Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri - Renkler psikolojimizi nasıl etkiler?
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:19 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri - Renkler psikolojimizi nasıl etkiler?

Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri

Renklerin insanlar üzerindeki psikolojik etkileri çoğu zaman aynıdır. Bu konuda araştırma yapılarak, renklerin insan psikolojisi üzerinde etkileri belirlenmiş. Şimdi hayatımızda önemli yere sahip olan renklerin anlamları ve psikolojik etkileri:



Çoğu kişi renkleri önemsemese de günümüzde bu konunun ne kadar önemli olduğunu bilmelisiniz. Fark etmeden alışveriş yapmanıza veya aç olmadığınız halde yemek yemenize neden olan renkler vardır. Yahut hastalığınıza iyi gelecek veya tam aksine hastalığınızı körükleyecek renkler de mevcuttur. Bu nedenle renklerin dili ve psikolojik etkileri hakkında bilgiler edinmelisiniz.

Çevrenizdeki renklerin her biri size bir mesaj verir. Bu nedenle renklerin insan yaşamındaki etkilerini incelemek istedim. Bu listede yer alan renkler, günlük hayatımızda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Yer almayanlar ise bu renklerin tonlarıdır. Bu nedenle yakın olan renk için ana rengi okumanızı tavsiye ederim. Çünkü hepsi de aynı şekilde etkiler yaratır.

Şimdi, renklerin anlamları ve insan psikolojisi üzerinde etkileri:

Sarı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Sarı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Ana renklerin içinde bulunan sarı renge örnek vermek gerekirse akla ilk olarak güneş gelir. Bunun nedeni elbette ki bizi ısıtmasıdır ve evrene pozitif enerji yaymasıdır. Sarı renk insana coşku verir ve mutlu olmasını sağlar. Bunun nedeni ışığın, verimliliğin ve üretkenliğin temsilinin sarı olmasıdır. Her rengin dili farklıdır. Genellikle idealist kişiler, bilim insanları gibi kişilerin favori rengi sarıdır. Özgüveni doğrudan etkileyen renk, yazı ve sıcağı hatırlatır. Böylece kişi kendi yaşamının ve güneş ışığının parlaklığı arasında güçlü bir bağ kurar. Bu da tabii ki renklerin insanlar üzerindeki psikolojik etkileri olduğunu gösterir.

Güneşin rengi olan sarı rengin dilinin insan psikolojisi üzerine etkilerine bakıldığı zaman, bu güzel rengin yaşamı ve geçiciliği temsil ettiğini görebilirsiniz. Bu nedenle dünyadaki taksilerin ortak rengi sarıdır. Zihin uyandıran bir renk olduğu için tercih edilir. Varlığı, istekleri, yaşamı temsil eden bu renk, aynı zamanda dikkat çekicidir. Bu yüzden özellikler ders çalışan öğrenciler genellikle bu renkte fosforlu kalem kullanırlar. Dikkat etmeleri gereken yerleri çizerek, akılda kalıcı olmasını sağlarlar.

Yaşamımız üzerinde her ne kadar pozitif etki yaratsa da sarı renk, odaklanma konusunda sıkıntı yaşamamıza neden olur. Hatta birçok araştırmaya göre yeni doğan bebeklerin sarı renkli odalarda diğer renklere nazaran daha çok ağladıkları ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sarı rengi hayatımızda satın alma ve hızı da temsil eder. (Ürünlerin renk ve tasarımları satın almamızı nasıl etkiliyor diyorsanız bu yazımızı okumanızı tavsiye ederim.)Bunun en büyük örneği Fast-food şirketleri ve alışveriş mağazalarıdır. Bu gibi yerlerde ya kampanyalara dayanamıyoruz ya da hızlı bir şekilde yemeklerimizi yiyip kalkıyoruz. Açık renkteki sarının anlamı iyiye işarettir. Fakat koyu sarı renk ihaneti temsil eder.

Sarı rengin iştah açıcı, hazımsızlığı önleyici ve sindirim sistemini düzenleyici etkileri de vardır. Vücudumuzda sindirim sistemi ve mideyi temsil eden renk sarıdır. Bu yüzden çocuğumun iştahı az, iştahsız ne yapabilirim gibi sorulara yanıt arıyorsanız, daha çok sarı renkli eşyalara yönelmelisiniz. Böylece çocuğunuzun hem iştahı açılacak hem de vücudundaki zehirli maddelerin uzaklaşması sağlanarak, kanın temizlenme işlemi gerçekleşecektir. Sarı rengi seviyorsanız, işlerin kendi kontrolünüz altında olmasını istersiniz ve kesinlikle kontrolünüzün dışında gelişen olaylardan nefret edersiniz.


Turuncu Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Turuncu Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Kırmızı ve sarı renklerin karışımından ele edilen ara renk turuncudur. Turuncu renk nasıl oluşur diyorsanız; kırmızı ve sarı rengi eşit bir şekilde karıştırmalısınız. Sıcak renkler grubunda olan turuncunun renk tonunu farklılaştırmak için kırmızı ve sarı rengi elde etmek istediğiniz tona göre ayarlamalısınız. Genellikle dışa dönük kişilerin favori rengini oluşturur. Renklerin dili turuncu insan psikolojisi üzerinde olumlu etkiler yaratır. Mutluluk verir. Fakat tonuna göre kızgınlık yaratabilir. Örnek vermek gerekirse;

Turuncu rengin anlamı genellikle sosyalleşmeyi, sıcak beklentileri temsil etse de reklamcılık sektöründe farklı etkiler yaratabilir. Özellikle hastanelerde bu etkiyi görebilirsiniz. Turuncu kırmızıya yakın sıcak renk tonu olduğu için yanlış ton kullanıldığında kızgınlık, öfke yaratır. Ruhsal açıdan hasta yakınlarını etkiler. Bu nedenle de kızgınlık duygusu, öfke açığa çıktığı için hastanelerde bu renkler pek tercih edilmez. (Öfkenizi kontrol altında tutmanız için yapmanız gerekenlere bu yazıdan öğrenebilirsiniz.)

Gösterişin rengi olan turuncunun yaşamımız üzerindeki etki sarıda olduğu gibi pozitiftir. Dışa dönük kişilerin rengi olan turuncunun insan yaşamına etkileri hareketlilik katmaktadır. Enerjisi yüksek renkler arasında bulunur. Aynı zamanda kişiye sürekli haklı olma isteği ve üstün gelme çabası ağır basmaktadır. Bu yüzden çocuklarınızın odasında, mutfağınızda veya yemek odanızda bu rengi tercih edebilirsiniz. Turuncu renginin yoğun olması mutluluğu ve canlılığı beraberinde getirir. Fakat çalışma odalarında aynı etkiyi görmek mümkün değildir. İçiniz kıpır kıpır olacağı için çalışma isteğiniz gelmeyecektir. İlle ben yardımcı renk turuncuyu kullanmak istiyorum diyorsanız; farklı renkler ile kombin oluşturmanızı önerebilirim.

Yorgunluğu gideren ve iştah açan renk olarak bilinen turuncu; metabolizmayı hızlandırır. Cesaret, canlılık ve güven verir. Özellikle böbrek, karaciğer, pankreas, dalak ve mide ülseri gibi hastaların psikolojisinde olumlu etkilere sahip olan turuncu rengi aynı zamanda romatizma gibi şikayetlerin azalmasına da yardımcı olur. Tabii ki bunun için bütün eşyalarınızın turuncu olması yeterli olmayacaktır. Bunun yanında sağlıklı beslenmeniz gerektiği şarttır. Aynı zamanda yeni başlangıçların ve yeniden doğuşların rengi turuncudur. Bilhassa psikolojik bozukluk tedavilerinde kullanılan bir renktir. Çünkü içinde barındırdığı enerji ile hastalar, yaşamaya daha pozitif bir şekilde bakmaya başlar. Bu rengin kısacası manevi zenginliği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Kırmızı, turuncu ve sarı renklerin ortak özelliği sıcak renkler olmasıdır. Bu yüzden de enerji veren renkler olarak bilinirler.

Kırmızı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Kırmızı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Renkler ve anlamları denildiğinde aklınıza ilk gelen renk kırmızı olabilir. Çünkü kırmızı rengin insan psikolojisi üzerinde etkisi oldukça yüksektir. Bu konuya değinmeden önce kırmızı rengin, ana renk olduğunu söylemem gerekir. Ana renk biliyorsunuz ki karışım ile elde edilemez. Dikkat çekilen bir renk olduğu için aşk, cesaret, öfke, istek, tehlike gibi fiziksel anlamda hisleri simgeler. Hareketlilik ve azmin gerekli olduğu yerlerde genellikle kırmızı renk çoğunluktadır.

Sıcak renkler arasında bulunan kırmızı rengin anlamı fiziksel ve duygusal açıdan farklı iki şekilde ele alabiliriz. Çünkü renlerin anlamları ve özellikleri kişi farklı şekillerde etkileyebilmektedir. Özellikle bu kırmızı renk için geçerlidir. Çünkü hem duyguları hem de fiziksel dürtüleri ele geçirmiş bir renktir. Fiziksel açıdan kırmızı rengin anlamına baktığımızda yukarıda dediğim gibi hareketlilik, dinamizmi ortaya çıkarır. Duygusal olarak bakıldığından hem mutluluğu hem de azim ve kararlılığı temsil eder. Bu yüzden kırmızı önemli ve sık kullanılan bir renktir. Kırmızı renk insanların üzerinde canlandıran ve heyecan verici hisler yaratır. Yapılan araştırmalarda kırmızı rengin yoğun olduğu ortamlarda insan vücudundaki enerjinin %10’u direkt harekete geçer.

Sarı ve turuncu renkte olduğu gibi kırmızı rengi de iştah açıcı özelliğe sahiptir. Bilhassa Fast food sektöründe bu renkler ağırlıklı olarak kullanılır. Çünkü kişiye aç olduğu hissi uyandırılarak, yemek yemesi gerektiği sinyalleri verilir. Bu nedenle gıda firmalarında çoğunlukla kırmızı rengi tercih edilir. Renkler arasında kırmızı rengi ilk olarak dikkat çektiği için aynı zamanda uyarı ve tehlike işaretlerinde kullanılır. Kan basıncını ve tansiyonu etkileyen bir renktir. Kırmızı rengin yoğun olduğu ortamlarda çalışıyorsanız veya yaşıyorsanız bir süre sonra rengin etkisine maruz kalarak, öfkelenebilirsiniz. Kısacası duygu bozukluğu yaşayabilirsiniz.

Çocuk sahibi olmak istiyorum diyenlerin yatak odasında kullanması gereken renklerden biri kırmızıdır. Kırmızı renk, kan akışını hızlandırdığı için hareketliliği teşvik eder. Bu sayede eşler birbirine daha fazla yakınlaşır. Tahrik edici bir renk olduğu için yatak odanızda, geceliklerinizde bu rengi kullanabilirsiniz. Bunun yanı sıra soğuk algınlığı, kansızlık veya felç gibi şikayetleriniz varsa da kırmızı rengi destekleyici olarak yanınızda bulundurabilirsiniz. Tabii ki bu renk olan ortamda uzun süre bulunmamalısınız. Çünkü yüksek ateş, gerginlik gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz.


Pembe Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Pembe Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Beyaz ve kırmızı rengin karşımı ile oluşan pembe renk özellikle küçük kız çocuklarının tercihini oluşturur. Kırmızı renk gibi canlılık veren bu renk daha hassastır. Yumuşak bir ara renktir. Sevgi ve şefkati çağrıştıran renk, vücudumuzda kalbi temsil eder. Çocuk ve anne arasında auranın gelişimi için genellikle pembe renk tercih edilir. Sağlığa iyi gelen bu renk, sevginin rengidir. Genellikle pembe rengini kullananlar sevgiye aç kimselerdir.

Pembe renk çeşitleri arasında genellikle şeker pembesi tercih edilir. Yalnızlık hissini yansıtan pembe rengin anlamı içinizdeki kalan sevgiyi ve ümidi temsil eder. Sakinlik, dinginlik hissi veren bu renk, özellikle tahsilat işlemlerinin kolaylıkla yapmasını sağlar. Bu yüzden kasiyerler yahut tahsilat işi ile uğraşan kimselerin pembe rengi tercih etmesi olumlu etkiler yaratır. Hayallerin ve aşkın rengi olan pembe renk, mutlu olmanızı sağlar. Belki de bu yüzden hemcinslerim tarafından çoğunlukla tercih edilir. Psikolojik etkisi olumlu olduğu için sevilen bir renktir.

Renklerin psikolojik anlamları gerçekten önemlidir. Özellikle pembe rengi sakinliğe, yumuşaklığa daha yatkın olduğu için hapishanelerde, uyuşturucu tedavi merkezlerinde ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. Çalışanların üretken bir şekilde çalışmasını isteyen işverenler bu renkten kaçınması gerekir. Çünkü bu rengin ağırlıkta kullanılması çalışanları rehavete sürükleyebilir. Böbrek, sinir ve sara (epilepsi) hastalarına iyi gelen bu renk, tedavinin olumlu bir şekilde ilerlemesini sağlayabilir. (Renkler ofisteki verimi nasıl etkiliyor hakkında bilgi almak için burayı tıklayın.)

Renklerin insan yaşamına etkileri denildiğinde en olumlu etkiyi pembe de görebilirsiniz. Çünkü sakinlik hisse insanlar için oldukça önemlidir. Vücudumuzda kalbi temsil eden bu renk, kadın erkek ayrımı yapmaksızın herkes tarafından kullanılması olumlu etkiler yaratacaktır. Duygusallık açısından olumlu düşünmeyi sağlayan bu renk hayatımıza neşe katarken, sorumluluklarımızın bilincinde olmamızı sağlayacaktır. Genellikle bu renk evimizin salonunu süslemektedir. Huzurlu vakitler geçirmemizi sağlamaktadır.
Mavi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Mavi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Soğuk renkler arasında yer alan mavi, ana renktir. En çok kullanılan renktir. Öyle ki etrafımızda mavi rengine örnek verebileceğimiz sayısız materyal bulunur. Genellikle ilk akla denizler ve gökyüzü gelir. Dinlendirici bir özelliği sahip olan renk kesinlikle özgürlüğün rengidir. Mavi rengin anlamı kısaca huzur ve özgürlük diyebiliriz. Araştırmalara bakıldığı zaman mavi rengin yoğunlukta olduğu alanlarda yaşan kişilerin sinir sistemi daha güçlüdür. Çünkü mavi bir yandan da hoş görünün rengidir. (Daha özgür bir hayat için yapmanız gerekenleri öğrenmek için tıklayın.)

İştahım çok açık kapatmak istiyorum diyorsanız mavi renkli tabak, çanakları kullanabilirsiniz. Çünkü mavi renk iştah kapatıcıdır. Kilo vermek istiyorsanız kesinlikle mavi renkli eşyaları tercih etmelisiniz. Kilo almak istiyorsanız da mavi renkli eşyalardan kaçınmalısınız. Daha çok sarı, turuncu gibi iştah açıcı renklerde eşya tercih etmelisiniz. Diyet yapıyorsanız, yardımcı olması açısından mutfağınızı mavi renge boyayabilirsiniz. Restoran sahibiyseniz kesinlikle mavi renginden kaçınmanız gerekir.

Mavi aynı zamanda üzüntüyü, yalnızlığı, depresyonu, sadakati, bilgeliği temsil eder. Bu nedenle psikologların bu renkten kaçınması gerekir. Özellikle hastalarıyla görüştüğü sıralarda üzerinde mavi renk bulunmaması gerekir. İş görüşmesine gidiyor ve işe alınmak istiyorsanız renk olarak maviyi tercih edebilirsiniz. Böylece karşı taraftaki kişiye pozitif enerjiler yansıtarak, kabul edilmenizi sağlayabilirsiniz.

İş yerinde performansı artırmak istiyorsanız ofisinizi mavinin tonlarına boyayabilirsiniz. Aynı zamanda aklınızda kalmasını istediğiniz notların, altını mavi kalemler çizebilirsiniz. Mavi kalemler ile yazılan yazılar daha çok akılda kalır. Bu nedenle dünyada mavi renkli kalemler daha yaygındır. Bu rengi seven kişiler kendileriyle barışıktır. Çünkü hoşgörülü, huzurlu, nazik kimselerdir. Aynı zamanda oldukça fedakardırlar.

Gözleri ve sinirleri rahatlatan mavi renk, baş ağrılarına, migrene iyi gelmektedir. Aynı zamanda boğaz, guatr ve bademcik ağrısı çekenlerin yaşamında olumlu etkiler yaratır. Bunun yanı sıra çocukluk hastalıklarında da mavi renk etkilidir. Bilhassa diş çıkan çocuğa ne iyi gelir diyorsanız, mavi renkli eşyaların evladınızın rahatlamasını sağlayacağını bilmelisiniz. Çünkü kan akışını yavaşlattığı gibi kişiyi sakinleştirir. Tansiyonun düşmesini sağlar. Bu nedenle yüksek tansiyonlu hastalar, sürekli havale geçiren kişiler mavinin tonlarını evlerinde bulundurmalıdır. Açık mavi biraz daha buz kütlesini çağrıştırdığı için koyu tonları tercih etmenizde yarar vardir.

İlginizi Çekebilecek Yazılar:

    İş Görüşmeleri için Doğru Kıyafet Seçimi Nasıl Olmalıdır?
    Başarılı Bir İş Görüşmesi için Dikkat Edilmesi Gereken 11 Önemli Nokta
    İş Görüşmesine Giderken Giyilmemesi Gereken Renkler
    İş Görüşmesinde Reddedilmenizin Acı Ama Gerçek 7 Nedeni

Yeşil Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Yeşil Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mavi renk gibi soğuk renkler arasında yer alan yeşil, tabiata hakimdir. Bu renk kesinlikle insana huzur verir ve içini rahatlatır. Yeşil renk nasıl elde edilir diyorsanız; sarı ve mavi renklerini eşit bir şekilde karıştırmanız gerekiyor. Bu karışım sonucunda ara renk olan yeşili elde edersiniz. İstediğiniz tona göre mavi ya da sarı rengi daha çok kullanabilirsiniz. Güven veren ve iç açıcı olan bu renk, umudur temsil eder. Yeniliği, gençleşmeyi, canlanmayı sağlar. Bu yüzdendir ki doğa ile yaşayan kişiler daha canlı ve gençtir. Aynı zamanda renklerin dili yeşil, cömertlik, paylaşım ve uyumu da temsil etmektedir.

Favori rengi yeşil olan kişiler oldukça üretkendir ve çevresiyle çoğu zaman uyum içindedir. Bu nedenle üretkenliği artırmak istiyorsanız yeşil rengini tercih edebilirsiniz. Bu sayede hem üretkenliğiniz artar hem de içiniz huzurla dolar. (Ofiste üretkenliğin artması için ipuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.) Hastanelerde dikkat ettiyseniz genellikle yeşil rengi yoğun olarak kullanılır. Bu renk hem hastaları hem de yakınlarını rahatlatır. Binaların girişlerinde bu rengin kullanılmasının nedeni güvenlik açısından bir sorun olmadığı duygusunu insanlara yansıtmasıdır.

7 çakra renkleri arasında bulunan yeşil rengi, vücudumuzda birçok bölge üzerinde olumlu etki yaratır. Mavi gibi göz rahatsızlıklarında dinlendirici etki sağlarken; kalp ve verem hastalıklarında da oldukça faydalı etkiler görülmesinde yardımcı olur. Vücuttaki zehirli maddelerin uzaklaşmasını sağlar ve sinirleri destekler. Yıpranmasını önleyerek, hücrelerin yenilenmesini, kısa sürede onarılmasını sağlar. Renklerin etkileri denildiğinde yeşil olumlu etkiler yaratsa da sakinlik, dinginlik hali bazen insanları tembelliğe teşvik edebilir. Bu nedenle bilhassa çalışmayı sevmeyen, çalışmaya yatkın olmayan kişilerin iş ortamları yeşil olmalıdır.

İlginizi Çekebilir: Home Ofis Çalışanların Üretkenliğini Arttıracak Dekorasyon Önerileri
Beyaz Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Beyaz Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Işığı yansıtan renkler arasında yer alan beyaz rengi temizlik ve saflığın sembolüdür. Negatif etkileri azaltan bir özelliğe sahiptir. Masumiyeti adlandıran bu renk, genellikle doktorlar tarafından kullanılır. Çünkü doktorlar sürekli negatif enerjilere maruz kalırlar. Bu nedenle ortamdaki negatif duyguları yok etmek için beyaz renk tercih edilir. Aynı zamanda korkularınızdan arınmanızı sağlayan bir etkiye sahiptir. Kişiyi güçlendiren bu renk, soğukkanlılığı ve asaleti temsil eder.

Beyaz rengi nasıl oluşur diyorsanız, bütün renkleri karıştırmanız gerekiyor. Çünkü beyaz renk bütün renklerin karışımından oluşur. Bütün renkleri içinde barındıran beyaz rengin insan psikolojisi üzerindeki etkileri olumludur. İstikrarı ve devamlılığı temsil eden renk, huzurlu olmanızı sağlar. Güven verir ve düşünce gücünü artıran özelliğe sahiptir. İnsanlara hüzün vereni dertlerini, tasalarını hatırlatan bir özelliği daha vardır. Kefen rengi olduğu için matem rengi olarak da bilinir. Bilhassa Uzak Doğu Asya ülkeleri arasında yer alan Çin’de beyaz rengi, matemi anımsatır.

Renklerin psikolojik anlamları yadsınamaz derecede önemlidir. Aynı zamanda yaşanılan mekanlarda tercih edilen renkler, kişilerin duygusal veya daha agresif olmasını sağlar. Bu nedenle baskın özelliklerinizi bastırmak için doğru renkleri tercih etmeniz gerekiyor. Biliyorsunuz ki beyaz ile boyanan mekanlar daha geniş gözükür ve insanlar arasında daha ferah olarak anılır. Bu yüzden dar mekanları beyaz boyayarak genişlemesini sağlayabilirsiniz. Tüm renklerle uyumlu olan beyaz, dengeleyici bir renktir. Işığı yansıttığı için bilhassa güneş almayan odaların beyaz ile boyanması odanın daha aydınlık bir görünüme kavuşmasını sağlar.

Beyaz rengin yaşamımızdaki yeri temizlik ve sağlık açısından önemlidir. Biliyorsunuz ki sağlık alanlarında beyaz renk oldukça yoğun bir şekilde tercih edilir. İlaç firmaları, kutuları genellikle beyaz rengi tercih ederler. Bu rengi seven kişiler genellikler temiz ve saf olmayı çok severler. Aynı zamanda aydın düşünceye ve geniş bir hayal dünyasına sahip kişilerin favori rengi beyazdır. Bağırsak sorunu çekenler, akciğeri yetersiz kimseler ve şeker hastalığına yakalanan kişilere doktorların önerileri beyaz renkten faydalanmalarıdır. Çünkü bu renk sayesinde hastanın, hastalığından kurtulması için olumlu enerjiler etrafa yayılır.
Siyah Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Siyah Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Siyah rengini tanıtmadan önce öncelikler doğada böyle bir rengin olmadığını söylemek istiyorum. Çünkü siyah bir renk değildir. Aksine renksizliktir. Bu yüzden de doğada bu renk bulunmaz. Işığı emen renk olduğu için göz yanılması olarak o rengi siyah olarak görürüz. Bu renk, bazı psikologlara göre kişiler üzerinde olumlu etkiler yansıttığı söylenirken, bazılarına göreyse tam tersi olumsuz etkiler yarattığı hakkında konuşulur. Kısacası tartışmalı bir renktir diyebiliriz. Ama sokağa çıkıp baktığınızda çoğu kişinin üzerinde kara rengi görürsünüz.

İnsanların psikolojisinde etkili olan siyah rengin anlamı bir yandan karanlık diğer yandan da aydınlığı temsil eder. Suçlar, kötülükler, zor durumlar her zaman karanlık olarak adlandırılır. Fakat sabır, sadakat, dayanıklılık, bilgelik veya güvenirlilikte siyah renk ile ilişkindir. Aynı zamanda acı, keder gibi anlamlara da gelir. Bu nedenle siyahı genellikle kıyafetlerimizde tercih ederiz. Bu tercihimizi karşımızdakilere ciddi ve güçlü görünmek için kullanırız. Tabii ki siyah renk biliyorsunuz ki diğer yandan da kilo problemi yaşayan kişilerin sığındığı limandır. Daha zayıf gösterdiği için bu renk çoğu kişi tarafından tercih edilir.

Kara rengin yaşamımızdaki etkisine bakacak olursak, siyah rengi genellikle özgüveni yüksek kişiler tercih eder. Azimli ve kararlı kişiler tarafından tercih edilen bu renk, iş hayatında başarılı olmayı sağlar. Fakat bu renk bir yandan da kişiyi aşırı inatçı ve hırslı yapabilmektedir. Bu nedenle siyah rengin diğer renkler ile kombin edilmesi gerekir. Bunun yanı sıra diğer olumsuz özelliği ise çoğunlukla siyah giyinen insanların ruhsal açıdan problem yaşamasıdır. Bu nedenle özellikle bu renk, çocuklarınızda inatçılığa veya depresyona sebep olabilir.

Beyaz renk gibi siyah renkte matem rengi olarak adlandırılır. Bu yüzden cenazelerde genellikle siyah renk tercih edilir. Kötülüğün sembolü olarak görülen bu renk, karamsarlığı artırır. Yalnızlığı, sıkıntıları, hüznü ve endişeleri çağrıştıran bu renk aynı zamanda ağırbaşlılığı, soyluluğu, hırsı temsil eder. Bu nedenle de makam araçları genellikle siyah tercih edilir. Bu renk, bilhassa çocuk odalarında kullanılmamalıdır. Konsantre olamıyorum, dikkatim çabuk dağılıyor ne yapabilirim diyen kişiler siyah renkli odaları tercih edebilirler. Siyah renk için kısacası insanların psikolojisi üzerinde; kendine güveni artırıcı, konsantrasyonu yükseltici etkisinin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Tavsiye İçerik: Dikkat Dağınıklığını Yenmek için Ne Yapmalı?


Mor Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Mor Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mor renk nedir, nasıl oluşur sorusunun cevabını arıyorsanız, kırmızı ve mavi rengin karışımından elde edildiğini söyleyebiliriz. Soğuk renkler arasında bulunan mor renginin huzur veren bir özelliği vardır. Bu nedenle uyku problemi çeken kişilerin yatak odalarının veya eşyalarının renginin mor olması söylenir. Bu sayede rahatça uykuya dalabilirsiniz. Uyku probleminizi bu renk sayesinde çözebilirsiniz. Bilhassa bu konuda açık tonları tercih etmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Lüks ve ihtişamı anımsatan bu renk, hayal gücünüzü artırmanızı sağlar. Siyah gibi konsantrasyonunuzu artırmanızda yardımcı olur.

Favori renginiz mor ise genellikle ruhsal dünyanın sizin için ön plandadır. Asil ruhlu bir kişiliğiniz vardır. Duyarlılığınız fazladır. Bu nedenle sanat dallarında başarılı olabilirsiniz. (Sanat nedir, dalları ve çeşitleri hakkında bilgilere buradan ayrıntılı bir şekilde ulaşabilirsiniz.) Mor rengin anlamı ve insan psikolojisi üzerine etkisi olumludur. Aynı zamanda yaşamda da önemli yere sahiptir. Çünkü mor rengi sayesinde vücudumuzdaki hormonlar ve salgı bezleri daha dengeli bir şekilde çalışır. Bilhassa menenjit, sara gibi beyin hastalıkların tedavisinde etkin rol oynar. Kanı temizlemede yardımcı olan bu renk; karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek hastalıklarında da tedaviye destekçidir. Eklem iltihaplarına karşı da faydası olan bu renk için şifa rengidir diyebiliriz.

Renk tonlarına göre anlamlarında değişiklikler gözlemlenebilir. Koyu tonlar, asalet duygusunu ön plana çıkartırken, açık tonlar daha çok sanatsal açıdan olumlu etkilenmenizi sağlar. Bunun yanı sıra bilinen haliyle üzüntü, depresyon gibi hastalıkları çağrıştıran etkilere de sahiptir. Bu nedenle eğer ki intihara meyilli olan kimseler varsa bu renkten uzak durmalıdır. İntihar edenlerin en çok sevdiği renkler arasında bulunan mor rengi, depresyon sorunu olanlar, alkolikler veya bağımlıların olduğu alanlarda kullanılmamaktadır. Mor renginin tonlarından olan lila rengi için de aynı hususları söylemek mümkündür.
Kahverengi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Kahverengi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Kahverengi renk nelerden elde edilir diyorsanız bunun için alternatifiniz oldukça fazladır. Çünkü kahverengi birçok rengin birleşiminden oluşmaktadır. Sıcak renkler olarak bilinen sarı ve kırmızının, siyah renk ile karıştırılması ile kahverengi elde edilir. Aynı zamanda turuncu ve siyah rengini karıştırarak veya turuncu ile mor rengini birleştirerek kahverengi rengini elde edebilirsiniz. Bunun dışında kırmız ve yeşil renklerini karıştırarak kahverengine ulaşabilirsiniz. İç sıkıcı bir renkmiş gibi görünse de aslına bakarsanız, hızlı olmak isteyenlerin tercih etmesi gereken bir renktir.

Hızlı hareket etmek, hareketlerini hızlandırmak isteyenlerin tercih etmesi gereken renk; kahverengidir. Koşucular veya diğer sporcular bu rengi tercih edebilirler. Yapılan araştırmalarda bu rengin insanın hareketlerini hızlandırdığı görülmüştür. Kıyafetlerde bu renk pek fazla tercih edilmese de son yıllarda toprak renkleri moda olmuştur. Bu nedenle pek çok kadının üzerinde toprak rengi kıyafetlere rastlayabilirsiniz. Hayal gücünün güçlenmesini sağlayan bu renk, kişilerin sesiz sedasız bir kişiliğe bürünmesinde yardımcı olur. Kişiye dinginlik ve sakinlik verir.

Kırmızı ve sarı renginde olduğu gibi hızı temsil eden bu renk, bilhassa gıda grubunda yer alan şirketler tarafından tercih edilir. Mütevazılığı simgeleyen bu renk, müşterilerin yemeklerini hızlı bir şekilde bitirmesini sağlar. Aynı zamanda bu renk, terapistlerin tercihini oluşturur. Çünkü kişiler kahverengi giyen kişilere, içlerini daha rahat dökebilmektedir. Bu neden terapistseniz ve hastalarınızın ağzından kelimeleri cımbız ile alıyorsanız kahverengi giyinmenizi tavsiye ederiz.

Lacivert Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Lacivert Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mavi rengin daha koyusu olarak adlandırılan lacivert rengin oluşumu için kırmızı ve mavi rengin karıştırılması gerekir. Bu karışımda mavi renk daha yoğun olması gerekmektedir. Düşüncenin rengi olarak bilinen bu renk, sezgileri güçlü olan kişiler tarafından sevilir. Karar verme sürecini kolaylaştıran ve hızlı hale getiren bu renk otoriteyi temsil eder. (Daha doğru karar alabilmek için dikkat etmeniz gerekenler nelerdir öğrenmek için buraya tıklayın.) Engin sonsuzluğu ve verimliliği simge edinen bu renk, fazla göze batmaz. Kişilerin üzerinde güçlü bir imaj sergiler. Bu nedenle psikolojik olarak renklerin dili nedir bilerek, giyinmek gerekir.
Böylelikle karşınızdaki kişiyi sizden daha baskın hale getirebilirsiniz.

Renklerin içinde daha ağır duran lacivertin insanlar üzerindeki etkisi mavi renkte olduğu gibidir. Huzur ve rahatlamayı sağlar. Kişinin daha çok ruhsal dünyasına vakit ayırmasını mümkün kılar. Duygusal düşüncelerin ve bakışların genişlemesi konusunda etkili olan bu renk, bilhassa yoğun ve baskı altında çalışan kişilerin tercih etmesi gereken bir renktir. Politik ve siyasi hatta iş adamlarının vazgeçilmez rengi olan lacivert aynı zamanda kişiye karizmatik bir hava katmaktadır. Bunun yanı sıra kişinin kendine inancını artırdığı gibi karşısındakilerin de inanmasını sağlayan bir renktir.

Hafızanın güçlenmesini sağlayan bu renk; bilhassa çok rüya gören kişiler tarafından tercih edilir. Pijamanızda bu rengi tercih ederek, rüyalarınızı daha kolay hatırlayabilirsiniz. Bu renk en çok ruh ve sinir hastalıklarına iyi gelir. Bunun yanı sıra göz, kulak ve burun hastalıklarının tedavilerinde de kullanılmaktadır. Ana renkler arasında bulunan lacivert rengi kozmik bir renk olarak tanımlanmaktadır. Çoğu firmanın logosu biliyorsunuz ki laciverttir. Bunun nedeni lacivert rengin sonsuzluğu ve verimliliği simgelemesidir. Böylece bu firmalar insanların gözünde büyük ve prestijli olarak canlanmaktadır.
Gri Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca

Gri Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Beyaz ve siyah rengin karışımı olan gri renk ara bir renktir. Bu renk mavi, yeşil gibi insanın gözlerini dinlendirir. Kişinin rahatlamasını sağlar. Fakat bu rengin yoğun bir şekilde kullanılması bunaltıcıdır. Bu nedenle diğer renkler ile kombin oluşturmalıdır. Gri rengin anlamı insan psikolojisine göre uzlaşmacı olarak nitelendirilir. Çünkü bu rengi seven kişiler alçakgönüllüdür. Dolayısıyla bu sayede uzlaşmacıdırlar.

Denge unsuru olarak görülen renk, ciddiyeti ve hareketsizliği de çağrıştırmaktadır. Bu nedenle çoğu devlet kurumunda ön plana çıkan renk gridir. Ciddiyet havasının oluşması için bu renk tercih edilir. Genellikle bu rengi seven kişiler olaylardan uzak durmayı, hiçbir olaya karışmamaya özen gösterirler. Ya da tarafsızdırlar. Kuralcı kişiler tarafından sevilen bu renk, kişinin hareketsiz ve tutucu yönlerinin ağır basmasını sağlar. Siyah ve beyaz rengi biliyorsunuz ki matem rengi olarak adlandırılıyordu. Gri rengi bu iki rengin karışımı olduğu için bunaltıcı sayılmaktadır. Bu nedenle bu rengi odanızda yoğun bir şekilde kullanmamaya gayret etmelisiniz.
Renklerin İnsan Yaşamına Etkileri

Renklerin İnsan Yaşamına Etkileri
Renklerin psikolojik anlamda insanları etkilediğini hep birlikte inceledik. Birçok açıdan renk seçimi kişi için önemlidir. Gerek iş yaşamı gerekse de normal yaşantısı için kişinin doğru renk konsantrasyonunu oluşturması gerekir. Bu sayede kişi, renklerin gücünü lehine kullanabilir. İş görüşmesinden olumlu cevap alarak ayrılabilir. Veya hastalıklarını geçirmesi adına renklerden destek alabilir. Bu nedenle renklerin psikolojik etkileri ve yönlerini bilmeniz gerekiyor. Bu noktada yukarıda fayda sağlayacağınız bilgiler edinebilirsiniz.

İlginizi Çekebilir:

En Çok Kullanılan 30 Beden Dili ve Anlamları [Kadınlar ve Erkekler için Vücut Dili]

Sonuç olarak, soğuk ve sıcak renkler hiç fark etmez bütün renklerin kişiler üzerinde psikolojik etkileri fazladır. Deneyimler ile bu etkilerin hepsi gözlemlenmiştir. Kimi renkler iştahı kapatırken kimileri ise açmaktadır. Hastalıklara, uykusuzluk problemlerine iyi gelen renkler bulunmaktadır. Yazımızda renklerin psikolojik anlamları hakkında bilgiler verdik. Renklerin etkileri nasılmış onlardan bahsettik. Renklerin anlamları ve özellikleri nelerdir hep birlikte baktık. Umarım bu bilgileri kullanarak gerek yaşamınızda gerekse de iş hayatınızda başarılı olabilirsiniz. Renklerin dilini anlayarak, karşınızdaki kişiler üzerinde istediğiniz izlenimleri bırakabilirsiniz.

Renkler psikolojimizi nasıl etkiler? Kıyafetlerimizi seçerken hangi renkleri tercih etmeliyiz?...

Kırmızı
Bu renk kendinizi daha enerjik ve harekete hazır hissetmenizi sağlar. Heyecanı ve hareketi sevenler u rengi seçerle. Bu rengin etkisinde yaş faktörü önemlidir.
Turuncu
Bu renkte kırmızı kadar olmasa da enerji ve heyecan veren bir renktir. Turuncu rengi seviyorsanız cesur ve maceracı bir kişiliğe sahipsiniz demektir. Bu rengin insanları gülmeyi ve güldürmeyi severler. Turuncu, diyalog ve mizah yeteneğini artırır.
Sarı
Entelektüel kişiliğe sahip insanların rengidir. Yönetmeye ve hükmetmeye olan ilgiyi gösterir. Bu renk zihni açar ve dikkati artırır. Güneşin rengi olduğu için insanlara pozitif duygular aşılar.
Yeşil
Bu renk dinlendirici, yatıştırıcı ve dengeleyici bir atmosfer yaratır. Denge ve uyum sembolüdür. Giysilerinizde yeşili kullanmanız örf ve adetlere bağlılığınızı gösterir. Bu rengi sevenler aynı zamanda doğayı ve huzuru da severler. Yeşile ilgisi olanların kalbi ve duygu yüzeyleri yüksek olur.
Turkuaz
Dikkatlerin size yönelmesini sağlar. Genellikle insanlara açık bir iç dünyanız vardır. Bu renkten hoşlananların duygu ve düşüncelerinin saf ve açık olduğu görülür. Giysilerinizde turkuazı kullanırsanız genç ve dinamik kalırsınız.
Lacivert
Düzenin ve ruhsallığın ifadesidir. Bu rengin insanları huzur, barış ve sadelikten hoşlanırlar. Giysilerinizde laciverde ağırlık verirseniz, sadık, dürüst, araştırıcı ve başarılı birisiniz demektir.
Mor
Kendine güven ve özgürlük duygularını harekete geçirir. Yaratıcı ve ruhsal özellikler taşıdığından ilahidir ve sanatın rengidir.
Siyah
Tabiatta olmayan bir renktir. Ölüm ve kederi sembolize eder. Bu renk ışığı reddeder. Bu rengin insanları ruhlarındaki ışığı söndürmeye çalışırlar ve ışık enerjisini vücutlarına sokmazlar. Siyah renk canlılığın ve diğer renklerin reddini ifade eder. Kişiliğin karanlık yönlerini ifade eder. İnsanlar bu rengi saklanmak ve bir takım şeyleri saklamak için giyinirler.
Beyaz
Temizliğin, saflığın ve masumiyetin ifadesidir. Tarafsızlığın rengidir.
Kahverengi
Bu renk toprak ve bağlılıkla ilgili nitelikleri taşır. Kahverengi, kırmızı ve siyah renklerden elde edildiği için her iki rengin özelliklerini de taşır. Giysilerde kahverengi kullanmak bir yere bağlı olma ve gelecek için sağlanan ilişkiler kurma isteğini gösterir. İnsanlar bu rengin pozitif etkisiyle gerçekçi bir kişilik geliştirebilirler. Negatif etkisi ise değişken ve güvensiz bir yapı gösterir. Kahverengi insanlarda düzen duygusunu ve serbest duyguları harekete geçirir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Narsist - Narsizm Ne Demekdir
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:16 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Narsist - Narsizm Ne Demekdir?

Narsist Ne Demek? Narsisizm Nedir? Kısaca Narsistik Kişilik Bozuklukları [Kadın ve Erkek]


Narsist! Evet, son zamanlarda hemen her yerde karşımıza çıkan bu sözcüğün ne anlama geldiğini sahiden biliyor musunuz? Gelin, narsist ne demek, narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler ne gibi özelliklere sahiptir, narsisizm nedir, tüm bu soruların cevaplarını aşağıda detaylıca inceleyelim.



Kişinin kendine aşık olması, kendini her şeyin üzerinde tutması olarak tanımlanabilecek narsisizm bugün en çok konuşulan konulardan bir tanesi! Çünkü insanların giderek daha çok benmerkezci olması, duyarlılıklarının giderek azalması ve empatinin önemini her geçen gün biraz daha kaybetmesi narsist insanların sayısında gözle görülür bir artış yaşanmasına yol açmıştır. Haliyle bu durum da pek çoğumuzu narsist ne demektir, narsist insan (kadın-erkek) kimdir, narsistlere nasıl baş edilir gibi soruların cevaplarını aramaya yönlendirmiştir.

Anlamını bilen bilmeyen herkes tarafından kullanılan narsist kelimesi, kişinin kendine tapması olarak kabaca ifade edilse de bu sözcük aslında çok daha fazlasını ifade etmektedir. Buna ek olarak; narsist denildiğinde akla gelen tek şey, kelimenin ne anlama geldiği olmamalıdır.

Narsisizmin özelliklerini taşıyan bu kişilerin neden böyle bir yaklaşımı benimsediklerinden tutun da dikkat çeken özelliklerine, onlarla nasıl başa çıkılabileceğinden kişinin kendine duyduğu aşkın nasıl psikolojik bir rahatsızlığa yol açabileceğine varana kadar bir sürü farklı konu üzerine düşünülmelidir. Zira hepsi hayatın içinde olan ve sıklıkla karşılaştığımız durumlardır. İşte tam da bu nedenden dolayı, narsist sözcüğü hakkında merak edebileceklerinizi aşağıda teker teker incelemeye hemen başlayalım diyorum.
Narsist Ne Demektir ve Kimdir?

Narsist Ne Demektir ve Kimdir?
Kısaca narsist, narsisizmin özelliklerine sahip kişi demektir. Yani hep ben diyen, kendinden başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi önemsemeyen, yalnızca çıkarlarını düşünen ve hayatını benzer yaklaşımlarla sürdürmeye çalışan kişiler için narsist diyebiliriz. Ve dikkat ettiyseniz burada sürdürmeye çalışan tabirini kullandım. Çünkü narsistik yaklaşımlarla kişinin gerçekten mutlu olması, hayattan zevk alması pek mümkün değildir.

Zira bu insanlar sürekli bir açlık halindelerdir. Doyumsuzluklarıyla öne çıkan, yaşamını başkalarının sahip olduklarına sahip olmaya çalışarak geçiren ve kendini bir nevi tanrı olarak gören kişiler için “doyum” fazlasıyla uzak bir kelimedir. Tam da bu noktada narsistleri midesi tıka basa dolu olmasına rağmen hala bir şeyler yiyip içmeye çalışan açgözlülere benzetebiliriz. Ya da önünde devasa bir masa varken başkalarının elindeki ekmeğe gözünü diken tamahkar kişilere!

Anlayacağınız, narsist ne demek sorusuna verilebilecek bir sürü farklı yanıt vardır. Ve zaten tarih boyunca bu konuda bir sürü insan yazmış çizmiş, narsist sözcüğünü farklı tanımlarla ifade etmiştir. Örneğin; hepimizin en azından ismine aşina olduğu nörolog Sigmund Freud için narsisizm “dış dünyadan soyutlanan libidonun, egoya yönlendirilmesi” demektir.

Ona göre narsistlerin libidosu egolarında toplanmakta, sonrasında nesnelere yönlendirilmekte ve tekrar egolarına dönmektedir. Tıpkı dış dünya ile kendi arasındaki ayrımı yapamayan bebekler gibi narsistler için de kendinden başka hiçbir şeyin bir gerçekliği ya da önemi yoktur. Yani her şey kendileriyle ilgilidir. Daha açık bir ifadeyle, bebek için karnının doyurulması önemli ve gerçek olan tek şeydir. Ve bu durumu Freud, birincil narsisizm olarak tanımlamıştır.

Ünlü Avustralyalı nöroloğa göre ikincil narsisizm ise az önce bahsettiğimden biraz daha az narsistik davranmak demektir. Yani ben düşüncesinin yanı sıra bir de dış dünya gerçekliğinin olduğu kabul edilir ama yine de ortada bir kendine tapma durumu vardır. Yani Freud’un görüşüne göre herkes biraz narsistir ve narsisizm makul seviyede olduğu sürece bu durumun bir sakıncası yoktur. Evet, tüm bu dediklerimde hemfikirsek narsisizm ne demektir, kısaca bu kavramdan da bahsedelim derim.

Narsisizm Nedir? Kısaca Hakkında Bilgi

Aslına bakarsanız, yukarıda narsisizm hakkında az çok konuştuk ama bu kavramın ne demek olduğundan tekrar kısaca bahsedebiliriz. Evet, narsisizm kişinin kendine tapmasını, kendine aşık olmasını ifade eden terim olarak kullanılıyor.

Biraz daha açacak olursak ise narsisizm kişinin kendisiyle ilgili hissettiği güzel duygulardır diyebiliriz. Yani kimilerine göre narsisizm istenmeyen, kötü bir şey olsa da aslında herkes biraz narsistir. Dikkat edilmesi gereken şey narsisizmin ölçüsünü kaçırmamak, kendini sevme olayını abartmamaktır. Bu dediğimde anlaştıysak, narsisizm sözcüğünün geldiği mitolojik efsaneye değinmek istiyorum.
Narsisizm Sözcüğünün Kökeni: Narkissos ile Ekho Efsanesi

Narsisizm Sözcüğünün Kökeni: Narkissos ile Ekho Efsanesi
Narsisizm terimi, Yunan mitolojisindeki Narcissus isminden gelmektedir. Freud, Narkissos isimli mitolojik kahramandan etkilenerek narsisizm terimini ilk kez kullanan kişidir. Yunan mitolojik kahramanın hikayesinden kısaca bahsedecek olursak ise şunları söyleyebiliriz. Kendine aşık olanları umursamayıp, onların sevgilerine değer vermeyen Ekho isimli güzel peri kızı, bir gün Narkissos’u avlanırken görür. Peri kızı gördüğü bu çok yakışıklı avcı gence ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos Ekho’nun aşkına karşılık vermez ve kara sevdaya tutulmuş genç kızı acısıyla tek başına bırakır.

Peri kızı o günden sonra yavaş yavaş erimeye başlar ve sonunda üzüntüsünden ölür. Bu duruma çok kızan Olimpos tanrıları Narkissos’u cezalandırmak ister. Yakışıklı gencin cezası kendisini taparcasına sevmesi olacaktır. Bir gün su içmek için nehir kenarına eğilen Narkissos, sudaki yansımasını görür ve öylece kalakalır. O zamana kadar farkına varamadığı güzellik, Narkissos’u adeta büyülemiştir. Yemeden içmeden kesilen ve o nehrin kenarından başka bir yere gidemeyen Narkissos da tıpkı Ekho gibi günden güne eriyerek ölür ve bedeni nergis çiçeklerine dönüşür.

Kısacası; hepimiz narsisizme meyilliyiz ve işin dozunu kaçırıp kaçırmamak bizim elimizde! Yani Narkissos gibi narsisizmin bizi esir almasına izin verirsek, mitolojik kahraman gibi günden güne erir ve ömrümüzü sudaki yansımamıza bakarak geçirmek durumunda kalırız. Yapmamız gereken şey, kendimizi sevmek ama bu sevginin bizi büyüklük hastalığına sürüklemesine izin vermemek olmalıdır.
Narsistik Kişilik Bozukluğu Nedir? Tanımı, Belirtileri ve Tedavisi

Narsistik Kişilik Bozukluğu Nedir? Tanımı, Belirtileri ve Tedavisi
Narsistik kişilik bozukluğu, kişinin kendini her şeyin üstünde görmesi, aşırı benmerkezcilik, kendinden başka kimseyi ya da hiçbir şeyi umursamamak gibi ifadelerle tanımlanabilir. Mükemmeliyetçi yaklaşımı benimseyen, megaloman tavırlara sahip, ilgi odağında kendinden başkalarının olmasına katlanamayan ve herkes tarafından beğenilmek isteyen kişilerde görülen bir kişilik bozukluğudur. Genellikle ergenlik döneminde ve sonrasında ortaya çıkan narsistik (özsever) kişilik bozukluğunun dikkat çeken bazı belirtileri vardır.
1. Narsistik Kişilik Bozukluğunun Belirtileri:

Narsistik Kişilik Bozukluğunun Belirtileri:

    İstenilen şeye ulaşmak için her türlü yolu (hiç etik olmasa bile) kullanmaktan çekinmemek;
    Dünya sanki onun etrafında dönüyormuş gibi davranmak;
    Hep “en bir şey” olmaya çalışmak;
    Olumsuz eleştirileri duymamak ya da beğenilmeme durumunda öfke krizlerine girmek;
    Etraflarındaki insanları “çıkarıma uygun” ya da “çıkarıma ters” biçiminde belirlemek;
    İlgi odağında olan ya da insanlar tarafından beğenilenleri kıskanmak, başkalarının da onları kıskandığını düşünmek;
    Başkalarının yaşamlarına karşı zerre ilgi duymamak, empatiden yoksun olmak;
    Küçücük başarılarını bile adeta dünyayı kurtarmışçasına abartarak anlatmak;
    Beğenilmeye, takdir edilmeye karşı aşırı şekilde aç olmak; gibi belirtilerdir.

Tavsiye İçerik: Mutluluğunuzdan Çalan Narsist İnsanların 15 Özelliği
2. Narsistik Kişilik Bozukluğunun Nedenleri:

Narsistik Kişilik Bozukluğunun Nedenleri

Peki, narsistik kişilik bozukluğunun sebepleri nelerdir? Neden bazı insanlar kendini her şeyin üzerinde görürler? Neden değerlerini abartır, mükemmelliği yaşamın amacı haline getirirler? Aslına bakarsanız; narsistik kişilik bozukluğunun sebebi diğer pek çok kişilik bozukluğunda olduğu gibi çoklu ve değişkendir. Mesela; bu durumu tetikleyen nedenler arasında genetik faktörler de olabilir mizaç da kültürel faktörler de!

Ya da kişinin narsistik kişilik bozukluğunun altında yatan neden almış olduğu eğitimdir. Anne-babanın yetiştirme tarzı, bireyin beğenilmeye karşı açlığına ve narsisizmin dozunu kaçırmasına neden olmuştur. Hatta eğitimden kaynaklanan narsistik kişilik bozukluklarına bakıldığında en sık rastlanılan durum çocuğu fazla öven, onu her şeyin üzerinde tutan, yanlışlarını göstermeyen bir anne ve dışlayan, uzak duran, takdir etmeyen bir babanın varlığıdır.
3. Narsistik Kişilik Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?

Narsistik Kişilik Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?
Narsistik kişilik bozukluğunun tedavi edilmesi için ilk olarak sorunun altında yatan neden bulunmalıdır. Yani kişinin içerisindeki eksiklik aile faktöründen mü kaynaklanıyor yoksa kişinin narsisizme yatkınlığından mı, öncelikle bunun keşfedilmesi gerektirmektedir. İlaç tedavisiyle değil terapi yöntemiyle tedavi edilebilecek narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişiler terapistler için de zor hastalar arasındadır.

Çünkü uzman, kendinden başka kimsenin düşüncesini önemsemeyen, eleştiriye kapalı ve hep övülmeyi bekleyen birini tedavi etmekle yükümlüdür. Ve bu nedenle terapiden olumlu sonuç alabilmek için terapistin işinin ehli olması ve sabırlı davranması gerekmektedir. Zamanla gerçekleri görmeyi öğrenerek kendi benliğini bulabilecek narsistik kişiler için değişim çok zor olsa da doğru bir tedaviyle bu kişilik bozukluğundan kurtulunabilir.
Narsist Kadın ve Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler Nelerdir?

Narsist Kadın ve Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler Nelerdir?
Yukarıda da söylediğim gibi bugün narsisizm ile ilgili merak edilen her şey hakkında konuşacağız. Ve bunlardan bir tanesi de narsist erkekler ve kadınlar! Çünkü erkekler narsist kadınlar, kadınlarsa narsist erkeklerle ilgili sorulara cevap bulmaya çalışıyor. Yani bu konunun genellikle ilişkilerde göz önünde bulunduruluyor diyebilirim. Ve tam da bu noktada şaşılacak gerçek, narsistlerin genelinin erkek olması!

Evet, erkekler kadınlara kıyasla büyük bir çoğunlukla narsisizmin ölçüsünü kaçıran cinsiyet oluyor. Fazlasıyla özel olduğunu düşünen narsist erkek, yanındaki kadının güzelliğiyle, şöhretiyle, başarısıyla övünmeyi seviyor. Özellikle de kalabalık bir grup arasına girdiğinde narsist erkek, öncelikle kendisini daha sonra da partnerini ya da yanında kim varsa onu övmeye başlıyor.
1. Narsist Kadın Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler

Narsist Kadın Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Yukarıda söylediğim gibi, narsist kadın da erkek gibi yanındaki insanın statüsü, kusursuzluğu ve etrafından ne kadar hayranlık topladığıyla ilgileniyor. Onun için de öncelikli olan şey yanında kendisine yakışacak ve daha çok beğenilmesini sağlayacak birilerinin bulunması! Kısacası; narsist kadınlarla da erkeklerle de birliktelik yaşamak zor. Çünkü bu insanlar sevmeyi bilmeyen ama hep sevilmek isteyen kişiliklerdir! Eleştiriye katlanmayan, her zaman kendini ön planda tutan, karşı tarafın beklentilerini karşılamaktan çok uzak ve ilgiye aç olan narsist kadınlar ya da erkekler karşısında pek çok kişi ne yapacağını bilemiyor.

Mesela; narsist bir kadın ilk etapta erkek için kendinden emin, güçlü, güzel ve tapılası kadındır. Ancak zaman geçtikçe erkek, narsist kadın hakkındaki gerçeklerle karşılaşır. Onun ne kadar ilgiye muhtaç, doyumsuz, aynı derecede korkak olduğunu anlamaya başlar. Başkalarının yanında hiç kimseye ihtiyacı olmayan ama ilişki içerisinde takıntılı derecede bağımlı olan narsist kadın, kısa sürede partnerinin gözünden düşer ve bu durum kadını dibe sürükleyebilir. Ya da ilişkiyi daha fazla uzatmadan içindeki boşluğu başka bir erkekle doldurmaya çalışır.
2. Narsist Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler

Narsist Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Narsist erkek ise yanındaki kadını mükemmele en yakın olacak şekilde seçer. Partnerinin ne kadar başarılı, ne kadar güzel, ne kadar arzu edilen biri olduğunu söyleyip durur. Dışarıda fazlasıyla ilgili ve aşık olan narsist erkek, eve geldiğinde tam tersi yönde tavırlar sergileyebilir. “Sen zaten ne yapabilirsin ki, ne kadar beceriksizsin, yanıma yakışmıyorsun…” gibi laflarla partnerini aşağılamaktan çekinmez. Ya da annesinin eteklerine yapışmış küçük bir çocuk gibi yalvaran gözlerle sevilip okşanmayı bekler.

Zaten narsist erkeklerin çoğunun problemli çocukluk dönemleri vardır. Anne ya da babanın bitmek bilmez beklentileri, olumsuz eleştiriler, takdir edilme açlığı ve başarısızlık korkusuyla geçirilmiş çocukluk dönemi, erkekte narsistik kişilik bozukluğuna yol açmıştır. Uzun lafın kısası sevgili okur; narsist bir kadın ya da erkekle birlikte olmadan önce bir kez daha düşünmelisiniz. Çünkü değişime fazla açık olmayan bu insanlarla başladığınız ilişki ya kısa süre içerisinde sona erecek ya da hayatınızı onun uğruna feda etmiş olacaksınız.
Narsist Testi

Narsist Testi
Peki, bütün bu konuştuklarımızdan sonra karşınızda bir narsist var mı yok mu, sorusunun cevabını daha net bir şekilde vermek ister misiniz? Ya da bunu da bir kenara bırakın! İçinizde gizli bir narsist barındırıp barındırmadığınız hakkında fikir edinmeye ne dersiniz? Hem çoğu narsist, narsist olduğunun farkında bile değil ki! Belki siz de narsisizmin ölçüsünü kaçırmak üzeresinizdir, olamaz mı? Sonuçta; görmeden bilemezsiniz. Ama aşağıdaki sorulara cevap vererek kendinizi test edebilir, ne kadar narsistsiniz, bu konuda az çok bir karara varabilirsiniz.

Dipnot: Bu cümleler düşüncelerinizi ne kadar yansıtıyorsa, o kadar çok narsistsiniz demektir.

    Eleştiriye gelemem, hatta öfkelenirim.
    Alçakgönüllülüğün aptallık olduğunu düşünürüm.
    Başarıya giden yolda her şey mubah sözüne inanırım.
    Başkalarının hayatı beni bağlamaz.
    Göz önünde olmaya bayılırım.
    Bir kenarda tek başıma kalmaktan nefret ederim.
    Beğenilmek için giyinir, takdir edilmek için uğraşırım.
    Her şeyi biliyormuş gibi davranırım.
    Zayıflıklarımı kimseyle paylaşmam.
    Cümlelerim genellikle “ben” ile başlar.

Narsist İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?

Narsist İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?
Tavan yapmış egoları ve megalomanlıklarıyla sizi sizden alan narsist insanlar! Evet, hayatı zorlaştıran insan tipleri denildiğinde akla ilk gelenlerden bir tanesi de hiç şüphesiz narsistler! Benmerkezci tavırları ve duyarsızlıklarıyla insanı çileden çıkartan narsist kişiliklerle nasıl baş etmeli? Onlara nasıl davranmalı da narsist kişiyle kurulan iletişimden en az zararla çıkılmalı?

İlk başta, kendinize o narsist kişiyle görüşmek zorunda olup olmadığınızı sormalısınız. Yani başa çıkmak istediğiniz insanı kendi isteğinizle mi hayatınızda tutuyorsunuz, yoksa elinizde olmayan (mesai arkadaşınız, ev sahibiniz, eşinizin annesi, sevgilinizin kardeşi, yöneticiniz gibi) sebeplerden ötürü mü bir narsistle berabersiniz? Bunun kararını verdikten sonra ise izlemeniz gereken yolu çizmelisiniz. Eğer sizi üzmekten, yaşam enerjinizi çalmaktan başka bir işe yaramayan kişiyi çekmek için hiçbir zorunluluğunuz yoksa arkanıza bile bakmadan ondan uzaklaşmalısınız. Ama yok “ben ezilmeye, kullanılmaya, hor görülmeye, pohpohlama alıştım” diyorsanız o da sizin tercihiniz.

İletişime devam etmek zorunda olduğunuz narsist insanlarla başa çıkmak içinse yapabileceğiniz birkaç şey var. Ve bunlardan bir tanesi sevmediğiniz insanlarla başa çıkmak için ne gibi taktikler kullanabileceğinizi öğrenmek. Buna ek olarak bir narsistle başa çıkabilmek için onun söylediklerini duymazdan gelmeyi deneyebilirsiniz. Ya da narsiste istediği şeyi vererek ona duymak istediklerini söyleyebilir “harikasın, çok iyisin, bir numarasın” gibi sözlerle sizinle fazla uğraşmamasını sağlayabilirsiniz.

Yalnızca gerekli durumlarda iletişim kurarak ve polemiğe girmekten kaçınarak, hayatınızdaki mecburi narsistlere karşı gardınızı alabilirsiniz. Kısacası; fazla ciddiye almadan ve onun yetersizlik duygusuyla başa çıkmaya çalışan mutsuz mu mutsuz biri olduğunu unutmadan, narsist kişiliklerin size zarar vermesinin önüne geçebilirsiniz.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Bazi Kültürel Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:13 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Bazi Kültürel Bilgiler

Sanat Nedir? Dalları ve Çeşitleri Nelerdir? Kısaca Hakkında Bilgiler

En basit tanımıyla sanat, yaratıcılığın ve hayal gücünün farklı tekniklerle dışavurumudur. Ama tabii sanat nedir, sorusunu birkaç kelimeyle yanıtlamak mümkün değildir. Zira tarih boyunca sanatın ne demek olduğuyla ilgili farklı fikirler ortaya atılmıştır. Ve sanatın nasıl tanımlanabileceği asırlardır olduğu gibi aynı şekilde bugün de tartışılmaktadır.

Evet, bugün sanat nedir, dalları ve çeşitleri nelerdir, zanaat ne demektir, hepsini bir bir inceleyeceğiz. Diğer bir ifadeyle; sözlüklerde, duygu, düşünce, tasarım veya güzelliği ifade etmek için kullanılan yöntemlerin tümü olarak karşımıza çıkan sanat hakkında detaylıca konuşacağız. Çünkü sanat nedir sorusuna sayısız farklı cevap verilebilir. Hatta bu konuda sanatçılar bile ortak bir noktaya varamamıştır.

Örneğin; “Sanat Nedir?” kitabının ünlü yazarı Lev Tolstoy’a göre sanatta olması gereken şey, eserin yaratıcısı ile onu algılayan kişi arasındaki duygu alışverişidir. Ayrıca Rus yazar Tolstoy, sıradan insan için sanatın güzelin ortaya çıkması olduğunu söylemiştir.

Sanatın keyif, eğlence ve avuntudan ziyade yüce bir iş olduğunu savunan ünlü kişilik, kitabında sanat nedir sorusu üzerine yoğunlaşmış ve savunduğu fikirleri muntazam bir şekilde kaleme almıştır. Mesela; yazar kitabında “Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur.” cümlesiyle sanata bakış açısını belirtmiştir.
Sanat Nedir?

Sanat Nedir?
Gelelim, sanat nedir, sorusunun ayrıntılarına. Evet, denilebilir ki insanoğlunun var olduğu günden bu yana var olan olgudur sanat! Ve bu olgu üzerine sayısız farklı şey söylenmiştir. Yüzyıllardan beri süregelen tartışmaların konusu olan sanat! Duygu ve düşüncelerin ifade ediliş biçimi; yaratıcılığın ortaya konduğu, düşüncelerin duyulduğu, hissedildiği, görülür hale geldiği sanat! Her kültürde görülen ve evrensel bir değer olan sanat! İsterseniz, sanat nedir sorusuna bir de aşağıdaki görüşlerle cevap verelim.

Neo-Wittgenstein’ci Görüş: 1956 yılında Morris Weitz tarafından ortaya atılmış olan görüştür. Amerikalı bir estetikçi olan Weitz’in, bir filozof ve matematikçi olan Wittgenstein’den etkilenerek ortaya attığı bu görüşte, sanat açık bir kavramdır ve tanımlanması mümkün değildir. Ayrıca Morris Weitz’e göre Tolstoy, Benedetto Croce, R. G. Collingwood gibi düşünürlerin yaptığı sanat tanımları, yalnızca kişisel görüşlerinin ifade edilmiş halidir.

Kurumsal Sanat Görüşü: Kurumsal sanat görüşünde ise Neo-Wittgenstein’in görüşünün reddedilerek sanatın tanımlanabileceği önermesinin savunulduğunu görüyoruz. Ve 1974 yılında George Dickie tarafından geliştirilen kuramda filozof, bir sanat eleştirmeni, profesör ve filozof olan Arthur Coleman Danto’nun düşüncelerinden etkilenerek yola çıkmıştır.

Sanatın Duyguların Dışavurumu Olduğu Görüşü: İngiliz filozof ve tarihçi Robin George Collingwood ise sanat için duyguların yaratıcı ifade gücü ve dışavurumu olduğu görüşünü öne atmıştır. 1938 yılında basılan Sanatın İlkeleri isimli kitabında filozof, sanatla zanaatı da birbirinden ayırmış, sanatın insan zihni için gerekli bir işlev olduğunu belirtmiştir.

Başat Biçim Görüşü: Sanat isimli kitabın yazarı Clive Bell ise başat biçim görüşünü ortaya atmıştır. Onun için sanatta önemli olan şey; renklerin, şekillerin ve çizgilerin bir harmoni içerisinde kullanılmasıdır. Başat biçim görüşüne göre sanatın sanat olabilmesi için uyum içerisinde yapılması mutlak kuraldır. Ve bu görüşün savunucuları için estetik kaygı gütmeden sadece kavramları ön plana çıkartmak amacıyla yapılan eserlere eser denmek mümkün değildir.
Sanat Dalları ve Çeşitleri Nelerdir?

Sanat Dalları ve Çeşitleri Nelerdir?
Gelelim, sanat dalları ve çeşitleri hakkındaki kısma! Evet, sanat ne demektir, incelediğimize göre (gerçi gördüğünüz gibi sanat ne demek sorusunun tek ve doğru bir yanıtının olduğunu söylemek imkansız) sanat kaça ayrılır, sanat dalları nelerdir, bunları incelemeye başlayabiliriz. Ve dilerseniz burada sanatın pratik ve güzel sanatlar olarak iki ana gruba ayrıldığını söyleyerek, direkt konuya girelim.
1. Pratik (Endüstriyel) Sanatlar (Zanaat)

Pratik (Endüstriyel) Sanatlar (Zanaat)
İlk olarak pratik sanatlar nedir, çeşitleri nelerdir, sorusundan başlayalım. Evet, sanatın iki alt grubundan biri olan pratik sanatlar, aslında hepimizin bildiği zanaatlardır. Yani estetik kaygıdan daha çok günlük hayatımızı kolaylaştırmak üzere yapılan ve el becerisi isteyen şeylerdir. Örneğin; marangozluk gibi! Ya da duvarcılık, dokumacılık, çinicilik, halıcılık, kunduracılık, silah işçiliği, teşbihçilik, minecilik gibi! Kısacası; kendiliğinden, eğitimle ya da usta-çırak ilişkisi sayesinde öğrenilen ve ustalıkla yapılması gereken işlere zanaat denmektedir. Ve bu işleri yapan kişiler ise zanaatkar olarak anılmaktadır.
Kısaca Sanatla Zanaat Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar

Kısaca Sanatla Zanaat Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar
Peki, bu iki sanat türünün arasındaki farklılıklar ve benzerlikler denildiğinde aklınıza bir şey geliyor mu? Mesela; sanatla zanaatın ortak yönleri sizce nelerdir? Ya da bu ikisi birbirinden ne gibi özellikleri ile ayrılmıştır? Gelin, yeri gelmişken sanatla zanaat arasındaki farklılıklardan da kısaca bahsedelim.

Öncelikle her ikisinin de temel amacının insana “bir şekilde” fayda sağlamak olduğunu söyleyeyim. Ayrıca sanatın da zanaatın da el emeği istediğini, işin sonunda bir oluşuma ulaşıldığını ve temelde bir tasarımın olduğunu söyleyebiliriz. İki kavram arasındaki farklılıklar denildiğinde ise akla şunlar gelmektedir:

    Yaratıcılık sanat için mutlak kuralken zanaat için aynı şart gerekli değildir.
    Sanat eserinin yapılmasında amaç güzel ve estetik olması iken zanaattaki amaç sağlayacağı faydadır.
    Zanaat para kazanmak için yapılır, sanat eserinde ise maddi kazanç düşünülmemektedir.
    Sanat eseri yeganedir zanaatla ortaya çıkartılan eserler ise birbirinin aynı olabilir.

2. Güzel Sanatlar

Güzel Sanatlar
Güzel sanatlar denildiğinde akla güzellik ve zevkle ilgili sanatlar gelmektedir. İlk kez Fransızcada “beaux arts” olarak görsel sanatları tanımlamak için kullanılmıştır. Ve güzel sanatlar, duygu ve düşünceleri farklı araçlarla (çizmek, boyamak, yazmak, göstermek…) anlatmamıza, göstermemize, duyurmamıza ya da hissettirmemize yarayan sanatları kapsamaktadır.

Tavsiye İçerik: Pablo Picasso’nun En Pahalı 10 Eseri

Ortaçağ düşünürleri, güzel sanatları “sarf (dilbilgisi), nahiv (sözdizimi), ilmi beyan (güzel konuşma bilimi), belagat, matematik, geometri, musiki, istatistik, felsefe, ilmi heyet” olarak belirlemişken, günümüzde bunlar bilimler arasına girmiş ve güzel sanat olmaktan çıkmıştır. Bugün güzel sanatlar 3 alt gruba ayrılmaktadır. Ve bu sınıflandırma geleneksel sınıflandırma olarak adlandırılmıştır. Hemen şimdi göreceğiniz gibi geleneksel sınıflandırmada sanat eserinin hitap ettiği duyu, belirleyici unsur olarak düşünülmüştür.

Güzel sanatların sınıflandırılmasında kullanılan geleneksel yöntem:
Görsel (Plastik) Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?

Görsel (Plastik) Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?
Şekil ve hacme dayanan güzel sanatlardır. Görsel (plastik) sanat dalı için öncelikle kil, balmumu gibi materyaller kullanılmış, zaman içinde kullanılan malzemeler çeşitlenmiştir. Örneğin; görsel sanatlarda alçı kullanımı ilk kez Büyük İskender zamanında gerçekleşmiştir. Görsel sanat nedir, sorusuna kısaca cevap verecek olursak ise, bu sanat türünün temel özelliğinin maddeye şekil verilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Taşa, çamura, mermere şekil vermek gibi! Göze hitap eden bu sanat dalının içerisinde, resim, mimari heykel ve kabartma gibi sanat çeşitleri yer almaktadır.

Heykel: Alçı, taş, balmumu gibi araçlarla meydana getirilmiş üç boyutlu, estetik şekillerdir.
Mimari: Estetik yapılardır. Saraylar, camiler, tapınaklar gibi!
Resim: Varlıkların, cisimlerin ya da duygu düşüncelerin çizgiler ve renklerle ifade ediliş biçimidir.
İşitsel (Fonetik) Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?

İşitsel (Fonetik) Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nelerdir?
İşitsel ya da fonetik sanatlarda ise ses ve söz vardır. Yani kulağa hitap edilmektedir. Örneğin; müzik de işitsel sanatlar arasına giriyor, edebiyat da! Çünkü edebiyatın malzemesi dil! Zaten sırf bu nedenle; yani güzel sanatları, görsel, işitsel ve dramatik olarak üçe ayırmak bazı durumlarda yetersiz kaldığı için birazdan sizin de göreceğiniz bir sınıflandırma daha yapılmıştır.

Müzik: Duygu, düşünce ve hayallerin tek ya da çok sesli olarak ifade etme sanatıdır. Kısaca; sesin anlamlı titreşimler halini almasıdır.
Edebiyat: Kelimelerle yapılan sanat türüdür. Olay, duygu ve düşüncelerin dil aracılığı ile estetik bir biçimde ifade ediliş biçimidir.
Ritmik Dramatik Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nedir?

Ritmik Dramatik Sanatlar Nedir? Çeşitleri Nedir?
Harekete biçim veren sanatlardır. Ve dramatik sanatların çoğunda işitsel ve görsel unsurlar da yer almaktadır. Örneğin; opera gibi! Ya da tiyatro gibi! İşte bu nedenle dramatik sanatları görsel sanatlardan ayrı düşünmek pek doğru olmaz.

Opera: Aynı zamanda fonetik ve görsel sanatlar içerisine de giren opera, müzikli tiyatro oyunudur.
Tiyatro: Duygu ve düşüncelerin, hareket ve konuşmalarla anlatılış şeklidir. Tıpkı opera gibi tiyatro da görsel ve işitsel sanat unsurları kullanılmaktadır.
Pandomim: Pandomim ise sözsüz tiyatro oyunudur. Pandomimde sanatçının amacı, beden dilini kullanarak temayı karşı tarafa aktarmaktır.
Dans: Vücudun ritme uyumlu bir şekilde hareket ettiği, estetik değer taşıyan sanat türüdür.
3. Güzel Sanatlar Çağdaş (Modern) Sınıflandırma

Güzel Sanatlar Çağdaş (Modern) Sınıflandırma
Yukarıda da belirttiğim 3 ana sanat grubu, bugün sanat çeşitleri için yeterli gelmemektedir. Çünkü biçim verilen malzeme değiştikçe ve ifade ediliş biçimi farklılaştıkça sanat çeşitleri de farklılaşmaktadır. Dolayısıyla sanat; çağdaş (modern) sınıflandırma adı altında 7 farklı gruba ayrılmıştır. Çağdaş sınıflandırmada göz önünde bulundurulan unsurlar ise sanat dalının niteliği ve tekniğidir.

Yüzey Sanatları: Resim, afiş, grafik, karikatür, fotoğraf, hat ve minyatür dahil olmak üzere 7 sanat dalını kapsayan ve iki boyutlu yüzeyler üzerine uygulanan sanatlardır.
Hacim Sanatları: Heykel, seramik ve kabartma bu grubun içerisinde yer almaktadır. Üç boyutlu sanatsal çalışmaları ifade etmektedir.
Mekan Sanatları: İç mimari, mimari, peyzaj mimarisi gibi sanat dallarının yer aldığı gruptur. Sanat iç ya da dış mekanların tasarımı için kullanılmaktadır.
Dil Sanatları: Dil sanatları ise edebiyat (yazın) türlerini kapsamaktadır. Roman, hikaye, şiir gibi…
Ses Sanatları: Müzik ve türlerini kapsamaktadır. Klasik, caz, sanat, barok…
Hareket Sanatları: Bale, pandomim, dans gibi çeşitleri kapsayan gruptur. Bedenin müziğe uyumlu bir şekilde estetik görünüm kazandırarak hareket ettirildiği sanatlardır.
Dramatik Sanatlar: Dramatik sanatlar ise tiyatro, sinema, müzikal gibi sahne sanatlarını kapsamaktadır. Kişinin hareket ve sözlerle belli bir temayı karşı tarafa aktardığı sanat dallarını ifade etmektedir.
Kısaca Sanat Eseri Ne Demektir? Özellikleri Nelerdir?

Kısaca Sanat Eseri Ne Demektir? Özellikleri Nelerdir?
Sanat eseri nedir, sorusuna verilecek ilk kısa yanıt estetik heyecan uyandıran nesnedir olacaktır. Sanatçı tarafından ortaya konan eser onun duygu ve düşüncelerini yansıtmakta, insanlarda güzel hisler uyandırmaktadır. Bilgilendirici ya da nesnel olmayan sanat eseri özgün ve evrenseldir. Eserde sanatçı kişisel duygu ve düşüncelerini yaratıcılığını ve yeteneğini kullanarak karşı tarafa yansıtmaktadır.

----------------------

DSG Şanzıman Nedir? Nasıl Çalışır? Özellikleri ve Sorunları

Şanzıman dünyasında adından çokça söz ettiren, Volkswagen tarafından geliştirilen DSG vites kutusunun her yönü ile artı ve eksi taraflarını araştırdık. Dilerseniz vakit kaybetmeden DSG hakkında ki yazımıza geçelim.



Şanzıman, otomobillerimizde genel olarak baktığımız zaman en önemli parçalarından biridir. Şanzımanın genel olarak tanımı ile başlayacak olursak; motordan ve baskı balatadan alınan hareket enerjisini, belirlenen düzeyde ileten aktarma organıdır. Burada olan olay, oluşan tork değerini şaft ve diferansiyele aktarmasıdır. Yani motorun çalışması ve araçların bazı harekete duyarlı parçalarının aktif olması bir işe yaramıyor. Temel mantıkta olan, bunları toparlayıp eşit şekilde pay edilmesi gerekiyor. Önemli olan bu ekipmanın sürüş esnalarında dikkat edilmesi ve tavsiye edilen şekillerde kullanılması gerekiyor. Manuel ve otomatik olarak ikiye ayrılan şanzıman türleri, otomatik vites seçeneği de kendi içinde ayrılıyor. Son 15 yılda geriye doğru baktığımız zaman ülkemizde yaygın olmayan ancak ülkemiz dışında da bir o kadar yaygın olan otomatik vites, rahatlık sembolü haline geldi. Her firmanın hemen hemen kendi geliştirdiği veya geliştirilen farklı şanzıman türlerini kendi bünyesinde kullandığını biliyoruz. Konumuz olan ve Volkswagen firması tarafından geliştirilen DSG şanzımanı sizler için kapsamlı araştırmasını yaptık. Başlıklar halinde DSG nedir, nasıl çalışır ve kronik sorunlarından bahsedeceğiz. DSG hakkında aşağıda vereceğimiz bilgiler sadece Volkswagen firmasını değil, Volkswagen grubunun dahil olduğu her markayı kapsamaktadır.

İsterseniz DSG şanzıman hakkında detaylı yazımıza geçelim:
DSG Şanzıman Nedir?

DSG Şanzıman Nedir?
DSG şanzıman Volkswagen mühendisleri tarafından geliştirilen ve Alman gruba dahil olan firmalarda kullanılan vites türüdür. Merak edenler için DSG şanzımanın açılımını verecek olursak “Direct Shift Gearbox” dır. Bu teknolojik vites kutusu aslında 20 yıl öncesinde dayanmaktadır. VW’nin bu vites kutuları üstünde çalışması, yeni nesİL şanzımanın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Yapılan Ar-Ge çalışmalarında asıl hedef otomatik şanzıman yapımı değil, otomatik şanzımanda çift kavrama ile en yumuşak geçişleri sağlamaktı. Çift kavrama dediğimiz olayda Alman firma tarafından yapılıp diğer firmalar tarafından kullanılmıştır. Biraz da çift kavrama nedir? sorusuna cevap verelim.Çift kavrama yapısına sahip olan vites kutuları, normal dişlilere sahip olan vites kutularından daha hızlı geçişler sunmaktadır. Klasik şanzımanlara göre daha temkinli güç aktarıyor ve daha fazla kontrol sağlıyor. DSG şanzımanın ana yapısı da ilk olarak Formula 1 araçlarının kullandığı, SMT adı verilen, debriyaj kullanmadan geçişlere müsade eden sistemin geliştirilmesinden olmuştur. DSG, frenleme ve ani hızlanmalarda optimum geçişler yaparak, tekerleklere verilen gücü konvektör kullanarak aktara biliyor.(Volkswagen Hakkında İlginizi Çekecek 15 İlginç Bilgi Yazımızı Okumak için Tıklayın.)

DSG’nin içinde barındırdığı çift baskı balata ile vites sayılarını kümeleyerek, her vites sayısının tek ve çift olarak ayrılmasını sağlıyor. Birinci baskı balataya düşen 1,3,5 tek sayıları dahil olurken, ikinci baskı balataya 2,4,6 çift sayıları dahil oluyor. Burada 6. vitese kadar göstermiş olsakta, VW firmasının 1. baskı balataya dahil olacak 7. kuru tip dişlisi vardır. 7 ileri vitesler standart nornmlar da kullanılırken, 6 ileri DSG şanzımanlar daha çok “Tork” üreten araçlara naklediliyor. Audi grubunda kullandığı bu vites türünün sayısal mantığı değiştirilmiş şekilde sunuluyor. Audi’de çift kavramalı şanzımanın 8 ileri versiyonu görev yapıyor ve fazla tork üreten araçlarında VW’ye göre ters olan 7 ileri S-Tronic şanzıman kullanılıyor. VW firmasının bir süredir üstünde çalıştığı başka yenilik ise 10 ileri çift kavramalı DSG şanzımanın hazırlıklarını yaptığı söylenmektedir. Henüz deneme aşamasında olan 10 ileri şanzıman, araçlar için sunulan avantajları fazlalaştırma maksatlı yapıldığını anlıyoruz.

50 Bin TL’ye Kadar Alabileceğiniz En iyi 4X4 SUV Modelleri Hakkında Bilgi Almak için Tıklayın.
DSG Şanzıman Nasıl Çalışır?

DSG Şanzıman Nasıl Çalışır?
DSG şanzıman nedir? kısmında temel kısımların çalışma mantığını anlatmıştık. Şimdi ise DSG’nin araçlarda vites değişimleri nasıl olduğunu anlatacağız. DSG, sessiz ve sürücünün hissedemeyeceği kadar kusursuz geçişler yapıyor. Tork dengelemesini mükemmele yakın yaparak sistemin hassasiyetini ortaya çıkartıyor. Bilgisayar ve sensör destekli çalışmaktadır. Yani geçişler yapılmadan önce sonraki vitesin geçişi tamamlanıp uygun zamanda devreye girmesi sağlanıyor. Manuel şanzımanlarda aldığımız performans hissini bu şanzıman türünde de almamızı sağlıyor. Bunun sonucunda DSG mili saniye sürelerde geçiş yapıyor. Aslında debriyajlı olan bir sistemi çift debriyajlı hale getirerek, size gereksinim duymadan geçiş olanağı vermesi de diyebiliriz. DSG, sport mod ve Drive mod olmak üzere iki ayrı sürüş kullanımı vermektedir. Drive mode, normal sakin kullanımlarda, yakıtı düşürüp ses olayını minimum seviyeye düşürmek maksatlı aracı yüksek viteslerde tutmasıdır. Klasik otomatik vitesler aracın hızına orantılı olarak vites sayıları küçültülürken, DSG şanzıman da hızlanma gerçekleşip sabit duruma geçildiği zaman sürekli vites sayısını yukarı konumlara çekmektedir. Spor mod da ise aracın gaz pedalı tepkimeleri hassaslaşarak, motorun güç bandını kısa tutar. Direksiyon arkasından veya vites kutusu üzerinde bulunan “+/-“ den size bağlı olarak vites geçişleri yapabiliyorsunuz. DSG koruma ve çift kavrama olayını hakimiyet sizde de dahi olsa bırakmayarak, geç vites değişimlerinde direk olarak müdahale ediyor. Daha net olması için şunu dersek; birinci vites de sürekli olarak yüksek devirlerde gitme şansı bırakmıyor.
DSG Şanzımanın Özellikleri ve Avantajları Nelerdir?

DSG Şanzımanın Özellikleri ve Avantajları Nelerdir?
Yukarıda anlattığımız ve de kesitler halinde yazdığımız özelliklerini toparlayacak olursak; oldukça hızlı vites geçişleri sunduğu ve bu geçişleri süre bazında söyleyecek olursak 8 mili saniyedir. Sanırız Formula 1 araçlarının değişim süreleri ile aynı! Manuel şanzımanın değişim süreci ile karşılaştırıldığında sadece 0.2 mili saniye fark olduğu bilgisi veriliyor. Ne kadar yüksek devirlerde vites değiştirirseniz değiştirin yine sarsıntısız ve soft bir şekilde geçişler yapılacaktır. 0-100 kalkışlar içinde avantaj sağlayan DSG, diğer otomatik vites arabalara göre oldukça hızlı şekilde 100 km/h süratlere gelebiliyor. Bu özelliklerin hepsini bir araya topladığınız zaman ortaya çıkan sonuç “Konfor” oluyor. Volkswagen gerçekten devrim niteliğinde olan bu vites türünü çıkarmakla ve kendi grubu içerisinde paylaşmakla konfora ne denli yatırım yaptığını açık bir dille bizlere söylüyor.

Volkswagen’den Muhteşem Üstü Açık SUV Konsepti T-Cross Breeze Yazımızı Okumak için Tıklayın.
DSG Şanzımanda Çıkan Sorunlar ve Dezavantajları Nelerdir?

DSG Şanzımanda Çıkan Sorunlar ve Dezavantajları Nelerdir?
Diye bilirsiniz ki bu kadar teknolojik vitesin ne gibi dezavantajı olabilir? İlk başta servislerden aldığımız bilgiler doğrultusunda, DSG şanzımana sahip araçların ilerleyen dönemlerde kalkış esnasında sarsıntılı geçiş yaptığı söyleniyor. Kavramalardan her hangi biri ufak bir çalışma bozukluğu gösterse bile hem kalkışlarda hem de sürüş esnasında titremeyi hissede biliyorunuz. Özellikle bu durumun yüksek tork gücü sağlayabilen dizel motorlu araçlarda olduğu daha çok gözlenmiştir. Araştırmalarımızdan çıkan diğer bir sonuç ise özellikle 2. vitese geçişlerde çok sarsıntı yaptığı bilgisi vardır. Bunun nedeni ise araç kalkış yaptıktan sonra hemen 1. vitesten 2. vitese çok seri şekilde geçmesidir. Sürekli kullanılan 2.vites belli zaman sonrasında aşınma yaparak görevini tam olarak yerine getiremiyor. Aslında burada hata olarak gördüğümüz durum DSG şanzımanın tamamen çalışma mantığına dayanarak oluşuyor. 2. vitesin görevi sadece kalkışlarda olmayıp, düşük hızlarda durma eğilimine geçildiği zamanda sürekli aracı 2.vites de bekletmesi yine yıpranmaya neden oluyor. 2.vitesin stratejik bir noktaya sahip olduğu ve yapılan her eylem için ona uğrandığını söylemek yanlış olmaz.

2. vites olayını bitirdikten sonra DSG şanzımanın zor duruma düşmesine sebep olan olaya geçelim. Bildiğimiz gibi rampa yukarı çıkışlarda ve özellikle rampa yukarı beklemelerde şanzımana çok yük biner. Hill Holder(yokuş kalkış destek sistemi) olmayan araçlarda dediğimiz gibi tüm yük DSG şanzımana bindiği için kalkışlarda sürekli olan bir titreme ile karşılaşılıyor. Diğer otomatik şanzımanlarda da bu görülse de, DSG’nin bunu yapması ileride daha büyük sorunlar çıkartacağı anlamına geliyor. Sorunların en büyük neticesi, servislere gidildiği zaman çıkarılan maliyetlerden anlaşılabiliyor. Bu aksaklıkların farkında olan Volkswagen firması da bu şekilde gelen müşterileri için iyi niyet garanti altında ücretsiz bir şekilde sorunlarınızı hallediyor. Hatta sorun sanılandan daha fazla ise DSG şanzımanın değişimi yapılıyor.
DSG Şanzımanı Sorunsuz Nasıl Kullanabiliriz?

DSG Şanzımanı Sorunsuz Nasıl Kullanabiliriz?
Bu gibi sorunlar ile karşı karşıya gelmek istemiyorsak, araçlarımız birde dizel motorlu ise ani kalkışlardan uzak durmamız gerekiyor. Motorun içerisinde ürettiği yüksek gücü anlık bir şekilde şanzımana yüklemesi, kaçınılmaz sonların gelişine bilet almış olmaktır. Son sayımlara göre servislere DSG hatası ile giden 500 bin araç olduğu için uyarılara mutlaka dikkat etmemiz gerekiyor. DSG sorunu ile gelen araçlarda sadece Passat, polo modeli diye bir ayrım yapılmaması da çıkan her bir modelde yaşandığını gösteriyor. Gelen şikayetlerin çoğunluğunu da belli süreler sonra servislerin kabul etmediği söylenmektedir. Durma esnasında da dikkat edilmesi gerekiyor desek de, şanzıman büyük ihtimal yine kendi bildiğini yapacaktır. Teknolojik yapısının altına gizlenen narin yapısını da olmasını göz ardı etmemiz gerekiyor. Özellikle kuru tip olanların daha yatkın olduğunu söyleye biliriz.

İlginizi Çekebilir:
Volkswagen Skandalı Beyaz Perdeye Taşınacak

Volkswagen firmasının dünyaya sunduğu eşsiz şanzıman tipini artı ve eksi yönleri ile sizlere sunduk. Geçiş sürelerini, sarsıntısız ve anlık tepkileri pozitif yönde aktardık. Konfor odaklı yapılan bu şanzıman ilk başlarda sürücüler tarafından çok güzel tepkiler almıştı. Belli zaman sonrasında kalkışların sarsıntılı ve bozuk sesler altında yapmasını da negatif olarak sizlere aktarmıştık. Yani yaptığı tüm pozitif gelişimlerin ileride negatife dönüştüğünü görüyoruz. Gelen binlerce şikayetten sonra VW firmasının da mutlaka iyileştirme çalışmalarına başladığını sanıyoruz. Diğer türlü baktığımız zaman imaj kaybı ve güvensizlik daha çok duyulmaya başlanacaktır. Bu içeriğimizden sonra DSG’li bir araca yönelmek sizin taktirinize kalıyor. “Elektronik ürünler şans işidir” diyorsakta, uzun yıllar bozulmama ihtimali her zaman vardır demektir. Sizlerin DSG şanzıman hakkında düşünceleriniz değişti mi? veya sizler yapılmaması gereken uyarıları yapmayanlardan mısınız?


------------------------------------

Tezhip Sanatı Nedir?

Sözcük Anlamı

Arapça tezhip; “altınlamak”, “yaldızlama”, “bezeme”, yazma kitapların sayfalarına, hat levhalarına, murakkalara, hatta tuğraların üst taraflarına altın tozu ve boya ile yapılan her türlü bezeme. Sözcük yalnız altınla yapılanın dışında, toprak boyalarla yapılan bezemeler için de kullanılır. Yalnız altınla yapılan tezhibe “halkari” denir. Tezhip yapan sanatçıya “müzehhib” tezhiplenmiş yapıta da “müzehheb” adı verilir.

2- Türk Tezhip Sanatının Tarihi Gelişimi .

İslam Öncesi Dönem Tezhip Sanatı

Dünyada tarihe malolmus uygarlıklar arasında, süsleme sanatları ile zirveye ulaşmış milletlerden biri de hiç şüphesiz Türklerdir. Türkler Orta Asya’dan başlayarak, Yakın Doğu’yu da içine alan Milli Sanat Kültürünü, yüzyıllardan bu yana Anadolu ve Rumeli’de başarılı bir şekilde yaşatmışlardır.

744 senesinde merkezleri Orhon kıyılarında olan Dokuz Oğuzlar Uygur devletini kurarak MS. 840 senesine kadar bu bölgede yaşamışlardır. Manihaizm dinini kabul eden Uygurlar siyasi ve kültürel açıdan önemli bir rol oynamaya hazırlanıyorlardı. Mani dininden sonra Budizm’i benimseyen Uygurlar, duvar resimlerinde kullandıkları figür ve motifleri daha da küçülterek kitap süslemelerinde kullanmışlardır. Manihaizm’i kabulü ile gelişmeye başlayan süsleme sanatında zemin mavidir. Kullanılan renkler kırmızı, beyaz, altın yaldız, erguvan rengi, açık ve koyu yeşil. Basitleştirilmiş agaç motifleri, yapraklarla bezeli kıvrım dallar baslıca unsurlar.

Bunlar İslami dönem Türk tezhip sanatında stilize edilmiş çiçek ve bitki motiflerinden meydana gelen “Hatayı Üslubu”nun habercisi gibidirler.

XIII. Ve XIV. Yüzyıl Selçuklu ve Beylikler Dönemi Tezhip Sanatı

Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminde yapılmış ilmi eserler ve Kuran-ı Kerimler, tezhip sanatımızın en eski ve önemli örneklerini içinde barındırır. XIII. yy’da medeniyet ve sanatlarının zirvesine çıkan Selçukluların başkentleri ve aynı zamanda önemli sanat merkezleri olan Konya’da, Selçuklu Sarayına bağlı sanatkarların yarattığı zengin fakat o nispette sade ve olgun süslemeli şaheserler tezhibin en güzel örnekleridir.

Selçukluların büyük devlet adamlarından ve hayırsever bir kişi olan Sahip Ata Fahreddin bin Ali’nin, hattat ve müzehhiplerin çalıştığı bir nakıshanenin sahip oldugu, tezhip nakışhanelerinin saraya ve önemli makamlara bağlılığını gösteren bir kayıt olup, o döneme ait bir yazma eserin zahriyesinde yer almaktadır. Tezhipçiliği Anadoluya getiren Selçuklular, stilize edilmiş hayvan motifleriyle bezeli “Rumi” üslubunu getirmişlerdir. Selçuklu tezhibi birbirine geçme geometrik şekillerden oluşur ki bunların içi benek, yıldız ve yaprak motifleriyle süslenmiş, çevrelerini çok karmaşık geometrik ulamalar çevirmiştir. Bunlarda zemin altın, çizgiler siyah olup, yer yer kırmızı ve maviyle renklendirilmiştir. Selçuklu devrinde görülen diger bir tarzda birbirlerine sırt sırta vermiş küçük formlardan oluşan münhani adı verilen tarzdır. Selçuklu, Mısır Memlukları ve Beylikleri dönemi tezhibi pek çok yönden birbirine benzerler. Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu’da Beylikler dönemi sanatı başladı. 1300’lerden 1454’lere kadar devam eden Beylikler devri sanatında Selçuklu sanatının etkileri görülür.

Tezhipleriyle bütünlük gösteren Selçuklu tezhip sanatının ardından gelen Beylikler Devri tezhip sanatında sulyen kızılı, yeşil, lacivert, altın güve tezhip zemini yazılarda beyaz renk belirleyici özelliklerdendir. Anadolu Artuklu tezhibinde Memluk ve Selçuklu karışımı çizgiler görülür.

Erken Osmanlı Dönemi ve 15. Yüzyıl Tezhip Sanatı

İslam Öncesi Türklerinde Toteizm, Şamanizm, gök tanrı inancı devam ederken, 10.yy. inanç sistemi değişmiş. Asya ve Horasan yavaş yavaş İslamlasarak Anadolu’ya Müslüman olarak gelirler. Asya kültür çevresi ile ilgili bilgileri ilk kez Herodot verir. Ayrıca Kurganlardan çıkan eşyalardan bilgi ediniyoruz.

Erken Osmanlı yazmalarında farklı etkileşimlerin birleşiminden doğan yeni bir tezhip üslubunun varlığı ilk bakısta sezilir. Osmanlıların saray çevresinde geliştirdikleri görkemli sanatlarının benliğine özgü motifleri, kitap süslemeciliğinde de görülür. Baslangıçta saraya baglı çalısan nakkaslar ve müzehhipler zümresinin kökenlerine ve fethedilen ülkelerin sanat alanında yarattıkları etkilere baglı olarak, belirli motif dagarcıgına sahip tezhip üslubu dogurmustur. Genellikle, yuvarlak kıvrımlar çizen dallar üzerine yerlestirilmis Rumiler ve Hatayi’ler, kimi kez tek baslarına, kimi kez kademeli olarak birlikte uygulanmıstır.

Kademeli kompozisyonlarda Timurlu sanatının etkisi sezilir. 15. yy’ın ilk yarısında, kitabın düzenlenişi ve tezhibi açısından varolan Memluk ve Timurlu dönemi Herat ve Siraz okullarının etkileri giderek özümlenmis ve yüzyılın ikinci yarısında orijinal bir süsleme üslubu yara özümlenmis ve yüzyılın ikinci yarısında orijinal bir uslub yaratılmıstır.

Bilinen Osmanlı Tezhiplerinin en erken örnekleri Makâsıd el-Elhân adlı musiki nazariyatı ile ilgili bir yazmada yer alır. (TSMK R. 1726). Sultan II. Murad, için hazırlanan eser H.838 tarihlidir. Sultana sunus yazısının bulundugu çift sayfalık zahriyesindeki tezhipler Osmanlı sanatı için gerçekten büyük deger tasır. Zahriyeler birbirinden farklı düzende tezhiplenmistir. Koyu mavi, yesil ve siyahın zemin rengi olarak kullanıldıgı bu tezhiplerde motiflerde çogunlukla altın yaldız, turuncu, beyaz ve mavi hakimdir. Bu dönemlerde Siraz ve Herat tezhip özellikle erken Osmanlı Tezhibinde etkindir.

Osmanlı Tezhip Sanatının bir ekol niteligini yansıtan ilk önemli dönemi Fatih Sultan Mehmed’in Saltanat Yıllarına rastlar. Fatih Sultan Mehmet’in Saltanat Yıllarına rastlar.

Fatih Sultan Mehmet ve veziri Mahmut Pasa adına hazırlanan çok sayıda tezhipli el yazma eserin günümüzde geldigi bu dönemin seçkin örnekleri, TSM ve Süleymaniye Kütüphanesi basta olmak üzere çesitli müze ve kütüphanelere dagılmıstır. Bu eserlerde genellikle zahriye de yer alır. Zahriyeler nadiren çift sayfa olarak düzenlenmistir. Ayrıca eserin basladıgı sayfaya da, baslık biçiminde tezhip yapılmıstır. Ana semalar uygulanmıstır. Ortada yer alan kitap ya da sunulan kisinin adının yazılı oldugu semseler, ya oval biçimde ya da oval biçimde yada tamamen dairevidir. Semseler alt ve üst kısımlarında ince uzun dikdörtgenler halinde yatay panolar veya sayfa köselerinde kösebentler vardır. Genelde ana zemin bos bırakılmıs semse ve kösebentler tezhip edilmistir. Bu dönem tezhibinin baslıca dolgu motifleri ise, rumiler ve kıvrımlı dallar üzerinde sıralanan hatayi grubu çiçeklerdir. Rumiler çogunlukla kapalı formlar olusturan bir düzenleme ile bordür biçiminde sıralanır yada sezilmeyen bir simetri içerisinde yuvarlak kıvrımlı dallar üzerinde görülürler.

Renkler lacivert ve altın en etkili olacak sekilde kullanılmıstır. Ayrıca altın, beyaz, siyah, yesil, kırmızı ve kiremit tonu renkler dikkati çeker. Baslıklarda ve zahriyede hat da süsleme agırlıklı olarak tezhibin içinde yer alır.

16.yy’dan itibaren kitap sanatının vazgeçilmez bir süslemesi olan haklar örneklerine, Osmanlı kitap sanatında bu dönemde az olmakla birlikte rastlanır. Fatih’in hazinesi için hazırlanan Tezkiret’ül Kurtubi adlı eser, dönemin motif dagarcıgını yansıtmaktadır. Altın yaldızla çalısılmıs ve siyahla tahrirlendirilmis haklar çalısmaları eserin manzum kısımlarındaki bosluklarda, metinle cetvel arasında yeralır. 15. yüzyılda Osmanlı ile bir degisme, bir hamleye giren tezhib ve desen sanatlarımız, sanki bir geçis dönemi yasar gibi. Anadolu Selçuklu İmparatorlugu zamanında kurulmus saray nakıshanesi gelenegi, Osmanlılar döneminde de devam etmistir. Bursa, Edirne ve 1453’ten sonra _stanbul gibi baskentlerin saraylarında kurulan nakıshaneler, özellikle Fatih 1451-1481 yılları arasında saltanatı süresince sayısız ve mükemmel eserler vermislerdir.

Sultan II. Bayezıd Devri

İstanbul Sarayı ehl-i hirefinin ve dolayısıyla nakkaşlar bölüğünün kesin olarak teskilatlandırılması ve genislemesi II. Beyazıd devrinde saraya baglı nakkasların adlarını ve tam sayısını gösteren bir belge yoktur. Ancak Beyazıd dönemine ait bazı enam kayıtlarında yaklasık 19 nakkasın adı tesbit edilmektedir.

H.932 (1526) yılında düzenlenen bu maas teftis defterinden sanatçılardan bazılarının 2. Bayezid devrinde saray nakkasları arasına katıldıgı ve kökenleri konusunda bilgi ediniyoruz. Bu sanatçılar Osmanlı tezhip sanatının parlamasında önemli rol oynamıslardır. II. Bayezıd devri tezhip sanatındaki bu gelismede etkili olan diger faktör ise, Seyh Hamdullah gibi essiz bir hattatın yetismis ve olgunluk çagı eserlerini vermis olmasıdır.

Şeyh Hamdullah’ın yazdıgı, TSK yy. 913’de kayıtlı bulunan ve Hasan bin Abdullah tarafından tezhiplenen Kuran-ı Kerim dönemin en güzel ve çarpıcı örnekleri arasında basta gelmektedir. Bu Kuran-ı Kerimlerde zahriye sayfaları çift olup tamamen tezhiplenmistir. Ayrıca, sure basları, duraklar ve güller degisik motif ve kompozisyonlarla zengin ve ölçülü bir sekilde tezhiplenmistir. Bayezid devri Kur’an tezhiplerinde çesitli ana semalar uygulanmıstır. Özellikle baslangıç levhalarındaki kompozisyon düzenlemelerinde sınırlandırmayan desenlerden alınan kesitler kullanılmıstır. Tezhipli sayfalar levhalar, bordürler ve tıglarla zenginlestirilmistir. Dolgu motifleri Rumiler, hatayiler, tepelik ve ortabaglar ve yeni bir motif olarak yaygın bir sekilde kullanılan çin bulutlarıdır. Rumiler incelmis ve çesitlilik kazanmıstır. Altın bol kullanılmıstır. Beyazıd devrinde son derece ince fırça isçiligi de uygulanmıstır. Tezhip ve haklar bir arada kullanıyor. Bosluklarda zerefsan kendini gösteriyor. Motifler daha ince ve zarif seklini almıstır. Bir kısmı İran’dan gelmis sanatçılardan olusan iki nakkashane Topkapı Sarayı’nda kurulmustu.

Hasan bin Abdullah devrin ünlü müzehhibidir. Tebrizden gelen sanatçı, 1520 yılında saray nakkashanesine kaydolmus, uzun yıllar serbölük olarak çalısmıs ve 1556 yılında ölmüstür. Saz üslubunun tezhipteki uygulamaları çok azdır. Buna karsılık sayfa kenarlarındaki haklarlarda, çesitli lake eserlerde görülen bezemelerde yaygın ve sürekli olarak kullanılmıstır. Kanuni saltanatının ortalarına dogru hazırlanan Arifi’nin mesnevisi Guy-u Çevgan bu yıllarda ortaya çıkan yeni üslupların, süsleme tekniklerinin, klasik tezhip anlayısıyla kaynastıgı karakteristik bir örnektir. H. 946 (1539-40) tarihli eserin hattı Muhammet b. Gazanfer tarafından kaat’ı, yani kagıttan oyma ve yapıstırma yöntemiyle hazırlanmıstır. Eserin serlevhası olarak baslangıç sayfaları çerçeve halinde tezhiplidir. Klasik motiflerle yapılan bu tezhibe lacivert ve altın yaldız hakimdir.

Bordürün etrafını, altın yaldız çinbulutları, lacivert, küçük çiçek ve kıvrımlı dallar ve bunlardan çıkan tıglar çevirir. Bu uygulama, 16. yüzyılın sonlarına kadar sevilerek kullanılmıstır. Eserin metin kısmındaki söz basarı ve koltukları da tezhiplidir. Genellikle hatayi ve Rumilerle kompozisyonlar olusturulmustur. Serlevhadaki koltuklar, nis biçimindedir. Altın yaldız zemine beyaz ve pembe çiçeklerle bezelidir.

Eserin sonunda kitap kabı seklinde düzenlenmis bir tezhip bulunur. Burada semse içinde saz üslubunun ana motifleri olan hatayi ve hançeri yapraklardan olusan bir kompozisyona yer verilmistir. Bazı sayfa kenarlarında ise, kalıpla renkli boya püskürtme yöntemiyle yapılmıs süslemelere rastlanır. Bu yıllarda Osmanlı Saray Nakkashanesinde, yaratıcı güce sahip bir müzehhip yetisir. Söz konusu sanatçı, Memi Çelebi veya Kara Memi veya Mehmed Siyah adlarıyla belge ve kaynaklarda geçen Kara Mehmed Çelebi’dir. Kaynaklardan, Sah Kulu’nun ögrencisi oldugu anlasılan sanatçının adına ilk kez H. 952 Masar (1545 Mart, Nisan, Mayıs) tarihli ehl-i hiref maas defterinde rastlanır.

Sanatçı 1556-1557 yıllarında nakkasbasıdır. 1566 yılında da halen, bu görevini sürdürdügü anlasılır. Ölümü veya isten ayrılmasıyla ilgili bir kayda henüz rastlanmamıstır.

Kara Memi Osmanlı tezhip ve süsleme sanatlarının yeni bir çehre kazanmasına yol açmıs, daha dogrusu temel tası, yaratıcısı olmustur. Sanatçının imzalı ve imzasız çesitli eserleri günümüze ulasmıstır. Bunların hepsi de birbirinden özenli, onun yaratıcı gücünü vurgulayan essiz yapıtlardır. Kara Memi tezhip sanatına gerek kompozisyon, gerek motif olarak pek çok yenilikler kattıgı gibi, süregelen üsluplara da, yeni uygulamalar getirmistir. Onun eserlerini tarih sırasına göre incelediğimizde motif dagarcıgının son derece zengin oldugu görülür. Saz üslubunun motifleri, klasik rumi çesitlemeleri, kıvrımlı dallı çiçeklerden olusan bezemeler, hatayi çiçeğinin negatif, yani iç dolgularıyla görüntülendigi süslemeler sanatçının uygulamaları arasında yer alır.

Ancak, Kara Memi’yle Türk tezhip ve süsleme sanatlarında özel bir yer kazandıran yeni bezeme motifleri, gözleme dayanan çiçeklerdir.

Osmanlı tezhibinin çok degisik kompozisyonlar içeren en önemli eseri, Ahmet Karahisarı tarafından yazılan, tezhip ve cildi Sultan III. Murad döneminde yapılan Kur’an’dır (TSM Ktp. H.S. 5.) Büyüt boyuttaki bu Kur’an-ı Kerim’in her sayası tezhiplidir.

Eserin tezhiplenmesi ve ciltlenmesiyle ilgili masraf defterlerinden, bu islemin H. 992 (1548) yılında baslayıp H.1004 Ramazan (1596 Nisan) ayına kadar oniki yıl sürdügü anlasılır. Yine bu belgeden pek çok sanatçının bu is için çalıstırıldıgı, Saray nakkaslarının yanı sıra, dısarıdan nakkaslara da is verildigi ortaya çıkar.

Serlevha dısında, Kur’an’ın her sayfasında dörder tezhipli koltuk vardır. Koltuklarda toplam ikibinüçyüzkırk tezhibin bulundugu eser, Osmanlı Saray müzehhiplerinin motif dünyalarının zenginligini, yaratıcı güçlerini sergiler. Eserin çift sayfa halinde düzenlenmis hatimesinde sayfa kenarları, altın yaldız, çok açık yesil ve pastellestirilmis lal rengiyle saz üslubunda bezenmistir.

Saz üslubunda tezhip – halkar türünün kitap sanatı dısındaki ilgili çekici örneklerine Sultan III. Mehmet (1595-1603) ve I. Ahmet (1603-1617) dönemlerinde rastlanır. Topkapı Sarayı Arz Odasındaki yerli tahtın ahsap üzerinde yapılmıs halkâr süslemeleri saz üslubunun tüm motiflerini içeren ender örneklerden biridir. H. 1006 (1597-97) tarihli olan bu tavan, bordo zemine altın yaldız ve çesitli renklerle çalısılmıs hatayiler, hançeri yapraklarla olusturulmus girift bir zemin degerlendirmesiyle, madalyonlar içerisinde ejder ve simurg mücadelesi kompozisyonlarına sahiptir.

Osmanlı tezhibinin çok degisik kompozisyonlar içeren en önemli eseri, Ahmet Karahisari tarafından yazılan, tezhip ve cildi Sultan III. Murad döneminde yapılan Kur’an’dır Büyük boyuttaki bu Kur’an-ı Kerim’in her sayası tezhiplidir.

16. Yüzyıl Klasik Dönem

Osmanlı Tezhip Sanatının, Fatih’ten sonraki ikinci önemli dönemi 16. yüzyılın ilk yarısına rastlar. Çesitli motif ve üslupların yaratıldıgı bu dönem, klasik Türk Tezhibinin de hazırlayıcısı olmustur. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferinden (1514) sonra Tebriz’e girmesinden sonra, Herat’lı sanatçılar kendisine sıgınırlar. Bir grup Tebrizli sanatçı _stanbul’a gönderilir. Bu da Osmanlı saray sanatında kısa da olsa bazı sanat etkilerinin olusmasına neden olur. Bu etkiler kitap sanatlarına da yansır. 15. yüzyıl sonlarında Herat’da olusan son derece dekoratif olan süsleme üslubu ve bazı formların etkisiyle iplik inceliginde kıvrımlı dallar ve aynı incelikte Rumiler kitap süslemeciliginde kullanılır.

Tezhip, 16. yüzyılın ikinci yarısında daha önceki görülen yeniliklerin gelismelerin gelisim sahası olmustur. Tezhiplerin ana formu, motifler ve renkler burada olabildigince zenginlesmis ve gelismistir. Devrin nakkaslarından Nakkas Bayram B. Dervis ve Muhammed b. _lyas’ın da bu devirdeki çalısmaları Kanuni Devrini üst seviyeye ulastırmıstır. Tezhipte kullanılan motifler irili ufaklıdır.

Tepelikte büyük hatayi, yanında küçük hatayi, rozet ve gül goncalara rastlanır. Halkarda kullanılan motifler genellikle iridir. Yeni bir motif olarak kaplan postu ve pars benegi görülür. Agaç görünümündeki dallar da mevcuttur.

“Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta geçtigi 1520 yılında Saray nakıshanesinin basına getirilen Tebriz’den sürgün gelme Nakkas Sahkulu’nun Osmanlı Sanatına ve kitap süslemeciligine kazandırdıgı yeni bir üslup saray müzehhipleri arasında çok ragbet görmüstür. Nakkas Sah Kulu’nun Osmanlı sanatına ve kitap süslemeciligine kazandırdıgı yeni üsluba, 18. yüzyıl Osmanlı kaynak eserlerine dayanarak “Saz Üslubu” denilmektedir. Bu üslupta, hatayi adı altında toplanan Uzakdogu kökenli stilize çiçekler, 15. yüzyıl örneklerinden çok farklı biçimler ve boyutlarda ele alınmıs, degisik formlara sokulmustur.”

Kanuni Sultan Süleyman devrinde en güzel eserler verilmistir. Çünkü Kanuni, kitap sanatlarına çok meraklıydı. O yüzden onun devrinin eserleri pek çoktur. Bu devrin eserlerine “Klasiklesmis Eserlerimiz” diye bakılmaktadır. 16. yüzyıl Tezhip Sanatı, genis ve zengin imparatorlugun zevkleri ile paralel yürüyen olgun bir sanat anlayısıdır.

Kompozisyon sadeligi korunmakla birlikte,tüm klasik devir özelligi devam eder.

Tezhipler, çesitli formlar içinde görülür. Her çeside bu devirde rastlanır. Fatih devrindeki zahriyeler daha gelismis bir sekilde önümüze çıkar. Zahriyelerin bir kısmı madalyon seklindedir. Semse salbeklidir. Sayfaların kösebentleri rumi ve hatayilerle süslüdür. Bazı zahriyeler rumi ve hatayilerle süslüdür. Bazı zahriyeler salbeksiz ve madalyon seklindedirler.

Süslemeler çesitli formlardadır. Örnegin bazı örneklerde metnin etrafında dikdörtgen paftalar ve bunların üç yanında tepelik motifleri görülür. Pek çok örnegi olan bir baska süsleme tarzı da metnin etrafındaki paftalar ve üç yandan çeviren bordür halinde olanıdır. Bunların bazısında metin küçük bir yer kaplamakta etrafını çift sıra pafta ve üç yandan bordür çerçevelemektedir. Diger bir kısmında metnin etrafı tek sıra pafta ve üç yandaki bordürle çerçevelenmistir. Yalnız bunlarda, metin kısmının yazılısı degi******. Metin yatay ve dikey hatlar arasında yazılmıstır.

Diger bir anaform örnegi baslık seklidir. Bunlarda metnin üzerinde bir ana pafta, üst bordür ve tepelik motifi görülür. Bazı örneklerde sadece ana pafta ve tepelik veya ana pafta ve üst bordür görülür. Bazı örneklerde sadece ana pafta ve tepelik veya ana pafta ve üst bordür görülür.

Motif bakımından bu devir çok zengindir. Fatih devrindeki iri hatayiler yine görülür. Ortabag motifi burada da göze çarpar. İri Rumiler dikkat çeker. İlk sayfa düzenlemesinde oldukça küçük hatayi, rumi, bulut, gonca, penç, yapraklar, nar çiçegi, çintemani, tırtıllı yaprak motifleri görülür. II. Bayezid devrinde ilk defa kullanılan stilize bulut motifi tıg motiflerinde ve ayrıca Rumilerle birlikte görülür. Ayrıca bulut motiflerinin çesitli sekilleri ve kıvrımları baglayıcı fonksiyonları ile desenlerde bazen adeta rumilerin yerini aldıgı görülür.

Halkâr, Kanuni devrinde önem kazanmıstır. Oldukça iri hatayi, karanfil, sakayık, lale çiçekleri kullanılmıstır. 15. yüzyıl ve Bayezid devrinde sevilen ve hakim olan renklerin

kullanılmasına devam edilmistir. Ayrıca yeni olarak yesil, visne çürügü ve mor renklere rastlanır. Lacivert çok tatlı bir tonda yine bütün zeminlerde kullanılır. Altın yaldızın kırmızı ve yesili bazen ayrı ayrı, bazen de birlikte kullanılmıslardır. Bu dönemde zencereklerin azaldıgını, yerini daha çok çiçekli ve motifli bordürlere bıraktıgını görmekteyiz. Yine de iki, üç ve dört iplik kullanılarak yapılan çesitli zencereklere rastlanır.

“16. yüzyılın ortalarına dogru, Türk Süsleme Sanatının motif dagarcıgının birdenbire zenginlestigi görülür. Bu yıllarda saray nakıshanesinin basına Sah Kulu’nun egitmis oldugu müzehhip Kara Memi geçmistir. Sah Kulu’nun Osmanlı Sanatına kendi yorumuyla yerlestirdigi Uzakdogu kökenli stilize çiçeklere (hatayi) karsıt, saray bahçelerinde yetistirilen lale, gül, sümbül, nergis, süsen, zerrin gibi çiçekler, bahar çiçekleriyle donanmıs meyve agaçları, serviler, narlar, Türk süslemeciligine konu olmustur. Kara Memi’nin getirdigi bu yenilik, gözlemci yaklasımla çizilmis çiçekler, önceleri tezhip sanatında uygulama alanı bulmus, giderek Tüm Osmanlı süslemeciliginin ana teması olmustur.

Kanuni’nin “Muhibbi” adıyla yazdıgı siirleri içeren divanını yanındaki usta ve çıraklarıyla birbirinden güzel tezhiplerle bezeyen Kara Memi, aynı zamanda halkâr tarzındaki süslemelerle yüzlerce sayfanın yaratıcısı ve natüralist akımın öncüsü olmustur. 21 Dönemin bilinen diger tezhip ustaları da Mehmet b. İlyas, Hasan b. Abdullah, Fadullah b. Aras, Bayram b. Dervis, Sir El-Hac, Abdullah b. Mehmed, Mehmet Selaniki’dir.




17. Yüzyıl Tezhib Sanatı

17. yüzyıl, 16. yüzyılın devamı niteligindedir. Ancak, bu yüzyıl, gerek motiflerin gerekse kompozisyonların olusturulmasında genellikle bir duraklama ve gerileme yüzyılı olarak görülür. Renk kullanımında, daha evvelki yüzyıllarını parlak, canlı ve milli renkleri kaybolmus, altın yaldız fazlalasmıstır.

Tezhipli Kur’anlar, 17. yüzyılda fazla degisik bir süsleme getirmemislerdir. Kur’anın kutsal bir kitap olması nedeniyle tezhipler aynı belirli sayfalara yapılmaya devam edilmistir. Ancak müzehhipler Kur’an tezhipçiligini monotonluktan kurtarmaya çalısarak yeni üsluplar getirmeye çalısmıslardır. Dısarıya dogru tasan ve madalyonu andıran dıs bordürler buna örnektir. Ancak sayfa ve süsler aynı oldugundan sahife içindeki bocalanıs bir yenilik sayılmaz. 17. yüzyıl Kur’anları genellikle aynı tarzda tezhiplenmislerdir.

17. yüzyıl dini konulu eserlerde diger yüzyıllardaki gibi sık motifli kompozisyonlarla tezhip yapılır. Ancak anlasılamayacak kadar karısık degildirler. Kompozisyonlar, tezhip motiflerinin çok küçük olmalarına karsın, gayet güzel bir sekilde yerlestirilmislerdir. Simetrik bir düzende yapılan kompozisyon ve motiflerde orantısızlık sözkonusu degildir.

“17. yüzyıl tığlarında realist çiçek motifleri, hayvan figürlerine benzer sekiller, zerefsan (serpme altın) zemin üzerine igne perdahlı süsleme yer alır.” Bu yüzyılda pek çok da dini olmayan eser tezhiplenmistir. Örnegin, askerlik, tıp, musiki, tarih, cografya, risaleler gibi. Bu eserlerde Kur’anların tezhiplenmesi sırasında gösterilen titiz çalısma görülmektedir. 17. yüzyılda tezhip sanatı büyük bir ciddiyet içinde yürütülmektedir. Daha önceki yüzyıllarda bu yüzyılın aynıdır. Sadece sahifelerdeki yapılısları azlık veya çoklukla izah edilebilir.

17. yüzyıl tezhibinin saglam bir geçmisten sonra meydana gelmesi ve 16. yüzyıl gibi son derece parlak bir dönemi takip etmesi, bu asırdaki müzehhiplerin kendilerinden emin olmalarını saglamıstır. Artık bu yüzyılda tezhip gayet iyi bilinen bir kitap sanatı olarak karsımıza çıkmaktadır. Yine de her sanat kolunun bir dogus, yükselis ve çöküs devri vardır. Çöküs içerisindeki bir devletin sanatında gelisme görülmesi imkansız gibi bir seydir. 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorlugu için parlak bir devir sayılsa bile aslında bir gelimse sözkonusu degildir. Yüzyılın sonlarına dogru imparatorlugun duraklama devrine girmesi tezhip gibi diger sanat kollarını da etkilemistir. Artık bundan sonra bir batılılasma dönemine girilecek, 18. ve 19. Yüzyıl tamamen batı etkisinde eserlerin verilecegi yüzyıllar olacaktır. Zencereklerin kullanımı bu dönemde iyice azalmıstır. Geometrik zenecerekler basitlesmis, pek çok eserde noktalamalar dikkate alınmadan fırça darbeleriyle kullanılmıstır. Bazı eserlerde iki ve üç iplikli zencereklere rastlanır. 16.

yüzyılın çiçekli bordürleri bu dönemde de devam etmektedir. Bu yüzyılın bilinen müzehhipleri Hasan ve Dervis Mehmed’dir. 17. yüzyıl, klasik tezhibin son parlak dönemi olması dolayısıyla büyük önem taşır.

18. Yüzyıl Batı Etkisi ve Tezhip Sanatındaki Canlanış

17. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı el sanatlarının bazı dallarında hissedilmeye baslanan Batı etkisi, tezhip sanatında da görülür. Yüzyılın sonlarına dogru ilk örneklerini veren tezhip sanatındaki bu yenilik farklı bir anlayısla çizilmis ve renklendirilmis çiçek demetleridir. Üçüncü boyutun verilmeye çalısıldıgı çizim ve gölgeli boyamalarıyla bu naturalist çiçek buketleri veya tek çiçekler, Osmanlı kitap sanatında çiçek ressamlıgı diyebilecegimiz yeni bir türün dogmasına yol açmıstır.

Naturalist yaklasımla yapılan çiçek ve çiçek buketleri, 18-19 yüzyıl boyunca Türk tezhibinde varlıgını sürdürür.

Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) saltanat yılları her türlü kitap sanatının, bu arada tezhip sanatının da adeta yeniden canlandıgı bir dönem olmustur. Klasik motifler ile kurulan kompozisyonların yanı sıra, Batı etkisiyle Osmanlı sanatına giren naturalist çiçek buketleri, kıvrık iri yapraklar tezhip sanatının zenginlesmesine yol açmıstır. Fatiha ve Bakara surelerini içeren tarihsiz bir Kur’an cüzünün serlevhasının gösterisli tezhibi, 18. yüzyıl ilk çeyreginde, klasik motiflerle yapılan yeni yorumun ilginç bir örnegidir (TSM Ktp. E.H. 259). Rumiler, stilize çiçekler ve çinbulutlarıyla biçimlendirilen degisik kompozisyonu, dilimli semseler içerisine yerlestirilen, simetrik düzende üsluplastırılmıs çiçek buketleri tamamlar. Renkler zenginlesmis, sırasıyla altın yaldız, lacivert ve yeni bir renk olarak da firuze mavisi bolca kullanılmıstır. Ayrıca lâl, sarı, yesil, kırmızı veya beyaza küçük alanlarda yer verilmistir. Semse içindeki motiflerin altın yaldız zeminine igne perdahı ile metalik görüntü verildigi izlenir. İgne perdahı, bu dönemden itibaren Osmanlı tezhibinde sıkça kullanılmıstır.

18. yüzyıl müzehhiplerinin en önde gelen ismi çiçek ressamı ve aynı zamanda rugani de (lake ustası) olan Ali Üsküdari’dir Sanatçının, lake kitap kapları, ashap üzerine lake yazı kutuları, yaylar, yazı altlıkları, kuburlar, kitap tezhipleri gibi, çesitli eserleri günümüze gelmistir. Kaynaklar, onun özellikle devrin ünlü hattatı Yedikuleli Seyyid Abdullah’ın yazdıgı Kur’an’ları tezhiplemek serefine eristigini belirterek överler. Sultan III. Ahmed (1703-30) döneminden III.Mustafa (1757-1774)’nın saltanat yıllarına kadar uzanan bir zaman diliminde çalıstıgı, imzalı ve tarihli eserlerinden anlasılır. Ali Üsküdari tezhip ve haklarlarında klasik tezhip üslubunu ve saz üslubunu sıkça kullanarak, yeni bir yorum getirmistir. Özellikle, saz üslubundaki basarısından ötürü, devrinin Sah Kulu’su olarak anılmıstır. Sanatçı ayrıca dönemin yeni akımlarını da basarıyla uygulamıs, üçüncü boyutu veren, gölgeli çiçek tasvirleri de yapmıstır. Klasik tezhip ve saz üslubu motifleriyle yaptıgı en önemli eserlerinden birisi, Sultan III. Ahmet’in celi muhakkak hatla yazdıgı kıt’alarını içeren murakkaanın lake kabıdır. (TSM Ktp. A. 3652). H.1136 (1723-24) tarihli bu murakkaa’nın içindeki son derece ince bir isçilikle yapılmıs zarif tezhip ve halkarlar da, Ali Üsküdari’nin elinden çıkmıs olmalıdır. Bunlarda, klasik zevkin yanı sıra, devrinin batı etkisiyle olusan yeni begenisini de görmek mümkündür. Sultan III. Ahmet’in tugra istifi ile yazılmıs hatlarından olusan bir diger albüm, devrin farklı

begenilerini ve tezhip sanatında ulasılan üst düzey sergileyen baska bir örnektir Eserin lake cildi H. 1140 (1727-28) tarihlidir ve mücellid Ahmet Hazine imzalıdır. Bu sanatçının saray enderununa mensup bir kisi ve aynı zamanda iyi bir müzehhip oldugu anlasılır.

18. yüzyıl tezhip – halkâr sanatının orijinal çalısmaları arasında laklanmıs kitap kapaklarının özel bir yeri vardır. Üçüncü boyut verilmekle beraber, üsluplastırılmıs çiçek dalı bezemeli, H. 1171 (1757) tarihli Edirneli Mustafa imzalı bir kitap kabı, bunlardan.

19. Yüzyıl Tezhip Sanatı

Bizde Rokoko tarzı, III. Ahmed zamanında Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Fransa’daki elçiliginin sonunda yazdıgı “Fransa Seyahatnamesi”nin dolaylı ürünü olarak ortaya çıkmıstır. 18. yüzyıldaki Fransa gezisi, Osmanlı Devletinin batıya açıldıgı ilk penceredir. Eserinde Versailles Sarayı basta olmak üzere Paris çevresindeki sarayları, bahçeleri anlatmaktadır. Bu arada Paris’te Rokoko tarzı eserlerin en güzelleri veriliyordu. Batı, Osmanlı yas*****n kültürel, siyasi, ev esyaları, küçük sanatları ve giyimine kadar etki etmistir. Bunda 18. yüzyıl içinde gelen batılı sanatçıların da katkıları göz önüne alınmalıdır. _lk eserler batı tarzında yapılmakla beraber müzehhipler kısa zamanda Rokokoyu benimseyerek Türklesmis bir tarz haline getirmislerdir. Bu tamamen Türklesmis tarz, Fransız Rokokosu gibi sasaalı degil, sade ve gösterissiz bir hale getirilmistir. 18. yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl boyunca halkın begendigi bir tarz olmustur.

19. yüzyılda ampir tarzı bu mimaride hakimken, tezhipte Türk Rokokosunun en güzel eserlerini vermistir. Müzehhiplerimiz Rokokoya apayrı bir canlılık vermislerdir. Kur’an-ı Kerim, Elifba’lar, Musaflar, Mecmualar, Divanlar, Tarihler vb. pek çok din ve din dısı eserler bu dönemde tezhiplenmlistir Kur’an-ı Kerimlerde tamamen Rokoko tarzında akant dalları ve çiçekler kompozisyona hakimdir.

Kumaslı girland, kurdele ve halkalar göze çarpar. Bazı eserlerde klasik ve rokoko bir arada görülebilir. Bazı eserlerde tıglar klasik olarak çalısılırken, kompozisyonlar rokoko üslübundadır. Çiçek buketleri, çiçekli girlandlar ve püsküllerde oldukça sık ullanılmıstır.

Elifba’larda tezhip genellikle bütün sayfayı kaplamıstır. Elifba harfleri baklavalar içinde birer atlama olarak yerlestirilmistir. Kurdeleler, girlandlar ve hurma dalları göze çarpar. Akant yaprakların çiçek gibi düzenlendigi, tepelik hurmalarında çiçekli sepetlerin bulundugu eserlere de rastlanır. Buna karsılık bazı eserler göze batacak sekilde sadedir. Çiçek ve yapraklarda klasik tezhibin stilizasyonu yoktur.

Motifler bakımından inceledigimizde Türk Rokoko tezhibi bitki (floral) grubuna girer. Bunda da çiçekler ve yapraklar hakimdir. Sadece bitkisel motiflerin kullanılması Rokoko tezhibin en büyük özelligidir. Tezhiplerde kavuniçi, sarı, yesil, kırmızı, pembe, eflatun, mavi, kahverengi, mor gibi canlı renkler ve bolca altın yaldız kullanılmıstır.

Bazı eserlerde klasik tezhipten alınmıs motiflere rastlanır. Bunlar karısık üsluplu eserlerdir. Tezhip çerçevelerinde zencerek, çiçek ve akant yaprakları görülür.

Yazı içinde yer alan duraklarda yaldızlar, çiçekler ve yapraklar görülür. Besmelelerin uzantılarında lale, gül, mine gibi çiçekler bulunur. Zencerekler bazı örneklerde klasik tarzda bazı örneklerdeyse tamamen fırça darbeleriyle yapılmıs basit örneklerdir. iki ve üç iplikle örneklere rastlanır.

Eserlerde gölgeleme önemli bir yer tutar. Çiçekler, yapraklar dalından yeni kopmuş gibidir. Bunlar vazoya konmus veya demetler haline getirilmis olarak tezhip edilmiştir. Bu canlılık eserlere gölgelendirme sayesinde kazandırılmıstır. Sayfa kenarlarındaki halkarlar klasik ve rokoko tarzındadır.

Bu dönemin bilinen müzehhipleri, El-Hac Yusuf bin Hüseyin, Seyyid Ahmet, Mustafa el-Üsküdari, Seyyid Mehmet Arif, Hasan (Sakusi Karaman), Ahmed Ziyai El-Tokadi, Seyyid Ahmed Ataullah Hezargaradizade, Hüseyin Rıfat Caferzade, Seyyid Abdullah Zühdi, Seyyid Abdullah Hamdi Muhsinzade, Seyyid Hasan Pertev, Hüseyin Hüsni, El-Haci Ali Rız, El-Hac Ahmed _slamboli, El-Hac Seyyid Hasan Rıza, Nureddin, Osman Yumni, Bahaeddin, Üstad Ahmed, Ata, Lazgradizade Ahmed, Lalelili Sakir Hacı Hasan Salih Tevfik Efendi, Sarhos Ali, Hacı Nuri’dir.

Yetenekli sanatçılar ve onların yetistirdigi ögrencilerle günümüze degin varlıgını belli bir ölçüde koruyabilmistir.

20. Yüzyıl ve Cumhuriyet Dönemi Tezhip Sanatı

“1914”te yazı, tezhip,halı desenleri, minyatür, cilt, ebru gibi geleneksel sanatlarımızı yasatmak ve ögretmek amacı ile açılan “Hattat Mektebi” 1936 senesinde “Sark Tezyini Sanatlar Mektebi” adı altında Güzel Sanatlar Okulu’na baglanır ve daha sonra “Türk Tezyini Sanatlar Bölümü” adını alır. Bu dönemlerde Türk Tezyini Sanatlar Bölümü’nde Tezhip hocası büyük sanatçı Tugrakes İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946) in tezhipteki tarzı tutulmamıs ve devam etmemis. Bu tarz tezhibinde rumi ve hatayi motifleri sivri hatlara sahip olup, ana renk altındır.

Çogu zaman İsmail Hakkı Altunbezer tezhipleri koyu renk zemin üzerine zer endud tarzındadır. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in klasik motif ve tezhip anlayısını canlandırıp yasatma çalısmaları ürünlerini vermis, tezhip sanatına daha bilinçli olarak klasik anlayıs ile yaklasılmaya baslanmıstır. Cumhuriyet döneminin en ünlü tezhip ustaları Muhsin Demironat (1907-1983) ve Rikkat Kunt (1903-1986) dur. İsmail Hakkı Altunbezer’in yanında tezhip sanatına baslayan (1936) Rikkat Kunt daha sonra Necmeddin Okyay (1883-1976) ın yönlendirmesi ile klasik anlayısa yönelmis ve genç tezhip ustası Feyzullah Dayıgil ile çalısmaya baslamıstır. Klasik dönem tezhip örneklerini kaynak alarak, hem klasik tezhip sanatını yasatmak, hem de devam ettirmek amacında olan iki sanatçı tezhipte birbirinden güzel örnekler vermislerdir.

Cumhuriyet döneminde yapılmıs en önemli eserlerin basında Muhsin Demironat tarafından tezhiplenen (İzzet Efendi) hilyesi ve Rikkat Kunt’un babasının dayısı, _smail Hikmet Ertaylan tarafından İstanbul’un 500. fetih yıldönümü için hazırlanan Fatih Divanı’dır. Fatih Albümü 64 kıtadan olusmuktadır. Dönemin en ünlü hattatlarının (Necmeddin Okyay – Halim Özyazıcı – Macid Ayral – Ali Alpaslan gibi) yazdıgı siirleri yine dönemin en önemli müzehhipleri (Muhsin Demironat – Rikkat Kunt – Tahirzade Behzat gibi) tezhiplenmis ve klasik cildi Emir Barın (1913-1987) tarafından yapılmıstır. 1944 senesinde yapımına baslanan eser 1950 senesinde tamamlanmıstır.

Fatih Albümü’nün 14 sayfasını tezhiplene Rikkat Kunt kendine has klasik çizgili desen ve renkleri ile tezhipte “Rikkat Kunt” ekolünün yaratıcısıdır. Motifleri, özellikle hatayi motifleri muntazam ve serbesttir. Bu motiflerdeki zenginlik ve incelik Rikkat Kunt’un çini desen ve motiflerinden yola çıkarak tezhipte kendi ekolünü gelistirdiginin göstergesidir. Renkleri sade ve azdır. Çok renklilikten daima kaçınmıstır.

Cumhuriyet dönemi tezhip sanatı, bir iki istisna dısında daha çok levha tezhipçiligi seklinde gelismis, birçok kıtalar, hilyeler ve celi yazılar ile yazılan kompozisyonlar tezhiplenmistir. Yazılar etrafına silme tezhipten çok halkâr tarzı uygulanmıştır ve böyle devam etmektedir.

Günümüzde iki renk altın ve boyalar ile yapılan halkâri’de açık renkler yanı sıra lacivert, bordo-kahve, siyah ve yesil zemin rengi olarak kullanılmaktadır. İki renk altın ve koyu renkler üzerine yapılan halkâr daha çok yaygındır. Halkârde hatayi motifleri agırlıktadır.

Bunun yanı sıra Rumi, bulut motifleri ve yarı stilize edilmis hayvan figürleri de kullanılmaktadır. Bir levhada koltuk, göbek gibi bölümlerde ve küçük hacimli yazılar etrafında uygulanan silme tezhipte ana renkler, zemin renkleri olan iki renk altın, lacivert ve nadiren yesil ile bordo – kahvedir. Motifler ise klasik dönem izleri tasır.

Eskiden el yazması eserlerin yazılıp tezhiplendigi yerler öncelikle saraya baglı ve büyük sanatçıların denetiminde çalısan nakıshanelerdi. Bu arada çalısmalarını çarsılarda ve özel atölyelerinde devam ettiren tezhip sanatçıları da vardı. Bugün tezhip sanatı, Mimar Sinan Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesine baglı Güzel Sanatlar Fakültelerinin, Geleneksel Türk Sanatları Bölümlerinde akademik olarak ögretilmekte ve bu kurumlarda tezhip konusunda yüksek lisans ve doktora düzeyinde egitim de verilmektedir. Bu arada bazı özel atölyelerde de tezhip sanatı ögretimine devam edilmektedir.

3- Τezhip Sanatının Kullanım Alanları

Yazma Kitaplar

Tezhip sanatı daha çok yazma eserlerin süslemesinde kullanılmıştır. Yazma kitaplar arasında en çok yazılıp, tezhiplenmiş olan elbette ki Kuran-ı Kerim’lerdir.

Yazma kitaplarında genel olarak; zahriye sayfaları, unvan sayfaları, serlevhalar, sure başları, güller, noktalar, satır araları, sayfa kenarları, ve hatime sayfaları tezhiplenmiştir. Zahriye sayfaları yazma kitabın ismini veren birinci sayfaya veya cilt kapağının iç tarafına denir. (Özen, 1983:39) Yazıda başlık anlamına gelen serlevha, zahriyeden hemen sonra gelen ve metnin başladığı ilk sayfadır. Burada tezhibin başlıca amacı olan yazının ön planda, tezhibin ikinci planda olması düşüncesi terk edilerek, tezhibin bütün ihtişamı serlevha sayfalarında gösterilmiştir.

Secde gülü secde edilecek ayetlerin hizasına, hizip gülü her beş sayfada bir, cüz gülü her yirmi sayfada bir, sure gülü de her surenin başına konur.

Noktalar müzehheb çiçeklere verilen addır. Bunlar kitap süslemesinde genellikle ayetlerin söz başlarına veya sonlarına konulduğu için bu adı almışlardır. Vakfe de denir. Hatime sayfaları yazma kitaplarda müellifin eserini bitirirken yazdığı duaları ve hattatını, varsa müzehhibini belirten yazıları kapsayan son yapraktır.

Levhalar

Levhalarda tezhiplenen eserlerdendir. Ancak levhaların camlanıp çerçevelenerek korunmasına önem verilmediğinden, açıkta kalan yazı ve tezhipler dış etkilere özellikle devrin aydınlatma aracı olan kandillerin isiyle kirlenip karararak neredeyse okunmaz hale gelmiştir.

Ferman ve Tuğralar

H at sanatında da önemli bir yeri olan ferman ve tuğralar da tezhiplenmiştir.

Önceleri ferman, berat, vakfiye gibi yazılı belgelerin baş kısmına konulan tuğranın kullanım alanları zamanla yaygınlaşmış, mühürler, paralar, pullar ve kitabelerde kullanılmaya başlanmıştır.

Kitap Ciltleri

Eskiden beri tezhiplenen kitap ciltleri özellikle 16y.y.’da en değerli örneklerini sergilemiştir. Bu yüzyıl cildinde kapaklar, sertap ve miklep üzerindeki şemse, selbek, köşebent ve bordürler, Türklere has renk ve kompozisyon uyumu, sadelik içinde güzel bir ahenk teşkil etmekteydi.

Minyatürler

M i nyatürlerde minyatür içindeki birimler ve bütünün etrafındaki iç ve dış Pervazlar tezyin edilir. Minyatürde tezhiplenen bölümler; mekanlar, çadırlar, kıyafetler, örtüler vediğer ufak detaylardır. Mekanlar genellikle geometrik şekillerle tezhiplenir. Kıyafetlerde devrin kıyafet desenlerine uygun biçimde tezhiplenir. Çadır detaylarında şemseler ve diğer süsleme elemanları en uygun şekilde kullanılmıştır.

Türkler minyatürlerin etrafını gerektiğinde hafif bir halkar ile tezyin etmişler, bazen zerefşan ile süslemişlerdir.

Kubur, Kutu, Sandık (Lake İşleri)

Bunların dışında kubur, kutu ve sandıklarda tezhiplenen eşyalardandır. Kubur üzerinde kalem koymaya mahsus yeri, altında da hokka bulunan yazı aletinin adıdır. Boru şeklinde dört altı ve sekiz köşeli olup, yirmibeş cm. boyunda olanları vardır.

Kuburlar gövde ve kapaktan oluşur. Genelde gövde ve kapağın her iki uç kısmına pervaz yapıldıktan sonra arada kalan alan tezhiplenir.

Diğer Alanlar

Tılsımlı gömlekler de tezhiplenmiştir. Özellikle padişah ve ailesi için hazırlananların tüm yüzeyi hattatlar ve müzehhipler tarafından çeşitli ayetler ve dualar yazılarak, altın ümüş ve kumaş boyaları ile tezhiplenerek doldurulmuştur.

Tezhip sanatı bunların yanı sıra çadır direkleri, tabanca kılıf ve kabzaları, ok ve yaylar ile bunların içine konulduğu tirkeş ve sadak denilen ok kapları üzerine de uygulanmıştır.

Günümüz Kullanım Alanları

Tezhip sanatı günümüzde; genellikle tek başına ya da hüsn-i hat, minyatür gibi eserleri süslemek suretiyle levha olarak kullanıldığı gibi daha çağdaş alanlarda da kullanılmaktadır. Örneğin tekstil sektöründe kumaş deseni tasarımlarında tezhip sanatı motiflerine ve kompozisyonlarına sıkça rastlanmaktadır. Gelenekselliğin değer kazanmasıyla özel kıyafetlerden kravat, eşarp gibi günlük kıyafetlere kadar pek çok giyim eşyasında tezhip sanatı motifleri görülmektedir. Bunun yanı sıra dekorasyon alanında da klasik ya da daha da stilize edilmiş şekilde tezhip sanatı kompozisyonları

kullanılmaktadır. Duvar, tavan, merdiven vs. mekan süslemesinin yanında mobilya ve aksesuar tasarımı ve süslemesinde tezhip sanatı motifleri görülmektedir.

4- Tezhip Sanatında Teknik Üsluplar

Tezhip sanatı tekniklerini; klasik tezhip, halkar, zerefşan, sazyolu, şukufe ve münhani olarak sınıflandırmak mümkündür.

Klasik Tezhip

Klasik tezhibin yapımında öncelikle kompozisyon kurallarına uyularak desen hazırlanır. Desen tezhiplenecek zemin üzerine istenilen desen geçirme yöntemiyle silkilir. Önce fırça ya da kalem ile belli edilerek altın sürülür. Altın kısımlar mührelenerek parlatılır. Tahrirlendikten sonra uygun renklerle çiçekler boyanır.

Tarama ya da lekelendirme gibi yöntemlerle çiçekler renklendirilir. Çiçeklerin tahrirleri de tamamlandıktan sonra istenilen renklerle zemin doldurulur. Desenlerin bazı kısımlarını kabarık olarak göstermek için yaldız ve boya sürülmeden önce yumurta sarısı ile beyaz boya sürülür ve kuruduktan sonra üzerine yaldız ve boya sürülür. En koyu zemin rengi ile kompozisyonun etrafı kontürlendikten sonra uygun tığ çizimi yapılarak boyanır.

Halkar

Tezhip sanatı tekniklerinden biri olan halkar, altınla ya da yaldızla yapılan hafif süsleme üslubuna verilen addır. Gölgeli halkar ve tarama halkar gibi değişik şekillerde uygulanmış ve boyama şekillerine göre isimler almıştır.

Tek renk veya çift renk (sarı-yeşil) altınla yapılan esas halkar tahrirli halkar, renkli halkar, foyalı halkar, iğne perdahlı halkar gibi isimler alır. Sulu altınla çalışılan çiçek yaprak ve şekillerin ortadan dışa doğru süpürme hareketiyle altının uç kısımlarda toplanarak çalışılmasıdır. Daha sonra etrafına yine altınla kalın bir kontür çekilir. Yine aynı tarz çalışılmış fakat daha sonra çok sulandırılmış bir renk ile altının az olduğu iç bölgelere gölgelendirme yapılır ki bu halkarın hafif renklendirilmiş olanına şikaf denir.

Zerefşan

Zerefşan Türk tezyinatında serpme altın şeklinde yapılan bir süsleme tarzıdır.

Varak altının elek üzerinden jelatinli su veya yumurta akı sürülmüş bir zemine serpiştirilmesidir.

Sazyolu

Sazyolu 16 .y.y.’ın ilk yarısında Osmanlı Sarayı’nda geliştirilen bir üsluptur. Sazyolu, kıvrık dal olarak bilinen uzun dallar üzerine yapılan süslemelerdir. Ana motiflerini hançer yaprakları denilen ince sivri uçlu iri yaprak motifleri, çok süslü ve kıvrımlı hatmiler, çeşitli kuşlar, ejderhalar ve simurglar, özellikle sırt çizgisi kalın çekilmiş kıvrık yaprak motifleri oluşturur.

Şukufe

Şukufe doğadan alınan çiçek motiflerinin stilize edilerek kullanılmasıyla yapılan bir çeşit tekniktir. Avrupa’nın barok ve rokoko sanatlarının Türk zevkine göre şekillenmesi ile ortaya çıkan Şukufe tarzı, kendine has karakteri ile Türk tezyinatında yer almaktadır. Şukufe ince fırça darbeleriyle gölgelendirme yapılarak çalışılan, özellikle tezhip sanatında çokça eser verilen çiçek minyatürüdür.

Münhani

Münhani tekniği kitap süslemesinde 11. ve 15.y.y.’lar arasında çok kullanılan bir desen çeşidi, aynı zamanda bir tekniktir. Münhaniler birbirine yapışık kümeler halinde olup kendine özgü bir renklendirme özelliğine sahiptir. Rumi ve kuş gagalarının iç bünyelerinde kullanılan ayrıntılardan oluşup gittikçe incelerek belli bir yöne doğru daralıp deseni meydana getirirler. Münhani boyama tekniğinde önce kağıda geçirilen kompozisyon hatları uygun bir fırça ile yaldızlanır. Siyah ince kontür her motifin yaldızlanan hattının dışına çekilir. Renklendirilmesinde ise istenilen renk en az üç ton olmak üzere hazırlanır. Kuzu denilen bir fırça kalınlığında boşluk bırakılarak, tonlar açıktan koyuya doğru eşit aralıklarla kalan zemine uygulanır. En koyu zemin rengi ile kontür çekilerek, uygun tığla kompozisyon tamamlanır.




Müzehhipler

Tezhip sanatının uygulayıcıları müzehhiplerdir. Müzehhip, el yazması kitapları ve hüsn-i hat murakka’larını, levhaları, serlevhaları ve tuğraları boya ve ezme altınla tezyîn eden kişilere denir.

Tezhip sanatının icrâ edildiği dönemlerde birçok müzehhip yetişmiş, ancak bütün bu müzehhiplerin isimleri günümüze kadar gelmemiştir. Bunun en önemli sebebi, müzehhiplerin yapmış oldukları eserlerine imza atmamalarıdır. İmza koyma önceleri adet olmamıştır. Eskiden nadir örneklerine rastladığımız tezhipli eserlerde imzalara ancak XVIII. yy.da rastlanır. Bu dönem tezhiplerinin en çok uygulama alanları levhalardır. Her dönemin kendi zevk ve inceliğine göre tezhip sanatı gelişerek bugünlere gelmiştir. Bu sanatı icra eden sanatçılar sayılamayacak kadar çoktur. Ancak, biz tezhip sanatın eserlerinden yola çıkarak bu sanatın geçirdiği evreleri öğrenebiliyoruz.

Tezhip sanatının bütün aşamaları müzehhiplerin fırçalarında anlam bulmuştur. Dönem dönem devletin desteğini görmüş, çoğu zaman da tutkulu bir aşkla icrâ edilmiştir. Bu sanatı icra edenler arasında çoğu zaman maddi sıkıntıya düşenler olmuştur. Kanûnî döneminin baş müzehhibine o dönemin şartlarında yanında çalışan 29 kişi ile beraber 214 akçe ödeniyordu. Bu para bugünün şartlarıyla mukayese edildiğinde o gün için zar zor geçindiklerini söylenebilir.

Tezhip sanatı, hat sanatından hiçbir dönem uzak kalmamış, hüsn-i hatla çok estetik bir birliktelik sağlamıştır. Çok uzun geçmişi olan bu sanat, doğuda gelişmeye başlayan, Selçuklularla gelişimini devam ettiren ve nihayet Osmanlılarda zirveye çıkan bir sanat olmuştur. Bu sanatın en ünlü müzehhipleri XV-XVll. yy.lar arasında yetişmiştir.

Osmanlıların, Konya’da eski dönemlerden kalma nakışlardan istifade ettikleri bilinmektedir. Osmanlılarda müzehhiplik XV. yy.ın ilk yarısında görülmeye başlanmıştır. Bursa’da Yeşil Camii’nin nakkâşı

Bursalı Aii b. İlyas bu dönemin nakkâşlarındandır. Yine Aksaraylı Ahmet b. Hacı Mahmut ilk Osmanlı dönemini etkileyen müzehhipierdendir. Sultan II. Murat zamanının nakkâşı Bursalı Nakkâş Safî’dir. XV. yy. nakkâşları arasında Hoca Yusuf b. Hoca Ferruh diğer bir nakkâştır.

XV. yy.da Tebrîz ve Orta Asya’da ehemmiyetini sürdüren nakkâşlık Anadolu’ya girmiş ve bu yüzyılın sonlarında önemini artırrnıştır. Tebrîz’den ve diğer bölgelerden Istanbul’a gelen müzehhipler, tezhip sanatı üzerinde etkili olmuşlardır.

Mustafa Âlî’nin Menâkıb-ı Hünerverân adlı eserinde birçok müzehhipten bahsedilir. Bunlar arasında XV. yy.da Nişaburlu Molla Sîmî isimli bir kişinin altı kalemde (şeş kalem) , yaprakların boyanmasında, tezhip, zerefşân ve vassâllıkta usta olduğu zikredilir. Nakkâş Mevlâna Abdulhayy Molla Sîmî’nin öğrencisidir. Yine Menâkıb-ı Hünerverân’ın müzehhipler başlıklı bölümünde en ünlü müzehhipler arasında Enîsî’nin öğrencileri “Buharalı Mîr Adûd” ve “Şirazlı Molla Yârî’nin adları geçmektedir.

Fatih Sultan Mehmed için istinsâh ediimiş olan bazı kitapların tezhiplerinde bu sanatının gelişmeye başladığı görülür. Bu dönemin müzehhiplerinden Şahabeddin Kutsî, yaptığı tezhiplerin kenarlarına ismini yazmıştır. Fatih’in sanata olan düşkünlüğü, onun Topkapı Sarayı’nda bir nakışhâne kurdurmasına sebep olmuş ve başına Baba Nakkâş’ı getirmiştir. Baba Nakkâş, sarayda şâheserler meydana getirmiş ve aynı zamanda öğrenciler yetiştirmiştir.

Tezhip sanatının en olgun devresi olarak kabul edilen XVI. yy. eserleri birer şâheser hüviyetindedir. Fatih, II. Beyazıt ve Kanûnî dönemleri bu sanatın en ince ve en zarîf örneklerinin ortaya konduğu devirlerdir. Özellikle Kanûnî Sultan Süleyman döneminin tezhipleri tezhip sanatının klâsik üslûbunu oluşturmaktadır. O dönemin tezhiplerinde devrinin zevk ve inceliğini görmek mümkündür.

XVI. yy.da tezhip sanatıyla uğraşan II. Beyazıt’ı görüyoruz. Heyete dair yazılan bir kitabın şerhinin kenarında bulunan tezhip, 11. Beyazıt’ın olup yanında ismi (imzası) vardır.

Bu dönemin saray nakışhânesinin başına Baba Nakkâş’ın torunu Şeyh Mustafa getirilmiştir. Saray müzehhipleri arasında Hasan b. Mehmet, Melek Ahmet Tebrîzî, Hasan b. Abdulcelîl, Turmuş b. Ahmet, Mehmet b. Bayram, Ali, Mehmet b. Melek, Hasan, Abdullah ve Feyzullah b. Arap54 isimleri sayılabilir.

Kanûnî Sultan Süleyman döneminin en ünlü müzehhibi, Şahkulu’nun öğrencisi Karamemi’dir. Karamemi, Kanûnî Sultan Süleyman’ın Topkapı Sarayı’ndaki Nakışhânesinin baş müzehhibidir. Karamemi, nakışhânede 29 kişiden oluşan arkadaş ve talebeleriyle çalışmıştır. Bunlardan biri de oğludur.

Bu dönemin diğer bir müzehhibi kanbur lakaplı Mehmet Çelebi’dir.58

I. Sultan Selim, Kanûnî Sultan Süleyman ve sonraki dönemlerde istanbul bir sanat merkezi olmuştur. iran’dan istanbul’a gelen sanatçılann yanı sıra yerli sanatçıların sayısı da az değîldir. Nakkâş Şâhkulu, Mîr Nakkâş isfahânî ve üstâd Veli Can bunlardandır.

Bu dönemin müzehhiplerinden Üstâd-ı Rûm diye nâm yapmış olan müzehhip Şaban ve İstanbul nakışhânesinde çalışan müzehhip Hüseyin vardır. Müzehhip Selânikli Abdullah b. Mehmed’in öğrencilerinden hattat ve müzehhip Mehmet b. İlyas tarafından bir Kur’ân-ı Kerîm tezhiplenmiştir.

954/1547′de tezhiplenen bu Kur’ân, Topkapı Sarayı Koğuşlar Kütüphanesi 563 numarada kayıtlıdır.

XVII. yy.ın ikinci yarısından itibaren tezhip sanatı gelişme hızını kaybetmeye başlar. Bu dönemin hattatlarından Derviş Ali’nin yazılarını Sürahi Mustafa adındaki müzehhip tezhiplemiştir. Yine Derviş Ali tercümesinde söz edildiği üzere Sürahi Mustafa’nın öğrencisi Beyazî Mustafa’nın oğlu ve öğrencisi olan Baruthaneli Abdullah, Çinicizâde Abdurrahman Efendi’nin eserlerini tezhiplemiştir62.

Bu dönemde klâsik anlayışta eserler veren müzehhiplerden biri de saray nakkâşlarından Derviş Mehmet’tir.

Türk tezhip sanatı toplumun her kademesine hitap eden bir sanat dalı değildir. Bu sanat, kitapla ilgisi olan kişilerin görebileceği ilmî ve dînî eserlere yapılırdı. Bu yüzden müzehhiplik cazip bir meslekti. Devletin de desteğiyle nakışhâneler kurulmuş ve birçok müzehhip yetişmişti. XV. ve XVII. yy.lar arasında Topkapı Sarayında yetişip, maaş alan sanatçıların sayısı 526′dır.

XVIII. yy. Osmanlı Imparatorluğu’nun Batıya kapılarını açtığı dönemdir. Sanatta Batıyla ilişkilerimizin arttığı bu yüzyılda, sanatımız Batı etkisi altına girmiştir. Artık tezyînatımızda yavaş yavaş Batılı anlayışın tesirleri görülür. Dönemin ünlü müzehhipleri arasında Abdullah Buharî, Yusuf Mısrî ve Ali Üsküdârî sayılabilir. Ali Üsküdârî, Yusuf Mısrî’nin öğrencisidir. Meşhur hattat Yedikuleli Seyyid Abdullah’ın yazdığı Mushafların çoğunu Ali Üskidârî tezhiplemiştir.

XVIII. yy.ın ilk yarısı içerisinde halkârî tarzındaki süsleme ve bilhassa lâkecilikte temâyüz etmiştir. Bir Türk lâke sanatkârı olaraktamnan Ali Üsküdârî, aynı zamanda kudretli bir müzehhiptir66. Seyyid Abdullah’ın

Mushaflarını tezhipleyen müzehhiplerden biri de Haydarpaşalı İbrahim Çelebi’dir. Bu dönemin diğer bir müzehhibi Bursalı Hezarfen’dir.

Ali Üsküdârî, Türk süslemesinin Batılılaşma hareketleri içerisinde kaybolmaya yüz tuttuğu XVIII. yy.da batı tesirlerini klâsik üslûp içerisinde eriterek ortak kullanım noktasını bulmuş bir sanatçıdır. Onun izinden giden ve onunla üslûp benzerliği gösteren birkaç sanatçı, muhtemelen Ali Üsküdârî’nin öğrencisidir. Bunlar arasında Nakkâş Hüseyin olarak imza atan bir sanatçı vardır. Yalnız bu müzehhip Ali Üsküdârî seviyesinde eserler verememiştir.

Ali Üsküdârî, Sultan Ahmet, II. Mahmut, III. Osman ve III. Mustafa dönemlerinde sarayda çalışmıştır. Hattat Mahmut Râsim’in yazılarını tezhiplemiş, Sultan Selim ile Raşit Mustafa Çelebi’ye hocalık etmiştir.

Sultan Ahmet dönemi müzehhipleri arasında Ahmet Hazine ve Çâkerî sayılabilir. Çakeri, Ali Üsküdârî yolunda giden ünlü bir müzehhiptir. Bu sanatkârların eserlerinde, realist çiçek buketleri kullandıkları görülür.

XIX. yy.a gelindiğinde ekonomik ve siyasal açıdan büyük buhranlar içinde olan imparatorlukta, tezhip sanatıyla uğraşan sanatçıların sayıları azalmıştır. Bu geriieme bütün sanatlarımıza da yansımıştır. Bunun belki de tek istisnâsı hat sanatıdır. Bütün sanat dallarımızdaki bozulma yazı sanatımıza tesir edememiş, tam aksine yazı, tarihi seyri içerisindeki tekâmülüne devam etmiştir. Bu yüzyılda hat sanatı en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Uğur Derman, bunun en önemli sebeplerini şöyle sıralamaktadır;

a) Sağlam ve düzenli bir usta-çırak münasebetinin asırlardır bozulup kopmadan devam edişi,

b) Bu sanatın bünyesinde yenilenme ve zamania gelişme

kabiliyetinin bulunması,

c) Hüviyetini bozabilecek benzeri birsanatın Batıda bulunmayışı.

Tezhip sanatı için geçerli olabilecek ilk iki sebepten sonra, üçüncü

sebep belki de tezyînatımız için Batılı tesirler altına girmesinde en etkili sebep olmuştur. Batılı tezyînat anlayışı, tezyînatımızı tesiri altına almıştır. Maalesef bu dönemin en ünlü hattatlarınm yazıları, Batı zevkiyle bezenmiştir.

XIX. yy.ın müzehhipleri arasmda saray baş müceliidi ve müzehhibi Ali Râgıp Efendi, II. Mahmud’un saray baş mücellidi Ahmet, Müzehhip Mehmet Salih, Müzehhip Raşit bu dönemin sanatçılandır. Hezargradizâde Seyyid Ahmet Atauilah, Sultan II. Mahmud ketebeli yazıyı tezhiplemiştir. Seyyid Mehmet’in talebesi olan Hezargradizâde devrin ünlü müzehhibi Hüseyin Hüsnü’nün hocasıdır. Bu müzehhipler devrin modası olan rokoko tarzı tezhipler yapmışlardır.

Hakkâk ve bir müzehhip olan Osman Yümnî, Beyazıt’ta Hakkâklar çarşısında küçük bir dükkânda çalışmalarını sürdürmüştür. Rokoko tarzı tezhipler yapan Osman Yümnî, Sâmi Efendi, Hulûsi Efendi, Çarşambalı Ârif gibi ünlü hattatların yazılarını zer-endûd olarak işlemiş ve tezhiplemiştir. Levha tezyînatında sanatçı için siyah, altın ve gül vazgeçilmeyen unsûrlardır. Beyazıt’ta son dönemlerde çalışan müzehhipler arasında Müzehhip Saffet, Sarı Hâfız, Şeyh Ârif, Hüsnü Efendi, Sâmi, Şevkî ve Şevket Efendi gibi isimler sayılabilir.

Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdulazîz’in müzehhibi olan Hacı Hasan Salih, usta müzehhiplerdendir. II. Abdülhamit zamanında ise Tevfik

Efendi, Lâlelili Şâkir’in öğrencisi Nurettin Efendi, Hüsnü Efendi , Bahaeddin Efendi ve Hakkı Bey devrin üstâdlarındandır. Müzehhip Bahaeddin, babası Müzehhip Nurettin’den kalan Beyazıt’taki dükkânında çalışmıştır.

XX. yy.a gelindiğinde tezhip sanatı artık ne sarayda ne de Beyazıt’taki dükkânlarda yapılmaktadır. Devletin himayesinden uzak ve ilgisizlik yüzünden unutulmaya yüz tutmuştur. Bu yüzyılın ortalarından sonra, uzun bir süredir tezyinatımızda görülen rokoko bezemenin aksine, klâsik anlayışa dönülmüştür. Bu dönemin önemli müzehhipleri arasında Muhsin Demironat, Rikkat Kunt ve A. Süheyl Ünver gibi sanatçılar sayılabilir. Demironat ve Kunt klâsik anlayışta eserler vermişlerdir.Her iki sanatçının eserleri, çoğunlukla levhalardır.Bu tarihten itibaren levha tezyinatımızda bir disiplin görülmeye başlar.Levhalarda, zer-endûd levhalarda görülmeyen iç pervazlar ve klâsik unsurlar kullanılır. Günümüz levha bezemeciliğinde, bu iki sanatçının rolü çok büyüktür.

Kullanılan Malzemeler

Tezhip Sanatında Kullanılan Malzemeler

Altın: Tezhip sanatının başlıca malzemesidir. Bugün tezhip sanatı ile uğraşan müzehhibler altını varaklar halinde hazır temin etmektedirler. Eskiden altının varak haline getirilmesi için çeşitli işlemlerden geçmesi gerekmekteydi ve yağsız kuzu derisi arasındaki altın parçaları, özel çekiç kullanılarak, dövülmek suretiyle ezilerek elde edilirdi. Osmanlı altınının bu usulde hazırlanması çok zor ve yorucudur. Bu işleri altın varakçılar yapar, mücellitler de bu varakları ezerek müzehhiblere hazırlarlardı. Defter halinde hazır temin edilen altının ezme işini bugün müzehhibler kendileri yapmaktadır.

Altının fırça ile kullanılabilecek hale gelmesi için bazı aşamalardan geçmesi gerekmektedir. Altın ezmek için kullanılan arap z***ı suda eritilerek çuhadan süzülür. Fazla çukur olmayan sırlı bir tabakta, bir parça arap z***ı veya süzme bal kullanılarak ezilir. Parmak yardımı ile varak altın alınıp su ile yumuşatılmış arap z***ının üzerine konulur. Önceleri donuk çamur renginde olan altın, ezildikçe açılır ve altın rengini alır. Ezilme işlemi tamamlandıktan sonra, üzerine su konulur, altın dibe çökerek arap z***ından ayrılır. Beş saat süren zaman aralığından sonra dibe çöken altın ezildiği büyük tabaktan, kullanılacak olan küçük bir tabağa aktarılır. Bu aktarma esnasında altın ipekten süzülerek içine havadan karışan tozlar ayrılmış olur. Tekrar üzerine su konularak altın yıkanır ve dibe çöker. Bu işlem tamamlandıktan sonra üstteki su süzülür. Artık altın kullanılacak duruma gelmiştir. Jelatinli su ile sulandırılarak işlenilecek yere fırça ile sürülür. Jelatinli su altının sürülen yere yapışmasını temin eder. Altın ezme işleminin iyi derecede yapılması, altının ince olmasını sağlar ve iyi görünmesini temin eder. Altının ayar derecesine göre çeşitleri vardır. Bu derecelerden doğan renk tonları ile değişik tonlamalar elde edilmiştir. Gümüş ilavesinden doğan fakat ayarı düşük olan yeşil altın da kompozisyonlara değişik tonlar kazandırmaktadır.

Fırçalar: Tezhipte kullanılan fırçalar, kullanıldıkları yerlere göre isim alırlar. Müzehhibler bugün samur kılından hazır fırçalar kullanmaktadır. Eskiden kullanılan fırçaların, üç aylık kedinin ensesinden veya samurdan alındığı, ayrıca çulluk kuşunun ensesinden veya kanat ucundan alınan tüylerle yapıldığı söylenmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. Tahrir fırçası; yalnız tahrir çekmek için kullanılan bu fırçanın, müzehhib için özel bir önemi vardır. Çok ince ve muntazam uçlu olmalıdır. Zemin fırçası; zeminin büyük ve küçüklüğüne göre kalınlıkları değişir. Altın fırçası; değişik kalınlıkları olan ve altın sürmede kullanılan fırçalardır. Sarı ve yeşil altın için ayrı ayrı fırçalar kullanılır.

Mühreler: Tezhipte altın kullanıldıktan sonra, parlatılarak boya görünümünden çıkarılır. Bu parlatmada zer mühre kullanılır. Kağıt mühresi ve zer mühre olmak üzere iki çeşit mühre vardır. Zer Mühre; altın parlatmaya yarayan ucu akik mühre. Sivri mühre; ucu eğri ve düz sivridir. İnce alanları parlatmada kullanılır.Yassı mühre; uç tarafı yassı olan mühredir, daha geniş alanları mührelemek için kullanılır. Kağıt mühresi üç çeşittir. Çakmak mühre; her iki taraftan tutularak kullanılan ağaçtan yapılmış merdane biçimindeki mühre. Bu taş süleymaniye taşı, zebercent (yeşim) veya akiktir. Cam mühre; yumurta büyüklüğündedir, camdan yapılmıştır. Böcek mühre; deniz böceklerinin kabuğundan yapılmıştır.

Boyalar: Eski tezhip sanatımızda kullanılan boyalar, kök ve toprak boyalardan hazırlanırdı. Toprak boyalar arap z***ı ile iki mermer arasında ezilerek ince toz haline getirilir içine pekmez veya gliserin katılır ve zemin üzerine fırça ile tatbik edilirdi. En eski bilinen boyalar, balmumu isinden yapılan siyah, üstübeç beyazı, lapus lazili ve lahor çividi lacivertleridir. Günümüzde müzehhibler hazır şişe boyaları kullanmaktadırlar. Bunlar (gouache) sulu boya ve akrilik, ecolin olmak üzere çeşitli boyalardır.

Kağıtlar: Kitap sanatlarında yazı malzemesi olarak kullanılan kağıtların en eskisi parşömendir. Özellikle mushaflarda bunlar kullanılmıştır. Daha sonra papirüs görülür. Papirüs yerini yavaş yavaş kağıda bırakmıştır. Osmanlıların yaptıkları kağıtlar Avrupa’da önemle aranan kağıt olmuştur. Daha sonra İslam dünyasında Avrupa kağıdı yayılmış özellikle İtalyan kağıdı tercih edilmiştir.Tezhip sanatında kağıdın önemini bilen müzehhibler bunu titizlikle seçmişlerdir. Tezhiplenmeden önce kağıt aharlama, mühreleme ve uzun süre bekletilme gibi aşamalardan geçirilerek, en elverişli duruma getirilerek kullanılır.

Kitap sanatlarında kullanılan kağıdın haricinde, levhalarda kullanılan, murakka denilen kartonu müzehhibler kendileri hazırlamaktadır. Murakka müzehhibin tuvalidir. Kağıtların suyuna göre çapraz ve üst üste gelerek, özel olarak hazırlanmış muhallebi (şap, jelatin ve buğday nişastası) ile yapıştırılmasından elde edilir. Kağıtlar ve murakkalar çeşitli renklerde boyanarak kullanılmıştır.Bu renkler tabiattan hazırlanan boyalardır, çiçeklerden, köklerden, topraktan elde edilmektedir. En çok kullanılan renkler, sarı, kırmızı (gül, nar çiçeği kırmızısı, kiremit kırmızısı), yeşil, mavi, siyahtır.

-----------------------

Ya güzel bir şey söyle ya da…..

Ya güzel bir şey söyle ya da…..

”Normal konuşma dili büyük oranda parçalardan, yanlış başlangıçlardan, konuşma dilinin temelini oluşturan idealleştirilmiş biçimlerin harmanlarından ve diğer tahrifatlarından oluşur. Bununla beraber … çocuk, konuşma dilinin temelini oluşturan bu [idealleştirilmiş biçimi] öğrenir. Bu olağanüstü bir olgudur. Şunu da unutmayalım ki, çocuk bu [idealleştirilmiş biçimi] sistemli bir eğitim olmadan oluşturur, bu bilgiyi birçok başka alanda karmaşık bir zêkaya dayalı başarılar elde edemeyecek bir durumdayken edinir ve bu başarı zêkadan görece bağımsızdır… (Dilbilimci Noam Chomsky, 1969)

Dil, insan canlısının yegane iletişim aracı. Ses birimlerinden sözcüklere, sözcüklerden kelime öbeklerine ve nihayet cümlelere dökülüp istediğimiz, istemediğimiz ve ifade edebilmemizin başta gelen en insansı yeteneğimiz.

Anne karnında duymaya başlıyoruz önce, ama yalnızca düşük frekanslıları; yüksek frekanslı sesler filtreden geçirilip dışarda bırakılır, tıpkı komşumuzun müzik seti gibi. Duvarlar yalnızca düşük frekanslı seslerin geçmesine izin verir, bum-bum seslerinin.Fetüs annesinin kalbinden gelen nabız atışlarını veya bağırsaklarından gelen gurultuları da duyar; bu sesler fetüsün dışarıdan gelen seslere yoğunlaşmasına engel olabilir. Kelimelerimizi dölleyen ses kategorilerimiz, ebeveynlerimizi, kardeşlerimizi ve televizyon sesini dinleme deneyimlerimizle biçimlenir. Bebek kelimenin tam anlamıyla, duyduğu dilin niteliklerine göre kendini ayarlar. Özellikle de geniş kategoriler oluşturup, konuşan kişilerin birtakım sesleri farklı şekillerde telaffuz etmesi durumuyla baş etmeyi öğrenir. Bu öğrenme süreci içinde bebek, konuşma seslerinde (”ses birimleri”nde) daha önce algılayabildiği ince farklılıkları fark etme yeteneğini kaybeder. Zihninde ses birimlerinin modellerini oluşturur ve ufak çeşitlemeleri göz ardı eder.

Ses kategorilerine sahip olmak, içinde büyümediğiniz bir dili dinlerken bazı sorunlara neden olabilir. Örneğin Japon’ ya bebekler /r/ ve /I/ arası bir harfi öğrenirler.Böyle bir kategori oluşturmak bu harfin çevresindeki varyasyonları yok saymayı öğrenmek demektir. Bu yüzden Japonlar İngilizcedeki /r/ veya /I/ harfi ile karşılaştıklarında ikisinin arasındaki Japon harfini duyma eğilimindedirler. Yani iki harfin aynı şey olduğunu düşünürler. Yetiştiriliş biçimimiz gereği çoğumuz Hintçe ve Poretkizcedeki benzer ses birimleri arasındaki farkı da duymayız. Aradaki farkı duyamazsak telaffuzumuzu
düzeltemeyiz.

Bebeklik dönemindeki bu yerel konuşma seslerine alışma sürecinden sonra çeşitli dil özellikleri gelişir. Agulamalar ve çok geçmeden temel bir söz dağarı oluşacak, ikinci yılında iki-üç sözcüklü cümleler, üçüncü yılında ise söz dizimleri ve daha karmaşık cümleler kuracak. Böyle böyle hikayeler ve başka okuma parçaları ilgisini çekmeye başlayacak ve okumayı öğrenecek.
Dil korteksi, duyduğu şeylerin doğal kategorileri çerçevesinde kendini örgütler ve yeni öğrenim dizileri oluşturma devam eder. (Hatta iki yaşından önce sol beyin- dil sol beyin tarafından yönetilir ve merkezi SOL BEYİNDİR. Aritmetik işlemlerin yapıldığı sol beyin, dil ve dil becerilerinin tüm kategorilerini de kapsar. Sanıldığının aksine ‘sözelci’ler beyinlerinin ağırlıklı sol kısmını kullanırlar- hasarı geçiren çocukların çoğu kullanışlı bir dil geliştirebiliyorlar. Sağ beyin, hasarlı olan sol beynin işlevlerini de yüklenir; beyin tamamen yeniden örgütlenir ve konuşma akıcı normal seyrinde devam eder. Sağ beynin telafi yeteneği, çoğumuzda okul öncesi yıllarda yok olur.)
Yeni bir insan, yeni bir hayat böylelikle ”Dil” ile doğmuş olur.

Farkettiniz mi?;

Dil öğrenmenin, bilimsel anlamda önce duymak ile başladığını.

Anne baba ve öğretmenler, sürekli yardım etmezlerse çocukların dili asla öğrenemeyeceklerini sanırlar. Ama dilin öğrenilen kısmının zorunlu olarak edinilen kısmından fazla olmadığını, çocukların budama ve düzeltme olmadan da dili muhtemelen öğrenebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.Çocuklar cümle oluşturma kurallarını sırf gözlemle öğrenirler. Çocuklar 18 ay ile 36 ay arasındaki dönemde, özellikle çevrelerinde konuşulan cümlelerin temelini oluşturan yapı kurallarını öğrenmeye meyillidirler. Konuşmanın kısımlarını anne babalarından daha iyi açıklayamıyor veya bir cümlenin yapısını onlardan daha iyi ortaya koyamıyor olabilirler, ama bu bilgiler beyinlerine iyice yerleşiyormuş gibi bir halleri vardır.

Bu biyolojik eğilim o kadar kuvvetlidir ki, çocuklar yeni bir dil bile icat ederler. Sağır çocukların oyun arkadaşlarıyla kendilerine özgü işaret dili (”ev dili”) icat ettikleri bilinir. Dilbilimci Derek Bickerton, çocukların anne babaları konuşurken duydukları ilkel karma dillerden yeni diller icat edebildiklerini göstermiştir. Karma diller tüccarlar, turistler ve ‘misafir işçiler’ (eski zamanlarda da köleler) tarafından kullanılan ortak sözdağarlarıdır; bu sözcüklere genellikle jestler de eşlik eder; turist İspanyolcası konuşmaya çalışırken bende de olduğu gibi. Laf doladırıldığı için, kısacık bir şey söylemek çok uzun zaman alır.

Kroel diller, kendi sözdizimleri olan; ‘kim kime neyle ne yaptı’ modellerini bir zihinden ötekine çabucak aktarabilen hakiki dillerdir. Karma dil konuşan çocuklar duydukları ortak sözdağarını alıp buna bir sözdizimi oluşturuyor gibi görünüyor, gerçi oluşturdukları bu sözdizimi anne babalarının anadilinin sözdizimi olmak zorunda değildir. Çocuklar ister istemez hakiki bir dil icat ederler. Çocuğun beyninin sözdizimine önceden hazır olduğuna işaret eden en iyi veridir bu. Karma dillerle kıyaslandığında hakiki bir dil, daha az sözcükle karmaşık kavramlar aktarılabilir. Ek anlam düzeylerine ulaşmak amacıyla sözcükleri birbirleriyle ilişkilendirmeyi sağlayan karmaşık kurallara sahip olmasından kaynaklanır bu.

Birinin kurduğu karmaşık cümleyi anlamak çok daha kolaydır, çünkü insan çok iyi tahmin edebilir. Parça parça kelimelerden ne üzerinde konuştuğunun ana temasını çok rahat anlayabiliriz. Dil gelişimindeki kritik dönemlerde fırsatları kaçıran çocukların dil konusunda geri kaldıkları gözlemlenmiştir. Bu kritik dönemler, agulama zamanlarında desteklenmeyen çocuklar ve sürekli soru soran soru çağı (4-7 yaş) çocuklarının geri dönütle beslenmediği zamanlardır. Her soru bir fırsat penceresidir; yanıtlanmayan ya da geçiştiren her soruda bu fırsat penceresi kapanır ve çocuğun dili güdük kalır.
….
Şimdi laboratuvar önlüğümü çıkartıp hep birlikte topluma karışalım…

”Sözlerin büyüsü”

Sözlerle kendini ifade eden insan ırkı, anne karnından yetişkin olana kadar zaman içinde inanılmaz bir işlemler zinciri sonucunda öğrendiği cümleleri nasıl da israf ettiğine tanık oluyoruz. Dahası kimi zaman salt karşımızdakini yaralamak adına! Daha da ilginç olanı ise kendimizi yaralamak adına! Sözler, cümleler ve ağzımızdan çıkan her şey kendi kendisini gerçekleştiren bir kehanettir; tıpkı inanç gibi. Nüfusun %99′ unu Müslümanların oluşturduğu bir ülkede, İslam dininin peygamberinin şu cümlesinden toplumun bihaber olması ne kadar da şaşırtıcıdır:
”Bela insanın diline bağlıdır!” Bu tek cümlelik sözün anlamını bugün modern dilbilimciler, nörologlar fizikçiler arasında bunun tersini söyleyen, veya saçmalık olduğunu ima eden tek bir bilim insanı yoktur. Nöroloji disiplini ağızdan çıkan sözle o sözün nasıl inanca dönüştüğünü; daha doğru bir ifade ile içinizden geçirdiğiniz ve yüksek sesle söylediğiniz cümlelerin beyin tarafından nasıl işlendiğini araştırdığında, karşımıza çıkan sonuçlar hayret vericidir.

Fizik disiplini bize evrendeki tüm maddelerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve zerreler arasında iletişim olduğunu söyler. Maddenin özüne indiğimizde, maddenin atomaltı taneciklerinin enerji olduğunu görürüz. Maddeler arasındaki bu iletişim o enerji sayesinde olur. Kelimelerimizi oluşturan enerji, evrenin en uzak köşesindeki bir başka enerji parçacığı ile iletişim halindedir. Kabaca ifade etmek gerekirse, siz öfkelendiğinizde ağzınızdan çıkan her ses birimini tüm evrene yaymış olursunuz; küfür ettiğinizde, bela okuduğunuzda.. (tanrıyı oynayarak) birilerinin canlarını cehenneme yolladığınızda.. kendi çocuğunuzu lanetlediğinizde..Kelimelerle, sadece insanla değil tüm evrenle de iletişime geçersiniz..

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız. Hem kendinizle hem karşınızdaki ile.. Hemde tüm evrenle! Bir insan gelecekte ne yaşayacağını merak ediyorsa bugün ne konuştuğuna baksın. Olasıdır ki bugün en çok konuştuğunuz şey yarının deneyimi olacak.
Olmasını istemediğiniz şeyleri dualarınızda dileklerinizde de anmayın.
İstemediğiniz şeyleri sıralamayın. Sadece OLMASINI İSTEDİĞİNİZ şeyleri söyleyin.

Ben hasta olmak istemiyorum yerine Ben sağlıklıyım.

Yaşlanmak istemiyorum yerine ben her daim genç kalacağım.

Yaşlanmak istemiyorum diyen insanların oradaki odağı yaşlanmaktır mesela.. Ve sonucunda yaşlanmak kaçınılmazdır.

Öyle ki beyin negatifi algılamaz söylenen her sözü gerçek kabul eder. Mesela siz “Unutma” dediğinizde onu “unut” olarak alır. Onun yerine “Aklında tut” demek daha doğrudur. Birisine “Panik yapma” dediğinizde daha fazla panik olacaktır. Bunun yerine “sakin ol” demek daha uygundur.
Bu yüzden ne yapmak istemediğimizi değil, ne istiyorsak onu söylemeliyiz.

Birisi size eğer sizi gördüğünde “hasta gibi görünüyorsun” dediğinde eğer siz buna inanır ve onaylarsanız bu anlaşmayı imzalamış olursunuz ve çok fazla sürmeden hasta olacağınıza dair sizi temin ederim!

Hastalık demişken bazı insanlar var hastalıklarına sıkı sıkı sahip çıkan…

“Benim şekerim var!”

“Benim tansiyonum var!”

BENİM!!!

“Benim” diyerek siz bu kadar sahip çıkarsanız o hastalık da sizi hayatta bırakmaz! Çünkü”Ben” diye başlayan her cümleyi bilinçaltı sahiplenir ve emir kabul eder.

Bazen de kişi burada kurbanı oynamayı seçer. Hatta bazen bundan hoşlanır bile.. Çünkü o hastadır ve çevresinden daha önce görmediği ilgiyi görüyordur.

Farkındalığı olan kişi ise o noktada bedeninin kendine verdiği mesaja bakar.

Ve şu soruyu sorar “Bilmem gereken şey ne? Hayatımda neyi değiştirmem gerekiyor?”

“Neden ben?” değil… “Nerede hata yaptım ve bu hastalıkla bedenim beni uyarıyor?”

Büyüklerin çok söylediği bir söz vardır. “Bir şeyi kırk kere söylersen olur. “

Hiç düşündünüz mü neden acaba?

Çünkü dil neyi çok söylerse bilinçaltı onu gerçek kabul eder, beyin onu gerçekleştirmek için harekete geçer.

Olumlu konuşmak ve düşünmek işte bu yüzden çok önemlidir.

Dr. Andrew Newberg şöyle der:

“Olumlu kelimelere odaklanarak ve bunları yansıtarak genel sağlığınızı iyileştirebilir ve beynimizin işlevselliğini artırabiliriz.”

Enerjinizi hangi kelimeler üzerine odaklıyorsunuz? Eğer hayatınızın istediğiniz kadar güzel olmadığını fark ettiyseniz, olumsuz kelimeleri ne sıklıkta kullandığınızı not etmek için bir defter tutun. Gerçekten daha iyi bir hayatın ne kadar kolay ulaşılabileceğini gördüğünüzde şaşıracaksınız. Kelimelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin.”

Sözlerinizle birlikte davranışlarınızda değiştiğinde siz değişmeye başlarsınız.

Siz değiştikçe yaşamınızda değişir.

Bir bakarsınız ki yaşamınız söyledikleriniz, düşündükleriniz, davranışlarınız olmuş.

Bu yüzden olmasını istediğiniz şey neyse ona odaklanın olmamasını istediğinize değil..!

Şimdi şu iki cümleye bakın. Ve iki cümlenin de ayrı ayrı size ne hissettirdiğini düşünün..

Bugün hava çok güzel ama yarın yağmur yağacak.

Yarın yağmur yağacak olsa bile bugün hava çok güzel!

Sadece iki kelime AMA ve OLSA BİLE kelimeleri cümledeki ifadeyi ne kadar değiştiriyor değil mi? İlkinde olumsuz bir duygu durumu ikincide ise her şeye rağmen mutlu olma durumu.

Profesör Meyerovitch’ ın çok ilginç bir tespiti var.”Bir kimse,” diyor, ”Çayını içerken, kaşığını bardağın içinde dolaştırırken çıkan ses, uzaydaki bütün zerrelerden duyulur.”

İçimizdeki kinden, nefretten, intikam duygusundan yükselen eksi elektrik, dünyadaki bütün zerreleri ürpertiyor, haberimiz var mı? Veya içimizden yükselen ve içine yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitkileri, bütün eşyayı içine alan bir güzel söz, bir güzel dilek, dalga dalga bütün zerrelere, iyinin, güzelin, temiz, asil ve yüce olanın ışınlarını yayıyor. Ne olur kalbimizi, kafamızı hep sevgiyle, saygı ile, hayret ile, incelikle, güzel duygularla doldursak.”
Son söz olarak :

Ya güzel bir şey söyle ya da çok daha güzelini söyle..

Kaynak;Brain Psychology


-----------------------------------
Kardeşlik ve Kardeşliği Temin Eden Unsurlar

Kardeşlik ve Kardeşliği Temin Eden Unsurlar


Dinimiz İslam, bütün insanların aynı ana-babanın çocukları olduğunu ilan etmiştir. Bu tüm insanların kardeş olduklarının net bir şekilde ifade edilmesidir.

“Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın…”[1]

Ayetten anlaşılacağı üzere Hz. Âdem tüm insanlığın babası, tüm insanlar da aynı ana-babanın çocuklarıdır. Bu durumun doğal sonucu olarak da tüm insanlar kardeştir.

İslam dini bir yandan tüm insanların kardeş olduğunu ilan ederken diğer yandan da özelde aynı anne-babadan olma anlamında bir kardeşlik hukukunu da tanımlar.

“Mü’min kadınlara da söyle, … (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. … Zinetlerini, … yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından…  başkalarına göstermesinler…”[2]

Görüldüğü gibi tüm insanların kardeş olması yanında ayrıca aynı anne-babanın evladı olmak bakımından da özel bir kardeşlik hukuku ortaya konulmuştur. Bu kardeşlik hukukunun üzerine mahremiyet ve miras gibi konular bina edilmiştir.

Dinimiz, insaniyet ailesine ait olmak bakımından umumi kardeşlik ve aynı anne-babanın evladı olmak bakımından da özel kardeşlik tanımları yanında din kardeşliği tanımını da getirmiştir. Buna göre aynı dine inanan insanlar birbirleriyle kardeş ilan edilmiştir.

Kur’an’da, İslam’a inanan mü’minlerin kardeş olduğunu şu şekilde açıklanmıştır:

“Mü’minler ancak kardeştirler…”[3]

Anlaşılacağı üzere aynı ana-babanın evladı olmak bakımından kardeş olmanın yanında “aynı dinden olmak” da kardeşliği temin eden bir unsurdur. Buna göre bir Müslüman, iki farklı kardeş tanımıyla karşı karşıya kalmış durumdadır.[4]

Kur’an’da kafir ve münafıkların da kendi aralarında bir tür inanç kardeşliği tesis ettikleri ifade edilir:

“Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine, “Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz.” diyerekmünafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.”[5]

    Din Kardeşliğini Temin Eden Unsurlar

Din kardeşliğine iman kardeşliği de denir. Din kardeşliği, ruhların kardeşliğidir. Bu kardeşlik dünya ve ahirette devam eder.

Şimdi din kardeşliğini temin eden unsurları tek tek inceleyelim:

    İman

Din kardeşliğini temin eden unsurların başında iman gelir. Aynı dine mensup olan Müslümanlar için Yüce Allah kardeş tanımlamasını yapmıştır:

“Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.”[6]

Görüleceği üzere ayette kardeşliğin iman ile bağlantısı açık bir şekilde ortaya konulmuştur. “İman etmiş olan kardeşlerimiz” ifadesinde imanın kardeşliğin tesisinde önemli bir unsur olduğu ifade edilmiştir.

Bu bağlamda mü’minlerle iman etmeyenler arasında kan bağı olsa bile herhangi bir akrabalık ilişkisinin bulunamayacağı da Ku’ran’da şu şekilde beyan buyrulmuştur:

“Nûh, Rabbine seslenip şöyle dedi: “Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir. Senin va’din elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.” Allah, “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. (Şirktir.) O hâlde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi.”[7]

Görüleceği üzere Hz. Nuh’un iman etmemiş oğluyla bile herhangi bir akrabalık ilişkisi kalmamıştır. Buradan hareketle mü’minlerin iman etmeyenlerle herhangi bir şekilde kardeşliği veya akrabalığı söz konusu olamaz.

    Muhabbet

Kardeşliği temin eden unsurlardan biri de muhabbettir. Kur’an’da, Müslümanlar arasında içten bir muhabbetin bulunması gerektiği Muhacir ve Ensâr kardeşliği üzerinden ifade edilir:

“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar (Ensâr), hicret edenleri severler.”[8]

Muhabbet, kuru bir davadan ibaret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedakarlık ve feragat göstermeden, gerçek manada muhabbetten söz edilemez. Bu itibarla din kardeşliği, sırf sözde kalıp icraata geçmeyen muhabbet iddialarıyla değil, fiilî ve müşahhas muhabbet tezâhürleriyle yaşanabilir.[9]

    İtimat

Kardeşliği temin eden unsurlardan biri de itimattır. Mü’minler birbirlerine itimat edip güvenirlerse kardeşlik kemâle erer. Aralarında itimat ve güven olmayan kişilerin kardeşliğinden söz edilemez.

Kur’an’da Peygamberimizin mü’minlere güvendiği/inandığı/itimat ettiği haber verilmiş ve bu örneklikten hareketle mü’minlere birbirlerine itimat etmeleri salık verilmiştir.

“Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O (Peygamber), sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.”[10]

Din kardeşliğini temin sadedinde itimadın gerçekleşmesi, Müslümanların, kendilerine itimat edilecek emin kimseler olmalarına bağlıdır.

    Nasihat Etmek

Din kardeşliğini temin eden hususlardan biri de kardeşlerin birbirlerine nasihat etmesidir. Aralarında doğruyu tavsiye ve yanlıştan ikaz bulunmayan kimselerin gerçek bir kardeşliği hayata geçirmeleri muhaldir.

Hz. Peygamberimiz nasihat etmeyi, din kardeşliğini pekiştiren hususlardan biri olarak görür ve nasihat etmeyi Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları arasında sayar:

“Bir Müslümanın, (diğer) Müslüman üzerindeki hakkı altıdır. (Resulullah’a): Ey Allah’ın resulü! Onlar nedir?’ diye soruldu. Resulullah (s.a.v): “Ona rastladığın zaman selam ver, seni (davete) çağırdığı zaman (davetine) katıl, senden nasihat istediği zaman ona nasihat et, aksırdığı zaman Allah’a hamdederse (Elhamdülillah derse), ona (‘yerhamukellah’ diye) dua et, hastalandığı zaman onu ziyarete git, öldüğü zaman (mezara konuluncaya kadar cenazesinin) arkasından git.” buyurdu.”[11]

    Maddi ve Manevi Yardımlaşma

Kardeşliği temin eden unsurlardan biri de yardımlaşmaktır. Müslümanlar maddi ve manevi her konuda yardımlaşarak kardeşliği yaşarlar. Kur’an-ı Kerim’de yardımlaşmanın Müslümanlar üzerine bir görev olduğu şu şekilde ifade edilmiştir:

“İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”[12]

Durumu iyi olan mü’minin, kendisine mürâcaat eden zor durumdaki din kardeşine yardımcı olması, dinî bir zorunluluktur:

“…Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et!..”[13]

Kuran’da maddi yardımlaşma kadar manevi yardımlaşmaya da işaret edilmiştir:

“…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”[14]

    İsâr

Din kardeşliğini tesis eden unsurlardan biri de kardeşini kendi nefsine tercih etmektir. Kur’anî ifadesiyle isâr kardeşliğin kemâle ulaşmasında önemli bir husustur. Kur’an’da;

“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[15] buyrularak Ensârın son derece ihtiyaç ve yoksulluk içinde olsalar da malın muhacirlere verilmesini isteyerek kardeşlerini kendi nefislerine tercih ettikleri anlatılmıştır. Onların bu tercihi mala ihtiyaçları olmadıklarından değildir. Aksine bu tercihleri, mala ihtiyaçları olmasına rağmendir. Kendisi muhtaç olduğu halde başkasını, kendisine tercih edip üstün tutmak (îsâr) ahlâk ve faziletlerin en yücesidir.[16]

Bu noktada Yermuk savaşında şehit olan üç sahabinin son nefeslerinde bir tas suyu birbirlerine ikram etmeleri hadisesine işareten de olsa değinmeden geçemedik.[17]

    Dua Etmek

Kardeşliğin kemâle ermesinde mühim unsurlardan biri de kardeşin din kardeşi için dua etmesidir. Kur’an’da Rabbimiz, Hz. Peygamberimiz’den mü’minlere dua etmesini istemiştir.

“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”[18]

Bu durumu bilen ashab da Hz. Peygamberin duasını alabilmek için seferber olmuşlardır:

“Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[19]

Rabbimiz, Peygamber Efendimizden Müslümanlar için istiğfar dilemesini istemiştir:

“Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.”[20]

Konu ile ilgili bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz; “Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona, “Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.” diye dua eder.”[21]

    Hüsn-i zan

Mü’minlerin kardeşliğini tesis eden bir diğer unsur da kardeşi hakkında hüsn-i zan beslemektir. Hüsn-i zan beslemenin gerekliliğini ifade sadedinde Rabbimiz:

“O iftirayı (Hz. Aişe (r.anha)’ye atılan iftirayı) işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendileri (din kardeşleri) hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya!”[22] buyurmuştur.

Ayette dikkat çeken husus şudur ki, Rabbimiz, mü’minlerin birbirlerine olan hüsn-i zannını, onların bizzat kendileri hakkındaki hüsn-i zannları olarak ifade edilmiş olmasıdır.

Hüsn-i zannın tersi olan sû-i zan ise kardeşliği bozan unsurlardan biridir. Sû-i zannın kötülüğü hakkında Rabbimiz: “(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamberin ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak eden bir kavim oldunuz.”[23] buyurmuştur.

Müslüman, din kardeşinin bir hatasını/ayıbını görünce, ona hüsn-i zan etmeli, hayıra tevil etmeye çalışmalıdır. Onun hakkında hemen kötü düşünmeye başlamamalıdır.

    Gıyabında Savunmak

Kardeşliği temin eden hususlardan biri de din kardeşini bulunmadığı ortamlarda savunmaktır.

Hz. Peygamberimiz, “Mü’min mü’minin aynasıdır, mü’min mü’minin kardeşidir, (ihtiyaç duyduğunda) onun geçimini temin eder / zarardan-ziyandan korur ve arkasından da/gıyabında da elinden geldikçe onu savunur.”[24] ve

Yine Peygamberimiz, “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse,Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar.”[25] buyurarak kardeşliği tesis eden bu durumun önemini izah etmiştir.

İ. Derdiyle Dertlenmek

Din kardeşliğini temin eden unsurlardan biri de kardeşinin derdiyle dertlenmektir. Kâmil mü’minler, din kardeşlerinin dertleriyle dertlenir ve ıstıraplarıyla muzdarip olurlar.

Peygamber’imiz; “Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[26] buyurarak Müslümanların kendi aralarında tesis etmeleri gereken kardeşliğin derinlikli boyutuna dikkat çekmiştir.

Yine Hz. Peygamber’imiz; “Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.”[27] ve

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, bizden değildir.”[28] buyurmuştur.

Cenab-ı Hak cümlemizi îman hassasiyetiyle din kardeşliğini yaşayıp yaşatan salih kullarından eylesin.

----------------------------------
Kapitalizm Nedir?


Kapitalizm Nedir? Tarihi, İlkeleri, Hayatımıza Etkisi ve Kapitalist Sistem Hakkında Kısaca Bilgiler



Kapitalizm nedir biliyor musunuz? Peki, kapitalist sistem ve yaşantımıza etkileri üzerine hiç düşünme fırsatınız oldu mu? Bu yazımızda sizlerle kapitalizm ne demek, tarihi nasıldır, ilkeleri nelerdir, kapitalist sistem ve hayatımıza etkileri üzerine kısaca bilgiler vermek istiyoruz:

Kapitalizm nedir, kapitalist sistem ne demek konusunu en iyi şekilde örnekleri ile anlayabiliriz. Biraz araştırma yaptığınız zaman, kapitalizm örnekleri ile karşılaşırsınız zaten. Biz sizler için kendi örneğimizi oluşturduk ve en basit haliyle kapitalizm ne demek anlatmak istedik. İşte hemen hepimize oldukça tanıdık gelecek durumlardan oluşan örneğimiz;

Diyelim ki arkadaşınızla buluşmak için dışarı çıkacaksınız. Kapitalizm ile daha bu noktada hemen karşılaşırsınız. Çok beğendiğiniz ancak pahalı diye yanından bile geçemediğiniz elbiseyi, mağazanın 3 al 2 öde kampanyası sayesinde satın aldınız. Ama bu elbiseyle uyumlu ayakkabılarınız da olması gerekiyor, değil mi? Ayakkabınızı da aldınız ve sıra süslenmeye geldi. Aksesuarlar ve çanta da tamam. Saçlarınıza jöle sürüp, en ünlü markanın parfümünü de üzerinize boşalttıktan sonra çıkmaya hazırsınız. Kapitalist sistem içerisinde ilk adımlarınızı attınız. Yolda yürürken birbirinden güzel kafelerin ve çay bahçelerinin önünden geçtiniz. Her birinin önünde, müşterileri güneşten korumak için bulunan şemsiyeleri görüyor musunuz? Peki, şemsiyelerin üzerindeki birbiriyle yarışan dondurma veya gazlı içecek firmalarının logolarını?

Dışarıdaki işlerinizi hallettikten sonra eve doğru giderken aniden yağmur bastırdı. Bir de ne gördünüz? Elinde 20 tane şeffaf şemsiyeli bir adam, ‘yağmurda ıslanma, tanesi 5 lira’ diye bağırıyor. Mecburen satın aldınız ve belki bir daha kullanamayacağınız o kötü şemsiyeyle yağmurdan korunmaya çalıştınız. O sırada da ‘üşümemek ve ıslanmamak için bir araba mı alsam’ diye içinizden geçirdiniz. Döndüğünüzde ise bilgisayarınızı açıp internetten araba fiyatlarını araştırdınız. İşte sizin de gördüğünüz gibi, arkadaşınızla buluşmak için dışarı çıktınız ama arabaya ihtiyacınız olduğuna inanarak eve döndünüz. Yani, para ile alakalı hiçbir iş yapmazken para gerektiren bir hayale daldınız. Kısaca kapitalizm ne demek, hayatınızın akışında nasıl gelişiyor, bunu da görmüş oldunuz.

Bu durumu her gün yaşıyor olabilirsiniz. Rutine dönüştüğü için de size garip gelmeyebilir. Bu noktada kapitalizm, içinize işlemiş demektir. Sizin için ihtiyaçlar yaratan, gereksinim arttıkça rekabeti ortaya çıkartan, para vererek sahip olduğunuz şeyin bir daha kullanılmamasına neden olan, hatta yeniden satın alınmasını sağlayan ve bunu hayatın sıradan bir günü olarak size yansıtan kapitalizm, aslında hikayemizin ikinci cümlesinde hayatımıza dahil olmaya başlıyor. Fazla teoriye girmeden, yalnızca bir örnekle anlattığımız kapitalizmin kısaca tanımı; isteklerinizi sadece ve sadece para ile gerçekleştirebileceğiniz, hatta asgari yaşam koşullarını bile para ile sağlayabildiğiniz ekonomik bir sistemdir. Para kazanmak için daha çok çalışacak ve daha fazla emek üreteceksiniz ancak sizden daha az yıprananlar, daha fazla kazanacaklardır. Yani, ihtiyaçlarınız arttıkça onlara ulaşmanın maliyeti, kapitalizm nedeniyle emeğinizin 3-4 katı seviyeye çıkacaktır.

Kapitalizmin hayatımıza nasıl nüfuz ettiğini bir örnekle anlatıp, ne ifade ettiğine kısaca değindikten sonra dilerseniz, tüm detaylarıyla kapitalizme ve neden ‘kötünün iyisi’ olduğuna hep birlikte bir göz atalım:
Kapitalizm Nedir?

Kapitalizm Nedir?
Kapitalizme göre; toplumda iki sınıf bulunmaktadır: yönetenler ve yönetilenler. Üretim araçlarının birçoğu, yöneten sınıfın elindedir ve işletilmesi de yine yöneticilere aittir. Yönetici sınıf, oyunu belirlenen kurallara göre değil, kendi çıkarlarına göre oynar. Zaten tüm kuralları da kendi çıkarına göre belirler. Kapitalizmin temel kuralı da budur: en yüksek çıkarı elde etmek. Bu nedenle de üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, yani günümüzde bakacak olursak patronlar, müdürler ve iş yeri sahipleri, kendi çıkarlarını maksimum seviyeye çıkarmak için en az maliyetle en fazla karı elde etmek ister. Kapitalizme göre bu oldukça doğaldır çünkü kar maksimizasyonu, ulaşılması gereken asıl hedeftir. Üstelik kapitalist görüşe göre, tüketici de en düşük harcamayla en yüksek karı elde etmek ister. En sonunda ise üretici, tüketici, tasarruf sahibi ve devletin çıkarları, birbirini dengeler ve ideal seviyeye kavuşulur. Yani herkes, kendi çıkarını düşünür ve ona göre davranırsa ekonomik refah da en üst noktaya yükselir. Ancak durum, hiç de anlatıldığı kadar kolay olmuyor, değil mi?

Günümüzde, maalesef ki ekonomik denge sağlanamıyor ve refah üst seviyelerde değil. Bütün kapitalist ülkelere bakıldığında, zengin bir azınlık ve büyük fakir bir halk vardır. Kapitalizme göre; ortada büyük bir pasta bulunuyor. Pastayı yemek isterseniz buyurun, özgürsünüz. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Ancak unutmayın, pastadan ne kadar yerseniz, diğerlerinin payı o kadar düşecektir. Çünkü pastanın boyutu bellidir ve maalesef ki herkes zengin olamayacaktır. Bu nedenle, birlikte pasta yediğiniz insanlarla aranızda bir rekabet oluşacaktır. Herkes birbirinin açığını arayacak ve daha fazla yiyebilmek için can atacaktır. Buradan da anlaşılabileceği gibi kapitalizmde, zenginler ve fakirler hep baki kalacak ve aralarındaki savaş hiç bitmeyecektir. Verimlilik üzerine yönelen kapitalizm, hep daha fazlasını istediği için sürekli gelişme ortamı yaratacak ancak adalet kavramını hiçe saydığı için de tepki çekmeye devam edecektir.

Peki, üretici ve tüketiciler arasındaki hikayede, ‘devlet’ nerede bulunuyor diyebilirsiniz. Klasik iktisatçılara göre kapitalizmde, sistemin dengesini bozacak ya da zarar verecek müdahale ve düzenlemeler olmamalıdır. Ekonomide dengeden sapmalar olsa da kendiliğinden geçeceğini öne sürmüşlerdir. Kısaca kapitalizm, ekonomiye yapılacak herhangi bir müdahaleyi dengeyi bozmak olarak gördüğü için devletin atacağı her adıma, düzenleme dahi olsa karşı çıkacaktır. Devletin görevi; piyasa işleyişinin düzgün gitmesini sağlamak ve olası sorunları önlemektir. Çünkü müdahale olmadığında, sistem zaten dengededir. Yani üretim araçlarını elinde bulunduran az sayıdaki yönetici sınıf, devletin müdahalesi söz konusu olmadan, ister çatalla ister eliyle isterse de hile hurdayla pastayı yiyebilir. Artık çıkarlar, değer yargılarını da ezip geçmiştir.
Kapitalizmin Tarihi

Kapitalizmin Tarihi
Kapitalizm ekonomik olmasının yanı sıra, tarihsel bir sistem olarak da kabul edilir. Kapitalizmden önceki döneme bakacak olursak, dünyaya hükmeden sistem feodalizmdi. Üretim araçlarının ve toprakların tümü, aristokratların elindeydi. Ekmek parasına muhtaç olan halka, bu toprakları ekip biçme hakkı veriliyordu. Tabii, bir şartla; geçimini sürdürecek kadarını aldıktan sonra geri kalanı teslim edecekti. Kırsal kesimde sistem bu şekilde işlerken, kentlerde yaşayanlar daha şanslı denilebilirdi. Kent insanları ticaretle uğraşabiliyor, zanaat yapabiliyordu. Böylelikle kente göç başladı ve kırsal alan iş yapamaz oldu. Ticaretin de gelişmesiyle feodal sistem, yerini kapitalizme geçişe bıraktı. Emek ve iş gücü, satılmaya başlandı. Kısacası gücün adresi toprak değil, artık para ve servet oldu.

Sanayi Devrimi’yle birlikte daha rahat uygulama alanı bulan kapitalizm, tüm Avrupa’ya buharlı trenlerle taşındı. Madenden tekstile her türlü endüstri, daha çok para kazandıran yollardan oldu. Daha önce hiç “laissez-faire, laissez-passer” sözünü duymuş muydunuz? Türkçesi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” olan ve kapitalizmle özdeşleşen bu söz, devlet müdahalesinin en aza indirilerek serbest rekabet ortamının yaratılmasını sağladı. Devletin müdahalesinin olmadığı ve sadece sermaye sahiplerinin kapıştığı bir yerde ezilenler, ücretli kesim ve esnaf oldu. Eski usul üretim kalmadığından para da kazanamayan esnaflar, birer birer yok oldu ve geriye, ücretli sınıf ve sermaye sahipleri kaldı. Böylece kapitalizm, kök salarak yerini sağlamlaştırmış oldu.
Kapitalizmin İlkeleri

Kapitalizmin İlkeleri
Kapitalizmin ‘ağababası’ olan Adam Smith, ekonominin nasıl olması gerektiğini anlatırken aslında, kapitalist sistemi tarif etmiştir. Devletin rolünden piyasa mekanizmasına, kişisel çıkardan özgürlüğe kadar, sistemin çerçevesini belirlemiştir. Kapitalizme daha yakından bakacak olursak, esas aldığı ve kural olarak gördüğü Adam Smith’in ilkeleriyle, sistemin ne demek olduğunu çok daha iyi anlayabiliriz.
İlke 1: Özel Mülkiyet

Daha önce anlattığımız pasta hikayesinde olduğu gibi herkes, pastayı yemekte ve kendisine almakta özgürdür. Sahiplendiği şey, artık onundur. Ortak toprak ya da sermaye diye bir şey bulunmaz. Kapitalizm, size çalışmama imkanı da sunar. Başkalarına zarar vermediğiniz sürece, karar vermekte ve istediğinizi yapmakta özgürsünüz. İster çalışın ister tasarruf edin isterseniz de üretin. Ancak bu sistemde, çalışan para kazanırken çalışmayan, aç gezmeye mahkumdur. Bu nedenle de pastayı alan kişi, artık onun sahibidir çünkü kapitalizme göre, güçlü olan kazanmıştır.
İlke 2: Rekabet

Pastadan büyük dilimi almaya çalışmak, ortaya rekabeti çıkartır. Kıyasıya bir rekabet içinde olan milyonlarca insanın birbirlerini ezmeleri ve düşman kesilmeleri, işten bile değildir. Uzaktan bakıldığında adaletli bir sistem gibi görünse de içine girildiğinde, kendinizi amansız bir yarışın içinde bulabilirsiniz. Rekabet, en temel ilkelerden biridir ve herkesin hakkıdır. Ancak asıl önemli olan, büyük balığın küçük balığı yutmasıdır. ‘Bırakınız yapsınlar’ derken aslında ne kadar da özgürlükçü, değil mi? Fakat parası ve sermayesi olan kişi, her zaman bir adım daha önde olacaktır. Kapitalist sistemde parayı elde etmek, güce ulaşmak olduğundan güçlü olan, hammaddeyi ucuza alıp işler ve malını istediği her pazara ulaştırabilir. Sermayesi az olanın ise piyasadan kaybolup gideceği gerçeğiyle yüzleşmesi gerekecektir. Kendi işinin patronu olmak isterken, altında ezildiği şirketlerde iş aramak durumunda kalacaktır. Sermaye sahibi gücüne güç katarken fakir olan, daha da muhtaç hale gelecektir.
İlke 3: Devletin Rolü

Kapitalizmde, devlete önemli bir rol yüklenmemiştir. Ekonomide tam istihdamın yaşandığı ve herhangi bir müdahalede, bu düzenin bozulacağı savunulur. Ekonomi kendi içinde sorunlar yaşasa da mutlaka eski haline dönecektir. Müdahale etmek ise çarkın ayarlarıyla oynamak anlamına gelir. Bu nedenle devlete ekonomi üzerinde çok fazla söz hakkı verilmemiştir. Devletin tek yapması gereken, ekonomik düzeni bozucu müdahaleleri engellemek ve sistemden etkilenebilecek halkın ezilmesini önlemektir. Kapitalizmin üzerinde durduğu tek şey paradır. Paranın satın alamayacağı çok az şey vardır. Maalesef ki siyasi güç de sermayeye sahip olanların elindedir…
İlke 4: Miras

Nasıl ki özel mülkiyet herkesin hakkıysa, ölüm durumunda yakınlarına devredilecek olan miras da hak olarak kabul edilmelidir. Üretim araçlarını elinde bulunduran yönetici sınıf, sermayenin başkasına geçmemesi ve parasının tekelleşmesi, yani soyadının yıllarca konuşulması için tüm birikimini çocuklarına bırakabilir. Ancak bu durumda, zenginle fakir arasındaki fark giderek açılacak ve insan ilişkileri zedelenecektir. Fabrikada çalışan işçilere tek bir kuruş bile verilmemesi ve tüm servetin babadan oğula geçmesi durumunda nefret başlayacak, emeği sömürülen işçi, hem hayattan hem de işten soyutlanacaktır.
Kapitalizmin Günlük Hayatımıza Etkisi

Kapitalizmin Günlük Hayatımıza Etkisi
Kapitalizmin hayatımıza ne kadar nüfuz ettiğini artık daha iyi görmeye başladığınızı düşünüyorum. İnsan ilişkilerimizden karakterimize, sağlığımızdan doğa kirliliği ve katliamına kadar, her şekilde bizi yönlendiren bir sistemle karşı karşıyayız. Aslında kapitalizmin önemsediği temel noktalar, kar maksimizasyonu ve daha fazla paradır. Fazla kar da minimum maliyetle sağlanabilmektedir. Bu noktada ucuz mal, makine ve iş gücüne ihtiyaç vardır. Bir kağıt fabrikası düşünün; yüzlerce ton ağaç kesilmiş ve ucuza alınıp işlenmiş. Peki, bir ormanın yetişmesi için en az 10 yıl geçmesi gerektiğini biliyor musunuz? Kimsenin ağaç dikmediği ve sürekli tükettiği yerde, ucuz malı bulabilmeniz mümkün müdür? Bu nedenle de asıl ucuzlatılan ve değeri düşürülen iş gücü olmuştur. Saatlerce sıcakta ya da soğukta, zorlu koşullar altında çalışan işçilerin emeği ucuzlatılarak, üzerine kar eklenerek pazara sunulmuş ve elde edilen kazanç da sermaye sahibinin olmuştur. Bu durumda, hem işten hem hayattan hem de kendinden ‘soyutlanan’ işçi, sağlığını bile kaybedebilir. Güvenini kaybetmiş olan işçi, ameliyat olması gerektiğinde bile, ‘acaba gerçekten hasta mıyım, yoksa doktor para kazanmak için mi istiyor’ düşüncesini aklına getirecektir.

Kapitalizmde, kimsenin kimseye müdahale etmediği ve herkesin kendi çıkarını düşündüğü durumda, mutlaka refaha ulaşılacağı ve gelir dağılımının dengeleneceği düşünülmüştür. Herkesin kendi çıkarı için verdiği amansız mücadele sonunda elde edilecek kazancın tatmin edici olmadığı, maalesef ki akıllara gelmemiştir. Kendi çıkarı için birbirini yiyen işçi sınıfı, kapitalizmi doruklarında yaşamaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki her yıl, milyonlarca çocuk açlıktan ölürken yağlarından kurtulmak için spor salonunda koşturanlar da vardır. Çok pahalı diye yanına yaklaşılamayan elbisenin esas sahibi ise günlüğü 1 dolardan daha az paraya çalışan işçilerdir.

Üretmeden tüketmenin vurgulandığı kapitalist sistemde, akıllara meşhur Kızılderili atasözü gelmektedir: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde ve son balık tutulduğunda beyaz adam, paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak.”. Her yıl istihdam ya da konut sayısını arttırmak için kesilen ağaçlar, daha fazla elektrik için nehirler üzerine yapılan barajlar ve tarım yapmak yerine boş bırakılan tarlalar, geri getirilemeyecek kayıplara yol açmaktadır. Eğer bu durum önlenemez ya da bir çözümü bulunamazsa, tehlike çanları sizin için de çalacaktır.
Kapitalizm Çöküşte mi?

Kapitalizm Çöküşte mi?
Bugüne kadar 3 büyük kriz atlatan kapitalizm, tüm ekonomik sistemler içerisinde en uyumlu ve en esnek olanıdır. Günümüzde Avrupa ve Amerika ekonomileri, dünyada etkin rol oynasalar da gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin toplamı da dünyanın yüzde 50’sini oluşturmakta. Herhangi birinde yaşanacak en ufak kriz, taşları yerinden oynatabilir. Çünkü kapitalizm, küresel anlamda ilk kez bu kadar güçlendi. Eskiden yaşanan krizler, küresel alana yayılmadan çözülebilirken şimdi ise her ülkenin ekonomisi, birbirini etkiliyor ve bu süre hiç de uzun değil. Artık Avrupa piyasası bile Uzakdoğu ekonomisine katkıda bulunduğu için dünya, birbirine entegre olmuş durumda.

Teorik açıdan yaklaşacak olursak; gelişmekte olan ülkelere yapılan sermaye akışı da son 10 yıldır artmış görünüyor. Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelere yatırım, bir süre sonra bitecek çünkü ABD ekonomisinin 2008 krizinin etkilerinden kurtuluyor olması ve yoluna girmesi, FED’in faiz artırmasına sebep olacak. Birbiriyle etkileşimde olan ABD ve Avrupa ekonomisine bağlı olarak Avrupa Merkez Bankası da sermaye akışının önünü kesecek. Sonuç olarak para, gelişmiş ülkelerde kalacak ve bu durumda, gelişmekte olan ülkelerde ekonomik krizlerle karşılaşma ihtimalimiz mevcut. Dünya ekonomisinin yüzde 50’sini oluşturan gelişme yolundaki ülkeler de güçlü ekonomileri etkilemeyecek sanıyorsanız, yanılırsınız. Küresel etkenler, döngüsel krize sebep olursa eskisi kadar esnek olmayan kapitalizm, çökme ihtimaline yakın görünüyor. 2008 kriziyle durma noktasına gelen kapitalizm işleyişi, şirketlerin ve devletlerin aldığı ‘sürdürülebilirlik’ önlemleriyle ayakta kalmaya devam ediyor. Sonraki zamanlarda ise karşımıza nasıl ve hangi formda çıkacağı, henüz bilinmiyor.


----------------------------

Faşist Ne Demek? Kime Denir? Kısaca Faşizm Nedir?

Faşist Ne Demek? Kime Denir? Kısaca Faşizm Nedir?

Faşist ne demektir sorusuna, faşizm ideolojisini benimseyen kişiler ile faşizm yandaşları olarak kısaca; yalnızca kendi düşüncesinin doğruluğuna inanan ve diğerlerini de kendisi gibi düşünmeye zorlayan kimsedir diyerek cevap verilebilir. Gelelim, faşist kime denir, faşizm nedir sorularının ayrıntılı yanıtlarına;

Yukarıda da belirttiğimiz gibi faşist sözlüklerde, sadece kendi düşüncesini doğru belleyen ve başkalarını da o düşüncenin doğruluğuna inandırmaya zorlayan kişi olarak tanımlanıyor. Ancak tabii ki biz burada faşist ne demektir, kime denir sorularına bu kadar kısa bir cevap vermeyeceğiz.

Faşizm siyasi ideolojisinin ortaya çıkışından başlayacak, faşist hareket tarafından etkilenen diğer hareketleri inceleyecek, faşizmin ırkçılık, soykırım yanlısı gibi ifadelerden çok daha fazlası olduğunu öğrenecek, faşist liderler ve ülkeler hakkında bilgi sahibi olacak, kısacası az çok bildiğimiz faşist, faşizm kavramları üzerine detaylıca konuşacağız. İsterseniz, lafı daha fazla dolandırmadan pek çok kişinin Alman ırkçı lider Hitler ile bağdaştırdığı faşizm-faşist kavramlarını bir bir incelemeye başlayalım.
Faşist Ne Demek?

Faşist Ne Demektir?
Sahiden faşist ne demektir? Faşist denildiğinde hemen hepimizin aklına bir şeyler geliyor. Hatta ülkemizde de birilerini faşist olmakla suçluyoruz. Aşırı milliyetçi olan ve kendisinden başka hiçbir ırkın varlığına tahammül edemeyen insanları faşist olarak görüyoruz. Liberalizm karşıtlarına da soykırım yandaşlarına da faşist diyoruz. Peki, bu yaklaşım ne kadar doğru? Mesela; Kürtlere karşı fazlasıyla tahammülsüz olanlar için faşist diyebilir miyiz? İsterseniz, öncelikle aşağıdaki bilgileri inceleyelim, daha sonra bu sorular üzerine kafa yoralım.
Faşist Hareketlerde Öne Çıkan Davranışlar Nelerdir?

Faşist Hareketlerde Öne Çıkan Davranışlar Nelerdir?

    Faşist hareketlerin hemen hepsinde erkek egemenliği vardır. Onlara göre erkek olmak bir üstünlüktür. Ve kadın-erkek eşitliği kabul edilmemektedir.
    Faşizm yanlılarının ortak özelliklerine baktığımızda onların ne kadar milliyetçi olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Milliyetçilikle ilgili sloganlara, kıyafetlere, milli marşlara ve benzeri unsurların üzerine fazla düşülür.
    Medyanın her türlü organını kontrol etme taraftarıdırlar. Çünkü düşüncelerine aykırı bir görüşten bahsedildiğini duymaya katlanamazlar.
    Eğitime ve sanata karşı olumsuz bir tutumları vardır. Çünkü kendini ifade etmeyi bilen ve yetiştiren insanların liberal sözlerini duymak istemezler.
    Ülkedeki güvenlik güçlerinin insanlar üzerinde sınırsız yetki sahibi olması fikrini desteklerler.
    Faşistler bireycilik ve liberalizm gibi ideolojilerden korkar ve korkularını farklı düşünceleri bastırarak ifade etmeye çalışırlar.
    Benimsedikleri ideolojiyi başkalarına da aktarmak ve onların düşüncesine sahip insanlar yetiştirmek için eğitime istedikleri şekilde yön verirler.
    Toplum içinde belirli kesimleri düşman ilan eder ve onlardan kurtulmak için her türlü yola başvurabilirler.

Faşist Kime Denir?

Faşist Kime Denir?
Yalnızca kendi ırkına tahammül eden, gerektiğinde zorbalık yapmaktan çekinmeyen, milletini diğer tüm milletlerin üstünde tutan ve benzeri yaklaşımlar içerisinde olan herkes için bu kelimeyi diyoruz ama gerçekte faşist kime denir biliyor muyuz? Bu siyasi ideolojinin farklı hareketlerini destekleyenler için de faşist diyebilir miyiz? Örneğin; İtalyan faşizmi ile Alman faşizmi arasındaki farkları biliyor muyuz? Her iki ideolojinin de destekçilerini de aynı şekilde düşünmekle doğru bir şey mi yapıyoruz?

Evet, faşist ne demektir, kime denir sorularına daha ayrıntılı cevap vermek için öncelikle faşizmi incelemeliyiz. Çünkü faşizmin kökenine inmeden faşistin ne demek olduğunu doğru bir şekilde öğrenemeyiz. İşte bu nedenle; faşizm yanlısı olan kimse olarak kısaca tanımlanan faşistlerin, hangi ideolojiyi benimsediklerini öğrenerek işe başlayalım derim.

Faşizmi daha yakından tanıyalım;

Faşizm denildiğinde pek çok kişinin aklına Alman soykırımcı lider Adolf Hitler gelse de bu ideolojiyi ortaya çıkartan kişi Benito Mussolini’dir. Daha doğrusu, faşizm İtalyan lider Mussolini’nin önderliğinde ortaya çıkmış siyasi bir ideolojidir diyelim. Ve bu siyasi doktrinin ilkeleri ile öğretileri İtalyan filozof Giovanni Gentile tarafından 1920’li yıllarda yazılmıştır. Yani dünyada faşizmin ortaya çıktığı ve iktidar olduğu ilk ülke İtalya’dır. Ki bu ideolojinin ortaya çıkış nedeninin altında 1. Dünya Savaşı vardır. Çünkü İtalya savaştan istediği payı alamamış, emperyalist yağmalamasından istediği sonuçları elde edememiştir.

Yarım milyon insanın hayatını kaybettiği büyük savaş sonrasında İtalya’da bunalım yaşanmış ve Mussolini faşizmi sosyalizme karşı bir çözüm yolu olarak düşünmüştür. 1914-1915 yılları arasında faşist topluluklar kurulmuş ve faşizm ideolojisi için çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Ve sonunda faşizmin peygamberi olarak da anılan Mussolini 1922 yılında iktidara gelmiştir. Bu iktidarın 31 Ekim 1922 tarihinde başlayıp 25 Temmuz 1943 tarihine kadar devam etmiş olduğunu da bir ek bilgi olarak vermek isterim. Çünkü Duce (lider) unvanını kazanan Benito Mussolini bu süre zarfı boyunca İtalya Krallığı’nın başbakanlığını yapmıştır. Daha sonra ise 25 Nisan 1945 tarihine kadar İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin devlet başkanı görevini üstlenmiştir. (Ek bilgi: İtalyan lider politikacı olmasının yanı sıra aynı zamanda bir gazeteci ve öğretmendi.)

Ulusal Faşist Partisi’ni kurucusu olan Mussolini’nin komünizme, liberalizme, demokrasiye, marksist sosyalizme ve muhafazakarlığa karşı geliştirdiği ideolojisi, ortaya çıkan diğer faşist hareketlerle güçlenmiştir. Zira faşizmden sonra bu radikal milliyetçi yönetim sistemini örnek alan farklı akımlar ortaya çıkmıştır. Tıpkı Adolf Hitler’in aşırı milliyetçi ve ırkçı olan ideolojisi nasyonal sosyalizmi gibi! Evet, İtalya’da iktidara gelen faşist parti ve yönetim şekli diğer pek çok Avrupa ülkesini de etkilemiştir. Ortaya çıkan değişik akımlar Mussolini’nin faşizm ideolojisini model almış ve diğer faşist hareketlerin şekillenmesinde etkili olmuştur.
Mussolini’nin İdeolojisini Model Alan Diğer Faşist Hareketler Nelerdir?

Mussolini’nin İdeolojisini Model Alan Diğer Faşist Hareketler Nelerdir?
Az önce de söylediğim gibi İtalya’nın ideolojisi birçok Avrupa ülkesini etkilemiş ve benzeri örgütlere model olmuştur. Yan Mussolini’nin sistemi partilere ve örgütlere sistem hakkında fikir vermiştir denilebilir. Gelin, bu faşist hareketleri aşağıdaki alt başlıklarda inceleyelim.

    Falanjizm: Falanjizm için kısaca otoriter-kralcı faşist ideolojidir diyebiliriz. 1933 yılında İspanyol Jose Antonio Primo de Rivera (siyasetçi, diktatör, avukat) tarafından geliştirilen ideoloji, İspanya üzerinde hakimiyet kurmak isteyen komünistlere karşı ortaya çıkartılmıştır.
    Nasyonal Sosyalizm: Diğer faşist hareketleri bilmiyor olabilirsiniz ama Hitler’in uyguladığı bu politikayı hepiniz biliyorsunuz. Nazizm olarak da bilinen nasyonal sosyalizmde aşır milliyetçi yaklaşım ve ırkçılık öne çıkan unsurlardır. Komünizme ve kapitalizme karşı olan nasyonal sosyalizm için Mussolini’nin ideolojisinden sonra en çok bilinen faşist hareket diyebiliriz.
    Ustaşa: Bu faşist hareket ise 2. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya topraklarında ortaya çıkmıştır.
    Peronizm: Mussolini’nin faşizm ideolojisinden etkilenen bir diğer hareket ise 1946 ile 1955 yılları arasında ve 1973 ile 1974 yıllarında Arjantin’de devlet başkanlığı yapan Juron Peron’un geliştirdiği peronizmdir.
    Avusturya Faşizmi: Avusturya’da 1920 ve 1930’lu yıllarda uygulanmış faşist harekettir.
    Estado Novo (Yeni Devlet): 1933-1974 yılları arasında Portekiz’de uygulanan faşist rejimin adı ise Estado Novo. Salazar rejimi olarak da bilinen bu politik rejim tam 41 yıl boyunca devam etmiştir.
    Japon Militarizmi: Hirohito Showa Tenno’nun (Japon imparatoru) başlangıç döneminde uygulanan harekettir. Aşırı katı kuralları olan fazlasıyla milliyetçi ve militarist bir politika izleyen harekette Çin’e ve Kore’ye karşı saldırılar yapıldı. Savaş rehineleri üzerinde sözüm ona tıbbi deneyler yapan Japonlar -tanrısal ırk- olarak görüldü.
    Reksizm: 20. Yüzyılın ilk yarısında Belçika’da ortaya çıkan reksizmi geliştiren kişi Leon Degrelle’dir. Demokrasi karşıtı olan bu faşist hareketin amacı, toplumun ahlaki yönden kendini yenilemesi ve fedoral bir oluşum sağlamaktı.

Kısaca Faşizm Nedir?

Kısaca Faşizm Nedir?
Faşist kime denir başlığı altında bahsettik ama faşizm nedir kısaca bahsedelim. Faşizm İtalya’da Benito Mussolini’nin önderliğinde ortaya çıkan siyasi ideolojidir. Öğretilerini –Faşizmin Doktrini– Giovanni Gentile yazmıştır. Ve bu ideoloji, komünizm, liberalizm, demokrasi gibi politik rejimlere karşıdır. Faşizmde öne çıkan unsurlar; lidere bağlılık, milliyetçilik, devlete bağlılık ve militarizmdir.

Savaş, baskı ve yayılmacılık düşüncesi faşizme göre ulusun güçlenmesi, yeniden canlanması için gerekli olan şeylerdir. Çünkü faşizmde “büyük balık küçük balığı yer” düşüncesi öne çıkmaktadır. Yani bu sağcı politik sistemde güçlü olan ulus güçsüzler üzerinde egemenlik kurma, onlardan yararlanma hakkına sahiptir. Öncüsü Mussolini olan faşizm kısa süre içinde benimsenmiş ve Hitler’in nasyonal sosyalizmi başta olmak üzere demokrasi karşıtı olup baskıcılık yandaşı yönetim şekillerinin tümünü niteleyen bir kavram haline gelmiştir.

Oysaki toplumun bir kesimini diğerinden üstün tutan ve ayrımcı yaklaşımı onaylayan faşizm kelimesinin kökeni birlik, beraberlik demektir. Evet, faşizm Latince fasces kelimesinden türetilmiştir ve bu sözcük “demet, birlik, grup” gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca fasces Antik Roma’da hükümetin gücünü ve yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan çubuk demetinin adıdır.

Bahsettiğim sembol üzerinde yapılan ufak tefek oynamalardan sonra İtalya’nın resmi devlet sembolü haline gelmiştir. (1926) Ve bu sembolün anlamları, Mussolini’nin sloganında da yer almış ve devlet gücü, halk mülkiyeti, birliktelik üçlüsünü ifade etmiştir. Tüm bu bilgilere ek olarak; İtalyan faşizminde vatandaşlık kavramının vurgulandığını söyleyebiliriz. Diğer taraftan, Hitler’in nasyonal sosyalizminde ise önemli olan şey Alman kanı taşımaktır. Yani faşist hareketlerde milliyetçi ve ırkçı fikirler ülkelere göre değişiklik göstermektedir. Ama faşizmdeki en önemli ideoloji her zaman milliyetçiliktir.
Ünlü Faşist Ülkeler ve Liderler

Ünlü Faşist Ülkeler ve Liderler
Gelelim, ünlü faşist ülkeler ve liderlere! Bildiğiniz gibi, Mussolini’nin önderliğinde çıkan faşizm ilk olarak İtalya’da ortaya çıkmıştır. Ve Duce unvanını alan Mussolini’nin kurduğu faşist parti –Ulusal Faşist Parti” iktidara gelmiştir. Ardından Adolf Hitler’in parti başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi tek yasal parti olmuştur. Yani faşist ülkeler denildiğinde akla ilk gelenler İtalya ve Almanya’dır. Çünkü her iki ülkede de faşist yönetim iktidara demokratik yollarla gelmiştir. Ama tabii ki iç savaş, darbe gibi yasal olmayan yollarla faşist yönetimin görüldüğü ülkeler de vardır.

Örneğin; İspanya’daki faşist yönetim (lideri Francisco Franco) çıkan iş savaş sonucunda başa geçmiştir. Aşağıda da göreceğiniz İspanyol lider çıkan iç savaşın ardından yönetimin başında diktatörlükle 36 yıl boyunca durmuştur. Zaten bu 36 yıllık dönem tarihe Franco diktatörlüğü olarak geçmiştir. Kısacası; faşist yönetimin resmileştiği ülkeler denildiğinde akla gelenler İtalya ve Almanya’dır. Ve resmileşmiş olmasa da günümüzde faşizm ideolojisine örnek gösterilebilecek pek çok hareketin görüldüğü açıkça ortada duran bir gerçektir.
Benito Mussolini

Benito Mussolini
Faşizmin temellerini atan ve ilk faşist lider olan İtalyan Benito Mussolini, kendi ideolojisine aykırı düşen bütün partileri kapatmıştır. Duce unvanını alan Mussolini 1922 yılından 1945 yılına kadar İtalya’ya liderlik yapmıştır. Medyayı sansürleyen, sendikaları kapatan, karşıt görüşte olanları cezalandıran Mussolini sürdürdüğü politik rejim nedeniyle binlerce kişinin ölümüne neden olmuştur. Ve sonunda başarısız olmuş, kaçarken yakalanmış, kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Benito Mussolini’den Faşist Sözler:

Benito Mussolini’den Faşist Sözler
Adolf Hitler

Adolf Hitler
Avusturya doğumlu Alman lider ve nasyonal sosyalizmin kurucusu Adolf Hitler, 1934 ve 1945 yılları arasında devlet başkanlığı yapmıştır. Faşist lider bu dönemde ülkenin endüstrisini epey geliştirmiş ve silah gücünü arttırmıştır. Ülkeyi 1. Dünya Savaşı’nın yarattığı bunalımdan kurtaran ve güçlendiren Hitler daha sonra asıl planına yani topraklarını genişletmek için saldırma aşamasına geçmiştir. Ayrıca ari ırk ideolojisi ve Yahudi düşmanlığı nedeniyle milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Ve sonunda kaybettiğini anlayan Hitler, eşiyle (Eva Braun) birlikte intihar ederek hayatına son vermiştir. Adolf Hitler’den Faşist Sözler:

Adolf Hitler’den Faşist Sözler:
Francisco Franco

Francisco Franco
İspanyol lider Francisco Franco ise 36 yıl boyunca ülkenin diktatörlükle yönetmiştir. El Caudillo (önder) unvanını alan Franco İspanya’da sürdürdüğü faşist yönetim yüzünden binlerce insanın ölümüne yol açmıştır.
Nikolay Çavuşesku

Nikolay Çavuşesku
Kendisine karşıt düşüncelere izin vermeyen ve 1965 yılında Romanya’nın başına geçen Nikolay Çavuşesku da sonu ölüm olan faşist liderler arasında! Para pul içinde yüzerken halkın sefalet içinde olmasına kayıtsız kalan Nikolay Çavuşesku 1989 yılında kaçmaya çalışırken yakalanmış ve eşi Elena Çavuşesku ile birlikte kurşuna dizilmiştir.
Kim İl-sung

Kim İl-sung
Kim İl-sung ise 1948 ile 1994 yılları arasında Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne liderlik etmiş diktatördür. Yüce Lider lakabını alan Kim İl-sung binlerce insanın katledilmesine yol açmıştır. Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Kim İl-sung’un ölümünden sonra ise yerine oğlu Kim Jong-il geçmiştir.
Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin
Irak’ın 5. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin 1970’li yıllardan itibaren devletin tek hakimi olma yolunda adım adım ilerledi. Arap milliyetçiliği ile Arap sosyalizminden doğan baasçılık (Baas Partisi) siyasi ideolojisini benimseyen Saddam Hüseyin de soykırımlar yapan ve binlerce insanı katleden bir lider. Ve hepinizin bildiği gibi 30 Aralık 2006 tarihinde asılarak idam edildi.
Hideki Tojo

Hideki Tojo
Razor lakabı ile de tanınan Hideki Tojo ise Japonya’nın faşist liderleri arasında! Faşizmden önce sosyalizmi savunan Japon lider başbakanlık yaptığı dönemlerde, milyonlarca insanın katledilmesine neden olmuştur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yargılanıp hüküm giyen faşist lider Tojo başarısız intihar girişiminin ardından 1948 yılında asılarak ilan edildi.
Josef Stalin

Josef Stalin
Gerçi Stalin’in faşist ideolojiyi benimseyip benimsemediği ile ilgili sonuca ulaşılamayan bir tartışma söz konusu! Ancak bu ünlü mü ünlü Sovyet liderine de listede yer vermek istedim. Zira Stalin hakkında en fazla eser yazılan isimler arasında. 1930’lı yılların sonlarında “Büyük Temizlik” adını verdiği bir katliam girişimi yapmıştır. Ayrıca II. Dünya Savaşı’na girmiş ve izlediği politikalar yüzünden hem ülke içinde hem de dışında milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Kimine göre kahraman kimine göre ise milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir diktatör olan Stalin hakkında ne düşüneceğinize siz karar verin.
Türkiye’de Faşizm

Türkiye’de Faşizm
Peki, Türkiye’de faşizm var mı? Ülkemizde faşist hareketler oldu mu ya da oluyor mu? Aslına bakarsanız, Cumhuriyet’in ilanından bu yana adı konmuş ya da partileşmiş faşist hareketler yapılmamıştır. Fakat 1944 yılında başlayıp 1945 yılına kadar süren Irkçılık-Turancılık davasında yargılanan (Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan) bazı isimlerin, faşizm taraftarı olduğu düşünülmüştü. Ayrıca 1971 ve 1980 darbeleri de pek çok kişi tarafından faşist hareket olarak düşünülmektedir.


---------------------------

Dondurulmuş Limon Mucizesi ve Şaşırtıcı Faydaları


Dondurulmuş Limon Mucizesi ve Şaşırtıcı Faydaları

Dondurulmuş Limon Neye iyi gelir, faydaları nelerdir, hazırlanışı ve kullanımı

Dünyada ki en büyük ilaç firmalarından birinin beyanına göre 1970 li yıllarda bu yana yapılan laboratuvar testlerine göre 12 adet kanser tipine limonun faydası kanıtlanmıştır. İçlerinde kalın bağırsak, prostat, akciğer, pankreas ve meme gibi çok önemli kanser türleri bulunan bu deney sonucunda limonun kanser hücrelerini önleyici ve yok edici etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Limonu Türk mutfağında çoğunlukla sıkarak kullanıyoruz. Bu sayede yalnızca suyundan faydalanmış oluyoruz. Fakat limonun kabuğunun özellikle kanseri önleyici etkisi olduğunu bilmemizde fayda vardır.
Dondurulmuş Limon Kemoterapiden Daha Etkili…

Donmuş limon Kansere karşı çok etkili; Dondurulmuş ve rendelenmiş limon kanser hücrelerini öldürmesiyle öne çıkmaktadır. Bu açıdan kemoterapiden daha fazla etkili olduğu söylenmektedir. Bu şekilde söylenmesinin sebebi ise limon özünün sentetik versiyonunu üretmeye çalışan laboratuvarların olduğu bilinmesidir. Bu sayede yüksek kazançlar elde edeceklerdir.

Dondurulmuş limon sayesinde limonu kabuğuyla birlikte hiç bir şekilde ziyan etmeden kullanmış olursunuz. Bu sayede limonun içerisinde bulunan tüm vitaminlerden faydalanmış olacaksınız.
Dondurulmuş Limon Nasıl Hazırlanır?

Hazırlanışı: Donmuş limon elde etmek için öncelikle limonu güzelce yıkayalım. Ardından buzdolabına koyalım ve 1 gün bekletelim. 1 gün sonrasında limonu kabuğuyla birlikte rendeleyelim. Limonun bu şekilde kullanımı yemeklerinizde ve salatalarınızda çok farklı bir lezzet verecektir ve aynı zamanda oldukça fayda sağlayacaktır.

Rendelenmiş limonda yalnızca limonun suyuna göre 5-10 kat daha fazla vitamin vardır. İşte rendelenmiş dondurulmuş limonun faydaları;
Dondurulmuş Limon Faydaları;

    Rendelenmiş dondurulmuş limonun vücuttaki toksinleri giderici ve vücut dinçleştirici etkisi vardır.
    Dondurulmuş ve rendelenmiş olarak kullanılan limon yemeklere daha çok lezzet katacaktır.
    Tüm dünya da limon ağacından elde edilen bileşikler kanser tedavisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Kemo-terapi tedavisinde kullanılan bir çok ürünlerden 10.000 kat daha fazla tedavi edici etkisi vardır.
    Kanser hücrelerini yavaşlatıcı etkisi vardır.
    Limonun bir mucizesi de kötü huylu kanser hücrelerini tahrip eder aynı zamanda sağlıklı hücrelere hiçbir şekilde zarar vermez.
    Stres ve asabi bozukluklara karşı tedavi edicidir.
    Donmuş limonun ur, yumru, kist ve tümöre karşı iyileştirici ve önleyici etkisi vardır.
    İltihap, enfeksiyon ve mantara karşı önleyici ve tedavi edicidir.
    Donmuş limon parazit ve bağırsak kurtlarına karşı tedavi edicidir.
    Son olarak dondurulmuş limon iyi bir antidepresandır.


---------------------------

Doktorların Yazıları Neden Kötüdür



    Çoğu kişinin bildiği gibi, doktor olmak için 6 yıllık çok uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçilmesi gereklidir. Bu eğitim süresince doktor adaylarının gördükleri dersler çok ağırdır. Aynı zamanda birçok karışık detaya sahip olan bu derslerin notunu tutmak hiç de kolay değildir. İşte bu sebeple çoğu doktor adayı daha tıp fakültesi sıralarındayken, hızlı bir biçimde not tutmaya alışırlar. Bu hız da doğal olarak karışık bir yazıyı ortaya çıkartır.

    İş Yoğunluğu ve Yorgunluk
    Doktorlar gün içerisinde birçok hastayı görürler. Onların rahatsızlıklarını teşhis ve tedaviye çalışırlar. Bu sebeple kendilerinde yoğun bir iş yükü oluşur. Genellikle reçete yazarken de bu yorgunluk sebebiyle yazılarına dikkat etmeyebilirler.

    Çok Yoğun ve Çeşitli Düşünceleri Olması
    Doktorlar genellikle reçeteleri yazarken aynı anda birçok ilaç adları, bu ilaçların olası yan etkileri ve zararları, kullanım dozu gibi birçok şeyi düşündükleri için, o sırada yazdıkları kağıda çok yoğun vaziyette odaklanamayabilirler. Bu sebeple yazıları düzensiz olabilir.

    Teknik Terimlerden Bahsedilmesi
    Doktorların reçeteye yazdığı ilaçların isimleri bizlere hiç tanıdık gelmez. Esasında reçetede yazılanlar teknik şeylerdir ve tıp ile alakadar olmayan bir insanın bu yazıları okuyup anlayabilmesi çok da mümkün değildir. İşte bu sebep dolayısıyla aslında reçetelerde yabancı ilaç adları olduğu için, bu yazılar bize karmaşık gözükür.

    Kişisel Algılarımız
    Esasında dünyadaki birçok kişinin yazısı kötü, veya çok güzel olabilir. Çok okunaklı yazı yazan doktorlar da mutlaka mevcuttur. Fakat biz yabancı birisi olarak, en sık doktorların yazısını gördüğümüz için sadece onların kötü yazdığı algısına kapılıyoruz. Oysa bir polis ya da hakimin el yazısı da kötü olabilir.

    Netice itibarıyla bu birkaç sebepten biri, veya birkaçı dolayısıyla doktorların kötü yazdıkları kanısını elde ediyoruz. Bunun dışında ''doktor yazısı kötüdür'' algısının kulaktan kulağa yayılarak halk arasında büyük kabul görmesi de yadsınamaz bir etkendir.


-----------------------------

Farklı Dillerde Seni Seviyorum


Farklı Dillerde Seni Seviyorum

Almanca: Ich liebe dich
Alsakça: Ich hoan dich gear
Amharikçe: Afekrishalehou
Apaçice: Shetne she-n zho-n
Arapça: Ohiboke
Arnavutça: Te dua
Baskça: Maite zaitul
Bengalce: Ami tomake bahlobashi
Birmanyaca: Chit pa de
Bolivyaca: Qanta munani
Boşnakça: Volim te


Bulgarca: Obicham te
Chamoruca: Hu guayia hao
Cheyennece: Ne mehotatse
Chichewaca: Ndimakukonda
Creolece: Mi aime jou
Çekce: Miluji tje
Çince: Ngo oi ney
Danca: Jeg elsker dig
Ekvadorca: Canda munanş
Elf dili (elfçe): Amin mela lle
Endonezyaca: Saya cinta padamu
Eskenazice: Kh hob dikh lib
Esperantoca: Mi amas vin
Estonyaca: Mina armastan sind
Etyopyaca: Afgereki
Farsça: Tora dost daram
Fince: Rakastan sua
Fransızca: Je t’aime
Frizyece: Ik hald fan dei
Galiçyaca: Querote
Galce: Rwy’n dy garu di
Ganaca: Me dor wo
Grönlandça: Asavakit
Gujartice: Hoon tane pyar karoochhoon
Hausaca: Ina sonki
Hawaice: Aloha wau ia’oe
Hırvatça: Volim te
Hintçe: Mai tumse pyar karta hun
Hollandaca: Ik hou van je
Hopice: Nu’umi unangwa’ta

İbranice: Anee ohev otakh
İngilizce: I love you
İspanyolca: Te qulero
İsveçce: Jag aelskar dig
İzlandaca: Eg elska Thig
İrlandaca: T’a gr’a agam thuit
İtalyanca: Ti amo
Japonca: Kimi o ai shiteru
Kamboçyaca: Bon sro lanh oon
Katalanca: T’estimo
Keltçe: Ta gra agam ort
Korece: Sa-rang-hae-yo
Korsikaca: Ti tengu cara
Laoca: Koi muk jao
Latince: Te amo
Letonyaca: Es tevi milu
Lübnanca: Bahibak
Litvanyaca: As tave myliu
Luxemburgca: Ech hun dech gaer
Macarca: Szeretlek
Maice: Wa wa
Makedonyaca: Te ljubam
Malayca: Saya cintamu
Marshallesece: Yokwe yuk
Mohawkça: Konoronhkwa
Moğolca: Be chamed hairtai
Navajoca: Ayor anosh’ni
Ndebelece: Niyikutanda
Nepalce: Ma timi sita prem garchhu
Norveçce: Jeg elsker deg
Pakistanca: Mujhe tumse muhabbat hai
Polonyoca: Kocham ciebie
Portekizce: Eu te amo
Punjabice: Main tainu pyar karna
Rumence: Te iubesc
Rusça: Ya tebya lyublyu
Samoaca: Ou te alofa outou
Sanskritçe: Twayi snihyaami
Seylanca: Mama oyata adarei
Sesothoca: Kiyahorata
Sırpça: Volim te
Siyuca: Techihhila
Slovakça: Lubim ta
Slovence: Ljubim te
Somalice: Waan ku jeclahay
Swahilice: Nakupenda
Tagologça: Iniibig kita
Tahitice: Ua here vau la one
Taylandca: Phom rug khun
Teluguca: Nenu minnu premistunnanu
Tunusça: Ha eh bak
Türkçe: Seni seviyorum
Ukraynaca: Ya ebe kokhayu
Urduca: Main tumse muhabbat karta hoon
Vietnamca: Anh yeu em
Yunanca: S’ayopo
Zuluca: Ngiyakuthanda
Zunice: Tom ho’ichema



----------------------------------------


Kaynaklar

[1] A’râf suresi, 27.

[2] Nûr suresi 31.

[3] Hucurât suresi, 10.

[4]Kur’an’da aynı anne-babadan olma anlamında kullanılan kardeş kavramı için bkz.: Nisâ, 12, 23; Yusuf, 59, 63, 65, 77; Meryem, 53; A’râf, 65, 73, 85 vd.; Din kardeşliği anlamında kullanılan kardeş kavramı için bkz.: Bakara, 178, 220; Hucurât, 10,12; Âl-i İmrân, 103; Hicr, 47; Tevbe, 11; Ahzab, 5; Haşr, 10 vd.

[5]Haşr suresi, 11.

[6]Haşr suresi, 10. Muhacirlerin ve ensarın arkasından gelenler, kıyamete kadar gelip geçmekte olan mü’minlerdir.Ayette, ashab-ı kiramı hayırla yâd etmenin, onlara dil uzatmamanın ve kin beslememenin gerektiğine de  işaret edilmektedir.

[7] Hûd suresi, 45-46.

[8] Haşr suresi, 9.

[9] Topbaş, Osman Nuri, “Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından -10- Kardeşlik,” Altınoluk, 2008 – Ağustos, Sayı: 270, s. 32.

[10] Tevbe suresi, 61.

[11] Müslim, Selâm 5.

[12] Enfâl suresi,72.

[13] Kasas suresi, 77.

[14] Mâide suresi, 2.

[15] Haşr suresi, 9.

[16] Durmuş, Zülfikar, “Sosyal Dayanışmanın Sağlanmasında Kur’an’ın Öngördüğü İdeal Model: Îsâr,” Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, c. III (2003), Sayı: 1, ss. 17-27.

[17] Hz. Huzeyfe (r.) şöyle anlatıyor: “Yermuk harbinde, yaralılar arasında kalan amcamın oğlunu aramak üzere savaş alanında geziyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sıcaktı. Amcamın oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. Başıyla isterim, dedi. Tam suyu içireceğim sırada öteden birisi, “Ah su”, diye inledi. Amcazâdem gitmemi ve suyu ona içirmemi işaret etti. Gittim, baktım ki Âsım’ın oğlu Hişâm. Tam ona su vereceğim sırada başka birisi “Su!” diye inledi. Hişam da suyu içmedi ve beni ona gönderdi. Arayıp buldum, fakat kendisine suyu ulaştırıncaya kadar o şehit olmuştu. Hemen Hişâm’ın yanına koştum, o da şehit olmuştu. Bari suyu amcamın oğluna içireyim diye onun yanına gittim, fakat o da şehit olmuştu. Nihayet su elimde kaldı. Allah hepsine rahmet etsin.” Hâkim, Müstedrek, III, 270.

[18] Tevbe suresi, 103.

[19] Tevbe suresi,99.

[20] Muhammed suresi, 19.

[21] Müslim, Zikir 87, 88.

[22] Nûr suresi, 12.

[23] Fetih suresi, 12.

[24] Ebu Davud, Edeb, 49.

[25] Suyutî, Camiu’s-Sağir, hadis no: 8489.

[26] Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.

[27]Hâkim, II, 15.

[28]Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Bazi Dini Bilgiler
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:09 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Bazi Dini Bilgiler

“Allah Yolunda Sebat” Ölene Kadar…

Öyle bir süreçten/dönemden geçiyoruz ki  geri adım atanların, fikirlerinden dönenlerin, bir görüşte sebat edemeyenlerin çoğaldığı, nasihat edenlerin sayıca azaldığı bir dönem. Hakkıyla davet ve cihad edenlerin kendi aile efratları ve arkadaşları tarafından garip hale geldiği bir dönem. Şehvetin, şüphelerin, fitnelerin artıp dinine sarılmanın ise kor ateşi avucuna alma  gibi olduğu bir dönem… Hayrı arayıp da sadece nadir insanlarda bulduğumuz, yolda kalıp da sadece Allah’ın rahmet ettiği kişilerde  ensarlık/yardımcı sıfatını bulabildiğimiz bir dönem…
İşte böyle bir dönemde önemli ve değerli bir konu olan “Allah yolunda sebat” önünüze gelmiş bulunmakta. Ki bununla sizlere yardımcı, yolunuzu aydınlatan bir kandil, dosdoğru yola ileten bir rehber olsun.
Rüzgâr ekilip fırtına biçildiği, kin, nefret ve düşmanlıkların hasad edildiği bir zamanda ‘bu nereden çıktı’ demeyin.
Günümüzde bir hastalık ortaya çıktı Müslümanlar! İslam’ın ikinci garip dönemini yaşarken Müslümanların içlerinde zuhur eden bir hastalık var. Nefisleri çökerten, azimleri kıran, programları sekteye uğratan amansız bir hastalık bu.
‘Allah yolunda sebatsızlık’ Direnememek dünyalıklara karşı koyamamak nefsin arzularına yenilmek sapkın fikirlere, ideolojilere, kafirlere…
Sebat etmek ne demek? Hafızanızın dar sokaklarında şöyle bir düşündüğünüz zaman, başlanılan bir işte, oluşta ve harekette sonuca ulaşmak için, karşımıza çıkan engelleri yok sayıp ilerlemek demektir. Sebat etmek sabrını sonuna kadar kullanmak demektir. Her ne olursa olsun sonucu görmek için çabalamaktır. İhlâslı olmaktır, elimize aldığımız işi sonuna kadar götürebilmektir. Engeller karşısında idealist olabilmektir.
Ey Müslüman kardeşim! Sen güllerle, reyhan ve yaseminlerle dolu olan bir yolda değil; dikenlerle, zorluklarla ve meşakkatlerle dolu olan bir yolda yürüyorsun. Karşına ibadet, davet ve cihad yolları gelecek ve sen asla sabrı-sebatı kuşanmadan yola çıkmayacaksın.
Bu o kadar güzel bir nimettir ki kullanıldığında fayda verir, bırakıldığında ise zarar. Bir insana daveti götürdüğünde sende sebat varsa karşındakini ikna gücün artar, onların söylediği sözler, fiiller seni yıldırmaz çünkü senin azmin aslanların azmidir. Davetçi sebatkar olduğu zaman sadece işine bakar, gözünü hedefe diker neticelere takılmaz. Çünkü sonuç, netice Allah’ın elindedir. Her zaman vermeyebilir. Denilse ki sebat etmek en çok kime lazımdır? Deriz ki en çok sebat fiilini Müslüman davetçi çeker hem de hece hece…
Muhammed Kutub –Allah kendisinden razı olsun- şöyle der  : 

“…Çünkü umutsuzluk nöbetlerine insanlar arasında en çok maruz kalanlar ve sebata en çok ihtiyacı olanlar, davetçilerdir.
Ticaretle uğraşan, kazanmaktan ümit kesebilir,  ama aradan zaman geçmeden elindeki pay onu bir defa daha yolda yürümeye iter.
Siyasetçi kazanmaktan ümit kesebilir, ama siyasetin değişip duran halleri fazla zaman geçmeden tekrar ona sokulacak bir yer açar ve o da kendi faydasına kullanıverir.
Bilim adamı sonuca ulaşmaktan ümit kesebilir. Fakat araştırmayı ısrarla sürdürmek ve incelemeyi devam ettirmek, onu sonuca ulaştırmanın teminatıdır.
Sanatla uğraşan bütün insanlar daima ümitsizlikle karşı karşıyadır. Devamlı moral takviyesine ve uzun zaman teşvik edilmeye muhtaçtırlar. Fakat her meslek erbabı bu konuda davetçiler gibi değillerdir. Çoğu zaman hedefleri yakındır. Ekseriyetle yollarına dikilen engeller çiğnenebilecek cinstendir. Ama davetçiler böyle değildir.
Davetçilerin kalplerini yiyip bitiren zehir, insanların davetlerinden yüz çevirmeleri ve davetlerinin ihtiva ettiği hakka iman etmeyişleri, aksine çoğu kere davetlerinin ihtiva ettiği hak kadar, ona karşı direnmeleri, davetlerinin salahı kadar da ona karşı gelmeleridir.
İşte bu vakit davetçiler ümitsizliğe kapılırlar. Ve yollarda dökülüverirler.”
(  Muhammed KUTUB /Peygamberden iktibaslar. Sayfa 40)

Ama gelin görün ki kardeşler, bu zamanın davetçileri Müslümanların dertlerini dinlemekten bile acze düşmüş, sebatlarını daha dinlemeye başlamadan yitirmiş durumdalar. Çareler aramaktan çok çareye muhtaç olmuşlar.
Bu sebat nimeti Allah yolunda mücadele ederken yanına alman gereken en büyük silahtır. Bu olmadan kurşunlar ateşlenmez, dumanlar yükselmez, meydanlara koşulmaz. Sen yoluna inanacaksın ki sebat edesin, unutma ki ‘Sebat eden nebat verir’.
Sakın kardeşim sakın ola ki davet, ibadet ve cihad görevinden elini eteğini çekenlerden, yorulanlardan, kenara oturup zikirle meşgul olup kısa soluklu olanlardan olma! Biz de bir zamanlar sizin gibi ateşliydik, ben gençliğimde davetin bel kemiğiydim, gece gündüz Nuh’i bir tavırla gezer, tebliğ ederdim diyen heyecansız kişiler sizin takip etmeniz veya örnek-model almanız gereken kişiler olmamalıdır. Unutma ki “En büyük sebat ettirecek etken gittiğin yolun hak olduğuna inanıp güvenmendir.”
Değerli kardeşim! Gel biraz da bizleri bu engebeli, yokuş, zor olan yolda sebat ettirecek etkenlerden bahsedelim;
Eğer Allah’ın seni sevmesini ve de bu yolda sebat etmek istiyorsan şu amelleri yapmalısın  : 
Kur’an’a yönelmeli, çokça okumalısın  :  Kur’an sebat etmede en büyük etken, Allah’ın sağlam ipi, apaçık nurudur. Kim ona tutunup, tabi olursa Allah onu kurtarır.
“İnkâr edenler dediler ki  :  “Kur’an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?“ Biz onunla kalbini sebatlaştırmak-pekiştirmek için böylece (  ayet ayet indirdik) ve onu ‘belli bir okuma düzeniyle (  tertil üzere) düzene koyup’ okuduk.” (  Furkan/32)

Kalkın ve yürüyün..Dünya sadece birkaç günden ibarettir. Eğer yolunuzda sebat ederseniz, kurtuluşunuzu elde edersiniz cennet bahçelerine ulaşırsınız. Güçlü padişahın huzurunda… Sadıklarla beraber… Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesiyle beraber olursunuz… Onun sizi bıraktığı yol üzerinde sebat edin… Sakın geri adım atmayın…

Şeriata sarılmak ve Salih amel işlemek  : 
“Allah Teâlâ sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (  İbrahim/27) Dünya hayatında hayırla ve Salih amelle sebat verir, kabirde rahata kavuşturur.
Peygamberlerin hayatlarının her anından ders almaya gayret etmek  : 
“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sebat ve teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” (  Hud/120)
Allah Teâlâ’nın şu buyruğunu düşünmez misin kardeşim!  : 
“Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!” dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.”  (  Enbiya/68-70)
İbrahim aleyhisselam’ın son sözü şu olmuştu  :  “Hasbiyallahu ve ni’me-l vekil (  Allah bana yeter, O ne güzel vekildir)”
Sende zamanın tağutlarına, tiranlarına direnirken zorluk esnasında bunu düşünerek ve söyleyerek sebat edebilirsin..
Sabah ve akşam zikirlerini unutma!
“Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.” (  Enfal/45)  Farslıları ve Rumları dize getiren sahabeler sayıca az ama Allah’ı çokça zikreden kimselerdi. Yusuf aleyhisselam’ın karşısında duran kadının fitnesine karşı ‘Allah’a sığınırım’ diye zikrederek kurtulduğunu unutma!
Gece namazına gücün yettiği kadar en az haftada bir kez kalk!
Sıkıntılı gördüğün kardeşlerinin sıkıntılarını paylaş ve elinden geldiğince onlara yardımda bulun.
Günlük çok az bir miktar olsa da infak et. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur  :  “Yarım hurma da olsa infak edin.”
Her gün rabbine elini açıp uzun uzun dua et! Nefsini, Müslümanları, mazlumları, mustazafları da unutma!
“(  Onlar şöyle yakarırlar  :  ) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme” (  Al’i-İmran/8  )
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi  : 
“Ey kalpleri evirip çeviren, kalbime dinin üzere sebat ver.”
Salihlerle arkadaş ol, az ye, az konuş, çok şakalaşma, çok gülme!
Rabbim bu özellikleri barındıran Müslümanlardan bizleri eylesin..Son olarak;
Kalkın ve yürüyün… Dünya sadece birkaç günden ibarettir. Eğer yolunuzda sebat ederseniz, kurtuluşunuzu elde edersiniz ve cennet bahçelerine ulaşırsınız. Güçlü padişahın huzurunda… Sadıklarla beraber… Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabesiyle beraber olursunuz… Onun sizi bıraktığı yol üzerinde sebat edin… Sakın geri adım atmayın…
“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (  şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (  sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (  Ahzap/23)
Sebat… Sebat… Sebat…


------------------------------

AKRABA HAKKI = SILA-İ RAHİM

AKRABA HAKKI = SILA-İ RAHİM

vicdan

Günümüzün en çok ihmal edilen, kıymeti bilinmeyen değerlerinden biri de akraba hakkıdır. Eğer Allah’ın bu meseleye ne kadar ehemmiyet verdiği bilinseydi, hemen herkes bu vesileyle kurtulabilirdi. Zira, Buhari’nin kaydettiği bir rivayette, Allah bütün varlıkları yarattıktan sonra sıla-i rahime şöyle buyuruyor  :  “Seni gözeteni ben de gözetirim. Seni keseni merhametimden mahrum bırakırım.”

İş bu kadar ciddidir. Hatta bir yerde Allah Resûlü şu hatırlatmayı yapar  :  “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, akrabalarıyla alâkasını kesmesin.” Yani, eğer Allah’a ve gerçek istikbal sayılan Ahirete inanıyorsanız, bu, akrabalarınızla alâkanızı kesmemenizi gerektirir. Eğer alâkanızı kesiyorsanız, o zaman Allah’a ve Ahirete gerçek mânâda inanmıyorsunuz demektir.

Bizde akraba bağının ehemmiyeti, tamamen inancımızdan kaynaklanır. İnananlar, bu işe ehemmiyet verir. İnanmayanlarda ise akraba bağına rastlamak enderdir. Bugünkü dünyanın hali buna en açık delildir.

Mesela, Enes bin Malik yoluyla bize ulaşan bir Hadis-i Şerif’te Allah Resulü şöyle buyurur  :  “Kimi, rızkının bereketlenmesi, ömrünün uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-ı rahim yapsın!”  İşte, inancımızın kaynaklarından olan Efendimiz’in mübarek ağızlarından çıkan bu kutlu beyan, bizim için akraba bağını kuvvetlendiren büyük bir teşvik ve müjdedir.

Dinimizin ilk emirlerinden biri de yakınlara ilgi alâka göstermektir. Allah, en büyük vazife olan tebliğe, “Ve enzir aşîratekel ekrabîn”(  Şuarâ, 26/214) buyurarak, Allah Resulü’nün önce akrabalarından başlamasını emrediyor. Bu emrin elbette pek çok hikmetleri vardır. Mesela insan, elindeki güzellikleri önce akrabaları kabul etsinler, önce onlar hakkı hakikatı bulsun ve kurtulsunlar diye düşünebilir. Onun için, Allah Resulü yakınlarını Ebû Kubeys tepesine toplayarak, inanmalarını teklif etmiş ve arkasından şunları eklemişti  :  “Allah’ın ahirette vereceği hükme karşı ben sizi kurtaramam. Fakat, sizinle aramda akrabalık bağı vardır. Ben bu bağın dayandığı köke su vereceğim.” Akrabalık bağı, imanın kurtulması için çok ciddi bir vesiledir. Ne mutlu bu vesileyi değerlendirenlere!

Biz akrabalarımızla iyi olalım  :  Eğer, fazilet açısından onlar bizden daha iyi ise, bizim onlardan alacağımız şeyler var demektir. Biz iyi isek, onlara yakın olalım ki bizdeki güzellikleri alsınlar.

Adamın biri Allah Resulü’ne gelerek der ki, “Yâ Resulallah, beni cennete götürecek, cehennemden uzaklaştıracak amelleri bana bildirir misin?” Efendimiz buyururlar ki; “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmaz, sırf O’na kulluk edersin; namazını kılar, orucunu tutarsın ve akrabalık bağlarını gözetirsin.” 

Bunun yanında şu da düşünülebilir, akrabalar, cibillî yakınlıktan dolayı meseleye daha çabuk sahip çıkar. Din sahipsiz kalmaz, taraftar bulmuş olur. Bakıyoruz, Allah Resulü’nün etrafındakiler öncelikle akrabalarından oluşmaktadır. Zeyd bin Harise, kölesidir; Hazreti Ali, amcasının oğludur; Hazreti Hatice validemiz, biricik zevcesidir. Zübeyr bin Avvam, halasının oğludur.

Evet, bizler sağlam inanıyorsak, inandığımız şeylerin bizleri Ahirette kurtaracak biricik garanti olduğunu düşünüyorsak, bunları rahatlıkla kabul edecek birileri vardır  :  onlar da en yakınlarımız olan akrabalarımızdır. Aramızdaki cibillî yakınlığı kullanarak onları inandırabiliriz. Belki de bunun içindi ki, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’an’da Allah tarafından şöyle demekle emrolunuyordu  :  “Ben sizden bir ücret istemiyorum. Ancak, yakınlarıma sevgi ve muhabbet beslemenizi istiyorum” (  Şûrâ, 42/23)  Veda Hutbesinde de Allah Resulü şöyle buyuruyordu  :  “Size iki şey bırakıyorum, onlara sahip çıkarsanız doğru yoldan ayrılmazsınız  :  Kur’an ve Ehl-i Beytim.” Her ne kadar buradaki ehli beytten kasıt, Efendimiz’in sünneti seniyyesi olsa da, fakat O sallallahu aleyhi ve sellem biliyordu ki, ilerde din terkedilecek ve ona ciddi olarak sahip çıkanlar, kendi nesli olacaktı. İşte bundan dolayı, onları nazara vererek, onları sevmenin dini sevmek, onlara taraftar olmanın dine taraftar olmak manasına geleceğini anlatmak istemişti.

Tarihimize bakıyoruz, Abdülkadir Geylânî gibi, Nakşibendî hazretleri gibi, İmam Rabbani gibi Bediüzzaman gibi dev kametler hep Allah Resulü’nün soyundan gelmişler ve dine, tariften aciz kaldığımız hizmetlerde bulunmuşlar. Ne mutlu, onların hizmetlerini takdir edip, onların safında yer alanlara!

Dinimizin akraba hakkını vurgulaması, çok büyük bir hakikat olmalı ki, Bizans Kralı Herakliyus, Ebû Süfyan’a “Bu inkar ettiğiniz peygamber neyi emrediyor? diye sorduğunda o, tevhid inancı, namaz gibi temel rükünleri sıraladıktan sonra, ‘akrabalara iyiliği emrediyor’ diyordu. Evet bu mesele, o günün insanının ihmal ettiği, fakat sözkonusu edildiğinde de en çok dikkatlerini çeken bir meseleydi. Bu günün o zamandan ne farkı var  :  Yine akrabalarla sohbet edilmiyor, yine akrabalara ziyaret gidilmiyor, yine akrabalar unutuluyor. Bugün bir de televizyon gibi bir uğursuz dost(  !) var ki o varken ne dost aranıyor, ne de akraba.! Keşke onlarla beraber oturup dertleşmenin, çaylarını içmenin, bir iki laf etmenin, hoş sohbetler yapmanın değerini bilseydik.

Allah Resulü’ne bir adam gelir ve sohbet etmeye en layık insanın kim olduğunu sorar. Kainatın Efendisi, üç defa annen dedikten sonra, “baban ve sonra da derecesine göre diğer yakınlarındır.” buyurur.

Akrabalar bize iyi davranmasa da biz, bize düşeni yapmak zorundayız. İnsanlığın İftihar Tablosu sallallahu aleyhi ve sellem, bu konuyla alâkalı Buharî’de geçen bir Hadislerinde buyuruyorlar ki; “Akrabalarının gösterdiği yakınlığa aynı şekilde kaşılık veren kimse, gerçekten akraba hakkını gözetiyor sayılmaz. Gerçekten akraba hakkını gözeten kimse, akrabaları kendisiyle bağlarını kesmeye çalıştıkları halde onlarla olan alâkasını devam ettirendir.”

Hazreti Aişe Validemiz, Efendimiz’in şöyle buyurduğunu anlatır  :  “Sıla-i Rahim, ARŞ’a asılıdır ve şöyle der  :  “Kim beni gözetirse Allah da onu gözetsin; kim de beni savsaklarsa Allah onu rahmetinden uzak tutsun.” O Arş ki, mânâsını tam kavrayamadığımız bir şekilde Allah’ın makamıdır. İdrak ufkumuz onu anlamaya yetmez. İşte sıla-i rahim, insanlara böyle bir makamdan seslenmektedir. Onu konuşturan da Allah’tır.  Efendimiz, bu hadiseyi naklettikten sonra, şu ayeti okumamızı ister  :  “Eğer insanları idare yetkisini elinize alırsanız, yeryüzünde kargaşa çıkarmaya ve akrabalarınızla alâkanızı kesmeye mi kalkışacaksınız. Böyle davranan kimselere Allah celle celâlühû lânet etmiş, onların kulaklarını sağırlaştırmış ve gözlerini kör etmiştir.” (  Muhammed, 49/22,23) Evet, akrabalarla alâkasını kesenlerin, hakkı hakikatı duymayan, duymak istemeyen birer sağır, Allah’ın şu kainatta perde perde bize kendisini göstermesine karşılık görmek istemeyen birer kör olmaları ve böylece Allah tarafından lanetlenmeleri sözkonusudur.

Bir adam Resulü Ekrem’in huzuruna gelerek akrabalarına devamlı iyilik yaptığı halde onların kendisine kötülük yaptığından bahsetmişti. Fahri Kainat Efendimiz şöyle buyurdular  :  “Eğer dediğin gibi ise, sen devamlı onlara kızgın kül yedirmiş oluyorsun. Eğer iyiliğe devam edersen, onlara karşı Allah’ın yardımı daima seninle beraberdir.” Evet, belki yapılan iyilikler, bir gün gelecek onların kalbini yumuşatacak, bütün iyiliklerin semeresi dünyada böylece ortaya çıkmış olacaktı. Bu yüzden kimse dememeli; ‘falan akrabam soğuk davranıyor, falan hiç de hoş sohbet değil, falanın evi iyi değil, falanın çocukları çok yaramaz’. Her şeye rağmen bağları sıkı tutmalı ve devam ettirmeli.

Amr bin Abese ismindeki sahabi anlatıyor  :  “İslam’ın ilk yıllarıydı. Allah Resulü’ne gelerek, ‘Sen kimsin’ dedim. ‘Peygamberim’ dedi. ‘Peygamber ne demek’ dedim. ‘Allah, beni görevli olarak gönderdi’ dedi. ‘Peki Allah seni neyle görevlendirdi’ dedim. Buyurdular ki; “Allah beni, akrabalık bağlarını gözetmeyi, putları kırmayı ve Allah’a şirk koşmamayı, O’nu tek olarak tanımayı tebliğ etmekle görevlendirdi.”

Pek çok mevzuda Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, akrabayı öne çıkarır. Mesela, Ebu Talha’nın başından geçen bir hadise var. “Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça gerçek iyiliğe eremezsiniz”(  Âl-i İmran, 3/92) ayeti inince, en çok sevdiği hurma bahçesini harcamak için Allah Resulü’ne gelir nasıl davranması gerektiğini sorar. Allah Resulü de, “Orasını yakınların arasında bölüştürmeni uygun görüyorum.” buyurdu. O da, o bahçesini akrabaları ile amcaoğulları arasında bölüştürdü. Bir başka hadislerinde Efendiler Efendisi, sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyordu  :  “Vebde’ bimen teûl.” Yani infak edeceğin zaman yakınlarından başla.

Abdullah bin Mesud’un hanımı Zeynep, kocasına şöyle der. “Allah Resûlü, sadaka, zekat vermemizi emretti. Eğer istersen sana vereyim. (  Çünkü, Abdullah da muhtaç bir insandır.) yoksa başkalarına vereyim. Meseleyi Efendimiz’e sorarlar. Efendimiz buyururlar ki  :  “Biri akrabalık ecri, biri de sadaka ecri olarak ona iki ecir vardır.”

Yine mesela, kurban kesildikten sonra et dağıtımı yapılırken, üçte bir akrabalara verilir. Hatta akraba uzakta da olsa, yanıbaşımızdaki komşuya tercih edilir.

Dinimizde mü’min, yakınlarına bakmakla mükelleftir. Eğer, bir kimse yaşlanacak olur da eli ayağı tutmaz hale gelirse, ona yakınları bakmak zorundadır. Yine dinimizde, teyze ve dayı anne yerine, amca ve hala da baba yerine geçer. Bu meseleyi Efendimiz, sadece birini örnek vererek tesbit buyurmuştur  :    “Teyze anne yerindedir.”

Abdullah bin Abbas anlatıyor  :  “Bir defasında Kureyş kabilesi kıtlığa maruz kalmıştı. Öyle ki, çürümüş kemikleri kemiriyorlardı. Allah Resulü ile babam (  Peygamberimiz’in amcası Abbas)’dan zengin kimse yoktu. Peygamberimiz, babama şöyle dedi  :  ” amca biliyorsun, kardeşin Ebu Talib’in nüfusu kalabalıktır. Gidelim de, çocuklarından bir kısmını alalım, biz yetiştirelim.” Beraber Ebû Talib’e gidip durumu anlattılar. Ebû Talib, “Akil’i bana bırakın, diğerlerini alın.” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü Ali’yi, Abbas da Cafer’i aldı.

Yine Allah Resulü, “Akrabaya hakkını ver.” (  İsra, 12/27) ayeti inince, savaşmadan alınan araziyi (  fedek arazisi) kızı Fatma’ya vermişti.

Ebû Hureyre naklediyor. Allah Resulü buyuruyor ki  :  “Âdemoğlunun amelleri her perşembe akşamı Allah’a sunulur. Cenâb-ı Hak, yakınlarıyla alakasını kesenin amelini kabul etmez.”

Abdullah bin Mesud, sabah namazından sonra halktan oluşan halka içinde şunları söylüyordu  :  “Allah aşkına, içinizde yakınlarıyla alâkasını kesen varsa yanımızdan uzaklaşsın. Biz, Rabbimize dua etmek istiyoruz. Halbuki, gök kapıları, yakınlarıyla alâkasını kesenlerin yüzlerine kapatılmıştır.”

Ebû Bekir efendimizin  kızı Esmâ radiyallâhu anhümâ anlatıyor  :  Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem zamânında müş‏rike olan vâlidem bir kere kuru üzüm ve yağ hediyeleriyle bana gelmişti. Ben, hediyelerini kabûlden, kendisini de evime koymaktan kaçındım. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemden fetva isteyerek  : 

– Yâ Resûlallâh! Vâlidem, oğlu Hâris’le berâber bana geldi. Bana sokulmak ve mukâbele görmek istiyor. Anama sıla-i rahimde bulunup iltifat edebilir miyim? dedim. Resûlullâh  : 

– Evet anana sıla ve iltifat et! buyurdu.

Bunca ikaz ve teşvikten sonra biz inananlara, inandığımız Allah ve Resulü’nün rızası istikametinde davranmak düşer. Şimdi, küs olduğumuz akrabalarımız varsa, bir telefon edelim gönlünü alalım. Bir çay içmeye gidelim. Zor da olsa bunu yapalım. Hiç hal hatır sormadığımız yakınlarımız varsa, hemen bugün bir telefon açıp halleşelim. Böylece gitmek için can atacağımız cennete gidiş yollarını kolaylaştırmış olalım. Allah yâr ve yardımcımız olsun.

Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ= Allahım bizi, sevdiğin ve razı olduğun işleri yapmaya muvaffak eyle. Amin.


----------------------------


Aksırmanın ve Esnemenin Edepleri


Aksırmanın ve Esnemenin Edepleri

aksırma

“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”
(  Al-i İmran suresi 31.ayet meali)

Ebû Hûreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu  : 
“Şüphesiz Allah aksıranı sever, fakat esneyeni sevmez. Sizden biriniz aksırır ve Allah Teâlâ’ya hamdederse, onun hamdini işiten her müslümanınyerhamûkellah demesi üzerine bir vecîbedir. Esnemeye gelince, o şeytandandır. Sizden birinizin esnemesi geldiği zaman, onu gücü yettiği kadar engellemeye çalışsın. Çünkü sizden biriniz esnediği zaman şeytan ona güler.”[1]
* Esnemek bir sıhhat alameti olmayıp şeytandan olduğunun söylenmesi insanların gaflet ve tenbelliğinin belirtisi olduğu duyurulmuş oluyor. Esnemenin sebebi  :  Çok yiyip içme suretiyle vücudun hareket kabiliyetinin azalması, uyku ve gafletin öne geçmesidir. Bu duruma şeytan sevinir ve güler. O kişiyi esir aldığından ve dünyalık şeylere muhtaç ettiğinden dolayı. Bu sebeple esnemek hoş karşılanmamış ve önüne geçilmesi emredilmiştir.Dolayısıyla el ile ağzı kapatmak gerekir. [2]

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu  : 

“Sizden biriniz aksırdığı zaman  :  Elhamdûlillah desin. Kardeşi veya arkadaşı da ona  :  Yerhamûkellah desin. Aksıran da  :  Yehdîkûmullahu ve yuslihu(  veya yuslih)bâlekum = Allah sizi hidayette kılsın ve kalbinizi ıslah etsin, desin.”[3]

* Aksırmak bir nimet olup sıhhatli olmanın alametidir. Her türlü nimete hamdettiğimiz gibi aksırma bu nimetine de hamdetmemiz gerekir. [4]

Ebû Mûsa radıyallahu anh şöyle dedi  : 
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i  : 
“Sizden biriniz aksırdığı zaman elhamdûlillah derse, ona yerhamûkellah deyiniz. Şayet Allah’a hamdetmezse siz de yerhamûkellah demeyiniz” buyururken işittim.”[5]
* Bir sünneti terkedene hatırlatmak ve yapmaya teşvik için bu tehdit konulmuş oluyor. [6]

Enes radıyallahu anh şöyle demiştir  : 
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında iki kişi aksırdı. Efendimiz onlardan birine yerhamûkellah dedi, diğerine ise söylemedi. Kendisine yerhamûkellah demediği kişi  : 
– Filân kişi aksırdı, ona yerhamûkellah dedin; ben aksırdım, bana ise demedin, deyince Peygamberimiz  : 
– “O kişi elhamdûlillah dedi, sen ise demedin” buyurdular.[7]

Ebû Hûreyre radıyallahu anh şöyle dedi  : 
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aksırdıkları zaman elini veya mendilini ağzına tutar, böylelikle sesini azaltmaya –veya ağzını yummaya– çalışırdı.[8]

Ebû Mûsâ radıyallahu anh şöyle dedi  : 
Yahudiler, kendilerine yerhakûmullah diyeceğini ümit ederek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında yapmacıktan aksırırlardı. Peygamber Efendimiz de onlara  : 
“Yehdîkûmullah ve yûslihu bâlekûm = Allah size hidayet versin ve hâlinizi ıslah etsin”buyururdu.[9]

Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu  : 
“Sizden biriniz esnediği zaman eliyle ağzını tutsun. Çünkü şeytan onun ağzına girer.”[10]

* Gaflet halinin belirtisi olan esnemekten sakındırmak için söylenen bu hadiste de ağzımızı kapamamız emrediliyor. Ağzı açarak karşımızdakilere çirkin bir durum sergilemekten bizi uzaklaştırıyor. Şeytanın güleceği, sevineceği her türlü davranıştan uzak durma gayreti böylece bize öğretilmiş oluyor. [11]
[1] Buhârî, Edeb 125, 128; Bed’ü’l–halk 11. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 7.
[2] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi  :  268.
[3] Buhârî, Edeb 126. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 3; İbni Mâce, Edeb 20.
[4] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi  :  268.
[5] Müslim, Zühd 54.
[6] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi  :  268.
[7] Buhârî, Edeb 127; Müslim, Zühd 53. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 4.
[8] Ebû Dâvûd, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 6.
[9] Ebû Dâvûd, Edeb 93; Tirmizî, Edeb 3.
[10] Müslim, Zühd 57–58. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 89.
[11] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi  :  269.

Kaynak-Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi

Aksırana Yerhamûkellah Demek (  Aksıran Elhamdûlillah Dediğinde Yerhamûkellah Demenin Müstehap, Allah’a Hamdetmediğinde Yerhamûkellah Demenin Mekruh Olduğu Aksırana Cevap Vermenin Aksırmanın Ve Esnemenin Edepleri başlıklı konu)


--------------------------

ALLAH’IN MÜ’MİN KULUNU KORUMASI

ALLAH’IN MÜ’MİN KULUNU KORUMASI



Hamd, yalnızca Allah’adır. Salât ve selâm da Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-‘edir.   

Allah Teâlâ’nın, mü’min kulunu muhafazası (  koruması) iki türlüdür  : 

Birincisi  : 

Allah Teâlâ’nın, kulunun bedenini, çocuğunu, eşini ve malını muhafazası gibi dünya işleriyle ilgili korumasıdır.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur  : 

“Onun önünde ve arkasında, Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (  melekler) vardır.”[1]

Abdullah b. Abbas -Allah ondan ve babasından râzı olsun- bu âyet hakkında şöyle demiştir  : 

“Onlar, Allah’ın emriyle onu koruyan meleklerdir.Kader geldiği zaman onu korurlar.”

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sabah ve akşam şöyle dua ederdi  : 

“Allah’ım! Beni, önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden muhafaza et/koru.” [2]

Kim, çocukluğunda ve kuvvetli zamanında Allah Teâlâ’nın hakkını muhafaza ederse, yaşlanıp kuvveti zayıfladığında da Allah Teâlâ onu muhafaza eder. Onu işitmesiyle, görmesiyle, kuvvetiyle ve aklıyla faydalandırır.

Allah Teâlâ, kulun sâlih olması sebebiyle ölümünden sonra da neslini muhafaza eder.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur  : 

“Ve o ikisinin babası sâlih idi.” [3]

Şüphesiz o iki kişi babalarının sâlih olması sebebiyle muhafaza edilmiştir.

Saîd b. el-Müseyyib -Allah ona rahmet etsin- oğluna şöyle demiştir  : 

“Şüphesiz senin muhafaza edilmen sûretiyle gözetileceğimi umarak namazımı artırıyorum.”

Sonra şu âyeti okudu  : 

“Ve o ikisinin babası sâlih idi.” [4]

Ömer b. Abdulaziz -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir  : 

“Bir mümin öldüğü zaman, Allah Teâlâ mutlaka onun geride kalan neslini korur.”

İbn-i Münkedir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir  : 

“Şüphesiz ki Allah, sâlih kimseyi, çocuğunu, torununu ve komşularını korur. Allah’ın koruması ve onların kötülüklerini örtmesi devam eder.”

Şaşılacak şeylerdendir ki, Allah Teâlâ, tabiatında eziyet vericilik olan hayvanları bile, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in azatlı kölesi Sefîne’nin başından geçtiği gibi, eziyete karşı bir koruma yapmıştır. Sefîne’nin -Allah ondan râzı olsun- bineği parçalanınca bir adaya çıkmıştı. Birden orada bir arslan gördü. Onunla beraber yürümeye başladı ve aslan ona yol gösterdi. O durduğu zaman aslan çağırır gibi hareket ediyordu. [5]

Allah Teâlâ’nın emrini gözetmeyeni ise, o kimse fayda ümit etse bile, zarara veya sıkıntıya uğradığında Allah Teâlâ onu gözetmez.

Fudayl b. İyâd -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir  : 

“Şüphesiz ki Allah’a isyan ettiğimi, kölemin ve hayvanımın huysuzluk etmesinden anlayabiliyorum.”

(  Muhafazanın) İkincisi  : 

Bu en şerefli ve en kıymetli olanıdır. Allah Teâlâ’nın kulunu, dîni ve îmânı hakkında muhafaza etmesidir. Onu saptırıcı şüphelerden, haram olan şehvetlerden ve ölümü anında îmânsız gitmekten korur.

Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- uyuyacağı zaman şöyle derdi  : 

“Senin isminle Rabbim, yanımı (  vücudumu yatağıma) bıraktım ve senin irâdenle onu kaldırırım.Canımı alırsan ona rahmet et.Eğer geri gönderirsen, salih kullarını koruduğun gibi, onu da koru.”[6]

Yine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- uyuyacağı zaman şöyle derdi  : 

“Allahım! Nefsimi sen yarattın ve onu sen öldürürsün. Nefsimin ölümü ve yaşaması, sana âittir. Eğer yaşatırsan onu koru, öldürürsen onu bağışla. Allahım! Senden âfiyet dilerim.”[7]

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, Ömer b. Hattab’a -Allah ondan râzı olsun- şöyle duâ etmesini öğretmiştir  :  “Allah’ım! Ayaktayken beni İslâm ile muhafaza et. Otururken beni İslâm ile muhafaza et. Yatarken beni İslâm ile muhafaza et. Beni düşmanın ve hasetçinin diline düşürme! Allahım! Anahtarları senin elinde olan her türlü iyiliği senden dilerim.Yine, anahtarları senin elinde olan her türlü kötükten sana sığınırım.” [8]

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yolculuğa çıkmak istediğinde vedâ ederken şöyle derdi  : 

“Dînini, emânetini ve işlerinin âkibetini Allah’a emânet ederim.”

“Bir şey Allah’a emânet edilirse, onu korur.” [9]

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in  :  “Allah’ın hakkını gözet ki, O’nu önünde bulasın.”[10]

Sözünün anlamı şudur  :  “Kim Allah’ın hududunu korur, haklarını gözetirse, bütün hallerinde Allah’ın yardımını, muhafazasını, muvaffak kılmasını ve desteğini yanında bulur.Şüphesiz ki Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir. Onlar ki iyilik eden kimselerdir.”

Katâde -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir  :  “Kim, Allah’tan korkarsa, Allah onun yanında olur.Allah kimin yanında olursa, o, yenilmez bir ordu, uyumayan koruyucu ve sapmayan hidâyet edici ile beraber demektir.” [11]

---------------------------------

ALLAH’ın Rahmetinden Yalnızca Kafirler Ümit Keser

ALLAH’ın Rahmetinden Yalnızca Kafirler Ümit Keser


“…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (  YUSUF SURESİ 87. Ayet)
Günümüzde müslüman gençliğin önündeki manevî engellerden biri ümitsizlik ve karamsarlıktır. İlk insandan bu yana devam eden Hak ile Batıl arasındaki iman ve ahlak mücadelesinde bugün psikolojik boyut ağırlık kazanmıştır. Dünya çapındaki teknolojik, medyatik ve kültürel imkânlar şuurlu müslümanları sindirmek, küçük düşürmek ve pasifize etmek için kullanılmakta ve bunun tabiî sonucu olarak inançlı kesimde ümitsizlik ve karamsarlık yaygınlaşmaktadır.
Genç adam ümitsiz… Aradağı, özlediği, izinden gideceği canlı ideal örnek bulamamakta, hayatın gerçekleriyle yüzyüze gelince tertemiz hayalleri yıkılmakta ve geleceğe ümitle bakamamaktadır.
Eğitimci ümitsiz… Öğrencisinden istediği verim ve kaliteyi alamadığından, vefakâr ve fedakâr öğrenci bulamadığından yakınmaktadır.
Bugün hayatın her alanında; eğitim, irşad, ekonomi, medya, siyaset, ticaret, sağlık ve diğer alanlarda, kamu ve özel sektörde pek çok kimsede karamsarlık ve ümitsizlik durumu yaşanmaktadır. Özellikle İslâmî çalışmalarda, eğitim müesseselerinde, hayır kurumlarında bir müddet bulunup ta daha sonra bu çalışmalardan ayrılan kişilerde hayal kırıklığı, karamsarlık ve ümitsizlik hali sıkça görülmektedir.
Psikolojik bir hastalık olan ümitsizlik kişiyi atalete, tenbelliğe ve uzlete sürüklemekte, toplumdan uzaklaştırmaktadır. Kişiyi pasifize etmekte, bitkinlik, yılgınlık, çaresizlik, vurdumduymazlık ve ilkesizliğe itmektedir.
Yeis (  ümitsizlik) öyle bir bataktır ki, düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun?!.
Kur’anda “Ümitsizlik” kavramı
Kur’an-ı Kerimde “yeis” ve “kunût” ifadeleriyle 15 ayette yeralan ümitsizlik, arzu edilmeyen, reddedilen, yasaklanan bir düşünce ve davranış biçimi olarak ele alınmıştır. Ayrıca 20 ayette Allahın rahmetini ve ahireti ümit “recâ” konusuna yer verilmiştir.
Kuran-ı Kerime göre ümitsizlik ve karamsarlık, insanlığın kötülükler, felâketler ve sıkıntılı durumlarda başvurduğu faydasız ve olumsuz bir tepki mekanizmasıdır.
“İnsanlar, kendilerine bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. İşledikleri günahlar yüzünden başlarına bir kötülük gelince de hemen ümitsizliğe kapılırlar.”2
Kur’an-ı Kerimde yüzlerce ayette ilahî rahmet vurgulanmış, Allah’ın geniş, sonsuz ve engin rahmetinden ümidimizi kesmemiz açık ve net ifadelerle yasaklanmıştır  :  “Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.”3
Hidayet üzerinde olanların ümitsizliğe kapılmaları istisnaî bir durumdur. Kitabımızda Allah’ın rahmetinden ümidi kesme düşüncesinin, mü’mine yaraşır ve yakışır bir düşünce ve davranış biçimi olmadığı değişik vesilelerle vurgulanmış, ancak “inançsızlar” ve “sapıklar” ın ümitsizliğe kapılacakları ifade edilmiştir.
“Kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.”4
“Melekler İbrahim’e  : 
-Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe düşenlerden olma, dediler. Bunun üzerine İbrahim  : 
-Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser? dedi.”5
Bizim inancımıza göre, sebep ne olursa olsun Allah’ın yardımından ve rahmetinden ümitsizliğe, karamsarlığa ve kötümserliğe kapılmaya yer yoktur.
Mü’min kul kendisinden beklenen görevin “iman, ihlas ve cihad” olduğuna inanacak, bu çerçevede çalışacak, elde edilecek sonuçtan sorumlu olmayacak tarzda samimî, planlı ve düzenli çalışacak ve bundan sonra da sonuç ne olursa olsun üzülmeyecektir.
Bu konuda Peygamberimiz’in eşsiz hayatı bize örnek olmalıdır. Efendimiz (  s.a.v) küfür ve şirk toplumunda Hakkı Tebliğ mücadelesinde tek başına yılmadan, usanmadan, bıkmadan şanlı bir mücadele sergiledi. Bizzat yakınları tarafından en ağır eza ve cefalara uğradı.. Tebliğ için gittiği Taif yollarında taşlandı.. Hicret esnasında evi kuşatılarak yokedilmek istendi.. Çok sevdiği Mekke’den ayrılmak zorunda kaldı Ama buna rağmen büyükbir coşku ile asla ümitsizliğe kapılmadan bu yolda yürümeye devam etti.
Allah Rasûlünün değerli ashabı O’ndan aldıkları aşk ve şevkle iman mücadelesine devam ettiler. İslâm sancağını bir adım öteye götürme azmiyle koştular. İman, ibadet, ihlas, takva, ilim ve cihad erbabı olarak cihanı aydınlattılar.
İslam alimleri, gönül adamları nice olumsuzluklara, imkânsızlıklara ve engellemelere rağmen tarih boyunca tebliğ, davet ve irşad yolunda azimle çalıştılar. Yılmadılar, usanmadılar, ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmadılar.
ÜMİTSİZLİĞİN ÇÖZÜMÜ!
Ümitsizliğin, çaresizliğin, tükenmişliğin, karamsarlığın ilacı güçlü bir iman, sarsılmaz bir tevekkül, Allah’a sonsuz güven, sebeplere sarılıp gayrete devam etmek neticeyi Allahâ havale etmektir.
İman, kişiye ümit, canlılık ve dinamizm verir. İman gücü iradeyi güçlendirir. İman gücü kişiyi motive eder. İmanlı genç en büyük güven kaynağı olan Rabbinden alacağı manevî destekle hareket eder.
Elde edilen geçici olumsuz sonuçlara aldırış etmeden azimli, gayretli ve çalışkan olmak ümidi kamçılayan en önemli faktörlerdendir. Ümit gayreti, gayret de ümidi arttırır. Ümitsizlik yeniliğe ve açılıma engeldir. Ümitsizlik tükenmişliktir.
Ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılarak İslâmî çalışmaları terk etmenin, toplumdan uzak bir hayat yaşamanın, Cemaate küserek yanlızlığa çekilmenin sorumluluğu basit bir sorumluluk değildir.
Hz. Ebubekir (  r.a)’in halifeliği döneminde müslümanların bir bölümü dininden dönmüş, peygamberlik iddia edenler çıkmış, zekâtı vermeyi reddeden kimseler görülmüştü. Bu olaylar karşısında Hz. Ebubekir (  r.a) kesinlikle ümitsizliğe düşmemiş, olayları sabır ve metanetle, iman ve itidalle karşılamıştı. O günlerde Hz. Ebubekir (  r.a)’in söylediği şu sözü kulaklarımızda yankılanmalıdır  :  “Ben sağ olduğum müddetçe bu din nasıl ortadan kalkabilir?”
Moğollar Bağdat’ı işgal ettiklerinde yüzbinlerce kişiyi öldürmüşler, kütüphaneleri talan etmişler, ilim ehlinin göz nuru döktükleri eserleri katletmişlerdi. Ümitler kaybolmuş, artık İslâmın yeniden dünyaya hakim olması “hayal” olarak nitelenir olmuştu. Ama Allah’ın rahmeti yine tecelli etmiş, kuru toprağa can veren, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan Allah yeni nesillere canlılık ve dinamizm ihsan etmiş, İslâm medeniyeti insanlığa sevgi ve rahmet mesajını sunmaya devam etmişti.
Haçlıların Mescid-i Aksa’yı bir asır boyunca istila etmelerinden sonra Kudüs’ün tekrar fethedileceğini kim tahmin edebilirdi? Salahaddin-i Eyyubî’nin Hıttîn Savaşı’nda galip gelip bu diyarı kurtaracağını kim düşünebilirdi?
Allah’ın yardım edeceği inancı ve ümidi olmasaydı, yedi düvele karşı, karşı kadını-erkeği, genci-yaşlısı ile verdiğimiz şanlı iman mücadelesi sonunda Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla gerçekleştirebileceğimizi kim düşünebilirdi?
Allah’ın yardım edeceği inancı ve ümidi olmasaydı, Afgan mücahidlerinin onbir yıl süren savaştan sonra Kızılordu karşısında galip geleceğini kim iddia edebilirdi?
Bizim inancımızda ve çizgimizde ümitsizliğe yer yoktur. İman, İhlas, Cihad ve Allah’ın rahmetine duyulan “Ümit” varolduğu müddetçe Allahın izniyle bu çeşit zaferler gerçekleşecektir.
“Kâfirler hoşlanmasalar da Allah’ın nurunu tamamlayacaktır”15 müjdesini alan mü’min, İslâmın yeryüzüne hakim olmasından nasıl ümitsiz olabilir?
“Mü’minlere yardım etmek, bizim üzerimize hak olmuştur.”16 ilahî vaadini duyan mü’min, Allah’ın yardımından nasıl ümidini kesebilir?

--------------------------
Bir Arınma Ayıdır Ramazan!

Bir Arınma Ayıdır Ramazan!


YİNE geldi aylara sultan olan… Kur’an’ın kendisinde indiği bu ayın hayırlara vesile olmasını, bu ayda okunan Kur’an’ın, her anımızı mübarek kılmasını niyaz ederiz. Ariflerin deyimiyle ‘onbir ayın sultanı’ olan Ramazan-ı Şerif ayının, mazlum müslümanların kurtuluşuna vesile olmasını dileriz.



Bu mübarek ayın, birbiriyle münasebeti olan iki önemli vasfı vardır. Birincisi, hayat kitabımız olan Kur’an’ın nazil olmaya bu ayda başlamasıdır.
İkincisi de bilindiği üzere, bu ayda oruç ibadetinin inananlara farz kılınmasıdır. Oruç ibadeti belli günlerde inananlara farz kılınmış, arıtma özelliği yüksek olan ibadetlerden biridir!…

İnsana, İslâmi erdemleri kuşanması/kuşanabilmesi için yol gösteren Allah (  cc), bir takım ibadetleri de insanın arınması/tezkiye olması/insanî erdemler ile donanabilmesi için  özel anlamda farz kılmıştır… Zira sadece arınanlar, nefislerini Kur’an ve sünnetle arındıranlar, tezkiye edenler kurtulacaklardır.
Allah (  cc) ayeti kerimede şöyle buyurmuştur;

“Kendini tezkiye (  nefsini kötülük/günahlardan temizleyen) eden mutluluğa ermiştir.”

(  A’lâ  :  14)

Oruç ibadeti de insanı arındıran ibadetlerden biridir.

Neyi, niçin yaptığının farkında olanlar içindir elbette bu özellik!.. Değilse, aç kalmaktan öteye geçemeyecektir.. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamberimiz’in de (  sav) buyurduğu gibi “Nice oruç tutanlar var ki, tuttukları oruçtan; açlık ve susuzluktan başka kazançları yoktur.” (  Nesâi-İbni Mace)

Şayet mana/mefhumuyla idrak edilebilse insana kazandırdığı erdemler müşahede edilebilecektir. Oruç “Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (  ümmet) lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (  farz kılındı). Umulur ki, korunasınız” (  el-Bakara, 2/183)” ayetiyle farz kılınmıştır… Ayetten, oruç ibadetinin takva ile ilgisinin olduğunu  anlıyoruz. Allah’tan hakkıyla sakınma manasına gelen takva; hayatı Allah için ve Allah’ın istediği şekilde yaşamanın adıdır.. Orucu hakkını vererek tutanlar için oruç, bir takva vesilesidir…

Tevhid mesajını taşımayan ibadetler şekilcilikten öteye geçememekte ve bu nedenle  reel hayatta olması gereken etkilerini/ yansımalarını  müşahede edememekteyiz..

Örneğin “Ey Muhammed! Kitaptan sana vahyolunanı oku, namaz kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor. Allah’ı anmak en büyük şeydir! Allah yaptıklarınızı bilir.”(  Ankebut. 45) Namazın bizatihi elinde tezkiye sopası yoktur, namaz şayet taşıdığı mesaj ile kılınırsa insanı tezkiye eder… Oruç ibadeti de insanı tezkiye eden, nefis temizliği için önemli etkenlerden birisidir… Lakin ifade edilmeye çalışıldığı gibi şayet  mana ve mesajı kavranarak tutulursa, hayattaki etkisi görülebilecektir.

Tutulan oruçlardan payımıza düşenin sadece açlık olmaması için, orucun işaret ettiği manaların farkında olarak, bize öğrettiklerine kalbimizin, basiretimizin açık olması gerekir!…

Bunun içindir ki, her Ramazan tüm müminler için yeni bir milat olmalıdır!. İnananların ramazandan öncesi ve sonrası olmalıdır!..

Her Ramazan’dan güçlenerek çıkılabilinmelidir bayram sabahlarına!…

Sinelerinde iman taşıyanlar için Ramazan, öncesi ve sonrasında imanında artış olmalı (  kuvvet bulmalı)dır!. Amellerin kalitesini artırmalıdır Ramazan, iman edenlerde!.. Ahlaki noktada kemâlât kazandırmalıdır oruç sahiplerine..

Bunun için bütün uzuvlarımızla oruç tutmalı ve bütün hayatımızı Ramazan’a çevirmenin idmanını yapmalıyız Ramazan’da.

Dilimiz oruç tutmalı tüm malayani sözlerden, yalandan, dedikodudan imtina ederek, tuttuğumuz oruca eşlik etmelidir.

Peygamberimiz (  sav) şöyle buyurmuştur  : 

“Oruç (  bütün fenalıklara ve cehennem ateşine karşı) bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu vakit cahillik edip kem söz söylemesin. Şayet birisi kendisiyle itişmeye veya kendisine karşı çirkin söylemeye kalkarsa, ‘Ben oruçluyum’ desin.” (  Buhari-Müslim)…

Sadece çirkin söz söylemekten kaçınarak dilimize tutturduğumuz oruç yetmez. Aynı zamanda hakkı anlatmak için konuşmak, hakka çağırmak, hakkı anlatmakla dilimizi konuşmaya iftar ettirtmeliyiz…

Kulağımız oruç tutmalı  : 

Dinimizin yasak kılmış olduğu haram, mekruh, boş malayani olan her şeye karşı tıkalı olmalıdır  :  “Onlar, yalana kulak verenler, haram yiyenlerdir.”(  Maide. 42)

Yetmez, aynı zamanda Allah’ın (  cc) hayatımız için göndermiş olduğu mesajları algılamak için dinlemeli, kulağımız haram sözlere karşı oruç tutmalı, Allah’ın mesajlarıyla da iftar etmelidir..

Gözümüz oruç tutmalı  : 

“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.

İnançlı kadınlara da söyle  :  Gözlerini (  harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar.” (  Nur Suresi.30-31) Bakışımız, hikmet ve tefekkür unsurlarını bünyesinde barındıran bir bakış olmalıdır. Gözlerimizi harama bakmaktan korumalı, nazarlarımız da oruç tutmalıdır. Evlerimize kadar sızmış TV’ler deki nahoş sahneler ve reklamların çirkefliğiyle kirlenmiş gözlerin, artık yeter diyerek arınma ayı olmalıdır Ramazan!..

Ayaklarımız oruç tutmalı  : 

Allah’ın razı olmadığı hiçbir yöne tek bir adım atmamalıdır…

Ellerimiz oruç tutmalı  : 

Harama uzanmamalı, zalime alkış tutmamalı, Allah’tan başkasının yasasını/kanununu onaylamamalıdır.

Ramazan’da oruç ile alınmış bu mesajlar ve atılmış tüm bu adımlar, hayatımızın tamamını kuşatmalı ve böylelikle hayatımızın tamamı Ramazan gibi olmalı ki, vuslat anımızda bayram olsun…

Kimileri oruç tutarken, kimileri de oruca tutulurlar.

Oruca tutulmayıp, orucu tutan insanın oruçla ulaştığı manevi derece ve ahlaki güzelleşme; ihlas derecesine; bilinç, şuur derecesine göre farklılık arz edecektir mutlaka..

Oruç tutanlar, tuttukları oruç ile sabır, diğergâmlık, arınma, takva ile heybelerini doldururken, oruca tutulanlar ise iftarda yiyeceği yemeğin çeşitlerini düşünerek, iftar sofrasını ziyafet sofrasına çevirip, gün boyu yememenin acısını çıkarırcasına hareket edip, hazımsızlık hastalığıyla boğuşur!..

Bu Ramazan bizim arınma ayımız olsun. Bunun için gelin, okunacak hatimlerimizi anlamıyla birlikte okuyalım.

İmanımızı takva ile güçlendirelim.. Ahlakımızı vicdan terazisinde tartıp, Kur’an ahlakının ağır basması için çabalayalım…

Evlerimizi rıza-i ilahiye muhalif olan her türlü şeyden arındıralım. Arındırdıklarımız arasında kardeşliklerimiz de olsun. Bu Ramazan, “Mü’minler kardeştir” ilkesine aykırı olan tüm duygu ve davranışların son bulduğu ay olsun!..

Bu Ramazan, hizipçilikten arınmamıza ve her türlü gayr-i meşrû asabiyetten kurtulmamaza vesile olmalı!. Ümmet bilincini kuşandığımız zaman, hem Ramazan ayının, hem de bayramın mübarek kılınacağını unutmamamız gerekir.

----------------------------

“Rabbini zikreden ile zikretmeyenin misali ölü ile dirinin misali gibidir”

“Rabbini zikreden ile zikretmeyenin misali ölü ile dirinin misali gibidir”


Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur  : 

“Amellerin Allah’a en sevimli olanı dilinin Allah’ı zikretmekle nemlenmiş olduğu halde ölmendir.”[1]

et-(:::)î der ki  : 

“Dilin nemli olması hareketinin kolaylığı anlamında bir ibaredir. Bunun zıddı dilin kurumasıdır. Dil zikre devam etmekle nemli kalır.”

Allah’ı zikretmek[2]  : 

Zikrin aslı; kalp ile zikrettiği şey hakkında uyanık olmaktır. Dil ile zikretmeye de zikir denir. Zira bu kalbin zikretmesinin göstergesidir. Ancak çoğunlukla dil ile söylenene zikir denmesi, bunun öncesinde kavrama olduğundandır. Kalp ile zikirden kastedilen ise umumi hallerde bunun devamını gerektirir.

Denildi ki  :  Zikir; söylenmesi ve artırılması hakkında teşvik edilen, kalıcı sakih ameller denilen; Sübhanallah, elhamdulillah, la ilahe illallah, Allahu ekber gibi zikirler,havkale (  la havle vela kuvvete illa billah), besmele, hasbele (  Hasbunallahi ve ni’mel vekil), istiğfar ve dünya ile ahiretin hayrı için dua etmek gibi şeylerdir. O halde Allah’ı zikretmek ile kastedilen, Kuran okumak, hadis okumak, ilim dersi yapmak, nafile namaz kılmak gibi Allah’ın vacip veya mendup kıldığı amellere devam etmektir. Sonra bazen dil konuştuğu şeyden ecir almakla zikretmiş olur. Bunda manasını hazır etmesi şart değildir. Lakin manasının dışında bir şey kastedilmemesi şarttır. Eğer dil konuşurken kalp de hazır olursa bu daha kamildir. Buna zikrin anlamını ve Allah Teâlâ’yı tazim etmeyi, O’nu noksanlardan tenzih etmeyi düşünmek de katılırsa bunun kemali artar. Bu, bazen farz bir namazda, cihada veya bunlardan başka bir salih bir amelde gerçekleşirse kemali yine artar. Yönelme sahih ve Allah Teâlâ’ya halis olursa bu kemalin son haddidir.

Denildi ki  :  Dilin zikrinden kastedilen; tesbih, tahmid ve temcide delalet eden lafızları söylemektir. Kalp ile zikir; hükme muttali oluncaya kadar emir ve yasaklar hakkında, zat ve sıfata delalet eden tefekkür ve Allah’ın yarattıkları hakkında düşünmektir. Azalarla zikir; taat işlemektir.

Nitekim Allah -azze ve celle- namazı zikir diye isimlendirmiştir  : 

“Allah’ı anmaya (  hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya) gidin.”(  Cuma 9)

Denildi ki  :  Allah Teâlâ’yı zikretmek dil ile kalp ile olmak üzere iki çeşittir. Kalbin zikri de iki çeşittir  :  Birincisi zikirlerin en yükseği ve değerlisi olup Allah Teâlâ’nın celalini, ceberutunu, melekûtunu, göklerde ve yerdeki ayetlerini tefekkür etmektir. Zikirlerin hayırlısı gizli olanıdır hadisinde kastedilen de budur. İkincisi  :  Kalpte emir ve yasak anında emre uyup yasağı terk ederek ve kendisine şüpheli gelen konusunda tevakkuf ederek zikretmektir. Mücerret olarak dilin zikri ise zikirlerin en zayıfıdır. Lakin hadislerde geldiği üzere bunda da büyük faziletler vardır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki  : 

“Ey inananlar! Allah’ı çok zikredin.”(  Ahzâb 41)

Allah Teâlâ kullarına onlara verdiği çeşitli sınıflardan nimetlere karşı, kendisini zikretmelerini, şükretmelerini ve bunu artırmalarını emretmiş bundan dolayı da bol sevap ve güzel sonuç vaad etmiştir. En kıymetli anlarında tesbih, tehlil, tahmid ve tekbir ile meşgul olmalarını emretmiştir. Allah Teâlâ bunu kula kolay gelmesi için bir sınır belirlememiştir. Mücahid diyor ki  :  “Bu kelimeleri abdesti olan da, olmayan da ve cünüp olan da söyleyebilir. Ayakta, oturarak ve yanı üzerine yatar halde zikretmedikçe Allah’ı çok zikredenlerden olunmaz.”

Bunun ecrinin büyüklüğünden dolayı İbn Abbas -Radıyallahu anhuma- şöyle demiştir  :  “Şüphesiz Allah Teâlâ kullarına zikir dışında farz kıldığı her ibadet için malum bir sınır koymuş, mazeret halinde de mazur görmüştür. Fakat zikir için bir sınır belirlemediği gibi onu terk edeni de mazur görmemiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur  : 

“Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin.”(  Nisa 103)

Gece ve gündüz, karada ve denizde, seferde ve hazarda, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve sıhhatte, gizlide ve açıkta ve her durumda zikredin.Bunu yaptığınızda melekleri size salat ederler.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki  : 

“Size amellerinizin en hayırlısını,Melikiniz indinde en temizini ve derecelerinizi en çok yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş bağışlamaktan, düşmanınızla karşılaştığınızda onların boynunu vurmanızdan ve onların boynunuzu vurmalarından daha hayırlısını haber vereyim mi?” dediler ki;

“Evet ey Allah’ın Rasulü!”

“Allah’ı zikretmektir” buyurdu.

Muaz b. Cebel -Radıyallahu anh- dedi ki  : 

“Kulu Allah’ı zikretmek dışında, Allah’ın azabından daha iyi kurtaracak bir şey yoktur.” [3]

Allah Teâlâ buyuruyor ki  : 

“Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.”(  A’raf 205)

Yani; Rabbini içinden gizlice, tezellül ile, Allah Teâlâ’dan korkarak, yalnız kendi işitebileceğin şekilde gündüzün başında ve sonunda zikret, Allah’ı zikretmekten gafil olanlardan olma demektir.Gafillerden olmamak için kulun sabah akşam bolca zikretmesi kastedilmiştir.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur  : 

“Rabbini zikreden ile zikretmeyenin misali ölü ile dirinin misali gibidir.”[4]

Allah -azze ve celle- zikri, Kuran’da pek çok yerde zikretmiş, onu emretmiş ve bunun zıddı olan gafletten yasaklamıştır. Kurtuluş zikri artırmaya bağlanmış, zikir ehli övülmüş ve hayırlı karşılık vaad edilmiştir. Zâkirin Allah’ı zikretmesinin karşılığı, Allah’ın da onu zikretmesidir. Bu ise her şeyden büyüktür. Salih ameller onunla sonlandırılır. Oruç, hac, namaz, Cuma hep zikirle sonlandırılır. Zikredenler; özellikle onların akıl sahipleri olarak ayetlerinden faydalanmaları ile zikredilmiştir. Zikir, bütün amellerin arkadaşı ve bütün amellere bitişik ve amellerin ruhu olarak zikredilmiştir. Zira Allah Subhanehu onu namaz, oruç, hac ve menasikleri ile bitişik olarak zikretmiş ve hatta onu haccın ruhu, özü ve maksadı kılmıştır. Yine cihad ile bitiştirmiş, düşmanla karşılaşınca kendisini zikretmeyi emretmiştir.

----------------------------
Samimi Tövbe – Mağfirete Giden Kesin Yol

Samimi Tövbe – Mağfirete Giden Kesin Yol


Hepimiz hayatlarımızda hatalar yapıyor ve günahlar işliyoruz.

Neticede hepimiz beşeriz ve bazen bir süreliğine de olsa yürümemiz gereken doğru yoldan çıkabiliyoruz. Peki böyle durumlarda, hatamızı anladığımızda neler yapmamız gerekiyor?

Tövbemizin samimi, tutarlı ve başarılı olduğundan nasıl emin olabiliriz?

Nasuh (  samimi, içten, kalben yapılan) bir tövbenin dört şartı vardır  : 

    Günahı terk etmek.
    Tövbesi yapılan günahtan dolayı gerçekten ve derinden pişmanlık hissetmek.
    Allah’ın mağfiretine (  günahla yüzleşmeden affedilmek, cezadan muhafaza olmak) yönelmek.
    Bir daha aynı günahı asla işlememek üzere niyet etmek.

Bazı durumlarda beşinci bir şart da olmaktadır  : 

Eğer işlemiş olduğunuz günahlar başka insanların haklarını ihlal ediyorsa; bu insanların haklarını onlara geri iade etmeniz ve helalleşmeniz gerekir.

Ama maalesef çoğumuz, günahlarımıza çok kararlı bir şekilde tövbe etmemize rağmen, çok kısa bir süre sonra başta hissettiğimiz derin pişmanlığın zayıflamasıyla günah işlemeye geri dönüyoruz. İşte tam da bu noktada, tövbemize sadık kalabilmemiz ve Allah’a verdiğimiz sözü tutabilmemiz için bazı ipuçlarından bahsedeceğiz  : 

Unutma ki En Çok Bağışlayan ve En Çok Merhamet Sahibi Olan Allah’tır

Birçok insan şöyle düşünür  :  “Artık günahlarımı durdurabilmenin bir yolu yok, o kadar çok hata yaptım, o kadar çok günah işledim ki, Allah’ın beni affetmesini hak etmiyorum bile.” Eğer siz de böyle düşünen insanlardan biriyseniz, burada durmanız gerekiyor!

Allah, Kur’an’ı Kerim’de en çok bağışlayanın, en çok merhamet edenin kendisi olduğunu defalarca söylerken, nasıl böyle düşünebiliriz? Allah’ın affediciliğine olan inancımızı nasıl kaybedebiliriz? Allah, insanı yaratandır. O, insanın zayıflıklarını ve yanlışlarını en iyi bilendir. Dünyada herkes hata yapar. Bu noktada, Allah’ın kulu olarak yapabileceğimiz en iyi şey Allah’a yönelmek ve hatamız için mağfiret dilemektir.

Allah’ın Kur’an’da, tövbe edenleri ve af dileyenleri merhametle karşılayacağına dair birçok ayet bulunmaktadır. Buyurun bunlardan sadece birkaçı  : 

“Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (  Müzzemmil Suresi, 73  :  20)

“Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.” (  Nisa Suresi, 4  :  110)

Asla Allah’ın bizi affetmeyeceğini düşünmemeliyiz. Samimi bir şekilde, Allah’ın rahmetini ve kullarına olan sevgisini hatırlayarak gönülden tövbe edersek tövbelerimiz kabul olunacaktır.

Günahlarınızın Kaynağının Tespit Edin

Küçük büyük birçok günah vardır. Küçük veya büyük olmasına bakmaksızın günahlarımızı terk etmeye karar vermeli ve Allah’a pişmanlıklarımızı sunmalıyız. Günahlarımızı terk etmeye karar verdiğimizde; yapmamız gereken en önemli şey, günahlarımızın kaynağını keşfetmek ve elimizden geldiğince bizi günaha sevk eden bu kaynaklardan uzak durmaktır.

Mesela, sizi günaha iten kaynak bir arkadaşınız olabilir, oturmaya gittiğiniz bir yer olabilir. Tek başınıza bilgisayarda vakit geçirmeniz ya da tek başınıza televizyon izlemeniz… Eğer günahlarınız bilgisayar, televizyon ya da buna benzer şeylerle ilgiliyse; biliyoruz ki bu tarz şeyleri tamamen hayatımızdan çıkaramayız. Ama bunun yerine bu teknolojik kaynakları güzel ve yararlı şeyler için kullanabiliriz. Tek başınıza kaldığınızda doğru yolu kaybetmek çok daha kolaydır, bu yüzden televizyon veya bilgisayarda vakit geçirirken çevrenizde arkadaşlarınızın olması size doğru yolda devam etmeyi hatırlatacaktır.

Eğer günahınızın kaynağı bir arkadaşınızsa, o arkadaşınızla bağlarınızı kesmelisiniz. Tabi bu her zaman kolay olmayacaktır. Ama eğer yapılması gerekiyorsa, bunu Allah’ın rızasını kazanmak için yapın ve inşa Allah mükâfatını fazlasıyla alacaksınız.

Eğer günahlarınız namazı kaçırmak ya da oruç tutmamak gibi şeylerse, sizi bu ibadetlerden men eden nedenleri bulmanız gerekir. Zihniniz, sizi temel ibadetlerinizden alıkoyan şeylerle kuşatılmış olabilir. Böyle bir durumda, zihninizi bulandıran şeylerden hayatınızı kurtarmanız ve günlük hayatınızı ibadetlerinizi yaşayabileceğiniz bir şekilde yeniden organize etmeniz gerekir. Daily Taskinator’ı kullanarak gününüzü planlayabilir, organize edebilir ve ibadetlerinizi kaydedebilirsiniz. Ayrıca zihninizi karıştıran şeylerden uzak durmak için zamanınızı nasıl planlayacağınıza dair şu makaleye bakabilirsiniz.

Destek Takımı Şart

Etrafınızdaki insanların sizin davranışlarınız üzerinde çok büyük etkisi vardır. Allah’a tövbe etmek istediğinizde ve günahlarınızdan dolayı kendinizi çok kötü hissettiğinizde yalnız olmak istemezsiniz. Böyle zamanlarda aileniz size en büyük desteği verebilir. Sizi dinleyebilir ve günahınızı terk etme yolunda karşılaştığınız engellere göğüs germenizde size destek olabilir.

Bu süreçte, sahip olduğunuz arkadaşlarınız da oldukça önemlidir. Arkadaşlarınızı doğru seçmenin önemi üzerinde ne kadar dursam yeterli olmaz. Akran baskısı gerçekten var olan bir şey. Günaha karşı artık dirençli olduğunuzu, bir daha aynı hataya düşmeyeceğinizi düşünseniz bile, arkadaşlarınızdan gördüğünüz baskı sizi eski günahlarınıza döndürebilir.

Arkadaşlarınız, siz ne yaparsanız yapın daha iyi bir insan olma amacını sizinle paylaşmalı ve bu yolda size yardımcı ve destek olmalıdır. Sizi seminerlere, derslere katılmaya ve güzel işler için gönülden çalışmaya teşvik etmelidir.

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resul’üne itaat ederler. (  Tevbe Suresi, 9  :  71)

Daha da önemlisi, kendinizi günaha geri dönme ihtimaline karşı zayıf ve tedirgin hissettiğiniz zamanlarda, dostlarınız size güçlü ve kararlı olmanızda yardımcı olmalıdır.

Ebu Musa el Eş’arî (  Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (  sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu  :  Beraber olduğun iyi arkadaşla kötü arkadaşın benzeri güzel koku satanla körük çeken demirci gibidir. Güzel koku satan sana güzel kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın veya onunla beraber olduğun sürece güzel kokudan istifade etmiş olursun. Körük çeken demirci ise ya elbiseni yakar ya da kötü koku ve dumandan rahatsız olursun. (  Buhari, Rekaik 31, Müslim; Birr 146)

Mahallenizin camisinde tanıştığınız insanlarla güzel bir arkadaş çevresi oluşturabilir, bu çevredeki insanlarla düzenli olarak buluşabilirsiniz. Sizin gibi düşünen insanların katıldığı seminerlere gidebilirsiniz. Şundan emin olun ki, gerçekte sorumluluklarını yerine getiren ve sizin kendi düzeninize uyan birçok Müslümanla bu şekilde tanışabilirsiniz. Kendi evinizde de, hayatınızda yapmak istediğiniz değişiklikler hakkında ailenize (  anne, baba, eş, kardeş) karşı açık olun. Onlardan destek isteyin.

İletişimde Kalmaya Devam Edin

Son olarak vurgulanması gereken önemli şeylerden birisi de İslam’la ve ümmetle iletişimde kalmaya devam etmek. Beraber ilim peşinde koşturan ve beraber ibadet eden Müslümanların etrafınızda olması ruhunuza her zaman çok iyi gelecektir. Bu yüzden düzenli bir şekilde camileri ziyaret etmeye, İslami sohbet ve seminerlere katılmaya çalışın. Kendinizi faydalı İslami aktivitelerle meşgul etmek ve İslami bir çevre içinde olmak zihninizi sizi günaha sürükleyen dünyevi şeylerden alıkoyabilir.

Ayrıca İslam’la ve ümmetle iletişimde kalmaya devam etmeniz, Allah ile olan iletişiminizi korumanıza da yardımcı olacaktır. Düzenli Kur’an okumak, namazları vaktinde kılmak (  sünnetler dâhil) Allah’la aranızdaki bağı daima daha güçlü kılacaktır.

İslam’ın hayatınızın tüm alanlarını ilgilendirdiğine ve etkilediğine inancınız tam olduğunda, Allah’a gerçekten yakın hissettiğinizde Şeytan için sizi eski günahlarınıza döndürmek oldukça güç olacaktır. Yine de her zaman Allah’tan bize yol göstermesini dilemeli ve tüm günahlardan ona sığınmalıyız. En çok bağışlayan ve esirgeyen Rabbimizden her zaman mağfiret dilemeye devam etmeliyiz.

Hangi günahı işlemiş olursanız olun, her zaman tövbe etme ve yeniden başlama fırsatı vardır. Her zaman Allah’a inanın. Onun gazabından korkun ve onun merhametine gönülden bağlı olun. Niyetlerinizi temiz tutmaya çalışarak, etrafınızı gereken destek ve motivasyon ile çevreleyin. Umulur ki, Allah kendi yolculuğumuzda hepimizi doğru yola iletir. Amin!

Allah’a tövbe ettikten sonra, nasıl kararlı bir şekilde eski günahlarımızdan korunabiliriz? Bu konudaki yorumlarınızı bizimle paylaşır mısınız?

---------------------------
ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ

ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ

Muhammed Şahin



esmaül-Hüsna1


İsim Anlamı
Allah Bütün kulları üzerinde ulûhiyet ve ubûdiyete sahip, kendisine boyun eğilen ve teslim olunan, rükû ve secde edilen, bütün ibâdet çeşitleri yalnızca kendisine sarfedilen ilah ve ma’buddur.
er-Rahmân Rahmeti, bütün yaratılanlara yetecek kadar geniş ve kapsamlı olduğuna delâlet eden isimdir.Bu isim, yalnızca Allah Teâlâ’ya hastır ve başkasına vermek câiz değildir.
er-Rahîm Dünya ve âhirette mü’minlere acıyan ve onları bağışlayandır.Nitekim onları kendisine ibâdet etmeye iletmiştir.Âhirette de cennete girdirerek onlara lütufta bulunacaktır.
el-Afuvv Günahı silen, bağışlayan ve cezayı hak ettiği halde kulunu cezalandırmayandır.
el-Ğafûr Günahkârın günahını örten, onu rezil etmeyen ve günahından dolayı onu cezalandırmayandır.
el-Ğaffâr Günah işledikten sonra bağışlanmayı dileyen kuluna Allah’ın mağfiretinin çok olduğuna delâlet eden isimdir.
er-Raûf Ra’fet kelimesinden gelmektedir ve rahmetten daha belîği ve daha çoktur. Ra’fet, dünyada bütün yaratılanlar için geneldir.Âhirette ise O’nun dostları olan mü’minlerin birbirleri içindir.
el-Halîm Kullarını cezalandırmaya gücü yettiği halde onları cezalandırmakta acele etmeyen, aksine istiğfarda bulundukları zaman onları affeden ve bağışlayandır.
et-Tevvâb Kullarından dilediklerini tevbe etmeye muvaffak kılan ve onların tevbesini kabul edendir.
es-Sittîr Kulunun kusur ve ayıbını örten, kulları arasında onu rezil etmeyendir. O, kulunun kendi kusur ve ayıbı  ile başkasının kusur ve ayıbını örtmesinden hoşlanır. Aynı şekilde avretini örtmesinden de hoşlanır.
el-Ğanî Zâtı ve sıfatları kâmil olduğu için kullarından hiç birisine muhtaç olmayan, aksine bütün kulları kendisine, nimetlerine ve yardımına muhtaç olandır.
el-Kerîm Hayrı çok, lütuf ve ihsanı büyük olandır. Dilediği kimseye, -istesin veya istemesin- dilediği kadar ve dilediği şekilde veren, günahları affeden, kusur ve ayıpları örtendir.
el-Ekrem Son derece cömert olan ve bu konuda hiçbir benzeri olmayandır.Her türlü iyilik O’ndandır. Lütuf ve ihsanıyla mü’minleri mükafatlandırır, kendisinden yüz çevirenlere süre verir ve adâletiyle onları hesaba çeker.
el-Vehhâb Bağışı bol olan ve karşılıksız verendir. Hiçbir karşılık olmadan hibe eden ve kendisinden istenmeden nimetlendirendir.
el-Cevâd Kullarına bol veren ve onlara lütufta bulunandır.Cömertliğinden, lütuf ve ihsanından en büyük nasibi ise, kendisine îmân edenleredir.
el-Vedûd Dostlarını seven, onlara mağfiret ve nimetleriyle kendisini sevdiren, onlardan râzı olan, onların amellerini kabul eden ve yeryüzünde onların kabul görmelerini sağlayandır.
el-Mu’tî Hazinelerinden dilediği kuluna verendir.Lütuf ve bağışından en büyük nasibi, kendi dostları içindir.O, her şeye, yaratılış ve şekil verendir.
el-Vâsi’ Sıfatları geniş olandır.O’na olan övgüleri hiç kimse sayamaz. Azamet ve mülkü, mağfiret ve rahmeti, lütuf ve ihsanı pek geniştir.
el-Muhsin Zâtı, isimleri, sıfatları ve fiilleri mükemmel güzelliktedir.Her şeyi en güzel şekilde yaratan ve kullarına iyilikte bulunandır.
er-Râzık Bütün yaratılanlara rızık veren, âlemleri yaratmadan önce onların rızıklarını takdir eden ve belirli bir süreye kadar rızıklarını tamamlayacağını üstlenendir.
er-Rezzâk Kullarına bol bol rızık verdiğine delâlet eden isimdir.Kendisinden istemeden kullarına rızık verir.Hatta kendisine isyan etmelerine karşı yine de onlara verir.
el-Latîf Her şeyi, en ince ayrıntısına kadar bilendir.Hiçbir şey O’ndan gizli-saklı kalmaz.İyilik ve faydayı, hiç hesaplamadıkları yerlerden kullarına gizlice ulaştırır.
el-Habîr Her şeyin görünen yönlerini ilmiyle kuşattığı gibi, görünmeyen yönlerini de ilmiyle kuşatandır.
el-Fettâh Mülkü, rahmeti ve rızkının hazinelerini, hikmeti ve ilmi gereğince, dilediği gibi açandır.
el-Alîm Görünen ve görünmeyeni, gizli ve açığı, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği ilmiyle kuşatandır. Hiçbir şey O’na gizli-saklı kalmaz.
el-Berr Kullarına bol bol lütuf ve ihsanda bulunandır.Bahşettiği nimetleri hiç kimse sayamaz.O, sözünde sâdıktır. Kulunun günahını bağışlar, ona yardım eder, onu korur ve kulu az verse bile onu kabul eder ve onu bereketlendirir.
el-Hakîm Her şeyi yerli yerine koyandır. O’nun idâresine hiçbir aksaklık ve yanlışlık girmez.
el-Hakem Kulları arasında adâletle hükmedendir. Onlardan hiç birisine zulmetmez. İnsanlar arasında hakem olması için Azîz Kitab’ını indiren O’dur.
eş-Şâkir Kendisine itaat edeni metheder ve ona övgüde bulunur.Yapılan amel az bile olsa karşılığını verir. Şükrüne karşılık nimetlerini dünyada onlara arttıran ve âhirette ecrini verendir.
eş-Şekûr O’nun nezdinde kulların az olan amelleri artar.Kullarının amellerinin karşılığını kat kat verir. Allah’ın kuluna olan şükrü, kulunun şükrüne karşılık onu mükafalandırması ve tâatini kabul etmesidir.
el-Cemîl Zâtı, isimleri, sıfatları ve fiillerinde mutlak güzel olandır.Kullarındaki bütün güzellikler, O’ndandır.
el-Mecîd Göklerde ve yerde bulunan her türlü övünç, cömertlik, izzet ve yücelik, yalnızca O’nundur.
el-Velî Kullarının bütün işlerine bakan ve mülkünü idâre edendir. Dostlarının yardımcısıdır.
el-Hamîd İsimleri, sıfatları ve fiillerinde övülendir.Bollukta ve darlıkta, kendisine hamd edilendir. Tartışmasız hamd ve senâya hak sahibi olandır. Çünkü O, bütün kemâl sıfatlara sahiptir.
el-Mevlâ O, Rab, melik, efendi ve dostlarına yardım edendir.
en-Nasîr Dilediği kimseyi yardımıyla teyid edendir.O’nun yardım ettiğine hiç kimse üstün gelemez, yardımsız ve yüzüstü bıraktığı kimseye de hiç kimse yardım edemez.
es-Semî’ Sır ve fısıltılar ile aşikâr, hatta ne kadar kısık veya yüksek sesle olursa olsun, her şeyi işitmesiyle kuşatan ve duâ edenin duâsına icâbet edendir.
el-Basîr Görünen ve görünmeyen âlemde, gizli  veya açık olsun, bütün varlıkları görmesiyle kuşatandır.
eş-Şehîd Kulları üzerinde gözetici olandır.Nefsine vahdaniyet, kıyam ve adâlet gibi sıfatlarla şâhitlik etmiştir. Kendisini birledikleri, elçilerine ve meleklerine îmân ettikleri zaman mü’minlerin doğru olduklarına şâhitlik etmiştir.
er-Rakîb Kullarına muttali olan ve onların amellerini sayandır.Bakanın bakışı ile aklından geçirenin aklından geçirdiği şey, O’ndan asla kaçmaz,
er-Rafîk Fiillerinde çok yumuşak olandır.Yaratma ve emrinde ağır ve temkinli davranır.Kullarına yumuşak davranır, güç yetiremeyecekleri şeyleri onlara yüklemez.O, yumuşak davranan kulunu sever.
el-Karîb İlmi ve kudretiyle bütün kullarına, lütfu ve yardımıyla da mü’min kullarına yakındır. Bununla beraber O, arşının üzerindedir. O’nun zâtı, yarattıklarına karışmaz.
el-Mucîb İlmi ve hikmeti gereği duâ edenlerin duâlarına ve isteyenlerin isteklerine icâbet edendir.
el-Mukît Kullarının azıkları ile rızıklarını yaratan ve bunları kullarına ulaştırmayı üstlenendir.Kullarının rızıklarını ve amellerini noksansız koruyan ve gözetendir.
el-Hasîb Kullarınının dînî ve dünyevî bütün işlerine yetendir.O’nun kifâyetinden en büyük nasip, mü’min kullarınadır.Kullarının dünyada yaptıklarını hesaplayandır.
el-Mu’min Elçileri (  peygamberleri) tasdik eden, onlara tâbi olanları (  îmânlarında) sâdık olduklarına şâhitlik eden, peygamberlerin getirdiklerini (  mucizeleri) tasdik edendir.Dünya ve âhirette her emniyet ve güveni verendir.Kıyâmet gününde kendisine îmân edenlere zulüm veya azap etmekten veyahut da onları korkutmaktan emîn kılandır.
el-Mennân Kullarına bol bol veren, büyük nimetler bahşeden ve onlara çokça ihsanda bulunandır.
et-(:::) Her türlü ayıp ve noksanlıklardan uzak ve temiz olandır.Güzellik ve mutlak kemâliyet yalnızca O’nundur.Kullarına iyiliği pek çoktur.Amellerden ve sadakalardan ancak temiz ve helal olanları ile yalnızca kendisi için yapılanları kabul eder.
eş-Şâfî Kalpleri ve bedenleri hastalıklarından şifâya kavuşturandır.Kullarının elinde, Allah’ın onlara kolay kıldığı ilaçlardan başka ilaç yoktur.Şifâ ise, yalnızca O’nun elindedir.
el-Hafîz Lütuf ve ihsanıyla mü’min kullarını ve onların amellerini, kudretiyle de bütün yarattıklarını koruyan ve gözetendir.
el-Vekîl Âlemleri yaratma ve işlerini idâre etmeyi üstlenendir.Kullarını yoktan yaratma ve onlara yardım etmede yalnızca kendisine güvenilendir.Bir işe başlamadan önce onu kendisine havâle eden ve o işi yaparken kendisinden yardım isteyen, onları muvaffak kılınca da kendisine hamdederek şükreden ve imtihan ettikten sonra O’nun taksim ettiğine rızâ gösteren mü’minlerin vekilidir.
el-Hallâk Allah Teâlâ’nın çok yarattığına delâlet eden bir isimdir.O, yaratmaya ve bu büyük vasıf üzere olmaya devam edecektir.
el-Hâlık Daha önce hiçbir benzeri olmaksızın bütün varlıkları yoktan yaratandır.
el-Bârî Mahlukâtı yoktan var eden, onları takdir edip karar kılan ve onları vücuda getirendir.
el-Musavvir Kullarını,hikmeti, ilmi ve rahmeti gereği,seçmiş olduğu şekil üzere yaratandır.
er-Rab Nimetleriyle kullarını terbiye eden ve onları yavaş yavaş yetiştirendir. Dostlarının kalplerini ıslah edecek şeylerle terbiye  edendir.O, yaratan, mâlik ve efendidir.
el-Azîm Zâtı, isimleri ve sıfatlarında mutlak azamet sahibi O’dur.Bunun için bütün kulların, O’na tazim göstermeleri, O’nu, O’nun emir ve yasaklarını yüceltmeleri gerekir.
el-Kâhir Kullarına boyun eğdiren, yarattıklarını kendisine ibâdet etmelerini sağlayan, onların üzerinde hâkim olan, bütün boyunları ve yüzleri kendisine bağ eğdirendir.
el-Kahhâr el-Kâhir sıfatının mübalağasıdır.
el-Muheymin Her şeyi koruyan ve gözetleyen, ona şâhitlik eden ve onu kuşatandır.
el-Azîz İzzet kelimesinin ifâde ettiği bütün anlamlar O’na aittir. Güç ve kuvvet O’nundur. Hiç kimse O’na gâlip gelemez. O’nun hiç kimseye ihtiyacı yoktur. O’nun izni olmadan hiç bir şey yerinden hareket edemez.
el-Cebbâr Emri derhal yerine getirilen irâde sahibidir.Bütün mahlukat, O’nun emrine ve azametine boyun eğmiş, O’nun hükmüne teslim olmuştur.Kırık kalpleri onaran, fakiri zengin kılan, zoru kolaya çeviren, hasta ve yaralıyı iyileştirendir.
el-Mutekebbir Her türlü noksanlıklardan uzak ve kullarına zulmetmekten yüce en büyüktür.Zâlim kullarını kahredendir. Kibriyâ sıfatıyla vasfolunandır.Kim bu konuda O’nunla tartışırsa, onu mahveder ve ona azap eder.
el-Kebîr Zâtı, sıfatları ve fiillerinde büyüktür. O’ndan daha büyük hiç kimse yoktur. Aksine O’nun dışındaki her şey, O’nun celâli ve azameti önünde küçüktür.
el-Hayiyy Vechinin celâline ve hükmünün büyüklüğüne yaraşan hayâ, yalnızca O’nundur.Allah’ın hayâsı, kerem, iyilik, cömertlik ve celâl hayâsıdır.
el-Hayy Sürekli kâmil hayat ile başı ve sonu olmayan bekâ yalnızca O’nundur.Hâli hazırda olan her hayat, yalnızca O’ndandır.
el-Kayyûm Her şeyi tek başına idâre eden, bütün kullarından müstağnî olan, göklerde ve yerde olan her şeyi ikâme edendir.(  Göklerde ve yerde olan her şey), O’na muhtaçtır.
el-Vâris Yaratılanların hepsi yok olduktan sonra bâki olan yalnızca O’dur. Sahipleri yok olduktan sonra her şey O’na dönecektir. Elimizde bulunan her şey, emânettir ve bir gün sahibine geri dönecektir.
ed-Deyyân Yaratılanların kendisine teslim olan ve boyun eğen, kullarına, yaptıklarının karşılığını verendir.Eğer iyilik ise, karşılığında kat kat ecir verir.Kötülük ise, karşılığında onu cezâlandırır veya onu affeder.
el-Melik Emretme, yasaklama ve üstünlük O’na aittir.Emri ve fiili ile kullarında tasarruf hakkına sahip olandır. Mülkünü idâre veya muhafaza etmesinde O’nun üzerinde hiç kimsenin üstünlüğü yoktur.
el-Mâlik Mülkün asıl ve yegâne sahibidir. Mülk, kullarını yarattığından beri O’na âittir. Mülk, O’ndan başkasının olmamıştır.Kulların yok olup son bulacağı zaman da mülk O’na aittir.
el-Melîk Mutlak mülk sıfatına delâlet eden isimdir. el-Melik isminden daha beliğdir.
es-Subbûh Her türlü kusur ve noksanlıktan münezzeh olandır.Çünkü kemâl sıfatlar ve mutlak güzellik, O’na aittir.
el-Kuddûs Her türlü kusur ve noksanlıktan münezzeh ve temiz olandır.Çünkü O, mutlak kemâl sıfatlarda tektir. Bu sebeple O’na benzerler icat etmeyin.
es-Selâm Zâtı, sıfatları, isimleri ve fiillerinde her türlü kusur ve noksanlıktan selâmette olandır.Dünya ve âhiretteki her selâmet, O’ndandır.
el-Hakk Ne kendisinde, ne isim ve sıfatlarında, ne de ulûhiyetinde şek ve şüphe olandır. O, hakkıyla ibâdete lâyık ma’buddur. O’nun dışında ibâdete lâyık hiçbir ma’bud yoktur.
el-Mubîn Vahdâniyyeti, hikmeti ve rahmetindeki emri açık olandır.Uysunlar diye dosdoğru yolu ve sakınsınlar diye de sapıklık yollarını kullarına açıklayandır.
el-Kavîyy Tam irâde ile birlikte mutlak kudret sahibi olandır.
el-Metîn O, kuvvet ve kudretinde çetin olandır. Fiillerinde, kendisine ne bir meşakkat, ne bir külfet, ne de bir yorgunluk ulaşır.
el-Kâdir O, her şeye gücü yetendir. Yerde ve gökte hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. O, her şeyi takdir edendir.
el-Kadîr el-Kadîr, el-Kâdir anlamınadır. Fakat el-Kadîr, Allah Teâlâ’yı övgüde daha beliğdir.
el-Muktedir Allah’ın ezelî ilminde geldiği üzere takdir ettiği şeyleri uygulama ve onları yaratmada Allah Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğüne delâlet eden isimdir.


el-Aliyy Şânı, üstünlüğü ve zâtı yüce olandır.Her şey, O’nun gücü ve hükümranlığı altındadır.O’nun üzerinde hiçbir şey yoktur.
el-A’lâ
el-Muteâl Yüceliği önünde her şey zelîl olandır.O’nun üstünde hiçbir şey yoktur. Aksine her şey O’nun altındadır. O’nun gücü ve hükümranlığı altındadır.
el-Mukaddim İrâdesi ve hikmeti gereği her şeyi öne alıp yerine koyandır.İlmi ve ihsanı gereği kimi yarattığını öne alandır.
el-Muahhir Hikmeti gereği her şeyi hak ettği yerine indiren, dilediğini öne alan ve dilediğini geriye alandır. Kulları tevbe eder ve kendisine döner ümidiyle azabı onlardan geciktirendir.
el-Muse’irr Her şeyin kıymetini, makamını ve tesirini arttıran veya azaltandır.Hikmeti ve ilmi gereği eşyaları pahalı veya ucuz kılandır.
el-Kâbid Ruhları kabzedendir (  çekip alandır).Hikmeti ve kudreti gereği, imtihan etmek için dilediği kullarından rızıkları kısıtlayandır (  kesendir).
el-Bâsit Cömertliği ve rahmetiyle rızkı kullarına geniş kılandır.Hikmeti gereği rızkıyla kullarını imtihan eder ve günah işleyene tevbe etmesi için ellerini uzatır.
el-Evvel Kendisinden önce hiçbir şey olmayandır.Aksine bütün mahlukat, O’nun yaratmasıyla meydana gelmiştir. O’na gelince, O’nun varlığının başlangıcı yoktur.
el-Âhir Kendisinden sonra hiçbir şey olmayandır.O, Bâkî’dir.Yeryüzünde bulunan her şey ise, fânîdir (  yok olacaktır). Sonra onların dönüşü, O’nadır.O’nun varlığının sonu yoktur.
ez-Zâhir Her şeyin üzerinde olandır. Kendisinden daha yüksek hiçbir şey yoktur.O, her şeye hükümrandır ve O, her şeyi kuşatmıştır.
el-Bâtin O’ndan öte hiçbir şey yoktur.O yakındır, kuşatandır ve dünyada kullarının gözlerinden gizlenendir.
el-Vitr Ortağı olmayan birdir ve benzeri olmayan tektir.
es-Seyyid Kulları üzerinde mutlak efendilik O’na aittir.O, kullarının mâliki ve efendisidir.Onlar, O’nun yarattıkları ve kullarıdır.
es-Samed Efendiliğinde kâmil olan efendidir.O’na büyük ihtiyaç duydukları için bütün yarattıkları, ihtiyaçlarında O’na yönelirler.Yedirip doyuran, fakat kendisi yedirilip doyurulmayandır.
el-Vâhid Bütün mükemmeliklerle mutlak bir ve tek olan, kendisine hiçbir ortak olmayandır.O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.İşte bu, O’nu ibâdette birlemeyi gerektirir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.
el-Ehad
el-İlâh Hakkıyla ibâdete lâyık olan ma’bud (  ilah) yalnızca O’dur.

---------------------------

DiPNOTLAR


[1] Ra’d Sûresi  :  11

[2] Ahmed ve Tirmizî rivâyet etmişler, Elbânî de “Hadis, sahihtir” demiştir.

[3] Kehf Sûresi  :  82

[4] Kehf Sûresi  :  82

[5]  Bunu Taberânî ve sahih kaydıyla Hakim rivayet etmiştir. Zehebî, Hakim’in tashihini onaylamıştır.

[6] Buhâri ve Müslim

[7] Müslim

[8] Elbânî, “Sahîhu’l-Câmi'”de ‘hadis, hasendir’ demiştir.

[9] Elbânî, “Sahîhu’l-Câmi'”de ‘hadis, sahihtir’ demiştir.

[10] Tirmizî; Bkz. “Sahîh-i Tirmizî”  :  (  4/667).

[11] Bkz.  :  “Câmiu’l-Ulûm vel-Hikem; s  :  465-471


[1] Sahihu’l-Cami (  165)

[2]  Bkz.  :  el-Askalanî; Fethu’l-Bari (  11/209) Kurtubî; el-Cami Li Ahkami’l-Kur’an (  2/115, 14/121, 128  ) İbn Kesir Tefsiru Kurani’l-Azim (  3/502-503) Nevevi; Şerhu Sahihi Müslim (  17/15) İbnu’l-Kayyım; Medaricu’s-Salikin (  2/397-399)

[3] Sahihu Süneni’t-Tirmizi (  2688  )

[4] Buhari; Kitabu’d-Daavat


---------------------
KAYNAKLAR

Said Özdemir

Ömer-Ergül

Muhammed Şahin

Dr. H. İbrahim KUTLAY

Sabiha ATEŞ ALPAT-Misak Dergisi


Aseel Sammak – Çeviren  :  Övgü

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Müstehabin Önemi ve Sevab Kavrami
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:06 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Müstehabin Önemi ve Sevab Kavrami

SEVAB


İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilecek mükâfat; Allah'ın rızasına uygun ve âhiret mükâfatına lâyık iyi iş. İslâm dinine uygun olarak girişilen iyi davranışlara karşı Allah'tan umulan mükafatların tamamını dile getiren "sevab"ın karşıtı olarak dilimizde günah ve azap kelimeleri kullanılmaktadır.

İslâm terminolojisinde, kulların farz olan ibadetleri yerine getirdikleri takdirde sevap kazanacakları açıklanmakla beraber; bu terim daha çok, dinî görev olmayan ve kulların kendiliklerinden yaptıkları iyiliklerin Allah tarafından verilecek mükâfatlarını ifade etmektedir. Kur'an-ı Kerim azap ve sevabın sonsuz olduğunu, "Her kim kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar"; "İman edip yararlı iş yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar" (  el-Bakara, 2/81-82) âyetleriyle açıklamıştır.

Kur'an-ı Kerim, dünyada işlenen iyi-kötü, az-çok bütün amellerin karşılığının âhirette mutlak surette görüleceğini, bu dünyaya imtihan için geldiğimizi bir çok âyetinde vurgulamıştır (  el-Bakara, 2/155). İslâm'a göre insanın âhiretteki durumu sevap ve azabının çokluğuna göre değerlendirilecektir. Sevabı çok olanlar Cennet'e, az olanlar da belirli bir süre Cehennem'e gideceklerdir. Kur'an açısından sevap olarak tanımlanan ameller, "amel-i salih" diye nitelendirilmiştir. Kur'an birçok âyetiyle insanları iman etmeğe ve günahlardan sakınarak sevap kazanmağa çağırmıştır (  el-Bakara, 2/103). Bir başka Kur'an âyetiyle, dileyene dünya menfaati, dileyene de âhiret sevabının verileceği müjdelenmiştir (  Alû» İmran, 3/145). Kur'an'da sevap karşılığında mükâfat terimi de geçmektedir. Nitekim, Kim dünya mükâfatını isterse bilsin ki dünyanın da âhiretin de mükafatı Allah'ın nezdindedir. Allah hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür" (  en-Nisa, 4/134). âyetinde sevap bu manada kullanılmıştır. el-Mâide, 5/85 âyeti de aynı espri içinde değerlendirilmelidir. Bir başka âyette el-Kehf, 18/46 mal ve oğulların bu dünya hayatı için bir zinet olduğu, baki kalacak güzel amellerin ise Allah katında sevapça daha hayırlı olduğu açıklanmış, aynı mana Meryem, 19/76 âyetiyle de vurgulanmıştır. Güzel ameller işleyen kişi razı olacağı bir hayat, hoşnut bir geçim ve yaşayış içinde bulunacaktır.

Sevap ve günah terimleri bütün dinlerde, özellikle İslâm'dan önceki Musevilik ve Hıristiyanlıkta da mevcuttur. İçerik ve kapsam farklı olmakla beraber, bu iki dinde de sevap, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve insanlara yararlı olmak için girişilen her türlü iyi davranışları ifade için kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes'in genel esprisi, insanları sevaba teşvik ederek günahlardan sakındırmaktır. İslâm'ın zina, hırsızlık, haksız yere adam öldürme gibi haram ve günah saydığı hususlar, tahriften korunabilmiş Tevrat ve İncil metinlerinde de haram ve günah olarak kabul edilmiştir. Aynı şekilde İslâm'ın sevap saydığı davranışlar, Musevilik ve Hıristiyanlıkta da sevap olarak nitelendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim dikkatle incelendiğinde insanları kötülüklerden uzaklaşmaya, hayır ve sevaba vesile olacak iş ve davranışlara yönelmeye teşvik eden bir çok âyet görülür. Bir müslüman öncelikle şunu bilmelidir; "Herkes bu dünyada yaptığının karşılığını âhirette muhakkak surette görecektir" (  el-Bakara, 2/281).

Sevap sadece âhirete hazırlık gayesiyle girişilecek iyi faaliyetler bütünü değildir. Onun, dünya hayatını da ilgilendiren bir çok yönü vardır. Çevremize karşı göstereceğimiz iyi davranışlar buna vesile olur ve bize sevap kazandırır. Çünkü bir müslüman inanır ki; "Dünya sevabı da, âhiret sevabı da Allah'ın yanındadır" (  en-Nisa, 4/134). Sevap kazanmanın en güzel yollarından biri, yapılan bütün işlerde Allah rızasını kazanmak, Kur'an diliyle, " Allah'a güzel bir ödünç vermektir" (  el-Bakara, 2/245; et-Tegabün, 64/17).

Nice insanlar vardır ki, yaptıkları hayırları gizler ve başkalarına göstermeden yardımlarını onlara ulaştırırlar. Bu güzide insanlar hakkında Cenab-ı Hakk, Mallarını gece ve gündüz, açık-gizli hayra sarfedenlerin mükâfatları Allah katındadır. Onlar için ne bir korku, ne de üzülme vardır" (  el-Bakara, 2/274) buyurur.

İslâm dini insanları daima iyilik yapma yolunda yardımlaşmaya, kötülük yolunda ise bundan uzak kalmaya çağırmıştır (  el-Mâide, 5/2). Bu dünya hayatında müslümanın görevi Rabbinin huzuruna günahla değil, sevapla çıkmak olmalıdır; "Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa Cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne de dirilir" (  Tâhâ, 20/74). Sevap konusunda bir noktaya iyi dikkat etmek gerekir :  Bu dünya hayatında kişilerin aklî ve bedenî kuvvetleri yerinde iken hayır ve iyilik yapmaları, sevaba vesile olacak faaliyetleri bizzat yürütmeleri gerekir. Yoksa ölüm gelip çattığı zaman dövünmenin bir faydası olmayacaktır. Nitekim; "Herhangi birinize ölüm gelip de; "Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!"demesinden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın" (  el-Münâfıkû»n, 63/10) âyeti, durumu böyle olanların halini gayet güzel bir şekilde açıklamaktadır.

İslâm açısından sevap, müslümanlar arasında dayanışma ve sevgi bağlarının kuvvetlenmesini sağlayan güzel bir davranıştır. Sevap duygusu ve sevap işleme aşkı, Allah ile kulların birbirlerine bağlanmasını sağlayan en güzel bir köprüdür. Bu bakımdan dilimizde, "sevaba girmek", "sevap işlemek" ve "sevap kazanmak" vb. deyimler hayır işleri ve hayırlı teşebbüslerde daima hatırımıza ilk gelen cümleler olmuştur.

İslâm'a göre sevap kavramını iki ana grupta toplamak mümkündür :  1. Kullar için sevap, 2. Allah için sevap. Ancak kullar ve Allah için olan sevapların kesin hududunu çizmek de kolay değildir. Daha umumi bir açıdan İslâm'a göre sevabı, dinin kesinlikle vazife saydığı faaliyetler dışında kalan ve insanın kendi arzusuyla yaptığı fiiller diye tarif etmek mümkündür.

Sevap nedir?

İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilecek mükafat; Allah'ın rızasına uygun ve ahiret mükafatına layık iyi iş İslam dinine uygun olarak girişilen iyi davranışlara karşı Allah'tan umulan mükafatların tamamını dile getiren "sevab"ın karşıtı olarak dilimizde günah ve azap kelimeleri kullanılmaktadır.

Buna göre ahirette sevabı günahından yüksek olanlar ebedi saadete kavuşacak, cennete gönderilecek, günahı sevabından çok olanlarsa azap ile karşılacaklardır. Ehl-i Sünnette genel kanı Mü'min kişinin günahı sevabından çoksa bile, azabının ebedi olmayacağı, günahlarının cezasını bir süre azap çekerek gördükten sonra cennete alınacağı yolundadır. Haricilikte ise günahkar kişi dinden çıkmış sayılabilir ve bu sebeple öldüğünde ebedi azap görebilir.
En büyük sevaplar nelerdir?

1- Bir İnsanın hayatını kurtarmak.

2- Evlat edinmek.

3- Doğru ve dürüst olmak.

4- Daima ileri götüren yolları tanımak ve tanıtmak.

5- Fakirleri okutmak.

6- Ailen için harcama yapmak.

7- Elden ayaktan düşenlere, engellilere, aciz durumda olan canlılara yardım etmek.

8- İnsanlık için iyi şeyler yapmak.

9- Bir başkasının hayatı için kendi hayatını feda etmek.
İslam açısından sevap

İslam açısından sevap, müslümanlar arasında dayanışma ve sevgi bağlarının kuvvetlenmesini sağlayan güzel bir davranıştır Sevap duygusu ve sevap işleme aşkı, Allah ile kulların birbirlerine bağlanmasını sağlayan en güzel bir köprüdür Bu bakımdan dilimizde, "sevaba girmek", "sevap işlemek" ve "sevap kazanmak" vb deyimler hayır işleri ve hayırlı teşebbüslerde daima hatırımıza ilk gelen cümleler olmuştur.

İslam'a göre sevap kavramını iki ana grupta toplamak mümkündür :

1- Kullar için sevap.

2- Allah için sevap.

Ancak kullar ve Allah için olan sevapların kesin hududunu çizmek de kolay değildir Daha umumi bir açıdan İslam'a göre sevabı, dinin kesinlikle vazife saydığı faaliyetler dışında kalan ve insanın kendi arzusuyla yaptığı fiiller diye tarif etmek mümkündür.
Diğer dinlerde sevap

Sevap ve günah terimleri bütün dinlerde, özellikle İslam'dan önceki Musevilik ve Hıristiyanlıkta da mevcuttur içerik ve kapsam farklı olmakla beraber, bu iki dinde de sevap, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve insanlara yararlı olmak için girişilen her türlü iyi davranışları ifade için kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes'in genel esprisi, insanları sevaba teşvik ederek günahlardan sakındırmaktır. İslam'ın zina, hırsızlık, haksız yere adam öldürme gibi haram ve günah saydığı hususlar, tahriften korunabilmiş tevrat ve İncil metinlerinde de haram ve günah olarak kabul edilmiştir.
Sözlükte sevap ne anlama gelmektedir?

1- Hayırlı bir davranış karşısında tanrı tarafından verileceğine inanılan ödül.

2- Tanrı tarafından ödüllendirileceğine inanılan davranış.



Müstehab Nedir?


Lügatte, "sevilmiş şey" mânâsına gelir. Istılahta ise Resûlüllah Efendimizin (  asm) arasıra yapmış oldukları şeydir. Kuşluk namazı gibi. Peygamber Efendimiz (  asm), müstehab denilen hususları sevip zaman zaman yapmışlar, Selef-i Sâlihîn de bunları seve seve işlemiş ve diğer ehl-i îmânı da yapmaya teşvik etmişlerdir. Müstehaba, sünnet-i gayr-i müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, mendub, nâfile, tatavvu`, edeb ismini verenler de vardır. Bilhassa güzel ve medhe lâyık bir haslet ve davranış olması sebebiyle, fıkıh kitablarında müstehab yerine edeb tabiri çok kullanılmıştır. Edeb`in çoğulu âdâb`dır.

Müstehabın önemi


Sual :  (  Sağdan başlamak, teke riayet etmek müstehabdır) deniyor. Müstehab nedir? Mesela, abdestte yüzü sağdan sola doğru yıkamak müstehab mıdır?
CEVAP
Evet. (  Allah sağdan başlamayı sever), (  Suyu sağdan dağıtın!), (  Sağ elle yiyip için, sağ elle alıp verin; çünkü şeytan, sol eliyle yiyip içer, sol eliyle alıp verir), (  Karşınıza iki yol çıkarsa, sağdan yürüyün!) hadis-i şeriflerine uymalı. Bir şey karıştırırken, mesela çay, çorba, ayran gibi şeyleri, sağdan sola doğru karıştırılmalı. Otobüse binince sağ tarafa oturmalı. Bir şey alırken veya bir şey verirken teke riayet etmeli, 1, 3, 5, 7 gibi tek olmasına dikkat etmeli. Teke riayet etmek de sağdan başlamak gibi sünnet-i zevaiddir. Bunlar müstehabdır.

Müstehab demek, Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” ömründe birkaç kere yaptığı şeylerdir. Müstehabı işlemeyene günah olmaz. Ama müstehabı işleyene sevab çoktur. (  İslâm Ahlâkı)
Bazen, müstehab deyince sünnet anlaşılır. (  S. Ebediyye)

İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mevlana Salih’e bahçeden birkaç karanfil getirmesini emretti. Onun, altı tane karanfil getirdiğini görünce buyurdu ki :

(  Bizim en aşağı talebemiz, en azından (  Allahü teâlâ tektir, teke riayet edeni sever) hadis-i şerifini bilir. Teke riayet müstehabdır. İnsanlar müstehabı ne zannediyorlar? Müstehab, Allahü teâlânın sevdiği şeydir. Eğer dünya ve âhireti Allahü teâlânın sevdiği bir şey için verseler, hiçbir şey vermemiş olurlar.)

Bu kadar kıymetli olan müstehaba, bazı örnekler bildirelim :
Abdesti bozulunca tekrar abdest almak ve mekruh vakit değilse, o abdestle iki rekât Sübha yani abdest için şükür namazı kılmak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Abdestten artan suyu, kıbleye karşı ayak üzere içmek müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Abdestten sonra çamaşırına biraz su serpmek müstehabdır. (  Mızraklı İlmihâl)
Namaz kıldıktan sonra, abdestli iken, yeni namaz için bir daha abdest almak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Abdest alırken dişleri temizlemek sünnettir. Bunu misvakla yapmak müstehabdır.
Abdest alırken, dua okumak veya her uzvu yıkarken kelime-i şehadet getirmek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Abdestte üzerine su sıçratmamak, kıbleye karşı almak, kimseden yardım istememek, kalan sudan içmek, abdestten sonra kurulanmak, kelime-i şehadet getirmek, üç kere Kadr sûresini okumak ve iki rekat namaz kılmak müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)

Tuvalete özel pijama ile ve başı örtülü olarak girmek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Taharetlendikten sonra, arta kalan yaşlığı kurulamak müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Kağıt oyunlarını oynadıktan sonra tekrar abdest almak müstehabdır. (  Ebussuud Efendi Fetvaları)
Misafiri üç gün ağırlamak sünnet, daha fazlası ise müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Kabir ziyaret ederken, kıbleyi arkada bırakıp, meyyitin yüzüne karşı oturup selam vermek müstehabdır. (  İhya)

Duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. (  Berîka)
Dua ederken avuçları açmak, iki el arası açık olmak, kolları göğüs hizasına kaldırmak, duadan sonra elleri yüze sürmek müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Duayı abdestli okumak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Bir yere toplanırken, oradan dağılırken, abdest alırken, abdestten sonra, kitap okurken, dînî sohbete ve önemli işlere başlarken salevat okumak müstehabdır. (  Redd-ül-muhtar)
Kurban etinin üçte birini fakirlere vermek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Kendi mezhebinde mekruh değilse, başka mezheplerdeki farzları yapmak müstehabdır. Mesela Mâlikî veya Hanbelî olanın uyluklarını kapatması farz değil, ama Hanefî ve Şâfiî'de farzdır. Mâlikî ve Hanbelî olanın uyluklarını kapatması müstehab olur. (  Redd-ül-muhtar)

Başka mezhebin farzlarına ve müfsidlerine uymak müstehabdır. Mesela Hanefîlerin yabancı kadına dokununca abdest almaları müstehab olur. (  İbni Abidin)
Güzel giyinmek, güzel koku sürünmek müstehabdır. (  Bahr)

Diğer üç mezhepte abdesti bozacak şey olunca, abdest almak müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Hayız bittikten sonra, gusletmeden vaty caiz ise de, gusletmek müstehabdır. (  Dürr-ül muhtar)
Mevlid Kandili’nde, mevlidi Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (  Ni'met-ül kübrâ, Hadîka, M. Nasihat)

Yatsı namazını kış aylarında gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehabdır. Vitir namazını ise gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. (  Mektubat-ı Rabbânî)
Sabah namazını cemaatle kılarken her mevsimde ortalık aydınlanıncaya kadar beklemek müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Son teşehhütte Rabbena’dan sonra, âyet ve hadislerde geçen duaları okumak müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Rükû ve secde tesbihlerini 5, 7, 9 veya 11 kere söylemek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Kapalı yerdeyken deprem olursa, oradan dışarı kaçmak müstehabdır. (  Bezzaziyye)

Son sünneti, farz ve ilk sünneti kıldığı yerden başka yerde kılmak müstehabdır. (  İmdad-ül-fettah)
Yalnız kılanın, gece kıldığı farz veya nâfile namazlarında, sesli okuması müstehabdır.
Evvabin namazı kılmak müstehabdır. O vakitte 6 rekât kaza namazı kılan Evvabin namazı da kılmış olur. Çünkü müstehab ve sünnet, farzın yanında denizde damla bile değildir. (  Mektubat-ı Rabbânî)
Öğlenin ve yatsının farzından sonra dört rekât ve akşamın farzından sonra altı rekât daha kılmak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Yatsının farzından önce 4 rekât namaz kılmak müstehabdır. (  Dürr-ül muhtar, İhtiyar, Halebî)
Beş vakit namazdan sonra, hemen bir Âyet-el kürsi ve 99 tesbih ve bir tehlil okumak müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Şükür secdesi yapmak müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Ölü yıkayacak kimsenin, önce gusletmesi müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Sünnete uygun okunan ezanı işitenin, oturuyorsa kalkması, yürüyorsa durması müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)

Çocuk için akika kesmek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Resulullah efendimiz için kurban kesmek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Kadınların, misvak yerine sakız çiğnemeleri müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Yalan söyleyerek özür dileyeni affetmek müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
İnsanlara müdara etmek müstehabdır. Yani, herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır. (  İslam Ahlâkı)

Düğün davetine gitmek sünnet, başka ziyafetlere gitmek müstehabdır. (  İslam Ahlâkı)
Mektupla [maille, mesajla] gelen selamı okuyunca hemen (  ve aleyküm selam) demek farzdır. Bunu yazıp cevap olarak göndermek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Beyaz ve siyah giyinmek müstehabdır. (  İbni Âbidin)

Vakit girdiği kesin anlaşılınca iftarı namazdan önce yapmak müstehabdır. (  Tahtâvî)
Yatsı namazını kıldıktan sonra, ihtiyaç olmadıkça konuşmamak müstehabdır.
Cumartesi gününe gelse de, Arefe günü oruç tutmak müstehabdır.

Nimeti göstermek için, iyi ve kıymetli giyinmek müstehabdır. (  Redd-ül-muhtar)
Allahü teâlânın ismini söyleyince, işitince, yazınca, celle celalüh, teâlâ gibi saygı sözlerinden birini söylemek, yazmak birincisinde vacib, tekrarında ise müstehabdır. Resulullah efendimizin ismini işitince salevat söylemek de böyledir. (  Redd-ül-muhtar)
Eshab-ı kiramın isimlerini yazarken, okurken ve işitince, “radıyallahü anh” demek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Âlimlerin ismi geçince, “rahmetüllahi aleyh” demek müstehabdır. (  Redd-ül-muhtar)
Hutbede, dört halifenin isimlerini söylemek müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Büyükler geldiği zaman, kalkarak karşılamak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

Salihlerin ve evliya zatların kabirlerinden bereketlenmek müstehabdır. (  İhya-ül-ulum)
Üzerinde Allahü teâlânın hakkı veya kul hakkı bulunan kimsenin, iki şahit yanında vasiyet etmesi veya yazması vacibdir. Üzerinde hak bulunmayanın vasiyet etmesi müstehabdır. (  S. Ebediyye)
Camiye sağ ayakla girmek, girince sağ tarafa oturmak müstehabdır. Ayakkabı, gömlek giyerken, başı tıraş ederken ve tararken, tırnak keserken, Müslümanın evine ve odasına girerken, sadaka verirken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, Müslümanın evinden, odasından çıkarken, tuvalete girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehabdır. Özürsüz bunların tersini yapmak, tenzihi mekruh olur. Sağ elle yiyip içmek, sağ elle kurban kesmek, sağ elle yazmak, çay, kahve, su gibi şeyler verirken sağdan başlamak müstehabdır. (  S. Ebediyye)

İmam-ı Nevevî hazretleri buyuruyor ki :  Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır. Bunlara Sünen-i zevaid denir. Tekili Sünnet-i zaidedir. Ayakkabı, gömlek giyerken, saç tararken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı çıkarırken, taharetlenirken, sümkürürken soldan başlamak müstehabdır. Bunların tersini yapmak tenzihi mekruhtur. (  Hadîka)

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki :  Resulullah'ın âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak bid'at değildir. Bunları yapıp yapmamak, ülkelerin ve insanların âdetlerine bağlı olup, dînî hükümler değildir. Her ülkenin âdeti başka başkadır. Hattâ bir ülkenin âdeti zamanla değişir. Bununla beraber, âdete bağlı şeylerde de, Resulullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” uymak, dünya ve âhirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar. (  1/231)

Mendub Nedir ?
Mendub Kelime olrak Adabdandir Demekdir yani mesela peygamber misafir gelince önce ev sahibi baslar demesi yani ev sahibi isen önce baslayip misafiride davet etmek israr etmemek belki baska yerde yedi mesala kurban bayrami gibi iki üc yer ziyaret etti heryetde yedi sana geldi tika basa dolu aman illa ye olmaz ne yapcan koycan sofrayi sen önden baslayacan buyrunuz diyecen müsaitse yer zaten degilse ymez, utanip untanmadigida belli olur, ona göre israr gezrekir  mendub yani adabdandir yine gümüs altin tabak catal bicak kullanmamak, bu neden böyledir islamin mütevazi olusundandir adabindandir yoksa gümüsden yenmez dmek ahmklikdir neden cünkü en temiz element gümüs niye yenmesin ondan amma gümüs kab kacak yapmak onlarla sükse yapmak zenginlik ve karunluk olcagi için, yoksa gümüs altin elemnlerin en temizleri paslanmazlari ve onlar zaten kab kacak yapcak kadar cok degil, israf olur onlari böyle bir alanda kullanmak, yani edeb adabdandir demek mendub demek o yörenin ve insanglin halkin adabindandir .

HELÂL NEDİR?

Helâl, Allah tarafından müsaade edilen, zararsız şeydir. Helâlin özelliği; güzeldir, faydalıdır ve temizdir.


HARAM NEDİR?

Haram, Cenab-ı Allah tarafından kesin olarak yasaklınmış olan şeydir. Haramın özelliği; çirkindir, faydasızdır, zarar verir.

Kur’an’da şöyle buyrulur.

“Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar, de ki :  Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır.” (  Mâida Sûresi  :  4)

Hz. Peygamber de şöyle buyurur :

“Helâl Allah’ın Kur’an’da helâl kıldığı şey, haram ise, Allah’ın Kur’an’da haram kıldığı şeydir. Allah bir çok haramlar koymuştur, sakın onları çiğnemeyin, koyduğu sınırı aşmayın.”

Haramla helâl arasında bir de şüpheli şeyler vardır. Hz. Peygamber şöyle buyurur :

“Helâl de haram da açıktır. Bunların arasında şüpheli şeyler vardır. Bunu çokları bilmez. Şüpheli şeye düşen harama düştü demektir. Yasak olan korunun kenarında sürüsünü otlatan çoban gibidir, yasağa düşmesi yakındır. Uyanık olun, her melikin korusu vardır, o da haramlardır. Bedende bir et parçası vardır, o temiz olursa, bütün beden temiz olur, o bozuk olursa, bütün vücut bozulur. İşte o kalptir.” (  Ramuz el-Ehadis) 204/6)

İslâmda kalp temizliği esastır. Kalbin temiz olabilmesi için bedenin temiz olması lâzımdır. Bedenin temiz olabilmesi için de yenilip içilenin temiz olması gerekir. Hz. Peygamber, “ İnsan yediğinden ibarettir” diyor. Yenilip içilen helâlden olmazsa, insanın organları bile insana isyan eder, itaat etmez. Kalp de kararır.



DİNİN GAYESİ NEDİR?

Dinin gayesi, insanın korunması ve insanın zarar görmemesidir. Dinin her emri ve her yasağı, insan yararınadır. İslâm, emir ve yasaklarla, insanın iki cihan saadetine kavuşmasını ister.

İnsanın yapıp da fayda görebileceği islâm’ın herhangi bir yasağı olmadığı gibi, yapıp da zarar görebileceği bir emride yoktur. İslâm’da faydalı olan şeyler emredilmiş, zararlı olan şeylerde yasaklanmıştır. Faydalı olduğu halde yasaklanan, zararlı olduğu halde emredilen bir şey yoktur.

İnsanın harama düşmemesi için islâm, başta tedbirler koymuştur. Meselâ; fuhuşu önlemek için bakmayı, dokunmayı, konuşma sınırını aşmayı, kötü düşünceyi, kötü ortamı, kötü arkadaşlığı ve karşı cinsle yalnız kalmayı yasaklamıştır. Yani harama götüren yolu tıkamış ve onu da haram kılmıştır.

Bir de islâm’da zararı faydasından çoksa, o şey haram kılınmıştır. En önemlisi de bir şey haram kılınırken onun alternatifi gösterilmiş ve tavsiye edilmiştir. Örnek verecek olursak :  Faiz yerine helâl kazanç, zina yasaklanırken evlilik alterantif gösterilmiştir. İçki yasaklanırken diğer temiz şeyler helâl kılınmıştır.

BİRŞEYİN HARAM KILINMASINDA ÖLÇÜ NEDİR?

İslâm’da bir şey zararlı ise veya zararı faydasından çoksa yasaklanmıştır ve haram kılınmıştır.

Kur’an’da şöyle buyrulur :

-“Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.” (  A’raf  :  157)

-“Temiz şeyler size helâl kılınmıştır.” (  Mâida  :  4)

Bu âyetlere göre iyi ve temiz helâl kılınmıştır, pis ve zararlı olan şeyler de haram kılınmıştır. Buna göre yasaktaki ölçü şudur :

-İslâm’da rastgele emir ve yasak yoktur.

-Emir ve yasaklarda fayda ve zarar söz konusudur. Faydalı olduğu halde yasak, zararlı olduğu halde helâl kılınmış, bir şey yoktur.

-İslâm; insanın ruh sağlığının, beden sağlığının, dininin, aklının, canının, malının ve neslinin korunmasını hedef almıştır.

-İslâm görünümü ve kokusu iyi olmayanı yasaklamıştır.

-İslâm, ferdi, aileyi ve toplumu korumayı hedef almıştır.

Cenab-ı Allah şöyle buyurur :

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.” (  Bakâra  :  172)

İslâm’ın hayat anlayışı da diğer beşeri sistemlere benzemez. Hayat, doğumla ölüm arasında geçen idealsiz, anlamsız bir zaman değildir. İnsan, hayatını nasıl geçirdiğinden sorumlu olacaktır. Hayatının her anının hesabını Rab’bına iğneden ipliğe verecektir. Bunun için insanın hayatına ölçüler konmuş prensiplere bağlanmıştır. Yani insanın hayatına sınır çizilmiştir, emirler, yasaklar konmuştur. İnsan başıboş bırakılmamıştır.

İslâm’ın koyduğu kurallar, insanın şerefini, haysiyetini, iffet ve namusunu, hakkını korumak aynı zamanda insanı kötülüklerden alıkoymak, insanı iki cihan saadetini tattırmak içindir.

İnsan, islâm’ın koyduğu kurallara uyduğu zaman kendine, ailesine, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa faydalı hale gelir. Üzülmez, maddi ve manevi kayba da uğramaz.

Dinin bir amacı da; insanı olgunlaştırmaktır. İnsanı faydalı hale getirmektir. Onun için islâm peygamberi :  “En hayırlınız, insanlara en çok faydalı olandır” buyurmuştur.

İslâm’ın emir ve yasaklarının arasında “Bu neden böyle” diyebileceğimiz bir emir veya yasağı yoktur. İslâm, faydası olan hiçbir şeyi yasaklamamış, zararlı olan hiçbir şeyi de emretmemiştir. Bunun için islâm’ın yasağında menfaat aranmaz, fayda ve şifa aranmaz.

Bundan başka, Allah’ın emir ve yasaklarının herbirinde bildiğimiz hikmetlerin yanında bilmediğimiz nice hikmetler vardır. Allah’ın hiçbir işinde lüzumsuzluk ve manasızlık asla yoktur.

Kısacası islâm’ın her emir ve yasağı insan yararınadır. İslâm’da herşey insan mutluluğu içindir.



HELÂL VE HARAMDA KURALLAR


1-Bir şeyi helâl ve haram kılma yetkisi Cenab-ı Allah’a aittir.

2-Helâl, haram eşyanın aslındadır.

3-Haram, bir şeyin çirkin ve zararlı oluşundandır.

4-Helâl, güzel ve faydalı olan şeydir.

5-Helâli haramlaştırmak haramı helâllaştırmak Allah’a ortak koşmaktır. Bu konuda hilede haramdır.

6-Harama götüren şeyde haramdır.

7-Sadece iyi niyet, haramı helâl kılmaz.

8-Haram herkes için haramdır ve her yerde haramdır.

9-Çoğu haram olanın azıda haramdır.

10-Haramda fayda ve şifa aranmaz. Haram telef olur.

11-Haram, kıyamete kadar haramdır. Haram helâle dönüşmez.

12-Haram, Kur’anda, sünnette, icma ve kıyas yolu ile haram kılınan şeydir.

13-Hakkında âyet ve hadis bulunan konularda kıyas yapılmaz, fetva verilmez.

14-Zaman ve şartlar haramı helâl kılmaz.

15-Harama sebep olmakda, ortam hazırlamak da haramdır.

16-Her günah ve haramda küfre giden bir yol vardır.

17-Helâle haram karışırsa, onu da haramlaştırır.

18-Dinen haram olduğu açıkça bildirilen bir işi yapanın elde ettiği haramdır.

-Cuma saatinde üzerine Cuma farz olanın kazancı helâl olmaz.

-Fıkıh alimlerine göre tesüttürsüzün kazancı helâl olmaz.

19-Şüpheli ve tartışmalı şeylerden kaçınmak esastır.

20-Bir şey yalnız Kur’anda haram kılınmış olabilir. Veya sadece peygamberin sünnetinde haram kınılmıştır. İcma ve kıyas yolu ile haram kılınmıştır. Yani islâm da ölçü sadece Kur’an değildir. İslâm’da dört kaynak vardır.

Helal, dinin kurallarına aykırı olmayan, dince yasaklanmamış olan şeylerdir. Dinen yapılması veya yenip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şeyler helaldir.

Allâh ve Rasûlü'nün bir şeyin helal olduğunu belirtmesi veya işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi, o fiilin helâl olduğunu gösterdiği gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helâl olduğunu gösterir.

Helal olan eylemlerin ne yapılmasında sevab vardır, ne de yapılmamasında günah vardır. Haramda ise yapılmasında günah vardır, yapılmamasında sevab vardır.

Bir şeyin helal olması, yapılabilir olduğu anlamına geldiği için, eylem mübahtır, caizdir. Bu sebeple helal yerine mübah ve caiz sözcüğünün de kullanıldığı olur.


Mübah Nedir?

Yapılmasında veya terkinde dinî yönden hiçbir mahzûru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi... Mübah olan bu gibi işlerin ne yapılmasında sevab vardır, ne de terkinde günah... Ancak bu fiilleri işlerken, mü`min sünnet-i seniyyeyi düşünür, o niyetle hareket ederse o vakit sünnet sevabını kazanır. Eşyada aslî vasıf, mübah ve helâl olmaktır. Mübahlığın ortadan kalkması için, o şey`in mübah olmadığına dair bir şer`î delil gerekir. Mübahlığı ortadan kaldırıcı bir delil olmadığı müddetçe, eşya mübahlığını korur. Helâl ise, yapılması câiz görülen, işlenmesinde dinî yönden hiçbir mahzur bulunmayan şeydir. Helâlin her türlü şâibeden uzak, saf ve temiz olan kısmına "(:::)" denir. Her (:::) şey helâl, fakat her helâl olan şey ise (:::) değildir.



    Mubah kelimesi sözlükte “açığa çıkan, açıklanan, serbest bırakılan şey” demektir.

Dinî bir terim olarak, sözlük anlamıyla bağlantılı olarak, şâriin mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiilleri ifade eder. Helâl, câiz, mutlak gibi terimler de, genelde aynı mânada kullanılır ve mükellefin yapması veya terketmesi halinde herhangi bir övgü yahut kınamayı gerektirmeyen davranışlarını belirtir. Bununla birlikte aralarında bazı cüz’î anlam farklılıkları bulunduğu için mubah teriminin yanı sıra câiz ve helâl terimleri üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Fıkıh usulünde şer‘î-teklifî hüküm beş kategoride ele alınır. Bunlardan vâcip ve mendup yapılması gerekenleri, haram ve mekruh ise yapılmaması gerekenleri ifade eder. Mubah ise iki gruba da dahil olmayıp yapılması veya terkedilmesi yönünde herhangi bir şer‘î-dinî yükümlülüğün bulunmadığı fiil ve konumu ifade eder. Bazı usulcüler mubahı, şâriin yapılmasına izin verdiği fiiller olarak da tarif ederler.

Bir fiilin mubah olduğu; şâriin o şeyin helâl ve mubah olduğunu bildirmesiyle (  meselâ bk. Bakara 2/187, Mâide 5/5), işlenmesi halinde bir vebal ve günahın, dinî bir sakıncanın bulunmadığını ifade etmesiyle (  meselâ bk. el- Bakara 2/173, 235) veya herhangi bir yasaktan sonra gelen emirle (  meselâ bk. el-Mâide 5/2, el-Cuma 62/10) bilinebileceği gibi, o konuda hiçbir dinî yasaklama ve kısıtlamanın bulunmamasıyla da kendiliğinden sabit olur; usulcüler birincisine şer‘î mubah, ikincisine ise aklî mubah adını verirler. Aklî mubah, berâat-i asliyye veya istishâbü’l-asl terimleriyle de açıklanır. Bu da bir fiilin dinî-şer‘î hükmü konusunda herhangi bir açıklama yoksa, “Eşyada kural olan mubah olmasıdır” ilkesi gereğince o fiilin mubah olduğuna hüküm verilmesini ifade eder. Kur’an’da değişik vesilelerle zikredilen “evleniniz, yiyiniz, içiniz, gezip dolaşınız” gibi emirler, esasen helâl ve mubah olan bu fiillerin mubah oluşunu desteklemek veya açıklamaktan çok bu mubah fiillerin işlenmesinde dikkat edilecek kayıt ve şartları, hikmet ve amaçları açıklamaya yöneliktir. Bu itibarla, bu son grup fiilleri de yine aklî mubah kavramı içinde düşünmek gerekir. İbadetler naslara dayanmak durumunda olduğu için “ibadet alanında aklî mubahlık” geçerli değildir; yani şâriin naslarla belirlediği ibadetler dışında ibadet çeşidi icat edilemez, yapılamaz.

Mubahın hükmü, yapılıp yapılmamasının dinen eşit değer hükmünde olması, yapılmasında da yapılmamasında da sevap ve günahın olmamasıdır. Bununla birlikte mubahın iyi niyetle ve ibadet kastıyla işlenmesi halinde fâilin ecir ve sevap kazanacağı da ifade edilir. Bir kimsenin cihada hazırlık amacıyla spor ve beden eğitimi yapması buna örnek gösterilir. Öte yandan, bir fiilin kural olarak mubah olması, o fiilin sürekli ve ölçüsüz şekilde işlenmesi veya terkedilmesinin de mubah olduğu anlamına gelmez. Kişinin dilediği zamanda istediği yemek çeşitlerinden yemesi mubah olmakla birlikte bu konuda ölçüsüz davranırsa, meselâ aşırı beslenir veya açlık grevi yaparsa artık bu fiil mubah olmaktan çıkıp duruma göre mekruh, haram gibi dinî hükümler alır. Bu yüzden de bazı usulcüler mubah fiillerin, cüz’îye nisbetle bu hükmü taşısa bile, külliye nisbetle ya yapılması ya da terkedilmesi gereken bir fiil olduğunu belirtirler.

Aynı anlayışın devamı olarak, temiz ve mubah olan şeyleri tamamen terketmenin mekruh ve bazan haram, bunlardan kişinin mâkul ve meşrû ölçüler içinde yararlanmasının genel hükmünün mendup, onlardan bazılarını bazan yapıp bazan yapmamasının özel (  cüz’î) hükmünün ise mubah olduğu ifade edilmiştir. Oyun ve eğlence, gezip dolaşma ve dinlenme esasen ve tek tek ele alındığında mubah davranışlar olduğu halde bunları devamlı bir âdet ve alışkanlık haline getirip hayatın diğer ödevlerini aksatacak şekilde ölçüsüz ve aşırı davranma mekruh veya haram görülmüştür. Aynı şekilde karıkoca arası cinsel ilişki kaideten mubah olduğu halde bunun devamlı ve kasten terkedilmesi, taraflara veya taraflardan en az birine açık bir zarar vereceği ve evliliğin önemli bir amacını yok edeceği için haram sayılmıştır. Bu yaklaşım, İslâm’ın ferdî ve sosyal hayatı bir düzen ve bütünlük içinde ele alıp kişinin kendine, toplumuna ve Rabbine karşı ödevlerini birbiriyle irtibatlandırması ve böylece hayatın bütün yön ve ayrıntılarına dinî, ahlâkî hatta estetik bir anlam kazandırmasıyla açıklanabilir.


Mekruh ne demektir, hükmü nedir, varsa kaça ayrılır?


Mekruh, Haram kadar kesin olmamakla beraber, islamda yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şeye mekruh denir. Dinimizce yasaklanmamış olsa da yapılmaması istenen şeylerdir.

Kısaca haram olmayan, ancak harama yakın olandır.

Mekruh ikiye ayrılır.

1- Tahrimen mekruh :
Harama yakın olan mekruhtur. Bunları kasıtla işleyen günahkar olur. Cehennem azabına layık olur. Namazda vacipleri özürsüz terk ederek tahrimen mekruh işleyenin, o namazı iade etmesi vaciptir. Tahrimen mekruh işlemek, küçük günah olur. Küçük günaha devam edenin adaleti gider fasık olur.

Örneğin; Akşam namazından önce nafile kılmak, altın ve gümüş kap ile yiyip içmek ve kullanmak, imamdan önce rükuya veya secdeye gitmek yahut önce kalkmak vb. tahrimen mekruhtur.

2- Tenzihen mekruh :  Mubah, yani helal olan işlerine yakın olan, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan işlerdir. Mekruh tek başına kullanınca tahrimen mekruh anlaşılır.

Örneğin; ikinci rekatta birincide okuduğu ayeti tekrar okumak tenzihen mekruhtur.

Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.

Hanefi mezhebine göre mekruh; tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayrılır.
Tahrimen mekruh; harama yakın olan mekruhtur. Vacip olan bir şeyi terketmek gibi. Tahrimen mekruh olan bir şeyi işlememek sevaptır, işleyenin ise azaba uğrama ihtimali vardır.

Tenzihen mekruh; helâle yakın olan mekruhtur. Namazın sünnet ve adabını terk etmek gibi. Tenzihen mekruh olan bir şeyi terkedene sevap, yapana da azab yoktur, kınama vardır.

Şafii mezhebine göre, mekruh tek çeşittir. Şer'in terkedilmesini kesin ve bağlayıcı olmadan istediği şeydir. Bunu terkeden medhedilir, sevap alır, yapan da zemmedilmez, cezalandırılmaz.

Bu kısa açıklamadan sonra mekruh ile ilgili genel bilgiler şunlardır :

Mekruh, Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimidir.

Sözlükte "çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk" gibi anlamlara gelen kerh (  kûrh, kerahet, kerâhiyyet) kökünden türeyen mekruh kelimesi "içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kötü görülen şey" demektir. "Kerh" ve "kürhün” aynı mânaya geldiğini söyleyenlerin yanı sıra, bunlar arasında farklılığın bulunduğunu belirten dilciler de vardır.

Kerh, insanın dıştan gelen baskı sonucunda katlanmak zorunda kaldığı meşakkati, kürh ise kendi iradesiyle katlandığı hoş olmayan bir durumu ifade eder. Bu da tabiatı itibariyle hoşlanmadığı ve akıl yahut dinin hükmü açısından tasvip etmediği hususlar olmak üzere iki türlüdür. Dolayısıyla bir kimsenin aynı şey için, "Bunu istiyorum, fakat kerih görüyorum" dediğinde, "Mizaç olarak onu istiyorum, ancak aklî veya şerî bakımdan hoş görmüyorum." anlamını ya da bunun aksini kastetmesi mümkündür.

Aynı kökten türeyen kerih "çirkin görülmüş, hoşa gitmeyen şey", ikrah da "bir kimseyi istemediği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zorlamak" anlamına gelir.

Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle "şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil" şeklinde tarif edilir. Ayrıca fürû-i fıkıh kitaplarında bazı haram, mekruh ve helâl fiillerin ele alındığı bölümlere "kitâbü'l-kerâhiyye ve'l-istihsân" adı verilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde kerh kökünden türemiş kelimelerin sözlük anlamlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir. Mekruh ise sadece,

    "Bütün bu sayılanların kötü olanları rabbinin nezdinde çirkindir."(  İsrâ 17/ 38 )

mealindeki âyette geçer.  Bundan önceki âyetlerde Allah katında hoşa gitmeyen ve çirkin görülen davranışlar geçim endişesiyle çocukları öldürmek, zinaya yaklaşmak, haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın saygın kıldığı cana kıymak, yetimin malını haksız yere yemek, ölçüye ve tartıya riayet etmemek, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek şeklinde sayılmıştır. (  İsrâ 17/ 31-37).

İlk dönem İslâm âlimlerinden bazılarının bir davranışın dinî hükmünü belirtirken kullandıkları, "Bu mekruhtur; bunu çirkin görürüm" şeklindeki ifadelerde, mekruh kelimesinin ve aynı kökten türeyen fiillerin yerleşik fıkıh usulü terminolojisinde kısmen haram, kısmen de mekruh terimleriyle belirtilen durumları karşıladığı görülür.

Fıkıh usulünde "teklifi hüküm" başlığı altında şâriin mükelleften bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ihtimale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vacip (  farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmamasını istedikleri mekruh ve serbest bıraktıkları mubah terimiyle ifade edilir.

Şafiî mezhebine mensup usulcülerce (  mütekellimîn) şâriin mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı, Hanefî usulcülerince (  fukaha) bu hitabın sonucu hüküm olarak nitelendirildiğinden, birinci gruptakilere göre şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istemesi (  mekruh kılması), ikinci gruptakilere göre böyle bir hitabın sonucu (  o fiilin mekruh olması) hükümdür; fakat Arapça'da her iki anlamı belirtmek üzere "kerâhe" kelimesi kullanılır. Buna karşılık meselâ haramda fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyen hitap "tahrîm", bu hitabın sonucu ise "hürmet" olarak adlandırılır.

Mekruh lafzının fakihler arasında farklı mânalarda kullanıldığını belirten Gazzâlî bunları şöyle açıklar

1. "Haram kılınan (  mahzur)" anlamında. İmam Şafiî çok defa, "Bunu kerih görüyorum" derken haramlığı kastetmiştir.

2. "Tenzîhen yasaklanan" anlamında. Bu mânada mekruh, yapılmasına ceza verilmese de bir fiilin terk edilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğunu belirten bir kavramdır.

3. "Yasaklanmış olmasa da en uygun olanın terk edilmesi (  terkü'l-evlâ)" anlamında. Meselâ kuşluk namazının kılınmamasının mekruh sayılması, bu hususta bir yasaklama bulunmasından dolayı değil, faziletinin büyüklüğü sebebiyledir.

4. "Haram kılındığında şüphe ve tereddüt bulunan" anlamında. Meselâ yırtıcı hayvanların etini yemek böyledir. Ancak bu anlamdaki mekruhlar içtihada açıktır. Eğer bir müctehidin içtihadı kendisini söz konusu fiilin haram olduğu sonucuna götürürse, bu onun açısından haram iken içtihadı helâl olduğu sonucuna ulaştıran müctehid açısından helâl sayılır ve artık bunu mekruh addetmenin anlamı kalmaz. Fakat karşı görüş sahibinin bu kanaati müctehidin kalbinde haramlık şüphesi meydana getirdiği takdirde kendi, galip zannı helâllik yönünde olsa bile bu fiil için kerahet kelimesinin kullanılmasında sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (  asm),

"Günah kalbin rahatsızlık duymasıdır.” buyurmuştur. (  bk. Mustasfâ, 1/66-67)

Gazzâlî'nin mekruhun anlamıyla ilgili bu açıklamaları Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü'l-Hâcib, Zerkeşî ve Şevkânî gibi usulcüler tarafından benzer ifadelerle nakledilmiştir. Fıkıh usulünde genellikle mekruh terimiyle kastedilen, Gazzâlî'nin saydığı anlamlardan ikincisi yani tenzîhen yasaklananlardır. Bu da dinen kesin bir yasağa konu olmayıp, ilgili delillerden terkedilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğu anlaşılan durumları belirtmektedir. Zerkeşî "terkü'1-evlâ" (  hilâfü'l-evlâ) adı verilen durumların usulcülerce ihmal edildiğini ve fakihlerce ele alındığını, fakat çoğunluğun kerahet ile ibâha arasında yer alan bu durumların mekruh olarak nitelenmesine karşı çıktığını belirtir.

Usul eserlerinde mekruhun mahiyetini belirlemeye yönelik incelemeler daha çok bunun yasaklanmış bir fiil sayılıp sayılmayacağı, onu işlemenin mâsiyet ve günah olup olmadığı ve bu tür fiillerin kabih/çirkin olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışmaları üzerinden yürütülmekte, bunun simetriği kabul edilen mendup teriminin incelenmesi esnasında belirtilen görüş ve gerekçelere atıf yapılmaktadır. Mu'tezile âlimleri ise mekruhu "terkedilmesinde herhangi bir maslahat bulunan fiil" şeklinde tanımlamışlardır. (  Zerkeşî, 1/296-303)

Şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin olarak yasaklamaksızın istemesi değişik şekillerde olabilir; bunların başlıcaları şunlardır :

1. Kesin yasak anlamına gelmeyecek bir bağlamda "kerâhe" lafzını kullanması. Meselâ Hz. Peygamber'in, "Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilmeyen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini aktararak vakit geçirmeyi, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür (  bk. Dârimî, Rikâk, 38; Buhârî, Zekât, 53; Müslim, "Akzıye", 10, 13, 14) mealindeki hadisinin son cümlesinde "kerâhe" kökünden türemiş bir fiil kullanılmıştır.

2. Yasaklayıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil, mekruhluğu ifade ettiğini gösteren başka bir delil (  karine) bulunması. Meselâ,

    "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı (  ezan okunduğu) zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın." (  Cum'a 62/9)

mealindeki âyette geçen "alışverişi bırakın" emri aslında "alışveriş yapmayın" mânasına gelen, yani cuma namazı sırasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak başka deliller ve bağlam, bu yasağın bizzat alım satımın kötü görülmesi sebebine değil, mükellefi cuma namazının edasından alıkoyması gerekçesine bağlı olduğunu göstermektedir.

3. Bir fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanması. Meselâ,

    "Mehrin (  veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır." (  Ebû Dâvûd, "Nikâh", 31)

mealindeki hadiste mehirde kolaylaştırma yolunun özendirilmesi, zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin mekruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh bir fiilin işlenmesi fakihlerin çoğunluğuna göre cezayı gerektirmez, fakat kınanan (  Müslümana yakışmayan) bir davranış sayılır; bu tür fiilleri Allah rızâsı için terk eden kimse övgüye lâyık olur ve sevabı hak eder.

Hanefî fakihleri ise mekruhu "tahrimen" ve "tenzîhen" kısımlarına ayırıp hükmünü de buna göre belirlemeye çalışmışlardır. Tahrîmen mekruh şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği, ancak bu talebin haber-i vâhid gibi zannî bir delille sabit olduğu durumları ifade eder. Bu tür mekruh harama yakın ve vacibin simetriği kabul edildiğinden, işlenmesinin vacibin terkinde olduğu gibi cezayı gerektireceği belirtilir. Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Çünkü Hz. Peygamber (  asm) böyle davranışlardan sakınmayı kesin ve bağlayıcı tarzda istemiştir. (  bk. Buhârî, Nikâh, 4; Müslim, Nikâh, 38, 49) Ancak bu talep zannî bir delil olan haber-i vâhidle sabit olduğu için fiil haram değil tahrîmen mekruh sayılmıştır.

Tenzîhen mekruh ise, şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir; helâle yakın sayıldığından bu fiili işlemek cezayı gerektirmezse de kınanır. Allah rızâsı için onu terk eden kişi sevabı hak eder. Bu tür mekruha camiye gidecek kimsenin çiğ soğan ve sarımsak gibi ağır kokan şeyler yemesi örnek verilebilir. Zira Resûl-i Ekrem'in ilgili ikazından (  Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Eteime, 41) böyle bir sonuç çıkarılmıştır. (  Ta’rifât, "Mekruh" md.)

Fakihlerin çoğunluğu, konuya ilişkin şer'î delilin kat'îlik ve zannîlik durumunu değil fiili terk etme talebinin kesinlik ve bağlayıcılık özelliğini dikkate aldığından kesin ve bağlayıcı tarzda yasaklanan fiile haram, böyle olmaksızın yasaklanana ise mekruh adını vermiştir. Dolayısıyla her olaya ilişkin delillerin değerlendirilmesi neticesinde farklı somut sonuçlara ulaşılabilmesi bir yana Hanefîler'in terminolojisindeki tahrîmen mekruh cumhur tarafından haram kapsamında mütalaa edilmekte, tenzîhen mekruh ise cumhurun mekruh dediğine karşılık gelmektedir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Hanefîler'e göre vacip zannî delille sübût bulduğundan bunun terki de tahrîmen mekruh kapsamında değerlendirilmiştir. Öte yandan bu ayırım delilin kafîliği-zannîliği ölçüsüne dayalı olduğu için haramı inkâr küfrü gerektirdiği halde tahrîmen mekruhu inkâr böyle bir itikadı sonuca yol açmaz. Hanefî imamlarından Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'den, bütün mekruhların (  mutlak zikredildiğinde mekruh kelimesinin) haramı belirttiği ve tahrîmen mekruhun harama yakınlığı değil zannî delille sabit haramlığı ifade ettiği nakledilir. Bu nakillerden onunla Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf arasında bu konuda köklü bir görüş ayrılığının bulunduğu izlenimi edinilirse de İbnü'l-Hümâm, Şeybânînin asıl maksadının tahrîmen mekruhu inkârın küfrü gerektirmeyeceğini vurgulamak olduğunu ve bu imamlar arasında esasa ilişkin görüş ayrılığı bulunmadığını ileri sürmektedir. (  bk. İbn Âbidîn, I, 438-439)

Şâtıbî, tek tek ele alındığında mekruh sayılan fiillerin devamlı işlenmesinin âdet haline getirilmesi durumunda konuya küllî bir bakış yapılması ve bunun memnu kapsamında düşünülmesi gerektiğini savunur. Yine mekruhla haram arasında -mendupla vacip arasındaki gibi- bir hazırlama ve hatırlatma ilişkisi bulunduğunu, yani mekruhtan kaçınma gayreti gösteren kişinin öncellikle haramdan uzak durma çabası içinde olacağını vurgular. Diğer taraftan mekruhların mekruh olarak yerleşebilmesi için gerek haramlarla gerekse mubahlarla denk tutulmaması gerektiğine dikkat çeker; birinci tutumun zamanla bunların haramlığı, ikinci tutumun da mubahlığı yönünde bir inancın doğmasına yol açabileceğini belirtir. (  Muuâfakât, 1, 133, 151-152; IV, 331-332)

Müctehid imamların "tahrîm" lafzından çekindikleri için zaman zaman "kerahet" (  mekruh) kavramını "haram" anlamında kullandıklarını hatırlatan İbn Kayyim el-Cevziyye de bu noktayı dikkatten kaçıran bazı mezhep mensuplarının, belirtilen durumları haram değil mekruh olarak nitelemeleri sonucunda o hususlarda tenzihî bir kerahetin, hatta terk-i evlânın söz konusu olduğu kanaatinin yaygınlaştığını, böylece dine ve müctehidlere karşı büyük bir yanlışlığın yapıldığını ifade eder. (  İ'lâmü'l'Muvakkıîn, I, 39-40)
Sırf dinî sebeplerin yanında dünyevî bir maslahat sebebiyle de (  kerâhe irşâdiyye) Şâri’ tarafından bazı fiillerin mekruh sayıldığı (  Zerkeşî, Bahr, 1, 298 ) göz önüne alındığında bütün ibadet ve muamelât bahislerinde mükellef tarafından işlenmesi hoş karşılanmayan birtakım davranışların söz konusu olabileceği tabiidir. Bu tür davranışlar genellikle fürû-i fıkıh kitaplarında her bir ana konu içerisinde incelenir. Namaz kılınması mekruh olan vakitler, namazın mekruhları, orucun mekruhları gibi. Ayrıca yeme içme, giyim kuşam, temizlik, kadın-erkek ve karı-koca ilişkileri, alım satım gibi konularda dünyevî herhangi bir maslahat sebebiyle mekruh sayılan bazı davranışlar fıkıh ve ilmihal kitaplarının "kerâhiye ve istihsan" bölümleriyle ahlâk ve âdâb kitaplarında müstakil olarak ele alınır.


Tenzihen mekruh örnekleri

Hazret-i Ali’nin rivayetine göre, bir defasında Peygamberimiz (  a.s.m.) ipek bir kumaşı sol eline, bir parça altını da sağ eline aldı. Sonra bunları elleriyle yukarı kaldırdı, orada bulunanlara gösterdi ve şöyle buyurdu :
“Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.”
İbni Mâce, Libas :  19.

MEKRÛH


Sözlükte "mihnet, şiddet, şer, sevilmeyen" anlamlarına gelen mekrûh, dinî bir kavram olarak, Şâri' tarafından kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda yapılmaması istenen fiil demektir.

Bu tanım fakihlerin çoğunluğuna göredir. Hanefîler ise mekrûhu, tahrimen mekrûh ve tenzîhen mekrûh olmak üzere ikiye ayırırlar.

Tahrîmen mekrûh, zannî bir delil ile kesin olarak yapılmaması istenen şeydir. Bu yasak aslında, haram gibi yapılmaması kesin ve bağlayıcı olarak istenmiştir. Ancak, bu talep haber-i vahit gibi sübut bakımından kesin olmayan bir delile dayandığından veya delaletindeki bir kapalılıktan dolayı haramlığı kesin olarak sabit olmamıştır. Bu sebeple Hanefîlerin açıklamış oldukları bu mekrûh türüne amelî haram da denilmiştir. Yani bu davranışların yapılması haram hükmündedir. Bunları işlemek, haram bir fiili işlemek gibi cezayı ve kınanmayı gerektirir; bunlardan uzak durmak ise övülmeyi ve sevabı müstelzimdir. Ancak inanç yönünden farklılık vardır; haram olmadığını söyleyen kimse kâfir olmaz. Meselâ, sigara içmek, erkeğin altın takması, ipek giymesi böyledir.

Tenzîhen Mekrûh
ise, Şâri'in bağlayıcı ve kesin olmayan bir tarzda yapılmamasını istediği fiildir. Başka bir ifadeyle, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan davranıştır. Bu tür fiilleri işlemek cezâ ve kınamayı gerektirmez. Ancak bunlardan kaçınmak, övülmeyi ve sevabı gerektirir. Dinî salabeti olan, faziletli kişiler bundan kaçınırlar. Cemaate giden kimsenin soğan sarımsak yemesi, ikindi namazından sonra, kerahat vaktine kadar nafile namaz kılmak bu tür mekrûhtur.

Tahrimen mekruh nedir? kısaca
Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.
Harama en yakın olan mükellefin hükmüdür. Vacip olan bir şeyi terk etmek tahrimen mekruhtur. Örnek olarak, imamdan önce ruku ve secdeye gitmek, altın ve gümüş kap kullanmak ve birinin talip olduğu kıza talip olmak gibi.....

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ateizm Nedir?
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:04 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



ATEİZM NEDiR?

Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adı.

Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer.

Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm'in kökleri de Eski Yunan'a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. "Gölge etme başka ihsan istemem" sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist'lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.

Rönesans'tan sonra Batı'da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır.

Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm'i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm'e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach'ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı'nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı'yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm'i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, "Tanrı'nın Ölümü" adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.

Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresizlik içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm'e bir başka boyut kazandırmıştır.

Yüzyılımızdaysa, ateizm'i Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı'nın inkârına gitmektedirler.

Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm'i andıran görüşler, açıkça "tanrı yoktur" demeyip de "bilinemez" "tartışılması bilimsel değildir" türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.

İslâm literatüründe, dehriyye* diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve İslâm sonrasındaki Dehriyyun...

Kur'an-ı Kerîm'de: "Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.' Halbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar. " (el-Casiye, 45/24) haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.

Felsefî anlamdaki İslâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen "herşeyi değiştiren ve herşeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, ilâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır" temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig'in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah'ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.

Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm'de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah'ı açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah'ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır.

Zübeyr YETİK

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Planlarınız umduğunuz gibi işlemediğinde pozitif kalmanıza
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:01 PM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Planlarınız umduğunuz gibi işlemediğinde pozitif kalmanıza yardımcı olabilecek 10 olumlu düşünme tekniği "Yıkılmadım, ayaktayım!"

Yıkılmadım, ayaktayım!

Hayatta bazı şeyler planladığımız gibi gerçekleşmeyebilir. Bazen hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabiliriz. Her insan böyle bir durumda derin üzüntü yaşar. Peki bu durumdan en az zararla nasıl kurtulabiliriz? İşte işleriniz umduğunuz gibi gitmediği zamanlarda pozitif olmanıza yardımcı olabilecek öneriler...

Planlarınız umduğunuz gibi işlemediğinde pozitif kalmanıza yardımcı olabilecek 10 olumlu düşünme tekniği

Yaşamın kendisi, bize sunulmuş en değerli hediye. Ancak bazen deneyimlediğimiz olumsuz durumlar, üst üste gelen problemler hayatın tadını çıkarmamıza ve anı yaşamamıza engel olabiliyor. Tam her şeyi yoluna koyduğumuzu düşünüp hayatın keyfini sürmeye başlamışken, küçücük ve ummadığımız bir problem yaşanan tüm olumlu deneyimleri bir anda yok edebiliyor.

Neden bu şekilde sonlandı? Neden ben? Neden ben de herkes gibi normal bir hayat yaşayamıyorum? Hiç problem yaşamadan hayatına mutlu devam eden insanlar bunu yapmayı nasıl beceriyor? Sorun bende mi?

Tabii ki tüm olumsuzlukların bir gecede düzelmesi ve ertesi güne mutlu bir birey olarak uyanmanız gerçekçi bir beklenti değil. Aynı şekilde hayatınız boyunca karşılaşacağınız olumsuz durumları engelleyebilmeniz de mümkün değil. Fakat bu durumlar karşısında nasıl bir tavır izlemeniz gerektiği, olaylara nasıl yaklaştığınız sizin kontrolünüz altında.

1. Hayata ve kendinize güvenin

Her şeyin bir gün yoluna gireceğine emin olun. Kış boyunca çıplak kalmış bir ağaç bahar aylarında çiçekler açar.

Hayatınızın kış dönemlerinde meyve alamadığınız için üzülmek yerine, bir gün baharın geleceğine ve her şeyin daha iyi olacağına dair inancınızı koruyun. Olumsuzlukların yaşamınızı etkilemesine izin vermeyin ve daima pozitif düşünün.

2. Planlarınızda değişiklikler yapın

Bir hatayı bir kez yaptığınızda bu sizin suçunuz değildir, ancak ikinci kez aynı hatayı yapmak sizin elinizdedir. Bir problem çözme aşamasında sürekli aynı çözüm yolunu deniyor ama başarıya ulaşamıyorsanız yeni yollar denemenin vakti gelmiş demektir. Çözüm yollarınızı ya da planlarınızı değiştirmek, gelecekle ilgili hayallerinizden vazgeçmek değil; o hayale ulaşmak için gitmekte olduğunuz yolu değiştirmek anlamına gelir.

3. Meditasyon yapın

Meditasyon bir çoğumuz için fazla spritüel ve soyut bir uygulama olabilir. Meditasyona yaklaşımınız ne olursa olsun, etkili olduğuna inanın ya da inanmayın, kendinize dönüp bakmak ve iç sesinizi dinlemek için fırsatlar yaratmak size iyi gelecektir. Kişinin kendisiyle baş başa kalmasını ister meditasyon, ister dua, ister rahatlama olarak adlandırın, ne olursa olsun kendinize zaman ayırmayı unutmayın.

4. Sabırlı olun

Bazen bekleme aşamasında yaşadığımız deneyimler, beklediğimiz şeyden çok daha değerli olabilir. Çünkü bize asıl yol gösteren şey aslında bekleme aşamasında öğrendiklerimiz ve yaşadığımız değişimlerdir.

Hepimizin hayattan az ya da çok bir beklentisi var. Yeni bir iş, birlikte mutlu olabileceğimiz bir sevgili, yeni bir şans… Ne bekliyor olursanız olun, hala bekleme aşamasında olmanız o şeye sahip olmaya henüz hazır olmadığınızın bir göstergesi olabilir.

Beklemek ceza değil, hazırlıktır.

5. Pozitif olmadığınız zamanlarda bile olumlu düşünmeye çalışın

Birileri size ‘’Nasılsın?’’ sorusunu sorduğunda verdiğiniz cevap genelde hep ‘’İyiyim.’’ olur. Olumsuz bir şey yaşamış olsak da, kendimizi kötü hissetsek de karşımızdaki kişiye iyi olduğumuzu yansıtmak, aslında kendi kendimize geliştirdiğimiz bir savunma mekanizmasıdır.

İyi olduğumuzu sürekli tekrar etmek bizi olumsuz düşüncelerden uzaklaştırır ve zamanla daha pozitif hissetmemize yardımcı olur. Düşüncelerinizi değiştirmek, hayatınızı değiştirmenin ilk adımıdır.

6. Stres yaratan durumlar yerine sahip olduğunuz şeylere odaklanın

Problemlere odaklanmak ve olumsuz düşünmek kolaydır. Ancak yaşamımız boyunca deneyimlediğimiz olumlu durumlar, olumsuzluklardan sayıca çok daha fazladır. Olumlu durumlar yerine olumsuz olanlara odaklanmamızın altında ise, olumsuz durumlarla nasıl baş edeceğimizi bilmememiz ve bu durumlara hazırlıksız yakalanmamız yatar.

7. Anda yaşayın

Üzerine ne kadar düşünürseniz düşünün, ne kadar hayal kurarsanız kurun ya da ne kadar düşünerek kendinizi meşgul ederseniz edin; geçmiş geçmiştir. Gerçeklerle yüzleşebildiğinizde, geçmişiniz artık size zarar vermez.

Geçmişte yaşadıklarınıza üzülmek yerine yaptığınız hatalardan ders çıkarmaya çalışın.

8. Olayları akışına bırakın

Planladığınız şeylerin yolunda gitmemesinin sebebi, evrenin sizin için yaptığı planların farklı olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Pikniğe gitmeyi planladığınız gün yağmur yağabilir. Pikniğinize devam edip yağmurda dans etmek, ertelemek ya da durmadan şikayet etmek sizin elinizde. Yaşamımızı farklı ve dinamik tutan şey, aslında planladığımız şeylerin yolunda gitmemesi.

Olayları akışına bırakarak yaşamaya başladığınızda unutamayacağınız anlar yaşamaya başladığını fark edeceksiniz. Bazı şeyler kontrolümüz dışında geliştiğinde şikayet etmektense kabullenerek duruma adapte olmaya çalışmak, sizi bir adım ileri taşıyacaktır.

9. Kendinize inanın

Hayatta bazen önümüzü göremediğimiz ve sonrasında karşımıza neler çıkacağını öngöremediğimiz anlar yaşayabiliriz. Nereye gittiğinizi bilmeden ilerlemek korkutucu olabilir ve risk içerebilir; ancak ilerlemediğiniz süre yolun sonunda ne olduğunu asla göremezsiniz. İnancınızı güçlü tutun ve ulaşmak istediğiniz noktaya bir gün ulaşacağınıza inanın.

10. Hayatı bir öğrenme süreci olarak görün

Üzgün olduğumuz anlarda hep en kötü şeylerin bizim başımıza geldiğini düşünerek üzülme eğilimindeyiz ancak yaşadığımız olumsuz deneyimler ne olursa olsun geçici. Önemli olan şey yaşadığımız üzüntü, sevinç, korku ya da değişim zamanlarına öğrenme süreci olarak yaklaşabilmek. Hatalarınızdan ders çıkararak, yaşadıklarınızı diğer insanlarla paylaşarak ilham verebilmek. .

Hayat yolculuğundaki her anınız çok değerli. Zamanı geri alabilmeniz ve yaşamınızdaki tüm olumsuzlukları yok edebilmeniz mümkün değil. Kendinize inanın ve değişimin kendi içinizde başladığının farkında olun.

Bu konuyu yazdır

  MYBB deki Youtube Videosu Ekleme Sorunu ve Cözümü
Yazar: RasitTunca - 08-11-2018, 02:05 PM - Forum: Webmaster Bilgileri - Yorum Yok

[Resim: MYBB-deki_Youtube-Video-Sorunu-Cozuldu.JPG]

Merhaba Sevenler

MYBB deki Youtube Videosu Ekleme Sorunu ve Cözümü :

MYBB nin eski sürümü olan1.8.15 deki youtube videolarini ekledigmiz halde göstermiyordu sorun Forumunuzu yeni version 1.8.17 ye update ettiginizde göreceksiniz ki sorun çözülmüş. emek veren bütün MYBB ekibine teşekkür ediyorum, elinize sağlik arkadaşlar, olmuş artik, Mybb Kodun dan youtube videsu eklenebiliyor, diğer sistem videolarini denemedim henüz, onlari bilmiyon arkadaşlar, yani sorunu çözmek için sisteminizi 1.8.17 ye yükseltin, işlem bu kadar.

[Resim: dikkat.gif]Düzeltme: yani en son sürüme yükselttiginizde sorun çözülmüş oluyor

Schresm, 11.08.2018 Karoglan

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Çağımızda Yaygın Hale Gelen Helikobakteri Hastalığının Sebebi ve Tedavisi
Yazar: RasitTunca - 08-09-2018, 02:43 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri - Yorum Yok


Çağımızda Yaygın Hale Gelen Helikobakteri Hastalığının Sebebi ve Tedavisi

Helikobakteri Hastalığının Sebebi

Ve bu gün cima adetleri (alişkanliklari) degişti ve Oral seks adet halini aldi. Peki bu devirde cikan bir ahlakmi bu? yoksa yillardir olan bir adet ve ahlak mi?
Oral seks bir kişinin cinsel organlarıyla diğer kişinin ağzı arasındaki temasla olan ilişkidir. Ağzın ve cinsel organların hassas erojen bölgeler olması ve birbirlerine verdikleri uyarının ve zevkin yoğun olması, bu ilişkiyi daha mucivevi yapiyor, bu tür buluşmayı birleşmeyi kaçınılmaz yapmaktadır ve böylce iki taraftaa dah cabuk ve dah zevkli doyuma ulaşmaktadir.
Ancak bunun yan tesiri olan bir hastalik ve mikrop yaratmiş ki Allah, bundada aşiri gidilmeye diye bir hastalik mahafizi koymuş ve nedir o? helikopbakter diye bir bakteri, tükrük yolu ile yutularak mide ve yemek borusu yoluna ve barsaklara dahil olmakda, orda mide üslerioninve mide yanmasinin ve gastridin sebebi olmakda, halbuki o bakteri cinsel organlari korumakla görevli iyi bir bakteri, ama görev alani degişince zararli hale geliyor, ve öyle olunca bu da mide yanmasi şeklinde bir hastaliga yol aciyor, ve bu oral sex te temiz olmak lazimdir, her ne kadar agiz kutsal bir yer sayilsada! dün kagit ta kutsal idi, onun bugün kü gibi afedesiniz onunla kicini sildigni görse ashab seni kilicla dograrlar, cünkü ayet hadis yazcak kagit yokken, ona taharet bezi muamelesi yapani görseler elbet keserler öldürürler, bu gün ise, en yumuşak tuvalet kagidi yapmakta firmalar yariş yapar oldu, birak ki bu sebebden insan kesmeyi öldürmeyi. evet agiz kutsal, ordan kuran kelam ediliyor yemek yeniyor amma işde Allah cok şeyi multi funktion halinde halketmiştir, Allah bunu bugün bildirdi de insanlar bildi, şeytan dahi ilham etmiş olsa bile, ademi cennetten attiran şeytanin yapacaginida biliyordu Allah, bu sürecin başlamasi gerekiryordu diye iman eden birisi, bu oral sex ide Allah biliyordu demesi lazim gelir, eskiden bunu bilen yokmu idi, yada muhammed ne bildide buna karşi tedavi metodu üretti, işde islami usul ile helikobakteriyi derhal yok eden bir tedavi yöntemi, patenti bize (bana karoglan hocaya ait) henüz patenti almadik ama allah katinda muhammedin bu yöntemini buna uygulayip bilebilen tek kimse olarak patent bana aittir, izinsiz alandan hakkimi dava eederim hak katinda. alin kullanin ama benlige gecirmeyin lütfen.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

"Temizlik imandandır."

( Hadis-i Şerif , Müslim, taharet 1; Darimi, Vudu 2; Müsned, 5/342,344; Acluni, Keşfu'l-Hafa, 291)

Temiz olunursa, bu bakterinin yutulup görev alanin degişmesine sebeb olmazsiniz, amma işde o bölgeleri yikamadan yapilan bu oral sex ile işde o cinsel bölgede görevli bakterileri yutmuş olursunuz, ve yine tükrügünü kullanarak yapilan mastürbasyondanda agiza temas ettiginden yine bu hastalik ortaya cikar, cünkü muhamed vaktinde bu sebebden bu hastalik vardi, bu bakteri vardi, ve bu hastaligi muhammed bildi ve ona tedavisi ögretildi.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

Yemeğe tuzla başlamak ve bitirmek 70 hastalığa şifadır.

( Hadis-i Şerif ,R.Nasıhin)

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca' nın Helikobakteri Hastalığının Tedavisi Formülü

işte helikobakteri hastaligina tutulmuş bir mümin, önce elini yikayacak, ve daha önce yaklaşik bir saat öncesine kadar birşey yememiş olcak, veya yani ac karnina sofraya oturcak, ve bir miktar tuz ile yemege başlayacak ve bir miktar mesela yarim dilim ekmek, bir dilim peynir yedikten sonrda bir miktarda su icip, sonundada midenin ve barsaklarin üstüne, yine yemegi tuz ile bitirip, üstüne tuz serperek, o bakterilerin tuz ile yok edilmesini saglayacak (ama dikat bu bakterilerin tamamen yok edilmesi ise tehlikeli onlar cinsel organlarda normal görevlerini yaparlar, cinsel organlari dişden gelcek mikroplara karşi korurlar, sadece görev alanlari degiştigi için zararli hale gelirler yani onlarin tamami yok edilmez, sadece görev alani digişenler mide ve yemek borusu yolunda olanlari ithaf etmek gerekir sadece) ve öyle mükellef bir sofra ile yemek yemek degil, acil tedavi için, bir miktar yiyip bu tuz uygulamasini yapan kimse Allahin izni ile ikinci vakte kadar bu hastalikdan ve bakterilerden kurtulur inşallah,

ve kurtulan her mümimin, mehdiye ve muhammede salavat getirip, bize bir duada bulunursa memnun oluruz inşallah.

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 29 Temmuz 2018 Pazar

Original Kar©glan

Bu konuyu yazdır