Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,281
» Toplam Yorumlar 8,417

Detaylı İstatistikler

 
RasitTunca-4 Başsız Süvari ve Peçeli Sultan Seyyid Ahmed El Bedevi
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 05:46 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum (1)



Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow)

Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow), Amerikalı yazar Washington Irving’in 1820 tarihli kısa öyküsüdür. İlk olarak The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent başlıklı kısa öykü ve denemelerden oluşan bir kitapta yayımlanan öykü, Amerikan kurgusunun ilk kalıcı eserlerinden biridir. New York’taki bir Amerikan köyünde bir Başsız Süvari efsanelerine ve aynı kadınla ilgilenen iki çok farklı ve kusurlu erkek arasındaki çatışmaya odaklanan tema ve karakterlerinin çoğu, Amerikan’ın ikonik parçaları haline geldi. Romantik rekabet temalarını, doğaüstü olanları ve Amerikan sömürge sonrası yaşamının ayrıntılarını keşfederek, bugün hala okullarda sürekli olarak öğretilmekte ve orijinal yayınından bu yana basılmaya devam etmektedir. Diğer ortamlar için birçok kez uyarlanmıştır. En ünlü uyarlamaları, “The Adventures of Ichabod and Mr. Toad” olan Disney çizgi filmi ve her ikisi de “Sleepy Hollow” başlıklı bir Tim Burton / Johnny Depp korku filmi ve bir FOX TV dizisidir.

Hikayenin Özeti

Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow), 1790’da günümüz Tarrytown yakınlarındaki Sleepy Hollow adlı küçük bir kasabada başlıyor. Kasabanın perili olduğuna inanılıyor. Kimine göre Hollanda Yerleşimi günlerindeki bir cadı tarafından lanetlenmiş kimine göreyse eski bir Kızılderili şefinin büyüsü nedeniyle perilidir. Kasabadaki en korkulan ruh, efsanevi Başsız Süvari, sözüm ona Devrim Savaşı sırasında kafasını top güllesiyle kaybeden ve kafasını aramak için kasabayı dolaşan bir Hessian paralı askerinin hayaletidir.

Hikayenin kahramanı, Connecticut’tan kasabaya kısa süre önce gelen, batıl inançlara eğilimli, uzun boylu, zayıf bir okul müdürü olan Ichabod Crane’dir. Kasabanın en zengin adamının 18 yaşındaki kızı Katrina Van Tassel’e aşıktır. Kızın güzelliğinden etkileniyordur ama aynı zamanda onunla evlenmeyi aile servetini ele geçirmek için bir şans olarak da görüyordur. Kasabanın gücünden dolayı sevdiği, kabadayı bir ayyaş olan Abraham “Brom Bones” Van Brunt ise Katrina konusunda ona rakiptir. İkisi hızla düşman olur ve Brom Bones, rakibini korkutmak için Ichabod’a kötü niyetli şakalar yapar.

Başsız Süvari

Van Tassel’in evindeki bir hasat partisinde rekabet doruk noktasına ulaşır. Ichabod partiye katılır, payından fazlasını yemekle ve Katrina’yı etkilemeye çalışmakla meşguldür. Brom Bones ise, yerlilerin de dahil olduğu hayalet hikayeleri anlatarak partiyi büyülüyordur. Başsız Süvari’nin hikayesi, hikayelerin merkezidir ve Ichabod hikayeden etkilenir. Ichabod’un Katrina’ya evlenme teklif etme girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca, evine dönmek için sıkıntıyla atına atlar ve ormana gider. Eve kadar giderken, eğlence düşkünleri tarafından perili olarak listelenmiş birçok yerleşim yerinin önünden geçmesi gerekiyordur. Etrafını saran şeylerden giderek daha fazla korkar. Ancak, karanlık bir bataklıkta bir kesişme noktasına varana kadar aslında korkulacak hiçbir şey görmemiştir.

Başsız Süvari İle Karşılaşma

Kesişimde, doğal olmayan bir şekilde büyük görünen, pelerinli gizemli bir süvari onu beklemektedir. Ichabod, sürücünün kafasının omuzlarında olmadığını görünce dehşete kapılır. Bunun yerine Süvari kafasını onu eyerinde taşıyordur. Başsız Süvari kendisini kovalarken Ichabod paniğe kapılır. Ichabod, bir mezarlığın yanındaki köprüye doğru ilerler ve Başsız Süvari’nin bir alev ve kükürt parıltısı içinde ortadan kaybolduğunu görür. Ichabod atını ileri doğru iter. Süvari’nin aniden köprüden atlayıp, atını şahlandırdığını ve kesik kafasını doğrudan kendisine fırlattığını görür.

Başsız Süvari

O günden sonra, Ichabod Crane, Sleepy Hollow’da bir daha asla görülmez. Gizemli yok oluşundan sonra Katrina, Ichabod’un ortadan kayboluşu hakkında bir şeyler biliyormuş gibi görünen Brom Bones’un teklifini kabul eder. Ichabod’dan geriye kalanlar atı, eyeri, şapkası ve gizemli bir parçalanmış balkabağıdır. Başsız Süvari kimdi? Brom Bones, iriyarı cüssesini Başsız süvarinin kılığına girmek için mi kulanmıştı? Böylece Ichabod’u kasabadan kaçırmak için korkutmuş ve kopmuş başı da bir balkabağı mı temsil ediyordu? Yoksa Ichabod Crane karanlık ve doğaüstü bir şey tarafından mı kaçırıldı? Cevap hiçbir zaman bulunamadı, bazıları başka bir şehre kaçtığını ve zengin bir dul kadınla evlendiğini söylerken, diğerleri Başsız Süvari’nin onu ele geçirdiğinde ısrar ediyor.

Kişilik analizi

Ichabod Crane

Hikayenin ana karakteri. Ichabod, Connecticut’tan yeni gelen Sleepy Hollow’un okul müdürü ve şan öğretmenidir. Çok uzun ve zayıf, büyük iştah ve açgözlü bir kişiliğe sahiptir. Van Tassel çiftliğindeki partiye gitmek için iş gününü erken bitirmekten çekinmez. Bununla birlikte, çoğunlukla öğrencilerine karşı naziktir ve sopayı yalnızca daha zor olanları disipline etmek için kullanır. Ichabod, batıl inançlardan ve hayalet hikayelerinden çok hoşlanır ve onu korkutsa da Kasaba halkıyla Başsız Süvari masalı hakkında konuşmayı sever. Ichabod, Katrina ile çoğunlukla parası yüzünden evlenmeye karar verir ve böylece açgözlülüğünü gösterir. Ama aynı zamanda onu seviyor gibi görünüyor. O mükemmel bir dansçı, bilgin ve kasabanın en zeki adamlarından biridir.

Katrina Van Tassel

Katrina zengin bir çiftçinin kızı ve şehirdeki pek çok uygun erkek tarafından aranan inanılmaz derecede güzel bir genç kadındır. Katrina erkeklerin ilgisini çekmekten çok hoşlanır. Sonunda Brom Van Brunt kocası olur. Bununla birlikte, Ichabod onu kandırmaya çalışır ve sonunda başarısız olur.

Brom Van Brunt

Ichabod’un aşk rakibidir. Kasabada kahramanca doğasıyla tanınan ve çok güçlü olan uzun boylu, yakışıklı bir adamdır. Kasaba ona Brom Bones takma adını verir. O özellikle yetenekli bir at binicisi ve yaramaz ama sonuçta iyi bir insandır. Başsız Süvari’nin aslında kılık değiştirmiş Brom olduğu ima ediliyor.

Baltus Van Tassel

Katrina’nın babasıdır. İşinde başarılı olan zengin bir çiftçidir. Baltus, belki biraz saf da olsa, çiftliğinden memnundur. Katrina’yı belki de yapması gerektiği kadar yakından izlemiyordur.

###############

Peçeli Sultan Seyyid Ahmed El Bedevi Kimdir?

Evliyanın büyüklerindendir. İsmi Ahmed olup babasının adı Ali’dir. Nesebi Peygamber efendimize ulaşır. Künyesi Ebü’l-Fityan ve Ebü’l-Abbas, lakabı ise Şihabüddîn’dir. Seyyid-i Bedevî diye tanınır. Annesinin ismi Fatma binti Muhammed’dir. 1200 (H.596)’de Fas’ta doğdu. Ahmed Bedevi hazretleri altı yaşlarında iken babasına rüyâsında; “Yâ Ali! Bu beldeleri bırak. Mekke’ye taşın, orada yaşa. Bunda birçok hikmetler vardır.” dendi. Bu mânevî işâret üzerine âilesi ile birlikte 1206 senesinde Fas’tan yola çıktı. Dört sene süren uzun yolculuk sırasında yolda herkesten, yardım, hürmet ve ikrâm gördüler. Mekke’ye yerleştikten bir müddet sonra babası vefat etti ve Bab-ı Mualla’ya defnedildi.

Ahmed Bedevî hazretleri küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Önceleri, çok cesûr, atılgan bir mîzâca sahipti. Çok iyi ata binerdi. Kendisine ezâ eden olursa onlara karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanındı.

Bir gün Kabe-i muazzamanın kenârında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-i Bedevî’ye; “Uykudan uyan! Allahü teâlânın bir olduğunu zikret.” diyordu. Kalkıp abdest aldı. İki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâyı zikretti. Sonra tekrar yatıp uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona; “Kalk Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz!Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana, yüksek haller ve dereceler verilecek.” diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ahmed-i Bedevî, hemen rüyâsını yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da; “Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa!” dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allahü teâlânın izni ve ihsânı ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere kavuştu.

Ahmed-i Bedevî kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terk etti. Bir şey söylemesi îcâb edince bunu işâretle anlatırdı. Üst üste gördüğü rüyâ üzerine Irak’a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi evliyânın kabirlerini ziyaret etti. 1236 senesinde, rüyâsında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı. Kahire’ye geldiğinde Mısır sultânı, onu, askeri ile birlikte karşıladı ve husûsî misafirhânesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonradan o da talebelerinden oldu.

Bu sırada Mısır’ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliyâ arasında en meşhûrlarından olan HasanSaîg ve Seyyid Sâlim Magribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin Tanta şehrine teşrif edeceğini ve yolda olduğunu haber alınca, Tanta’dan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi suâl edildiğinde; “Kasabanın asıl sâhibi geliyor. Onun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edepte ve hizmette kusûr etmekten korkuyoruz.” dediler.

Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Hak âşıkları her taraftan yanına koşarak, huzûru ve sohbeti ile şereflenmek için can atarlardı. Tanınan, büyük bilinen âlimler bile gelip kendisine talebe oldular.

Ahmed-i Bedevî devamlı zikir ve murâkabe hâlindeydi. Her an Allahü teâlâyı düşünür, bir an hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere; “Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrîlerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim.” derdi. Dünyâ malının, onun kalbinde yeri yoktu. Üzerine giydiği elbise ve başına sardığı sarık, eskiyip kullanılmayacak hâle gelmedikçe yenisini almazdı. Devamlı oruç tutardı. İftâr ve sahurda birer zeytin ile nefsini körlettiği ve buna kırk gün devâm ettiği rivâyet edilir.

Uzun boylu, buğday benizli, kolları uzun, bacakları etli, pazuları iri olup, gâyet heybetli idi. Sağ yanağında bir ve sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri bir parça yüksek olup, iki yanında birer tâne ben vardı. Yüzü büyükçe ve gözleri sürmeliydi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî her an Allahü teâlâyı düşünür, O’nun muhabbetinin ve heybetinin tesiri ile kendinden geçmiş olarak gözlerini semâya diker, gece gündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası, bir ateş koru halindeydi.

Bir gün Ahmed-i Bedevî’nin gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedâvi için oradaki bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk; “Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?” deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek; “Dışarıda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedâvi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi.” dedi. Annesi; “Şimdi, evimizde yumurta yoktur.” dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî’ye bildirdi. O da; “Git, falan yerde vardır.” buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir tek yumurta alıp getirdi. Çocuk o günden sonra Ahmed-i Bedevî’ye talebe oldu. Yanından ayrılmadı ve büyük evliyâdan oldu. Bu zât Abdül’âl idi.

Annesi, Abdül’âl’i yeni doğduğu bir sırada kundağa sarılı olarak, boğaların yemliğine bırakmıştı. O sırada içeri giren bir boğa, alışkın olduğu yemlikte yiyebileceği bir şeyler ararken, boynuzu, Abdül’âl’in kundak bağına takıldı. Boğanın boynuzuna asılı olarak sallanan çocuğun düşmesi ve ölmesi an meselesiydi. İnsanlar heyecanla, boğanın etrâfında toplandıkça boğa daha da hırçınlaşıyor, yanına kimseyi yanaştırmıyordu. Tam o anda, gâipten bir el uzanıp çocuğu aldı. İnsanlar rahatladılar. Fakat çocuğu kurtaran eli tanıyamadılar.

Aradan seneler geçip, Ahmed-i Bedevî hazretleri Mısır’a gelince ve Abdül’âl kendisine talebe olup yanından ayrılmayınca, Abdül’âl’in annesi, Seyyid hazretlerine sitem eder oldu. Ahmed-i Bedevî hazretleri, ona haber gönderip; “Küçükken boğanın boynuzundan almakla, dünyâ hayâtının devâmına vesîle olduğumuz için sevinmişti. Şimdi de, âhirette kurtulması için gayret ediyoruz. Niye üzülüyor ki? Sevinse daha iyi ederdi.” dedi. Kadın bu haberi alınca, çocuğunu kurtaran elin sâhibinin o olduğunu anladı. Bundan sonra kendisi de, Seyyid hazretlerine çok muhabbet etti.

Ahmed-i Bedevî talebelerinden Abdül’âl’e ve Abdülmecîd’e bilhassa alâka ve ihtimâm gösterirdi. Bunlardan Abdülmecîd birgün dayanamayıp hocasının yüzünü görmek istedi ve mübârek yüzünü hiç göremediğini, görmemeye dayanamadığını, bu sebeple yüzünden örtüsünü açmasını taleb etti. Seyyid de; “Ey Abdülmecîd! Beni görmeye dayanamazsın. Senin, benim gözlerime bir bakman canına mâl olur. Bir bakış, bir can mukâbilindedir.” buyurdu. O da; “Ey efendim! Yeter ki mübârek yüzünüzü göreyim de, ölürsem öleyim. Zararı yok. Çünkü artık dayanamıyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyyid hazretleri örtüsünü kaldırdı. Abdülmecîd, Ahmed-i Bedevî’nin cemâlini görür görmez yere düştü. Rûhunu teslim etti. Sâlih Abdül’âl ise, hocasının vefâtına kadar yaşadı ve hocasının vekîli olup talebelere feyz vermek ve onları yetiştirmek vazîfesini aldı.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, talebelerini teveccühle terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi Abdül’âl, dışarıdan, câhil, mânevî terbiyeden mahrûm, gâfil bir kimseyi Seyyidin huzûruna getirince, Seyyid hazretleri hemen bir kerre nazar buyurmakla, o kimse, mânevî hâller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu. Sonra Seyyid Bedevî Abdül’âl’e; “Söyle, o kimse falan beldede sakin olup yerleşsin! Oradaki insanlara faydalı olsun!” buyururdu. Onun, talebeleri terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla, uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle elde edilen derecelere bir anda yükseltirdi.

Ahmed-i Bedevî, umûmiyetle evinin damında bulunur, orada ibâdet ve tâatle meşgûl olurdu. Bunun için ona talebe olanlara “Sütûhî” veya “Eshâb-ı sath” denirdi. Bu sebeple Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Sütûhî diye de tanındı.

Bir adam omuzunda süt dolu kap ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçerken, Ahmed-i Bedevî, parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere düşüp süt tamâmen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü, kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.

Ahmed-i Bedevî hazretlerini sevenlerden Şeyh Rekîn isminde bir zât vardı. Seyyid Bedevî bir gün bu zâtı yanına çağırıp kendisine; “Ey Rekîn! Bana ileride büyük bir kıtlık olacağı ilhâm olundu. Bunun için sen, bol mikdârda buğday alıp muhafaza et! Kıtlık zamânında insanlar senin biriktireceğin buğdaydan pekçok istifâde ederler. Buğday temin edebilmek için uzak memleketlere gitmek zahmetinden kurtulmuş olurlar. O zaman sen, elinde bulunan buğdayı insanlardan ihtiyâcı olanlara, Resûlullah’ın hürmeti için ikrâm ve ihsân olmak üzere çok ucuz fiyata sat!” buyurdu. O da; “Peki efendim.” diyerek hocasının elini öptü ve oradan ayrıldı. O sıralarda buğday gâyet ucuz ve her tarafta bol miktârda mevcuttu. Elinde bulunan bütün parasını buğdaya yatırdı. Daha da ileri giderek âile ve akrabâsından izin alıp ellerinde bulunan zînet eşyâları ile de buğday satın aldı. Biriktirdiği bol mikdârdaki buğdayı mahzenlerde muhafaza etti.

Bu sırada, o bölgenin vâlisi Tanta’ya gelmişti. Bir yere çadırını kurup yerleşti. Atları için yem istedi. Rekîn’den başkasında da buğday yoktu. Vâlinin adamlarının gelerek, kendisinden buğday isteyeceklerinden korkup, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanına gitti ve durumu kendisine arzetti. O da, hiç üzülüp endişe etmemesini, kendisinden buğday istedikleri zaman kamh-ı zerî (buğday tâneleri, kırıntıları) bulunduğunu, başka bir şey bulunmadığını söylemesini tenbih etti.Nihayet vâlinin adamları gelip, kendisinden buğday istediler. O da anbarında, kamh-ı zerî’den başka birşey bulunmadığını bildirdi. Adamlar anbarın anahtarını alıp anbara girdiklerinde, hakîkaten, kamh-ı zerî denen kırıntılardan başka bir şey göremediler. Dönüp gittiler ve Rekîn’e de herhangi bir zarar yapmadılar. O da gidip bu durumu Ahmed-i Bedevî’ye arzedince; “Sana bir zarar yapamadıkları için Allahü teâlâya şükret, yalnız O’na hamd-ü senâda bulun.” buyurdu.

Bir zaman sonra, buğday fiyatları son derece pahalandı ve yakın yerlerde bulunamaz oldu. İnsanlar, ihtiyaçları olan buğdayı bulabilmek için uzak memleketlere gitmek ve çok yüksek fiyat ödemek mecbûriyetinde kaldılar. Rekîn, Ahmed-i Bedevî’ye gelerek bu durumu arzetti. O da; “Elindeki buğdayı insanlara sat! Fakat onlara karşı müsâmahalı davran, ucuza sat! Allahü teâlâ katında bunun sevâbı pek fazladır.” buyurdu. Rekîn mahzenlerini açtı. Çok ucuz fiyattan buğday satmaya başladı. Fiyatı çok düşük tutmasına rağmen çok fazla kâr etti. Yakınlarından aldığı zînet eşyâlarını fazlasıyla kendilerine iâde etti. Âilesine, gerdanlık, çeşitli ve güzel elbiseler ve zînet eşyâları aldı. Fakirlere, muhtaçlara pekçok ikrâmlarda bulundu. Herkes kendisine yaptıkları sebebiyle çok duâ etti. Bundan sonra hacca ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmeye niyet etti. Bu niyetini Seyyid-i Bedevî hazretlerine arz edince, izin verdi. Hazret-i Rekîn, yol hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarını tamamlayıp, yola çıkacağı zaman, Ahmed-i Bedevî’nin huzûruna vardı. Ahmed-i Bedevî; “Allahü tealâya tevekkül ederek yola çık!” buyurdu. Rekîn orada, Ahmed-i Bedevî’ye ait olan ve kullanılmayan bir aba gördü. Bereketlenmek için yanında bulundurmak niyetiyle bu abayı hocasından istedi. O da abayı verebileceğini fakat yolda kaybedip, bunun için de çok üzüleceğinden endişe ettiğini bildirdi. Fakat Rekîn, o anda bu inceliği anlayamayıp, abayı yanında bulundurmak arzusunda olduğunu söyledi ve nihâyet abayı alarak yola çıktı.

Hac vazîfesini îfâ edip geri dönerken, Akabe denilen yerde, abayı hatırladı. Eşyâları arasında aradı koyduğu yerde yoktu. Ararken abayı develerin ayaklarının altında, necâsete bulaşmış olarak gördü. Hemen alarak, güzelce yıkadı ve kuruması için bir yere serdi. Başka ihtiyaçları ile meşgûl olurken, abayı kaybetti. Ne kadar aradı ise, abadan hiçbir haber alamadı. Üzüntü içinde, Mısır’a Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi. Kaybettiği abadan daha güzel ve daha pahalı bir aba satın alıp, bunu hocasının yanına götürdü. Bir de ne görsün. Yolda kaybettiği aba, hocasının odasında duruyordu. Hayretler içinde abaya bakarken, Seyyid Bedevî, kendisine; “Ey Rekîn! Teaccüp etme! Sen onu yıkayıp serdikten sonra, ben, onun kaybolmasında endişe edip aldım ve buradaki yerine koydum.” buyurdu.

Ekseri büyük âlimlere olduğu gibi, bu büyük zâta da karşı çıkanlar, büyüklüğünü inkâr edenler oldu. Fakat, hepsi başlarına gelen çeşitli belâlar ve sıkıntılar sebebiyle cezâlarını gördü. Bunlardan çoğu hatâlarını anlayıp, tövbe ederek talebelerinden oldular. Meselâ, Vech-ül-kamer adında bir kimse vardı. Seyyid hazretlerinin herkes tarafından çok sevildiğini çekemezdi. Dil uzatırdı. Az bir zaman sonra suçlu bulunup îdâm edildi.

Şâfiî mezhebinin büyük âlimlerinden ve Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin zamânında yaşamış olan İbn-üd-Dakîk, Abdülazîz Dîrînî’ye haber gönderip; “İnsanlar, Seyyid Ahmed-i Bedevî ile çok meşgûl oluyorlar ve onu çok seviyorlar. Ona şu meseleleri sor! Eğer bilebilirse, tam bir velî olduğunu anlarız.” dedi. Abdülazîz Dîrînî de, Ahmed-i Bedevî’ye o suâlleri sordu. O da; “Bu suâllerin cevâbı Kitâb-üş-Şecere’de vardır ve şöyle şöyledir.” buyurup, hepsinin cevâbını tek tek verdi. Kitaba baktıklarında söylediklerinin aynen olduğunu gördüler. Bundan sonraİbn-üd-Dakîk’in ve Abdülazîz Dîrînî’nin Seyyid hazretleri hakkında şüpheleri kalmadı. Muhabbetleri çok arttı. Kendilerine, Ahmed-i Bedevî hazretlerinden suâl edildiğinde, diğer âlimler gibi bunlar da; “Seyyid Ahmed-i Bedevî, sâhili görülmeyen bir hakîkat ve irfan denizidir.” derlerdi.

Mısır’da Kâdı’l-kudat olan Takıyyüddîn isminde bir zât vardı. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyük bir velî olduğunu biliyordu. Fakat, buna Seyyid hazretleri hakkında uygunsuz sözler söylemişlerdi. Bu da yakından ve iyice anlamak için Seyyid hazretlerinin yanına geldi. Sohbet esnâsında bir ara Seyyid hazretlerine; “Sizin hakkınızda bana, uygun olmayan haberler geldi. Cemâate gelmediğiniz, hattâ namazı kılmadığınız oluyormuş. Bu, Resûlullah efendimizin sünnetine aykırıdır ve bu hâl, sâlihlerin hâli değildir.” dedi. Buna üzülen Ahmed-i Bedevî; “Sus! Yoksa uçarsın.” deyip, Takıyyüddîn’e sert bir nazarla baktı. Nazarın şiddeti ile kendinden geçenTakıyyüddîn bir anda kendisini uçsuz bucaksız bir sahrâda buldu. Kendi kendisini çok ayıplayarak ve kendi kendine çok kızarak; “Hey ahmak ve aptal kişi! Allahü teâlânın dostlarında, evliyâsında kusur ve kabahat aramak senin ne haddine! Bu ıssız sahrâda kimsenin bulunmadığı bu yerde senin hâlin ne olacak?” diyordu. Ağlayarak, sızlayarak, Allahü teâlânın rahmet ve magfiretine sığınarak “Lâ havle..” okuyordu.

Bu sırada çok uzaklardan bir kimse göründü. Gâyet heybetliydi. Takıyyüddîn, bu ıssız sahrâda bir insan ile karşılaşmanın sevinciyle ve kendisine yardımcı olur ümidiyle, o kimsenin yaklaşmasını heyecânla bekledi. Gelen kimse yaklaşınca, koşarak ellerine sarıldı ve ağlayarak kendisine yardımcı olmasını istedi. O heybetli kimse; “Söyle bakalım. Derdin nedir?” dedi.Seyyid Ahmed-i Bedevî ile arasında olan hâdiseyi anlatınca, gelen kimse çok hayret etti ve; “Hakîkaten sen, tehlikeli bir iş yapmışsın ve çok tehlikeli bir hâle düşmüşsün. Sen buranın Mısır’a olan uzaklığı ne kadardır, bilir misin?” dedi. Takıyyüddîn; “Ben buraları hiç tanımıyorum. Mısır’dan ne kadar uzakta olduğunu da bilemiyorum.” deyince, gelen kimse; “Mısır ile buranın arası altmış günlük mesâfedir.” dedi. Bunun üzerine Takıyyüddîn’in çâresizliği ve korkusu daha da arttı. Kendi kendine; “Allahü teâlânın rızâsı için beni bu müşkül durumdan kurtaracak birisi yok mudur?” diye söylendi. Buralarda ölüp gideceğini düşünerek; “İnnâlillah…” okuyordu. Sonra yine o heybetli zâta yalvararak; “Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Sen bana yardımcı olamaz mısın?” dedi. O da; “Hiç korkma! İnşâallah selâmete erersin.” dedi ve eliyle işâret ederek çok uzaklarda görülen bir kubbeyi gösterdi. “O kubbeyi görebiliyor musun?” dedi. Takıyyüddîn; “Evet.” deyince, o kimse; “İşte, senin kendisine uygunsuz sözler söylediğin Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, ikindi namazını cemâatla orada kılar. Sen şimdi, haline tövbe istigfâr ederek oraya git! İkindi namazı vaktine yetiş. Orada cemâatle namazını kıl! Namazdan sonra Seyyid hazretlerinin elini öp, özür dile! O, inşâallah seni affeder ve Allahü teâlânın izni ile seni memleketine ulaştırır.” dedi.

Takıyyüddîn, bu zâta teşekkür ederek ayrıldı ve süratle o kubbenin bulunduğu yere gitti. Oraya varınca çok güzel bir câmi olduğunu gördü. İkindi namazı vakti olmak üzere idi. Abdest aldı. İçeriye girip oturdu. Biraz sonra hiç tanımadığı garib kimseler câmide toplanmaya başladı. Nihayet Seyyid hazretleri de geldi. Oradaki cemâate imâm oldu. İkindi namazını kıldılar. Namazdan sonra, Seyyid hazretlerinin eline sarılıp, özür dilemeye hazırlanırken Ahmed-i Bedevî; “Hızır aleyhisselâmın yardımı, yol göstermesi olmasaydı çok zor durumda kalmıştın değil mi?” buyurdu.

Bu kerâmet karşısında eski hâline daha çok pişmân olan ve kendi kendine daha çok kızanTakıyyüddîn; “Efendim! Ben hâlime tövbe ettim. Sizden çok özür diliyorum. Özrümü kabûl ediniz ve beni affediniz!” dedi. Seyyid hazretleri özrünü kabûl etti, sırtını sıvazladı. “Bir daha böyle düşünceleri kalbine getirme! Şimdi evine dön! Çocukların seni bekliyorlar.” buyurdu. Takıyyüddîn; “Hay hay efendim! Bundan sonra hiçbir sözünüze ve hâlinize îtirâz etmeyeceğim. Allahü teâlânın evliyâsında kusur ve kabâhat aramayacağım.” dedi. Sonra bir anda kendisini Mısır’da evinin önünde buldu. Bu hâlin tesirinden uzun müddet kurtulamadı.

Talebesi Abdül’âl’ın, tövbe-i nasûhun ne olduğunu sorması üzerine şöyle buyurdu:

“Tövbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecekte olacağa istigfâr etmek, affını istemektir. İşlenen günâha tamamen pişman ve bîzâr olmak, bir daha o günahı işlememeye cânu gönülden azmetmek ve bu çeşit bir tövbe ile kalbi temizlemekten ibârettir.

Sâdık kimsenin kim olduğu sorulduğunda:

“Sâdık o kimsedir ki; Allahü teâlânın hükmünden râzı olduktan sonra Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyan, başkasından bir şey istemeyip verilirse şükreden, verilmezse sabreden kimsedir.” buyurdu.

Ahmed-i Bedevî 1276 (H.675) senesinde Mısır’ın Tanta şehrinde vefat etti. Kabr-i şerîfi üzerine yapılan türbede her sene düzenlenen toplantılarda Mevlid-i şerîf ve Kur’ân-ı kerîm okunması âdet oldu. Ahmed Bedevî hazretlerinin kerâmetleri vefâtından sonra da devam etti.

Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye şehrinin vâlisi, Ahmed-i Bedevî’nin büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple, her sene Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenmekte olan mevlid toplantılarına Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere de mâni olur, gitmelerine müsâade etmezdi. Bu hâli haber alan Muhammed Şenavî hazretleri o şehre gidip vâli ile görüştü. Böyle yapmasının çok mahzurlu olduğunu, Seyyid hazretlerinin çok büyük evliyâ olduğunu anlatıp, kendisine çok nasîhat etti. Vâli, nasîhatleri kabûl etmedi. Eski haline de devâm etti. Bu hale çok üzülen Muhammed Şenâvî, bu durumu mânevî olarak, Seyyid Ahmed-i Bedevî’ye arzetti. O anda; “Sabret! O, yakında cezâsını bulur.” diye bir ses duyuldu.

Az zaman sonra vâlinin yüzünde bir yara çıktı. O vâli, dudaklarını ve dilini de kaplayan bu yara sebebiyle, zelîl ve hakîr hâle düştü. Böylece, evliyâya düşman olmanın cezâsını dünyâda iken çekmeye başladı. Bir müddet sonra öldü.

Mısır’da Ebü’l-Gays bin Ketîle isminde âlim bir kimse vardı. Bir gün yolu, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu beldeye düştü. Oradaki insanların, Seyyid hazretlerine çok büyük ihtimâm, hürmet gösterdiklerini görünce; “Siz de fazla yapıyorsunuz. Ona lüzûmundan fazla ihtimâm gösteriyorsunuz!” dedi. Orada bulunanlardan biri; “Sen ne diyorsun. O çok büyük bir velîdir.” dedi. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış olan adam, bu söze daha da içerledi. Fakat cevap vermedi. Bu kimse misafir olduğu için kendisine yemek getirdiler. Yemekte kızartılmış bir balık vardı. Ebü’l-Gays yemek yerken boğazına bir kılçık takıldı. Saatlerce uğraştılarsa da çıkartamadılar. Nice tanınmış doktorlar çağırdılar, onlar da çıkaramadılar. Artık yemekten, içmekten kesilmişti. Yataklara düştü. Her geçen gün ızdırâbı şiddetleniyor, hiçbir şey de yapamıyordu. Ölecek duruma gelmişti. Nihâyet aradan uzun bir süre geçtikten sonra, son çâre olarak Ahmed-iBedevî hazretlerinin kabrini ziyâret edip, rûhâniyetinden yardım istemeyi düşündü. Yakınları bunu Seyyid hazretlerinin kabrine götürdüler. Kabrin yanında oturup, kendisine dil uzattığı için pişmân olmuş bir kalp ile ve Seyyid hazretlerinin rûhuna hediye etmek niyetiyle Yâsîn-i şerif okurken, kendisine bir aksırma hâli geldi. Doktorların uğraşarak çıkaramadıkları kılçık, orada bir aksırma ile çıkıverdi. O kadar rahatladı ki, sevincinden ne diyeceğini bilemedi. “Ya Seyyid Ahmed-i Bedevî! Sizin çok yüksek bir velî olduğunuzu şimdi anladım. Ben sizin hakkınızda çok uygunsuz düşünüyormuşum. Sizin büyüklüğünüzü inkâr etmenin ne kadar yanlış olduğunu ve böyle düşünmenin ne büyük haksızlık olduğunu şimdi çok güzel anladım. Eski düşüncelerimden dolayı Allahü teâlâya tövbe ediyorum.” dedi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin doğum ve vefâtının sene-i devriyelerinde ve başka zamanlarda, insanların bu zâta çok alâka muhabbet göstermelerinden rahatsız olan ve Seyyid hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden, kendini beğenmiş bir kimse vardı. Bu bozuk düşüncelerinde çok ileri gittiği bir gün idi. Yine Seyyid hazretlerine buğz eder hâlde iken, hafızasında ve kalbinde îmân ve mârifete âit ne varsa hepsinin bir anda silindiğini hissetti. Ne olduğunu anlayamamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Bu hâlinin, Seyyid hazretlerine olan îtirâzın bir cezâsı olabileceğini düşündü. Seyyid hazretlerinin kabrine gitti. Rûhâniyetinden imdâd istedi. Tövbe ettiğini, affedilmesini ricâ etti. Seyyid’in kabrinden bir ses; “Bir daha inkâr ve îtirâza dönmemek şartıyla.” diyordu. Adam; “Peki.” deyip kabûl etti. Bundan sonra, îmân ve mârifete ait bildiklerinin tekrar kendisine verilmiş olduğunu hissetti ve sözünü tuttu.

Ahmed-i Bedevî hazretlerinin, rûhu için okunan mevlid-i şerîf için toplanılmıştı. Mecliste o zamâna kadar görülmemiş bâzı velîler de vardı. Onlara devamlı bu toplantılara katılan bir zât; “Siz nereden geliyorsunuz?” diye sordu. Hindistan’dan geldiklerini söylediler. Arkasından; “Bu kadar uzak yoldan tâ buralara kadar gelmenizin sebebi nedir? Ticâret falan mı yapıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Hayır. Biz sâdeceAhmed-i Bedevî hazretlerini ziyâret etmek ve mevlidinde bulunmak için geldik.” dediler. “Peki Hindistan buraya çok uzaktır. Bu kadar uzun yolu ne kadar zamanda aldınız?” deyince de; “Salı günü Hindistan’dan yola çıktık. Çarşamba gecesini Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrunda geçirdik. Perşembe gecesinde Bağdat’ta Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin huzûrunda idik. Bu gece de (yâni cumâ gecesi) işte buradayız (Mısır’ın Tanta şehrinde Seyyid-iBedevî hazretlerinin huzûrundayız).” cevâbını verdiler. Onlar anlattıkça soru soran zât hayret içinde kaldı. Bunun üzerine; “Niçin şaşıyorsunuz? Allahü tealânın evliyâsı için bütün dünyâ bir adımlık yoldur.” dediler.

Bir seferinde HâceHalebî adında birisi, yanında kumaş cinsinden mallar olduğu hâlde, mevlidde hazır bulunmak üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola çıktı. Seyahat esnâsında yedi atlı önüne geçip, mallarını almak istediler. HâceHalebî, o anda Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz bitmeden, beyaz atlı ve gözlerinden başka bir yeri görünmeyen heybetli ve cesûr biri gelerek haydutları kovaladı. Hâce Halebî gelen zâtı tanıdığını ve onun Ahmed-i Bedevî olduğunu söyledi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübârek ayak izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle sanatkârâne yerleştirilmişti ki, türbeye girenler, önce bu taşı görürler, sonra da Seyyid hazretlerini ziyâret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını söylediler. Zamânın idarecilerini de iknâ edip, taşı alıp müzeye nakletmek için teşebbüse geçtiler. Fakat ne kadar uğraştılarsa, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu, taşı yerinden kımıldatamayacaklarını anlayıp, bu işten vazgeçtiler.

Ahmed-i Bedevî hazretlerinin Salevât, Vesâyâ, El-İhbâr fî Halli Elfâz-ı Gâyet-ül-İhtisâr ve başka eserleri vardır.

KERAMET VE MENKÎBELERİ

KÖTÜLÜK YAPANA İYİLİK ET!


Ahmed-i Bedevî hazretleri talebesine şöyle vasiyette bulundu:

“Ey Abdül’âl! Dünyâ sevgisinden sakın. Zîrâ sirke saf balı bozduğu gibi dünyâ sevgisi de sâlih ve iyi amellerini bozar. Yetimlere, şefkat, çıplaklara elbise giydirmekle merhamet, açları doyurmakla himâye, garipleri zayıfları ikrâm ile korumak âdetin olsun. Bu işlerin Allahü teâlâ katında kaybolmaz.

Ey Abdül’âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O’nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O’nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; “(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.

Ey Abdül’âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelse, bunun için sakın sevinme! Gıybet ve dedi-kodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni, zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver.

Ey Abdül’âl! Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sakınmak, harama bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allahü teâlânın emirlerine uygun yaşamak, Allahü tealâyı hiç unutmamak, âhirette başa gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dikkatli olmaktır.

Ey Abdül’âl! Yolumuz, Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine, bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelenleri yanında gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.

Ey Abdül’âl! İlmi olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi, yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teâlâ katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı, Allahü teâlâdan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet’te yeri yoktur.

İMDÂT YÂ SEYYİD BEDEVÎ

Sâlim isminde bir kimse küffâr memleketlerinden birinde esirdi. Başında bir nöbetçi asker vardı. Bu asker, müslümanların, Seyyid-i Bedevî’yi çok sevdiklerini, sıkıntıda kalınca rûhundan yardım istediklerini ve Allahü teâlânın izni ile böyle insanların imdâdına yetiştiğini duymuştu. Bunun için o zâtın Seyyid hazretlerinden yardım talebinde bulunmasından korkuyordu. Ona sık sık; “Eğer senin, yâ Ahmed Bedevî! dediğini işitirsem, çok eziyet, işkence ederim.” diye tehdit ederdi. Bir gün bu korkusundan dolayı onu büyük bir sandık içine koydu. Kapağını kilitledi. Kendisi de sandığın üzerine yattı. Geceleyin Sâlim Efendi Seyyid Bedevî’den yardım isteyip; “İmdât yâ Seyyid AhmedBedevî hazretleri! Bana yardım ediniz!” dedi. SeyyidAhmed hazretleri geldi. Sandığı, üzerinde yatan askerle berâber alıp götürdü. Bir anda kendilerini bilmedikleri bir yerde buldular. Orada Sâlim Efendiyi sandıktan çıkardı ve gözden kayboldu. Etraflarında toplananlara, olanları anlattılar. Onlar; “Burası Kayravan’dır. Geldiğiniz yer ile arası çok uzaktır.” dediler. O asker de bu hâl karşısında çok şaşırdı ve müslüman oldu. Seyyid hazretlerinin kabrini ziyâret için berâberce Mısır’a gittiler.”

"Ahmed Bedevi Hazretleri yüzünü neden kapatıyordu?"


- Peçe, takva amaçlı takılmaktadır. Ahmed Bedevi Hazretlerinin de "bundan dolayı peçe takmış" olması muhtemeldir.

- Bazı bilgilere göre, Ahmed Bedevi çok fazla yakışıklı olduğundan yüzünü kapatıyordu. Fakat bu bilgi çok isabetli görülmemektedir. Bunun sağlam kaynaklarda tespitini de yapamadık.

- Bazı bilgilere göre, içinde bulunduğu bedevilerin âdetlerine uyarak yüzüne peçe takmıştır. Bu daha makul bir açıklama gibi görünüyor. Çünkü, büyük insanlar -meşru olmak şartıyla- bulundukları yerdeki hayata ayak uydurmaktan geri kalmazlar. Bu tevazu erdemine de uygundur.

- Bununla beraber, bugün bile bazı tarikat şeyhleri hâlâ peçe takıyorlar. Bununla, harama bakmaktan gözlerini sakındırdıkları gibi, başkalarının, özellikle yabancı kadınların gözlerinden de sakınırlar.

Ayrıca, dünyayı fazla görmemek için yalnız ayakların ucuna bakacak şekilde gözlerini kullanma adına peçe takmış olabilirler.


EDiTÖR KAROGLANDAN:


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ  وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ

“Herşey Yok Olur  ve Sadece O'nun Bir Kafasi Kalir”

(Rahman Suresi 26-27)

Kerbela Olayı nedir?

İslam dininin son peygamberi Hz. Muhammed'in torunu olan Hz. Hüseyin, tam 1378 yıl önce Kerbela'da şehit edildi. Peki Kerbela nedir? Kerbela olayı nedir? İşte Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edildiği olay hakkında detaylar...
KERBELA OLAYI

Kerbela Olayı veya Kerbela Katliamı, 10 Ekim 680 tarihinde günümüzdeki Irak'ın Kerbela şehrinde gerçekleşmiştir. Kerbela Olayı'nda Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki yarenleri, Yezid tarafından şehit edilmiştir.

Kerbela olaylarının gelişimi Hz. Muhammed'in 632 yılında vefat etmesiyle başladı. İslam dininin son peygamberi Hz. Muhammed'in vefatının ardından Müslüman toplumunun başına kimin geçeceği konusunda bir kaygı oluştu. Müslümanların bir kısmı ilk olarak Ebu Bekir'in halifeliğini kabul etti. Ardından da Ömer bin Hattab, Osman bin Affan ve Ali bin Ebu Talib halifeliğe geldi.

656 yılında Osman'ın Asiler tarafından katledilmesinin ardından Ali, halife olarak başa geçti. Yaklaşık 5 yıl halifelik yapan Ali, 661 yılında Hariciler tarafından gerçekleştirilen bir suikastle şehit edildi ve iktidar 20 yıllığına Muaviye'de kaldı.

Muaviye, hayattayken oğlu Yezid'e biat edilmesini istese de destekçileri ve Hicaz ahalisi, Yezid'e biat etmeyi reddetti. Biat etmeyi reddetmek için sebep olarak Hasan ile yapılan anlaşma gösterildi. Yezid'e biat etmeyi reddeden toplumu gören Muaviye, biat etme isteğinden vazgeçti.

680 yılında ölen Muaviye'nin ardından Yezid iktidara geçti ve ilk iş olarak Medine valisine bir mektup yazdı. Yazdığı mektupta Hüseyin'e değil, kendisine biat etmesini istedi, reddetmesi halinde bunu canıyla ödeyeceğini belirtti.

Bu arada Hüseyin Kûfelilerden kendisine bağlılıklarını sunan mektuplar alıyordu. Kûfe'ye gelip halife olduğunu ilan ederse Hüseyin'i destekleyeceklerini söylüyorlardı. Hüseyin bu teklifleri ciddiye aldı ve Kûfe'deki taraftarlarının gerçekte olduğundan çok daha fazla olduğunu zannetti.
HZ. HÜSEYİN'İN, OĞLUNUN VE BERABERİNDEKİLERİN ŞEHİT EDİLMESİ

Yaklaşık 70 yareni ve ailesi lie Kûfe'ye doğru yola çıktı. Sayıca az olan Kûfeli taraftarlar, Yezid'in yandaşları tarafından bastırıldı. Hüseyin ve beraberindeki 70 kişi, Kerbela'da Yezid'in 4500'e yakın adamıyla karşılaştı. Çıkan savaşta Hüseyin'in, 6 aylık bebeği susuzluktan ölmek üzereydi ve oğlunu kucağına alarak Yezid'in karşısına dikildi. Oğlu için Yezid'den bir yudum su istedi ancak Hurmala bin Kahil, çocuğu okla boynundan vurarak şehit etti.

Oğlunu gömen Hüseyin, yeniden Yezid'in karşısına çıktı ve teslim olmalarını istedi. Meydana gelen savaşta Hüseyin ve taraftarları şehit edildi. Aynı zamanda Hüseyin'in ailesi de esir alındı.

Ubeydullah bin Ziyad'ın emri üzerine Hüseyin'in cesedi atlara çiğnetildi. Daha sonra Yezid'in askerleri çadırlara girdiler ve kampı yağmalamaya başladılar. Ölen 72 kişinin cesedi El-Gadiriye köylüleri tarafından ertesi gün defnedildi.

Ertesi gün kadınlar ve çocuklar develerle yargılanmak üzere Kûfe üzerinden Şam'a götürüldüler. Çok kötü muamelelere tabi tutuldular. Açlık ve susuzluğun üzerine Hüseyin ve askerlerinin kaybının acısı da eklenmişti. Yezid'in bu kötülükleri yapmaktaki amacının Hüseyin'in destekçilerinin ne hallere düştüğünü gösterip, halkın desteğini kaybetmesini sağlamak olduğu söylenir.

Kerbelâ'da yaşananlar her yıl Şiî ve Alevîler tarafından muharrem orucu tutmanın yanı sıra törenler şeklinde, bir kısım Sünni Müslümanlar tarafından da tören yapılmaksızın (yalnızca mevlid okunarak ve muharrem orucu tutularak) anılmaktadır.

2010 dan ÖNCEKi VAAZLARIMDAN  BiR ALINTI

Euzubillahiminesseytanirracim

Bismillahirrahmenirrahim

Elif lam mim

zalikel kitabu la raybe fiih

hüden lil müttagiyn

sadakallahül azim

elhamdülillahi rabbil alemiyn vel akibetü lil müttegiyn

ya hasibel müttegiyn

ya hasibel müttegiyn

ya hasibel müttegiyn

salatullahi ve selamullahi ile muhammedinil emiyn ve salavatullahi l enbiyai vel mürseliyne ecmaiyn ve ridvanullahi teala alel eshabihil ecmaiyn

vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim

Ey sevgili kardeşlerim Bildiğiniz gibi Hicri yılbaşını geride bıraktık ve asura yolundayız. Asur, her peygambere kurtuluş getiren bir gündür, ancak Muhammed'in ailesine acı getiren bir gündür. hepsi bir ucundayken, Muhammed A.S. diğer ucunda her kanalda çeşitli hocaların anlattıği kissalari degil baska bir kissa ve hisseyi anlatacagiz . Rabbim anlatana okuyana dinleyene hisse almak nasib eylesin

o gün kerbelada, Hz  Muhammed A.S. in iki sevgilisinden şehit etmiş, ancak daha sonra şeytan onları  dürtükledide Muhammed A.S a olan  hıncını o mübarekten çıkarmak istercesine zalimleri dürtükledi ve onlar O mübareğin(Hz. Hüseyin’in) başını bedeninden ayırıp yerlerde ve ellerinde tepiklediler

Şimdi can alıcı noktaya geliyoruz Biliyorum bunu yazdığım için birçok kişi bize örümcek kafalı fikir diyecek kadar ileri gidecek ama görevimiz ne olursa olsun, gerçeği bildirmek isteyenler zehir alır, isteyenler tatlı ve tuzlu, güzel nimetler Doğadaki her türlü tatlı nimetlerin yanında Rabbim zehirli otları, zehirli hayvanları, zehirli gazları yaratmış yani iyiyi de sunmuş sofraya rabbül alemin zehirliyide

insanlarada irade vermiş serbest bırakmış arasında karar vermeleri hususunda

Rabbim sofrasında sunmuş bizde sayfamızda sunduk isteyen gider alır sapla saman ayrı olur

Konumuza dönüyoruz

diyoruzki yolumuz sünnet yolu

Rabbim her şeyi iki kutuplu yaratmış acı tatlı,....

hayırlı ve şerliyide yaratmış

Peygamberimizin sünneti olduğu gibi şerlininde yaptırdığı adetleri var ona sünnet ismi vermek istemiyorum adetleri diyorum işte bunlardan biriside

hüseyin efendimizin kafasını tepikleyenlerin eylemini herkese güzel gösterip bir kılığa sokup top denen icadı fistekleyip islama insanlığa hic bir faydası olmadığı halde milyonların ardında koştuğu ve 10 dolara 100 dolara muhtaç insanlar varken iyi gol atan adam diye bu kötü adeti yapanlara milyonlar milyarlar sayılıyor

Allah için bir düşünün bu eylemin adetin insanlığa dünyaya islama ve hıristiyanlığa veya yahudiliğe veya hakeza hakezza bir faydası varmı

yok ancak zararları var daha bunun üstüne zam eklemiş şeytan aleyhillane birde bunun üstüne kumar  loto toto  oynatıyor yani şerli şey şer doğurur hayır doğuracak değilya şeytanın çocukları ne olur elbette şeytan olur

bana herkes kızacak amma sanki ben oynamadım mı bende oynadım evimde de top var

her yere sigara yasağı koyuyorlar sigara adam öldürür ama bu adet şefaati kaldırır

biz er olup evimizden yöremizden atamadık varsa hakiki er sigarayi biraktiracağına bu adeti bitirsin

içkinin kütülüklerin anası olduğu gibi bu da takım elbise ile gezip bakanın hah işte bu ya amir ya memur dediği fakat gerçekte mafya babası olan gibi güzel kılık giymiş şeytanin adetidir

cenabi mevla inanan kullarını şeytanın adetlerinden uzak eylesin ve Rasulullahin sünnetiyle yaşamak ihsan eylesin amin.


ALINTI SONU

Yani  Aşura günü, Kerbela'da İmam Hüseyin (a.s) ve onunla beraber savaşan arkadaşlarının mübarek başları kesilerek, mızrakların ucunda Şam'a götürülmüştür. Bu başların özellikle de İmam Hüseyin'in (a.s) mübarek başının nereye gömüldüğü hakkında Şia ve Ehlisünnet tarih kaynaklarında ve aynı şekilde Şia rivayetlerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Benim bildigim Kadari ile  İmam'ın mübarek başı Kufe'ye defnedilmiştir, O Sibt İbn Cevzi şöyle diyor: "Amr b. Haris Mahzumi, başı İbn Ziyad'dan alarak evine götürdü, gusül verdi, kefenledi, güzel kokular sürerek kendi evine defnetti."

Yani KIYAMET Koparken Herşey yokolurken onun başı baki kalacakmış kuran rahman suresinde böyle bildiriyor benim anladığım kadarı ile ve o Hz Hüseyin şehit edilen iki peygamber Hz Zekeriya ve Yahya ve birde şaya aleyhisselamin mirasini devralan kimseve reankarnesi veya karmasi olan kimse öyle olunca Kesikbaş veya Başsız Süvari onlarin bedeni ve

irşad/Eğitim Öğretim – Raşidi Üniversitesi | Dil Bilgisi | Hatıl Kafalı Nedir | Adıyaman Kafalı Nedir | Eşşek Kelleli Ne Demektir?

Hatıl kafalı nedir, adıyaman kafalı nedir, Eşşek Kelleli Ne Demektir, yukardaki resimde örnegi görüldügü gibi, sorunun cevabi, sorunun icinde gizli zaten.

Hatıl kafalı, Adıyaman kafalı, Eşek kafalı ne demek yukarıdaki resimde görüldüğü gibi sorunun cevabı zaten soruda gizli.

PS: Ege Bölgesinde bizler bu ismi Lafdan sözden anlamayan insanlara takarız, bir de MANIT kafa deriz, yani Kabedeki arapların taptıkları putları olan, Lat,Uzza ve Menat’tan, Menat yani MANIT olan demektir.

Kim Bu Bugünün Hatıl Kafalıları Sizce?

Ebû Hüreyre (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakleder:

“Biriniz başını imamdan evvel (secdeden) kaldırdığında acaba Allah Teâlâ’nın, başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?”

(Buhârî, Ezân, 53)

Muaviye bin Ebi Süfyan (r.a.)’dan rivayet ettiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buvurdu demiştir :

“Benden önce rüku’ ve secde etmeye kalkışmayınız. (Çünkü sizden önce) rüku ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise, rüku’dan kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz ve (sizden önce) secde ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise secdeden kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz. Ben hakikatan yaşlandım.”

(Hz. Muhammed)
imam Hz Mehdiye baş kaldıran, Allah Teâlâ’nın onun başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?

Dün evvelki günün ahireti, bugün ise dünün ahireti, ve yarin ise, bugünün ahireti ise, o zaman, daha dün, Hz isa imamken, ona başkaldıran eşekler, bugün HIRISTiYAN olup da HATIL KAFALILAR, Hz Musa imamken ona başkaldıran eşekler, bugün Musevi ve yahudi olupta HATIL KAFALILAR, ve bu günün imamı ise Hz. Mehdi dir, O’na başkaldıran eşekoğlu eşşekler de, bugünün ahireti olan, yarinin HATIL KAFALILARI olacakdır.

TAHARRÜM TEKBİRİ. RUKU – SECDE VE SELAMDA İMAM’A UYMANIN HÜKMÜ :

Gerek ruku ve gerek secdede gerekse namaz’a başlarken ve namazdan çıkarken imama uymak hususundaki 4 mezhebin görüşleri hakkında el-Menhel yazarı “imam oturarak namaz kıldırır” babında şöyle der:

“1- İmam’a uyanın imamdan sonra taharrum tekribini alması Maliki, Şafii, Hanbeli alimlerine ve Hanefiler’den Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre mecburidir. Bunlara göre imamla beraber veya imam’dan önce taharrum tekbirini alan kimsenin namazı bozulur. İmam taharrum tekbirini alarak namaza başladıktan sonra cemaatın taharrum tekbirini alması gerekir.

Ebu Hanife’ye göre cemaat imamla beraber taharrum tekbirini almalıdır. İmam’dan önce tekbir alamaz. İmam’dan geç l<alması da fazileti azaltır.

2- Rüku ve secdeye varış, bunlardan kalkış ve namazdaki benzeri hareketlere gelince Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebIerine göre bu hareketleri imamla beraber yapmak mekruhtur. Cemaatın hareketi imam’ın hareketinden biraz sonra olmalıdır. Mesela, imam önce rüku’ya varmalı ve henüz rüku’dan kalkmamış iken cemaat rüku’a varmalıdır. Beraber rüku’da kalındıktan sonra önce imam kalkmalı cemaat da imamı takip etmelidir.

Bu hareketleri imamdan önce yapmak cumhürun ittifakiyle haramdır. Ama namazı bozmaz. Bu hususta ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir. Çünkü bazı hallerde bu nevi hareketler namazı bozar.)

insanlari Sanal alem Matrixe Kuyma Projesi  ve

ADIYAMANDAKi KOCA KAFALAR ve

Matrix Yaşandi Bitti Ve Varilan Son Durum
3 (:::) Çocuğunun Projesi Olan
Kafanizi Alalim Sizi Matrixe Sokalim Ölümsüz Olun
Insanin Kalan Kismi Buraya Hizmet Ediyor Yani Köle
Burayi Alirsak Gerisine Ihtiyaç Yok Diyen
Kendini Akilli Sanan Lat Uzza Menat
Insan Kafasini Monitor Sanan Ahmak Menat Ve Adiyaman

imam Hz Mehdiye baş kaldıran, Allah Teâlâ’nın onun başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?

Dün evvelki günün ahireti, bugün ise dünün ahireti, ve yarin ise, bugünün ahireti ise, o zaman, daha dün, Hz isa imamken, ona başkaldıran eşekler, bugün HIRISTiYAN olup da HATIL KAFALILAR, Hz Musa imamken ona başkaldıran eşekler, bugün Musevi ve yahudi olupta HATIL KAFALILAR, ve bu günün imamı ise Hz. Mehdi dir, O’na başkaldıran eşekoğlu eşşekler de, bugünün ahireti olan, yarinin HATIL KAFALILARI olacakdır.

ve Sürüngen beyin diye birşey var ve timsah beyni yılan beyni sadece mercimek kadar olduğu söyleniyor ve derler ki AKLI  sikinde yani hep sex düşünenler için kullanılan bir deyimdir yani  yine barsaklar hakkında alt beyin diyorlar yani insan afedesiniz götü ilede düşünebiliyormuş bugün bilim adamları bunu bildi buldu öyle olunca Allahu alem Allah  Hz Ahmed el Bedeviyi bu 3 Peygamber ve bir  de Hz Hüseyin karması olarak halketti ve akladenin kafa olmadığını yani her hücrenin aklı olduğu suyun bile bir bilinci atomların bilinci olduğu  CERNDE ki  parcacıkların saldırıya karşı bir var bir yok bir burda bir heryerde olabildiklerini gördüler yani işte Şeytanın Allahı öldürme veya RUHU isayı öldürme ve o sayede allahı öldürme hikayesi burda son buldu o hem burda hem orda heme şurda veya hem var hemde aynı anda yok olabiliyor ve öyle olunca Allah kafada falanda değil allahın bir kafayada ihtiyacı yokmuş  işte peçeli sultan aslında  , Hz Hüseyinin bedeninin kafası ile birleşmediğini ve ayrı kaldığını ve öyle olunca, allahın yeni karmada yaratırken onun ilk hali kafasız beden Başsız Süvari veya Hz ahmet el Bedevi gibi  idi ve son hali ADIYAMANDAKi kafalar ve matrix sonrasıda bedensiz sadece kafa hali ve Allah ADN cenetinini yani Hz Ademin KAFASINI ilk halketti ve kafanın halkolduğunda bir bedene ihtiyacı yok idi AYRI halkoldu ve sonra ona beden eklendi ve sonrada bir parçasından veya kend gennden ona havva eş verildi mesele budur yani..
Birde doğum sırasında çocuk tersden gelirse  veya ve ebe acemi olursa çocugu doğurtmak için  kafasından tutupda çekerse çıkarmak için ve o narin et kafa kopar ve çocugun bedeni içerde kalır, Allahu alem keşfi bilgidir ben orda değilmdim ve bu sadece ilham  ile ve keşfi bir bilgidir Ahmet el Bedevi işte böyle bir doğum sırasinda kafası kopan  ve kafası ayrı  ve beden ayrı canlı kalan ve başsız süvari ise işte o resimdki gibi kafasını birde koltuğu altında taşıyor yani bu gün telefon cep telefonu var bunu  ben avusturyadayken taaa amerika washington dan  amerikan başbakanı ile görüşmek isteyince arada bir kabolaya ihtiyaç varmı yok numarayi çevir direk onun telefona bağlanıyor o da açtımıydı onunla konuşabiliyorsun değil mi işte kafa bedenden kopunca kafa ile beden arasında ki kablolar sinirler ve damarlar amma demekki onlarsızda  olabiliyormuş dünyamizdaki örneği gösterdim allah bunu keşfettirdiyse ve böyle birileinide halkettiyse  varsayalım ismayil abeye rahmet olsun vesselam (Ferhan şensoy ile onun arkadaşı osman yani 80 lerin icad cikarma babasına rahmet olsun) ve varsayalım ki vaaazı oldu biraz bu

Selam ve sevgiyle kalın

[attachment=68950]

[attachment=68951]

[attachment=68952]

KAYNAKLAR

1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.309

2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.183

3) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.345

4) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.1, s.314

5) El-A’lâm; c.1, s.175

6) Îzâh-ül-Meknûn; c.2, s.644

7) Hüsn-ül-Muhâdara; c.1, s.521

8) Kâmûs-ül-A’lâm; c.1, s.787, c.2, s.1257

9) Hadîkat-ül-Evliyâ (son kısım); s.1

10) Tabakât-ül-Evliyâ; s.422

11) Tuhfet-ür-Râgıb; s.65

12) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; s.980

13) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.120

14) Mir’ât-ül-Harameyn (Mir’at-ı Medîne); s.1049

15) Kıyâmet ve Âhiret; s.128

16) Menâkıb-ı Ahmed-i Bedevî (Süleymâniye Kütüphânesi, Hasan Hüsnü Paşa Kısmı, No:587)

17) Dürr-ül-Mahzum (Süleymâniye Kütüphânesi, Tahir Ağa Kısmı, No:421)

Derleme Makalelerim

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe

Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 04:04 PM - Forum: Duymadiklarimiz - Yorum Yok



Gerizim Dağı Nerdedir  Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?

Hz.Mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan Hz. Harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. Bundan sonra meydana gelen 'samiri ve altın buzağı' olayı...
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.

Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.

Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:

“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:

“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.

Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:

«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)

“Onlar:

«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)

“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:

«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)

“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)

“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:

«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.

Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):

«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)

“(Mûsâ):

«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.

(Hârûn):

«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)

Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.

“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)

“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:

«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)

“Dediler ki:

«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»

(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)

Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:

«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)

Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:

“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.

“Mûsâ kavmine dedi ki:

«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)

Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:

“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:

«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)

Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:

“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)

Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:

“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)

Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:

“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.

O da:

«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)

Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.

“Mûsâ:

«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)

Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)

Gerizim Dağı Nerededir?

Gerizim dağı günümüzde İsrail'in Filistin yönetimi altında olan kısmında, Batı Şeria' nın Nablus kenti sınırları içerisinde bulunan dağın adıdır.

Yahudiliğin Samiri olarak adlandırılan mezhebinin kutsal saydığı bir bölgedir. En üst kısmında milattan önce 400-500 civarı yapıldığı tahmin edilen küçük bir tapınak olduğu biliniyor. Ancak günümüze sağlam bir şekilde ulaşamamıştır. Ayrıca bölgede çeşitli dönemlerden kalan pek çok yapı kalıntıları mevcuttur. Yaklaşık 900 metre yükseklikte bulunan dağın Musevi tarihinde büyük bir önemi vardır. İncil'de (eski ahit) Yahudilerin burada kutsandığı söylenmiştir. Günümüzde hala Samiri mezhebine bağlı kişiler hac ve kurban törenleri için bu dağa gelmektedirler. Samirilerin birçok adeti Müslüman adetlerine benzer. Ayrıca Samiriler Yahudiliğin en seki adetlerini günümüzde uygulayan tek mezheptir. Samiriler kutsal kitabın sadece Tanah olarak bilinen üç kitabını kaynak olarak alır. Bundan sonra yazılmış olan kaynakların hiç biri kabul edilmez. Nablus şehrini tepeden gören bir konuma sahip olan bölgeye, hakim konumu sebebiyle tarih boyunca büyük önem verilmiştir.

Günümuzde Samiriler (Samrtian'lar) Nerededir?

Sâmirîler (Sâmirî İbranicesi: סמירי; İbranice: שַמֶרִים‎, romanize: Šamerim; Arapça: السامريون, al-Sāmiriyyūn), Eski Yakın Doğu'daki İbrani İsrailoğullarından köken alan etno-dinî gruptur.

Yahudilerin, Asur kralı II. Sargon tarafından İran ve Harran bölgeleri civarına sürgüne gönderilmesi sonrasında, arkalarında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak gönderilip yerleştirilmişlerdir. Yerleştirildikleri bölgeye 'Samiriye' denir ve kutsal olarak bilinen Gerizim Dağı merkezli civar bölge bu isimle adlandırılır.

Tanah'taki anlatıma göre sürgüne giden Yahudilerin yerine yerleştirilen bu halk, o bölgede yaşayan aslanların sürekli saldırıları sonucunda iyice bunalırlar ve burayı terk eden insanların dini inanışlarına göre bir tanrı inancı ve tapınma biçimiyle durumun düzeleceğinden şüphelenerek bunu Asur kralına bildirirler. Bunun üzerine kral Yahudi sürgünlerinin arasından bir rahibi geri göndererek yeni yerleşimcilere kendi dinlerini öğretmesini ister. Şahıs geri dönerek onlara Tanah'a dayalı dini kuralları ve kaideleri öğretir. Yahudi geleneğinde Samirilerin kökeni bu şekilde bilinir.

Yahudiler tarafından Yahudilik dışı görülürler. Samirilerin Tevrat'ı, Yahudilerin Tanah'ından farklıdır. Dini uygulamalarında da birçok fark gözlemlemek mümkündür. Müslümanlardaki abdeste benzer bir abdest alma ve namaza benzer hareketleri olan bir ibadet biçimleri vardır ve ibadethanelerinde oturmak için yer bulunmaz. Günümüzde Gerizim Dağı ve çevresinde sayıları birkaç yüz civarında küçük bir topluluk halinde yaşamaktadırlar.

Editör NOTU :

Samiriler yani Smartianlar, Demekki Hz Musa Tura Gittiğinde ki Halkı  Harun ve israiloğulları ve Samiriyi Girezm dağının eteğinde bırakatıda gitti, ve haşr demek senin öldükten sonra dağılan parçalarının yeniden toplanması, bir araya gelmesi demektir. öyle olunca Samirinin parçaları oraya (Girezm dağı eteklerine) dökülmüş ki, şimdi  yine orada, onun soyu olarak, onun ismi (Samiriler Smartianlar olarak) ile hayat buldu toplandılar demektir. Bugünkü Zarraflar ve altın ile oynayanlar onun dağılan parçaları, ve onun haşrolmuş, toplanmış, yeniden can bulmuş, ahirzaman da insan olmuş, soyudurlar. Ogus  Oğuzlar Ankarada  Sıhhıyede Heykeli olan O Etiler'de, istanbuldeki Etiler Semti de ve öküz heykeli  ve simgesi kullanan  bütün topluluk hep onun soyudurlar.  Bu Taaa kurandaki en büyük sure Bakaraya kadar gider o soy zinciri. Özel Soy, Unutmayuyın ki : Samiri de, firavun denizlerin dibine battığında karşıya geçip kurtulan, Musa'ya iman edenlerden birisi, hatası da olsa, kurtulanlardan birisi yani.



Derleme Makalelerim

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe

Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 04:04 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok



Gerizim Dağı Nerdedir  Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?

Hz.Mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan Hz. Harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. Bundan sonra meydana gelen 'samiri ve altın buzağı' olayı...
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.

Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.

Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:

“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:

“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.

Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:

«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)

“Onlar:

«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)

“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:

«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)

“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)

“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:

«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.

Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):

«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)

“(Mûsâ):

«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.

(Hârûn):

«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)

Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.

“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)

“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:

«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)

“Dediler ki:

«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»

(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)

Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:

«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)

Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:

“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.

“Mûsâ kavmine dedi ki:

«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)

Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:

“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:

«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)

Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:

“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)

Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:

“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)

Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:

“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.

O da:

«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)

Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.

“Mûsâ:

«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)

Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)

Gerizim Dağı Nerededir?

Gerizim dağı günümüzde İsrail'in Filistin yönetimi altında olan kısmında, Batı Şeria' nın Nablus kenti sınırları içerisinde bulunan dağın adıdır.

Yahudiliğin Samiri olarak adlandırılan mezhebinin kutsal saydığı bir bölgedir. En üst kısmında milattan önce 400-500 civarı yapıldığı tahmin edilen küçük bir tapınak olduğu biliniyor. Ancak günümüze sağlam bir şekilde ulaşamamıştır. Ayrıca bölgede çeşitli dönemlerden kalan pek çok yapı kalıntıları mevcuttur. Yaklaşık 900 metre yükseklikte bulunan dağın Musevi tarihinde büyük bir önemi vardır. İncil'de (eski ahit) Yahudilerin burada kutsandığı söylenmiştir. Günümüzde hala Samiri mezhebine bağlı kişiler hac ve kurban törenleri için bu dağa gelmektedirler. Samirilerin birçok adeti Müslüman adetlerine benzer. Ayrıca Samiriler Yahudiliğin en seki adetlerini günümüzde uygulayan tek mezheptir. Samiriler kutsal kitabın sadece Tanah olarak bilinen üç kitabını kaynak olarak alır. Bundan sonra yazılmış olan kaynakların hiç biri kabul edilmez. Nablus şehrini tepeden gören bir konuma sahip olan bölgeye, hakim konumu sebebiyle tarih boyunca büyük önem verilmiştir.

Günümuzde Samiriler (Samrtian'lar) Nerededir?

Sâmirîler (Sâmirî İbranicesi: סמירי; İbranice: שַמֶרִים‎, romanize: Šamerim; Arapça: السامريون, al-Sāmiriyyūn), Eski Yakın Doğu'daki İbrani İsrailoğullarından köken alan etno-dinî gruptur.

Yahudilerin, Asur kralı II. Sargon tarafından İran ve Harran bölgeleri civarına sürgüne gönderilmesi sonrasında, arkalarında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak gönderilip yerleştirilmişlerdir. Yerleştirildikleri bölgeye 'Samiriye' denir ve kutsal olarak bilinen Gerizim Dağı merkezli civar bölge bu isimle adlandırılır.

Tanah'taki anlatıma göre sürgüne giden Yahudilerin yerine yerleştirilen bu halk, o bölgede yaşayan aslanların sürekli saldırıları sonucunda iyice bunalırlar ve burayı terk eden insanların dini inanışlarına göre bir tanrı inancı ve tapınma biçimiyle durumun düzeleceğinden şüphelenerek bunu Asur kralına bildirirler. Bunun üzerine kral Yahudi sürgünlerinin arasından bir rahibi geri göndererek yeni yerleşimcilere kendi dinlerini öğretmesini ister. Şahıs geri dönerek onlara Tanah'a dayalı dini kuralları ve kaideleri öğretir. Yahudi geleneğinde Samirilerin kökeni bu şekilde bilinir.

Yahudiler tarafından Yahudilik dışı görülürler. Samirilerin Tevrat'ı, Yahudilerin Tanah'ından farklıdır. Dini uygulamalarında da birçok fark gözlemlemek mümkündür. Müslümanlardaki abdeste benzer bir abdest alma ve namaza benzer hareketleri olan bir ibadet biçimleri vardır ve ibadethanelerinde oturmak için yer bulunmaz. Günümüzde Gerizim Dağı ve çevresinde sayıları birkaç yüz civarında küçük bir topluluk halinde yaşamaktadırlar.

Editör NOTU :

Samiriler yani Smartianlar, Demekki Hz Musa Tura Gittiğinde ki Halkı  Harun ve israiloğulları ve Samiriyi Girezm dağının eteğinde bırakatıda gitti, ve haşr demek senin öldükten sonra dağılan parçalarının yeniden toplanması, bir araya gelmesi demektir. öyle olunca Samirinin parçaları oraya (Girezm dağı eteklerine) dökülmüş ki, şimdi  yine orada, onun soyu olarak, onun ismi (Samiriler Smartianlar olarak) ile hayat buldu toplandılar demektir. Bugünkü Zarraflar ve altın ile oynayanlar onun dağılan parçaları, ve onun haşrolmuş, toplanmış, yeniden can bulmuş, ahirzaman da insan olmuş, soyudurlar. Ogus  Oğuzlar Ankarada  Sıhhıyede Heykeli olan O Etiler'de, istanbuldeki Etiler Semti de ve öküz heykeli  ve simgesi kullanan  bütün topluluk hep onun soyudurlar.  Bu Taaa kurandaki en büyük sure Bakaraya kadar gider o soy zinciri. Özel Soy, Unutmayuyın ki : Samiri de, firavun denizlerin dibine battığında karşıya geçip kurtulan, Musa'ya iman edenlerden birisi, hatası da olsa, kurtulanlardan birisi yani.

Girezm Daginin Etekleri Gizli bilgi von Karoglan "smaragd mine" Dolu Yani zümrüt madeni Dolu


Derleme Makalelerim

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe

Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır

Youtube-1 Tiësto & Ava Max'dan "The Motto" Şarkısını Seyret izle Dinle
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 03:15 PM - Forum: Yabancı Müzik Klipleri - Yorum Yok




Tiësto & Ava Max'dan "The Motto" Şarkısını Seyret izle Dinle


Şanatcının ismi : Tiësto & Ava Max

Şarkının ismi :The Motto

Yayınlayan Grup :Tiësto

Yayınlanma Tarihi :4 Kasım 2021

Embed Etmek (Extern Sayfalarda Yayınlamak) Serbest mi : Evet

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Tiesto ft. Ava Max – The Motto Şarkısı Sözleri (Türkçe Çeviri)
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 02:40 PM - Forum: Şiirler Şarkılar - Yorum Yok



Tiesto ft. Ava Max – The Motto Şarkısı Sözleri (Türkçe Çeviri)

That’s the motto (Mhm)
Throw it back with no chaser, with no trouble (Mhm)
Poppin’ that moet, baby, let’s make some bubbles (Mhm)
Puffin’ on that gelato, wanna be seeing double
Gotta do what you gotta
Slogan bu
Kovalayıcı olmadan, zahmetsizce geri at
Bir şampanya patlat bebeğim, baloncuklar yapalım
Esrarı tüttürüyorum, çift görmek istiyorum
Yapman gerekeni yapmalısın
Believe it, we ain’t got no plans to leave here
Tell all of your friends to be here
We ain’t gonna sleep all weekend
Oh, you know, you know, you know
İnan ki, burayı terk etmek gibi bir planımız yok
Tüm arkadaşlarına burada olmaları gerektiğini söyle
Haftasonu boyunca uyumayacağız
Oh, biliyorsun, biliyorsun, biliyorsun
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (I feel it)
That’s the motto (I feel it)
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (hissediyorum)
Slogan bu (hissediyorum)
Hopped in the range, can’t feel my face
The window’s down
Back to my place
My birthday cake is comin’ out (Oh)
The way it’s hittin’ like, I could go all night
Don’t want no bloodshot eyes
So hold my drink, let’s fly
Range rover arabadayı zıplattım, yüzümü hissedemiyorum
Pencereler açık
Evime geri dönüyorum
Doğum günü pastam geliyor
Öyle bir çarpıyor ki bütün gece devam edebilirim
Kanlı gözler istemiyorum
Bu yüzden içkimi tut, hadi uçalım
Believe it, we ain’t got no plans to leave here
Tell all of your friends to be here
We ain’t gonna sleep all weekend
Oh, you know, you know, you know
İnan ki, burayı terk etmek gibi bir planımız yok
Tüm arkadaşlarına burada olmaları gerektiğini söyle
Haftasonu boyunca uyumayacağız
Oh, biliyorsun, biliyorsun, biliyorsun
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer (Oh)
Makin’ that bread and butter (Yeah)
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer (Oh)
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto
That’s the motto (Oh)
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu
Slogan bu
(I feel it)
(I feel it, feel it)
(Hissediyorum)
(Hissediyorum, hissediyorum)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kul Hakkı İle İlgili Ayet ve Hadisler
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 10:22 AM - Forum: Sünnetler Hadisler - Yorum Yok

Kul Hakkı İle İlgili Ayet ve Hadisler

Kul hakkı nedir? Kul hakkı yiyenin ahiretteki durumu nasıl olacak? Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir? Kul hakkı ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? İslam’da kul hakkının önemi...

Kul hakkı ile ilgili bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif bulunmaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir.
KUL HAKKI NEDİR?

İnsanın üzerinde Allah’ın hakları olduğu gibi kulların da hakları vardır. Cenâb-ı Hak her insana bir takım haklar ve nimetler bahşetmiştir. Bunlara yönelik yapılan bir haksızlık, karşılıksız kalmaz ve cezayı îcâb ettirir. Meselâ, birinin canına ve malına zarar vermek, şeref ve haysiyetini lekelemek, şakayla da olsa üzmek ve korkutmak, aldatmak, rüşvet alıp vermek, borcunu geciktirmek, lüzumsuz yere vaktini almak gibi hususlar hep kul hakkını ihlâl etmektir. Cenâb-ı Hak, insanları kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:

“Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin!” (Bakara, 188; Nisâ, 29)

Kul hakkı yemenin en tehlikeli çeşidi, devlet ve vakıf malı gibi âmmenin ortak hakkı olan şeyleri haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık, ferdî haklara göre daha tehlikelidir. Zira sonunda pişman olunsa bile bütün hak sahiplerinden helâllik olmak mümkün değildir.

Kul Hakkı ile ilgili birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir.
KUL HAKKI İLE İLGİLİ AYETLER

    Bakara Suresi; 83

"Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz."

    Bakara Suresi; 177

"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!"

    Bakara Suresi; 188

"Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin."

    Bakara Suresi; 215

"Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir."

    Bakara Suresi; 220

"Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir."

    Nisâ Suresi; 2

"Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır."

    Nisâ Suresi; 3

"Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır."

    Nisâ Suresi; 6

"Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter."

    Nisâ Suresi; 8

"(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin."

    Nisâ Suresi; 10

"Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir."

    Nisâ Suresi; 36

"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez."

    Nisâ Suresi; 127

"Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir."

    En'âm Suresi; 153

"Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti."

    İsrâ Suresi; 34

"Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir."

    Kehf Suresi; 82

«Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.»

    Fecr Suresi; 17

"Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz."

    Beled Suresi; 14

"Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır."

    Duhâ Suresi; 9

"Öyleyse yetimi sakın ezme."
KUL HAKKI İLE İLGİLİ HADİSLER

    Helalleşin

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden evvel o kimseyle helalleşsin!” (Buhârî, Mezâlim, 10; Rikâk, 48)

    Kul Hakkı Yiyen Ahirette İflas Eder

Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün ashâbına:

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar:

“–Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnâd ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve netîcede Cehenneme atılır.” (Müslim, Birr 59; Tirmizî, Kıyâmet 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)

    Peygamber Efendimiz Üzerinde Borç Olan Kişini Cenazesini Kılmadı

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetini kul hakkıyla ölmekten kurtarmak için, çok ciddî tedbirler alırdı. Bunlardan birini Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- şöyle anlatır:

“Resûlullah Efendimiz’e, üzerinde borç bulunan bir cenâze getirildiği zaman:

«–Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?» diye sorardı. Eğer borcunu ödemek için yeterli mal bıraktığı söylenir (veya Müslümanlardan biri borcu tamamen ödeyeceğine dâir kuvvetlice söz verirse(Tirmizî, Cenâiz, 69/1069; Nesâi, Cenâiz, 67.)) namazını kılardı. Aksi takdirde müslümanlara:

«–Arkadaşınızın namazını siz kılın!” buyururdu.

Ancak zamanla Allah Teâlâ, maddî imkânlarını genişletince, borcunu ödeyecek malı olmayan mü’minlerin namazını da kıldı ( Buhârî, Nefekât, 15; Müslim, Ferâiz, 14.) Bundan sonra artık şöyle buyuruyordu:

“Ben her mü’mine, mutlaka, dünya ve Ahirette insanların en yakınıyımdır. Dilerseniz şu âyeti okuyun: «O Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden daha evlâdır/yakındır...» (Ahzâb, 6.) Hangi mü’min vefat eder de geride bir mal bırakırsa vârisleri onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa o da bana gelsin, ben onun mevlâsıyım (himâye ve yardım edicisiyim).” (Buhârî, Tefsir, 33/1, Kefâlet 5, Ferâiz 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz, 14)

    Kul Hakkı Yemenin Günahı

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:

“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana muhâkeme olmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz, delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kardeşinin hakkını alıp da birinin lehine hüküm verirsem, ona cehennemden bir pay ayırmış olurum.” (Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4)

    Peygamberimiz Borçlara Çok Önem Verirdi

Sa‘d bin Atval -radıyallahu anh- anlatıyor:

“Kardeşim vefat etmiş ve üç yüz dirhem mal ile bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakmıştı. Bıraktığı parayı âilesine harcamak istiyordum. Resûlullah:

“–Kardeşin borcu sebebiyle hapsedilmiş durumda, borcunu ödeyiver!” buyurdu. Ben:

“–Yâ Rasûlullah! Ben onun borçlarını ödedim. Sadece bir kadının iddia edip delil getiremediği iki dinâr kaldı” dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–O kadına iddia ettiği iki dinarı ver. Çünkü kadın hakîkati söylemektedir” buyurdu.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 20)

    Borcu Olan Cennete Giremez

Muhammed bin Cahş -radıyallahu anh- anlatıyor: Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu. Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ertesi gün:

“–Ey Allah’ın Resûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar Cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

    Haksız Yere Başkasının Hakkını Yiyenin Durumu


Hz. Ömer şöyle anlatır:

Hayber Gazvesi günü idi. O sırada Allah Resûlü’nün ashâbından bir grup geldi ve:

“–Falanca şehit, falanca da şehit” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:

“–Falanca kimse de şehit olmuş” dediler. Bu sefer Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır, ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde Cehennemde gördüm” buyurdu. Sonra da:

“–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara «Cennete ancak mü’minler girebilecektir» diye nidâ et!” buyurdu.

Ben de çıktım ve: “Cennete ancak mü’minler girebilecektir” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)

    Peygamberimizin Kul Hakkı Örneği

Üseyd bin Hudayr -radıyallahu anh- çok şakacı bir zât idi. Bir topluluk içinde konuşuyor ve onları güldürüyordu. Şakanın dozu kaçıp biraz aşırıya gidince, Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir çubukla sadrına hafifçe dokunarak onu îkâz etti. Bunun üzerine Üseyd -radıyallahu anh-:

“–Ey Allah’ın Rasulü, kısas istiyorum!” dedi. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Haydi, öyleyse kısas yap!” buyurdu. Bu sefer Hz. Üseyd:

“–Fakat senin üzerinde gömlek var, be­nim üzerimde gömlek yoktu” dedi. Resûlullah gömleğini kaldırdı. Bunun üzerine Üseyd hemen Allah Rasûlü’ne sarılıp sadrından öpmeye başladı ve:

“–Yâ Rasûlallah, ben bunu istemiştim!” dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 148-149/5224)

    Peygamberimizden Kısas İsteyen Sahabi

Bedir’de çarpışma başlamadan evvel Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdi ve saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:

“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd -radıyallahu anh-:

“–Yâ Resûlallah, canımı acıttın! Allah seni hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gömleğini açtı ve:

“–Haydi, kısas yap” buyurdu. Ensâr, endişelenerek:

“–Ey Sevâd! O Allah’ın Rasûlü’dür!” diye onu kendine getirmeye çalıştılar. Sevâd -radıyallahu anh-:

“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar:

“–Haydi, kısas yap!” buyurdu. Sevâd, Peygamber Efendimiz’in mübarek bedenini öptü. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd -radıyallahu anh-:

“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz. İstedim ki, benim en son ânım, sana dokunduğum ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona hayır duada bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; Vâkıdî, I, 57; İbn-i Sa‘d, III, 516)

    Peygamberimiz Nasıl Helallik İstedi?

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtlarından önce mü’minlere son defa hitâb ederek:

“Nihayet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Kimin malından bilmeyerek bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın! İyi biliniz ki, benim katımda en sevimli olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir. Zira Rabbime, helâlleşmiş olarak ve gönül rahatlığıyla kavuşmam ancak bu sâyede mümkün olacaktır. Hiç kimse «Rasûlullah’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez. İyi biliniz ki, kin ve düşmanlık beslemek asla benim ahlâkım değildir. Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum” buyurdu. Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. (İbn-i Sa‘d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)

Sonra şöyle buyurdu:

“Allah’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, sana yakınlık vesilesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)

    Müslüman Elinden ve Dilinden Zarar Görülmeyen Kimsedir

İslâm, Müslümanlara hesap gününü düşünerek yaşamayı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemeyi öğretir. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu gâyet vecîz bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir...” (Buhârî, Îmân, 4-5)

    Kul Hakkı İnsanı Ahirette Rezil Eder

Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefatlarından önce mü’minlere son defa hitâb ediyor ve onlara son hatırlatmalarda bulunuyordu. Bir ara sözü kul hakkına getirerek:

“Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki; dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafiftir.” buyurdu. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319; İbn-i Sa’d, II, 255)

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyânet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!” dedi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:

“–Sen bu hıyâneti ne için yaptın?” diye sordu. Adam:

“–Ona ihtiyacım vardı.” dedi. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Ey Fadl bin Abbas! Bu kişiden Beytülmâl (hazine) hesabına üç dirhem al!” buyurdu. (Taberî, Târih, III, 190)

    Peygamber Efendimizin Son Nasihatleri

Yine Resûl-i Ekrem Efendimiz vefâtından önce ashabına yaptığı son nasihatlerinin bir yerinde şöyle demiştir:

“Nihâyet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Kimin malından sehven (bilmeyerek) bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın!

İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabb’ime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağım!

Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek, asla benim huyum ve hâlim değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum!” buyurdu.

Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı:

“–Sizden biri istekte bulununca ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de vermiştim.” dedi.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl bin Abbas! Buna üç dirhem ver!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)

Daha sonra şu niyazda bulundu:

“Ey Allâh’ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya bir kamçı vurmuş veya lânet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete vesîle kıl!” (Ahmed, III, 400)

“Allâh’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, Sana yakınlık vesîlesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)

    Peygamberimizin Son Sözleri Namaz ve Kul Hakkı Üzerinedir

Hz. Enes de şöyle anlatır:

“Vefâtı esnâsında Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanındaydık. Bize üç defâ:

«–Namaz husûsunda Allah’tan korkun!» dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

«–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun: Dul kadın ve yetim çocuk. Namaz husûsunda Allah’tan korkun!»

Sonra; «Namaz, namaz.» diye tekrar etmeye başladı. (Mübârek lisanları söylemez olunca bile) rûh-i mübârekleri çıkıncaya kadar, bunu içten içe tekrar edip durdular.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)

    Kul Hakkının Vebali

Fahr-i Kâinât Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)
KUL HAKKININ ÖNEMİ NEDİR?

[Cenâb-ı Hak, insanları mükerrem olarak ve en güzel şekilde yaratttığını ifâde buyurmuştur.(Bkz. el-İsrâ, 70; et-Tîn, 4.) Onlara sayıya gelmeyecek derecede bol nîmetler ve birtakım haklar lutfetmiştir. Bu hakların muhâfazası içinde hayâtın akışını tanzîm eden bâzı kânun ve kâideler koymuştur.

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği bir hakkı çiğnemek, büyük günahlardandır. Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun dışında tutmuştur. Kul hakkını affetmeyi, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helâllik alması şart koşulmuştur.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Şehîdin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allah Teâlâ mağfiret eder.” (Müslim, İmâre, 119)

Canını Allah yolunda kurbân eden şehît için durum böyle olursa diğer insanların çiğnedikleri kul haklarını helâlleşmeden affettirmelerinin mümkün olmadığı açıkça anlaşılır. Cenâb-ı Hak, kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:

“Aranızda mallarınızı bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, mallarınızı hâkimlere rüşvet olarak vermeyin.” (el-Bakara, 188)

“Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret hâli müstesnâ, mallarınızı bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda yemeyin…” (en-Nisâ, 29)

Bir gün Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yalan yemin ile bir Müslümanın hakkını alan kimseye Allah -celle celâlühû- Cenneti harâm eder ve Cehennemi farz kılar.” buyurmuştu.

“–Az bir şey olsa da mı yâ Resûlallâh?” diye sordular. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Erak ağacından bir çubuk da olsa!” buyurdu ve bu sözünü üç defâ tekrarladı. (Müslim, Îmân, 218; Muvatta, Akdiye, 11)

Kul hakkı yemenin, Âhiretteki acıklı âkıbetini haber veren Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bir kısım insanlar, Allâh’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.” (Buhârî, Humus, 7)

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktârınca sevaplarından alınır, (hak sâhibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)

Yine bir gün Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar:

“–Bize göre müflis, parası va malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verdiler. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevâbıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zinâ isnâd edip iftirâda bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevâbı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sâhiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)

Kul hakkı yemenin en dehşetli şekli fâiz alıp vermektir. Cenâb-ı Hak, bu şekilde haksızlık yapanlara elim bir azap hazırlamıştır. (Bkz. en-Nisâ, 161.) Bilhassa fâiz yiyenler Allâh’a ve Resûlü’ne karşı harp îlân etmiş olurlar ve Kıyâmet günü kabirlerinden şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Fâiz alanlar, zâhiren çok kazandıklarını zannetseler de, Allah Teâlâ fâizli kazançların bereketini giderir ve fâizi mahveder; helâl yollarla yapılan ticâreti ise bereketlendirir. Fâiz yiyen günahkâr kulları da hiç sevmez. (Bkz. el-Bakara, 275-279, er-Rûm, 39.)

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in beyânına göre fâiz, insanı helâke sürükleyen yedi günâhtan biridir. (Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145.) Fâiz yiyene, yedirene, bunlar arasındaki sözleşmeyi yazana ve şâhitlik yapana Allah Teâlâ lânet eder. (Ebû Dâvûd, Büyû, 4/3333; Tirmizî, Büyû, 2; Ahmed, I, 393.) Fâizle elde edilen mal da, nihâyetinde azalıp yok olmaya mahkûmdur. (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892.) Fâiz alanların Âhiretteki acıklı hâlleri Peygamber Efendimiz’e gösterilmiş, onların kan kırmızı bir nehirde taş yiyerek yüzdükleri ifâde edilmiştir. (Buhârî, Tâbir, 48)

Hassas davranıp dikkat edilmediğinde, ticâret ve alışverişte de çok defâ kul hakkı yenmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:

“Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.” (el-İsrâ, 35)

“Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hîle karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey ölçerek aldıklarında tastamam alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar o günde Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda dîvan duracaklardır.” (el-Mutaffifîn, 1-6)

Ümmeti üzerine hassâsiyetle titreyen Peygamber Efendimiz, onları devamlı olarak maddî ve mânevî tehlikelere karşı îkaz buyurmuştur. Nitekim bir gün ölçek ve terâzi kullananlara şöyle hitâp etmişti:

“Sizler, önceki kavimleri helâk eden iki işi üzerinize almış bulunmaktasınız!” (Tirmizî, Büyû, 9/1217)

Allah ve Resûlü’nün îkaz ve irşadlarını gözardı edip alışverişte hassas davranmayanlar, nihâyetinde helâke sürüklenirler. Çünkü mazlûmun duâsı makbûl ve âhı da müessirdir.

Şâir Muhiddin Raif Bey ne güzel söyler:

Sen âh deyip de geçme öyle,

Bir âh’tadır celâl-i Zât’ı,

Bir âh, semâyı, Arş’ı sarsar,

Bir âh yıkar bu kâinâtı…

Kul hakkı yemenin daha tehlikeli bir çeşidi de, toplumun ortak hakkı olan devlet ve vakıf mallarını haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık daha tehlikelidir. Çünkü sonunda pişman olunsa bile helâlleşecek bir muhâtap bulmak mümkün değildir. Zîrâ o malda herkesin hakkı vardır.] (Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları)
KUL HAKKI NASIL ÖDENİR?

Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda hesap gününde haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zâlime yükleneceğini belirtir (Buhârî, Mezâlim, 10). Yine Peygamberimiz (s.a.s.), imkânı olduğu halde zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin kul hakkını ihlal ettiğini şöyle ifade eder: “Ödeme gücü olan zengin kişinin, ödemeyi ertelemesi zulümdür.” (Buhârî, Havâle, 1)

Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin Cennet ya da Cehennem’e gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilâhî adalet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır).” (Buhârî, Hacc, 132) buyurmuştur.

Buna göre, gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir.

Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu, hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek ya da hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur (İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-Kübrâ, I, 113).

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:37 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok



Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü

İslam, insanları kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin evliliğe teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri şiddetle cezalandırmaktadır. Bekârlığın ortadan kaldırılmasını sürekli öğütleyen İslam, Müslümanlara aralarındaki bekârları evlendirme yükümlülüğünü getirmektedir.

Müstehcen neşriyatın çevremizi sardığı, açık saçıklığın salgın hastalık gibi cemiyete musallat olduğu bir devirde yaşıyoruz. İslam’a göre kendi kendini tatminin yani mastürbasyon/elle boşalmanın hükmü, kişinin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmadan değerlendirilemez. Bu açıdan, önce insanın ruh hali ve yaşadığı ortamı iyi değerlendirmek gerekir.

Eğermasturbasyon yapmaksızın zinadan korunulamayacağına kanâat hasıl olursa, budurumda yapılması vâcib olur. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercih iİslâmî bir kuraldır.

Mastürbasyon, yaratılış düzenine aykırı cinsel haramlardan biridir. İstimna, bekarlık döneminde bile zaruri görülmeyecek bir işlemdir. Çünkü Allah (c.c.) insandaki atılmayan ve atılamayan birikimleri gidermesini sağlayacak bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde ihtilam dediğimiz rüyalanmak ile bu düzen devreye girerek, insanı rahatlatmakta, birtakım zararlardan kurtarmaktadır. Ancak bekarın zinaya düşme tehlikesinde istimna, mubah kılınmıştır.

istimna Haram mıdır? Dinimiz, insanın tabiatında varolan hiçbir duygu ve eylem arzusunu bütünüyle reddetmez. Ancak helal ve haram düsturlarıyla belirli bir düzene sokar. Böylece insana zararlı olanı yasaklar, faydalı olanı emreder.

Bekar bir insanın doğal olarak vücudunda bulunan ve ona rahatsızlık veren birikintileri ihtilam yoluyla dışarı atamaması halinde zinaya düşmemesi için, sadece ihtiyacı giderecek kadar yapılan istimna mubah görülmüştür. İstimna kişinin kendi eliyle boşalması olduğundan, eşlerin birbirlerinin elleriyle boşalması istimna sayılmaz.

Asıl olarak mastürbasyon/el ile boşalmak helâl değildir. Bunu hiçbir İslam âlimi savunmamıştır. İki tercih arasında kalan bir Müslüman zararı daha az olanını tercih etmelidir.

Bazı âlimler mastürbasyon hakkında şöyle diyorlar:
1) Keyfî olarak mastürbasyon yapmak yani el ile menisini getirmek haramdır! Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini gidermek için bunu yaptığında günahkâr olmayacağı umulur. Hatta böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek yani mastürbasyon yaparak şehvetini gidermesi gerekir.

2) Mastürbasyon yapan kişi eğer bunu zinadan korunmak için yapmışsa bir günah yoktur. Yani şehveti galebe çalar da, onu gidermek için yaparsa cezalanmaması umulur.

3) Karı koca arasında ki ilişki esnasında erkeğin, menisini karısının eli ile çıkartması caizdir.

4) Meni, kan aldırmak gibi vücuttan dışarı atılması gereken bir fazlalıktır. Bu yüzden zinaya düşme korkusu ve evlenmeye gücü yetmeme hallerinde, kişinin mastürbasyon yapmasının caiz olduğunu söylenmiştir.

Bu şartlar göz önünde bulundurulacak olursa, mastürbasyon yapmanın yani elle boşalmanın hükmünü herkes kendi vicdanında daha iyi verebilir.

Ancak insan fıtratı mastürbasyon yapmayı hoş karşılamaz. Çünkü mastürbasyon yaptıktan sonra insanda bir pişmanlık duygusu meydana gelir. İşte böyle bir fiilin kesin olarak helalliğine hiçbir Müslüman inanmaz ve bu yolu çözüm olarak görmez.

Haramlar bellidir, helâller bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. En güzeli bunlardan uzak durmaktır.

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Hz isa ve 4 Halifesi ve Dört incil Markus Matta Juhanna ve Luka
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:32 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok



Hz isa ve 4 Halifesi ve Dört incil Markus Matta Juhanna ve Luka

Tek İsa’ya Dört Tanık

Yeni Antlaşma (İncil) Hristiyan aleminde, “İncil’ler” olarak bilinen dört bölümle başlar. Bunların her biri İsa Mesih’in yaşamını anlatır. “İncil”in kelime anlamı, “iyi haber” veya “müjde”dir. Dolayısıyla, “İncil”, beklenen Mesih ile ilgili müjdedir. Kitap, kapsadığı bölümler açısından İsa Mesih’le ilgili müjdenin kaydıdır. Bu açıdan, “Dört İncil” dediğimiz zaman, Yeni Antlaşma kitabının dört bölümünden söz ediyoruz.

Başlangıçtan beri Hristiyan alemi hiçbir zaman dört İncil’den fazlasını kabul etmemiştir ve bugün elimizdeki İncil’ler de bunlardır. Dört İncil ikinci yüzyıldan da önce Roma İmparatorluğun dört bir bucağına yayılmış ve olduğu gibi okunup öğrenilmişti. Elimizdeki, “Dört İncil” ilk yüzyılda isimleriyle anıldıkları kişiler tarafından kaleme alındılar. Bu dört İncil İsa Mesih’in yaşamının gerçek kayıtlarıdır ve Tanrı’nın Ruhu’nun esiniyle, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmışlardır. İsa Mesih’in hayatını anlatan dört İncil’den her biri, İsa Mesih’in insanlığa getirdiği müjdeye değişik bir açıdan bakar. Her İncil tek başına, Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’in güçlü bir bildirisi olarak ayakta durmaktadır.

Neden birden fazla İncil vardır?

Bu noktada iki neden bulunmaktadır:

1) İncil’lerdeki tanıklıklar birbirini destekler ve aynı şeyler dört kez tekrar edilerek Mesih’in yaşamının büyük tarihsel gerçeklerini bilmemizi sağlar. Bir mahkemede birçok tanığın tanıklığı sadece bir tanığınkinden daha güvenilir sayılır. Buna karşın tanıklıkları kelimesi kelimesine birbirlerininkine uyuyorsa, birbirleriyle işbirliği yaptıkları şüphesi uyanır. Birbirlerini destekleyen tanıklıklarda aktarılan bilgi aynı olup kullanılan sözlerin birbirlerinden farklı olması, tanıkların dürüstlüğünü gösterir. Aynı şekilde, Dört İncil’deki benzerlikler ve farklılıklar da onların gerçekliğinin ve güvenilirliğinin kanıtıdır.

2) Her İncil, Mesih’i ayrı ve bilerek belli bir bakış açısından gösterir. Sıradan bir insanın yaşamının kaydını yaparken, bir biyografi yazarı onun sosyal yaşamını, bir diğeri kişisel ya da özel yaşamını ve bir başkası da psikolojik biyografisini yazabilir. Her biri amaçlarına göre, bazı gerçekleri seçip bazı gerçekleri yazılarına katmayabilir. Aynı olayları anlatırken bile, her biri farklı ayrıntıları vurgular.

Örneğin, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alalım. Onun bir komutan olarak yeteneklerinden söz etmek isteseydim, Çanakkale Savaşı’ndan bazı olayları seçerdim. Ona büyük bir sosyal reformcu olarak ilgi duyuyorsam, Türkiye Cumhuriyetine ve toplumuna tanıttığı bazı devrimci değişiklikleri seçerdim. Yine, eğer sözcükleri kullanma yeteneğiyle ilgileniyor olsaydım, bazı ünlü sözlerini ve konuşmalarını seçerdim. Biyografide yer alan olayların seçilip düzenlenmesi amacıma bağlı olurdu. Sonunda ortaya çıkan biyografiler birçok bakımdan birbirlerinden farklı olsa da yine de her biri Atatürk’ün tamamen geçerli bir biyografisi olurdu. İncil’ler için de durum aynıdır. Her birinin kendi amacı vardır: Bu yüzden her biri kaydedilmiş olan gerçekleri kendisine göre seçmiş ve düzenlemiştir.

Mesih’ini sadece bir değil, dört ayrı mercekten görmemize izin veren Tanrı’nın bu planından ölçüsüz bir biçimde yararlanırız. Birçok iplikten yapılmış bir ip, ipliklerin teker teker kendi kuvvetlerinden daha kuvvetli olduğu gibi, İncil’in yazarlar tarafından bildirilişi, ayrılığındaki birlik ve birliğindeki ayrılıkla bir bütün olarak, teker teker kendi tanıklıklarından daha kuvvetlidir.

Dört İncil bir kişi üzerine dört tanıklıktır. Bunun için bazen bu dört bölüm, “Matta’ya göre İncil”, “Markos’a göre İncil” v.b. şeklinde tanımlanmıştır. Her portre Mesih’i belirli bir ışığın altında ya da ilişkide açıklamak için dikkatle çizilmiştir. Peki bu dört bakış nedir? İlk yüzyıldan beri, aşağıdaki perspektifler Hıristiyanlar arasında genel olarak kabul edilmiştir:
Matta – İbrahim’in ve Davut’un Oğlu Kral Mesih

Matta İncil’inin amacı bize İsa’nın, Kutsal Yazılar’da vaat edilen Mesih, İbrahim ve Davut’un oğlu, Göklerin Egemenliğinin mirasçısı ve özellikle de Yasa’yı veren Kral olduğunu göstermektir.
Markos – Büyük İşler Yapan Tanrı’nın Kulu Mesih

Markos bölümü bize İsa’yı, Tanrı’nın yetkili Kulu, sabırlı İşçisi olarak göstermektedir. Bu nedenle de Mesih’i kanun yapmaktan çok çalışırken, konuşmaktan çok hizmet ederken görüyoruz.
Luka – İnsanların dostu olan Adem Oğlu Mesih

Luka’da İnsanoğlu olan İsa’nın kayıp insanlara sevecenliğini, merhametini ve ilgisini gösteriyor. Burada O’nu sadece İbrahim’in soyu için değil, bütün insanlık için gelmiş olan ikinci Adem olarak görüyoruz.
Yuhanna – Göklerden gelen Tanrı’nın Oğlu Mesih:

İlk üç İncil İsa’nın yaşamını genellikle aynı yönden alır, onların birçok ortak yanı vardır. Ama Yuhanna’nın tanıklığı bize Mesih’i, diğerlerinden çok farklı bir biçimde gösterir. Burada Mesih öncelikle yukardan gelen Kişi, Tanrı’nın Oğlu ve Sözü olarak görünür. İsa Kendisinin Baba’yla bir, dünyanın Işığı, Yol, Gerçek, Diriliş ve Yaşam olduğunu bildirir.

Diğer özel vurgulamaları görmek de mümkündür. Örneğin, Matta açık bir şekilde Yahudi okurlara seslenip İsa’yı Musa’nın Yasa’sının yerine gelmesi ve tamamlanması olarak gösteriyor. Markos, Romalı bakış açısına sahip olan okurlara daha uygundur, İsa’nın öğretileri yerine; hizmeti ve gücü daha çok vurgulanmıştır.

Luka İncil’ine giriş hakkındaki en çarpıcı şey, kendisinin de gösterdiği gibi, Tanrı’nın lütfunun bütün insanlık için olduğudur. Grek yani Yahudi olmayan dünyaya hitap edilmiştir. Kutsal Ruh’un diğer üçünden epey bir süre sonra Yuhanna’ya yazdırdığı İncil, yukarıdaki üç grubun hepsine hitap edip onları imana çağırmanın yanı sıra, Mesih İnanlıları Topluluğu’nda Mesih’in Kimliği konusunda gelişen ince yanlışları yanıtlamak için çok uygundur.

Dört İncil – Ortak Tanıklık

Buna karşın, İncil’in önemli bir yönü vardır ki bu her dört anlatımda da bulunur. Bu, O’nun doğumu, vaftiz olması, oruç tutması, mucizeleri ya da dağda görünüşünün değişmesi değil; çarmıhı ve dirilişidir.

İsa’nın sayısız etkinlikleri ve sözleri arasında, ölümü ve dirilişi ortak tanıklık için harika bir konu olarak seçilmiştir. İbrahim’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Kulu acı çeker ve ölür. Adem’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Oğlu acı çeker ve ölür. İbrahim’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Kulu ölümden dirilir. Adem’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Oğlu ölümden dirilir.

SONUÇ

“İncil” sadece bir kitabın ismi değildir. Dünyanın tek Kurtarıcısı olan İsa Mesih’in mesajıdır. İncil İsa Mesih’in Kendisidir. Müjde İsa Mesih’in Kendisidir. “Bunlar, İsa’nın O'nun (Hz. Mehdi nin Kutsal Ruuuuuhun) Oğlu Mesih olduğuna iman edesiniz ve iman ederek O’nun adıyla yaşama kavuşasınız diye yazılmıştır.” (Yuhanna 20:31).

Eski Antlaşma’da peygamberler gelecek olan Mesih’i ve O’nun yapacağı işleri önceden bildirdiler. Şimdi O geldiği için, Tanrı bu haberi bütün insanlığa bir değil, dört yetkili tanıklık aracılığıyla duyurdu. Tanrı’nın Kendisinin seçtiği tanıkların sözleri aracılığıyla tek Müjde’nin dört yanını gören bir perspektifle kusursuz anlatımına sahibiz. Yeryüzünde bu Müjde’nin gücünü değiştirebilecek ve azaltabilecek hiçbir güç yoktur.

Neden Dört İncil Var? Dört İncil dediğimizde ne anlıyoruz? Gerçekten de toplumda inanıldığı gibi dört tane İncil mi var?

Dört İncil dediğimiz, esasen İncil’in 27 kitapçığından ilk dördüdür.

Bu yukardaki bir dostun yorumudur.

Müslüman Alimlerin bu husustaki Yorumu da şöyledir biz ise bu konudaki Yorumumuzu en son yayınlaycağımız vaazımızda konu edineceğiz inşallahu rahman dua edesinizde rabbim muvafak kılsın inşallah

Bugün dağıtılan İnciller Kitab-ı Mukaddes olarak dört İncili de içerisine almaktadır.

Geçmiş peygamberlerde olduğu gibi, Hz. İsa'nın (a.s.) sağlığında da İncil, yazılı kitap hâline getirilmemiştir. Çünkü İsa (a.s)'ın tebliğ süresinin kısa oluşu ve yaşadığı devrin şartları buna elvermiyordu. En erken yazıları İncil, İsa'dan sonra yetmişli yıllarda kaleme alınmıştır. Dolayısıyla Hz. İsa'nın tebliğ ettiği hakikatler anında kaydedilememiş, sonradan yazılan İncillere insan sözü karışmış ve böylece kitabın aslı tahrife uğramıştır.

Bugün kilisece kabul edilmiş dört resmi İncil vardır: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri. Bunların Havarilerden geldiği ve sahih olduğu kabul edilir. Bunlardan ilk üçü -birtakım ayrılıklara rağmen- ana mesele ve bölümlerinde birbirlerine yakındırlar. Bunlara, "aynı bakış açısıyla yazılmış anlamında, Sinoptik" İnciller adı verilir. Bu üç İncil, zaman bakımından dördüncü incilden öncedirler. (1)

Bu dört İncil'den Markos'un İncilinin en eskisi olduğu, Matta ve Luka İncillerinin, hem bunun eski şeklinden, hem de kaybolan ve "O" denilen bir kaynaktan metinlerini aldıkları söylenmektedir. Bu İncillerin dördüncüsü olan Yuhanna İncili ise, oldukça geç yazılmış mistik yönü ağır basan bir İncildir. (2)

Dört İncil ve yazarları şunlardır:

Matta İncili: Yirmi sekiz babtır. Matta, Havarilerden biri olup, M. 70 yılında Hristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Habeşistan'da ölmüştür. İncilde Hz. İsa (as)'ın Mesihliği üzerinde durur.

Markos İncili: Markos, Havarilerin reisi olan Petrus'un talebesidir. Hristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Mısır'da M. 62 yılında ölmüştür. İncili on altı bab olup Hz. İsa (as)'ın hayatından bahsetmektedir.

Luka İncili: Doktor veya ressam olduğu söylenen Luka, Pavlos'un talebesidir, Havari değildir. İncili M. 60 yıllarında yazmıştır. Yirmi dört babtır. İsa'nın hayatı ve tebliğ ettiği şeylerden bahsetmektedir.

Yuhanna İncili: Yirmi dört bab olan bu İncil'i yazanın Yuhanna'nın talebesi olduğu sanılmaktadır. Bu İncil'de Hz. İsa (as)'ın, Allah'ın oğlu olduğu tezi üzerinde ısrarla durulmaktadır. Aslında bugün elimizde bulunan İncil'de bu dört İncilin dışında yirmi üç İncil daha olup toplam yirmi yedi incilden meydana gelmiştir. Halbuki Allah'ın Hz. İsa (as)'a indirmiş olduğu İncil birdir. (Ahmet Kahraman, Dinler tarihi, İst. 1968, s. 189).

Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gayesi; Hz. İsa'nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği talimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik, İncil yazarlarının bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa'nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir. (Maurıce Bucaılle, a.g.e., s. 369).

Dört İncil’de bulunan bazı tahrif belirtileri ve çelişkileri şöyle sıralayabiliriz:

1. Matta, Markos ve Luka İncillerine göre Hz. İsa(as)’ın risaleti bir yıl, Yuhanna’ya göre ise iki yıldan fazla sürmüştür.

2. Hz. Davud’dan (a.s.) Hz. İsa (as)’a kadar geçen kuşakların sayısı Matta’ya göre yirmi altı iken Lukaya göre kırk'tır.

3. İncillerin bazı yerlerinde Hz. İsa (as)’a uluhiyet isnad edilirken, bazı yerlerde de ona insanoğlu denmektedir. Bu ikisi arasında gözden kaçmayacak açık bir çelişki görülmektedir.

4. Hristiyanlığa göre Hz. İsa (as) çarmıha gerileceği sırada “Allah’ım! Allah’ım! Beni neden terk ettin!” diye Allah’a yalvarmıştır. Bu söz Tanrı İsa’nın ise, onun Tanrı olduğu halde kendini koruyamadığı anlaşılıyor. Peygamber İsa’nın sözü ise, onun Tanrı’yı hakkıyla tanımadığı anlaşılıyor. Çünkü bir peygamber “Allah’ım! Beni neden terk ettin?” demez. Bizim inancımıza göre ne Hz. İsa çarmıha gerilmiş, ne de böyle bir yakarışta bulunmuştur.

5. Matta, Hz. İsa (as)’ın soy kütüğünü Hz. İbrahim (as)’e kadar kırk kişi olarak verirken, Luka bunun elli beş olduğunu söyler.

6. İncillerde Hz. İsa için sık sık “Allah’ın oğlu”, “Yusuf’un oğlu”, “Davudoğlu”, "Ademoğlu” gibi ifadeler kullanılır. Bunların arasında açık bir çelişki vardır.

7. Markos İncil'inde, İncil Allah’a, Romalılara Mektub kitabında ise, Hz. İsa (as)’a nispet edilir.

8. Luka İncilinde bir yerde kurtarıcı Hz. Allah, diğer bir yerde de Hz. İsa (as) olarak verilmektedir.

9. İncillerde Tanrı'nın görülüp görülemeyeceği hususunda çelişkili bilgiler bulunmaktadır.

10. Bu İnciller, Allah Teala’ya nispet edilemeyeceği gibi Hz. İsa (as)’a da nispet edilemez. Allah’a nispet edilemeyeceğini, aslının korunamadığından, yazıya geçirilemediğinden, ortada, üzerinde ittifak edilen ortak bir metin olmadığından vb. durumlardan anlamaktayız. Hz. İsa (as)’a nispet edilemeyişini ise bu İncilleri onun yazdırmayışından, onu dinleyen ve dinleyenleri dinleyenlerin yazdıkları İnciller içinde bulunan tutarsızlık, yanlışlık ve çelişkilerden anlamaktayız. Bu İncillerin Hz. İsa (as)’a ait olmayışının diğer bir sebebi de çarmıh olayının İncil metinlerinde geçmesidir. Çarmıhın İncillerde zikredilişi, bu İncillerin sonrakiler tarafından kaleme alındığını gösterir.

Bu gibi çelişki ve tutarsızlıkların Allah’a nispet edilen bir kitapta bulunamayacağına, diğer taraftan bir peygamberin kendini tanrılaştırıp tanrıyı da insanlaştıramayacağına göre, Hristiyan kutsal kitabının sonradan insan eliyle yazıldığı ve tahrif edildiği ortaya çıkmaktadır.

Netice olarak;

Bugün Hristiyanların elinde bulunan farklı İncil metinleri yüce Allah tarafından gönderilen asıl vahiy ürünleri değildir. Çünkü Hz. İsa (as) peygamberliği döneminde ne yazmış, ne de yazdırmıştır. O semaya yükseltildikten sonra, bazı öğrencileri Hz. İsa (as)’dan dinlediklerini, Hz. İsa’nın öğrencilerinin öğrencileri ise hocalarından duyduklarını kendi metotlarına göre yazmaya başladılar. Böylece mübalağa etmeden söyleyecek olursak yüzlerce İncil metni ortaya çıktı. İşin içinden çıkmak maksadıyla oluşturulan komisyondan -İznik Konsili de- üç yüz yirmi beş İncil incelendi ve bu İncillerden dört tanesi sahih, diğerleri sahte sayıldı. Ancak tartışmalar bununla bitmedi. Örneğin Barnaba ve Ebionitler İncili sahte sayılan İnciller arasına dahil edildi. Halbuki bu İncillerde Hz. İsa (as)’ın tanrı olmadığı, çarmıha gerilenin de o olmadığı, onun ancak Allah’ın kulu ve resûlü olduğu, ondan sonra bir peygamber geleceği ve Allah’ın bir olduğu bildirilmektedir.

Bugün elde bulunan İnciller, Hristiyan müntesiplerine yol göstermekten uzak bulunuyor. Geçmişte ve günümüzde en çok Müslüman olanların Hristiyanlardan olması dikkat çeken bir husustur. Hristiyanlar, özellikle teslis akidesini -Tanrı'nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan meydana geldiğini- kabul etmekte zorlanıyorlar. Bunu akıllarıyla izah edemiyorlar. Çünkü Allah’ın birliği akidesi Hz. Adem (as)’dan beri tüm peygamberlerde tartışma konusu bile yapılmamışken, Hristiyanlıkta korkunç bir sapmayla üçlü tanrı anlayışının ortaya çıkması, insanları ikna edememektedir.

Bugün dünya gündeminde insanlığın tüm dinî, akidevî ihtiyaçlarının yanında dünyevî, uhrevî ve ruhî gereksinimlerini tatmin edecek yegane kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü Yüce Allah İslam dinini tüm dinlere üstün kılmak ve nurunu cihana yaymak için göndermiştir. Bu dinin yeni tabirle yol haritasını Kur’an-ı Kerim belirlemektedir.

EDitörden SONUC

islamın Dört Halifesi olduğu gibi isa nın da 4 Halifesi bu Dört Havarisidir dört yakın arkadaşı nasıl müslümanlık bu dört koldan yayıldığı gibi isavilikde bu dört koldan yayılmıştır. Yeni Vaazimızı dört gözle bekleyin inşallah

21.05.2020 isavi takvimine göre  isa nın cennete yükseldiği gün

The Day off chrıstıl himmelfahrt 2020

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Cin Mescidi'nin Yapılma Sebebi olan Bir Cin Taifesinin Peygamberi Alıp Gitmesi Olayı
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:17 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok


Cin Mescidi Meselesi ve Peygamberimizin Sekaleyn Peygamber Olması Makalesi

Selamünaleyküm
Bugün 27 Ramazan 1442
Miladi 9 Mayıs 2021 öğlen namazı vakti
Bu makalemiz, peygamberimizin "Sekaleyn Peygamber" , Yani hem cinlerin hem de insanların peygamberi olması meselesi, ve "Cin Mescidi" hakkında biraz bilgi konusunda olacak.

Peygamberimizin birinci eşi olan Hazreti Hatice Annemiz Mekke'de "Cennetil Mualla" denilen kabristanda yatmaktadır. Cennetil Mualla, Kabe'nin arka tarafından gidildiğinde, şehrin arka bir yerindedir.
Hatice Annemizin vefatını, ben internette aradığımda, Miladi 620 yılında vefat ettiği söyleniyor, hesap edebildiğim kadarıyla, hicretten 10 sene önce vefat etmiş gibi görünüyor, Çünkü kabristanı Mekke'de. Eğer hicretten sonra vefat etmiş olsaydı, kabristanı Mekke'de olmaz Medine'de olurdu, Hatice annemizin. işte Peygamberimizin, Hatice annemizi kabrinde ziyarete, cennet-ül Mualla ya, yani Mualla kabristanına ziyaretlerinin birisinde,  ashabından birisi de yanındaymış, şu anki Cin Mescidi denilen mevkiye geldiklerinde, Cin taifesinden bir taife, Peygamberimizi orada tutmuşlar, O'nunla Cin suresinde geçen olay meydana gelmiş, ve onlar uzun süredir bir doğru söz, Hak söz aradıklarını, ve O'nu da (Haksözü) Peygamberimizin Kur'an okuyuşunda bulduklarını, ve kendilerinin de bir peygambere rehbere ihtiyaçlarının olduğunu, onlara da inmiş olan kur'an-ı Kerim'i ve İslam'ı tebliğ etmesi için, Onu kendi kabileleri ve taifesi içine götürmek istediklerini bildirirler, Ogünlerdeki Cinlerin iyileri, Mümin olanları, Allah'a itaat edenleri. Peygamberimizin yanındaki Ashab-ı Kiram korkmuş Peygamberimize bir şey olacak diyerekten, bir şey yaparlar diye, bir kötülük yaparlar diye, O'da O'nunla birlikte gitmek istemiş, Asabı nın İsmini şu anda bilmiyorum, Fakat Peygamberimiz O'na buyurmuş, Sen Ben geri dönesiye kadar orada bekle sakın yerinden hareket etme buyurmuş. Peygamberimiz cin mescidinin olduğu mevkiden onlarala birlikte birden kaybolmuş yok olmuş, Cinler onu almış götürmüşler, gözden kaybolmuş. uzun süre sonra Peygamberimiz Tekrar aynı yerden geri gelmiş, ve o ashabı ıle geri evine dönmüş. Bu böyle böyle üç gün tekrar ettiği rivayetleri var. 3 gün aynı yere gidip aynı cin taifesinin O'ndan islamı öğrenmek ve bilgilenmek için, kendi toplumlarına yani Kuranda Geçen "Taifei Cin" e götürdükleri ve İslam'dan bilgileri ondan öğrendikleri rivayeti var, Cin suresinde, işte bu olay üzerine inmiştir "Cin Suresi" ve o cin Mescidi denilen Mescit Peygamberimiz'in yaptığı, ya da onun döneminde yapılmış bir Mescit değildir, Peygamberimiz onun için de Namaz kılmış değildir, Bu olayın Vuku bulduğu mevkiye inşa edilmiş olan, sonradan inşa edilmiş olan, bir Mescit, yani oranın unutulmaması için dikilmiş, bir bina ya da işarettir. yoksa cin Mescidi Peygamberimizin zamanında içinde namaz kıldığı yaptırdığı bir Mescit değildir. Peygamberimizin, Hatice annemizi kabristan da ziyarete giderken, yolun üstünde olmuş olan olaydır. Zaten Cin Mescidi de, Cennetül Mualla ya giderken, sol tarafta dır, daha kabristana varmadan az önce, yolun yarısında, sol taraftadır. Az ileride büyük pazar vardır. Altın,inci,mercan,... satılır işte orada çoğunlukla, nereden geldiği belli olmayan, taa Süleyman Aleyhisselam zamanında, cinlerin çıkardığı bazı hazineler İnciler de mercanlarda o Pazarda Satılır, Fakat hemi alan, hemii satan gizlidir o pazarda. O pazarda Dükkan sahibi gibi bazı insan Suretinde Cinlerde Vardır. Zamanın yolcularına Zamanın sahiplerine allah Dostlarına bazı özel hediyeler de satmaktadırlar. ve ama onu herkes görmez, o mekan içinde mekan, zaman içinde zaman halindedir. Biz de oradan  3 dizi İnci, 3 torba Nakşibendi hatmesi için "Hatme Taşı" aldık. Bir torbası (100 Tane) Mavi Elmas(Mavi Elmas Efsanesine bknz.), bir tanesi renkli değerli taşlardan, bir tanesi de başka renkli taşlardan, Hatme taşı aldım ve Avusturya'ya getirdim Geçenki vaazda gösterdiğim o mavi elmas dediğim, Kutup yıldızını temsil eden mavi elmasları, Biz Hatma taşı olaraktan, yani zikir taşı olaraktan satın aldık. Bizim Kutup Yildızımıy gb 100 kutup yıldızlarını ben been tek başım hatme yapıp tesbih eden adamım 100 tanesi benim tesbihimdi, benim tesbihim, onun gibi İki torba daha başka değişik taşlar vardı, o Kutup Yıldızı'nın benzeri taşlar iki torbe(200 tane) bir torbasını Schrems'teki Nakşibendi Dergahı "Mescidi Mevlana" daki Sofiler Hatme çeksin diye onlara hediye etmiştim, Hala onların elindeyse vekil Mehmet Hoca'nın elindeyse biliyorlardır, galinba oda götürmüş renkli taşlı diye viyana dergahına hediye etmiş şimdi nerededir bilmiyorum. Bir torbası evde dağıldı kayboldular, çocuklar tarafından. Kalanda mavi elmas olanlar kaldı. baktığınız zaman normal taş, cam taş gibi, farkı yok, ama dedim, Yani ben işte Kutup yıldızlarını Hatme taşı diye tesbih ettiğim taş. Onlar ben yani biz "Raşidi Tarikatı Mensupları" devaran ettiriyoruz. 100 tane Kutup yıldız gibi Kutup yıldızı da bizim Zikir taşımız. Taşları taşlara vuraraktan zikretme meselesi de, Hazreti Ebubekir efendimiz, Yerden çakıl taşları almış, ve taşları taşlara vuraraktan Zikredermiş, Peygamberimizden aldığı talim üzeri, ve taşlar Allah dermiş vurdukça, taşların Allah dediğini duyarmış, çektiği Zikiri onların da çektiğini duyarmış, yani Cemadatın sesini duyma meselesi, cansız varlık dediklerimizin sesininde duyulması meselesi vesselam.

Bu bir Karoglan Makalesidir
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems,  9 Mayıs 2021

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca