| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Kâ'b Bin Mâlik |
|
Yazar: RasitTunca - 06-16-2020, 11:01 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kâ'b Bin Mâlik
Peygamber efendimizin şâirlerinden.
Kâ'b bin Mâlik, babasının tek oğlu olup hâli vakti yerinde idi. Arabistan'ın ileri gelen şâirlerinden biri idi. İslâmiyetin Medîne'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe bî'atına katılmış ve orada Müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatır:
Bunları tanıyor musun?
Kavmimizden müşrik olan ba'zı kimselerle beraber, Kâ'be'yi ziyâret için Medîne'den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma'rûr da yanımızda idi. Mekke'ye gelince Berâ, bana dedi ki:
- Bizi Resûlullah aleyhisselâma götür.
Birlikte Resûlullah efendimizi araştırdık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama Resûlullahı sorduk. Adam bize:
- Mescid-i Harâm'a gidiniz! Aradığınız O zât şimdi orada amcası Abbâs ile birlikte orada oturuyor, dedi.
Biz tüccâr olduğu için Hazret-i Abbâs'ı tanıyorduk. Mescid-i Harâm'a girdiğimizde Resûlullah efendimizi amcası Abbâs ile oturuyor gördük. Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Resûlullah efendimiz Hazret-i Abbâs'a sordu:
- Bu zâtları tanıyor musun?
- Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma'rûr'dur. Diğeri de Kâ'b bin Mâlik'tir.
- Şu şâir olan Kâ'b mı?
Hazret-i Abbâs da "Evet" dedi. Vallahi Resûlullah efendimizin bu sözünü hayatım boyunca unutmadım.
Kâ'b bin Mâlik ikinci Akabe bî'atının gerisini şöyle anlatmaktadır:
Biz kararlaştırdığımız gibi vâdide toplandık. Resûlullah efendimizi bekliyorduk. Sonra Resûlullah efendimiz amcası Hazret-i Abbâs ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş sahâbî, Resûlullah efendimizi her türlü tehlikeye karşı koruyacaklarına ve İslâmiyeti yayacaklarına söz verdiler.
Akabe bî'atinden sonra Medîne'ye dönen Kâ'b bin Mâlik kabîlesinin Müslüman olmasında büyük emeği geçti. Kâ'b bin Mâlik hazretleri Bedir savaşına katılmadı. Uhud savaşında ise onbir yerinden yaralandı. Burada karşılaştığı bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
Tanıyamadın mı yâ Kâ'b?
Uhud savaşında bir ara şehîdlerin bulunduğu yere yöneldim. Orada bir müşrik, bir taraftan şehîdlerin silâhlarını toplarken, diğer taraftan şehîdlerin ağız, burun ve kulaklarını kesiyordu. Bir taraftan da:
- Bunları koyun boğazlar gibi boğazlayın, diye yaygara yapıyordu.
Biraz ötede silahlı bir Müslüman yaklaştı. Kâfirle vuruşmaya başladı. Kâfirle Müslümanı mukâyese ettiğimde kâfir daha iyi silahlara sahip görünüyordu.
Ben daha bu düşüncelerden sıyrılmadan birbirlerine hücûm ettiler. Müslüman bir kılıç darbesiyle kâfiri Cehenneme yolladı. Sonra bana dönerek yüzünü açtı ve dedi ki:
- Tanıyamadın mı yâ Kâ'b, ben Ebû Dücâne'yim.
Hazret-i Kâ'b'ın hali vakti yerindeydi. Tebük Gazâsına gidilecekti. Daha önceki gazâlarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber efendimiz, bu defa Müslümanları topladı ve Tebük'e sefer yapılacağını haber verdi.
İşleriyle oyalandı
Mevsim sıcaktı ve meyveler olgunlaşmıştı. Herkes hummalı bir şekilde sefere hazırlanırken Hazret-i Kâ'b; "hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim" diyerek, kendi işleriyle oyalandı. Öyle ki, Peygamber yola çıktığı zaman Kâ'b'ın hiçbir hazırlığı yoktu. Hemen hazırlanmak üzere evinden çıktı, ama hiçbir şey yapamadan döndü. Kendisi bunu şöyle anlatır:
"Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm. Keşke yapmış olsaydım. Fakat bu da mümkün olmadı. Resûlullah efendimiz bu gazâya gittikten sonra insanlar arasına çıktığımda, kendime arkadaş olarak ancak münâfıklık damgası vurulmuş kimseleri, yâhut âcizleri görmem beni kederlendirdi."
Tebük'e varıncaya kadar onun ismini anmayan Hazret-i Peygamber, orada Kâ'b'ın ne yaptığını sordu. Müslümanlardan biri, (elbiselerine ve boyuna bakıp gururlanması onu cihâd yolundan alıkoydu) deyince, Mu'âz bin Cebel hemen müdâhale ederek Kâ'b hakkında iyilikten başka birşey bilmediklerini söyledi. Bu cevap üzerine Hazret-i Peygamber sükût etti.
Sefer sona erip de Müslümanlar Medîne'ye doğru harekete geçince, Kâ'b'ı müthiş bir endişe ve telâş kapladı. Resûlullah efendimiz dönünce ona ne diyeceğini düşünüyordu. Bu arada aklına birçok mâzeretler geliyor, ama o Resûlullaha yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu.
Nitekim Resûlullahın Medîne'ye geldiği haberi ulaşınca Kâ'b doğruca Peygamberimizin huzuruna gidip ona hakîkatı olduğu gibi söylemeye karar verdi. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
"Resûlullah efendimizin huzûruna varınca selâm verdiğim zaman, bana gazâblı bir gülümseyişle, "Gel" buyurdular. Yürüyüp yanına vardım ve önüne oturdum. Bana sordular:
- Seni geride bırakan nedir? Bana yardım etmek üzere Akabe'de bana bî'at etmemiş miydin?
- Evet, yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizden başka şu dünya halkından birisinin yanında bulunsaydım, özür beyân ederek onun gazâbından kurtulabileceğimi zannederdim. Zîrâ söz söylemesini bilirim.
Hiç bir özrüm yoktur
- Vallahi, biliyorum ki, bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allahü teâlâ sizi bana gücendirebilir. Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız.
Lâkin ben doğruyu söylemekle Allahtan hayırlı netîce beklerim. Yemin ederim ki, gazâdan geri kalmam için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman, sizden ayrılıp kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim.
Kâ'b Resûlullaha doğruyu söylerken gözleri önünde, ba'zı münâfıklar yalan mâzeretlerle Peygamberimizin huzuruna çıkmışlar; Peygamberimiz de bunların bu mâzeretlerini kabûl ederek kalblerinde yatan niyeti Allaha havâle etmişti. Fakat Kâ'b Allah ve Resûlü huzurunda doğruluktan ayrılmadı.
Kâ'b bin Mâlik'in bu şekilde mâzeret belirtmemesi üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- İşte Kâ'b doğru söyledi. Kalk, Allahü teâlâ senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle!
Âciz duruma düştün
Kalktım. Evime gelirken, Selimeoğullarından ba'zı kişiler, benimle birlikte geldiler ve bana dediler ki:
- Vallahi, biz, seni bundan önce bir günâh işlemiş kimse olarak bilmiyoruz. Ne çâre ki, sen, seferden geri kalan kişilerin özür diledikleri şekilde Resûlullah efendimizden özür dilemedin ve çok âciz duruma düştün! Hâlbuki, Resûlullah senin hakkındaki magfiret dileği, günâhını bağışlatmaya yeterdi!
Vallahi, Selimeoğulları, beni kınamaya o kadar devam ettiler ki, nihayet Resûlullah efendimizin yanına dönmek, kendimi yalanlamak istedim. Sonra, onlara sordum:
- Bu duruma düşen benden başka, benimle birlikte bir kimse var mıdır?
- Evet! İki kişi daha vardır. Onlar da, Resûlullaha senin söylediğin sözün benzerini söylediler. Resûlullah tarafından onlara da, sana söylendiği gibi söylendi.
- Kimdir onlar?
- Mürâre bin Rebî-ül-Amrî ile Hilâl bin Ümeyye-tül-Vâkıfî'dir!
Bu iki zâtın, sâlih ve kendileri örnek tutulacak kişiler olduklarını, Bedir savaşında bulunduklarını bana hatırlattılar. Tereddütten vazgeçtim. Mu'âz bin Cebel ile Ebû Katâde'ye rastladım. Bana dediler ki:
- Arkadaşlarının sözlerini dinleme! Doğruluk üzerinde dur! İnşâallah, herhalde, Allahü teâlâ, senin için bir genişlik, bir çıkar yol yaratır. Özür sahiplerine gelince, eğer, onlar özürlerinde sâdık iseler, Allahü teâlâ, bu husûsta onlardan hoşnut olur ve bunu, Peygamberine bildirir!
Bu zâtların hâlleri etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı. Diğer iki Sahâbî evlerine kapanmayı tercih ederken, Kâ'b cemaatle namazlarını kıldı, çarşıları dolaştı. Ama hiç kimse onunla konuşmuyordu.
Allah ve Resûlü daha iyi bilir
Resûlullaha yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnâda onun çehresine bakmaya çalışıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz ondan yüzünü çeviriyordu. Bu hâlden iyice bunalan Kâ'b, amca oğlu Ebû Katâde'ye gitti ve ona sordu:
- Ey Ebû Katâde! Allah için soruyorum. Allahı ve Resûlünü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?
Fakat cevap alamadı. Birkaç defa daha sordu. Ebû Katâde kısa cevap verdi:
- Allah ve Resûlü daha iyi bilir.
Bunun üzerine Kâ'b mahzûn bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldı.
Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Kimse Kâ'b'la bir tek kelime konuşmuyor, Kâ'b işin nereye varacağını bilemiyordu. Bu arada, Kâ'b'ın imtihanını daha da çetinleştiren bir hâdise ortaya çıktı. Kâ'b 50 gün devam eden bu ızdırap verici bekleyiş devresinde Gassan'daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu:
- Efendinizin size uygunsuz muâmelede bulunduğunu duydum. Sizi hukukunun çiğnendiği ve kıymetinin bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza gelin, size ikrâmlarda bulunuruz.
Tereddütsüz reddetti
Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan, kendisiyle konuşmak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları, diğer bir tarafta da izzet, ikrâm ve haşmet teklif eden bir da'vet vardı.
Düşman, Kâ'b'ın bu zayıf anını değerlendirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda, böyle câzip bir teklife kim hayır diyebilirdi? Fakat Kâ'b tereddütsüz Kıptî liderinin mektubunu yırtıp attı.
Tam bu esnâda, Kâ'b'ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Peygamberimizin gönderdiği bir elçi, ona, zevcesinden uzak durmasının istendiğini haber veriyordu. Kâ'b hanımını boşamayacak, ama ondan ayrı yaşayacaktı.
Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu. Aynı emir diğer üç Sahâbîye de gönderilmişti. Fakat bu emir de Kâ'b'ın ve arkadaşlarının Resûlullaha bağlılığını sarsmadı. İşledikleri hatânın pişmanlığı içinde bütün rûhlarıyla Allaha yalvarıp istiğfâr ediyorlardı.
Ama mü'minler cemaatından ayrılmak, Allah ve Resûlünü terketmek akıllarından bile geçmiyordu. Îmânları böyle bir davranışa müsaade etmiyordu. Bundan sonrasını Kâ'b hazretleri şöyle anlatır:
Ey Kâ'b, müjde!
"İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gece sonrasında, gecenin sabahında sabah namazını kıldım. Rûhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum. Âdetâ yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnâda bir ses işittim:
- Ey Mâlik'in oğlu Kâ'b, müjde, müjde!
Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım."
Peygamber efendimiz sabah namazından sonra, bu üç Sahâbînin tevbelerinin kabûl edildiğini halka ilân etmişti. Bunun üzerine Sahâbîler müjdeyi kardeşlerine ilân etmek için yarışırcasına koştular ve Kâ'b'la birlikte diğer iki Sahâbîye müjdeciler gönderdiler.
Kâ'b bin Mâlik, bundan sonrasını ve Peygamberimizin yanına gidişini şöyle anlatır:
"Hemen Resûlullah efendimize gittim. Halk, beni takım takım karşıladılar. "Allahın, tevbeni kabûl buyurması, sana kutlu olsun!" diyerek beni, kutladılar.
Mescide varıp girdim. O sırada, Resûlullah efendimiz, eshâbıyla oturuyordu."
Kâ'b bin Mâlik anlatmasına şöyle devam etti:
"Kendisine selâm verdiğim zaman, Resûlullah efendimiz, sevinçten yüzü şimşek çakar gibi bir hâlde olarak bana buyurdu ki:
- Seni, öyle bir günün hayır ve saâdetiyle müjdelerim ki, o, annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin hayırlısıdır! Sen, hiç bir zaman, üzerine doğmamış olan hayırlı güne gel!
Bunun üzerine Peygamber efendimize sordum:
- Yâ Resûlallah! Bu müjde, Senden mi, yoksa, Allahü teâlâdan mı?
- Hayır! Benden değil, Allahü teâlâdandır!
Yüzü ay gibi parlardı
Zâten, Allahü teâlâ tarafından sevindirildiği zaman, Resûlullahın yüzü, sevinçten, ay parçası gibi parıldardı. Bunu, biz de, yüzünün parıltısından anlardık.
Resûlullah aleyhisselâmın önüne oturunca dedim ki:
- Yâ Resûlallah! Hem tevbemin kabûlüne şükür için, hem de Allahın ve Resûlünün rızâsını kazanmak için sadaka olarak malımdan sıyrılıp çıkacağım!
Resûlullah aleyhisselâm buyurdu ki:
- Malının bir kısmını yanında tut. Hepsini dağıtma! Bu, senin için daha hayırlıdır.
Bunun üzerine dedim ki:
- Öyle ise, Hayber'de hisseme düşmüş olan malı, yanımda tutar, kendime alıkorum. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni, ancak doğrulukla kurtardı. Artık ben, tevbemin icâbından olarak, bundan böyle sağ kaldıkça, yaşadıkça, doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim!
Vallahi, Resûlullah efendimize, bunları söylediğimden beri, Müslümanlardan hiç bir kimse bilmiyorum ki, doğru söylemek husûsunda, Allahü teâlânın bana yaptığı imtihandan daha güzel imtihanı ona yapmış olsun!
Resûlullah efendimize, bunları söylediğimden bu güne dek yalan bir şey söylemek, aklımdan bile geçmemiştir. Bundan sonra sağ kaldığım zaman içinde de, Allahü teâlânın beni yalandan koruyacağını umarım!
Allahü teâlâyı ananlar müstesnâ
Günün birinde, şâirler için âyet-i kerîme indi. Cenâbı Hak, kelâmında meâlen buyurdu ki:
(Onlara, şâirlere ancak, sapıklar uyarlar...)
Bu şiddetli hitap karşısında, Hazret-i Abdullah bin Revâha, Kâ'b bin Mâlik ve Hassân bin Sâbit ve arkadaşları ağlamaya başladılar. Bunu gören Peygamber efendimiz, âyetin devamını okudular:
(Ancak îmân edip, iyi işler yapanlar ve Allahı çok ananlar müstesnâ. Onlar öteki şâirler gibi değildirler.) [Şuarâ:224]
Hazret-i Kâ'b ve arkadaşları da, başka türlü değillerdi ki. Ancak dînimizi övüyor, din düşmanlarını yeriyorlardı. Âyet-i kerîmenin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü.
Peygamberimizin şâirlerinden olan Hazret-i Kâ'b, Hicretin 50. yılında Hazret-iMuâviye'nin hilâfeti zamanında 77 yaşında iken vefât etti
|
|
|
| ihlas suresi Suresi 1 ila 4 |
|
Yazar: RasitTunca - 06-15-2020, 07:09 AM - Forum: Günün Ayeti
- Yorum Yok
|
 |
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ هُوَ ٱللَّهُ أَحَدٌ للَّهُ ٱلصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُۥ كُفُوًا أَحَدٌۢ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul huvallâhu ehad. Allâhus samed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekun lehu kufuven ehad.
Meali :
De ki: “O, Allah’tır, bir tektir.” “Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)” O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).” “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”
Sadakallahul Aziym ihlas suresi Suresi 1 ila 4. Ayet
|
|
|
Besmeledeki "B" nin Manasi |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:54 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Besmeledeki "B" nin Manasi
Nisâ Sûresi 136. âyeti Rasûlullâh’a geliyor ve çevresindeki iman etmişlere hitap ediyor:
“Ey iman edenler; Aminu ‘B’illâhi...” Yani, “Ey iman edenler, ‘B’ harfinin taşıdığı anlam kapsamında iman edin Allâh’a...”
Ne demek bu?
Şu demek: Yalnızca Allâh isimlerinin işaret ettiği mânâlardan oluşan âlemler içinde sizin de hakikatiniz, varlığınız-vücudunuz Allâh adıyla işaret edilenin Esmâ’sından meydana gelmiştir. Rabbiniz, hakikatiniz olan bu Esmâ’dır. Dolayısıyla hem derûnunuzda hem de karşınızda Allâh Esmâ’sının açığa çıkışından başka bir şey yoktur. Bu “Hakikat”e ters düşen bir şekilde, var gördüklerinizi, Allâh dûnunda bağımsız-ayrı bir varlık (tanrı) gibi düşünüp kabul ederek şirk koşanlardan olmayın. Bunu yapmanın getirisi dünyada ve sonsuz geleceğinizde yanmaktan başka bir şey değildir.
Ama çoğunluğun bunu kavrayacak akılla (Esmâ bileşimi olarak) açığa çıkmadığını da gene şöyle belirtiyor Kur’ân Bakara Sûresi (2) 8. âyetinde:
“İnsanlardan bir kısmı ‘B’ harfinin işaret ettiği anlam kapsamında Allâh’a ve sonsuz geleceğimize iman ettik derler... Ama onlar ‘B’ işareti kapsamında iman etmiş müminler değillerdir.”
İşte bu sebepledir ki, “B” harfinin işaret ettiği muazzam anlamın “gizli şirk” diye geçiştirilen bir şekilde örtülmesi; bu konuya hiç önem verilmemesi, sonuçta “Gökte tanrı yerde Ben” anlayışını yerleştirmiş ve bugünkü noktaya gelinmiştir.
Oysa...
Şirk anlayışının geçersizliği daha ilk âyet (sûre) olan “Besmele”de “B” harfiyle anlatılmaktadır. Kur’ân yorumcularının pek çoğunun yetişme şartlanmaları gereği örttüğü bu anlam, Hz. Âli tarafından açıklanmıştır 1400 küsur yıl önce ilk defa.
Şahı Velâyet Hz. Âli, Kurân’daki, o gün için “sır” kabul edilen bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir:
“Kurân’ın sırrı Fâtiha’da; Fâtiha’nın sırrı B-ismillâh’ta; B-ismillâh’ın sırrı da ‘B’ harfindedir. Ben, (Arapçadaki yazılışı itibarıyla) ‘B’nin altındaki NOKTA’yım!”
Hz. Âli’nin işaret ettiği bu gerçeklik, Kurân’ın okunmaya başlanılan ilk âyeti olan “B-ismillâh”ın başındaki “B” harfinde, daha sonra da pek çok yerinde bir uyarı işareti anlamına gelmektedir.
Merhum Hamdi Yazır hazırlamış olduğu “Kur’ân Tefsiri”nde; Ahmed Avni Konuk “Fusûsu’l Hikem Şerhi”nde; Abdülaziz Mecdi Tolun, “İnsan-ı Kâmil” şerhinde, bu mânâya dair gerekli uyarıyı yapmıştır.
Biz de penceremizden bu kutsal metne bakarken, âyetleri, “B” harfinin kullanılmış olduğu yerlerdeki işareti ve anlamıyla değerlendirmeye çalıştık elimizden geldiğince. Çünkü Kurân’ın, “B” harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda “OKU”nmaya başlanması gereği vurgulanmaktadır “B-ismillâh” ile. “B” harfinin işaret ettiği anlam kişinin yaşadığı mutluluk veya mutsuzluğun, kendi derûnundan, hakikatinden gelen mânâlar doğrultusunda yaşandığı gerçeğidir. Kişinin cehennemini veya cennetini yaşaması “elleriyle yaptıklarının (kendilerinden açığa çıkanların) sonucu”dur; yani; kendindeki “Esmâ” mânâlarının açığa çıkmasıyla oluşmaktadır, vurgusuna işarettir “B” uyarısı!.. Bu yüzden de her sûre başında “B-ismillâh” yer alarak, bu hatırlatma yapılmaktadır.
“B”ismillâhirrahmânirrahıym, başlı başına bir sûre hükmündedir bize göre.
Bizâtihi Kurân’ın ve yeryüzünde yaşamış en muhteşem beşer olan Muhammed Mustafa (AleyhisSelâm)’ın açıklamalarını temel alan, “ALLÂH” adıyla işaret edilmiş Mutlak Hakikat’in gösterdiği hedef kavranılmadan, Kurân’ın anlaşılması mümkün değildir.
Eğer bu hedef fark edilmezse, Kurân’a, -esasla ilgisi olmayan bir şekilde- çeşitli yaklaşımlar edinilebilir. O, bir tarih kitabıdır; O, bir iyi ahlâk kitabıdır; O, bir toplumsal düzen kitabıdır; O, bir evren bilgisi kitabıdır; vs.!
Oysa Kurân’ın önyargısız ve şartlanmasız “OKU”nması hâlinde görülecek en keskin gerçek, insana “şirk” anlayışını terk ettirecek ipuçlarını vermesi ve bu realite doğrultusunda bilincini arındırmasının yolunu öğretmesidir. Çünkü insan, yaratılış özelliği dolayısıyla ölümsüzdür! “Ölümü yalnızca tadar” ve çeşitli “Bâ’s” aşamalarından geçerek “ölümsüz” olarak sonsuza dek yaşamına devam eder!
Ölüm, kişinin kıyametinin kopup, beden perdesinin kalkarak kendi hakikatini müşahede etmesi ve daha sonra da bunu hayatında ne kadar değerlendirebildiğinin sonuçlarını yaşamaya başlamasıdır. Çalışmamızı “OKU”manız sırasında bunu net göreceksiniz.
Bu yüzdendir ki...
İnsan, kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, “Hakikatinden” kaynaklanan “kuvveleri” değerlendirerek “cennet” yaşamını kazanmalıdır; “Rabbi” elvermişse! Rabbine yönelmek ise dışa değil; kişinin kendi hakikatindekine yönelmesi diye anlaşılmalıdır ki salâtın ikamesi yani namaz da bunun yaşanmasıdır içe dönük bir şekilde.
Bu noktada şunu iyi anlamak zorundayız...
“Yenilen” isimli kitabımda çeşitli yönleriyle açıklamaya çalıştığım şekilde; evren içre evrenler tanımlamasıyla tanımladığımız yapı, hakikati itibarıyla, “çok boyutlu tek kare resim” veya “holografik Tekil bilgi - enerji okyanusudur” tüm boyutlarıyla, bize göre! Bu okyanus, her damlasında tümünün özellikleri mevcut olan bir okyanustur! Kuantum Potansiyeldir!
Rasûlullâh (AleyhisSelâm)’ın da “Zerre küllün aynasıdır!” uyarısı ile açıkladığı gibi.
“Hazreti Muhammed’in Açıkladığı ALLÂH”isimli kitabımda detaylarıyla anlatmaya çalıştığım şekilde, “ALLÂH” ismiyle işaret edilen yanı sıra veya “dûnunda” yani kavram, kapsam ya da başka herhangi bir ölçütle denkliği söz konusu olabilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.
Bu gerçek dolayısıyladır ki Kurân’da “İkinin ikincisi” olarak tanımlanan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Âli’den günümüze uzanmış düşünce ve müşahede zincirinde yer almış kemâl sahipleri hep aynı realiteyi dillendirmişlerdir: “Allâh var, gayrı yok!” İşte bu yüzdendir ki, “HAMD” sadece Allâh’a ait bir olgudur! Kendi kendini değerlendirmek durumundadır, gayrı olmadığı için!
“Şirk” aslı olmayan, “vehmedilen” bir kavramdır!
İnsanlar, “vehimleriyle” bu olguya düşerek, “çokluk algılanması ardındaki gerçek Tek’lik”ten perdelenirler! Bunun sonucuysa, kendini yalnızca madde beden kabul ederek yaşamak, ölüp yok olup gitmek (küfür); ya da benliği yanı sıra gökte veya derûnunda bir tanrı kabullenmektir (şirk)!
Oysa Kur’ân ve Rasûlullâh açıklamalarına dayalı Allâh ehli müşahedesine göre işin aslı şudur:
Kendisinden gayrı mevcut olmayan “HÛ”, İlminde (ilim boyutunda), İlmiyle, “El Esmâ ül Hüsnâ” tanımlamasıyla işaret edilen özelliklerini (Kuantum Potansiyel), “İlmini” seyretmiştir... Bu seyrin başı ve sonu yoktur. “HÛ”, bu seyrettikleriyle kayıtlanıp sınırlanmaktan münezzehtir (âlemlerden Ganî’dir).
İşte hakkında konuşulan âlemler ve içindeki her şey, “El Esmâ” seyri mertebesinde, seyrin oluşumuyla; ”yok” iken “El Esmâ” özellikleriyle ”var” olmuştur!
Hakkında söz edilen her şey, “Allâh isimleri” diye kısaca bahsedilen ve “El Esmâ” ile işaret edilen özelliklerin sanki bir bileşim şeklindeki açığa çıkışlarıdır. Tıpkı, yüz küsur atomun değişik bileşenler hâlinde algılanan sayısız madde ve canlı türlerini meydana getirmesi gibi.
Belki şöyle de diyebiliriz... Zaman ve mekân ötesi yapı olan Kuantum Potansiyel, “Esmâ” ile işaret edilen özellikleri itibarıyla kendi kendini “seyr” hâlindedir ve durum bundan ibarettir. Hz. Âli’nin “İlim bir nokta idi, onu cahiller genişletti” UYARISIise; “nokta” diye işaret olunan “Kuantum Potansiyel”in, algılayana göre algılananları meydana getirmesidir ki; bu algılayanlar “cahil” olarak tanımlanmıştır.
“El Esmâ ül Hüsnâ” genel hatlarıyla doksan dokuz olarak anlatılmışsa da esas itibarıyla, detaylarıyla sayısızdır!
Algılanan veya algılanmayan her ne varsa, hepsi de bu “El Esmâ” (Allâh isimleri) ile dikkat çekilen özelliklerden meydana geldiği içindir ki; bu oluşturmaya “âlemlerin Rabbi” tanımlamasıyla işaret edilmiştir. “Rabbin” ya da “Rabbi” tanımlamaları ise, algılanan birimin oluşumunu meydana getiren “El Esmâ bileşimi - terkibi” anlamınadır.
“Bi-izni Rab” tanımlaması, ilgili birimin “El Esmâ bileşiminin o şeye elvermesi” durumunu anlatmaktadır.
“Bi-iznillâh” ise yerine göre iki anlama gelir... Ya “âlemleri yaratış muradına göre o işe elverişli Esmâ bileşimi” ya da “birimin oluşumundaki amaca göre Esmâ bileşiminin elvermesi”. Çünkü, Ulûhiyeti ile kendinden gayrı olmayan TEK’tir!
Bu TEK’lik anlayışı dolayısıyla, Kurân’ın vurguladığı önemli bir husus da şudur:
Her birim kendisinden açığa çıkanın sonucunu yaşayarak hayatına devam eder. “Ceza”, yapılanın karşılığı ya da anlatımımızla sonucu anlamındadır. Onun için de sık sık, “kendilerinden çıkanın sonucunu yaşayacaklardır, kullarına zulmeden bir tanrı yoktur” anlamında vurgulama yapılır.
“Herkese hakkı verilir”in anlamı, hangi amaçla, hangi işlevi ortaya koyması için yaratılmışsa, o yaratılış amacına göre hakkı verilir, demektir.
“Korunmak” ya da “Allâh’tan korunmak” şeklinde anladığımız “takva” olayı, “kişinin, yaratılmış olduğu ‘Esmâ’sı gereği elleriyle yaptıklarının sonucunu, kaçınılmaz bir şekilde yaşamak” durumunda kalacağı realitesi nedeniyle, hoşlanmayacağı şeyleri yaşamaması amacıyla, yanlış davranışlardan korunmasını tanımlamaktadır.
Kur’ân, işaret ettiğimiz üzere, gökteki tanrıdan yeryüzündeki postacı-peygambere aracı varlıklarla yollanmış yazılı bir kitap değildir. Rabbin’den yani hakikati olan “Esmâ mertebesi”nden bilincine inzâl olan (boyutsal açığa çıkış) Hakikat ve “Sünnetullâh” BİLGİ’sidir!
Kur’ân, “Ulül Elbâb” indînde, “teklif” görünümünde “tespit”ten ibarettir!
“KİTAP”, “Hakikat’i ve Sünnetullâh’ı içeren BİLGİ” anlamınadır.
“Hakikat BİLGİSİ” oluşu itibarıyla birimin, algılanan veya algılanamayan her şeyin “Hakikat”ini açıklarken; “Sünnetullâh BİLGİSİ” olması itibarıyla da, “birimin sonsuza dek içinde yaşayacağı boyutların varoluş ve işleyiş Sistem ve Düzeni”ni bildirmektedir.
İnsan, arzda “halife”dir... Bu hem dünya anlamına hem de beden anlamına değerlendirilir. Çünkü “insan” beden ötesi bir yapıdır; ve bedeni terk ettikten sonra da birçok “Bâ’s” oluşla yaşamına devam eder sonsuza dek.
İnsana yapılan teklifler, hep onun, kendini “Hakikat”iyle tanıyıp, bunun gereklerini yaşaması ve “Hakikat”inde bulunan özellikleri - kuvveleri keşfedip değerlendirmesi amacına dönüktür. Yasaklamaların ardında da hep kişinin kendini beden kabullenerek, ölümü tattıktan sonra hiçbir anlamı kalmayacak nefsanî zevkler uğruna kendisine verilen potansiyeli boşa harcamasını engellemek amacı gütmektedir. Çünkü mevcut potansiyeli, “Hakikat”ini keşfederek dünya ve ölüm ötesi yaşamdaki güzellikleri elde etmesi için verilmiştir.
Eğer bu çalışmamız Kurân’ı biraz daha iyi değerlendirmenize hizmet verdiyse, bunu nasip etmesinin şükründe aczimi itiraf ederim. Yaptığım iş kulluğumun zorunlu gereğiydi. Başarı yalnızca Allâh’ın lütfu iledir! Bu hizmetteki yetersizliklerimden, hata ve kusurlarımdan dolayı da bağışlanmamı niyaz ederim. Zira bir kulun Allâh kelâmını hakkıyla değerlendirmesi olanaksızdır!
Kaynak:
AHMED HULÛSİ
25 Ekim 2008
North Carolina, USA
|
|
|
Halifeyi Ruyi Zemin - Allâh, “insan”ı, yeryüzünde “halife” olarak yaratmıştır. |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:53 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Halifeyi Ruyi Zemin - Allâh, “insan”ı, yeryüzünde “halife” olarak yaratmıştır.
Allâh, “insan”ı, yeryüzünde “halife” olarak yaratmıştır.
Bu Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanan kesin gerçektir!
Acaba biz insan olduğumuza göre “Halife” oluşumuzun bilincinde miyiz?
Ne yönümüzle ve ne kadarıyla “ALLÂH” adıyla işaret edilenin “Halifesi”yiz acaba?..
Yeryüzünde ne kadarıyla “halifesi”yiz, “ALLÂH” ismiyle işaret edilenin?
“Halife” ne demektir?..
Bunun yaşamı nasıl olur?.. Nasıl “Halife” olduğunun bilincine erer kişi?.. “Halife”lik bilincine eren kişinin yaşamı ve yaşama bakış açısı nasıl olur?..
Herhâlde bu türden daha pek çok soru aklımıza takılabilir…
İşte bu konuya bir miktar açıklık getirmek amacıyla aşağıdaki bilgi kırıntılarını size takdime çalışacağım… Başarılı olursam, elbette ki lütuf ve inayet Allâhû Teâlâ’nın kereminden; hata ve kusurlar da terkibimin kapasitesinin yetersizliğinden!
Allâh kolaylaştıra!
Kur’ân-ı Kerîm, insanın yeryüzünde “Halife” olarak “meydana getirilişini”, “Bakara” Sûresinde 30. âyetten başlayan bölümde şöyle anlatır:
Rabbin meleklere: “Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim” dedi. Onlar da: “Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?” dediler. (Buyurdu): “BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!..” (2.Bakara: 30)
Sonra Âdem’e (Esmâ’nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: “Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Âdem’in) varlığındaki Esmâ’nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın” dedi. (2.Bakara: 31)
(Bunu değerlendiremeyen melâike): “Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil! Şüphesiz ki sen, Mutlak İlim (Aliym) ve bunu bir sistem içinde (Hakiym) açığa çıkaransın!” (2.Bakara: 32)
(Hitap etti): “Yâ Âdem (yoktan var olmuş, Esmâ ile hayat bulmuş) varlığındaki isimlerin hakikatinden onlara söz et.” Âdem onlara (varlığını oluşturan Allâh) isimlerinin işaret ettiği mânâlardan haber verince (yani bu isimlerin özellikleri kendisinde açığa çıkınca); Allâh onlara fark ettirdi: “Demedim mi size ben, muhakkak ki bilirim semâlar (şuur boyutu) ve arz (beden) boyutunun gaybını (açığa çıkmamış sırlarını, özelliklerini)… Ve ben bilirim gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı!” (2.Bakara: 33)
Meleklere: “Secde edin Âdem’e” dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ mertebesine)… Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu. (2.Bakara: 34)
Bundan sonra dedik ki: “Ey Âdem, sen ve senin hâlini, yaşamını paylaştığın (eşin – bedenin), cennet boyutunu mesken edinin. Dilediğinizce bu boyutun nimetleriyle yaşayın ve şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz.” (2.Bakara: 35)
Bundan sonra şeytan onları içinde yaşadıkları (boyuttan) kaydırttı. Biz de dedik ki: “Bir kısmınız diğerine (ruh ve beden) düşman olarak inin. Sizin (ve nesliniz) için bir süre arzda (beden boyutu şartlarında) yaşam ve belli bir süre oradan yararlanma söz konusudur.” (2.Bakara: 36)
Âdem, Rabbinden (beynindeki Esmâ mertebesi boyutundan) gelen ilim ile -kelimeler- (yapmaması gerekeni fark edip, kendisinden açığa çıkan vehmine tâbi olma hatasını itiraf edip) tövbe etti. Tövbesi kabul edildi. Şüphesiz ki HÛ; O, tövbeyi kabul edip Rahıymiyeti ile bunun güzel sonuçlarını yaşatandır. (2.Bakara: 37)
Dedik: “İnin hepiniz oradan (kendinizi bedensiz hissettiğiniz şuur boyutundan – cennet yaşamından)… Benden size HÜDA (hakikatinizi idrak ettirici Rasûl – ilim) geldiğinde kim HÜDAma tâbi olursa onlara ne korku vardır ne de mahzun olacakları bir şey.” (2.Bakara: 38)
İnsan, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştır.
Evet!
Bu âyetlerde, “insan”ın “halife” olarak meydana getirilmesinden; bir kısım melâikenin Âdem’e secde etmesinden; İblis’in bu secdeyi yapmamasından; daha sonra, Âdem’in kendisine yasaklanan şeyi yapmasından dolayı eşi ile birlikte cennetten inmesinden söz ediliyor. Bu konuda çok değerli bilgileri “AKIL ve İMAN” ile “Hz. MUHAMMED NEYİ ‘OKU’DU?” isimli kitaplarda nakletmiştik… Okumamış olanların mutlaka oradan okumalarını tavsiye ederim…
Burada ise aynı olayın bir başka yönü üzerinde durmaya ve bu vesileyle de bugüne kadar el değmemiş bazı yeni hususlara değinmeye çalışacağım…
Evet konumuz “yeryüzündeki Halife”!..
“Halife” olması, neden?.. Nasıl?..
“Hak Dini Kur’ân Dili” isimli eserde, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle açıklıyor:
“Ben mutlaka yeryüzünde bir halife yapacağım, bir halife tayin edeceğim demişti ki, O bana izafeten, bana niyabeten mahlûkatın üzerinde birtakım tasarrufata sahip olacak, benim namıma ahkâmını icra ve temfiz eyleyecek…”(Cilt: 1, Sayfa: 299)
Şimdi bu konuyu baştan alalım…
“Allâh, Âdem’i yeryüzünde bir halife olarak meydana getirdi.”
Kurân’dan evvel gelmiş olan kitaplardan Tevrat’ta da Tekvin bahsinde şu hususa değinilir: “Allâh, kendi sûretinde Adam’ı yaptı.”
Âdem’den Tevrat’ta “Adam” şeklinde bahsedilir… Keza, İncil’de de…
Bununla birlikte, Buharî’de, Müslim’de, İbn-i Hanbel’de bu konuda bir açıklama vardır. Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle buyuruyor:
“Allâh, Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı.”
Allâh sûreti üzere meydana getirilen Âdem’in var oluşunun gayesi, bu âyeti kerîmede açıklandığı üzere, “yeryüzünde Halife” olmasıdır…
“Halife” olması, Âdem’in, ancak Allâh sûreti üzere yaratılması ile mümkündür, ki biraz önce bahsolunan Rasûl açıklamasında da buna;
“Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere meydana getirdi” şeklinde işaret edilmiştir.
“Allâh sûreti üzere…” diye ifade edilen tanımlamadan ne anlayacağız?..
Âdem’e bütün isimleri talim etti.
Biliyoruz ki Allâh, şekilden, maddeden, sûretten münezzehtir! Bu sûretin ne olduğu hakkında çok tafsilâtlı bir izahı, “TEK’in SEYRİ” adlı kitabımızın “Öz’ün Seyri” bölümünde bulabilirsiniz.
Burada bahsedilen “sûret”, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i ilâhîsi ile meydana getirilmiş olan “İNSANÎ mânâ”dır.
Âdem’in “Allâh’ın sûreti üzere var olması” demek, “ilâhî isimlerin mânâları ile varlığının var olması” demektir.
Yani Âdem, “Allâh’ın isimlerinin mânâlarını ortaya koymakla ‘Hilâfet’ görevine seçilmiş”, o görev için meydana getirilmiş demektir.
Nitekim, Nûr Sûresi’nin 55. âyetinde de:
“Allâh, sizden iman eden ve imanın gereğini uygulayanlara vadetti ki: Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi, arzda, onları da mutlaka halife yapacak…” (24.Nûr: 55) denilmektedir…
Fâtır Sûresi’nin 39. âyetinde şöyle açıklamaktadır:
“‘HÛ’ ki sizi arzda halifeler olarak meydana getiren…” (35.Fâtır: 39)
İnsan, “Halife” olarak yeryüzünde mevcuttur!
Ancak, bu “Hilâfet” görevine lâyık olan, kendisinde mevcut olan bu “Hilâfetin” mânâsını anlayıp, idrak edip, yaşayabilen zâtlar kimler?..
Elbette ki bu konu, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu…
Âdem, “insansı”lar türünden olan “bedenî” yönünden değil; kendisinde meydana getirilen “İNSANΔ mânâ yani “Halife” özelliği ile ilk “insan” olmaktadır! Bize açılan gerçeğe göre!
“İnsan”, yani “Âdem”, ilk “insan”dır! “Âdem evladı” ise kendisindeki hilâfeti sezen, hisseden, anlayan, idrak eden ve bunun gereğini yaşayabilendir!
Esasen burada iki ayrı mânâ söz konusu:
Birinci mânâ; fıtraten halife olarak meydana getirilmiş olan Âdem ve neslinin, farkında olmadan veya fark ederek bu görevi yerine getirmekte olduğudur!.. Yani, her insan esasen, kendi kapasitesi oranında bu fıtrî “Hilâfet” görevini yerine getirmektedir.
Çünkü her insan, Allâh isimlerinin bileşiminden meydana gelmiş olduğu için, yaşamının her anında bu Esmâ bileşiminin gereğini yerine getirmede; böylece de o Esmâ bileşimi yönünden; daha doğrusu kendisindeki mevcut isimler formülünün oluşturduğu program yönünden “hilâfet” görevini yerine getirmektedir…
Sonra Âdem’e (Esmâ’nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: “Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Âdem’in) varlığındaki Esmâ’nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın” dedi. (2.Bakara: 31)
Âyetinde, bize göre, “isimler” sözcüğü ile işaret edilen anlam “Esmâullâh” yani “Allâh’ın isimleri”dir! Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allâh isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı.
Mesela; bir kısım melekler, “Subbûh” ve “Kuddûs” isimlerinin mânâlarını izhar için vardır… Bir kısım melekler, “Cebbâr” ve “Kahhâr” isimlerinin mânâlarını izhar için vardır.
Bunlar gibi sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, aşikâr edebilmek için vardır.
Keza, insanlardan evvel yeryüzünde yaşamakta olan “Cin” adıyla belirtilen veya günümüzde bazılarının tâbiriyle “Uzaylılar” diye bilinen varlıklar dahi, gene belirli sayıda isimlerin neticesi olarak, sınırlı sayıda ilâhî isimlerin ortaya çıkış şekli olarak vardırlar; ki bu kısıtlılık dolayısıyla hilâfete nail olamamışlar, yeryüzünde “Halife” seçilmemişlerdir!
İşte, bu gelişimin sonucu olarak Âdem, 99 olarak kabul edilen isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde meydana getirilmiş; bu isimlerin mânâsını ortaya koyabilecek bir biçimde tespih etmiş ve bundan sonra da “Halife” seçilmiştir.
Âdem’in “insan” ve bunun sonucunda da “halife” olarak, “Ahseni takvim” yani en güzel mânâ sûretiyle meydana getirilişi sırasında; yeryüzü melekleri olayı o sırada yaşamakta olan “insansı”lara bağlayarak hayrete düşmüşler ve “insansı”ların mevcut şartları içinde “halife” olacaklarını sanmışlar ve bu yüzden de kendilerinde bir hayret ve sual oluşmuştur.
İşte bu noktadaki durum, soru cevap sembolü içinde misal yollu anlatımdır!
Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.
Yeryüzü melekleri, o an’a kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, “insansı”ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahede ederek, şaşırmışlardır…
Burada, olayın zâhiri ve de mecazî-sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!
Melekler ile Allâh’ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allâh’ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allâh’a seslenişini, iki ayrı varlığın birbirine hitap edişi gibi düşünmek, son derece olgunluktan uzak bir görüştür!
Yani, melekler de dâhil olmak üzere hiçbir şeyin Allâh varlığı dışında, bağımsız bir varlığından söz edilemez!
Çünkü, ne Allâh, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allâh’ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!
Allâh, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl söz konusu olmaksızın mevcuttur!
Burada kısaca bir tespit yapalım;
Yeryüzü melekleri, yaşamakta olduğumuz madde boyutu, nûrânî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir. Onların boyutsal olarak fevkindeki melekler ise semâ melekleri olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde “Mele-i Â’lâ”, “Hazire-i Kuds”, “Melâike-i Ulül Azm” gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur.
Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın âhirete intikâl etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği “Refik-i Â’lâ” da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.
İşte burada anlatılan, Allâh’ın “yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim” hükmünün aşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin “Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?” hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.
Meleklerin, yeryüzündeki bu oluşu müşahede etmeleri sonucu olarak, yeryüzünde “Hilâfet” vazifesi ile, “Hilâfet” vazifesini yüklenecek yapıda bir varlığın oluşumunu seyretmeleri ve bunu diğer yanda gördüklerine kıyasla değerlendirmeleri, onlara benzer davranışlar ortaya koyacağı endişesini doğurmuştur.
Ne var ki, melâikenin de karşısındakini değerlendirmesi ancak kendi varoluş kapasitesi kadardır!
Bunun halk arasında basit bir açıklaması mevcuttur:
“Karşındakini nasıl bilirsin?” dendiği zaman “Kendim gibi, kendim kadar” der… Yani, her birim, karşısındakini kendi anlayışı kadar değerlendirebilir.
AHMED HULÛSİ
Etiketler : Allâh, “insan”ı, yeryüzünde, “halife” olarak ,yaratmıştır.,halife-i -rui zemin,halifeyi ruyi zemin,
|
|
|
“Rab” Ne Demektir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:52 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
“Rab” Ne Demektir?
Efâl mertebesi dediğimiz mertebede tasarruf eden, Efâl mertebesini meydana getiren, mutlak varlıktır… Allâh’tır!.. Efâl mertebesini meydana getirmesi ve Efâl mertebesinde mutlak mutasarrıf olması hasebiyle “Rab” ismiyle anılır.
Evet… “RAB”; terbiye edici, mürebbi anlamındadır. Ancak, bir annenin çocuğunu, bir öğreticinin öğrenciyi terbiyesi gibi bir terbiye asla anlaşılmamalıdır; çünkü bu tür anlayış, tam bir bataklığa saplar insanı!.. Bu anlayış, neticede bir sen ve bir de seni terbiye eden, senden ayrı, yukarıda ikinci bir TANRI anlayışına sürükler seni!..
“RAB” kelimesindeki terbiyeyi nasıl anlayacağız öyle ise?..
“RAB”, Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. Rubûbiyet ise ilâhî isimler diye bildiğimiz Esmâ ül Hüsnâ’nın hükümlerini aşikâre çıkartma özelliğidir.
Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!.. Ancak bu ilâhî isimler, sende bir terkip hükmüyle ve boyutlarıyla aşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel mânâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.
Evet sen, terkibin hükmüyle; terkibini meydana getiren isimler ve bunların ağırlık oranları itibarıyla, Rabbinin kulusun ve varlığının sıfatları ve zâtı itibarıyla da Allâh’tan gayrı bir varlık değilsin.
Zâtını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, senden zuhur eden tüm mânâların da ilâhî isimlerin neticesi oluştuğunu müşahede edebilirsen, işte o zaman, sana hakikati tanıma yolu açılır. Ve sen, kendini, benliğin itibarıyla, tüm varlıkta çeşitli sûretler ve mânâlar şeklinde tanırsın.
İnsanın “Rabbini” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlâhî isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!..
Her “insan” ismi altında, mutlak olarak hükmünü yerine getiren Hakk’tır!
Senin Rabbin, sendeki mânâların, Allâh isimlerinin terkibiyet hâlidir!..
Senin Rabbinle, Ahmed’in Rabbi hem ayrıdır, hem aynıdır!.. Terkibiyetleri yönüyle ayrıdır; terkiplerin mahiyeti yönüyle aynıdır!..
Rabbini bilen, isimleri yönüyle, Allâh’ı bilmiş olur. Yani, isimlerin mânâları yönüyle Allâh’ı bilmiş olur!.. Yani İsimler mertebesinde, Allâh’ı bilmiş olur!.. Hâlbuki, “Allâh” ismi, Zât, Sıfat, Esmâ ve Efâl mertebelerinin tümünü içine alan bir isimdir. Oysa burada “Rabbi” bildiğin zaman, Esmâ mertebesi itibarıyla bilmiş oluyorsun! İsimleri bilmek hasebiyle, Allâh’ı bilmiş oluyorsun!
Rabbini bilen, isimleri yönüyle Allâh’ı bilmiş olur.
Her ne kadar isimlerin mânâları, o benliğe, o hüviyete ait ise de; o benliği ve hüviyeti, isimler perdesi arkasından müşahede edebiliyorsun!..
Peki, isimler perdesi arkasından değil de, bizâtihi Sıfat mertebesiyle bilmek nasıl olur?
Terkibiyetin; terkibiyetinden doğan huy ve karakterin, tabiatın; tabiat kaydı altında bulunman söz konusu olduğu sürece, Sıfat mertebesindeki benliğini bilebilirsin fakat bu, bilgiden öteye geçmez!..
İşte bu sebepledir ki, “Rabbini bilen, ALLÂH’ı bilmiş” olmaz!
Rabbini bilmesi, bir kişinin cehennemden kurtulmasına yol açmaz! Rabbini bilmesinin ötesinde; kendi Rabbinin hükmü altından çıkabilmesi zarureti söz konusudur!..
Rabbinin hükmü altından çıkabilmesi de, Rabbini bilmesi, Rabbinin ötesinde Allâh adıyla işaret edileni bilmesi; ve Allâh’ın hükümleri gereğince, Rabbinin kaydından kurtulması gerekir!..
Demek ki “Allâh ahlâkıyla ahlâklanmak”, zâtında ve benliğinde Allâh’tan gayrının var olmadığını müşahede etmekle ve Efâl mertebesinde bütün ilâhî isimlerin dengeli, ölçülü, kontrollü ve bürünme hükmüyle ortaya çıkışını seyretmekle mümkün olur.
Bütün bunlar ancak ve ancak, kendinde vehmettiğin, birimsel, izafî, şartlanmadan doğan “kişisel benlik” duygusunun ortadan kalkmasından sonra oluşan yaşam şekilleridir.
Varlıkta, Allâh’tan gayrının mevcut olmadığına şahit olacaksın… Artık vehmî, şartlanmadan ve beş duyunun aldatmacalarından ileri gelen varlıklar zannı senden kalkacak!..
Bütün varlığın, küll hâlinde, tek bir varlık olduğunu müşahede edeceksin. Hakk’tan söz edildiği zaman, “Hak” isminin mânâsını Zâtında göreceksin, müşahede edeceksin; ondan sonradır ki, bu söylenilenler sende yaşanacak!.. Ondan evvelki biliş, sadece öğreniş, kabulleniş, iman, takliden tasdiktir!.. Yaşama olmaz!..
Birimsel, izafî, şartlanmadan doğan “kişisel benlik” duygusunun ortadan kalkması gerekir.
İşte bunu yaşayabilmek, bunu hissedebilmek, bunu fiiller düzeyinde müşahede edebilmek için, izafî varlığa ait, izafî (göresel) benliğin ortadan kalkması için, buna ait huyların ortadan kalkması lazımdır, zaruridir!
İzafî varlığın “yokluğu” konusundaki şüphe ve endişeler gittikten sonra; şuurunda, izafî varlık hükmünü doğuran huyların, davranışların, şartlanmaların, tabiatların da ortadan kalkması söz konusudur.
Bunlar kalkmadan, TEK’liği yaşayabilmek gene mümkün olmaz. Evvela bunlar kalkacak, sonra gereken isimlerin mânâlarına bürünmüş olarak fiilleri ortaya koyacaksın.
Kaldırmaktan kasıt ne?..
Kaldırılacak, ortadan yok edilecek bir şey, gerçekte yoktur!..
Öyle ise kaldırmaktan murat, sende zuhur eden mânâları dengelemek; ağır basan mânâların kaydından çıkarak, hafif kalan mânâları ağırlaştırmak şeklinde değiştirme, demektir. Böylece eski ağırlıklarla oluşan mânâ ya da fiiller sende ortadan kalkmış ve yerine başka mânâlar ve fiiller gelmiş olur!..
Mesela cimrilik dediğimiz haslet, sendeki bir ismin mânâsının yeterli ağırlıkta zuhur etmemesine bağlı olarak ortaya çıkmış bir haslettir!.. Şayet, bu ismin mânâsı sende ağırlık kazanırsa, cimrilik özelliği sende hükmünü yitirir ve el açıklığı, hatta daha da ileri özellikler ortaya çıkar. Bu da zikir yoluyla beyin programında meydana gelecek değişiklik sonucu ortaya çıkar ancak…
Öyle ise, kendinde mevcut olup, ancak belli programlanma dolayısıyla bir kısmı ortaya çıkabilen, çeşitli mânâların keşfolunması ve dengeli bir biçimde ortaya çıkışı nasıl olacaktır?..
Yani, Allâh’ın ahlâkıyla nasıl ahlâklanacaksın?..
Bütün bunların gerçekleşmesi için iki yol vardır:
a – Dıştan içe gidiş.
b – İçten dışa geliş.
Birinci şıkkın gerçekleşmesi nispeten daha kolaydır. Dıştan içe gidiş dediğimiz şeklin gerçekleşmesi, daha önce o hedefe ulaşmış bir kişiyi bulup; onun, senin tabiatına, huylarına, istek ve arzularına ters düşen emirlerine körü körüne sürekli tâbi olarak; yeni bir şekle, tarza, mânâya geçiş yoluyla mümkün olur!..
Daha sonra da bu mânâları kavramaya çalışırsın!..
Allâh boyası! Allâh boyası ile boyanmış olmaktan güzel ne olabilir! Biz O’na kulluk edenleriz! (2.Bakara: 138 )
İkinci şıkkın, yani içten dışa gelişin gerçekleşmesi ise bir ölçüde daha zordur. Bunun için geniş tefekkür yeteneğine sahip akla ihtiyaç vardır!.. Tâ ki yapılan çalışma ve araştırmalar sonucunda, kendinde mevcut tüm mânâları keşfedebilesin, sonra onlarla boyanabilesin. Böylece Allâh’ın boyasıyla boyanmış olasın!..
Allâh’ın; önce bilinen tüm isimlerinin mânâlarını, sonra da bilinmeyen sayısız isimlerin mânâlarını kendinde keşfedip, kendini tanıyasın. Zira…
Neyi, niye, nasıl, hangi hedefe yönelik olarak yaptığını bilmeden ortaya koyduğun her hareket “tabii”dir. Yani, tabiatının gerektirdiği bir biçimde!.. Tabiatının gereği olarak ortaya koyduğun her hareketin karşıtı hareket de, senin azap duymana yol açan şey olur!.. Zaten cehennem de, senin tabiat, huy, benlik kayıtlarında kalmanın mânâsından başka bir şey değildir, manevî yönü itibarıyla!..
Tabiatlar, huylar, benlik; cehennem ateşi olduğuna göre, karşındakinin huyuna, tabiatına, benliğine uygun olarak yaptığın her hareket ve konuşma, gerçekte, onun cehennem ateşini arttırmaktan, alevlerini körüklemekten başka bir şey sağlamaz!..
Oysa, bu hareket ona, şu tabii yaşantısı gereği, sanki nimetmiş gibi tad vermektedir!..
Diğer taraftan, onu, tabiatının, huyunun, benliğinin zıddına davet ettiğin, hoşlanmadığı hareketleri yaptığın ve bunlara katlanmasına; nihayet bunları hoşgörü ile karşılamasına yol açtığın zaman ise, ona cennete davet elini uzatmış olursun!.. Çünkü, bu davranışları kabulü neticesinde, bir süre sonra ona azap verecek herhangi bir davranış ya da olay kalmaz olur!..
Kişinin üzülmesine, sıkılmasına, azap duymasına, bunalmasına yol açan her şeyin kökeninde kesinlikle mevcut olan şey, ya benliği, ya tabiatı, ya huyları; yani bunlarla kendi hakikatini kayıt altına alması yatmaktadır!.. Bu kayıtları kırabilirse, kendine azap veren tüm nesnelerden de arınmış olacak; Dünya’da yaşarken cehennemden azât edilmişlerden, diye tarif edilenlerden olacaktır!.. Aksi takdirde, Dünya’da yaşadığı sürece de, öldükten sonra da çektiği azaplar çok çok uzun bir süre son bulmayacaktır.
Hakk’ın rahmetinden, Rasûlullâh’ın şefaatinden murat, kişiyi “Rabbinin kulu” olma kayıtlılığından, “Allâh’ın kulu” olma genişliğine geçirmedir. Yani tabiat, huy, benlik gibi terkibiyetinin sonucu oluşan, kabulüne bağlı kişiliğinden bâkî benliğine ulaştırmadır. Bağlarından kurtarıp özgün hakikatini yaşamaya davettir.
Şayet Hak, bir kuluna sonsuz nimetinden içirmeyi murat ederse, onu kendi huylarının, tabiatının, benliğinin esiri olmaktan kurtarıp; yani ölmeden evvel bu saydığımız özelliklerinden, dolayısıyla kişiliğinden öldürüp, aslına ve hakikatine kavuşturur!.. Böylece o kul, Allâh’a vâsıl olur!..
AHMED HULÛSİ
|
|
|
Tasavvuf büyüklerinin, (Maksudun mabudun olur) sözü ne demektir? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:51 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Tasavvuf büyüklerinin, (Maksudun mabudun olur) sözü ne demektir?
Tasavvuf büyüklerinin, (Maksudun mabudun olur) sözü ne demektir? Bir kimsenin arzusu ev almak ve evlenmekse, mabudu bunlar mı oluyor?
CEVAP
Bu hususta İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Bir insanın arzusu, teveccüh ettiği, özendiği, sağ kaldıkça ele geçirmek istediği ve ele geçirmek için, her zillete, alçalmaya katlandığı, hiç vazgeçmediği şeyse, [onu elde etmek, ona kavuşmak için, harama helâle dikkat etmiyorsa, yani haram da olsa çekinmiyorsa] bu onun mabudu olur, yani arzusuna ibadet etmiş olur; çünkü ibadet, zilletin, son derecesidir.
Allahü teâlâdan başka mabud tanımamak için, Ondan başka murat olmamak lazımdır. Bunun için de, (La ilahe illallah) derken, Ondan başka maksat olmadığını bilmek lazımdır. Bu mânâyla, bu kelimeyi o kadar çok tekrar ederler ki, başka hiçbir arzuları kalmaz. Ondan başka bir şey arzu edilmez. Böylece, başka mabudumuz yoktur sözleri doğru olur ve çeşitli ilahlardan kurtulmuş olurlar. Ondan başka arzu bırakmamak suretiyle, Ondan başka mabud bırakmamaya kavuşmak, imanın kâmil olması için şarttır ve evliyaya mahsustur. İnsanın, kendinde bulunan mabutlarından kurtulmasına bağlıdır.
Nefs, itminana kavuşmadıkça, bu derece ele geçmez. İslam dininin esası, temeli, kolaylık, hafiflik ve kulları zahmetten, yorulmaktan kurtarmaktır; çünkü insanlar zayıf, nazik yaratılmıştır.
Maksada kavuşmak için
Bunun için, İslamiyet diyor ki: Bir kimse, maksadına kavuşmak için, Allah göstermesin İslamiyet’in dışına çıkarsa, [bir farzı bırakır, bir haram işlerse, mesela namazı, orucu bırakır veya içki içerse], bu işi onun mabudu olur, ilahı olur. Arzusu için İslamiyet’in dışına çıkmazsa, onu ele geçirmek için, haram işlemezse, İslamiyet, o arzuyu reddetmez, yasaklamaz. Onun arzusunun yine yalnız Allahü teâlâ ve Onun dinini gözetmek olduğu anlaşılır. O maksuda karşı, o kimsede, yaradılış icabı, bir arzu hâsıl olmuştur; fakat bu arzusu, İslamiyet’e olan arzusunun miktarına yetişememiştir. (c.3, m.3)
Demek ki bir şeyi yaparken Allahü teâlânın rızası için yapıyorsak, o şey mabudumuz olmaz. Mesela, haramlardan kurtulmak, dinini daha iyi yaşayabilmek için evlenen ve ev alan kimsenin bu işleri onun mabudu olmaz.
|
|
|
Allah sabredenleri sever. Allah’tan sabırla ve namazla yardım isteyin |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:50 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Allah sabredenleri sever. Allah’tan sabırla ve namazla yardım isteyin
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Zafere kavuşmanın yolu, sabır ve takvadır. Acele etmemeli, sabretmeli, dili tutmalı. İnsanın selameti, dilini tutmasındadır. İnsan ne çekerse, dilinden ve aceleciliğinden çeker. Sabrın önemi büyüktür.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn
(Bakara Suresi 153)
Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah sabredenleri sever. Allah’tan sabırla ve namazla yardım isteyin) buyuruluyor. Acele etmek şeytandandır. Ama namaz kılmak için acele etmeli, vakti girer girmez kılmaya çalışmalıdır.
Namaz, huzur-u ilahiye çıkmak demektir. Cemaatle namaz, huzur-u ilahide toplanmak demektir. Huzur-u ilahiye kavuşmak ne büyük nimettir. Allahü teâlâ namaz kılana, (İste kulum, vereyim) diyor. Bu, icabet saatidir. Yani, duaların kabul olduğu zamandır. Bir de hadis-i şerifte, (Cuma günü öyle bir zaman vardır ki, o zamanda yapılan dua muhakkak kabul olur) buyuruluyor. Âlimlerimizin çoğu, bu zamanın ikindi namazı vakti olduğunu bildiriyor. Farklı bildirenler de olmuştur. Onun için, Cuma gününü mümkün olduğu kadar, dua ve ibadetle geçirmeye çalışmalı.
Ebul Hasen-i Harkanî hazretlerine, (Efendim, Allahü teâlâ, “Benden isteyin, veririm” buyuruyor, ama istiyoruz vermiyor) derler. O zat buyurur ki: (Demek siz istemesini bilmiyorsunuz. Allahü teâlâ, duayı kabul eder, ama hangi duayı kabul eder? bunu Peygamber efendimiz haber veriyor. Bir gün, Cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan Sa’d ibni Ebi Vakkas hazretleri, “Yâ Resulallah, sen Allahü teâlânın habibisin. Allahü teâlâ senin her duanı kabul eder. Dua et de Allahü teâlâ benim dualarımı kabul etsin” diye bir istekte bulununca, Peygamber efendimiz, mübarek parmağıyla ağzına işaret edip, (Yâ Sa’d, duasının kabul olmasını isteyen, ağzına dikkat etmeli! Haram girip çıkan ağızla yapılan duayı Allahü teâlâ kabul etmez) buyuruyor.
O hâlde duamızın kabul olması için, ağzımıza hâkim olmalıyız. Başta alkollü içkilerden, kul hakkıyla, yalanla, hileyle, haramla kazanılan bütün şeylerden uzak durmalıyız. Dinimize uygun olarak kazanmalıyız. Ağzımızdan haram çıkmamalı, yani gıybet, iftira, dedikodu, yalandan uzak durmalıyız. Peygamber efendimiz, bunlara dikkat edenin duasının kabul olacağını bildiriyor.
BAKARA SURESİ / 45 : Sabır ve namaz ile Allah(c.c.)’tan yardım isteyin.Şüphesiz O (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.
Allah(c.c.)’a ulaştıran en önemli unsurlardan birisi de sabırdır.
“Sabır, Hakk’tan gelen her şeye râzı olmaktır." .
Sabır, Allah(c.c.) indinde o kadar önemlidir ki, Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de 100’den fazla yerde sabır konusuna çeşitli şekillerde değinilmektedir.
Bütün kulların sabır konusunda çeşitli sınamalardan geçmesi mukadder ve muhakkaktır.Bundan peygamberler bile muaf olmamış, aksine, en ağır sabır imtihanlarına onlar tâbi tutulmuşlardır.
Sabır, insanların bu ikinci şecaati, yâni yiğitliği ve kahramanlığı belki birincisinden de önemli ve zordur.Sabır nefis terbiye ve tezkiyesinin en önemli basamağıdır.
Zîra insanoğlu her gün birçok kereler, maddî ve manevî elemlere, üzüntü ve sıkıntılara mâruz kalır.Kendisi bunlara dayanamaz, sabır ve şükürle karşılamayı başaramazsa, nefsi feverânlar eder.Bu türden davranışlar, insanoğlunun hem maddî hem de manevî varlığına zarar verir.Sabırsız olanlar sürekli isyân ve şikâyet halindedir.Sanki dünyadaki tek dertli ve sıkıntılı kişi kendisiymiş gibi düşünür.
Halbuki Allah(c.c.), kullarına kaldırabileceğinden daha ağırını yüklemeyeceğini vaat etmiştir.Bizlere, dayanabileceğimizden fazlası yüklenmeyeceğine göre, mihnet ve belâyı verenin Allah(c.c.) olduğunu ve bu durumun bizlerin tekâmülü için gerekli olduğunu bilip, sızlanmamak ve sabırla davranmak düşmektedir.
“Sabrın gereklerini değil, sabrın kendisini uygulayın.”
Öğütü, anlayanlara çok şey ifâde etmektedir.Yâni nasıl sabredileceğini, bunun şartları ve gereklerini sayıp dökmektense; en güzel davranış, sabrederek sabrın kendisini göstermektir.
İnsanlara en az verilen şeyin sabır ve yakîn olduğu bildirilmiştir.Çeşitli kaynaklarda sabır için “Îmânın yarısıdır” denilmektedir.
Eğer Allah(c.c.)’ın rızâsına uygun bir sabırla üzüntülere, hastalıklara, kayıplara, belâ ve mihnetlere karşı koyabiliyorsak, zâten yolun önemli bölümünü geçmiş sayılırız.
Eğer sabırsızlık gösterirsek bu, ümitsizliği, ümitsizlik hayıflanmayı, hayıflanma da isyânı getirir.Bunların hepsi ve özellikle tevâzu, hoşgörü, şükür ve sevgi çok ince bir şekilde birbirine bağlı ve birbirinden geçişlidir.
ŞÛRÂ SURESİ / 43 : Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
denilmek sûretiyle, İslâm düşüncesi içindeki önemi iyice vurgulanmış ve belirginleştirilmiştir.
Sabrın kolay değil zor olduğu, ancak karşılığının da ona göre olacağı şu Hadiste anlatılmıştır.
“Koçyiğit güreşte yenen değildir, asıl koçyiğit kendisine mâlik olandır.”
Burada kendisine mâlik olan denilerek anlatılmak istenen; öfkesine sahip olan, öfkesini kontrol edebilendir. Mânevî plânda üstünlük; nefisten uyanan öfke ve gazâbı kontrol edebilmek, onun hem kendimize hem de başkalarına zarar vermesini önleyebilmekle elde edilir.
BAKARA SURESİ / 153 : Ey îmân edenler!Sabır ve namaz ile Allah(c.c.)’tan yardım isteyin.Çünkü Allah(c.c.) muhakkak sabredenlerle berâberdir.
Öfkeyi zaptetmenin yolu, öfke geldiğinde: “Lâ Havle velâ kuvvete…” demektir.Böyle söylendiği anda, Allah(c.c.)’ın yardımı ve rahmeti üzerimize erişir, bir yağmur, bir ışık, bir nûr gibi yağar.
Öfke ânında “Bu benim imtihanım!” diyerek Allah(c.c.)’a sığınmak en büyük fazîlettir.
Sabrın karşıtı sabırsızlık, yâni şekvâ ve sızıntıdır.Şekva, mihnet ve belâlara tahammül edememek, sorumluluklara sabredememektir. Şekvâ halinde olan insanlar, içinde bulundukları hiçbir durumdan memnûn olmayarak, sürekli şikâyetçi olurlar.
Bu da onların ellerindeki mevcût imkânları da kaybetmelerine yol açar.
HADÎS-İ KUDSÎ : “Ben kulumun kalbinde üç şeye bakarım.Ameline, sabrına ve şükrüne.Bunlar benim içindir, gerisi ise kulumun kendisine aittir.”
Yukarıdaki Hadîs-i Kudsi'de de belirtildiği gibi; Yüce Allah(c.c.) farz olan ibâdetlerin kulun cehennemden kurtulması, cennete ulaşması için olduğunu; ancak sabır ve şükrün direkt olarak kendi rızasını kazanma amacına yönelik olduğunu beyan buyuruyor.
Bu nedenle Allah(c.c.)’ın rızâsını kazanmak ve kemal yolunda ilerlemek istiyorsa bir insan, öncelikle kendi nefsinin isteklerine, sonra çevresindekilerin verdikleri çeşitli olumsuzluklara, sonra da Yaradan'ın vereceği belâ ve nîmetlere sabır gösterecektir.
Zîra “Sabır, Hakk’kın aynası, halkın ise aksidir.”
Bir büyüğün ifâdesiyle;
“Sabır; en sıkışık anlarınızda çalacağınız Hakk kapısıdır.”
Allah(c.c.)’a götüren birçok yol olabilir.Ancak o yollardan O’na varabilmenin bir tek yolu vardır;
“Sabır, Hakk yolunun feneridir.Feneri devamlı yakmazsanız karanlıkta nasıl yol bulursunuz?”
İnsanlar yaratılışları gereği bencil ve kolaya kaçma eğilimindedirler. ”İnandık, îmân ettik.” dedikten sonra bırakılıvereceklerini, her nîmete kendiliğinden hiçbir çaba harcamadan ulaşıvereceklerini zannederler. Halbuki esas ondan sonrası önemlidir.
Çeşitli belâ ve mihnetlerle, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmelerle sınanacak ve bu tür sıkıntılara verdiği tepkilerle liyâkatı belirlenecektir.Ancak insanlar, bunu anlamak ve kabul etmekte pek istekli değildirler.
Halbuki : “Sabır, en çok uygulamanız gereken ama şimdiye kadar en az uyguladığınız olgudur.”
Zîra : “Sabırlı olunuz, çünkü Allah(c.c.), sabır ve şükürde olanları sever.”
Allah(c.c.)’ın en çok sabırda ve şükürde olanları sevmesinin nedeni de bir büyüğün şu sözünde mânâsını açığa vuruyor :
“Îmânın yarısı sabır, diğer yarısı da şükürdür.”
Sabretmenin temeli ve en esaslı rüknü :
“Önce kendisine, sonra başkalarına sabretmektir.”
Allah(c.c.)’ın kullarının en çok dikkat etmeleri ve üzerinde hassâsiyetle durmaları gereken husus, şöyle ifâdesini bulmaktadır :
“İstediğiniz olmadığı zaman değil, istemediğiniz olduğu zaman sabrediniz.”
MEÂRİC SURESİ / 5 : (Resulüm) O halde sabret biraz, güzel bir sabır ile.”
HADÎS-İ ŞERİF : Nas’ın arasına karışan ve onların ezâsına sabreden mü’mîn, insanların arasına karışmayan mü’mînden daha hayırlıdır.
Nas, her türlü kültür seviyesinde bulunan insan topluluğu demektir. Dolayısıyla insanların arasında imtihan vermek daha hayırlıdır. Okuduğumuz Evliya Menkıbelerinde veli ve evliyanın, hayatlarının belli dönemlerinde, kendilerini dünya ve dünya nimetlerinden soyutlayarak, yanlızlığa çekildiklerini görüyoruz. Ama aynı zamanda da, insanlar arasındaki imtihanlarını vermiş, kendilerinin olması gereken liyakâtı kazanmış ve daha sonra inzivaya çekilmiş olduklarını da anlıyoruz. Oysa bizler için farklıdır. Biliyoruz ki; Allah(c.c.) imtihan etmek için insanları da vâsıta kılar, belâları ve mihnetleri de.
Bizler; halk içinde Hakk'la beraber olmak zorundayız.
İşte bu yüzden imtihanları verebilmek sabırla mümkündür..işte bu yüzden en büyük fazîlet sabırdır.İmtihanları verebilmenin ve Hakk'a yürüyebilmenin en kısa yolu, sabır ve şükür asası ile insanlara hizmettir.
Aşağıdaki âyetler, sabır konusunun ne kadar önemli olduğunun en açık delilleridir :
BAKARA SURESİ / 155 : Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz.(Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!
ÂL-İ İMRÂN SURESİ / 120 : Size bir iyilik dokunsa bu onları tasalandırır.Başınıza bir musîbet gelse buna da sevinirler.Eğer sabreder ve korunursanız, onların hîlesi size hiçbir zarar vermez.Şüphesiz Allah(c.c.), onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
A’RAF SURESİ / 125, 126 : Onlar: “Biz zâten Rabbimize döneceğiz.Sen sâdece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde, onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun.Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, Müslüman olarak canımızı al.” dediler.
ENFÂL SURESİ / 46 : Allah(c.c.) ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider.Bir de sabredin.Çünkü Allah(c.c.) sabredenlerle berâberdir.
LOKMAN SURESİ / 31 : Size varlığının delillerini göstermesi için, Allah(c.c.)’ın lûtfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi?Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Bir "Gönül Dostu"ndan, bir Hakk yolu yolcusundan, bir makale;
Okyanusdan bir damlacık, buhar olup yola çıktı.Yol da uzun mu uzun..damlanın hali, aynı insanoğlunun anne karnındaki hali gibiydi..safmı saf, temiz mi temiz.
Damlacık, buharlıkdan vazgeçti, tekamül edecek ve öz'üne dönecekdi. Tekrar yağmur olup yere düştü..öz'e dönmek kolay değil..asıl olan'a dönmek emek ister..zahmet ister.
Vurdu kendini taşlı, dikenli yollara..azimliydi..inançlıydı..okyanusa dönmekdi maksadı. Ama ne çare ki; onu hiç yanlız bırakmayan, bir an bile peşinden ayrılmayan ve adına Nefs dediği bir yol arkadaşı da vardı. Her yol ayrımında gideceği yönü gösterirdi ona..taşlardan, dikenlerden arınmış, rengarenk ağaçlarla bezenmiş yollara sokardı damlacığı..
Damlacığın maksadı Okyanusa geri dönmekdi ama, ufukda bir türlü görünmüyor ne ırmak, ne deniz ne de okyanus..Nerde o sevgili? diye inledi usulca..yol güzel ama yolun sonu yok..
Bir an muhasebe yaptı nefsiyle."Bak arkadaş dedi..ben seni tanımadan, önce saf temiz bir damlacıkdım ama şimdi şu halime bak, her türlü karanlıkları bünyemde barındırıyorum, beni böyle gören başka damlalar, bizi de kirletecek diye korkuyorlar. Ben görünürde güzel ama karanlık olan bu yolu terkediyorum. Çünkü her yer senin işaretlerinle dolu..Bana Rabb'imin verdiği rehberle yola devam edeceğim.. anladım ki beni okyanusa götürecek yalnızca O'dur. "
Düzgün, ve renklerle süslü yolu terkedip, vuruyor kendini taşlı dikenli yollara..zorlanıyor ama anlıyor ki, bağrını yırtan her taş, her diken onu temizliyor...daha da gönülden sarılıyor bu meşakatli yola..nefsinin "gel" diyen sesine kulaklarını tıkayıp, kendinden önce okyanusu bulan büyüklerinin bıraktığı ayak izlerini takip ediyor..
Okyanusu bulduğunda ise; artık damladan eser kalmıyor..çünkü o, okyanusun içinde, okyanus olmuştur artık.. çünkü o, Hakk'ın içinde kaybolmuştur artık..aradan ikilik kalkmış, herşey "BİR' de yok olmuştur artık..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı dünyada, ahirette üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin...
a. Allah'tan Yardım İstemek
Tefsir sohbetlerimizde Bakara Sûre-i Şerîfesi'nin 153. ayet-i kerimesine ulaştık. Daha önceki hafta yaptığımız sohbette:
(Fezkürûnî ezkürküm veşkürûlî ve lâ tekfurûn.) (Bakara: 152) "Ben sizin kıblenizi değiştirdim, size peygamber gönderdim. O peygamberin şu güzel evsafı var, ne mutlu size... Binâen aleyh, siz de beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin ve bana sakın küfrân-ı nimette bulunmayın!" ayet-i kerimesi üzerinde durmuştuk.
Onun arkasından buyuruyor ki; okuyorum, bismillâhir-rahmânir-rahîm:
(Yâ eyyühellezîne âmenüstaînû bis-sabri ves-salâh, innallàhe meas-sàbirîn.) (Bakara: 153)
(Yâ eyyühellezîne âmenû) "Ey iman eden mü'min kullar!" diye Rabbül-àlemîn, Mevlâmız Tebâreke ve Teàlâ Hazretleri mü'minlere hitab ediyor. (İstaînû bis-sabri ves-salâh) İstiâne; avn istemek, yardım istemek mânâsına bir kelime. İstif'al bâbı bir şeyi taleb etmek, istemek mânâsına geliyor çok kere. Meselâ, isticvâb; cevap istemek.
(İstaînû bis-sabri) "Sabır ile, sabrı kullanarak, sabrı vasıta edinerek, sabır vasıtası ile yardım isteyiniz!" Tabii, yardım kimden istenir?.. Yardımı yapmağa muktedir olan kudret sahibinden istenir. Mü'minler yardımı Allah-u Teàlâ Hazretleri'nden isterler. Düşmanları ne kadar kuvvetli olursa olsun, onlar;
(Hasbünallàhu ve ni'mel-vekîl) "Allah bize yeter, o ne iyi vekildir." derler ve her türlü tehlikeye karşı yardımı Allah-u Teàlâ Hazretleri'nden taleb ve niyaz ederler.
(İyyâke na'büdü) "Sadece sana ibadet ederiz, (ve iyyâke nestaîn) sadece yâ Rabbi, senden yardım isteriz." Çünkü hakîkatte her türlü yardımı veren veya verdirtmeyen; birileri yardım etmek isteseler bile yolu kesen, kesecek kudrette olan Allah-u Teàlâ Hazretleri'dir.
İslâm tarihindeki vukat, müslümanların ihlâslı, imanlı mücadeleleri incelenirse görülür ki, nice güç durumdaki İslâm ordularına Allah-u Teàlâ Hazretleri yardım etmiş, az olmalarına rağmen gàlib eylemiştir. Nice çok düşmanları, çok çok yardımlar geldiği halde perişan eylemiştir. Bunun misalleri çoktur.
b. Sabrın Önemi
(İstaînû bis-sabri) Siz sabrederek, sabrı kullanarak, sabırlı olarak yardım isteyiniz. (Ves-salâh) Namaz ile... Sabır ile, namaz ile yardım isteyiniz! (İnnallàhe meas-sàbirîn) Hiç şüphesiz, kuşkusuz, muhakkak ki Allah-u Teàlâ sabredenlerin yanındadır, sabredenlerle beraberdir."
Daha önceki ayetlerde, mü'minler Cenâb-ı Hakk'ı zikretmekle ve şükretmekle emrolundular. Bu ayet-i kerimede de sabırla emrolunmuş oluyorlar. Bu bakımdan, bir önceki ayet-i kerimeyle bu ayet-i kerimenin mânâ ilişkisi âşikârdır.
İmanı ve hayatın kanunlarını, ilâhî kanunları bilmeyen cahil veya gafil olan kimseler, "İnsan mü'min olunca, ona imanından dolayı imtiyazlı bir muamele yapılacak, hiç üzüntü, elem, keder, hastalık, dert, belâ, musîbet gelmeyecek." diye sanabilir. Ama iş öyle değildir. Cenâb-ı Hak bu dünya hayatını imtihan hayatı olarak düzenlemiştir. Bizi de imtihan etmek için buraya göndermiştir. Onun için imtihanda da çeşitli sıkıntılarla karşılaşılır. Bu karşılaşılan sıkıntıların aşılması için de, insanın sabırlı olması lâzım! O sabrı tavsiye ediyor.
Müslümanın ibadetlerindeki hikmetler düşünülürse, onu sabra alıştırmaya yönelik olduğu görülür. Müslüman sabra küçükten, mükellef olduğu çağdan itibaren sabrın her çeşidine alıştırılıyor. Yâni oruçla, Ramazan oruçlarıyla, namazlara beş vakit devam etmekle, sabahleyin erken kalkmakla, teheccüd namazıyla, diğer görevlerle, ibadet ve taatlerle sabra alıştırılıyor.
Müslümanın sabrı kendisine şiar, alet ve vasıta, hız ve güç ve başarı kaynağı etmesi lâzım!
Her nimetin kazanılması birtakım külfetler sarfıyla oluyor. Mahsulün biçilmesi için ekilmesi ve bakılması gerekiyor. Tarlanın sürülmesi gerekiyor, otların ayıklanması gerekiyor. Sulama gerekiyor. Mahsulün toplanması gerekiyor, ayıklanması, ilaçlanması gerekiyor. Ondan sonra sonuç elde ediliyor.
İnsanın hayatta başarı kazanması için, iyi bir eğitim görmesi gerekiyor, okuması gerekiyor. Bunun için masraf etmesi gerekiyor, zaman harcaması gerekiyor, çalışması gerekiyor, uykusuz kalması gerekiyor. Binâen aleyh, müslüman başarı için her şeyde sabretmeli!
İmanın başı sabırdır. İyi icraat yapabilen bir müslüman olmanın başı da sabırdır. Tarikatın başı da sabırdır. Dinin yarısı sabırdır, yarısı şükürdür. Yâni önemli bir kısmı sabırdır. Ahlâkın başı, temeli sabırdır. Her türlü başarının kaynağı, sabırlı olmaktır.
Bu sabırlı olmayı, mutlaka çoluk çocuğumuza öğretmeliyiz. Uykuya dayanamıyor, uykusuzluğa dayanamıyor, yorgunluğa dayanamıyor, çalışmaya dayanamıyor... Böyle olmaz. Yâni sabrı öğrenmesi lâzım! Her işin olması zamanın gelişmesiyle, akmasıyla, geçmesiyle olduğundan, o zamanın geçmesi için de kişinin sabra sarılması lâzım!
Onun için, Allah-u Teàlâ Hazretleri bir de sabredenleri sever.
(Vallàhu yuhibbüs-sàbirîn) diye ayet-i kerimeler var. Sevdiği huylara sahib insanların bir bölüğü sabredenlerdir. Allah-u Teàlâ Hazretleri lütf u keremiyle, kuvvet kudretiyle, avn ü inâyetiyle sabredenlerin yanında olacağını da müjdeliyor. (İnnallàhe maas-sàbirîn) diye bu ayetin sonunda da bildiriyor.
Demek ki sabrı öğreneceğiz, sabrı çoluk çocuğumuza öğreteceğiz. Sabrı şiar edineceğiz, sabrı kullanacağız. Her şeyin sabırla olduğunu bileceğiz. Bir taraftan insanın kendi nefsinden gelen istekler vardır veya isteksizlikler vardır. Bitmez tükenmez nefsânî arzular, şehevât-ı nefsâniyye dediğimiz şeyler; bir taraftan da yapılması gereken, ama meşakkatli olan güzel şeylere karşı da tenbellenmeler, isteksizlikler vardır. İnsanın nefsine karşı mücadele etmesi gerekiyor, bu bir sabır işi... Diğer taraftan kâfirlere karşı mücadele etmek gerekiyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin emirlerini, ibadetleri yapmak için sabretmek lâzım; ne kadar meşakkatli zahmetli olsa da... Günahları, haramları da ne kadar câzibeli, ne kadar iştiha çekici, ne kadar hoş görünüşlü olsa da, onları da yapmamak için diretebilmesi, sabredebilmesi lâzım!
Bunu şuna benzetmiş alimler: İnsan hastalandığı zaman acı ilaçları içiyor, acımasına rağmen iğneyi yaptırıyor, kesme biçme olduğu halde ameliyata bile razı oluyor; çünkü sonunda sağlık var... Binâen aleyh acı gelen, zor gelen, meşakkatli olan şeyleri de yapacak ki insan; sonunda sevap var, Allah'ın rızası var.
Nefsânî şeyleri de yapmayacak. Bir takım cazibeli zehirli çiçekler oluyor, zehirli bitkiler oluyor, zehirli meyvalar oluyor. Onları yediği zaman zehirleniyor insan. Bunun gibi, cazibeli olduğu halde nefsânî şeyleri de yapmamak gerekiyor.
Bazıları, "Sabır burada husûsî bir maksadla kullanılmıştır. Burdaki sabırdan maksad oruçtur." demişler. O zaman, "Ey iman edenler, oruç tutarak, namaz kılarak Allah'ın yardımına mazhar olmayı düşünün!" demek olur. Bazılarına göre bu sabırdan maksad cihaddır. Elbette cihad ederek, cehd sarfederek, düşmanla, nefisle mücadele ederek bu işler olacağı için, onu kasdediyor diye tefsir edenler var. Ama umîmî mânâsı zaten bunları da içine alıyor.
Sabrı çok önemli bir huy olduğundan, güzel ahlâk olduğundan, kendimize ve çoluk çocuğumuza öğretmeliyiz. "Evlâdım, bak buna sabretmen lâzım! Sabır çok sevaplıdır." diye öğretmemiz lâzım!
c. Namazın Kıymeti
İkincisi de namaz. (Salât yazılıyor, üzerinde durulduğu zaman salâh diye okunuyor.) Namaz da çok yüce, çok değerli, çok önemli bir ibadettir. Peygamber SAS Efendimiz'in hali ve adeti anlatılırken buyrulmuş ki:
RE. 529/18 (Kâne izâ hazebehû emrun sallâ) Hazebe, zor bir işin ansızın gelip insana çatması demek. "Peygamber Efendimiz'e zor, elem verici, üzücü bir iş gelip çattığı zaman, Efendimiz hemen namaza dururdu." Çünkü, namaz mü'minin mi'racıdır. Çok şerefli bir ibadettir ve zikrin her çeşidini, duanın her çeşidini, en güzellerini ihtiva ediyor. Hürmetin, Cenâb-ı Hakk'a kulluğun ve saygının, ta'zimin her çeşidini ihtiva ediyor.
Cenâb-ı Hakk'ın çok sevdiği bir ibadettir. Kul namaza durduğu zaman, "Allahu ekber" deyince, Cenâbı Hakk'ın divanına, huzuruna girmiş olur. Hattâ camide namazı beklerken, ezan okunacak da namazı kılacağız diye beklerken bile, namazdaymış gibi muamele görür, öyle sevap kazanır ve melekler ona dua ederler.
Namaz son derece müessir, son derece tesirli bir ibadet şeklidir. Onun için Peygamber SAS Efendimiz: "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi ve (cuile kurretül-aynî fis-salâh) namaz kılmak benim gözümün şenliği, gözümün sürûru kılındı." buyurmuştur. Yâni, "Namaz kılmayı ben çok seviyorum, namaz kılmanın aşığıyım." demiş oluyor.
d. Sabrın Karşılığı
Mü'minler ne yapacaklar?.. Sabredecekler, sabrın her çeşidini gösterecekler. Nefislerini terbiye etmek için oruçsa oruç, cihadsa cihad, nefse muhalefetse muhalefet; düşmana karşı savaşmak, sabretmek, kaçmamak; ama her anda Cenâb-ı Mevlâ'dan uzak olmamak, "Allàhu ekber" deyip onun divanına durmak, Cenâb-ı Hakk'ı iltica eylemek...
Bu tefsir ettiğimiz daha önceki ayet-i kerimelerde de geçmişti. Daha önceki ümmetlere de:
(Vestaînû bis-sabri ves-salâh, ve innehâ lekebîratün illâ alel-hàşiîn) (Bakara: 45) buyrulmuştu. Yâni, "Sabırla, namazla siz de Cenâb-ı Mevlâ'dan istiàne eyleyiniz! Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir." diye, Bakara Sûresi'nin evvelki ayetlerinde, daha önceki ümmetlere de aynı tavsiyenin yapıldığı beyan buyruluyordu.
(İnnallàhe maas-sàbirîn) "Allah sabredenleri sever ve onların yanında yer alır."
(İnnemâ yüveffes-sàbirûne ecrâhüm bigayri hisâb) (Zümer: 10) buyruluyor ileride gelecek bir ayet-i kerimede. İnnemâ edât-ı tahsistir. "Sadece sabredenlere ecirleri, mükâfâtları, sabrettikleri için alacakları sevaplar bigayri hisâb verilecek." Başkalarına tabii bir hesap var, miktar var. İyi amelinin cinsine göre mükâfâtın de derecesi var, miktarı var.
Meselâ, "Dört çeşit amel yediyüz misli sevapla karşılanır." buyuruyor Peygamber Efendimiz. "Birisi, insanın evine, ailesine masrafı; bire yediyüz... Birisi, anasına babasına masrafı; bire yediyüz... Birisi Cenâb-ı Hakk'ın yoluna, cihada masrafı; bire yediyüz..." Bir de o hadis-i şerifte özel bir davranış tavsiye buyurulmuş: "Ramazan bayramında kurban kesmek, bire yediyüz." diye bildiriliyor. Meselâ bu yediyüz rakamı.
Ama, başka bir hadis-i şerifte buyruluyor ki:
(Zikrullàhi teàlâ efdalü indallàhi minen-nafakati fî sebîllâhi bimieti dereceh) "Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni zikretmek, fî sebîlillâh masraf yapmaktan, Allah yolunda cihada para sarfetmekten yüz kat daha sevaplıdır." buyruluyor. Yediyüzün yüz katı, yetmişbin; demek ki zikrullahın sevabı yetmişbindir.
Gizli yapılan zikrin sevabı, --her zaman, her vesileyle, şevk olsun, kıymetini bilsinler de icrâ etsinler diye kardeşlerimize söylüyorum-- içten, kalbden yapılan zikrin sevabı bunun yetmiş katıdır. Yâni yetmişbinin yetmiş katı, dört milyon dokuzyüzbin oluyor.
(İnnemâ yüveffes-sàbirûne ecrâhüm bigayri hisâb) Ama, sadece sabredenlerin mükâfâtları bigayri hisab verilir. Cenâb-ı Mevlâ sabredenleri sevdiğinden, onlara sevabı artık sayıya sığmayacak şekilde, çok çok verdiğini beyan ediyor.
Ali ibn-i Hüseyin Zeynel-Àbidîn'den, yâni Hazret-i Hüseyin'in oğlu Ali'den rivayet olunuyor ki:
(İzâ cemeallàhul-evvelîne vel-âhîrîn) "Allah-u Teàlâ Hazretleri evvelki insanları ve sonraki insanları, yâni bütün insanları topladığı zaman..." Nerede toplayacak?.. Ba'sü ba'del-mevt, sûra üfürüldükten sonra mahşer yerinde toplayacak. (Yünâdî münâdin) "O zaman bir münâdi, yâni seslenici, çağırıcı, tellal, bağıran kişi nidâ edecek: (Eynes-sâbirûne) 'Nerede sabreden Allah'ın sabırlı kulları, hangileri?' diye seslenecek mahşer halkına; (liyedhulül-cennete kablel-hisâb) 'Cennete hesapsız girsinler!' diye seslenir." (Liyedhulül-cennete kablel-hisâb) veya (liyudhilül-cennete kablel-hisâb) olabilir. Ama birincisi daha uygun.
"--Hesapsız cennete girsinler diye sesleniyoruz, nerede Allah'ın sabırlı kulları?" diye bir münâdi seslenir.
(Kàle feyekmü unukun minen-nâs) İnsanlardan bazıları boyunlarını uzatırlar, (feyetelakkà hümül-melâikeh) melekler onları karşılarlar. Sabırlılar çıksın denildiği için, bunlar çıkıyor meydana. Melekler onları karşılarlar, karşılarına dikilirler, (feyeklûn) derler ki: (İlâ eyne yâ beni âdem)
"--Ey âdem oğulları, nereye gidiyorsunuz?"
(Feyeklûn) Sabırlı oldukları için topluluktan ayrılan bu kişiler derler ki: (İlel-cenneti)
"--Cennete gidiyoruz."
(Feyeklûn: Ve kablel-hisâb)
"--Hesap görmeden evvel mi gideceksiniz cennete?" (Kàlû: Neam)
"--Evet." derler.
(Kàlû: Ve men entüm)
"--Peki siz kimlersiniz?
(Kàlû: Nahnus-sabirûn)
"--Biz Allah'ın belâlarına, musibetlerine rıza gösterip, sabretmiş kullarız."
(Kàlû: Ve mâ kâne sabruküm)
"--Neydi sizin sabrınız, hangi konudaydı?" diye melekler sorarlar.
(Kàlû: Sabernâ alâ tâatillâh)
"--Allah'a taat ve ibadetleri yapmak konusunda sabrettik, sebat ettik; gevşeklik göstermedik, nefsimizin tembelliğine fırsat vermedik... Allah'a kulluğu, ibadetleri, emirleri yapmakta vazifemizi yerine getirdik. (Ve sabernâ an ma'sıyetillâh) Allah'ın günahlarına karşı da sabrettik. Zevkli de olsa, câzibedâr da olsa, çekici de olsa, tahrikkâr da olsa, biz günahlara kaymadık, onlara karşı kendimizi tuttuk; tövbe tövbe dedik, başımızı çevirdik, bakmadık, gitmedik, yapmadık, sabrettik. (Hattâ teveffânallàh) Allah bizim ruhumuzu kabzedip vefâtımız gelinceye kadar, Allah bizi dünya hayatından ayırıncaya kadar, ölümümüz mukadder olduğu zamana kadar sabrettik."
(Kàlû: Entüm kemâ kultüm) Melekler derler ki:
"--Evet siz söylediğiniz gibisiniz, söylediğiniz haktır. (Üdhulül-cennete) Haydi girin cennete! (Feni'me ecrül-âmilîn) İlmiyle amel eden, Allah'ın emirlerini tutan, İslâm'ı lafta bırakmayıp icraatı da yapan kullara ne mutlu!" derler.
Yâni onlara gıbta ediyorlar, onları medhediyorlar. İşte bu sebeplerden dolayı, sabrın mükâfatı çok olduğundan, müslümanın sabretmeye kendisini alıştırması lâzım! İbadetleri yapmakta sabretmesi, günahlardan kaçınmakta sabretmesi, bir de Cenàb-ı Hakk'ın kendisine takdir buyurduğu olaylar, vukuat karşısında; hayatında hastalık geliyor, daha başka şeyler geliyor, onlara karşı da, "Cenàb-ı Hakk'ın takdiridir." diye sabretmesi lâzım!..
e. Şehidlere Ölüler Denilmemesi
Bundan sonraki, 154. âyet-i kerimede de buyruluyor ki:
(Ve lâ teklû limen yuktelü fi sebilillâhi emvât) "Allah yolunda, fî sebîlillâh, katlolunan, savaşta öldürülen, şehid edilen kimselere siz 'Bunlar ölülerdir, ölmüşlerdir!' demeyiniz. (Bel ahyâün) Aksine, bilakis onlar ölü değil, dirilerdir. (Velâkin lâ teş'urn.) Siz onların o hayatını, ölü olmadıklarını, diri olduklarını anlayamıyorsunuz."
Bu âyet-i kerimenin sebebi nuzülünün Bedir Harbi'nde şehid olanlar hakkında olduğu belirtilmiş. Bedir Harbi'nde bazıları hayatını kaybedince, Medine'deki veyahut başka yerlerdeki kâfirler, münafıklar bunlar hakkında ileri geri laflar etmeye başlamışlar.
Bedir'de kaç kişi öldürülmüş?.. Ondört müslüman öldürülmüş; altı tanesi muhacirlerden, sekiz tanesi de Medine-i Münevvere'nin ensarından. Bunların isimleri tefsir kitaplarında kaydedilmiş.
Bunlar hakkında demişler ki, kâfirler ve münafıklar:
"--Kendilerine zulmederek bu insanlar kendilerini öldürüyorlar. Muhammed'in gönlünü yapmak için, emrini tutmak için, kendilerine zulmederek, kendilerini öldürüyorlar. Hiç bir faydası yok bunun!" gibi kâfirce bir söz söylediler.
Bunun üzerine, Cenàb- Hak Teàlâ Hazretleri bunların aleyhinde, bunların sözlerinin kâfirce bir söz olduğunu, yanlış ve haksız olduğunu belirtmek için, bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Daha başka ayetlerde, meselâ Âl-i İmran Sûresi'nde de, bu Allah yolunda öldürülenlerin Cenàb-ı Hakk'ın indinde mânevî rızıklarla rızıklandırıldıkları, onların ölmedikleri, şühedâ hayatı denilen bir hayatla berhayat oldukları, hayatta oldukları bildiriliyor.
İşte kâfirler öyle dediler diye Cenàb-ı Hak Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Ve lâ teklü) "Siz demeyiniz ey mü'minler, siz öyle sanmayınız, (limen yuktelu fi sebilillâhi) Allah yolunda yapılan cihadda öldürülenler için, şu sözü söylemeyiniz; (emvâtün) 'Onlar ölmüşlerdir demeyiniz. Yâni onlar ölmediler, onlar Cenàb-ı Hakk'ın huzurunda ikrâm-ı ilâhiyyeye mazhardırlar."
Tabii bu Âl-i İmrân'da da bildiriliyor:
(Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fi sebilillâhi emvâtâ, bel ahyâun inde rabbihim yurzekn. Ferihîne bimâ âtâhümullàhu min fadlihi ve yestebşirûne billezîne lem yelhak bihim min halfihim ellâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.)
[Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Allah4ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.] (Âl-i İmrân: 169-170)
Âl-i İmrân Sûresi'ndeki bu ayet-i kerimelerde, Allah yolunda öldürülenlerin nice nimetlere mazhar oldukları bildiriliyor. Bir de onların memnun ve mesrur oldukları Cenàb-ı Hakk'ın nimetleriyle ferahnâk oldukları, sevinçli oldukları belirtiliyor. Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerden dolayı çok çok sevinçli oldukları belirtiliyor.
Ve ölmemiş olan, gazi olmuş olan, hayatta kalmış olan mü'minleri de müjdelemek istedikleri; "Ey mü'minler! Bakın biz şehid olduk, biz çok memnunuz, bu tarafta çok büyük nimetlere nail olduk. Siz de bu hususta fedâ-yı can etmekten çekinmeyin! Çok büyük faydası var, çok büyük sevabı, ecri, mükâfatı var." diye böyle müjdelemek istedikleri, Âl-i İmrân'daki bu âyet-i kerimelerde belirtiliyor.
Tabii bu insanlar, bu dünyadaki her şeyi bile şu gözleriyle tam göremiyorlar, şu kulaklarıyla tam duyamıyorlar. Havâss-ı hamsenin, yâni beş duyunun zaafları var, eksiklikleri var, hududu var, tahdidi var. Yâni sınırlı bir görüş, sınırlı bir duyuş, sınırlı bir duygu...
Hatta bazı umursamadığımız, küçümsediğimiz, aşağı gördüğümüz hayvanlar, bizden daha iyi duyar, daha iyi görür. Meselâ bir baykuş, gecenin karanlığında çok daha iyi görür. Meselâ bir at, bizim duyamayacağımız sesleri, çok daha uzaklardan gelen sesleri duyar.
İnsanoğlunun dünyadaki şeyleri hissetmesi bile, hislerin sınırlı olması dolayısıyla tam değil, belli bir noktaya kadardır. Bazı şeyleri de hiç göremiyor, hissedemiyor; ama zararına uğruyor. Radyasyon gibi, şu ışınlar, bu ışınlar gibi veyahut daha başka şeyler. Zararı kendisine geliyor, öldürecek duruma ulaştırıyor, hâlâ orada o zararın olduğunu anlayamıyor insanlar.
Sonra, birtakım var olan şeyleri, fiziğin, kimyanın var dediği şeyleri göremiyor. Çünkü gözleri, kulakları onları algılayacak kadar hassas yaratılmamış; ama var.
İşte Allah yolunda öldürülenlerin de hayatta olduğunu anlamamaları, insanların zaafındandır. Demek ki bedenen bunlar toprağa düştüler, kanları aktı, gömüldüler filan diye, bunlar hayatlarını kaybetmiş değiller.
İnsanların bir bedeni var, bir de ruhu var. Ruhun başlı başına kàim ve bedenden ayrı bir varlığı olduğu, bu âyet-i kerimede çok güzel anlaşılıyor. Ölümden sonra da, ruhun lezzetleri alarak, nimetlere mazhar olarak bir çeşit hayatla devam ettiği, gayet güzel ifade edilmiş olduğundan, ruhun bekàsı ve müstakillen varlığı da anlaşılmış oluyor.
Tabii Allah-u Teàlâ Hazretleri, bizi bu dünyaya bir zaman için gönderdi. Yâni şehid olan da ölecek, savaştan kaçan da ölecek... Nasıl olsa hayatın sahibi olan insanlar, bir zaman gelecek kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında, genç veya yaşlı hayatını yitirecek. Bu hayatın sonu olacak; bu kesin...
Binâen aleyh, böyle dedikodu etmeye ancak kâfirler kalkışıyorlar. Yâni İslâm'a söz ulaştırmak, dil uzatmak, müslümanları caydırmak veya kendilerine bir bakıma taraftar kazanmak, haklı göstermek için böyle şeyleri yapıyorlar.
İnsanların hayatları zaten belirli; yaratıldığı zamandan, doğduğu zamandan belirli... Yâni kâfir öyle ölüme gidenleri tenkid ediyor; haydi bakalım, kendisinin üzerinden ölümü defetsin bakalım, ölmesin, elindeyse kendisini korusun! Kendi hayatını sonsuza dek sürdürebiliyorsa, sürdürsün. Nasıl olsa kendisi de ölüyor.
Binâen aleyh, o tenkidlerin hiç aslı yok! İnsanlar şu veya bu sebeple ölecekler. Ne mutlu güzel bir sebeple, Cenàb-ı Hakk'ın yolunda, Cenàb-ı Hakk'ın istediği bir şekilde, hayatı böyle şehid olarak son bulanlara!..
Cevat Rıfat Atilhan (Rh.A)'i, bir bayramda ziyarete gitmiştik Kızıltoprak'taki evine... O zaman üniversite öğrencisiydik. Baktık ki, bir alt katta oturuyor, alt katta camların hiç teli yok, demiri yok. Yâni bir kırılsa, içeri hemen girecekler. Orada arkadaşlardan birisi dedi ki:
"--Üstad! Böyle hiç tedbir yok, camlar kırılabilir. Demir yok, alt katta duruyorsunuz. Yâni tehlikeli değil mi?" gibi bir soru sordu.
O da imanlı bir cevap verdi, yâni imanının kuvvetini gösteren güzel bir cevap verdi, dedi ki:
"--Çocuklar, ben harbde bulundum. Filistin cephesinde kıtalar arasında haber götürmek için postacı idim. Bu kıtadaki haberi öbür kıtaya götürmek için. Alırdım haberi çantama koyardım ve bir taraftan öbür tarafa giderken her tarafımdan kurşunlar vızır, vızır, vızır, vızır, cızırdayarak, cıvıldayarak, vızıldı(Zeker) geçerdi ama, görüyorsunuz Cenàb-ı Hak öldürmeyince ölmüyor insan, bu vakte kadar yaşadım. İşte karşınızdayım diye söylemişti."
İllâ harbe giren herkes ölecek diye bir kural yok. İşte Bedir savaşında, 313 kişi kadar müslümanlardan 14 kişi vefat etmiş; yâni çok az bir sayı. Bir savaş oluyor, vefat edenler edenler çok az; geriye kalanlar, muzaffer olarak dönenler çok daha fazla, kâfirlerden öldürülenler çok daha fazla.
Bazen insan durduğu yerde vefat ediyor. Bazen bir kaza oluyor, zelzele oluyor, vefat ediyor. Binâen aleyh bütün bunlar gösteriyor ki, kâfirlerin o dedikodularının hiç bir aslı, esası yok! Ne mutlu Cenàb-ı Hakk'ın yolunda cihad edenlere ve bu uğurda şehidlik mertebesine erip canını verenlere, o ilâhi makamlara, ikramlara nâil olanlara!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri, böyle bozguncu dedikodulardan yılmayan, onlara aldanmayan, kapılmayan ve Cenàb-ı Hakk'ın yolunda emirlerini tutmak hususunda gayretini eksiltmeyen, fütur getirmeyen, fetrete düşmeyen, gevşemeyen has, hakîkî, hàlis muhlis kullardan eylesin...
Çünkü mü'min kulun başına --önümüzdeki hafta inşaallah okuyacağız-- Cenàb-ı Hak çeşitli imtihanlar gönderir. Onlardan, başına gelen olaylardan dolayı fütur getirmemek lâzım! "Allah-u Teàlâ Hazretleri, imtihan için bunları gönderiyor." deyip, Allah yolunda malıyla, canıyla gayret gösterip cihad etmek lâzım!..
Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle ömür geçirip, rızasını kazananlardan eylesin cümlemizi... Allah hepinizden razı olsun...
|
|
|
Nesline Kim Sahip Çıkar? |
|
Yazar: RasitTunca - 06-11-2020, 03:49 AM - Forum: Makaleler
- Yorum Yok
|
 |
Nesline Kim Sahip Çıkar?
Müberrâ dinimiz İslâm, dünya ve ahirette insanın saadet üzere olması için hükümlerini şu beş esasa dayandırmıştır:
• Dinin korunması,
• Canın korunması,
• Aklın korunması,
• Neslin korunması,
• Malın korunması.
Bu beş esastan biri olan nesil, hem bugünümüz hem de yarınımızdır. Bu sebeple Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. ve O’nun yolunu takip eden vârisleri gençlere büyük önem vermişlerdir.
Neslin elinden tutmak, onları geleceğe hazırlamak en önemli hedeflerimizden biri olmalıdır.
Çocuklarına sahip çıkmayan toplumlar bunun bedelini çok ağır bir şekilde, madden ve manen öderler. Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî rh.a. gençliğe nasihat için yazdığı “Eyyühe’l-Veled” adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“Ey oğul! Eğer bir insanın ömrünün bir saati, yaratılma gayesi olan Hakk’ın rızasının dışında geçerse, o kimse bu bir saati için uzun süre hasret ve pişmanlık çekecektir.”
Bu sözden ömür denen sermayenin ne denli önemli olduğunu ve bir saatinin bile gaflet içerisinde geçirilmemesi gerektiğini öğreniyoruz.
Çocuklarımıza sahip çıkmak, onlara merhamet göstermektir. Böylece onları yaşları icabı farkında olmadıkları tehlikelerden koruyabiliriz. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. öyle buyurmuştur:
“Küçüklere merhamet etmeyen bizden değildir…”
(Ebu Davud, Edeb, 66)
Merhamet sadece şefkat göstermek değil, çocuklarımızı yarınlara ve en önemlisi ebedi hayata hazırlamaktır. Bu noktada hem anne babaya, hem de bütün büyüklere görevler düşüyor. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz birer çobansınız ve her biriniz sürünüzden sorumlusunuz. Devlet başkanı bir çobandır ve yönetimi altındakilerden sorumludur. Erkek, aile fertlerinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın kocasının evinde bir çobandır ve çocuklarından sorumludur. İşçi, işverenin çobanıdır ve ondan sorumludur. Hâsılı hepiniz birer çobansınız ve her biriniz sürünüzünden mesulsünüz.” (Buhârî, Nikâh, 90)
Cenab-ı Mevlâ çocuklarımızı bize emanet olarak vermiştir. Bu emaneti de fıtrat olarak, hakikate hazır olarak yaratmıştır. Bize düşen görev, çocuklarımızın tertemiz fıtratının kirlenmesine engel olmak, maddi manevi her türlü tehlikeden korumaktır. Efendimiz s.a.v.’in şu hadis-i şerifi bize uyarı olarak yetmelidir:
“Her çocuk (İslâm hakikatini kabul edecek bir) fıtrat üzerine doğar. Ancak onu ailesi yahudi, hıristiyan, müşrik veya mecusî yapar.” (Buhârî, Cenâiz, 79)
Cenab-ı Mevlâ da müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6)
Alimlerimiz ayet-i kerimede geçen “ateşten koruma” işinin terbiye ile olacağını belirtmişlerdir. Yani anne baba çocuklarına İslâmî terbiye verdikleri takdirde, onların hem dünyadaki hem de ahiretteki hayatlarını ateşten korumuş olacaklardır.
Bir evde dinî bilgilerin öğretilmesinden kılık kıyafet eğitimine, güzel ahlâktan hayata dair konulara kadar her şey öğretilmelidir. Aile reisi olarak bir baba, ailesine İslâm’ın uygun gördüğü kıyafeti anlatmalı, sevdirmeli ve ona göre giydirmelidir. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in yanına açık vaziyette bir çocuk getirilince onun örtülmesini istemiş ve çocuklarda görülen hayâ eksikliğinin bu hususa dikkat edilmeyişten kaynaklandığını bildirmiştir.
Çocuklarımızın terbiyesinde dikkat edeceğimiz bir başka husus da, arkadaş seçimidir. Onların çevresine dikkat etmeli, kötü arkadaşlardan uzak durmalarını sağlamalıyız. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Kişi dostunun dini üzerinedir. O halde herkes kiminle dostluk ettiğine iyi baksın.” (Ebû Davud, Edeb, 19) İmam Gazâlî rh.a. de ailede terbiyenin aslının çocukları kötü arkadaşlardan muhafaza etmek olduğunu söylemiştir.
Dost ve arkadaş seçimi insanın en ciddi tercihlerinden biridir. Büyükler, “insan huy hırsızıdır”, “kır atın yanında duran ya huyundan ya da suyundan” diyerek arkadaş seçiminde dikkatli olunması gerektiğini belirtmişlerdir.
Ashab-ı kiramın büyüklerinden Abdullah b. Mesud r.a. da şöyle buyurmuştur:
“Salih bir kimseyle oturan, misk taşıyan biriyle oturan gibidir. Bu kimse sana misk vermese de onun kokusu sana da siner. Kötü kimseyle beraber olan kişi ise demirciyle oturan kimse gibidir. Her ne kadar onun ocağından çıkacak ateş elbiseni yakmayacak olsa bile dumanı üstüne siner.”
Günümüzde çocuklarımızı muhafaza edeceğimiz şeylerden biri de, internettir. Aslında hayatımıza birçok kolaylık getiren ve büyük bir nimet olan internet, doğru kullanılmadığında son derece zararlı olabilir. Hem aile içi iletişimin kaybedilmesine hem de pek çok yanlışa düşmeye sebep olabilir. Bu konu bütün ülkelerin üzerinde düşündüğü, önlem almaya çalıştığı bir sorundur. Bu yüzden arkadaş seçimine dikkat edildiği gibi, diğer ortam ve çevrelere de dikkat etmek, doğru yönlendirmek lazımdır. Arkadaş, internet ve benzeri seçimlerde doğru tercihler, çocuklarımızın kötü alışkanlıklardan uzak kalmasını, hiçbir zaman yürek yakan sonuçlarla karşılaşılmamasını sağlayacaktır.
Öncelik, çocuklarımızın tertemiz fıtratını muhafaza etmektir. Ancak bu temiz fıtrat bir kez bozulunca ya da hastalanınca iyileştirilmesi zaman, sabır ve çaba gerektirecektir. Bu sebeple nebevî tıpdaki “hastalıktan önce sıhhatin korunması” ilkesi, terbiyede de ruhun ve fıtratın korunması, bozulmasına izin verilmemesi olarak düşünülmelidir.
Çocuklarımızı asla küçük görmemeli, onlara merhamet etmeli, güzel ahlâk ile süslenmeleri için güzel meclislere götürmeli, güzel arkadaşlar, rehberler tanımalarına imkan sağlamalıyız. Onlara sürekli emretmek, komutlar vermek, nasihat etmek yerine sağlam ve samimi bir yakınlık kurup, birlikte yol almayı tercih etmeliyiz. Allah Rasulü s.a.v.’in ve O’nun yolundan gidenlerin tavrı hep böyle olmuştur.
Kendimizi çocuk terbiyesinde uzman olarak görmesek de iyi niyetli, samimi ve dostane yaklaşımın daima işe yarayacağını akılda tutmalıyız.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Kaynak :
Semerkand Dergisi
Mübarek Erol | Ekim 2014 | BAŞYAZI
|
|
|
|