Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 "Sevdiğini ölçülü sev, Kızdığında ölçülü kız" Sözü hadis midir?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 12:53 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



"Sevdiğini ölçülü sev, Kızdığında ölçülü kız" Sözü hadis midir? Hadis ise kaynağını belirtir misiniz?

Vaazlarda çokça duyduğumuz bir söz hakkında sormak istiyorum: "Sevdiğini ölçülü sev, bir gün düşmanın olur; sırrını dışarı verir. Buğz ettiğine de ölçülü buğz et, bir gün dostun olur; söylediğinden utanırsın." Bu söz, hadis midir? Hadis ise kaynağını belirtir misiniz?

Ebû Hureyre radıyallahu anhtan rivayete göre, şöyle demiştir:

”Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız, belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 60)

Tirmizî: “Bu hadis garîb (senedinin bir veya birkaç tabakasında râvî adedi bire düşen hadis) olup, sadece bu senetle ve bu şekliyle bilmekteyiz. Eyyûb’ten başka senet ile de rivayet edilmiş olup Hasan b. Cafer’den gelmiştir. Ali’den gelen bir isnadla bu kimsenin rivayet ettiği hadis zayıftır. Sahih olan rivayet, bu hadisin Ali’den mevkuf olarak yapılan rivayetidir.”

Bu rivayet, aşağıdaki ayetle birlikte düşünüldüğünde daha da bir anlam kazanmaktadır:

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)




-----Etiketler-----

Sevdiğini ölçülü sev, Kızdığında ölçülü kız, Sözü hadis midir?, Hadis ise, kaynağını belirtir misiniz?,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Düşman - Düşman olmak ve Düşmanlık ile ilgili Ayet Hadis ve Güzel Sözler
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 12:51 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Düşman - Düşman olmak ve Düşmanlık ile ilgili Ayet Hadis ve Güzel Sözler

Kuranda geçen düşman ile ilgili ayetler

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla


Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik.

(BAKARA SURESİ / 36)

Sonra (yine) siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyordunuz. Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

(BAKARA SURESİ / 85)

De ki: "Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.

(BAKARA SURESİ / 97)

Her kim Allah'a, meleklerine, elçilerine, Cibril'e ve Mikail'e düşman ise, artık şüphesiz Allah da kafirlerin düşmanıdır."

(BAKARA SURESİ / 98)

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.

(BAKARA SURESİ / 168)

(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.

(BAKARA SURESİ / 193)

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahid getirir; oysa o azılı bir düşmandır.

(BAKARA SURESİ / 204)

Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.


(BAKARA SURESİ / 208)


Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.

(AL-İ İMRAN SURESİ / 103)

Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.


(AL-İ İMRAN SURESİ / 118)


Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter.


(NİSA SURESİ / 45)


Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

(NİSA SURESİ / 92)


Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.

(NİSA SURESİ / 101)

Ve: "Biz hristiyanlarız" diyenlerden kesin söz (misak) almıştık. Sonunda onlar kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. Böylece biz de, kıyamete kadar aralarında kin ve düşmanlık saldık. Allah, yapageldikleri şeyi onlara haber verecektir. (MAİDE SURESİ / 14)


Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür.

(MAİDE SURESİ / 62)

Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez.


(MAİDE SURESİ / 64)

Andolsun, insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun. Onlardan, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hristiyanlarız" diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir.

(MAİDE SURESİ / 82)

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?

(MAİDE SURESİ / 91)

Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.

(EN'AM SURESİ / 112)

Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

(EN'AM SURESİ / 142)

Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"

(A'RAF SURESİ / 22)

(Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır."

(A'RAF SURESİ / 24)

Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." (Musa "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi.

(A'RAF SURESİ / 129)

Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona "Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma (sayma)" dedi.

(A'RAF SURESİ / 150)

Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

(ENFAL SURESİ / 60)

Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Kesin olarak benimle hiç bir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun."

(TEVBE SURESİ / 83)

İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.

(TEVBE SURESİ / 114)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir açlık' (çekmeleri), kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.

(TEVBE SURESİ / 120)

Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım" dedi.

(YUNUS SURESİ / 90)

(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."

(YUSUF SURESİ / 5)

İnsanı bir damla sudan yarattı, buna rağmen o, apaçık bir düşmandır.

(NAHL SURESİ / 4)

Sonra (Allah) kıyamet günü onları aşağılık kılacak ve diyecek ki: "Haklarında (mü'minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım hani nerede?" Kendilerine ilim verilenler, dediler ki: "Bugün, gerçekten aşağılanma ve kötülük kafirlerin üstünedir."

(NAHL SURESİ / 27)

Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.

(İSRA SURESİ / 53)

Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.

(KEHF SURESİ / 50)

"Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim."

(TAHA SURESİ / 39)

Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.

(TAHA SURESİ / 80)

Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."

(TAHA SURESİ / 117)

Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz."

(TAHA SURESİ / 123)

İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkarlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

(FURKAN SURESİ / 31)

"İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç"

(ŞUARA SURESİ / 77)

Andolsun, biz Semud (kavmine de) kardeşleri Salih'i: "Yalnızca Allah'a kulluk edin" diye (demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirlerine düşman kesilmiş iki gruptur.

(NEML SURESİ / 45)

Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi.

(KASAS SURESİ / 8)

(Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da "Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır" dedi.

(KASAS SURESİ / 15)

Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: "Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun."

(KASAS SURESİ / 19)

Onlar (münafıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı.

(AHZAB SURESİ / 20)

Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.

(FATIR SURESİ / 6)

"Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;"

(YASİN SURESİ / 60)

İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.

(YASİN SURESİ / 77)

Allah'ın düşmanlarının bir araya getirilip-toplanacakları gün işte onlar, ateşe bölükler halinde dağıtılırlar."

(FUSSİLET SURESİ / 19)

Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır.

(FUSSİLET SURESİ / 28)

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.

(FUSSİLET SURESİ / 34)

Dediler ki: "Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir.

(ZUHRUF SURESİ / 58)

Şeytan sakın sizi (Allah'ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.

(ZUHRUF SURESİ / 62)

Muttakiler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.

(ZUHRUF SURESİ / 67)

İnsanlar haşrolunduğu (bir araya getirildiği) zaman, (Allah'tan başka taptıkları) onlara düşman kesilirler ve (kendilerine) ibadet etmelerini de tanımazlar.

(AHKAF SURESİ / 6)

'Gizli toplantıların fısıldaşmalarından' (kulis) men' edilip sonra men' edildikleri şeye dönenleri; günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı (aralarında) fısıldaşanları görmüyor musun? Onlar sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selamladığı biçimde selamlıyorlar. Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azab etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.

(MÜCADELE SURESİ / 8)

Ey iman edenler, kendi aranızda gizli konuşmalarda bulunacağınız zaman, bundan böyle günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyanı fısıldaşıp-konuşmayın; birri (iyiliği) ve takvayı konuşun ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan sakının.

(MÜCADELE SURESİ / 9)

Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.

(MÜMTEHİNE SURESİ / 1)

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir.

(MÜMTEHİNE SURESİ / 2)

İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." Ancak İbrahim'in babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah'tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi hariç. "Ey Rabbimiz, biz sana tevekkül ettik ve 'içten sana yöneldik.' Dönüş sanadır."

(MÜMTEHİNE SURESİ / 4)

Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık besledikleriniz arasında bir sevgi-bağı kılar. Allah, güç yetirendir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

(MÜMTEHİNE SURESİ / 7)

Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz." Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.

(SAFF SURESİ / 14)

Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar.

(MÜNAFİKUN SURESİ / 4)

Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

(TEĞABÜN SURESİ / 14 )


Düşman ilgili Hadis-i Şerifler


Rasulullah sav. Efendimizin, Düşmanlar ile ilgili  olduğuna inandığımız hadislerini aşağıya yazmaya çalıştık. Umarız faydalı olur. Eksik gördüğünüz hadisler varsa yorum bölümünden bizlere ulaştırabilirsiniz

Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem`in: [Ânîyi yâni (düşman elinde) esir olan müslümanı (esâretten) kurtarınız; aç olan (zî-rûh) u doyurunuz; hastayı ziyâret edip hâlini, hatırını sorunuz!] buyurduğu rivâyet olunmuştur. Sahihi Buhari Hadis No: 1271

Ahdine kim vefasızlık edip bozarsa, Allah mutlaka ona bir düşman musallat eder.” (İmam Malik bunu belağ (senetsiz) olarak rivayet etmiştir). İbnu Abbas Kütübü sitte hadis no:1091

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Müsafaha edin ki, kalblerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin.” Ata el-Horasani Kütübü sitte hadis no:3393

Düşmanlık sözleri, düşman olmak ile ilgili sözler

Açık kalp ile konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan daha iyidir. Hz. Ali

Açık yürekle konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan iyidir. Hz. Ali

Akıllı bir adam, senin canının düşmanı bile olsa, cahil bir dosttan iyidir. FİRDEVSİ

Akıllı düşman, akılsız dosttan daha hayırlıdır. Hz. Ali (r.a.)

Akıllı düşmanla istişare kabildir; fakat cahil dostun reyinden kaçınmalıdır. Hz. Ali

Akrabanın düşmanlığı ve dostların eziyeti, yılan zehrinden daha acıdır. Hz. Ali

Ben düşmanlarımla başa çıkabilirim, Allah beni dostlarımın şerrinden korusun. Voltaire

Bilemezsin kim dost, kim düşman. Bazen tuttuğun eldir seni arkandan vuran. Suskunlar (TV Series 2012)

Bin dost az, bir düşman çok. Atasözü

Bin kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma. Hasan Basri

Bir düşman çok, yüz dost azdır. Kızılderili Atasözleri

Bir insan, birisine iyilik yapmakla bir arkadaş elde edeceğinden emin olamaz, fakat bir çok düşmanlar yaratacağından emin olabilir. Henry FIELDING

Bir tek düşmanı olan, her yerde onunla karşılaşır. EMERSON

Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun. (Hz. Ali)

Bütün düşmanlıkların aslı, kötülerle dostlukta ve onlara iyilik etmektedir. İmam-ı Şafii

Daha iyi, iyinin düşmanıdır. (Shakespeare)


--------Etiketler--------------

Düşman,Düşman olmak,Düşmanlık, ile ilgili ,Ayet, Hadis, Güzel Sözler,Düşmanlık sözleri, düşman olmak ile ilgili sözler, düşman ile ilgili güzel sözler, düşmanlık ile ilgili özlü sözler,  düşmanlık ile ilgili ayetler, düşmanlık ile ilgili hadisler,düşman ile ilgili alıntılar, düşman ile ilgili etkili sözler, düşmanlık ile ilgili anlamlı sözler,

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 Sevgi Dostluk ve Kardeşlik ile ilgili Ayet ve Hadisler
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:46 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Sevgi Dostluk ve  Kardeşlik ile ilgili Ayet ve Hadisler

Şüphesiz ki bir mü'min'in sevgi dolu bir kalbi olmalıdır. Bu sevginin en büyük ve en önemli yeri Allah sevgisi olmalıdır. Allah sevgisi sirayet etmeyen bir bünyede, başka türlü sevgilerin olması düşünülemez. Bizde sizler için Kuran'da geçen bazı sevgi, kardeşlik ve dostluk ayetlerini içeren uhuvvet ayetlerini paylaşıyoruz.

Sevgi ile ilgili ayetler

(Rasûlüm) de ki eğer siz Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Al-i İmran 31. Ayet)

"Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi..." (el-Enfal, 8/63).

İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır. Meryem Suresi), 96. Ayet

Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

İşte bu Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: "Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum." Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. (Şûrâ Suresi), 23. Ayet

Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (Mümtehine Suresi), 7. Ayet

İslam dini sevgi dinidir, değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

Allah-ü Teala mü'minlere şefkatli olmayı emreder;

"Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

Rabbimiz bizden hoşgörülü olmamızı istiyor;

"İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

Vedud olan Allah'ın kulları merhametsiz ve sevgizi olabilir mi?

"Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

Dostluk ile ilgili ayetler

Allah sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah dost olarak yeter. Allah yardımcı olarak da yeter. (Nisa, 45. Ayet)

İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık hali. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tanımlanmıştır:

Mümin erkekler ve mimin kadınlar birbirlerinin dostudurlar." (et-Tevbe, 9/71)

Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar. " (el-Enfâl, 8/73)

"Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihâyet dönüş Allah'âdır." (Âli İmrân, 3/28)

"Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz." (Âli İmrân, 3/118)

"Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar." (el-Enfâl, 8/73)

Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin." (en-Nisâ, 4/144)

Kardeşlik ile ilgili Ayetler

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz" (el-Hucurat 49/10)

İslam'da kardeşlik akide temeline oturtulduğu içindir ki, mü'minlerin arasını bozacak her türlü sunî ayrımlar ve böbürlenmeler de haram kabul edilmiştir. Irk, soy, cins vs. türünden cahilî değerler yerine takva kriteri getirilmek suretiyle toplumsal kardeşliğin ve ahengin bozulmaması sağlanmıştır. Bu konudaki âyeti kerime her türlü tartışmayı sona erdirici niteliktedir:

"... Hiç kuşkusuz, Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır..." (el-Hucurat, 49/13).

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır..." (et-Tevbe, 9/71).

"Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felah bulanlardır"(el-Haşr, 59/9)

Resül-i Ekrem Aleyhisselam "Sizler iman etmeden Cennete giremezsiniz Müslüman kardeşinizide kendiniz kadar sevmedikçe İman etmiş sayılmazsınız." diyerek kardeşliğin dinimizde ne kadar önemli bir husus olduğunun altını çizmiştir.


Dostluk sevgi barış ile ilgili hadisi şerifler

Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine ebeveyninden, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, iman etmiş olamaz.
Ravi: Müslim, İman 69-70

Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.
Ravi: Tirmizi, Birr 49


Bir kimsenin başkasıyla birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan daha parlak ve sevaplıdır. İki kişi ile birlikte kıldığı namaz da bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha faziletlidir. Birlikte namaz kılanlar ne kadar çok olursa, o nispette Allah'ın rıza ve sevgisine yakın olurlar.
Ravi: Nesai, İmame 45


Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir`?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi."
Ravi: Tirnizi, Birr 77


Cömert bir cahil, Allah katında ibadet eden bir cimriden daha sevgilidir.
Ravi: Tirmizi, Birr 40


Üç sıfat vardır ki, bunlar kimde bulunursa, Allah o kimseyi himayesine alır ve onu Cennete koyar. Bunlar: Zayıflara yumuşak davranmak, anne ve babaya sevgi ve hürmet, emri altındakilere iyilikle muamele etmekdir.
Ravi: Tirmizi, Kıyame 48


Kıyamet günü, insanların Allah'a en sevgili ve mekân olarak en yakın olanı, âdil imamdır, Allah'a en menfuru, O'ndan mekân olarak en uzak olanı da zâlim sultandır.
Ravi: Tirmizi, 1329


Büyük cürümlerin en büyüğü, dünya sevgisidir.
Ravi: Deylemi


Allah'ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim. Allah'ım! Senin sevgini, bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl.
Ravi: Tirmizî, "Deavât", 73


Müsafaha edin ki, kalblerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin.


sevgi dostluk kardeşlikle ilgili atasözleri


* Dost içten ağlar,dıştan güler,düşman ise dıştan ağlar,içten güler

* Kötü huylu dosttan,mert huylu düşman iyidir

* Sen dost kazan,düşman ocağın başından da çıkar

* Seyrek git sen dostuna,kalksın ayak üstüne

* Bin altının olmaktansa bir dostun olsun

* Ararsan dost ara,düşman ayağının dibindedir

* Dostun bin ise azdır,dostunun bir ise çoktur

* Dost dostun ayıbını yüzüne söyler

* Her yüze güleni dost sanma

* Dostu methedecek isen,yerecek yerini ko

* Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı, Dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı

* Kara gün dostu az olur

* Fakir dost,çabuk unutulur

* Boğazı büyük olanın dostu olmaz

* Dost ile ye,iç,alışveriş etme

* Bir dost ancak kırk yılda kazanılır

* Eski dost,kara gün bineği

* Dostun attığı taş,baş yarmaz

* Karga ile dost olanın yeri çöplüktür

* Dost yüzünden,düşman gözünden bellidir

* Dost,kara günde belli olur

* Dost,alışverişte belli olur

* Dost,acı söyler fakat doğru söyler

* Dostunuzu sık sık ziyaret edinizÇünkü üzerinde yürünmeyen yollar,diken ve çalılıklarla kaplanır

* Herkese dost olanın dostu olmaz


Sevgi Dostluk Kardeşlik ile ilgili Güzel Sözler

Büyük insanlarda, liyakat sahibi olanların kendilerini budalaca aşka kaptırdıkları görülmez. Büyük ruhlar ve büyük işler aşkla uzlaşmaz. François Bacon

Sevmemek elimizde olmadığı gibi, ölünceye dek sevmek de elimiz de değil. La Bruyere

Şah bile sevgiye köledir. Mevlana

Erkek az fakat sık sever, kadın ise çok ancak bir kez sever. Basta

Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. Bailey

Sevgi ruhun güzelliğidir. Augustinus

Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yanlız sevilmenin hiçbir zevki yoktur. Aristo

Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz ( Buhârî, Müslim )

Gerçek Kardeşlik herzaman Birbirini Kolluyan Kardeşliktir.

Din kardeşinin ayıbını örten kimsenin, Allah Teala dünya ve ahirette kusurunu örter.
(Hadis-i Şerif)

En güzel Kardeşlikler Birbirinin Hakkında fesat Düşünmeden Yaşayan Müminlerin Arasındaki Kardeşliktir.

Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik; ama bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: Kardeş olarak yaşamayı
(Martin Luther King)

Bu Dünyadaki Herkez kardeştir önemli olan O kardeşlik bağını Bulmaktır.

Kardeşinle mücadele etme, onunla alay etme, ona verdiğinden sözden dönme
(Hadis-i Şerif)

Kardeşlik sadece Kan Bağı iLe oLmaz Din Bağıda Kardeşliğe An Açık örnektir.

Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe tam mümin olamaz
( Buhârî, Müslim )

Kardeşlik Son Bulmayan Arkadaşlıklardan Doğar.

Allah için sevişen iki kardeş buluştukları zaman, biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Ne zaman iki mümin bir araya gelirse,Allah Teala, birini diğerinden faydalandırır.
(Hadis-i Şerif)

iyi hareketler güzel davranışlar kardeşlik bağlarınının temellerini atar.

Şüphesiz mü’minler (dinde) birbirinin kardeşidirler O halde (dargın olan) kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın Hucurât: 10

- Kardeşinle mücâdele etme, onunla alay etme, ona verdiğin sözden dönme (veya üstesinden gelemeyeceğin bir şeyi va’detme) Tirmizî

- Müslüman, müslümanın kardeşidir; ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve onu sahipsiz bırakmaz Müslümanın herşeyi; ırzı, malı, kanı müslümana haramdır Takvâ işte burada (kalpte)dir Bir kişiye, müslüman kardeşine hakâret etmesi, kötülük olarak yeter Buhârî, Müslim

- Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz Buhârî, Müslim

- “Mü’minin mü’mine bağlılığı, taşları birbirine kenetli duvar gibidir” buyuran Rasûl-i Ekrem (bu kenetlenmeyi göstermek için iki elinin) parmaklarını birbirine geçirdi Buhârî

- Mü’minler birbirini sevmede, birbirine acıma ve şefkat gösterme husûsunda bir vücûd gibidir Vücûdun bir uzvu rahatsızlanırsa, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateş ile onun acısına ortak olurlar Buhârî, Müslim

- Müslümanların derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir Buhârî, Müslim

- Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe tam mü’min olamaz Buhârî, Müslim

Mü’min, mü’minin aynasıdır; onda bir ayıp gördüğünde onu düzeltirEdebü’l Müfred

- Mü’min, kardeşinin aynasıdır; ve mü’min mü’minin kardeşidir, onun zarar ve ziyâna uğramasını, helâkını önler, arkasında da onu çevreleyip korur ve ihti-yaçlarını görür Ebû Dâvud, Edebü’l Müfred

- Kardeşliğin mâzeretini kabul etmeyen kimseye, âşarcıların haksızlıkla aldıkla-rının günahı kadar günah vardır Ebû Dâvud, İbn Mâce

- Bulunduğu mecliste, din kardeşinin aleyhinde konuşulurken ona yardım etme-ye ve onu müdâfaa etmeye gücü yeterken, bu yardımda bulunmayan kimseyi Allah Teâlâ dünya ve âhirette zelîl eder Ahmed b Hanbel, Taberânî

- Üç şey kardeşlik sevgisini sâfîleştirir: Selâm vermek, mecliste yer vermek, sevdiği isimle onu çağırmak Hz Ömer

- Kendinize Allah yolunda kardeşler edinin Çünkü onlar dünya için de, âhiret için de lâzımdır Hz Ali

- Nerde mü’min varsa benim kardaşım
Dâvâsı Kur’an’sa gönül sırdaşım
Göl hâline gelmiş İslâm diyarı
Gülistan yapacak kanlı gözyaşım Kul Sa’dî

- İnsanlar gurup gurup kardeş olacağına, kutup kutup cepheler oluşturuyorlar
Ma’ruf Okuyan

- Birbirin çekemez insan ne diye?
Kinle dolmuş güzel cihan ne diye?
Allah bir, din İslâm, mü’min kardaşız;
Ben sana, sen bana düşman ne diye? Kul Sa’dî

- Her kurşun kanatır yüreklerimizi Lâedrî

- Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik; ama bu arada çok basit bir sanatı unuttuk: Kardeş olarak yaşamayı Martin Luther King

Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Samîmî kardeş edinmeye çalışınız ki, onlar size geniş zamanlarınızda ziynet ve şeref, belâlara mârûz kaldığınız zamanlarda da koruyucunuz olsunlar”

Ömer b Hattab (ra) şöyle diyor:
“Dostlarla buluşmak, üzüntülerin cilâsıdır”

Hz Alî (kv) oğlu Hz Hasan (ra)’a hitâben şöyle buyurmuştur:
“Yavrucuğum, gerçek garibe, sâdık dosttan mahrûm bulunan kimsedir”

Kindî şöyle diyor:
“Dost, bedenen senden ayrı ise de, duygu ve düşüncede seninle bir insan gibidir”

Bâzı hikmet âlimleri şöyle demişlerdir:
“Fenâ kimselerle berâber bulunmak tehlikelidir Onların sohbetlerine devâm etmek, muhâlif havada denizde yolculuk yapmağa benzer; insan boğulmaktan kurtulsa bile endîşeden kurtulamaz”

Bâzı belâğat âlimleri diyor ki:
“Kötülerin arkadaşlığı, iyi insanlara olan hüsn-i zannı, sû-i zanna çevirir”
“İyilerin arkadaşlığını seçmek, iyi bir seçim; fenâların arkadaşlığını seçmek de kötü bir seçimdir”

Şâir şöyle diyor:
“Dostluğu Allah için olmayanın dostu, her ân ondan gelecek tehlikelere mâruzdur”

Ferezdak diyor ki:
“Dost elden gidince, bedelini yerine koymak imkânsızdır Ama mal gidince, tekrar kazanmak mümkündür”

Yine bir şâir şöyle diyor
“İnsanların dünyâdan emelleri çoktur
Benim emelim, ancak dünyâdan uygun bir dosta sâhip olmaktır
Hem öyle bir dost ki, bir ruh parçalanmış da iki cisme bölünmüş gibi
Birbirimizle fikir ve ruh birliği üzere olmayı temennî ederim”

Necip Fâzıl’dan bir beyit:
“O yüz, her hattı tevhîd kaleminden bir satır,
O yüz ki, göz değince Allah’ı hatırlatır”

“En üstün ve en değerli amel, sevdiklerinizi Allah rızâsı için sevmek, sevmediklerinizi de yine Allah rızâsı için sevmemektir” (Terğîb)

“Kardeşine gülümsemen, iyiliği emredip kötülükten sakındırman, yolunu şaşıranlara yol göstermen, yol üzerinde eziyet veren diken, kemik gibi şeyleri kaldırman, senin su kabından onunkine boşaltman sadakadır” (Terğîb)

“Îmânı kâmil olan insan sevdiği kimseyi ondan menfaat gördüğü için değil, sırf Allah rızâsı için sevmelidir Gerçek îman da budur” (Terğîb-VI, 22)

“Şüphesiz bir kısım adamlar vardır ki insanlara görünen işlerde cennet ehline yaraşan işler yaparlar Hâl bu ki onlar cehennem ehlidirler Ve yine insanlardan öyle kimseler vardır ki, insanlara görünen işlerde cehennem ehlinin yapacağı işleri yaparlar Hâl bu ki onlar cennet ehlindendir” (Buhârî-VI, H No: 110)

Bir gün Efdalüddin Hazretlerini öven ve sevdiğini söyleyen bir kimseye onun söyle cevap verdiği nakledilir:
“Allah aşkına git”
Bu sözüne karşılık o zat;
“Allah’a yemîn ederim ki seni kalben sevmekteyim Kıyamet günü mahşer yerinde seninle birlikte bulunmayı Allah’tan niyaz ederim” dedi
Efdalüddin Hazretleri bu zata;
“Peki, şâyet beni mahşer günü ateşe atsalar ne yaparsın?” diye sorunca o kimse;
“O vakit seni bırakır giderim” dedi
Bunun üzerine Efdalüddin;
“Kardeşlik sevgisi şudur ki; ben ateşten çıkmayınca sen de cennete girmemelisin Beni bekleyip birlikte cennete girmeye çalışmalısın İşte kardeş sevgisi budur Yoksa ateşi görünce beni bırakıp kaçman değildir”, demiştir


Sevgi ruhsal bir güçtür; yaratıkları fiziksel ellerinden değil, ruhsal boyutlarından tutup birbirine çeker. Muhammed BOZDAĞ

-----------Etiketler---------------

Sevgi, dostluk, kardeşlik, ile ilgili ,ayet ve hadisler,Kuranda gecen,hadislerde gecen, Kardeşlik ile ilgili Ayetler,  Kardeşlik ile ilgili  Hadisler,sevgi ile ilgili  Hadisler,dostluk ile ilgili  Hadisler,sevgi ile ilgili Ayetler,dostluk ile ilgili Ayetler,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır" diye bir hadis var mıdır?
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:44 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



"Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır" diye bir hadis var mıdır? Varsa sahih midir?


Rivayet şöyledir:

“نوم العالم خير من عبادة الجاهل”

“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır.”

Bu söz Peygamber (sav)’e isnad edilen bir rivayet olarak hadis kitaplarında şöyle geçmektedir :

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Kabeye bakmak ibadettir, Anne ve babanın yüzüne bakmak ibadettir, Allah’ın kitabın bakmak ibadettir, Âlimle oturmak, yüzüne bakmak ibadettir.”

( Hadis-i Şerif , Deylemi,4/293/ h.no: 6864, Beyhaki, Şuabu’l-İman, 10/265, 266, Hakim )

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Âlimin nefesi zikir ve tesbihtir"

( Hadis-i Şerif , Deylemi)


Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Allahü teâlâ cahilin bir günâhını affetmeden önce, âlimin kırk günâhını affeder."

( Hadis-i Şerif ,Ebu Nuaym, Hatib)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Âlimin iki rekât namazı, cahilin bin rekâtından daha hayırlıdır."

( Hadis-i Şerif , Şirazi)


Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Âlimlerin uykusu ibadettir."

( Hadis-i Şerif , İ. Gazali, İ. Rabbani, T. Kurtubi muhtasarı)

Âlimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür.

(İ. Gazali)

o yüzden alimlerle oturup kalkmak, ne derece sevapdir, oda bu hadis ile sabittir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin!"

( Hadis-i Şerif , Hâkim)


[Resim: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn.

Meali :

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

(Sadakallahul Aziym TEVBE Suresi 119. ayet)

Peygamber (s.a.v) "Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır" buyurmuştur.

Hz. Muhammet şu hadisi şerifinde şöyle buyuruyor.


Bir gün Hz. Muhammet (s.a.v) bakmış ki, şeytan, mescidin kapısında bekliyor. Hz Muhammet (s.a.v) soruyor?

"Ey me'lun burada ne bekliyorsun?"

"Mescidde namaz kılan biri var. onun namazını bozdurmak için ona vesvese vermek istiyorum ama, orada uyuyan biri var, ondan korkuyorum."

"Allah'a ibadet eden bir adamdan değil de neden uyuyan birinden korkuyorsun?"

"Namaz kılan adam cahil biri. Onu kandırmak kolay. fakat uyuyan adam alim. Namaz kılanın namazını boşa götürmek kolay da, uyuyan kişi uyanırsa, diğerinin namazını düzeltir. daha iyi kıldırabilir; korkum ondan."

Bu konuyu yazdır

Dini-1 “Anne-babanın yüzüne bakmak ibadettir." Sözü Hadismidir?
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:36 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



“Anne-babanın yüzüne bakmak ibadettir." Sözü Hadismidir?

Hadis kaynaklarında  “Anne-babanın yüzüne bakmak ibadettir." gercek metni  şöyledir

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Kabeye bakmak ibadettir. “Anne-babanın yüzüne bakmak ibadettir. Allah’ın kitabın bakmak ibadettir.”

( Hadis-i Şerif ,Suyuti, Cami’us-sağir, Hadis No: 3966; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 43493; Deylemi, Musned-ul Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, Nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566))

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa Kur’an-ı Kerim’e bakmak, âlimin yüzüne bakmak."

( Hadis-i Şerif , Suyuti, Cami’us-sağir, Hadis No: 3966; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 43493; Deylemi, Musned-ul Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, Nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Kim anne-babasının yüzüne şefkat ve merhametle bakarsa, Allah Teâlâ onun için makbul olan bir haccın sevabını yazar.”

( Hadis-i Şerif , Beyhaki, Şuabu’l-İman, 10/265, 266)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

“Anne-babanın yüzüne sevgi ile bakmak ibadettir”

( Hadis-i Şerif , Deylemi,4/293/ h.no: 6864)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde gecen " Şeytanın Hileleri "
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:32 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum (1)



Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde gecen " Şeytanın Hileleri " başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilir

İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

“Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

Ev sahibi:

“İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:

    «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»

buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

“En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

    “O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”

Buyurunca hemen Hz. Ömer:

“Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

    «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:

    «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:

“ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

“Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

«Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

Sonra ona şöyle buyurdu:

«Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

Şeytan şöyle anlattı:

“ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

«Nedir o mecburiyet?»

Şeytan anlattI:

“ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

    “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:

    “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”

"İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

«Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

Şeytan şu cevabı verdi:

“Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

« Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

Şeytan anlattı:

“ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

«Sonra kimi sevmezsin?»

“ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

« Sonra?...»

“ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

«Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

“Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

«Sonra kim?...»

“ Şükreden, zengin. ”

«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»

“ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

«Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

“Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

«Neden böyle olursun ya lâin?...»

“ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

«Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

“O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

«Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

“O zaman da çıldırırım. ”

«Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

“ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

«Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»

“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

«Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

"Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

«Ebû Bekir için ne dersin?...»

İblis buna şu cevabı verdi:

“O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

«Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

“Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

«Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

“Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

«Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»

“Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

«Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:

“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."

Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

«Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»

“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."

"Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."

"Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ”

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."

"Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

“Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»

İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:

YALAN

"Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

GIYBET - KOGUCULUK

"Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

“ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”

--------------------------


Muhyiddin İbn-i Arabî'ya ait olduğu söylenen "Şeytan'ın Hileleri" adlı kitapta anlatılanlar doğru mudur; hadis kritiği açısından sahih midir?


Önce şunu belirtmekte fayda vardır; bazı alimlerin ifade ettiğine göre, bazı kimseler İbn Arabî’yi kötülemek -veya şöhretinden istifade etmek- maksadıyla onun adına bazı eserler veya kitaplarındaki bazı bilgiler uydurmuşlardır. Bu “Hikaye” de öyle bir hikâye cinsinden olma ihtimalini düşündürüyor.

Başta kullanılan “Hamdele” ve “Salvele”nin klasik ifadeleri İbn Arabî’nin -örneğin- Futuhat ve Fusus’ta kullandığı ifadelerine uymamaktadır. Yine bu uzun hadis rivayetlerinde -araya girerek- herhangi bir yorum ve tahlile yer verilmemesi de İbn Arabî’nin bilinen üslubuyla pek örtüşmemektedir.

Bilindiği üzere, "Şeytan'ın Hileleri'' (Hikayetu İblis) konusu, beş-altı sayfalık bir tek hadis olarak rivayet edilmiştir. Bu uzunluk, genel olarak diğer hadis standartlarına uymamaktadır.

İlgili hadiste yer alan değişik bilgiler, farklı hadis kaynaklarında mevcuttur. Bu ise, hadisin müdrec olduğu (değişik hadislerde bulunan bilgilerin bir araya getirildiği) imajını vermektedir. Hadiste ayrıca konuyu destekleyici mahiyette bir çok ayete de yer verilmesi bu imajı güçlendirmektedir.

Hülasa, bu hikayenin, insanlara -etkin bir şekilde- öğütler vererek doğru yolu göstermek için, safdil bir kimse tarafından uydurulduğu ihtimali kuvvetlidir. Bunun hadis olarak aktarılması, nasihatlerin tesirini arttırmaya, rivayeti İbn Arabî’ye isnat edilmesi ise, hadisin standartlar dışındaki garabetini izale etmeye yönelik olduğu muhtemeldir. Elbet Allah en iyisini bilir.

--------------------

Şeytanın hileleri hakkında bilgi verir misiniz?


Şeytanlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev'idir. Şeytanların başı olan İblis, Nar-ı Semûm'dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmıştır. (Hicr, 15/27). İblis'in asıl adı, Azâzil idi. Âdem (as)'e secde etmekten yüz çevirmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, "İblis" ve "Şeytan" isimlerini aldı.

Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebeb olmaktır. İnsanlığın mânevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'ân-ı Kerîm'de şeytan, insan için "adüvv-ü mübin = apaçık bir düşman" olarak tavsif edilmiştir. Mü'minlerin her an onun şerrinden Allah'a sığınması (istiâze etmesi) lâzımdır.

Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyet-i kerîmede mü'minleri şeytandan istiâzeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.

Aslında şeytanın kendi başına bir gücü yoktur. Vesvese ve desîseleri de zayıftır. Fakat yaptığı işler, tahribat, yıkıp bozmak nev'inden olduğu için, cüz'î bir vesvese ve desîse ile büyük neticeler meydana getirmekte; büyük zararlara sebeb olmaktadır. Bu yüzden güçlü görülmekte, bazı sapık mezhep ve inanç sahiplerince ilah kabul edilmektedir. Halbuki bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır.

Bir insanın yaşaması için, ne çok şartların bir arada bulunması lâzımdır. Halbuki diğer bütün şartlar mevcut olduğu halde, bir uzvun kesilmesiyle veya birkaç dakika nefes alamamakla o insan ölüme maruz kalmaktadır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte gücü ve desîseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, Müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar.

Hem insanın nefsi, şehvet ve gazab gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desîselerine karşı alıcı verici durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen te'siri altına almakta ve mânevi pek büyük felâket ve zararlara atabilmektedir.

İşte mü'minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir. Yoksa şeytanların kâinatta îcad ve fiil cihetinde, hiçbir güç ve kuvvetleri, Allah'ın mülküne hiç bir müdahaleleri yoktur.

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühimlerinden bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke; bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:

    “Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.

3. Tama; şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, âdeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik; acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu; bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de dine hizmette mezhep ve meşreb taassubudur. Böylece onu, kendi mezhep ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevkeder. Bu hâl çok tehlikelidir. Fasıklar gibi, abidleri de helake götürür. İnsanları hakir görüp onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir. Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarf ettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş'e hisseder. Halbuki o, tamamen şeytanın tuzağına düşmüştür.

7. Şeytanın aldatma yollarından biri de, kulu insanlar arasındaki mezhep, meşreb ve görüş ihtilafları ile ve bu husustaki dedikodularla, lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.

8. Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde düşünmeye sevkedip, şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan; kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevkeder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.


-----------------
Kaynak :
Sorularla İslamiyet


-----------------
Etiketler : Muhyiddin ibn Arabi'nin, Şeceretü'l-kevn, isimli, eserinde gecen, " Şeytanın Hileleri ", başlığıyla ,şöyle bir rivayet nakledilir,İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden,Muaz b. Cebel rivâyet ediyor,Peygamberimiz (asv)'in,İblis ile diyaloğu nasıl olmuştur?,Şeytanın ,Peygamberimiz (asv)'in sorularını cevaplaması,hakkında bilgi verir misiniz?,Şeytanın Hileleri,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Selam ile ilgili Ayet Ve Hadisler
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:29 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

[attachment=46924]

SELAM İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Kuranda selam

Kuranda selam ile alakali tahmini 36 ayet geçiyor
4 : 86 - Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.
4 : 94 - Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, "Sen mümin değilsin" demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm'a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
6 : 54 - Â yetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle :  Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir".
7 : 46 - Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere :  "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.
10 : 10 - Onların oradaki duaları :  "Allahım, sen yücelerden yücesin"; sağlık dilekleri "selâm", dualarının sonu da "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun." diye şükretmek olacaktır.
11 : 48 - "Ey Nuh!" denildi, " Bizden bir selâm sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, kutluluk dileğiyle gemiden in. İlerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler olacaktır."
11 : 69 - Andolsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz (  melekler) müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.
13 : 24 - "Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!"
14 : 23 - İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Oradaki dirlik temennileri "selâm!"dır.
15 : 52 - Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara :  "Biz sizden korkuyoruz" demişti.
16 : 32 - Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat halde alırlar. "Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennet'e..." derler.
19 : 15 - Doğduğu gün, öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun.
19 : 33 - "Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir."
19 : 47 - İbrahim şöyle dedi :  "Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o, bana çok lütufkârdır."
19 : 62 - Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak "Selam" işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır.
20 : 47 - Hemen gidin de Firavun'a deyin ki :  "Biz Rabbinin (  sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam doğru yolda gidenleredir."
24 : 27 - Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir. Herhalde (  bunu) düşünüp anlarsınız.
24 : 61 - A'maya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. Sizin için de gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarına malik olduğunuz yerlerden, yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde de bir güçlük ve günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (  birbirinize) selam verin. İşte Allah düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklar.
25 : 63 - O çok merhametli Allah'ın (  has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (  incitmeksizin) "selam" derler (  geçerler).
25 : 75 - İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.
27 : 59 - (  Resulüm!) de ki :  "Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?"
28 : 55 - Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz" derler.
33 : 44 - O'na kavuşacakları gün müminlere esenlik dileği selâmdır. (  Allah) onlar için cömertçe bir mükafat hazırlamıştır.
33 : 56 - Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin.
36 : 58 - (  Onlara) Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.
37 : 79 - Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.
37 : 109 - Selam olsun İbrahim'e...
37 : 120 - Selam olsun, Musa ile Harun'a.
37 : 130 - Selam olsun İlyâsîn'e .
37 : 181 - Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.
39 : 73 - Rablerinden korkanlar da bölük bölük cennete sevk edilmektedir. Nihayet oraya vardıkları zaman kapıları açılır ve bekçileri onlara :  "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" derler.
43 : 89 - Ey Muhammed! Şimdilik sen onlara aldırma ve :  "Size selâm olsun." de. Onlar yakında bilecekler!
51 : 25 - Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim :  "Size de selam" demiş, ve içinden :  "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.
56 : 26 - Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.
56 : 91 - "(  Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"
58 : 8 - Gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o menedildikleri şeyi yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selamlamadığı bir tarzda selamlıyorlar. Kendi içlerinden de "bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?" derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir, ne kötü dönüş yeridir orası!


SELAM İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER



    Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aranızda yayın buyurdukları selam ile ilgli ayet ve hadisleri istifadenize sunuyoruz.

SELAMLAŞMA İLGLİ AYET-İ KERİMELER

    “Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” (  Nisâ Sûresi 86)

“Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (  ganimete) göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (  müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (  Nisâ Sûresi 94)

    “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (  izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.” (  Nur Sûresi 27)

Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. Kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar. (  Nur Sûresi 61)

    “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (  geçer)ler.” (  Furkan Sûresi 63)

“Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve, “Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selâm olsun size (  bizden size zarar gelmez). Biz cahilleri istemeyiz” derler.” (  Kasas Sûresi 55)

    “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (  Ahzâb Sûresi 56)

“Gizlice konuşmaktan menedilip de, menedildikleri şeyi işleyen ve günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde Allah’ın seni selâmlamadığı selâmla selâmlıyorlar. İçlerinden de, “Söylediklerimizden dolayı Allah bize azap etse ya!” diyorlar. Cehennem onlara yeter! Oraya girecekler. Ne kötü varış yeridir orası!” (  Mücâdele Sûresi 8 )

SELAMLAŞMA İLE İLGLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Selâmın ve Selâmlaşmayı Yaygınlaştırmanın Fazîleti ile İlgili Hadisler

Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi :

Bir adam, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e :

– İslâm’ın hangi özelliği daha hayırlıdır, diye sordu? Resûl-i Ekrem :

“Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir” buyurdu. (  Buhârî, Îmân 20; İsti‘zân 9, 19; Müslim, Îmân 63.)

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

    “Allah Teâlâ Âdem sallallahu aleyhi ve sellem’i yaratınca ona :

    – Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır, buyurdu. Âdem aleyhi’s-selâm meleklere :

    – es-Selâmü aleyküm, dedi. Melekler :

    – es-Selâmü aleyke ve rahmetullâh, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetu’l-lâh”ı ilâve ettiler. ” (  Buhârî, Enbiyâ 1; İsti’zân 1; Müslim, Cennet 28 )

Ebû Umâre Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ şöyle demiştir :

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize şu yedi şeyi emretti :  Hasta ziyaretini, cenâzeye iştirak etmeyi, aksırana hayır dilemeyi, zayıfa yardım etmeyi, mazluma yardımcı olmayı, selâmı yaygın hale getirmeyi ve yemin edenin yemininin yerine gelmesini temin etmeyi. (  Buhârî, Mezâlim 5; Müslim, Libâs 3)

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

    “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız. ” (  Müslim, Îmân 93)

Ebû Yûsuf Abdullah İbni Selâm radıyallahu anh şöyle dedi :

Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i :

“Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz. İnsanlar uyurken siz namaz kılınız. Bu sayede selâmetle cennete girersiniz” buyururken işittim. (  Tirmizî, Kıyâmet 42)

    İmrân İbni Husayn radıyallahu anhümâ şöyle dedi :

    Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi ve :

    – es-Selâmü aleyküm, dedi. Hz. Peygamber onun selâmına aynı şekilde karşılık verdikten sonra adam oturdu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem :

    – “On sevap kazandı” buyurdu. Sonra bir başka adam geldi, o da :

    – es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah, dedi. Peygamberimiz ona da verdiği selâmın aynıyla mukâbelede bulundu. O kişi de yerine oturdu. Hz. Peygamber :

    – “Yirmi sevap kazandı” buyurdu. Daha sonra bir başka adam geldi ve :

    – es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, dedi. Hz. Peygamber o kişiye de selâmının aynıyla karşılık verdi. O kişi de yerine oturdu. Efendimiz :

    – “Otuz sevap kazandı” buyurdular. (  Ebû Dâvûd, Edeb 132)

Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi :

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana :

– “Şu zât Cibrîl aleyhi’s-selâm’dır; sana selâm ediyor” buyurdu. Ben de :

– Ve aleyhi’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh, dedim. (  Buhârî, Bed’ü’l-halk 6; İsti’zân 16; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 90–91)

Bu hadis, Buhârî ve Müslim’in bir kısım rivayetlerinde buradaki şekilde “ve berekâtüh” ziyadesiyle, bazı rivayetlerde ise “ve berekâtüh” olmaksızın nakledilmiştir. Kaide olarak, güvenilir râvilerin ziyadesi makbuldür.

    Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir söz söylediği zaman, onunla ne kasdettiğinin iyice anlaşılması için sözünü üç defa tekrarlardı. Bir topluluğun yanına geldiğinde onlara üç defa selâm verirdi. (  Buhârî, İlm 30; İsti’zân 13)

Mikdâd radıyallahu anh, uzun bir hadisinde şöyle dedi :

Biz, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in süt hissesini ayırıp kaldırırdık. Resûl-i Ekrem geceleyin gelir, uyuyanı uyandırmayacak, uyanık olanlara işittirecek şekilde selâm verirdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir gece geldi, yine her zamanki gibi selâm verdi. (  Müslim, Eşribe 174)

    Esmâ Binti Yezîd radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mescide uğradı. Kadınlardan oluşan bir cemaat orada oturmaktaydı. Hz. Peygamber onlara eliyle işaret ederek selâm verdi. (  Tirmizî, İsti’zân 9)

Ebû Ümâme radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

“İnsanların Allah katında en makbulü ve O’na en yakın olanı, önce selâm verendir. ” (  Ebû Dâvûd, Edeb 133)

    Ebû Cürey el-Hüceymî radıyallahu anh şöyle dedi :

    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve :

    – Aleyke’s-selâm yâ Resûlallah! dedim. Peygamber Efendimiz :

    – “Aleyke’s-selâm deme; çünkü aleyke’s-selâm ölülere verilen selâmdır” buyurdu. (  Ebû Dâvûd, Libâs 24; Tirmizî, İsti’zân 27)

Selâmın Âdâbı ile İlgili Hadisler

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

“Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir. ”

Buhârî, İsti’zân 5, 6; Müslim, Selâm 1; Âdâb 46. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 134; Tirmizî, İsti’zân 14

    Buhârî’nin bir rivayetinde :  “Küçük büyüğe selâm verir” ilâvesi vardır. (  Buhârî, İsti’zân 7)

Ebû Ümâme Suday İbni Aclân el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

“İnsanların Allah katında en makbul olanları, selâma ilk başlayanlardır. ”

Ebû Dâvûd, Edeb 133

Tirmizî’nin Ebû Ümâme radıyallahu anh’den rivayetine göre bir adam :

– Yâ Resûlallah! İki kişi birbirleriyle karşılaşınca onlardan hangisi daha önce selâm verir? diye sordu. Peygamber Efendimiz de :

– “Allah Teâlâ’ya daha yakın olan” buyurdu. (  Tirmizî, İsti’zân 6)

Selâmı Tekrarlamak ile İlgili Hadisler

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, namazını, namazın gerektirdiği edeplere riâyet etmeyerek kılan kimse hakkındaki hadisinde belirttiğine göre, o kişi mescide gelip namaz kıldı, sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve ona selâm verdi; Resûl-i Ekrem onun selâmına mukâbelede bulundu ve :

“Dön ve namaz kıl, çünkü sen namaz kılmadın” buyurdu. Adam dönüp yeniden namaz kıldı, sonra Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna gelip tekrar selâm verdi. Neticede bu durum üç defa tekrarlandı. (  Buhârî, Ezân 95, 122; Eymân 15; İsti’zân 18 )

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

    “Sizden biriniz din kardeşine rastladığında ona selâm versin. Eğer ikisinin arasına ağaç, duvar ve taş girer de tekrar karşılaşırlarsa, tekrar selâm versin. ” (  Ebû Dâvûd, Edeb 135)

Evine Giren Kimsenin Selâm Vermesi İle İlgili Hadisler

Enes radıyallahu anh şöyle demiştir :

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana :

“Yavrucuğum! Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun” buyurdu. (  Tirmizî, İsti’zân 10)

Çocuklara Selâm Verilmesi İle İlgili Hadisler

Enes radıyallahu anh, çocuklara rastladığı zaman onlara selâm verir ve :

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle yapardı, derdi. (  Buhârî, İsti’zân 15; Müslim, Selâm 15)

Erkeğin Kadına Selâm Vermesi İle İlgili Hadisler

Sehl İbni Sa’d radıyallahu anh şöyle demiştir :

Aramızda bir kadın –bir başka rivayette yaşlı bir kadın– vardı. Pazı köklerini alır, onları güvecin içine koyup pişirir, biraz da arpa öğütürdü. Biz cuma namazını kılıp döndüğümüz zaman ona selâm verirdik. O da hazırladığı yemeği bize ikram ederdi. (  Buhârî, İsti’zân 16, Cum’a 40; Hars 21; Et’ime 17)

    Ümmü Hânî Fâhite Binti Ebû Tâlib radıyallahu anhâ şöyle dedi :

    Mekke’nin fethi günü Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmiştim. Resûl-i Ekrem yıkanıyor, Fâtıma da elinde bir örtüyle ona perde tutuyordu. Ben selâmımı verdim. (  Müslim, Hayz 70-71, Salâtü’l-müsâfirîn 81-82)

Esmâ Binti Yezîd radıyallahu anhâ şöyle dedi :

Kadınlarla birlikte otururken, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza uğradı ve bize selâm verdi. (  Ebû Dâvûd, Edeb 137; Tirmizî, İst’zân 9)

Îman Etmeyenlere Selâm Verip Almak İle İlgili Hadisler

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

“Yahudi ve hıristiyanlara öncelikle siz selâm vermeyin. Yolda onlardan biriyle karşılaştığınız zaman, eziyet etmemek şartıyla, onları yolun kenarından yürümeye zorlayınız. ” (  Müslim, Selâm 13)

    Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

    “Kitap ehli olanlar size selâm verdiklerinde, onlara :  Ve aleyküm, deyiniz. ” (  Buhârî, İsti’zân 22, Mürteddîn 4; Müslim, Selâm 6–9)

Üsâme radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanlar, müşrikler –puta tapanlar– ve yahudilerden oluşan bir topluluğa rastladı ve onlara selâm verdi. (  Buhârî, İsti’zân 20; Müslim, Cihâd 116)

Ayrılırken Selâm Vermek İle İlgili Hadisler

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu :

“Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir. ” (  Ebû Dâvûd, Edeb 139; Tirmizî, İsti’zân 15)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri Fitneler Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:28 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

[attachment=46925]

Kütübü Sitte Fitneler Bölümü

UMUMİ AÇIKLAMA

Fitne, insanlık tarihinin, Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm)´ den sonra kıyametin kopmasına kadar geçecek zaman içerisinde en bariz kaderlerinden biri olduğu için Resûlullah pek çok hadisleriyle uyarıda bulunmuştur. Hadis kitaplarında mutlaka yer alan bölümlerden biri Kitabu´lfiten´dir. Ebu´l-Fida İbnu Kesir, bu hadisleri en-Nihaye ev el-Fiten ve´l-Melahim adlı bir kitapta toplamıştır.[1] Zamanımız, hadislerde haber verilen bütün fitnelerin yaşandığı bir devredir. Çünkü fitneyi kısaca dahilî kargaşa olarak anlarsak, artık İslam âlemi dış oyunların tuzağına düşerek, cihad mânasında, küffara karşı savaş dönemini hemen hemen kapamış, Müslümanların birbirleriyle kavgasına dönüşen dahilî kargaşalar vetiresine girmiştir. Şu halde, fitne nedir ve ne değildir, fitne sırasında takip edilecek tavır hususunda ne gibi İlahi düsturlar varid olmuştur bilmek her zamankinden daha büyük, daha zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu sebeple, bu bölümde açıklamaları biraz daha geniş tutacağız.[2]



FİTNE  : 



Din alimlerince, dinimize umumiyetle sınama ve imtihan olarak aktarılan bu kelime aslında altın ve gümüşü, yabancı maddelerden temizleyip saf olarak elde etmek için ateşe sokup eritmeye denmiştir. İyiliği ve kötülüğü belli olmak için insana edilen muamele ve ibtilaya da bu asıldan alınmış olarak fitne denir. Kelime zamanla çok daha geniş mânalar kazanarak iptila, imtihan, tecrübe mânalarına, insanın ateşe atılıp azap edilmesi vs. mânalarına da kullanılmıştır.

İbnu´l-Arabî bu kelimenin "tecrübe" (  ihtibar), mihnet, mal, evlad, küfür, insanların fikir ayrılıklarına düşmeleri, ateşte yakmak gibi çeşitli mânalara geldiğini belirtir.

Fitne kelimesinin, gerek Kur´an´da gerekse hadislerde, söylenenlere ilaveten günah, saptırma, sapıtma, cünun (  delilik) rezalet (  faziha), insanların birbirlerini öldürmesi, katl, ateşte yakarak azab vermek gibi çok değişik mânalarda kullanıldığı muteber kaynaklarda şahitleriyle belirtilir. Aliyyü´l-Kârî, bozuk akideye de fitne dendiğini ayrıca belirtir.

Hülasa bu kelime, lügat açısından bidayette, tecrübe ve mihnet mânalarını taşıdı ise de, zamanla her çeşit fena ve mekruh şeye ıtlak edilmiştir.

Bu kelime üzerine İmam Birgivî´nin kaydettiği açıklama, onun ifade ettiği mânanın genişliğini daha iyi gösterir. Der ki  :  "Fitne, insanları meşru bir faide olmaksızın ızdıraba, ihtilale, ihtilafa, mihnet ve belaya düşürmektir. Kalbin afetlerinin 48´incisidir. Cemaat imamının namazı uzatması, halka anlayamayacağı çapraşık ve kapalı dil ile hitap etmesi fitnelerdendir.

"Fitne kelimesinin buraya kadar sayılan mânaların birçoğuna delalet ettiğini Kur´an-ı Kerim´de görmekteyiz, mesela  :  [3]

Saptırma  :  "İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak (  ötekini berikini saptırmak) için (  Kur´an´ın) müteşabih âyetlerine tabi olurlar" (  Âl-i İmran 7, İsra 73).[4]

İmtihan  :  "Biz onlardan (  insanlardan) kimini kimi ile.. işte böyle imtihan ettik" (  En´am 53. Ayrıca Bak. Taha 85; Sâd 34, Ankebut 3.)[5]

AZAB  :  "Davud sandı ki, biz kendisine bir azab hazırladık..." (  Sad 24)[6]

Yakmak  :  "Mü´minler, münafıklara  :  "...Siz kendinizi kendiniz yaktınız" derler" (  Hadid 14).[7]

İşkence  :  "Rabbin, işkence edildikten sonra hicret edip sonra cihad ve sabır edenlerin lehindedir" (  Nahl 110).[8]

Fenalık Yapmak  :  "Kafirlerin size fenalık yapmalarından korkuyorsanız..." (  Nisa 101).[9]

Belaya Uğratmak  :  "Hakikat, erkek mü´minlerle kadın mü´minleri belaya uğratanlar..." (  Bürûc 10).[10]

Delilik  :  "Delilik hanginizde imiş " (  Kalem 6).[11]

Şirk Ve Tefrika  :  "Fitneden yani (  şirk ve tefrikadan) eser kalmayıncaya din de (  şunun bunun değil, yalnız) Allah´ın (  dini tanınmış) oluncaya kadar onlarla savaşın..." (  Bakara 193).[12]

Kargaşa (  Ölümü Temenni Ettiren Hal)  :  "Onları (  size harp açanları) nerede bulursanız öldürün, onları, sizi çıkardıkları yerden (  Mekke´den) çıkarın. Fitne (  ölümü temenni ettiren hal) katilden beterdir" (  Bakara 191).[13]

İman Zayıflığı-Küfür  :  "Kafir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır, eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne (  iman zayıflığı, küfür) ve büyük bir fesad olur" (  Enfal 73).[14]

İsyan-Muhalefet  :  "Onlardan kimi de  :  "...Bana izin ver, beni fitneye (  isyana, muhalefete) düşürme" diyecektir. Haberin olsun ki, onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir" (  Tevbe 49).[15]



KİŞİNİN FİTNESİ  : 



Fitne kelimesinin taşıdığı bu çeşitli mânalar, aslında, birbirinden tamamen uzak değildir. Birçoğu birbirine yakındır ve ebedî bir hayat içinde ve tekamülden geçmek üzere yaratılmış bulunan insanın imtihanında düğümlenmektedir. Yani insan bir imtihan için yaratılmıştır (  Mülk 2). O, çeşitli şekillerde, hayırlaşerle (  Enbiya 35); bollukladarlıkla, hastalıklasağlıkla (  Bakara 155), dünyevî derece ve nimetlerde üstünlük ve alçaklıkla (  En´am 165) vs. imtihan edilmektedir. Maruz kaldığı imtihanların hepsi, Kur´an ve hadisin dilinde "fitne"dir, yani imtihandır. "(  Ey iman edenler) mallarınız, evladlarınız herhalde sizin için bir fitnedir (  imtihandır) ..." (  Tegâbün, 15). Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) de şöyle buyurur  :  "Kişinin fitnesi, ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bu fitneyi, oruç, namaz, sadaka, emr-i bi´lma´ruf ve nehy-i ani´lmünker (  yani iyiliği emir, kötülükten men etmek) yollarıyla örter (  telafi eder)."

Burada fitne olarak tavsif edilen mal, nefis, evlad gibi şeyler diğer hadislerde düşman ve hatta en büyük düşman olarak tavsif edilir  :  "Öldürdüğün takdirde, senin için bir nur olan, seni öldürdüğü takdirde (  şehadetine sebep olarak) cennete gönderen düşman değildir. Hakiki ve en büyük düşmanın kendi sulbünden gelen evladın, sonra tasarrufun altında bulunan malındır."

Şu hadiste ise bu sayılanlar arasında birinci planda nefsin yer aldığı, kişinin afaki, dış hadisatta boğularak kendini unutmaması, ruhunu güzel ahlak, iyi niyet, hayırhahlık gibi faziletlerle tezyin edip, kötü huylarını baskı ve kontrol altına alması için mücadeleye çağırır  :  "Senin en büyük düşmanın, içindeki nefsindir."

Allah´ın verdiği her çeşit nimet (  sağlık, mal, mülk, evlad...) mü´minin vermekte olduğu imtihanı kazanmasına vesile olursa, bunlar gerçek mânada nimet olur. Aksi takdirde, düşmandır. İnananların bu mühim hakikattan gafil olmamaları için, Kur´an ve hadiste çok çarpıcı ifadelerle dikkatler çekilir. Mesela bir ayette  :  "Ey iman edenler, eşlerinizin, evlatlarınızın içinde hakikaten size düşman (  olanlar) da var. O halde onlardan sakının" (  Tegâbün, 14) denmektedir.

Şu ayet de mal ve evladın nasıl düşman olabileceğini açıklar  :  "Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evladlarınız Allah´ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir" (  Münafıkûn 9).

Bu bahsi, Abdullah İbnu Ömer´in bir sözü ile noktalayabiliriz  :  "Sizden hiç kimse "Ya Rabbi, fitneden (  imtihandan) sana sığınıyorum" demesin. Zîra, sizden hiç kimse fitnenin (  imtihanın) dışında kalmaz. Ancak istiazede bulunan kimse fitnenin şerrinden (  muhtemel maddî ve manevî zararlarından) istiazede bulunsun. Nitekim Cenab-ı Hak  :  "Mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir fitnedir" buyuruyor." Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu hadisinde de kaçınılması mümkün olmayan, ancak alınacak tedbirlerle zararı asgariye düşürülebilecek bir fitneden söz edildiği görülmektedir  :  "Ben, arkamda, erkekler için kadından daha zararlı bir fitne bırakmıyorum."

Kişinin nefsî meseleleriyle alakalı bu açıklamalar, esas mevzumuzdan uzaklaşma sayılmamalıdır. Zîra ileriki bahislerde daha iyi görüleceği üzere, cemiyeti kasıp kavuran asıl fitnenin sebebini, kişinin ailesindeki fitneyi (  imtihanı) hafife alması ve bu küçük dairedeki imtihanı kaybetmesi teşkil etmektedir.[16]



İÇTİMÂÎ KARGAŞA (  ANARŞİ) OLARAK FİTNE  : 



Fitne kelimesinin lügat ve örf yönünden taşıdığı mânalara kısa bir dikkat çektikten sonra, asıl mevzumuzu teşkil eden içtimâî kargaşa yönünü ele alacağız.

Fitne kelimesi dilimizde daha ziyade içtimâî bozuklukları ifade eder. Arapça aslında mevcut olan delilik, günah, imtihan, ateşe atma gibi bizzat Kur´an´da kullanılmış olan birkısım mânalarını dilimize geçerken kaybetmiştir. Fitne deyince ilk akla gelen mâna, beşerî huzursuzluk, bozgun, kavga, kargaşa, birbirine girme, dedikodu, fesad gibi insanlar arasında cereyan eden menfî hâdiselerdir.

Meşhur dilcimiz Hüseyin Kâzım Kadri, Türk Lügatinde bu kelimeye, Arapça lügatlerde belirtilen -ki yukarıda kaydettik- mânaları verir. Ancak fiiliyatta, Arapça aslında bütün mânalarıyla kullanılması Türkçemizde pek yaygın değildir. Nitekim diğer bir lügatta "azdırma, baştan çıkarma, karışıklık, ara bozma" gibi birbirine yakın mânalara yer verilir.

Kur´an ve sünnetin mükerrer beyanlarla üzerinde durup reddettikleri fitne, bu fitnedir, bütün cemiyetin ferdlerine sirayet edip kardeşlik, yardımlaşma, birbirini sevip sayma gibi iyi münasebetleri bozup, bunların yerine düşmanlık, kin, husumet, kavga, katl gibi, içtimâî huzuru, ümmet ve millet bütünlüğünü bozucu mahiyette olan fitnedir.

Hemen kaydedelim ki, yeri geldikçe belirtileceği üzere, alimlerimizce ehl-i kıble tabir edilen ve Ehl-i Sünnet dışında kalan diğer fırkalarla düşülen ihtilaflar da "fitne" mefhumunun şümûlüne girer. Fitneye karşı beyan edilen her çeşit yasak, tahdit ve tehditler bu çeşit ehl-i bid´a fırkaları için de muteberdir.

Yine ileriki bahislerde görüleceği üzere, hadislerde ısrarla bulaşılmaması istenen ve fıkıh açısından bir kısım ahkama menşe ve merci olan fitnenin daha has bir mânası vardır. Burada onu da belirtmemiz gerekir. Vereceğimiz bu mâna, mesele üzerinde ortaya atılan değişik görüşlerden, cumhur denen ekseriyetin görüşüdür  :  "Fitne, dünyevî iktidar talebiyle düşülen ihtilaf olup, bu ihtilafta kimin haklı kimin haksız olduğu belli değildir." Bu tarifle içtimâî kargaşalardan bir kısmı -teknik tabiriyle bağy (  isyan), irtidat (  dinden dönme) ve kat´u´ttarik (  yol kesme) denen- diğer bir kısım kargaşalardan ayrılmış oluyor. Bunlardan her birine terettüp eden ahkam farklı olmaktadır, yeri geldikçe göreceğiz.

Şu halde, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hadislerinde geliş şartları ve evsafı belirtilen, çıktığı zaman nasıl hareket edilmesi gerektiği mü´minlere bildirilen, önleme ve ortadan kaldırma çareleri bütün teferruatıyla açıklanan asıl fitne bu fitnedir. Keza Kur´an-ı Kerim´de  :  "Öyle bir fitneden sakının ki (  geldiği zaman) içinizden yalnız zulmedenlere çatmaz (  ammeye de sirayet eder ve hepsini perişan eder)" (  Enfal 25) ayetinde kastedilen fitne de bu fitnedir.

İşte bu sebepledir ki, müteakip hadislerde bu fitne mevzubahis olacak, bu fitneyle alâkalı tahliller yapılacaktır.[17]



FESAD  : 



Bu kelime lügat açısından bir şeyin itidal ve ölçüden dışarı çıkmasını ifade eder. Bu çıkış az da olsa çok da olsa fesad diye ifade edilir. Zıddı salahdır, düzeltme ve ıslah etmedir. Kelime sadece mânevî sahada değil, maddî sahada da kullanılır. Nefis olsun, beden olsun, eşya olsun istikametten ayrılan her şeyi ifade için bu kelime kullanılır.

Kur´an-ı Kerim´de bu kelimenin ve bu kelimeden türeyen başka kelimelerin, fitne gibi çeşitli mânalarda olmasa bile sıkça kullanıldığına şahit olmaktayız. Bir-iki misal verelim  :  "Kendilerine yeryüzünde fesat yapmayın denildiği zaman "biz ancak ıslah edicileriz" derler" (  Bakara 11).

"Yeryüzünde -o, ıslah edildikten sonra da- fesadçılık etmeyin. O´na (  Cenab-ı Hakk´a) korkarak ve umarak dua edin" (  A´raf 56).

"Eğer (  yer ve gök) her ikisinde Allah´ tan başka tanrılar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak ki fesada uğrar, (  harap olur) giderdi" (  Enbiya 22).

"O, yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesat çıkarmaya, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez" (  Bakara 205).

"Eğer Hak onların heva (  ve heves)lerine tabi olsaydı, göklerde, yerde ve bunların içinde bulunanlar muhakkak ki fesada uğrardı" (  Mü´minûn 71).[18]



HERC  : 



Bazı rivayetlerde aslen Habeşçe olduğu ve katl (  öldürme) mânasına geldiği (  Buharî, Fiten 5) belirtilen bu kelime için, Cevherî  :  "Herc kelimesi, lügat açısından, bir şeyde çokluk mânasına gelir" der. İbnu Hacer, bu kelimenin kullanıldığı mânaların dokuza çıktığını el-Muhkem´den naklen belirttikten sonra hepsini kaydeder. Fitne kelimesi ile alakasını anlamamıza yardım edecek olan bu dokuz mânaya bir göz atalım  : 

1- Katlde şiddet,

2- Katlde çokluk,

3- İhtilat (  kargaşa)

4- Ahirzamanda ortaya çıkacak fitne,

5- Nikahda çokluk,

6- Yalanda çokluk,

7- Uykuda çokluk,

8- Uykuda görülen düzensiz, karmakarışık rüyalar,

9- Bir şeyde düzgünlük, sağlamlık gibi mükemmelliğin bulunmayışı.

Buharî şarihlerinden Aynî, bu kelimenin Arapça ihtilât (  kargaşa) mânasına geldiğini belirttikten ve kelimedeki bu mânayı tebarüz ettirip vurguladıktan sonra, herç kelimesinin katl mânasındaki tefsirini Habeşçe´ye nisbet edenlerin hata ettiklerine temas eder ve kesin bir dille  :  "Bu kelime hakiki Arapça bir kelimedir" der.

Teferruat bir tarafa, gerçek olan şu ki, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bu kelimeyi, kendisinin ölümünden sonra, İslam cemiyetinde çıkacak ve galip vasfıyla mü´minlerin birbirlerini çokça öldürmeleri şeklinde tezahür edecek olan içtimaî bozuklukları haber vermek maksadıyla sıkça kullanmıştır. Bir başka ifadeyle, fitne kelimesi ile, katl dahil her çeşit içtimâî bozukluklar kastedilirken; herç kelimesiyle de, içtimâî bozuklukların dahilî kırım halini alacak kadar ilerleyen had safhası kastedilmiş oluyor.

Herç kelimesinin bilhassa mü´minin mü´mini öldürmesi şeklindeki kargaşaları ifade etmek maksadıyla kullanılma keyfiyeti, bizzat Hz. Peygamber (  s.a.v.)´in sözlerinden açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber, kıyametten önce ortaya çıkacak içtimâî bozuklukları sayarken, bu bozuklukların bir neticesi olarak "herç"in de artacağını mükerrer olarak ifade eder. Dinleyiciler tarafından umumiyetle müphem bulunan "herç"in ne olduğu sorulunca Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bazan bizzat sözle  :  "Herç ölüm demektir, ölüm demektir, ölüm demektir" diye vurgulayarak açıklarken, bazan da eliyle boyun uçurma işareti yaparak, bu kelime ile katletmeyi kasd ettiğini belirtir.[19]



HERÇTEN MURAD ANARŞİDİR  : 



Birkısım rivayetlerden, Ashab´tan bazılarının "çokça katl" olarak tesbit edilen herçten düşmanla cihad sırasında ölme veya öldürmenin artması şeklinde yanlış anladığını, ancak Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bu anlayışı tashih ettiğini görmekteyiz. Ebu Musa´dan gelen bir rivayete göre, Hz. Peygamber  :  "Kıyametten önce mutlaka herç vardır" buyurması üzerine  :  "Ey Allah´ın Resûlü herç nedir " diye sordum. "Katldir" cevabını verdi. Bunun üzerine orada bulunan Müslümanlardan bazıları  :  "Ey Allah´ın Resûlü (  bunu belirtmeniz de niye ) Biz şimdiden bir yılda şu kadar bu kadar çok müşrik öldürüyoruz!" derler. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) muhatablarının yanlış anladıklarını görerek, şu tavzih ve açıklamada bulunur  :  "(  Benim kastım) müşriklerin öldürülmesi değildir. (  O gün gelince) birbirinizi öldüreceksiniz, o kadar ki, kişi komşusunu, amcaoğlunu ve akrabalarını öldürecek." Cemaatten bazıları tekrar sorar  :  "Ey Allah´ın Resulü, o zaman aklımız başımızda olduğu halde mi bunu yapacağız (  yoksa delirmiş mi olacağız )" Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verir  :  "Hayır, bu esnada akıl kalmaz. (  Aşırı hırs ve cehalet sebebiyle) o devir insanlarının ekseriyetinin aklı ortadan kalkar. Bu durumda, halk içinde ortaya çıkan akıldan mahrum bir ayak takımı, öncekilerin yerine geçer." Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Davaları aynı olan iki büyük grup arasında büyük bir savaş vukua gelmedikçe kıyamet kopmaz" diyerek herçle alâkalı hadislerde ifade edilen dahilî öldürmeleri teyid eder.[20]



FİTNEYİ İHBAR  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisinden sonra ortaya çıkacak mühim hadisatı, "onlara karşı ümmetin her an müteyakkız olması için" haber vermiştir. İstanbul´un fethi, Kıbrıs´ın fethi, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali´nin şehadetleri vs. gibi, Resûlullah tarafından haber verilen hadisat çoktur. Bunlar Hz. Peygamber´in siyerinde ayrı bir mevzudur, teferruatı vardır, fakat inceliklerine inmek bizim gayemizin dışında kalır. Ancak şunu hemen kaydedelim ki  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in gelecekte vukuunu haber verdiği pek çok meseleden, âhirzaman fitnesi ile alâkalı olanları mühim ve hususi bir yer tutar.

Bu çeşit rivayetler, diğerlerine nisbetle sayıca pek çoktur. O kadar ki, ilk tedvin edilen kitaplar başta olmak üzere, hemen hemen bütün hadis mecmualarında "Kitabu´l-Fiten", "Kitabu´l-Melahim" adları altında müstakil bölümlere yer verilerek bunlarda o hadisler zikredilmiştir.

Bu hadislerden birinde, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), ümmeti beş tabakaya ayırır  :  "Ümmetim beş tabakadır  :  Kırk seneye kadar olanlar birr (  iyilik) ve takva ehlidir. Bundan sonra 120 yılına kadar, birbirlerine karşı merhamet duyan, sıla-i rahmi yerine getiren kimselerdir. Sonra 160 yılına kadar olanlar, bunlar birbirlerinden yüz çeviren, (  her çeşit beşerî bağları koparanlar) gelir. Bundan sonra gelecek olan "herç"tir, herç. Bunun çabuk geçmesini talep edin."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, kimlerin münafık olduğuna dair bilgileri sır olarak tevdi etmiş bulunduğu Huzeyfe tu´bnu´l-Yeman (  radıyallahu anh)´dan gelen rivayetler Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´in vukua gelecek fitnelere dikkat çekmekle kalmayıp, -sır olarak tevdi edilmiş bile olsa- en azından birkısmını, bazı şahıslara birer birer haber vermiş olduğunu gösterir. Şöyle der  :  "Allah´a kasem olsun, ben, benimle kıyamet arasında vaki olacak bütün fitneleri bilmede insanların en malumatdarıyım. Bunları size bildirmeme mani olan şey, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bunları bana sır olarak tevdi etmiş olmasıdır. Ancak şu da var ki, içerisinde benim de bulunduğum bir mecliste fitne hakkında (  sır olmaması gereken) açıklamalarda bulunmuştu. Fitneleri tadad ederken şunu da söyledi  :  "Bu fitnelerden üç tanesi var ki, hemen hemen hiç bir şey bırakmaz. Bunlardan bazıları da var ki, yaz mevsiminde esen rüzgar gibidir. Bu fitnelerden küçük olanları var, büyük olanları var."

Huzeyfe´nin Ebu Davud´da yer alan açıklamasına göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), zamanında kıyamete kadar gelecek fitneleri tadad etmekle kalmıyor, etbaı üç yüzden fazla olacak fitnebaşılarını isimleriyle, baba ve kabile isimleriyle söylüyor. Hatta bu bilgiler verilirken yanında başkalarının da bulunduğunu kaydeden Huzeyfe (  radıyallahu anh) ilave eder  :  "Kasem olsun, anlamıyorum. Bunları arkadaşlarım gerçekten unuttu mu, yoksa kasden unutur mu gözüküyorlar "

Nitekim Üsame (  radıyallahu anh)´den gelen bir rivayette, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, bir gün Medine´deki eski kalelerden (  Ütm) birine çıkarak  :  "Benim gördüğümü görüyor musunuz Ben, evleriniz arasında fitnelerin vaki olacağı yerleri görüyorum..." dediğini belirtir. Buharî´de kaydedilen bir rivayette, "Kahtan kabilesinden birisi çıkıp insanları deyneğiyle idare etmedikçe kıyamet kopmaz" denir.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), ümmetinin kıyamete kadar devam edecek ana vasıflarından birinin dahilî fitne ve kargaşalar olacağını çeşitli şekillerde ifade etmiştir. Şöyle ki  : 

1- Bir grup rivayetlerde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, Cenab-ı Hakk´tan üç şey talep ettiği, bunlardan ikisinin kabul edilip, birisinin reddedildiği, reddedilenin de  :  "Kendi aralarında savaş olmasın talebi" olduğu belirtilir. Bu rivayetlerden Müslim´de kaydedileni şöyle  :  "Rabbimden üç şey talep ettim. Bunlardan ikisini bana verdi, birini vermedi. Rabbimden ümmetimi kıtlıkta helak etmemeni istedim, bunu kabul etti. Keza ümmetimin (  Nuh kavminin başına geldiği şekilde) suda boğularak helak edilmemesini istedim, bu da kabul edildi. Rabbimden ümmetimin birbirini belaya atmamasını istedim; bu reddedildi."

Şunu hemen kaydedelim ki, bu hadisin farklı rivayetlerinde reddedilen şey hep aynı kaldığı halde kabul edilen diğer iki talepte değişikliklere rastlanmaktadır. Nitekim yine Müslim´de kaydedilen diğer bir rivayette, kabul edilenlerden biri Cenab-ı Hakk tarafından şöyle cevaplandırılır  :  "Ben sana, senin ümmetin için... onlara kendilerinden başka bir düşmanın musallat olmasını veriyorum..."

Bu hususu teyid eden bir diğer rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle der  :  "Benim ümmetim, ümmet-i merhumedir (  yani diğer ümmetlerden farklı ve ziyade bir lütf-i İlahîye mazhardır). Ahirette (  ebedî) azap görmeyecektir; onun azabı (  daha ziyade) dünyadadır. Dünya hayatında (  aralarında çıkacak harp suretinde) fitneler, (  bir kısım şiddet ve korku) çalkantıları ve kıtaller suretinde azap ve ibtila olunacaklar."

Bir diğer rivayette  :  "Allah bu ümmet üzerinde iki kılıcı birleştirmeyecektir  :  Kendi kılıçları ve düşmanlarının kılıcı." Alimler bunu, "Müslümanların ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak böyle bir durumun olmayacağı, dışa karşı birleşecekleri, ancak dış düşman tehlikesi kalkınca birbirlerine düşecekleri" şeklinde anlamışlardır.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), kendisinden sonra zuhur edecek ihtilaf ve gruplaşmaları haber verirken bilhassa menfi olanların hususiyetlerini belirtmeye ayrı bir gayret gösterir. Bunladan birinde şöyle der  :  "Ümmetimde ihtilaf ve iftiraklar olacak. Bunlardan bir zümre sözlerinde çok güzel, amellerinde çok kötü olacak. Kur´an´ı okurlar da gırtlaklarından öte geçmez. Okun hedefi delip geçmesi gibi dini terkederler, bir daha da geri dönmezler. Onlar insanların ve mahlukatın en şerlisidirler..."

2- Diğer bir kısım rivayetlerde ümmet-i Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´in 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan 72´si sapık olup, sadece birinin hidayet üzere olacağı belirtilir  :  "Muhammed´in nefsini elinde tutan zata kasem ederim ki, ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Bunlardan biri cennetlik, geri kalan 72´si cehennemliktir..."

Bu rivayetlerde, ayrıca Hıristiyanların 71, Yahudilerin de 72 fırkaya ayrılmış olduklarının ifade edilmiş olmaları dikkate alınırsa, Müslümanların onlara nazaran daha çok tefrikalara düşeceğinin ifade edilmek istendiği anlaşılır. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu çeşit rakamlarla çokluğu kasteder, bizzat rakamın gösterdiği sayıyı değil.

3- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bazı kereler, ümmetin sadece fırkalara bölünmekle kalmayıp, birkısmının irtidat bile ederek tamamen İslam dairesinden dışarı çıkacağını haber verir.

"İnsanlar bu dine kitleler halinde (  fevç fevç) girdiler, ondan tekrar kitleler halinde çıkacaklar."

"Ümmetimden bazı kabileler (  irtidat edip) müşriklere iltihak etmedikçe kıyamet kopmaz."

4- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fitneyi haber verirken, bunun fasılalarla kıyamete kadar devam edeceği hususunu bilhassa tebarüz ettirir, vurgular. Bu noktanın anlaşılmasında en güzel örnek, Huzeyfe tu´bnu´l-Yeman´dan gelen bir rivayettir, aynen kaydediyoruz  : 

"İnsanlar, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki  :  "Ey Allah´ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam´la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı "

"Evet var" dedi. Tekrar sordum  :  "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi "

"Evet dedi, gelecek. Ancak, bu hayır bulanık olacak (  yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum  :  "Bu bulanıklık da ne " Dedi ki  :  "(  Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (  varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete, başka bir itikada tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (  veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (  veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin.

"Ben tekrar sordum  :  "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı " Cevaben  :  "Evet, dedi ve devam etti  :  "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (  bid´ata, küfre) çağıranlar (  yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (  cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki  :  "Ey Allah´ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (  de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)." Dedi ki  :  "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır." Tekrar dedim ki  :  "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin " Cevaben  :  "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum  :  "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (  ne yapayım )" Dedi ki  : 

"O zaman mevcut fırkaların hepsini terket. Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana ulaşıncaya kadar öyle kal, (  yine de onlara katılma)."

Esma´dan gelen şu rivayet bize Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in çıkacak fitnelere karşı, ashabını uyarmada değişik üsluplara başvurduğunu göstermektedir  :  "Ben (  cennette bana has olan) havuzumun başında yanıma gelecekleri beklerken, bir bölük insan (  cehenneme atılmak üzere) yakalanıp getirilir. Ben  :  "Bunlar benim ümmetimdir" diyerek müdahale ederim. Ancak, "Sen bunların arkandan yüz geri olup, dinden çıktıklarını bilmiyorsun" derler."

Son olarak şunu belirtmede fayda var  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in "Benden sonra" veya "Kıyamete yakın", "Kıyamet kopmazdan önce" gibi çeşitli tabirlerle zamanlayarak haber verdiği hadiseler, daha Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) hayatta iken ortaya çıkan ve ölümünden sonra Hz. Ebu Bekir zamanında gelişen yalancı peygamber Müseylime-i Kezzab hadisesi ile başlar. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali´nin şehadetleri ile, Cemel, Sıffîn, Nehrevan vakaları ile devam eder.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ihbar ettiği fitnelere, İslam dünyasının her tarafında günümüzde şahit olduğumuz ve gelecekte şahit olacağımız fitneler de dahildir. Hadislerdeki tasvirlerle bunların herbiri arasında mutabakat görülebilir. Her devirde yaşayan Müslümanlar, bu mutabakatı görerek, devirlerindeki fitnenin, Hz. Peygamber tarafından haber verilen fitne olduğunu ifade etmişlerdir. Bunlardan biri, Resûlullah´ın arkadaşlarından (  Ashab) Huzeyfe´ye aittir. O, şöyle der  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bize  :  "Bana Müslümanların sayımını yapın" deyince, biz  :  "Ey Allah´ın Resulü, sayımız altı yedi yüze ulaştığı halde, yoksa korkuyor musunuz " dedik. Bunun üzerine  : 

"Siz bilmezsiniz, belki de imtihan ve (  ibtila) olunacaksınız" cevabını verdi. Biz gerçekten imtihan olunduk. Öyle ki, bizden bir kimse, namazı bile gizlice kılmak durumunda kaldı."[21]



BİRİNCİ FASIL


FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE



ـ4758 ـ1ـ عن أبِى أُمَيَّةَ الشّعْبَانِى قالَ  :  ]قُلْتُ يَا أبَا ثَعْلَبَةَ كَيْفَ تَقُولُ في هذِهِ اŒية  :  يَا أيُّهَا الَّذِىنَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أنْفُسَكُمْ. فقَالَ  :  أمَا وَاللّهِ لَقَدْ سَألْتَ عَنهَا خَبِيراً. سَألْتُ عَنْهَا رَسُولَ اللّهِ #. فقَال  :  بَلِ ائْتَمِرُوا بِالْمَعْرُوفِ، وَانْتَهُوْا عَنِ الْمُنْكَرِ، حَتّى إذَا رَأيْتُمْ شُحّاً مُطَاعاً، وَهوىً مُتَّبِعاً، وَدُنْيَا مُؤْثِرَةً، وَإعْجَابَ كُلِّ ذِى رَأىٍ بِرَأيِهِ، فَعَلَيْكَ بِنَفْسِكَ، ودَعْ عَنْكَ أمْرَ الْعَوَّامِّ. فإنَّ مِنْ وَرَائِكُمْ أيَّاماً الصَّبْرُ فِيهِنَّ كَالْقَبْضِ عَلى الْجَمْرِ، لِلْعَامِلِ فِيهِنَّ مِثْلُ أجْرِ خَمْسِينَ رَجًُ يَعْمَلُونَ مِثْلَ عَمِلِكُمْ[. أخرجه أبو داود والترمذي.»الشُّحُ« البخل الشديد.و»طَاعَتُهُ« اتباع انسان هوى نفسه لبخله وانقياده له.وقوله  :  »دُنْيا مؤْثَرَةً« أى محبوبة مشتهاة .



1. (  4758  )- Ebu Ümeyye eş-Şa´bânî anlatıyor  :  "Ey Ebu Sa´lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin " (  Mealen)  :  "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez.." (  Maide 105).

Bana şu cevabı verdi  : 

"Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a sormuştum  :  Demişti ki  : 

"Ma´rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (  dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (  selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (  bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (  sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir." [Ebu Davud, Melahim 17, (  4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (  3060); İbnu Mace, Fiten 21, (  4014).][22]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, kişinin kendisiyle meşgul olmasını, başkasının sapıklığının kişiye zarar vermeyeceğini ifade eden bir ayeti (  Maide 105) açıklama sadedinde varid olmuştur. Ayetin zahirine bakılınca emr-i bi´lmarufa yer vererek başkalarıyla meşgul olmayı değil, kendi işiyle meşgul olmayı emrediyor gözükmektedir. Ayet suale vesile olmuştur. Çünkü mü´min kişiyi emr-i bil marufta bulunmaya, münkerden nehyetmeye teşvik eden ayetler ve hadisler var. Bu ayetle öbür ayetler arasında zahirî bir tezad gözükmektedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) beyan buyurdukları açıklama ile "Marufa sarılın..." emretmektedir. Ma´ruf, güzel kabul edilen, meşru olan, şeriatın yapılmasını tecviz ve teşvik ettiği her şeydir. Bunlar arasında emr-i bi´lmaruf ve nehy-i anil münker de yer alır. Şu halde mü´min buna ara vermeden devam edecek. Ancak cemiyette zuhur edecek bazı alametler var. Onlar görüldü mü, artık emr-i bil maruf ve nehy-i ani´lmünkeri terketmek evladır. Çünkü, bu safhada emr-i bil´maruf, fayda değil zarar verebilecektir. Hadiste bu alametler şöyle sayılır  : 

* İtaat gören cimrilik. Bazı alimler aşırı, hırsla karışık cimrilik diye açıklamıştır.

* Hevaya uyulması, yani şeriatın emirlerinin terkedilmesi.

* Dine tercih edilen dünya.

* Rey sahiplerinin kitaba, sünnete, icma-ı ümmete, sahabe akvaline bakmadan kendi görüşünü beğenip ona tabi olması.

Bu sayılanlar, haricî bir düşmanın hakimiyeti değil, İslam cemiyeti içerisinde gayr-ı İslamî, beşerî değerlerin hakimiyetidir, fitnedir, dahili kargaşanın had safhaya ulaşmasıdır. Bu derece bozulan insanlara emr-i bil maruf fayda vermez, zararı daha da artırır mânasında olmak üzere Aleyhissalâtu vesselâm, kişiye, cemiyeti terketmesini, kendini kurtarmayı düşünmesini tavsiye etmektedir. Çünkü arkada sabrın övüleceği sıkıntılı günler gelecektir.[23]



ـ4759 ـ2ـ وعن واقِدِ بْنِ مُحمّدٍ عن أبيهِ عن عبداللّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ

العَاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]شَبَّكَ رَسُولُ اللّهِ # أصَابِعَهُ. وَقَالَ  :  كَيْفَ أنْتَ يا عَبْدَاللّهِ ابْنَ عَمْرٍو إذَا بَقِيْتَ في حُثَالَةٍ قَدْ مَرَجَتْ عُهُودُهُمْ، وَاخْتَلَفُوا فَصَارُوا هكذَا؟ قَالَ  :  فَكَيْفَ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ قَالَ  :  تَأخُذُ مَا تَعْرِفُ، وَتَدَعُ مَا تُنْكِرُ، وَتَقْبِلُ عَلى خَاصَّتِكَ، وَتَدَعُهُمْ وَعَوَامَّهُمْ[. أخرجه البخاري. قال الحميديّ  :  وليس هو في أكثر النسخ.»الحثالةُ« ما يسقط من قشر الشعير ونحوه إذا نقّى، وكأنّهُ الردئ من كل شئ.و»مَرجَتْ عُهُودُهُمْ« أى اِخْتَلَطَتْ وَاختلفت .



2. (  4759)- Vakid İbnu Muhammed babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallahu anhümâ)´dan anlattığına göre demişti ki  : 

"Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), (  bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki  : 

"Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (  hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın "

"Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah´ın Resulü!" dedim. Buyurdular ki  : 

"Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terkedersin. Kendi yakınlarının (  hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (  ile de), onların cemaatı ile de (  uğraşmayı) terkedersin." [Buhârî, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melâhim 17, (  4342); İbnu Mace, Fiten 10, (  3957).][24]



AÇIKLAMA  : 



1- Ahdin bozulması, güven ve emniyetin kalkmasıdır. İster mal, ister can, isterse ırz emniyeti olsun, hepsinin kalkması, halel görmesi, ahdin bozulması ile ifade edilmiştir. Irz emniyeti deyince vicdan hürriyeti, din hürriyeti gibi kişinin şahsiyetine giren hususları da anlamamız gerekir. Ahdin bozulmasıyla cemiyette bunlar da kalmaz, vicdanlara baskı artar, inançları sebebiyle dindarlara taarruz ve tasallut tahammül edilmez hale gelir. Önceki hadiste de kısmen geçtiği üzere dindarlığın, ahirzamanda, elde ateş tutmak gibi zorlaşması, ahdin bozulmasıyla din ve vicdan hürriyetinin de ortadan kalkacağını ifade eder.

2- Şarihler bu hadisi açıklarken, hadisin "parmakların kenetlenmesini yasaklayan" bir başka hadisle arzettiği tenakuza dikkat çekip, aralarını telif ederler  :  "Resûlullah buyurmuştur ki  :  "Biriniz namaz kılınca parmaklarını kenetlemesin. Zira, kenetleme işi, şeytandandır. Biriniz mescidde olduğu müddetçe, oradan çıkmadıkça namazdadır." Şarihler, umumiyetle bu iki rivayet arasında tearuz görmezler. Çünkü bu sonuncu hadiste, namaz esnasında veya namaz beklerken parmakların kenetlenmesi yasaklanmaktadır. Halbuki, sadedinde olduğumuz hadis, hadisenin namazla ilgisinden bahsetmez. Hadisin mescidde vürud etmesi de muhtemeldir. Bu takdirde cevap şöyledir  :  Yasak, gayesiz bir şekilde boş yere kenetlemekle ilgilidir. Halbuki Resûlullah bir temsil vermek, kapalı bir mânayı daha anlaşılır kılmak için parmaklarını kenetlemiştir. Öyle ise, namaz dışında müsbet, faideli bir maksatla parmakların kenetlenmesinde bir mahzur yoktur.

Kenetlenme yasağının hikmeti üzerine  :  "Çünkü "şeytandandır", "uykuyu getirir", "kenetlemenin arzettiği manzara, ihtilafın manzarasıdır, bu manzara namazda veya namaz hükmündeki bir halde bulunan kimse hakkında mekruh görülmüştür. Çünkü bir başka hadiste "Karışık olmayın; kalplerinize ihtilaf girer" buyrulmaktadır" gibi yorumlar getirilmiştir.

3- Hadisin, fitne sırasında Müslümanın takip edeceği yolla ilgili mesajı izah gerektirmeyecek kadar açıktır  :  Fitneye bulaşmamak, ateşi avuçta tutmak kadar zor bir iş dahi olsa fitneden kaçmak; öyle ki, icabında emr-i bi´lmaruf ve nehy-i ani´l münkeri de terkedip, sözünü dinleyecek yakınlarla meşgul olup, onları kurtarmaya çalışmak. Müteakiben kaydedilecek ilk iki hadiste (  4760, 4761) fitneden kaçmanın gereği ve hayrı daha açık olarak ifade edilecektir.[25]



ـ4760 ـ3ـ وعن أبى ذرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # يَا أبَا ذَرٍّ قُلْتُ  :  لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِ وَسَعْدَيْكَ. قَالَ  :  كَيْف أنْتَ إذَا أصَابَ النَّاسَ مَوْتٌ يَكُونُ الْبَيْتُ فيهِ بِالْوَصِيفِ؟ قُلْتُ  :  مَا خَارَ لِى اللّهُ

وَرَسُولُهُ. قَالَ  :  عَلَيْكَ بِالصَّبْرِ، أوْ قَالَ تَصَبَّرْ ثُمَّ قَالَ لِى  :  يَا أبَا ذَرٍّ. قُلْتُ  :  لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِ وَسَعْدَيْكَ قَال. كَيْفَ أنْتَ إذَا رَأيْتَ أحْجَارَ الزَّيْتِ قَدْ غَرَقَتْ بِالدَّمِ؟ قُلْتُ  :  مَا خَارَ لِى اللّهِ وَرَسُولُهُ. قَالَ عَلَيْكَ بِمَنْ أنْتَ مِنْهُ. قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  أفََ آخُذُ سَيْفى أضَعَهُ عَلى عَاتِقِى. قَالَ  :  شَارَكْتَ الْقَوْمَ إذن. قُلْتُ  :  فَمَا تأمُرُنِى؟ قَالَ  :  تَلْزَمُ بَيْتَكَ. قُلْتُ  :  فإنْ دُخِلَ عَلَىًّ بَيْتِى؟ قَالَ  :  إنْ خَشِيْتَ أنْ يَبْهَرَكَ شُعَاعُ السَّيْفِ فألْقِ ثَوْبَكَ عَلى وَجْهِكَ يَبُوءُ بإثْمِكَ وإثْمِهِ[. أخرجه أبو داود.والمراد »بالبيت« ههُنَا القبر.و»الوَصيفُ« العبد، والمعنى أن القتلى تكثر لكثرة الفتن حتى يشترى موضع قبر يدفن فيه الميت بعبد لضيق المكان عنهم، أو ‘نه شتغال بعضهم ببعض يوجد من يحفر قبر ميت ويدفنه إ أن يعطي وصيفا أو قيمته .



3. (  4760)- Hz. Ebu Zerr (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) seslendiler  : 

"Ey Ebu Zerr!"

"Buyurun, Ey Allah´ın Resulü, emrinizdeyim!" dedim.

"İnsanlara (  kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (  ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın " buyurdular.

"Benim için Allah ve Resulü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!" dedim.

"Sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya, sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler  : 

"Ey Ebu Zerr!"

"Buyurun ey Allah´ın Resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.

"Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın "

"Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim

"Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!" dedi. Ben sordum  : 

"Ey Allah´ın Resulü! (  O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı "

"Böyle yaparsan (  fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular.

"Bana ne emredersiniz!" dedim."Evine çekil!" buyurdular.

"Evime girilirse " dedim.

"Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!" buyurdular." [Ebu Davud, Fiten 2, (  4261); İbnu Mace, Fiten 10, (  3958  ).][26]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis fitneye karışmayı yasaklayan hadislerden biridir. Hadisin, Begavî tarafından Mesabih´te kaydedilen veçhi biraz daha teferruatlıdır; şöyle ki  : 

"Ebu Zerr (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ben bir gün, bir merkep üzerinde, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın terkisinde idim. Medine´nin (  dış) evlerini geçtiğimiz sırada bana  :  "Ey Ebu Zerr! Medine´ye açlık hakim olduğu; öyle ki, yatağından kalkınca açlıktan bitkin düşüp mescide kadar gidemediğin zaman ne yapacaksın " dedi" diyerek başlayan hadis, Resûlullah´ın şu tavsiyesi ile noktalanır  :  [27]

"Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (  dayanamayıp kılıca sarılıp fitneye katılmaktan) korkarsan elbisenin kenarını yüzüne çek, ta ki, (  haksız yere öldürerek) senin günahınla ve kendi günahlarıyla geri dönsünler."

2- İnsanlara (  kitle halinde) ölüm nisbeti kıtlık, veba, savaş gibi sebeplerle gelecek umumi ölüm hadisesi olarak anlaşılmıştır.

3- Hadiste geçen beyt ve vasif kelimelerini anlamada şarihler bazı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki  : 

* Mezar olarak tercüme ettiğimiz (  beyt) kelimesini bazı alimler mezar olarak anlamıştır. Hattabî der ki  :  "Beyt, burada "mezar" demektir, vasif de hizmetçi. Murad olan mâna şudur  :  "İnsanlar, öylesine meşguldürler ki öleni gömmeye fırsat bulamazlar da onu gömmesi için hizmetçiye verirler, yahut ücretle gömdürürler."

* Buradan şöyle anlayanlar da olmuştur  :  "Mezar yerleri öylesine dardır ki, herbir ölüleri için bir kabir yerini bir köle vererek satın alırlar." Ancak bu ikinci te´vil tenkit edilmiş ve  :  "Ölüm, sağlar arasında devam etse ve fevkalade yayılarak artsa da yine böyle bir darlık hasıl olmaz. Çünkü arz geniştir" denmiştir. Ancak, hadisin Mesabih´ten kaydettiğimiz veçhinde ikinci mânayı teyid eden ibareler mevcuttur. Hadisin şerhinde imkan varsa hadisten istifade en evla yoldur. Burada o imkan mevcuttur.

* Bu ibareden şu mâna dahi çıkarılmıştır  :  "O zaman evler, ölümlerin çokluğu ve ikamet edeceklerin azlığı sebebiyle çokça ucuzlar. Öyle ki bir ev, aslında normal olarak bir köleden pahalı olduğu halde, bir köle mukabilinde satılır."

* Şu mâna da çıkarılmıştır  :  "Evlerde önceleri çok insan mevcut olduğu halde, bu evin işini görmeye sadece bir köle kalır."

4- Zeyt´in Medine´nin bir mahallesi veya Medine civarında bir yer adı olduğu söylenmiştir. Türbüşti  :  "Burası, Yezid zamanında cereyan eden meşhur hadisenin vukua geldiği Harra´da bir noktanın adıdır. Orada savaşan zalim orduların komutanı da Müslim İbnu Ukbe el-Mürri´dir. Resûlullah´ın koyduğu haramları mübah kılan heriftir. Karargahı Medine´nin batısında yer alan Harre-i garbiyye idi. Medine´nin hurmetini ihlal etti, erkekleri hep öldürdü. Orada üç gün -beş de denmiştir- talanda bulundu."

5- "Kendinden oldukların" tabiriyle kişinin ailesi, yakınları, kavmi kastedilmiştir. Bununla "İmam"ın yani biat etmiş olduğu imamının kastedildiği de söylenmiştir. Bu durumda mâna  :  "İmamına ve bey´at ettiğin kimseye tabi ol" demek olur.

6- Hadiste, kişinin kılıcı alıp omuza koyması halinde, günahta fitnecilere ortak olacağı ifade edilmiştir. Öyleyse fitne şartlarında fitnecilere iştirak etmemek, günahlarına ortak olmamak için silaha sarılmamak gerekir. Aliyyu´l-Kârî der ki  :  "(  Fitnede) hasım Müslümansa, fesad terettüp etmeyecek ise, müdafa-i nefis caizdir. Ancak hasım kafir ise, imkan nisbetinde müdafaa etmek vacib olur."

7- "Kılıcın parıltısının galebe çalması", kılıcı kullanmaktan kinayedir. "Elbisenin kenarıyla yüzünü örtmek", düşmanı görüp, korkmamak içindir. Bundan maksad, "Onlar seninle savaşsa da sen onlarla savaşma, ölmeyi tercih et" demektir.

Bu taktirde, gelenler "seni öldürmüş olmanın günahı ve diğer günahlarıyla dönerler" mânası anlaşılır.[28]



ـ4761 ـ4ـ وعن أبى مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ بَيْنَ يَدَى السَّاعَةِ فَتَناً كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظلمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ فِيهَا مُؤْمِناً وَيُمْسِي كَافِراً، وَيُمْسِي مُؤْمِناً وَيُصْبِحُ كَافِراً اَلْقَاعِدُ فِيهَا خَيْرٌ مِنَ الْقَائِمِ، وَالْمَاشِى فِيهَا خَيْرٌ مِنَ السَّاعِى. فَكَسِّرُوا قِسيَّكُمْ، وَقَطِّعُوا أوْتَارَكُمْ، وَاضْرِبُوا سُيُوفَكُمْ بِالْحِجَارَةِ. فإنْ دُخِلَ عَلى أحَدٍ مِنْكُمْ فَلْيَكُنْ كَخَيْرِ ابْنَى آدَمَ[. أخرجه أبو داود والترمذي.وزاد أبو داود بعد الساعى  :  ]قَالُوا  :  فَمَا تأمُرُنَا؟ قَالَ  :  كُونُوا أحَْسَ بُيُوتِكُمْ[.»قِطَعُ اللَّيْلِ« طائفة منه، وأراد فتنا مظلمة سوداء تعظيماً لشأنها.وأراد بقوله  :  »فَلْيَكُنْ كَخَيْرِ ابْنَىْ آدَمَ« ابن آدم لصلبه هابيل الذي قتله أخوه قابيل، ومما قال اللّهُ تعالى في أمرهما  :  لَئِنْ بَسَطْتَ إليَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي اŒية .



4. (  4761)- Hz. Ebu Musa (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü´min olarak sabaha erer, akşama kafir olur; mü´min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem´in iki oğlundan hayırlısı olsun (  ölen olsun, öldüren değil)" [Ebu Davud, Fiten 2, (  4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (  2205).]

Ebu Davud, "koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir  :  "Yanındakiler, "Bize ne emredersiniz (  ey Allah´ın Resulü) " dediler. "Evinizin demirbaşları olun!" buyurdu."[29]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah, kıyamete yakın çıkacak fitnelerin dehşetini belirtmek için, zifirî karanlık gecenin parçalarına benzetmiştir. Yani peşpeşe fitneler olacak, her biri, gece parçası gibi karanlık, yani doğruyanlış, haklıhaksız, isabetlihatalı vs. şekilde tefrik etmek imkanı tanımayacak, son derece dehşetli olacak demektir. Bu teşbihten maksat fitnenin büyüklüğünü ifadedir.

2- Hz. Adem´in iki oğlundan hayırlısı Hz. Habil´dir. Kardeşi Kabil onu öldürmek istediği vakit ayet-i kerimenin ifadesiyle kardeşine  :  "Sen beni öldürmek için elini bana kaldırsan da , ben seni öldürmek için elimi sana kaldırmayacağım" (  Maide 28  ) demiştir. Bu ayette, Cenab-ı Hakk fitne sırasında Müslümanların takip edeceği siyaseti vaz´ etmiş olmaktadır  :  "Fitneden kaçmak, öldürmektense ölmeyi tercih etmek." İslam´da bunun ilk örneğini Hz. Osman (  radıyallahu anh)´ın verdiği belirtilir  :  O fitnenin büyümemesi için öldürmeyi değil, öldürülmeyi tercih etmiştir.

3- Evin demirbaşı olmaktan maksad, evden ayrılmamak, dışarı çıkıp fitneye bulaşmamaktır. Nasıl ki demirbaş denen halı, kilim gibi bir kısım eşyalar devamlı evde kalırlar; fitne sırasında da o eşyalardan biri gibi olmak yani evden dışarı çıkmamak tavsiye edilmiştir. Bundan da maksad, fitneye katılmamaktır.[30]



ـ4762 ـ5ـ وعن أبى سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهُ #  :  يُوشِكُ أنْ يَكُونَ خَيْرَ مَالِ الْمُسْلِمِ غَنَمٌ يَتْبَعُ بِهَا شَعَفَ الْجَِبَالِ وَمَوَاقِعِ الْقَطْرِ، يَفِرُّ بِدِينِهِ مِنَ الْفِتَنِ[. أخرجه البخاري ومالك وأبو داود والنسائي.»مَوَاقِعِ الْقَطْرِ« المواضع التي ينزل بها المطر .



5. (  4762)- Ebu Said (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kişinin en hayırlı malının peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur." [Buhârî, İman 12, Bed´ü´l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti´zan 16, (  2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (  4267); Nesâî, İman 30, (  8, 123, 124).][31]



ـ4763 ـ6ـ وعن مَعْقِلْ بن يسار قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  الْعِبَادَةُ في الْهَرْجِ كَهَجْرَةِ اليَّ[. أخرجه مسلم والترمذي.»اَلْهَرْجُ« هنا  :  اختف والفتن .

6. (  4763)- Ma´kıl İbnu Yesar anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Herc (  fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir." [Müslim, Fiten 130, (  2948  ); Tirmizî, Fiten 31, (  2202).][32]



ـ4764 ـ7ـ وعن الْمقداد بن ا‘سود رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ السَّعِيدَ لَمَنْ جُنِّبَ الْفتَنَ وَلَمَنِ ابْتُلِىَ فَصَبَرَ، فَوَاهاً[. أخرجه أبو داود.»وَاهاً« كلمة يقولها المتأسف على الشئ والمتعجب منه .



7. (  4764)- Mikdad İbnu´l-Esved (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belalarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!" [Ebu Davud, Fiten 2, (  4263).][33]



ـ4765 ـ8ـ وعن ابْنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِنْ شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ، أفْلَحَ مَنْ كَفَّ يَدَهُ[. أخرجه أبو داود .



8. (  4765)- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Yaklaşan bir şerden yazık Araplara! Elini çeken ondan kurtulur." [Ebu Davud, Fiten 1, (  4249).] [34]



AÇIKLAMA  : 



Kaydedilen son hadisler, özet olarak fitneye bulaşmamayı ve imkan nisbetinde fitneden kaçmayı tavsiye etmektedir. Kapıya kadar gelen fitneye, öldürülmeyi tercih edecek kadar bulaşmama emri, üzerinde durulması gereken bir husustur. Zîra ulema, çeşitli nokta-i nazarları ve mukabil delilleri de gözönüne alarak, mesele üzerinde ziyadesiyle durmuş ve enine boyuna tartışmıştır. Fitne şartlarında yaşamamız haysiyetiyle bu hususların daha sistemli ve teferruatlı olarak bilinmesinin gerekli ve faydalı olacağına inanıyoruz. Bu sebeple mevzuyu biraz açıklayacağız.

Fitnede herkese ferdî olarak terettüp edecek vazifeleri şöyle sayabiliriz  : 

1- Fitnenin getireceği sıkıntılara sabır.

2- Fitnecileri yalnız bırakmak,

3- Uzlet; eve çekilmek, dağa çekilmek, terk-i diyar etmek,

4- Öldürmektense ölmeyi tercih etmek. Fitnede müdafa-i nefis meselesi,

5- Dilini tutmak,

6- Kalben kerahet,

7- Mal ve evlatça hıffet,

8- Silah edinmemek,Şimdi bunları açıklayalım  :  [35]



1- Fitnede Sabır  : 


Hangi çeşitten olursa olsun, iradesi dışında gelen her çeşit musibet karşısında Müslümanın başvuracağı mühim bir silah olarak ifade edilen "sabır", fitne karşısında daha da ehemmiyet kazanan, ısrarla tavsiye edilen en mühim silah hüviyetini kazanmaktadır. Bu hususu Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bazan tek tek fertlere, bazan umumi bir ifade ile herkese duyurmuştur.

Müslim´de gelen bir rivayette, Hz. Peygamber, kendisine memuriyet vermesini isteyen Ensar´dan bir zata şu cevabı verir  :  "Siz benden sonra bencillik (  ve fitneyle) karşılaşacaksınız. Havz(  -ı Kevser)in başında bana kavuşuncaya kadar sabredin." Tirmizî´nin rivayetinde, "..fitne ve dine muhalif bulacağınız icraatlar göreceksiniz" ibaresi vardır. Ensârinin "Ey Allah´ın Resulü, bize ne tavsiye edersiniz " sualine karşı  :  "İcraatcılara olan vazifelerinizi (  onların hakkını) eda edin, haklarınızı Allah´tan talep edin" cevabını verir.

Bu mevzuda Ebu Zerr´den gelen bir rivayet daha geniş, daha açıktır; aynen kaydediyoruz  :  Ebu Zerr anlatıyor  :  "Bir gün Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bineğinin terkisinde idim. Medine´nin evlerinden dışarı doğru çıkmıştık ki bana  : 

"Ey Ebu Zerr, Medine´de açlık bulunduğu ve hatta sen yatağından kalkıp da açlık sebebiyle mescide kadar gidecek gücü kendinde hissetmediğin zaman halin nedir " dedi Ben de  :  "Allah Resulü daha iyi bilir" dedim. Resûlullah  : 

"Ey Ebu Zerr! İffetini koru (  söz ve fiillerde haramdan kaçın)" dedi ve ilave etti  :  "Ey Ebu Zerr! Medine´de kıtal olsa ve bir mezarın ücreti bir köle fiyatına ulaşsa, o kadar ki, bir kabir bile bir köle karşılığında satılsa, senin durumun ne olur " "Allah ve Resulü daha iyi bilir" cevabını verdim.

"Sabret ey Ebu Zerr" dedi ve ilave etti  :  "Ey Ebu Zerr! Medine´de kıtal olsa ve kan (  Medine dışında yer alan) Zeyt mıntıkasının taşlarını sulayacak kadar çok aksa ne yaparsın " Ben yine  :  "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dedim. Resûlullah  : 

"Mensup olduğuna (  yani aile ve akrabana veya biat ettiğin imama) dön" dedi. Ben sordum ve  :  "Silahımı kuşanayım mı " dedim. Resûlullah  : 

"(  Hayır) o takdirde insanlara (  kötü amellerinde) iştirak etmiş olursun" cevabını verdi.

"Öyleyse ne yapayım ey Allah´ın Resulü " diye sordum. Cevaben  : 

"Evinde kal, çıkma" dedi. Ben tekrar  :  "Ya evime de gelirlerse " dedim.

"Kılıcın parıltısının galebe çalmasından (  kullanmaktan) korkarsan elbisenin kenarını yüzüne ört, ta ki (  gelen kimse) hem senin günahınla hem kendi günahıyla dönsün.

"Hz. Enes, Haccac´ın zulmüden çok ızdırap çekerek, ne yapacağız diye şikayete gelenlere  :  "Sabredin, Rabbinize kavuşuncaya kadar sabredin. Zira artık her gelen yeni gün, gidenden daha kötüdür" der ve bunu Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den işittiğini ilave eder.

Mikdad İbnu´l-Esved ise, yeminle te´kid ederek Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den şunu işittiğini söyler  :  "Bahtiyar kimse (  lütf-i İlahî olarak) fitnelere karışmaktan uzak tutulan kimsedir. Bahtiyar kimse fitnelerden uzak tutulan kimsedir. (  Çeşitli belalarla) imtihan edildiği zaman sabırla karşı koyana ne mutlu!"

Tabiinden meşhur Hasan-ı Basrî de burada zikre değer. Zîra o da fitneye karşı hararetle sabır tavsiye eder ve ortalığın tevbe ile, insanların kendilerini düzeltmesi ile iyiye döneceğini söyler. Kendisine Haccac´la alâkalı sorulduğu zaman da hep şu mealde tavsiyede bulunurdu  :  "Ben onunla mukatele edilmemesi görüşündeyim. Zîra, eğer o Allah´tan bir ceza ise, siz kılıcınızla Allah´ın cezasını geri çeviremezsiniz. Şayet bir bela ise, sabredin, Allah hükmünü versin. Zîra O, en hayırlı şey üzere hükmedicidir." Ona göre fitne sırasında hiçbir gruba iltihak etmemelidir.[36]



2- Fitnecileri Yalnız Bırakmak  : 


Çıkan fitnenin büyümesini önlemede ve ondan gelecek zararlara karşı korunmada en isabetli tedbirlerden biri, fitneciyi yalnız bırakmaktır. Haklı ve haksız tarafların belli olduğu durumlarda, haklı tarafın desteklenmesi tavsiye edilmiş olmakla beraber, haklı veya haksızın belli olmadığı durumlarda, hiçbir tarafa destek vermemek, bütün tarafları terketmek esastır. Hz. Peygamber´den gelen rivayetlerden bu anlaşılmaktadır.

Müslim´de gelen bir rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Ümmetimi Kureyş´ten şu kabile helak edecektir" diye istikbalde gelecek bir fitneden haber verir. Yanındakiler  :  "O vakit ne yapmamızı, nasıl davranmamızı emredersiniz " diye sorarlar. Cevap şudur  :  "İnsanlar onları terketmelidir."

Muhtelif tariklerden gelen şu rivayet, fitne çıkaranların yalnız bırakılmalarının lüzumunu ve fitneye karışmamanın gereğini herkesin anlayacağı bir üslubla, çok vazıh bir şekilde ifade eder  :  Ebu Hüreyre, Hz. Peygamber´in şöyle dediğini bildirir  :  "Haberiniz olsun (  benden sonra) fitne çıkacak. O fitne sırasında uyuyan uyanıktan [yatan oturandan]; oturan ayakta olandan; ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim böyle bir fitneye rastlarsa hemen geri dönsün. Kim de fitne anında sığınacak bir kuytu bulursa oraya girsin."

İbnu Hacer, ed-Davudî´den naklen şu açıklamayı sunar  :  "Hadisin zahirine göre, fitneye uzak veya yakından muhtelif derecelerde teması olan kimseler burada dile getirilmektedir. Yani bu işte bazıları bazılarına rağmen çok daha ileridir. Bunlardan en ileride olanı, fitnenin artmasına sebep olacak şekilde koşandır. Sonra fitnenin sebeplerini hazırlayacak şekilde ortaya çıkandır ki, hadiste bu, "yürüyen" diye ifade edilmektedir. Sonra fitne ile alakadar olan gelir ki, ona da  :  "ayakta olan" denmiştir. Ondan sonra fitneyi seyretmekle beraber mücadele etmeyen (  karışmayan) gelir, bu da "oturan" diye ifade edilmiştir. Sonra da kendisinden bu hususta hiçbir ilgi, alâka sadır olmayan, ancak razı (  ve memnun) olan gelir ki, bu da "uyuyan" diye ifade edilmiştir."

İbnu Hacer, fitneye karışma hususunda niyetlenenleri üç gruba ayırarak mesuliyet durumlarını belirtir  : 

1) Arzu geçirenler  :  Bunlar fiilen karışmadıkça günaha girmezler.

2) Arzuda kalmayıp fiile dökenler  :  Bunlar günahkârlardır.

3) Azmedenler, iyice niyetlenenler  :  Bunların durumu münakaşalıdır.

İbnu Hacer´in bu açıklamasının ışığında, "uyuyandan" maksadın fitneden hiç haberi olmayacak kadar kendi işine gücüne dalmış, çolukçocuğunun rızkı ve terbiyesi ile meşgul kimse olduğunu söyleyebiliriz.

Nevevî de bu hadiste, "fitnenin zararının büyüklüğüne dikkat çekildiğini, fitneden son derece çekinip kaçmaya, fitneye götürecek herhangi bir şeye teşebbüsten imtina etmeye teşvik edildiğini, zira fitnenin zararı ve şiddeti onunla olan alaka nisbetinde arttığını" belirtir.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), diğer birkısım hadislerinde de, dahilî birliğin kaybolduğu, ortaya çeşitli hiziplerin çıktığı hallerde -ki hadiste Müslümanların cemaat ve imamı yoksa diye ifade edilir- bu fırkaların hepsinin terkedilmesi emredilir.

Fitnecinin yalnız bırakılmasının fiilen gerçekleşmesi için, Hz. Peygamber´in bunu tamamlayıcı başka tavsiyelerine de rastlarız. Şimdi onları görelim  :  [37]



3- Uzlet  : 


Bu, kısaca inziva diye de ifade edilebilir. Uzlet veya inzivanın tahakkukunda Resûlullah´ın farklı tavsiyelerini görmekteyiz  :  Eve çekilmek, dağa çekilmek, terk-i diyar etmek gibi. Kişi, kendi şartlarına hangisi muvafıksa onu tercih edecek ve uzleti ihtiyar edecek. Şimdi bunları açıklayalım  :  [38]



* Eve Çekilmek  : 


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), gelecek fitneyi haber verip, insanları dehşete düşüren vasıflarıyla tavsif ettiği zaman dinleyicilerden vaki olan  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Biz o zaman ne yapalım. " sualine, Hz. Peygamber´in verdiği cevaplardan bir kısmı "evlerinize çekilin" mealindedir.

Ebu Musa´dan gelen bir rivayet aynen şöyle  :  "Önümüzde karanlık gece parçaları gibi fitneler var. O fitneler geldiği zaman kişi, mü´min olarak sabaha erer de akşam oluncaya kadar kafir olur. Orada oturan ayakta durandan; ayakta duran yürüyenden; yürüyen de koşandan hayırlıdır.." Dinleyenler  :  "Bize ne emredersiniz " dediler. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Evinizin demirbaşları olun" cevabını verdi."

Aynı tavsiye İbnu Mes´ud´dan gelen bir rivayette  :  "Elinizi ve dilinizi tutun, evin demirbaşlarından biri olun" şeklinde az bir farkla tekrar edilir.Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in fitne çıktığı zaman dökülecek kanların çokluğuyla alakalı -daha önce Ebu Zerr´den kaydettiğimiz- tasviri sırasında Ebu Zerr´e yapılan tavsiye daha vazıhtır  :  "...Evinde otur, kapıyı üzerine kilitle..."

Keza, bir başka hadiste, fitne tasvir edilirken, emniyetin, insanlara güven ve itimadın kaybolması, iyi, kötü fark edilemeyecek derecede insanların her an değişeceği belirtildiği sırada, ne yapılması gerektiği sorulunca Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Evine kapan, diline sahip ol, iyi bildiğin şeyi yap, kötü bildiğin şeyi de terket, kendi yakınlarınla meşgul ol, ammenin işini terket" der.

Şarihler eve kapanma emrini, zaruri olmayan işler dışında, halkla irtibatı kesmek şeklinde anlarlar. Zaruri temaslardan vazgeçilmemesi gerektiğini de belirtirler.

Yukarıdaki rivayette de görüldüğü üzere, mücerred bir eve çekilme yeterli değildir. Bir başka rivayette  :  "(  Göze batıcı, dikkat çekici davranışlardan kaçınarak) kendinizden az bahsettirin" denmektedir.[39]



* Dağa Çekilmek  : 


Fitneye karışmamak, dışında kalabilmek için hadislerde ifade edilen bir tedbir de dağa çekilmektir. Fitneye karışmamaya teşvik hususunda beyan edilen  :  "...Fitne sırasında yatan oturandan; oturan ayakta durandan... daha hayırlıdır..." hadisinin Ebu Bekre tarafından rivayet edilen veçhinde, bir adam Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a sorar  :  "Ey Allah´ın Resulü, bu durumda ne yapmamızı emredersin " Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ona verdiği cevap şudur  :  "Kimin dağda develeri varsa onların peşine düşsün, kimin de davarı varsa, davarlarının yanına gitsin. Kimin de (  ekim) arazisi varsa o da çiftinin başına çekilsin...."

Buharî ve Müslim tarafından kaydedilen bir rivayette "dağa çekilme" keyfiyeti te´yid edilir  :  "Müslüman kimseye, en hayırlı malın davar olacağı zaman yakındır. fitnelerden kaçarak, dinini kurtarmak için dağların yağmur düşen otlak yerlerini takip etmek üzere peşine takıldığı davar onun en hayırlı malıdır."

Müslim´de Ebu Bekre´den gelen rivayette daha vazıh olarak  :  "...Haberiniz olsun, fitne iner veya vukua gelecek olursa, devesi olan, devesine; davarı olan davarına; arazisi olan arazisine iltihak etsin..." denir.

Fitne sırasında inzivayı teşvik eden hadislerden biri de taarrüb ile alakalı rivayettir. Göçebe Araplara katılarak onlar arasında ikamet mânasına gelen taarrüb daha ziyade, hicret ederek Medine´ye yerleştikten sonra, geldiği kabileye geri dönerek tekrar göçebeleşmek durumuna düşenler için kullanılan bir tabirdir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), göçebe hayattan sonra şehirlileşen bu kimselerin tekrar eski hayata dönmelerini kesinlikle yasaklamış, ancak fitne anında müsaade etmiştir  :  "Hicret ettikten sonra tekrar bedeviyete (  eski göçebe hayata) dönen kimseye Allah lanet etsin, fitne zamanında dönenler bundan hariçtir. Zîra göçebelik (  bedeviyet), fitne bulunan yerde ikametten hayırlıdır." Hz. Peygamber´den bu maksadla izin alanlar meyanında Seleme tu´bnu´l-Ekva´ın ismi geçer.

Bu bahsi kaparken şu noktayı belirtmede fayda var  :  İmam Azam tarafından da fitne sırasında karışmayıp eve çekilme gereği hususunda te´yid edilen hükme Bedayi´de Kâsânî tarafından şu ihtirazi kayıt konmaktadır  :  "Bu hüküm, hususi bir vakitle alakalıdır. Bu da, fitnecilerle savaşa çağıran imamın bulunmadığı vakittir. Böyle bir imam varsa ve (  cihada) çağırıyorsa icabet etmek farzdır."[40]



* Terk-i Diyar Etmek  : 


Bir kısım hadisler, fitne çıktığı vakit eve, dağa, tarlaya çekilmekten daha öte, terk-i diyar etmeyi tavsiye etmektedir. Bu tavsiyeye uyarak Şam´a göç eden Ebu´d-Derda ile alakalı rivayet şöyle  :  "Yezid İbnu Ebî Hubeyb anlatıyor  :  "İki kişi Ebu´d-Derda´ya gelerek bir parça tarla için birbirlerini şikayet ettiler. Ebu´d-Derda onlara  :  "Ben Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in  :  "Sen bir yerde bulunduğun sırada bir parça tarla için iki kişinin husumet ettiklerini işitecek olursan orayı terket" dediğini işittim" der ve Ebu´d-Derda Şam´a gider."

Terk-i diyar umumi bir emir olarak anlaşılmasa bile, fitne sırasında buna tevessül etmenin istihbab edileceği bu rivayetten anlaşılmaktadır. Nitekim, yukarıda kısaca temas ettiğimiz Selemetu´bnu´l-Ekva (  radıyallahu anh) da Ebu´d-Derda gibi fitneye bulaşmak korkusuyla terk-i diyar edenlerden biridir. "Hicretten irtidat mı ettin " şeklinde maruz kaldığı ağır ithamlara rağmen, Mekke ile Medine arasında yer alan Rebeze´ye göç eder.

Hadisi şerh eden Aynî fitne korkusuyla seleften birçoğunun terk-i diyar ettiklerini belirtir. (  1. cilt, s. 163) [41]



İnziva Ve Uzletin Fazileti  : 


Yukarıda kaydettiğimiz hadisler bize fitne sırasında uzlet ve inzivanın tavsiye edildiğini ifade eder. Esasen fitne olmayan normal zamanlarda alimlerin ekseriyeti tarafından cemiyete karışmak (  muhalata), inzivaya çekilmeye tercih edilmiş, üstün tutulmuş ise de, bu üstünlük mutlak değildir. Birkısım şartların ortaya çıkması halinde inziva tercih edilmelidir. Bu mühim mevzunun aydınlanması için fitne sırasında hayvanlarını alarak dağa çekilmeyi veya arazinin başına geçerek ekimle meşgul olmayı tavsiye eden hadisi açıklama zımnında İbnu Hacer´in sunduğu veciz açıklamayı burada kaydetmeyi gerekli bulduk. Der ki  :  "Selef alimleri, uzlet hususunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhur (  ekseriyet) şunu söylemiştir  :  "İhtilat (  cemiyete karışma) uzletten evladır. Zîra İslamî şeâirin devamı için lüzumlu olan dinî bilgiler bu sayede öğrenilir. Cemiyete karışmada Müslümanların sayıca artması da mevzubahistir. Onlara, maddî ve manevî yardımda bulunmak, hastalarını ziyaret etmek gibi çeşitli hayırlar bu sayede ulaştırılır."

Bazı alimler şunu söylemişlerdir  :  "Uzlet, üzerine düşeni bilmek şartıyla, ihtilattan evladır. Zîra uzlette selamat tahakkuk eder, gerçekleşir." Nevevî der ki  :  "Muhtar olan (  yani farklı görüşlerden tercih edileni), günaha düşmeyeceği hususunda zann-ı galib olan kimse için cemiyete karışmak daha iyidir."

Bazıları da şu görüştedir  :  "Burada verilecek hüküm şahıstan şahısa değişir. Bazıları için bunlardan biri şarttır. Bazıları için de tercih vesilesidir. Bu iki husus açıktır. Ancak, inziva ile ihtilat eşit olurlarsa birini diğerine tercih hususunda verilecek hüküm zamanın ve ahvalin değişen şartına bağlıdır."

Kendisine muhâlata (  yani cemiyete karışma) gereken kimseler meyanında kötülüğü bertaraf etme gücüne sahip olan kimse vardır. Böyle birisine cemiyete karışmak farzdır. Bu farz, ahval ve imkânlara tabi olarak, farz-ı kifâye nev´indendir.

Kendisine muhâlata şâyan-ı tercih olan kimseler meyânında, iyiliği emir, kötülükten men ettiği (  emr-i bi´lma´ruf ve nehy-i ani´lmünkerde bulunduğu) takdirde kendisi fitneye maruz kalmayacağı hususunda zann-ı galibi hasıl olan kimse vardır.

İnzivaya çekilme ile cemiyete karışma şıklarından her ikisi de kendisine eşit olanlara misal olarak şöyle bir adam gösterilebilir  :  Kişi fitneye düşmeyeceği hususunda kendinden emindir. Ancak, kesinlikle bilmektedir ki, sözü tutulmayacak, kendisine itaat edilmeyecektir. Bu duruma, umumî bir fitnenin mevcut olmadığı hallerde rastlanır. Fitne çıkacak olursa, uzleti tercih etmek gerekir. Zira bu durumda umumiyetle zarara düşülmektedir.

Fitneye girenlere (  İlâhî) belalar gelir ve fitneye katılmayanlara da sirayet eder. Bu hususu şu ayet haber vermektedir  :  "Öyle bir fitneden kaçının ki geldiği zaman sizden sadece zalim olanları çarpmaz..."

Sunduğumuz açıklamayı Ebu Saîd´in rivayet ettiği şu hadis de te´yid eder  :  "İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, nefsiyle ve malıyla cihad eder, keza o kimsedir ki dağ başlarında Rabbına ibadet eder ve böylece insanlara kötülük yapmaktan uzak olur."

Cemiyete karışıp karışmama, yani inziva ve ihtilat hususlarında Hattâbî´nin bir izahı da klasik alimlerimizin görüşlerini anlamada bizim için faydalı olacağı kanaatindeyiz. Der ki  :  "İnziva ve ihtilat, kendileriyle alâkalı şeylere tabidir. Onlar değiştikçe bunlardan birini tercih durumu değişir. İhtilâta ve cemiyete karışmaya teşvik sadedinde gelen deliller, imamlara itaatla ve bir kısım dinî meselelerle alâkalıdır. İnzivaya teşvik sadedinde gelen deliller de, bunlar dışında kalan meselelerle alâkalıdır. Mesela bedenen insanlara karışmayı veya onları terketmeyi ele alalım. Tek başına geçimi te´min ve dinini muhafaza edebileceğine kâni olan bir kimse için, bir şartla, insanlara karışmaktansa uzak dursa daha iyi olur. O şart da (  namaz için) cemaate devam, selam vermeye ve almaya devam, hasta ziyareti, cenaze teşyii gibi Müslümanların hukukunu edaya devamdır.

Matlub olan, lüzumsuz sohbetleri terketmektir. Zîra sohbetin fazlası, zihnimizi meşgul ve vaktimizi zâyi ederek mühim işlerimizi ihmal ettirir. En iyisi ihtilat ve insanlarla görüşme işini, kendisinden tamamen vazgeçilmeyen, sabah ve akşam yemekleri menzilesinde tutup, zarûrî olanıyla iktifa etmektir. Böyle yapmak beden için ve kalp için de çok daha rahatlatıcı, çok daha uygundur."

Buhârî şarihlerinden Aynî de hadislerden, fitne sırasında, inziva ve uzleti ihtiyar etmenin lüzumunu anlamıştır. İbnu Hacer´den sunduğumuz açıklamanın yapılmasına sebep olan aynı hadisin şerhi sadedinde Aynî de şu kıymetli açıklamayı yapar  :  "Bu hadiste, fitne zamanında uzletin fazileti ifade edilmektedir. Ancak fitneyi izale edecek güçte olan kimse bu hükme tâbi değildir. Zîra bu durumda olan kimseye, fitneyi izâle etmek için, üzerine yürümesi farzdır. Bu farz, ahvâl ve imkâna tâbi olarak ya farz-ı ayn ya da farz-ı kifâye sûretlerinden biriyledir."

Fitne bulunmayan zamanlarda uzlet ve ihtilattan hangisinin efdal olduğu hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Nevevî´nin sunduğu izaha göre  :  "İmam Şâfiî ve âlimlerin ekserisi ihtilatın efdal olduğu görüşündedirler. Zîra derler, ihtilatta bir kısım faydalı ameller îfa edilir, çeşitli İslâmî tezahürlere (  şeâir-i İslâmiyye) katılır, Müslümanların sayısını artırır, hasta ziyareti, cenaze teşyii, selam vermek, emr-i bi´lma´rûf ve nehy-i ani´lmünkerde bulunmak, iyi ve hayırlı işlerde yardımlaşmak, muhtaçlara yardım, cemaatlere katılmak gibi herkesin muktedir olabileceği amellerle onlara birkısım hayır ve menfaat ulaştırır."

Bilhassa, âlimler ve zühd sahipleri hakkında, ihtilatın fazileti te´kidli olarak beyan edilmiştir.

Birkısım âlimler de, uzlette kesinlikle selâmet bulunduğu için, onun daha efdal olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak bu, kendisine terettüp eden ibadet vazifelerini ve mükellef olduğu şeyleri bilmek şartına bağlıdır.

Muhtar olan (  tercih edilen) görüş şudur  :  "Günaha düşmeyeceği hususunda zann-ı galib hasıl olan kimse için cemiyete karışmak (  ihtilaf) efdaldir."

Kirmânî ise şunu söyler  :  "Asrımızda muhtar olan inzivadır. Zîra uğranacak meclisler (  mehâfil) arasında günahlardan hâlî ve uzak olanlar nadirdir." Aynî ilave eder  :  "Ben Kirmânî´nin sözüne iştirak ederim. Zîra bu devirde insanlara karışmak birtakım şeylerden başka bir şey celbetmez."

Daha uzlaştırıcı bir neticeye varan Kastalânî ise  :  "Kişinin kemâli hem uzlet ve hem de sohbet (  karışma) ile gerçekleşir. Sohbetle dinini salim kılamayan fakihe uzlet, hakkını veren kimseye de sohbet gereklidir" der.[42]



4- Öldürmektense Ölmeyi Tercih Etmek  : 


Dahilde fitne çıktığı zaman dağa çekilmek, eve kapanmak -ve az sonra temas edileceği üzere- silah edinmemek gibi emirler, aslında bozulmuş olan içtimâî durumun daha da kötüye gitmesini önlemek içindir. Fitne ateşinin yandığı yerde sönmesi, onun üzerine gitmemeye bağlıdır. Söndürmeye gücü yetmeyenlerin, hususi eşhasın buna katılmaları, karışmaları, bulaşmaları onu daha da artıracaktır. İslam´ın bu konudaki görüşünün özü budur.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fitneye bulaşmamanın ehemmiyetini vurgulayabilmek, tebarüz ettirebilmek, ami, cahil herkese duyurabilmek için "Fitne sırasında, seni öldürmeye gelseler bile karşılık verme, öldürmektense ölümü tercih et" mealindeki beyanlarda, emirlerde bulunmuştur.

Daha önce zikri geçen ve eve çekilmeyi emretmekle alâkalı rivayetlerin devamında umumiyetle şu sual sorulmaktadır  :  "Fitneciler eve de gelirse ne yapalım " Bu sual Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in fitnede takınılacak tavırla alakalı emir ve tavsiyelerinin mantıkî silsilesi içerisinde mukadder, kaçınılmaz bir sualdır. Suale verilen cevap, fitneye karışmamak için yapılması gereken gayret ve gösterilmesi gereken fedâkârlıkların neler olabileceğini ifade eder, hiçbir hal ve şartta fitneye bulaşmanın meşru olmayacağını, dinin buna cevaz vermeyeceğini gösterir.

Sual mükerrer olarak sorulmuştur. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) de her seferinde aynı cevabı vermiştir.

Cevap kısaca şu mealdedir  :  "Fitnede öldürülmeye razı ol, fakat öldürme."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ ettiği her mühim meselede olduğu gibi bunu da tebliğ ederken, şartlara, muhatablara göre değişik üsluplara yer vermiştir. Kısmen daha önce söylediklerimizi tekrar mahiyetinde olmakla beraber, onlardan daha şümullu, daha cami olan bir rivayeti tam olarak görelim. Rivayeti yapan Abdullah İbnu Mes´ud´dur. Der ki  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şöyle söylediğini işittim  :  "İleride fitne çıkacak, o zaman uyuyan yatandan hayırlıdır; yatan oturandan hayırlıdır; oturan ayakta durandan hayırlıdır; ayakta duran yürüyenden hayırlıdır; yürüyen koşturandan (  atlı) hayırlıdır. Fitnede savaşanların hepsi ateştedir." Ben  :  "Ey Allah´ın Resulü, bu söylediğin fitne ne zaman olacak " dedim. "Bu, dedi, eyyamu´lherçtir (  dahilî kıtal zamanıdır)." Ben takrar  :  "Eyyamü´lherç ne zaman olur " diye sordum. Dedi ki  :  "Kişi arkadaşına itimat etmediği zaman." O güne erişecek olsam bana ne emredersin " dedim. "Nefsini, elini geri tut ve mahallene gir" dedi. Tekrar sordum  :  "Ey Allah´ın Resulü, eğer mahalleme de girerse ne yapayım " "Evine gir" dedi. Ben tekrar  :  "Ya evime de girerse " dedim. "O takdirde mescidine gir ve şöyle yap" -dedi ve sağ eliyle bileğinden tutarak- ilave etti  :  "Bu halde ölünceye kadar, "Rabbim Allah´tır" de."

Burada sırayla mahalleye, eve ve en sonunda evin daha kuytu bir köşesi olan mescid odasına sığınmanın tavsiye edilmiş olması, fitneden en son imkana kadar kaçılması gerektiğini ifade eder. Sığınılan son melceye kadar takip edildiği takdirde ise, elini tutmak, müdahale etmemek tavsiye edilir.

Başka rivayetler, o andan yani sığınılması mümkün son kuytu yere de düşman geldiği andan itibaren, yapılması gerekecek davranışı daha açık olarak ifade etmektedir. Sa´d İbnu Ebi Vakkas´dan gelen rivayette Sa´d  :  "..Ey Allah´ın Resulü, düşman evime kadar girip beni öldürmek için elini kaldıracak olursa ne yapayım " diye sorar. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Hz. Adem´in oğlu (  Habil) gibi ol" der ve Hz. Adem aleyhisselam´ın oğulları Kabil ile Habil arasında geçen hadiseyi hülasa eden -ve Habil´in söylediği sözleri nakleden- şu ayeti okur  :  "Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim. Çünkü ben, kainatın Rabbi olan Allah´tan korkarım. Şüphesiz dilerim ki, sen kendi günahınla birlikte benim günahımı da yüklenesin de o ateş yârânından olasın. İşte zalimlerin cezası budur" (  Maide 28-29).

Bir başka rivayette bu duruma düşecek olan bir kimseye Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), daha açık bir ifade ile şu emri verir  :  "Elini tutsun, Allah´ın öldürülen kulu (  Abdullahi´l-Maktul) olsun, Allah´ın öldüren kulu (  Abdullahi´l-Katil) olmasın. Zîra kişi, İslam cemaatinde bulunur da, kardeşinin malını yer, kanını döker, Rabbine isyan eder ve böylece cehennem kendisine vacip olur."

İbnu Ömer´den gelen bir rivayette ise Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şunları söyler  :  "Sizden birine, bir adam -yani ehl-i kıbleden biri- öldürmek kastıyla geldiği zaman (  iki elinden birini diğeri üzerine koyarak) (  Kur´an´da Habil´in Kabil´e söylediği sözü) söyleyip Hz. Adem´in iki oğlundan en hayırlısı olmaktan aciz mi Zira bu taktirde o, cennetliktir. Böyle yapmaz da geleni öldürecek olursa cehennemliktir."

Fitnede kıtalden men etmek maksadıyla bir başka sahabiye Resûlullah şu mealde vasiyette bulunmuştur  :  "İnsanların iki ayrı emîre (  lidere) biat ettiklerini gördüğün zaman, benimle birlikte katıldığın cihadlarda kullanmış olduğun kılıcını al, kırılıncaya kadar Uhud dağına vur. Sonra evinde otur. Günahkar bir el veya ölüm sana gelinceye kadar (  evinden çıkma)."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Ebu Zerr´e yaptığı bir tavsiyede, buraya kadar söylenenlerin ötesinde bir tedbirin emredildiği görülmektedir. "Fitne zamanında eve giren düşmana karşı yüzünü örtmek."

Rivayetin bizi alâkadar eden kısmı aynen şöyle  :  "... Dedim ki  :  "Ey Allah´ın Resulü, ya evime de girecek olurlarsa " Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi  :  "Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (  yani eve giren düşmana mukabele etmekten) korkarsan, giyindiğin ridanın bir kenarı ile yüzünü ört, (  seni öldürse de karşılık verme). Böylece hem kendi günahıyla ve hem de senin günahınla geri dönsün ve ateş ashabından (  cehennemlik) olsun."

Aynı rivayette, evine gelen düşmana karşı silahına davranma hususunda soran Ebu Zerr´e şu cevabın verildiğini görmekteyiz  :  "O taktirde, sana gelen kimsenin içinde bulunduğu şeyde (  yani fitnede) ona ortak olursun." Nitekim Ebu Bekre´nin  :  "Benim üzerime düşmanlar girecek olsalar, kendimi müdafaa için elimi silahıma uzatmam" dediği rivayet edilmiştir.

Eyyûbu´s-Sahtiyani´nin de ifade ettiği üzere, Hz. Osman kendini öldürmek için gelen katillerine mukabele etmemiştir. O, yukarıda kaydettiğimiz, Hz. Adem´in oğlu Habil´in, kendini öldürmek isteyen kardeşine, "Andolsun ki, beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatıcı değilim" dediğini haber veren ayetle, bu ümmetten amel edenin ilki olduğu belirtilir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, fitne esnasında öldürmektense, ölmeyi tercih edecek kadar fitneden uzak durma hususundaki tavsiyelerine harfi harfine uymayı kendilerine şiar edinerek, Hz. Osman (  radıyallahu anh)´ın şehadetiyle teselsül eden fitnelerde Hz. Ali´nin haklı olduğunu, muhaliflerinin haksız olduğunu kabul etmesine rağmen, Hz. Ali safında yer almaktan kaçınan Sa´d İbnu Ebi Vakkas, Abdullah İbnu Ömer, Muhammed İbnu Mesleme, Ebu Bekre ve diğerleri (  radıyallahu anhüm ecmain) şu kanaati izhar etmişlerdir  :  "Fitneden uzak durmak şarttır. Öyle ki, biri gelip kendisini öldürmek istese, ona karşı müdafa-i nefis de yapılmaz" (  İbnu Hacer, Fethu´l-Bari 16, 142).[43]



* Fitnede Mudafa-i Nefis  : 


Fitne zamanında kişi, evine kadar gelen düşmana bile mukabele etmekten men edilince, karşımıza mütenakız bir durum çıkmaktadır. Zîra, İslam´da tecavüz haram olmakla beraber, müdafa-i nefis helal addedilmiş ve hatta buna teşvik edilmiştir. O kadar ki, malını, canını, namusunu müdafaa sırasında öldürülen kimsenin manen şehid olacağı belirtilmiştir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur  :  "Kim malı(  nı koruma) için dövüşürken öldürülürse (  manevî) şehittir. Kim kanı(  nı, canını malını korumak) için dövüşür ve öldürülürse (  manevî) şehittir. Kim ehli(  nin korunması) için dövüşürken öldürülürse (  manevî) şehittir. Kim din için dövüşürken öldürülürse o da şehittir."

Bir seferinde, bir adam gelerek malına tecavüz eden kimseye nasıl davranacağı hususunda Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e sorar. Aralarında geçen konuşma mal ve can müdafaasının meşruiyetini görmekte burada kayda değer  : 

"Ey Allah´ın Resulü, bir adam gelerek malıma saldırsa ne yapmamı tavsiye edersin "

"Ona Allah´ı hatırlat." Müteakip hadiste  :  "Allah´ı üç kere hatırlat" denir.

"Allah´tan korkmazsa "

"Etrafındaki Müslümanlardan ona karşı yardım iste."

"Yanımda Müslümanlardan kimse yoksa "

"Ona karşı sultandan yardım iste."

"Sultan beden uzaksa "

"Ahiret şehitlerinden biri oluncaya veya malını koruyuncaya kadar onunla dövüş."

Rivayetin bir başka veçhinde  :  "...Dövüş. Öldürülsen cennetliksin, öldürürsen öbürü cehennemliktir" denir. Kur´an-ı Kerim´de de -haddi aşmamak kaydıyla- yapılacak kötülüğe denk bir kötülük yapmaya cevaz verilmiştir  :  "Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülük (  bir misilleme)dir. Fakat kim affeder, barışı sağlarsa mükafaatı Allah´a aittir. Kim kendisine yapılan zulmün ardından herhalde hakkını alırsa, artık bunlar aleyhinde (  me´suliyete) bir yol yoktur" (  Şura 40, 41, 42). Ayet ve hadislerde gelen bu müdafa-i nefis hakkı ile, daha önce zikrettiğimiz yasak alimler arasında medar-ı münakaşa olmuştur. İmam Nevevî, bu münakaşaları şöyle hülasa eder  : 

"Bu ve benzeri hadisler fitne zamanında hiçbir hal ve şartta kıtali caiz görmeyenlerin hücceti olmaktadır. Alimler fitne sırasında yapılacak kıtal üzerine farklı görüşler ileri sürdüler. Onlardan bir grub  :  "Müslümanlar fitneye düştüğü zaman, düşman evin içine girmiş ve öldürmeye teşebbüs etmiş bile olsa onunla kıtal edilmez; ona karşı müdafayı nefiste bulunmak caiz değildir. Zîra eve gelen düşman (  kafir değil) mütevvildir (  ayetleri inkar etmiyor, tevil ederek herkesçe benimsenmeyen bir mânayı benimsiyor.) Bu görüş, Ashabtan Ebu Bekre ve diğer bazılarının (  radıyallahu anhüm) görüşüdür.

İbnu Ömer, İmran İbnu´l-Husayn ve diğer bazılarının (  radıyallahu anhüm) görüşüne göre, "fitneye karışılmaz, ancak, ölüm tehlikesi karşısında nefis müdafaası yapılır."

Bu iki görüş, Müslümanlar arasında çıkan fitnelerin hiçbirine girmemek hususunda müttefiktir. Sahabe ve Tabiinin büyük çoğunluğu ve İslam âlimlerinin tamamı, "fitnede haklı tarafa yardım etmek ve onlarla birlik olarak asilere karşı mükatele etmek gerekir" demişlerdir. Nitekim ayet-i kerimede de  :  "Eğer mü´minlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse aralarını (  bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa, siz, o tecavüz edenle, Allah´ın emrine dönünceye kadar savaşın..." denir.

Bu mevzuda sahih olan budur.

Hadisler ise, kendisine haklı tarafın karşı çıktığı kimseyle veya her ikisi de zalim olan iki grupla alâkalıdır, şeklinde izah ve tevil edilir. Bunlardan sadece biriyle tevil edilemez. Eğer birincilerin dediği gibi hareket edilecek olursa fesad ortalığı kaplar, baği ve sapık olanların hakimiyeti devam eder gider. Doğruyu Allah bilir."

Fahreddin-i Razi de, müdafa-i nefsin meşruiyyetini te´yid etmekle beraber, bunun mütecaviz tarafa mümkün olan asgari bir zarar vermek suretiyle yapılması hususunda ehl-i ilmin ittifak ettiğini kaydeder.

Aliyyu´l-Kârî, Ebu Zerr´den gelen  :  "...Eğer kılıcın parıltısının sana galebe çalmasından (  yani eve seni öldürmek için giren düşmana mukabele etmekten) korkarsan, giyindiğin ridanın bir kenarı ile yüzünü ört.." mealindeki hadisin şerhini yaparken, Tîbî´den şöyle bir görüş kaydeder  :  "...Doğrusu şudur  :  Eğer eve gelen düşman Müslüman ise ve kendisine bir fesad da terettüp etmeyecek ise, onu defetmesi caizdir. Eğer düşman kafir ise, mümkün mertebe def´i vacibtir."

Fitne sırasında mütecavize -eve kadar gelmiş bile olsa- mukabele edilmemesi görüşünde olanların delil olarak gösterdikleri ayet-i kerime de ayrıca üzerinde durulması gereken bir ayettir. Mevzubahs olan ayette Hz. Adem (  aleyhissalâtu vesselâm)´in oğlu Habil, kardeşi Kabil´e şunu söyler  :  "Kasem ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben, seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Ben alemlerin Rabbi olan Allah´tan korkarım. Ben isterim ki sen, benim günahımı da kendi günahını da yüklenip varasın da, o ateşe layıklardan olasın..." (  Maide 28  ).

Bu ayetle alâkalı olarak, müfessir Hamdi Yazır, şu açıklamayı yapar  :  "Burada iki sual vardır  : 

Birincisi  :  "Bir başka ayette mealen  :  "Hiç kimse başkasının günahından sorumlu değildir" (  Fatır 18  ) dendiği halde, katil maktulün günahını nasıl yüklenir Bu nokta birkaç veçh ile izah edilmiştir. Bir hadis-i şerifte  :  "Birbirine küfreden iki kişinin bütün söyledikleri, mazlum, haddi aşmadıkça ilk başlayana aittir" denmektedir. Yani ilk başlayan hem aynen kendisinin günahını, hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının bir mislini yüklenir. Fakat mazlum tecavüz edip daha ileri gitmedikçe."

Ayrıca ayette geçen  :  "Benim günahımı da..", sözü "şayet sana karşı mukabeleten el uzatırsam gireceğim günahın bir misli" demektir.

Binaenaleyh biri tecavüz eder, diğeri de mukabele eyler de ikisi de maktul düşecek olursa, ilk başlayan iki cinayet, öbürü de bir cinayet yapmış olur.

Beriki mukabele etmeyecek olursa bu, bir cinayetten de kurtulur. Fakat katil yine iki cinayet yapmış ve iki günah yüklenmiş bulunur ki, birisi mazlumu katletmek, diğeri kendini ukubete müstehak kılıp ateşe atmak cinayetidir.

Bundan başka, "benim günahımı..." sözü, "beni öldürmek günahını..." mânasına geldiği gibi, "kendi günahını.." sözü de "bundan evvelki günahın (  Kabil´le ilgili olarak) ezcümle kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahın" demek de olabilir. Nitekim bu ikinci mânayı İbnu Abbas, İbnu Mes´ud, Hasan-ı Basrî gibi selefin büyükleri ayetten anlamışlardır.

Eyyubu´s-Sahtiyanî, bu ayetle ilk amel eden Müslüman kimsenin Hz. Osman olduğunu, kendini basanlara mukabele etmektense onlar tarafından öldürülmeyi tercih ettiğini söyler.

Burada hemen kaydedelim ki, birbirini takip eden fenalıkların çıkmasına sebep olan fitneci kimseye sadece ilk yaptığının günahı değil, arkadan teselsül edecek fenalıkların da günahından bir misli gelecektir. Nitekim, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), kıyamete kadar işlenecek cinayetlerin günahından bir mislinin Hz. Adem (  aleyhissalâtu vesselâm)´in oğlu Kabil´e geleceğini, çünkü yeryüzünde bu menfur işi onun başlattığını ifade eder.

İbnu Hacer´in bir kaydını nazar-ı dikkate alacak olursak, "fitneye karışmak mı, karışmamak mı, fitne sırasında müdafa-i nefis caiz mi, değil mi " gibi ihtilaf ve münakaşaların, aslında bir ıstılah karışıklığından ileri geldiği söylenebilir. Zîra, onun kaydettiği üzere, alimlerin bir kısmına göre, "fitne" tabiriyle sadece dünyevî maksatlarla çıkartılan kargaşaları anlamak gerekir. Bağy tabir edilen ve meşru devlete, haksız bir teville karşı gelen isyancıların eylemi, karışmaktan men edilen fitne değildir, bertaraf edilinceye kadar bunlarla savaş gerekir.

Bu duruma göre, Nevevî´nin az önce sunduğumuz açıklamalarında rastlanan -ve belli bir ölçüde, tenakuz olarak değerlendirilmesi mümkün olan- müphemlik böylece ortadan kalkmış oluyor. Haklı tarafa yardım veya ayet-i kerimede ifade edilen "birbiriyle dövüşen iki mü´min zümreden mütecaviz olanla, Allah´ın emrine dönünceye kadar savaş" emri de, meşru devlete karşı bir te´vile dayanarak, haksız olarak isyan edenlere karşı devletin yanında yapılacak savaşı ifade eder. Değilse, devlete karşı isyan eden muhtelif fırkalardan birini desteklemek mânasına gelmez. İlerde bu bahse tekrar döneceğiz.[44]



5- Dilini Tutmak  : 


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bir kısım hadislerine göre, fitne yoksa çıkaran, çıkmış ise büyütüp geliştiren ve fertleri fitnenin getireceği şerlerin içine atan en mühim amillerden biri de "dil"dir. Fitneye karşı mü´minleri uyarmak maksadıyla varid olan bir kısım hadislerde dilin rolüne dikkat çekilerek, dilin kılıç gibi, hatta kılıçtan da beter olduğu ifade edilmiştir.

Ebu Davud´da gelen Ebu Hüreyre rivayetinde  :  "Sağır, dilsiz ve kör fitne gelecek. Fitneye azıcık meyledenin üzerine o, süratle gelir (  kendine çeker). Fitnede dilini oynatmak aynen kılıç oynatmak gibidir" denir. Abdullah İbnu Amr´ın rivayetinde ise, dilin kılıçtan daha beter tesir icra edeceği ifade edilir  :  "Haberiniz olsun ki, ilerde Arapları darmadağın edecek fitne çıkacak. O yüzden ölenlerin hepsi ateştedir. O zaman dil(  i kullanmak) kılıç kullanmaktan beterdir."

Yine Abdullah İbn-i Amr´dan gelen bir rivayette, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in gelecek fitne ile alâkalı tasvir ve ihbarları üzerine, "O çıktığı zaman ne yapalım " diye soranlara  :  "Evine çekil, diline sahip ol, maruf ile amel et, münkeri terket, kendi çolukçocuğunla ilgilen, başkasıyla meşgul olma" şeklinde cevap verdiğini görmekteyiz.

Hadiste yasaklanmış bulunan "fitnede dil oynatmak" tan maksad nedir

Aliyu´l-Kârî´nin Mirkat´ta naklettiği açıklamalara göre, halkın dedikodusunu yapmak, fitneye karışanların lehinde veya aleyhinde konuşmak, bir tarafı kötülerken bir tarafı övmek suretiyle iki gruptan birini ta´n etmek, hep bu yasağa girmektedir. Hatta zalim idarecilere haber götürüp (  ispiyonculuk yapmak) da bu yasağın tahtındadır. Zîra bu davranış idarecinin öfkesini kabartarak öldürme, hapis, sürgün vesair pek ciddi öyle fenalıklara sebep olur ki, kılıç kullanmak bu kadarını yapamaz.

Münâvî, "dilini tutmak" emrinden, "konuşmazdan önce iyice düşünerek sadece lehine olacak hususlarda konuşup, kendini ilgilendirmeyen hususlarda hiç konuşmamayı" anlar.

Yukarıda kaydettiklerimizden öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Hz. Muaz´a bir vesileyle söylemiş bulunduğu  :  "Ey Allah hayrını veresice Muaz, insanları yüzüstü ateşe atan şeyin, dilleriyle haset etiklerinden başkası olduğunu mu zannediyorsun " sözü fitne hakkında da aynen doğrudur  :  İnsanı fitneye atacak veya fitneden koruyacak en mühim amillerden biri dildir.[45]



6- Kalben Kerahet


Fitnenin maddî ve manevî şerrinden kurtuluşun mühim şartlarından biri, kalben fitneye buğzetmektir. Aslında münker olarak ifade edilen her çeşit şer ve kötülüğün izalesi için eliyle, diliyle müdahale bir vecibe kılınmış ise de, gerek şerrin büyüklüğü, gerek şahsın aczi gözönüne alınarak "gücü yetiyorsa", "fitneyi artırmayacaksa" gibi kayıtlar konmuştur. Güçsüzlüğü sebebiyle şer ve fitneye eli ve diliyle müdahele edemeyecek durumda olan kimselerden, ortadaki kötülüğe karşı, en azından kalben kerahet istenmiştir. Buna da gücü yetmeyen kimse düşünülemez. Dinimizin yasakladığı şeyleri , devrin icabı, modanın icabı, bulunduğumuz cemiyetin icabı diyerek meşru görmek mümkün değildir. Kişi birkısım münkerleri işlemek durumunda olsa bile, onun kötülüğünü kabul etmek, kalben nefret etmek zorundadır.

Hadiste kesin bir dille şöyle denir  :  "Yeryüzünde bir hata işlendiği vakit, bunu görüp de ikrah eden sanki orada bulunmayan birisi gibidir. Orada bulunmadığı halde, işlenen fenalığı hoş görüp razı olan kimse de sanki fenalığa şahit olmuş gibidir." Evet hadiste, "Mü´minin niyeti amelinden hayırlıdır" buyrulmuştur.[46]



7- Mal Ve Evlatça Hiffet


Gerek dağa çekilmek ve gerekse eve çekilmek suretiyle fiile konması tavsiye edilen fitneden kaçma ve inzivanın gerçekleşmesine yardımcı olacak durumların da ayrıca tavsiye edildiğine şahit olmaktayız. Bu cümleden olarak, mal ve evlad azlığı zikredilmektedir. Bir rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "İkinci asrın başında sizin en hayırlınız hissece hafif olanıdır" der. "Hissece hafiflik nedir " diye sorulunca  :  "Ehil ve malı olmayandır" diye cevap verir.

Bir başka rivayet de şöyle  :  "Öyle bir devir gelecek ki, o zaman bekarlık helal olacak. O zaman dindar kişi, civciviyle kaçan bir kuş, yavrusuyla kaçan bir tilki gibi, diniyle birlikte bir dağdan öbür dağa, bir inden öbür ine kaçmadıkça selamet bulamaz. Bu meyanda namazını kılar, zekatını verir ve hayır işleri dışında insanlardan uzak durur."[47]



8- Silah Edinmemek  : 


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fitneyi önleyici, şümûlünü azaltıcı tedbirler meyanında "fitne sırasında silah satışını yasaklamakla" kalmaz, elde herhangi bir silah bulundurulmasını kesinlikle yasaklar. Rivayetlerde bu yasak "mevcutların kırılması", "taşa çalınması", "tahtadan kılıç kuşanılması" şeklinde ifade edilir.

Şu noktayı bilhassa belirtmeliyiz  :  Silah edinmeme emri, hassaten evinde kalanlara yapılmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz üzere fitneye karışmamak için ilk tavsiye edilen husus deve, koyun gibi hayvanlarını alarak dağlara çekilmek veya ekim arazisinin başına geçmek, meskun mahalden uzaklaşmaktır. Bu imkânlardan mahrum kişiye de evine kapanması emredilir.

İşte bu sonuncu durumda olan kimsenin peşi takip edilebilir, fitneye düşürülebilir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu ihtimali asgariye düşürebilmek için bu durumdaki kimselere silah edinmemeyi emretmektedir.

Söylenen bu hususu az yukarıda kaydettiğimiz Ebu Bekre hadisinin devamında görmekteyiz  :  "...Fitne vaki olduğu zaman devesi olan devesine, davarı olan da davarına iltihak etsin, kimin de arazisi varsa, arazisine gitsin." Bir adam sordu  :  "Ey Allah´ın Resulü! Ne devesi, ne davarı ve ne de arazisi olmayan kimse ne yapacak " Cevaben  :  "Kılıcına gitsin, keskin tarafını taşa vursun, sonra da gücü yettiğince fitneden kaçsın" dedi."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu emrin ehemmiyetini vicdanlarda tesbit için  :  "Ey Allahım, tebliğ vazifemi yaptım mı, ey Allahım, tebliğ vazifemi yaptım mı, ey Allahım "tebliğ vazifemi yaptım mı " diye üç kere tekrar eder.

Hadisin bir başka veçhinde  :  "Kılıcını alsın, keskin tarafını kara taşa vursun" denir. Muhammed İbnu Mesleme´ye de  :  "Kılıcını al, Uhud dağına git, kırılıncaya kadar dağa vur" demiştir.

Nevevî  :  "Kılıcını taşa çalsın" emri ile hakikaten kılıcın kırılması mı, yoksa bununla mecaz mı kastedildiği hususunu ele alarak bazı alimlerin  :  "Hadisin zahirine göre, kişinin kendisine fitne kapısını kapaması için, gerçekten kılıcı kırması gerekir" derken, bazılarının da  :  "Bu mecazdır, asıl maksad kıtalin terkidir" dediğini belirtir. Ancak birinci görüşün muteber görüş olduğunu kaydeder. Bu görüş başka alimlerce de paylaşılmıştır.

Fitne çıktığı zaman kırılması gereken silah sadece kılıç değil, silahın her çeşididir. Nitekim bir başka rivayette, fitne hakkında gerekli bilgi verildikten sonra  :  "Yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parça parça edin, kılıçlarınızı taşa vurun (  ve evlerinizin içine girin). Buna rağmen birinizin üzerine gelirlerse, Hz. Adem´in iki oğlundan hayırlısı (  Habil) gibi olun" buyurur.

Yayın kırılmasından sonra kirişin bir işe yaramayacağı bedihi olduğu halde, kirişin de parçalanmasının emredilmesinde, bazı alimler, yasaktaki mübalağanın vurgulanma gayesini görmüşlerdir. Fakat başkasının istifade etmesini önleme gayesine de matuf olduğu söylenmiştir.

Birçok durumlarda Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ashabına  :  "Müslümanlar arasında fitne çıktığı vakit tahtadan bir kılıç edinin" diyerek öldürücü silah bulundurma yasağını dile getirdiğini görmekteyiz.

Hadis kitapları, bu yasağa da harfiyyen uyup tahtadan kılıç taşıyanların örneklerini zikreder. Bunlardan biri Ebu Müslim´dir, bir diğeri Ühban İbnu Sayfi´dir. Ebu Müslim ile alâkalı rivayet aynen şöyle  :  "Hz. Ali, Hz. Muaviye ile olan mücadelesi sırasında hazırlık yapmak üzere Basra´ya gelir ve Ebu Müslim´e uğrayarak  :  "Bana yardım et" der. Ebu Müslim "hayır" diye kestirip atmaktansa lisan-ı hal ile bunu ifade etmeyi tercih ederek kılıcını getirir. Kınından bir karış kadar sıyırır. Hz. Ali (  radıyallahu anh)´ye bunun tahtadan olduğunu gösterdikten sonra şu açıklamayı yapar  :  "Can dostum ve senin amcaoğlun (  aleyhissalâtu vesselâm) benden, "Müslümanlar arasında fitne çıktığı zaman tahta kılıç edinmem" hususunda söz aldı (  ve ben de yaptım. Buna rağmen) seninle harbe çıkmamı istersen yine de çıkarım." Hz. Ali şu cevabı verir  :  "Ne sana, ne de kılıcına ihtiyacım yok." [48]



İKİNCİ FASIL


ZAMANLA VUKÛA GELECEK FİTNE VE HEVÂLARDAN ZİKREDİLENLER



UMUMÎ AÇIKLAMA



Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), fitne hadislerinde, kıyamete kadar Müslümanlar arasında cereyan edecek pek çok hadisatı haber vermiştir. Hz. Huzeyfe´nin ifadesiyle etrafında üç yüz kişi toplayabilecek fitne başlarını adları, baba adları, kabile adlarıyla bildirmiştir.

Yani fitne ile ilgili oldukça teferruata inen ihbarlarda bulunmuştur. Bugün bize rivayet edilebilen hadisler, Hz. Huzeyfe´nin dediği açıklıkta bir fitneler listesi çıkarmamıza imkan tanımaz. Ancak, Teysir müellifinin koyduğu başlıktan, bu hadislerin iki kısımda mütalaa edilebileceğine inanıyoruz  : 

1- İsmi zikredilen sarih fitneler.

2- İsmi zikredilmeyen, umumî vasıfları zikredilen fitneler.

İsmi zikredilenleri, şarihler hadiseler vuku buldukça "bu fitne falan hadiste haber verilen fitnedir" diye belirtmişlerdir. İkinci kısmı, izmi zikredilmeyen, vasfı zikredilen fitneler teşkil eder. Kıyamete kadar, İslam aleminin her köşesinde her devirde vukua gelecek hadiselere bunları tatbik etmek mümkündür. Ancak, hadis sarih olmadığı için, bu çeşit tatbiklerde ve yorumlarda kesin ifadeden kaçınmak gerekir, ihtimalli konuşmak ihtiyata muvafık olur.

Biz burada, hadislere geçmezden önce fitnelerin çeşitleriyle ilgili umumi bir açıklamada bulunacak, sonra hadisleri ve -gereken yerlerde- açıklamalarını kaydedeceğiz  :  [49]



FİTNENİN ÇEŞİTLERİ  : 



Bir hadiste, giderek ağırlaşacak olduğu bildirilen dört ayrı fitneden bahsedilmektedir  :  "Dört (  büyük) fitne vukua gelecek. Birinci fitnede kan dökmek helal addedilecek; ikincisinde hem kan hem de mal helal addedilecek; üçüncüsünde kan, mal ve ferc (  ırza tecavüz) helal addedilecek. Dördüncüsü ise Deccal fitnesidir."

Ebu Davud´da yer alan bir rivayet de dikkat çekicidir. İbnu Ömer anlatıyor  :  "Biz bir grup kimse, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yanında idik. Bize fitnelerden bahsetti ve ısrarla üzerinde durdu. Bu meyanda "demirbaş fitne"yi (  fitnetu´l-ahlas) mevzubahs etti. Derken dinleyenlerden birisi  :  "Ey Allah´ın Resulü, demirbaş fitne de nedir " diye sordu. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "O, (  kin, husumet ve düşmanlık sebebiyle insanlardan) kaçmaktır, (  mal ve ehil yağmalandığı için) açıkta kalmaktır. Sonra refah fitnesi (  fitnetu´sserra) var. Bunun dumanı Ehl-i Beytimden bir adamın ayaklarının altından (  gelir). O, kendisini benden zanneder, o benden değildir. Benim dostlarım müttaki kimselerdir. Sonra insanlar, ilmi ve fikri nakıs olduğu için ehil olmayan, kararsız bir kimsenin etrafında toplanırlar. Sonra yaygın (  yani herkese bulaşan) fitne (  fitnetu´dduheyma) gelir. Bu fitne ümmetimden kimseyi istisna etmez, hepsine bir darbe vurur. Her ne zaman bittiğine hükmedilse, yine başlar ve temadi eder gider. Bu fitne zamanında kişi, mü´min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar. Bu zamanda insanlar iki ayrı gruba ayrılır  : 

1) İman grubu ki, burada nifak yoktur.

2) Nifak grubu ki burada da iman yoktur.

İşte siz bu durumda iken, artık sabah-akşam Deccal´ın gelmesini bekleyin."

Bu hadiste sözkonusu edilen fitne çeşitleri birbirini takiben ortaya çıkacak fitneler olabileceği gibi, birbiriyle öncelik, sonralık irtibatı olmayan fitneler de olabilir.

Kur´an-ı Kerim´de, bilhassa geldiği zaman, sadece zalimlere değil, herkese çarpan fitneye karşı dikkat çekilmiş olması da (  Enfal 25), fitnelerin çeşitli olacağını te´yid etmektedir. Hatta ayette geçen fitnenin yukarıda zikri geçen "yaygın fitne (  fitnetu´dduheyma) olduğu da söylenebilir.

Bir başka hadiste Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) fitneden daha değişik kelimelerle bahseder  :  "Şurası muhakkak ki, benden sonra henat ve henat (  yani şerler ve fesatlar) olacak. Cemaatten ayrılan veya Muhammed ümmetinin birliğini bozmak isteyen birisini gördünüz mü, bu herifi kim olursa olsun öldürün. Zîra Allah´ın (  yardım) eli cemaat üzerindedir. Şeytan ise cemaatten ayrılanla birliktedir."[50]



DECCAL FİTNESİ  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hadislerinde yeralan fitne çeşitlerinden bahsederken Deccal fitnesinden ayrıca bahsetmemiz gerekmektedir. Zîra, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bilhassa bu fitneye karşı mükerreren uyarıda bulunmuştur. Hadislere göre, bu fitne, insanlığın en büyük fitnesidir. Hz. Nuh´tan bu yana bütün peygamberler aleyhimüsselam, ümmetlerini Deccal fitnesine karşı uyarmışlardır. Deccal´in iki gözünün arasında kafir yazılıdır, okuma yazmayı bilen de bilmeyen de bunu okur. Deccal´ın beraberinde ateş ve cennet beraber bulunur, onun ateşi cennet, cenneti ateştir. Onun iki akan nehri vardır. Bakınca biri tatlı sudur, diğeri yakıcı ateştir. Fakat kim buna kavuşursa ateş olan nehre gelmeli, ondan içmelidir. Zîra o aslında tatlı sudur. Deccal Medine ve Mekke haricinde her beldeye ayak basacaktır. Çıkacak olan Deccal sayıca otuzu bulacak, hepsi de Allah ve Resulü hakkında iftiralar düzerek küfre düşecek vs.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, Deccal fitnesine karşı vaki uyarıları tebligatında mühim bir yer tutar. Bu husus, Deccal´le alâkalı rivayetlerin çokluğundan anlaşılabileceği gibi, bilahare bunun, selef tarafından mahalle mekteplerinde muallimler tarafından çocuklara öğretilecek bilgiler arasında yer verilmesi gerektiğine hükmedilecek kadar ehemmiyet verilmiş olmasından da anlaşılmaktadır.

Esasen Heysemi tarafından sıhhati te´yid edilen bir hadiste Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Deccal fitnesine karşı halkı devamlı uyarmayı tavsiye etmekte bunun terkini hoş karşılamamaktadır  :  "İnsanlar Deccal´ı zikrettiği, imamlar minberlerden bunu duyurmaya devam ettiği müddetçe Deccal çıkmaz." Öyle ise, bazı hadislere göre, namazların arkasında istiaze edilecek, Allah´ın yardımı talep edilecek dört şeyden biri "Deccal fitnesi" olmalıdır.

Fitne üzerine gelen ve bazan birbirine zıd olan tavsiflerin, farklı zaman ve farklı mekanlarda zuhur edecek, mahiyetçe birbirinden farklı fitnelerle alâkalı olduğuna şarihlerce de dikkat çekilmiştir. Nitekim Buhari şarihi aynî, muhtelif hadislerde kıyamet alâmetleri olarak beyan edilen "cimriliğin artması" ile, yine muhtelif hadislerde ifade edilen "bolluğun artması" gibi zıt durumları, dediğimiz şekilde te´lif zımnında şunları söyler  :  "Her ikisi de (  yani bolluğun artması da, cimriliğin artması da) kıyamet alâmetlerindendir. Fakat, her biri başka başka zamanlara aittir."[51]



DEVLETE İSYAN  : 



Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hadislerinde mevzubahs edilen fitneleri, başta Ashab olmak üzere, her devir âlimleri kendi zamanlarındaki huzursuzluklara tatbik etmişlerdir. Zamanımızın Müslümanları da tabii olarak aynı şeyi yapmak isteyecektir. Ancak, kıyamete kadar gelecek her devre hitap eden Resulullah´ın sözlerini belli bir asırda yorumlarken, hataya düşmemek için son derece dikkat etmek gerekir.

Bu sebeple "imtihan"dan "isyan"a kadar pek çok mânaları ihtiva eden fitne ve müteradifi tabirlerle alâkalı açıklamalarda yanlış anlamalara, tehlikeli ve ters yorumlara düşmeyi önlemek için, devlete karşı gelmek şeklinde ifadesini bulan dahilî fitneler hususunda fukahanın taksimat ve değerlendirmesini burada kaydetmeyi lüzumlu görüyoruz. Esasen gayemiz, bugünkü fiilî durumu teker teker ele alarak tahlil etmekten ziyade, İslamî ölçüyü, sünnette, Kur´an´da ve alimlerin değerlendirmelerinde yer almış olan zaman ve mekanüstü endazeyi okuyucunun eline vermeye çalışmaktır. Ölçme işini, miyara vurma işini okuyucunun ferasetine bırakacağız.

Fakihler, meşru otoriteye (  veliyyü´l-emr´e) itaat etmemek, karşı gelmek şeklinde tezahür eden davranışları adi suçlardan ayrı mütalaa etmişlerdir. Günümüzde de bu çeşit cürümlere kısaca "siyasî cürüm" diyoruz. İslam fakihleri bu siyasî cürmü işleyenleri dört grupta mütalaa etmişlerdir  :  [52]



1- Bugat  : 


"Ulu´l-emrin haklı olan emirlerine haksız olarak isyan edip, bir bölgeyi zorbalığı altına alanlardır." Bunları diğer isyankâr gruplardan ayıran vasıflar şunlardır  : 

a) Bunlar otoriteye (  Veliyyü´l-emr´e) karşı bir te´vile (  haklı gibi görünen bir bahaneye) dayanarak haksız yere isyan ederler.

b) İsyan etmiş olmakla beraber, kendilerinden olmayan Müslümanların kanlarını, mallarını helal ve zürriyetlerinin esir edilmesini mübah görmezler.

Bunlar esas olarak bir te´vile dayanarak isyan ettikleri, yağma vs.´yi mübah görmedikleri için, bunlarla yapılan savaşta, bunların telef ettiği mal ve can sebebiyle, kendilerine ceza terettüp etmez. Fukaha bu hükmü Zührî´den gelen şu rivayete istinad ettirmiştir  :  "Hz. Peygamber´in ashabının çokca bulunduğu bir zamanda fitne çıktı. Ashab şu hususta ittifak ettiler  :  "Kur´an´ın te´vili ile helal addedilen her kan bırakılmıştır. Kur´an´ın te´vili ile helal addedilen her mal bırakılmıştır, Kur´an´ın te´vili ile helal addedilen her ferc bırakılmıştır (  bunlar için ceza verilmez)." Bu hususta Sahabe´nin icmaı hasıl olmuştur. Bağiler desteksiz ise esirler öldürülmez, kaçanlar kovalanmaz. Arkaları varsa esir edilirler veya hapsedilirler.

İmam, bağilerin oyalama nevinden olmayan sulh teklifini, durumlarını görmek için kabul edebilir. Ancak, buna mukabil para alamaz.[53]



2- Kutta-ı Tarik (  Yol Kesenler)  : 


Bunlar otoritenin (  veliyyü´l-emr´in) itaatinden bir te´vile müstenid olmaksızın çıkarak yolları kesen halkın can ve malına kasteden kimselerdir.Bunların geride güvenip dayandıkları bir şey (  teşkilat, kuvvet, teşvikçi gibi bir nokta-i istinad) bulunsa da bulunmasa da bu ismi alırlar.[54]



3- Kutta-ı Tarik Mesabesinde Olanlar  : 


Bunlar da veliyyü´l-emrin (  otoritenin) itaatinden bir te´vile müstenid olarak çıkan, geride güvenip dayandıkları bir şey bulunmayan kimselerdir.

Bu iki gruba "yolkesenler"le alâkalı ahkâm uygulanır.[55]



4- Havariç  : 


Bunlar kendilerince haklı olan bir te´vile dayanarak isyan edenlerdir. Ancak te´villerine dayanarak,

a) Otoritenin kâfir olduğunu ileri sürerler.

b) Otorite ile savaşmanın farz olduğunu kabul ederler.

c) Kendilerine muhalif olan Müslümanların öldürülüp, mallarının gasbedilmesini ve zürriyetlerinin de esir edilmesin helal addederler.

d) Bunlar, geride güvenip dayanacakları bir şeye de sahiptirler.

Hariciler cumhur-u fukahaya ve ehl-i hadisin ekserisine göre bugat (  asiler) hükmündedirler. Bazı ehl-i hadise göre bunlara mürted ahkâmı tatbik edilir.[56]



* İSMİ ZİKREDİLEN FİTNELER



ـ4766 ـ1ـ عن حُذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كُنَّا عِند عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فقال  :  أيُّكُمْ يَحْفَظُ حَدِيثَ رَسُولِ اللّهِ # في الْفِتْنَةِ؟ فَقُلْتُ  :  أنَا. قَالَ  :  إنَّكَ لَجَرِئٌ؛ وَكَيْفَ؟ قَالَ قُلْتُ  :  سَمِعْتُهُ يَقُولُ  :  فِتْنَةُ الرَّجُلِ في أهْلِهِ وَمَالِهِ وَوَلَدِهِ وَنَفْسِهِ وَجَارِهِ يُكَفِّرُهَا الصِّيَامُ، وَالصََّةُ، وَالصَّدَقَةُ، وَا‘مْرُ بِالْمَعْرُوفِ، وَالنَّهْىُ عَنِ الْمُنْكَرِ فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  لَيْسَ هذَا أُرِيدُ إنَّمَا أُريدُ الَّتِى تَمُوجُ كَمَوْجِ الْبَحْرِ قَالَ

فَقُلْتُ  :  مَالَكَ وَلَهَا يَا أمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ! إنَّ بَيْنَكَ وَبَيْنَهَا بَاباً مُغْلِقاً. قَالَ  :  فَيُكْسَرُ الْبَابُ أوْ يُفْتَحُ؟ قَالَ  :  قُلْتُ  :  َ. بَلْ يُكْسَرُ. قَالَ  :  ذلِكَ أحْرَى أنْ َ يُغْلَقَ أبَداً. فَقُلْنَا لِحُذَيْفَةَ  :  هَلْ كَانَ عُمَرُ يَعْلَمُ مَنِ الْبَابُ؟ قَالَ  :  نَعَمْ، كَمَا يَعْلَمُ أنَّ دُونَ غَدٍ اللَّيْلَةَ، إنِّي حَدَّثْتُهُ حَدِيثاً لَيسَ بِا‘غَالِيطِ. فَقِيلَ لِحُذَيْفَةَ  :  مَنِ الْبَابِ؟ قَالَ  :  عُمَرُ[. أخرجه الشيخان والترمذي .



1. (  4766)- Huzeyfe (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´in yanında idik  :  Bize  : 

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın fitne hakkındaki hadisini kim hafızasında tutuyor " dedi. Ben atılıp  :  "Ben biliyorum!" dedim.

"Sen iyi cür´etlisin, nasılmış söyle bakalım!" dedi. Ben de anlattım  : 

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim. Demişti ki  :  "Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi´lmaruf ve nehy-i ani´lmünker bu fitneye kefaret olur!"

Ömer (  radıyallahu anh) atılıp  :  "Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben öncelikle denizin dalgaları gibi dalgalanacak (  bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!" dedi. Bunun üzerine ben  : 

"Ey mü´minlerin emîri! O fitne ile sizin ne alâkanız var! Sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!" dedim.

"Bu kapı kırılacak mı, açılacak mı " dedi.

"Hayır açılmayacak bilakis kırılacak!" dedim. Hz. Ömer (  hayıflanarak)  : 

"(  Eyvah) Öyleyse ebediyen kapanmayacak!" buyurdu." Ravi der ki  :  "Biz Huzeyfe (  radıyallahu anh)´ye sorduk  : 

"Ömer bu kapının kim olduğunu biliyor muydu "

"Evet, dedi. Yarından önce bu gecenin olacağını bildiği katiyyette onu biliyordu. Ben hadis rivayet ettim; boş söz (  ve efsane) anlatmadım.

"Huzeyfe (  radıyallahu anh)´ye soruldu  : 

"O kapı kimdir "

"Ömer (  radıyallahu anh)´dir!" buyurdu." [Buharî, Mevakitu´s-Salat 4, Zekat 23, Savm 3, Menakıb 25, Fiten 17; Müslim, Fiten 17, (  144); Tirmizî, Fiten 71, (  2259).][57]



ـ4767 ـ2ـ وفي رواية لمسلم رحمه اللّه قال  :  ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  تُعْرَضُ الْفِتَنُ عَلى الْقُلُوبِ كَالْحَصِيرِ عَوْداً عَوْداً. فأىُّ قَلْبٍ أُشْرِبَهَا نَكَتَتْ فِيهِ نُكْتَةً سَوْدَاءَ، وَأىُّ قَلْبٍ أنْكَرَهَا نَكَتَتْ فيهِ نُكْتَةً بَيْضَاءَ حَتّى يَصِيرَ عَلى قَلْبَيْنِ  :  قَلْبٍ أبْيَضَ مِثْلِ الصَّفَا فََ يَضُرُّهُ فِتْنَةٌ مَا دَامَتِ السَّمواتُ وَا‘رْضُ وَاŒخَرُ أسْوَدُ مُرْبَادٌّ كَالْكُوزِ مَجْخِيّاً َ يَعْرِفُ مَعْرُوفاً وََ يُنْكِرُ مُنْكَراً إَّ مَا أُشْرِبَ مِنْ هَوَاهُ؛ وَفيهِ قَالَ حُذَيْفَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  إنَّ بَيْنَكَ وَبَيْنَهَا بَاباً مُغْلَقاً يُوشِكُ أنْ يُكْسَرُ قَالَ عُمَرُ  :  أكَسْراً َ أبَالَكَ؟ فَلَوْ أنَّهُ فُتِحَ، كَانَ لَعَلَّهُ يُعَادُ. قَالَ  :  وَحَدَّثْتُهُ أنَّ ذلِكَ الْبَابَ رَجُلٌ يُقْتَلُ أوْ يَمُوتُ حَدِيثاً لَيْسَ بِا‘غَالِيطِ. فَقُلْتُ لِسَعْدِ بْنِ طَارِقٍ  :  مَا أسْوَدُ مُرْبَادٌّ؟ قَالَ  :  شِدَّةُ الْبَيَاضِ في سَوَادٍ. قُلْتُ  :  فَمَا الْكُوزُ مُجْخِيّاً؟ قَالَ  :  مَنْكُوساً[.»والجرأةُ« ا“قدام على ا‘مر العظيم.و»ا‘غاليطُ« جمع أغلوطة، وهى المسائل التي يغلط بها، وا‘حاديث التي تذكر للتكذيب.وقوله  :  »كَالْحَصِير عَوْداً عَوْداً« معناه أن القلوب تحيط بها الفتن حتى تكون فيها المحصور والمحبوس، يقال حصره القوم  :  إذا أحاطوا به وضيقوا عليه.وقوله  :  »عَوْداً عَوْداً« بفتح العين  :  أي مرة بعد مرة.و»أشربها« أى دخلت فيه وقبلها وسكن إليها .

و»النكتة« ا‘ثر.و»المربادُّ« الذي في لونه ربدة، وهى لون بين السواد والغبرة.و»المجخيُّ« المائل عن استقامة واعتدال هاهنا .



2. (  4767)- Müslim rahimehullah´ın bir rivayetinde (  Huzeyfe radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim. Demişti ki  : 

"Fitneler, tıpkı (  kamışlardan örülen) hasır gibi, (  insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar  :  Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (  beşerî değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (  hak veya batıl) bilir.

"Bu rivayette Huzeyfe (  radıyallahu anh) der ki  :  "(  Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır kırılması yakındır!"

Hz. Ömer atıldı  :  "Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı keşke açılsaydı. Böylece tekrar (  kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!"

Huzeyfe der ki  :  "Ben ona bu kapı ile öldürülecek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (  ve efsane anlatıp boş laf) etmedim."

Ravi der ki  :  "Sa´d İbnu Tarık´a (  hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir " diye sordum.

"Siyah üzerine şiddetli beyazlıktır" dedi. Ben tekrar "elkûzu mechıyy" nedir " dedim. "Tepetaklak (  ters çevrilmiş) testi!" diye cevap verdi." [Müslim, İman 231, (  144).][58]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, istikbalde olacakları ihbar sınıfına giren mucizelerdendir. Aslında gaybı sadece Allah bilir. Ancak Allah´ın bildirmesiyle insanlar da bilebilir. Peygamberler, Allah´ın gaybı bildirme nimetine en ziyade mazhar olan kimselerdir. Resul-i Ekrem (  aleyhissalâtu vesselâm), en kamil mertebede bu nimete mazhar olmuştur. Şarihler, bu hadisle Hz. Ömer´in şehit olacağının ihbarı ile Hz. Osman fitnesinin haber verildiğini belirtirler.

2- Bizim dikkat çekeceğimiz bir mucize de fitneye düşenlerin psikolojik halleriyle ilgili beyanlardır. Bunu da bir mucize olarak değerlendirmemize hiç bir mani yoktur. Fitneye tam olarak düşmüş olan kimsede herkesçe müsellem olan değerlerin kaybolduğu, kendisine "içirilen" -ki yutturulan diye tercüme ettik- dışında bir değer tanımadığı belirtilmiştir.[59] Günümüzde bu tip insanları fiilen gördüğümüz için hadisin demek istediği gerçeği daha iyi anlama şansına sahibiz. Aksi takdirde inayet-i İlahiyeye mazhariyet dışında bir imkânla bu hadisin mesajını anlamamız mümkün olmayacaktı.

Hadisin anlaşılması için ma´ruf ve münker tabirlerine dönelim  :  Ma´ruf, şeriatın ve aklın güzel bulduğu şeydir. Ma´rufla, insanlarca elbirlik takdir edilen şeriatça te´yid edilen müşterek değerler sistemi; bir başka ifadeyle iyi olan şeylerin ifade edildiğini, münkerle de yine insanlarca elbirlik reddedilen, takbih edilen, şeriatça da çirkinliği, kötülüğü, zararlılığı te´yid edilen değerlerin ifade edildiğini bilmek gerekir. Bu değerler ferdî değildir, beşerî değildir. Bu sebeple hadis, bunların heva olmadığına dikkat çeker. Hadis, fitneye düşen kimsenin, insanlarca ma´ruf kabul edilmiş bir şeyi maruf addetmediğini; münker bilinen şeyi de münker görmediğini buna mukabil kendisine yutturulan yeni değerler sistemine göre hükmettiğini belirtir. Yeni değerler sistemine hadis heva demektedir. Bir ayet, İlahi değerler yerine "heva"nın konulmasını halis şirk ilan etmektedir  :  "Gördün mü o heva (  ve heves)ini tanrı edinen kimseyi Şimdi onun üzerine (  habibim) sen mi bir bekçi olacaksın Yoksa onların çoğunu hakikaten (  söz) dinlerler, yahut akıllanırlar mı sanıyorsun Onlar başka değil, dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki yolca daha sapıktır" (  Furkan 43-44).

Ayet-i kerime, beşerî hevaya saplanarak İlahî menşeli marufu "iyi"; münkeri de "kötü" kabul etmeyenleri dört ayaklıdan beter ilan etmektedir.

Böylece sadedinde olduğumuz hadiste, günümüzde çağdaşlık, hümanizm, laisizm gibi yaftalarla nikah, edeb, tesettür, haya, ibadet gibi marufları gericilik diye reddeden; fuhuş, içki, kumar, açıksaçıklık, ahlaksızlık, hayasızlık gibi her çeşit münkeri de ilericilik diye hoş göstermeye, müdafaalarını yapmaya kalkan insanların hem yetişme vetirelerinin ve hem de ruhî yapılarının en beliğ bir tasvirini görmüş olmaktayız.

3- Hadisle ilgili ilave yorumları müteakiben kaydedeceğiz.[60]



ـ4768 ـ3ـ وعن أبى بكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  يَنْزِلُ أُنَاسٍ مِنْ أُمَّتِى بِغَائِطٍ يُسَمَّى الْبَصْرَةَ عِنْدَ نَهْرٍ يُقَالُ لَهُ دِجْلَةُ. يَكُونُ عَلَيْهِ جِسْرٌ يَكْثُرُ أهْلُهَا، وَتَكُونُ مِنْ أمْصَارِ الْمُهَاجِرِينَ. فَإذَا كَانَ في آخِرِ الزَّمَانِ جَاءَ بَنُو قَنْطُورَاءَ عِرَاضُ الْوُجُوهِ صِغَارُ ا‘عْيُنِ، حَتّى يَنْزِلُوا عَلى شَطّ النَّهْرِ، فَيَتَفَرَّقُ أهْلُهَا ثَثَ فِرَقٍ  :  فِرْقَةٌ يَأخُذُونَ أذْنَابَ الْبَقَرِ والْبَرِّيَةِ وَهَلَكُوا، وَفِرْقَة يَأخُذُونَ ‘نْفُسِهِمْ وَكَفَرُوا، وَفِرْقَةٌ يَجْعَلُونَ ذَرَارِيَّهُمْ خَلْفَ ظُهُورِهِمْ وَيُقاتِلُونَهُمْ، هُمْ الشُّهَدَاءُ[. أخرجه أبو داود.»الغائط« المطمئن من ا‘رض.و»البصرة« الحجارة البيض الرخوة، وبها سميت البصرة.و»بَنُو قَنْطُورَاءَ« هُم الترك، يقال إن قنطوراء اسم جارية كانت “براهيم الخليل عليه الصة والسم، ولدت له أوداً جاء من نسلهم الترك .



3. (  4768  )- Hz. Ebu Bekr (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetimden bir kısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında, Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir köprü vardır. Oranın halkı (  kısa zamanda) çoğalır ve muhacirlerin [Müslümanların[61]] beldelerinden biri olur. Ahirzamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Benî Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bundan böyle (  Basra) halkı üç fırkaya ayrılır  : 

* Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılıp (  kır ve ziraat hayatına dönerler, bunlar) helak olurlar.

* Bir fırka nefislerini(  n kurtuluşunu esas) alırlar (  ve Benî Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler.

* Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar." [Ebu Davud, Mehalim 10, (  4306).][62]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, henüz Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zamanında mevcut olmayan, Hz. Ömer zamanında, hicrî 27 yılında, Utbe İbnu Gazvan tarafından kurulan ve içerisinde hiç puta tapılmamış olan Basra şehrinden bahsetmektedir. Ancak bazı alimler başka görüştedir. Aliyyu´l-Kari şu açıklamayı kaydeder  :  "El-Eşref der ki  :  Aleyhissalâtu vesselâm bu şehirle, Medinetu´s-Selam olan Bağdat´ı kastetmiştir. Zîra Dicle hadiste geçen kırdır. Köprü de Bağdat´ın ortasında mevcuttur. Basra´nın ortasında köprü yoktur. Resulullah Bağdat´ı Basra diyerek tanıtmıştır. Çünkü Bağdat´ın dışında kapısına pek yakın bir yer vardır; Babu´l-Basra denir. Aleyhissalâtu vesselâm böylece, Bağdat´ı, ya bir kısmının ismiyle isimlendirmiş olmaktadır; yahut da muzafın hazfedilmesiyle[63] tıpkı ayet-i kerimede وَاسْألِ الْقَرْيََةَ dendiği gibi. Bağdat dahi Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) devrinde bugünkü şekliyle kurulmuş değildi. Keza Aleyhissalâtu vesselâm devrinde, şehirlerden bir şehir de değildi. Bu sebeple Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Müslümanların beldelerinden biri olur" demiş, geleceğe matuf konuşmuştur. Aleyhissalâtu vesselâm zamanında bilakis (  o civarda), Kisra´nın Medain şehri çıktıktan sonra Basra´ya mensup, onun nahiyeleri sayılan bir kısım köyler vardı (  büyük bir şehir yoktu). Ayrıca, meselenin bir başka yönü daha var  :  Zamanımızda, Türklerin Basra´ya savaş suretiyle girdiğine dair kimse bir şey işitmiş değildir. Hadisin mânası şu olmalıdır  :  "Ümmetimden bir kısmı, Dicle yakınlarına inecek ve orada yerleşecektir. Burası Müslüman beldelerden biri olacaktır." İşte burası Bağdat´tır." (  Aliyyu´l-Kârî´den.)

2- Benî Kantûra ile Türklerin kastedildiği kabul edilmiştir. Hattâbi, "dendiğine göre" diyerek şu açıklamayı kaydeder  :  "Kantûra Hz. İbrahim´in cariyesinin ismidir. Hz. İbrahim´in bundan çocukları dünyaya geldi. Türkler bu çocuklardan çoğalmadır." Bazı açıklamalara göre Kantûra, Türklerin atasının ismidir. Bazı âlimler bu açıklamaları reddeder ve "Türklerin, Hz. Nuh´un oğullarından Yafes´ten çoğaldıklarını ileri sürer. Hz. Nuh aleyhisselam, Hz. İbrahim´den çok önce yaşadığına göre Türklerin Hz. İbrahim´le bir irtibatı olmamalıdır. Görüşlerdeki bu zıtlığı, "Cariyenin, Yafes evladından olması mümkündür" veya "Cariye ile, -Hazreti İbrahim´in evladlarından gelmesi haysiyetiyle- Hz. İbrahim´e mensup, Yafes´in evladlarından biriyle evlenmiş bir kızın kastedilmiş olması, Türklerin mezkur evlilikten hasıl bulunması da mümkündür" gibi uzlaştırıcı açıklamalarla kaldırmaya çalışanlar da olmuştur.

Şunu kaydetmek isteriz  :  Yeryüzündeki ırkların menşei bugün dahi ilmî kesin bir çözüme kavuşmuş değildir. Sadece bazı nazariyeler mevcuttur. Kaydedilen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, eski kitaplarımız da, çok sağlam ve kesin bir kaynağa dayanmaksızın, malumat-ı mütearife şeklinde yaygınlık kazanmış olan birkısım rivayeti, bütün farklılıklarıyla birlikte tekrar etmektedirler. İlerde Kıyamet´le ilgili bölümde, Kıyamet Öncesi Fitneler Faslında (  5018. hadis) açıklayacağımız üzere ulemanın ekseriyeti tarafından Benî Kantûra´dan maksadın Türkler olduğu kabul edilmiş bulunduğu halde bununla başkasının ve mesela Sudanlıların kastedildiğini söyleyenler de olmuştur.

3- Basralıların ayrılacağı üç fırka hususunda şarihler şu açıklamayı kaydederler  : 

1) "Sığırların ve kır develerinin kuyruklarını yakalarlar"dan murad, "Savaştan kaçınırlar, canlarını ve mallarını kurtarmayı düşünürler ve sığırlarının peşine düşerek kırlara, çöllere çekilirler. Ancak oralarda helak olurlar" veya "Savaştan kaçınıp ziraatle meşgul olurlar. Ekip kaldırmak maksadıyla sığırların peşine takılarak muhtelif yerlere dağılırlar, oralarda helak olurlar."

2) "Can derdine düşenler"den maksad, Benî Kantûra ile sulh yapmayı prensip edinen zümredir. Bunlar sulh elde edecek ama dinden, sünnetten, şahsiyetten fedâkârlıkla, zilletle bunu yapabilecektir. Bu da helakın bir başka şekli, cesedden önce ruhun öldürülmesidir. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bunu da te´yid etmiyor.

3- Üçüncü grup, kadın ve çocuklarını arkada bırakarak Benî Kantura´ya karşı çıkıp mertçe savaşanları teşkil edenlerdir. Bunlar Resulullah´ın te´yid ve tasvibindedir. Zîra bunlardan ölenlerin şehit olacaklarını haber vermektedir.

Aliyyu´l-Kârî der ki  :  "Bu hadis Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mucizelerindendir. Çünkü, hâdise Aleyhissalâtu vesselâm´ ın haber verdiği tarzda aynen, 656 yılında Safer ayında vukua gelmiştir."

Aliyyu´l-Kârî´nin temas ettiği bu hâdise, Hülagu tarafından Bağdat´ın zaptıdır.

Bağdat´ın düşmesiyle noktalanan İslamî tezebzüb ibretlerle dolu bir hâdisedir. Hülagu, Bağdat´ı zaptettikten sonra Halep Hükümdarı el-Meliku´n-Nasır´a yazdığı bir mektupta, Müslümanların uğradığı bu mağlubiyet ve zilletin sebebini şöyle özetler  :  "Sizler haram yediniz ve imanınıza sadık kalmadınız. Birçok bid´atları meydana koydunuz. Sabi çocukları kullanmayı adet ettiniz, şimdi buyurun zillet ve hakareti! Bugün yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz. "Zulmedenler nereye gideceklerini ve hangi deliğe tıkılacaklarını yakında görür ve bilirler" (  Şuara 227). Siz bize kafir diyorsunuz. Biz de size fasık ve facir diyoruz."

Mezkur mektubu, dipnotlar da düşerek bazı yorumlar katarak nakleden Ahmed Hilmi´den aynen kaydetmeyi, Resulullah´ın hadisinin anlaşılması ve tarihten ibret alınması için gerekli görüyoruz  : 

"Bu arada (  Hicrî 657´de) Hülagu, Halep Hükümdarı el-Meliku´n-Nasır´a elçilerle bir mektup gönderdi. Bu mektup, Hülagu´nun davranışı ve zihniyetini göstermesi bakımından çok alakabahştır. Bu sebeple Ebu´l Ferec´den aynen alıyoruz  : 

"el-Meliku´n-Nasır bilir ki biz (  Hicrî 656´da) Bağdat üzerine inip tanrının kılıncı ile orayı aldık ve oranın sahibini yanımıza çağırarak kendisine iki sual sorduk. Suallerimize cevap veremedi. Bundan dolayı sizin Kur´anınızda "Tanrı hiç bir kavmin elindeki nimeti, o kavim kendi kendisini bozmadıkça bozmaz" (  Rad suresi 2) denildiği gibi, bizim azabımıza kendisinin yapmış olduğu işler yüzünden müstehak oldu. Mallarını kıskandığı için, malına gelecek olan, canına geldi ve tatlı canlarını adi madenlere değiştiler. Bunun sonucu yine Tanrının dediği "her ne yaptılarsa orada hazır buldular" (  Kehf 49) gibi oldu. Çünkü biz, Tanrının kuvvetiyle kalktık ve O´nun kuvvetiyle muvaffak olduk ve olmaktayız. Hiç şüphe yoktur ki biz, yeryüzünde Tanrının askerleriyiz.[64] Kendisi gazabına uğratmak istediği kimseler üzerine bizi gönderir. Olup biten vakalar size ibret ve nasihat olsun. Bizim önümüzde kale para etmez ve karşımıza geçen ordular bir işe yaramaz ve hakkımızda yaptığınız kargışlar (  beddua) bize geçmez. Başkalarına bakıp onların başlarına gelenlerden ibret alın ve örtü açılıp altındakiler meydana çıkmadan ve size bir hata gelmeden önce işlerinizi bizim elimize verin; biz sonradan ağlayanlara ve şikayet feryatları koparanlara acımayız. Nice şehirleri yaktık ve nice kimseler yok ettik ve nice çocukları atasız bıraktık ve yeryüzüne fesat saldık. Size kaçmak varsa, bize de kaçanları yakalamak var. Sizin için bizim kılıncımızdan kurtuluş yoktur. Oklarımız size nerede olsanız yetişir. Atlarımız her attan ziyade koşar ve oklarımız her şeyi yarar geçer, kılıçlarımız yıldırım gibi iner. Akıllarımız dağlar gibi sağlamdır. Sayımız kumlar kadar çoktur. Bizden aman dileyen selamete erer. Bizim ile savaş etmeye yeltenenler sonunda pişman olurlar. Eğer siz bizim emrimize itaat ile şartlarımızı kabul edecek olursanız canlarınız bizim canlarımız ve mallarınız bizim mallarımız gibi olur. Yok, emrimize karşı gelir ve muhalefette ayak dilerseniz, başlarınıza gelecekler geldiği zaman bizi değil kendinizi kınayın, ey zalimler! Tanrı sizin aleyhinizedir. Gelecek musibet ve belalara hazırlanın! Sonucun fena geleceğini önceden söyleyen kimsede şüphe yoktur ki, hiç bir kabahat kalmamıştır. Sizler haram yediniz ve imanınıza sadık kalmadınız. Birçok bid´atları meydana koydunuz. Sabi çocukları kullanmayı adet ettiniz, şimdi buyurun zillet ve hakareti! Bugün yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz! "Zulmedenler nereye gideceklerini ve hangi deliğe tıkılacaklarını yakında görür ve bilirler" (  Şuara 227). Siz bize kafir diyorsunuz. Biz de size fasık ve facir diyoruz. Bütün işleri takdir ve tedbir eden kimse tarafından biz size musallat edildik. Sizin azizleriniz bizim katımızda zelil ve hakirdirler. Sizin zenginleriniz bizim katımızda yoksuldurlar. Yeryüzünün batı ve doğusu bizim elimizdedir. Yeryüzünde ne kadar mal sahipleri varsa onların hepsinin ellerindeki mallar ve kendileri bizim demektir. istediğimiz vakit o malları onların ellerinden alırız ve her gemiyi gasbederiz.[65] Kâfirler ateşlerini alevlendirmeden, kıvılcımlarını saçmadan ve sizin hepinizi yok edip yeryüzünde sizden bir kimseyi bırakmadan, akıllarınızı başlarınıza devşirin; doğruyu eğriden ayırın. Bu mektubumuz ile biz sizi uykudan uyandırdık. Apansız başınıza ateşler yağmamasını istiyorsanız hemen bu mektubumuza cevap verin. Sonrasını siz bilirsiniz."

Hülagu, bu mektubunda, kendilerinin Tanrı te´yidine mazhar oldukları, hatta Tanrı kudretinin kendilerine tecelli ettiği, kendilerinin onun takdirini icra eden memurlar olduklarını, zalimlere, facirlere karşı gönderilmiş bulunduklarını söylemektedir. Cengiz´den itibaren hep böyle konuşmuşlardır. Bu onların bu vazifelerine hakikaten inandıklarını gösterir. "Sizin azizleriniz bizim katımızda zelil ve hakirdirler..." derken de makam-ı uluhiyetten konuşur gibidir. Eski Türk hakanları (  Tanrı kulu)durlar, yani (  Zillullahi fil-arz)dırlar. Tanrının yeryüzünde mümessilidirler ki, bu ibare de ona işaret etmektedir. Diğer taraftan kendi vücudunu ve zuhurunu Kur´an´la da te´yit etmektedir ki, bu kalplere hoş görünmek içindir denilebilir.

Halep Meliki bu mektubu alınca, umerâsıyla müzakere ederek yerine oğlunu gönderdi. Hülagu bunu izaz etmekle beraber, babasının gelmesini şu cümle ile bildirdi  :  "Onun gönlü bize karşı doğru ise kendi gelir; yoksa biz, ona gideriz." Bu sözler üzerine Melik, Hülagu´ya gitmek istedi ise de beyleri döndürdüler."[66]



ـ4769 ـ4ـ وعن حسّان بْنِ عَطيّة عن جُبير بن نُفَيْر عن رجل من أصحاب النبي # يقال له ذو مخبر قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # سَتُصَالِحُونَ الرُّومَ صُلْحاً آمِناً فَتَنْزُونَ أنْتُمْ وَهُمْ عَدُوّاً مِنْ وَرَائِكُمْ فَتُنْصَرُونَ وَتَغْنَمُونَ وَتَسْلَمُونَ، ثُمَّ تَرْجِعُونَ حَتّى تَنْزِلُوا بِمَرْجٍ ذِى تُلُول، فَيَرْفَعُ رَجُلٌ مِنْ أهْلِ النَّصْرَانِيَّةِ الصَّلِيبَ؛ فَيَقُولُ  :  غَلَبَ الصَّلِىبُ، فَيَغْضَبُ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، فَيَدُقُّهُ. فَعِنْدَ ذلِكَ تَغْدِرُ الْرُّومُ وَتَجْتَمِعُ لِلْمَلْحَمَةِ وَيَثُورُ الْمُسْلِمُونَ الى أسْلِحَتِهِمْ فَيَقْتِلُونَ، فَيُكْرِمُ اللّهُ تِلْكَ الْعِصَابَةَ بِالشَّهَادَةِ[. أخرجه أبو داود.»الْمَرْجُ« ا‘رض الواسعة ذات النبات تمرج فيها الدواب  :  أي تسرح مختلطة كيف شاءت.و»التُّلُولُ«  :  ا‘ماكن المرتفعة من ا‘رض. و»الملحمةُ« معظم القتال.



4. (  4769)- Hassan İbnu Atiyye, Cübeyr İbnu Nüfeyr´den, o da Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Zi-Mihber denen bir sahabisinden naklen anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Rumlarla güvenilir bir sulh yapacaksınız. Onlar arkanızda (  başkalarına) düşman olacaklar, sizler (  de diğer düşmanlarınızla) savaşacak ve (  Allah´ın keremiyle) yardıma mazhar olacaksınız; ganimet elde edecek, selamete ereceksiniz. Sonra dönüp tepelikli bir çayıra ineceksiniz. Hıristiyanlardan biri salibi kaldıracak ve  :  "Salib galebe çaldı!" diyecek. Müslümarlandan bir adam öfkelenip onu (  salibi) kıracak. Bunun üzerine Rum, (  antlaşmasına) ihanet edip büyük bir savaş için toplanacak. Müslümanlar da silaha sarılıp savaşacaklar. Allah bu orduya şehadet lutfedecek." [Ebu Davud, Melahim 2, (  4292, 4293).][67]



ـ4770 ـ5ـ وعن أمُّ سلَمَة زوج النبي # رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ] قَالَ رَسُولُ اللّهِ # يَكُونُ اخْتَِفٌ عنْدَ مَوْتِ خَلِيفَةٍ. فَيَخْرُجُ رَجُلٌ مِنْ أهْلِ الْمَدِينَةِ هَارباً الى مَكَّةَ فَيأتِيهِ نَاسٌ مِنْ أهْلِ مَكَّةَ فَيُخْرِجُونَهُ وَهُوَ كَارِهٌ، فَيُبَايِعُونَهُ بَيْنَ الرُّكْنِ وَالْمَقَامِ، وَيُبْعَثُ اليْهِمْ بَعْثٌ مِن الشَّامِ فَيُخْسِفُ بِهِمْ بِالْبَيْداءِ بَيْنَ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةِ. فَإذَا رَأى النَّاسُ ذلِكَ أتَاهُ أبْدَالُ الشَّامِ وَعَصَائِبُ أهْلِ الْعِرَاق فَيَبُايِعُونَهُ. ثُمَّ يَنْشَأُ رَجُلٌ مِنْ قُرَيْش، أخْوَالُهُ كَلْبٌ فَيَبْعَثُ إلَيْهِ بَعْثاً فَيَظْهَرُونَ عَلَيْهِمْ وَذلِكَ بَعْثُ كَلْبٍ، وَالْخَيْبَةُ لِمَنْ يَشْهَدْ غَنِيمَةَ كَلْبٍ. فَيَقْسِمُ الْمَالَ وَيَعْمَلُ في النَّاسِ بِسُنّةِ نَبِيِّهِمْ وَيُلْقى ا“سَْمُ بِجِرَانِهِ الى ا‘رْضِ، فَيَلْبَثُ سَبْعَ سِنِينَ، وَقَالَ بَعْضُ الرُّوَاةِ  :  تِسْعَ سِنِينَ، ثُمَّ يَتَوَفَّى وَيُصَلّى عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ[. أخرجه أبو داود.قوله »وَيُلِقى ا“سَْمُ بِجِرَانِهِ« أى يقرّ قراره ويستقيم  :  كما أن البعير إذا برك فاستراح مدّ جرانه على ا‘رض.



5. (  4770)- Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcelerinden Ümmü Seleme (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Bir halifenin ölümü anında (  ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (  O zaman) Medine ahalisinden bir adam (  Mehdi) kaçarak Mekke´ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve (  fitne çıkar korkusuyla) istemediği halde onu (  evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona biat edecekler. Onları (  ortadan kaldırmak için) Şam´dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda´da yere batırılacak. İnsanlar bu (  kerameti) görünce Şam´ın ebdalı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş´ten dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (  Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbî´nin (  ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbî´nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. (  Mehdi, malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (  ihya eder ve onun) ile amel eder. İslam yeryüzünde yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. -Bazı raviler dokuz yıl demiştir.- Sonra ölür ve Müslümanlar cenaze namazını kılarlar." [Ebu Davud, Melahim 1, (  4286, 4288, 4289).][68]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadis, birkaç meseleye birden temas etmektedir  :  [69]



1- Mehdi Meselesi  : 


Medine´den çıkıp kaçarak Mekke´ye giden zatı, bazı alimler Mehdi olarak değerlendirmiştir. Bu kanaatte olan Tîbî, delil olarak bu hadisi Ebu Davud´un Kitabu´lmehdî bölümünde kaydetmiş olmasını gösterir.

Hadisten anlaşıldığına göre, bir halifenin ölümü üzerine, yerine seçilecek kimse meselesinde seçiciler (  ehlü´lhal ve´l-akd) arasında ihtilaf çıkar. Zikri geçen zat (  Mehdi), emîrlik makamının mes´uliyetinden veya fitne çıkmasından korkarak Mekke´ye kaçar. Ne de olsa orası, kendisine iltica edenlere emniyet sağlayan, içinde yaşayanlara mabet olan mukaddes yerdir.

Mekke halkı onun halini anlayarak yalnız bırakmaz  :  Onu evinden çıkarıp Ka´be´nin önünde Haceru´l-Esved Rüknü ile Makam-ı İbrahim arasında biat eder. Ancak Şam´dan bir ordu gönderilerek bunlar tenkil edilmek istenir. Fakat ordu Mekke-Medine yolu üzerinde el-Beyda´da yere batırılır. Bu kerametle kıymeti ve makamı ortaya çıkan zatın etrafında, civarın salihleri toplanır; Şam´ın ebdalları, Irak´ın sulehası vs. yanına gelip biat ederler.

Sonra, annesi Kelb kabilesinden olan Kureyşli birisi buna (  Mehdi´ye) karşı çıkar ve hatta bir ordu hazırlar. Mehdi ve adamları bu orduyu bertaraf ederler, bol miktarda ganimet elde ederler.

Mehdi yedi veya dokuz yıl hayatta kalır. Sünneti ihya eder ve halk arasında sünnetle amel edilmesini sağlar. İslam böylece sağlam bir şekilde yeryüzüne yerleşir.

Hadis, bu şekilde Mehdi´nin yapacağı icraatı özetler.

Mehdi hakkında yegane hadis bu değildir. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), pek çok hadisiyle, ahirzamanda çıkacak Mehdi´den bahsetmiş, icraatını ve diğer birkısım evsafını bildirmiştir. Mehdi ile ilgili açıklamayı ileride (  5004-5008. hadisler) yapacağımız için burada teferruata girmeyeceğiz.[70]



2- Ebdal Meselesi  : 


Hadiste temas edilen diğer bir husus Şam´ın ebdallarıdır.

Ebdal, "bedel" kelimesinin cem´idir. Dilimizde abdal şeklinde kullanılır. Kelime cemi olmasına rağmen müfred gibi kullanırız. Arapça aslında da müfredi olan bedel pek kullanılmamaktadır. en-Nihaye´de şu açıklama yapılır  :  "Bunlar evliyalar ve abidlerdir; bedelin cem´idir. Ebdal diye isimlenmişlerdir. Çünkü, her ne vakit bunlardan biri ölecek olsa, bir başkası onun yerini alır." Suyûtî Mirkatu´s-Suud´da der ki  :  "Kütüb-i Sitte´de Ebdal´dan bahseden bir başka hadis mevcut değildir. Sadece Ebu Davud´un bu hadisi onların zikrine yer vermektedir. Ancak Hakim bu hadisi el-Müstedrek´te tahric etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir. Kütüb-i Sitte dışında, ebdallar hakkında pek çok hadis gelmiştir. Bunları müstakil bir kitapta topladım." İbnu´l-Cevzî, Ebdal´la ilgili bütün rivayetlere "mevzu" demiştir. Ancak Suyûtî, ona karşı çıkmıştır. Suyûtîye göre, ebdalle ilgili haber sahihtir. Hatta mütevatir de denilebilir. "Çünkü der, rivayetler manevî mütevatir haddine ulaşmıştır. Öyle ki, ebdalların varlığına kesinlikle hükmetmek zaruret halini almıştır." İbnu Hacer, Fetava´sında  :  "Ebdallah hakkında kimisi sahih kimisi gayr-i sahih bir çok hadis gelmiştir. Kutub´un zikri bazı âsarda gelmiştir. Sufiler arasında meşhur olan evsafıyla Gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir" der.

Ebdallarla ilgili birkaç hadisi mealen kaydediyoruz  : 

* Ahmet İbnu Hanbel, Ubade İbnu´s-Samit´ten merfu olarak naklediyor  :  "Bu ümmette ebdallah otuz tanedir. Kalpleri, Halilu´r-Rahman Hz. İbrahim aleyhisselam´ın kalbi üzeredir. Bunlardan biri ölünce Allah onun yerine bir başkasını koyar."

* Yine Ubâde´nin bir başka rivayeti şöyledir  :  "Ümmetimde ebdallar otuz tanedir. Arz onlar sebebiyle ayaktadır, onlar sebebiyle yağmura mazharsınız, onlar sebebiyle yardıma mazharsınız." Bu iki hadisin senedine "sahih" denmiştir.

* Avf İbnu Malik´in Taberani´deki rivayeti şöyle  :  "Ebdallar Şam ehli arasındadır. Onlar sebebiyle yardım görürler, onlar sebebiyle rızka mazhar olurlar."

* Hz. Ali´nin rivayeti  :  "Ebdallar Şam´dadır. Onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü, Allah yerine birini koyar, yağmur onlar sebebiyle sular, düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir, Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir."

Bu son iki rivayetin hasen olduğu söylenmiştir.

Hilyetü´l-Evliya´da Ebu Nuaym´ın İbnu Ömer´den rivayeti şöyle  :  "Her nesilde ümmetimin en hayırlıları 500 kişidir. Ebdallar da kırk kişidir. Ne 500´ler için ne de 40´lar için eksilme vardır. Bunlardan bir kimse ölünce Allah yerine 50´den birini alır, kırklara koyar." Yanındakiler  :  "Ey Allah´ın Resulü! Bize onların amellerini söyle!" dediler. Buyurdu ki  :  "Onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar. Allah´ın kendilerine verdiği şeylerde başkalarına pek cömert davranırlar."

Yukarıda kaydedilen hadislerde Ebdalların miktarı hakkında bazan otuz bazan kırk sayısı zikredilmiştir. Şarihler arada bir tenakuz belirtirler ve  :  "Çünkü derler, hadisin birinde "kırk erkek" denirken, diğerinde "Hz. İbrahim´in kalbi üzerine otuz" denmiştir. Şu halde otuzu Hz. İbrahim´in kalbi üzerinedir, on adedi öyle değildir." Münâvi, arzın ebdallah sayesinde ayakta kalması, yağmur ve nusretin onlar vasıtasıyla gelmesi hususunda şu açıklamayı kaydeder  :  "Peygamberler arzın direkleri idi. Peygamberlik kesilince, Allah onların yerine bunları koydu. Bunların bir kısmı arz ehline yardım eder, feyzin gelmesini artırır. Bazı âsarda gelmiştir ki  :  "Arz, peygamberlerin gidişinden Allah´a şikayette bulunur. Allah Teala  :  "Senin sırtına otuz tane sıddîk koyacağım" cevabını verir. Arz da sükunete erer." Ubade hadisinde geçen  :  "..Onlar sebebiyle arz ayaktadır..." ibaresi, yine Hilye´nin bir başka rivayetinde  :  "Onlar sebebiyle ihya edilir ve öldürülür, yağmur yağar, nebat biter, belalar defedilir." Ravi der ki  :  "Haberi rivayet eden İbnu Mes´ud´a denildi ki  :  "Nasıl, onlar sebebiyle ihya ve öldürme olur, yağmur yağar... " Şu cevabı verdi  :  "Çünkü onlar, Allah´tan ümmetlerin çoğalmasını taleb ederler ve çoğalırlar, cebbarlara beddua ederler, onlar azalır. Yağmur talep ederler, yağmur yağar. Onlar dilerler, onlar için arz nebat verir, dua ederler, bu dua sebebiyle nice belalar defolur." Hakimu´t-Tirmizî, şu rivayeti kaydeder  :  "Arz Allah´a nübüvvetin kesilmesinden şikayette bulundu. Allah Teala  :  "Senin sırtına kırk tane sıddîk koyacağım. Onlardan biri ölünce, yerine bir başkasını bedel kılacağım. Bu sebeple onlara bedel dediler. Allah onların ahlaklarını tebdil etti. Onlar arzın direkleridir, onlar sebebiyle arz ayaktadır, onlar sebebiyle yağmur yağar.

"Bu ümmette ebdallar otuz kişidir. Hepsinin kalbi Hz. İbrahim Halilurrahman´ın kalbi üzerinedir. İçlerinden biri ölünce, Allah onun yerine bir başkasını bedel kılar" hadisini açıklayan Münavi şu bilgileri kaydeder  :  "Bunların kalbine, Allah´a gitmede, Hz. İbrahim aleyhisselam´ın yolu açılır. Bir rivayette  :  "Kalpleri bir kişinin kalbi üzeredir" ibaresi gelmiştir. el-Hakim (  et-Tirmizî) der ki  :  "Onlar böyle tek bir kalp gibi oldular. Çünkü kalpleri Allah´tan başka herşeyle meşguliyeti terkeder, hepsinin tek meşguliyeti Allah olunca kalplerde tam bir birlik hasıl olur." Futuhat-ı Mekkiyye´de İbnu Arabî der ki  :  "Hadisteki "Hz. İbrahim´in kalbi üzeredirler" sözü; bir başka hadiste geçen "Hz. Adem´in kalbi üzeredirler" şeklindeki, beşer büyüklerinden birinin veya bir meleğin kalbine izafe eden ifadelerin mânası şudur  :  Onlar İlahî marifetleri kazanmada bu şahsın kalbiyle tekallüb eder (  haşir neşir olur). Çünkü İlahî ilimlerin varidatı, kalplere varid olur. Her bir ilim, melek ve peygamberden bir büyüğün kalbine varid olur. O da bunu, kalbi kendi kalbi üzere olan bu kalplere ifaza eder. Bu sebeple, bazı büyükler der ki  :  "Falan kimse falan kimsenin izi üzeredir." Bunun mânası zikrettiğimiz şekildedir." el-Kayserî er-Rumî, el-Arif İbnu Arabî´den naklen der ki  :  "Hadiste  :  "İbrahim aleyhisselam´ın kalbi üzeredir" denmiştir. Çünkü velayet ikidir  :  Mutlak velayet, mukayyed velayet. Mutlak olan, küllî olan velayettir, bütün cüz´î velayetler onun fertleridir. Mukayyed olan ise, hadiste geçen (  Hz. İbrahim´in yolu, Hz. Adem´in yolu... gibi) münferid velayetlerdir.

Küllî olsun, cüz´î olsun bu velayetlerden her biri marifetin zuhurunu talepeder. Bu ümmet içerisinde, veraset yoluyla bütün peygamberlerin velayetleri zuhur etmiştir. Bu sebeple bu hadiste "İbrahim aleyhisselam´ın kalbi üzere" denmiştir; bir başka hadiste "Musa aleyhisselam´ın kalbi üzere" denmiştir. Değişik hadislerde başka isimler de sayılmıştır. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (  aleyhissalâtu vesselâm), velayet-i külliye dairesinin sahibi olması haysiyetiyle velayet-i külliye sahibidir. Çünkü, bu küllî nübüvvetin bâtını küllî velayet-i mutlakadır. Bu ümmet içerisinde, peygamberlerden herbirinin velayetinin bir mazharı olunca, bu ümmette büyük peygamberlerden herbirinin kalbi üzere olan kimseler bulunacaktır."

Münâvî ebdal diye tesmiye edilişlerine  :  "Çünkü onlar kötü huylarını tebdil ettiler, nefislerini buna razı ettiler, böylece güzel ahlak amellerinin zineti oldu" şeklinde bir yorum getirir.

Münâvî, otuz rakamıyla ilgili olarak şu açıklamayı yapar  :  "Ehl-i hakikatın sözlerinin zahirine göre "otuz, onların muhtelif mertebeleridir." el-Arif el-Mürsî der ki  :  "Melekût âleminde dolaştım. Ebu Medyen´i, arşın tavanında muallak gördüm. Kızıl tenli, mavi gözlü birisiydi. Kendisine  :  "İ-limlerin ve makamın nedir " dedim. "Yetmiş bir ilim biliyorum. Makamım da halifelerin dördüncüsü, yedi ebdalin başıdır" dedi. "Ya Şazelî´nin durumu "dedim. "O bir denizdir, onu ihata etmek mümkün değildir!" dedi."

el-Arif el-Mürsî der ki  :  "Üstadım Şazelî´nin önünde oturuyordum. Yanına bir cemaat girdi. Bana  :  "Bunlar ebdaldır" dedi. Ben de basiretimle baktım. Onları ebdal olarak görmedim ve hayrette kaldım. Şeyhim dedi ki  :  "Kim günahlarını hasenata tebdil ederse, o kimse bedeldir."[71] Böylece anladım ki ebdallığın ilk mertebesi günahların sevaba tebdilidir." İbnu Asakir´in tahricine göre, İbnu´l-Müsennâ, Ahmed İbnu Hanbel´e  :  Bişru´l-Hafi İbni´l-Haris hakkında sorunca  :  Ahmed İbnu Hanbel "Yedi Ebdal´in dördüncüsüdür" diye cevap vermiştir.

Münâvî, İbnu Arabî´nin Hilyetu´l-Ebdal kitabından şunu kaydeder  :  "Bir arkadaşımız anlattı ki; "Bir gece ben o günkü virdimi tamamlamış olarak seccademde oturuyordum. Başım dizlerimin arasında Allah´ı zikrediyordum. Derken bir şahsın altımdaki seccademi çekip, ona bedel bir hasır yaydığını hissettim. "Bunun üzerinde namaz kıl" dedi. Halbuki odamın kapısı üzerime örtülü idi. Bu durum bana bir korku verdi. Ama adam  :  "Allah´a dost olan korku hissetmez" dedi ve arkadan ilave etti  :  "Her halinde Allah´tan kork!" Sonra içimden bir ses geldi ve  :  "Ey Efendim! Ebdallar ne ile ebdal oluyorlar " diye sordum.

"Dört şeyle, dedi ki, bunları Ebu Talib, el-Kut´da zikretmiştir. Samt (  konuşmamak), uzlet, açlık, geceleyin uyumamak." Adam sonra çekilip gitti. Odama nasıl girdi, nasıl çıktı bilemiyorum. Çünkü kapım kapalıydı." el-Arif İbnu Arabî der ki  :  "Bu ebdallardan biridir, ismi, Muaz İbnu Eşres´dir. Mezkur olan dört şey de bu yüce yolun temelleri ve esaslarıdır. Kimin bu yolda ayağı ve sebatı yoksa, o kimse Allah´ın yolundan sapmış demektir." İbnu Arabî devamla der ki  :  "Bir ebdal, bir yeri terketti mi, yerine oraya ruhani bir hakikati koyar. Bu velinin göç ettiği bu yer ahalisinin ervahı onun etrafında toplanır. Bu yerdeki insanlardan birinde, bu şahsa karşı şiddetli bir şevk ve arzu zuhur etse, o şahsın yerine, bedel kıldığı bu ruhanî hakikat cesed giyer ve onlarla konuşur. Onlar da kendilerine gaib olduğu halde buna konuşurlar. Bu hal, bazan ebdaldan olmayan kimse hakkında da cereyan eder. Ancak bu ikisi arasında fark vardır  :  Ebdal olan gitmiştir ve yerine başkasını bıraktığını bilir. Ebdal olmayan ise, onu bıraksa da bunu bilmez. Çünkü bu dört şeye onun hakkında hükmedilemez."

Bazı rivayetlerde ebdalların evsafıyla muttasıf olmanın yolu çok namaz, çok oruçtan ziyade, ahlâkî kemalden geçtiği belirtilir. Hakimu´t-Tirmizî, Ebu´d-Derda´dan kaydettiği bir rivayette şunu ziyade etmiştir  : 

"Onlar insanları ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlak, vera ve takvada sıdk, halis niyet, iç temizliği gibi ahlakî düsturlardır. (  Bunlar(  a uyanlar) hizbullahtır. Hizbullah olanlar kurtuluşa erecek olanlardır)" (  Mücâdile 22). Bunlara ebdal denmiştir. Çünkü onlar, önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak başka bir yere göçerler. Cinler hakkında muhtelif suretlere bürünmek caiz olunca, melekler ve evliyalar hakkında bu evladır. Sufiyye mesleğine göre, cisimler âlemi ile ruhlar alemi arasında orta bir âlem mevcuttur; buna âlem-i misal derler. Onlara göre bu âlem, cesedler âleminden daha latif, âlem-i ervahtan daha kesiftir. Ruhların cesed giyme ve muhtelif şekillerde zuhur etme hadisesini bu âlem-i misale bina ederler. Bir velinin tavırdan tavıra geçmek (  suretiyle terakki etmesi) üç şekilde husul bulur  : 

1) Cinlerde olduğu gibi, temsil ve teşekkül yoluyla birçok sureti alma hali.

2) Farklı suretlere bürünmeden arzın dürülmesi, mesafenin tayyedilmesi suretiyle farklı yerlerde görünme hali. Bunun sonucu olarak onu iki ayrı şahıs, aynı bünye ve şekil içinde ayrı ayrı yerlerde görebilir. Allah bunu, arzı dürmek ve görmeye mani perdeleri kaldırmak suretiyle gerçekleştirir. Kişi aslında bir yerde olduğu halde iki yerde zannedilir. Bunun en iyi örneği, (  Mirac dönüşü Mekkelilerin dileği üzerine) Beytu´l-Makdis´le Resulullah arasındaki perdelerin kalkması ve Aleyhissalâtu vesselâm´ın onu tasvir etmesidir.

3) Velinin cüsse itibariyle kevni dolduracak kadar azamet ve büyüklük kesbetmesi ve bu yolla her tarafta müşahade edilmesidir.

Gazâlî der ki  :  "Ebdallar insanların ve halkın gözünden saklıdırlar. Çünkü bunlar, devrin alimlerine bakmaya tahammül edemezler. Çünkü bunlar, onlar nazarında Allah´ın cahilidirler. Onlar ise, nefisleri yanında ve cahiller nazarında ulemadırlar."[72]



Sonuç  : 


İbnu Arabî der ki  :  "Allah´ın kendileriyle alemi muhafaza buyurduğu direkler dörttür. Bunlar ebdallardan daha hastırlar. İki imam ise bunlardan daha hastırlar. Kutup ise hepsinden ehastır. Ebdal, kötü vasıfları iyileriyle tebdil eden herkes için kullanılan müşterek bir lafızdır ve bunu muayyen bir miktar hakkında kullanırlar. Bu muayyen miktar kırktır; otuz da denmiştir, yedi de denmiştir. Her birinin, dört direk (  veted)den bir direği, Beyt´in rükünlerinden bir rüknü vardır. Hz. İsa´nın kalbi üzere olanlara Rükn-i Yemanî, peygamberlerden bir peygamberin kalbi üzere olanla, Hz. Adem´in kalbi üzere olan kimseye Rükn-i Şamî; Hz. İbrahim´in kalbi üzere olana, Rükn-i Irâkî; Hz. Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kalbi üzere olana da Rükn-i Hacer-i Esved vardır. Bu, Allah´a hamdolsun bizimdir."[73]



3- Asaib Meselesi  : 


Asaib, en Nihaye´nin açıkladığı üzere "İsabe"nin cem´idir. Miktarı, on´dan kırk´a kadar olan cemaat demektir. Hadiste, hayırlılar cemaati mânasınadır. Hz. Ali´nin bir rivayeti şöyle  :  "Ebdallar Şam´dadır; Nücebâ Mısır´dadır; Asa-ib de Irak´dadır." Şu halde, asaib salihler, iyiler mânasına gelir. Hadiste, ıstılah olarak kullanılmış olup Irak´da bulunan salihleri ifade etmektedir.

Anlaşılacağı üzere hadis, ebdal, nüceba, asaib gibi kelimelerle ifade edilen salih, zahid ve veli kulların Mehdi´ye delalet edeceklerini ifade etmektedir.[74]



ـ4771 ـ6ـ وعن ثَوْبَانِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  يُوشِكُ ا‘ُمَمُ أنْ تَدَاعِى عَلَيْكُمْ كَمَا تَتَدَاعَى ا‘كَلَةُ الى قَصْعِتِهَا. فقَالَ قَائِلٌ  :  مِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ  :  َ. بَلْ أنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ، وَلكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ، وَلَيَنْزَعَنَّ اللّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ، وليَقْذِفِنَّ في قُلُوبِكُمُ الْوَهْن. قِيلَ  :  وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ  :  حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهَةُ الْمَوْتِ[. أخرجه أبو داود.»التَّدَاعِي« التتابع  :  أى يدعو بعضها بعضاً فتجيب.و»ا‘كَلةُ« جمع آكل.و»الغُثَاءُ« ما يلقيه السيل .



6. (  4771)- Hz. Sevban (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.

"Orada bulunanlardan biri  :  "O gün sayıca azlığımızdan mı " diye sordu  : 

"Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!"

"Zaaf da nedir ey Allah´ın Resulü " denildi.

"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdular." [Ebu Davud, Melahim 5, (  4297).][75]



AÇIKLAMA  : 



Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), düşmana karşı gerçek gücün ve gerçek zaafın ne olduğunu iki kelime ile ifade etmektedir  : 

* Dünya sevgisi

* Ölüm korkusu

Bunların zıddı da gerçek gücü ifade eder.

Sadece ekonomik gücün değil, her çeşit insanî ve medenî kıymetlerin bile rakama dökülüp kemiyetle ifade edildiği günümüz telakkisinden ne kadar farklı İslam´ın bidayetteki kemmî azlık ve ekonomik hiçliğe rağmen şehit olmak hırsı ve Allah yolunda ölmek aşkıyla doluluk sebebiyle elde edilen başarıları ve ulaşılan iktisadî zenginliği delil kılarak, hadisin İslam âleminin günümüzdeki problemlerine de çözüm formülü olabilecek bir hakikatı dile getirdiğini söylemek istiyoruz.[76]

اَلَّلهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ



ـ4772 ـ7ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه أنّهُ قال  :  ]واللّهِ مَا أدْرِى أنسِيَ أصْحَابِي أمْ تَنَاسَوْا؟ واللّهِ مَا تَرَكَ رَسُولُ اللّهِ # مِنْ قَائِدِ فِتْنَةٍ الى انْقِضَاءِ الدُّنْيَا يَبْلُغُ مَنْ مَعَهُ ثَثَمِائَةٍ فَصَاعِداً إ سَمَّاهُ لَنَا بِاسْمِهِ واسْمِ أبِيهِ وَقَبِيلَتِهِ[. أخرجه أبو داود .



7. (  4772)- Hz. Huzeyfe (  radıyallahu anh) diyor ki  :  "Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar Allah´a kasem olsun, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kıyamete kadar gelecek fitne başılardan üç yüz ve daha fazla etbaı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi." [Ebu Davud, Fiten 1, (  4243).][77]



* İSMEN ZİKREDİLMEYEN FİTNELER



ـ4773 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  بَادِرُوا بِا‘عْمَالِ فِتَناً كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِناً، وَيُمْسِي كَافِراً وَيُمْسِي مُؤْمِناً وَيُصْبِحُ كَافِراً يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا[. أخرجه مسلم والترمذي .



1. (  4743)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü´min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü´min olarak akşama erer de kafir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar." [Müslim, İman 186, (  118  ); Tirmizî, Fiten 30, (  2196).][78]



ـ4774 ـ2ـ وعن ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  تَكُونُ في هذِهِ ا‘ُمَّةِ أرْبَعُ فِتَنٍ، في آخِرِهَا الْفَنَاءُ[. أخرجه أبو داود .



2. (  4774)- İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Bu ümmette dört (  büyük) fitne olacak. Sonuncusunda kıyamet kopacak!" [Ebu Davud, Fiten 1, (  4241).][79]



AÇIKLAMA  : 



Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde kıyamete kadar vukua gelecek dört mühim dahilî fitneden bahsetmektedir. Bu fitnelerin umumi vasfı Taberânî´nin İmran İbnu Husayn´dan yaptığı bir rivayette belirtilmiştir  : 

"Dört (  büyük) fitne olacak. Birincide kan helal addedilecek; ikincide hem kan hem de mal helal addedilecek; üçüncüde hem kan, hem mal, hem de fercler helal addedilecek; dördüncü fitne Deccal fitnesidir."[80]



ـ4775 ـ3ـ وعن عَرْفَجةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  سَتَكُونُ هَنَاتٌ وَهَنَاتٌ، فَمَنْ أرَادَ أنْ يُفَرِّقَ أمْرَ هذِهِ اُمَّةِ وَهِىَ جَمِيعٌ فَاضْرِبُوهُ بِالسَّيْفِ كَائِناً مَنْ كَانَ. وَفي روايةٍ  :  فَاقْتُلُوهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي.»الهنات« جمع هنة، وهي الخصلة من الشر دون الخير .



3. (  4775)- Arfece (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Şerler ve fesadlar olacak. Kim, birlik içinde olan bu ümmetin işinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun." -Bir rivayette  :  "...onu öldürün!" denmiştir-" [Müslim, İmaret 59, (  1852); Ebu Davud, Sünnet 30, (  4762); Nesâî, Tahrim 6, (  7, 93).[81]



ـ4776 ـ4ـ وعن معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَامَ فِينَا رَسُولُ اللّهِ # فقَالَ  :  أَ إنَّ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِنْ أهْلِ الْكِتَابِ افْتَرقُوا عَلى اثْنَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، وَإنَّ هذِهِ اُمَّةِ سَتَفْتَرِقُ عَلى ثََثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةَ  :  ثِنْتَانِ وَسَبْعُونَ في النَّارِ، وَوَاحِدَةٌ في الْجَنَّةِ، وَهِىَ الْجَمَاعَةُ[. أخرجه أبو داود.وزاد في رواية  :  »سَيَخْرُجُ مِنْ أُمَّتِى أقْوَامٌ تَتَجَارَى بِهِمُ ا‘هْوَاءُ كَمَا يَتَجَارَى الْكَلَبُ بِصَاحِبهِ َ يَبْقى مِنْهُ عِرْقٌ وََ مَفْصِلٌ إَّ دَخَلَهُ«.و»التَّجَارِى« تَفَاعَل من الجرى وهو الوقوع في ا‘هواء الفاسدة.و»التَّدَاعِى« فيها، تشبيها بجرى الفرس.»الكَلَبُ« بتحريك الم  :  داء معروف يعرض للكلب، إذا عض إنساناً عرضت له أعراض رديئة فاسدة قاتلة، فإذا تجارى با“نسان وتمادى به هلك .



4. (  4776)- Hz. Muâviye (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki  : 

"Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap, yetmiş iki millete (  dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (  Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaattir." [Ebu Davud, Sünnet 1, (  4597).]

Bir rivayette şu ziyade var  :  "Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid´alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiç bir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid´a da onların her hallerine sirayet edecek." [82]



AÇIKLAMA  : 



Bid´a, daha önce[83] açıkladığımız üzere sünnette olmayan, sonradan çıkan her şey mânasına gelir. Bunlardan bir kısmı hayatın gelişmesi sebebiyle ortaya çıktığı için, İslam alimleri normal karşılamış hatta مَنْ سَن َّسُنَّةً حَسَنَةً hadisi açısından, bu çeşit bid´ aya teşvik bile etmiştir. Bunlara bid´ayı hasene demişlerdir. Burada mevzubahis edilen, kötülenen bid´a bu değildir. Reddedilen bid´a, sünnete aykırı olan, alındığı takdirde bir sünnetin terkini gerektiren bid´attir. Bu bid´ate bid´at-i seyyie denmiştir.

Şunu da belirtmede fayda var  :  Halkımızın bid´at deyince anladığı şey, davranışlarla ilgili olan, maddî olan bid´attir. Halbuki hadiste bid´at deyince sadece maddî şeyler kastedilmez. İnançlar, telakkiler ve anlayışlarda da bid´at olabilir. Hatta bu çeşit bid´at önce gelir. Zîra kişinin inançlar telakkiler dünyasında, yani ruh âleminde bid´at yer etmeden, fiillerine, eşyalarına yani yaşayışına bid´at girmez. Nitekim ulemâ nezdinde ehl-i bid´at tabiri öncelikle Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat dışında kalan sapık mezhepleri ifade eder. Bu mezhep mensupları, Ehl-i Sünnetten kılık kıyafetle, kullandığı eşyalarla ayrılmazlar; sadece bazı temel meselelerdeki nokta-i nazarlardan ayrılırlar. Yani belirtmek istediğimiz husus, bid´at deyince itikada, inanca, telakkiye müteallik farklılıkların, sünnete aykırılıkların kastedildiğini tebarüz ettirmektir. Bilhassa geçmiş dönemlerde, kılıkkıyafet, kullanılan eşya ve hatta hayat tarzları ve davranışlarıyla birbirinin aynısı olan insanlardan bir kısmı Ehl-i Sünnet, bir kısmı ehl-i bid´at idiyse, aradaki fark sadece inanç cihetinden gelmekte idi. Ehl-i Sünnet, Kur´an-ı Kerim´in açıklamasında sünneti esas alanlardır. Ehl-i bid´a veya ehl-i heva denenler de sünneti reddedip, onun yerine beşerî hevayı koyanlardır. Beşerî hevâ fertten ferde değişebileceği için, onlar sayıca çoktur. Hadiste ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı belirtildikten sonra bunlardan sadece birinin yani sünnete uyanlar fırkasının kurtuluşa ereceği, geri kalanların ateşte olacağı belirtilmiştir. Aslında heva fırkalarının sayısı yetmiş ikiden pek çok kereler fazladır. Alimler hadisteki "yetmiş iki"den muradın, çokluk ifade ettiğini belirtirler. Ehl-i Sünnet, sünnete dayandığı için onun fırkaları yoktur. Bazı meselelerde ihtilaf ve farklılıklar olsa da bu yine bir sayılır. Çünkü, bu ihtilaflar da sünnete dayanır. Aynı meselede iki veya üç farklı sünnet, iki veya üç ayrı görüşe sebep olmuştur. Ancak bunlardan hiçbirine "sünnet dışı" denemez.

2- Hadiste, tıpkı vücudun her bir organına sirayet edip tesirini gösteren kuduz gibi, bid´anın da buna giren kimsenin hayatının her veçhesine, her safhasına gireceği beyan edilmektedir. Bu, "sünneti terk" prensibinin getireceği tabii neticeyi nazara vermektir. Sünneti terketme, kişinin ruh dünyasına bir mikrop gibi girdi mi, sünnetin taalluk ettiği her hususta neticesi hasıl olacak demektir.

Hayatımızda sünnetin müdahale etmediği, yönlendirmediği hangi husus var Kılık kıyafetten yeme-içme, oturmakalkma, uyuma, konuşma... âdabına, dost veya düşmanla, komşuyla münasebetlerimize, canlı ve cansız tabiatta tasarrufa, Kur´an ayetlerinin tefsirine varıncaya kadar sayılamayacak kadar çok hususlarda sünetin yeri var, nuru var. Öyleyse "süneti terk" prensibi benimsenince, tıpkı kuduz hastalığının vücudun her tarafına sirayet etmesi gibi bid´a da mü´min kişinin hayatını her meselede sararak, belli bir duruş noktası, hudud tanımayacaktır.[84]



ـ4777 ـ5ـ وعن ابْنِ عَمْرِو العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  لَيَأتِيَنَّ عَلى أُمَّتِى مَا أتَى عَلى بَنِي إسْرَائِيلَ حَذْوَ النَّعْلِ بِالنَّعْلِ، حَتّى إنْ كَانَ مِنْهُمْ مَنْ أتَى أُمَّهُ عََنِيَةً لَيَكُونَنَّ في أُمَّتِى مَنْ يَصْنَعُ ذلِكَ، وَإنَّ بَنِي إسْرَائِيلَ تَفَرَّقَتْ عَلى اثْنَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، وَسَتَفْتَرِقُ أُمَّتِى عَلى ثََثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً؛ كُلُّهَا في النَّارِ إَّ مِلَّةً وَاحِدَةً. قَالُوا مَنْ هِىَ؟ قَالَ  :  مَنْ كَانَ عَلى مَا أنَا عَلَيْهِ وَأصْحَابِى[. أخرجه الترمذي.»حَذوَ النَّعْلِ بِالنَّعْلِ« أى مثل النعل ‘ن إحدى النعلين تقطع وتقدّ على حذو النعل ا‘خرى، والحذو  :  التقدير. قال الخطابى  :  في قوله #  :  ستفترق أمتى، دلة على أن هذه الفرق غير خارجة عن الملة والدين إذ جعلهم من أمته .



5. (  4777)- İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Benî İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan alenî olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Benî İsrail yetmiş iki millete (  dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir."

"Bu fırka hangisidir " diye soruldu.

"Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!" buyurdular." [Tirmizî, İman 18, (  2643).][85]



AÇIKLAMA  : 



1- Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), her fırkayı burada millet olarak isimlendirmektedir. Millet, aslında insanların Allah´a yakınlık sağlayabilmeleri için Allah tarafından peygamberleri diliyle teşri edilen şey, yani din mânasına gelir. Bütün şeriatler için kullanılır. Herhangi bir şeriati ifade etmek için izafet yapılır; millet-i İbrahim, millet-i Muhammed gibi. Ulema kelimeyi daha sonra öncelikle batıl fırkaları ifade etmede kullanmıştır. Çünkü bunlar, aradaki farklılıkları büyüterek, herbiri diğerinden ayrı bir dinmiş gibi ortaya çıkmış ve mecazî olarak da millet diye isimlendirilmiştir. Bazı alimler, hak da olsa batıl da olsa bir cemaatin müştereken benimsediği her bir fiil ve kavle millet demiştir.

Öyleyse hadis, ümmet efradının, biri diğerinden farklı düşünce ve davranışları benimseyen birkısım fırkalara ayrılacağını ifade etmiş olmaktadır. Bu farklılıklar hevadan geleceği için hepsi batıl olup , sadece bir fırka sünnetten ayrılmayacağı için haktır.

Mirkat´ta Aliyyu´l-Kârî Mevakıf´tan naklen belli başlı İslamî fırkaları sekiz kısma ayırır  : 

1) Mu´tezile  :  Bunlar "Kul, fiilinin halıkıdır" derler, rü´yeti reddederler, sevap ve ikabın vacip olduğunu söylerler. Başlıca 20 fırkaya ayrılmışlardır.

2) Hz. Ali muhabbetinde ifrata kaçan Şia. Bunlar 22 fırkaya ayrılmıştır.

3) Hz. Ali´yi ve büyük günah işleyenleri tekfirde ifrata kaçan Haricîler. Bunlar 20 fırkaya ayrılmıştır.

4) İman olunca günah zarar vermez, tıpkı küfür varsa amelin fayda vermediği gibi diyen Mürcie. Bunlar 5 fırkadır.

5) Fiillerin yaratılması meselesinde Ehl-i Sünnet gibi düşünmekle birlikte, Allah´tan sıfatları nefyetmede ve kelamın hadis olduğunu iddiada Mu´tezile gibi düşünen Neccâriye. Bunlar 3 fırkadır.

6) İnsanda ihtiyar yoktur, fiilinde mecburdur diyen Cebriyye. Bunlar tek fırkadır.

7) Allah´ı cisim yönüyle insana benzeten ve hulul iddia eden Müşebbihe. Bir fırkadır.

8  ) Ehl-i Sünnet. Bu da tek fırkadır. Hepsinin toplamı 73 yapar.

Bunların tali fırkaları mevzubahis edilmemiştir.

2- Burada şu hususu da belirtmemiz gerekir  :  Bu hadisi açıklayan alimlerimiz Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın burada, fıkhî meselelerdeki haram helal şeklindeki ihtilafları kastetmediğini belirtirler. Öyleyse hadiste zemmedilen fırkalar tevhid esaslarında hayır ve şerrin takdirinde, risalet ve peygamberliğin şartları, sahabenin müvalatı gibi, daha çok itikada giren meselelerde haktan ayrılıp hevaya sapan fırkalardır. Çünkü bu meselelerde ihtilaf edenler birbirlerini tekfir etmişlerdir. Halbuki ahkâm-ı fer´iyye ve fıkhiyyede ihtilafa düşenler arasında birbirlerini tekfir ve tefsik yoktur. Bu sebeple sadedinde olduğumuz hadiste temas edilen ümmetin fırkalara ayrılma işinden muradın, bu itikadi meselelerdeki ayrılıklar olduğu kabul edilmiştir.

Bu tefrikalar, daha Sahabe hayatta iken, Sahabe devrinin sonlarına doğru, Ma´bedu´l-Cühenî ve ona tabi olanlar tarafından çıkarılmaya başlanmış, zaman içinde inkişaf kaydetmiş, belli başlı yetmiş üç fırkayı bulmuştur.[86]



ـ4778 ـ6ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  َ يَذْهَبُ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ حَتّى تُعْبَدَ الَّتُ وَالْعُزَّى. فَقُلْتُ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ؟ إنْ كُنْتُ ‘ظُنُّ حِينَ أنْزَلَ اللّهُ تَعالى  :  هُوَ الَّذِى أرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلى الدِّينِ كُلِّهِ. أنَّ ذَلِكَ تَامٌّ. قَالَ  :  إنَّهُ سَيَكُونُ مِنْ ذلِكَ مَا شَاءَ اللّهُ تَعالى ثُمَّ يَبْعَثُ اللّهُ رِيحاً طَيِّبَةً فَيُتَوَفّى كُلُّ مَنْ كَانَ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إيمَانٍ، فَيَبْقى مَنْ َ خَيْرَ فيهِ فَيَرْجِعُونَ الى دِينِ آبَائِهِمْ[. أخرجه مسلم .



6. (  4778  )- Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  bir gün)  : 

"Lât ve Uzza´ya (  tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!" buyurdular. Ben atılıp  :  "Ey Allah´ın Resulü! Allah Teala Hazretleri "O Allah ki Resulünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın" (  Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm cevaben  : 

"Bu hususta Allah´ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgar gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!" buyurdular." [Müslim Fiten 52, (  2907).][87]



ـ4779 ـ7ـ وعن ثَوْبَان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّمَا أخَافُ عَلى أُمَّتِى ا‘ئِمَّةَ الْمُضِلِّينَ، وَإذَا وُضِعَ السَّيْفُ في أُمَّتِى لَمْ يُرْفَعْ عَنْهَا الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وََ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تَلْتَحِقَ قَبَائِلُ مِنْ أُمَّتِى بِالْمُشْرِكِينَ، وَحَتّى تَعْبُدَ قَبَائِلُ مِنْ أُمَّتِى ا‘وْثَانَ، وَإنَّهُ سَيَكُونُ في أُمَّتِى ثََثُونَ كَذّاباً كُلُّهُمْ يَدَّعِى أنَّهُ نَبِىٌّ، وَأنَا خَاتَمُ النَّبِيِّينَ َ نَبِيَّ بَعْدِي، وََ تَزَالُ الطَّائِفَةُ مِنْ أُمَّتِى عَلى الْحَقِّ َ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَالَفَهُمْ حَتّى يَأتِىَ أمْرُ اللّهِ وَهُمْ عَلى ذلِكَ[.قَالَ علي بن المدينى رحمه اللّه تعالى  :  هم أصحاب الحديث. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي مفرقا، وأخرجه رزين بهذا اللفظ .



7. (  4779)- Sevban (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetimin arasına kılıç bir kere girdi mi, artık kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden bir kısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden bir kısım kabileler putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (  sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah´ın (  Kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir."

Ali İbnu´l-Medînî  :  "Bunlar ashabu´lhadistir" demiştir." [Müslim, İmaret 170, (  1920); Ebu Davud, Fiten 1, (  4252); Tirmizî, Fiten 32, (  2203, 2220, 2230). Hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî parça parça rivayet etmişlerdir. Rezin ise bu lafızla (  kaydettiğimiz şekilde tek bir rivayet halinde) tahriç etmiştir.][88]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, kıyamete yakın hakim olacak fitne ahvaliyle ilgili olarak muhtelif durumları zikretmektedir. Teysir müellifinin de belirttiği üzere, kaynaklarda farklı rivayetler halinde parça parça rivayet edilmiş olduğu halde, Rezîn bunları tek bir rivayet olarak kaydetmiştir. Ulema sıhhat yönünden eşit olan hadislerin bu suretle rivayetinde beis görmez. Ancak aralarında sıhhat açısından farklılıklar bulunan rivayetlerin birleştirilmesi kesinlikle caiz olmaz.

2- Saptırıcı imam, ümmetin haktan ayrılarak batıla, sapıklığa, fıskafücura gitmesine sebep olandır. Saptırma inanç ve fikirlerde olduğu gibi, yaşayışta da olabilir. Hadiste "İnsanlar önderlerinin dini üzeredir" denmiştir. Bazı hadislerde bu saptırıcıların cahil olacakları, Allah´tan korkmayacakları da belirtilir. Bir Müslim hadisi şöyle "Allah... insanlara cahil başlar bırakır. Bunlar ilme dayanmayan fetvalar vererek dalalete düşerler. Halkı da dalalete atarlar." Bu rivayet Buharî´de gelmiştir.

3- Ümmet arasına kılıç girmekten maksad, fitnedir. Yani Müslümanların, kendi aralarında ihtilaf ederek birbirlerini öldürmeleri, Hz. Osman (  radıyallahu anh)´ın şehit edilmesiyle başlayan bu hal günümüze kadar ortadan kalkmış değildir. Böylece, bu hadisi de Resulullah´ın mucizelerinden biri olarak değerlendirebiliriz.

4- Ümmetten bir kısmının puta tapması, müşriklere iltihak etmesi de açık bir durumdur. Bazı şarihler burada işaret edilen putun manevi olabileceğini söylemiştir. Nitekim bir başka hadiste "Dinar ve dirheme (  paraya) kul olanlar helak olmuştur" buyrularak sadece puta değil, parayapula da kul olunabileceğine dikkat çekilmiştir. Günümüzde, İslam beldelerinde her iki çeşit putçuluktan bahsedilebilir.

5- Resulullah, bu hadislerinde kıyamete kadar çok sayıda yalancı peygamberlerin çıkacağını haber vermektedir. Bunlar sayıca otuzu bulacaktır.

6- Hadis, kıyamete kadar İslam´ı yaşayan, İslam için açıktan açığa mücadele eden bir grubun varlığını devam ettireceğini ifade eder. Ahmed İbnu Hanbel´e göre bunlar ehl-i hadistir. Buhari´ye göre ehl-i ilimdir. Nevevî daha geçerli bir yorumla bunların ümmetin her taifesinde olabileceğine dikkat çeker  :  "Askerler arasında cengâver yiğitlerdir, ulema arasında haktan taviz vermeyen , gerçeği canı pahasına söyleyen kimselerdir. Halk arasında her çeşit levme, ta´yibe rağmen zühd ve takvayı elden bırakmayan, emr-i bi´lmaruf ve nehy-i ani´lmünkeri şiar edinen kimselerdir." Dindarlığın pek çok sıkıntı ve meşakkati peşinden getirdiği günümüz şartlarında, İslam´a hasbî ve samimi bir surette her memlekette gönül verip çilesini çeken, işten atılan, hapse tıkılan, terfi ve makamından olan, karakollarda dayak yiyen, işkence çeken, hayatını kaybeden her zümreden insan bu gruptan sayılmalıdır. Hiçbir zümre bunu kendine mal edemez.

7- "Allah´ın emri, onlar bu halde iken gelir" ifadesi, kıyamet onların başına kopar demek değildir. Çünkü, başka hadisler, kıyametin mü´minlerin değil, kafirlerin başına kopacağını haber vermektedir. Öyle ise ibare, kıyametin kopacağı en son vakte kadar yeryüzünden dindarların, Rabb Teala´ya ihlasla kulluk yapanların eksik olmayacağını ifade etmektedir. Kıyametin kopmasına az kala Yemen cihetinden esecek hoş kokulu bir rüzgar bunların ruhunu kabzedecek, kıyamet kafirlerin, facirlerin başına kopacaktır.[89]



ـ4780 ـ8ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  لَيَأتِيَنَّ عَلى النَّاسِ زَمَانٌ َ يَدْرى الْقَاتِلُ في أيِّ شَىْءٍ قَتَلَ، وََ الْمَقْتُولُ في أى شَىْءٍ قُتِلَ. قِيلَ  :  وَكَيْفَ ذلِكَ؟ قَالَ  :  الْهَرْجُ الْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ في النَّارِ[. أخرجه مسلم .



8. (  4780)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek."

"Bu nasıl olur " diye soruldu. Şu cevabı verdi  : 

"Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir." [Müslim, Fiten 56, (  2908  ).] [90]



ـ4781 ـ9ـ وعن أُسَامَة بن زَيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]أشْرَفَ النَّبِىُّ # عَلى أُطُمٍ مِنْ آطَامِ الْمَدِينَةِ. فقَالَ  :  هَلْ تَرَوْنَ مَا أرَى؟ قَالُوا  :  ، قال  :  فإنِّى ‘رَى مَوَاقِعَ الْفِتَنِ خَِلَ بُيُوتِكُمْ كَمَواقِع الْقَطْرِ[. أخرجه الشيخان.»ا‘طمُ« بناء مرتفع، وجمعه آطام .



9. (  4781)- Üsame İbnu Zeyd (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Medine´nin Ütüm denen (  eski ve yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı  : 

"Benim gördüklerimi siz de görüyor musunuz " buyurdular. Yanındakiler  :  "Hayır" deyince, açıkladı  : 

"Ben, şu evlerinizin arasında bir kısım fitnelerin yerlerini görüyorum, tıpkı yağmur yerleri gibi." [Buhârî, Fezailu´l-Medine 8, Mezalim 25, Menakıb 25, Fiten 4; Müslim, Fiten 9, (  2885).][91]



AÇIKLAMA  : 



1- Ütüm, Medine´de taştan yapılmış müstahkem binalara denir; bir nevi kaledir. Bazı tariflere göre Batı´daki şatoyu andırırlar.

2- Medine´ye fitnelerin çokça gelmesini yağmura teşbih buyurmuştur. Şarihler, Hz. Osman´ın şehid edilmesiyle başlayıp arkası kesilmeden devam eden fitne hareketlerini hatırlatarak, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ihbarını onun mucizelerinden biri olarak zikrederler.

Hadiste geçen rü´yet (  görme) hadisesi için de  :  "Ya ilmî bir rü´yettir, yahut da aynî (  gözle olan) bir rü´yettir. Bu da fitnelerin, onun göreceği şekilde temessül ettirilmiş olmasıyla mümkün olur. Nitekim kıble cihetinde cennet ve cehennem de ona temessül ettirilmiş, namaz kılarken görmüştür" denilmiştir.

Resulullah´ın bunu ihbarı, ashabını fitneyi sabırla karşılamaya hazırlamak içindir. Fitneyi haber verdiği hadislerde, soru üzerine, o esnada nasıl davranmaları gerektiği hususunda açıklamalar yapmıştır  :  Konuşmamak, bulaşmamak, sıkıntılara katlanmak, fitne çıkan yerden uzaklaşmak vs. [92]



ـ4782 ـ10ـ وعن أبى سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  تَمْرُقُ مَارَقَةٌ عِنْدَ فِرْقَةٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَقْتُلُهَا أوْلى الطَّائِفَتَيْنِ بِالْحَقِّ[. أخرجه أبو داود.»تمرقُ« أى تخرج طائفة من الناس على المسلمين فتحاربهم.و»وَالْمارقُ« الخارج عن الطاعة المفارق للجماعة .



10. (  4782)- Ebu Said (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Müslümanlar arasına tefrika girip (  iki fırkaya ayrıldıkları) zaman dinden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları, iki taifeden hakka en yakın olanı öldürecektir." [Müslim, Zekat 150, (  1065); Ebu Davud, Sünnet 13, (  4467).][93]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mucizelerinden biridir. Zîra, haber verdiği gibi çıkmıştır. İhtilaflar çıktığı zaman, kendini gösteren iki fırkadan biri Hz. Ali ve taraftarları, diğeri de Hz. Ali (  radıyallahu anh) ile savaşan muhalifleridir. Bu sırada zuhur eden sapık zümre ise Haricîlerdir. Haricîleri, Hz. Ali fırkası öldürmüştür.

Nevevî der ki  :  "Bu (  meseleye temas eden) rivayetler, ilk ihtilaflarda Hz. Ali ve taraftarlarının haklı, muhaliflerinin yani Hz. Muaviye ve taraftarlarının haksız ve müteevvil olduklarını gösterir. Yine bu rivayetlerden her iki tarafın da mü´min olduklarını anlamaktayız. Bunlar, aralarında savaş yapmakla dinden çıkmış değillerdir, fâsık da olmuş değillerdir."

Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat, Ashab-ı Güzîn arasında cereyan eden bu savaşlarda iyi niyetle, rıza-ı Bari için hareket edildiğni, her iki taraf da içtihad etmiş olmakla birlikte Hz. Ali´nin içtihadında musib olduğunu, öbür tarafın isabet edemediğini; ancak, "müçtehid müçtehidi nakzedemez", "müçtehid hata ederse günahkâr olmaz, sadece içtihad sevabı alır" gibi temel prensipler icabı, her iki tarafın da Allah indinde mükafaat göreceği neticesini çıkarmıştır.

Hadiste de görüldüğü üzere sapık oldukları tebeyyün eden Haricîlerin Hz. Ali´yi tekfir etmeleri, onların sapıklığına delil olmaktadır. [94]



ـ4783 ـ11ـ وعن ابن عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إذَا مَشَتْ أُمَّتِى الْمُطَيطَاءَ وَخَدَمَتْهَا أبْنَاءُ الْمُلُوكِ  :  فَارِس وَالرُّومُ، سُلِّطَ شِرَارُهَا عَلى خِيَارِهَا[. أخرجه الترمذي.»المُطَيطَاءُ« بضم الميم والمد  :  المشى بتبختُر، وهى مِشْيَةُ المتكبرين المتجبرين .



11. (  4783)- İbnu Ömer (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdü ve meliklerin evladları, Rumlar ve İranlılar hizmetini yaptı mı, şerirleri hayırlılarına musallat edilecektir." [Tirmizî, Fiten 64, (  2262).][95]



AÇIKLAMA  : 



1- Şarihler bu hadisi de Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mucizelerinden sayarlar. Zîra, Bizans ve İran toprakları fethedilip onların hazine ve malları ganimet kılınıp, insanları esir edilince iç fitneler başlamış, ilk defa Hz. Osman´a saldırılmış, daha sonra Emevîler Haşimîlere saldırmış ve böylece başlayan fitneler günümüze kadar aralıksız devam edip gelmiştir.

2- Çalımlı çalımlı yürümek, kibir ve gurura düşmek, kulluk haddinin dışına çıkmaktır. Kibir, bir nevi şirk ve inkârdır.[96]



ـ4784 ـ12ـ وعن ابن عَمْرِو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إذَا فُتِحَتْ عَلَيْكُمْ خَزَائِنُ فَارِسَ وَالرُّومِ، أىُّ قَوْمٍ أنْتُمْ؟ قَالَ عَبْدُ الرَّحْمنِ ابْنُ عَوْفِ  :  نَكُونُ كَمَا أمَرَنَا اللّهُ تَعَالَى. فَقَالَ #  :  بَلْ تَتَنَافَسُونَ وَتَتَحَاسَدُونَ ثُمَّ تَتَدَابَرُونَ وَتَتَبَاغَضُونَ، ثُمَّ تَنْطَلِقُونَ الى مَسَاكِينَ الْمُهَاجِرِينَ فَتَحْمِلُونَ بَعْضَهُمْ عَلى رِقَابِ بَعْضٍ[. أخرجه مسلم.»المُنَافَسَةُ« على الشئ  :  المغالبة عليه وانفراد به.و»التَّدَابُر« كناية عن اختف وافتراق.



12. (  4784)- İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün  : 

"Size İran ve Bizans´ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız " diye sormuştu. Abdurrahman İbnu Avf  :  "Allah´ın emrettiği şekilde oluruz!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Bilakis, sizler birbirinizle münafese (  menfaat yarışı) edecek, hasedleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz. Daha sonra da muhacirlerin miskin (  ve zayıf olan)larına gidip bir kısmını diğeri üzerine valiler yapacaksınız." [Müslim, Zühd 7, (  2962).][97]



ـ4785 ـ13ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إذَا كَانَتْ أُمَرَاؤُكُمْ خِيَارَكُمْ، وَأغْنِيَاؤُكُمْ سُمَحَاءَكُمْ، وَأُمُورُكُمْ شُورَى بَيْنَكُمْ فَظَهْرُ ا‘رْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ بَطْنِهَا؛ وَإذَا كَانَتْ أُمَرَاؤُكُمْ شَرَارَكُمْ، وَأغْنِيَاؤُكُمْ بُخََءَكُمْ وَأُمُورُكُمْ الى نِسَائِكُمْ فَبَطْنُ ا‘رْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ ظَهْرِهَا[. أخرجه الترمذي .



13. (  4785)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Umerânız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (  hayat), altından (  ölümden) hayırlıdır. Eğer umeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (  ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (  Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz.)" [Tirmizî, Fiten 78, (  2267).][98]



ـ4786 ـ14ـ وعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # كَيْفَ بِكُمْ إذَا فَسَقَ فِتْيَانُكُمْ، وَطَغَى نِسَاؤُكُمْ. قَالُوا  :  يَا رَسُولَ اللّهِ؛ وَإنَّ ذلِكَ لَكَائِنٌ. قَالَ  :  نَعَمْ وَأشَدُّ. كَيْفَ إذَا لَمْ تَأمُرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَلَمْ تَنْهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ؟ قَالُوا  :  يَا رَسُولَ اللّهِ، وَإنَّ ذلِكَ لَكَائِنٌ؟ قَالَ  :  نَعَمْ وَأشَدُّ. كَيْفَ بِكُمْ إذَا أمَرْتُمْ بِالْمُنْكَرِ وَنَهَيْتُمْ عَنِ الْمُعْرُوفِ؟ قَالُوا  : 

يَا رَسُولَ اللّهِ، وإنَّ ذلِكَ لَكَائِنٌ؟ قَالَ  :  نَعَمْ وَأشَدُّ. كَيْفَ بِكُمْ إذَا رَأيْتُمْ الْمَعْرُوفَ مُنْكَراً وَالْمُنْكَرَ مَعْرُوفاً، قَالُوا يَا رَسُولَ اللّهِ، وَإنَّ ذلِكَ لَكَائِنٌ؟ قَالَ  :  نَعَمْ[. أخرجه رزين .



14. (  4786)- Hz. Ali (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  bir gün)  : 

"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur " diye sormuştu. (  Yanındakiler hayretle)  : 

"Ey Allah´ın Resulü, yani böyle bir hal mi gelecek " dediler.

"Evet, hatta daha beteri!" buyurdu ve devam etti  : 

"Emr-i bi´lma´rufta bulunmadığınız, nehy-i ani´lmünker yapmadığınız vakit haliniz ne olur " diye sordu. (  Yanındakiler hayretle)  : 

"Yani bu olacak mı " dediler.

"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve sormaya devam ettiler  : 

"Münkeri emredip, ma´rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur " (  Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek)  : 

"Ey Allah´ın Resulü! Bu mutlaka olacak mı " dediler.

"Evet, hatta daha beteri!" buyurdular ve devam ettiler  : 

"Ma´rufu münker, münkeri de ma´ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur " (  Yanındaki Ashab)  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı " diye sordular.

"Evet, olacak!" buyurdular." [Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya´lâ´nın Müsned´inde ve Taberanî´nin el-Mucemu´l-Evsat´ında tahric edilmişir. Heysemî, Mecmau´z-Zevaid´de kaydetmiştir (  7, 281).][99]



AÇIKLAMA  : 



İslam´ın en şa´şaalı şekilde yaşandığı bir anda, zamanımızdaki içtimâî bozukluğu olduğu gibi görüp tasvir etmek, gerçekten lisan-ı nübüvvete has bir hadisedir, tam bir mucizedir.

Resulullah tedricen şu hallerin vukua geleceğini haber vermektedir  : 

1) Gençlerin taşkınlığı, kadınların azması.

2) Emr-i bi´lma´ruf ve nehy-i ani´lmünkerin terki.

3) Münkerin emredilmesi, ma´rufun yasaklanması.

4) Ma´rufun münker münkerin ma´ruf addedilmesi.

Hadisin siyakından şu husus anlaşılmaktadır  :  Bu içtimâî ve dinî bozuklukların ilk halkasını, gençlerin ve kadınların ihmal edilerek İslamî terbiye ile yeterince terbiye edilmemesi teşkil etmektedir.

Bu hal zamanla emr-i bi´lma´rufun terkine müncer olmaktadır.

Emr-i bi’l-ma’rufun terki, zamanla münkerin emrine, ma’rufun nehyine sebep olmaktadır.

Bozulmanın son halkasını ma´rufun münker bilinmesi, münkerin de ma´ruf sayılması teşkil etmektedir.

Bu hal, değerler sisteminin alt-üst olması, tersine dönmesidir. Günümüzde ilericilik, çağdaşlık, laiklik yaftası altında ta´mime çalışılan beşerî değerler sistemi, dinî açıdan ma´rufun münker addedilmesinden başka bir şey değildir. Keza çağdışılık, gericilik, yobazlık, anti laisizm şeklinde ifade edilen hususlar da ma´rufun münker addedilmesinden başka bir mâna taşımaz.

Resulullah´ın gerçek bir mucizesi olarak değerlendirdiğimiz bu hadisinin bir başka dikkat çeken yönü, bu hallere düşecek kimselerin ümmet mefhumuna dahil olmasıdır. Yani İslam´ın dışında, gayr-ı müslimlerin kafalarında gelişip, hayatlarında yaşanacak bozukluklar olmayıp, bizzat Müslümanlara intikal edeceğinin bu hallerin Müslümanlarca benimseneceğinin ifade edilmiş olmasıdır.

Dediğimiz gibi, en azından memleketimizde bu halleri son zamanlarda iyice müşahede eder hale geldik.[100]



ـ4787 ـ15ـ وعن أبى مالكٍ أو أبى عَامرٍ ا‘شعرى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  لَيَكُونَنَّ مِنْ أُمَّتِى قَوْمٌ يَسْتَحِلُّونَ الْحِرَ وَالْحَرِيرَ، وَالْخَمْرَ وَالْمَعَازِفَ، وَلَيَنْزِلَنَّ أقْوَامٌ الى جَنْبِ عَلَمٍ، تَروحُ عَلَيْهِمْ سَارِحَةٌ لَهُمْ فَيْأتِيهِمْ رَجُلٌ لِحَاجَتِهِ، فَيَقُولُونَ  :  ارْجِعْ إلَيْنَا غَداً فَيُبَيِّتُهُمُ اللّهُ تَعالى، وَيَضَعُ الْعَلَمَ، وَيَمْسَخُ آخَرِينَ قِرَدَةً وَخَنَازِيرَ

الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ[. أخرجه البخاري.»الحِر« بكسر الحاء المهملة وبعدها راءٌ مهملة، والمراد به هنا  :  الزنا.و»العَلَمُ« الجبل والعمة.و»تَروحُ علَيْهِمْ السَّارِحَةَ« السارحة  :  المواشى تسرح الى المرعى، وتروح الى أهلها بالعشى.و»بَيَّتَهُمُ العدوُّ« إذا طرقهم لي وهم غافلون .



15. (  4787)- Ebu Malik veya Ebu Amir el-Eş´arî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetimden bir kavim, ferci (  zinayı), ipeği, içkiyi, çalgıyı helal addedecektir. Bir kısım kavimler de bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban sabahları yanlarına getirecek. (  Fakir) bir adam da bir ihtiyacı için yanlarına gelecek. Onlar adama  : 

"Bize yarın gel!" derler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine koyarak bir kısmını helak eder. Geri kalanları da mesh ederek kıyamete kadar maymun ve hınzırlara çevirir." [Buhârî, Eşribe 6.][101]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste zikredilen belanın hakikatı üzere olacağı gibi, mecaz olacağı da kabul edilmiştir. Hakikatı üzere olması mümkündür. Zîra geçmiş milletlerde, benzer hâdiseler vaki olmuştur. Mecaz olması halinde insanların ahvalinin değişmesinden kinayedir. İbnu Hacer  :  "Hakikat olması esastır" der.[102]



ـ4788 ـ16ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كَانَ النَّاسُ يَسْألُونَ رَسُولَ اللّهِ # عَنِ الْخَيْرِ، وَكُنْتَ أسْألُهُ عَنِ الشَّرِّ، مَخَافَةَ أنْ يُدْرِكَنِى. فَقُلْتُ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ إنَّا كُنَّا في جَاهِلِيَّةٍ وَشَرٍّ فَجَاءَنَا اللّهُ بهذَا الْخَيْرِ، فَهَلْ بَعْدَ هذَا الْخَيْرِ مِنْ شَرٍّ. قَالَ  :  نَعَمْ  :  قُلْتُ  :  فَهَلْ بعْدَ ذلِكَ الشَّرِّ مِنْ خَيْرٍ قَالَ  :  نَعَمْ، وَفِيهِ دَخَنٌ. فَقُلْتـ34وَمَا دَخَنُهُ؟ قَالَ  : 

قَوْمٌ يَسْتَنُّونَ بِغَيْرِ سُنَّتِي وَيَهْتَدُونَ بِغَيْرِ هَدْيِي تَعْرِفُ مِنْهُمْ وَتُنْكِرُ. قُلْتُ  :  فَهَلْ بَعْدَ ذلِكَ الْخَيْرِ مِنْ شَرٍّ؟ قَالَ  :  نَعَمْ. دُعَاةٌ على أبْوَابِ جَهَنَّمَ، مَنْ أجَابَهُمْ إلَيْهَا قَذَفُوهُ فيهَا. قُلْتُ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ، فَمَا تَأمُرُنِى إنْ أدْرَكَنِى ذلكَ؟ قَالَ  :  تَلْزَمُ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمينَ وإمَامَهُمْ. قُلْتُ  :  فإنْ لَمْ يَكُنْ جَمَاعَةٌ وََ إمَامٌ؟ قَالَ  :  فاعْتَزِلْ تِلْكَ الْفِرَقَ كُلِّهَا وَلَوْ أنْ تَعَضَّ بِأصْلِ شَجَرَةٍ؛ حَتّى يُدْرِكَكَ الْمَوْتُ وأنْتَ عَلى ذلِكَ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .



16. (  4788  )- Hz. Huzeyfe (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (  Yine bir gün)  : 

"Ey Allah´ın Resulü! Biz cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı " diye sordum.

"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar  :  "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı " dedim.

"Evet var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben  :  "Duman da ne " dedim.

"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (  maruf) bulursun, bazı işlerini kötü (  münker) bulursun" buyurdular. Ben tekrar  :  "Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı " diye sordum.

"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben  :  "Ey Allah´ın Resulü! Ben (  o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz " dedim.

"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. [İmam sırtına (  zulmen) vursa, malını (  haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!]" buyurdular.

"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa " dedim.

"O takdirde bütün fırkaları terket (  kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal!" buyurdular." [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (  1847); Ebu Davud, Fiten 1, (  4244, 4245, 4246, 4247).][103]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadisten ulema, İbnu Hacer´in açıklamasına göre, Müslümanların cemaatine uymanın şart olduğu, asi bile olsalar sultanlara itaatin gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.

Beyzâvî der ki  :  "Mânası şudur  :  "Eğer yeryüzünde halife yoksa, sana uzlet ve zamanın sıkıntılarına sabır gerekir. "Ağacın köküne dişlerle tutunmak" tabiri meşakkate tahammülden kinayedir. Şu sözde olduğu gibi  :  "Falan elemin şiddetinden taşı ısırıyor." Veya maksad "uymak"tır. Nitekim bir başka hadiste "Ona dişlerinizle tutunun" denmiştir. Önceki mânayı bir başka hadisteki "Sen bir köke dişinle tutunmuş vaziyette ölsen, o (  fitne cemaatlerinden) birine uymandan hayırlıdır" ifadesi teyid eder."

İbnu Battal der ki  :  "Müslümanların cemaatine uyup, zalim imamlara isyanı terk etmek gerektiği görüşünde olan fakihler cemaatine bu hadiste hüccet vardır. Çünkü, hadis sonuncu taifeyi, "Cehennem kapılarına davet ediciler" olarak vasfetti. Onlar hakkında, "Bazı işlerini iyi (  maruf) bulursun, bazı işlerini de kötü (  münker) bulursun" demedi. Bunlar öyle olmazlar, bunlar hak üzere değildirler. Buna rağmen cemaate uymayı emretti."

Taberî der ki  :  "Bu emir ve cemaat hususunda ihtilaf edilmiştir. Bir grup alim  :  "Bu emir vacip ifade eder. "Cemaat"ten murad da, sevad-ı azam (  yani ekseriyet)tir" demiştir." Taberî, sonra İbnu Mes´ud´dan bir fetva kaydeder  :  "Hz. Osman katledildiği zaman kendisine vaki olan bir sual üzerine  :  "Sana cemaate uymayı tavsiye ederim. Zîra Allah Teala hazretleri, ümmet-i Muhammed´in hepsini dalalete atıcı değildir" diye tavsiyede bulunur. Bir grup da şöyle der  :  "Cemaat"ten murad Sahabe´dir; sonraki nesiller değil." Bir grup da  :  "Onlardan murad ehl-i ilimdir. Zira Allah Teala hazretleri alimleri halk için bir hüccet kılmıştır. İnsanlar din meselesinde onlara tabidirler" demiştir.

Taberî, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra der ki  :  "Doğru olanı şudur  :  "Hadisten murad, emir tayininde (  ehl-i hal ve akdin) içtima etmiş bulunduğu kimseye itaat etmekte olanların cemaatine uymaktır. Kim biatını bozarsa cemaatten ayrılmış olur." Devamla der ki  :  "Hadiste şu hüküm de var  :  "İnsanlar imamsız kalır ve insanlar bu yüzden fırkalara ayrılırsa, kişi şerre düşmek korkusuyla elinden gelirse bu fırkalardan hiçbirine katılmaz. Diğer hadislerde gelen ifadeler de bu hükme uyarlar. Bu hüküm esas alınınca zahirinde ihtilaf olan hadisler de telif edilmiş olur."

İbnu Ebî Cemre hadisten başka incelikler çıkarır  : 

* "Bu hadiste, kullardan herbirini dilediği şekilde istihdam edişinde kullar hakkındaki Allah´ın hikmeti gözükmektedir. Şöyle ki  :  Ashab´ın çoğuna, bizzat amel etmeleri ve başkalarına da tebliğ etmeleri için, hayırdan sual etmeleri sevdirildiği halde, Huzeyfe (  radıyallahu anh)´ye de bizzat çekinmesi ve Allah´ın kurtuluşunu irade ettiği kimselerden de def´ine sebep olması için şerden sual etmesi sevdirilmiştir.

* Hadisten, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sadırının genişliği ve herkese her ne sorarsa uygun cevap verebilecek kadar her hususa müteallik ahkâmı bildiği de görülmektedir.

* Hadisten şu netice de çıkarılmaktadır  :  Her kime bir şey sevdirilirse, o kimse, bu hususta başkasını geçer. Bundandır ki, Hz. Huzeyfe, başkasının bilmediği şeyleri bilen sahib-i sır idi. Öyle ki, münafıkların ismini ve müstakbel hadiselerin birçoğunu bilmekte idi.

* Hadisten elde edilen bir diğer nafi prensip ta´lim edebine girmektedir; talebeye, çeşitli mübah ilimlerden hangisine meyletmişse onu öğretmek esas alınmalıdır. Çünkü, talebenin onda başarılı olma ve hakkından gelme şansı daha kuvvetlidir.

* Hadis, hayır yolunu gösteren her şeye hayır, şerre sevkeden herşeye de şer dendiğini de ifade eder.

* Kim, Kur´an ve sünnet varken bir başka şeyi din için asıl yapar da Kur´an ve sünneti ikinci plana atar ve bu ihdas ettiği şeye tabi kılarsa, yapılan bu iş zemmedilir, kabul edilmez.

* Bâtılı ve nebevî hidayete muhalefet eden her şeyi reddetmek vaciptir. Sünnete muhalif olan şeyi, makamı yüksek veya alçak her kim söylemiş olursa olsun, hükmü birdir, merduddur."[104]



ـ4789 ـ17ـ وعن عبدالرّحمنِ بن عبدِ رَبِّ الْكَعْبَةِ. قَالَ  :  ]دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فإذَا عَبْدُاللّهِ بْنُ عَمْرِو بْنُ الْعَاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما جَالِسٌ

في ظِلِّ الْكَعْبَةِ، وَالنَّاسُ في ظِلِّ الْكَعْبَةِ مُجْتَمِعُونَ إلَيْهِ فَجَلَسْتُ إلَيْهِ. فقَالَ  :  كُنَّا مَعَ رَسُولِ اللّهِ # في سَفَرٍ، فَنَزَلْنَا مَنْزًِ فَمِنَّا مَنْ يُصْلِحُ خِبَاءَهُ وَمِنَّا مَنْ يُنَضِّدُ رَحْلَهُ، وَمِنَّا مَنْ هُوَ في جَشَرِهِ، إذْ نَادَى مُنَادِى رَسُولِ اللّهِ #  :  الصََّةُ جَامِعَة، فَاجْتَمَعْنَا إلَيْهِ. فقَالَ  :  إنَّهُ لَمْ يَكُنْ نَبِيٌّ قَبْلِي إَّ كَانَ عَلَيْهِ أنْ يَدُلَّ أُمَّتَهُ عَلى خَيْرِ مَا يَعْلَمُهُ لَهُمْ، وَيُنْذِرَهُمْ شَرَّ مَا يَعْلَمُهُ لَهُمْ، وَإنَّ أُمَّتِكُمْ هذِهِ جُعِلَ عَافِيتُهَا في أوَّلِهَا، وَسَيُصِيبُ آخِرَهَا بََءٌ، وَأُمُورٌ تُنْكِرُونَهَا، فَتَجئُ فِتْنَةٌ فَيَزْلِقُ بَعْضُهَا بَعْضاً. فَيَقُولُ الْمُؤْمِنُ  :  هذِهِ مُهْلِكتِي. ثُمَّ تَنْكَشِفُ وَتَجِئُ الْفِتْنَةُ. فَيَقُولُ الْمُؤْمِنُ  :  هذِهِ هذِهِ. فَمَنْ أحَبَّ أنْ يُزَحْزَحَ عَنِ النَّارِ وَيُدْخَلَ الْجَنَّةَ، فَلْتَأتِهِ مَنِيَّتُهُ وَهُوَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ اŒخِرِ، وَلْيَأتِ الى النَّاسِ مَا يُحِبُّ أنْ يُؤْتى إلَيْهِ، وَمَنْ بَايَعَ إمَاماً فَأعَطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمْرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ مَا اسْتَطَاعَ. فإنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ اŒخَرِ. قَالَ  :  فَدَنَوْتُ مِنْهُ. فَقُلْتُ  :  أنْشُدُكَ اللّهَ، أأنْتَ سَمِعْتَ هذَا مِنْ رَسُولِ اللّهِ # فأهْوى إلى أُذُنِهِ وَقَلْبُهُ بِيَدِهِ؛ وَقَالَ  :  سَمِعَتْهُ أُذُنَاىَ، وَوَعَاهُ قَلْبِى. فَقُلْتُ  :  إنَّ ابْنَ عَمِّكَ مُعَاوِيَةَ يَأمُرُنَا أنْ نَأكُلَ أمْوَالَنَا بَيْنَنَا بِالْبَاطِلِ، وَنَقْتُلَ أنْفُسَنَا، واللّهُ تَعالى يَقُولُ  :  يَا أُيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا َ تَأكُلُوا أمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إَّ أنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وََ تَقْتُلُوا أنْفُسَكُمْ إنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيماً. فَسَكَتَ عَنِّى سَاعَةً؛ ثُمَّ قَالَ  :  أطْعِهُ في طَاعَةِ اللّهِ، وَاعْصِهِ في مَعْصِيَةِ اللّهِ[. أخرجه مسلم والنّسائى.»اَلْجَشَرُ« هنا  :  المال من المواشى التي ترعى حول البيت، و تروح

الى أهلها لي.و»يَزْلِقُ بَعْضُهَا بَعْضاً« أى يدفعه بسرعة وُروده عليه.وروى »يَزْهَقُ«. بالهاء بدل الم.و»ا“زهاقُ« اعجال .



17. (  4789)- Abdurrahman İbnu Abdi´l-Ka´be anlatıyor  :  "Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallahu anhümâ)´yı gördüm, Ka´be´nin gölgesinde oturuyordu. Ka´be´nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı  : 

"Bir seferde Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor,(  29) kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın münadisi seslendi  :  "es-Salatu câmia  :  Haydin namaza!" Resulullah´a gittik, yanında toplandık. Şöyle buyurdular  : 

"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (  korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz birkısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü´min  :  "Bu fitne helakimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah´a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münazaaya girişecek olursa sonradan çıkanın boynunu uçurun.

"Ravi (  Abdurrahman) der ki  :  "Abdullah İbnu Amr´a yanaştım ve  : 

"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan işittin mi " dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak  :  [105]

"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben  : 

"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teala hazretleri (  mealen)  :  "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (  Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra  : 

"Allah´a itaatte ona itaat et, Allah´a isyanda ona isyan et!" dedi. " [Müslim, İmaret 46, (  1844); Nesâî, Bey´at 25, (  7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (  4248  ); İbnu Mace, Fiten 9, (  3956).][106]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, izah gerektirmeyecek kadar açık. Ancak son kısımdan, konuşmanın Hz. Muaviye (  radıyallahu anh) zamanında geçtiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, icraatı ve hatta meşruiyeti bazı dedikodulara sebep olan halife Hz. Muaviye´ye itaat hususunu gündeme getirmektedir. Anlaşılan, hadisin ravisi Abdurrahman, Hz. Muaviye´nin emirlerine itaatın caiz olup olmayacağı hususunda mütereddittir. Bu tereddütünü, yeri gelmişken Abdullah İbnu Amr İbni´l-As´a, Hz. Muaviye aleyhinde ayet-i kerimeyi de delil kılarak sorar. Ancak yüce sahabi İbnu Amr, fitne hususundaki İslam´ın fetvasını verir  : 

"Allah´a itaat etmeyi tazammun eden emirlerinde itaat edin. Allah´a isyan mânasını taşıyan emirlerinde isyan edin!"

Hadiste geçen "isyan etmek"ten murad "Allah´a isyanı mucip olan emirlere uymayın, o çeşit emirlerini icra etmeyin!" mânasındadır. Çünkü, ulema zalim imamı devirme mânasındaki isyana çok kayıtlarla fetva vermiştir. Bu hususa daha önce temas etmiş idik. (  2. cilt, 287-300. sayfalar).[107]



ـ4790 ـ18ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  يُوشِكُ أهْلُ الْعِرَاقِ أنْ َ يَجِئَ إلَيْهِمْ قَفِيزٌ وََ دِرْهَمٌ. قِيلَ  :  مِنْ أيْنَ؟ قَالَ  :  مِنْ قِبَلِ الْعَجَمِ يَمْنَعُونَ ذلِكَ. ثُمَّ قَالَ  :  يُوشِكُ أهْلُ الشَّامِ أنْ َ يَجِئَ إلَيْهِمْ دِيَنارٌ وََ مُدْيٌ. قِيلَ  :  مِنْ أيْنَ ذلِكَ؟ قَالَ  :  مِنْ قِبَلِ الرُّومِ. ثُمَّ سَكَتَ هُنَيْهَةً[. أخرجه مسلم .»القَفِيزُ« مكيال بالعراق وهو ثمانية مكاكيك.و»الْمُدْيُ« مكيال ‘هل الشام يسع خمسة وأربعين رط، والمعنى أن أهل الذمة يمتنعون من أداءِ الجزية .



18. (  4790)- Hz. Cabir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Irak ehline bir ölçeklik yiyecek ve tek dirhemlik paranın gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurmuşlardı.

"Nereden " diye soruldu.

"Acem diyarından. Onlar bunu yasaklayacak" buyurdu ve devamla  : 

"Şam ehline de tek dinarlık paranın ve bir ölçeklik yiyeceğin gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurdular. Yine  : 

"Bu nereden gelmeyecek " diye soruldu.

"Rum cihetinden!" buyurdular. Sonra (  Hz. Cabir) bir müddet sustu (  ve ilave etti  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki  : 

"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek; malı sayı ile değil, avuç avuç dağıtacak!]" [Müslim, Fiten 67, (  2913).][108]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, ehl-i zimmenin yani İslam memleketinde yaşayan gayr-ı müslim vatandaşların cizye (  vergi) vermekten imtina edeceklerini ifade eder. Bu, iki sebebe dayanır  : 

* Gayr-ı müslimlerin Müslüman olmaları  :  "Bu durumda cizye vermezler, zekat verirler."

* Onlar gayr-ı müslim kaldıkları halde, devletin zayıflaması sebebiyle vergi alamaz veya o diyarlar şu veya bu şekilde İslam hakimiyetinden dışarıda kalır.

Hadis bu ihtimallerin hangisi olacağını tasrih etmiyor.

2- Hadisin Müslim´deki aslı daha uzundur. Teysir´in hazfettiği kısmın tercümesini köşeli parantez içerisinde kaydettik.

3- Hadiste geçen kafiz ve müdy kelimelerini ölçek olarak ifade ettik; miktarları üzerinde durmadık. Zîra, hadiste bir miktar tesbiti mevzubahis değil. Kafiz Irak´ta kullanılan, müdy de Suriye´de kullanılan bir hacim ölçeğidir.[109]



ـ4791 ـ19ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  يَكُونُ في آخِرِ أُمَّتِى خَلِيفَةٌ يَحْثِي الْمَالَ حَثْياً َ يَعُدُّهُ عَدّاً. قيلَ ‘بِى نَضْرَةَ وَأبِى الْعََءِ  :  أتَرَيَانِ أنَّهُ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ؟ قَاَ  :  َ[. أخرجه مسلم .



19. (  4791)- Yine Hz. Cabir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı sayarak değil, avuçlayarak dağıtacak."

Hadisi (  Hz. Cabir´den rivayet eden) Ebu Nadre ve Ebu´l A´la´ya  : 

"Bunun Ömer İbnu Abdilaziz olmasına ne dersiniz " diye sorulmuştu. Onlar  : 

"Hayır, (  değildir)!" dediler. [Müslim Fiten 67, (  2913).][110]



AÇIKLAMA  : 



Ömer İbnu Abdilaziz´in hayatından bahsederken belirttiğimiz üzere, onun devlet idaresine getirdiği adalet, tatbik ettiği sıkı iktisad, israfla mücadele ve sünnetin tam tatbiki gibi müsbet icraatları sonunda her sahada fevkalade düzelmeler olmuş, kısa zamanda iktisadî hayat değişmiş; Mısır gibi birkısım beldelerde zekat verilecek adam bulunamayacak kadar bolluk müşahede edilmiştir. Bu sebeple bazı hadislerde, ahirzamanda çıkacağı haber verilen Mehdî, Müceddid gibi müsbet şahsiyetin Ömer İbnu Abdilaziz olduğu, daha onun sağlığında ulema tarafından söylenmiş, halk tarafından tasvip görmüştür. Mudakkik âlimlerimizden Suyutî merhum, kendi zamanına kadar, İslam âleminin her sınıf insanında görülen mehdileri zikrederken ikinci hicrî asrın mehdisi olarak Ömer İbnu Abdilaziz´i kaydeder.

Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Cabir´in rivayetinde "malı sayarak değil, avuç avuç verecek olan" ahirzaman halifesinin Ömer İbnu Abdilaziz olduğu hususunda bir kanaatin ortaya çıktığını göstermektedir.[111]



ـ4792 ـ20ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ

#  :  مُنِعَتِ الْعِرَاقُ قَفِيزَهَا وَدِرْهَمَهَا، وَمُنِعَتِ الشَّامُ مُدْيَهَا وَدِينَارَها، وَمُنِعَتْ مِصْرُ أرْدَبَّهَا وَدِينَارَهَا، وَعُدْتُمْ مِنْ حَيْثُ بَدَأتُمْ، ثََثَ مَرَّاتٍ، شَهِدَ عَلى ذلِكَ لَحْمُ أبى هريرةَ وَدَمُهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود.و»ا‘ردَبُّ« مكيال ‘هل مصر  :  يسع أربعة وعشرين مناً، وأربعة وعشرين صاعاً على أن الصاع خمسة أرطال وثلث.وفي هذا الحديث إخبار من النبي # بما لم يكن وهو في علم اللّه كائن فخرج لفظه على لفظ الماضى تحقيقاً لوقوعه وحدوثه، وفي إعمه به قبل وقوعه دليل من دئل النبوة، وفيه دليل على ما وظفه عمر بن الخطاب رَضِيَ اللّهُ عَنْه على الكفرة من النصارى من الجزية ومقدارها.وقوله »مُنِعَتْ« له معنيان  :  أحدهما أنهم سيسلمون ويسقط عنهم ما وظف عليهم بإسمهم، والثاني أنهم يرجعون عن الطاعة فيمنعون ما في أيديهم .



20. (  4792)- Hz. Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Irak´a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam´a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır´a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz" buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hüreyre´nin eti ve kanı şahit oldu." [Müslim, Fiten 33, (  2896); Ebu Davud, Harac 29, (  3035).][112]



AÇIKLAMA  : 



1- Son üç hadiste Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), üç beldede cari olan ölçü ve para birimlerini zikretmektedir  : 

* Kafiz  :  Irak bölgesinde kullanılan ölçeğin adıdır. Sekiz mekkuk miktarındadır. İbnu´l-Esir, en-Nihaye´de Mekkuk´un müdd mânasında kullanıldığını, miktarı hakkında ihtilaf edildiğini belirtir.

* Müdy  :  Şam, yani Suriye bölgesinde kullanılan ölçeğin adıdır. Hacminin 45 rıtl tuttuğu belirtilir.* İrdebb  :  Bu da Mısır´da kullanılan ölçeğin adıdır. Bir sa´ rıtl olma hesabıyla yirmi dört sa´ miktarında bir hacme sahiptir.

* Rıtl  :  Bazı hesaplaşmalara göre 2564 gram bir ağırlığa tekabül etmektedir.

* Dirhem  :  Gümüş paranın adıdır.

* Dinar  :  Altın paranın adıdır.

2- İbnu´l-Esir, el-Camiu´l,Usul´da hadisle ilgili olarak şu açıklamayı sunar  :  "Hadisin iki mânası var  : 

1) Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) burada, onların (  Irak, Şam, Mısır ahalisinin) Müslüman olacaklarını haber vermiş olmaktadır. Böylece onlar üzerindeki borçlar Müslüman olmalarıyla düşecektir. Müslümanlıkları, üzerlerindeki borçları ödemelerine mani olacaktır. Buna hadiste geçen  :  "Başladığınız yere döneceksiniz" ibaresiyle istidlal edilmiştir. Çünkü, onların bidayeti Allah´ın ilminde, kazasında ve kaderinde  :  "Onlar Müslüman olacaklar" şeklindedir. Böylece başlamış oldukları yere dönmüş oldular.

2) İkinci mâna şudur  :  "Onlar taatten yüz çevirecekler." Bu mânayı Buharî´nin Sahih´inde tahric ettiği şu hadis te´yid eder  :  "Siz, dirhem ve dinar toplayamadığınız zaman ne yapacaksınız " demişti. Kendisine  :  Bunun olacağını nereden biliyorsun denildi.

"Evet, nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal´e yemin olsun, bunu sadık ve masduk (  doğru söyleyen ve söylediğinde İlahî tasdike mazhar olan) zatın sözünden naklediyorum!" dedi. Kendisine yine soruldu  :  "Bu niye olacak "

"Allah´ın haramı, Resulü´nün zimmeti (  garantisi) ihlal edilir. Allah da ehl-i zimmenin kalbine katılık verir. Onlar da ellerindekini vermezler."

Sadedinde olduğumuz hadisle ilgili olarak, İbnu Deybe de şunu kaydeder  :  "Bu hadiste henüz vukua gelmemiş, fakat ilm-i İlahî´de mevcut olan şeyin ihbarı var. Resulullah, istikbalde olacak vak´ayı, olmuş bir hadiseyi haber verme üslubuyla (  mazi fiiliyle) beyan etmektedir. Bu üsluba, hadisenin kesin şekilde vukuunu ifade etmek için başvurulur. Hadisenin vukuundan önce bildirilmesinde Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın peygamberliğinin delili mevcuttur. Keza bu hadiste, Hz. Ömer´in Hıristiyan kâfirlerine cizye borcu yüklediği ve miktar tayin ettiği hususunda da delil mevcuttur."[113]



ـ4793 ـ21ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ عَرْشَ إبْلِيسَ عَلى الْبَحْرِ، فَيَبْعَثُ سَرَايَاهُ فَيَفْتِنُونَ النَّاسَ، وَأعْظَمُهُمْ عِنْدَهُ مِنْزِلَةً أعْظَمُهُمْ فِتْنَةً، يَجِئُ أحَدُهُمْ فَيَقُولُ فَعَلْتُ كذَا وكذَا. فَيَقُول  :  مَا صَنَعْتَ شَيْئاً. ثُمَّ يَجِئُ أخَرُ. فَيَقُولُ  :  مَا تَرَكْتُهُ حَتّى فَرَّقْتُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ امْرَأتِهِ فَيُدْنِيهِ مِنْهُ وَيَلْتَزِمُهُ. فَيَقُولُ  :  نَعَمْ أنْتَ[. أخرجه مسلم .



21. (  4793)- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "İblis´in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip  :  "Şunu şunu yaptım!" der. İblis  :  "Hiçbir şey yapmamışsın!" der. Sonra bir diğeri gelip  :  "Ben falanı(  n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!" der." [Müslim, Münafikûn 66-67, (  2813).][114]



ـ4794 ـ22ـ وعن أبى الْبخترى. قال حَدَّثنِى من سمع النبي # قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  لَنْ يَهْلِكَ النَّاسُ حَتّى يَعْذُروُا، أوْ يُعْذِرُوا مِنْ أنْفُسِهِمْ[. أخرخه أبو داود.ومعنى »يَعْذِرُوا« أى يهلكهم اللّه حتى تكثر ذُنُوبَهُمْ وعيوبهم فتقوم الحجة عليهم ويتضح لهم عذر من يعاقبهم .



22. (  4794)- Ebu´l-Bahterî anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinleyen bir zatın bana anlattığına göre Resulullah demiştir ki  : 

"İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır." [Ebu Dâvud, Melahim 17, (  4347).][115]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste, sahabi müphem kalmış ise de, İbnu Cerîr et-Taberî´nin tefsirinde Abdullah İbnu Mes´ud olduğu belirtilmiştir. Hadisin bu ikinci veçhinde, Abdullah bu hadisi Resûlullah´tan nakledince, "Bu nasıl olur " diye sorulmuş, o da şu ayeti okumuştur  :  (  Meâlen  :  ) "Kendilerine azabımız geldiği zaman çağırışları "Biz hakikaten zalimlerdendik" demelerinden başka (  birşey) olmadı" (  A´raf 7).

2- Hadiste, özür fiilinin iki farklı kullanışı sebebiyle ravinin tereddüdüne yer verilmiştir. Ancak mânaya farklılık tesir etmemektedir.[116]



ـ4795 ـ23ـ وعن سلمة بن ا‘كوع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ سَلَّ عَلَيْنَا السَّيْفَ فَلَيْسَ مِنَّا[. أخرجه مسلم .



23. (  4795)- Seleme İbnu´l-Ekva radıyallahu anh anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim bize kılıç kaldırırsa bizden değildir." [Müslim, İman 162, (  99).][117]



ـ4796 ـ24ـ وعن أبى مُوسى وابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهم قا  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ حَمَلَ عَلَيْنَا السَِّحَ فَلَيْسَ مِنَّا[. أخرجه الشيخان والترمذي. وأخرجه النسائي عن ابن عمر فقط.قوله  :  »فليسَ منا« أى إذا حمله على المسلم لكونه مسلماً فليس بمسلم. فأما إذا حمله لغير ذلك فمعناه ليس مثلنا وليس متخلقاً بأخقنا وأفعالنا .



24. (  4796)- Ebu Mûsa ve İbnu Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kim bize karşı silah taşırsa bizden değildir." [Buharî, Fiten7; Müslim, İman 163, (  100); Tirmizî, Hudûd 26, (  1459).][118]



ـ4797 ـ25ـ وعن عبْدِاللّهِ بنِ الزبير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ شَهَرَ سَيْفَهُ ثُمَّ وَضَعَهُ فَدَمُهُ هَدَرٌ[. أخرجه النسائي.»الهَدَرُ« الذي يطلب بثأره.



25. (  4797)- Abdullah İbnu´z-Zübeyr (  radıyallahu anhüma) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kim kılıcını çeker sonra koyarsa kanı hederdir." [Nesâî, Tahrîm 26, (  7, 117).][119]



AÇIKLAMA  : 



1- Son üç hadis birbirine yakın hükümler taşımaktadır  :  Bir mü´minin, bir başka mü´mine silah çekmesi haramdır. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu yasağı farklı üsluplarla ifade buyurmuşlardır. Zira silah çekmek, silah taşımak, silah kaldırmak gibi tabirler umumiyetle vuruşmayı, mukateleyi ifade ederler.

2- "Bizden değil" ifadesi iki suretle açıklanmıştır  : 

1) Silahı, Müslüman kişiye" "Müslüman olduğu için kaldıran" Müslüman değildir. Burada Müslümana silah çekmeyi helâl addetme vardır. Haramı helal addetmek küfürdür. Bu mânada silah çeken tekfir olunur. Sırf silah çekmesi sebebiyle tekfir olunmaz.

2) Bizim yolumuzda değil, bizim sünnetimiz üzere değil; çünkü bizim sünnetimizde Müslümanın Müslümana silah çekmesi yoktur, helal değildir. Müslümanın Müslümandan yardım görme hakkı vardır. Müslüman kişi, Müslüman kardeşi yolunda mukâtele etmekle mükelleftir, onu öldürmek veya onunla kavga yapmak için silah çekerek korkutma hakkına sahip değildir.

Selef uleması, bu çeşit haberlerin te´vilsiz olarak, ıtlakı üzere beyan edilmesini, zecrin daha beliğ, daha müessir olması için gerekli görür. Süfyân İbnu Uyeyne, bu çeşit hadisleri, zahirinden başka mânaya tev´il etmeye karşı çıkarak  :  "Onun mânası bizim yaptığımız gibi değil" derdi. Ona göre, zikredilen vaide, ehl-i haktan baği (  eşkiya) olanlara karşı silah çekenlerin girmez. Bağilere ve haksız kavgayı başlatanlara silahla karşı koymak caizdir.[120]



FİTNENİN VASIFLARI  : 



Buraya kadar kaydettiğimiz hadislerde, muhtelif fitnelerin vasıfları dağınık olarak zikredilmiştir. Ancak, bunların birkısım açıklamalarla birlikte sistemli olarak topluca zikrinde fayda umuyoruz.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), kendisinden sonra ortaya çıkacak fitneleri haber verirken bunların ana vasıflarını belirtmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, fitne, fesat, anarşi gibi beşerî münasebetlerde ortaya çıkan bozulmalar, içtimâî hayatta gelişmiş olan birtakım kötü şartların tabî bir sonucudur, içtimâî bir marazdır.

Öyle ise bu şartlar cemiyette gelişip hakim duruma geçince bunların ferdî davranışlarda tahrîk edeceği menfî tezahürleri önceden tahmin edilebilir neler olacağı söylenebilir. Bu sebeple fıtrat kanunlarına, insanların tâbi olduğu beşerî ve içtimâî kanunlara marifet ve vukuf kesbeden kimseler, bunları önceden söyleyebilirler. İnsanlar şöyle yaparlarsa arkadan şu durumlar ortaya çıkar, böyle yaparlarsa bu durum ortaya çıkar diyebilirler. Kur´ân ve hadiste bunun pek çok örnekleri vardır. Kur´ân-ı Kerim´de "sünnetullahın tebdil edilip değiştirilemeyeceğini" (  Ahzâb 62, Fâtır 43, Feth 23) belirten ayetler bunu ifade ederler. Cemiyetlerin ve insanlığın geleceğine dair isabetli tahminler yapan hakîm ve feylesofların varlığı bu söylediklerimizin doğruluğuna yeterli bir şahittir.

İşte, vahye mazhar olan Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), insan fıtratını bizzat yaratmış, belli kanunlara bağlamış olan Cenab-ı Hakk´ın irşad ve ilhamıyla bunları beyan etmiştir. Vefatından günümüze kadar geçen 1400 yıllık zaman içerisinde cereyan eden hadiseler onun hiçbir sözünü tekzib etmemiştir.

Sözü daha fazla uzatmadan Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ in, kendisinden sonra çıkacak fitnelerin sıfatlarıyla alâkalı ihbaratına geçebiliriz. Ancak, şu hususu bir kere daha belirtelim ki, kaydedeceğimiz evsafın hepsini, her fitnede tam olarak aramak gerekmez. Zîra, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hadislerinde "elfitne" değil "el-Fiten" yani sadece bir fitne değil, fitneler mevzubahistir. Öyle ise bu sıfatlardan bazan biri, bazan birkaçı, bazan da hepsi görülebilir.[121]



1- Fitne Yavaş Gelişir


Yer yer temas ettiğimiz üzere, fitne içtimâî bir hadisedir. Hiçbir içtimâî hâdise fevrî ve ani bir şekilde zuhur etmez. Belli bir gelişme devresinden geçtikten, belli bir vetireyi takip ettikten sonra ortaya çıkar. Tıpkı bir bitki gibi, onun da bir tohumu vardır. Bu tohumun gelişip meyve vermesi için toprak, su, ısı, ışık gibi çevre şartlarına ihtiyaç vardır. İşte itikadî, ahlakî, iktisâdî, her çeşit beşerî ve içtimâî bozukluklarla beslenip gelişen fitne de kemaline erdiği zaman basit bir sebeple ortaya çıkar. Onun bu zuhuru, yevmî birkısım amillere bağlanabilir. Bu amiller fitneye sebep olmakla suçlanıp mücrim ilan edilebilir. Halbuki, aslında "bu mücrim amil" bardağı taşıran son damla rolü oynamıştır. Fitne ile "o mücrim amil" arasındaki münasebeti, belli bir ölçüde mukarenet veya beraberlik tabirleriyle ifade edebiliriz. Ama sebep ve illet olarak ileri süremeyiz. Bunu söylemek ya -günümüz siyasî hayatında yapıldığı gibi- tecahül veya mualata (  demagoji) veya gerçekten içtimâî hadisata yön veren temel prensibi bilmemekten ileri gelir. Eğer yıllarca, çeşitli hocaların hizmetiyle, feyziyle kendini yetiştirip mühendis olan bir kimsenin bu payeyi elde etmesindeki bütün şeref ve minnetin, mezuniyet töreninde kendisine mühendislik diplomasını veren en son şahsa ait kabul edilmesi makul bir davranış mıdır diye sorsak, herkesin "hayır" diyeceği şüphesizdir. İşte, o mücrim amilin içtimâî kargaşadaki rolü, bu kimseye diplomayı veren son merciin rolü gibidir.

4767 numarada kaydettiğimiz hadis bu söylediğimizi te´yid eder. Mevzubahs olan rivayete göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin gelişmesini şöyle açıklar  :  "Fitne insanların kalbine (  birden atılmaz). Hasır misali çöp çöp konur, örülür. Hangi kalbe bundan içirilse (  yani ferdin istek ve iradesi ile tam bir şekilde girerse, bulaşırsa,) onda siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse onda beyaz bir leke hasıl olur.

"Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin amillerinden olan "emanetin kalkışı" ile alâkalı bir açıklamasında, kalpteki bu tedricî değişmeyi daha vazıh bir üslubla tekrar ele alır ve bazı temsillerle zihinlere yerleştirmeye çalışır. Huzeyfe´nin naklettiği bu rivayet Buharî ve Müslim´in ittifak ettiği hadislerdendir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurur ki  :  "Emanet (  din duygusu, adalet, emniyet) insanların kalplerinin derinliklerine iner (  fıtrî olarak onlarda vardır). Sonra Kur´an ve sünnetten aldıkları bilgilerle bunu beslerler, kuvvetlendirirler. Emanetin kaldırılmasına gelince, (  bu da yavaş yavaş olur, şöyle ki  :  ) Kişi uyur (  fesada bulaşma nispetinde emanet(  ten bir miktarı) kalbinden alınır. Öyle ki, emanetin yeri, rengi uçmuş bir yanık izi gibi küçük bir lekeye döner. Kişi bir kere daha uyur, (  cemaatten geri kalan da) alınır. Bu sefer geride, senin ayağının üzerinden yuvarlanan kor taneciğinin hasıl ettiği kabarcık gibi bir iz kalır. Bu kabarcık nasıl ki boştur, sana te´sir etmeden söner gider, (  aynen öyle de emanetten kalan iz de yaşayışa hiç bir tesir icra etmez). Böylece insanlar alışveriş (  ve günlük yaşayışlarına) gitmek üzere müşkil bir günün) sabahına erişirler. Hemen hemen hiç kimse emaneti eda etmez (  dinin istediği şekilde yaşamaz). Zamanla iyiler o kadar azalır ki) parmakla gösterilmeye başlanır ve "Falanca yerde emin bir adam varmış" denir. Bir kimse lehinde "Ne akıllı, ne nezaketli, ne civanmert kişi" diye medh ü sena edilir de o adamın kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmaz."

Aynî, bu hadisi izah ederken hadiste, emanetin önce bir zümreden (  kavm), sonra bir başka zümreden, azar azar, kısım kısım, bir zamandan öbür zamana -dindeki fesat derecesine göre- alınacağının ifade edildiğini dile getirir ve açıklamasını şu şekilde noktalar  : 

"Emanetin azar azar gitmesiyle kalp ondan tamamen boşalır. Emanetten bir parça gidince, nurunu da alır götürür, onun yerini yanık izi gibi zulmetten (  karanlıktan) bir benek alır. Bundan bir parça daha gidince, oradaki karanlık (  büyüyerek) yanık kabarcığı gibi olur. Bu hemencecik kaybolmayan, kısmen sabitleşen bir izdir. Hadiste, kalpte yerleşen nurun bilahere birbiri ardınca kısım kısım çıkarak kaybolup gitmesi, ayak üzerine yuvarlanan kor parçasına benzetilir. Kor gider, fakat yerinde yanık kabarcığı bırakır."[122]



2- Fitne Bir Kere Çıktı Mı Sonu Gelmez


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in, fitneye karşı fazlaca uyarıda bulunmasının sebeplerinden biri de herhalde onun ortadan kalkmayan bir vasfa sahip olmasıdır. Hadislerin beyanından anlaşıldığına göre, herhangi bir yerde, herhangi bir sebeple ne çeşitten olursa olsun bir fitne çıktı mı artık onun açtığı yara bir daha kapanmayacaktır. Fitne, yatışsa, heyecanını yitirse ve sönse bile içtimâî bünyede açılan yaranın izi silinmemekte, kalpler eski berraklık ve sâfiyetine bir daha kavuşamamaktadır. Resulullah, bunu bir hadislerinde  :  "Ümmetim arasına kılıç girdi mi, artık kıyamete kadar bir daha kaldırılmaz" diye ifade eder. Fitne ile hasıl olacak fenalığın -küllenmesine rağmen sönmeyen bir kor gibi- sulh ve sükunete rağmen devam edeceğini Huzeyfe tu´bnu´l-Yemân´ın bir rivayetinde açık olarak görmekteyiz. Daha önce tam olarak kaydettiğimiz bu rivayette, Huzeyfe, bu şerden sonra tekrar hayır mı diye sorunca Hz. Peygamber, mevzumuzu alâkadar eden şu ilgi çekici cevabı verir  :  "Evet gelecek. Ancak bu hayır bulanık olacak." Rivayetin Ebu Dâvud´daki bir veçhinde  :  "Bu yerden sonra bulanık bir sulh (  hüdne) var" denilir. Hadisin bütün vecihlerinde yer eden "bulanık" kelimesiyle tercüme ettiğimiz kelimenin aslı "dahan"dır.

Şârihler, aslen küdûred, yani bulanıklık mânasına gelen bu tabirin açıklanmasına ayrı bir yer verirler. Aliyyu´l-Kâri, şerden sonra gelecek hayrın, diğer bir ifade ile fitneden sonra teessüs edecek sulh ve sükûnun hile, nifak ve hiyanet içerisinde devam edeceğini ifade eder ve devamla  :  "Şu mâna dahi muhtemeldir; fitneden sonra insanların, emîr olarak başa geçirilen kimsenin etrafında toplanmaları kerhendir, gönül rızasıyla değildir, isteyerek değildir" der.

Zemahşerî, el-Fâik´da Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in zahirî salâh altında bâtınî fesadın devam edeceğini ifade etmek maksadıyla böyle bir misal verdiğini söyler.

İbnu Hacer, dahan kelimesine kin (  hıkd), kusur, kalpdeki fesad mânalarının verildiğini ve her üç mânanın da birbirine yakın olduğunu belirttikten sonra şunu söyler  :  "Hadis, şerden sonra gelen hayrın halis bir hayır olmayacağına, bilakis nakıs ve bulanık bir hayır olacağına işaret etmektedir." İbnu Hacer açıklamalarına devamla, Ebu Ubeyd´in şöyle dediğini kaydeder  :  "Bu hadisteki muradı bir başka hadis açıklamaktadır  :  Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bir diğer sözü şudur  :  "İnsanların kalpleri bir daha eski halleri üzerine rücû etmez."

İbnu Hacer, bu açıklamalardan sonra  :  "Sanki mâna, "insanların kalbi artık birbirine karşı halisâne olamaz" gibidir" der.

Nevevî´nin açıklamaları da İbnu Hacer´den kaydettiklerimize benzer.[123]



3- Giren Çıkamaz


Birkısım hadisler, mü´mini fitneye karşı uyarma vazifesini yapmak için, onun ölümü aratacak kadar kötülüğünü ortaya koyarken, bir de, bir girenin bir daha çıkamayacağı yönünün bulunduğunu belirtmektedir. Bu artık o fitnenin iradeleri yenen menhûs zevkinden midir, yoksa fitne teşkilatının (  zîra az ilerde bir teşkilat olma durumuna temas edilecektir) baskısı sebebiyle midir, daha başka sebeplerden midir, bu nokta belirtilmiyor. Ama netice şudur  :  Fitneye giren çıkamıyor. Ebu Hüreyre haber vermektedir  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki  :  "Sağır, dilsiz, kör bir fitne olacak. Kim ona yaklaşırsa, o da bunu kendine çekecek..." Şarihler, bu hadisten fitneye girenlerin hakla bâtılı ayırmaktan uzak kalacaklarını, kendilerine yapılan nasihata, emr-i bi´lma´rûf ile nehy-i ani´lmünkere kulak vermeyeceklerini, hakkı söyleyenlerin bela ve cefalara mâruz kalacağını, fitneye bir parça meyledenleri kendisine şiddetle çekeceğini vs. anlamaktadırlar. [124]



4- Fitne , Fikrî Gruplaşmadır


Bazı hadislerden Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ümmetin dikkatini çekmeye çalıştığı büyük fitnelerin dine zıt olan fikrî cereyanlar sebebiyle ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Burada "dine zıt" kaydını bilhassa tebarüz ettirmek isteriz. Zîra, gayesi Allah´ın rızasını tahsil, hedefi dine hizmet, sünneti ihya olan ve davranışlarında, düşüncelerinde Kur´an ve sünnetin düsturlarından ayrılmayan bir kısım dinî gruplaşmalar her devirde olagelmiştir ve olacaktır da. Hak mezhepler, hak tarikatlar bu söylediğimize misaldir. Birbirlerine hasmane tavır almadıkları, hayırda yarışma vasfını kaybetmedikleri müddetçe bu çeşit gruplaşmaların Kur´an ve sünnetin ruhuna aykırı olmayıp, bilakis muvafık düştüğünü belirterek mevzumuzla alâkalı hadisi kaydediyoruz  : 

Hz. Peygamber şöyle buyurur  :  "Fitne insanların kalbine hasır misali çöp çöp konur. Hangi kalbte, bundan içirilirse onda siyah bir nokta hasıl olur, hangi kalp de bunu reddederse onda da beyaz bir leke hasıl olur. Böylece (  cemiyetin fertleri) iki gruba ayrılır. Bir grubun kalbi düz (  ve parlak) bir taş gibi beyazdır. Bunlara arz ve semavat baki kaldıkça fitne zarar vermez. Diğer grubun kalbi siyahtır, bulanıktır, tıpkı (  ateşte) kararmış tencere gibidir. Ne iyiyi iyi, ne kötüyü kötü kabul eder (  cemiyetin hiçbir mânevî değerlerini tanımaz). Hevayı nefsinden kendisine ne telkin edilirse onu bilir..."

Burada, belli bir fikir sistemi, belli bir görüşe şartlanan insanların tasvir edildiği pek açıktır. Zîra batıl gruplaşmalara dahil olan kimseler için, kendi sistemlerinin, kendi teşkilatlarının iyi dediği dışında iyi, kötü dediği dışında kötü mevcut değildir. Veya bunun dışında bir değer kabul etme hürriyetine sahip değildirler. Hadisteki "hevayı nefsinden ne telkin edilirse" cümlesini, "teşkilattan ne telkin edilirse" şeklinde anlamamıza hiçbir mani yoktur. Çünkü, İlahî ölçülerle değerlendirilmeyen ve ona zıt düşen her şey "heva"dır, bu kimden gelirse gelsin farketmez. Hatta Kur´an-ı Kerim´de böylelerinin "hevasını ilahlaştırmakla" itham edildiğini görürüz[125].[126]



5- Yalan Artar


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), zina, hırsızlık, içki gibi fenalığı herkesçe müsellem olan içtimâî afetlerden de beter ilan edip mü´-min ve Müslümanlık vasfı ile bağdaştıramadığı yalan (  ve iftiranın) fitne zamanında son derece artacağına dikkat çekiyor. Yüzde doksanı yalana dayanan günümüz siyasî hayatının hakiki değerlendirmesini mü´minlerin isabetle yapabilmesi için Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ikazına da muhtacız. Zîra hemen hemen yalan ve iftira üzerine oturtulmuş olan günümüz siyasetinin girmediği Müslüman aile kalmamıştır.

Hz. Peygamberin kıyamet fitnesi zuhur ettiği zaman artacağını haber verdiği "herc"in ne olduğu sorulunca, İbnu Mes´ud´dan gelen bir rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı vermiştir  :  "el-Katlu ve´lkizbu" yani "artacak olan herc´ten maksad haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemektir."[127]



6- Gerçeklerin İstismarı


Fitne hakkındaki bazı hadislerde, fitne hengâmında, fitnecilerin hep yalan dolanla, batıl sözlerle hareket etmeyip, birkısım gerçeklere de yer verecekleri, daha doğrusu, birkısım hakikatları suret-i haktan görünerek kendi batıl davaları lehine istismar edecekleri beyan edilmektedir.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu noktayı, ümmeti için en ziyade korktuğu üç şeyden birini "Kur´an-ı Kerim´i bilen münafık" olarak ifade ederek tebarüz ettirir. Bu hususu işleyen muhtelif hadislerden biri şöyledir  :  "Ben ümmetim için ne mü´minden ne de müşrikten korkarım. Zîra mü´mini, onun imanı kötülük yapmaktan alıkoyar müşriği de küfrü durdurur. Fakat bütün korkum, âlim olan münafıktandır. Hoşunuza gidecek, te´yid edeceğiniz şeyleri söylerler, size zarar verecek işler yaparlar." Hz. Peygamberin mükerreren ifade ettikleri endişe, saf Müslümanların, masum ve iyi niyetli kimselerin, cazip ve parlak sözlerle münafık, ikiyüzlü, tahripkâr, fitneci kimselerce aldatılmasıdır. Bu meseleye en canlı misal, Hz. Ali ile Haricîler arasında cereyan eden bir konuşmadır. Haricîler, halife ve hükümdarın varlığına lüzum olmadığı hususundaki akidelerine delil olarak, Kur´an´dan iktibas ederek "Lâ hükme illâ lillah" yani "Hüküm ancak Allah´ındır" cümlesini kendilerine slogan yapmışlardır. Hz. Ali, bunu işitince şu cevabı verdi  :  "Bu, doğru bir sözdür. Ancak bâtıl adına söylenmiştir."

Sadece Haricîler değil, ta Abdullah İbnu Sebe ile başlayıp Karmatîler, Rafizîler, İsmailîler vs. günümüze kadar devam eden bütün fitne hareketleri dinî sloganlarla ortaya çıkmışlardır. Kur´an´ı inkâr değil istedikleri şekilde te´vil ederek cahilleri aldatmışlardır.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), "Kur´an´ı bilen münafık" tehlikesine karşı yaptığı uyarı ile, bu canipten gelecek fitnelere parmak basmış olmaktadır. Dindarlığı laftan ibaret kalıp, amele intikal etmeyenlerin durumundan az ileride ayrıca söz edeceğiz.[128]



7- Herkes Kendi Görüşünü Beğenir


Hadislerde zikredilen fitne alametlerinden biri de, herkesin kendi görüşünü benimsemesidir. 4758 numaralı hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) mü´minin cemiyet hâdiselerine karışmayarak, kendi hanesine çekilmesini gerektiren durumları sayarken, bilhassa rey sahiplerinin sadece kendi reylerinden (  görüşlerinden) hoşlanmasını (  yani -ulemanın açıklamasıyla- Kitap, sünnet ve icma tarikiyle gelen hükümlere bakmaksızın, Sahabe ve Tabiin gibi selef-i salihine uymayı terkederek, kendi hevasına göre hüküm yürütmesini) de zikreder.[129]



8- Cehalet Artar


"Oku" emri ve kalemin övülmesiyle başlayan İslam´ın en ziyade ehemmiyet verdiği şeylerden biri ilimdir. Mü´min için, imandan sonra ilim gelmelidir. Dini yaşamak, korumak, düşmana galebe çalmak, vs. hep ilimle mümkündür. Hakiki ilmin olduğu yerde din vardır. İman vardır. Allah korkusu vardır. Kur´an-ı Kerim  :  "Kullar arasında Allah´tan en ziyade korkanların ilim sahipleri" (  Fatır 28  ) olduğunu bildirir. İçki, kumar, ihtikar, zina, yalan, sefalet, fakirlerin ezilmesi gibi bütün içtimâî bozuklukların temelinde Allah korkusunun yokluğunun yatmakta olduğunu kim inkâr edebilir Ayet, Allah korkusunu ilme bağladığına göre, düzensizliğin olduğu yerde ilmin kalkmış, cehaletin artmış olması gerekir. Nitekim, muhtelif hadislerde bu husus, herhangi bir tekellüf ve dolaylı ifadeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde açık olarak beyan edilir  :  "Kıyametten önce gelecek fitne devrinde ilim gider, cehalet gelir..."[130]



9- Şaşkınlık


4767 numarada kaydettiğimiz Huzeyfe hadisinden çıkaracağımız bir diğer hüküm, fitne zamanında insanların hakkı batıldan ayırma hususunda geçirecekleri şaşkınlıktır. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından fitnenin kör ve sağır olarak tavsifi, alimlerin, birkısım fitne esnasında insanların şaşkınlık içerisinde kalarak sağduyuları ile hareket edemeyecekleri yorumuna varmalarına sebep olmuştur. Hatta Huzeyfe´ den Üsdü´l-Gâbe´de gelen bir başka rivayette, Huzeyfe´nin sözkonusu durumu "fitnenin en dehşetlisi" olarak tavsif ettiğini görürüz  :  "Bir adam Huzeyfe´ye "hangi fitne daha fenadır " diye sorunca şu cevabı verdi  :  "Sen hayır ve şer her ikisine birlikte maruz kaldığın zaman hangisini tercih edeceğini bilememendir."

Aslında insanlar mükerremdir, fıtratı icabı hakkı, doğruyu arar. Üstelik Müslümanların ferasetleriyle, imanın verdiği sağduyu ve sezgi hakkı ile temyizde zorluk çekmeyecekleri Hz. Peygamber tarafından müjdelenmiştir  :  "Mü´minlerin ferasetinden kaçının. Zîra onlar, Allah´ın nuru ile görür." Bu hadisin, bir ayeti (  Hicr 75) tefsir sadedinde irad edildiği de gözönüne alınınca, insanlardaki sağduyunun ehemmiyeti anlaşılır. Bütün bunlara rağmen, fitnenin vasıflarından biri olarak hakla batılı tefrik ettirmeyecek umumî bir şaşkınlığa dikkat çekilmesi, o sırada yaşanacak şartların ağırlığını vurgulamayı gaye edinmiş olmalıdır. Söylediğimiz gibi bu şaşkınlık, bu mefluciyata fitnenin, insanın iradesini elinden alan bir baskı ve korku gücüne sahip disiplinli bir teşkilat eliyle yürütülmesinden midir, yoksa büyük güce sahip propaganda merkezlerinin efkâr-ı umumiyeyi iğfal etmesinden midir kesin bir şey söylenemez. Zamandan zamana mekandan mekana bunlardan biri veya bir başkası veya hepsinin birden rol oynayabileceği açıktır.[131]



10- Din-Sultan Ayrılığı  : 


İslam dini, dünya işleriyle ahiret işlerini birbirinden ayrı mütalaa etmez. Mü´minin beşerî hayatını ilgilendiren her şey, aynı zamanda dini de ilgilendirir. Bu sebeple şu ameller dinî, şu ameller gayr-ı dinî denemez. Fıkıh kitapları mü´minin amellerini dinî ameller dünyevî ameller diye ayırmaz; ibadat, muamelat vs. şeklinde ayırır ve muamelât zımnında zikrettiği ticaret, ziraat, nikah gibi meseleleri de, ibadat zımnında zikrettiği namaz, oruç gibi meselelerle aynı değerde dinî kabul eder. Zîra hepsi hususunda İlahî emirler, İlahî ölçüler gelmiştir.Sözgelimi, sathî bir nazarla, namaz ve oruca nisbetle gayr-ı dinî olduğu söylenebilecek bir nevi vergi olan zekat ile namazı Kur´an-ı Kerim, çoğu kere yan yana ve beraber zikreder  :  "Namaz kılın, zekat verin" der.[132]

Hz. Pegyamber daha da ileri giderek, farzlara riayet eden bir Müslümanın, haram olmayan her çeşit günlük muamelâtının, uyumak, yemek yemek ve hatta zevcî muamelede bulunmak nevinden olsun, hepsinin ibadet olacağını söylemiştir.

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam´da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik vazife ve mesuliyetlerden kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur  :  "İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (  Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (  ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah´ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan ve kitap birbirinden ayrılacaktır. Sakın sakın siz Kitap´tan ayrılmayın. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (  emîr) olarak geçecek ki, (  kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler." Cemaatten bazıları sordu. "Ey Allah´ın Resûlü! Pekâla ne yapalım " Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Hz. İsa´nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (  fakat dinlerinden dönmediler). Allah´ın taati uğruna ölmek Allah´a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

Bu ihbarlar, İslam tarihinde, değişik beldelerde, farklı zamanlarda kerratla vaki olmuştur. Ahirzamanda çıkıp dinden kopacak umerayı (  idarecileri) tanıtma maksadıyla irad buyrulan bir diğer hadiste şöyle buyurulur  :  "(  Benden sonra) birkısım umera gelecek. Onların batıl sözlerine itiraz edilemez. Bunlar kendilerini şapır şapır ateşe atarlar. Dalalet ve ateşe gitmede birbirlerini takip ederler." Hadisi rivayet eden Hz.Muaviye (  radıyallahu anh), halkın itiraz etmesi gereken gayr-i adil bir hükmü, aynı camide aynı cemaate üç cuma üst üste hutbede tekrar eder. Üçüncü seferinde bir itiraz yükselince, kendisinin o zümreden olmadığına hükmederek sevinir ve itiraz eden kimseye iltifatta bulunur.[133]



11- Din Lafta Kalır


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in haber verdiği fitne devri gelince din bir isim, resim ve şekilden ibaret kalacaktır. Bir kısım rivayetlerden anlaşılan budur. Dinî emirlerin talim, tatbik ve icralarının gerçekleşmesi için gerekli olan vazifelerin ihmali ve hazırlanması icabeden şartların terki halinde lüzumlu olan müeyyide ortadan kalkınca dinin şekilden ve laftan ibaret kalacağı açıktır ve tabiî bir sonuçtur.

Nitekim hadisler birkısım fitneleri çıkaranların talim ve terbiye gibi her çeşit dinî formasyondan mahrum gençlerden oluşacağını haber verir. Bunlardan, Hz. Ali´nin rivayet ettiği mühim bir tanesinde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), şöyle haber verir  :  "Ahirzamanda öyle bir zümre zuhur edecek ki, bunlar yaşça genç, akılca kıttırlar. Bunlar konuştukları zaman mahlukatın en hayırlı sözünden (  yani Kur´an-ı Kerim´den ve hadis-i şeriften) bahsederler. Kur´an-ı Kerim´in kendi lehlerine olduğunu zannederler. Halbuki kendilerinin aleyhinedir. Ancak imanları gırtlaklarından öte geçmez. Okun hedefi delip geçmesi gibi, dine girip çıkarlar."

Yani bugünün tabiratına dökecek olursak, hadisin haber verdiği güruh, sistemli ve köklü bilgilerden mahrum, bir kısım sloganlar ezberletilmiş, akıldan çok his ve heyecana tabi, düşüncesi kıt gençlerdir. Bunlar kendilerine telkin edilip ezberletilen sloganlarla heyecana gelip, tahrik edilirler. Sloganlar ise, en dindar kimselerin bile hoşuna gidecek güzel sözlerdir. Kur´andan bir ayet, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den bir hadistir. Ancak, bu sloganların yaşayışlarına tesiri yoktur. Şarihlerin belirttiği üzere, bunlar lafta inandıklarını söylerler, kalpleriyle inanmazlar. Zahiren güzel sözler söylerler, hakikat-ı halde söylediklerine muhalif hareket ederler.

Şu hadiste ise bunların asıl maksatlarının dünyalık (  mal, mevki, şöhret, iktidar vs.) olduğu, dini ise, bu maksatla istismar için ağızlarına aldıkları daha sarih olarak ifade edilmektedir  :  "Ahirzamanda bir grup insan türeyecek ki, bunlar dinle dünyayı talep edecekler. İnsanlara karşı yumuşak (  dindar, dünyayı terketmiş) görünmek için koyun postuna bürünürler. Dilleri şekerden tatlıdır. Kalpleri ise, canavarların kalbi gibidir. Allah onlara şöyle der  :  "Bana karşı laubalilikte mi bulunuyorsunuz! Şanıma ve azametime kasem olsun ki, ben onlara, kendilerinden (  çıkaracağım) öyle bir fitne göndereceğim ki, (  değil fiilen fenalıkları işleyenler) içlerindeki iyiler bile şaşkına dönecekler (  ne def edebilecekler, ne de ondan paçalarını kurtarabilecekler)."[134]



12- Dinin Tatbikatı Zorlaşır


Ahirzaman fitnesinin, hadislerde ifade edilen en bariz ve en mühim vasıflarından biri, dine karşı olmasıdır. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın geleceğe ve bilhassa Deccal fitnesine ait ihbarlarda kullandığı teşbihli üslup ve ifadelerden şöyle bir mâna çıkarmak mümkündür  :  Ahirzamanda ortaya çıkacak birkısım beşerî (  hümanist) görüşler ve değerler, dinin yerini almaya çalışacaktır. Kendisine resmen din demese bile ortaya atacağı sistemi, kurmaya çalışacağı nizamıyla akide nokta-i nazarından aynen bir din hüviyetini alacaktır. Öyle bir din ki, kendi dışında kalanlara hayat hakkı tanımayan, diğer dinlerde mevcut olan kendini hak başkalarını batıl ilan eden kıskançlık ve taassuba fazlasıyla sahip yeni bir din. Bu yeni din beşer üstünde mevcut her çeşit İlâhî sultayı kaldırmak amacıyla inkar-ı uluhiyeti akidesine temel yapar. Her çeşit dinî değerin yerine beşerî bir put (  heva) dikmeye çalışır. Temel ma´budu madde ve insan olan ladinî bir dindir. Nitekim, komünizmin bu mahiyette olduğu birçok müellifce vurgulanmıştır.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu beşerî, bu ârızî ve materyalist sistemin, beşerin hevayı nefsini putlaştırıp ilahlaştırmakla kalmayıp, İlahî dinle, İslamiyet ile de mücadele edip, ortadan kaldırmaya çalışacağını mü´min ile Müslüman olanları, çeşitli hakaretlere maruz bırakacağını ifade ediyor ki, bunların geçmiş zamanlarda ve hatta günümüzde aynen çıktığını söyleyebiliriz. Komünizmin girdiği yerlerde başta Müslümanlar olmak üzere bütün klasik dinlere inananların çektikleri cümlenin malumudur.

İşte Hz. Peygamber, dinini tatbik edebilmek için hakim durumdaki düşman güçlerle mücadele gibi fevkalade, fevkalbeşer şartlara maruz bu "çetin şartlar devri Müslümanı"nı takviye ve teşvik etmeye tebliğatında hususi bir yer vermiştir. "İnsanlar öyle bir devir yaşayacaklar ki, o devirde dini üzerine sabretmek, elinde ateş tutmak gibi zordur. Çünkü o devirde mü´min (  öyle hakaretlere maruz kalır ki) davarından daha zelil, (  daha haysiyetsiz) bir duruma düşer. Bu hakaret ve baskıya birçok insan dayanamaz. Zayıf olanlar, fire vererek, beş paralık menfaat için din ve mukaddesatından rüşvet verme durumuna düşer. Gündüz ve gecelerin akması öyle devir getirecektir ki, o zaman biri kalkıp alenen  :  "Bir avuç menfati için bize din (  ve mukaddesatını) kim satacak " diye sorar. Bu soruş boşa değildir de  :  "Birçokları dinlerini çok az bir dünya malı karşılığında satar."

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu zor şartlar alında dini tatbikatın diğer zamanlardakine nazaran çok daha değerli olduğunu ifade eder  :  "Herc, fitne ve insanların ahvalindeki ihtilat ve karışıklıklar zamanında ibadet tıpkı bana hicret etmek gibi büyük sevaba vesiledir." Bir başka rivayette Hz. Peygamber, fitne devrindeki şartların ağırlığını ifade için Ashabına şu hitapta bulunur  :  "Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, sizden biri emredilenlerin onda birini terketse helak olur. Fakat arkadan öyle bir devir gelecek ki, her kim, emredilenlerin onda birini yapsa kurtuluşa erecek."

4758 numarada kaydedilen hadiste, zor fitne şartlarında dinî salabetini muhafaza edebilenlere normal şartlarda yapılan ibadetin sevapça elli misli vaadedilir  :  Hz. Peygamber  :  "Siz kendi nefislerinizi (  ıslah etmeye) bakın" ayetiyle alâkalı bir soru üzerine Ebu Sa´lebe´ye yaptığı açıklama sırasında sözlerini şöyle bitirir  :  "...Zira, önünüzde "sabır günleri" var. O zaman sabır, elde ateş tutmak gibidir. O vakit, dini tatbik eden bir kimsenin (  amilin) ücreti, onun gibi çalışan elli kişinin ücretine denktir..."" "Bu onlardan elli kişinin ücreti mi " diye bir kişi sorunca, Hz. Peygamber  :  "Bizden elli kişinin ücreti" diye tasrih eder.[135]



13- İrtidat Artar


Dinin ta´lim, tedris ve tatbiki resmî himaye ve müeyyideden mahrum kalmaktan öte dindarlar baskı ve hakaretlere de maruz kalınca bunun tabii bir sonucu olarak din hususunda bilgisizlik ve sathîlik ortaya çıkacaktır. Şüphesiz, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in haber verdiği bu durumlar tesadüfi, arizî durumlar değildir. Dine karşı yürütülen bütün bu menfi durumlar, şuurlu, sistemli ve planlıdır. Öyle ise, dine karşı cehaletle birlikte, dini insanlar nazarında düşürmek maksadıyla dine karşı aleyhte propaganda da yapılacaktır.

Şu halde gerçek din bilgisinden mahrumiyete, dinle alâkalı kasıtlı yanlış bilgiler, aleyhte propaganda ve dindarlara baskı ve istihkar da eklenince insanların dinle olan bağı son derece zayıflayacak demektir. O kadar ki, bazan ferdî, bazan da kitle halinde irtidatlar, dinden çıkma vakaları olacaktır. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in fitne ile alâkalı bir kısım beyanları bu söylediklerimizi tasvir eder. Hz. Cabir (  radıyallahu anh), Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in  :  "İnsanlar bu dine kitleler halinde girdiler ve kitleler halinde de çıkacaklar" dediğini ağlayarak anlatır. Hz. Aişe´nin Müslim´de gelen bir rivayetinde de Hz. Peygamber  :  "Gece ve gündüzün akışı Lat ve Uzza´ya ibadeti getirecektir" der. Müslim´in diğer bir rivayetinde Devslilerin "Zülhalasa" adındaki cahiliye putlarını ihya edecekleri belirtilir. Lat, Uzza, Zülhalasa adlarındaki meşhur cahiliye putlarının Resulullah devrinde param parça edildiği gözönüne alınırsa, bu hadisle, insanların elleriyle yapıp diktikleri putlara, perestiş, ibadet mânasını taşıyan ta´zim ve hürmet göstereceklerinin ifade edildiği anlaşılır. Bu mânayı teyid eden bir başka hadiste  :  "Putlar tekrar dikilmedikçe kıyamet kopmaz. Bunu ilk yapacak olan da Tihâme´den bir kal´a ehlidir" denilir.

Şu rivayet, kıyamete yakın çıkacak bu dinî gerilemeleri cehle bağlar  :  "Öyle fitneler olacak ki, o zamanda birkimse, mü´min olarak sabahladığı halde, kafir olarak akşamlar. Allah´ın ilim (  vermek sureti) ile ihya edip hayatlandırdıkları müstesna (  onlar imanlarını kolay kolay kaybetmezler)." Hadiste geçen "Allah´ın ilim ile ihya ettikleri müstesna" tabiri, bu irtidatların asıl sebebinin cehalet olduğuna dair yukarıda söylemiş bulunduğumuz hususu te´yid eder.

Keza, şu müteakip rivayette zikredilen  :  "Dini fiilen tatbik etmede acele davranın.." kaydı da fitnenin çıkış sebebinin dindeki gevşeklik olduğu, fiilen, ciddî şekilde tatbik eden fertlere fitnenin zarar vermeyeceğini ifade etmektedir. "Zifiri gece karanlığı gibi çökecek fitneler gelmeden dini fiilen tatbik etmede acele davranın. (  Fitne gelince) kişi mü´min olarak sabahlar da kâfir olarak akşamlar, mü´min olarak akşamlar da kafir olarak sabahlar. Bir kısmı, çok az bir dünya menfaati mukabilinde dinini satar."

Akşamdan sabaha veya sabahtan akşama insanlarda meydana gelen bu süratli değişmelerin sadece dinî temel nasslarda, akidelerde kalmayıp beşerî vicdanlarda bulunması gereken her çeşit değerlere sirayet ettiğini muhtelif rivayetler te´yid eder. Bunlardan birinde  :  "...Kişi kardeşinin kanını, ırzını ve malını haram bilerek sabahlar da, kardeşinin kanını, ırzını ve malını helal addederek akşamlar" buyrulur.[136]



14- Zenginlik Artar


Bazı hadislerden kıyamete yakın bütün insanlara şamil fevkalade bir zenginliğin geleceği ifade edilir. Ancak bu zenginlik kıyamet alâmeti olması sebebiyle bir fitnedir, en azından bir fitnenin sebebidir. Belki de daha önce zikri geçen "refah fitnesi"dir.

Her halukarda mükerrer hadislerde kıyamete yakın, zekat kabul edecek bir kimse bulunmayacak derecede umumi bir bolluk mevzubahistir  :  "Ahirzamanda ümmetim içerisinde bir halife zuhur edecek. Bu halife malı öyle dağıtacak ki, hesabını bile tutmayacak." Buharî´nin bir rivayetinde malı hesapsızca dağıtacak olan kimse Hz. İsa´dır  :  "Hz. İsa çıkınca malı cömertçe dağıtır, ama kimse bunu kabul etmez."

Bir diğer rivayette de "Sizden birinin sadaka vermek üzere çıkıp, kabul edecek kimseyi bulamayacağı gün gelmezden önce kıyamet kopmaz" denir. [137]



15- Cimrilik Artar  : 


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), insanoğlunun madde karşısında hususi bir zaafı olduğuna fazlaca dikkat çeker. Yaratılışından gelen bir hırsla, ölünceye kadar bu tamahkârlığın devam edeceğini belirtir  :  "İnsanoğlu ne kadar yaşlansa da ondaki iki arzu genç kalır. Yaşamak arzusu ve madde arzusu." "İnsana iki vadi dolusu altın verilse bir üçüncüyü ister, onun iç boşluğunu ancak toprak doyurur."

Ondaki bu zaaf şer´î ölçülerle disiplin altına alınmaz, terbiyeden geçirilmezse birkısım içtimâî bozukluklara sebep olur. Bu mal hırsının marazî tezahürlerinden biri cimriliktir. Cimrilik ve mal düşkünlüğüne, bazı fertlere has münferid vak´alar olarak her devirde her cemiyette rastlanır ise de, bunun bir cemiyette umumi ve yaygın bir hal alması normal değildir. Böyle bir durumun bir cemiyette zuhuru, bir kısım içtimâî bozuklukların had safhaya ulaştığının delili ve alâmeti olmalıdır. Hatta Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), cimriliğin yaygınlaşma halini, emr-i bi´lmarufun fayda yerine zarar vereceği ve bu sebeple onu da terk etmeyi gerektiren bir mi´yar olarak değerlendirir  :  "..İrşad işini bırakmayın. Aksine ma´rufa uyun, münkeri nehyedin. Ancak, ne zaman mucibiyle amel edilen bir cimrilik peşinden gidilen hevesat görür, inanların (  mal, mevki gibi menfaatlere aldanarak) dünyayı ahirete tercih ettiklerine, rey sahiplerinin (  Kur´an, hadis ve icmayı bir tarafa iterek) kendi rey ve düşüncelerini beğendiklerine şahit olursan sen o zaman, kendi başının çaresine bak, başkasıyla uğraşmaktan vazgeç." 4758 numarada geçen bu hadisten, daha önce temas ettiğimiz sebeplerden ileri gelen içtimâî bozukluklarla birlikte cimriliğin de yaygınlaşacağını anlamaktayız.[138]



16- Asiller Öldürülür, Meydan Adilere Kalır


Bir kısım hadisler, fitnede rol oynayacak kimselerin, birinci derecede gençler olduğunu ifade ederken, diğer bir kısım hadisler dahi asaletli, emin, dindar kişilerin helak olacağını bunların yerini gayr-ı mûtemed, hain, çapulcu ve sefih kimselerin alacağını vurgular. Dinsultan ayrılığı, dinin devlet himayesinin dışında bırakılması, dindarlığın elde ateş tutmak kadar zorlaşması gibi birbirini tamamlayan ve takip eden vakaların gelişmesinin tabii bir sonucu olarak cemiyette ortaya çıkacak olan bu durum, 5036 numarada kaydedeceğimiz bir Tirmizî rivayetinde şöyle ifade edilir  :  "Dünyada insanların en bahtiyarlarını (  malca en zengin, yaşayışça en müreffeh, makamca en üstün, nüfuzca en kavi) en adi kimseler teşkil etmedikçe kıyamet kopmaz."

Hadiste mevzubahs edilen adiliğin neseb ve haseb yönünden olduğu, kullanılan kelimenin nesebi bilinmeyen ahlakî kemâli duyulmayan kimse mânasını da ifade ettiği şarihlerce belirtilir.

Taberânî´nin bir tahricinde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur  :  "Fuhuş ve cimrilik ortalığı sarmadıkça, emin ve güvenilir kimseler aşağılanıp, hainlere itimat edilmedikçe, "vuûl" olanlar helak olup, "tuhût" olanlar zuhur etmedikçe kıyamet kopmaz." Dinleyenler sorar  :  "Ey Allah´ın Resûlü, "vuûl" ve "tuhût" da ne demek " Cevaben  :  "Vuûl, insanların ileri gelenleridir, eşrafıdır. Tuhût ise, insanların en düşük olanlarıdır, ayak altında bulunan (  adı sanı duyulmamış) bilinmeyen kimselerdir" der. Hadisin bir başka veçhinde tuhut, adi, düşük ailelerden gelen kimseler olarak açıklanır.

Müslim´de kıyamete yakın vukua gelecek hâdiseleri tasvir eden bir rivayette, şu açıklamaya da rastlarız  :  "Geriye insanların şerirleri kalır. Bunlar (  şerlere ve şehvani hedeflere koşmada) kuşlara, (  birbirlerine zulüm ve düşmanlıkta) vahşi hayvanlara benzerler."

Hadis kitaplarında "Cibril hadisi" olarak şöhret kazanan meşhur rivayette, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) kendisine kıyamet alametlerini soran Cebrail aleyhisselam´a, diğer bazı alametler meyanında şunu da zikreder  :  "..Yalın ayak başı kabak (  halktan gelme, asaletsiz) kimselerin insanlara baş olmaları kıyamet alâmetlerindendir."

Daha önce fitnenin çeşitlerinden bahsederken kaydettiğimiz bir hadiste, refahtan hasıl olan fitneden sonra insanların, ilmi ve fikri nakıs olduğu için gayr-ı ehil, kararsız bir kimsenin etrafında toplanarak, sulha kavuşacaklarının beyan edildiğini görmüştük. Bu rivayet de fitneden sonra ehliyetsizlerin, zorla, hile ile başa geçeceklerini ifade eder.

Rivayetlerin hepsini zikretmeye gerek yok. Kaydedilenler bize gösteriyor ki, ahirzamanda çeşitli içtimâî bozuklukların neticesi olarak insanlar umumiyetle bozulacak ve kendilerine uygun olarak, bozuk kimseler başlarına geçecektir; "Her bir kabileyi (  milleti) o kabilenin münafıkları sevk ve idare etmedikçe kıyamet kopmaz."[139]



17- Fitnede Gençler Rol Oynar


Yukarıda kaydedilen bir hadiste, en azından bir kısım mühim fitnelerde, tecrübesiz ve kıt düşünceli gençlerin birinci derecede rol oynayacağı, bunların herkesçe makbul ve müsellem olan güzel sözler, ayet ve hadisten alınma parlak düsturlarla ortaya çıkacakları, ancak sözleriyle amellerinin bir ilgisinin olmayacağı belirtilmiştir.

Daha başka hadislerde de, içtimâî ve siyasî hayatta gençlerin birinci planda yer aldıkları devirlerde fitne ve fesadın, emr-i bi´lmaruf gibi şartlara göre farz-ı ayn sayılacak kadar değer kazanmış, son derece mühim bir vazifenin "terkini gerektirecek", defalarca yasaklanmış olan "ölümü isteme"yi meşru kılacak kadar ileri ölçülere varacağı ifade edilmekte, "umera çocuklardan olduğu müddetçe yeryüzünden lanetin kalkmayacağı" belirtilmektedir. Bu mânayı te´yid eden şu hadis de ziyadesiyle manidardır  :  "Kıyamet alametlerinden biri de ilmin gençler nezdinde aranmasıdır." Şu rivayet de Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´ in bu mevzudaki mühim uyarı ve tenbihlerinden biri olmalıdır  :  "Hz. Peygamber bir defasında "Çocukların emîrliğinden Allah´a sığınırım" der. Yanındakiler  :  "Çocukların emîrliği de nedir " diye sorarlar. Şu cevabı verir  :  "Onlara itaat etseniz (  dininizde) helak olursunuz Şayet isyan etseniz sizi(  n dünyanızı) helak ederler; ya malınızı, ya canınızı ya da her ikisini almak suretiyle."

Bizzat Buhârî´de gelen bir rivayette, ümmet-i Muhammed´in helakının Kureyş kabilesinden emîrliğe geçecek çocuklar (  gençler) yüzünden geleceği belirtilmiştir. Şarihler aynıyla vaki olduğunu misallerle te´yid ederler.[140]



18- Katl (  Öldürme) Vakaları Artar


Bidayette de belirttiğimiz üzere, fitnede artacağı belirtilen "herç" ölüm demektir. Şu halde fitnelerin en bariz vasıflarından biri öldürme vakalarının artmasıdır. Fitne sırasında kardeş kardeşi öldürecek demektir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), Müslümanların bu davranışlara düşmemeleri için, fitnenin bilhasa bu yönüne fazlaca dikkat çekmiştir. Pek çok hadiste görüldüğü üzere, fitneye karışmamayı ısrarla tavsiye edişten maksad, haksız yere kan dökme amellerinden korumayı sağlamaktır. "...Zîra kişi Müslüman cephesinde olduğu halde, kardeşinin malını yer, kanını döker ve Rabbine isyan eder, hâlıkını inkâr eder ve kendisine cehennem şart olur."

Fitnede, haksız yere katl vakalarının, kardeşin kardeşi öldürme hâdiselerinin çokca artacağını ifade eden hadisler çoktur. Burada daha önce 4760 numarada zikrettiğimiz hadisin bir parçasını hatırlamakla yetiniyoruz  :  "Ey Ebu Zerr, haberin ola. Ölüm insanlara öylesine çok gelecek ki, kabirler hizmetçi ve köleler tarafından inşa edilecek." Bir Sahiheyn hadisinde "herc artmadıkça kıyamet kopmaz" buyuran Resulullah, "Herc nedir " sorusuna, "Öldürme, öldürme (  katl)!" diye cevap verir.[141]



19- Teşkilatlar Adına Öldürme


Fitneyi tasvir zımnında ifade edilen en enteresan hadislerden biri 4780 numarada kaydedilen hadistir  :  "Nefsimi kudret elinde tutan Allah´a kasem ederim ki, insanlar öyle bir devir yaşayacaklar ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul niçin öldürüldüğünü bilmeyecek." "Bu nasıl olacak " diye sorulduğu zaman Hz. Peygamber şu açıklamayı yapar  :  "İşte bu herçtir. (  Buna bulaştıktan sonra) ölen de öldüren de ateştedir."

Biz bu hadisi, fitne üzerine söylenen enteresan hadislerden biri olarak tavsif ettik. Çünkü, bilhassa memleketimizin yaşamış bulunduğu durumu tasvir etmektedir. Birtakım gizli teşkilatlar tarafından yürütülen anarşik hadiselerde kullanılan şahıslar, kendilerine verilen vazifeyi yapmak zorundadır, sebebini, niçinini soramaz. Mesela halkı yıldırmayı hedef alan bir çok vakada, gelişigüzel kalabalık üzerine, otobüs durağında bekleyenlere yaylım ateşi açılmaktan çekinilmemiştir.

Teşkilatlar adına işlenen ve para mukabili adam öldüren klasik tipteki kiralık katillerden daha gayesiz katiller tarafından sahneye konan bu cinayetleri Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Öldüren niçin öldürdüğünü, ölen niçin öldüğünü bilemez" şeklinde ifade etmiştir.

Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bu hadiste, hassaten teşkilatlarca tertiplenen anarşist cinayetleri tasvir ettiğini te´yid etmek için bu çeşit cinayetleri tahlil eden bir Batılının şu satırlarına göz atalım  :  "Anarşist cinayet, siyasî cinayetlerden farklıdır. Kurbanın katil nazarında gerçekten suçlu olması mühim değildir. Hatta kurban suçsuz olduğu nisbette anarşik cinayetin daha mükemmel olduğu söylenebilir. Nitekim bu cinayetlerde mühim olan, tedhiş vasıtasıyla halk üzerinde yılgınlık hasıl etmektir. Kurban edilen kimsenin mevki-i içtimâîsi yüksek olduğu nisbette bu gayeye daha iyi ulaşılır. Zaten tedhişçiler, içtimâî bünyede gedik açabilmek için başa vurmak gereğine inanırlar."[142]



20- Emniyet Ve Güven Kalmaz  : 


Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in mükerrer hadislerinde, fitne, anarşi devrinde emniyetin kalkacağı, kimsenin kimseye itimat edemeyeceği, emin kimselerle hain kimselerin tefrik edilemeyeceği vs. belirtilir. Bu hususla alakalı olarak Abdullah İbnu Amr´dan gelen bir rivayette, fitnenin çıkacağı devre, "(  İnsanlar arasında emin ve güvenilir kimselerle hain kimseler, salihlerle facirler birbirinden tefrik edilemeyecek kadar) insanların ahde vefaları bozulduğu, itimadın kalktığı zaman.." olarak tasvir edilir.

Bir başka rivayette, fitneden haber veren Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a İbnu Mes´ud sorar  :  "Ey Allah´ın Resulü, bu fitne ne zaman gelecek "

"Bu herc (  insanların birbirini kırdığı) devirdir."

"Bu kırım devri ne zaman gelir "

"Bu, kişinin arkadaşına bile itimad edemediği zamandır."

İbnu Mes´ud, bu hadisi Vabısa´ya anlatırken, Vabısa da İbnu Mes´ud´a eyyâmu´lhercin (  kırım zamanının) ne vakit geleceğini sorar. O da mualliminden aldığını belirttiği cevabı tekrar eder  :  "Kişinin arkadaşlarına bile itimad edemeyeceği zaman."

Bir başka rivayette, cemiyet fertlerinin maruz kaldıkları içtimâî bozukluklar sonunda, dinin "ahidlerinizi tutun" (  Nahl 91, İsra 34), "verdiğiniz sözlerde durun", "yalan söylemeyin" gibi emirlerini unutarak itimat edilmez davranışlara düşecekleri belirtilir  :  "Sen, ahidlerini bozan, güvenirliklerini kaybeden mübtezel (  ayak takımı) insanların arasında kaldığın zaman ne yapacaksın O insanlar düzenleri bozulmuş (  biri diğerine benzemeyen) her biri her an değişen, ahidlerini bozan, itimad ve emniyetleri suistimal eden kimselerdir." Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bu açıklamadan sonra parmaklarını birbirine geçirerek  :  "İşte böylesine karışık" der.[143]



21- Ölüm Aranır  : 


Büyük fitnenin hususiyetlerinden biri ölümü aratmasıdır. Yukarıda söylediğimiz gibi fitne; içtimâî hastalıkların artması sonucu kargaşanın fiile geçmesidir. Her çeşit dinî ahlakın, aklî ve vicdanî prensiplerin mağlup ve makhur edilip hissiyatın, içgüdülerin, beşeriyetin kemali için daima baskı altında tutulması gereken hevayı nefsin hakim olmasıdır. Mal ve can emniyetini kaldırıp, katl, hırsızlık ve soygunları artırmaya müncer olan iktisâdî ve içtimâî bozuklukların böylesine artması, hayatın da mânasını kaybettirecektir. Böyle bir ortamda ölenlere gıpta edilmesi mucib-i hayret olmalıdır. Buhari ve diğer kaynakların kaydettikleri bir rivayette Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), bu durumu şöyle ifade eder  :  "Bir insan, ölmüş bir kimsenin kabrine uğrayınca  :  "Bunun yerinde keşke ben olsaydım" diye temenni etmedikçe kıyamet kopmaz."

Müslim ve İbnu Mace´de gelen bir rivayette bu temenninin dindarlık sebebiyle olmayıp, maruz kalınan belalar, çekilen sıkıntılar sebebiyle olduğu tasrih edilir. Daha başka rivayetlerde insanların, sabredilmesi, elde ateş tutmak kadar zor olan musibet dolu devirler yaşayacakları belirtilir.

Bir başka rivayette, ölümü arattıran bu fitnenin maddî imkanların darlığı ile bir alakasının bulunmadığı, bilakis zenginlik sebebiyle arttığı, hatta bu yüzden insanların fakirliği temenni bile edecekleri tasrih edilir. Daha çok zengin başların derde düşmeye başladığı günümüz ahvaline oldukça yakınlık arzetmesi sebebiyle hadisi aynen kaydediyoruz  : 

"Siz öyle zaman göreceksiniz ki, o vakit kişi, nasipçe (  malca) hafif olmaya gıpta eder, tıpkı şimdi sizin mal ve evlat çokluğuna gıpta ettiğiniz gibi. O kadar ki, biriniz kardeşinin mezarına uğrar da, hayvanın yerde yuvarlanması gibi yuvarlanarak  :  "Keşke senin yerinde ben olsaydım" der. Bu davranışı (  Hz. Yusuf gibi bir an evvel) Allah´a kavuşmak arzusuyla veya önceden işlediği iyi ameller sebebiyle değil, maruz kaldığı belalar sebebiyledir."[144]



22- Ganimet (  Devlet Malı) Helal Addedilir  : 


"Devletin malı deniz yemeyen domuz" diyerek devlet malını çeşitli yollardan yağmalamayı helal addeden fasıklarla, "burası dâr-ı harptir, dar-ı harpte zekat verilmez" diyerek başta vergi kaçakçılığı olmak üzere çeşitli haramları helal addeden cahillerin halini beyan etmeye de Hz. Peygamber ehemmiyet vermiş, bu durumun ahirzaman fitnesinin alâmetlerinden birini teşkil ettiğini belirtmiştir. Hz. Ali´den gelen rivayete göre, "Kıyamet ne zaman " diye soran bir kimseye, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) cevaben kıyamet alametlerini sayarken  :  "..emanet ganimet sayıldığı, sadaka (  yani zekat ve vergi) bir yük addedildiği... zaman" demiştir. Aynı fikre, Ebu Hüreyre´den gelen "rihu´lhamra (  kızıl rüzgâr) hadisinde de yer verilerek  :  "Emanet ganimet addedilince, zekat ise (  dini bir borç değil, zorla alınan) bir ceza telakki edildiği zaman.. kızıl rüzgârı bekleyin" denmiştir.[145]



23- Fitnenin Girmedigi Ev Kalmaz  : 


Bazı rivayetlerden, kıyametten önce, gelecek bir fitnenin girmeyeceği evin kalmayacağı, istisnasız her eve gireceği ifade edilir. Abdullah İbnu Amr tarafından rivayet edilen bir hadiste kıyamet alâmetleri, bir ipe dizilmiş bulunan boncukların, ipin kırılmasıyla birbirini takip etmesi gibi, peşpeşe gelecekleri ifade edilir. İşte birbirini takip edecek bu alâmetlerden altı tanesi tadad edilir. Bunlardan birinin  :  "Bilâistisna her Arabın evine girecek olan bir fitne" olduğu belirtilir. Hadisin Müsned´de gelen iki veçhinden birinde "sizden her bir kimsenin evine" şeklinde; diğerinde "her bir yün ve toprak eve" şeklinde ifade edilerek bu hususta şehir ve köy farkının da kalmayacağı belirtilmiştir. [146]



ÜÇÜNCÜ FASIL


ASABİYET VE EHVA



ـ4798 ـ1ـ عَنْ جُندب بن عبداللّه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ يَدْعُو لِعَصَبِيَّةٍ أوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةً[. أخرجه مسلم والنسائي.»العِمِيّةُ« بتشديد  :  بيّن الجهالة والضلة، وهى فِعّيلة من العمى.و»التَّعصِيبُ« المحاماة والمدافعة عن ا“نسان الذي يلزمك أمره أو تلتزمه لغرض.و»القِتلَةُ« بكسر القاف حالة القتل، أى فقتله قتل جاهلي .



1. (  4798  )- Cündeb İbnu Abdillah (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kim ummiyye (  gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete çağırırken veya bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir." [Müslim, İmaret 57, (  1850); Nesâî, Tahrîm, 28, (  7, 123).][147]



ـ4799 ـ2ـ وعن سُراقة بن مالك الجعشمى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  خَيْرُكُمُ الْمُدَافِعُ عَنْ عَشِيرَتِهِ مَالَمْ يَأثَمْ[. أخرجه أبو داود .



2. (  4799)- Sürâka İbnu Mâlik el-Cu´şemî (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"En hayırlınız, (  zulme düşerek) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir." [Ebu Davud, Edeb 121, (  5120).] [148]



ـ4800 ـ3ـ وعن واثلة بن ا‘سقع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  مَا الْعَصَبِيَّةُ قَالَ  :  أنْ تُعِينَ قَوْمَكَ عَلى الْظُّلْمِ[. أخرجه أبو داود .



3. (  4800)- Vâsile İbnu´l-Eska (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ey Allah´ın Resûlü, dedim, asabiyet nedir "

"Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir." [Ebu Davud, Edeb 121, (  5519).][149]



ـ4801 ـ4ـ وعن عمَرو بْنِ أبِى قرة قال  :  ]كَانَ حُذَيْفَةُ بِالْمَدَائِنِ يَذْكُرُ أشْيَاءَ قَالَهَا رَسُولُ اللّهِ #  :  ‘نَاسٍ مِنْ أصْحَابِهِ في الْغَضَبِ. فَيَنْطَلِقُ نَاسٌ مِمَّنْ سَمِعَ ذلِكَ مِنْ حُذَيْفَةَ فَيَأتُونَ سَلْمَانَ الْفَارِسِىُّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فَيَذْكُرُونَ ذلِكَ لَهُ. فَيَقُولُ  :  حُذَيْفَةُ أعْلَمُ بِمَا يَقُولُ. فَيَرْجِعُونَ الى حُذَيْفَةَ فَيَقُولُونَ لَهُ  :  قَدْ ذَكَرْنَا قَوْلَكَ لِسَلْمَانَ، فَمَا صَدَّقَكَ وََ كَذَّبَكَ. فأتَى حُذَيْفَةُ سَلْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما  :  فقَالَ  :  مَا يَمْنَعُكَ أنْ تُصَدِّقَنِى فِيمَا سَمِعْتُ مِنْ رَسُولِ اللّهِ #؟ فقَالَ سَلْمَانَ  :  إنَّ رَسُولَ اللّهِ # كَانَ يَغْضَبُ فَيَقُولُ في الْغَضَبِ، وَيَرْضَى فَيَقُولُ في الرِّضَا. ثُمَّ قَالَ  :  يَا حُذَيْفَةُ! أمَا تَنْتَهِى حَتّى تُوَرِّثَ رِجَاً حُبَّ رِجَالٍ، وَرِجَاً بُغْضَ رِجَالٍ، وَحَتّى تُوَقِعَ اخْتَِفاً وَفُرْقَةً؛ وَلَقَدْ عَلِمْتَ أنَّ رَسُولَ اللّهِ # خَطَبَ فَقَالَ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أتَّخِذُ عِنْدَكَ عَهْداً أيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِى سَبَبْتُهُ سُبَّةً أوْ لَعَنْتُهُ في غَضَبِى فإنَّمَا أنَا مِنْ وَلَدِ آدَمَ أغْضَبُ كَمَا يَغْضَبُونَ وَإنَّمَا بَعَثْتَنِى رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ. فَاجْعَلْهَا عَلَيْهِمْ صََةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَاللّهُ لَتَنْتَهِيَنَّ يَا حُذَيْفَةُ أوِ ‘كْتُبَنَّ الى عُمَرَ ابْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه أبو داود.



4. (  4801)- Amr İbnu Ebî Kurre anlatıyor  :  "Huzeyfe (  radıyallahu anh) Medâin´de iken, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın öfke halinde, ashabından bazılarına sarfettiği sözleri anlatıyordu. Huzeyfe´den bunları işitenlerden bir kısmı Selman (  radıyallahu anh)´a gelip, Huzeyfe´nin anlattıklarını kendisine söylüyorlardı. Selman da onlara  : 

"Huzeyfe söylediğini daha iyi bilir!" diyordu. Onlar da tekrar Huzeyfe´nin yanına dönüp kendisine  : 

"Biz senin söylediklerini Selman´a soruk. Ne tasdik etti ne de reddetti" dediler. Bunun üzerine Huzeyfe (  sebze tarlasında bulunan) Selman (  radıyallahu anhümâ)´nın yanına gidip  : 

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan işittiğim şeyler hususunda beni niye tasdik etmedin " diye sordu. Selman da  : 

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) öfkelenir ve öfkeli iken konuşurdu. Razı olur ve rıza halinde de konuşurdu!" cevabını verdi ve sonra devamla  : 

"Ey Huzeyfe! dedi. Sen, kalplerde, bir kısım insanlara sevgi, bir kısım insanlara buğz hasıl edip aralarında ihtilaf ve ayrılıklara sebep olan bu konuşmalardan vazgeçsen olmaz mı! Nitekim biliyorsun ki, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  bir gün) hutbesinde şöyle buyurmuştu  :  "Allahım! Ben senin katından bir garanti talep ediyorum  :  Ümmetimden kimi öfkeli halimde (  haksız yere) sebbetmiş veya lanet etmiş [veya vurmuş veya incitmiş] isem -ki ben de ademoğluyum, tıpkı onların öfkelenmeleri gibi öfkelenirim. Halbuki sen beni âlemlere rahmet olarak gönderdin- bu (  haksız sözümü) o kimseler için kıyamet günü rahmet, [zekat, ecir, yakınlık vesilesi, tuhur] kıl. [Ta ki o vesile ile sana yaklaşsın!]"

Ey Huzeyfe! Allah´a yemin olsun, ya bu konuşmalardan vazgeçeceksin, yahut da seni Ömer İbnu´l-Hattab (  radıyallahu anh)´a yazıp şikâyet edeceğim!" [Ebu Davud, Sünnet 11, (  4659).] [150]



DÖRDÜNCÜ FASIL


FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER



ـ4802 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  رَأسُ الْكُفْرِ نَحْوُ الْمَشْرِقِ، وَالْفَخْرُ وَالْخَيَءُ في أهْلِ الْخَيْلِ وَا“بِلِ وَالْفَدَّادِينَ  :  أهْلِ الْوَبَر، وَالسَّكِينَةُ في أهْلِ الْغَنَمِ[. أخرجه الثثة .



1. (  4802)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Küfrün başı doğu cihetindedir. Övünme ve çalım satma işi at, deve, sığır besleyenler, çadırda oturanlar arasındadır. Sükûnet de koyun besleyenlerdedir."[151]



ـ4803 ـ2ـ وفي أخرى للبخاري قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  اَ“يمَانُ يَمَانٍ، وَالْفِتْنَةُ ههُنَا حَيْثُ يَطْلُعُ قَرْنُ الشَّيْطَانِ[ .



2. (  4803)- Buhârî´nin bir diğer rivayetinde denir ki  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"İman Yemenlidir. Fitne şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğduğu yerdedir."[152]



ـ4804 ـ3ـ ولمسلم  :  ]اَ“يمَانُ يَمَانٍ، وَالْكُفْرُ قِبَل الْمَشْرِقِ، وَالسَّكِينَةُ فِي أهْلِ الْغَنَمِ وَالْفَخْرُ وَالْخُيََءُ فِى الْفَدَّادِينَ  :  أهْلِ الْخَيْلِ وَالْوَبَرِ[.»الخُيََءُ« الكبر والعجب.و»الفدَّادُونَ« قالَ أبو عبيدة هو بتشديد الدال ا‘ولى، وهم المكثرون من ا“بل، وهم جفاة أهل خيء .

و»أهلُ الْوَبرِ« هم ا‘عراب الذين في البادية ومن يأوى الى جدار، ضد أهل المدر، وأضاف ا“يمان الى اليمن ‘ن أصل ظهوره من مكة، والكعبة تسمى الكعبة اليمانية.و»قَرنُ الشَّيْطَانِ« أمته، وقيل قوّته .



3. (  4804)- Müslim´in rivayetinde şöyledir  :  "İman Yemenlidir. Küfür de şark cihetindedir. Sükûnet koyun besleyenlerin yanındadır. Övünmek ve çalım satmak feddadların, yani at besleyip çadırda kalanların yanındadır." [Buhârî, Bed´ü´l-Halk 15, Menakıb 1, Megâzî 74; Müslim, İman 85, (  52); Muvatta, İsti´zan 15, (  2, 920).][153]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu üç rivayetin üçü de Ebu Hüreyre´den gelmektedir. Aslında bir olan hadis, bazı farklı ziyadelerle rivayet edilmiş.

2- Hadis, daha önce de geçti. İzahı gereken bir iki noktasını kısaca kaydedeceğiz;

a) Küfrün başı şarktadır ifadesiyle Mecusîlere ve onlardaki küfrün şiddetine işaret edilmektedir. Zîra o sıralarda Mecusîler ve onlara tabi olanlar Medine´nin doğu cihetinde idi. Bunlar eski bir imparatorluğa, muntazam bir ordu ve devlete sahip oldukları için fevkalade kibir ve gurur içinde idiler. Hele devletsiz, teşkilatsız olan, aşiret hayatı yaşayan Arapları hakir görüyorlardı. Bu haletleri, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın gönderdiği mektubu yırtmaya sevketmişti. Resulullah da onlara paramparça yırtılmaları için beddua buyurmuştu. Neticede Bizans´tan sonra ikinci süper devlet olan Sasanî İmparatorluğu Hz. Ömer zamanında param parça olmuştu.

3- Hadiste geçen fahr, kibr ve huyelâ tabirleri kendini beğenmek, başkasını hakir görmek gibi kötü bir ruh halini ifade eden, birbirine yakın mânalar taşıyan kelimelerdir. Feddâdîn kelimesi feddanın cem´idir. Birkaç mânaya geldiği belirtilmiştir  : 

1) Ziraat işlerinde kullanılan öküze denmektedir.

2) Hattâbî, ekimde kullanılan alete feddan dendiğini belirtir. Bu durumda saban demek olur.

3) Bazı açıklamalarda deve, sığır, at gibi hayvanlara, ekim sırasında ve diğer fırsatlarda yüksek sesle bağıran kimseye feddan denmektedir. Fedid, şiddetli ses mânasına gelir.

4) Bazıları Feddâdun kelimesinin çöllerde yaşayanlar mânasına geldiğini çünkü kelimenin çöl demek olan fedted´den geldiğini ve fedtedde oturan demek olduğunu ileri sürmüştür. İbnu Hacer, bu te´vilin uzak olduğuna dikkat çeker.

5) Ma´mer İbnu´l-Müsenna ise, "Feddâdin´le iki yüz ile bin arasında devesi olan kimselerin kastedildiğini" söylemiştir.

6) Buhârî´nin bir başka rivayetinde "Kasvet ve kalp katılığı develerin kuyruklarının dibinde bas bas bağıranlardadır" denmektedir. Buradaki feddâdîn kelimesini, "yüksek sesle bağıranlar" olarak anlamak suretiyle hadis daha açık bir mâna kazanmakla kalmıyor, diğer rivayetlerde, bu kelimenin hangi mânada kullanılmış olabileceğine de ışık tutuyor.

Hattâbî der ki  :  "Çölde yaşayanların zemmedilmesi, çöl hayatında insanı kuşatan şartlar icabı, o insanların din işlerine ayıracak vakit bulamamaları sebebiyledir. O, gayr-ı dinî meşguliyetlerin kesâfeti kişiyi kalp katılığına atar."

4- Ehl-i veber, çadırda yaşayanlar demektir. Çünkü veber deve yünü mânasına gelir. Araplar çölde, kırda göçebe hayatı yaşayanlara ehl-i veber der. Buna mukabil ehl-i meder tabiri vardır. Bununla da yerleşik hayat yaşayanlar, şehirliler kastedilmiştir.

5- Sükûnet, diye açıkladığımız sekîne kelimesinin tuma´nîne (  itminan), sükûn, vakar ve tevazu mânalarını ifade ettiği belirtilmiştir. Sükûnetin koyun besleyenlere nisbet edilmesi, onların deve besleyenlere nazaran servet ve bollukça daha geri olmalarındandır. Servet arttıkça kibir, gurur gibi mezmum hallerin insanlar üzerinde galebe çaldığı bilinen bir husustur. Böylece Resulullah bu beşerî zaafa dikkat çekerek servet sahiplerini uyarmayı gaye edinmiş olmalıdır.

Şunu da belirtelim ki, bazı şarihler koyun sahipleri tabiriyle Resulullah´ın Yemenlileri kastettiğini; zîra onların Mudar ve Rebîa kabilelerinin aksine koyun beslediklerini söylemiştir. Rebîa ve Mudar ise deve besicileridir. Bir İbnu Mâce rivayetinde Aleyhissalâtu vesselâm, Ümmü Hani´ ye "Koyun edin. Zîra onda bereket var!" tavsiyesinde bulunmuştur.

6- İkinci rivayette geçen "Şeytanın boynuzu" tabirine gelince, Hattâbî, beğenilmeyen, kötü şeylerin şeytan boynuzu diye ifade edildiğini belirtir. Fitnenin şeytan boynuzunun doğduğu yerde olması, fitnenin, kötülüklerin, küfrün hakim olduğu yerlerde çıkacağını ifade eder.

Karnu´ş-Şeytan tabiriyle, şeytanın ümmeti, şeytana tabi olanlar, şeytanın kuvveti gibi başka mânaların kastedildiği de belirtilmiştir. Netice itibariyle hepsi aynı mânada birleşir ve hadisten, fitnenin şeytana uyanların çok olduğu, şeytanın güçlü bulunduğu, bu sebeple kötülüklerin galebe çaldığı yerlerde çıkacağı anlaşılır. [154]



BEŞİNCİ FASIL


MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI



ـ4805 ـ1ـ عن ا‘حنف بن قيس قال  :  ]خَرَجْتُ أُرِيدُ هذَا الرَّجُلَ فَلَقِيَنِى أبُو بَكْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقَالَ  :  أيْنَ تُرِيدُ يَا أحْنَفُ. قُلْتُ  :  أُرِيدُ نُصْرَةَ ابْنِ عَمِّ رَسُولِ اللّهِ #. فقَالَ  :  ارْجِعْ، فإنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  إذَا تَوَاجَهَ الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا، فَالْقَاتِلُ وَالْمُقْتُولُ في النَّارِ. فقِيلَ  :  يَا رَسُولَ اللّهِ، هذَا الْقَاتِلُ فَمَا بَالُ الْمَقْتُولِ؟ قَالَ  :  إنَّهُ كَانَ حَرِيصاً على قَتْل صَاحِبِهِ. وفي رواية  :  أنَّّهُ قَدْ أرَادَ قَتْلَ صَاحِبِهِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .



1. (  4805)- Ahnef İbnu Kays (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Şu adamı kastederek (  evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre (  radıyallahu anh)´ye rastladım.

"Ey Ahnef nereye gidiyorsun " dedi.

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın amcaoğluna yardım etmeyi arzu ediyorum!" dedi.

"Dön! dedi. Zîra ben, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  :  "İki Müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" (  Bu söz üzerine Resul-i Ekrem´e)  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Katili anladık ama maktul niye ateşte " diye sorulmuştu.

"Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu!" cevabını verdi. -Bir başka rivayette ise  :  "O da kardeşini öldürmek istemişti" demiştir.- [Buhârî, Diyât 2, Fiten 10; Müslim, Fiten 14, (  2888  ); Ebu Davud, Fiten 5, (  4268  ); Nesâî, Tahrim 29, (  7, 125).][155]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada kastedilen vaka Hz. Ali ve taraftarları ile Hz. Aişe ve taraftarları arasında cereyan eden Cemel vakasıdır. İlerde (  4810-4812. hadisler) bu hadise müstakilen tahlil edileceği için burada açıklama yapmayacağız.

2- Hadis, iki Müslümanın birbirlerini öldürmek niyetiyle silaha sarılmalarını yasaklamaktadır. İbnu Hacer hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapar  :  "Ulema der ki  :  "Her ikisinin de ateşte olmasının mânası şudur  :  "Onlar bunu hak ederler. Ancak işleri Allah´a kalmıştır. Dilerse her ikisini de cezalandırır. Sonra diğer muvahhidler gibi onları da ateşten çıkarır, dilerse her ikisini de affeder ve onlara hiçbir ceza vermez." Bazıları  :  "Hadis, bunu helal addedenlere hamledilir. Hadiste ne Haricîler için ne de Mu´tezile´den  :  "Masiyet ehli ateşte ebedî kalıcıdır" diyenler için hüccet mevcut değildir. Çünkü, hadiste geçen "Her ikisi de ateştedir" ibaresi, onların ateşte ebedî kalacaklarını ifade etmez" demiştir.

3- Fitneye karışmamak gerekir görüşünde olanlar, bu hadisle de ihticac etmişlerdir. Bunlar, Ashab´tan, savaşlarda Hz.Ali´nin yanında yer almaktan kaçanlardır  :  Sa´d İbnu Ebî Vakkas, Abdullah İbnu Ömer, Muhammed İbnu Mesleme, Ebu Bekre, Üsâme, Ebu Berze el-Eslemî vs. Bunlar özetle  :  "Savaştan geri durmak gerekir. O kadar ki, biri öldürmek istese, nefis müdafaası da yapılmaz" demişlerdir. Mamafih  :  "Fitneye girilmez, ancak birisi öldürmek isterse nefis müdafaası yapılır" diyen de olmuştur. İbnu Hacer Sahabe ve Tabiinin cumhurunun "Hak tarafa yardımcı olup baği tarafa karşı mücadele vermenin vacip olduğu"na hükmetmiştir. Bunlar fitneye karışmamayı emreden bu hadisleri, savaşacak güçte olmayan veya hak sahibini teşhisten aciz kalan kimselere hamletmişlerdir. Ehl-i Sünnet, aralarında meydana gelen hâdiseler sebebiyle -haklı taraf bilinse dahi- Ashab´tan birini ta´n etmeyi men etmenin vacip olduğunda ittifak etmiştir. Çünkü onlar, bu harbi içtihadları sonucu yaptılar. Resulullah´ın haber verdiği üzere, Allah Teala hazretleri içtihadda yapılacak hatayı affetmiştir. Dahası, hatalı içtihad yapana da bir sevap verileceği sabittir. İçtihadında isabet eden ise iki ücret alacaktır" demiştir. Hadiste gelen mezkur vaid, meşru bir te´vile dayanmaksızın, sırf saltanat için savaşan kimselere hamledilmiştir.

Taberî der ki  :  "Müslümanlar arasında vukua gelen her hâdisede, evde kalarak kavgadan kaçmak ve kılıçları kırmak, vacip olsaydı ne hak ikame edilir ne de bâtıl iptal edilirdi. Dahası fasıklar, Müslümanlarla savaştığı zaman, onlar; "Bu fitnedir, biz fitnede onlarla savaşmaktan men edildik" diyerek ellerini fasıklardan çekecek olsalar, malları yağmalamak, masum kanları dökmek, iffetleri payimal etmek gibi haramları irtikaba yol bulurlardı. Bu davranış, sefihlere mani olmakla ilgili emirlere muhalif olurdu."

Hadisin Bezzar´da gelen veçhinde yer alan bir ziyade, bu hadisteki maksada vuzuh getirmektedir  :  "Eğer dünya ile savaşırsanız ölen de öldüren de ateştedir." Bu hususu 4780 numarada kaydedilen bir Ebu Hüreyre rivayeti de te´yid eder. Orada Resulullah, Müslümanların, ölenin niçin öldüğünü, öldürenin niçin öldürüldüğünü bilemeyeceğini haber verir. Bu nasıl olur diye sorulunca  :  "Herctir, ölen de öldüren de ateştedir" buyurur. Kurtubî der ki  :  "Bu hadis açıkça ortaya koyuyor ki, eğer kıtal (  kavga) dünyayı talep eden veya hevaya uyan taraf bilinmediği halde yapılırsa öldüren de ateştedir" ve "ölen de öldüren de ateştedir" hadisinden maksad da bu durumdur." Bu temel prensibi, sahabeler arasındaki ihtilafa tatbik eden İbnu Hacer der ki  :  "Bundandır ki, Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılmaktan kaçınanlar, sayıca katılanlardan daha azdır. İnşaallah bunların hepsi de mütevvildir mecurdur (  Allah´tan mükafaata mazhar olacaklardır). Sonradan gelenler, bunların hilafına dünya için savaşmışlardır." Nitekim Buhârî´de gelen yüce sahabe Ebu Berze el-Eslemî (  radıyallahu anh)´nin bir rivayeti bunu teyid etmektedir. Der ki  :  "...Sizler, ey Araplar, cahiliye devrinde bildiğiniz gibi, zillet, fakirlik ve dalalet içinde idiniz. Allah sizi İslam ve Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´le o halden kurtardı, bugünkü duruma geldiniz. Ne var ki şu dünya sizi ifsad etti, aranızı açtı. Şu Şam´da bulunan [Mervan] var ya, Allah´a yemin olsun sırf dünya için savaşıyor." Hadisin başka veçhinde, "O sıralarda ortaya çıkan fırkalardan hangisi hayırlı " diye gelen bu suale Ebu Berze, "Hiçbir taraf!" mânasına gelen şu cevabı verir  : 

"Bana insanların en sevimli olanları şu gruptur  :  Onların karnı, halkın malından boştur, sırtları masumların kanlarının günahından azadedir.

"İbnu´l-Arabî der ki  :  "Demirle işaret eden lanete müstehak olursa, ya onu Müslümana vuran neye müstehaktır Kişi, ciddi veya şaka olarak, tehditle işaret etti mi lanete layık olur. Şaka ile bunu yapan da, kardeşini korkuttuğu için muaheze olunur. Ancak, ciddi olanla şaka yapanın günahları bir değildir. Yalın kılıcın teati edilmesinin yasaklanması, yakalama sırasında gafil davranılarak, kazaya sebep olma korkusundandır."[156]



ـ4806 ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  َ يُشِرْ أحَدُكُمْ الى أخِيهِ بِالسَِّحِ، فإنَّهُ َ يَدْرِى لَعَلَّ

الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ في يَدِهِ، فَيَقَعُ في حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ[. أخرجه الشيخان والترمذي.»النَّزْغ« بالغين المعجمة  :  الفساد .



2. (  4806)- Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah buyurdular ki  :  "Sizden kimse kardeşine silahla işarette bulunmasın. Zîra, o bilemez, belki de şeytan elinde bir fesatta bulunur da ateşten bir çukura düşer." [Buharî, Fiten 7; Müslim, Birr 126, (  2617); Tirmizî, Fiten 4, (  2163).][157]



AÇIKLAMA  : 



Resulullah burada, ister ciddi ister şaka olsun yasak olan, mahzurlu olan bir neticeye götürmesi muhtemel olan davranışı men etmektedir. Hadis mutlak olduğu için, şaka kasdıyla da olsa zarara götürme ihtimali olan davranış yasaklanmaktadır. Nitekim, silah şakasıyla vukua gelen kazaları sık sık işitiriz. Silah korku veren bir nesne olduğu için, hadisten Müslümanı korkutmaktan yasaklama hükmü çıkarılmıştır. "Ateş çukuruna düşmek", ateşe götürecek günaha düşmekten kinayedir. Bir başka hadiste  :  "Bir kimse kardeşine bir demirle işaret etse, muhakkak melekler ona lanet eder, onu bırakıncaya kadar. İsterse annebaba bir kardeşi olsun" buyrulmuştur. Resulullah bu hususta dikkat çekmeye ehemmiyet vererek bir başka hadislerinde kınından sıyrılmış vaziyette silah teatisini de yasaklamıştır. Bu husustaki rivayetlerden biri şöyle  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bir yerde, bir grupa uğradı. Kılıçlarını yalın halde birbirlerine teati ediyorlardı. "Bundan yasaklamadım mı Kim kılıcını sıyırmışsa tekrar kınına koysun. Sonra arkadaşına versin. [Allah bunu yapana lanet etmiştir...] buyurdular"[158]



ـ4807 ـ3ـ وعن عبداللّه بن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  سِبَابُ الْمُسْلِمِ فسُوقٌ، وَقِتَالُهُ كُفْرٌ[. أخرجه الخمسة إّ أبا داود.وقيل هذا محمول على من فعل ذلك من غير تأويل؛ وقيل  :  قاله على جهة التغليظ أن قتاله كفر يخرج عن الملة.



3. (  4807)- Abdullah İbnu Mes´ud (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Müslümana sövmek fısktır, onunla çarpışmak da küfürdür." [Buharî, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (  64); Tirmizî, İman 15, (  2636); Nesaî, Tahrim 27, (  7, 132).][159]



AÇIKLAMA  : 



1- Sibab  :  Sövmek olarak tercüme ettiğimiz bu kelime, Arapçada kişinin namusunu lekeleyecek sözler sarfetmektir. Sebb ile sibab aynı mânaya gelir ise de sibaba sövüşmek mânası veren de olmuştur. İbrahim Harbî, sibabı "Kişiyi ayıplamak maksadıyla kendine olan olmayan kusurları sayıp dökmek" diye açıklar. Fısk, "Allah ve Resulü´ne itaatten çıkmak" mânasına gelir. Şer´î örfte fısk, isyandan eşeddir. Ayeti kerimede "...Size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi..." (  Hucurat 7) buyrulmuştur.

2- Mü´minle çarpışmanın küfür olduğunu ifade eden hüküm biraz ihtilafa sebep olmuştur. Çünkü, hadisin zahirinde Haricîlerin iddiasını teyid var. Onlar "Büyük günah işleyen kâfir olur" iddiasındadırlar. Ehl-i Sünnet alimleri, mü´minle mukatele hâdisesini dinden çıkma mânasında küfür kabul etmezler.

* "Resulullah´ın "küfür" olarak ifade etmesinden murad tahzirde mübalağadır" derler. Çünkü bu çeşit durumlarda kişinin dinden çıkmayacağı umumi bir kaide olarak herkesçe malum ve müsellemdir. Bunu te´yiden şefaat hadisi, ayrıca "Allah´ın şirk dışındaki bütün günahları dilediğinden affedeceğini" (  Nisa 48  ) ifade eden ayeti kerime gösterilmiştir.

* Hadisi te´vil zımnında  :  "Katl hâdisesinin küfre benzemesi sebebiyle Resulullah böyle buyurmuştur. Çünkü, mü´mini öldürmek kafirlerin şanıdır" da denmiştir.

* Bazı âlimler de  :  "Burada maksad küfr kelimesinin lügat mânasıdır; bu da örtmektir. Çünkü Müslümanın, Müslüman üzerindeki hakkı, onun kendisine yardım etmesi, desteklemesi, eza vermekten kaçınmasıdır. Kendisini silahla öldürmeye yani silah kuşanmaya kalkınca, sanki bu hakkı örtmüş olur" denmiştir.

* "Buradaki küfürden murad Allah´a küfürdür" diyen de olmuştur. Bunlara göre hadis, hiç te´vile yer vermeden Müslümanla mukateleyi helal addedenler hakkında varid olmuştur.

3- Hadiste mü´minin hukuku ta´zim edilmektedir. Müslime sebbeden kimseye fasık demeye cevaz da gelmiş olmaktadır.[160]



ـ4708 ـ4ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  َ تَرْجِعُوا بَعْدِى كُفَّاراً يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ[. أخرجه الترمذي، وأخرجه أبو داود والنسائي عن ابن عَمر.وزاد النسائي في رواية عن ابن مسعود  :  ]وََ يُؤْخَذُ الرَّجُلُ بِجَرِيرَةِ أبيهِ، وََ بِجَرِيرَةِ أخيهِ[.قيل معنى »َ تَرْجِعُوا بَعْدِى كُفَّاراً« أى فرقاً مختلفة يقتل بعضكم بعضاً فتشبهون الكفار يقتل بعضهم بعضاً بالعداوة. و»الجَرِيرةُ« الذنب .



4. (  4808  )- İbnu Abbas (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (  dinden) dönmeyin." [Tirmizî, Fiten 28, (  2194); Buhârî, Fiten, 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (  4686); Müslim, İman 66, (  119); Nesâî, Tahrim 28, (  7, 127).]

Nesâî, İbnu Mes´ud´dan yaptığı bir rivayette şu ziyadeye yer verir  :  "Kişi ne babasının ne de kardeşinin cinayetinden sorumlu tutulmaz."[161]



AÇIKLAMA  : 



Hattâbî, küfre dönme tabirini ulemanın iki suretle te´vil ettiğini belirtir  : 

1) Resulullah, hadiste küfürle, silahla örtünmeyi kastetmiş olmalı. Çünkü küfrün aslı, lügat olarak örtmektir.

2) Hadisin mânası  :  "Benden sonra birbirlerini öldürmeye kalkan fırkalara ayrılmayın. Aksi taktirde kâfirlere benzersiniz. Çünkü, kâfirler adavet sebebiyle birbirlerini öldürürler. Müslümanlar böyle değildir. Çünkü bunlar kan dökmemekle, birbirleriyle kavga yapmamakla emrolunmuşlardır" şeklindedir.

* Hadiste, Hz. Ebu Bekr´in hilafeti sırasında irtidat edip, Müslümanları öldüren ehl-i riddenin kastedildiğini söyleyenler de olmuştur.

İbnu Hacer, aynı cümle için sekiz görüş ileri sürüldüğünü kaydeder  : 

* Haricîler  :  "Bu hadis zahirî mânasında vürud etmiştir" derler.

* Bu hüküm Müslümanın kanını helal addedenler içindir.

* Kan hurmetini, Müslümanların hurmetini, dinin hukukunu örtenlerdir.

* Birbirinizi öldürmekle kafirlerin fiillerini yapmış olursunuz.

* Silah kuşananlar, silahla örtünenler kastedilmiştir.

* Allah´ın nimetini örten (  inkar eden).

* Hadisin zahiri murad değil, öldürme fiilinden zecretme muraddır.

* Birbirinizi tekfir etmeyin, birbirinize "ey kâfir" demeyin.[162]



ALTINCI FASIL


SAHABE VE TÂBİÎN ARASINDA ÇIKAN KAVGA VE İHTİLAFLAR



* HZ. OSMAN´IN ŞEHİD EDİLMESİ



ـ4809 ـ1ـ عن ابن أخِى عبداللّهِ بْنِ سََمٍ عن عَمِّه رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  ]أنَّهُ جَاءَ الى عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه لَمَّا أُرِيدَ قَتْلُهُ. فقَالَ لَهُ عُثْمَانُ  :  مَا جَاءَ بِكَ؟ قَالَ  :  جِئْتُ في نُصْرَتِكَ. قَالَ  :  اخْرُجْ الى النَّاسِ فَاطْرُدُهُمْ عَنِّى فإنَّكَ خَارِجاً خَيْرٌ لِى مِنْكَ دَاخًِ. فَخَرَجَ عَبْدُاللّهِ بْنُ سََمٍ فقَالَ  :  أيُّهَا النَّاسُ، إنَّهُ كَانَ اسْمِى في الْجَاهِلِيَّةِ فُناً فَسَمَّانِى رَسُولُ اللّهِ # عَبْدَ اللّهِ، وَنَزَلَ فيَّ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللّهِ تَعالى. نَزَلَ فِيَّ  :  وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِى إسْرَائِيلَ عَلى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ؛ وَنَزَلَ فيَّ  :  قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيداً بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ؛ إنَّ للّهِ سَيْفاً مَغْمُوداً عَنْكُمْ، وإنَّ الْمََئِكَةَ قَدْ جَاوَرَتْكُمْ في بَلَدِكُمْ هذَا الَّذِى نَزَلَ فيهِ نَبِيُّكُمْ، فَاللّهَ اللّهَ في هذَا الرَّجُلِ أنَّ تَقْتُلُوهُ، فَوَاللّهِ إنْ قَتَلْتُمُوهُ لَتَطْرُدَنَّ جِيرَانَكُمُ الْمََئِكَةُ، وَلَيَسُلَّنَّ سَيْفُ اللّهِ الْمَغْمُودُ عَنْكُمْ، فََ يُغْمَدُ الى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. فَقَالُوا  :  اقْتُلُوا الْيَهُودِىَّ وَاقْتُلُوا عُثْمَانَ[. أخرجه الترمذي .



1. (  4809)- Abdullah İbnu Selam´ın kardeşioğlu, amcası (  Abdullah İbnu Selam) (  radıyallahu anh)´tan naklediyor.

"Hz. Osman (  radıyallahu anh) öldürülmek istendiği zaman yanına geldim. Osman bana  : 

"Sen niye geldin " diye sordu.

"Sana yardım edeyim diye geldim" dedim.

"Öyleyse halka çık. Onları benden uzaklaştır. Zîra sen bana hariçte olursan, yanımda olmaktan daha faydalı olursun!" dedi. Ben de çıkıp  :  "Ey insanlar! Bilirsiniz, benim adım cahiliye devrinde falandı. Ama Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) beni Abdullah diye tesmiye buyurdu. Benim hakkımda Kitabullah´ta birkısım ayetler nazil olmuştur. Şu ayet benim hakkımda nazil olanlardan biridir  :  "De ki  :  "Söyleyin bana, eğer bu Kur´an Allah tarafından gönderildiği halde, onu inkar ettiyseniz ve İsrailoğullarından bir şahit de Tevrat´a dayanarak onun hak kitap olduğuna şahitlik edip iman ettiği halde siz iman etmeyi büyüklüğünüze yediremezseniz, zalim olmaz mısınız Muhakkak ki, Allah zalimler güruhuna yol göstermez" (  Ahkaf 10). Keza şu ayet de benim hakkımda nazil oldu  :  "İnkar edenler "Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin" diyorlar. De ki  :  "Sizinle benim aramızda şahid olarak Allah ile O´nun kitapları hakkında bilgi sahibi olanlar yeter" (  Ra´d 43). Allah´ın size karşı kınına konmuş bir kılıcı var. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın inmiş olduğu bu beldenizde melekler size mücavir oldular. Öyleyse bu adamı öldürmekten Allah´tan korkun! Allah´tan korkun! Allah´a yemin olsun eğer onu öldürürseniz, komşularınız olan melekleri buradan tardetmiş olacaksınız ve Allah´ın size karşı kında tuttuğu kılıcı kınından çıkartacaksınız ve artık o kıyamete kadar kınına girmeyecek!"

Bu sözlerim üzerine  : 

"Şu Yahudiyi öldürün! Osman´ı öldürün" diye bağrıştılar." [Tirmizî Tefsir, Ahkaf.][163]



AÇIKLAMA  : 



Abdullah İbnu Selam, İslam´a giren meşhur Yahudi alimlerinden biridir. İslam olmazdan önceki ismi Husayn idi. Zikrettiği ayette mevzubahis edilen şahidin Abdulah İbnu Selam olduğu biraz münakaşalıdır. Çünkü Ahkaf suresi, bi´l-icma Mekkîdir. Abdullah ise hicretten sonra Müslüman olmuştur. Bu durumda ayette mevzubahis olan şahid, Mekke´ de Müslüman olan bir ehl-i kitaptır. Hicretten önce İslam´a girmiş ve Kur´an´ı tasdik etmiş olmalıdır. İbnu Cerir et-Taberî bu görüştedir. Ancak ekseriyet, ayette zikri geçen bu şahidin Abdullah İbnu Selam olduğunda müttefiktir. Hasan Basrî, Mücahid, Katâde vs. birçokları. Bunlar surenin Mekkî olduğunu, ancak mezkur ayetin Medenî olduğunu söylerler. Bu şahitle Abdullah İbnu Selam´ın kastedildiğini te´yid eden İbnu Hibban´da Avf İbnu Malik, İbnu Merdûye´de İbnu Abbas hadisleri mevcuttur. Netice itibariyle racih görüş o şahidden maksadın Abdullah İbnu Selam olduğudur.[164]



* CEMEL VAKASI



ـ4810 ـ1ـ عن عبداللّهِ بْنِ زِيَادَ قال  :  ]لَمَّا سَارَ طَلْحَةُ وَالزُّبَيْرُ وَعَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم الى الْبَصْرَةِ بَعَثَ عَلِيٌّ عَمَّارَ بْنَ يَا سِرٍ وَحَسَناً رَضِيَ اللّهُ عَنْهم، فَقَدِمَا عَلَيْنَا الْكُوفَةَ فَصَعَدا الْمِنْبَرَ، فَكَانَ الْحَسَنُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه في أعَْهُ، وَعَمَّارٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أسْفَلَ مِنْهُ، فَاجْتَمَعْنَا إلَيْهِمَا. فَسَمِعْتُ عَمَّاراً يَقُولُ  :  إنَّ عَائِشَةَ قَدْ سَارَتْ الى الْبَصْرَةِ، إنَّهَا لَزَوْجَةُ نَبِيِّكُمْ في الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ، وَلَكِنَّ اللّهَ ابْتََكُمْ لِيَعْلَمَ إيَّاهُ تُطِيعُونَ أمْ هِيَ[. أخرجه البخاري .



1. (  4810)- Abdullah İbnu Ziyad anlatıyor  :  "Hz. Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe (  radıyallahu anhüm) Basra´ya yürüyünce, Hz. Ali, Ammar İbnu Yasir ve Hasan´ı (  radıyallahu anhüm) gönderdi. Bu ikisi Kûfe´ye yanımıza geldiler ve minbere çıktılar. Hz. Hasan (  radıyallahu anh) minberin yukarısında idi. Ammar (  radıyallahu anh) da ondan aşağıda idi. Biz onların etrafında toplandık. Ammar´ın şöyle konuştuğunu işittim  : 

"Aişe, Basra´ya yürüdü. Muhakkak ki o, dünyada da ahirette de Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in zevcesidir. Ancak Allah sizi imtihan ediyor  :  Kendisine mi itaat edeceksiniz, yoksa ona (  Hz. Aişe´ye) mi " [Buhârî, Fezailu´l-Ashab 30, Fiten 17.][165]



ـ4811 ـ2ـ وعن شقيق بْنِ عبداللّهِ قال  :  ]كُنْتُ جَالِساً مَعَ أبِى مُوسى ا‘شْعَرىّ، وَأبِى مَسْعُود ا‘نْصَارِىّ، وَعَمَّارٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُم فَقَالَ أبُو مَسْعُودٍ لِعَمَّارٍ  :  مَا مِنْ أصْحَابِكَ مِنْ أحَدٍ إَّ لَوْ شِئْتُ لَقُلْتُ فيهِ غَيْرَكَ، وَمَا رَأيْتُ مِنْكَ شَيْئاً مُنْذُ صَحَبْتَ رَسُولَ اللّهِ # أعْيَبَ

عِنْدِى مِنَ اسْتَسْرَائِكَ فِي هذَا ا‘مْرِ. فَقَالَ عَمَّارٌ  :  يَا أبَا مَسْعُودٍ مَا رَأيْتُ مِنْكَ وََ مِنْ صَاحِبِكَ هذَا شَيْئاً مُنْذُ صَحِبْتُمَا رَسُولَ اللّه # أعْيَبَ عِنْدِي مِنْ إبْطَائِكُمَا فِي هذَا ا‘مْرِ فَقَالَ أبُو مَسْعُودُ  :  وكَانَ مُوسِراً  :  يَا غَُمُ! هَاتِ حُلَّتَيْنِ فأعْطَى إحْدَاهُمَا أبَا مُوسى، وَا‘خْرى عَمَّاراً، وَقَالَ  :  رُوحا فِيهِمَا الى الْجُمُعَةِ[. أخرجه البخاري .



2. (  4811)- Şakik İbnu Abdillah anlatıyor  :  "Ben, Ebu Musa el-Eş´arî, Ebu Mes´ud el-Ensârî ve Ammar (  radıyallahu anhüm) ile oturuyordum. Ebu Mes´ud, Ammar´a  : 

"Senin arkadaşlarından herkese dilediğim takdirde bir kulp takabilirim. Ama sen hariçsin. Senin hakkında bir şey söyleyemem. Senin, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a arkadaş olduğun günden beri şu işteki aceleciliğinden başka bir kusurunu görmedim!" dedi. Ammar da ona şu cevabı verdi  : 

"Ey Ebu Mes´ud! Ben de ne senden ne de şu arkadaşından, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a arkadaş olduğunuz günden beri, ikinizin şu işteki ağırlığınızdan başka bir kusurunuzu görmüş değilim!

"Ebu Mes´ud -zengin birisiydi- şu karşılıkta bulundu  :  "Ey oğlum! İki hulle (  takım) getir. Birini Ebu Musa´ya ver, diğerini de Ammar´a!" Ve ilave etti  :  "Bunların içinde ikiniz cumaya gidin." [Buhârî, Fiten 18, Fezailu´l-Ashab 30.][166]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste zikri geçen Ebu Mes´ud, Ukbe İbnu Amr olup, o gün için Kûfe´de Hz. Ali´nin valisi bulunuyordu.

2- Hadisin bir başka veçhi daha teferruatlı  :  "Belirtildiği üzere, Ammar (  radıyallahu anh), Hz.Ali için asker toplamak üzere Kûfe´ye gelmiştir. Bu sırada yanına gelen Ebu Musa ile Ebu Mes´ud el-Ensarî, Ammar´ı heyecanlı savaş taraftarı olmakla itham ederler. Ammar da onları bu savaşta (  haklı olan) Hz. Ali´yi yeterince desteklemeyip ağırdan almakla itham eder. Neticede zengin olan Ebu Mes´ud iki takım elbise getirip arkadaşlarına giydirir ve beraberce cum´a´ya giderler.

3- İbnu Hacer, İbnu Battal´dan hadisle ilgili olarak şu açıklamayı kaydeder  :  "Ebu Mes´ud zengin ve cömert birisi idi. Bir cum´a günü Ebu Mes´ud´un yanında toplanmış idiler. Ammar´a cum´aya kıyafetle katılması için bir takım hediye etmiş olmalı. Çünkü Ammar, yoldan gelmişti ve yolcu kıyafeti ve savaş teçhizatı içerisindeydi. Bu haliyle cum´a namazına katılmasına gönlü razı olmamıştır. Ebu Musa´nın yanında sadece ona elbise hediye etmeyi muvafık bulmadığı için, Ebu Musa´ya da bir takım hediye etmiştir."

4- Hadisten şu da anlaşılmaktadır  :  Savaşa katılma hususunda içtihadları farklıdır  :  Ammar (  radıyallahu anh) ağır davranmayı mekruh addederken, diğer ikisi aceleci olmayı mekruh addetmişlerdir. Şüphesiz her iki taraf da görüşünde haklıdır. Aceleciliği mekruh addedenler Resulullah´ın fitneden sakınmayı emreden hadislerini esas almış olmalıdırlar. Ammar da bağilerle savaşmayı emreden ayet-i kerimeyi esas almış olmalıdır. (  Mealen)  :  "Mü´minlerden iki grup birbirleriyle çarpışacak olursa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzünde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah´ın hükmüne dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerlerse siz de aralarını adaletle düzeltin ve doğruluktan ayrılmayın" (  Hucurat 9).[167]



ـ4812 ـ3ـ وعن قَيْس بْنِ عَبّادٍ قَالَ  :  ]قُلْتُ لِعَلِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  أخْبِرْنِى عَنْ مَسِيرَكَ هذَا  :  أعَهْدٌ عَهِدَهُ إلَيْكَ رَسُولُ اللّهِ #  :  أمْ رَأىٌ رَأيْتُهُ؟ فقالَ  :  مَا عَهِدَ الىًّ رَسُولُ اللّهِ #  :  بِشَىْءٍ وَلَكِنَّهُ رَأىٌ رَأيْتُهُ[. أخرجه أبو داود .



3. (  4812)- Kays İbnu Abbad (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ali (  radıyallahu anh)  :  "Söyle bize! (  Savaş için) şu yürüyüşünü Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ ın bir emrini yerine getirmek üzere mi yapıyorsun, şahsî bir içtihadın olarak mı " diye sordum.

"Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana bu yürüyüşü yapmam için herhangi bir emirde bulunmadı. Ben bunu şahsî reyimle yapıyorum!" cevabını verdi." [Ebu Davud, Sünnet 13, (  4666).][168]



AÇIKLAMA  : 



Buradaki yürüyüşten maksad, Hz. Ali´nin Hz. Muaviye ile savaşmak üzere Irak´a yaptığı veya Cemel Vakası diye meşhur, Hz. Zübeyr´le savaşmak üzere Basra´ya yaptığı yürüyüştür. İbnu Sa´d´ın Tabakat´ında anlatıldığı üzere Hz. Osman´ın şehid edilmesinin ferdasında Hz. Ali´ye Medine´de biat edilmişti. Medine´de bulunan bütün sahabeler Hz. Ali´ye biat etmiş idiler. Ancak Hz. Talha ile Zübeyr´in istemeyerek biat ettikleri söylenir. Bunlar biattan sonra Medine´den ayrılıp Mekke´ye Hz. Aişe´nin yanına giderler. Hz. Aişe´yi oradan alıp Basra´ya geçerler. Bu hal Hz. Ali´ye ulaşır. O da Irak´a geçer. Basra´da Talha, Zübeyr, Aişe (  radıyallahu anhüm) ve beraberindekilerle karşılaşır ve Cemel Vakası vukua gelir  :  Yıl 36 hicrî, Cemadiyü´l-ahire ayı. Hz. Talha, Zübeyr ve başka birçokları şehit olurlar. Ölü sayısı on üç bine ulaşır. Hz. Ali on beş gün kadar Basra´da kalır. Oradan Kûfe´ye geçer. Sonra Hz. Muaviye ve beraberindekiler Şam´da Hz. Ali´ye kıyam ederler. Bu haber kendisine ulaşınca o da ordusuyla yürür. Sıffîn´de karşılaşırlar. Yıl  :  Hicrî 39 senesi, Safer ayı. Savaşla ilgili bazı açıklamalara az ilerde yer vereceğimiz için kısa kesiyoruz.[169]



* HARİCÎLER



ـ4813 ـ1ـ عن زيد بن وهب الجُهَنى  :  ]وَكانَ في الْجَيْشِ الَّذِينَ كَانُوا مَعَ علِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه حِينَ سَارَ الى الْخَوَارِجِ فقَالَ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  أيُّهَا النَّاسُ إنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  يَخْرُجُ قَوْمٌ مِنْ أُمَّتِى يَقْرَأوُنَ الْقُرآنَ لَيْسَتْ قِرَاءَتُكُمْ الَى قِرَاءَتِهِمْ بِشَىْءٍ، وََ صََتُكُمْ الى صََتِهِمْ بِشَىْءٍ، وََ صِيَامُكُمْ الى صِيَامِهِمْ بِشَىْءٍ يَقْرَأونَ الْقُرآنَ يَحْسِبُونَ أنَّّهُ لَهُمْ وَهُوَ عَلَيْهِمْ، َ تُجَاوِزُ صََتُهُمْ تَرَاقِيَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيّةِ، لَوْ يَعْلَمُ الْجَيْشُ الَّذِينَ يُصِيبُونَهُمْ مَا قُضِيَ لَهُمْ عَلى لِسَانِ نَبِيِّهِمْ لَنَكَلُوا عَنِ الْعَمَلِ، وَآيَةُ ذلِكَ أنَّ فِيهِمْ رَجًُ لَهُ عَضُدٌ وَلَيْسَ لَهُ ذِرَاعٌ، على عَضُدِهِ مِثْلُ حَلَمَةِ الثَّدْيِ، عَلَيْهِ شَعَراتٌ بِيضٌ؛ فَتَذْهَبُونَ الى مُعَاوِيَةَ وَأهْلِ الشَّامِ وَتَتْرُكُونَ هؤَُءِ يَخْلُفُونَكُمْ في ذَرَارِيِّكُمْ وَأمْوَالِكُمْ، وَاللّهِ إنِّى ‘رْجُو أنْ يَكُونُوا هؤَُءِ

الْقَوْمِ، فَإنَّهُمْ قَدْ سَفَكُوا الدَّمَ الْحَرَامَ، وَأغَارُوا في سَرْحِ النَّاسِ. فَسِيرُوا عَلى اسْمِ اللّهِ تَعالى. قَال  :  فَلَمَّا الْتَقَيْنَا، وَعلى الْخَوارِجِ يَوْمَئِذٍ عَبْدُاللّهِ بْنُ وَهْبٍ الرَّاسبِى. فقَالَ لَهُمْ  :  ألْقُوا الرِّمَاحَ وَسَلّوا السُّيُوفِ مِنْ جُفُونِهَا فإنِّى أخَافُ أنْ يُنَاشِدُوكُمْ كَمَا نَاشَدُوكُمْ يَوْمَ حَرَوْرَاءَ. فَرَجَعُوا فَوَحَّشُوا بِرِمَاحِهُمْ وَسَلُّوا السُّيُوفَ وَشَجَرَهُمْ النّاسُ بِرِمَاحِهِمْ، وَقَتَلُوا بَعْضَهُمْ عَلى بَعْضٍ. وَمَا أُصِيبُ يَومَئِذٍ مِنَ الرِّجَالِ إَّ رَجَُنِ. فقالَ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  الْتَمِسُّوا فيهِمْ الْمَخْدَجَ فَلَمْ يَجِدُوهُ. قَالَ فقَامَ عَلِيٌّ بِنَفْسِهِ حَتّى أتَى أُنَاساً قَدْ قُتِلَ بَعْضُهُمْ عَلى بَعْضٍ. فقَالَ  :  أخِّرُوهُمْ فَوَجَدُوهُ مِمَّا يَلِى ا‘رْضِ. فَكَبَّرَ وَقَالَ  :  صَدَقَ اللّهُ وَبَلَّغَ رَسُولُهُ. فَقَامَ إلَيْهِ عَبِيدَةُ السَّلْمَانِى فقَالَ  :  يَا أمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ؛ وَاللّهِ الَّذِى َ إلهَ إَّ هُوَ لَسَمِعْتَ هذَا الْحَدِيثَ مِنْ رَسُولِ اللّهِ #  :  فَقَالَ إى واللّهِ الَّذِى َ إلهَ إَّ هُوَ، حَتّى اسْتَحْلَفَهُ ثَثاً وَهُوَ يَحْلِفُ لَهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



1. (  4813)- Zeyd İbnu Vehb el-Cühenî -ki bu zat, Hz. Ali (  radıyallahu anh) Haricîlerle savaşmak üzere yürüdüğü zaman beraberindeki orduda bulunuyordu- anlatıyor  :  "Hz. Ali dedi ki  :  "Ey insanlar, ben Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  : 

"Ümmetimden bir grup çıkar. Kur´an´ı öyle okurlar ki, sizin okuyuşunuz onlarınkinin yanında bir hiç kalır. Namazınız da namazlarına göre bir hiç kalır. Orucunuz da oruçları yanında bir hiç kalır. Kur´an´ı okurlar, onu lehlerine zannederler. Halbuki o aleyhlerinedir. Namazları köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Okun avı delip geçmesi gibi dinden hemen çıkarlar. Onlarla harb eden ordu(  nun askerlerine) peygamberlerinin diliyle ne (  kadar çok ücret)ler takdir edilmiş olduğunu bilselerdi (  başkaca) amel yapmaktan vazgeçerlerdi. Onların alâmeti şudur  :  Aralarında pazusu olduğu halde kolu olmayan bir adam olacak. Pazusu üzerinde meme ucu bir çıkıntı bulacak. Bunun üzerinde de beyaz kıllar bulunacak. Sizler Muaviye ve Şamlıların üzerine gidecek, buradakileri terkedeceksiniz. Onlar da sizin (  yokluğunuzdan istifade ile) çolukçocuğunuza ve mallarınıza sizin namınıza halef olacaklar!"

(  Hz. Ali ilave etti)  :  "O vallahi! Ben, onların bu kavim olacağını kuvvetle ümit ediyorum. Çünkü onlar haram kan döktüler. Halkın meradaki hayvanlarını gasbettiler. Öyleyse Allah adına bunlar üzerine yürüyün!"

Ravi der ki  :  "Haricîlerin başında o gün, Abdullah İbnu Vehb er-Rasibî olduğu halde, onlarla karşılaşınca Hz. Ali (  radıyallahu anh) askerlerine  : 

"Mızraklarınızı bırakın, kılıçlarınızı kınlarından çıkarın. Çünkü ben, onların Harura günü size yaptıkları gibi yine size sulh teklif edeceklerinden korkuyorum!" dedi. Bu emir üzerine döndüler, mızraklarını bertaraf ettiler ve kılıçlarını sıyırdılar. Askerler onlara mızraklarını sapladı. Öldürüp üst üste yığdı. O gün cengâverlerden sadece iki kişi isabet alıp şehit düştü. Ali (  radıyallahu anh)  : 

"Aralarında o sakat herifi arayın!" emretti. Aradılar, fakat bulamadılar. Bizzat Ali kalkıp üst üste öldürülmüş insanların yanına geldi  : 

"Bunları geri çekin!" dedi. Sonra yere gelen cesetler arasında onu buldular. Onun bulunması üzerine Hz. Ali (  radıyallahu anh) tekbir getirdi ve  : 

"Allah doğru söyledi, Resulü de doğru tebliğ etti" dedi. Ubeyde es-Selmânî, Hz. Ali´ye doğrulup  : 

"Ey mü´minlerin emîri! Kendisinden başka ilah olmayan Allah aşkına söyle. Sen bu hadisi Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan bizzat işittin mi " diye sordu. Ali (  radıyallahu anh)  : 

"Kendinden başka bir ilah olmayan Allah´a yemin ederim, evet!" dedi. Ubeyde Hz.Ali´ye üç sefer yemin verdi. O da ona üç sefer yemin etti." [Müslim, Zekat 156, (  1066).][170]



ـ4814 ـ2ـ وأخرجه مسلم عن عُبيدِاللّهِ بْنِ أبِى رَافعٍ بِنَحْوِهِ، وفي أوَّلِهِ  :  ]أنَّ الْحَرُورِيَّةَ لَمَّا خَرَجَتْ على علِيِّ بْنِ أبِى طَالِبٍ. قَالُوا  :  َ حُكْمَ إَّ للّهِ. فقَالَ عَلِيٌّ  :  كَلِمَةُ حَقٍّ أُرِيدُ بِهَا بَاطِلٌ[.»التَّرَاقِيُّ« جمع ترقوة، وهى العظم الذي بين ثغرة النحر والعاتق.و»الرَّمِيَّة« ما يرمى من صيد أو نحوه قال الخطابي  :  قد أجمع علماء المسلمين على أن الخوارج على ضلتهم فِرْقة من فرق المسلمين، ورأوا مناكحتهم، وأكل ذبائحهم، وأجازوا شهادتهم .

قال  :  ومعنى »يَمرُقونَ مِنَ الدِّينِ« أى يخرجون عن طاعة ا“مام المفترض طاعته وينسلخون منها.و»نَكَلُوا عَنِ الْعَمَلِ« أى فتروا وجبنوا.و»اŒية« العمة التي يستدل بها.و»وحشُّوا رَماحَهُمْ« أى رموا بها وألقوها من أيديهم.و»التَّشَاجُرُ بِالرّمَاحِ« التطاعن بها.و»المخْدَجُ« الناقص .



2. (  4814)- Müslim, (  bu hadisi) Abdullah İbnu Rafi´den de aynı şekilde tahriç etmiştir. O rivayetin baş kısmında şu ziyade var  :  "Haruriyye, Ali İbnu Ebî Talib (  radıyallahu anh)´e karşı huruc ettikleri zaman  :  "Hüküm Allah´ındır" dediler. (  Bu ibare Kur´an´dan bir iktibas olması hasebiyle) Hz. Ali de  :  "Kendisiyle batıl murad edilen hak bir söz" dedi." [Müslim, Zekat 157, (  1066).][171]



AÇIKLAMA  : 



1- Haricîler, Cemel Vakası´yla başlayan iç karışıklıkların sonunda ortaya çıkan bir fitne grubunun adıdır. Bunlar Sıffîn Savaşı´ndan sonra, aradaki ihtilafın iki hakem tarafından Kur´an´a göre halledilmesi şeklinde bir karara varılınca, bu kararı beğenmeyerek hem Hz. Muaviye´ye hem de Hz. Ali´ye karşı gelmişlerdir. Fiilen halife Hz.Ali (  radıyallahu anh) olması haysiyetiyle Hz. Ali onların üzerlerine gitmiş, itaate getirmek için onlarla savaşmıştır. Hz. Ali´ye karşı, siyasî bir eylem olarak ilk toplandıkları yerin adı Harura olduğu için bunlara Haruriye de denmiştir. Haricîler büyük günah işleyen kâfir olur diye ortaya attıkları bir prensiple hareket ettikleri için, zamanla kelamî bir mezhep mahiyetini de kazanmıştır.

Haricîler, bidayetten itibaren Muhakkime-i ûlâ, Ezârika, Necedat, Sufriyye, Acâride, İbâziye gibi değişik kollara ayrılmıştır. Zamanımıza kadar varlığını sürdüren kolu İbâziye´dir. Tunus´ta, Cezayir´de bunlara rastlanır. Zengibar´ın resmî mezhebinin İbâziye olduğu bilinmektedir.

2- Sadedinde olduğumuz hadis, Nehrevan Savaşı´nı anlatmaktadır. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Müslümanlarla savaşacak bir fitne grubunun evsafını beyan buyurmuş, Hz. Ali bu vasıfları Haricîlerde görmüştür. Resulullah´ın kendisine verdiği bilgilere dayanarak, bu zümre içerisinde Zü´s-Südye isminde bir kimsenin bulunması gerekeceğinde ısrar eder. Gerçekten, ölüler arasında Hz. Ali´nin "peygamberin ihbarı"na dayanarak yaptığı tasvire uygun bir adam bulununca nebevî bir mucize daha ortaya çıkar. Hz. Ali (  radıyallahu anh) bu mucize karşısında heyecanlanır ve tekbir getirir  :  "Allah doğru söyledi. Resulü doğru söyledi" demesi, Allah´ın bildirmesiyle konuşan Hz. Peygamber´in sözünün doğrulandığını, te´yid gördüğünü ifade buyurmasıdır. Şarihler, Ubeyde es-Selmânî´nin, bu hadisenin itibarını Resulullah´tan işittiğine dair Hz. Ali´ ye üç kere yemin ettirmesini, bunu herkese duyurma maksadıyla yaptığını belirtirler.

3- Hz. Ali onların Lahükme illa lillah Kur´ânî cümlesini "Batıla alet edilen hak bir söz" olarak değerlendirir. Hatta Haricîler, aşırı dindarlıklarıyla da meşhurdurlar. Çok ibadetten alınları yara olan kimselerdir. Onun için hadiste "onların namazı yanında sizinki bir hiçtir..." cümlesine rastlanır. Ne var ki ne çok ibadet, ne Kur´an ve hadiste gelen ibarelerin slogan olarak kullanılması gidilen yolun meşruluğu için kafi değildir. Siyasi görüşü kendine muvafık olmayan, Müslümanları tekfir, halifeye isyan gibi davranışlar onları ve benzerlerini Resulullah´ın ifadesiyle "İnsan ve hayvanların en şeriri" olmaktan kurtaramıyor. Haricîlerin "Hüküm Allah´ındır" diye pek sık kullandıkları slogan, Kur´an´dan muktebestir. Birçok ayette bu mâna ifade edilmiştir (  En´am 57, 62, Yusuf 40, 67, Kasas 70, 88, Gafir 42), Hz. Ali buna itiraz etmemiş, fakat söyleniş gayesinin batıl olduğunu belirtmiştir.

4- Bu hadis, mü´minler arasında cereyan edecek kıtallerin ahkâmını tesbitte esastır. Ulema bu ve diğer benzeri hadislerden sonra Sahabe´nin tatbik ettiği ahkâmdan hareketle şu esasları tespit etmiştir  : 

* İmama isyan edenler önce hakka çağrılır, tehdid edilir, saldırmadıkları müddetçe saldırılmaz.

* Saldırmaları halinde onlarla savaşılır.

* Yaralılarına dokunulmaz. Bozguna uğradıkları takdirde, destek görmeleri melhuz değilse takip edilmezler.

* Malları ganimet değildir yağma edilmezler.

* Tevbe edenlerin tevbesi kabul edilir.

* İsyan sebebiyle dinden çıkmış sayılmazlar. Ancak inkarları sebebiyle isyan etmişlerse o zaman mürted muamelesi yapılır.

* Onlardan esir alınanlara da, esir muamelesi yapılmaz; öldürülmezler.

* Devlete karşı isyan eden bağîlere ve Haricîlere karşı savaşmak caizdir, sevaptır, bu savaşta ölenler şehittir.

Fitnenin çeşitleri ve herbirine karşı uygulanacak ahkâm hakkında geniş bilgiyi daha önce kaydettik.[172]



ـ4815 ـ3ـ وعن سويد بن غفلة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  إذَا حَدَّثْتُكُمْ عَنْ رَسُولِ اللّهِ # حَدِيثاً، فَوَاللّهِ ‘نْ أخِرَّ مِنَ السَّمَاءِ أحَبُّ الىَّ مِنْ أقُولَ عَلَيْهِ مَا لَمْ يَقُلْ، وَإذَا حَدَّثْتُكُمْ فِيمَا بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ فإنَّ الْحَرْبَ خِدْعَةٌ، وَإنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  سَيَخْرُجُ قَوْمٌ في أخِرِ الزَّمَانِ حُدَثَاءُ ا‘سْنَانِ سُفَهَاءُ ا‘حَْمِ، يَقُولُونَ مِنْ خَيْرِ قَوْلِ الْبَرِيَّةِ، يَقْرَأوُنَ الْقُرآنَ، َ يُجَاوِزُ إيمَانُهُمْ حَنَاجِرَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنْ الدّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنْ الرَّمِيَّةِ، فأيْنَمَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاقْتُلُوهُمْ فإنَّ في قَتْلِهِمْ أجْراً لِمَنْ قَتَلَهُمْ عِنْدَ اللّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي.»حُدَثَاءُ ا‘سْنَانُ« أى شباب لم يكبروا حتى يعرفوا الحق.»سُفَهَاءُ ا‘حَْمِ« السفه الخفة في العقل والجهل.»ا‘حمُ« العقول .



3. (  4815)- Süveyd İbnu Gafle (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Ali (  radıyallahu anh) dedi ki  :  "Ben size Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ dan bir hadis söyleyince, Allah´a yemin olsun Aleyhisselâtu vesselâm´ın söylemediği bir şeyi söylemektense gökten atılmayı tercih ederim. Ancak benimle sizin aranızda cereyan eden şeyler hakkında konuşunca, bilesiniz harp hiledir. Zîra ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  : 

"Ahirzamanda yaşça küçük, akılca kıt birtakım gençler çıkacak. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur´ân´ı okurlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız onları gebertin. Zîra, onları öldürene, kıyamet günü, Allah´ın vereceği ücret var." [Buhârî, Fezâilu´l-Kur´ân 36, Menakıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Zekât 154, (  1066); Ebu Davud, Sünnet 31, (  4767); Nesâî, Tahrîm 26, (  7, 119).][173]



AÇIKLAMA  : 



1- Eslâf uleması, burada yaşça genç, akılca kıt gençlerle Haricîlerin kastedildiğini anlamışlardır. Nitekim, Teysîr´in bu hadisi, Haricîlerle ilgili fitne başlığı altında kaydettiğine göre, aynı anlayışı görmek mümkün. Ancak Resûlullah´ın hadisleri, aynen Kur´ân gibi her devre baktığı için, kıyamete kadar gelecek zaman içinde her devir insanı, kendi zamanına tatbik etme hakkına sahiptir. Nitekim, bizde Fitnenin Evsafı ile ilgili bahiste, günümüzün fitnelerinde gizli ve münafık güçlerin cahil gençlerimizi, İslâmî sloganlarla aldatıp istismar edeceklerine dikkat çekmiştik.

2- خير قول البرية tabirinde bazı alimler "kalb mevcuttur, قول خير البرية şeklinde olmalıdır" demiştir. "Yaratılmışın en hayırlısının sözü" demek olur. Bununla Kur´ân ve hadisin kastedildiği belirtilmiştir.

3- Kur´ân okumalarına rağmen imanlarının gırtlaklarından öteye geçmemesi Kur´ân´ı anlamadıklarına, ahkâmını hayatlarında tatbik etmediklerine, halkı aldatmak için, slogan olarak onları zikrettiklerine delalet eder. Bunlar, bir avı delip, ondan hiçbir bulaşık almadan öbür tarafa geçen ok gibi, İslâm´dan hiçbir pay kapmamış olarak dinden çıkarlar. İbnu´l-Esîr, en-Nihâye´de bu insanların dine giriş ve çıkışlarını "ok"un bir ava giriş çıkışına benzetmesini, oka avdan hiçbir şeyin takılmaması sebebine bağlar.

4- Hadisin Ebu Dâvud´daki bir veçhinde "Onlar Müslümanları (  büyük günah işleyince kâfir olurlar diyerek) öldürürler. Fakat put ehlini bırakırlar. Eğer ben onlara yetişecek olsam, vallahi Ad kavminin ölümleriyle öldürürüm" buyurulmuştur. Ad kavminin ölümü tabiriyle, "Köklerinin kesilmesi"nin kastedildiği belirtilmiştir. Çünkü o kavim helak olmuş, arkası kesilmiştir.

Eski âlimler bu hadisi Haricîlere tatbik edip büyük günah işleyenleri kâfir addederek diye kayıtlamıştır. Ancak günümüzde benzeri davranışlara düşen kitlelerin davranışlarını aynı tabirlerle kayıtlamak gerekmez. Üstelik İslam âlemi şimdilerde ne kadar geniş. Müslümanlara musallat olacak bu heriflerin ileri sürecekleri bahaneler her köşede bir başka şey olabilir. Ama onların sonunu da Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) haber vermektedir  :  "Âd kavminin ölümüyle ölmek." "Âd kavmi öldürülmedi, (  atom bombasından hasıl olan fırtınayı hatırlatan) bir rüzgâr ile toptan helak edildi" der, şârihimiz... [174]



ـ4816 ـ4ـ وعن أبى سعيدٍ وَأنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قا  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # سَيَكُونُ في أُمَّتِى اخْتَِفٌ وَفُرْقَةٌ  :  قَوْمٌ يُحْسِنُونَ الْقِيلَ وَيُسِيئُونَ الْفِعْلَ، يَقْرَأُونَ الْقُرآنَ َ يُجَاوِزُ تَرَاقِيَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ. ثُمَّ َ يَرْجِعُونَ حَتّى يَرْتَدَّ عَلى فُوقِهِ. هُمْ شَرُّ الْخَلْقِ، طُوبَى لِمَنْ قَتَلَهُمْ وَقَتَلُوهُ، يَدْعُونَ الى كِتَابِ اللّهِ وَلَيْسُوا مِنْهُ في شَىْءٍ. مِنْ قَاتَلَهُمْ كَانَ أوْلى بِاللّهِ مِنْهُمْ. قَالُوا  :  يَا رَسُولَ اللّهِ #! مَا سِيمَاهُمْ قَالَ  :  التَّحْلِيقُ[. أخرجه أبو داود، وللشيخين عن أبى سعيد نحوه .



4. (  4816)- Ebu Said ve Enes radıyallahu anhümâ anlatıyorlar  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ümmetimde ihtilâf ve ayrılıklar meydana gelecek. (  Onlardan) bir grup lafıyla güzel, ameliyle kötü olacak. Bunlar Kur´ân´ı okuyacaklar, ancak köprücük kemiklerinden aşağı geçmeyecek. Bunlar, dinden tıpkı okun avı delip geçmesi gibi çıkarlar. Onlar, ok, kirişine dönmedikçe bir daha dine geri gelmezler. Bunlar mahlukatın en şeriridir. Onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene ne mutlu! Onlar insanları Kitabullah´a çağırırlar, fakat Kitap´tan zerre kadar nasipleri yoktur."

Yanında bulunan Ashab  : 

"Ey Allah´ın Resûlü onların alâmeti nedir " diye sordular da  : 

"Tıraş olmak!" buyurdular." [Ebu Dâvud, Sünnet 31, (  4765).]

Benzer bir rivayeti Ebu Saîdi´l-Hudrî´den Sahiheyn kaydetmiştir. [Buhâri, Fezailu´l-Kur´ân 36, Menâkıb 25, Edep 95, İstitabe 6, 7; Müslim, Zekât 143-148, (  1064); Muvatta, Kur´ân10, (  1, 204, 205); Nesâî, Zekât 79, (  5, 87). Tahrîm 26, (  7, 119).][175]



ـ4817 ـ5ـ وفي روايةٍ عن أنسٍ قال  :  ]سِيمَاهُمْ التَّحْلِيقُ وَالتَّسْبِيدُ. فإذَا رَأيْتُمُوهُمْ فَأنِيمُوهُمْ[.»الفُوقةُ وَالفُوقَُ« موضع وقوع الوتر من السهم.



5. (  4817)- Hz. Enes´ten gelen bir rivayette (  Resûlullah şöyle) buyurmuştur  :  "Onların alâmeti tıraş ve saçın yolunmasıdır. Onları gördüğünüz zaman öldürün."[176]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, önceki hadiste geçen dalalet fırkasıyla ilgili mütemmim bilgi sunmaktadır. Dinden çıkan bu yaşça genç, aklı kıt, lafı güzel, ameli kötü gürûhun bir daha kazanılamayacağı ifade edilmektedir. Onların geri gelmesi, okun kirişine geri gelmesine bağlanmıştır. Yani olması muhal olan şeye dilimizde böylesi makamda "balık kavağa çıkınca" deyimini kullanırız. Maksad muhal olan şeyi ifade etmektir. Keza bunların okuduğu Kur´ân´dan zerre miktar bir tesir, bir iz kalmayacağı, kalplerine hiçbir şey inmeyeceği hakikatı da, okuduklarının köprücük kemiklerinden aşağı gitmeyeceği tabiriyle ifade edilmiştir. Başka rivayetlerde köprücük kemiği yerine boğaz, hançere, gırtlak gibi başka tabirler kullanılmıştır. Şarihlerimiz bu tabiri "Kıraatleri Allah´a yükselmez. Allah kabul buyurmaz" şeklinde de anlamıştır.

2- Hadis, böylesi insanlarla cihad gereğine dikkat çekmektedir. Çünkü, dinî sloganlarla, Kur´ân tilavetiyle meydana çıktıkları için mü´ minler arasında tereddüt çıkabilecektir. Aleyhissalâtu vesselâm bu tereddütü yenmek ve izale etmek maksadıyla onları öldüren gazi, onlar tarafından öldürülen şehit olur mânasında olmak üzere "Onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene ne mutlu!" buyurmuştur.

3- Onların alâmeti başı tıraş etmek olarak belirtilmiştir. Nevevî der ki  :  "Alimlerden bazıları bu hadisten hareketle başı tıraş etmenin mekruh olduğuna hükmettiler. Ancak, hadiste buna delalet yoktur, tıraş onların alâmetidir. Alâmet, bazan da mübah olur. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm  :  "Onların alâmeti bir pazusu kadın memesi gibi olan siyah bir adamdır" buyurmuştur. Malum olduğu üzere, bu haram değildir. Ayrıca Ebu Dâvud´un Sünen´inde Buhârî ve Müslim´in şartına uygun sahih bir rivayette "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) başının birkısmı tıraş edilmiş bir çocuk görmüştü  :  "Ya tamamını tıraş edin ya tamamını kesmeyin" buyurdu" denmiştir. Bu rivayet başın tıraş edilmesinin mübahlığı hususunda sarihtir, te´vile ihtimali yoktur. Ulemâ der ki  :  "Her durumda başın tıraş edilmesi caizdir. Kişiye yağlanması ve bakımı meşakkat getirecekse tıraş etmesi müstehab olur. Eğer meşakkat getirmiyorsa kesilmesi müstehab olur."

İkinci hadiste, tıraş olarak tercüme ettiğimiz tahlik kelimesini te´kîden tesbîd, (  bazı nüshalarda tesmîd şeklindedir) kelimesi gelmiştir. Lügatte aynen deriden saçın tıraş edilmesi mânasına gelirse de Ebu Dâvud, saçın kökten yolunması diye açıklar.[177]



ـ4818 ـ6ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]أتَى رَجُلٌ رَسُولَ اللّهِ # مُنْصَرَفَهُ مِنْ حُنَيْنٍ، وَفي ثَوْبِ بَِلٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فِضَّةٌ، وَرَسُولُ اللّهِ # يَقْبِضُ مِنْهَا وَيُعْطِى النَّاسَ. فَقَالَ  :  يَا مُحَمَّدُ، اعْدِلْ فَقَال  :  وَيْلَكَ فَمَنْ يَعْدِلُ إذَا لَمْ أعْدِلْ؟ لَقَدْ خِبْتُ وَخَسِرْتُ إنْ لَمْ أعْدِلْ. فَقَالَ عُمَرُ  :  دَعْنِى يَا رَسُولَ اللّهِ أضْرِبْ عُنُقَ هذَا الْمُنَافِقِ. فَقَالَ #  :  مَعَاذَ اللّهِ أنْ يَتَحَدَّثَ النَّاسُ أنَّ مُحَمَّداً يَقْتُلُ أصْحَابُهُ، وَإنَّ هذَا وَأصْحَابَهُ يَقْرَأُونَ الْقُرآنَ َ يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ[. أخرجه الشيخان، واللفظ لمسلم .



6. (  4818  )- Hz. Câbir (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Huneyn dönüşünde bir adam yanına geldi. Bu sırada Hz. Bilâl´in eteğinde gümüş (  para) vardı. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bundan avuç avuç alıp insanlara dağıtıyordu. Gelen adam  : 

"Ey Muhammed! Adil ol!" dedi. Aleyhissalâtu vesselam (  öfkeli olarak)  : 

"Yazık sana! Ben de adil olmazsam kim adil olabilir Eğer adil olmazsam zarara ve hüsrana düşerim!" buyurdular. Hz. Ömer atılıp  : 

"Ey Allah´ın Resûlü! Bana müsaade buyurun şu münafığın kellesini uçurayım!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm  : 

"Halkın "Muhammed arkadaşlarını öldürüyor" diye dedikodu yapmasından Allah´a sığınırım. Bu ve arkadaşları Kur´ân okurlar (  ama okudukları) hançerelerinden aşağı geçmez. Dinden, okun avı delip geçtiği gibi çıkıp giderler!" buyurdular." [Buhârî, Humus 16; Müslim, Zekât 142, (  1063). Metin Müslim´inkidir.][178]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis birçok vecihten rivayet edilmiştir. Müslim´in Zekât bölümündeki 140-160 arasındaki hadisler bu vak´a ile alakalı. Bazı rivayetlerdeki ziyadelerden anlaşıldığına göre, hâdise, Huneyn Savaşı´ndan elde edilen ganimetin Ci´râne´de dağıtımı sırasında cereyan etmiştir ve bu itirazcının adı Zülhüveysıra´dır. Bir rivayette adam tasvir de edilir  :  "Gür sakallı, elmacıkları çıkık, gözleri çukur, alnı yüksek, başı traşlı." Bir rivayete göre, "Sağında ve solunda olanlara verdi. (  Henüz) arkadakilere vermemişti. Arkadakilerden bir adam kalkarak  :  "Ey Muhammed, taksimde adil olmadın" der. Resulullah bu söze çok öfkelenir. Ancak  :  "Vallahi, benden sonra, benden daha adil olacak birini bulamazsınız" demekle yetinir. Sonra şu açıklamayı yapar  :  "Ahirzamanda bir kavim çıkacak. Sanki bu, onlardan biridir. Onlar, Kur´an okurlar fakat okudukları köprücük kemiklerini geçmez. İslam´dan okun avdan geçtiği gibi geçip giderler. Alametleri tıraştır. Bunların arkası kesilmez; sonuncuları Mesih Deccal´le birlikte çıkar. Onlara rastladığınız zaman bilin ki, onlar halkın ve hayvanların en şerirleridir."

2- Havazinliler, askerlerinin daha fedakârane savaşmaları düşüncesiyle mallarını ve hatta çocuk ve kadınlarını da cephe gerisine getirdiklerinden savaşta mağlup olunca Müslümanlara çok miktarda ganimet intikal etmişti; 6.000 kadın ve çocuk, 4.000 okiyye gümüş, 24.000 deve, 40.000´den fazla koyun. Vakidî, o gün her bir gaziye dört deve ile kırk koyun ganimet isabet ettiğini belirtir. Ayrıca müellefe-i kulub denen kalpleri kazanılacak, şair, hatip, kabile reisi gibi nüfuzlu kimselere, durumuna göre 50´şer, 100´er deve verilmiştir.

3- Bazı rivayetlerde, Resulullah´tan bu adamı öldürme müsaadesi isteyen Halid İbnu Velid´dir. Dahası, hâdisenin Ci´rane´de değil Medine´de cereyan ettiğini ifade eden rivayet de var. İbnu Hacer el-Askalânî, bu rivayetlerin arasında zıtlık olmadığını, hâdisenin birkaç sefer cereyan etmiş olabileceğini söyleyerek zahirî zıtlığı te´lif eder.

4- Bu hadisler, Haricîlerle ilgili olması haysiyetiyle, bunların şerhi zımnında, Haricîlerin tekfir edilip edilmeyeceği hususuna da yer verilir. Hemen belirtelim ki, onların tekfiri hususunda ihtilaf edilmiştir. Şâfiîlerden cumhur-u ulemâya göre Haricîler tekfir edilemez. Bakillânî, onların sarih küfre düşmediğine, fakat küfre müeddi olan söz söylediklerine dikkat çekmiş ise de bu, tam bir tekfir sayılmamıştır. Kadı İyaz, "tekfir hususunda, ulemanın, muteber tek delili olduğunu, bunun da, onların kendi dışındaki Müslümanları tekfir etmeleri bulunduğunu, zîra bir hadiste mü´mini tekfir eden kimsenin sözünün havada kalmayıp, haksız yere tekfirde bulunan kimseye geri döneceğini bildirdiğini" söyler. Aslında bu hüküm, diğer fırâk-ı dâlle için de geçerlidir.

Ehl-i Sünnet uleması, tekfir hâdisesi, dinde çok nazik bir bahis olması sebebiyle, tekfir etme hususunda fazlaca dikkatli ve ihtiyatlı davranmışlardır. Dolayısıyla onların kestiklerinin yeneceğine, kadınlarıyla evlenilebileceğine, cenazelerine iştirak edileceğine, şehadetlerinin makbul olacağına hükmetmişler ve bu hususta icma etmişlerdir. Hz. Ali´ye  :  "Onlar kâfir midirler " diye sorulmuş  :  "Küfürden kaçtılar!" demiştir.

"Münafık mıdırlar " denilmiş, "Münafıklar Allah´ı pek az zikrederler. Halbuki onlar akşam sabah zikrediyorlar!" demiştir. "Onlar kimdir " denilmiş, "Fitneye maruz kalıp, bu yüzden hakka karşı körleşen, sağırlaşan kimselerdir!" demiştir.[179]



* HAKEMEYN HÂDİSESİ VE YEZİD İBNU MUAVİYE´YE BİAT VAKASI



ـ4819 ـ1ـ عن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]دَخَلْتُ على حَفْصَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها فَقُلْتُ  :  قَدْ كَانَ مِنَ النَّاسِ مَا تَرَيْنَ، وَلَمْ يُجْعَلْ لِى مِنَ ا‘مْرِ شَىْءٌ. فَقَالَتْ  :  اَلْحَقِ النَّاسَ فَهُمْ ينْتَظِرُونَكَ، وَأخْشى أنْ يَكُونَ في احْتِبَاسِكَ عَنْهُمْ فُرْقَةٌ، فَلَمْ تَدَعْهُ حَتّى ذَهَبَ. فَلَمَّا تَفَرَّقَ النَّاسُ خَطَبَ مُعَاوِيَةُ وَقَالَ  :  مَنْ كَانَ يُرِيدُ أنْ يَتَكَلَّمَ في هذَا ا‘مْرِ فَلْيُطْلِعْ لَنَا قَرْنَهُ، فَلَنَحْنُ أحَقُّ بِهِ مِنْهُ وَمِنْ أبِيهِ. قَالَ حَبِيبُ بْنُ مَسْلَمَةَ  :  فَقُلْتُ لِعَبْدِاللّهِ، فَهََّ أجَبْتَهُ؟ فقَالَ  :  لقَدْ هَمَمْتُ أنْ أقُولَ أحَقُّ بِهذا ا‘مْرِ مِنْكَ مَنْ قَاتلَكَ وَأبَاكَ عَلى ا“سَْمِ، فَخَشَيْتَ أنْ أقُولَ كَلِمَةً تُفَرَّقَ بَيْنَ الْجَمِيعِ وَتُسْفِكُ الدَّمَ وَيُحْمَلُ عَنِّى غَيْرُ ذلِكَ، فَذَكَرْتُ مَا أعَدَّ اللّهُ في الْجِنَانِ. قُلْتُ  :  حُفِظْتَ وَعُصِمْتَ[. أخرجه البخاري .



1. (  4819)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Hz. Hafsa (  radıyallahu anhâ)´nın yanına girdim ve  : 

"(  Ali ile Muaviye (  radıyallahu anhümâ)´nin Sıffîn´deki hâdiseleri sebebiyle) halka gelenleri görüyorsun. (  Şimdi Harameyn ve başka yerde hayatta kalan sahabeleri toplayıp fikirlerini almak istiyorlar.) Bu hilafet ve emîrlik meselesinde bana hiçbir hak tanımadılar (  bu sebeple gitmek istemiyorum, ne dersin )" dedim.

"Katıl. Çünkü onlar seni bekliyorlar. Onlardan geri durmanı, onların bir muhalefet saymalarından korkarım!" dedi ve Abdullah, oraya gidinceye kadar Hafsa onu bırakmadı. (  Hakemlerin hüküm vermesinden sonra) Hz. Muaviye bir hutbe irad etti ve (  Abdullah´la babası Ömer´i kastederek) dedi ki  : 

"Kim bu hilafet meselesi hakkında bizimle konuşmak isterse kendini bize göstersin (  meydana çıksın). Şurası muhakkak ki biz, halifeliğe ondan da babasından da ehakkız."

Habib İbnu Mesleme der ki  :  "Abdullah´a  :  "Ona cevap vermedin mi " dedim. Abdullah cevaben  : 

"Bu işe senden daha ehak olan, İslam adına sana ve babana karşı (  Uhud´da, Hendek´te) mücadele vermiş olan Ali (  radıyallahu anh)´dir!" demek istedim. Fakat, herkesin arasına tefrika sokup, kan akıtacak ve istemediğim bir mânaya çekilecek bir kelime sarfetmekten korktum. Allah´ın (  sabredene) cennette hazırladığı mükafaatları da hatırlayarak (  Muaviye´ye) karşılık vermedim" demiştir. Habib İbnu Mesleme  :  "Bu tavrı takdir ederek  :  "Sen bir fitneden (  inayet-i İlahî ile) korunmuş ve (  ciddî) bir felaketten muhafaza edilmişsin!" dedim" der. [Buharî, Megazî, 29.][180]



AÇIKLAMA  : 



1- İbnu Hacer´den alarak koyduğumuz parantez arası açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Hz. Abdullah İbnu Ömer, Sıffîn Savaşı´nda, ihtilafın çözümü Hakemeyn´e yani biri Hz. Ali, diğeri de Hz. Muaviye (  radıyallahu anhümâ) tarafından seçilecek iki hakemin tesbit edeceği ortak görüşe havale edildikten sonra, hayatta kalan sahabelerin fikirlerini almak üzere yapılan bir davete icabet edip-etmeme hususunda Resulullah´ın zevcelerinden ve aynı zamanda kızkardeşi bulunan Hafsa ile istişare etmiştir. Kendisi kırgın bir hava taşımakta, bu sebeple de davete icabet etmemek istemektedir. Ancak Hz. Hafsa, katılmasını tavsiye etmektedir.

Abdullah katılır. Hz. Muâviye´nin kulağına Abdullah´tan bir şeyler ulaşmış olmalı ki, ilk hutbesinde ta´rizkâr ve hatta tehditkar bir üslupla Hz. Abdullah´a laf atar. Abdullah, Hz. Ali lehine konuşup, bidayetten beri İslam için çalıştığını, Hz. Muâviye ve babası Ebu Süfyan´a karşı Uhud´da, Hendek´te İslam´ı korumak için savaş verdiğini, bu sebeplerle onun hilafete kendisinden ehak olduğunu söylemeyi düşünür. Fakat, fitne çıkmasın diye sükut eder. Said İbnu Mansur´un kaydettiği munkatı bir rivayette Hz. Abdullah, Muâviye´ye şöyle söylemek istemiştir  :  "Hilafete, İslam adına sana ve babana karşı savaşmış olanlar ehaktır." Ancak kan dökülmesi ve sözünün yanlış anlaşılması korkusuyla susmayı tercih eder, (  radıyallahu anh).

2- Hadiste, Hz. Abdullah´a bu davranışı sebebiyle takdirlerini ifade eden Habib İbnu Mesleme, küçük sahabelerdendir. Şam´a yerleşmiştir. Babasının Resulullah´la sohbeti mevcuttur. Aslında Hz. Muaviye taraftarlarındandır. Muaviye (  radıyallahu anh) onu, kuşatma altındaki Hz. Osman´a yardım etmesi için bir askerî birliğin başında Şam´dan Medine´ye göndermiş, ancak o gelmeden Hz. Osman şehid edilmiş olduğu için geriye, Hz. Muâviye´nin yanına dönmüştür. Şam´da Hz. Muâviye ile beraberdir. Hz. Muâviye onu Rumlara karşı yapılan gazvelerin başına komutan tayin etmiştir. Sıkça Rumlarla karşılaştığı için Habibu´r-Rum lakabıyla şöhret bulmuştur. Hz. Muâviye´nin hilafeti sırasında vefat etmiştir.

Habib İbnu Mesleme´nin Hz. Abdullah´a "Allah seni fitne ve felaketten himaye etmiş" sözü, o sırada Hz. Muâviye aleyhine sarfedeceği bir sözün mutlaka bir kavgaya sebep olacağını ifade eder. Çünkü hâdiselerin içinde, hatta yetkili bir şahsiyettir, havayı gayet iyi bilmektedir.

3- İbnu Hacer´in açıkladığına göre, Hz. Muâviye, hilafet meselesinde şu görüşte idi  :  "Kuvvet, re´y ve marifette üstün olanın, İslam´da öncelik, diyanet ve ibadet yönleriyle üstün olana takdim edilmesi gerekir." İşte bu görüş gereğince kendisinin hilafete ehak olduğunu ileri sürmüştür. İbnu Ömer ise aksi görüşte idi ve fitne korkusu olmadıkça mefdula biat edilmeyeceği kanaatini taşıyordu. İşte bu sebeple sonradan Hz. Muâviye´ye ve daha sonra da oğlu Yezid´e biat etti, çocuklarına da biatlarını bozmayı yasakladı. Aynı düşünce ile, Yezid´den sonra da Abdülmelik İbnu Mervan´a biat etmiştir.[181]



ـ4820 ـ2ـ وعن ابْنِ الْمُسَيَّبِ قَالَ  :  ]لَمَّا وَقَعَتْ اَلْفِتْنَةُ ا‘ولى، يَعْنِى مَقْتَلَ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه لَمْ تُبْقِ مِنْ أصْحَابِ بَدْرٍ أحَداً؛ ثُمَّ وَقَعَتِ الْفِتْنَةُ الثَّانِيةُ يَعْنِى الْحَرَّةَ، فَلَمْ تُبْقِ مِنْ أصْحَابِ الْحُدَيْبِيَةِ أحَداً؛ ثُم وقَعَتِ الثَّالِثَةُ فلَمْ تَرْتَفِعْ وَلِلنَّاسِ طَبَاخٌ[. أخرجه البخاري .

يقال فن » طَبَاخَ لهُ« أى عقل له و خير عنده، والمراد أنها لم تبق في الناس من الصحابة أحداً .



2. (  4820)- İbnu´l-Müseyyeb (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "İlk fitne yani Hz. Osman (  radıyallahu anh)´ın şehid edilmesi vukua geldiği zaman Ashab-ı Bedr´den kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra ikinci fitne yani Harra hâdisesi vukua geldi. Bu da Hudeybiye ashabından kimseyi hayatta bırakmadı. Sonra üçüncüsü vukua geldi. O da insanlar arasında akıl ve kuvvet (  sahabe) barakmadı." [Buhârî, Megazî 11.][182]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste üç fitneye temas edilmektedir. Bunlardan ilki Hz. Osman´ın şehid edilmesi hâdisesidir. Bu vak´a hicrî 35 senesinde vukua gelmiştir.

İkinci fitne Harre vakasıdır. Bu vaka Hicri 63 yılında vukua gelmiştir.

Üçüncü fitnenin hangi hâdise olduğu tasrih edilmemektedir. Kastalânî Irak´ta vukua gelen Ezârika fitnesi, Haccac tarafından İbnu Zübeyr (  radıyallahu anh)´in şehid edilmesi ve Kâbe´nin yıkılmasıyla sonuçlanan hicri 74 yılındaki fitne; Mervan İbnu Muhammed´in hilafeti sırasında 130 yılında Medine´de cereyan eden Ebu Hamza el-Haricî fitnesinin kastedilmiş olabileceğinin ileri sürüldüğünü kaydeder.

İbnu Hacer, üçüncü fitnenin Ezârika fitnesi olduğunu söyleyen Davudî´ye itiraz eder ve katılmayış sebebini iki sebebe bağlar  : 

1) Hadisin ravisi Yahya İbnu Said burada Medine´de vukua gelen fitneleri kastedmiştir, diğerlerini değil.

2) Ezârika fitnesi ise Yezid İbnu Muâviye´nin vefatını müteakip vukua gelmiş; yirmi seneden fazla devam etmiştir.[183]

İbnu Hacer üçüncü fitnenin hangisi olduğunu belirleme maksadıyla İmam Malik´in Yahya İbnu Said´den kaydettiği şu açıklamaya yer verir  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın mescidinde iki gün namaz terkedilmiştir  : 

1) Hz. Osman´ın şehid edildiği gün,

2) Harra günü."

İmam Malik  :  "Üçüncüyü unuttum" demiştir. İbnu Hacer devam eder  :  "İbnu Abdü´l-Hakim  :  "Haricî Ebu Hamza´nın huruc ettiği gündür" der. Bu ise Mervan İbnu Muhammed İbnu Mervan İbni´l-Hakem´in hilafeti zamanında 130 yılında cereyan etmiştir. Bu hâdise Yahya İbnu Said´in vefatından bir müddet önce vukua gelmiştir. Ben, Dârakutni´nin Garaibu Malik nam eserinde, kendisine Yahya İbnu Said´den sahih bir senetle ulaşan buna benzer bir rivayete rastladım. Sonunda şöyle diyordu  :  "Üçüncüsü vaki olursa insanlarda akıl ve güç bırakmaz." İbnu Ebî Hayseme´nin tahricinde "Şayet üçüncü vaki olsaydı" şeklinde gelmiştir. Bu ifade, sadedinde olduğumuz hadiste üçüncü fitne hakkındaki cezme muhaliftir (  yani hâdisenin henüz vukua gelmediğini beyandır). Aralarını bulmak ve te´lif etmek mümkündür. Şöyle ki  :  "Yahya İbnu Said bu sonuncu ifadeyi önce söylemiştir, sonra da mezkur üçüncü fitne, o daha sağ iken vaki olmuştur. Hâdiseden sonra Yahya İbnu Said, Leys İbnu Sa´d´ın kendisinden naklettiği ifadeyi söylemiştir."

2- Hadiste geçen Tabah kelimesi kuvvet, akıl, hayır gibi mânalara gelir. İbnu´l-Esir, Camiu´l-Usul´de bundan maksadın Sahabe olduğunu belirtir. Rivayetten, mezkur üç fitneden birincide Bedir Ashabı, ikincide Hudeybiye Ashabı, üçüncü de Ashabın geri kalanı öldürülecek gibi bir mâna anlaşılmaktadır. Fakat mâna öyle değil. O sıralarda onların kalmamış olacağı ifade edilmiştir. Yani, "Bedir Ashabı´nın tükenme sıralarında Hz. Osman katledildi, birinci fitne husule geldi; Hudeybiye Ashabı´nın tükenmesi zamanında Harra hadisesi vukua geldi, Ashab´ın tükendiği sıralarda da üçüncü fitne vukua geldi" denmektedir.

3- Burada bir noktaya dikkat çekmek isteriz  :  Sadedinde olduğumuz rivayet Said İbnu´l-Müseyyeb´ten bir nakil gözükmektedir. Yapılan açıklamalara göre bu eser Yahya İbnu Said´e aittir. Nitekim Said İbnu´l-Müseyyeb hicrî 94 yılında vefat etmiştir. Halbuki üçüncü fitne olarak yorumu yapılan hâdise hicrî 130 yılında cereyan etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, hadisin baş kısmı Said İbnu´l-Müseyyeb´e aittir. Ravi Yahya İbnu Said, Said İbnu´l-Müseyyeb´in sözlerini naklettikten sonra kendisi şu ilavede bulunmuştur  :  "...Sonra üçüncü bir fitne daha vukua geldi, o da insanlarda akıl ve kuvvet bırakmadı." Ne var ki bu derc´e raviler dikkat çekmemişlerdir. Yahut bu söz, Buharî, rivayetinin zahirine göre müdrec değildir. Gerçekten Said İbnu´l-Müseyyeb´e aittir. Bu durumda üçüncü fitne hususunda yapılan ve İbnu Hacer tarafından da benimsenmiş olan yorum yanlıştır. Üçüncü fitneyi Said İbnu´l-Müseyyeb´in ölümünden önce cereyan eden bir fitne ile izah etmek gerekecek ki bu da Davudî´nin yaptığı izahtır  :  Ezarika fitnesi. [184]



* HAKEMEYN HÂDİSESİ VE HARİÎİLER



Bu iki hadise birbirine bağlı olduğu için ikisini birlikte kısaca Suyutî´nin anlatımından kaydedeceğiz  :  "Hz. Ali´ye Osman´ın şehit edilmesinin ertesi günü, Medine´de bulunan sahabeler (  radıyallahu anhüm) biat ettiler. Aşere-i Mübeşşere´den Talha ve Zübeyr (  radıyallahu anhümâ)´in istemeyerek biat ettikleri söylenmiştir. Bu sebeple o ikisi Mekke´de bulunan Hz. Aişe´nin yanına giderler. Üçü beraber, Hz. Osman´ın kanını talep etmek üzere Basra´ya giderler. Haber Hz. Ali´ye ulaşınca o da Irak´a hareket eder. Basra´da Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe (  radıyallahu anhüm) ve beraberindekiler ile karşılaşırlar. Cemel Vakası vukua gelir. Hicrî 36 yılında cereyan eden bu hâdisede Talha ve Zübeyr´in de aralarında yer aldığı 13.000 kişi hayatını kaybeder. Bunlardan 2.000 kadarı Hz. Ali saflarından, geri kalan da Hz. Aişe saflarındandır.

Hz. Ali, 15 gün kadar Basra´da kaldıktan sonra Kûfe´ye geçer. Bu esnada Şam´dan da Hz. Muaviye, beraberindekilerle birlikte Hz. Ali´nin üzerine yürür. Sıffîn´de karşılaşırlar. Tarih hicrî 37 Safer ayı. Aralarında başlayan savaş birkaç gün neticesiz devam eder. Şamlılar Mushafları kaldırarak onun hakemliğine başvurmayı teklif ederler. Bunun, Amr İbnu´l-As tarafından teklif edilen bir harp hilesi olduğu söylenmiştir. Hz. Ali´nin askerleri Kur´an´a karşı savaşmak istemezler. Sulh talep ederler. İki hakem tayin edilir. Daha önce belirttiğimiz üzere, Hz. Ali, Ebu Musa el-Eş´arî´yi, Hz. Muaviye de Amr İbnu´l-As (  radıyallahu anhüm ecmain)´ı hakem tayin eder.

Aralarında yazılı bir vesika tanzim ederek yılbaşına Ezruh´ta bir araya gelip ümmetin meselesini halletme hususunda görüş birliğine varırlar.

Herkes dağılır. Hz. Muaviye Şam´a, Hz. Ali de Kûfe´ye dönerler. Bu sırada Hz. Ali´nin saflarından, Haricîler denecek olan bir zümre ayrılır. Bunlar hakem hâdisesine karşı çıkarlar. "Hüküm Allah´a aittir" derler. Harura´yı kendilerine karargâh yaparlar. Hz. Ali bunlara İbnu Abbas´ı nasihatçi olarak gönderir. Onlarla bazı münakaşalar yapar, açıklamalarda bulunur. Bir kısmı nasihat dinler; gidilen yolun yanlış, şeriate aykırı olduğunu kabul edip rücu eder. Bir kısmı da batılda ısrar eder. Bu ısrarcılar Nehravan´a giderler, orada başkaldırırlar. Hz. Ali oraya gidip, onlarla savaşır ve -önceki rivayette (  4813. hadis) açıklandığı üzere- Zü´s-Südye başta olmak üzere pek çokları öldürülürler; yıl hicrî 38.

Aynı senenin Şa´ban ayında Ezruh´ta hakemlerin hükmünü dinlemek üzere toplanırlar. Sa´d İbnu Ebî Vakkâs, İbnu Ömer ve diğer pekçok sahabe -4819 numaralı hadiste de açıklandığı üzere- oraya gelirler.

Amr İbnu´l-As, kurnazlık yaparak ilk önce Ebu Musa el-Eş´arî´yi konuşturur. Aralarındaki antlaşma gereği o, Hz. Ali´yi azleder. Arkadan Amr konuşur, hilafette Hz. Muâviye´yi sabit tutar ve ona biat eder.

Halk bu kargaşa ile ayrılır. Hz. Ali askerlerinin ihtilafına muhatap olur.

İşte bu kargaşa sırasında Haricîlerden üç kişi, ortaya atılıp  :  Abdurrahman İbnu Mülcem el-Murâdî, Bürek İbnu Abdillah et-Temîmi ve Amr İbnu Bekr et-Temîmi. Bunlar Mekke´de biraraya gelip, Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnu´l-Âs radıyallahu anhüm´ü öldürmek ve ümmeti bunların fitnesinden huzura kavuşturmak hususunda antlaşma yaparlar.

İbnu Mülcem  :  "Ben Ali´yi halledeyim" der. el-Bürek  :  "Ben Muâviye´yi halledeyim" der. Amr İbnu Bekr de  :  ÔBen de Amr İbnu´l-Âs´ı halledeyim" der.

Ehl-i Sünnet ulemâsı hürmet ve sevgi ile mükellef olduğumuz Ashab-ı Kiram hazeratının aralarında cereyan eden elim vukuatı naklederken, hürmet ve muhabbeti zedeleyerek teferruata inmekten içtinab etmişler kısaca hülasa etmişlerdir."

Bu bahsin sonunda Ashab arasında cereyan eden hâdiselerin mahiyeti hakkında Bediüzzaman´ın bir yorumunu kaydedeceğiz.[185]



* İBNU´Z-ZÜBEYR DEVRİ



ـ4821 ـ1ـ عن أبى نَوْفَلْ قَالَ  :  ]رَأيْتُ عَبْدَاللّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما على عَقَبَةِ الْمَدِينَةِ، فَجَعَلَتْ قُرَيْشٌ وَالنَّاسُ تَمَرُّ عَلَيْهِ، حَتّى مَرَّ عَلَيْهِ عَبْدُاللّهِ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فَوَقَفَ عَلَيْهِ. فقَالَ  :  السََّمُ عَلَيْكَ أبَا خُبَيْبٍ ثَثاً، أمَا وَاللّهِ لَقَدْ كُنْتُ أنْهَاكَ عَنْ هذَا وإنْ كُنْتَ مَا عَلِمْتُ صَوَّاماً قَوَّاماً وَصُوً لِلرَّحِمِ، أمَا وَاللّهِ ‘ُمَّةٌ أنْتَ شَرُّهَا ‘ُمَّةُ خَيْرٍ. فَبَلَغَ الْحَجَّاجَ مَوْقِفُ عَبْدِاللّهِ ابْنِ عُمَرَ وَقَوْلُهُ. فأرْسَلَ إلَيْهِ فأُنْزِلَ عَنِ جِذْعهِ فَأُلْقِىَ في قُبُورِ الْيَهُودِ. ثُمَّ أرْسَلَ الى أُمَّةِ أسْمَاءَ

بِنْتِ أبِى بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، فأبَتْ أنْ تَأتِيَهِ، فأعَادَ إلَيْهَا الرَّسُولَ لتَأتِيَنِّى أوْ ‘بْعَثَنَّ إلَيْكِ مَنْ يَسْحَبُكِ بِقُرونِكِ. فأبَتْ فقَالَتْ  :  واللّهِ َ أتِى إلَيْكَ حَتّى تَبْعَثَ مَنْ يَسْحَبُنِى بَقُرونِى فقَالَ  :  أُرونِي سِبْتِيَّتَيَّ فأخَذَ نَعْلَيْهِ ثُمَّ انْطَلَقَ يَتَوَذَّفُ حَتّى دَخَلَ عَلَيْهَا فقَالَ  :  كَيْفَ رَأيْتُنِى صَنَعْتُ بِعَدُوِّ اللّهِ؟ قَالَتْ  :  رَأيْتُكَ أفْسَدْتَ عَليْهِ دُنْيَاهُ وَأفْسَدَ عَلَيْكَ آخَرَتَكَ. بَلَغَنِى أنَّكَ تَقُولُ  :  يا ايْنَ ذَاتَ النِّطَاقَيْنِ، أنَا واللّهِ ذاتُ النِّطَاقَيْنِ. أمَّا أحَدُهُمَا فَكُنْتُ أرْفَعُ بِهِ طَعَامَ رَسُولِ اللّهِ # وَطَعَامَ أبِى مِنَ الدَّوَابِّ، وَأمَّا اŒخَرُ فَنِطَاقُ الْمَرْأةِ الَّذِى َ تُسْتَغْنِى عَنْهُ. أمَا إنَّ رَسُولَ اللّهِ # حَدَّثَنَا أنَّ في ثَقِيفٍ كَذَّاباً وَمُبِيراً. أمَّا الْكَذَّابُ فقَدْ رَأيْنَاهُ، وَأمَّا الْمُبِيرُ فََ إخَالُكَ إَّ إيَّاهُ. فقامَ عَنْهَا وَلَمْ يُرَاجِعْهَا[. أخرجه مسلم.وزاد رزين أن الحجاج قال  :  ]دَخَلْتُ إلَيْهَا ‘حْزِنَهَا فأحْزَنَتْنِى[.و»قرونُ المَرأةِ« ضفائرها.و»التَّوْذفُ« التبختر، وقيل ا“سراع.و»السِّبْتِيَّتَانِ« النعن، وأصله من السبت، وهو جلود البقر المدبوغة بالقرظ يعمل منها النعال نسبت إليها. وقيل من السبت وهو حلق الشعر ‘ن شعر الجلود ترمى عنها ثم تعمل منها النعال.و»الْمُبيرُ« المهلك .



1. (  4821)- Ebu Nevfel anlatıyor  :  "Abdullah İbnu´z-Zübeyr (  radıyallahu anhümâ)´i (  Mekke´deki) Akabetü´l-Medine (  denilen yerde) (  asılmış) gördüm. Kureyş ve diğer halk onun yanına gelmeye başlamıştı. Derken Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) de geldi. Yanında durdu. "es-Selâmu aleyke ey Ebu Hubeyb!" dedi ve bu selamı üç kere tekrar etti. Sonra sözlerine devamla [üç kere de] "Vallahi seni bu işten men etmiştim (  ama beni dinlemedim)" deyip şunları söyledi  :  "Vallahi, benim bildiğime göre sen, çok oruç tutan, çok namaz kılan, yakınlara çokca yardımcı olan bir kimseydin. Vallahi, en kötüsü sen olan bir ümmet mutlaka en hayırlı bir ümmettir!"

Haccâc´a, Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ)´in İbnu´z-Zübeyr karşısındaki tavrı ve söylediği bu sözleri ulaştı. Derhal adam göndererek İbnu´z-Zübeyr´in cesedini asılı olduğu kütükten indirtip, Yahudilerin kabirlerine attırdı. Sonra annesi Esma Bintu Ebî Bekr (  radıyallahu anhâ)´i de bir adam gönderip çağırttı. Fakat kadıncağız gitmekten imtina etti. Haccâc ikinci bir elçi daha gönderdi ve  :  "Ya bana kendi rızanla gelirsin ya da, sana saç örgülerinden sürüyerek getirecek birisini gönderirim!" dedi. Esmâ yine imtina edip  : 

"Sen, örgülerimden tutup beni sürükleyecek birini gönderinceye kadar vallahi gelmeyeceğim!" dedi. Haccâc  : 

"Bana ayakkabılarımı gösterin!" dedi. Papuçlarını alıp, çalımla koşup Esmâ´nın yanına girdi.

"Allah düşmanına ne yaptığımı gördün mü " dedi.

"Ona dünyasını berbat ettiğini, onun da senin ahiretini berbat ettiğini gördüm. Bana ulaştığına göre ona  :  "Ey iki kuşaklının oğlu" demişsin. Vallahi iki kuşaklı benim. Onlardan biriyle ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ve Ebu Bekr´in (  hicret sırasındaki) yiyeceklerini bağladım. Diğeri de, kadının belinden ayırmadığı kuşağıdır. Şunu ilave edeyim ki, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana  :  "Sakif´te bir yalancı, bir de zalim var!" demişti. Yalancıyı gördük. Zalime gelince; bunun da ancak sen olacağını zannediyorum!" dedi. Haccâc, hiç cevap vermeden yanından ayrıldı." [Müslim, Fezâilu´s-Sahâbe 229, (  2545).]

Rezîn şu ilavede bulundu  :  "Haccâc (  bilahare) demiş ki  :  "Ben Esmâ´ nın yanına onu üzmek için girmiştim, ama o beni üzdü."[186]



AÇIKLAMA  : 



1- Daha önce (  4454-4455) açıkladığımız üzere Hz. Abdullah İbnu´z-Zübeyr, Hz. Muâviye radıyallahu anh´ın vefatından sonra oğlu Yezîd´e biat etmeyip Mekke´de halifeliğini ilan etmiş idi. Sadedinde olduğumuz hadis, Haccâc´la yaptığı savaşta, şehid düşen Abdullah´ın cesedine yapılan bed muameleyi aksettirmektedir. Haccâc, hakaret maksadıyla Akabatu´l-Medine denen mahallede[187] bir ağaca tepesi aşağı astırıp teşhîr etmiştir. Abdullah İbnu Ömer (  radıyallahu anhüma) cesedi hürmetle karşılayıp selam vermiştir. O sırada sarfettiği sözlerden, İbnu Ömer´in, Abdullah İbnu Zübeyr´e halife olma hususunda arzu izhar edip Emevîlerle nizaya girmemesini tavsiye etmiş olduğunu anlamaktayız. Ama İbnu´z-Zübeyr, onu dinlememiş, sonu elemle biten bir kararda ısrar etmiştir.

2- Abdullah İbnu Ömer´in, İbnu Zübeyr hakkında ifade ettiği savvam, kavvam övgüsünü anlamamıza Taberânî´nin bir rivayeti yardımcı olur  :  "İbnu´z-Zübeyr bütün sene oruç tutar, bazan hiç iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutardı. Geceleri de namazla ihya eder, çoğu kere vitir namazında Kur´ân´ı hatmederdi. Haccâc, bütün bu haline rağmen onu, "ümmetin en kötüsü" diyerek asmıştır. Abdullah İbnu Ömer´in  :  "Vallahi en kötüsü sen olan bir ümmet en hayırlı ümmettir" sözü, Haccâc´a bir cevap olmaktadır.

3- Hz. Esmâ´nın Zâtunnitakeyn, iki kuşaklı lakabı, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından verilmiş bir lakaptı. Hicret hazırlığı sırasında, deve hazırlanırken, yol azıklarının deveye yüklenmesi anında birkısım eşyanın (  yiyecek ve içeçecek malzemelerinin) bağlanması gerekmiş, şartlar icabı zaman darlığı olduğu için Esmâ (  radıyallahu anhâ), zekasını kullanıp, kuşağını çıkararak ikiye bölmüş, bir yarısı ile eşyalar bağlanmış, diğer yarısını da tekrar beline bağlamıştır. Onun bu pratik zekasından memnun kalan Fahr-ı Kâinat, muhterem baldızlarına Zatunnitakeyn (  iki kuşaklı) lakabını takarak iltifat buyurmuşlardır. Esmâ validenin, o fırsatta Haccâc´a bunu açıklama ihtiyacını duymasından anlıyoruz ki, Haccâc, İbnu´z-Zübeyr (  radıyallahu anhümâ)´e "İbnu Zatunnitakeyn" diyerek hakaret etmiştir.

Hz. Ebu Bekri´s-Sıddîk´in kızı olmaya bihakkın layık Zâtunnitakeyn Esmâ radıyallahu anha validenin cesaret ve fetâneti karşısında hayran kalmamak mümkün mü

4- Hadis, Abdullah İbnu´z-Zübeyr (  radıyallahu anhüma)´in o savaşta haklı olduğunu göstermektedir. İslâm uleması da bu hususta ittifak eder. Halifeliğini ilan edince kendisine biat edilmiş, Haccâc ve diğer Emevî taraftarları ona isyan edip şehit olmasına müncer olan hâdiselere sebep olmuşlardır. Abdullah İbnu Ömer, ona olan takdirlerini ifade etmekten çekinmemiş, Haccâc´ın kulağına gideceğine aldırmamıştır.

5- Ulemâ, hadisten hareketle, kabirdekilere selam vermenin, bunu üç kere de tekrar etmenin, ölenleri hayırlı yönleriyle yadetmenin müstehab olduğuna hükmetmiştir.[188]



* HACCAC



ـ4822 ـ1ـ عن الزُّبير بن عدي قال  :  ]دَخَلْنَا عَلى أنَسِ بْنِ مَالِك رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَشَكَوْنَا إلَيْهِ مَا نَلْقَى مِنَ الْحَجَّاجِ. فقَالَ  :  اصْبِرُوا، فإنَّهُ َ يَأتِى عَلَيْكُمْ زَمَانٌ إَّ وَالَّذِى بَعْدَهُ شَرٌّ مِنْهُ حَتّى تَلْقَوْا رَبَّكُمْ. سَمِعْتُ هذَا مِنْ نَبِيِّكُمْ #[. أخرجه البخاري والترمذي .



1. (  4822)- Zübeyr İbnu Adiy (  rahimehullah) anlatıyor  :  "Hz. Enes İbnu Mâlik (  radıyallahu anh)´in yanına girdik. Haccâc´ın bize yaptıklarını şikayet ettik.

"Sabredin, buyurdu. Zîra öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, gidenden daha kötü olacak. Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Resûlünüz (  aleyhissalâtu vesselâm)´den işittim." [Buhârî, Fiten 6; Tirmizî, Fiten 35, (  2207).][189]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, Haccâc´ın zulmünü belirtmeye ayrılmıştır. Haccâc, Emevî halifelerinden Abdülmelik İbnu Mervân ve oğlu Velid zamanında Irak ve Horasan valiliği yapmış, sert ve zalimâne muameleleri sebebiyle zalim lakabıyla meşhur olmuştur. Taiflidir ve Benî Sakîf´tendir. Bu sebeple Sakafî diye nisbeti de vardır. Hicrî 75 yılında 54 yaşında ölmüştür. Şa´bî, onun sert muamelesini belirtme sadedinde şu kıymetli bilgiyi sunar  :  "Hz. Ömer ve kendinden sonra gelenler, asi olan kimseyi tutup, sarığını çıkararak halka teşhir ederlerdi. Bu hal Ziyâd´a kadar devam etti. O, cinayetlere kamçı ile vurma cezası getirdi. Daha sonra Mus´ab İbnu Zübeyr buna sakalı traş etmeyi de ilave etti. Bişr İbnu Mervan, caninin elini çivi ile çakmaya başladı. Haccâc gelince  :  "Bütün bu cezalar (  ciddiyetten uzak) eğlencedir!" dedi ve kılıçla öldürme cezası getirdi." Müteakip hadiste görüleceği üzere Haccâc´ın kılıçla ölüm cezasına mahkûm ettiklerinin sayısı 120 bini bulmuştur.

2- Hadiste her gelen günün giden günü aratacağı ifade edilmekte ve karşılaşılan menfi durumlar karşısında en çıkar yolun sabretmek olduğu belirtilmektedir. İbnu Mes´ud´un şöyle dediği rivayet edilmiştir  :  "Dün bugünden hayırlıdır, bugün yarından hayırlı olacak. Bu hal kıyamete kadar devam edecek."

İbnu Battâl der ki  :  "Bu hadis, Resûlullah´ın nübüvvetinin delillerinden biridir; bir mucizedir. Zîra, ümmetin halinin bozulacağını haber vermektedir. Bu ise gayba ait bir haldir, re´y ile bilinemez, vahiyle bilinebilir.

Hadiste her gelen günün bir öncekine nazaran kötü olacağı mutlak bir üslupla ifade edilmiştir. Halbuki zaman zaman eskiye nazaran iyi günler yaşanmıştır. Bu hal bir tezad olarak görülmüştür. Nitekim, Ömer İbnu Abdilaziz, Haccâc´dan az sonra gelmiş ve gerçekten ümmete hayırlı günler yaşatmıştır. Onun günlerinin önceki günlerden daha kötü olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta onun zamanında şerrin kalmadığını bile söylemek mümkündür. Bu durumu nazar-ı dikkate alan Hasan Basrî hazretleri, hadisin hükmünü ekser ve ağleb duruma göre diye te´vil etmiştir. Haccâc´dan sonra Ömer İbnu Abdilaziz´in gelmesi sorulunca da  : 

"İnsanların bir nefes alması gerekir!" diye cevap vermiştir.

Temas edilen müşkile bazı alimler  :  "Tafdilden murad, asırların mecmuunun asırların mecmuuna tafdilidir. Zîra Haccac asrında çok sayıda Sahabe vardı. Ömer İbnu Abdilaziz´in asrında, onlar münkariz oldular. Sahabenin yaşadığı zaman, kendinden sonra gelen zamandan hayırlıdır. Nitekim "Asırların en hayırlısı benim asrımdır. Bundan sonra onu takip eden asır gelir. Onu da daha sonraki asır takip eder" hadisi bu hususu te´yid eder. Şu hadis de bu hususta kayda değer  :  Ashabım ümmetimin güvencesidir. Ashabım gitti mi vaadedilen (  fitneler) ümmetimin başına gelecektir." İbnu Hacer´in İbnu Mesud´dan kaydettiği bir hadiste yer alan tasrihat, mevzuyu daha açık hale getiriyor. Gelecek kötülükten murad ilmin gitmesidir  :  "Size artık gittikçe daha kötü olan günler gelecek. Bu hal kıyamete kadar devam edecek. Burada, yaşayışınıza gelecek sıkıntıları kasdetmiyorum, hadis bunu ifade etmez. Lakin, size her gelen gün ilim cihetiyle gidenden daha düşük olacaktır. Alimler gittimi insanlar müsavileşir, ma´rufu emretmezler, münkerden yasaklamazlar. İşte bu durumda helak olurlar." İbnu Mes´ud´un, bir başka tarikten şöyle dediği rivayet edilmiştir. "...Biz bereketli bir yıl yaşamıştık. Dedi ki  :  "Bunu kasdetmiyorum. Kasdettiğim şey ulemanın gitmesidir." Bir başka hadiste de  :  "...Size daima eskisinden daha kötü günler gelecek. Ancak bu kötülükle emîrlerinizin kötülüğünü kasdetmiyorum. Fakat alimlerinizi, fakihlerinizi kastediyorum. Bunlar gidiyorlar, sizler onların yerine yenisini bulamayacaksınız. Bunlar yerine kendi reyleriyle fetva verecekler geliyor." Bu hadisin bir başka veçhinde  :  "...Ben bununla yağmurun bolluk veya darlığını kasdetmiyorum, fakat ulemanın gitmesini kastediyorum. Bunlar gidince kendi reyleriyle fetva verecek bir kavim gelecek. Bunlar İslam´ı delip helak edecekler."

Deccal´den sonra İsa aleyhisselam´ın gelme hâdisesi de hadise zıt bulunmuştur. Ancak Kirmânî bu müşkili şöyle cevaplar  :  "Hadisten murad, Hz. İsa´dan sonra gelecek zamandır veya içinde umeranın bulunacağı zaman cinsidir. Aksi takdirde, dinimizde zaruri olarak bellidir ki, masum peygamber devrinde şer yoktur."İbnu Hacer, bu nakillerden sonra ilave eder  :  "Zamanlardan murad Deccal ve ondan sonrakiler gibi kıyametin büyük alâmetlerinin zuhurundan önceki zamanlar olması da muhtemeldir. Böylece, şerde üstün olan zamandan murad, Haccâc´dan Deccal´e kadar geçecek zaman olur. Hz. İsa´nın zamanı ise, ayrı bir hükme tabidir. Doğruyu Allah bilir." Mezkur zamanlarla kastedilen şey Sahabelerin devri de olabilir. Zîra, bunun muhatabı onlardır, hüküm onlara has olur. Böyle olursa, onlardan sonra gelecekler mezkur haberde kastedilmemiş olur. Ancak, Ashab bunu kendilerine mahsus olarak değil, bütün ümmeti ilgilendiren bir hüküm olarak anlamıştır. Bu anlayış sebebiyledir ki, Hz. Enes, kendisine Haccâc´ dan şikayet edene bu tarzda cevap vermiş ve sabır tavsiye etmiştir. Onların tamamı veya çoğunluğu Tabiin´dendi.

İbnu Hibban, Sahih´inde, "Yeryüzü zulümle dolduktan sonra adaletle dolacağını ifade eden Mehdi hadislerini gözönüne alarak, Enes hadisini âmm hükmüyle almamak gerektiğini" istidlal eder. Ancak ben, sadedinde olduğumuz hadisi tefsirde işe yarayacak olan ve de İbnu Mes´ud´dan gelen bir kaydı, Darimi´nin Müsned´inde hasen senedle gelen bir rivayette buldum. Der ki  : 

"Size her yeni gelen yıl öncekinden daha kötüdür. Ancak ben bu sözümde bir tek yılı kastedmiyorum."[190]



ـ4823 ـ2ـ وعن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  في ثَقِيفٍ كَذَّابٌ وَمُبِيرٌ[. أخرجه الترمذي .

وقال يُقَالُ  :  الكَذَاب المختار بن أبى عبيد، والمبير الحجاج بن يوسف .



2. (  4823)- İbnu Ömer (  radıyallahu anhümâ) anlatıyor  :  "Resululah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Sakif´ten bir yalancı, bir de zalim çıkacaktır." [Tirmizî, Fiten 44, (  2221).][191]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis 4821 numarada geçen uzun bir hadisin parçasıdır. Orada gerekli izah yapıldığı için, burada iki noktaya temas edeceğiz  : 

1) Mübir  :  Yıkıcı, helak edici mânasına gelir ise de zalim olarak tercüme ettik. Çünkü yıkma, helak etme de zalime mahsus bir haldir, zalimin vasfıdır. Üstelik bununla kastedilen şahıs da Haccâc´dır ve ümmet ona zalim demekte, onu bu vasıfla anmakta ittifak etmiştir.

2) Yalancıya gelince; onun da Muhtar İbnu Ebî Ubeyd es-Sakafî olduğu kabul edilmiştir. Bu herif, Hz. Hüseyin´in şehit edilmesinden sonra zuhur etmiş, halkı onun kanının intikamını almaya çağırmıştır. Bu işte asıl maksadının, insanların yüzünü kendine çevirmek, bu suretle emîrlik ele geçirmek olduğu anlaşılmıştır. Dünyayı talep ettiği halde, asıl maksadını başka bahanelerle gizlemeye çalışmıştır. Babası büyük sahabelerdendi. Hicret yılında doğan Muhtar´ın sohbeti yoktur, rivayeti de yoktur. Abdullah İbnu İsmet, hakkında  :  "Bu, Resulullah´ın  :  "Sakif´ten bir yalancı çıkacak" hadisiyle haber verdiği yalancıdır" demiştir. Önceleri fazilet, ilim ve hayırla meşhur idi. Bu hali Abdullah İbnu Zübeyr´i terkedinceye kadar devam etti. O andan itibaren gizlediği hali ortaya çıktı. Emîrlik talep etti ve içinde gizlediği bozuk fikirlerini, sapık inançlarını, hevâsını açığa vurdu. Böylece dine muhalif pek çok yönleri ortaya çıktı. Sahtekârlıklarını, kendisine Cebrail´in vahiy getirdiğini söyleyecek kadar ileri götürdü. Bu halini hicrî 62 yılında öldürülünceye kadar sürdürdü.[192]



ـ4824 ـ3ـ وعن هِشام بْنِ حِسَانِ قالَ  :  ]أُحْصِىَ مَا قَتَلَ الْحَجَّاجُ صَبْراً فَوُجِدَ مِائَةُ ألْفٍ وَعِشْرُونَ ألْفاً[. أخرجه الترمذي.قوله »صَبْراً« المراد به كل من قتل في غير حرب و اختس كمن تضرب

عنقه أو يحبس الى أن يموت أو يصلب أو نحو ذلك من هيْئاتَ القتل فهو مقتول صبراً .



3. (  4824)- Hişam İbnu Hısan rahimehullah anlatıyor  :  "Haccâc´ın hükmen öldürttüğü insanların miktarı sayılmış, 120 bin kişiye ulaştığı görülmüştür." [Tirmizî, Fiten 43, (  2221).][193]



AÇIKLAMA  : 



Sabran öldürme; savaş ve kavga sırasında veya hataen olmaksızın icra edilen öldürmeye denir. Buna hükmen diyebiliriz. Harp esirleri ve suçlulara uygulanan öldürme vakaları sabran öldürmedir. Sadedinde olduğumuz rivayet Haccâc´ın zulmünün büyüklüğünü göstermeye kafidir.[194]



* BENÎ MERVAN



ـ4825 ـ1ـ عن سعيد بْنِ عَمْرُو بْنِ سعيدِ بْنِ الْعَاصَ قَالَ  :  ]أخْبَرَنِى جَدِّى قَالَ  :  كُنْتُ جَالِساً مَعَ أبِى هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه في مَسْجِدِ الْمَدِينَةِ وَمَعَنَا مَرْوَانُ. فقَالَ أبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه  :  سَمِعْتُ الصَّادِقَ الْمَصْدُوقَ # يَقُولُ  :  هَلَكَةُ أُمَّتِى على يَدَيْ أُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ. قَالَ مَرْوَانُ  :  لَعْنَةُ اللّهِ عَلَيْهِمْ؛ فقَالَ أبُو هُرَيْرَةَ  :  لَوْ شِئْتُ أنْ أقُولَ فَُنُ وَفَُنُ لَفَعَلْتُ. قَالَ سَعِيدٌ رَحِمَهُ اللّهُ  :  فَخَرَجْتُ مَعَ جَدِّى الى الشَّامِ حِينَ مَلَكَهُ بَنُو مَرْوَانَ، فإذَا رَآهُمْ غِلْمَاناً أحْدَاثاً قَالَ  :  عَسى أنْ يَكُونَ هؤَُءِ الَّذِينَ عَنَى أبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقُلْتُ  :  أنْتَ أعْلَمُ[. أخرجه البخاري.»الصَّادِقُ وَالْمَصْدُوقُ« هو النبي #، صدق في قوله وما أخبر به، وصُدِّق فيما جئ به إليه من الوحي.و»أُغيلمةٌ« تصغير غلمة.



1. (  4825)- Said İbnu Amr İbni Said İbni´l-As anlatıyor  :  "Ceddim bana dedi ki  :  "Ben Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh) ile beraber Medine mescidinde oturuyordum. Yanımızda Mervan da vardı. Bir ara Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh)  : 

"Ben, sadık ve masduk olan Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle buyurduklarını işittim  : 

"Ümmetimin helak olması Kureyş´e mensup [aklı kıt] bir grup çocukcağızın elleriyledir!"

Mervan  :  "Allah onlara lanet etsin!" dedi. Ebu Hüreyre der ki  : 

"Eğer ben dileseydim falan falan diye onları teker teker ismen sayardım." Said rahimehullah dedi ki  : 

"Ben, Benî Mervan iktidar olduğu zaman dedemle birlikte Şam´a gittim. Orada onları genç oğlanlar olarak görünce  : 

"Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh)´nin kastettiği bunlar olmasın " dedi. Ben de  :  "Sen daha iyi bilirsin" dedim." [Buhârî, Fiten 3, Menakıb 25.][195]



AÇIKLAMA  : 



1- Bir rivayette  :  "Ben Resulullah´tan iki dağarcık ilim aldım. Birini rivayet ediyorum. Diğerini de rivayet etsem boynumu vurursunuz" diyen Ebu Hüreyre´nin bu ikinci dağarcığı hakkında bir ipucu veren rivayetiyle karşı karşıyayız. Bu ve bunu açıklama sadedinde kaydedeceklerimizden anlaşılacaktır ki Ebu Hüreyre, Aleyhissalâtu vesselâm´dan fitnelerle ilgili teferruatlı bilgiler edinmiş, fakat rivayet etmede çok ihtiyatlı davranmıştır. Bu rivayet, fitnecileri Ebu Hüreyre´nin ismen bildiğine delalet etmektedir.

2- Hadiste geçen uğaylime, "ğılme" kelimesinin ism-i tasğîridir. Gılme ise ğulâmın çoğuludur. Gulam, doğumbüluğ arası çocuğa denir. Şu halde, çocukcağızlar demek olur. Ancak İbnu Hacer, büluğa ermiş bile olsa akıl, tedbir ve diyanet yönüyle zayıf olan kimselere de sabiy (  çocuk) veya guleym dendiğini, hadiste bu kelimenin bu mânada kullanıldığını belirtir. "Çünkü, der, Benî Ümeyye halifelerinden hiçbiri büluğa ermeden halife olmuş değildir. Keza işbaşına koydukları arasında da büluğa ermemiş çocuk yoktur. Öyleyse uğaylime´den murad hilafete getirilen bazılarının, fesada sebep olan evladlarıdır."

3- Hadiste geçen ümmetten murad, kıyamete kadar gelecek olan ümmet değil, sadece o asırdaki ümmettir.

Bu hadisi daha iyi anlamada, Ebu Hüreyre´nin bir başka merfu rivayeti İbnu Ebî Şeybe´de gelmiştir  :  "Çocukların emîrliğinden Allah´a sığınırım." Sordular  :  "Çocukların emîrliği de nedir " dedi ki  :  "Onlara itaat edecek olsanız (  dininizde) helak olursunuz, isyan edecek olsanız sizi helak ederler (  yani dünyanızı mahvederler; ya canınıza kıyarlar veya malınıza yahut da her ikisine)." Yine İbnu Ebî Şeybe, Ebu Hüreyre ile ilgili olarak şu rivayeti kaydetmiştir  :  "Ebu Hüreyre çarşı pazar gezerken  :  "Allahım bana ne altmış senesini ne de çocukların emirliğini gösterme" diye dua ederdi.

İbnu Hacer der ki  :  "Bu rivayette, çocukların ilkinin altmış senesinde iktidar olacağına işaret vardır. Nitekim öyle de olmuştur. Zîra Yezid İbnu Muâviye o yılda hilafeti ele aldı ve altmış dört yılına kadar devam etti. Ölünce oğlu Muaviye halife oldu. Birkaç ay içinde öldü. Ebu Hüreyre´nin ihbarını Yezid´in hali te´yid eder mahiyettedir. Çünkü, büyük merkezlerdeki yaşlıları azlederek, kendi yakını olan gençleri iş başına getirip, idari kadroyu gençleştirmiştir.

4- Bu rivayet, Ebu Zür´a´nın Ebu Hüreyre´den rivayet ettiği "Halkı Kureyş´ten şu kabile helak edecek" hadisini tahsis eder. Zîra burada Kureyş´in tamamı değil, bazısı kastedilmiştir. Bunlar da gençlerdir, tamamı değil. Öyleyse hadisten murad şudur  :  "Bu gençler, iktidar talep ederek bu yolda savaşlar yaparak halkın ahvalini bozup insanları helake atarlar, fitnelerin peşpeşe devamı suretiyle zarardide olanlar çoğalır." Nitekim fiiliyat, aynen Aleyhissalâtu vesselâm´ın haber verdiği şekilde cereyan etti. Yukarıdaki hadisin devamında "İnsanlar onları terkederlerse (  kendileri için daha iyi olur)" buyrulmakta. Resulullah o çeşit fitnelerde kenara çekilmeyi tavsiye etmiştir. İbnu Hacer kenara çekilmeyi "Onlara müdahale etmemek, onlarla kavgaya girişmemek, dinini fitneden kaçırmak" diye açıklar ve "Bu hadisten masiyetin alenen işlendiği yerden göç etmenin müstehab olduğu hükmü çıkarılmıştır. Çünkü bu, umumi felaketin gelmesine sebep olan fitneye düşmeye sebeptir."der. İmam Malik  :  "Bir yerde münker alenen işlenirse orası terkedilir" diye hükmetmiştir.

5- İbnu Battal demiştir ki  :  "Bu hadiste de zalim bile olsa sultana isyan etmemek gerektiğine delil vardır. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm, Ebu Hüreyre (  radıyallahu anh)´ye bunların ve babalarının ismini öğretmiştir. Fakat, -ümmetinin helaki onlar eliyle olacağını haber vermiş olmasına rağmen- onlara isyan etmelerini emretmemiştir. Çünkü isyan, helak yönüyle itaat etmeye nisbetle daha çok helak edici ve tamamen yok olmaya daha yakındır. Böylece iki fenalıktan daha hafifini iki zorluktan daha kolayını tercih etmiş olmaktadır."

İbni Hacer son olarak der ki  :  "Zahirde kendi evlatları olmasına rağmen Mervan´ın bu "oğlancağızlar"a lanet etmesi hayret veren bir husustur. Sanki Cenab-ı Hak Hazretleri, bunu onun diliyle icra etti. Ta ki, aleyhlerine daha şiddetli bir delil teşkil etsin; ola ki ibret alırlar." İbnu Hacer, Mervan´ın babası Hakem´in de lanette bulunduğuna dair Taberanî ve diğer kitaplarda rivayet geldiğini kaydeder.[196]



ـ4826 ـ2ـ وعن حُذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  احْصُوا لِى كَمْ يَلْفَظُ بِا“سَْمِ. قُلْنَا  :  يَا رَسُولَ اللّهِ! أتَخَافُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ مَا بَيْنَ السِّتِّمِائَةِ الى السَّبِعْمِائَةِ؟ قَالَ  :  إنَّكُمْ َ تَدْرُونَ، لَعَلَّكُمْ أنْ تُبْتَلُوا. قَالَ  :  فَابْتُلِينَا حَتّى جَعَلَ الرَّجُلُ مِنَّا َ يُصَلِّي إّ سِراً[. أخرجه الشيخان .



2. (  4826)- Hz. Huzeyfe (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  bir gün)  : 

"Bana İslam telaffuz eden kaç kişi olduğunu sayıverin" buyurdular. Biz  :  "Ey Allah´ın Resulü! Bizim sayımız altıyedi yüze ulaşmış olduğu halde hakkımızda korku mu taşıyorsunuz " dedik.

"Siz bilemezsiniz, (  çokluğunuza rağmen) imtihan olunabilirsiniz!" buyurdular. Gerçekten öyle (  belaya maruz kalıp) imtihan olunduk ki, içimizden namazını gizlice kılanlar oldu." [Buhârî, Cihad 181; Müslim, İman 235, (  149).][197]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, nüfus sayımı ile alakalıdır. Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, hayatî korku mevzubahis olmadan bile sayım emrettiğini göstermektedir. Hadisin Buharî´de gelen bir veçhinde; "sayın" şeklinde değil اكتبوا yani "yazın!" şeklindedir. Demek ki teker teker yazıya dökülen bir sayma mevzubahistir. Hudeybiye ile ilgili rivayetlerde, oraya iştirak edenlerin sayısı 1500, 1400, 1300 kişi arasında değişmektedir. Bir Buharî rivayetinde "Muhacirlerin sekizde birini Eslem kabilesinden olanların teşkil ettiği" belirtilir. Buradan hareketle Muhacirlerin sayısını vermeye çalışan İbnu Hacer, Vâkidî´nin bir rivayetinde Eslemlilerin 100 kişi olduğunun belirtildiğini söyleyerek Muhacirlerin orada 800 kişi olduklarına hükmeder.

2- Huzeyfe (  radıyallahu anh)´nin bahsettiği ibtila ve imtihan ne zaman oldu Bu, alimleri muhtelif görüşler ileri sürmeye sevketmiştir  : 

* İbnu´t-Tin, bunun Hendek kazma sırasında yaşandığında cezmetmiştir.

* Davudî şu ihtimali hikaye etmiştir  :  "Müslümanlar Hudeybiye´de iken olmuştur. Çünkü sayıları hususunda bin beş yüz mü idiler, bin dört yüz mü idiler, ihtilaf edilmişti."

* Huzeyfe´nin "imtihan olunduk..." sözüyle Hz. Osman´ın hilafetinin sonlarında, Kûfe emîrlerinden Velid İbnu Ukbe gibi bazılarından vaki olan hallere işaret de olabilir. Onlar zamanında namaz te´hir edilmiş veya icap ettiği tarzda kılınmamıştır. Bu sebeple bir kısım vera sahipleri namazlarını tek başlarına ve gizlice kılmışlar, sonra da fitne korkusuyla mescidde emîrle birlikte kılmışlardır.

* Şöyle diyenler de olmuştur  :  "Bu korku hali, Hz. Osman´ın sefer namazını dört kıldığı zaman olmuştur. Çünkü bazıları gizlice tek başına iki kılıyorlardı, tenkid edilir korkusuyla alenen kılamıyorlardı."

* "Bu, Hz. Osman´ın şehid edildiği sıraya rastlar" diyen de olmuştur. Ancak İbnu Hacer, "O esnada Huzeyfe (  radıyallahu anh) Medine´de değildi" der ve bunun bir vehim olduğunu söyler ve ilave eder  : 

** "Bu hadiste, Resulullah´ın istikbali ihbar nevine giren bir mucizesi vardır. Nitekim Huzeyfe´den sonra Haccâc ve diğerleri devrinde belirtilenden çok daha şiddetli korkularla dolu zamanlar yaşandı."[198]



ـ4827 ـ3ـ وفي أخرى لَهُمَا عنه قالَ  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  لَيَرِدَنَّ عَلى حَوْضِى أقْوَامٌ فَيُخْتَلَجُونَ. فَأقُولُ  :  أصْحَابِى. فَيُقَالُ  :  إنَّكَ َ تَدْرِي مَا أحْدَثُوا بَعْدَكَ[.»فَيُخْتَلَجُونَ«  :  أىْ يُجْذَبُونَ وَيُنْتَزَعُونَ .



3. (  4827)- Sahiheyn´de yine Huzeyfe (  radıyallahu anh)´den gelen bir rivayet şöyledir  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"(  Kıyamet günü, havz-ı kevserime bir kısım gruplar da gelecekler ki, onlar oradan uzaklatşırılacaklar. Ben  :  "Onlar benim ashabımdır!" diyeceğim. Fakat  : 

"Sen, onların arkandan neler işlediklerini bilmiyorsun!" denilecek." [Buhârî, Rikâk 53; Müslim, Fezail 32, (  2297).][199]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayette, Ashab´tan bir kısmının Resulullah´tan sonra bozulacağı mânası çıkmaktadır. Kabisa  :  "Bunlar, Hz. Ebu Bekir zamanında irtidat edip, Hz. Ebu Bekir´le mukatele edip, küfür üzerine öldürülenler" demiştir. Ancak Hattabî der ki  :  "Sahabeden kimse irtidat etmemiştir. İrtidat edenler, dinde nasipleri olmayan kaba bedevîlerdir. Dolayısıyla bunlara bakarak meşhur sahabeyi ketmekmek caiz olmaz." Hattâbî, bu hükmüne, hadisin bazı vecihlerinde gelen اُصَيْحَابي "Ashabcıklarım" tabirini delil göstererek  :  "Onların sayıca azlığına bu tabir delildir" der. Başka alimler, meseleye farklı yorumlar getirmişlerdir  : 

* "Bu zahirî küfürdür. Ancak murad, kendisine icabet eden ümmet (  ümmetü´l-icabe) değil, davetine muhatap olan ümmettir (  ümmetu´dda´ve)" diyen de olmuştur.

* İbnu´t-Tin  :  "Bunların münafıklar veya kebîre işleyenler olma ihtimali var" demiştir.

* Bazıları  :  "Bunlar ölüm korkusu, dünyaya erme ümidiyle İslam´a giren kaba bedevîlerdir" demiştir.

* Davudi  :  "Kebîre işleyenlerin, bid´ata düşenlerin buna dahil olması muhal değildir" demiştir.

* Nevevî der ki  :  "Bunlar münafıklardır, mürtedlerdir" dendi. Öyleyse onların da mü´minlere mahsus alındaki ve abdest uzuvlarındaki nurdan beneklerle haşrolunmaları caizdir, ama sonradan nurları söndürülür."

* Dendi ki  :  "Onların üzerinde alâmet bulunması gerekmez, Müslüman bilinmeleri sebebiyle onlar da çağrılır."

* "Onlar, İslam üzere ölen kebîre ve bid´atler ashabıdır. Böyle olunca onların cehenneme gidecekleri kesinlikle söylenemez. Zîra, ceza olarak önce Havz´dan tardedilip, sonra merhamet görmeleri de caizdir."

* Onların alın ve diğer abdest uzuvlarında nurdan parlaklıklar olması, bu alâmetleriyle Resulullah´ın onları -ister muasırı olsunlar, isterse kendisinden sonra yaşayanlardan olsunlar- bu alâmetleriyle tanıması da imkan harici değildir.

* İyaz ve el-Bâci ve diğer bir kısım âlimler, hadisin ravisi Kabîsa´ nın yukarıda kaydettiğimiz "Bunlar, Aleyhissalâtu vesselâm´dan sonra irtidat edenlerdir" şeklindeki görüşünü müreccah bulmuşlardır. Resulullah´ın onları tanımış olması, onların üzerlerinde Müslümanlara has olan alâmeti taşımalarını gerektirmez. Çünkü bu alâmet, Müslüman amelini izhar eden İlahî bir ikramdır. Mürtedin ameli ise düşmüştür. Öyleyse Resulullah´ın onları tanıması irtidatlarından önce taşıdıkları alametleri itibariyle değil, şahısları itibariyledir. Keza, bu nokta-i nazardan, onların, Aleyhissalâtu vesselâm zamanındaki münafıkların da buraya dahil olmaları uzak bir ihtimal değildir. Şefaat hadisinde de geçtiği üzere "Bu ümmet, içerisinde münafıkları olduğu halde varlığını sürdürecektir." Öyleyse bunlar bu işaretleri olmasa da ümmetle birlikte haşrolunacaklar ve fakat zatları bilinecektir. Kim onun suretini tanırsa, dünyada onu kendinden ayıran haliyle birlikte ona nida ederek belli edecektir.

Bid´a ehlinin oraya girmesine gelince  :  Aleyhissalâtu vesselâm´ın, kendinden sonra bid´alar işlemelerine rağmen onları, "Ashabım" diye ifade etmesi uzak bulundu. Bu müşkil, sohbet kelimesinin umumi mânasına hamliyle cevaplandırılmıştır.[200]



ـ4828 ـ4ـ وعن الْمُسَيْبِ بْنِ رَافع قال  :  ]لَقِيتُ الْبَرَاءَ بْنَ عَازِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما. فَقُلْتُ  :  طُوبَى لَكَ، صَحِبْتَ رَسُول اللّهِ #، وَبَايَعْتَهُ تَحْتَ الشَّجَرَةِ. فقَالَ  :  يَا ابْنَ أخِى إنَّكَ َ تَدْرِى مَا أحْدَثْنَاهُ بَعْدَهُ[. أخرجه البخاري.وقال  :  قال خلف بن حوشب كانوا يستحبون أن يتمثلوا بهذه ا‘بيات عند الفتن  :  الحَربُ أوَّلُ ما تَكُونُ فتِيةًتَسْعَى بِزِينَتِهَا لِكُلِّ جَهُولِحَتّى إذَا اشْتعَلَتْ وَشَبَّ ضِرَامُهَاوَلَّتْ عَجُوزاً غَيْرَ ذَاتِ حَلِيلِشَمْطَاءُ يُنْكَرُ لَوْنهَا وَتَغَيَّرَتْمَكْرُوهَةً لِلشَّمِّ وَالتَّقْبِيلِ



4. (  4828  )- Müseyyeb İbnu Râfi anlatıyor  :  "Bera İbnu Âzib (  radıyallahu anhümâ)´e rastladım. Kendisine  : 

"Sana ne mutlu! Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´la sohbet şerefine erdin. O´na (  Hudeybiye´de) ağaç altında biat ettin!" demiştim. Bana şu cevapta bulundu  : 

"Ey kardeşimoğlu! Biz ondan sonra ne bid´alar işledik sen bilemezsin." [Buhârî, Megâzî, 35.][201]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, Tabiin´in Ashab´a olan gıptasını göstermekte, Resulullah´ı görmenin, Sahabi olmanın şerefini takdir ettiklerini ifade etmektedir. Sahabinin cevapta tevazu yolunu ihtiyar ederek, izhar ettiği kemali, üstelik cereyan eden birkısım dahilî hâdiseler sebebiyle, Allah´a iltica ve tazarrularını ve akibetlerinden endişelerini göstermektedir ki, bu bir başka kemalin ifadesidir.

2- Sadedinde olduğumuz hadisin sonunda, fitne zamanında okunmasının müstehap addedildiği belirtilen şiir, Buharî´de yer almaktadır. mânası şöyledir  : 

"Harp, başlangıçta her cahil erkeğin gözüne zinetiyle koşan genç bir kız olur.

Nihayet tutuşup, yakacaklarını yaktığı zaman,

Talibi olmayan ihtiyar bir karıya döner.

Saçları kırçıllaşmış, çirkin, koklanıp öpülmek istenmez."

İbnu Hacer, bu beytin bazı nüshalarda İmru´l-Kays´a nisbet edildiğini, ancak tahkikte Amr İbnu Ma´dikerb´e ait olduğunun anlaşıldığını belirtir.

Bu beyti sunan bir rivayette Hz. İsa´dan şu tavsiye kaydedilir  : 

"Krallar size hikmeti bıraktıkları gibi, siz de dünyayı bırakın (  onlarla dünya kavgası yapmayın.)"[202]



* SAHABE VE FİTNE HAREKETLERİ



Fitne ile ilgili olan bu bölümü mütemmim iki parça ile kapatacağız  : 

Birincisinde fitne hâdiselerinde Sahabe´nin tutumu tahlil edilecek, fitne hâdiselerine iradî olarak girmedikleri, hâdiselerin onlar dışında bir tezgahlama olduğu gösterilecektir.

İkincisinde, fitne hâdiselerinin hikmeti açıklanmaktadır.[203]



Fitnede Sahabe´nin Tutumu


Bilindiği üzere, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in vukua geleceğini haber verdiği fitneler, daha Sahabe devrinde çıkmaya başlamıştır. Hz. Ömer´in şehadetiyle başlayan ilk kımıldamalar, esas itibariyle el-Fitnetü´l-Kübrâ denen Hz. Osman´ın şehadetiyle şiddet ve vüs´at kazanmıştır. Pekçok Müslümanın ölümüne sebep olan Cemel, Nehrevan ve Sıffîn vakaları bu fitne hareketlerinin sebep olduğu mühim hâdiselerdir. Şüphesiz burada o hâdiselerin tarihini anlatacak değiliz. Ancak bu hâdiselerle alâkalı olarak bilinmesinde bizim için ibretler, faydalar bulunan bazı durumlar, teferruatlar var ki onlar dikkatten kaçmaktadır. Biz mühim addettiğimiz birkaç noktaya dikkat çekmeye çalışacağız.[204]



1- Fitne Hâdiselerini Sahabeler Çıkarmadı


Sahabe zamanında cereyan eden hâdiseler mevzubahis olunca dikkatten kaçan mühim hususlardan biri budur. Bu nokta iyi ve net bilinmezse Sahabeler hakkında yanlış birkısım kanaatler beslemek, hatalı sözler söylemek mümkündür ve bugün Müslümanlar arasında bu çeşit durumlar, maalesef, fiilen mevcuttur. Halbuki, fitnenin çıkışı ile Ashab´ın hiçbir alâkası yoktur. Ashab dışındaki birkısım münafıklar hâdiseleri tezgahlayıp tahrik etmişler, Ashab da ister istemez kendini bu vakaların içinde bulmuştur. Şöyle ki  : 

Kısa zamanda, İslam´ın kaydettiği fütuhatlar, kazandığı zaferler sebebiyle, İslam´ın gittiği Mısır, İran, Suriye gibi yerlerde pekçok kimseler eski düzenlerinin bozulması sonucu menfaatlerini kaybetmişlerdi. Bunlar Müslümanlara karşı intikam hisleri ile dolu idiler. Ne var ki, açıktan açığa Müslümanlara karşı çıkmak mümkün değildi. Müslüman gözükerek ortalığı karıştırmak daha uygun bir metoddu ve öyle yaptılar.

O devirde vukua gelen hâdiselerin çıkışından gelişmesine, tahrikçilerinden karşı koyanlarına ve karşı koyuşta takip ettikleri tarz ve metodlara varıncaya kadar bizim için ibret olabilecek yönleri var. Ashab´ın, hâdiselere alâkası bunlardan biridir. Onların, hâdiselerin çıkışından itibaren pek az hisse sahibi olduklarını, hep gayr-i iradî olarak sürüklendiklerini birkaç meseleye parmak basarak göstermeye çalışacağız  :  [205]

a- Fitneyi Çıkaranlar  :  Söylediğimiz gibi, Ashab devrinin hâdiselerinin gerçek müsebbibleri, İslâm´ın getirdiği yeni idare sebebiyle menfaatleri haleldâr olan, İslâm´a karşı kin ve hasetle dolan kimselerdir. Bu işleri tezgahlayan baş mürettibin Abdullah İbnu Sebe adında bir Yahudi dönmesi olduğunu bilmek bile mesele hakkında kabaca bir bilgi verir. Onun faaliyetlerini ve fitnedeki rolünü biraz detaylı bilmek ise, mevzumuzu oldukça aydınlatır.

Abdullah İbnu Sebe kimdir İslâm tarihinde Hz. Osman´dan bu yana akan kardeş kanlarında asıl hissenin sahibi olan bu adam bir Yahudidir. Onun attığı fitne bugün bile tesirini icra etmektedir. Hakkında şahsî yorumdan ziyade, büyük alim Taberî´nin (  vefatı hicrî 311) sunduğu geniş malumattan bir parçayı aynen sunuyoruz. Der ki  : 

"Abdullah İbnu Sebe, San´alı bir Yahudi idi. Annesi siyah bir kadındı. Abdullah, Hz. Osman´ın hilafeti sırasında Müslüman oldu. Sonra İslâm memleketlerini dolaşarak halkı baştan çıkarmaya gayret etti. Bu faaliyetlerine Hicâz´da başladı. Sonra sırayla Basra´ya, Kûfe´ye ve oradan da Şam´a geçti. Fakat Şam ahalisi nezdinde arzularından hiçbirine muvaffak olamadı. Hatta Şamlılar onu Şam´dan sürüp çıkardılar.

İbnu Sebe, Şam´dan çıkarılınca Mısır´a geldi. Burada yerleşerek faaliyetlerine devam etti. Ora halkına söyledikleri arasında şu da vardı  :  "Hz. İsa´nın geri döneceğine inanıp da Hz. Muhammed´in döneceğini reddedenlere şaşmak gerek. Cenab-ı Hakk Kur´ân-ı Kerîm´de "Herhalde o Kur´ân´ı senin üzerine farz kılan (  Allah) seni (  tekrar) dönülecek yere döndürecektir" (  Kasas 85) buyurmaktadır. Öyle ise, Hz. Muhammed geri gelmeye Hz. İsa´dan daha çok hak sahibidir."

Taberî´den naklimize burada kısa bir ara vererek hemen şunu belirtelim ki, bu âyet, hicret sırasında nazil olmuştur. Dehhâk´tan gelen rivayete göre, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) Mekke´den Medine´ye müteveccihen hicret ederken el-Cuhfe denen, Mekke´den dört merhalelik mesafede bir mahalle geldiği zaman Mekke´den ayrılışın üzüntüsünü duyar ve Mekke´ye, doğum yerine karşı bir iştiyak duyar. Cenab-ı Hakk Resûlünü teselli için bu ayeti inzal ederek tekrar buraya geleceğini haber verir.

Şimdi tekrar Taberî´den nakle dönüyoruz  : 

"İbnu Sebe´nin bu sözleri kabul gördü. Böylece o, ric´at (  tekrar hayata dönüş) inancını Mısır ahalisi arasına sokmuş oldu. Bu mevzuda pek çok münakaşalar oldu. İbnu Sebe başka görüşler sokmaya devam etti. Bu meyanda diyordu ki  :  "Şimdiye kadar bin kadar peygamber geldi geçti. Her peygamberin bir vasisi vardı. Ali de Hz. Muhammed´in vasisidir."

İbnu Sebe bu görüşünü telkin ettikten sonra şunu ileri sürdü  :  "Hz. Muhammed Hatemü´l-Enbiya´dır. Ali de Hatemü´l-Esfiya´dır."

İbnu Sebe bunu da telkin ettikten sonra şunu ileri sürdü  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın vasîsine tecavüz ederek ümmetin işini eline alan ve Hz. Peygamber´in vasiyetini yerine getirmeyen kimseden daha zalim kim vardır "

Bu teşvişleri de piyasaya sürdükten sonra (  yakınlarına) şöyle dedi  :  "Hilafeti Osman haksız olarak aldı. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in vasisi ise meydandadır. Öyle ise ey insanlar bu işin tashihi için kalkın, meseleyi uyandırın. Bu maksatla, umerâyı (  idarecileri) kötülemekle işe başlayarak kendinizi emr-i bi´lma´rûf ve nehy-i ani´lmünkerle meşgul gösterin ki, halkın alâka ve taraftarlığını kazanın ve sonra onları asıl meseleye çağırın..."

Bu şekilde yeterli sayıda adam ayarladıktan sonra dâilerini (  militanlarını) her tarafa gönderdi. Gittikleri yerlerde fesat işlerini yürüten bu ajanlarla sıkı bir yazışma yaptı. Bunlar görüşlerini çok gizli bir şekilde yayıyorlardı. Dışa karşı da emr-i bi´lma´rûf ve nehy-i ani´lmünker yapıyormuş görünümünü veriyorlardı. Bunlar da kendi aralarında mektuplaşıyorlardı ve birbirlerine mektup gönderirken ajanlarının yol dağarcıklarının içerisine iyice gizliyorlardı.

Her bölgede bulunan kimseler aynı titizlik ve gizlilik içerisinde karşılıklı olarak, diğer bölgelerde bulunan adamlarıyla mektuplaşarak herbiri kendi bölgelerinde yapılanları (  yeni gelişmeleri) bildiriyorlardı. Her biri mektup geldikçe, bunu bölgesindeki bütün hempalarına okuyordu.

Bu şekilde çalışmalarla propagandaları her tarafa ulaştı ve hatta Medine´ye kadar dayandı. Bunlar açıkça söylediklerinden başka şeyler peşinde koşuyorlar, gizlediklerinden başka şeyler izhar ediyorlardı. (  Yapılan propagandalarla başka yerler ahalisi o kadar kargaşa ve huzursuzluk içinde gösterilmişti ki) her bölge halkı (  bu haberleri duydukça)  :  "Çok şükür, diğer yerlerdeki belalardan ve keşmekeşlerden azadeyiz, afiyetteyiz" diyorlardı. Medine´ye her taraftan bu huzursuzluk haberleri geliyordu. Onlar da bu durum karşısında  :  "Çok şükür, başka yerleri kasıp kavuran belalardan azadeyiz" diyerek hallerine şükrediyorlardı.

Medine´de bu durumla karşılaşan Muhammed ve Talha, Hz. Osman´a çıkarak  :  "Ey mü´minlerin emîri, insanların huzursuzluğu hakkında bize ulaşmış olan haberler size de geldi mi " dediler. Hz. Osman "Hayır, ben onlardan sadece selamette oldukları hususunda haber almaktayım" dedi. Onlar, hayır diyerek kendilerine ulaşan huzursuzluk vs. haberlerini anlattılar.

Hz. Osman, onlara "Siz benim yardımcılarım ve mü´minlerin de şahidlerisiniz, ne yapmam gerekiyorsa söyleyin" der. Onlar da  :  "Biz sana, itimat ettiğin kimselerden bazılarını diğer bölgelere göndererek durumu tahkik ettirmeni tavsiye ederiz" dediler.[206]

Tahkîk Heyeti  :  Hz. Osman, yapılan tavsiye üzerine bir tahkik heyeti teşkil ederek, başta Kûfe, Basra, Mısır, Şam olmak üzere her tarafa muhakkikleri gönderir. Taşra ahalisine hitaben şu tamimi de yollar  :  "Ben her yıl hacc mevsiminde valilerimle karşılaşırım. Başa geçeliden beri ümmete emr-i bi´lma´rûf ve nehy-i ani´lmünkerin hakim kılınmasına gayret ettim. Şimdiye kadar bana intikal eden bir sızlanmada haklı hakkını almıştır. Âmillerime (  valilerime) intikal eden haksızlıklara da el konmuş, haklıya hakkı verilmiştir. Ne ben, ne ailem raiyyetten fazla bir hakka sahip değiliz. Herhangi bir haksızlık oldu ise, hemen terkedilecektir. Medine halkı bana, insanlardan bir kısmının haksız yere hakarete uğrayıp dövülmekte olduklarını söylediler. Kim bizim gıyâbımızda gizlice dövülmüş, hakarete uğramış ise, kim böyle bir haksızlık iddia ediyorsa, hacc mevsiminde Medine´ye gelsin, hakkını benden veya amillerimden alsın veya bağışlasın. Zîra Allah bağışlayanları mükaafatlandıracaktır." Bu mektup taşra vilayetlerde okununca herkesi ağlattı. Halk Hz. Osman´a hayır duada bulundu."[207]

Valilerle İstişare  :  Hz. Osman bununla da yetinmeyip, kendileriyle istişarede bulunmak üzere valileri merkeze çağırır. Abdullah İbnu Âmir, Muâviye, Abdullah İbnu Sa´d (  radıyallahu anhüm ecmain) gelirler. Bunlarla birlikte Saîd İbnu´l-Âs ve Amr´ı da istişare meclisine alır.

Yine Taberî´den aynen takip edelim  : 

"Hz. Osman (  valilere)  :  "Söyleyin, nedir bu şikayet, bu şayia, vallahi aleyhinize kabul görmesinden korkuyorum. Bunu tasdik etmek benim nazarımda zor görünse de başkaları kolay kapılır" dedi. Valiler, cevaben ona şunu söylediler  :  "Sana biz halktan haber getiriyoruz. Tahkikçiler de çıkardın, onlar da getirdiler. Halktan kimse bizzat temas kurarak, şifahen herhangi bir şikayette bulunmamaktadır. Hayır, Allah´a kasem olsun, (  dedikoducular) doğru söylemiyorlar, dürüst hareket etmiyorlar. Biz, bu duruma hiçbir sebep göremiyoruz. Sen, bununla alâkalı bir kimseyi getirip kesin bir tavır alacak durumda da değilsin. Ortada boş bir şayiadan başka bir şey yok. Bu şayia ile amel etmek, onu ciddiye almak doğru olmaz."

Bunun üzerine Hz. Osman "Öyleyse ne yapalım, bana yol gösterin" dedi. Said İbnu´l-Âs söz alarak  :  "Bu uydurma bir şeydir, gizlice uydurulup el altından yayılıyorlar. Hususî meclislerde bunlar konuşulup büyütülüyor" dedi. Hz. Osman tekrar sordu  :  "Buna karşı tedbir ne olmalı " Saîd İbnu´l-Âs  :  "Bu kimseler araştırılmalı. Bu şayiaları çıkaranlar öldürülmeli" dedi. Abdullah İbnu Sa´d da şunu söyledi  :  "İnsanlara verilmesi gerekeni verince onların eda etmeleri gerekeni de onlardan al. Zîra bu, onları bırakmandan hayırlıdır." Hz. Muâviye de şunu söyledi  :  "Sen beni vali tayin ettin ve ben de onların işlerini üzerime aldım. Onlardan sana sadece hayır haberi geldi. İki kişi onların bölgesini daha iyi bilir." Hz. Osman ona da  :  "Ne yapmamız gerekir, fikrin ne " dedi. Hz. Muâviye  :  "İyi muameleye devam" dedi. Hz. Osman  :  "Sen ne dersin ey Amr " dedi. Amr da şu (  enteresan) beyanda bulundu  :  "Ben görüyorum ki, sen insanlara çok yumuşak davranıyor ve ağır alıyorsun. Bu davranış Hz. Ömer´de yoktu. Ben senden önce geçen iki arkadaşının yolundan gitmeni tavsiye ederim. Şiddet gösterilmesi gereken yerde şiddet, yumuşak davranılması gereken yerde yumuşaklık göster. İnsanlara kötülükten başka bir şey yapmayanlara şiddet gerekir. Yumuşak davranış başkalarına karşı hep hayırhah olanlar içindir. Sen hiçbir ayırım yapmadan iki grup için de hep yumuşak davrandın."

Bu konuşmalardan sonra Hz. Osman kalkarak Allah´a hamd ve senâda bulundu  :  "Bana söylediklerinizin hepsini dinledim. Her meseleye girmek için kendine has bir kapısı vardır. Ortada ümmet için endişe duyduğumuz şu iş vardır. Bunun üzerine örtülen ve kendileriyle korunacağımız kapı ise, Allah´ın tayin ettiği hudud yumuşaklık, anlaşma ve uzlaşmadır" dedi.

Görüldüğü üzere, son derece sinsi ve hesaplı bir şekilde hazırlanan fitne ve huzursuzluklara Sahabeler tedbir bulmakta zorluk çekmekteler. Zîra görünürde hiçbir meşrû ve mâkul sebep yok, üzerine gidilecek açık hedef yok. Ama tek gerçek şu ki, bu gelişen hâdiselerde Ashab´ın hiçbir dahli yok.[208]



2- Sahabeler Fitneye Katılmadı  : 


Sahabenin fitne karşısındaki tutumunu belirtmek maksadıyla nazar-ı dikkate arzetmemiz gereken mühim bir nokta da, çıkmış bulunan fitneye katılmaktan Ashab´ın kaçmış bulunduğu, fiilen girenlerin, daha doğru bir ifade ile girmek zorunda kalanların sayıca çok az olduğu keyfiyetidir. Bu maksadla, İbnu Sebe´nin Hz. Osman tarafından temsil edilen İslâm devletinin alacağı bütün tedbirleri bozarak Halife´nin şehid edilmesine müncer olan dalaverelerini ve teselsül eden hadiseleri atlayarak, ikinci mühim hâdise olan Cemel Vakası´na geçip onunla alakalı bazı gelişmeleri belirteceğiz.[209]



Cemel Vakası  : 


Bu hadise, bilindiği üzere, Hz. Osman´ın katillerinin cezalandırılması meselesinde ortaya çıkan görüş ayrılığı sebebiyle vukua gelmiştir. Bir tarafta Hz. Ali, bir tarafta da Hz. Aişe ve onun maiyetinde Hz. Zübeyr ve Hz. Talha vardır.

Hz. Osman´ın şehid edilmesinden beş gün sonra halife olan Hz. Ali, sayısı iki bini geçen ve Mısır, Kûfe ve Basra´dan gelmiş bulunan ihtilalcilerin kalabalık oluşları ile, vaka sırasında Medine halkının suskun davranışı gibi hususları nazar-ı dikkate alarak cezalandırma işinde acele davranma taraftarı değildi.

Buna karşılık, Mekke´de bulunan Hz. Aişe ve aralarında Hz. Talha ve Hz. Zübeyr´in de bulunduğu diğer birkısım Müslümanlar Hz. Osman´ın katillerinin hemen cezalandırılmasını istiyorlardı. İşe Basra´da başlamaya karar verdiler.

Hz. Ali, bunların niyetini ve Basra´ya hareket ettiklerini duyunca herhangi bir hâdiseye meydan vermemek, onlarla anlaşmak niyetiyle o da harekete geçerek Rebeze´ye gelir. Hz. Aişe ve taraftarlarının Basra´ya vardıklarını öğrenince Kûfe´den te´min ettiği kuvvetlerin başına geçerek Basra´ya yürür. Taberî´nin rivayetlerinden aynen takip edeceğimiz üzere her iki taraf da sulhtan başka bir şey istememektedir. Ancak araya giren gizli oyunlar burada da muvaffakiyetler elde ederek iki Müslüman kitleyi savaşa sokarlar.

"Askerler konaklayınca Hz. Ali çıktı. Öbür taraftan da Talha ve Zübeyr çıktılar. Bunlar oturup, ihtilaf ettikleri hususlarda konuştular. Sulh etmekten ve harbi terketmekten daha uygun bir şey görmediler. Birbirlerinden bu anlaşma ile ayrıldılar. Hz. Ali karargahına, Hz. Talha ve Zübeyr de kendi karargahlarına çekildiler. Her iki taraf da geceyi sulhle geçirdiler. Çoktandır, aradaki ihtilaf ve yaklaşmakta olan savaş sebebiyle böylesine huzurlu bir gece geçirmemişlerdi."[210]

İhtilalciler Sulhten Rahatsız  :  Taberî, bundan sonra orduya karışan İbnu Sebe ve adamlarının iki tarafı nasıl tutuşturup, harbe soktuklarını anlatır  : 

"...Hz. Osman hadisesini tahrik edenler de çok fena bir gece geçirdiler. Zîra başlarına gelmekte olan felaketi görmüşlerdi. Bütün gece aralarında müzakere yaptılar. Sonunda, gizlice harbi kızıştırmaya karar verdiler. İşlemeye çalıştıkları şerrin duyulmaması için çok gizli yapılmasını istediler. Alacakaranlıkta harekete geçecekler, bundan yakın komşuları bile haberdar olmayacaktı."[211]

İbnu Sebe´nin Sözleri  :  Hâdiseleri takip ederken, atlanmaması, ibretle okunması gereken bir husus, Yahudi dönmesi İbnu Sebe´nin, daha önce, henüz iki ordu karşılaşmadan, yukarıda anlaşma vaki olmadan önce verdiği bir talimattır. Bu talimat bize, fitnecilerin, her iki tarafın da iyi niyetlerini akim bırakacak, çok önceden hazırlanmış bir tertiple her iki tarafın da ordusuna katılmış olduklarını gösterecektir. Hatta hemen hatırlatabiliriz ki, onların bu katılışı rastgele bir katılış değil, hin-i hacette, alınacak kararlara kendi istekleri istikametinde yön vermede müessir olacak şekilde, en kritik noktalarda yer alacak şekilde bir katılış, bir sızmadır. İşte İbnu Sebe´nin sözleri  :  "Ey kavm, sizin hayat ve şerefiniz insanların birbirine düşmesine bağlıdır. Öyle ise onları birbirine düşürün. Yarın bunlar karşılaştıkları vakit harbi kızıştırın. Onları başka şeylerle meşgul olmaya bırakmayın. Öyle ise kendileriyle beraber olduğunuz kimseler, sizin istemediğiniz şeyden (  yani sulhtan) yüz çevirmenin ve Allah´ın Ali´yi, Zübeyr´i ve Talha´yı ve onlar gibi düşünenleri (  birbirleriyle savaştırarak) meşgul etmesinin zaruri olduğunu bilsinler..." Bu talimatı alan kurmay heyeti orduya dağılarak, sulh yapılmamasının, her iki ordunun birbiriyle çarpıştırılmasının lüzumu hususunda, diğer adamlarını ikna edeceklerdir.[212]

Fitneciler Müslümanları Vuruşturuyor  :  Şimdi, tekrar Taberî´nin Cemel Vakası´nın başlangıcı ile alâkalı açıklamalarına dönelim. Yukarıdaki fitnecilerin sabaha kadar müzakere ederek alacakaranlıkta harekete geçme kararlarını belirtmiştik. İstişareye katılan yönetici ekip, ortalık henüz karanlıkken şafakla birlikte harekete geçerler. "Mudar kabilesinden olanlar, diğer Mudarlı arkadaşlarının yanına, Rebia kabilesinden olanlar diğer Rabialı adamlarının yanına, Yemen´den olanlar da diğer Yemenli adamlarının yanına gittiler ve aniden baskına geçtiler. Basralılar harekete geçerek karşılık verdi. Bütün ordu harekete geçti. İleri gelenleri arasında, onları aniden basanlar da vardı. Zübeyr ve Talha, Mudar´dan olan ileri gelenlerle ortaya çıktılar ve sağ cenaha -ki Rebialılardır- Abdurrahman İbnu´l-Haris´i, sol cenaha da Abdurrahman İbnu Attab İbni Esid´i gönderdiler. Kendileri de merkezde kaldılar ve "Ne oluyor " diye sordular. Onlar (  Abdullah İbnu Sebe´nin oradaki adamları)  :  "Kûfeliler bize gece baskını yaptı" dediler. Bunun üzerine Zübeyr ve Talha  :  "Anlaşıldı; Ali harbi kesme sözünde samimi değilmiş; kan dökmek, haramları helal addetmek istiyormuş; bizimle sulh meselesinde mutabık değilmiş" dediler ve Basralıların yanına geldiler.

Basralılar kendilerine saldıranları geldikleri yere geri püskürttüler. Hz. Ali ve Kûfeliler, bunların gürültüsünü işitmişti. (  Fitneciler casus olarak) adamlarından birini, diledikleri şeyi (  Hz. Ali´ye) haber olarak sunulmak üzere Hz. Ali´nin yakınlarına yerleştirmişlerdi. Hz. Ali gürültüyü işitince  :  "Ne oluyor " diye sordu. İşte bu adam, hemen cevap verdi  :  "Biz ani baskın yapmadık. Ancak onlardan bir grup gece baskını yaptı. Biz de geldikleri yere geri püskürttük. Askerler hemen harekete geçtiler. Hz. Ali sağ ve sol cenah komutanlarına "Yerlerinizi alın" dedi ve ilave etti  :  "Anlaşıldı; Talha ve Zübeyr harbi kesme sözünde samimi değillermiş; kan dökmek, haramları helal addetmek istiyorlarmış, bizimle sulh meselesinde mutabık değillermiş."

Böylece akşamdan sulh üzerine anlaşan iki İslam ordusu birbirine girer ve her iki taraftan beşer binin üzerinde olmak üzere, tarihin on binden fazla ölüye mal olan Cemel Vakası meydana gelir.[213]



Fitneye Karışan Sahabeler  : 


Fitne çıktığı zaman Ashab´tan kahir bir ekseriyet, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in fitneye karışmamayı sıkı sıkıya tavsiye eden hadislerini -ki bunlardan birkısmını geçen bahislerde kaydetmiş bulunuyoruz- hatırlayarak karışmamıştır. Esasen karışanlar da çok azdır. Bir Cemel Vakasında on bin kişi şehid oldu dendiği vakit gafletle, bunların Sahabi yani bizzat Hz. Peygamber´i görmüş bulunan kimseler olduğu zihne gelir. Halbuki meseleye, tarih ve rivayet kitaplarının verdiği bilgiler ışığında bakıldığı zaman insanı hayrette bırakan bir gerçekle karşılaşılmaktadır; o da bu savaşa katılanlar arasında, idareciler dışında pek az sayıda Sahabe´nin bulunmuş olmasıdır.

Sözü fazla uzatmadan, bu ilk devirdeki fitnelere, çok az sayıda Sahabe´nin katıldığı hususunda bizi ikna edecek bir tahkiki, değerli hocalarımızdan Talat Koçyiğit´ten aynen sunacağız. Hadiscilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar adlı kitabında der ki  :  "Sahabenin en fazla bulunduğu senelerde zuhur eden fitneler gözönünde bulundurulacak olursa, bu fitnelere Sahabeden hemen hemen hiç kimenin iştirak etmediği görülür. Mesela Cemel Harbi´ne iştirak eden Sahabilerin sayısı hakkında gelen bir rivayette eş-Şa´bî  :  "Cemel´e, Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ashabından Ali, Ammar, Talha ve ez-Zübeyr´den başka hiç kimse iştirak etmemiştir. Eğer beşincisini bulurlarsa ben yalancıyım!" demektedir. Ahmed İbnu Hanbel ise, "Ehl-i Bedr"den Sıffîn Harbi´ne iştirak edenlerin yetmiş kişi olduğuna dair ileri sürülen bir haberi, Şu´be´nin nasıl yalanladığını ve Huzeyme İbnu Sabit´ten başka hiç kimsenin bu harbe katılmadığını nasıl kat´î bir ifade ile belirttiğini zikreder."

Şüphesiz, bu vakalara katılan Sahabeler, sayıca yukardaki rivayette zikredilen rakamlarla tahdid edilemez. Şa´bî´nin rivayetini nakleden Zehebî de, Şa´bî´nin kesin ifadesine "Sanki Şa´bî, burada ilk muhacirleri kastediyor" kayd-ı ihtirâzisini koyarak Sahabeden daha başka katılanların da olduğunu ima ediyor. Nitekim, yukarıda ismi geçenler dışında Abdullah İbnu Zübeyr, Muhammed İbnu Ebi Bekr gibi birkısım meşhurların da Cemel Vakası´na iştiraklerini muteber kitaplar te´yid eder. Şu halde, ifade edilmek istenen gerçek, on bini mütecaviz maktul arasında Sahabeden olanların tahmin edilecek kadar az olduğudur. Bunlar da hâdiseleri isteyerek çıkarmış değil, zoraki sürüklenmişler, adeta kendilerini bu vak´aların içinde bulmuşlardır.[214]

Sahabenin Fitneye Girişmeyişinin Sebebi  :  Sahabeleri, bu dahilî hâdiselere girmekten alıkoyan şey, mükerrer olarak temas ettiğimiz üzere, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in bu husustaki uyarı ve tenbihleri idi. Birçok ısrar ve teşebbüslere rağmen bu harplere katılmama hususunda sistemli direniş gösterenlerden Seleme tu´bnu´l-Ekva, Sa´d İbnu Ebi Vakkas, Muhammed İbnu Mesleme, Abdullah İbnu Ömer, Ebu Bekre, Ühban İbnu Sayfi meşhurdur.

Bunlardan birkısmı  :  "Bu fitnelere karışmamak gerekir. Öyle ki, birisi öldürmek niyetiyle gelecek olsa, müdafa-i nefis de yapılmaz" demiştir. Hz. Osman´ın birinci görüşün kurbanı olduğunu daha önce belirtmiştik. Şimdi bazılarının tutumuyla alâkalı bir iki misal göreceğiz.

Ahnef İbnu´l-Kays´ın Ebu Bekre ile alâkalı bir rivayeti şöyle  :  "Ben bu adama (  Hz. Ali´ye) yardım etmek için çıkmıştım, yolda Ebu Bekre´ye rastladım. Nereye gidiyorsun " dedi. Şu adama yardım etmeye dedim. Dön dedi, zîra ben Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şunu söylediğini işittim  :  "İki Müslüman silahla birbirlerinin karşısına çıkacak olurlarsa katil de maktul de ateştedir..."

Ühbân ise, Hz.Ali´nin yardım teklifini  :  "Benim dostum, senin de amcaoğlun olan Hz. Peygamber, insanlar arasında kargaşa çıkınca tahtadan bir kılıç edinmem hususunda benden söz aldı..." diyerek reddeder ve Hz. Ali de normal karşılar, ısrar etmez.

Üsâme İbnu Zeyd, "La ilahe illallah" diyen bir kimse ile ebediyyen mukatele etmeyeceği hususunda yemin eder.

Fitneden kaçanların mühimlerinden biri olan Abdullah İbnu Ömer´e iki kişi gelerek  :  "İnsanların yaptığını görüyorsun. Sen ki, Hz. Ömer´in oğlusun, Hz. Peygamber´in ashabındansın, seni bu savaşa katılmaktan alıkoyan şey nedir " derler. O  :  "Allah bana Müslüman kardeşimin kanını haram etti" der. Onlar  :  "Allah  :  "Fitnenin olmaması ve dinin tamamı Allah için olsun diye onlarla savaş" (  Enfal 39) demedi mi " diye bir ayet hatırlatırlar. İbnu Ömer şu cevabı verir  :  "Biz savaştık, hatta fitne kalktı, dinin tamamı da Allah için oldu. Siz de fitne olsun, din de Allah´tan başkası için olsun diye harp ediyorsunuz."

Sa´d İbnu Ebî Vakkas da aynı mealde bir ifade ile fitneye girmeyişinin sebebini açıklar. Muhammed İbnu Mesleme´nin de Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in tavsiyesine uyarak tahtadan bir kılıç yaptırdığını ve Hz. Ali´nin davetine rağmen fitneye karışmadığnı daha önce belirtmiştik.[215]



3- Ashab´ın Katıldıgı Fitneler Üzerine Birkaç Mütalaa  : 


Şurası muhakkak ki, sayıca az da olsa, arzu ve rızalarının hilafına da olsa, Ashabtan bazılar fitne hareketlerine bulaşmamışlardır. Bu durum Müslümanları Ashab hakkında birkısım yersiz düşünce ve hükümlere götürebilir. Bu ise, Ehl-i Sünnet akidesi açısından son derece mahzurludur. Gerek ferdî gerek içtimâî hiçbir amelî faydası olmayan bu hatalı değerlendirmelere düşemek için Ehl-i Sünnet alimlerinin bu meselelerle alâkalı olarak beyan ettikleri birkaç mütalaayı burada kaydetmede fayda var  :  [216]

a) Ashab´tan Katılan da Katılmayan da Haklıdır  :  İbnu´l-Arabî, Ashab´tan bazıları bu dahilî harbe katılırken diğer bazılarının katılmayışını, cihadın farz-ı kifaye oluşuyla izah eder. İbnu Hacer de bu mealde olmak üzere şunları söyler  :  "Bu meselede hakikat şudur  :  Mezkur sahabeden herbirisi amelinin doğru olduğuna hükmetmiş olmalıdır. Kıtale bulaşanlar nezdinde, bağiler grubu ile harp etme emrini ifade eden delil vuzuh kazanmıştır ve kendisinde de bu işi yapacak kudret mevcuttur. Katılmayanlar için de, iki gruptan hangisinin baği addedileceği hususu vuzuh kazanmamıştır. Nitekim Huzeyme tu´bnu Sabit, Hz. Ali tarafında olmakla beraber savaşmamıştır. Ne zaman ki Ammar´ı savaşır gördü o da mukateleye katıldı ve "Ammar´ı bağî bir grup öldürecek" hadisini rivayet etti."[217]

b) Fitnenin Bir Hikmeti  :  İbnu´l-Arabi´ye göre, "Ashab arasında cereyan eden bu savaşlarda Allah´ın güttüğü hikmetlerden biri, ehl-i te´vil ile yapılacak harbin ahkâmını öğretmektir."[218]

c) Fitneye Karışan Sahabeler Hakkında Verilen Hüküm  :  "Sahabeler arasında cereyan eden vakalara temas ederken bir noktanın belirtilmesi gerekmektedir. O da, Sahabeler hakkında bu mesele ile alakalı olarak gelişigüzel söz etmemektir. Bu husus, Ehl-i Sünnet ile diğer fırkaların ayrıldığı mühim noktalardan biridir. Haricîler, Şiîler vs. bu meselede birkısım sahabeleri tekfire kadar giden ifratlara düşerler. Nevevî, Ehl-i Sünnet´in itidal üzere olan ve nasslara uygun düşen görüşünü şöyle hülasa eder  :  "Bil ki, Ashab arasında akan kanlar, hadiste gelen "...ölen de öldüren de ateştedir" tehdidine dahil değildir. Ehl-i Sünnet ve ehl-i hakk olan mezhebimizin görüşü "Ashab hakkında hüsn-i zanda bulunmak ve onların aralarında cereyan eden hâdiseler hususunda gelişigüzel söz etmekten çekinmek ve onların mukatelelerini te´vil ederek iyiye yormaktır. Şöyle ki  :  Onların hepsi müteevvil ve müçtehid kimselerdi. Allah´a isyan ve dünyevî bir maksatla hareket etmediler. Aksine her bir fırka, hak yolda olduğuna inanıyordu. Şurası muhakkak ki, bu içtihadlarında bir kısmı musib (  isabet etmiş) bir kısmı da muhti (  hataya düşmüş) idi. Hataya düşenler, bu hatalarında mazur idiler. Zîra içtihad meselesinde, müçtehide hatasından dolayı günah yoktur. Hz. Ali bu hareketlerde içtihadında musib ve haklı idi. Mevcut vaziyet karşısında verilecek hükümler şaşırtıcı idi, doğrusunu bulmak zordu. Bu sebeple Ashab kararda mütehayyir kaldı ve üç gruba ayrıldı. İki grub birbirine zıd içtihadlarla karşı karşıya gelirken, bir üçüncü grup bunlardan her ikisini de terketti, savaşlara katılmadı, doğru olanın hangisi olduğu hususunda kesin kanaat edinemediler."

İbnu Hacer, bu mücadelelerde, kimlerin muhik olduğu bilinse bile, Sahabelerden hiçbirine, bu meselelerden dolayı ta´nda bulunmamanın bir vecibe olduğunda Ehl-i Sünnet´in "ittifak ettiğini" belirttikten sonra  :  "Zîra onlar bu harplerde, içtihadları sebebiyle mukatele ettiler" der.

Nevevî´nin -ve veciz olarak da İbnu Hacer´in yukarıdaki açıklamalarında- atıfta bulunduğu "hata da yapsa müçtehidin günahkâr olmayacağı" prensibi, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şu hadisidir  :  "Bir hakim, içtihad ederek hüküm verince isabet ederse, kendisine iki sevap vardır; içtihad ederek verdiği hükümde hata ederse kendisine bir sevap verilir."

Öte yandan alimler, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in  :  "İki Müslüman birbirine silah çekecek olursa, ölen de öldüren de ateştedir..." hadisini şerhederken burada mevzubahis olan, "ölen ve öldüren"lerin -dine hizmeti gaye edinen bir te´ville değil- dünyevî bir maksat arama veya heva ve cehaletinin sevkiyle mukatelede bulunanlar olduğunu belirtirler. Sahabenin ise, sırf dinî gayretle bu mücadelelere girmiş bulunduğu her çeşit şüpheden uzak bir keyfiyettir. [219]



Sahabelerde Ölçü  : 


Burada belirtilmesi gereken bir diğer mühim nokta da, amme meselelerinde zıt içtihad ve görüşleri sebebiyle birbirlerine muhalif düşen ve hatta aralarında savaş cereyan eden Ashabın, savaş dışı meselelerde birbirlerine karşı olan münasebetlerindeki ölçü ve hakkaniyettir. Onlar birbirlerini hataya düşmekle itham etmişler, ancak rencide edici, şahsî faziletlerini inkar edici sözler sarfetmemişler, hele asla tekfir cihetine gitmemişlerdir. Buna en iyi örnek, Hz. Aişe ile ona muhalefet edip Hz. Ali tarafında yer almış olan Ammar İbnu Yasir arasında geçen bazı tarizler, konuşmalardır. Hülasa edelim  : 

Söylediğimiz üzere Ammar İbnu Yasir, Hz. Ali ile Hz. Aişe arasındaki ihtilafta, Hz. Ali´nin haklı Hz. Aişe´nin haksız olduğuna inanıyordu. Bu meselede halkı ikna etmek maksadıyla mescitte yaptığı konuşma tam bir insaf örneğidir. Der ki  :  "Aişe Basra´ya yürüdü. Allah´a kasem olsun, o dünyada da ahirette de Peygamberimizin (  aleyhisselam) zevcesidir, bunda şüphemiz yok. Ancak, Allah sizi imtihan ediyor; Kendisine mi (  celle celaluhu), yoksa O´na mı (  radıyallahu anhâ) itaat edeceksiniz "

Burada, ahirette de Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcesi olduğunun kasemle te´yidi, Hz. Aişe´nin asla tekfir edilmediğini gösterir. Fakat görüşlerinde yanıldığı kesinlikle ifade edilmektedir.

Kendisine yöneltilen bu çeşitten şiddetli tenkitler karşısında Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´nin aksülameli de burada zikre değer. İbnu Hacer´in Taberânî´den naklen kaydettiğine göre, yine aynı Ammar, Cemel Vakası´nın akabinde Hz. Aişe´ye gelerek  :  "Sizin bu askerî şerefiniz Allah´ın sizinle yaptığı ahde (  anlaşmaya) ne kadar aykırı" der ve bu sözleriyle Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevceleriyle alâkalı olarak gelmiş bulunan "(  vekar ile) evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet yürüyüşü gibi yürümeyin" (  Ahzâb 33) ayetine işaret eder.

Hz. Aişe (  radıyallahu anhâ)´nin cevabı şu olur  :  "Allah´a kasem olsun sen hakkı söyledin." Ammar da "Senin lisanınla hakkında bu hükmü veren Allah´a hamd olsun" der.

İbnu Hübeyre bu konuşmayı şöyle değerlendirir  :  "Bu rivayetten anlıyoruz ki, Ammar doğru sözlüdür. Kezâ husumet onu, hasmının faziletlerini inkâra da sevketmemiştir. Zîra aralarında cereyan eden harbe rağmen Hz. Aişe´nin tam bir fazilete mazhar olduğuna şehadette bulunmaktadır.[220]



Sahabeler Arasındaki Muharebelerin Mahiyeti Ve Hikmeti


Bediüzzaman Hazretleri ise Mektubat´ında bu konuyla ilgili şunları söyler  :  "

İkinci sualinizin meali  :  Hz. Ali (  radıyallahu anh) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir Muhariplere ve harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz

Elcevap  :  Cemel Vak´ası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Aişe-i Sıddîka radıyallahu teala aleyhim ecmain arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile, adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki  : 

Hz. Ali, adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn (  yani Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer) zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muarızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslamiye, adalet-i mahzaya müsait idi, fakat mürur-u zamanla İslamiyetleri zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehvenüşşerri ihtiyar" denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye, siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Madem sırf "Lillah" için ve İslamiyetin menafii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktul, ikisi de ehl-i cennettir, ikisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. Her ne kadar Hz. Ali´nin içtihadı musib ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azaba müstehak değiller. Çünkü; içtihad eden hakkı bulsa, iki sevap var. Bulamazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevap alır. Hatasından mazurdur. Bizde gayet meşhur, sözü hüccet bir zat-ı muhakkik Kürtçe demiş ki  :  زِ شرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَانُ وَقيلْ لَوْ رَاجَنَّتَيْنَ قَاتِلُ هَمْ قَتِيلْ Yani Sahabelerin muharebesinden kıyl ü kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler.Adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki  :  مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ في ا‘رْضِ فَكَأنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً

"Ayetin mânayı işarîsiyle  :  "Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selameti için feda edilmez. Cenab-ı Hakk´ın nazar-ı merhametinde hak, haktır; küçüğüne, büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selameti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyyet namına rızasiyle olsa, o başka meseledir."

Adalet-i izafiye ise; küllün selameti için, cüz´ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nev´i adalet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat, adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.

İşte İmam-ı Ali (  radıyallahu anh), adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslamiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, "kabil-i tatbik değil, çok müşkilatı var" diye adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakikat-i sebep değiller, bahanelerdir.

Eğer desen  :  Hilafet-i İslamiye noktasında İmam-ı Ali´nin fevkalade iktidarı, harikulade zekası ve yüksek likayatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir

Elcevap  :  O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade daha çok mühim başka vazifelere layık idi. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, "Şah-ı Velayet" ünvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde mânevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Kül hükmüne geçti. Hatta kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi baki kaldı.

Amma Hazret-i İmam-ı Ali´nin Vak´a-i Sıffin´de, Hazret-i Muaviye´ nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani  :  Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslamiyeyi ve ahireti esas tutup, saltanatın birkısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp, ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.

Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin´in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ve milliyet muharebesi idi. Yani  :  Emevîler, Devlet-i İslamiyeyi, Arap milliyeti üzerine istinad ettirip; rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.

Birisi  :  Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.

Diğeri  :  Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü; unsuriyetperver bir hakim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. اَِسْمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ َ فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِىٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِىٍّ اِذَا اَسْلَمَا ferman-ı kat´isiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez; hakkaniyet gider.

İşte Hazret-i Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, ta makam-ı şehadeti ihraz etmiş.

Eğer denilse  :  Bu kadar haklı ve hakikatlı olduğu halde, neden muvaffak olmadı Hem neden kader-i İlahî ve rahmet-i İlahiyye onların feci bir akibete uğramasına müsaade etmiş

Elcevap  :  Hazret-i Hüseyin´in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle, Arap milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının safi ve parlak mesleklerine halel verip, mağlubiyetlerine sebep olmuş.

Amma kader nokta-i nazarında feci akibetin hikmeti ise, Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem´i gayet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Ta, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler, adi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.[221]

Üçüncü sualiniz  :  O mübarek zatların başına gelen o feci gaddarane muamelenin hikmeti nedir diyorsunuz.

Elcevap  :  Sabıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin´in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı  : 

Birisi  :  Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan  :  "Hükümetin selameti ve asayişin devamı için, eşhas feda edilir."

İkincisi  :  Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddarane bir düsturu olan  :  "Milletin selameti için herşey feda edilir."

Üçüncüsü  :  Emevîlerin, Haşimîlere karşı an´anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.

Dördüncü bir sebep de  :  Hazret-i Hüseyin´in taraftarlarında bulunuyordu ki, Emevîlerin, Arap milliyetini esas tutup, sair milletlerin efradına "memalik" tabir ederek köle nazariyle bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, "milel-i saire" Hazret-i Hüseyin´in cemaatine intikamkârane ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddarane ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.

Mezkur dört esbab, zahirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hasıl olan netaci-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyat-ı mâneviye, o kadar kıymetdardır ki, o facia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehit edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, "az bir şey ile pek çok şeyler kazandım" diyecektir." [222]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bu kitap iki cilt halinde tahkikli olarak tabedilmiştir (  Matba´atu´l-Medenî, 1389/1969), toplam dokuzyüz küsur sayfayı bulmaktadır.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/353.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/353-354.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354-355.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/354.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/355.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/355.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/355-356.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/356-357.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/357-359.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/358-359.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/359-360.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/360-364.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/365-366.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/366.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/367.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/367-368.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/369-370.

[27] Hadîsin bu vechini, az ilerde Fitnede Sabır meselesini açıklarken tam olarak kaydedeceğimiz için burada sadedinde olduğumuz hadisin açıklamasında atıf yapacağımız bir iki ziyadeyi kaydediyoruz.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/370-372.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/372-373.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/373.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/373-374.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/374.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/374.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/374.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/375.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/375-377.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/377-378.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/378.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/378-379.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/379-380.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/380.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/381-383.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/383-386.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/386-390.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/390-391.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/391.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/391-392.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/392-393.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/394.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/394-395.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/395-396.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/396-397.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/397-398.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/398.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/398.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/398.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/399-400.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/401.

[59] Hadiste geçen üşribe "içirilen" tabiri pek manidardır. Günümüzde şartlandırılan kelimesi bunu en iyi karşılayacak tabir olmalıdır.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/401-403.

[61] Ebu Ma´mer´in rivayetinde "müslümanların..." denmiştir.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/403-404.

[63] Muzafın hazfı  :  Bâbu´l-Basra tabirinde Bâb kaldırılınca Basra kalır.

[64] Hülâgû burada Hz. Peygamber´in, rivayet edilen bir hadisine işaret etmektedir. Bu hadis şöyledir  :  "Benim bir takım askerlerim vardır, onları doğu tarafına yerleştirdim ve onlara Türk adını verdim. Onları hiddet ve gazap arasında yarattım. Herhangi bir kul, bir ümmet benim emrimi yapmazsa, bunları onların üzerine musallat ederim ve bunlar vasıtasıyle onlardan intikam alırım..." bu tip hadislerin hem ilm-i rivayet-ül hadis, hem de dirayet-ul-hadis yönünden muallel ve mevzu bulundukları, muhaddislerce kabul edilmektedir. Fakat bu hadisler mevzu olsalar bile, bize devirlerindeki telâkkiyi anlatırlar ve zamanlarının, muhitlerinin bir bakıma aynası hükmündedirler. Hülâgû mektubunda, Moğolların nasıl göründüğünü, müslümanlarca nasıl karşılandığını pek mükemmel gösterdiği gibi, kendisinin sebeb-i vücudunu da bu görüşe istinat ettirmektedir. Cengiz´in Buhara´daki konuşması, Hülâgû´nun bu mektubu, Papaların ve hıristiyanların görüşleri hep aynı noktada düğümlenmektedir  :  Moğollar insanların günâhları dolayısıyla Tanrı tarafından gönderilmiş bir ceza makinesidir. Moğollar bunu bilhassa işlemişler ve kendilerini diğer milletleri yola getirmek için Tanrı tarafından gönderilmiş, İkab-ı ilahîyi icraya memur, bir kavim olarak görmüşler ve göstermişlerdir. Bu, onlara karşı mukavemeti kırdığı gibi, kendilerinin de gayrete getirmiş; kuvvetlendirmiştir.

[65] Kur´an´da buyrulduğu veçhile Musa (  A.S.), Hızır´la yoldaşlık ederken, Hızır binmiş oldukları gemiyi delmiş, Musa (  A.S.) buna itiraz etmiş, Hızır "geminin önünde her gemiyi gasbeden bir padişah var idi" demişti. Bu söz buna işaret edip, biz ilâhi kudret ve teyidle hareket edip, her şeyi yaparız demek istemekte, hatta daha ileri gitmektedir.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/404-408.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/409.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/410.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/410.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/410-411.

[71] Burada Furkan suresindeki "Allah tevbe edenlerin günahını hasenâta tebdil eder..." mealindeki ayete işaret edilmiştir (  70. âyet).

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/411-416.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/416.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/416.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/417.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/417-418.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/418.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/418-419.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/419.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/419.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/419-420.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/420.

[83] Birinci cilt, 325-328. sayfalar.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/421-422.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/422-423.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/423-424.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/424-425.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/425-426.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/426-427.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/427.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/428.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/428.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/429.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/429.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/430.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/430.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/431.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/431.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/432.

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/432-433.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/434.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/434.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/435-436.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/436-437.

[105] "Kimimiz yerini düzlüyordu" ibaresi, zikrettiğimiz kaynaklarda mevcut değil.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/439-440.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/440.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/441.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/441-442.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/442.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/442.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/443.

[113] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/443-445.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/445.

[115] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/445.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/445-446.

[117] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/446.

[118] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/446.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/447.

[120] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/447.

[121] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/447-448.

[122] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/448-450.

[123] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/450-451.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/451.

[125] Bu hadis 4767 numarada daha geniş açıklandı.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/452.

[127] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/452-453.

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/453-454.

[129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/454.

[130] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/454.

[131] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/454-455.

[132] Kur´ân´da bu çeşit ifâdeler "namaz kıl, zekât ver" veya "namaz kılın zekat verin" veya "onlar ki namaz kılarlar, zekat verirler" gibi çeşitli şekillerde gelir.

[133] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/455-456.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/456-457.

[135] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/457-459.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/459-460.

[137] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/460.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/461.

[139] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/461-462.

[140] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/462-463.

[141] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/463-464.

[142] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/464.

[143] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/464-465.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/465-466.

[145] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/466.

[146] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/466-467.

[147] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/468.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/468.

[149] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/469.

[150] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/470.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/471.

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/471.

[153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/472.

[154] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/472-474.

[155] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/475.

[156] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/475-477.

[157] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/478.

[158] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/478.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/479.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/479-480.

[161] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/480.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/480-481.

[163] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/482-483.

[164] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/483-484.

[165] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/484.

[166] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/485.

[167] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/485-486.

[168] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/486.

[169] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/486-487.

[170] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/488-489.

[171] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/490.

[172] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/490-492.

[173] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/492-493.

[174] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/493.

[175] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/494.

[176] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/495.

[177] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/495-496.

[178] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/496.

[179] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/496-498.

[180] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/498-499.

[181] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/499-500.

[182] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/501.

[183] Yezîd İbnu Mûaviye Hicrî 64 yılında vefat etmiştir. O sıralarda ortaya çıkan Ezârike fitnesi, hâricîlerin çıkardığı bir huzursuzluktur. Bu isim, hâdisenin lideri Nâfi İbnu´l-Ezrak´tan gelir. İbnu Hacer´in yirmi yıldan fazla sürdüğünü belirttiği bu fitne Hicri 77´de büyük darbe yemiştir.

[184] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/501-502.

[185] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/503-504.

[186] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/505-506.

[187] Akabe, lügat olarak dağ yolu demektir. Hadiste geçen akabetu´l-Medine tabirini Medine dağ geçidi şeklinde anlamak yanlıştır. Çünkü Hz. Abdullah İbnu´z-Zübeyr Medine´de değil Mekke´de şehid edilmiştir. Nevevî´de şerhinde, Akabetu´l-Medine´nin Mekke´de bulunan bir akabe (  dağ yolu) olduğunu belirtir. Mekke dağlıktır. Şehre giriş veren yollardan birinin bu ismi taşıdığı anlaşılmaktadır. Haccac, Hz. Abdullah´ı bu yol üzerinde bir ağaca asmış olmalı.

[188] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/506-508.

[189] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/508.

[190] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/508-510.

[191] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/511.

[192] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/511.

[193] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/512.

[194] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/512.

[195] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/513.

[196] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/513-515.

[197] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/515.

[198] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/515-516.

[199] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/516-517.

[200] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/517-518.

[201] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/519.

[202] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/519.

[203] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/519-520.

[204] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/520.

[205] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/520.

[206] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/521-523.

[207] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/523.

[208] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/523-524.

[209] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/524-525.

[210] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/525.

[211] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/525.

[212] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/526.

[213] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/526-527.

[214] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/527-528.

[215] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/528-529.

[216] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/529.

[217] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/529.

[218] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/529.

[219] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/529-530.

[220] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/531.

[221] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/532-534.

[222] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  13/534-535.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kütübü Sitte Hadisleri Dua Bölümü
Yazar: RasitTunca - 02-26-2020, 11:24 PM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Kütübü Sitte Dua Bölümü

UMUMİ AÇIKLAMA

Dua Arapça´da, çağırmak, davet etmek, rağbet göstermek, yardım taleb etmek, ismen çağırmak (  tesmiye) mânalarına gelir. İbadete de dua denmiştir.

Ebû´l-Kâsım el-Kuşeyrî şu açıklamayı yapar  :  "Dua Kur´an´da muhtelif mânalarda gelmiştir.

1- İbâdet  :  وََ تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّهِ مَاَ يَنْفَعُكَ وََ يَضُرُّكَ "Sana fayda da zarar da vermeyecek Allah´tan başkasına dua (  ibadet) etme" (  Yunus 106).

2- İstiğâse (  yardım talebi)  :  وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ "Allah´tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın" (  Bakara 23).

3- Nidâ يََوْم يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجيبُونَ بِحَمْدِهِ "Sizi çağırdığı gün, O´na hamdederek davetine uyarsınız" (  İsra 52).

4- Senâ  :  قُلْ اَوِدْعُوا اللّهَ اَوِدْعُوا الرَّحْمنَ "De ki  :  "Gerek Allah deyin, gerek Rahmân deyin, hangisini derseniz deyin en güzel isimler O´nundur" (  İsra 110).

Keza  :  وَقَالَ رَبُّكُمْ ادْعُونِى اسْتَجِبْ لَكُمْ "Rabbiniz  :  "Bana dua edin ki size icabet edeyim" dedi" (  Gâfir 60).

Cumhur, duâyı ibadetin bir şubesi olarak görmüş ve إنَّ الدُّعَاءَ مِنْ اَعْظَمِ العِبَادَة "Dua ibadetin en büyüğüdür" demiştir. Nitekim hadiste de  :  اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ "Dua ibadetin tâ kendisi" veya اَلْدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ "Dua ibadetin özü (  iliği)" olarak tavsif edilmiştir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) pek çok hadislerinde mü´minleri dua etmeye teşvik eder  :  لَيْسَ شَىْءٌ اَكْرَمَ عَلى اللّهِ مِنَ الدُّعَاءِ "Allah indinde duadan daha kıymetli bir şey yoktur." مَنْ لَمْ يَسْألِ اللّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ "Allah, kendinden istemeyene gadab eder." تسَلُوا اللّهَ مِنْ فَضْلِهِ فَإنَّ اللّهَ يُحِبُّ أنْ يَسْأل "Allah´ın fazlından isteyin, zira Allah istenmesini sever." اَلْدُّعَاءُ مِفْتَاحُ الرَّحْمَةِ "Dua rahmetin anahtarıdır." اَلدُّعَاءُ سَِحُ الْمُؤْمِنِ وعِمَادُ الدِّينِ وَنُورُ السَّمواتِ وَاَرْضِ "Dua mü´minin silahı, dinin direği, semâvat ve arzın nurudur." اَلدُّعُاءُ يَرُدَّ الْقَضَاءَ "Duâ, kazayı defeder." اَلدُّعَاءُ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ فَعَلَيْكُمْ عِبَادُ اللّهِ بِالدّعَاءِ "Dua, gelmiş olan musibet için de henüz gelmemiş olan musibet için de faydalıdır." تاَلدُّعَاءُ يَرُدُّ الْبََءَ "Dua belâyı defeder."[1]



DUA FİİLİN PROGRAMIDIR  : 


Dua deyince, sadece dille yapılan duâ anlaşılmamalıdır. Bir de fiilî dua vardır. Mü´min kişi arzularını Rabbinden diliyle taleb ettiği gibi fiilen de teşebbüs edecektir. Dili ile taleb ettiği şeyin gerçekleşmesi için aklın gösterdiği sebeplere başvuracaktır. Nitekim, hastalıklardan kurtulmak için Allah´a dua etmemiz meşru olmakla birlikte, ilaç almamız, maddî olarak tedavi yollarına başvurmamız Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tarafından irşad buyurulmuştur. Kezâ helâl rızık taleb edilmesini, rızkın bol olması için Allah´a dua edilmesini tavsiye eden, dualarında bunlara yer vererek fiilen örnek olan Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) rızkın meşru yollarını da göstermiş; ziraat, ticaret ve san´atla meşgul olmayı, bunların helâl rızkın kapıları olduğunu söylemiştir.

Öyle ise duanın ibâdet yönünden başka, dünyevî ve şahsî hayatımızı ilgilendiren ayrı bir yönü daha vardır  :  Dua etmek suretiyle arzularımızı, ihtiyaçlarımızı, bir başka ifade ile gerçekleştirilmesi gereken hedefleri ifadeye döküyor, şuur haline getiriyoruz. Yapılacak işleri bir bakıma gündeme getiriyor, plana programa alıyoruz. Rabbimizden dilimizle, sözlü olarak istediğimiz şeylerin gerçekleşmesi için gerekli sebeplere başvurmaya geçiyor, imkânlarımızı, kapasitemizi kuvveden fiile geçiriyoruz. Sözgelimi, Allah´tan buğday isteyen çiftçi, sabanla rahmet kapısını çalmalı, diğer gerekleri olan gübreleme, sulama, koruma gibi sebeplere de başvurulmalıdır.

Fiilen çalışma ile gerçekleşecek işler için, "kavlî duâ yeterlidir" diyen bir hadis mevcut değildir. Bilakis Kur´ân-ı Kerim  :  وَلَيْسَ لِ“نْسَانِ اَِّ مَا سَعَى "Kişiye sâdece çalıştığı vardır" buyurmuştur. [2]



BİRİNCİ BÂB

DUANIN ÂDÂBI
(  Dört fasıldır)

*

BİRİNCİ FASIL

DUANIN FAZİLETİ VE VAKTİ

*

İKİNCİ FASIL

DUA EDENİN HEY´ETİ

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

DUANIN KEYFİYETİ

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

MÜTEFERRİK HADİSLER



BİRİNCİ FASIL

DUANIN FAZİLETİ VE VAKTİ


ـ1ـ عن النعمان بن بشير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ، ثُمَّ قَرَأَ  :  )وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِى أسْتَجِبْ لَكُمْ(  اŒية. أخرجه أبو داود والترمذى، وهذا لفظ وصححه .



1. (  1750)- Nu´man İbnu Beşîr (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (  Meâlen)  :  "Rabbiniz  :  "Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurdu." (  Gâfir 60). [Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (  2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1479). Metin Tirmizî´ye aittir.][3]



AÇIKLAMA  : 



Cümle normalde اَلدُّعَاءُ عِبَادَةٌ yani "Dua ibâdettir" şeklinde olması gerekir. Ancak araya hem zamir girmesi ve hem de ibâdet kelimesinin başına eliflâm konarak kelimenin ma´rife kılınması, Arapça´da mânaya kuvvet kazandırmaktadır. Böylece hadis, "ibadet münhasıran duadır, "duadan başka bir şey değildir" gibi hasr ifâde eden bir mânâya gelir. Bunun örneği hacc bahsinde geçmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) haccın esâsını Arafat vakfesi teşkil ettiği için, اَلْحَجُّ عَرَفَةٌ "Hacc Arafat´tır" buyurmuştur. Bunun mânâsı, "haccla ilgili rükünlerin en büyüğü Arafat´taki vakfedir" demektir.

Öyle ise, dua da kabul edilsin edilmesin bir ibadet olmaktadır. Çünkü dua ile kişi, ihtiyacını teminde aczini idrak etmiş, bunu ancak her şeye kâdir olan Rabbinin te´min edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O´na iltica etmiş olmaktadır. Esâsen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Nitekim, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın delil olarak okuduğu âyet, önce dua etmeyi emrediyor, sonra da kibir ve büyüklük havasıyla "dua etmemek"i, "ibadet etmemek" olarak ifâde zımnında duâ etme dâvetine icâbet etmeyenlerin cehenneme hakîr ve zelîl olarak gireceklerini beyan ediyor. [4]



ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ فُتِحَ لَهُ بَابُ الدُّعَاءِ فُتِحَتْ لَهُ أبْوَابُ الرَّحْمَةِ، وَمَا سُئِلَ اللّهُ تَعالى شَيْئاً أحَبَّ إلَيْهِ مِنْ أنْ يُسْألَ الْعَافِيَةَ، وَإنَّ الدُّعَاءَ يَنْفَعُ مِمَّا نَزَلَ، وَمِمَّا لَمْ يَنْزِلْ، وََ يَرُدُّ الْقَضَاءَ إَّ الدُّعَاءُ فَعَلَيْكُمْ بِالدُّعَاءِ[. أخرجه الترمذى .



2. (  1751)- İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah´a taleb edilen (  dünyevî şeylerden) Allah´ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (  musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir."[Tirmizî, Daavât 112, (  3542).][5]



AÇIKLAMA  : 



1- Kişiye dua kapısının açılması, çokça dua etmeye muvaffak kılınmasıdır. Dua edebilmek, kişi için büyük bir hayırdır. Mü´min, ayet-i kerîmenin mantûkunca, kendisine isâbet eden her hayrı Allah´tan bilmekle mükelleftir  :  "Sana ne iyilik gelirse Allah´tandır, sana ne kötülük gelirse nefsindendir" (  Nisâ 79), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dua etme hayrını "dua kapılarının açılması" olarak ifâde buyurmuştur.

2- Rahmet kapısının açılması, -duası sebebiyle- bazan dileğinin aynen verilmesi, bazan da ona denk şekilde günahının affını ifade eder. Her ikisi de rahmettir, Hadisin başka vecihleri, şârihlerin bu yorumunu te´yîd eder, zîra bir vechinde  :  فُتِحَتْ لَهُ اَبْوَابُ ا“جَابَةِ "Onun için icâbet kapıları açılır" denilirken, bir başka vechinde  :  فُتِحَتْ لَهُ ابَوَابُ الْجَنَّةِ "Onun için cennet kapıları açılır" denmiştir.

3- Allah´tan istenenler arasında Allah´ın en ziyade sıhhati sevmesi, insan için sıhhatin önemini te´yîd eder. Ancak, sıhhat ve âfiyet âbid mü´minde kıymet ve değer kazanır. Çünkü mü´min, sıhhatli geçen örünü faydalı ve hayırlı faaliyetle, ibâdetlerle meyvadâr kılar. Sıhhat kâfirin küfrünü, fâsığın fıskını artırabilir. Bu ise kişi için hayır değil, şerdir. Öyle ise mü´min, sıhhat isteyecek fakat bu ömrü hayırlı işlerde geçirme gayretini eksik etmeyecektir, zira ahirette ömrün her anından hesap var ve sağlıklı ömrün hesabını vermek daha zordur.

4- Duanın, inen musibet için faydası, onun ortadan kalkması, hafif atlatılması şeklinde olabilir. Yahut da Cenâb-ı Hakk´ın vereceği sabır ve mukâvemet yoluyla da olabilir. Böylece musibete tahammül edilir ve zararı hafif atlatılır. Zaten gelmiş olan musibet karşısındaki sabırsızlık ve panik musibeti katmerler. Allah´tan geldiğinin şuuru içinde "her duaya cevap var" inancıyla Rabb-i Rahimine iltica edenin kazanacağı rûhî emniyet ve sekinet kişiyi panikten ve dolayısıyla paniğin getireceği müteakip musîbetlerden korur. Binaeleyh, musîbet anında yapılacak duanın tesiri kesindir.

5- İnmeyen musîbete duanın faydası daha zâhirdir. Henüz inmemiş olan belâ, duanın bereketiyle defedilip kaldırılabilir. Yahut, musibete maruz kalacak kişiyi, duanın önceden te´yid ve takviyesi de âlimlerce bir fayda olarak değerlendirilmiştir, duanın kaza ve belayı defedeceğine dair Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın beyanlarını en başta kaydetmiştir.

Hadis, son olarak, belirtildiği gibi mutlak hayır ve fayda olan duaya mü´minleri teşvîk etmekte, "öyle ise sizlere dua etmek gerekir" buyurmaktadır.

Her duanın icâbet göreceği, mutlaka duaya devam etmek gerektiği husûsunu mâkul bir açıklamaya kavuşturan Bediüzzaman´dan bir pasajı aynen sunuyoruz  : 

"İ´lem eyyühel-azîz  :  Bazı dualar icâbete iktiran etmez (  kabul görmez) diye iddiada bulunma! Çünkü, dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görülür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ  :  Şemsin (  Güneş´in) tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk, yağmur namazına birer vakittir.

Ve keza zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzûlü, bâzı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâkî kaldıkça o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hâsıl olursa, zâten nûrun alâ olur. Ve illâ "icâbet duaya iktiran etmedi (  dua kabul görmedi)" diyemezsin. Ancak "henüz vakit inkizâ etmemiş (  çıkmamış), duaya devam lazımdır" diyebilirsin. Çünkü o maksadlar, duaların mukaddimesidir, neticesi değillerdir.

Cenâb-ı Hakk´ın duaların icâbetini vaadetmesi ise, icâbet, ayn-ı kabul değildir (  yani icâbet etmek istenen şeyi aynen kabul etmek demek değildir). Yani icâbet kabulü istilzam etmez (  gerektirmez). Duaya her halde cevap verilir, cevapsız bırakılmaz. Matlûba olan is´af (  verme) ise, Mucîb´in hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, her halde  :  "Ne istersin " diye cevap verir. Fakat, bu yemeği veya bu ilacı bana ver dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mîzacına mülayim olmadığından vermez.

Adem-i kabul esbabından (  kabul edilmeyiş sebeplerinden) biri de, duayı ibadet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsîs ettiğinden aksülamel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz." [6]



ـ3ـ وعن عبادة بن الصامت رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  مَا عَلى ا‘رْضِ مُسْلِمٌ يَدْعُو اللّهَ تَعالى بِدَعْوَةٍ إَّ آتَاهُ اللّهُ إيَّاهَا، أوْ صَرَفَ عَنْهُ منَ السُّوءِ مِثْلَهَا مَا لَمْ يَدْعُ بِإثْمٍ، أوْ قَطِيعَةِ رَحِمٍ[. أخرجه الترمذى .



3. (  1752)- Ubâde İbnu´s-Sâmit (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak kaydıyla Allah´tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet etmesin." [Tirmizî, Da´avât 126, (  3568  ).][7]



AÇIKLAMA  : 



Yukarıda kaydedilen "Dua edin icabet edeyim" meâlindeki âyeti açıklayan bu hadis-i şerif, duaların ya aynen kabulü yani ne istenmişse o şeyin verilmesi, ya da bir günahın affı şeklinde mutlaka karşılık göreceğini te´yid eder.

Bediüzzaman merhumdan sunduğumuz açıklamaya dayanak şunu diyebiliriz  : 

Cenab-ı Hak, Müslümanın her talebine mutlaka cevap vermektedir. Ancak, her dua eden, dua ettiği şeyin gerçekleşmesini aynen görmeyebilecektir. Çünkü Allah, hikmetle iş yapmaktadır. O´nun hikmeti, isteneni olduğu gibi vermeyi gerektirmeyebilir. O takdirde günahının affı veya -dua ibadet olması sebebiyle- ibadet sevabı kazanmak şeklinde cevap almaktadır.

Bu hadis duaya icâbet için gerekli olan iki şarta dikkat çekiyor  : 

1- Dua ile taleb edilen şey, mâsiyet olmamalı, yani günah olan, Allah´a isyana götürecek olan bir şey olmamalıdır. Çünkü, insan dar görüşlü ve hissî olduğu için, aleyhine olan veya uzun vadede aleyhine tecellî edecek olan bazı şeyleri isteyebilir  :  "İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir" (  İsrâ 11); "..İhtimal ki hoşlanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir" (  Bakara 216).

2- Sıla-i rahme aykırı olmamalı  :  Yani insanlar arasındaki akrabalık, arkadaşlık, komşuluk, din kardeşliği gibi bir kısım yakınlıkların te´sis ettiği beşerî bağları koparıcı bir gaye gütmüş olmamalı.

Şimdi âyet ve hadislerde dualarımıza Cenâb-ı Hakk´ın icabet edeceği hususunda verilen kesin te´minat ve garantiye nefisleri iyice ikna için şöyle bir soru soralım  : 

"Madem Allah söz vermiş, Resûlü kesin bir ifade ile mükerrer hadislerinde te´yid etmiş, öyle ise buna inanmamanın veya tereddüt etmenin sebebi ne "

"Allah, hâşa va´dinde, sözünde yalancı mı, bizi aldatmak mı istiyor "

"Yoksa Allah,va´dini yapmaktan aciz mi "

O celle şânuhu, her kusurdan müberra, her şeye kâdir olduğuna göre, va´di haktır. Resûlü (  aleyhissalâtu vesselâm)´nün garantisi ayn-ı hakikattir.

Her duamıza ya aynen cevap verilmek, yahut da günahlarımızın affı veya sevaplarımızın artması suretiyle icabet edilmektedir. Yeter ki hak şey taleb edilsin, ihlâsla istenilsin.

Ya Rabb! Va´dine istinâden Resûl-i Ekrem (  aleyhissalâtu vesselâm)´ ini, İsm-i Âzam´ını, Kitâb-ı Mübîn´ini ve sana dua eden melâike-i izâm ve Enbiya-ı kirâmı şefaatçi yaparak dua ediyoruz  :  [8]



رَبَّنَا آتِنَا فِى الدٌّنْيَا حَسَنَةً وَفِى اْخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ. آمِينْ

ـ4ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسول اللّهِ #  :  أَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ أعْمَالِكُمْ، وَأرْفَعِهَا في دَرَجَاتِكُمْ، وَأزْكَاهَا عِنْدَ مَلِيكِكُمْ، وَخَيْرٌ لَكُمْ مِنْ إعْطَاءِ الْوَرَقِ وَالذَّهَبِ، وَخَيْرٌ لَكُمْ مِنْ أنْ تَلْقَوْا عَدُوَّكُمْ فَتَضْرِبُوا أعْنَاقَهُمْ وَيَضْرِبُوا أعْنَاقَكُمْ؟ قَالُوا  :  بَلَى يَارسولَ اللّهِ  :  قالَ  :  ذِكْرُ اللّهِ[. أخرجه مالك موقوفاً، والترمذى مرفوعاً .



4. (  1753)- Ebû´d-Derdâ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûl-i Ekrem (  aleyhissalâtu vesselâm), (  bir gün) sordu  : 

"En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi "

"Evet! Ey Allah´ın Resûlü!" dediler.

"Allah´ın zikridir!" buyurdu. [Tirmizî, Daavat 6, (  3374); Muvatta, Kur´ân 24.][9]



ـ5ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رَسولِ اللّهِ #  :  يقُولُ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ  :  أخْرِجُوا منَ النَّارِ مَنْ ذَكَرَنِى يَوْماً أوْ خَافَنِى في مَقَامٍ[. أخرجه الترمذى .



5. (  1754)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allahu Teâlâ hazretleri şöyle seslenir  :  "Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!" [Tirmizî, Cehennem 9, (  2597).][10]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadiste geçen bir gün tâbiri zamanlardan bir zaman, vakitlerden bir vakit demektir. Yani bir kimse mü´min olarak, Allah´ı herhangi bir an için bile zikretmiş olsa bunun boşa gitmeyeceğini, başkaca günahlar için cehenneme girmiş bile olsa dünyadaki o bir müddetcik zikri sebebiyle ateşten çıkarılacağını ifade ediyor.

Tîbî, hadiste kastedilen zikrin "kalbî ihlâsla ve doğru niyetle yapılan zikir" olduğunu söyler. "Aksi takdirde kâfirler, kalbî olmaksızın dilleriyle zikri onlar da yapıyorlar" der. Bu mânada olmak üzere Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  مَنْ قَالَ َ اِلَهَ اَِّ اللّهَ خَالِصاً مِنْ قَلْبِهِ دَخَلَ الْجَنَّةَ "Kim kalbinden gelerek ihlâsla Lâilâhe illallah derse cennete girer" buyurmuştur.

2- Makam da, zaman gibi mutlak ifade edilmiştir. Günah işleme makamında veya durumunda Allah´tan korkup vazgeçen demektir. Nitekim âyet-i kerimede  :  "Ama kim Rabbinin makamından korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer şüphesiz cennettir" (  Nâziat 40-41) buyurulmuştur. Korkudan maksad, âzaların masiyetten uzak tutulması, tâatle kayıtlanmasıdır. Bu olmadığı takdirde korku laftan ibaret kalır. Korku demeye liyakat kazanmaz. Bazı büyükler fiile intikal etmedikçe, kendimizi "Allah´tan korkuyorum" diyerek aldatmamamıza dikkat çekerler ve  :  "Eğer derler, birisi size Allah´tan korkmuyor musun diye sorarsa sükût et. Zira hayır desen küfürdür, evet desen yalandır."[11]



ـ6ـ وعن معاذ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّه #  :  مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَبِيتُ عَلى طُهْرٍ ذَاكِراً للّهِ تَعالى، فَيَتَعَارَّ مِنَ اللَّيْلِ، فَيَسْألَ اللّهَ تَعالى خَيْراً مِنَ الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ إَّ أعْطَاهُ إيَّاهُ[. أخرجه أبو داود. قوله  :  »فيَتَعارَّ« أى ينتبه.



6. (  1755)- Hz. Muâz (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Akşamdan (  abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah´tan dünya ve âhiret için hayır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin." [Ebû Dâvud, Edeb 105, (  5042).][12]



ـ7ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسول اللّهِ #  :  إذا دَخَلَ الرَّجُلُ بَيْتَهُ، أوْ آوَى إلى فِرَاشِهِ ابْتَدَرَهُ مَلَكٌ وَشَيْطَانٌ، يَقُولُ المَلَكُ  :  افْتَحْ بِخَيْرٍ وَيَقُولُ الشَّيْطَانُ  :  افْتَحْ بِشَرٍّ، فإنْ ذَكَرَ اللّهَ تَعالى طَرَدَ المَلَكُ الشَّيْطَانَ، وَظَلَّ يَكْلَؤُهُ، وَإذَا انْتَبَهَ مِنْ مَنَامِهِ قاَ ذلِكَ، فإنْ هُوَ قالَ  :  الْحَمْدُ للّهِ الَّذِى رَدَّ نَفْسِى إلىَّ بَعْدَ مَوْتِهَا وَلَمْ يُمِتْهَا في مَنَامِهَا، الْحَمْدُللّهِ الَّذِى يُمْسِكُ السَّموَاتِ السَّبْعَ أنْ تَقَعَ عَلى ا‘رْضِ إَّ بإذْنِهِ، فإنْ خَرَّ مِنْ فِرَاشِهِ فمَاتَ كَانَ شَهِيداً، وإنْ قَامَ وَصَلَّى صَلَّى في فَضَائِلَ[. أخرجه رزين .



7. (  1756)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Bir kimse evine veya yatağına girince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele gelirler. Melek  : 

"Hayırla aç!" der. Şeytan da  : 

"Şerle aç!" der.

Adam, şayet (  o sırada) Allah´ı zikrederse melek şeytanı kovar ve onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet  :  "Nefsimi, ölümden sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah´a hamdolsun. İzniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah´a hamdolsun" dese bu kimse yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz kılmış olur." [Rezîn ilâvesidir.][13]



ـ8ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  ‘ن أقْعُدَ مَعَ قَوْمٍ يَذْكُرونَ اللّهَ تَعالى مِنْ صََةِ الْغَدَاةِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ أحَبُّ إلىَّ

مِنْ أنْ أعْتِقَ أرْبَعَةً مِنْ وَلَدِ إسْمَاعِيلَ، وَ‘نْ أقْعُدَ مَعَ قَوْمٍ يَذْكُرُونَ اللّهَ تَعالى مِنْ صََةِ الْعَصْرِ حَتَّى تَغْرُبَ الشَّمْسُ أحَبُّ إلىَّ مِنْ أنْ أُعْتِقَ أرْبَعَةَ[. أخرجه أبو داود .



8. (  1757)- Hz.Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah´ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil´in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili gelir. Allah´ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir." [Ebû Dâvud, İlm 13, (  3667).][14]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada Allah´ı zikirden maksad her çeşit zikir olabilir  :  Kur´ân-ı Kerim´i tilâvet etmek, tesbih (  subhânallah), tehlil (  lâilâhe illallah), tahmid (  elhamdülillah), Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salavât. Âlimler zikir ve ibadet mânasına dâhil edilen ilmî meşguliyet, tefsir ve hadis gibi şer´î ilimlerin öğrenilmesini de burada mütâlaa ederler.

2- Böyle bir cemaatte, fiilen zikretmeyip dinleyici olarak bulunmanın da aynı fazileti vereceği belirtilmiştir. "Böyle hayırla meşgul olanlara arkadaşlıktan zarar gelmez" denmiştir.

3- Bu hadis, zikrin, köle âzadı ve sadakadan efdal olduğunu beyan etmektedir.

4- Hadis günlük zamanı tanzim yönüyle de yol göstericidir  :  "Mü´min imkân nisbetinde sabah ve ikindi vakitlerini faydalı sohbetlere tahsis etmelidir.[15]



ـ9ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  يَنْزِلُ رَبُّنَا كُلَّ لَيْلَةٍ إلى سَمَاءِ الدُّنْيَا حِينَ يَبْقى ثُلُثُ اللَّيْلِ اŒخِرُ، فَيَقُولُ  :  مَنْ يَدْعُونِى فَأسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِى فَأعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِى فَأغْفِرَ لَهُ[. أخرجه الستة إ النسائى.وفي أخرى لمسلم  :  ]إنَّ اللّهَ تَعالى يُمْهِلُ حَتَّى إذَا ذَهَبَ ثُلُثُ اللَّيْلِ ا‘وَّلُ نَزَلَ إلى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَقُولُ  :  أنَا المَلِكُ، أنَا المَلِكُ، مَنْ ذَا الَّذِى يَدْعُونِى[. الحديث .

والمراد  :  نزول الرحمة وا‘لطاف ا“لهية .



9. (  1758  )- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve  : 

"Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der."

Rivayetin Müslim´deki bir vechi şöyle  :  "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der  : 

"Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek " [Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu´l-Müsâfirin 166, (  758  ); Muvatta, Kur´ân 30, (  1, 214); Tirmizî, Daavât 80, (  3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (  1315).][16]



AÇIKLAMA  : 



1- Allah´ın dünya semasına inmesini ifade eden rivayetler çoktur, tevâtür derecesine ulaşmıştır.

2- İnme vaktiyle ilgili olarak hadislerde farklı zaman dilimleri zikredilmiştir  :  "Cuma gecesi", "her gece", "gecenin son üçte biri", "gecenin yarısı, yahut üçte ikisi gittimi", "gecenin üçte biri geçtiği vakit."

3- Allah´ın yeryüzüne inmesi müteşâbih bir ifadedir. İfadeyi, lügavî hakikatiyle anlamak mümkün değildir. Zîra Allah´a mekan izâfe etmek olur. Halbuki Cenab-ı Hakk, mahlûkata ait bir vasıf olan tehayyüzden (  yani mekanla kayıtlanmak, bir yerde olup başka yerde olmamakla, gelmek, gitmek gibi vasıflardan) münezzehtir, uzaktır, bunlar mahlûkatla ilgili nâkıslık ifade eden sıfatlardır. Öyle ise bunların Cenab-ı Hakk´a izâfesi, bir kısım gaybî hakikatı ve İlâhî şuûnâtı bize anlatmak, onların tarafımızdan kavranmasını sağlamaktır.

Allah´ın kullarına yakınlaşması, O´nun rahmetini ifade eder. Öyle ise geceleyin belirtilen saatlerde, Allah´ın, yapılan duaları kabul etmek suretiyle lütuf ve rahmetini bol kılacağı, lisan-ı nübüvvette o suretle ifâde edilmiştir. Hammâd İbnu Zeyd, "Allah´ın inmesi, ikbal ve teveccühüdür" demiştir. "Allah´ın emîr ve melekleri iner" şeklinde de te´vil edilmiştir. Hattâbî, bu ve benzer hadislerin sıfat hadisi olduğunu, selef ulemâsının bu sıfatlara inanıp hadisleri zahirî mâna üzerine bıraktığını, tevilden kaçındığını belirtir.

Esâsen, hadiste temas edilen mânaya şu âyette destek bulunmuştur  : 

وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفّاً صَفّاً "Rabbin (  in emri geldiği) melekler saf saf olarak geldikleri vakit" (  Fecr 22). [17]



ـ10ـ وعن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قِيلَ يَا رسولَ اللّهِ  :  أىُّ الدُّعَاءِ أسْمَعُ؟ قالَ  :  جَوْفَ اللَّيْلِ اŒخِرَ، وَدُبُرَ الصَّلَوَاتِ المَكْتُوبَاتِ[. أخرجه الترمذى.»جَوْفُ اللَّيْلِ«  :  المراد به ا‘وقات التى يخلو ا“نسان فيها بربه في أثناء الليل، »ودُبُرُ كُلِّ شَئٍ«، وراؤه وعَقِبُهُ، والمراد بعد الفراغ من الصلوات .



10. (  1759)- Ebû Ümâme (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Derdi ki  :  "Ey Allah´ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (  ve kabule) mazhar olan dua hangisidir "

"Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi." [Tirmizî, Daavât 80.][18]



ـ11ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسول اللّهِ #  :  َ يُرَدُّ الدُّعَاءُ بَيْنَ ا‘ذَانِ وَا“قَامَةِ. قِيلَ  :  مَاذَا نَقُولُ يَارسول اللّهِ؟ قالَ  :  سلُوا اللّهَ الْعَافِيَة في الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ[. أخرجه أبو داود والترمذى، وهذا لفظه .



11. (  1760)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Ezanla kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (  mutlaka kabule mazhar olur.)"

"Öyleyse, dendi, "ey Allah´ın Resûlü, nasıl dua edelim "

"Allah´tan, dedi, dünya ve âhiret için âfiyet isteyin!" [Ebû Dâvud, Salât 35, (  521); Tirmizî, Salât 46, (  216), Daavât 138, (  3588, 3589).][19]



ـ12ـ وعن سهل بن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  ثِنْتَانِ َ تُرَدَّانِ  :  الدُّعَاءُ عِنْدَ النِّدَاءِ، وَعِنْدَ الْبَأسِ حَينَ يُلْحِمُ بَعْضُهُمْ بَعْضاً[. أخرجه مالك وأبو داود .

وزاد في رواية  :  »وتَحْتَ المَطَرِ«رفي المُوَطإ  :  ]سَاعَتَانِ تُفْتَحُ فِيهِمَا أبْوَابُ السَّمَاءِ، وَقَلَّ دَاعٍ تُرَدُّ عَلَيْهِ دَعْوَتُهُ، حَضْرَةُ النِّدَاءِ لِلصََّةِ، والصَّفِّ في سَبِيلِ اللّهِ. »النِّدَاءُ«  :  ا‘ذَان .



12. (  1761)- Sehl İbnu Sa´d (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"İki şey vardır, asla reddedilmezler  :  Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua." [Muvatta, Nidâ 7, (  1, 70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (  2540).][20]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivâyetin Muvatta´da gelen vechi bazı nüshalarda mevkuftur. Ancak, ictihadla söylenemeyecek bu çeşit ahbarın ref´ine hükmedilmiştir. Yani Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü olmalıdır. Mamafih, aynı rivayet İmam Mâlik´ten merfu olarak da rivayet edilmiştir. Muvatta´nın rivayeti metin itibariyle de farklıdır  : 

سَاعَتَانِ يُفْتَحُ لَهُمَا اَبْوَابُ السَّمَاءِ وَقَلَّ دَاعٍ تُرَدُّ عَلَيْهِ دَعْوَتُهُ، حَضْرَةُ النِّدَاءِ لِلصََّةِ وَالصَّفُّ في سَبِيلِ اللّهِ

"İki vakit vardır, onlarda sema kapıları açılır,dua edenlerden pek azının duası kabul edilmeyip geri çevrilir  :  Namaz için ezan okunma vakti, Allah yolunda (  cihad için) saf tutma ânı."

2- Sema kapılarının söylenen iki vakitte açılması, o vakitlerin faziletini ifade eder. Yani o iki vaktin Allah indindeki kıymet ve faziletleri sebebiyle o zamalarda sema kapıları açılır ve yapılan dualar kabul-i İlâhi´ye mazhar olurlar.

Hadis nadir hallerde, o mübârek vakitlerde yapılarak duanın geri çevrileceğini ifade ediyor. Zürkânî, duanın kabul edilme şartlarından veya rükünlerinden birinin eksikliği gibi bir sebeple reddedilmesinin söz konusu olacağını belirtir.

3- Duayı makbul kılan savaş, îlayı kelimetullah için yapılan savaştır. Bu da küffâra karşı bu niyetle yapılan savaştır. Ganimet, şeref, tegallüb gibi Allah´ın rızasını kazanmaya yönelik olmayan maksadlarla yapılan savaşlar buraya girmez.

4- Şunu da belirtelim ki, bu anlarda yapılan duada istenen şeyler de mühimdir. Allah´ın rızasına uymayacak şeyler taleb edilmemelidir. Taberânî, Müstedrek ve Deylemî´de gelen bir rivayet şöyle  :  ثََثُ سَاعَاتٍ لِلْمَرْءِ الْمُسْلِمِ مَا دَعَا فِيهِنَّ إَّ اسْتُجِبَ لَهُ لَمْ يَسْألْ قَطِيعَةَ رَحْمٍ أوْ مَأثَمٍ  : 

حِينَ يُؤذِّنُ الْمَؤذِّنُ بِالصََّةِ حَتّى يَسْكُتَ وَحِينَ يَلْتَقِى الصَّفَّانِ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَهُمَا وَحِينَ يَنْزِلُ الْمَطَرُ حَتّى يَسْكُنَ

"Müslüman kişi için üç vakit vardır, onlarda dua ederse, sıla-i rahmi kıran ve günah olan bir şey taleb etmedikçe, kendisine mutlaka icabet edilir  :  Namaz için müezzin ezan okurken susuncaya kadar, savaşta iki saf karşılaşınca Allah aralarında hükmedinceye kadar, yağmur yağarken kesilinceye kadar."[21]



13ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسول اللّهِ #  :  أقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فأكْثِرُوا الدُّعَاءَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .



13. (  1762)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (  secdede) duayı çok yapın." [Müslim, Salât 215, (  482); Ebû Dâvud, Salât 152, (  875).][22]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadiste ifade edilen yakınlık, maddî bir yakınlık, yâni mekân yakınlığı olmamalıdır. "Zira Allah, ilmiyle kişiyi bilme, kalbinin hatıratından bile haberdar olma, kişi üzerinde istediği şekilde tasarruf ederek ona kıyam, sağlık, hastalık, ölüm verme gibi hususlarla şah damarından daha yakındır" (  Kâf 16). Tıpkı güneşin ışıklarıyla yeryüzündeki herbir mahlukun yanında hazır bulunması gibi.

Ama kul, maddî olarak Rabbinden uzaktır, Secde hâlinde kulluk, en geniş, en kâmil hâliyle tezâhür ettiği için, bu kula mânevî bir yakınlık, Rabbinin rızasına uygun bir hal kazandırmaktadır. Nitekim âyet-i kerimede "Secde et ve yakınlık kazan" (  Alak 19) emredilmektedir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), sadedinde olduğumuz rivayette, İlâhî yakınlığa ermede zirve olduğu bizzat Allahu Zülcelâl hazretleri tarafından belirtilmiş olan secde hâlinde çok dua etmeye teşvik etmektedir.[23]



ـ14ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  ثََثُ دَعَوَاتٍ

مُسْتَجَابَاتٌ َشَكَّ في إجَابَتِهِنَّ  :  دَعْوَةُ المَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ المُسَافِرِ، وَدَعْوَةُ الْوَالِد عَلى وَلَدِهِ[ .



14. (  1763)- Yine Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor  : 

"(  Allah´ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın evladına duası." [Tirmizî, Birr 7, (  1906); Cennet 2, (  2528  ), Daavât 139, (  3592); Ebû Dâvud, Salât 364, (  1536); İbnu Mâce, Dua 11, (  3862).][24]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), burada duası makbul olan üç kişiyi haber vermektedir  :  Mazlum, misafir ve baba. Aslında hadislerde duası makbul olan başka kimseler de mevzubahis edilmiştir. Oruç açtığı sırada oruçlunun duası, âdil imamın duası, gâibin gâibe duası (  kişinin arkasından yapılan dua). Şu halde, hadislerde geçen rakamlar kesin sayı bildirmeye mâtuf değildir.

2- Mazlumun yâni zulme uğrayanların dualarının makbuliyeti, onların Mü´min ve Müslüman olmaları şartına bağlı değilir. Başka rivayetlerde zulme uğrayan kimsenin fâcir (  büyük günahı alenen işleyen) veya kâfir olmaları hâlinde de dualarının makbul olduğu tasrih edilmiştir.

اِتَّقُوا دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ وَاِنْ كَانَ كَافِراً فَإنَّهُ لَيْسَ دُونَهَا حِجَابٌ

"Mazlumun duasından kaçının, kâfir bile olsa. Zira onun duasının önünde perde yoktur."

دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ مُسْتَجَابَةٌ وَإنْ كَانَ فَاجِراً فَفُجُورُهُ عَلى نَفْسِهِ

"Mazlumun duası makbuldür, fâcir bile olsa; zira onun fücûru kendi aleyhinedir."

Hemen kaydedelim ki, hadiste yasaklanan zulüm, mutlaktır. Âlimler, bu durumdan hareketle mal, can, ırz vs. her neye yönelik olursa olsun, bütün çeşitleriyle zulmün yasaklandığını belirtirler.[25]



ـ15ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَا منْ دَعْوَةٍ أسْرَعُ إجَابَةً مِنْ دَعْوَةِ غَائِبٍ لِغَائِبٍ[. أخرجهما أبو داود والترمذى.



15. (  1764)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür´atli olanı yoktur." [Tirmizî, Birr 50, (  1981), Ebû Dâvud, Salât 364, (  1535); Müslim, Zikr 88, (  2733); Buhârî, Mezâlim 9.][26]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadise göre, Allah´ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mü´min kimsenin mü´min kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Bu hususta Müslim´in bir riayeti daha açıktır  : 

دَعْوَةُ الْمَرْءِ الْمُسْلِمِ ‘خِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ مُسْتَجَابَةٌ، عِنْدَ رَأسِهِ مَلَكٌ مُوَكَّلٌ كُلَّمَا دَعَا ‘خِيهِ بِخَيْرٍ قَالَ الْمَلَكُ الْمُوَكَّلُ بِهِ آمِنْ وَلَكَ بِمِثْلِهِ

"Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı dua müstecâbdır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek  :  "Amin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun" der." [27]



İKİNCİ FASIL

DUA EDENİN HEY´ETİ (  DIŞ GÖRÜNÜŞÜ)


Umumî Açıklama  : 


Hey´et dilimizde bir kaç mânada kullanılır. Şekil, sûret, görünüş, kılıkkıyafet, hâl, durum; bir bütünü teşkil eden cüzlerin hepsi, kurul, jüri vs. Sadedinde olduğumuz hadiste hey´et kelimesi daha ziyade kılıkkıyafet, durum mânalarında kullanılmıştır.

Dua eden kimsenin, kılık kıyâfet ve dış görünüş itibariyle takınması gereken bazı tavırlar, dikkat etmesi gereken bazı hususlar mevcuttur. Burada Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu çeşit irşadlarını göreceğiz.[28]



ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  َ تسْتُرُوا الجدُرَ، وَمَنْ نَظَرَ في كِتَابِ أخِيهِ بِغَيْرِ إذْنِهِ، فإنَّمَا يَنْظُرُ في النَّارِ، سَلُوا اللّهَ تَعالى بِبُطُونِ أكُفِّكُمْ، وََ تَسْألُوهُ بِظُهُورِهَا، فإذَا فَرَغْتُمْ فامْسَحُوا بِهَا وُجُوهَكُمْ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1765)- İbnu Abbas (  radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Duvarları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah´tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün." [Ebû Dâvud, Salât 358, (  1489, 1490, 1491).][29]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir kaç meseleye birlikte temas etmiştir  : 

1- Duvarlar halı, kilim vs. ile örtülmemelidir. Çünkü bu iş, hem mütekebbirlerin amelidir, hem de malın ziyân edilmesi, israf edilmesidir. Zira duvarlarına örtülmesini gerektiren hiçbir zarurî durum mevcut değildir. Müslim´de gelen bir rivayette Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), kapının üzerine halı asmış olan Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ)´ye  :  "Allah, bize taş ve toprağa elbise giydirmemizi emretmemiştir" diyerek indirtir.

2- Hadiste "kardeşinin kitabı"na bakmak da yasaklanmaktadır. Şârihler, buradaki kitaptan maksadın, içerisinde, öğrenilmesi herkese vacib olan ilmin bulunduğu kitap olmayıp, sâhibi tarafından başkasının bakması arzu edilmeyen mektup olduğu belirtilir. Belki bu mektupta, sır olan, başkasının muttali olması istenmeyen bazı bilgiler vardır. Öyle ise böyle bir mektuba bakmak ateşe bakmak gibidir.

Ateşe bakmak için, bazı âlimler "hadisin siyakından anlaşılacağı üzere insan için zararlı bir şey olmalıdır" demişlerdir. Mamafih, bundan maksadın "ateşe yaklaşmak ve yaslanmak" olabileceği, ihtimal olarak belirtilmiştir. Üçüncü bir ihtimale göre mânâsı; kişi, kardeşinin bakılmasını istemediği bir mektubuna bakmakla ateşi gerektiren bir şeye bakmış olmaktadır.

3- Hadisin, sadedinde olduğumuz mevzuya, yani dua edenin hey´eti meselesine temas eden kısmı, son kısmıdır  :  Dua ederken avucun açılıp avuç içi yukarı gelecek şekilde kaldırılması, elin sırt kısmı yukarı gelecek şekilde tutularak dua edilmemesi, dua bitince de ellerin yüze sürülmesi istenmektedir.

Azimâbâdî, bu hususta şu açıklamayı yapar  :  "Bir şey taleb edene uygun düşeni, elini taleb ettiği şeye doğru uzatması, tazarru ile açıp bol ihsanla dolmasını istemesi, her iki elini birden, ihsan sahibine doğru kaldırmasıdır. Ancak, kim de başına gelen bir belânın kalkmasını isterse, sünnet, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a ittibâen, ellerin sırtını semaya kaldırmaktır. Bunun hikmeti, birincide, arzu edilen şeyin hüsûlüyle tefâül etmek, yâni hayra ermek ümidinde bulunmak, ikincide ise, zararlının def´iyle hayra erme ümidinde bulunmaktır.

4- Duânın sonunda elin yüze çalınması teberrük içindir. Yani, dua ile ellere inmiş olan rahmet eserleri, sürmek suretiyle yüze ulaştırılmış olur.[30]



ـ2ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]رَفَعَ رسولُ اللّهِ # يَدَيْهِ في الدُّعَاءِ، حَتَّى رَأيْتُ بَيَاضَ إبْطَيْهِ[. أخرجه البخارى .



2. (  1766)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken ellerini öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını gördüm." [Buhârî, İstiska 21.] [31]



ـ3ـ وعن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذا رفَعَ يَدَيْهِ في الدُّعَاءٍِ لَمْ يَرُدَّهُمَا حَتَّى يَمْسَحَ بِهِمَا وَجْهَهُ[. أخرجه الترمذى .



3. (  1767)- Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı." [Tirmizî, Daavât 11, (  3383).][32]



AÇIKLAMA  : 



Bu rivayet dahi duadan sonra ellerin yüze sürülmesinin meşruiyetini gösterir. Bazı âlimler şöyle bir mütâlaada bulunmuştur  :  "Allahu Teâlâ, dua edeni hiçbir zaman boş çevirmeyip, kendisi için kalkan ele bir rahmet ulaştırdığına göre, ondaki rahmetin en şerefli ve tekrime en elyak organ olan yüze sirâyet ettirilmesi münâsiptir."[33]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]إنَّ رَجًُ كانَ يَدْعُو بِأصْبُعَيْهِ، فقَالَ لَهُ رسول اللّهِ #  :  أَحِّدْ أَحِّدْ[. أخرجه الترمذى والنسائى، وقال الترمذى  :  معنى هذا الحديث  :  إذا أشار الرجل بأصبعه في الدعاء عند الشهادة، ف يشير إ بأصبع واحدة .



4. (  1768  )- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Adamın biri iki parmağı ile dua ediyordu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Birle! Birle!" diye müdâhale etti." [Tirmizî, Daavât 117, (  3552); Nesâî, Sehv 37, (  3, 38  ).][34]



AÇIKLAMA  : 



İki parmağıyla duadan maksad, dua ederken iki parmağıyla işaret etmesidir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), te´kid maksadıyla iki kere  :  "birle!" buyurmuştur. Birlemesini söylemesinin sebebi, Rabbülâlemin´in tek olması sebebiyledir.

İbnu Deybe´nin, hadisin sonunda kaydettiği şöyle bir açıklama var  :  "Bu hadisin mânası  :  "Kişi, dua ederken şehâdet getirince parmağını kaldıracaksa sadece tek bir parmağını kaldırsın" demektir."[35]



ـ5ـ وعن سهل بن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]مَا رَأيْتُ رَسول اللّهِ # شَاهِراً

يَدَيْهِ قَط يَدْعُو عَلى مِنْبَرِهِ، وََ عَلى غَيْرِهِ، وَلكِنْ رَأيْتُهُ يَقُولُ هكَذَا  :  وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ، وَعَقَدَ بِا“بْهَامِ وَالوُسْطى[. أخرجه أبو داود .



5. (  1769)- Sehl İbnu Sa´d (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı ne minberde ne de bir başka şey üzerinde dua yaparken ellerini uzattığını görmedim. Bilakis şöyle gördüm" dedi ve baş ve orta parmaklarını kapayıp şehâdet parmağını açmış vaziyette işaret etti." [Ebû Dâvud, Salât 230, (  1105).][36]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın koltuk altı görünecek şekilde mübalağalı şekilde kollarını uzatıp kaldırmadığı belirtiliyor. Mübalağalı diye kayıtlamak şarttır. Zira Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in mutad olarak dua sırasında ellerini kaldırdığı sâbit ve müsellem bir husustur. 1766 numarada geçtiği üzere istisnâi durumlarda da koltuk altı görülecek şekilde kollarını kaldırdığı rivayetlerde gelmiştir.

2- Şârih Azimâbâdî, bu hadisin, Sehl İbnu Sa´d´a sorulan bir soruya cevap olma ihtimalinden bahseder. Bu takdirî soru şudur  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) minberde iken hiç ellerini kaldırarak dua etti mi " Sehl bu soruya  :  "Ben bunu, söylenen şekilde yaptığını görmedim. Ancak, onu vaaz sırasında orta ve baş parmaklarını kapatıp şehâdet parmağıyla işâret eder vaziyette gördüm. Sanki O, bu parmağını teşehhüd sırasında kaldırıyordu" şeklinde cevap vermiştir. Allahu a´lem."

Hadisteki ibhâm böyle bir açıklamayı gerekli kılmaktadır.[37]



ـ6ـ وعن سلمان رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  إنَّ رَبَّكُمْ حَىٌّ كَرِيمٌ يَسْتَحِى مِنْ عَبْدِهِ إذَا رَفَعَ يَدَيْهِ إلَيْهِ أنْ يَرُدَّهُمَا صِفْراً[. أخرجه أبو داود والترمذى .



6. (  1770)- Hz. Selmân (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Rabbiniz hayiydir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder." [Tirmizî, Daavât 118, (  3551); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1488  ).] [38]



AÇIKLAMA  : 



1- Hayiy, çok haya eden, fazlaca utanan demektir. Haya vasfını Allah hakkında lügat manasında kullanmak uygun değildir. Çünkü, lügat olarak haya, kişide ayıplanma ve kınanma korkusu gibi bir şey sebebiyle hâsıl olan değişme ve inkisâr mânasına gelir. Böyle bir hâl Zât-ı Zülcelâl hakkında muhaldir. Öyle ise lügat yönüyle "çok utanan" mânasına gelen hayiy kelimesi Allah hakkında kullanılınca, bundaki gaye maksuddur. Hayadan maksad ve gaye ayıplanacak şeyin yâni hoş olmayan şeyin terki olduğuna göre, ulemâ, Allah hakkında şu mânada anlamıştır  :  Allah´ın "hayiy" olması, kulu memnun edecek şeyi yapması, ona zarar verecek şeyi terketmesi demektir. Öyle ise sadedinde olduğumuz hadisi, "Cenab-ı Hakk, dua eden kuluna, kulun hayrına olan şeyi mutlaka verir, duasını sevapsız, boş bırakmaz" diye anlayacağız. Bu "verme" işinin Cenab-ı Hakk´ın hikmeti muktezasınca, ya "istediğine aynen kavuşması", yahut "daha iyisinin verilmesi", yahut da "sevap verilmesi, günahlarının azaltılması" şeklinde tecelli edeceği daha önce belirtilmişti (  bak. 1751. hadis).

2- Kerim, istemeden veren, bol veren mânasına gelir. Cenab-ı Hakk´ın vasıflarından biri "istemeden vermek" ise, isteyince daha çok verir demektir.

Böylece kul, dua etmeye teşvik edilmiş olmaktadır.

3- Hadiste kul mutlak gelmiştir. Yani, mü´min, fâsık, kâfir ayırımı mevcut değildir. Bazı şarihler "mü´min" diye kayıtlamışlardır. Esâsen, kavlî duayı yani dil ile, sözle olan talebi sadece mü´minler yapar. Öyle ise, mü´minin inanarak yatığı hiçbir dua boşa gitmeyecektir.[39]



ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  ادْعُوا اللّهَ، وَأنْتُمْ مُوقِنُونَ بِا“جَابَةِ، وَاعْلَمُوا أنَّ اللّهَ تَعالى َ يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ َهٍ[. أخرجه الترمذى .



7. (  1771)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Allah´a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şânuhu (  bu inançla olmayan ve) gafletle (  başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez." [Tirmizî, Daavât 66. (  3474.)][40]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, duanın makbul olmasında gerekli olan mühim âdablarından bir kaç tanesini belirtmektedir  : 

* Duanın mutlaka icabet göreceğine, yani karşılıksız kalmayacağına kesinlikle inanmaktır. Tercümede "emin olmak" tâbirini kullandık, halbuki aslında mukin kelimesi kullanılmıştır. Bu, yakin elde etmiş, kesin inanca ulaşmış, hiçbir tereddüdü kalmamış gibi mânalara gelir, emin olmaktan çok daha kuvvetli bir mâna ifade eder.

* Dua ederken kalbin gâfil olması, Allah´ı veya istediği şeyi düşünmemesi, yaptığı dua fiilinin tam şuurunda olmaması demektir.

* Oyalanma olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı lâhin´dir, dilimizdeki lehviyat kelimesi aynı kökten gelir, eğlenen demektir. Bu da, tıpkı gaflet gibi, kalbin Allah´tan başka bir şeyle meşguliyetini ifade eder.

Yani, dua eden kimsenin kalbi, zihni, aklı, hayali, kısacası letâif denen bütün mânevî duygu ve cihazları Allah´tan istediğinden başka bir şeyle meşgul olmamalıdır. Aksi halde, sâdece dille, gâfilâne yapılacak bir kısım taleplerin makbul olmayacağını Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) açık bir üslubla beyan etmektedir.

2- Bu hadisin mânasını te´yid eden başka rivayetler de mevcuttur. Ahmed İbnu Hanbel (  rahimehullah)´in Abdullah İbnu Amr (  radıyallâhu anhümâ)´dan kaydettiği bir rivayet şöyle  : 

اَلْقُلُوبُ اَوْعِيَةٌ وَبَعْضُهَا اَوْعَى مِنْ بَعْضٍ فإذَا سَألْتُمُ اللّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَا اَيُّهَا النَّاسُ فَاسْألُوهُ وَاَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِا“جَابَةِ فإنَّ اللّهَ َ يَسْتَجِيبُ لِعَبْدٍ دَعَاهُ عَنْ ظَهْرِ قَلْبٍ غَافِلٍ.

"Kalpler bir kaptır. Bazısı bazısından daha iyi tutar (  anlayışlıdır). Öyleyse, ey insanlar, Allah´tan bir şey isteyince, Allah´ın icabet edeceğinden emin olarak isteyin. Zîra Allah, kendisine gâfil kalble farkında olmadan dua eden bir kula icâbet etmez." [41]



ÜÇÜNCÜ FASIL

DUANIN KEYFİYETİ


Umumî Açıklama  : 


Duanın makbul olması için, dua edenin hey´eti, tavrı yeterli değildir. Duanın mahiyeti de ehemmiyetlidir. Bir başka ifade ile neler istenmeli, taleb edilmelidir İşte, bu fasılda duanın keyfiyetini ve mahiyetini açıklayan rivayetler görülecektir.[42]



ـ1ـ عن فضالة بن عبيد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]سَمِعَ رسولُ اللّهِ # رَجًُ يَدْعُو في صََتِهِ وَلَمْ يُصَلِّ عَلى النَّبىِّ #، فقَالَ  :  عَجِلَ هذَا، ثُمَّ دَعَاهُ فقَالَ  :  إذَا صَلّى أحَدُكُمْ فَلْيَبْدَأ بِتَحْمِيدِ اللّهِ تَعالى وَالثَّنَاءِ عَلَيْهِ، ثُمَّ ليُصَلِّ عَلى النَّبِىِّ # ثُمَّ لْيَدْعُ بَعْدُ بِمَا شَاءَ[. أخرجه أصحاب السنن .



1. (  1772)- Fadâle İbnu Ubeyd (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen  : 

"Bu kimse acele etti" buyurdu. Sonra adamı çağırıp  : 

"Biriniz dua ederken, Allahu Teâla´ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât okusun, sonra da dilediğini istesin" buyurdu." [Tirmizî, Daavat 66,(  3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1481); Nesâî, Sehv 48, (  3, 44).][43]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayet, duanın makbul olması için mahiyetce nasıl olması gerektiği hususunda bilgi vermektedir. Allah´a hamd ve sena ile başlanmalı ve mutlaka Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salâtu selâm okunmalıdır. Böylece hamdele ve salvele okunduktan sonra duaya geçilmelidir.

2- Hadisin Tirmizî´de gelen bir vechine göre  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) (  Ashâbıyla Mescid´de) otururken biri gelerek namaz kılar ve sonra  :  "Rabbim bana mağfiret et, bana rahmet et" diye dua eder. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Ey namaz kılan kişi, acele ettin. Namazı kılıp oturdun mu, Allah´a lâyık olduğu şekilde hamdet, bana salât oku. Sonra Allah´a dua et" dedi. Râvi der ki  :  "Bundan sonra bir başkası daha namaz kıldı, önce Allah´a hamdetti, sonra Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât okudu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buna da şunu söyledi  : 

"Ey namaz kılan kişi dua et, icabet göreceksin!"

3- Salât, dua demektir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât okumak, O´na dua etmektir. Umumiyetle  :  "Allahümme salli alâ Muhammedin..." "Ey Allah´ım Muhammed´e salât (  mağfiret, rahmet, bereket) et...!" diye başlayan mesnun, sabit formülleri vardır.

Salât kelimesi dilimizde hem namaz, hem de dua kelimeleriyle karşılanır. Yani Arapça olan salât sadece dua demek değildir. İslâm´ın resmî ibadeti olan namaz mânasına da kullanılmaktadır.

4- Duanın makbul olma âdâbından biri de, müteâkip hadiste belirtileceği üzere, yaptığımız duanın Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât ile sona ermesidir.[44]



ـ2ـ وعن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسول اللّهِ #  :  الدُّعَاءُ مَوْقُوفٌ بَيْنَ السَّمَاءِ وَا‘رْضِ َ يَصْعَدُ حَتَّى يُصَلَّى عَلَىَّ، فََ يَجْعَلُونِى كَغُمْرِ الرَّاكِبِ صَلُّوا عَلىَّ أوَّلَ الدُّعَاءِ وَأوْسَطَهُ وَآخِرَهُ[. أخرجه الترمذى موقوفا على عمر، ورفعه رزين.»الغُمْرُ«  :  القَدَحُ الصغير كالقعب. والمعنى أن الراكب يحمل رحله وأزواده، وبترك قعبه إلى آخر ترحاله، ثم يعلقه على آخرة الرحل أو نحوها كالعوة فليس عنده بمهمّ، فنهاهم # أن يجعلوا الصة عليه تبعاً غير مهمة .



2. (  1773)- Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Dua sema ile arz arasında durur. Bana salât okunmadıkça, Allah´a yükselmez. [Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.]"

[Tirmizî, Salât 352, (  486). Tirmizî, bunu Hz. Ömer (  radıyallahu anh)´e mevkuf olarak rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.][45]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivayetin, köşeli paranteze (  [...]) kadar olan kısmı, Tirmizî´de mevcuttur ve mevkuftur, yani Hz. Ömer´in sözü olarak kaydedilmiştir. Rezîn, metinde görüldüğü üzere, tam olarak kaydetmiştir ve Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e nisbet etmektedir. Merfu rivayeti de varsa da sahih olanı mevkuf olmasıdır. Ancak muhakkik olan muhaddisler, bu çeşit hükmün reyle verilemeyeceği prensibinden hareketle, hadisin hükmen merfu olduğuna hükmederler.

2- Duanın Allah´a yükselmesi, Allah´a mekan izafesi değildir. Allah´a yükselme, Kur´ânî bir tâbirdir ve kabule mazhar olma mânasına gelir  :  إلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعَهُ "Güzel sözler O´na yükselir, o sözleri de sâlih amel yükseltir" (  Fâtır 10).

3- Maşraba teşbihine gelince  :  Yolcu, bineğine yol eşyalarını, azığını yükledikten sonra, son olarak, hın-i hacette kullanmak üzere maşrabasını semerin arkasına takar. Maşraba, yolcu nazarında pek ehemmiyet taşımaz. İşte Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), kendisine yapılacak duayı (  salât), bu yolcu maşrabası gibi ehemmiyeti olmayan, tâlî bir şey kılmamalarını, O´na kıymet verip, duanın başında ve sonunda salavâta yer vermelerini tenbih ediyor.

el-Hısnu´l-Hasîn´de, Ebû Süleyman ed-Dâranî duanın âdâbını şöyle tesbit etmiştir  : 

"Allah´tan bir talebin olduğu zaman  : 

* Önce Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salât okuyarak başla.

* Sonra,dilediğin talepde bulun,

* Sonra, duanı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salât ile sona erdir.

(  Duanı iki salât arasında yapmalısın), zîra Cenâb-ı Hakk, keremiyle bu iki salâtı kabul eder. İki makbul dua olan iki salât arasında yer alan talebini reddetmek O´nun keremine muvafık düşmez."

Dua´nın kabul şartları üzerine buna benzer bir açıklamayı, Bediüzzaman´dan kaydetmeyi faydalı buluyoruz. Merhum, "mü´minin mü´mine en iyi duası nasıl olmalıdır " saline cevap sadedinde şu açıklamayı yapar  : 

"Elcevap  :  Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dahilinde dua makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimâı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle  :  Dua edileceği vakit, istiğfar ile mânevi temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünkü iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem بِظَهْرِ الْغَيبِ yâni "gıyâben ona dua etmek", hem hadiste ve Kur´ân´da gelen me´sur (  30) dualarla dua etmek. Meselâ  :  اَللَّهُمَّ إنِّى اَسْألُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ لِى وَلَهُ في الدِّينِ وَالدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ ربَّنَا آتِنَا في الدُّنْيَا حَسَنَةً وفي اŒخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ.

gibi câmi dualarla dua etmek; hem hulus ve huşu ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki-i mübâreke (  mübârek yerlerde), hususen mescidlerde; hem cumada, hususen saat-ı icâbede; hem Şuhuru Selâsede (  Üç Aylarda), hususen leyâli-i meşhurede (  meşhur gecelerde); hem Ramazan´da, hususen Leyle-i Kadir´de dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyyen me´muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut dua olunanın ahiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez, belki, daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir."[46]



ـ3ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كُنْتُ أُصَلِّى، وَالنَّبىُّ #، وَأبُو بَكْرٍ، وَعُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما مَعَهُ، فَلَمَّا جَلَسْتُ بَدَأتُ بِالثَّنَاءِ عَلى اللّهِ، ثُمَّ بِالصََّةِ عَلى النَّبىِّ #، ثُمَّ دَعَوْتُ لِنَفْسِى، فقَالَ النَّبيُّ #  :  سَلْ تُعْطَهُ، سَلْ تُعْطَهُ[ .



3. (  1774)- Hz. İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (  radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (  Namazı bitirip) oturunca, Allah´a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salât okuyarak devam ettim. Sonra kendim için duada bulundum. (  Bu tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"İşte! İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor" dedi." [Tirmizî, Cum´a 64, (  593).][47]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) salât kelimesi ile kıyamı, rükû ve

______________(  30) Me´sûr, eserde (  hadîste, rivâyette) gelmiş olan demektir. secdesi olan salâtı yani namazı kasdetmiştir. Zîra, sonunda oturduğunu belirtmektedir.

2- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "İşte! İstediğin veriliyor" buyurması ve bunu tekrarla te´kid etmesi, İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh)´ un beyan buyurduğu tarzın, duanın makbul olma şartlarına uygunluğunu gösterir. Öyle olmasaydı, müdâhalesi tashihe müteallik olacak idi.[48]



ـ4ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كانَ النَّبىُّ # إذَا دَعَا ‘حَدٍ بَدَأ بِنَفْسِهِ[. أخرجهما الترمذى وصححهما .



4. (  1775)- Hz. Übeyy İbnu Ka´b (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua ederek başlardı." [Tirmizî, Daavât, 10, (  3382).][49]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivâyet, Müslim´de Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasının bidâyetinde bir kısım ziyade ile yer almıştır  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), herhangi bir peygambere dua etmek isteyince kendinden başlardı".

2- Ancak hemen ifade edelim ki, bu hadiste belirtilen husus Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın müstemir ve muttarid bir âdetini, prensibini ifâde etmemektedir. Çünkü, kendisine hiç yer vermeden yaptığı dua örnekleri vardır.Hz. Hâcer kıssasında  :  يَرْحَمُ اللّهُ اُمَّ اسْمَاعِيلَ لَوْ تَرَكَتْ زَمْزَمَ لَكَانَتْ عَيْناً مَعِيناً

"Allah İsmail´in annesine rahmet buyursun, zemzemi akmaya bıraksaydı tatlı bir pınar olacaktı" der.

Hassan İbnu Sâbit (  radıyallâhu anh) için yaptığı duada da şöyle demiştir  :  اَللَّهُمَّ اَيِّدْهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ "Rabbim onu Rûhu´l-Kudüs´le (  Cebrail) takviye et, güçlendir."

İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ)´a da şöyle dua etmiştir  : 

اَللَّهُمَّ فَقِّهْهُ في الدِّينِ "Rabbim onu dinde âlim kıl."Hz. Lût (  aleyhisselâm)´a duası şöyledir. يَرْحَمُ اللّهُ لُوطاً لَقَدْ كَانَ يَأوِى إلى رُكْنٍ شَدِىدٍ

"Allah Lût´a rahmet buyursun O, çok muhkem bir kaleye sığınmıştı."[50]



ـ5ـ وعن أبى مصبح المقرائى عن أبى زهير النميرى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]خَرَجْنَا مَعَ النَّبىِّ # ذَاتَ لَيْلَةٍ فَأتَيْنَا عَلى رَجُلٍ قَدْ ألَحَّ في المَسألَةِ، فَوَقَفَ رسول اللّهِ #

يَسْمَعُ مِنْهُ، فقَالَ  :  أوْجَبَ إنْ خَتَمَ، فَقِيلَ  :  بِأىِّ شَئٍ يَخْتِمُ يَارسول اللّهِ؟ قالَ  :  بِأمِينَ، وَانْصَرَفَ، فَقِيلَ لِلرَّجُلِ  :  يَافَُنُ اخْتِمْ بِأمِينَ، وَأبْشِرْ[. أخرجه أبو داود.»أوْجَبَ«  :  إذَا فعل شيئاً يوجب له الجنة أو النار .



5. (  1776)- Ebû Müsabbih el-Makrâî, Ebû Züheyr en-Nümeyrî (  radıyallahu anh)´den naklen anlatıyor  :  "Bir gece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çıktık., Derken bir adama rastlatdık. Sual (  ve Allah´tan talep) hususunda çok ısrarlı idi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere durakladı. Ve  : 

"Eğer (  duayı) sonlandırırsa vâcib oldu!" buyurdu. Kendisine  : 

"Ne ile sonlandırırsa ey Allah´ın Resûlü!" denildi.

"Âmin ile" dedi, uzaklaştı. Adama  : 

"Ey fülan! duanı âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!" dedi." [Ebû Dâvud, Salât 172, (  938  ).][51]



AÇIKLAMA  : 



1- Tîbî hadisten şu neticeyi çıkarır  :  "Bu hadis, dua eden kimseye, duanın sonunda âmin demesinin müstehab olduğuna delildir. Ancak imam dua ediyor ve cemaat âmin diyorsa, imamın ayrıca âmin demesine hâcet yoktur, cemaatin âmini ile iktifa eder." Aliyyu´l-Kârî, bu görüşe katılmaz  :  "Namazda, kıyasa göre imam da âmin demelidir, namaz dışında da uygun olanı hem imam, hem cemaat her ikisinin de âmin çekmesidir" der.

2- Hadiste geçen "vâcib oldu" tâbiri "cennet vâcib oldu" demektir.Böylece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) duada ısrar etmeyi, mübâlağaya yer vermeyi teşvik etmiş olmalıdır. Az ve ısrarsız dua bir nevî istiğna alâmetidir, kulluk edebine yakışmaz. Duada ısrar, pekçok hadiste övülmüştür.[52]



ـ6ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  إذَا دَعَا أحَدُكُمْ فََ يَقُل  :  اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى إنْ شِئْتَ. اللَّهُمَّ ارْحَمْنِى إنْ شِئْتَ، ولكِنْ لِيَعْزِمِ المَسْألَةَ، فإنَّ اللّهَ تَعالى َ مُسْتَكْرِهَ لَهُ[. أخرجه الشيخان.وللستة إ النسائى عن أبى هريرة بنحوه »الْعَزْمُ«  :  الجد، ونفى التردد.



6. (  1777)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  : 

"Sizden biri dua edince "Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana rahmet et!" demesin. Bilâkis, azimle (  kesin bir üslubla) istesin, zira Allah Teâla Haretleri´ni kimse icbar edemez." [Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7, (  2678-79); Muvatta, Kur´an 28 (  1, 213); Tirmizî, Daavât 79 (  3492); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1483); İbnu Mâce, Dua 8, (  3854).][53]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivâyet, yapmak istediği her şeyi Allah´ın meşietine bırakmakla emredilmiş olan mü´minin (  Kehf 24) Allah´tan taleb ettiği şeyde azimli davranmasını, Allah´ın meşîetine (  yani dilemesine) bırakmadan, kesin bir üslubla istemesini emretmektedir.

Bazı âlimler, buradaki azmin mânasını "icabet hususunda Allah hakkında hüsn-i zan etmektir" diye te´vil etmişlerdir.

2- Hadisin Müslim´de gelen bir vechinde وَلْيُعَظِّمِ الرَّغْبَةَ "Rağbeti büyültsün" emreder. Bu ifade şârihlerce  :  "Duayı tekrar etmek, ısrarla üzerinde durmak sûretiyle duada mübâlağa etsin" diye anlaşılmıştır. Mamafih, bununla "büyük çok şeylerin istenmesi" de anlaşılmıştır. Bu son mânayı te´yîd eden bir karîne aynı hadisin sonunda yer alan فَإنَّ اللّهَ َ يَتَعاظَمُهُ شَىْءٌ "Zîra Allah´a hiç bir şey büyük gelmez" ifâdesidir

3-Hadis, Cenab-ı Hakk´tan azimle, ısrarla istemek gerektiğini, "dilersen affet, dilersen rızık ver." gibi Allah´ın dilemesine (  meşietine) bırakmamak gerektiğini ifâde ettikten sonra bunun sebebini son cümlede belirtmektedir  :  "Allah Teâla Hazretleri´ni kimse icbar edemez." Zîra "dilersen" tâbiri, mecbur edilmesi mümkün olan kimseler hakkında kullanılması münâsiptir ve nezaket ifâde eder. Cenab-ı Hakk ise bundan münezzehtir, öyle ise meşîete tâlik etmenin bir ifâdesi yoktur.

Hadisteki yasağı izah sadedinde, "dilersen affet." gibi meşîete tâlik edilen ifâdelerde taleb edilen şey ve talepde bulunulan Zât hakkında bir nevi istiğna mânası mevcuttur." dahi denmiştir. İki mâna da sahih ise de, önceki evlâdır.

İbnu Battâl der ki  :  "Bu hadisten, kişinin dua ederken, matlûbunu, elinden gelen bütün gayreti sarfederek taleb etmesi, isteğine icâbet edileceği husûsunda ümid içinde bulunması, fakat -Kerim olan bir Zât´tan talepde bulunması haysiyetiyle asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiği anlaşılmaktadır."

İbni Uyeyne de şöyle demiştir  :  "Kişiyi, kusurunun büyüklüğü (  ümitsizliğe sevkederek) dua etmesine mâni olmamalıdır Zira, Cenab-ı Hakk, mahlûkatının en kötüsü olan İblis´in bile duasına icâbet etmiştir. Zira İblis  :  "İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi de Allah  :  "Sen, kendisine mühlet verilenlerdensin" (  A´raf 14-15) diyerek duasını kabul etti".[54]



ـ7ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كُنَّا في سَفَر فَجَعَلَ النَّاسُ يَجْهَرُونَ بِالتَّكْبِيرِ، فقَالَ النَّبىُّ #  :  ارْبَعُوا عَلى أنْفُسِكُمْ)ـ1(  ، فَإنَّكُمْ َ تَدْعُونَ أصَمَّ، وََ غَائِباً إنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعاً بَصِيراً وَهُوَ مَعَكُمْ، وَالَّذِى تَدْعُونَهُ أقْرَبُ إلى أحَدِكُمْ مِنْ عُنُقِ رَاحِلَتِهِ[. أخرجه الخمسة إ النسائى.»ارْبَعُوا« أى ارفقوا .



7. (  1778  )- Ebû Musâ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir sefere (  Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (  yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) (  müdahele ederek)  : 

"Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitab etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (  nerede olsanız) sizinle olan bir Zât´a, Allah´a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır" dedi." [Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (  2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (  3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (  1526, 1527. 1528  ).][55]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadiste, tekbir "dua" olarak tavsif edilmektedir.Tekbir, bir talep için değil, zikrullah için söylenmiş olmasına rağmen dua olarak tavsifi, aslında duaın da zikrin de bir ibâdet, yani kulluk tezahürü olmasından ileri gelir.

2- Yüksek sesle tekbir getirenlere Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, "Nefislerinize karşı merhametli olun" buyurması, gereksiz yere kendinizi yormayın demektir. Zîra tekbir, alçak sesle de olsa, Cenâb-ı Hakk işitecektir.[56]



ـ8ـ وعن معاذ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]سََمِعَ رسولُ اللّه # رَجًُ يَقولُ  : 

اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ تَمَامَ النِّعمَةِ؟ فقَالَ  :  دَعْوَة دَعَوْتُ بِهَا أرْجُو بِهَا الخَيْرَ. قالَ  :  فإنَّ تَمَاَمَ النِّعْمَةِ دُخُولُ الجَنَّةِ، وَالْفَوْزُ مِنَ النَّارِ، وَسَمِعَ رَجًُ يَقُولُ  :  يَا ذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ، فقَالَ  :  قَدِ اسْتُجِيبَ لَكَ فَسَلْ، وَسَمِعَ آخَرَ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الصَّبْرَ، فقَالَ سَألْتَ اللّهَ تَعالَى  :  البََءَ فَسَلْهُ الْعَافِيَةَ[. أخرجه الترمذى .



8. (  1779)- Hz. Muâz (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin  :  "Ya Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu  : 

"Nimetin kemâli nedir "

"Bu bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (  çok mal) ümîd ettim" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)

"Sordum, zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir başkasının da şöyle dediğini işitti  : 

"Ey celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!" hemen şunu söyledi  : 

"Duana icâbet edilmiştir, (  ne arzu ediyorsan) durma iste" Derken, bir başkasının  : 

"Ya Rabbi senden sabır istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da  : 

"Allah´tan bela istedin, afiyet iste!" dedi. [Tirmizî, Daavât 99, (  3524).][57]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadiste, dua ederken talep edilen temâmu´nnimet´in ne olduğu hususunda talep eden kimseyi işitince, bununla neyi taleb etmekte olduğunu sormuştur. Adam "Müstecab bir dua olarak onunla dua ediyorum, o sayede arzum yerine geliyor" demek istemiş, hayır kelimesiyle de matlûbunu belirtmiştir. Böylece anlaşılmıştır ki, "çok mal" istemektedir. Nitekim اِنْ تَرَكَ خَيْراً "Birinize ölüm geldiği zaman eğer mal bırakıyorsa." (  Bakara 180) meâlindeki ayette hayır kelimesi "mal" mânasında kullanılmıştır. Resûlullah (  aleyhisselâtu vessâlam) adamın davranışını red ve tashih maksadıyla  :  "Temâmu´n -nimet (  yani nimetin kemali, tamamlanması) cennettir, ateşten kurtulmaktır" açıklamasını yapar. Bu sözleriyle şu âyeti hatırlatmış olmaktadır  :  ".Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur." (  Âl-i İmrân 185).

2- Hadiste geçen celâl ve ikram sahibi tâbiriyle, "büyüklük ve azamet sâhibi, dostlarına yâni velî kullarına ikramı bol olan Allah" kastedilmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, "Ya zel celâl ve´l-ikrâm" diyerek duaya başlayan kimseye  :  "Duana icâbet edilmiştir, ne arzu ediyorsan durma iste!" demesini değerlendiren âlimler, bu sözle başlanan duanın müstecab olacağı hükmünü çıkarmışlardır.[58]



ـ9ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يَسْتَحِبُّ الجَوَامِعَ مِنَ الدُّعَاءِ، وَيَدَعُ مَا سِوَى ذَلِكَ[ .



9. (  1780)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder, diğerlerini bırakırdı." [Ebû Dâvud, Salât 358, (  1482).]



AÇIKLAMA  : 



1- Özlü diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı câmi kelimesinin cem´i (  çoğulu) olan cevâmi´dir, az kelime ile çok mâna ihtiva eden demektir. Çok mânadan maksad, hem dünyaya hem de âhirete ait hayırlardır. Şu âyet-i kerîme özlü duaya en güzel örnektir  : 

رَبَّنَا آتِنَا في الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفي اŒخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

"Rabbimiz, bize dünyada da âhirette de iyilik ver ve bizi ateşten koru" (  Bakara 201). Dünya ve âhiret için afiyet taleb eden dualar da böyledir.

Aliyyü´l-Kârî der ki  :  "Câmi (  özlü) dualardan maksad, her eşit sâlih gayeleri cemeden, Allahu Teâla hazretlerine övgüyü, senâyı ve isteme âdâbını cemeden dualardır".

el-Muzhir´in açıklaması şöyle  :  "Bunlar kelimeleri az, mânaları çok olan dünya ve âhiret meselelerine şâmil dualardır. Şu duada olduğu gibi  : 

اَللَّهُمَّ إنِّى اَسْألُكَ الْعَفْوَ والْعَافِيَةَ فِي الدِّينِ وَالدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ

"Allah´ım, senden af; din, dünya ve âhiretim için âfiyet, diliyorum." Şu dua da bir başka örnektir  :  اَللُّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالغِنَى

"Allah´ım senden hidâyet, takva (  Allah korkusu), iffet (  dünyevî arzulardan korunma), ve (  gönül) zenginliği istiyorum."

Bu örnekler hep Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan mervî me´sûr dualardır. Dikkat edilirse taleb edilen şeyler hep mutlaktır  :  "Hidâyet, takva, iffet, zenginlik. Böylece dünyevî, uhrevî, maddî ve mânevî her çeşidi kastedilmiş olmaktadır. Câmi (  özlü) kelâm deyince bu kastedilmektedir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde, "Bana cevâmiu´lkelîm (  özlü sözler) verildi" buyurur.[59]



ـ10ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يُعْجِبُهُ أنْ يَدْعُو ثََثاً، وَيَسْتَغْفِرَ ثََثاً[. أخرجهما أبو داود .



10. (  1781)- Hz. İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı." [Ebû Dâvud, Salât 361, (  1524).]



AÇIKLAMA  : 



Daha önce de geçtiği üzere, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) ısrar ve tekrar tavsiye etmektedir. Bu rivâyet, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın, dua veya istiğfar ettiği zaman üçer sefer tekrarladığını göstermektedir. [60]



DÖRDÜNCÜ FASIL

MÜTEFERRİK HADİSLER


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قالَ رسولُ اللّه #  :  يُسْتَجَابُ ‘حَدِكُمْ مَالَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ  :  قَدْ دَعَوْتُ رَبِّى فَلَمْ يَسْتَجِبْ لِى[. أخرجه الستة إ النسائى.وفي أخرى لمسلم قال  :  ]َ يََزَالُ يُسْتَجَابُ لِلْعَبْدِ مَالَمْ يَدْعُ بِإثْمٍ، أوْ قَطِيعَةِ رَحِمٍ[.وفي أخرى للترمذى  :  ]مَا مِنْ رَجُلٍ يَدْعُو اللّهَ تَعالى إَّ اسْتَجَابَ لَهُ، فإمَّا أنْ يُعَجِّلَ لَهُ في الدُّنْيَا، وَإمَّا أنْ يَدَّخِرَ لَهُ في اŒخِرَةِ، وَإمَّا أنْ يُكَفِّرَ عَنْهُ مِنْ ذُنُوبِهِ بِقَدْرِ مَا دَعَا، مَالَمْ يَدْعُ بِإثْمٍ، أوْ قَطِيعَةِ رَحِمٍ، أوْ يَسْتَعْجِلْ.[



1. (  1782)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki  :  "Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var  :  "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi." [Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikr 92, (  2735); Muvatta, Kur´an 29 (  1, 213); Tirmizî, Daavât 145, (  3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1484).]

Müslim´in diğer bir rivâyeti şöyledir  :  "Kul, günah talebetmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (  kabul edilmeye) devam eder."

Tirmizî´nin bir diğer rivâyetinde şöyledir  :  "Allah´a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun." [61]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde dua eden insanların bir zaafına dikkat çekmektedir  :  "İsti´cal, yani acelecilik. Bir başka ifâde ile duanın hemen karşılığını görme arzusu, Müslim´in bir rivâyetinde "Ya Rasulallah İsti´cal nedir " diye sorulunca şu açıklamayı yapar  : 

"Dua ettim, ettim de hiçbir neticesini görmedim" der ve o anda duayı terkeder." Şu halde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm), duanın terkine sevkedecek bir aceleciliği hoş görmüyor. Bu sebeple, her hâl u kârda dua etmeye devam edilmesi için, duanın mutlaka netice vereceğini kesin bir dille ifâde ettikten sonra bu kabulün şu sûretlerden biriyle olcağını belirtir  : 

1- Ya isteğe uygun olarak dünyada görülecek bir şekilde makbul olur.

2- Ya âhirette verilmek üzere sevap takdir edilir.

3- Yahut günahları affedilir."

Şu halde, bu hadis, neticeye hiç aldırmadan dua etmeye, Allah´tan hayırlı şeyler istemeye devam etmeye teşvik etmektedir. Duayı ibadetin, kulluğun bir gereği bilip, ara vermeden devam etmelidir. Mü´min ibadetten usanmaz, zaten hayatının gayesi ibadet ve kulluktur. Zîra Allah insanları sadece ve sadece ibâdet için yaratmış bulunmaktadır (  Zâriyat 56). İcâbetin gecikmesi, henüz vakti gelmediğinden, yahut daha çok ibadet edip mübâlağa göstermesi gereğindendir. Zîra, önce de belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk duada mübâlağa ve ısrarı sevmekte, çok dua edenlerin duasını kabul buyurmaktadır.[62]



ـ2ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  َ تَدْعُوا عَلى أنْفُسِكُمْ، وََ تَدْعُوا عَل أوَْدِكُمْ، وََ تَدْعُوا عَلى خَدَمِكُمْ، وََ تَدْعُوا عَلى أمْوَالِكُمْ َ تُوَافِقَ)ـ1(  مِنَ اللّهِ سَاعَةَ نَيْل فِيهَا عَطَاءٌ، فَيَسْتَجِيبُ لَكُمْ[. أخرجه أبو داود.»النَّيْلُ«  :  النوال، والعطاء .



2. (  1783)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Nefislerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah´ın duaları kabul ettiği saate rastgelir de, istediğiniz kabul ediliverir." [Ebû Dâvud, Salât 362, (  1532).][63]



AÇIKLAMA  : 



1- Burada yasaklanan "aleyhe dua" dan maksad dilimizde beddua veya ilenç dediğimiz şeydir, yâni kötü temennîlerde bulunmaktır. Kişinin kendisi için, "Gözlerim kör olsun"; evladı için, "Allah canını alsın"; malı için, "yok olsun, ateş olsun." gibi sözler sarfetmesidir. İnsanlar çoğu kere bu çeşit sözleri çok samimî olmaksızın, bir dil alışkanlığı şeklinde sıkca kullanırlar. İşte bu hadiste, Resûlullah(  aleyhissalâtu vesselâm), bu hareketin mü´minlik edebine uymadığını, dilimizi, zihnimizi böylesi sözlere alıştırmamamız gerektiğini ders veriyor. Bu sözlerin, Cenâb-ı Hakk´ın duaları kabul ettiği bir âna rastlayacak olursa, pek samimî olmadan yapılan bu bedduaların bed âkibeti ile karşılaşabileceğini belirtiyor. Bir başka hadiste dualara meleklerin "âmin!" demeleri sebebiyle kişinin kendisi için hayırdan başka bir temennîde bulunmaması tavsiye ediliyor  : 

َ تَدْعُوا عَلى اَنْفُسِكُمْ إَّ بِخَيْرٍ فَاِنَّ الْمَئِكَةَ يُؤَمِّنُونَ عَلى مَا تَقُولُونَ

"Kendiniz için sâdece hayır dileyin. Zîra melekler, dualarınıza "âmin!" derler."



ـ3ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  لِيَسْألْ أحَدُكُمْ رَبَّهُ حَاجَتَهُ كُلَّهَا حَتَّى يَسْألَ شِسْعَ نَعْلِهِ إذَا انْقَطَعَ[. أخرجه الترمذى.وزاد في رواية عن ثابت البنانى رحمه اللّه مرسً  :  ]حَتَّى يَسْألَهُ المِلْحَ، وَحَتَّى يَسْألَهُ شِسْعَهُ إذَا انْقَطَعَ[.»الشِّسْعُ« سير النعل الذى يدخل بين ا‘صابع .



3. (  1784)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." [Tirmizî, Daavât 149, (  3607, 3608  ).]



AÇIKLAMA  : 



Münavî şu açıklamayı sunar  :  "Cenâb-ı Hakk, kendisine tevekkül eden herkesin ihtiyaç duyup arzu ettiği şeyleri, az olsunçok olsun, büyük olsunküçük olsun, te´min etmeyi tekeffül etmiştir."

Ayakkabı bağının bile Allah´tan istenmesiyle ilgili olarak da şunu söyler  :  " En değersiz bir şeyin bile büyüklerin büyüğünden (  Allah´tan) istenmesi. O´ndan büyük bir şeyin istenmesinden daha çok mâna taşır. (  Bu sebeple hadis, istesin kelimesini kullandı ve buna bir mâni olmadığını, isteyeni reddedecek bir aracı da olmadığını göstermek için "istesin" kelimesini ikinci sefer tekrar etti. Ayrıca "istemek vak´ası"yla Cenâb-ı Hakk´ın kâinattaki eksiksiz hâkimiyeti idrâk edilir, rahmetinin, ihsanının, cömertliliğinin ve kereminin şuaları müşâhede edilir. İsteneni Cenab-ı Hakk´ın vermesi, isimlerinin ve sıfatlarının bir gereğidir de. Bu isim ve sıfatlarını, onların muktezâ ve müteallikâtından, âsârından ve ahkâmından ayrı düşünmek câiz değildir. Öyle ise Hak Teâlâ Hazretleri cömerttir ve kemâl mertebesinde cömertlik (  cûd) onun vasfıdır. Bu sebepledir ki, kendisinden istenmeyi sevmiş ve insanların kendisinden istemesini taleb etmiş, isteyecek kimseleri yaratıp, onlara istemek îlam etmiş ve de, kendisinden istenenleri yaratmıştır. O, isteyeni de, istemelerini de, istediklerini de yaratandır."

Şunu da kaydetmek isteriz  :  İhtiyaçlarımızın tahakkukunda, dua, sâdece lisânî talepden ibâret değildir. Lisânen ifâdeye döktüğümüz, belirgin hâle getirdiğimiz, ihtiyacımızı fiilî taleple de istememiz gerekir. Zîra âyet-i kerimede  :  وَاَنْ لَيْسَ لِ“نْسَانِ إَّ مَا سَعَى "İnsan için, kendi çalıştığından başkası yoktur" (  Necm 39) buyurulmuştur.

Öyle ise kişinin te´min etmek istediği her ihtiyacı önce lisanen Allah´tan isteyip, sonra da çalışarak elde etmesi  :  neticede "kendine ulaşan -maddî ve mânevî- her çeşit hayrı, bir ayakkabı bağı bile olsa, Allah´dan bir lütuf, bir ikram bilmesi" (  Nisa 79) mü´minlik edebidir.[64]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه  :  ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قالَ  :  مَنْ لَمْ يَسْألِ اللّه يَغْضِبْ عَلَيْهِ[ .



4. (  1785)- Ebû Hüreyre hazretleri (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder." [Tirmizî, Daavât 3, (  3370); İbnu Mâce, Dua 1, (  3827).][65]



AÇIKLAMA  : 



Âlimlerimiz, hadisi şöyle açıklar  :  "Dua etmeyene Allah´ın gadap etmesi yani kızması bu hareketin tekebbür ve istiğnadan ileri gelmesi sebebiyledir. Allah´a karşı tekebbür ve istiğna ise kulluk edebine yakışmayan, câiz olmayan bir haldir. "Tîbî şöyle demiştir  :  "Allah, fazlından istenmesini sever. Bu sebeple, kim Allah´tan talepte bulunmazsa ona buğzeder, buğzedilenin (  Kur´ân-ı Kerim´de zikri geçen) mağdûbaleyh (  Fatiha 7) zümresinden olduklarında şüphe yoktur."[66]



ـ5ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسول اللّه #  :  سَلُوا اللّهَ تَعالى مِنْ فَضْلِهِ، فإنَّ اللّهَ يُحِبُّ أنْ يُسْألَ، وَأفْضَلُ العِبَادَةِ انْتِظَارُ الفَرَجِ[. أخرجهما الترمذى .



5. (  1786)- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allahu Teâla Hazretleri´nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (  dua edip) kurtuluşu beklemektir." [Tirmizî, Daavât 126 (  3566).][67]



AÇIKLAMA  : 



Kurtuluş diye tercüme ettiğimiz kelimesinin aslı ferec´tir, darlıktan, sıkıntıdan kurtulmak mânasına gelir. Kurtuluş beklemek, Allah´tan başkasına şikayeti terkederek bela ve hüznün gitmesini sabır içerisinde gözetmek mânasına gelir. Bu en efdal ibâdettir. Çünkü belâya sabırla mukâbele Allah´ın kazasına inkıyad ve rızadır. Esâsen, her çeşit tedbire rağmen gelen musîbet karşısında sabır ve metanetten başka yapacak bir şey yoktur. Sabırsızlık, telaş, başkalarına dert yanmak, bağırıp çağırmak hiçbir derde deva getirmez, üstelik artırır.

Burada sabrın tavsiyesi, tedbirin terkedilmesi mânasını taşımaz. Bilakis, elden gelen tedbir ve çâreye başvurduktan sonra ferec ve kurtuluşu sabır içinde Allah´tan beklemek tavsiye edilmektedir. Şifayı verenin Allah olduğunu bildiren Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), tedâvi aramaya devam etmeyi emretmiştir  :  [68]



إنَّ اللّهَ تَعَالى اَنْزَلَ الْدَّاءَ والدَّوَاءَ وَجَعَلَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءً فَتَداوَوْا. ..

ـ6ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قالتِ امرأةٌ  :  يارسولَ اللّه، صَلِّ عَليَّ وَعَلى زَوْجِى، فقَالَ #  :  صَلَّى اللّهُ عَلَيْكِ وَعَلى زَوْجِكِ[. أخرجه أبو داود .



6. (  1787)- Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir kadın  :  "Ey Allah´ın Resûlü, bana ve kocama dua ediver!" diye ricada bulunmuştu. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz  : 

"Allah sana da, kocana da rahmet etsin!" diye dua buyurdu." [Ebû Dâvud, Salât 363, (  1533).] [69]



AÇIKLAMA  : 



1- Ebû Dâvud bu hadisi  :  اَلصََّةُ عَلى غَيْرِ النَّبِىِّ # "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan başkasına salât" adını taşıyan bir babta kaydeder.

Dua ve teberrük mânasına salâtın, bazı âlimlerce Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) dışındaki insanlar için de kullanılması câiz görülmüştür. Nitekim, âyeti kerîmede, zekâtını verenler için  :  وَصَلِّ عَلَيْْهِمْ "Onlara dua et" denmektedir. Âyet meâlen şöyle  :  "(  Ey Muhammed), mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al. Onlara dua et. Senin duan onlar için bir huzurdur" (  Tevbe 103). Rivâyete göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Ebû Evfâ ailesi, zekâtlarını getirdikleri zaman onlara şöyle dua etmiştir. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلى آلِ أبِى اَوْفَى "Allah´ım Ebû Evfa ailesine rahmet et,"

2- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e ümmetinden olan salât, ta´zim ve tekrim (  saygı ve hürmet) ifade eder. Bu mânadaki salât ona hastır. Hatta İbnu Abbâs (  radıyallâhu anh)  :  "Salâtı hiç kimse Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan başka birisi hakkında kullanamaz, câiz değildir" demiştir  : 

َ تَنْبَغِى الصََّةُ مِنْ اَحَدٍ عَلى اَحَدٍ إَّ في حَقٍّ النَّبِىِّ عَلَيْهِ الصََّةُ وَالسََّمُ

Ancak Şia, bu mânada, salâtı Hz. Ali ve onun evladları için kullanırlar. Onlar yukarıda kaydettiğimiz âyeti delil göstererek, "zekâtını verenler hakkında" kullanılabileceğini söylerler ve ilâve ederler  :  "Öyle ise, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (  radıyallâhu anhüm) hakkında niye câiz olmasın " Keza derler ki  :  "Selamlaşmada bir kimse esselamu aleyküm dese, diğeri ona ve aleykümü´sselam diye mukabele eder. Bu da gösterir ki, bu lâfzı Müslümanların büyük çoğunluğu hakkında kullanmak câizdir. Öyle ise, Âl-i Beyt hakkında kullanılması niye câiz olmasın "

Kadı İyâz der ki  :  "Bu tâbir Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hakkında câizdir. Bunun delili şu rivâyettir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a (  Ashab´tan) bazıları sordu  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Sana selam´ın nasıl olacağını biliyoruz, ama salât nasıl olmalıdır "

Şu cevabı verdi  : 

"Size öğretildiği şekilde söyleyin. Deyin ki  :  "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrahîme ve alâ Âli İbrahim." Mâlumdur ki, Muhammed ailesinde peygamber yoktur. Öyle ise Âli İbrahim hakkında câiz olduğu üzere aynı şekilde Hz. Ali hakkında da câiz olur." [70]



ـ7ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رَسولُ اللّه #  :  مَا مِنْ عَبْدٍ مُسْلِمٍ يَدْعُو ‘خِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ)ـ1(  إَّ وَقَالَ المَلَكُ  :  وَلَكَ بِمِثْلٍ[. أخرجه مسلم وأبو داود.وزاد  :  ]إَّ قَالَتِ المََئِكَةُ  :  آمِينَ)ـ2(  ، وَلَكَ بِمِثْلٍ)ـ3(  [ .



7. (  1788  )- Ebû´d-Derdâ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü´min yoktur ki melek de  :  "Bir misli de sana olsun" demesin." [Müslim, Zikr 86, 88, (  2732, 2733); Ebû Dâvud, Salât 364, (  1534).]

Ebû Dâvud´un rivâyetinde şu ziyâde vardır  :  "Melekler  :  "Âmin, bir misli de sana olsun!" derler."[71]



ـ8ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ دَعَا عَلى مَنْ ظَلَمَهُ فَقدِ انْتَصَرَ)ـ4(  [. أخرجه الترمذى .



8. (  1789)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Her kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (  dünyada) almış olur." [Tirmizî, Daavât 115, (  3547).][72]



AÇIKLAMA  : 



1- Münâvî der ki  :  "Mazlum, beddua etmek sûretiyle zâlimin ırzından alıp, onun günahını azaltır. Böylece mazlumun sevabı da, bedduası nisbetinde azalmış olur. Bu hadis şunu haber veriyor  :  Zulme mâruz kalan kişi, diliyle bile olsun intikam alsa, zâlimdeki hakkını dünyada almış olur ve zâlimin günahı kalmaz, mazlumun da âhirette alacağı bir ecri kalmaz. Öyle ise hadis, mazluma, dünyada intikam almamayı, ecrini Allah´a bırakarak zâlimi affetmeyi tavsiye etmiş olmaktadır. Nitekim âyet-i kerîmede  :  وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ اُمُورِ

"Ama sabredip bağışlayanın işi, işte, bu azmedilmeye değer işlerdendir" (  Şûra 43) buyurulmaktadır.

2- Hadis, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in zâlim veya mazlum bütün ümmetine karşı şefkat duyduğunu göstermektedir. Mazlumlara şefkat duymakta, zîra ecirden mahrum kalmaması için affetmesini istemektedir. Zalimlere karşı şefkat duymaktadır zira, mazlum beddua ettiği taktirde, duasının kabul edilerek aleyhinde tecelli etmesi mevzubahistir. Cenâb-ı Hakk zâlimi affedeni övdüğü gibi intikam alanı da övmüştür." [73]



İKİNCİ BÂB

DUANIN KISIMLARI
(  İki kısımdır)



BİRİNCİ KISIM

SEBEBE VE VAKTE BAGLI DUALAR

(  Yirmi fasıldır)



*BİRİNCİ FASIL

İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI



İKİNCİ FASIL

NAMAZ DUALARI



ÜÇÜNCÜ FASIL

TEHECCÜD DUALARI



DÖRDÜNCÜ FASIL

AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUALAR



BEŞİNCİ FASIL

UYUMA VE UYANMA DUALARI



ALTINCI FASIL

EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GELİŞ DUALARI



YEDİNCİ FASIL

OTURMA-KALKMA DUALARI



SEKİZİNCİ FASIL

SEFERDE OKUNACAK DUALAR



DOKUZUNCU FASIL

ÜZÜNTÜ VE TASA HALİNDE OKUNACAK DUALAR



ONUNCU FASIL

HAFIZAYI GÜÇLENDİRME DUALARI



ON BİRİNCİ FASIL

GİYİNME VE YEMEK DUALARI



ON İKİNCİ FASIL

KAZA-İ HACET DUASI



ON ÜÇÜNCÜ FASIL

MESCİDE GİRİŞ-ÇIKIŞ DUALARI



ON DÖRDÜNCÜ FASIL

HİLALİ GÖRÜNCE OKUNACAK DUA



ON BEŞİNCİ FASIL

GÖK GÜRLEYİNCE, RÜZGAR ESİNCE, BULUT ÇIKINCA OKUNACAK DUALAR



ON ALTINCI FASIL

AREFE GÜNÜ, KADİR GECESİ DUASI



ON YEDİNCİ FASIL

HAPŞIRINCA YAPILACAK DUA



ON SEKİZİNCİ FASIL

HZ. DÂVUD (  aleyhisselam)´UN DUASI



ON DOKUZUNCU FASIL

HZ. YÛNUS (  aleyhisselâm) KAVMİNİN DUASI



YİRMİNCİ FASIL

BELAYA UGRAYANI GÖRÜNCE OKUNACAK DUA



İKİNCİ KISIM

SEBEBE VE VAKTE BAGLI OLMAYAN DUALAR





BİRİNCİ FASIL

İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI


ـ1ـ عن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]سَمِعَ النَّبىُّ # رَجًُ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِأنِّى أشْهَدُ أنَّكَ  :  أنْتَ اللّهُ َ إلَهَ إَّ أنْتَ ا‘حَدُ الصَّمَدُ الذى لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفْواً أحَدٌ، فقَالَ  :  وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ سَألَ اللّهَ بِاسْمِهِ ا‘عْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بِهِ أعْطَى[. أخرجه أبو داود والترمذى .



1. (  1790)- Hz. Büreyde (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle söylediğini işitti  :  "Allah´ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum  :  Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah´sın, birsin, samedsin (  hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."Bunun üzerine Efendimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular  :  "Nefsimi kudret elinde tutan Zât´a yemin olsun, bu kimse, Allah´tan İsm-i Âzamı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (  Allah ona dilediğini mutlaka) verir." [Tirmizî, Daavât 65, (  3471); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1493).]



AÇIKLAMA  : 



1- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), burada, dua ederken İsm-i Âzam şefaatçi yapılarak istendiği taktirde Cenâb-ı Hakk´ın isteneni vereceğini ifâde buyuruyor. Müteâkiben göreceğimiz üzere (  1974 numaralı hadis) Allah´ın doksan dokuz ismi vardır. Bunlardan biri, İsm-i Âzâm´dır. İsm-i Azâm´ın hangisi olduğu kesin şekilde belirtilmemiştir.2- Tîbî demiştir ki  :  "Bu hadis delâlet eder ki  :  "Allah´ın bir İsm-i Âzam´ı var, o şefaatçi yapılarak dua ederse icâbet eder ve o isim burada mezkurdur. Keza hadiste  :  "Allah´tan başka şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı farklı bir şerefi yoktur" diyenlere de hüccet vardır. Başka hadislerde de benzer şeyler zikredilmiştir. Onlarda, bu hadiste bulunmayan isimler de mevcuttur. Ancak, hepsinde "Allah" kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i Âzam´ın "Allah" lafzı olduğuna hükmedilmiştir."3- Hadiste dua etmekle, istemek (  talepte bulunmak) arasında bir tefrik yapılmamaktadır. Buna göre, kulun  :  "Falanca şeyi bana ver" sözü, onun istemesi, taleb etmesidir. Dua ise, kulun nida ederek "Ey Rabbim! diye seslenmesidir. Rabb Teâla bu seslenmeye  :  "Lebbeyk ey kulum (  ey kulum söyle ne istiyorsun " diye cevap verir.Bu durumda kulun istemesine mukabil Rabb´in vermesi (  îta etmesi) vardır. Şu halde, dua ve isteme arasında belirtilen bu fark mevcuttur. Bu ince farkın her zaman gözetilmeyip, birinin diğeri yerine kullanılması da câizdir, vâkidir. Nitekim Tîbî der ki  :  "Duaya icabet, dua edenin, duayı kabul edenin yanında bulunduğuna delâlet eder, bu da, îtanın (  vermenin) hilâfına ihtiyacın yerine getirilmesini tazammun eder. Şu halde ikincisi daha üstündür."



ـ2ـ وعن محجن بن ا‘درع رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]سَمِعَ النَّبِىُّ # رَجًُ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِاللّهِ ا‘حَدِ الصَّمَدِ الذى لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدُ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفْواً أحَدٌ، أنْ تَغْفِرَ لِى ذُنُوبِى إنَّكَ أنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ، فقَالَ  :  قَدْ غُفِرَ لَهُ، قَدْ غُفِرَ لَهُ[. أخرجه داود والنسائى .



2. (  1791)- Mihcen İbnu´l-Edra´ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın  :  "Ey Allah´ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıyla senden istiyorum. Günahlarımı mağfiret et, sen Gafûrsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi  :  "O mağfiret edildi. O mağfiret edildi. O mağfiret edildi!" [Ebû Dâvud, Salât 184, (  985); Nesâî, Sehv 57, (  3, 52).]



ـ3ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]دَعَا رَجُلٌ فقَالَ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ بِأنَّ لَكَ الحَمْد، َ إلَهَ إَّ أنْتَ المَنَّانُ، بَدِيعُ السَّموَاتِ وَا‘رْضِ ذُو



الجََلِ وَا“كْرَامِ، يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ، فقَالَ النَّبىُّ #  :  أتَدْرُونَ بِمَ دَعَا؟ قَالُوا  :  اللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قالَ  :  وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ دَعَا اللّهَ بِاسْمِهِ ا‘عْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بهِ أعْطى[. أخرجه أصحاب السنن .



3. (  1792)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir adam şöyle dua etmişti  :  "Ey Allah´ım , hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyûmsun (  kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!"(  Bu duayı işiten) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sordu  :  "Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz ""Allah ve Resûlü daha iyi bilir ""Nefsimi kudret elinde tutan Zât´a yemin ederim ki, o Allah´a, İsm-i Âzam´ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir." [Tirmizî, Daavât 109 (  3538  ); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1495); Nesâî, Sehv 57, (  3, 52).]



ـ4ـ وعن أسماء بنت يزيد رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قال رسُولُ اللّهِ #  :  اسْمُ اللّهِ ا‘عْظَمُ في هَاتَيْنِ اŒيَتَيْنِ  :  وَإلهُُكُمْ إلَهٌ وَاحِدٌ َ إلهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. وَفاتِحَةِ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ  :  الم اللّهُ َ إلَهَ إَّ هُوَ الحَىُّ الْقَيُّومُ[. أخرجه أبو داود والترمذى وصححه .



4. (  1793)- Esmâ Bintu Yezîd (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah´ın İsm-i Âzam´ı şu iki âyettedir  :  1- "İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm´dir." (  Bakara 163).2- Âl-i İmrân sûresinin baş kısmı  :  Elif-Lâm-Mim. O Allah ki, O´ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyûmdur" (  Âl-i İmrân 1-3). [Ebû Dâvud, Salât 358, (  1496); Tirmizî Daavât 65, (  3472).]



الجََلِ وَا“كْرَامِ، يَاحَىُّ يَاقَيُّومُ، فقَالَ النَّبىُّ #  :  أتَدْرُونَ بِمَ دَعَا؟ قَالُوا  :  اللّهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قالَ  :  وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ دَعَا اللّهَ بِاسْمِهِ ا‘عْظَمِ الَّذِى إذَا دُعِىَ بِهِ أجَابَ، وَإذَا سُئِلَ بهِ أعْطى[. أخرجه أصحاب السنن .



3. (  1792)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir adam şöyle dua etmişti  :  "Ey Allah´ım , hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyûmsun (  kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!"(  Bu duayı işiten) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sordu  :  "Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz ""Allah ve Resûlü daha iyi bilir ""Nefsimi kudret elinde tutan Zât´a yemin ederim ki, o Allah´a, İsm-i Âzam´ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir." [Tirmizî, Daavât 109 (  3538  ); Ebû Dâvud, Salât 358, (  1495); Nesâî, Sehv 57, (  3, 52).]



ـ4ـ وعن أسماء بنت يزيد رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قال رسُولُ اللّهِ #  :  اسْمُ اللّهِ ا‘عْظَمُ في هَاتَيْنِ اŒيَتَيْنِ  :  وَإلهُُكُمْ إلَهٌ وَاحِدٌ َ إلهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. وَفاتِحَةِ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ  :  الم اللّهُ َ إلَهَ إَّ هُوَ الحَىُّ الْقَيُّومُ[. أخرجه أبو داود والترمذى وصححه .



4. (  1793)- Esmâ Bintu Yezîd (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah´ın İsm-i Âzam´ı şu iki âyettedir  :  1- "İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm´dir." (  Bakara 163).2- Âl-i İmrân sûresinin baş kısmı  :  Elif-Lâm-Mim. O Allah ki, O´ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyûmdur" (  Âl-i İmrân 1-3). [Ebû Dâvud, Salât 358, (  1496); Tirmizî Daavât 65, (  3472).]



ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  إنَّ للّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسماً مَنْ حَفِظَهَا دَخَلَ الجَنَّةَ، إنَّ اللّهَ وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ.وفي رواية  :  »مَنْ أحْصَاهَا)ـ1(  «. أخرجه البخارى بهذا اللفظ، ومسلم بدون ذكر الوتر، والترمذى.وزاد فعدها  :  ]هُوَ اللّهُ الَّذِى َ إلَهَ إَّ هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ. المَلِكُ. القُدُّوسُ. السََّمُ. المُؤمِنُ. المُهَيْمِنُ. الْعَزِيزُ. الجَبَّارُ. المُتَكَبِّرُ. الخَالِقُ. البَارِئُ. المُصوِّرُ. الغَفَّارُ. الْقَهَّارُ. الوَهَّابُ. الرَّزَّاقُ. الْفَتَّاحُ. الْعَلِيمُ. القَابِضُ. الْبَاسِطُ. الخَافِضُ. الرَّافِعُ. المُعِزُّ. المُذِلُّ. السَّمِيعُ. الْبَصِيرُ. الحَكَمُ. الْعَدْلُ. اللَّطِيفُ. الخَبِيرُ. الحَلِيمُ. العَظِيمُ. الْغَفُورُ. الشَّكُورُ. الْعَلِىُّ. الْكَبِيرُ. الحَفِيظُ. المُقيتُ. الحَسِيبُ. الجَلِيلُ. الكَرِيمُ. الرَّقيبُ. المُجِيبُ. الْوَاسِعُ. الحَكِيمُ. الْوَدُودُ. المَجِيدُ. الْبَاعِثُ. الشَّهِيدُ. الحَقُّ. الْوَكِيلُ. الْقَوِىُّ. المَتِينُ. الْوَلِىُّ. الحَمِيدُ. المُحْصِى. المُبْدِئُ. المُعيدُ. المُحْيِى. المُمِيتُ. الحَىُّ. القَيُّومُ. الوَاجِدُ. المَاجِدُ. الْوَاحِدُ. ا‘حَدُ. الصَّمَدُ. الْقَادِرُ. المُقْتَدِرُ. المُقَدِّمُ. المُؤَخِّرُ. ا‘وَّلُ. اŒخِرُ. الظَّاهِرُ. البَاطِنُ. الوَالِى. المُتَعَالِى. البَرُّ. التَّوَّابُ. المُنْتَقِمُ. الْعَفُوُّ. الرَّءوُفُ. مَالِكُ المُلْكِ.

ذُو الجََلِ وَا“كْرَامِ  :  المُقْسِطُ. الجَامِعُ. الْغَنِىُّ. المُغْنِى. المَانِعُ. الضَّارُّ. النَافِعُ. النُّورُ الهَادِى. الْبَدِيعُ الْبَاقِى. الْوَارِثُ. الرَّشِيدُ. الصَّبُورُ[. ولم يفصل ا‘سماء غير الترمذى .



5. (  1794) - Hz. bu Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlulah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Allah´ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."

Bir rivâyette  :  "Kim o isimleri sayarsa cennete girer" buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim´de "tek" kelimesi yoktur. [Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (  2677); Tirmizî, Daavât 87, (  3502).]

Tirmizî´nin rivâyetinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Allah´ın isimlerini şöyle yazdı  : 

"O Allah ki O´nda başka ilâh yoktur. Rahman´dır. Rahim´dir. El-Meliku´l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü´minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, el-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte´âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku´l-Mülki, Zü´l-Celâli ve´l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni´, ed-Dârru, en-Nâfiu, en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu, es-Sâbûru."

İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.[74]



»الْقُدُّوسُ«  :  الطاهر من العيوب، »السََّمُ«  :  ذو السم، أى الذى سلم من كل عيب، وبرئ من كل آفة، »المؤمن«  :  الذى يصدق عباده وعده فهو من ا“يمان بمعنى التصديق، أو يؤمّنهم يوم القيامة من عذابه، فهو من ا‘مان »المُهَيْمِنُ«  :  الشهيد، وقيل  :  ا‘مين، وأصله مؤيمن، فقلبت الهمزة هاء، وقيل  :  الرقيب والحافظ، »العَزِيزُ«  :  القاهر الغالب، والعزة  :  الغلبة »الجَبَّارُ«  :  هو الذى أجبر الخلق، وقهرهم على ما أراد من أمر ونهى، وقيل  :  هو العالى فوق خلقه »المتَكَبِّرُ«  :  المتعالى عن صفات الخلق، وقيل  :  الذى يتكبر على عتاة خلقه إذا نازعوه العظمة فيقصمهم، والتاء في المتكبر تاء المنفرد، والمتخصص، تاء المتعاطى المتكلف، وقيل  :  إن المتكبر من الكبرياء الذى هو عظمة اللّه تعالى من الكبر الذى هو مذموم، »البَارِئ«  :  هو الذى خلق الخلق عن مثال، إ أن لهذه اللفظة من اختصاص بالحيوان ما ليس لغيره من المخلوقات، وقلما تستعمل في غير الحيوان فيقال برأ اللّه تعالى النسمة، وخلق السموات وا‘رض، »المُصَوِّرُ«  :  هو الذى أنشأ خلقه على صور مختلفة، ومعنى التصوير التخطيط والتشكيل، »الغَفَّارُ«  :  هو الذى يغفر ذنوب عباده مرة بعد مرة، وأصل الغفر  :  الستر والتغطية، واللّه تعالى غافر لذنوب عباده ساتر لها بترك العقوبة عليها »الفَتَّاحُ«  :  هو الحاكم بين عباده، يقال فتح الحاكم بين الخصمين إذا فصل بينهما، ويقال للحاكم الفاتح، وقيل  :  هو الذى يفتح أبواب الرزق والرحمة لعباده، والمنغلق عليهم من أرزاقهم، »الْقَابِضُ«  :  الذى يمسك الرزق عن عباده بلطفه وحكمتهِ، »البَاسِطُ«  :  الذى يبسط الرزق لعباده ويوسعه عليهم بجوده ورحمته فهو الجامع بين العطاء والمنع، »الخَافِضُ«  :  الذى يخفض الجبارين والفراعنة. أى يضعهم ويهينهم، »الرَّافِعُ«  :  الذى يرفع أولياءه ويعزهم، فهو الجامع بين ا“عزاز وا“ذل، »الَحَكَمُ«  :  الحَاكم، وحقيقته الذى سلم له الحكم ورد إليه، »العَدْلُ«  :  هو الذى تميل به ا‘هواء فيجور في الحكم،

وهو من المصادر التى يسمى بها كرجل ضيف وزور، »اللّطِيفُ«  :  الذى يوصل إليك أربك في رفق، وقيل  :  هو الذى لطف عن أن يدرك بالكيفية، »الخَبِيرُ«  :  العالم العارف بما كان وما يكون، »الغَفُورُ«  :  من أبنية المبالغة في الغفران، »الشَّكُورُ«  :  الذى يجازى عباده ويثيبهم على أفعالهم الصالحة فشكر اللّه تعالى لعباده إنما هو مغفرته لهم وقبوله لعبادتهم. »الكَبِيرُ« هو الموصوف بالجل وكبر الشأن. »المُقِيتُ« هو المقتدر، وقيل  :  هو الذى يعطى أقوات الخئق. »الحَسِيبُ« هو الكافى، وهو فعيل بمعنى مفعل كأليم بمعنى مؤلم، وقيل  :  هو المحاسب. »الرَّقيبُ« هو الحافظ الذى يغيب عنه شئ. »المُجِيبُ« هو الذى يقبل دعاء عباده ويستجيب لهم. »الوَاسِعُ« الذى وسع غناه كل فقير ورحمته كل شئ. »الوَدُودُ« فعول بمعنى مفعول من الودّ، فاللّه تعالى هو مودود  :  أى محبوب في قلوب أوليائه، أو هو بمعنى فاعل. أى إن اللّه يود عباده الصالحين بمعنى يرضى عنهم. »المجيدُ« هو الواسع الكريم، وقيل  :  هو الشريف. »البَاعِثُ« هو الذى يبعث الخلق بعد الموت يوم القيامة. »الشَّهيد« هو الذى يغيب عنه شئ، يقال  :  شاهد وشهيد، كعالم وعليم  :  أى أنه حاضر يشاهد ا‘شياء ويراها. »الحَقُّ« هو المتحقق كونه ووجوده. »الوَكِيلُ« هو الكفيل بأرزاق عباده، وحقيقته أنه الذى يستقل بأمر الموكول إليه، ومنه قوله تعالى  :  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ. »القَوِىُّ« القادر، وقيل  :  هو التام القدرة والقوة الذى يعجزه شئ. »المَتِينُ« هو الشديد القوى الذى تلحقه في أفعاله مشقة. »الْوَلِىُّ« الناصر، وقيل  :  المتولى ل‘مور القائم بها كولّى اليتيم. »الحَمِيدُ« المحمود الذى استحق الحمد بفعله وهو فعيل بمعنى مفعول. »المحْصِى« هو الذى أحصى كل شئ بعلمه ف يفوته شئ من اشياء دق أو جلّ. »المُبْدِئُ« الذى أنشأ ا‘شياء، واخترعها ابتداء. »المُعِيدُ« هو الذي يعيد الخلق بعد الحياة إلى الممات، وبعد الممات إلى الحياة. »الوَاجِدُ« هو الغنى الذى يفتقر، وهو من الجدة والغنى. »الوَاحِدُ« هو الفرد الذى لم يزل وحده، ولم يكن معه آخر، وقيل  :  هو المنقطع القرين والشريك. »ا‘حَدُ« الفرد، والفرق بين الواحد وا‘حد، أن أحداً بنى لنفى مايذكر معه من العدد فهو يقع على المذكر والمؤنت، يقال  :  ما جاءنى أحد. أى ذكر و أنثى، وأما الواحد فإنه وضع لمفتتح العدد، تقول  :  جاءنى واحد من الناس، و تقول فيه جاءنى أحد من الناس، فالواحد بنى على انقطاع النظير والمثل، وا‘حد بنى على انفراد، والوحدة عن ا‘صحاب، فالواحد منفرد بالذات، وا‘حد منفرد بالمعنى. »الصَّمَدُ« هو السيد الذى يصمد إليه الخلق في حوائجهم. أى يقصدونه  :  »المُقْتَدِرُ« مفتعل من القدرة، وهو أبلغ من قادر. »المقَدِّمُ« الذى يقدم ا‘شياء فيضعها في مواضعها. »المُؤخِّرُ« الذى يؤخرها إلى أماكنها، فمن استحقّ التقديم قدّمه، ومن استحقّ التأخير أخره. »ا‘وَّلُ« هو السابق ل‘شياء كلها. »اŒخِرُ« الباقى بعد ا‘شياء كلها. »الظَّاهِرُ« هو الذي ظهر فوق كل شئ وعه. »البَاطِنُ« هو المحتجب عن أبصار الخئق. »الوَالِى« مالك ا‘شياء المتصرف فيها. »المُتَعالِى« هو المنزه عن صفات المخلوقين تعالى أن يوصف بها وجلّ. »البَرُّ« هو العطوف على عباده ببره ولطفه. »المُنْتَقِمُ« هو المبالغ في العقوبة لمن يشاء، وهو مفتعل من نقم ينقم إذا بلغت به الكراهية حدّ السخط. »الْعَفُوُّ« فعول من العفو بناء مبالغة، وهو الصفوح عن الذنوب. »الرَّؤُوفُ« هو الرحيم العاطف برأفته على عباده، والفرق بين الرأفة والرحمة أن الرحمة قد تقع في الكراهية للمصلحة، والرأفة تكاد تقع في الكراهية. »ذُو الجََلِ وا“كْرامِ« مصدر جليل، يقال  :  جليل بين الجلة والجل. »المُقْسِطُ« العادل في حكمه، أقسط الرجل إذا عدل فهو مقسط، وقسط إذ جار فهو قاسط. »الجَامِعُ« الذى يجمع الخئق ليوم الحساب. »المَانِعُ« هو الناصر الذى يمنع أولياءه أن

يؤذيهم. »النُّورُ« هو الذى يبصر بنوره ذوو العماية ويرشد بهداه ذوو الغواية. »الوَارِثُ« هو الباقى بعد فناء الخئق. »الرَّشِيدُ« هو الذى يرشد الخلق إلى مصالحهم، فعيل بمعنى مفعل »الصَّبُور« هو الذى يعاجل العصاة بانتقام منهم بل يؤخر ذلك إلى أجل مسمى، فمعنى الصبور في صفة اللّه تعالى قريب من معنى الحليم إ أن الفرق بين ا‘مرين أنهم يأمنون العقوبة في صفة الصبور كما يأمنون منها في صفة الحليم، سبحانه وتعالى عما يقول الجاحدون علوّاً كبيراً.



El-Kuddûs  :  Ayıplardan temiz demektir.

es-Selâm  :  Selâm sahibi, yani herçeşit ayıptan selâmette, her türlü âfetten berî demektir.

el-Mü´min  :  Kullarına va´dinde sâdık olan demektir. Tasdîk mânasına olan imandan gelir. Yahut, kıyamet günü kullarına, azabına karşı garanti veren, güven veren demektir, bu mâna emân´dan gelir.

el-Muheymin  :  Şâhid olan (  görüp gözeten) demektir. Emîn mânasına geldiği de söylenmiştir. Aslı, müeymin´dir, ancak hemze, hâ´ya kalbolmuştur. Keza er-Rakîb ve el-Hâfiz mânâsına geldiği de söylenmiştir.

el-Azîzu  :  Kahreden, galebe çalan demektir. "İzzet", galebe, çalmak mânasına gelir.

el-Cebbâr  :  Mahlukâtı mecbur eden; emir veya yasak her ne dilerse ona zorlayan demektir. Bu kelimenin, bütün mahlukâtının fevkinde yücedir mânasına geldiği de söylenmiştir.

el-Mütekebbir  :  Mahlukâta ait sıfatlardan yüce, uzak mânasına gelir. Ayrıca  :  "Mahlukâtından büyüklük taslayarak kendisiyle azamet yarışına kalkanlara büyüklüğünü gösteren ve onlara haddini bildiren mânasına geldiği de söylenmiştir. Keza şu mânaya geldiği de belirtilmiştir  :  "Mütekebbir" Allah´ın azametini ifâde eden kibriyâ kelimesinden gelir, tezyîfî bir mâna taşıyan kibir kelimesinden gelmez.

el-Bâriu  :  Mahlukâtı, mevcut bir misâle bakmaksızın, yoktan, örneksiz olarak yaratan mânasına gelir. Bu kelime, öncelikle hayvanlar için kullanılır, diğer mahluklar için pek kullanılmaz. Hayvanlar dışındaki mahlukât hakkında nâdiren kullanılır. Meselâ  :  Allah canlıları yoktan yarattı demek için بَرَأَ اللّهُ تَعَالَى النَّسَمَةَ dediğimiz halde, semâvat ve arz hakkında خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَاَْرْضَ deriz.

el-Musavvir  :  Mahlukâtı farklı sûretlerde yaratan" demektir. Tasvîr lügat olarak hat ve şekil çizmek mânasına gelir.

el-Gaffâr  :  Kullarının günahlarını tekrar tekrar affeden, mânasına gelir. Gafr kelimesi, aslında setr (  örtmek) ve kapamak mânalarına gelir. Allah Teâla kullarının günahlarını affedici, onlar için cezayı terketmek sûretiyle (  günahları) örtücüdür.

el-Fettâh  :  Kulları arasında hâkim demektir. Araplar, hâkim iki hasmın (  dâvalıdâvacı) arasındaki ihtilafı çözdüğü zaman  :  "Hâkim iki hasmın arasını fethetti" derler. Hükmetti, çözüme kavuşturdu mânasında, hâkime fâtih dendiği de olmuştur. Mamafih "Kullarına rızk ve rahmet kapılarını açan", rızıklarından kapanmış olanları açan mânasına da gelir.

el-Kâbız  :  Kullarının rızkını lütfu ve hikmetiyle tutan mânasına gelir.

el-Bâsıt  :  Kullarına rızkı açıp cûd ve rahmetiyle genişleten demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk, hem ihsan sahibi, hem de onu men edici olmaktadır.

el-Hâfid  :  Cebbarları ve firavunları alçaltan demektir. Yâni onları horlar ve değersiz kılar demektir.er-Râfi´  :  Velîlerini, dostlarını yüceltir. Azîz kılar demektir. Böylece Allah, hem zelîl hem de azîz kılıcı olmaktadır.

el-Hakem  :  Hâkim demektir. Bu da hakikatı hükmetme yetkisi kendisine verilen, ona gönderilen demek olur.

el-Adlu  :  Kendinde heva meyli olmayan, hükümde doğruluktan ayrılmayan cevre yer vermeyen mânasına gelir. Aslında masdardır. Ancak âdil makamında kullanılmıştır. Âdil´den daha beliğdir, çünkü müsemma, fiilin kendisiyle isimlenmiştir.

el-Latîfu  :  Arzunu sana rıfkla ulaştıran demektir. "Mahiyeti, idrak edilemeyecek kadar latîf" mânasına geldiği de söylenmiştir.

el-Habîru  :  Olanı ve olacağı bilen kimseye denir.

el-Gafûru  :  Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir.eş-Şekûru  :  Kullarını, sâlih fiilleri sebebiyle mükâfatlandıran ve sevap veren demektir. Allah´ın kullarına şükrü, onlara mağfireti ve ibâdetlerini kabul etmesidir.

el-Kebîru  :  Celâl (  büyüklük) ve şânının yüceliği sıfatlarını taşıyan kimsedir.

el-Mukîtu  :  Muktedir demektir. Ayrıca, mahlukâta gıdalarını veren mânasına geldiği de söylenmiştir.

el-Hasîbu  :  el-Kâfi demektir. Muf´il mânasında fâildir, tıpkı mü´lim mânasında elîm gibi, hasîb´in muhâsib mânasında kullanıldığı da söylenmiştir.

er-Rakîbu  :  Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfız (  muhâfız) demektir.

el-Mucîbu  :  Kullarının duasını kabul edip, icâbet eden zât demektir.

el-Vâsiu  :  Zenginliği, bütün fakrları bürüyen; rahmeti herşeyi kuşatan demektir.

el-Vedûdu  :  el-Vedd (  sevgi) kelimesinden mef´ûl mânasında feûl´dür. Allah Teâlâ Mevdûd´dur. Çok sevilir. Yani velîlerinin kalbinde sevgilidir. Veya fâil mânasında feûldür. Yani Allah Teâla sâlih kullarını sever, bu da "onlardan razı olur" demektir.

el-Mecîdu  :  Keremi geniş olan demektir. Şerif mânasını taşıdığı da söylenmiştir.

el-Bâisu  :  Mahlukâtı, ölümden sonra kıyamet günü yeniden diriltir demektir.

eş-Şehîdu  :  Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan kimse demektir. Şâhid ve şehîd aynı mânada kullanılır, tıpkı âlim ve alîm kelimeleri gibi. Mâna şöyledir  :  Allah, (  her yerde) hâzırdır. Eşyayı müşahede edip her an görür.

el-Hakku  :  Varlığı ve vücudu gerçek olan demektir.

el-Vekîlu  :  Kulların rızıklarına kefil demektir. Hakikat şudur  :  Kendisine tevkîl edilmiş olanı işinde müstakil söz sâhibi olmaktır. Bu hususta şu âyet hatırlanabilir  :  "(  Dediler ki) Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" (  Âl-i İmrân 173).

el-Kaviyyu  :  el-Kâdir (  güçlü) demektir. Ayrıca  :  "Kudreti ve kuvveti tam, O´nu hiçbir şey âciz kılamaz" mânasına da gelir.

el-Metînu  :  Şedîd ve kavî olup, hiçbir fiilinde meşakkatle karşılaşmayan demektir.

el-Veliyyu  :  Nâsır (  yardımcı) demektir. Ayrıca  :  "İşlerin kendisiyle yürüdüğü mütevelli, yetimin velîsi gibi" diye de açıklanmıştır.

el-Hamîdu  :  Fiiliyle hamde hak kazanan mahmûd kimsedir. Bu kelime mef´ûl mânasında fâildir.

el-Muhsî  :  İlmiyle herşeyi sayan, nazarından büyük veya küçük hiçbir şey kaçmayan kimse demektir.

el-Mübdiu  :  Eşyayı yoktan ilk defa var eden, yaratan demektir.

el-Muîdu  :  Mahlukâtı hayattan sonra tekrar ölüme, öldükten sonra da tekrar hayata iâde eden kimse demektir.

el-Vâcidu  :  Fakirliğe düşmeyen zengin demektir. Bu kelime, gına demek olan cide kökünden gelir.

el-Vâhidu  :  Tek başına devam eden, yanında bir başkası olmayan ferd´dir. Ayrıca, şerîk ve arkadaşı olmayan kimse mânası da mevcuttur.

El-Ahadu  :  Ferd demektir. Ahad ile vâhid arasındaki farka gelince, ahad, kendisiyle bir başka adedin zikredilmesini men edecek bir yapıya sâhiptir. Kelime hem müzekker, hem de müennestir. "Bana kimse (  ahad) gelmedi derken, gelmeyen hem erkektir, hem de kadındır." Vâhid´e gelince bu sayıların ilki olarak vazedilmiştir  :  "Bana halktan biri (  vahid) geldi" denir ama, "Bana haktan kimse (  ahad) geldi" denmez. Vâhid, emsâl ve nazîri kabûl etmeyen bir mâna üzere bina edilmiştir. Ahad ise ifrad ve arkadaşlardan yalnızlık üzere bina edilmiştir. Öyle ise, vâhid, zât itibariyle münferiddir, ahad ise mâna itibariyle münferiddir.

es-Samedu  :  İhtiyaçlarını te´min etmek üzere, halkın kendisine başvurduğu efendidir. Yani halkın kendisine yöneldiği kimsedir.

el-Muktediru  :  Kudret kökünden müfteil babındandır. Kâdir´den daha öte bir güçlülük ifâde eder.

el-Mukaddimu  :  Eşyayı takdim edip, yerli yerine koyan demektir.

el-Muahhiru  :  Eşyayı yerlerine te´hir eden demektir. Kim takdime hak kazanırsa ona takdîm eder, kim de te´hîre hak kazanırsa ona da te´hîr eder.

el-Evvelu  :  Bütün eşyadan önce var olan demektir.el-Âhiru  :  Bütün eşyadan sonra bâkî kalacak olan demektir.

ez-Zâhiru  :  Herşeyin üstünde zâhir olan ve onların üstüne çıkan şey demektir.

el-Bâtınu  :  Mahlukâtın nazarlarından gizlenen demektir.

el-Vâlî  :  Eşyanın mâliki ve onlarda tasarruf eden demektir.

el-Müteâli  :  Mahlukâtın sıfatlarından münezzeh olan, bu sıfatların biriyle muttasıf olmaktan yüce ve âlî olan.

el-Berru  :  Katından gelen bir iyilik ve lütufla, kullarına karşı merhametli, şefkatli demektir.

el-Müntakimu  :  Dilediğine ceza vermede şiddetli davranan demektir. Nekame kökünden müfteil babında bir kelimedir. Nekame, hoşnudsuzluğun öfke ve nefret derecesine ulaşmasıdır.

el-Afuvvu  :  Afv´dan feûl babında bir kelimedir. Bu bâb mübalağa ifâde eder. Öyle ise mâna  :  "Günahları çokça bağışlayan" demek olur.

er-Raûfu  :  Katından gelen bir re´fetle (  şefkatle) kullarına merhametli ve şefkatli olan demektir. Re´fetle rahmet arasındaki farka gelince; rahmet bazan maslahat gereği istemeyerek de olabilir. Re´fet isteksiz olmaz, isteyerek olur.

Zü´l-Celâl  :  Celâl, celîl´in masdarıdır. Celâl, celâlet, nihâyet derecede büyüklük, azamet demektir. Zü´l-Celâl büyüklük sahibi olan mânasına gelir.

el-Muksidu  :  Hükmünde âdil, demektir. Ef´al babında adaletli oldu mânasına olan bu kelime, sülâsî aslında zulmetti mânasına gelir. Nitekim kasıt; cevreden, zâlim demektir.

el-Câmiu  :  Kıyamet günü mahlukâtı toplayan demektir.

el-Mâniu  :  Dostlarını, başkalarının eziyetinden koruyan yardımcı demektir.

en-Nûru  :  Körlüğü olanları nuruyla görür kılan, dalâlette olanları da hidâyetiyle irşâd eden demektir.

el-Vârisu  :  Mahlukâtın yok olmasından sonra da bâki kalan demektir.

er-Reşîdu  :  Mahlukâta maslahatların gösteren demektir.

es-Sabûru  :  Âsîlerden intikam almada acele etmeyen, cezalandırmayı belli bir müddet te´hîr eden demektir. Allah´ın sıfatı olarak sabûr´un mânası halîm´in mânasına yakındır. Ancak ikisi arasında şöyle bir fark vardır  :  Sabûr sıfatında cezanın mutlaka olacağını beklemeyebilirler. Ancak halîm sıfatıyla Allah´ın cezasına kesin nazarıyla bakarlar.

Allah inkarcıların söylediklerinden münezzeh ve mukaddestir, uludur, yücedir.[75]



İKİNCİ FASIL

NAMAZ DUALARI


1-İSTİFTAH

UMUMÎ AÇIKLAMA  : 


Yapmamız gereken duaların bir kısmı namazla ilgilidir. Daha namaza başlarken okumamız gereken dualar olduğu gibi, namazın içinde, muhtelif safhalarda, keza namazdan selâmla çıktıktan sonrada okunacak dualar mevcuttur. Şu halde burada bu dualarla ilgili bir kısım rivâyetleri göreceğiz.[76]



ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا كَبَّرَ لِلصََّةِ سَكَتَ هُنَيَّةً قَبْلَ أنْ يَقْرأَ، فَقُلْتُ يَا رسوُلَ اللّهِ  :  بِأبِى أنْتَ وَأُمِّى سُكُوتَكَ بَيْنَ التَّكْبِيرِ وَالْقِرَاءَةِ مَا تَقُولُ؟ قَالَ  :  أقُولُ  :  اللَّهُمَّ نَقِّنِى مِنْ خَطَايَاىَ كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ ا‘بْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ. اللَّهمَّ اغْسِلْنِى مِنْ خَطَايَاىَ بِالْمَاءِ وَالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى، وهذا لفظ الشيخين.زاد أبو داود والنسائى في أوَّله  :  ]اللَّهُمَّ بَاعِدْ بَيْنِى وَبَيْنَ خَطَايَاىَ كَمَا بَعَدْتَ بَيْنَ المَشْرِقِ وَالمَغْرِبِ[ .



1. (  1795)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrîme tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet sükût buyurmuştur. Ben  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki sükût esnasında ne okuyorsunuz " Bana şu cevabı verdi  : 

"Ey Allahım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan beyaz elbise gibi olayım. Allahım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka" diyorum." [Buhârî, Ezân 89; Müslim, Mesâcid 147, (  598  ); Ebû Dâvud, Salât 123, (  781); Nesâî, İftitâh 15, (  2, 128, 129).]

Ebû Dâvud, Nesâî (  ve Buhârî´nin) rivâyetlerinin başında şu ziyade vardır  :  "Allahım, benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arası gibi uzak kıl."[77]



AÇIKLAMA  : 



1- Normalde çamaşırın temizliği için sadece su kullanıldığı halde, hadiste bir ve buzun da zikri, âlimler tarafından farklı yorumlara tâbi kılınmıştır, ancak hepsi de neticede maksadın mübalağalı şekilde ifâdesinde birleşirler.

Mesela Hattâbî der ki  :  "Kar ve dolunun zikri te´kîd içindir. Zîra, bunlar zaten elle dokunulmayan, temizlikte de kullanılmayan iki sudur."

İbnu Dakîku´l-Îd der ki  :  "Böyle denmekle âzamî derecedeki temizlik ifâde edilmiştir. Zîra, üzerinden üç ayrı temizlik maddesi geçen elbise tertemiz olur. Mamafih, bunların her birinden maksadın mecaz olması da mümkündür. Yani onlarla kiri kaldıran sıfat kinâye olunmuştur, tıpkı şu âyette olduğu gibi  :  وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَنَا وَارْ حَمْنَا "Rabbimiz bizi affet, bize mağfiret et ve bize merhamet et..." (  Bakara 285).

Tîbî de buna işareten der ki  :  "Sudan sonra kar ve buzun da zikrinden maksad, afdan sonra rahmet ve mağfiretin bütün envâını -pek şiddetli olan cehennem azabının harâretini söndürmek için- taleb etmektir." Hadîsin, Abdullah İbnu Ebî Evfâ tarafından Müslim´de kaydedilen rivâyetinde suyun soğukluk kaydıyla zikri de bu mânayı te´yîd eder. Böylece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hataları -ateşe girmeye sebep olmasından ötürü- cehenneme benzetmiş ve onun söndürülmesini de yıkamaya teşbîh buyurmuş, söndürme işinde, söndürücülerin hepsini sudan başlayarak en soğuğuna varıncaya kadar zikretmekle üslûbda mübalağaya yer vermiştir.

Türbüştî der ki  :  "Bu üç şeyin betahsis zikri, bunların semâdan inmeleri sebebiyledir."

Kirmânî der ki, "Bu üç duada, üç vakte işaret edilmiş olma ihtimali de vardır. Uzaklaşma istikbâle, temizlik hâl-i hâzıra, yıkama geçmişe işarettir." İbnu Hacer der ki, "Bu durumda, istikbâlin önce zikri, husûle, gelecek olanın def´ine gösterilecek ihtimam, vukua gelmiş olanın ref´inden önce olduğu içindir." Yani günah işleyip sonra da affıyla uğraşıncaya kadar, öncelikle günah işlememeye gayret gösterilmelidir.[78]

2- HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜMLER

* Hadisten, tahrîme tekbiri ile kıraat arasında dua okumanın meşrû olduğu hükmü çıkarılmıştır. Ancak İmam Mâlik bu hükme katılmamıştır.

* İmam Şâfiî ve başka bâzıları bu hadise dayanarak namazda, Kur´ân´da olmayan bir şeyle dua etmenin câiz olduğuna hükmederler. Hanefîler bu görüşe katılmazlar.

* Hadis, Ashâb´ın Rusûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı hareket, sükûn, gizli, açık bütün ahvâliyle tesbit edip, dini en mükemmel şekliyle muhafaza ettiklerini göstermekte, bu hususta muknî bir örnek sunmaktadır.

* Bazı Şâfiîler, kar ve dolunun temizleyici olduklarına bu hadisten delil çıkarmışlardır.[79]



ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]بَيْنَمَا نَحْنُ نُصَلِّى مَعَ رسُولِ اللّهِ # إذ قالَ رَجُلٌ مِن القَوْمِ  :  اللّهُ اَكْبَرُ كَبِيراً، وَالْحَمْدُللّهِ كَثِيراً، وَسُبْحَانَ اللّهِ بُكْرَةً وَأصِيً، فقَالَ #  :  مَنِ الْقَائِلُ كَلِمَةَ كَذَا و َكَذَا؟ قالَ الرَّجُلُ  :  أنَا يَارسُولَ اللّهِ، فقالَ  :  عَجِبْتُ لَهَا فُتِحَتْ لَهَا أبْوَابُ السَّمَاءِ. قَالَ ابْنُ عُمَرَ  :  فَمَا تَرَكْتُهُنَّ مُنْذُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ ذلِكَ[. أخرجه مسلم والترمذى والنسائى.وزاد النسائى في رواية  :  ]لقَدْ رَأيْتُ ابْتَدَرَهَا اثْنَا عَشَرَ مَلَكاً[ .



2. (  1796)- İbnu Ömer (  radyallahu anhumâ) anlatıyor  :  "Biz, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte namaz kılarken, cemaatten biri aniden  : 

"Allahu ekber kebîrâ, velhamdü lillâhi kesîrâ, subhânallâhi bükraten ve asîlâ (  Allah, büyükte büyüktür, Allah´a hamdimiz çoktur, sabah akşam tesbihimiz Allah´adır!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz  : 

"Bu sözleri kim söyledi " diye sordu. Söyleyen adam  : 

"Ben, ey Allah´ın Rusûlü" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesellâm) efendimiz  :  "

"O sözler hoşuma gitti. Sema kapıları onlara açıldı" buyurdu. İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) der ki  :  "Söylediği günden beri o zikri okumayı hiç terketmedim." [Müslim, Mesâcid 150, (  601); Tirmizî, Daavât 137, (  3586); Nesâî İftitâh 8, (  2, 125).]

Nesâî, bir rivâyette şu ziyâdede bulunmuştur  :  "On iki adet meleğin, bu sözleri (  yükseltmek üzere) koşuştuklarını gördüm."[80]



AÇIKLAMA  : 



1-Hadiste beyan edilen gök kapılarının açılması o zikrin Allah indinde makbul olduğuna delildir. Çünkü duaların kıblesi sema, makbul sözlerin şe´ni kabûl-i İlâhî semâsına yükselmektir. Âyette  :  "Güzel sözler O´na yükselir, o sözleri de sâlih ameller yükseltir" buyurulmuştur (  Fâtır 10)

2-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ifâdeleri, bu zikrin dilden düşürülmemesine bir teşviktir. Nitekim İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ), dinlediği günden itibâren bunu her fırsatta dilinden düşürmemiştir.[81]



ـ3ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]بَيْنَمَا رسولُ اللّه # يُصَلِّى إذْ جَاءَهُ رَجُلٌ قَدْ حَفَزَهُ النَّفْسُ، فَقَالَ  :  اللّهُ أكْبَرُ، الْحَمْدُللّهِ حَمْداً كَثِيراً طَيِّباً مُبَارَكاً فِيهِ، فَلمَّا قَضى رسولُ اللّه # الصََّةَ قالَ  :  أيُّكُمُ المُتَكَلِّمُ بِالْكَلِمَاتِ؟ فَأرَمَّ الْقَوْمُ، فقَالَ  :  إنَّهُ لَمْ يَقُلْ بأساً، فقَالَ الرَّجُلُ  :  أنَا يَارَسُولَ اللّهِ، قالَ  :  لَقَدْ رَأيْتُ اثْنَىْ عَشَرَ مَلَكاً يَبْتَدِرُونَهَا أيُّهُمْ يَرْفَعُهَا[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.»حَفْزَهُ النَّفَسُ« أى تتابع بشدة كأنه يحفز صاحبه  :  أى يدفعه.»وَأرَمَّ الْقَوْمُ« أطرقوا سكوتاً .



3. (  1797)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken nefes nefese bir adam geldi ve  : 

"Allahu ekber, Elhamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mubâreken fîhi. (  Allah büyüktür, çok temiz ve mübârek hamdler Allah´adır!)" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namazı bitirince  : 

"Şu kelimeleri hanginiz söyledi " diye sordu. Cemaat bir müddet sessiz kaldı, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"(  Kim söylediyse çekinmesin, benim desin), Zîra fena bir şey söylemiş değil)" dedi. Bunun üzerine adam  : 

"Ben, ey Allah´ın Resûlü!" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da  : 

"Ben on iki melek gördüm. Her biri, bu kelimeleri (  Allah´ın huzuruna) kendisi yükseltmek için koşuşmuşlardı." [Müslim, Mesâcid 149, (  600); Ebû Dâvud, Salât 121, (  763)  :  Nesâî, İftitâh 19, (  2, 132, 133).][82]



AÇIKLAMA´sı 1800 numaralı hadiste gelecek.[83]



ـ4ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رَسولُ اللّهِ # إذَا اسْتَفْتَحَ الصََّةَ كَبَّرَ، ثُمَّ قال  :  إنَّ صََتِى وَنُسُكِى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِى للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ َ شَرِيكَ لَهُ، وبِذلِكَ أُمِرْتُ وَأنَا أوَّلُ المُسْلِمِينَ. اللَّهُمَّ اهْدِنِى ‘حْسَنِ ا‘عْمَالِ وَأحْسَنِ ا‘خَْقِ، َ يَهْدِى ‘حْسَنِهَا إَّ أنْتَ، وَقِنِى سَىِّئَ ا‘عْمَالِ، وَسَيِّئَ ا‘خَْقِ َ يَقِى سَيِّئَهَا إَّ أنْتَ[. أخرجه النسائى .



4. (  1798  )- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlarken tekbir getirir, sonra (  bazan) şunu okurdu  :  "İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi´l-âlemîn. Lâ şerîke lehu ve bizâlike ümirtü ve ene evvelü´lmüslimîn. Allahümmehdinî li-ahseni´l a´mâli ve ahseni´l-ahlâki. Lâ yehdî li-ahsenihâ illâ ente. Ve kınî seyyie´l-a´mâl ve seyyie´l-ahlâk. Lâ yakî seyyiehâ illâ ente. (  Namazım, ibâdetim hayatım ve ölümüm âlemlerin şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Ey Allah´ım, beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine senden başka sevkeden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru, bunların kötülerinden ancak sen korursun." [Nesâî, İftitâh 16, (  2, 129).]



AÇIKLAMA  :  1800 numaralı hadistedir.



ـ5ـ وعن محمد بن مسلمة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ النَّبىَّ # كانَ إذَا قامَ يُصَلِّى تَطَوُّعاً قالَ  :  اللّهُ أكْبَرُ وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذِى فَطَرَ السَّموَاتِ وَا‘رْضَ حَنِيفاً

مُسْلِماً ومَا أنَا مِنَ المُشْرِكِينَ، وَذَكَرَ مِثْلَ حَدِيثِ جَابِرٍ، ثُمَّ قالَ  :  اللَّهُمَّ أنْتَ المَلِكُ َ إلهَ إَّ أنْتَ، سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ، ثُمَّ يَقْرأُ[. أخرجه النسائى .



5. (  1799)- Muhammed İbnu Mesleme (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) nâfile namaz kılmak için kalktığı vakit (  bazan) şunu okurdu  :  "Allahu ekber veccehtü vechiye li´llezî fatara´s-Semâvâti ve´l-arza hanîfen müslimen ve mâ ene mine´lmüşrikîn... (  Allah büyüktür. Yüzümü Hanîf ve Müslüman olarak semâvat ve arzı yaratan Allah´a yönelttim. Ben müşriklerden değilim)..."[84] Devamını Hz. Câbir (  radıyallâhu anh)´in rivâyetinde olduğu şekilde zikretti. Sonra şunu okudu  :  "Allahümme ente´l-Meliku. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdike [Allahım (  kâinatın gerçek) Meliki sensin. Senden başka ilah yoktur. Seni hamdinle takdîs ederim)." Sonra kıraata geçti." [Nesâî, İftitâh 17, (  2, 131).][85]



AÇIKLAMA,1800 numaralı hadistedir.[86]



ـ6ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذا افْتَتَحَ الصََّةَ قالَ  :  سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعالَى جَدُّكَ، وََ إلَهَ غَيْرُكَ[. أخرجه أبو داود والترمذى.والمراد »بِالْجَدِّ« في حق اللّه تعالى عظمته وجله  :  أى صار جدك عالياً .



6. (  1800)- Hz. Aişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaza (  iftitah tekbiri ile) başlayınca şunu okurdu  :  "Subhâneke Allahümme ve bihamdike ve tebâreke´smüke ve teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayruke. (  Allah´ım seni her çeşit noksan sıfatlardan takdîs ederim, hamdim sanadır. Senin ismin mübârek, azametin yücedir, senden başka ilah da yoktur)." [Tirmîzî, Salat 179, (  243); Ebû Dâvud, Salat 122, (  776); İbnu Mâce, İkâmeti´s-Salat 1, (  804).][87]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadisler, namazda tahrîme (  veya iftitah tekbirin)den sonra Kur´ân kıraatine geçmeden önce istiftah duasının okunacağını ifâde ederler. Bu, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmet İbnu Hanbel ve Cumhur´a göre müstehabtır. İmam Mâlik´e göre ise müstehab değildir. Ancak bizzat okunacak duâ husûsunda âlimler ihtilâf etmişlerdir.

* Ahmed İbnu Hanbel ve İmam Âzam (  rahimehumallâh)´a göre son rivâyette kaydettiğimiz Sübhâneke okunmalıdır. Delilleri de Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ)´nin mezkur rivâyetidir. Bu rivâyet, Ahmed İbnu Hanbel ve Müstedrek´de de rivâyet edilmiştir. Hâkim, sıhhatini te´yid eder.

Bu hadis, bazı ilâvelerle Ebû Saîdi´l-Hudrî başta, başka bir kısım sahâbilerden de rivâyet edilmiştir. Ancak Tâbiîn ve Etbauttâbiîn ulemâsı amelde, çoğunlukla Hz. Âişe´nin rivâyetini esas almıştır. Mamafih Hz. Ömer ve İbnu Mes´ud´un rivâyetleri de bunun aynısıdır. Namazda onların da bunu okuduğu bilinmektedir.

* Bu babta yukarıda Hz. Ebû Hüreyre, Hz. Câbir İbnu Abdillah, Muhammed İbnu Mesleme (  radıyallâhu anhüm)´den farklı dualar kaydettik. Hz. Ali´den kaydedilen bir başka rivâyet daha var. Demek ki, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) istiftah duasını farklı şekillerde okumuşlardır. Bunlardan birini sahih addedip diğerlerine bâtıl demek mümkün değildir. Hattâ İbnu Ömer (  radıyallâhu anh)´in bir rivâyetine göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlayınca önce veccehtü vechiye diye başlayan duayı, arkadan Sübhâneke duasını, bundan sonra da İnne salâtî ve nüsükî diye başlayan duayı okur, ondan sonra kıraate geçerdi.

İbnu´l-Esîr´in Şerhu´l-Müsned´de kaydettiğine göre, İmam Şafiî (  rahimehullah) hazretleri -farz olsun, nafile olsun- bütün namazlarda bu duâların hepsini baştan sona okurmuş.

Hanefîlerden Ebû Yûsuf, "Namazda Sübhâneke ile birlikte Veccehtu vechiye beraber okunmalıdır" demiştir. el-Muhît´de geldiğine göre veccehtü vechiye duası tekbirden önce okunmalıdır, bu müstehabtır. Aksini söyleyen de olmuştur.

Şâfiîlere göre, imam, Fatiha ile sûre arasında biraz sükut eder, bu arada cemaat da Fatiha´yı okur. Şafiî hazretleri, namaza başlarken imam ve cemaatin, aynı istiftah duasını okuyacaklarını açıkça söylemiştir.

Yine Şafiîlere göre, imamın Fatiha ile sûrelerden sonra sükut etmesi, cemaatin Fâtiha okumalarını te´min içindir. Hanefîler cemaat halinde imamın arkasında bir şey okumadıkları için sondaki bu sükut, kıraatla rükûnun arasını ayırmaya hamledilmiştir, kıraat bitince rükûya gitmekte acele etmemekten ibârettir. Kasten uzatılması mekruhtur. Yanılarak uzatılırsa farzın te´hirine sebep olduğu için secde-i sehiv gerekir.

İmam Mâlik, farz veya nâfile herhangi bir namazın başında, ortasında ve sonunda herhangi bir duayı okumakta beis görmez. Şâfiî´nin de görüşü bu ise de, istiftah duasını okumak sünnettir.

Hanefîlere göre, istiftah duası olarak Sübhâneke´den başka bir dua okumak câiz değildir. Bu hususta rivâyet edilen dualar, farz namazların tahiyyatlarında teşehhüdden sonra namazın nihayetinde okunabilir. Nafilelerde daha müsâmahalı olan Hanefîler bu babta gelen rivâyetleri gece namazlarına hamlederler.

İbnu Battâl, adı geçen sükutun Medine örfünde yerleşmemiş olmasını gözönüne alarak, buna Resûlullah (  aleyhissalât vesselâm)´ın bazan yer verdiği hükmüne ulaşır ve terkini câiz görür.

Hadiste geçen "Annem babam sana feda olsun" tâbirinin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hakkında kullanılması câizdir. Bazı âlimler, herkes için kullanılabilir demiş ise de "câiz değildir" diyen de olmuştur. Üçüncü bir görüşe göre ise sâdece sâlihler için câizdir, başkalarına söylenemez. [88]



RÜKÛ VE SECDELERDE OKUNACAK DUÂLAR


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  أَ، وَإنِّى نُهِيْتُ أنْ أقْرَأ القُرْآنَ رَاكِعاً وَسَاجِداً، فَأمَّا الرُّكُوعُ فَعَظّمُوا فِىهِ الربَّ، وَأمَّا السُّجُودُ فَاجْتَهِدُوا في الدُّعَاءِ، فَقَمِنٌ أنْ يُسْتَجَابَ لَكُمْ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.ومعنى »قَمِن« جدير .



1. (  1801)- İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Haberiniz olsun, ben rükû ve secde hâlinde Kur´ân okumaktan men edildim. Öyleyse rükûda Rabb Teâlâ´ yı tâzim edin, secdede ise dua etmeye gayret edin, (  zîra secdede iken yaptığınız dua) icâbet edilmeye lâyıktır." [Müslim, Salât 207 (  479); Ebû Dâvud, Salât 152, (  876); Nesâî, İftitâh 98, (  2, 189).][89]



AÇIKLAMA  : 



1-Bir kısım rivâyetler rükû ve secde hâlinde Kur´ân okunmayacağını belirtirler. Şârihler bunun sebebini şöyle açıklarlar  :  "Rükû ve sücud halleri, kulun Rabbi karşısındaki tevâzuunu ifâde etmektedir. Bu sebeple o haller zikre tahsis edilmişlerdir. Dolayısıyla, aynı halde Kelâmullah ile mahlûkun sözleri eşit tutularak beraber zikredilmeleri mekruhtur.

2-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "...Ben rükû ve secde hâlinde Kur´ân okumaktan men edildim" demekle, sâdece kendisine âit bir yasağı değil, ümmetinin de tâbi olması gereken bir yasağı ifâde ediyor. Zîra ümmeti, -nadir hasâis dışında- her hareketinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a uymakta mükelleftir. Üstelik, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ashâbına rükû halinde Allah´ı tâzim, secde halinde de dua etmeleri için emirde bulunmuştur. Böyle bir emir de, sözünü ettiğimiz yasağın Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in şahsına ait olmayıp, bütün ümmete şâmil olduğunu gösterir.

Hülâsa rükû ve secde hâlinde Kur´ân okumak yasaklanmıştır. Rükûda tesbih, secdede ise tesbih ve dua yapılır.

3- Hanefîlere göre, namazın bir rüknünde, namaz fiilleri cinsinden bir ilâvede bulunulsa secde-i sehiv gerekir, zîra vâcibin veya farzın te´hiri mevzubahistir. Şâfiîlere göre rükû ve secdelerde Fâtiha´dan başka bir sûre veya âyet okumak mekruhtur. Fakat namaz bozulmaz.

4- Fatiha okumaya gelince, bu hususta Şâfiîlerden iki farklı görüş rivâyet edilir  :  Birine göre Fâtiha ile başka sûre arasında fark yoktur. Dolayısı ile Fatiha´nın okunması da mekruhtur, ancak namazın sıhhatini bozmaz. İkinci görüşe göre Fatiha´yı, rükû ve secdede kasden okumak haramdır, namazı bozar. Sehven okumak mekruh değildir. Ancak, gerek sehven olsun ve gerekse kasden olsun, Fatiha´nın okunması Şâfiî hazretlerine göre secde-i sehiv gerektirir.[90]



ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّه # يَقُولُ في سُجُودِهِ  :  اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى ذَنْبِى كُلَّهُ، دِقَّهُ وَجِلَّهُ، أوَّلَهُ وَآخِرَهُ، سِرَّهُ وَعََنِيَتَهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



2. (  1802)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), secdelerinde şunları söylerdi  :  "Allahümmağfirlî zenbî küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (  Allahım! Büyükküçük birincisonuncu, gizli-açık, bütün günahlarımı mağfiret buyur." [Müslim, Salât 216, (  483); Ebû Dâvud, Salât 152, (  878  ).][91]



ـ3ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كانَ رسولُ اللّهِ # يُكْثِرُ أنْ يَقُولَ في رُكُوعِهِ وَسُجُودِهِ  :  سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وبِحَمْدِكَ. اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى  :  يَتَأوَّلُ الْقُرآنَ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى.وفي أخرى لمسلم وأبى داود والنسائى  :  ]كانَ يَقُولُ في رُكُوعِهِ وَسُجُودِهِ  :  سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ المََئِكةِ وَالرُّوحِ[.وفي أخرى لمالك والترمذى وأبى داود  :  ]فَقَدْتُهُ # مِنَ الْفِرَاشِ فَالْتمَسْتُهُ

فَوَقَعَتْ يَدِى عَلى بَطْنِ قَدَمَيْهِ، وَهُوَ سَاجِدٌ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَأعُوذُ بِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْكَ، َ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ أنْتَ كَمَا أثْنَيْتَ عَلى نَفْسِكَ[ .



3. (  1803)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resullulah (  aleyhissalâtu vesselâm) rükûsunda ve secdelerinde şu duayı çokca okurdu  :  "Sübhânekallâhümme Rabbenâ ve bihamdike, Allahümmağfirlî. (  Allah´ım, seni takdis ve tenzih ederim. Rabbimiz! Takdisimiz hamdinledir. Ey Allahım, beni mağfiret et.)" Bu duayı okumakla Kur´ ân´a yani Kur´ân´ın  :  "Rabbini hamd ile tesbîh et" (  Nasr 3) âyetine] uyuyordu." [Buhârî, Ezân 123, 139, Meğâzî 50, Tefsîr, İzâcâe nasrullahi ve´l-Feth; Müslim, Salât 217, (  484); Ebû Dâvud, Salât 152, (  877); Nesâî, İftitâh 153, (  2, 219).]

Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî´de gelen bir rivâyette şöyle denir  :  "Resûllullah (  aleyhissalâtu vesselâm) rükû ve secdesinde şöyle derdi  :  "Subbûhun kuddûsün Rabbü´lmelâiketi ve´r-Rûhi, (  Münezzehsin, mükaddessin, meleklerin ve Ruh´un Rabbisin)".

Muvatta, Tirmizî ve Ebû Dâvud´un bir rivâyetinde şöyle denir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı yatakta kaybettim ve araştırdım, derken elim ayağının altına rastladı. Secdede idi ve  :  "Allahümme innî eûzu birızâke min sahtike ve eûzu bimuâfâtike min ukûbetike ve eûzu bike minke Lâ uhsî senâen aleyke. Ente kemâ esneyte alâ nefsike. (  Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin)" diyordu."[92]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, görüldüğü üzere muhtelif kaynaklarda bazı farklılıklarla gelmiştir. Müellifimiz, burada daha ziyâde rükû ve secde hâlinde okunacak duaları göstermek istediği için rivâyetteki başka unsurları imkân nisbetinde tayyedip hadîsi özetlemiştir. Mesela Hz. Âişe (  radıyallahu anhâ) şöyle anlatır  :  "Bir gece Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı yatakta kaybetmiştim. Hanımlarından birinin yanına gitti zannettim. Aramaya başladım. Sonra geri döndüm. Rükû veya secdede idi  :  "Sübhâneke ve bi hamdike lâilahe illâ ente!" diyordu. Ben  :  "Annem bâbam sana kurban olsun. Ben neyin peşindeyim, sen neyin peşindesin!" dedim."

2- Âişe vâlidemizin, kıskançlığın sevkiyle Hz. Peygember (  aleyhissalâtu vesselâm)´i araması, onu secde eder bulmasına ve secde sırasında okuduğu duaları zabtedip rivâyet etmesine vesîle olur. Şüphesiz, secdede okunacak duaları Ashab biliyor idi. Ancak, bunların farklı şekiller aldığı ortaya çıkmış olmaktadır.

3- Sübbûh, Allah´ın, ilâha lâyık olmayan her türlü noksanlıklardan, şerîkten, benzerden münezzeh olması demektir. Kuddûs ise, Allah´ın, ilaha layık olmayan herşeyden temizlenmiş olduğunu ifade eder, mübârek mânasında olduğu da söylenmiştir. Bu kelimeler sebbûh ve kaddûs şeklinde de rivâyet edilmiştir. Fasih olanı subbûh ve kuddûs şekilleridir. Bunlar, bazı âlimlerce Allah´a ait isimlerdendir, sıfat diyen de olmuştur.

4- Hadiste geçen ruh nedir Âlimler çoğunluk itibariyle muradın Cebrâil olduğunu söylerler. Bazıları ise "büyük bir melektir" demiştir. Ruh için "İlâhî rahmet", "meleklerin dahi göremediği başka bir mahlûk" diyenler olmuştur. Kur´ân-ı Kerîm´de muhtelif âyetlerde Ruh´a temas edilir (  Nahl 2, İsrâ 85, Şuara 193, Gâfir 15, Meâric 4, Nebe 38, Kadr 4). Ruh için Cumhur, "Cebrâil´dir" demiştir. İhtilaflı meselelerde esas olan Cumhur´un görüşüdür.[93]

5- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kulluğun en güzel ifadesi olarak, günahları îtiraf edip, Allah´ın öfke, ceza gibi muâmelerinden Allah´ın rızasına ve affına sığınıyor. "Senden sana sığınıyorum" cümlesi ile ilgili olarak Hattâbî şu açıklamayı sunar  :  "Burada bir mânâ inceliği vardır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesellâm) Allah Teâla´nın öfkesinden yine O´nun rızasına, azâbından affına iltica etmiştir. Bunun mânası, O´na karşı yaptığı ubûdiyet ve senalarda vâki olan kusurlardan dolayı Allah´tan af dilemektir.

6- "Sana layık olduğun senâyı yapamam" ifâdesi, Allah´a karşı gerekli olan ubûdiyetin hakkını veremem demektir. Çünkü sena, Allahın üstün vasıflarını zikretmektir. İfâdenin kelimesi kelimesine tercümesi  :  "Senin senanı saymakla bitiremem, sen kendini nasıl sena etti isen sen öylesin" şeklinde olmalıdır. Allah Teâla Hazretleri´nin nimetleri, sıfatları o kadar çoktur ki, beşer kapasitesi onların tamamını idrâkten âcizdir, akıl Zât-ı İlâhî´nin yüceliğini ihâtadan nâkıstır. Resûlullah (  aleyhissalâtu veselâm), beşer idrâkinin, Allah hakkında, -en hâlis niyetle, en kâmil imanla dahî olsa- ortaya koyacağı her çeşit tavsîfatın, takdîratın O´nu açıklamaktan, bütün çıplaklığı ile hakikat-ı İlâhiye´yi ortaya koymaktan aciz ve nâkıs kalacağını böyle ifade buyurmuştur  :  "Ya Rabb! Biz beşerî idrakimizle seni kavramaktan, mümkün olanlar için yaratılan dilimizle İlahî şuunâtını ifadeye dökmekten âciziz, ancak imanımızla yüceliğini tasdîk ediyor, sen kendini nasıl sena etti isen öyle olduğunun kabul ediyoruz."

7- Hadiste açıklanması gereken bir ifâde  :  "Bu duayı okumakla Kur´ ân´a uyuyordu" diye tercüme ettiğimiz cümledir. Kelimesi kelimesine tercüme "Kur´ân´ı te´vîl ediyordu" şeklinde yapılmalıydı. İbnu Hacer bunu  :  "Kur´ân-ı Kerîm´in rükû ve sücudda yapılmasını emrettiği şeyi yapıyordu" diye açıklar. İlâveten der ki  :  "A´meş´in rivâyetinde açıklandığı üzere "Kur´ân" ile kastedilen şey, bir kısmıdır, o da zikredilen sûredir ve zikredilen zikirdir. İbnu´s-Seken´in rivâyetinde, bundan maksat فَسَبِّحْ بِحَمْدِرَبِّك "Rabbine hamd ile tesbîh et" (  Nasr 4) âyetidir. Böylece bu rivâyet, bu âyetteki iki ihtimalden birini tâyin etmiş olmaktadır. Zîra âyetteki "tesbîh et!" emrinden murad, hamd´in kendisi olma ihtimali var, zîra hamd´in tesbîh mânasını taşıması mevzubahistir. Zîra hamd, mahmûd fiilleri Allah´a nisbeti iktiza ettiği için tenzîh mânâsında tesbîhtir de... Durum bu olunca, "Tesbîh et!" emri ile kastedilen şeyin "hamdle mütelebbis (  karışık) olarak yapılacak tesbih" olma ihtimâli de var. Bu durumda tesbih ve hamd beraberce yapılmadıkça emre uyulmuş olmaz Âyetin zâhir mânâsı da budur."[94]

8-BÂZI HÜKÜMLER

* İbnu Dakîku´l-Îd der ki  :  "Bu rivâyet rükûda duanın, sücûdda tesbîhin mübah olduğuna delalet eder. Bu söylenene, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın  :  "Rükûda Rabb Teâlâ´yı tâzim edin, sücûdda da duaya gayret edin" hadisinde muhalefet yoktur. Zîra, sadedinde olduğumuz hadisin cevaza hamledilmesi mümkündür ve bu esastır. Sücudla ilgili emri de duayı çok yapmaya hamledebiliriz. Nitekim "gayret edin" ibâresi de bu çok yapma te´vilini te´yîd eden bir unsurdur."

Secdede duayı çok yapma üzerine hadisler gelmiştir. Bunlardan biri  :  اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَاكْثرُوا فِيهِ مِنَ الدُّعَاءِ

"Kulun Rabbine en yakın olduğu zaman secde hâlidir. Öyle ise secdede iken çok dua edin" hadisidir.

Secdede çok dua etme emri, her hâceti çokça talep metmeye teşviki de içine alır. Nitekim, daha önce de kaydedildiği üzere, bu ayakkabı bağına varıncaya kadar maddî ihtiyaçlarımızın da talebini ihtiva eder. Çok duaya, istenen bir şeyi tekrar tekrar taleb de dâhildir.

* Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ)´nin, secde etmekte olan Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ayağına değmesi, kadının teması ile abdestin bozulmayacağına Hanefîlerce delil kılınmıştır. Ancak diğer üç mezhebe göre kadının değmesi abdesti bozar.

* Secdede ayakları dikmek sünnettir.[95]



ـ4ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رسولُ اللّهِ #  :  إذَا رَكَعَ أحَدُكُمْ فَلْيَقُلْ ثََثَ مَرَّاتٍ  :  سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَظِيمِ، وَذلِكَ أدْنَاهُ، وَإذَا سَجَدَ فَلْيَقُلْ  :  سُبْحَانَ رَبِّىَ ا‘عْلَى ثَثاً، وَذلِكَ أدْنَاهُ[. أخرجه أبو داود والترمذى



4. (  1804)-İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Sizden biri rükû edince üç kere "Sübhâne rabbiyel azîm (  Büyük Rabbim (  her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu, en az miktardır. Secde yapınca da üç kere "Sübhâne Rabbiye´l a´lâ (  Ulu Rabbim (  her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu da en az miktardır." [Ebû Dâvud, Salât 154, (  886); Tirmizî, Salât 194, (  261).][96]



AÇIKLAMA  : 



Önceki hadisin açıklamasında belirttiğimiz üzere, rükû ve sücûdda okunacak duaların mâhiyeti rivâyetlerde farklı şekillerde gelmiştir. Sadedinde olduğumuz İbnu Mes´ud rivâyeti onlardan biridir. İbrahim Nehâî, Hasan Basrî, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf, Muhammed ve bir rivâyette Ahmed İbnu Hanbel bu rivâyeti esas alarak üçer sefer bu duaları okumayı sünnet addetmişlerdir.

Rivâyet üçten aşağı tutulmamasını tavsiye eder. Demek ki, üçten az olursa sünnete riâyet edilmemiş olacaktır. Fazla okumaya mâni yok. Ancak nihâî hududu hususunda bazı yorumlar vardır  :  Mâverdî  :  "Kemâli on bir veya dokuzdur, vasatı beştir, ancak bir kere ile iktifa etse yine de tesbih husule gelmiş olur" der. Tirmizî´nin İbnu´l-Mübârek ve İshâk İbnu Râhuye´den naklettiğine göre, imamın beş kere tesbih okuması müstehabdır. Şevkâni´nin kaydına, göre, tesbihlerin dokuzdan fazla kılınması halinde sehiv secdesi gerekeceği, üçten fazla okunduğu takdirde sayının çift değil, tek tutulması ile ilgili sarih bir delil yoktur.

Rükû ve secdelerde yapılacak zikrin hükmü ihtilaflıdır. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî´ye göre sünnettir, terkinde bir şey gerekmez, ancak kasden terkedilmesi mekruhtur. Ahmed İbnu Hanbel ve diğer bazı âlimlere göre vâcibtir, kasden terki namazı bozar, sehven terkinde secde-i sehiv gerekir. Zahirîlerden İbnu Hazm ise "farzdır" demiştir.[97]



ـ5ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا رَكَعَ قالَ  :  اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أسْلَمْتُ، وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ، أنْتَ رَبِّى خَشَعَ سَمْعِى، وَبَصَرِى، وَلَحْمِى، وَدَمِى، وَعِظَامِى للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ[. أخرجه النسائى.»الخُشُوعُ« الخضوع والذل .



5. (  1805)- Hz. Câbir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), rükû yaptığı zaman  :  "Allahümme leke reka´tu ve bike âmentü ve leke eslemtü ve aleyke tevekkeltü ente Rabbiye, haşaa sem´î ve basarî ve lahmî ve demî ve izâmî lillahi Rabbi´l-âlemin. (  Ey Allahım sana rükû yapıyorum, sana inandım, sana teslim oldum, sana tevekkül ettim. Sen Rabbimsin, kulağım, gözüm, etim, kanım ve kemiklerim Âlemlerin Rabbi olan Allah önünde haşyette, tezellüldedir." [Nesâî, İftitâh 104, (  2, 192). Bu rivâyet Müslim´de gelen uzun bir rivayetin bir parçasıdır (  Salâtu´l-Müsâfirîn) 201, (  771).][98]



ـ6ـ وعن ابن أبى أوفى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا رَفعَ ظَهْرَهُ مِنَ الرُّكُوعِ قَالَ  :  سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ، اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ مِلءَ السَّموَاتِ، وَمِلْءَ ا‘رْضِ، وَمِلْءَ مَا شِئْتَ منْ شَئٍ بَعْدُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



6. (  1806)- İbnu Ebî Evfâ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sırtını rükûdan kaldırdığı zaman  :  "Semiallâhu limen hamideh, Allahümme Rabbenâ leke´lhamdü mil´essemâvâti ve mil´el-arzi ve mil´e mâ şi´te min şey´in ba´du. (  Allah, kendisine hamd edeni işitir. Ey Allahım, ey Rabbimiz, semâlar dolusu, arz dolusu ve bunlardan başka istediğin her şey dolusu hamdler sana olsun" [Müslim, Salat 204, (  476); Ebû Dâvud, Salât 144, (  846).][99]



ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسول اللّهِ # يَقولُ بَيْنَ السَّجْدَتَيْنِ  :  اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى وَارْحَمْنِى وَاجْبُرْنِى وَاهْدِنِى وَارْزُقْنِى[. أخرجه أبو داود والترمذى، واللفظ له .



7. (  1807)- İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) iki secde arasında  :  "Allahümme´ğfir lî ve´rhamnî, ve´cbürnî, ve´hdinî ve´rzuknî. (  Allahım bana mağfiret et, merhamet et, beni zengin kıl, bana hidâyet ver, bana rızık ver) derdi". [Ebû Dâvud, Salât 145, (  850); Tirmizî, Salât 211, (  284); İbnu Mâce, Salât 23, (  898  ).][100]



AÇIKLAMA  : 



1- Son üç rivâyet, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın rükûdan doğrulurken olsun, iki secde arasındaki doğrulmada olsun muhtelif tesbihler okuduğunu göstermektedir.

2- Okunan duada geçen kelimeler ma´lum ise de şârihler şu açıklamayı sunarlar  :  "İstenen mağfiret insanlara karşı işlenen günahların affı ve ibâdetlerde yapılan kusurların bağışlanması içindir. İstenen rahmet, amelin karşılığı olan rahmet değil, Allah´ın lütfuna, keremine lâyık olan rahmettir veya "ibadetimi kabul etmek suretiyle rahmet kıl" demektir. Zenginlik talebinden maksad gönül zenginliği, dünya ve madde karşısında istiğna ve tokgözlülük talebidir. Rızk talebinden maksad temiz ve helâl rızık, ihtiyaçları karşılayacak rızıktır veya mânevî derecelerde veya uhrevî yüksek derecelerin kazanılmasında yardımdır.

3-Hadis, ayrıca, oturma sırasında iki secde arasında bu kelimelerle dua etmenin meşrû olduğuna delâlet eder.[101]



ـ8ـ وعن علىّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ النَّبىُّ # إذَا سَجَدَ قالَ  :  اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ وَصَوَّرَهُ، وَشَقَّ سَمْعَهُ، وَبَصَرَهُ تَبَارَكَ اللّهُ أحْسَنُ الخَالِقِينَ، ثُمَّ يَكُونُ آخِرُ مَا يَقُولُ بَيْنَ التَّشَهُّدِ وَالتَّسْلِيمِ  :  اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِى مَا قَدَّمْتُ،

وَمَا أخَّرْتُ، وَمَا أسْرَرْتُ، وَمَا أعْلَنْتُ، وَمَا أسْرَفْتُ، وَمَا أنْتَ أعْلَمُ بِهِ مِنِّى، أنْتَ المُقَدِّمُ، وَأنْتَ المُؤَخِّرُ َ إلَهَ إَّ أنْتَ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



8. (  1808  )- Hz. Ali (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) secde ettiği vakit şöyle dua okurdu  :  "Allahım sana secde ettim, sana inandım, sana teslim oldum. Yüzüm de, kendisini yaratıp şekillendiren, ona kulak, göz takan yaratanına secde etmiştir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir" (  Hacc 14).

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın teşehhüdle selam arasında okuduğu en son duası  :  "Allahümmağfir lî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü ve mâ esrertü ve mâ a´lentü ve mâ esreftü ve mâ ente a´lemu bihî minnî ente´lmukaddim ve ente´lmuahhir. Lâ ilâhe illâ ente. (  Allahım, geçmiş ömrümde yaptıklarımı, gelecekte yapacaklarımı, gizli işlediklerimi, alenî yaptıklarımı, israflarımı, benim bilmediğim fakat senin bildiğin kusurlarımı affet. İlerleten sen, gerileten de sensin, senden başka ilah yoktur)". [Müslim, Salâtul-Müsâfirîn 201, (  771), Tirmizî, Daavât 32, (  3417, 3418, 3419); Ebû Dâvud, Salât 121, (  760); Nesâî, İftitâh 17, (  2, 130).][102]



ـ9ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ لرسول اللّهِ #  :  عَلِّمْنِى دُعَاءً أدْعُو بِهِ في صََتِى، قالَ  :  قُلِ اللَّهُمَّ إنِّى ظَلَمْتُ نَفْسِى ظُلْماً كَثيراً، وََ يَغفِرُ الذُّنُوبَ إَّ أنْتَ فَاغْفِرْ لِى مَغْفِرَةً مَنْ عِنْدَكَ وَارْحَمْنِى إنَّكَ أنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود .



9. (  1809)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a, Hz. Ebû Bekir (  radıyallâhu anh) gelerek  : 

"Bana namazda okuyacağım bir dua öğret" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona şu duayı okumasını söyledi  : 

"Allahümme innî zalemtü nefsî zulmen kesîran ve lâ yağfiru´zzünûbe illâ ente fa´ğfir lî mağfireten min indike verhamnî inneke ente´lğafûru´rrahîm. (  Allahım ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretle bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin". [Buhârî, Sıfâtu´s-Salât 149, Daavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 48, (  2705); Tirmizî, Daavât 98, (  3521); Nesâî, Sehiv 58, (  3, 53).][103]



AÇIKLAMA  : 



1- Kaydettiğimiz bu son rivâyetler namazda, selamdan önce okunması sünnet olan duaları göstermektedir. Bu dualarda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) nefsine zulmettiğini ifâde edip af ve mağfiret dilemekte, gizli-açık, evvel-âhir işledikleri günahlardan söz etmekte, Allah´ tan rahmet taleb etmektedir. Bazı âlimler, sûre-i Fetih´in baş kısmında ifâde edildiği üzere, geçmişgelecek bütün günahlar Cenâb-ı Hakk´ın affına mazhar olduğu halde Resûlullah´ın böyle dua etmesini müşkilâtlı bulmuşlar. Ancak bu itiraza birkaç açıdan cevap verilmiştir  : 

1) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ümmetine duayı öğretmek maksadıyla böyle hareket etmiştir.

2) Bu duadan murad, ümmeti için talepte bulunmaktır, böylece mâna şöyle olur "Yâ Rabbi ümmetim için senden mağfiret diliyorum..."

3) Tevâzu yolundan gidip, kulluk izhar etmek, Allah´tan korkuyu benimseyip, tâzimini ifâde etmek, O´na olan fakrını göstermek, rızasını arzu ederek emrine itaat etmek istemiştir. Duasına icabet edilmiş olmasına rağmen talebi tekrar etmekten vazgeçmiyor, çünkü bu davranış sevap hâsıl etmekte, mânevî ve uhrevî dereceleri yükseltmektedir.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın dua hususunda verdiği bu şahsî örnek, ümmeti böyle davranmaya, duada ısrara teşvik eder. Zîra Efendimiz, mazhar olduğu kesin mağfirete rağmen tazarru, dua ve niyazı terketmezse, bu hususta kesin bir garantisi olmayan insan daha çok dua ve tazarru etmek zorundadır.

2- Hz. Ebû Bekir´e öğrettiği duadan hareketle şu da söylenmiştir  :  "Bir insan sıddîkiyet gibi ne kadar yüce bir mertebede de olsa kusurdan mücerred olamaz".

3-"Şanına layık bir mağfiretle bağışla" diye tercüme ettiğimiz ifade; indindeki mağfiretle diye, aslına kelime yönünden daha uygun bir tercümeye de kavuşturulabilir. Tîbî, buradaki mağfiret kelimesinin nekre oluşunu "künhü idrak edilmeyen büyük bir gufran (  bağışlama) talebi" olarak açıklar. Allah´ın indinden olma vasfının da buradaki büyüklük arzusunun bir başka ifâdesi olduğunu belirtir ve  :  "Çünkü Allah´ın indinden olan şeyi vasfetmek mümkün olmaz" der. İbnu Dakîku´l-Îd iki ihtimalin üzerinde durur  :  "Biri, mezkûr tevhide bir işârettir, sanki şöyle denmiş olmaktadır  :  "Allahım, bunu ancak sen yaparsın, öyleyse onu benim için yap!" Diğerine gelince -ki bu ihtimal daha muvafıktır- bu, kulun güzel veya başka bir amel sebebiyle hiçbir sûrette liyakat kazanmaksızın sırf mahz-ı lütuf olacak bir mağfiretin talebine işarettir". Bâzı âlimler, bu ikinci te´vîli tercih ederek mânayı şöyle ifade etmişlerdir  :  "Allahım, ben amelimle lâyık olmasam da sen bana, (  şanına yakışan) bir fazlınla mağfiret eyle".

4-Âlimlerden cevâmiu´lkelîm ihtiva eden matlub duaları sormak müstehabtır. Ancak duanın, namazın neresinde yapılacağı hadiste tasrih edilmemiştir. Cumhur, bazı karînelerden hareketle, yerinin son oturmada (  ka´de-i âhire´de), selam vermezden önce olduğunu söylemiştir. Hemen kaydedelim ki sücûd ve teşehhüdde olacağını söyleyen de olmuştur.[104]



TEŞEHHÜDDEN SONRA OKUNACAK DUÂ


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسول اللّه # يَقُولُ بَعْدَ التَّشَهُّدِ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنّمَ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ المَحْيَا وَالمَمَاتِ[. أخرجه أبو داود .



1. (  1810)- İbnu Abbâs (  radiyallahu anhümâ) hazretleri anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) teşehhüdden sonra şunu okurdu  :  "Allahümme innî eûzu bike min azâbi cehennem ve eûzu bike min azâbi´lkabri ve eûzu bike min fitneti´d-Deccâl ve eûzu bike min fitneti´lmahyâ ve´lmemât. (  Allahım, ben cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım. Deccal fitnesinden de sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden de sana sığınırım)". [Ebû Dâvud, Salât 184, (  984).][105]



AÇIKLAMA  : 



1-Buradaki teşehhüd´den maksadın son teşehhüd olduğu hadisin bâzı vecihlerinde belirtilmiştir.

2-Zahirîler, "teşehhüd" tâbirini mutlak zikreden rivayetleri esas alarak, hadiste zikredilen dört şeyden istiâze etmeyi her iki teşehhüdde de vâcib addetmişlerdir. Halbuki mutlak´ın mukayyede hamledilmesi umûmî bir kâidedir.

3-Bâzı rivâyetlerde " ...فَلْيَتَعَوَّذْ. .. " Yani  :  "Biriniz son teşehhüdden çıkınca şu dört şeyden istiâze etsin..." şeklindeki emre dayanarak, Zahirîler bu duanın okunmasını "vacib" eddetmişlerdir. Zahirî olmayanlardan da böyle hükmedenler olmuştur. Tâvus İbnu Keysân, bu duayı okumadan selâm veren oğluna namazı iâde ettirir. Cumhur, nedbe hükmetmiştir  :  "Dileyen okur" der.

4- Hadis, kabir azabından istiâzeye yer vermekle kabir azabının varlığını haber vermekte ve dolayısıyla bunu inkâr eden Mûtezile takımını tekzib etmiş olmaktadır. Aslında kabir azabı sadece bu hadisle sübut bulmaz, mânevî tevâtür derecesini bulan çok sayıda rivâyet mevcuttur.

5- Mahya (  hayat) fitnesinden maksad -İbnu Dakîku´l-Îd´e göre- kişiye hayatı boyu ârız olan dünyevî fitneler, imtihanlardır  :  Madde, şehvet, cehalet gibi sebeplere dayanan imtihanlar. Bunların en ciddi olanı ölüm anındaki imtihandır, zîra insanın hayatını, iman veya küfür üzerine mühürleyecektir.

6-Memat (  ölüm) fitnesinden muradın ölüm anındaki fitne olabileceği belirtilmiştir. Her ne kadar bu, hayat içerisinde cereyan ediyor ise de ölüme yakınlığı sebebiyle buna nisbeti uygun görülmüştür. Üstelik ehemmiyetli bir fitne olması haysiyetiyle ayrıca dikkat çekilmesi normal olmaktadır. Mamafih bununla kabir fitnesinin murad edilmiş olabileceği âlimlerce belirtilmiştir. Şurası muhakkak ki, ölenlerin kabirlerinde fitneye uğrayacakları kesindir, pek çok hadis bunu ifade etmiştir. Hemen ifade edelim  :  Ölüm fitnesi ile kabirdeki fitnenin kastedildiğini söyleyince fitne kelimesini "azab" mânasında anlamamız gerekir. Fitne âyet ve hadislerde, azab, imtihan, yakmak, saptırmak, kötülük yapmak, belaya uğratmak, delilik, şirk, tefrika, kargaşa, iman zayıflığı -küfür, isyan- muhalefet gibi değişik mânalarda kullanılmıştır.

"Mahya fitnesi"nden murad sabırsızlığa mübtela olmaktır, memat fitnesinden murad da kabirde Münker-Nekir´in soruları karşısında şaşırmak, cevap verememektir" diyen de olmuştur.

7-Deccâl, ahirzamanda çıkıp, ümmet içerisinde maddî ve bilhassa mânevî pek büyük tahribatlar yapacak bir şahıstır... Bu mevzuya 5011-5015 numaralı hadislerde yer vereceğimiz için, burada açıklamaya girmiyoruz. Ancak şunu belirtelim ki, Deccal fitnesini günde beş vakit istiaze edilecek şekilde namaza dâhil edilmesi, bu meselenin ehemmiyetini ifade eder. Nitekim, rivâyetler Ashab devrinde, Deccal bilgisinin temel eğitim müfredatına dâhil edilerek ilkokul yaşındaki çocuklara mahalle mekteplerinde öğretildiğini göstermektedir.[106]



SELÂMDAN SONRA OKUNACAK DUA


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]سَمِعْتُ رسول اللّهِ # لَيْلَةً حِينَ فَرَغَ مِنْ صََتِهِ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنى أسْألُكَ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِكَ تَهْدِى بِهَا قَلْبِى، وَتَجْمَعُ بِهَا أمْرِى، وَتَلُمُّ بِهَا شَعَثِى، وَتَرُدُّ بِهَا غَائِبى، وَتَرْفَعُ بِهَا شَاهِدِى، وَتُزَكِّى بِهَا عَمَلِى وَتُلْهِمُنِى بِهَا رُشْدِى، وَتَرُدُّ بِهَا أُلفَتِى، وَتَعْصِمُنِى بِهَا مِنْ كُلِّ سُوءٍ، اللَّهُمَّ أعْطِنِى إيماناً وَيَقِيناً لَيْسَ بَعْدَهُ كُفرٌ، وَرَحْمَةً أنَالُ بِهَا شَرَفَ كَرَامَتِكَ في الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ، اللَّهُمَّ إنِى أسألُكَ الْفَوْزَ في القَضَاءِ، وَنُزُلَ الشّهَدَاءِ، وَعَيْشَ السُّعَدَاءِ، وَالنَّصْرَ عَلى ا‘عْدَاءِ، اللَّهُمَّ إنِّى أُنْزِلُ بِكَ حَاجَتِى، وَإنْ قَصُرَ رَأيِى، وَضَعُفَ عَمَلِى، وَافْتَقَرْتُ إلى رَحْمَتِكَ، فَأسْألُكَ يَا قَاضِىَ ا‘مُورِ، وَيَا شَافِىَ الصُّدُورِ كَمَا تُجِيرُ بَيْنَ البُحُورِ أنْ تُجِيرَنِى مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ، وَمِنْ دَعْوَةِ الثُّبُورِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْقُبُورِ. اللَّهُمَّ مَا قَصُرَ عَنْهُ رَأيِى وَلَمْ تَبْلُغْهُ مَسْألَتِى، وَلَمْ تَبْلُغْهُ نِيَّتِى مِنْ خَيْرٍ وَعَدْتَهُ أحَداً مِنْ خَلْقِكَ، أوْ خَيْرٍ أنْتَ مُعْطِيهِ أحَداً مِنْ عِبَادِكَ، فَإنِّى رَاغِبٌ إلَيْكَ فِيهِ وَأسْألُكَهُ بِرَحْمَتِكَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ. اللَّهُمَّ يَاذَا الحَبْلِ الشَّدِيدِ، وَا‘مْرِ الرَّشِيدِ، أسْألُكَ ا‘مْنَ يَوْمَ الْوَعِيدِ، وَالجَنَّةَ يَومَ الخُلُودِ مَعَ المُقَرَّبِبنَ الشهُودِ، الرُّكَّعِ السُّجُودِ، المُوفِينَ بِالْعُهُودِ، إنَّكَ رَحِيمٌ وَدُودٌ، وَإنَّكَ تَفْعَلُ مَا تُرِيدُ. اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا هَادِينَ مُهْتَدِينَ غَيْرَ ضَالِّينَ وََ مُضِلّينَ، سِلْماً ‘وْلِيَائِكَ، حَرْباً ‘عْدَائِكَ، نُحِبُّ بِحُبِّكَ مَنْ أحَبَّكَ، وَنُعَادِى بِعَدَاوَتِكَ مَنْ خَالَفَكَ. اللَّهُمَّ هذَا الدُّعَاءُ وَعَلَيْكَ ا“جَابَةُ، وَهذَا الجُهْدُ وَعَلَيْكَ التُّكَْنُ. اللَّهُمَّ اجْعَلْ لِى نُوراً في قَلْبِى، ونُوراً في قَبْرِى، وَنُوراً مِنْ بَيْنِ يَدَىَّ، وَنُوراً مِنْ خَلْفِى، وَنُوراً عَنْ يَمِينِى، وَنُوراً عَنْ شِمَالِى، وَنُوراً مِنْ فَوْقِى، وَنُوراً مِنْ تَحْتِى، وَنُوراً في سَمْعِى، وَنُوراً في بَصَرِى، وَنُوراً في شَعَرِى، وَنُوراً في بَشَرِى، وَنُوراً في لَحْمِى، وَنُوراً في دَمِى، وَنُوراً في مُخِّى، وَنُوراً في عِظَامِى .

اللَّهُمَّ أعْظِمْ لِى نُوراً، وَأعْطِنِى نُوراً، وَاجْعَلْ لِى نُوراً، سُبْحَانَ الَّذِى تَعَطّفَ العِزَّ وَقَالَ بِه، سُبْحَانَ الَّذِى لَبِسَ المَجْدَ وَتَكَرَّمَ بِهِ، سُبْحَانَ الَّذِى َ يَنْبَغِى التَّسْبِيحُ إَّ لَهُ. سُبْحَانَ ذِى الْفَضْلِ وَالنِّعَمِ. سُبْحَانَ ذِى المَجْدِ وَالْكَرَمِ. سُبْحَانَ ذِى الجََلِ وَا“كْرَامِ[. أخرجه الترمذى.»تَلُمَّ بِهَا شَعَثِى« أى تَجمع بها متفرق أمرى، »وَتُزَكِّى« تطهر، »تُجِيرُ بَيْنَ الْبُحُورِ« أى تمنع أحدها من اختط باŒخر. »الحَبْلُ« السبب، أو القرآن، أو الدين »السِّلْمُ« المسالم المصالح، »وَالحَرْبُ« ضده تسميته بالمصدر. »الجُهْدُ« بفتح الجيم المشقة وبضمها الطاقة والقدرة، والمراد »بالنُّورِ« المسئول في جميع ما تقدم  :  ضياء الحق وبيانه. »تَعَطَّفَ الْعِزّ« أى تردى به على سبيل التمثيل، ومعناه اختصاص بالعزّ، واتصاف به، ومعنى »وقَال بِهِ« أى حكم ف يردّ حكمه .



1. (  1811)- İbnu Abbas (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın geceleyin namazdan çıkınca şu duayı okuduğunu işittim  :  "Allahım! Senden, katından vereceğin öyle bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidâyet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip, içime kâmil iman, dışıma amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs verir, rızana uygun istikâmeti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lutfeder, beni her çeşit kötülüklerden korursun.

Allahım, bana öyle bir iman, öyle bir yakîn ver ki, artık bir daha küfür (  ihtimali) kalmasın. Öyle bir rahmet ver ki, onunla, dünya ve ahirette senin nazarında kıymetli olan bir mertebeye ulaşayım.

Allahım! Hakkımızda vereceğin hükümde lütfunla kurtuluş istiyorum, (  kurbuna mazhar olan) şühedâya has makamları niyaz ediyorum, bahtiyar kulların yaşayışını diliyorum, düşmanlara karşı yardım taleb ediyorum!

Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (  dünyevî ve uhrevî) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (  karşılanmasını senden taleb ediyorum). Rahmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (  İhtiyacım ve fakrım sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kılan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabından korumanı diliyorum.

Allahım! Kullarından herhangi birine verdiğin bir hayır veya mahlukatından birine vaadettiğin bir lütuf var da buna idrakim yetişmemiş, niyetim ulaşamamış ve bu sebeple de istediklerimin dışında kalmış ise ey âlemlerin Rabbi, onun husûlü için de sana yakarıyor, bana onu da vermeni rahmetin hakkında senden istiyorum.

Ey Allahım! Ey (  Kur´ân gibi, din gibi) kuvvetli ipin, (  şeriat gibi) doğru yolun sâhibi! Kâfirler için cehennem vaadettiğin kıyamet gününde, senden cehenneme karşı emniyet, arkadan başlayacak ebediyet gününde de huzur-ı kibriyana ulaşmış mukarrebîn meleklerle, (  dünyada iken çok) rükû ve secde yapanlar ve ahidlerini îfa edenlerle birlikte cennet istiyorum. Sen sınırsız rahmet sahibisin, sen (  seni dost edinenlere) hadsiz sevgi sahibisin, sen dilediğini yaparsın. (  Dilek sahipleri ne kadar çok, ne kadar büyük şeyler isteseler hepsini yerine getirirsin.)

Allahım! Bizi, sapıtmayıp, saptırmayan hidâyete ermiş hidâyet rehberleri kıl. Dostlarına sulh (  vesilesi), düşmanlarına da düşman kıl. Seni seveni (  sana olan) sevgimiz sebebiyle seviyoruz. Sana muhâlefet edene, senin ona olan adâvetin sebebiyle adâvet (  düşmanlık) ediyoruz.

Allahım! Bu bizim duamızdır. Bunu fazlınla kabul etmek sana kalmıştır. Bu, bizim gayretimizdir, dayanağımız sensin.

Allahım! Kalbime bir nur, kabrime bir nur ver; önüme bir nur, arkama bir nur ver; sağıma bir nur, soluma bir nur ver; üstüme bir nur, altıma bir nur ver; kulağıma bir nur, gözüme bir nur ver; saçıma bir nur, derime bir nur ver; etime bir nur, kanıma bir nur ver; kemiklerime bir nur koy!

Allahım nurumu büyüt, (  söylediklerimin hepsine bedel olacak) bir nur ver, (  söylenmiyenleri de kuşatacak) bir nur daha ver!

İzzeti bürünmüş, onu kendine alem yapmış olan Zât münezzehtir. Büyüklüğü bürünmüş ve bu sebeple kullarına ikramı bol yapmış olan Zât münezzehtir. Tesbih ve takdîs sadece kendine layık olan Zât münezzehtir. Fazl ve nimetler sâhibi Zât münezzehtir. Azamet ve kerem sahibi Zât münezzehtir. Celâl ve ikrâm sâhibi Zât münezzehtir." [Tirmizî, Daavât 30, (  3415).][107]



AÇIKLAMA  : 



1-Bu hadis, burada kaydedilen uzun şekli ile başka bir tarikten gelmemiştir. Ancak, hadiste geçen muhtelif kısımlar çoğunluk itibariyle ayrı ayrı hadisler halinde rivâyet edilmiştir.

2-Hadiste açıklanması gereken bir kaç nokta var  : 

* Altı cihete ve vücudun her uzvuna konulması istenen nur nedir Burada hakikat mi kastedilmiştir, mecaz mı

Kurtubî der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´n taleb ettiği bu nurları zahirine hamletmek mümkündür. Bu durumda Efendimiz, Allah´tan azalarından herbirine, kıyamet gününün karanlığında -kendine ve kendine tabi olacaklara veya Allah´ın dilediği kimselere aydınlık sağlayacak olan- bir nur vermesini taleb etmiş olmaktadır". Ancak Kurtubî  :  "Evlâ olan ihtimal, buradaki nur´la ilmin kastedilmiş olmasıdır, tıkpkı âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk´ın (  meâlen)  :  "Allah kimin gönlünü İslâma açmışsa, o, Rabbi katında bir nur üzre olmaz mı ..." (  Zümer 22), veya  :  "Ölü iken kalbini diriltip insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkmayan kimsenin durumu gibi midir " (  En´am 122) buyurduğu gibi". Kurtubî şöyle bir sonuca varır  :  "Bunun mânası hususunda söylenebilecek gerçek şudur  :  "Nur, kendisine nisbet edilen şeyi aydınlatıp ortaya çıkaran bir vâsıtadır. Öyle ise nisbet edildiği şeye göre farklı şekillerde yorumu gerekir. Sözgelimi kulağın nuru mesmuâtı (  işitilen şeyleri) ortaya çıkarır. Gözün nuru, görülecek şeyleri açar, kalbin nuru bilinen şeyleri (  malumât) açar, vücut organlarının nuru, kendilerine terettüp eden taatleri ortaya kor".

Tîbî ise şunları söyler  :  "Her bir uzuv için teker teker nur taleb etmenin mânası tâat ve ma´rifet nurlarıyla zinetlenmek, bunların dışında kalan şeylerden temizlenmektir. Zîra şeytan insanı altı cihetten vesveselerle sarar. Sanki bundan kurtuluş, bu altı cihete hâkim olacak nurlarla mümkündür". Tîbî sözünü şöyle neticeye bağlar  :  "Bütün bu işler, hidayete, beyana ve hakkın ziyâsına râcidir. Bu hususa şu âyet-i kerime işâret eder  :  "Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur" (  Nur 35).[108]



ـ2ـ وعن ثوبان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ رسول اللّه # إذَا سَلّمَ يَسْتَغْفِرُ ثََثاً ويَقُولُ  :  اللَّهُمَّ أنْتَ السََّمُ، وَمِنْكَ السََّمُ، تَبَارَكْتَ وَتَعالَيْتَ يَا ذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .



2. (  1812)- Hz. Sevbân (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) selam verip (  namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup  :  "Allahümme ente´sselâm ve minke´sselâm tebârekte ve teâleyte yâ ze´lcelâli ve´l-ikrâm. (  Allahım sen selamsın. Selamet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi." [Müslim, Mesâcid 135, (  591); Tirmizî, Salât 224, (  300); Ebû Dâvud, Salât 360 (  1513); Nesâî, Sehv 80, (  3, 68  ).][109]



AÇIKLAMA  : 



1-Müslim´in rivâyetinin devamında şu ziyâde yer alır  :  Velîd der ki  :  "Evzâî´ye, sordum, hadiste zikredilen istiğfar nasıl olur " Bana  :  "Estağfirullah estağfirullah dersin" diye cevap verdi".

2-Selâm, Allah´ın isimlerindendir. Hadiste  :  "Allahım sen, mahlûkata has her çeşit kusurlardan, noksanlıklardan selâmettesin, uzaksın" demektir. "Selâmet de sendendir" sözü de, "İnsanlara selâmeti sen verirsin, dilersen sen alırsın, selâmetin varlığı da yokluğu da sendendir" mânasını ifâde eder.

Tebârekte, mübârek oldun, münezzeh oldun mânalarına gelir. Bu tâbirin aslı bereket´tir. Bereket ise kesret, çokluk ve nemâ (  artma) mânasına gelir. "Celâl ve kemâl sıfatlarının çokluğu sebebiyle, noksan sıfatlardan uzaksın, büyüksün..." gibi mânalarla te´vil edilebilir.

Hülâsa, selam verdikten sonra okunan bu zikr, hürmet makamında sena ve tenzih maksadıyla söylenmektedir.[110]



ـ3ـ وعن كعب بن عجرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أنَّ النَّبىَّ # قالَ  :  مُعَقِّبَاتٌ َ يَخِيبُ قَائِلُهُنَّ، أوْ فَاعِلُهُنَّ دُبُرَ كُلِّ صََةٍ، ثََثٌ وَثََثُونَ تَسْبِيحَةً، وَثََثٌ وَثََثُونَ تَحْمِيدَةً، وَأرْبَعٌ وَثََثُونَ تَكْبِيرَةً[. أخرجه مسلم والترمذى والنسائى.وفي رواية للنسائى عن زيد بن ثابت رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]فَلَمَّا أُمِرُوا بِذلِكَ رَأى رَجُلٌ مِنَ ا‘نْصَارِ في مَنَامِهِ أنَّ رَجًُ يَقُولُ اجْعَلُوهَا خَمْساً وَعِشْرِينَ، وَاجْعَلُوا فِيهَا التَّهْلِيلَ، فَلَمَّا أصْبَحَ ذَكَرَ ذلِكَ لِرَسُولِ اللّهِ # فَقَالَ  :  اجْعَلُوهَا كَذَلِكَ[. سمى التسبيحات »مُعَقِّبَاتٍ« ‘نهَا تعود مرة بعد مرة، وكل من عمل عم ثم عاد إليه فقد عقب .



3. (  1813)- Ka´b İbnu Ucre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) duyurdular ki  :  "Namazın takipçileri (  muakkıbât) var. Onları her namazın peşinden söyleyenler -veya yapanlar- (  cennet ve mükâfaat hususunda) hüsrâna uğramazlar. Bunlar otuz üç adet tesbih, otuz üç adet tahmid, otuzdört adet tekbir´dir". [Müslim, Mesâcid 144, (  596); Tirmizî Daavât 25, (  3409); Nesâî, 91, (  3, 75).]

Nesâî´nin Zeyd İbnu Sâbit (  radıyallâhu anh)´ten yaptığı bir rivâyette şöyle denmektedir  :  "Bu emredildiği zaman Ensâr´dan bir adam rüyasında görür ki bir kimse  :  "Bunu yirmi beş yapın, tehlîli de ilâve edin" demektedir. Sabah olunca bunu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a anlattı. Efendimiz  :  "Söylendiği şekilde yapın!" buyurdu".[111]



AÇIKLAMA  : 



1-Hadiste geçen "muakkıbât" lügat olarak takipçiler demektir. Bundan murâd tesbihât´dır. Tesbihler birbirini peşpeşe takip ettikleri için böyle tesmiye edilmiştir. Namazı takiben okunduğu için de bu ismi almış olabileceği söylenmiştir. Aliyyü´l-Kârî başka ihtimaller de kaydeder.

2-Hadiste zikri geçen "tesbih"ten maksad sübhânallah kelimesidir, "tahmid"le elhamdülillah, "tekbir"le de Allahu ekber kelimesi kastedilmiştir.

3- İbnu Hacer, bu üç kelime ile ilgili muhtelif rivâyetler geldiğini belirttikten sonra meselâ sübhânallah kelimesinin bazılarında 33, bazılarında 25, bazılarında 11, bazılarında 10, bazılarında 3, bazılarında 1, 70 ve 100 kere tekrarı tavsiye edildiğini; keza elhamdülillah kelimesinin de tekrar edileceği miktarla ilgili olarak 33, 25, 11, 10, 100 rakamlarının geldiğini; Lâilahe illallah kelimesiyle ilgili olarak da 10, 25, 100 rakamlarının geldiğini belirtir.

Zeynüddin el-Irâkî  :  "Bunların hepsi güzeldir, bu miktarların artması Allah´ı daha da memnun eder" der.

Begavî, bu farklı rivayetleri şöyle bir te´ville cem´etmeye çalışır  :  "Muhtemelen bu rivâyetler müteaddit zamanlarda vârid olmuştur ve kişi içinde bulunduğu ahvâle göre, bu rakamlardan birini seçerek o miktarda tekrarda muhayyer bırakılmıştır".

Âlimler umumiyetle bu tesbihâttan her birinin otuz üçer defa yapılmasının efdal olduğunu söylerler. Tekbirden sonra Lailahe illallahu vahdehu lâ şerîke leh... denir ki bununla yüz tamamlanır.

Şunu da belirtelim ki, âlimler, hadiste gelen rakamlara riayet etmeli, ne eksik ne de fazla yapmamalı, aksi takdirde vaadedilen sevap aynen elde edilemez, biz göremesek de anlayamasak da bu miktarlarda bir kısımı hikmetler vardır, demişlerdir. Bâzı âlimler, ziyâde ve noksan kasden yapılırsa sevap hâsıl olmaz derken, diğer bazıları ziyâdenin sevabı gidermeyeceğini söylemiştir.

Bazı rivayetler, tesbihatı Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in parmaklarııyla yaptığını haber verir. Hattâ Efendimiz´in  :  "Parmaklarla sayın, zîra onlar sorulacaklar ve konuşturulacaklar" dediği rivayetlerde gelmiştir. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh), bin düğüm ihtiva eden bir sicimi olduğunu, onunla saydığını ve her gece bir devir tesbih yapmadan uyumadığını söylemiştir. Onun sayma işinde çekirdekleri kullandığı da rivayet edilmiştir. Tesbihâtı saymada, Ashâb´ın ve Ümmühâtu´lmü´minîn´in çakıl ve çekirdekleri kullandıklarına dâir pekçok rivayet gelmiştir. Bu durumu Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) görmüş ve takrir buyurmuştur. Bazı âlimler parmakla saymanın tesbih vs. vasıtasıyla saymaktan efdal olacağını söylemiş ise de, esas olan, hata yapmaktan emin olmaktır, hangi şekilde hatayı bertaraf edebilecekse o tercih edilmelidir (  Aliyyu´l-Kârî).[112]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسول اللّه #  :  مَنْ سَبَّحَ اللّهَ دُبُرَ صََةِ الْغَدَاةِ مِائَةَ تَسْبِيحَةٍ، وَهَلَّلَ مِائَةَ تَهْلِيلَةٍ، غُفِرَتْ لَهُ ذُنُوبُهُ وَلَوْ كَانَتْ مِثْلَ زَبَدِ الْبَحْرِ[. أخرجه النسائى.



4. (  1814)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim sabah namazının arkasından yüz kere tesbihde ve yüz kere tehlilde bulunursa, deniz köpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir". [Nesâî, Sehv 95, (  3, 79).][113]



ـ5ـ وعن عقبة بن عامر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أَمَرنِى رسولُ اللّه # أنْ أقَرأَ الْمُعَوِّذَاتِ دُبُرَ كُلِّ صََةٍ[. أخرجه أبو داود والنسائى .



5. (  1815)- Ukbe İbnu Âmir (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) her namazın arkasından muavvizâtı okumamı emretti." [Ebû Dâvud, Salât 361, (  1523); Nesâî, Sehv (  79, (  3, 68  ).][114]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste geçen Muavvizât tâbiri üzerinde iki ihtimal ileri sürülmüştür  : 

* Ya, cem´in ekalli ikidir ve bu durumda muavvizeteyn diye bilinen Felak ve Nâs sûreleri kastedilmiştir.

* Ya da Felak ve Nas sûrelerine İhlâs, Kâfirûn sûreleri de dahil edilmiştir. Zîra bu sûrelerde şirkten uzaklaşma ve Allah´a iltica vardır, binaenaleyh Muavvizeteyn´le mahiyetce yakındırlar, zîra bu hal bir nevi istiâze mânası taşır (  Aliyyu´l-Kârî).[115]



ÜÇÜNCÜ FASIL

TEHECCÜD NAMAZI ESNASINDA DUÂ


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا قَامَ مِنَ اللّيْلِ يتَهَجَّدُ قالَ  :  اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ أنْتَ قَيِّمُ السَّموَاتِ وَا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ نُورُ السَّموَاتِ وَا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ مَالِكُ السَّموَاتِ وا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ الحَقُّ، وَوَعْدُكَ الحَقُّ، وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ، وَقَوْلُكَ حَقٌّ، وَالْجَنَّةُ حَقٌّ، وَالنَّارُ حَقٌّ وَالنَّبِيُّونَ حَقٌّ، وَمُحَمَّدٌ # حَقٌّ، وَالسَّاعَةُ حَقٌّ. اللَّهُمَّ لَكَ أسْلَمْتُ، وَبِكَ أمَنْتُ، وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ، وَإلَيْكَ أنَبْتُ، وَبِكَ خَاصَمْتُ، وَإلَيْكَ حَاكَمْتُ، فَاغْفِرْ لِى مَا قَدَّمْتُ، وَمَا أخَّرْتُ، وَمَا أسْرَرْتُ، وَمَا أعْلَنْتُ، وَمَا أنْتَ أعْلَمُ بِهِ مِنِّى، أنْتَ المُقَدِّمُ، وَأنْتَ المُؤَخِّرُ َ إلَهَ إَّ أنْتَ[. أخرجه الستة، وهذا لفظ الشيخين .



1. (  1816)- Hz. İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) teheccüt namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu  :  "Allahım, Rabbimiz! Hamdler sanadır. Sen arz ve semâvatın ve onlarda bulunanların kayyumu ve ayakta tutanısın, hamdler yalnızca senin içindir. Sen semâvat ve arzın ve onlarda bulunanların nûrusun, hamdler yalnızca sanadır. Sen haksın, va´din de haktır. Sana kavuşmak haktır, sözün haktır. Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler haktır, Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm) de haktır. Kıyamet de haktır.

Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (  bürhanın) ile dâvâ açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, alenî yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur". [Buhârî, Teheccüt 1, Daavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu´l-Müsâfirin 199, (  769); Muvatta, Kur´ân 34, (  1, 215, 216); Tirmizî, Daavât 29, (  3414); Ebû Dâvud, Salât 121, (  771); Nesâî, Kıyâmu´l-Leyl 9, (  3, 209, 210).][116]



AÇIKLAMA  : 



1-Teheccüd, lügat olarak gece uyanık kalmak demektir. Nihâye´de, bu kelimenin ezdâd´dan olduğu ve dolayısiyle geceleyin uyumak mânasına da geldiği belirtilir. Burada gece namazı mânasında kullanılmıştır. Çünkü, gerek Kur´ân-ı Kerim ve gerekse hadisler sıkça gece namazına teşvik ederler. Teheccüd Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında mühim bir yer işgal eder. Meseleye 3004-3017 numaralı hadislerde genişçe temas edilecektir.

2-"Önden gönderdiğim" sözünden "şu ana kadar işlediğim" mânası anlaşıldığı gibi "hayatta iken işlediklerim" mânası da anlaşılabilir. Böyle olunca "arkada bıraktığım" tâbirinden de "Bundan sonra işleyeceklerim" anlaşılabileceği gibi, "öldükten sonra devam edecek olanlar" da anlaşılabilir.

Bilindiği üzere kişi öyle işler yapar ki, onun kötülükleri ölümünden sonra da devam eder, tıpkı amel defterini hayır yönüyle ölümden sonra da açık bırakan sadaka-i câriye, faydalı ilim ve hayırlı evlat gibi. Şu halde öldükten sonra da menfî tesiri devam edecek hatalarımız sebebiyle tevbe istiğfar gerekmektedir.[117]



DÖRDÜNCÜ FASIL

AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUÂLAR


ـ1ـ عن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّه # يقُولُ إذَا أمْسى  :  أمْسَيْنَا وَأمْسَى المُلْكُ للّهِ وَالْحَمْدُ للّهِ. َ إلَهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ لَهُ المُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ. رَبِّ أسْألُكَ خَيْرَ مَا في هذِهِ اللَّيْلَةِ، وَخَيْرَ مَا بَعْدَهَا، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ هذِهِ اللَّيْلَة. وَشَرِّ مَا بَعْدَهَا. رَبِّ أعُوذُ بِكَ مِنَ الْكَسَلِ وَسُوءِ الْكِبَرِ. رَبِّ أعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابٍ في النَّارِ، وَعَذَابٍ في الْقَبْرِ، وَإذَا أصْبَحَ قالَ ذلِكَ  :  أصْبَحْنَا وَأصْبَحَ المُلْكُ للّهِ وَالْحَمْدُ للّهِ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



1. (  1817)- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) akşam olunca şu duayı okurdu  : 

"Elhamdulillah geceye erdik. Mülk de, Allah için geceye erdi. Allah´tan başka ilâh yoktur. Tektir, ortağı yoktur. Mülk O´nundur, hamdler O´nadır, O, her şeye kâdirdir. Rabbim! Bu gecede olacak hayrı, bundan sonra olacak hayrı senden taleb ediyorum. Bu gecede olacak şerden ve bundan sonra olacak şerlerden sana sığınıyorum. Rabbim! Tembellikten, yaşlılığın kötülüklerinden sana sığınıyorum. Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum!"

İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) devamla, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın sabah olunca şu duayı okuduğunu söyledi  : 

"Elhamdulillah sabaha erdek. Mülk de Allah için sabaha erdi". [Müslim, Zikr 75, (  2723); Tirmizî, Daavât 13, (  3387); Ebû Dâvud, Edeb 110, (  5071).][118]



ـ2ـ وعن أبى سم عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَنْ قالَ إذَا أصْبَحَ وَإذَا أمْسَى  :  رَضِينَا بِاللّهِ رَبّاً، وَبِا“سَْمِ دِيناً،

وبِمُحَمَّدٍ # رَسُوً، كَانَ حَقّاً عَلى اللّهِ أنْ يُرْضِيَهُ[. وزاد رزين  :  ]يَوْمَ الْقِيَامَةِ[ .



2. (  1818  )- Ebû Selâm, Hz. Enes (  radıyallâhu anh)´ten naklediyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim  :  "Kim akşama ve sabaha erdiği zaman  :  "Rabb olarak Allah´a, din olarak İslâm´a, resûl olarak Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´e razı olduk" derse onu razı etmek de Allah üzerine bir hak olmuştur". [Rezîn bu duaya  :  "Kıyamet günü" ifadesini ilave etmiştir. (  Ebû Dâvud, Edeb 110, (  5072)] İbnu Mâce, Dua 14, (  3870).][119]



ـ3ـ وعن عبداللّهِ بن غنام البياضى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ قالَ حِينَ يُصْبِحُ  :  اللَّهُمَّ مَا أصْبَحَ بِى مِنْ نِعْمَةٍ أوْ بِأحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ فَمِنْكَ وَحْدَكَ َ شَرِيكَ لَكَ، لََكَ الْحَمْدُ، وَلَكَ الشُّكْرُ فَقَدْ أدَّى شُكْرَ يَوْمِهِ، وَمَنْ قَالَ مِثْلَ ذلِكَ حِينَ يُمْسِى فَقَدْ أدَّى شُكْرَ لَيْلَتِهِ[. أخرجهما أبو داود .



3. (  1819)- Abdullah İbnu Gannâm el-Beyâzî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim sabaha erdiği zaman  :  "Allahım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder". [Ebû Dâvud, Edeb 110, (  5073).][120]



AÇIKLAMA  : 



Hadis, akşama ve sabaha eren kişinin üzerinde bir hamd ve şükür borcu olduğunu belirtiyor. Bu borcun ödenmesi için Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın okunmasını tavsiye ettiği dua bize gösteriyor ki, şükür ve hamd, mazhar olunan nimetlerin Allah´tan geldiğini bilmekten, bunu lisanen ifade etmekten ibarettir.

Gerek hamd ve gerekse şükür, mâna yönüyle birbirine yakındır. Nihaye´de açıklandığına göre hamd, şükre nazaran daha umumîdir. Kişinin hem güzel sıfatları ve hem de yaptığı iyilik sebebiyle ona hamd (  övgü) ifade edilebilir. Ama şükür, sâdece yaptığı iyilik için ifade edilir. güzel sıfatları için edilmez. Şu halde şükr, -ki dilimizde bu mânada teşekkür kelimesini kullanırız- yapılan bir iyiliğe, mazhar olunan bir nimete, sözle, fiille ve niyetle mukabele etmektir. İyiliğe mazhar olan, mün´ime yani nimet veren, iyilik yapan kimseye diliyle övgüsünü ifâde eder, nefsini de taatine amâde kılar, nimetin asıl sahibinin o olduğuna itikad eder. İşte hakikî şükür böyle ifade edilir.[121]



BEŞİNCİ FASIL

UYUMA VE UYANMA DUÂLARI


ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهُ # إذَا أوَى إلى فِرَاشِهِ قَالَ  :  الْحَمْدُ للّهِ الَّذِى أطْعَمَنَا وَسَقَانَا، وَكَفَانَا وآوَانَا فَكَمْ مَنْ َ كافِىَ لَهُ، وََ مُؤوِىَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .



1. (  1820)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman şu duayı okurdu  :  "Bize yedirip içiren, ihtiyaçlarımız görüp bizi barındıran Allah´a hamdolsun. İhtiyacını görecek, barınak verecek kimsesi olmayan niceleri var!" [Müslim, Zikr 64, (  2715); Tirmizî, Daavât 16, (  3393); Ebû Dâvud, Edeb 107, (  5053).][122]



ـ2ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا أخَذَ مَضْجَعَهُ نَفَثَ في يَدَيْهِ وَقَرَأَ المُعَوِّذَتَيْنِ، وَقُلْ هُوَ اللّهُ أحَدٌ، وَيَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ وَجَسَدَهُ، يَفْعَلُ ذلِكَ ثََثَ مَرَّاتٍ، فَلَمَّا اشْتَكى كَانَ يَأمُرُنِى أنْ أفْعَلَ ذلِكَ بِهِ[. أخرجه الستة إ النسائى. وفي رواية  :  لهؤَء غير مالك ومسلم .



2. (  1821)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn´i ve Kul hüvallahu ahad´i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi". [Buhârî Fedâilu´l-Kur´ân 14, Tıbb, 39, Daavât 12; Müslim, Selâm 50, (  2192); Muvattâ, Ayn 15, (  2, 942); Tirmizî, Daavât 21, (  3399); Ebû Dâvud, Tıbb 19, (  3902).]



AÇIKLAMA  : 



1- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Kur´ân-ı Kerim´i hastalığı sırasında şifa için okuduğu, mevsuk rivayetlerde gelmiştir. Esasen Kur´ân´ın mü´minler için maddî ve mânevî şifa olduğu âyet-i kerimede belirtilmiştir  :  "Kur´ân´dan, iman edenlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz, O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır" (  İsra 82). Keza  :  "Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, mü´minlere doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir" (  Yunus 57).

2- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in kendi vücuduna icra ettiği "nefes"in mahiyeti hakkında bilgi vermek için, İbnu Hacer, rivayetin farklı vecihlerini kaydeder. Buna göre, önce ellerini cem´eder, sonra ellerine üfler, sonra okur ve okuma sırasında eline üflerdi. İbnu Hace, bu üflemenin tükrüksüz veya hafif tükrüklü olabileceğini belirtir. Bu maksadla Felak, Nâs ve İhlas sûreleri okunmuştur.

Meshetme işi, bereket düşüncesiyle yapılmıştır. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ellerini önce başına, yüzüne sürer, ondan sonra elinin yetişebildiği yerlere kadar bütün vücuduna sürerdi. Hz. Âişe der ki  :  "Resûlullah, kendini götüren hastalığa yakalanınca, ben okuyup üzerine üflüyordum. Kendi elleriyle de vücudunu meshediyordum. Çünkü onun elleri bereket yönüyle benim elimden çok üstün idi". Bir başka rivâyette Hz. Âişe meshedip, şifa için dua ederken kendine gelen Resûlullah´ın  :  "Artık hayır, (  şifa değil), Allah´tan Refik-i A´lâ´yı istiyorum" dediği belirtilir.

3- Bazı rivayetler, Kur´ân´dan okuyup nefes ederek tedaviyi Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ailesi efradına da uyguladığını tasrih eder. Sahâbe ve Tâbiîn de aynı tedavi usulüne başvurmuştur. Ulema bunun cevazında ittifak etmiştir.

4- Nefes´i "tükrüksüz hafif üfürük" diye tarif eden Nevevî, rukyede bunun müstehab olduğunu, ulemanın cevazında icma ettiğini belirtir. Ancak Kadı İyaz  :  "Bir grup âlim, rukyede nefes ve tefel´i reddetmiştir, bunlar tükrüksüz olan nefhi (  üflemeyi) caiz görmüşlerdir. Bu görüş ve bu fark zayıf bir kavle dayanır. Dendiğine göre nefes tükrükle yapılan üfürmedir". Yine Kadı İyaz der ki  :  "Ulemâ nefes ile tefel hususunda ihtilâf etmiştir. Bazısı "ikisi birdir, bunlar tükürüklü üfürüktür" demiştir. Ebû Ubeyd  :  "Tefelde hafif bir tükrük şarttır, ancak nefesde tükrük olmaz" demiştir. Aksini söyleyenler de olmuştur. Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ)´ye Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in rukyede yer verdiği nefesten sorulmuştu, şu cevabı verdi  :  "Onun nefesi, kuru üzüm yiyenin üfürüğü gibi idi, kesinlikle tükrük yoktur." Kasıtsız olarak nefesle birlikte çıkacak olan rutûbetin tükrük sayılmayacağı belirtilmiştir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâ)´ın Fatiha sûresi ile rukye yaptığını haber veren rivâyette, tükrüğünü ağzında toplayıp, tefel yaptığı ifade edilmiştir.

Kadı İyaz der ki  :  "Tefelin faydası, bu rutûbet, hava, rukyeye mubaşeret eden nefis ve güzel zikr ile teberrüktür". Ancak Kadı İyaz kaplara yazılan zikr ve esma-i hüsnanın yıkantısı ile teberrükte bulunmayı da caiz görür.

İmam Mâlik, kendine rukye tatbîk edince nefes ederdi. O, demir ve tığla rukye yapmayı mekruh addeder, düğüm atma, hatem-i Süleyman yazma ve düğüm (  ile meşgul olma) vs.´yi daha şiddetli mekruh görürdü, çünkü bunlarla sihir arasında bir benzerlik vardır.[123]



ـ3ـ عن حذيفة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]كَانَ إذَا آوَى إلى فِرَاشِهِ قَالَ  :  بِاسْمِكَ اللَّهُمَّ أحْيَا وَأمُوتُ، وَإذَا أصْبَحَ قالَ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِِى أحْيَانَا بَعْدَ مَا أمَاتَنَا، وَإلَيْهِ النُّشُورُ[ .



3. (  1822)- Hz. Huzeyfe İbnu´l-Yemân (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yatağına görince şu duayı okurdu  : 

"Allahm! Senin adınla hayat bulur, senin adınla ölürüm".

Sabah olunca da şu duayı okurdu  : 

"Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren Allah´a hamdolsun!. Zaten dönüşümüz de O´nadır". [Buhârî, Daavat 7, 8, 16, Tevhid 13; Tirmizî, Daavât 29, (  3413); Ebû Dâvud, Edeb 177, (  5049).][124]



AÇIKLAMA  : 



Hadiste, uyku ölüme benzetilmektedir. Bu durumu, şârihler farklı yorumlara tâbi tutmuşlardır. Ebû İshâk ez-Zeccâc şunu söyler  :  "Uyku sırasında insandan ayrılan nefs, temyize mahsus olan nefstir. Ölüm sırasında bedenden ayrılan nefs ise hayata mahsus olan nefstir, bunun ayrılmasıyla teneffüs de ortadan kalkar". Nihâye´ye göre uyku, "ölüm" diye isimlendirilmiştir, zîra onunla birlikte akıl ve hareket ortadan kalkmaktadır, ölüde de bu iki vasıf olmadığı için arada bir benzetme (  teşbih) kurulmuş olmaktadır. Tîbî´ye göre burada, ölüm´den muradın sükûn olması da muhtemeldir. Zîra Araplar mesela, مَاتَتِ الرِّيحُ "rüzgar öldü" diyerek rüzgârın kesilip sükunete erdiğini ifade ederler. Şu halde uyuyana ölüm ıtlak edilmesi de böyledir. Onun hareketinin sükunete ermiş olmasını kasdetmek mânasında bir teşbihtir. Nitekim âyet-i kerimede  :  "Size geceyi, sükuna eresiniz diye karanlık; ve gündüzü, çalışasınız diye aydınlık yaratan O´dur" (  Yunus, 67). Tîbî ilaveten demiştir ki  :  "Bazan fakirlik, zillet, dilencilik, ihtiyarlık, masiyet ve cehalet gibi fena ve zor durumlar için de ölüm istiaresine başvurulmuştur".

Kurtubî, el-Müfhim´de der ki  :  "Ruhun bedenle olan alakasının kesilmesi işinde ölüm ve uyku birleşirler. Bu, ya zahiren olur ki, uyku böyledir ve bu sebeple de  :  "Uyku ölümün kardeşidir" denmiştir, ya da bâtınen olur ki ölüm böyledir. Öyle ise, uykuya ölüm ıtlak edilmesi mecazdır, ruhun bedenle ilgisinin kesilmesinde müşterek oldukları için değildir".

Tîbî der ki  :  "Uykuya ölüm denmesinin hikmetine gelince  :  İnsanın hayattan istifadesi, Allah´ın rızasını aramak, O´na ibadet etmek, gazabından, ikabından içtinab etmek gayeleriyle gayret sarfetmekle olur. Öte yandan uyuyan kimse bu istifadeden mahrum kalmakta, dolayısıyla ölü hükmüne geçmektedir. Öyleyse uyanan kimse, uyku manisinin ortadan kalkmasıyla önüne açılan Allah´ın rızasını kazanma nimetine hamdetmektedir".[125]



ـ4ـ وعن البراء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  إذَا أوَيْتَ إلى فِرَاشِكَ فَقُلِ  :  اللَّهُمَّ أسْلَمْتُ نَفْسِى إلَيْكَ، وَوَجَّهْتُ وَجْهِى إلَيْكَ، وَفَوَّضْتُ أمْرِى إلَيْكَ، وَألْجَأتُ ظَهْرِى إلَيْكَ، رَغْبَةً وَرَهْبَةً إلَيْكَ، َ مَلْجَأَ وََ مَنْجى مِنْكَ إَّ إلَيْكَ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِى أنْزَلْتَ، وَبِنَبِيِّكَ الَّذِى أرْسَلْتَ، فإنَّكَ إنْ مُتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ مُتَّ عَلى الْفِطْرَةِ، وَإنْ أصْبَحْتَ أصَبْتَ خَيْراً[. أخرجه الخمسة إ النسائى، ولم يذكر أبو داود  :  ]وَإنْ أصْبَحْتَ الخ[.وفي أخرى للترمذى  :  ]كَانَ # إذَا أرَادَ أنْ يَنَامَ تَوَسَّدَ يَمِينَهُ وَقالَ  :  اللَّهُمَّ قِنِى عَذَابَكَ يَوْمَ تَجْمَعُ، أوْ تَبْعَثُ عِبَادَكَ[.)الرَّغْبَةُ(    :  طلب الشئ وإرادته، )والرَّهْبَةُ(    :  الفزع .



4. (  1823)- Hz. Berâ (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku  :  "Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim, sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvârım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiği Kitab´a, gönderdiğin Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e iman ettim".

"Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun". [Buhârî, Daavât 7,9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (  2710); Tirmizî, Daavât 76, (  3391); Ebû Dâvud, Edeb 107, (  5046, 5047, 5048  ).]

Tirmizî´nin bir rivayetinde şöyle denmiştir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi  :  "Allahım! Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azâbından koru".[126]



ـ5ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا اسْتَيْقَظَ مِنَ اللَّيْلِ قالَ  :  َ إلهَ إَّ أنْتَ سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِى وَأسْألُكَ رَحْمَتَكَ. اللَّهُمَّ زِدْنِى عِلْماً، وََ تُزِغْ قَلْبِى بَعْدَ إذْ هَدَيْتَنِى وَهَبْ لِى مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إنَّكَ أنْتَ الْوَهَّابُ[ .



5. (  1824)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) geceleyin uyanınca şu duayı okurdu  :  "Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin". [Ebû Dâvud, Edeb 108, (  5061).][127]



ـ6ـ وعن عليّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يَقُولُ عِنْدَ مَضْجَعِهِ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِوَجْهِكَ الْكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِكَ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ كُلِّ دَابَّةٍ أنْتَ آخذٌ بِنَاصِيِتِهَا. اللَّهُمَّ أنْتَ تَكْشِفُ المَغْرَمَ وَالمَأثَمَ. اللَّهُمَّ َ يُهْزَمُ جُنْدُكَ، وَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ وََ يَنْفَعُ ذَا الجَدِّ مِنْكَ الجَدُّ. سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وبِحَمْدِكَ[. أخرجهما أبو داود.)وَالمَأثَمُ(  مَا يأثم به ا“نسان وهو ا“ثم نفسه، )وَالمغْرَمُ(    :  التزام انسان مَاليس عليه من تكفل إنسان بدين فيؤديه عنه.



6. (  1825)- Hz. Ali (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yatacağı sırada şu duayı okurdu  : 

"Allahım, kerim olan Zât´ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım sen borcu giderir günahı kaldırırsın. Allahım senin ordun mağlub edilemez, va´dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet sendendir. Allahım seni hamdinle tesbih ederim". [Ebû Dâvud, Ebed 107, (  5052).][128]



AÇIKLAMA



1-Hadiste geçen vech kelimesini Zât olarak tercüme ettik, zîra vech (  yüz) Arapça´da birçok durumlarda zat´ı ifade eder. Nitekim كُلُّ شَىْءِ هَلِكٌ إَِّوَجْهَهُ âyetinde vech´ten murad Zât-ı İlahî´dir ve meâli şöyledir  :  "Allah´tan başka herşey yok olacaktır" (  Ankebût 88  ).

2-Eksiği olmayan kelimeler diye tercüme ettiğimiz كَلِمَاتُكَ التَّامَّةُ tâbiri ile Allah´ın isim ve sıfatları veya Kur´an-ı Kerim kastedilmiş olmalıdır.

3-Borç diye tercüme edilen mağrem ile günahlar mukabili hasıl olan (  Allah´a ve insanlara karşı çeşitli) borçların kastedilebileceğine de dikkat çekilmiştir.

4- Yatağa girerken hayvandan istiâze, zararlı ve zehirli hayvanlara karşı bir korunma talebidir. Nitekim Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yatağa girmiş olması muhtemel olan zararlılara karşı, yatmazdan önce, yatağın izar yardımı ile çırpılmasını tavsiye eder ve  :  "Bilemezsiniz, yatağa sizden sonra ne girdi (  toz, toprak, böcübörtü, haşerat vs.)" buyurur.

Perçemlerinden tutulmuş olması, bütün zararlıların Allah´ın tasarrufunda, idaresi altında olduğunu beyan eder.

Hadiste geçen اَلْجَدُّ gına yani zenginlik ve servet olarak anlaşılmıştır. Mâna  :  "Servet sahibine, onun zenginliği sana karşı hiç fayda etmez, azabını, belasını servetiyle defedemez. Nasıl etsin ki, serveti veren zâten sensin" demektir.[129]



ـ7ـ وعن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]شَكَا خَالِدُ بْنُ الوَلِيدِ المَخْزُومِىُّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  يَارسُولَ اللّهِ مَا أنَامُ اللَّيْلَ مِنَ ا‘رَقِ، فَقَالَ لَهُ النَّبِىُّ #  :  إذا أوَيْتَ إلى فِرَاشِكَ فَقُلِ. اللَّهُمَّ رَبَّ السَّموَاتِ السَّبْعِ، وَمَا أظَلَّتْ ، وَرَبَّ ا‘رَضِينَ وَمَا أقَلّتْ، وَرَبَّ الشَّيَاطِينِ وَمَا أضَلّتْ، كُنْ لِى جَاراً مِنْ

شَرِّ خَلْقِكَ كُلِّهِمْ جَمِيعاً أنْ يَفْرُطَ عَلَيَّ أحَدٌ، أوْ أنْ يَبْغِىَ عَلَيَّ، عَزَّ جَاَرُكَ، وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ، وََ إلهَ غَيْرُك، َ إلهَ إَّ أنْتَ[. أخرجه الترمذى.)ا‘رَقُ(    :  السهر. )وَيَفْرُطَ(    :  يبدر .



7. (  1826)- Büreyde (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir gün, Hâlid İbnu Velîd el-Mahzumî (  radıyallâhu anh)  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, bu gece hiç uyuyamadım" diye Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e yakındı.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona şu tavsiyede bulundu  : 

"Yatağına girdinmi şu duayı oku  :  "Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlûkâtının şerrine karşı, bana himâyekâr ol! Ol ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmasın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilâh da yoktur, ilâh olarak sâdece sen varsın". [Tirmizî, Daavât 96, (  3518  ).][130]



ـ8ـ وعن مالك  :  ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّ خَالِدَ بْنَ الْوَلِيدِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ لِرَسُولِ اللّهِ #  :  إنِّى أُرَوَّعُ في منَامِى. فقَالَ قُلْ  :  أعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّهِ التَّامَّةِ مِنْ غَضَبِهِ وَعِقَابِهِ وَشَرِّ عِبَادِهِ، وَمِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَانْ يَحْضِرُون[ .



8. (  1827)- İmam Mâlik´ten rivayete göre, ona şu haber ulaşmıştır  :  "Hâlid İbnu´l-Velîd (  radıyallâhu anh), Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e  : 

"Ben uykuda iken korkutuluyorum. (  Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz )" diye sordu. Ona şu tavsiyede bulundu  : 

"Allah´ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O´nun gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve (  beni kötülüğe atan) beraberliklerinden Allah´a sığınırım! de!". [Muvatta, Şi´r 9, (  2, 950).][131]



ALTINCI FASIL

EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GİRİŞ DUÂLARI


ـ1ـ عن أمّ سَلَمَة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا خرَجَ مِنْ بَيْتِهِ قالَ  :  بِسْمِ اللّهِ توَكَّلْتُ عَلى اللّهِ. اللَّهُمَّ إنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ أنْ نَذِلَّ، أوْ نَضِلَّ، أوْ نُظْلَمَ، أوْ نَجْهَلَ، أوْ يُجْهَلَ عَلَيْنَا[. أخرجه أصحاب السنن، وهذا لفظ الترمذى وهو آخر حديث من المجتبى للنسائى .



1. (  1828  )- Ümmü Seleme (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu  :  "Allah´ın adıyla Allah´a tevekkül ettim. Allahım! zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehâlete düşülmüş olmasından sana sığınırız". [Tirmizî, Daavât 35, (  3423); Ebû Dâvud, Edeb 112, (  5094); Nesâî İstiâze 30, (  8,268  ); İbnu Mâce, Dua 18, (  3884).][132]



ـ2ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ قالَ إذَا خَرَجَ مِنْ بَيتِهِ بِسْمِ اللّهِ تَوَكَّلْتُ عَلى اللّهِ، وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ، يُقَالُ لَهُ  :  حَسْبُكَ هُدِيتَ وَكُفيتَ ووُقِيتَ وَتَنَحَّى عَنْهُ الشَّيْطَانُ[. أخرجه أبو داود والترمذى، وهذا لفظه .



2. (  1829)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Evinden çıkınca kim  :  "Allah´ın adıyla, Allah´a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah´tandır" derse kendisine  :  "İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da" denir, ondan şeytan yüz çevirir". [Tirmizî, Daavât 34, (  3422); Ebû Dâvud, Edeb 112, (  5095); Nesâî, İstiâze (  8,268  ).][133]



ـ3ـ وعن أبى مالك ا‘شعرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رَسُولُ اللّهِ #  :  إذا وَلَجَ الرَّجُلُ إلى بَيْتِهِ فَلْيَقُلْ اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ خَيْرَ المُوْلِجِ، وَخَيْرَ المَخْرَحِ. بِسْمِ اللّهِ

وَلَجْنَا، وَبِسْمِ اللّهِ خَرَجْنَا، وَعَلى اللّهِ رَبِّنَا تَوَكَّلْنَا، ثُمَّ ليُسَلِّمْ عَلى أهْلِهِ[. أخرجه أبو داود .



3. (  1830)- Ebû Mâlik el-Eş´arî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kişi evine girince şu duayı okusun  :  "Allahım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. Allah´ın adıyla girdik, Allah´ın adıyla çıktık, Rabbimiz Allah´a tevekkül ettik". Bu duayı okuduktan sonra ailesine selam versin". [Ebû Dâvud, Edeb, 112, (  5096).][134]



YEDİNCİ FASIL

OTURMA-KALKMA DUALARI


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ جَلَسَ مَجْلِساً كَثُرَ فِيهِ لَغَطُهُ، فَقَالَ قَبْلَ أنْ يَقُومَ مِنْ مَجْلِسِهِ  :  سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ أشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ أنْتَ أسْتَغْفِرُكَ، وَأتُوبُ إلَيْكَ، إَّ غُفِرَ لَهُ مَا كَانَ في مَجْلِسِهِ ذلِكَ[. أخرجه الترمذى وصححه.)اللَّغَط(    :  ردئ الكم وقبيحه .



1. (  1831)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hazretleri buyurdular ki  :  "Kim, malâyânî konuşmaların çok olduğu bir yere oturur da, oradan kalkmazdan önce şu duayı okursa bu yerde oturmaktan hasıl olan günahından arınmış olur  : 

Allahım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şehâdet ederim. Senden mağfiret diliyorum, Sana tevbe ediyor (  af taleb ediyorum)". [Tirmizî, Daavât 39, (  2329).][135]



ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قلَّمَا كانَ رَسُولُ اللّهِ # يَقُومُ مِنْ مَجْلِسِه حَتَّى يَدْعُوَ بِهؤَُءِ الدَّعَواتِ ‘صْحَابِهِ  :  اللَّهُمَّ اقْسِمْ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ، وَمِنْ طَاعَتِكَ مَا تُبَلِّغُنَا بِهِ جَنَّتَكَ، وَمِنَ اليَقِينِ مَا تُهَوِّنُ بِهِ عَلَيْنَا مَصَائِبَ الدُّنْيَا. اللَّهُمَّ مَتِّعْنَا بِأسْمَاعِنَا وَأبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أحْيَيْتَنَا، وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا، وَاجْعَلْ ثَأرَنَا عَلى مَنْ ظَلَمَنَا، وَانْصُرْنَا عَلى مَنْ عَادَانَا، وََ تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا في دِيننَا، وََ تَجْعَلِ الدُّنْيَا أكْثرَ هَمِّنَا، وََ مَبْلَغَ عِلْمِنَا، وََ تُسَلِّطْ عَلَيْنَا مَنْ َ يَرْحَمُنَا[. أخرجه الترمذى.



2. (  1832)- İbnu Ömer hazretleri (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir cemaatte oturduğu zaman, ashâbı için şu duayı okumadan nadiren kalkardı  : 

"Allahım! Bize korkundan öyle bir pay ayır ki, bu, sana karşı işlenecek günahlarla bizim aramızda bir engel olsun. İtaatinden öyle bir nasib ver ki, o bizi cennete ulaştırsın. Yakîninden öyle bir hisse lutfet ki dünyevî musibetlere tahammül kolaylaşsın.

Allahım! Sağ olduğumuz müddetçe kulaklarımızdan, gözlerimizden, kuvvetimizden istifade etmemizi nasib et. Aynı şeyi bizden sonra gelecek olan neslimize de nasib et. İntikamımızı, bize zulmedenlerden almışlardan kıl (  mazlumlardan değil). Bize tecavüz edenlere karşı bizi muzaffer kıl. Bize, dinî musibet verme. Dünyayı, ne asıl gayemiz kıl, ne de ilmimizin son hedefi. Bize merhametli olmayanı bize musallat etme." [Tirmizî. Daavât 73, (  3497).][136]



AÇIKLAMA  : 



1- Korku diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı haşyet´dir. Korku kelimesi haşyeti tam karşılamaz. Çünkü haşyet, ta´zîm beraberinde getiren bir korkudur. Sözgelimi, Allah´a karşı haşyet duyulur, bâbaya karşı da haşyet duyulur ama, düşmana karşı haşret duyulmaz, düşmandan havf edilir. Yani düşmana karşı duyulan korkuda saygı yoktur.

2- Hadiste, Allah´a karşı hissedilecek korkunun farklı derecelerde olacağına dikkat çekiliyor. Aşağı derecelerdeki korku, bir kısım günahların işlenmesine mâni olamamaktadır. Öyle ise kalbte Allah korkusu öyle bir mertebede olmalıdır ki, bu, kalbe bağlı olan bütün uzuvları, Allah´a isyan olan günahlardan durdurabilsin. Münavî der ki  :  "Kalbteki korkunun azlığı nisbetinde meâsiye hücum olur. Korku pek az olur, gaflet istila ederse bu, helâketin alâmetidir. Bu sebepledir ki  :  "Günahlar (  Meâsi), küfrün habercisidir, tıpkı öpme cimanın habercisi, müzik zinanın habercisi, nazar aşkın habercisi, hastalık ölümün habercisi olduğu gibi. Meâsinin (  günahların) akılda, bedende, dünya ve ahiret işlerinde, Allah´tan başka kimsenin sayamayacağı kadar pek çok çirkin, kötü ve zararlı eserleri vardır."

3-Hadiste ifâde edilen diğer bir noktaya göre, dünyevî musibetlere tahammül işi, herşeyden önce bir inanç işidir. Kuvvetli bir inanç, bunları kolayca geçiştirmeye yardımcıdır. İstenen yakîn Allah inancıyla ilgilidir. Yâni kişi, Allah´ın varlığı, gelen müsibetlerin Allah´ın takdiriyle olduğu ve bu İlâhî takdiri geri çevirebilecek hiçbir gücün bulunmadığı ve keza Allah´ın takdir ettiği şeylerin bir maslahata, bir hikmete binâen olduğu, kişiye mutlaka bir sevap ve bir salâh getireceği hususlarında yakîn denen kesin inanca ulaşabilirse dünyevî musibetler hafifler ve daha kolay geçiştirilebilir.

4- "İntikamı zulmedenlerden almış kılmak"tan maksad, cahiliye devrinde olduğu gibi zâlimin, suçsuz olan yakınlarından intikam almış olmayayı temennidir. Bilindiği üzere İslam´dan önce Araplar arasındaki âdete göre bir kabileden herhangi bir kimse diğer bir kabileden birini öldürecek olsa, câninin mensup olduğu kabilenin bütün ferdleri suçlu durumuna düşerlerdi. Öldürülen kişinin intikamını almak için kâtilini cezâlandırılması şart değildi. Onun bir yakını veya kabilesinden herhangi birisi öldürülebilirdi. İşte Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) burada "Cahiliyede yapıldığı gibi, bana zulmeden dışında, birisinden, yâni bir mâsumdan intikam almama meydan verme" mânâsında Cenab-ı Hakk´a niyazda bulunmaktadır. Bu davranış bir zulümdür. Allah´ın haram kıldığı bir fiildir. Çünkü âyet-i kerîme´de وََتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى "Günah işleyen hiçbir nefs başkasının günahını çekemez" (  Fâtır 18  ) buyurulmuştur.

5- Dinî musibet  :  Uhrevî sorumluluğa sebep olacak hallerdir ki haramı yemek, ibadetleri terketmek, dinin yasakladığı kumar, zina, içki, faiz gibi haramları işlemek, bâtıl ve sapık inançlara saplanmak, dini yaşamayı engelleyen şartlar v.s. hepsi buraya girer. Allah´a kulluğumuzu zayıflatan, mâneviyatımızı gerileten herşey -büyük olsun, küçük olsun- dinî bir musibettir.

6-Dünyanın asıl hedef olmaması, kişinin yaşamaktaki gâyesinin Allah´ın rızasını kazanmak olmasıdır. Bu maksadla yaşamak için zarurî olan ihtiyaçları te´min etmek gayesiyle çalışmak, dünyanın asıl gâye kılınması değildir. Bu çeşit çalışmak müstehabtır.

Keza, bildiklerimizin hepsi dünyayı kazanma yollarıyla alâkalı olmamalı, âhireti kazandıracak bilgiler de elde etmeliyiz, Resûlullah bunu da talep etmiştir.

7-Son olarak zâlimlere ve kâfirlere karşı mağlup kılınmamamız Cenâb-ı Hakk´tan istenmektedir. Mamafih burada, "zâlimlerin başımızda hâkim olmamaları" da istenmiş olmaktadır. Hatta bu son duayı "kabirde, bize merhamet etmeyerek azap meleklerini musallat etme" mânâsında anlayanlar da olmuştur.[137]



SEKİZİNCİ FASIL

SEFERDE OKUNACAK DUALAR


ـ1ـ عن مالك  :  ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنّ رسولَ اللّهِ # كَانَ إذَا وَضَعَ رِجْلَهُ في الْغَرْزِ وَهُوَ يُرِيدُ السَّفَرَ يقُولُ  :  بِسْمِ اللّهِ، اللَّهُمَّ أنْتَ الصَّاحِبُ في السَّفَرِ وَالخَلِيفَةُ في ا‘هْلِ، اللَّهُمَّ ازْوِ لَنَا ا‘رْضَ، وَهَوِّنْ عَلَيْنَا السَّفَرَ. اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذ بِكَ مِنْ وَعثَاءِ السَّفَرِ، وَكآبَةِ الْمُنْقَلَبِ، وَمِنْ سُوء المَنْظَرِ في المَالِ وَا‘هْلِ[.)الْغَرْزُ(    :  ركاب الرجل من جلد، )وَالزَّىُّ(    :  الطى والجمع، )وَوَعْثَاءُ السفَرِ(    :  نعبه ومشقته، )وَكَآبَة الْمُنْقَلَبِ(    :  الحزن، والمنقلب  :  المرجع .



1. (  1833)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) sefer arzusuyla ayağını bineğinin özengisine koyduğu zaman şu duayı okurdu  : 

"Bismillah! Allahım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilimsin. Allahım, bize arzı dür, seferi kolaylaştır. Allahım, yolun meşakkatlerinden, üzüntülü dönüşten, mal ve ailede vukûa gelecek kötü manzaralardan sana sığınıyorum". [Muvatta, İsti´zân 34, (  2, 977).][138]



AÇIKLAMA  : 



1- Allah´ın sefer arkadaşı ve evde vekil olarak tavsifi, hiçbir mekânın onun emrinden, hükmünden hâriç kalmadığını, her yerde mü´mine huzur verdiğini ifâde eder. Öyle ise Zât-ı Zülcelâl hazretleri yolcuya sefer sırasında selâmet vermek, rızık vermek, yardım etmek, muvaffak kılmak gibi çeşitli nimetleriyle beraberlik sağlamaktadır. Mü´min mazhar olduğu her hayrı Allah´tan bilerek onun huzurunu her yerde hisseder, yolculuk sırasında bile. Keza yolcu, geride kalan ailesi hakkında da aynı düşünce ve duyguları taşı(Zeker) yolculuğunu huzur içinde devam ettirir.

2-"Bize arzı dür" cümlesi, yolculuğun süratli geçmesi için yaplmış bir duadır. Arz´dan maksad yoldur. Yolculuğun kolay, engelsiz geçmesi sür´ at kazandırır. Kolaylaştırmak´tan murad sühulet´tir, meşakkate mâruz kalmamaktır.

3- Üzüntülü dönüş´le sefer sırasında üzüntü verici durumlarla karşılaşmak kastedilir. Bu, meşakkatlerden hâsıl olan sıkıntılar değildir, insanı üzecek ve üzüntüsü devam edebilecek durumlardır. Resûlullah (  aleyhissâlatu vesselam) bunlardan Allah´a sığınmaktadır, tıpkı, geride bıraktığı mal ve âileye gelebilecek kötü hallerden sığındığı gibi.[139]



ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا قَفَلَ مِنَ السَّفَرِ يُكَبِّرُ عَلى كُلِّ شَرَفٍ مِنَ ا‘رْضِ ثََثَ مَرَّاتٍ، ثُمَّ يَقُولُ  :  َ إلهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْكُ، وَلَهُ الحَمْدُ، وَهُوَ عَلى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ، آيِبُونَ تَائِبُونَ عَابِدُونَ سَاجِدُونَ لِرَبِّنَا حَامِدُونَ. صَدَقَ اللّهُ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَهَزَمَ ا‘حْزَابَ وَحْدَهُ[. أخرجه الستة إ النسائى.)القُفُولُ(    :  الرجوع. )وَالشَّرَفُ(    :  ما ارتفع من ا‘رض، وقوله )آيبُونَ(    :  أى راجعون .



2. (  1834)- İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissâlatu vesselâm), seferden dönerken, uğradığı her tümsekte üç kere tekbir getirir, arkadan da  :  "Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh, lehü´lmülkü ve lehü´lhamdü ve hüve alâ külli şey´in kadir. (  Allah´tan başka ilah yoktur. O tekbir, ortağı yoktur, mülk O´nundur, hamd O´nadır. O herşeye kadirdir) dönüyoruz, tevbe ediyoruz, kulluk ediyoruz, secde ediyoruz, Rabbimize hamdediyoruz. Allah va´dinde sâdık oldu, kuluna yardım etti. (  Hendek Harbi´nde) müttefik orduları tek başına helâk etti" derdi. [Buhârî, Daavât 52, Ömer 12, Cihâd 133, 197, Megâzî 29; Müslim, Hacc 428, (  1344); Muvatta, Hacc 243, (  1,421); Tirmizî, Hacc 104, (  950); Ebû Dâvud, Cihâd 170, (  2770).][140]



AÇIKLAMA  : 



1-Bazı rivayetler, burada mutlak gelen sefer´i açar  :  "...Gazve" "Hacc" veya "Umre seferinden dünüşte..."

2- Allah vaadinde sâdık oldu cümlesi ile, Allah´ın sabredenlere, mü´minlere zafer vereceği, dinin muzaffer olacağı, âkibetin muttakilere ait olacağına dair Cenab-ı Hakk´ın Kur´an´da va´detmiş bulunduğu hususların (  A´râf 128; Hûd 49) gerçekleştiğini, bunların hep tahakkuk ettiğini ifâde eder. Bâzı rivâyetler, bu sözü Resûlullah´ın Usfân Seferi´nden dönerken söylediğini belirtir. Bu sefer, hicretin altıncı yılında cereyan etmiştir. O zamana kadar Bedir zaferi, Hendek zaferi gibi ciddî savaşlar yapılmış ve kesin zaferler elde edilmiştir. Nitekim duanın devamında geçen  :  هَزَمَ اَْحْزَابَ وَحْدَهُ "Ahzâbı tek başına hezimete uğrattı" cümlesi Hendek Savaşına temas etmektedir. Çünkü, Medîne´yi saran müttefik müşrik orduları, Müslümanlara çok zor günler yaşatmışlardır. Hendek´te Müslümanlara sayıca pek üstün olan bu çeşitli müşrik kabilelerinin ittifakıyla ortaya çıkan orduyu, Cenab-ı Hakk´ın gönderdiği fırtına darmadağın etmiş, geri çekilmeye, kuşatmayı kaldırmaya zorlamıştı, İlâhî yardım pek bârizdi. Onun için, Müslümanların zihninde pek canlı olan bu maddî yardımı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu duada görüldüğü üzere zaman zaman hatırlatacaktır.

Şunu da belirtelim ki, bazı âlimler buradaki ahzâb (  hizipler, gruplar, müttefikler) ile, İslâm´a karşı teşkîl edilecek bütün ittifakların kastedildiğini, binaenaleyh, nerede bir İslam düşmanı ittifak zuhûr edecek olsa, Cenab-ı Hakk´ın lütfu ile hepsinin dağıtılacağını söylemişlerdir.[141]



ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَجُلٌ يَا رسُولَ اللّهِ  :  إنِّى أُرِيدُ السَفَرَ فَأوْصِنِى فَقَالَ  :  عَلَيْكَ بِتَقْوى اللّهِ وَالتَّكْبِيرِ عَلى كُلِّ شَرَفٍ، فَلَمَّا وَلى قال  :  اللَّهُمَّ اطْوِ لَهُ الْبُعْدَ وَهَوّن عَلَيْهِ السّفَرَ[. أخرجه الترمذى .



3. (  1835)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Bir adam Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselam)´e  : 

"Ey Allah´ın Resûlü, ben sefere çıkmak istiyorum, bana tavsiyede bulun!" diye talepte bulundu. Efendimiz  : 

"Sana Allah´tan korkmanı ve (  yol boyu aştığın) her tepenin başında tekbir getirmeni tavsiye ediyorum!" buyurdu. Adam döneceği sırada şu duada bulundu  :  "Allah´ım! Ona uzaklığı dür, yolculuğu kolay kıl." [Tirmizî, Daavât 47, (  3441).][142]



ـ4ـ وعن عبداللّه الخطمى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # إذا وَدَّعَ أحداً قالَ  :  أسْتَوْدِعُ اللّهَ دِينَكُمْ وَأمَانَتَكُمْ، وَخَواتِيمَ أعْمَالِكُمْ[. أخرجه أبو داود.وله في أخرى عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما  :  ]أسْتُوْدِعُ اللّهَ دِينَكَ وَأمَانَتَكَ، وَخَواتِيمَ عَمَلِكَ[.



4. (  1836)- Abdullah el-Hatmî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) birisiyle vedalaştı mı şöyle derdi  :  "Dininizi, emânetinizi ve işlerinizin âkibetini Allah´ın muhafazasına bırakıyorum." [Ebû Dâvud, Cihâd 80 (  2600); Tirmizî, Daavât 45, (  3439).][143]



AÇIKLAMA  : 



1-Bu hadisin, Ebû Dâvud´daki aslının bidâyeti farklıdır. "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bir ordu ile vedalaşacağı zaman" diye başlar. Tirmizî´deki rivâyet bazı küçük farklarla İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ)´den yapılmıştır.

2-"Allah´ın muhafazasına bırakıyorum" diye yaptığımız tercümeyi "...Allah´tan muhafaza talep ediyorum..." şeklinde anlamak da mümkündür.

3- Emânet´ten murâd, Hattâbî´ye göre, geride kalan aile, yani evlad u iyâl ve malmülktür. Ancak sefer sırasında cereyan edecek alışveriş, insanlarla münasebet gibi bir kısım içtimâî davranışlar da emânet olarak değerlendirilmiştir. Zîra bu işlerde de hıyânet meydana gelebilir. Emânet´le bütün dinî tekliflerin kastedildiği de söylenmiştir. Nitekim âyete  :  "Biz emâneti semâvat, arz ve dağlara teklif ettik, onlar bunu kabullenmekten kaçındılar ve ondan korktular, onu insan yüklendi..." (  Ahzab 72) buyurulmuştur.

4- İşlerin âkibeti´nden murad hüsnü´l hâtime´dir. Zîra uhrevî meselede esas olan budur. Çünkü daha önce yapılan işler, fena bile olsalar sondaki iyi âkibet´e tâbi olarak düzelmiş olurlar. Şârihler bu tâbirle hadisin bir başka vechinde, خَوَاتِيمَ عَمَلِكَ şeklinde gelmiş olmasını da gözönüne alarak bütün amellerin sonunun kastedildiğini belirtirler. Öyle ise bu dua ile hayırlı sonların Allah´ın himâye ve muhafazası altında olması temenni edilmiş olmaktadır.[144]



ـ5ـ وعن عبداللّهِ بن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّه # إذَا أقْبَلَ اللَّيْلُ عَلَيْهِ في السَّفَرِ قَالَ  :  يَا أرْضُ رَبِّى وَرَبُّكِ اللّهُ، أعُوذُ بِاللّهِ مِنْ شَرِّكِ وَشَرِّ مَا خُلِقَ فِيكِ، وَشَرِّ مَا يَدِبُّ عَلَيْكِ. أعُوذُ بِاللّهِ مِنْ أسَدٍ وَأسْودَ، وَمِنَ الحَيَّةِ وَالْعَقْرَبِ، وَمِنْ سَاكِن الْبَلَدِ، وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ[. أخرجه أبو داود.»وَالْمُرَادُ بِسَاكِنِ الْبَلَدِ« الجن، ‘نهم سكان ا‘رض.»وَبالْوَالد« هنا إبليس. »وَبِمَا وَلَدَ« نسله وذريته.



5. (  1837)- Hz. Abdullah İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselam) seferde iken gece olunca şu duayı okurdu  :  "Ey arz, benim de senin de Rabbimiz Allah´tır. Senin de, (  sende bulunanların da[145] sende yaratılmış olanların da, senin üzerinde yürüyenlerin de şerrinden Allah´a sığınırım. Arslanın, iri yılanın, yılanın, akrebin ve bu beldede ikâmet eden (  insîlerin ve cinnî)lerin, İblis´in ve İblis neslinin şerrinden de Allah´a sığınırım." [Ebû Dâvud, Cihâd 80, (  2603).][146]



AÇIKLAMA  : 



1- Arzdan gelecek şerden maksad, zelzele, hasf (  yere batma), yoldan çıkıp, istikâmeti kaybetmek gibi durumlardır.

2- Arzda bulunanlardan maksad arzın tabiatından gelen bir kısım sıfatlar ve hallerdir; soğukluk ve sıcaklık gibi.

3- Arzda yaratılmış olanlardan maksad hevâm denen zararlı böceklerdir (  bit, pire.... gibi).

4- Arz üzerinde yürüyenlerden maksat, zararlı haşerât nev´inden yürüyen, hareket eden hayvanlardır.

5- Hadisin sonunda yer alan "İblis´in ve İblis neslinin" ibâresinin Arapça aslıdır. وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدْ Lügavi tercümesi "doğuran ve doğan"dır. Şârihler bundan maksadın gâlib ihtimale göre, İblis ve İblis´in nesli olacağını söylemiştir. Ancak, bundan doğma ve doğurma kabiliyetinde olan bütün hayvanların kastedilmiş olabileceğini söylerler.[147]



ـ6ـ وعن خولة بنت حكيم رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ نَزَلَ مَنْزًِ فقَالَ  :  أعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ لَمْ يَضُرُّهُ شَئٌ حَتَّى يَرْتَحِلَ[. أخرجه مسلم ومالك والترمذى .



6. (  1838  )- Havle Bintu Hakîm (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalatü vesselam) efendimiz buyurmuşlardır ki  :  "Kim bir yerde konakladığı zaman şu duayı okursa, oradan ayrılıncaya kadar ona hiçbir şey zarar vermez  :  "Eûzü bikelimâtillahi´ttâmmât min şerri mâ halâka. (  Allah´ın eksiksiz, mükemmel kelimeleri ile, yarattıklarının şerrinden Allah´a sığınıyorum.)" [Müslim, 54, (  2708  ); Muvatta, İsti´zân 34 (  2, 978  ); Tirmizi, Daavât 41, (  3433).][148]



AÇIKLAMA  : 



Kelimâtu´t tâmmât ile Kur´ân-ı Kerîm´in de kastedilmiş olabileceğini daha önce belirtmiş idik (  Bak. 1825).[149]



DOKUZUNCU FASIL

ÜZÜNTÜ VE TASA HALİNDE DUÂ


ـ1ـ عن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ #  :  دَعْوَةُ ذِى النُّونِ إذْ دَعَاهُ في بَطْنِ الحُوتِ  :  َ إلهَ إَّ أنْتَ، سُبْحَانَكَ إنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ. مَا دَعَا بِهَا أحَدٌ قَطُّ إَّ اسْتُجِيبَ لَهُ[. أخرجه الترمذى .



1. (  1839)- Hz. Sa´d (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Balığın karnında iken, Zü´n-Nûn´un yaptığı dua şu idi  :  Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine´zzâlimîn. (  Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim.)" Bununla dua edip de icâbet görmeyen yoktur." [Tirmizî, Daavât 85. (  3500).][150]



AÇIKLAMA  : 



Zü´n-Nûn, Sâhibi´l-Hût da denen Hz. Yûnus (  aleyhisselâm)´tur. Bir balık tarafından yutulmuş olması sebebiyle bu isimlerle yâd edilmiştir. Zîra her iki tâbir de balık sâhibi mânâsına gelir.

Hz. Yûnus, İbnu Metta, yani Metta´nın oğlu diye de bilinir. Ninovalıdır. Kendisine otuz yaşlarında peygamberlik gelmiştir. Aşırı zenginlik ve refahın şımarttığı halk, sapıtmıştı, putlara tapıyordu. Hz. Yûnus (  aleyhisselam)´un Hakk´a dâvetini dinlemiyorlardı. Otuz üç sene kadar gayretine rağmen iki kişiyi hidâyete erdirebilmişti. O, halkın bu haline üzülerek orayı terke karar vermişti. Allah´tan izin almaksızın yola çıktı. Halbuki peygamberler, bu çeşit ciddi kararlar aldıkları zaman, Cenâb-ı Hakk´ın iznine başvurmaları gerekirdi.

Böyle izinsiz bir ayrılışla şehri terkedip deniz kenarına geldi. Hareket etmek üzere olan bir gemiye bindi. Gemi bir müddet yol alınca ârızalandı, ne ileri ne geri gitmiyordu. Bütün gayretlere rağmen tâmir olmuyordu. Bir de fırtına çıktı. Batma tehlikesi ile karşılaşan gemide panik başladı. Kimse ne yapacağını bilemiyordu. Yolcular bu durumu uğursuzluğa yorup  :  "İçimizde büyük günah işlemiş biri var!" diyerek onu ortaya çıkarmak istediler. Bunu kur´a ile bulmaya karar verdiler. Çekilen kur´aya göre suçlu Hz. Yûnus (  aleyhisselam)´tu. "Bu sâlih biridir, yanlışlık var!" denildi ise de rivâyete göre üç kere çekilen kur´a hep ona isabet etti.

Hz. Yûnus fırtınalı, dalgalı ve karanlık bir gecede denize atladı. Bir müddet sonra büyük bir balık onu yuttu (  Saffat 142).

İşte burada ölmediğini anlayan Hz. Yûnus hatasını anlayıp, sadedinde olduğumuz hadiste belirtildiği üzere Cenâb-ı Hakk´a ihlâsla yöneldi ve dua etti. Allah, bu ihlâslı duayı kabul etti. Balığa vahyederek Yunus´u kenara atmasını emretti. Hz. Yûnus (  aleyhisselam) böylece karanlığa, fırtınaya, kabaran denize, kendisini yutan balığa rağmen kurtuluşa erdi.

Âyette, onun duasının kabul edilmesi, Rabbine yaptığı tesbihatla îzah edilmiştir  :  "Eğer çok tesbih edenlerden olmasa idi, insanlarn tekrar diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı" (  Saffat 143-144).[151]



ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قالَ  :  ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # يَقُولُ عِنْدَ الْكَرْبِ  :  َ إلَهَ إَّ اللّهُ الْعَظِيمُ الحَلِيمُ. َ إلهَ إَّ اللّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ. َ إلهَ إَّ اللّهُ رَبُّ السَّمواتِ، وَرَبُّ ا‘رْضِ، وَرَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ[. أخرجه الشيخان، واللفظ لهما والترمذى .



2. (  1840)- Hz. İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) üzüntü sırasında şu duayı okurdu  :  "Halîm ve azîm olan Allah´tan başka ilah yoktur. Büyük Arş´ın Rabbi olan Allah´tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş´ın Rabbi, arzın Rabbi, Semâvât´ın Rabbi olan Allah´tan başka ilah yoktur." [Buhârî, Daavât 27, Tevhîd 22, 23; Müslim, Zikr 83, (  2730); Tirmizî, Daavât 40, (  3431); İbnu Mâce, Dua 17, (  3883).][152]



ـ3ـ وعن الخدرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]دَخَلَ رسولُ اللّهِ # ذَاتَ يَوْمٍ المَسْجِدَ، فإذَا هُوَ بِرَجُلٍ مِنَ ا‘نْصَارِ يُقَالُ لَهُ  :  أبُو أُمَامَةَ، فقَالَ  :  يَا أبَا أُمَامَةَ مَالِى أرَاكَ جَالِساً في المَسْجِدِ في غَيْرِ وَقْتِ صََةٍ؟ قالَ  :  هُمُومٌ لَزِمَتْنِى، وَدُيُونٌ يَا رسُولَ اللّهِ، فقَالَ #  :  أَ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ إذَا قُلْتَهُنَّ أذْهَبَ اللّهُ عَنْكَ هَمَّكَ، وَقَضى دَيْنَكَ؟ قَالَ  :  قُلْتُ بَلَى يَا رَسُولَ اللّهِ. قالَ  :  قُلْ إذَا أصْبَحْتَ وَإذَا أمْسَيْتَ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ

وَالْحَزَن، وَأعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنَ الجُبْنِ وَالْبُخْلِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ غَلبَةِ الدَّيْنِ، وَقَهْرِ الرِّجَالِ، فَقُلْتُ ذلِكَ فأذْهَبَ اللّهُ عَنِّى غَمِّى، وَقَضَى دَيْنِى[. أخرجه أبو داود .



3. (  1841)- el-Hudrî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bir gün Mescid´e girdi. Orada Ensâr´dan Ebû Ümâme (  radıyllahu anh) denen kimse ile karşılaştı. Ona  : 

"Ey Ebû Ümâme, niçin seni namaz vakti dışında Mescid´de oturmuş görüyorum " diye sordu.

"Peşimi brakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah´ın Resûlü" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)  : 

"Sana bazı kelimeler öğreteyim mi Bunları okursan, Allah, senden sıkıntını giderir ve borcunu öder."

"Evet, ey Allah´ın Resûlü, öğret!" dedim.

"Öyleyse, dedi, akşama çıktın mı sabaha erdin mi şu duay oku  :  "Allahm üzüntüden ve kederden sana sığınırm. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çalmasından ve insanların kahrından sana sığınırım."

(  Ebû Ümâme) der ki  :  "Ben bu duayı yaptım, Allah benden gamımı giderdi, borcumu ödedi." [Ebû Dâvud, Salât 367, (  1555).][153]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]جَاءَتْ فَاطِمَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها إلى النَّبىِّ # تَسْألُهُ خَادِماً، فقَالَ لَهَا قُولِى  :  اللَّهُمَّ رَبَّ السَّمواتِ السَّبْعِ، ورَبَّ العَرْشِ العَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَئٍ، مُنْزِلَ التَّوْرَاةِ وا“نْجِيل وَالْفُرْقَانِ، فَالِقَ الحَبِّ والنَّوَى. أعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ شَئٍ أنْتَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهِ. أنْتَ ا‘وَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَىْءٌ، وَأنْتَ اŒخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَىْءٌ، وَأنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَئٌ، وَأنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَئٌ  :  اقْضِ عَنِّى الدّيْنَ، وَأغْنِنِى مِنَ الْفَقْرِ[.



4. (  1842)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Fâtıma (  radıyallâhu anhâ) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek bir hizmetçi taleb etmişti. Resûlullah ona  : 

"Şu duayı oku(  man senin için hizmetçi edinmenden daha hayırlı)" dedi  : 

"Allahım! Sen yedi semânın Rabbi, Arş-ı Âzam´ın Rabbisin. Sen bizim Rabbimiz ve herşeyin Rabbisin. Tevrat, İncil ve Furkân´ı indiren, tohum ve çekirdekleri açansın. Her şeyin şerrinden sana sığınıyorum. Her şeyin alnından yapışmışsın (  dizginleri senin elindedir). Evvel sensin, senden önce bir şey yoktur. Ahir sensin, senden sonra da bir şey kalmayacak. Sen zâhirsin, senin üstünde bir şey mevcut değildir. Sen bâtınsın, senin dışında bir şey yoktur. Benim borcumu öde, beni fukaralıktan kurtar, zengin kıl." [Tirmizî, Daavât 68, (  3477); İbnu Mâce, Dua, 2 (  3831).][154]



ـ5ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # إذَا كَرَبَهُ أمْرٌ يَقُولُ  :  يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أسْتَغِيثُ، وَقال  :  ألِظُّوا بِيَاذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ[. أخرجه الترمذي.ومعنى »ألِظُّوا« الزموا ذلك، وثابروا عليه، وأكثروا من التلفظ به .



5. (  1843)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı bir şey üzecek olsa şu duayı okurdu  :  "Yâ Hayyu ya Kayyum, birahmetike estağîsu. (  Ey diri olan, ey Kayyûm olan Rabbim, rahmetin adına yardımını talep ediyorum)." Ve keza şöyle derdi  :  "Elizzu biyâze´lcelâli ve´l-İkrâm." (  Yâ ze´lcelâli ve´l-ikrâm)´ı devamlı söyleyin! [Tirmizî Daavât 99, (  3522).][155]



AÇIKLAMA  : 



Rivâyetin ikinci kısmı, Resûlullah´ın dua âdâbıyla ilgili bir tavsiyesini ihtiva ediyor. Dua yaparken, Allah´a  :  "Ey celâl ve ikram sâhibi, duamı kabul et!" mânasında bir yakarış olan Yâ ze´lcelâli ve´l-İkram cümlesini çokça, sıkça tekrar etmeyi tavsiye ediyor.

Bu tavsiye ile önceki kısım aynı senetle geldiği için Tirmizî hazretleri rivâyette sunmuştur.[156]



ـ6ـ وعن أسماء بنت عميس رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قالَ لِى رسُولُ اللّهِ #

أَ أُعَلِّمُكِ كَلِمَاتٍ تَقُولِهِنَّ عِنْدَ الْكَرْبِ؟ أللّهُ اللّهُ رَبِّى َ أشْرِكُ بِهِ شَيْئاً[. أخرجه أبو داود .



6. (  1844)- Esmâ Bintu Umeys (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bana  :  "Sana sıkıntı zamanında okuyacağın bir duayı öğreteyim mi " diye sordu ve şu duayı söyledi  :  "Allâhu, Allâhu Rabbî lâ üşriku bihî şey´en. (  Rabbim Allah´tır, Allah! Ben ona hiçbir şeyi ortak koşmam!)" [Ebû Dâvud, Salât 361, (  1525), İbnu Mâce, Dua 17, (  3882).][157]



ـ7ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]مَنْ كَثُرَ هَمُّهُ فَلْيَقلِ  :  اللَّهُمَّ إنِّى عَبْدُكَ، وَابْنَ عَبْدِكَ، وَابْنُ أمَتِكَ، وَفِي قَبْضَتِكَ، نَاصِيَتِى بِيَدِكَ، مَاضٍ فِيَّ حُكْمُكَ عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُكَ. أسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ، أوْ أنْزَلْتَهُ في كِتَابِكَ، أوْ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ في مَكْنُونِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ أنْ تَجْعَلَ الْقُرآنَ رَبِيعَ قَلْبِي وَجَِءَ هَمِّى وَغَمِّى، مَا قَالَهَا عَبْدٌ قَطُّ إَّ أذْهَبَ اللّهُ غَمَّهُ وَأبْدَلَهُ فَرَحاً[. أخرجه رزين.»اِستِئْثَارُ« بالشئ التخصص به وانفراد، وقوله.»أنْ تَجْعَلَ القُرآنَ رَبِيعَ قَلْبِى« شبه بالربيع من الزمان رتياح ا“نسان فيه وميله إليه .



7. (  1845)- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) demiştir ki  :  "Kimin sıkıntısı artarsa şu duayı okusun  : 

"Allahım ben senin kulunum, kulunun oğluyum, câriyenin oğluyum, senin avucunun içindeyim, alnım senin elinde. Hakkımdaki hükmün câridir. Kazan ne olursa hakkımda adâlettir. Kendini tesmiye ettiğin veya kitabında indirdiğin veya nezdinde mevcut gayb hazinesinden seçtiğin, sana ait her bir isim adına senden Kur´ân´ı kalbimin baharı, sıkıntı ve gamlarımın atılma vesîlesi kılmanı dilerim."

Bu duayı okuyan her kulun gam ve sıkıntısını Allah gidermiş, yerine ferahlık vermiştir." [Rezîn ilâvesi, (  Hadis Mecmau´z Zevaîd´de (  10,136) mevcuttur. Hâkim´in Müstedrek´inde de (  1,509) kaydedilmiş.][158]



AÇIKLAMA  : 



1-Bu rivâyet Teysir´de kaydedildiği şekliyle mevkuf hadis yâni İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh)´un şahsî sözü görünümündedir. Ancak hadis aslında merfudur. Mesela Müstedrek´in kaydettiği vechinde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü olduğu için sarih şekilde ifade edilmiştir.

2- "Kur´an´ı, kalbin baharı kılmasını" istemek, kalbin hoşlanacağı, ferahlık duyacağı, zevkle okuyacağı şey kılmasını taleb etmektir. Zîra kalb, baharda ferahlar, o mevsimden memnun kalır, ondan ayrılmak istemez.[159]



ONUNCU FASIL

HAFIZAYI GÜÇLENDİRME DUÂLARI


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قالَ  :  ]جاء علِيُّ بْنُ أبِى طَالِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ إلَى النَّبِىِّ # فقَالَ  :  بِأبِى أنْتَ وَأُمِّى تَفَلَّتَ هذَا القُرآنُ مِنْ صَدْرِى فَمَا أجِدُنِى أقْدِرُ عَلَيْهِ، فقَالَ لَهُ رَسولُ اللّهِ # يَا أبَا الحَسَنِ  :  أفََ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ يَنْفَعُكَ اللّهُ بِهِنَّ، وَيَنْفَعُ بِهِنَّ مَنْ عَلَّمْتَهُ، وَيَثْبُتُ مَا تَعَلَّمْتَ في صَدْرِكَ؟ قَالَ أجَلْ يَارَسُولَ اللّهِ فَعَلِّمْنِى؟ قَالَ  :  إذَا كَانَ لَيْلَةُ الجُمُعََةِ فَإنِ استَطَعْتَ أنْ تَقُومَ في ثُلُثِ اللَّيْلِ ا‘خِيرِ، فإنَّهَا سَاعَةٌ مَشْهُودَةٌ، وَالدُّعَاءُ فِيهَا مُسْتَجَابُ، وَقالَ أخِى يَعْقُوبُ لِبَنِيهِ سَوْفَ أسْتَغفِرُ لَكُمْ رَبِّى، يَقُولُ حَتَّى تَأتِىَ لَيْلَةُ الجُمُعَةِ، فَإنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَفِى وَسَطِهَا فَإنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَفِىَ أوَّلِهَا، فَصَلِّ أرْبَعَ ركَعَاتٍ تَقْرَأُ في ا‘ولَى  :  بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَيس، وفي الثَّانِيَةِ  :  بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَحم الدُّخَانِ، وفي الثَّالِثَةِ  :  بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَالم تَنْزِيلُ السَّجْدَةِ، وَفي الرَّابِعَةِ  :  بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ، وَتَبَاركَ المُفَصَّلَ، فإذَا فَرَغْتَ فَاحْمَدِ اللّهَ تَعَالَى، وَأحْسِنِ الثَّنَاءَ عَلَيْهِ، وَصَلِّ عَلَىَّ وَأحْسِنْ، وَصَلِّ عَلَى سَائِرِ انْبِيَاءِ، وَاسْتَغْفِرْ لِلمُؤمِنينَ وَالمُؤمِنَاتِ، وَ“خْوَانِكَ الَّذِينَ سَبَقُوكَ بِا“يمَانِ، ثُمَّ قُلْ في آخِرِ ذلِكَ  :  اَللَّهُمَّ ارْحَمْنِى بِتَرْكِ المَعَاصِى أبَداً مَا أبْقَيْتَنِى وَارْحَمْنِى أنْ أتَكَلفَ مَاَ يَعْنِىنِى وَارْزُقْنِى حُسْنَ النَّظَرِ فيمَا يُرْضِيكَ عَنِّى. اَللَّهُمَّ بَدِيعَ السَّمَواتِ وَارْضِ يَاذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ وَالْعِزَّةِ الَّتِى َ تُرَامُ. أسْألُكَ يَا اللّهُ يَا رَحْمنُ بِجََلِكَ، وَنُورِ وَجْهِكَ أنْ تُلْزِم قَلْبِى حِفْظَ كِتَابِكَ كَمَا عَلّمْتَنِى وَارْزُقْنِى أنْ أتْلُوَهُ عَلَى النَّحْوِ الَّذِى يُرْضِيكَ عَنِّى. اَللَّهُمَّ بَدِيعَ السَّمواتِ

وا‘رْضِ ذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ والْعِزَّةِ التِى َ تُرَامُ أسْألُكَ يَا اللّهُ يَا رَحْمنُ بِجََلِكَ، وَنُورِ وَجْهِكَ أنْ تُنَوِّرَ بِكتَابِكَ بَصَرِى، وَأنْ تُطْلِقَ بِهِ لِسَانِى، وَأنْ تُفَرِّجَ بِهِ عَنْ قَلْبِى، وَأنْ تَشْرَحَ بِهِ صَدْرِى وَأنْ تَغْسِلَ بِهِ بَدَنِى فإنَّهُ َ يُعينُنِى عَلى الْحَقِّ غَيْرُكَ وََ يُؤْتِينِيهِ إَّ أنْتَ، وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ، يَا أبَا الحَسَنِ  :  تَفْعَلُ ذلِكَ ثََثَ جُمَعٍ، أوْ خَمْساً، أوْ سَبْعاً تُجَابُ بِإذْنِ اللّهِ تَعَالى، والَّذِي بَعَثَنِى بِالْحَقِّ مَا أخْطَأَ مُؤمِناً قطُّ[.قالَ ابن عباس  :  ]فَوَ اللّهِ مَا لَبِثَ عَلىٌّ إَّ خَمْساً، أوْ سَبْعاً حَتَّى جَاءَ رسوُ ل اللّهِ # في مِثْل ذلِكَ المَجْلِسِ، فقالَ يَا رسُولَ اللّهِ  :  إنِّى كُنْتُ فِيمَا خََ َ آخُذُ إَّ أرْبَعَ آيَاتٍ أوْ نَحْوَهنَّ، فَإذَا قَرَأتُهُنَّ عَلى نُفْسِى تَفَلّتْنَ، وَإنِّى أتَعَلّمُ اليَوْمَ أرْبَعِينَ آيَةً أوْ نَحْوَهَا، فإذَا قَرَأتُهَا عَلى نَفْسِى، فَكَأنَّما كِتَابُ اللّهِ بَيْنَ عَيْنَىّ، وَلَقَدْ كُنْتُ أسْمَعُ الحَدِيثَ، فإذَا رَدَّدْتُهُ تَفَلَّتَ، وَأنَا الْيَوْمَ أسْمَعُ ا‘حَادِيث، فإذَا تَحَدَّثْتُ بهَِا لَمْ أخْرَمْ مِنْهَا، فَقَالَ # عِنْدَ ذلِكَ  :  مُؤمِنٌ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ أبَا الحَسَنِ[. أخرجه الترمذى .



1. (  1846)- Hz. İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Hz. Ali İbnu Ebî Tâlib (  radıyallâhu anh) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek  :  "Annem ve bâbam sana kurban olsun, şu Kur´an göğsümde durmayıp gidiyor. Kendimi onu ezberleyecek güçte göremiyorum" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ona şu cevabı verdi  :  "Ey Ebûl-Hüseyin! (  Bu meselede) Allah´ın sana faydalı kılacağı, öğrettiğin takdirde öğrenen kimsenin de istifade edeceği, öğrendiklerini de göğsünde sabit kılacak kelimeleri öğreteyim mi "

Hz. Ali (  radıyallâhu anh)  :  "Evet, ey Allah´n Rasûlü, öğret bana!" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu tavsiyede bulundu  : 

"Cuma gecesi (  perşembeyi cumaya bağlayan gece) olunca, gecenin son üçte birinde kalkabilirsen kalk. Çünkü o an (  meleklerin de hazır bulunduğu) meşhûd bir andır. O anda yapılan dua müstecabtır. Kardeşim Ya´kub da evlatlarına şöyle söyledi  :  "Sizin için Rabbime istiğfâr edeceğim, hele cuma gecesi bir gelsin." Eğer o vakitte kalkamazsan gecenin ortasında kalk. Bunda da muvaffak olamazsan gecenin evvelinde kalk. Dört rek´at namaz kıl. Birinci rek´atte, Fâtiha ile Yâsin sûresini oku, ikinci rek´atte Fâtiha ile Hâmim, ed-Duhân sûresini oku, üçüncü rek´atte Fâtiha ile Eliflâmmîm Tenzîlü´ssecde´yi oku, dördüncü rek´atte Fâtiha ile Tebâreke´l-Mufassal´ı oku. Teşehhüdden boşaldığın zaman Allah´a hamdet, Allah´a senayı da güzel yap, bana ve diğer peygamberlere salât oku, güzel yap. Mü´min erkekler ve mü´min kadınlar ve senden önce gelip geçen mü´min kardeşlerin için istiğfat et. Sonra bütün bu okuduğun duaların sonunda şu duayı oku  : 

"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nazar etmemi bana nasîb et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım. Ey Allah! ey Rahman! celâlin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasîb et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah´tandır."

Ey Ebû´l-Hasan, bu söylediğimi üç veya yedi cuma yapacaksın. Allah´ın izniyle duana icâbet edilecektir. Beni hak üzere gönderen Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun bu duayı yapan hiçbir mü´min icâbetten mahrum kalmadı."

İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhüma) der ki  :  "Allah´a yemin olsun, Ali (  radıyallâhu anh) beş veya yedi cuma geçti ki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a aynı önceki mecliste tekrar gelerek  : 

"Ey Allah´ın Resûlü! dedi, geçmişte dört beş âyet ancak öğrenebiliyordum. Kendi kendime okuyunca onlar da (  aklımda durmayıp) gidiyorlardı. Bugün ise, artık 40 kadar âyet öğrenebiliyorum ve onları kendi kendime okuyunca Kitabullah sanki gözümün önünde duruyor gibi oluyor. Eskiden hadisi dinliyordum da arkadan bir tekrar etmek istediğimde aklımdan çıkıp gidiyordu. Bugün hadis dinleyip sonra onu bir başkasına istediğimde ondan tek bir harfi kaçırmadan anlatabiliyorum.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) bu söz üzerine Hz.Ali (  radıyallâhu anh)´ye  :  "Ey Ebû´l-Hasan! Kâbenin Rabbine yemin olsun sen mü´ minsin!" dedi." [Tirmizî, Daavât 125, (  3565).][160]



AÇIKLAMA  : 



Hadis sened yönüyle hasen olsa da, âlimler metin yönüyle şâz, garîp ve hattâ münker olduğunu söylemişlerdir.[161]



ـ2ـ وعن شداد بن أوس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # يُعَلِّمُنَا أنْ نَقُولَ في الصََّةِ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الثَّبَاتَ في ا‘مْرِ، والْعَزِيمَةَ عَلى الرُّشْدِ، وَأسْألُكَ شُكْرَ نِعْمَتِكَ، وَحُسْنَ عِبَادَتِكَ، وَأسْألُكَ لِسَاناً صَادِقاً، وَقَلْباً سَلِيماً، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا تَعْلَمُ، وَأسْألُكَ مِنْ خَيْرِ مَا تَعْلَمُ، وَأسْتَغْفِرُكَ مِمَّا تَعْلَمُ[. أخرجه النسائِى .



2. (  1847)- Şeddâd İbnu Evs (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselem) namazda şu duayı okumamızı öğretiyordu  : 

"Allahım! Senden işte (  dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. Allahım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfar ediyorum!" [Tirmizî, Daavât 22, (  3404); Nesâî, Sehv 61.][162]



ONBİRİNCİ FASIL

GİYİNME VE YEMEK DUALARI


ـ1ـ عن الخدري رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ النَّبِىُّ # إذَا اسْتَجَدَّ ثَوْباً قال  :  اَللَّهُمَّ لَكَ الحَمْدُ أنْتَ كَسَوْتَنِى هذَا، وَيُسَمِّىهِ  :  أسْألَكُ خَيْرَهُ وَخَيْرَ مَا صُنِعَ لَهُ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهِ وَشَرِّ مَا صُنِعَ لَهُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .



1. (  1848  )- el-Hudrî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) elbiseyi yenilediği zaman şu duayı okurdu  :  Allahım! Hamd sanadır. -(  giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gayesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gayesine uygun olmamasından da sana sığınıyorum." (  Ebû Dâvud, Libas 1, (  4020); Tirmizî, Libâs 29, (  1767).][163]



AÇIKLAMA  : 



1- Rivâyetler, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yeni bir elbise giyeceği zaman bunu cumaya rastlattığını ve giyme sırasında dua okuduğunu gösterir. Şu halde bu dua onlardan biri olmaktadır.

2- Elbiseyi, Resûlullah´ın dua sırasında tesmiyesi, cinsini zikretmesidir. Meselâ yeni bir ayakkabı giymiş ise  :  "Allahım! Hamd sanadır. Bu ayakkabıyı bana sen giydirdin..." demesidir.

3- Giyilen şeyin hayrı onun hemen eskimeyip dayanıklı olmasıdır, temizliğidir, bir ihtiyaç için giyilmiş olmasıdır. "Yapılış gayesine uygun olması" şeklinde tercüme ettiğimiz cümle de elbise ne maksadla yapılmış ise onun hayrını, o maksada uygun kullanımını talep etmektedir. Mâlum olduğu üzere elbise, tesettürü sağlamak, sıcak ve soğuğa karşı korumak gibi maksadlarla yapılır. Şu halde, elbisenin bu hizmetlerinde hayırlı olması, yapılmış olduğu bu gâyeleri yerine getirmesi Allah´tan taleb edilmiş olmaktadır.

Elbiselerin bu gayelere uygun kullanımı bir bakıma kulluk ve ibadet vazifelerini hakkıyla yapmayı netice verir. Elbisenin şerri ve yapılış gayesine uygun olmayan kullanılış şerri de böylece anlaşılmış oluyor. Elbisenin haram olması, pis olması çabuk eskimesi, israf gösteriş, kibir, riya, tefâhur gibi kulluk edebine aykırı ve günah olan durumlara sebep olması, setrü´l-avreti yerine getirememesi, soğuk ve sıcağa karşı yeterli korunmayı sağlayamaması gibi akla gelebilecek çeşitli durumlar elbisenin şerri olarak değerlendirilebilir.

4-Hadis, yeni bir elbise giyerken Allah´a hamdetmenin müstehap olduğuna delâlet eder, Müstedrek´de gelen bir rivayet, bir veya yarım dinara aldığı elbiseyi giyen kimse hamdederse, Allah´ın giyer giymez onu mağfiret edeceğini haber verir.[164]



ـ2ـ وعن أبى أمامة قال  :  ]لَبِسَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما ثَوْباً جَدِيداً، فقَالَ  :  الحَمْدُ للّهِ الَّذِى كَسَانِى مَا أُوَارِى بِهِ عَوْرَتِى، وَأتَجَمَّلُ بِهِ في حَيَاتِِى، ثُمَّ قال  :  سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَنْ لَبِسَ ثَوْباً جَدِيداً فقَالَ ذَلِكَ، ثُمَّ عَمَدَ إلَى الثَّوْبِ الَّذِي أخْلَقَ، فَتَصدَّقَ بِهِ كَانَ في كَنَف اللّهِ وَحِفْظِهِ، وسَتْرِهِ حَيّاً وَمَيِّتاً[. أخرجه الترمذى .



2. (  1849)- Ebû Ümâme (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) yeni bir elbise giymişti ve şöyle dua etti  :  "Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah´a hamd olsun."

Sonra şunu söyledi  :  "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim  :  "Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah´ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur." [Tirmizî, Daavât 119, (  3555); İbnu Mâce, Libâs 2, (  3557).][165]



ـ3ـ وعن أبى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ النَّبىُّ # إذَا أكَلَ أوْ شَرِبَ قال  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى أطْعَمَنَا وَسَقَانَا وَجَعَلَنَا مُسْلِمِينَ[ .



3. (  1850)- Ebû Saîd (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) bir şey yeyip içti mi şu duayı okurdu  :  "Bize yedirip içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah´a hamdolsun." [Tirmizî, Daavât 75, (  3453); Ebû Dâvud, Et´ıme 53, (  3850); İbnu Mâce, Et´ıme 16, (  3283).][166]



ـ4ـ وعن معاذ بن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ  :  مَنْ أكَلَ طَعَاماً فقَالَ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى أطْعَمَنِى هَذَا الطَّعَامَ وَرَزَقَنِىهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّى،

وََ قُوَّةٍ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ[. أخرجهما أبو داود والترمذي.وزاد أبو داود في الثاني  :  ]ومَنْ لَبِسَ ثَوْباً فقَالَ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى كَسَانِى هذَا وَرَزَقَنِيهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّى، وََ قُوَّةٍ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأخَّرَ[ .



4. (  1851)- Muâz İbnu Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim bir şey yer ve  :  "Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah´a hamdolsun" derse geçmiş günahları affolunur" dedi." [Ebû Dâvud, Libâs 1, (  4023); Tirmizî, Da´avât 75, (  3454); İbnu Mâce, Et´ime 16, (  3285).]

Ebû Dâvud´un rivayetinde şu ziyâde var  :  "Kim bir elbise giyer ve  :  "Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah´a hamdolsun" derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir."[167]



ـ5ـ وعن معاذ بن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ النَّبيُّ #  :  إنَّ اللّه لَيَرْضَى عَنِ الْعَبْدِ أنْ يَأكُلَ ا‘كْلَةَ فَيَحْمَدَهُ عَلَيْهَا، أوْ يَشْرَبَ الشَّرْبَةَ فَيَحْمَدَهُ عَلَيْهَا[. أخرجه مسلم والترمذي .



5. (  1852)- Muâz İbnu Enes (  radıyallâhu anh) der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Muhakkak ki Allah, kulun bir şey yiyip hamdetmesinden veya bir şey içip hamdetmesinden râzı olur." [Müslim, Zikr 89, (  2734); Tirmizî, Et´ime 18, (  1817).]



ـ6ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أكَلَ النَّبىُّ # عِنْدَ سَعْدِ ابْنِ عُبَادَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ خُبْزاً وَزَيْتاً، ثُمَّ قَالَ  :  أفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ، وَأكَلَ طَعَامَكُمُ ا‘بْرَارُ، وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ المََئِكَةُ[ أخرجه أبو داود.وله في أخرى عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]صَنَعَ أبُو الْهَيْثَمِ طَعَاماً، فَدَعَا رَسُولَ اللّهِ # وَأصْحَابَهُ، فَلَمَّا فَرَغُوا قالَ  :  أثِيبُوا أخَاكُمْ قَالُوا  :  وَمَا إثَابَتُهُ؟

قال  :  إنَّ الرَّجُلَ إذَا دُخِلَ بَيْتُهُ، وَأكِلَ طَعَامُهُ، وَشُرِبَ شَرَابُهُ، فَدَعَوْا لهُ فذلِكَ إثَابَتُهُ[.»ا“ثابَةُ« الجزاء .



6. (  1853)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Sa´d İbnu Ubâde´nin yanında ekmek ve zeytinyağı yemişti. Sonunda şöyle bir dua buyurdu  : 

"Yanınızda oruçlular yemek yesin, yemeğinizden ebrarlar yesin, üzerinize melekler dua etsin." [Ebû Dâvud, Et´ime 55, (  3854).]

Ebû Dâvud´un Hz. Câbir (  radıyallâhu anh)´den kaydettiği diğer bir rivâyette şöyle denir  : 

"Ebû´l-Heysem bir yemek hazırladı, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ ve Ashâbın ı(  radıyallâhu anhüm) dâvet etti. Hz. Peygamber yemekten kalkınca  :  "Kardeşinizi mükâfaatlandırın!" buyurdu. Ashâb  :  "Mükâfaatı da ne " diye sordular. Efendimiz  :  "Kişinin evine girilip yemeği yendi, içeceği içildi mi ev sâhibi için dua edilir. İşte bu onun mükâfaatıdır" cevabını verdi."[168]



AÇIKLAMA  : 



1- Bâzı rivâyetler yukarıdaki duanın Sa´d İbnu Muâz´ın evinde geçtiğini belirtir. Bu, vak´anın iki sefer cereyanına delil olabilir.

2- Dua cümlesi olarak tercüme ettiğimiz hadis, aslında ihbar cümlesi gibidir. Ancak Münavî´nin de belirttiği üzere, ev sâhibine mükâfaat mânası, dua cümlesi ile gerçekleştir.

3- Bu hadis, yemeğe dâvet edilen kimsenin, yemekten sonra ev sâhibi için dua etmesinin müstehab olduğuna delildir.



ONİKİNCİ FASIL

KAZAYI HACET DUASI


ـ1ـ عن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا دَخَلَ الخََءَ لِقَضَاءِ الحَاجَةِ يَقُولُ  :  اَللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ الخُبُثِ وَالخَبَائِثِ[. أخرجه الخمسة.»الخُبُثُ« بضم الباء جمع خبيث.»والخَبَائِثُ« جمع خبيثة، والمراد بهما ذكور شياطين الجنّ وا“نس وإناثهم .



1. (  1854)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kazâyı hâcet için helâya girdiği zaman şu duayı okurdu  : 

"Allahümme innî eûzu bike mine´lhubsi ve´lhabâis. (  Allahım, pislikten ve (  cin ve şeytan gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırm." [Buhârî, Vudû 9, Da´avât 15; Müslim, Hayz 122, (  375); Tirmizî, Tahâret 4, (  5); Ebû Dâvud Tahâret 3, (  4,5); Nesâî, Tahâret 18, (  1, 20).][169]



ـ2ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ النَّبىُّ # إذَا خَرَجَ مِنَ الخََءِ قالَ غُفْرَانَكَ[. أخرجه أبو داود والترمذي.وله في أخرى عن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ # سِتْرُ مَا بَيْنَ أعْيُنِ الجِنِّ وَعَوْرَاتِ بَنِى آدَمَ إذَا دَخَلَ أحَدُهُمُ الخََءَ أنْ يَقُولَ  :  بِسْمِ اللّهِ[.»الغُفْرَانُ« مصدر ونصبه بإضمار أطلب وأستغفر لقصور الشكر عن بلوغ هذه النعمة، وقيل  :  استغفر من تركه ذكر اللّه سبحانه مدة لبثه على الخء ‘نه كان يترك ذكر اللّه إ عند قضاء الحاجة، فرأى ذلك تقصيراً فتداركه باستغفار .



2. (  1855)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) helâdan çıkınca  :  "Gufrâneke (  affını taleb ediyorum)" derdi. "[Ebû Dâvud, Tahâret 17, (  30); Tirmizî, Tahâret 5, (  7); İbnu Mâce, Tahâret 10, (  300).]

Tirmizî´nin Hz. Ali´den kaydettiği diğer bir rivâyette şöyle denir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Helâya girdiği zaman insanoğlunun avretleri ile cinnîlerin gözleri arasındaki perde, kişinin "bismillah" demesidir."[170]



AÇIKLAMA  : 



1-Gufrâneke  :  Gufrân, tıpkı mağrifet gibi mastardır. Örtmek, affetmek, bağışlamak mânasına gelir. Sondaki ke zamirdir. Öyleyse senin örtmen, bağışlaman demek olur. Ancak mânanın bütünleşmesi için bir fiil takdiri gerekmektedir  :  اَطْلُبُ غُفْرَانَكَ Yâni "senin bağışlamanı taleb ediyorum."2-Helâdan çıkarken mağfiret talebetmenin sebebine gelince şârihler iki ihtimal beyan eder  : 

a) Bu esnada zikrullahın terkedilmiş olmasından.

b) Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), kişinin, gıdayı alıp menfaatini te´min ve fuzûliyâtı kolayca atması gibi fevkalâde hayatî nimetlerin şükrünü ödemideki aczi sebebiyle mağfiret dilemiştir. Böylece nimete karşı şükür vazîfesini mağfiret dileyerek yerine getirmiş olmaktadır. Bu ihtimal daha kavî gözükmektedir.

3-Bu makamda, okunacak başka merfu dualar da rivâyet edilmiştir  :  اَلْحَمْدُللّهِِ الَّذِى اَذْهَبَ عَنِّى اْ‘َذَى وَعَافَانِى (  Ezâyı giderip âfiyet veren Allah´a hamdolsun) veya, اَلْحَمْدُللّهِ الَّذِى اَحْسَنَ اِلَىَّ فِى اَوَّلِهِ وَآخِرِهِ (  Gıdamızın evvelinde de sonunda da bize ihsanda bulunan Allah´a hamdolsun) veya  :  اَلْحَمْدُللّهِ الَّذِى اَذَاقَنِى لَذَّتَهُ وَاَبْقَى فيَّ قُوتَهُ وَاَذْهَبَ عَنِّى اَذَاهُ (  Lezzetini bana tattırıp, gıdasını bende bırakıp sonra da ezâsını benden gideren Allah´a hamdolsun.)"Bu rivâyetlerden sıhhatçe en üstün olanı sadedinde olduğumuz Hz. Âişe hadisidir. Resûlullah´ın farklı zamanlarda bu duaların hepsiyle dua etmiş olması mümkündür.[171]



ONÜÇÜNCÜ FASIL

MESCİDE GİRİŞ-ÇIKIŞ DUALARI


ـ1ـ عن فاطمة بنت الحسين بن عليّ عن جدتها فاطمة الكبرى رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رسولُ اللّه # إذَا دَخَلَ المَسْجِدَ صَلَّى عَلى مُحَمَّدٍ # وَقَالَ  :  رَبِّ اغْفِرْ لِى ذُنُوبِى، وَافْتَحْ لِى أبْوَابَ رَحْمَتِكَ، وَإذَا خَرَجَ صَلَّى عَلَى مُحَمَّدٍ # وَقالَ اغْفِرْ لِى ذُنُوبِى، وافْتَحْ لِى أبْوَابَ فَضْلِكَ[. أخرجه الترمذي .



1. (  1856)- Fâtıma Bintu´l-Hüseyin İbni Ali, büyükannesi Fâtımatu´l-Kübrâ (  radıyallâhu anhâ)´dan naklen anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) mescide girdiği zaman Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât (  dua) okur, sonra da  :  "Rabbim! günahımı affet, rahmet kapılarını bana aç" derdi, Çıkarken de yine Muhammed (  aleyhissalâtu vesselâm)´e salât okur, sonra da  :  "Rabbim! günahımı affet, lütuf kapılarını benim için aç" derdi". [Tirmizî, Salât 234, (  314).][172]



AÇIKLAMA  : 



1- Fâtımatu´l-Kübrâ, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kızı Fâtımatu´z-Zehrâ (  radıyallâhu anhâ)´dır. Hz. Ali efendimizin zevcesi ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin´in vâlideleridir (  radıyallâhu anhüm ecmain). Hz. Ali ile hicretin ikinci yılında evlenmiş, Resûlullah´ın vefatından altı ay kadar sonra 20 yaşlarında iken vefat etmiştir.

2- Aliyyu´l-Kârî, Mirkât´da, mescide giriş duasının tam içeri girmeden önce veya girdikten sonra okunmuş olma ihtimalinden bahseder, "Önce olması daha kuvvetlidir" der.

3- Dikkat edilirse, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) kendi kendisine salât okuyarak ta´zîmde bulunmuştur. Bu, başkalarının Zât-ı Muhammediye karşısındaki vecibelere onun da tâbi olduğunu gösterir. Ümmet O´nun (  aleyhissalâtu vesselâm) peygamber olduğuna inanmakla mükellef olduğu gibi, O da bununla mükelleftir. Bazı rivâyetlerde Resûlullah, "İslam´a ilk iman eden benim" buyurur.

Ümmete terettüp eden bir diğer vecîbe Zât-ı Muhammediye´ye hürmet ve saygıdır ve bunu çokça salât ve selâm okuyarak ifâde etmektir. Şu halde bu vecîbeye kendisi de tâbidir ve bu hususta da bizzat örnek olarak ümmetine tâlimde bulunacaktır. Burada onu görmekteyiz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Zât-ı Muhammediye´ye salât u selam okumaktadır.

4-Şârih Tîbî mescide girerken rahmet, mescidden çıkarken fazl (  lütuf) taleb edilmiş olmasında şöyle bir incelik sezer  :  "Mescide giren kimse Allah´ın sevabına ve cennetine yaklaştıran bazı şeylerle meşgul olur, öyle ise rahmeti zikretmek daha münâsiptir. Mescidden çıkınca da helal rızık talebiyle meşgul olur, bu sebeple de Allah´ın fazlını (  lütfunu) zikretmek münâsip düşer. Nitekim âyet-i kerîmede  :  فَانْتَشِرُوا في اَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّهِ "Cuma namazını kılınca yeryüzüne dağılın ve Allah´ın fazlından arayın" (  Cum´a 10) buyurulmuştur."[173]



ONDÖRDÜNCÜ FASIL

HİLALİ GÖRÜNCE OKUNACAK DUÂ


ـ1ـ عَنْ طلحة بن عبيداللّه رَضِىَ اللّهُ عنه قال  :  ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # إذَا رَأى الْهَِلَ قَالَ  :  اَللَّهُمَّ اَهِلَّهُ عَلَيْنَا بِالْيُمْنِ وَاِيمَانِ، وَالسََّمَةِ وَاِسَْمِ رَبِّى ورَبُّكَ اللّهُ[. أخرجه الترمذي .



1. (  1857)- Talha İbnu Ubeydillah (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) hilâli görünce şu duayı okurdu  :  "Allahım, Ay´ın hilâl devresini bize bereketli, imanlı, selâmetli ve İslâm üzere geçir. (  Ey hilâl) benim de senin de Rabbin Allah´tır." [Tirmizî, Daavât 52, (  3447).][174]



AÇIKLAMA  : 



1-Hilâl, ayın geçirdiği safhalardan bir safhanın adıdır. Ay´ın ufukta belirmesinin ilk gecesiyle, ikinci ve üçüncü gecelerine denir. Dördüncü geceden itibâren kamer denir.

2- Hadiste talep edilen yümn, dilimizde uğur, bereket, hayır mânalarına gelir. Uğur, zıddı olan uğursuzluk inancını hatırlattığı ve bunun da dinimizde yeri olmadığı için bereket´le tercümesini daha uygun bulduk. Mamafih, bazı nüshalarda "yümn" yerine emn gelmiştir. Bu da emniyet (  güven) demektir. Emniyet duygusunun huzurlu bir hayat için ne kadar ehemmiyet arzettiği îzah gerektirmeyecek kadar açık bir durumdur.

3-Hadisin Arapça metnini lügavî aslına muvafık olarak şöyle tercüme edebiliriz  :  "Allahım, bizler (  bâtınan) emniyet ve iman üzere, (  zâhiren de ) selâmet ve İslâm üzere olduğumuz halde ayı üzerimize doğdurt."

4-Bâzı âlimlerimize göre, emniyet ve selâmetin zikri ile her çeşit zararlı şeylerin def´i; keza iman ve İslâm´ın zikri ile de pek beliğ ve pek veciz bir sûrette her çeşit menfaatin celbedilmesi taleb edilmiş olmaktadır.

5- Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in emniyet ve iman talebinde hilâli vesile yapması onun şe´ninin büyüklüğüne delâlet eder. Ona teveccüh ederek  :  "Senin de benim de Rabbimiz Allah´tır sözü, bir kısım insanların, hâdisâtın cereyanında felek adı altında gök cisimlerine tesir izâfe etmelerini reddir. Bilindiği üzere günümüzde bile, yıldız falı adı altında, hâdisât üzerinde yııldızların ve burçlar denen yıldız kümelerinin tesirleri hususlarında pek bâtıl sözler mevcuttur. Görüldüğü üzere İslam, yıldızların insanlara en yakın olan, geceleri aydınlatma ve yılın ay ve günlerini hesaplamada sunduğu takvimli hizmeti gibi hizmetlerde insanların hayatını tanzimde oynadığı pek belirgin ve inkarı gayr-ı kâbil role sahip olan Ay´a da, "seni de bizi de yaratan Allah´tır" cümlesi ile hem cahiliye devrinde bir kısım insanlarda görülen Ay ve Güneş´e tapma sapıklığına ve hem de yıldızlarla ilgili başkaca bâtıl inançlara hâtime çekmiştir. Varlığını başkasından alan, keyfine göre bir başkasına tesir edemez, tasarrufta bulunamaz. Şâyet bir te´siri, bir hizmeti varsa bu, onu yaratandan gelmektedir. Hakikî te´sir O´na (  celle celâluhû) âittir.

İslâm´ın tevhid inancı, her çeşit tesir ve icraatın Allah´tan geldiğini takrir eder. Resûlullah, ay doğduğu zaman okunacak duada bile bunun tesbit ve takrîrine ehemmiyet vermiştir. Bütün bu gayrete rağmen, günümüzde bile, hâlâ yıldızın tesirine inanan, yıldız falıyla vakit geçiren Müslümanların varlığı, üzüntü ile karşılanacak bir durumdur.[175]



ـ2ـ وعن قتادة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]أنَّهُ بَلَّغَهُ أنَّ النَّبِىَّ # كانَ إذَا رَأى الهَِلَ قالَ  :  هَِلُ خَيْرٍ وَرشْدٍ ثََثَ مَرَّاتٍ، آمَنْتُ بِاللّهِ الَّذِى خَلَقَكَ ثََثَ مَرَّاتٍ، ثُمَّ يَقُولُ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى ذَهَبَ بِشَهْرِ كَذا، وَجَاءَ بِشَهْرِ كَذَا[. أجرجه أبو داود.وفي رواية له عنه قال  :  ]كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا رَأى الهَِلَ صَرَفَ وَجْهَهُ عَنْهُ[ .



2. (  1858  )- Katâde (  rahimehullah)´ye ulaştığına göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) hilâli görünce şu duayı okurmuş  :  "Hayırlı ve istikametli bir hilal (  devresi diliyorum.)"

Bunu üç kere söyledikten sonra, "Seni yaratan Allah´a inandım."Bunu da üç kere tekrar ettikten sonra  :  "... Ayını çıkarıp ... Ayını getiren Allah´a hamdolsun" dermiş." [Ebû Dâvud, Edeb 111 (  5092).]

Ebû Dâvud´un yine Katâde´den kaydrettiği bir diğer rivâyetinde  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), hilâli görünce yüzünü ondan çevirirdi" denmektedir.[176]



AÇIKLAMA  : 



1-Hilâl devresinin hayırlı ve istikametli (  rüşd üzere) olmasını dilemek, Allah´a ibâdetle geçmesini dilemektir. Hacc mîkatı, Ramazan orucunun başı vs. hilâl devrelerine rastlamaktadır.

2-Rivâyet, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in ayları ismen zikrettiğini göstermektedir. Meselâ "Cemâziyelevvel´i çıkarıp Cemaziyelâhir´i getiren Allah´a hamdolsun" demek gibi.

3-Ebû Dâvud´un ikinci rivâyetinde Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in hilâli görünce yüzünü çevirdiği ifâde edilmektedir. Münâvî, bu hadîsi açıklarken şu izahı sunar  :  "Bu çevirme, hilâlin şerrinden çekinmek içindir. Zîra, Tirmizî´nin kaydettiği üzere, Hz. Âişe´ye Resûlullah  :  اَسْتَعِيذِى بِاللّهِ مِنْ شَرِّهِ فإنَّهُ الْغَاسِقُ اِذَا وَقَبَ "Ey Âişe, onun şerrinden Allah´a sığın, zîra o, battığı zaman (  Felak sûresinde haber verilen) elgâsık´tır"[177] demiştir. Yahut da Resûlullah´ın ondan yüzünü çevirmesinin hikmeti, cedd-i emcedi Hz. İbrahim (  aleyhisselam)´in َ اُحِبُّ اŒفِلِينَ "Batan şeyleri sevmem" (  En´am 76) sözüne meyletmektir.

4-Son olarak, hadislerin sıhhat durumuna temas edelim. Ebû Dâvud, hadisleri "Kişi hilâli görünce ne demelidir " başlığını taşıyan bir bâbta kaydettikten sonra şunu söyler  :  "Bu bâbta Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´tan sahih müsned (  muttasıl) bir hadis gelmemiştir." Katâde´den kaydedilenler mürseldir, yâni senedlerinde kopukluk vardır. Zîra Katâde, Tâbiîn´dendir, sahâbe değildir, kimden işittiğini de tasrîh etmemiştir.Ancak İbnu Hacer, Katâde´nin mürseline Müsedded´in Müsned-i Kebîr´ inde -yine mürsel olan- bir şâhid bulduğunu, Ebû Nuaym´da da mevsûl (  senedinde kopukluk olmayan) bir şâhid bulduğunu belirtir.[178]



ÇIKINCA OKUNACAK DUA


ـ1ـ عن بان عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا سَمعَ الرَّعْدَ وَالصَّوَاعِقَ قال  :  اللَّهُمَّ َتَقْتُلَنَا بِغَضْبِكَ، وََ تُهْلِكُنَا بِعَذَابِكَ، وَعَافِنَا قَبْلَ ذلِكَ[. أخرجه الترمذي .



1. (  1859)- İbnu Ömer (  radıyallâhu anhüma) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) gök gürleyip, şimşek çakınca şu duayı okurdu  :  "Allah´ım bizi gadabınla öldürme, azabınla da helâk etme, bu (  azabı)ndan önce bize afiyet (  içinde ölüm) ver." [Tirmizî, Daavât 51, (  3446).][179]



AÇIKLAMA  : 



1- Gök görültüsü diye tercüme ettiğimiz Ra´d, Arapça´da bulutlardan gelen sese dendiği gibi bulutlara müvekkel olan meleğin de adıdır. İmam Şâfiî (  rahimehullah)´nin Mücâhid´den naklettiğine göre, "Ra´d bir melek olup berk (  şimşek), onun kanatlarıdır, bulutları bu kanatlarla sevketmektedir." Şâfiî hazretleri ilâveten  :  "Mücâhid´in sözü Kur´an´ın zâhirine ne kadar da uyuyor" demiştir. Begavî, müfessirlerin çoğunluk itibâriyle  :  "Ra´d bir melektir, bulutları sevkeder, işitilen ses de onun tesbîhidir" dediklerini nakleder. Meseleye temas eden âyet şöyle  :  "O, size korku ve ümid salarak şimşeği gösteren (  yağmurla ağırlamış) yüklü bulutları peydâ edendir. Ra´d (  gökgürültüsü) O´nu (  yani Allah´ı) hamd ile, melekler de O´ndan korkusuna tesbih ederler. O, yıldırımlar gönderip onunla kimi dilerse çarpar, öldürür" (  Ra´d 12-13).

2- Şimşek diye tercüme ettiğimiz kelime sevâik´dir. Sâika´nın cem´idir. Sâika´yı bâzı âlimler şiddetli gök gürültüsü ile yere düşen ateş parçası diye tefsîr etmişlerdir. Dilimizde buna yıldırım denir. Bâzı âlimler azab çığlığı (  sayhatu´l-azab) olarak açıklamışlardır. Son derece şiddetli gök gürültüsüne de böylece sâika denmiş olmaktadır.

3-Resûlullah gök gürültüsü, şimşek gibi tabiî hadiseler karşısında  :  "Bizi gadabınla öldürme, azabınla helâk etme..." diyerek, Cenab-ı Hakk´ ın geçmiş milletlere bu yollarla inmiş olan cezalarını hatırlatmış ve ümmeti tarafından hatırlanmasını istemiştir. Âd, Semûd ve Hz. Nuh kavimlerine inmiş olan bu çeşit belaların hatırlanmasında ibretler, pek çok nefislerin alacağı dersler vardır.[180]



ـ2ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كانَ رسُولُ اللّهِ # إذَا رَأى نَاشِئاً في اُفقِ السَّمَاءِ تَرَكَ الْعَمَلَ، وَإنْ كَاَنَ في صَةٍ خَفَّفَ، ثُمَّ يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا، فَإنْ مُطِرَ قال  :  اللَّهُمَّ صَيِّباً هَنِيئاً[. أخرجه أبو داود.و»النَّاشِئُ« السحاب، و»الصَّيِّبُ« المدرار .



2. (  1860)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ufuk-ı semâda bir bulut belirtisi gördü mü işi terkeder, namazda idiyse kısa keser ve şu duayı okurdu  :  "Allah´ım, bunun şerrinden sana sığınırım." Yağmur başlarsa  :  "Allah´ım, bol yağmur, faydalı yağmur (  ver)" derdi." [Ebû Dâvud, Edeb, 113, (  5099); İbnu Mâce, Dua 21, (  3889).][181]



ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ] كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا عَصَفَتِ الرِّيحُ قالَ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ خَيْرَهَا وَخَيْرَ مَا فِيهَا وَخَيْرَ مَا أُرْسِلَتْ بِهِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا وَشَرِّ مَا أُرْسِلَتْ بِهِ[. أخرجه الشيخان هكذا والترمذي .



3. (  1861)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) rüzgâr estiği zaman şu duayı okurdu  :  "Allah´ım, senden bunun hayrını ve bunda olan (  menfaatların da) hayrını ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı da istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum." [Buhârî, Bed´ül-Halk 5, Tefsîr, Ahkâf 2, Edeb, 68; Müslim, İstiskâ 14, (  899); Tirmizî, Daavât 50, (  3445).][182]



AÇIKLAMA  : 



Bu hadisin Müslim ve Buhârî´de bir çok vechi yer alır. Bazı vecihleri bir kısım ziyâdeler ihtivâ eder. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın rüzgâr esme veya bulut görme ânında davranışını daha yakından görmek için Müslim´in bir rivâyetinde yukarıda kaydettiğimiz kısmın devamı mahiyetinde olan bir ziyâdeyi kaydetmek isteriz  :  "... Gök yağmur bulutları ile dolup fırtına ve şimşeklerle kaynaşmaya başladı mı rengi değişirdi. (  Artık bir huzursuzluk onu kaplar, bu sebeple yerinde duramaz) bir girer bir çıkar, bir ileri bir geri gider, gelirdi. Yağmur başlayınca rahatlar, huzursuzluğu artık açılırdı. Ben bu hâli, yüzünden anlardım." Hz. Âişe der ki  :  "Bir seferinde bunun sebebini sordum. Bana  :  "Ey Âişe, dedi, bu semada beliren şey belki de Ad kavminin şu sözleriyle ifâde ettikleri belanın gelişidir  :  "O azabın yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde "Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır" dediler" (  Ahkâf 24-25).[183]



ـ4ـ وله عن أبىّ بن كعب رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]أنَّ النبىَّ # قالَ  :  َ تَسُبُّوا الرِّيحَ، فَإنْ رَأيْتُمْ مَا تَكْرَهُونَ، فَقُولُوا  :  اَللَّهُمَّ إنَّا نَسْألُكَ مِنْ خَيْرِهَا[. الحديث.»عَصَفَتِ الرِّيحُ« إذَا اشتد هبوبها .



4. (  1862)- Yine Tirmizî´de Übey İbnu Ka´b (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Rüzgâra küfretmeyin. Hoşunuza gitmeyen bir rüzgar görünce  :  "Allah´ım, senden bunun hayrını taleb ediyorum" deyin." [Tirmizî, Fiten 64, (  2253).][184]



AÇIKLAMA  : 



1-Rüzgâra küfretme yasağı, rüzgârın me´mur olmasındandır, me´mur ise mâzurdur. Nitekim aynı mevzûda İbnu Abbâs (  radıyallâhu anhümâ)´tan gelen bir rivâyette şöyle buyurulmuştur  :  َ تَلْعَنُوا الرِّيحَ فإنَّهُ مَأمُورَةٌ Ayrıca, kim bir şeye lânet eder, lânet ettiği şey de lânete lâyık olmazsa, lânet, yapana rücu eder.2- Ebû Hüreyre´den Ahmed İbnu Hanbel´in kaydettiği bir rivâyette  : 



َ تَسُبُّوا الرِّيحَ فإنَّهَا مِنْ رَوْحِ اللّهِ تَعالى تَأتِى بِالرَّحْمَةِ وَالعَذَابِ ولكِنْ سَلُوا اللّهَ مِنْ خَيْرِهَا وَتَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنْ شَرِّهَا "Rüzgâra sövmeyin, Zîra o, Allah´ın rahmetindendir. Rahmet ve azabı getirir. Ancak Allah´tan onun hayır getirmesini taleb edin. Şerr getireninden de Allah´a sığının" buyurulmuştur.

3-Rüzgârın getirdiği rahmet yağmur, temiz hava, rahatlk vs.´dir. Bitkilerin döllenmelerindeki hizmeti ise eskiden beri bilinen bir başka rahmetidir. Bu sebeple döllenmeyi sağlayan rüzgâra levâkıh denmiştir.

Şâfiî hazretleri şöyle demiştir  :  "Rüzgâra küfretmek câiz değildir. Zîra o, Allah´ın mûti bir mahlûkudur ve Allah´ın askerlerinden bir askeridir. Dilerse onu rahmet kılar, dilerse bela kılar." Şâfiî merhumun naklettiği bir rivâyete göre, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a bir kimse gelip fakirlikten şikayet edince ona  :  "Herhalde sen rüzgâra küfretmişsin" buyurur.

Bazı İslam âlimleri rüzgârdaki hayrın büyüklüğünü belirtme sadedinde  :  "Eğer rüzgar estirilmeyecek olsa arzla semâ arası kokuşur kalır" demiştir.[185]



ONALTINCI FASIL

AREFE GÜNÜ VE KADİR GECESİ DUASI


ـ1ـ عن عمرو بن شعيب عن إبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ النبيُّ # أفْضَلُ الدُّعَاءِ دُعَاءُ يَوْمِ عَرَفَةَ، وَأفْضَلُ مَا قُلْتُ أنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى َ إلَهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْكُ، وَلَهُ الحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ[.أخرجه مالك عن طلحة بن عبيد اللّه بن كريز إلى قوله شريك له. والترمذي عن عمرو بتمامه .



1. (  1863)- Amr İbnu Şuayb an Ebîhi an Ceddihî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Duaların en faziletlisi arefe günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz, lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh lehü´lmülkü ve lehü´lhamdü ve hüve alâ külli şey´in kadîr. (  Allah´tan başka ilah yoktur, O tektir, O´nun ortağı yoktur, mülk O´nundur, hamd O´na aittir. O, herşeye kâdirdir) sözüdür." [Muvatta, Kur´ân 32, (  1, 214, 215); Tirmizî, Da´avât 133, (  3579).][186]



ـ2ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  إنْ وَافَقْتُ لَيْلَةَ الْقَدْرِ مَا أدْعُوا بِهِ؟ قَالَ  :  قُولِى اللَّهُمَّ إنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى[. أخرجه الترمذي وصححه.الفصل السابع عشر  :  في دعاء العطاس



2. (  1864)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Ey Allah´ın Resûlü, dedim, şâyet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim " Şu duayı okumamı söyledi  : 

"Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu´l-afve fa´fu annî. (  Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet." [Tirmizî, Da´avât 89, (  3508  ).][187]



ONYEDİNCİ FASIL

HAPŞIRANIN DUASI


ـ1ـ عن عامر بن ربيعة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]عَطَسَ رَجُلٌ في الصََّةِ خَلْفَ رَسُولِ اللّهِ # فقَالَ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ حَمْداً كَثيراً طَيباً مُبَارَكاً فِيهِ حَتَّى يَرْضى رَبُّنَا، وَبَعْدَ مَا يَرْضى مِنْ أمْرِ الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ، فَلَمَّا انْصَرَفَ # قَالَ  :  مَنِ القَائِلُ اَلْكَلِمَةَ، َفَسَكَتَ الرَّجُلُ، ثُمَّ قَالَ  :  مَنِ القَائِلُ الكَلِمَةَ، فَسَكَتَ الرَّجُلُ، ثُمَّ قَالَ  :  مَنِ القَائِلُ الكَلِمَةَ، فَإنَّهُ لَمْ يقُلْ بَأساً، فقَالَ  :  أنَا ، وَلَمْ أُرِدْ بِهَا إَّ الخَيْرَ. قَالَ مَا تَنَاهَتْ دُونَ عَرْشِ الرَّحْمنِ تَعَالى[. أخرجه أبو داود



1. (  1865)- Âmir İbnu Rebîa (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın arkasında namaz kılan birisi, namazda hapşırdı ve şu duayı okudu  :  "Mübarek (  hayrı bol), ihlaslı ve çok hamdle Allah´a hamdederiz, tâ Rabbimiz razı oluncaya kadar; dünya ve âhiret işindeki rızasından sonra da (  hamdimize devam ederiz)." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) namazdan çıktıktan sonra  :  "Namazda dua okuyan kimdi " diye sordu. Ancak okuyan kişi sükût etti. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tekrar sordu  : 

"Duayı kim okudu Zîra fena bir şey söylemedi." Bunun üzerine adam  :  "Bendim, bu dua ile sâdece hayır murad ettim" dedi. Efendimiz  : 

"(  Duanız) Rahman´ın Arşına kadar yükseldi" buyurdu." [Ebû Dâvud, Salât 121, (  770, 774); Tirmizî, Salât 296, (  404); Buhârî, Ezan 115, (  muhtasaran); Muvatta, Kur´an 25, (  1, 212); Nesâî, İftitah 112 (  2, 196).][188]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis, görüldüğü üzere birçok vecihte büyük muhaddislerce rivâyet edilmiştir. Kıraat dışı okunan bu dua rivayetten rivayete farklılıklar, ziyâdeler ve noksanlar taşır. Nitekim Buhârî ve Muvatta´nın rivayetlerinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Bu duayı yazmada öncelik kazanmak için otuz küsür melek yarış yaptı" buyurmuştur. Tirmizî´nin rivayetinde, Resûlullah üç sefer, "Bu kelimeleri kim söyledi " diye sormuş, üçüncüde Rifâa İbnu Râfiî (  radıyallâhu anh), "Bendim" demiş, Resûlullah bir kere daha tekrarlattıktan sonra  :  "Otuz küsür melek bunu (  huzur-u İlâhi´ye) yükseltmek hususunda yarış ettiler" buyurmuştur.

2- Hadis hakkında Tirmizî şu açıklamayı yapar  :  "Rifâa hadisi hasen bir hadistir. Bazı âlimler hadisin nâfile namazlarla ilgili olduğunu (  yani kıraat dışı bir duanın nâfile namazlarda okunabileceğini) söylemiştir. Zîra, Tâbiîn´den bir çok büyük  :  "Kişi farz namazda hapşıracak olursa, içinden Allah´a hamdeder" demiş ve daha fazlasına izin vermemiştir."

İbnu Hacer, bu hadisin Bişr İbnu´z-Zehrânî tarafından yapılan rivâyetinde Rifâa´nın akşam namazında olduğunu tasrîh ettiğini kaydederek, bu ruhsatın nâfile namazlarına mahsus olduğunu söyleyenleri reddetmek ister. Hadis üzerine sunduğu uzun açıklamalar meyanında şunu da kaydeder  :  "Alimler bu hadisten hareketle namazda, me´sûr duaya muhâlefet etmemek şartıyla, me´sûr olmayan dua ihdas edilebileceğine hükmetmiştir. "Me´sûr, sünnet olan, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den rivâyet edilen demektir.

Yine İbnu Hacer´in belirttiğine göre bu rivâyetten şu hükümler çıkarılmıştır  : 

* Namazda, yanındakini teşvîş etmedikçe (  rahatsız etmedikçe) zikirler yüksek sesle yapılabilir.

* Namazda hapşıranın elhamdülillah demesi mekruh değildir. Ancak Aynî´nin de belerttiği üzere, buna yerhamükallah diye cevap veren müsallînin namazı bozulur.

* Namazda olan kimsenin, hapşırana "yerhamükallah" demesi gerekmez.

* Ta´dil-i erkânı zikirle uzatmak (  câiz ve müstehabtır).

* Namazda, meşru olan kelamın sesli olarak telaffuzu, namazı bozmaz.

NOT  :  Aynî der ki  :  "el-Muhît´de Ebû Hanîfe´den rivâyete göre  :  "Namazda hapşıran, dilini kımıldatmaksızın içinden Allah´a hamdeder, kımıldatacak olursa namazı bozulur." Amma sahih olan, zikrettiğimiz üzere, bunun hilafıdır. (  Yani namazda hapşıranın elhamdülillah demesiyle namazı bozulmaz).[189]



ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ النبىُّ #  :  إذَا عَطَسَ أَحَدُكُمْ فَلْيَقُل  :  اَلْحَمْدُ للّهِ عَلى كُلِّ حَالٍ، وَلْيَقُلْ لَهُ أخُوهُ، أوْ صَاحِبُهُ  :  يَرْحَمُكَ اللّهُ، فإذَا قَالَ لَهُ فَلْيَقُلْ  :  يَهْدِيكُمُ اللّهُ وَيُصْلِحُ بَالَكُمْ[. أخرجه البخارى وأبو داود. »بَالَكُمْ« شأنكم.



2. (  1866)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Sizden biri hapşırınca "Elhamdülillah alâ külli hâl." (  Her hal için elhamdülillah) desin. Kardeşi de -yahut arkadaşı da- ona "Yerhamükâllah" diye cevap versin. (  Kardeşi bunu) kendisi için söyleyince, hapşıran da Yehdîkümullah ve yuslih bâleküm (  Allah size de hidâyet versin ve işinizi düzeltsin) desin." [Buhârî, Edeb 126, Ebû Dâvud, Edeb 99, (  5033).][190]



AÇIKLAMA  : 



1-Hapşıranın, namazda bile olsa elhamdülillah demesinin meşruiyeti hususunda Cumhur´un ittifakı var. Önceki rivâyette, sadece Ebû Hanîfe´nin, namazda telâffuz etmeksizin elhamdülillah´ı içinden geçirmesi gerekir dediğini gördük. Ancak, mezhep görüşü aksine tecelli etmiş, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi gibi Hanefî mezhebi de namazda elhamdülillah demenin namazı bozmayacağına hükmetmiştir. Ancak İbnu´l-Arabî´nin de namazda hapşıranın, içinden elhamdülillah demesi gereğinde ısrar ettiğini, "namazdan çıkınca" diyenin bile bulunduğunu belirtelim.

2- Bu rivâyette elhamdülillah´tan sonra alâ külli hâl ziyâdesi gözükmektedir. Hadisin bâzı vecihlerinde -ki Buhârî´deki vechi böyledir- bu ziyâde yoktur.Ayrıca muhtelif rivâyetlerde, hapşıran kimse elhamdülillah deyince söylenmesi gereken dua, farklı şekillerde gelmiştir  : 

* "Yerhamünallâhü ve iyyâküm. (  Allah bize de, size de rahmet etsin)."

* "Âfânallahu ve iyyâkum mine´nnâr, yerhamukallah. (  Allah bizi de, sizi de ateşten âzâd etsin ve size rahmet buyursun)."

İbnu Hacer, bir büyük için  :  "Yerhamullah seyyidena (  Allah efendimize rahmet buyursun)" gibi bir ifâdenin sünnete aykırı olduğunu, illa da bir tahsiste bulunulacaksa  :  "Yerhamukâllah yâ seyyidenâ" yani "Allah sana rahmet buyursun ey efendimiz" denilebileceğini, bunun hasen olduğunu belirtir.

Hapşıranın, kendisine dua edene cevabı, cumhurun kabûlü, sadedinde olduğumuz rivâyetteki cümledir  :  "Yehdîkümullahu ve yuslihu bâleküm. (  Allah size hidâyet, işlerinizi de salâh üzre kılsın)." Ancak Kûfîler şu cümleyi benimsemişlerdir  :  "Yağfirullahu lenâ ve leküm. (  Allah sizi de bizi de mağrifet etsin)." İmam Mâlik ve İmam Şâfiî, "Bu iki cümleden hangisiyle söylense olur, mü´min muhayyerdir" demişlerdir. Ebû´l-Velîd İbnu´r-Rüşd ise  :  "İkinci cümle evlâdır, çünkü mükellef, her şeyden önce mağfirete muhtaçtır. Ancak zımmî olmayanlar için ikisini birleştirerek söylemek daha iyidir" der. Zımmînin hâriç tutulması, onlara mağfiret temenni etmenin dinen caiz olmamasındandır. Bu bizzat âyet-i kerîme ile yasaklanmıştır (  Tevbe 113).[191]



ONSEKİZİNCİ FASIL

HZ. DAVUD (  ALEYHİSSELAM)´UN DUASI


ـ1ـ عن أبى الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسولُ اللّه #  :  كَانَ مِنْ دُعَاءِ دَاوُدَ عَلَيْهِ السََّمُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَالْعََمَلَ الَّذِي يُبَلِّغُنِى حُبَّكَ. اللَّهُمَّ اجْعَلْ حُبَّكَ أحَبَّ إلىَّ مِنْ نَفْسِى وَأهْلِى وَمَالِى ، وَمِنَ المَاءِ الْبَارِدِ. قالَ وَكَانَ النَبىُّ # إذَا ذَكَرَ دَاوُدَ تَحَدَّثَ عَنْهُ بِقَوْلِهِ كَانَ أعْبَدَ البَشَرِ[. أخرجه الترمذي .



1. (  1867)- Ebû´d-Derdâ (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Hz. Dâvud (  aleyhisselâm)´un duaları arasında şu da vardır  :  "Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah´ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl."

Ebû´d-Derdâ der ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Dâvud´u zikredince, onu "insanların en âbidi (  yani çok ve en ihlaslı ibadet yapanı)" olarak tavsif ederdi." [Tirmizî, Da´avât 74, (  3485).][192]



AÇIKLAMA  : 



1- "Hubbuke..." (  sevgini) tâbiri, masdarın fâil veya mef´ûle izâfesidir. Yâni fâile izâfesi olunca mâna  :  "Bana olan sevgini" demek olur. Mef´ûle izâfe olunca mâna, "sana olan sevgimi" olur. Birinci daha muvafık gözükmekte. Zîra Allah´ın, kendisini (  Hz. Dâvud´u) sevmesini istemek daha uygun gelmektedir. "Seni sevenin sevgisini..." cümlesinde de masdarın mef´ûl veya fâile izâfesi daha uygun gözüküyor, mâna şöyler olur  :  "Âlimlere olan muhabbetinle beni sevmeni istiyorum." Fâile izâfe olunca mâna, "Seni sevenleri sevmeyi nasib et" şeklinde olur. Nitekim bir başka dua şöyledir  :  حَبِّبْنَا الى اَهْلِهَا وَحَبِّبْ صَالِحِى اَهْلِهَا إلَيْنَا "Bizi ora ehline sevdir, ora ehlinden sâlih olanları da bize sevdir." Nitekim âyet-i kerimede de  :  يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ "... (  Allah) onları sever, onlar da O´nu severler..." (  Mâide 54) buyurmuştur. Yani hem insanların Allah´ı sevmesi, hem de Allah´ın insanları sevmesi mevzubahistir.

Keza, "Senin sevgine beni ulaştıracak ameli..." cümlesinde senin sevgin ayrı iki ihtimale muhtemeldir  :  "Seni bana sevdirecek..." veya "beni sana sevdirecek ameli" mânaları câizdir.

2- Hz. Dâvud´un "insanların en âbidi" olmasını bâzı âlimler, "devrindeki insanların en âbidi" diye kayıtlamıştır. Ancak Aliyyü´l-Kârî, "Itlakı üzere bırakılabilir, zîra ibadetçe en ilerde olması, ilimce, faziletçe de üstün olmasını gerektirmez" diyerek Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bazı yönlerden efdaliyeti meselesine tezad arzetmeyeceğine ima eder.[193]



ONDOKUZUNCU FASIL

HZ. YUNUS (  ALEYHİSSELAM) KAVMİNİN DUASI


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ يرفعه قال  :  ]كَانَ مِنْ دُعَائِهِمْ  :  يَاحَىُّ يَا قَيُّومُ، يَاحَىُّ حِينَ َ حَىَّ، يَا مُحْيِى يَا مُمِيتُ يَاذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ[. أخرجه رزين .



1. (  1868  )- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) Resûlullah´a ref ederek demiştir ki  :  "Yunus kavminin duaları arasında şu da vardı  :  "Ey diri olan, ey (  mahlûkata) kıyam veren, ey hiçbir hayat sâhibinin olmadığı zamanda hayat sâhibi olan, ey hayat veren, ey ölüm veren, ey celâl ve ikrâm sâhibi!" [Rezîn ilavesidir.][194]



YİRMİNCİ FASIL

BELAYA UĞRAYANI GÖRÜNCE OKUNACAK DUA


ـ1ـ عن عمر وأبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قا  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ رَأى صَاحِبَ بََءٍ فقَالَ  :  اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى عَافَانِى مِمَّا ابْتََكَ بِهِ وَفَضَّلَنِى عَلى كَثِير مِمَّنْ خَلَقَ تَفْضِيً عُوفِىَ مِنْ ذَلِكَ البََءِ كَائِناً مَا كَانَ مَا عَاشَ[. أخرجه الترمذي من روايتهما، وهذا لفظ رواية عمر.وفي رواية أبى هريرة لم يصبه ذلك البء، دون باقى الحديث.القسم الثاني من الباب الثاني  :  في أدعية غير مؤقتة و مضافة



1. (  1869)- Hz. Ömer ve Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyorlar  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim bir belaya uğrayanı görünce şu duayı okursa  :  "Seni imtihan ettiği şeyde bana âfiyet veren ve birçok yarattığından beni üstün kılan Allah´a hamdolsun!" Artık yaşadığı müddetçe, bu bela ne olursa olsun ona mâruz kalmaktan muaf kılınır." (  Tirmizî, Da´avât 38, (  3427, 3428  ); İbnu Mâce, Dua 22, (  3892).]

Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh)´nin bir rivâyetinde sâdece  :  "...Bu bela ona isâbet etmez" denmiştir.[195]



AÇIKLAMA  : 



1-Belaya uğrayan diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı mübtelâ´dır. İbtila esas itibariyle imtihan ve deneme mânasına gelir. Hayra da, şerre de olabilir. Nitekim âyet-i kerîmede  :  وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً "Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz" (  Enbiya 35) buyurulmaktadır.

2-Sadedinde olduğumuz hadiste mübtelî, yâni belaya mâruz veya imtihana mâruz´daki beladan maksad maddî ve bedenî bir imtihan olabilir, mânevî ve dinî bir imtihan da olabilir. Bedenî imtihana abraşlık, aşırı kısalık, aşırı uzunluk, körlük, sakatlık, kamburluk vs. misal olabileceği gibi; mânevî imtihana da fısk, zulüm, bid´at, küfr vs. misal olabilir. Bunlardan dinî olanların çok daha ciddi olduğu açıktır. Maddî imtihanlar sabır yoluyla mânevî kazanç vesilesi yapılabilir ise de mânevî imtihanları kazanca tahvil çok daha zordur. Rabbimizden mânevî imtihanlarla imtihan etmemesini dua ediyoruz.



3-Aslında âfiyet de bir imtihandır. Ancak beliyye ile imtihanda sabırsızlık ve fitneye düşme ihtimali vardır. Bu takdirde beliyye herkesin kazanamayacağı bir imtihan, bir mihnet olur. Resûlullah  :  اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَفْضَلُ وَاَحَبُّ إلى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ

"Kuvvetli mü´min zayıf mü´mine nazaran Allah´a daha sevgili, daha efdal, daha hayırlıdır" buyurmuştur. Şu halde iptilaya dayanabilen, sabır yönüyle kuvvetli olan kazançlıdır ve Allah nezdinde daha hayırlıdır. Hadisteki kuvvetlilik mutlak geldiğine göre, fizikî ve maddî olabileceği gibi, musibetler karşısındaki mânevî ve ruhî kuvvet de olabilir.[196]



İKİNCİ BABIN İKİNCİ KISMI

SEBEBE VE VAKTE BAGLI OLMAYAN DUALAR


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَقُولُ في دُعَائِهِ  :  اَللَّهُمَّ أصْلِحْ لِى دِينِى الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أمْرِِى، وَأصْلِحْ لِى دُنْيَاىَ الَّتِى فِيهَا مَعَاشِى، وَأصْلِحْ لِى آخِرَتِى الَّتِى فِيها مَعَادِى، وَاجْعَلِ الحَيَاةَ زِيَادَةً لِى في كُلِّ خَيْرٍ، وَاجْعَلِ المَوْتَ رَاحَةً لِى مِنْ كُلِّ شَرٍّ[. أخرجه مسلم .



1. (  1870)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken şunu söylerdi  :  "Allahım, dinimi doğru kıl, o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl, hayatım onda geçmektedir. Ahiretimi de doğru kıl, dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (  vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (  kurtularak) rahat(  a kavuşma) kıl." [Müslim, Zikr 71, (  2720).][197]



ـ2ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ أكْثَرُ دُعَاءِ النَّبىِّ # اللَّهُمَّ آتِنَا في الدُّنْيَا حَسَنَةً، وَفي اŒخرَةِ حسَنَة، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .



2. (  1871)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah´ın duasının çoğu  :  "Allahümme âtina fi´ddünya haseneten ve fi´l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe´nnâr. (  Allahım bize dünyada da bir hayır, âhirette de bir hayır ver, bizi cehennem azâbından koru" idi." [Buhârî, Daavât 55, Tefsir, Bakara 36; Müslim, Zikr 26, (  2690; Ebû Dâvud, Salât 381, (  1519).][198]



ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ النَّبىُّ #  :  مَنْ سَألَ اللّهَ الجَنَّةَ ثََثَ مَرَّاتٍ. قَالَتِ الجَنَّةُ  :  اَللَّهُمَّ أدْخِلْهُ الجَنَّةَ، وَمَنِ اسْتَجَارَ بِاللّهِ ثََثَ مَرَّاتٍ مِنَ النَّارِ قَالَتِ النَّارُ  :  اَللَّهُمَّ أجِرْهُ مِنَ النَّارِ[. أخرجه الترمذى والنسائى.



3. (  1872)- Yine Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim cenneti üç kere isterse, cennet  :  "Allah´ım onu cennete koy" der. Kim Allah´tan üç sefer ateşe karşı koruma taleb ederse, cehennem  :  "Allah´ım onu ateşten koru" der." [Tirmizî, Cennet 27, (  2575); Nesâî, İsti´âze 56, (  8, 279); İbnu Mâce, Zühd 39, (  4340).][199]



ـ4ـ وعن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ مُكاتَباً جَاءَهُ فَقَالَ  :  إنِّى عَجَزْتُ عَنْ كِتَابَتِى فَأعِنِّى، فَقَالَ  :  أَ اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ عَلّمَنِيهِنَّ رَسولُ اللّهِ # لَوْ كَانَ عَلَيْكَ مِثْلُ جَبَلِ صِيْرٍ دَيْناً أدَّاهُ اللّهُ تَعَالى عَنْكَ. قالَ قُلِ اللَّهُمَّ اكْفِنِى بِحََلِكَ عَنْ حَرَامِكَ وَأغْنِنِى بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ[. أخرجه الترمذي والنسائى.»صير« بصاد مهملة مكسورة، ثم مثناة من تحت ساكنة ثم راء  :  جبل لطيئ، وجبل على الساحل أيضاً بين عمان وسيراف، فأما جبل صبير  :  بباء موحدة بين الصاد، والمثناة، فإنما جاء في حديث معاذ .



4. (  1873)- Hz. Ali (  radıyallâhu anh)´nin anlattığına göre, "Bir mükâteb ona gelerek  :  "Kitâbet borcumu ödemekten âciz kaldım, bana yardım et" dedi. Ona şu cevabı verdi  :  "Sana, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bana öğretmiş bulunduğu bir duayı öğreteyim. (  Onu okuduğun takdirde) Sıyr dağı kadar borcun da olsa, Allah onu sana bedel öder. Şöyle diyeceksin  :  "Allah´ım, yeterince helalinden vererek beni haramından koru. Lütfunla ver, başkasına muhtaç etme." [Tirmizî, Daavât 121, (  3558  ).][200]



AÇIKLAMA  : 



1- Mükâteb  :  Para ödeyerek hürriyetine kavuşmak üzere efendisi ile antlaşma yapan köleye denir. Mesela her ay beş dinar ödeyerek 24 ay sonra kölelikten kurtulmak isteyen köle, hususî çalışma yaparak para kazanır, bu borcu ödedi mi artık hür olur. İşte bu antlaşmaya mükâtebe veya kitâbet denir. Bir bakıma "yazışmak" demektir. Yani, bir nevi köle, fiatını, efendisine ödemeyi kendine yazmış olmakta, efendi de köleyi âzad etmeyi kendi üzerine yazmış olmaktadır. Bu yazışmada köleye mükâteb denir.

Sadedinde olduğumuz rivâyet de, böyle bir antlaşmanın ödeme şartını yerine getirmede zorlanan bir kölenin Hz. Ali (  radıyallâhu anh)´ye müracaat ederek yardım istediğini görmekteyiz.

2-Sıyr dağı, Tay kabilesi yurdunda bir dağın adıdır. Ayrıca Umman ve Sîraf arasında sâhilde yer alan bir dağ da aynı ismi taşımaktadır. Sadedinde olduğumuz hadiste zikri geçen dağın adı bir nüshada صَبِير (  Sabîr) şeklinde gelmiştir, bu Yemen´de bulunan bir dağın adıdır. Bazı nüshalarda ثَبِير (  Sebîr) imlâsı yer alır. Bu da bir çok dağın adıdır. Mekke´deki en büyük dağın adı da Sebîr´dir.[201]



ÜÇÜNCÜ BÂB

DUA YERİNE GEÇEN ZİKİRLER


(  Bu bâbta üç fasıl vardır)



*BİRİNCİ FASIL

İSTİÂZE

*

İKİNCİ FASIL

İSTİĞFAR, TESBİH, TEHLİL

TEKBİR, TAHMİD VE HAVKALE

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

HZ. PEYGAMBERE SALAVÂT



BİRİNCİ FASIL

İSTİAZE


ـ1ـ عن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كانَ النَّبىُّ # يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ العَجْزِ، وَالْكَسَلِ، وَالْجُبْنِ، وَالْهَرَمِ، وَالْبُخْلِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ القَبْرِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ المَحْيَا وَالمَمَاتِ[. أخرجه الخمسة .



1.(  1874)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle istiâze ederlerdi  :  "Allah´ım! Aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Keza, kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım." [Buhâri, Da´avât 38, 40, 42, Cihâd 25; Müslim, Zikr 52, (  2706); Tirmizî, Da´avât 71, (  3480, 3481); Ebû Dâvud, Salât 367, (  1540, 1541); Hurûf 1, (  3972); Nesâî, İstiâze 6, (  8, 257, 258  ).][202]



AÇIKLAMA  : 



İstiâze  :  Sığınma, korunma taleb etmek mânasına gelir. Her çeşit şerlerden, kötülüklerden, günahlardan, Allah´ın yasaklarından cehennemden vs. Allah´a sığınmak O´nun korumasını taleb etmek İslâm´da ubûdiyetin en mühim, en parlak şubelerinden biridir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hadîste Allah´a sığındığı kötü haller şunlardır  : 

* Acz  :  Kudretsizliktir. Yani kişinin, ihtiyaçlarını te´minde düşmanlarını defetmeden muhtaç olduğu güç ve kuvvetten mahrum olmasıdır. Aslında bütün insanlar acz-i mutlak içindedir. Bunun idraki insanı gerçek kulluğa yani sonsuz olan ihtiyaçlarını Allah´tan istemeye, hadsiz olan düşmanlarına karşı Allah´a dayanmaya sevkeder. Bu ise, hakikî ve gerçek kulluktur. Bir kısım maddî güç ve imkânlar, kişiyi gaflete sevkederek, aczini anlamasına engel olur, bu kişiyi istiğnaya, o da tuğyana ve azgınlığa sevkeder. Âyet-i kerîme´de, "İnsanoğlu kendini müstağni görünce tuğyan edip azar" buyurulmuştur (  Alak 6-7). Şu halde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın istiâze ettiği acz, bu değildir. Yaşamak için zarûrî olan aslî ihtiyaçları iyi niyetine rağmen te´min edemeyecek, kendi ihtiyaçlarını kendi başına göremeyecek duruma düşmesidir.

* Tembellik acze benzeyen bir durumdur, ama ciddi bir fark vardır. Acz, ferden yapılması gerekli olan şeyleri yapmaya kudretin olmamasıdır. Tembellik ise, güç ve kuvvetin olmasına rağmen ameli terketmektir. Demek ki, işin yapılmaması her seferinde güçsüzlükten ileri gelmemekte, güç ve kuvvete rağmen terkedilebilmektedir. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) tembellikten de Allah´a sığınarak, bu ruh hâline karşı mü´minlerin dikkatini çekmiş olmaktadır.

* Korkaklık ve cimrilik de acz ve tembellik gibi birbirine benzeyen iki haldir. Zîra ikisi de faydalanmama halini ifâde eder. korkaklık, bedenî kabiliyetlerden istifâde etmemek, cimrilik de maldan istifâde etmemektir.

* Düşkünlük veya aşırı ihtiyarlık, az önce temas ettiğimiz aczin yaşa bağlı olarak ârız olmasıdır. Hadislerde herem veya erzel-i ömr diye geçer. İnsan hayatında arzettiği ciddiyet sebebiyle olacak ki bu yaş safhasına Kur´an-ı Kerim de bir kaç kere yer verir  :  "Sizi Allah yarattı. Sizi yine O öldürecek. İçinizden kimi bildikten sonra (  çocuk gibi) bir şey bilmesin diye en aşağı ömre kadar geri götürülür..." (  Nahl 70, Hacc 5). Düşkünlük hâlinin bâriz vasıflarından biri, "bildikten sonra bilmemek" olarak ifâde buyurulmuştur. Bundan, yaşlılıktaki unutkanlık kinâyedir. Beyzâvî´ye göre, bu safhadaki yaşlılık, dermansızlık ve akıl noksanlığı sebebiyle kişiyi bir çocuğa çevirir. Seleften gelen bazı rivâyetler, Kur´an okumaya devam edenin bu hâle giriftar olmayacağını belirtir. Bu pek tabiî bir netice olmalıdır, zîra "işleyen demir ışıldar" fehvasınca, Kur´an okumak zihnî melekelerin zinde kalmasını sağlayacak, hâfıza gücünü canlı tutacaktıır. Dilimizde ibadet dirisi tâbiri, dindar yaşlılar için söylenmiştir. İbadetini devam ettiren insanlar bedenen dinç kaldığı gibi, Kur´an-ı Kerim´i okuyanlar da zihnen dinç kalacaklar demektir.

* Kabir azabının varlığı pek çok nassla sâbit olan bir gerçektir. Dünya hayatı ile kıyametin kopmasına kadar geçen zaman içinde berzah denen ara bir devre vardır, buna kabir hayatı da denebilir. Hayat kelimesini dünya şartlarındaki yaşayışımız için kullanınca kabir hayatı tâbiri ilk nazarda garip gelir ise de, dinimizin vaz´ettiği nasslar açısından kabir hayatı´ndan bahsetmek bir zarûret olur. Oradaki şartlara göre bir başka safha mevcuttur. Şurası muhakkak ki, orada, dünyada yapılanlar dışında yeni bir ibtila (  imtihan), yeni bir amel, yeni bir iktisab yoktur. Ama dünyadaki yaptıklarına bağlı olarak iyilik ve kötülükte artmalar vardır. Kişi sadaka-i câriye sâhibi ise mânevî artışa mazhar olacaktır. Ölümünden sonra da insanlara kötülükte örnek olan, saptırmaya devam eden bir çığır açanlar da, sebep oldukları için o kötülükten nasiplerini alarak, mânevî düşüşlerini artıracaklardır. Nitekim Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), ne zaman haksız yere bir kan dökülse, bundan bir hissenin ilk kan dökme çığırını açmış olması sebebiyle Hz. Âdem (  aleyhisselâm)´in oğlu Kâbil´e gideceğini haber vermektedir.

Resûlullah, ayrıca kabirdeki hesaptan bahsetmiş; verilen hesaba göre kabrin iyi amel sahipleri için cennet bahçelerinden bir bahçe, veya kötü amel sahipleri için de cehennem çukurlarından bir çukur olacağını bildirmiş, bu çeşitten bir kısım açıklamalarla kabir hayatını kısmen aydınlatmıştır[203]. Şu halde sadedinde olduğumuz hadîs kabir azabından istiâze sûretiyle, mü´minlerin dikkatini kabir hakikatine çekmekte, onları kabir azabından kurtuluş çarelerini aramaya teşvik etmektedir.Bir kere daha hatırlatalım ki, duanın bir fonksiyonu da kişiyi, yapacağı işler husûsunda şuurlandırmak, programe etmek ve dua sûretiyle tesbit edilmiş, belirlenmiş olan hedefin, gâyenin gerçekleşmesi için dâîyi tedbire, amele sevketmektir.

* Hayat ve memat (  ölüm) fitnesine gelince  :  Bunlar hadiste mahyâ ve memat diye zikredilir. Mahyâ, hayat zamanı demektir. Memat da can verme (  nez´) ânından sonraki ölüm zamanı demektir.

Şu halde, hayat fitnesi ile, sağ olduğu müddetçe karşılaşılan imtihanlar kastedilmektedir. Cehaletler, nefsânî arzular, zulümler, günahlar vs. Ölüm fitnesi ile bazı âlimler, ölümden önceki fitneyi anlamışlardır, yani daha hayatta iken nez´ (  can çekişme) hâlinde iken karşılanan fitne, ölüme izâfe edilmesi, ölüme yakınlığı sebebiyledir. Bu görüşü destekleyen husus kabir fitnesinden ayrıca bahsedilmiş olmasıdır.

* Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ismetine, geçmiş ve gelecek günahlarının affedilmiş olmasına rağmen bu istiâzelere çokça yer vermesi, ümmetine örnek olmak içindir ve Allah´a kullukta eksiklik bırakmamak içindir. Kul olmak haysiyetiyle herkes ibadetle mükelleftir. İbadet, istiğfar, dua, namaz vs. bütün çeşitleriyle bir kulluk vazifesidir; günahkârlara mahsus bir vazife değildir.[204]



ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]كَانَ النَّبىُّ # يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ الجُذَامِ وَالْبَرَصِ وَالجُنُونِ، وَمِنْ سَيِّئِ ا‘سْقَامِ[. أخرجه أبو داود والنسائى .



2. (  1875)- Yine Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm) şu duayı okurlardı  :  "Allah´ım! Cüzzâmdan, barastan (  alaten), delilikten ve hastalıkların kötüsünden sana sığınırım." [Ebû Dâvud, Salât 367, (  1554); Nesâî, İstiâze 36, (  8, 271).][205]



AÇIKLAMA  : 



* Baras, deride beyaz lekeler hâsıl eden bir hastalıktır. Ala ten de denir.

Bu hastalığa yakalananlara dilimizde Arapça aslı abras´tan bozma olarak abraş da denir.

* Delilik (  cünûn)  :  Her çeşit hayrın, tekâmülün kaynağı olan aklın gitmesidir. Cüûndan ne kadar Allah´a sığınılsa yeridir. Zîra akıl, insanlığımızın yegâne gereğidir. Dinimiz aklı olmayanın dini olmaz düsturundan hareketle, her çeşit sorumluluk ve mükellefiyet için aklın varlığını şart koymuş, aklın korunmasını dînin belli başlı gâyelerinden biri yapılmıştır.

* Cüzzâm  :  Vücudda kapanmayan yaralar açan bulaşıcı bir hastalıktır. Eski devirlerde tedâvisi bilinmediği için oldukça korkutucu bir hastalık idi.

* Hastalıkların kötüsü  :  (  Seyyiül-askâm) belli bir hastalık değildir, tedavisi olmayan, uzun müddet devam eden müzmin hastalıklar hep bu tavsife girer.

Bazı şârihler, Resûlullah´ın hastalıklardan istiâze ederken, görüldüğü üzere, bazılarını zikretmiş olmasını nazar-ı dikkate alarak, bütün hastalıklardan istiâzeyi münasip görmemişlerdir. "Bazıları hafiftir, sabredilme hâlinde büyük sevaba medardır, yeter ki müzminleşmemiş olsunlar" derler. Humma, baş ağrısı, göz ağrısı gibi her zaman gelebilen hastalıkları misâl verirler. Bu söylenenler mezkur hastalığa yakalananların tedâvi yollarını aramamalarını veya ilaç almamalarını gerektirmez. Hadis ciddî şekilde tedbir alınması gereken ağır hastalıklarla, hafifler arasında bir tefrik yapmış olmaktadır. Resûlullah, müzmin hastalıktan istiâze etmektedir. Zîra bu çeşit hastalıklar, en samimî dostların bile kaçmasını, kişinin ünsiyet edeceği kimselerin iyice azalmasını ve hatta tedavi edicilerin bile ürkerek tükenmelerini netice verir, vücutta kalıcı çirkinlikler hâsıl eder.[206]



ـ3ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]كَانَ رسوُلُ اللّهِ # يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ َ يَخْشَعُ، وَمِنْ دُعَاءٍ َ يُسْمَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ َ تَشْبَعُ، وَمِنْ عِلْمٍ َ يَنْفَعُ، أعُوذُ بِكَ مِنْ هؤَءِ ا‘رْبَعِ[. أخرجه الترمذي والنسائى .



3. (  1876)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şu duayı okurlardı  :  "Allah´ım, huşû duymaz bir kalbten sana sığınırım, dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım." [Tirmizî, Da´avât 69, (  3478  ); Nesâî, İstiâze 2, (  8, 255).][207]



AÇIKLAMA  : 



1- Hadis birbirinden ayrı gibi görünen dört meseleye temas etmektedir  : 

* Huşû, saygıya götüren korkudur. Kalbin huşû duyması, Allah´tan korkup saygıyla dolmasıdır. Şârihler, zikrullahla sükûnet ve itminana ermesi olarak açıklarlar. Şu halde huşû duymayan kalp, Allah´ı zikretmekten zevk almayan, itminan bulamayan kalptir.

* Dinlenmeyen dua, kabûl görmeyen, icâbete mazhar olmayan duadır. Bu ise Allah´ın rahmet nazarını kestiği kimselere mahsus bir durumdur, el-iyâzu billah.* Doymayan nefis  :  Allah´ın kendisine verdikleriyle yetinmeyen, nasibine düşen rızka kanaat etmeyen, mal toplamaktan usanmayan, hırsına zebûn olmuş kimse demektir. Çok yemekle doymayan da denmiştir. İbnu Melek mevkî ve makama doymayanı da buraya dâhil etmiştir. Kısacas nefsin maddî ve dünyevî hevesâtının peşinde koşan, durak bilmeyen nefisler bu gruba girer.

* Faydası olmayan ilim  :  Amel edilmeyen, halka öğretilmeyen, ahlâkın, ef´âlin, konuşmanın güzelleşmesinde işe yaramayan bilgilerdir. İhtiyaç duyulmayan veya öğrenilmesi için şer´î izin vârid olmayan ilimler de buraya girer. Gerek dünyanın ve gerek âhiretin kazanılmasında ilme büyük yer veren, ilk emri "oku" olan dinimizin "faydasız ilim" diye bir mefhum getirmesi ve bu nefhuma giren ilimleri yasak etmesi, üzerinde durulması gereken bir husustur.

Şunu hemen belirtmek isteriz  :  Ne faydasız ilmi kınayan hadisler, ne de bunları şerheden âlimler herhangi bir ilmin ismini zikrederek örnek göstermezler. Demek ki bu, izâfi bir durumdur. Yâni, dinimiz açısından hiçbir ilim "faydasız" değildir. Ancak zemine, zamana ve ferdlere göre baz ilimler faydasız olabilir. Kişi ferasetiyle bunu tâyin edecektir. Âyet-i kerime´de  :  "Senin için, hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb bunların her biri bundan mes´uldür" (  İsrâ 36) buyurulmuştur. Kişi dünyevî ve uhrevî meselelerine veya meslekî ihtisasına girmeyen şeylerle meşgul olurken, ilmini yaparken faydalık, gereklilik süzgecinden geçirmekle mükelleftir. Dünyevî ve uhrevî sorumluluklarına giren mevzûlarda eksiklikleri varken ihtisasına giren sahâlarda öğrenmesi gereken bilgiler varken, lüks bilgiler, afakî mâlumât ve meşguliyetler bu lüzumsuz sınıfa girebilir.

Kendi tarih ve coğrafyamızın câhili iken diğer millet ve coğrafyalarda teferruat bilgiler, hayata hazırlanma safhasında (  büluğdan önceki devrede) din bilgisi, meslek bilgisi gibi zarûrî bilgiler varken bunları bırakıp genel kültür diye öğretilen, öğrenilen âfakî ve lüks bilgiler hep bu "faydasız ilim" sınıfına girer.

2-Hadisle ilgili olarak şârih Tîbî´nin yaptğı açıklama bu dört şeyi belli esaslar çerçevesinde birleştirmektedir. Der ki  :  "Bu dört arkadaşa yakından bakacak olursak, herbirinin, belli bir gâye için mevcut olduğunu görürüz. Yâni o şey bu gâye için vardır, varlığı, ona dayanmaktadır. Sözgelimi, ilimlerin tahsili, onlardan istifâde içindir. Eğer bu ilimden istifâde edilmezse bu bir ihtiyaç olmaz, bilakis vebal olur ve dolayısiyle ondan istiâze gerekir.

Kalbe gelince, o yaratıcısından korkup O´na karşı saygı duymak için yaratılmıştır. Göğüs bu haşyete açılmalı, içerisine haşyet nuru girmelidir. Kalb böyle değilse katılaşmış demektir. Katı kalpten Allah´a sığınmak gerekir. Zîra âyet-i kerime  :  "...Kalpleri Allah´ın zikrinden (  başıboş ve) kaskatı kalmış olanların vay hâline! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler" (  Zümer 22) buyurulmaktadır.

Nefse gelince, aldanma evi olan dünyadan uzaklaşıp, ebediyet evi âhirete meylettiği ölçüde îtibar edilir. Eğer nefis dünyaya düşkün ve maddiyata karşı doymak bilmez bir hırs içinde ise kişinin en büyük düşmanı demektir. Onun istiâze etmesi gereken yegâne şey artık nefsidir.

Duanın icâbet görmemesine gelince, bu hal, dua eden kimsenin ilim ve amelinden istifâde etmediğini, kalbinin Allah´a karşı haşyet duymadığını ve dahi doymak bilmez, harîs bir nefse sahip olduğunu gösterir."[208]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ ]أنّ رسُولَ اللّهِ # قالَ  :  تَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنْ جَهْدِ البََءِ، وَدَرْكِ الشَّقَاءِ، وَسُوءِ القَضَاءِ، وَشَماتَةِ ا‘عْدَاءِ[. أخرجه الشيخان والنسائى .



4. (  1877)- Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Belanın ezmesinden, helâkın gelmesinden, kötü kazadan, düşmanların şamatasından Allah´a istiâze edin." [Buhârî, Kader 13, Da´avât 28; Müslim, Zikr 53, (  2707); Nesâî, İstiâze 34, (  8, 269, 270).][209]



AÇIKLAMA  : 



* Belanın ezmesi diye tercüme ettiğimiz cehdü´lbelâ´yı, Münâvî, "ölümü temenni ettiren, sıkıntı ve meşakkat" diye târif eder. "Öyle ki, der, kişi sıkıntısının tahammül edilmezliği sebebiyle ölmeyi, sıkıntılı yaşamaya tercih eder." Bu hâl müzmin, ızdıraplı bir sıhhat bozukluğundan olabileceği gibi, aşırı fakirlik vs.´den de olabilir. İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ)´in bunu "mal azlığı ve evlad çokluğu" diye tefsir ettiği rivâyet edilir. Bela kelimesi her çeşit imtihan için kullanıldığına göre, ölümü aratan her çeşit musîbet buraya dahil edilebilir.

* Helâkın gelmesi diye tercüme ettiğimiz derku´şşekâ ile dünyevî musibet anlaşıldğı gibi uhrevî helâket de anlaşılmıştır. Şekâ, şekâvet yâni bedbahtlık demektir. Şakî olmak, saîd olmanın zıddıdır. İbnu Hacer şekâyı helâk olarak açıklamıştır. Münâvî cehennem tabakalarından birine şekâ denmiş olduğunu kaydeder. Şu halde, Arapça ibârenin taşıdığı iki ihtimale binâen, "Şekâvetin bize ulaşmasından" veya "bizim cehenneme ulaşmamızdan" istiâze etmemiz gerekmektedir.

* Kötü kaza (  sûi´lkaza) ile kötü hüküm, kötü kader anlaşılmalıdır. Bu da dünyevî olabileceği gibi, uhrevî de olabilir. Kaza ve kaderi Allah´ın takdîri olarak kötü kelimesiyle tavsif uygun değildir. Bunu, Münâvî´nin de belerttiği üzere, makzî yâni hükmedilmiş olan şey olarak anlamak gerekir. Nasıl ki hayrı da şerri de halk eden (  yaratan) Allah´tır, halkda çirkinlik yoktur. Çirkinlik kulun kesbindedir, öyle de kazada çirkinlik yoktur, çirkinlik, kesbimize, irademize uygun olarak Allah´ın hükmettiği şeydedir ki buna makzî diyoruz. Makzîdeki çirkinlik onu hak edene aittir. Kötü kazadan istiâze, bir bakıma Cenab-ı Hakk´tan lütfunu, affını taleb etmek, hak ettiğimiz kötü makzîlere hükmetmemesini, bağışlamasını dilemektir.

* Düşmanın şamatası, kişinin uğradığı belalar, kötü haller sebebiyle düşmanın gülmesi, ferahlamasıdır.[210]



ـ5ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ] كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَقُولُ  :  اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنَ الشِّقَاقِ وَالنِّفَاقِ، وَسُوءِ ا‘خَْقِ[. أخرجه أبو داود والنسائى .



5. (  1878  )- Yine Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) şöyle dua ederdi  :  "Allahım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım." [Ebû Dâvud, Salât 367, (  1546); Nesâî, İstiâze 21, (  8, 264).]Bir rivâyette şöyle denmiştir  :  "Allahm! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur."[211]



AÇIKLAMA  : 



* Şikak bölünmek, ayrılmak demektir, ancak hadiste hakka muhalefet etmek sûretiyle haktan ayrılmaktır. Âyet-i kerimede, "İnkâr edenler kendini beğenme ve ayrılık içindedirler" (  Sâd 2) buyurulmuştur. Şikak kelimesi farklı yorumlara mazhar olmuştur.

* Nifak, içi başka dışı başka olmaktır. Dinî mânâsıyla zahiren Müslüman göründüğü halde bâtınen küfür içinde olmaktır. Tîbî, "Arkadaşına, içinde gizlediğin şeyin hilâfını izhar etmendir" diye daha umumî bir tarif sunmuştur. Bazı âlimler  :  "Amelde nifak, çok yalan söylemek, emânete hıyânet etmek, sözünden dönmek, biriyle dâvaya düşünce, karşı tarafın hukukunu çiğnemeye çalışmaktır" diye tarif etmişlerdir.

* Kötü ahlâk dinin reddettiği her çeşit menfî hallerdir. Tîbî bu hadiste zikredilmiş olan şikak ve nifakın ahlâkların en kötüsü olarak takdim edilmiş olduğunu belirttir. "Çünkü, der, bu iki fena hasletin zararı başkalarına da sirâyet eder."

* Açlık  :  Midenin yiyecekten boşalmasıyla hâsıl olan histir. İnsanların hastalanmalarına ve hatta ölümlerine bile sebeple olabilir. Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in Allah´a istiâze etmesini gerektirecek kadar insan için ciddî neticeler hâsıl edebilecek bir duygudur. Tîbî  :  "Açlık insandaki kuvvetleri zayıflatır, dimağı teşviş eder, kötü fikirler ve fâsid hayaller ortaya çıkarır. İbadet ve murâkabe vazifelerini ihlâl eder. Bu sebeptendir ki kişiyi geceleyin de bırakmayan yatak arkadaşına benzetti ve savm-ı visali yasakladı" der. Daci´ yatak arkadaşı demektir. Açlık, insanı geceleyin yatakta bile bırakmayan bir duygu olduğu için daci´ denmiştir. Sindî hadisi şöyle anlar  :  "Secde ve rükû gibi ibadet vazifelerine mâni olan açlık ne kötü arkadaştır."

Âlimler, belli bir disiplinle yapılmayan açlığın ibâdet olmayacağına bu hadîsten delil getirmişlerdir. Sünnete uygun olan açlık, ibadet sayılan oruçtur. Aksi takdirde savm-ı visâl tâbir edilen üst üste birkaç gün aç kalmak dinen tecviz edilmemiştir.

Hıyânet, emânetin zıddıdır. Tîbî, bunu hakka muhalefet etmek, ahdi bozmak olarak açıklar. Bu muhâlefet bütün şer´î teklifleri içine alır. Çünkü bir âyette  :  "Biz emâneti ...arzettik..." (  Ahzâb 72) dendiği gibi, bir başka âyette  :  "Ey iman edenler Allah´a ve o Peygamber´e ihânet etmeyin! Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hainlik eder misiniz (  Enfal 27) buyurulmuştur. Âyetlerde emânet bütün teklifleri içine aldığı gibi, ikinci âyetteki ihânet kelimesi de hepsi hususunda ahde vefasızlığı ve hakka muhâlefeti ifâde eder.

Hadiste geçen bitâne kelimesini huy olarak çevirdik. Çünkü dâhilî haslet demektir. Bitâne kelimesini, Mutarrızî, el-Muğrib´de birinin yakın ve samimî arkadaşı diye açıklar. Bu mâna da hıyânetin kötü bir arkadaş olduğunu noktalar.[212]



ـ6ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  رَأيْتُ لَيْلَةَ أُسْرِىَ بِى عِفْرِيتاً مِنَ الجِنِّ يَطْلُبُنِى بِشُعْلَةٍ مِنْ نَارٍ كُلّمَا الْتَفَتُّ رَأيْتُهُ، فقَالَ لِى جِبْرِيلُ

عَلَيْهِ السََّمُ  :  أَ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ تَقُولَهَا فَتُطْفِئَ شُعْلَتَهُ وَيَخِرَّ لِفيهِ، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  بَلى، فقَالَ جِبْرِيلُ قُلْ  :  أعُوذُ بِوَجْهِ اللّهِ الكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِ اللّهِ التَّامَّاتِ التِى َ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وََ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنْ السَّمَاءِ، وَشَرِّ مَا يَعُرجُ فِيهَا، وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأ في ا‘رْضِ، وَمِنْ شَرِّ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، وَمِنْ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَمِنْ طَوارِقِ اللّيْلِ والنَّهارِ إَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمنُ[. أخرجه مالك .



6. (  1879)- Yine Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Mirac gecesi cinlerden bir ifrit gördüm. Elinde ateşten bir şûle olduğu halde beni tâkip ediyordu. Nazarımı her atışımda onu görüyordum. Cibrîl (  aleyhisselâm) bana  :  "İstersen sana bir dua öğreteyim, onu okursan, şûlesi söner ve ağzının üstüne düşer" dedi." Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  "Pekâla!" dedi. Cibrîl (  aleyhisselâm) de "Şunu oku!" buyurdu  : 

"Allah´ın kerîm olan rızası için, eksiksiz, mükemmel kelimâtullah hakkı için -ki hiç kimse muttakî olsun, fâcir olsun onu aşıp daha güzelini söyleyemez- (  bela olarak) semadan inen, semaya yükselen, (  ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yer(  in altın)dan çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden, gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah´a sığınırıım. Ey Rahman, hayır getiren hâdiseler hâriç." [Muvatta, Şi´r 10, (  2, 950, 951).][213]



AÇIKLAMA  : 



1-Zükânî hadisin Beyhakî´nin el-Esmâ ve´s-Sıfât´ta kaydettiği bir hadiste, hâdisenin Mirac gecesinde değil, Cin gecesinde geçtiği şeklinde farklı olduğunu belirttikten sonra, "Bu gece, Resûlullah´ın cinlerle karşılaştığı ayrı bir gecedir. Miraç´la hiçbir ilgisi yoktur, bu ayrı bir hâdise olabilir" diye te´lif eder.

2-Zürkâni, ifritin Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı tâkib edişinin sebebini "Eziyet etmek maksadıyladır, bir başka maksadla değil" diye açıklar.

3-Kelimâtullah tabirindeki kelimât ile farklı mânalar anlaşılmıştır.

a) Allah´ın zâtıyla kâim olan kelâm sıfatı.

b) İlm,

c) Kur´an,

d) Bütün peygamberlere indirilmiş olan kitaplar. Çünkü kelimât şeklinde yâni, cemî olarak gelip izâfet teşkil etmiş ve mâna âmm olmuştur. "Allah´ın bütün kelâmları" demek olur.

4-et-Tâmmât  :  Kâmil, noksanlık ve ayıp nüfûz edemeyen mükemmel mânasına geldiği gibi, faydalı, şifa verici mânaları da anlaşılmıştır.

5-Hadisin bir başka vechinde, rivâyet  :  "(  Bu duayı okur okumaz) ifrit ağzının üzerine düştü, ışığı da söndü" cümlesiyle sona ermiştir. [214]



İKİNCİ FASIL

İSTİĞFAR, TESBİH, TEHLİL, TEKBİR, TAHMİD VE HAVKALE


ـ1ـ عن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]قالَ رسُولُ اللّهِ #  :  حَصْلَتَانِ، أوْ خَلّتَانِ َ يُحْصِيهِمَا رَجُلٌ إَّ دَخَلَ الجَنَّةَ، وَهُمَا يَسِيرٌ، وَمَنْ يَعْمَلُ بِهمَا قَلِيلٌ، يُسَبِّحُ اللّهَ دُبُرَ كُلِّ صََةٍ عَشْراً، وَيَحْمَدُهُ عَشْراً، وَيُكَبِّرُهُ عَشْراً، فَلَقَدْ رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَعْقِدُهَا بِيَدِهِ قَالَ  :  فَتِلْكَ خَمْسُونَ وَمِائَةٌ بِاللِّسَانِ، وَألْفٌ وَخَمْسُمِائَةٍ في المِيزَانِ، وَإذَا أخَذْتَ مَضْجَعَكَ تُسَبِّحُهُ وَتُكَبِّرُهُ وَتَحْمَدَهُ مِائَةَ مَرَّةٍ، فَتِلْكَ مِائَةٌ بِاللِّسَانِ، وَألْفٌ في المِيزَانِ، فأيُّكُمْ يَعْمَلُ في اليَوْمِ وَاللَّيْلَةِ ألْفَيْنِ وَخَمْسَمَائَةِ سَيِّئَةٍ؟ قَالُوا  :  كَيْفَ َ نُحْصِيهُمَا يَا رَسُولَ اللّهِ؟ قالَ  :  يَأتِى أحَدَكُمُ الشَّيْطَانُ، وَهُوَ في صََتِهِ فَيَقُولُ  :  اذْكُرْ كَذَا وَكَذَا حَتَّى يَنْفَتِلَ فَلَعَلّهُ أنْ َ يَفْعَلَ، وَيأتِيهِ في مَضْجَعِهِ، فََ يَزَالُ يُنَوِّمُهُ حَتَّى يَنَامَ[. أخرجه أصحاب السنن .



1. (  1880)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "İki haslet -veya iki hallet[215]- vardır ki onları Müslüman bir kimse (  devam üzere) söyleyecek olursa mutlaka cennete girer. Bu iki şey kolaydır. Kim onlarla amel ederse, azdır da... Her (  farz) namazdan sonra on kere tesbih (  sübhânallah), on kere tahmid (  elhamdülillah), on kere tekbir (  Allahu ekber) söylemekten ibarettir."

(  Abdullah der ki  :  ) "Ben Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bunları söylerken parmaklarıyla saydığını gördüm. Resûlullah devamla buyurdular  :  "Bunlar beş vakit itibariyle toplam olarak dilde yüzellidir. Mizanda bin beş yüzdür. "İkinci haslet" ise yatağa girince Allah´a yüz kere tesbih, tekbir ve tahmid´de bulunmanızdır. Bu da lisanda yüzdür, mizanda bindir. (  Her ikisi toplam iki bin beş yüz eder.)"

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) sözlerine şöyle bir soru ile devam etti  : 

"Hanginiz bir günde, gece ve gündüz iki bin beş yüz günah işler "

"Bunları niye söylemiyelim ey Allah´ın Resûlü " dediler. Şu cevabı verdi  : 

"Şeytan, namazda iken her birinize gelir  :  "Şunu şunu hatırla" der, ve namazdan çıkıncaya kadar devam eder. (  Bu hatırlatmaların neticesi olarak) kişi bu tesbihatı terk bile eder. Kişi yatağına girince de şeytan ona gelir, (  zikir yapmasına imkân vermeden) uyutmaya çalışır ve uyutur da." [Tirmizî Daavât 25, (  3407); Ebû Davud, Edeb 209, (  5065); Nesâî, Sehv 90, (  3, 74).][216]



AÇIKLAMA  : 



1-Bu hadis sübhânallah, elhamdülillah ve Allahü ekber zikirlerinin ehemmiyetini belirtmekte ve bunlara hergün devama teşvik etmektedir.

2-İki hasletin birincisi bu zikirleri, farz namazlardan sonra en az onar kere tekrar etmektir. Farz namaz diye kayıtlıyoruz, zîra rivâyetin bazı vecihlerinde bu kayıt mevcuttur.

İkinci haslet, yatağa girince, uyumazdan önce, tesbih ve tahmidi 33´er kere, tekbiri de 34 kere tekrar etmektir. Ebû Dâvud´un rivâyeti, bu kaydedilen teferruatı ihtivâ eder.

3-Namazlardan sonra yapılan bir günlük tesbihâtın dildeki telâffuz toplamı, 150 (  yani 30x50 = 150) olmasına mukabil, kıyamet günü mizanda 1500 olması, her hasenenin -rahmet-i İlâhiye ile - en az on misli katlanacağına binâendir. Zîra âyet-i kerimede  :  مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا "Kim bir iyilik (  hasene) yaparsa ona on katı verilir, bir kötülük yapan ise misliyle cezalandırılır..." (  En´am 160) buyurulmuştur.

4-En sonda verilen 2500 rakamı, namazlardan sonra çekilen tesbihlerle -ki 150 idi- yatınca çekilen tesbihlerin -ki 100´dür- toplamı, 250´nin 10´la çarpılmasıyla ede edilmiştir.

Resûlullah gece gündüz içerisinde kim 2500 adet günah işler diye soruyor. Bu sorunun cevabı  :  "Bu kadar günah işlenmez..." dir. Öyle ise, sevaplar günahı ortadan kaldırdığına göre tesbihât yoluyla kazanılan 2500 adetlik sevap günahları affettirmiş olacak ve böylece, günahkâr olarak, affedilmemiş günahı kalmış olarak geceleyen kimse kalmayacak demektir.

* Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hesabı küçük günah işleyenler hakkındadır. Mesela, ateşin odunu yakıp tükettiği gibi hesanâtı yiyip tüketen gıybet nev´inden büyük günahlar bu hesaba girmez.

Resûlullah (  aleyhissalatu vesselâm)´ın hesaplamasını anlamada şu âyeti de hatırlamamız faydalıdır  :  إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّأَتِ "Muhakkak ki haseneler (  sevaplar) seyyieleri (  günahları) giderir" (  Hûd 114).

5- Ashabın  :  "Bunları niye söylemiyelim " şeklindeki sözlerini söyle anlamalıyız  :  "Bu kadar büyük neticesi olan 150 kadarcık, miktarı az, söylemesi kolay olan zikri mutlaka yaparız, bunu yapmamıza hiç bir şey engel olamaz." Resûlullah, bunların terki hususunda şeytanın iki oyununa dikkat çekiyor  : 

a) Namaz sırasında insana yanaşıp dünyevî bir ksım meşguliyetler, câzip, nefsânî meseleler hatırlatarak, bir an evvel onların peşine düşmek üzere tesbihâtı terkettirmek.

b) Yatınca da alelacele uyutmak.

Şu halde mü´min, bu iki tuzağa karşı müteyakkız olacak, namazdan sonra tesbihâtı eksiksiz yapmadan seccâdeden ayrılmayacak, yatınca da aynı zikirleri, belirtilen miktarlarda tekrar etmeden uyumayacak.

6-Hadiste açıklanması gereken son bir nokta, namazdan sonra yapılacak tesbihâtın sayısıdır. Burada tesbih, tahmid ve tekbirin 10´ar kere tekrar edileceği söylenmektedir. Halbuki bâzı başka rivâyetlerde bu rakam her biri 33 diye tesbit edilmiştir. Aradaki farkla ilgili açıklama daha önce geçtiği için burada tekrar etmeyeceğiz. (  1813 numaralı hadise bakılabilir.)[217]



ـ2ـ وعن ابن أبى أوفى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال  :  ]جَاءَ رَجُلٌ، فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  َ اَسْتَطِيعُ أنْ آخُذَ مِنَ القُرْآنِ شَيْئاً فَعَلّمْنِى مَا يُجْزِينِى قالَ  :  قُلْ سُبْحَانَ اللّهِ، وَالْحَمْدُ للّهِ، وََ إلهَ إَّ اللّهُ، وَاللّهُ أكْبَرُ وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ. قَالَ يَا رَسُولَ اللّهِ  :  هَذَا للّهِ فَمَاذَا لِى؟ قَالَ  :  قُلْ اللَّهُمَّ ارْحَمْنِى وَعَافِنِى وَاهْدِنِى وَارْزُقْنِى، فَقَالَ  :  هكذَا بِيَدَيْهِ فَقَبَضَهُمَا، فقَالَ #  :  أمَّا هَذا فقَدْ مَ‘َ يَدَيْهِ مِنَ الخَيْرِ[. أخرجه أبو داود بتمامه، والنسائى إلى قوله  :  ]وََ قُوَّةَ إّ بِاللّهِ[ .



2. (  1881)- İbnu Ebî Evfa (  radıyallâhu anhümâ) anlatıyor  :  "Bir adam gelerek- "Ey Allah´ın Resûlü! dedi, ben Kur´an´dan bir parça seçip alamıyorum. Bana kifâyet edecek bir şeyi siz bana öğretseniz!"

"Öyleyse, buyurdu, Sübhânallah velhamdülillah, ve lâilâhe illallah, vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâh. (  Allahım seni tenzih ederim, hamdler sana mahsustur. Allah´tan başka ilah yoktur, Allah en büyüktür, güç kuvvet Allah´tandır) de."

"Ey Allah´ın Resûlü! dedi, bu zikir Allah içindir. (  O´nu senâdır), kendim için dua olarak ne söyleyeyim "

"Şöyle dua et  :  "Allahım bana merhamet et, afiyet ver, hidayet ver, rızık ver!"

Adam (  dinleyip, kalkınca) ellerini sıkıp göstererek  :  "Şöyle (  sımsıkı belledim!)" dedi. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), bunun üzerine  : 

"İşte bu adam iki elini de hayırla doldurdu!.." buyurdu." [Ebû Dâvud, Salât 139, (  832); Nesâî, İftitâh 32, (  2, 143); Hadis Ebû Dâvud´da tam olarak, Nesâî´de kısmî olarak rivâyet edilmiştir.][218]



AÇIKLAMA  : 



1- Ebû Dâvud, bu hadisi "Ümmî ve Acemi Olana Kifâyet Edecek Kıraat Miktarı" adını taşıyan bir bâbta zikreder. Şârihler, Resulullah´a gelerek kifayet edecek miktarı soran kimsenin namazda kifayet edecek kıraat miktarı sorduğunu belirtirler. Nitekim hadisin bir başka vechinde  :  إِنِّى َ اُحْسِنُ مِنَ الْقُرْاَنِ شَيْئًا "Ben Kur´ân´dan hiçbir (  parçayı henüz tam ezberlemedim) güzel okuduğum kısım yok" demiştir.

Şu halde, Resulullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın cevabı, namazda okunabilecek kifâyet miktarı göstermektedir.

Ancak, hadiste cevap olarak gelen zikirler, kıraat olarak yeterli değildir. Bu sebeple ulemâ hadisi şöyle değerlendirirler  :  "Bu ruhsat bütün zamanlar için muteber olamaz. Zîra bu kelimeleri öğrenmeye muktedir olan bir kimse, şüphesiz Fâtiha sûresini ezberleyebilecektir. Adamın Resulullah´a söylediği sözü, "Şu anda Kur´ân´dan bir şey öğrenmeye kâdir değilim, namaz vakti de girmiş durumda" şeklinde anlamak gerekir." Öyleyse namazı, kendisine söylenen kelimeleri kıraat ederek kılsa bile, namazdan sonra Fâtiha´yı öğrenmesi gerekir. Hattâbî der ki  :  "Bu meselede asıl olan şudur  :  Namaz, Fâtiha´sız câiz değildir. Fâtiha´yı okumak onu güzelce okuyabilen kimseye vecîbedir, tam ezberleyememiş olana değil. Bu durumda, bir kimse Fâtiha´yı henüz beceremiyor ve fakat başka sûrelerden becerdiği varsa, ona, becerdiği yerden Fâtiha uzunluğunda yedi âyetlik bir kısım okuması vâcib olur. Fâtiha´dan sonra evlâ olan zikr, Kur´an´dan ona denk olan bir kısımdır. Şâyet ezberleme kapasitesinin yokluğu veya dilinin Arapça´ya dönmemesi veya mâruz kaldığı bir âfet gibi bir sebeple Kur´an´dan bir parçayı ezberleyemeyecek olursa, Kur´an´dan sonra en uygun (  evlâ) zikr, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın öğretmiş bulunduğu tesbih, tahmid ve tekbirdir. Zîra Efendimiz  :  "Kelâmullah´tan sonra efdal olan zikir Sübhânallâhi velhamdülillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber´dir" buyurmuştur.

2-Adamın, kendisi için Allah´tan ne taleb etmesi gerektiği hususundaki sorusuna Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in cevabı, duada istenmesi gereken şeyler hususunda fevkalâde câmî bir mâhiyet taşımakta ve hatta Resûlullah´tan mervî me´sur duaları âdeta özetlemektedir. Hatırda kalması için tekrar kaydediyoruz.

* Allah´ın rahmeti  :  Günahları terkettirmek, affetmek.

* Afiyet  :  Dünya ve âhiret âfetlerinden selâmet.

* Hidâyet  :  İslam´da sebat ve ahkâma uyma.

* Rızık  :  Yeterli miktarda helal rızık.

3- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın tâliminden sonra, adamın davranışıyla ilgili ibâre çok veciz olduğu için şârihler yorumunda bazı farklılıklara yer vermişlerdir. Biz İbnu Hacer´in anladığı tarzı tercümeye aksettirdik  :  Yâni adam, Resulullah´ın tâlimatını tam olarak ve sağlam bir şekilde öğrendiğini belirtmek için ellerini uzatıp avuçlarını sıkmış ve kıymetli bir şeyi sımsıkı yakalayan bir kimsenin yaptığı gibi  :  İşte şöyle! diye gösterip  :  "Sizin bana söylediğinizi ezberledim ve sımsıkı tutuyorum, artık zâyi etmem, unutmam!" demek istemiştir.

4-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın "Bu adam iki elini de hayırla doldurdu" demesi, adamın dünya için de, âhiret için de gerekli olan hayırları câmî olan bir duaya imtisalinden kinâyedir. Nitekim bu öğretilen hususların ne kadar câmî şeyler olduğunu az yukarda gösterdik.[219]



ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت  :  ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ يُكْثِرُ أنْ يَقُولَ قَبْلَ مَوْتِهِ  :  سُبْحَانَ اللّهِ وَبِحَمْدِهِ، أسْتَغْفِرُ اللّهَ وَأتُوبُ إلَيْهِ، فَقُلْتُ لَهُ في ذلِكَ، قَالَ  :  أخْبَرَنِى رَبِّى أنِّى سَأرَى عََمَةً في أُمَّتِى، فإذَا رَأيْتُهَا أكْثَرْتُ مِنْ قَوْلِ  :  سُبْحَانَ اللّهِ وَبِحَمْدِهِ، أسْتَغْفِرُ اللّهَ وَأتُوبُ إلَيْهِ، فقَدْ رَأيْتُهَا  :  إذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ وَالْفَتْحُ. السورة[. أخرجه الشيخان .



3. (  1882)- Hz. Âişe (  radıyallâhu anhâ) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ölümünden önce şu duaları çok tekrar ederdi  :  "Sübhânallahi ve bihamdihi, estağfirullahe ve etûbu ileyh. (  Allahım seni hamdinle tesbîh ederim, mağfiretini diler, günahlarıma tevbe ederim.)" Ben kendisinden bunun sebebini sordum. Şu açıklamayı yaptı  : 

"Rabbim bana bildirdi ki, ben ümmetim hakkında bir alâmet göreceğim. Ben onu görünce Sübhânallâhi ve bihamdihi, estağfirullahe ve etûbu ileyh zikrini artırdım. Bu gördüğüm, İzâ câe nasrullahi ve´lfethu... sûresidir." [Buhârî, Tefsir, Nasr, Ezân 123, 139; Megâzî 50; Müslim, Salât 220, (  484).][220]



AÇIKLAMA  : 



1- Cenab-ı Hakk´a  :  "Hamdinle tesbih ederim" demek, "seni tesbih etmeye şahsen muktedir değilim, bunu kendi gücümle yapamam. Şâyet tesbih ediyorsam bu senin lütfun ve hidâyetinledir" demektir. Yâni, Allah´ı tesbih edebilmenin de Allah tarafından verilen bir nimet olduğunu beyandır. Mazhar olunan nimetin "in´am" yani verilme olduğunu bilmek ve bunu, nimeti verene ifâde etmek, hamd ve şükürdür. Öyle ise Cenâb-ı Hakk´a, "Hamdinle tesbîh ediyorum" demek, tesbih edebilmenin de bir lütf-u İlahî olduğunu beyan olmaktadır.

2-Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı çok tesbih, tahmid ve istiğfâra sevkeden şey, Mekke´nin fethinden sonra, insanların fevc fevc, yani kitleler halinde İslam´a girmesidir. Nitekim Resûlullah´ın zikrettiği Nasr sûresinde, Rabbimiz Resûlüne o alâmeti şöyle haber vermiştir  :  "(  Ey Resulüm), Allah´ın yardımı ve zaferi (  feth) gelip, insanların Allah´ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd ile tesbih et, istiğfar et (  bağışlanma dile). Çünkü O tevbeleri dâima kabul edendir" (  Nasr 1-3).[221]



ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  ‘نْ أقُولَ  :  سُبْحَانَ اللّهِ، والْحَمْدُللّهِ، وََ إلَهَ إّ اللّهُ، وَاللّهُ أكْبَرُ أحَبُّ إلَى مِمَّا طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ[. أخرجه مسلم والترمذي .



4. (  1883)- Ebû Hüreyre (  radıyallahu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Sübhânallahi, velhamdu lillahi, velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber (  Allah´ı tesbih ederim, hamdler Allah´adır, Allah´tan, başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür) demem, bana, üzerine güneşin doğduğu şeyden (  dünyadan) daha sevgilidir." [Müslim, Zikr 32, (  2695); Tirmizî, Daavât 139, (  3591).][222]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) ebedî hayata bakan, kıyamet günü terâziye girecek olan en küçük bir nurun bile, fâni olacak, ebediyete intikal etmeyecek maddî menfaatlerle hiçbir sûrutte tartıya gelmeyeceğini, dünya gibi büyük bir varlığın bile "fenaya giden yönüyle" bir kerecik tesbih, tahmid ve tekbir okumakla elde edilecek sevaba değmediğini ifâde buyuruyor. Hadisin her çeşit mücâzefeden uzak olarak ifâde ettiği hakikatı açık şekilde anlayabilmek için şöyle bir soru sorabiliriz  :  "Hiç sönmeden ebedî olarak yanan bir mum mu daha çok ışık verir, muvakkat bir ömre sahip fâni bir güneş mi " Düşününce her halde mumun daha zengin olduğunu söyleyeceğiz. Aksini söylemek ebediyetin ne olduğunu kavramamak olur.[223]



ـ5ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  لَقِيتُ لَيْلَةَ أُسْرِىَ بِى إبْرَاهِيمَ عَلَيْهِ السََّمُ فقَالَ لِى يا مُحَمَّدُ  :  أقرِئ أُمَّتَكَ مِنِّى السََّمَ وَأخْبِرْهُمْ أنَّ الجَنَّةَ طَيِّبَةُ التُّرْبَةِ عَذْبَةُ المَاءِ، وَأنَّهَا قِيعَانٌ وَأنَّ غِرَاسَهَا  :  سُبْحَانَ اللّهِ، وَالحَمْدُللّهِ، وََ إلهَ إَّ اللّهُ، وَاللّهُ أكْبَرُ[. أخرجه الترمذي .



5. (  1884)- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Miraç sırasında İbrahim (  aleyhisselâm)´le karşılaştım. Bana  : 

"Ey Muhammed, ümmetine benden selam söyle. Ve haber ver ki  :  Cennetin toprağı temiz, suyu tatlıdır. Burası (  suyu tutacak şekilde) düz ve boştur. Oraya atılacak tohum da sübhânallah, velhamdülillah, ve lâilâhe illallâh, vallâhu ekber cümlesidir." [Tirmizî, Daavât 60, (  3458  ).][224]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu hadis, Müslümanları boş vakitlerinde mübarek kelimelerle zikretmeye fevkalâde teşvik etmektedir. Zîra en büyük uhrevî idealleri arasında yer alan cennet için bu şart gözükmektedir. Toprağı temiz ve her çeşit ağaçtan boş ve fakat ağaç dikmeye fevkalâde elverişli yani düz ve tatlı suya sâhip olan cennet; ekim beklemektedir. Herkes kendi cennetini bol ağaçlı, gölgeli, yeşil kılabilmek için daha dünyada iken ekim yapmalıdır. Orada neşv ü nema bulup, orayı tezyin edecek tohumlar da sübhânallah, elhamdülillah, lâilahe, illallah ve Allahu ekber gibi Resûlullah´ın haber verdiği kelime-i tayyibelerdir. Kişi burada ekim yaptığı ölçüde yâni bu kelimeleri sevap umarak zikrettiği nisbette, âhirette cenneti zenginleşecek ve güzelleşecektir.

Tîbî, bu hadiste diğer bir kısım nasslarla teâruz görür. Der ki  :  "Bu rivâyete göre, cennet ağaç ve kasırlardan hâlîdir. Halbuki Kur´an´da gelen bir kısım âyetler cennetin ağaçlı olduğunu haber verir  :  جَنَّاتٌ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اَْنْهَارُ "Altında nehirler akan cennetler" âyetinde olduğu gibi. Esasen cennete cennet denmesi de ağaçları sebebiyledir  :  "Cennet dalları birbirine geçmiş, sık ağaçlı (  koyu gölgeli) bahçe demektir."

Merhum bu hadisle Kur´an arasındaki ihtilaflı duruma böylece dikkat çektikten sonra yeni sorular îras eden bir de çözüm kaydeder. Ondan ziyâde Aliyyu´l-Kârî´nin te´vilini kaydetmeyi daha muvafık buluyoruz  :  "Hadiste, cennetin kasır ve ağaçlardan tamamen boş olduğuna dair delil yoktur. Zîra cennetin düz ve boş olması demek, ekseriyetinin ağaçlı, geri kalan kısımlarının ise mezkur kelimelerle ağaçlandırılmaya bırakılmış boş mekanlar olması demektir. Cennetin önceden, sebep olmaksızın dikilmiş olan ağaçları, bu kelimelerin okunması neticesinde dikilecek olan ağaçlardan ayrılır."

Bu hadisin, dünyayı âhirete nazaran bir ekim yerine benzeten âyetin (  Şûra 20) ve aynı mânayı işleyen diğer hadislerin bir tamamlayıcısı olduğu da söylenebilir. Gayb âlemi ile ilgili bir teşbih olması hasebiyle ifâde etmek istediği mânaya ve bildirmek istediği hakikate bakmak daha muvafıktır. Bunun mahiyetini dünyevî şartlara uygun olarak anlamak gereksizdir. Hadis şu hakikati bildiriyor  :  "Dünya ekim yeridir, güzel kelimelerin zikri bir ekimdir, öbür dünyada, cennet ağaçları, âhiret meyveleri olacaktır. Çok zikrederek âhiret için ekim yapmalıdır."[225]



ـ6ـ وعن يُسيرة موة ‘بى بكر الصديق رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما وكانت من المهاجرات ا‘ول قالت  :  ]قالَ لَنَا رسولُ اللّهِ #  :  عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ، وَالتَّهْلِيلِ، وَالتَّقْدِيسِ، وَالتَّكْبِيرِ، وَاعْقِدْنَ بِا‘نَامِلِ، فَإنَّهُنَّ مَسْئُوَتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ، وََ تَغْفُلْنَ فَتَنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ[. أخرجه أبو داود والترمذي، واللفظ له .



6. (  1885)- Hz. Ebû Bekri´s-Sıddîk´in âzadlısı Yüseyre (  radıyallâhu anhümâ) -ki ilk muhâcirlerden idi- anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalatu vesselam) bize dedi ki  :  "Size tesbih, tehlil, takdis, tekbir çekmenizi tavsiye ederim. Bunları parmaklarla sayın. Zîra parmaklar (  Kıyamet günü nelerde kullanıldıklarından) suale mâruz kalacaklar ve konuşturulacaklardır." [Tirmizî, Daavât 131, (  3577); Ebû Dâvud, Salât 359, (  1501).][226]



AÇIKLAMA  : 



1-Burada, bir kısım zikirler kısaltılarak zikredilmiştir. Çoğunlukla zikri tekrar tekrar geçti ise de takdis nâdir geçenlerdendir. Bununla Sübhâne´l-Meliki´l-Kuddûs veya, Sübbûhun Kuddûsün Rabbu´lmelâiketi ve´r-Rûh zikirleri kastedilmiştir.

Hemen belirtelim ki, böyle kısaltmalar Arap dilinde eskiden kalma bir âdettir. Bir cümle dillerde çok tekerrür ederse tekrarda kolaylık olsun diye kısaltılır. Bu maksadla her kelimenin birer ikişer harfi alınıp, birbirine eklenerek yeni bir kelime ortaya konur. Yukardakilere ilâveten havkale, hay´ale, besmele gibi başka örnekler de zikredilebilir.

2-Bu hadis tesbihâtın sayımında parmakları kullanmanın efdaliyetine dikkat çekmektedir. Zîra Resûlullah parmakların sorumluluğunu, konuşturulacağını belirterek, sayılmasını istemiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, âlimler sayının doğru yapılmasını esas alırlar. Öyle ise doğru sayım parmakla yapılabiliyor, karıştırmadan, eksik veya ziyade sayımdan emin olunabiliyorsa efdal olanı parmağı kullanmaktır. Ama bundan endişe eden kimse tesbih gibi başka bir şey kullanır.[227]



ـ7ـ وعن أبى بكر الصديق رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَا أصَرَّ مَنِ اسْتَغْفَرَ، وَلَوْ عَادَ في اليَوْمِ سَبْعِينَ مَرَّةً[. أخرجه أبو داود والترمذي .



7. (  1886)- Hz. Ebû Bekri´s-Sıddîk (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resulullah (  aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki  :  "İstiğfar eden kimse günde yetmiş kere de tevbesinden dönse günahta musır sayılmaz." [Tirmizî, Daavât 119, (  3554); Ebû Dâvud, Salât 361, (  1514).][228]



AÇIKLAMA  : 



1-Bu hadisin mânâsını âlimler şöyle açıklamışlardır  :  "Bir kimse işlediği bir günaha tevbe ettiği takdirde, aynı günaha dönüp tekrar işler veya bir başka günahı işlerse, her seferinde tevbe de ediyorsa, bu kimse, bir günde ne kadar çok aynı günaha dönerse dönsün, yine de günahta musır sayılmaz. Musır, işlediği günahlara istiğfar etmeyen, pişman olmayan kimsedir. Israr ise çok günah işlemek demektir. İbnu Melek  :  "Israr, mâsiyet üzerinde sebat etmek, aralıksız günah işlemeye devam etmektir" der.

2- Bu hadiste Allah´ın affından ümit kesilmeyeceği, işlemekte olduğu günahlardan kesin bir dönüşe azmetmiş olan kimseye Cenâb-ı Hakk´ın kapısının her an açık olduğu, böyle bir tevbenin kabûlüne, önceden işlenen günahların çokluğunun, büyüklüğünün veya çeşitliliğinin bir mâni teşkil etmeyeceği ifâde edilmektedir. Nitekim âyet-i kerimede  :  "Ey kendilerinin aleyhinde (  günahta) haddi aşanlar! Allah´ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin... Çünkü Allah, bütün günahları affeder" (  Zümer 53) buyurulmuştur.[229]



ـ8ـ وعن أغرّ مزينة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  إنَّهُ

لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى حَتَّى أسْتَغْفِرَ اللّهِ في الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .



8. (  1887)- el-Eğarru´l-Müzenî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Şurası muhakkak ki, bazan kalbime gaflet çöker. Ancak ben Allah´a günde yüz sefer istiğfar eder (  affımı dilerim)." [Müslim, Zikr 41, (  2702); Ebû Dâvud, Salât 361, (  1515).][230]



AÇIKLAMA  : 



1- Gaflet olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ğayn´dır, bulut mânasına olan ğayn´dan gelir. Örtmek, kaplamak gibi mânâları ifâde eder. Resulullah (  aleyhissalatu vesselam)´ın kalbinin bazan -tabir caizse- bulutlanması örtülmesi -ki gaflete düşmek denince daha anlaşılır olmaktadır- ne demektir O´nun kalbinin gafleti de diğer insanların gafletinin aynı mıdır "

Bu husus âlimlerce münakaşa edilmiştir. Sözgelimi el-Ârif eş-Şâzelî der ki  :  "Bu bulut nur bulutudur, başka değil. Zîra Peygamberimiz (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz, dâima bir terakki içinde idi. Mârifet nurları kalbinde devam ettikçe bir öncekine nisbeten daha yüksek bir mertebeye yükseliyor, geride bıraktığını, bu yeni mertebeye nisbetle günah addedip, tevbe ediyordu." Münâvî bu açıklamayı devam ettirir  :  "Resûlullah´ın kalbini zaman zaman bürüyen bulut, bazılarınca zannedildiği üzere hicab veya gaflet perdesi olmayıp, tecelliyat nurlarının onu kaplaması ve böylece huzur hâlinin[231] kaybolmasıdır. İşte bunun için Allah´tan mağfiret taleb etmekte, yani üzerini kaplamış bulunan şeyin örtülmesini taleb etmektedir. Çünkü havas kısmının mazhar olduğu tecelli devam edecek olursa Sultanu´l-Hakikat yanında yokluğa mahkûm olurlar. Bu sebeple setr, onlar için rahmet olur, avam için de hicab ve hikmet olur.. "

İbnu´l-Esir, en-Nihâye´de biraz daha farklı bir yorumda bulunur  :  "(  Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm) burada insanın hâlî olmadığı sehv´den, kendisini kaplayan şeyi kastetmiştir. Çünkü O´nun kalbi daima Allah´la meşgul idi. Herhangi bir zamanda , beşerî bir mesele kendisine ârız olup ümmet ve dinin bir işi veya bir maslahatı ile meşgûl olsa, bunu bir günah addeder, derhal istiğfara geçerdi."

Kadı İyaz  :  "Gayn´dan (  örtü) maksad, Resulullah´ın şe´ni olan mütemâdî zikrine giren fâsılalardır. Herhangi bir iş sebebiyle, bu zikrine fâsıla girdi mi, bunu bir günâh addeder, arkadan istiğfarda bulunurdu" der.

Suyûtî ise  :  "Bu müteşâbihattandır, mânâsı bilinmez. Nitekim lügatte büyük imam el-Esmaî bu kelimenin tefsiri söz konusu olunca tevakkuf etmiş ve  :  "Kalb, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan başkasının kalbi olsaydı, üzerine konuşurdum" demiştir.

Bâzıları  :  "Bu, insanın içinde kalbe gelen bâzı seslerdir" demiş; keza  :  "Bu, kalbi bürüyen sekîne´dir. İstiğfar ise, Allah´a ubûdiyet izhâr etmek, daha iyisi için de şükretmek içindir" diyen de olmuştur. Keza  :  "Bu, haşyet ve ta´zim hâlidir, istiğfar da şükürdür" dahi denmiştir. Bu görüşten hareket eden Muhâsibî, "Allah´a olanların havfı, iclâl ve ta´zim havfıdır" demiştir. Şahâbettin Sühreverdî, bu noktada daha ileri bir görüş beyân eder  :  "Hadisteki ğayn´ın naks halinde olduğu îtikat edilmemeli, bilakis o kemâldir veya kemâlin tetimmesi (  tamamlayıcısı)dır. Tıpkı gözkapağı gibi  :  Göze gelen çöpü atmak üzere onu bir an için kopar. Bu, zâhirde görmeyi önlerse de hakikatte görmeye kemâl getirir..."

Sindî de şunu söylemiştir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın kalbi gözönüne alınınca bu ifâdenin hakîkati bilinemez, zîra, Efendimiz´in (  alehissalâtu vesselâm) kadri, başkasına ârız olan evhamların ulaşamayacağı kadar yüce idi. Öyleyse bu çeşit hadislerde tefvîz (  kastedilen mânâyı Allah´a bırakmak) en güzel yoldur. Evet, hadisten maksûd olan miktar açıktır  :  Aleyhissalâtu vesselâm´a O´nu istiğfar etmeye dâvet eden bir hâlet hasıl olmaktadır. O da bunun üzerine, hergün yüz kere istiğfar etmekteydi. Bunun dışında ne olup bitiyordu Allah bilir.

Görüldüğü gibi İslam ulemâsı Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) karşısında son derece saygılı olmuş, yanlış anlaşılmaya müncer olacak, O´na olan ta´zim ve hürmeti kıracak tekavvül ve yorumdan kaçınmıştır.[232]



ـ9ـ وفي رواية لمسلم  :  ]تُوبُوا إلَى رَبِّكُمْ فَوَاللّهِ إنِّى ‘َتُوبُ إلَى رَبِّى تَبَارَكَ وتَعالَى في اليَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ[ .



9. (  1888  )- Yine Eğarru´l-Müzenî, Müslim´in bir rivâyetinde Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle dediğini nakletmiştir  :  "Ey insanlar! Rabbinize tevbe edin. Allah´a kasem olsun ben Rabbim Tebârek ve Teâlâ hazretlerine günde yüz kere tevbe ederim." [Müslim, Zikr 42, (  2702).][233]



ـ10ـ وللبخارى والترمذي عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يَقُول  :  وَاللّهِ إنِّى ‘سْتَغْفِرُ اللّهَ وَأتُوبُ إلَيْهِ في الْيَوْمِ سَبْعِينَ مَرَّةً[. »لَيُغَانُ« أى يغطى ويغشى، والمراد به السهو .



10. (  1889)- Buhârî ve Tirmizî´de gelen bir rivâyette Hz.Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) diyor ki  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim, demişti ki  :  "Allah´a kasem olsun, ben günde Allah´a yetmiş kere istiğfar ediyorum, tevbede bulunuyorum." [Buhârî, Daavât 3; Tirmizî, Tefsir, Muhammed, (  3255).][234]



AÇIKLAMA  : 



1- Tevbe ve istiğfar, günahların affını teleb etmek maksadına râci bir ibâdettir. Öyle ise öncelikle günahkâr olanların, hataya düşenlerin bunlara başvurması gerekir. Halbuki Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın Fetih sûresinin başında belirtildiği üzere geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilmiştir. Buna rağmen Resûlullah günde yetmiş sefer -bazı rivâyetlerde yüz sefer- tevbe ediyor, bu mesele birkaç açıdan cevaplandırılmıştır  : 

1) Önceki hadiste ğayn, yâni Hz. Peygamber´in kalbine gelen setr´in mâhiyetiyle ilgili açıklama, Hz. Peygamber´in istiğfarının mahiyetini açıklamaktadır, oraya bir kere daha bakılabilir.

2) İbnu´l-Cevzî şöyle der  :  "İnsan tabiatı bir kısım zellelere mâruzdur, hiçbir insan bundan hâriç değildir. Peygamberler büyük günâhlara karşı mâsum (  korunmuş) iseler de küçük günâhlara karşı mâsum değildirler." İbnu´l-Cevzî bu sözüyle Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´den küçük günahlar sâdır olabileceğini, istiğfarının bunlarla ilgili olacağını söylemek isterse de, bu görüşüyle Cumhur´a muhalefet eder. Önceki hadisin açıklamasında da kaydedildiği üzere Resûlullah´ın istiğfarının günahla ilgisi olamaz. İbnu´l-Cevzî muhtar görüşe ters düşer.

3) İbnu Battâl der ki  :  "Peygamberler Allah´ın kendilerine bahşettiği mârifet sebebiyle, ibâdet vazîfesini îfâda insanların en çok gayret gösterenleridir. Allah´a şükürde ve kusurlarını îtirafta en başta gelirler." Burada denmek istenen şudur  :  İstiğfar, Allah Teâlâ´ya karşı eda edilmesi gereken vazifedeki kusur için yapılır. Bu kusurun da, bir kısım mübah işlerle meşguliyet sebebiyle meydana gelmesi ihtimalden uzak değildir. Sözgelimi yemek, içmek, cima, uyku, istirahat, insanlarla karşılaşma, onların meseleleriyle meşgûliyet, bâzan düşmanlarla savaş, bazan onları idare etmek, kalpleri kazanılacak olanlarla ilgilenmek gibi Allah´ın zikrine ve O´na tazarruda bulunup, müşâhade ve murakabesi ile meşgul olmaya perde çeken bu hallerin hepsini Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in yüce makam olan Cenâb-ı Hakk´ın huzur makamına nisbetle günah addetmiş olması mümkündür.

4) Bazı âlimler şöyle demiştir  :  "Resûlullah, ümmetine günahlarından istiğfar etmeyi teşrî etmek maksadıyla istiğfarda bulunmuştur. Bu, ümmet için bir nevi şefaattir.

2- Hadisteki kasem´e gelince  :  Arap dilinin kendine has örfünde kasem, anlatılanı te´kid etmek maksadıyla başvurulan bir üslubtur. Yemine her seferinde muhatabın şüphesini izâle için yer verilmez. Muhatab hemen inansa da konuşan kimse yemin edebilir. Nitekim Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın ifâde buyurduklarının doğruluğundan şüpheye düşecek tek muhatabın varlığı mevzubahis değildir.

3- Resûlullah hangi kelimelerle istiğfarda ve tevbede bulunuyordu diye bir soruyu, İbnu Hacer  :  "Estağfirullah ve etûbu ileyh" şekinde -rivâyette geldiği üzere- olma ihtimalini te´yidden sonra, Nesâî´de gelen bir rivâyette geçtiği üzere başka şekilde olabileceğini de belirtir.

İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) der ki  :  "Ben Resulullah (  aleyhissalatu vesselam)´ın bir meclisten kalkmazdan önce yüz kere  :  اَسْتَغْفِرُاللّهَ الَّذِى َ إِلَهَ اَِّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ وَاَتُوبُ إِلَيْهِ "Kendisinden başka ilah bulunmayan, hayy ve kayyûm olan Allah´tan af diliyorum, O´na tevbe ediyorum" dediğini işittim."İbnu Ömer (  radıyallâhu anhümâ) bir başka rivâyette, "Biz Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir mecliste yüz kere  :  رَبِّ اغْفِرْلِى وَتُبْ عَلَىَّ إِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ اْلغَفُورُ "Rabbim beni mağfiret et, affeyle, sen affedici, bağışlayıcısın" dediğini saydık" der. Sadedinde olduğumuz hadiste, "yetmiş kere" tevbe ve istiğfar edildiğinin zikredilmiş olmasını, bir başka hadiste ise "yetmiş kereden fazla" tâbirinin yer almasını nazar-ı dikkate alan İbnu Hacer şöyle hükme bağlar  :  "(  Bu ifâdelerde Resûlullah´ın) mübâlağa kasdetmiş olması da, aynı rakamı kasdetmiş olması da muhtemeldir."[235]



ـ11ـ وعن أسماء بن الحكم الفزارى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]سَمِعْتُ عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ يَقُولُ  :  كُنْتُ إذَا سَمِعْتُ حَدِيثاً مِنْ رسُولِ اللّهِ # نَفَعَنِى اللّهُ تَعَالَى بِمَا شَاءَ أنْ يَنْفَعَنِى مِنْهُ، وَإذَا حَدَّثَنِى رَجُلٌ عَنْهُ اسْتَحْلَفْتُهُ، فَإذَا حَلَفَ لِى صَدَّقْتُهُ، وَإنَّهُ حَدَّثَنِى أبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ، وَصَدَقَ أبُو بَكْر قَالَ  :  سَمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يَقُولُ  :  مَا مِنْ رَجُلٍ يُذْنِبُ ذَنْباً، ثُمَّ يَقُولُ فَيَتَطَهَّرُ وَيُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ، ثُمَّ يَسْتَغْفِرُ اللّهَ تَعَالى إّ غَفَرَ لَهُ، ثُمَّ قَرَأَ  :  وَالَّذِينَ إذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أوْ ظَلَمُوا أنْفُسَهُمْ ذََكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ. اŒية[. أخرجه أبو داود والترمذي.



11. (  1890)- Esmâ İbnu´l-Hakem el-Fezârî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Hazreti Ali´yi dinledim, şöyle demişti  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´dan bir hadis dinledim mi, Allah Tealâ hazretlerinin faydalanmamı dilediği kadar ondan istifade ediyordum. Şayet bir adam O´ndan hadis rivâyet edecek olsa (  gerçekten duydun mu diye) yemin ettiriyordum. Yemin edince onu tasdik edip rivâyetini kabûl ediyordum."

Hz. Ebû Bekri´s-Sıddik (  radıyallâhu anh) bana şu hadisi rivâyet etti ve bu rivâyetinde Ebû Bekir doğru söyledi  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim, demişti ki  :  "Günah işleyip arkasından kalkıp abdest alarak iki rek´at namaz kılan sonra da Allah Teâla hazretlerine tevbe eden her insan mutlaka mağfiret olunur." Sonra da şu âyeti okudu. (  Meâlen)  :  "Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah´ı zikrederler, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah´tan başka bağışlayan kim vardır (  Âl-i İmrân 135). [Tirmizî, Tefsîr Âl-i İmran, (  3009); Ebû Dâvud, Salât 361, (  1521) İbnu Mâce, İkâmetu´s-Salât 193, (  1395).][236]



AÇIKLAMA  : 



Resûlullah´ın vefatından sonra Ashâb (  radıyallâhu anhüm) hadis rivâyeti hususunda çok titiz davranıyordu. Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir, sonradan işittikleri bir hadis husûsunda içlerinde bir tereddüt olursa şâhid isterlerdi. Keza Hz. Ali de böyle bir durumda muhatabına yemin ettirirdi. İşte sadedinde olduğumuz rivâyet, Hz. Ali´nin bu prensibini kendi ağzından nakletmektedir.

Ashab´ın ileri gelenlerinin bu davranışı, hadis rivâyetinde herkesin kendini serbest hissederek rastgele, hatalı, ziyâde ve noksanlı olarak rivâyette bulunmalarını önlemeye râci idi, birbirlerini itham gayesi gütmüyordu. İlgili açıklama son ciltlerde genişçe ele alınacaktır.(  kitapta böyle bir cümle yok)

İlgili açıklamaya bakılmalıdır (  1, 58-60).



ـ12ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ # مَنْ قَالَ  :  َ إلَهَ إَّ اللّهُ، وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْكُ، وَلَهُ الحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ في يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةٍ، كَانَتْ لَهُ عِدْلَ عَشْرِ رِقَابٍ، وَكُتِبَتْ لَهُ مِائَةُ حَسَنَةٍ، وَمُحِيَتْ عَنْهُ مِائَةُ سَيِّئَةٍ، وََكَانَتْ لَهُ حِرْزاً مِنَ الشَيْطَانِ يَوْمَهُ ذلِكَ حَتَّى يُمْسى، وَلَمْ يَأتِ أحَدٌ بِأفْضَلَ مِمَّا جَاءَ بِهِ إَّ رَجُلٌ عَمِلَ أكْثَرَ مِنْهُ، وَمَنْ قَالَ  : 

سُبْحَانَ اللّهِ وَبِحَمْدِهِ في يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةٍ حُطَّتْ خَطَايَاهُ، وَإنْ كَانَتْ مِثْلَ زَبَدِ الْبَحْرِ[. أخرجه الثثة والترمذي .



12. (  1891)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim  :  "Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâşerîke leh, lehu´l mülkü ve lehu´lhamdü ve hüve alâ külli şey´in kadîr" duasını bir günde yüz kere söylerse, kendisine on köle âzad etmiş gibi sevab verilir, ayrıca lehine yüz sevab yazılır ve yüz günahı da silinir. Bu, ayrıca üç gün akşama kadar onu şeytana karşı muhafaza eder. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse, o adamınkinden daha efdal bir amel de getiremez. Kim de bir günde yüz kere "Sübhânallahi ve bihamdihi" derse hataları dökülür, hatta denizin köpüğü kadar (  çok) olsa bile." [Buhârî, Daavât 54, Bed´ü´l-Halk 11; Müslim, Zikr 28, (  2691); Muvatta, Kur´ân 20, (  1, 209); Tirmizî, Daavât 61, (  3464).][237]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu dua, bir rivâyette  :  يُحْيِى وَيُمِيتُ (  hayat verir ve ölüm verir), bir başka rivâyette de, بِيَدِهِ اْلخَيْرُ (  hayırlar O´nun elinde) ziyâdesiyle gelmiştir.

2- Bu duanın ne zaman okunacağı rivayetten rivâyete sarahat kazanır. Birinde "günde" diye mutlak iken, bir diğerinde "sabah olunca", bir diğerinde "sabah namazından sonra, konuşmazdan önce on defa" diye kayıtlanmıştır.[238]



ـ13ـ وعن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  مَنْ دَخَلَ السُّوقَ، فقَالَ  :  َ إلَهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْكُ، وَلَهُ الحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ، وَهُوَ حَىٌّ َ يَمُوتُ بِيَدِهِ الخَيْرِ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَئٍ قَدِيرٌ. كَتَبَ اللّهُ لَهُ ألْفَ ألْفَ حَسَنَةٍ، وَمَحَا عَنْهُ ألْفَ ألْفَ سَيِّئَةٍ، وَرَفَعَ لَهُ ألْفَ ألْفَ دَرَجَةٍ[. وفي رواية  :  ]عِوَضَ الثَّالِثَةِ، وَبَنَى لَهُ بَيْتاً في الجَنّةِ[. أخرجه الترمذي .



13. (  1892)- Hz. Ömer (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim çarşıya girince Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh, lehü´lmülkü ve lehü´lhamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi´lhayr ve hüve alâ külli şey´in kadîr. (  Allah´tan başka ilah yoktur, tekdir, ortağı yoktur, mülk ve hamd ona aittir. Hayatı o verir, ölümü de o verir. Kendisi hayattârdır, ölümsüzdür. Hayırlar O´nun elindedir. O her şeye kâdirdir) duasını okursa Allah ona bir milyon sevab yazar, bir milyon da günah affeder ve mertebesini bir milyon derece yüceltir."

Bir rivâyette, üçüncü mükâfaata bedel, "Onun için cennette bir köşk yapar" denmiştir." [Tirmizî, Daavât 36, (  3424).][239]



AÇIKLAMA  : 



1- Tîbî´nin açıklamasına göre çarşı, pazar gibi alış veriş yapılan yerler, hadislerde zikrullaha karşı en ziyâde gaflet edilen mahaller olarak ifâde edilmiştir. Buralar, bir başka ifâde ile şeytanın saltanat mevzii ve askerlerinin toplanma yerleridir. Öyle ise burada zikir, şeytanla savaş, onun askerlerini hezîmete uğratmak demektir. Resûlullah sadedinde olduğumuz hadiste, şeytana karşı bu savaşı veren kimsenin Allah indinde mazhar olacağı mükâfaatı belirtmektedir. Kişi, sevabını düşünerek, çarşıya daha girmeden bu duayı okursa, oranın kesif gafletine karşı tedbirini almış, zikrini, şuurunu hazırlamış olur, gaflete düşmez.

2- Duanın nasıl okunacağı mutlak gelmiştir. Dileyen sesli okur, dileyen sessiz. Tîbî der ki  :  "Kim çarşıda Allah´ı zikrederse, haklarında Cenâb-ı Hakk´ın  :  "Bunları ne ticâret ve ne de alışveriş, Allah´ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar" (  Nur 37) buyurduğu zümreye dâhil olurlar."[240]



ـ14ـ وعن جويرية زوج النبي # رَضِيَ اللّهُ عَنْها  :  ]أنَّ رسوُلَ اللّهِ # خَرَجَ مِنْ عِنْدهَا بُكْرَةً حِينَ صَلّى الصُّبْحَ، وَهِىَ في مَسْجِدِهَا، ثُمَّ رَجَعَ بَعْدَ أنْ أضْحَى وَهِىَ جالِسَةٌ، فقَالَ  :  مَازِلْتِ عَلى الحَالِ الَّتِى فاَرَقْتُكِ عَلَيْهَا؟ قَالَتْ نَعَمْ. قاَلَ  :  لَقَدْ قُلْتُ بَعْدَكِ أرْبَعَ كَلِمَاتٍ ثََثَ مَرَّاتٍ لَوْ وُزِنَتْ بِمَا قُلْتِ مُنْذُ الْيَوْمِ لَوَزَنَتْهُنَّ  :  سُبْحَانَ اللّهِ وَبِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ، وَرِضَى نَفْسِهِ، وَزِنَةَ عَرْشِهِ، وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى.وقوله »زَنَة عَرْشِهِ« أى بوزن عرشه في عظم قدره.و»مِدَادَ كَلِمَاتِهِ« أى مثلها وعددها، وقيل المداد  :  مصدر كالمدّ.



14. (  1893)- Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcelerinden Cüveyriyye (  radıyallâhu anhâ)´nin anlattığına göre, "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz bir gün sabah namazını kılınca, daha kendisi namazgâhında iken, erkenden yanından çıkmış, gitmiş, kuşluktan sonra Cüveyriyye (  aynı yerinde zikrederek) otururken geri gelmiş ve  :  "Bırakıp gittiğim halde duruyorsun (  hiç yerinden kımıldamadın galiba )" diye sormuştur. "Evet" cevabı üzerine şunu söylemiştir  :  "Ben senden ayrıldıktan sonra dört kelime(  lik bir dua)yı üç kere okudum. Eğer bunlardan hâsıl olan sevab tartılacak olsa, senin burada sabahtan beri okuduğun duaların sevabının ağırlığına denk olur. O dua şudur  :  "Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhî ve rıdâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî. (  Allah´ı mahlukatı sayısınca, nefsinin rızasınca, arşının ağırlığınca, kelimelerinin adedince tesbih (  noksanlıklardan tenzih) ederim." [Müslim, Zikr 79, (  2726); Tirmizî, Daavât 117, (  3550); Ebû Dâvud, Salât 359, (  1503); Nesâî, Sehv, 93, (  4, 77).][241]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu rivâyetin Tirmizî´deki vechine göre Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Cüveyriyye (  radıyallâhu anhâ)´nın yanına bir sabah namazı sırasında uğrar, bir de gün ortasında uğrar. Cüveyriyye´yi aynı yerde, aynı vaziyette ibâdete devam ediyor bulunca, "sabahtan beri yapmakta olduğu zikre sevapca denk gelecek dört kelimelik dua"yı öğretir. Bu rivâyette, dua, tekrarlar zikredilerek kaydedilir. Yâni kelimelerin her biri üçer kere tekrar edilir  :  "Sübhânallahi adede halkıhî, sübhânallahi adede halkıhî, sübhânallahi adede halkıhî..." Ondan sonra diğer kimeler aynı şekilde üçer kere tekrar edilir.

2- Midâd meded gibi mastardır, hadiste çoğaltan, artıran şey demektir. Bâzı şârihler, sayıda, adetde misli olarak anlamış; bazısı da sevab husûsunda misli, dengi olarak anlamıştır. Her hâl u kârda bu bir temsîl olup mukâyese kastedilmemiştir. Zîra kelâm tartıya, kileye gelmez, adede girebilir.

3-Sadedinde olduğumuz hadis, bu çeşit özlü kelimelerle zikretmenin faziletini ifâde etmektedir. Kişi, belirtilen miktarda bu kelimeleri tekrar etmekle söylenen fazîlete ulaşacaktır. Hadis, mânevî mertebelere ulaşmak için, mutlaka nefsi meşekkate sokmak gerekmediğini göstermekte, az bir meşakkatle, çok meşakkatlerle elde edilene denk bir sevabın elde edilebileceğini göstermekte, Kur´an ve hadiste gelen me´sur dualarla zikretmenin daha avantajlı olacağına dikkat çekmektedir.[242]



ـ15ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ #  :  كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ. ثَقِيلَتَانِ في المِيزَانِ. حَبِيبَتَانِ إلى الرَّحْمنِ  :  سُبْحَانَ اللّهِ

وَبِحَمْدِهِ. سُبْحَانَ اللّه العَظِيمِ[. أخرجه الشيخان والترمذي .



15. (  1894)- Hz. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki  :  "İki kelime vardır, bunlar dile hafif, terazide ağır, Rahmân´a da sevgilidirler  :  Sübhânallahi ve bihamdihi, Sübhânallâhi´l-azîm (  Allahım seni hamdinle tesbih ederim, yüce Allahım seni tenzih ederim) kelimeleridir." [Buhârî, Daavât 65, Eymân 19, Tevhîd 58; Müslim, Zikr 31, (  2694); Tirmizî, Daavât 61, (  3463).][243]



AÇIKLAMA  : 



1- Hafiflik´ten murad kolaylıktır. Yani dille söyleme bakımından kolay demektir. Bu kolaylıktan da murad, duanın kısalığıdır.

Ağırlıktan murad ise, hakikî ağırlık olmalıdır. Kıyâmet günü terazinin hayır kefesinde yer alınca ağır basacak demektir. Âlimlerin açıklamalarına göre ameller, tartı sırasında tecessüm edip, maddî bir hüviyet kazanacak, bazısı bazısından ağır olacak. Dünyada bile hacimce eşit olan maddelerin ağırlığı birinden diğerine büyük farklılıklar arzeder. Sadedinde olduğumuz hadis zikir ve duaya mahsus elfâzın da, ifâde ettikleri muhtevaya göre birbirinden farklı ağırlıklarda olacağını haber vermektedir.

Ancak şunu da belirtelim ki, ulema bu ve benzeri rivâyetlerde dikkat çekilen fazîletin mutlak olmadığın söylemiştir. İbnu Battâl´ın kaydına göre, "Bu kelimelerdeki fazîlet, diyânetteki kavî, büyük cürümlerden temiz olan kimselere hastır. Şehevât ve nefsânî hevasâtın peşinde koşan, haramları işlemek sûretiyle dini kıran kimseler bu fazîletten istifâde edemezler, o istifâdeyi sağlayan fâzıl temizlere dâhil olamazlar. Nitekim âyet-i kerimede  :  "Yoksa kötülük işleyen kimseler, sağlıklarında ve ölümlerinde kendilerini, inanıp sâlih amellerde bulunan kimselerle bir tutacağımızı mı sandılar Ne kötü hükmediyorlar " (  Câsiye 21) buyurmuştur.

2- Sadedinde olduğumuz hadiste, mezkûr "iki kelime"yi devamlı surette okumaya teşvik vardır. Çünkü, bütün teklifler nefse ağır ve zor gelir. Bu ise kolaydır, kolaylığına rağmen mîzanda ağırdır, tıpkı meşakkatli ameller gibi... Öyle ise bunda ihmal uygun olmaz.

3- Mezkûr iki kelimenin Allah´a sevgili olması, onları okuyanların sevgili olması demektir. Allah´ın kula muhabbeti, ona hayrın ulaşması hususundaki irâdesini ve tekrîmini ifâde eder.

Bu iki kelimenin fazîletini belirtme esnasında Cenâb-ı Hakk´ın güzel isimleri (  el-Esmâu´l-Hüsnâ) meyanında Rahmân isminin zikri de bir teşvik unsurudur.

Böylece, az amele çok sevap vermesi sebebiyle Allah´ın rahmetinin genişliğine dikkat çekilmiş olmaktadır.

Bu kelimelerin fazîleti, tenzîh, tahmîd ve ta’zim ihtiva etmeledinden ileri gelir. Bilindiği üzere, İslâm’ın Allah telâkkisi bu üç manâda ifadesini bulur. Namazın her tarafında bu üç mânâ tekrar edilir, namazdan sonra bunlar tesbihât adı altında 33’er kere tekrar edilerek te’yid edilirler. Kitaptan yazıldı.

4- Âlimler bu hadiste dikkati çeken ses âhenginden -ki secî denir- hareket ederek  :  "Tekellüfe yer vermeksizin, kendiliğinden husûle gelen secî´nin câiz olduğu hükmüne varırlar. Bu noktanın bilhassa medâr-ı bahs edilişi, bazı hadislerde secî´nin yasaklanmış olması sebebiyledir. Şu halde yasağın illeti, tekellüf dediğimiz yapmacıklık ve zorlamadır, secînin kendisi değil.

5- Son olarak, mânaya müteallik bir noktayı belirtelim  :  "Sübhânallâhi ve bihamdihi kelimesini, "Allahım seni hamdinle tesbîh ederim" diye tercüme ettik. Şârihler buradaki vav harfini hâl olarak alıp mânayı şöyle takdir etmişlerdir  :  اُسَبِّحُ اللّهَ مُتَلَبِّسًا بِحَمْدِى لَهُ ِ‘َجْلِ تَوْفِيقِهِ "Allah´ı, bana olan yardımı sebebiyle O´na olan hamdime bürünerek tesbîh ediyorum." Bu geniş mânayı, "Allah´ım, seni hamdinle tesbîh ediyorum" şeklinde daha vecîz şekilde ifâde ettik, ancak, kaydedilen mahiyetin bilinmesi de faydalıdır.[244]



ـ16ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رسولُ اللّهِ # أكْثِرُوا مِنْ قَوْلِ َ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إّ بِاللّهِ، فَإنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الجَنَّةِ[.قال مكحول  :  ]فَمَنْ قَالَهَا ثُمَّ قَالَ  :  َ مَنْجَا مِنَ اللّهِ إَّ إلَيْهِ، كَشَفَ اللّهُ عنْهُ سَبْعِينَ بَاباً مِنَ الضُّرِّ أدْنَاهَا الْفَقْرُ[. أخرجه الترمذي .



16. (  1895)- Yine Ebû Hüreyre hazretleri (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah. (  Güç de kuvvet de ancak Allah´tandır) sözünü çok tekrar edin."

Mekhûl dedi ki  :  "Kim bunu der ve sonra da  :  "Allah (  ın gazabın) dan ancak O (  nun rahmeti)´na iltica etmekle kurtuluşa erilebilir" derse, Allah ondan yetmiş çeşit zararı kaldırır ki bunların en hafifi fakirliktir." [Tirmizî, Daavât 141, (  3596).][245]



AÇIKLAMA  : 



1- Havl, en-Nihâye´de açıklandığı üzere, hareket demektir. Ancak hile (  çâre) mânâsına geldiği de belirtilmiştir. Hareket mânâsı esas olmakla berâber, Münâvî´nin de kaydettiği üzere, "hareket de, hîle de Allah´ın meşîeti iledir" şeklinde iki mânâyı birlikte mütâlaa etmek de uygun bulunmuştur. Kelimenin mânasındaki şümûlü kavramada, bu kökten gelen bazı kelimelerin kullanılışını bilmek faydalı olur  :  Muhâvele, bir şeyi hile ile taleb etmek; istihâle, bir halden başka bir hale geçmek; tahavvül, değişme geçirmek, vs.... Hepsinde güç isteyen bir hareket, bir yer değiştirme görülmektedir. Şu halde bu cümle, "şu veya bu şey", "şu veya bu iş... için" demeksizin hareket, tekâmül, güç, kuvvet gerektiren, her hâlimizde, her işimizde, her hayrımızda muhtaç olduğumuz güç ve kuvvetin Allah´tan geldiğini ifade eder.

Bu cümlenin, insanın yokluktan çıkıp kâmil bir mü´min oluncaya kadar geçirdiği bütün etvâr ve ahvâline baktığı kanaatinde olan Bediüzzaman bu ahvallerden bâzılarını şöyle kaydeder  :  "

1- Ademden çıkıp vücuda gelmek (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

2- Zevâle gitmeyip bekâda kalmak (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

3-Mazarratı def, menfaati celb (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

4-Musibetten uzak olup matluba nail olmak (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

5-Mâsiyete düşmemek, ibâdete devam etmek (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

6-Azâba maruz kalmamak, nimete mazhar olmak (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)

7-Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek (  için gerekli havl ve kuvvet Allah´tandır.)"

Bu mânâları tefekkür ederek söylenen bu zikirlerin insan düşüncesinde hâsıl edeceği tevhîd ve ihlâs gözönüne alınınca, "Lâ havle velâ kuvvete" cümlesinin kıymeti husûsunda Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın beyan buyurdukları ifâdede zerre kadar mübâlağa olmadığı anlaşılır.[246]



ÜÇÜNCÜ FASIL

HZ. PEYGAMBERE SALAVÂT


ـ1ـ عن أبى مسعود البدرى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]أتَانَا رسولُ اللّهِ # وَنَحْنُ في مَجْلِسِ سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ، فقَالَ لَهُ بَشِيرُ بْنُ سَعْدٍ  :  أمَرَنَا اللّهُ تَعَالَى أنْ نُصَلِّىَ عَلَيْكَ يَا رسولَ اللّهِ، فَكَيْفَ نُصَلِّى عَلَيْكَ؟ قَالَ قُولُوا  :  اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلى إبْرَاهِيمَ، وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى آلِ اِبْرَاهِيمَ إنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ، وَالسََّمُ كَمَا قَدْ عَلِمْتُمْ[. أخرجه الستة إّ البخارىوللستة إّ الترمذي، عن أبى حميد الساعدى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قَالُوا يَارَسُولَ اللّهِ كَيْفَ نُصَلِّى عَلَيْكَ؟ قاَلَ قُولُوا  :  اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلى أزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّتِهِ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إبْرَاهِيمَ، وَبَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى أزوَاجِهِ وَذرِّيِّتِهِ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إبْرَاهِيمَ إنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ[.وَللخمسة عن كعب بن عجرة قال  :  ]خَرَجَ عَلَيْنَا رسولُ اللّهِ # فَقُلْنَا يَا رَسُولَ اللّهِ  :  قَدْ عَلِمْنَا كَيْفَ نُسَلِّمُ عَلَيْكَ، فَكَيْفَ نُصَلِّى عَلَيْكَ؟ قَالَ قُولُوا  :  اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَعَلى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إبْرَاهِىمَ إنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ، اَللَّهُمَّ بَارِكْ عَلى مُحَمَّدٍ وَعَلى آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَى آلِ إبْرَاهِيمَ إنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ[ .



1. (  1896)- Ebû Mes´ud el Bedrî (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Biz Sa´d İbnu Ubâde´nin meclisinde otururken Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza geldi. Kendisine, Beşîr İbnu Sa´d  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Bize Allah Teâla Hazretleri, sana salât okumamızı emretti. Sana nasıl salât okuyabiliriz " diye sordu. Efendimiz şu cevab verdi  : 

"Şöyle söyleyin  :  "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahîme ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kemâ bârekte alâ âl-i İbrahime inneke hamîdun mecîd. (  Allah´ım! Muhammed´e ve Muhammed´in âline rahmet kıl, tıpkı İbrahim´e rahmet kıldığın gibi. Muhammed´i ve Muhammed´in âlini mübârek kıl. Tıpkı İbrahim´in âlini mübârek kıldığın gibi." (  Resulullah ilâveten şunu söyledi)  :  "Selam da bildiğiniz gibi olacak." [Müslim,Salât 65, (  405), Kasru´s-Salât 67,(  1,165,166); Tirmizî,Tefsir, Ahzâb,(  3218  ); Ebû Dâvut, Salât 183, (  980,981); Nesâî, Sehv 49, (  3, 45, 46).]

Tirmizî dışındaki Kütüb-i Sitte kitaplarında, Ebû Humeyd es-Sâidî (  radıyallâhu anh)´den gelen bir rivayet şöyle  : 

"Ashab sordu  :  "Ey Allah´ın Resûlü sana nasıl salât okuyalım " Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)  :  Şöyle söyleyin, dedi  :  "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ salleyte alâ İbrâhime ve bârik alâ Muhammedin ve alâ ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ bârekte alâ İbrâhime inneke hamîdun mecîd.(  Allahım! Muhammed´e zevcelerine ve zürriyetine rahmet kıl, tıpkı İbrahim´e rahmet kıldığın gibi. Muhammed´i, zevcelerini ve zürriyetini mübârek kıl, tıpkı İbrahim´i mübarek kıldığın gibi. Sen övülmeye layıksın, şerefi yücesin)." [Buhârî, Daavât 33, Enbiya 8; Müslim, Salât 69, (  407); Muvatta, Kasru´s-Salât 66, (  1, 165); Ebû Dâvut, Salât, 183, (  979); Nesâî, Sehv 54, (  3, 49).]

Ka´b İbnu Ucre´den gelen bir rivâyet de şöyle  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza gelmişti  :  "Ey Allah´ın Resûlü, dedik, sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik. Ama, sana nasıl salât okuyacağız (  bilmiyoruz) " "Şöyle söyleyin! dedi  : 

"Allahümme salli alâ Muhammed´in ve alâ âl-i Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrahîme inneke hamîdun mecîd. Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd." [Buhârî, Daavât 33  :  Müslim, Salât 66, (  406); Ebû Dâvud, Salât 183, (  976);Nesâî, Sehv 51, (  3, 47); Tirmizî Vitr,20, (  483).][247]



ـ2ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  مَنْ صَلَّى عَلَىَّ صََةً وَاحِدَةً صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ عَشْرَ صََلَوَاتٍ، وَحُطَّتْ عَنْهُ عَشْرُ خَطِيئَاتٍ، وَرُفِعَتْ لَهُ

عَشْرُ دَرَجَاتٍ[. أخرجه النسائى.وله في أخرى عن أبى طلحة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ  :  ]جَاءَ # ذَاتَ يَوْمٍ وَالبِشْرُ في وَجْهِهِ، فَقُلْنَا  :  إنَّا نَرَى البِشْرَ في وَجْهِكَ؟ فقَالَ  :  إنَّهُ أتَانِى المَلكُ، فقَالَ يَا مُحَمَّدُ  :  إنَّ رَبَّكَ يَقُولُ أمَا يُرْضِيكَ أنْ َ يُصَلِّىَ عَلَيْكَ أحَدٌ إَّ صَلَّيْتُ عَلَيْهِ عَشْراً، وََ يُسَلِّمُ عَلَيْكَ أحَدٌ إَ سَلّمْتُ عَلَيْهِ عَشْراً[ .



2. (  1897)- Hz. Enes (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kim bana (  bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, (  mertebesini) on derece yükseltir." [Nesâî, Sehv 55, (  3, 50).]

Yine Nesâî´de Ebû Talha (  radıyallâhu anh)´dan gelen bir rivâyet şöyle  :  "Bir gün Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), yüzünde bir sevinç olduğu halde geldi. Kendisine  : 

"Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!" dedik.

"Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi  :  "Ey Muhammed! Rabbin diyor ki  :  "Sana salavât okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (  ikram olarak) yetmez mi " [Nesâî, Sehv 55, (  3, 50).][248]



ـ3ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قال رَسُولُ اللّهِ #  :  أوْلَى النَّاسِ بِى يَوْمَ القِيَامَةِ أكْثَرُهُمْ عَلَىَّ صََةً[. أخرجه الترمذى.وله في أخرى عن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  البَخِيلُ مَنْ ذُكِرْتُ عِنْدَهُ فَلَمْ يُصَلِّ عَلَىَّ[ .



3. (  1898  )- İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  Resûlullah (  aleyhissâlatu vesselâm) buyurdular ki  :  "Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavât okuyandır." [Tirmizî, Salât 357 , (  484).]

Yine Tirmizî´de Hz. Ali (  radıyallâhu anh)´den kaydedilen bir rivâyette şöyle denir  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki  :  "Gerçek cimri, yanında zikrim geçtiği halde bana salavât okumayandır. " [Tirmizî, Daavât 110, (  3540).][249]



ـ4ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال  :  ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #  :  إنَّ للّهِ مََئِكَةً سَيَّاحِينَ في ا‘رْضِ يُبَلِّغُونِى عَنْ اُمَّتِى السََّمَ[. أخرجه النسائِى .



4. (  1899)- Hz. İbnu Mes´ud (  radıyallâhu anh) anlatıyor  :  "Resûlullah (  aleyhissâlatu vessalâm) buyurdular ki  :  "Yeryüzünde Allah´ın seyyâh melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (  ânında) bana teblîğ ederler." [Nesâî, Sehv 46. (  3, 43).][250]



AÇIKLAMA  : 



1- Bu bâbda yer alan dört hadis, Hz. Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´e okunması gereken salât u selâmla ilgilidir. Gereği, sevabı, okunması gereken salât u selâmın metni vs.

Biz bu mevzu ile ilgili bâzı noktaları toptan açıklayacağız  : 



SALÂT U SELÂMIN HÜKMÜ


Hemen şunu belirtelim ki, Resûlullah´a salât u selam okumak bizzat Rabbülâlemîn´in emridir  :  "Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber´e çok salât (  ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin" (  Ahzâb 56).

Bu emir bir farz mıdır, yoksa vâcib veya müstehap mı ifâde eder

Bu sorunun cevabında ulemâ on ayrı görüş beyan etmiştir  : 

1- Taberî´ye göre "müstehabtır."

2- İbnu´l-Kassâr´ın nakline göre "vacibtir ve bu hükümde icma edilmiştir."

3- Ömürde bir kere salavât okumak vacibtir. Namazda da olsa, namaz dışında da olsa vacib yerine gelir. Tıpkı kelime-i tevhid gibi. Hanefîlerden Ebû Bekr er-Râzî, İbnu Hazm bu görüştedir. Kurtubî de  :  "Ömürde bir kere de olsa salavât okumanın vücûbunda ihtilâf yoktur. Ancak o, müekked sünnetler gibidir, onların vacib olduğu zamanlarda o da vacibtir" der.

4- Namazda son oturuşta, teşehhüdle namazdan çıkış selâmı arasında vacibtir. Şafiî ve kendisine tâbi olanlar bu görüştedir.

5- Teşehhüdde vacibtir. (  Şa´bî ve İshak´ın görüşü). Teşehhüdde salât okunması, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel´e göre farz ise de, Hanefîlere, Mâlik ve Cumhûr´a göre sünnettir. Farz diyenlere göre, salavât terkedilecek olsa, namaz iptal olur, yeniden kılınması gerekir. Bu görüşünden dolayı, Şâfiî tenkîd edilmiştir.

6- Ebû Cafer el-Bâkır´ın  :  "Teşehhüd diye kayıtlanmaksızın namazın herhangi bir yerinde okunması vacibtir" dediği nakledilmiştir.

7- Ebû Bekr el-Mâlikî  :  "Sayı ile tahdît edilmeksizin çokça okunması vacibtir" demiştir.

8- "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zikri geçtikçe, hatırlandıkça söylenmelidir" diye hükmedenler de olmuştur. Tahâvî, bir kısım Hanefîlerle, Halîmî ve bir kısım Şâfiîler gibi Zemahşerî ve Mâlikîlerden İbnu´l-Ârabî  :  "Böyle yapmak ihtiyata uygun olanıdır" demiştir.

9- Zemahşerî´nin naklettiğine göre  :  "Bir mecliste Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın zikri bir çok kere geçse de bir kere salât u selâm okunması yeterlidir, her seferinde okumak müstehabtır."

10-Yine Zemahşerî´nin nakline göre "her dua esnasında" vacibtir.

Şu halde ulemâ, salât u selâm okumanın vacib olduğu husûsunda ihtilâf etmemiştir. Hangi şartlarda vâcib olduğunda ihtilâf varsa da, en uygunu Resûlullah´ın ismi zikredildikçe okumaktır. Hutbe dinlerken, Kur´an okurken salavât getirmek vacib değildir.[251]



SALÂT NEDİR


Râgıb´a göre salât, lügat olarak dua, tebrîk, ta´zîm mânâlarına gelir. Dînî ıstılah olarak dua mânasında kullanıldığı gibi ibadet mânasına da gelir. Kelime, kulun Allah´a salâtını ifâde ediyorsa, dua, namaz, ta´zîm mânalarına gelir, ancak Allah ve Peygamber (  aleyhissalâtu vesselâm)´in insanlara salâtını ifâde ediyorsa, bu durumda aynı kelime "tezkiye" ve "İlâhî rahmete mazhar kılma" mânâlarına gelir. Melekler salât ediyorsa bu, dua ve istiğfardır. Şu halde yukarıda kaydettiğimiz âyette, Allah ve meleklerin Hz. Peygamber´e salât etmesi, meleklerin Resûlullah lehinde istiğfar etmesi, Cenâb-ı Hakk´ın da rahmetine mazhar kılması demektir. Seyid Şerîf´e göre "salât" Allah´tan rahmet, meleklerden istiğfar, mü´minlerden hayır duadır. İbnu Hacer´e göre ise "salât" Allah´tan paygamberine olursa bu, rahmetin artmasıdır, başkalarına olursa rahmet ve tezkiyedir. Mücâhid´e göre Allah´tan salât, tevfik ve ismettir, meleklerden avn ve nusret (  yardım), ümmetten ittibâdır. Bâzı âlimler de, "Rabb´in, Peygamberine salâtı, O´nun şerefini yüceltme ve tekrim (  kıymet verme); meleklerin salâtı, onun mükerremiyetini izhârdır; ümmetin salâtı da onun şefa-atini talepdir" demiştir.

Bâzı âlimlere göre de meleklerden "salât"ın mânası atf´dır, yani esirgeme, Cenâb-ı Hakk´a nisbet edilince, ya kullarını melekleri nezdinde senâ etmesi demek olur -ki bu, Allahu Teâla´nın peygamberlerine salâtının tefsirine daha uygun düşer- yahut kemâl-i rahmeti mânasınadır. Salât, Allah´tan başkasına nisbet edilince mânâsı hayır ile dua olur. Beyzâvî´ye göre  :  "Resûlullah´a salât, onun şerefini izhâra ve şânını tâzim ve tekrime îtinâdır."

İbnu Hacer, burada kaydedilmeyen bâzı ulemâdan benzer bir kısım nakillerden sonra şunu söyler  :  "Bu kaydedilen görüşlerin en uygunu Ebû´l-Âliye´den kaydettiğimizdir  :  "Hz. Peygamber´e Allah´ın salâtının mânâsı, O´na senası ve şânını yüceltmesidir (  tâzîmi). Melâikenin ve insanların salâtı ise, bunu onun için Allah´tan taleptir. Öyle ise bu talepden murad, artmayı taleb etmektir, salâtın aslını taleb etmek değil..." İbnu Hacer bu te´vilin en uygun oluşuna gerekçe olarak salât kelimesinin bütün kullanışlarda (  salât Allah´tan veya melâikeden veya insandan da olsa) hep aynı mânâyı taşımasını gösterir.

Resûlullah´a salât ve selâmı mü´minlere emreden âyet-i kerîmede Hz. Resûlullah (  aleyhissalâtu vessalâm)´ın tâzîmi ve başkalarından farklı olarak tebcîlinin emredildiği husûsunda ulemâ icma etmiştir. Halîmî, salât okuyarak yerine getirilen bu ta´zîmin mahiyetini açıklamak üzere şöyle der  :  "Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salât okumanın mânâsı, O´nun tâzim edilmesidir (  yüceltilmesi). Öyle ise, Allahümme salli alâ Muhammedin (  ey Allahım, Muhammed´e salât et) demenin mânâsı  :  "Muhammed´i büyük kıl" عَطِّمْ مُحَمَّدًا demektir. Büyük kılınması, hem dünya ve hem ahirettedir. Dünyada büyük kılınması, zikrinin yüceltilmesi, dininin izhârı ve şerîatının ibkasıyla gerçekleşir. Ahirette büyük kılınması ise, sevâbının bol kılınması, ümmetine şefaatçi yapılması, Makâm-ı Mahmûd´la fazîletinin ebedîleştirilmesiyle olur. Bu duruma göre, âyet-i kerîmede gelen  :  "Ey iman edenler, siz de ona salât edin!" emrinin mânâsı "Salât okuyarak onun için Rabbinize dua edin (  bu söylenen büyüklük vasıtalarını ona vermesini taleb edin)" demektir.[252]

BÂRİK  :  "Bereket ver" demektir. Burada bereket, hayır ve kerâmetin artması mânâsındadır. "Ayıplardan temizleme ve tezkiye mânâsınadır" diyen de olmuştur. "Maksad bunun sâbitleşip devam etmesidir, nitekim, بَرَكَتِ اْ“بِلُ "deve yere çöküp sâbitleşti" demektir" yorumunu getiren de olmuştur.[253]



SUAL  :  SALÂT KELİMESİ PEYGAMBERLER DIŞINDA KULLANILIR MI


Bu meselede ulema ihtilâf etmiştir. "Câiz" diyenler rahmet mânasını kastederler. Nitekim bu mânada Hz. Peygamber  :  اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلى آلِ اَبِى اَوْفَى "Allahım, Ebî Evfâ ailesine rahmet ve bereket ver" diye dua etmiştir. Câiz değil diyenler daha ziyâde, salât kelimesine ta´zim mânasını verenlerdir. Allahümme salli alâ Muhammedin sözümüz, sadece "Allah´ım, Muhammed´e rahmet et" veya "Muhammed´e merhamet et" mânasına gelseydi peygamberlerden başkası hakkında kullanmak da câiz olurdu. Keza "salât" kelimesi sadece bereket ve rahmet mânâlarına gelseydi "namazda musallînin  :  "Esselâmu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtühü" sözü ile birlikte salâtı okuması da vâcibtir" diyenlere göre teşehhüdde okunmasının vücûbu da düşerdi. Halbuki yukarıda belirtildiği üzere salâttan öncelikle kastedilen, ta´zim ve tekrim (  büyük kılmak, değer vermek)´dir. Öyle ise esas olan salâtın Resûllullah´a tahsîsidir. Ulemâ, terkîm ve ta´zim mânasında salâtın Hz. Peygamber´e has olduğunda müttefiktir.[254]



ÂL-İ MUHAMMED


Resûlullah´a okunan salâtda sâdece Efendimiz´e değil, onun âline de salât ve selâm ediyoruz. Acaba âl-i Muhammed kimlerdir

* Bu meselede de ulemâ ihtilâf eder. Bir görüşe göre ehl kelimesinden gelen âl kelimesi, aile mânâsına gelir. Âl-i Muhammed deyince bâzı âlimler Resûlullah´ın sadaka haram olan yakınlarını anlamıştır. İmâm Şâfiî ve Cumhur bu görüştedir. Nitekim Resûlullah, Hasan İbnu Ali´ye "Biz âl-i Muhammed´iz, bize sadaka helâl olmaz" buyurmuştur. Aslında bunlar hakkında da ihtilâf edilmiştir.

* Ahmed İbnu Hanbel  :  "Teşehhüd hadisindeki âl-i Muhammed´den murad ehl-i beytidir" demiştir.

* Âl-i Muhammed´den muradın Resûlullah´ın zevceleri ve zürriyeti olduğu da söylenmiştir. Ancak, bir kısım âlimler buna itiraz ederek, âl-i Muhammed´e her üçüncü de (  yâni zevceler, zürriyet ve sadakanın haram edildiği yakınları) girdiğini belirtmişlerdir. Ebû Hüreyre (  radıyallâhu anh)´den gelen bir rivâyet bu üç grubu da âl-i Muhammed olarak zikretmiştir. "Öyle ise, hadisi rivâyet eden râviler, bunlardan bazısını unutarak zikretmeyi ihmâl etmiştir. Çünkü her biri ayrı ayrı rivâyetlerde zikredilirler..."

* Bazı rivâyetlerde Âl-i Muhammed tâbiriyle sâdece Resûlullah´ın zevceleri kastedilmiştir.

* Bâzı rivâyetlerde, sâdece zürriyet sözüyle husûsan Hz. Fâtıma´nın nesli kastedilmiştir.

* Âl-i Muhammed bütün Kureyş´tir diyen de olmuştur.

* Âl´den murad "bütün ümmet"tir diyen olmuştur. Bu sonuncu görüşü İmam Malik´in, Ezherî´nin, bir kısım Şâfiîlerin benimsediğini; Şerhu Müslim´de Nevevî´nin tercîh ettiği, el-Kâdı Hüseyin ve Râgıb gibi bazılarının ittikâ ile kayıtlı(Zeker) "ümmetten muttaki olanlar" dediklerini belirtirler... Bu görüşü te´yid eden âyet ve hadisler zikredilmiştir  :  إِنَّ اَوْلِيَاؤهُ إَِّ الْمُتَّقُونَ "Onun dostları ancak muttakîlerdir" (  Enfâl 34) buyurulmuştur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) da إِنَّ اَوْلِيَائِى مِنْكُمُ الْمُتَّقُونَ "Sizden benim dostlarım, müttakî olanlarınızdır" buyurmuştur.[255]



HZ. İBRAHİM´İN ZİKRİ


Resûlullah´a salavât okurken  :  "Allah´ım, Muhammed´e ve Muhammed´in âline salât et, tıpkı İbrâhim´e ve İbrahim´in âline salât ettiğin gibi..." denmektedir. Burada Hz. İbrahim´in öncelikle zikredilmiş olması, yani, Cenâb-ı Hakk´tan Peygamberimiz için salât taleb ederken, "İbrahim´e salât yaptığın gibi..." denmiş olması ulema arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim ve onun âlinden de efdal olduğu halde, Hz. İbrahim ve âli daha efdal imişçesine, onlara atfen Peygamberimiz ve âli için salât taleb ediyoruz

Bu sorunun cevabına geçmeden hemen belirtelim ki, okunan duada Hz. İbrahim ve âlinin Cenâb-ı Hakk´ın tebciline mazhariyetleriyle ilgili ihbâr Kur´an-ı Kerîm´in bir âyetine işâret etmektedir  :  "...Ey ehl-i beyt, Allah´ın rahmeti, bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphe yok ki O, asıl hamde layık, hayr u ihsanı çok olandır" (  Hûd 73). Meseleye getirilen açıklama ve cevaplara gelince, bazıları şöyledir  : 

* Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ifâdesi, kendisinin Hz. İbrahim (  aleyhisselâm)´den efdal olduğunu bilmesinden önceye aittir.

* Bunu tevazu için söylemiştir.* Teşbîh burada, kadr u kıymette değil, asıldadır. Nitekim Kur´ an´da bunun örnekleri var  :  "Sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı" (  Bakara 183); "Nuh´a vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik" (  Nisa 163).

* Burada teşbîh, nâkısı kâmile benzetme değil, meşhur olmayanı meşhur olana (  bilinene) ilhak nev´indendir.

* Burada teşbîh, Hz. Peygamber ve âline olan salâtın tamamı ile Hz. İbrahim ve âline olan salâtın tamamı arasında yapılmıştır. Hz. İbrahim´in âline pek çok peygamberin dahil olduğu düşünülecek olursa, kendisine benzetilmenin (  müşebbeh bih), bu nokta-i nazardan daha kavî olduğu anlaşılır. Burada söylenmek istenen şudur  :  Hz. İbrahim´in neslinden pek çok peygamber gelmiştir. Hz. Peygamber´in neslinden velîler gelmiştir, ama peygamber gelmeyecektir. Peygamber´in fazîleti, velîlerin fazîletinden üstün olduğuna göre, Hz. İbrahim´in fazîleti, neslinden gelen peygamberlerin mazhar olduğu fazîletlerle birlikte toplanınca, bu daha fazla gelir. Hatta bu nokta-i nazardan, Hz. Peygamber ve âli´ni de Hz. İbrahim´in âli arasında mütâlaa edebiliriz, çünkü neslen ona dayanmaktadır. İbnu Abbâs´tan, "Muhammed, âl-i İbrahim´dendir" hadisi rivâyet edilmiştir.

* Hz. Peygamber´in bu duadan muradı, kendine verilen nimetin tamamlanmasıdır, tıpkı Hz. İbrahim´e tamamlandığı gibi.

Bunlardan ve kaydetmediğimiz diğer bütün görüşlerden her birinin bir haklılık yönü vardır. Meseleyi tahlîl edenler umûmiyetle, Hz. Peygamber ve âlinin fazîletleriyle, Hz. İbrahim ve âlinin fazîletlerini toplam olarak nazar-ı dikkate almak ve hattâ Hz. Peygamber´i de -kıyâmete kadar mazhar olacağı fazîletlerle birlikte- Hz. İbrahim´in fazîletleri meyânında mütâlaa ederek bu teşbihi değerlendirmek gerektiği görüşünü kuvvetli ve isabetli bulmaktadırlar. Doğruyu Allah bilir.[256]



SALÂTIN EHEMMİYETİ


İslam dini, Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm)´a salât okumayı, kulluğun izharında mühim ve müessir bir vâsıta kılmıştır. Daha önceki hadislerde geçtiği üzere en makbul bir duadır, başkaca her çeşit dualarımızın makbul olma şartlarından biri salât kılınmıştır. Dualarımızın başında, esnasında (  ortasında) ve sonunda salavât okunmalıdır.

Resûlullah (  aleyhissalâtu vesselâm) pek çok hadislerinde kendisine salavât okumaya teşvîk buyurmuştur. Birkaç tanesini kaydedeceğiz  : 

* "Dua eden bir kimse peygambere salât okumadığı müddetçe duası perdelidir (  hedefine ulaşamaz)."

* "Her dua semaya çıkmaktan yasaklanmıştır. Bana salât getiren dua müstesna, o çıkabilir."

* "Kim bana salât getirmeyi unutursa ona cennetin yolu unutturulur."

* "Cebrail (  aleyhisselâm)´le karşılaştığımda bana şunu söyledi  :  "Sana müjdeler olsun. Allah diyor ki  :  "Kim sana selâm verirse ben ona selâm veririm. Kim sana salât getirirse ben de ona salât (  rahmet) ederim."

* "İbnu Ubey İbni Ka´b (  radıyallâhu anh), Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm)´e sordu  :  "Ey Allah´ın Resûlü! Ben sana çok salavât getiriyorum, buna vaktimin ne kadarını ayırayım "

"Dilediğin kadarını" cevabını alınca tekrar sordu  : 

"Dörtte biri nasıl "

"Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır."

"Üçte biri olsa "

"Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır."

"Yarı olsa "

"Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır."

"Üçte ikisi nasıl "

"Dilediğin kadar yap. Artırırsan senin için daha hayırlıdır."

"Bütün vakitlerimde sana salât okusam "

"Bu takdirde yeter, günahın mağrifet olunur."[257]















--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/510-511.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/511.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/513.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/513.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/514.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/514-515.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/516.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/516-517.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/517.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/518.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/518.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/519.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/519.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/520.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/520.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/521.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/521.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/522.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/522.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/523.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/523-524.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/524.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/524.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/525.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/525.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/526.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/526.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/527.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/527.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/527-528.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/528.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/529.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/529.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/529.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/529.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/530.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/530.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/530.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/531.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/531.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/531-532.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/533.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/533.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/633-534.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/534-535.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/535-536.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/536.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/536-537.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/537.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/537.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/538.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/538.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/539.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/539-540.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/540.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/540.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/541.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/541-542.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/542-543.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/543.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/544.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/545.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/545-546.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/546-547.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/547.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/547-548.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/548.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/548.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/548.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/549.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/550.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/550.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  6/550-551.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/6

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/10-14.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/15.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/15-16.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/16.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/16-17.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/17-18.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/18.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/18-19.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/19.

[84] Hanîf, daha önce açıklandığı üzere, dinde ihlâslı, başka dinlerden tamamiyle yüz çevirmiş, Hakk´a taraftar gibi manalara gelir. Ayrıca Harîf, Hz. İbrahim´in dinine mensup demektir. Müslüman da "Hakk´a teslim olmuş" demektir.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/20.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/20.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/20.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/21-22.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/23.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/23-24.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/24.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/25.

[93] Ruh´la ilgili uzunca bir tahkiki merhum Hasan basri Çantay´ın Türkçemizdeki en kıymetli Kur´ân tercümesi olan "Kur´ân-ı Hâkim ve Meâl-i Kerîm" adlı eserinden aynen iktibas ediyoruz (  cilt 3, sayfa 1137-1139).

"Cumhûra göre (  Cebrâil) aleyhisselâm "Celâleyn, Medârik". Bütün ruhlara müvekkel olan bir melek, yahud cins-i melek, yahud (  Cebrâil) aleyhisselâm, yahud bütün meleklerden büyük olan ilâhî bir mahlûk (  Beyzâvî). Bazılarına göre bir melektir ki, arş müstesnâ olmak üzere, Allah ondan büyük bir mahlûk yaratmamıştır.

(  Şah Veliyyullah-i Dehlevî) hazretleri "Huccetullah-il Bâliğa" sının "Haşir vak´alarının iç yüzlerinden bir parça" unvanlı dördüncü bâbının başında şöyle der  :  "Bil ki, insan ruhlarının, bir demir nasıl mıknatısa doğru çekilip gidiyorsa öylece, müncezip olduğu (  câzibesine tutulduğu) bir hazret vardır  :  Hazıyre-i kuds. Orası beden gömleklerinden sıyrılan ruhların -Hz. Peygamberimiz (  aleyhissalâtü vasselâm)´in  :  "Birçok yüzleri, dilleri ve lûgatleri vardır" diye anlattığı -Ruh-ı a´zam= En büyük ruh" ile olan toplantısının yeridir... (  O eserin üçüncü "Mele´i a´la" babında da şöyle demiştir  :  ) "Onların (  ruhların) en büyüklerinin nurları toplanıp Hz. Peygamberimiz (  aleyhissalâtü vasselâm)´in "Bir çok yüzleri ve dilleri var" diye anlattığı "Ruh"un yanında tedâhul ederler, orada tek bir şey gibi olurlar. Ona Hazîre-i kuds denilir..." Bu sözlerde geçen "Hazret", huzur, ön, kat ma´nâsınadır. Diğer lâfızlarla birleştiği zaman ta´zıym (  büyükleme) anlatır  :  "Hazreti Kün= Şânı yüce olan Kün emri, kelimesi" gibi Musannıfın ve yukarıda işâret ettiğimiz vech ile, ba´zı müfessirlerin mübhem olarak bahsettikleri "Ruh-ı a´zam" hakkında kısaca izahat vermeyi münâsip görüyoruz  :  Bu sûre-i celîlede ve éEl-kadr" sûresiyle diğer ba´zı sûrelerde zikredilen bu "Ruh" a dâir hayli söz söylenmiştir. Meselâ [İbni Mes´ud (  radıyallahu anh) ] onun göklerden ve dağlardan büyükj bir melek olduğunu, (  İbni Abbas) (  radıyallahu anhüma) da yaratılışta onun meleklerin en büyüğü bulunduğunu beyan etmişlerdir. (  Beyzâvî)  :  "Yahud" kaydıyla "Bütün meleklerden büyük olan ilâhî bir mahlûk" der. (  Şeyzâde) de (  Cenâb-ı Alî) (  radıyallahu anhümâ)´den nakledilen şu rivâyeti söyler  :  "Ruh bir melektir ki onun yetmişbin yüzü, her yüzünde yetmişbin dili, her dilinde yetmişbin lûgatı vardır. Bütün o lûgatlarla Allah-ü Teala´yı tesbîh eder. Cenab-ı Hakk her bir tesbihi başına, kıyâmete kadar, meleklerle birlikte uçacak bir melek yaratır. Allau Teâla, arş müstesnâ olmak üzere, ondan büyük bir mahlûk yaratmamıştır. Eğer o melek dilerse yadi gökle yedi yeri ve onların içinde olanların hepsini bir lokmada yutabilir." (  Fahreddîn-i Râzî) de bu nakli kaydettikten sonra der ki  :  "Şu tafsıyl her halde Resûlullah (  aleyhissalâtü vasselâm) tarafından verilmiş olmak lazımdır. Çünkü onu doğrudan doğruya (  Hazreti Alî) (  radıyallahu anh) bilemez. Halbuki peygamberimizin yalnız ona söyleyip de başkalarına haber vermemesi de vârid değildi." (  Seyyid Şerîf) Ruh-ı a´zam"ı şöyle ta´rif etmiştir  :  "O zat-i ilâhiyeye, rübûbiyyeti itibariyle, mazhar olan insânî ruhdur ki etrafında kimse dolaşamaz. Kimse de ona aramakla kavuşamaz. Onun künhünü Allah´tan başkası bilemediği gibi o gayeye kimse de eremez. O, akl-ı evveldir, hakıykat-i Muhammediyye´dir. Nefs´i vaahidedir, hakıykat-i esmâiyyedir. Hakkın kendi suretinde (  yani hakîkat-i esmâiyyesine mazhar buyurarak) yarattığı ilk mevcuttur, en büyük halîfedir, nurânî cevherdir. Cevherliği zâte, nurânîliği de zatın ilmine mazhardır. Cevherliği bakımından ona nefs-i vâhide, nuraniliği bakımından da akl-ı evvel denilmiştir. Onun âlem-i kebîrde birçok mazharları ve akl-ı evvel, kalem-i a´lâ, nur, nefs-i külliye levh-i mahfuz ve sâire kabîlinden isimleri olduğu gibi ehl-üllahın ve diğerlerinin ıstılahında âlem-i sağıyr olan insanda zuhûrları ve mertebeleri itibariyle de mazharları ve sır, hafaa ruh, kalb, kelime ruu´, füâd, sadr, akıl, nefs gibi isimleri vardır". Bilhassa Sufiyyenin büyük meşâhîrinden (  Abd-ül Kerîmi Ceylî) hazretlerinin "İnsân-ı kâmil"inde -ki ulemâyı şerîat ve hakikatten Balıkesirli merhum (  Abd-ül Azîz Mecdî) efendi kaddesellahü sırreh tarafından kâmil bir salâhıyyetle terceme edilmiştir- bu "Ruh" hakkında çok uzun izahat vardır. Şöyle başlar  :  "O, Suhiyye ıstılahında "Hakk-ı mahluk = Yaratılmış bir hakikat" ve "Hakikat-i Muhammediye" denilen melektir. Allah ona kendine olan bakışı gibi baktı. Onu kendi nurundan, âlemi de ondan yarattı. "Emrullah" onon adlarındandır. Varlık âleminin en şereflisi, ma´nevî mertebece, kudretce en yükseğidir. Ondan üstün bir melek yoktur. Hakka yakın olanların ulusudur o. Hak, varlık değirmenini onun üstünde döndürdü..."

(  Şeyh-i Ekber), "Et-tedbîrât-ül ilâhiyye fî ıslah-ı memleket-il insâniyye" sinde der ki  :  "... Güneş, ziyâsı olduğu halde, taalluk ettiği şeylerin mizâc, suret ve şekillerine göre ihtilâf eder. Ruh-ı a´zam da bir, fakat hükmü, bulunduğu mahallere göre, muhteliftir. Teaddüd ve tekessürü tedbîr ettiği cisimlere göredir ki onlar da "Cüz´îruhlar" adını alır. Gerek "Ben ona ruhumdan üfürdüm" meâlindeki âyet-i kerîmde, gerek "En-Nebe" suresinin bu âyetinde, gerek "Sana ruhu sorarlar (  "El-İsrâ" sûresi, âyet  :  80) meâlindeki âyette "Ruh" lâfzının hep müfred olarak zikredilmesi bunu te´yîd eder. Bazı hadîslerde cem´i sığasıyle vârid olan ruhlardan murad cisimlerle berâber gözünüze alınan ruhlardır..."

(  Şah Veliyyullah-i Dehlevî) nin çok yüksek bir hadîs âlimi, (  Seyyid Şerîf)´in muhakkik ve zülcenâhayn bir zât-i âlî olmalarına rağmen -müfessirleri şöylece bir tarafa bırakıyorum- âciziniz bahsedilen bu "En büyük ruh" hakkında sahıyh hiçbir hadîs bulamadım. Bununla berâber benim bulamayaşım böyle bir hadîsin esâsen yok olduğunu ifade ve isbat edemeyeceği gibi söylenen o sözlerin mükâşefe mahsulü olmadığını da iddiâ etmez. Keşfen sâbit, fakat rivâyeten gayr-ı sâbit addedilen hadîsler vardır ki, bunlar ulemâyı hadîs ile sufiyye arasında öteden beri nizâ-ı mucib olmuştur. Aciziniz bu bahsin tedkîykını sadedden hâriç görerek yalnız bu babta söylenenlere kısaca bir işâreti kâfi görmüş bulunuyorum".

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/25-28.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/28-29.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/29.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/29-30.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/30.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/30-31.

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/31.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/31.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/32.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/32.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/33-34.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/35.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/35-36.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/38-40.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/40-41.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/41.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/41.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/42.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/42-43.

[113] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/44.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/44.

[115] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/44.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/45-46.

[117] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/46.

[118] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/47.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/48.

[120] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/48.

[121] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/48-49.

[122] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/49.

[123] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/50-53.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/52.

[125] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/52-53.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/54.

[127] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/54.

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/55.

[129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/55.

[130] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/56.

[131] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/56.

[132] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/57.

[133] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/57.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/58.

[135] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/59.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/60.

[137] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/60-61.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/62.

[139] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/62-63.

[140] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/63.

[141] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/63-64.

[142] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/64.

[143] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/65.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/65.

[145] Bu cümle Ebu Dâvud´daki aslında yer almamaktadır.

[146] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/66.

[147] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/66.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/66.

[149] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/66.

[150] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/67.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/67-68.

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/68.

[153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/69.

[154] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/70.

[155] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/70.

[156] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/70.

[157] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/71.

[158] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/71-72.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/72.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/74-76.

[161] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/76.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/76.

[163] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/77.

[164] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/77-78.

[165] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/78.

[166] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/78.

[167] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/79.

[168] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/80.

[169] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/81.

[170] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/81-82.

[171] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/82.

[172] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/83.

[173] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/83-84.

[174] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/85.

[175] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/85-86.

[176] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/86.

[177] Felak suresinde çöken karanlık el-Gâsık olarak isimlendirilmiştir  :  "Karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden... sabahın Rabbine sığınırım." (  Felak 1-3).

[178] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/86-87.

[179] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/88.

[180] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/88.

[181] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/89.

[182] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/89.

[183] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/89.

[184] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/90.

[185] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/90.

[186] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/91.

[187] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/91.

[188] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/92.

[189] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/92-93.

[190] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/94.

[191] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/94.

[192] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/95.

[193] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/96.

[194] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/97.

[195] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/98.

[196] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/98-99.

[197] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/100.

[198] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/100.

[199] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/101.

[200] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/101.

[201] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/101-102.

[202] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/103.

[203] Kabir azâbının varlığı ve mâhiyeti ile ilgili açıklama 5493-5500 numaralı hadîslerde gelecek.

[204] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/105-106.

[205] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/106.

[206] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/106-107.

[207] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/107.

[208] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/107-109.

[209] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/109.

[210] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/109-110.

[211] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/110.

[212] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/110-111.

[213] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/112.

[214] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/112-113.

[215] Hallet de haslet demektir. Râvî hangi kelimenin kullanıldığında şüphe etmiştir.

[216] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/114-115.

[217] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/115-116.

[218] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/116-117.

[219] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/117-118.

[220] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/118-119.

[221] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/119.

[222] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/119.

[223] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/119-120.

[224] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/120.

[225] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/120-121.

[226] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/121.

[227] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/121-122.

[228] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/122.

[229] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/122-123.

[230] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/123.

[231] Burada huzûr´dan maksad Allah´ın huzurunda olduğunun îdrâkidir.

[232] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/123-124.

[233] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/124.

[234] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/124-125.

[235] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/125-126.

[236] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/127.

[237] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/128.

[238] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/128.

[239] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/128-129.

[240] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/129.

[241] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/130.

[242] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/130.

[243] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/131.

[244] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/131-132.

[245] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/132.

[246] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/132-133.

[247] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/133-135.

[248] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/136.

[249] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/136.

[250] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/137.

[251] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/137-138.

[252] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/138-139.

[253] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/139

[254] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/139-140.

[255] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/140.

[256] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/141-142.

[257] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları  :  7/142-143.

Bu konuyu yazdır