Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Akıl Ve İbret
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:48 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Akıl Ve İbret

Cenab-ı Mevlâ’nın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri de akıldır. Akıl sayesinde varlıklar ve olaylar arasında alaka kurabilir, tecrübe ettiğimiz şeylerden bir neticeye varabiliriz. Diğer bütün nimetler gibi akıl cevheri de boşuna verilmemiştir. Aklımız sayesinde iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı bilir, cüz’î irademizi iyi ve doğrudan yana kullanırız. Yine akıl sayesinde hatalarımızdan dönme, doğruyu bulma ve hayırlı istikamete yönelme imkanı buluruz.
İnsanoğlunun evvel emirde aklını kullanması gereken husus, Allah Tealâ’yı bulmak ve O’nun bildirdiklerine tabi olmaktır. Müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır.” (Âl-i İmran, 190)

Yer ve göklerde görülen ve görülmeyen, canlı cansız her varlığın var oluşunda ve hareketinde, Alemlerin Rabbi’nin sayısız tecellisi ve hikmeti vardır. Bütün varlıklar O’nun birliğine, yüceliğine ve sonsuz kudretine işaret eden açık delillerdir. Kur’an-ı Kerim bu işaret ve deliller üzerinde düşünmeyi emreder ve “Buyruğu ile göğün ve yerin ayakta durması, O’nun varlığının alametlerindendir.” (Rum, 25) buyurur.

Cenab-ı Mevlâ bize akıl vermiş fakat bu aklın kabiliyetini de belli bir yerde tutmuş, sınırlamıştır. Dolayısıyla bilim ve teknolojide hangi seviyeye ulaşırsak ulaşalım, her şeyin aslını ve hakikatini idrak edemeyiz. Dünyaya niçin ve nereden geldik, nereye gideceğiz, hayatiyetin sırrı nedir, sonsuzluk nasıldır gibi sorular aklın idrak alanının dışındadır.

Allah Tealâ bizlere kainat üzerinde tefekkür etmeyi emrederken, yaradılışın bin bir rengi ve ihtişamı karşısında acziyetimizi fark etmeyi, asıl kudret sahibine yönelmemizi murad etmektedir. Bu yüzden Kur’an-ı Hakim’de yağmurun yağmasına, devenin ya da sivrisineğin yaratılışına ibret nazarıyla bakmamız istenir. Böylece alıştığımız için fark edemediğimiz, küçük ya da basit gördüğümüz için önemsemediğimiz varlıkların da ne harika bir sanatla yaratıldığını anlamamızı ister.

İnsanın üzerinde düşünüp ibret alacağı hadiselerden biri de ölümdür. Cenab-ı Mevlâ bir tefekkür vesilesi olarak müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ölümü sıkça zikretmektedir.

Ömrümüz boyunca pek çok ölüme şahit olur, fakat bunlardan kendi akıbetimize dair ders almakta gaflete düşeriz. Fakat en yakınımızdan biri vefat ettiği zaman ya da bir cenazenin defnine katıldığımızda etkileniriz. Belki bu hikmete mebni olarak cenazenin hazırlanmasından ve defninden en yakınları sorumludur.

İşte “Her nefs ölümü tadacaktır.” ( Âl-i İmran, 185) ilahî hükmünü hatırlamak, dünyanın faniliği karşısında ebediyeti aramak ve ona göre bir hazırlığın tedarikine girişmek aklın insana sağladığı bir imkandır.

Büyük alim ve ârif zatlardan İmam Şa’ranî k.s., şu kıssayı nakleder:

“Bir defasında Amr b. Zer rh.a., kimsenin katılmak istemediği bir günahkârın cenazesine katılır. Adamı kabre koydukları vakit Amr b. Zer onun için şöyle der:

– Allah Tealâ sana merhamet etsin. Sen tevhid üzere, imanla ruhunu teslim ettin. İnsanlar her ne kadar aleyhine konuşsa da sen yüzünü toprağa sürdün. Muhakkak sen çok günahkâr birisin, fakat hangimiz günah işlemiyor, hata yapmıyoruz ki?

Amr b. Zer’in bu konuşması üzerine orada bulunanlar gözyaşlarına boğulurlar.”

İnsanoğlunun aklını kullanıp ibret alacağı, kendi hayatı için dersler çıkartacağı hususlardan biri de kendisinden önce yaşamış olanların hayatlarıdır. Bu yüzden müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Mevlâ eski kavim ve kimselerin kıssalarını anlatmış, ibret almamızı istemiştir. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. de eskilere dair birçok kıssa anlatmış, böylece kendisi de eskilere karışacak olan bizlerin gerekli dersleri çıkarmamızı istemiştir.

Bizlere nasihat eden, menkıbeler ve kıssalar anlatan alimlerimizin maksadı da aynıdır. Gönül gözümüzü açmak, günübirlik yaşayıp giderken paslanan aklımızı kullanmamızı sağlamaktır. Yanlışı yaşayarak tecrübe etmek büyük bir imtihandır. Sonrasında istikamet bulmak herkese nasip olmayabilir. Dolayısıyla başka tecrübeleri okuyup dinlemek ve onlardan ibret almak akla daha muvafıktır.

Mesela Şeyh Sadi Şirazi k.s. kısa bir kıssada biri hak üzere diğeri yanlışta olan iki kardeşin hayat hikâyesini anlatmış ve her ikisinin de akıbetini göstermek istemiştir. Hikâye şöyle:

“Doğuda babası bir, annesi farklı iki kardeş yaşardı. İkisi de askerlikte yetenekli, kılıç ve ok kullanmada usta, iyi huylu ve bilgin idiler. Bir hükümdar olan baba, oğullarının yiğit ve savaşçı olduğunu görünce ülkesini ikiye böldü. Yarısını birinin, yarısını da diğer oğlunun idaresine verdi. Böylece ölümünden sonraki taht kavgasını engelleyeceğini düşünmüştü.

Oğullar kendi payıyla yetiniyordu. Servet de asker de sayılamayacak kadar çoktu. Şehzadelerden biri adaletle iş görür, halkına sevgiyle davranırken diğerinin gözünü hırs bürüdü. Daha çok servet için yönetiminden sorumlu olduğu insanlara zulmetmeye başladı.

Âdil olan oğul, bağış ve ihsanı adet edinmiş, yoksul ve düşkünlere yardım ediyordu. Misafirhaneler, tekke ve dergâhlar, aşevleri ve hastaneler yaptırıyordu. Hazinesi boşalıyor, fakat halkı zenginleşiyordu. İnsanların mutluluğu için çalışıyor, bu yolda başarı için gece gündüz Allah’a yakarıyor, şükrediyordu.

Öteki şehzade ise taç ve tahtı için halka zulmetti. Kendi zenginliği uğruna halkından ağır vergiler topladı. Ticaret yapanların varlığına göz dikti. Güçsüzleri korumak bir yana, onları daha düşkün hale düşürdü. Fakat aslında kimseye değil, kendine fenalık yapıyordu. Hırs gözünü kör ettiğinden, kötülüğünün nelere yol açacağını göremiyordu. Zorla topladığı vergileri kendi gücü ve güvenliği için kullanıyor, askerini doyurmuyordu.

Çok geçmeden duruma itiraz eden sesler yükselmeye başladı. Askerleri dağıldı, tüccarlar alışverişi bıraktı, çiftçiler ekin ekmedi, halk yoksullaştı ve nihayet kıtlık baş gösterdi. Bu durumu fırsat bilen düşmanları harekete geçti, ülkeye dört bir yandan savaş açıldı. Sonuçta ülkesi talan edildi, uğruna herşeyi göze aldığı tahtı yerle bir oldu. Artık halk ülkeyi terk ediyordu. Ülkeyi işgal edenler, geride kalan halkın iyilerince şöyle alkışlandı: ‘Bahtiyar olun, zulme son verdiniz. Ülkenin sahibi âdil ve esirgeyici olandır.’

İki kardeşten geriye birer isim kaldı. Biri iyilik, diğeri kötülükle anıldı.”

Böyle nice hikâyeleri okuyor ve dinliyoruz. Kimi gerçek hikâyeler kendi aramızda ya da yanıbaşımızda cereyan ediyor. Akıl sahibi kişi yaşadığı, gördüğü, duyduğu hiçbir şeyin tesadüfî olmadığını anlar, gerekli dersleri çıkarır.

Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…

Kaynak :

Semerkand Dergisi
Mübarek Erol | Eylül 2014 | BAŞYAZI


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tasavvuf Klasikleri
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:46 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Tasavvuf Klasikleri

Muhib ve Mahbub

Muhabbette iki farklı makam vardır: Birisi, sevenlerin makamıdır. Bundan daha üstün olan ikincisi ise, Allah tarafından sevilenlerin makamıdır. Bu durum sufîlerin “mürid” yani Allah’ı isteyen ve “murâd” yani Allah tarafından istenen kavramlarıyla ifade edilir.

Aynı şekilde, münîb (Hakk’a yönelen) ile müctebâ (Hak tarafından seçilen); talip (Hakk’ı isteyen) ile matlup (Hak tarafından istenen); rağıb (Hakka rağbet eden) ile merğûb (Hak tarafından rağbet edilen); hâfız (ilahî hudutları koruyan) ile mahfûz (Hak tarafından korunan) ifadeleri de bu yola girenlerin farklı durum ve makamlarını anlatmak için kullanılmaktadır.

Hiç şüphesiz kendi çabasıyla ilahî yükü taşıyan kimse ile, üzerindeki yükü Allah tarafından taşınan kimse bir değildir. Yine ziyaret eden kimse ile ziyaret edilen kimse; ilahî huzura ulaşmak arzusuyla yanan kimse ile o huzurda bulunan kimse ve sevenle sevilen bir değildir.

Sevilen bir kul ile seven bir kulun makam farkını Rasulullah s.a.v.’in makamı ile Hz. Musa a.s.’ın makamı arasında görebiliriz. Hz. Musa a.s. Yüce Allah’a: “Rabbim, göğsüme genişlik ver.” (Taha, 25) diye dua ederken, Yüce Allah, Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” (İnşirah, 1) buyurmuştur. Hz. Musa a.s.: “Bana ailemden birini yardımcı yap; kardeşim Harun’u!“ (Taha, 29-30) diye dua ederken; Yüce Allah, Hz. Muhammed s.a.v. için: “Senin şanını yüceltmedik mi?” (İnşirah, 4) buyurmuştur. Bunun manası şudur: “Ey Rasulüm! Senin ismin kelime-i şehadette ve ezanda benimle beraberdir. Sana kendimden başkasını yardımcı yapmam. Çünkü sen benim sevdiğim ve en yakın dostumsun.”

Muhib ile mahbub arasındaki durum farkı, Hz. Muhammed s.a.v. ile Hz. Musa a.s.’ın Allah’a olan yakınlıkları gibidir. Gördüğü manevi tecelli karşısında sabit kalamayan, üzerine dökülen nurlar içinde kendisini kaybeden Hz. Musa a.s. ile; gördüğü ilahî tecelliler karşısında sabit kalan, kalbinin genişliğinden dolayı içinde nurların kaybolduğu Hz. Muhammed s.a.v. arasında ne kadar fark vardır! Hz. Muhammed s.a.v., makam olarak Hz. Musa a.s.’dan üstün olduğu gibi, mahbub (sevilen) bir kul da manevi halinde sabit oluşu bakımından muhib (seven) olanı geçmiştir.

İlahî İmtihanda İki Şahsiyet: Asaf ve Bel‘am


Asaf b. Berhiya, Hz. Süleyman a.s. döneminde yaşamış ve vezirliğini yapmış, Bel‘am b. Baûra ise, Hz. Musa a.s. döneminde yaşamıştır. Bu ikisi büyük lütuflara mazhar olmuş iken, ilahî imtihandan biri başarıyla geçmiş diğeri kaybetmiştir.

“O dilediğini affeder, dilediğine azap eder.” (Bakara, 284) ayeti hakkında şöyle denmiştir: “Allah Tealâ dilerse büyük günah işleyeni affeder, küçük günah işleyene ise azap eder. Yahut bir topluluk beraberce bir günah işlerler. Ona iştirak edenlerden bazılarını Allah dilerse affeder, kötülüklerini iyiliklere çevirir, o günah onlara zarar vermez. O günahı işleyenlerden bazılarına da günahlarından dolayı azap eder, onları bağışlamaz ve yaptıkları hiçbir amel kendilerine fayda vermez.”

Allah Tealâ, Asaf b. Berhiya’ya bunların hepsinden fazla müsamaha göstermiştir. O önceleri haddi aşanlardan biriydi. Kötü bir halde iken Yüce Mevlâ, onun imdadına yetişti. Onu dostluğuna seçti, ilim ve fazilet verdi. Hz Süleyman a.s.’ın veziri yaptı ve İsm-i Âzam duasını öğretti. Bütün bunlar, onun işlediği büyük kusurlarından sonra oldu. Yüce Allah bunu, kendisini seven hiç kimsenin ümitsizliğe düşmemesi ve ilahî muhabbete ermek için çırpınanların O’nun rahmetinden ümit kesmemesi için yaptı.

Ancak Yüce Allah, Asaf b. Berhiya’nın işlediği günahlardan birini işleyen Bel’am b. Baûra’ya, böyle bir müsamaha göstermedi. Çünkü Bel’am, dini dünya malı toplamak için kullanıyordu. İlmine nefsinin kötü arzularını katmıştı. Bundan dolayı hak yoldan saptı, helak oldu. Allah’ın çok şiddetli gazabına uğradı. Asaf’ın işlediği günahlar kendisiyle Rabbi arasındaydı. Rabbinden birtakım işaretler görünce yaptığı günahlardan uzaklaştı. Çünkü o hiçbir zaman işlediği günahla Allah’a isyan etmeyi murat etmemiş ve günah içinde kalmayı istememişti. O sadece nefsinin keyfine tabi olarak hatalara bulanmıştı.

Bel’am b. Baûra’ya İsm-i Âzam duası verilmişti. Hatta bunlardan çok daha üstün güçler kendisine verilmişti. Sonra o bu lütuflardan sıyrıldı, dünyaya meyletti. Kendisini helak edecek işler yaptı. Daha önce yaptığı ibadeti ve zühdü de kendisine fayda etmedi.

Bütün bunlar, hiçbir amel sahibinin Rabbinin tuzağından emin olmaması için, bir alimin davranışları üzerinden örnek göstermedir. Asaf büyük günahlar işlemiş olmasına rağmen, onlardan kurtulduktan sonra kendisine birçok kerametler verildi. Çünkü “murâd” sıfatında ve “mahbub” makamındaydı. Bütün bunlar Hz. Süleyman a.s.’ın devrinde olmuştu. Bel’am’ın hikâyesi meşhur olduğu için burada anlatmayacak, Asaf’ın kıssası hakkında ise bazı bilgileri zikredeceğiz.

Nakledildiğine göre Allah Tealâ, Hz. Süleyman a.s.’a şöyle vahyetmiştir:

“Ey âbidlerin reisinin oğlu! Ey zahidlerin önderinin oğlu! Senin teyzenin oğlu Asaf ne zamana kadar isyan edip duracak! Halbuki ben ona devamlı merhamet ile muamele ediyorum. İzzetime ve celalime yemin ederim ki, şayet onu ansızın cezalandırmak üzere yakalarsam, onu etrafındakilere ve kendisinden sonra gelenlere de ibret olacak hale getiririm.”

Hz. Süleyman a.s., Allah’ın vahyettiklerini Asaf’a anlattı. Asaf dışarı çıktı, bir kum tepesine tırmandı, ellerini göklere doğru kaldırarak şöyle yalvardı:

“Ey Allahım! Ey benim Efendim! Sen Yüce Rabbimsin, ben de senin aciz kulunum. Eğer tövbemi kabul buyurmazsan, ben nasıl tövbe edebilirim. Eğer sen beni korumazsan, ben nasıl günahlardan korunur ve onları terk ederim!”

Bunun üzerine ona şöyle hitap edildi: “Doğru söyledin. Ben Rabbinim, sen de benim kulumsun. Bana tövbe edip dön, çünkü ben senin tövbeni kabul ettim. Ben tövbe edenlerin tövbesini çok kabul edenim ve merhameti bol olanım.”

İbrahim b. Edhem ve Şevk

İbrahim b. Edhem k.s., şevk ehlinden biriydi. O, abdal diye bilinen veli kullardandı. Muhabbet meydanında yüksek bir yeri vardı. Manevi yakınlıkta üstün keşifler sahibiydi. O şunları anlatmıştır:
Günün birinde dua ederken, “Ey Rabbim! Eğer seni sevenlerden birisine, sana kavuşmadan önce kalplerinin huzur bulacağı bir şey verdinse, onu bana da lutfet. Gerçekten kalbimin ızdırabı bana sıkıntı verdi.” dedim. O gece rüyamda bana şöyle dendi:

“Ey İbrahim! Bana kavuşmadan önce, kalbinin huzur bulacağı bir şeyi benden istemeye utanmıyor musun? Hiç aşık sevgilisine kavuşmadan huzur bulur mu? Ya da sevgili sevdiğinden başkasıyla sükûnete erebilir mi?”

Ben bu ikaz karşısında, “Ey Rabbim! Sevgin içinde kendimi yitirdim, ne diyeceğimi bilmeyecek hale geldim, beni affet ve ne diyeceğimi bana öğret!” diye niyaz ettim. O zaman Yüce Allah şöyle hitap buyurdu:

“Sen şöyle dua et: ‘Ey Allahım, beni hükmüne razı et, beni senden gelen belaya karşı sabırlı yap ve senin nimetlerine karşı şükretmeye muvaffak kıl.”

Kaynak :
Semerkand Dergisi
Ali Kaya | Ekim 2014 | TASAVVUF KLASİKLERİ

Bu konuyu yazdır

Oku-1 İyi Arkadaş ile Kötü Arkadaşın Misali - Hale Çerçibaşı
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:45 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok


İyi Arkadaş ile Kötü Arkadaşın Misali - Hale Çerçibaşı

Ebu Musa el-Eş’ari’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!” (Müslim, Birr, 146)
Hz. Peygamber’in iyi arkadaş ve kötü arkadaşla ilgili yaptığı bu benzetme, arkadaş seçiminde dikkatli olunması gerektiğine dair bir başka tavsiyesi olan “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin” hadisinin daha somut ve akılda kalıcı ifadesidir.

Her insanın temennisidir baki dostluklar. İnsan, güvenebileceği iyi bir arkadaşın, samimi bir dostun varlığına en az anne-babası, kardeşi ya da eşi kadar ihtiyaç duyar. İyi gününde sevincini, kötü gününde üzüntüsünü ve kederini, ihtiyacı anında derdini ve tasasını yakınları kadar dostuyla da paylaşmak ister. Hatta yeri gelir ailesiyle, yakınlarıyla paylaşamadığı şeyleri onunla paylaşır.

Lakin kolay değildir iyi bir dost edinmek ve aynı şekilde iyi dost olabilmek. Etkileri ve sonuçları itibariyle hem dünyadaki hem de ahiretteki hayatımızı etkileyen bu zor tercih dikkatli olmayı gerektirir.

Allah Rasûlü arkadaş seçiminin önemine binaen şöyle bir benzetmede bulunur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!” (Müslim, Birr, 146) Buna göre “iyi” yani hadisin Arapça metninde zikredildiği şekliyle “salih” arkadaş, dinî ve ahlaki açıdan iyi davranışlara sahip, yaşantısıyla, ilmiyle, edebiyle, takvasıyla örnek olan ve her hâlükârda çevresine faydası dokunan kimsedir. Tıpkı Sevgili Peygamberimiz tarafından kokuların en güzeli sayılan miski (Ebu Davud, Cenaiz, 32, 33) taşıyan kimse gibi. O, doğrudan miski ikram etmese ya da kendisinden misk satın alınmasa bile en azından etrafına yaydığı güzel kokuyla insanı etkiler. İyi arkadaş da böyle güzel koku satan bir kimse gibi gerek bu dünyada gerekse ahirette mutlaka faydalı olacaktır. Kötü arkadaş ise çirkin davranışları, günahta ısrar edişi, gıybet ve dedikodu gibi zemmedilen fiilleri işleyişiyle etrafına hem dinî hem de dünyevi bakımdan zararı dokunan kimsedir. Tıpkı körük üfüren kişi gibi. O, körüğe her üfleyişinde etrafa saçtığı kıvılcımlarla yanında bulunan kimsenin ya elbisesini yakar ya da yakmasa bile üzerine kötü kokusu siner, isi pası bulaşır. Kötü arkadaş da aynı şekilde hem bu dünyada hem de ahirette neden olacağı zararla şüphesiz pişmanlık vesilesi olacaktır. Hz. Peygamber’in iyi arkadaş ve kötü arkadaşla ilgili yaptığı bu benzetme, arkadaş seçiminde dikkatli olunması gerektiğine dair bir başka tavsiyesi olan “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin” (Ebu Davud, Edeb, 16; Tirmizi, Zühd, 45) hadisinin daha somut ve akılda kalıcı ifadesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de arkadaşlık ve dostluk kavramları benzer şekilde zikredilmekle birlikte daha geniş boyutuyla da ele alınır. Allah’ın insanlara dost olması, insanın Allah’a dost olması, insanın şeytanı dost edinmesi ve iyilerle kötülerin birbirlerini dost edinmelerine dair pek çok ayet vardır. Bu doğrultuda iman edenlerden Allah’a karşı gelmekten sakınmaları ve doğru kimselerle beraber olmaları istenir. (Tevbe, 9/119) Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeleri yasaklanır. (Nisa, 4/144) Muttakilerden başka dostların birbirine düşman olacağı belirtilen kıyamet günü (Zuhruf, 43/67) pişmanlık içerisinde ellerini ısırarak “keşke falanı dost edinmeseydim” (Furkan, 25/27–28) dememesi için insanoğlu uyarılır. Zira müminlerin gerçek dostu Allah Teâlâ, Rasûlü ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir. (Maide, 5/55) Allah’ın dostlarına hiçbir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de. (Yunus, 10/62) Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinenler ise hiç şüphesiz apaçık bir hüsrana düşmüşlerdir. (Nisa, 4/119)
Allah’ın insanlara dost olması, insanın Allah’a dost olması, insanın şeytanı dost edinmesi ve iyilerle kötülerin birbirlerini dost edinmelerine dair pek çok ayet vardır. Bu doğrultuda iman edenlerden Allah’a karşı gelmekten sakınmaları ve doğru kimselerle beraber olmaları istenir.

Arkadaş seçiminin kıyamet günündeki etkisini vurgulayan “O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar” (Zuhruf, 43/67) ayetiyle ilgili olarak Kurtubi’nin Tefsir’inde şöyle bir rivayet nakledilir: İki mümin ve iki kâfir dost vardır. Müminlerden birisi ölür ve Rabbinin huzuruna vardığında “Rabbim filan kişi bana, sana ve Rasûlü’ne itaati emrediyordu. İyiliği emrediyor, kötülükten alıkoyuyordu. Benim senin huzuruna çıkacağımı söylüyordu. Rabbim benden sonra onu saptırma, beni hidayete eriştirdiğin gibi onu da hidayete eriştir. Bana kereminden lütfettiğin gibi ona da lütfet” der. Nihayet diğer mümin arkadaşı da vefat edince, Allah her ikisini bir araya getirir ve birbirlerini övmelerini ister. İkisinin de birbirlerinden hayırla bahsetmeleri üzerine Yüce Allah, “Ne güzel dost, ne güzel kardeş ve ne güzel arkadaş!” buyurur. Kâfirlerden birisi ölünce ise “Rabbim filan kişi bana, sana itaati, Rasûlü’ne itaati yasaklıyor, kötülüğü emrediyor, beni iyilikten alıkoyuyordu. Senin huzuruna çıkmayacağımı söylüyordu. Rabbim senden dileğim; benden sonra onu hidayete eriştirme, beni saptırdığın gibi onu da saptır. Beni hakir düşürdüğün gibi, onu da hakir kıl.” Diğer kâfir arkadaşı da ölünce Yüce Allah her ikisinden birbirlerini övmelerini ister. Fakat övmek bir yana ikisi de birbirlerinin kötülüklerini anlatırlar. Bunun üzerine Yüce Allah “Ne kötü dost, ne kötü kardeş ve ne kötü arkadaşmışsın!” buyurur ve her biri diğer arkadaşına lanet eder. (Kurtubi, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Riyad, 2003, XVI, 109–110) Rivayette işaret edildiği üzere dünyada edinilecek iyi bir arkadaş ahirette saadete vesile; kötü arkadaş ise hüsrana neden olacaktır.

Maddi çıkarların ön plana alındığı günümüz yaşantısında arkadaşlık algısı giderek değişmektedir.

Arkadaş seçiminin uhrevi boyutu çoğu zaman unutularak yanlış tercihlere gidilebilmektedir. Hâlbuki arkadaşların birbirleri üzerinde kaçınılmaz bir şekilde olumlu ya da olumsuz etkileri vardır. Hz. Peygamber’in de arkadaşlığın kaçınılmaz etkisine sade ama çarpıcı bir ifadeyle vurguda bulunduğu bu hadis, arkadaş tanımımızı tekrar gözden geçirmemize vesile olacaktır.

Hale Çerçibaşı


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ne insanın, ne de evrenin “tanrısallığından” asla söz edilemez!
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:44 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok

Ne insanın, ne de evrenin “tanrısallığından” asla söz edilemez!

"Herkes elleriyle yaptıklarının getirisini yaşar" hükmü; beynindeki bilgi tabanının an içindeki sentezinin sonucunu yaşar, demektir. Arındır.

Püf Noktası

Püf noktası nedir; ismi “ALLÂH” olanı, “İslâm Din”i tanımlamasıyla anlatılan Evrensel Sistemi ve de “Ben kimim, neyim” sorularının cevaplarını anlamanın?..

Niçin bu konularda sapmalar meydana geliyor?

Niçin bir yerlerde takılıp, konunun tam resmini göremiyoruz?

Püf noktası nedir; ismi “‪#‎Allah‬” olanı, Evrensel Sistemi ve de insanın hakikatini anlamanın?

Niçin ‪#‎Kuran‬-ı Kerîm’i hakkıyla değerlendirip, olayı bütün açıklığıyla seyredemiyoruz?

Elbette bunlar düşünebilen beyinlerin sorunu!.. Düşünmeden, yalnızca söylenenleri taklit ederek yaşayanlar için böyle bir sorun yok!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın bildirdiklerinin hakkıyla anlaşılması, Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilenlerin değerlendirilebilmesi için öncelikle şu iki gerçeği çok iyi fark etmek zorundayız:

1. Anlatılan sistemin evrensel boyutu,

2. Anlatılan sistemdeki kişinin yaşam boyutu.

Bu konuları derin düşünme, hissetme ve yaşama uğraşı olan tasavvuf çalışmalarında, iki seyirden söz edilir:

1. Seyri Âfakî (evrensel gerçekleri fark etmek),

2. Seyri Enfüsî (kişisel gerçekleri fark etmek).

Bu iki “seyir”den birincisi; ismi “ALLÂH” olanın, ilminde yarattığı Evrensel Sistem ve Düzen’in tanınması sürecidir; ki buna “seyri âfakî” denir. İkincisi ise; kişinin kendi hakikatini (nefsini) tanıması çalışmalarıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, pek çok âyetinde; hem “seyri âfakî”, hem de “seyri enfüsî” yönünden fark edilmesi gerekli gerçekleri açıklar, vurgular!

Şayet kişi, o âyetleri yalnızca bir yönü ile değerlendirirse, konunun diğer yanından mahrum kalarak, o yönde bir düşünsel sapma içine girer!

Neden bu böyle olur?

Çünkü bir yanlış algılama sonucu olarak, Kur’ân, Evrensel Sistem (Sünnetullâh) ve bunu yaratanı açıklayan kitap olmak yerine, “yukarıdaki bir tanrının buyruk kitabı” kabul edilmiştir! Oysa, tüm gelmiş geçmiş hakikat ehli, bunun böyle olmadığını anlatmaya ve yaşatmaya çalışmışlardır.

İsmi “ALLÂH” olanın ne olduğunu “Hz. Muhammed’in Açıkladığı ALLÂH” isimli kitabımızda, bugüne kadar üzerinde durulmadık bir şekilde irdelemeye çalıştık. Eğer o kitabı iyi anlayıp, o açıklamaları iyi değerlendirebildiysek, HOLOGRAFİK EVREN gerçekliğinden yola çıkarak, insanda, ismi “ALLÂH” olanın varlığının ne şekilde açığa çıkmakta olduğunu fark edebiliriz.

Hz. Muhammed Mustafa’nın bahsedip bize fark ettirmeye çalıştığı gerçeklik, tanrı ve tanrılık kavramının olmayışı gerçeği yanı sıra; ismi “ALLÂH” olanın ne olduğudur! Kur’ân-ı Kerîm bunu açıklar ve anlatır! O yüzden biz de, sürekli olarak “ismi ALLÂH” diyerek, yalnızca isminin “ALLÂH” olduğunu; ismin, resminin yapılmaktan kaçınılmasını; bu isimle neye işaret edildiğinin iyi anlaşılması gerektiğini yazıp duruyoruz. Yazdıklarımızı “OKU”makta yetersiz olanların tüm eleştirilerine rağmen!

Evet...

Evren şuurludur; çünkü Allâh Aliym’dir!

Evrenin zâtı, Kayyum olanın Zâtı ile kaîmdir!

Ama evren, tanrı değildir!

İnsanın zâtı, Kayyum olanın Zâtı ile kaîmdir!

Ama insan, ‪#‎tanrı‬ değildir!

Evren, ismi “ALLÂH” olanın, bildirilen kadarıyla isim ve sıfatlarının özellikleriyle var olmuştur ve sonsuza dek bu böyledir!

İnsan, ismi “ALLÂH” olanın, bildirilen kadarıyla isim ve sıfatlarının özellikleriyle var olmuştur ve sonsuza dek bu böyledir!

Evren “Hayy”dır (diridir–canlıdır); çünkü ALLÂH “HAYY”dır!

İnsan “Hayy”dır (diridir–canlıdır); çünkü ALLÂH “HAYY”dır!

Evren şuurludur; çünkü ALLÂH Aliym’dir!

İnsan şuurludur; çünkü ALLÂH Aliym’dir!

İlim sıfatının açığa çıkışı şuur adını alır!

Evren ismi ve resmi ardında, “Ulûhiyet”inin gereği olarak “Vâhidiyeti” ile aşikâr olup, “Rahmâniyeti” ile her an yeni bir yaratışını ve oluşumu sürdüren, dilediğini var kılan “Rabb-ül âlemîn” vardır!

İnsan ismi ve resmi ardında, “Ulûhiyet”inin gereği olarak “Vâhidiyeti” ile aşikâr olup, “Rahmâniyeti” ile her an yeni bir yaratışını ve oluşumu sürdüren, dilediğini var kılan “Rabb-ül âlemîn” vardır!

İşte bu şekilde evrende açığa çıkan her mertebe, aynıyla ve mikrosu ile insanda da mevcuttur; ki bu yüzden insan, kendini tanıyabildiği ölçüde, evreni tanıyabilir...

Ulûhiyet hakikati, insanın zâtını yaratırken, kendine ayna kılmış; Vâhidiyeti ile onu “Vâhid” yapmış; Rahmâniyeti ile her an ondan yaratışta bulunmuş; Rubûbiyeti ile insanın tüm fiillerinin Hâlık’ı olmuştur!

Evrende vardır, “Arş”, “Kürsî”, yedi kat semâ ve yedi kat yer!

İnsanda vardır, “Arş”, “Kürsî”, yedi kat semâ ve yedi kat yer!

Evren vardır, tüm melekler ile!

İnsan vardır, tüm melekler ile!

“Hakikat” sonrasında dördüncü basamakta “Marifetullâh” ihsan edilmiş olanlar; bu mecazların, sistem içinde neye işaret ettiklerini çok iyi “OKUR”lar!.. Bilirler, Arş’tan murat nedir, Kürsî neye işaret eder; melekler sistemin hangi kuvveleridir!

“Her ne ararsan kendinde ara” işareti bu yüzdendir! Kendini tanırsan mikro âlem olarak, evreni de tanırsın makro âlem olarak!

Evrende açığa çıkan her mertebe, aynıyla ve mikrosu ile insanda da mevcuttur.

Ve böylece bilirsin âlemlerin RABB’i kimdir, nedir!

Seyri enfüsî, insanda “nefsini bilme” diye anlatılan olaydır; ki bunu “NEFS NEDİR?” isimli sohbetimizde anlatmıştık.

İşte bu gerçekliği öğrenmeye başlayan seyri enfüsî düşünce yolcuları, bir anlayış durağında, “kendini HAK olarak görmeye” başlar. Bunun ötesinde de “ben Hakk’ım, dilediğimi yaparım her şey bana mubah”noktasına saplanır. Buna “Mülhime nefs bilinci” (hakikatine dair ilham alan bilinç) veya Mülhime Girdabı denir; ki bu konunun detayı “Mülhime Bilinç” sohbetimizde mevcuttur. Bunu aşamayıp, Mutmainne bilince ulaşamazsa, bir süre sonra Emmâre bilinci ağır basarak, Mülhime bilgisi ile de firavunlaşarak, herkesi ve her şeyi yanlış, kendini mükemmel görüp, o hâl üzere bu dünyadan ayrılır!

“Bu yolda nice başlar kesilir; hiç soran olmaz!” ile buradaki kayıplara işaret edilir!

Evet, insan, kendi hakikatini meydana getiren tüm bu gerçeklikler yanı sıra, elleriyle yaptıklarından da sorumludur! Yani, her an, daha önce yaptıklarının sonuçlarını kaçınılmaz bir şekilde yaşamak durumundadır! Vurgulayalım ki, kendinden ne düşünce veya fiil açığa çıkmışsa, onun sonuçlarını da yaşamak mecburiyetindedir!

Bir diğer deyişle, bugününüz, dününüzün sonucudur!

Bu anlattıklarımız eğer anlaşıldı ise şimdi gelelim konunun püf noktasına...

Hz. Ebu Bekir’in en mükemmel şekilde vurguladığı üzere, “ALLÂH’I İDRAK, İDRAK EDİLEMEYECEĞİNİ İDRAKTIR” gerçeğini hiç gözden kaçırmamak kaydıyla, anlamaya çalışalım bu püf noktasını...

Kur’ân-ı Kerîm’de “ALLÂH” ismine bağlı olarak anlatılan olayları, daima, hem evrensel boyut itibarıyla, evrenin özünde, hakikatinde bilinci içinde; hem de insan ismiyle işaret edilenin varlığında ve hakikatinde olarak düşünmek gerekir!

Daha önce de işaret ettiğim üzere, gerek “Âyet’el Kürsî”, gerek “Kul Eûzü”ler ve gerekse “HuvAllâhulleziy...” diye başlayan tüm tanımlamalar, hem evren boyutlarıyla aşikâr olanı, hem de insan ismi altında açığa çıkanın, çıkış mertebelerindeki özelliklerini anlatmaktadır. Bu durumda ehli anlar, sığınılan “Rab” nerededir, nedir; sığınılan “Melik” nedir; sığınılası “İlâhin nâs” neresidir!

Bir diğer ifade şekliyle, ALLÂH isimleri; hem evrensel boyutta, hem de insanın varlığındaki Rubûbiyet mertebesinde bulunan özelliklerdir.

İşte bu yüzdendir ki, Kurân’ıanlamak için okumaya başladığımızda, ALLÂH’a ait diye anlatılan tüm özelliklerin hakikatimizi meydana getirdiğini fark etmek, gelecekte karşılaşacağımız sonsuz olayların dahi bu özellikler kapsamında karşımıza çıkacağını bilmek zorundayız!

Özet...

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için dikkat etmemiz gereken öncelik; O’nun ötedeki bir tanrıdan gelen ferman olmadığını fark etmektir! Bundan sonra yapılacak iş ise, o yüce Kitabın, “ALLÂH” ismiyle, evrenin ve insanın hakikatindeki özelliklerden ve “Sünnetullâh”tan söz ettiğini idrak ederek, olgunluğa giden yolda yürümeye başlamaktır...

Kesinlikle bilinmesi ve göz ardı edilmemesi zorunlu gerçek de şudur ki, ismi “ALLÂH” olan, evren içre evrenleri ve insanı, ilminde kendi isimlerinin işaret ettiği özelliklerle yaratmış olandır!

Ne insanın, ne de evrenin “tanrısallığından” asla söz edilemez!

Zaten bugüne kadar hiçbir şuur sahibi de “ALLÂH” olduğunu iddia etmemiştir!

AHMED HULÛSİ

30 Mayıs 2005

Raleigh – NC, USA

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Evren ve Doğa Mükemmel Midir? Bir Evrim Ağacı Makalesi Eleştirisi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:42 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok

Evren ve Doğa Mükemmel Midir? Bir Evrim Ağacı Makalesi Eleştirisi


Selamlar arkadaşlar. Nihayet bir süredir ertelemek durumunda olduğum
yazılarıma geri dönebildim ve mutluyum. Bugün biraz başınızı ağrıtmaya
kararlıyım. İnşallah sabırlı ve meraklı gününüzdesinizdir. Bugün konu
bir miktar ağır, uzun ve karmaşık. Sanırım ben yazıyı biraz çorbaya
çevirdim özrümü kabul edin. Biraz konsantrasyonunuzu talep ediyorum
inşallah.


En son Evrim Ağacı sayfası'nın yazılarını irdeliyorduk. Kaldığımız yerden devam etmeden önce bir kaç şeyi hatırlatmak istiyorum;


Bu sayfa (Evrim Ağacı) pek çok
bilimsel kanaldan bilgiler aktarırken, öte yandan şahsi fikirlerini
çevirilerini sundukları kaynakların aralarına serpiştirmeye tüm hızıyla
devam ediyor. Bu esnada da çeşitli kişisel beğenilerin veya
ideolojilerin yörüngesinde bilimci anlayışa ters düşecek yanılgıları
sunuyor. Bunu şimdi yeni bir örnekle, tane tane düşünelim dilerseniz. Bilintilerimizi
genişletirken, doğruluğu kendi perspektifimize göre zorlatmamız doğal
görünebilir, ancak bu gerçekten de samimiyetsiz bir davranış olacaktır.
Bunu da en çok bilimle uğraşan kimseler yadırgar ve eleştirirler.
İnançların ardında gerçekleri reddetmek ve eğip bükmek bir çeşit körlük
ve cehalet göstergesidir. Bu doğrudur. İbni Sina "Kimse görmek istemeyen kadar kör olamaz." demiş. Ne de güzel demiş.


Pekala öyleyse bilimcilerin inançları yok mudur? Elbette ki
vardır. İşte burada, kendisini bilimci olarak niteleyip bu yolda dirsek
çürütmüş kimselerin, şahsi inançlarının arkasından dolaşarak, gerçekleri
çarpıtmalarını delillendirmek için çalışıyorum. Bunu yapmaktaki sebebim
rekabetçi ve çatışmacı bir zikirle sataşmak ve övünmek asla değildir.
Haşa. Bu kimselerin çeşitli çevrelerde laf oyunları ve gösterişli
yayımlar ile gerçekleri eğip bükmeleri ve insanlara inançlarını müsbet
değerlermiş gibi aşılamalarına karşı durmak amacını taşıyorum. Bu da
benim için doğruluğa bir hizmet olusun amacındayım. Vesselam



Bu sefer eleştirdiğimiz makale başlığımız şu;


Evren ve Doğa Mükemmel Midir? Mükemmellik Kavramına ve Kusursuzluk Argümanına Bilimsel Bir Bakış...

Evet. Şimdi herkes başlığı ve bağlamdaki yazıyı okuduysa üzerine düşünmeye başlayalım.


Bu üç noktalı "bakış..." gelenekçi yargılara bir eleştiri getirmek maksadıyla ele alınmış gibi görünüyor ve şöyle diyor;


"Mükemmellik kavramına ve neden mükemmelliği iddia etme gafletine
düştüğümüzden bahsedecek ve buradan yola çıkarak insanın, doğanın ve
evrenin neden mükemmel olamayacağını göstermeye çalışacağız. Ayrıca bu
kavramın ne kadar tehlikeli olduğundan ve bilimle bağdaşmasının neden mümkün olmadığından da detaylıca söz edeceğiz. Hazırsanız, başlayalım."


Yazar kavramın tehlike boyutları ve bilimdışılığına değineceğini peşinen dile getiriyor. TDK'dan "mükemmel" kavramının anlamları aratılmış. Arapça kökenine inilmemiş. Özetle "kusursuz", "eksiksiz" anlamları ele alınmış. Aslında kelime "tekamül ederek kemale ulaşmış, kamil" yani tamamlanmış demektir. (Bu kavramı daha önceki yazılarımdan birinde de ele almıştım.) Mükemmel kullanımına alternatif olarak yazarın kullandığı eksiksiz veya kusursuz tanımlarını kullanmakta da bir sakınca görmüyorum.


Bu kavram açıklamasından sonra yazar aynen şöyle diyor;



"Aslında sadece bu tanımlara bakan ve belli bir gözlem gücüne sahip
her birey, evren dahilindeki hiç bir şeyin mükemmel olmadığını,
dolayısıyla bu argümanın tamamen içi boş bir argüman olduğunu
kendiliğinden (tanım gereği) görebilecektir."


İddia 1 - "Evren dahilindeki hiç bir şey mükemmel olamaz."

Sonrasında; "Kusursuzluk, karmaşıklıkla eşdeğer görülmekte ve
karmaşıklığın kusursuz olması gerektiği iddia edilmektedir. Bu argüman
karşısında yapılacak her anti-teze karşılık olarak, "Bu kadar karmaşık
bir sistem düzenli çalışabildiğine göre mükemmeldir." diye bir
"savuşturma cevabı" üretilebilir. Bu da, kusursuzluk argümanına sarılan
bir kişiyle mantıklı bir tartışmaya giremeyeceğinizin göstergesidir."

İddia 2 - "Kusursuzluk, karmaşıklıkla eşdeğer değildir."


ve sonra;

"...Kusursuzluğun veya mükemmelliğin insanın kültürel evrimi
sırasında geliştirdiği bir niteleme olduğu anlaşılacaktır. Mükemmeliyet,
kişiden kişiye değişen, öznel bir tanımlamadır ve evrensel, genel geçer
bir anlam yüklenemez. "

İddia 3 - "Mükemmeliyet, kişiden kişiye değişen, öznel bir tanımlamadır ve evrensel, genel geçer bir anlam yüklenemez."


Şimdi sıra geliyor örneklemeye ve konuya Güneş Sistemi'nden giriş
yapılıyor. İyi, güzel de yapıyor bence. Çünkü Güneş Sistemi bu
mükemmeliyet hususunda en çok dile getirilen kozmik (düzenli)
yapıdır ve Kur'an'da da Güneş'in ve Ay'ın Allah'ın delillerinden olduğu
belirtiliyor. Bu tartışmanın cereyan ettiği alanın genellikle Güneş
Sistemi olmasının sebebi biraz da bu olsa gerekir. Gökyüzüne bakan her
insan kusursuzluğu sorgular.


Kosmos ve Kaos Olgusu


Kosmos dediğimiz şey "uyumun, düzenin olduğu evren" şeklinde tanımlanıyor. Buna göre makrokozmik bir yapı yani "geniş uyumlu bir evren"
olan Güneş Sistemi, kendi içerisindeki karmaşık yapısıyla beraber
dengesini koruyor. Yazar da buna dem vuruyor ve sistemin bütün diğer
sistemler gibi değişken olduğunu dile getiriyor. Güneş Sistemi'nin
gelişmesi aşamasındaki fazlarını söyledikten sonra şöyle diyor;


"Fizik yasalarına göre, Evren'de hiçbir şey düzenli kalamaz; her şey,
eninde sonunda, düzensizliğe mahkûm olacaktır. Evren içerisindeki
sistemlerin düzenli olmasının nedeni, bu sistemlerde enerji akışının
sürüyor olmasıdır. Bu enerji akışı, ana kaynak tükendiği zaman (örneğin
Güneş’imiz söndüğü zaman) sona erecek ve sistem düzensizliğe yenik
düşecektir. Dolayısıyla bu “kusursuz” gibi gözüken sistem içerisinde
yeterince beklendiği takdirde, düzenini tamamen yitirdiğini görmek
kaçınılmazdır."


İddia 4 - "Fizik yasalarına göre, Evren'de hiçbir şey düzenli kalamaz; her şey, eninde sonunda,
düzensizliğe mahkûm olacaktır. Evren içerisindeki sistemlerin düzenli
olmasının nedeni vardır."


Yani yazarımız, Güneş Sistemi'nin Kaos-Kozmos-Kaos (Düzensizlik-Düzen-Düzensizlik) olarak
üç aşaması olduğunu söylüyor. Bizim ise şu an için sistemin düzenli
aşamasında olduğumuzu ve eninde sonunda kaotik, yani düzensiz zamanının
mutlaka geleceğini söylüyor ve ekliyor; "Bu olayların bir çoğunun bir kaç saniye sonra veya yarın olmaması için hiçbir sebep yoktur." Buraya kadar bahsedilen bölümü anladıysak şimdi biraz değerlendirme yapalım. Lütfen konsantre olun!


Mükemmeliyet Değerlendirmelerinde Amaç, Beklentiler ve Düzenlilikte Yeterlilik;


Aslında konuya girerken eksik tutulan şey, mükemmeliyet olgusunun amacı ve en nihayetinde sebebidir.
Bu amaç bahsine üstüne basa basa değineceğim. Bir şeyin eksiksiz olarak
anılması için onun hangi amaca yönelik
olgunlaştığını/olgunlaştırıldığını düşünmemiz gerekmez miydi? Madem
iddia 3 de olduğu gibi "Mükemmeliyet, kişiden kişiye değişir" o
halde bunu mükemmeliyete bakan kişiye göre subjektif değerlendirmemiz ve
bir referans noktasına taşımamız gerekecektir. Yani bakan kişi
mükemmeliyeti nasıl amaçlandırıyor, bunu sorgulamalıydık. Birazdan bu
kısma değineceğiz.

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-1.png]

Güneş'in yaşam sürecini ele alan bir görsel.

Yazarın kendisi de Güneş Sistemi örneğini verirken "Mükemmellik iddiasında bulunulmasına neden olan esas unsur."
olarak zamansallıktan yola çıkmış. Ama zamansallık tek başına Güneş
Sisteminin hangi amaca ve değere yönelik olarak kusuru olup olmadığı
sorunsalını cevaplamaz. Zamanlama, sadece sistemin amacına giden yoldaki
değerlerinden birisidir. Bizim için mükemmeli yorumlayacak olan tasarlanmadaki amaç veya beklenti ve düzenlilikte yeterlilik sorgulamasıdır. Bunlar eksiksizliği en iyi sorgulayacak niteliklerdir diye düşünüyorum.

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-2.jpg]

"Kusursuz Fırtına" olarak Türkçeye çevirilen ismiyle "The Perfect Storm" filmi'nin afişi

Mesela bu sorgulama şablonuna göre bir otomobilden beklentimiz,
insanların bir yerden başka bir yere kısa zamanda taşınması ise ve
düzeni bunu sağlayacak yetkinliğe sahipse, o otomobilin bu amaç için
mükemmel-eksiksiz-kusursuz olduğunu söyleyebiliriz.

Şayet bu otomobil yeterince havalı görünmediği için mükemmel
bulunmuyorsa, o halde o otomobilin düzenlenmesinden beklentimizi eksik
tanımlamışızdır.

Şu durumda otomobilimizden yeni beklentimiz ;

- İnsanları bir yerden başka bir yere kısa zamanda taşımak

- Gösterişli olmak

şeklindedir.

Bu yeni beklenti tanımlamamıza göre gösterişsiz bir otomobilin mükemmel
olduğundan söz edemeyiz. Çünkü yeni yorumumuzda otomobilden beklentimiz,
sadece bizi bir yerden bir yere götürmesi değildir ve bu otomobil bu
koşullarda, düzenlilikte yetkin, kusursuz, mükemmel değildir.


Bu bir anlamda da tasarlanmasındaki amaç ile beklentilerin karşılanması arasındaki fark ile ortaya çıkacaktır.


Böylelikle bu otomobil tasarlanmasındaki amaç ile beklentilerin
karşılanması arasındaki fark bakımından kusursuz olarak tanımlanamaz.


İşte bu amaç-beklenti ilişkisi ve düzenlilikte yeterlilik konusu bizim
için mükemmeliyeti sorgulamada kesin olarak bir şablon görevi
görecektir. Şöyle bakınca herkes misler gibi görecektir ki mükemmeliyet
kesinlikle tehlikeli bir kavram değildir, aksine çıldırasıya ihtiyaç
duyduğumuz içsel bir kalite değerlendirme programıdır.


Bu açıklamalarımızdan sonra, iddia 1 - "Evren dahilindeki hiç bir şey mükemmel olamaz"
fikri çökmüş oluyor. Çünkü Evrende pek çok beklentileri karşılayan ve
yeterli düzene sahip şeyler vardır ve biz onların
mükemmel-eksiksiz-kusursuz olduklarını rahatlıkla söyleriz.


İddia 2 - "Kusursuzluk, karmaşıklıkla eşdeğer değildir."


Bu doğru bir tespittir. Karmaşık bir yapı düzenlilikte yetkinliğe sahip
olamayabilir ve beklentileri karşılayacak şekilde tasarlanmamış olması
mümkündür. Dolayısıyla karmaşık yapı kesin anlamda kusursuzdur denemez.
Kusurlu olabilir.


İddia 3 - "Mükemmeliyet, kişiden kişiye değişen, öznel bir tanımlamadır ve evrensel, genel geçer bir anlam yüklenemez."

Bana kalırsa bu tespitte doğrudur. Bunun doğrulamasını da şöyle
yapabiliriz. Beklentiler kişiden kişiye değişir. Yani birisi bir
otomobilin havalı olmasını beklemezken diğeri havalı bir otomobil
arayışı içerisindedir. Bu durumda bir otomobilin mükemmeliyeti kişiye
göre değişecektir.


Bunun ötesinde şurada da bir mantık hatası göze çarpıyor. İddia 1 de
Evren dahilindeki hiç bir şey mükemmel olamazken mükemmeliyet kişiden
kişiye nasıl değişir? Yani hem mükemmel yoktur, hem de bazı şeyler kimine göre mükemmeldir denemez. Safsata! Bu koşullarda İddia 1 ile İddia 3 birbiriyle çelişmektedir.


Evrende Düzenliliğin Mahkum Edilişi ve Hükmü; Yazar iddia 4 te "Fizik yasalarına göre, Evren'de hiç bir şey düzenli kalamaz; her şey eninde sonunda, düzensizliğe mahkum olacaktır." diyor. O halde şu soruya nasıl cevap verilebilir?


- Düzen de tıpkı mükemmeliyet gibi kişiden kişiye göre değişiklik
göstermez mi ? Düzenin de aynı şekilde amaca göre sorgulanması gerekmez
mi?

Düzeni kabul eden yazar ve onun gibi düşünenler, kaçışı olmaksızın onu
amaçlandırmış ve bir tasarım olarak tanımlamış olmaktadırlar.


Çünkü; Amaçları göz ardı edilmiş bir Evrenin düzenliliğine dair yorum yapılamaz.

Daniskası;
İşin güzel tarafı yazarın bu yorumu geliştirmiş, Evrenin düzenli olduğu
fikrine kanaatkar olmuş olması bence. Fakat bu düzenliliğin eninde
sonunda düzensizliğe mahkum olacağı ahkamını da ciddiyetle getiriyor.
Mahkum etmek için de bir hüküm gerekiyor ya hani? İşte o hükmü de fizik
yasalarına verdiriyor. İşin saçma yanı ise yasadan bahseden kimselerin
yasa koyucuyu inkar ediyor olmaları. Düzeni kabul edenin de
düzenleyiciyi reddetmeleridir.


Oysa;
Mutlak yasa koyucuyu reddetmek için yasayı,
Mutlak düzenleyiciyi inkar için de düzeni inkar etmek gerekmiyor mu?

Böylece "Evren'de hiç bir şey düzenli kalamaz; her şey, eninde sonunda düzensizliğe mahkum olacaktır."
iddiası düzenliliğin göreceliliği ilkesine göre doğru değildir. Yazar
kendi yaşam sürecinin işleyişine göre sistemi düzenli olarak görürken,
düzensizlik sonucu soyu tükenen dinozorlar için bu düzenin yeterli
olmayışını söylemiyor. Dinozorların yaşamsal süreçleri konusundaki
beklentilerini göz ardı ediyor. Zaten yazısının biraz ilerleyen
safhalarında düzensizlikle ilgili savlarını geri getirip bu düzenlilikle
ilgili açıklamasıyla da oracıkta çelişip çürüyecektir. "Bu
“kusursuz” gibi gözüken sistem içerisinde yeterince beklendiği takdirde,
düzenini tamamen yitirdiğini görmek kaçınılmazdır." diyerek
içerisinde kendisinin yaşayamadığı Evrene kusurlu diyecek ve bizi
sürüklendiği çelişkinin derinliğine şahit edecektir. Yine de sistemin
belirli ölçeklerde düzenli olduğu yorumunu yapması iç açıcı ama onda da
kararsız.


Güneş Sistemi Mükemmel Midir?

Yazar diyor ki;

"Güneş Sistemi'ne baktığımızda, gerçekten de “karmaşık” olmasına
rağmen "düzenli" ve "işleyen" bir yapı görürüz. Dolayısıyla bilimden
nasibini almamış bir şahıs için kusursuzluk argümanını ileri sürmek için
tüm şartlar uygundur. Burada, mükemmellik iddiasında bulunulmasına
neden olan esas unsur açıktır: Zaman....bu “kusursuz” gibi gözüken
sistem içerisinde yeterince beklendiği takdirde, düzenini tamamen
yitirdiğini görmek kaçınılmazdır."

İddia 5 - “Güneş Sistemi
zamanla düzenini yitirip düzensiz ve işlemez hale gelebilir. Bu da
Güneş Sistemi'nin mükemmel olmadığı anlamına gelir" şeklindir.


Biz bilimden nasibimizi aldık mı bilmiyorum ama her "karmaşık",
"düzenli" ve "işleyen" yapının mükemmel olmadığını biliyorum. Zaten
bizim mükemmellik iddiası için şartlarımız bunlar değildi. Yazar bu
hususu görememiş. Kendisi de eleştirdiği yorumcular gibi mükemmeliyeti
yanlış sorularla aramış gibi görünüyor. Doğru soruları sormazsak asla
aradığımız cevaplara ulaşamayacağız. Sistemdeki amaç ve beklentilerin karşılanması arasındaki fark bizim kusursuzu tanımlamadaki şablonumuzdu. O halde artık iki sorumuz var.


1 - Güneş Sisteminden Beklentilerimiz Nelerdir ?


Yazara göre Güneş Sisteminden beklentimizin sorgulanması; "Güneş
Sistemi'nin şu anda (ve son birkaç yüz milyon yıldır) dingin bir
döneminde olması, bu yapının sürekli bu şekilde sakin ve dingin olduğu
anlamına gelmemektedir. Güneş Sistemi ve bu sistem içerisindeki Dünya,
eski dönemlerde çok kuvvetli manyetik fırtınalar, göktaşı
bombardımanları, gezegen çarpışmaları, kuyrukluyıldız çarpmaları vb.
aşırı kaotik olaylar atlatmıştır. Bu olayların birçoğunun bir kaç saniye
sonra veya yarın olmaması için hiçbir sebep yoktur. "


"Güneş Sistemi ne zaman “tam” hale gelecektir ya da gelmiştir? Bir
göktaşı daha sistem içerisine girdiğinde mi? Plüton savrularak sistemden
çıktığında mı (bu gelecekte olabilecektir)? Güneş’in belli bir noktası,
1.523.665 santigrat derece değil de, 1.510.223 santigrat derece
olduğunda mı (Güneş’in sıcaklığı sürekli değişmektedir)? Dünya'nın kendi
etrafındaki dönüşü 24 saat değil de, 26 saat olduğunda mı (Dünya'nın
kendi etrafındaki dönüşü giderek yavaşlamaktadır)? Tarih boyunca bu
değerler ve sistemin nitelik ve nicelikleri her an değişmiştir,
değişmektedir ve değişecektir. Sürekli bir değişim söz konusuyken “tam”,
“kusursuz” ve “eksiksiz” bir evrenden nasıl bahsedilebilir? Hangi
noktada kusurluluktan kusursuzluğa geçilir ya da geçilecektir?"

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-3.jpg]

Arizona eyaletinde Barringer Krateri


Bu değerlendirmede yazar kendisinin yaşam sürecinin çok uzağında olan
bir zaman dilimi için mükemmeliyet değerlendirmesi yaparak saçmalıyor.
Çünkü sistemin geleceğine ilişkin bu öngörü sistemden beklentilerinin
uzağındadır. Yazarın hesaplanan kaotik sürece ulaşması için kendisine
biçtiği ömrün milyonlarcası fazla yaşaması icab ediyor.


İşte bu noktada yazarın kendisi kabul etmese bile, beklentilerini kendi belirteçleriyle ilişkilendirmeyi uygun buldum.


Sistem sakin ve dingin olmalı. Yani "kuvvetli manyetik fırtınalar,
göktaşı bombardımanları, gezegen çarpışmaları, kuyrukluyıldız çarpmaları
vb. aşırı kaotik olaylar" olmamalı ve bu olaylar bir kaç saniye
içerisinde veya yarın gerçekleşmemeli. Yazarın bu konularda tüm
beklentilerinin gayetle karşılandığını söylememiz de mümkündür.


Not : Yazar, bu beklentileri birer beklenti gerekçesi olarak
kabul etmediği taktirde zaten yaşamını anlamlandırması ve hayattaki
değerleriyle ilgili hastalıklı, negativist, depresif kabulleri olduğunu
düşünürdük. Çünkü çocuğu özürlü doğan, sağlığını yitiren, aç veya
susuz,... (ve aklıma gelmeyen bir sürü yoksulluk acziyet, perişanlık ve
acı halleri) yani yaşamını sağlıklı bir şekilde yürütecek ihtiyaçlarını
karşılayamayan insanların memnuniyetsiz ve eksik hissetmesi sağlıklı
olan bir durumdur. Pekala bunu da kabul etmeyecek kıvamda rahatsız
insanlar tanıdım.

Kur'an'a göre Güneş Sisteminden beklentimizin sorgulanması;

Şimdi bahse bir de bu açıdan bakmayı istiyorum. Buyrun.


"Sizin için yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. O halde onun üzerinde
yürüyün ve O'nun rızkından yeyin. Son gidiş O'nadır. Gökte olanın sizi
yere geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? O zaman yer birden çalkalanmaya
başlar. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir kasırga
göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? O zaman uyarım nasılmış
bileceksiniz." Mülk 15-17


"Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü geçim zamanı kıldık. Üstünüzde yedi
sağlam (gök) bina ettik. Parıl parıl parıldayan bir kandil var ettik.
Birbirine sarmaş dolaş bahçeler ve taneler ve bitkiler bitirip çıkaralım
diye, sıkışarak su çıkaran bulutlardan şarıl şarıl su indirdik." Nebe 10-16

- Sistem yeryüzü üzerinde yürümemize ve beslenmemize elverişli
olmalı. Gökyüzünden taş yağmuru, yerde sarsılmalar/çalkalanmalar
olmamalı. Gece ve gündüz, istirahat etmek ve geçim sağlamak için güven
vermeli ve imkanlar tanımalı. Yağmur bulutları su getirmeli, bitkiler ve
bahçeler sağlıklı yetişebilecek tüm doğal koşulları korumalı.

İşte arkadaşlar böylelikle gerek Evrim Ağacı'nın fikrini danışalım,
gerek Kur'an-ı Kerim den okumalar yapalım, dilersek çevremizdeki
insanlarla röportaj yapalım, ortaklaşa söylenecek şey şudur;

1 - Güneş Sisteminden Beklentimiz;


Güvenli, huzurlu, stabil olması ve ihtiyaçlarımızı kolayca
karşılayabilmemizdir. Başımıza gelecek çeşitli müsibetlere karşı da
bizleri koruyabilecek donanıma sahip olmalıdır.

2 - Düzenlilikte Yeterlilik Bakımından Güneş Sistemi;


Evrim Ağacı açısından bakacak olursak sistemin oluşum aşamasında "aşırı
kaotik olaylar atlatmış" demektedir. Bu olayların atlatıldığı da net bir
şekilde söylendiğine göre bunun bir güven haline kavuşum olarak
düşünüldüğünü ve belirtildiğini söylememiz yanlış olmaz.

Kur'anda şöyle söyleniyor; "Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlarsa ondaki ayetlerden yüz çevirmektedirler." Enbiya 21


Geçmişteki çeşitli düzensizlik hareketlerinin varlığı, artık bizim için önemli değildir. Bizim için önemli olan;


- Göğün korunarak stabilitesini sağlaması,

- Aşırı kaotik çeşitli olayların yaşamlarımızı sıkıntıya ve tehlikeye sokmaması,

- Gerekli konforu bize sağlaması,

- Tüm ihtiyaçlarımıza sağlıklı bir şekilde ulaştırabilmesi,...


ve benzeri yönlerdir ve bu yönlerden baktığımızda "Güneş Sistemi'nin düzenlilikte yeterliliği tamdır" "Güneş Sistemi Mükemmeldir." yorumunu yapmamızda hiç bir sakınca yoktur.


Güneş Sistemi, bu genel beklentilerimize yeterli cevabı verebilecek
şekilde tasarlanmıştır. Şayet sistemde bir takım beklentilerimize cevap
veremeyecek düzensizlikler gerçekleşiyorsa, bunlar sistemin bir
eksikliği olduğu anlamına gelmez. Kur'an'da kastedilen kaotik olaylar,
esasen düzenli ve ilahi kaynaklı olaylardır. Bütün doğa olayları Yüce
Allah'ın kontrolünde gerçekleşmektedir. Bu anlayış çerçevesinde
mükemmeliyet sorgulamasına bizim sistemden beklentimiz değil de Allah'ın
yarattığı sistemi amaçlandırışı temel oluşturur. Böylece Lut kavmi'nin
üzerine yağdırılan ""balçıktan taşlar" (hıcâreten min tînin)" bu
yönden kusursuzluk barındırmaktadır. Çünkü bu taşlar tahribat vermesi
için özelleştirilmiş, yaratılmış ve gönderilmiştir.


Bu eksikliklerin ve acıların deneyimlenmesi, tasarımcı tarafından istenmiştir. Bu da bir tür cezalandırma, ibret veya hikmeti sorgulamaya teşvik
olarak değerlendirilir. Yazarın çeşitli tesadüfi kaos teorilerini ele
alması, bu sistemin korunmuş ve kontrollü şekilde tasarlandığı algısını
ortadan kaldırmaya yönelik inanç bazlı varsayımlarıdır. Güneş
Sistemi'nin bir zamanlar kaos içerisinde olması, bugün mükemmel bir
denge ile bize nimetler sunmasına ve beklentilerimizi eksiksiz
karşılamasına olanak sağlamıştır. Bu da düzensizliğin, yaratılış
sürecinin bir parçası olduğunu anlamamıza olanak tanır. Tıpkı tadil
edilen bir evin ilk aşamaları gibi. Oysa evin tadilatı bittiğinde
ortalıktaki dağınıklık sona ermiş ve bütün beklentilere tam olarak
karşılık verecek, pırıl pırıl bir eve dönüşmüştür. Artık evin o eski
dağınık halini gösterip "mükemmel değil" dememizin veya "yarın bu evi
sel basabilir" deyip kusursuz olamaz demenin imkanı yoktur. Bu yorumlama
mantıksızdır. İnşa edilen ev o an için ve belirli bir beklenti değerine göre kusursuzdur.

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-4.jpg]

Demirin örülmesi ve betonun dökülmesi sağlam bir bina'nın inşası için
gereklidir. Bu sert, gürültülü ve ağır sürecin varlığı, güvenli bir eve
sahip olmak için gereklidir.


Tasarım; Düzen - Çözüm - Uyum - Denge

Yazar şöyle bir şey söylüyor ; "Düzgün sistemlerin varlığı, bu sistemlerin tasarlandığı anlamına gelmemiştir ve asla da gelmeyecektir."
Bu açıklamasının amacı, kusursuzluk yakıştırmasını, eksiklik veya
tamlık sıfatlandırmasını ve tasarım anlayışını ortadan kaldırarak,
düzeni rastlantısal göstermektir. Bunu başarabilmek için de sistemin
düzenli oluşunu küçümseyip önemsizleştirme gayretine düşerek, kaotik
süreçlerin örneklerini getirmektedir. Oysa hücre içindeki anabolizma ve
katabolizmanın dengesi ile metabolizma
yani yapım ve yıkım olaylarının bir uyum ve denge içerisinde sürmesi ve
pek çok kozmik yapıda da buna benzer olayların varlığı bisiklet pedalı
çevirmeye benzer bir denge unsuru ortaya koyar ve bu denge düzenin
işleyişinin temeli olarak takdir edilmiştir. (Ölçülendirilmiştir)

Tasarımın tanımına bakacak olursak;

Tasarım tanımlanmış bir problemin çözümüne ve belirli bir amaca yönelik
vücut bulur. Tasarım denge, uyum, bütünlük oluşturan bir kompozisyondur.
Tasarımcılık bilgi sahipliğini ve uygulamacılığı da gerekli kılar.
Sistemin tasarlanmış olarak tanımlanabilmesi, ortaya çıkan problemlerin
bir tasarlayıcının bilgisini işleterek çözümlemesi ile mümkündür.
Sistemin amacı varsa o sistem tasarlanmış demektir.

İşte zaten dananın kuyruğu burada kopuyor. Çünkü inkarcılar Evren'in
bu tasarım tanımına göre okunmasını engellemek ve örtmek
gayretindedirler. Aklen kör olmayan kimseler kolaylıkla bir tasarımcının
dilemesiyle bilgi ve zekasının eseri olarak bu sistemleri var ettiği
sonucuna ulaşabilir. Düzen, çözüm, uyum ve denge bir eser ve tasarım demektir.
Bundan kaçmak için rastlantısallığa yaslanmak düpedüz yalancılıktır.
Biz insanlar bunları düşünebildiğimizde ve yaşamımızı idame
ettirebildiğimiz sürece bu tasarımın bir amaç üzere işlediğini
bileceğiz.

"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve
göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:)
"Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin
azabından koru." Ali İmran Suresi 191. Ayet

Bu ayetle birlikte Evrenin boşunalığı ile ilgili düşüncelerin
inkarcılarla iman edenler arasındaki bir harp sahası olduğu kanaatine
varabiliriz.



Halamın Bıyıklısı, Kendiliğinden Ortaya Çıkan Yasalar ;

Yazar bir yerde Evrenin başlangıcı aşamasında "değişim meydana gelseydi" diye konuya giriş yapıpsaçmalıyor. En sonu da Salvador Dali'nin "Yanan Zürafalar ve Telefonlar" isimli
eserine benzer bir Dünya'nın ortaya çıkabileceğini falan söylüyor. Bu
bence okurun zamanından ve konsantrasyonundan koparılmış lüzumsuz bir
bölümdü.


Bu varsayımsal akılyürütmelerden birisinde de konu şöyle gelişiyor;

"...Ancak unutmayın ki, bu yasalar da tamamen farklı olabilirdi."
Burada acaip bir gol oluyor gördüğünüz gibi. Kendiliğinden ortaya çıkan
yasaları anlatıyor. Yani bu yasalar otonomik rastlantıların tezahürü
olarak ifade ediliyor. Emir var, emreden yok. Evren farklı da olabilirmiş... Bu Evren bize öylesine denk gelmiş!


Ağzı olan konuşuyor;

Bunun ardından "Kusursuzluk Argümanlarının Nedenleri" başlığı altında konuyu irdelemiş ve...

Varlıklarına alışkınlık,

Varlıklarına alışkın olmayış,

Karmaşıklığı anlaşılmaması,

Uyumluluğun anlamlandırılamaması,

İlişkilerin anlamlandırılamaması,

Bu "uyumluluğun anlamlandırılamaması" mevzusunda şöyle bir açıklama yapıyor; "Parçaların oluşumları ve kökenleri incelendiğinde, hiçbir yapının son halindeki uyumuna ulaşamadığı görülür." Bu
fikir açık bir saçmalayıştır. Sebebi ise uyumun amacının yine göz ardı
edilmesinden ileri gelmektedir. Yani sistemin bir amacı olduğu her
noktada reddedilmektedir. Bu da tasarım fikrini ortadan kaldırmak için
yazar ve onun gibi düşünenlerin gözbağı oluyor. "Son haldeki uyum"
da neyin nesi? Her parça kendi zaman dilimi içerisinde kendi
uyumundadır. Şekil değiştiren tekamül eden evrimleşen veya körelen
canlılar/varlıklar amaçlarını da o ölçekte değiştiriyorlar ve varlık
sahasında o oranda tecelli ediyorlardır.

"Unutmayın ki "uyumluluk" esasını da bizler belirlemekteyiz.
Bir şey, şu anda varsa ve bizimle birlikte, bu sistem içerisinde
bulunuyorsa, bize "uyumlu" gelir." diyerek iyice anlamsızlaşıyor.
Şeylerin varlığı ile uyum algısının alakalandırılması ne alaka? Uyumun
göreceli oluşuna itiraz edecek deiliz ama uyum ve/veya düzenin
algılanışı ile bu kadar saçma bağlantılar kurmak için koca sayfayı
işletmenin anlamı ne? Bu açıklamasının birazcık yukarısında da Evrenin
düzenliliğinden söz ediyordu. Yoksa düzenle uyum farklı şeyler mi? Yazar hepten hatları karıştırmış.


Yazı şöyle gidiyor... "Evrende hiç bir şey mükemmel değildir.
Mükemmellik görecelidir. Evren düzenlidir. Evrendeki düzenlilik
geçicidir. Evren uyumsuzdur. Uyumluluk görecelidir."

Burada işte böyle çelişkili yorumları bilim diye millete satıyorlar
aslında. Gerçekte ise zerre miskal bilimsel değeri olan kompozisyonlar
olmadığına dikkat çekmek istiyorum. Ağzı olan konuşuyor.

Uyumluluk konusuna dönecek olursak,aslında benim de en çok
şaşırdığım nokta burasıdır hep. İşleyişe bu kadar kafa yormuş, dirsek
çürütmüş, emek vermiş kimseler nasıl oluyor da işleyişin istikametini
uyumsuz ve amaçsız olarak okuyabiliyorlar. Kendi gündelik işleyişlerinde
amaçlarını o kadar çok düşünüyorlar ki tasarlamadan ve planlamadan
tuvalete bile gitmeyenler, Dünya'nın Güneş etrafında kafasına göre
fıldır fıldır döndüğü fikrini nikah şekeri gibi dağıtıyorlar. Nankörlük
değil mi?

"İlişkilerin Anlamlandırılamaması" için de şunları söylüyor;

"Örneğin koca bir kitlenin paylaştığı Dünya görüşü olan “insan
merkezcilik” (antroposentrizm), bu hata üzerine kuruludur......Sistemin
parçaları arasındaki tarihsel ilişkiyi göz ardı ederek günümüzdeki son
hallerine bakıyor olmak, onların kusursuz olduklarını sanmamıza neden
olmaktadır. Halbuki ilişkiler, uzun bir sürece yayılmış deneme-yanılma
ve seçilme-elenme sonucunda bu son halini almıştır.

İnsan Merkezcilik ve Uyumun Amacı;

İnsanoğlu geçmiş ve gelecek için kendi amacına nispetle tefekkür etmek zorunluluğundadır. Bunu reddetmek akıl dışıdır.

Yazar kompozisyonunun bir noktasında amaçlandırılışa göre yorumlama konusuna değiniyor esasen. Otostopçunun Galaksi Rehberi
kitabın'ndan alıntı yapıyor. Kitabın yazarı kendi amacına yönelik bir
alet geliştiren eski bir insan'ın Evrenin de bir amaca yönelik var
edildiği ile ilgili sorgulayışını "ihanet" adı altında yorumluyor.
Aksine bu sorgulama, insanı tüm zamanlarındakinden çok daha büyük bir
adımla ileri götürecektir.

İnsanoğlu'nun Evrenin derinliklerinde, geçmişten ve gelecekten kendi
yaşamını anlamlandırmasına hiç bir katkısı olmayacak bilgilerin
uyumluluğuna kafa yormasını bekleyemeyiz. Yani, Mars yüzeyinde rüzgarın
hızı bizi birinci dereceden ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren yaşadığımız
yerde yarın havanın nasıl olacağıdır. İnsan için ilk etapta önemli
olan, ektiği ekinin ne kadar yağmur aldığı, mevsimlerin düzenli seyri ve
küresel ısınma konusundaki düzenlilik gibi çıkarına ve ilgi alanına
yönelik temel kıstaslarından bir kaçıdır. Benzer şekilde bilmem kaç
milyon yıl sonra Güneşin sönecek olmasıyla da bu kadar ciddiyetle
ilgilenmeyiz.


Şu halde sistemin parçaları arasındaki tarihsellik ve mesafe ilişkisinin göz ardı edilmesi gayet doğaldır. Bunun Türkçesi "Davulun sesi uzaktan hoş gelir" demektir ve davul yakın değilse işte bu mükemmeldir.


...Hasılı, yazarın bu hatası da uyumun amacını gözardı etmek için verdiği mücadelenin bir sonucu olsa gerekir. Çünkü uyumun amacını kabul etmek tasarıma ve tasarım da yaratıcı fikrine kapı aralayacaktır.
Kapıyı örtmeye çabalamalarının sebebi budur. Bu da hiç kuşkusuz inkara
yakınlaşmak/yakınlaştırmak ve tasarım algısını linç etmek için yapılan
bir gözbağıdır.


Kusursuzluk nedenselliklerinin hiçbirisinde, plan ve tasarlanmadaki amaç
ve beklentilerin karşılaştırılması fikirlerini ele almamış. (belki
aklıma gelmeyen nedensellikler de vardır. Hatırlatmalarınızı bana
ulaştırabilirsiniz.)

Bu kısımdaki netice ve özete gelirsek, insanlar kusursuzluğu değerlendirmeye tabi tutarken basitce ve sadece "alışkanlık", "karmaşıklık"
kıstaslarına takılmazlar ve takılmamalılardır. En azından tasarıma
güvenen insanların bir kısmı bu kadar basit düşünmüyor. Basit düşünen
kimselerle birlikte yazarı ve yazar gibi düşünenleri bu kısmı iyice
tanımaya davet ediyorum!

Kusursuzluk argümanlarının asıl nedeni; Amaç, plan, çözüm, uyum, uygulama, düzen ekseninde tasarlanma algısıdır.

"Bir organ mükemmel işliyor gibi gözükse de, çok basit bir etki altında çalışmasını durduracak kadar kusurlu olabilir"
derken; O organın amaç, plan, çözüm, uyum, uygulama, düzen ekseninde
bir kusuru olmadığı ve hatta kusurun ve uyumsuzluğun bile tasarlandığı
neden düşünülmesin?

Kusurun tasarlanmasına kur'an dan bir örnek verecek olursak;


"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine
dişiler ve dilediğine de erkekler bahşeder. Yahut onları erkekler ve
dişiler olarak çift kılar. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz O,
bilendir, güç yetirendir." Şura 49-50

Sunulacak bütün itirazlar, yaratılış ve tasarımın reddine dayalı bir
inancın beyanatı olacaktır. Var oluşun uyumlu olup olmaması, tamamiyle
var edicinin tasarrufundadır. Bu, tasarımcının bilgisizliğine veya var
olmadığına işaret etmez. Aksi kanaatte olanlar bir şekilde iman
ettikleri batıl bilgilerin savunuculuğunu yapmaktadırlar.

Özetle; Ektiği ekinin ne kadar yağmur aldığını amaç edinen
insanlarla, yağmurları dilediği yere yağdırma ve dilediği ölçülendirmeyi
yapabilme elinde bulunduranın kudret sahibinin amacı aynı olmak zorunda
değildir.

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-5.gif]

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-6.jpg]

Uyumsuzluk ve düzensizliğin kültleştirildiği Punk - Metal türü müziklerin sahnelendiği bir alanda Mosh Pit
isimli dans. Punk kültüründe uyumsuzluk, kendi içinde bir uyum ortaya
koymuştu. Bu da uyumsuzluğun da bir amaç etrafında tasarlanabileceğine
bir örnek olmuştur.

Bunun yanında hayatımızda sürekli ön plana çıkarılan "reklamlarda
gördüğümüz “kusursuz” insanlar, tanıtımlara özene bezene konulan
“kusursuz” doğa manzaraları ve genel olarak insan toplumlarının ulaşmayı
arzuladığı “kusursuzluk” dağının tepesi, hatta ve hatta örneğin bir
biyoloji sınıfında bir hücrenin "kusursuz" bir şekilde çalışan
versiyonunun anlatılması." ve "yüzeysel olarak işlenen evren, doğa,
canlılar ve özellikleri, her zaman sistemlerin düzenli bir biçimde
işlediği yargısıyla öğrencilerin aklına kazınması" tespitlerini yerinde buluyorum.


Varlığın amacına yönelik kusursuzluk algısı;

"Sinirsel bağlantıların düzgün olmayışından kaynaklı epilepsi nöbetleri",
kusursuzluk düşüncesine karşı bir gerçeklik değildir. Bilakis
hastalıklar, ölümler, uyumsuzluklar ve kaos varlığın yaratıcının amacına
yönelik kusursuzluğun görülmesi adına en az düzenli yapıların
kusursuzluğu kadar güçlü bir delil sunmaktadır. Çünkü Yaratıcı ayette
de belirttiği gibi dilediğini kısır veya epilepsi yapar. Çünkü Yüce
Yaratıcı hastalıkları da belirli bir amaca yönelik olarak düzenlemiş ve
ölçülendirmiştir.


Kusursuzluk ve Tanrı'nın varlık sahasındaki yeri;

Kusurluluk gözlemlenemeseydi ne olurdu? İşte bu sorunun cevabını İbrahim peygamber kurandaki şu anlatı ile beraber verecektir.

Vaktiyle Yüce Allah, İbrahim peygamber'e, kesin bilgi sahibi olması için
göklerin ve yerin harikuladeliklerini gözlemletiyordu. O kısım şöyle
anlatılıyor ;

"Üzerine gece bastırınca bir yıldız gördü. 'İşte bu benim Rabbimdir'
dedi. Ancak o batınca: 'Ben öyle batıp gidenleri sevmem' dedi. Ay'ı
doğar halde görünce: 'Benim Rabbim işte bu' dedi. O da batınca: 'Eğer
Rabbim beni doğru yola eriştirmeseydi, şüphesiz sapıklar topluluğundan
olacaktım' dedi. Güneşi doğarken görünce: ' İşte benim Rabbim bu. Bu
daha büyük!' dedi. O da batınca şöyle dedi: 'Ey kavmim! Ben sizin ortak
koştuklarınızdan uzağım.

Ben yüzümü tümüyle, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim.'" En'am 76-79

Cevap; "Kusurluluk gözlemlenemeseydi Tanrı'nın varlık sahasındaki yeri anlaşılamazdı."

[Resim: Evren%20ve%20Do%C4%9Fa%20M%C3%BCkemmel%20Midir-7.jpg]

Hitit Güneş Kursu

Hititler de Güneş'e tapıyorlardı. Bu Hitit Güneş kursu bir sopanın ucuna
takılarak törenlerinde ritim tutmalarını ve ritüellerini
gerçekleştirmelerini sağlıyordu. İbrahim Peygamber ise Güneş'in batıyor
olmasına dayanarak ilahının Güneş olamayacağını kavramıştı. Kusurluluğun hikmetlerinden birisi de bütün yaratılanlarla (mahlukatla) kuracağımız ilişkilerde ölçülü ve adil olmamızdır.
Türkçedeki kula kulluk veya köpeklik söylemlerinin birer aşağılama
olmasının sebebi, Allaha ortak koşulması sebebiyle kişinin
zulmetmesidir.

Sonuç; Bütün bu değerlendirmelerden sonra şunu kesin bir şekilde
söyleyebiliriz ki Evren kusurlarıyla birlikte kusursuzca yaratılmıştır.
Yüce Allah Güneş'i bir aydınlatıcı olarak göğe asmış ve o'na bir ömür
tayin etmiştir. Güneş bu tasarım planı için kendisine emredileni
mükemmel bir şekilde yerine getirmektedir. Bu amadelik kendisine
ölçülendirilen süre kadardır. Evrenin kendi içindeki kusurluluğu da yaratılış amacı zemininde kusursuzluğu anlamına gelir.
Tüm eser böylece muhteşemdir. Her şey Yüce Allah'ın emrine boyun
eğmiştir. Bu boyun eğmeyenlerin ve kendilerini elleriyle körlüklerine
gömenlerin kusuru ise kendi kurtuluşlarına ihanet etmeleri anlamına
gelmektedir. Çünkü onlar, yaratılış gerekçelerini ihlal etmiş
kimselerdir.



Selam ve dua ile...



Bu konuyu yazdır

Oku-1 "Müjdemi İsterim" Bir Serdar Tuncer Makalesi
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:32 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



" Müjdemi İsterim" Bir Serdar Tuncer Makalesi

Kıyamet yakında kopacak. Ortadoğu coğrafyası alev alev… Küçük alâmetlerin hepsi zaten vardı, büyükler de bir bir görünmeye başladı. Allah Resûlü'nün “Şam ehli parasını ve bıçağını elinde tutamayacak” dediği günleri yaşıyor gibiyiz. Bilâd-ı Şam'daki kargaşa, yaklaşmakta olanın epeyce yaklaştığının en büyük habercisi.

Müslümanların savaşacağı sarı ırkla kastedilen Ruslar olsa gerek. Müslümanlarla 'bir annenin çocuğunu doğuracağı süre' kadar birlik olup sarı ırkla savaşacak olan da belli ki Avrupa devletleri. Sonra onlar da Müslümanların karşısına geçecek.

Mehdi'nin (a.s) zuhuru yakındır artık. Akdeniz'de onlarca devletin savaş gemileri ve uçakları var. En ufak bir kargaşa halinde 3. Dünya Savaşı çıkacak gibi. Bu defa tank ve toplar değil nükleer silahlar konuşacak.

Einstein ne demişti? “Üçüncü Dünya Savaşı'nı bilmem ama dördüncüsü taş ve sopalarla olacak.” Nükleer silahların kullanımı, teknoloji ve enerji kaynaklarını yok edecek tabiî. Mehdi'nin (a.s) elinde kılıç, at üstünde savaşacağı şartlar da bu şekilde oluşacak.
Bu aralar dost meclislerindeki sohbetler işte böylece uzayıp gidiyor.
Gülüyorum.
“Yanlış kıyametle meşgulüz be birader!” diyesim geliyor.
Bırakalım ne zaman geleceği meçhulümüz olanın peşinde koşmayı da, doğumumuzdan beri ardımıza düşen mâlum kıyametin farkına varalım.

***

Efendimiz (s.a.s) ashâbı ile oturmuşlar. Aralarında da küçük bir çocuk var. Kutlu nazarlarını o çocuğa yöneltip, sahabe efendilerimize dönerek buyurmuşlar ki:

“Eğer bu çocuğun ömrü olur da yaşarsa, o yaşlanmadan hepinizin kıyameti kopar”
Kişinin ölümü kendi kıyametidir.
Kıyamete kadar asla şaşmayacak bir ölçünün nübüvvet kokulu muazzam ihtarı bu.

Sen bu dünyadan göçtüğün anda senin kıyametin kopmuştur, bitti. Geçmiş olsun. Sana ne kıyametin ne zaman kopacağından, Mehdi'nin nasıl geleceğinden? Sen Necla'ya bak!

Ârif bir zât talebesiyle kayığa binmişler hani, aheste çekiliyor kürekler. Talebe güya derin bir tefekkürün ardından demiş ki: “Efendim Allah-u Teâlâ'nın işine bakın, ölümle aramızda bir tahta parçasından başka hiç bir şey yok.”
Tebessüm etmiş ârif zât, “buna da şükür evlâdım, karadayken o tahta parçası da yok.”

Kıyametle aramızda ne kadar zaman var? Bize ne? Kendi kıyametimize her dâim bir nefes mesafedeyiz. İşte bütün mesele! Ölümümüz kıyametimizdir, doğumumuz onun en büyük alâmeti. Hepsi bu kadar!

***
Hayır, ille de kıyamet ne zaman kopacak diyorsan onu da sormuşlar:

-"Ey Allah'ın Resûlü! Kıyamet ne zaman kopacaktır?"
Cevap bir soru ile gelmiş, tokat gibi:

-"Hay yazık sana! Sen kıyamet için ne hazırladın?”

Bu hadis-i şerifin devamını yazının sonuna bırakıp, biz de bir soruyla devam edelim:
Peki nasıl bir hazırlık yapacağız?

Fidan dikeceğiz.
Hadis-i şerif mâlum: “Kıyametin kopacağını bilseniz dahi fidan dikiniz.”

Sûretle perdeli, mânâdan mahrum bir bakışla bu yüce nasihati, 'yeşili seven peygamber' ve 'çevreci din' savunmasına kurban ederiz gibi geliyor. Oysa buradaki vurguyu fidana değil zamana yaptığımızda bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya. Laf aramızda zihinlerimizi nasıl güncelle ifsâd etmişiz yâhu! Zaman derken gazete, fidan derken Hakan geldi aklınıza değil mi?

Belki de Efendimiz'in (s.a.s) bu ifadeleriyle bir murâdı da, 'yapmanız gereken ne ise siz onu yapın, sizi alâkadar etmeyenle vakit geçirmeyin'dir.

Belki de yetimin başını okşamak bir fidan dikmektir, açı doyurmak, garibin derdine devâ olmak, ümmetin derdiyle dertlenmek bir fidandır. Geceleri teheccüdle, seccadeyi gözyaşıyla süslemek, Allah için sevmek, sevilmek, kalbe Allah demeyi öğretmek bir fidandır belki de!

Sâlih amellerin cümlesi, hüsrana uğramamak için her an yapmamız, hatta kıyametten bir gün önce bile olsa yapmaktan vazgeçmememiz gereken, meyvesini ahirette toplayacağımız bir ağacın buralarda toprağa konduruluveren fidanı olamaz mı?

***

Olabilir diyorsanız size kendi kıyametimizden evvel dikilmesi gereken en büyük en güzel en nadide fidanı da haber vereyim.

O sahabe kıyamet için ne hazırladın sorusuna cevaben demiş ki:
"Öyle fazla bir ibadet ve taâtim yoktur, fakat ben Allah ve Resûlü'nü seviyorum"

Cevap bu defa müjdelerin en büyüğü olarak gelmiş Allah Resûlü'nden:
-Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.

Allah Allah! Bak güzelliğe yâhu.

Durun ama daha bitmedi.

Diğer sahabeler sormuşlar:

-Biz de onun gibiyiz, bize de aynı müjde var mı?

Şimdi sıkı durun, müjdemi de isterim.

-“Evet!”

Enes (r.a) demiş ki : “O gün bu müjdeye o kadar çok sevindik ki, daha önce hiç böyle sevinmemiştik.”

İşte size kıyametten evvel dikilmesi gereken fidanların en güzeli:
Başka bir şeyimiz yok bilerek Allah ve Resûlü'nü çok seveceğiz,
Ölüm var diye sevineceğiz.
Kıyamet mi?
Kopsun inceldiği yerden!

TEFEKKÜR DİVÂNI

“Sanma ey hâce kim senden zer ü sim isterler
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm isterler”

Ne altın soracaklar sana gittiğin yerde ne de gümüş. Kimseden kimseye fayda olmayan günde selim bir kalp isteyecekler senden.
Ayet-i Celîle'ye telmih ile ne güzel ikaz ediyor bizi Bağdatlı Rûhî merhum.

“O gün mal da fayda vermez oğullar da. Ancak Allah'a kalb-i selim ile gelmişler müstesna.” (Şuara 88-89)

ANLAYAMAM


-Allah ve Resûlü'nü sevenin sevdikleriyle beraber olacağı müjdesine sahabe gibi sevinişimizi anlarım da; sahabe gibi sevemeden bu müjdeye nasıl sevinebildiğimizi anlayamam.

-Bu dünya fâni diyerek bir tek an bile gaflete tahammülü olmayan gönül sahiplerini haddim olmayarak anlamaya çalışırım da; yalan dünya bir daha mı geleceğiz diyerek gününü gün eden akıl sahiplerini, aklımın hududunu zorlayarak anlayamam.

-Nasıl olduğun umurunda olmasa da, âdet yerini bulsun kabilinden 'nasılsın' diyeni nezâketen anlarım da; sıratı geçip geçemeyeceği belli değilken 'iyiyim' diyebileni hakikaten anlayamam.

-“Peki aga güzel söylüyorsun da kalb-i selim ne demek” diyen kardeşimi 'söyleyenlerin bilmediğini' bilmiyor diyerek anlarım da; bilmediğin şeyi niye anlatıyorsun diyen kardeşimi 'bilenlerin söylemediğini' bilmiyor deyip anlayamam.

ÖZLÜ SÖZLÜK

Başkasının fikrine tahammül etmek gibi basit bir inceliği beceremezken, kendi fikirsizliğine tahammül etmek gibi bir zoru başarabilen, kafası bedenine yük, beyni kafasına ceza gürûha, Öğrenci Kollektifleri denir.

BİRİ VE DİĞERİ

-Birinde diğerinden iz yoktu; diğerinde birinden gölgeler var.
-Birinin yokluğu bir güzelle hatırlanır; diğerinin varlığı bir güzelle unutulur.
-Biri diğerindekinin bile biridir; diğeri birindekinin bile diğeri.
Birine kısaca sıla denir; diğerine sadece gurbet.

Kaynak :
Serdar Tuncer

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Müslümanmıyız ? Yoksa Koyun Sürüsümüyüz ? Kültür mü? İslam mı? Hangisini yaşıyoruz?
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:30 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Müslümanmıyız ? Yoksa Koyun Sürüsümüyüz ? Kültür mü? İslam mı? Hangisini yaşıyoruz?

Günlerdir bazı ithamlara, iyi niyetli olduğunu düşündüğüm uyarılara maruz kalıyorum. “Sen hoca mısın” diyorlar. “Sen bizim tarikatimize, şeyhimize laf mı söylüyorsun? Sen bizim hocamızdan, şeyhimizden daha mı iyi biliyorsun?” diyorlar.

Ben hoca değilim, hocalık iddiasında da değilim. Ben vasat bir Müslümanım sadece. Hiç bir Hocayla, tarikatle bir alıp veremediğim yok. Fakat Allah’ın bana verdiği aklı kullanmaya çalışıyorum. Bana ibadet gibi gösterilen, toplumda yaygın olan bazı uygulamaları Kur’an ve sahih Hadiste göremiyor ve bunun nereden çıktığını sorguluyorum. Sonradan din adına çıkarılan herşey için Peygamberim Bidat demişse ve bunlara itibar etmememizi söylemişse, bende sadece O’nun yolundan gidip öylece İslam’ı yaşamak istiyorum.

Hocayım, tarikat şeyhiyim diyenler bana Peygamberimin öğretmediği bir şeyleri yaptırmaya çalışıyorlarsa ben öyle hoca veya şeyhi kabul etmiyorum. Bir tarikatte, kilisede çıkarılan günah ayini gibi, tevbe alma ayini yapılıyorsa, Peygamberim ve sahabenin yapmadığı; kendinden geçerek zikir çekmek , kendini yerlere atmak, rabıta yapmak gibi uygulamalar varsa ben onlarıda kabul etmiyorum.

Allah ve Rasulü bana, benim için en hayırlı olan ne ise onu vermiş, gerisini atın diye buyurmuşlar. Bende “bu dine Allah’ın emretmediği, Peygamberin öğretmediği bir uygulamayı kim sokuyor ve bunu dinden diye gösteriyorsa ben onlardan değilim ve asla onlara tabi olamam” diyorum. Kardeşlerimi de bu minval üzere uyarıyorum.

Her zaman söylediğim gibi; Alimler, Hocayım diyenler, bu dini ayakta tutmak için, insanlara hak olanı anlatmak için varlar. Dine yeni bir şey katan Hocalar bu dine zarardan başka bir şey veremezler.

İslam bir Kültür değil, HAYAT PLANIdır. Bu dini herkes anlayabilir. Sünneti herkes algılayabilir. Allah’a yakın duran, emir ve yasaklara itaat eden her müslüman bir ALLAH dostudur. Zaten ALLAH dostu olamayan, şeytanın dostu olmuştur. Yürekten dua eden her Müslümanın duasına ALLAH icabet eder. Sadece belli kişilerin duası kabul olur diye bir kural dinde yok!

Veli olan, veliliğini bilmez kardeşlerim. “Benim şefaat hakkım var” demez. Kendisini aracı yapıp dua isteyenleri gördüğünde ciğerleri parçalanır kahırdan. Gerçek ALLAH dostları kendinden asla emin olmaz. Herkesten daha fazla ALLAH tan korkar ve kendisini aciz görür.

ALLAH bize akıl fikir vermiş. Kimseyi hatasız görmeyelim, insanları ululamayalım. Sevdiğimiz kişilere bir hata payı bırakalım. İSLAM da bir eksik veya bir fazla bulamazsınız. Peygamberimizle beraber bu din tamamlanmış. Sonradan ilavelere gerek duymayacak kadar dupduru bir Dine sahibiz Elhamdulillah.

Kadir gecesinden başka, kandil geceleri diye bilinen geceler sonradan uydurulmuştur ve bu gecelere ait ibadetlerde Bidattir.
Ölünün ardından Yasin okumak, belli sureleri okumak, 7. gün. 40. gün diye bir şey yok.
Kutlu doğum haftası diye bir şey olamaz, çünkü bunu sahabeler yapmadı, İbni-i Abbas, Ebu hanife, İmam malik, İmam Şafi gibi büyük alimler yapmadı. Biz Rasulullahı onlardan daha mı çok seviyoruz ki, bu tür kutlamalar yapıyoruz?


Sene sonu, sene başı duaları gibi dualar yok, tefriciye gibi bir salavat çeşidi yok.
Peygamberimizin bize öğrettiğinden başka sayılı zikirler, bir muradın olması için bilmem şu kadar zikir çekme yok.


Hocan var diyorsa Hocanı sorgula, kaynağını sor, Kur’an’dan Buhariden, Müslim den delillerini sor.

KUR’AN ve SÜNNET bize yeter. O yoldan ayrılmayan, dine yeni uygulamalar katmayan Hocalar başımızın tacı. Yeni şeyler katanların yolu, gerçek İslam’ın yolu değil.

İmam Malik’in dediği gibi:

DÜN DİN OLMAYAN BUGÜNDE DİN OLAMAZ!

KONU ALINTIDIR

Kaynak : Cahide Sultan



Etiketler :
Müslümanmıyız ?, Yoksa, Koyun Sürüsümüyüz ?,Kültür mü?, İslam mı? ,Hangisini yaşıyoruz?,tarikat,Şeyh,din,Hoca,Peygamber,Allah,Allah dostu,evliya,şefaat hakkı,şefaat,Rasulullah,kuran,kurani-i kerim,sünnet,hadis,buhari,sahtekar,sahtekar müslüman,hilebaz,

Bu konuyu yazdır

Dini-1 ”Data” Ve Esma Hakikat-i Muhammed
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:30 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



”DATA”VE ESMA HAKİKAT-I MUHAMMED

Niçin “DATA”?

Seyre girdik… Seyredebildiğimizce…

Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce…

Ama yazdıklarım için “çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var” dendi!.. Oysa, ben derin konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya çalışmaktaydım. Önce işin “hakikati” kavranmalıydı ki, sonra işin “marifeti”ne sıra gelsin; “Esmâ mertebesinin” hangi kanunlara veya sisteme göre “çok boyutlu tek kare resim olarak” seyri oluşuyor bilinsin… Demek ki bu konulara ve de KİTABIMIZ yani “Muhteşem BİLGİ KAYNAĞI” Kur’ân-ı Kerîm’in işaretlerinin açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin! Size bu derinlik hakkında sadece bir örnek vermek istiyorum.

Önce âlim anlayışıyla bir âyet meâli:

“Vechini hanîf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allâh’a şirk koşmaksızın, doğru iman işlevselliğiyle) o tek Din’e doğrult! O Allâh fıtratı’na ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Allâh yaratışına tebdil (bedel) yoktur (fıtrat değişmez; açığa çıkarmayı dilediği özelliktir, özel bir ismi ve kemâlâtı vardır)… İşte bu (hanîflik tabanlı fıtrat dini), Din-i Kayyim’dir (hep payidar, daim geçerli Sistem’dir)… Fakat insanların ekseriyeti bilmezler.” (30.Rûm: 30)

Şimdi de bu âyetin bizim seyrimize göre anlamı:

“Vechini” (holografik gerçeklik temelinde, hakikatindeki Esmâ mertebesi noktanı, ki varlığın o noktadan projekte olmaktadır) Hanîf olarak (varlıkta ikinci bir yaratıcı düşünmeksizin) O TEK DİN’e (TEK bir yaratış sistemine, Esmâ mertebesinin “çok boyutlu tek kare resim” seyrine) yönelt!.. O Allâh fıtratına(Allâh’ın Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerle tüm varlığı holografik gerçeklik sistemiyle programlı olarak var edişine) ki insanları da bu sistem üzerine (varlıklarında hakikat noktası mevcut olarak ve o noktanın projeksiyonu olarak) yaratmıştır.

DATA, açığa çıkmamış hâliyle Esmâ mertebesidir.

İşte bu (her birimin kendi hakikat noktasından –Rubûbiyet mertebesinden– projekte olarak var oluşu) DİN-İ KAYYİM’dir (her an ve ebeden geçerli sistemdir). Fakat insanların çoğunluğu bilmezler!”

“Vech”; varlığın algılanan sûretinin derûnundaki hakikat noktasıdır ki “ne yana dönersen Vechullâhı görürsün” uyarısı buna işaret eder. “Hanîflik”; TEK bir dışında ikinci bir varlık kabul etmemektir. “Fıtrat”; varlığın oluşturulma programıdır, seyrimizdeki tespite göre. Allâhu âlem!

Bu tür açılımlar çok derin nitelendiğine göre, artık bundan sonrası için, Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi, “Bilenler bilmeyenlere anlatsın” deyip, yazıları kesmek en doğrusu… Ya da konuları hafifletmek lazım… Öyle yapalım öyleyse…

Daha düne kadar, insanlar Güneş’in, Dünya’nın etrafında döndüğünü; Dünya’nın, evrenin merkezi olduğunu; bir madde âlem, bir de madde olmayan âlemler olduğunu kabulleniyorlardı. Şekilcilik, maddecilik, gardıropçuluk tüm toplumları her yönden teslim almıştı!

İnsan; yiyen, içen, seks yapan ve bu arada bu tür anlayışa göre şekillenen inançlar doğrultusunda gökteki tanrıya da tapınırsa, onun gözüne girip cennetine sokulacak bir varlık olarak kabulleniliyordu.

Bugün sanki çok mu farklı diyeceksiniz belki… Maalesef, ekseriyet bundan pek farklı görünmüyor bugün de! Bu sebeple, diğer eserlerimizi değerlendirerek belirli bir düzeyde birikim edinemeyenlerin, son yazılarımızı kavrayabilmeleri hayli güçleşmiş görünmektedir…

Rasûlullâh aleyhisselâm yanlış anlaşıldı çoğunluk tarafından; asansörle, kanatlı atla yanına gidilen bir tanrıya inanmamızı istediği kabul ediliyor… Günde beş defa gökte bir yerden bizi seyreden tanrının huzuruna çıkılıyor! Günde beş defa huzuruna çıkıp tapınan ve tapınmayanların hesabını tutuyor gökte bir yerden bizi seyrederken… Ya da yılda bir ay açlık ve susuzlukla sınıyor kendisine inananları…

Neyse; gerisini çok iyi biliyor, çevrenizde seyrediyorsunuz…

Kesin bir gerçek var ki… Mecazlardan hakikate uzanabilmek için, beynin mutlaka yeni açılımlar kazanması ve bilmediklerini fark etmesi gerekir. Bunu da eskiyi tekrarlayarak elde edemezsiniz!

Bildiğiniz kelimelerle bilmediklerinizi anlamaya çalışırsanız bunu çok ama çok zor başarırsınız!

Yeni bir anlayış için yeni bir kelime gerekir beyin çalışmasında. Böylece de beyindeki eski bazı girdiler, o kelime çevresinde yeni gelen verilerle birlikte yeni bir bütünlük sağlayarak yeni bir kavrayış getirir.

Aksi takdirde, beynin çalışma yapısı gereği, kelime ve isimlere karşılık, hep, ilk algılandıkları anki kavramlar değerlendirilir, onlara uygun imajlar oluşturulur!

Mesela, daha okula yeni başladığınız yıllarda, “nokta” kelimesi bir imlâ işareti olarak “.” şeklinde kayda girmiştir beyninizde… Şimdi ne kadar tasavvufî anlayıştaki “NOKTA”dan söz edilerek işaret yollu bir şey anlatılmaya çalışılırsa çalışılsın, bu kelimenin geçtiği her yerde, ister istemez “.” tasavvuru beyninizde canlanacaktır. Ama küçük, ama çok büyük bir “.”!

Eğer bu misalle bir şeyler anlatabildiysem, buna göre, bildiğiniz pek çok tasavvufî tâbire karşılık içinde bulunduğunuz durumu genişletebilirsiniz.

Beynin bu çalışma sistemini bildiğimizden dolayı biz, ilk olarak “ALLÂH ismiyle işaret edilen” tanımlamasıyla “ezberleri bozma” çalışmasına başlamıştık…

O, hiçbir insan veya yaratılmışın hayal veya tasavvurunun, havsalasının alamayacağı, “ALLÂH” ismiyle işaret edilen!..

O öyle bir “ALLÂH” ismiyle işaret edilen ki, “İLMİ”indeki “DATA”larından bir “DATA”da “Esmâ”sıyla, “Hakikat-i Muhammedî”yi irsâl eylemiş, O’nunla “Esmâ”sını seyreylemiş!

“ESM” kısaca “isimler” demektir. Yani, “Esmâ” kelimesiyle “ALLÂH” adıyla işaret edilene ait olarak bildirilmiş çeşitli “ÖZELLİKLER”e işaret edilir…

Bu “özellikler”, ayrı ayrı şeyler olmayıp; TEK BİR varlıkta bulunan, değişik işlevlerin açığa çıkmasına kaynak olan özelliklerdir.

İşte “Esmâ mertebesi” denildiğinde, sayısız özellikler sahibi TEK’ten söz edilir. “Es Samed, el Vâhid” gibi tanımlamalar bu “TEK”liğe işaret ederler.

TEK’in kendisinden her “AN” açığa çıkan (irsâl olan) sayısız özelliklerinden “münezzeh” oluşuna işaret etmek muradıyla, bu konuları işlerken yeni bir ezber bozucu olarak da “veri” veya “henüz işlenmemiş salt bilgi” anlamına gelen “DATA” tâbirini kullandık… Birçoklarına yabancı gelse de, aslında “data” tâbiri, günümüzde batılı pek çok araştırmacı bilim adamının yayınladığı eserlerinde, evrenin özündeki, onu meydana getiren “bilgi” anlamına yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Bize göre, bazı yanlış anlamaları en kısa yoldan ortadan kaldıracak bir çözümdür bu… Zira, “Ulûhiyet”i dolayısıyla “ALLÂH” adıyla işaret edilmesi ve her mertebede Kendisinin gayrı olmayışı, pek çok kişinin zannında, “Esmâ mertebesinin” bir tür “tanrı-ilâh” şeklinde anlaşılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, hem şartlanmışlıklar ötesinde beyinlerde yeni açılımlar sağlaması bakımından hem de din bilgisinin modern bilimsel veriler ışığında hayalden uzak, güncel verilerle gerçekçi biçimde değerlendirilmesi ve doğru anlaşılabilmesi bakımından önemlidir bu yeni açılım!

Ne var ki geçmişte ve günümüzde bu konuda belirli bir temele sahip olmayan pek çok kişi hayrete düşmüş; “Esmâ” mertebesini “Allâh’ın Zâtı” sanmıştır. Ve dahi sanılmıştır ki, varlığını “Esmâ” mertebesinden Rubûbiyet hakikatine dayalı bir şekilde alması hasebiyle, nefs-birim, “ALLÂH” adıyla işaret edilendir; her şey “ALLÂH”tır!!!

Heyhât!.. Bu tür zanlar hep o “tanrı” varsayımlarının ürünleridir…

Oysa… “ALLÂH”, “ALLÂH”tır… Evren içre evrenler ve bilinen bilinmeyen her şey yalnızca bir “AN” içre “var” olup, sonrasında “yok” olan tek bir tecelli içinde yer alan bir figürden başka bir şey değildir!

“Kaldır başını göğe bak; sonra bir daha kaldır başını göğe bak…” diye uyarır Kur’ân.

Kaldıramıyorsan başını göğün sonsuzluğuna, önündeki TV ekranından, bilgisayarının monitöründen bak; galaksilerin, evrenin sonsuzluğunu hissetmeye çalış!

Bu muhteşem sonsuzluk ifade eden yaratış mucizesi içinde, Dünya’nın da, Berzahın da, cehennemin de, cennetin de bir hiç mesabesinde kaldığını düşünebilen; “her şey Allâh’tır!” diyebilir mi hiç?

Evet, “DATA” ismiyle işaret ettiğimiz, öyle bir “GERÇEKLİK”tir ki, İlmi, “ZÂT”ın ilminden gelir; “Esmâ”sı, yani sayısız isimlerle işaret edilen varlığındaki özelliklerin sonucu, dilemesiyle açığa çıkar her “AN” yeni bir “şan” şeklinde “çok boyutlu tek kare resim” olarak…

“DATA”yı biraz daha açıklamaya çalışırsak, diyebiliriz ki, açığa çıkmamış hâliyle “Esmâ mertebesi”!

Şu anlatımla biraz daha açmaya çalışayım:

Bir an “var” olup, bir an sonra “yok” olan “çok boyutlu tek kare resim” dediğimiz Esmâ tecellisini düşünüp hissetmeye çalışın… Bir an “var”, sonra “yok”!.. İşte tam bu noktada durun! O “yok” oluş anında, hiçbir Esmâ özelliği açığa çıkmamış “mutlak yokluk” hâli… Ama, “var” oluş anında ortaya çıkan tüm Esmâ’yı da kendi varlığında barındıran bir yokluk hâli! “DATA” kelimesiyle işaret etmeye çalıştığımız bu… (Araştırmacı bilim adamlarının bir kısmı buna “hâl”, “durum” anlamlarına gelen “state” tâbirini de kullanmaktadırlar batıda…)

Çok boyutlu tek kare resim!

“Âmâ” mertebesi denerek “DATA”nın işte bu hâli kastediliyor gerçekte müşahedemize göre. Yani, “Esmâ mertebesi” diye işaret edilen özelliklerin açığa çıkmamış, görünmez, karanlıkta olduğu “AN”! (Hâlbuki şartlanmamıza göre “âmâ” denince “kör, göremeyen” diye bir kavram düşünürüz…)

“Rabbimiz biz yaratılmazdan önce neredeydi?” sorusuna, “Altında ve üstünde hava olmayan âmâda idi!” açıklamasını hatırlayın!

İşte “NOKTA” ismiyle işaret edilmiş olanı “DATA” diye adlandırdığımızda; “Hakikat-i Muhammedî” veya “İNSAN” veya “El İnsan-ı Kâmil” isimleriyle “Esmâ” mertebesi anlatılmak istenmiştir.

Ne var ki burada dikkat edilmesi gereken çok ince ve hassas bir nokta söz konusudur!

DİKKAT!

Bu konuda beyin, verilerini değerlendirirken, kelimeler esfeli sâfîliyni şartları yüzünden kayma yapıp, yanlış fikirler de üretebilir. Şöyle ki, beyin, çalışma sistemi gereği, her fikri, tasavvur dediğimiz “imgeleme” işlevi sonucunda, bilinçte açığa çıkartmaktadır. Bu yüzden de kafanızda düşündüğünüz her fikir bir şekille sûretlenir. Oysa, “Hakikat” sûretsizdir! Sûret, “hakikat”in değil, sizin algı biçiminizin bir ürünüdür.

İşte bu hassas nokta yüzündendir ki bu konu, yanlış bir değerlendirmeyle şu şekilde anlaşılmamalıdır:

“DATA vardır “Esmâ mertebesi” olan… Ama bu “DATA” gibi sayısız “DATA”lar vardır “İLMULLÂH”ta… Bu “DATA” da o “İLMULLÂH”taki sayısız “DATA”lar okyanusunda yüzmekte olan “DATA”lardan bir “DATA”dır!”

Hayır, anlatılmak istenen gerçek asla bu değil!

“ULÛHİYET”iyle “İLMİ”ndeki “DATA”ları kapsayan; “El VASİ”den hareketle düşünebildiğimiz; “ALLÂH” ismiyle işaret edilen, “DATA”nın “AHADİYET”inden açılan kapının bâtınıdır, derûnudur. O’ndan “ayrı” bir şey değil! Ne var ki, bu “DATA”ya “aynı”lık yani “tümüyle O’dur”luk vermez. Belki hem “aynı”dır, hem “ayrı”!

ALLÂH İLMİnde bir NOKTA olan DATA gibi sayısız DATAların varlığı!

“Aynı”dır, çünkü ayrı bir varlık değildir!.. “Ayrı”dır, “ALLÂH” adıyla işaret edilen, “DATA”da “İLMİ”ne GÖRE zâhir kıldığıyla tanımlanmaktan münezzehtir!

(Bir işaret: Zâhir kılmak ne demek? “Zâhir Bâtındır” ve dahi aynı şeydir ise “Ruhlarınız bedenlerinizdir…” uyarısı nasıl kavranır?)

“İlmiyle” işareti, “DATA” veya “NOKTA”nın “ZÂT”ına işaret ederken; “ilmini” diyerek “Esmâ”sının özellikleri; “ilminde” derken de bu “seyir”in “vehim nûrundan” meydana gelmişliği anlatılmak istenir düşünsel seyrimize göre.

Algılanan ya da algılanamayan, bildirilen veya bildirilmemiş olan her şey, varlığını “Allâh” ismiyle işaret edilenin “ULÛHİYET”inden aldığı içindir ki; “ULÛHİYET” kapsamı dışında hiçbir şey olmadığı içindir ki; “Esmâ” mertebesine “ALLÂH” denmiş; “Sen atmadın atan ALLÂH’tı” buyrulmuştur! “Teşbih” tâbiri, gerçeklerin işte bu tür anlatımına işaret sadedinde kullanılmıştır.

Öte yandan, “ALLÂH İLMİ”nde bir “NOKTA” olan “DATA” gibi sayısız “DATA”ların varlığı, “Zâtî ilim” tecellisine mazhar olanlarca bildirilmektedir! Ki bu da, olayın “tenzih” yanına işaret eder.

ALLÂHU EKBER!

“Allâh’ı hakkıyla takdir edemediler…” (6.En’am: 91)

Bu hakikatleri seyre girdik… Seyredebildiğimizce…

Paylaşmaya çalıştık karşılıksız olarak sizlerle, dilimiz döndüğünce…

Ne var ki ardından sorular yağmurlar gibi yağdı, biz yazdıkça…

“Allâh ‘DATA’ mı?” diyenden; “Allâh sıfatlarını inkâr mı ediyorsun?” diyene kadar! Kimi diyor, “DİN’i somutlaştırdın”; kimi diyor “Herkesin gördüğü varlığı yok sayıyorsun, sen yoksan bunları yazan kim?”

Ortada gerçekte TEK bir realite var!..

Bu hakikat, geçmişte mecaz ve işaretlerle anlatılmaya çalışılmış… Bugün ise aynı realiteye, bilimsel veya bilimsellikten yola çıkan teorik yaklaşımlar söz konusu…

Biz yazılarımızda, geçmişin deyimleriyle konuya açıklık getirmek istediğimizde, çağın bilimlerini esas alanlar, “Ne diyorsun anlamıyoruz, şunu anlayacağımız gibi anlat” diyorlar… Çağın bilimselliğinin verilerinden yola çıkarak anlatmaya başladığımızda da, bu defa tasavvufun geçmişteki mecazlarını esas alanlar, “Ne uyduruyorsun, biz geçmişte kimseden duymadık bunları” diyorlar. Sanki geçmişte, bugün açıkladığımız veriler, çağdaş bilimsel tespitler vardı da, onlar bunu önemsemediler ve açıklamadılar!!!

Yazılarda her iki bakış ve deyimleri meczettiğimizde ise, bu kez iki tarafta yaygarayı basıyor, “Ne diyorsun, şunu anlayacağımız dille anlatsana” diyorlar…

İşte bu yüzdendir ki…

EZBER BOZMAK, beyinleri sorgulamaya, düşünmeye mecbur bırakmak için “DATA” dedim…

Evet… Gelelim günün sorusuna… Her an yeni bir “şan” sonucu “var” olup, akabinde “yok” olan; “DATA” indînde “çok boyutlu tek kare resim” olan yapı, hangi özellik dolayısıyladır ki, hep birbirini takip eder şekilde sanki senaryonun gereği çekilmiş filmin kareleri gibi birbirini takip etmektedir? Yani, “Allâh her an yeni bir şandadır” hükmü, nasıl olup da birbirini izler olaylar şeklinde tezahür etmektedir?

Bu tür bütün soruların cevapları hep “Esmâ” mertebesinde aranmalıdır! Çünkü tek kaynak orası…

Ama, şartlanma yollu edindiğiniz isimlerin anlamlarını bir yana koyarak. Yani, beşerî değer yargılarınıza göre o isimlere verdiğiniz anlamları bir yana koyarak! Zira o size ezberletilen, şartlanma yollu edindiğiniz anlamlar burada geçer akçe olmaz! O anlamlar, beşerin et-kemikli madde dünyasına göre, insan gibi düşünen ötedeki bir tanrı varsayımına göre anlatımlardır!

Oysa, “Esmâ” dediğimiz “isimler”, insan gibi düşünen, insan gibi özellikleri olan ötedeki bir tanrının değil, ismi “Allâh” olanın özelliklerine işaret eden isimlerdir…

İşte size bir örnek: “Esmâ ül Hüsnâ”dan “El HASİYB” ismini hatırlayın…

İşte “Esmâ mertebesi”nde var olan bu ismin işaret ettiği özellik, tüm “çok boyutlu tek kare”lerin, birbirinin sonucu olarak oluşmasını ve dolayısıyla birbirini izleyen bir seyir takip etmesini sağlayan, yani “sebep-sonuç” dediğimiz ilişkiyi doğuran temel özelliktir. Mikrodan makroya her birim ve yapı bir sonraki anda, bir önceki anda kendisinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşar!.. Bugünün, dünün sonucudur! İster beğen, ister beğenme, istersen de pişman ol!

Bu durum da, her an yeni bir “şan”da oluş olarak anlatılır ki aslında “küll” denen “tümel”in, TEKİL bir varoluş dönüşümünden başka bir şey değildir. (Bunu hissedebilmek için, seyredebilmek için eskilerin tâbiriyle “kalp gözüyle”, önce mekânsız ve şekilsiz görme özelliği açığa çıkmalıdır…)

Bu isimlerin işaret ettiği TEK’teki özellikleri, beşerin dünyasındaki olay ve ölçülerle değerlendirmek çok büyük bir gaflet olup; sonuçta bilinci bir “tanrı-ilâh” anlayışına hapseder! “Seriy’ul Hisab” (hesabı anında gören) mecazı, toplumların şartlandırıldığı beşerî mânâda karşılıklı bir “hesaba çekme” olayına değil, TEK’in Evrensel Sistemi’nin işleyiş mekanizmasındaki bir özelliğe işaret eder; tıpkı Esmâ’dan her bir isim gibi!

“Esmâ” mertebesini ve “her an yeni bir şan alış” sonuçlarını, kendini maddeden ibaret sanan beşerin dünyasına GÖRE yapılmış olan tarif veya tanımlamalar düzeyinde değerlendirmeye kalkışmak, ancak perdelilik yaşamı için yaratılmış olmanın bir sonucudur…

Burada fark edilmesi ve kavranılması zorunlu çok önemli bir konu var:

Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir.

Beynin çalışma sistemi!

Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibarıyla “ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratan’ın muradınca; varlığını oluşturan “Esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki “Rubûbiyet hakikatiyle”!

Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibarıyla “Efâl” âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullâh indînde (seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de mevcuttur!

Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!

“Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibarıyla tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “holografik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “Esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nûru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..

Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basıyr”, işiten “Semi”, konuşan “Keliym” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:

Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde “Tecelli-i Esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. “Tecelli-i Zât” ve “Tecelli-i Sıfat” bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “Tecelli-i Esmâ”nın, “Tecelli-i Efâl”idir…

“Tevhid-i Efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların urûc yollu gerçekleşmesine mukabil, “Tecelli-i Zât”tan başlayıp “Tecelli-i Efâl”e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi” kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!

Kaynak:


AHMED HULÛSİ

17 Eylül 2007


Etiketler : ”Data” ,Ve Esma ,Hakikat-i Muhammed,Allah,din,islam,tarikat,hakikat,bilgi,bilinc,suur,zat,ahmet,ahmet hulusi,hulisi,ahmet hulusi,mustafa ceceli,marfiet, allahi bilmek,

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Allâh'a Ulaştıran Basamaklar
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:29 AM - Forum: Makaleler - Yorum Yok



Allâh'a Ulaştıran Basamaklar

İman ve İslâm mevzuunu böylece anladıktan sonra; İslâm Dini’ne iman etmiş, dolayısıyla İslâm’ın bildirdiği ‪#‎Allah‬’a, Rasûlüne, meleklere, kitaplara, diğer Nebi ve Rasûllere, âhiret gününe, hesap ve kitaba, yeniden dirileceğine ‪#‎iman‬ etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..

Bu ilerlemeyi, tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları üç mertebeye ayırıyor, bazıları dört mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tâbi tutulmuş.

Baştan alalım...

Yediye ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.

Dörde ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.

Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmâreyi zaten hiç saymamışlar!..

Emmârenin sayılmamasının nedeni:

Emmâre; emredenden geliyor. Emmâre, emredici nefs demektir!

Emmâre emredici nefs demekse, nefs emrediyor! Emreden kim?.. “Nefs” isminin arkasında o fiile emreden, onun terkibi yani emreden, “Rabbi” oluyor!.. Rabbine uymuş oluyor!..

Daha evvelki bahislerde, nefsin hakikatinin Rubûbiyetten yaratılmış olduğunu, Rubûbiyetten meydana gelmiş olduğunu anlatmıştık!..

Rubûbiyetten meydana gelişi, ilâhî isimlerin terkibi oluşu sebebiyle; herkeste, her insanda, her hayvanda, her canlıda zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç. Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.

Levvâme, “levm” kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yani kendisinin, Allâh’ın kulu olduğunu, Allâh’a kulluk etmek için bu Dünya’da var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, tarif sadedinde “levvâme nefs” denmiş. Kendi kendini, yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.

İman etmiş bir kişinin tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazılarına göre yedi mertebeye ayrılır.

Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse… Bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatleri idrak etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa... Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kaîm bir varlık olmayıp; Allâh’ın varlığı ile kendi varlığının kaîm olduğunu; kendi benliğinin, ilâhî isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak Hakk’ın varlığına dayandığını, Hakk’ın varlığı olduğunu; “ben” diye bir şeyin olmadığını idrak ederse, o zaman bu nefs, “mülhime nefs”tir deniyor.

Ancak burada çok önemli bir nokta oluşuyor...

Burada, “küfrü hakiki” diye tarif ettikleri; “taklidî imandan” sonra gelen “tahkikî küfür” dedikleri bir noktaya ulaşıyor.

Burada kişi, kendi varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu müşahede edince:

“Artık ben yokum; var olan Hak!.. Hak da dilediğini yapar, hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Öyleyse ben namaz kılmam veya oruç tutmam veya başka birtakım fiiller yaparım ve yaptığımdan da mesûl değilim” anlayışı içine giriyor. İşte bu, mülhimenin idrakının, mülhimenin müşahedesinin tabii sonucu.

Yalnız burada dikkat gerek, kişi herhangi bir şeyhe bağlı olup da, şeyhinin öğretisine riayet suretiyle burayı kabulleniyorsa; bu kabullenme idrak olmaz!.. Çünkü gerçekten “Hak” olduğunu idrak ettiği zaman, artık bağlanacak, tâbi olacak birisi, şeyhi kalmaz!.. Kalmışsa, daha Hakk’ı idrak etmemiştir!..

Ama, idrak ettim, der; hem de bağlıdır!.. Olabilir. Böylesi de olur!.. Ama hakikatiyle, meseleye bakarsak, böyle bir şey olmaz! Bağlılık diye bir şey kalmaz!..

İşte, buradaki bu ilhamlarının, müşahedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhî isimler, yani “Hak” oluşu bir terkip yönüyledir!..

Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkip şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.

Allâh’ta ise, bu isimler terkip yönüyle değil, mutlakiyeti yönüyle mevcuttur!

Bunu müşahede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, “Mutmainne nefs” olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..

Kendi varlığının ilâhî isimlerin bir terkibi şekliyle var olduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşahede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..

O zaman, hem varlığının “Hak” olduğunu kabullenecek; hem de ilâhî emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..

Rasûlullâh’a kulak verecektir. Allâh Rasûlü, ilâhî emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, Ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve Zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrak edecektir.

Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibi olduğunu müşahede edecek ve bu terkibiyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.

Ancak bundan ilâhî emirlere uymak suretiyle yani Rasûlullâh’a tam anlamıyla tâbi olmak suretiyle, isimlerin terkibiyet kaydının dışına çıkıp, Allâh’a vâsıl olabileceğini; bundan sonra Allâh’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.

İşte bu serbestlikten, bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullâh’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.

Duyguların ve tabiatın hükmü altında iken, velîsi, Rabbi idi. Kendi terkibini meydana getiren isimlerdi!..

Hâlbuki şimdi velîsi, Allâh oldu!..

Velîsinin Allâh olması, Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!

İşte böylece Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren “mutmainne nefs” olur. Yani Allâh’ın varlığına itminan hâsıl olmuş, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.

Bundan sonraki Radiye, Mardiye, Sâfiye denilen hâller, bu itminanın sonucu olan hâllerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idrakı değildir, diyor bazı ehlullâh.

“Levvâme”deki benliğini anlayış farklı, “Mülhime”deki farklı ve “Mülhime”ye göre “Mutmainne” farklı; ama “Mutmainne”den sonrakinde artık temelde fark yok.

Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma durumu söz konusu.

Ama Allâh ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme söz konusu!.. Allâh’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..

O an’a kadar, Allâh’ı tanıyabilme söz konusu değil!.. O an’a kadar, Rabbini tanıma söz konusu!..

Ancak Mutmainne’de Allâh’ı tanıma, “isimleri yolu” ile açılıyor.

Artık o yolda ne kadar gidebilirse!..

Onun ötesindeki Radiye ve Mardiye hâlleri diye anlatılan şeyse, Radiye’de kendisinin isimler kaydından çıkması ve isimler mertebesinde kendini bulması; Mardiye’de sıfat mertebesiyle kendini bulması, hakiki benliğiyle kendini müşahede edebilmesi!.. Yani, Rabbi yönünden değil, Rahmâniyet yönünden kendini tanıması idrak etmesi, diyerek Mardiye tarif ediliyor!

Sâfiye’nin hâlini zaten ne tarif edebiliriz ne konuşabiliriz!.. O Zât mertebesidir! Zât tecellisidir!.. Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz! Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!

Öyleyse esas olarak kendini bilmenin üç derecesi var. Birincisi Levvâme, ikincisi Mülhime, üçüncüsü Mutmainne hâlleri.

“Mutmainne”ye kadar olan biliş, Rabbini tek olarak biliş, Rabbini biliş neticesi. “Mülhime”de ilhamî hitaplar gelmeye başlıyor. Değişik ilhamlar arasında ilâhî olanlar da mevcut! İlâhî olan hitabı almaya başlarsa, o zaman Mutmainne’ye yönelmek zarureti hâsıl oluyor.

“Mülhime”de Rabbanî hitaplardan ilâhî hitaplara yönelme durumu söz konusu! Ancak, ilâhî hitaplarda itminan hâsıl olursa, o zaman işte “Mutmainne nefs” oluyor ve neticesinde de “Velîullâh” oluyor, yani “velîsi Allâh” oluyor. Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlıyor!.. Ve “Allâh ehli” olma yolu açılıyor. “Ehlullâh” olma yolu açılıyor.

Bu arada hemen şu önemli noktayı vurgulayalım:

Velâyet, Allâh’ı tanıma işidir. Allâh’ı tanımanın ise tek yolu “Vahdet” sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak “vahdete” götüren basamaklardır.

Bunların neticesinde “Vahdet” oluşmuş ise, “velî”lik kapısı açılır!.. “Vahdet” sırrına erişmemiş velî olmaz!..

Tasavvuf bütünüyle “vahdet” sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten, kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allâh bilinmez!.. Allâh, böylece bilinmeyince de “velîlik” oluşmaz.

Halk; kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen “velîlik” etiketini takıverir!..

Oysa gerçekten, o kişinin “velî” olabilmesi için, o kişide mutlaka “vahdet” sırrının yaşanmış olması ve “Allâh ahlâkıyla ahlâklanmış” olması ve bu yolla Allâh’ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır.

Zaten daha “Mülhime”de bu husus kişiye açılmaya başlar. Mutmainnede de “Tevhid” tümüyle yaşanır.

“Tevhid”in “Vahdet”e dönüşmesi ise ancak “Mardiye”de hâsıl olur.

Evet bu gerçek velîlere gelince...

Kaynak : AHMED HULÛSİ

1986


Etiketler :
Allâh'a, Ulaştıran ,Basamaklar,nefsin mertebeleri,rütbeleri,makamlari,

Bu konuyu yazdır