)- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle buyurulmuştur  :  "Alışveriş yapan herhangi iki kişi arasında, birbirlerinden ayrılmadıkça akit kesinleşmiş olmaz. Ancak muhayyerlik şartıyla yapılan satış müstesna!"[255]



AÇIKLAMA  : 



Açıklama için 344 numaralı hadisin açıklamasına bakınız.[256]



ـ4ـ وله في أخرى. قال نافع  :  ]وكان ابن عُمرَ رضى اللّه عنهما إذا بَايع رجً فأراد أنْ يُقِيلَه قامَ فمَشى هنَيْهَةً ثمَّ رَجَعَ[ .



4. (  347)- Müslim´in bir diğer rivayetinde Nafi der ki  :  "İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) bir kimse ile alışveriş yapınca bu satışın bozulmasını istemedi mi kalkar biraz yürür, sonra geri dönerdi."[257]



AÇIKLAMA  : 



Başka rivayetlerde "İbnu Ömer hoşuna giden birşey satın alınca arkadaşından ayrılırdı." "İbnu Ömer alışveriş yapınca, akdin kesinlik kazanması için oradan ayrılırdı" şeklinde ifadeler gelmiştir. Müteakip rivayet de bu gruba dahildir. Bütün bu rivayetler, İbnu Ömer´i, hadiste gelen "ayrılma"dan bedenen ayrılmak´ı anladığı ortaya çıkmaktadır.[258]



ـ5ـ وفي أخرى للترمذى  :  ]كانَ ابنُ عمرَ إذا ابْتَاعَ بَيْعاً وَهو قاعدٌ قامَ لِيَجِبَ لهُ[ .



5. (  348  )- Tirmizî´nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir  :  "İbnu Ömer, bir alışverişi oturarak yapmış ise, akdin kesinleşmesi için ayağa kalkardı."[259]



ـ6ـ وعن حكيم بن حزام رضى اللّه عنه قال  :  ]قالَ رَسُول اللّه # الْبَيِّعَانِ بِالْخِيَارِ مَالمْ يتَفرَّقَا، فإنْ صَدَقَا وَبَيَّنَا بُورِكَ لَهُمَا في بَيْعِهِمَا، وَإنْ كَتَمَا وَكَذَبَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهمَا[. أخرجه الخمسة .

6. (  349)- Hakim İbnu Hizâm (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılıncaya kadar muhayyerdirler. Eğer doğru söyler ve (  her şeyi) beyan ederlerse bu alışverişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Gerçeği gizlerler ve yalan söylerlerse, alışverişlerinin bereketi kalmaz."[260]



AÇIKLAMA  : 



Alışveriş yapanların doğru söylemeleri fiyat, malın kalitesi, ödeme şekli gibi, her iki tarafı ilgilendiren hususların hepsine şâmildir. Beyân´ dan maksad da, satılan eşyanın ve semenin kusurunun, olduğu gibi eksiksiz açıklanmasıdır. Alışverişin mübarek kılınması, fâidesinin çok olması ve her iki tarafa da hayırlı kılınmasıdır. İbnu Hacer, zâhirî mânanın esas alınabileceğini, zîra, hile ve yalandaki uğursuzluğun, akdin üzerine çökerek, bereketini kaldırabileceğini belirtir. Keza bu hâlin sadece hile ve yalana yer veren tarafa gelip, öbür tarafın bu bereketsizliğin dışında kalmasının da muhtemel olduğunu belirten İbnu Hacer, Buhârî şarihlerinden İbnu Ebî Cemre´nin bu ikinci görüşü tercih ettiğini söyler.[261]



ـ7ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رضى اللّه عنهما قال  :  ]قالَ رسول اللّه # الْبَيِّعَانِ بِالْخِيَارِ مَالَمْ يَتَفَرَّقَا إَّ أنْ تَكونَ صَفقَةَ خِيَارٍ فَ يَحِلُّ أنْ يُفَارقَ صاحِبَهُ خَشْيَةَ أنْ تَسْتقِيلَهُ[. أخرجه أصحاب السنن.



7. (  350)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Alışveriş yapan iki taraf, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Ancak, aralarında muhayyerlik anlaşması varsa bu müstesna. Bu durumda, "karşı taraf pişman olur da akdi bozar" korkusuyla birinin oradan ayrılması helâl olmaz."[262]



AÇIKLAMA  : 



Alışverişin kesinleşmesini sağlayan "ayrılma"yı akid meclisini terkederek "bedenen ayrılma" olarak anlayan Tirmizî hazretleri hadisle ilgili olarak şu açıklamaya da yer verir  :  "Bunun mânası, alışverişten sonra muhayyer taraf pişman olarak alışverişten vazgeçer korkusuyla (  muhayyerlik hakkına sahip olmayan tarafın) onu terketmesidir. Şayet ayrılıktan murad kavlî ayrılık (  yani her iki tarafın alışveriş akdini kesin bir dille ifade etmiş olmaları) olup, bu akidden sonra muhayyerlik bulunmasaydı, bu hadis mânasız olurdu. Zira hadiste  :  "Karşı taraf pişman olur da akdi bozar korkusuyla oradan ayrılması helâl olmaz" buyrulmaktadır.

Şu halde bu hadis, "ayrılık"ın kavlî değil, bedenî ayrılık olduğuna delil olmaktadır. Ancak 344 numaralı hadisle ilgili olarak kaydettiğimiz açıklamalara göre aksi de söylenmiştir ve Hanefiler başta, bir kısım fakihler, akdi kesinleştiren ayrılığın bedeni değil, kavlî ayrılık olduğu görüşünü benimsemişlerdir.[263]



ـ8ـ وفي أخرى ‘بى داود عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  َ يَتَفَرَّقَنَّ اثْنَان إَّ عَنْ تَراضٍ[ .



8. (  351)- Ebu Dâvud´un Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) hazretlerinden kaydettiği bir rivayette şöyle denir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Alış veriş yapan her iki taraf da akitden memnun kalmadıkça ayrılmasınlar."[264]



AÇIKLAMA  : 



Aliyyu´l-Kârî, Mirkât´da  :  "Allahu âlem hadisten murad şudur" dedikten sonra açıklar  :  "Alım ve satım yapan her iki taraf da malın kabzı ve semenin ödenmesiyle ilgili bütün hususlarda eksiksiz anlaşmış olarak ayrılmalıdırlar." Aksi takdirde bir kısım mahzurlar hâsıl olur. İşte şeriat bunu yasaklamıştır. Mamafih hadisten şu da anlaşılabilmektedir  :  Ayrılmak isteyen taraf arkadaşına  :  "Malı almak istiyor musun " der. Öbür taraf akdi bozmayı isterse akdi bozar. Bu mâna, bu babtaki ikinci hadise de muvâfık düşüyor.

Bu hadiste ifade edilen nehy (  yasaklama) tahrimî değil tenzihî´dir, yani şiddetli değil hafif bir yasaktır, zira taraflardan birinin izni veya bilgisi olmadan öbürünün akid meclisini terketmesinin helâl olduğu hususunda icma mevcuttur.

Hadiste, her iki tarafın hıyâru´l-meclis (  yani, beraberlikleri sırasında akdi bozma) hakkına sâhip olduklarına delil mevcuttur, aksi halde bu hadisin mânası olmaz diyen de olmuştur.[265]



ـ9ـ وعن حابر رضى اللّه عنه  :  ]أنَّ رسولَ اللّه # خيَّرَ أعْرَابِيّاً بَعدَ الْبَيْعِ[. أخرجه الترمذى وصححه .



9. (  352)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir bedeviyi, satıştan sona muhayyer kıldı."[266]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet, icâb (  teklif) ve kabul tahakkuk ettikten sonra, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bedeviye muhayyerlik hakkı tanıdığını ifade eder. Tîbî der ki  :  "Hadisin zâhiri, Ebu Hanife´nin görüşüne delâlet eder. Çünkü, hıyâru´l-meclis akitte sâbit olsaydı, yeniden muhayyerlik tanımak abes olurdu. (  Yâni sözün bitmesiyle akit kesinleşmeseydi, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ona ilâveten muhayyerlik tanımazdı). Ancak mesele şöyle cevaplandırılır  :  "Bu hadis mutlaktır, mukayyede hamlolunur, nitekim İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´in rivayetinde öyle gelmiştir  :  "Alışveriş yapanlar, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Muhayyerlik şartı ile yapılan akit hâriç (  onlar şarta göre muhayyerliklerini devam ettirirler.)[267]



ـ10ـ وعن ابن مسعود رضى اللّه عنه قال  :  ]قالَ رسول اللّه #  :  إذَا اختَلَفَ البَيِّعَانِ فَالقَوْلُ قَوْلُ البَائِعِ، والمبتاعُ بالخِيَارِ[. أخرجه مالك والترمذى واللفظ له .



10. (  353)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Alışveriş yapanlar ihtilafa düşerlerse satanın sözü esas alınır. Müşteri muhayyer bırakılır."[268]



AÇIKLAMA  : 



Alışveriş yapanların ihtilafından maksat, satıcı ile müşteri arasında fiyatın miktarı, muhayerlik şartı veya bir başka hususta, taraflardan birinin elinde kendi iddiasını te´yid edici bir delil olmaksızın çıkan anlaşmazlıktır. Burada, ihtilafın çıktığı mesele zikredilmemiştir. İlmü´l-Meânî kâidesince, bu makamda, böylesi mutlak ifade hükmün tâmîmine sebeptir. Yâni, ihtilaf her neyi alâkadar ederse etsin demektir  :  Fiyatla ilgili olur, malla ilgili olur, akde konulması meşru şartlarla ilgili olur, kısacası alışveriş sebebiyle müşteri ile satıcı arasında mevzubahis olabilecek herhangi meşru bir mesele üzerine çıkan ihtilafta.. demektir. Bazı rivayetlerde fiyatla ilgili ihtilâfın tasrih edilmiş olmasının, buradaki hazfa dayanarak ifade edilen tâmime münâfi olmadığı belirtilmiştir.

Öyle ise her çeşit ihtilafta müşteri delil getiremeyince, yemin ettiği takdirde, satıcının sözü esas alınacak demektir. Müşteri, satıcının sözüne uygun şekilde akdi kabul edip etmemekte muhayyerdir. Satan kimsenin yemin etmesi gereğini ifade için bazı âlimler  :  Alıcı ile satıcı arasında fiyat, mal veya koşulan şartlarla ilgili bir ihtilâf çıktığı vakit yemin ettiği takdirde satıcının sözü esas alınır, çünkü şeriatta, sözü esas alınacak olana yemin ettirilir[269] kaidesi mevcuttur diyerek, hadisi bu hükme delil göstermiştir. Ancak aynı hükme, Ahmed İbnu Hanbel ve Nesâî´nin bir rivayetinden getirilen delille ulaşanlar da olmuştur. Çünkü Ebû Ubeyde´den yapılan mezkur rivayete göre, fiyat hususunda ayrı ayrı rakamlar iddia ederek kendisine (  aleyhissalâtu vesselâm) müracaat eden iki kişiden satıcıya Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yemin ettirmiş, sonra müşteriyi bu fiyatla alıp almamakta muhayyer bırakmıştır.

Neylü´l-Evtar´da Şevkânî, satıcı ile müşteri arasında ihtilaf çıktığı vakit, her iki tarafın rızasıyla anlaşmanın feshine gidilmemesi halinde takip edilecek muamele hususunda satıcının sözünün, yemin etmesi şartıyla esas alınarak ihtilafın giderileceğini söyler. Her iki tarafın rıza göstererek feshe gitmesinin câiz olduğunu belirtir.

İhtilaf çıktığı zaman takip edilcek yol hususunda, ihtilafa konu olan malın mevcut veya telef olması arasında fark olmadığı, her iki halde de aynı yola gidileceği belirtilir.

Yine Neylü´l-Evtâr´da dikkat çekilen bir hususu kaydetmekte fayda var  :  Satıcı ile müşteri arasındaki ihtilafların hallinde "satıcıya yemin ettirip, sözünü esas almak" prensibini, bazı ihtilafların hallinde bütün âlimler ittifakla kabul ederken, bazı ihtilâfların hallinde kabul edememişlerdir. Bu meselede ulemayı ihtilâfa sevkeden sebep şu hadisin hükmüdür  :  "İhtilaflarda dâvacıdan delil istenir, dâvalıya da yemin teklif edilir." Bu hadisin hükmü umumidir, hangi çeşit dâvâ olursa olsun delil dâvâ sahibinden, yemin de dâvâ edilenden istenecektir, hangisi satıcı hangisi müşteri bakılmayacaktır. Halbuki üzerinde durduğumuz hadis yemini satıcıya teklif edip, onun sözünü esas alıyor, delili de -davacı veya davalı oluşuna bakmadan- müşteriden taleb ediyor. İki hadis arasında umum-husus münâsebeti mevcuttur ve aynı meseleye temas etmeleri, cihetiyle de müteârızdırlar. Şöyle ki malı satan davacı olsa birine göre yemin edecek, diğerine göre delil getirecek. Şu halde, bu iki hadisten biri, haricî şartlara bakılarak tercih edilip amelde esas kılınacaktır..."

Şevkânî bu açıklamadan sonra "delil getirmeyi dâvâcıya, yemin etmeyi dâvâlıya" yükleyen hadisin râcih olduğunu gösteren deliller kaydeder.[270]



ـ11ـ وعن أبى الوضئ قال  :  ]غَزَوْنَا غَزْوَةً فَنَزَلْنَا مَنْزًِ فَبَاعَ صَاحِبٌ لَنَا فَرساً بِغُمٍ ثمَّ أقامَا بقيَّةَ يَوْمِهمَا وَلَيْلَتِهِمَا؛ فلمَّا أصبَحْنَا حضَرَ الرَّحِيلُ فقامَ الرَّجُلُ إلى فرَسِهِ ليُسْرَجَهُ فَنَدِمَ فأتَى الرَّجُلَ فأخَذَهُ بالبيعِ فأبَى الرَّجلُ أن يدفَعَهُ إليهِ، فقالَ  :  بَيْنِى وَبينَكَ أبُو بَرْزَةَ صَاحبُ رسُولِ اللّهِ #، فَأتَيَاهُ فأخْبَراهُ فقالَ  :  أتَرْضِيَانِ أنْ أحْكُمَ بَيْنَكما بِقَضَاء رسُولِ اللّهِ #؟ قالَ رسولَ اللّهِ #  :  البَيِّعَانِ بالخِيَارِ مالم يَتَفَرَّقَا، وََ أرَاكُمَا افْتَرقْتُمَا[. أخرجه أبو داود .



11. (  354)- Ebu´l-Vadî´ anlatıyor  :  "Bir gazvede bulunduk. Bir yere indik. Bir arkadaşımız, bir köle karşılığında bir at sattı. O günün geri kalan kısmında ve geceleyin beraber kaldılar. Sabah olunca göç hazırlığı yapıldı. Adam kalkarak atını eğerlemeye gitti. Bu satıştan pişman olmuştu. Öbürüne gidip akdi bozmak istedi. Fakat diğeri kabul etmedi, atı vermeyi reddetti ve

"Aramızda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabından Ebu Berze hakem olsun" dedi. Ona gelip, durumu anlattılar. Ebu Berze  : 

"Aranızda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüyle hükmetmeme razı mısınız Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurmuştu ki  :  "Alım-satım yapanlar, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler." Ben sizi ayrılmış göremiyorum."[271]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, Ebu Berze (  radıyallahu anh)´nin, "ayrılma"yı bedenî ayrılma anladığını, çok geniş bir meclis telakkisine sahip olduğunu, şöyle ki, onun nazarında o mekanı terketmedikce bedenî ayrılmaların da gerçek "ayrılma" sayılmadığını göstermektedir. Zira, Ebu´l-Vadî´, alış verişten sonra günün geri kalan kısmı ile gecenin de orada geçirildiğini belirtmektedir. Ebu Berze buna rağmen "Ben sizi ayrılmış göremiyorum" demiştir. Şurası muhakkak ki, bu müddet içerisinde yeme, içme, abdest bozma gibi çeşitli ihtiyaçlar için birbirlerinden ayrılmış olmalıdırlar. Ancak bu ayrılmalar aynı mekan çerçevesindedir. Üstelik, hadisin Tirmizî´de gelen vechinde hadisenin gemi içerisinde geçtiği belirtilir.

Ayrılma´yı "bedenî ayrılma" şeklinde anlamada Ebu Berze´nin yalnız olmadığı, Buhârî´de İbnu Ömer, Şureyh, Şa´bî, Tâvus, Âtâ, İbnu Ebî Müleyke gibi başkalarının da bu görüşte olduğu belirtilmiştir.

344 numarlı hadisin açıklamasında da uzunca temas edildiği üzere, akdin kesinleşmesini sağlayan "ayrılma"nın tavsifinde âlimler ihtilâf etmişlerdir.

Hattâbî, Meâlim´de bilhassa Mâlikî ulemasının, "ayrılma"yı belirleyen muayyen bir tarifin yokluğundan yakındıklarını kaydeder. Selef ulemasının bu ihtilafı halefe bir kısım rahatlıklar sağlamıştır denebilir. Çünkü onlar  :  "Bu ve benzeri meselelerde halkın örf ve âdetini esas almayı prensip edinmişler, alıcı ve satıcı her ikisinin birlikte bulundukları mekânın hâline itibar etmişlerdir." Sözgelimi geniş bir evde idiyseler, biri bulunduğu meclisi terkederek bir başka oda veya bölmeye geçti ise, arkadaşından "ayrılmış"tır. Bunlar bir çarşıda veya dükkanda olsalar, ayrılma, birinin arkadaşından ayrılıp birkaç adım atmasıyla tahakkuk eder.[272]



ALTINCI BAB


ŞUF´A´A DAİR HADÎSLER



ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنه قال  :  ]قَضَى رسُولُ اللّهِ # بالشُّفْعَةِ في كُلِّ مالَمْ يُقْسَمْ، فإذاَ وَقَعَتِ الحدُودُ وصُرِّفَتْ الطُّرُقُ فَ شُفعةَ[. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ البخارى، ولفظ مسلم ]في كُلِّ شَرِكَةٍ لَمْ تُقْسَمْ  :  أربعَةٍ أوْ حَائِطٍ يَحِلَّ لَهُ أنْ يَبِيعَ حتَّى يُؤْذِنَ شَرِيكَهُ، فإنْ شَاءَ أخَذَ وإنْ شَاءَ تَرَكَ، فإذَا بَاعَ ولم يُؤذِنْهُ فَهُوَ أحَقُّ بِهِ[ .



1. (  355)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) taksîm edilmedikçe her (  akar) malda şuf´a hakkı bulunduğuna hükmetti. Araya sınırlar konup, yollar tayin edilince şuf´a hakkı kalkar."

Müslim´deki metin şöyledir  :  "Henüz taksim edilmemiş arazi, mesken, bahçe gibi (  akar nevinden) her ortaklıkta şuf´a hakkı vardır. (  Ortaklarından birinin) ortağına haber vermeden satması helal olmaz. Satmadan önce haber verir, ortağı satın alır veya terkeder. Ortağına haber vermeden satarsa, ortağı bu mala (  aynı fiyat karşılığında) hak sâhibi olur."[273]



AÇIKLAMA  : 



Şuf´a kelime olarak bir şeyi diğerine katmaya, ilâve etmeye, denir. Böylece o şey bir iken iki, tek iken çift olur. Bu kelimenin yardım mânasına gelen şefâat kökünden geldiği de söylenmiştir. Dinî bir ıstılah olarak, ortaklık ve komşuluk sebebiyle, bir akar üzerinde ortak ve komşunun, üçüncü bir şahsa satıldığı şartlar tahtında o mala temellük etme hakkıdır. Bu hak üç suretle ortaya çıkar  : 

1- Âlimler, yukardaki hadisin sarahatinden hareketle taksim edilmemiş bir akarda ortak olan kimsenin, o akarda şuf´a hakkı bulunduğunda ittifak ederler.

2- Ortaklıktan başka, herkese açık olmayan hususî kuyunun suyuyla sulama, hususî yoldan müştereken istifade gibi durumlarda da şuf´a hakkı doğmaktadır. Bu durumda tarla veya evin bitişikliği de aranmaz. Hakk-ı şirb-i has´ta veya tarîk-i has´ta müştereklik, araya başka mülkler girse bile bu hakkı doğurur.

3- Üçüncü olarak, komşuluk, bitişiklik de şuf´a hakkını doğurmaktadır. Bazı âlimler komşuluğun şuf´a hakkı doğurmadığını söylemiştir.

Bu durumlarda satılacak mal önce şuf´a hakkı olana teklif edilir. O olmadığı takdirde satılır. Haber verilmeden üçüncü şahsa satıldığı takdirde, şuf´a hakkı olan kimse aynı parayı ödeyerek, o akara cebren mâlik olur.

Hanefiler bir binanın, üst katı birinin, alt katı birinin olduğu takdirde şuf´a hakkı doğacağına ictihad etmişlerdir.

Şuf´a hakkı tanıyan komşuluğun tavsifi nasıldır diye bir soru hatıra gelebilir. Hanefilere göre, bitişik komşu şuf´a hakkına sahiptir. Ancak, satılacak evin etrafından kırk hânenin şuf´a hakkına sahip olduğunu söyleyen âlim de çıkmıştır. Hatta daha ileri gidip evin her cihetinden kırkar haneyi komşu addedenler, sabah namazını müştereken aynı camide kılanları komşu addedenler olmuş ve hata bütün şehir halkını birbirine komşu sayanlar da olmuştur. Bu çeşit telakkiler hiçbir zaman fiilî örneği bulunmayan ve tatbik imkânı da olmayan fantezi görüşler ise de, bir bakıma, yerleşim birimlerine yabancı unsurun sokulmasını önlemek düşünüldüğü takdirde işletilebilecek hikmetli içtihadlar diye saygıyla karşılanması gerekir. Bu meselede "bitişik komşu" prensibini koyan İmam-ı Âzam, yukarıda açıklanan ifrat görüşlerle komşuya şuf´a hakkı tanımayarak tefrite düşen Şâfiîler arasında mutavassıt ve tatbik imkânı olan makul yolu tutmuş olmaktadır.[274]



Şuf´a Hakkı Âmdır.


Komşuya şuf´a hakkı tanıyan hadislerde "komşu" tabiri âm olduğu için kâfir, müslim, köylü, şehirli, büyük, küçük, hâzır, gâib ayırımı yapılmaz, bütün komşular bu hakka sâhiptir. Ahmed İbnu Hanbel, Şâbî ve Hasen Müslüman aleyhine zımmîye şuf´a hakkı olmayacağına kâil ise de, Ebu Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve Cumhur´a göre zımmî de şuf´a hakkına sahiptir.

Yukarıda kaydedilen hadisin bilhassa Müslim tarafından rivayet edilen vechi, şuf´a´nın daha ziyade akar denen gayr-ı menkulle (  ev, arsa, bahçe gibi) ilgili olduğunu tasrih eder. Ancak, elbise bile olsa, ortaklığın girdiği herşeyde şuf´a vardır diyen alim de olmuştur.[275]



ـ2ـ وفي أخرى ‘بى داود والترمذى قال  :  ]الجارُ أحقُّ بِشُفْعةِ جارِهِ يَنْتَظِرُ بِهَا وإنْ كانَ غَائِباً إذا كانَ طَرِيقُهما واحِداً[ .



2. (  356)- Ebu Dâvud ve Tirmizî´de gelen bir diğer rivayet şöyledir  :  "Komşu, komşusuna karşı şuf´a hakkına sâhiptir. Aynı yoldan işliyorlarsa, komşu bulunmadığı takdirde, gıyâbında satış yapmaz, bekler."[276]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, şuf´a hakkının gaybûbetle ortadan kalkmayacağını te´yid etmektedir. Şuf´a hakkına sahip kişi, çocuksa, onun büluğa ermesi beklenir. Büluğa erince hakkını kullanır veya kullanmaz. Keza, hak sâhibi, herhangi bir sebeple mevcut değilse, geldiği zaman hakkını kullanabilir.

Bazı âlimler, bu hadise dayanarak şuf´a hakkının sübûtu için, "mücerred komşuluk yeterli değildir, yol birliği de gereklidir." hükmüne varmışlardır.

Bu hadis bazı âlimlerce sened yönüyle zayıf addedilmiştir.[277]



ـ3ـ وفي أخرى للترمذى  :  ]جارُ الدارِ أحَقُّ بالدار[ .



3. (  357)- Tirmizî´nin bir diğer rivayetinde  :  "Evin komşusu eve bir başkasından daha çok hak sâhibidir" buyrulmuştur.[278]



AÇIKLAMA  : 



Komşunun da şuf´a hakkına sâhip olduğuna hükmetmiş olan Hanefiler bu hadisle istidlal etmişlerdir. Komşuluğun şuf´a hakkı doğurmadığını söyleyenler, hadiste geçen câr (  komşu)´dan murad ortak (  şerik)´dir derler.

Hadisi rivayet eden Ebu Râfi´dir. Sa´d İbnu Ebî Vakkâs´ın binasında iki odalık mülkü mevcuttur. Sa´d´a bu iki odasını satın almasını teklif eder. Sa´d, odalara dört yüz dinar verir. Ebu Râfi şöyle der  : 

"- Bu iki oda için bana beşyüz dinar verdiler. Şayet Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Evin komşusu, eve bir başkasına nazaran daha çok hak sahibidir" dediğini işitmemiş olsaydım, bu iki odayı dörtbin (  dirhem)´e sana vermez, beş yüz dinara başkasına verirdim.

"Ebu Râfi odalarını Sa´d (  radıyallahu anh)´a satar.

Bu hadisi, yukarıda belirttiğimiz gibi Hanefîler, şuf´a-i câr´a yani komşuluğun şuf´a hakkına sebep olduğu prensibine esas yaparken, şuf´a-i câr´ı inkâr edip şuf´a hakkının doğmasını mülkiyette iştirake istinat ettiren Şâfiîler bu hadisi tevîl ederler. Derler ki  :  "Muhtemelen, Ebu Râfi ile Sa´d İbnu Ebî Vakkas bu iki odada ortak idiler. Hadiste her ne kadar "câr" yâni komşu kelimesi geçmiş ise de, Arapça´da câr kelimesi şerîk (  ortak) manasına da kullanılmaktadır. Nitekim bir erkeğin hanımına câre denir ve hayat ortağı mânasına gelir, komşusu mânasına değil" derler.

Hanefîler bunu tekellüflü ve gerçekten uzak bir te´vil kabul ederler. Ve Ebu Râfi´in ortak olarak değil, müstakil olarak orada mülk sâhibi bulunduğunu söylerler. Bu hususu bir başka rivayetle de kuvvetlendirirler. Bu ikinci rivayet Ömer İbnu Şebbe´den yapılmıştır. Şöyle der  :  "Sa´d İbnu Ebî Vakkas´ın düz bir zemin üzerinde birbirine mütekabil olan iki evi vardı. Bu iki evin arasında on zira genişliğinde bir açıklık vardı. Bunlardan, Mescid-i Nebevî´nin sağına rastlayanı önceleri Ebu Râfi´ye ait idi. Bilâhere, burasını Sa´d İbnu Ebî Vakkâs ondan satın aldı."

İbnu Şebbe´nin bu rivayeti kesin şekilde Ebu Râfî ile Sa´d İbnu Ebî Vakkas (  radıyallahu anhüma) arasında ortaklık değil komşuluk bulunduğunu te´yid ederek, Hanefi görüşün haklılığını destekler.[279]



Arz-u Şuf´a  : 


Yukarıdaki hadisten, mal sahibinin, malını satmazdan önce, o malda şuf´a hakkı bulunan kimseye satış teklifinde bulunması hükmünü de çıkarmışlardır. Ancak, bu husus ulema arasında bir kısım münâkaşalara sebep olmuştur. Ebu Hanîfe, Mâlik ve Şâfiî (  rahimehullah)´ye ve bunların ashâbına göre, bir şerîkin, ortak maldaki hissesini, şuf´a hakkına sahip diğer ortağına satış teklif etmiş olmasıyla, bu ikincinin hakk-ı şuf´ası ortadan kalkmaz. Çünkü, bunlara göre, şuf´a, ortağın malı, bir başka şahsa satmasından sonra vacib olan bir haktır. Öyle ise, satıştan önce, ortağına yapmış olduğu teklif ortağının şuf´a hakkını iptal etmez, çünkü bu hak henüz tahakkuk etmemişti. Bu sebeple, şuf´a hakkı bulunan kimse, satılan malı, satım muamelesinin bitmesinden sonra kesinlikle ortaya çıkan hakkına dayanarak aynı fiyatı ödeyerek satın alma hakkına sahiptir. Bu hususu, Hanefî uleması şöyle bir prensiple ifade etmiştir  :  "Şuf´a hakkının vâcib bir hak mahiyetini kazanması için satılan malın mülkiyeti, satan ortaktan çıkmış olmalıdır."

Bey´in envaına göre, bu esas şöyle tafsil edilir  :  Bey-i fâsid´de bâyiin hakk-ı istirdâdı sakıt oladıkça şuf´a câri olmaz. Şart-ı hıyar (  muhayyerlik şartı) ile beyi´de de eğer, muhayyer yalnız müşteri ise bâyi (  satıcı) olan şerikin mülkiyeti zâil olmuş bulunacağından vücûb-ı şuf´a tahakkuk eder. Muhayyer olan bâyi ise, hakk-ı hıyârı sâkıt olmadıkça şuf´a câri olmaz. Hıyâr-ı ayb ile hıyâr-ı rü´yet (  yani malı görme, ayıp çıkma hâlinde geri dönme muhayyerliği) ise, şuf´anın sübutuna mâni değildir.

Diğer taraftan Ahmed İbnu Hanbel, Süyan-ı Sevrî, İshak İbnu Râhuye, Ebu Ubeyd, Hasan İbnu Hay ve ehl-i zâhir, arz-ı bey ile yâni, satıcının, malda şuf´a hakkı bulunan ortağına satış teklifinde bulunmasıyla şuf´a hakkının düşeceğine kânidirler. Bunlar, bu babın ilk hadisi olarak Müslim´in rivayetinden kaydettiğimiz hadisi esas almışlardır  :  "Henüz taksim edilmemiş arazi, mesken, bahçe gibi (  akar nevinden) her ortaklıkta şuf´a hakkı vardır. (  Ortaklardan birinin) ortağına haber vermeden satması helal olmaz. Satmadan önce, haber verir. Ortağı satın alır veya terkeder. Ortağına haber vermeden satarsa, ortağı bu mala (  aynı fiyat karşılığında) hak sâhibi olur."[280]



Şuf´ada Verâset Yoktur  : 


İmam Mâlik ile Şâfiî hazretleri (  rahime hümullah) şuf´a hakkının vârislere intikal edeceğini söylemişlerdir. Ancak, Ebu Hanîfe, Ahmed İbnu Hanbel, İshak İbnu Râhûye, Süfyan-ı Sevrî, İbrahim Nehâî, Hasan İbnu Hayy İbnu Sîrîn, Ebu Süleyman gibi çoğunluk, şuf´a hakkının vârislere intikal etmeyeceğini kabul ederler.

İmam-ı Âzam (  rahimehullah), bu mevzuda "şuf´a hakkına sâhip olan kimsenin vefatıyla bu hakkın sâkıt olduğu ve ölenin varislerine geçmediği" istikametinde içtihadda bulunmuştur. Hak sâhibinin ölümü, satış arzının yapılmasından önce veya sonra olsun farketmez. Satıcının vefatına nazaran şuf´a hakkının hükmü böyledir. Müşterinin vefatına nazaran durum aksidir. Yani müşteri ölecek olursa, şuf´a hakkına sâhip ortağın hakkı zâil olmaz.[281]



Şuf´a Hakkı Olan Kimse İle Müşterinin İhtilafı  : 


Müşteri ile şuf´a hakkı olan kimse satın alınan malın fiyatı hususunda ihtilâf edecek olsalar, müşterinin sözüne itibar olunur. İki tarafa da yemin teklif edilmez. Ancak, şuf´a hakkı olan kimsenin getireceği delil muteberdir. Bu görüş İmam Ebu Hanîfe ile İmam Muhammed (  rahimehümullâh)´in görüşüdür, Ebu Yusuf (  rahimehullah)´a göre, aksine müşterinin getireceği delil (  beyyine) mûteberdir.[282]



ـ4ـ وفي أخرى له و‘بى داود عن سَمُرَة  :  ]جارُ الدار أحقُّ بدارِ الجار وا‘رْضِ[ .



4. (  358  )- Tirmizî´nin ve Ebu Dâvud´un Semure´den yaptıkları bir rivayete göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  : 

"Evin komşusu komşunun evine veya tarlaya daha ziyade hak sâhibidir."[283]



ـ5ـ وعن عمرو بن الشَِّّر يد. أنه سمِعَ أبَا رافعٍ رضى اللّه عنه يقول  :  ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يقولُ  :  الجارُ أحَقُّ بصَقَبِهِ[. أخرجه البخارى، وأبو داود، والنسائى »الصَّقبچ القرب في الجوار .



5. (  359)- Amr İbnu´ş-Şerid´den anlattığına göre, Ebu Râfi (  radıyallahu anh)´nin şöyle söylediğini işitmiştir  :  "Komşu, yakın komşusuna karşı daha çok hak sahibidir."[284]



AÇIKLAMA  : 



Komşuya şuf´a hakkı tanımayanlara göre, burada "şuf´a" zikredilmeksizin yakın komşusunun, daha çok hakkı bulunduğu belirtilmektedir. Bu hakkın, şuf´a hakkı olmayıp, iyilik, ilgi, yardım, sıla-ı rahim gibi haklara müteallik olduğu belirtilmiştir. Hanefilere göre ise, şuf´a´ya "bitişik komşu"nun hak sâhibi olacağına dâir delil vardır.[285]



ـ6ـ وعن الشَّرِيدِ رضى اللّه عنه  :  ]أن رجً قال  :  ياَ رسوُلَ اللّهِ

أرْضِى ليسَ ‘حَدٍ فيها شَركَةٌ و قِسْمَةٌ إ الجِوَارُ. فقال رسولَ اللّهِ #  :  الجارُ أحَقُّ بصَقَبِهِ[. أخرجه النسائى .



6. (  360)- Şerîd (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e  : 

"Ey Allah´n Resûlü tarlam var, kimsenin bunda ne ortaklığı ne de hissesi var, ancak komşum var" dedi. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Komşu, yakın olan eve daha ziyade hak sâhibidir" buyurdu.[286]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis de şuf´a hakkını sadece ortaklara tanıyan Şâfiî görüşü cerheder mâhiyette bir rivayettir. Çünkü açık bir şekilde bitişik komşunun arazî üzerindeki (  şuf´a) hakkını takrir buyurmaktadır.[287]



ـ7ـ وعن عثمان رضى اللّه عنه قال  :  ]إذَا وَقَعَتِ الحُدُودُ في ا‘رْضِ فَ شُفْعَةَ فِيهَا، و شُفْعَةَ بِئْرٍ وََ فَحْلِ النَّخْلِ[. أخرجه مالك .



7. (  361)- Hz. Osman (  radıyallahu anh) buyurdular ki  :  "Bir araziye sınırlar konacak olursa artık onda şuf´a hakkı kalmaz, ne kuyunun suyunda şuf´a hakkı ne de hurma ağaçlarını telkih de (  döllemede) şuf´a hakkı kalmaz."[288]



AÇIKLAMA  : 



Hz. Osman (  radıyallahu anh)´ın bu ifadesi, daha önce Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın beyanında daha veciz olarak geçti. Komşuluk sebebiyle şuf´a hakkı olmayacağı görüşünde olan âlimlerimiz bu rivayetleri esas almışlardır. Ortak arazi taksim edilip ortaklar arasına sınır konduktan, yollarla arası açıldıktan sonra devam eden komşuluk sebebiyle kuyunun suyunda şuf´a olamaz, çünkü kuyu bölünemez, denmiştir.

Hurma telkihinden maksat şudur  :  O devirde dişi hurma ağaçları bazı erkek ağacın tozu ile döllenir, böylece verim alınırdı. Ortaklık taksimle sona erdikten sonra bölünüp taksimi mümkün olmayan erkek hurma ağacında da şuf´a hakkının kalmayacağı beyan buyrulmuş olmaktadır.

Tekrar edelim, bu hükümler Hanefîler´e göre değildir.[289]



YEDİNCİ BAB


SELEM (  ÖNCEDEN SATMA) HAKKINDA


ـ1ـ عن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال  :  ]قَدِمَ رسولُ اللّه # المدِينَةَ وهم يُسْلِفُونَ في التَّمْرِ العامَ والعَامَيْنِ. فقال لهم  :  مَنْ أسْلَفَ في تمْرٍ ففى كيلٍ معلومٍ ووَزْنٍ مَعْلُومٍ إلى أجَلٍ مَعْلُومٍ[. أخرجه الخمسة.وفي أخرى للبخارى وأبى داود نحوه وقالَ  :  السَّنَتَيْنِ وَالثََّثَ .



1. (  362)- İbnu Abbas (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye geldiğinde Medineliler, bir yıllık, iki yıllık hurma mahsulünü peşinen satarlardı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara  : 

"Hurmayı kim önceden satarsa ölçüsünü, tartısını belirterek, vâdesini tâyin ederek satsın" buyurdu.

Bunu Beş Kitap tahric etmiştir.

Buhârî ve Ebu Dâvud´da gelen diğer rivayetlerde aynısı ifade edilmiş ve şöyle bir farklılığa yer verilmiştir  :  "...iki ve üç yıllık..."[290]



AÇIKLAMA  : 



Selem İslâm ulemasınca meşruiyeti ittifakla kabul edilen bir alış veriş çeşididir. Aynı mânada selef kelimesi de kullanılır. Selef, peşin alınan para ile ileride teslim etmek üzere bir malı satmaktır. Malın cinsi, miktarı, teslim edileceği vâde akit sırasında belirtilmelidir.

Hanefiler´e göre miktarı ve sıfatı belli olan her şeyden selem câizdir. Metre, kilo, litre ve benzeri şeylerle ölçülen, veya sayı hesabıyla satılan malların hepsinde selem câizdir, yeter ki açık seçik olarak miktar tayin ve tavsif edilmiş olsun. Şâfiî hazretleri selem´i sadece tartı ile öçlülen şeylerde câiz görür. İmam Mâlik sayı ilk satılan şeylerde sayının kâfi geldiğine, tartıya lüzum olmadığına kâildir. Ancak tâneleri fiyatı değiştirecek kadar farklı büyüklük arzederse bunların sayı hesabına göre selemi câiz olmaz. İmam Züfer de böyle düşünür.

Şunu da belirtelim ki, nassın zâhirini esas alan Zâhiriye mezhebinden İbnu Hazm "Selem yalnız ölçülen ve tartılan mekîlât ve mevzunât´a münhasırdır. Ne mezru´da (  yani zira´ ve metre ile ölçülen) ne mâdud´da ne de bir başka birimde câiz değildir. Çünkü nasda yalnız mekîlât ve mevzûnât zikredilmiştir" der. Fakat bu görüşe ulema katılmamıştır.[291]



ـ2ـ وعن محمد بن أبى المجلد قال  :  ]اختَلَفَ عبدُ اللّهِ بنُ شِدادِ بن الهادِ أبو بُردَةَ في السَّلَفِ فَبَعَثُونِى إلى ابن أبى أوْفى رضى اللّه عنه فَسَألْتُهُ فقالَ  :  كُنَّا نُسْلِفُ عَلى عهدِ رَسُولِ اللّهِ # وأبِى بَكْرٍ وَعُمَرَ رضى اللّه عَنْهُمَا في الحِنْطَةِ والشَّعِيرِ والزَّبيبِ والتَّمْرِ. وسَأَلتُ ابنَ أبْزَى فقالَ مِثْلَ ذلكَ[. أخرجه البخارى وأبو داود والنسائى .



2. (  363)- Muhammed İbnu Ebi´l-Mücalid anlatıyor  :  "Abdullah İbnu Şeddad İbni´l-Hâd ve Ebu Bürde selef mevzuunda ihtilafa düştüler. Beni, İbnu Ebî Evfa (  radıyallahu anh)´ya gönderdiler. Ben kendisine bu hususta sordum. Şu cevabı verdi  :  "Biz Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (  radıyallahu anhüma) devirlerinde buğday, arpa, kuru üzüm ve kuru hurma hususlarında selef´te bulunurduk. Ben, İbnu Ebzâ´ya da sordum. O da buna benzer bir cevap verdi."[292]



AÇIKLAMA  : 



Rivayette zikri geçen ihtilaf, selef câiz mi, değil mi meselesi üzerinedir. Yâni, elde teslim edilecek mal olmadığı halde satış muamelesi yapıp para almak câiz olur mu olmaz mı şeklinde olmuştur. Bu bahsi, arkadan gelecek hadis açıklığa kavuşturacaktır.[293]



ـ3ـ وفي أخرى ]قلْتُ إلى مَنْ كَانَ أصلَهُ عندَهُ؟ فقالَ  :  مَا كُنَّا نَسْأَلُهُمْ عَنْ ذَلِكَ[. زاد أبو داود  :  إلى قَوْمٍ ماهُوَ عِنْدَهُمْ .



3. (  364)- Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir  : 

"...Dedim ki  :  (  siz selem akdini) yanında alacağınız malın aslını bulunduran kimse ile mi yapardınız " Şu cevabı verdi  : 

"Biz selem yaptığımız kimseye o hususu sormazdık."

Ebu Dâvud´un rivayetinde şu ziyâde var  :  "(  Selem akdini) alacağımız mal elinde bulunmayan kimselerle yapardık."[294]



AÇIKLAMA  : 



Buhârî, bu mevzuya tahsis ettiği bir baba şu manada bir bab başlığı koymuştur  :  Yanında Aslı Bulunmayan Kimseye Selem, burada asıl kelimesinden maksad satılan şeyin aslıdır. Söz gelimi buğday üzerine selem akdi yapıldı ise bunun aslı ekindir, meyve üzerine ise bunun aslı ağaçtır. Buhârî´nin bu başlığı koymaktan kastının selem akdinde asl´ın bulunması şartının konmayacağını belirtmektir. Nitekim Buhârî´nin o babta kaydettiği hadiste, "Selem akdini yanında aslı bulunan kimse ile mi yapardınız sorusuna yüce sahâbi Abdurrahman İbnu Ebza (  radıyallahu anh) şu cevabı verir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashâbı (  radıyallahu anhüm ecmain), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) zamanında selem akdi yapardı fakat birbirlerine ekinleri var mı yok mu hiç sormazlardı."

Bu hadise dayanarak, Ahmed İbnu Hanbel, İshak ve Ebu Sevr, kabz mekânı zikredilmeden yapılacak selem akdinin sıhhatine hükmetmiştir. İmam Malik de aynı görüşü paylaşır ve şunu ilâve eder  :  "Selem akdinin yapıldığı mahalde kabzeder, ihtilaf çıkarsa satıcının sözü esastır." Süfyanu´s-Sevrî, İmam Şafiî ve Ebû Hanife hazerâtı (  rahimehumullah)  :  "Taşıması külfet ve zahmet gerektiren mallarda, malın belli bir yerde teslim şartı koşulmadıkça akit sahih olmaz" demişlerdir.

Yukarıdaki hadisten selem sırasında mevcut olmamakla birlikte, selem vâdesinin sona ereceği zamanlarda mevcut olması imkân dahilinde bulunan mallarla selem akdi yapılabileceği hükmü çıkarılmıştır. Bu Cumhur´un görüşüdür. Yine Cumhur´a göre seleme konu olan mal önce mevcut iken vâdenin dolmasından önce veya sonra inkıtaya uğrayıp bulunmaz hâle gelse bu, akdin feshini gerektirmez. Ebu Hanîfe (  rahimehullah) "Önceden inkitâya uğrayan malda akid sahih olmaz" demiştir. Cumhur, vâde bitiminde bulunabilecek bir mal üzerine selem yapıldığı halde, vâdenin hitamında inkitaya uğrayıp bulunmaz hâle gelse yine de akdin feshedilmeyeceğine hükmetmiştir.

Hadisten, ihtilafa düşenlerin, meseleyi hal için sünnete başvurup, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın takrirlerini esas almaları gereği de anlaşılmıştır.[295]



ـ4ـ وعن أبى سعيد الخدرى رضى اللّه عنه قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ أسْلفَ في طَعَامٍ أوْ شَئٍ فَ يَصْرفْهُ إلى غَيرهِ قبلَ أنْ يَقْبِضَهُ[. أخرجه أبو داود .



4. (  365)- Ebu Said el-Hudrî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki  : 

"Kim bir yiyecek veya bir başka şeyde selem akdi yapmışsa, bu malı fiilen kabzetmedikçe bir başkasına satmasın."[296]

AÇIKLAMA  : 

Hadisin aslında satmak kelimesi değil sarf kelimesi geçer. Şârihler, satış ve "hibe" yoluyla başkasına sarfetmesin diye anlarlar. Sindî, selem tarikiyle satılan malın kabzedilmeden önce bir başka malla değiştirilemeyeceğini anlamıştır. Tîbî ise, "başkasına" kelimesindeki zamirle daha önce zikredilen "kim bir yiyecek... satarsa" ibaresindeki "kim"in yani satışı yapan şahsın kastedilmiş olmasının câiz olduğu gibi "bir yiyecek veya bir başka şeyde..." ibaresinde zikredilen "şey"in kastedilmiş olması da mümkündür dedikten sonra hadisten şu iki hükmü çıkarmanın da câiz olduğunu söyler.

1- Selem usulüyle mal satın alan kimse, malı kabzetmeden önce bir başka şahsa satamaz, hibe edemez, devredemez..

2- Selem usulüyle her kim mal satın almış ise, bu malı bir başka mal olarak alamaz, sonradan malın cinsini değiştiremez.

Bu mânayı te´yid eden bir rivayet Dârakutnî´de tahric edilmiştir.

"Kim bir mal ile selem akdi yapmış ise, vakit gelince ancak o malı alabilir veya sermayesini alabilir."

Hadiste ifade edilmiş olan "değiştirilme" yasağı sebebiyle, kabzetmeden önce, selem malın satılması, tevliyesi (  mütemelliye havalesi), şirkete, musâlahaya konu kılınması yasaktır, hatta, "malı teslim alacak tarafın kızına mehir olarak da devredilemez, söz konusu taraf kadın olsa, erkek o malı mehir olarak vererek onunla evlenmek istese, evli ise muhâla´a şeklindeki boşanmanın bedeli yapmak istese hiçbiri câiz olmaz" denmiştir.[297]



ـ5ـ وعن أبى البخترى رضى اللّه عنه قال  :  ]سألتُ ابنَ عُمَرَ رضى اللّه عنهُما عنِ السَّلَمِ في النَّخْلِ فقال  :  نَهَى رسولُ اللّهِ # عن بَيْعِ النَّخْلِ حتَّى يَصْلحَ[ .



5. (  366)- Ebu´l-Bahterî anlatıyor  : 

"İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma)´e hurmada selem yapılır mı diye sordum. Bana  : 

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), meyvesi (  yenmeye) sâlih oluncaya kadar hurmanın satılmasını yasakladı" cevabını verdi. Buhârî, Selem 3, 4.[298]



AÇIKLAMA  : 



Selem, ilerde verilecek malı peşin parayla satmak suretiyle yapılan akittir ve bunun meşruiyeti, önceki açıklamalarda geçtiği üzere câizdir. Ancak burada Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) muayyen, belli bir ağacın veya tayin edip belirlenen bir kısım ağaçların hurmalarını, meyvenin afet tehlikesini atlattığına dair alâmetler zuhur etmeden satmayı yasaklamıştır. Değilse, mevsimi gelince falan ayda şu şu evsafı hâiz falanca miktar hurma, gibi kayıtlarla, selem yoluyla yapılan satış câizdir. Açıklama gelecek.[299]



ـ6ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهُما مثلُهُ، قال  :  ]حتَّى يُؤْكَلَ منهُ، وحتَّى يُوزَنَ. قلتُ  :  مَا يُوزَنُ؟ فقالَ رجلٌ عندَهُ  :  حتَّى يُحْزَرَ[. أخرجهما البخارى .



6. (  367)- İbnu Abbas´dan da böyle bir rivayet yapılmıştır. Rivayetinde der ki  :  "...Ondan yeninceye, tartılıncaya kadar. Ben

"Tartılması da nedir " diye sordum. Yanında bulunan bir zat  : 

"Miktarı göz kararı ile kabaca takdir edilebilinceye kadar" diye açıkladı."[300]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıdaki rivayet, muayyen bir ağaçtan veya belli bir bahçeden elde edilecek mahsulün selem sûretiyle önceden satılabileceğini ifade eder. Ancak, bu satış akdinin, taraflardan birine zarar vermemesi için,

a) Mahsûlün âfet tehlikesini atlatmış olması,

b) Ne miktar mahsul elde edileceğinin göz kararıyla doğruya yakın şekilde tahmin edilebilmesi için meyvelerin belli bir olgunluğa ulaşması lâzımdır. Daha çiçek veya gök çağala iken yapılan selem akdi haramdır. Dinimiz, taraflardan birinin zarardîde olmasına rıza göstermez.[301]



ـ7ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما  :  ]أنَّ رجًُ أسْلَفَ في نَخْلٍ فلمْ تُخْرَجْ تِلْكَ السَّنَةَ شَيْئاً فاخْتَصَما إلى رسُولِ اللّهِ # فقال  :  بِمَ تَسْتَحِلُّ مالَهُ؟ أرْدُدْ عَلَيْهِ مَالَهُ؛ ثُمَّ قال  :  َ تُسْلِفُوا في النَّخْلِ حتَّى يَبْدُوا صَحُهُ[. أخرجه مالك وأبو داود .



7. (  368  )- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam selem yoluyla (  yani parasını peşin alarak, çıkacak mahsülden verilmek üzere) bir ağacın hurmasını sattı. Fakat o yıl o ağaç hiç mahsül vermedi. Satıcı ile müşteri ihtilafa düşerek dâvalarını Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e getirdiler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) satıcıya  : 

"Onun parasını nasıl helal addedersin, parayı geri ver" dedi. Sonra şunu söyledi  :  "Hurma (  yenmeye) sâlih oluncaya kadar onu selem yoluyla satmayın."[302]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayette, bir tarafın zarar görmesini netice verecek bir selem akdinin yasaklanmış olduğu daha açık şekilde gözükmektedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir zararı önlemek için meyvenin salâhat izhar etmeden akdin yapılmamasını emretmiştir.

Meyvede aranacak salâhat nedir Bu durum umumiyetle mutlak geldiği için âlimler, yorumda bazı ihtilaflara düşmüşlerdir. Yerine göre, "olgunluk", "kemâl" diye ifade edilen bu merhaleye, sarı renkli meyvelerin sararmaya, kırmızı renklilerin kızarmaya başlaması, hububat ve sebzelerin de istifade edilebilecek hâle gelmesiyle ulaşır.

Bazı âlimler, bu merhaleyi, meyve cinsini bir bütün olarak değerlendirmek sûretiyle aramıştır. Yâni, ilk evvel olgunlaşan meyve salâhate erince diğerlerinin de artık -akit yapmaya sâlih- hale geldiğini kabul eder. Bu durumda ilk eren meyve söz gelimi yeni dünya veya kiraz ise, bunların yenebilir hale gelmesinden sonra henüz yenilebilir olmasa da bütün meyvelerin selem yoluyla satılabileceğine hükmedilmiştir.

Ahmet İbnu Hanbel,  :  "Her bahçe ve hatta her ağaç için olgunluğun müstakillen aranması gerekir" demiştir.

Şafiîler her cins meyveyi ayrı ayrı ele almayı, her cinsin olgunlaşma zamanını müstakillen belirlemeyi uygun bulurlar.

Hanefiler bu meselede teferruata inmezler.

Olgunlaşmamış meyvenin satışıyla ilgili olarak Şafiî fukahasından Nevevî şu açıklamayı yapar  :  "Bir kimse, meyveyi, daha olgunlaşmadan, derhal toplamak şartıyla satsa bu akit bilittifak sahihtir. Şâfiî alimler şöyle söylerler  :  "Meyveyi toplamayı şart koşsa da sonra toplamasa satış sahihtir. Satıcı müşteriye o meyveyi toplatır. Alanla satanın meyveyi ağaçta bırakmak hususunda anlaşmaları da câizdir. Meyveyi ağaçta bırakmak şartıyla satış icmâen batıldır. Çünkü, çoğu kere, meyve kemâle ermeden zâyi olur. Bu takdirde satıcı din kardeşinin malını haksız yere yemiş olur. Fakat meyveyi derhal toplamayı şart koşarsa bu zarar ortadan kalkar. Bu hususta şart koşmadan mutlak olarak satarsa bizim mezhebimiz (  Şâfiî) ve Cumhur´a göre satış bâtıldır. İcmâ sebebiyle, meyvenin toplanması şartı konmuşsa akdin sıhhatine hükmederiz.. Ancak meyve, salâhın ortaya çıkmasından sonra satılmışsa, bu satış mutlak yapılsa da, toplama şartıyla veya ağaçta bırakma şartıyla yapılsa da câizdir.

Ebu Hanîfe, meyvenin toplanma şartının akde konmasını vâcib görmüştür.

Aynî, Nevevî´nin yukarıda temas ettiği icma iddiasını reddederek âlimler arasında mevcut ciddi ihtilaflara temas eder  :  "İbnu Ebî Leylâ ile Süyan Sevrî meyveyi olgunlaşmazdan önce satmanın mutlak sûrette câiz olmayacağını söylerler. Şu halde bu meselede icma var diyen yanılmıştır. Yezîd İbnu Ebî Habîb ise bu satışın mutlak surette hatta meyveyi ağaçta bırakmak şartıyla dahi câiz olduğunu söylemiştir. Bu hususta icmadan söz eden de hata etmiştir."

Bu mevzudaki farklı görüşleri şöyle toparlamak mümkündür  : 

1- Sevrî, İbnu Ebî Leyla, Şâfiî, Mâlik, Ahmed, İbnu Hanbel (  rahimehumullah) kızarmaya, sararmaya başlamadıkça ağaç üzerindeki meyveyi satmak câiz değildir demişlerdir.

2- Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Evzâî´ye göre ağaçta meyve zuhur ettikten sonra, olgunlaşmadan satmak câizdir. İmam Mâlik ile İmam Ahmed´in de birer kavlinin böyle olduğu rivayet edilmiştir. Hanefiler, bu meselede, Buhârî´nin kaydettiği İbnu Ömer hadisini esas almışlardır  : 

"Her kim tohumladığı bir hurmayı satarsa, o hurmanın meyvesi satana aittir, yeter ki müşteri şart koşmamış olsun, eğer alana kendisinin alacağına dair bir şart koşmuş ise müşterinin olur."

Hadisten bu hükme ulaşma husûsu (  delalet vechi) şöyle açıklanır  :  Hadis, olgunlaşmadan meyve satmanın mübah olduğunu gösterir, çünkü satışa şart koşulmaksızın dahil olmayan bir şeyin, şart koşulursa satılabileceğine delalet ediyor. Burada şart koşulmadan satışa dâhil olmayan şey olgunlaşmamış meyvedir.[303]



ـ8ـ وأخرج مالك رحمه اللّه موقوفاً عليه قال  :  ] بأسَ أنْ يُسْلِفَ الرَّجُلُ الرَّجُلَ في الطَّعَامِ المَوْصُوفِ بِسعْرٍ مَعْلُومٍ إلى أجَلٍ مَعْلُومٍ مُسَمّىً مالمْ يَكُنْ ذلكَ في زَرْعٍ لم يَبْدُ صَحُهُ[. وأخرجه البخارى في ترجمة باب .



8. (  369)- İmam Malik, İbnu Ömer´in sözü olarak şunu tahric etmiştir  :  "Kişinin, bir başkasına selem yoluyla yiyecek satmasında bir beis yoktur, yeter ki, yiyecek maddesinin fiyatı belirlenmiş, ödemenin zamanı tayin edilmiş olsun. Ancak (  hasada) salahı ortaya çıkmayan ekinde veya (  yenmeye) salahı ortaya çıkmayan hurmada selem olmaz."

İbnu Ömer´in bu sözünü Buhârî, bab başlığında senedsiz olarak kaydetmiştir.[304]



AÇIKLAMA  : 



Selem akdi, Hanefiler´e göre, miktarı, vasfı ve teslim tarihi belirlenen yiyecek maddesi kuru ve yaş meyve gibi her mala şâmildir. Salâhı ortaya çıkmayan ekin ve meyvede selem akdinin yasak olması hükmüyle, Kastalânî´nin belirttiği üzere, Mâlikiler amel etmiştir. 368 numaralı hadisin İbn-i Mace´deki vechinde zâhir olduğu üzere ihtilaf muayyen bir bahçe (  veya ağaç)nin meyvesiyle ilgilidir. Yani "hasad zamanında şu miktar hurmanın tesliminden ziyade, belli bir bahçenin o yılki mahsulünün teslimi sözkonusu olmuştur.[305]



ـ9ـ وعن مالك أنه بلَغه أنَّ عمر رضى اللّه عنه  :  ]سُئلَ في رجلٍ أسْلَفَ طعَاماً على أنْ يُعْطِيَهُ إيَّاهُ في بلدٍ آخرَ فكرِهَ ذلك عُمرُ، وقال  :  فأيْنَ كِرَاءُ الجملِ[ .



9. (  370)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, "Bir adam, Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´a gelip başka bir memlekette ödemek şartıyla kendisiyle selem akdi yapan bir adamdan haber vererek bu akid hakkında sormuştur da Hz. Ömer (  radıyallahu anh) hoşnutsuzluk izhar etmiş ve  :  "Pekâla, devenin kirası nerede " demiştir."[306]



AÇIKLAMA  : 



Selem akidlerinde, akde konu olan malın taşınması külfet, zahmet, masraf gerektirecek bir malsa, akitte teslim yerinin mutlaka belirtilmesi gerektiğini daha önce (  364 numaralı hadisin açıklamasında) belirttik. Ancak, buhur, koku gibi taşınması zahmet gerektirmeyen maddelerin selem akitlerinde teslim yeri belirtilmediği takdirde akit bâtıl olmaz. Hz. Ömer başka yerde ödenecek selem akdine yol masrafının dahil edilmesi gereğine dikkat çekiyor.[307]



ـ10ـ وعنه أنه بلغهُ أنَّ ابنَ مسعودٍ رضِىَ اللّه عنه كان يقولُ  :  ]مَنْ أسْلَفَ سَلَفاً ف يَشْتَرِطْ أكثَرَ منهُ، وإنْ كان قَبْضَةً منْ عَلفٍ فهوَ رباً[ .



10. (  371)- Yine İmam Mâlik´e ulaştığına göre, ibnu Mes´ud (  radıyallahu anh) şöyle demiştir  :  "Kim selem akdi yaparsa, sakın fazla alma şartı koşmasın. Bir avuç saman bile olsa bu fazlalık ribâdır." Muvatta, Büyû 94, (  2, 682).[308]



AÇIKLAMA  : 



Şerhte belirtildiği üzere, selemde ribâ addedilen fazlalık, önceden şarta bağlanan fazlalıktır. Aksi takdirde ödeme sırasında, ödeyenin, kendi içinden gelerek koyacağı ziyade 339 numaralı rivayette görüldüğü üzere ribâ sayılmaz. Fazlalığı ribâ kılan husus üçtür  : 

1- Şart kılınmış olması,

2- Vaad edilmiş olması,

3- Adet olması. Vâad ve âdet aslında, "şart" kadar kesin ribâ ifade etmezse de ribâ şüphesinden hâli değildir. Dinimizde ise sedd-i zerâyi (  harama, zarara götüren yolları kapamak, sebeblere de yer vermemek) prensibi esastır. Nitekim hadiste "Kesinlikle emin olmadıkça şüpheli şeylerden kaçınız" emredilmiştir. Üstelik bu ihtiyâtî tavır fâize giren şüphelere daha da te´kidli olarak ifade edilmiştir. Bu sebeplere binâen bir beldenin örfünde "ziyadeli ödeme" var ise bu ribâdır, alışverişlerde bu ziyadeden kaçınmak gerekmektedir.

Rivayette geçen "Bir avuç saman bile olsa" tabiri, ne kadar az bile olsa, oraya girecek fazlalığın, muameleyi ribâ muâmelesine çevireceğini ifade etmektedir. Böyle fazlalıktan kaçınmanın gereği te´kidli bir üslûbla ifade edilmiş olmaktadır.[309]



Hülasa  : 


Selem (  veya selef) ile ilgili meseleleri, hâdislere bağlı olarak oldukça parçalı şekilde sunmuş olduk. Şöyle bir özetleme yapılabilir  :  Semen ve bedeli peşin olarak, akit sırasında alınmak, malın teslimi ise daha sonra yerine getirilmek üzere yapılan alışveriş akdine selem akdi denir. Bu da diğer akitler gibi icab (  teklif) ve kabul ile münakid olur ve mülkiyeti icab ettirir. Selem, miktarı, vasfı tayin edilebilen şeylerde sahih ve mûteber olur. Bu sebeple miktarı tayinde hacmi esas alınanlar (  mekîlât) keyl (  litre) ile, ağırlığı esas alınanlar (  mevzunât) vezn (  kilogram) ile, uzunluğu, eni esas alınanlar (  mezrû´ât) zira´ (  metre) ile, sayısı esas alınanlar (  ma´dudât, yumurta gibi) sayı ile belirlenir. Miktarı belirlemede açıklık gerektiği gibi, kalite gibi, cins gibi kıymete te´sir eden başka evsafları da belirlenir. Sözgelimi şu kadar metre kumaş tabiri eksiktir. Çünkü kumaşın her zaman çeşitleri olagelmiştir.

Selem´de ödeme yer ve zamanının da açık olarak belirtilmesi gerekir.[310]



SEKİZİNCİ BAB


İHTİKÂR VE PAHALANDIRMAYA DAİR HADÎSLER


ـ1ـ عن ابن المسيب أنّ معْمَر بن أبى معَمرٍ وقيل ابن عبدِاللّهِ أحَدَ بنِى عَدىِّ ابن كعب رضى اللّه عنه قال  :  قالَ رسولُ اللّهِ #  :  من احْتَكَرَ فهوَ خاطِئٌ. قيلَ لِسَعِيدٍ  :  فإنَّكَ تَحْتَكِرُ! فقالَ إنَّ مَعمراً الَّذِي كانَ يُحَدِّثُ هذا الحديثَ كانَ يَحْتَكِرُ[. أخرجه مسلم، وأبو داود، والترمذى .



1. (  372)- İbnu´l-Müseyyeb anlatıyor  :  "Ma´mer İbnu Ebî Ma´mer -ki İbnu Abdillah da denir ve Benu Adiyy İbnu Ka´b´dan biridir- dedi ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular  : 

"İhtikâr yapan hatakâr olmuştur." Said İbnu´l-Müseyyeb´e  : 

"Ama sen de ihtikâr yapıyorsun" dendi de  : 

"Bu hadisi rivayet eden Ma´mer de ihtikâr yapıyordu" diye cevap verdi."[311]



AÇIKLAMA  : 



İhtikâr lügatte toplamak ve hapsetmek demektir. Şer´î bir ıstılah olarak "Erzakı pahalanıncaya kadar hapsetmektir." İhtikâr mevzuunda âlimlerin görüşleri farklıdır. Ahmed İbnu Hanbel, ihtikârı sâdece yiyecek maddelerinde görür ve ona göre sadece Mekke, Medine gibi büyük şehirlerde söz konusudur. Hanefîler´e göre umuma zararı olan yerde, insan ve hayvan yiyeceklerinde ihtikâr mekruhtur. Umuma zararı olmayan yerde malını satmayıp pahalanmasını beklemek ihtikâr sayılmadığı gibi, tarlasından çıkan mahsulünü veya uzaktan getirdiği zahiresini satmamak da ihtikâr değildir.

Şâfiîler bu hadisi esas alarak sadece yiyecek mallarında ihtikârın haram olduğunu kabul ederler. Yiyecek kabilinden olmayan şeylerde bil-ittifak ihtikâr yoktur.

Said İbnu Müseyyeb ve Ma´mer´in ihtikâr yapmaları meselesine gelince, bu büyüklerin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan rivayet ettiklerine muhalif amelde bulunmalarını âlimlerimiz kabul etmezler. Bunu, "Her maddenin ihtikârı bir değildir, bazı durum ve şartlarda, bazı maddelerde yapılan ihtikârın yasaklanan ihtikâr sayılmayacağı" prensibiyle izah ederler. Nitekim onların ihtikârı "zahire" gibi aslî maddede olmamış, zeytinyağı gibi tâli maddede olmuştur ve "ihtiyaç zamanında yiyecek saklama"ya hamledilmiştir. Nitekim Hanefiler ve Şafiîler bu görüştedir. İhtiyaç anında saklanan şey ihtikâr değildir.

Alimler, bekletilmesi câiz olan tâli malların da piyasada tükenmesi halinde, o günün fiyatı ile, zor kullanılarak sattırılabileceğine hükmetmişlerdir.[312]



ـ2ـ وعن مالك قال  :  بلغنى أن عمر رضى اللّه عنه كان يقول  :  ] حُكْرَةَفي سُوقِنَا، يَعمِدُ رِجَالٌ بأيدِيهمْ فضُولُ أذْهَابٍ إلى رِزقٍ مِنْ أرزَاقِ اللّهِ تعالى يَنزلُ بِساحتنَا فيحتَكِرُونَهُ. ولكنْ أيُّمَا جالبٍ جَلَبَ علَى عمودِ كَتَدِهِ في الشِّتَاءِ والصَّيْفِ فذلكَ ضَيفُ عُمرَ فَليبِعْ كيفَ شاءَ اللّهُ تعالى، وليُمسِكْ كيفَ شاءَ اللّهُ تعالى[ .



2. (  373)- İmam Mâlik diyor ki  :  "Bana ulaştığına göre Hz. Ömer (  radıyallahu anh) şöyle demiştir  :  "Bizim çarşımızda ihtikâr olamaz. Yanlarında fazla yiyecek maddesi bulunan bir kısım insanlar, bizim sahâmıza Allah´ın rızkından inmiş olan bir rızka yönelip, onu bize karşı saklayamazlar. Ancak kim, yaz, kış demeden zahmetlere katlanarak mal getirmiş ise o Ömer´in misafiridir. Allah´ın istediği şekilde malını satsın, istediği şekilde de saklasın."[313]



ـ3ـ وعن مالك أنه بلغه أيضاً  :  ]أنَّ عُثمانَ رضى اللّهُ عنهُ كانَ يَنهَى عن الْحكرةِ[ .



3. (  374)- İmam Malik´e ulaştığına göre, "Hz. Osman da ihtikâr yapmayı yasaklamıştır."[314]



ـ4ـ وعن ابن المسيب  :  ]أنَّ عمرَ رضى اللّه عنهُ مرَّ بحاطِبِ بن أبى بَلْتَعَةَ وهوَ يَبِيعُ زَبِيباً لهُ في السُّوقِ فقالَ لهُ  :  إمَّا أنْ تَزِيدَ في السَّعْرِ وإمَّا أنْ تُرفَعَ منْ سُوقِنَا[. أخرجه مالك .



4. (  375)- İbnu´l-Müseyyeb anlatıyor  :  "Hz. Ömer (  radıyallahu anh), pazara uğramıştı. Orada Hâtib İbnu Ebî Belte´a´ya uğradı. Hâtib´in (  ucuz fiyatla) kuru üzüm sattığını görünce  :  "Ya fiyatı (  diğerlerinin seviyesine yükseltirsin yahut pazarımızdan çeker gidersin" diye ihtâr etti."[315]



AÇIKLAMA  : 



Bazı âlimler normal fiyattan daha düşük fiyatlara satanlara, öbür satıcıların zarar görmelerini önlemek için, müdahale edilmesi gereğine hükmetmişse de bazı âlimler bu müdahaleyi doğru bulmamışlardır.[316]



ـ5ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنهُ  :  ]أنَّ رجً قالَ  :  يا رسولَ اللّهِ سَعِّرْ لَنَا فقَالَ  :  بل ادْعُو. ثمَّ جاءَ آخرُ فقالَ يا رسُولَ اللّهِ سَعِّرْ لنَا فقالَ  :  بل اللّهُ تعالى يَخْفِضُ وَيَرْفَعُ، وَإنِّى ‘رْجُو أنْ ألقَى اللّهَ تعالى وليسَ ‘حَدٍ عندِى مَظلمةٌ[. أخرجه أبو داود .



5. (  376)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam gelerek  : 

"Ey Allah´ın Resulü, bizler için eşyalara fiyat tesbit ediver" diye müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Hayır fiyat koymayayım (  rızka bolluk vermesi için) Allah´a dua edeyim" cevabını verdi. Arkadan bir başkası gelerek  : 

"(  Ortaklık pahalandı, eşyaların) fiyatını bize siz tesbit ediverin" diye talebde bulununca, bu sefer  : 

"Hayır rızkı bollaştırıp, darlaştıran Allah´tır. Ben hiçbir kimseye zulmetmemiş olarak Allah´a kavuşmak istiyorum" cevabını verdi."[317]



AÇIKLAMA  : 



Hadis piyasaya, otoriteler tarafından fiyat koymanın zulüm ve dolayısıyla haram olduğunu göstermektedir. İslâm´ın Kur´ân tarafından tesbit edilen ticâret anlayışında esas, satıcının ve müşterinin karşılıklı hoşnutluğudur  :  "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda haksızlıkla değil karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin..." (  Nisâ  :  4/29).

Otoritenin satıcının rızasına uymayacak şekilde fiyat koyması bu esasa ters düşer. Bu sebeple cumhur-u ulema, fiyat koyma prensibini reddetmiş ve serbest bırakmayı esas almıştır. İmam Mâlik´in muhalif görüşü iltizam ettiği, devlet tarafından fiyat tesbit edilebileceği kanaatinde olduğu da rivayet edilmiştir. Keza, fiyatların artma durumunda İmam Şâfiî´nin de fiyat koymayı tecviz ettiği belirtilmiştir.

Fiyat tesbit yasağı hadisin zahirine göre her çeşit mal içindir  :  İnsanların gıda ve diğer ihtiyaç maddelerine olduğu gibi, hayvanların gıdalarına da şamildir.

Dinimizde esas prensip, herkesin malları üzerinde tasarrufta serbest olmasıdır. Fiyat tesbiti, bu serbestiye bir tahdid (  hacr), bir müdâhele kabul edilerek uygun görülmemiştir. Diğer taraftan "Devlet reisinin fiyat tahdidi müşteriler lehine bir davranıştır. Halbuki devlet reisi satıcı ve alıcı karşısında bîtaraf davranmalıdır, o bütün Müslümanların maslahatını gözetmek durumundadır, bir kısmının değil" demiştir[318].



ـ6ـ وعن أنس رضى اللّه عنه ]أنَّ الناسَ قالُوا  :  يارسُولَ اللّهِ غََ السِّّعْرُ فَسَعِّرْ لَنَا فقالَ  :  إنَّ اللّهَ هوَ المُسَعِّرُ القابضُ الباسط الرَّازِقُ، وإنِّى ‘رْجُو أنْ ألقَى اللّه تعالى وليسَ أحدٌ يُطالِبُنِى بِمَظْلَمَةٍ في دمٍ وَ مالٍ[. أخرجه أبو داود والترمذي وصحّحه .



6. (  377)- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Halk Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e müracaatla  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, fiyatlar yükseldi, bizim için fiyatları siz tesbit edin" dediler. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onlara şu cevabı verdi  : 

"Fiyatları koyan Allah´tır. Rızkı veren, artırıp eksilten de O´dur. Ben ise, hiç kimse benden ne kan ne de mal hususunda hak talebinde bulunmaz olduğu halde Allah´a kavuşmamı diliyorum."[319]



ـ7ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما. أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ  :  ]مَنِ احْتَكَرَ طعاماً أربعينَ يَوماً يُريدُ بِهِ الغَءَ فقدْ بَرِئَ مِنَ اللّهِ تعالى وبَرِئَ اللّهُ تعالى منهُ[ .



7. (  378  )- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah´tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir."[320]



ـ8ـ وعن معاذ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال  :  ]سَمعْتُ رسولَ اللّهِ # يقولُ  :  بِئْسَ العَبدُ المُحتِكرُ إنْ أرخصَ اللّهُ تعالى أ‘سْعارَ حَزِنَ، وإنْ أغهَا فرَحَ[ .



8. (  379)- Hz. Muaz (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şöyle söylediğini işittim  : 

"İhtikâr yapan kişi ne kötüdür. Allah fiyatları ucuzlatsa üzülür, pahalandırırsa sevinir."[321]



ـ9ـ وعن أبى أمامة رضِىَ اللّهُ عنهُ. أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ  :  ]أهلُ المَدائنِ هم الحُبسَاءُ في سَبيلِ اللّهِ تعالى ف تَحتَكِرُوا عليهُم ا‘قواتَ، وَ تُغْلُوا عليهمُ ا‘سْعارَ، فإنَّ مَن احْتكرَ عليهم طعاماً أربعينَ يوماً ثم تصدقَ بهِ لمْ يَكُنْ لهُ كفارةٌ[ .



9. (  380)- Ebu Ümâme (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu  : 

"Şehirlerde yaşayanlar, Allah yolunda hapsedilmiş kimselerdir. Gıdalarında onlara ihtikâr yapmayın, onlara fiyatları yükseltmeyin, zira kim onlara bir gıda maddesini kırk gün hapsetse, sonra da tamamını tasadduk etse yine de işlediği günahı affettiremez."[322]



ـ10ـ وعن أبى هريرة ومعقل بن يسار رضِىَ اللّهُ عنهُما قا  :  قالَ رسولُ اللّهِ # يُحشَرُ الحاكرونَ وقَتَلَةُ ا‘نفُس في درجةٍ، ومنْ دََخَلَ في شئٍ مِنْ سِعْرِ المسلمينَ يُغلِّيهِ عَليهمْ كانَ حقّاً على اللّهِ تعالى أنْ يُعذَّبَهُ في مُعظَمِ النَّارِ يومَ القيامةِ[ .



10. (  381)- Hz. Ebu Hüreyre ve Hz. Ma´kıl İbnu Yesar (  radıyallahu anhüma)´ın anlattıklarına göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır  : 

"Muhtekirler ve cana kıyanlar aynı derecede haşrolacaklar. Kim Müslümanların herhangi bir şeydeki fiyatına müdâhale ederek pahalandırırsa, kıyamet gününde ateşin büyüğünde cezalandırılması Allah´a vacib olmuştur."[323]



ـ11ـ وعن ابن عمر رضِىَ اللّهُ عنهُما قال  :  ]الجَالبُ مرزُوقٌ، والمُحتكِرُ محرومٌ، ومَنِ احْتَكَرَ على المُسلمِينَ طعاماً ضَرَبهُ اللّهُ تعالى بِا“فْسِ والْجَذَامِ[. أخرج هذه ا‘حاديث الخمسة رزين وحمه اللّه تعالى .



11. (  382)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) buyurdu ki  :  "Pazara mal celbeden rızıklanır, muhtekir mahrum bırakılır. Kim mü´minlerin bir gıdasını onlara karşı saklar, ihtikâr yaparsa, Allah onu iflasa ve cüzzam hastalığına dûçâr eder."[324]



DOKUZUNCU BAB


AYIP SEBEBİYLE MALI GERİ VERMEYE DAİR


ـ1ـ عن عائشة رضِىَ اللّهُ عنها. ]إنَّ رَجً  :  ابتاعَ غُماً فأقامَ عندَهُ ما شاءَ اللّهُ ثم وَجَدَ بِهِ عَيْباً فخاصمهُ إلى رسولِ اللّهِ # فَردَّهُ عَليهِ، فقالَ الرَّجُلُ  :  يا رسولَ اللّهِ قدِ استَغلَّ غُمِى، فقالَ رسولُ اللّهِ #  :  الخَراجُ بالضَّمَانِ[. أخرجه أصحاب السنن .



1. (  383)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Bir adam bir köle satın aldı. Köle, Allah´ın dilediği kadar (  bir müddet) adamın yanında ikâmet etti. Sonra adam kölede bir kusur tesbit etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek şikâyette bulundu ve eski sahibine iate etti. Eski sahibi  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, (  yanında kaldığı müddetçe) kölemi kullandı, ondan istifade etti" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Harac (  menfaat), zâmin (  kefil) olana aittir" buyurdu.[325]



AÇIKLAMA  : 



Hadisteki harac, menfaat, istifade, gelir manasınadır. Yani, köle, tarla hayvan gibi herhangi bir malı satın alan kimse önceden belirtilmeyen bir kusur bularak bilahare onu eski sahibine iade edip, ödediği parayı geri almak isterse bu hakka sahiptir. Satın aldığı andan geri verdiği ana kadar geçen zaman içerisinde -köleyi hizmetlenmek, hayvana binmek, tarladan ürün elde etmek gibi- elde edilen istifadeler onu satın alan müşterinindir. Çünkü, bu esnada o malın zâmini, satın alan müşteri idi. Yani, o mal telef olsaydı, müşterinin zararına telef olacaktı. İşte hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) "Bu mala kim zâmin ve kefil ise, kimin sorumluluğunda ise, ondan elde edilen menfaat de ona aittir" buyurmaktadır. Telef olma hâlinde onu satmış olana rücu etmek, onu da zarara ortak etmek söz konusu olmadığına, bütün zarara müşteri zâmin olduğuna göre, gelir de bu zarara zâmin olana yâni müşteriye aittir.

Ayrıca şu da ilâve edilebilir  :  Zarara zâmin olma dışında, köle olsun, hayvan olsun, kusuru tesbit edilen şeyin bakım ve muhafazası için yapılan masraf ve zahmetler de müşteri tarafından deruhte edildiği için, onlardan istifadesi normal hakkı sayılmaktadır.[326]



ـ2ـ وفي أخرى للنسائى  :  ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قَضَى أنَّ الخَراجَ بالضَّمَانِ، وَنَهى عنْ ربْحِ مالمْ يَضمَنْ[.قال الترمذى  :  وتفسير قوله »الخراج بالضمانچ هُو الرجل يشترى العبد يستغله ثم يجد به عيباً فيرده على البائع، فالعُلة للمشترى، ‘ن العبد لو هلكَ هلكَ من مال المشترى، ونَحْو هذا من المسائل يكون فيهِ الخراج بالضمانِ .



2. (  384)- Nesâî´nin bir rivayeti şöyledir  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) menfaatin, zâmin olana aid olduğuna hükmetti ve zâmin olmayan kimsenin menfaat talebini yasakladı.

Tirmizî hazretleri, "Menfaat, zâmin olana aittir" sözünü şöyle açıkladı  :  "Burada zâmin o kimsedir ki, bir köle satın alır, bir müddet onu hizmetlenir, sonra onda bir kusur tesbît eder ve bu sebeple köleyi satıcısına iâde eder. Bu durumda, köleden hâsıl olan menfaat müşteriye aittir. Zira köle, şâyet helâk olsaydı, müşterinin malı olarak helâk olacaktı. Buna benzeyen bütün meselelerde menfaat, zâmin olana aittir."[327]



ـ3ـ وعن عقبة بن عامر رضِىَ اللّهُ عنهُ. أنّ رسُولَ اللّهِ # قال  :  ]عُهْدَةُ الرَّقِيقِ ثَثَةُ أيَّامٍ إنْ وَجَدَ دَاءً رَدَّ في ثثِ لَيَالٍ بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ، وَإنْ وَجَدَ دَاءً بَعْدَ الثََّثِ كُلِّفَ البَيِّنَةَ أنَّهُ اشْتَراهُ وَبهِ هذَا الدَّاءُ[. أخرجه أبو داود .



3. (  385)- Ukbe İbnu Âmir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  : 

"Kölenin müddeti üç gündür. Şayet müşteri, bir hastalığa rastlarsa, herhangi bir delil ibraz etmeden köleyi satana geri verir. Üç günden sonra hastalığa rastlarsa, bu hastalığın, satın aldığı zamana ait olduğu hususunda delil ibraz etmesi gerekir."[328]



AÇIKLAMA  : 



Bir kimse, köle veya cariye satın alınca akid sırasında satıcı, kölenin kusursuz olduğunu ifade etmemiş olsa, müşterinin ilk üç gün içinde gördüğü kusur, satıcının malındaki kusur sayılır ve köleyi, herhangi bir delil ibrazına ihtiyaç duymadan, eski sâhibine geri verebilir. Üç günden sonra göreceği kusurun, alış sırasında kölede bulunduğuna dair delil getirmesi gerekir. Hadis, fakihlere göre farklı yorumlara tâbi tutulmuştur. İmam Mâlik bu söylenen görüşü benimsemiş, ilâveten "Bayi, ayıptan berî olma şartını koşmadı ve cünun cüzzâm, alaca gibi, hastalıklardan selâmet müddeti bir yıldır. Bir yıl içerisinde bu çeşit ciddî hastalıklardan birine rastlamazsa satanın her çeşit sorumluluğu tamamen kalkar. Bundan sonra görülecek kusurlar yeni sahibinin sorumluluğuna terettüp eder. Esasen böyle bir yıllık sorumluluk, sadece köle için mevzubahistir.

Şâfiî hazretleri ise ne üç gün ne de bir yıl diye bir müddet tanımaz, hastalığa bakar. Eğer hastalık satın aldığı günden ihtilaf anına kadar geçen zaman içinde çıkması normal olan bir hastalıksa, yeminle birlikte satıcının sözüne itibar edilir. Satın aldığı günden ihtilâf anına kadar geçen zaman içinde husule gelmesi mutad olmayan bir hastalıksa, köleyi satana geri verir.

Ahmed İbnu Hanbel, satın alınan köle konusunda üç günlük müddetle ilgili hadisi zayıf bulur ve  :  "Müddet hususunda hadis yoktur" der.[329]



ـ4ـ وعن أبى سلمة بن عبد الرحمن بن عوف  :  ]أنَّ عَبْدَالرَّحْمَنِ بنَ عَوْفٍ رضِىَ اللّهُ عنهُ اشْتَرَى جَاريَةً مِنْ عَاصِمٍ بنِ عَدىٍّ فَوَجَدَهَا ذَاتَ زَوْجٍ فَرَدَّهَا[ .



4. (  386)- Ebu Seleme İbnu Abdirrahmân İbni Avf anlatıyor  :  "Abdurrahman İbnu Avf (  radıyallahu anh), Asım İbnu Adiy´den bir cariye almıştı. Cariyenin evli olduğunu anladı ve derhal geri verdi."[330]



AÇIKLAMA  : 



Cariye, efendisine helâl ise de, cariyenin evli olması hâli bu helâlliği kaldırır. İslâm, hiç bir surette bir kadından, cariye bile olsa, aynı anda iki kişinin istifadesine cevaz vermez.

Yukarıdaki rivayet, cariyede evlilik hâlinin, akdi satıcı aleyhine bozmaya yeterli bir kusur olduğu görülmektedir. Rivayetten, bu kusurun akit sırasında beyan edilmemiş olduğu anlaşılmaktadır.[331]



ـ5ـ وعن ابن عمر رضِىَ اللّهُ عنهُما  :  ]أنَّهُ بَاعَ غُماً بِثمانِمائَةِ دِرْهمٍ وَبَاعَهُ عَلَى البَرَاءَةِ فَقالَ الَّذِى ابْتَاعَهُ  :  بِالْغُمِ دَاءٌ لَمْ تُسَمِّهِ لِى، فَاخْتَصَمَا إلى عُثْمَانَ رضِىَ اللّهُ عنهُ فَقالَ الرَّجُلُ  :  بَاعَنِى عَبْداً وَبِهِ دَاءٌ لَمْ يُسَمِّهِ لِى. فقالَ عَبْدُاللّهِ  :  بِعْتُهُ بِالْبَراءَةِ فَقَضَى عُثْمَانُ رضِىَ اللّهُ عنهُ عَلَى ابْنِ عُمَرَ أنْ يَحْلِفَ لَهُ لَقَدْ بَاعَهُ الْعَبْدَ وَمَا دَاءٌ يَعْلَمُهُ. فَأبَى أنْ يَحْلِفَ فَارْتَجَعَ الْعَبدَ فَصَحَّ عِنْدَهُ فَبَاعهُ بَعدَ ذلكَ بِألْفٍ وَخَمِسْمَائَةِ دِرْهمٍ[. أخرجهما مالك .



5. (  387)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh)´in anlattığına göre, "Kendisi, sekizyüz dirheme bir köle satar ve satarken "kusursuz" olduğunu söyler. Ancak, satın alan kimse bilahere  : 

"Kölede bir hastalık var bana söylemedin" der. İhtilaf Hz. Osman (  radıyallahu anh)´a götürülür. Adam  : 

"Kölede hastalık olduğu halde, haber vermeksizin bana sattı" der. Abdullah (  radıyallahu anh)  : 

"Ben onu ‘kusursuz´ olarak sattım" der. Hz. Osman (  radıyallahu anh) sattığı zaman kölede kusur olduğunu bilmediğine dair yemin etmesine hükmetti. Abdullah yemin etmekten imtina ederek, köleyi geri aldı. Köle yanında sıhhate kavuştu. Sonra onu yeniden sattı ve bu sefer bin beş yüz dirhem aldı."[332]



ONUNCU BAB


AĞACI VE MEYVEYİ SATMAK, SATILAN KÖLENİN MALI VE MALA GELEN MUSİBETE DÂİR


ـ1ـ عن ابن عمر رضِىَ اللّهُ عنهُما قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يقولُ  :  مَنْ بَاعَ، وفي رواية  :  مَنْ ابْتَاعَ نَخًْ قدْ أُبَّرَتْ فَثَمَرُهَا لِلْبَائِعِ إَّ أنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ، وَمنِ ابْتَاعَ عبداً فَمَالُهُ لِلَّذِى بَاعَهُ إَّ أنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ[. أخرجه الستة. »والتأبيرچ التقليح .



1. (  388  )- İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şöyle sölediğini işittim  : 

"Kim döllemesi yapılmış bir hurmalık satarsa (  bir başka rivayette satın alırsa) bunun meyvesi satana aittir. Satın alan kendisinin olacak diye şart koşmuşsa o hâric (  bu durumda meyve müşterinindir). Kim de bir köle satarsa, kölenin malı satanındır, burda da satın alan "benim olacak" diye şart koşmuşsa o hâriç, bu takdirde kölenin malı varsa müşterinin olur."[333]



ـ2ـ وعن حابر رضِىَ اللّهُ عنهُ قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ #  :  إنْ بِعْتَ مِنْ أخِيكَ تَمْراً فَأصَابَتْهُ جَائِحةٌ فََ يَحِلُّ لَكَ أنْ تَأْخُذَ مِنْهُ شَيْئاً، بِمَ تَأْخُذُ مَالَ أخِيكَ بِغَيْرِ حَقٍّ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.وفي رواية  :  أمر رسول اللّه #  :  بِوَضْعِ الجَوَائِحِ.كتاب البخل وذم المال



2. (  389)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Bir din kardeşine yemiş satsan sonra da buna bir âfet gelse, ondan bir şey alman sana helâl olmaz. Kardeşinin malını hakkın olmadığı halde nasıl alırsın "[334]

Bir başka rivayette  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) âfetle gelen zararın hesaptan düşülmesini emretti" demiştir.[335]



AÇIKLAMA  : 



Satılan meyve henüz müşteri tarafınan ağaçtan toplanmadan dolu, fırtına, çekirge, susuzluk gibi insan dahli bulunmayan bir âfete mâruz kalarak zarara uğrarsa bunun zararı satıcıya mı aittir, satın alana mı şeklinde âlimler farklı görüşlere sahiptir.

1- Mâlikîler toplanmayan malın satıcının garantisinde olduğu kanaatindedir.

2- Ahmed İbnu Hanbel  :  "Gelen zarar üçte birden azsa müşteri çeker, fazla ise satıcı" der. Zararın miktarı hususunda ihtilaf edilirse satıcının sözü esastır.

3- İmam-ı Âzam ve Şâfiî hazretleri ve Zâhirîler "Müşteri teslim almışsa, afetle gelen zararın tamamı müşteriye aittir, teslim almadan önce gelirse satıcıya aittir"derler. Teslimden maksad müşteri ile malın başbaşa kalmasıdır. [336]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tirmizî, Büyû  :  4, (  1209); İbnu Mâce, Ticârât  :  1, (  2139); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/8.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/8.

[3] Tirmizî, Büyû  :  4 (  1210); İbnu Mâce, Ticârât  :  3, (  2146); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/9.

[4] Ebu Dâvud, Büyû  :  I, (  3326, 3327); Tirmizî, Buyû  :  4, (  1208  ); Nesâî, Eymân  :  7, (  7, 15); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/9.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/9.

[6] Buhârî, Büyû  :  26; Müslim, Müsâkât  :  13 (  1607); Ebu Dâvud, Büyû  :  6, (  3335); Nesaî, Büyû  :  5, (  7, 246).

Hadis´in metni Buhârî ve Müslim´deki metindir. Ebu Dâvud´da "Bereketi giderir" şeklindedir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/10.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/10.

[8] Buhârî, Büyû  :  19, 22, 44, 46; Müslim, Büyû  :  47, (  532); Ebu Dâvud, Büyû  :  53, (  3459); Tirmizî, Büyû  :  26, (  1246); Nesâî, Büyû  :  3, (  7, 244-245); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/11.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/11.

[10] Buhârî, Büyû  :  16; Tirmizî Büyû  :  75, (  1320); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/12.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/12.

[12] Tirmizî, Büyû  :  75. (  1320); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/12.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/12.

[14] Tirmizî, Büyû  :  75 (  1319); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/13.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/13.

[16] Buhârî, Büyû  :  17-18, Enbiyâ  :  50, İstikrâz  :  5; Müslim, Müsâkât  :  26-31, (  1560); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/13-14.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/14.

[18] Ebu Dâvûd, Büyû  :  54, (  3460); İbnu Mâce, Ticârât  :  26, (  2199); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/14-15..

[19] Ebu Dâvud, Büyû  :  8, (  3340); Nesâî, Büyû  :  54, (  7, 284); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/15.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/16.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/16-17.

[22] Buhârî, Büyû  :  52; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/17.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/17.

[24] Tirmizî, Büyû´  :  9, (  1217); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/18.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/18.

[26] Ebû Dâvud, Eymân  :  18, (  3279); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/18-19.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/19.

[28] Buhârî, İ´tisam  :  16, Kefârât  :  5; Nesâî, Zekât  :  44, (  5, 54); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/19.

[29] Buhârî, Büyû´  :  51; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/19.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/19-20.

[31] Müslim, Mesâcid  :  288, (  671); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/21.

[32] Bak. 194 numaralı hadis. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/21.

[33] Müslim, Fedâilu´s-Sahâbe  :  100, (  2451); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/22.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/22.

[35] Tirmizî, Vitr  :  21, (  487); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/22.

[36] Daha fazla bilgi için Peygamberimizin Hadislerinde Medeniyet Kültür ve Teknik adlı kitaba bakılmalıdır (  s. 45-55), ayrıca Ülgener´in kitabı da görülmelidir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/22-23.

[37] Bu rivayet Rezîn´in ilâvesidir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/23.

[38] Buhârî, Büyû´  :  112, Meğâzî  :  50; Müslim, Müsâkât  :  71 (  1581); Ebu Dâvud, Büyû´  :  66 (  3486); Tirmizî, Büyû´  :  61 (  1297); Nesâî, Büyû´  :  93, (  7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât  :  11, (  2167); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/26.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/26-27.

[40] Müslim, Musâkat  :  68, (  1579); Muvatta, Eşribe  :  12, (  2, 846), Nesâî, Büyû´  :  90, (  7, 307-308  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/27-28.

[41] Ebu Dâvud, Büyû´  :  66 (  3488  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/28.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/28.

[43] Ebu Dâvud, Büyû´  :  66, (  3489); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/28.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/28-29.

[45] Ebu Dâvud, Eşribe  :  3 (  3675); Tirmizî, Büyû´  :  58, (  1293); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/29.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/29.

[47] Buhârî, Büyû  :  49, 51, 54, 55, Hudud  :  42; Müslim, Büyû´  :  29, 35, 40, 41, (  1525-1526-1528-1529); Nesâî, Büyû  :  55, (  7, 286-287); Ebu Dâvud, Büyû  :  67 (  3492); Tirmizî, Büyû´  :  56 (  1291); Muvatta, Büyû  :  40, (  2, 640-641); İbnu Mâce, Ticarât  :  37, (  2226); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/30.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/30-31.

[49] Müslim, (  1527); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/31.

[50] Nesâî, Büyû  :  60, (  7, 289), Ebu Dâvud, Büyû´  :  70 (  3503); Tirmizî, Büyû  :  19, (  1232); İbnu Mâce, Ticarât  :  20, (  2187); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/31.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/32.

[52] Beş kitap´ta da tahriç edilmiştir. 220 numaralı hadisle aynı bablarda zikredilmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/32.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/32-33.

[54] Müslim, Büyû  :  40 (  1528  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/33.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/33.

[56] Buhârî, Büyû  :  47, Hibe  :  25; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/34.

[57] Buhârî, Büyû  :  82-87, Müsâkat  :  17, Selem  :  4; Müslim, Büyû  :  51, 59, 79, (  1534-1535-1539); Ebu Dâvud, Büyû´  :  20, (  3361); Nesâî, Büyû  :  28 (  7, 262-263), 40 (  7, 270-271), Eymân  :  45 (  7, 33); İbnu Mâce, Ticârât  :  32, (  2214-2215); Muvatta, Büyû´  :  10, (  2, 618  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/35.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/36.

[59] Müslim, Büyû´  :  50, (  1535); Ebu Dâvud, Büyû´  :  23, (  3368  ); Tirmizî, Büyû´  :  15, (  1226-1227); Nesâî, Büyû´  :  40, (  7, 270, 271); İbnu Mâce, Ticarât  :  32, (  2214-2215); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/36.

[60] Buhârî, Büyû´  :  83, Selem 4; Müslim, Müsâkat  :  15-17 (  1555), Büyû  :  49, 50 (  1534-1554); Muvatta, Büyû  :  11 (  2, 618  ); Ebu Dâvud, Büyû  :  23, (  3367); İbnu Mâce, Ticaret  :  61, (  2284); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/37.

[61] Buhârî, Büyû  :  83, Zekât  :  58; Müslim, Büyû  :  53 (  1536); Ebu Dâvud Büyû´  :  23, (  3370-3373); Nesâî, Büyû  :  28, (  7, 264); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/37.

[62] Ebu Dâvud, Büyû  :  23, (  3371); Tirmizî, Büyû´  :  15 (  1228  ); İbnu Mâce, Ticarat  :  32, (  2217); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/37.

[63] Muvatta, Büyû´  :  13, (  2, 619); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/37.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/38.

[65] Buhârî, Büyû  :  83, Şürb  :  17; Müslim, Büyû´  :  64, (  1540); Ebu Dâvud, Büyû  :  20, (  3363); Tirmizî, Büyû´  :  64, (  1303); Nesâî, Büyû´  :  35, (  7, 268  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/38.

[66] Buhârî, Büyû  :  83 (  Şürb  :  17); Müslim, Büyû  :  71, (  1541); Ebu Dâvud, Büyû  :  21, (  3364); Nesâî, Büyu  :  35, (  7, 268  ); Tirmizî, Büyû  :  63, (  1301); Muvatta, Büyû  :  14, (  2, 620); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/39.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/39.

[68] Buhârî, Büyû  :  82; Müslim, Büyû  :  105, (  1546); Muvatta, Büyû  :  23-25 (  2, 625); Nesâî, Müzâra´a  :  45, (  7, 39); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/39.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/39-40.

[70] Buhârî, Büyû  :  75, 82; Müslim, Büyû´  :  74 (  1542); Ebu Dâvud, Büyû  :  18, (  3361); Nesâî, Büyû  :  33, (  7, 266); Tirmizî, Büyû  :  63, (  1300); Muvatta, Büyû  :  23, (  2, 624); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/40.

[71] Ebu Dâvud, Büyû  :  19, (  3361); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/40.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/41.

[73] Buhârî, Şürb  :  17; Müslim, Büyû  :  53, (  1536); Tirmîzî, Büyû´  :  55, (  1290), 72, (  1313); Ebu Dâvud, Büyû  :  24, (  3374-3375); Nesâî, Büyû  :  39, (  7, 270); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/41.

[74] Müslim, Büyû´  :  85, (  1536); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/41.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/41-42.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/42.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/42.

[78] Muvatta, Itk  :  6, (  2, 776); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/43.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/43.

[80] Ebu Dâvûd, Itk  :  8, (  3953); İbnu Mâce, Itk  :  2, (  2517); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/43-44.

[81]Buhârî, Itk  :  10, Feraiz  :  21; Müslim, Itk  :  16, (  1506); Ebu Dâvud, Feraiz  :  14, (  2919); Tirmizî, Büyû´  :  20 (  1236); Muvatta, Itk  :  10 (  2, 782); İbnu Mâce, Feraiz  :  15, (  2747); Nesâî, Büyû  :  87, (  7, 306); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/44.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/44.

[83] Ebu Dâvud, Büyû  :  63, (  3478  ); Tirmizî, Büyû´  :  44, (  1271); Nesâî, Büyû´  :  88, (  7, 307); İbnu Mâce, Rühûn  :  18, (  2477); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/44.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/45.

[85] Müslim, Musâkat  :  34 (  1565); Nesâî, Büyû  :  89, (  307); İbnu Mâce, Rühûn  :  18, (  2477); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/45.

[86] Buhârî, Şürb  :  2, Hiyel  :  5; Müslim, Musâkât  :  38, (  1566); İbnu Mâce, Rühûn  :  19, (  2478  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/45.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/45-46.

[88] Buhârî, Müsâkât  :  2, Hiyel  :  5; Müslim, Musâkât  :  37, (  1566); Muvatta, Akdiye  :  29, (  2, 744); Ebu Dâvud, Büyû  :  62, 3473); Tirmizî, Büyû  :  24 (  1272); İbnu Mâce, Rühûn  :  19, (  2478  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/46.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/47-48.

[90] Muvatta, Akdiye  :  30, (  2, 745); İbnu Mâce, Rühûn  :  19, (  2479); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/47.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/47.

[92] Ebu Dâvud, Büyû  :  62, (  3477); İbnu Mâce, Rühûn  :  16, (  2473); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/47.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/47.

[94] Ebu Dâvud, Büyû  :  62, (  3476); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/48.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/48.

[96] Tirmizî, Büyû  :  51, (  1282), Tefsîru´l-Kur´ân, Lokman  :  (  3193); İbnu Mâce, Ticârât  :  11, (  2168  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/48-49.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/49.

[98] Tirmizî, Siyer  :  14, (  1563); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/49.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/49.

[100] Buhârî; Büyû  :  61, Menâkıbu´l-Ensâr  :  26, Selem  :  8; Müslim, Büyû´  :  5-6, (  1514); Tirmizî, Büyû  :  16, (  1229); Ebû Dâvud, Büyû´  :  24, (  3370); Nesâî, Büyû´  :  67, 68 (  7, 293-294); İbnu Mâce, Ticarât  :  24, (  2197); Muvatta, Büyû  :  62, (  2, 653-654); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/50.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/50.

[102] Nesaî, Büyû  :  67, (  7, 293); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/50.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/50-51.

[104] Müslim, Müsâkat  :  35, (  1565); Nesâî, Büyû  :  94, (  7, 310); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/51.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/51.

[106] Buhârî, Vesâya  :  17; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/51.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/51-52.

[108] Muvatta, Büyû  :  64, 66; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/52.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/52.

[110] Buhârî, Büyû  :  48, İstikraz  :  19, Husûmât  :  3, Hiyel  :  7; Müslim, Büyû  :  48, (  1533); Ebu Dâvud, Büyû  :  68, (  3500); Tirmizî, Büyû  :  28 (  1250); Nesâî, Büyû  :  51; Muvatta, Büyû 98; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/54.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/54.

[112] Tirmizî, Büyû  :  8, (  1216); Buhârî, senetsiz olarak kaydetmiştir. (  Büyû  :  19); İbnu Mâce, Ticarât  :  47, (  2251); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/55.

[113] Buhârî, Büyû  :  27, Tefsir  :  3, 3; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/55.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/55-56.

[115] Buhârî, Büyû  :  36; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/56.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/56.

[117] Müslim, İman  :  164, (  102); Tirmizî, Büyû  :  74, (  1315); Ebu Dâvud, Büyû  :  52, (  3452); İbnu Mâce, Ticarât  :  36, (  2224). Metin, Müslim´inkidir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/57.

[118] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/57.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/57.

[120] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/57-58.

[121] Buhârî, Büyû  :  64; Müslim, Büyû  :  11, (  1524); Ebu Dâvud, Büyû  :  48, (  3443), (  3444), (  3446); Nesâî, Büyû  :  14, (  7, 253-254); Muvatta, Büyû  :  96, (  2, 683); Tirmizî, 29, (  1251-1252); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/59.

[122] Buhârî, Büyu  :  69; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/59.

[123] Müslim, Büyû  :  25; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/60.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/60.

[125] Ebu Dâvud  :  48, (  3446); İbnu Mâce, 42, (  2240); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/60.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/60-61.

[127] Buharî, Büyû  :  58; Müslim, Büyû  :  11, (  1515), Nikâh  :  52 (  1413); Ebu Dâvud, Büyû  :  46, (  3438  ); Tirmizî, Büyû  :  65, (  1304); Nesâî, Büyû  :  21 (  7, 1259); İbnu Mâce, Ticârât  :  14, (  2174); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/62.

[128] Buhârî, Büyû  :  60; Müslim, Büyû  :  13, (  1216); Muvatta, Büyû  :  97, (  2, 684); İbnu Mâce, Ticârât  :  14 (  2173); Nesâî, Büyû  :  16, 17, 21. (  7, 258  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/62.

[129] Buhârî bunu senetsiz olarak ve sahâbe sözü şeklinde rivayet etmiştir. Büyû  :  60; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/63.

[130] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/63.

[131] Muvatta, Büyû  :  5, (  2, 616); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/64.

[132] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/64.

[133] Ebu Dâvud, Büyû  :  69, (  3502); Muvatta, Büyû  :  1, (  2, 609); İbnu Mâce, Ticârât  :  22, (  2192); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/65.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/65.

[135] Muvatta, Büyû  :  18, (  2, 622); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/65.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/65-66.

[137] Muvatta, Büyû  :  69, (  2, 657); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/66.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/66.

[139] İ Buhârî, Cihad  :  49, 113, Vekâlet  :  8, Mesacid  :  59, Büyû  :  34, istikrâz  :  1, 7, Mezâlim  :  26, Hîbe  :  23, Şürût  :  4, Nikâh  :  10, 121, Nafakât  :  12, Daavât  :  53; Müslim, Müsâkat  :  109, (  710), Salâtu´l-Müsafirîn  :  69, (  710), Rida  :  54, (  710); Tirmizî, Nikah  :  13, (  1100), Büyû  :  30, (  1253); Nesâî, Büyû  :  77, (  7, 297-300); Ebu Dâvud, Ticârât  :  71, (  3505); İbnu Mâce, Ticârât  :  29, (  2205); brahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/67-68.

[140] Bu cümle"Medine´ye varınca (  hanımınla temasta bulunarak) çocuk talepet" şeklinde de anlaşılmıştır. (  İbrahim Canan)

[141] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/69-70.

[142] Kîrât  :  İbnu´l-Esîr, umumiyetle bir dinarın, onda birinin yarısına denk düşen bir cüz´üne dendiğini belirtir. Bazı yerlerde, yine dînarın bir cüz´üne dense de, miktarının değişebileceğine de işâret eder. (  İbrahim Canan)

[143] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/70-71.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/71.

[145] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/71.

[146] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/72.

[147] Buhârî, Mesâcid  :  70, Zekât  :  61, Büyû  :  67, 73, Itk  :  10, Mekâtib  :  2, 3, 4, 5, Hîbe  :  7, Şurût  :  3, 10, 13, 17, Talâk  :  16, Kefârâtü´l-İman  :  8, Ferâiz  :  19, 20, 22, 23; Müslim, Itk  :  5, (  1504); Muvatta, Itk  :  17, (  2, 780); Ebu Dâvud, Itk  :  2, (  3929-3930); Nesâî, 85, 86 (  7, 300); Tirmizî, Büyû  :  33, (  1256), Vesâya  :  7, (  2125); İbnu Mâce, Itk  :  3, (  2521); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/73.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/74-75.

[149] Buhârî, Şurut  :  10; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/75.

[150] Buhârî, Libas  :  20, 21, Salât  :  10, Savm  :  66, Büyû  :  62, 63, İsti´zân  :  42; Müslim, Büyû  :  3, (  1512); Ebu Dâvud, Büyû  :  25, (  3377-3378  ); Nesâî, Büyû  :  25, (  7, 260-261); İbnu Mâce, Ticârât  :  12, (  2170); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/76-77.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/77

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/77-78.

[153] Müslim, Büyû  :  4, (  513); Ebu Dâvud, Büyû  :  25, (  3376); Tirmizî, Büyû  :  17, (  1230); Nesâî, Büyû  :  27 (  7, 262); İbnu Mâce, Ticârât  :  23, (  2194); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/79.

[154] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/79.

[155] Ebu Dâvud, Büyû  :  26 (  3382); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/80.

[156] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/80.

[157] Buhârî, Büyû  :  58, 64, 67, 69, 70, 71, İcâre  :  14, Şurût  :  8; Müslim, Büyû  :  11, 12, 18-21, (  1515, 1520-1523), Nikâh  :  51, 52 (  1413); Ebu Dâvud, Büyû  :  47, (  3442); Tirmizî, Büyû  :  13, (  1223); Nesâî, Büyû  :  17, (  7, 256); İbnu Mâce, Ticârât  :  15, (  2176); Muvatta, Büyû  :  96, (  2, 683); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/80.

[158] Buhârî, Büyû  :  68, Müslim, Büyû  :  19, (  1521); Nesâî, Büyû  :  18, (  7, 256); İbnu Mâce, Ticârât  :  15, (  2177); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/81.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/81.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/81.

[161] Tirmizî ve Muvatta dışındakilerde tahric edilmiştir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/82.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/82.

[163] Buhârî, Büyû  :  71; Müslim, Büyû  :  15, (  1518  ); Ebu Dâvud, İcâre  :  45 (  3436); Nesâî, Büyû  :  18, (  7, 257); İbnu Mâce, Ticârât  :  16, (  2179); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/83.

[164] Ebu Dâvud, İcâre  :  47, (  3439); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/83.

[165] Buhârî, Büyû  :  71; Müslim, Büyû  :  17, (  1519); Tirmizî, Büyû  :  12, (  1221); Nesâî, Büyû  :  18, (  7, 257); Ebu Dâvud, Büyû  :  45, (  3437). Yukarıda kaydedilen metin Müslim, Tirmizî ve Ebu Dâvud´daki metinlerin aynısıdır. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/83.

[166] 290 numaralı hadisin açıklamasına bakın. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/84.

[167] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/84.

[168] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/84-85

[169] Ebu Dâvud, İcâre  :  55, (  3461), Muvatta, Büyû  :  72, (  2, 663); Nesâî, Büyû  :  73 (  7, 395-396); Tirmizî, Büyû  :  18, (  1231); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/85.

[170] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/85.

[171] Muvatta, Büyû  :  73, (  2, 663); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/85.

[172] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/86-87.

[173] Buhârî, Büyû  :  58, 64, 70, 71, Şurût  :  8, Nikâh  :  45; Müslim, Nikah  :  49, (  1412), Büyû  :  7, 8, 11, (  1412), Birr  :  29, (  2563), 32 (  2564); Ebu Dâvud, Nikah  :  17, (  2080), Büyû  :  45, (  3436), 48 (  3443); Tirmizî, Nikah  :  38 (  1134), Büyû  :  57, (  1292); Nesâî, Nikâh  :  20, 21 (  6, 72-73-74), Büyû  :  17, 20, 21, (  7, 258  ); İbnu Mâce, Ticârât  :  13, (  2171); Muvatta, Büyû  :  95, 96, (  2, 683); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/86.

[174] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/86.

[175] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/86.

[176] Buhârî, Büyû  :  58, 70, 71, Şurut  :  8, 11; Müslim, Nikâh  :  38, 39, 51, 52, (  1408-1413)- Büyû  :  12, (  1515); Tirmizî, Talâk  :  14, (  1190); Nesâî, Nikâh  :  20, (  6,71), Büyû  :  19, 21, (  7, 258-259); Ebu Dâvud, Nikâh  :  2, (  2176), 18, (  2080); Muvatta, Büyû  :  45, (  2, 683).

[177]Müslim, Büyu  :  9; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/87.

[178] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/87.

[179] Ebu Dâvud, Büyû  :  48 (  3493). Bu mevzu 264-268. hadislerde açıklandı. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/87-88.

[180] Tirmizî, Büyû  :  41 (  1268  ). Tirmizi hadisin sahîh olduğunu belirtti. Bu hadisin izahı 264, 269 ve 290 numaralı hadislerde geçti. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/88.

[181] Ebu Dâvud, Büyû  :  70, (  3503); Tirmizî, Büyû  :  19, (  1234); Nesâî, Büyû  :  60, 71, 72 (  7, 288, 295); İbnu Mâce, Ticârât  :  20, (  2188  ). Tirmizî, hadisin sahih olduğunu söyledi. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/88.

[182] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/88-89.

[183] Müslim, Büyû  :  42, (  1530); Nesâî, Büyû  :  37, 38, (  2, 269, 270); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/89.

[184] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/89.

[185] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/90.

[186] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/90.

[187] Tirmizî, Büyû  :  52, (  1283), Siyer  :  17, (  1566); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/90.

[188] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/90.

[189] Ebu Dâvud, Büyû, Cihad  :  133, (  2696); İbnu Mâce, Ticârât  :  46, (  2249); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/90.

[190] Tirmizî, Büyû  :  52, (  1284); İbnu Mâce  :  46, (  2249); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/91.

[191] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/91.

[192] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/91-96.

[193] Müslim, Müsâkât  :  25, (  1579); Ebu Dâvud, Büyû  :  4, (  3333); Tirmizî, Büyû  :  2, (  1206); İbnu Mâce, Ticârât  :  58, (  2277); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/98.

[194] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/98.

[195] Ebu Dâvud, Büyû  :  3, (  3331); Nesâî, Büyû  :  2, (  7, 243); İbnu Mâce, Ticârât  :  58, (  2278  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/99.

[196] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/100.

[197] Ebu Dâvud, Büyû  :  5, (  3334); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/101.

[198] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/101.

[199] Buhârî, Büyû  :  54, 74, 76; Müslim, Musâkât  :  79, (  1586); Ebu Dâvud, Büyû  :  12, (  3348  ); İbnu Mâce, Ticârât  :  50, (  2160), (  2259); Muvatta, Büyû  :  38, (  2, 636-637); Tirmizî, Büyû  :  24 (  1243); Nesâî, Büyû  :  41, (  7, 273); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/102.

[200] Buhârî, Büyû  :  21; Müslim, Müsâkat  :  98, (  1594, 1595,1596); Tirmizî, Büyû  :  23, (  1241); Nesâî, Büyû´  :  41, 50, (  17, 271-272-273); Muvatta, 32, (  2, 632); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/103.

[201] Buhârî, Vekâlet  :  11; Müslim, Müsâkat  :  96, (  1594); Nesâî, Büyû  :  41, (  7, 271-272); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/103.

[202] Müslim, Müsâkât  :  101, (  1596); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/104.

[203] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/104

[204] Müslim, Müsâkât  :  82, (  1584); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/104.

[205] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/104-105.

[206] Bu hadisi, Buhârî hâriç, Beş Kitap rivayet etmiştir. Müslim, Müsâkat  :  81, (  1587); Ebu Dâvud, Büyû  :  12, (  3349-3350); Tirmizî, Büyû  :  23, (  1240); Nesâî, Büyû  :  43, 44, (  7, 274, 275, 276, 277, 278  ); İbnu Mâce, Ticârât  :  48, (  2254); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/106.

[207] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/106.

[208] Buhârî, Büyû  :  80, 8, Şirket  :  10, Menakıbu´l-Ensâr  :  50; Müslim, Müsakât  :  87, (  1589); Nesâî, Büyû  :  49, (  7, 280); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/106.

[209] Buhârî hâriç Beş Kitap tahric etti. Müslim, Müsâkat  :  89, (  1591); Tirmizî, Büyû  :  32, (  1255); Ebu Dâvud, Büyû  :  13, (  3351-3353); Nesâî, Büyû  :  48, (  7-279); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/106-107.

[210] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/107.

[211] Müslim, Büyû  :  91, (  1591); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/107.

[212] Sahîheyn ve Nesâî rivayet etmiştir. Buhârî, Büyû  :  81, 77; Müslim, Müsâkat  :  88, (  1590); Nesâî, Büyû  :  50 (  7, 280-281); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/108.

[213] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/108.

[214] Muvatta, Büyû  :  28 (  2, 632); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/108.

[215] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/109.

[216] Bu rivayet Muvatta´da tam olarak gelmiştir. Nesâî ise sâdece Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sözünü kaydeder. Muvatta, Büyû  :  31, (  2, 633); Nesâî, Büyû  :  46, (  7, 278  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/109-110.

[217] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/110.

[218] Muvatta, Büyû  :  33 (  2, 634); Nesâî, Büyû  :  47, (  7, 279); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/110-111.

[219] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/111-112.

[220] Buhârî, Büyû  :  40; Müslim, Büyû  :  102, (  1596); Nesaî, Büyû  :  50, (  7, 281); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/112.

[221] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/112.

[222] Tirmizî, Büyû  :  24, (  1242); Ebu Dâvud, Büyû  :  14 (  3354-3355); Nesâî, Büyû  :  50, (  7, 281-282); İbnu Mâce, Ticârât  :  51, (  2262); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/112.

[223] Ebu Dâvud, Büyû  :  14, (  3354, 3355); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/113.

[224] Müslim, Müsâkât  :  93, (  1592); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/113.

[225] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/113.

[226] Muvatta, Büyû  :  50, 52, (  2, 645); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/114.

[227] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/114.

[228] Tirmizî, Büyû  :  14, (  1225); Ebu Dâvud, Büyû  :  18, (  3359); Muvatta, Büyû  :  22, (  2, 624); Nesâî, Büyû  :  36, (  7, 269); İbnu Mâce, Ticârât  :  53, (  2264); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/114.

[229] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/114-115.

[230] Ebu Dâvud, Büyû  :  18, (  3360); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/115.

[231] Müslim, Musâkât  :  123, (  1602); Tirmizî, Siyer  :  36, (  1596); Ebu Dâvud, Büyû  :  17, (  3358  ); Nesâî Bey´a  :  66, (  7, 292-293); İbnu Mâce, Cihad  :  41; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/116.

[232] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/116-117.

[233] Ebu Dâvud, Büyû  :  16, (  3357); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/117.

[234] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/117.

[235] Muvatta, Büyû  :  59, (  2, 652); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/117.

[236] Buhârî, bu hadisi bab başlığında (  senetsiz olarak) kaydetmiştir. (  Büyû  :  108  ); Muvatta, Büyû  :  60, (  2, 652); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/118.

[237] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/118.

[238] Tirmizî, Büyû  :  21, (  1238  ); İbnu Mâce, Ticârât  :  56; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/118.

[239] Tirmizî, Büyû  :  21, (  1237); Ebu Dâvud, Büyû  :  15; Nesâî, Büyû  :  65, (  7, 292); İbnu Mâce, Ticârât  :  56, (  2271).

Tirmizî, hadisin sahih olduğunu belirtmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/118.

[240] Muvatta, Büyû  :  63, (  2, 654); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/119.

[241] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/119.

[242] Muvatta, Büyû  :  92, (  2, 681-682); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/120.

[243] Muvatta, Büyû  :  90, (  2, 681); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/120.

[244] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/120-121.

[245] Muvatta, Büyû  :  82, (  2, 672); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/121.

[246] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/121.

[247] Muvatta, Büyû  :  81, (  2, 671); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/121.

[248] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/122.

[249] Bu rivayeti Rezîn tahric etti. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/123.

[250] Buhârî, Büyû  :  42, 43, 44, 46; Müslim, Büyû  :  45, 47, (  1531); Tirmizî, Büyû  :  26, (  1246); Ebu Dâvud, Büyû  :  53. (  3454); Nesâî, Büyû  :  9, (  7, 248  ); Muvatta, Büyû  :  79, (  2, 671); İbnu Mâce, Ticârât  :  17, (  2181); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/124.

[251]Bu cümle müteakip 345 numaralı rivâyette yer alacaktır.

[252] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/124-126.

[253] Buhârî, Büyû  :  45; Müslim, Büyû  :  44, (  1531); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[254] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[255] Müslim, Büyû  :  46, (  1531); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[256] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[257] Müslim, Büyû  :  45, (  1531); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[258] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/127.

[259] Tirmizî, Büyû  :  26, (  1245); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/128.

[260] Buhârî, Büyû  :  19, 22, 42, 44, 46; Müslim, Büyû  :  47, (  1532); Ebû Dâvud, Büyû  :  53, (  3459); Tirmizî, Büyû  :  26, (  1246); Nesâî, Büyû  :  8, 57, 244); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/128.

[261] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/128.

[262] Tirmizî, Büyû  :  26, (  1247); Ebu Dâvud, Büyû  :  53, (  3954); Nesâî, Büyû  :  11, (  7, 251-252); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/129.

[263] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/129.

[264] Ebu Dâvud, Büyû  :  53, (  3458  ); Tirmizî, Büyû  :  27, (  1248  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/129.

[265] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/129-130.

[266] Tirmizî, Büyû  :  27, (  1249). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/130.

[267] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/130.

[268] Muvatta, Büyû  :  80, (  2, 671); Tirmizî, Büyû  :  43, (  1270); Metin Tirmizî´ye aittir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/130-131.

[269] Bu kâide  :  Tirmizî´de kaydedilir. (  İbrahim Canan)

[270] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/131-132.

[271] Ebu Dâvud, Büyû  :  53, (  3457); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/132-133.

[272] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/133.

[273] Bu hadisi Beş Kitap da tahric etmiştir. Buhârî, Şuf´a  :  1, Büyû  :  96, 97, Hiyel  :  14, Şirket  :  8-9; Müslim, Müsâkat  :  134 (  1608  ); Nesâî, Büyû  :  108, 109 (  7, 301); Ebû Dâvud, Büyû  :  73, (  3513, 3514); Tirmizî, Ahkâm  :  33, (  1370); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/134.

[274] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/134-135.

[275] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/135-136.

[276] Ebu Dâvud, Büyû  :  75, (  3518  ); Tirmizî, Ahkâm  :  33, (  1369); İbnu Mâce, Şüf´a  :  2, (  2494); Nesâî, Büyû  :  80, (  7, 301); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/136.

[277] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/136.

[278] Tirmizî, Ahkâm  :  31, (  1368  ), 33, (  1370); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/136.

[279] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/136-137.

[280] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/137-138.

[281] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/138-139.

[282] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/139.

[283] Tirmizî, Ahkâm  :  31, (  1368  ); Ebû Dâvud, Büyû  :  75, (  3518  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/139.

[284] Buhârî, Şüf´a  :  2, Hiyel  :  14, 15; Ebu Dâvud, Büyû  :  75, (  3516); Nesâî, Büyû  :  109, (  7, 320); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/139.

[285] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/139.

[286] Nesâî, Büyû  :  109, (  7, 320); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/140.

[287] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/140.

[288] Muvatta, Şüf´a  :  4, (  7, 320); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/140.

[289] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/140.

[290] Buhârî, Selem  :  1, 2, 7; Müslim, Müsâkat  :  127, 128, (  1604); Ebu Dâvud, Büyû  :  57, (  3463); Tirmizî, Büyû  :  68, (  1311); Nesâî, Büyû  :  6, 3 (  7, 290); İbnu Mâce, Ticârât  :  59, (  2280); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/141.

[291] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/141-142.

[292] Buhârî, Selem  :  2, 3, 7; Ebu Dâvud, Büyû  :  57, (  3464); Nesâî, Büyû  :  62, (  7, 290); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/142.

[293] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/142.

[294] Buhârî, Selem  :  3; Ebu Dâvud, Büyû  :  57, (  3464); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/143.

[295] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/143-144.

[296] Ebu Dâvud, Büyû  :  59, (  3468  ); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/144.

[297] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/144-145.

[298] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/145.

[299] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/145.

[300] Buhârî, Selem  :  3, 4; Müslim, Büyû  :  55, (  1537); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/145.

[301] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/145.

[302] Ebû Dâvud, Büyû  :  58, (  3467); İbnu Mâce, Ticârat  :  61, (  2284); Muvatta, Büyû  :  21, (  2, 644); Buhârî, Selem  :  2; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/146.

[303] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/146-148.

[304] Muvatta, Büyû  :  94, (  2, 682); Buhari, Selem  :  7; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/148.

[305] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/148.

[306] Elimizdeki Muvatta nüshasında "devenin kirası" tabiri yerine "taşınması" tabiri yer almıştır (  Terceme eden). Muvatta, Büyû  :  91, (  2, 681); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/148.

[307] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/149.

[308] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/149.

[309] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/149.

[310] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/149-150.

[311] Müslim, Müsâkat  :  129, (  1605); Ebû Dâvud, Büyû  :  49, (  3447); Tirmizî, Büyû  :  40 (  1267); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/151.

[312] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/151-152.

[313] Muvatta, Büyû  :  56, (  2, 651); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/152.

[314] Muvatta, Büyû  :  58, (  2, 651); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/152.

[315] Muvatta, Büyû  :  57, (  2, 651); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/153.

[316] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/153.

[317] Ebû Dâvud, Büyû  :  51, (  3450); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/153.

[318] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/153-154.

[319] Ebu Dâvud, Büyû  :  51, (  3451); Tirmizî, Büyû  :  73, (  1314). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/154.

[320] Bu hadisi Ahmed İbnu Hanbel Müsned´inde (  2, 33) zikretmiştir. Mecmâu´z-Zevâid´de bunun ayrıca Ebû Ya´lâ el-Mevsılî´nin ve Bezzâr´ın Müsned´lerinde, Taberânî´nin el-Mu´cemu´l-Evsât´ında tahric edildikleri belirtilir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/154-155.

[321] Bu rivayet Mişkâtu´l-Mesâbih´de 2897 numarada Rezin´den olarak kaydedilmiş, Beyhakî´nin Şu´abu´l-İman´ından alındığı belirtilmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/155.

[322] Rezîn´in ilâvesidir. Münzirî´nin et-Tergîb ve´t-Terhîb´inde kaydedilmiştir. (  3, 27); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/155.

[323] Rezin´in ilavesidir. Münzirî´nin et-Terğîb ve´t-Terhîb´inde kaydedilmiştir. (  3, 27); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/156.

[324] İbnu Mâce, Ticârât  :  6, (  2153). Bu son beş rivayeti Rezîn merhum tahric etmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/156.

[325] Ebu Dâvud, Büyû  :  71, (  3508, 3509, 3510); Tirmizî, Büyû  :  53 (  1285); Nesâî, Büyû  :  15, (  8, 254-255); İbnu Mâce, Ticârât  :  43, (  2242-2243); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/157.

[326] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/157-158.

[327] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/158.

[328] Ebû Dâvud, Büyû  :  72, 3506; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/157-158.

[329] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/159.

[330] Muvatta, Büyû  :  8 (  2, 617); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/160.

[331] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/159-160.

[332] Muvatta, Büyû  :  4, (  2, 613); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/160.

[333] Buhârî, Büyû  :  90, 92, Şürb  :  17, Şürût  :  2; Müslim, Büyû  :  77, (  1543); Muvatta, Büyû  :  9 (  2, 617); Tirmizî, Büyû  :  25, (  1244); Ebû Dâvud, İcâre  :  44, (  3433, 4434); Nesâî, Büyû  :  75, (  7, 296); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/161

[334] Müslim, Müsâkat  :  14, (  1554); Ebû Dâvud, İcâre  :  24, (  3574), 60, (  3470).

[335] Müslim, Musâkat  :  17; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/162.

[336] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  3/162.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri Adap Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:00 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Kütübü Sitte Hadisleri Adap Bölümü


UMUMÎ AÇIKLAMA

Beşerî hayatın her meselesine, kendi zâviyesinden müstakil, orijinal çözüm ve istikâmet teklif eden İslâm dini, iktisâdî hayatımızın mühim bir meselesi olan borç bahsine de yer vermiştir. Hattâ bu bahse giren pek çok teferruata temas ederek genişçe yer vermiştir.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bir kısım hadislerinde borcun insan hayatında ciddi bir keder; hürriyetini, şahsiyetini, şerefini zedeleyici bir âmil olduğuna dikkat çeker  :  َ هَمَّ إَّ هَمُّ الدَّيْنِ وََ وَجَعَ إَّ وَجْعُ الْعَيْنِ

"Borcun sebep olduğu keder kadar ciddi bir keder, göz ağrısı kadar dayanılmaz bir ağrı yoktur." الدَّيْنُ رَايَةُ اللّهِ في اَرْضِ فإذَا اَرَادَ اللّهُ اَنْ يُذِلَّ عَبْداً وَضَعَهُ في عُنُقِهِ

"Borç Allah´ın yeryüzündeki zillet boyunduruğudur, Allah bir kulu zelîl etmek dilerse onu boynuna geçirir." اِنَّ الرَّجُلَ إذَا غَرِمَ حَدَّثَ وَكَذَبَ وَوَعَدَ فَاخْلَفَ

"Kişi borçlanınca konuşur, yalan söyler, vâdeder, sözünü tutmaz." Şu halde ödeme ihtimâli zayıf, zarurî olmayan borçlanmalardan kaçınmalı  :  إيَّاكُمْ وَالدَّيْنِ فإنَّهُ هُمٌّ بِاللَّيْلِ وَمَذَلَّة بِالنَّهَارِ

"Borçtan kaçının zîra o, gece keder, gündüz de zillet vesilesidir."



وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ اَنّ رَجًُ قُتِلَ في سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ اُحْيِى ثُمَّ قُتِلَ ثُمَّ اُحْيِى ثُمَّ قُتِلَ وَعَلَيْهِ دَيْنَ مَا دَخَلَ الْجَنَّةَ حَتّى يُقْضى عَنْهُ دَيْنُهُ

"Nefsimi elinde tutan Zât´a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra ihya edilse, tekrar öldürülse, sonra ihya edilse, tekrar öldürülse, üzerindeki borcu ödenmedikçe cennete giremez."

Borçlu ölenin borcu, vârislerince ödenmelidir. صَاحِبُ الدَّيْنِ مَغْلُولٌ في قَبْرِهِ َ يَفُكُّهُ إَّ قَضَاءُ دَيْنِهِ

"Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir."



كانَ النَّبِىُّ # َ يُصَلِّى عَلى رَجُلٍ عَلَيْهِ دَيْنٌ

"Hz. Câbir anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) borçlu olarak ölen kimsenin cenâzesine namaz kılmazdı. Bir cenâze getirilmişti, borçlu olup olmadığını sordu. "Evet iki dinar borcu var" denince, "Arkadaşınızın namazını siz kılın" dedi (  ve kendisi kıldırmaktan kaçındı). Ebû Katâde  :  "Ben ödeyeceğim ey Allah´ın Resûlü!" dedi. Bunun üzerine kalkıp namazını kıldırdı. إنَّ صَاحِبَ الدَّيْنِ مُرْتَهَنٌ في قَبْرِهِ حَتّى يُقْضى دَيْنُهُ عَنْهُ

"Borçlu ölen kimse, kendi adına borcu ödeninceye kadar kabrinde rehinlenmiş gibidir." Resûlullah bu sözü, namazını kıldırması için getirilen cenâzenin borçlu olduğunu öğrenince, "Cebrâil borçlu olanın namazını kıldırmaktan beni men etti" diyerek imtina buyurduktan sonra söylemiştir.

Borçluya kolaylık göstermek gerekir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) borca karşı uyarmış, borçlanmamayı ısrarla tavsiye etmiş olmakla birlikte, borçlanmayı haram etmemiştir. Borçlanma, her devirde olduğu gibi günümüzde de beşerî hayatın -gerek ferdler, aileler planında ve gerekse devletler planında- vazgeçilmesi mümkün olmayan bir gereğidir. Sâdece ticârî hayat değil, birçok vecihleriyle ictimâî hayat borçlanmasız olamaz. Şu halde yukarıda sâdece bir kısmını kaydettiğimiz boçtan tahzîr eden hadisler, gereksiz ve ölçüsüz borçlanmalara, harama götüren borçlanmalara hamledilebileceği gibi, borçluya, yakınlarının yardımına ve hatta alacaklının anlayışlı davranmasına da hamledilebilir. Nitekim bu söyledimiz hususları takrir eden pek çok rivâyet vardır  :  مَنْ اَنْظَرَ مُعْسِراً اَوْ وَضَعَ عَنْهُ اَظَلَّهُ اللّهُ في ظِلِّهِ يَوْمَ َ ظِلَّ اَّ ظِلُّهُ

"Kim borçluya mühlet tanır veya bağışlayıverirse, Allah, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde (  kıyamet gününde) onu gölgesinde gölgelendirir."



مَنْ اَنْظَرَ مُعْسِراً فَلَهُ بِكُلِّ يَوْمٍ مِثْلُهُ صَدَقَةً قَبْلَ اَنْ يَحِلَّ الدَّيْنُ فإذَا حَلَّ الدَّيْنُ فاَنْظَرَهُ فَلَهُ بِكُلِّ يَوْمٍ مِثَْهُ صَدَقَةً

"Kim bir fakire borç verirse, tanıdığı vâdeden önce geçen her gün, alacağı para kadar sadaka vermiş gibi sevâba nâil olur. Ödeme günü gelince te´hir ederse, her gün için iki misli sadaka vermiş gibi sevaba nâil olur."

Müslim´de gelen bir rivâyet de şöyle  :  "Sizden önce yaşayanlardan biri ölünce hesaba çekildi. Teraziye girecek hiçbir hayrı yoktu. Ancak zengindi, insanlara karışır, borç verir, hizmetçisine de  :  "Darda olanlara bağışlayın!" emrederdi. Allahu Teâlâ hazretleri  :  نَحْنُ اَحَقُّ بِذَلِكَ مِنْهُ تَجَاوَزُوا عَنْهُ

"Böyle davranmaya biz ondan daha layığız, günahlarını bağışlayıverin" emretti."

Borç korkusu teşebbüs ruhunu kırmamalıdır. Bâb hadisleri meyanında örnekleri görüleceği üzere, Resûlullah borçlanmaya teşvîk edici beyanlarda da bulunmuştur. Yanlış anlaşılmamalı, İslâm borçlanmayı yasaklamaz.

Şu halde, bu bölümde borç ve borç ödemenin âdâbıyla ilgili bâzı hadisleri görmüş olacağız.[1]



ـ1ـ عن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  إنَّ مِنْ أعْظَمِ الذُّنُوبِ عِنْدَ اللّهِ تعالى أنْ يَلْقَاهُ بِهِ عَبْدٌ بَعْدَ الْكَبَائِرِ الَّتِى نَهى اللّهُ عَنْهُا، أنْ يَمُوتَ رَجُلٌ، وَعَلَيْهِ دَيْنٌ َ يَدَعُ لَهُ قَضَاءَ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1930)- Ebû Mûsa (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir." [Ebû Dâvud, Büyû 9, (  3342).][2]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste borçlanmak ve bilhassa ödeyecek karşılığı olmayan borca girmek tavsiye edilmemekte ve kötülenmektedir. Zîra, ecel gizli olduğundan her an ölmek mümkündür. Şu halde zarûrî olmayan (  mesken, giyecek, yiyecek gibi) aslî ihtiyaçlara girmeyen hususlarda karşılığı olmayan, ciddî borçlara girmekten kaçınmak, İslâm´ın kemâline delâlet eden bir edeb olmaktadır. Tîbî merhum bir soru sorup sonra cevabını verir  :  "İnsanlar üzerindeki hukûkullah, yani, Allah´ın hakları, kul hakkına nazaran müsâmaha ile karşılanmıştır, nitekim  :  يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إَّ الدَّيْنُ "Şehidin, borcu hâriç bütün günahları affedilir" hadisinde kul hakkı her şeyin üstünde tutularak, en büyük günah addedilmiştir. Halbuki bu hadiste borç büyük günahların altında tutulmaktadır, bu iki hadis nasıl te´lif edilir dersen, derim ki  :  O hadiste, borçtan yasaklamak, çekindirmek için mübâlağa tarikiyle öyle söylenmiştir. Bu hadis ise, zâhirine uygun mânâda vârid olmuştur."

Bazı âlimler şöyle der  :  "Kebâiri işlemek Allahu Teâla´ya isyan etmektir. Borç almak isyan değildir. Bilakis borç almak câizdir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) burada, ödeyecek karşılığı olmadığı halde borçlu olarak ölen kimseye karşı şiddet göstermektedir. Gâyesi de insanların hukûkunun zâyi olmamasıdır." el-Azîzî de şunu söylemiştir  :  "Bu hadis, ödemekten âciz olan veya günaha sokacak bir şey için borçlanan kimseye hamledilmelidir."[3]



ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ أخَذَ أمْوَالَ النَّاسِ يُرِيدُ آدَاءَهَا أدَّى اللّهُ عَنْهُ، وَمَنْ أخَذَهَا يُرِيدُ إتَْفَهَا أتْلَفَهُ اللّهُ تَعالى[. أخرجه البخارى .



2. (  1931)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alır ise, Allah (  onun borcunu) ona bedel edâ eder. Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onu telef eder." [Buhârî, İstikrâz 2.][4]



AÇIKLAMA  : 



Âlimler bu hadisten bazı hükümler çıkarmıştır  : 

* Halkın malını suistimal etmeyi terkedip, borçlanma hâlinde en güzel şekilde ödemeye teşvik var.

* Cezâ, amel cinsindendir.

* Üzerinde borç olan kimse, (  bunu ödemeden) köle âzad edemez, tasaddukta bulunamaz. Bunları yaparsa reddedilir.

* İyi niyet sahibi olmaya teşvik, kötü niyetten de tahzir ve terhîb var.Ödeme azminde olanları borçlanmaya teşvik var. İbnu Mâce´nin bir rivâyetine göre Abdullah İbnu Ca´fer hadisten çıkan bu hükümle amel etmiştir. Zîra borç aldığı zaman kendisine "niçin borçlanıyorsun" diye sorulur. Verdiği cevap şudur  :  "Ben Resûlullah´ı işittim, اِنَّ اللّهَ مَعَ الدَّائِنِ حَتّى يَقْضِىَ دَيْنَهُ "Allah, borcunu ödeyinceye kadar (  iyi niyet sâhibi) borçlu ile berâberdir" buyurdu, demiştir.

Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ)´nin bir rivâyetinde de Resûlullah şöyle buyurmuştur  :  "Borcunu ödeme niyetinde olan hiçbir kul yoktur ki Allah´tan yardım görmesin." Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) bu yardıma mazhar olmak için borçlanır, "Ben bu yardımı arıyorum" dermiş. Dilimizde yaygın olan "Borç yiğidin kamçısıdır" sözü bu hadislerden menşeini almış olmalıdır. Borçtan çok korkan, bu yüzden fazla çekingen olan, iş hayatını geliştiremez.

Öyle ise, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın borçla ilgili yasaklayıcı ifâdelerini tek taraflı anlamayıp, gerçek espiriyi yakalamaya çalışmalıdır.

* Hadiste şu mânalar var  :  Bir kimse borçlanarak bir şey satın alıp tasarrufta bulunsa ve bu meyanda borcunu ödemeye kâdir olduğunu izhâr etse, ancak sonradan aksi ortaya çıksa, bu durumda bey´ (  alışveriş) hemen reddedilmeyip, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, hakkındaki duayı ve bu vaziyette alışverişi reddetmeye icbâr etmemesini esas alarak vâdenin dolmasını beklemek gerekir.[5]



ـ3ـ وعن عمران بن حذيفة قال  :  ]كانَتْ مَيْمُونَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها تَدَّانَ وَتُكْثِرُ فقَالَ لَهَا أهْلُهَا في ذلِكَ وََمُوهَا، فقَالَتْ  :  َ أتْرُكُ الدَّيْنَ، وَقَدْ سَمِعْتُ خَلِيلِى وَصَفِىِّ # يَقُولُ  :  مَا مِنْ أحَدٍ يَدَّانُ دَيْناً فَيَعْلَمُ اللّهُ تَعَالى أنَّهُ يُرِيدُ قَضَاءَهُ إَّ أدَّاهُ اللّهُ تَعالى عَنْهُ في الدُّنْيَا[. أخرجه النسائِى .



3. (  1932)- İmrân İbnu Huzeyfe (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Meymûne (  radıyallâhu anha) fazlaca borca giriyordu. Ailesi bu meselede müdâhale edip ayıpladılar. Şu cevabı verdi  :  "Borcu bırakmayacağım. Ben dostum ve can yoldaşım aleyhissalâtu vesselâm´ı şöyle söylerken dinledim  :  "Bir borçla borçlanan bir kimsenin ödeme niyetinde olduğunu Allah bilince, onun borcunu Allah mutlaka dünyada iken öder." [Nesâî, Büyû 99, (  7, 315); İbnu Mâce, Sadakât 10, (  2408  ).][6]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّه # مَطْلُ الْغَنِىِّ ظُلَمٌ؛ وَإذَا أُتْبِعَ أحَدُكمْ عَلى مَلِىٍّ فَلْيَتْبَعْ[. أخرجه الستة.قوله  :  »إذا أُتْبِعَ«  :  بضم الهمزة، وتخفيف المثناة الساكنة. أى أحيل.»عَلى مَلِىٍّ«  :  أى قادر فليحتل .



4. (  1933)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geçiktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (  havâleyi kabûl etsin.)" [Buhârî, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkât 33, (  1564); Muvatta, Büyû 84, (  2, 674); Ebû Dâvud, Büyû 10, (  3345); Tirmizî, Büyû 68, (  1308  ); Nesâî, Büyû 101, (  7, 317).][7]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste geçen matlu´lgânî; borcunu ödeyecek durumda olan zenginin "Bugün git yarın gel" diyerek ödeme işini sallamasıdır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu zulüm olarak tavsif buyurmaktadır. Şârihler, ödeme aczi içinde olanların buna girmediğini belirtirler. Nevevî "Kişi aslında zengin bile olsa ödeme zamanında, borcunu verecek durumda olmadığı takdirde, ödeyebileceği zamana kadar te´hir etmesi "zulüm" sayılmaz" der. Mamafih bazı âlimler hak sâhibinin borçluyu hapsettirebileceğini, bazıları da peşini takip edip rahatsız edebileceğini söylemiştir.

Hattâbî hadisten şu hükmü çıkarır  :  "Borçlu, zengin olmadığı için ödemesi gereken parayı bulamazsa zulme düşmez. Zâlim sayılmayınca, onun bu durumu sebebiyle hapsi câiz olmaz, çünkü hapis bir cezâdır, (  dinimize göre) zâlim olmayana hapis yoktur."

Bazı âlimler buradaki tavsiften hareketle borcunu ödemeyen zenginin şehâdeti makbûl değildir, çünkü o zâlim ilân edilmiştir demiştir. İmam Şâfiî´nin, "Bu işi tekrarlayan zenginin şehâdeti merduddur" dediği rivâyet edilmiştir. Şâfiîlerden Sübkî, "Kasten borcunu ödemeyen kimsenin fâsık sayılması için bunu tekrar etmiş olması aranmaz" der. Ona göre "Bir hakkı hiçbir sebep yokken vermemek gasbtır. Bu ise büyük günahtır. Resûlullah´ın buna zulüm demiş olması da büyük günah olduğuna delildir. Kişinin fâsık addedilmesi için büyük günahı tekrarlaması aranmaz."

2- Hadisin ikinci kısmında havâle meselesine temas edilmiştir. Yani, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Zenginin borcunu sallaması zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa kabûl etsin" buyurmakla şunu demiş olmaktadır  :  "Zengin bir insanın borcunu ödemeyip bugün git yarın gel demesi zulümdür. Artık böyle bir insan için zulmü irtikab etmek câiz değildir. Öyleyse bir kimse, zengin, borcunu îfâya kâdir bir insan üzerine havâle edilince ona uysun, o havâleyi kabûlden çekinmesin."

Havâle´yi fukahâ, "borcun bir zimmetten bir başka zimmete nakli" diye tarif etmiştir. Sözgelimi bir başka şahısta alacağı bulunan borçlu kimse, borcunu bizzat ödemez, alacağı bulunan şahsa havâle eder. Böylece asıl borçlu aradan çekilmiş, alacaklı üçüncü bir şahısla muhatap olmuş olur.

İşte bu havâle akdinin kesinleşmesi, alacaklı ile üzerine havâle yapılan şahsın mutâbakatına bağlıdır. Havâlenin sahih olması için üzerine havâle yapılan kimsenin (  muhâlünaleyh), havâleyi yapan kimseye (  muhîl) borçlu veya yanında ona ait emanet para bulundurması şart değildir. Havâleyi kabûl etmiş ise borç zimmetine geçer. Üzerine havâle yapılan kimse mezkûr borcu ödemeyecek durumda olursa, bazı âlimlerce alacak sâhibi mağdur edilmez, borç, eski borçluya rücû eder.

Hadiste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), "Borçlu, ödeme işini bir diğer şahsa havâle etmişse bunu kabûl edin" tavsiyesinde bulunmaktadır. Hadiste emir sigasıyla gelmiş olmasına rağmen "tavsiye" olarak ifâde ediyoruz. Çünkü ulemâ kâhir ekseriyeti ile bunu icbarî ve ilzâmî değil, istihbâbî bir emir olarak anlamışlardır. Sâdece Dâvud-u Zâhirî, bunu ilzâmî bir emir telâkki etmiş ve "Havâlenin kabûl edilmesi farzdır" demiştir. İmam Şâfiî´nin buna müstehab dediği, Ahmed İbnu Hanbel´in biri vâcib diğer nedb olmak üzere iki görüş sahibi olduğu, Cumhur´un ise nedbe hükmettiği belirtilmiştir. İbnu Vehb´in sorusuna İmam Mâlik  :  "Bu (  fakirlere yardım husûsunda) tergîbî bir emirdir, ilzâmî değildir. Ancak borç olması şartıyla efendimize itaat etmesi gerekir" demiştir.

3- Havâlenin câiz olacağı mallar husûsunda da bazı ihtilâflar olmuştur. Bazıları sadece altın ve gümüşte havale olabileceğini, yiyecek maddesinde câiz olmayacağını söylemiştir. Ebû Hanîfe gümüşe teşbîh ederek yiyeceğin de havâlesini câiz görmüştür.

Havale bahsi pekçok teferruata şâmildir. Fıkıh kitaplarına müracaat şarttır.[8]



ـ5ـ وعن الشرّيد رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسُولُ اللّه #  :  لَىُّ الْوَاجِدِ يحِلُّ عِرْضَهُ وَعُقُوبَتَهُ، قالَ ابنُ الْمُبَارَكِ  :  يُغْلَظُ له وَيُحْبَسُ[. أخرجه أبو داود والنسائى.»الَّلىُّ«  :  المطل، »وَالْوَاجِدُ«  :  القادر. أراد أنه يجوز لصاحب الدين أن يعيبه ويصفُه بسوء القضاء، وأراد بالعرض نفس ا“نسان، وبالعقوبة حبسه .



5. (  1934)- eş-Şerrîd (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Zenginin borcunu savsaklaması, haysiyetinin ihlal edilmesini ve cezalandırılmasını helâl kılar."

İbnu´l-Mübârek der ki  :  "Irzını helâl kılar", kendisine kaba davranılır demektir. "Cezalandırılması" da, hapsedilmesidir." [Ebû Dâvud, Akdiye 29, (  3628  ); Nesâî, Büyû 100, (  7, 316); İbnu Mâce, Sadakât 18, (  2427); Buhârî de bâb başlığında kaydetmiştir. İstikrâz 13.][9]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) borçlu bir kimse, borcunu ödeyebilecek durumda olduğu halde ödeme işini savsaklamaya tevessül eder, bugün git yarın gel demeye kalkarsa, alacaklının galîz tabirler kullanarak hakâret etmesine fırsat vereceğini, böylece ırz ve haysiyetinin rencîde edilmesine kendi eliyle zemin hazırlayacağını belirtmektedir. Öte yandan hâkim de ona karşı sert davranacak ve te´dîb maksadıyla hapsine karar verebilecektir. Çünkü, bu davranışı, önceki hadiste beyan edildiği üzere zulümdür ve zulüm haramdır.

Bu hallere giriftar olması için savsaklanan paranın belli bir hudûdu yoktur, az da olsa, çok da olsa birdir.

Âlimler bu hadisten, alacaklının, borcunu savsaklayan zengini ayıplamak, borcunu ödemede edebsizlik etmek gibi hakâretâmiz sözler söylemesinin câiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır.[10]



ـ6ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]سَمِعَ رسول اللّهِ # صوتَ خُصُومٍ بِالْبَابِ عَالِيَةً أصْوَاتُهُمْ وَإذَا أحَدُهُما يَسْتَوْضِعُ اŒخَرَ وَيَسْتَرْفِقُهُ في شَئٍ وَهُوَ يَقُولُ  :  وَاللّهِ أفْعلُ. فَخَرَجَ عَلَيْهِمَا رسولُ اللّهِ # فقَالَ  :  أيُّكُمُ المُتَأَلّى عَلَى اللّهِ أنْ َ يَفْعَلَ المَعْرُوفَ؟ فقَالَ  :  أنَا يَا رَسُولَ اللّهِ. فَلَهُ أىُّ ذلِكَ أحَبُّ[. أخرجه الشيخان.»يَسْتَوْضِعُ« أى يستحطُّ. »وَيَسْتَرْفِقُهُ« يسأله الرفق به.»وَالمُتَأَلِّى« الحالف .



6. (  1935)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kapıda yüksek sesle münâkaşa edenlerin görültülerini işitti. Bunlardan biri, diğerinden borç indirmesini taleb ediyor, bir hususta da merhametli olmasını istiyor. Öbürü de  : 

"Vallahi yapmam!" diyordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yanlarına gitti ve  : 

"Hanginiz, hayır yapmamak üzere Allah adına yemin etti " dedi. Birisi  : 

"Benim ey Allah´ın Resûlü! (  Borç indirimi ile, merhametli davranmadan) hangisini dilerse onun olsun (  teklifini kâbul ettim)" dedi." [Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkat 19, (  1557).][11]



AÇIKLAMA  : 



1- Buhârî´nin bir rivâyetinde belirtildiği üzere burada münâkaşa edenler Ka´b İbnu Mâlik ile İbnu Ebî Hadrad´dır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ka´b´a ismen seslenerek, "borcun yarısını indir" emreder.

2- Borçlu iki talepde bulunmaktadır. Borçta indirim yapmak ve ayrıca ödemede kolaylık tanımak... Ödeme kolaylığı, vâde uzatması, taksit vs. olabilir.

3-Hadisten şu fâideler çıkarılmıştır  : 

* Borçluya merhametli ve anlayışlı davranmak gerekir.

* Talep hâlinde borcundan bir miktar bağışlanmalıdır.

* Hayır bir işi "yapmayacağım" diye yemin etmek caiz değildir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasaklamaktadır. Bâzı âlimler, bu yasaklama ile, İslâm´ı Resulullah´tan öğrenince farzlarını yapıp fazla bir şey yapmamak üzere yemin eden bedevî için Hz. Peygamber´in sarfettiği اَفْلَحَ إنْ صَدَقَ "Sözüne sâdık olursa kurtuldu" sözü arasında bir teâruz görmüşlerdir. Çünkü burada bedevînin yapmamak üzere yemin ettiği ameller, farzlardan başka yapılan ziyade hayır amellerdir. Resûlullah burada müdâhale etmediği gibi te´yid etmiştir. Bu itiraza şöyle cevap verilir  :  "Bedevî kıssasındaki söz, İslâm´a dâvet ve ona girmeye teşvik makamında beyan buyurulmuştur. Öbüründe ise, İslâm´da istikrarını bulmuş birisine, hayırda ziyâdeleşme, artma yolunu göstermek sadedinde tavsiyede bulunulmaktadır.

* Hadis Şâri´in maksadını anlamda Ashâb´ın ne kadar sür´at-i intikal sahibi olup, O´nun (  aleyhissalâtu vesselâm) işâretine itaatkâr ve hayır işlemede harîs olduklarını da göstermektedir (  radıyallâhu anhüm).

* Hâkim´in huzurunda muhâsım tarafeynden sâdır olan boş lâflar, ses yükseltme gibi nahoş davranışlara müsamaha etmek gerekmektedir.

* Borçlunun, alacaklıdan indirim talebi câizdir. Bâzı Mâlikîler bunu mekruh addederler ve  :  "Bu davranışta minnet altına girmek var" derler. Kurtubî  :  "Mutlak kerahetten bahsedenler, evlâ olana muhalefeti kastetmiş olmalıdırlar" der. Aynî der ki  :  "Ebû Hanîfe´nin mezhebi de (  Kurtubî´nin anladığı) gibi olmalıdır, zîra o arkadaşının suyu olduğu halde, kendisinin suyu olmayan yolcuya teyemmüm etmesinin câiz olacağını söyleyerek beyan etmiştir  :  "Çünkü istemekte zillet vardır." Ancak Nevevî  :  "Hadis, indirim ve rıfk (  iyi muâmele) talebinde ısrara, nefsini alçaltıcı, alacaklıyı şu veya bu şekilde rahatsız edici davranışlara kaçmamak şartıyla bir beis olmadığını ifade etmektedir" der ve zaruret halinde, bu kayıtlara yer kalmadan câiz olacağını belirttir.

* Hak sahipleri nezdinde şefaatci olmak câizdir.

* Hayır yolunda şefaati kabul etmek müstehabtır.

* Nevevî der ki  :  "Hadiste olduğu şekilde, bir hayrı yapmamak üzere yemin eden kimsenin o hayrı yapıp yemin kefâreti vermesi müstehabtır."[12]



ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  كانَ فِيمَا كَانَ قَبْلَكُمْ تَاجِرٌ يُدَايِنُ النَّاسَ. فَكَانَ إذا رَأى مُعْسِراً قالَ لِفِتْيَانِهِ  :  تَجَاوَزُوا عَنْهُ لَعَلَّ اللّهَ يَتَجَاوَزُ عَنَّا فَتَجَاوَزَ اللّهُ عَنهُ[. أخرجه الشيخان والنسائى .



7. (  1936)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine  :  "Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah´ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız" derdi. Allah da onun günahlarından vazgeçti." [Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (  1557); Nesâî, Büyû 104, (  7, 318  ).][13]



ـ8ـ وله في أخرى  :  ]أنَّ رَجًُ لَمْ يَعْمَلْ خَيْراً قَطُّ، وَكَانَ يُداينُ النَّاسَ فيقولُ لرسولِهِ  :  خُذْ مَا تَيَسَّرَ وَاتْرُكْ مَا تَعَسَّرَ، وَتَجَاوَزْ لَعَلَّ اللّهَ يَتَجاوَزُ عَنَّا. فَلَمّا هَلَكَ. قَالَ اللّهُ تَعالى  :  هَلْ عَمِلْتَ خَيْراً قَطُّ؟ قالَ َ  :  إَّ أنَّهُ كانَ لِى غَُمٌ وَكُنْتُ أُدَايِنُ. فإذَا بَعَثْتُهُ يَتَقَاضى. قُلْتُ لَهُ  :  خُذْ مَا تَيَسَّرَ وَدَعْ مَا تَعَسَّرَ وَتَجَاوَزْ لَعلَّ اللّهَ يَتجَاوَزُ عَنَّا. قالَ اللّه تعالى  :  قد تجاوزتُ عنكَ[ .



8. (  1937)- Diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Bir adam hiç hayır amelde bulunmadı. Ancak halka borç verir ve borcunu toplayan elçisine  :  "Kolay ödeyecekten (  zenginden) al, zor ödeyecekten (  fakirden) alma, vazgeç. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vazgeçer" derdi. Allahu Teâla hazretleri bunun üzerine  :  "Haydi senin günahlarından vazgeçtim" buyurdu." [Buhârî, Büyû 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkât 31, (  1562); Nesâî, Büyû 104, (  7, 318  ).][14]



ـ9ـ وعن أبى قتادة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنهُ طلبَ غريماً لهُ فتوارَى عنهُ ثُمَّ وَجَدَهُ. فَقَالَ  :  إنِّى مُعْسِرٌ. فقَالَ آللّهِ؟ قالَ  :  آللّهِ قال  :  فإنِّى سمعتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَنْ سَرَّهُ أن ينجيَه اللّهُ تعالى مِنْ كرْبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ فلينُفِّسْ عَنْ

مُعْسِرٍ أوْ يَضَعْ عَنْهُ[. أخرجه مسلم.»تَوَارَى« أى استتَر واختفى عن غريمه .



9. (  1938  )- Ebû Katâde (  radıyallâhu anh)´nin anlattığına göre, Ebû Katâde, bir boçlusunu (  para taleb etmek üzere) aramıştı. O, kendisinden gizlendi. Bilahare adamı buldu. Ancak  :  "Dardayım" dedi. Bunun üzerine  : 

"Allah´a yemin eder misin " diye sordu. Borçlu  : 

"Vallahi" diye yemin etti. Ebû Katâde  : 

"Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, "Kim Allah´ın kendisini kıyamet gününün sıkıntısından kurtarmasını isterse darda olana nefes aldırsın veya tamamen bağışlayıversin" dediğini işittim" dedi." [Müslim, Kasâme 32, (  1563).][15]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis borçlulara, îcâbında borcun tamamen bağışlanma derecesine kadar varan iyi muameleye Hz. Peygamber´in verdiği ehemmiyeti gösteren bir başka delil olmaktadır.[16]

2-ZENGİN VE FAKİR KİMLERDİR

Bu bahiste sıkça geçen bu kelimeleri açıklamakta faydı var.

Hemen belirtelim ki, İslam âlimleri, "zengin" ve "fâkir"i tarifte ihtilâf ederler. Sadece geçmişte değil, günümüzde bile bunların izâfî değerlendirmeler olduğu açıktır. Zenginlik ve fakirlik mefhumları Kur´an´da, hadislerde de sıkca geçen tâbirlerdir. Târif, tavsîf gibi değerlendirmelerde öncelikle nassa dayanan İslâm ulemâsının ihtilâfı, o konuda nassların da farklı yorumlara imkân verecek bir muhtevâda geldiğini ifâde eder.

Aynî, mûsır´ın yani zenginin tarifinde ulemânın ihtilâf ettiğine dikkat çektikten sonra şu bilgileri verir  : 

* Bâzıları  :  "Yanında, kendisinin ve bakmak zorunda olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılayacak malı olan, zengindir" demiştir.

* Sevrî, İbnu´l Mübârek, Ahmed, İshak  :  "Yanında elli dirhemi veya elli dirhem kıymetinde altını olan kimse zengindir" derler.

* Şâfiî  :  "Bir insan vardır, tek dirhem kazanmakla zengin sayılır, bir insan vardır, bin dirhem kazancına rağmen zayıflığı ve ailesinin kalabalık oluşu sebebiyle fakirdir" der.

* Bazıları  :  "Zekât nisâbına mâlik olan, zengindir" demiştir.

* Bazıları  :  "Zekât alması haram olan kimse zengindir" demiştir.

* Bazıları da  :  "Giyecek, yiyecek, mesken, hizmetçi ve borcuna yetecek miktardan fazla malı olan, zengindir" demiştir.

Hanefîlere göre -Muhît ve Mebsût sahiplerinin belirttiği üzere- zenginliğin üç mertebesi vardır  : 

1- Zekâtı farz kılan zenginlik.

2- Sadaka-ı fıtr´ı, kurban kesmeyi vâcib ve zekât almayı haram kılan zenginlik. Bu aslî ihtiyaçlarından fazla iki yüz dirhem gümüş değerinde mala sahip olandır. Oturmadığı ev, kiraya verdiği dükkan gibi malı mülkü olmak gibi.

3- Dilenmeyi haram kılan zenginlik. Bazıları "Bu, elli dirhem kıymetinde bir şeye sahip olmaktır" demiştir. Ulemânın büyük ekseriyeti  :  "Günlük gıdasına sâhip olan ve avret mahallini örtecek kadar da giyeceği bulunan kimseye dilenmek haramdır, keza "Kazanabilecek güçte olan fakirin dilenmesi de haramdır" demişlerdir.

Aynî, bu açıklamalardan sonra der ki  :  "Âlimlerin bu tarif ve tavsîfleri, dilenmesi ve sadaka alması câiz olan ve olmayan kimseleri belirlemek maksadıyla yapılmıştır. Kendilerine, alacaklıların tarafından kolaylık göstermeleri tavsiye edilen "darlanmışlar"la ilgili değildir. Ancak burada, yâni borçluya mühlet tanıma mevzûunda kim zengindir, kim fakirdir, bunun tâyini örfe kalmıştır. Meselâ kimin hâli emsaline nisbetle iyi addedilirse o zengindir, iyi addedilmeyen de fakirdir.[17]"



ـ10ـ وعن أبى هريرة رَضِى اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ لِرَجُلٍ عَلَى رَسُول # سنٌّ مِنَ ا“بِلِ فَجَاءَهُ يَتَقَاضَاهُ، وَإنَّهُ أغْلَظَ لَهُ في القَوْلِ حَتَّى هَمَّ بِهِ بَعْضُ الْقَوْمِ. فقَالَ  :  دَعُوهُ فإنَّ لِصَاحِبِ الحَقِّ مَقَاً. ثُمَّ قَالَ أعْطوهُ فَطَلَبُوا سِنَّهُ فلَمْ يَجِدُوا إّ سِنّاً فَوْقَهَا. فقَالَ  :  أعْطُوهُ. فقَالَ أوْفَيْتَنِى أوْفَاكَ اللّهُ تَعالى! فَقَالَ #  :  إنَّ خَيْرَكُمْ أحْسَنُكُمْ قَضَاءً[. أخرجه الخمسة إ أبا داود 10.



(  1939)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´da bir adamın (  parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarfetti, hatta Ashab´tan bâzıları haddini bildirmek istedi. Ancak Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buna meydan vermeyip  : 

"Bırakın onu! Hak sâhibinin konuşma hakkı vardır" buyurdu, sonra da  : 

"Devesini verin!" diye emretti, (  ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz  : 

"Bunu verin" dedi. Adam  :  "Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!" buyurdu." (  Buhârî, İstikrâz, 4, 6, 7, 13, Vekâlet 5, 6, Hibe 23, 25; Müslim, Musâkât 118-122, (  1600-1601), Tirmizî, Büyû 75, (  1316, 1317); Nesâî, Büyû 64, (  7, 291).][18]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivâyet muhtelif tariklerden gelmiştir. Aralarında bazı farklılıklar var. Meselâ, Müslim´in bir rivâyetinde Resûlullah´ın bu deveyi ödünç olarak aldığı, adam almaya gelince Ebû Râfi´e zekât develerinden ödemesini emrettiği, ancak vermek üzere bulduğu devenin, adamdan alınmış olan deveden daha değerli olduğunu söyler. Hz. Peygamber onun verilmesini emreder ve  :  "Zîra insanların en hayırlısı borcunu en iyi ödeyen kimsedir" buyurur. Yine Müslim´in bir başka rivâyetine göre, adam devesini almaya gelince, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Ona kendisininkinden daha üstün bir deve verin" diye emretmiştir. Tirmizî´nin bir rivâyetinde Resûlullah´ın bir deve istikraz ettiği, ona bedel, ondan daha iyisini vererek borcunu ödediği belirtilir.

2- Bu hadis, ödünç almak ve borçlanmanın cevâzına delildir. Daha önce (  1930, 1931. hadisler) açıkladığımız üzere, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) borçlanmayı tavsiye etmemiş ise de, kaçınılmaz ve gerekli hallerde bunlara da hayatında yer vererek ümmetine örnek olmuştur. Ulemâ, borçlanmanın cevâzında ittifak eder. Ancak âlimler ödünç alıp vermenin misli bulunan şeylerle câiz olacağını belirtirler. Ölçülen, tartılan şeyler gibi. Sayı hesabıyla satılan birbirinden farklı şeylerde câiz değildir.

3- Bu hadisten hayvanın da istikraz edilebileceğine yâni ödünç alınabileceğine delil çıkarılmıştır. İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel başta, birçok âlim bu görüştedir. Ebû Hanîfe ve ashâbı, Sevrî, Hasan İbnu Sâlih ise hayvanın istikrazını câiz görmezler. Çoğunlukla âlimler câriyenin istikraz edilemeyeceğini, sadece mahremi gibi cimanın haram olduğu birisi veya hünsa veya kadın dışında kimseye cariyenin istikraz edilemeyeceğinde ittifak ederler.

4- Aynî, alacaklının kabalığını, hakkını talep tarzında görür, işitene ezâ verecek kelimeler sarfetme şeklinde görmez. "Zîra, der, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a karşı o çeşit davranış küfürdür." Aynî, sözüne devamla, zaman zaman Yahudî gibi gayr-ı müslimlerden bu çeşit sözlerin vârid olduğunu belirttikten sonra  :  "Ancak, der, Abdurrezzak´ın rivâyetinde bu kimsenin bedevî olduğu tasrîh edilmiştir. Zaten, onların bir şey taleb ederken sert ve kaba davranmaları her zaman görülen bir âdetleridir" der.

5- Âlimler, sıhhati yerinde olan ve evinde bulunan bir kimsenin, dâvâsı için bir başkasını vekîl tayin edebileceğini, bunun câiz olduğunu bu hadisten çıkarmıştırlardır. Zîra Hz. Peygamber, deve sâhibine borcun ödenme işini vekile havâle etmiştir.

et-Tavzîh sâhibi, bu hadisin Ebû Hanîfe´nin aleyhine bir delil teşkil ettiğini söyler. Çünkü "Ebû Hanife sağlam ve memleketinde bulunan kimsenin vekil tutma işini bazı şartlar altında caiz görmüştür, şöyle ki  : 

a) Kişi, hasmının (  yani kendisiyle ihtilafta olan kimsenin) rızasını almalıdır.

b) Hastalık özrü bulunmalıdır.

c) Üç günlük bir yolculuğu olmalıdır.

Bu hadis, bu mülâhazalara aykırıdır. Zîra Efendimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) Ashâbına üzerinde borç bulunan deveyi ödemeleri için emretmiş, bu işe onları vekil kılmıştır. Üstelik o sırada Hz. Peygamber gâib değildi, hasta da değildir."

Aynî bu tenkîde şöyle cevap verir  :  "Bu hadis Ebû Hanîfe aleyhine bir hüccet değildir. Çünkü o, cevâzı nefyetmiyor, bilakis ona göre de akid câizdir; ancak ona göre, akid gerekli değildir. Yani, dâvâlının dâvâ ve ihzar isteme, bizzat cevap verme hakkının bâki kaldığını söylemiştir. Aslında bu görüş İbnu Ebî Leylâ´nın da görüşüdür. Tevkil hususunda erkekle kadın, dulla bekâr arasında fark yoktur."

6- İmâm, fakirler için zekât malından ödenmek üzere veya diğer Müslümanlar için beytü´lmâlden ödenmek üzere zenginlerden borç alabilir, bu yetkiye sahiptir. Zîra, sadedinde olduğumuz hadiste mezkûr olan deveyi Resûlullah şahsı için istikraz etmiş değildir. Nitekim, bedevî geldiği zaman, sadaka develerinden ödenmesi için emir vermiştir. Deveyi kendisi için istikraz etmiş olsaydı, sadaka develerinden ödenmesini emredemezdi. Zîra sadakadan Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın her çeşit istifâdesi haram kılınmıştır.

7- İmam, fakirler için istikrazda bulunduğu zaman, ödeme sırasında, aldığından daha iyi bir şekilde onların malından ödemede bulunması, câizdir.[19]



ـ11ـ وعن أبى قتادة رَضِى اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أُتِىَ النَّبِىُّ # بِرَجُلٍ لِيُصَلِّىَ

عَلَيْهِ. فَقَالَ # صَلُّوا عَلى صَاحِبِكُمْ فإنَّ عَلَيْهِ دَيْناً، فقلت  :  هُوَ عَلىّ يَا رسُولَ اللّهِ قَال بِالْوَفَاءِ؟ قلتُ بِالْوَفَاءِ. فَصَلّى عَلَيْهِ[. أخرجه الترمذي وصححه والنسائى .



11. (  1940)- Ebû Katâde (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a namazını kıldırıvermesi için bir adam(  ın cenâzesi) getirildi. Aleyhissalâtu vesselâm  :  "Onun üzerinde borç var, arkadaşınızın namazını siz kılın!" buyurdu. Ben  :  "(  Borç) benim üzerime olsun, ey Allah´ın Resûlü" dedim."Sadâkatle mi " dedi."Sadâkatle!" dedim. Bunun üzerine cenazenin namazını kıldı." [Tirmizî, Cenâiz 69, (  1069); Nesâî, Cenâiz 67, (  4, 65).][20]


AÇIKLAMA  : 


1- Kâdı İyaz ve diğer bir kısım âlimler  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in borçlu ölen kimsenin namazını kılmaktan imtina etmesi, hem borçlanmaktan caydırmak (  tahzîr) ve borcun ödenmesinde savsaklama vs. kusurlu davranışları önlemek, hem de borçlunun üzerinde insanların hukuku ve onlara karşı işlenmiş haksızlıklar bulunması sebebiyle duasını durdurmak düşüncesinden ileri gelebilir" demişlerdir. Ebû Bekr İbnu´l-Arabî de şunu söyler  :  "Üzerinde borç olduğu halde ölen kimseye namaz kılmaktan imtinâsının sebebi, borca girmekten caydırmayı gaye edinir. Tâ ki halkın malı zâyî olmasın, nitekim aleyhissalâtu vesselâm, isyandan zecretmek için de âsilere namazı terketmiştir. Tâ ki ar korksusuyla, imamın ve hayırlı Müslümanların namazından mahrum kalma korkusuyla isyan etmekten kaçınsın..."

2- Ebû Katâde´nin borcu üzerine almasından, ulemâ, ölen, bir karşılık bıraksa da bırakmasa da, onun adına zemân (  damân) ortaya koymanın, (  te´minat vermenin) câiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Bu çoğunluğun görüşüdür. Şâfiî merhum da aynı görüştedir. Ebû Hanîfe merhum demiştir ki  :  "Ölen karşılık bırakmamışsa zemân (  te´minat vermek) bi´l-ittifak sahih olmaz." Bir kimse hür bir fakirin borcuna zemân verse, sonra borçlu kimse ölse, zemân eski hâli üzere (  mûteber) kalır. Fakirin ölmesi, zemân´ın devâmına aykırı olmadığına göre, iptidâsına da aykırı değildir. Tîbî der ki  :  "Hadisle ihticâc bu kıyasdan daha iyidir." Aliyyu´l Kârî der ki  :  "Bazı âlimlerimiz, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed (  rahimehümullah)´in üzerinde borç olduğu halde mal bırakmadan ölen kimse yerine kefil olmanın sahih olması hususunda bu hadisle amel ettiklerini söylemiştir. "Zîra, derler, şâyet kefâlet sahih olmasaydı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ölen için namaz kılmazdı." Ebû Hanife demiştir ki  :  "Müflis olan ölü adına kefâlet sahih olmaz, çünkü müflis ölü adına kefâlet, sâkıt olmuş (  düşmüş) bir borca kefil olmaktır. Düşmüş borca kefâlet ise bâtıldır. Sadedinde olduğumuz hadis, sabık bir kefâletin ikrarı olma ihtimalini taşır, zîra kefâlette ikrâr ve inşa lafzı eşittir... Keza hadis kefâlet değil vaad olma ihtimalini de taşımaktadır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın adama namaz kılmaktan imtina etmiş olması, üzerindeki borcu eda etme yolunun kendisine açıklık kazanması içindi, nitekim açıklık kazanınca aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz de namaz kılmıştır."

Bu nakilleri yapan Mübârekfûrî, "Zâhir olan, ulemânın ekserisinin benimsediği görüştür" diyerek Ebû Hanife´nin görüşüne katılmadığını belirtir.[21]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/179-181.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/181.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/181-182.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/182.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/182-183.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/183.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/183.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/183-185.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/185.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/185-186.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/186.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/186-188.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/188.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/188.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/189.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/189.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/189-190.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/190-191.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/191-192.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/193.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/193-194.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri - Adaklar Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 10:59 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok


Kütübü Sitte Hadisleri - Adaklar Bölümü

NEZR (  ADAK) BÖLÜMÜ


UMUMİ AÇIKLAMA



Dilimizde çoğunlukla adak kelimesiyle karşıladığımız nezr Arapça´da daha şümullü bir mana taşır. Nezrin cem´i nüzurdur; korkutma demek olan inzardan gelir. Râgıb el-İsfehanî, nezrin ıstılahî manasını "vacib olmayan bir şeyi bir emrin vukuu sebebiyle, vacib kılmak" diye tarif eder. Daha açık bir ifadeyle nezri "Allah Teala hazretlerine ta´zim için mübah olan bir fiilin yapılmasını üzerimize almak, îfasını kendi kendimize vacib kılmaktır" diye tarif edebiliriz. Kul, Allah´ın rızasını kazanmak maksadıyla ibadet sayılacak bazı şeyleri kendi kendine vacib kılabilir, bu dinen makbul bir davranıştır. Sözgelimi "yarın oruç tutacağım" veya "yarın şu kadar namaz kılacağım" diye nezirde bulunabilir. Kurtubî  :  "Nezr îfa edilmesi emredilmiş olan akidlerdendir. Yerine getirene sena edilmiştir" der.

Nezr kişinin bir şeyi yapmayı adaması olduğuna göre nezrin makbul olması, nezredilen şeyin, dinen makbul ve ibadet nevinden olması gerekir. Allah´a isyanı gerektiren haramı ve mekruhu işlemeyi gerektiren nezirler makbul değildir.

Nezr Allah rızası için olmalıdır. Dünyevî maksada yönelik nezirler, ibadette esas olan ihlasa münafi olduğu için değeri düşüktür. "Şu işim olursa şu kadar namaz kılayım" veya "...şu kadar malı tasadduk edeyim" şeklindeki nezirler gibi. Ancak İslam alimleri bu çeşitten nezir yapıldığı takdirde yine uyulması gerektiğini belirtmişlerdir. İbnu Hacer en muteber, en kıymetli nezrin herhangi bir şarta bağlamadan yapılan nezir olduğunu belirtir ve "hastalıktan afiyet bulanın "Allah için şu kadar oruç üzerime borç olsun" demesi gibi" der. İbnu Hacer devamla  :  "Allah şifa verirse..." gibi bir şartla ibadete nezretmenin ikinci sırada yer alan bir nezir olduğunu belirttikten sonra, Allah rızası gözetilmeyen nezirlerin değersiz olduğunu söyler. "İstiskal ettiği bir kölesinin sohbetinden kurtulmak için azab etmeye nezretmesi gibi" der. Kişiye yapmada meşakkate düşeceği nezirde bulunmanın mekruh ve hatta haram olacağı yine alimlerce belirtilmiştir.

Nezirlere uyulması gerektiği Kur´an-ı Kerim´de temas edilmiş olan bir husustur. Şöyle buyrulur  :  "Allah sizi yanlışlıkla veya yanılarak ettiğiniz yeminlerden dolayı mesul tutmaz, fakat kalbinizle kazandıklarınızdan, yalan yere ettiğiniz yeminle ve yeminlerinizi yerine getirmemekle kazandığınız günahtan mesul tutar. Allah gafurdur, günahları çok bağışlar, halimdir, hemen ceza vermeyip tevbe etmeniz için size fırsat verir" (  Bakara 225). [1]



BİRİNCİ FASIL


NEZİRDEN NEHİY



ـ5727 ـ1ـ عن سعيدِ بْن الْحَارثٍ قال سَمِعْتُ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا يَقُولُ  :  ]أوَلَمْ تُنْهَوْا عَنِ النَّذْرِ؟ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ النَّذْرَ َ يُقَدِّمُ شَيْئاً وََ يُؤَخِّرُهُ، وَإنَّمَا يُسْتَخْرَجُ بِهِ مِنَ الْبَخِيلِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .



1. (  5727)- Said İbnu´l-Haris anlatıyor  :  "İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´i şöyle söyler işittim  :  "Siz nezr etmekten yasaklanmadınız mı Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) demişti ki  :  "Nezir, olacak bir şeyi ne öne alır ne de geriye bıraktırır. Ancak onunla cimriden mal çıkarılmış olur." [Buharî, Kader 6, Eyman 26; Müslim, Nezr 3, (  1639); Ebu Davud, Eyman 26, (  3287); Nesâî, Eyman 24, (  7, 15, 16).][2]



ـ5728 ـ2ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ النَّذْرَ َ يُقَرِّبُ مِنْ ابْنِ آدَمَ شَيْئاً لَمْ يَكُنْ اللّهُ قَدَّرَهُ لَهُ، وَلكِنِ النَّذْرُ يُوَافِقُ الْقَدَرَ فَيُخْرَجُ بذلِكَ مِنَ الْبَخِيلِ مَالَمْ يَكُنْ الْبَخِيلُ يُرِيدُ أنْ يَخْرِجَ[. أخرجه الخمسة واللفظ لمسلم .



2. (  5728  )- Hz. Ebu Hureyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Nezir, ademoğluna, Allah´ın kendisine takdir etmediği hiçbir şeyi yakınlaştırmaz. Ancak nezir, kadere muvafık olur. Nezir sayesinde, cimrinin kendi arzusu ile çıkarmak istemediği, cimriden çıkarılır." [Buharî, Kader 6, Eyman 26; Müslim, Eyman 7, (  1640); Ebu Davud, Eyman 26, (  3288  ); Tirmizî, Nüzûr 10, (  1538  ); Nesâî, Eyman 25, (  7, 16).][3]



AÇIKLAMA  : 



1- Sadedinde olduğumuz birinci hadis, bir soruya verilen cevap kısmı aksettirmekte, soru kısmını göstermemektedir. Hakim´in Müstedrek´inde ve başka bazı kaynaklarda geldiğine göre, İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´e Mes´ud İbnu Amr adında bir zat gelerek sorar  :  "Ey Ebu Abdirrahman! Oğlum, Ömer İbnu Ubeydullah İbni Ma´mer ile birlikte Fars diyarında idi. Oraya şiddetli bir veba ve taun salgını geldi. "Oğlumu Allah bu musibetten salim kılarsa Beytullah´a yaya gidip tavafta bulunacağım" diye nezirde bulundum. Oğlum da yanıma hasta olarak geldi, sonra da öldü. Bu hususta ne dersiniz (  bana tavaf vacib oldu mu) " diye sordu. İşte bu soru üzerine yukarıdaki cevabı verir  :  "Siz nezretmekten yasaklanmadınız mı " Sonunda "...Nezrini îfa et!" der.

2- Alimler, bu hadiste ifade edilen yasaklama hususunda ihtilaf etmiştir.

* Bir kısmı, hadisin zahirini esas almış, nezrin mekruh olduğunu söylemiştir.

* Bir kısmı da hadisi te´vil etmiştir.

** İbnu´l-Esir en-Nihaye´de der ki  :  "Hadislerde, nezirden nehiy tekrarla gelmiştir. Burada hadis, nezri îfaya bir te´kiddir ve nezir yoluyla bir şeyi kendine vacib kıldıktan sonra bu vecibeyi küçümsemekten yasaklamadır (  tahzir). Eğer hadisin manası, nezir yapmaktan zecr (  yasaklama) olsaydı, hadiste nezrin hükmünü iptal ve nezri îfa etmenin lüzumunu iskat manası olurdu. Çünkü, nezir nehiyle masiyet olur ve uyulması gerekmez. (  Halbuki nezre uymak ayetle sabit bir hâdisedir. Öyleyse) sadedinde olduğumuz hadisi şöyle anlamamız gerekmektedir  :  "Nezirin onlara peşin bir fayda getirmeyeceğini, onlardan bir zararı da bertaraf etmeyeceğini, keza Allah´ın kaderdeki takdirini de değiştirmeyeceğini onlara bildirmektedir. Diyor ki  :  "Sizler, Allah´ın size takdir etmediği bir şeye nezirle ulaşacağınız veya Allah´ın hakkıyla hükmettiği bir şeyi nezirle kendinizden bertaraf edeceğiniz inancıyla nezirde bulunmayınız. Böyle bir inanca düşmeden nezirde bulunursanız, nezrinize vefa gösterin, borcu üzerinizden atın. Zira nezrettiğiniz şeye uymanız gerekir."

İbnu Hacer, en-Nihaye´de kaydedilen bu görüşün, İbnu´l-Esir´den önce başka alimler tarafından da paylaşıldığına dair serdedilen görüşeri de kaydeder. Mesela Ebu Ubeyd şöyle demiştir  :  "Hadisin nezirden nehyedip şiddet göstermesindeki gaye nezrin günah bir fiil olduğunu söylemek değildir. Nezir, bu şekilde yasak ve günah olsaydı Allah Teala hazretleri nezri yerine getirmeyi emretmez, nezrini tutanları da övmedi. Bilakis, bana göre hadisin manası nezrin şanını yüceltmek, onun ciddiyetini tesbit etmektir; ta ki o hafife alınmasın, onun yerine getirilmesinde laubaliliğe kaçıp vaadedilen şeyin yapılmasını terke, söz verilen şeyi îfadan kaçmaya yer verilmesin."

** İmam Malik, bir şeyi müebbeden yapmayı nezretmenin mekruh olacağına hükmetmiştir. Bu durumda o iş, gönül hoşluğu ile yapılmaz.

** İbnu´l-Mübarek  :  "Taate müteallik nezir hayırdır, masiyete götürecek nezir mekruhtur, haramdır" demiştir.

** Bazı alimler  :  "Allah için şunu yapmak üzerime borç olsun" şeklinde şarta bağlanmadan yapılan nezirlerde mahzur görmemiş, bunun sevap olduğunu belirtmiştir. Çoğunluk nezirde keraheti şarta bağlamada görür  :  "Allah şifa verirse şu kadar namaz kılacağım" ifadesi gibi. Böyle bir nezirde bulunan kimsenin cehaletle  :  "Bu nezr, arzu ettiği şeyin olmasını sağlayacağı" veya bu vaadi ve nezri sebebiyle Allah´ın, onun dilediğini yerine getireceği inancına düşerse bunun büyük hata olacağı, hatta küfre yaklaşan bir hata olacağı ifade edilmiştir. Kurtubî bu endişededir.

** Hadisteki nehyin, nezrettiği şeyi yerine getirmeyeceği halinden belli olan kimselerle ilgili olduğunu söyleyenler de olmuştur.

** Bazıları  :  "Hayra vesile olan şeyin de hayır, şerre vesile olan şeyin de şer olduğu" prensibinden hareket ederek hadisi yorumlamıştır.

3- İbnu´l-Arabî, hadiste, nezreden kimsenin nezrini yerine getirmesinin vacib olduğuna hüccet bulunduğunu söyler. Ona göre hadiste "Nezirle cimriden mal çıkarılmış olur" ifadesi, nezri yerine getirmenin vacip olduğunu ifade etmektedir. "Çünkü der, eğer cimri, bunda muhayyer olsaydı, cimriliği sebebiyle, malı çıkarmama hali üzere devam ederdi."

4- Bu hadisle "Sadaka kötü ölümü defeder" hadisi arasında zahirî bir tenakuz gözükmektedir. Bunu alimler şöyle açıklamıştır  :  "Sadaka kötü ölümün def´ine bir sebep olmaktadır. Sebepler de müsebbebat gibi mukadderdir (  önceden belirlenmiştir, takdir edilmiştir). Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm, kendisine  :  "Rukye Allah´ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi " diye soran kimseye  :  "O da Allah´ın kaderindendir" diye cevap vermiştir. Nitekim Hz. Ömer´in vebalı yere girmeme kararı üzerine "Allah´ın kaderinden mi kaçıyorsun " itirazına verdiği "Allah´ın kaderinden Allah´ın kaderine kaçıyoruz" cevabı da Resulullah´ın cevabının bir benzeri olmaktadır."

5- İbnu´l-Arabî, nezri "dua"ya benzetir  :  "Dua da kaderi değiştirmez, ama dua kaderdendir" der. Bununla beraber, dua mendub kılınmış, nezir nehyedilmiştir. Bunun sebebi, dua peşin, acil bir ibadettir, duada Allah´a teveccüh, tazarru, hudu açıkça görülür. Nezirde böyle değildir, bunda ibadet, dileğin husulüne te´hir edilmektedir, amel zaruret anına terkedilmektedir.

6- Hadis, iyilik niyetiyle yapılan amellerin nezir suretiyle yapılanlardan efdal olduğunu göstermektedir. Bu sebeple hadiste hayır amelde ihlasa, sırf Allah rızası için yapmaya teşvik var.

7- Hadis cimriliği de kötülemektedir. Ayrıca emredilenleri yapıp, nehyedilenlerden kaçınan kimseye bahil (  cimri) denemeyeceği anlaşılmaktadır. [4]



İKİNCİ FASIL


TAATE YÖNELİK NEZİR



ـ5729 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها قالت  :  ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَنْ نَذرَ أنْ يُطِيعَ اللّهَ فَلْيُطِعْهُ، وَمَنْ نَذَرَ أنْ يَعْصِيَ اللّهَ فََ يَعْصِهِ[. أخرجه الستة إ مسلماً .



1. (  5729)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  : 

"Kim Allah´a itaat etmeye nezrederse hemen itaat etsin. Kim de Allah´a isyan etmeye nezrederse, sakın isyan etmesin." [Buharî, Eyman 28; Muvatta, Nüzur 8, (  2, 476); Ebu Davud, Eyman 22, (  3289); Tirmizî, Nüzûr 2, (  1526); Nesaî, Eyman 28, (  7, 17); İbnu Mace, Kefarat 16, (  2126).][5]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, Allah´a itaatle ilgili nezirlerin yerine getirilmesini emretmektedir. Bu itaat hangileridir belli değil. Yani farz, vacib, mendub gibi farklı taatlerimiz var. Şu halde, nezredilmişse, taate giren bütün fiiller farz, vacib, mendub ayırımı yapılmaksızın yerine getirilecektir. Sözgelimi farzlarla ilgili bir vakit tayini yapılsa "ilk vaktinde kılacağım" gibi, buna da uyması vacib olur. Alimler, malî veya bedenî müstehab amellerle ilgili bir nezrin, o amelleri vacibe çevireceğini söylerler. Çünkü, hadis taate giren amellerde nezre uyulması hususunda pek açıktır, te´vile gitmeye gerek yok.

Keza masiyete giren ameller nezredilmişse bunun yerine getirilmemesi emri de hadiste açıktır. Alimler, bu ikinci durumda, bir noktayı münakaşa etmişlerdir. Masiyete nezreden kimse, bu nezrini yerine getirmeyecek, ama bu durumda kendisine yemin kefareti gerekecek mi gerekmeyecek mi Bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür  : 

* Cumhura göre kefaret gerekmez.

* Bazı alimlere göre kefaret gerekir. Ahmed, Sevrî, İshak, Şafiîlerden bazıları ve Hanefîler böyle hükmetmiştir. Tirmizî, Ashab´ın da bu iki görüşte ihtilaf ettiğini kaydeder.

Ulema, masiyete nezretmenin haram olduğunda ittifak eder. İhtilaf edilen husus, böyle bir yemin durumunda kefaret vacib mi değil mi noktasındadır. Hz. Aişe´nin bir rivayetine göre "Masiyette nezir yoktur; bunun kefareti yemin kefaretidir" buyrulmuştur. "Kefaret gerekir" diyenler bunu esas almıştır, ancak hadisin illetli olduğu söylenmiştir.

2- Hadiste, yapılması mübah olan bir şeyle ilgili nezir hakkında bir şey söylenmemiştir. Bunu cevaplarken, alimlerden bazılarının, ibadetleri farz-ı ayn, farz-ı kifaye olarak ikiye ayırdıklarını bilmede fayda var. Farz-ı ayn olan bu ibadetin yapılması üzerine nezir, nezir sayılmaz, zaten yapmakla mükellef. Ama onunla ilgili bir sıfat üzerine nezir mümkün  :  İlk vaktinde kılmak gibi. Bu takdirde îfa etmesi gerekir. Farz-ı kifaye üzerine yapılan nezir yerine getirilir. Cihad gibi mendub ibadet için yapılan nezir de yerine getirilmelidir. İbadet sayılmayan mendublar için yapılan nezirler de böyledir. Cumhura göre yerine getirilmelidir; hasta ziyareti gibi.[6]



* NAMAZLA İLGİLİ NEZİR




ـ5730 ـ1ـ عن ابنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهُما  :  ]أنَّ امْرَأةً اشْتَكَتْ شَكْوى، فَقَالَتْ  :  إنْ شَفَاني اللّهُ تَعالي ‘خْرُجَنَّ وَ‘صَلِّيَنَّ في بَيْتِ الْمَقْدِسِ. فَبَرَأتْ فَتَجَهَّزَتْ لِلْخُروجِ، فََجَاءَتْ مَيْمُونَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنها تُسَلِّمُ عَلَيْهَا، فأخْبَرَتْهَا بذلِكَ، فَقالَتْ لَهَا  :  اِجْلِسِي فَكُلِي مِمَّا صَنَعْتِ وَصَلِّي في مَسْجِدِ الرَّسُولِ # فإنِّى سَمِعْتُهُ يَقُولُ  :  صََةٌ فيهِ أفْضَلُ مِنْ ألْفِ صََةٍ فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إَّ مَسْجِدَ الْكَعْبَةِ[. أخرجه مسلم .



1. (  5730)- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Bir kadın hastalanmıştı. Şöyle bir nezirde bulundu  :  "Allah Teala hazretleri bana şifa verirse, buradan gidip Mescid-i Aksa´da namaz kılacağım." Sonra kadın iyileşmişti. Hemen yol hazırlığı yaptı. Hz. meymune (  radıyallahu anhâ)´ye geldi, selam verip kararını anlattı. Meymune, kadına  : 

"Hele otur, hazırladığını (  burada) ye, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mescidinde namaz kıl. Zira ben Onun şöyle söylediğini işittim  : 

"Şu mescidimde kılınan bir namaz, Ka´be Mescidi hariç bütün mescidlerde kılınan bir namazdan daha hayırlıdır." [Müslim, Hacc 510, (  1396).][7]



ـ5731 ـ2ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنه قال  :  ]قَامَ رَجُلٌ يَوْمَ الْفَتْحِ فَقالَ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ إنِّي نَذَرْتُ للّهِ عَزَّ وَجَلَّ إنْ فَتَحَ عَلَيْكَ مَكَّةَ أنْ أُصَلِّىَ رَكْعَتَيْنِ فِي بَيْتِ الْمَقْدِسِ فَقَال  :  صَلِّ ههُنَا. ثُمَّ أعَادَ عَلَيْهِ فَقَالَ  :  صَلِّ ههُنَا. ثُمَّ أعَادَ عَلَيْهِ فَقَالَ  :  فَشَأنُكَ إذاً[. أخرجه أبو داود .



2. (  5731)- Hz. Cabir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Fetih günü bir adam kalkıp  :  "Ey Allah´ın Resulü dedi. Ben aziz ve celil olan Allah´a nezirde bulundum ve dedim ki  :  "Eğer Mekke´nin fethini sana müyesser ederse, Beytu´l-Makdis´te iki rekat namaz kılacağım." Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) adama  : 

"Sen şurada kıl!" cevabında bulundu. Adam talebini tekrar etti.

"Sen şurada kıl!" buyurdu. Adam bir kere daha tekrar edince  : 

"Öyleyse sen bilirsin" buyurdular." [Ebu Davud, Eyman 24, (  3305).][8]



AÇIKLAMA  : 



Bu iki hadis, yer tayin edilerek yapılan nezirlerde, nezrin yerine getirilmesi için o yerin aranmasının şart olmadığını göstermektedir. Namaz, sadaka veya benzeri bir başka şeyi şu veya bu yerde yerine getirmek için nezirde bulunan kimse, bu nezrini bulunduğu yerde veya bir başka yerde de îfa etse nezri yerine gelmiş olur.

Ancak, nezredilen yer, nezredenin bulunduğu yerden daha faziletli ise, oraya gitmek gerekir. Nezredilen yer, nezredenin bulunduğu yerle kıymet itibariyle eşitse veya dûnunda ise o zaman bulunduğu yerde nezrini yerine getirebilir. Önceki hadis bu meselede daha sarihtir. Hadislerde sadece üç mescidin faziletinden bahsedilmiştir  :  Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksa. Bunun dışındaki mescidler kıymet itibariyle eşit sayılırlar.[9]



* ORUÇLA İLGİLİ NEZİR



ـ5732 ـ1ـ عن حكيم بن أبي حرة ا‘سلمي  :  ]أنَّهُ سَمِعَ ابْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا يَقُولُ  :  أفِي رجُلٍ نَذَر أنْ َ يَأتِيَ عَلَيْهِ يَوْمٌ سَمَّاهُ إَّ صَامَهُ. فَوَافَقَ يَوْمَ أضْحَى أوْ فِطْر فَقَالَ  :  لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ. لَمْ يَكُنْ يَصُومُ يَوْمَ أضْحَى وََ فِطْرٍ وََ يَرَى صِيَامَهُمَا، فأعَادَ عَليْهِ، فَقَال  :  أمَرَ

النَّبِيُّ # بِوَفَاءِ النَّذْرِ وَنَهى عَنْ صِيَامِ يَوْمِ الْعِيدَيْنِ، فأعَادَ عَلَيْهِ فَلَمْ يَزِدْ عَلى هذَا[. أخرجه الشيخان .



1. (  5732)- Hakim İbnu Ebi Hürre el-Eslemî´nin anlattığına göre "İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´in -önceden belirttiği bir günde oruç tutmaya nezreden bir kimsenin, nezrettiği o günü, Kurban veya Ramazan bayramlarına rastladığı takdirde, nezrini yerine getirip getirmeyeceği hususunda- şöyle dediğini işitmiştir  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´da sizin için güzel örnek vardır. O, ne Kurban ne de Ramazan bayramlarında oruç tutmamıştır. Üstelik o günlerde oruç tutmayı uygun da görmemiştir." Soru sahibi sorusunu tekrar edince İbnu Ömer  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) nezre uymayı emretmiştir, iki bayram gününde oruç tutmayı da nehyetmiştir" demiştir. Soru sahibi sorusunu yine tekrar edince eski cevabına ilavede bulunmamıştır." [Buharî, Eyman 32, Savm 67 ; Müslim, Siyam 142, (  1139).][10]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, Buhârî´nin bir rivayetinde daha vazıh gelmiştir  :  "Ziyad İbnu Cübeyr der ki  :  "Ben İbnu Ömer´in yanında idim. Bir adam gelip sordu  :  "Ben, yaşadığım müddetçe her salı -veya çarşamba günü oruç tutmaya nezretmiştim. Bu günüm Kurban Bayramı´na rastladı ne yapayım " İbnu Ömer  :  "Allah Teala hazretleri nezirlerimize sadık olmamızı emretmiştir, diğer taraftan Kurban Bayramı´nda oruç tutmaktan nehyedildik" diye cevap verdi. Adam (  cevabı vazıh bulmayarak) sorusunu tekrar etti. İbnu Ömer ilave yapmaksızın cevabını tekrar etti."

Anlaşılacağı üzere soru sahibi oruç tutmak üzere nezrettiği gün oruç tutmanın yasaklanmış olduğu bayramlara rastlarsa ne yapacağını sormaktadır. Oruç tutmak caiz mi Değilse bilahare bedelini tutacak mı, yoksa kefaret mi ödeyecek

Ulema böyle bir kimsenin o günlerde oruç tutmayacağı hususunda icma etmiştir. Kurban veya Ramazan bayramlarında ne nafile, ne kaza ne de nezir orucu tutulamaz. Cumhura göre, o günlerde oruç tutmaya nezretse, bu nezri muteber bir nezir olmaz. Hanbelîlerin bir görüşüne göre kazası vacib olur. Ebu Hanife  :  "O gün oruç tutacak olsa nezrinden düşer" der.

İbnu Ömer’in cevabı farklı yorumlara bâis olmuştrur, teferruata girmeyeceğiz. Böyle bir durumda, o gün oruç tutmayıp bir başka gün kaza edilmesi esastır.[11]



ـ5733 ـ2ـ وعن ابن عبّاس رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال  :  ]بَيْنَا رَسُولُ اللّهِ # يَخْطُبُ إذَا هُوَ بِرَجُلٍ قَائِمٍ في الشَّمْسِ، فَسَألَ عَنْهُ، فَقَالُوا  :  هذَا أبُو إسْرَائِيلَ نَذَرَ أنْ يَقُومَ في الشَّمْسِ وَيَصُومَ وََ يُفْطِرَ وََ يَسْتَظِلَّ وََ يَتَكَّلَمَ. فَقَالَ  :  مُرُوهُ فَلْيَسْتَظِلَّ وَلْيَتَكَلَّمْ وَلْيُتِمَّ صَوْمَهُ[. أخرجه البخاري ومالك وأبو داود .



2. (  5733)- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hutbe verirken, güneşte ayakta duran bir adam gördü. Bunun niye orada durduğunu sordu.

"Bu Ebu İsrail´dir, güneşte durarak oruç tutmaya, yiyip içmemeye, gölgede oturmamaya ve konuşmamaya nezretmiştir!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Ona söyleyin! gölgelensin ve konuşsun, ancak orucunu tamamlasın" buyurdular." [Buharî, Eyman 31, Muvatta, Eyman 6, 2, 475); Ebu Davud, Eyman 23, (  3300).][12]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste, şeriatın ibadet olarak talep etmediği meşakkatleri kendi nefsine çektirmeyi şart koşarak nezirde bulunmanın meşru olmadığı ifade edilmektedir. Şarihler  :  "Bu hadiste, insana eziyet veren yalın ayak yürümek, güneşte oturmak gibi Kur´an ve sünnette meşruluğuna dair beyan gelmemiş olan davranışların ibadet sayılmayacağına, bunlarla yapılan nezrin makbul addedilmeyeceğine delil vardır. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm Ebu İsrail´e nezrinin meşru olan kısmını yani orucunu tamamlamayı söylerken, diğer manasız eziyetlere son vermesini emretmiştir" der.

Kurtubî´ye göre, "Bu Ebu İsrail kıssasında, "masiyet veya takatinin yetmeyeceği bir şey nezreden kimseye kefaret gerekmez" diyen cumhura en büyük delil mevcuttur."

Hattâbî de şunu söyler  :  "Ebu İsrail´in nezrinde iki unsur var  :  "Biri taat, diğeri masiyet, Resulullah bundan taat olanın -ki bu oruçtur- yerine getirilmesini, güneşte durmak, konuşmamak, gölgelenmemek gibi taat olmayan hususların terkini emretti. Vücuda eziyet veren bu davranışlarda Allah´a yakınlık yoktur. Dinimiz, bu ümmetten, daha önceki ümmetlere teklif edilen bu çeşit meşakkatleri (  ağlal) kaldırmıştır. Böylece, onlarda yapılan nezir masiyete dönüşür. Öyle ise, buna uymak gerekmediği gibi, terki sebebiyle kefaret de gerekmez."

Aynî, "hadiste, mübah veya zikrullaha sükut etmenin taat olmadığına delil var" der.

Bazı şarihler, bu hadiste cahil mutasavvıfların nefsin tezkiye vasıtası diye ihdas ettikleri Kur´an ve hadiste rastlanmayan meşakkatli meşguliyetlerin batıl olduğuna delil çıkarmışlardır.[13]



ـ5734 ـ3ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنهما  :  ]أنَّ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُ قَالَ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ إنِّي نَذَرْتُ في الْجَاهِلِيَّةِ أنْ أعْتَكِفَ يَوْماً. وفي رواية  :  لَيْلَةَ في الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ قَالَ  :  أوْفِ بِنَذْرِكَ[. أخرجه الخمسة .



3. (  5734)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "(  Babam) Ömer (  radıyallahu anh) (  bir gün) dedi ki  : 

"Ey Allah´ın Resulü! Ben cahiliye devrinde bir gün itikaf yapmayı nezretmiştim. -Bir rivayette Mescid-i Haram´da bir gece denmiştir.- [Bunu îfa etmem gerekir mi ]" Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Nezrini yerine getir!" buyurdular." [Buharî, İ´tikaf 5, 15, 16, Humus 19, Megazî 54, Eyman 29; Müslim, Eyman 27, (  1656); Ebu Davud, Eyman 32, (  3325); Tirmizî, Eyman 11, (  1539); Nesâî, Eyman 36, (  7, 21 22).][14]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, kâfirken nezirde bulunan bir kimse Müslüman olduğu takdirde o nezrin gereğini yerine getirmesinin şart olduğunu ifade eder. Bazı Şafiî alimleri bu görüştedir. Ancak Hanefî, Malikî alimler ve Şafiilerin cumhuru "Kâfirin nezri mün´akid değildir. Dolayısıyla kâfirken yapılan nezre uymak vacib değildir" demiştir. Bu görüşte olanlar, sadedinde olduğumuz hadisi  :  "Resulullah Hz. Ömer´e bir vecibe olarak değil, istihbab olarak "nezrini îfa et" demiştir" diye te´vil etmişlerdir.[15]



* HACCLA İLGİLİ NEZİR




ـ5735 ـ1ـ عن عقبة بن عامر رَضِيَ اللّهُ عَنه قال  :  ]نَذَرَتْ أُخْتِي أنْ تَمْشِيَ الى بَيْتِ اللّهِ الْحَرَامِ حَافِيَةً، فَأمَرَتْنِي أنْ أسْتَفْتِيَ لَهَا رَسُولَ اللّهِ # فَقَالَ  :  لِتَمْشِ وَلْتَرْكَبْ[. أخرجه الخمسة.



1. (  5735)- Ukbe İbnu Amir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Kızkardeşim, Beytullah´a yalın ayak yürüyerek gitmeye nezretmişti. Bu hususta Resulullah´a sormamı talep etti. Ben de sordum. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Yürüsün ve binsin!" buyurdular." [Buhârî, Cezâu´s-Sayd 27; Müslim, Nezr 11, (  1644); Ebu Davud, Eyman 23, (  3293, 3294, 3299); Nesâî, Eyman 32, (  7, 19).][16]



ـ5736 ـ2ـ وزاد في رواية للترمذي  :  ]حَافِيَةً غَيْرَ مُخْتَمِرَةٍ. فقَالَ  :  مُرُوهَا فَلْتَخْتَمِرْ وَلْتَرْكَبْ وَلْتَصُمْ ثَثَةَ أيّامٍ[ .



2. (  5736)- Tirmizî´nin rivayetinde şu ziyade vardır  :  "...ayağı çıplak ve başı da örtüsüz olarak Resulullah  :  "[Allah, kızkardeşinin meşakkati sebebiyle bir şey yapacak değildir.] Ona emredin, başını örtsün, hayvanına binsin, (  kefaret olarak) üç gün oruç tutsun" buyurdu." [Tirmizî, Nüzûr 16, (  1544).][17]



ـ5737 ـ3ـ وعن ابن عبّاس رَضِيَ اللّهُ عَنهما  :  ]أنَّ أُخْتَ عُقْبَةَ نَذَرَتِ الْحَجَّ مَاشِيَةً، وَذَكَرَ عُقْبَةُ لِرَسُولِ اللّهِ # أنَّهَا َ تُطِيقُ ذلِكَ. فَقَالَ #  :  إنَّ اللّهَ لَغَنِيٌّ عِنْ مَشْيِ أُخْتِكَ، فَلْتَرْكَبْ، وَلَتُهْدِ بَدَنَةً[. وفي رواية  :  »إنَّ اللّهَ َ يَصْنَعُ بِمَشْيِ أُخْتِكَ الى الْبَيْتِ شَيْئاً«. أخرجه أبو داود .



3. (  5737)- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Ukbe´nin kızkardeşi, yürüyerek hacc yapmaya nezretmişti. Ukbe onun bu işi yaya olarak yapamayacağını Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a söyledi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Allah, kızkardeşinin yayan yürümesinden müstağnidir. Binsin ve bir deve kurban etsin!" buyurdular."

Bir rivayette  :  "Allah, kızkardeşinin Beytullah´a yayan yürümesi sebebiyle bir şey yapacak değildir" buyrulmuştur. [Ebu Davud, Eyman 23, (  3295, 3296, 3297).][18]



ـ5738 ـ4ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال  :  ]رَأى رَسُولُ اللّهِ # شَيْخاً يُهَادِي بَيْنَ ابْنَيْهِ. فَقَالَ  :  مَا بَالُ هذَا؟ قَالُوا  :  نَذَرَ أنْ يَمْشِي.

فَقَالَ  :  إنَّ اللّهَ عَنْ تَعْذِيبِ هذَا نَفْسَهُ لَغَنِيٌّ، وَأمَرَهُ أنْ يَرْكَبَ[. أخرجه الخمسة.»يُهَادِي بين ابنَيهِ« أي يمشي بينهما متكئاً عليهما من ضعفه .



4. (  5738  )- Hz. Enes (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), iki oğlunun omuzlarına ardılmış olarak yürümekte olan bir ihtiyar görmüştü.

"Bunun derdi ne de böyle yürüyor" diye sordu.

"Yürümeye nezretmiş!" dediler.

"Şurası muhakkak ki, Allah bu bîçarenin kendine eziyet etmesinden müstağnidir" buyurdular ve hayvanına binmesini emrettiler." [Buhârî, Eyman 31, Sayd 27; Müslim, Nüzur 9, (  1642); Ebu Davud, Eyman 23, (  3301); Tirmizî, Nüzûr 9, (  1537); Nesâî, Eyman 42, (  7, 30).][19]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayetler de, ayet ve hadiste zikri geçmeyip nefse meşakkat veren davranışların ibadet sayılmayacağını, dolayısıyla nezirde bunlara yer verilmemesi gerektiğini te´yid etmektedir.

2- Birinci rivayette görüldüğü üzere, Ukbe´nin kızkardeşi, Mescid-i Haram´a yapacağı ziyarette yayan yürümesi veya binekli olması hususunda serbest bırakılmıştır. Yaya gidebilenin yayan gitmesi efdal addedilmiş olmaktadır. Ama Enes´ten gelen dördüncü rivayette soru sahibinin yaşlı olduğu tasrih edilir. Aleyhissalâtu vesselâm bu zatın binerek ziyaret yapmasını cezmen söylemiş, yaya gitme muhayyerliği tanımamıştır. Çünkü, yaşlılığı sebebiyle yayan yolculuk yapmaya tahammülü yoktur.

3- Üç gün oruç emredilmesi, nezri, söylediği şekil üzere yapamamış olmanın kefaretidir. Dolayısıyla nezri bir nevi yemin kabul edilmiş, yerine getirilemeyen yemin için yapıldığı üzere, üç gün oruçla kefaret ödenmiş olmaktadır. Aliyyü´l-Kârî, "yemin kefaretinin öncelikle yapılması gereken diğer şartlarını yapmaktan âciz olduğu takdirde son şart olarak üç gün oruç tutar" der. Çünkü, yemin kefareti şöyledir  : 

1) Gücü yeten, bir köle azad eder.

2) Bunu yapamayan, on fakiri sabah ve akşam olmak üzere doyurur.

3) Veya on fakire orta halde birer parça elbise giydirir.

4) Bu zikredilen üç şeyden birini yapamayan kimse üç gün muttasıl oruç tutar. Yemin kefareti ayet-i kerime ile sabittir (  Maide 89).

4- Üçüncü hadiste, haccı yayan yapmaya nezrettiği halde yaya yapamayacak durumda olan Ukbe İbnu Amir´in kızkardeşi için verilen "binerek yapma ve bir deve kesme" hükmü hususunda ulema ihtilaf etmiştir. el-Kâdı şu açıklamayı sunar  :  "Haccda yürümek, Allah´a yakınlık vesilelerinden biri olduğu için bu husustaki nezre uyması vacib olmuş; bu, aciz olmadıkça terki caiz olmayan diğer amellere dahil olmuştur. Bunun terki fidyeyi gerektirir. Fidye için asgarî koyun kesilir. Devenin kesilmesi vacib değil, mendubtur. Dolayısıyla hadiste devenin zikri nedbe hamledilmiştir. Mamafih Hz. Ali başta olmak üzere bazı alimler deve kesmenin vacib olduğunu söylemiştir. Resulullah´ın bu emrini istihbaba hamledip "bir şey gerekmez" diyenin olduğunu da kaydedelim."[20]



* MALLA İLGİLİ NEZİR




ـ5739 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها أنها قالت  :  ]مَنْ قَالَ مَالِي في رِتَاجِ الْكَعْبَةِ فإنَّهَا كَفَّارَةُ يَمِينٍ، وَمَنْ عَيَّنَ مَالَهُ صَدَقَةً لَزِمَهُ إخْرَاجهُ وَلَوْ كَانَ أكْثَرَ مِنَ الْثُّلُثِ[. إخرجه مالك الى قوله  :  كفارة يمين، وأخرجه بطوله رزين.»الرِّتَاجُ« الباب، وأراد به الكعبة .



1. (  5739)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) demiştir ki  :  "Kim "malım Ka´be yolunda feda olsun!" diye nezrederse, ona yemin kefareti gerekir. Kim de bağışlayacağı malı tayin edip belirlerse, o malı çıkarması gerekir, hatta bu mal üçte bir den fazla bile olsa."

Bu hadisin "...yemin kefareti gerektirir" ibaresine kadar olan kısmını, Muvatta´da İmam Malik tahric etmiştir. Geri kalan kısmını ise Rezin tahric etmiştir. [Muvatta, Nüzûr 17, (  2, 481).][21]



AÇIKLAMA  : 



Rivayetin Muvatta´daki aslından da anlaşılacağı üzere, Hz. Aişe´ye bir adam hakkında sual edilir. Bu adam herhangi bir miktar tayin etmeden "malım Ka´beye sadaka olsun" demiştir. Bu ifade bütün malının bağış olmasını gerektiren bir nezirdir. Hz. Aişe "Bu, hakiki manada bir nezir sayılmamalı" kanaatindedir. Çünkü, bu durumda malsız kalacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi kişi, takatını aşan nezirde bulunduğu takdirde, onun sözüne kefaret-i yemin uygulanmıştır.

Rivayeti kaydeden İmam Malik, bu meselede başka görüştedir  :  "O kimse malının üçte birini tasadduk eder." Zührî ve İbnu´l-Müseyyeb de bu görüştedir. Bunlar, müteakiben kaydedilecek olan malını tasadduk etmeyi Resulullah´a teklif etmişti. Aleyhissalâtu vesselâm bunun üçte birini kabul etti.

* İmam Şafii ve Ahmed  :  "Adama yemin kefareti gerekir" demişlerdir.

* Ebu Hanife  :  "Adam malının tamamını çıkarır, kendisine, avret yerini örtecek ve ayakta kalmasını sağlayacak miktar bırakılır" demiştir.[22]



ـ5740 ـ2ـ وعن مالك  :  ]أنَّهُ سُئِلَ عَنْ رَجُلٍ قَالَ  :  كُل مَالِي صَدَقَة في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى، فقَالَ  :  يَجْعَلُ ثُلُثَهُ ‘نَّ رَسُولَ اللّهِ # أمَرَ أبَا لُبَابَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنه حِينَ قَالَ  :  أهْجُرُ دَارَ قَوْمِي الّتِي أصَبْتُ فِيهَا الذّنْبَ وَأُجَاوِرُكَ وَأنْخَلِعُ مِنْ مَالِي صَدَقةً الى اللّهِ والى رَسُولِهِ؟ فقَالَ  :  يُجْزِيكَ مِنْ ذلِكَ الثُّلُثُ[ .



2. (  5740)- İmam Malik´ten rivayete göre, kendisine, "malım Allah yolunda sadakadır" diyen kimse hakkında sorulmuştu, şu cevabı verdi  : 

"Üçte birini sadaka yapar. Zira, Aleyhissalâtu vesselâm, Ebu Lübabe (  radıyallahu anh)  :  "Günah işlemiş bulunduğum kavmimin yurdunu terkedip, sana mücavir olacağım. Malımı da Allah ve Resulü´ne tasadduk edeceğim" dediği vakit  :  "Bu maldan üçte birinin bağışı sana kifayet eder" demişti." [Muvatta, Nüzûr 16, (  2, 481).][23]



AÇIKLAMA  : 



Önceki hadiste de kısmen geçtiği üzere, malının tamamını Allah yolunda bağışladığını söyleyen kimseye tatbik edilecek hüküm alimler arasında ihtilaflı olmuştur. Sadedinde olduğumuz rivayette, İmam Malik´in, Ebu Lübabe (  radıyallahu anh) ile ilgili Nebevî tatbikatı esas aldığını görmekteyiz. Ebu Lübabe´nin affı hususunda, kaynaklarımız iki sebep kaydeder. Bu, ya onun, Tebük Seferi´ne katılmayışından üzülerek hakkında af gelinceye kadar mescidin direğine zincirlerle bağlaması sonucu idi, ya da Hendek Gazvesi sırasındaki ihanetleri sebebiyle Resulullah´ın cezalandırmaya hazırlandığı Benî Kureyza´ya maruz kalacakları cezanın mahiyetini işaret etmek suretiyle işlediği ciddî bir hata sonucu kendisini mescidin direğine bağlaması idi. Orada on sekiz gün kadar bağlı kalmıştı. Sadece zaruri ihtiyaç ve namaz zamanlarında zincirini kızı çözüyor, sonra tekrar bağlıyordu. Bu esnada ne yemiş ne de içmişti. Üzerine baygınlık çökmüş, kulakları duymaz olmuştu; gözlerini de kaybetmek üzere idi ki, affını ilan eden ayet nazil oldu (  Tevbe 102).[24]



ـ5741 ـ3ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جدّه  :  ]أنَّ إمْرَأةً قَالَتْ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ! إنِّي نَذَرْتُ أنْ أضْرِبَ عَلى رَأسِكَ بِالدُّفِّ. قَالَ  :  أوْفِ بِنَذْرِكَ[. أخرجه أبو داود .



3. (  5741)- Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir kadın (  gelerek)  :  "Ey Allah´ın Resulü! Ben senin yanıbaşında def çalmaya nezrettim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm.

"Nezrini yerine getir!" buyurdular." [Ebu Davud, Eyman 27, (  3315).][25]



ـ5742 ـ4ـ وزاد رزين  :  ]قَالَتْ يَا رَسُولَ اللّهِ! إنِّى نَذَرْتُ إذَا انْصَرَفْتَ مِنْ غَزْوَتِكَ سَالِماً غَانِماً أنْ أضْرِبَ عَلَيْكَ بِالدُّفِّ. قَالَ  :  إنْ كُنْتِ نَذَرْتِ فأوَفِي بِنَذْرِكِ وَإّ فََ[ .



4. (  5742)- Rezin şu ziyadeyi kaydetti  :  "Kadın dedi ki  :  "Ey Allah´ın Resulü! Çıktığın gazveden sağsalim ganimetle dönersen sana (  zafer alâmeti olarak) def çalıvereceğim diye nezrettim!"

Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu talep üzerine  :  "Eğer nezretti isen haydi nezrini yerine getir, yoksa böyle bir şey yapma!" buyurdular." [Rezin´in ziyadesi İbnu Hibban´ın Sahih´inde geçmektedir (  6, 286-287).][26]



AÇIKLAMA  : 



1- Kaydedilen son iki hadisin birincisi Ebu Davud´da mevcuttur. Rezin´in ilavesini ihtiva eden ikinci rivayet İbnu Hibban´ın Sahih´inde mevcuttur. Hatta, oradaki aslında bazı açıklayıcı ziyadeler de mevcuttur  :  "Abdullah İbnu Büreyde babasından naklediyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gazvelerinden birinden dönmüşü. Siyahî bir cariye gelerek  : 

"Ey Allah´ın Resulü! Allah seni salimen geri getirirse yanıbaşında def çalmaya nezrettim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Eğer nezretmişsen haydi yap, değilse yapma!" buyurdu. Kadın  : 

"Evet ben nezirde bulunmuştum!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm oturdu, o da def çaldı."

2- Bu hadislerde def çalmanın cevazı da mevzubahistir. Mesele üzerine, Hattâbî şu açıklamayı kaydeder  :  "Def çalınması, nezri ilgilendiren taatlardan addedilmemiştir. Bu hususta söylenecek en muvafık söz, onun mübahlardan olduğunu söylemektir. Şurası da unutulmamalı ki, bu def çalma hadisesi Resulullah´ın gazvelerinden birinden salimen dönüşü fırsatında duyulan sevincin izharına muttasıl olması ve bu sevinç izharında küffarın yıldırılmasının ve münafıkların da sindirilmesinin bulunması sebebiyle def çalınması, Allah´a yakınlık vesilelerinden biri olmuştur. İşte aynı sebepledir ki, nikah sırasında da def çalınması müstehab addolunmuştur. Çünkü bunda da hem nikahın izharı ve hem de gizli yapılan zina manasından uzaklaşma var."[27]



ـ5743 ـ5ـ وعن ثابت بن الضحاك رَضِيَ اللّهُ عَنه قال  :  ]قَالَ رَجُلٌ لِرَسُولِ اللّهِ #  :  إنِّى نَذَرْتُ أنْ أذْبَحَ بِمَكانِ كذَا وَكذَا، مَكَانٌ يَذْبَحُ فيهِ أهلُ الْجَاهِلِيّةِ. فقَالَ  :  هَلْ كَانَ بِذلِكَ الْمَكَانِ وَثَنٌ مِنْ أوْثَانِ الْجَاهِلِيّةِ يُعْبَدُ؟ قَالَ  :  َ. قَالَ  :  فَهَلْ كَانَ فيهِ عِيدٌ مِنْ أعْيَادِهِمْ؟ قَالَ  :  َ. قَالَ أوْفِ بِنَذْرِكَ[. أخرجه أبو داود .



5. (  5743)- Sabit İbnu´d-Dahhak (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Bir adam, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a  :  "Ben şu şu yerde bir kurban kesmeye nezrettim!" dedi. Zikrettiği yer cahiliye insanlarının kurban kestikleri bir yerdi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Orada, kendisine ibadet edilen cahiliye putlarından biri var mı " diye sordu. Adam  : 

"Hayır!" deyince  : 

"Pekiyi orada, onların bayramlarından bir bayram kutlanıyor mu " diye sordu. Adam yine "hayır!" deyince  : 

"Öyleyse nezrini yerine getir!" emrettiler." [Ebu Davud, Eyman 27, (  3313).][28]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivayetin aslında, nezrin Resulullah´ın sağlığında yapıldığı, kurban kesmek üzere kasdettiği yerin Büvâne (  adında, Mekke´nin altlarında Yelemlem´e yakın bir yer) olduğu belirtilir. Keza rivayetin devamında Resulullah Allah´a isyan olan şeylerle, insanoğlunun mülkünde olmayan şeylerde yaptığı nezirlere uymak yoktur" buyurmuştur.

2- Hadiste geçen vesen, kendisine ibadet etmek maksadıyla yapılan cüsseli putlardır. Bunlar madenlerden olabileceği gibi, ağaç, taş gibi başka maddelerden de olur. Bu manada olmak üzere sanem kelimesi de vardır. Bazı alimler "sanem"le cüssesi olmayan, resim şeklindeki tasvirlerin kastedildiğini söylemiştir. Ancak gerek vesen ve gerekse sanemin her iki çeşit put için kullanıldığını, aralarında teradüf bulunduğunu söyleyen alimler de mevcuttur. Adiyy İbnu Hatim´in bir rivayetine göre, Resulullah´ın yanına geldiğinde boynunda altından mamul bir haç vardı. Aleyhissalâtu vesselâm  :  "Şu putu boynundan çıkar at!" demiştir. Şu halde vesen, takdis edilen maddî eşya manasında daha umumi bir mana taşımaktadır.

3- Hadisin sonundaki ziyadeyi değerlendiren alimler, mübah şeylerde nezirde bulunmanın caiz olacağını söylemişlerdir. Çünkü, kaydettiğimiz üzere, Aleyhissalâtu vesselâm iki çeşit nezri yasaklamaktadır  : 

1) Allah´a isyan olan, günah olan şeyler  :  Şarap içmeye, domuz eti yemeğe, yaksız yere cana kıymaya yapılan nezirler gibi. Hadiste masiyete müteallık nezrin yasaklığı zikredilince mübahlarda yapılacak nezrin sahih olacağı anlaşılır.

2) İnsanın mülkü ve gücü dışında olan şeylere nezretmesi  :  "Amerika mülkünü tasadduk etmek", "ölüyü diriltmek" gibi.

Bununla birlikte, Resulullah´ın "Kendisiyle Allah´ın rızası talep edilmeyen şeyde nezir yoktur" hadisini göstererek mübahta da nezir olmaz diyeceklere Beyhakî hazretleri, bazı mübah şeylerin Allah´ın rızası kastıyla yapılabileceğine örnek verir  :  "Kişi der, öğle uykusunu yani kayluleyi, geceleyin kalkıp ibadet yapmak maksadıyla yapabilir, sahur yemeğini, gündüzleyin tutacağı oruca güç kazanmak kasdıyla yiyebilir."[29]



ÜÇÜNCÜ FASIL


MASİYETLE İLGİLİ NEZİR




ـ5744 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها قالت  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  َ نَذْرَ في مَعْصِيَةٍ، وَكَفَّارَتُهُ كَفَّارَةُ يَمِينٍ[. أخرجه أصحاب السنن .



1. (  5744)- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ma´siyette (  günan şeylerde) nezir yoktur. Bunun kefâreti de yemin kefâretidir." [Ebu Dâvud, Eymân 23, (  3292); Tirmizî, Nüzûr 1, (  1524); Nesâî, Eymân 41, (  7, 26).][30]



ـ5745 ـ2ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  َ نَذْرَ إَّ فِيمَا يُبْتَغَى بِهِ وَجْهُ اللّهِ تَعالى، وََ يَمِينَ في قَطِيعَةِ رَحِمٍ[. أخرجه أبو داود .



2. (  5745)- İbnu Amr İbnu´l-As (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ancak, kendisiyle Allah Teâla hazretlerinin rızası talep edilen şeylerde nezir vardır. Sıla-ı rahmı koparma üzerine de yemin yoktur." [Ebu Dâvud, Eymân 15, (  3273, 3274).][31]



ـ5746 ـ3ـ وعن عمران بن حصين رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # َ نَذْرَ في مَعْصِيةٍ وََ فيمَا َ يَمْلِكُ ابْنُ آدمَ[. أخرجه النسائي .



3. (  5746)- İmrân İbnu Husayn (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ne bir masiyette ne de insanoğlunun malik olmadığı bir şeyde nezir yoktur." [Nesâî, Eymân 14, (  7, 28  ); Müslim, Nezr 8, (  1641); Ebu Dâvud, Eymân 28, (  3316).][32]



AÇIKLAMA  : 



Bu üç hadiste geçen hususlar önceki fasıllarda da geçtiği için burada teferruatlı açıklamaya girmeyeceğiz. Özetlemek gerekirse, bu rivayetlerde şu üç nokta belirtilmektedir  : 

1) Allah´a isyana götüren, dinen günah addedilen bir işi yapmak için nezreden kimse bunu yerine getirmeyecektir  :  "Şu işim olursa şarap içeceğim!" demek buna bir örnektir.

2) Kişinin elinde olmayan, mâliki bulunmadığı bir şey üzerine nezirde bulunması halinde o nezrin icrası yoktur. Mesela "Hastalığımdan şifa bulunca falancanın kölesini azad edeceğim" demesi gibi. Köle azadı ibadet ise de, azad edeceği köle kendinin olmadığı için böyle bir nezir muteber bir nezir değildir, uygulanmaz. Ama adam "...bir köle azad edeceğim" deseydi, o an için kendisi bir köleye malik olmasa da, bu onun üzerine borç olurdu, nezrini icra ederdi.

3) Bu söylenen iki gruba giren nezirler, bir nevi yemin sayılmıştır. Bu sebeple, böylesi bir nezirde bulunan kimseye yeminini yerine getirmeyerek hanis olan kimselere terettüp eden kefâret gerekmektedir. Bu hususu 5738 numaralı hadisin açıklamasında kaydettik.

4) Yukarda kaydedilen İbnu Amr İbni´l-Âs rivayetinde, nezirlerin, kendisiyle Allah rızası talep edilebilecek şeyler üzerine olabileceği ifade edilmiştir. Bununla ilgili açıklamayı da az yukarıda (  5743 numaralı hadisin açıklamasında) kaydettiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz.[33]



ـ5747 ـ4ـ وعن يحيى بن سعيد قال  :  ]سَمِعْتُ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمّدٍ يَقُولُ  :  أتَتِ امْرَأةٌ الى ابْن عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا فَقَالَتْ  :  إنِّي نَذَرْتُ أنْ أنْحَرَ ابْنِي؟ قَالَ  :  َ تَنْحَرِي ابْنَكِ، وَكَفِّرِي عَنْ يَمِينِكِ. فَقَالَ شَيْخٌ  :  كَيْفَ يَكُونُ فِي هذَا كَفَّارَةٌ؟ فَقَالَ ابْنُ عَبّاسٍ  :  إنَّ اللّهَ تَعالى قَالَ  :  وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ. ثُمَّ جَعَلَ فيهِ مِنَ الْكَفَّارَةِ مَا رَأيْتَ[. أخرجه مالك .



4. (  5747)- Yahya İbnu Said (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Kasım İbnu Muhammed´in şöyle söylediğini işittim  :  "İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ)´a bir kadın gelip  : 

"Ben oğlumu kurban etmeye nezrettim! (  Ne dersin )" dedi. İbnu Abbâs ona  : 

"Oğlunu kesme, yeminine karşı keffârette bulun!" diye cevap verdi. Bu cevap karşısında orada bulunan yaşlı bir zat  : 

"Bu nezirde nasıl keffâret olur " dedi. İbnu Abbâs açıkladı  : 

"Allah Teâla hazretleri Kur´ân-ı Kerîm´de  :  "Hanımlarına zıhâr yapanlarınız bilsin ki, bu sözleriyle hanımları onların anneleri olmuş olmaz. Gerçekten onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar..." (  Mücâdele 2) buyurmuş, sonra da gördüğün gibi, bu zıharda bulunanlara keffâret takdir etmiştir." [Muvatta, Nüzûr 7, (  2, 476).][34]



AÇIKLAMA  : 



İbnu Abbâs (  radıyallahu anhümâ) çocuğunu boğazlamaya nezreden kadına yemin keffâretinde bulunma fetvasını verince, yanında bulunan bir zat bu fetvayı muvafık bulmayarak itiraz eder ve "Böyle bir nezre nasıl yemin keffareti gerekir " demek ister. İtiraz, bunun masiyet için yapılan bir nezir olmasından ileri gelmiştir. Çünkü bazı rivayetlerde masiyet için yapılan nezrin muteber olmayacağı belirtilmiştir.

İbnu Abbas ise, Kur´an-ı Kerim´den örnek veriyor  :  "Ayet, "zıhar"ı (  yani kişinin hanımını annesine, bacısına benzeterek, kendine haram kılması) önce "çirkin ve asılsız bir söz" olarak tavsif ettiği halde devamında  :  "Hanımlara zıhar yaptıktan sonra söylediklerinden vazgeçenler, onlarla temasta bulunmadan önce bir köle veya cariye azad etsinler" buyurarak, ceza tesbit etmiştir." İbnu Abbâs  :  "Öyleyse hadiste masiyet üzere yapılan nezir bâtıl ilan edilse de, buna yemin keffâreti gerekmektedir" demiş olmaktadır.

İbnu Abdilberr, "Zıharın bir yemin olmayışından hareketle bu meselede, zıhar keffaretine itibar edilmesinin bir manası yoktur" diyerek yaşlı adamın tirazına izah sadedinde İbnu Abbas´ın başvurduğu mukayeseyi zayıf bulduğunu söylemiştir. Nitekim masiyet üzerine yapılan nezirle ilgili merfu rivayetler gelmiştir. Bazıları geçti  :  [35]



ـ5748 ـ5ـ وعن محمد بن المنتشر  :  ]أنَّ رَجًُ نَذَرَ أنْ يَنْحَرَ نَفْسَهُ إنْ أنْجَاهُ اللّهُ مِنْ عَدُوِّهِ. فَسَألَ ابْنَ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهما، فَقالَ  :  سَلْ مَسْرُوقاً خَادِمَهُ، فَسَألَهُ فقَالَ  :  َ تَنْحَرْ نَفْسَكَ، فإنَّكَ إنْ كُنْتَ مُؤْمِناً قَتَلْتَ نَفْساً مُؤْمِنَةً، وإنْ كُنْتَ كَافِراً تَعَجَّلْتَ الى النَّارِ، وَاشْتَرِ كَبْشاً



فأذْبَحْهُ لِلْمُسْلِمِينَ، فإنَّ إسْحَاقَ عَليْهِ السََّمُ خَيْرٌ مِنْكَ، وَفُدِي بِكَبْشِ. فأخْبَرَ ابْنَ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا. فقَالَ  :  هكذَا أرَدْتُ أنْ أُفْتِيَكَ[. أخرجه رزين .



5. (  5748  )- Muhammed İbnu Münteşir anlatıyor  :  "Bir adam, Allah, düşmanından kurtardığı takdirde kendisini kurban etmeye nezretmişti. Durumu gelip İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´a sordu. O da, hizmetçisi Mesruk´a sormasını söyledi. Adam ona sorunca, Mesruk  : 

"Sen kendini kurban etme. Çünkü, eğer mü´min biriysen, mü´min bir canı öldürmüş olacaksın; yok eğer kâfirsen, cehenneme gitmede acelecilik etmiş olacaksın. En iyisi, bir koç satın al, bunu Müslümanlar için kes. Çünkü İshak aleyhisselâm senden daha hayırlıdır. O bir koç ile fidyelendi" diye cevap verdi. Adam bu cevabı İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ)´ a haber verdi. Bunun üzerine  : 

"Sana, ben de böyle fetva vermeyi düşünmüştüm!" dedi" [Rezin tahric etmiştir.][36]



AÇIKLAMA  : 



1- Dinimiz kişinin intihar etmesini yasaklamış, haram ilan etmiştir. Bu haramı hiçbir şey meşrulaştıramaz. Ancak Allah yolunda cihad makbuldür. Allah´ın meşru kıldığı maksadların tahakkuku için ölmenin muhakkak olduğu durumları göze almak intihar sayılmaz. Ama, kişinin kendisini Allah yolunda kurban etmek istemesi, meşru değildir. Böyle bir nezirde bulunmuş ise, bunu kurban keserek telafi edebilecektir. Sadedinde olduğmuz rivayette İbnu Abbas bunu Hz. İbrahim´in oğlu İshak ile delillendirir. Bilindiği gibi, Hz. İbrahim oğlunu Allah için kurban etmeyi nezrettiği zaman tam boğazlama anında Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim´in oğluna fidye olarak bir koç göndermiş, oğlan yerine koç kurban edilmiştir.

2- Hz. İbrahim aleyhisselam´la ilgili bu kıssada Hz. İbrahim´in kurban etmeye kalktığı oğlu Hz. İsmail bilindiği halde, burada Hz. İshak´ın zikri geçmektedir. Bu mesele esas itibariyle Yahudilerle Müslümanlar arasında bir ihtilaf konusudur. Onlar, kendilerini Hz. İshak´tan gelme bildikleri için, Allah için kurban edilmek üzere yatırılmış olduktan sonra, Allah tarafından koçla fidyelenme şerefinin kendi cedlerine ait olduğunu söylemek gayesiyle, onun Hz. İshak olduğunu iddia ederler. İslam alimleri,daha mevsuk rivayetlere ve -daha önce açıklandığı üzere- başka delillere de dayanarak, kurban namzedinin Hz. İsmail olduğuna hükmeder. Bu bahis daha önce işlendi.[37]



ـ5749 ـ6ـ وعن عقبة بن عامر رَضِيَ اللّهُ عَنه  :  ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَالَ  :  كَفّارَةُ النّذْرِ إذَا لَمْ يُسَمِّ شَيْئاً كَفّارَةُ يَمِينٍ[. أخرجه الخمسة إ البخاري .



6. (  5749)- Ukbe İbnu Amir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhisselâtu vesselâm) buyurmuştur ki  : 

"Nezir keffâreti, başka bir şey zikredilmemişse yemin keffâretidir." [Müslim, Nüzûr 13, (  1645); Ebu Dâvud, Eymân 31, (  3323); Tirmizî, Nüzûr 4, (  1528  ).][38]



AÇIKLAMA  : 



Burada kastedilen nezir şöyle olur  :  "...Allah için üzerime nezir olsun." dikkat edince, böyle bir nezirde kişi, neyi yapmaya azmettiğini zikretmemiştir. Şu halde, hadis, böylesi bir nezir için ödenmesi gereken keffâretin "yemin keffâreti" olmasına hükmetmektedir.

Nevevî der ki  :  "Ulemâ burada kastedilen şey hususunda ihtilaf etmiştir. Şâfiîlerin cumhuru bunu nezr-i lecâc´a hamletmiştir. Nezr-i lecâc, inad ve ısrar nezri demektir. Kişi, mesela "Zeyd" kelimesini kullanmak istemez de  :  "Eğer ağzımdan "Zeyd" çıkarsa Allah için haccetmek üzerime borç olsun" der. İşte bu çeşit nezre nezr-i lecac denmiştir. Bu kimse, bilahare "Zeyd" kelimesini sarfedecek olursa yemin keffareti ödemekle, söylediğini yapma arasında muhayyerdir. Şafiî mezhebinde esas olan hüküm budur. İmam Malik ve birçokları bu nezr-i lecâcı mutlak üzere hamletmiş ve sanki "Üzerime nezir olsun" şeklinde yapılan mutlak nezre benzetmiştir. Ahmed İbnu Hanbel ve birkısım Şâfiî´ler de bunu, "içki içmeye" nezretmiş olan kimsenin yaptığı nezr-i masiyete hamletmiştir. Ashab-ı Hadis fakihlerinden bir cemaat de, bu nezr-i lecâcı nezir çeşitlerinin hepsine hamledip, "Bu nezri yapan kimse, nezrin bütün çeşitlerinde, kendine yüklediği şeyi yapmakla yemin keffâreti îfa etme arasında muhayyerdir" demişlerdir."

İmam-ı Azam´ın bu meseledeki son görüşüne göre, bir kimse nezrini, olmasını istemediği bir şarta bağlamışsa, ona bir yemin keffâreti kâfidir. Ancak nezrettiği şeyi yapmakla dahi borcunu ödemiş olur. Sözgelimi "Falan kimse ile konuşursam bir yıl oruç tutmak borcum olsun" diye nezreden kimse o şahısla konuşacak olsa, dilerse bir yemin keffareti verir, dilerse bir yıl oruç tutar. Fakat olmasını dilediği bir şarta bağladı ve meselâ  :  "Hastam iyileşirse bir yıl oruç tutmak bana borç olsun" dedi ise, mutlaka nezrini tutması gerekir. İmam Muhammed de böyle hükmetmiştir. Umumî belva sebebiyle bazı Hanefî fakihleri bu şekilde fetva vermişlerdir.[39]



ـ5750 ـ7ـ وعن عمران بن حصين رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  النّذْرُ نَذْرَانِ، فَمَنْ كَانَ نَذْرُهُ في طَاعَةِ اللّهِ فذلِكَ للّهِ، وَفِيهِ الْوَفَاءُ، وَمَنْ كَانَ نَذْرُهُ في مَعْصِيَةِ اللّهِ فَذلِكَ لِلْشَّيْطَانِ وََ وَفَاءَ فيهِ، وَيُكَفِّرُهُ بِمَا يُكَفِّرُ الْيَمِينَ[. أخرجه النسائي .



7. (  5750)- İmrân İbnu Husayn (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Nezir iki çeşittir  :  Kimin nezri Allah´a taatla ilgiliyse bu nezir Allah içindir. Bunda vefa gerekir. Kimin nezri de Allah´a masiyetle ilgili ise işte bu nezir şeytan içindir, bunda vefa yoktur. Böyle bir nezirde bulunan kimse, nezri için, yeminde olduğu gibi keffarette bulunur." [Nesâî, Eymân 41, (  7, 28, 29).][40]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste geçen Allah´a taatle ilgili olan nezirle, Allah´a isyanla ilgili olan nezirler hakkında daha önce yeterli açıklama yapılmıştır, burada tekrar etmeyeceğiz (  meselâ 5729, 5743. hadislerin açıklamaları görülmelidir.)[41]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/89.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/90.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/90.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/90-92.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/93.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/93-94.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/94.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/95.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/95.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/96.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/96.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/97.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/97-98.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/98.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/98.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/99.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/99.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/99.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/100.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/100-101.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/101.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/101-102.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/102.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/102-103.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/103.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/103.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/103-104.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/104.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/105.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/106.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/106.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/106.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/107.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/107-108.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/108.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/109.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/109-110.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/110.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/110-111.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/111.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  16/111.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 40 Hadis-i Şerif´in Tasavvufî Şerhi
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 10:58 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Sadreddin Konevi (ks) Hazretlerinden

40 Hadis-i Şerif´in Tasavvufî Şerhi




Mukaddime


Allah´a hamd olsun..

Ki O, zâtı ile zâtında ve zâtı için esma ve sıfat tecellileriyle tecelli eder.

Ve O, sıfatının çokluğu ile, zâtının birliğinde zâhir olur.

Sonra O nimetlerinin ve iyiliklerinin zuhur yerlerinde isim ve sıfatlarının gömleklerine bürünür de görünür.

Yine O, öyle bir zattır ki, kendi kendini gizlemiştir ve saklanmıştır.

"Nerede " derseniz; deriz ki, “Gayb hali tekliğinde... hem de şanına yakışan bir gizlilikle.”

Delilini isterseniz; işte O´nun kavli:

"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmemi istedim. Halkı, bilinmem için yarattım... “



En kâmil, en tam bir mazhar olana Allah-ü Teala´dan salât... Ki O en faziletli ve bu fazileti umuma şamil bir tecelligahtır. Ve O en güzel duyan olup, keza mana kokusunu da en çok alandır. Madde ve mana arasında, tam nailiyete eren, O olmuştur. Madde ve mana suretine yine haiz olan O´dur. Nüsha-i kübra ile, nüsha-i suğra´yı câmi bir zattır. Yani, dünya ile ukbayı temsil eden zat...

Onun ismi şerifi Muhammed´dir. İşte, Allah-ü Teâlâ´dan salat ve selam dileğimiz bu zâtadır.

Salât ve selam bütün âline, pek keremli ve şerefli ashabına da olsun.

Şimdi kısaca derim ki:

Bu eser; Hadis-i Erbain´dir, Kırk Hadis´tir...

Hepsinden nübüvvet kokusu gelir. Mustafa buğusu tüter.


Bu Hadis-i Şerifler benim virdimdi.

Hepsini topladım, şerhettim. Ama bu şerhim, sofıye meşrebi üzerine oldu. Yani, Tasavvuf...

Başarı dileğimi, yüce Allah´a arz ederim.



1. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Merhameti olanlar... Bunlara Rahmân olan Allah merhamet eyler. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet edeler."

Manası ve tasavvufi yönden tefsiri:

Ey cüz´î ruh, sır ve ruhanî kuvvetler... Keder şüphesinden yana temiz olan, Rahmanî damga taşıyan rahmet feyzini saçınız. Kime bilir misiniz Kendinize... Beşeriyet vasfinızın arzına.

Yani bu tabiî varlığınızın toprağına... Ve onları çağırınız, şer´î hükümlerin esasına uysunlar. Onlara muvafakat etsinler.

Tabiî sıfat taşıyan resmiyetler de manen muhalif davranmaya...

Bu işe böyle devam ediniz. Ta ki, feyyaz olan küllî ve ilahî ruhumuz, Sema mertebesinden yükseklik getire, rıfat vere. "Neyle bunları yapar " derseniz, "Rabbanî varidat şimşeklerinin eseri ile, Rahmanî tecellilere ait nurların doğmaları ile..." deriz.

Bunlar yaptıklarınıza birer mükâfattır. Yani amellerinize. Ama yararlı amellerinize.

Nasıl ki Hak Teâlâ, Vehhab ismi hürmetine manalar feyzini ve rahmanî hikmetlerini önce ruha verdi, ruh da sırra, sır da kalbe, kalp de nefse, nefs de diğer duygulara ve onlar da cisme...

Netice: Her kim, şefkat ve merhamet vasıflarına bürünürse, Yüce Rabb’ın rahmetini kazanmış sayılır. Yavaş yavaş ondan gelen rahmet esintisi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış yapısını kaplar.

Ama dış temiz olunca... Ama şer´î hükümler onda eksiksiz tatbik edilince. Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.



2. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah-ü Teâlâ Hazretleri her yüz yılın başında bu dini ikâme edecek birini baas eder."

Bu Hadis-i Şerifte üç mühim mana vardır: Kutbiyet, Müceddid makamı, Allah İsm-i Celâli.

İşbu üç mananın tefsirini aşağıdaki cümleler içinde bulacaksınız:

Kutup; Kutbiyet makamında tahakkuk edip oturabilmesi için, önce bir evvelki kutup ile arasında yüz senenin geçmesi lazım. Ta ki, ilâhî isimlerin küllisi onda tam tecelli edilebilsin. O isimlerin hemen hepsi, Hadis-i Şerifın metninde geçen Allah lafz-ı celâlinin tesiri altındadır. Burada bu kutbun meydana getirilmesine `baas´ (diriltme) deniyor. Bu da ancak Allah tarafından yapılır. Yani, yalnız bu yüce ismin tecellisi sonunda olur. Diğer isimler, bunun tevabiidir, buna bağlıdır. Kaldı ki, "Allah baas eder.." (Hac Suresi, Ayet-7) mealine aldığımız ayette de, baas işini bizzat Allah-ü Teâlâ yapmaktadır. Çünkü; Allah lafza-i Celâli, bütün isimleri câmidir.

Dikkat buyurulursa, "Rahman baas eder" denmiyor. Çünkü Rahman da Allah İsm-i Celâli´nin şumulündedir. Anla.. Bu bapta hidayet eden Allah´ tır..

Netice: Her yüz sene başında bir müceddid gelir. Esasta değil teferruatta, önemsiz değil, önemli değişiklikler yapar. Asrın icabına göre bazı ahkâm çıkarır. Muannidlere (inatçılara) cevap verir. Açıklanması kendi zamanına kalan bazı meseleleri açıklar. İmam-ı Rabbanî gibi.

Bu vazifeyi yapan aynı zamanda bir kutuptur.

Bu yazımıza son verirken, Seyyid Şerif Cürcanî Hazretlerinin kutb´ u tarifıne de kısaca bir göz atalım. Diyor ki: "Kutb´ a gavs da denir. Çünkü O, hacet sahiplerine aynı zamanda bir ilticâgâhtır. Bu öyle bir kimsedir ki bulunduğu zamanda Allah-ü Teâlâ´ nın nazargâhıdır. Ve Allah-ü Teâlâ zatından ona en büyük mana tılsımını ihsan buyurmuştur. Bu manayı iyi anlamak için kendimizi ruhî bir safiyete devretmemiz gerekir.

Cenab-ı Hak feyzimizi artırsın.




3. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Salacağınız bir ip, sizi mutlaka Allah´a ulaştırır..."

Bu Hadis-i Şerife verilecek mana biraz uzun olacak. Şöyle ki:

Şehadet mertebesine geçen insanlık nurunun eli ile makul nazarı olan fikrî kuvvetinizin ipini saldığınz zaman mutaka taayyünat arzının isbatında Allah´a ulaşır ve O´nun mutlak şuhudunun ipi ile karışan ve O´nun boyası ile boyanan bu ipin ilgisi cüz´î olan süfliyat taayyünatı zımnındadır. Yani ulaşıp tutunacağı makam orasıdır.

Buna bir misal vermek gerekirse efkâr (fikirler) kuşlarını verebiliriz... Şöyle ki; efkâr kuşlarını, müşahede vasfına bürünmüş olarak ulvî ve nuranî âlemlerin evcine uçurduğunuz zaman elbette Mutlak Hakkı müşahede edersiniz... Ama, orada ve açıktan.

Sonra, bundan şu hakikati idrak etmiş olursunuz: süflî ve ulvî mertebelerde müşahede edilen varlık, ulvî mertebelerde müşahede edilen varlığın aynıdır. Sonra, keşif ve müşahede nuru ile şu hakikati de idrak edersiniz: Bütün bu ulvî/süflî mertebeler ancak aklî itibarlara göredir. Bir de vehmî nisbedere.. . Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücuddur.

Bu taayyün hali ise iki şekilde olur:

Ulvî ve nuranî

Süflî ve zulmanî.

Düşün: O´ndan gayrı tek varlık yoktur... Abadan´dan öte bir karye (şehir) yoktur.




4. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Her kim Allah için olursa... Allah onun için olur."

Hadis-i Şerifin metin tercümesi, zahir açıdan yukarıdaki mealden ibarettir. Bunun manevi bir tercümesi vardır ki, onu özet olarak aşağıya alacağız.

Şöyle ki: Bir kul, benliğinden fenâ bulur, zamanını bir yana atar; varlığı, mevhum nefsine izafe etmekten geçerse, Hak Teâlâ ona kayıtsız şartsız tecelli eder.

Bir başka mânâ daha: Her kim fiiller, sıfat ve zat yönüyle fenâfillah mertebesine ererse, onun mazharında İsm-i Âzam zuhur eder -zat, sıfat ve esma, efal (fiiller) olarak-.

Bu manada bir şiir:

Fenaya er; sonra fena bul, sonra fena bul.

Bekaya er; sonra beka bul, sonra beka bul...

Hülâsa, fena hali mertebelerinin herbiri, beka makamına varmayı gerektirir.

Bir şiir daha:

Fenadan fenâ bul, arzun beka ise eğer,

Böylece, bu önemsiz şey, beka bulurmuş meğer...




5. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek Allah, dünya semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur:

Yok mu tevbe eden ... Ki, onun tevbesini kabul edeyim.

-Hani duacı ... Ki, onun duasına icabet edeyim.

-Bağış talebinde bulunan yok mu ... Ki, onu da bağışlayayım”

Hadis-i Şerifin tercümesi, kısaca yukarıda arz edildiği gibidir. Ama onun bir manası var ki hiç de buna benzemez; iç açan... gönül ferahlatan... göz aydınlatan.

Aşağıdaki cümlelerde o manayı bulacaksınız:

Bilmelisin ... Yüce Allah´ın nüzulu bir başkadır. O´nun adına: Ruhanî... Nuranî... ve Manevî... denir. Sonra bu nüzul tecellisi, özellikle isimlerin hükümlerini, izlerini, yer ve sema boşluğu alanında zuhurlarını göstermekten ibarettir. Keza, cümle vadileri, alabildiğine, önden sona böylece doldurmaktır...

Unutmamalı ki, bütün bu zuhurlar, yani sema boşluğunda meydana gelen zuhurlar -ama ne olursa olsun, ister hakikat, hakikat babından tümden olsun, isterse gizli, saklı yaratılış yönü ile incelikleri ve remizleri taşısın- hemen hepsi lafızlarla ve harflerle tahakkuk edip, bir gerçek olduğunu gösterir...

Bütün bu olanlar, ahadiyet makamından coşarak gelir. Öyle bir gizli gecede ki, ona "Ben gizli bir hazine idim..." mealine gelen Kudsî Hadisi ile işaret edilir..

Evet... Yüce Allah daima tecellisini ve zuhurunu meydana getirir. Ama vahidiyeti makamında. Ve öyle bir âlemde ki ona "Bilinmemi istedim... Halkı o sebeple yarattım" Kudsî Hadisi ile işaret edilmektedir.

Başta anlatılan ve mevzumuz olan Hadis-i Şerife tekrar dönelim. Özellikle, Allah-ü Teâlâ´nın o kelamı buyurma şekli üzerinde duracak, ondaki daha başka manaları da anlatacağız.

Şüphesiz, Allah-ü Teâlâ´nın kelamı bir beşer kelamına benzemez. "O halde nasıl " diye soracaksınız. Bu sorunuzun cevabını aşağıda bulacaksınız.

Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ, ezelî ve ebedî bir kelamla konuşmaktadır. Ama şekilsiz. Harfin ve sesin verdiği şekilden yana münezzeh... Ne bir semt var, ne de bir zarf.

Şimdi yukarıdaki cümleleri biraz şerh edelim:

Allah-ü Teâlâ, "Yok mu tevbe eden ..." buyurdu. Anlatılmak istenen mana şudur: "Nefsi makamında iken ve onun sıfatlarını takınmış iken tabiatın gereği olan aykınlıkları bırakıp şer´î uyarlığa dönen yok mu ... Evet böyle biri yok mu ki “Tevbesini kabul edeyim ..."

Bu cümlede ise şu mana anlatılır: "Evet... hani o kimse ki nefsinin tabiî aykırılıklarını bırakıp şer´î uyarlığa döner. Ve onun böyle yapmasının bir sonucu olarak Ben de ilahî isimlerin nurları tecellisi yolu ile ona döneyim... Lahutî sıfatlarla ona yöneleyim."

Şimdi ikinci cümleye geçiyoruz.

Burada Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu: "Hani duacı ..." Bunda aranacak mana şudur: "Nerede o talip Ama, rahmet feyzime hak kazanan talip; bir de şefat fazlıma hak kazanan..." Ama bu talep ve hak kazanmak kalp ve onun sıfatları makamında olacak... "Evet... hani böyle bir talip ve böyle bir duacı ... ki, onun duasına icabet edeyim."

Bunda anlatılmak istenen mana da şudur: "İsimlere has tecelli aydınlığı ile onu aydınlatayım... Sıfat inişlerinin şimşekleri ile ona gürleyeyim ve onun sonradan olma ve yaratılma sıfatlarını ifna edeyim."

Bu sıfatlar, Hakka has hakikî sıfatların beka yüzüne ârız olmuşlardır.

Şimdi de üçüncü cümlenin açıklamasına geçelim. Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Bağış talebinde bulunan yok mu " Bunun manası şöyle anlatılabilir:

Bilhassa ruh ve sır makamında, örtülmeyi ve kapanmayı, gizlenip saklanmayı isteyen yok mu

-Evet... Böyle bir talebi olan yok mu ki, kibriya örtümle örteyim... Azamet izarımla onu saklayayım

-Evet... Bütün bunları zatî isimlerimden gelen tecellilerle yapayım.

-Böylece onu izafet yolu ile gelen zamandan ve izafet yolu ile kendisinde bulunan benlikten alıp kurtarayım.

-Bütün bunlardan sonradır ki o, Hakikî varlığımdan bir varlık âleminde tahakkuk eder

Yine bundan sonradır ki o, örtülmüş olur,

Yani; Benimle... isimlerimle... sıfatlarımla... fiillerimle. Özellikle taayyün içliğinden ve onun üzerine geçen takyid kaftanından.

Anlatılan örtünme hallerinin yerleri ve belli makamları vardır:

"Fiillerimle..." denirken, bu durum nefs makamı ile sıfatlarında olmaktadır.

"İsimlerimle..." denirken, kalp ve sıfatlarında hasıl olacak setr işine işaret edilir.

"Sıfatlarımla..." denirken, ise ruh ve onun ahkâmının kapanacağına işaret edilir,

"Benimle..." denirken ise şüphesiz zata geçilir. Bunun kapadığı yerler ise, sır ve ondan hasıl olan diğer esrardır. Şimdi işin sonuna geliyoruz. Bütün bu işlerden sonra olacakları O´ndan duymaya çalışacağız...



Yüce Allah bize şu manayı anlatmak istiyor: "Ve sen baki kalırsın... Ama sensiz olarak. Ve... Sen Ben olursun. Sonra... Ben sen olurum. Sen dahi Bensin."

Hasılı her şey O´nda ve O olur.

Yukarıdan beri anlatılan manaların tümüne şu Ayeti Kerime ile işaret edildi:

"Gerçekten ben çok çok bağışlayanım. Ama tevbe edeni... İman edip yarar iş yapanı." (Tâ-Hâ Suresi, Ayet-82 ) Bu manalardan Allah-ü Teâlâ´ya kavuşmayı anla. Ve bereket bul.




6. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"O mümin ki insanlar arasına girer ve onların eziyetlerine sabreder: bu, o müminden hayırlıdır ki, insanlar arasına giremez ve eziyetlerine sabredemez..."

Bu Hadis-i Şerifte özel olarak İnsan-ı Kâmil´e işaret edilir. Belirtilen mana özetle şudur:

"Tam ve kâmil insanın manaya talib olan müslümanlar arasına girmesi, yalnız kalıp onlara karışmamasından hayırlıdır."

Halk arasına karışmamak, daha ziyade, meczub vasfına haiz saliklere has bir haldir. Ama bu meczub salik de, kendisinden hiç bir şey hasıl olmayan salikten hayırlıdır. Yine, kendisinde hiç bir zuhurat olmayan meczubdan fazilet itibarı ile daha değerlidir.




7. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Şayet Hakkı tam manası ile bilseydiniz su üzerinde yürürdünüz, dağlar sizinle kayardı..."

Bu Hadis-i Şerifte özellikle fena bulma haline işaret edilmektedir. Anlatılmak istenen mana kısaca şudur:

"Eğer Hakkın varlığında fani olup, O´nunla beka bulsaydınız, elbette herşeye karşı bir tasarruf sahibi olurdunuz... Özellikle icad ve yok etme babında. Ama her iki ülkede. Âfakta ve enfüste..." Yani, hem batınî alemde, hem de zahirî alemde.




8. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Hemen herkes dünyadan susuz çıkar. Ancak `Rahman, Rahim Allah adı ile´ diyenler hariç."

Burada, Yüce Hakk´ın İlahî ismi ile kaim olmaya işaret edilmektedir. Böyle bir hale eren sonunda Hakk´ın bir halifesi olmuş olur. Hem de bütün sıfatlarda... Hatta, Halikiyet, Razıkiyet ve Kadiriyet sıfatlarında da.

Şimdi, bu Hadis-i Şerifın biraz şerhini yapalım ve burada bize anlatılmak istenen mana üzerine biraz söz edelim: Her noksan olan, kemal derecesine yönelmek zorundadır. Ta ki O´nu bile. Şayet O´nu bilmiyorsa hakikî kemali bulamaz. Meğer ki bütün esma ve sıfatlarla tahakkuk etmiş ola. Ama hem celâl tarafındaki sıfatları ile hem de cemâl tarafındaki sıfatları ile.




9. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü Teâlâ´dan hikaye yolu ile şöyle anlatıyor:

"Eğer Âdemoğlunun iki dere dolusu altını olsa üçüncüsünü arzular... Âdemoğlunun boşluğunu ancak toprak doldurur."

Manasından anlaşıldığı gibi bu Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bu Hadis-i Şerifin şerhini yapmak istediğimiz zaman şöyle diyebiliriz:

"Bir kalp için iki vadi olsa... İş bu iki vadi, ruhun ve nefsin vadileridir. Ve bunlar ledünnî ilimlerin altını ile dolsa, mutlaka üçüncü bir vadinin de dolmasını ister. Çünkü onun istidadı vardır. Özellikle ilahî feyzi kabul etme babında; bir de... evet bir de feyiz veren zatta hakikati bulması babında; bir de... evet bir de verilen feyizle hakikate kavuşmak üzerine." Burada bilhassa, Âdemoğlunun gözünü dolduran şeyin toprak olarak anlatılmasından murad, zül haline varan bir fena halini bulmaktır. Özellikle burada fani bir varlığın izzet burcundan zillet enginine düşmesine işaret vardır. Buraya kadar anlatılan manaları şu Ayeti Kerime’ nin özlü manasına bağlamak icab eder: "Mirası, helal haram demeyip alabildiğinize yersiniz. Malı da pek çok seversiniz." (Fecr Suresi, Ayet 19-20)




10. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah-ü Teâlâ bir kulu severse, onu çeşitli denemelere tâbi tutar."

Yani iptilaya uğratır. Kul o iptilalara sabrettiği takdirde ona üstünlük vererek sever. Şayet şükür yoluna girerse bu sefer onu zatına seçer.

Bu Hadis-i Şerifle anlatılması istenen mana şudur:

Allah-ü Teâlâ bir kulu severse onu fena hali denemelerine sokar. Bundan sonra, fenadan da fena haline geçirir. Daha sonra fena halini de kaldırır beka makamına vardırır. İş bu manaya şu Ayet-i Kerime ile işaret edilmektedir: "Allah-ü Teâlâ, müminlerin mallarını ve canlarını satın aldı... Ki onlara cennet vardır." (Tevbe Suresi, Ayet-111 )




11. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Su hacmi iki kulleyi (büyük küpü) aşınca artık pislik taşımaz..."

Bu Hadis-i Şerife şöyle bir mana verebiliriz: "Bir irfan sahibi, zata has olan şehadet makamına yerleşirse, gerek esma gerekse sıfatların müşahedesi ona perde olamaz."

Allah-ü Teâlâ bu manayı bize şöyle anlatır:

"Onlar kötülüğü iyilikle savarlar." (Ra´d Suresi, Ayet-22) Yani yapılan iyilikle kir darlığını def ederler. En iyi bilen ve en iyi hükmü veren Allah-ü Teâlâ´dır.




12. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah-ü Teâlâ Âdemi kendi sureti üzerine yarattı."

Bu Hadis-i Şerife verilecek mana şudur: "Allah-ü Teâlâ Adem´i, yani insan suretini zatına bir ayna kıldı. Sıfatlarına da mazhar, fıillerine de tecelligah... Ta ki onda zuhura gele,"

Bütün bu manalara tüm olarak şu Ayet-i Kerime işaret eder: "Vaktaki, Rabb’ın meleklere ‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım...´ dedi..." (Bakara Suresi, Ayet-30) Azim olan Allah daima doğruyu anlatır, söyler.




13. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen şöyle anlatıyor:

"İhlas sırrımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiğimin kalbine bir vedia olarak bıraktım..."

Bu Kudsî Hadis-i Şerife şu şekilde bir mana vermek mümkündür: "İhlas varlık sırrımdan bir sırdır. Ama bu taayyünatla kapalı olan varlığımın sırrından. Sevdiğimin kalbinde onunla tecelli ederim. Ve onu varlığımda fani kılarım. O kadar ki benden başkası onu bilemez, onun haline muttali olamaz... Hatta bunu kendisi de bilemez." Yani, ihlas sahibi... Çünkü o, ihlasta o kadar ileri gitmiştir ki ihlasını da unutmuştur.

Hatta kendisi ile ihlasa geçilen şeye nisbet edilen ihlastan yana da fena halini bulmuştur... Ve o, Mutlak Hakk´ın müşahedesine o kadar geçmiştir ki vahdetten de kesretten de olmuştur... Çok çok ötelere varmıştır.

En iyi bilen Allah-ü Teâlâ´dır.




14. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-O kimse ki kazama rıza gösternıez, belama sabretmez, nimetlerime de şükretmez, artık varsın Benden başka bir Rabb arasın..."

Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şerif´tir. Bunun manasını anlatmaya şu yoldan girebiliriz:

"Mutlak Rububiyyetim, nimetlerin ve belaların bir arada bulunmasını icab ettirir. Ta ki zıt isimleri ve birbirine benzeyen sıfatların rağmına Zatım tam kemali ile zuhura gelsin. Durum böyle olunca her kim zıtlara razı olursa Zatıma nail olur, Ben de onun Rabbı olurum. ...Ve her kim ki onlara razı olmaz, Ben onun Rabbı değilim. Sebebine gelince, o, bir vasfa bağlı kalmakta, diğerini de atmaktadır. Bir hükme tabi olmakta, diğerini de kabul etmemektedir. Halbuki Ben bütün vasıflara câmi bulunmaktayım. Bütün incelikleri ile cümle hükümlere müştemil bulunmaktayım... Hatta çeşitli yaratılışlara da. Çünkü, Zatım bütün açık hakikatleri ihata etmektedir."

Bu manayı şu Ayet-i Kerime gayet açık bir şekilde anlatır: “Evvel O´dur; Ahir O´dur; Zahir O´dur..." (Hadid Suresi, Ayet-3 )

Yüce Allah´ın kelamı daima sadâkat damgasını taşır.




15. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü Teâlâ´dan naklen anlatıyor;

"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Ey Ademoğlu, hasta oldum; ziyaretime gelmedin.

Âdemoğlu sordu:

-Ya Rabbi, Sen âlemlerin Rabbisin... Seni nasıl ziyaret edeyim

Allah-ü Teâlâ buyurdu:

-Bilmiyor musun Falan kulum hasta oldu... Ama sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin Beni yanında bulacaktın...

Allah-ü Teâlâ devamla buyurdu:

-Ey Ademoğlu, senden yemekle doyurulmamı istedim, ama sen Beni doyurmadın.

Âdemoğlu sordu:

-Ya Rabbi, seni yemekle nasıl doyurayım Sen âlemlerin Rabbisin.

Allah-ü Teâlâ anlattı:

-Falan kulum senden yemek istedi. Ama ona yedirmedin. Bilemedin mi Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın.

Allah-ü Teâlâ devamla buyurdu:

-Ey Ademoğlu, senden su istedim, ama vermedin.

Âdemoğlu sordu:

-Ya Rabbi sana nasıl su vereyim . Sen âlemlerin Rabbisin.

Allah-ü Teâlâ anlattı:

-Falan kulum senden su istedi, vermedin. Ona su verseydin Beni yanında bulacaktın... Bunu da mı anlayamadın "

Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Mana kapısını şu şekilde aralayabiliriz:

"Ey Âdemoğlu..." şeklinde yapılan hitap rûhadır. Bu ruh ise kalptir. Bilhassa nefsanî perde ile perdelenen kalp. Bu kalbe şöyle hitab edilmektedir:

"Ben, belli bir zuhur yerine tecelli ettim. Zuhura geldim orada. Yine belli bir taayyünde de aynı şekilde tecelli ettim; zuhur eyledim. Fakat, bu has zuhurla perdelendim, gizlendim...Özellikle mutlak hakikatimi müşahade edilmeden yana sakladım. Belli bir şekle girmekten ve bir kayda sığmaktan yana kendimi kapadım. Bütün bu işler, bu belli taayyünün özünde oldu. Gel gör ki sen bu taayyünü bilmedin. Ki O mutlak hakikatimin aynıdır.

Burada "Ya Rabbi, sen âlemlerin Rabbisın, Seni nasıl ziyaret edeyim " cümlesi bir başka mana taşır. Onu da burada anlatmak icab eder. Şu demektir:

"Belli bir surette Seni nasıl müşahede edebilirim Bilhassa, keyfıyeti ve şekli olan bir şeyde... Halbuki Sen bu gözle görülen âlemlerin suretine inhisar etmekten ve belli bir şekil almaktan yana münezzehsin."

“Bilmiyor musun ..." kelimeleri ile başlayan cümleye verilecek mana ise şu şekilde olur:

"Sen şöyle bir marifete sahib olmadın mı ki, mutlak varlığım her taayünde, yani göze gelen her belli şeyde vardır. Sonra taayyün halini her mutlak olan mana taşır. Halbuki sen, anlatıldığı gibi, kendinde bir irfana sahip olmadın. Sonra bilmedin ki, o hasta kulun hakikati Hakikatimin aynıdır. Zira onda zahir olan Benim."

Bu zuhurun belli bir mana şekli şöyle olabilir: İsmin isim verilene nisbeti gibi ki, bu, o hasta kulun `Hakikatime´ nisbeti babında bir misaldir, benzetmedir. Kaldı ki, isim, müsemmaya göre ayrı değil, aynıdır.

Yukarıdaki açıklama nazara alınarak, "Bilmiyor musun " şeklinde gelen cümlenin devamı olan "Eğer onu ziyaret etseydin Beni yanında bulacaktın..." cümlesine de bir başka mana vermek icab eder:

"Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, anlayamadın ki Mutlak Varlığım onun izafı varlığında seyrini tamamlamaktadır. Onu zuhura getirmektedir."

Yukarıda anlatılan manaların tümüne şu Ayeti Kerime işaret etmektedir:

"O küfredenlerin amelleri ise çöldeki serab gibidir ki susuz onu su zanneder." (Nur Suresi, Ayet-39) Mevzumuz olan Hadis-i Şerifın hepsini burada açıklayamadık. Ama kendisi ile bir kıyas yapılacak kadarını açıkladık. Kaldı ki bir kıyas usulü de vardır. Kalanı da buna göre kıyas eyle.




16. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

"İsmi aziz ve celil olan Yüce Allah şöyle buyurdu: -Kulum bana kavuşmayı severse, Ben de ona kavuşmayı severim... Ama Bana kavuşmayı sevmeyince Ben de ona kavuşmayı sevmem."

Bu Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şimdi manasına geçelim.

Bilesin ki, yolculuk iki şekilde olmaktadır:

Bu büyük alemdeki yolculuk, enfüsî olan küçük alemdeki yolculuk.

Büyük alemde yapılacak yolculuk için binek hayvanına, ya da başka bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Keza enfüsî olan küçük alemde de binek hayvanına, ya da bir başka vasıtaya ihtiyaç vardır. Ne var ki küçük alemdeki vasıta ancak zâti muhabbetten ibarettir. Ama, sıfatlara ve fıillere ait muhabbetten değil. Yalnız zata muhabbet...

Bu manaya "Kulum severse..." cümlesi işaret etmektedir. Yani "Kul bana kavuşmayı, hakikî müşahedemi severse..." demektir. Bu durum, yani hakikî müşahedem onun izafî ve mecazî varlığından sıyrılmasına bağlıdır. Bundan sonradır ki muhabbet Burak’ ına biner... Şevk kamçısını alır... Aşk vadisine geçer... Böylece nice sırlar mesafeyi kateder... Ve parlak bir menzile varır ki bu, fena halidir. Bu fani varlığın erimesidir, bitmesidir...

İşte o kul bu hali bulduktan sonradır ki Allah-ü Teâlâ onunla karşılaşmayı sever. Zât, hakikî mevcudiyeti ile ona tecelli eder... Bu tecelli, fena haline geçtikten sonra onun beka makamını bulmasıdır. Bu makam onun fena haline geçmesine bir mükafat olarak yapılır.

Hadis-i Şerifin, anlatılan kısmın zıddı olan ikinci kısmına gelince, onu da şu şekilde anlatmak mümkündür:

"Kul hayvâni arzularına dalıp helake gitmesi sebebi ile Bana kavuşmayı istemezse Ben de ona kavuşmayı istemem." Yani tecelli etmemekle... Bilhassa, zâti bir tecelli etmemekle... Böylece o, tabiî olan şehvet deryasına batar gider... hayvaniyet unsuru vadisinde helak olur.

Bu Kudsî Hadis için bir başka açıdan şöyle bir şerh yapmak icab eder. Şu mana anlatılmak istenmiştir:

"Kâmil ve kullukta tahakkuk eden bir kul, zatımın, sıfatımın ve fiillerimin müşahedesini isterse, sıfatımın fenası zımnında, zatımı müşahede ile onu severim... Zatımın, sıfatımın ve fiillerimin bekası ile de onu severim. Şayet o istemezse Ben de istemem." Ama, bu istememek tard ve yukarıda anlatılan mananın aksi olarak tecelli eder.

Sonucu bir iki cümle ile bağlayalım. Şöyle ki:

Şayet bir kul, özünde hayır bulursa Allah´a hamd etsin. Şayet şer bulduysa, o zaman da yalnız nefsini ayıplasın. Sebebine gelince, bütün bu haller, Allah-ü Teâlâ´nın o kulunu sevmesi ya da sevmemesi babında birer delildir, işarettir, alâmettir.

En iyi bilen, en iyi hükmü veren Allah´dır.




17. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

“Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:

-Ben; uğrumda kalpleri kırık olanların yanındayım..."

Görüldüğü gibi bu da bir Kudsî Hadis-i Şeriftir. Manasına gelince, şöyle demek icab eder:

"Bizzat Ben, esma ve sıfatla, zatından, sıfatından ve efalinden geçip fena haline yıkılıp gelene tecelli edenim. Böylece, onun beka makamında tahakkuk edebilmesi için bir gözetici müşahid olurum. Bir bakıma onun kefili olurum... Çünkü o fena haline geçmiştir. Fena haline geçen ise her şeyi bir yana atar, dağınık olur, toparlanamaz. Beka makamına çıkamaz, fena denizinde boğulur... Orada helak olur. O kadar ki, istidadının zafiyeti icabı, sahile de dönemez... Meczublar sınıfına girer. Bir türlü beka makamına çıkamaz."

Şimdi, "Uğrumda" kelimesini biraz açalım. Bu, "Bende beka bulmak..." manasına alınmalıdır. Sebebine gelince, bizzat fena, aranan birşey değildir. Esasen matlub olan beka makamıdır...

Ne var ki, tahakkuk bunda olamaz. “O” olmadan imkansızdır.

Bir irfan sahibi, bu manaya, şu şiiri ile işaret eder:

Bir köşe vuslat köşesi olamaz heyhat;

Sadık dahi olsan... ki sende varsa hayat.




18. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

"Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

- Kıyamet günü Ben şu üç zümrenin hasmıyım:

Bir kimse ki: Kendisine ihsan ettim, ama o zulmetti... Bir kimse ki: Bir hürü sattı, parasını da yedi... Bir kimse ki: İşçi tuttu. Ondan istifade etti. Ama ücretini ödemedi."

Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Manasını aşağıdaki şekilde anlatabiliriz. Şöyle buyurulmaktadır:

"Bir kimse ki, kendisine ihsan ettim ama o zulmetti." Bu cümlenin mana derinliğinde şu cümleler saklıdır: "Ben ona varlık verdim. Ta ki Varlığımın mazharı, yani Zuhur yeri ola. Fakat o, Benim belli sebep için verdiğim varlığı kendisine mal etti. İddiası bu yolda oldu... Tıpkı Firavun´un "Ben sizin Yüce Rabbınızım..." (Nâziat Suresi, Ayet-24) dediği gibi...

"Bir kimse ki hürü sattı, parasını da yedi..." Bu da şu manayadır:

Bir kimse vardır; kalb nurunu nefsin zulmetinden kurtardı. Çeşitli taatle meşgul oldu. Yüce makamlara çıktı ve üstün mertebelere erdi. Sonra gerisin geri döndü. Şöyle ki: Kalbin nurundan çıktı. Nefsin karanlık yuvasına, onun yoluna girdi. İşbu mana, şu Ayet-i Kerime ile anlatılır: "Onlar ki kâfır oldular; dostları putlardır. Onları nurdan zulmete geçirir. Bunlar cehennem ehlidir. Orada sonuna kadar kalacaklardır." (Bakara Suresi, Ayet-257)

Anlatılan halin sonundadır ki, o, amellerine aldandı. Şehvet afetlerinin iptilâsına uğradı. Mal ve şöhret sıkıntısına çarpıldı.

İşbu hal üzerinedir ki: Nefsin hür başı hürlüğünü yitirir; boynuna yersiz istekler zinciri geçer, bağlanır. İşte bundan sonradır ki: Nefsin hürriyetini, görsünler ve işitsinler pahasına satmış olur...

Bu kudsî mana taşıyan Hadis-i Şerifın bir başka yönden şerhini yapmak gerekecek. Allah-ü Teâlâ adeta şöyle buyuruyor: "Bir kimse ki Mutlak Varlığı müşahede etmeden varlıkta bir yer iddiasında bulunur... Nefs de görsünler işitsinler dileği ve isteği ile kabarır... Zühde karşı bir arzu duyup, vera haline sahip olarak, taattan da, yine nefsin yersiz istekleri için bir yardım payı çıkarırsa... Ve nefse ancak hakettiği kadarını vermezse... Evet Ben, böyle olan bir kimsenin herşeyin ayrıldığı ceza günü geldiği vakit hasmı olurum."

En iyi bilen Allah-ü Teâlâ´dır




19. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

“Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Herkim Benim veli kuluma düşman olursa bana harb açmış olur."

Bilesin ki, İlahî isimlerden herbirine karşı düşen benzerleri vardır. Kahhar ve Latif isimleri gibi... İsimlerin durumu böyle olduğu gibi, o isimlere mazhar olanların durumu da budur. Meselâ evliya ile onların zıtları olan adamlar, düşmanlar...

Velîler, Cemâl, Lâtif, Lütuf ve Yemin (sağ) isimlerinin mazharlarıdır. Düşmanlar ise Celâl, Kahhar ve Şimal (sol) isimlerin mazharlarıdır. Ayrıca her iki kelime arasında da zıtlık ve düşmanlık vardır.

Şimdi, “Bana, harb açmış olur" cümlesi üzerinde duralım. Bu, şu demektir:

"O, nefsini Bana karşı kaldırdı..." Halbuki o batıldır, Ben ise Hak. Şüphesiz Hak batıldan daha güçlüdür.

Bu yol da delil olan manalar anlatır: Cemâl tecellisi, daima Celâle galip gelir...

Şimdi bir başka açıdan bu Hadis-i Şerifın şerhini yapalım. Burada, Allahü Teâlâ´nın şöyle buyurduğunu anlatabiliriz: "Her kim benim velî kuluma düşmanlık ederse Bana Celâl tecellisi yoluyla karşı durmuş olur. Bana gelince ona hem Celâl hem de Cemâl tecellisi ile karşı çıkarım.Ve bilindiği gibi bu şekildeki bir tecelli onu ezer."

Bu mana şu Kudsî Hadisten de anlaşılır: "Rahmetim gazabımı geçti..."

Kaldı ki bu mana şu âyet-i kerime´nin özüne de uygundur: "Onlardan intikam aldık... Denizde boğduk. Çünkü, onlar âyetlerimizi yalan saydılar." (A´râf Suresi, Ayet-136)

Burada ayetlerden murad Allah´ın velî kullarıdır.




20. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Ben kulumun zannına göreyim... O halde, Benim için hayır zannında bulunsun. Ve Ben, Beni andığı zaman kulumun yanındayım."

Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir.

Bilesin ki, Yüce Hakk’ ın her şeyde bir zuhuru vardır. Bu, has bir zuhurdur ki o zuhura mahal olan şeyin istidadına göre şekil alır. Şundan ki: Tecelli, kendisinde tecelli vâki olanın durumuna göre olmaktadır...

Zuhur da aynı şekilde Hakk’ ın mazharlarından bir mazhardır. Ve tecelli, mazharın durumuna göre olmaktadır. Durum böyle olunca, kendisinde bir şey zuhura gelecek olan korkulu bir kimse ise, onda meydana gelecek şey korku sûretinde gelir. Şayet kendisinde bir şey zuhura gelecek olan ümidli bir kimse ise, onda muhabbet zuhur eder. Hâsıl-ı kelâm, yukarıda anlatılan kıyas yapılarak: Aşklı ise aşk zuhura gelir... İşbu anlatılan mânâ, Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri´ nin şu cümlesinde saklıdır: "Suyun rengi kabının rengidir."

Yukarıda anlatılan cümlelerden de anlaşılacağı üzere, O, her bilginin aynıdır. Her sanılanın aynıdır. Her anlaşılanın aynıdır. Hatta her ilmin, her zannın, her fehmin aynıdır. Ve O ancak itikat edenin itikadına göre zuhur eder. Her şey onun tecelli suretleridir. Zuhuratının çeşitleridir. Zâtının tecelligâhıdır. Esmasının ve sıfatlarının aynalarıdır. Ve O her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin de aynıdır.

Buraya kadar anlatılanlar: "Ben kulumun zannına göreyim. O halde benim için hayır zannında bulunsun" cümlesinin bir açıklaması idi. Diğer kısmın açıklamasını aşağıda bulacaksınız.

"Ve Ben, Beni andığı zaman kulumun yanındayım..." buyuruldu. Bunun manası, şu şekilde açılabilir:

"Ben kulumla, Beni zikri şekli ile olurum. Şayet o, Celâl isimleri yönünden zikrini yaparsa ona Celâl isimleri yolu ile tecelli ederim. Şayet o, Cemâl isimleri yolundan zikrini yaparsa ona Cemâl isimleri yolundan tecelli ederim."

Bu Hadis-i Şerife bir şerh yapmak daha icab edecek. Bu manaya göre şöyle buyrulur:

"Ben tâyin edilen her şeyde belli bir varlığım. Fark ve kesret şehâdetgâhında, Beni müşahede eden ‘zancı´ları kemâle erdiririm. Sonra, Benimle oluşu yönünden onunla olurum."

İşbu mana şu âyet-i kerimenin derin manasında saklıdır: "De ki, herkes kabiliyetine göre amel eder..." ( İsrâ Suresi, Ayet-84)

[Tevhid üç derecede anlatılır:

Delil ile Allah ´ın varlığına dair hüküm; ilmî yoldan Allah´ ın birliğini bilmek; irfan sahibinin kalbinde ilahî rüyetin galip gelmesi. Öyle ki artık onda başkasını görecek hal kalmaz.

Bunlardan birincisi, her iman sahibi içindir. İkincisi âlimlerin tevhididir. Üçüncüsü, irfân sahiplerinin tevhididir.]




21. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-‘Tam ihlâsla Allah ´tan başka ilâh yoktur’ şehadetini yapanlar olmasaydı, Cehennemi dünya ehline musallat ederdim. Eğer bana ibadet edenler olmasaydı Bana âsi gelenlere bir anlık dahi mühlet vermezdim."

Bilesin ki, her kâmil kişinin şehadeti, yada her kâmil kişinin ibadeti umumi bir manada kâim olur. Yani tek tek herkese şamil olur. Zira herşeyde vücud birdir. Böyle bir Vahdaniyet şehadeti ise tard ve uzaklık ateşinin dünya ehline gelmesini önler. Sebebine gelince, Vahdaniyet şehadetinin nuru bütün bu görünenlerde bulunan mutlak varlıkta geçerlidir. Ve bütün taayyünatın onda nasibi vardır. Yani bu mukayyed şehadetin nurundan.

Buradaki mukayyed şehadet, mukayyeci olarak taayyün eden varlıkla ilgilidir.

İşte her kâmil zâtın ibadetini yukarıda anlatılan mana çeşidinden görmek gerekir. Bu manaya işaret olarak Resulüllah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu: "Yeryüzünde `Allah Allah...´ diyen bâki kaldıkça kıyamet kopmaz." Bu Hadis-i Şerifte Kutb´ a ve mutlak varlığı bilen Gavs´ a işaret edilmektedir. Zira her taayyün halini alan varlıkta taayyün eden O’ dur. Sonra her şehadette şehadet eden yine O’ dur. Her ibadette ibadet eden yine O’ dur.

Şimdi bu Hadis-i Şerifın esas manası üzerinde duralım. Allah-ü Teâlâ adeta şöyle buyurmaktadır:

"Mutlak varlıkla tahakkuk eden İnsan-ı Kâmil olmasaydı -ki bu İnsan-ı Kâmil yeryüzünde Allah´ın bir halifesidir, cem ve icmal yönünden hakikî şehadettir- dünya ehline tecelli ederdim."

Burada dünya ehlinden murad, emmare nefis ile hilekâr hevâdır. Bir de kandırıcı beşerî ve tabiî kuvvetlere işaret edilmektedir. Bu tecelli ise kahır ve gazap cehennemi suretinde olabilir. "Böylece onları tamamen öldürürdüm, yok ederdim."

Yukarıda anlatıldığı gibi, "bilhassa tefrik (ayırma) ve tafsil (toplama) yönünden hakikî kulluğu bilen Kâmil İnsan olmasaydı nefis ve heva yönünden bana âsi geleni bırakmazdım."

Yukarıda anlatılan manalara şu Âyet-i Kerimeler de ayrıca işaret etmektedir:

"Eğer Allah insanların bir kısmı ile diğer bir kısmını def etmeseydi, yeryüzü bozulurdu." (Bakara Suresi, Ayet-251 )

"Ve eğer Allah insanları yaptıkları hatalara göre hesaba çekecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı varlık kalmazdı." (Fâtır Suresi, Ayet-45)




22. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

Ey Âdemoğlu, seni Kendim için yarattım. Eşyayı da senin için yarattım. O halde Kendim için yarattığımı, senin için yarattığımın ayarına düşürme."

Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de Kudsîdir. Burada adeta şöyle buyurulmaktadır:

"Sen, bütün isim ve sıfadatları, ahkâm (hükümleri) ve âsârı (eserleri) şümulüne alan küllî hakikatımın bir mazharısın. Bu âlem ise baştan sona Senin varlığının ayrıntılarıdır. Ve hakikatına ait olan hakikatlerin mazharlarıdır. Bu büyük âlemde Senin misalin, ruha nisbetle cesed gibidir. Sen ruhsun; bu âlem de cesedindir, bedenindir. Bu âlemden gaye Sensin... bir de toplayıcı hakikatın."

Cesedden maksat tedbir sahibi ruhtur. Durum böyle olunca, "ruhun nurlarını kendi beşerî varlığının perdeleri ile örtme."

Şu da bir gerçektir ki, her zuhur yerindeki tecelli, ilahî nurun tecelli sergisinden aldığı nasib kadardır. Bu bir birlik, vahdet tecellisidir ki, ruhun ve sırrın mazharında olur. Bu ruhu, kalb olarak ele almalıyız ve onu tecelli kabulünde daha kemalli görmeliyiz. Yani cisme ve bedene olan tecelliden. Çünkü bunların şümulünde zulmet de vardır.




23. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Bir kimse Beni kendi kendine anarsa, Ben de onu zâtımda anarım...

Yine bir kimse Beni bir cemaat içinde anarsa, Ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde anarım”

Bu da, kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bir manaya göre burada şu âyet-i kerime´ye işaret edilmektedir:

"Her insanın takdir olunan amelini boynuna astık..." (İsrâ Suresi, Ayet-13)

Bu Hadis-i Şerifın manası üzerinde biraz duralım. Âdeta şöyle buyurulmaktadır:

"Bir kimse, Beni kendi kendine anarsa..." yani, vahdet cihetinden girip, bilhassa zâtta, sıfatta ve fiillerde fenâ halini bulur ve zikrini yaparsa, "Ben de onu mutlak bir vahdet içinde zikrederim."

Ama "Bir kimse Beni bir cemaat içinde zikrederse..." yani, kesret ve tefrika cihetine giderek -yani zahirî ve batınî kuvvetlerle zikrimi yaparsa- "Ben de onu isimlerimin çokluğu ile anarım. Kaldı ki onun Beni zikri, Benim onu zikretmem sayılır..."

Bu mana Hakikî Vahdet yönünden gelir...




24. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

- Ey Ademoğlu, senin için yaptığım taksime râzı olursan kalbini ve bedenini rahata kavuştururum... Sevimli bir kul olmakla kısmetin sana gelir. Şayet senin için yaptığım taksime râzı olmazsan, dünyayı sana musallat ederim... Ve sen bir vahşet içinde, yabanda tepinip durursun. Sonra, İzzetim ve Celâlim hakkı için o dünyalıktan ancak kısmet ettiğime nail olursun...Sen de bir kötü kul olaraktan."

Anlaşıldığı gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Özünde, şu âyeti kerimenin manasına işaret vardır:

"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah´tan..." (Mâide Suresi, Ayet-119)

Şimdi, bu Hadis-i Şerife verilecek mana üzerinde duralım. Anlatılmak istenen mana özet olarak şudur:

"Âdemoğlu, ezellerin ilk deminde, onun zâti ve fikrî haline ve istidadına uyan bir şekilde verdiğime razı olsaydı, kendisine nasib olmayanı aramak zahmetinden onu alırdım." Çünkü tecelli, tecelli sahibine ait takdirle olur. Bunun dışına çıkılamaz. Artma veya eksilme olmaz. Bu durumda o, kader sırrını, istidad kitabının hakikat sayfasında müşahede ve mütalaa eden bir kuldur.




25. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

“Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Ben gizli bir hazine idim, bilinemi istedim. Halkı yarattım, nimetlerimi onlara sevdirdim. Böylece Beni bildiler."

Bu Hadis-i Şerif de Kudsîdir. Burada belirtilen istek, zâti bir istektir. Bu zâta Ahadiyet ismi verilir ki, bütün esma ve sıfatların hakikatını özünde toplar.

Bütün bunlara "Gizli hazine..." tâbiri kullanıldı. Hepsi de kemâl derecesindedir, noksanı yoktur. Bu aynı zamanda Hakk’ ın zâtına has bir kemâldir. Bu zâti kemâlin ise bütün esma ve sıfatların kemâl derecesindeki durumları ile zuhur bulması gerekti. Ama halk mazharlarında, âlemin tecelligâhında.

Durum ki, anlatıldığı gibidir ... Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu: "Onlara, zâhir ve batın nimetlerinin kisveleri ile zuhur ettim. Ama bir sevgi şeklinde..." Zira bunlar mücmel (öz) olarak umuma ve havasa marifet duygusu verir. "İşte bundan sonradır ki fıtrî (doğuştan gelen) istidatları ile anlatılan yoldan beni bildiler."

Bu yüce ve üstün mananın müşahedesi babındadır ki, bir âyet-i kerimede Resullullah (SAV) Efendimize şöyle buyuruldu:

"Şüphesiz bil ki: Allah´tan başka ilah yoktur..." (Muhammed Suresi, Ayet-19)

Burada Resulullah (SAV) Efendimize bir ilim deryasının kapısı aralanıyor. Bu Ona göredir. Bir de ilmî varislerine, başkalarına değil.

Gerçek şudur ki, esma ve sıfatlara câmi olan ulûhiyet ilmi ancak yüce birliğe erene, ilk berzah makamını bulana verilir. Anlatılan makama ise tam olarak ancak Resulullah (SAV) Efendimiz vâsıl olmuştur.

En doğrusunu, Allahü Teâlâ bilir...




26. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

Beni, ne yerim aldı, ne de semâm... Lâkin beni mü’min, taki, naki, vera hâli sahibi kulumun kalbi aldı..."

Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şöyle manalandırmak mümkündür:

"Ben hiç bir yere küllî olan esma ve sıfatımın bütün cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemâl durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile bana izafeti olan kulum müstesna. Tecellimi Bana yaparım."

Bu Hadis-i Şerifte bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak icabedecek. Sırası ile onlar, taki, naki, vera kelimeleri idi.

Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup kalmaktır. Diğer yönü ile değil.

Naki: Çoğunluğu ile ilahî isimleri müşahede etmektir. Yukarıda zımnen anlatılan iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır. Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz bir başkadır.

Vera: Mâsivayı bırakıp Zât-ı İlahî´ de olmaktır. Ama O´ nun gayrından fenâ bulmak sûreti ile.

Bütün bu manalara şu âyet-i kerime işaret etmektedir: "Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil olarak..." (Ahzab Suresi, Ayet-72)

Yukarıda geçen âyet-i kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul kelimeleridir.

Şöyle ki: Emanet burada tecellinin kabulü manasındadır. Ama ilk tecelliyi, her şekil ve tümü ile... Bu emaneti almayanlar için, "Ama, onu almaktan çekindiler, ondan korktular..." buyuruldu. Bunun sebebi, onun ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahip olmayışlarıdır. Bir de o âlemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.

“Sonra onu, insan yüklendi..." buyuruldu. Sebebine gelince; kabiliyeti kemâl derecesinde olup, uyuşu tamdır çünkü onun vasıfları arasında şunlar vardır:

Zalim: insanın nefsini ifna edişini anlatır.

Cahil: herşeyden geçtiği için Hakk’ ın zâtından gayrını bilmez.

Bu manaları anla.




27. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Beni bilen talep eder... Beni talep eden bulur... Beni bulan sever... Beni seveni öldürürüm... Bir kimseyi öldürürsem diyeti Bana düşer... Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum."

Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de kudsîdir. Özellikle marifete işaret edilmektedir. Biz de o yoldan gideceğiz.

Bilesin ki İlahî marifet iki kısımdır. Biri Marifet-i Zât; öbürü de Marifet-i Sıfat.

Marifet-i Zât; O´ nu mutlak ahadiyeti cihetinden bilmek mümkün değildir. Marifet-i Sıfat´ a gelince; O’ nu bilmek mümkündür.

Buna göre, marifet talebi gerektirir. Talep ise bulmayı icab ettirir. Bulmak da sevmeyi gerektirir. Sevgi de ölümü. Bu ölüm, fenâ halidir. Ölüm ise diyeti icab ettirir. Diyet ise ancak aklı başında olana ödettirilir.

Gerçekten, öldürülenin diyeti ancak öldürendir. Özellikle bu manaya şu âyet-i kerime işaret etmektedir: "Bir kimse, Allah´ a ve Resul´ üne doğru yola çıkar da sonra ölürse, onun ecri Allah´ a kalır." (Nisâ Suresi, Ayet-100) Yani zâtı ile ona bekâ verir çünkü bu manada, katil maktulün aynıdır. Hakikat değişmez. Zira hakikat birdir.

Kesrete gelince, o, birtakım aklî, vehmî ve izâfi nisbetlerden ibarettir. Keşif ehli zatlara göre bunlara itimat yoktur.

Anlatılan manaları bir irfan sahibi şu şiiri ile dile getirmektedir:

Devamlı O´nunum, O da artık benimdir;

İki zat arasında fark yok, sevgilimdir ...





28. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü Teâlâ´dan naklen anlatıyor:

“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında olduğu kadar hiç bir şeyde yaklaşamazlar... Gerçekten, bir kul Bana nafilelerle de yaklaşır. Böylece Bana yaklaşanı severim. Sevince de kulağı olurum, eli olurum, dili olurum. Böyle ki oldum, Benimle işitir... Benimle görür... Benimle konuşur... Benimle tutar... Benimle yürür."

Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bilhassa Hakk’ a yakınlığa işaret edilmektedir. Biz de bu yoldan manaya gireceğiz. Bilesin ki Allahü Teâlâ´ya yakınlık iki kısımda mütalaa edilir. Birincisi farzların edası sureti ile olur. Bu yaklaşmaya verilen isim budur.

Bunun, meczub olan salikin yolu ile ilgisi vardır. Bir başka isim daha verilir ki şöyledir: Zâti fena halini içeren bir mahbubun yolu...

Böyle bir yola giren, Hakk’ ın kulağı olur... gözü olur. Nasıl ki namazda "Allah hamd edeni işitti" denir. İşiten kimdir ... Söyleyen kuldur, ama ...

Bu mana, müessirle esere geçişe bir delildir.

İkincisi nafileler ile olan yakınlıktır. Burası, meczub salik ile ilgili bir yoldur. Sonra, sıfatlarda fena bulmayı gerektiren, sevenin yolu olaraktan da ad verilir.

Nasıl ki başta "Onun kulağı olurum..." buyurdu... Ki bu durum eserden müessire istidlâl sayılır.

Burada şöyle bir soru sorabilirsin:

"Gözün ve kulağın O oluşu, yukarıda da anlatıldığı gibi, sonradan yapılma bir şey değildir... zâtîdir... Kadîmdir. Durum böyle iken, O´nun oluşunu muhabbete bağlamaktaki mana nedir "

Bu sözüne, umumiyetle "evet" diyebilirim. Ama dikkati başka bir yönde toplamak icab eder.

Dikkat edilirse bu hükmün zuhuru salikin farzları eda ve nafile ibadet yakınlığı ile tahakkuk ve tahalluk edişinden sonra oluyor. Salik, nefsin perdeleri ile perdelidir. Farz ve nafılelerin edasında tahakkuk edince, nefsin karanlığından çıkar; ruhun ve kalbin geniş ve aydınlık sahasına girer. İşte bundan sonradır ki kul, Hakk’ ı eşyanın aynı olarak müşahede eder. Sonra sadık kulun bütün duyguları olduğunu da müşahade eder. Şu da bir gerçektir ki, Hakk, kulun suretinin ve dış yüzünün manasıdır. Kul ise, Hakk’ ın manasına ve bâtınî cephesine bir surettir.

Ahadiyet cihetine bakınca zâhir batının aynıdır. Batın da zahirin aynıdır. Zahir ve batın, Hakk’ ın zâtına ve şanına nisbetle bir suret gibidir. Tıpkı yarımın, üçte birin, dörtte birin, beşte birin, bir sayısına bağlanışı gibi.

Asıl Kayyum odur... Bilhassa akıl, sayı itibarı olan şanlarda. Yani tecelli ve zuhurlarda.

Bu manayı anla. Mutlak Hakk’ ı bul.




29. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-Bir kimse Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir kimse Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bir kimse Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim."

Bilmek gerekir ki, karış, arşın, kulaç, gelmek, koşup yürümek; bütün bunlar yapma şeylerdir, temsili ve tahayyüli manalardır, hakikî değillerdir. Böyle buyurmakla Allahü Teâlâ kula kat kat sevap vereceğini, ona ameli miktarınca iyilikte, ihsanda bulunacağını anlatıyor. Kaldı ki burada yakınlık manevîdir; maddî değil. Bir yere de bağlı değildir. Burada Hakk’ ın yakınlığı kulun yakınlığından önce gelir. Halbuki zâtına yakınlık, muvaffakiyet işi, Allah´tan Allah´adır. Bu bir önceliktir, ama buradaki önceliği bir başka yoldan almak icab eder. Bilhassa amele mükâfat verme yönünden. Hatırda tutulmalı ki amel mükafattan önce gelir.

Bilesin ki Hakk’ a yakınlığın beş mertebesi vardır. Şöyle ki:

Nefsin yakınlığı,

Kalbin yakınlığı,

Sırrın yakınlığı,

Ruhun yakınlığı.

Bir de Hakk’ ın ahadiyet yakınlığı.

Bilhassa ahadiyet yakınlığı bütün mertebeleri kendinde toplar.

Şimdi, yukarıda toplu sayılan yakınlık mertebelerinin tafsiline geçelim. Şöyle ki:

Nefsin yakınlığı: Bu onun itaat ve ibadet görevlerini yapmasına bağlıdır. Bu makamda Hakk’ ın kuluna yakınlığı merhametidir, şefkatidir.

Kalbin yakınlığı: Kulun kalbî ve içten amellere dalmasına bağlıdır. Bu ise pek kolay değildir. Dünya ehlinden kopmak icab eder. Bu makamda Hakk’ ın yakınlığına gelince, ilim, hikmet ve ilham çeşidinden şeyleri kuluna vermesidir; ona bağlamasıdır.

Sırrın yakınlığı: Bu da onun hakikî keşiflere dalmasına bağlıdır. Hakikî tecelli ile hasıl olur. Asıl tecelli de, Hakk’ ın yakınlığı da budur.

Ruhun yakınlığı: Bu mertebeyi de kısmen kalbin, kısmen de sırrın yakınlığı gibi bilmekte bir mahzur yoktur.

Hakk’ ın ahadiyet yakınlığı: Daha önce de anlatıldığı gibi, sözü edilen bütün mertebeleri özünde toplar. Bu mertebe, kul için tam bir yokluk mertebesidir, ne varsa özünde toplar. Hakk’ ın zât, sıfat, bir de efal tecellilerinin temiz, şeksiz, aydınlık tenzihleri altında. Bu hal içinde kul, zât, sıfat ve fıil olarak tam, küllî ve tek birliğe doğru yol alıp kendinden geçer, fenâ bulur.

Bu kudsî makamda Hakk’ ın kula yakınlığına gelince şöyle anlatabiliriz:

"Onu, kendi bekâsı ile bâki kılar...

Kayyumiyet sıfatı ile kâim kılar...

Hayatı ile ona hayat verir...

Kudreti ile onu kudrete erdirir...

İrâdesi ile onu dilek sahibi eyler...

Kelâmı ile konuşturur."

Hâsılı, onu bütün esma ve sıfatını özünde bulan yapar. Hülâsa, zâtı ile, zâtı için ve zâtında zâhir olur: yani o kul...

Şimdi, bu Hadis-i Şerife bir başka manada şerh yapmak icab edecek. Yüce Allah âdeta şöyle buyurmaktadır:

"Her kim bana, yani küllî, toplayıcı olan huzuruma, rûhânî, yani bâtınî, cismânî, yani zâhirî vasıf taşıyan bütün duyguları ile yaklaşırsa: İşte böyle birine bütün esma ve sıfatlarımla tecelli ederim. Hem lûtfa ait olan cemâl sıfatları ile hem de celâl tarafında bulunan kahır sıfatları ile. Ama bir kimse anlatılan gibi değil de bazı mertebeleri ile, yani bazı duyguları ile bana yaklaşırsa buna da bazı esma ve sıfatlarım ile tecelli ederim. Bu da ancak onun yaptığına kat kat sevap vermek sureti ile olur. Meselâ birden yedi yüze kadar veya daha fazla."

Veren Allah´tır.





30. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurur:

"Misafire ikram ediniz. İsterse kâfir olsun."

Bilmen gerekir ki, kula isabet eden kötülüklerden hangisi olursa olsun, o, Hakk’ ın misafıridir. Özellikle hastalıklar. Kula gereken ona ikram etmektir. Ona yapılan ikram cümlesindendir ki mecburi bir durum olmayınca ilaçla def etmeye çalışmamalı. Zira ilaçla giderilmesine çalışılsa da hastalık ancak Allâh´ın takdir ettiği zaman gider.

Böyle bir durum ise kulu Allah´ın gözünden düşürür. Allah korusun...

Burada Resul (SAV) Efendimiz "İsterse kâfir olsun" şeklinde bir tavsif yaptı. Buradaki kâfir bir manaya göre "kapalı... gizli..." demeye gelir. Çünkü bu misafirin gelişi çoğu zaman saklı, kulun idrakına kapalı durur. Şayet geleni kabul eder, razı olur, Allah´a dönerse perdeler açılır. Kul ise bu durumda işin sırrına vakıf olur.





31. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurur;

"Şam, Yüce Allah´ın yer hazinelerinden bir hazinesidir. Kullarını orada saklar."

Bilesin ki, burada Şam, zât-i İlahî şehadetinin kemal derecesidir. Yer ise şehadetin zarfıdır. Gizli hazine ise bu yer kabında saklıdır ve o Hak Teâlâ´nın yüce varlığıdır.

Bu mana icabıdır ki "Şam öyle bir şeydir ki, zât şehadetinin kemal derecesi sayılır. Gizli hazine ise bu yerde saklı durur." Tam bir şehadet halinde zuhur edince, ona "vacib yüz" adı verilir. Allahü Teâlâ esma ve ahlakı ile gizlediği abid kullarını ise bu yüzde saklar. Cümle esma ise neticede Hakk’ a dönecektir.

Bu mana şu âyeti kerimedeki mananın hakikatlerini anlatır: “Onun vechinden -yüzünden- başka herşey helak olacaktır. Hüküm O´ nundur. O´ na döneceksiniz." (Kasas, Ayet-88)





32. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Allah´nın nehri geldiği zaman İsa´nın nehri batıl olur..."

Bilesin ki burada "Allah´ın nehri..." cümlesinden murad Hakk’ ın vechindeki baki nurun zuhurudur. Bu durumda Hadis-i Şerife verilecek mana şöyle olur:

"Ruh cem kaynağından inip ayrıntılı mevcudlara dağılınca, Allah´ın yüzündeki baki nur bütün eşyada zuhur eder. İzafi bir ruhla kalan bir başka şeye ihtiyaç kalmaz."

Bu manayı anla.





33. HADİS-İ ŞERİF: Bir gün Resulullah (SAV) Efendimize şöyle soruldu:

"-Allah-ü Teâlâ yeri ve semaları yaratmadan önce neredeydi

Resulullah (SAV) Efendimiz bu soruyu şu şekilde cevaplandırdı:

-Rabb’ ımız bir Amâ´ da idi..."

Burada Amâ´ dan murad zâti mahiyetinin aynıdır. Yani kendisi. Kendisi Kendisine yeter; başka bir şeye ihtiyacı yoktur.





34. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Mümin, Allah-ü Teâlâ´nın nimetlerine bir konuktur." Burada iradesinden geçen mümin kul anlatılmaktadır. Bu o mümindir ki Allah-ü Teâlâ onu zâtından sıfatı makamına geçirdiği zaman doğruca Allah´ın arzusuna tabi olur. Artık onun nefsâni arzuları olmaz. Çünkü artık onun kendisine mal edeceği iradesi kalmamıştır.





35. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Dünya sevgisi her hatanın başıdır."

Burada anlatılan dünya, kulun nefsi yönünden tayin ettiği şeylerdir. Onun benliğidir ve Hakk’ ın zâtına yabancı sayılanlara iltifattır. Bunlardan hangisi olursa olsun, bir tanesi dahi müminde olsa, o, dünyayı seven biridir.

Bu da isbat eder ki "Dünya sevgisi her hatanın başıdır...". Böyle olan bir kimse kendisi için bir ulvî zuhurata sahip olamaz. Keza başkaları için de bir zuhurat sahibi değildir.





36. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Sefere çıkınız; sıhhate erer, ganimet bulursunuz..."

Burada anlatacağımızı iyi bilmen ve öğrenmen gerekir. Sefer nefsâni karanlıktan çıkmaktan ibarettir.

Sıhhat hayret ve şaşkınlık halinden safâya kavuşmaktır. Ganimet, nefse ve onun arzusuna galip gelmekten ibarettir.



37. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ziyaretin hayırlısı, ziyaret edilenin yok olmasıdır..."

Burada şu mana anlatılmak istenir:

"Hayy olan Hakk’ ın nüzulundaki hayır, velî kula tecellisindeki bereket, gerek tecelli gerekse nüzul anında o velî kulun yok olmasındadır."

Bilesin ki Yüce Rabb hayat denizini ve tecellisini yaymıştır. Bu durum zâtın cem kaynağından gelip bütün eşyayı sarmasından ibarettir. Bu manadan olarak Hakk Teâlâ, sevgili bir kulun ziyaretini dilediği zaman, zâtının cem âlemi olan yüce mekandan göçüp imtina mekanına gelir. Ama beka üzerine. Ve ona böyle bir gelişi ile arada ona yabancı kalmaz.



38. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Kulun Rabb’ ına en yakın olduğu anı, secde anıdır."

Şunu bilmelisin ki secde eden secde ettiği zaman, varlığı cem kaynağından alıp ayrıntılı âleme yaymaktadır. Yani yalnızlıktan çıkıp bütün kâinatla bir bağlantı kurmaktadır. Ama kurabilirse. Secdesini tam yapabilirse.

Şunu da bilesin ki bir kul vaktâ ki, Hakk Teâlâ onu yokluktan varlığa çıkardı... Böylece o Yüce Hakk ´tan uzaklaştı.

Peki bu durumda, kulun cem âleminden ayrılıp yaygın bir varlığa geçtikten sonra Rabb’ ına yakınlığı nasıl olacak Evet, nasıl olacak ki tekrar eski yerine gidebilsin

Bu gidiş ancak şu şekilde olabilir: Hakk’ ın, esma, sıfat, ahlak ve âyetlerine uygun bir şekilde dağıldıktan sonra olabilir. Bu da ancak secdede olabilir.

Manasını anla.





39. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"İşlerde şaşırırsanız kabirler ehlinden yardım isteyiniz."

Şunu bilmelisin ki bir velî kulun yetişmesi tam olunca, Aziz ve Celîl olan Rabb oraya konuk olur. Ve o velînin kalbi Rabb’ in kabri olur. Bu kulun benzerleri kabirler ehlidir. Durum böyle olunca, anlatıldığı gibi bir zâttan, din ve dünya işinde şaşıran biri yardım taleb ederse onun yardımını görür. Ve o zât darda kalan kulu zor durumundan kurtarır. Bu manayı da anla.





40. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bir kimse Allah-ü Teâlâ katındaki menzilesini bilmek istiyorsa Yüce Allah´ ın kendi yanındaki menzilesini öğrensin. Çünkü Allah-ü Teâlâ kula vereceği dereceyi kulun kendi nefsinde onun için verdiği derece üzerinden tayin eder..."

Bilesin ki, bu Hadis-i Şerifte Hakk’ a izafe edilen nefs Yüce Hakk’ ın zâtıdır. Burada zâta nisbetle nefs ikinci mertebede sayılır. Kula izafe edilen nefıs ise nübüvvetin kendisidir. Nübüvvet nefsi ise velâyet nefsidir. Bu da velâyet nefsine göre ikinci mertebe sayılır.

Velâyet ise nefsin özüdür. Ve burada velâyet, mücerret zât-ı İlâhî´de ikinci mertebe sayılır.

Hadis-i Şerifte geçen "Menzile..." kelimesinin manası, zât-ı İlâhî´ye ait arzunun tafsilidir, yayılışı ve dağılışıdır. zât-ı İlâhî´nin muradı ise zuhurdan sonra marifetin husulüdür. Bu manaya şu Kudsî Hadis işaret etmektedir:

"Ben, gizli bir hazine idim... Bilinmemi istedim." Burada geçen "Kul..." kelimesinden murad ise furkanî bir akıldır. Yani her şeyi ayırd etme kabiliyetine sahip olan nefs. Ve bu, zâtından hâsıl olan ismidir Mevlânın.

Kul, Yüce Hakk’ ı kendine göre bir menzileye yani dereceye indirir. Bu derece nübüvvet derecesidir. Burası aynı zamanda bir bağlantı merkezidir. Yani Hakk’ ın cem kaynağından nüzul edip bu varlıklara tecelli ile dağılışı demektir. Buradan da bekâ makamına çıkış sağlanır.

Bir başka manaya göre Devr-i daim. En doğrusunu Allahü Teâlâ bilir.

Allah´ ım Efendimiz Muhammed´ e salât eyle...

Keza, bütün âline ve ashabına da...

Bu salât yer ve semalar baki kaldıkça sürsün...

Ey merhametlilerin en merhametlisi!

AMİN ...

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Sağlıkla ilgili Hadisler
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 10:56 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Sağlıkla ilgili Hadisler - Peygamberimizin 1400 Sene Öncesinden Bize Bildirdiği Sağlıkla İlgili Altın Değerindeki Tavsiyeleri

1- "İnsanların çoğunun kıymetini bilemediği iki nimet vardır      :        Vücut sağlığı ve boş vakit."
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2304)

2- "(      Evine girdiğin zaman) besmele çekerek kapını kapat. Çünkü şeytan besmeleyle kapanan bir kapıyı açamaz. Besmele çekerek lambanı söndür. (      Yine) besmele çekerek, enine koyacağın bir ağaç parçasıyla da olsa kaplarının ağzını ört. Besmele çekerek su kabının ağzını da ört. Çünkü şeytan kilitli kapıyı açamaz, kapıların ağız bağını çözemez, Kapalı çanağı açamaz. (      Besmele çekmezseniz) fare, insanların evini  veya evlerini yakar.”
(      Ebu Davud, C.4, H no      :        3731-3732)

3- "On şey fıtrattandır      :        Misvak kullanmak, bıyıkları kısa tutmak, ağza su alarak temizlemek, buruna su alarak temizlemek, sakalı uzun tutmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını temizlemek, sünnet olmak,  etek tıraşı olmak, abdest bozma yerini yıkamak ."
(      Nesei, Ziynet, C.3. H.no      :        4956)

4- "Kaba köpek bandığı zaman yedincisi toprakla olmak üzere yedi defa yıkayın.”
(      Ebu-Davud, C.1. H.no      :        73)

5- “Allah'ı zikretmek muhakkak bir şifadır, insanları anmak ise bir hastalıktır."
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        1621)

6- Dikkat edin! Size hem hastalığınızı  hem de ilacını bildiriyorum. Hastalığınız günahlardır. İlacı ise istiğfardır.
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        2006)

7- “Sizlerden her kim vücutça sağlıklı; nefsinden ve malından, korkusuz ve huzurlu; günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur”
(      Tirmizi (      A. Parlayan), H no      :        2346)

"ATEŞİ SU İLE SERİNLETİN"

1- “Esma, kendisine tedavi yapması için ateşli bir hastalığın (      hummanın) harareti ile muzdarip olan bir kadın getirildiği zaman, hemen suyu hastanın yakası içine dökerdi. Ve arkasından Allah’ın Elçisi (      s.a.v.)nin      :       
“Ateşli hastalığı su ile serinletiniz.” ifadesini söylerdi.”
(      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        39)

2 - “Hummanın şiddeti cehennemin kaynamasındandır. Sizler onu su ile serinletiniz.”
(      Müslim. C.7. H.no      :        2209)

3 - " 'Sıtma' hastalığı cehennemin galeyana gelmesi gibi çok şiddetli bir hastalıktır. Su ile soğutarak hastayı rahatlatın."    (      Tirmizi, C.2. H.no      :        2074)

4 - “İçinizden birisi yüksek ateşe yakalanırsa, 3 gece seher vaktinde üzerine soğuk su dökünsün.”
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H. no      :        2406)

AYVA

1 - Talha şöyle rivayet etmiştir      :          Bir gün ben Resûlullah (      s.a.v.)'in yanına girdim. Elinde ayva vardı. Buyurdu ki      :        “Bunu al (      ye), ey Talha. Çünkü ayva, şüphesiz gönlü rahatlatır."
(      İbn-i Mace, H.no      :        3369)

2 -  Câbir bin Abdullah, Peygamber (      s.a.v.)'e Tâif'den getirdiği bir ayvayı verdi. Peygamber (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        “Bu, göğüsteki üzüntü ve sıkıntıyı giderir, yüreği parlatır."
(      Rudani, C.3. H.no      :        5565)

"BAL ŞİFADIR"

1 -"Şu şifalı iki şeye devam ediniz      :        Bal ve Kur'an."
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3452)

2 - "Kim her ay üç gün,  sabahleyin bir kaşık bal alırsa, o kimsenin başına büyük bir hastalık gelmez."
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3450)

3 - Bir adam,  Allah'ın Elçisi (      s.a.v.)'e gelip "kardeşimin karnı ağrıyor" dedi.
Allah'ın Elçisi (      s.a.v.)      :        "Kendisine bal şerbeti içir" buyurdu.
Ona bal şerbeti içirdikten sonra tekrar geldi ve dedi ki      :       
"Ey Allah'ın Elçisi! Bal şerbeti içirdim, fakat karın ağrısı arttı."
Bunun üzerine Allah'ın Elçisi(      s.a.v.)      :       
"Tekrar bal şerbeti içir" buyurdu.
Adam içirdi. Sonra tekrar gelerek      :       
"Balı içirdim, fakat ağrı geçmedi, arttı " dedi. Bunun üzerine, Peygamber (      s.a.v.)    şöyle buyurdu      :       
"Allah'ın sözü doğrudur, kardeşinin karnı yalan söylemiştir. Bal şerbeti içir" dedi. O kimse de, tekrar bal şerbeti içirdi ve kardeşi iyileşti.
(      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        7) 

4 -"Şifa üç şeydedir      :        Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."
(      Buhari,Tıb, C.12. H.no      :        3)

5 - Resûlullah (      s.a.v), Said bin Muaz’ı, aldığı ok yarasından dolayı dağlama yaparak tedavi etti.
(      Ebu Davud, C,4, Hno      :        3866)

6 - “Lohusalar için en iyi şifa yaş hurmadır, hastalar için bal gibi şifa yoktur.”
(      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        4676)

7- “Böğür (      Hasıra-böbrek damarı) sancısı böbrekteki damardandır. O kımıldadığı zaman, sahibini rahatsız eder. Onun ilacı sıcak bal şerbetidir."
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        1332)

BULAMAÇ-TELBİNE

1- Resûlullah (      s.a.v.)’in ev halkından biri sıtma hastalığına yakalandığında bulamaç- hasa (      çorba-et sulu çorba) yapılmasını emrederdi. Bulamaç yapılınca da ondan içmelerini emrederdi ve bu bulamaç yemeği hakkında şöyle buyururdu      :          “Kederli kimsenin kalbini güçlendirir, hastanın kalbinden ağrıyı giderir, sizden birinizin yüzünden kiri su ile giderdiği gibi…”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3445)

2- Ayşe, hasta için ve ölmüş kimse üzerine hüzünlü olan insan için daima telbine bulamacı yapmasını emrederdi. Çünkü ben Resûlullah (      s.a.v)'dan      :        " Şüphesiz telbine bulamacı hastanın gönlüne rahatlık verir. Bir kısım hüzün ve kederi de giderir.” buyururken işittim
(      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        12)
Tirit yapılır, telbine onun üzerine dökülüp ve yenilirdi.
Tirit      :        Yağ, peynir, hurma ve un karışımı. Ekmeğin küçük parçalar halinde doğranıp çorba suyuyla ıslatılması, et suyuyla ıslatılmış.

3- ”Yararlı olup hoşlanılmayan telbîne'ye devam ediniz” buyurmuştur. Resûlullah (      s.a.v), ev halkından birisi hasta olduğu zaman, iki tarafından biri bitinceye, yani iyileşinceye veya ölünceye kadar telbine çömleği devamlı ateş üstünde olurdu, demiştir.
(      İbn-i Mâce, C.9. H.no      :        3446)
Telbine, Un, yağ ve sudan mamul pişirilen bir nevî bulamaçtır. Çoğu zaman buna bir miktar bal da karıştırılır. Süt gibi beyaz olduğu için 'Telbîne' adını almıştır. Mekke halkı buna 'Harîre' derler. Bu bulamaç muhallebiye benzer. Bilindiği gibi Telbîne, leben kökünden alınmadır. Leben ise süt demektir. Bu bulamaç beyaz olduğu için süte benzetilerek Telbine ismi verilmiştir.

4- “Telbine aşı, her derde devadır.”
(      El Metalib ul-Aliye, C.2.  H.no      :        2407)

CÜZAM

1- “Kılların, burun içinde bitmesi cüzam hastalığına karşı bir güvencedir.”
(      El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2459)

2- "Cüzamlılara devamlı surette bakmayınız.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3543)

ÇOK YEMEK YEMEK

1- "İnsanoğlu mideden daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna, belini doğrultan bir kaç lokma yeter. Eğer yemek istiyorsa, midenin üçte biri yiyecek, üçte biri içecek ve üçte biri de hava içindir.”
(      İbn-i Mace,  H.no      :        3349)

2- “Bir avuç kuru hurma ile de olsa akşam yemeğini terk etmeyiniz. Çünkü akşam yemeğini kaldırmak ihtiyarlık ve güçsüzlüğe sebep olur.”
(      İbn-i Mace, H.no      :        3355)

3- “Yemeğinizi Allah’ın zikri ve namaz ile eritin. Yemek üzerine uyumayın. Yoksa kalpleriniz katılaşır.”
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        934)

4- “Üç huy Allah’ın gazabını gerektirir. Acıkmadan yemek yemek, uykusuz kalmadan uyumak, lüzumsuz yere gülmek.”
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        3340)

5- Hz. İsa şöyle derdi      :        "Suyun fazlası bitkiyi öldürdüğü gibi, yiyeceğin fazlası
da ruhu öldürür."
(      Müslüman-İsa, S.156-7)

"ÇÖREK OTU HER DERDE DEVADIR"

1- İbn-i Ebi Atik, şöyle rivayet etmiştir      :        “Size şu ‘Habbetü’s-Sevda’yı kullanmayı tavsiye ediyorum. Ondan beş veya yedi tane alıp iyice ufalayınız. Sonra onu birkaç damla zeytinyağı içinde, hastanın burnuna bu taraftan ve şu taraftan damlatınız. Çünkü Ayşe, Peygamberden (      s.a.v.) şu hadisi işittiğini söyler      :        ”
“Şüphesiz şu ‘Habbetü’s –Sevda (      çörek otu), her hastalığa şifadır, samdan başka.”
“Ben, Sam nedir? “dedim.
“Sam, ölümdür.” dedi.”
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3449)

-Katâde      :        Her gün çörek otundan 21 tane alınır, bir bezin içinde suya koyup iyici ezilir ve o sudan her gün burnun sağ deliğine iki, sol deliğine bir damla damlatılır. İkinci gün soluna iki damla, sağına bir damla damlatılır. Üçüncü günde sağına iki, soluna bir damla damlatılır.
(      Rudani, C.4. H.no      :        7521)
-Her gün burnun her iki deliğine birer damla damlatılır. Buna üç gün devam edilir.

2- “Muhakkak ki ‘kara habbede' (      çörek otunda) samdan başka her derde bir şifa vardır. Sam, ölümdür. ‘Kara habbe’ ise kendisine ‘şuniz’ denilen ‘çörek otu’dur.”
(      Müslim, C.7. H.no      :        88  )

3- Enes, şöyle rivayet etmiştir      :        “Allah’ın Elçisi (      s.a.v.), hastalandığı zaman, bir avuç ‘çörek otu’ alıp, onu ‘su ve bal’ ile karıştırıp içerdi.”
(      Rudani, C.4. H.no      :        7523)

DİŞLERİN ARASINDA KALAN YİYECEKLER

1- "Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıflatır."
(      Rudani, C.3. H.no      :        5558  )

ET – SÜT (      “SÜTTE ŞİFA VARDIR”) - SU

1- "Dünyada da, ahirette de katıkların efendisi ettir. Dünyada da, âhirette de içeceklerin efendisi sudur. Dünyada da, âhirette de kokuların efendisi kına çiçeğinin kokusudur."
(      Rudani, C.3. H.no      :        5560)

2- “Allah, şifasını vermedik hiçbir hastalık yaratmamıştır. Siz, inek sütü içmelisiniz. Çünkü o süt, her türlü şifayı bünyesinde taşıyan otlardan meydana gelmektedir.”
(      Rudani, C.4. H.no      :        7479)

“GÖZE SÜRME ÇEKMEK”

1- “İsmid denilen ‘sürme’yi gözlerinize çekmeye devam ediniz. Çünkü o, ‘gözü temizleyip görme gücünü arttırır ve kirpikleri besler.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3495)

2- “Yatacağınız zaman ismid denilen sürmeyi gözünüze çekmeye devam ediniz. Çünkü o, gözü temizleyip görme gücünü artırır ve kirpikleri besler.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3496)

GÜNEŞ’İN ZARARI-FAYDASI

1- Güneşte su ısıttım, abdest alması için onu Resûlullah (      s.a.v.)'e getirdim, şöyle buyurdu      :        "Ey Ayşe! Böyle yapma! Çünkü böyle bir su insanların beyaz hastalığına sebebiyet verir."
(      Rudani, C.1. H.no      :        372)

2- “ Ey Ali! Güneş’i karşına alıp oturma! Çünkü Güneş’in karşısında oturmak hastalıktır. Onu arkana alman ise şifadır.”
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno      :        2404)

HARDAL

1- “Hardal içmelisiniz. Allah onda her türlü hastalığa karşı bir şifa kılmıştır.”
(      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        3947)


" HASTALARI YEMEK YEMEYE ZORLAMAYIN"

1- “Hastalarınızı yemeye içmeye zorlamayınız çünkü Allah onları yedirir ve içirir.”
(      İbn-i Mâce, C.9. H.no      :        3444)

2- Bir gün Allah'ın Elçisi (      s.a.v.), hasta bir adamı ziyaret ederek ona      :       
"Neye iştahın var?" diye sordu. Adam da      :       
"Bir buğday ekmeğini çok arzularım," dedi.
Bunun üzerine,
Peygamber (      s.a.v.)      :        "Kimin yanında bir buğdayı varsa din kardeşine göndersin" buyurdu.
Bilahare Allah'ın Elçisi (      s.a.v.)      :        "Birinizin hastası bir şey yemeği çok arzuladığı zaman hastasına (      ondan) yedirsin" buyurdu.
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3440)

3- Ümmül Münzir      :        Peygamber (      s.a.v.) ve beraberinde Ali olduğu halde bana geldi. Bizim de asılı koruk-kuru hurma salkımlarımız (      hurma çağlası -olgunlaşsın diye evin bir tarafına asılmış koruk ağacında olgunlaşmadan kurumuş hurma) vardı. Resûlullah onlardan yemeye başladı. Elini uzatan Ali’ye      :        “Sakın ha sen yeme, hastalıktan yeni kurtuluyorsun” buyurdu. Bunun üzerine Ali oturdu, Resûlullah yemeye devam etti. Ben de onlara(      sebze) şalgam yaprağı ve arpadan yapılmış bir yemek getirdim. Resûlullah (      s.a.v.)      :        “Ey Ali! İşte bundan ye bu senin için daha faydalıdır” buyurdu.
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3442)

4- Suhayb bin Sinân-i Rûmî      :        Ben bir gün Peygamber (      s.a.v)'in yanına vardım. Önünde ekmek ve hurma vardı. Peygamber (      s.a.v), ''Yaklaş ve ye” buyurdu. Ben de hurmadan yemeye başladım. Bunun üzerine Peygamber (      s.a.v), bana      :        “Sende göz hastalığı bulunduğu halde hurma yiyorsun” buyurdu. Suhayb demiştir ki      :        Ben diğer bir kenardan çiğniyorum, dedim. Resûlullah da gülümsedi.
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3443)

“HASTALIĞIN BULAŞICILIĞI YOKTUR-UĞURSUZLUK YOKTUR”

1- Resûlullah (      s.a.v) cüzamlı bir hastanın elini tuttu, kendi eliyle beraber tabağa koydu ve      :        ”Allah’a güvenerek ve tevekkül ederek ye.” Dedi.
(      Ebû Dâvud, C.4. H.no      :        3925)

2- Resûlullah (      s.a.v) Usfan’dan geçerken cüzamlılarla karşılaşınca hızlıca yürümeye başladı      :        “Eğer hastalıklardan bulaşıcı bir hastalık olsaydı, o da bu hastalık olurdu.” Dedi.
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2451)

3- “Ne hastalığın bulaşması, ne uğursuzluk vardır. Öyle olsaydı, hastalığa yakalanan ilk canlıya hastalığı kim bulaştırdı?”
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2450)

4- “Hiç bir hastalığın (      bizatihi) bulaşıcılığı (      enfeksiyon) yoktur, şom tutmak (      uğursuzluk) yoktur ve öğey ve baykuş(      ötmesinin etkisi-akıldan geçirme-tasa-kaygı) yoktur, buyurdu.”
Bunun üzerine bir adam O'na doğru kalkarak      :        “Ya Resûlallah! Bir devede uyuz hastalığı olur sonra deve sürüsü ondan uyuz olur.” dedi. Resûlullah (      s.a.v.)      :       
“O, kaderidir. Yoksa ilk deveyi kim uyuz etti?" demiştir.
(      İbni Mâce, C.9. H.no      :        3540)

5- “Hastalığın, Allah'ın takdiri olmaksızın bulaşıcılığı yoktur, tıyere (      bir şeyi uğursuz saymak)da yoktur. Ben yararlı tefeülü (      bir şeyi uğurlu saymayı) severim.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3537)

6- “Bir şeyi uğursuz saymak bir nevi şirktir. Hâlbuki bazı şeyleri uğursuz sayma duygusu az da olsa kalbinden geçmeyenimiz yoktur. Lakin Allah bu duyguyu “Tevekkül ile giderir”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3538  )

1- Allah Teâlâ buyuruyor      :        «Kimin gözlerini alırım da sabreder ve karşılığını ancak Benden beklerse, onun için cennetten başka herhangi bir karşılığa razı olmam.» buyurdu.
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2401)

2- "Mümin, alnı terleyerek ölür."
(      Tirmizi, C.1. H.no      :        982)

3- “Müslümana fenalık, hastalık, keder, hüzün, ezâ, iç sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz; ancak Allahu Teâlâ bu musibetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarını ve günahlarını örter, bastırır.”
(      Buhari, Hasta ve Tıb, C.12. H.no      :        2)

4- Resûlullah (      s.a.v.), çocuğu öldüğü için ağlamakta olan bir kadının yanına geldi ve ona      :        "Allah'tan kork ve sabret!" dedi. Kadın      :        "Başıma gelen musibete sen aldırış etmezsin ki" dedi. Resûlullah oradan ayrılıp gittikten sonra (      kadına)      :        "O, Allah Resulü (      s.a.v.) idi" dediler. Kadın buna çok üzüldü, ölecekmiş gibi oldu. Hemen O'nun kapısına gitti, kapıcıları göremeyince, şöyle dedi      :        "Ey Allah Resulü! (      beni bağışla!) Seni tanıyamadım." Şöyle buyurdu      :       
"(      Asıl) sabır, felâketle ilk karşılaşma anında olur."
(      Ebû Dâvud, C.4.H.no      :        3124)

5- Amir er-Rami, şöyle demiştir      :        Ben memleketimizde idim. Birdenbire bizim için bayrakların ve sancakların dikilmiş olduğunu gördüm (      ve) "Bu da nedir?" dedim. "Bu Rasûlullah (      s.a.v.)'in sancağıdır" dediler. Bunun üzerine onun yanına vardım. Bir ağacın altında kendisi için serilen bir elbisenin üzerinde oturuyordu. Sahabeleri etrafına toplanmışlardı. Ben de onların arasına oturdum. Resûlullah (      s.a.v) hastalıklardan bahsediyordu.
"Bir mü'mine hastalık isabet eder, sonra Allah bu mü'mini o hastalıktan kurtarırsa o hastalık, bu mü'minin günahlarına kefaret, ileride başına gelecek işler hakkında ona bir öğüt olur. (      Fakat) bir münafık hastalanır da sonra iyileşecek olursa, tıpkı sahiplerinin bağlayıp da sonra salıverdiği bir deve gibi olur. Kendisini niçin bağladıklarını da bilmez, niçin saldıklarını da bilmez." buyurdu. Orada bulunanlardan bir adam      :        "Ey Allah'ın Resûlü bu hastalıklar da nedir? Vallahi ben (      hayatta) hiç hastalanmadım" dedi. Resûlullah (      s.a.v) de      :       
“Bizim yanımızdan kalk (      git). Çünkü sen bizden değilsin" dedi.
(      Ebu Davud, C.4. Cenazeler. H.no      :        3089)

6- “Sizden biriniz kendisine gelen bir sıkıntıdan dolayı ölümü istemesin. Fakat "Ey Allah'ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Benim için ölüm daha hayırlı olduğu zaman da canımı al" desin.
(      Ebu Davud, C. H.no      :        3108  )

7- “Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana dua etmesini kendisinden iste. Çünkü onun duası, meleklerin duası gibi (      makbul) dir.”
(      İbn Mâce, H.no      :        1441)

8- Resûlullah (      s.a.v.) 'in huzurunda humma hastalığından söz edildi, bir adam hummaya sövdü. Bunun üzerine Resûlullah (      s.a.v.), adama      :       
"Hummaya sövme! Çünkü ateş, demirin pasını-kirini giderdiği gibi humma hastalığı da günahları giderir.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3469)

9- Resûlullah (      s.a.v.), hummaya yakalanan bir hastayı ziyaretinde      :        "Sevin! Çünkü Allah diyor ki      :        «Humma, mümin köleme cehennem ateşindeki nasibinden musallat ettiğim ateşimdir»."
(      Rudani, C.2. H.no      :        2304)

10- "Hasta, hastalandıktan üç gün sonra ziyaret edilir."
(      Rudani, C.1. H.no      :        2381)

11- Allah Resulü (      s.a.v.), hastayı üç gün sonra ziyaret ederdi.
İbni mace (      Rudani, C.2. H.no      :        2380)

12- "Sizden birinin elini hastanın alnına ya da eline koyup nasıl olduğunu sorması, hasta ziyaretinin tamamındandır. Aranızdaki selamlaşmanın tamamı ise tokalaşmaktadır."
(      Rudani, C.2. H.no      :        2375)

13- “Ziyaret için bir hastanın yanına girdiğinizde iyileşeceğini söyleyerek moralini yükseltin, gerçi bu söz hiçbir şeyi önlemez fakat hastanın gönlünü hoş eder.”
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2087)

14- Hasta ziyaretinde, yanında gürültü etmemek ve az oturmak sünnettendir. Peygamber (      s.a.v.), hastayken yanında sesli konuşup ihtilâfa düşenlere      :        "Haydi yanımdan kalkıp gidin!” buyurmuştur.
(      Rudani, C.2. H.no      :        2379)

15- “Kişi için Allah katında öyle bir derece vardır ki, bu dereceye sağlığıyla imtihan olmadıkça nail olamaz, ona sadece o musibetle/hastalıkla ulaşır.”
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2414)

16- Ebû Hureyre ve îbn Abbâs      :        Resûlullah (      s.a.v.) bize bir hutbe îrâd ettiler. (      Konuşması içerisinde şu ifadelere de yer verdi)      :        "Kim bir hastayı ziyaret ederse, evine dönünceye kadar attığı her adım için kendisine yetmiş bin hasene yazılır ve yetmiş bin günah silinir. O kişi yetmiş bin derece yükseltilir ve kıyamet gününe kadar onu ziyaret eden ve ona istiğfarda bulunan yetmiş bin melek verilir. Kim de bir hastanın bir gün ve bir gece hizmetini görürse Allah Teâlâ onu Halil İbrahim ile haşreder ve sıratı şimşek hızında geçmesini bahşeder. Kim de bir hastanın ihtiyacı için koşuşturursa annesinden doğduğu günkü gibi bütün günahlarından sıyrılır." Ensâr'dan bir zât şöyle dedi      :        "Şayet hasta, yakını ya da ailesinden biri ise?" Şöyle buyurdu      :        "Yakınının ihtiyacını görmek üzere koşuşturan kimseden daha büyük ecir sahibi kim olabilir?!"
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2435)

17- Allah’ın elçisi (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        "Bir damar veya gözün rahatsızlanması, mutlaka işlenen bir günah yüzündendir. Allah'ın affettiği ise daha çoktur."
(      Rudani, C.2. H.no      :        2327)

18- Allah Teâla kıyamet gününde şöyle buyuracaktır      :        «Ey Ademoğlu! Ben hastalandım, beni ziyaret etmedin. »
"Ya Rabbi, Ben Seni nasıl ziyaret edebilirim ki, Sen âlemlerin Rabbisin!?"
«Bilmiyor musun falan adam hastalandı da sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulacaktın. »
"Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim de sen Beni doyurmadın."
"Ya Rabbi! Ben seni nasıl doyurabilirim ki, Sen âlemlerin Rabbisin!?"
«Bilmiyor musun falan kölem senden yemek istedi de onu doyurmadın. Eğer sen onu doyursaydın Beni yanında bulurdun. »
"Ey Âdemoğlu! Senden su istedim de Bana su vermedin."
"Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin. Ben Sana nasıl su verebilirim ki!?"
«Falan kölem benden su istedi de sen ona su vermedin. Eğer ona su verseydin şimdi onu katımda bulurdun. »
[Müslim] (      Rudani, C.2. H.no      :        2385)

19- "Kölesi hastalandığı zaman, Allah ona iki melek gönderip şöyle buyurur      :        ‘Bakın bakalım, ziyaretine gelenlere ne diyor?’ Eğer gelen ziyaretçilerine karşı, Allah'a hamdü senada bulunursa, (      melekler) hemen durumu yukarıya iletip Allah'a (      en iyi bildiği halde) bildirirler. Allah da şöyle buyurur      :        ‘Ben bu kölemin ruhunu alırsam, mutlaka onu cennetime koyacağım. Eğer şifa verip iyileştirirsem, ona etinden daha iyi bir et, kanından daha iyi bir kan vereceğim, üstelik bütün günahlarını da örtüp bağışlayacağım.’ " (      Rudani, C.2. H.no      :        2356)

20- İbn Mes'ûd      :        Allah Resulü (      s.a.v)'e vardım, baktım ki hummanın etkisiyle ateşler içinde titriyor. Elimle tuttum ve dedim ki      :       
"Şiddetli bir humma yüzünden titriyorsun." Bunun üzerine      :       
"Evet, sizden iki kişinin yanması kadar (      ateş nöbetiyle) yanıyorum" buyurdu.
"Öyleyse karşılığında iki ecir alacaksın" dedim.
"Evet; çünkü herhangi bir müslümana, hastalık veya başka bir sıkıntı isabet ederse, Allah onunla ağacın yaprakları dökmesi gibi, kötülüklerini ve günahlarını döker."
[Buhârî ve Müslim] (      Rudani, C.2. H.no      :        2302)

21- Şakîk (      b. Seleme)      :        Abdullah b. Mes'ûd hastalandı, onu ziyaret ettik. Kınanıncaya dek ağladı, sonra şöyle dedi      :        "Hastalığım için ağlamıyorum. Çünkü Resûlullah (      s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu duydum      :        “Hastalık günahlara bir keffârettir.” Hastalık, zafiyet anında geldiği için ağlıyorum. Çalışma ve gayret zamanında bu hastalık başıma gelmedi. Çünkü köleye hastalandığı zaman, hastalık sebebiyle yapamadığı için hastalanmadan önceki sevapları da yazılır."
(      Rudani, C.2. H.no      :        2313)

22- "Allah kölesini hasta eder, (      ve bu vesileyle) onun yalvarışını dinlemekten hoşlanır." sözü de Allah Teâlâ'nın indirdiklerindendir.
(      Rudani, C.2. H.no      :        2328  )

"HER HASTALIĞIN BİR İLACI VARDIR"

1- Bedeviler      :        Ey Allah’ın Resûlü! Hastalanırsak tedavi yoluna gidelim mi?
Resûlullah (      s.a.v.), şöyle buyurdu      :        “Tedavi olun, ey Allah’ın köleleri. Çünkü Allah yarattığı her bir hastalık için mutlaka şifasını (      devasını) yaratmıştır. Ancak bir hastalık müstesnadır” buyurdular. Bunun üzerine o hastalık nedir? Ey Allah’ın Resûlü dediklerinde; “O İhtiyarlıktır” buyurdu.
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2038  )

2- “İlacın en hayırlısı Kur'an'dır."
(      İbn-i Mâce, C.9. H.no      :        3533)

3- ”Allah hastalığı da şifayı da yarattı ve her dert için bir derman yarattı. Tedavi olunuz. Lakin haramla tedavi olmayınız.”
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3874)

4- "İbn Ebnhur el-Kebir'in dedesi Hayyan'ın      :        "Vücudun hastalığa tahammül ettiği sürece ilacı bırak!"
(      Rudani, C.4. H.no      :        7480)

5- Ebû Hızâme(      es-Sa'dî)      :        Bir gün, Resûlullah(      s.av)’e (      bir adam tarafından)      :        Tedavi için kullandığımız ilâçlar, şifâ isteğiyle okunan dualar ve korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne buyurursun? Bunlar Allah'ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi? diye soruldu. Resûlullah (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        “Bunlar da Allah'ın kaderindendir.“
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2065)

KABAK-MERCİMEK

1- “Kabak, hem dimağı besler, hem aklı artırır.”
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        2469)

2- “Kabak, dimağı güçlendirir. Mercimek, 70 peygamberin dilinde tavsiye edilmiştir.”
(      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        3945)

"KAN ALDIRMAK ŞİFADIR"

1- “Sizin tedavi olduğunuz şeylerde hayırlı olan bir şey varsa o da kan aldırmadır.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3476)

2- (      Mescid-i Haram 'dan Mescid-i Aksâ'ya) Götürüldüğüm gece (      miraçta) meleklerden karşılaştığım her büyük cemaatin hepsi bana şöyle söylüyordu      :        ‘Ya Muhammed, kan aldırma işine devam et.
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3477)

3- “Hacamat yaptıran kişi, Allah’ın en iyi kölesidir. Kanı yeniler, sırtı hafifletir ve gözü aydınlatır.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3478

4- “Peygamber (      s.a.v), (      bir defa) atından bir hurma dalı üzerine düşerek ayağı çıkmıştır.(      Râvi) Veki demiştir ki      :        Yâni Peygamber (      s.a.v) bir incinmeden dolayı ayağının üstüne hacâmet ettirmiştir.'
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3485)

5- "Hacamat, aç karnına daha faydalıdır. Kan aldırmak, aklı, bellek gücünü artırır, hıfzetme kabiliyetini kuvvetlendirir."
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3488  )

6- Resûlullah (      s.a.v), başındaki ağrıdan şikâyet eden bir kişi yoktur ki ona; “Kan aldır.” dememiş olsun. Ayaklarındaki ağrıdan sızlanan bir kişi de yoktur ki ona, “Onlara kına yak.” dememiş olsun.
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3858  )

7- Resulullah (      s.a.v) başından ve iki küreği arasından kan aldırdı      :        “Kim şu kanları dışarı akıtırsa, artık başka bir hastalık için bir başka yolla tedavi olmaması ona zarar vermez” buyurdu.
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3859)

8- ‘Resûlullah (      s.a.v) kendisinde bulunan bir ağrıdan (      Ves’ü) dolayı kalçasından kan aldırdı’.
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3863)
Ves’ü      :        Kemik ağrısı, kalça ağrısı, romatizma anlamına gelir.

9- ‘Peygamber (      s.a.v) ihramlı iken kendisinde bulunan yarım baş ağrısından (      es-Suda- eş-Şakika) dolayı, başından kan aldırdı.’
(      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        21)

KARPUZ

1- “Yemekten önce karpuz yemek, karnı yıkadıkça yıkar, hastalığı giderdikçe giderir.”
(      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        2289)

2- “Karpuzda on haslet vardır. Yemektir, sudur, güzel kokudur, meyvedir, çöğendir, mesaneyi yıkayıp temizler, mideyi yıkayıp temizler, meniyi çoğaltır, cinsi münasebet gücünü arttırır, karın hastalığına iyi gelir, cildi güzelleştirir.”
(      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        4020)


KÖTÜ İLAÇLARI KULLANMANIN-SARHOŞLUK VEREN ŞEYLERLE TEDAVİNİN YASAK OLUŞU

1- ‘Resûlullah (      s.a.v.) kötü ilaç kullanmaktan nehyetti.’
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3870)

2- ‘Resûlullah (      s.a.v.) habis ilaç, yani zehir kullanmayı yasaklamıştır.’
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3459)

3- ”Gerçekten Allah, hastalığı da şifayı da yarattı ve her dert için bir derman yarattı. Tedavi olunuz. Lakin haramla tedavi olmayınız.”
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3874)

4- Resulullah(      s.a.v.) içkiyi ilaç olarak kullanmaktan nehyetti. Sonra Resulullah (      s.a.v.)'a yine sordu. Resulullah (      s.a.v.), onu yine nehyetti. Dedi ki      :        “Ey Allah’ın nebisi, içki ilaçtır.” Resulullah (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        "Hayır, içki ilaç değildir, bilakis hastalıktır.” dedi.
(      Ebu Davud, C,4, H. no      :        3873)

5- Târik bin Süveyd el-Hadrami      :        Ya Resulullah (      s.a.v.), bizim memleketimizde üzümler var. Biz onun suyunu çıkarıp şarabını içiyoruz (      ne buyrulur)? dedim.
Allah’ın Elçisi (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        ”Hayır yapmayınız” buyurdu. Sonra ben (      tekrar) O’na müracaat ederek      :        ‘Biz onunla hastayı tedavi etmek isteriz’, dedim. Allah’ın Elçisi (      s.a.v.)      :        “O (      şarap) kesinlikle şifâ değildir ve lâkin bir hastalıktır” buyurdu.
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3500)

6- Bir doktor ilaca kurbağa koymanın hükmünü sordu. Peygamber(      s.a.v), kurbağayı öldürmekten nehyetti.”
(      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3871)

KÜL İLE TEDAVİ

1- Ebû Hâzim      :        Sehl b. Sa’d’a, ‘Resûlullah (      s.a.v.)’in Uhud’daki aldığı yara ne ile tedavi edilmişti?’ diye soruldu ve ben de konuşulanı işitmekte idim. Sehl cevaben şöyle dedi      :        ‘Bunu benden daha iyi bilen kimse kalmadı. Ali, kalkanının içinde su taşıyor, Fatıma’da kanın bulaştığı yerleri yıkıyordu. Sonra bir hasır parçası yakıldı ve onun külü yara üzerine konuldu.’
(      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        37)


" MANTAR-ACVE HURMASI VE DOMALAN ŞİFADIR"

1- “Medine’nin ‘Aliye’ denilen yüksek yerlerinin Acve (      balçık) hurmasında şifa vardır. O, sabahın ilk vaktinde tiryak (      panzehir)tır.”
(      Müslim, Eşribe, C.6. H.no      :        2048  )

2- “Kim her sabah Acve hurmasından yedi tane yerse o gün ona zehir ve sihir zarar vermez.”
(      Ebu Davud, C.4. H.no      :        3876)

3- Sa’d (      b. Ebî Vakkâs)      :        Bir gün iyice hastalanmıştım. Resûlullah (      s.a.v) ziyaretime geldi ve elini göğsümün üzerine koyup; “Sen kalp hastası bir adamsın. Sakîf’in kardeşi Haris b. Kele-de’nin yanına git. Çünkü o hastalıklara ilaç yapmakla uğraşan bir kimsedir. (      Ona söyle) Medine’nin Acve hurmasından yedi tane alsın, çekirdekleriyle (      birlikte) dövsün, sonra onları suya koyup sana içirsin” buyurdu.
(      Ebu Davud, C.4. H.no      :        3875)

4- Allah’ın Elçisi (      s.a.v.) şöyle buyurdu      :        “Mantar, kudret helvası gibi külfetsiz nimetler nevinden bir rızıktır. Suyu da göz hastalığına şifadır. Acve (      Medine-i Münevvere) hurması, cennet meyvelerindendir ve delilik hastalığına şifadır.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3453)

5- “Mantar, kudret helvası cinsinden bir rızıktır. Suyu göze şifadır. Acve hurması; Cennet meyvelerinden olup zehire karşı şifadır.” buyurdu.
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3454-3455)

6- Ebû Hureyre      :        ‘Üç, beş veya yedi mantar veya domalanı alıp sıktım, suyunu cam bir kap içersine koydum, onunla bir cariyemin gözünü sürmeledim de iyileşti.’ (      Tirmizi, C.2. H.no      :        2069)

7- “Hurmalarınızın en iyisi ‘el-Bürenni Hurması’dır; hastalığı giderir, (      sürekli yiyen) bir kimsede hastalık olmaz.”
(      Rudani, C.4. H.no      :        7529)

MİSVAK KULLANMAK

1- “Ümmetime yahut insanlara, meşakkat vermem endişesi olmasaydı, her namaz kılarken, misvak kullanmalarını emrederdim."
(      Buhari, Cuma. C.2. H.no      :        12)

2- ‘Resulullah (      s.a.v.) geceleyin kalktığı zaman ağzını (      ve dişlerini) iyice ovalayıp temizlerdi.’
(      Buhari, Cuma. C.2. H.no      :        14)

NAR

1- Ali      :        ‘Narı içindeki posası ile yiyin. Çünkü o midenin temizleyicisidir.’
(      Rudani, C.3. H.no      :        5564)

NAZAR

1- Esma binti Umeys      :        “Ey Allah’ın Resûlü! Cafer’in çocuklarına nazar değiyor. Onlara şifa dileğiyle okutayım mı?” Resûlullah (      s.a.v.); ‘Evet, şayet kaderi geçip değiştirebilecek bir şey olsaydı bu göz değmesi olurdu ” dedi.
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3510)

2- ‘Resûlullah (      s.a.v.) cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınır ve dualar okurdu. Cinlerin nazarından, sonra insanların nazarından Allah'a iltica ederdi. Muavvizetan sureleri (      Nas ve Felak) nazil olunca, diğer okuduğu şeyleri bıraktı ve bu iki sureyi okumaya başladı.’
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3511)

3- Ebû Ümâme      :        “(      Babam) Sehl bin Huneyf yıkanırken yanından Âmir bin Rebia geçti ve (      onun vücûdunun güzelliğini kasdederek)      :        ‘Henüz evlenmemiş örtülü genç kızın cildi dâhil bugünkü gibi (      hiçbir güzel) görmedim.’ dedi. Bu lâftan hemen sonra Sehl bin Huneyf yere yıkıldı. Bunun üzerine Sehl, Peygamber (      sav)’e götürülüp O’na      :       
‘(      Ya Resulallah)! Nazar çarpması nedeniyle yere yıkılmış vaziyette Sehl’e yetiş.’ denildi. Resûlullah      :        “Kimden şüpheleniyorsunuz?” buyurdu. Onlar      :        Âmir bin Rebia, dediler. Resûlullah (      Âmir’i azarlayarak)      :       
“Neye binâen biriniz din kardeşini öldürüyor? Biriniz (      din) kardeşinden beğendiği–hayran kaldığı bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için duâ etsin.” buyurdu.
Sonra bir miktar su istedi ve Âmir’e abdest almasını emretti. Âmir de yüzünü, dirseklerine kadar kollarını, dizlerini ve belden aşağıyı yıkadı ve Peygamber, bir kapta biriken bu suyu başına dökmesini Âmir’e emretti.
(      Râvilerden) Süfyân demiştir ki      :        Mamer’in Zührî’den rivayetine göre      :        Ve Peygamber (      s.a.v) o kabı onun arkasında ters çevirip yere koymasını Âmir’e emretti.”
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3509)

4- İbn Abbâs      :        “Resûlullah (      s.a.v.), torunu; Hasan ve Hüseyin’i şu şekilde okuyarak tedavi eder ve İbrahim(      a.s.)’da oğlu İsmail ve İshâk’ı aynı şekilde okuyarak tedavi ederdi.” buyururlardı. “Her ikinizi de Allah’ın noksansız tüm kelimeleriyle her türlü , zehirli tan ve dokunan her türlü gözden Allah’a dırırım.” (      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3525)

5- “Biriniz hastalığına yakalanırsa iyi bilin ki sıtma ateşten bir parçadır. Onu su ile söndürsün. Sabah namazından sonra doğmadan önce bir veya bir ya girsin, suyun akışına karşı dursun ve “Allah’ın adıyla, Allah’ım kölene şifa ver, Peygamberini doğrula.” desin, o akarsuya üç kere dalsın üç seferde iyileşmezse beş, yedi, dokuz sefer o suya dalsın. Allah’ın izniyle dokuza varmadan geçer.”
(      Tirmizi, C.2. H.no      :        2084)

6- Ayşe      :        ‘Resûlullah (      s.a.v) hastalandığı zaman kendi üzerine Muavvize surelerini okurdu ve üflerdi. Son hastalığında ağrısı şiddetlenince ben O'na (      Muavvize sûrelerini) okur ve bereketini umarak O'nun eliyle unu sıvardım.’
(      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3529)

8- “Allah Teâlâ’nın insan hakkındaki ve kaderi dışında ümmetimden öleceklerin çoğu nazar ile olacaktır.”
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno      :        2448  )

9- Rafi b. Hadic      :        “Bir gün Resulullah (      s.a.v.)'in huzuruna girdim. Yanlarında et dolu bir tencere kaynıyordu. Canım bir parça çekti, alıp yedim. Yedikten sonra 1 yıl rahatsızlandım. Daha sonra durumu Resulullah (      s.a.v.)'e anlattım, şöyle buyurdu      :        “O et parçasında 7 kişinin gözü vardı. “ Sonra Resulullah (      s.a.v.) karnımı ovdu, ben de onu yeşil bir kütle halinde dışarıya attım. Resulullah '(      s.a.v.)i hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, şu ana kadar karnımdan herhangi bir rahatsızlık hissetmedim.
(      El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno      :        2449)

10- Abdullah bin Mes'ûd'un zevcesi      :        “Yaşlı bir kadın yanımıza girip humre (      denilen bir nevi veba) hastalığına okurdu. Ayakları uzun bir divanımız vardı. (      Eşim) Abdullah eve gireceği zaman (      geldiğini sezdirmek için) öksürüp seslenirdi. Günün birinde Abdullah eve girdi. Okuyucu yaşlı kadın onun sesini duyunca ondan saklandı. Abdullah da gelip yanıma oturdu ve eli bana dokununca bir ipliğe değdi. Sonra      :        ‘Bu nedir?’ dedi. Ben de      :        ‘Humre (      denilen) hastalığa benim için bu ipliğe okundu.’ dedim. Bunun üzerine Abdullah ipliği çekip keserek attı ve      :        ‘Abdullah'ın ev halkına şirk sayılan bir şeyi kullanmaya ihtiyaçları yoktur. Ben, Resulullah (      s.a.v.) 'den      :       
“ler, nazarlıklar ve büyü şüphesiz bir (      yani Allah'a koşmak)tır” buyurduğunu işittim.’ dedi. Ben      :       
‘Bir gün dışarı çıktım da falan adam beni gördü. Bunun üzerine onun tarafındaki gözüm yaşardı. O günden beri gözüme okutturduğum zaman gözümün yası durur ve okutmayı bıraktığım zaman gözüm yaşarır.’ dedim. Abdullah      :        ‘O, şeytandır. Sen ona ettiğin zaman seni bırakır ve ona ettiğin zaman parmağı ile senin gözüne dürtüyor. Lâkin eğer sen, Resulullah (      s.a.v.)'in yaptığı gibi yapsaydın senin için hayırlı ve şifaya kavuşman için çok münâsip olurdu      :        Gözüne su serpip şöyle dersin      :        “Bu hastalığı gider, Ey insanların Rabbi. Şifa ver. Ancak sen şifa verirsin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa ihsan buyur.” dedi.”
(      İbn-i Mace, C.9. H.no      :        3530)

NESÂ SİNİRİNİN ŞİFASI

    1- “nin şifası arabî bir un kuyruğudur. Bu kuyruk eritilip üç parçaya bölünür, sonra her gün sabahleyin aç karnına bir parça içilir.”

    (      İbn-i Mâce, C.9. H.no      :        3463)
    Nesâ      :        Oturak hizasından topuğa uzanan bir sinire verilen isimdir.
    El-Muvaffak demiş ki      :        Bu tür tedavi, Araplara ve kuru havadan dolayı anılan hastalığa tutulan kimseler için yararlıdır. Arabî koyundan maksad; yağı az olup kırsal kesimlerde yavşan ve sinameki gibi bitkilerle beslenen koyundur.

    SARIMSAK

    1- Muğîre bin Şu'be      :        Bir gün yiyip (      namaz kılmak üzere) Peygamber (      s.a.v.)'in mescidine varmıştım, (      ben) mescide girince Peygamber (      s.a.v.) (      herhalde benden) bir koku hissetti ki, namazını bitirince      :        "Her kim şu sarımsak bitkisini yerse su kendisinden gidinceye kadar bize (      mescidimize) yaklaşmasın" buyurdu. Namazı tamamlayınca yanına varıp; Ey Allah'ın Resûlü, Allah için elini bana vereceksin, dedim. Elini lütfedip bana verdi, ben de elini tutup yenimin arasından göğsüme götürdüm. O sırada ben göğsü sarılı idim. Göğsümün sarılı olduğunu anlayınca; "Senin özrün var" buyurdu.
    (      Ebu-Davud, C.4. H.no      :        3826)

    2- Peygamber (      s.a.v.) sarımsak ve soğan diye bildiğimiz şu iki bitkiyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur      :       
    "Bunları yiyen lerime yaklaşmasın. Eğer mutlaka yemeniz gerekiyorsa pişirmek suretiyle onlarda bulunan ağır kokuları gideriniz de ondan sonra yiyiniz."
    (      Ebu-Davud, C.4. H.no      :        3827)

    3- “Sarımsak yiyin ve onunla tedavi olun. Onun yetmiş hastalığa karşı şifası vardır. Eğer bana melek gelmeseydi bende onu yerdim. “
    (      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        4258  )

    'SARISABIR' VE 'SÜFA' OTU

    1-"Sarı Sabır" ve "süfa'' otunda ne gibi şifalar vardır bilseniz!”
    (      Rudani, C.4. H.no      :        7548  )
    Süffâ' ise hardal otunun adıdır. Ancak hurf denen bir başka ota da süffâ diyen olmuştur. Dilimizde hurf'un karşılığı "yüzerlik otunun tohumu"dur.

    SEMİZOTU

    1- Resulullah(      s.a.v.) nun yanından geçti, ayağında yara vardı. Onunla ayağının yarasını tedavi etti ve şifa buldu. Şöyle buyurdu      :        “Allah seni mübarek kılsın! Dilediğin yerde bitesin, zira sen en küçüğü baş ağrısı olmak üzere 70 derde devasın.”
    (      El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno      :        2409)

    "SİNAMEKİ KULLANMAK ŞİFADIR"

    1-'Sinameki' ve sennut (      bal ve tereyağı), yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde, samdan başka her hastalığa şifa vardır."
    (      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3457)
    Sinemaki, iyice ufaltılıp biraz bal ve tereyağına karıştırılarak yenir.
    Sennut      :        Tereyağı tulumuna konan bal. Dereotu. Tereyeğı, bal, kimyon.

    2- Allah’ın Elçisi (      s.a.v.) Esma binti Umeys'e      :        "olarak hangi ilacı kullanıyordun?" dedi. "Şübrüm otunu kullanıyorum deyince”, Allah'ın Elçisi (      s.a.v.)      :       
    "O çok şiddetli yapar" buyurdu."Sonra, ‘Sinameki kullanmaya başladım.’ dedim." Bunun üzerine      :       
    "Eğer bir şey ölüme şifa olsaydı bu 'sinameki otu' olurdu" buyurdular.
    (      İbn Mâce, C.9.H.no      :        3461)
    Şübrüm      :        İshal olmak için kullanılan bir bitkidir. Mercimeğe benzer tanecikleri vardır. Kökü süt ile doludur. Yaprağı, kökü ve sütü müshildir. Bir kavle göre Şübrüm yavşan denilen bitkinin bir nevidir. Sena i      :        Sinamekidir.
    -Tuhfe yazarı      :        Şübrüm çok fena ishale sebebiyet verdiğinden dolayı tabibler bunu kullanmamayı tavsiye ederler. El-Cezeri, en-Nihâye’de      :        Şübrüm, nohuta benzer tanelerdir. Pişirilip tedavi için suyu içilir. Bir kavle göre yavşan denilen bitkinin bir nevidir, demiştir.

    2- “Sinameki ve her derde deva vardır.”
    (      Ramuz El Ehadis, C.1. H.no      :        2575)


    "SİNEKTE ZEHİR VE ŞİFA VARDIR"

    1- “Sizden birinizin kabına sinek düştüğü zaman o kişi onun her tarafını batırsın, sonra çıkarıp atsın. Çünkü sineğin iki kanadının birisinde şifa, diğerinde hastalık vardır. “
    (      Buhari, Tıb, C.12. H.no      :        92)

    SİRKE

    1- “Sirke ne güzel katıktır."
    (      Ebu-Davud, C.4. H.no      :        3820)

    ”ŞİŞMANLAMANIN YOLLARI"

    1- Ayşe      :        “ Resûlullah (      s.a.v) ile zifafa girmem için annem beni şişmanlatmak istiyordu. Bütün çabalarına rağmen onun istediği kiloyu alamadım. Nihayet bana yaş hurma ile hıyar yedirdi de en güzel şekilde şişmanladım.” (      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3903)

    SU İÇERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ

    1- ‘Resûlullah (      s.a.v.) ayakta su içmeyi yasakladı. Dedik ki      :        "Ey Enes! Ayakta yemeği de mi yasakladı?"
    "Bu daha şiddetli yasaktır." Yahut şöyle dedi      :        "Bu daha kötü ve çirkindir!"
    (      Tirmizi, C.2. H.no      :        1879)

    2- İbn Ömer      :        ‘Biz, Resûlullah (      s.a.v.)'in zamanında yürürken yerdik, ayakta su içerdik.’
    (      Tirmizi, C.2. H.no      :        1880)

    3- "Devenin içişi gibi tek bir içişle su içmeyin; lâkin dinlenerek ikişer-üçer içişle için. İçtiğinizde besmele çekin, içmeyi bitirdiğinizde ise Allah'a hamdedin!"
    (      Tirmizi, C.2. H.no      :        1885)

    4- Resûlullah (      s.a.v.) yüzükoyun yatarak dudaklarla, bardaksız ve avuçlamaksızın, su içmekten men etti ve tek elin avucuyla suyu avuçlayıp içmemizi yasakladı      :        “Herhangi biriniz köpeğin su içtiği gibi (      kapsız ve avuçsuz) dudakları ile su içmesin ve Allah'ın kızdığı kavmin içtiği gibi tek elin avucu ile içmesin. Geceleyin de kabı hareket ettirip kontrol etmedikçe ondan su içmesin. Meğerki kabın üstü ve ağzı iyice örtülü ola. Kim bir kaptan içebildiği halde tevazu (      yani gönül alçaklığı) niyetiyle avuçlarıyla su içerse Allah ona parmakları sayısınca sevaplar yazar. Avuç, Meryem oğlu İsa (      a.s)’ın kabıdır. Çünkü İsa, bardağı atarak      :        Öf bu dünya ile beraberdir (      veya dünya ile beraber buna öf) dedi."
    (      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3431)
    Not      :        Zevâid'de şöyle denilmiştir      :        Bunun senedinde Bakîyye bulunur. Bu râvl tedlisçidir ve bu hadisi an'ane ile rivayet etmiştir.
    Ed-Dümeyrl de      :        Bu, münker bir hadistir. Yalnız müellif tarafından rivayet edilmiştir. Senedde anılan Ziyad bin Abdi İlah tanınacak gibi değildir. Müellif onun yalnız bu hadîsini rivayet etmiştir.

    5-‘Resûlullah (      s.a.v.) bardağın kırık yerinden su içmeyi ve içilecek şeyin içerisine üflemeyi yasakladı.’ (      Ebû Dâvûd, C.4. H.no      :        3722)

    6- ‘Resûlullah (      s.a.v.), nekîr; şarap için kullanılan ağaç fıçılara, müzeffet; zift, karasakızla sırlanmış küplere, dübbâ; boş kuru kabaklara, hantem; içi sırlı ağzı yandan toprak kablarına hurma yahut üzüm şırası (      meşrubat) koymaktan nehyetti.’
    (      Müslim. C.6. H.no      :        37-1995)
    Herhangi bir içecek bu kaplarda süratle sarhoş edici özellik kazanır. Taştan ve sandan (      tunçtan) yapılan kaplar, bu dört kap gibi, alkole dönüşümü hızlandırmaz.

    7- "Sizi ağaç fıçıdan, ziftlenmiş kaptan, çömlekten ve (      içine şıra kurulan) kabaktan ve üstüne ilave yapılmış ve başı kesik gırbeden nehyederim. Lakin deri su kabından için sonra ağzını bağlayın."
    (      Ebu Davud, C.4. H.no      :        3693)

    8- “Sizler şıralarınızı deri kaplarda tutun”.
    (      Müslim. C.6. H.no      :        55-1997)

    9- “Ziftlenmiş kaplar, kabak ve ağaç fıçılarında meşrubat yapmayı ve saklamayı yasakladı. Resulullah (      s.a.v) için şerbet yapılacak kap bulunamaz ise taştan oyulmuş büyükçe bir kaptan yapılırdı.’
    (      Nesai, C.3. H.no      :        5553)

    10- "Sizleri deri kaplar müstesna şerbetlerden nehyetmiştim. Şimdi her nevi kaptan içebilirsiniz. Ancak sarhoş edici içki içmeyiniz.”
    (      Müslim. C.6. H.no      :        65-1998  )

    11- Resûlullah (      s.a.v.) misvakı enlemesine kullanırdı, suyu emerek içerdi, arada üç nefes alarak şöyle derdi      :        “Bu, daha afiyet verici, daha koruyucu ve daha iyidir”
    (      Rudani, C.3. H.no      :        5583)

    12- İbn Abbas      :        Resulullah (      s.a.v)’ su içerken gördüm, üç nefeste içti. O’na “ya Resulullah! Suyu üç nefeste içtin” dedim. O’ da buyurdu ki      :        “Evet, üç nefeste içmek daha şifalı ve boğaz için daha faydalı ve sağlıklıdır.”
    (      El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2394)

    SUSAM YAĞI

    1- Resûlullah (      s.a.v.)'in susam (      yağı)nı burnuna ilaç olarak verdiğini bildirmiştir.
    (      El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2412)

    TUZ

    1- “Sizin katığınızın başı (      efendisi) tuzdur."
    (      İbn Mâce, H.no      :        3315)

    2- “Yemek yiyeceğin zaman tuz ile başlayıp tuz ile bitir; zira tuz 70 hastalığa şifadır. Bunların başı cinnet, cüzzam, alaca, azı dişi ağrısı, boğaz ağrısı, karın ağrısıdır.”
    (      El Metalib ul-Aliye, C.2. Hno      :        2350)

    KURU ÜZÜM

    1- “Kuru üzüm yemelisiniz. Çünkü o safrayı, balgamı bertaraf eder, damarları takviye eder, yorgunluğu giderir. Ahlakı güzelleştirir, ruha ferahlık verir, üzüntüyü giderir.”
    (      Ramuz El Ehadis, C.2. H.no      :        3946)


    "UD-İ HİNDİ VE ZEYTİNYAĞINDA ŞİFA VARDIR"

    1- Ümmi Kays      :        Süt emen oğlumun bademcik hastalığını kendim tedavi etmiştim. Peygamber (      s.a.v.)'in huzuruna girdiğimde, Allah'ın Elçisi (      s.a.v.) bana şöyle buyurdu      :       
    ‘Niçin çocuklarınızın boğaz hastalığını, elle sıkıp, acıtarak tedavi etmeye çalışıyorsunuz? Şu 'Ud-i Hindi''yi kullanmaya devam ediniz. Çünkü bu 'Hind bitkisi'nde yedi türlü şifa vardır. Zatu'l-Cenb hastalığının ilacı ondadır. O, uzre denilen boğaz hastalığı için buruna çekilir. Zatu'l-Cenb hastalığı için de, (      su ile) hastaya ağızdan verilip içirilir. "
    (      Müslim, C.7. H.no      :        2214)
    Uzre      :        Bademciğin iltihablanması ve şişmesi.
    Ud-i Hindi(      Kust), Topalak otuda denilir.
    Ud-i Hindi, siyahca ve daha hareketlidir. Topalak otuda denilir.
    Enfiye gibi buruna çekilerek şişmiş bademciğin tedavisinde suya ıslatılarak ağızdan alınıp zatüre hastalığının tedavisinde kullanılır. Ud-i Bahri beyazdır.

    2- Resulullah (      s.a.v) Ümmü Seleme’nin yanına girdi. Yanında genzinden kan sızan bir çocuk vardı. Resulullah (      s.a.v)      :        “Bu nedir?” diye sordu. Oradakiler      :        “Boğazı rahatsız” karşılığını verdiler. Bunun üzerine peygamber (      s.a.v) şöyle buyurdu      :        “Çocuklarınıza niçin işkence çektiriyorsunuz; zira birinizin kust-i hindi otu alıp, onu yedi kez su ile ovması ve hastanın ağzına koyması yeterlidir.” Ravi der ki      :        peygamber (      s.a.v)’in dediğini yaptılar ve çocuk şifa buldu.
    (      El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2403)

    VEBA-KARANTİNA

    1- “Hasta develeri olan kimse, bu develerini, sağlıklı deve sahibinin develerine uğratmasın."
    (      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3541)

    2- “Bir yerde taun bulunduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Sizin bulunduğunuz yerde vuku gelirse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.”
    (      Ebû Dâvud, C.4. H.no      :        3103)

    3- Ferve b. Müseyk      :        Ey Allah'ın Resûlü (      s.a.v.), bizim elimizde "Ebyen" denilen bir arazi var. Bu bizim çiftliğimizin ve ziraat mahsullerimizin arazisidir; ve bu arazide veba hastalığı vardır. Yahutta buranın vebası çok şiddetlidir. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? diye sordum. "Orayı terket. Çünkü ölüm böyle bulaşıcı hastalıklara yakın durmaktan ileri gelir" buyurdu.
    (      Ebû Dâvud,C.4. H.no      :        3923)

    4- "Veba olan yeri tamamen bırak! Zira hastalıklardan insanı helak edeni de vardır."
    (      Rudani, H.no      :        2343)

    5- Allah’ın elçisi (      s.a.v.) vebadan söz ederek buyurdu ki      :        "Bu öyle bir ceza ya da azaptır ki, bazı milletler buna uğratılmıştır. Daha sonra ondan bir kısmı yeryüzünde kalmıştır. Bazen gider, bazen gelir. Onun bir ülkede olduğunu duyan, oraya gitmesin. Bulunduğu ülkede olursa, ondan kaçmak için oradan ayrılmasın!"
    (      Rudani, C.1. H.no      :        2340)

    6- “Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız sakın oradan çıkmayın!” Bunun üzerine Ömer, Allah'a hamdü senada bulundu ve sonra oradan ayrıldı.
    (      Rudani, C.2. H.no      :        2339)

    "YARALARI KINA İLE TEDAVİ EDİN"

    1- ‘Peygamber (      s.a.v.)'in bir tarafı yaralandığı veya bir tarafında diken battığı zaman o yerin üzerine 'kına' koyardı.’
    (      İbn Mâce, C.9. H.no      :        3502)

    2- Resûlullah (      s.a.v.)'ın hizmetçisi Selma      :        “Resûlullah (      s.a.v.), bıçak yarası, taş ve dikenden meydana gelen bir yara olursa o yara üzerine kına koymamı bana emrederdi.”
    (      Tirmizi, C.2. H.no      :        2054)

    3- Selma el-Hadim      :        Ailelerinin herhangi birinde ‘çıban ve yara’ olduğu zaman Peygamber (      s.a.v.), bana      :        “O yaranın üstüne ‘kına’ koymamı emrederdi.”
    (      Rudani, C.4. H.no      :        7532)

    4- “Kına yakın, zira o kokusu güzel olup, baş ağrısını giderir.”
    (      El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no      :        2408  )

Peygamber Efendimiz (      sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bunun için misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır.

Misvak sıcak bölgelerde yetişen "erak" ağacının kökleridir. Lifli bir yapısı vardır. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır. Hem mekanik hem de kimyevî olarak pek çok faydaları vardır. Bunları Hadisi Şerifler ve bizzat Rasulûllah'ın uygulamaları ışığında madde madde açıklamaya çalışalım.

1. Misvak, ağız için temizlik, Allahu Teala'nın rızasına sebep ve gözlere de ciladır, (      1)

2. Misvak ağız için temizliktir ve Aziz ve Celil olan Allah'ın rızasına sebeptir. (      2)

3. Misvakta on hassa vardır      :        Ağzı tatyib eder, diş etlerim güçlendirir, göze cila verir, balgamı giderir, dişin çürümesini önler, sünnete uygun olur, melaikeyi sevindirir, Rabbi razı eder, hasenatı artırır, mideye sıhhat verir. (      3)

4. Misvak kullanın. Zira misvak ağzı temizler ve Rabbin rızasını kazandırır. (      4)

Bu hadis-i şeriflerde misvakın faydaları zikrediliyor. Misvak kullanmak, ağız için temizlik ve hoşluk sebebidir. Fırçalanmayan dişler sararır, aralarında ve diplerinde gıda artıkları birikir. Bunlar ağız kokusuna ve diş çürümelerine sebep olurlar. Diş etlerinde iltihaplanmalar olur. Misvak kullanmakla dişlerin çürümesi ve diş etlerinin iltihaplanması önlenir. Misvakın gözlere canlılık vermesi ve balgam söktürücü etkisi kimyasal özellikleriyle ilgilidir.

Allah-u Teala güzel olan şeyleri, temiz olan şeyleri; peygamberinin tavsiyelerine uyulmasını sevdiği için, misvak kullanılmasından hoşnut olur. Melekler de temiz olan şeyleri severler ve kötü kokulardan rahatsız olurlar. Onun için onlar da sevinirler.

5. Misvak, erkeğin fesahatini artırır. (      5) Fesahat, güzel konuşmak demektir. Sesin oluşumunda dişlerin de fonksiyonu olduğu için, temiz ve bakımlı dişlerin sesin güzelleşmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.

6. Niçin sararmış dişleriniz ile huzuruma giriyorsunuz? Misvak kullanınız! (      6) Bu hadis-i şerifte ağız ve diş bakımı yapmayanlara bir azarlama var. Kendilerine zarar verdikleri gibi, çevredeki kimseleri de kötü görünüşleri ve ağız kokularıyla rahatsız edeceklerine işaret ediliyor.

7. Şu dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir      :        Sünnet olmak, koku sürünmek, misvak kullanmak, evlenmek. (      7) Peygamberler insanlığın rehberleridir. Peygamber (      sav) Efendimizden önceki peygamberlerin de ağız ve diş bakımına önem verdikleri, misvak kullandıkları ifade ediliyor.

8. Misvak ve cuma guslü her Müslüman için gereklidir. (      8  )

Buraya kadar misvakın lüzumu ifade edildikten sonra, bundan sonraki hadis-i şeriflerde Rasulûllahın uygulaması anlatılıyor      :       

1. Misvak kullanmadan uyumazlardı. (      9)

2. Uyudukları zaman misvak başuçlarında bulunurdu. Uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı. (      10)

3. Misvakı enlemesine kullanır, suyu emerek (      süzerek) içerlerdi. Üç defa nefes alır ve derlerdi ki      :        Bu türlü içmek daha iyi, hazmı daha kolay ve sıhhate daha uygundur. (      11)

4. Aişe (      Ra) şöyle demiştir      :        "Peygamber (      sav) evine girdiği zaman ilk yaptığı iş, misvak ile dişlerini temizlemek olurdu" (      12)

5. Ebu Musa (      ra) şöyle dedi "Ben Peygamber'in huzuruna girdim, misvağın bir ucu dilinin üzerinde bulunuyordu." (      13)

6. Rasulullah (      sav) hiçbir namaza misvak kullanmadan çıkmazdı. (      14)

7. Rasulullah (      sav) geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktığı zaman ağzını (      dişlerini) misvak ile ovalardı. (      15)

8. Rasulullah (      sav) geceleri iki rekatta bir selam vererek teheccüd namazı kılar ve her selam verişinde misvak kullanırdı. (      16)

9. Abdullah ibni Abbas (      ra), şöyle anlatmıştır      :        Bir gece Peygamber (      sav) 'in yanında kaldım. Peygamber gecenin sonuna doğru kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı, sonra Al-i İmran süresinin şu ayetlerini okudu      :       

"Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirleri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta iken, oturur iken, yanları üstünde yatar iken hep Allah'ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. Şöyle derler      :        Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru."

Sonra eve döndü, misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı, sonra yattı. Sonra kalkıp tekrar dışarı çıktı ve semaya nazar etti. Yine bu ayetleri okudu. Sonra döndü, tekrar misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı. (      17)

Resulullah (      sav) Efendimizin misvakla ilgili emir ve tavsiyeleri şöyle

1. Ümmetimi meşakkate düşürmüyor olsaydım, onlara her namazın önünde misvakı emrederdim. (      18  )

2. Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim. (      19)

3. Oruç tuttuğunuzda sabahleyin misvak kullanın, lakin akşama doğru kullanmayın. Akşam üzeri iki dudağı kurumuş oruçlu bir kimse için misvak uygun olmaz. Zira o kurumuş dudaklar kıyamet gününde gözü önünde bir nur olacaktır. (      20)

4. Sizin ağızlarınız Kur'an için yollardır. Onları misvakla temizleyin. (      21)

5. Misvak kullanınız. Zira misvak ağzı temizleyen ve Rabbi razı eden bir alettir. Cebrail her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. Öyle ki, bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk vereceğinden korkmamış olsaydım misvak kullanmalarını emrederdim. Ben o kadar çok misvak kullanırdım ki, dudaklarıma iz yapmasından ve dişlerimin aşınacağından korkardım. (      22)

6. Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.(      23)

7. Ben, misvak kullanmakla o derece emredildim ki, üzerime farz kılınacağının sandım. (      24)

8. Cebrail misvak kullanmayı bana o kadar tavsiye etti ki, azı dişlerimden endişe ettim. (      25)

9. Misvak kullanarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır. (      26)

10. Misvak olmadığında, parmak misvak yerine geçer. (      27)

Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğini anlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkanların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (      sav) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.

Dipnotlar      :       

Müslim tercümesi      :        (      12) c.1 s. 327/44, (      13) c.1 s.327/45, (      15) c.1 s. 328/46. (      17) c.1 s.328/48

Tirmizi-tercümesi      :        (      7) c.1, s.246/5, (      18  ) c.1, s.38/22

Terğîb ve Terhîb tercümesi      :        (      4) c. 1 s. 246/6, (      14) c.1 s. 246/8, (      16) c.1 s. 247/9, (      19) c.1 s. 244/2, (      22) c.1 s. 247/10, (      23) c.1 s. 248/11, (      24) c.1 s. 247/12, (      25) c.1 s. 247/13, (      26) c.1 s. 250/16,

Ramuz el-Ehadis      :        (      1) s. 214/10, (      2) s. 214/7, (      3) s. 325/1, (      5) s. 214/8, (      8  ) s. 214/9, (      9) s.548/2, (      10) s. 548/3, (      11) s. 554/14, (      20) s.3/4, (      21) s.116/ 8, (      27) s. 190/1,

İhya      :        (      6) c.1 s.354

Misvak Kullanmak Sünnettir

Ağız ve diş sağlığına ayrı bir önem veren Peygamber Efendimiz (      asm), bunun misvak kullanmak suretiyle yapılması hususunda da ısrarlı teşvik ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bir hadislerinde, “Ümmetime meşakkat vereceğinden endişe duymasaydım, misvak kullanmalarını farz kılardım"1 buyurmuşlar, kendileri de hiçbir zaman misvakı terk etmemişlerdir.

Dr. Rodat ve Dr. Kneth Kiodell’in tesbitlerine göre, misvakta mikropları imhâ eden sinnigrin ve penisilin maddesi bulunmakla beraber, bugün diş macunlarında kullanılan “sodyum bikarbonat" da mevcuttur. Bu maddeler, diş üzerindeki tortu ve artıkları eriterek, dişin delinmesini ve çürümesini önlemektedirler. (      2)

Misvak kullanmak sünnettir. Efdal olan, ağız ve diş sağlığı açısından konunun uzmanlarınca da tasvip gördüğü üzere, misvak kullanmaktır. Ancak misvak elde etme imkânı olmadığında, diş macunu ve fırçası da sünnet niyetiyle kullanılabilir.

Dipnot      :       

1-İbn-i Mâce, Tahâret, 7;

2-A. Abdurrezzâk, Sivâk, s. 119, 181;

1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (      Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).

2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (      sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce "Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin." buyurmuştur. (      Ebu Davud, Tıb 12).

3) "Allah derdi de çareyi de verdiği gibi, her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (      Ebu Davud, Tıb 11).

4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (      Buhari, Eşribe 15).

5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır      :        Sıhhat ve boş vakit." (      Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)

6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının      :       
- "Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (      sas)      :       
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (      Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).

7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (      Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).

8  ) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (      Ramuz'el-Ehadis 2/489).

9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz, oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse, oradan ayrılmayınız." (      Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)

10) "Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (      Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).

11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (      Ramuz el-Ehadis 2/471).

12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (      Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68  )

13) "Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (      A. b. Hanbel, Müsned 1/214).

14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (      Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18  )

15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (      Tirmizi, Edeb 41).

16) "Temizlik imanın yarısıdır." (      Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).

17) "Her Müslümanın yedi günde bir yıkanması, Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (      Müslim, Cuma 9).

18  ) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (      Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).

19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (      Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (      A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).

20) "İçkide şifa yoktur." (      Darimi, Eşribe 6).

21) "Sarhoşluk veren her içki, haramdır." (      Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).

22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (      Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).

23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (      Feyzül Kadir 5/271).

24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (      İbn Mace, Nikah 47).

25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (      Buhari, Nikah 3,60).

26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (      Feyzül Kadir 4/212).

27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam’da da hayırlıdır." (      Buhari, Enbiya 19).

28  ) "Budala (      dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (      Kenzül-İrfan).

29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (      Taberanî)

30) "Beş şey fıtrattandır      :        Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (      Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).

Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler, genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.

Hz. Peygamber (      sas) kendisine müracaat eden kimselere, ya bir ilaç tavsiye eder, ya da hekime gönderirdi.

1) "İsmid (      sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (      Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).

2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (      sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (      Müslim, Hac 89, 90).

3) "Çörek otu ölümden başka her derde devadır." (      Buhari, Tıb 7).

4) "Şifa üç şeydedir      :        Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak." (      Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (      Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).

5) "Ud-u hindi (      kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (      bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." (      Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).

6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (      sas) keskin ve ağırdır, buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (      Tirmizi, Tıb 30)

7) "Peygamber Efendimiz (      sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (      Müslim, Selam 71).

8  ) " Resulullah (      sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı ve onun külü ile yara kapatıldı." (      Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).

9) "Hz. Peygamber (      asv) ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (      Müslim, Selam 82).

10) "Hz. Peygamber (      sas) dövme (      tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (      Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8  ).

11) "Peygamber Efendimiz (      sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla, altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).

1- Aç duranın basireti açılır. Anlayış kabiliyeti artar. Hadis-i şerifte, (      Aç duranın idraki artar, zekası açılır) ve (      Tefekkür, ibadetin yarısı, az yemek ise tamamıdır) buyuruldu. (      İ. Gazali)

Çok yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçer. Çok yiyenin zekası ve zihni dumura uğrar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Çok yiyip içeni Allahü teâlâ sevmez.) [İ.Gazali]

2- Açlık, kalbde incelik doğurur. Hadis-i şerifte, (      Az yiyenin içi nurla dolar) ve (      Allahü teâlâ, az yiyip içen ve bedeni hafif olan mümini sever) buyuruldu. (      Deylemi)

3- Açlıkta arzular kırılır, nefs uysallaşır. Çok yemek, gafleti doğurur. Azgın bir atı zaptetmek zor olduğu gibi, çok yedirmekle nefsi zaptetmek de zordur. Açlıkla terbiyesi kolaylaşır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Az yemekle kalbinizi ihya edin!) [İ.Gazali]

4- Tok olan şefkatsiz ve merhametsiz olur. Tok, açın halinden anlamaz. Çok yiyen sert ve katı kalbli olur. Hadis-i şerifte, (      Çok yemekle kalbinizi öldürmeyin!) ve (      Allahü teâlâ doyduktan sonra yiyip, midesini bozana buğzeder) buyuruldu. (      İ. Gazali)

5- Sinirlerine hâkim olan huzurlu olur. Açlık, günah işleme arzusunu kırar, kötülük etmeye mani olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Aç ve susuz durarak nefsle cihad, Allah yolunda cihad gibidir.) [İ. Gazali]

(      Müslümanlık temizlik dinidir. Temiz olun! Cennete ancak temiz olan girer.) [Deylemi]

(      Mümin pis olmaz.) [Buhari]

(      Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da Cennete götürür.) [Taberani]

(      Temizlik imanın yarısıdır.) [Müslim]

(      Namazın anahtarı temizliktir.) [Tirmizi]

(      Ağzınızı temizleyin, ağzınız Kur’an-ı kerim yoludur.) [Ebu Nuaym]

(      Cuma günü yıkanın, misvak kullanın ve güzel koku sürünün.) [Buhari]

(      Yemekten önce ve sonra el yıkamak, zenginliğe yol açar, fakirliği giderir.) [Ebuşşeyh]

(      Evinin hayrını isteyen, yemekten önce ve sonra, elini ve ağzını yıkasın!) [İbni Ebi Şeybe]

(      Ağzınızı temizleyin! Kiramen katibin melekleri için, ağızdaki yemek artıklarının kokusundan daha kötü bir şey yoktur.) [Deylemi]

(      Sarmısak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.) [Taberani]

(      Gece namaz kılmak için kalkan kimse, ağzını misvakla temizlesin! Çünkü bir melek namazda Kur'an okuyanın ağzına yaklaşarak dinler.) [Deylemi]

(      Elbiselerinizi yıkayın, fazla kıllarınızı temizleyin, dişlerinizi misvakla temizleyin, temiz, güzel giyinin! Nezafet sahibi olun!) [İbni Asakir]

(      Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin!) [Taberani]

(      Kap kacak yıkamak, evi temiz tutmak, zenginliğe sebep olur.) [Hatib]

Peygamber efendimiz, yanına gelen birine, (      Tırnakların kuş tırnağı gibi uzamış, içi pislik doludur) buyurarak, temiz olmasını emretmiştir. (      Taberani)

Dinimizde temizlikle ilgili bu kadar hadis-i şerif varken sinekle ilgili hadis-i şerifi öne sürmek, art niyeti, hainliği göstermektedir. (      Sinek bir kaba konarsa, onu tamamen kabın içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın)


Ayakta ve yürürken yememelidir. Hadis-i şerifte, (      İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda kalbi öldürür) buyurdu.

(      Tok olarak yatmayın, kalbiniz katılaşır) buyuruldu. Ayrıca müminin artığında ve cömerdin yemeğinde şifa vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki      :       
(      Müminin artığı şifadır.) [Fetava-i Kübra, El-Medhal]

(      Cömerdin yemeği şifa, cimrininki hastalıktır.) [Hatib]

Gül koklayınca, salevat-ı şerife getirmelidir. Çünkü, Peygamber efendimizin mübarek teri, gül gibi kokardı. Hadis-i şerifte, (      Üç şey, bedeni besler      :        Güzel koku, yumuşak kumaştan güzel elbise ve bal yemek) buyuruldu.

Tıbben vücuda zararlı olan şey, dinen de yasaktır. Kışın soğukta kalıp donmak, yazın güneş altında çok kalıp hastalanmak günahtır. Yoğun güneş ışığında kalmanın, bilhassa göz sağlığı için tehlikeli olduğu, kanserojen etkisi olan ultraviole ışınlarının ozon tabakasından süzülmeden geldiği bildirilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Güneşte fazla durmayın! Güneş elbiseyi eskitir, soldurur, hastalığa da sebebiyet verir.) [Hakim]

(      Bir avuç kötü hurma ile de olsa, akşam yemeğini ihmal etmeyiniz!) [Tirmizi]

(      Eshabım hasta olmaz! İslam dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshabım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve doymadan önce sofradan kalkar!)

Kaylule faydalıdır

Sual      :        Kaylule nedir? Ne zamana kadar yapılır?
CEVAP
Kaylule, öğle vakti uyumak demektir. Öğleye doğru kaylule yapmak, yani biraz uyumak sünnettir. (      Mevahib-i ledünniyye)

Kaylule öğleden sonra da yapılabilir. (      Mizan)

Hadis-i şerifte (      Kanın artması [tansiyon yükselmesi] Allahü teâlânın ölüme sebep yaptığı hastalıklardan biridir) buyuruluyor. (      Bezzar)

Bu bakımdan ihtiyaç olunca, doktora danışıp kan aldırmak faydalıdır!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki      :       
(      Hacamat [kan aldırmak], en iyi tedavi usullerinden biridir.) [Hakim]

(      Sıcaklar artınca, hacamat olun! Çünkü kan basıncı artar da hastalığa veya ölüme sebep olur.) [Hakim]

(      Hacamat birçok hastalığa şifadır. Aman hacamat olun!) [Deylemi]
(      Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı tavsiye etti.) [Hakim]

(      Hazret-i Cebrail, hacamatı o kadar tavsiye etti ki mutlaka lüzumlu zannettim.) [Deylemi]
(      Şifa veren üç şeyden biri hacamattır.) [Buhari]
(      Hacamat, aklı artırır, hafızayı kuvvetlendirir.) [Hakim]

(      Baştan hacamat olmak, cüzzam, cünun, baras, uyuklama, göz kararması, baş ve diş ağrısına şifadır.) [Taberani]

(      Boyundan hacamat olmak, 72 çeşit hastalığa devadır.) [Taberani]
(      Hacamat ne güzel âdettir.) [Deylemi]
(      Hacamat, Peygamberlerin âdetindendir.) [Tirmizi]

Hacamat Günleri
Hacamat, bazı gün ve bazı hallerde faydalı veya zararlı olabilir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki      :       
(      Pazar günü hacamat olmak şifadır.) [Deylemi]
(      Aç karnına hacamat olmak deva, tok karnına ise derttir.) [Deylemi]

(      Arabi ayın 17, 19 veya 21. günü hacamat olmak, birçok derde şifadır.) [Hakim]
(      Ayın 17’sine rastlayan Salı günü hacamat olmak, bir yıllık hastalığa şifadır.) [Bezzar]
(      Pazartesi veya Salı günü hacamat olun! ) [İbni Mace]

(      Çarşamba veya Cumartesi günü hacamat olup da bir hastalığa yakalanan, kendinden başkasını suçlamasın!) [Ebu Davud]

(      Başın çukurundan hacamat olmak unutkanlığa sebep olur.) [Deylemi]

Sual      :        Hadis-i şeriflerde tavsiye edilen sebze ve meyveler hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Bazıları şöyledir      :       
(      Kuru üzüm, safra açar, balgamı söker, sinirleri kuvvetlendirir ve sıkıntıyı giderir.) [Ebu Nuaym, Deylemi]

(      Kavun, karpuzda on özellik var      :        yemek, içmek, koku, meyve, çöğen, mesaneyi yıkar, karnı yıkar, iç hastalıklarına iyi gelir ve cildi temizler.) [Deylemi, İ. Rafii]

(      Yemekten önce kavun karpuz yemek şifadır.) [İ. Asakir]

(      Zeytinyağı 70 derde devadır.) [Ebu Nuaym, Deylemi]

(      Zeytinyağı ile tedavi basura faydalıdır.) [Taberani, Ebu Nuaym]

(      Zeytinyağı ile tedavi olun.) [Hâkim]

(      Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın. O, mübarek, bereketli bir ağacın meyvesinden çıkar.) [Tirmizi, İbni Mace]

(      Sarmısak yiyin ve onunla tedavi olun. Çünkü o, 70 derde devadır. Eğer bana melek gelmeseydi, elbette ben de yerdim.) [Deylemi, Tirmizi, Hakim]

(      Soğan-sarmısak yemek haram değildir. Fakat kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmayın!) [İbni Huzeyme]

(      Kabak dimağı besler, aklı artırır.) [Deylemi, İ.Münavi]

(      Kabak, baş ağrısına iyidir. Mercimeğe 70 Peygamber dua etmiştir.) [Nesai, Müslim Taberani, Deylemi, İ. Gazali]

Hazret-i Enes anlatır      :        (      Resulullahın çorba içinde kabakları bulup yediğini gördüğümden beri Kabağı severim.) [Buhari, Müslim, Muvatta, Ebu Davud, Tirmizi]

(      Yemeklerin seyyidi [üstünü] et ve pirinçtir.) [Tirmizi, Hakim, Ebu Nuaym]

(      Acve hurması zehire karşı, küm'e mantarının suyu göze şifadır.) [Buhari, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, İ. Ahmed, Deylemi, İ. Münavi]

(      Lohusa hurma yerse, çocuklar sakin olur. Hazret-i İsa'nın doğumunda Hazret-i Meryem hurma yedi. Daha iyisi olsa idi, Allahü teâlâ onu verirdi.) [Hatib]

(      Lohusaya taze hurma, hastaya, bal gibi şifalı bir şey yoktur.) [Ebu Nuaym]

(      Mantar suyu göze şifadır.) [Buhari, Müslim,Tirmizi, Nesai, İbni Mace, İ.Ahmed, İbni Meniy, Z.Makdisi]

(      İncir kulunca iyi gelir.) [Deylemi]

(      Çörek otuna devam edin. Zira onda ölümden başka her derde şifa vardır.) [Ebu Nuaym]

Resulullah rahatsızlanınca bir avuç çörek otunu ağzına koyup bal ile su içerdi. (      Hatib)

(      Çörek otu dertlere şifadır.) [İbni Sünni]

(      Zemzem ve çörek otu her derde şifadır.) [Deylemi, İbni Sünni]

(      Zemzem, içenin niyetine göre şifa verir, susuzluğu gidermek için içenin susuzluğunu giderir. Şerden korunmak için içen, şerden korunur. Açlığı gidermek için içeni doyurur, hastalık için içene şifadır.) [Hakim]

(      Yemeğe tuzla başlamak ve bitirmek 70 hastalığa şifadır.) [R. Nasıhin]

(      İnek sütü şifa, yağı ilaçtır.) [Beyheki]

(      Sütlü gıdalar, hastanın kalbini ferahlandırır.) [Şir’a]

(      Süt içen hamilenin oğlu olursa kalbi temiz, kız olursa güzel olur.) [Ebu Nuaym]

Sual      :        Nebati gıdalar yemek iyi midir?
CEVAP
Nebati gıdalar yemek elbette çok iyidir. İbrahim Nehai hazretleri, (      Nebati gıda bulunmayan sofra, akılsız ihtiyara benzer) buyuruyor. (      Mal ve evladının çok olmasını isteyen, bitkisel gıda çok yesin) buyurulmuştur. Sofrada bitkisel gıda, yeşillik bulundurmak müstehaptır. (      Nebati gıda, yeşillik bulunan sofrada melekler de hazır olur) buyuruldu.

Sıcak su ile banyo yapıp, banyodan çıkarken ayaklara soğuk su dökmek baş ağrısına iyi gelir. Bu konudaki hadis-i şerif şöyledir      :       
(      Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.) [Ebu Nuaym]

Kur’an-ı kerimde mealen, (      Kur’an, müminler için şifa ve rahmettir) buyuruldu.

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki      :       
(      Kur’an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) [İbni Mace]

(      Yasin suresi yazılı kağıdı suya koyup, o suyu içene bin rahmet, bin bereket, bin şifa girer ve ondan bin hastalık çıkar.) [Râfii]

(      Şu iki şifa kaynağını bırakmayın      :        Bal ve Kur’an.) [İbni Mace]

(      Dua belayı önler, duaya devam edin.) [Tirmizi]

(      Fatiha, zehre ve her hastalığa şifadır.) [Beyheki]

(      Kalbin şifası, zikrullahtır.) [Beyheki]

(      Allahü teâlâyı zikir şifa, halkı zikir derttir.) [Beyheki]

(      Hastalığı veren, şifasını da verir.) [Hakim]

(      Haram olan şeylerde şifa yoktur.) [Buhari]

(      Aksırınca elhamdülillah demek her derde şifadır.) [Hakim]

(      Cuma günü tırnak kesmek şifa getirir.) [Ebuşşeyh]

(      Müminin artığı şifadır.) [Fetava-i Kübra, El-Medhal]

(      Cömerdin yemeği şifa, cimrininki hastalıktır.) [Hatib]

(      Şifa veren ancak Allahü teâlâdır.) [Ebu Davud]

7 Fatiha okunup ağrı olan yere üflenirse, şifa hasıl olur. (      Tefsir-i Azizi)

Baş ağrısı için, abdestli olarak Bekara suresinin 196. âyeti, femen den ev-nüsük’a kadar yazılıp, başa konur. İslam harfleri ile başına Besmele ve sonuna üskün lillah yazılır. (      Menâfi’un-nâs)

Osman bin Ebil’âs hasta idi, ağrı ve sancısı çoktu. Resulullah efendimiz, (      Ağrıyan yeri sağ elin ile 7 kere mesh et! Her seferinde (      Euzü bi’izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ-ecidü ve ühâzirü oku!) buyurdu. Aynen yaptı ve hastalığı hiç kalmadı. (      Bostân)

Şifa âyetlerini, abdestli olarak yazıp, bu kağıdı, bir kaptaki suya koymalı, bu suyu hasta içerse Allahü teâlâ şifa ihsan eder. (      Mevahib)

(      Hacamat, aklı artırır, hafızayı kuvvetlendirir.) [Hakim]
(      Hafızayı kuvvetlendirmek için bal yiyin!) [M.Nasihat]
(      Kabak dimağı besler, aklı artırır.) [Deylemi, İ.Münavi]

Unutmamak için günah işlememek gerekir. Daima Allahü teâlâyı anmalı, Peygamber efendimiz aleyhisselama salevat-ı şerife getirmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Söyleyeceği şeyi unutan, hatırlamak için bana salât-ü selam getirsin!) [İbni Sünni]

Peygamber efendimizin de, bir şeyi unutmamak için, parmak veya yüzüğüne ip bağladığı, hadis-i şerifle bildirilmiştir. (      Hâkim)

Hazret-i İkrime, (      Kur'an-ı kerimi okumaya devam eden, âyet-i kerimede bildirilen bunaklık haline düşmez) buyuruyor. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki      :       
(      Kur'an-ı kerim okuyan bunamaz.) [Tirmizi]

(      İşlerin hayırlısı vasat olanıdır. Din, ifrat ve tefritin ortasındadır) buyuruldu. (      Beyheki)

(      Cehennemden kaçıp, Cenneti isteyenin gözüne uyku girmez.) [İ.Mende]

(      Ümmetim için en çok korktuğum şey, göbek büyüklüğü, uykuya devam, tembellik ve iman zayıflığıdır.) [Deylemi]

(      En üstün amel, herkes uykuda iken gece namaz kılmaktır.) [C.Yolu]

(      Yemekten sonra uyumak kalbi katılaştırır.) [İbni Mace]

(      Çok uyumak, insanı ahirette fakir eder.) [Beyheki]

(      Allahü teâlâ, çok uyuyanı sevmez.) [İ.Gazali]

(      Sabah uykusu, acizlik, tembellik, gevşeklik ve unutkanlığa sebep olur.) [İ. Maverdi]

(      Sabah namazından sonra, güneş doğana kadar uyumayın!) [Beyheki]

(      Sabahları uyuyan sırt ve bel ağrılarına müptela olur.) [İ. Şarani]

(      Kuşluk uykusu zamansız, kaylule faydalıdır. Akşam üstü uyumak ahmaklıktır.) [İ. Maverdi]

(      Çok yiyip içene ve çok uyuyana Allahü teâlâ buğzeder.) [İ. Gazali]

(      Annesi, Hazret-i Süleyman’a "Çok uyuma, çok uyku kıyamette insanı fakir bırakır" dedi.) [İbni Mace]

(      Sabah uykusu rızka manidir.) [Beyheki]

Hazret-i Fatıma anlatır      :        Sabah namazından sonra yattım. Babam, beni uyandırıp, (      Kızım kalk, gafillere benzeme! Allahü teâlâ rızıkları, sabah namazının vaktinde verir) buyurdu. [Beyheki]

Allahü teâlâ, (      Beni sevdiğini söyleyip de, sabaha kadar uyuyan, yalancıdır. Çünkü dost, dostla sohbet ister. Gafleti bırakıp beni anar, sohbetime kavuşur) buyurdu. (      M.Name)

Sabah kalkarken
Erken yatıp erken kalkmaya çalışmalıdır! Özürsüz sabah vakti uyumak uygun değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki      :       
(      Günün evvelinde uyumak aklı azaltır, ortasında uyumak [kaylule yapmak] enbiya ve evliyanın ahlakındandır. Gündüzün sonunda uyumak tembelliktir.) [Şir’a]

Uyumak mekruh olan vakitler
Sual      :        Bir hadis-i şerifte, (      Sabah uykusu rızka manidir) buyuruluyor. Sabah ne zaman uyumak uygun değildir? Uyumak uygun olmayan başka hangi vakitler vardır?
CEVAP
Güneş doğduktan 50 dakikaya yani işrak vaktine kadar olan vakitte uyumak mekruhtur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir      :       
(      Sabah namazından sonra, güneş doğana kadar uyumayın!) [Beyheki]

(      Sabahları uyuyan sırt ve bel ağrılarına müptela olur.) [İ. Şarani]

(      Sabah uykusu, tembellik ve unutkanlığa sebep olur.) [İ.Maverdi]

Hazret-i Fatıma anlatır      :       
Sabah namazından sonra yatmıştım. Babam, (      Kızım kalk, gafillere benzeme! Allahü teâlâ rızıkları, sabah namazının vaktinde verir) buyurdu. (      Beyheki) [Rızkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevi rızkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir.]

(      Kaylule [öğle üzeri uyumak] faydalıdır. Akşam üstü uyumak ahmaklıktır.) [İ. Maverdi]


(      “La havle...” okumak, 99 derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebu Nuaym]


(      Her gün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve Cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberani]

(      Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]

(      Üç şey, göze cila verir      :        Yeşilliğe, akarsuya ve güzel yüze bakmak) [Hakim]
(      Sürme çekmek, yeşilliğe ve güzel yüze bakmak gözü kuvvetlendirir.) [İ.Süyuti]
(      Aksırınca "Elhamdülillah" diyen göz ağrısı görmez.) [Taberani]

(      Hafızayı kuvvetlendirmek için bal yiyin!) [M.Nasihat]

(      Bedeni besleyen üç şeyden biri de bal yemektir.) [Şir’a]

(      Hastaya, bal gibi şifalı bir şey yoktur.) [Ebu Nuaym]

(      Balda bereket ve şifa vardır. 70 Peygamber bala dua etmiştir.) [B.Arifin]

(      Şifa olan şeyden biri de bal yemektir.) [Buhari]

(      Faydalı tedavilerden biri de bal şerbeti içmektir.) [Buhari]

(      Her ay, 3 sabah aç karnına bal yiyene, büyük bir hastalık isabet etmez.) [Beyheki]

(      Helal para ile alınan bal, yağmur suyu ile şerbet yapılıp içilirse her derde deva olur.) [Deylemi]

(      Böğür sancısının ilacı sıcak bal şerbetidir.) [Hakim]

(      Şu üç şeyde şifa vardır      :        Bal şerbeti, hacamat, ateşle dağlama. Ama ümmetimi ateşle dağlamadan men ederim.) [Buhari]

(      İki şifa kaynağını elden bırakmayın      :        Bal ve Kur’an.) [İbni Mace]

(      Resul-i Ekrem, bal şerbetini çok severdi.) [İbni Sünni]

(      Sirke ne güzel katıktır. Allahü teâlâ sirkeye bereket versin, o, benden önceki Peygamberlerin de katığı idi. Sirke varsa, başka katığa ihtiyaç olmaz.) [İbni Mace]

(      Sirke yiyene, Allahü teâlâ iki melek vazifelendirir. Yemek bitinceye kadar o kişiye dua, istigfar ederler.) [İ.Asakir]

(      Sirke bulunmayan evde, geçim darlığı olur.) [Ebuşşeyh]

(      Sirke ne güzel yiyecektir) buyuruldu. (      Müslim)

(      Yemeğe tuzla başlamak ve bitirmek 70 hastalığa şifadır.) [R.Nasıhin]

(      Yâ Ali, yemeğe tuzla başla, çünkü tuz yetmiş hastalığa şifadır) hadis-i şerifi, (      Tarikat-i Muhammediyye şerhi Berika), (      Şir’a-tül islam şerhi), (      Tıbbın Nebi), (      Rıyad-ün nasıhin), (      Menâkıb-i çihâr yâr-ı güzîn), (      S. Ebediyye) ve (      Miftah-ül cennet) kitapları ile daha başka birçok muteber kitapta bildirilmektedir.

(      Âhir zamanda, sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]

(      Bu ümmetin, son zamanlarında gelenleri, önceki âlimleri kötülediği zaman, ilmini gizleyen, Allah’ın indirdiği Kur’anı gizlemiş olur.) [İbni Mace, İbni Adiy, İbni Asakir]

(      İmanla öl, gerisine karışma)

İsa aleyhisselam, (      Hasta olup, musibete, felakete uğrayıp da, günahları affolacağı için sevinmeyen kimse, âlim değildir) buyurdu. Musa aleyhisselam da, bir hastayı görüp, (      Ya Rabbi, Bu kuluna merhamet et, hastalıktan kurtar!) dediğinde, Allahü teâlâ, (      Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günahlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla arttıracağım) buyurdu.


Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (      Allahü teala, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yoktur) ve (      Hastalıkların başı, çok yemektir. İlaçların başı, perhizdir) ve (      Hastalarınızı, sadaka vererek tedavi ediniz!) buyurdu.

(      Su zarar verince, kullanmayın, teyemmüm edin!)

Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazret-i Ali ile bir eve gitti. Meyve getirdiler. Hazret-i Ali’nin gözleri ağrıyordu. Meyveden kendisi yedi. Hazret-i Ali’ye, (      Sen yeme! Göz ağrısına zarar verir) buyurdu. Pişmiş pazı ile arpa getirdiler. (      Bundan yi! Gözüne fayda verir) buyurdu. Ödemi olanlara, (      Su içmeyin! Suya perhiz ediniz!) buyururdu.

(      Allah’tan af, afiyet ve yakîn [sağlam iman] isteyin. Çünkü imandan sonra, afiyetten büyük nimet yoktur.) [Hâkim]

MİSVAK KULLANMANIN VE YARATILIŞ ÖZELLİKLERİNİN FAYDASI

1199. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“Ümmetimi (      veya insanları) zora sokmaktan endişe etmeseydim, onlara her namaz vaktinde misvakla dişlerini temizlemelerini emrederdim. “
Buhârî, Cum’a 8, Temennî 9, Savm 27; Müslim, Tahâret 42. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 25; Tirmizî, Tahâret 18; Nesâî, Tahâret 6, Mevâkît 20; İbni Mâce, Tahâret 7

1200. Hüzeyfe radıyallahu anh şöyle dedi      :       
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem uykudan uyanınca misvakla dişlerini temizlerdi.
Buhârî, Vudû’ 73, Teheccüd 9; Müslim, Tahâret 46, 47. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 30; Nesâî, Tahâret 1, Kıyâmü’l-leyl 10, 11; İbni Mâce, Tahâret 7

1201. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi      :       
Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in misvakını ve abdest suyunu akşamdan hazırlardık. Allah onu, gecenin dilediği saatinde uyandırırdı. Hz. Peygamber uyanınca hemen misvakla dişlerini temizler, abdest alır ve namaz kılardı.
Müslim, Müsâfirîn 139. Ayrıca bk. Nesâî, Sehv 67, Kıyâmü’l-leyl 2, 25, 43; İbni Mâce, İkâmet 123

1202. Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“Misvak kullanma hakkında size pek çok tavsiyede bulundum. ”
Buhârî, Cum’a 8. Ayrıca bk. Nesâî, Tahâret 5

1203. Şüreyh İbni Hânî şöyle dedi      :        Hz. Âişe’ye;
– Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem evine girdiği zaman ilk önce ne yapardı? diye sordum.
– “Dişlerini misvaklardı” dedi.
Müslim, Tahâret 43, 44. Ayrıca bk. Nesâî, Tahâret 7

1204. Ebû Mûsa radıyallahu anh şöyle dedi      :       
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girdim. Misvağın ucu ağzındaydı.
Buhârî, Vudû 73; Müslim, Tahâret 45. Ayrıca bk. Nesâî, Tahâret 2

1205. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“Misvak kullanmak ağzın temiz kalmasına ve Rabbın razı olmasına sebeptir. “
Nesâî, Tahâret 4; İbn Huzeyme, Sahih, I, 70. Ayrıca bk. Buhârî, Savm 27; İbni Mâce, Tahâret 7

1206. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“Peygamberlerin sünneti (      fıtrat) beştir – yahut beş şey fıtrat gereğidir-      :        Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altını temizlemek, bıyıkları kırpmak. ”
Buhârî, Libâs 51, 62, 64; Müslim, Tahâret 49, 50. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 16; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Tahâret 8-10; İbni Mâce, Tahâret 8

1207. Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“On şey fıtrat gereğidir      :        Bıyıkları kırpmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak, burna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak boğumlarını temizlemek, koltuk altı kıllarını gidermek, apış arasını temizlemek, istinca yapmak. . ”
Râvî “onuncuyu unuttum; ancak onun da mazmaza (      ağıza su vermek) olması muhtemeldir” dedi.
Müslim, Tahâret 56. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tahâret 29; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Zîynet 1; İbni Mâce, Tahâret 8

1208. İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu      :       
“Bıyıklarınızı kırpınız, sakallarınızı bırakınız!”
Buhârî, Libâs 63, 64; Müslim, Tahâret 52-54. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tereccül 16; Tirmizî, Edeb 18; Nesâî, Tahâret 14, Zînet 2, 56

Peygamberimizin 1400 Sene Öncesinden Bize Bildirdiği Sağlıkla İlgili Altın Değerindeki Tavsiyeleri

1- "İnsanların çoğunun kıymetini bilemediği iki nimet vardır    :      Vücut sağlığı ve boş vakit."
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2304) 
   
2- "(    Evine girdiğin zaman) besmele çekerek kapını kapat. Çünkü şeytan besmeleyle kapanan bir kapıyı açamaz. Besmele çekerek lambanı söndür.  (    Yine) besmele çekerek, enine koyacağın bir ağaç parçasıyla da olsa kaplarının ağzını ört. Besmele çekerek su kabının ağzını da ört. Çünkü şeytan kilitli kapıyı açamaz, kapıların ağız bağını çözemez, Kapalı çanağı açamaz. (    Besmele çekmezseniz) fare, insanların evini  veya evlerini yakar.”
(    Ebu Davud, C.4, H no    :    3731-3732) 

3- "On şey fıtrattandır    :      Misvak kullanmak, bıyıkları kısa tutmak, ağza su alarak temizlemek, buruna su alarak temizlemek, sakalı uzun tutmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını temizlemek, sünnet olmak,  etek tıraşı olmak, abdest bozma yerini yıkamak."
(    Nesei, Ziynet, C.3. H.no    :    4956)

4- "Kaba köpek bandığı zaman yedincisi toprakla olmak üzere yedi defa yıkayın.”
(    Ebu-Davud, C.1. H.no    :    73)

5- “Allah'ı zikretmek muhakkak bir şifadır, insanları anmak ise bir hastalıktır."
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    1621)

6- Dikkat edin! Size hem hastalığınızı  hem de ilacını bildiriyorum. Hastalığınız günahlardır. İlacı ise istiğfardır.
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    2006)

7- “Sizlerden her kim vücutça sağlıklı; nefsinden ve malından, korkusuz ve huzurlu; günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur”
(    Tirmizi (    A. Parlayan), H no    :    2346)

"ATEŞİ SU İLE SERİNLETİN"

1- “Esma, kendisine tedavi yapması için ateşli bir hastalığın (    hummanın) harareti ile muzdarip olan bir kadın getirildiği zaman, hemen suyu hastanın yakası içine dökerdi. Ve arkasından Allah’ın Elçisi (    s.a.v.)nin    :   
“Ateşli hastalığı su ile serinletiniz.” ifadesini söylerdi.”
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    39)

2 - “Hummanın şiddeti cehennemin kaynamasındandır. Sizler onu su ile serinletiniz.”
(    Müslim. C.7. H.no    :    2209)

3 - "'Sıtma' hastalığı cehennemin galeyana gelmesi gibi çok şiddetli bir hastalıktır. Su ile soğutarak hastayı rahatlatın."    (    Tirmizi, C.2. H.no    :    2074)

4 - “İçinizden birisi yüksek ateşe yakalanırsa, 3 gece seher vaktinde üzerine soğuk su dökünsün.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H. no    :    2406)

AYVA

1 - Talha şöyle rivayet etmiştir    :      Bir gün ben Resûlullah (    s.a.v.)'in yanına girdim. Elinde ayva vardı. Buyurdu ki    :      “Bunu al (    ye), ey Talha. Çünkü ayva, şüphesiz gönlü rahatlatır."
(    İbn-i Mace, H.no    :      3369)

2 -  Câbir bin Abdullah, Peygamber (    s.a.v.)'e Tâif'den getirdiği bir ayva­yı verdi. Peygamber (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Bu, göğüsteki üzüntü ve sıkıntıyı giderir, yüreği parlatır."
(    Rudani, C.3. H.no    :    5565)

"BAL ŞİFADIR"

1 -"Şu şifalı iki şeye devam ediniz    :      Bal ve Kur'an."
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3452)

2 - "Kim her ay üç gün,  sabahleyin bir kaşık bal alırsa, o kimsenin başına büyük bir hastalık gelmez."
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3450)

3 - Bir adam, Allah'ın Elçisi (    s.a.v.)'e gelip "kardeşimin karnı ağrıyor" dedi.
Allah'ın Elçisi (    s.a.v.)    :      "Kendisine bal şerbeti içir" buyurdu.
Ona bal şerbeti içirdikten sonra tekrar geldi ve dedi ki    :   
"Ey Allah'ın Elçisi! Bal şerbeti içirdim, fakat karın ağrısı arttı."
Bunun üzerine Allah'ın Elçisi(    s.a.v.)    :   
"Tekrar bal şerbeti içir" buyurdu.
Adam içirdi. Sonra tekrar gelerek    :   
"Balı içirdim, fakat ağrı geçmedi, arttı " dedi. Bunun üzerine, Peygamber (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :   
"Allah'ın sözü doğrudur, kardeşinin karnı yalan söylemiştir. Bal şerbeti içir" dedi. O kimse de, tekrar bal şerbeti içirdi ve kardeşi iyileşti. 
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    7)   

4 -"Şifa üç şeydedir    :      Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."
(    Buhari,Tıb, C.12. H.no    :    3)

5 - Resûlullah (    s.a.v), Said bin Muaz’ı, aldığı ok yarasından dolayı dağlama yaparak tedavi etti.
(    Ebu Davud, C,4, Hno    :    3866)

6 - “Lohusalar için en iyi şifa yaş hurmadır, hastalar için bal gibi şifa yoktur.”
(    Ramuz El Ehadis, C.2. H.no    :    4676)

7- “Böğür (    Hasıra-böbrek damarı) sancısı böbrekteki damardandır. O kımıldadığı zaman, sahibini rahatsız eder. Onun ilacı sıcak bal şerbetidir."
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    1332)

BULAMAÇ-TELBİNE

1- Resûlullah (    s.a.v.)’in ev halkından biri sıtma hastalığına yakalandığında bulamaç-hasa (    çorba-et sulu çorba) yapılmasını emrederdi. Bulamaç yapılınca da ondan içmelerini emrederdi ve bu bulamaç yemeği hakkında şöyle buyururdu    :      “Kederli kimsenin kalbini güçlendirir, hastanın kalbinden ağrıyı giderir, sizden birinizin yüzünden kiri su ile giderdiği gibi…”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3445)

2- Ayşe, hasta için ve ölmüş kimse üzerine hüzünlü olan insan için daima telbine bulamacı yapmasını emrederdi. Çünkü ben Resûlullah (    s.a.v)'dan    :      "Şüphesiz telbine bulamacı hastanın gönlüne rahatlık verir. Bir kısım hüzün ve kederi de giderir.” buyururken işittim
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    12)
Tirit yapılır, telbine onun üzerine dökülüp ve yenilirdi.
Tirit    :      Yağ, peynir, hurma ve un karışımı. Ekmeğin küçük parçalar halinde doğranıp çorba suyuyla ıslatılması, et suyuyla ıslatılmış.

3- ”Yararlı olup hoşlanılmayan telbîne'ye devam ediniz” buyurmuştur.  Resûlullah (    s.a.v), ev halkından birisi hasta olduğu zaman, iki tarafından biri bitinceye, yani iyileşinceye veya ölünceye kadar telbine çömleği devamlı ateş üstünde olurdu, demiştir.
(    İbn-i Mâce, C.9. H.no    :    3446)
Telbine, Un, yağ ve sudan mamul pişirilen bir nevî bulamaçtır. Çoğu zaman buna bir miktar bal da karıştırılır. Süt gibi beyaz olduğu için 'Telbîne' adını almıştır. Mekke halkı buna 'Harîre' der­ler. Bu bulamaç muhallebiye benzer. Bilindiği gibi Telbîne, leben kökünden alınmadır. Leben ise süt demektir. Bu bulamaç beyaz olduğu için süte benzetilerek Telbine ismi verilmiştir.

4- “Telbine aşı, her derde devadır.”
(    El Metalib ul-Aliye, C.2.  H.no    :    2407)

CÜZAM

1- “Kılların, burun içinde bitmesi cüzam hastalığına karşı bir güvencedir.”
(    El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2459)

2- "Cüzamlılara devamlı surette bakmayınız.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3543)

ÇOK YEMEK YEMEK

1- "İnsanoğlu mideden daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna, belini doğrultan bir kaç lokma yeter. Eğer yemek istiyorsa, midenin üçte biri yiyecek, üçte biri içecek ve üçte biri de hava içindir.” 
(    İbn-i Mace,  H.no    :    3349)

2- “Bir avuç kuru hurma ile de olsa akşam yemeğini terk etmeyiniz. Çünkü akşam yemeğini kaldırmak ihtiyarlık ve güçsüzlüğe sebep olur.”
(    İbn-i Mace, H.no    :    3355)

3- “Yemeğinizi Allah’ın zikri ve namaz ile eritin. Yemek üzerine uyumayın. Yoksa kalpleriniz katılaşır.”
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    934)

4- “Üç huy Allah’ın gazabını gerektirir. Acıkmadan yemek yemek, uykusuz kalmadan uyumak, lüzumsuz yere gülmek.”
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    3340)

5- Hz. İsa şöyle derdi    :      "Suyun fazlası bitkiyi öldürdüğü gibi, yiyeceğin fazlası da ruhu öldürür."
(    Müslüman-İsa, S.156-7)


"ÇÖREK OTU HER DERDE DEVADIR"

1- İbn-i Ebi Atik, şöyle rivayet etmiştir    :      “Size şu ‘Habbetü’s-Sevda’yı kullanmayı tavsiye ediyorum. Ondan beş veya yedi tane alıp iyice ufalayınız. Sonra onu birkaç damla zeytinyağı içinde, hastanın burnuna bu taraftan ve şu taraftan damlatınız. Çünkü  Ayşe, Peygamberden (    s.a.v.) şu hadisi işittiğini söyler    :    ”
“Şüphesiz  şu ‘Habbetü’s –Sevda (    çörek otu), her hastalığa şifadır, samdan başka.”
“Ben, Sam nedir? “dedim.
“Sam, ölümdür.” dedi.”
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3449)

-Katâde    :      Her gün çörek otundan 21 tane alınır, bir bezin içinde suya koyup iyici ezilir ve o sudan her gün burnun sağ deliğine iki, sol deliğine bir damla damlatılır. İkinci gün  soluna iki damla, sağına bir damla damlatılır. Üçüncü günde sağına iki, soluna bir damla damlatılır.
(    Rudani, C.4. H.no    :      7521)
-Her gün burnun her iki deliğine birer damla damlatılır. Buna üç gün devam edilir.

2- “Muhakkak ki ‘kara habbede' (    çörek otunda) samdan başka her derde bir şifa vardır. Sam, ölümdür. ‘Kara habbe’ ise kendisine ‘şuniz’ denilen ‘çörek otu’dur.”
(    Müslim, C.7. H.no    :    88  )

3- Enes, şöyle rivayet etmiştir    :      “Allah’ın Elçisi (    s.a.v.), hastalandığı zaman, bir avuç ‘çörek otu’ alıp, onu ‘su ve bal’ ile karıştırıp içerdi.” 
(    Rudani, C.4. H.no    :    7523)

DİŞLERİN ARASINDA KALAN YİYECEKLER

1- "Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıflatır."
(    Rudani, C.3. H.no    :    5558  )

ET – SÜT  (    “SÜTTE ŞİFA VARDIR”) - SU

1- "Dünyada da, ahirette de katıkların efendisi ettir. Dünyada da, âhirette de içeceklerin efendisi sudur. Dünyada da, âhirette de kokuların efendisi kına çiçeğinin kokusudur."
(    Rudani, C.3. H.no    :    5560)

2- “Allah, şifasını vermedik hiçbir hastalık yaratmamıştır. Siz, inek sütü içmelisiniz. Çünkü o süt, her türlü şifayı bünyesinde taşıyan otlardan meydana gelmektedir.”
(    Rudani, C.4. H.no    :    7479)

“GÖZE SÜRME ÇEKMEK”

1- “İsmid denilen ‘sürme’yi gözlerinize çekmeye devam ediniz. Çünkü o, ‘gözü temizleyip görme gücünü arttırır ve kirpikleri besler.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3495) 

2- “Yatacağınız zaman ismid denilen sürmeyi gözünüze çekmeye devam ediniz. Çünkü o, gözü temizleyip görme gücünü artırır ve kirpikleri besler.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3496)

GÜNEŞ’İN ZARARI-FAYDASI

1- Güneşte su ısıttım, abdest alması için onu Resûlullah (    s.a.v.)'e getirdim, şöyle buyurdu    :      "Ey Ayşe! Böyle yapma! Çünkü böyle bir su insanların beyaz hastalığına sebebiyet verir."
(    Rudani, C.1. H.no    :    372)

2- “Ey Ali! Güneş’i karşına alıp oturma! Çünkü Güneş’in karşısında oturmak hastalıktır. Onu arkana alman ise şifadır.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno    :    2404)

HARDAL

1- “Hardal içmelisiniz. Allah onda her türlü hastalığa karşı bir şifa kılmıştır.”
(    Ramuz El Ehadis, C.2. H.no    :    3947)
         

" HASTALARI YEMEK YEMEYE ZORLAMAYIN"

1- “Hastalarınızı yemeye içmeye zorlamayınız çünkü Allah onları yedirir ve içirir.”
(    İbn-i Mâce, C.9. H.no    :    3444)

2- Bir gün Allah'ın Elçisi (    s.a.v.), hasta bir adamı ziyaret ederek ona    :   
"Neye iştahın var?" diye sordu. Adam da    :   
"Bir buğday ekmeğini çok arzularım," dedi.
Bunun üzerine, 
Peygamber (    s.a.v.)    :      "Kimin yanında bir buğdayı varsa din kardeşine göndersin" buyurdu.
Bilahare  Allah'ın Elçisi (    s.a.v.)    :      "Birinizin hastası bir şey yemeği çok arzuladığı zaman  hastasına (    ondan)  yedirsin" buyurdu.
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3440)

3- Ümmül Münzir    :      Peygamber (    s.a.v.) ve beraberinde Ali olduğu halde bana geldi. Bizim de asılı koruk-kuru hurma salkımlarımız (    hurma çağlası -olgunlaşsın diye evin bir tarafına asılmış koruk ağacında olgunlaşmadan kurumuş hurma) vardı. Resûlullah onlardan yemeye başladı. Elini uzatan Ali’ye    :      “Sakın ha sen yeme, hastalıktan yeni kurtuluyorsun” buyurdu. Bunun üzerine Ali oturdu, Resûlullah yemeye devam etti. Ben de onlara(    sebze) şalgam yaprağı ve arpadan yapılmış bir yemek getirdim. Resûlullah (    s.a.v.)    :      “Ey Ali! İşte bundan ye bu senin için daha faydalıdır” buyurdu.
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3442)

4- Suhayb bin Sinân-i Rûmî    :      Ben bir gün Peygamber (    s.a.v)'in yanına vardım. Önünde ekmek ve hurma vardı. Peygamber (    s.a.v), ''Yaklaş ve ye” buyurdu. Ben de hurmadan yemeye başladım. Bunun üzerine Peygamber (    s.a.v), bana    :      “Sende göz hastalığı bulunduğu halde hurma yiyorsun” buyurdu. Suhayb demiştir ki    :      Ben diğer bir kenardan çiğniyorum, dedim. Resûlullah da gülümsedi.
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3443)

“HASTALIĞIN BULAŞICILIĞI YOKTUR-UĞURSUZLUK YOKTUR”

1- Resûlullah (    s.a.v) cüzamlı bir hastanın elini tuttu, kendi eliyle beraber tabağa koydu ve    :      ”Allah’a güvenerek ve tevekkül ederek ye.” Dedi.
(    Ebû Dâvud, C.4. H.no    :    3925)

2- Resûlullah (    s.a.v) Usfan’dan geçerken cüzamlılarla karşılaşınca hızlıca yürümeye başladı    :      “Eğer hastalıklardan bulaşıcı bir hastalık olsaydı, o da bu hastalık olurdu.” Dedi.
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2451)

3- “Ne hastalığın bulaşması, ne uğursuzluk vardır. Öyle olsaydı, hastalığa yakalanan ilk canlıya hastalığı kim bulaştırdı?”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2450)

4- “Hiç bir hastalığın (    bizatihi) bulaşıcılığı (    enfeksiyon) yoktur, şom tutmak (    uğursuzluk) yoktur ve öğey ve baykuş(    ötmesinin etkisi-akıldan geçirme-tasa-kaygı) yoktur, buyurdu.”
Bunun üzerine bir adam O'na doğru kalkarak    :      “Ya Resûlallah! Bir devede uyuz hastalığı olur sonra deve sürüsü ondan uyuz olur.” dedi. Resûlullah (    s.a.v.)    :   
“O, kaderidir. Yoksa ilk deveyi kim uyuz etti?" demiştir.
(    İbni Mâce, C.9. H.no    :    3540)

5- “Hastalığın, Allah'ın takdiri olmaksızın bulaşıcılığı yoktur, tıyere (    bir şeyi uğursuz saymak)da yoktur. Ben yararlı tefeülü (    bir şeyi uğurlu saymayı) severim.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3537)

6- “Bir şeyi uğursuz saymak bir nevi şirktir. Hâlbuki bazı şeyleri uğursuz sayma duygusu az da olsa kalbinden geçmeyenimiz yoktur. Lakin Allah bu duyguyu “Tevekkül ile giderir”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3538  )

HASTA ZİYARETİ ve HASTALIKLARA SABRETMEK

1- Allah Teâlâ buyuruyor    :      «Kimin gözlerini alırım da sabreder ve karşılığını ancak Benden beklerse, onun için cennetten başka herhangi bir karşılığa razı olmam.» buyurdu.
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2401)

2- "Mümin, alnı terleyerek ölür."
(    Tirmizi, C.1. H.no    :    982)

3- “Müslümana fenalık, hastalık, keder, hüzün, ezâ, iç sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz; ancak Allahu Teâlâ bu musibetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarını ve günahlarını örter, bastırır.”
(    Buhari, Hasta ve Tıb, C.12. H.no    :    2)

4- Resûlullah (    s.a.v.), çocuğu öldüğü için ağlamakta olan bir kadının yanına geldi ve ona    :      "Allah'tan kork ve sabret!" dedi. Kadın    :      "Başıma gelen musibete sen aldırış etmezsin ki" dedi. Resûlullah oradan ayrılıp gittikten sonra (    kadına)    :      "O, Allah Resulü (    s.a.v.) idi" dediler. Kadın buna çok üzüldü, ölecekmiş gibi oldu. Hemen O'nun kapısına gitti, kapıcıları göremeyince, şöyle dedi    :      "Ey Allah Resulü! (    beni bağışla!) Seni tanıyamadım." Şöyle buyurdu    :   
"(    Asıl) sabır, felâketle ilk karşılaşma anında olur."
(    Ebû Dâvud, C.4.H.no    :    3124)

5- Amir er-Rami, şöyle demiştir    :      Ben memleketimizde idim. Birdenbire bizim için bayrakların ve sancakların dikilmiş olduğunu gördüm (    ve) "Bu da nedir?" dedim. "Bu Rasûlullah (    s.a.v.)'in sancağıdır" dediler. Bunun üzerine onun yanına vardım. Bir ağacın altında kendisi için serilen bir elbisenin üzerinde oturuyordu. Sahabeleri etrafına toplanmışlardı. Ben de onların arasına oturdum. Resûlullah (    s.a.v) hastalıklardan bahsediyordu.
"Bir mü'mine hastalık isabet eder, sonra Allah bu mü'mini o hastalıktan kurtarırsa o hastalık, bu mü'minin günahlarına kefaret, ileride başına gelecek işler hakkında ona bir öğüt olur. (    Fakat) bir münafık hastalanır da sonra iyileşecek olursa, tıpkı sahiplerinin bağlayıp da sonra salıverdiği bir deve gibi olur. Kendisini niçin bağladıklarını da bilmez, niçin saldıklarını da bilmez." buyurdu. Orada bulunanlardan bir adam    :      "Ey Allah'ın Resûlü bu hastalıklar da nedir? Vallahi ben (    hayatta) hiç hastalanmadım" dedi. Resûlullah (    s.a.v) de    :   
“Bizim yanımızdan kalk (    git). Çünkü sen bizden değilsin" dedi.
(    Ebu Davud, C.4. Cenazeler.  H.no    :      3089)

6- “Sizden biriniz kendisine gelen bir sıkıntıdan dolayı ölümü istemesin. Fakat "Ey Allah'ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Benim için ölüm daha hayırlı olduğu zaman da canımı al" desin.
(    Ebu Davud, C. H.no    :    3108  )

7- “Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana dua etmesini kendisinden iste. Çünkü onun duası, meleklerin duası gibi (    makbul) dir.”
(    İbn Mâce, H.no    :    1441)

8- Resûlullah (    s.a.v.)'in huzurunda humma hastalığından söz edildi, bir adam hummaya sövdü. Bunun üzerine Resûlullah (    s.a.v.), adama    :   
"Hummaya sövme! Çünkü ateş, demirin pasını-kirini giderdiği gibi humma hastalığı da günahları giderir.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3469)

9- Resûlullah (    s.a.v.), hummaya yakalanan bir hastayı ziyaretinde    :      "Sevin! Çünkü Allah diyor ki    :      «Humma, mümin köleme cehennem ateşindeki nasibinden musallat ettiğim ateşimdir»."
(    Rudani, C.2. H.no    :    2304)

10- "Hasta, hastalandıktan üç gün sonra ziyaret edilir."
(    Rudani, C.1. H.no    :    2381)

11- Allah Resulü (    s.a.v.), hastayı üç gün sonra ziyaret ederdi.
İbni mace (    Rudani, C.2. H.no    :    2380)

12- "Sizden birinin elini hastanın alnına ya da eline koyup nasıl olduğunu sorması, hasta ziyaretinin tamamındandır. Aranızdaki selamlaşmanın tamamı ise tokalaşmaktadır."
(    Rudani, C.2. H.no    :    2375)

13- “Ziyaret için bir hastanın yanına girdiğinizde iyileşeceğini söyleyerek moralini yükseltin, gerçi bu söz hiçbir şeyi önlemez fakat hastanın gönlünü hoş eder.” 
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2087)

14- Hasta ziyaretinde, yanında gürültü etmemek ve az oturmak sünnettendir. Peygamber (    s.a.v.), hastayken yanında sesli konuşup ihtilâfa düşenlere    :      "Haydi yanımdan kalkıp gidin!” buyurmuştur.
(    Rudani, C.2. H.no    :    2379)

15- “Kişi için Allah katında öyle bir derece vardır ki, bu dereceye sağlığıyla imtihan olmadıkça nail olamaz, ona sadece o musibetle/hastalıkla ulaşır.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2414)

16- Ebû Hureyre ve îbn Abbâs    :      Resûlullah (    s.a.v.) bize bir hutbe îrâd ettiler. (    Konuşması içerisinde şu ifadelere de yer verdi)    :      "Kim bir hastayı ziyaret ederse, evine dönünceye kadar attığı her adım için kendisine yetmiş bin hasene yazılır ve yetmiş bin günah silinir. O kişi yetmiş bin derece yükseltilir ve kıyamet gününe kadar onu ziyaret eden ve ona istiğfarda bulunan yetmiş bin melek verilir. Kim de bir hastanın bir gün ve bir gece hizmetini görürse Allah Teâlâ onu Halil İbrahim ile haşreder ve sıratı şimşek hızında geçmesini bahşeder. Kim de bir hastanın ihtiyacı için koşuşturursa annesinden doğduğu günkü gibi bütün günahlarından sıyrılır." Ensâr'dan bir zât şöyle dedi    :      "Şayet hasta, yakını ya da ailesinden biri ise?" Şöyle buyurdu    :      "Yakınının ihtiyacını görmek üzere koşuşturan kimseden daha büyük ecir sahibi kim olabilir?!"
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2435)

17- Allah’ın elçisi (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      "Bir damar veya gözün rahatsızlanması, mutlaka işlenen bir günah yüzündendir. Allah'ın affettiği ise daha çoktur."
(    Rudani, C.2. H.no    :    2327)

18- Allah Teâla kıyamet gününde şöyle buyuracaktır    :      «Ey Ademoğlu! Ben hastalandım, beni ziyaret etmedin. »
"Ya Rabbi, Ben Seni nasıl ziyaret edebilirim ki, Sen âlemlerin Rabbisin!?"
«Bilmiyor musun falan adam hastalandı da sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulacaktın. »
"Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim de sen Beni doyurmadın."
"Ya Rabbi! Ben seni nasıl doyurabilirim ki, Sen âlemlerin Rabbisin!?"
«Bilmiyor musun falan kölem senden yemek istedi de onu doyurmadın. Eğer sen onu doyursaydın Beni yanında bulurdun. »
"Ey Âdemoğlu! Senden su istedim de Bana su vermedin."
"Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin. Ben Sana nasıl su verebilirim ki!?"
«Falan kölem benden su istedi de sen ona su vermedin. Eğer ona su verseydin şimdi onu katımda bulurdun. »
[Müslim] (    Rudani, C.2. H.no    :    2385)

19- "Kölesi hastalandığı zaman, Allah ona iki melek gönderip şöyle buyurur    :      ‘Bakın bakalım, ziyaretine gelenlere ne diyor?’ Eğer gelen ziyaretçilerine karşı, Allah'a hamdü senada bulunursa, (    melekler) hemen durumu yukarıya iletip Allah'a (    en iyi bildiği halde) bildirirler. Allah da şöyle buyurur    :      ‘Ben bu kölemin ruhunu alırsam, mutlaka onu cennetime koyacağım. Eğer şifa verip iyileştirirsem, ona etinden daha iyi bir et, kanından daha iyi bir kan vereceğim, üstelik bütün günahlarını da örtüp bağışlayacağım.’ " (    Rudani, C.2. H.no    :    2356)

20- İbn Mes'ûd    :      Allah Resulü (    s.a.v)'e vardım, baktım ki hummanın etkisiyle ateşler içinde titriyor. Elimle tuttum ve dedim ki    :   
"Şiddetli bir humma yüzünden titriyorsun." Bunun üzerine    :   
"Evet, sizden iki kişinin yanması kadar (    ateş nöbetiyle) yanıyorum" buyurdu.
"Öyleyse karşılığında iki ecir alacaksın" dedim.
"Evet; çünkü herhangi bir müslümana, hastalık veya başka bir sıkıntı isabet ederse, Allah onunla ağacın yaprakları dökmesi gibi, kötülüklerini ve günahlarını döker."
[Buhârî ve Müslim] (    Rudani, C.2. H.no    :    2302)

21- Şakîk (    b. Seleme)    :      Abdullah b. Mes'ûd hastalandı, onu ziyaret ettik. Kınanıncaya dek ağladı, sonra şöyle dedi    :      "Hastalığım için ağlamıyorum. Çünkü Resûlullah (    s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu duydum    :      “Hastalık günahlara bir keffârettir.” Hastalık, zafiyet anında geldiği için ağlıyorum. Çalışma ve gayret zamanında bu hastalık başıma gelmedi. Çünkü köleye hastalandığı zaman, hastalık sebebiyle yapamadığı için hastalanmadan önceki sevapları da yazılır."
(    Rudani, C.2. H.no    :    2313)

22-  "Allah kölesini hasta eder, (    ve bu vesileyle) onun yalvarışını dinlemekten hoşlanır." sözü de Allah Teâlâ'nın indirdiklerindendir.
(    Rudani, C.2. H.no    :    2328  )

"HER HASTALIĞIN BİR İLACI VARDIR" 

1- Bedeviler    :      Ey Allah’ın Resûlü! Hastalanırsak tedavi yoluna gidelim mi?
Resûlullah (    s.a.v.), şöyle buyurdu    :      “Tedavi olun, ey Allah’ın köleleri. Çünkü Allah yarattığı her bir hastalık için mutlaka şifasını (    devasını) yaratmıştır. Ancak bir hastalık müstesnadır” buyurdular. Bunun üzerine o hastalık nedir? Ey Allah’ın Resûlü dediklerinde; “O İhtiyarlıktır” buyurdu.
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2038  )

2- “İlacın en hayırlısı Kur'an'dır."
(    İbn-i Mâce, C.9. H.no    :    3533)

3- ”Allah hastalığı da şifayı da yarattı ve her dert için bir derman yarattı. Tedavi olunuz. Lakin haramla tedavi olmayınız.”
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3874)

4- "İbn Ebnhur el-Kebir'in dedesi Hayyan'ın    :      "Vücudun hastalığa tahammül ettiği sürece ilacı bırak!"
(    Rudani, C.4. H.no    :      7480)

5- Ebû Hızâme(    es-Sa'dî)    :      Bir gün, Resûlullah(    s.av)’e (    bir adam tarafından)    :      Tedavi için kullandığımız ilâçlar, şifâ isteğiyle okunan dualar ve korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne buyurursun? Bunlar Allah'ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi? diye soruldu. Resûlullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Bunlar da Allah'ın kaderindendir.“
(    Tirmizi,  C.2. H.no    :    2065)
       
KABAK-MERCİMEK

1- “Kabak, hem dimağı besler, hem aklı artırır.”
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    2469)

2- “Kabak, dimağı güçlendirir. Mercimek, 70 peygamberin dilinde tavsiye edilmiştir.”
(    Ramuz El Ehadis, C.2.  H.no    :    3945)

"KAN ALDIRMAK ŞİFADIR"

1- “Sizin tedavi olduğunuz şeylerde hayırlı olan bir şey varsa o da kan aldırmadır.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3476)

2- (    Mescid-i Haram 'dan Mescid-i Aksâ'ya) Götürüldüğüm gece (    miraçta) meleklerden karşılaştığım her büyük cemaatin hepsi bana şöyle söylüyordu    :      ‘Ya Muhammed, kan aldırma işine devam et.
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3477)

3- “Hacamat yaptıran kişi, Allah’ın en iyi kölesidir. Kanı yeniler, sırtı hafifletir ve gözü aydınlatır.” 
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3478 
                                             
4- “Peygamber (    s.a.v), (    bir defa) atından bir hurma dalı üzerine düşerek ayağı çıkmıştır.(    Râvi) Veki demiştir ki    :      Yâni Peygamber (    s.a.v) bir incinmeden dolayı ayağının üstüne hacâmet ettirmiştir.' 
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3485)

5- "Hacamat, aç karnına daha faydalıdır. Kan aldırmak, aklı, bellek gücünü artırır, hıfzetme kabiliyetini kuvvetlendirir."
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3488  )

6- Resûlullah (    s.a.v), başındaki ağrıdan şikâyet eden bir kişi yoktur ki ona; “Kan aldır.” dememiş olsun. Ayaklarındaki ağrıdan sızlanan bir kişi de yoktur ki ona, “Onlara kına yak.” dememiş olsun.
(    Ebû Dâvûd, C.4.  H.no    :    3858  )

7- Resulullah (    s.a.v)  başından ve iki küreği arasından kan aldırdı    :      “Kim şu kanları dışarı akıtırsa, artık başka bir hastalık için bir başka yolla tedavi olmaması ona zarar vermez” buyurdu.
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3859)

8- ‘Resûlullah (    s.a.v) kendisinde bulunan bir ağrıdan (    Ves’ü) dolayı kalçasından kan aldırdı’. 
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3863)
Ves’ü    :      Kemik ağrısı, kalça ağrısı, romatizma anlamına gelir.

9- ‘Peygamber (    s.a.v) ihramlı iken kendisinde bulunan yarım baş ağrısından (    es-Suda- eş-Şakika) dolayı, başından kan aldırdı.’
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    21)

KARPUZ

1- “Yemekten önce karpuz yemek, karnı yıkadıkça yıkar, hastalığı giderdikçe giderir.”
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    2289)

2- “Karpuzda on haslet vardır. Yemektir, sudur, güzel kokudur, meyvedir, çöğendir, mesaneyi yıkayıp temizler, mideyi yıkayıp temizler, meniyi çoğaltır, cinsi münasebet gücünü arttırır, karın hastalığına iyi gelir, cildi güzelleştirir.”
(    Ramuz El Ehadis, C.2. H.no    :    4020)

KÖTÜ İLAÇLARI KULLANMANIN-SARHOŞLUK VEREN ŞEYLERLE TEDAVİNİN YASAK OLUŞU

1- ‘Resûlullah (    s.a.v.) kötü ilaç kullanmaktan nehyetti.’
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3870)

2- ‘Resûlullah (    s.a.v.) habis ilaç, yani zehir kullanmayı yasaklamıştır.’
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3459)

3- ”Gerçekten Allah, hastalığı da şifayı da yarattı ve her dert için bir derman yarattı. Tedavi olunuz. Lakin haramla tedavi olmayınız.” 
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3874)

4- Resulullah(    s.a.v.) içkiyi ilaç olarak kullanmaktan nehyetti. Sonra Resulullah (    s.a.v.)'a yine sordu. Resulullah (    s.a.v.), onu yine nehyetti. Dedi ki    :      “Ey Allah’ın nebisi, içki ilaçtır.” Resulullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      "Hayır, içki ilaç değildir, bilakis hastalıktır.”  dedi.
(    Ebu Davud, C,4, H. no    :    3873)

5- Târik bin Süveyd el-Hadrami    :      Ya Resulullah (    s.a.v.),  bizim memleketimizde üzümler var. Biz onun suyunu çıkarıp şarabını içiyoruz (    ne buyrulur)? dedim.
Allah’ın Elçisi (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :    ”Hayır yapmayınız” buyurdu. Sonra ben (    tekrar) O’na mü­racaat ederek    :      ‘Biz onunla hastayı tedavi etmek isteriz’, dedim. Allah’ın Elçisi (    s.a.v.)    :      “O (    şarap) kesinlikle şifâ değildir ve lâkin bir hastalıktır” buyurdu.
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3500)

6- Bir doktor ilaca kurbağa koymanın hükmünü sordu. Peygamber(    s.a.v), kurbağayı öldürmekten nehyetti.”
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3871)

KÜL İLE TEDAVİ

1- Ebû Hâzim    :      Sehl b. Sa’d’a, ‘Resûlullah (    s.a.v.)’in Uhud’daki aldığı yara ne ile tedavi edilmişti?’ diye soruldu ve ben de konuşulanı işitmekte idim. Sehl cevaben şöyle dedi    :      ‘Bunu benden daha iyi bilen kimse kalmadı. Ali, kalkanının içinde su taşıyor, Fatıma’da kanın bulaştığı yerleri yıkıyordu. Sonra bir hasır parçası yakıldı ve onun külü yara üzerine konuldu.’ 
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    37)


"MANTAR-ACVE HURMASI VE DOMALAN ŞİFADIR"

1- “Medine’nin ‘Aliye’ denilen yüksek yerlerinin Acve (    balçık) hurmasında şifa vardır. O, sabahın ilk vaktinde tiryak (    panzehir)tır.”
(    Müslim, Eşribe, C.6. H.no    :    2048  )

2- “Kim her sabah Acve hurmasından yedi tane yerse o gün ona zehir ve sihir zarar vermez.”
(    Ebu Davud, C.4. H.no    :    3876)

3- Sa’d (    b. Ebî Vakkâs)    :      Bir gün iyice hastalanmıştım. Resûlullah (    s.a.v) ziyaretime geldi ve elini göğsümün üzerine koyup; “Sen kalp hastası bir adamsın. Sakîf’in kardeşi Haris b. Kele-de’nin yanına git. Çünkü o hastalıklara ilaç yapmakla uğraşan bir kimsedir. (    Ona söyle) Medine’nin Acve hurmasından yedi tane alsın, çekirdekleriyle (    birlikte) dövsün, sonra onları suya koyup sana içirsin” buyurdu.
(    Ebu Davud, C.4. H.no    :    3875)

4- Allah’ın Elçisi (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Mantar, kudret helvası gibi külfetsiz nimetler nevinden bir rızıktır. Suyu da göz hastalığına şifadır. Acve (    Medine-i Münevvere) hurması, cennet meyvelerindendir ve delilik hastalığına şifadır.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3453)

5- “Mantar, kudret helvası cinsinden bir rızıktır. Suyu göze şifadır. Acve hurması; Cennet meyvelerinden olup zehire karşı şifadır.” buyurdu.
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3454-3455)

6- Ebû Hureyre    :      ‘Üç, beş veya yedi mantar veya domalanı alıp sıktım, suyunu cam bir kap içersine koydum, onunla bir cariyemin gözünü sürmeledim de iyileşti.’ (    Tirmizi, C.2. H.no    :    2069)

7- “Hurmalarınızın en iyisi ‘el-Bürenni Hurması’dır; hastalığı giderir, (    sürekli yiyen) bir kimsede hastalık olmaz.”
(    Rudani, C.4. H.no    :    7529)

MİSVAK KULLANMAK

1- “Ümmetime yahut insanlara, meşakkat vermem endişesi olmasaydı, her namaz kılarken, misvak kullanmalarını emrederdim."
(    Buhari, Cuma. C.2. H.no    :    12)

2- ‘Resulullah (    s.a.v.)  geceleyin kalktığı zaman ağzını (    ve dişlerini) iyice ovalayıp temizlerdi.’
(    Buhari, Cuma. C.2. H.no    :    14)

NAR

1- Ali    :      ‘Narı içindeki posası ile yiyin. Çünkü o midenin temizleyicisidir.’
(    Rudani, C.3. H.no    :    5564)

NAZAR

1- Esma binti Umeys    :      “Ey Allah’ın Resûlü! Cafer’in çocuklarına nazar değiyor. Onlara şifa dileğiyle okutayım mı?” Resûlullah (    s.a.v.); ‘Evet, şayet kaderi geçip değiştirebilecek bir şey olsaydı bu göz değmesi olurdu ” dedi.
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3510)

2- ‘Resûlullah (    s.a.v.) cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınır ve dualar okurdu. Cinlerin nazarından, sonra insanların nazarından Allah'a iltica ederdi. Muavvizetan sureleri (    Nas ve Felak) nazil olunca, diğer okuduğu şeyleri bıraktı ve bu iki sureyi okumaya başladı.’ 
(    İbn Mâce, C.9.  H.no    :    3511)

3- Ebû Ümâme    :      “(    Babam) Sehl bin Huneyf yıkanırken yanından Âmir bin Rebia geçti ve (    onun vücûdunun güzelliğini kasdederek)    :      ‘Henüz evlenmemiş örtülü genç kızın cildi dâhil bugünkü gibi (    hiçbir güzel) görmedim.’ dedi. Bu lâftan hemen sonra Sehl bin Huneyf yere yıkıldı. Bunun üzerine Sehl, Peygamber (    sav)’e götürülüp O’na    :   
‘(    Ya Resulallah)! Nazar çarpması nedeniyle yere yıkılmış vaziyet­te Sehl’e yetiş.’ denildi. Resûlullah    :      “Kimden şüpheleniyorsunuz?” buyurdu. Onlar    :      'Âmir bin Rebia', dediler. Resûlullah (    Âmir’i azarlayarak)    :   
“Neye binâen biriniz din kardeşini öldürüyor? Biriniz (    din) kardeşinden beğendiği–hayran kaldığı bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için duâ etsin.” buyurdu.
Sonra bir miktar su istedi ve Âmir’e abdest almasını emretti. Âmir de yüzünü, dirseklerine kadar kollarını, dizlerini ve belden aşağıyı yıkadı ve Peygamber, bir kapta biriken bu suyu  başına dökmesini Âmir’e emretti.
(    Râvilerden) Süfyân demiştir ki    :      Mamer’in Zührî’den rivayetine göre    :      Ve Peygamber (    s.a.v) o kabı onun arkasında ters çevirip yere koymasını Âmir’e emretti.”
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3509)

4- İbn Abbâs    :      “Resûlullah (    s.a.v.), torunu; Hasan ve Hüseyin’i şu şekilde okuyarak tedavi eder ve İbrahim(    a.s.)’da oğlu İsmail ve İshâk’ı aynı şekilde okuyarak tedavi ederdi.” buyururlardı. “Her ikinizi de Allah’ın noksansız tüm kelimeleriyle her türlü, zehirli tan ve dokunan her türlü gözden Allah’a sığındırırım.” (    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3525)
     
5- “Biriniz sıtma  hastalığına yakalanırsa iyi bilin ki sıtma ateşten bir parçadır. Onu su ile söndürsün. Sabah namazından sonra  doğmadan önce bir nehir  veya bir akrsuya girsin, suyun akışına karşı dursun ve “Allah’ın adıyla, Allah’ım kölene şifa ver, Peygamberini doğrula.” desin, o akarsuya üç kere dalsın üç seferde iyileşmezse beş, yedi, dokuz sefer o suya dalsın. Allah’ın izniyle dokuza varmadan geçer.” 
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2084)

6- Ayşe    :      ‘Resûlullah (    s.a.v) hastalandığı zaman kendi üzerine Muavvize surelerini okurdu ve üflerdi. Son hastalığında ağrısı şiddetlenince ben O'na (    Muavvize sûrelerini) okur ve bereketini umarak O'nun eliyle unu sıvardım.’
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3529)

7- “Allah Teâlâ’nın insan hakkındaki  ve kaderi dışında ümmetimden öleceklerin çoğu nazar ile olacaktır.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2.  Hno    :      2448  )

8- Rafi b. Hadic    :      “Bir gün Resulullah (    s.a.v.)'in huzuruna girdim. Yanlarında et dolu bir tencere kaynıyordu. Canım bir parça çekti, alıp yedim. Yedikten sonra 1 yıl rahatsızlandım. Daha sonra durumu Resulullah (    s.a.v.)'e anlattım, şöyle buyurdu    :      “O et parçasında 7 kişinin gözü vardı. “Sonra Resulullah (    s.a.v.) karnımı ovdu, ben de onu yeşil bir kütle halinde dışarıya attım. Resulullah '(    s.a.v.)ı hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, şu ana kadar karnımdan herhangi bir rahatsızlık hissetmedim.
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno    :      2449)

9- Abdullah bin Mes'ûd'un zevcesi    :      “Yaşlı bir kadın yanımıza girip humre (    denilen bir nevi veba) hastalığına okurdu. Ayakları uzun bir divanımız vardı. (    Eşim) Abdullah eve gireceği zaman (    geldiğini sezdirmek için) öksürüp seslenirdi. Günün birinde Abdullah eve girdi. Okuyucu yaşlı kadın onun sesini duyunca ondan saklandı. Abdullah da gelip yanıma oturdu ve eli bana dokununca bir ipliğe değdi. Sonra    :      ‘Bu nedir?’ dedi. Ben de    :      ‘Humre (    denilen) hastalığa benim için bu ipliğe okundu.’ dedim. Bunun üzerine Abdullah ipliği çekip keserek attı ve    :      ‘Abdullah'ın ev halkına şirk sayılan bir şeyi kullanmaya ihtiyaçları yoktur. Ben, Resulullah (    s.a.v.)'den    :   
“Rukyeler, nazarlıklar ve büyü şüphesiz bir  (    yani Allah'a  koşmak)tır” buyurduğunu işittim.’ dedi. Ben    :   
‘Bir gün dışarı çıktım da falan adam beni gördü. Bunun üzerine onun tarafındaki gözüm yaşardı. O günden beri gözüme okutturduğum zaman gözümün yaşı durur ve okutmayı bıraktığım zaman gözüm yaşarır.’ dedim. Abdullah    :      ‘O, şeytandır. Sen ona itaaat ettiğin zaman seni bırakır ve ona  isyan ettiğin zaman parmağı ile senin gözüne dürtüyor. Lâkin eğer sen, Resulullah (    s.a.v.)'in yaptığı gibi yapsaydın senin için hayırlı ve şifaya kavuşman için çok münâsip olurdu    :      Gözüne su serpip şöyle dersin    :      “Bu hastalığı gider, Ey insanların Rabbi. Şifa ver. Ancak sen şifa verirsin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa ihsan buyur.” dedi.”
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3530)

NESÂ SİNİRİNİN ŞİFASI

1- “Nesâ sinirinin şifası arabî bir koyunun kuyruğudur. Bu kuyruk eritilip üç parçaya bölünür, sonra her gün sabahleyin aç karnına bir parça içilir.”
(    İbn-i Mâce, C.9. H.no    :    3463)
Nesâ    :      Oturak hizasından topuğa uzanan bir sinire verilen isimdir.
El-Muvaffak demiş ki    :      Bu tür tedavi, Araplara ve kuru havadan dolayı anılan hastalığa tutulan kimseler için yararlıdır. Arabî koyundan maksad; yağı az olup kırsal kesimlerde yavşan ve sinameki gibi bitkilerle beslenen koyundur.

SARIMSAK

1- Muğîre bin Şu'be    :      Bir gün  yiyip (    namaz kılmak üzere) Peygamber (    s.a.v.)'in mescidine varmıştım, (    ben) mescide girince Peygamber (    s.a.v.) (    herhalde benden) bir koku hissetti ki, namazını bitirince    :      "Her kim şu sarımsak bitkisini yerse su kendisinden gidinceye kadar bize (    mescidimize) yaklaşmasın" buyurdu. Namazı tamamlayınca yanına varıp; Ey Allah'ın Resûlü, Allah için elini bana vereceksin, dedim. Elini lütfedip bana verdi, ben de elini tutup yenimin arasından göğsüme götürdüm. O sırada ben göğsü sarılı idim. Göğsümün sarılı olduğunu anlayınca; "Senin özrün var" buyurdu.
(    Ebu-Davud, C.4. H.no    :    3826)

2- Peygamber (    s.a.v.) sarımsak ve soğan diye bildiğimiz şu iki bitkiyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur    :   
"Bunları yiyen mescitlerime yaklaşmasın. Eğer mutlaka yemeniz gerekiyorsa pişirmek suretiyle onlarda bulunan ağır kokuları gideriniz de ondan sonra yiyiniz."
(    Ebu-Davud, C.4. H.no    :      3827)

3- “Sarımsak yiyin ve onunla tedavi olun. Onun yetmiş hastalığa karşı şifası vardır. Eğer bana melek gelmeseydi bende onu yerdim. “
(    Ramuz El Ehadis, C.2. H.no    :    4258  )

'SARISABIR' VE 'SÜFA' OTU

1-"Sarı Sabır" ve "süfa'' otunda ne gibi şifalar vardır bilseniz!”
(    Rudani, C.4. H.no    :    7548  )
Süffâ' ise  hardal otunun adıdır. Ancak hurf denen bir başka ota da 'süffâ' diyen olmuştur. Dilimizde hurf'un karşılığı "yüzerlik otunun tohumu"dur.

SEMİZOTU

1- Resulullah(    s.a.v.) semizotunun yanından geçti, ayağında yara vardı. Onunla ayağının yarasını tedavi etti ve şifa buldu. Şöyle buyurdu    :      “Allah seni mübarek kılsın! Dilediğin yerde bitesin, zira sen en küçüğü baş ağrısı olmak üzere 70 derde devasın.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. Hno    :    2409)

"SİNAMEKİ KULLANMAK ŞİFADIR"

1-'Sinameki' ve sennut (    bal ve tereyağı), yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde, samdan başka her hastalığa şifa vardır."
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3457)
Sinemaki, iyice ufaltılıp biraz bal ve tereyağına karıştırılarak yenir.
Sennut    :      Tereyağı tulumuna konan bal. Dereotu. Tereyeğı, bal, kimyon.

2- Allah’ın Elçisi (    s.a.v.) Esma binti Umeys'e    :      " Müshil olarak hangi ilacı kullanıyordun?" dedi. "Şübrüm otunu kullanıyorum deyince”, Allah'ın Elçisi (    s.a.v.)    :   
"O çok şiddetli ishal yapar" buyurdu. "Sonra, ‘Sinameki kullanmaya başladım.’ dedim. "Bunun üzerine    :   
"Eğer bir şey ölüme şifa olsaydı bu 'sinameki otu' olurdu" buyurdular.
(    İbn Mâce, C.9.H.no    :    3461)
Şübrüm    :      İshal olmak için kullanılan bir bitkidir. Mercimeğe benzer tanecikleri vardır. Kökü süt ile doludur. Yaprağı, kökü ve sütü müshildir. Bir kavle göre Şübrüm yavşan denilen bitkinin bir nevidir. Sena i    :      Sinamekidir.
-Tuhfe yazarı    :      Şübrüm çok fena ishale sebebiyet verdiğinden dolayı tabibler bunu kullanmamayı tavsiye ederler. El-Cezeri, en-Nihâye’de    :      Şübrüm, nohuta benzer tanelerdir. Pişirilip tedavi için suyu içilir. Bir kavle göre yavşan denilen bitkinin bir nevidir, demiştir.

3- “Sinameki ve kimyonda her derde deva vardır.”
(    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :      2575)


"SİNEKTE ZEHİR VE ŞİFA VARDIR"

1- “Sizden birinizin kabına sinek düştüğü zaman o kişi onun her tarafını batırsın, sonra çıkarıp atsın. Çünkü sineğin iki kanadının birisinde şifa, diğerinde hastalık vardır. “
(    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    92)

SİRKE

1- “Sirke ne güzel katıktır."
(    Ebu-Davud, C.4.  H.no    :      3820)

”ŞİŞMANLAMANIN YOLLARI"

1-  Ayşe    :      “Resûlullah (    s.a.v) ile zifafa girmem için annem beni şişmanlatmak istiyordu. Bütün çabalarına rağmen onun istediği kiloyu alamadım. Nihayet bana yaş hurma ile hıyar yedirdi de en güzel şekilde şişmanladım.” (    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3903)

SU İÇERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ

1- ‘Resûlullah (    s.a.v.) ayakta su içmeyi yasakladı. Dedik ki    :      "Ey Enes! Ayakta yemeği de mi yasakladı?"
"Bu daha şiddetli yasaktır." Yahut şöyle dedi    :      "Bu daha kötü ve çirkindir!" 
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    1879)

2- İbn Ömer    :      ‘Biz, Resûlullah (    s.a.v.)'in zamanında yürürken yerdik, ayakta su içerdik.’
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    1880)

3- "Devenin içişi gibi tek bir içişle su içmeyin; lâkin dinlenerek ikişer-üçer içişle için. İçtiğinizde besmele çekin, içmeyi bitirdiğinizde ise Allah'a hamdedin!"
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    1885)

4- Resûlullah (    s.a.v.)  yüzükoyun yatarak dudaklarla, bardaksız ve avuçlamaksızın, su içmekten men etti ve tek elin avucuyla suyu avuçlayıp içmemizi yasakladı    :      “Herhangi biriniz köpeğin su içtiği gibi (    kapsız ve avuçsuz) dudakları ile su içmesin ve Allah'ın kızdığı kavmin içtiği gibi tek elin avucu ile içmesin. Geceleyin de kabı hareket ettirip kontrol etmedikçe ondan su içmesin. Meğerki kabın üstü ve ağzı iyice örtülü ola. Kim bir kaptan içebildiği halde tevazu (    yani gönül alçaklığı) niyetiyle avuçlarıyla su içerse Allah ona parmakları sayısınca sevaplar yazar. Avuç, Meryem oğlu İsa (    a.s)’ın kabıdır. Çünkü İsa, bardağı atarak    :      Öf bu dünya ile beraberdir (    veya dünya ile beraber buna öf) dedi."
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3431)
Not    :      Zevâid'de şöyle denilmiştir    :      Bunun senedinde Bakîyye bulunur. Bu râvi tedlisçidir ve bu hadisi an'ane ile rivayet etmiştir.
Ed-Dümeyrl de    :      Bu, münker bir hadistir. Yalnız müellif tarafından rivayet edilmiştir. Senedde anılan Ziyad bin Abdi İlah tanınacak gibi değildir. Müellif onun yalnız bu hadîsini rivayet etmiştir.

5-‘Resûlullah (    s.a.v.) bardağın kırık yerinden su içmeyi ve içilecek şeyin içerisine üflemeyi yasakladı.’ (    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3722)

6- ‘Resûlullah (    s.a.v.), nekîr; şarap için kullanılan ağaç fıçılara, müzeffet; zift, karasakızla sırlanmış küplere, dübbâ; boş kuru kabaklara, hantem; içi sırlı ağzı yandan toprak kablarına hurma yahut üzüm şırası (    meşrubat)  koymaktan nehyetti.’
(    Müslim. C.6. H.no    :      37-1995)
Herhangi bir içecek bu kaplarda süratle sarhoş edici özellik kazanır. Taştan ve sandan (    tunçtan) yapılan kaplar, bu dört kap gibi, alkole dönüşümü hızlandırmaz.

7- "Sizi ağaç fıçıdan, ziftlenmiş kaptan, çömlekten ve (    içine şıra kurulan) kabaktan ve üstüne ilave yapılmış ve başı kesik gırbeden nehyederim. Lakin deri su kabından için sonra ağzını bağlayın."
(    Ebu Davud, C.4. H.no    :    3693)

8- “Sizler şıralarınızı deri kaplarda tutun”.
(    Müslim. C.6. H.no    :      55-1997)

9- “Ziftlenmiş kaplar, kabak ve ağaç fıçılarında meşrubat yapmayı ve saklamayı yasakladı. Resulullah (    s.a.v) için şerbet yapılacak kap bulunamaz ise taştan oyulmuş büyükçe bir kaptan yapılırdı.’
(    Nesai, C.3. H.no    :      5553)

10- "Sizleri deri kaplar müstesna şerbetlerden nehyetmiştim. Şimdi her nevi kaptan içebilirsiniz. Ancak sarhoş edici içki içmeyiniz.”
(    Müslim. C.6. H.no    :      65-1998  )

11- Resûlullah (    s.a.v.)  misvakı enlemesine kullanırdı, suyu emerek içerdi, arada üç nefes alarak şöyle derdi    :      “Bu, daha afiyet verici, daha koruyucu ve daha iyidir”
(    Rudani, C.3. H.no    :    5583)

12- İbn Abbas    :      Resulullah (    s.a.v)’ su içerken gördüm, üç nefeste içti. O’na 'ya Resulullah! Suyu üç nefeste içtin' dedim. O’ da buyurdu ki    :      “Evet, üç nefeste içmek daha şifalı ve boğaz için daha faydalı ve sağlıklıdır.”
(    El Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :    2394)

SUSAM YAĞI

1- Resûlullah (    s.a.v.)'in susam (    yağı)nı burnuna ilaç olarak verdiğini bildirilmiştir.
(    El Metalib  ul-Aliye, C.2.  H.no    :    2412)

TUZ

1- “Sizin katığınızın başı (    efendisi) tuzdur."
(    İbn Mâce, H.no    :    3315)

2- “Yemek yiyeceğin zaman tuz ile başlayıp tuz ile bitir; zira tuz 70 hastalığa şifadır. Bunların başı cinnet, cüzzam, alaca, azı dişi ağrısı, boğaz ağrısı, karın ağrısıdır.”
(    El Metalib  ul-Aliye, C.2. Hno    :    2350)

KURU ÜZÜM

1- “Kuru üzüm yemelisiniz. Çünkü o safrayı, balgamı bertaraf eder, damarları takviye eder, yorgunluğu giderir. Ahlakı güzelleştirir, ruha ferahlık verir, üzüntüyü giderir.”
(    Ramuz El Ehadis, C.2. H.no    :    3946)


"UD-İ HİNDİ VE ZEYTİNYAĞINDA ŞİFA VARDIR"

1- Ümmi Kays    :      Süt emen oğlumun bademcik hastalığını kendim tedavi etmiştim. Peygamber (    s.a.v.)'in huzuruna girdiğimde, Allah'ın Elçisi (    s.a.v.) bana şöyle buyurdu    :   
‘Niçin çocuklarınızın boğaz hastalığını, elle sıkıp, acıtarak  tedavi etmeye çalışıyorsunuz?  Şu 'Ud-i Hindi''yi kullanmaya devam ediniz. Çünkü bu 'Hind bitkisi'nde  yedi türlü şifa vardır. Zatu'l-Cenb hastalığının ilacı ondadır. O, uzre denilen boğaz hastalığı için buruna çekilir. Zatu'l-Cenb hastalığı için de, (    su ile) hastaya ağızdan verilip içirilir. " 
(    Müslim, C.7. H.no    :    2214)
Uzre    :      Bademciğin iltihablanması ve şişmesi.
Ud-i Hindi(    Kust), Topalak otuda denilir.
Ud-i Hindi, siyahca ve daha hareketlidir. Topalak otuda denilir.
Enfiye gibi buruna çekilerek şişmiş bademciğin tedavisinde suya ıslatılarak ağızdan alınıp zatüre hastalığının tedavisinde kullanılır. Ud-i Bahri beyazdır.

2- Resulullah (    s.a.v) Ümmü Seleme’nin yanına girdi. Yanında genzinden kan sızan bir çocuk vardı. Resulullah (    s.a.v)    :      “Bu nedir?” diye sordu. Oradakiler    :      'Boğazı rahatsız' karşılığını verdiler. Bunun üzerine peygamber (    s.a.v) şöyle buyurdu    :      “Çocuklarınıza niçin işkence çektiriyorsunuz;  zira birinizin kust-i hindi otu alıp, onu yedi kez su ile ovması ve hastanın ağzına koyması yeterlidir.” Ravi der ki    :      peygamber (    s.a.v)’in dediğini yaptılar ve çocuk şifa buldu.
(    El Metalib ul-Aliye, C.2.  H.no    :    2403)

VEBA-KARANTİNA

1- “Hasta develeri olan kimse, bu develerini, sağlıklı deve sahibinin develerine uğratmasın."
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3541)

2- “Bir yerde taun bulunduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Sizin bulunduğunuz yerde vuku gelirse, ondan kaçarak o yerden çıkmayınız.”
(    Ebû Dâvud, C.4.  H.no    :      3103)

3- Ferve b. Müseyk    :      Ey Allah'ın Resûlü (    s.a.v.), bizim elimizde "Ebyen" denilen bir arazi var. Bu bizim çiftliğimizin ve ziraat mahsullerimizin arazisidir; ve bu arazide veba hastalığı vardır. Yahutta buranın vebası çok şiddetlidir. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? diye sordum. "Orayı terket. Çünkü ölüm böyle bulaşıcı hastalıklara yakın durmaktan ileri gelir" buyurdu.
(    Ebû Dâvud,C.4. H.no    :      3923)

4- "Veba olan yeri tamamen bırak! Zira hastalıklardan insanı helak edeni de vardır."
(    Rudani, H.no    :    2343)

5- Allah’ın elçisi (    s.a.v.) vebadan söz ederek buyurdu ki    :      "Bu öyle bir ceza ya da azaptır ki, bazı milletler buna uğratılmıştır. Daha sonra ondan bir kısmı yeryüzünde kalmıştır. Bazen gider, bazen gelir. Onun bir ülkede olduğunu duyan, oraya gitmesin. Bulunduğu ülkede olursa, ondan kaçmak için oradan ayrılmasın!"
(    Rudani, C.1. H.no    :    2340)

6- “Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız sakın oradan çıkmayın!” Bunun üzerine Ömer, Allah'a hamdü senada bulundu ve sonra oradan ayrıldı.
(    Rudani, C.2. H.no    :    2339)

"YARALARI KINA İLE TEDAVİ EDİN"

1- ‘Peygamber (    s.a.v.)'in bir tarafı yaralandığı veya bir tarafında diken battığı zaman o yerin üzerine 'kına' koyardı.’
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3502)

2- Resûlullah (    s.a.v.)'ın hizmetçisi Selma    :      'Resûlullah (    s.a.v.), bıçak yarası, taş ve dikenden meydana gelen bir yara olursa o yara üzerine kına koymamı bana emrederdi.'
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2054)

3- Selma el-Hadim    :      Ailelerinin herhangi birinde ‘çıban ve yara’ olduğu zaman  Peygamber (    s.a.v.), bana    :      'O yaranın üstüne ‘kına’ koymamı emrederdi.'
(    Rudani, C.4. H.no    :    7532)

4- “Kına yakın, zira o kokusu güzel olup, baş ağrısını giderir.”
(    El-Metalib ul-Aliye, C.2. H.no    :      2408  )

YEMEKLE İLGİLİ HADİSLER

a-Günde 1 Öğünden Fazla Yemek

1- Ayşe    :      Resulullah (    s.a.v.), bir günde iki öğün yemek yediğimi fark edince    :   
“Ya Ayşe! Midenden başka seni meşgul eden bir şeyin olmamasını mı arzu ediyorsun? Dünyayı midene mi dolduracaksın? Bir günde iki defa yemek israftır. Allah, israf edenleri sevmez.” buyurdu.
(    Beyhaki, Şuabu’l-İman 5/26 (    5640)) (    M.Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.2, s.83)

2-”Resulullah(    s.a.v.) bizzat insanlara yardım eder, elbisesini deri ile tamir ederdi. Mevla-yı Mütealine kavuşuncaya kadar aralıksız üç gün hem sabah hem akşam yemeği yememiştir. Yani sabah yemiş ise akşam yememiş, akşam yemiş ise sabah yememiştir.”
(    Münziri et-Tergib 4/94) (    M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.1, s.245)

b- Çok Yemenin Keraheti Hakkında

1- “Birçok hastalığın gerçek sebebi çok yemedir.”
(    C. Sağır, 1/36)

2- Atiyye bin Amir el-Cüheni    :      Selmân’dan, yediği yemekten biraz daha yemesi için ısrar edilirken şunu işittim    :      “ (    Yediğim miktar) bana yeter. Çünkü ben Resulullah (    s.a.v.)'i şöyle buyururken işittim    :      “Dünyada insanların en çok doyasıya yiyeni, kıyamet günü açlığı en uzun olanıdır.”
(    İbni Mace, H.no    :      3351)

3- Ebu Cuhayfe    :      Yağlı etle yapılan tirit yemeği yemiş ve Allah Resulü’nün yanına gitmiştim. Huzurunda, çok yediğimden dolayı geğiriyordum.
Allah Resulü    :      “Ebu Cuhayfe git uzakta geğir! Dünyada karnını tıka basa dolduranlar, ahirette uzun zaman aç kalacaktır.” buyurdu. Gerçekten, Ebu Cuhayfe bu olaydan sonra vefat edinceye dek karnı doyuncaya kadar yemek yemedi. Sabah yemek yerse akşam yemez, akşam yerse sabah yemezdi.
(    Ebu Nuaym, Hilye 7/256) (    M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.2, s.83)

4- Ebu Hureyre    :      Resulullah (    s.a.v.)’e bir kafir konuk geldi ve Resulullah (    s.a.v.) onun için bir koyun (    sağılmasını ) emretti. Koyun sağıldı ve konuk içti. Sonra başka bir koyun (    sağılmasını) emretti. Koyun sağıldı ve konuk onu da içti. Sonra başka bir koyun ve onu da içti. Nihayet yedi koyunun sütüne kadar içti. Sonra ertesi günün sabahı olunca Müslüman oldu. Resulullah (    s.a.v.), misafir için bir koyun (    sağılmasını) emretti. Koyun sağıldı ve misafir içti. Sonra onun için başka bir koyun (    sağılmasını) emretti ve misafir bunu tamamlayamadı. Bunun üzerine
Resulullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      ”Müminin içtiği bir bağırsağa, kafirin içtiği yedi bağırsağa iner.”
(    Tirmizi,(    O. Z. Mollamehmetoğlu), C.3, Hno    :    1879)

5- Ayşe    :      “Resulullah (    s.a.v.), ahirete irtihalinden sonra, bu ümmet arasında görülen ilk bela tokluk belasıdır. Müslümanların karınları doyup bedenleri de semizleşince, gönül hayatları zayıfladı ve şehvetleri azgınlaştı!"
(    Münziri et-Tergib, 3/100) (    M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.1, s.247)
 
6- “Size beş haslet tavsiye edeceğim ki, Allah böylece güzel huylarınızı iyice kemale erdirsin.
Yemeyeceğiniz kadar çok şey toplamayın, içinde oturmayacağınız ev yapmayın, yarın elinizden çıkacak dünya menfaati için birbirinizle zıtlaşmayın, huzurunda toplanıp kendisine varacağınız Allah’ın azabından sakının, neticede gidip ebediyen kalacağınız ahiret yurduna şevkle yönelin.”
(    El- Hindi, Kenzu’l –Ummal 1/476) (    M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.1, s.93) 

7- "Yemeğinizi Allah’ın zikri ve namaz ile eritin. Yemek üzerine uyumayın. Yoksa kalpleriniz katılaşır." (    Ramuz El Ehadis, H. no    :    934, s.119)

8- "Üç huy Allah’ın gazabını gerektirir. Acıkmadan yemek yemek, uykusuz kalmadan uyumak, lüzumsuz yere gülmek."
(    Ramuz El Ehadis, Hno    :    3340, s.373)

c- Ne Kadar Yemek Yemek Yeterlidir

1- “Allah'a en sevgili olanınız; az yiyenleriniz, vücut bakımından da hafif olanlarınızdır”
(    Kenzü'l Ummal, 3/7084)

2- "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız"
(    Feyzül Kadir, 4/212)

3- Ayşe bir gün Allah Resulü’nün yanında ağlamaya başlayınca, Allah Resulü    :      ”Niçin ağlıyorsun ya Ayşe? Eğer ahrette benimle birlikte olmak istiyorsan, bir yolcunun taşıyabileceği kadar rızık sana yeter. Sakın ola ki, zenginlerin arasına karışma!”
(    El- Hindi, Kenzu’l –Ummal, 2/150) (    M.Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.2, s.83)

4- Ebu Hureyre    :      'Bir gün evimden çıkıp mescide gitmiştim. Dışarı çıkmamın tek sebebi açlıktı. Mescitte Sahabe-i Kiram’dan 7-8 kişilik bir grupla karşılaştım.
'Hayırdır Ebu Hureyre, seni bu saatte dışarı çıkaran nedir böyle?' dediler.
'Açlık' dedim.
'Vallahi biz de açlıktan buraya geldik.' dediler. Hep birlikte kalktık, Allah Resulü’nün huzuruna vardık.
”Bu saatte gelmenizin sebebi nedir acaba ?” diye sordu.
'Ya Resulullah, açlık!' dedik. Bunun üzerine Resulullah (    s.a.v.) bir tabak kuru hurma istedi.
”Şu ikişer hurmayı yiyiniz, üzerine de su içiniz. Bugün size bunlar yeter.” buyurdu.
(    İbn Sa’d, Tabakat 4/329) (    M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s- Sahabe Muhtasar, C.1, s.256) 

5- Allah Teala buyurdu    :      ”Kölelerim, Katım’da, az yemek yorganından daha tesirli bir yorgana bürünemezler.”
(    Ramuz El Ehadis, Hno    :      4092, s.457)

6- Mikdam İbn-u Ma'dikerib    :      “İnsanoğlu, (    midesinden) karnından daha zararlı(    şerli) bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet (    bu miktarın aşılması) kaçınılmaz ise bu durumda; üçte biri yemeği, üçte biri içmesi, üçte biri de nefesi için (    ayrılmalı)dır.”
(    Tirmizi(    O.Z.Mollamehmetoğlu), C. 4, Hno    :      2486, s.119) (    İbn-i Mace,  H.no    :      3349)

7- Cabir    :      Resulullah dedi ki    :      "İki kişilik yiyecek dört kişiye de yeter, dört kişilik yemek sekiz kişiye de yeter."
(    Müslim, Eşribe 179, (    2059)) (    Tirmizi, Et'ime 21, (    1821))

8- Ebu Hureyre    :      Resullulah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      ”İki kişinin yemeği üç kişiye kafi ve üç kişinin yemeği dört kişiye kafidir.” 
(    Tirmizi,(    O. Z.Mollamehmetoğlu), C.3, Hno    :    1880)

9- Bize Affân    :      ”Mü'min, karnını tıka-basa doldurarak yemez. Onun vasiyeti de hep koltuğunun altındadır!"
(    Câmiu’s Sağîr, 1/13)  (    Sünen-i  Darimi, Hno    :    3180)

10- Câbir bin Abdillah    :      Resûlullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Bir avuç kuru hurma ile de olsa akşam yemeğini terketmeyiniz. Çünkü akşam yemeğini kaldırmak ihtiyarlık ve güçsüzlüğe sebep olur.”
(    İbn-i Mace, H.no    :      3355)

11- Ukbe b. Âmir el Cühenî    :      Resûlullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Hastalarınızı yemeye içmeye zorlamayınız çünkü Allah onları yedirir ve içirir.”
(    İbn-i Mâce, C.9. H.no    :    3444)

12- Vahşi ibnu Harb el-Habeşi    :      Resulullah (    s.a.v.)'in Ashabı dediler ki    :      'Ey Allah'ın Resulü! Biz yiyoruz, ancak bir türlü doymuyoruz (    ne yapalım)?' Bunun üzerine,
Resulullah(    s.a.v.)    :      "Ayrı ayrı yemekte olmayasınız?" diye sordu. '"Evet' dediler.
Resulullah (    s.a.v.)da    :      "Öyleyse yemeğinizde toplanın (    bir sofra kurarak hep beraber yiyin), yemeğe Allah'ın ismini zikrederek (    Bismillahirrahmanirrahim diyerek) başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz, hakkınızda mübarek kılınır."
(    Ebu Davud, Hno    :      3764) (    İbnu Mace, Et'ime 17, (    3286))

13- İbn Ömer    :      "(    Azı) Dişlerinin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıflatır."
(    Rudani, C.3. H.no    :    5558  )

14- İbn Abbâs    :    Resûlullah (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      "Devenin içişi gibi tek bir içişle su içmeyin; lâkin (    dinlenerek) ikişer üçer (    içişle) için. İçtiğinizde besmele çekin, içmeyi bitirdiğiniz­de ise Allah'a hamdedin!"
(    Tirmizî 1885](    Rudani, C.3. H.no    :    5579)

15- Taberânî, Mu'cemu'l-Kebtr'de    :      “Resûlullah (    s.a.v.)  misvakı enlemesine kullanırdı, suyu emerek içerdi, (    arada) üç nefes alarak şöyle derdi    :      "Bu, daha afiyet verici, daha koruyucu ve daha iyidir!"  (    Rudani, C.3. H.no    :    5583)

16- Hz. İsa şöyle derdi    :      "Suyun fazlası bitkiyi öldürdüğü gibi, yiyeceğin fazlası da ruhu öldürür."
(    Müsliman-İsa, S.156-7)

17- Enes'den yaptığı bir ziyade    :      "Zira yemek kabı, kendisini yalayıp yıkayana istiğfarda bulunur ve    :      "Beni şeytandan kurtardığın gibi, Allah da seni ateşten kurtarsın" der."
(    Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, C.11, Hno    :    3887)

18- "Canının çektiği ve arzu ettiği her şeyi yemen, şüphesiz israftır!"
(    İbn-i Mâce, Et‘ime, 51)

YILAN-AKREP SAOKMASI-ÇIBAN İÇİN DUALAR

1- Resûlullah (    s.a.v) rukyeyi yasak etti. Derken Amr b. Hazmoğulları Resûlüllah (    s.a.v)’e gelerek    :      'Yâ Resûlallah! Gerçekten elimizde bir rukye vardı. Akrebe karşı onu yapıyorduk. Sen de rukyeyi yasak ettin.' dediler. Ve bu rukyeyi ona gösterdiler. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      “Bir beis görmüyorum. Sizden her kim din kardeşine fayda verebilirse hemen fayda versin!” buyurdular.
(    Müslim, C.7. H.no    :    2199-63.rivayet)

2- “Rukyelerinizi bana arz ediniz. Rukye yapmada şirk olmadığı müddetçe rukyelerde be’s yoktur”.  (    Müslim, C.7. H.no    :    2200)

3-‘Resulullah (    s.a.v), her zehirli hayvanın zehirinden rukye tedavisi yapmak hususunda ruhsat verdi.’  (    Buhari, Tıb, C.12. H.no    :    56)

4- “Okuyarak tedavi etme usulünün göz değmesinden ve zehirli böceklerin sokmasından başka (    hiçbir hastalıkta müspet tesiri) yoktur.”
(    Ebu Davud, C.4, Hno. 3884)

5- “En yararlı nefes etmek, ancak nazar değmesi veya zehirli hayvanın sokmasından dolayı olanıdır.” (    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3513)

6- ‘Zehirli hayvanın zehirlemesi, nazar değmesi nemle (    çıban)’den dolayı rukyeye (    nefes) izin vermiştir.’
(    İbn Mâce, C.9. H.no    :    3516)

7- “Göz değmesi yahut zehirlenme veya kanamadan başka yerde rukye (    efsun) yoktur, rukye kanamayı durdurur.”
(    Ebu Davud, C.4, Hno. 3889)

8- Bir insan rahatsızlandığı zaman yahut çıban veya yara olduğunda; Resulullah (    s.a.v) şahadet parmağını yere koyup kaldırır    :      “Allah’ın ismiyle, bazımızın tükürüğü ile şu arzımızın toprağı, Rabbimizin izniyle hastamıza şifa vermesi içindir” diyerek şifa temenni ederdi.
(    Müslim, C.7. H.no    :    2194)

9- Akrep bir adama soktu da adam o gece uyuyamadı. Sonra Peygamber (    s.a.v)’e    :      Falan adamı bir akrep soktu da adam o gece uyuyamadı, denildi. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (    s.a.v.) şöyle buyurdu    :      ”Bilmiş olunuz ki o adam akşamladığı zaman; yarattıklarının şerrinden Allah’ın mükemmel kelimelerine sığınırım, deseydi sabahlayıncaya kadar hiçbir akrebin sokması ona zarar vermeyecekti.” 
(    Ebû Dâvûd, C.4. H.no    :    3899-3898  )

10- Peygamber (    s.a.v), öğlen ya da ikindi namazını, ashabına taşları çok olan bir duvarın yanında kıldırdı. İkinci rekatta oturunca bir akrep çıkıp onu soktu. Kendinden geçti. İnsanlar ona okumaya başladılar, ayılınca şöyle buyurdu    :      "Bana Allah şifa verdi, sizin okumanız değil." dedi.
(    Rudani, C.6.  H.no    :    7580)

11- Resulullah (    s.a.v)’ı, namaz kılarken bir akrep soktu. Namazı bitirince    :      "Allah lanet etsin! Ne namaz kılanı ve ne de başkasını rahat bırakıyor."' dedi. Sonra su ile tuz getirtti. Onun soktuğu yere sürüp ovdu. Bir yandan da 'Kul yâ eyyü-hel-kâfirûne, Kul eûzü bi-Rabbil-felak ve Kul eûzü bi-Rabbin-nâs' sûrelerini okudu." (    Rudani, C.6. H.no    :    7581)

YUMURTA

1- "Peygamberlerden birisi, Allah’a güçsüzlükten yakındı. Allah, ona  yumurta  yemesini emretti." (    Ramuz El Ehadis, C.1. H.no    :    1728  )

" ZEYTİNYAĞINDA ŞİFA VARDIR"

1-'Zeytinyağı'nı yiyiniz ve sürününüz. Çünkü o, mübarek (    bereketli) bir ağacın ürünüdür."
(    Tirmizi, C. 2. Hno    :    1851)

2- Allah'ın Elçisi (    s.a.v.)    :      “Zatülcenb (    akciğer zarı iltihabı-su toplanması) hastalığının tedavisi için; vers (    Yemen za'feranı bitkisi), kust (    topalak denilen bitki) ve zeytinyağını birbirine karıştırıp, hastanın ağzına vermeyi övmüştür."
(    İbn-i Mace, C.9. H.no    :    3467)

3- “Zatülcenb hastalığına karşı ‘zeytinyağı’ ile ‘vers’ denilen ‘sarı ve kokulu bir otun’ kullanılmasını tavsiye ederdi.”
(    Tirmizi, C.2. H.no    :    2078  )

4-“Ey Ali! Zeytinyağını ye ve vücuduna sür; zira kim zeytinyağını vücuduna sürerse şeytan ona 40 gece yaklaşmaz.” 
(    El Metalib ul-Aliye, H.no    :      2377)

5- “Şu mübarek ağaca önem vermelisiniz. Zeytinin yağı. Onunla tedavi olun. Çünkü o basur hastalığını iyi eder.”
(    Ramuz El Ehadis, C. 2. H.no    :    3942)

Buhari ve Müslim, Abdullah b. Abbas (    r. a)’ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir    :      Rasulullah (    asm) iki kabrin yanından geçti ve şöyle buyurdu    :      “Bu kabirlerde yatanlar azap görmektedirler. Ama büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar.” Rasulullah (    asm) daha sonra sözüne şöyle devam etti    :      “Evet bunlardan birisi, insanlar arasında söz taşırdı. Diğeri ise bevlinden (    idrarını üzerine sıçratmaktan) sakınmazdı." (    Buhari, Vudu, 56; Müslim, Taharet, 34; Nesai, Cenaiz, 166; Diğer rivayetler için bk. Beyhaki, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyin, “İsbatü Azabi’l-Kabr ve Suali’l-Melekeyn”, Mektebetü’t-Turas, Kahire trs s. 115)

Hz. Peygamber (    s.a.s.)’in küçük abdest bozma konusundaki davranışları ile ilgili rivayetler, küçük abdesti (    bevli) çömelerek yapmanın İslam adabından olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bir engel olmaması halinde ayakta idrar yapmak tenzihen mekruh kabul edilmiştir (    İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 229).

Zira ayakta idrar yapılırken idrar serpintisinde korunmak güçtür. Oysaki Peygamber Efendimiz (    s.a.s.) idrardan sakınmayı emretmiş; kabir azabının çoğunun idrar serpintisinden dolayı olacağını haber vermiştir (    Buhari, Vudu 55, 56; İbn Mace, Tahara 26).

Kişi, çömelmekte zorlanır ya da abdest bozacağı yer çömelmeye uygun olmazsa üzerine idrar sıçratmamaya özen göstererek ayakta idrar yapabilir.

İslam'ın gereği olan ve en büyük önem gösterilen konulardan biride temizlikdir. Resulullah'ın (  a.s. ) o dönemde dikkat çektiği en büyük hususlardan biridir. Ayakta idrar yapmak , kişinin üzerine idrar damlasının sıçraması gibi bir olay oluşturma sebebi bulunabileceğinden dinen hoş görünmemektedir.İdrardan gereği gibi korunmak için şu tedbirlerin alınması gerekir;
1-İdrar sıçramasını önlemek için bir çukurun tam ortasına ya da tuvalet deliğinin tam ortasına yapılmalıdır(  En iyisi oturarak idrar yapmaktır)
"Sizden biriniz idrar yapmak istediği zaman, idrarı için müsait bir yer bulsun" (  1)
Banyoda Yıkanırken İdrar yapmak mekruhtur.
Bu sebeble banyoda yıkanırken idrar yapmak mekruh görülmüştür Redd-ül Muhtar’ da ''Kendi abdest aldığı yere bevl etmesi mekruhtur'' (  2) kaydı vardır
Ebu Davud' tan nakledilen bir hadis söyledir
''Sakın biriniz hamamda yıkandığı yere bevletmesin (  idrar yapmasın) çünkü umumiyetle vesvese bundan doğar''

Bu hüküm idrara akacak yol olmadığı ve zemin sert olduğu zamanki durumdur Banyo yapan kimse, idrardan üzerine bir şey sıçradığını zanneder ve bundan vesvese alır Rüzgara karşı idrar yapmak da böyledir

Ayakta İdrar Yapmak Kabir Azabına Sebeptir

Buhari ve Müslim, Abdullah b. Abbas (  r. a)’ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir  : 

Rasulullah (  a.s.v) iki kabrin yanından geçti ve şöyle buyurdu  :  “Bu kabirlerde yatanlar azap görmektedirler. Ama büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar.” Rasulullah (  asv) daha sonra sözüne şöyle devam etti  :  “Evet bunlardan birisi, insanlar arasında söz taşırdı. Diğeri ise bevlinden (  idrarını üzerine sıçratmaktan) sakınmazdı.”(  1)


Klozet kullanmak hem sağlık yönünden hem de zührevi hastalıkları bulaştırması bakımından iyi değildir
Bu arada şunu da hatırlatalım Klozet denilen alafranga tuvaletlere ayakta olmamak şartı ile idrar yapmanın bir mahsuru olmaması gerekir fakat bu tuvaletlere oturarak, bağırsakların tam boşalaması sağlanamadığından, hele umumi yerlerdeki klozetler veneryen hastalıkları (  cinsel yoldan bulaşan, zührevi hastalıklar) bulaştırma bakımından mahzurludur
Özürsüz Ayakta idrar yapmak mekruhtur.

2-ayakta idrar yapmamalıdır Özürsüz olarak ayakta idrar yapmak mekruhtur Bu hususta

ayakta idrar yapmanın yasak olması ile ilgili hadisler
Peygamberimiz (  as) şöyle buyurur  :  HzAişe (  ranha)
''Kendisine Kur’ân nâzil olmaya başlandığından beri, Resulullah (  as) ayakta bevl etmemistir'' (  3)
Yine İmam Ahmed’ in,Tirmizi’ nin (  Cilt  :  1, Sayfa  :  226), Nesâi’ nin (  307 nolu hadis-i şerif) ve ibn-i Mace’ nin tahric ettiği hadiste Aişe (  ranha) demiştir ki  : 
"Size Nebiyy-i Azam’ (  sas) ın ayakta bevl ettiğini kim haber verirse inanmayın, mutlaka oturarak abdest bozardı" (  4)
Abdullah İbn-i Mesud (  ra) şöyle rivayet etmiştir  : 
"Şüphesiz ki ayakta abdest bozmanda cefadandır''

(  5)
HzCabir’ den (  ra)  :  “Rasûlullah (  as) ayakta idrar yapmayı yasakladı'' (  6)
Bazı âlimler de ayakta yapmayı caiz görmüştür ve ayakta idrar yapmaya ruhsat vermişlerdir Dayandıkları isnat şu hadistir  : 
HzHuzeyfe’ den (  ra) ''Birgün Peygamber (  as) bir kavmin çöplüğüne vardı ve oraya bevletti" (  7)
Ayakta idrar yapmayı mekruh gören ulemâ, bu hadis-i şerif karşısında şu tevili yapmışlardır  : 
1- Kadı İyaz’ ın beyanına göre uzun zaman oturan Efendimiz’ i (  as) bevli sıkıştırmış ve uzağa gidememiş hemen ayakta bevlini yapmıştır
2-Resulullah (  as) dizindeki veya belindeki bir hastalıktan dolayı idrarını ayakta yapmıstır
3-Çöplükte (  oturmak için) müsait bir yer bulamamıştır
4-Bir ihtimal de, ayakta idrar yapmanın caiz olduğunu göstermek için yapmıştır
Bu Hadis-i Şeriflerden çıkarılan sonuçlara göre, ayakta idrar yapmak mekruhtur Bu mekruhiyet kerahet-i tahrimiyye olmayıp kerahat-i tenzihiyyedir
Çömelerek idrar yapmanın sağlık yönünden faydaları
Çömelerek idrar yapmanın tıbbi yararı şöyledir  : 
Çömelince karın kasları kasılır, dizler karına tazyik yaparlar; dolayısıyla mesane baskı altında kalır İşeme sonucunda mesane tam boşaldığından mesanede artık idrar kalmaz Mesane tam boşalır Bu ise idrar yolları ve mesane taşlarının oluşmasını önlediği gibi, prostat hastalığı olanlarda şikayetlerin azalmasında da etkili olur Çömelerek idrar yaparken hafif sol tarafa meyil edilmelidir

(İlim ikidir: Beden bilgisi, din bilgisi)

(Kendisine yumuşaklık verilen kimseye dünya ve ahiret iyilikler verilmiştir.) [Tirmizi]

(Vatan sevgisi imandandır)

1-Müsned; İmam Ahmed Ebu Davud Sünen 3 nolu hadis-i şerif
2- Redd-ül Muhtar Sh593
3-Sünen-i Ebu Davud 1/93
4-Sünen-i Tirmizi Cild 1 Sh 112
5-İbn-i Mace, Hadis No  :  300
6-Sünen-i Tirmizi C  :  1 Sh 19/20
7-Tirmizi C  :  1, Sh 19

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 "Fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır"
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 10:54 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

"Fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır"




Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular


"Fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır"

(Hadis-i şerif)

Bu konuyu yazdır