| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Kompliman - Kadınlara söylenebilecek güzel sözler nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:34 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Kompliman - Kadınlara söylenebilecek güzel sözler nelerdir?
Her kadın, yaradılışı gereği daha naif ve daha duygusal bir yapıya sahip olduğundan hayatı boyunca çevresinden, sevdiği insandan ve ailesinden sık sık güzel sözler duymak isteyebilir.
Bu kadını manevi olarak mutlu ettiği gibi hayat motivasyonunu da her daim üst seviyelere çekebilmektedir. Özellikle erkek arkadaşından, nişanlısından ya da eşinden sıklıkla bu tip güzel cümleler duymak isteyen kadınlar, istediklerini karşı taraftan alabildiklerinde çok daha mutlu ve huzurlu bir hayat sürebilmektedirler.
Kadınlardan önce zaten erkek tarafının da kadınların bu tip küçük jestlere ihtiyaçları olduğunu ve bu ihtiyaçlarını gidermelerini ihmal etmemeleri gerekliliğini unutmamalıdırlar.
Üstelik bu tip ihtiyaçların unutulmadan kadınlara karşı yerine getiren erkekler, yapmayanlara göre her daim bir adım önde olacaktır çünkü sevildiğini ve değer gördüğünü karşı taraftan duyduğu sözlerle alan kadın, hayatındaki kişiye hep daha açık ve hep daha yakın davranacaktır. Bu yüzden kadınları mutlu etmek adına söylenebilecek güzel sözlere verebilinecek örnekler şu şekilde olabilmektedir;
“Sen benimsin, biz birbirimize aitiz.” : Bu tip bir cümle kurduğunuzda karşınızdaki kadının en çok değer verdiği duygularından biri olan aidiyet duygusuna dokunmuş olursunuz. Her kadın hayatında birine ait hissetmekten ve karşısındakinin de sadece kendisine ait olmasından hoşnutluk duyabilmektedir.
“Sen benim içimde var olan sızısın. Ne zaman senden uzak olsam hep içim sızlıyor.” : Az önce de bahsettiğimiz kadınların aidiyet duyma ihtiyacı, bununla bağlantılı olarak karşısındaki kişide iz bırakma dürtüsüyle de alakalıdır.
Eğer bir kadının hayatında kalıcı bir isim olduysanız ve o kadının hayatında bir iz bıraktığınıza eminseniz, o kadın karşılıklı olarak aynı şekilde sizin içinizde de bir iz bıraktığını sizden duymak isteyecektir.
“Bu konuyu daha sonra konuşup ortak bir karar almamız en güzeli olur” : Her kadın, hayatındaki insanın kendi görüşlerine önem verip ortak bir doğrultuda hareket edilmesinden hoşlanabilmektedir.
Çünkü sağlam bir ilişki ve ayakları yere basan bireyler için karşılıklı güven ve bir yola çıkabilmek için gözü kapalı hareket etme dürtüleri oldukça önemlidir. Bu noktada bir erkeğin herhangi bir konuda karar aşamasında kadını da devreye sokması çok değerli ve önemli bir harekettir.
“Sana her şekilde inanıyorum.” : Bir kadın için karşısındakine güven duymasının ne kadar önemli olduğu herkesçe bilinmektedir. Ancak aynı şekilde karşısındaki bireyden de kendisinin duyduğu gibi bir güven duygusu beslemesini bekleyebilmektedir. Böylelikle karşısındaki kişinin kendisine güvendiğini bilen kadın hem kendisine daha özgüvenli olacak hem de daha huzurlu hissedecektir.
“Sana sonsuz güveniyorum.” : Erkeklerin kadınlar üzerinde sağlayabildikleri en zor olgu kuşkusuz ki güven duygusudur. Ancak bir kadının güvenini sağlamanın ilk adımı, ona sürekli kendisine güvendiğinizi söyleyerek kendisinde bir alt bilinç oluşturmaktır.
Böylelikle zaman içerisinde davranışlarınızla da gözüne gireceğiniz kadınların size karşı güven duygularının oluşmasında süreçler daha kolay ilerleyecektir.
Saydığımız bu tip temel cümlelerin yanında, hayatınızda ara sıra ufak jestler adı altında kendisine ya bir mesajla, ya bir not kağıdıyla ya da bir mail atarak söyleyebileceğiniz yüzlerce güzel söz bulunmaktadır. Bu sözlerden kadınlar tarafından en çok beğenilenleri ve en anlamlıları ise şu şekildedir;
“Sen benim, incimdin. Parıldayan o masum güzelliğinle, seni sarp kayalıkların içinde bulup tırnaklarımla kazı(Zeker) bir istiridyeden çıkardım. Ve sonra bir daha asla kaybetmeyeyim diye de kalbimin en derinliklerine koydum.”
“Bir şiir yaz bana, içinde alabildiğince mutluluk olsun. Ayın gölgesinde unutulan sevgi tohumlarıyla yeşerip dursun. Ya da bir şarkı söyle, özlemimde olan sevgiliyi anlatsın. Yağan yağmurlarla ıslanan bedenimi, parlayan gözlerin kurulasın.”
“Ben seni dün sevmedim, çünkü dün geride kaldı. Ben seni bugün de sevmeyeceğim, çünkü bugün de bitecek. Ama ben seni yarın seveceğim, çünkü yarınlar asla bitmeyecek!”
“Güneşin doğduğu da bir gerçek battığı da. Kalbimin senin için attığı da bir gerçek, her günün bittiği de. Ne çıkar, tüm gerçekleri saysak tek tek. Seni seviyorum, işte bu hayattaki en büyük gerçek.”
“İyi bir kadın, bir erkeği etkiler. Zeki bir kadın, onda ilgi uyandırır. Güzel bir kadın, erkeği büyüler. Anlayışlı bir kadın ise ona tümüyle sahip olur.”
Kompliman, Kadınlara söylenebilecek, güzel sözler, nelerdir? ,
|
|
|
Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı! |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:32 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı!
Birçoğumuzun yeteneği günlük hayata karıştı gitti... Sevdiğimiz işleri yapmak yerine hep zorunlu olduklarımıza yöneldik. Keşkelerle yaşamaya alıştık. İşini severek yapan bir nesil için artık bunu değiştirme zamanı geldi! Anne-babalar, erken yaşta çocuğunuzun içindekileri keşfedin. Çünkü gelecek, kendini keşfedenlerin olacak.
Lütfen şarkımı bölme
Herkes duşta şarkı söyler. Ama bazı çocukların o mükemmel yeteneği kepeğe karşı etkili şampuanlarla birlikte akar gider. Çocuklar yeteneklerini keşfetmeden büyürler, güzel sesli mühendis olurlar.
Evet bilgisayarımı kırdım ama bir sor niye kırdım
Bilgisayarın içini dışını söküp çıkaran ve başımıza yeni icatlar çıkaran çocukların yeteneği genelde anlaşılmaz. Yıllar geçer, bu yeteneğe sahip çocuklar büyür ve elektroniğin her ayrıntısından anlayan bir işletmeci olurlar.
Alışveriş fişini alabilir miyim?
15 parçalık alışveriş tutarını aklından hesaplayan çocuk, hesap makinesine kafa tutar. Yeteneği aile içinde savrulur, baba mesleğini devam ettirerek matematik profesörü potansiyeli taşıyan bir manifaturacı olur.
İçimden geçenleri bir bilsen...
Şair ruhlu insanlarımız yeteneklerini ilk kez sevgiliye mesaj yazarak sergiler. Birçoğu “yaz ama hobi olarak” deyip, yazar ruhlu bir CEO olurlar.
İlk ve son müzik aleti
Flütle hatasız çalınan dizi jenerik müzikleri sadece akşam sohbetlerinde övgü alır ama üzerine düşülmez. “Hadi bırak o aleti, git biraz daha okuma yap” denilen çocuklar, harika müzik kulağı olan bir savcı olarak hayata karışırlar.
Bir hobi olarak spor
Yaz tatilinde sudan çıkmayan yüzme aşığı çocuklar, okul açıldığında bu aşklarından vazgeçmek zorunda kalırlar. Ve sıcak odasında sabırsızlıkla yazı bekleyen birer aile hekimi olurlar.
Sana kek yaptım
Mutfakta hünerlerini sergilemekten çekinmeyen o küçük çocuk, yüksek ihtimalle ortalığı dağıttığı için azarlanır. Mükemmel yemekler yapan bir muhasebeci olarak hayattaki yerini alır.
Ailenin maskotu
Aile buluşmalarında taklit yeteneği ile herkesi gülmekten kırıp geçiren çocuklar yüksek ihtimalle ileride pek kahkaha atmayacaklar. Çünkü tiyatro sahnelerinde kostümleriyle değil, adliye koridorlarında cübbeleriyle dolaşacaklar.
Her çocuğun hamurunda farklı bir yetenek saklı!
KARDEŞLER AYNI BAŞARIDA OLMAK ZORUNDA DEĞİL
BRIGHAM Young Üniversitesi psikologları, anne ve babaların çocuklarının okul başarılarını mukayese etmelerini son derece yanlış buluyor. Journal of Family Psychology adlı bilimsel dergide yayımlanan bir makaleye göre, aynı ailede aynı ilgiyle büyüyen çocukların aynı performansı göstermelerini beklemek sadece iki kardeşi, sürekli birbiriyle yarışan iki düşmana, büyüdüklerinde ise sıcak ilişkilerde bulunamayan iki yabancıya dönüştürüyor. Makalenin lider araştırmacısı Dr. Alex Jensen, “Okuldaki iki kardeşin gösterdiği farklı başarılar, daha başarılının büyüdüğünde de daha başarılı bir hayat kuracağı anlamına gelmez. Yetenekler ve farklı kişilikler zamanla şekillenir. Bu süre içerisinde iki kardeşi biribirine destek olmaya yönlendirmek, zor durumlarda güçlü olanın güçsüz olana yardım eli uzatması gereğini öğretmek izlenecek en doğru yoldur” diyor.
Gerçi geçmişe bakılırsa insanoğlunun var olduğundan bu yana terörsüz ve savaşsız bir dönem yaşamadığı görülüyor, ama buna rağmen bugün bilim ve teknolojiyle kolaylaştırılan yaşam sayesinde daha barışcıl ve huzurlu bir dönem beklentisi var doğal olarak. Ulaşım, iletişim kolaylaşmışken, sağlık ve teknolojik sorunlar bir bir giderilirken, gözler insanlığın geleceği için uzaya çevrilmişken, dünyamız zaten bu uğraşlarımız sırasında yaşlanmışken, ne diye bir insan (dini maske olarak suratına yerleştirip) hiç tanımadığı başka bir insanı yok etmeye kalksın? Bu çok bilinmeyenli denklem için kim ne etken sayarsa saysın benim bu konuda iddia ettiğim tek sebep var: Çocukların hayatındaki “aşçı(lar)”. Çocuklar dünyaya yoğrulmaya hazır bir hamur gibi geliyorlar. Kimi ekmek hamuru, kimi kek, kimi kurabiye... Eğitimi boyunca içine ekstradan katılacakları ayarlayan da, şekil veren de, pişirme süresine karar veren de bizleriz, annebaba ve eğitmenler... Ortaya lezzetsiz, az pişmiş ya da yanık bir ürün çıktığı anda bilim adamı kesilip “gen”leri suçlamaya hazırız. Kek hamurundan pizza, pizza hamurundan baklava açmaya çalışan o kadar çok aile tanıyorum ki. En güzel örnek kendiniz. Gerçekten aile ve çevrenizin olmanızı istediği ve empoze ettiği konumda mı yoksa tamamen bağımsız olarak seçtiğiniz, kendi istediğiniz bir yaşam tarzını sürdürür durumda mısınız şu an? Aşçılarınız hamurunuzun özüne göre mi yoğurdu sizi? Aranızda dansçı olmak isterken kendini doktor ya da doktor olmak isterken taksi şoförü bulan çok kişi vardır. “Ah bilmiyorsunuz. İmkânlar...” falan da demeyin... İsteseydi aşçılarınız bir yolunu bulurdu. Bizim çocukluğumuzda Ankara’daki sütçü teyzemiz, 5 kızını da (hayalleri öyle diye) tek göz odada, süt ve yumurta satarak, burslar ayarlayarak tıp fakültesinde okutmuştu. Usta aşçılık budur işte!
ANNE VE ÇOCUK İLİŞKİSİ NASIL OLMALI? ANNE VE ÇOCUK İLİŞKİSİ NASIL OLMALI?
İşin en üzücü yanı ise (bütün eleştirilerimize rağmen) bize uygulanan yanlış yoğurma yöntemini aynen bizler de kendi çocuklarımıza farklı yanlışlıkta uyguladık. 1960’lı ve 70’li yıllarda doğan benim jenerasyondaki büyük çoğunluk fazla baskı ve kontrolden dolayı fırından “azıcık yanık” çıktık. Kendi çocuklarımız olduğunda onlar da “yanık” çıkmasın diye “Özgür benim çocuğum”, “Bizde yasak yok” falan söylemleriyle cool annebaba havalarına giriverdik. Bu sefer de hazırcı, zayıf konsantrasyonlu, hevessiz, kural tanımaz, isyankâr “az pişmişler” çıktı piyasaya... Hayata güçlü hazırlayamadığımız için canları bizimkilerden daha çok yandı. İşlerinde ve evliliklerinde, yani yalnız kaldıkları hayat kavgalarında kısa süreli mutluluklar yaşayabildiler. Birçok şeyin sonunu getirememeyi hep başkalarının suçu olarak gördüler. Bu arada (biyolojik döngüye uyup) onlar da anne-baba yani yeni birer aşçı oldular. Onların çocukları ne âlemde? Korkutucu emareler gözlemliyoruz hep beraber. Paylaşımsız, kıskanç, her istediği yerine getirilen, sınıfçı, maddiyatçı çocuk dolu kreş ve ilkokullar... Çok kritik bir noktadayız şu an. Çok şükür bu son jenerasyondakiler hâlâ çok küçükler ve var olan teknoloji sayesinde bizlerden çok daha pratik zekâlı ve yaratıcılar. En önemli özellikleri, durmaksızın soruyorlar, sorguluyorlar! Tam olması gerektiği gibi. “Neden?” ve “Niçin?”leri bizimkilerden çok daha fazla. Bir de sanki daha duygusallar gibi... Hayvan, çiçek, böcek seviyor, kolluyorlar... Özde şahane “hamurları” var kısacası... Geç değil henüz enfes insanlar yetiştirmek için. Her hamura katılacak bir tutam disiplin, dürüstlük, özgürlük ve hümanizm başarının “püf noktası”. Keşke küçücük kafalarından çıkarabilseler hurafeleri, öcüleri, korkuları, kendi gibi olmayanın, düşünmeyenin “yanlış olduğu” kavramını... Dünyadaki tüm kötülüklerin tedavisi ne topla, ne silahla... Dünyadaki tüm kötülüklerin tedavisi bilinçli ve duyarlı bir aşçılıkla! Dilim varmıyor söylemeye ama pişirmeyi beceremiyorsan girmeyeceksin o mutfağa!
ÇOCUĞUNUZUN SİZİ SEVDİĞİNE DAİR 12 İŞARET ÇOCUĞUNUZUN SİZİ SEVDİĞİNE DAİR 12 İŞARET
ÇOCUKLARINIZIN GELECEKTEKİ BAŞARISINI KURU ÜZÜMLE TEST EDİN!
WARWICK Üniversitesi pedagoglarına göre, bebeğiniz henüz 1.5-2 yaşlarında ise akademik hayatta başarılı olup olamayacağını basit bir deneyle test edebiliyorsunuz. Test aynen şöyle: Bebeği bir masaya oturtun. Tam önüne kuru üzümleri koyup üzerine bir bardak kapatın. 3 kez üst üste oynayacağınız oyunu anlatın ve detayları açıklayın. Sizin ona “Tamam, yiyebilirsin” diyene kadar beklemesi gerektiğini (60 saniye), ondan sonra üzümleri yiyebileceğini söyleyin. Üçüncü tekrardan sonra oyunu anlayacaktır. Kendi kendini kontrol etmeyi öğrendiği bu dönemde incelenen bebekler,
8 yaşlarına geldiklerinde psikologlar tarafından tekrar incelenmiş. Bekleme süresinde sabırlı olan (kendini kontrol edebilen) çocuklar okuma ve yazmayı daha çabuk öğrenmiş, basit matematik işlemlerini de çabuk çözmüş. 60 saniye bekleyemeyenler, ya anne sütünden erken kesilenler ya prematüre çocuklar olarak dikkat çekmiş. Diğer çocuklar ise yapısal olarak okula ve öğrenmeye ilgisiz olarak değerlendirilmiş. Böylesi çocukların okula başladıklarında başarısızlık yaşamamaları için özel eğitime gerek duydukları savunuluyor. Araştırmanın detayları, geçen hafta The Journal of Pediatrics Dergisi’nde yayımlandı.
ALINTI
|
|
|
Türbin Hakkinda Bilmedikleriniz |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:31 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
TÜRBİN HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ
TÜRBİN HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ
Akışkanların enerjisini kinetik enerjisine çeviren motor türüdür. Gerekli
düzenekler yardımıyla bu kinetik enerjiyi elektrik enerjisine çevirirler. Türbin,
bir mil ve üzerindeki kanatçıklardan oluşur. Türbin adı, “fırıldak gibi dönen
cisim” anlamındadır ve Latincedeki ‘turbo’ sözcüğünden gelir. 2000 yıldan fazla
bir süredir kullanılmaktadır. Kullanılan akışkana göre türbinin ve kanatçıkların
yapısı değişir. Çalışma prensibi, akışkan türbinin kanatçıklarına çarparak türbin
miline hareket verir, hareket milin çıkışında mekanik enerjiye dönüşür. Bu
mekanik enerji çeşitli düzenekler yardımıyla elektrik enerjisine çevrilir.
Kullanım alanları oldukça geniş ve yaygındır.
Modern türbinler başlıca iki türlüdür:
Çarpmalı türbinlerde, hızla püsküren bir akışkan (sıvı ya da gaz) bir milin
çevresine yerleştirilmiş kanatlara çarpar, bu çarpmanın kuvveti ve hızı mili
döndürür.
Tepkili türbinlerde ise, kanatların arasından büyük miktarlarda yüksek
basınçlı akışkan geçirilir ve kanatlar bu akışkanın ağırlığının ya da basıncının
etkisiyle döner.
Türbin Çeşitleri
– Buhar Türbinleri
– Su Türbinleri
– Gaz Türbinleri
– Hava ve Rüzgâr Türbinleri
Buhar Türbinleri
Genelde enerji santrallerinde kullanılırlar.Fosil yakıtlardan yada nükleer
enerjiden alınan enerjiyle buhar elde edilir.
Bir buhar türbini, silindir biçiminde koruyucu bir kılıfın içine yerleştirilmiş,
rotor denen tambur biçimli döner bir milden oluşur. Kazandan gelen buhar,
silindirdeki memelerden geçirilerek bir buhar jeti haline getirilir ve buradan,
rotora takılı bir bileziğin üzerindeki kanatlara çarptırılır. Silindir buhar
enerjisinin boşa gitmemesini sağlar.
En iyi sonucu almak için, kanatların dönme hızının buharın memeden püskürme
hızının kabaca yarısı kadar olması gerekir. Yaklaşık 14 atmosfer başmandaki
buhar, memeden saniyede 600 metrenin üzerinde bir hızla püskürür. Eğer türbinde
tek bir kanat bileziği varsa, bu hızda gelen bir buharın tüm enerjisini
alabilmek için rotorun inanılmaz bir hızda dönmesi gerekir. Bu güçlüğün
üstesinden gelmek için buhar rotor üzerindeki birinci kanat bileziğinden
çıktıktan sonra, silindir üzerine sabit biçimde yerleştirilmiş, stator denen bir
başka kanat dizisinden geçirilir. Bu sabit kanat dizisi buharı ikinci bir
hareketli kanat dizisine doğru yöneltir; bu hareketli diziden çıkan buhar ise bu
kez ikinci bir sabit kanat dizisinden geçirilir ve bu böylece yinelenip gider.
Böylece, buhar hızı her bir kanat dizisinden geçişte biraz düşürülmüş ve rotorun
en ucundaki son kanat dizisinden çıkışta buhar enerjisinin artık çok büyük bir
bölümü alınmış olur. Buharın hızı azaldıkça basınç da düşer ve bu nedenle de
buhar giderek daha çok yer kaplar; dolayısıyla, çizimde gösterildiği gibi,
birbirini izleyen türbin kademelerinin çapının giderek büyümesi gerekir.
İngiliz mühendis ve mucit Charles Parsons’ ın geliştirdiği bu türbin türü, bütün
dünyada elektrik santrallarındaki üreteçlerin çalıştırılmasında ve buharlı
gemilerin pervanelerinin döndürülmesinde kullanılır. İlk Parsons türbini 1884’te
yapılmıştı. Yaklaşık 7,5 kilowatt (10 beygir gücü) gücündeki bu türbin bir
elektrik üretecinin çalıştırılmasında kullanıldı.
Bu tür türbinler ekonomiktir, sarsıntısız ve sessiz çalışır, çok büyük boyutlarda
yapılabilir. 500 ve 660 megawatt (670.000 ve 885.000 beygir gücü) gücünde
olanları yaygındır; hatta gücü 1.000 megawatt’ın (1.340.400 beygir gücünün)
üzerinde olan buhar türbinleri yapılmıştır. Bugün 2.000 megawatt’lık (2.680.700
beygir güçlük) Parsons türbinleri tasarımlanmaktadır.
İsveçli mühendis Kari Gustaf de Laval’ın (1845-1913) 1882’de geliştirmiş olduğu,
tek dizi kanatlı ve yüksek hızlı küçük buhar türbinleri de vardır. Laval ayrıca,
yüksek hrzda dönen bu türbinle görece düşük hızlı bir pervaneyi döndürebilmek ya
da bir makineyi çalıştırabilmek için, “redüktör” denen özel bir hız azaltıcı
dişli çark donanımını bulmuştur. Gemilerdeki buhar türbinlerinde hızın pervaneye
aktarılırken düşürülmesi gerekir, çünkü yüksek hızlı pervaneler verimsizdir.
İlk türbinli gemi olan Turbinia, Parsons tarafından tasarımlandı ve İngiltere’de
Wallsend-on-Tyne’da yapıldı. Bu gemide toplam 1.492 kilowatt’lık (2.000 beygir
gücü) güç üreten üç türbin vardı.
Buhar türbinleri, yoğunlaştırıcılı ya da yoğunlaştırıcısız tipte olabilir.
Yoğunlaştırıcılı olan türbinde,
türbinden çıkan buhar bir yoğunlaştırıcıya gider ve burada, borular içinde
dolaştırılan soğuk suyla soğutulur. Buhar su haline gelir; su buhardan daha az
yer kapladığı için bir vakum ortamı doğar. Vakum buharın türbinin içinden
püskürmesini sağlar. Su daha sonra yeniden buhar haline getirilmek üzere kazana
pompalanır.
Yoğunlaştırıcısız türbinde, türbinden çıkan buhar binaların ısıtılmasında ya da
bazı sanayi işlemlerinde kullanılır.
Su Türbinleri
Su türbinleri temel olarak hidroelektrik enerji santrallerindeki jeneratörlerin
çalıştırılmasında kullanılır. Çarpmalı ya da tepkili tipte olabilen su
türbinlerinde, yerçekimi etkisi altındaki suyun enerjisinden
yararlanılır.Barajlarda potansiyel enerji kazandırılmış suyun düşme yüksekliği
buhar türbinlerindeki buhar basıncının karşılığıdır.
Çarpmalı buhar türbinleri yüksek buhar basınçlarında kullanıldığı gibi, Pelton
çarkı ya da Pelton türbini denen çarpmalı su türbinleri de 300 metrenin üstündeki
düşme yüksekliklerinde kullanılır (kullanılan en büyük düşme yüksekliği 1.650
metre dolayındadır). 30 ile 300 metre arasındaki düşme yükseklikleri için,
Francis çarkı ya da Francis türbini denen, sabit kanatlı bir pervaneyle donatıl
mış tepkili türbinler kullanılır. 30 metrenin altındaki düşme yükseklikleri için
ise, hareketli kanatlı Kaplan türbinlerinden yararlanılır. Su türbinleri iki
gurupta ele alınır. Tepki (reaksiyon) ve itici güç (impuls) türbinleri.
Pelton türbininde, memelerden geçirilerek püskürtü haline getirilen yüksek hızlı
su jeti, çarkın çevresine dizilmiş kepçe biçimli kanatlara çarpar. Çark bir
bütün olarak silindir biçiminde çelik bir koruyucu kılıf içine alınmıştır.
Pelton türbininin milleri genellikle yatay biçimde yerleştirilir, ama bazıları da
düşey olarak monte edilebilir.
Francis türbininin, kanatları eğri yüzeyli ve miline paralel olarak dizilmiş bir
çarkı vardır; çark sarmal biçimli bir koruyucu kılıf içine alınmıştır. Bu kılıfın
iç yüzeyinde ise, suyu çarkın üzerine yönelten kılavuz kanatçıklar bulunur. Bu
kanatçıkların açıları ayarlanabilir ve böylece suyun akış doğrultusu
değiştirilerek türbinin hızı denetlenebilir. Francis türbini genellikle düşey
olarak monte edilir.
Francis Türbini
Kaplan türbininin, gemi pervanesine benzeyen, ama onun tersi biçimde çalışan bir
çarkı vardır. Bir motorun çevirdiği gemi pervanesi gemiyi ileriye doğru hareket
ettirmek için suyu geriye iter; Kaplan türbininin çarkı çevresinden geçen suyun
etkisiyle döner. Türbin çarkının kanat açılan en iyi sonucu alacak biçimde
değiştirilebilir. En büyük su türbinleri, çıkış gücü 500 megavvatt’ın (670.000
beygir gücünün) üzerinde olan türbinlerin bulunduğu SSCB’dedir. Su türbin
lerinin hızları dakikada 75 devirden 1.200 devire kadar değişir.
Gaz Türbinleri
Gaz türbinleri buhar ve su türbinleriyle aynı ilkeye dayalı olarak çalışır; ama
bunlarda buhar ya da suyun yerini gazyağı gibi bir sıvı yakıtın ya da doğal gaz
gibi bir gaz yakıtın yakılmasıyla elde edilen sıcak gazlar almıştır. Sıcak gazlar
bir döner kompresörle sıkıştırılarak gaz türbinine püskürtülür. Başlangıçta
uçaklar için geliştirilmiş olan gaz türbinlerinin gücü büyük ölçüde artınlmış,
boyutlan büyütülmüştür. Günümüzde gemilerde ve elektrik santrallannda da gaz
türbinleri kullanılmaktadır.
Hava ve Rüzgâr Türbinleri
Yel değirmenleri ve rüzgar enerjinden elektrik elde eden santrallerde kullanılır.
Çalışma prensibi yine benzerdir. Fakat türbin kanatçıkları rüzgara göre (daha
hafif ve geniş) olarak dizayn edilir.
Tahıl öğütmek ve su pompalamak için kullanılan yel değirmenleri, hava ya da
rüzgâr türbinlerinin ilk biçimiydi. Ama günümüzde pek çok başka amaç için
kullanılan hava türbinleri de geliştirilmiştir.
Örneğin dişçi matkapları, sıkıştırılmış havanın etkisiyle dakikada 250 bin
devirle dönen çok küçük hava türbinleriyle çalışır. Bir dişin bu hızda delinmesi
çok çabuk tamamlanır, aynca bu tür bir matkapta elektrikli matkap-takinden daha
az titreşim olur. Yüksek dönme hızının doğurduğu sürtünmeden kaynaklanan
ısınmayı önlemek için dişin üzerine su püskürtülür.
Bunlar minik hava türbinleridir; ama elektrik santrallannda kullanılan dev
rüzgâr türbinleri de vardır. Bunlar yatay ya da düşey dönmeli ve iki ya da daha
çok kanatlı olabilir. Rüzgâr türbinlerini en verimli biçimde kullanabilmek için
bunları değişen rüzgâr yönüne göre yeniden yöneltmeye yarayan aygıtlar
geliştirilmiştir.
|
|
|
Yakin Tarihte Hayati Değiştirecek Teknolojiler |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:29 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
YAKIN TARİHTE HAYATI DEĞİŞTİRECEK TEKNOLOJİLER
YAKIN TARİHTE HAYATI DEĞİŞTİRECEK TEKNOLOJİLER
1. Hologram TV: İlk önce LCD televizyonlar geldi, daha sonra LED ve OLED şimdi de
3 boyutlu televizyonlar. Bundan sonraki adım ise hologram. Bugüne kadar sadece
bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz bu teknoloji yakın gelecekte oldukça
yaygınlaşacak. Öncelikle reklamcılık alanında kullanılması öngörülen hologramlar
gelişen tekniklerle birlikte perakende kullanıcıların da hizmetine sunulacak.
Japonya, hologram teknolojisine öncülük yapan sayılı ülkelerden biri. 2018 ve
2022 Dünya Kupası turnuvalarına aday olduğunu açıklayan Japonya’nın FIFA’ya
sunduğu teklif paketinde maçların 3 boyutlu teknoloji ile yayınlanması da var. Bu
konsept projeye göre 200 adet HD kamera ile kaydedilecek olan maçlar, diğer ülke
statlarında 3 boyutlu olarak izlenebilecek.
2. Vücut biosensörleri: Biosensör teknolojisi günümüzde güvenlik ve gıda alanında
kullanılıyor. Biosensörler yardımıyla kimyasal saldırıları veya gıdalardaki
salmonella virüslerini tespit etmek mümkün. Bilim adamlarının bundan sonraki
hedefi ise vücudumuza yerleştirilebilecek biosensörler üretmek. Bu biosensörler
sayesinde kan kimyasını analiz etmek ve vücudumuzda olan biteni gözlemlemek
kolaylaşacak. Böylelikle gözle görülmeyen hastalıklar çok daha kısa sürede tespit
edilebilecek ve anında müdahale edilecek.
3. Nanotek elbiseler: Nanoteknoloji yardımıyla elbiselerimizin çok farklı
özellikleri olacak. Bu teknoloji yardımıyla bakterilere karşı antibiyotik
salgılayan, hareket enerjisinden elektrik üretip cep telefonlarını şarj eden,
ıslanmayan, yanmayan, kurşun geçirmeyen, vücudu belirli bir sıcaklıkta tutan ve
kendi kendini temizleyen elbiseler kullanabileceğiz.
4. Elektronik kâğıt: Kâğıt gibi esnek ve yeniden kullanılabilir özelliklere sahip
olan elektronik kâğıtlara yüklenen veriler elektrik akımının yardımıyla
okunabilir görüntü haline dönüşüyor. Elektronik kâğıt uygulamalarının yardımıyla
elektronik teknolojisi bugün bildiğimizden çok farklı bir hale dönüşecek.
Gelişmiş elektronik kâğıt teknolojisi iç mimaride, reklamcılıkta, evlerde, yazılı
basında ve ofislerde çok farklı uygulamaların kullanılmasına imkân verecek.
5. Fotovoltaik binalar: Artan şehir nüfusu ve çoğalan teknoloji talebi nedeniyle
ihtiyaç duyduğumuz enerji miktarı da her geçen gün daha çok fazlalaşıyor. Fosil
kaynakların azalması ve çevre kirliliği tehditleri ise bu artışın karşılanması
için tıpkı otomobil sektörü gibi farklı alternatiflerin denenmesini zorunlu
kılıyor. Bu alternatifler arasında en temiz ve en etkili yöntemlerden biri ise
güneş enerjisini güneş pilleri yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürmek.
Üstelik bu sistem sadece elektrik santrallerinde kullanılmıyor. Binaların dış
yüzü ve çatıları bu güneş pilleri ile kaplanarak fotovoltaik binalar oluşturmak
mümkün. Henüz ülkemizde örneklerini göremediğimiz bu teknolojinin yurtdışında
bazı uygulamaları mevcut. Güneş enerjisi teknolojinin ucuzlaması ile kendi
enerjisini güneş enerjisinden üreten fotovoltaik binalar giderek yaygınlaşacak.
Güneş enerjisi özellikle gökdelenler için oldukça önemli bir tasarruf aracı
olacak.
6. Yüzey bilgisayarları ve yeni nesil arayüzler: Yüzey bilgisayarları 30 inçlik
dokunmatik ekrandan oluşan yeni bir bilgisayar türü. Microsoft’un öncülük ettiği
bu teknoloji sayesinde birden fazla kişi aynı anda bilgisayarı kullanabiliyor.
Ayrıca harici aygıtları dokunmatik ekranın üzerine koyarak kablosuz dosya
paylaşımı yapmak ve sanal klavye kullanmak da mümkün. İlk etapta ofis, restoran,
otel gibi ticari mekanlarda yaygınlaştırılması planlanan yüzey bilgisayarları,
maliyetlerin düşmesiyle son tüketicilerin de hizmetine sunulacak.
Yüzey bilgisayarlarının bir adım üstü ise özel eldivenlerle yönetilen yeni nesil
arayüzlü bilgisayarlar olacak. 2002 yılında çekilmiş olan Azınlık Raporu filminde
bir örneğini gördüğümüz bu teknoloji sayesinde el ve parmak hareketleri ile
bilgisayarları kontol etmek mümkün hale gelecek. Bu gelecek nesil bilgisayarlarla
elde edilecek gerçek boyutta görüntü, üstün hareket kontrolü ve gelişmiş ağ
iletişimi sayesinde bugün bildiğimiz anlamdaki bilgisayar kavramı tamamen
değişecek.
7. Dijital kredi kartı: Yeni nesil dijital kartlar yardımıyla artık daha güvenli
alışverişler yapabileceğiz. Üstün güvenlik sağlayacak olan bu kartların bir PIN
numarası olacak ve her alışveriş için özel şifre üretecek. Alışverişin
tamamlanması için her iki numaranın da doğru girilmesi gerekecek. Böylelikle
internet üzerinden gerçekleşen kredi kartı sahtekarlıklarının da önüne geçilmiş
olacak. Citibank ve VISA bu teknolojinin ilk uygulamalarına başladılar bile.
8. Semantik Web–Web 3.0: Web 2.0 uygulamalarının yardımıyla internetteki bilginin
miktarı son yıllarda muazzam bir şekilde arttı. Sosyal medya, paylaşım siteleri
ve güçlü arama motorları yardımıyla artık sınırsız bilgiye ulaşmak mümkün. Ama bu
durum beraberinde çok büyük bir bilgi kirliliğini de getiriyor. Artık bilgi
bulmak değil, bulunan bilginin doğru bir şekilde filtrelenmesi en büyük sorun
haline gelmiş durumda. Geliştirilmekte olan semantik web yani Web 3.0
uygulamaları yardımıyla internet üzerindeki bilgiler ve bunların birbirleri ile
ilişkileri daha düzenli bir şekilde indekslenebilecek, bu bilgiler de otomasyon
sistemleri tarafından daha kolay bir şekilde anlaşılacak. Böylelikle ihtiyacımız
olan yararlı bilgiye erişim daha rahat olacak.
Bugün bir dijital kamera almak istediğimizde internette arama yapıp karşımıza
çıkan onlarca hatta yüzlerce sayfayı incelemeye çalışıyoruz. Fakat karşımıza
çıkan bilginin yoğunluğu nedeniyle bu oldukça karmaşık bir süreç halini alıyor.
Semantik web yardımıyla, gelecekte internette daha anlamlı aramalar yapmak mümkün
olabilecek. Örneğin bir dijital kamera almak istediğimizde bütçemize,
ihtiyacımıza, yapmak istediklerimize, oturduğumuz yere ve hatta mağaza stoklarına
göre arama yapabileceğiz.
9. Robotlar: Günümüzde robotlar endüstriyel amaçlarla fabrikalarda belirli
komutları yerine getirmek üzere kullanılıyor. Bu teknolojiyi günlük hayatta da
kullanabilmek için yapılan çalışmalar ise hızla devam ediyor. Gelişen
teknolojilerle birlikte bilimkurgu filmlerinin değişmez figürleri olan robotların
normal hayatımıza karışmasına da çok az kaldı. Honda’nın geliştirdiği yeni nesil
insansı robot serisi ASIMO mevcut teknoloji yardımıyla hareketli nesneleri,
jestleri, mimikleri, çevreyi, sesleri ve yüzleri tanıyabiliyor. Japon Robot
Derneği’nin (JARA) yayımladığı rapora göre 2020 yılında ev ve ofislerde
kullanabileceğimiz birçok robot çeşidi ortaya çıkacak. Bu rapora göre robotlar
insanlara hem günlük işlerinde, hem birçok bilimsel deneyde hem de uzay
araştırmalarında yardım edebilecekler.
10. Elektrikli arabalar: Azalan petrol kaynakları, otomobil sektöründe yaşanan
krizler ve küresel ısınma tehlikesi otomobil firmalarını da farklı alternatiflere
sürükledi. Bu alternatiflerin en önemlisi ise elektrikli arabalar. Elektrik
motoru ve kendine özel bir pil ile çalışan bu arabalar atmosfere zararlı gaz da
üretmiyor. Chevrolet, Chrysler, Nissan ve Renault gibi büyük otomobil üreticileri
birkaç yıl içerisinde elektrikle çalışan otomobil modellerini belirli ülkelerde
satışa sunacak. Deloitte’un bu sene yayınladığı rapora göre 2020 yılında global
araba satışlarının üçte biri elektrikli araçlardan oluşacak.
|
|
|
Kojenerasyon Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:27 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Kojenerasyon Nedir?
Kojenerasyon kısaca, enerjinin hem elektrik hem de ısı formlarında aynı sistemden
beraberce üretilmesidir. Bu birliktelik, iki enerji formunun da tek tek kendi
başlarına ayrı yerlerde üretilmesinden daha ekonomik neticeler oluşturmaktadır.
Basit çevrimde çalışan, yani sadece elektrik üreten bir gaz türbini ya da motoru
kullandığı enerjinin %30-40 kadarını elektriğe çevirebilir. Bu sistemin
kojenerasyon şeklinde kullanılması halinde sistemden dışarıya atılacak olan ısı
enerjisinin büyük bir bölümü de kullanılabilir enerjiye dönüştürülerek toplam
enerji girişinin % 70-90 arasında değerlendirilmesi sağlanabilir. Bu tekniğe
“birleşik ısı-güç sistemleri” ya da kısaca “kojenerasyon” diyoruz.
Her iki enerji formumun ayrı ayrı aynı nihai miktarlarda üretilmesi için gerekli
birincil enerji miktarının bunların kojenerasyonla üretilmesi durumunda ne oranda
azalacağı aşağıdaki grafikte görülmektedir.
Kojenerasyon tekniği ile kullanılan birincil enerjiden tasarruf %42 seviyesinde
gerçekleşmektedir. Dolayısı ile kojenerasyon sisteminin çevreye en önemli
katkılarından biri de burada ortaya çıkmakta, büyük enerji tasarrufu yanında atık
emisyonları da aynı oranda azalmaktadır. Ülkemizde henüz üzerinde çok durulmayan
bu husus, sistemin özellikle avrupa ülkelerinde yaygın teşvik görmesinin ana
sebeplerinden biridir.
Birleşik ısı-güç üretiminin yararları:
Makro düzeyde :
Yüksek birincil enerji kullanım verimliliğinin sağladığı yerel veya ithal enerji
kaynaklarının tasarrufu
Enerji çevriminin tüketim yerinde gerçekleştirilmesi sonucunda elektrik enerjisi
iletim ve dağıtım kayıplarının yok edilmesi
Merkezi santrallara göre daha kısa inşaat ve devreye alma sürelerinin sağladığı
hızlı elektrik enerjisi arz satışı
Üretilen yararlı ısı güç birimi başına çevreye atılan katı, sıvı ve gaz madde
miktarının, yalnız elektrik üreten merkezi enerji santrali veya yalnız buhar
üreten bir endüstri kazanına göre daha az olması
Sanayi tarafından tüketilen elektrik enerjisinin az sayıda merkezi santral
yerine, dağılmış bir şekilde endüstriyel tüketim yerlerinde üretilmesinin ulusal
güvenliğe sağlayacağı katkı
İşletme bazında:
İşletmenin azalan toplam enerji giderleri, nihai ürün kalitesini düşürmeden
maliyetini azaltacak, şirketin rekabet gücü artacaktır.
İşletmenin enerji temin güvencesi olacak, üretim kesintilerinin yol açtığı
ziyanlar ortadan kalkacaktır.
Kojenerasyonda üretim teknikleri
Kojenerasyon iki çeşit ana tahrik ünitesi vasıtasıyla uygulanmaktadır.
gaz türbini
gaz motoru ya da dizel motor
Gaz türbinleri kojenerasyon uygulamaları için yaygın olarak 4,5 – 20 mw güç
aralığında kullanım bulmaktadır. Buna karşılık gaz motorları da daha küçük
güçlerde, yurdumuzda da özellikle 1 mw seviyelerinde uygulanmaktadır. Ancak gaz
motor kojenerasyon uygulamalarını bu boyutta sınırlamak doğru değildir. Tek
modülde 100 kw seviyelerinden 3 mw seviyelerine kadar motorlar mevcut olup,
bunların çoklu modülleri ile yapılan santrallarda 10 mw seviyelerine ulaşılması
avrupa’da yaygın uygulamalardır. Kojenerasyonda kullanılacak ana tahrik
ünitesinin seçim kriterlerine daha sonra değineceğiz.
Bu üniteler kendi başlarına sadece elektrik üretebilecek durumdadırlar. Bu
üniteleri kojenerasyon sistemi haline getirmek için dışarı atılan ısının
kullanılır ısı haline dönüştürülmesi gerekmektedir. Gaz türbininde bu ısı egzos
gazı ısısı şeklinde olup, bir atık ısı kazanı marifetiyle bu ısı proses
ihtiyacına göre buhar, sıcak su, kızgın su ya da kızgın yağ üretmek için
kullanılabilmektedir.
Diğer bir yaygın kullanım alanı da egzos gazının hava ile karıştırılarak direkt
kurutma aplikasyonlarında kullanılmasıdır. Bu işlemler sayesinde toplam çevrim
verimi % 80 seviyelerini yakalayabilmektedir.
Gaz motorlarında ise atık ısının yaklaşık 1/3 oranı egzos gazından 2/3 de motorun
soğutma sistemlerinden geri kazanılmaktadır. Şekilde görüleceği üzere soğutma
devreleri; silindir-gömlek soğutması, karterdeki yağın soğutulması ve
turbocharger soğutmasından oluşmaktadır. Buna egzos eşanjöründen elde edilen ısı
eklenmektedir.
Motor kojenerasyon sistemlerinin bu soğutma gerekliliği özellikleriyle geri
kazanılan ısı en verimli şekilde sıcak su olarak kullanılabilmektedir. Böyle bir
sistemde toplam sistem verimi % 90 seviyesini geçebilmektedir.
Proses ihtiyacına göre, toplam verimden feragat etmek suretiyle yine buhar
üretimi ya da direkt kurutma suretiyle ısı kullanımı kabildir. İstenen enerji
formlarının üretilmesine karşılık gelen verimler aşağıdaki sankey diyagramında
görülebilir.
Kojenerasyonda sistem ve kapasite seçimi
Bu sistemlerin seçimi başlıca şu kriterlere göre yapılır:
İşletmenin elektrik-ısı tüketim yapısı ve ısı-elektrik tüketim dengesi
İşletmenin yıllık çalışma süresi
İşletmenin enerji ihtiyacı seviyesi
Birincil enerji kaynaklarının (gaz, lpg, nafta, fuel oıl no:6 ) temin
edilebilirliği ve ekonomik uygulanabilirlikleri
Bunların en önemlisi ilk iki kriterdir. Sağlıklı bir santral seçimi için mümkünse
yıllık, yoksa aylık ya da haftalık bazda tüketim değerleri tesbiti yapılmalı,
bunlar grafiklere dökülmelidir. İlk olarak yıllık ortalama elektrik tüketimine
bakılır ve atıl kapasite yaratmayacak şekilde bu tüketimin az altında kalacak bir
kapasite seçilir. 1.amaç elektrik tüketimine yönelik kapasite belirleme
olmalıdır. Her ne kadar -“hazır santral kuruyorum, tüm ısı ihtiyacımı da
karşılayacak bir kapasite seçeyim, fazla elektriği satarım!” felsefesi genel
olarak pazarımıza hakim olmuşsa da bu şebekenin enerji alış şartlarındaki
uygunsuzluk ve ilerde kapasite ile karşılaşıldığında şebekenin enerji fazlasını
almaması gibi durumlar kabil olduğundan kesinlikle yanlış bir yaklaşımdır. Sistem
pazarlamacıların bu konudaki olası yanlış yönlendirmelerine karşı dikkatli
olunmalıdır.
Santralin elektrik kapasitesi belirlendikten sonra ısı tüketim verilerine
bakılır. Yoğun olarak yüksek sıcaklıkta enerji gerekiyorsa – buhar, kızgın yağ ya
da sıcak hava – ve bu yaklaşık 1:2 elektrik/ısı dengesine oturuyorsa, sisteme
uygun yakıt ekonomik olarak mevcut ise ve santral büyüklüğü gaz türbinleri
kapasite aralığına giriyorsa ihtiyaç bir gaz türbin kojenerasyon santralına
işaret eder.
|
|
|
Canlilarin Fotonik Yapisi |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:25 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=44996]
CANLILARIN FOTONİK YAPISI
CANLILARIN FOTONİK YAPISI
Ya renkler olmasaydı! Gökyüzünün siyah, yeryüzünün gri, çiçeklerin renksiz olduğu
bir dünyada yaşıyor olsaydık, hayat ne kadar da tatsızlaşırdı!
Bizlere oldukça tabiî gelen renklilik ve canlılık, Allah’ın (cc) kullarına vermiş
olduğu büyük bir nimettir. Her icraatında düzenin, sanatın, hikmetin ve kudretin
görüldüğü Sâni-i Hakîm, hayatın rengârenk olmasını dilemiştir ve kâinatı en
mükemmel şekilde yaratmıştır. Renkleri yaratan Yüce Rabb’imiz, acaba hangi
sebepleri icraatına perde yapmıştır?
Gördüğümüz ışık, bir elektromanyetik dalgadır ve elektromanyetik spektrumun
yaklaşık 400 nm ile 700 nm arasındaki dalga boylarına tekabül eder. Günümüzde
haberleşmenin büyük bir kısmı, elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla
sağlanmaktadır.
Cep telefonu, televizyon ve radyo gibi muhabere vasıtaları, mikrodalga fırınlar,
radar sistemleri elektromanyetik dalgalardan faydalanılarak insanlığın hizmetine
sunulmuş teknolojik nimetlerdir.
Elektromanyetik spektrum; radyo dalgaları, mikrodalgalar, görünür ışık,
kızılötesi, morötesi, X ve gama ışınlarını da barındıran geniş bir yelpazeden
müteşekkildir (Tablo 1). Morötesi ışığın dalga boyu 400 nanometre, kırmızı
ışığınki ise 700 nanometredir (Nanometre bir metrenin milyarda biridir,
dolayısıyla ışık oldukça küçük dalga boylarından meydana getirilmiştir).
Bir ayna düşünelim. Aynaya çarpan ışık, geldiği açıyla aynadan yansımaktadır.
Yani ışığın frekansı veya dalga boyu hiçbir değişikliğe uğramadan gözümüze
ulaşmaktadır. Renklerin meydana gelmesinde rol oynayan fizikî prensip de bir
yönüyle ışığın aynadan yansımasına benzetilebilir. Bir cismin üzerine güneş ışığı
düştüğünde, cisimden, aynadaki gibi gelen bütün dalga boyları değil, sadece
belirli dalga boyları yansır. Bu ışık gözlerimiz vasıtasıyla beyindeki görme
merkezine gönderilir ve burada Yaratıcı’mızın bir lütfu olarak görme gerçekleşir.
Peki cisimleri renkli görmemize vesile olan yapılar nelerdir? Pigment olarak
bilinen tanecikler, renkleri belirlemekle vazifelendirilmiştir. Boya
malzemelerinde de kullanılan pigmentler kimyevî birer maddedir ve ışığın belli
dalga boylarını emerek, o dalga boyuna karşılık gelen ışığı renk olarak
algılamamıza vesile olur. Fakat son yıllarda yürütülen çalışmalar neticesinde
pigmentler olmadan da bazı canlılarda renklerin meydana gelebildiği görülmüştür.1
Bu canlılarda renklerin, pigmentlerden ziyade vücutlarına Allah (cc) tarafından
yerleştirilen fotonik yapılar vasıtasıyla meydana getirildiği tespit edilmiştir.
Canlılardaki fotonik sistemler
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Yeryüzünde türlü türlü renklerle, her çeşitten bitki ve
hayvan olarak sizin için yarattığı daha neler neler var! Elbette bunda düşünen
kimseler için alınacak ibret var.” (Nahl-13) âyetiyle Cenab-ı Hak bizleri her an
(çevremizdeki varlık âlemini âfâkî ve enfüsî boyutlarda) tefekkür etmeye ve ibret
almaya çağırmaktadır.
Bazı kuş ve böcek türlerinin renkleri diğerlerine nazaran daha parlaktır.
Avustralya Müzesi’ndeki kelebek türlerinin koleksiyonlarında yapılan dikkatli
gözlemler neticesinde kelebeklerin çoğunun zamanla renklerinin solduğu ve
matlaştığı görülmüştür.1 Fakat bazı kelebek türlerinin aradan uzun süre geçmesine
rağmen, parlak ve canlı renklerini koruduğu tespit edilmiştir. Bazı kelebek
türlerine pigmentler vasıtasıyla verilen renkler, pigmentlerin tesirini
kaybetmesiyle solarken, başka tür kelebeklerde fotonik yapılar vasıtasıyla
üretilen renkler canlı kalmıştır.
Bahsi geçen kelebek türlerinden biri olan Morpho rhetenor kelebeklerine oldukça
canlı ve parlak bir mavi rengin bahşedildiği görülmüştür.2 Ayrıca bu kelebeklerin
renklerinin 800 metre uzaklıktan seçilebildiği de tespit edilmiştir. Bunların
kanatları üzerinde inceleme yapan bilim adamları harika bir yapıyla
karşılaşmışlardır. Zîrâ, fotonik kristaller, bu kelebeklerin kanatlarında en
mükemmel şekilde yer almakta ve vazifelerini yerlerine getirmekteydi.
Bu kelebeklerin kanatlarındaki deri tabakaları ve hava boşlukları düzenli şekilde
dizilerek kristal bir yapı yaratılmıştır. Bu fotonik kristal, ışığın bütün dalga
boylarını geçirip maviyi yansıtarak kelebeklerin kanatlarının parlak mavi renge
bürünmesine vesile olmaktadır. Hoplia coerulea böceklerinde de benzer şekilde
tabakalar hâlinde kristal yapılar görülmüştür.3 Oldukça fazla sayıda katmandan
müteşekkil bu fotonik kristal yapısı da bilim adamları tarafından ancak
1990’larda tespit edilmiş ve üç boyutlu fotonik kristalleri üretmek mümkün hâle
gelmiştir.
Bu noktada, mavi dalga boyuyla ilgili önemli bir hususiyeti belirtmekte fayda
var. Mavi ışık, mor ışık ile birlikte, görünür ışığın en küçük dalga boyuna
karşılık gelir. Bu yüzden mavi dalga boyunda çalışabilecek yapılar birkaç yüz
nanometre seviyesinde olmalıdır. Bu küçüklükte yapıları günümüzde bile üretmek
oldukça zahmetli ve masraflı bir iştir.
Bunları meydana getirmenin ve fonksiyonel bir şekilde canlının vücuduna
yerleştirmenin zorluğu göz önüne alındığında yaratılıştaki mükemmellik daha iyi
anlaşılır. ‘Allah o gerçek İlâhtır ki Hâlık’tır, Bârî’dir, Musavvir’dir. Hasılı,
en güzel isimler ve vasıflar O’nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu
tesbih ve tenzih eder. O, Aziz’dir, Hakîm’dir.’ (Haşr-24)
Yine bir başka kelebek türü olan Ancyluris melibous’ta ise farklı maksada mâtûf
bir yapı göze çarpmaktadır. Yüce Yaratıcı bu kelebeklerin kanatlarındaki
renkleri, buraya yerleştirdiği çok katlı fotonik kristalleri kullanarak, en küçük
kanat hareketleriyle bile değiştirmektedir.4 Bunun sebebi; kelebekleri
gözlemleyen birinin, kelebeğin her hareketinde kanatları farklı açılarda
görmesidir. Çünkü bu canlılardaki fotonik kristallerin dikkat çekici bir
hususiyeti de, farklı açılarda farklı renkleri yansıtabilecek şekilde yaratılmış
ve yerli yerine konmuş olmalarıdır.
Bir çeşit deniz kurdu olan Aphrodita’nın tüylerinin hareketi neticesinde farklı
ve canlı renkler yansıtılmaktadır.5 Denizin derinliklerinde çamur içinde yaşayan
ve genelde donuk bir renkte olan bu deniz kurdundaki harika sanat, Rabb’imizin
Müzeyyin sıfatının tecellilerinden sadece biridir.
Tabiattan mülhem fotonik yapılar
Bilindiği gibi ışık, hem dalga hem de tanecik özelliği göstermektedir. Işık foton
adı verilen taneciklerden meydana getirilmiştir. Fotonik yapılar, fotonların
hareketlerine cevap verecek ve bunların belli maksatlarla işe yaramasını
sağlayacak şekilde yaratılmıştır (Biz de benzer şekilde, elektronların
hareketiyle oluşturulan elektrik akımından faydalanmak için elektronik devreler
tasarlamaktayız). Son yıllarda, tabiattaki fotonik yapılardan ilham alınarak
lensler, aynalar ve fotonik kristaller geliştirilmiş, yine fotonik yapılar
kullanılarak ışığın yavaşlatılması, depolanması, ters yönde kırılması ve
filtrelenmesi mümkün olabilmiştir.
1980’li yılların sonuna doğru keşfedilen fotonik kristaller son zamanlarda
uygulamalı fizikte önem verilen konuların başında gelmektedir. Metal veya
yalıtkan malzemelerde moleküllerin periyodik (düzenli) dizilimiyle şekillenen
yapılara fotonik kristal denir. Bu yapılar ile ışığı kontrol edebilmek mümkün
hâle gelmiştir. Mikrodalga frekanslarında başlayan araştırmalar, optik
frekanslara kadar genişletilmiştir. Fakat optik frekanslarda dalga boyu çok küçük
olduğu için yapılar da aynı oranda küçük olmak durumundadır.
Yaklaşık on yıl boyunca bilim adamları optik dalga boyunda çalışacak fotonik
kristaller üretmek için uygun malzeme araştırdılar ve bu kadar küçük boyutlardaki
yapıları elde edebilmek için üretim teknikleri geliştirdiler. Neticede, optik
dalga boylarında çalışabilecek fotonik kristaller üretildi. Fakat daha sonra
yapılan bazı çalışmalar gösterdi ki, aslında fotonik kristal denilen yapılar,
bazı canlıların vücutlarında daha yaratılışlarında mevcuttu.
Bir fotonik kristali küçük boyutlarda üretebilmek için pahalı litografi
cihazlarına, uzman araştırmacılara, optik frekanslarda çalışabilecek malzemelere
ihtiyaç vardır. Bilim adamlarının ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru keşfettiği
bu yapılar, her şeyi bilen ve her işini hikmetle yapan Alîm ve Hakîm bir Zât
tarafından canlıların vücudunda açık bir âyet olarak sürekli yaratılmaktadır.
Bu harika hususiyetler sadece hayvanlarda değil bitkilerde2 ve değerli taşlarda5
da mevcuttur.
Nasıl ki gezegen ve yıldızlarda tecelli eden ilâhî kudreti müşahade edebilmek
teleskopların icadıyla, canlılarda hücre seviyesinde cereyan eden hayatî
mekanizmaları anlayabilmek mikroskopların geliştirilmesiyle mümkün hâle
gelmiştir, aynı şekilde, fotonik seviyedeki hâdiseleri görüntüleyebilmek de
nanometre ölçeğinde çalışan cihazların geliştirilmesiyle imkân dairesine
girmiştir.
Canlılardaki yaratılış harikaları elbette burada anlatılanlarla sınırlı değildir.
Gelecekte atom ve atomaltı parçacıklar gözlemlenecek olursa, şüphesiz ki bugün
hayal bile edemeyeceğimiz mükemmelikler ve henüz bilmediğimiz nice güzellikler
ortaya çıkarılacaktır.
|
|
|
Himaleya Tuzunun Yararları |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:24 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Himaleya Tuzunun Yararları
Vücudun asit baz dengesini olumlu etkiler.
Dolaşım sistemi ve organları olumlu etkiler.
Kan basıncının dengelenmesine yardımcı olur.
Vücutta biriken toksinlerin ve ağır metallerin dışarı atılmasına yardımcı
olur.
İNSAN NORMAL KOŞULLARDA SAĞLIKLI DOĞAR.. SAĞLIĞINI KORUMAK İÇİN GÜNDE 2.5 lt A
KRİSTAL TUZLU SU İÇMELİDİR
DÜZENLİ KULLANIMLA ŞU RAHATSIZLIKLARIN TEDAVİSİNDE YARDIMCI OLUR
YÜKSEK TANSİYON (beyin kanaması,kalp krizi ,felç, v.s. rahatsızlıklara sebep
olur.)
KİLO kontrolü
DEPRESYON (Lityum’la)
STRES (Seretonin salgısını sağlamaya yardımcı olur.)
BÖBREK TAŞLARININ ve KUMLARININ. ERİMESİNE
KALP RİTMİNİ DÜZENLEME ve KALP DAMAR HASTALIKLARI
MİGREN,
KEMİK ERİMESİ (Osteoporoz)
GUT hastalığına
KİREÇLENME ve ROMATİZMAYA
KANSERLİ HÜCRELERİN OLUŞUMUNU ÖNLEMEYE ve TEDAVİSİNE yardımcı olur.
UYKU düzeni sağlar.
DİABET (ŞEKER) hastalığına
ALZHEİMER(Rafineri tuza konan Aliminyumlu katkı maddeler ALZHEİMER hastalığa
yol açar.)
ASTIM ve ALERJİYE (1 litre suya 2 çay kaşığı SOLE katılıp her gün 10 dakika
buharında durularak tedaviye yardımcı olur. )
KASLARDAKİ güç kaybına
YAŞLANMAYI GECİKTİRİR.
MAKSİMUM ENERJİ kaynağı olduğundan YORGUNLUĞA karşı, KRAMP ve ADELE
ağrılarının giderilmesine yardımcı olur.
HAFIZA, UNUTKANLIK İLE İLGİLİ SORUNLARDA
SEDEF, EGZAMA, SİĞİL gibi cilt rahatsızlıklarına,
AKNE ve UÇUKTA (Sole %26 lık tuzlu sudan siğil, uçuk ve akneye sürülür ve
zamanla iyileşmeye yardımcı olur.)
CİLT LEKELERİ ve ÇİLLERE tuzlu sudan ( SOLE ) akşam yatmadan sürüp üstüne
kreminizi sürdüğünüzde zamanla pürüzsüz ve parlak bir cilt oluşumuna yardımcı
olur..
84 MİNERALLİ A KRİSTAL TUZUN KULLANILMASI
Kristal tuz cam bir kavanoza konur, üzerini kapatacak kadar su eklenir ve bu
karışım erimeyecek seviyeye geldiğinde %26 lık doymuşluğa ulaşır. Bu kristal
tuzlu eriyik su=SOLE dir ve artık kullanıma hazırdır.. A KRİSTAL tuz + Su = SOLE
= SIVI GÜNEŞ olarak adlanılır. ÇÜNKÜ 256 MİLYON YIL önceki temiz denizler o
dönemin ekolojik koşullarının etkisi ile aşırı Güneş ışınlarıyla kurumuş ve bu
güneş enerjisini içinde hapsetmiştir.
SOLE Yİ, TUZ KULLANMANIZ GEREKEN TÜM GIDALARDA kullanabilirsiniz.
Ayrıca tuzlukta öğüterek yemeklerinizde de gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz.
YÜKSEK TANSİYON HASTALARININ KULLANIM ŞEKLİ
Günlük tüketmemiz gereken ortalama 2,5lt. (bünyeye göre artabilir) suya ilk hafta
1 çay kaşığı SOLE = A KRİSTAL TUZ + SU eriyik katarak içilecek. İkinci hafta 2.5
lt. içeceğiniz suya 2 çay kaşığı SOLE katılır ve düzenli içilmelidir. Vücudumuzun
ihtiyacı olan SU ve MİNERALLER hücreler tarafından yeterince alındığından
hücrelerin kuraklığı giderilecek ve zamanla yüksek tansiyonun tedavisine yardımcı
olur.
A Kristal tuzsuz su içildiğinde vücudun doğal minerallerini eksilterek, vücut
hücrelerine girmeden süzgeçten geçer gibi vücuttan çıkıp gider. Bu nedenle
kristal tuzlu su içmeliyiz.
DİĞER SAĞLIK PROBLEMLERİNDE ve SAĞLIKLI İNSANLARDA KULLANIM ŞEKLİ :
Günlük içmemiz gereken 2.5 lt. SUYA 1 ÇORBA KAŞIĞI SOLE katılmalıdır. Bu ENERJİ
ve YAŞAM KAYNAĞI suyu sabah aç karına, yemeklerden yarım saat önce ve 1 saat
sonra, 1’er bardak içmelidir. Yemeklerde kesinlikle su içmemeliyiz .
Oysa 84 elementli A KRİSTAL TUZLU SU KÜRÜ insan fizyolojisinin birkaç ay gibi
kısa sürede kendini toparlamasına, hücrelerin yenilenmesi, onarılması tedavisine
maksimum seviyede yardımcı olur.
A KRİSTALLİ SU KÜRÜNÜ sürekli yapmamız gerekir. Çünkü 84 mineralli A Kristali
vücudumuz için gerekli olan mineralleri içerir.
CİLT GÜZELLİĞİNE yardım İÇİN SÜRÜLEREK KULLANIM ŞEKLİ:
Cilde sürülerek faydalı olmaya çalışırken İÇME KÜRÜNÜ sürekli uygulamak lazımdır.
AKNE (sivilce) lerin üzerine %26lık eriyikten(SOLEDEN) karışımından sürün ve
kuruduktan sonra günlük kreminizi uygulayın.
SEDEF VE EGZAMALARDA YARDIMCI OLUR
Her gün hasta bölgeye dayanabileceğiniz oranda bu A Kristal Tuzlu % 26 lik
eriyikten(SOLEDEN) sürün. Önce haftada 2 gün küvet suyuna 0,5 – 1 kg. A Kristal
Tuzu katılarak 20 dakika beklenir. İlk önce kızarıklık ve yanma olabilir. Küre
devam edildikçe zamanla iyileştiği ve tamamen yok olduğu görülecektir. İyileşmeye
başladıkça banyo kürü haftada 1 e indirilmelidir. Bu esnada A Kristal Tuzlu su
kürünü içmeye kesinlikle devam etmelisiniz.
SİĞİLLERDE TEDAVİYE YARDIMCI OLUR
Su kürünü içmeye devam etmelisiniz. Aynı zamanda A Kristal Tuzlu eriyikten
(SOLEDEN) her gün 2 kez sorunlu bölgeye sürülmelidir.
CİLT LEKELERİ, ÇİLLER İÇİN TEDAVİYE YARDIMCI OLUR
İçerek tedavi yanında %26 lık eriyikten( SOLEDEN ) çilli bölgeye günde 2 kez
sabah akşam komple sürülür ve kuruduğunda günlük kullandığınız nemlendiriciden
sürülür. Bu esnada güneşli günlerde yüksek faktörlü güneş kreminizi muhakkak
sürmelisiniz. Birkaç ay sonra sonuca inanamayacaksınız.
DOKTORLAR VE BİLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ
Günün birinde bugün kapalı alanlardaki sıcaklık ve nemliliği düzenlediğimiz gibi
iyon seviyesini de düzenleme ihtiyacında olacağız. (Dr.Krueger) Eksi iyonlar
havanın vitaminleridir. (Dr.E.R.Holiday) Eksi iyonlar çok acı çeken hastaları
sakinleştirdi. (Dr.Komblueh) Eksi iyonlar yanıkları daha çabuk kurutup daha az
yara iziyle daha çabuk iyileştirir. (Dr.Robert McGowan) Eksi iyonlar hacmi daha
fazla daha geniş hücre çekirdeği yaparlar ve oksijeni çekmek ve kullanmak için
kapasitemizi geliştirirler. (D.R. Gualaterotti… Milan Üniversitesi) Iyonlaştırma
havada yoluyla taşınan alerjilere duyarlı olanları olumlu yönde etkiler. (Dr.
Albert. P. Krueger & Dr. Richard F. Smith (Kaliforniya Üniversitesi )
|
|
|
Rezonans Nedir |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:22 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
REZONANS NEDİR….?
Rezonans, iki farklı cismin frekanslarının (titreşimlerinin) birbirine uymasına denir.
Fizikçiler rezonansı açıklamak için bazı örneklere başvururlar. Bunlardan bir tanesi salıncak örneğidir: Bir çocuk parkına gittiğinizi ve salıncağa binen bir çocuğu salladığınızı düşünün. İlk başta hareket etmeyen salıncak, sizin itişiniz sayesinde hız kazanır ve bir ileri, bir geri hareket etmeye başlar. Siz, salıncağın arkasında durursunuz ve size doğru her yaklaşmasında onu bir kez daha itersiniz. Ancak dikkat ederseniz, salıncağı “uyumlu” bir biçimde itmeniz gerekir. Kol gücünüzü, salıncağın geriye doğru ilerlemesi tam bittiği anda vermeniz gerekir. Eğer salıncağı daha önce itmeye kalkarsanız, bir tür çarpışma olur ve salıncağın dengesi bozulur. Eğer biraz daha geç itmeye kalkarsanız, salıncak sizden zaten uzaklaşmış olduğu için itmenizin bir anlamı kalmaz.
Hemen herkesin yaşadığı bu olayı fizik diliyle ifade etmek istersek, “frekansların uyumu”, yani rezonans kavramını kullanmamız gerekir. Salıncağın bir frekansı vardır; örneğin her 1.7 saniyede bir sizin durduğunuz noktaya gelir. İşte siz de kolunuzu kullanarak her 1.7 saniyede bir salıncağı itersiniz. Eğer salıncağı biraz daha hızlı sallarsanız, bu kez 1.5 saniyede bir, 1.4 saniyede bir gibi başka bir frekansa uyum sağlamanız gerekir. Bu uyumu sağlarsanız, yani rezonansı yakalarsanız, salıncağı dengeli bir şekilde itersiniz. Eğer rezonansı yakalayamazsanız, salıncak sallanmaz.
Rezonans, iki hareketli cismin uyumunu sağladığı gibi, bazen hareketsiz bir cismin harekete geçmesini de sağlayabilir. Bunun örnekleri müzik aletlerinde yaşanır. “Akustik rezonans” denen bu etki, örneğin aynı sese akord edilmiş olan iki ayrı keman arasında yaşanır. Eğer akordları aynı olan bu iki kemanın birisini çalarsanız, diğerinde de, hiç dokunmadığınız halde, bir titreşim ve dolayısıyla ses oluşur. Her iki keman da aynı titreşime ayarlandığı için, birindeki hareket diğerini de etkilemiştir.
Salıncak ya da keman örneğinde gördüğümüz bu rezonanslar, basit rezonanslardır. Yakalanmaları kolaydır. Ama fizikteki diğer bazı rezonanslar, bu kadar basit değildirler. Özellikle de atom çekirdekleri arasındaki rezonanslar, çok çok ince dengeler üzerinde kuruludurlar.
Her atom çekirdeğinin doğal bir enerji seviyesi vardır. Fizikçiler bunları çok uzun araştırmalar sonucunda tespit etmişlerdir. Tespit edilen bu enerji seviyeleri birbirinden çok farklıdır. Ama bazı nadir durumlarda, bir kısım atom çekirdekleri arasında rezonanslar gerçekleştiği tespit edilmiştir. Bu rezonans sayesinde, atom çekirdeklerinin hareketleri birbirine uyum sağlayabilmektedir. Bu ise çekirdekleri etkileyecek olan nükleer reaksiyonlara yardım etmektedir.
Burada sözü edilen rezonans şöyle gerçekleşir: İki atom çekirdeği birleştiğinde, ortaya çıkan yeni çekirdek, hem kendisini oluşturan iki çekirdeğin kütlesel enerjisinin toplamını, hem de onların kinetik enerjilerinin toplamını üstlenir. Bu yeni çekirdek, atomların doğal enerji merdivenleri içindeki belirli bir enerji seviyesine ulaşmak ister, ama bu ancak kendisine gelen toplam enerji bu enerji seviyesine karşılık geliyorsa mümkün olur. Eğer yeni çekirdeğin enerjisi, bu doğal enerji seviyesine karşılık gelmiyorsa, yeni çekirdek hemen dağılır. Yeni çekirdeğin kararlı olarak oluşabilmesi için, kendisinde toplanan enerji ile, oluşturduğu atomun doğal enerji seviyesinin eşit olması gerekir. Bu eşitlik sağlandığında “rezonans” gerçekleşmiş olur. Ancak bu rezonans, yakalanma ihtimali çok çok düşük olan bir uyumdur.
Fred Hoyle, kırmızı devlerin içinde gerçekleşen nükleer reaksiyonların olağanüstü dengesini keşfeden kişiydi. Hoyle, bir ateist olmasına rağmen, bu dengenin tesadüfen kurulamayacağını ve “ayarlanmış bir iş” olduğunu kabul etti.
Kırmızı devlerdeki karbon üretiminin nasıl oluştuğunu anlamak isteyen Edwin Salpeter, helyum ile berilyum çekirdekleri arasında bu tür bir rezonans olduğunu ileri sürdü. Salpeter, bu rezonans sayesinde helyum atomlarının berilyum oluşturma şansının çok yüksek olabileceğini ve kırmızı devlerdeki olayın böyle açıklanabileceğini savundu. Ama bu konuda yapılan hesaplamalar, Salpeter’in iddiasını doğrulamadı. Bu meseleye el atan ikinci önemli kişi ise, ünlü astronom Fred Hoyle oldu. Hoyle, Salpeter’in rezonans iddiasını daha ileri götürdü ve “çifte rezonans” kavramını ortaya attı. Hoyle’a göre, kırmızı devlerin içinde, hem iki helyumun berilyuma dönüşmesini sağlayan bir rezonans, hem de bu kararsız yapıya anında üçüncü bir helyum ekleyen ikinci bir rezonans olmalıydı. Kimse Hoyle’a inanmadı, çünkü tek birinin bile var olması son derece düşük bir ihtimal olan rezonansın iki kez ayrı ayrı gerçekleşmesi imkansız görülüyordu. Hoyle yıllarca bu konuyu araştırdı, hesapladı ve sonunda hiç kimsenin ihtimal vermediği gerçeği ortaya çıkardı: Kırmızı devlerde gerçekten de “çifte rezonans” gerçekleşiyordu. İki helyumun rezonans yaparak birleştiği anda, ortaya çıkan berilyum, 0.000000000000001 saniye içinde bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans yapıp birleşiyor ve karbonu oluşturuyordu.
George Greenstein, bu “çifte rezonans”ın neden çok olağanüstü bir mekanizma olduğunu şöyle anlatır:
Bu hikayede birbirinden çok farklı üç yapı (helyum, berilyum ve karbon) ile birbirinden çok farklı iki rezonans vardır. Bu atom çekirdeklerinin neden bu denli uyum içinde çalıştıklarını anlamak çok zordur… Başka nükleer reaksiyonlar buradaki gibi olağanüstü derecede şanslı bir tesadüfler zinciriyle işlemezler… Bu, bir bisiklet, bir araba ve bir kamyon arasında çok derin ve kompleks rezonanslar keşfetmek gibi bir şeydir. Neden bu denli ilgisiz yapılar birbirleriyle uyum sağlasınlar? Bizim ve evrendeki tüm hayat formlarının varlığı, bu olağanüstü işlem sayesinde mümkün olmuştur.
İlerleyen yıllarda oksijen gibi diğer bazı elementlerin de bu gibi olağanüstü rezonanslarla oluştuğu ortaya çıkmıştır. Bu “olağanüstü işlem”leri ilk kez keşfeden Fred Hoyle ise, Galaxies, Nuclei and Quasars (Galaksiler, Çekirdekler ve Kuasarlar) adlı kitabında bunun birer tesadüf olamayacak kadar planlı bir işlem olduğu sonucuna varmış ve koyu bir materyalist olmasına rağmen, keşfettiği çifte rezonansın “ayarlanmış bir iş” olduğunu kabul etmiştir.
Hoylebir başka makalesinde ise şöyle yazmıştır:
Eğer yıldız nükleosentezi (atom çekirdeği birleşimi) yoluyla karbon ya da oksijen üretmek isterseniz, ayarlamanız gereken iki ayrı düzey vardır. Ve yapmanız gereken ayar, tam da şu anda yıldızlarda var olan ayardır… Gerçeklerin akıl süzgecinden geçirilerek yorumlanışı ortaya koymaktadır ki, üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya ve biyolojiye müdahale etmiştir ve doğada varlığından söz etmeye değer bilinçsiz güçler yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya çıkan sayılar o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız biçimde kabul etmeye götürmektedir.
Hoyle, diğer bilimadamlarının da bu açık gerçeği görmezlik edemeyeceklerini şöyle vurgulamıştır:
Kanıtları inceleyen herhangi bir bilimadamının kendisini şu sonucu çıkarmaktan alıkoyabileceğini sanmıyorum: Fizik kanunları, yıldızların içinde gerçekleştirdikleri sonuçlara bakılırsa, bilinçli olarak düzenlenmişlerdir.
Bilimadamlarının karşılaştıkları açık gerçekler sonucunda vardıkları bu nokta bize Kuran’da 1400 sene öncesinden bildirilmiştir. Allah göklerin yaratılışındaki uyumu bir ayetinde şöyle bildirir:
“Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?”(Nuh Suresi, 15)
|
|
|
Plasenta Ve Göbek Kordonu - Kordon kanının saklanması ne işe yarar? |
|
Yazar: RasitTunca - 12-30-2018, 03:20 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Plasenta Ve Göbek Kordonu - Kordon kanının saklanması ne işe yarar?
Kordon kanı saklanması
Bebeğinizin dünyaya merhaba dediği gün onu ilk
kucağınıza aldığınız anda büyük bir olasılıkla
bebeğinizle ilgili pekçok hayal aklınızın bir köşesinden
geçecek. Onun ilk gülücüklerini, ilk adımlarını
düşünüp mutlu olacaksınız. Onunla ilk tanıştığınız
anda sanki ilk kez anne ya da baba deyişini kulaklarınızda
duymanız da hayal dünyanızı süsleyebilir. Pek çok anne baba
doğumdan hemen sonra çocuklarının gelecekleri ile ilgili
hayal kurmaya başlarlar. Onun için yapacakları doğum günü
partileri, birlikte çıkılacak tatiller, geziler hatta eğitim
yaşamı ve evlilik gibi hayatının dönüm noktaları bile akla
gelebilir. Büyük bir olasılıkla bebeğiniz ile ilgili
aklınıza gelebilecek en son şey onun yakalaabileceği ciddi
bir hastalık olasılığıdır.
Ancak bazı anne-babalar çocuklarının ileride ciddi bir
hastalığa yakalanma olasılığını daha ilk günden hesaba
katıyorlar ve bu olasılığa karşı önlem almaya
çalışıyorlar. Bu önlemin adı kordon kanı saklanması.
Kordon kanı nedir?
Anne karnındaki yaşamda bebek göbek kordonu ile plasantaya
bağlıdır. Plasenta bebek ile anne arasındaki besin ve oksijen
alış verişini sağlayan organdır. Doğumdan hemen sonra
plasenta görevini tamamlayarak doğumun üçüncü evresinde
rahim dışına atılır. Kordon kanı bebeğin doğumundan sonra
göbek kordonu içinde kalan kandır. Bu kan bebeğin
damarlarında dolaşan kandan daha farklıdır ve kan üretimde
görev alan kök hücreleri içerir.
Kordon kanının önemi nedir?
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir
öge olan kan temel olarak plazma adı verilen sıvı içerisinde
bulunan üç ana tip hücreden oluşur. Bu üç hücre kırmızı
küreler (eritrosit), beyaz küreler (lökosit) ve
trombositlerdir. Eritrositlerin görevi hücreler arasında
oksijen ve karbondioksit taşınmasıyken lökositler
organizmanın bağışıklık sisteminin temelini oluşturular.
Trombositler ise diğer pıhtılaşma faktörleri ile birlikte
kanın pıhtılaşmasında ve kanamanın kontrolünde görev
alırlar.
Bu üç hücre grubunun hepsi de kemik iliğinde bulunan ve
kök hücre adı verilen bir tür hücrenin farklışalması ile
ortaya çıkarlar. Bir başka deyişle kemik iliğindeki kök
hücreler her türlü kan hücresini üretme yeteneğindedirler
ve bu üretim sürekli devam eder. .
Çocukluk çağı lösemileri (kan kanseri) ile bazı kan ve
bağışıklık sistemi hastalıklarının varlığında kemik
iliği görevini sağlıklı olarak yerine getiremez. Öte yandan
bu hastalıkların tedavisinde başvurulan kemopterapi ya da
radyoterapi gibi uygulamalar kemik iliğindeki kök hücrelere
zarar verir. Hastalığın ve tedavinin türüne göre bazı
hastalarda kemik iliği nakli kaçınılmaz olur. Bu durumda
hastanın kemik iliği ile uyumlu olan sağlıklı bir vericiden
alınan sağlıklı kemik iliği ve kök hücreleri hasta kişiye
verilerek sağlıklı kan hücrelerinin yeniden üretimesi
amaçlanır. Böyle bir durumda hastanın kendi akrabaları hatta
kardeşleri arasında dahi uygun bir verici bulma olasılığı
%'ler civarındadır.
1980'li yılların başlarında bilimadamlarının yenidoğan
bebeklerin kordon kanında da kemik iliğindekine benzer kök
hücrelerin bulunduğunu fark etmeleri ile birlikte kordon
kanından elde edilen bu hücrelerin belirli hastalıkların
tedavisinde kullanılabileceği fikri ortaya çıktı. Elde
edilen kordon kanının belirli koşullar altında toplanıp
dondurularak saklanabileceği ve daha sonra gerek duyulduğunda
çözülerek kullanılabileceğini fark eden Dr. David Harris
1992 yılında oğlunun kordon kanınını kendi laboratuvarında
dondurarak sakladı. Daha sonra bu uygulamayı halka açması ile
1994 yılında Dünyadaki ilk kordon kanı bankası Amerika
Birleşik Devletlerinde kurulmuş oldu. Takip eden yıllar
içinde dünya üzerinde pekçok kordon kanı bankası kuruldu ve
binlerce bebeğin kanı bu bankalarda koruma altına alındı.
Kordon kanının saklanması ne işe yarar?
Kordon kanı bankalarında kanlar iki amaç için
saklanmaktadır. Bunlardan ilk ve en önemli amaç bebeğin
ileride kemik iliği nakli gerektirecek bir hastalığa
yakalanması durumunda kendine ait sağlıklı kök hücreleri
kullanılarak tedavi edilebilmesi ve bu sayede uygun kemik iliği
vericisi aranması gerekliliğinin ortadan kalkmasıdır.
Kişinin kendi hücre ve dokuları ile uyum sorunu
olmayacağından bu oldukça önemli bir avantajdir. Bir diğer
amaç ise saklanan kanın sahibi izin verdiği taktirde bu kanın
başka hastaların tedavilerinde kullanılmasıdır.
Hastanın kendi kordon kanı ile tedavi konusunda çok fazla
deneyim yoktur. Gerçekçi olmak gerekirse bu tür uygulamalarda
hastalığın yeniden tekrar etme riski bulunmaktadır. Öte
yandan bebeklerinin kordon kanının saklanmasını talep eden
anne-babaların asıl amacı bebeğin kardeşlerinde ya da yakın
akrabalarında hastalık ortaya çıktığında tedavi
açısından kolaylık sağlanmasıdır. 1988 yılında Fankoni
Aplastik anemi hastalığı bulunan bir çocuğun ilk kez kordon
kanı ile tedavi edilmesinden bu yana yüzden fazla hasta bu
yöntem ile tedavi edilmiştir. Günümüzde 40'dan fazla
hastalığın tedavisinde teorik olarak kordon kanı
kullanılabilmektedir.
Kişi büyüdükçe vücut hacmi arttığından kordon
kanındaki kök hücre sayısı tedavide yetersiz olmaktadır. Bu
yüzden kordon kanı yalnızca çocukluk ya da erken ergenlik
çağındaki hastaların tedavisinde kullanılabilmektedir.
Kordon kanı nasıl alınır?
Bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonu bağlanır ve
içindeki kan özel bir sistem yardımı ile torba içine
toplanır. Toplanan kan 36 saat içinde laboratuvara gönderilir.
burada kanın içindeki kök hüreler ayrıştırılarak özel
yöntemler ile dondurulur ve saklanır. İşlem normal ya da
sezaryen ile olan doğumlarda uygulanabilir. Fazla zaman almayan,
kolay bir işlemdir. Dondurulan hücreler daha sonra gerek
duyulduğunda çözülerek tedavide kullanılır. Ne kadar fazla
kan toplanabilirse o kadar fazla kök hücre toplanmış
demektir. Bununla birlikte yaklaşık 30- 60 mililitre kordon
kanı alınması yeterli olmaktadır.
Kordon kanı saklanması, nispeten yüksek maliyetli bir
uygulamadır. Tercih edilen laboratuvara göre dondurma
işleminin ücreti 1500-2500 Amerikan Doları arasıda
değişmektedir. Saklama ücretleri ise yıllık 90-100 Dolar
civarındadır.
Kordon kanı saklanması kimler için uygundur?
Kordon kanı saklanmasının kimler için uygun ve gerekli
olduğu konusunda bilim çevrelerinde fikirbirliği
sağlanamamıştır. Nispeten yeni olan bu uygulama ile ilgili
olarak iki farklı görüş bulunmaktadır. Bazı
araştırmacılar sadece ailelerinde kemik iliği nakli
gerektirebilecek hastalık öyküsü bulunan çiftlerin
bebeklerinde bu uygulamanın yapılmasını savunmaktadırlar. Bu
görüşün en önemli savunucusu Amerikan Pediatri Derneğidir.
Diğer araştırmacılar ise kök hücre çalışmalarındaki
hızlı gelişimi göz önünde bulundurarak herkesin bu
alternatifi kullanmalarını önermektediler. İleride elde var
olan kök hücrelerden yararlanılarak laboratuvar ortamında
bunların farklı şekillerde kullanılabileceği olasılığı
bu tür bir yaklaşımı desteklemektedir. Günümüzde kordon
kanı ile tedavi edilebilen hastalıkardan bazıları
şunlardır:
Çocukluk çağı lösemileri
Aplastik anemiler (kemik iliğinde hücre üretiminin
olmaması)
Orak hücreli anemi
Talasemi
Amegakaryositik trombositopeni
Nöroblastom
Bazı bağışıklık yetmezlikleri
İşlemin anne ve bebek açısından hiç bir risk
taşımaması, olası bir hastalık durumunda tedavinin kemik
iliği nakline göre daha kolay ve ucuz olması nedeniyle pekçok
anne-baba adayı doğum sırasında bebeklerinin kordon kanının
saklanmasını istemektedirler.
Kordon kanı saklanmasına karar verildiğinde beklenen
doğumdan en az 1-2 hafta önce ilgili laboratuvar ve doğumu
yaptıracak olan hekime durum bildirilmeli ve gerekli
hazırlıkların yapılması sağlanmalıdır. Bu sayede gerekli
ekipman ve belgeler doğum anında hazır bulundurulabilir.
Kordon kanı bankacılığı son birkaç yıl içinde
ülkemizde de verilen bir hizmet haline gelmiş ve konuyla ilgili
şirketler faaliyete başlamıştır. Bu şirketlerin bir kısmı
toplanan kanı Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere
temsilcisi oldukları şirketlerin merkezlerinin bulunduğu
ülkelerde saklarken bir kısmı kendi bankalarını
kurmuşlardır. Ancak ne yazık ki ülkemizde hala daha konu ile
ilgili yasal düzenlemeler yapılmamış ve dolayısıyle
kanları Türkiye'de saklayan şirketler açısından
ruhsatlandırma başta olmak üzere yasal bir zemin
oluşturulamamıştır.
PLASENTA VE GÖBEK KORDONU
Kordon kazaları (anne karnında bebek ölümü)
Bebek bekleyen bir anne adayı için en korkunç ve dramatik
olay doğuma az bir süre kala bebeğin kaybedilmesidir. Hiç
arzu edilmeyen bu durum ne yazik ki zaman zaman
karşılaştığımız bir gerçektir. Her yıl sadece Amerika
Birleşik Devletlerinde 26.000 ölü doğum olgusu
yaşanmaktadır.
Anne karnında kaybedilen bebekler incelendiğinde çoğu
zaman bu trajedik duruma yol açan herhangi bir neden saptanamaz.
Nedeni saptanabilen nadir olgularda ise göbek kordonuna bağlı
kayıplar kordon kazası olarak adlandırılır.
Terme kadar ulaşan gebeliklerin %-30'nda değişik
derecelerde kordon-plasenta bozuklukları bulunur. Bu
bozuklukların fetusu ne derecede etkileyebileceği ise tam
anlamıyla aydınlatılamamıştır.
Yapılan araştırmalarda nedeni saptanabilen ölü
doğumların 'inde olaydan kordon kazaların sorumlu olduğu
gösterilmiştir.
Kordon kazaları anne baba adayları için olduğu kadar
doğum ile ilgilenen jinekologlar için de bir kabustur. Bunun en
önemli nedeni kordon kazalarının büyük bir kısmının
önceden tahmin edilememesi, riskli bebekleri saptayacak etkili
bir yöntemin olmamasıdır. Her yıl dünyada binlerce bebek
kordon kazası nedeni ile daha dünyaya gözlerini açamadan
hayata veda etmekte ya da kalıcı hasarlar ile yaşamını
sürdürmek zorunda kalmaktadır.
Kordon kazasına bağlı ölümleri inceleyen bir
araştırmada fetal kayıpların şaşırtıcı olarak genellikle
anne adaylarının uykuda olduğu dönemlere rastgeldiği
izlenmiştir. Bu araştırmanın sonucunda anne adayı uykudayken
kan basıncında yaşanan bir düşüşün bebeğin kaybına
neden olduğu ileri sürülse de daha sonraki çalışmalarda bu
bulguyu destekleyecek yeterli bilimsel kanıt elde edilememiştir
Kordon kazası nedir?Kordon kazası çok genel bir tanımlamadır ve basitçe
göbek kordonunda meydana gelen herhangi bir olumusuzluğu
belirtir. Bu olumsuzluk kordonun bebeğin boynuna dolanması
olabileceği gibi, kordon sarkması hatta kordon içindeki
damarların yırtılması da olabilir.
Kordon kazaları ciddi olaylardır ancak altta yatan ek bir
faktör olmaması durumunda kordon kendini koruyacak mükemmel
mekanizmalara sahiptir. Kordonun yapısında bulunan Whorton jeli
ve kordonun kaygan yapısı bu mekanizmalardan en önemlileridir.
Buyapı sayesinde kordon kendisi için en uygun pozisyonu kolyca
bulabilir.Anne karnında bebek kayıplarında kordon kazası
çoğu zaman altta yatan ana neden olmaktan ziyade son evre
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka deyişle diğer
bir olumsuz durum kordonu risk altına sokmaktadır. Bu olumsuz
durumlar preeklempsi, bebekte gelişme geriliği gibi bulgularla
kendini belli edebilir.
Kordon kendisini zor koşullarda kurtarmak yeteneğinde bir
yapıya sahip olduğu için "kordon kazası" sonucu
fetal kayıp meydana geldiğinde, kordonun bu hassas yapısını
bozabilecek patolojilerin araştırılması gerekli olur.
Örneğin plasentada meydana gelen bir problem bebeğin kalbinin
daha fazla kan pompalamasını gerektirmiş, bu da sonuçta
bebeğin kalbini zorlamış olabilir. Plasentada var olan bir
ölü doku bölgesi (infarkt alanı) ya da bir enfeksiyon aynı
sonucu doğurabilir. Bir başka olasılk da kordonun plasentaya
doğru yerden bağlanmamasıdır. Yine kordonun düz olması yani
kıvrımlarının bulunmaması da bebekte olumsuz etki
yaratabilmektedir.
Fetal kayıp sonrası yapılan incelemelerde en sık
rastanılan ve kordon kazası tanısı koyduran bulgular, kordonda düğüm olması, boyunda kordon dolanması
kordon içindeki damarların yırtılması ve kordon sarkmasıdır.
Kordon kazası
riskini arttırabilecek durumlar nelerdir?
Anormal
miktarlarda amniyon sıvısı: Hamileliğin
ilk trimesterından sonra amniyon sıvısının ana kaynağı
bebeğin idrarıdır. Böbrekler kendilerine ulaşan kan
miktarına göre idrar üretimlerini değiştirebilirler. Eğer
oksijen desteğinde bir problem ortaya çıkarsa kan akımı kalp
ve beyin gibi yaşam için böbreklerden çok daha önemli olan
organlara yönelir. Bu durumda idrar üretimi ve dolayısı ile
amniyon sıvı miktarı azalır. Amniyon sıvısının azalması
bebeğe giden oksijen miktarındaki bir azalmayı
yansıtabileceğinden önemlidir ve yakın takip gerektirir.
Plasenta fonksiyonlarında anormallik: Genetik
açıdan normal olan bir plasentanın anormal fonksiyon
göstermesinin 4 temel nedeni olabilir:
1) Rahimde septum gibi
bir yapısal bozukluk,
2) bağışıklık sisteminde bir
bozukluk,
3) Plasenta içindeki kılcal damar yapısında
bozukluk ve
4) enfeksiyonlar.
Kordondaki nabız basıncında
anormallik: Bu durum temel olarak bebeğin kalp
fonksiyonları ile ilgilidir. Kalpde bulunan bir yapısal
bozukluk ya da ritm bozukluğu yeteri güçte kan pompalamasını
engelleyebilir. Bu durum doppler incelemesi ile saptanabilir.
Valementöz ya da membranöz kordon
girişi: Göbek kordonunun plasentaya bağlandığı
bölgede bulunan bir anormallik kordon kazası riskini belirgin
derecede arttırır.
Sebebi her ne olursa olsun kordon kazaları
çoğu zaman önceden saptanamayan ve önüne geçilemeyen
dramatik gerçeklerdir.
Kordon kazalarına neden olan komplikasyonların
görülme sıklığı ve feta kayıba yol açma oranları şu
şekildedir.
|
|
|
|