Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." Hadismidir?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:16 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Ben, kainata, yere göğe sığmadım, fakat müminin kalbine sığdım, hadisi kutsisi mevzu mudur?

Bunun manası: Müminin kalbi, iman şuuruyla elde ettiği marifetullah / Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıması, Onun muhabbetiyle dolup taşıması ve bu yönüyle, Allah’ın zikrini hep içinde taşıması demektir. Bu mana doğrudur. Fakat hadis alimleri tarafından bunun sağlam bir aslının / kaynağının olmadığına işaret edilmiştir.(bk. Aclunî, 2/195).

Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, (yürek) çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, (gönül) şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati, bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.

Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedanî de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.

Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l kalp denilmiştir.

Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir.

İşte “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım." sözü, yani onun ile bilindim, anlamına gelmektedir.

Âyine-i Samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakk’ın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.

--------------
Hadisi kudside; "Semavat ve yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." deniyor. Ancak Arş, kalpten daha güzel ve geniş bir tecelligah değil midir? Oraya neden sığmıyor da müminin kalbine sığdım deniyor?

Arş burada, isim ve sıfatların kendini en parlak bir şekilde gösterip sahnelediği alan ve yer anlamındadır. Bu yüzden Allah’ın her isim ve sıfatının bir arşı bir sahnesi vardır. O arşta o sahnede baş aktörlük  o isim ve sıfatındır.

Mesela, sema alemi Allah’ın celal ve azamet sıfatlarının arşı ve sahnesidir. Celal ve azamet sıfatı en parlak ve keskin olarak sema aleminde kendisini gösteriyor ki, bu sahnede baş aktör Celal ismidir. Diğer isimler bu ismin gölgesinde tecelli ederler. Aynı şekilde bir çiçeğin tatlı ve güzel yüzünde ise Allah’ın Cemal ve Müzeyyin ismi hakimdir ki, çiçek bu isimlerin arşı hükmündedir. Yani çiçekte galiben Cemal ismi sahneleniyor.

İnsan şu kainatın küçük bir modeli ve her tecellinin ince ve latif bir şekilde yazıldığı bir nüshası  olmasından dolayı, insan adeta Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının temerküz ettiği bir sahnesi, bir arşı hükmündedir. Yani kainatta azametli ve haşmetli olarak tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanda da aynı şekilde, ama daha okunaklı ve mütevazi bir şekil ile tecelli ediyor. Yani insan kainata bir liste bir öz bir numune oluyor.

Aynı ilişki ve mana insan ile kalp arasında da vardır. Yani insan kainata nasıl bir modellik ve nüshalık ediyor ise, kalp de insana aynı modelliği ve nüshalığı ediyor. Tabiri yerinde ise Kur’an nasıl besmelede, besmele de “Be” harfinde saklı ve dürülü diye alimler ifade etmiş ise, aynı şekilde kainat insanda, insan da kalpte saklı ve dürülü bir vaziyettedir. “Ben yere göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım.” kudsi hadisi bu manaya işaret eden bir levha gibidir.

Allah, insan kalbini nihayetsiz ihtiyaç, emel ve arzular ile donattığı için, her isme açılan ve o ismi hisseden bir hissiyat ve ölçücük insanın kalbinde vardır. Kalb bu noktadan kainatın küçük bir haritası gibidir. Allah’ın isim ve sıfatları ise bu haritayı aydınlatan bir güneş gibidir.

Ayrıca sema, arşı değil; arş semayı içine alır. 

Arş-ı azam: Arş, kelime olarak  “yükseklik, yüksek yer, tavan, çardak. hükümdarın tahtı., saltanat,” manalarına geliyor.

    “Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (1)

Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir. Arşın varlığı şu görünen alemin varlığından daha zahirdir, zira bu alemde olan bütün faaliyetler oradan idare edilmektedir. Bu, ruhun varlığı bedenden daha zahirdir dememiz gibidir. Yine Arşın mahiyeti bilinmez, bu da onun Batın ismine mazhariyetidir. Bunun da en güzel misali, ruhun mahiyetinin bilinmeyişidir.

“Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.” Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, “kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır.” Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab


----------------

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Ben yerime ve göğüme sığmadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım.”
Acaba Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu hadis-i şerifle bize hangi mesajı ulaştırıyor? Elbette Kur’ân-ı Kerim’i inceleyerek ve bu istikametteki Kur’ân-ı Kerim âyetlerine dayalı olarak Resûlullah’ın mesajını çıkaralım.
Evvela “Mü’min kulumun kalbine sığdım.” ifadesini inceleyelim. Îmân sahibi kul için kalp ne ifade eder? İnsan Allah tarafından üç tane vücutla yaratılmış.

15/ HİCR-26: Ve lekad halaknel’insâne min salsâlin min hamein mesnûn.
Andolsun ki biz insanı şekillenebilen kuru bir balçıktan yarattık.
Fizik bedenimiz, içinde bulunduğumuz bu dünya âlemine (Zahiri âleme) aittir. Et ve kemikten oluşan, iç organlarla çalışan bir yapısı vardır. Yüce Rabbimiz ikinci olarak Berzah âlemine ait olan bir nefs dizayn etmiş.

91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).

Nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil, 19 tane afetle mücehhez; sağır, dilsiz, kör bir yapı içerisinde.
Allahû Tealâ’nın bize bahşettiği üçüncü vücudumuz ruhumuz.

32/ SECDE-9: Sümme sevvâhü ve nefeha fiyhi min rûhihî ve ce’ale lekümüssem’a vel’ebsâre vel’ef’ideh, kaliylen mâ teşkürûn.
Sonra (Allah) onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem’i (kalbin işitme hassası) basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Ruhumuz ise tamamen nurdan müteşekkil, 19 tane hasletle mücehhez; işiten, konuşan ve idrâk eden bir yapı içerisinde.
Allahû Teâlâ üç tane emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde insanları yaratmıştır. Öyleyse üç emanet, serbest irade ve aklın standartları içerisinde yaratılan bu insan için kalp ne ifade etmektedir? Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadis-i şerifinde geçen kalp fizik bedenin kalbi değil, nefsimizin kalbidir. Nefsimizin kalbi iki kapıya sahiptir: Takva kapısı, fücur kapısı. Allahû Teâlâ’nın, âyetlerinde ifade buyurduğu gibi, başlangıç noktasında bütün insanlarda takva kapısı kapalıdır. Yusuf Aleyhisselam Nefs-i Emmareyi Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde açıklarken şöyle buyuruyor:

12/ YUSUF-53: Ve mâ überriü nefsiy, innennefse le’emmâretün bissûı illâ mâ rahime rabbiy, inne rabbiy gafûrün rahiym.
(Yarabbi) Ben nefsimi ibrâ edemem (temize çıkaramam) çünkü nefsim bana sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Ama Rabbimin Rahim (esmasıyla tecelli ettiği nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim mağfiret eder (günahları sevaba çevirir) ve rahiymdir. (Rahmet gönderici, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edicidir).

Hangi nefs insan aklına sürekli şerri emreder? Eğer nefsin kalbinin takva kapısı kapalıysa, eğer %100 de fücur kapısı açıksa, o zaman o nefse şeytan %100 hakimdir. Nefsin kalbinde mevcut olan afetler; cehalet, cimrilik, dedikodu, fitne ve fesat, haset, hırs, isyan, iptilalar, kin ve adavet, kibir, küfür, mürayilik, nankörlük, öfke ve gayz, vefasızlık, sabırsızlık, yalan, zan ve zulümdür. Bu mevcut olan 19 tane afetin %100’üne iblis hakimse, tesir edebiliyorsa bu hastalıklarla, afetlerle iblis bize kumanda edebiliyor demektir.
İblis %100 negatife programlanmış bir varlıktır. Ondan pozitif bir etkinin vücuda gelmesi mümkün değildir. Öyle olunca şeytan fücur kapısından nefsimizin kalbindeki afetlere %100 tesir etmek suretiyle, (biz nefs-i emmaredeyken) her olayda aklımızı ikna ediyor, bizi kandırıyor ve bize şerr işlettiriyor. Başlangıç noktasında bütün insanlar nefs açısından Nefs-i Emmare’dedir.

? 50- KAF-16; “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemu mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hab lilveriyd.”
Biz insanı yarattık. Onun nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Nefsimizin kalbine, fücur kapısından şeytanın tesir etmesi, bu âyet-i kerimede vesvese ile ifade edilmiştir. Peki Allahû Teâlâ hangi standartlar altında bize şah damarımızdan daha yakındır?
Evvela gördük ki, Allah “Rahim” esmasıyla üzerimize tecelli etmediği süre içerisinde, nefsimizin kalbindeki takva kapısı sürekli kapalı, fücur kapısı da sürekli açıktır. Ve açık olan fücur kapısından, bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, şeytan sürekli bize vesvese vermektedir ve açık olan fücur kapısından nefsimizin 19 tane afetine tesir etmek suretiyle sürekli bizi saptıracaktır. Ama âyet-i kerimede bir işaret var:
“İllâ mâ rahime rabbiy.”
Ama “Rahim” esmasının tecellisine mazhar olan nefsler müstesna.Acaba ne zaman “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli eder?
Biz imtihan dünyasındayız. Burası bizim için bir imtihan yeri.

21- ? ENBIYA-35 “Küllü nefsin zâikatülmevt, ve neblûküm bişşerri velhayri fitne, ve ileynâ türce’ûn.”
Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Biz sizi hayır, şerr ve fitne ile imtihan ederiz. Sonra Bize döndürüleceksiniz.

Allahû Teâlâ’nın bize bahşettiği üç tane vücut var. Bunlardan sadece bir tanesi ölür. Ölen, hücreden müteşekkil olan, hücre yapısına sahip olan fizik bedenimizdir. Ama hücre yapısına değil de, enerji yapısına sahip olan nefsimiz ve ruhumuz ölmez. Ruhumuz da enerji bedenimizdir, nefsimiz de enerji bedenimizdir. Ruhumuz tamamen nurdan müteşekkil olması sebebiyle, nefsimiz de karşıt elektronlardan meydana gelmesi sebebiyle enerji bedenlerdir. Her ikisi için de ölüm söz konusu değildir. Ama ölen fizik bedendir. Fizik beden öldüğü zaman, nefs ölümü tadıyor ve ruh Allah’a ulaşıyor.
Görülüyor ki, Enbiya Suresi 35. âyet-i kerimesi, nefsin ölümü tadacağını, fizik bedenimizin hayır, şerr ve fitneyle imtihan olacağını ve ruhumuzun da ölümle birlikte Allah’a döneceğini ifade ediyor. O halde akil ve baliğ olduğumuz noktadan itibaren, ölümümüze kadar bir imtihan hayatı içinde olduğumuzu net olarak söyleyebiliriz. Her olay bizim için bir imtihandır. Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde, insanın kemalâtı için, Allahû Teâlâ’nın insana şah damarından daha yakın olma noktasına bizim gelebilmemiz için geçmemiz gereken 28 tane basamak vardır.
Evvela 1. basamakta olaylar var.
2. basamakta olayların bizler üzerinde bıraktığı tesir var. Olaylardan bizler doğru kararlar çıkartabilir miyiz? Nefs-i Emmare’deyken buna sahip olmadığımızı Allahû Teâlâ Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde açıklıyor.

2/ BAKARA-216: Kütibe aleykümülkıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey’en ve hüve hayrün leküm, ve asâ en tühıbbû şey’en ve hüve şerrün leküm. Vallahü ya’lemü ve entüm lâ ta’lemûn.
Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şer’dir. Ve (bütün bunları ) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

O halde Allahû Teâlâ bu âyet-i kerimeyle noktayı koyuyor. Olayları yaşıyoruz ama hangi olayın bizim için “şerr”, hangisinin bizim için “hayır” olduğunu nefs-i emmarede iken anlayamıyoruz, tefrik edemiyoruz, karar veremiyoruz. Doğru olanı kim bilir? Allah bilir.

42/ ŞURA- 51: Ve mâ kâne libeşerin en yükellimehullahü illâ vahyen7 ev min verâi hıcâbin ev yürsile resûlen feyûhıye bi’iznihî mâ yeşâ, innehü aliyyün hakiym
Allahın hiç bir insanla konuşması olmamıştır illâ vahy ile, veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah bilir ve hikmet sahibidir.

Olayların hangisinin “şerr” hangisinin “hayır” olduğunu Allah biliyor ama Allahû Teâlâ da kul ile vahiy yoluyla konuşuyor. Fakat biz Nefs-i Emmare’deyiz ve Nefs-i Emmare’deyken Allahû Teâlâ’dan vahiy alabilecek liyakatta değiliz. Aksine bu nefs kademesinde sürekli şeytandan vahiy alan bir standarttayız.

50-? KAF-16 “Ve na’lemu mâ tüvesvisu bihi nefsüh.”
Nefsinin ona ne vesvese verdiğini Biz biliyoruz.

Şeytan sürekli Nefs-i Emmare’deki kişinin nefsine vahyetmektedir. Olay buysa, o zaman bizim neye ihtiyacımız var? Bizim, bizimle Allah arasında Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide ihtiyacımız var. Çünkü, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de ifade buyurduğu gibi; “Öyle Allah’ın sevgili kulları vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.”
Nefsimizin manevi kalbinin iki tane kapısından bahsetmiştik. Takva kapısı, fücur kapısı. Kur’ân-ı Kerim âyetlerini incelediğimiz zaman, takva kapısına nur kapısı, Allah kapısı da diyebiliyoruz. Kur’ân-ı Kerim daha birçok isimlerle, takva kapısını adlandırmaktadır.
Aynı şekilde fücur kapısına şerr kapısı, zulmet kapısı, şeytan kapısı diyebiliriz. Çünkü Allahu Teâlâ âyet-i kerimelerde böyle adlandırmıştır.
Eğer Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz; “Öyle Allah’ın sevgili kulları (mürşidleri) vardır ki, onlar hayrın anahtarı, şerr’in kilididirler.” diyorsa o zaman başlangıç noktasında yâni Nefs-i Emmare’de nefsimizin kalbinde mevcut iki kapıdan bir tanesi olan takva kapısı %100 kapalı, fücur kapısı da %100 açıktır. Ama Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide ulaştığımız zaman, o mürşid öyle birisidir ki, O hayrın anahtarıdır. Yâni biz mürşidimize intisap ettiğimiz zaman, (hayrın anahtarı olduğu için) O’nun sayesinde bizim kalbimizin takva kapısı açılıyor.
Mürşide intisap ettiğimiz zaman, O şerr’in kilidiyse, ancak O şeytanın bize verdiği vahyi kapatabilen bir kilit durumundadır. O halde her halükârda bu özellikleriyle meseleye bakmamız lâzım.
Üçüncü basamakta kararımız var. Ancak biz tek başımıza karar veremiyoruz. Allahû Teâlâ’dan sormamız lâzım ama Allahû Teâlâ’dan da sorma yetkisine sahip değiliz. Çünkü Nefs-i Emmare’deyiz. Allahû Teâlâ’dan sorabilmemiz için bizim Allahû Teâlâ’dan vahiy alır olmamız lâzım. Halbuki biz vahye mazhar birisi değiliz. İşte, Allahû Teâlâ her insana, vahiy almadığı dönemde istisnasız Allah’tan vahiy alabilecek bir mürşid tayin etmiştir.
O halde üçüncü basamakta Allah’tan sormak demek; Allahû Teâlâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide sormak ve O’nun bize getirdiği davete icabet etmek demektir. Ve Allah tarafından vazifeli kılınan bütün mürşidler Allah’a davet etmektedirler.
Allah’a davet eden kişilerin özelliğine baktığımız zaman Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesindeki durumla karşılaşıyoruz. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olan sahabenin hepsi basiret üzere, kalp gözüyle Allah’a çağırıyorlardı.

12/ YUSUF-108: Kul hâzihî sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.
De ki; Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.

Öyleyse Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Sırat-ı Müstakiym üzere. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olan ve Allahû Teâlâ’nın, Allah’ın Zatı’na davet etmekle vazifeli kıldığı herkes Sırat-ı Müstakiym üzeredir.
Basiret üzere; basar hassası kalbimizde basarı (görmeyi) ifade ediyor. Görerek, kalp gözüyle (Allah’ın Zat’ını görerek) Allah’a çağırdığımız Sırat-ı Müstakiym yolu işte bu yoldur.
Demek ki Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşidin kalp gözü açıktır ve kalp gözüyle Allah’ı görerek, insanları Allah’ın Zat’ına çağırmaktadır. Mürşidin daveti dünya hayatında Allah’ın Zat’ına ulaşmaktır.
Biz serbest iradenin sahibiyiz. Serbest irademizle davete icabet ederiz veya davete icabet etmeyiz. Davete icabet etmeyip de Nefs-i Emmare’de kalan, hüsranda olan insanları bir kenarda bırakalım. Bizim için şu anda davete icabet edenler önemli. Çünkü hadis-i şerif davete icabet edenlerle alâkalıdır.
Üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı diledik. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Men habbebe likaâllahi habbeballahu likâihi. Men kerihe likaâllahi kerihallahu likâihi.”
Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim dünya hayatını yaşarken Allah’ın Zat’ına ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.
O halde hayatı boyunca Nefs-i Emmare’de kalan insanlar kimlerdir? Allah’a ulaşmayı kerih görenler. Çünkü, Allah’a ulaşmayı bir insan kerih gördüğü zaman, Allah “Rahim” esmasıyla onun üzerinde tecelli etmez. Allah “Rahim” esmasıyla tecelli etmezse, onun kalbine asla rahmetini ulaştırmaz. O kişinin kalbine asla Allah’ın nuru girmez. Allah’a ulaşmayı dileyenler için durum nedir?
Kişi üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, dördüncü basamakta derhal Allahû Teâlâ “Rahim” esmasıyla o kişinin üzerinde tecelli eder. 99 esmanın sahibi Allah, “Rahim” esmasıyla o insanın üzerine tecelli ettiği zaman, 5. basamakta o kişideki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor.

17/ İSRA-45: Ve izâ kara’telkur’âne ce’alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü’minûne bil’âhıreti hicâben mestûrâ.
Sen Kur'an-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı mesture).

17/ İSRA-46: ve ce’alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke fiylkur’âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu Kur'an-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur'an'da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

O halde “Rahim” esmasıyla Allah üzerimize tecelli ettiği zaman, bizdeki Hicab-ı Mesture’yi kaldırıyor. O güne kadar mürşidden nefret eden biz, Hicab-ı Mesture’nin kaldırılmasıyla mürşide muhabbet duyuyoruz.
Altıncı basamakta Allah kulaklardaki vakrayı da kaldırıyor ve biz mürşidin sözlerini işitmeye başlıyoruz. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Mü’min kulağından sulanır.” demiştir. İşte kulaklarımızdaki vakra kalktığı zaman biz sulanmaya başlıyoruz.
Yedinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimizdeki ekinneti kaldırıyor ve biz âmenû oluyoruz.
Sekizinci basamakta Allahû Teâlâ kalbimize ulaşıyor ve ihbat müessesesiyle olayı takviye ediyor.
Dokuzuncu basamakta, başlangıç noktasında nur kapısı şeytana dönükken, Allahû Teâlâ (Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre) Kendisine çeviriyor.
Ve onuncu basamakta Allahû Teâlâ (En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre) göğsünden kalbine rahmet yolu açıyor.
Gördüğünüz gibi bu noktaya kadar Allahû Teâlâ o kişinin kalbinde dört tane kalp şartını gerçekleştirir. Birinci kalp şartı; o kişinin kalbindeki ekinnetin alınması. İkinci kalp şartı; o kişinin kalbine Allah’ın ihbatı yerleştirmesi. Üçüncü kalp şartı; nur kapısının Allah’a dönmesi. Dördüncü kalp şartı; göğsümüzden kalbimize rahmet yolunun açılması.
Ama Allahû Teâlâ’nın “Mü’min kulumun kalbine sığdım” dediği noktada mıyız? Henüz mü’min değiliz. Mü’min olabilmemiz için, dört tane kalp şartı yeterli değil. Yedi tane kalp şartının sahibi olmamız lâzım. İşte dört tane kalp şartının sahibi olan insan, öyle idrak eder ki, Allah’ın Zat’ına ulaşmayı gerçekleştirebilmesi için, mutlaka kendisini Allah’a ulaştıran mürşidine intisap etmesi gerekli. O zaman Allahû Teâlâ’dan mürşidini diler. Allah’tan mürşid talep eden kişinin kalbine Allah da nurunu gönderir:

39/ ZÜMER-22 : Efemen şerehallahü sadrehü lil’islâmi fehüve alâ nûrin min rabbihî, feveylün lilkaâsiyeti kulûbühüm min zikrillâh, ülâike fiy dalâlin mübiyn.
Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı ve Rabbinden (kalbine gelen ) bir nur üzere olan kişi kalbi kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) gibi midir. Vay onlara ki kalpleri kasiyet bağlamıştır, zikir sebebiyle, (zikir yapmadıkları için) onlar açık bir dalâlet içindedirler.
12. basamakta, Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesine göre, Allahû Teâlâ gönderdiği nurla o kişiyi huşuya ulaştırır.

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un .
O (huşu sahibleri) ki; onlar, Rabb’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O’na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar).

13. basamakta;

2/ BAKARA-45: Veste'ınu bissabri vessalât. Ve inneha lekebiratün illâ alel haşi'ın.
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin…Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah’a ulaştıran Mürşidi sormak ) huşu sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Huşu sahipleri hacet namazıyla Allahû Teâlâ’dan mürşid talep ettiklerinde, huşu sahibi olan insana Allahû Teâlâ mutlaka mürşidini gösterir ve 14. basamakta kişi mürşide intisap ettiği zaman yedi kalp şartının sahibi olur.
Mürşidinize intisap ettiğiniz zaman kalbinizdeki takva kapısının üzerindeki mührü Allahû Teâlâ alıyor. Bu beşinci kalp şartıdır. Altıncı kalp şartı, Nefs-i Emmare’deki bütün insanların kalplerinde küfür yazısı vardır. İşte mürşide intisap ettiğiniz zaman Allahû Teâlâ o küfrü de kalpten alır.
Yedinci kalp şartı ise Allah’ın küfrü aldığı yere îmân kelimesini yazmasıdır.

58/ MÜCADELE-22: Lâ tecidü kavmen yü’minûne billâhi velyevmil’âhıri yüvâddûne men hâddallahe ve resûlehü ve lev kânû âbâehüm ve ebnâehüm ve ihvânehüm ev aşiyretehüm, ülâike ketebe fiy kulûbihimül’iymâne ve eyyedehüm birûhin minh, ve yüdhılühüm cennâtin tecriy min tahtihel’enhârü hâlidiyne fiyhâ, radıyallahü anhüm ve radû anh, ülâike hızbullah, elâ inne hızballahi hümülmüflihûn .
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya) îmân eden kavmi Allah’ a ve Resûl’üne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın , velev ki onlar babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır ve onlar Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (Mürşidin ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte onlar Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.
Görüyoruz ki, kim mü’min oluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim küfürden kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Kim dalâletten kurtuluyor? Mürşidine intisap eden kişi.Mürşidine intisap eden kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi mü’min ve o mü’min olan insan, kalp itibariyle 7 tane kalp şartının sahibi.
Hadis-i şerifi burada tekrar hatırlayalım:“Yerime ve göğüme sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” “Yerime, göğüme sığmadım”dan murat nedir acaba? Allahû Teâlâ mekândan münezzehtir. Allahû Teâlâ zamandan münezzehtir. Mekân, yer ve göğü ifade ediyor.

5? 7-HADID-4;: “Hüvelleziy halakassemâvâti vel’arda sitteti eyyâmin.”
O Yüce Allah’tır ki gökleri ve yerleri altı günde yarattı.

O halde gökler ve yerler kâinatı oluşturuyor. Allahû Teâlâ altı tane âlem yaratmış. Emr âlemini yaratmış; melekler var. Karşıt Emr alemini yaratmış; şeytan ve tayfası var. Zahiri âlemi yaratmış; biz insanlar varız. Karşıt Zahiri âlemde insanların nefsleri var. Gayb âleminde cinler, Karşıt Gayb âleminde cinlerin nefsleri var. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz “Yerime ve göğüme sığmadım.” dediği zaman kesinlikle bilmeliyiz ki Allah bu altı tane âlemin içinde değil. Allahû Teâlâ ne Emr âlemindedir, ne Karşıt Emr âleminde; ne Gayb âleminde, ne Karşıt Gayb âleminde, ne Zahiri âlemde, ne de Karşıt Zahiri âlemdedir. Çünkü, altı tane âlem mekânı ifade ediyor, Allah mekândan münezzehtir. Halik olan Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. Ancak mahlûkun mekâna ihtiyacı vardır. Mekân zaten zaman boyutuyla kaimdir. Nerede bir mekân varsa orada kesinlikle zaman vardır. O halde mekândan münezzeh olan Allahû Tealâ zamandan da münezzehtir. İşte, “Yerime, göğüme sığmadım.” dediği zaman aslında başka bir deyimle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz neyi açıklamış oluyor? Allah’ın zamandan münezzeh olduğunu, Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu. Ama “Ben mümin kulumun kalbine sığdım.” diyor. O zaman bundan ne anlayacağız?
Mü’min olan kul mürşidine tâbîdir. Mürşidinden aldığı vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Raziye, Marziye Ve Tezkiye kademelerini birer birer geçecektir. Vasıta emirleri Resûlullah ve sahabenin yerine getirdiği biçimde yerine getirirse, Nefs-i Emmare’yi bitirdiği zaman o kişinin kalbindeki nur miktarı %7 artar; Nefs-i Levvame’de %7, Nefs-i Mülhime’de %7, Nefs-i Mutmainne’de %7, Nefs-i Raziye’de %7, Nefs-i Marziye’de %7 ve Nefs-i Tezkiye’de %7 artış olur.
İlk 7 basamak zaten âmenû olmak basamağı idi. Daha sonra kişi mürşidine 14. basamakta ulaşıyor. 7 tezkiye kademesini bitirdiği zaman da kişi 21. basamağa ulaşıyor. 21. basamaktaki mü’mini incelerseniz; kalbindeki nur miktarı %51,şeytanın karanlıkları ise %49. Şeytan fücur kapısından vesvesesini %49 oranında verebilir. Ama Allahû Teâlâ daha evvel %100 hakim olan iblisten %51’lik alanı almış, nurunu tamamen hakim kılmıştır. Ama henüz bu noktada Allahû Teâlâ “Mü’min kulunun kalbine sığıyor mu?” Henüz değil. Çünkü, Allahû Teâlâ’nın kalbe tecelli edebilmesi ancak o kalbin %100 nurlanmasıyla kaimdir. O zaman, kişi tasfiye kademelerinde yoluna devam edecektir.
Fena kademesinde zikrini artırdığı zaman kişinin kalbindeki nur miktarı %10 artar. Beka kademesinde kişinin kalbindeki nur miktarı %10 daha artar. Zühd kademesinde %10 ve teslim kademesinde %10 daha artar. %51’e %40 ilave ederseniz %91 olur. İkinci emanet olan fizik bedenimizi Allah’a teslim ettiğimiz zaman kalpteki nur miktarı %91’dir ama henüz %9 karanlıklar vardır. Acaba mü’min kulun kalbinde Allah tecelli eder mi? Henüz değil. Çünkü kişinin kalbinde %9 karanlık var. Ve kişi zikrini artırarak 26. basamakta daimî zikre ulaşacaktır.
Daimî zikre ulaştığı an, o kişinin kalbine artık şeytanın karanlıkları girmeyecek, artık şeytan vesvesesini vermeyecek, şeytan ona vahyetmeyecektir. Şeytanın vahyinin bittiği yerde Allah’ın vahyi başlar. Burası Ulul-Elbâb makamıdır. Kişi sadece zemin katı görebilir. Kalbinde nur %100’e ulaşmıştır. Kişi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Ihlas’a ulaşıyor (27. basamak). Ve kişinin kalbindeki nur miktarı gene %100’dür. Fakat Ihlas’taki kişi birinci gök katından itibaren bütün gök katlarını görecektir.
Bir insanın kalbinde nur miktarı %100 olunca artık şeytanın o kişinin üzerindeki tesiri %0’dır. Şeytanın o kişi üzerindeki tesiri %0 olunca, Allahû Tealâ Ihlas’ın 7 şartını yerine getiren bu kulunu seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırıyor. Tövbe-i Nasuh’la tövbe edebilen kişi Salâh’a ulaşıyor. Salâh’a ulaşan bir insan da mü’mindir. Mürşidine ulaşan bir insan da mü’mindir. Ama Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyor hadis-i şerifinde? “Yerime ve göğüme sığmadım.”Yâni Allahû Teâlâ kullarına diyor ki; “Beni mekânda aramayın. Beni zamanın içinde aramayın. Beni orada aramayın ama mü’min kulumun kalbinde arayın.”
O zaman mü’min kulun kalbinden murad nedir? Kişi Salâh’a ulaştığı zaman, Allahû Teâlâ’nın Zat’ına şahittir. Nasıl? Kur’ân-ı Kerim’i incelerseniz Allahû Teâlâ defaatle ruhun gözleriyle Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Zat’ına gösterdiğini söylüyor. Miraç olayında ruhun gözleriyle bir defa daha gösterdi, fakat daha evvel “enfüsî” olarak Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in nefsinin manevi kalbine yüzlerce defa, binlerce defa Zat’ını göstermişti.
O halde kalp aynasında Allah’ın Zat’ının kişiye gösterilmesi ne ifade ediyor? “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım.”
“Mü’min kulun kalbine” demek Allahû Teâlâ’nın gelip o kalbi işgal etmesi demek değildir. Bir nefsin kalbi %100 nurlanmışsa, Allahû Teâlâ o kalp aynasında Kendi Zat’ını gösterir. Kişinin kalp gözü vardır. Kalp gözüyle Allah Zat’ını gösterirken gelip o kalbe Zat’ıyla girmesine gerek yoktur. Yine yokluktadır ama o kalbe kumanda eden Allah’tır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz,“Mü’minin ferasetinden çekininiz.” buyuruyor.
Buradaki mü’min, Salâh’taki bir mü’mindir. Salâh’taki mü’minin kalbi %100 nurlanmıştır ve Allah’ın Zat’ına şahit olanlardandır. Kalp gözüyle Allahû Teâlâ Zat’ını o kişiye gösterdiği zaman kişinin kendisine şah damarından daha yakın değil midir? İlmi kendisine fayda vermeyen alimlerin, önümüze çıkardıkları bu âyet-i kerimenin kesin açıklaması budur.

50- ? KAF-16 “Ve lekad halaknel’insâne ve na’lemü mâ tüvesvisü bihi nefsüh, ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd.”
Ve andolsun ki Biz insanı yarattık. (Nefs-i emmaredeyken) ona nefsin ne vesvese verdiğini Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

Dediği zaman Allahû Teâlâ’nın kendisine şah damarından daha yakın olan kişi, Salâh’taki bir kuldur. Nefsinin manevi kalbinde Allah’ın Zat’ına şahitlik eden bir kuldur. Bu kişinin Kur’ân-ı Kerim’deki ismi “mukarreb”tir. O halde mukarreb olan insana elbette Allahû Teâlâ şah damarından daha yakındır. Dolayısıyla Allah’ın kendisine şah damarından daha yakın olduğu kişi mürşidse, ve birileri diyorsa ki; “Mürşide ne gerek var, Allah bana şah damarımdan daha yakındır.” O zaman bu kişi kendisini mürşidin yerine koyuyor.Bir insan kendisini Allah’ın Resûl’ünün yerine koyarsa onun adı müşriktir ve o kişi şirk içindedir.O halde dikkat ederseniz, kişi şirkten kaçma zannı içinde, cehaleti sebebiyle aslında kendisini şirk bataklığında bırakıyor.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bir Arap Bedevi geliyor. Resûlullah ona diyor ki:
-Deveni nereye bıraktın?
-Ben Allah’a emanet ettim.
-Hayır, git deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra Allahû Teâlâ’ya emanet et.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, Allah kendisine: “Deveni nereye bıraktın?” diye sorsaydı da “Ben Allah’a emanet ettim” deseydi, bu cevap yerli yerine otururdu. Bu cümle Resûlullah (S.A.V) için geçerli. Ama bir Bedevi henüz Nefs-i Emmare’deyse; “Ben devemi Allah’a emane
----------------
Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
sorularlarisale com
frmtr com

-------------
Etiketler : Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak. mü’min kulumun. kalbine sığdım, Hadismidir?, Hadis ise ,Kastedileni Açıklarmısınız,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Hz. Muhammed s.a.v den Altin Değerinde Öğütler
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:13 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



HZ.MUHAMMED S.A.V’DEN ALTIN DEĞERİNDE ÖĞÜTLER

AYVA ;
‘’Ayva yiyiniz, yürek sıkıntılarınızı alır, göğüsteki balgamı temizler. Kalbe kuvvet ve şecaat verir. Şayet hamile kadın yerse çocuğu güzel olur.’’
BAKLA;
’’Bir kimse bakla yerse, Cenab-ı Hak o kimseden yediği baklanın misli kadar hastalık çıkarır. ’’
ÇÖREKOTU ;
’’Çörekotuna kıymet veriniz muhakkak ki o ; ölümden başka her derde şifadır. ’’
ET ;
’’ Et yemek insanın ahlâk ve cemalini güzelleştirir. ’’
’’Dünya ve ahrette yiyeceklerin efendisi ettir. ’’
HURMA;
’’ Kim sabahları aç karnına Medine’nin ACVE denilen hurmasından yerse o gün ona zehir ve sihir tesir etmez. ’’
’’Hurma yemek kulunçtan kurtarır. ’’
’’ACVE hurması Cennet meyvelerindendir. Zehre karşı şifadır. ’’
HARDAL – TERE TOHUMU;
’’Hardal ve tere tohumuna kıymet veriniz. Cenabı-eceli ve Âlâ onları her derde şifa kılmıştır. ’’ (Tere tohumu bala karıştırılır, macun gibi yapılıp yenirse baş ağrısına iyi gelir.)
HİNDİBA;
’’Hindibayı silkmeden yiyiniz, zira Cennet’ten üzerine damla düşmediği gün yoktur. ’’
İNCİR ;
’’incir yiyiniz. Eğer iddia etsem ki Cennet’ten bir meyve geldi,o da incir desem,sözümde yalancı olmam.Basurdan kurtarır,siyatiğe iyi gelir.’’
İNEK SÜTÜ ;
’’İnek sütünü içmeye devam ediniz,inek sütü her derde şifadır. ’’
’’İnek sütüne devam ediniz,zira inek sütü şifa,yağı devadır. ’’

KARPUZ ;
Karpuzda on şifa vardır ;
’’1- Yemektir.
2-Şerbettir.
3-Reyhandır.
4-Çövendir.
5-Meyvedir.
6-İç organları temizler.
7-Meniyi çoğaltır.
8-Deri üzerindeki kiri temizler.
9-Rutubet ve soğuklamadan mütevellit hastalığı giderir.
10-Cimayı arttırır.
KARA HELîLE ;
’’ Kara helîle içmeye devam ediniz,şüphesiz ki o, Cennet ağaçlarındandır. Lezzeti acıdır fakat her derde şifadır. ’’
KAVUN;
’’ Yemekten evvel kavun yenirse hazım cihazlarını yakar, hastalıkları giderir. ’’
KINA;
’’Kınaya devam ediniz. Şüphesiz ki saçınızı ,başınızı parlatır,kuvvetlendirir. İnsanın bedenine kuvvet verir. Kabirde şahitlik eder.’’
KURU ÜZÜM;
’’Kuru üzüm ne güzel yiyecektir, yemeye mülâzemet ediniz,safrayı izale edip balgamı giderir.Ahlâkı güzelleştirir. Ağız kokusunu güzelleştirir. ’’
KEKİK – MÜRSAFİ – YAVŞAN OTU ;
’’ Evlerinizi kekik otu, yavşan otu ve mürsafi ile tütsüleyiniz. ’’
KUR’AN VE BAL;
’’ İki şifa kaynağına devam ediniz. Onlar da Kur’an ve baldır. ’’
’’Helalinden kazanılan para ile bal satın alınır, yağmur suyu ile içilirse ölümden başka her derde şifadır. ’’
MİSVAK;
’’Dişleri misvakla temizlemek, fırçalamak ölümden başka bütün hastalıklara şifadır.’’

MANTAR;
’’ Üç, beş veya yedi mantar alıp onları sıktım. Suyunu bir şişeye koydum. Bu suyu göz ağrısından müzdarip olan cariyemin gözüne sürme olarak çektim, şifaya kavuştu. ’’
MERCİMEK;
’’Mercimek yemeye devam ediniz,mercimeği yetmiş Peygamber övmüştür.’’ ( Kanser gibi hastalığı olanlar mercimek ve sığır eti yememelidir.)
NAR;
’’ Narı, içindeki zarı ile yiyiniz, muhakkak ki o, mideyi dibağat edip,temizler. ’’
NERGİZ;
’’ Nergiz çiçeği koklamaya devam ediniz, zira kalbde delilikten, barastan, cüzamdan bir habbe vardır. Onları nergizden başka bir şey gideremez. ’’
NAZAR;
’’Nazarı değen kimse yüzünü, ellerini dirseklerine kadar ve göbeğinden ayaklarına kadar yıkar,su kaba konur,bu su nazar değenin başına ve arkasına dökülür,sonra su kabı yüzükoyun çevrilirse , hasta Allah’ın izniyle iyi olur. ’’
PATLICAN;
’’ Bir kimse patlıcanı maraz ve illet olmak niyeti ile yerse maraz ve illet olur. Şifa niyeti ile yerse şifa ve deva olur. ’’ ( Yaşlılara, ülser, kanser gibi hastalıklara müptela olanlara zararlı olduğu gibi devamlı yemek de zararlıdır.)
PİRİNÇ;
’’Yerden biten her bitkide zehir ve şifa vardır. Pirinç ise öyle değildir. Onda yalnız şifa vardır. ’’
RAZİYANE ;
’’ Raziyane ve sinamekiye mülâzemet ediniz.Zira ölümden başka her derde şifadır. ’’
REYHAN;
’’Reyhan çiçeği kime verilirse alsın, kabul etsin reddetmesin , zira taşıması hafif,kokusu güzeldir. ’’

SARIMSAK;
’’Çiğ sarımsak yiyiniz. Eğer Cebrail (a.s.) ile konuşmamış olsaydım ben de yerdim. ’’ (Dört ay yenmeye devam edilirse, beyaz kılları döker, yerine siyah kıl getirir.)
SİNAMEKİ;
’’ Resûlü Ekrem : Esma b.Umeys (r.a.)’a ne ile ishal oluyorsun?
Şübrüm sinameki ile dedi.
Resûlü Ekrem : ’’Onun tabiatı sıcak ve akıtıcıdır. ’’buyurdu.
Esma(r.a.) : ’’Amel olmak icap ederse hep sinameki ile olurdum. ’’
Resûlü Ekrem: Eğer ölüme şifa veren bir şey olsaydı o da sinameki olurdu. ’’ buyurmuştur.
Yapılışı; Sıkmak veya kaynatmak sureti ile suyu elde edilir. Yatarken veya sabah aç karna birer bardak içilir. Veya sinameki, tereyağı ve bal macun yapılarak yenilir.
SU İÇMEK;
’’Sizden birisi su içtiği zaman emer gibi içsin, soluk almadan içmesin. Zira suyu birden bire içmek karaciğer ağrısı yapar. ’’
SOĞUK SU;
’’Sıtma Cehennem hararetindendir. Ona soğuk su serpmek suretiyle soğutunuz. ’’
SÜRME ;
’’Sizin en güzel sürmeniz (ismid)dir. Gözün kuvvetini arttırır ve kirpikleri bitirir. ’’
SEBZE;
’’Bir kimse mal ve evlâdının çok olmasını isterse sofrasında yeşillik yemeye devam etsin. ’’
TURUNÇ;
’’Turunç yemek kalbe kuvvet verir. ’’
TUZ ;
’’ Ya Ali (r.a.) yemeğine tuzla başla şüphesiz ki tuz yetmiş derde devadır. Cinnet ,cüzam,baras,karın ağrısı ve diş ağrılarına iyi gelir. ’’
TAUN(VEBA) ;
’’Bir yerde taun hastalığı olduğunu duyduğunuz vakit oraya girmeyiniz. Sizin içinde bulunduğunuz bir yerde taun vuku bulursa, oradan çıkmayınız. ’’

TELBİNE ÇORBASI;
’’ Telbine denilen çorba , hastanın midesini kuvvetlendirir. İnsandaki bazı sıkıntıları izale eder. ’’
Yapılışı; un veya un kepeği konarak biraz da bal ilave edilerek çorba elde edilir. Çok kere un çorbasına süt ve bal ilave edilerek yapılacağı da söylenmiştir.
ÛDİHİNDİ;
’’ Ûdihindiye kıymet veriniz , onda yedi hastalık için şifa olduğu muhakkaktır. Tozu zeytinyağına karıştırılıp burna damlatılır. Boğaz şişliğine iyi gelir. Zatülcenb hastalığına da iyi gelir. ’’
YEŞİL RENK;
’’Üç şey gözün kuvvet ve cilasını arttırır. Onlar da şunlardır; yeşile , akarsuya ve güzel yüze bakmak. ’’
YUMURTA;
’’Peygamberlerden biri Cenab-ı Ecelli ve Âlâ’ya zayıflıktan şikayette bulundu. Cenab-ı Hak o peygamberine (s.a.v.) yumurta yemesini emir buyurdu. ’’
ZEYTİNYAĞI;
’’Zeytinyağını içiniz ve yağlanınız. Zira o mübarek ağaçtandır. ’’



4ŞEY VUCUDU KUVVETLENDİRİR:

Et yemek,
güzel kokuları koklamak,
çok banyo yapmak,
keten kumaştan elbise giymek.

4ŞEY GÖRÜŞÜ KESKİNLEŞTİRİR:
KABEye karşı oturmak,
uykuya yatarken sürme çekmek
yeşilliğe bakmak ve temiz yerde oturmak.

4ŞEY GÖRÜŞÜ ZAYIFLATIR:
İnsan dışkısına bakmak
İdam edilen adamı seyretmek
KABEye arkası dönük olarak oturmak.

4ŞEY AKLI ARTTIRIR:

Misvak kullanmak
Alimlerin meclisinde bulunmak
Lüzumsuz sözleri bırakmak
İyi insanlarla düşüp kalkmak.



Beş şeyi çok iyi değerlendir !

Peygamber efendimiz s.a.v. bir sahabiye öğüt için şöyle buyurmuştur.
Beş şeyden önce, Beş şeyi çok iyi değerlendir.

1. İhtiyarlamadan önce gençliğini !
2. Hastalanmadan önce sağlığını !
3. Meşguliyetten önce boş zamanı !
4. Fakir düşmeden önce zenginliğini !
5. Ölmeden önce hayatını !

Bazı Öğütler !

Gençliğini eğlenmekle tüketen, ihtiyarlığını ağlamakla geçirir.
Kibir, yüksek adamı alçaltır.
Yetimlere kefil ol, Peygambere komşu olursun.
Sabır er kişilerin ahlakıdır.
Her iyilik ve kötülüğün karşılığı vardır.
İyilik yap ama başa kakma.
Cennet ucuz değildir, cehennemde pahalı değildir.
Ne halde olursan ol Allah(c.c.)’tan kork.

Değer :
Şu 4 şeyin değerini ancak aşağıdaki 4 kimse bilebilir.
1. Gençliğin değerini ancak yaşlılar bilir.
2. Huzurun değerini ancak bela çekenler bilir.
3. Sağlığın değerini ancak hastalar bilir.
4. Hayatın değerini ancak ölüler bilir.

Peygamberimiz S.A.V. buyurdu ki:
Gece uzundur, onu uyku ile kısaltma.Gündüz aydınlıktır, onu günahlarla karartma.

Peygamberimiz S.A.V. buyurdu ki:
Kıyamet günü, şu üçü hariç, bütün gözler ağlayacaktır.
1. Allah(c.c.) korkusu ile yaş döken Göz.
2. Allah(c.c.)’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan kaçınan Göz.
3. Allah(c.c.) yolunda uykusuz kalarak nöbet tutan Göz.

Amel Defteri :
Ademoğlu ölünce amel defteri kapanır,
yalnız şu 3 durumunda kulun defterine iyilik işlenmesine devam edilir.

1. Sadaka-i Cariye (Kalıcı bir Hayır).
2. Bıraktığı ilim’den faydalanabilenler.
3. Ana Babanın affı için dua edecek salih bir evlat.

Hz.Adem’in, oğlu Şit’e ve dolayısıyle bütün insanlara yaptığı beş maddelik nasihati şöyledir :

1- Ey Şit! Oğullarına söyle: Dünyaya ayrılmayacaklarmış gibi bakmasınlar. Buradan bir gün göçüp gideceklerini düşünsünler.
Ben de Cennetten ayrılmayacağım diye düşünmüştüm.

2- İnsanlara söyle: Hanımlarının sözünü hakikatin ta kendisi sanıp, hemen kabul etmesinler. Biraz düşünüp, isabet derecesini incelesinler.
Zira ben hanımımın sözünü düşünmeden kabul ettiğim için, yasak ağacın meyvesinden yedim, sonunda da büyük bir pişmanlığa düştüm.

3- Oğulların, yapacakları işin sonunu düşünsünler…
Eğer ben o ağacının meyvesinden yerken bu işin sonunu düşünseydim, başıma gelenler gelmeyecekti…

4- Bir işe başlarken, içlerinde o işe ait bir endişe ve isteksizlik duyuyorlarsa, tekrar düşüunüp, yeniden tetkik etsinler.
Şayet ben, o ağactan yiyeceğim sırada, içimdeki endişe ve isteksizlik üzerinde durup, kararımı yeniden gözden gecirseydim, sonunda bu pişmanlığa düşmeyecektim.

5- Doğruluk ve isabet derecesini kesin olarak bilmedikleri işlerde de, istişare etsinler. Dürüstlüğüne inandıkları kimselerle yaptıkları istişare neticesindeki karara göre hareket etsinler.
Eğer ben, meleklerle istişare edip, işimi onlarla müzakereden sonra karara bağlasaydım, başıma gelenleri haketmeyecek, musibetlere maruz kalmayacaktım.
Bu sözlerimi sen de kendi oğullarına ulaştır ki, böylece babadan oğula, oğuldan da toruna intikal ederek, dünya devam ettikce tesirini icra etsin!..
Su içerken
Şu zamanlarda su içmemelidir: Hamamdan çıkınca, uykudan uyanınca, cimadan sonra ve terli iken.
Aç karna su içmemelidir. Suyu yavaş yavaş emerek içmelidir. Suyun hepsini bir solukta içmemelidir. Üç nefeste içmelidir. Soluğu suya değil, bardağın dışına vermelidir. Çok soğuk içmemelidir. Gece uykudan uyanınca su içmek sağlığa zararlıdır.
Ayakta ve yürürken yimemelidir. Hadis-i şerifte, (İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıdâ kalbi öldürür.) buyurdu. Çok yimek, hastalıkların başı, perhiz ederek az yemek ilâçların başıdır.
Midenin üçte biri yemeklere, üçte biri içeceklere ayrılmalıdır. Üçte biri hava payı olarak ayrılmalıdır. Yimekten sonra dişleri misvak ile temizlemek sünnettir. Az yimeli ve az uyumalıdır. Tok olarak yatmamalıdır. Hadis-i şerifte, (Tok olarak yatmayın, kalbiniz katılaşır) buyuruldu.
Gül koklarken Gül koklayınca, salevat-ı şerife getirmelidir. Çünkü, Peygamber efendimizin mübarek teri, gül gibi kokardı. Hadis-i şerifte, (Üç şey, bedeni besler: Güzel koku, yumuşak kumaştan güzel elbise ve bal yemek) buyuruldu.
Unutkanlığa sebep olan şeyler:
Ekşi elma ve kötü kokulu şeyler yemek, çok aç durmak, hep tok durmak, çok üzülmek, işlerin dağınık olması, idam edilene bakmak, mezar taşlarını okumak, durgun suya bakmak, afyon gibi uyuşturucu kullanmak unutkanlığa sebep olur.
Zihni açan ve unutkanlığı gideren şeyler:
Kereviz, kuru üzüm, çörek otu, bal, badem yemek, koyun sütü içmek, başı, gül yağı ile yağlamak, misk ve karanfil kullanmak, öd buharı ve kimyon unu koklamak zihni açar ve unutkanlığı giderir.

1 Akılca en mükemmeliniz, Allah’tan en çok korkanınızdır

2 Sabah namazına çok dikkat ederek geçirmemengerekir Çünkü sabah namazında çok büyük faziletler vardır

3 Kalplerinizi az gülmek ve az yemekle ihyâ ediniz, açlıkla temizleyiniz ki yumuşasın ve parlasın

4 Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür

5 Kıyâmet günü Cennete ilk çağırılacak, varlıkta da darlıkta da Allah’a çok hamdedenlerdir

6 Kıyâmet gününde ilk hesaplaşacak kimseler, komşulardır

7 Kıyâmet gününde Âdemoğlu, şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılmaz;
aÖmrünü nerede ve ne sûretle harcadığından,
bYaptığı işleri ne maksatla yaptığından,
cMalını nereden kazandığından ve nerelere sarfettiğinden,
dVücudunu, sıhhatini nerede ve ne sûretle yıprattığından

8 Bütün insanlar günah işler, fakat günah işleyenlerin en hayırlısı, tövbe edenlerdir

9 Her kim Ramazan’ı tutar, sonra da ona Şevval’den altı gün ilâve ederse, bütün seneyi oruç tutmuş gibi olur

10 Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir

11 Kişi haksız olarak bir şeye lânet ederse, o lânet kendine döner

12 Dünyânın belâ ve fitneden başka hiçbir şeyi kalmadı

13 Kurban kesiniz Onunla nefsi temizleyiniz Bir kimse, gününde kurbanını alır, kıbleye yatırırsa, onun boynuzu, tersi, kanı, kılı ve her zerresi Kıyâmet Günü o kimse için hazır olur Yere düşen kan, Alah’ın muhâfazasına düşmüş olur Az infak edin, çok ecir alın

14 Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir

15 Hiçbir farz namazı kasten terk etme Kim namazı kasten terk ederse, İlâhı koruma ve teminattan mahrum kalır

16 Kim, insanların dînî işlerinde Allah’ın faydalı kıldığı bir ilmi gizlerse, Allah, Kıyâmet günü onu ateşten bir gem ile gemler

17 Kim, insanların kalbini çekmek için kelamın kullanılışını öğrenirse, Allah Kıyâmet günü, ondan ne farz ne nâfile hiçbir ibâdetini kabul etmez!

18 Severken itidalden(ölçüden,sabırdan) ayrılma Olur ki bir gün darılırsın, dost iken yaptığın aşırı hareketlerden mahcub olursun Dargın olduğun zamanlarda da itidalden ayrılma Olur ki bir gün dost olursun Dargınken yaptığın hareketlerden mahcubiyet hissedersin

19 Dostunu zaman zaman ziyaret et ki sevgin artsın

20 Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin Beni de Allah sevgisi için sevin Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin

21 Fitneden kaçının! Çünkü o esnada dil, (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir

22 Edepsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir Hayâ ise girdiğin şeyi güzelleştirir

23 Kim her gün farzlar dışında on iki rekat (nâfile) kılarsa Allah onun için cennette mutlakâ bir ev inşa eder

24 Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlakâ bu, bir kısmına fitne olur

25 Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse Ensâr’a buğzetmesin

26 Şiir vardır ki, hikmettir Beyân vardır ki, büyüdür

27 Kulun dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz Kalbi doğru olmadıkça da îmânı doğru olmaz

28 Cehennemi kuşatan surun dört (ayrı) duvarı vardır Her duvarın kalınlığı kırk yıllık yürüme mesâfesi kadardır

29 Duâ rahmetin, abdest namazın, namaz Cennetin anahtarıdır

30 Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır

31 Ümmetimden bir grup insan Kur’an’ı muhakkak sûrette okuyacak Ancak bunlar, okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar

32 Veyl, cehennemde bir vadidir Kâfir orada, kırk yıl batar da dibine ulaşamaz

33 Şeytan tek başına olanla, iki kişi beraber olana sıkıntı verir Eğer üç kişi olurlarsa onlara sıkıntı veremez

34 İnsanlar yalnızlıktaki (mahzuru) benim kadar bilselerdi, hiçbir atlı tek başına bir gececik olsun yol yapmazdı

35 Allah yolunda öldürülmem; bana bütün evlerde ve çadırda yaşayanların benim olmasından daha sevgilidir

36 Mü’min hazırlığı, (malı) avucu içine aldığıdır

37 Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi, âhiri mi daha hayırlıdır bilinmez

38 Sattığı zaman, satın aldığı vakit ve (alacağını) istediği sırada kolaylık gösterene Allah merhametle muamele etsin

39 Ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin; ne kadar seversen sev, sonunda ayrılacaksın; Dilediğini işle muhakkak karşılığını görürsün!

40 Allah gönderdiği her derdin, şifâsını da göndermiştir

41 Her namazın arkasında Âyetü’l Kürsî ‘yi okuyanın cennete girmesine ölümden başkası mâni olamaz (ölünce cennete girer)

42 Kanâat, tükenmez bir hazinedir

43 Îmân’ın efdali; nerede olursan Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir

44 Ticârete devam edin Çünkü rızkın onda dokuzu ticârettedir

45 Ya hayır konuş, ya da sus

46 Müslümanların gizli hallerini araştırmayınız Kim Müslümanların gizli hallerini araştırırsa Cenâb-ı Hakk onun gizli hallerini açığa vurur Evinin içinde bile olsa onu rezil eder

47 Kazancın en hayırlısı, insanın kendi eli ile olan ameli (sanatı, mesleği) ve her bir mebur (hîleden uzak, iyi) ticâret muâmelesidir

48 Pişmanlık, tövbedir

49 Kim bir serçeyi gereksizce öldürürse, o serçe kıyâmet günü arşın altından şöyle seslenerek gelir : Sor şuna Yâ Rab! Beni niçin menfaatsiz yere öldürdü

50 Kim, bir zümreye benzemeye çalışırsa, o, onlardandır

51 Dinde namazın yeri, vücûtta başın yeri gibidir

52 Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâk ameli ifsâd eder

53 Ahlâk güzelliği, kişinin saâdetindendir

54 Kim, dâvet edilmediği bir yemeğe giderse, hırsız olarak girmiş ve yağmacı olarak çıkmış olur

55 Bir iş yapmak istediğin zaman iyice düşün Eğer sonu iyi ve fâideli ise yap Eğer sonu zararlı ve günah ise terk et

56 Ezan ile kâmet arasında duâ reddolunmaz

57 Yazıklar olsun o kimseye ki halkı güldürmek için yalan söyler Veyl (azâbı) ona, veyl (azâbı) ona, veyl (azâbı) ona

58 Sabah (namazı vakti) uykusu, rızka mâni olur

59 Hikmetin başı, Allah korkusudur

60 Mü’min bir mîde ile; kâfir ise yedi mîde ile yer

81 Dilini tutmak hikmettir; ne var ki, yapanları pek azdır

82 Kim bir mü’min kardeşinin ticâretindeki ikâlesini kabul ederse, Cenâb-ı Hakk da âhirette onun hatalarını bağışlar (düştüğü yerden kaldırır) mü’min kardeşine gösterdiği kolaylıktan dolayı onu mağfiret eder

83 Yalan yere yemîn etmek, evleri ıssız bırakır

84 Kim, aza şükretmezse, çoğa şükretmez

85 Duâ ibâdetin ta kendisidir

86 Her ki mAllah’a itâat etmemeye yemin ederse, Allah’a itâat etsin (ve yemin keffâretini versin) ve her kim âsî olmaya yemin ederse Allah’a âsî olmasın (ve yeminin keffâretini versin)

87 Kim bir şey üzerine yemin eder de başka bir şeyi yemin ettiği şeyden daha hayırlı görürse, hayırlı olan şeyi yapsın, yemininden dolayı keffâret versin

88 Kim, iki çenesi (dil) ile iki bacak arası (ırzı)na sâhip olursa, cennete girer

89 Günahtan tövbe ederek dönen, hiç günah işlememiş gibidir

90 İlme mâni olmak helâl olmaz

91 Kim kırk sabah ihlâs (üzerine ibâdete devam) ederse kalbindeki hikmet menbaı lisânında zuhûr eder

92 Dünyâda, gârîb gibi veya yolcu gibi ol ve kendini ashâb-ı kubur (kabirdekiler)den say!

93 Musîbetleri, hastalıkları ve sadakayı gizlemek salihlik hazînelerindendir

94 Bir âlim, şeytana karşı, (ibâdete devâm eden) bin âbidden çetindir

95 Kişinin iyiliği kendini sevindirir, kötülüğü de üzerse, işte o mü’mindir

96 Doğru bir tacir, (kıyamet günü) peygamberler, sıdııklar ve şihitlerle beraber (haşr) olacaktır

97 Ashâbımdan birisi bir yerde ölürse, kıyâmet günü onların nûru ve önderi olarak dirilir

98 Nebî (sav) üzerine salavât okumak köle âzât etmekten efdaldir

99 Kim bir ayıbı (bulunan malı), o (kusuru)nu açıklamadan satarsa, Allah’ın dâimî gazabı içinde kalır ve melekler durmadan ona lânet eder

100 Ya âlim ol, ya talebe ol, ya da onları seven ol, dördüncüsü olma, helâk olursun

121 Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve âhiret iyilikleri verilmiştir

122 Allahü teâlânın kula en yakın olduğu zaman gecenin ikinci yarısıdır O saatte Allahü teâlâyı zikredenlerden olabiliyorsan ol!

123 Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”ı çok söyle Çünkü o, Cennet hazinesidir

124 Ekmeğe saygı duyun! Kim sofradaki ekmek kırıntılarını yerse günahları bağışlanır

125 Ekini hasat ettiğiniz zaman, fakirlerin haklarını verin ve israf etmeyin! Allahü teâlâ israf edenleri elbette sevmez

126 Hasta ziyâretine gittiğinizde ona, ömrü ve hastalığı konusunda güzel sözler söyleyip, ümit veriniz!

127 Bir mümin namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır Rabbi ile arasında bulunan perdeler kalkar Bu hâl namaz bitinceye kadar devam eder

128 Allahü teâlâ, bana farzları yerine getirmemi emrettiği gibi, insanlarla güzel geçinmemi de emretti

129 Gıybet, insanın sevabını ve iyi amellerini, ateşin kuru odunu yaktığı gibi yakar

130 İnsanlar içinde, kadın üzerinde en fazla hak sahibi kocası, erkeğin üzerinde de anasıdır

131 Allahü teâlâ her Cumâ günü 600 000 kişiyi Cehennemden azat eder Bunların hepsi Cehenneme lâyık olup Cumâ gününün bereketi ile Cehennemden çıkarılır

132 Kadınlarınıza eziyet etmeyin! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir Onlara yumuşak olunuz ve iyilik ediniz!

133 İnsanların dünyada endişesi en büyük olanı mümin kimsedir Çünkü hem dünyası, hem de âhıreti için endişelidir

134 Her nemâzdan sonra, üç kerre Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etübü ileyh okuyanın bütün günâhları afv olur

135 İstigfâra devâm edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, derdlerden, sıkıntılardan kurtarır Onu, hiç ummadığı yerden rızklandırır

136 Yâ Ebâ Hüreyre! Kuşluk namazını terk etme! Cennetin bir kapısı vardır ki, ona “Duhâ kapısı” derler Bu kapıdan yalnız kuşluk namazı kılanlar girer

137 Her kim sabahleyin üç defa “Eûzü billâhissemî’il’alîmi mineş-şetânirracîm” dedikten sonra Haşr sûresinin son üç âyeti (Hüvallâhüllezî) okursa, Allah, ona akşama kadar bağışlamasını dileyerek yetmişbin melek görevlendirir O kimse o gün ölürse şehid olarak ölür Akşamleyin ölürse yine böyledir

138 Gece uyanınca, şu duâyı okuyan, her istediğine nâil olur: “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr sübhanellahi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm

139 Her kim Ramazân-ı şerîf gecesi seher vaktinde kalkıp namaz kılmakla meşgul olsa ve ibâdet etmeğe niyyet eylese, kirâmen kâtibîn melekleri derler ki, Hak teâlâ hazretleri sana rahmet eylesin, ömrünü bereketli kılsın! Döşeği dahî der ki, Hak teâlâ hazretleri senin ayağını sırat üzerinde muhkem eylesin ve selâmet ihsân buyursun Abdest alınca, su dahî der ki, Hak teâlâ hazretleri, senin kalbini temiz eylesin! Nihâyet bu kul namaz kılmağa başlayınca, Hak teâlâ hazretleri azamet-i şânıyla buyurur ki: “Ey benim kulum, ne istersen iste! Dileğini yerine getireceğim

140 Zikrin en hayırlısı gizli olanı, rızkın en hayırlısı da yetecek kadar olanıdır [Ahmed b Hanbel]

141 Bir edepsizliğin cezası bir hayrı işleyememektir

142 Çok kaygı çekme, mukadder olan olur, takdir olunan rızkın da sana gelir

143 Her paslanmanın cilası vardır Kalbin cilası da esteğfirullah demektir

144 Bir kimse riyaya, yaptırdıklarını işittirmeye başlarsa bundan vazgeçinceye kadar Allah’ın gazabındadır

145 Hicretin efdali Allah’ın hoşlanmadığını terketmektir

146 Müslümanla alakayı kesmek onun kanını dökmek gibidir

147 Bir kimse bir mazlumla onun hakkını alıncaya kadar yürüse ayaklarının kaydığı günde Hak Teala onun iki ayağını sabit kılar

148 Erteleyenler helak olmuştur

149 Bir zaman sonra benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılır, bunlardan ancak bir tanesi kurtulur

150 Cehennemden kurtulan fırka; benim ve ashabımın gitdiği yolda olanların fırkasıdır

151 Kim ki kurban kesmeye malî kudreti yerinde olur da kesmezse, o kimse namazgâhımıza sakın yaklaşmasın

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 "Bir zaman gelir ki; o zamanın müslümanları, bugün yaptığınız ibadetlerin onda birini
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:08 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok


"Bir zaman gelir ki; o zamanın müslümanları, bugün yaptığınız ibadetlerin onda birini yapsa, ahirette azaptan kurtulur." Var mıdır böyle bir hadis? İnsanları tembelliğe sürüklemez mi?

CEVAP:

Bahsedilen rivayet şöyledir:

Ebû Hureyre radıyallâhu anh’ın rivayetine göre, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

“Siz öyle bir zamandasınız ki size emredilenin onda birini terk eden helak olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki o zaman da kendine emredilenin onda birini yapan kurtulur.”

(Tirmizi, Fiten, 79)

Tirmizî bu hadisle ilgili şunları söylemiştir:

“Bu hadis garîb olup bunu sadece Nuaym b. Hammad’ın, Süfyân b. Uyeyne’den rivayeti olarak bilmekteyiz.”

Garîb hadis, senedinin bir veya birkaç tabakasında râvî adedi bire düşen hadistir.

Garib hadis çünkü ahir zamandas insanların iyi işler yapanları bir kişiye kadar düşecek, çünkü


Son bir Allah diyen kalacak ,yani son Allah zikreden kalcak, 1kişeye düşecek bu

Peygamberimiz yine buyurdu

Son bir,  Allah diyen, Allah dedikce, kıyamet kopmaz.

( Hadis-i Şerif )

Kıyamet sâdece müşriklerin üzerine kopacaktır
“Kıyamet sâdece şerir insanların üzerine kopacaktır.” (Müslim)
İbni Mesud (ra) rivayet ediyor:
“Kıyamet ancak kötü inanların başına kopar.” (Müslim)
Peygamber Efendimiz’in (asm) aşağıdaki hadîsi, bu hadîsin bir yönünü açıklamaktadır.
Peygamberimiz, (asm) Hz. Âişe’nin (ra) rivayet ettiği bir hadîslerinde buyuruyorlar ki:
“Lât ve Uzza putlarına tekrar tapılmadıkca kıyamet kopmaz.”
Bunun üzerine ben de:
‘Şurası muhakkak ki Allah, “ O, Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderdi ki, bütün dinlere gâlib gelsin. Müşriklerin hoşuna gitmese de” (Tevbe, 33) meâlindeki âyeti indirdiği zaman ben artık bunun tamam olduğunu zannediyordum” dedim.’
Bunun üzerine Resulullah (asm) şöyle buyurdu:
“Bu, Allah’ın dilediği zamana kadar böyle devam edecektir. Sonra Allah hoş bir rüzgar gönderecek ve kalbinde hardal tanesi kadar îmanı bulunan herkesin ruhunu bu rüzgarla alacak. Geride, kendilerinde zerre kadar hayır ve iyilik bulunmayan kimseler kalacak. İşte o zaman, onlar da atalarının dinine döneceklerdir.”
Buhâri’nin kıyamet alâmetleri başlığı altında yer verdiği şu hadîs de, kıyametten önce iyi kulların ruhlarının alınıp, kıyametin kâfir ve isyancıların başına kopacağını ifade etmektedir. (Buhari)
Hz. Enes (ra) anlatıyor: "Resulullah (asm) buyurdular ki:
"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır." (Müslim)
AÇIKLAMA:
Hadîsin bir başka veçhinde: "Yeryüzünde Allah Allah diyen kaldıkça kıyamet kopmaz" buyrulmuştur. Buna göre, yeryüzünde Allah Allah diyen insan bulundukça kıyamet kopmayacaktır. Bir başka ifade ile, gün gelip yeryüzünde Allah Allah diyen insan kalmayacak. Bu sebeple de kıyamet kopacaktır; hadîsin zahirinde bu mana çıkar. Halbuki az yukarıda da belirtildiği üzere, başka hadîslerde kıyamete kadar yeryüzünde Allah'a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifade edilmiştir.
Arada gözüken tearuz, alimlerce muhtelif şekillerde giderilmiştir. Birine göre: "Kıyametin kopmasından murad, kıyametin yaklaşmasıdır. Bir başka deyişle, Yemen cihetinden esip mü'minlerin ruhunu kabzedeceği belirtilen rüzgârın gelme zamanıdır. Bu rüzgârla Allah Allah diyen bütün mü'minlerin ruhu kabzedilecek, kıyamet de geri kalan şerirlerin tepesine kopacaktır. O dehşetli hadiseyi onlar gözleriyle görüp, fiilen yaşayacaklardır."
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu meseleyi şöyle izah etmiştir:
(Gaybı ancak Allah bilir) Allah Allah Allah deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku'unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar. (Şuâlar)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Namaz dinin direğidir; kim onu terkederse dinini yıkmıştır." ifadesi hadis midir?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:04 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



"Namaz dinin direğidir; kim onu terkederse dinini yıkmıştır." ifadesi hadis midir?

    "Namaz dinin direğidir, kim onu terkederse dinini yıkmıştır."

şeklindeki rivayet "Acluni, Keşful Hafa, II/31" de geçmektedir. Bu hadis değişik şekillerde rivayet edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerde dinin direği olarak bildirilen dua, ilim, fıkıh, vera gibi hususlar da bulunmaktadır. Dinin direği tabiriyle önemli olduğu anlatılmak istenmiştir. "Namaz dinin direğidir." sözüyle de namazın önemi anlatılmak istenmiştir.

Hz. Ali'den (r.a.) rivayetle Resûlullah Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyur­muşlardır:

    "Namaz îmanın direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Zekât ise, bu ikisinin arasında yer alır." (Deyleminin Müsnedü'l'Firdevs"inden.)

İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

    "Namaz îmanın ölçeğidir. Kim o ölçeği tam doldurursa mükâfatını da tam alır." (Beyhaki, Şuabul İman)

Muaz İbnu Cebel rivayet ediyor:

    "Bir seferde Resulullah (sav)'la beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.

    "Ey Allah'ın Resulü, beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!" dedim.

    "Mühim bir şey sordun. Bu, Allah'ın kolaylık nasib ettiği kimseye kolaydır; Allah'a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekat verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah'a hacc yaparsın!" buyurdular ve devamla:

    "Sana hayır kapılarını göstereyim mi?" dediler.

    "Evet ey Allah'ın Resulü." dedim.

    "Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır." buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen):

    "Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rabblerinin azabından korkarak ve rahmetini ümid ederek O'na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar." (Secde, 32/16). Sonra sordu:

    "Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?"

    "Evet, ey Allah'ın Resulü!" dedim. "Dinle öyleyse" buyurdu ve açıkladı:

    "Bu dinin başı İslam'dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!" Sonra şöyle devam buyurdu:

    "Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?"

    "Evet ey Allah'ın Resulü!" dedim.

    "Şuna sahip ol!" dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum:

    "Ey Allah'ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?"

    "Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?" buyurdular. [Tirmizi, İman 8, (2619)]

10) İmam Mâlik'in anlattığına göre, Hz. Ömer (ra) valilerine şöyle yazdı:

    "Nazarımda işlerinizin en ehemmiyetlisi namazdır. Kim onu (farz, vacib, sünnet ve vaktine riayetle) korur ve (tam zamanında kılmaya) devam ederse dînini korumuş olur. Kim de onu(n zamanını tehir suretiyle) zayi ederse, onun dışındakileri daha çok zayi eder."

Hz. Ömer (ra) yazısına şöyle devam etti:

    "Öğleyi gölge bir ziralıktan birinizin gölgesi misli oluncaya kadar kılınız. İkindiyi, güneş yüksekte, beyaz, parlak iken, hayvan binicisinin, güneş batmazdan önce iki veya üç fersahlık yol alacağı müddet içerisinde; akşamı güneş batınca; yatsıyı ufuktaki aydınlık battımı gecenin üçte birine kadar kılınız. -Kim (yatsıyı kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin, kim (yatsıyı kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin, kim (yatsıyı kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin- Sabahı da yıldızlar parlak ve cıvıldarken kılınız." [Muvatta, Mevâkît: 6, (1, 6-7)]

AÇIKLAMA:

1. Bu rivayet, Hz. Ömer (ra)'in namaza ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir. Onun nazarında namaz ferdlerin dînî hayatını ilgilendiren bir mesele olarak kalmıyor, devletin meselesi oluyor ve en mühim meselesi addediliyor. Bundandır ki, namaz vakitleriyle ilgili teferruâtı valilerine tamim ediyor ve yatsıyı kılmazdan önce yatacak olanlara üç kere tekrar ettiği bir bedduada bulunuyor: "Namazdan önce yatanın gözü uyku tutmasın." Bezzâr'ın bir rivayetinde bu bedduayı bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yapmıştır:

2. "Yıldızların cıvıldaşması" diye tercüme ettiğimiz tabirin aslı müştebike'dir. Yani, iç içe girmiş, kenetlenmiş demektir. Maksad yıldızların hepsinin canlı olarak görüldüğünü, ortalığın henüz iyice aydınlanmadığını ifade etmektir. Çünkü, gündüz aydınlığı zayıfken yıldızlar daha çok gözükür. Aydınlık arttıkca azalır ve sonunda görünmez olurlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Oku-1 "Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar." hadis-i şerifi ne anlama gelmektedir?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:02 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



"Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar." hadis-i şerifi ne anlama gelmektedir?


Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki:

    "Öğlenin (başlama) vakti, güneşin (tepe noktasından batıya) meylettiği zamandır. Kişinin gölgesi ken­di uzunluğunda olduğu müddetçe öğle vakti devam eder, yani ikindi vakti girmedikçe. İkindi vakti ise güneş sararmadıkça devam eder. Akşam vakti ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolmadığı müddetçe devam eder. Yatsı nama­zının vakti orta uzunluktaki gecenin yarısına kadardır. Sabah namazının vakti ise fecrin doğmasından (yani şafağın sökmesinden) başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder. Güneş doğdu mu namazdan vazgeç. Çünkü o, şeytanın iki boynuzu arasından doğar." [Müslim, Mesâcid 173, (612); Ebu Dâvud, Salât 2, (396); Nesâî, Mevâkît 15, (l, 260).]

Ahmed b. Hanbel, Bezzar ve Taberani’nin Semüre b. Cündüb’den rivayet ettiklerine göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

    “Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasında batar." (Heysemi, Mecmau’z-zevaid, 2/255)

Diğer bir rivayette ise şu ifadeler yer almaktadır:

    “Resulullah, gece-gündüzün herhangi bir saatinde (her zaman namaz) kılmamızı emretti. Ancak güneş doğarken ve batarken namaz kılmaktan sakınmamızı emretti. Ve (bunun gerekçesini açıklamak için de) şöyle buyurdu:

    “Şüphesiz şeytan güneş batarken onunla birlikte batar, güneş doğarken onunla birlikte doğar.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 2/256)

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen "şeytanın iki boynuzu" tabiriyle ilgili olarak İbnu Hacer şu açık­lamayı sunar:

"Şeytanın iki boynuzu başının iki tarafı demektir. Denir ki: Şey­tan güneşin doğduğu yerin hizasında dikilir. Öyle ki o, doğunca (şeytanın) başının iki yanı ortasında olur. Ta ki, güneşe tapanların güneş için yaptıkları secde onun için yapılmış olsun. Batma sırasında da aynı hal mevzubahistir. Durum böyle olunca güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğması, doğuşu esnasında güneşi sey­redene nisbetendir. Şöyle ki, eğer şeytanı seyretmiş olsaydı, onu güneşin yanın­da dikilmiş olarak görecekti."

İbnu'l-Esîr, en-Nihâye'de karneyn yani iki boynuz tabiriyle İbnu Hacefin açıklamasında görüldüğü üzere- başın iki tarafının ifade edildiğini kaydettikten sonra kîle yani denildi ki diyerek kelimenin talî manalara da tevcih edildiğini be­lirtir: "Karn, kuvvet" tir, yani güneş doğarken şeytan harekete geçer ve tasallut­ta bulunur ve güneşe yardımcı vaziyetini alır.''

İbnu'l-Esîr, karn kelimesinin devir, çağ manasının da esas alınarak hadiste­ki karneyn tabirinin iki çağ şeklinde anlaşıldığına dikkat çeker.

"Denildi kî: "İki çağı arasında demek "öncekilerden ve sonrakilerden ola­cak iki ümmeti" demektir. Bütün bunlar, güneşin doğuşu esnasında ona secde edenler için bir temsildir, 'Ve sanki, bu sapıklığı, onlara şeytan kurmuştur. Öy­leyse güneş perest güneşe secde etti mi şeytan güneşin yanında yer almış gibidir.''

Ulemânın bu açıklamalarına şunu da ilave edebiliriz: Din-i mübîn-i İslâm, sabah namazının nihâî vaktini güneşin doğuşu olarak tesbit etmiştir. Öyleyse mü'min Rabbine karşı farz olan sabah ibadetini yapabilmek için güneş doğmazdan önce kalkmalıdır. Güneşin doğması anında yapılacak ibadet makbul değildir. Öyle ki, güneş doğmadan önce başlanmış bir namaz henüz bitmeden güneş doğacak olsa, o namaz bozulmaktadır, kazası gerekmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu ves­selam) dinde bu kadar ehemmiyetli yeri olan bir meselenin mü'minlerin zihnin­de daha canlı olarak yer etmesi için, meseleyi şeytanla da irtibat kurarak vaz'etmiş olmaktadır. Nitekim dinin reddettiği pek çok mesele şeytana nisbet edilerek ke­rahet veya haramiyeti beyan edilmiştir. Bu tebliğ üslûbunun Kur'an'da da pek çok örnekleri vardır. İçki, kumar ve putları haram eden âyette olduğu gibi (Mâide, 5/90-93).

Şu hâlde, hadisten İbnu Hacer'in de kaydedip reddettiği bir kısım kozmoğrafik, maddi izahlar yapmak için tekellüfe gerek kalmamaktadır.

Bazı rivayetlerde “münafıkların aceleden kıldıkları namazlarla ilgili yönünü” düşündüğümüzde bu ifadeleri şöyle anlamak da mümkündür:

Sabah namazını tehir ederek ta güneş çıkmaya yakın olduğu bir zamanda kalkıp acele ile namaz kılması, yine ikindi namazını tehir ederek güneşin batmaya yüz tuttuğu bir zamanda bu namazı acele ile kılmaya çalışmak, -mecaz bir ifadeyle-şeytanın omuzlarında namaz kılmak gibidir. Demek şeytanın güneş doğarken, batarken şeytanın boynuzlarında doğması ve batması o vakitlerde yaptığı sinsi telkinlerini anlatmaya yöneliktir.

Özetle söylemek gerekirse, alimler bu gibi rivayetleri iki şekilde yorumlamışlardır:

a. Hakiki manada yorumlayanlara göre; kafirler, doğarken ve batarken güneşe tapıyorlar. Bu vakitlerde şeytan boynuzlarıyla güneşin hizasına kadar yükselmeye çalışarak, söz konusu kâfir insanların (aynı zamanda) kendisine (de) secde ettiklerini avenelerine hayal ettirir ve kendi içinde de hayal etmeye başlar.

b. Bunu mecazi manada algılayanlara göre; hadislerin bu ifadeleri, o vakitlerde şeytanın insanlar üzerindeki tasallutunun zirveye çıktığı manasına gelir. Namazların en faziletlisi olan sabah ve ikindi namazlarını tehir ettirerek, daha sonra çok acele ile bunu kılmalarını sağlaması, şeytanın manen -bulunduğu aldatma makamı itibariyle- doruk noktada yükselişinin bir simgesidir. (bk. Nevevi, el-Minhac/şerhu Sahihi MÜslim, 5/123-124)

Hadisteki maslahat açıktır: Mü'minlerin erken kalkmalarını sağlamak, mü'-mİnlere zaman şuuru, programlı iş yapmak, vaktinde iş yapmak alışkanlığı ka­zandırmak, kendini vakte göre ayarlamak, disipline etmek, vaktinden sonra yapılacak işlerin kıymet ifade etmeyeceği fikrini zihinlerde tesbit etmek gibi günlük hayatımızın gerek ferdi ve gerekse içtimaî veçhelerinde, gerek sıhhat ve gerek iktisad açılarından gerek dünyaya ve gerek âhirete bakan pek çok faydaları, mas­lahatları saymak, görmek ve göstermek mümkündür. (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Şerhi)

Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Peygamber Efendimiz’in uykusu nasıldı? Uyku adapları nelerdir?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 01:01 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



Peygamber Efendimiz’in uykusu nasıldı? Uyku adapları nelerdir?

Bir Müslüman’ın hayatının her anında rehberi, klavuzu Peygamber Efendimiz (asm) ve sünnet-i seniyye olmalıdır. Elbette o zatın hareketleri ittiba edilecek en güzel numuneler, takip edilecek en sağlam rehberler ve düstur kabul edilecek en muhkem kanunlardır. O'nun (asm) harekatında ifrat yahut tefrit bulunmamakta daima en güzel en orta yol görünmektedir.  Uykunun en uygun şekil ve zamanlarını öğrenmek ve uykumuzu bu vesile ile de hayatımızı verimli hale getirebilmek için de elbette Resulullah'ın (asm) bu konudaki adaplarına bakmak gereklidir.
Öncelikle şunu belirtmelidir ki sünnet-i seniyyenin kaynağı üçtür. Peygamber Efendimiz’in sözleri, fiilleri ve halleridir. Uyku adabına dair sünnet-i seniyyelerin bir kısmının kaynağı Peygamber Efendimiz’in (asm) tavsiyeleri olmakla birlikte, bir kısmının kaynağı ise fiilleridir.
Peygamber Efendimiz bize yatsıdan sonra hemen yatmamızı, günün en bereketli vakitleri olan sabah namazından sonraki vakitlerde uyumamamızı tavsiye eder, rızka engel olduğu ve aklı azalttığı konusunda uyarır.  Peygamber Efendimiz’in (asm) bu vakitlerde yapılan işler ve bu saatlerde uyanık olanlar için duaları vardır.
“Allah'ım! Ümmetime sabah vaktini bereketli kıl.”  (Tirmizi, Ahmed Bin Hanbel)
İbn-i Ömer (ra) anlatıyor:

Resulullah (asm) şöyle dua buyurdular:

“Allah’ım, ümmetine, günün ilk vakitlerin(de yaptıkları iş)i bereketlendir.”
Gündüzün tam ortasındaki kaylule uykusu evliya ve enbiyaların ahlakından, gündüzün sonunda (ikindiden sonra) uyumanın ise tembellik olduğunu haber vermektedir.
Peygamber Efendimiz (asm) çok uyumaya ve miskinliğe karşı ümmetini uyarmıştır
“Ümmetimin üzerine korktuklarının en korkuncu; Karnının büyüklüğü, uykuya devam, tembellik ve yakinin zayıflığıdır.” (Cabir, Ramuz El Ehadis)
“Şeytanın sürmesi de vardır. Yalayıp, koklayıp, keyiflenecek şeyi de vardır. (Besmeleyle yersen şeytanın zayıflar.) Uykuyu çok uyursan gözleri sürmeli olur. Yalanın varsa yalanır. Ve öfkelendiğin kadarda enfiyesini çeker.” (Enes, Ramuz El Ehadis)

Peygamber Efendimiz’in uyku adabında sadece dikkat edilmesi gereken mesele uyku miktarı değil,  aynı zamanda hangi vakitlerde uyuyup, hangi vakitlerde uyanık kaldığıdır. Zira uykunun verimli olduğu vakitleri yakalamak çok önemlidir.
Peygamber Efendimiz’in (asm) uyku vakitleri:
Gece uykusu:

“Fahr-i Kainat Efendimiz, yatsı namazından önce yatmazlar, namazdan sonra da oturmazlardı. Ancak düğün merasimi olması, misafir bulunması ve teheccüt namazını kılması gibi hallerde, duruma göre geç yatarlardı” (Peygamberimiz'in Şemaili)
El-Esved (ra):
"Ben Aişe'ye:
“Peygamber'in gece namazı nasıldı?" diye sordum. Aişe şöyle cevap verdi:
“Resulullah gecenin evvelinde uyurdu. Gecenin sonunda da kalkar, namaz kılardı.
(Namazdan) sonra da yatağına dönerdi. Müezzin ezan okumaya başlayınca sıçrayıp kalkardı. Eğer kendisine bir ihtiyaç olmuşsa yıkanır, (yıkanmaya ihtiyaç) yoksa abdest alır ve (mescide) çıkardı.” (Buhari)
“Sabah namazını kıldıktan sonra uyumayın, rızkınızı aramaya çalışın!” (Taberani)
“Hak Tela rızıkları, fecr ile güneşin doğacağı vakitler arasında verir.” (Beyhaki)
Kaylule uykusu:
Kaylule öğle vakti 20-30 dakika uyumak demektir. Peygamber Efendimiz öğlen namazından sonra bir miktar uyur, ümmetine “kaylule” denilen bu gündüz uykusunu terk etmemeyi tavsiye ederdi.
“Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)

“Sahur yemeği ile gündüz tutacağınız oruca; öyle uykusuyla da kaylule teheccüt namazına kuvvet kazanın.” (İbn-i Mace)

“Biz Resulullah'la cumayı kılar sonra da kaylule (öğle uykusu) yapardık.” (Buhari, Müslim Ebu Davud)
“Kaylule uykusu sünnet-i seniyyedir. Duha (kuşluk) vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku gece kıyamına sebebiyet verdiği için sünnettir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati, ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilave ediyor.” (Lemalar, 28. Lema)
Kaylule yapan insan, bir sünneti ihya ettiği gibi aynı zamanda dinç olur, gece namazlarını, teheccüdü veya sabah namazını kılacak gücü kendinde bulur.
Peygamber Efendimiz’in (asm) uyumayı uygun görmediği vakitler:
Gaylule uykusu:
Fecirden sonra, ta kerahet vakti bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadisçe sebebiyet verdiği için, sünnete zıttır. Çünkü rızık için çalışmanın en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet oluşur. O günkü çalışmaya ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur. (Lemalar, 28. Lema)
“Sabah uykusu rızka manidir.” (Beyhaki)
Feylule uykusu:
İkindi namazından sonra, akşam vaktine kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm-âlûd (uykulu), yarı uyku kısacık bir şekil aldığından, maddi bir noksaniyet gösterdiği gibi, manevi cihetiyle de, o gün hayatının maddi ve manevi neticesi genellikle ikindiden sonra ortaya çıktığından, o vakti uykuyla geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor. (Lemalar, 28. Lema)
“Rızıkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevi rızıkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir! (El-Envar)
Peygamber Efendimiz’in uykusu nasıldı? Uyku adapları nelerdir?
Uyurken Peygamber Efendimiz’in (asm) adaplarına uymak sünnet-i seniyye sevabı kazandırmakla birlikte, uykuyu Resulullah'ın (asm) uykusuna göre düzenlemeye de yardımcı olacaktır.

Konu hakkında bilgi almak için tıklayınız.

Güne dinç başlamaya vesile; teheccüt namazı
Peygamber Efendimiz (asm) kendisine farz olan gece namazını (teheccüt) asla terk etmez, kılamadığı zaman kazasını yapardı.  Bu namazı çokça övmüş, ümmetine tavsiye ederek güne dinç başlamaya vesile olduğunu belirtmiştir.
“Resulullah buyurdular ki:
"Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan salihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefarettir, bedenden hastalığı kovucudur." (Tirmizi)
Ebu Hureyre'den (ra):
“Resulullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Sizden biriniz uyuduğu vakit şeytan, onun ense köküne üç düğüm vurur. Her düğümün bulunduğu yere;
"Haydi uyu, gecen uzun ola!" (diyerek) vurur. Eğer o kimse uykudan uyandığı vakit Allah'ı
Zikir ederse bir düğüm çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Namaz kılacak olursa bir düğüm daha çözülür ve gönlü rahat olarak sabahlar. Yoksa pis ve tembel olarak sabahlar."
(Ebu Davud)
"Ya Ebu Hureyre! Eğer hayatta iken, ölünce, mezarda ve yeniden dirilince Allah'ın rahmetinin seninle birlikte olmasını istiyorsan, geceleyin Allah rızası için kalk, namaz kıl.
Ya Ebu Hureyre! Evinin köşelerinde namaz kılarsan evinin aydınlığı gökte takım yıldızları gibi ve dünya halkı için de yıldız gibi olur.” (İmam-ı Gazali)
"Geceleyin kılınan iki rekattık namaz insanoğlu için dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha yararlıdır. Ümmetime zor gelmese iki rekat gece namazını üzerlerine farz kılardım." (İmam-ı Gazali
Sünnet-i seniyyenin her birinde pek çok faydalar, hikmetler bulunur
Sünnet-i seniyyenin her birinde muhakkak pek çok hikmet ve fayda bulunmaktadır. Bu hikmet ve faydaların bir kısmı bilinmekte, bir kısmı 14 asır sonra henüz anlaşılmakta, bazıları ise hala bilinmemektedir. Uyku sünnetlerini ve Resulullah'ın uyuduğu vakitleri araştıran bilim adamları bu adapların insanın fıtratına en uygun ve sağlık açısından en faydalı olduğunu açıklamışlardır.
Uzmanlar geceleyin Peygamber Efendimiz’in (asm) uyuduğu vakitlerinin % 200 verimli olduğunu bu vakitlerde 3 saatlik uykunun dahi 6 saate bedel olduğu için yeterli olduğunu açıklamaktadırlar. Kaylule uykusunun ise % 400 verimli olup yarım saat uykunun 2 saat kadar verimli olduğunu böylece -sünnete uygun olarak- uyuyan kişilerin hiçbir şekilde uykusuzluk hissetmeyeceklerini ifade etmektedirler.
Gece 3’ten sonraki –teheccüt vakti- vakitlerde ise uykunun verimi % 50lere düşmekte, ne kadar çok olsa da yeterli gelmeyecektir.
Görüldüğü üzere sünnet-i seniyye çerçevesinde bir uyku kişiyi gayet dinç, enerjik ve sağlıklı tutmaya kafi iken, sünnete muhalif olarak uyumak ise daha ziyade uyumaya sevk etmekte ve hiçbir şekilde verimli olmamaktadır. Bu mesele gecenin geç saatlerinde uyumaya başlayıp gündüz öğlene kadar uyusa da dinlenemeyen kişilerin durumunu da izah etmektedir.
Şunu da belirtelim ki;  bir mümin için sünnet-i seniyyeye uymakdaki gaye elbette bu fayda ve maslahatları elde etmek değil, sünnetin nurundan istifade etmek, ihya sevabı kazanmak ve Allah'ın rızasına kavuşmak olmalıdır.
Allah’a emanet olunuz…

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Hiçbiriniz, ben kendisine anababasından daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 12:59 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine anasından babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” Hadisini nasıl anlamalıyız?
Bir insanın gerçek mümin olması için, Peygamberi kendi anne babasından daha fazla sevme mecburiyeti koyulmasına gerek var mıdır? - Bir peygamberin, "Beni annenden daha fazla sevmelisin." demesi, biraz bencilce bir düşünce örneği olmuyor mu?

İlgili Hadisin meali şöyledir:

    “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman 7)

Bu hadis, şu ayetin bir açıklaması mahiyetindedir:

    “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)

Görüldüğü gibi peygamber sevgisi ile ilgili ayet ve hadis tam bir bütünlük arz etmektedir. Bir Müslüman için Allah ve Resulünün sevgisi her şeyden önce gelir. Çünkü bu sevgiyi isteyen Allah’tır. Hz. Muhammed (asm) de Elçi olarak Allah’ın indirdiği ayetleriyle bildirdiği gibi, hadisleriyle de açıklamaktadır.

- Hz. Peygamber (asm)'in şahsının sevilmesini istemesi, kendi nefsi için değildir. Onun -zaten her mümin tarafından sevilen sayılan- şahsına karşı böyle bir sevgi istemesi, peygamberlik şahsiyeti ile ilgilidir. İnsanları Allah’a iman etmeye davet eden, her türlü şirkten uzaklaştıran, kula kul olmaktan kurtaran, cennet gibi ebedî bir mükâfatı vaad eden, dünya ve ahiret mutluluğunu netice veren bir din ortaya koyan, onun bu peygamber olan şahsiyetidir. İnsanları -tek kelimeyle- hakiki insanlık mertebesine yükselten onun bu mânevî şahsiyetinin sevilmesinin, imanla yakından bir bağlantısı vardır. İnsan onu sevdikçe imanını pekiştirmiş olur.

Evet, Hz. Peygamberi (asm) sevmek Allah namına olduğu için doğrudan Allah’ı sevmek demektir. Allah’ı sevmek her şeyden üstün olduğuna göre, o sevgiyi gösteren peygamberi sevmek de her şeye tercih edilmelidir.

Hz. Muhammed (asm) müminlerin hayat modelidir. Onlar için canlı bir örnektir. Bu modelliğin güçlü olması, onu sevmekle doğru orantılıdır.

    “Ey Resulüm, de ki: 'Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir/çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir!..'”(Âl-i İmran, 3/31)

mealindeki ayette Hz. Muhammed (asm)’i sevmenin, ona tabi olmanın mahiyetini görebiliriz.

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri de onların analarıdır…” (Ahzab, 33/6)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben ken­disine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7)

Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Üç özellik vardır ki; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tatmış demektir:

1. Allah ve Resulünü, herkesten fazla sevmek.

2. Sevdiğini Allah için sevmek.

3. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, İman 67.)

Görüldüğü gibi Peygamber sevgisi ile ilgili ayet ve hadisler tam bir bütünlük arz etmektedir. Bir Müslüman için Allah ve Resulünün sevgisi her şeyden önce gelir.

İnsanlık âleminden eğer tüm duyguları çekip alabilseydik sadece makine yığınları kalırdı geriye. Sevmeyen, özlemeyen, acımayan, merhamet etmeyen robotik yığınlar. Anneleri anne yapan asil duyguların hiçbiri kalmazdı annelerde. Sanatçıları ölümsüz yapan müzik, estetik, romantizm, şiir, edebiyat vs. gibi tüm duygusal aktiviteleri de yaşamımızdan çıkarmamız gerekecekti. Böyle bir yaşamı düşünebiliyor musunuz? Bu anlamda duygular ne kadar önemli. Peki, duyguların hepsi kalsın yalnız sevgiyi çekip alalım deseydik. O zaman da müspet anlamda birbirine bir şey hissetmeyen ama daha çok kin, düşmanlık, nefret, kıskançlık gibi duygular içinde çekişip duran, savaşan mutsuz bir insanlık kalacaktı geride. Sevginin toplum içindeki önemini anlamak için gerçekten bir gücümüz olsaydı, böyle bir deneyi yapmayı başarabilseydik bunu çok iyi anlayabilirdik; ama eminim böyle bir toplumda yaşamayı kimse istemezdi. Nitekim dünya üzerinde özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafya uzun yıllardır böyle bencillik, kin, nefret, sevgisizlik duygularının yıkımı ile kan ve gözyaşı içinde.

İşte çevremizde insanlık adına, iyilik ve güzellik namına ne görüyorsak bunların hepsinin temelinde sevgi duygusu veya neticesinde sevgiden filizlenen şefkat, merhamet gibi duyguların etkisi yatmaktadır. Bunun farkında olmak lazım. Farkında olmak lazım ki bu duyguları besleyip büyütelim, çoğaltalım ve düşmanlıklar yerine bu duyguları ekelim gönüllere. Sevmek ve sevilmek, toplumlar ve fertler için ekmek gibi su gibi ihtiyaç… Bu duygular fıtraten de var içimizde. Ama şartlar bazen bu duyguları öyle tüketir ki sevgisiz kalır insan ve böyle bir yeteneğinin olmadığını düşünmeye başlar, hatta inanır buna. İşte burası bence en büyük tehlike… O sebeple sevgiyi unutanlara tekrar hatırlatmak, bu duyguyu bir vesileyle yitirmiş kaybetmiş insanlara yeniden kazandırmak ve topluma yaymak, teknolojik gelişmelerden, maddi refahtan ve eğitimimizin vazgeçilmezi sanılan matematik, fizik, kimyadan daha önemlidir aslında tüm yaşamımızda.

Bütün güzelliklerin olduğu gibi, sevginin de asıl kaynağı yalnız Allah’tır (c.c). O’nu sevip itaat etmek ise en azından şükran borcudur bizlere. Yaradan’a karşı sevgi ve bağlılık tüm canlılarda fıtraten mevcuttur. Bu nedenle bütün semavi dinler ve aynı kaynaktan gelen İslam dini, Allah sevgisi ile beraber tüm mahlûkatı sevmeyi en önemli bir ibadet olarak bildirir müminlerine. Sevgi duygusu, Allah’ın “Vedûd” isminin tüm canlılar üzerindeki bir tecellisidir. Yani canlıların birbirlerine ve yavrularına karşı olan sevgisi Allah’ın “Vedûd” isminin bir tecellisidir. Peygamberler de tevhitle beraber daha çok sevgi, şefkat, merhamet, gibi güzel hasletleri öne çıkarmak ve toplumlara bu duyguları yeniden kazandırmak ve hatırlatmak için gönderilmişlerdir. Nitekim son semavi kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’de de sevgiyi, merhameti ibadet olarak emreden ayetler ve yine hadis kitaplarında bu minvalde hadisler öyle kabarıktır ki bu gerçeği görmezden gelmek mümkün değildir.

Allah (c.c) deyince gönle sevgi, şefkat, merhamet hisleri dolmalıdır önce, korku değil. Ama bunu kazanamadık ve kazandıramadık Müslüman nesillere. Bugün, İslam dini sevgi ile anılması gerekirken şiddetle anılan bir din haline geldi. Din düşmanlarının bu algıda katkısı olsa da Müslümanların katkısı daha büyük. Bu sebeple bu yanlış algıyı düzeltmek Müslümanların üzerinde önemli bir görev ve hesabı verilmesi gereken büyük bir vebaldir.

Müminler önce en çok Allah’ı sevmeliler, sonra O’nun Rasulü’nü, sonra birbirlerini, sonra tüm mahlukatı... Bu sevgilere işaret eden ayetler de hadisler de çok fazla…

İşte, müminleri gönülden birbirine bağlayan güçlü bağa, yani sevgiye işaret eden açık ayeti kerimeler ve kutlu nebînin sözlerinden misaller:

“…Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…” (Mâide, 5/54)

“(Rasulüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âl-i İmrân, 3/31)

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin; fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” (Enfâl, 8/63)

Allahu Teâlâ kıyamet gününde; “Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları, gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim.” buyuracak. (Müslim, Birr ve Sıla, 161)

“Allahu Teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirlerini ziyaret eden, benim için birbirlerine iyilik ve ihsanda bulunanlara sevgim vacib oldu.” (Taberani)

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” (Müslim, İman)

“Ben kendisine; ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiçbir kul (kâmil) iman etmiş olmaz.” (Müslim)

Görüldüğü gibi; “Ey müminler! Allah’ı, O’nun kutlu elçisini ve birbirinizi sevin. Sevmezseniz imanınız makbul değil. Sevmek için emek harcayın. Sevgiyi yayın ki mükâfatı da o nispette çok büyük olacak.” diyor ayetler ve hadisler açıkça.

Bu kısa girişten sonra, genel olarak makalelerimde yaptığım gibi yine bu konuda da gönlü sevgiden ve merhametten yana deryalar misali zengin, asrımızın çok önemli ve kıymetli âlimi, ilim, hikmet ve irfan ehli Seyyid Şenel İlhan Beyefendi’nin sohbetlerinden derlediğim sevgiyle alakalı paylaşımlarla okuyucumuzu aydınlatmak istiyorum.

Sevgi Nedir ?

Sevgi, gönlün iyilik gördüğü şeye kendiliğinden meylidir. Yine sevgi, güzel olana, kâmil olana gönlün tabii meylidir. Sevginin kategorileri vardır. Öz sevgi: İnsan kendini ve kendine ait olan şeyleri sever. Kendine ait olmasa da güzelliği ve kemâlâtı sever, kendine yapılan iyiliği sever, kendine benzeyen şeyleri sever. Tanımadan da sever, gizli sebeplerden sever…

Sevgi Yeteneği Herkeste Var mıdır ?

Sevgisini hissetmeyen insanların “Demek ki bende sevgi yeteneği yok.” gibi bir gerekçeye sığınarak sevgisiz bi şekilde yaşama devam etmeleri ve değişmek için çabayı terk etmeleri yersizdir.

Sevgi yeteneği herkeste vardır. Yoksa ayetlerin ve hadislerin bizden sevmemizi istemeleri anlamsız ve adaletsiz olurdu. Çünkü Allah (c.c), kulundan yapamayacağı şeyleri istemez. İnsanlar da bunun farkındandır ki kendini ve kendine ait olan değerleri, kendine yapılan iyilikleri ve iyilik yapanları sever; yine güzelliği, güzel olan şeyleri sever. Yaratılışında bu yetenek vardır. Bizler de bu gerçeği yaşamımızdan hisseder, biliriz. İnsanların kalplerine böyle bir yeteneğin verildiği ayette şöyle geçer.

“Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.”(Âl-i İmrân, 3/14)

Bu ayette ifade edilen şeyleri herkes sever, bu konuda kimse itiraz edemez. Sevme yeteneği demek ki herkeste vardır. Bu sevgiyi içimizde akan bir dere gibi düşünüp bu derenin yatağını değiştirmek ve sevmemiz gereken alanlara yönlendirmek bizim sorumluluk alanımızdır. Bir çiftçi gibi, bu da bilgi ve emek ister.

Sevgi Yeteneği Varsa Sevgisizliğin Sebebi Nedir ?

Sevgisizliğin veya daha açık bir şekilde sevgimizi saklamanın ve sevmemiz gereken kişilere ve alanlara yönlendiremeyişimizin en önemli sebebi, eğitim hataları ve yetişme bozukluklarıdır. Aileler olarak bu gerçeğin farkında olamadık. Çocuklarımızı yetiştirirken onların önüne hep dünyalık maddi hedefler koyduk. Etiketini, kariyerini, parasını düşündük ama ahlakını, sevgisini, merhametini hesap etmedik. Çocukları büyüttük ama yetiştirmedik. Özellikle kendini koruması için “Bencil ol!” diye tavsiyelerde bulunduk. Böylece hem yalnızlığa, asosyalliğe hem sevgisizliğe ellerimizle ittiğimizi fark edemedik bile. Sevgimizi, çocuklarımızdan anlamsız sebeplerle esirgedik, sevdik ama söyleyemedik. Gelenekler, ahlaki kuralların ve psikolojik gerçeklerin önüne geçti. Hâlâ bazı toplumlarda çocuklar, dedelerin veya büyüklerin yanında anası-babası tarafından kucağa alınıp sevilmez. İşte şeytanın ilhamı olduğu açık, garip kültürlerle sevgisizliğe meydan verdik. Sevilmeyen çocuk, sevmeyi nasıl öğrenecek?

Bizim toplumumuzda bu mesele ciddi bir faciadır. Sevgiyi açıklamak, sevdiğini söylemek; acizlik, zayıflık gibi bir kültür yerleşmiştir. Ne çocuklarımıza ne arkadaşlarımıza ne eşlerimize sevgimizi belli ediyoruz. Bunu açıkça ifade etmekten çekinen, utanan garip bir toplum olduk. Bunların İslam’la alakası elbette ki asla yok. Hazreti Peygamber’in eşlerine, çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına ve tüm ümmetine olan sevgisi ortada iken, bunu nasıl görmezden geldik anlamıyorum. Şeytanın ahlakı olan sevgisizlik ahlakını ve bunun ürettiği nefret kültürünü hep birden değiştirmek ve sevgi ahlakını ve sevgi kültürünü yaymak, bu zamanda Allah (c.c) için en önemli hizmettir.

Bizde Mevcut Olan Sevgi Yeteneğini Nasıl Açığa Çıkarabiliriz ?

Bu mesele önce doğru bilgi, sonra emek ve gayret ister. Birinci önemli bilgi; sevgi yeteneğimiz olduğunu bilmek ve buna inanmaktır. İkincisi; bunları nasıl ortaya koymamız gerektiğini bilmektir.

Bununla ilgili Kur’ân’ın ve Efendimiz’in (sav) tavsiyelerine kulak vermek, bu konuda ehil âlimleri dinlemek gerekir.

Sevgiyi doğuran ve çoğaltan amellerden bazıları şu hadis-i şeriflerde bildirilmiştir:

“Aranızda selamı yayarsanız birbirinizi seversiniz!” (Müslim)

“Birbirine kin gütmeyen iki Müslüman birbiriyle musafaha ederse elleri henüz ayrılmadan, Cenab-ı Hakk, her ikisinin de günahlarını mağfiret eder. Yine içinde kin olmadan Müslüman kardeşine sevgiyle bakanlar, günahları bağışlanmadan evlerine dönmezler.” (İbni Neccar)

“Musafahalaşın ki kalplerinizden kin duyguları yok olsun!” (İbni Adiy)

“Hediyeleşin ki muhabbetiniz (sevginiz) artsın!” (Taberani)

“Hediye dostluğu artırır, kırgınlığı giderir.” (Ebu Nuaym)

“Ziyareti aralıklı yap ki muhabbeti artırasın!” (Bezzar)

Bu hadislerden de açıkça anlaşılıyor ki güzel ahlakın tamamı, güzel olan davranışların tekrarı ile ahlak haline gelebilir. Cimri, cömertlik yapa yapa cömert, kibirli mütevazı, bencil kişi sencil, sevgi hissetmeyen de sevgi dolu olur. “Sevmiyorum” sözcüğünü, Allah’ın buğz edin dediği şeylerin dışında, tamamen hayatımızdan çıkarmamız gerekir. İnsanların birçoğu iradesiyle sevgisizliği tercih ediyor. Sevgi potansiyeli olduğu halde sevgisini ortaya koymak için hareket etmiyor. Bu tipler asosyal insanlardır. İnsanın terakkisi ve irşadı için sevgi olmazsa olmazdır. Yemek içmek nasıl bedenimize gıda oluyorsa sevgi de öyledir, ruhumuz bununla gıdalanır.

İnsanları sevmemek ve geçinememek; başkalarında kusur aramaktan, onları yerli yersiz tenkit etmekten, bencillik ve enaniyetten ileri gelir. Bir kişinin küçük bir kusuruna takılıp o kişideki yüzlerce iyiliği görmemek ve bu sebepten o kişiye buğz edip onunla geçinememek, onu sevmemek, arayı soğutmak anlaşılır değildir. Sevmek için bakalım çevremize; sevmek için bakarsak sevmemize yardım edecek bir sürü güzellikler görürüz. Zira tamamen kötü ya da kötülük yoktur. Her kötünün illa ki sevilecek bir yönü de vardır. Baktığımız yer önemlidir. Şeytanda bile bazı güzel özellikler bulur sayabilirim. Mesela inadı, âbidliği, ilmi yok muydu? Bunlar kötü değerler mi?

İnsanlara merhamet etmek ve sevgiyle bakmak lazım… Duygular çok önemli. Hem Allah (c.c) ile ilişkilerde hem eş, dost ve arkadaş ilişkilerinde duygular olmazsa olmaz. Duyguları açığa çıkarmak için kabir ziyareti yapmak, öksüzlerin başını okşamak, hasta ziyareti yapmak, yetimlere harçlık vermek, hediyeleşmek, aranmadan aramak... İşte bu davranışların tekrarı sevgi, şefkat ve merhamet hislerinin üstünü açar. Bunları yapan insan, zamanla nasıl bu güzel duygularla dolduğuna bizzat şahit olacaktır. Bu ahlak işleri bisiklete binmeye benzer; önce zordur sonra alışırsın ve öğrenirsin. Bisiklete binmek bir daha unutulmaz. İşte bunun gibi, güzel ahlak da insanda yerleşir kalır. Yani güzel duygular ve güzel ahlak mücadele ile ele geçer. Bunları; namaz gibi, oruç gibi bir ibadet olarak hatta onlardan daha faziletli bir amel olarak görmek lazım ki hadis-i şerifler bu konuda çoktur.

Niye sevmediğimizin hesabı bir gün sorulacak. Allah için sevmeyi ve buğz etmeyi öğrenmeliyiz. Birbirimizi sevmemiz noktasında bir örnek verelim; Allah’ın kullarını sevmesindeki yöntemi bize örnek olsun. Allah’ın (c.c) kullarına olan sevgisini şu örnekle anlaşılır hale getirebiliriz: Bir babanın iki evladı olsun. Biri çok çalışkan ama namaz, amel, ibadet yok. Baba bunun çalışkanlığını sever ama amel yapmamasını sevmez. Diğer oğlu da çok namaz kılıp amel yapıyor, ancak tembel. Onun da tembelliğini sevmez, ibadete düşkünlüğünü sever. İşte Allah da (c.c) böyledir. Mesela Edison’un lambayı bulmasını sever ama küfrünü sevmez. Allah, kâfirin de güzel yönlerini, çalışkanlığını ve toplum için yaptığı faydalı buluşlarını, sanatını sever. Ancak küfrünü, imansızlığını sevmez. Bir kişi günah işlemiş veya bize karşı bir kusuru olmuş. O kişiyi hemen kusuru ile aynı mı görmek lazım! Günahını kişiliğine indirgemek, böyle yapıp o kişiyi sevememek adalete sığar mı? Allah bunun hesabını sorar. İyilik ve sevmek aslında karşılık bekleyerek de olmamalı. Karşılıklı olursa menfaat alışverişi olur. Herkese iyi olalım. Dostluk, menfaat üzerine kurulmaz; fedakârlık üzerine kurulur. Biz hizmet edersek biz verirsek dostluk zor olmaz. Akıllı insan herkesle iyi geçinen, dostluk kurabilen kimsedir. Bir hadis-i şerifte; “Aklın başı, insanlarla güzel geçinmek, onların sevgisini kazanmaktır.” (İbni Asakir) buyrulmuştur.

Sevgisiz insan, önce sevmeyi sevmekten başlamalı. İnsanların arasında sevmemeyi sevenler var. Sevmeyi sevmek; sevmeyi taklit etmek ve bunu arzulamakla olur. Sevgisizliğin zıddını yapan, sevgiyi elde eder. Cıvıl cıvıl olmak, neşeli olmak, insanları mutlu etmek için çabalamak, insanı sevgi dolu ve mutlu yapar. Akıllı insan sevgisiz bile olsa nezaketli olur, en azından düşman kazanmaz, dostları çoğaltır. Dostluklar hem ahirette hem dünyada en önemli kazanımlardır. Cennetin tadı, yakınlar ve dostlarla çıkacak...

İçimizdeki Allah (c.c) sevgisini derinleştirmek ve artırmak için ne yapabiliriz?

Allah’ı (c.c) sevmek imanın şartlarından, her şeyden çok sevmek de kâmil imanın şartlarındandır. Sevgisiz iman yavandır; çünkü imanın zevk ve tadına sevgi yoluyla varılır. Zaten imanın tadına varmanın sevgiden başka bir yolu da yoktur. Felsefî iman ile İslam’daki imanı ayıran nokta da buradadır: Felsefî imanda zevk ve haz aranmaz; çünkü o aklî bir çıkarımdan ibarettir. Ancak, İslam’ın öğrettiği imanda kalp için zevk ve tat vardır. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Kimde üç şey bulunursa imanın tadını tatmış olur: Allah ve Rasulü, kendisine, her şeyden daha sevgili olmak; başka insanları sadece Allah için sevmek; küfre dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak.”

Allah’ı (c.c) sevmemiz, Allah’ın da bizi sevdiğini gösteren en açık delildir. Ama sevmenin kanıtı yalnızca sözlerle olmaz. Bu itirafların; sevgilinin gönlüne girmek ve orada kalmak için çekilen sıkıntılar, fedakârlıklar vs. şeklinde eylemsel tezahürleri olması gerekir. Maşuk, âşıkta bunları görmek ister. Rabbimiz, âşıklarının iddialarını kanıtlamak için yapmaları gerekenleri Kur’ân’da tek tek saymış ve O’nun gönlüne girmenin yollarını açıklamıştır.

“(Ey Muhammed!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmrân, 3/31) Bu ayette Allah (c.c), insanların kendisini sevmesinin alameti ve kendisinin de onları sevmesinin şartı olarak Rasul’e bağlanmayı zikretmiştir. Bu nedenle Rasul’ün getirdiklerine bağlanmadığı görülen kimsenin, Allah’ı (c.c) sevme iddiası yalandır.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler, size Allah’tan, Peygamberi’nden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Tevbe, 9/24)

Her kim, bu ayette zikredilenlerden herhangi birisine itaati, Allah (c.c) ve Rasulü’ne itaatten önde görürse bu kimse için Allah (c.c) ve Rasulü, bu zikredilenlerden daha sevgili değil demektir. Böyle yapmasına rağmen hâlâ Allah (c.c) ve Rasulü’nün sevgisinin onlara olan sevgisinden daha üstün olduğunu söylüyorsa işte o kimse sözünde yalancıdır.

İnsan sevmediğine teslim olmaz; teslimiyet ve tevekkül sevince olur. Allah (c.c) yolunda Peygamber’i ve hizmeti daha çok sevemezsek gerekli olan kâmil imanı elde etmemiş oluruz. En çok Allah’ı seveceğiz ve en yakınımız ya da akrabamız gibi Rabbimiz’le yaşayacağız. Yani masada otururken arkadaşlarımızı saydığımız gibi Allah’ı da yanımızda sayacağız. Böyle düşünürsek, arkadaşımızın yanında nasıl günah işlemiyorsak Allah bize baka baka da günahlara dalamayız. Allah’ı böyle somut olarak algılayalım, ama bunun yanına anne sevgisini ve şefkatini de koyalım. İşte Allah (c.c) ile ilişkiler sağlıklı bir zemine ancak böyle oturmuş olur.

Allah’ı insanlara despot bir güç gibi tanıtıyorlar. Allah kullarına karşı, hadislerde geçen anne örneğindeki gibi çok merhametli ve şefkatlidir. Allah’ı kullarına sevdirmek lazımdır. Zaten bu, Müslüman’ın görevleri arasındadır. Allah ile ilişkilerde kilit duygu; sevginin yanında bir de acz ve fakr duygusudur. Bir çocuk nasıl ki anne ve babasına karşı istek ve arzular içerisinde yanaşıyor ve davranış sergiliyorsa biz de öyle olabiliriz. Annemizden beklediğimiz merhamet ve şefkati, Rabbimiz’den bekleyerek O’na sığınalım ve ondan isteyelim. Çocukların durumunu düşünelim; hep annelerden ister ve eteğine yapışırlar. Biz de Allah’tan böyle isteyelim. Kur’an okuyup ağlayalım. “Ağlayamıyorsanız da ağlamaya çabalayın.” diyor Efendimiz. Kur’ân okumak Allah ile konuşmadır. Her halükârda Allah (c.c) ile diyalog da olmalı. Namaz ile, Kur’ân ile, zikir ve tefekkürle… Mesela namaz, Allah ile kucaklaşmaktır. O yüzden Peygamberimiz’in ve O’un yolunda giden büyüklerin nefes aldığı tek yer namazdır. Namazları böyle kılmaya çalışalım. Namazı Allah (c.c) ile buluşma ve kucaklaşma olarak görelim. Niye, zaten namaz mü’minin miracı değil mi? Miraç’ta Allah Rasûlü, Allah ile nasıl konuştu ve görüştü ise namaz da işte öyledir; Allah’ın huzuruna çıkmaktır. Bu sebeple namazda Allah’tan başka bir şey bizim için daha önemli olmamalı. Allah (c.c) ile ilişkilerimiz kuru ilkelerle olmamalıdır. Bunun içinde sevgi ve korku dediğimiz duygular olmalıdır. Yoksa kuru ilkeler insanı bir yere kadar götürür. Allah (c.c) Kur’ân’da şeytanı niye hep örnek veriyor? Şeytanın durumuna düşmeyelim diye. Sevmeden olmaz, sevince teslimiyet de olur çünkü. Şeytan kendini daha çok sevdi ve Allah’ın isteği ona emir olarak gelince nefsinin peşinden gitti. Mantıksal analizler yaparak, o topraktan ben ateşten diyerek Allah’ın emrini dinlemedi, kibir ve isyanını ortaya koyarak lanetlendi. Bu isyanında sevgisizliğinin katkısı büyüktür. Neticede Allah (c.c) ile olan ilişkilerimiz soyut olmaktan çıkıp bizle yaşayan bir zât gibi değilse ilişkilerimiz bozuk demektir. Ne yapacağız? Aczimizin ve fakrımızın farkına varacak ve “Lebbeyk Allahım!” diyeceğiz.

Tövbe suresi 24. ayette Rabbimiz; “De ki: Babalarınız, oğullarınız… size Allah yolunda cihattan daha sevgiliyse...” diyor, ama “anneleriniz” demiyor. Burada bir incelik var. Anne sevgisi Allah sevgisi gibi aynı frekanstadır. Bu ayette, Allah (c.c) ile ilişkilerimizde annemizle olan ilişki gibi bir diyaloga işaret vardır. Anneden mesaj veriyor ama annelerden de 70 kat daha fazla kullarına karşı şefkat ve merhametlidir diye hadiste hatırlatılıyor. Bu örnekten hareketle Allah’ın (c.c) bizi ne kadar çok sevdiğini duygudaşlık kurarak hissedelim. İşte bu tür sıcak duyguları Rabbimiz’e karşı hissetmek, aramızdaki olması gereken ilişkiyi mekaniklik ve soğukluktan çıkaracak, kulluk boyutunda daha sıcak, gerçekçi ve sıhhatli bir zemine oturtacaktır inşallah.

Kulluğumuzu bu boyuta taşıyabilmek dua ve temennisiyle Allah’a (c.c) emanet olun.

ALINTI

Bu konuyu yazdır

Dini-1 "Seven, sevdigine, sevdigini söylesin" diye bir hadis var mıdır, açıklaması nasıldır?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 12:56 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



"Seven, sevdigine, sevdigini söylesin" diye bir hadis var mıdır açıklaması nasıldır?

Mikdam İbnu Mâdikerib (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)  buyurdular ki:

    "Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin." [Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393).]

Hadisin Açıklaması:

1. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada bir kimseye ziyade bir sevgi duyduğumuz  takdirde bunu kendisine söylememizi tavsiye buyurmaktadır. Şârihler, bu haber verme ile, karşılıklı olarak sevginin artacağını, o sebeple Resulullah'ın bu tavsiyede bulunduğunu belirtirler.

Hattâbî: "Hadisin ma'nâsı sevişmeye, kaynaşmaya bir teşviktir. Zira kişi, kardeşine kendisini sevdiğini haber verince, bu sâyede onun kalbinin kendine meyletmesini sağlar ve sevgisini celbeder." der.

Hattabî, hadisten şu ma'nâyı istihrac eder:

    "Eğer kişi bilirse ki seviliyor, kendisini sevenin nasihatini kabul eder. İçinde bulunduğu bir ayıbı terketmesi veya kendinden vâki olan hatayı düzeltmesi için haber verince bunu reddetmez, kabul eder. Eğer bunu önceden bilmezse, hakkında suizan etmiş olmasına zâhib olur ve nasihatini kabul etmez. Hatta bu durum arada soğukluğa ve düşmanlığa sebep olabilir."

Bağdadî der ki: "Bu teşvik, sevginin Allah için olması şartına bağlıdır. Dünyevî bir tamah veya hevâ için olan sevginin bildirilmesi mevzubahis değildir. Dünya ve ihsan için sevgi izhâr etmek  bir dalkavukluk ve düşüklüktür."

Hadisle ilgili olarak Münâvî şu hususa dikkat çeker:

    "Hadisin zahiri kadınlara şâmil değildir. Çünkü hadiste geçen ahad  احد  kelimesi erkekler için kullanılır, vâhid ma'nâsındadır. Kadınlar kastedilseydi ihdâ  اِِحْدَى  demesi gerekirdi. Ancak, tağlib yoluyla kadına da şâmil kılınabilir. Betahsis erkeğin zikri, çoğunlukla hitabın onlara gelmesi sebebiyledir. Bu durumda bir kadın, diğer bir kadını Allah için sevecek olursa, sevdiğini ona söylemesi mendubtur."

2. Bağdâdî'den de kaydettiğimiz üzere, sevgiden maksad Allah için sevmektir. Sadedinde olduğumuz hadisin metninde bu kayıt yoksa da başka hadislerde gelmiştir. Resulullah ısrarla, tekrarla mü'minleri, Allah için birbirlerini sevmeye teşvik etmiştir.

Münâvî: "Mü'min, mü'min kardeşini onda bulunan güzel  sıfatları sebebiyle sevmelidir." der ve devam eder: "Çünkü âlî himmet ve yüce ahlâk sâhiplerinin şe'ni, onlarda bulunan bu makbul sıfatlar sebebiyle sevgidir, muhabbettir. Çünkü onlar, zâtlarında buldukları kemâl sebebiyle bu hasletlerde kendilerine iştirak edenleri severler. Böylece onlar, hakikat-ı hâlde kendi zâtları ve sıfatlarından başka bir şeyi sevmiş olmuyorlar. Aynı şekilde, bunu  zâtî  muhabbete şümûlü de iddia edilmiştir, yeter ki fâsid maksadlardan ârî olsun."

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor:

    "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'ın yanında bir adam vardı. Derken oradan birisi geçti. (Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanındaki):

    "Ey Allah'ın Resulü! Ben şu geçeni seviyorum." dedi.

    "Pekiyi kendisine haber verdin mi?" diye Aleyhissalâtu vesselâm sordu.

    "Hayır!" deyince,

    "Ona haber ver!" dedi. Adam kalkıp, gidene yetişti ve:

    "Seni Allah için seviyorum!" dedi. Adam  da:

    "Kendisi adına beni sevdiğin Zât da seni sevsin!" diye mukabelede bulundu." [Ebû Dâvud, Edeb 122, (5125).]

Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İki günü eşit olan zarardadır, sözü hadis midir, nasıl yorumlamalıyız?
Yazar: RasitTunca - 02-27-2020, 12:54 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok



İki günü eşit olan zarardadır, sözü hadis midir, nasıl yorumlamalıyız?

Soru Detayı

- Peygamber Efendimizin ''İki günü eşit olan zarardadır.'' hadis-i şerifini nasıl yorumlamalıyız?
- Bu sözü ehli dünya çerçevesinde kar ve zarar kapsamında mı yoksa ahiret hayatımız için biriktirdiğimiz azığımız dahilinde mi değerlendirmeliyiz?
- Ayrıca bu rivayetin kaynakları ve sıhhat derecesi nedir?

oguzkemocuk tarafından Çar, 29/10/2014 - 11:34 tarihinde gönderildi
Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Bu hadisi Deylemi Hz. Ali’den merfu olarak -zayıf bir senetle- rivayet etmiştir.

Aliyyulkari, bu hadise “el-Mevduatu’l-Kübra” adlı eserinde yer vermiştir.

Bu ifade tarzı daha çok Abdulaziz b. Ruvvad adlı bir zatın rüyada Peygamber Efendimiz (asm)'den işittiği belirtilmiştir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 2/276)

İmam Gazali de bunu İhya’sına almıştır. (İhya, 4/335) Ancak Zeynu’l-Iraki de bu hadisin kaynağı Abdulaziz b. Ruvvad’ın rüyası olduğu belirtmiştir.(Tahricu Ahadisi’l-İhya, -İhya ile birlikte-, a.g.y)

- Bu sözü, daha geniş bir manada ele alıp, dünya ve ahiretle ilgili faydalı işler konusunda “iki günü bir olan kimsenin zararda olduğu” şeklinde anlamak mümkündür.

Bununla beraber meseleyi sadece ahiret bazında ele alıp “dini ameller konusunda iki günü müsavi olan kimsenin aldanmış ve zarar etmiş olur” şeklinde de anlamak mümkündür.

Kanaatimize göre geniş manada "faydalı olan dünyevi ve uhrevi işler" şeklinde anlamak daha isabetlidir. Çünkü dünyevi dediğimiz faydalı işlerin hepsi de ahirette değerlendirmeye alınacağından aynı zamanda uhrevidir.

- Peki bu ifadeyi, her gün bir ibadet veya bir işi artırarak devam etmek şeklinde anlamak mümkün müdür?

İslam dininde farzlar bellidir. Bunları artırmak veya eksiltmek mümkün değildir. Sünnetler de bellidir. Bunları da artırmak eksiltmek mümkün değildir.

Ayrıca, bir insanın sayı olarak her gün bir işini artırarak hayatına devam etmesi de mümkün değildir. İleriki hayatında bunu yapması düşünülemez.

Mesela her gün iki rekat nafile namazı fazla kılmaya çalışan bir insan bir sene sonra veya on sene sonra kaç rekat kılması gerekir ve bu mümkün müdür?

Öncelikli olarak bu sözden Peygamberimizin ümmetini çalışmaya teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Çalışmanın nasıl olması gerektiği ifade edilmektedir. Yani eldeki ile yetinip tembellik edilmemelidir. Çalışmada bir süreklilik ve ilerleme kaydedilmesi istenmektedir. Müslümanların dünde, geçmişte yaşamamaları gerektiğine yapılan bir vurgudur.

Diğer taraftan, çalışmanın niceliğinden daha çok nitelikte artırılması gerektiğine bir vurgu vardır. Çünkü bir işi sayı olarak hayatı boyunca artırarak yapmak, ileri zamanlarda o işi yapamamak anlamına gelecektir. Yani yapılan işte niyette, ihlasta, hassasiyette, kalitede ilerlemek demektir.

Yine bu hadis ile insan için verilen ilahi makamların ve nimetlerin bir sınırının olmadığı, insana bu yolla gösterilen makamlara yetişmek ve bir sonraki nimetten istifade etmek için sürekli bir gayret ve azim içinde olmak gerektiği anlatılmaktadır. Yerinde saymanın insanın yapısıyla uygun olmadığına ve yaratılışına ters olduğuna vurgu yapılmaktadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu konuyu yazdır