| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Mozart etkisi zekayı nasıl etkiliyor? - Klasik müzik zekayı artırır mı? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 06:16 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Mozart etkisi zekayı nasıl etkiliyor? - Klasik müzik zekayı artırır mı?
Mozart etkisi zekayı nasıl etkiliyor?
Klasik müzik dinlemenin, özellikle de Mozart dinlemenin zeka gelişimi olumlu yönde etkilediğine dair iddialar gerçekçi mi, yoksa abartıdan mı ibaret? Mozart dinleyen bebekler daha zeki mi olur? Yoksa müzik tercihleri ile zeka gelişimi arasında doğrudan bir bağ yok mudur?
Mozart dinleyen bebekler daha zeki olur mu?
Araştırmacılar, klasik müzik dinlemenin, beyin gelişimi açısından herhangi başka bir müzik çeşidine kıyasla üstünlük sağlamadığını belirtiyor. Hatta bireylerin kişisel müzik tercihlerinin Mozart dinlemekten daha olumlu sonuçlar doğurabileceği konuşuluyor.
Hangimiz dünyaya gelecek çocuğumuzun daha zeki olmasını istemeyiz? Pek çok anne baba, bu yolda ellerinden geleni yapmak için her zaman hazırdır. Hamilelik esnasında sağlıklı yiyecekler yemeye, spor yapmaya, sağlığımıza dikkat etmeye özen gösteririz. Ancak, bu doğru davranışların yanı sıra, bebeğimizi daha zeki yapacağına inandığımız boş efsanelerin peşinde de koşarız. Üstelik bu koşturma bebeğin büyütülmesi sürecinde de devam eder. Bebek doğmadan ve doğduktan sonra ona klasik müzik, özellikle de Mozart dinletmek işte bu efsaneler arasında ilk sıralarda yer alır. Dahi müzisyen Mozart’ı dinlemek acaba çocuklarımızı da onun gibi dahi yapabilir mi?
Sağlıklı bebeklerin anne karnında ya da dünyaya geldikleri andan itibaren sese tepki vermeleri, herkes tarafından bilinen ve gözlemlenebilen bir gerçektir. Diğer yandan, her anne adayının ya da her annenin, bebeğinin gelişimine katkı sağlayabileceğini düşündüğü herhangi bir konu üzerinde, çok fazla düşünmeden harekete geçmek istemesi ise, içgüdüsel olarak açıklanabilir. Bu bilgiler doğrultusunda, doğum öncesinde ya da bebeklik döneminde klasik müziğin, özellikle de Mozart dinlemenin, bebeğin zihinsel gelişimini olumlu yönde etkilediği, hatta zekâsını artırdığı (Mozart etkisi) düşüncesi, çeşitli toplumlarda anne adayları ve anneler tarafından hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir.
Mozart etkisi endüstrisi
Konuyla alakalı CD’ler, kitaplar, dergiler, daha bebek doğmadan annenin karnına bağlanıp müzik yayını yapan araçlar ve internet sitelerinin yaygınlaşması “Mozart etkisi endüstrisi” oluşmasına yol açmıştır. Görsel ve yazılı medyanın da etkisi ile “Ortalama sağlıklı bir bebek, Einstain’a dönüştürülebilir” fkri pek çok kişi tarafından kabul görmüş, bu süreçte de onlara klasik müzik dinletilmesi efsanesi ortaya çıkmıştır. Peki, gerçekten Mozart etkisi var mıdır? Ya da Mozart etkisinin bilimsel gerçekliği nedir? 1993 yılında Nature adlı bilimsel dergide yayımlanan bir araştırmada, yalnızca 10 dakika Mozart piyano sonatları dinleyen üniversite öğrencilerinin Stanford Binet Zeka Testi’nin parçası olan bir takım uzamsal akıl yürütme testlerinde, sıradan rahatlatıcı müzik dinleyen kontrol grubu öğrencilerine kıyasla daha başarılı oldukları iddia edilmiştir.
“Mozart etkisi” kavramı, özellikle bu çalışmadan sonra ortaya çıkmış ve Mozart dinlemenin IQ’yu 8-9 puan yükselttiği iddialarını gündeme getirmiştir. Ancak, devam eden bilimsel araştırmalar, bu iddiaların doğru olmadığını, akıl yürütme becerilerindeki olumlu etkilenmenin Mozart sonatlarını dinledikten hemen sonra, çok kısa bir süre için ortaya çıktığını göstermektedir. Araştırmacılar, klasik müzik dinlemenin, beyin gelişimi açısından herhangi başka bir müzik çeşidine kıyasla üstünlük sağlamadığını belirtmiştir. Hatta bireylerin kişisel müzik tercihlerinin Mozart dinlemekten daha olumlu sonuçlar doğurabileceği sonuçları bile ortaya atılmıştır.
Olumlu etkiler
Konu ile ilgili yapılan çalışmaların ardından, müzik dinlemenin etkisi olmasa bile, piyano/keman çalmak, şarkı söylemek gibi erken yaşlarda edinilen müzik deneyimlerinin uzun sürede bilişsel gelişim üzerinde olumlu etkilerinin görülebileceği gerçeği gündeme gelmiştir. Yapılan araştırmalar, yaşamın ilk yıllarında müzikle ilgili deneyim elde etmiş bireylerde, seslerin sinirsel işleyişinin, bu yıllarda hiç bir müzik deneyimi olmayan bireylere göre daha iyi geliştiğini göstermiştir. Örneğin, araştırmalar, erken yaşta yukarıda belirtilen şekillerde müzik deneyimi edinmiş yetişkinlerin, kalabalık ve gürültülü ortamlarda bile konuşmaları anlamakta çok fazla güçlük çekmediklerini göstermiştir.
Psychological Science dergisinde yayınlanan bir araştırmada, deney grubunda klavye ve koro çalışması yaptırılmış çocuklar bulunurken, kontrol grubunda ise drama yapan ve hiç bir müzik deneyimi olmayan çocuklar bulunmuştur. Araştırma sonuçlarına göre, klavye ve koro grubundaki çocukların IQ skorlarındaki ortalama artış, kontrol grubundaki çocuklara göre anlamlı seviyede fazla olmuştur. PISA skorlarında hep üst seviyelerde yer alan ülkelerde, insanların hayatında müzik eğitimine verilen önem ve eğitim programlarında müzik etkinliklerinin önemli yer tutması, o ülkelerdeki öğrencilerin başarılı olmasını etkileyen faktörlerinden biri olabilir. Bebeklere doğmadan ya da doğduktan sonra özellikle Mozart dinletmenin, onların bilişsel gelişimine bir zararı olmamakla beraber, faydasını gösteren bir bulgu da bulunmamaktadır. Ancak, bu efsaneyi kullanıp, ebeveynlerin iyi niyetlerini suistimal eden ticari firmaların yanlış yönlendirmelerine de alet olmamak gerekmektedir.
Tüm bu bilgiler doğrultusunda, müziğin çocuğun gelişimini uzun solukta sağlıklı bir biçimde desteklemesini isteyen ebeveyn ve öğretmenlere verilebilecek bir takım öneriler şu şekilde sıralanabilir:
1. Çocuklarımız müzik dinlemek kadar müzik etkinliklerinde aktif olarak yer almaya da yönlendirilmelidir.
2. Çeşitli etkinliklerle, çocukları sesleri tanıma, ayırt etme, yorumlama ve çeşitli seslere anlamlar yükleme konularında destekleyiniz.
3. Müzik performansları, bireyin kendi fikirleri ile başkalarının duyguları arasında bağlantı kurabileceğinden, çocukları müzikle ilgili performans deneyimleri konusunda cesaretlendiriniz.
4. Çocuklara farklı dinleme deneyimleri sunarak (örneğin, çeşitli müzik aletlerinin seslerini dinlemek, doğayı dinlemek gibi), onların hayal güçlerini, farkındalıklarını ve algılarını geliştiriniz.
5. Okul müfredatları genellikle çocukları birlikte çalışmaktan ziyade bireysel çalışmaya yönlendirmektedir. Ancak, günümüzde yetişkinlerin işbirliği içerisinde, ortak kararlar alarak çalışması, nitelikli çalışan özellikleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle, çocuklara işbirliği içerisinde çalışabilecekleri müzik etkinlikleri (örneğin, ritim çalışmaları, kendi müziklerini oluşturma, performans deneyimleri gibi) hazırlayıp, uygulayınız.
---------------
Klasik müzik zekayı artırır mı?
1993 yılında California Üniversitesi’nden üç araştırmacı, dünyanın en ünlü dergilerinden biri kabul edilen Nature dergisinde bir makale yayımlıyor.
Bu makalede klasik müziğin, beynin uzamsal/mekansal becerilerini geliştirdiğini iddia ediyor. Bu iddiayı da şu deneysel araştırmaya bağlıyor.
DENEYSEL ARAŞTIRMA
Denekleri üç gruba ayırıyorlar.
Bir gruba 10 dakika Mozart’ın bir eserini, bir gruba da başka bir mistik müzik dinletiyorlar. Üçüncü gruba hiçbir müzik dinletmiyorlar.
Daha sonra onlara uzamsal/mekansal becerileri ölçen bir etkinlik yaptırıyorlar.
Görüyorlar ki Mozart dinleyen grup çok daha iyi yapıyor.
Bunun üzerine ‘klasik müzik bilişsel becerileri artırıyor’ diye bir sonuç çıkıyor.�
‘Bu bilişsel gelişimdeki artış ise 8 ile 10 puanlık bir IQ skoru artışına denk geliyor’ diye bir ifade kullanıyorlar.
İşte bu talihsiz ifade günümüze kadar gelen ‘klasik müzik zekayı artırır’ yanılgısının başlangıcı oluyor.
ARAŞTIRMANIN ÖZÜ
Aslında bu bulgu, sadece uzamsal beceriler ile ilgili bir artışı ifade ediyor.
Zeka ile ilgili hiçbir bilgi vermiyor. Araştırmacılar orada sadece bir benzetme yapıyorlar.
Dahası bu araştırmadaki uzamsal becerilerdeki artış bile çok kısa sürüyor.�
Sadece yarım saat.
Denekler aynı etkinliği daha sonra yapınca ortaya hiçbir fark çıkmıyor.
OYUNCAK ENDÜSTRİSİ
Bu bulguyu basın büyütüyor.
'Klasik müzik zekayı 10 puan artırıyor' diye manşetler atıyorlar.
Daha sonra durumu oyuncak şirketleri sahipleniyor.
Çünkü oyuncak endüstrisi çok iyi biliyor ki sadece Mozart dinleterek bir fark yaratmak, aileler için basit ve ucuz bir yöntem.
Bütün aileler bunu kolayca deneyebilir ve bu fikir çok iyi pazarlanabilir
Mozart Etkisi adı altında milyonlarca CD satılıyor.�
Böylece bu yanılgı kamuoyunda daha da pekişiyor.
SONRAKİ ARAŞTIRMALAR
Mozart etkisi yanılgısı artınca, başka araştırmacılar bu etkiyi daha derinlemesine araştırmaya karar veriyor.
Diğer araştırmalarda da ilk araştırmaya benzer sonuçlar buluyor.
Klasik müzik dinlemek o anda performansı artırıyor ama bunun etkisi ilk araştırmada olduğu gibi en fazla yarım saat sürüyor.
NASIL ARTIRIYOR?
Tabii burada sorulacak başka bir soru var.
Klasik müzik, zekayı artırmasa da bilişsel fonksiyonlarda bir artışa yol açıyor. Bu da önemli. Peki, bu neye bağlı?
Araştırmacılar görüyor ki her klasik müzik eseri bu etkiyi yaratmıyor. Sadece duygusal olarak kişiyi harekete geçiren eserler bu etkiyi oluşturuyor.
Örneğin, Albinoni’ye ait depresif klasik müzik eserleri ya da ‘relaxation’ müzikleri aynı etkiyi yaratmıyor.
Yani klasik müzik klasik müzik olduğu için değil, duygusal hareketlilik sağladığı için bu kısa vadeli etkiyi yaratıyor.
Bu tür eserler, beyni uyanık tutarak, beynin daha iyi fonksiyon göstermesini sağlıyor. Benzer bütün eserler aynı etkiyi yaratıyor.
SONUÇ
Sonuç olarak ‘klasik müzik zekayı artırır’ ifadesi tamamen bir yanılgı. Tabii yanlış anlaşılmasın. Bu bulgular klasik müzik kötüdür demek değil. Sadece zekayı artırmıyor demek.
Çocuğunuzun hem zekasını hem de duygusal zekasını artırmak istiyorsanız, yapmanız gereken en önemli şey onunla sürekli etkileşim içinde olmak. Keşfetmesine olanak sağlamak ve özdeğer bilincini geliştirmek.
4+4+4 Teklifi
Birçok okurum 4+4+4 konusunda fikirlerimi soruyor.
Tam 4+4+4 konusunda yazıyı tamamlamışken, anayasa teklifi değişti, 8+4 oldu.
Bu da bakış açılarını değiştirdi. Şu anda bu yeni yasa teklifini anlamadan fikir beyan etmek zor.
Daha sonra detaylı yazacağım ama kısaca şunu ifade etmek isterim.
4+4+4 teklifini pedagojik ve eğitimsel açıdan savunmak çok zor.
-------------------
Müzik beyni nasıl etkiliyor ?Mozart etkisi ?Wolfgang Amadeus Mozart ‘IN ESERİNİ DİNLERKEN
Müzik işlevinin, beyinde belli bir merkezi olmadığı, Broca alanı, görme, işitme, koordinasyon, hareket etme merkezleri gibi birçok bölgeyi kapsayan geniş bir alanda meydana geldiği ve bu bölgelerin yapısal olarak farklılaştığı bilinmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalar, 7 yaşın beyin gelişimi açısından kritik bir dönem olduğunu göstermektedir. Bu bölgeler beyinde, müzik ve görsel,mekânsal organizasyon, sözel öğrenme, matematik, işitsel ve görsel hafıza gibi bazı müzik dışı fonksiyonların da işlem gördüğü ortak alanlar olarak kullanılmaktadır. Peki, müzik eğitimi ile yapısal olarak gelişen bu bölgeleri ortaklaşa kullanan, müzik dışı zihinsel beceriler de gelişiyor olabilir mi? Başka bir deyişle “müzik, beynin diğer zihinsel becerilerini geliştirmek için kullanılabilir mi?” sorularına cevap aramak amacıyla Bir araştırmada, yedi yaş öncesinde ve yedi yaş sonrasında müzik eğitimine başlamış ve hiç müzik eğitimi almamış, yaş ve eğitim seviyeleri bir birine denk toplam 19 kişiden oluşan, üç grup üzerinde yapılmıştır. Bu kişiler önce nöropsikolojik testlerden geçirilmiş, elde edilen verilerde müzisyenlerin müzik becerilerinin yanısıra, diğer zihinsel becerilerinin de geliştiği yönünde bir sonuç çıkmamıştır. Buna karşılık Raven Standart Progresif Matrisler testinde kontrol gurubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmiştir. Çalışmanın ikinci aşaması olan fMRI çekimlerinde söz konusu testle ilgili uyaranlar verilmiş ve her iki gurubun beyin görüntüleri alınmıştır. Yapılan analizler sonunda, müzisyenlerin müzik dışındaki problemleri çözmek için de, beyinde müziği çözümledikleri mekanizmaları kullandıkları ortaya çıkmıştır.
Müzisyenlerin beyinlerinin her iki yarım küresinin birlikte kullanılmasının açıklamasından bir tanesi, düşünme ve uygulama sırasında müzisyenlerin aynı anda her iki yarım küredeki motor hareketlerin aktif olması gösterilebilir. Çünkü müzisyen hem gördüğü notaları ve ritmleri beyninde düşünmekte, hem de düşündüğü şeyleri her iki elini, hatta bazen ayak ritmlerini de kullanarak uygulamaya dökmektedir.Beyninin her iki yarım küresini bu şekilde birlikte ve dengeli kullanan müzisyenlerin diğer bilgilerin değerlendirilmesinde ve ilişkilendirilmesinde de iyi olmalarının doğal bir sonuç olduğunu vurgulayan Folley, “Enstrümantal müzisyenlerin farklı melodik satırları birleştirerek, aynı anda her iki eli kullanarak senkronize tek bir müzik parçasına dönüştürmeleri ve özellikle nota sembollerini aynı anda hızlı bir şekilde okumadaki becerileri onların beyinlerinin hem sağ, hem de sol yarım kürelerini dengeli kullanmalarını sağlamaktadır” demektedir.
Yapılan bir araştırmaya, Vanderbilt Blair Müzik Okulu’ndan 20 klasik müzik öğrencisi ile, Vanderbilt Psikoloji bölümünden müzikle ilgisi olmayan 20 öğrenci katılmıştır. Müzik bölümü öğrencilerinin hemen hemen hepsi en az sekiz yıl müzik eğitimi almış öğrencilerdir. Çaldıkları enstrümanlar piyano, nefesli çalgılar, telli çalgılar ve vurgulu çalgılardır. Gruplar yaş, cinsiyet, eğitim, lise başarı seviyesi ve üniversite giriş puanları olarak karşılaştırılmıştır.
Araştırmacılar müzisyenlerle kontrol grubunun yaratıcı düşünme süreçlerini mukayese etmek için iki deney yapmışlardır. Birinci deneyde her iki gruba da ev eşyaları veya objeleri gösterilerek bunlarla yapılabilecek farklı fonksiyonları yazmaları istenmiş, ayrıca bazı kelime ilişkilendirme testleri de yapılmıştır. Bu deneyin kelime ilişkilendirme testinde müzisyenler kontrol grubuna göre daha fazla sayıda doğru cevap vermişlerdir. Araştırmacılar bu sonucun müzisyenlerin sözel yeteneklerinin daha iyi olduğunun bir göstergesi olduğunu ifade etmektedirler. Bu deneyin ev eşyaları veya objeleri ile oluşturulacak farklı fonksiyonlar bölümünde de müzisyenler çok daha yeni ve beklenmedik fonksiyonlar önermişlerdir.
İkinci deneyde, her iki gruba tekrar günlük kullanılan bazı objelerle yapılabilecek farklı fonksiyonlar önermeleri istenmiş, ancak bu kez beynin korteks bölümündeki kanlanma NIRS (near-infrared spectroscopy) yöntemiyle takip edilmiştir. Bu teknikle beynin nerelerine kan ve oksijen hareketi olduğu izlenerek, düşünme sırasında hangi bölgelerin aktif olduğu gözlenebilmektedir.
“Deneklerin günlük kullanılan bazı objelerle yapılabilecek farklı fonksiyonlar düşünmeleri sırasında müzisyenlerin beyinlerinin her iki yarım küresinin de aynı anda yoğun olarak aktif olduğu gözlenmiştir” diyen Folley, müzisyenlerin beyinlerinde oluşturdukları farklı ağlar sayesinde diğer insanlara göre daha farklı düşünen beyinler geliştirdiğini ve bilgiye karşı yaklaşımlarının daha farklı olduğunu vurgulamaktadır.
Araştırmacıların bulduğu diğer bir ilginç sonuç da müzisyenlerin zeka (I.Q.) seviyesinin müzisyen olmayanlara göre daha yüksek çıkmasıdır. Bu sonuç daha önce bulunan müzik eğitimi ve zeka gelişimi arasındaki ilişkiyi de destekler durumdadır. Şüphesiz zeka da zihinsel faaliyetler sonucunda beyin hücreleri arasında kurulan fiziksel ağların bir ürünüdür. Ayrıca müzik, beyin ve konsantrasyon arasında da ilginç ilişkiler vardır.
Araştırmanın sonuçları:
Müzik vücut üzerine doğrudan etki eder, özellikle kalp atışlarını ve metabolizmayı düzenler.
Belirli müzik türleri huzur veren endorfin hormonunun salgılanmasını artırır. Öğrenmeyi hızlandıracak ortamı; yani sakinliği sağlar.
Beyne giden kan ve oksijen miktarı müzik dinlerken arttığı için uyarıcı ve harekete geçirici etki yapar.
Müzik matematikseldir! Bu durum bazı beyin devrelerini harekete geçirir; kompleks ve karmaşık fikirlerin daha kolay çözülmesini sağlar.
Müzik ilham verir, duyguları harekete geçirir. Yaratıcılığı artırır!
Uzun vadede hafızayı geliştirir.
Etkili öğrenmenin temel unsuru olan beynin her iki yarısının da iyi entegre olmasına yardım eder.
Müzik, dinleyenlere analitik düşünme becerisi kazandırır.
Hafif müzik, hiperaktif çocuk ve yetişkenleri sakinleştirir.
Bebeklere klasik müzik dinletmek, bebeklerde bir fark yaratır mı?
Bu konuda farklı görüşler olsa da bir çok uzman, klasik müziğin beyni eğitici yönü olduğunu ve duygusal gelişim sürecini canlandırdığını düşünüyor.
“Mozart etkisi” olarak adlandırılan bu teoriye göre, klasik müziğin, zekayı artırdığı, sağlıklı gelişimi sağladığı, aile bağlarını kuvvetlendirdiği ve dahi çocukların doğmasına yardımcı olduğuna inanılıyor.
Sayısız araştırma, bebeklere ana rahminde ve erken yaşlarda müzik dinletmenin, düşünce ve bilgi akışını sağlayan sinirsel dokuları kurmaya yaradığını ortaya koymuştu. Araştırma, klasik müziğin beyinde, sakinlik hissini yayan alfa dalgalarını harekete geçirdiğini de öne sürüyor. Erken doğan bebeklerle ilgili yapılan yeni bir araştırma da klasik müziğin bebekleri sakinleştirdiğini ortaya çıkardı.
Florida’da, yasalara göre, tüm devlet okullarında klasik müzik çalınması isteniyor. ABD’de birçok hastane de yeni doğum yapmış kadınlara klasik müzik CD’leri veriyor. İngiltere’de, birçok ebeveyn bu teoriye ne kadar inandığını, “Bebekler için Klasik FM Müzik CD”lerini haftalarca satış listesinde birinci sırada tutarak gösterdi.
-------
Mozart etkisi gerçekten varmış!
Beyinle ilgili bir çok efsane bulunuyor. Bunlardan çoğunun yanlış olduğu kanıtlandı ama Mozart dinlemek zekayı geliştirir' için kısmi doğrulama geldi
Öteden beri beynimizin sadece yüzde 10'luk bölümünü kullandığımız söylenir, kullanılmayan yüzde 90'lık kapasiteyle neler yapılabileceği ise merak edilir. Ama beyin MRI'ları teknolojisinde atılan adımlar, bu yaygın kanının efsane olduğunu ortaya koydu.
İnsan beyni bildiğimiz evrendeki en karmaşık varlık. Onca bilimsel çalışmaya rağmen iki kulak arasına sıkışmış 1,5 kilogram ağırlığındaki bu kıvrım kıvrım organ, hala içinde birçok sır taşıyor. İşte beynimiz hakkında çok yaygın olan kimi efsaneler ve bazı bilgiler:
'BEYNİMİZİN SADECE YÜZDE 10'UNU KULLANIYORUZ'
Öteden beri insanların beyinlerinin sadece yüzde 10'luk bölümünü kullandığı söylenir ve geride kalan, kullanılmayan yüzde 90'lık kapasiteyle neler yapılabileceği merak edilir. Ama beyin MRI'ları teknolojisinde atılan adımlar, bu yaygın kanının efsane olduğunu ortaya koydu.
Londra Üniversitesi Kognitif Bilim Enstitüsü'nden Prof. Sophie Scott, "yapılan işlevsel beyin görüntülemeleri, beyinde herhangi bir şekilde faaliyete geçmeyen pek az nokta olduğunu gösterdi bize" ifadesini kullanıyor.
Yumruğumuzu sıkmak gibi basit bir iş için bile, beynimizin yüzde 10'undan fazlasını kullanmak zorundayız. İşlevsel beyin görüntülemeler, parmaklarımız ve avucumuzdaki kasların kasılmasıyla birlikte, beyindeki çok sayıda hücrenin anında harekete geçtiğini gösteriyor.
SAĞ VE SOL LOBUN GÜÇ DENGELERİ
Anatomik olarak beyin sağ ve sol bölümler olarak ikiye bölünmüş halde. Ve bu iki bölüm bazı işleri aralarında paylaşıyorlar. Prof. Scott beynin sağ ve sol tarafları arasında gerçekten büyük farklılıklar olduğunu söylüyor; "ama bu, bir genelleme olarak söylendiğinde aynı şey kastedilmiyor" diyor.
İnsanları kendi kendilerini geliştirme konusunda yönlendiren kitaplara ya da iş alanında yol gösteren kurslara bakarsanız, beynin iki bölümünün iki ayrı varlık olduğu gibi bir kanıya kapılıyorsunuz. Beynin sol kısmı, mantık ve akılcılığın egemen olduğu bölüm olarak gösteriliyor. Sağ tarafı ise sezgi ve yaratıcılık bölümü olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla eğer mantığınızı kullanan bir insansanız, beyninizin sol tarafını daha çok işletiyorsunuz demektir. Ama daha duygusalsanız ve sanata eğilimliyseniz beynin sağ tarafını kullananlardansınız. Yaygın efsaneye göre, beyninin her iki tarafını tam anlamıyla kullanmayı öğrenen insanlar daha başarılı oluyor, hayattan daha büyük tatmin elde ediyorlar.
Prof. Scott ise, insanların, karşılarına çıkan sorunlar ve hayat karşısında farklı şekillerde düşündüklerini, ama bunun beyinlerindeki sağ ve sol bölümler arasındaki güç dengeleriyle hiçbir ilgisi olmadığını vurguluyor.
"Bazı insanların görsel algılaması gerçekten çok iyidir. Bazılarının da işitsel algılaması. Bir bilgiyi alıp işleme ve kullanma şekillerimiz çok değişik oluyor. Ama bunu beynin mantıklı sol yanı ve yaratıcı sağ yanı şeklinde basitleştirmek, beynin çalışma şekli konusundaki saptamalarımıza uymuyor. Bir de bu, beynin bir yanını, diğer bölümünden daha fazla kullandığımız gibi bir izlenim doğuruyor ki, beyin aslında böyle çalışmıyor" diyor Prof. Sophie Scott.
Dolayısıyla, beynin iki tarafı birbirleriyle sürekli iletişim halinde ve corpus callosum diye bilinen karmaşık bir sinir yumağı aracılığıyla işbirliği içinde çalışıyor. Yani beynin iki yarısı birbirini tamamlıyor ve birbiriyle uyumlu halde işliyor.
'DOLUNAYDA İNSANLARIN ANORMAL DAVRANIŞLARI ARTAR'
Dolunay, öteden beri geceleri yaşanan tuhaflıklarla ilişkilendirilir. Birçok inanışa göre, delilikle dolunay arasında bağlantı kurulur; insanlar dolunay zamanı kurda dönüşür ve dolunaylarda her türlü ürkütücü ve tatsız şey yaşanır. Ancak psikologlar ve istatistikçiler bu konuya eğildiklerinde, ayın, insan beyni ve davranışları üzerindeki etkileri hakkında o kadar da elle tutulur bir veriye ulaşamadılar. Daha da önemlisi, dolunay zamanlarıyla, saldırılar, tutuklamalar, intiharlar, kriz masalarına yapılan başvurular, psikiyatri kliniklerine yatırılmalar, zehirlenmeler ve trafik kazaları arasında herhangi bir ilişkiye de rastlamadılar.
Uzun bir araştırma listesi hazırlayan Eric Chudler, "bu konuda birçok araştırma yapıldı. Eldeki verilerin çoğu, ayın değişik dönemleriyle anormal davranışlar arasında hiçbir ilişki bulunmadığını ortaya koyuyor" dedi.
Araştırmalara göre, dolunayla ilgili efsanelere inananların çoğu güvenlik ve sağlık hizmetlerinde çalışıyor. Polisler ve hastane görevlileri de hayatta en korkunç ve üzücü vakalarla karşılaşan kesim. Eric Chudler, travmatik olaylarla karşılaşan bu insanların, o anlarda çok daha az dikkat çeken yarım ay ya da yeni aydan ziyade, gökyüzündeki dolunayı fark ettiklerini belirtiyor. Dolayısıyla da kaza veya suçlarla, ayın en bariz olduğu zamanlar arasında ilişki kuruluyor.
'MOZART DİNLEMEK ZEKAYI GELİŞTİRİR'
1990'larda ortaya atılan bu fikir ünlü klasik besteci Amadeus Mozart üzerinde odaklanmıştı. İnsanlar, küçük çocuklara Mozart'ın eserlerinin dinletilmesinin çocukların beyin gelişimlerine katkısı olacağına ve çocukları daha akıllı yapacağına inanmaya başladılar. Diğer efsanelerin tersine, bu inanışta bir parça doğruluk payı var.
"Mozart etkisi" ile insanın zekâ düzeyi arasındaki ilişki ilk kez 1993 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir bilimsel araştırmada yer aldı. Araştırmada Kaliforniya Üniversitesi öğrencilerine bir dizi uzamsal akıl yürütme görevleri verilmişti. Bu testten önce Mozart'ın piyano eserini dinlemiş olan öğrenciler, daha önce rahatlatıcı bir müzik dinlemiş olan ya da sessiz ortamda kalan öğrencilere kıyasla, daha başarılı olmuştu.
Ama piyano sonatı dinletilen öğrencilerin başarı farkı, 15 dakika sonra kaybolmuştu. Ardından gelen iki yıl içinde, medya, bu ilginç gözlemi büyüterek küçük çocuklara Mozart dinletilmesinin onları daha zeki yaptığı düşüncesini yaydı. Öyle ki, sırf bu amaçla Mozart eserlerinin CD'leri üretildi, piyasaya verildi. 1998 Yılında ABD 'nin Georgia eyaletinde yeni doğan bebeklerin annelerine Mozart CD'leri dağıtılıyordu.
Kimileri, Mozart'ın bestelerindeki müzik yapısının beyindeki hatlar üzerinde özel bir biyolojik etkisi olduğu tezini ortaya attı. Daha sonraları yapılan çalışmalarsa, bu konuda, olağanın ötesinde bir veri sağlamadı. Ortaya çıkan sonuç, beyni meşgul edecek testlerden önce, insanı canlandıran herhangi bir hareketli müzik dinletilmesinin, kişiyi daha uyanık ve hevesli hale getirdiği; dolayısıyla biraz daha iyi sonuç elde etmesine yardımcı olduğu yolundaydı.
--------------
Müzik bebeği zeki yapar mı?
Anne karnında gelişen bebeğin dış dünyaya; seslere ve ışığa olan tepkisi annelerin ilgisini çeken bir konu.Özellikle, o anne karnında gelişmeye devam ederken, anne adayı doğru beslenmek ve sağlıklı yaşamak dışında daha neler yaparak bebeğine gelişimine destek olabileceğini düşünür.
x
Anne karnındaki bebeğe müzik dinletmek de tam da bu noktadan hayatımıza giren bir eylemdir. Müzik bebeğin zeka, duygu ve fiziksel gelişimini nasıl etkiler? Anne karnındaki bebek kaçıncı haftadan itibaren müzik dinleyebilir? Bebeğin gelişimi için ne tür müzik dinletmekte fayda vardır? Dış dünyadan gelen müzik sesleri, fetusun kulaklarına ulaşır mı? Sese ve müziğe anne rahminde bebek tarafından verilen cevaplar nelerdir?
Son yıllarda giderek artan araştırmalar ve bulgular ışığında, doğumdan önce ve hamileliğin son 3 aylık döneminde, anne rahminin bir konser salonu gibi bebeği kucaklayıp, bu ritim ve ahenkle bebeğin gelişimine katkı sağladığı biliniyor.
Bebeğin beyni çevredeki seslerin ritmini ve motifini çözmeye çalışan bir dedektif gibidir. Bebek daha anne karnındayken bir müzik aleti gibi çalışır ve çevredeki sesleri hem kayıt, hem de analiz eder.
Beynin işitme sistemi hamileliğin 26. haftasından itibaren aktif olmaya başlar. Dışarıdan gelen sesler, rahimdeki fetusun kulağına gelemez. Çünkü bebeğin etrafını saran amniyon sıvısı ve kas örtüleri dışarıdan gelen sesleri bozar. Ancak Beethoven'in beşinci senfonisinin, belirgin şekilde tanımlanabilir bir ses imajı olarak rahme ulaştığı gösterilmiştir. Bebekler anne karnındayken 6. ve 7. aylardan itibaren seslere, özellikle de müziğe tepki veriyorlar, dahası anne karnındayken dinledikleri müzikleri doğduktan sonra dinlediklerinde hatırlıyorlar.
FETUS SESLERE NASIL TEPKİLER VERİR?
Fetus kulağına gelen seslere, vücut hareketleri ve kalp atışında meydana gelen değişikliklerle cevap verir. Bazı sesler, bebeğin kalp atış hızında kısa süreli yavaşlamalara yol açabilir. Çok gürültülü sesler kalp atımını hızlandırır. Sesler fetusta hareket ortaya çıkartmasının yanında, doğum öncesi öğrenmeye de sebep olur. En temel öğrenme şekli alışkanlık kazanma ve ortama uyum sağlamadır. Can sıkıcı olan veya sürekli tekrarlayan seslere dikkatini vermemeyi öğrenme, buna bir örnektir. Yeni ve bir farklı musiki ritmi gelirse, bebekler ona cevap vererek, değişikliği fark ettiğini gösterirler. Hamileliğin son döneminde bebek annenin karın bölgesine sürekli yapılan uyarılara alışmıştır. Ancak uyarı şekli değişirse buna cevap verir. Nazikçe yapılan titreşimlere cevap vermezken, gürültülü bir ses gönderildiğinde hemen hareket ederek cevap verir. Belli bir süre, gürültülü sesler ile nazik titreşimler birlikte arka arkaya verilirse, birkaç tekrardan sonra bebek buna cevap vermemektedir. Bütün bunlar, bebeğin doğum öncesinde çevresinden bilgi alabildiğini ve bazı olayları hatırlayabildiğini gösterir.
MÜZİK GELİŞİMİ NASIL ETKİLİYOR?
Çocuğun doğum öncesi müzik dinlemesinin, gelişimi hızlandırdığı, hatta bazı çocuklardaki belli gelişim bozukluklarını hafifletebildiği veya iyileştirme yoluna koyduğuna dair çalışmalar vardır. Değişik müzik çeşitlerinin 28-36 haftalık annelere dinletildiği bir çalışmada, kontrol grubuna nazaran anne karnında müzik dinleyen bebeklerin seslere dikkat, göz takibi, motor kontrol ve koordinasyon hareketlerinin gelişiminde dikkati çeken bir hızlanma gözlenmiştir.
KLASİK MÜZİK FAYDALI MI?
Yapılan araştırmalar, çocuk gelişiminin özellikle ilk yıllarında, müziğin çok önemli bir etken olduğunu ortaya koyuyor. Zihinsel gelişimin yüzde 85’i 8 yaşına kadar, beyin gelişiminin yüzde 80’i 3 yaşına kadar tamamlanıyor. Zeka ve beyin gelişimini, beslenmeden sonra ilk aylarda olumlu etkileyen birinci faktör ise müzik…
Müziğin bebek gelişimi üzerindeki etkilerini belirlemek için Batı’da yapılan pek çok araştırmaya göre; klasik müzik anne karnından itibaren bebeklerin psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde birçok olumlu etki yaratıyor. Örneğin, düzenli olarak müzik aleti çalmanın beynin görme, duyma, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığı söyleniyor. Yapılan bir diğer araştırma ise, Brahms dinletilen prematüre bebeklerin daha çabuk geliştiklerini kanıtlıyor.
Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirip, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini arttırıyor. Okul çağındaki çocukların okuma ve yazmayı daha kolay öğrenmesini, anlama ve düşünme becerilerini geliştiriyor. Yani akademik performansı da olumlu etkiliyor. Çocuklara müzik dinletmek beyin aktivitesini arttırıp, stresin ve sıkıntının azaltılmasını sağlıyor.
Müzik, insanları mutlu, huzurlu, yaratıcı, umutlu, heyecanlı, güçlü, inançlı ve cesur kılan bir olgu... Zihni ve yaratıcılığı geliştirdiği, bitkileri olduğu gibi bedeni de iyileştirdiği biliniyor. Buna, “Mozart etkisi” deniyor.
BİLİNEN EN ŞİFALI MÜZİSYEN: MOZART
Başuçlarında her gün 2 saat Mozart dinletilen bebeklerin daha zeki oldukları, ineklere daha iyi süt vermesi için Mozart dinletildiği, Japonya'da bir bira fabrikasının bira mayası oluşurken Mozart çaldırdığı ve o biranın daha pahalı satıldığı şaşırtan gerçeklerden. Dünyanın çeşitli yerlerinde, birçok doktor ve müzik terapisti Mozart etkisini, depresyon, kanser, kronik ağrılar, yüksek tansiyon, ruhsal ve zihinsel sorunlar gibi pek çok hastalığın tedavisinde kullanıyor. Mozart'ın müziği; kısa, basit ve neşeli temaları ile, kolay algılanabilir, kolay takip edilebilir bir müzik. Bebekler için de bu neşeli melodiler ve basit ritimler oldukça ilgi çekici.
Bu tür bir müzik dinlemenin, anlama ve muhakeme için önemli olan sinirsel kanalları uyarabileceği varsayılıp, öğrencilerin müzik zevklerine bakılmaksızın sınavlarında Mozart dinletilmiş, sınav başarılarında artış gözlemlenmiş. Uzmanlara göre, 10 dakika Mozart müziği dinlemek, geçici de olsa IQ üzerinde olumlu etki yapıyor.
MOZART ETKİSİNDEN FAYDALANIN!
Don Campbell müziğin gücü üzerine bugüne kadarki en kapsamlı kitabı yazdı: “Mozart etkisi.” Müzik ve diğer titreşimlerin anne karnından başlayarak yaşamın tüm dönemlerinde sağlık, eğitim ve davranış alanlarında önemli etkilere sahip olduğunu açıklıyor. Kolayca uygulanabilecek egzersizlerle beden ve zihin sağlığınızı artırmanın yollarını öğretiyor. Don Campbell kitabında, müzik zevkiniz ne yönde olursa olsun Mozart Etkisi'nden faydalanabilmeniz için gerekli bilgiyi çok açık bir dille ve örneklerle veriyor.
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Eğitimde Psikolojik Hizmetler A. D. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Üre’nin konuyla ilgili görüşleri ise şöyle:
“BEBEĞİNİZE VALS DİNLETİN!”
“Müziğin insan üzerindeki etkileri anne karnındaki döneme kadar uzanır. Bebeklerde ritim duygusunun gelişmesi ile başlayan müzik olgusu çok önemli. Sağlıklı bir bebeğin bütün canlılarda olduğu gibi ritim duygusuna sahip olması gerekir. Anne karnındaki bebekte bu duygu annenin kalp atışlarını duymasıyla başlar. Bebeklerin ritme karşı olan sevgilerinin mutlu olmaları ile yakından ilişkisi vardır.
Bebekler vals ve klasik müzik gibi ritme sahip yumuşak müziklerden hoşlanır ve gebeliği sırasında bu tür müzikleri dinleyen annelerin çocukları ruhsal ve sosyal gelişimlerini daha kolay tamamlayarak, sorunsuz bir kişiliğe sahip olurlar. Yalnız bu müziğin dozunun çok iyi ayarlanması gerekiyor. Gebelikte, gerginliğin azaltılması ve bebek sağlığı açısından bu tür müziklerin dinlenmesi yararlı olabilir. Bu dönemde annenin klasik müzik ya da vals dinleyerek rahatlaması bebeğin gelecekte daha mutlu ve uyumlu olması üzerinde olumlu etki yaratıyor. Annenin hamileliğinde stres ve depresyon yaşaması da bebeği doğrudan etkileyerek, onun gelecekte karamsar, sıkıntılı ve güvensiz olmasını sağlayabiliyor. Bebeğin annenin söylediği ninniye verdiği tepki de müziğe karşı olan duyarlılığın ne kadar erken başladığının bir göstergesi. Bu dönemlerde müzikle iç içe olan çocuklar bu konudaki yeteneklerini daha rahat geliştirebilir.”
---------------
Piyano zekâyı geliştiriyor
Okul öncesi yaştaki 78 çocuk üzerinde yapılan bir araştırma piyano – IQ (zekâ katsayısı) arasındaki çarpıcı ilişkiyi ortaya koydu: Okul öncesindeki düzenli piyano dersleri çocukların IQ’sunu yüzde 50, hatta daha fazla arttırıyor. Kaliforniyalı iki bilim adamının araştırması piyano eğitimi alan çocukların özellikle matematik ve fen dallarında çok daha başarılı olacağını gösteriyor. Yoksa zeki bir neslin yolu bilgisayar klavyesinden değil de, piyanonun tuşlarından mı geçiyor?
Çağımız rekabet çağı. Öyle ki çocuklar kendilerini bekleyen zorlu sınavlardan galip çıkmak için daha yedi yaşından itibaren çalışmaya başlıyor. Çalışmak elbette etkili ama zeki olmak herkesin harcı değil. İşte bu yüzden, harıl harıl zekâyı geliştirme, arttırma formülleri aranıyor. Geçenlerde Amerikalı iki bilim adamı yaptıkları ilginç araştırmanın sonucunu kamuoyuna açıklayınca eski formüllerin pabucu dama atıldı. Zekâyı geliştirmek için ne genlerle oynamak ne de bilgisayarın esiri olmak gerekiyordu. Zeki bir toplum yaratmanın yolu eski bir dosttan geçiyordu: Piyano.
Bu araştırmanın başında, Kaliforniya’daki Irvine Üniversitesi’nin Öğrenme ve Hafıza Nörobiolojisi Bölümü’nde görev alan fizikçi Gordon L. Shaw ile Wisconsin Üniversitesi’nden psikolog Frances H. Rauscher var. Shaw ve Rauscher’a göre okul öncesi çocukların beyni tıpkı bir plastik gibi ve erken yaşlarda verilecek birtakım eğitimlerle çocuk beynini şekillendirip beslemek mümkün. Piyano ise, özellikle beyin ve beden arasındaki bağlantıyı kurması, hem ruha hem de fiziğe etki etmesiyle bu yöntemin en etkili aracı. Shaw ve Rauscher’in araştırmasına göre, okul öncesi çocuklara piyano dersi vermek, çocukların fen ve matematikte üstün özellikler göstermelerinde gerekli olan zihinsel yapıyı olgunlaştırmanın en etkili yolu.
Zekâya adım adım
İki uzman, müziğin zekâ ile bağlantısı üzerine araştırmalarını uzun zamandır yürütüyor. Bu alandaki ilk çalışmaları “Mozart Etkisi” adını taşıyan bir deney. 1993 yılında “Nature” dergisinde de yayımlanan bu araştırma klasik müzik – IQ ilişkisi üzerine kurulmuştu. Yapılan deneyde 36 lise öğrencisine belli bir süre, her gün 10 dakika boyunca Mozart’ın bir piyano sonatı dinletilmiş, sonuçta çocukların IQ’larında bir artış görülmüştü. Aynı gruba dinletilen new age ve dans müziği ise Mozart’ın yarattığı etkiyi yaratmıyordu. Tek problem, Mozart’ın etkisinin sadece bir saat sürmesiydi.
Shaw ve Rauscher ikinci çalışmayı “Küçük yaşta müzik dersleri almak ve özellikle bir enstrüman üzerinde yoğunlaşmak” üzerine yaptılar. Bunun için en popüler ve en yaygın enstrüman olan piyanoyu seçtiler. Seçimin nedeni, piyanoyu o yaştaki çocukların daha kolay öğrenebilecek durumda olmasıydı. Bu yılın başında gerçekleştirilen deneyler için bu kez anaokuluna giden 78 çocuk seçildi. Bu arada üç – dört yaşlarındaki bu çocukların ailelerinin sosyo – ekonomik – kültürel yapılarının, gittikleri ana okullarının eşdeğer olmasına da dikkat edildi. Ve 78 çocuk dört gruba ayrıldı. Birinci gruba şan ve piyano dersi, ikinci gruba sadece şan dersi, üçüncü gruba bilgisayar dersi verilirken, dördüncü gruptakilere hiçbir şey öğretilmedi. Çocuklar haftada iki kez 15’er dakikalık piyano dersi alıyordu, her çocuğun eşit süreyle ders almasına da dikkat ediliyordu. Sekiz ay boyunca diğer grupların da çalışmaları sürdü. Bu eğitimin ardından 78 çocuğa zekâ testi uygulandığında çıkan sonuç araştırmacılar için pek de sürpriz olmamıştı. Piyano grubundaki çocukların zekâsındaki artış diğer gruptakilere fark atıyordu!
Yüzde 46 daha zeki
Çocuklara deneyin başlangıcında zekâ testi uygulanmıştı. Sekiz ayın sonunda diğer gruplardaki çocukların zekâlarında önemli bir gelişme kaydedilmezken, piyano dersi alan gruptakilerin IQ’larında yüzde 46’lık bir gelişme görüldü. Bütün çocuklar bu ölçüm için beş ayrı teste tabi tutulmuştu. Bu testler, puzzle birleştirmek, gösterilen desenleri yapmak, geometrik şekilleri tanımak, nesnelerin doğru renklerini ve resimlerdeki hataları bulmaktan ibaretti.
Dr. Shaw ve Dr. Rauscher, ilk araştırmalarında bulguladıkları “Mozart dinlemenin birkaç saat süren etkisi” aksine, piyano eğitiminin etkisinin ömürboyu süreceğini söylüyor. Deney üç – dört yaşlarındaki çocuklar üzerinde yapılmış olsa da, 12 yaşına kadar alınan piyano derslerinin etkili olacağını ekliyorlar. Bunu da şöyle açıklıyorlar: “Müzik de tıpkı matematik ya da satranç gibi yüksek beyin fonksiyonları gerektiren bir uğraş. Bu alanlar, aynı zamanda iyi gelişmiş ‘spatial’ zekânın da temelini atıyor. Spatial zekâ, görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde oluşturabilme ve bunların farklılıklarını kavrama yetisine verilen ad.” İki araştırmacı çocukların yoğrulmaya hazır beyinlerinin bağlantılar kurmak için şekil değiştirmeye müsait olduğunu anlatıyor. “Piyano dersleri sinirleri eğiterek beynin korteksindeki algısal gelişmeyi sağlıyor” diyor Dr. Rauscher.
Yapılan pek çok bilimsel araştırma da bu iki bilim adamının söylediğini doğrular nitelikte. Biyologlar yeni doğmuş çocuğun beynindeki fazla sayıdaki hücrelerden bir kısmının sinirlerle birbirine bağlanmış hücre ağının dışında kaldığını söylüyor. Bebeklerde konuşmaları dinlemek, parlak renkli oyuncaklarla oynamak ve müzik dinlemek gibi durumlar bu sinirleri güçlendirerek çocukta zekâ gelişimini sağlıyor. Shaw ve Rauscher’in araştırmaları da zaten bu temele dayanıyor. İki bilimadamı piyano ya da diğer enstrümanların bu sinirsel bağlantıyı güçlendirdiğini ve çocuğun zekâsını yüzde 46 oranında arttırdığını ispatlıyor.
Müzikteki matematik
Araştırmanın mimarlarından biri olan Dr. Rauscher da çocukken piyano ve çello dersleri almış. Rauscher’e göre bu dersler son derece etkili: “Müzik zihinsel imgelemeyi ve bu imgeleri notaları kullanarak müziğe dönüştürmeyi gerektirir. Müziğin fen ve matematikle bu açıdan çok fazla ortak yönü olduğunu düşünüyorum.”
Türkiye’de müziğin zekâ üzerine etkilerini araştıran M. S. Ü. Devlet Konservatuvarı profesörü Filiz Ali de iki araştırmacının bulgularını destekler nitelikte konuşuyor: “Müzik ne kadar soyut görünse de son derece bilimsel ve matematiksel. Müziğin içinde bir matematik var. Notalar, solfej hepsi matematik üzerine kurulu. Ve piyano çalmak da matematiksel düşünmeye benziyor. Hem beyni hem bedeni çalıştıran piyano, notaları algılayan beynin tuşlara dokunan parmaklara, pedallara basan ayağa emir vermesiyle bir koordinasyon oluşturur. Bu da beynin birden fazla bölgesini çalıştırarak çok yönlü düşünmeyi ve bağlantılar kurmayı sağlar, beynin kullanımını geliştirir.”
Prof. Ali Avusturya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde ana okullarından itibaren çocuklara müzik eğitimi verildiğini söylüyor: “Burada müzik ilkokulları var. Bu okullarda diğer derslerin yanında her gün iki saat müzik eğitimi veriliyor. Ve çocuklara birer enstrüman çalmayı öğretiyorlar.” Filiz Ali’ye göre müzik eğitimi için çocuğun ille de müziğe yeteneği olması gerekmiyor. “Herkesin matematik yeteneği olmaz ama hepimiz okulda matematik öğrendik. Müzik için de bu geçerli. Çok yetenekli olmasa da çocuklara biraz müzik öğretmek onların zekâsını, algılama, öğrenme kapasitesini, koordinasyon kurmasını ve yaratıcılığını geliştirecek, ileride yapacağı meslekte daha başarılı ve kıvrak zekâlı olmasını sağlayacaktır” diyor ve ekliyor: “Benim ders verdiğim öğrenciler şimdi mimar, doktor, antropolog, matematik profesörü…”
Göz doktoru Beril Küçümen beş yaşındayken piyano dersleri almaya başlamış. “Belki de bu sayede okul yıllarımda fen ve matematikte sınıfın en iyilerinden biriydim” diyen Küçümen, beş yaşındaki oğlu Malik’i biraz da bu yüzden konservatuvarın yuva sınıfına vermiş. Malik’in devam ettiği İ. Ü. Devlet Konservatuvarı’ndaki bu sınıf bu yıl kuruldu. Burada beş – yedi yaşlarındaki okul öncesi çocuklara müzik eğitimi veriliyor. Sınıftaki çocukların aileleri de müziğin çocuğa çok şey verdiğine inanıyor.
Yine yuva sınıfı öğrencilerinden beş yaşındaki Berk’in annesi Berrin Özdemir, oğlunun ikibuçuk yaşında notalara ilgi duyduğunu söylüyor. “Notalara ilgisi başladığı anda rakamlarla da ilgilendi. Üç yaşında 100’e kadar sayabiliyordu.”
Müzik eğitimi beyini yoğurup şekillendirirken daha zeki, daha duyarlı ve daha sosyal bir neslin de tohumlarını atıyor. Ama tüm hocalar uyarıyor: “Çocuğunuzun zeki olması için onu piyano başına bağlamayın. Çünkü zorlanırsa nefret edecektir. Müziği ona bir oyun gibi öğretmek en etkili yöntem.”
------------
Kaynaklar :
(BBC TÜrkçe)
Prof.Dr. Kürşat Çağıltay
Arş. Gör. Simge Yılmaz
Özgür Bolat
musicalmessage
aksam
MİNE AKVERDİ – AKTÜEL DERGİSİ
|
|
|
NASA Dünya'ya benzeyen 7 yeni gezegen keşfetti |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 06:11 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
NASA Dünya'ya benzeyen 7 yeni gezegen keşfetti
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Güneş Sistemi dışında 7 yeni gezegen keşfetti. Bilim insanları Dünya’dan 40 ışık yılı uzaktaki Trappist-1 isimli yıldızın yörüngesinde bulunan gezegenlerin çapları ve kütleleri bakımından Dünya’ya benzediklerini belirtti.
Bu gezegenlerden üçü “yaşanabilir bölge” içinde: “Bu gezegenlerden yeşil renkle gösterilen üçü sıvı suyun yüzeyde toplanabileceği yaşanabilir bölgenin içinde bulunuyor. Aslında uygun atmosfer koşullarıyla bu gezegenlerin herhangi birinde su var olabilir.”
“Exoplanet” olarak adlandırılan gezegenlerin tespit edilmesinde NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu kullanıldı: “Spitzer teleskobuyla çok hassas ölçümler yaptık. Yine Spitzer sayesinde bu gezegenlerden altısının ön ölçümünü yaptık ve bunlardan bir tanesi için yaptığımız ölçüm su açısından zengin bir bileşime sahip olduğunu gösterecek kadar hassas ki bu çok heyecan verici çünkü bu yaşanabilir bölgedeki gezegenlerden biri.”
Bilim insanları Güneş Sistemi dışındaki yıldızların yörüngesinde dolaşan bu gezegenlerin keşfinin evrende dünya dışındaki canlı varlıkların keşfi için önemli bir temel oluşturabileceğini düşünüyor.
Son güncellenen: 22/02/2017
NASA’dan tarihi açıklama: Dünya’ya benzer, su ve canlılık barındırabilecek 7 gezegen bulundu
HABER MERKEZİ – NASA çarpıcı bir gelişmenin haberini kamuoyuyla paylaştı. Dünyanın merakla beklediği açıklamada, Güneş Sistemi dışında yer alan ve bir yıldızın yörüngesinde bulunan 7 yeni gezegenin keşfedildiği duyuruldu.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tüm dünyanın merakla beklediği basın toplantısında, 7 yeni gezegen keşfedildiğini açıkladı
NASA araştırmacılarının çarpıcı açıklamasına göre, yeni keşfedilen 7 gezegen, diğer özelliklerinin de değerlendirilmesiyle, potansiyel olarak yüzeyinde su bulundurabilir.
Bununla birlikte, bu gezegenlerden üçü, canlılığın bir olasılık olarak görülebileceği “yaşanabilir” bölge içinde.
“Exoplanet” olarak adlandırılan ve Güneş Sistemi dışında yer alan bu gezegenler, Dünya’dan 40 ışık yılı uzaklıkta bulunmakta ve Trappist-1 ismi verilen yıldızın yörüngesinde.
Trappist-1’in düşük kütleli ve soğuk bir yıldız olduğunu düşünülüyor.
Gezegenler, NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu ve dünyada bulunan gözlemevleri kullanılarak tespit edildi.
Trappist-1 gezegenlerinden üçünün yüzey sıcaklığının, yeterli atmosfer basıncı göz önüne alındığında sıvı su varlığını destekleyebileceği ve “yaşanabilir bölge” tanımına girebileceği düşünülüyor.
NASA
---------------------------------
Sieben erdähnliche Planeten auf einmal entdeckt
Nach astronomischen Maßstäben sind sie uns sehr nah: Forscher haben sieben neue Planeten entdeckt, die der Erde erstaunlich ähneln. "Auf der Suche nach Leben wohl die beste Wahl."
Astronomen haben in den vergangenen Jahren Tausende neue Planeten außerhalb unseres Sonnensystems entdeckt. Diese Exoplaneten sind meist ungemütliche Orte: Glühend heiß oder eiskalt - zumindest kein schöner Ort für uns bekannte Lebensformen.
Es ist daher eine kleine Sensation, was Forscher nun vor ihre Teleskope bekommen haben. In unserer kosmischen Nachbarschaft haben sie gleich sieben erdähnliche Planeten entdeckt. Sechs dieser Exoplaneten liegen in einer moderaten Temperaturzone, in der Wasser flüssig sein kann - eine Voraussetzung für Leben, wie wir es kennen.
"Auf der Suche nach Leben anderswo ist dieses System nach heutigem Stand wahrscheinlich die beste Wahl", sagt Studienautor Brice-Olivier Demory von der Universität Bern. Drei der Planeten könnten sogar Ozeane auf ihrer Oberfläche besitzen, sofern sie erdähnliche Atmosphären haben, schreiben die Forscher im Fachblatt "Nature". Konkrete Hinweise auf Leben haben sie bisher nicht.
Wie außergewöhnlich der Fund ist, zeigt die folgende Grafik mit Daten des Nasa Exoplanet Archivs. Aufgetragen sind dort die Masse und die Temperatur der bisher bekannten Exoplaneten. Nur eine Handvoll hat eine erdähnliche Temperatur und ist ähnlich schwer wie die Erde (Masse = 1 Erdmasse) - die meisten sind deutlich schwerer und heißer:
Der Erde ähnlich? Eher nicht
Masse in Erdmassen und Temperatur in Grad Celsius auf Exoplaneten
Masse in ErdmassenTemperatur02004006008001000-50005001000150020002500● Planet308 Erdmassen118 Grad Celsius
Quelle: Nasa Exoplanet Archive
Die sieben nun gefundenen Planeten sind alle ungefähr so groß wie die Erde - ihre Durchmesser liegen zwischen 75 und 113 Prozent des irdischen, die Planetenmassen schätzen die Forscher auf 0,4 bis 1,4 Erdmassen. Es handele sich wahrscheinlich um Planeten aus Gestein.
Die Exoplaneten umkreisen den Stern Trappist-1, einen Roten Zwerg, was einer der häufigsten Sterntypen der Milchstraße ist. Das Zwergsternsystem liegt knapp 40 Lichtjahre entfernt im Sternbild Wassermann. Ein Lichtjahr ist die Strecke, die das Licht in einem Jahr zurücklegt. 40 Lichtjahre sind rund 370 Billionen Kilometer.
Planetensysteme mit so vielen Planeten zu finden, ist extrem selten. Von den rund 3400 bekannten Exoplaneten sind die meisten Einzelgänger - sie kreisen einsam um ihren Stern, wie die Grafik zeigt:
Je mehr Planeten desto seltener
Anzahl der gefundenen Planetensysteme
1 Planet2 Planeten3 Planeten4 Planeten5 und mehr Planeten1 Planet● Anzahl: 2003 Systeme
Quelle: Nasa Exoplanet Archive
Es ist nur ein anderes Sonnensystem bekannt, in dem sieben Trabanten kreisen: Sie fliegen um den Stern KOI-351 in rund 2500 Lichtjahren Entfernung, also viel weiter weg.
Der Zwergstern Trappist-1 hat lediglich acht Prozent der Masse unserer Sonne und zwölf Prozent des Sonnendurchmessers. Er ist nicht einmal halb so heiß wie unsere Sonne - gerade noch heiß genug, damit sein Sonnenfeuer nicht erlischt.
Dadurch können auf seinen Planeten trotz ihrer engen Umlaufbahnen gemäßigte Temperaturen herrschen. Die inneren sechs Trabanten umrunden Trappist-1 in 1,5 bis 12 Tagen, die Umlaufzeit des äußersten Planeten ließ sich noch nicht genau bestimmen und liegt zwischen zwei und fünf Wochen.
Zufällig der richtige Blickwinkel
Die Wissenschaftler hatten systematisch nach Planeten bei Roten Zwergen gesucht. Bei Trappist-1 wurden sie fündig: Von der Erde aus schaut man durch Zufall genauso auf das Sonnensystem, dass die sieben Planeten während ihres Umlaufs vor dem Zwergstern herziehen. Dadurch wird der Stern für einen kurzen Moment dunkler und dann wieder heller.
Diese sogenannte Transit-Methode hat vor rund 15 Jahren die Suche nach Exoplaneten revolutioniert. Allein im Jahr 2016 konnten damit mehr als 1400 neue Himmelskörper gefunden werden, wie die Grafik zeigt. Klicken Sie auf die Legende, um die anderen Werte besser zu erkennen.
Zahl der Exoplaneten explodiert
Gefundene Exoplaneten pro Jahr nach Methode
TransitGeschwindigkeitSonstige19901995200020052010201502505007501000125015001991● Sonstige: 0
Quelle: Nasa Exoplanet Archive
Bis dato mussten Astronomen die Geschwindigkeit von Sternen analysieren. Umkreist ein Planet einen Stern, bewegt dieser sich periodisch auf uns zu und von uns weg. Aus diesen Geschwindigkeitsänderungen kann man daher ebenfalls auf Planeten schließen. Doch mit dieser Methode konnten im besten Jahr 2007 nur 73 neue Exoplaneten gefunden werden.
Mit künftigen Weltraumteleskopen wollen die Forscher nun versuchen, Ozon in den Atmosphären der Exoplaneten zu suchen. "Das könnte ein Indikator für biologische Aktivität auf einem Planeten sein", sagt Forscher Demory. Allerdings sei es schwer, biologische Aktivität aus der Ferne zweifelsfrei nachzuweisen. Für viele Indizien gebe es auch andere Erklärungen.
Eines ist jedoch klar: Sollte es nahe Trappist-1 Leben geben, ist ein solcher Planet langfristig die bessere Wahl. Wenn unsere Sonne in einigen Milliarden Jahren ihren Brennstoff verbraucht hat und unser Sonnensystem aufhört zu existieren, wird Trappist-1 noch immer ein junger Stern sein. Weil er so langsam brennt, wird der Rote Zwerg noch mindestens zehn Billionen Jahre leuchten.
22/02/2017
Spiegel Online
Philipp Seibt
|
|
|
En Çok Kullanılan 30 Beden Dili ve Anlamları [Kadınlar ve Erkekler için Vücut Dili] |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:50 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
En Çok Kullanılan 30 Beden Dili ve Anlamları [Kadınlar ve Erkekler için Vücut Dili]
Beden dili hareketleri ve anlamları, hem kadınların hem de erkeklerin en güçlü silahlarıdır. En çok kullanılan vücut dili hareketleri, karşınızdaki kişinin size karşı nasıl bir tavır takındığını alenen gösterir. İşte sizlere kadınların ve erkeklerin en çok kullandıkları beden dili ve anlamları:
Beden dili hareketleri olmaksızın, sadece konuşulan sözler ile iletişimi sınırlı tutmak, pek çok kişinin düştüğü hatadır. Söyleyeceklerimizi karşı tarafa aktardığımızda veya diğer kişinin söylediklerini dinlediğimizde, iletişimin gerçekleştiğini varsayarız. Sözel olmayan iletişimi hiçe sayarak, beden ve vücut dilini kullanmadan konuşmayı, sağlıklı bir şekilde tamamladığımızı düşünürüz. Ve bu noktada yanılırız. Çünkü beden dili hareketleri ve anlamları, konuştuklarımızdan daha etkili olabilmektedir.
Sadece beden hareketlerine bakarak değil, karşımızdaki kişiyi bütünüyle incelememiz gerekir. Jest-mimik, ses tonu, tınısı, yüksekliği veya alçaklığı bunların her biri doğru bir iletişim kurmanız için önemlidir. Ayrıca beden dili öğrenme ve anlama teknikleri ile aslında anlatılmak istenenin ne olduğu keşfetmenizi sağlayacaktır.
Şimdi hem kadınların hem de erkeklerin sıklıkla kullandığı vücut dili ve anlamları hakkında sırasıyla bahsetmek istiyorum:
Kadınlar Tarafından En Çok Kullanılan 20 Beden Dili
Özellikle bu konunun daha çok erkekleri ilgilendirdiğini düşünüyorum. Kadınları tanımak istiyorsanız, sözlerine değil, kesinlikle vücut diline bakmalısınız. Çünkü kadınlar her şeyi apaçık dile getirmezler. Hoşlansalar dahi bunu belli etmezler. İncinmekten korkarlar veya ilk adımı sizin atmanızı beklerler. Tabii bunun aksi de mümkündür. Ne istediğini bilen, aradığını bulduğuna inanan güçlü kadınlar direkt olarak konuşmayı tercih ederler. Fakat bunların sayısının az olduğunu bilmelisiniz. (Güçlü kadınların dikkat çekici özelliklerine bu yazıdan ulaşabilirsiniz.)
Konuşmalarımızdan, beden hareketimize, vücut dilimize varana kadar bizi anlamanızı sağlayacak tüyoları sizlerle paylaşmadan önce birkaç bir şey söylemek istiyorum. Aşağıda ele alacağım iletişimde önemli rol oynayan yardımcı hareketleri doğru yorumlayabilmeniz için karşınızdaki kadını doğru gözlemlemeniz gerekiyor. Bunun için sadece hoşlandığınız veya yakınlaşmak istediğiniz kişiyi değil, diğerlerini de gözlemlemelisiniz. Böylece aradaki farkı daha iyi anlayarak, yorumlarınızı doğru bir şekilde yapabilirsiniz.
Şimdi, kadınların beden dilini çözmek için bilmeniz gerekenler sizlerle:
Kadınların Göz Bebeklerinin Büyümesi
Kadınların Göz Bebeklerinin Büyümesi
Gözler nasıl ki kalbin aynasıysa, iletişimde önemli bir role sahiptir. Bir kadının gözünün içine bakarak, sizden hoşlanıp hoşlanmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer ki göz bebeklerinin içi büyüyor ve kadının gözlerindeki ışığı fark ediyorsanız; bu sizden hoşlandığı anlamına gelir. Sözlerimizi bir şekilde seçerek konuşabiliriz. Fakat gözlerimizi kontrol etmemiz gerçekten zordur. Bu nedenle sözsüz iletişimde gözler önemli!
Kadınların beden dili konusunda kendilerini ele verdikleri ilk nokta da gözlerdir. Fakat bu ortama, ışığa bağlı olarak değişebilir. Çünkü karanlık ve loş ortamda göz bebeklerimiz istemsiz olarak büyür. Bu yüzden tam güvenilir bir metot değildir. Tam olarak ışıktan emin olmanız gerekir. Göz kontağı kurmak, vücut dilinde önemlidir. Eğer karşınızdaki kadın sizinle göz kontağı kuruyor ve gözlerini kaçırmıyorsa, buradan size karşı olumsuz bir his beslemediğini anlayabilirsiniz. Aynı zamanda göz kontağı kurarak uzun uzun sohbet ediyorsanız da bu ilişkinin adının konmasını istiyor demektir. Elbette ki utangaç kızlarımız da olabilir. Gözlerini sizden kaçırabilir. Bütün bu durumları iyi bir şekilde gözlemleyerek karşınızdaki kişinin bilinçaltını okuyabilirsiniz.
Kadınların Selamlaşma Tokalaşma Merasimi
Kadınların Selamlaşma Tokalaşma Merasimi
Hemen söyleyelim; en çok kullanılan beden dili, tokalaşmadır. Biliyorsunuz ki selamlaşmanın binbir çeşit yolu vardır. Sadece merhaba diyerek, eli belirsiz bir şekilde sıkarak yahut tutulan eli bırakmak istemeyerek… Tokalaşma şekilleri de duyguları ele veren ikinci önemli konu. Çünkü siz elinizi çekene kadar biz geri adım atmıyor isek bilin ki bu iş tamam demektir. Tabii ki tam anlamıyla tamam diyebilmek için iletişimde önemli olan diğer unsurları da önemsemeniz gerekir. Kadınların beden dili konusunda gizleyemedikleri hareketlerden birisi de tokalaşma durumudur.
Tavsiye Ederiz: Bırakılmak İstenen Etkiye Göre Nasıl Tokalaşılır?
Kadınların Parmaklarının Duruşu
Kadınların Parmaklarının Duruşu
Kadınların vücut dili konusunda en güçlü silahlarından birisi de parmaklarıdır. Çünkü narin ellerindeki bu parmak uzantıları, doğru şekilde kullanıldığında, kolayca istenen etki bırakılabilir. Parmakların duruşu da tamamen size karşı duygularımızı gösteriyor. Çünkü biliyorsunuz ki ellerimizi, kollarımızı hareket ettirmeden duramayız. Hareket ettirmiyorsak bir sorun var demektir. Onu aşağıdaki başlıkta inceleyeceğiz. Şimdi asıl konuya gelelim. Parmaklarımızı saçlarımıza götürüyorsak bundan iyi anlam çıkartabilirsiniz. Çünkü bunun anlamı karşımızdaki erkeğin ilgisini çekmek istememizdir. Karşınızdaki kişi bu işlemi yavaş bir şekilde yapıyorsa o kadın kesinlikle bir aşk uzmanıdır diyebilirim. Hızlı veya gergin bir şekilde parmaklarını saçları arasında dolaştırıyorsa da karşınızdaki kişinin utangaç olduğunu söyleyebilirim.
Elbette ki yanımızda yöremizde olan eşyalara dokunmamızın da bir anlamı var. Örneğin bardağın baş kısmı ile oynayan veya ya da ritim tutan biri varsa karşınızda bunun anlamı bütün dikkatini bana ver. Senin ilgini çekmek istiyorum şeklinde yorumlanabilir. Tabii ki bunları kasıtlı bir şekilde yapıyor olması gerekir. Çoğunlukla beden dilimizi kontrol edemediğimiz için kasıtlı olarak yaptığımızı varsayabilirsiniz.
Kadınların Ellerinin Duruşu
Kadınların Ellerinin Duruşu
Çoğu kadın sıkıldığında, utandığında veya kızdığında ellerine bakar. Tabii ki bu kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Fakat karşınızdaki kadının size karşı ne hissettiğini anlamak istiyorsanız, onu doğru bir şekilde gözlemlemelisiniz. Her hareketini yorumlamaya çalışmalısınız. Bunu sadece beden dili olarak algılamamalısınız. Jest, mimik, ses tonu her şeyi ile bir bütün olarak incelemelisiniz. Bu sayede karşınızdaki kişi utangaç mı yoksa size kızdı mı kolaylıkla anlayabilirsiniz.
Karşınızdaki kişi utangaç ise ilgisi ilk olarak elleri üzerine yoğunlaşır. Çünkü yüzünüze bakmakta güçlük çeker. Bu nedenle de gözleri ellerine gider. Tabii karşınızdaki utangaç olmayabilir. Sizin yaptığınız bir davranışa veya günlük yaşadığı bir olaya sinirlenmiş olabilir. Bu durumda kadınlar masanın üzerinde elleriyle ritim tutarlar.
Kadının elleri çenesindeyse ve düşünceli bir şekilde hayallere dalıyorsa bilin ki ilgisi sizin üzerinizde değildir. Hatta siz onun ilgisini çekmiyorsunuzdur. Bu sırada genellikle düşünülen husus, karşımdaki kişi beni hak ediyor mu tarzında sorulardır. Ki bu soruların cevapları kadınlar için oldukça önemlidir. Bu konuda tek çıkar yolunuz nazik olmak ve karşınızdakini etkilemek için nasıl davranmanız gerektiğini bilmektir.
İlginizi Çekebilir: Beden Diliyle Karşınızdaki Kişiyi Etkilemenin 9 Yolu
Kadınların Dudaklarının ve Ağzının Duruşu
Kadınların Dudaklarının ve Ağzının Duruşu
Karşınızdaki kadın dudaklarını ısırıyor veya ıslatıyorsa bu erkekler için iyiye işarettir. Çünkü dudaklar istemsiz bir şekilde kendini ele verir ve kadınların hoşlanma hareketleri sıralamasında zirvede yer alır. Kadının hislerini anlamak istiyorsanız dudaklarına bakabilirsiniz. Tabii ki burada abartıya kaçmamanız gerekiyor. Bu durum aksi anlaşılmalara sebep olabilir. Dudak ısırma hareketi, çoğu erkeğin kadının utangaç olduğunu düşündürür. Fakat tam aksine karşınızdaki bayan sizinle flört etmek istiyordur.
En çok kullanılan beden dili hareketlerinden olan ağız hareketleri ise kadının karşısındaki kişiyi beğenip beğenmediğini, isteyip istemediğini anlamanızı sağlar. Özellikle kadın ruj sürüyormuş gibi işaret parmağını dudağında gezdiriyorsa ilişki konusunda bocalıyordur. Ağzını sıkı sıkı kapatıyorsa, dişlerini dahi göstermiyorsa hislerini gizlemeye çalışıyordur. Aksine ağzı açıksa bilin ki bu iş olmuştur. Kadın sizden hoşlanıyordur. Hatta ağzı açık bir şekilde alt dudağını ısırıyorsa, bilin ki kafasından acaba beni beğendi mi, tarzında sorular dolaşıyordur.
Kadınların Ayaklarının Duruşu
Kadınların Ayaklarının Duruşu
Karşınızdaki kadının ayakları ve oturuş pozisyonu size doğru dönükse buradan kadının size ilgi duyduğunu anlayabilirsiniz. Aksine size doğru dönük değilse, hoşlanmadığını anlayabilirsiniz. Burada büyük pay size düşüyor. Kadının ilgisini çekmeyi başarabilirseniz, yönünü size döndürebilirsiniz. Düşüncelerinin değişmesini sağlayabilirsiniz.
Kadınların Elini Çeneye Koyması
Kadınların Elini Çeneye Koyması
Kadınların flört hareketleri ve anlamları üzerine bilmeniz gereken en önemli noktalardan birisi, çeneye dokunuş şeklidir. Eğer bir kadın elini çenesinin altına koymuş düşünceli gözlerle size bakıyorsa, daha sizin için karar vermemiş demektir. Hatta o arada size ne kadar değer vermesi gerektiğini düşünüyordur diyebilirim. Bu gibi durumda asılında kadın beni ikna et, sana inanıyım mesajı veriyordur. Tabii ki anlayabilene. Bu durumu doğru bir şekilde kullanmalısınız.
Kadınların Öne Doğru Eğilmesi
Kadınların Öne Doğru Eğilmesi
Kadın size karşı boş olmadığını öne doğru eğilerek anlamanızı sağlar. Çünkü kadınlar öne doğru eğilerek dekoltesini sizin görmenizi sağlayacak şekillerde sergilerler. Aksine tavır takınıyor, arkasına yaslanıyorsa da aranıza mesafe koyduğunu anlayabilirsiniz. Kadınların vücut dili konusunda en güçlü silahları, bedenleri değil midir zaten?
Kadınların Yüz Hareketleri ve Bakışları
Kadınların Yüz Hareketleri ve Bakışları
Kadınların yüz hareketleri, jest ve mimiklerinden anlamlar çıkartabilirsiniz. Özellikle o mest edici bakışlar. Her kadın sevdiği adama daha başka bakar. Tabii önemli olan bunu anlayabilmek. Bunu anlayabilirseniz, karşınızdaki kişinin sizinle ilgilenip ilgilenmediğini kolaylıkla çözebilirsiniz. Eğer ki kadın, çenesini kenetlemiş ve çene altına (gıdık kısmı) koymuş size bakıyor ise sizden ilgi bekliyordur. “Yüzüme bak, güzel miyim, bana bir şeyler de” gibi içten içe kendiyle konuşuyordur. Kısacası bu duruş, karşısındaki tarafından beğenilmek için sergilenmiş bir harekettir. Aynı zamanda en çok kullanılan beden dili hareketleri listesinde de bakışlar ve yüz hareketleri ilk sıralarda yer alır.
Bakışlar elbette ki birçok kadının duygularını ele verir ve aşkın beden dili gözlerde başlar. Çünkü biliyorsunuz ki bir tanımadığınız bir insana şöyle bir bakarsınız, bir de sevdiğiniz insana değil mi? Bu nedenle o bakış ile bu bakış arasındaki farkı çok iyi kavramanız gerekiyor. Eğer size dikkatli bir bakış atıyorsa, bu size karşı kadının boş olmadığı anlamına gelir. Tam tersi varla yok arası bir bakış atmışsa da ya sizden hoşlanmıyordur ya da duygularını saklamak için ilgilenmiyormuş gibi yapıyordur.
Kadınların Erkeği Taklit Etme Halleri
Kadınların Erkeği Taklit Etme Halleri
Her hareketinizi taklit ediyorsa bilin ki sizi ya çok seviyor ya da ailesinden biri gibi görüyordur. Ama daha çok birinci seçenek ağır basacak diye düşünüyorum. Saçınızı kaşırken, kadının da saçını kaşıması, bacak bacak üstüne attığınız aynı şekilde kadın da oturuş pozisyonunu sizinki gibi değiştirdi bunların hepsi yansıma hareketleridir. Ve sizi kendine yakın gördüğünün göstergesidir. Uzmanlar bunu mimetizim olarak adlandırırlar. Farkında olmadan kadının veya erkeğin sizi taklit etmesi, size güveniyor anlamına gelir.
Kadınların Saçlarının Duruşu
Kadınların Saçlarının Duruşu
Saçlara göre de beden dili olur mu demeyin. Çünkü saçlar, aşkın beden dili olarak görülür ve birçok bilgi verir. Kadınlar için saçları gerçekten önemlidir. Karşıdaki kişiye saçlarıyla mesaj veren kadınlarımız vardır. Yukarıda dediğim gibi kadın, elleriyle saçlarıyla oynuyorsa bu iyiye işarettir. Fakat burada bu konuyu anlatmayacağım. Saçların duruşundan bahsedeceğim. Kadın saçlarını kulağının veya kafasının arkasına almışsa güzelliğini göstermek istiyordur. Saçından bir tutam yüzüne bırakmışsa kendine seksilik katmak istiyordur. Saçını topuz yapıyorsa da durum biraz daha erotikleşmektedir. Ortadan ayrılmış saçlar ise beğenilmek isteyen fakat kendine güvenmeyen kadınları işaret eder.
Kadın Bacaklarının Duruşu
Kadın Bacaklarının Duruşu
Kadın özellikle sevdiği erkeğe güzel görünmek için daha çok seksapaliteliğini öne çıkartacak kıyafetler tercih eder. Bacakların duruşu özellikle kadının etek giydiği zamanlarda belli olur. Çünkü bacaklarının aldığı şekil, o kadının cinselliğe ve toplumun tabularına karşı tutumunu ortaya koyar.
Kadınların flört hareketleri ve anlamları konusunda bacaklar önemli mesajlar taşır. Örneğin; kadın, bir bacağını altına almış diğerini rahat bir şekilde uzatmış oturuyorsa bu kendine güveni olduğunu gösterir. Ve bilirsiniz ki erkekler kendine güvenen kadınlardan hoşlanır. Bu aslında bayanların uyguladığı bir tuzaktır. Aynı şekilde bacak bacak üstüne atması da kadının rahat olduğunu gösterir. Eğer ki bu tarz otururken bacaklarını paralel bir şekilde size sergiliyorsa bu da bir davettir.
Kadınların Kollarının Duruşu
Kadınların Kollarının Duruşu
Kadınların hoşlanma belirtileri konusunda kollar da büyük bir mesaj taşır. Kadının kollarının duruşu da size karşı nasıl bir tavır takındığını anlamanızı sağlar. Eğer ki bir kadın kollarını bağlamış ve geriye yaslanmışsa bu size kızdığının işaretidir. Yani sizden pozitif bir elektrik alamamıştır. Bu durumda ne yazık ki hiçbir tavır size yardımcı olmaz. Kadını yumuşatmanız gerekiyor. Bu durumda espri yeteneğinizi kullanmalısınız. Tabii ki sulu şakalardan kaçınmalısınız. Ya da olay mahallinden uzaklaşmalısınız. Kadının sinirinin geçtiğine emin olduğunda ufak bir hediyeyle kalbini alabilirsiniz.
Kadınların Temas Hali
Kadınların Temas Hali
Kadın sizinle konuşurken sürekli olarak size dokunmak için fırsat kolluyorsa, bilin ki sizden hoşlanıyordur. Yeşil ışık yakmıştır ama siz anlamıyorsunuzdur. Duygusal bir beklenti içinde olan kadınlar karşısındaki erkeği etkilemek için temas halinde olmak isterler. Öyle ki normalde hiç komik bir espri yapmasanız dahi gülerler ve kolunuza hafifçe dokunurlar. Sizinle temas haline olan bir kadın varsa bilin ki sizi seviyordur veya size ilgi duyuyordur.
Kadınların hoşlanma belirtileri ve flört hareketleri konusunda temas hali, liste başıdır. Temas hali dışında aynı zamanda kadın sevdiği erkeği elinde tutmak ister. Bunun için de sürekli dibinde biterler. Türlü türlü bahanelerle yanınızda olmasını sağlarlar. Normalde önemsiz bir konuyu anlatsanız dahi kafalarını sola doğru yatırıp sevimli olmaya çalışırlar. Bacağınıza veya herhangi bir yerinize çaktırmadan temas halinde olurlar.
Kadınların Yalan Söylediği Durumlardaki Hali
Kadınların Yalan Söylediği Durumlardaki Hali
Kadınlar sevdikleri erkeklere dürüst olmayı isteseler de bazı durumda beyaz yalanlara başvurabilirler. Eğer ki normalden daha farklı bilinçsizce hareket ediyorlarsa yalan söylüyorlardır. Konuşurken burnu ile oynuyor veya ağzını kapatıyorsa, saçı-başıyla oynuyorsa bilin ki size yalan söylüyor. Veya yalan söyleyecektir. Kısacası kadın yüzüne, başına elini ne kadar çok götürüyorsa yalan söyleme ihtimali yüksek. Çünkü dikkat ettiyseniz yalan söyleyen kişiler ellerini daha çok kullanır.
Kadının Başını Sola Doğru Yatırması
Kadının Başını Sola Doğru Yatırması
Başını sola doğru yatırarak sizi izleyen bir kadın, aslına bakarsanız ne konuştuğunuzu dinliyordur ne de anlattıklarınızdan bir haberdir. Çünkü kadın size karşı dalıp gitmiştir. İstediğiniz kadar anlatır, o çoktan sizi dinliyormuş gibi yapıp hayal alemine dalmıştır bile. Tabii bu arada başını sola doğru yatırıp sizin gözlerinizin içine bakması gerekiyor. Bu ayrıntıyı atlamamak gerek.
Kadının Ensesini Okşaması
Kadının Ensesini Okşaması
Kadın eğer ki size bakarak kendi ensesini okşuyor veya ön kolu ile oynuyorsa yaşadığınızın resmidir. Çünkü bu gibi durumda kadın “karşı taraftaki kişinin onu okşadığınızı hayal eder.” Bu hareket bilinçaltı bir tavırdır ve kadınların hoşlanma belirtileri arasında yer alır. Psikologların çoğu da bunu doğrulamıştır. Zaten bu tarz bir girişimde bulunan kadının büyük ihtimal sevgilisisinizdir. Kısacası size benimle ilgilen mesajı veriyordur.
Kadınların Kollarını Göğüs Bölgesinde Birleştirmesi
Kadınların Kollarını Göğüs Bölgesinde Birleştirmesi
Kolları göğüs bölgesinde birleştirmiş bir kadın, karşısındaki kişiyi dinliyormuş havası verse de aslına bakarsanız rahat olmadığı anlamına gelir. Bu gibi durumlarda vücut savunmaya geçerek, kapanma hareketi yapar. Yani aranıza bir bariyer koyar. Aynı şekilde önüne kahve fincanını, meyve tabağını vs. eşyaları koyuyorsa da savunmada olduğunu bilmelisiniz. Aksine önünüzdeki yığınları bir kenara itiyor ve ellerinize bakıyorsa bu iyiye işarettir.
Kadınların Gülümseme Hali
Kadınların Gülümseme Hali
Kadınlar için gülümsemek güçlü bir silahtır. Kızdıklarında, öfkelendiklerinde dahi kadınlar kendini güçlü göstermek için gülerler. Ama işin içine sevgi girdiğinde bu pek böyle değildir. İstemsiz bir şekilde kadın etrafa mutluluk saçar. Özellikle aşık ve aşkı yaşayan kadın bu şekilde olur. Güç gösterisi için gülümseme ile bu durumu kolaylıkla ayırt edebilirsiniz.
Kadınların Vedalaşma Hali
Kadınların Vedalaşma Hali
Kadınların beden dili hakkında pek bilginiz yoksa bile veda etme durumu size gerekli mesajı verebilir. Eğer bir kadın vedalaşırken ellerini boynunuza kenetlemiş ve sarılma sürecini uzun tutuyorsa bilin ki o kişinin sizde gözü vardır. Yanağınızdan dahi öpüyor olsanız bile kadın bu tarz bir eğilim içinde ise sizi apaçık sevdiğini belli ediyordur. Size sarıldığında hem bırakmak istemiyor hem de kalbinin atışını size hissettirmek için iyice size sokuluyorsa da kadının sizden hoşlandığını anlayabilirsiniz. Eğer ki bu durumda kadının beline veya sırtına elini koymuyorsanız veya sözlü bir cevap vermiyorsanız kadın kendini geri çeker. Boynundan öpüyorsa da kesin o kadın erkeğe aşıktır. Eğer ki siz oturduğunuz yerden kalmadığınız halde sizi öpüyorsa da kadının kararsız olduğunu anlayabilirsiniz.
Erkekler Tarafından En Çok Kullanılan 10 Beden Dili
Erkekler, kadınlar gibi beden veya vücut dilini pek kullanmayı önemsemezler. Biliyorsunuz ki kadınlara göre daha farklı düşünürler. Kadınlar istedikleri direkt söylemek yerine dolaylı yollardan erkeklere mesaj verirler. Erkekler ise tam aksine istedikleri şeyi doğrudan dile getirirler. Bu nedenle aslına bakarsanız erkeklerin beden dili hareketlerini gözlemlemeden ne demek istediklerini anlayabilirsiniz. Ama karşınızda bir çetin cevizin olduğunu düşünüyorsanız, erkekler tarafından en çok kullanılan beden dili hareketlerinin anlamlarına
bakalım:
Erkeklerin Kaşlarını Yukarı Kaldırması ve Gülümsemesi
Erkeklerin Kaşlarını Yukarı Kaldırması ve Gülümsemesi
Karşısındaki kadından hoşlandığını gösteren en büyük hareket kaşlarıdır. Eğer ki erkek sizi gördüğünde şaşırıp bir yandan da gülümsüyorsa, bu size ilgi duyduğunu gösterir. Bu hareketin karşılığında sizin de aynı şekilde davranmanız gerekiyor. Sadece 1, 2 saniye sürecek bu hareket, erkeğin size karşı bir adım atmasını sağlayabilir. Unutmayın, erkeklerin beden dili konusunda en güçlü silahlarından biri kaşlarıdır.
Erkeklerin Gözlerinin Odak Noktası
Erkeklerin Gözlerinin Odak Noktası
Kadınlarda biliyorsunuz ki ilk etkili yer gözleriydi. Aslına bakarsanız erkeklerde de durum öyle. Çünkü gözler yalan söylemez. Elbette söyleyenler vardır. Bunu çözmek için diğer beden dili hareketlerine bakmanız gerekiyor. Sadece tek bir noktaya odaklanarak, karşınızdaki kişinin sizden hoşlanıp hoşlanmadığını öğrenemezsiniz. Veya size ne söylemek istediğini doğru anlayamazsınız.
Biliyorsunuz ki iş görüşmelerinde, gözleriniz mutlaka karşınızdaki kişinin göz hizasında olması, başka bir yere kaymaması gerekir. Romantik ilişkilerde bu aynı değildir. Erkeğin gözü sürekli kadının dudaklarındadır. Hatta dudaklarınızdan aşağı doğru da kayabilir. Bu durumdan anlamanız gereken gayet basit, karşınızdaki kişi sizinle alenen ilgileniyordur. Özellikle aşık olan erkeğin beden dili gözlerden apaçık bellidir.
Erkeklerin Ayaklarının ve Diğer Uzuvlarının Yönleri
Erkeklerin Ayaklarının ve Diğer Uzuvlarının Yönleri
Aynı ortamda bulunduğunuzda erkeklerin hareketlerini gözlemlemelisiniz. Eğer ki bir erkek sürekli olarak sizin bulunduğun yöne doğru kendini döndürüyorsa veya aynı ortamda olmaya özen gösteriyorsa, bu sizden hoşlandığını gösterir. Tabii ki etrafınızdaki diğer arkadaşlarına olan karşı tavırlarını da süzmelisiniz.
Erkeklerin flört hareketleri konusunda bacaklarının ve diğer uzuvlarının duruşu önemli mesajları taşımaktadır. Davranışları size daha yakınsa ve karşılıklı konuşurken ayaklarının yönü size dönükse size karşı boş değildir. İnsan genellikle sevdiği kişilere doğru oturuş sergilerler. Buna bağlı olarak diğer uzuvları da aynı şekilde hoşlanılan kişiye doğru çevrilir. Bu gibi durumlarda karşınızdaki kişiyi deneyebilirsiniz. Yanınızda oturuyorsa karşınıza geçmesini isteyebilirsiniz. Eğer ki isteğinizi hemen yerine getiriyorsa bilin ki bu iş tamamdır.
Erkeklerin Kravat, Gömlek ve Pantolon Düzeltme
Erkeklerin Kravat, Gömlek ve Pantolon Düzeltme
Erkek karşı cinse ilgi ve saygı duyuyor ise en tipik haliyle üstünü başını düzeltir. Buradaki mesaj sana iyi görünmek istiyorumdur. Eğer ki karşınızda böyle nazik bir beyefendi varsa kaçırmamanızı tavsiye ederim. Saçlar için de aynı konu geçerlidir. Nasıl ki biz en az bir saat saçlarımıza vakit ayırıyorsak onlar da sevdiği kadına güzel görünmek için uğraşırlar. En azından sevgili olana kadar diyebilirim.
Yukarıdakilerin dışında ilginç bir bilgi daha vermek istiyorum. Yanınızda çoraplarını yukarı doğru çekmesi de sizinle ilgilendiğini göstermektedir. En güzel haliyle görünmek istedikleri için çoraplarını da düzeltirler. Ayrıca beyaz çorap giyen erkeklerin bunu daha sık yaptığını söyleyebilirim.
Erkeklerin Dik Duruş Sergilemeleri
Erkeklerin Dik Duruş Sergilemeleri
Erkeklerin bayanları etkilemek için kullandıkları en büyük silah, dik duruştur. Çünkü nasıl ki erkekler güçlü kadınlardan hoşlanır. Biz kadınlar da dik duran, bizi koruyup kollayabilecek erkekleri severiz. Daha özgüvenli görünen erkekler dikkatimizi çeker. (Daha özgüvenli görünmeyi sağlayacak beden dili tüyolarına buradan ulaşabilirsiniz.)
Erkekler dik duruş sergilerken kasları gerginleştiği için size daha da yakınlaşmaya başlayabilir. Ya da gözlerini sizin üzerinizde dolaştırabilir. Beden dili uzmanlarına göre bu pozisyon “görsel seyahat” olarak tanımlanır. Bu bakışlar aslına bakarsanız, sizi yanımda görmek istiyorum, partnerim olur musun tarzındadır. Bu yüzden eğer istiyorsanız olumlu yanıt vermeniz gerekiyor.
Erkeklerin Bacaklarının Ayrık Duruşu
Erkeklerin Bacaklarının Ayrık Duruşu
Çoğu hemcinsim bu duruma sinir olsa da erkek için bu duruş önemlidir. Çünkü sahip olduğu güçlü yanlarını ancak bu şekilde sergilediklerini düşünürler. Çoğu kadına göre itici gelen duruş, yukarıda dediğim gibi erkekler için bu durum bir güven halidir. Bunu yaparken aynı zamanda ellerini bellerine veya vücudundaki en güvendikleri yere koymaktan da çekinmezler. Burada aslına bakarsanız hem kendilerine hem de bedenlerine güvendikleri mesajını verirler. Kısacası dokunulmak istediklerini, kendilerine ilgi göstermemiz gerektiğini beden diliyle bize söylemeye çalışırlar. Bunlar tamamen bilinçsizce yapılan bilinçaltı hareketlerdir.
Erkeklerin Sakallarıyla Oynamaları
Erkeklerin Sakallarıyla Oynamaları
İşte erkek flört hareketleri listesinde ilk sıralarda yer alan konulardan birisi daha! Düşünen pozu sergileyen erkeklerin sakalları, kadınların saçları gibidir. Nasıl ki karşımızdaki kişiye kur yapmak için saçımızlar oynuyorsak, erkeklerin silahı da sakallarıdır diyebilirim. Tabii ki her sakalı ile oynayan erkek karşı cinse ilgi duyuyor değildir. Bunu anlamak için diğer bedensel hareketlerini de incelemeniz gerekir.
Bazı erkekler kadınları etkilemek için ya da onların kendileriyle ilgilenmesi için sakallarıyla oynarken bazıları ise kısık bakışlarla bakarak ilgi ister. Karşınızdaki kişiyi tanıyorsanız bunun ayrımını kolaylıkla yapabilirsiniz.
Erkeklerin Bacak Hareketleri
Erkeklerin Bacak Hareketleri
Erkekler bacakları genelde ayrık bir şekilde otursalar da üst üste de atabilirler. Burada size karşı ilgi besleyip beslemediğini anlamanız için üst bacağının yönüne dikkat etmelisiniz. Eğer ki bacağının ve ayağının yönü size dönük ise size karşı boş olmadığını anlayabilirsiniz.
Erkeklerin Göz Bebeklerinin Büyümesi
Erkeklerin Göz Bebeklerinin Büyümesi
Kadınlarda olduğu gibi erkeklerinde göz bebeklerinin büyümesi karşısındaki kadına ilgi duyduğu anlamına gelir. Fakat burada önemli olan normalden daha fazla göz kırpıyor olmasıdır. Bu yüzden erkeğin diğer etrafındaki kişilerle konuşuyorken, gözlerini çok kırpıyor mu gibi ayrıntılara dikkat etmeniz gerekir. Karşınızdaki erkek ne kadar cool olursa olsun, gözleri ile her şey apaçık ortaya koyacaktır. En önemli ayrıntı gözleri gözlerinizde olmasa dahi yüzünü başka yöne çevirmezler. Ayrıca aşık olan erkeğin beden dili nasıldır diyecek olursanız biraz gözlere odaklanmalısınız.
Erkeklerin Ceketinin Düğmeleri ile Oynaması
Erkeklerin Ceketinin Düğmeleri ile Oynaması
Erkekler genellikle karşı tarafın ilgisini çekmek için bu yola başvurur. Ceketinin düğmeleri ile oynayarak ilgi çekmeye çalışırlar. Bilinçaltına inecek olursak, elbiselerini çıkartmak istediklerini söyleyebilirim. Çünkü düğmelerle oynadıktan kısa bir süre sonra ya ceketini çıkartacaktır ya da önünü açacaktır. Burada bir dip not daha paylaşmak istiyorum.
Soğuk kış günlerinde eğer ki üşüyorsanız ve siz söylemediğiniz halde üzerindekini çıkartıp size veriyorsa bu iyiye işarettir. Çünkü hiçbir erkek sevdiği kadının üzerinde başka birisinin kazağı, ceketi olsun istemez. Bu yüzden de ilk kendileri davranarak size bu teklifi yaparlar.
|
|
|
Kapitalizm Nedir? Tarihi, İlkeleri, Hayatımıza Etkisi Hakkında Kısaca Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:31 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Kapitalizm Nedir? Tarihi, İlkeleri, Hayatımıza Etkisi ve Kapitalist Sistem Hakkında Kısaca Bilgiler
Kapitalizm nedir biliyor musunuz? Peki, kapitalist sistem ve yaşantımıza etkileri üzerine hiç düşünme fırsatınız oldu mu? Bu yazımızda sizlerle kapitalizm ne demek, tarihi nasıldır, ilkeleri nelerdir, kapitalist sistem ve hayatımıza etkileri üzerine kısaca bilgiler vermek istiyoruz:
Kapitalizm nedir, kapitalist sistem ne demek konusunu en iyi şekilde örnekleri ile anlayabiliriz. Biraz araştırma yaptığınız zaman, kapitalizm örnekleri ile karşılaşırsınız zaten. Biz sizler için kendi örneğimizi oluşturduk ve en basit haliyle kapitalizm ne demek anlatmak istedik. İşte hemen hepimize oldukça tanıdık gelecek durumlardan oluşan örneğimiz;
Diyelim ki arkadaşınızla buluşmak için dışarı çıkacaksınız. Kapitalizm ile daha bu noktada hemen karşılaşırsınız. Çok beğendiğiniz ancak pahalı diye yanından bile geçemediğiniz elbiseyi, mağazanın 3 al 2 öde kampanyası sayesinde satın aldınız. Ama bu elbiseyle uyumlu ayakkabılarınız da olması gerekiyor, değil mi? Ayakkabınızı da aldınız ve sıra süslenmeye geldi. Aksesuarlar ve çanta da tamam. Saçlarınıza jöle sürüp, en ünlü markanın parfümünü de üzerinize boşalttıktan sonra çıkmaya hazırsınız. Kapitalist sistem içerisinde ilk adımlarınızı attınız. Yolda yürürken birbirinden güzel kafelerin ve çay bahçelerinin önünden geçtiniz. Her birinin önünde, müşterileri güneşten korumak için bulunan şemsiyeleri görüyor musunuz? Peki, şemsiyelerin üzerindeki birbiriyle yarışan dondurma veya gazlı içecek firmalarının logolarını?
Dışarıdaki işlerinizi hallettikten sonra eve doğru giderken aniden yağmur bastırdı. Bir de ne gördünüz? Elinde 20 tane şeffaf şemsiyeli bir adam, ‘yağmurda ıslanma, tanesi 5 lira’ diye bağırıyor. Mecburen satın aldınız ve belki bir daha kullanamayacağınız o kötü şemsiyeyle yağmurdan korunmaya çalıştınız. O sırada da ‘üşümemek ve ıslanmamak için bir araba mı alsam’ diye içinizden geçirdiniz. Döndüğünüzde ise bilgisayarınızı açıp internetten araba fiyatlarını araştırdınız. İşte sizin de gördüğünüz gibi, arkadaşınızla buluşmak için dışarı çıktınız ama arabaya ihtiyacınız olduğuna inanarak eve döndünüz. Yani, para ile alakalı hiçbir iş yapmazken para gerektiren bir hayale daldınız. Kısaca kapitalizm ne demek, hayatınızın akışında nasıl gelişiyor, bunu da görmüş oldunuz.
Bu durumu her gün yaşıyor olabilirsiniz. Rutine dönüştüğü için de size garip gelmeyebilir. Bu noktada kapitalizm, içinize işlemiş demektir. Sizin için ihtiyaçlar yaratan, gereksinim arttıkça rekabeti ortaya çıkartan, para vererek sahip olduğunuz şeyin bir daha kullanılmamasına neden olan, hatta yeniden satın alınmasını sağlayan ve bunu hayatın sıradan bir günü olarak size yansıtan kapitalizm, aslında hikayemizin ikinci cümlesinde hayatımıza dahil olmaya başlıyor. Fazla teoriye girmeden, yalnızca bir örnekle anlattığımız kapitalizmin kısaca tanımı; isteklerinizi sadece ve sadece para ile gerçekleştirebileceğiniz, hatta asgari yaşam koşullarını bile para ile sağlayabildiğiniz ekonomik bir sistemdir. Para kazanmak için daha çok çalışacak ve daha fazla emek üreteceksiniz ancak sizden daha az yıprananlar, daha fazla kazanacaklardır. Yani, ihtiyaçlarınız arttıkça onlara ulaşmanın maliyeti, kapitalizm nedeniyle emeğinizin 3-4 katı seviyeye çıkacaktır.
Kapitalizmin hayatımıza nasıl nüfuz ettiğini bir örnekle anlatıp, ne ifade ettiğine kısaca değindikten sonra dilerseniz, tüm detaylarıyla kapitalizme ve neden ‘kötünün iyisi’ olduğuna hep birlikte bir göz atalım:
Kapitalizm Nedir?
Kapitalizm Nedir?
Kapitalizme göre; toplumda iki sınıf bulunmaktadır: yönetenler ve yönetilenler. Üretim araçlarının birçoğu, yöneten sınıfın elindedir ve işletilmesi de yine yöneticilere aittir. Yönetici sınıf, oyunu belirlenen kurallara göre değil, kendi çıkarlarına göre oynar. Zaten tüm kuralları da kendi çıkarına göre belirler. Kapitalizmin temel kuralı da budur: en yüksek çıkarı elde etmek. Bu nedenle de üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, yani günümüzde bakacak olursak patronlar, müdürler ve iş yeri sahipleri, kendi çıkarlarını maksimum seviyeye çıkarmak için en az maliyetle en fazla karı elde etmek ister. Kapitalizme göre bu oldukça doğaldır çünkü kar maksimizasyonu, ulaşılması gereken asıl hedeftir. Üstelik kapitalist görüşe göre, tüketici de en düşük harcamayla en yüksek karı elde etmek ister. En sonunda ise üretici, tüketici, tasarruf sahibi ve devletin çıkarları, birbirini dengeler ve ideal seviyeye kavuşulur. Yani herkes, kendi çıkarını düşünür ve ona göre davranırsa ekonomik refah da en üst noktaya yükselir. Ancak durum, hiç de anlatıldığı kadar kolay olmuyor, değil mi?
Günümüzde, maalesef ki ekonomik denge sağlanamıyor ve refah üst seviyelerde değil. Bütün kapitalist ülkelere bakıldığında, zengin bir azınlık ve büyük fakir bir halk vardır. Kapitalizme göre; ortada büyük bir pasta bulunuyor. Pastayı yemek isterseniz buyurun, özgürsünüz. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Ancak unutmayın, pastadan ne kadar yerseniz, diğerlerinin payı o kadar düşecektir. Çünkü pastanın boyutu bellidir ve maalesef ki herkes zengin olamayacaktır. Bu nedenle, birlikte pasta yediğiniz insanlarla aranızda bir rekabet oluşacaktır. Herkes birbirinin açığını arayacak ve daha fazla yiyebilmek için can atacaktır. Buradan da anlaşılabileceği gibi kapitalizmde, zenginler ve fakirler hep baki kalacak ve aralarındaki savaş hiç bitmeyecektir. Verimlilik üzerine yönelen kapitalizm, hep daha fazlasını istediği için sürekli gelişme ortamı yaratacak ancak adalet kavramını hiçe saydığı için de tepki çekmeye devam edecektir.
Peki, üretici ve tüketiciler arasındaki hikayede, ‘devlet’ nerede bulunuyor diyebilirsiniz. Klasik iktisatçılara göre kapitalizmde, sistemin dengesini bozacak ya da zarar verecek müdahale ve düzenlemeler olmamalıdır. Ekonomide dengeden sapmalar olsa da kendiliğinden geçeceğini öne sürmüşlerdir. Kısaca kapitalizm, ekonomiye yapılacak herhangi bir müdahaleyi dengeyi bozmak olarak gördüğü için devletin atacağı her adıma, düzenleme dahi olsa karşı çıkacaktır. Devletin görevi; piyasa işleyişinin düzgün gitmesini sağlamak ve olası sorunları önlemektir. Çünkü müdahale olmadığında, sistem zaten dengededir. Yani üretim araçlarını elinde bulunduran az sayıdaki yönetici sınıf, devletin müdahalesi söz konusu olmadan, ister çatalla ister eliyle isterse de hile hurdayla pastayı yiyebilir. Artık çıkarlar, değer yargılarını da ezip geçmiştir.
Kapitalizmin Tarihi
Kapitalizmin Tarihi
Kapitalizm ekonomik olmasının yanı sıra, tarihsel bir sistem olarak da kabul edilir. Kapitalizmden önceki döneme bakacak olursak, dünyaya hükmeden sistem feodalizmdi. Üretim araçlarının ve toprakların tümü, aristokratların elindeydi. Ekmek parasına muhtaç olan halka, bu toprakları ekip biçme hakkı veriliyordu. Tabii, bir şartla; geçimini sürdürecek kadarını aldıktan sonra geri kalanı teslim edecekti. Kırsal kesimde sistem bu şekilde işlerken, kentlerde yaşayanlar daha şanslı denilebilirdi. Kent insanları ticaretle uğraşabiliyor, zanaat yapabiliyordu. Böylelikle kente göç başladı ve kırsal alan iş yapamaz oldu. Ticaretin de gelişmesiyle feodal sistem, yerini kapitalizme geçişe bıraktı. Emek ve iş gücü, satılmaya başlandı. Kısacası gücün adresi toprak değil, artık para ve servet oldu.
Sanayi Devrimi’yle birlikte daha rahat uygulama alanı bulan kapitalizm, tüm Avrupa’ya buharlı trenlerle taşındı. Madenden tekstile her türlü endüstri, daha çok para kazandıran yollardan oldu. Daha önce hiç “laissez-faire, laissez-passer” sözünü duymuş muydunuz? Türkçesi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” olan ve kapitalizmle özdeşleşen bu söz, devlet müdahalesinin en aza indirilerek serbest rekabet ortamının yaratılmasını sağladı. Devletin müdahalesinin olmadığı ve sadece sermaye sahiplerinin kapıştığı bir yerde ezilenler, ücretli kesim ve esnaf oldu. Eski usul üretim kalmadığından para da kazanamayan esnaflar, birer birer yok oldu ve geriye, ücretli sınıf ve sermaye sahipleri kaldı. Böylece kapitalizm, kök salarak yerini sağlamlaştırmış oldu.
Kapitalizmin İlkeleri
Kapitalizmin İlkeleri
Kapitalizmin ‘ağababası’ olan Adam Smith, ekonominin nasıl olması gerektiğini anlatırken aslında, kapitalist sistemi tarif etmiştir. Devletin rolünden piyasa mekanizmasına, kişisel çıkardan özgürlüğe kadar, sistemin çerçevesini belirlemiştir. Kapitalizme daha yakından bakacak olursak, esas aldığı ve kural olarak gördüğü Adam Smith’in ilkeleriyle, sistemin ne demek olduğunu çok daha iyi anlayabiliriz.
İlke 1: Özel Mülkiyet
Daha önce anlattığımız pasta hikayesinde olduğu gibi herkes, pastayı yemekte ve kendisine almakta özgürdür. Sahiplendiği şey, artık onundur. Ortak toprak ya da sermaye diye bir şey bulunmaz. Kapitalizm, size çalışmama imkanı da sunar. Başkalarına zarar vermediğiniz sürece, karar vermekte ve istediğinizi yapmakta özgürsünüz. İster çalışın ister tasarruf edin isterseniz de üretin. Ancak bu sistemde, çalışan para kazanırken çalışmayan, aç gezmeye mahkumdur. Bu nedenle de pastayı alan kişi, artık onun sahibidir çünkü kapitalizme göre, güçlü olan kazanmıştır.
İlke 2: Rekabet
Pastadan büyük dilimi almaya çalışmak, ortaya rekabeti çıkartır. Kıyasıya bir rekabet içinde olan milyonlarca insanın birbirlerini ezmeleri ve düşman kesilmeleri, işten bile değildir. Uzaktan bakıldığında adaletli bir sistem gibi görünse de içine girildiğinde, kendinizi amansız bir yarışın içinde bulabilirsiniz. Rekabet, en temel ilkelerden biridir ve herkesin hakkıdır. Ancak asıl önemli olan, büyük balığın küçük balığı yutmasıdır. ‘Bırakınız yapsınlar’ derken aslında ne kadar da özgürlükçü, değil mi? Fakat parası ve sermayesi olan kişi, her zaman bir adım daha önde olacaktır. Kapitalist sistemde parayı elde etmek, güce ulaşmak olduğundan güçlü olan, hammaddeyi ucuza alıp işler ve malını istediği her pazara ulaştırabilir. Sermayesi az olanın ise piyasadan kaybolup gideceği gerçeğiyle yüzleşmesi gerekecektir. Kendi işinin patronu olmak isterken, altında ezildiği şirketlerde iş aramak durumunda kalacaktır. Sermaye sahibi gücüne güç katarken fakir olan, daha da muhtaç hale gelecektir.
İlke 3: Devletin Rolü
Kapitalizmde, devlete önemli bir rol yüklenmemiştir. Ekonomide tam istihdamın yaşandığı ve herhangi bir müdahalede, bu düzenin bozulacağı savunulur. Ekonomi kendi içinde sorunlar yaşasa da mutlaka eski haline dönecektir. Müdahale etmek ise çarkın ayarlarıyla oynamak anlamına gelir. Bu nedenle devlete ekonomi üzerinde çok fazla söz hakkı verilmemiştir. Devletin tek yapması gereken, ekonomik düzeni bozucu müdahaleleri engellemek ve sistemden etkilenebilecek halkın ezilmesini önlemektir. Kapitalizmin üzerinde durduğu tek şey paradır. Paranın satın alamayacağı çok az şey vardır. Maalesef ki siyasi güç de sermayeye sahip olanların elindedir…
İlke 4: Miras
Nasıl ki özel mülkiyet herkesin hakkıysa, ölüm durumunda yakınlarına devredilecek olan miras da hak olarak kabul edilmelidir. Üretim araçlarını elinde bulunduran yönetici sınıf, sermayenin başkasına geçmemesi ve parasının tekelleşmesi, yani soyadının yıllarca konuşulması için tüm birikimini çocuklarına bırakabilir. Ancak bu durumda, zenginle fakir arasındaki fark giderek açılacak ve insan ilişkileri zedelenecektir. Fabrikada çalışan işçilere tek bir kuruş bile verilmemesi ve tüm servetin babadan oğula geçmesi durumunda nefret başlayacak, emeği sömürülen işçi, hem hayattan hem de işten soyutlanacaktır.
Kapitalizmin Günlük Hayatımıza Etkisi
Kapitalizmin Günlük Hayatımıza Etkisi
Kapitalizmin hayatımıza ne kadar nüfuz ettiğini artık daha iyi görmeye başladığınızı düşünüyorum. İnsan ilişkilerimizden karakterimize, sağlığımızdan doğa kirliliği ve katliamına kadar, her şekilde bizi yönlendiren bir sistemle karşı karşıyayız. Aslında kapitalizmin önemsediği temel noktalar, kar maksimizasyonu ve daha fazla paradır. Fazla kar da minimum maliyetle sağlanabilmektedir. Bu noktada ucuz mal, makine ve iş gücüne ihtiyaç vardır. Bir kağıt fabrikası düşünün; yüzlerce ton ağaç kesilmiş ve ucuza alınıp işlenmiş. Peki, bir ormanın yetişmesi için en az 10 yıl geçmesi gerektiğini biliyor musunuz? Kimsenin ağaç dikmediği ve sürekli tükettiği yerde, ucuz malı bulabilmeniz mümkün müdür? Bu nedenle de asıl ucuzlatılan ve değeri düşürülen iş gücü olmuştur. Saatlerce sıcakta ya da soğukta, zorlu koşullar altında çalışan işçilerin emeği ucuzlatılarak, üzerine kar eklenerek pazara sunulmuş ve elde edilen kazanç da sermaye sahibinin olmuştur. Bu durumda, hem işten hem hayattan hem de kendinden ‘soyutlanan’ işçi, sağlığını bile kaybedebilir. Güvenini kaybetmiş olan işçi, ameliyat olması gerektiğinde bile, ‘acaba gerçekten hasta mıyım, yoksa doktor para kazanmak için mi istiyor’ düşüncesini aklına getirecektir.
Kapitalizmde, kimsenin kimseye müdahale etmediği ve herkesin kendi çıkarını düşündüğü durumda, mutlaka refaha ulaşılacağı ve gelir dağılımının dengeleneceği düşünülmüştür. Herkesin kendi çıkarı için verdiği amansız mücadele sonunda elde edilecek kazancın tatmin edici olmadığı, maalesef ki akıllara gelmemiştir. Kendi çıkarı için birbirini yiyen işçi sınıfı, kapitalizmi doruklarında yaşamaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki her yıl, milyonlarca çocuk açlıktan ölürken yağlarından kurtulmak için spor salonunda koşturanlar da vardır. Çok pahalı diye yanına yaklaşılamayan elbisenin esas sahibi ise günlüğü 1 dolardan daha az paraya çalışan işçilerdir.
Üretmeden tüketmenin vurgulandığı kapitalist sistemde, akıllara meşhur Kızılderili atasözü gelmektedir: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde ve son balık tutulduğunda beyaz adam, paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak.”. Her yıl istihdam ya da konut sayısını arttırmak için kesilen ağaçlar, daha fazla elektrik için nehirler üzerine yapılan barajlar ve tarım yapmak yerine boş bırakılan tarlalar, geri getirilemeyecek kayıplara yol açmaktadır. Eğer bu durum önlenemez ya da bir çözümü bulunamazsa, tehlike çanları sizin için de çalacaktır.
Kapitalizm Çöküşte mi?
Kapitalizm Çöküşte mi?
Bugüne kadar 3 büyük kriz atlatan kapitalizm, tüm ekonomik sistemler içerisinde en uyumlu ve en esnek olanıdır. Günümüzde Avrupa ve Amerika ekonomileri, dünyada etkin rol oynasalar da gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin toplamı da dünyanın yüzde 50’sini oluşturmakta. Herhangi birinde yaşanacak en ufak kriz, taşları yerinden oynatabilir. Çünkü kapitalizm, küresel anlamda ilk kez bu kadar güçlendi. Eskiden yaşanan krizler, küresel alana yayılmadan çözülebilirken şimdi ise her ülkenin ekonomisi, birbirini etkiliyor ve bu süre hiç de uzun değil. Artık Avrupa piyasası bile Uzakdoğu ekonomisine katkıda bulunduğu için dünya, birbirine entegre olmuş durumda.
Teorik açıdan yaklaşacak olursak; gelişmekte olan ülkelere yapılan sermaye akışı da son 10 yıldır artmış görünüyor. Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelere yatırım, bir süre sonra bitecek çünkü ABD ekonomisinin 2008 krizinin etkilerinden kurtuluyor olması ve yoluna girmesi, FED’in faiz artırmasına sebep olacak. Birbiriyle etkileşimde olan ABD ve Avrupa ekonomisine bağlı olarak Avrupa Merkez Bankası da sermaye akışının önünü kesecek. Sonuç olarak para, gelişmiş ülkelerde kalacak ve bu durumda, gelişmekte olan ülkelerde ekonomik krizlerle karşılaşma ihtimalimiz mevcut. Dünya ekonomisinin yüzde 50’sini oluşturan gelişme yolundaki ülkeler de güçlü ekonomileri etkilemeyecek sanıyorsanız, yanılırsınız. Küresel etkenler, döngüsel krize sebep olursa eskisi kadar esnek olmayan kapitalizm, çökme ihtimaline yakın görünüyor. 2008 kriziyle durma noktasına gelen kapitalizm işleyişi, şirketlerin ve devletlerin aldığı ‘sürdürülebilirlik’ önlemleriyle ayakta kalmaya devam ediyor. Sonraki zamanlarda ise karşımıza nasıl ve hangi formda çıkacağı, henüz bilinmiyor.
|
|
|
Tarih Nedir,Tarihin Tanımı,Faydası,Önemi,Yöntemi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:28 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Tarih Nedir,Tarihin Tanımı,Faydası,Önemi,Yöntemi
TARİHİN TANIMI
Tarih: İnsan topluluklarının geçmişteki yaşayışlarını, uğraşların, birbirleriyle olan ilişkilerini yer ve zaman göstererek neden-sonuç ilişkisi içerisinde belge ve bulgulara dayanarak objektif bir biçimde inceleyen sosyal bir bilimdir.
TARİHİN KONUSU
İnsan ve insan topluluklarının sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanda meydana getirdikleri bütün faaliyetler tarihin konusudur. Kısaca tarihin konusu, bu doğrultuda gerçekleşen olay ve olgulardır. Olay, İnsani ilgilendiren sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve dini her alanda ortaya çıkan, kısa bir süre içinde olup biten her şeydir. Olgu ise oluşum süreci içerisinde ya da başka bir durumun belirtisi olarak gözlemlenen gelişmelerdir. Yani olgu, uzun bir zaman süreci içerisinde oluşan durumlardır. Örneğin; Orta Asya'nın İslamlaşması bir olgudur. Çünkü uzun bir zaman diliminde olayların zincirlemeli olarak birleşmesiyle oluşan bir bütündür. İstanbul'un Fethi ise bir olaydır. Çünkü fetih kısa bir zaman diliminde gerçekleşir. 11 Eylül 2001'de Amerika'da yaşanan terör eylemleri, I. Dünya Savaşı, Haçlı Seferleri, Kavimler Göçü, Fransız İhtilali birer olaydır. Türkiye'nin çağdaşlaşma süreci, Anadolu'nun İslamlaşması, demokrasinin dünya devletlerinde yaygınlaşması gibi durumlar olguya örnektir.
TARİHİN FAYDASI
İnsanlığın geçmişini, gelişim seyrini, toplumların karakterini ve ahlak anlayışını öğretir.
Vatan ve millet sevgisi aşılar, tarihi bilinci kazandırır.
Geçmişle gelecek arasında köprü kurarak günümüzü daha iyi yorumlamada ve gelinen noktayı anlamada yardımcı olur, geleceğe ışık tutarak yarınımızı kurmamızı sağlar.
Günümüzün daha iyi anlaşılması için tarihi olayların sebep ve sonuçları üzerinde düşünmeyi sağlayarak eleştiri yeteneği kazandırır.
TARİH ÖĞRENMENİN ÖNEMİ
Tarih sosyal bilimlerin temeli durumunda olan bir bilimdir. Bu sebeple bir milletin hayatında tarih öğretiminin önemi çok büyüktür. Milletler de insanlar gibi hafızaları ile yaşarlar ve yarınlara emin adımlarla yürürler, nasıl ki, hafızasını kaybeden, geçmişini hatırlamayan bir insan bugününü ve geleceğini sağlıklı bir biçimde oluşturamaz ise; tarihini bilmeyen, tarihine gerekli önemi vermeyen milletler de günümüz meselelerine çözüm bulamadıkları gibi, geleceklerini de iyi bir şekilde düzenleyemezler.
Tarih insanlara ve milletlere "devamlılık", "süreklilik" düşüncesini ve duygusunu aşılar. Bugün millet olarak sahip olduğumuz bütün değerler sistemi, milli kültür unsurları (dil, gelenekler, sanat, inançlar, yaşayış tarzı vs.) atalarımızın bize bıraktıkları miraslardır. Bu irasın zenginleştirilerek, işlenerek yarınki nesillere niması da bugünkü nesillerin görevidir. Bu görevi benimsemeyen nesillerde "devamlılık" düşüncesi oluşamaz. Nesiller arasında kopmalar meydana gelir ki, böyle milletler sonuçta yıkılmaya mahkum olur. Tarih acı tatlı hatıraların, önemli başarıların yaşandığı bir zaman dilimini ifade eder. Bu sebeple, birlikte yaşanan bir tarih, insanlar arasında "milli birlik ve bütünlük" fikrini geliştirir. Bu fikir ve duygu milletlerin hür ve bağımsız olarak yaşamalarının güvencesidir. Tarihin bir diğer önemi de, kendi kültürünü ve medeniyetini iyi tanıyan, ona sahip çıkma ve onu geliştirme şuuruna sahip nesillerin yetişmesine olan katkısıdır. İyi bir tarih eğitimi almış, kendi milletinin tarihteki başarılarını öğrenmiş genç nesiller, milletine güven duyarlar ve başka milletlere hayranlık beslemezler. "Sosyal aşağılık duygusu"na kapılmazlar.
TARİHİ OLAYLARIN ÖZELLİKLERİ
Tarihin uğraş alanı insan ve insan topluluklarıdır.
Tarihi olaylarda yer ve zaman mutlaka belirtilmelidir.
Tarihi olaylar sebep - sonuç ilişkisi içerisinde ele alınmalıdır.
Tarihi olayları aydınlatmak için yazılı ve yazısız kaynaklardan yararlanılır. Bu anlamda tarihi bilgiler kesinlikle kaynaklara dayandırılmalıdır. Tarihi olaylar nedenleri ve sonuçları itibariyle benzer olabilirler, ancak aynen tekrarlanamazlar. Tekrarı mümkün olmayan olayların incelenmesi deney ve gözlem metodunun kullanılmasını imkansız kılmıştır.
Tarihi olayların açıklanmasında kurallar, formüller gibi kesinlik ifade eden metodlar kullanılamaz. Tarihi olaylar tek nedene bağlanamaz, birden fazla nedeni ve sonucu vardır.
Tarihi olaylar objektif, yani tarafsız olarak incelenmelidir.
TARİH BİLİMİNİN YÖNTEMİ
Yöntem: Herhangi bir olayın ortaya çıkartılmasında, incelenmesinde ya da kanıtlanmasında izlenen yola yöntem denir. Tarih, tekrarlanamayan olayları inceledigi için deney ve gözlem yöntemini kullanamaz. Kendine özgü bir yöntemi vardır. Tarihi olayların incelenmesinde izlenen yöntemin aşamaları sırasıyla şöyledir:
1. Kaynak Arama: Tarih hakkında bilgi veren yazılı ve yazısız her türlü kaynak toplanır.
2 . Kaynakları Sınıflandırma (Tasnif): Toplanan tarihi belge ve bulgular belli bir sisteme göre sınıflandırılır. Böylece verilerin kullanılması kolaylaşır.
3. Kaynakları Çözümleme, Analiz Etme (Tahlil): Toplanan tarihi belge ve bulguların inceleme konusu hakkında yeterli olup olmadığı kontrol edilir ve değerlendirilir.
4. Kaynakları Eleştirme (Tenkit): Toplanan belge ve bulguların doğruluğu - yanlışlığı eleştirilerek tarihi değeri ortaya çıkarılır.
5. Bilgileri Birleştirerek Değerlendirme Yapma (Terkip - Sentez): Toplanan belge ve bulgular ışığında elde edilen bilgiler bir araya getirilirken kesin ve muhtemel sonuçlar açıkça belirtilir. Kanıtlanabilir ve objektif olan bilgilerin kullanılması gerekmektedir. Bir anlamda elde edilen bilgileri kullanarak yeni bir tarihi hükme ulaşmaktır.
TARİHİN SINIFLANDIRILMASI NASIL YAPILIR
Yaşanan tarih uzun ve karmaşık bir süreç olduğu için araştırmak ve öğrenimi kolaylaştırmak için tarih zamana, mekana ve konularına göre sınıflandırılmıştır.
a. Zamana Göre Sınıflandırma: Tarihin yıl, asır, çağ ve dönem gibi zaman birimlerine göre sınıflandırılmasıdır. Örneğin; İlkçağ Tarihi, XV. Yüzyıl Türk Tarihi, Il. Abdülhamit Dönemi, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası vb.
b. Mekana Göre Sınıflandırma: Tarihi olayların gerçekleştiği coğrafi bölgelere göre sınıflandırılmasıdır. Örneğin; Orta Asya Türk Tarihi, Türkiye Tarihi, Avrupa Tarihi, Ankara Tarihi vb.
c. Konuya Göre Sınıflandırma: İnsanların faaliyet alanına göre yapılan sınıflamadır. Örneğin; Tıp Tarihi, Hukuk Tarihi, Edebiyat Tarihi, Siyasi Tarih vb.
Tarihin Kaynakları Nelerdir,Kaça Ayrılır
TARİHİN KAYNAKLARI NELERDİR, KAÇA AYRILIR
Kaynak: Tarih hakkında bilgi veren yazılı, sözlü, görsel, işitsel vs. her türlü malzemeye kaynak denir. Ancak kaynaklar genel olarak yazılı ve yazısız olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Yazılı Kaynaklar: Tarihi devirlerin aydınlatılmasında kullanılan kaynaklardır. Örneğin; kitaplar, antlaşma metinleri, fermanlar, beratlar, kitabeler, gazeteler, kronikler, papirüsler, mektuplar, paralar, mezar taşları, madalyalar vb.
2. Yazısız Kaynaklar: Özellikle Tarih öncesi devirlerin aydınlatılmasında kullanılan kaynaklardır. Ancak yazısız kaynaklara son dönemdeki görsel ve işitsel kaynakları da eklersek genel olarak kullanılan kaynak çeşidi diye nitelendirilir. Örneğin; taş, toprak ve kemikten yapılmış araç - gereçler, mağara resimleri, kabartmalar, heykeller, efsaneler, destanlar, elbiseler, fosiller vb.
Tarih kaynakları ayrıca Birinci ve İkinci elden kaynaklar olmak üzere ikiye ayrılırlar:
1. Birinci elden kaynaklar: Günümüze kadar gelebilmiş olan geçmişe ait kalıntılar, kitabeler, yazışmalar, araç ve gereçler yani insanoğluna ait bütün eserler birinci elden kaynaklardandır.
2. İkinci elden kaynaklar: Geçmişte yazılmış olan kitaplardır. Yani; Selçuklulardan kalma bir kervansarayın harabesi birinci elden kaynak iken bu kervansaray hakkında bilgi veren tarihi eserler ikinci elden kaynaktır. İkinci elden kaynaklar güvenilirlik yönünden kar laştırılarak eleştirilmelidir.
Tarihe Yardımcı Bilim Dalları Hangileridir
Coğrafya: Medeniyetlerin geliştiği ve tarihi olayların geçtiği yerler hakkında bilgi verir. Bu yerlerin coğrafi özellikleri tarihi olaylar üzerinde etkili olduğu için bunları bilmeden olayları sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.
Kronoloji: Takvim bilimidir. Tarihi olayların oluş zamanını belirler, böylece tarihi olayların oluş sırasına göre incelenmesini sağlar. Bu da olaylar arasında neden - sonuç ilişkisinin kurulmasına yardımcı olur.
Arkeoloji: Toprak ya da su altında kalmış olan eski devirlere ait tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılmasını ve incelenmesini Sağlar.
Paleografya: Toplumların eskiden kullanmış oldukları alfabelerle yazmış oldukları yazıları ve özelliklerini inceler.
Filoloji: Dil bilimidir. insan topluluklarının dillerini ve diller arasındaki ilişkileri inceler.
Epigrafya: Kitabeleri şekil ve içerik itibariyle inceleyen, çözümleyen ve yorumlayan bilim dalıdır. Paleografi ve Filoloji bilimleri ile işbirliği içindedir.
Etnografya: Bir milletin kültürünü, örf ve adetlerini inceler. iki ya da daha fazla kültür arasında mukayeseli çalışma yapmak ise Etnoloji'nin alanıdır.
Antropoloji: insan ırklarını kalıtsal ve yapısal özelliklerini dikkate alarak inceler. Fiziki Antropoloji daha çok ırkların fizikleri üzerinde dururken, Sosyal Antropoloji ise sosyal yapıları üzerinde durur.
Nümizmatik: Diğer adı Meskukât olan bu bilim dalı paranın gelişimini, bulunan paraların özelliklerini çok yönlü olarak inceler.
Diplomatik: Devletler arası yazışmaları, bunların siyasi sonuçlarını ve vesikaların yazım üsluplarını inceler.
Sosyoloji: Toplum bilimidir. Toplumların bütün faaliyetlerini inceler ve değerlendirir. Toplumsal ilişkilerin yapısını, sebeplerini ve etkilerini araştırır.
Karbon 14 Metodu: Tarihi malzeme ve kaynakların yaşını ve zamanını belirleyen kimyasal bir metoddur.
Not: Bu bilimlerin dışında Toponomi / Onomastik (Yer adları bilimi), Antroponomi (Şahıs adları bilimi), Geneonoloji (Seçere / soy kütüğü bilimi), Heraldik (Arma bilimi), Sicillografi (Mühür bilimi), Demografi (Nüfus bilimi), Astoronomi (Gök bilimi), Psikoloji, Hukuk, Edebiyat, Sanat Tarihi, Felsefe istatistik, iktisat gibi bilimler de tarih araştırmalarında yardımcı olurlar.
Uyarı: Arkeoloji, tarih öncesi döneme ait araştırmalarda tarihe en çok yardımcı olan bilim dalıdır.Tarihi araştırmalarda yer ve zaman belirtilmesi zorunluluğundan dolayı Coğrafya ve Kronoloji tarihe yardımcı vazgeçilmez bilim dallarıdır. Tarihe yardımcı bilim dalları tarih öncesi devirler ve tarihi devirlerin aydınlatılması için ortak olarak kullanılırken bazıları da yalnızca tarih öncesi devirleri bazıları da yalnızca tarihi devirleri aydınlatmada kullanılır. Nümizmatik bitiminde bulunan para incelenirken; ait olduğu toplumun ekonomik durumu, kullandığı yazı, hangi devlete ait olduğu, dönemi, basılma merkezleri, yaklaşık olarak yayılma alanı gibi konular aydınlatılır.
Uyarı: Diplomatik bilimi devletler arası siyasi yazışmaları incelediği ve tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma Kadeş Antlaşması olduğu için başlangıcı Kadeş Barışına dayanır.
|
|
|
Persler Farisiler Kimdir, Persler Hakkında Bilgi |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:26 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Persler Farisiler Kimdir, Persler Hakkında Bilgi
Farslar (Farsça: فارسی, Osmanlıca: عجم Âcem), çoğunlukla İran bölgesinde yaşayan İranlı bir halktır.
Etimolojik olarak Pars (Pers) sözcüğünden gelmektedir. Pars kelimesi Arapçanın etkisiyle Fars haline gelmiştir; Arapça'da bulunmayan P harfi F ile ikame edilmiştir.[5] Arapça'da bu iki ses ortak kapalı a sesi ile verilmektedir.
Fars devletlerinin tarihi Ahamenişler ve Sasaniler şeklinde 2550 yıl öncesine kadar uzanır. Farsların dili Farsça, bir Hint-Avrupa dilidir. Tarihi önemi olan çok sayıda Fars şâir ve bilge mevcuttur.
Terminoloji
Farslar, İranlı bir ulustur. Anzan-Güney Elam civarında yerleşiktiler ve başkentleri Sus şehriydi. Arapçada "p" sesi olmadığından Araplarca "Pars/Pers" olarak değil, "Fars/Fers" olarak adlandırılmışlar ve sonrasında da genel olarak bu adla anılmışlardır. Yani anlaşılacağı üzere Fars'lar müslüman olmadan önce bu isimle bilinmekteydiler. Günümüz İranlıların ataları olarak kabul edilirler. Antik İran'da kurulan en önemli iki imparatorluk Ahamenişler ve Sasaniler, Persler tarafından kurulmuştur.
Tarih
Tarih kaynaklarında II. Sirus'un hakimiyeti, Pers tarihinin başlangıcı olarak gösterilmektedir. Ekbatan'ı ele geçiren Sirus, sonrasında tüm Medya'ya egemen oldu. İ.Ö. 29 Ekim 539 tarihinde Babil'i ele geçirdi ve buradaki tutsak Yahudileri salıverdi. İmparatorluğun doruk noktası I. Darius döneminin sonuna kadar olan zaman dilimini kapsar. Bu dönemde imparatorluk 20 eyaletten oluşmaktaydı ve bunlar "satrap" denilen valiler tarafından idare edilmekteydi. Anadolu, MÖ 543-333 yılları arasında Pers hakimiyetinde kaldı. Anadolu'ya Med hakimiyetine son vererek gelen Perslerin, Anadolu'ya kültürel etkileri bilhassa Kapadokya (Persçe: Katpatuka) üzerinden olmuştur. Yolları yeniden düzenleyerek ihtiyaçları olan tahıl, dokuma, hayvan ve hayvan ürünlerini Anadolu'dan almışlardır. Ayrıca dünyadaki ilk posta teşkilatını kurmuşlardır. Perslerin boğazlara egemen olması boğazlardan ekonomik gelir sağlayan İyonyalıların tepkisine neden olmuştur. İyon şehir devletlerini Pers istilasından kurtarmak için Büyük İskender, Asya seferine çıkar. MÖ 334'te İssos ve Granikos Savaşları ile Persler yenilmiş ve Ahameniş İmparatorluğu yıkılmıştır. Böylece Helenistik Dönem başlamıştır. Tarihleri boyunca Persler, tüm Anadolu'nun yerli kültürlerine saygı göstermişlerdir.
Toplumsal Yaşam
Antik Pers toplumunda aynı sınıftan insanlar dudak dudağa öpüşerek, astlar ise üstlerinin yanağını öperek selamlaşırlardı. Devlet otoritesini temsil eden kimseler, önünde rengin eğilerek ve bel kemikleri öpülerek selamlanırdı. Topluluk içinde tükürmek, sümkürmek ve akarsuları kirletmek yasaklanmıştı. Ayrıca sokakta yemek yemek de aynı şekilde hoş karşılanmamaktaydı ve yasaktı. Persler, 36 karakterden oluşan çivi yazısını kullanmaktaydılar. Uzaklık ölçümünde "parasang" birimi, ödemelerdeyse "talent" kullanılmaktaydı. Dinleri Mitraizm ve Zerdüştlük idi.
Persler Kimdir, Persler Hakkında Bilgi
PERSLER (MÖ 550 - MÖ 330)
Merkezi Sus şehri olarak İran'da kurulan Pars Devleti daha sonra çevre uygarlıklarla savaşarak büyük bir imparatorluk haline gelmiştir.
Böylesine çok geniş imparatorluğu kolayca yönetmek için imparatorluğu satraplık adını verdikleri eyaletlere bölmüşler ve başlarına satrap adi verilen askeri valiler tayin ederek yönetmişlerdir. Bu uygulamayla merkezi otoriteyi güçlü tutmuşlardır.
Uyarı: Ülkenin yönetim birimlerine ayrılarak valiler tarafından yönetilmesi uygulaması ilk defa Persler'de görülür.
• Eyaletlerden oluşan imparatorluktaki olaylardan haberdar olmak ve satrapları denetlemek için ilk istihbarat teşkilatını kurmuşlardır. Ayrıca eyaletlerle rahatça haberleşebilmek için ilk posta teşkilatını kurmuşlardır.
Posta ve istihbarat teşkilatının kurulması merkezi otoriteyi güçlendirmeye yöneliktir.
• Düzenli ticari ve askeri yollar yapmışlar ve Kral Yoluinu tamir ederek Doğu - Batı ticaretini geliştirmişlerdir.
• Persler, kültürel bakımdan hakimiyetleri altındaki bölgelerde fazla etkili olamamışlardır. Hatta Anadolu, Yunan, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından etkilenmişlerdir.
Uyarı: Bir dönem Anadolu'yu elinde bulunduran Perslerin Anadolu uygarlığından etkilenmesi o dönemde Anadolu'da yüksek bir uygarlığın olduğunu gösterir.
• Persler Zerdüştlük adı verilen bir dine inanmışlar ve ateşi kutsal kabul etmişlerdir. Bu dine Mecusilik de denir. Bu dinde iyilik (Ahuramazda) ve kötülük (Ahriman) tanesinin mücadele ettiğine ve iyilik tanesinin galip geleceğine inanılır. Bundan dolayı iyilik tanrısına yardım amacıyla sürekli ateş yakmışlardır.
• Çin uygarlığını, Çin'in yerli halkı ile bu bölgelere göç etmiş olan Türk, Moğol, Tunguz ve Tibet toplulukları birlikte oluşturmuştur. Çin'de düzenli bir veraset anlayışı olmadığı için feodal yapı içerisinde çeşitli sülaleler tarafından yönetilmiştir. Çinde imparatorlanrının oğlu" unvanına sahip olmuştur. Çin imparatorlarının gücü daimi ordulara dayan-mıştır. Çin ekonomisi tarım ve ticarete dayanmakla birlikte ekonomideki en önemli yeri ipek üretimi tutmuştur. ipek böceğinden ipek üretmeyi başaran Çinliler Doğ ile Batı arasında önemli ticari ve ekonomik ili kurulmasına yol açan Ipek Yoluinu oluşturma
|
|
|
Suyun İletkenliği Nedir? Demineralizasyon-Deiyonizasyon Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:21 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Suyun İletkenliği Nedir? Demineralizasyon-Deiyonizasyon Nedir?
İletkenlik bir su numunesinin elektrik taşıyabilme özelliğinin sayısal
ifadesidir. Ayrıca sulu bir çözeltinin elektriği iletme kabiliyetinin sayısal
bir ifadesidir. Platinlenmiş iki elektrod su içine daldırıldığı zaman iki
elektrod arasında tatbik edilen bir elektromotor kuvvet altında, çözeltide
mevcut iyonlar, elektrodlara doğru hareket ederek elektrik akımını iletirler. Bu
da suyun kondaktivitesi veya rezistivitesi olarak tanımlanır.
Bünyesinde iyon bulunduran su da bir iletkendir. Suyun iletkenliği sudaki
iyonların toplam ve bağıl konsantrasyonlarına, hareketliliğine, değerliklerine
ve ölçüm sıcaklığına bağlıdır. İletkenlik, iyon miktarıyla doğru orantılı
olmasına rağmen bazı iyonlar; klorür, sülfat, kalsiyum, magnezyum için bu orantı
aynı değildir.
Suyun iletkenliği ölçülerek, sudaki iyon miktarı yaklaşık olarak tayin
edilebilir. Böylece hiçbir analiz yapmadan iletkenlik değerinin 0.60-0.75 ile
çarpımı suyun toplam tuzluluğu hakkında bir fikir verir. Aynı şekilde, bu
ilişkiden faydalanarak bulunan ampirik sonuca göre, normal sularda iletkenliğin
100’e bölünmesiyle, sudaki anyon (=katyon) toplamı meq/l olarak hesaplanır. Bu
sonuçların pratikteki faydası, iletkenliği farklı suların değişik kökenli ve
farklı kalitede sular olduğu hakkında bir ön fikir edinme imkanı sağlamasıdır.
Su içinde artı ve eksi yüklü iyonlar bulunur. Bu iyonların sudan alınmasına
deiyonizasyon yada demineralizasyon denir. Tıpkı yumuşatma cihazındaki gibi
sentetik reçineli tüplerden geçirilen ham su, reçinelerin özelliğinden dolayı
iyonlarını bırakır.
Deiyonize sistemde su, önce katyonik reçine yatağından geçirilerek pozitif
iyonlar hidrojen(H+) ile, daha sonra anyonik reçine yatağından geçirilerek
negatif iyonlar hidroksit(OH-) iyonları ile yer değiştirilir. Çıkış suyunda
kalan (H+) ile (OH-) birleşerek suya dönüşür. Böylece saf su oluşur.
İyon değiştirme, bir iyonun başka bir iyonla yer değiştirmesidir. Reçineler
Katyon değiştirici reçine ve Anyon değiştirici reçine veya bunların
kombinasyonu(MIXBED) olabilirler. Katyon değiştirme , pozitif bir iyonun diğer
bir pozitif iyonla yer değiştirmesi olup, tabii sularda katyonlar, Ca++, Mg++,
Na+, H+, Fe++ ve Mn++ gibi maddelerdir.Anyon değiştirme ; negatif bir iyonun
yani anyonun, diğer bir negatif iyonla yer değiştirmesi olup, tabii sularda
anyonlar genel olarak Cl , SO4 , NO3 gibi maddelerdir.
Reçineli katyon değiştiriciler, sülfonatlarla çevrilmiş polistrenlerin sentetik
organik polimerlerdir. Bunlar daneli ve boncuğa benzer şekilde imal edilirler.
Bunların kimyasal formülleri Na2R ve H2R ile gösterilir. Na2R sodyum
devresindeki işletmeye göre bir iyon değiştiricidir. H2R ise hidrojen
devresindeki işletmeye göre bir iyon değiştiricidir. Sodyum devresinde
rejenerasyon ( yani reçinelerin yenilenmesi ) NaCl ile, hidrojen devresinde iyon
değiştiricilerin H2R’ nin yenilenmesi asitle yapılmaktadır. Deionizer işlemi
sonucunda çıkan suyun pH değeri 2-3 arasıdır.
Ürünlerin son yıkamalarının demineralize su ile yapılması ürünün kalitesi
açısından gerekli olan bir yöntemdir. Ham suyla yıkanan ürünlerin yüzeylerinde
yıkama sonrası bir miktar su kalır. Bu suların zamanla buharlaşması sonucunda
ham suyun içerisinde bulunan tuzlar ürünün yüzeyine yapışırlar. Ürün üzerinde
oluşan bu tuz lekeleri satışa sunulacak mal üzerinde olumsuz bir etki yapacağı
gibi, aynı zamanda boyama ve benzeri işlemlere tabi tutulacak yüzeylerin boya
kalitelerinin uzun vadede düşük olmasına ve buna bağlı olarak da ürünün genel
kalitesinin bozulmasına sebep olurlar. Bu sebeplerden dolayı yüksek ürün
kalitesini hedefleyen firmaların tuzlardan arındırılmış sularla çalışmaları en
uygun yöntem olarak bilinmektedir.
|
|
|
Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri - Renkler psikolojimizi nasıl etkiler? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:19 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri - Renkler psikolojimizi nasıl etkiler?
Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri
Renklerin insanlar üzerindeki psikolojik etkileri çoğu zaman aynıdır. Bu konuda araştırma yapılarak, renklerin insan psikolojisi üzerinde etkileri belirlenmiş. Şimdi hayatımızda önemli yere sahip olan renklerin anlamları ve psikolojik etkileri:
Çoğu kişi renkleri önemsemese de günümüzde bu konunun ne kadar önemli olduğunu bilmelisiniz. Fark etmeden alışveriş yapmanıza veya aç olmadığınız halde yemek yemenize neden olan renkler vardır. Yahut hastalığınıza iyi gelecek veya tam aksine hastalığınızı körükleyecek renkler de mevcuttur. Bu nedenle renklerin dili ve psikolojik etkileri hakkında bilgiler edinmelisiniz.
Çevrenizdeki renklerin her biri size bir mesaj verir. Bu nedenle renklerin insan yaşamındaki etkilerini incelemek istedim. Bu listede yer alan renkler, günlük hayatımızda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Yer almayanlar ise bu renklerin tonlarıdır. Bu nedenle yakın olan renk için ana rengi okumanızı tavsiye ederim. Çünkü hepsi de aynı şekilde etkiler yaratır.
Şimdi, renklerin anlamları ve insan psikolojisi üzerinde etkileri:
Sarı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Sarı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Ana renklerin içinde bulunan sarı renge örnek vermek gerekirse akla ilk olarak güneş gelir. Bunun nedeni elbette ki bizi ısıtmasıdır ve evrene pozitif enerji yaymasıdır. Sarı renk insana coşku verir ve mutlu olmasını sağlar. Bunun nedeni ışığın, verimliliğin ve üretkenliğin temsilinin sarı olmasıdır. Her rengin dili farklıdır. Genellikle idealist kişiler, bilim insanları gibi kişilerin favori rengi sarıdır. Özgüveni doğrudan etkileyen renk, yazı ve sıcağı hatırlatır. Böylece kişi kendi yaşamının ve güneş ışığının parlaklığı arasında güçlü bir bağ kurar. Bu da tabii ki renklerin insanlar üzerindeki psikolojik etkileri olduğunu gösterir.
Güneşin rengi olan sarı rengin dilinin insan psikolojisi üzerine etkilerine bakıldığı zaman, bu güzel rengin yaşamı ve geçiciliği temsil ettiğini görebilirsiniz. Bu nedenle dünyadaki taksilerin ortak rengi sarıdır. Zihin uyandıran bir renk olduğu için tercih edilir. Varlığı, istekleri, yaşamı temsil eden bu renk, aynı zamanda dikkat çekicidir. Bu yüzden özellikler ders çalışan öğrenciler genellikle bu renkte fosforlu kalem kullanırlar. Dikkat etmeleri gereken yerleri çizerek, akılda kalıcı olmasını sağlarlar.
Yaşamımız üzerinde her ne kadar pozitif etki yaratsa da sarı renk, odaklanma konusunda sıkıntı yaşamamıza neden olur. Hatta birçok araştırmaya göre yeni doğan bebeklerin sarı renkli odalarda diğer renklere nazaran daha çok ağladıkları ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda sarı rengi hayatımızda satın alma ve hızı da temsil eder. (Ürünlerin renk ve tasarımları satın almamızı nasıl etkiliyor diyorsanız bu yazımızı okumanızı tavsiye ederim.)Bunun en büyük örneği Fast-food şirketleri ve alışveriş mağazalarıdır. Bu gibi yerlerde ya kampanyalara dayanamıyoruz ya da hızlı bir şekilde yemeklerimizi yiyip kalkıyoruz. Açık renkteki sarının anlamı iyiye işarettir. Fakat koyu sarı renk ihaneti temsil eder.
Sarı rengin iştah açıcı, hazımsızlığı önleyici ve sindirim sistemini düzenleyici etkileri de vardır. Vücudumuzda sindirim sistemi ve mideyi temsil eden renk sarıdır. Bu yüzden çocuğumun iştahı az, iştahsız ne yapabilirim gibi sorulara yanıt arıyorsanız, daha çok sarı renkli eşyalara yönelmelisiniz. Böylece çocuğunuzun hem iştahı açılacak hem de vücudundaki zehirli maddelerin uzaklaşması sağlanarak, kanın temizlenme işlemi gerçekleşecektir. Sarı rengi seviyorsanız, işlerin kendi kontrolünüz altında olmasını istersiniz ve kesinlikle kontrolünüzün dışında gelişen olaylardan nefret edersiniz.
Turuncu Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Turuncu Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Kırmızı ve sarı renklerin karışımından ele edilen ara renk turuncudur. Turuncu renk nasıl oluşur diyorsanız; kırmızı ve sarı rengi eşit bir şekilde karıştırmalısınız. Sıcak renkler grubunda olan turuncunun renk tonunu farklılaştırmak için kırmızı ve sarı rengi elde etmek istediğiniz tona göre ayarlamalısınız. Genellikle dışa dönük kişilerin favori rengini oluşturur. Renklerin dili turuncu insan psikolojisi üzerinde olumlu etkiler yaratır. Mutluluk verir. Fakat tonuna göre kızgınlık yaratabilir. Örnek vermek gerekirse;
Turuncu rengin anlamı genellikle sosyalleşmeyi, sıcak beklentileri temsil etse de reklamcılık sektöründe farklı etkiler yaratabilir. Özellikle hastanelerde bu etkiyi görebilirsiniz. Turuncu kırmızıya yakın sıcak renk tonu olduğu için yanlış ton kullanıldığında kızgınlık, öfke yaratır. Ruhsal açıdan hasta yakınlarını etkiler. Bu nedenle de kızgınlık duygusu, öfke açığa çıktığı için hastanelerde bu renkler pek tercih edilmez. (Öfkenizi kontrol altında tutmanız için yapmanız gerekenlere bu yazıdan öğrenebilirsiniz.)
Gösterişin rengi olan turuncunun yaşamımız üzerindeki etki sarıda olduğu gibi pozitiftir. Dışa dönük kişilerin rengi olan turuncunun insan yaşamına etkileri hareketlilik katmaktadır. Enerjisi yüksek renkler arasında bulunur. Aynı zamanda kişiye sürekli haklı olma isteği ve üstün gelme çabası ağır basmaktadır. Bu yüzden çocuklarınızın odasında, mutfağınızda veya yemek odanızda bu rengi tercih edebilirsiniz. Turuncu renginin yoğun olması mutluluğu ve canlılığı beraberinde getirir. Fakat çalışma odalarında aynı etkiyi görmek mümkün değildir. İçiniz kıpır kıpır olacağı için çalışma isteğiniz gelmeyecektir. İlle ben yardımcı renk turuncuyu kullanmak istiyorum diyorsanız; farklı renkler ile kombin oluşturmanızı önerebilirim.
Yorgunluğu gideren ve iştah açan renk olarak bilinen turuncu; metabolizmayı hızlandırır. Cesaret, canlılık ve güven verir. Özellikle böbrek, karaciğer, pankreas, dalak ve mide ülseri gibi hastaların psikolojisinde olumlu etkilere sahip olan turuncu rengi aynı zamanda romatizma gibi şikayetlerin azalmasına da yardımcı olur. Tabii ki bunun için bütün eşyalarınızın turuncu olması yeterli olmayacaktır. Bunun yanında sağlıklı beslenmeniz gerektiği şarttır. Aynı zamanda yeni başlangıçların ve yeniden doğuşların rengi turuncudur. Bilhassa psikolojik bozukluk tedavilerinde kullanılan bir renktir. Çünkü içinde barındırdığı enerji ile hastalar, yaşamaya daha pozitif bir şekilde bakmaya başlar. Bu rengin kısacası manevi zenginliği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Kırmızı, turuncu ve sarı renklerin ortak özelliği sıcak renkler olmasıdır. Bu yüzden de enerji veren renkler olarak bilinirler.
Kırmızı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Kırmızı Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Renkler ve anlamları denildiğinde aklınıza ilk gelen renk kırmızı olabilir. Çünkü kırmızı rengin insan psikolojisi üzerinde etkisi oldukça yüksektir. Bu konuya değinmeden önce kırmızı rengin, ana renk olduğunu söylemem gerekir. Ana renk biliyorsunuz ki karışım ile elde edilemez. Dikkat çekilen bir renk olduğu için aşk, cesaret, öfke, istek, tehlike gibi fiziksel anlamda hisleri simgeler. Hareketlilik ve azmin gerekli olduğu yerlerde genellikle kırmızı renk çoğunluktadır.
Sıcak renkler arasında bulunan kırmızı rengin anlamı fiziksel ve duygusal açıdan farklı iki şekilde ele alabiliriz. Çünkü renlerin anlamları ve özellikleri kişi farklı şekillerde etkileyebilmektedir. Özellikle bu kırmızı renk için geçerlidir. Çünkü hem duyguları hem de fiziksel dürtüleri ele geçirmiş bir renktir. Fiziksel açıdan kırmızı rengin anlamına baktığımızda yukarıda dediğim gibi hareketlilik, dinamizmi ortaya çıkarır. Duygusal olarak bakıldığından hem mutluluğu hem de azim ve kararlılığı temsil eder. Bu yüzden kırmızı önemli ve sık kullanılan bir renktir. Kırmızı renk insanların üzerinde canlandıran ve heyecan verici hisler yaratır. Yapılan araştırmalarda kırmızı rengin yoğun olduğu ortamlarda insan vücudundaki enerjinin %10’u direkt harekete geçer.
Sarı ve turuncu renkte olduğu gibi kırmızı rengi de iştah açıcı özelliğe sahiptir. Bilhassa Fast food sektöründe bu renkler ağırlıklı olarak kullanılır. Çünkü kişiye aç olduğu hissi uyandırılarak, yemek yemesi gerektiği sinyalleri verilir. Bu nedenle gıda firmalarında çoğunlukla kırmızı rengi tercih edilir. Renkler arasında kırmızı rengi ilk olarak dikkat çektiği için aynı zamanda uyarı ve tehlike işaretlerinde kullanılır. Kan basıncını ve tansiyonu etkileyen bir renktir. Kırmızı rengin yoğun olduğu ortamlarda çalışıyorsanız veya yaşıyorsanız bir süre sonra rengin etkisine maruz kalarak, öfkelenebilirsiniz. Kısacası duygu bozukluğu yaşayabilirsiniz.
Çocuk sahibi olmak istiyorum diyenlerin yatak odasında kullanması gereken renklerden biri kırmızıdır. Kırmızı renk, kan akışını hızlandırdığı için hareketliliği teşvik eder. Bu sayede eşler birbirine daha fazla yakınlaşır. Tahrik edici bir renk olduğu için yatak odanızda, geceliklerinizde bu rengi kullanabilirsiniz. Bunun yanı sıra soğuk algınlığı, kansızlık veya felç gibi şikayetleriniz varsa da kırmızı rengi destekleyici olarak yanınızda bulundurabilirsiniz. Tabii ki bu renk olan ortamda uzun süre bulunmamalısınız. Çünkü yüksek ateş, gerginlik gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz.
Pembe Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Pembe Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Beyaz ve kırmızı rengin karşımı ile oluşan pembe renk özellikle küçük kız çocuklarının tercihini oluşturur. Kırmızı renk gibi canlılık veren bu renk daha hassastır. Yumuşak bir ara renktir. Sevgi ve şefkati çağrıştıran renk, vücudumuzda kalbi temsil eder. Çocuk ve anne arasında auranın gelişimi için genellikle pembe renk tercih edilir. Sağlığa iyi gelen bu renk, sevginin rengidir. Genellikle pembe rengini kullananlar sevgiye aç kimselerdir.
Pembe renk çeşitleri arasında genellikle şeker pembesi tercih edilir. Yalnızlık hissini yansıtan pembe rengin anlamı içinizdeki kalan sevgiyi ve ümidi temsil eder. Sakinlik, dinginlik hissi veren bu renk, özellikle tahsilat işlemlerinin kolaylıkla yapmasını sağlar. Bu yüzden kasiyerler yahut tahsilat işi ile uğraşan kimselerin pembe rengi tercih etmesi olumlu etkiler yaratır. Hayallerin ve aşkın rengi olan pembe renk, mutlu olmanızı sağlar. Belki de bu yüzden hemcinslerim tarafından çoğunlukla tercih edilir. Psikolojik etkisi olumlu olduğu için sevilen bir renktir.
Renklerin psikolojik anlamları gerçekten önemlidir. Özellikle pembe rengi sakinliğe, yumuşaklığa daha yatkın olduğu için hapishanelerde, uyuşturucu tedavi merkezlerinde ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. Çalışanların üretken bir şekilde çalışmasını isteyen işverenler bu renkten kaçınması gerekir. Çünkü bu rengin ağırlıkta kullanılması çalışanları rehavete sürükleyebilir. Böbrek, sinir ve sara (epilepsi) hastalarına iyi gelen bu renk, tedavinin olumlu bir şekilde ilerlemesini sağlayabilir. (Renkler ofisteki verimi nasıl etkiliyor hakkında bilgi almak için burayı tıklayın.)
Renklerin insan yaşamına etkileri denildiğinde en olumlu etkiyi pembe de görebilirsiniz. Çünkü sakinlik hisse insanlar için oldukça önemlidir. Vücudumuzda kalbi temsil eden bu renk, kadın erkek ayrımı yapmaksızın herkes tarafından kullanılması olumlu etkiler yaratacaktır. Duygusallık açısından olumlu düşünmeyi sağlayan bu renk hayatımıza neşe katarken, sorumluluklarımızın bilincinde olmamızı sağlayacaktır. Genellikle bu renk evimizin salonunu süslemektedir. Huzurlu vakitler geçirmemizi sağlamaktadır.
Mavi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mavi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Soğuk renkler arasında yer alan mavi, ana renktir. En çok kullanılan renktir. Öyle ki etrafımızda mavi rengine örnek verebileceğimiz sayısız materyal bulunur. Genellikle ilk akla denizler ve gökyüzü gelir. Dinlendirici bir özelliği sahip olan renk kesinlikle özgürlüğün rengidir. Mavi rengin anlamı kısaca huzur ve özgürlük diyebiliriz. Araştırmalara bakıldığı zaman mavi rengin yoğunlukta olduğu alanlarda yaşan kişilerin sinir sistemi daha güçlüdür. Çünkü mavi bir yandan da hoş görünün rengidir. (Daha özgür bir hayat için yapmanız gerekenleri öğrenmek için tıklayın.)
İştahım çok açık kapatmak istiyorum diyorsanız mavi renkli tabak, çanakları kullanabilirsiniz. Çünkü mavi renk iştah kapatıcıdır. Kilo vermek istiyorsanız kesinlikle mavi renkli eşyaları tercih etmelisiniz. Kilo almak istiyorsanız da mavi renkli eşyalardan kaçınmalısınız. Daha çok sarı, turuncu gibi iştah açıcı renklerde eşya tercih etmelisiniz. Diyet yapıyorsanız, yardımcı olması açısından mutfağınızı mavi renge boyayabilirsiniz. Restoran sahibiyseniz kesinlikle mavi renginden kaçınmanız gerekir.
Mavi aynı zamanda üzüntüyü, yalnızlığı, depresyonu, sadakati, bilgeliği temsil eder. Bu nedenle psikologların bu renkten kaçınması gerekir. Özellikle hastalarıyla görüştüğü sıralarda üzerinde mavi renk bulunmaması gerekir. İş görüşmesine gidiyor ve işe alınmak istiyorsanız renk olarak maviyi tercih edebilirsiniz. Böylece karşı taraftaki kişiye pozitif enerjiler yansıtarak, kabul edilmenizi sağlayabilirsiniz.
İş yerinde performansı artırmak istiyorsanız ofisinizi mavinin tonlarına boyayabilirsiniz. Aynı zamanda aklınızda kalmasını istediğiniz notların, altını mavi kalemler çizebilirsiniz. Mavi kalemler ile yazılan yazılar daha çok akılda kalır. Bu nedenle dünyada mavi renkli kalemler daha yaygındır. Bu rengi seven kişiler kendileriyle barışıktır. Çünkü hoşgörülü, huzurlu, nazik kimselerdir. Aynı zamanda oldukça fedakardırlar.
Gözleri ve sinirleri rahatlatan mavi renk, baş ağrılarına, migrene iyi gelmektedir. Aynı zamanda boğaz, guatr ve bademcik ağrısı çekenlerin yaşamında olumlu etkiler yaratır. Bunun yanı sıra çocukluk hastalıklarında da mavi renk etkilidir. Bilhassa diş çıkan çocuğa ne iyi gelir diyorsanız, mavi renkli eşyaların evladınızın rahatlamasını sağlayacağını bilmelisiniz. Çünkü kan akışını yavaşlattığı gibi kişiyi sakinleştirir. Tansiyonun düşmesini sağlar. Bu nedenle yüksek tansiyonlu hastalar, sürekli havale geçiren kişiler mavinin tonlarını evlerinde bulundurmalıdır. Açık mavi biraz daha buz kütlesini çağrıştırdığı için koyu tonları tercih etmenizde yarar vardir.
İlginizi Çekebilecek Yazılar:
İş Görüşmeleri için Doğru Kıyafet Seçimi Nasıl Olmalıdır?
Başarılı Bir İş Görüşmesi için Dikkat Edilmesi Gereken 11 Önemli Nokta
İş Görüşmesine Giderken Giyilmemesi Gereken Renkler
İş Görüşmesinde Reddedilmenizin Acı Ama Gerçek 7 Nedeni
Yeşil Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Yeşil Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mavi renk gibi soğuk renkler arasında yer alan yeşil, tabiata hakimdir. Bu renk kesinlikle insana huzur verir ve içini rahatlatır. Yeşil renk nasıl elde edilir diyorsanız; sarı ve mavi renklerini eşit bir şekilde karıştırmanız gerekiyor. Bu karışım sonucunda ara renk olan yeşili elde edersiniz. İstediğiniz tona göre mavi ya da sarı rengi daha çok kullanabilirsiniz. Güven veren ve iç açıcı olan bu renk, umudur temsil eder. Yeniliği, gençleşmeyi, canlanmayı sağlar. Bu yüzdendir ki doğa ile yaşayan kişiler daha canlı ve gençtir. Aynı zamanda renklerin dili yeşil, cömertlik, paylaşım ve uyumu da temsil etmektedir.
Favori rengi yeşil olan kişiler oldukça üretkendir ve çevresiyle çoğu zaman uyum içindedir. Bu nedenle üretkenliği artırmak istiyorsanız yeşil rengini tercih edebilirsiniz. Bu sayede hem üretkenliğiniz artar hem de içiniz huzurla dolar. (Ofiste üretkenliğin artması için ipuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.) Hastanelerde dikkat ettiyseniz genellikle yeşil rengi yoğun olarak kullanılır. Bu renk hem hastaları hem de yakınlarını rahatlatır. Binaların girişlerinde bu rengin kullanılmasının nedeni güvenlik açısından bir sorun olmadığı duygusunu insanlara yansıtmasıdır.
7 çakra renkleri arasında bulunan yeşil rengi, vücudumuzda birçok bölge üzerinde olumlu etki yaratır. Mavi gibi göz rahatsızlıklarında dinlendirici etki sağlarken; kalp ve verem hastalıklarında da oldukça faydalı etkiler görülmesinde yardımcı olur. Vücuttaki zehirli maddelerin uzaklaşmasını sağlar ve sinirleri destekler. Yıpranmasını önleyerek, hücrelerin yenilenmesini, kısa sürede onarılmasını sağlar. Renklerin etkileri denildiğinde yeşil olumlu etkiler yaratsa da sakinlik, dinginlik hali bazen insanları tembelliğe teşvik edebilir. Bu nedenle bilhassa çalışmayı sevmeyen, çalışmaya yatkın olmayan kişilerin iş ortamları yeşil olmalıdır.
İlginizi Çekebilir: Home Ofis Çalışanların Üretkenliğini Arttıracak Dekorasyon Önerileri
Beyaz Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Beyaz Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Işığı yansıtan renkler arasında yer alan beyaz rengi temizlik ve saflığın sembolüdür. Negatif etkileri azaltan bir özelliğe sahiptir. Masumiyeti adlandıran bu renk, genellikle doktorlar tarafından kullanılır. Çünkü doktorlar sürekli negatif enerjilere maruz kalırlar. Bu nedenle ortamdaki negatif duyguları yok etmek için beyaz renk tercih edilir. Aynı zamanda korkularınızdan arınmanızı sağlayan bir etkiye sahiptir. Kişiyi güçlendiren bu renk, soğukkanlılığı ve asaleti temsil eder.
Beyaz rengi nasıl oluşur diyorsanız, bütün renkleri karıştırmanız gerekiyor. Çünkü beyaz renk bütün renklerin karışımından oluşur. Bütün renkleri içinde barındıran beyaz rengin insan psikolojisi üzerindeki etkileri olumludur. İstikrarı ve devamlılığı temsil eden renk, huzurlu olmanızı sağlar. Güven verir ve düşünce gücünü artıran özelliğe sahiptir. İnsanlara hüzün vereni dertlerini, tasalarını hatırlatan bir özelliği daha vardır. Kefen rengi olduğu için matem rengi olarak da bilinir. Bilhassa Uzak Doğu Asya ülkeleri arasında yer alan Çin’de beyaz rengi, matemi anımsatır.
Renklerin psikolojik anlamları yadsınamaz derecede önemlidir. Aynı zamanda yaşanılan mekanlarda tercih edilen renkler, kişilerin duygusal veya daha agresif olmasını sağlar. Bu nedenle baskın özelliklerinizi bastırmak için doğru renkleri tercih etmeniz gerekiyor. Biliyorsunuz ki beyaz ile boyanan mekanlar daha geniş gözükür ve insanlar arasında daha ferah olarak anılır. Bu yüzden dar mekanları beyaz boyayarak genişlemesini sağlayabilirsiniz. Tüm renklerle uyumlu olan beyaz, dengeleyici bir renktir. Işığı yansıttığı için bilhassa güneş almayan odaların beyaz ile boyanması odanın daha aydınlık bir görünüme kavuşmasını sağlar.
Beyaz rengin yaşamımızdaki yeri temizlik ve sağlık açısından önemlidir. Biliyorsunuz ki sağlık alanlarında beyaz renk oldukça yoğun bir şekilde tercih edilir. İlaç firmaları, kutuları genellikle beyaz rengi tercih ederler. Bu rengi seven kişiler genellikler temiz ve saf olmayı çok severler. Aynı zamanda aydın düşünceye ve geniş bir hayal dünyasına sahip kişilerin favori rengi beyazdır. Bağırsak sorunu çekenler, akciğeri yetersiz kimseler ve şeker hastalığına yakalanan kişilere doktorların önerileri beyaz renkten faydalanmalarıdır. Çünkü bu renk sayesinde hastanın, hastalığından kurtulması için olumlu enerjiler etrafa yayılır.
Siyah Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Siyah Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Siyah rengini tanıtmadan önce öncelikler doğada böyle bir rengin olmadığını söylemek istiyorum. Çünkü siyah bir renk değildir. Aksine renksizliktir. Bu yüzden de doğada bu renk bulunmaz. Işığı emen renk olduğu için göz yanılması olarak o rengi siyah olarak görürüz. Bu renk, bazı psikologlara göre kişiler üzerinde olumlu etkiler yansıttığı söylenirken, bazılarına göreyse tam tersi olumsuz etkiler yarattığı hakkında konuşulur. Kısacası tartışmalı bir renktir diyebiliriz. Ama sokağa çıkıp baktığınızda çoğu kişinin üzerinde kara rengi görürsünüz.
İnsanların psikolojisinde etkili olan siyah rengin anlamı bir yandan karanlık diğer yandan da aydınlığı temsil eder. Suçlar, kötülükler, zor durumlar her zaman karanlık olarak adlandırılır. Fakat sabır, sadakat, dayanıklılık, bilgelik veya güvenirlilikte siyah renk ile ilişkindir. Aynı zamanda acı, keder gibi anlamlara da gelir. Bu nedenle siyahı genellikle kıyafetlerimizde tercih ederiz. Bu tercihimizi karşımızdakilere ciddi ve güçlü görünmek için kullanırız. Tabii ki siyah renk biliyorsunuz ki diğer yandan da kilo problemi yaşayan kişilerin sığındığı limandır. Daha zayıf gösterdiği için bu renk çoğu kişi tarafından tercih edilir.
Kara rengin yaşamımızdaki etkisine bakacak olursak, siyah rengi genellikle özgüveni yüksek kişiler tercih eder. Azimli ve kararlı kişiler tarafından tercih edilen bu renk, iş hayatında başarılı olmayı sağlar. Fakat bu renk bir yandan da kişiyi aşırı inatçı ve hırslı yapabilmektedir. Bu nedenle siyah rengin diğer renkler ile kombin edilmesi gerekir. Bunun yanı sıra diğer olumsuz özelliği ise çoğunlukla siyah giyinen insanların ruhsal açıdan problem yaşamasıdır. Bu nedenle özellikle bu renk, çocuklarınızda inatçılığa veya depresyona sebep olabilir.
Beyaz renk gibi siyah renkte matem rengi olarak adlandırılır. Bu yüzden cenazelerde genellikle siyah renk tercih edilir. Kötülüğün sembolü olarak görülen bu renk, karamsarlığı artırır. Yalnızlığı, sıkıntıları, hüznü ve endişeleri çağrıştıran bu renk aynı zamanda ağırbaşlılığı, soyluluğu, hırsı temsil eder. Bu nedenle de makam araçları genellikle siyah tercih edilir. Bu renk, bilhassa çocuk odalarında kullanılmamalıdır. Konsantre olamıyorum, dikkatim çabuk dağılıyor ne yapabilirim diyen kişiler siyah renkli odaları tercih edebilirler. Siyah renk için kısacası insanların psikolojisi üzerinde; kendine güveni artırıcı, konsantrasyonu yükseltici etkisinin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Tavsiye İçerik: Dikkat Dağınıklığını Yenmek için Ne Yapmalı?
Mor Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mor Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mor renk nedir, nasıl oluşur sorusunun cevabını arıyorsanız, kırmızı ve mavi rengin karışımından elde edildiğini söyleyebiliriz. Soğuk renkler arasında bulunan mor renginin huzur veren bir özelliği vardır. Bu nedenle uyku problemi çeken kişilerin yatak odalarının veya eşyalarının renginin mor olması söylenir. Bu sayede rahatça uykuya dalabilirsiniz. Uyku probleminizi bu renk sayesinde çözebilirsiniz. Bilhassa bu konuda açık tonları tercih etmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Lüks ve ihtişamı anımsatan bu renk, hayal gücünüzü artırmanızı sağlar. Siyah gibi konsantrasyonunuzu artırmanızda yardımcı olur.
Favori renginiz mor ise genellikle ruhsal dünyanın sizin için ön plandadır. Asil ruhlu bir kişiliğiniz vardır. Duyarlılığınız fazladır. Bu nedenle sanat dallarında başarılı olabilirsiniz. (Sanat nedir, dalları ve çeşitleri hakkında bilgilere buradan ayrıntılı bir şekilde ulaşabilirsiniz.) Mor rengin anlamı ve insan psikolojisi üzerine etkisi olumludur. Aynı zamanda yaşamda da önemli yere sahiptir. Çünkü mor rengi sayesinde vücudumuzdaki hormonlar ve salgı bezleri daha dengeli bir şekilde çalışır. Bilhassa menenjit, sara gibi beyin hastalıkların tedavisinde etkin rol oynar. Kanı temizlemede yardımcı olan bu renk; karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek hastalıklarında da tedaviye destekçidir. Eklem iltihaplarına karşı da faydası olan bu renk için şifa rengidir diyebiliriz.
Renk tonlarına göre anlamlarında değişiklikler gözlemlenebilir. Koyu tonlar, asalet duygusunu ön plana çıkartırken, açık tonlar daha çok sanatsal açıdan olumlu etkilenmenizi sağlar. Bunun yanı sıra bilinen haliyle üzüntü, depresyon gibi hastalıkları çağrıştıran etkilere de sahiptir. Bu nedenle eğer ki intihara meyilli olan kimseler varsa bu renkten uzak durmalıdır. İntihar edenlerin en çok sevdiği renkler arasında bulunan mor rengi, depresyon sorunu olanlar, alkolikler veya bağımlıların olduğu alanlarda kullanılmamaktadır. Mor renginin tonlarından olan lila rengi için de aynı hususları söylemek mümkündür.
Kahverengi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Kahverengi Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Kahverengi renk nelerden elde edilir diyorsanız bunun için alternatifiniz oldukça fazladır. Çünkü kahverengi birçok rengin birleşiminden oluşmaktadır. Sıcak renkler olarak bilinen sarı ve kırmızının, siyah renk ile karıştırılması ile kahverengi elde edilir. Aynı zamanda turuncu ve siyah rengini karıştırarak veya turuncu ile mor rengini birleştirerek kahverengi rengini elde edebilirsiniz. Bunun dışında kırmız ve yeşil renklerini karıştırarak kahverengine ulaşabilirsiniz. İç sıkıcı bir renkmiş gibi görünse de aslına bakarsanız, hızlı olmak isteyenlerin tercih etmesi gereken bir renktir.
Hızlı hareket etmek, hareketlerini hızlandırmak isteyenlerin tercih etmesi gereken renk; kahverengidir. Koşucular veya diğer sporcular bu rengi tercih edebilirler. Yapılan araştırmalarda bu rengin insanın hareketlerini hızlandırdığı görülmüştür. Kıyafetlerde bu renk pek fazla tercih edilmese de son yıllarda toprak renkleri moda olmuştur. Bu nedenle pek çok kadının üzerinde toprak rengi kıyafetlere rastlayabilirsiniz. Hayal gücünün güçlenmesini sağlayan bu renk, kişilerin sesiz sedasız bir kişiliğe bürünmesinde yardımcı olur. Kişiye dinginlik ve sakinlik verir.
Kırmızı ve sarı renginde olduğu gibi hızı temsil eden bu renk, bilhassa gıda grubunda yer alan şirketler tarafından tercih edilir. Mütevazılığı simgeleyen bu renk, müşterilerin yemeklerini hızlı bir şekilde bitirmesini sağlar. Aynı zamanda bu renk, terapistlerin tercihini oluşturur. Çünkü kişiler kahverengi giyen kişilere, içlerini daha rahat dökebilmektedir. Bu neden terapistseniz ve hastalarınızın ağzından kelimeleri cımbız ile alıyorsanız kahverengi giyinmenizi tavsiye ederiz.
Lacivert Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Lacivert Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Mavi rengin daha koyusu olarak adlandırılan lacivert rengin oluşumu için kırmızı ve mavi rengin karıştırılması gerekir. Bu karışımda mavi renk daha yoğun olması gerekmektedir. Düşüncenin rengi olarak bilinen bu renk, sezgileri güçlü olan kişiler tarafından sevilir. Karar verme sürecini kolaylaştıran ve hızlı hale getiren bu renk otoriteyi temsil eder. (Daha doğru karar alabilmek için dikkat etmeniz gerekenler nelerdir öğrenmek için buraya tıklayın.) Engin sonsuzluğu ve verimliliği simge edinen bu renk, fazla göze batmaz. Kişilerin üzerinde güçlü bir imaj sergiler. Bu nedenle psikolojik olarak renklerin dili nedir bilerek, giyinmek gerekir.
Böylelikle karşınızdaki kişiyi sizden daha baskın hale getirebilirsiniz.
Renklerin içinde daha ağır duran lacivertin insanlar üzerindeki etkisi mavi renkte olduğu gibidir. Huzur ve rahatlamayı sağlar. Kişinin daha çok ruhsal dünyasına vakit ayırmasını mümkün kılar. Duygusal düşüncelerin ve bakışların genişlemesi konusunda etkili olan bu renk, bilhassa yoğun ve baskı altında çalışan kişilerin tercih etmesi gereken bir renktir. Politik ve siyasi hatta iş adamlarının vazgeçilmez rengi olan lacivert aynı zamanda kişiye karizmatik bir hava katmaktadır. Bunun yanı sıra kişinin kendine inancını artırdığı gibi karşısındakilerin de inanmasını sağlayan bir renktir.
Hafızanın güçlenmesini sağlayan bu renk; bilhassa çok rüya gören kişiler tarafından tercih edilir. Pijamanızda bu rengi tercih ederek, rüyalarınızı daha kolay hatırlayabilirsiniz. Bu renk en çok ruh ve sinir hastalıklarına iyi gelir. Bunun yanı sıra göz, kulak ve burun hastalıklarının tedavilerinde de kullanılmaktadır. Ana renkler arasında bulunan lacivert rengi kozmik bir renk olarak tanımlanmaktadır. Çoğu firmanın logosu biliyorsunuz ki laciverttir. Bunun nedeni lacivert rengin sonsuzluğu ve verimliliği simgelemesidir. Böylece bu firmalar insanların gözünde büyük ve prestijli olarak canlanmaktadır.
Gri Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Gri Rengin Anlamı ve İnsanlar Üzerindeki Psikolojik Etkileri Kısaca
Beyaz ve siyah rengin karışımı olan gri renk ara bir renktir. Bu renk mavi, yeşil gibi insanın gözlerini dinlendirir. Kişinin rahatlamasını sağlar. Fakat bu rengin yoğun bir şekilde kullanılması bunaltıcıdır. Bu nedenle diğer renkler ile kombin oluşturmalıdır. Gri rengin anlamı insan psikolojisine göre uzlaşmacı olarak nitelendirilir. Çünkü bu rengi seven kişiler alçakgönüllüdür. Dolayısıyla bu sayede uzlaşmacıdırlar.
Denge unsuru olarak görülen renk, ciddiyeti ve hareketsizliği de çağrıştırmaktadır. Bu nedenle çoğu devlet kurumunda ön plana çıkan renk gridir. Ciddiyet havasının oluşması için bu renk tercih edilir. Genellikle bu rengi seven kişiler olaylardan uzak durmayı, hiçbir olaya karışmamaya özen gösterirler. Ya da tarafsızdırlar. Kuralcı kişiler tarafından sevilen bu renk, kişinin hareketsiz ve tutucu yönlerinin ağır basmasını sağlar. Siyah ve beyaz rengi biliyorsunuz ki matem rengi olarak adlandırılıyordu. Gri rengi bu iki rengin karışımı olduğu için bunaltıcı sayılmaktadır. Bu nedenle bu rengi odanızda yoğun bir şekilde kullanmamaya gayret etmelisiniz.
Renklerin İnsan Yaşamına Etkileri
Renklerin İnsan Yaşamına Etkileri
Renklerin psikolojik anlamda insanları etkilediğini hep birlikte inceledik. Birçok açıdan renk seçimi kişi için önemlidir. Gerek iş yaşamı gerekse de normal yaşantısı için kişinin doğru renk konsantrasyonunu oluşturması gerekir. Bu sayede kişi, renklerin gücünü lehine kullanabilir. İş görüşmesinden olumlu cevap alarak ayrılabilir. Veya hastalıklarını geçirmesi adına renklerden destek alabilir. Bu nedenle renklerin psikolojik etkileri ve yönlerini bilmeniz gerekiyor. Bu noktada yukarıda fayda sağlayacağınız bilgiler edinebilirsiniz.
İlginizi Çekebilir:
En Çok Kullanılan 30 Beden Dili ve Anlamları [Kadınlar ve Erkekler için Vücut Dili]
Sonuç olarak, soğuk ve sıcak renkler hiç fark etmez bütün renklerin kişiler üzerinde psikolojik etkileri fazladır. Deneyimler ile bu etkilerin hepsi gözlemlenmiştir. Kimi renkler iştahı kapatırken kimileri ise açmaktadır. Hastalıklara, uykusuzluk problemlerine iyi gelen renkler bulunmaktadır. Yazımızda renklerin psikolojik anlamları hakkında bilgiler verdik. Renklerin etkileri nasılmış onlardan bahsettik. Renklerin anlamları ve özellikleri nelerdir hep birlikte baktık. Umarım bu bilgileri kullanarak gerek yaşamınızda gerekse de iş hayatınızda başarılı olabilirsiniz. Renklerin dilini anlayarak, karşınızdaki kişiler üzerinde istediğiniz izlenimleri bırakabilirsiniz.
Renkler psikolojimizi nasıl etkiler? Kıyafetlerimizi seçerken hangi renkleri tercih etmeliyiz?...
Kırmızı
Bu renk kendinizi daha enerjik ve harekete hazır hissetmenizi sağlar. Heyecanı ve hareketi sevenler u rengi seçerle. Bu rengin etkisinde yaş faktörü önemlidir.
Turuncu
Bu renkte kırmızı kadar olmasa da enerji ve heyecan veren bir renktir. Turuncu rengi seviyorsanız cesur ve maceracı bir kişiliğe sahipsiniz demektir. Bu rengin insanları gülmeyi ve güldürmeyi severler. Turuncu, diyalog ve mizah yeteneğini artırır.
Sarı
Entelektüel kişiliğe sahip insanların rengidir. Yönetmeye ve hükmetmeye olan ilgiyi gösterir. Bu renk zihni açar ve dikkati artırır. Güneşin rengi olduğu için insanlara pozitif duygular aşılar.
Yeşil
Bu renk dinlendirici, yatıştırıcı ve dengeleyici bir atmosfer yaratır. Denge ve uyum sembolüdür. Giysilerinizde yeşili kullanmanız örf ve adetlere bağlılığınızı gösterir. Bu rengi sevenler aynı zamanda doğayı ve huzuru da severler. Yeşile ilgisi olanların kalbi ve duygu yüzeyleri yüksek olur.
Turkuaz
Dikkatlerin size yönelmesini sağlar. Genellikle insanlara açık bir iç dünyanız vardır. Bu renkten hoşlananların duygu ve düşüncelerinin saf ve açık olduğu görülür. Giysilerinizde turkuazı kullanırsanız genç ve dinamik kalırsınız.
Lacivert
Düzenin ve ruhsallığın ifadesidir. Bu rengin insanları huzur, barış ve sadelikten hoşlanırlar. Giysilerinizde laciverde ağırlık verirseniz, sadık, dürüst, araştırıcı ve başarılı birisiniz demektir.
Mor
Kendine güven ve özgürlük duygularını harekete geçirir. Yaratıcı ve ruhsal özellikler taşıdığından ilahidir ve sanatın rengidir.
Siyah
Tabiatta olmayan bir renktir. Ölüm ve kederi sembolize eder. Bu renk ışığı reddeder. Bu rengin insanları ruhlarındaki ışığı söndürmeye çalışırlar ve ışık enerjisini vücutlarına sokmazlar. Siyah renk canlılığın ve diğer renklerin reddini ifade eder. Kişiliğin karanlık yönlerini ifade eder. İnsanlar bu rengi saklanmak ve bir takım şeyleri saklamak için giyinirler.
Beyaz
Temizliğin, saflığın ve masumiyetin ifadesidir. Tarafsızlığın rengidir.
Kahverengi
Bu renk toprak ve bağlılıkla ilgili nitelikleri taşır. Kahverengi, kırmızı ve siyah renklerden elde edildiği için her iki rengin özelliklerini de taşır. Giysilerde kahverengi kullanmak bir yere bağlı olma ve gelecek için sağlanan ilişkiler kurma isteğini gösterir. İnsanlar bu rengin pozitif etkisiyle gerçekçi bir kişilik geliştirebilirler. Negatif etkisi ise değişken ve güvensiz bir yapı gösterir. Kahverengi insanlarda düzen duygusunu ve serbest duyguları harekete geçirir.
|
|
|
Narsist - Narsizm Ne Demekdir |
|
Yazar: RasitTunca - 08-14-2018, 05:16 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Narsist - Narsizm Ne Demekdir?
Narsist Ne Demek? Narsisizm Nedir? Kısaca Narsistik Kişilik Bozuklukları [Kadın ve Erkek]
Narsist! Evet, son zamanlarda hemen her yerde karşımıza çıkan bu sözcüğün ne anlama geldiğini sahiden biliyor musunuz? Gelin, narsist ne demek, narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler ne gibi özelliklere sahiptir, narsisizm nedir, tüm bu soruların cevaplarını aşağıda detaylıca inceleyelim.
Kişinin kendine aşık olması, kendini her şeyin üzerinde tutması olarak tanımlanabilecek narsisizm bugün en çok konuşulan konulardan bir tanesi! Çünkü insanların giderek daha çok benmerkezci olması, duyarlılıklarının giderek azalması ve empatinin önemini her geçen gün biraz daha kaybetmesi narsist insanların sayısında gözle görülür bir artış yaşanmasına yol açmıştır. Haliyle bu durum da pek çoğumuzu narsist ne demektir, narsist insan (kadın-erkek) kimdir, narsistlere nasıl baş edilir gibi soruların cevaplarını aramaya yönlendirmiştir.
Anlamını bilen bilmeyen herkes tarafından kullanılan narsist kelimesi, kişinin kendine tapması olarak kabaca ifade edilse de bu sözcük aslında çok daha fazlasını ifade etmektedir. Buna ek olarak; narsist denildiğinde akla gelen tek şey, kelimenin ne anlama geldiği olmamalıdır.
Narsisizmin özelliklerini taşıyan bu kişilerin neden böyle bir yaklaşımı benimsediklerinden tutun da dikkat çeken özelliklerine, onlarla nasıl başa çıkılabileceğinden kişinin kendine duyduğu aşkın nasıl psikolojik bir rahatsızlığa yol açabileceğine varana kadar bir sürü farklı konu üzerine düşünülmelidir. Zira hepsi hayatın içinde olan ve sıklıkla karşılaştığımız durumlardır. İşte tam da bu nedenden dolayı, narsist sözcüğü hakkında merak edebileceklerinizi aşağıda teker teker incelemeye hemen başlayalım diyorum.
Narsist Ne Demektir ve Kimdir?
Narsist Ne Demektir ve Kimdir?
Kısaca narsist, narsisizmin özelliklerine sahip kişi demektir. Yani hep ben diyen, kendinden başka hiç kimseyi, hiçbir şeyi önemsemeyen, yalnızca çıkarlarını düşünen ve hayatını benzer yaklaşımlarla sürdürmeye çalışan kişiler için narsist diyebiliriz. Ve dikkat ettiyseniz burada sürdürmeye çalışan tabirini kullandım. Çünkü narsistik yaklaşımlarla kişinin gerçekten mutlu olması, hayattan zevk alması pek mümkün değildir.
Zira bu insanlar sürekli bir açlık halindelerdir. Doyumsuzluklarıyla öne çıkan, yaşamını başkalarının sahip olduklarına sahip olmaya çalışarak geçiren ve kendini bir nevi tanrı olarak gören kişiler için “doyum” fazlasıyla uzak bir kelimedir. Tam da bu noktada narsistleri midesi tıka basa dolu olmasına rağmen hala bir şeyler yiyip içmeye çalışan açgözlülere benzetebiliriz. Ya da önünde devasa bir masa varken başkalarının elindeki ekmeğe gözünü diken tamahkar kişilere!
Anlayacağınız, narsist ne demek sorusuna verilebilecek bir sürü farklı yanıt vardır. Ve zaten tarih boyunca bu konuda bir sürü insan yazmış çizmiş, narsist sözcüğünü farklı tanımlarla ifade etmiştir. Örneğin; hepimizin en azından ismine aşina olduğu nörolog Sigmund Freud için narsisizm “dış dünyadan soyutlanan libidonun, egoya yönlendirilmesi” demektir.
Ona göre narsistlerin libidosu egolarında toplanmakta, sonrasında nesnelere yönlendirilmekte ve tekrar egolarına dönmektedir. Tıpkı dış dünya ile kendi arasındaki ayrımı yapamayan bebekler gibi narsistler için de kendinden başka hiçbir şeyin bir gerçekliği ya da önemi yoktur. Yani her şey kendileriyle ilgilidir. Daha açık bir ifadeyle, bebek için karnının doyurulması önemli ve gerçek olan tek şeydir. Ve bu durumu Freud, birincil narsisizm olarak tanımlamıştır.
Ünlü Avustralyalı nöroloğa göre ikincil narsisizm ise az önce bahsettiğimden biraz daha az narsistik davranmak demektir. Yani ben düşüncesinin yanı sıra bir de dış dünya gerçekliğinin olduğu kabul edilir ama yine de ortada bir kendine tapma durumu vardır. Yani Freud’un görüşüne göre herkes biraz narsistir ve narsisizm makul seviyede olduğu sürece bu durumun bir sakıncası yoktur. Evet, tüm bu dediklerimde hemfikirsek narsisizm ne demektir, kısaca bu kavramdan da bahsedelim derim.
Narsisizm Nedir? Kısaca Hakkında Bilgi
Aslına bakarsanız, yukarıda narsisizm hakkında az çok konuştuk ama bu kavramın ne demek olduğundan tekrar kısaca bahsedebiliriz. Evet, narsisizm kişinin kendine tapmasını, kendine aşık olmasını ifade eden terim olarak kullanılıyor.
Biraz daha açacak olursak ise narsisizm kişinin kendisiyle ilgili hissettiği güzel duygulardır diyebiliriz. Yani kimilerine göre narsisizm istenmeyen, kötü bir şey olsa da aslında herkes biraz narsistir. Dikkat edilmesi gereken şey narsisizmin ölçüsünü kaçırmamak, kendini sevme olayını abartmamaktır. Bu dediğimde anlaştıysak, narsisizm sözcüğünün geldiği mitolojik efsaneye değinmek istiyorum.
Narsisizm Sözcüğünün Kökeni: Narkissos ile Ekho Efsanesi
Narsisizm Sözcüğünün Kökeni: Narkissos ile Ekho Efsanesi
Narsisizm terimi, Yunan mitolojisindeki Narcissus isminden gelmektedir. Freud, Narkissos isimli mitolojik kahramandan etkilenerek narsisizm terimini ilk kez kullanan kişidir. Yunan mitolojik kahramanın hikayesinden kısaca bahsedecek olursak ise şunları söyleyebiliriz. Kendine aşık olanları umursamayıp, onların sevgilerine değer vermeyen Ekho isimli güzel peri kızı, bir gün Narkissos’u avlanırken görür. Peri kızı gördüğü bu çok yakışıklı avcı gence ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos Ekho’nun aşkına karşılık vermez ve kara sevdaya tutulmuş genç kızı acısıyla tek başına bırakır.
Peri kızı o günden sonra yavaş yavaş erimeye başlar ve sonunda üzüntüsünden ölür. Bu duruma çok kızan Olimpos tanrıları Narkissos’u cezalandırmak ister. Yakışıklı gencin cezası kendisini taparcasına sevmesi olacaktır. Bir gün su içmek için nehir kenarına eğilen Narkissos, sudaki yansımasını görür ve öylece kalakalır. O zamana kadar farkına varamadığı güzellik, Narkissos’u adeta büyülemiştir. Yemeden içmeden kesilen ve o nehrin kenarından başka bir yere gidemeyen Narkissos da tıpkı Ekho gibi günden güne eriyerek ölür ve bedeni nergis çiçeklerine dönüşür.
Kısacası; hepimiz narsisizme meyilliyiz ve işin dozunu kaçırıp kaçırmamak bizim elimizde! Yani Narkissos gibi narsisizmin bizi esir almasına izin verirsek, mitolojik kahraman gibi günden güne erir ve ömrümüzü sudaki yansımamıza bakarak geçirmek durumunda kalırız. Yapmamız gereken şey, kendimizi sevmek ama bu sevginin bizi büyüklük hastalığına sürüklemesine izin vermemek olmalıdır.
Narsistik Kişilik Bozukluğu Nedir? Tanımı, Belirtileri ve Tedavisi
Narsistik Kişilik Bozukluğu Nedir? Tanımı, Belirtileri ve Tedavisi
Narsistik kişilik bozukluğu, kişinin kendini her şeyin üstünde görmesi, aşırı benmerkezcilik, kendinden başka kimseyi ya da hiçbir şeyi umursamamak gibi ifadelerle tanımlanabilir. Mükemmeliyetçi yaklaşımı benimseyen, megaloman tavırlara sahip, ilgi odağında kendinden başkalarının olmasına katlanamayan ve herkes tarafından beğenilmek isteyen kişilerde görülen bir kişilik bozukluğudur. Genellikle ergenlik döneminde ve sonrasında ortaya çıkan narsistik (özsever) kişilik bozukluğunun dikkat çeken bazı belirtileri vardır.
1. Narsistik Kişilik Bozukluğunun Belirtileri:
Narsistik Kişilik Bozukluğunun Belirtileri:
İstenilen şeye ulaşmak için her türlü yolu (hiç etik olmasa bile) kullanmaktan çekinmemek;
Dünya sanki onun etrafında dönüyormuş gibi davranmak;
Hep “en bir şey” olmaya çalışmak;
Olumsuz eleştirileri duymamak ya da beğenilmeme durumunda öfke krizlerine girmek;
Etraflarındaki insanları “çıkarıma uygun” ya da “çıkarıma ters” biçiminde belirlemek;
İlgi odağında olan ya da insanlar tarafından beğenilenleri kıskanmak, başkalarının da onları kıskandığını düşünmek;
Başkalarının yaşamlarına karşı zerre ilgi duymamak, empatiden yoksun olmak;
Küçücük başarılarını bile adeta dünyayı kurtarmışçasına abartarak anlatmak;
Beğenilmeye, takdir edilmeye karşı aşırı şekilde aç olmak; gibi belirtilerdir.
Tavsiye İçerik: Mutluluğunuzdan Çalan Narsist İnsanların 15 Özelliği
2. Narsistik Kişilik Bozukluğunun Nedenleri:
Narsistik Kişilik Bozukluğunun Nedenleri
Peki, narsistik kişilik bozukluğunun sebepleri nelerdir? Neden bazı insanlar kendini her şeyin üzerinde görürler? Neden değerlerini abartır, mükemmelliği yaşamın amacı haline getirirler? Aslına bakarsanız; narsistik kişilik bozukluğunun sebebi diğer pek çok kişilik bozukluğunda olduğu gibi çoklu ve değişkendir. Mesela; bu durumu tetikleyen nedenler arasında genetik faktörler de olabilir mizaç da kültürel faktörler de!
Ya da kişinin narsistik kişilik bozukluğunun altında yatan neden almış olduğu eğitimdir. Anne-babanın yetiştirme tarzı, bireyin beğenilmeye karşı açlığına ve narsisizmin dozunu kaçırmasına neden olmuştur. Hatta eğitimden kaynaklanan narsistik kişilik bozukluklarına bakıldığında en sık rastlanılan durum çocuğu fazla öven, onu her şeyin üzerinde tutan, yanlışlarını göstermeyen bir anne ve dışlayan, uzak duran, takdir etmeyen bir babanın varlığıdır.
3. Narsistik Kişilik Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?
Narsistik Kişilik Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?
Narsistik kişilik bozukluğunun tedavi edilmesi için ilk olarak sorunun altında yatan neden bulunmalıdır. Yani kişinin içerisindeki eksiklik aile faktöründen mü kaynaklanıyor yoksa kişinin narsisizme yatkınlığından mı, öncelikle bunun keşfedilmesi gerektirmektedir. İlaç tedavisiyle değil terapi yöntemiyle tedavi edilebilecek narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişiler terapistler için de zor hastalar arasındadır.
Çünkü uzman, kendinden başka kimsenin düşüncesini önemsemeyen, eleştiriye kapalı ve hep övülmeyi bekleyen birini tedavi etmekle yükümlüdür. Ve bu nedenle terapiden olumlu sonuç alabilmek için terapistin işinin ehli olması ve sabırlı davranması gerekmektedir. Zamanla gerçekleri görmeyi öğrenerek kendi benliğini bulabilecek narsistik kişiler için değişim çok zor olsa da doğru bir tedaviyle bu kişilik bozukluğundan kurtulunabilir.
Narsist Kadın ve Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler Nelerdir?
Narsist Kadın ve Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler Nelerdir?
Yukarıda da söylediğim gibi bugün narsisizm ile ilgili merak edilen her şey hakkında konuşacağız. Ve bunlardan bir tanesi de narsist erkekler ve kadınlar! Çünkü erkekler narsist kadınlar, kadınlarsa narsist erkeklerle ilgili sorulara cevap bulmaya çalışıyor. Yani bu konunun genellikle ilişkilerde göz önünde bulunduruluyor diyebilirim. Ve tam da bu noktada şaşılacak gerçek, narsistlerin genelinin erkek olması!
Evet, erkekler kadınlara kıyasla büyük bir çoğunlukla narsisizmin ölçüsünü kaçıran cinsiyet oluyor. Fazlasıyla özel olduğunu düşünen narsist erkek, yanındaki kadının güzelliğiyle, şöhretiyle, başarısıyla övünmeyi seviyor. Özellikle de kalabalık bir grup arasına girdiğinde narsist erkek, öncelikle kendisini daha sonra da partnerini ya da yanında kim varsa onu övmeye başlıyor.
1. Narsist Kadın Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Narsist Kadın Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Yukarıda söylediğim gibi, narsist kadın da erkek gibi yanındaki insanın statüsü, kusursuzluğu ve etrafından ne kadar hayranlık topladığıyla ilgileniyor. Onun için de öncelikli olan şey yanında kendisine yakışacak ve daha çok beğenilmesini sağlayacak birilerinin bulunması! Kısacası; narsist kadınlarla da erkeklerle de birliktelik yaşamak zor. Çünkü bu insanlar sevmeyi bilmeyen ama hep sevilmek isteyen kişiliklerdir! Eleştiriye katlanmayan, her zaman kendini ön planda tutan, karşı tarafın beklentilerini karşılamaktan çok uzak ve ilgiye aç olan narsist kadınlar ya da erkekler karşısında pek çok kişi ne yapacağını bilemiyor.
Mesela; narsist bir kadın ilk etapta erkek için kendinden emin, güçlü, güzel ve tapılası kadındır. Ancak zaman geçtikçe erkek, narsist kadın hakkındaki gerçeklerle karşılaşır. Onun ne kadar ilgiye muhtaç, doyumsuz, aynı derecede korkak olduğunu anlamaya başlar. Başkalarının yanında hiç kimseye ihtiyacı olmayan ama ilişki içerisinde takıntılı derecede bağımlı olan narsist kadın, kısa sürede partnerinin gözünden düşer ve bu durum kadını dibe sürükleyebilir. Ya da ilişkiyi daha fazla uzatmadan içindeki boşluğu başka bir erkekle doldurmaya çalışır.
2. Narsist Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Narsist Erkek Hakkında Öğrenilmesi Gerekenler
Narsist erkek ise yanındaki kadını mükemmele en yakın olacak şekilde seçer. Partnerinin ne kadar başarılı, ne kadar güzel, ne kadar arzu edilen biri olduğunu söyleyip durur. Dışarıda fazlasıyla ilgili ve aşık olan narsist erkek, eve geldiğinde tam tersi yönde tavırlar sergileyebilir. “Sen zaten ne yapabilirsin ki, ne kadar beceriksizsin, yanıma yakışmıyorsun…” gibi laflarla partnerini aşağılamaktan çekinmez. Ya da annesinin eteklerine yapışmış küçük bir çocuk gibi yalvaran gözlerle sevilip okşanmayı bekler.
Zaten narsist erkeklerin çoğunun problemli çocukluk dönemleri vardır. Anne ya da babanın bitmek bilmez beklentileri, olumsuz eleştiriler, takdir edilme açlığı ve başarısızlık korkusuyla geçirilmiş çocukluk dönemi, erkekte narsistik kişilik bozukluğuna yol açmıştır. Uzun lafın kısası sevgili okur; narsist bir kadın ya da erkekle birlikte olmadan önce bir kez daha düşünmelisiniz. Çünkü değişime fazla açık olmayan bu insanlarla başladığınız ilişki ya kısa süre içerisinde sona erecek ya da hayatınızı onun uğruna feda etmiş olacaksınız.
Narsist Testi
Narsist Testi
Peki, bütün bu konuştuklarımızdan sonra karşınızda bir narsist var mı yok mu, sorusunun cevabını daha net bir şekilde vermek ister misiniz? Ya da bunu da bir kenara bırakın! İçinizde gizli bir narsist barındırıp barındırmadığınız hakkında fikir edinmeye ne dersiniz? Hem çoğu narsist, narsist olduğunun farkında bile değil ki! Belki siz de narsisizmin ölçüsünü kaçırmak üzeresinizdir, olamaz mı? Sonuçta; görmeden bilemezsiniz. Ama aşağıdaki sorulara cevap vererek kendinizi test edebilir, ne kadar narsistsiniz, bu konuda az çok bir karara varabilirsiniz.
Dipnot: Bu cümleler düşüncelerinizi ne kadar yansıtıyorsa, o kadar çok narsistsiniz demektir.
Eleştiriye gelemem, hatta öfkelenirim.
Alçakgönüllülüğün aptallık olduğunu düşünürüm.
Başarıya giden yolda her şey mubah sözüne inanırım.
Başkalarının hayatı beni bağlamaz.
Göz önünde olmaya bayılırım.
Bir kenarda tek başıma kalmaktan nefret ederim.
Beğenilmek için giyinir, takdir edilmek için uğraşırım.
Her şeyi biliyormuş gibi davranırım.
Zayıflıklarımı kimseyle paylaşmam.
Cümlelerim genellikle “ben” ile başlar.
Narsist İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?
Narsist İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?
Tavan yapmış egoları ve megalomanlıklarıyla sizi sizden alan narsist insanlar! Evet, hayatı zorlaştıran insan tipleri denildiğinde akla ilk gelenlerden bir tanesi de hiç şüphesiz narsistler! Benmerkezci tavırları ve duyarsızlıklarıyla insanı çileden çıkartan narsist kişiliklerle nasıl baş etmeli? Onlara nasıl davranmalı da narsist kişiyle kurulan iletişimden en az zararla çıkılmalı?
İlk başta, kendinize o narsist kişiyle görüşmek zorunda olup olmadığınızı sormalısınız. Yani başa çıkmak istediğiniz insanı kendi isteğinizle mi hayatınızda tutuyorsunuz, yoksa elinizde olmayan (mesai arkadaşınız, ev sahibiniz, eşinizin annesi, sevgilinizin kardeşi, yöneticiniz gibi) sebeplerden ötürü mü bir narsistle berabersiniz? Bunun kararını verdikten sonra ise izlemeniz gereken yolu çizmelisiniz. Eğer sizi üzmekten, yaşam enerjinizi çalmaktan başka bir işe yaramayan kişiyi çekmek için hiçbir zorunluluğunuz yoksa arkanıza bile bakmadan ondan uzaklaşmalısınız. Ama yok “ben ezilmeye, kullanılmaya, hor görülmeye, pohpohlama alıştım” diyorsanız o da sizin tercihiniz.
İletişime devam etmek zorunda olduğunuz narsist insanlarla başa çıkmak içinse yapabileceğiniz birkaç şey var. Ve bunlardan bir tanesi sevmediğiniz insanlarla başa çıkmak için ne gibi taktikler kullanabileceğinizi öğrenmek. Buna ek olarak bir narsistle başa çıkabilmek için onun söylediklerini duymazdan gelmeyi deneyebilirsiniz. Ya da narsiste istediği şeyi vererek ona duymak istediklerini söyleyebilir “harikasın, çok iyisin, bir numarasın” gibi sözlerle sizinle fazla uğraşmamasını sağlayabilirsiniz.
Yalnızca gerekli durumlarda iletişim kurarak ve polemiğe girmekten kaçınarak, hayatınızdaki mecburi narsistlere karşı gardınızı alabilirsiniz. Kısacası; fazla ciddiye almadan ve onun yetersizlik duygusuyla başa çıkmaya çalışan mutsuz mu mutsuz biri olduğunu unutmadan, narsist kişiliklerin size zarar vermesinin önüne geçebilirsiniz.
|
|
|
|