Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Hayat Dengemiz – Yolumuzun Aslı ve Hedefi
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:14 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Hayat Dengemiz – Yolumuzun Aslı ve Hedefi

Yü­ce Al­lah’a son­suz hamd ve se­nâ ol­sun.

O’nun eş­siz ha­bi­bi­ne en gü­ze­liy­le sa­lât ve se­lâm­lar ol­sun.

He­pi­niz hoş gel­di­niz, se­fa­lar ge­tir­di­niz.

Al­la­h Te­âlâ at­tı­ğı­nız her adı­ma ve har­ca­dı­ğı­nız za­ma­nın her anı­na kar­şı­lık siz­le­ri zen­gin ha­zi­ne­sin­den di­le­di­ği öl­çü­de mü­kâ­fat­lan­dır­sın. Biz onun mü­kâ­fa­tı­nın öl­çü­sü­nü ak­lı­mız­la bi­le­me­yiz. Bu ne­den­le di­le­di­ği öl­çü­de de­mek ih­ti­ya­cı duy­dum. Lü­tuf ve cö­mert­lik O’nun şa­nın­dan­dır.

Biz­ler öy­le bir pey­gam­be­rin üm­me­ti­yiz ki, Rab­bü’lâ­le­mi­n, onun hak­kın­da,

“Re­sû­lüm, biz se­ni an­cak âlem­le­re rah­met ola­rak gön­der­dik”(En­bi­yâ 21/107) bu­yur­muş­tur.

Yi­ne onun hak­kın­da,

“Sen ol­ma­say­dın (ya Mu­ham­med) fe­lek­le­ri ya­rat­maz­dım”buy­rul­muş­tur. (Ac­lûnî, Keş­fü’l-Ha­fâ, nr. 2121; Şev­kânî, el-Fe­vâ­idü’l-Mec­mua, nr. 1012)

Biz­ler, yüz yir­mi dört bin pey­gam­ber, bü­tün ev­li­ya­lar, in­san­lar ve mah­lû­kat onun ha­tı­rı ve onun­la öğ­re­ti­len ha­ki­ka­ti an­la­mak için ya­ra­tıl­mış­tır. Biz onun üm­me­ti ola­rak onun yo­lun­da yü­rür­ken ezi­yet çek­tiy­sek, sı­kın­tı­ya du­çar ol­duy­sak bu­nun­la if­ti­har et­me­miz lâ­zım­dır. Çek­ti­ği­miz sı­kın­tı­lar, uğ­raş­la­rı­mız, ça­ba­la­rı­mız bi­zi bir oğu­lun ba­ba­sı­na ben­ze­yi­şi gi­bi Pey­gam­be­ri­miz’e ben­ze­ti­yor­sa ne mut­lu biz­le­re.

Al­lah Te­âlâ,

“Ha­yır­lı âkı­bet ger­çek müt­ta­ki­le­rin­dir” (Hûd 11/49) bu­yu­ru­yor.

Al­lah Te­âlâ di­le­di­ği ki­şi­yi aziz eder, di­le­di­ği­ni ze­lil eder. Biz­le­re zil­let yo­lu­nu da aziz­lik yo­lu­nu da O gös­ter­miş­tir. O biz­le­ri ah­se­ni tak­vim üze­re ya­ni en gü­zel şe­kil­de ya­rat­mış; akıl ver­miş, ilim ver­miş­tir. Ver­di­ği ilim Ceb­râ­il (a.s) va­sı­ta­sıy­la Hz. Mu­ham­med’e (s.a.v) gön­de­ri­len Ku­rân-ı Mü­bîn’­dir.

Ta­bii ki Ku­r’an bir der­ya­dır. Uy­gu­la­ma­sı­nın na­sıl ola­ca­ğı­nı sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’in ha­ya­tıy­la or­ta­ya koy­muş­tur. O ha­ya­tıy­la, söz­le­riy­le Ku­rân-ı Ke­rîm’i tef­sir et­miş­tir. Biz­ler bi­ze ver­di­ği akıl ni­me­tin­den, ya­ra­tı­lış­tan ih­san et­ti­ği gü­zel­lik­ler­den, sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’e üm­met ol­ma ay­rı­ca­lı­ğı­nı lut­fet­ti­ğin­den do­la­yı Al­lah’a şü­kre­di­yo­ruz. O şük­rü eda­ya ça­lış­mak ge­re­kir. Çün­kü cüm­le mah­lû­kat Al­lah Te­âlâ’nın zik­riy­le meş­gul­dür. Pey­gam­be­ri­mi­z’e üm­met ol­mak en bü­yük ni­met­tir.

O öy­le bir pey­gam­ber­dir ki, üm­me­ti­ne o de­re­ce düş­kün­dür ki, mah­şer gü­nün­de pey­gam­ber­ler “nef­si nef­si!” di­ye­rek Al­lah’a il­ti­ca eder­ken o üm­me­ti için Al­lah’a ya­ka­ra­cak­tır. O kut­lu pey­gam­be­ri an­mak için kul­lan­dı­ğı­mız ulu ke­li­me­si bi­le onun bü­yük­lü­ğü­nü ifa­de­den âciz­dir.

Onun ar­dın­dan ken­di­mi­ze Pey­gam­be­r’in (s.a.v) ya­ra­nı, dos­tu ve en sa­dık üm­me­ti­ni Ebû Be­kir-i Sıd­dîk efen­di­mi­zi ör­nek alı­yo­ruz. O bir an bi­le kü­für­de kal­ma­mış­tır. İs­lâm’ı, hak da­ve­ti du­yar duy­maz iman et­miş­tir. Yo­lu­muz onun yo­lu ol­ma­lı­dır. Yo­lu­muz onun sa­mi­mi­ye­ti ol­ma­lı­dır. Sa­da­ka­tin­den do­la­yı Rab­bü’lâ­le­min onu ki­ta­bın­da met­he­dip öv­müş­tür.

Onun öy­le bir sa­da­ka­ti var­dı ki mi‘rac ola­yı­nı ken­di­si­ne an­la­tan­la­ra, “Bu­nu Hz. Mu­ham­med söy­le­miş­se doğ­ru­dur” di­ye hiç şüp­he et­me­den ve da­ha ola­yı Pey­gam­ber Efen­di­miz’­den (s.a.v) bi­le biz­zat din­le­me­den tas­dik et­miş­tir. Tek ka­yıt koy­muş­tur: Eğer o söy­lü­yor­sa doğ­ru­dur.

Böy­le bir ör­nek in­sa­nın yo­lun­da, izin­de iler­le­me­ye ça­lış­ma­lı­yız. O, Hz. Re­sû­lul­lah’a (s.a.v) öy­le âşık­tı ki, o üzül­me­sin di­ye üm­met için, ken­di­ni ate­şe at­ma­ya ha­zır­lan­mış ve yü­ce Al­lah’tan şu di­lek­te bu­lun­muş­tur:

“Yâ rab, üm­met-i Mu­ham­med ye­ri­ne be­ni ate­şe at ve be­nim vü­cu­du­mu öy­le bü­yüt ki ce­hen­nem­de bir tek Mu­ham­med üm­me­ti­ne yer kal­ma­sın, hep­si için ben ya­na­yım.”

Bi­zim yo­lu­muz iş­te bu yol­dur. Bu­na Sıd­dî­ki­yye yo­lu ve meş­re­bi de­nir. Pey­gam­ber ema­ne­ti bu yol­la ule­mâ­nın, ev­li­ya­nın, as­fi­ya­nın, ârif­le­rin el­le­riy­le bu­gü­ne ulaş­tı­rıl­mış ve ken­di­mi­ze reh­ber al­dı­ğı­mız gav­sı­mı­za tes­lim edil­miş­tir.

Bu yo­lun reh­be­ri mür­şid­le­ri­miz­den bi­ri­­nin şöy­le söy­le­di­ği­ni işit­tim:

“Yâ rab­bi, be­ni üm­me­ti­ne fe­da ey­le. Bu dün­ya­da on­la­ra ge­le­cek ezi­yet ve ce­fa­yı, âhi­ret­le­ri­ni en­gel­le­ye­cek zor­luk­la­rı çek­me­me­le­ri için be­ni on­la­ra fe­da ey­le.”

Yi­ne bu bü­yük­ler­den bi­ri­ şöy­le de­miş­tir:

“Be­nim ger­çek ev­lât­la­rım, sû­fî­ler­dir.”

Aca­ba sû­fî kim­dir?

Asıl sû­fî­lik yü­ce Al­lah’a âşık ol­mak ve O’nun yo­lun­da ca­nı kur­ban et­mek­tir. As­lın­da bu pey­gam­ber­le­re has bir sı­fat­tır. İn­şal­lah o is­min ta­şı­yı­cı­sı ola­rak o sı­fa­ta bü­rü­ne­ce­ğiz.

Sû­fî Pey­gam­be­ri­mi­z’in ha­li ah­va­liy­le sı­fat­lan­ma­lı­dır. Bil­di­ği­niz gi­bi ta­ri­kat yol de­mek­tir, şe­ri­at da yol ve hü­küm de­mek­tir. Bi­zim ta­ri­ka­tı­mız, şe­ri­atı­mız Hz. Mu­ham­med’in (s.a.v) yo­lu­dur. Ku­r’an ve Sün­net’­tir. Öy­ley­se, sa­da­ka­ti­miz, dü­rüst­lü­ğü­müz, düz­gün­lü­ğü­müz Ebû Be­kir-i Sıd­dîk’ın sa­da­ka­ti­ne, dü­rüst­lü­ğü­ne ben­ze­me­li­dir.

Ta­sav­vu­fa ve­ri­len mâ­na­lar ara­sın­da bü­tün an­lam­la­rı ken­di­sin­de top­la­yan ta­nı­mın şun­lar ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum:

“Ta­sav­vuf, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in ah­lâ­kıy­la va­sıf­lan­mak­tır.

Ta­sav­vuf, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in (s.a.v) şu ha­dis­le­riy­le an­lat­tı­ğı hal­dir:

“Ce­ma­at rah­met­tir, on­dan ay­rı­lık ise azap­tır.” (Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 4/278; İbn Ebû Âsım, es-Sün­net, nr. 93; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 5/217; Sü­yû­tî, ed-Dür­rü’l-Men­sûr, 15/491)

“Si­zin ce­ma­at ha­lin­de ol­ma­nız ge­re­kir. Ay­rı­lık­tan tek ba­şı­na kal­mak­tan sa­kı­nın. Şüp­he­siz şey­tan, tek ka­lan­la be­ra­ber­dir.” (Tir­mi­zî, Fi­ten, 7; Ah­med . Hanbel, el-Müs­ned, 1/18; Hâkim, Müs­ted­rek, 1/114; İb­nü’l-Cev­zî, Tel­bî­su İb­lîs, s. 7)

Mâ­nen ga­fil kal­dı­ğı­nız za­man şey­ta­nın hi­le­le­ri, ves­ve­se­le­ri baş­lar. Zâ­hi­ren kar­deş­le­ri­niz­den ay­rıl­dı­ğı­nız za­man mu­hab­be­ti­niz, gü­cü­nüz aza­lır. Çün­kü Gavs-ı Kas­re­vî (k.s) di­yor ki:

“Al­lah’ın mu­hab­be­ti­ni cez­bet­mek, sâ­lih­le­rin yo­lun­da git­mek mu­hab­bet­siz ol­maz.”

Ne ka­dar gay­ret eder­sen et aşk­sız ve mu­hab­bet­siz gay­ret bo­şa­dır. Bir­lik ve be­ra­ber­lik­te aşk, mu­hab­bet mey­ve­le­ri­ni ve­rir. Bir ara­ya ge­li­şi­mi­zin mak­sa­dı bu­dur. Ta­bii ki en ön­ce ni­yet Al­lah rı­zâ­sı ol­ma­lı de­mek ge­re­kir. Haz­re­ti Pey­gam­ber (s.a.v) ni­ye­tin üze­rin­de du­ra­rak, “Bü­tün amel­ler ni­yet­le­re gö­re de­ğer ka­za­nır; her­kes ni­ye­ti­nin kar­şı­lı­ğı­nı gö­rür” bu­yur­muş­tur. (Bu­hârî, İmân, 41; Ebu Da­vud, Ta­lak, 11; Tir­mi­zî, Ci­hâd, 16; Ne­sâî, Ta­hâ­ret, 59). Sâ­dât-ı ki­râm ni­yet ko­nu­su üze­rin­de çok du­ru­yor. Bu ha­dis için İmam Şa­fiî haz­ret­le­ri şöy­le bu­yu­ru­yor:

“İn­san­la­rın bu söz âyet­tir de­me­sin­den çe­kin­di­ğim için bü­tün ki­tap­la­rın ba­şı­na bes­me­le­den son­ra bu ha­di­s-i şe­ri­fi yaz­ma­dım.”

Evet bü­tün amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir. Tıp­kı her işi­mi­ze bes­me­ley­le baş­la­dı­ğı­mız gi­bi, ni­ye­ti­mi­zi de ha­lis tut­ma­lı­yız. Çün­kü Al­lah rı­zâ­sı için ol­ma­yan amel­ler lâ­net­len­miş­tir.

Ni­yet, için­de ya­şa­dı­ğı­mız, dün­ya ha­ya­tı­nı ge­çir­di­ği­miz ev­le­ri­mi­zin te­me­li gi­bi­dir. Te­me­li bo­zuk bir ev­de ya­şa­mak ne de­re­ce teh­li­ke­li ise, Al­lah rı­zâ­sı­nı ni­yet et­me­den gi­riş­ti­ği­miz amel­le­rin de so­nu­cu fe­lâ­ket olur. Eli­miz­de bir şey kal­maz.

Ni­yet Al­lah rı­zâ­sı için ol­duk­tan son­ra amel ger­çek­leş­me­se de se­vap alı­nır. Ni­ye­ti­mi­zin Al­lah rı­za­sı için ol­ma­sı­nı na­sıl sağ­la­rız di­ye bir so­ru ak­la ge­le­cek olur­sa gav­sı­mı­zın bir du­asıy­la ce­vap ver­mek is­te­rim, o sık sık şöy­le dua et­mek­te­dir:

“Yâ mu­kal­li­bel ku­lûb, kal­lib ku­lû­be­nâ ilâ mu­hab­be­ti­ke”

Ma­na­sı: Ey kalp­le­ri is­te­di­ği gi­bi evi­rip çe­vi­ren Al­lah’ım, bi­zim kal­bi­mi­zi mu­hab­be­ti­ne çe­vir.”

Bu du­ay­la Al­lah’a ya­ka­ra­lım.

Biz­ler be­şe­riz, bü­yük­le­rin söy­le­di­ği bir söz var­dır: “İn­san nis­yan ile ma­lül­dür” ya­ni in­san unut­ma has­ta­lı­ğı ile iç içe­dir. Ama unut­ma­nın da bir ni­met ol­du­ğu­nu bil­mek ge­re­kir. Unut­ma ol­ma­say­dı dün­ya bi­zim için ya­şa­nıl­maz olur­du. Geç­miş­te ya­şa­dık­la­rı­mız, yap­tı­ğı­mız yan­lış­la­rı unu­tu­yo­ruz. Yan­lış­tan ib­ret al­mak, ders çı­kar­mak ge­re­kir. Al­lah Te­âlâ ha­ya­tı­mı­zı ida­me et­tir­me­miz için unut­ma has­sa­sı­nı ih­san et­miş. Rab­bü’l-âle­min hiç­bir şe­yi se­bep­siz halk ey­le­me­miş­tir. Fıt­ra­tı­mı­za ha­ta ve unut­kan­lı­ğı koy­ma­sı­nın da hik­met­le­ri var­dır. Ha­ta da unut­kan­lık da in­sa­na öz­gü­dür. Bir­bi­ri­mi­ze kar­şı ha­ta yap­tı­ğı­mız­da te­lâ­fi­si müm­kün­se te­lâ­fi et­me­li­yiz, yok­sa he­lâl­lik di­le­me­li­yiz. Rab­bi­mi­ze kar­şı iş­le­di­ği­miz ha­ta­dan do­la­yı töv­be et­me­li ve on­dan af di­le­me­li­yiz. Töv­be eden­le­re Hz. Re­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) şu müj­de­yi ver­miş­tir:

“Ger­çek­ten gü­nah­la­rın­dan töv­be eden kim­se, hiç gü­nah iş­le­me­miş kim­se gi­bi­dir.” (İbn Mâ­ce, Zühd, 30; Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 7178; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 10/200; Mün­zi­rî, et-Ter­gîb ve’t-Ter­hîb, nr. 4604)

Al­lah va­adi­ni ye­ri­ne ge­ti­ren­dir. Bu yüz­den töv­be­yi ge­cik­tir­me­me­li­dir. Töv­be­yi ki­me kar­şı di­le ge­tir­di­ği­mi­zin de far­kı­na var­mak ge­rek. Töv­be et­ti­ği­miz Rab­bü’l-âle­min bi­ze şah da­ma­rı­mız­dan da­ha ya­kın­dır. O bi­zim her ha­li­mi­zi bi­lir. Ha­şa, onu kan­dır­mak müm­kün de­ğil­dir. Bi­zim va­zi­fe­miz ih­lâs­lı bir şe­kil­de, töv­be-i na­suh ile töv­be et­mek ve o gü­na­ha bir da­ha dön­me­mek­tir. İş­le­di­ği­miz gü­na­hı se­va­ba ve­si­le kıl­ma­lı­yız. Çün­kü töv­be de bir iba­det­tir. Al­lah’ın em­ri­dir. Bu ko­nu­da bir ha­dis ri­va­yet edi­lir.

“Nef­si­mi kud­ret elin­de tu­tan Al­lah’a ye­min ede­rim ki, eğer siz hiç gü­nah iş­le­me­sey­di­niz, Al­lah si­zi yok eder, gü­nah iş­le­di­ğin­de he­men is­tiğ­far eden ve da­ha son­ra ken­di­le­ri­ni af­fet­ti­ği in­san­lar ge­ti­rir­di.”(Müs­lim, Tev­be, 9, 11; Tir­mi­zî, Cen­net, 2; Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 1/289, 2/305)

Bu ha­dis töv­be­nin öne­mi­ni çok çar­pı­cı bir şe­kil­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır.

Dün­ya im­ti­han­dan iba­ret­tir. Ki­mi­miz sıh­ha­ti­miz­le, ki­mi­miz ai­le­miz­le, ki­mi­miz ço­luk ço­cu­ğu­muz­la, ki­mi­miz var­lık­la, ki­mi­miz yok­luk­la im­ti­han edi­li­yo­ruz. Bun­la­rı na­sıl ta­sar­ruf ede­ce­ği­mi­zi, hak ve hu­ku­ka na­sıl ri­ayet ede­ce­ği­mi­zi Kur’an ve Sün­net be­lir­le­miş­tir. Bi­ze dü­şen Kur’an ve Sün­net’e uya­rak im­ti­ha­nı geç­mek­tir.

Al­lah’ın rah­me­ti her şey­den bü­yük­tür. Bir mi­sal ver­mek ge­re­kir­se şu­nu ak­tar­mak is­te­rim.

Hz. Hü­se­yin efen­di­miz şe­hid edil­di­ği za­man yet­miş ki­şi onun ba­şın­da nö­bet tut­muş, onu çö­le çı­kar­mış­lar­dı. Ye­zîd de­ni­len vah­şi in­sa­na -ki onu lâ­net­le­me­mek ge­rek­ti­ği aki­de­mi­zin en mu­te­ber ki­ta­bı olan Şer­hu’l-Aka­id ad­lı eser­de ya­zı­yor- şe­hid edi­len ev­lâd-ı re­sû­lün ba­şı­nı bir tep­si içe­ri­sin­de sun­muş­lar­dı. Hz. Hü­se­yin efen­di­mi­zin ba­şın­da nö­bet tu­tan yet­miş ki­şi­den sağ ka­lan zat şöy­le nak­le­di­yor:

O ge­ce me­lâ­ike­ler gel­di, pey­gam­ber­ler gel­di, Hz. Pe­ygam­ber’e (s.a.v), ‘Yâ Re­sû­lal­lah, mü­sa­ade et bu kav­mi he­lâk ede­lim, su­ya gar­ke­de­lim, on­lar dağ­la­rın al­tın­da kal­sın’ de­di­ler. Bu­na rağ­men Pey­gam­ber Efen­di­miz, ‘Ha­yır, ben üm­me­ti­mi gör­mek is­ti­yo­rum’ de­di. Bu­na mu­ka­bil Hz. Ha­san efen­di­miz şöy­le di­lek­te bu­lun­du: ‘De­de, ma­dem­ki mü­sa­ade et­mi­yor­sun, ba­ri kar­de­şi­mi su­suz ve aç bı­ra­kıp ken­di­le­ri yi­yip içe­rek onun ba­şın­da nö­bet tu­tan bu in­san­la­rın da ba­şı git­sin hiç ol­maz­sa.’

Bu hi­tap üze­ri­ne rü­ya­yı gö­ren şa­hıs ken­di­si­ni Re­sû­lul­la­h’ın ayak­la­rı al­tı­na atıp af di­le­di­ği­ni, ken­di­si­nin bu azap­tan kur­ta­rıl­ma­sı için yal­var­dı­ğı­nı an­la­tır. O ge­ce nö­bet tu­tan alt­mış do­kuz ki­şi­nin ba­şı­na ev­lâd-ı re­sû­le yap­tık­la­rı­nın ay­nı­sı gel­miş ve baş­la­rı göv­de­le­rin­den ay­rıl­mış bir şe­kil­de bu­lun­muş­lar­dır.

Bu rü­ya­yı gö­ren ve bu ha­li ya­şa­yan ki­şi­nin Rav­za-i Mu­tah­ha­ra’­ya git­me­ye, şe­fa­at di­le­me­ye yü­zü tut­ma­mış. Kâ­be-i Mu­az­za­ma’ya gi­dip rab­bi­ne il­ti­ca et­mek is­te­miş. O ça­re­siz­lik için­de ta­vaf edip, “Yâ rab­bi, sen­den af di­li­yo­rum, fa­kat be­ni af­fe­de­ce­ği­ne de ina­na­mı­yo­rum” der­ken bü­yük zat­lar­dan bi­ri­ onun ha­li­ni gör­müş, kar­şı­sın­da­ki ki­şi­nin gü­na­hı­nı öğ­ren­mek ama­cıy­la de­ğil, ne­den bu ka­dar ümit­siz­lik için­de ol­du­ğu­nu me­rak et­ti­ği için onun ya­nı­na ge­le­rek,

“Ey ha­cı, ha­lin be­ni çok et­ki­le­di, hem bu mü­ba­rek ye­re ge­le­cek ka­dar şu­ur­lu­sun, hem de ümit­siz­lik gös­te­ri­yor­sun. Ne­dir bu hal?” di­ye sor­muş. Adam du­ru­mu­nu an­lat­mak is­te­me­miş, sen ken­di­ne bak der­ce­si­ne onu ken­di ha­li­ne bı­rak­ma­sı­nı söy­le­miş­se de o zat ıs­rar et­miş. Onu ko­lun­dan tu­tup, “Eğer ba­na se­be­bi­ni an­lat­maz­san se­ni bı­rak­ma­ya­ca­ğım” de­miş. Adam ko­nuş­mak is­te­me­yin­ce sor­muş.

“Se­nin gü­na­hın dağ­lar­dan bü­yük mü?”

“Evet bü­yük” ce­va­bı­nı al­mış.

“De­niz­ler­den bü­yük mü?”

“Evet da­ha bü­yük.”

“Arş­tan bü­yük mü?”

“Evet arş­tan da bü­yük.”

“Pe­ki, Al­lah’ın rah­me­tin­den bü­yük mü?”

“Val­la­hi, onun dı­şın­da be­nim iş­le­di­ğim gü­nah her şey­den bü­yük. Fa­kat Al­lah’ın rah­me­ti en bü­yük­tür.”

Ve ger­çe­ği an­lat­mış. Olup bi­te­ni din­le­yen zat ada­mın ko­lu­nu bı­rak­mış ve ya­nın­dan çe­kil­miş. “Ben­den uzak dur, be­ni de ken­din­le be­ra­ber yak­ma” de­miş.

Ama bu­na rağ­men Al­lah’ın af­fı ge­niş, rah­me­ti her şey­den bü­yük­tür. Af­fet­mek de yal­nız onun şa­nın­dan ol­du­ğu­na gö­re, gü­nah ne ka­dar bü­yük olur­sa ol­sun Al­lah’a il­ti­ca et­me­li ve on­dan af di­len­me­li­dir.

Al­lah Te­âlâ in­san­la­ra ne­ye gü­ve­ne­rek gü­nah iş­le­di­ği­ni so­ra­cak. “Yâ rab­bi se­nin rah­me­ti­ne gü­ve­ne­rek iş­le­dik” di­yen­le­ri af­fe­de­ce­ği umu­lur.

Al­lah’ın sev­dik­le­ri­ni sev­mek ge­rek. Eğer Al­lah dost­la­rı­nın sev­gi­li­si olur­sak ev­li­ya­la­ra, en­bi­ya­la­ra, re­sul­le­re ve Pey­gam­be­ri­mi­z’e uza­nan sev­gi yo­lu­na çık­mış olu­ruz. Bu yol­da reh­be­ri­miz Kur’an’dır, ha­dis­tir, mür­şid-i kâ­mil­ler­dir. Bu reh­ber­ler­den ay­rıl­ma­dı­ğı­mız sü­re­ce gü­nah iş­le­sek de yö­nü­mü­zü tek­rar doğ­ru yo­la çe­vi­re­bi­li­riz. Ame­li­mi­ze ve içi­miz­de­ki doğ­ru­luk dü­şün­ce­si­ne gü­ven­me­mek ge­re­kir. Çün­kü hiç­bir amel Al­lah’ın ni­met­le­rin­den bir te­ki­nin bi­le kar­şı­lı­ğı ola­maz. Ba­şı­mı­zı hiç sec­de­den kal­dır­ma­sak bi­le onun ni­met­le­ri­nin hak­kı­nı ver­me­miz müm­kün de­ğil­dir.

Hz. İsâ (a.s) bir âbi­di Fi­lis­tin da­ğın­da iba­det eder­ken gör­müş. Âbid Hz. İsâ’ya, “Ey İsa, bu­lun­du­ğun ye­re bir­kaç ağaç dik, bir­kaç ta­şın ara­sı­nı ça­lı çır­pıy­la ka­pat ki se­ni kı­şın so­ğuk­tan, ya­zın sı­cak­tan ko­ru­sun” de­miş. Hz. İsâ (a.s) ada­ma şöy­le de­miş:

“Bu üç beş gün­lük dün­ya ha­ya­tı için değ­mez. Ömür üç yüz, beş yüz, bi­le­me­din al­tı yüz se­ne­dir; bu­nun için bir yer yap­ma­ya ge­rek yok­tur. Biz­den son­ra bir pey­gam­ber ge­le­cek ki onun adı Ah­med’dir. Onun öm­rü en faz­la alt­mış-yet­miş se­ne ola­cak.”

Bu­nun üze­ri­ne âbid şöy­le de­miş: “Eğer bil­sey­dim öm­rüm bin se­ne sü­re­cek, onu bir sec­de­de bi­tir­mek is­te­rim.”

Biz, öm­rü­mü­zü bir tek sec­de­de bi­ti­re­bil­sek bi­le hiç­bir ni­me­tin hak­kı­nı eda ede­me­yiz. He­le bi­ze ih­san edi­len bu yo­lun, İs­lâm ni­me­ti­nin, ima­nın şük­rü­nü eda ede­bil­mek ne müm­kün­dür.

Ko­nuş­ma­mı­zın şu bö­lü­mün­de Gavs-ı Kas­re­vî Sey­yid Ab­dül­ha­kim Hü­sey­nî haz­ret­le­ri­nin (k.s) te­vec­cüh­te söy­le­di­ği ba­zı şi­ir­le­ri mâ­na ola­rak si­zin­le pay­laş­mak is­ti­yo­rum.

“İlâ­hî, bi­zi kur­tar se­nin mu­ra­dı­na ay­kı­rı iş­ler­den.

On­la­rın bi­zi meş­gul et­me­si­ne izin ver­me.

Eş­ya­nın ha­ki­ka­ti ney­se gös­ter göz­le­ri­mi­ze.

Ya­ni dün­ya­yı an­la­şı­lır kıl bi­ze.

Sev­gi ne­dir, ne­ye ol­ma­lı­dır, as­lı ne­dir âşi­na ey­le fik­ri­mi­ze.

Çün­kü her şe­yin ha­ki­ki­si­ni gör­mek Al­lah’ı bul­ma­ya yar­dım­cı olur.

Dün­ya­nın fâ­ni ol­du­ğu­nu bi­len bâ­ki ola­nı dü­şü­nür,

İn­san­la­rın mah­kum ol­du­ğu­nu bi­len, hâ­ki­mi dü­şü­nür.

İlâ­hî, biz­le­re hak­kı hak ola­rak gös­te­rip ona uy­ma­yı,

bâ­tı­lı bâ­tıl ola­rak gös­te­rip on­dan kaç­ma­yı na­sip ey­le.”

He­pi­ni­zin duy­du­ğu bir ha­dis-i şe­rif var­dır. Al­lah Re­sû­lü (s.a.v),

“Öl­me­den ön­ce ölü­nüz” bu­yu­ru­yor. (Bey­rû­tî, Es­na’l-Me­tâ­lib, nr. 1542; İbn To­lun, eş-Şez­re, nr. 1041; Se­hâ­vî, el-Maka­sid, nr. 1213; Ac­lû­nî, Keş­fü’l-Ha­fâ, nr. 5668). Bu söz­den mu­rat edi­len mâ­na öl­me­den ön­ce nef­si­ni­zi mu­ha­se­be­ye çe­kin ol­ma­lı.

Bir Kürt­çe şi­ir­de şöy­le söy­le­ni­yor:

“Eğer akıl­lı isen sa­va­şa gel,

Bu sa­vaş nef­sin­le yap­tı­ğın sa­vaş­tır.

Nef­si­ne söy­le ne za­ma­na ka­dar gök­ku­şa­ğı­nın renk­le­riy­le,

Ço­cuk­la­rın oyu­nuy­la, mal mülk­le oya­la­na­cak ve se­ni meş­gul ede­cek.

İh­ti­yar ol­du­ğu­nun far­kı­na var ve uyan ar­tık.

Uzun ve ebe­dî yol­cu­lu­ğa çık­ma­dan ön­ce ken­di­ne azık ha­zır­la,

Çar­şı pa­zar açık­ken ge­rek­li her şe­yi te­da­rik et.”

Bir baş­ka Fars­ça şi­ir şu mâ­na­da­dır:

“İh­ti­yar gön­lüm, eğer akıl­lı ve bil­gi­li isen dün­ya ile ar­ka­daş­lık kur­ma.

Çün­kü o ve­fa­lı bir ar­ka­daş de­ğil­dir.

Se­nin­le ya­şa­dı­ğın sü­re­ce ya­ren­lik eder,

Sof­ra ve eğ­len­ce­de ya­nın­dan ay­rıl­maz

Fa­kat kab­rin ba­şın­da se­ni yal­nız bı­ra­kıp dö­ner.

Fır­sat gel­di­ği za­man müh­let ver­mek ha­ram­dır.”

Fır­sat dün­ya­ya ge­li­şi­miz­dir.

Fır­sat iman­la şe­ref­le­ni­şi­miz­dir.

Fır­sat, sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’e (s.a.v) üm­met olu­şu­muz­dur.

Fır­sat, sâ­dâ­ta ev­lât ol­ma­mız­dır.

Fır­sat, ha­ki­ki reh­be­rin ete­ğin­den tut­ma­mız­dır.

Şi­ir şöy­le de­vam edi­yor:

“Ar­tık müh­let ha­ram­dır.

Bir an ön­ce fır­sa­tı de­ğer­len­di­rip kur­tar ken­di­ni.

Ben­de Nuh’un öm­rü yok,

Aşk şa­ra­bı­nı is­te­mek­te ace­le edi­şim o yüz­den.

Al­lah’ın mu­hab­be­ti­ne gar­ko­lup fe­nâ bul­mak iş­ti­ya­kıy­la yan­mam bu yüz­den.

Âşı­ğın gü­zer­gâ­hı sâ­kî­nin aşk şa­ra­bı sun­du­ğu mey­ha­ne­ler­dir.

O me­kâ­na doğ­ru av­det et­me­nin en gü­zel za­ma­nı da se­her vak­ti­dir.”

Dok­tor­la­rın bil­di­ği tıb­bî bir ger­çek var­dır; has­ta­lar sa­ba­ha kar­şı ru­hî bir ra­hat­lık his­se­der­ler. Bu ilâ­hî bir ra­hat­lık his­si­dir. Yu­ka­rı­da mâ­na­sı­nı ver­di­ğim şi­ir­de de se­her vak­ti­ne vur­gu ya­pı­lı­yor. Se­her vak­ti iba­det vak­ti­dir, şi­ir­de mey­ha­ne de­ni­len yer de iba­det­ha­ne­dir.

Ha­dis-i şe­rif­te,

“İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı, in­san­la­ra en çok fay­da­sı do­ku­nan­dır” buy­ru­lur. (Ebû Ya‘lâ, el-Müs­ned, 6/65; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/191; Bey­ha­kî, Şu­abu’l-İmân, nr. 7658; Su­yû­tî, Câ­miu’s-Sagîr, nr. 4044)

İş­te bu­ra­da hiz­me­tin öne­mi or­ta­ya çı­kı­yor. Al­lah’ın, üze­rin­de ya­şa­ma­mı­zı tak­dir bu­yur­du­ğu bu top­rak­lar için, dev­let ni­me­ti için şük­ret­mek ge­re­kir.

Tür­ki­ye top­rak­la­rı­nı sev­mek ve dev­le­te des­tek ver­mek ak­lın ge­re­ği­dir. Bi­ri­le­ri kal­kıp dev­le­ti tah­kir edi­ci söz­ler söy­lü­yor­sa ken­di ca­hil­lik­le­ri­ni ya da kö­tü ni­yet­le­ri­ni or­ta­ya ko­yu­yor­lar de­mek­tir. On beş İs­lâm ül­ke­si, bir o ka­dar da gay­ri müs­lim ül­ke gez­dim. Hem di­nî ya­şa­yış, hem coğ­ra­fî gü­zel­lik, hem iti­kad doğ­ru­lu­ğu ko­nu­sun­da hiç­bir ko­nu­da be­nim mem­le­ke­tim­le kı­yas­la­na­cak ül­ke gör­me­dim.

Hi­caz top­rak­la­rı­nın mu­kad­des­li­ği tar­tı­şıl­maz. Bu­nun dı­şın­da hiç­bir mem­le­ket bi­zim mem­le­ke­ti­miz ka­dar ay­rı­ca­lık­lı de­ğil­dir. Ek­sik­lik­ler ol­du­ğu söy­le­ni­len di­nî ya­şan­tı da di­ğer İs­lâm ül­ke­le­riy­le kı­yas­lan­dı­ğın­da ak­la en uy­gun, en olum­lu şek­liy­le bi­zim mem­le­ke­ti­miz­de­ ya­şan­mak­ta­dır. İn­sa­nın ol­du­ğu her yer­de ta­bii ki is­tis­mar var. Ka­nun­la­rı­mız­da ya­hut uy­gu­la­ma­da ek­sik­lik­ler, ha­ta­lar ola­bi­lir.

Bi­lin­me­li­dir ki her tür­lü ek­sik­lik­ten mü­nez­zeh olan sa­de­ce Al­lah’tır. Bi­zim mem­le­ke­ti­miz­de ka­nu­nu ya­pan biz­le­riz, bi­zim tem­sil­ci­le­ri­miz­dir. Do­la­yı­sıy­la ek­sik­lik var­dır, ha­ta var­dır, su­is­ti­mal ola­bi­lir.

Al­lah Te­âlâ,

“Eğer şük­re­der­se­niz el­bet­te si­ze (ni­me­ti­mi) ar­tı­ra­ca­ğım ve eğer nan­kör­lük eder­se­niz hiç şüp­he­siz aza­bım çok şid­det­li­dir”(İb­ra­him 14/7) bu­yu­ru­yor.

Bu ne­den­le bu va­tan top­ra­ğın­da bir­lik ve dir­lik ha­lin­de ya­şı­yor ol­mak­tan do­la­yı şü­kret­mek ge­re­kir. Bu ni­me­tin ek­sik­li­ği­ni gör­mek çok acı ola­cak­tır. Şük­rü­mü­zü mem­le­ke­ti­mi­ze, va­ta­nı­mı­za, dev­le­ti­mi­ze, mil­le­ti­mi­ze hiz­met ile ye­ri­ne ge­tir­mek ge­re­kir. Bu şe­kil­de hiz­met ala­nı­mı­zı ge­niş­let­me­miz lâ­zım­dır. Hiz­met­te in­san ve mil­let ayı­rı­mı ya­pıl­maz. Hiz­met, has­ta­la­rı te­da­vi eden, du­ru­ma gö­re ilâç su­nan bir has­ta­ha­ne gi­bi­dir; has­ta­ha­ne­ye kim ge­lir­se, ona hiz­met edi­lir, ge­rek­li ilâ­cı ve­ri­lir, has­ta­nın zah­me­ti çe­ki­lir, has­ta iyi­le­şin­ce, her­kes se­vi­nir. Bu an­la­yış biz­le­ri yu­ka­rı­da bah­set­ti­ğim ha­di­si şe­rif­te bil­di­ri­len “in­san­la­rın en ha­yır­lı­sı ol­ma” müj­de­si­ne ulaş­tı­rır.

Mem­le­ke­te hiz­me­tin par­tiy­le, par­ti­ci­lik­le, si­ya­set­le il­gi­si yok­tur. O ba­kım­dan mem­le­ke­te hiz­met et­mek için par­ti­ci­lik yap­mak mut­lak amaç ol­ma­ma­lı, par­ti he­def­len­me­me­li­dir. Ama mem­le­ke­ti­mi­ze hiz­met ede­ce­ği­ni dü­şün­dü­ğü­müz in­san­la­ra yar­dım­cı ol­mak da boy­nu­mu­zun bor­cu­dur. İçer­de hal­kın bir­lik be­ra­ber­li­ği için ça­lı­şı­yor, ba­rış ve hu­zur için uğ­ra­şı­yor, hür ve mü­ref­feh bir hal­de ya­şa­ma­mı­zı sağ­lı­yor­sa, dı­şa­rı­da ül­ke­mi­zin çı­kar­la­rı­nı sa­vu­nu­yor, bi­zi hay­si­yet­li bir şe­kil­de tem­sil edi­yor­sa va­tan­daş­lık gö­re­vi­mi­zi ye­ri­ne ge­tir­mek­te has­sas dav­ra­na­rak oy kul­lan­ma­mız ve o in­san­la­ra du­amız­la des­tek ver­me­miz ge­re­kir. Bu­nun dı­şın­da po­li­ti­ka ke­li­me­si ben­de hoş an­lam­lar çağ­rış­tır­mı­yor.

İyi bir ge­le­cek için geç­mi­şi iyi bil­mek ve olay­lar­dan ders al­mak ge­re­kir. Biz unut­kan ta­bi­at­lı­yız. Kul­lu­ğu­mu­zu, dün­ya­ya ne için gel­di­ği­mi­zi unu­tu­yo­ruz ba­zan. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),

“Al­lah’a töv­be edi­niz. Şüp­he­siz ben, gün­de yüz de­fa Al­lah’a töv­be edi­yo­rum” bu­yu­ru­yor. (Bu­ha­rî, Daavât, 3; Ede­bü’l-Müf­red, nr. 621; Müs­lim, Zikir, 42; Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 4/211, 260)

Bu ha­dis­te­ki mak­sat ne­dir di­ye dü­şü­nür­sek ga­ye­nin Al­lah’ı an­mak, O’na kul ol­du­ğu­mu­zu ha­tır­la­mak ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Yok­sa pey­gam­ber­den gü­nah sa­dır ol­maz, ha­ta sa­dır ol­maz. İş­te bu se­bep­le geç­mi­şi iyi de­ğer­len­di­rip ge­le­ce­ğe ha­zır­lan­mak icap eder.

Bu es­na­da da bir­lik be­ra­ber­lik için­de ol­ma­nın ne de­re­ce önem­li ol­du­ğu­nu ha­tır­lat­mak is­te­rim.

Si­vil top­lum ku­ru­luş­la­rı ça­tı­sı al­tın­da bir ara­ya gel­mek, ha­yır amaç­lı, da­ya­nış­ma amaç­lı top­lan­mak ge­rek­mek­te­dir. Mem­le­ke­te hiz­met bu şe­kil­de olur. Ben âci­za­ne bü­tün var­lı­ğım­la bu tarz bü­tün ça­lış­ma­la­rın des­tek­çi­si ol­du­ğu­mu bil­dir­mek is­te­rim.

Bu hiz­met­le­rin önün­de ol­mak, ön­cü­sü ol­mak üs­tün­lük ve­si­le­si de­ğil­dir. Âyet-i ke­ri­me­de,

“Al­lah ya­nın­da en de­ğer­li ola­nı­nız O’na kar­şı en tak­vâ­lı ola­nı­nız­dır” (Hu­cu­rât 49/13) buy­ru­lu­yor.

Tak­vâ Al­lah’tan kork­mak, O’nu sev­mek, O’na lâ­yı­kıy­la kul­luk yap­mak için gay­ret gös­ter­mek­le olur. Bir şe­kil­de bu hiz­met­le­rin ucun­dan tu­tu­yor­sa­nız gül bah­çe­si­nin için­de­si­niz de­mek­tir. Ni­ye­ti­niz Al­lah rı­zâ­sı ol­du­ğu, ben­lik ol­ma­dı­ğı, “İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı in­san­la­ra en çok fay­da­sı do­ku­nan­dır” öl­çü­sü­nü bi­lip hiz­met et­ti­ği­niz müd­det­çe ya­pı­lan ha­yır­lar­dan his­se alır­sı­nız.

Biz­ler dün­ya­ya gel­mek su­re­tiy­le bu ema­ne­ti yük­len­dik. Ka­lu be­lâ gü­nü ya­ra­ta­nı­mı­za kul­luk et­me­yi va­ad et­tik. Hiz­me­ti­miz­le, iba­de­ti­miz­le gay­ret gös­te­re­ce­ğiz. Gü­cü­müz ka­dar ça­lı­şa­ca­ğız ve için­de ola­ca­ğız in­şal­lah.

Bu du­ru­mu an­la­tan şöy­le bir kıs­sa var­dır:

Dik bir yo­ku­şu aş­ma­ya ça­lı­şan yor­gun ve ter­li kap­lum­ba­ğa­ya ne­re­ye git­ti­ği­ni sor­muş­lar, o da, “Hac­ca gi­di­yo­rum” ce­va­bı­nı ver­miş. “Sen bu yük­le, bu ya­vaş­lık­la, bu ağır­lık­la mı hac­ca gi­de­cek­sin? Bu çok zor bir yol­cu­luk” de­miş­ler. Kap­lum­ba­ğa, “Ol­sun, o yol­da öl­mek de gü­zel!” de­miş.

Hiz­met yo­lun­da ol­mak ge­rek. İl­la ne­ti­ce al­mak şart de­ğil­dir. Ni­ye­ti­miz ve gay­re­ti­miz önem­li­dir. Bi­zim işi­miz ne ce­ma­at­çi­lik­tir ne ta­ri­kat­çı­lık­tır. Bi­zim işi­miz sû­fî­lik­tir, bu da yo­lu cen­ne­te çı­kan Pey­gam­be­ri­mi­z’e (s.a.v) uy­ma, ben­ze­me ve onun gi­bi ya­şa­ma ça­ba­sı­dır. Biz­ler İs­lâm di­ni­ni ken­di ak­lı­na, key­fi­ne ve men­fa­ati­ne uy­du­ran­lar­dan de­ğil, İs­lâm di­ni­ne sa­mi­mi ola­rak uyan­lar­dan ve onun ter­bi­ye­sin­den is­ti­fa­de eden­ler­den ol­mak için ça­lış­ma­lı­yız. Biz­den ön­ce­ki ec­da­dı­mı­zın, âlim­le­rin, sa­lih­le­rin ve sâ­dât­la­rın yo­lu buy­du.

Bu yol­da mu­vaf­fak ol­ma­mız için dua edin.

Al­lah Te­âlâ yü­zü­nüz­den te­bes­sü­mü, yü­re­ği­niz­den ih­lâ­sı ek­sik et­me­sin.

Al­lah’a ema­net olun.

(Bu yazı, S. Muhammed Sa­ki Erol’un 2004 yılında İne­göl Oy­lat’ta Se­mer­kand il tem­sil­ci­le­ri top­lan­tı­sın­da yap­mış ol­du­ğu soh­bet­lerden derlenmiştir.)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Vesile ve Tevessül Nedir?
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:11 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Vesile ve Tevessül Nedir?


Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, son derece yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep oluyor. İtikat sahasına dair mevzular da bu yanlıştan nasibini alıyor. Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi, tevessül de kaynaklara bakmadan, yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.

Vesile kelimesi “vasıta, yol, sebep, derece, yakınlık, şefaat ve fırsat” gibi manalara gelir. Dinî bir terim olarak da “Allah katında derece elde etmek, bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak, dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allah’a taatte bulunup salih amel işlemek veya bir peygamber, Allah katında derece sahibi olan bir veli üzerinden Allah’tan istemek” demektir.

Ayrıca vesile, “cennette yüksek bir derecenin, bir makamın ve Hz. Peygamber s.a.v.’e verilecek şefaatin adıdır.” (Buharî, Müslim)

Vesile ile aynı kökten türemiş olan tevessül de aynı manadadır. Son devrin İslâm alimlerinden Ebu Bekir Câbir Cezâirî, “Akîdetü’l-Mü’min” adlı eserinde şöyle tarif eder: “Allah Tealâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesiyle ihtiyacı gidermek için salih bir amel veya salih bir zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.”

Diğer bir tarife göre tevessül, herhangi bir arzusu veya isteği olan kişinin “Allahım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin gerçekleşmesi için falan zatın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti adına, onun hatırına senden istiyorum” diyerek dua edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etmesidir. (Muhammed Nesib Rifâî, et-Tevessül) Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, çok yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep olmuş bulunuyor. İtikad sahasına dair mevzular da bu alanın içine giriyor.

Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi tevessül de, bu konudaki kaynaklara bakmadan ve yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.

İsimler, işler hakkı için

Şüphesiz ilk tevessül Cenab-ı Mevlâ’nın isimleri ile yapılan tevessüldür. Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları incelendiğinde tevessülün bu kısmının büyük yer tuttuğu görülecektir. Hak Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“En güzel isimler Allah’a aittir; o halde O’na bu isimler ile dua edin.” (A’raf, 180)

Yine kaynaklarından öğrendiğimize göre namaz, oruç, Kur’an tilaveti, zikir gibi ibadetlerle ve af dilemek, hayır işlemek, haramdan sakınmak gibi salih amellerle de tevessül edilebilir.

Hz. Peygamber s.a.v. ibadetlerle ve salih amellerle tevessül yapılabileceğini şu hadis-i şerifte açıkça ifade buyurmaktadır:

“İsrailoğulları’ndan üç kişi yolda yürürlerken şiddetli bir yağmura yakalandılar. Yakınlarında bulunan bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağdan büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı ve çıkışı kapattı. Bu hal karşısında aralarından biri diğerlerine;

– Allah için yapmış olduğunuz amellerinize bakın, onların hürmeti bereketine Allah’a dua edin. Umulur ki Allah Tealâ taşı aralar ve bu sıkıntıyı giderir, dedi.

Bunun üzerine içlerinden biri şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Hayli yaşlanmış anne ve babam benim yanımdaydı. Bir de henüz küçük olan çocuklarım vardı. Onları geçindirmek için hayvan otlatırdım. Akşam yanlarına dönünce hayvanları sağar, çocuklarımdan önce anne ve babama içirirdim. Bir gün vaktinde gelemedim, geceye kaldım. Geldiğimde onları uyur buldum. Daha önce olduğu gibi hayvanlarımı sağdım. Onları uykularından uyandırmaya kıyamadım, elimde sütle başlarında bekledim. Bu arada çocuklar, açlıktan ayaklarımızın dibinde ağlaşıyorlardı. Anne ve babamdan önce onlara süt vermeyi uygun görmedim. Süt kabı elimde onların uyanmasını bekledim. Derken sabah oldu. Nihayet uyandılar, sütlerini içtiler. Ya Rabbi! Eğer bu amelimi senin rızan için yapmışsam, bize şu kapalı yerden bir yol aç da içine düştüğümüz şu sıkıntıdan kurtulalım, dedi.

Bunun üzerine mağaranın ağzını kapatan kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Diğeri şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar içinde en çok sevdiğim o idi. Ondan benim olmasını istedim, kaçındı. Nihayet bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyaçları için bana geldi. Ben de kendini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi altın vereceğimi söyledim. O da kabul etti. Sonunda ona sahip olacaktım. Tam isteğime kavuşacakken bana, ‘Ey Allah’ın kulu, Allah’tan kork. Nikâhsız olarak bana ilişme!’ dedi. Ben de hemen vazgeçip kalktım, o işten vazgeçtim. Altınları da ona bıraktım. Halbuki o en beğendiğim kişiydi. Ya Rabbi! Bunu sırf senin rızan için yapmışsam, içine düştüğümüz şu sıkıntıyı gider, bizi buradan kurtar, dedi.

Kaya biraz daha aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Üçüncüleri ise şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Ben ücretle işçi çalıştırıyordum. Ücretlerini verdim, fakat içlerinden biri ücretini almadan çekip gitti. Ben de onun payını kendi namına çalıştırıp işlettim. Birçok mal elde ettim. Uzun müddet sonra o işçi dönüp geldi ve ‘Allah’tan kork! Hakkım olan ücretimi ver!’ dedi. Ben de ‘Şu gördüğün deve, koyun, inek, hayvan sürüleri ve köleler senindir. Hepsini al götür.’ dedim. Adam hayret edip, ‘Allah’tan kork! Benimle alay etme!’ dedi. Ben de, ‘Seninle alay etmiyorum. Gerçekten onlar senindir, al götür.’ dedim. O da hiçbir şey bırakmadan hepsini sürüp götürdü. Ey Allahım! Eğer ben bu amelimi senin rızan için yapmışsam, şu içine düştüğümüz sıkıntıdan bizi kurtar, dedi.

O zaman kaya tamamen açıldı, adamlar mağaradan yürüyerek çıktılar.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)

O’nun tevessülü, O’nunla tevessül

Enes b. Malik r.a.’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a.’ın annesi Fatıma bint Esed (Allah ondan razı olsun) vefat ettiğinde Rasulullah s.a.v. bizzat kabre indi. Kabir hayatının rahat ve hoş olması için kabrin köşelerini genişletir gibi işaret buyurdu. Affedilmesi için Allah’a yalvardı ve duasını şu cümlelerle bitirdi:

“Ya Rabbi, peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için annem Fatıma bint Esed’i affet, onu kelime-i şehadet üzere sabit tut ve kendisine kabir rahatlığı ver. Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Ebu Nuaym, Hilye)

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber s.a.v., hem kendisiyle, hem de kendisinden önceki peygamberlerle tevessül edip, elinde büyüdüğü için “annemden sonra annem” buyurduğu Hz. Fatıma b. Esed r.a. için Allah Tealâ’ya dua etmiştir.

Kendisi tevessül eden Hz. Peygamber s.a.v., biz müslümanların da Allah Tealâ’ya yönelmesine vesile olmuştur. Zira o, dünya ve ahirette huzur bulmamıza, Allah’ı tanımamıza, O’na yaklaşmamıza sebep kılınmıştır. Allah’ı ancak O’nunla tanıyabilir, ancak O’nun rehberliğinde Allah’a gidebiliriz. O’nun bize öğrettiği her amelle Allah’a yaklaşır, sevap kazanırız. Bu vesile ile günahlarımız dökülür, derecelerimiz yükselir, ihtiyaçlarımız giderilir ve O’nun şefaati ile ilâhi rıza ve cennete kavuşuruz.

Hz. Adem a.s. da Hz. Rasulullah s.a.v.’i vesile kılarak dua etmiştir. O, yasak ağaçtan yedi ve bu onun cennetten çıkarılmasına sebep oldu. Sonra kusurunu anladı, affı için ağladı ve:

– Ya Rabbi! Beni Muhammed’in hatırına affeyle, tövbemi kabul buyur, diye yalvardı. Yüce Allah:

– Ey Adem, sen benim habibim Muhammed’i nereden tanıyorsun,” diye sordu. Hz. Adem a.s.:

– Ya Rabbi! Sen beni cennete yerleştirdiğin zaman arşın üzerinde ve cennetin her yerinde, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah’ cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. İsmi senin isminle birlikte zikredilen ve her yere nakşedilen bu zatın senin katında çok kıymetli ve sevgili birisi olduğunu anladım. Bundan dolayı O’nu vesile ederek affımı istedim, dedi. Yüce Allah:

– Evet, doğru söyledin, O benim habibimdir. Senin evlatlarından birisi olup peygamberlerin sonuncusudur. Seni O’nun hatırı için affettim. Eğer O’nu yaratmasaydım seni de yaratmazdım, buyurdu.

(Hâkim, el-Müstedrek, 2/615; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 5/488, 499; Tabarânî, el-Mu’cemü’s-Sağir, 2/82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/253)

Yağmur ve kör adam

Hz. Peygamber s.a.v.’in huzuruna bir kimse geldi, o sıralarda hüküm süren şiddetli kuraklıktan şikayet edip yağmur için Allah’a dua etmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Rasulullah s.a.v. minbere çıkıp dua etti, hemen sonra yağmur yağdı.

Fakat bir müddet sonra bir grup, Rasulullah s.a.v.’in huzuruna gelip yağmurun haddinden fazla yağdığını, sıkıntıya düştüklerini, neredeyse helak olacaklarını söylediler. Yağmurun durması için dua etmesini talep ettiler. Hz. Peygamber s.a.v. dua etti, yağmur bulutları hemen açılarak şehrin etrafına doğru yayıldı. Bu durum karşısında Rasul-i Ekrem s.a.v. tebessüm etti ve:

– Hey Ebu Talip! Şimdi burada olsaydı çok sevinirdi. Onun söylediği şiiri bize kim söyleyebilir, diye sordu.

Hz. Ali r.a. ayağa kalkarak:

– Bana öyle geliyor ki siz şu şiiri kastediyorsunuz: “Hürmetine bulutlardan yağmur beklenilen bir zat terkedilir mi hiç? / O öyle bir iyiliksever ki, yetimler eline bakar, dullar ona güvenir.”

Hz. Ali r.a. bu şiirden birkaç beyit daha okuduktan sonra Kinâne kabilesinden biri kalktı ve şu beyitle başlayan bir şiir okudu:

– İlâhî! Hamdolsun ki Nebiyy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verdin.

Rasulullah s.a.v. okunan şiiri çok beğendiğini söyledi. Abdullah b. Ömer r.a.’ın da Ebu Talib’in yukarıdaki şiirini sık sık tekrarladığı ve Rasulullah s.a.v. yağmur duası için minbere çıktığında bir sahabinin de bu şiiri devamlı okuduğu nakledilir. (Aynî, Umdetu’l-Kârî, VI/12)

Osman b. Huneyf r.a. da bir rivayetinde şunları anlatmıştır:

Gözleri görmeyen bir adam Hz. Peygamber s.a.v.’e geldi ve:

– Ya Rasulallah, dua edin de gözlerim iyi olsun, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:

– İstersen dua edeyim, istersen sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır, buyurdu.

Adam, görmüyor olmanın kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi. O zaman Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

– Öyleyse git, güzel bir abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra şöyle dua et: “Ya Rabbi, ben senden diliyorum. Rahmet Peygamber’i ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben seninle Rabbine yöneliyorum, istiyorum ki bu yönelişim sebebiyle gözlerim açılsın. Ya Rabbi! O’nun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benim de kendim için yaptığım duayı kabul et.”

Osman b. Huneyf r.a. şöyle diyor:

“Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi. Gözleri iyileşmişti.”

(Tirmizî, Deavât, 119; İbn Mâce, İkâme, 189; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/138; Hâkim, el-Müstedrek, 1/526; Heysemî, ez-Zevâid, 2/279)

Unutulan ihtiyaç

Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz zamanında bunun gibi birçok örnek hadise yaşanırken O’nun vefatından sonra da vesileyle yapılan duaların kabul olduğu hadiseler yaşanmıştır.

Hz. Osman r.a.’ın hilafeti döneminde muhtaç bir kişi ihtiyacı için Hz. Osman r.a. ile görüşme isteği ile uzun süredir yanına gidip geliyor, fakat karşılık bulamıyordu. Bir gün adam Osman b. Huneyf r.a. ile karşılaştı ve durumunu ona arzetti. O da kendisine:

– Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua et: “Allahım! Rahmet Peygamberin Muhammed s.a.v.’i vesile ederek sana yöneliyorum. O’nun hatırı ile senden diliyorum. Ya Muhammed, ben seninle Rabbine yöneliyorum. Bu ihtiyacım hallolsun” de. Sonra da ihtiyacını Allah’a arzet, dedi.

Adam söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman r.a.’a gitti. Kapıcı onu huzura çıkardı. Hz. Osman r.a. bu zata: – Gel yanıma otur, ihtiyacın ne ise söyle, dedi.

O zat anlatıyor:

– Hz. Osman ihtiyacımı yerine getirdi ve kusura bakma, şimdiye kadar ihtiyacını unutup karşılık veremedim, onun için geç kaldı. Bundan sonra ne zaman bir ihtiyacın olursa gel, hemen ihtiyacını hallederim, dedi.

Adam işi görülünce gidip Osman b. Huneyf r.a.’a teşekkür etti ve:

– Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen benim hakkımda onunla konuşuncaya kadar ihtiyacımı görüp benimle ilgilenmiyordu, dedi. Osman b. Huneyf r.a. da:

– Allah’a yemin olsun ki onunla senin hakkında hiçbir şey konuşmuş değilim, deyip âmâ adamın Rasulullah s.a.v.’den dua istemesi hadisesini anlatmıştır. (İbn Mâce, İkâme, 189; Münzirî, et-Tergîb, I/473-475)

Peygamber Efendimiz s.a.v. gözleri görmeyen adama tevessül duasını öğretmiş ve bu olaya şahit olan Osman b. Huneyf de bu duayı Hz. Osman r.a. zamanındaki o muhtaç kişiye öğretmiştir.

Bir başka örnek hadise şudur: Halife Hz. Ebu Bekir r.a. İslâm’ı terk eden kabilelere karşı ordu hazırladığında, kendilerine cesaret vermesi amacıyla Hz. Abbas r.a.’ı yanına almış ve:

– Ya Abbas! Sen Allah’tan yardım iste, ben de amin diyeyim. Umuyorum ki Nebiyy-i Ekrem’e olan yakınlığın dolayısıyla duan boşa çıkmaz, demiştir. (Aynî, Umdetü’l-Karî, 6/13)

Ehl-i Beyt, ehl-i takva

Hz. Abbas r.a.’ın vesile kılındığının anlatıldığı bir başka rivayete göre, Hz. Ömer r.a. döneminde müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Bunun üzerine halife Hz. Ömer r.a., Hz. Abbas r.a.’ı vesile ederek Allah’tan yağmur talebinde bulundu ve şöyle dua etti:

“Allahım! Bizler daha önce Peygamberimiz’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimiz’in amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et!”

Enes b. Malik r.a., Hz. Ömer r.a.’ın bu duasından sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir. (Buharî)

Buharî şerhlerinde bu hadis ile ilgili aşağıdaki açıklamalara yer verilmektedir: “Yağmur için dua etme hadislerinde kaydedildiğine göre Halife Hz. Ömer r.a., dua etmesi için Hz. Abbas r.a.’a ricada bulunmadan önce insanlara:

“Rasulullah s.a.v., bir evladın kendi babasına verdiği değer ve önem kadar Abbas r.a.’a değer verirdi..” demek suretiyle onların Abbas r.a.’a tabi olmalarını ve başlarına gelecek musibetlerin gitmesi için onu vesile kılmalarını tavsiye eder ve bizzat Abbas r.a.’tan dua etmesini isterdi. O da kendisinin, Hz. Peygamber s.a.v.’e olan nesep yakınlığı ve O’nun katındaki mertebesi sebebiyle kendisiyle tevessülde bulunulduğunu zikrederek duasına başlardı.

Allah katında değeri olan zatların mertebesiyle tevessülde bulunmanın caiz olduğunu belirten Muhammed Zahid Kevserî rh.a., yukarıdaki bu hadis hakkında şöyle demektedir:

“Hz. Ömer r.a.’ın bu uygulaması, Rasulullah s.a.v.’in hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde bulunmanın cevazına delil teşkil etmektedir.

Hz. Ömer’in Abbas r.a. için, ‘Başınıza musibet geldiğinde onu (Abbas r.a.’ı) vesile edinin!’ ifadesi, ‘ondan dua isteyin’ manasına gelmez. Çünkü Hz. Ömer r.a., bu cümleyi onun dua etmesini istedikten sonra söylemiştir. Dolayısıyla bu ifade, ‘Onunla Allah’a tevessül edin!’ manasına gelir ki bu da salih zatların mertebesiyle tevessüle delalet eder.” (Makâlât)

İslâm bilginleri Halife Hz. Ömer r.a.’ın yukarıda söz konusu edilen uygulamasına dayanarak musibetler anında Ehl-i Beyt ve ehl-i takvanın Allah’a şefaatçi kılınabileceklerini kabul etmişlerdir. (Aynî, Umdetü’l-Kârî, 5/256)

Alimlerin alimlerle tevessülü

Sahabe döneminde yaşanan tevessül sonraki dönemlerde de devam etmiş, büyük mezhep imamları diğer imamları vesile kılarak dua etmişlerdir.

Büyük alim İbn Hacer el-Mekkî rh.a., “Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbı’l-İmam Ebi Hanife en-Numan” adlı eserinin yirmi beşinci bölümünde şöyle demiştir:

“İmam Şafiî, Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebu Hanife’nin türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selam verir, sonra Allah Tealâ’ya ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül ederdi.”

Bir seferinde de İmam Şafiî hazretlerine, Mağripliler’in İmam Malik rh.a. ile tevessülde bulundukları söylenince bunu hoş görüp onları menetmemiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel rh.a. de İmam Şafiî rh.a. ile tevessülde bulunuyordu. Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca İmam Ahmed:

– Şüphesiz İmam Şafiî insanlar için güneş, beden için sıhhat gibidir, demiştir.

Bir başka örnekte de İmam Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî k.s. şöyle demiştir:

“Kimin Allah Tealâ’ya arzedecek bir ihtiyacı olur ve giderilmesini isterse, İmam Gazalî ile tevessül edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etsin.” (Nebhanî, Şevâhidü’l-Hak, 166)

Bu örneklerde gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber s.a.v. ile tevessülün yanında O’nun vârisi olan salih zatlarla da tevessül yapılabilir. Zira fazilet ve ilim sahibi salih kimselerle Allah’a tevessül etmek, onların şahıslarıyla değil, salih amel ve üstün meziyetleri sebebiyledir. Çünkü fazilet sahibi bu hale ancak salih amelleri ile ulaşmıştır.

Rıza ve yakınlık için

Başta Rasulullah s.a.v. olmak üzere Allah Tealâ’nın sevdiği kulları var. Peygamberler, sahabiler, veliler ve salih kullar Allah’ın rızasını kazanmış kimselerdir. Peygamberlerin durumu zaten bellidir; peygamberlik görevinin verilmesiyle en büyük mertebeyi ve en yüksek dereceyi elde etmişler demektir.

Veli ve salih kimseler ise Hz. Peygamber s.a.v.’e tabi oldukları, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uydukları için velilik ve salihlik mertebesini elde etmişlerdir. Bunlar Allah katında hatırı olan zatlardır, manevi makam ve mevki sahibidirler. Kişi bu kimseleri veya bunların makam ve mevkiini, hal ve hatırını vesile ederek Allah’tan isteyebilir. Mesela: “Allahım! Peygamberin veya filanca veli kulunun hürmetine senden istiyorum.” diyebilir.

Bu yazıda ve kaynaklarda yer alan çokça tevessül örneklerini anlamakta ve kabullenmekte zorlananların önlerindeki en büyük engelin bencillik ve kibirleri olma ihtimali bulunuyor. “Allah ile aramıza kimse giremez!” diyorlar. Sanki Allah Tealâ’nın Kur’an’da övdüğü nebilerden, sadıklardan, velilerden, şehitlerden üstünler! Halbuki onların vesilesi, Allah katında kabul görmüş varlıklarının bereketi olmasaydı bugün Allah Tealâ’dan habersiz kalacaklardı.

Kendilerinin kimseye ihtiyacı olmadığı, akıl ve fikirleriye her şeyin üstesinden gelecekleri zannını telkin eden şeytan ve nefse dikkat etmek lazım. Sanki hiç yaşanmamış gibi sayısız vesile örneğini görmezden gelmek yanlış bir tutumdur. Acaba yine şeytan ve nefs, peygamberleri ve salih insanları vesile edinmekten men ederken, insanların kendilerini örnek almalarını mı istemektedirler? Peygamberleri ve salihleri taklit etmekten men edenler, kendilerinin taklit edilmesini mi telkin ediyor olabilir mi?

Vesile ve tevessülü reddedenler iddialarını delillendirirken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını terk ediyorlar. Ayetin kimler ve neler hakkında nazil olduğunu bilmeden, önceki müfessirlerin tefsirlerini dikkate almayıp, kendi görüş ve fikirlerine göre konuşmuş oluyorlar. Meselenin en temeline dönersek, Allah Tealâ kendisi ile kulları arasına vesile koyarak kendisini tanıttı, emir ve yasaklarını aktardı. O’nun adeti böyledir, bu şekilde irade etmiştir. Vesile kıldığı kullarını da Kitabında övgüyle anmıştır. Aklı başında hiçbir müslüman onları Allah Tealâ’nın yerine koymaz, fakat Allah Tealâ’ya yolculuklarında onların maddi ve manevi varlıklarının refakati ve bereketiyle yol almaya çalışırlar. Onları vesile ederek Asl’a ulaşmaya çalışırlar.

(Kaleme Alan: Siraceddin Önlüer)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Rabıtanın Kurandan Sünnetten ve Bilimsel Delilleri
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:07 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Rabıtanın Kurandan Deililleri - Rabıtanın Sünnttten Deililleri- Rabıtanın Bilimsel Delilleri

RABITANIN KURAN’DAN DELİLLERİ

*-  Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
  “Ey iman edenler! Allah(-u Teala)dan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi 119)

Bu ayeti kerimede mü’minlere hitap edildiği açıktır. Bu da göstermektedir ki “Sıdk” sıfatı, imandan daha hususi (özel) bir manaya sahiptir. Çünkü iman edenlere “sadıklarla” beraber olunması emredilmiştir.
  Yani sıdk mertebesinde bulunan herkes mü’mindir, ancak her mü’min sıdk mertebesinde değildir

  Bu ayette emir buyrulan “beraberlik” iki şekilde olur:

1- CİSMANİ BERABERLİK: Bu türlü beraberlik, sadıkların meclisine bizzat devam ederek, onlardan ilim, fazilet ve feyz almakla olur.
  Kişi sadıklarla beraber olmak için, onların meclislerine devam eder, söylediklerini dinler, hal ve tavırlarını örnek alır.

  Bundan dolayıdır ki Ashab-ı kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in etrafında pervane olur, sürekli onunla beraber bulunmaya gayret ederlerdi.
  Uzak beldelerde bulunanlar da fırsat buldukça ve yol emniyetini temin ettikçe, her taraftan Alemlerin Efendisi’ni ziyarete gelirlerdi.

2- RUHANİ BERABERLİK
  Eğer kişi, ayeti kerimede “Sadıklarla beraber olun” emri olduğu halde sadıklardan cismani olarak ayrı bulunuyorsa ne yapacaktır?

  İşte bu durumda da onların gidişatlarına uyacak, yaptıklarını yapıp, yapmadıklarını terk edecek, onların hal, tavır, davranış ve sözlerini onların gıyabında hayalinde canlandıracak ve onların hali ile hâllenecektir.

  Ehlulalh’ın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi, gıyaben şahıslarını ve hallerini düşünmek de fayda verir.
  Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında (beyninde) ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezahür eder (açığa çıkar) k,, rabıta da bundan ibarettir.

  İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) “Sadıklarla beraber olunuz” ayetinin tfsirinde şöyle demiştir:
  “Bu ayeti kerimede bahsi geçen sadıklardan murad; kamil mürşidlerdir. Bir salik onların kapılarında ciddiyetle hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı terk etmeye, Allah’u Teala yolunda istikamet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur ve huzur-u hakk’a kavuşur.”

  Müfessir Alusi (Rahimehullah) ise, yukarıdaki ayetin tefsirinde: “Sadık ve Salihlere karışınız (onlarla iç içe olunuz) ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes, yakın olduğu kimseye uyar” demiştir.

  Bu ayet-i Kerime’yi Ubeydullah Ahrar Hazretleri de rabıtaya delil olarak zikretmiştir.

*-  Diğer bir ayeti celilede de Mevla Teâlâ:
  “Kullarımın içine gir, cennetime gir.” Buyuruyor. (Fecr Suresi 29-30)

  Bu ayeti celilenin açık beyanından da anlaşılacağı üzere; dünyada, Allah’u Teâlâ’ya mahsus olan özel kulların arasına girmek, ahirette cennetlere girmeğe vesiledir.

  Tabi ki, dünyada devamlı o dostlar arasında bedenen bulunmak mümkün değilse de, rabıtadan ibaret olan manevi beraberlik, ehli için müyesserdir.

  Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirrahu) “Ruhul beyan tefsirinden naklen şöyle yazmıştır: “Bu ayeti celile, Süleyman Aleyhisselam’ın: “Beni rahmetinle Salih kullarının içerisine girdir.” (neml Suresi 19’dan) duasını beyan eden ayet-i kerime gibidir.

  Hususi kullar zümresine girmek, saadet-i ruhaniye (ruhun mutluluğu) onlarla beraber cennet ve derecelerine kavuşmak ise, cismani (bedenle alakalı) saadettir.

  Nitekim Mevla Teâlâ: “Kullarımın arasına gir, Cennetime gir” buyuruyor.

  Necmüddin-i Kübra (Kuddise Sirrahu) Hazretleri, “Te’vilat-ı Necmiyye” isimli eserinde, bu ayet-i kerimenin te’vilini yaparken:
  “Benim (zatım)la ve sıfatlarımla baki olan (tarikattan sonra hakikate kavuşarak manevi diriliği bulmuş) kullarımın içine gir.
  Zatını (kendini) ve enaniyetini (benliğini) yok ettiğin için, Zat’ımın cennetine gir” diye mana vermiştir.

DOSTLARININ YOLUNA UYMAK
*-Cenab-I hak şöyle buyuruyor:
  “Bana yönelenin yoluna uy..” (Lokman Suresi 15)

  Bazı müfessirler bu ayet-i kerime hakkında şunları söylemişlerdi: “Burada geçen ‘Enabe” kelimesinin anlamı “Meyletmek ve bir şeye rücu’ etmek” demektir.
  “Bu iname (Allah’u Teala’ya yönelmek) peygamberlerin ve Salihlerin yoludur.” (İbni Atıyye, el-Muharraru’l veciz, 4/349; Kurtubi, El-Cami’u’li ahkami’l Kur’an, 14/45)

  İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle demiştir:
  Bu ayette, kâfir ve fasıklarla sohbetten sakındırma ve Salihlerle (beraberliğe) teşvik vardır. Çünkü kişilerin bir araya gelmesi, birbirini etkilemeyi gerektirir. Tabiatlar cezp edici, hastalıklar geçici ve sirayet edicidir.
  Bundan dolayı Semure ibn-i Cündeb (Radıyallahu Anh) den rivayet edilen bir hadislerinde, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
  “Müşrikle bir çatı altında oturmayınız ve onlarla bir arada durmayınız. Kim onlarla oturur veya beraber bulunursa, o da onlar gibidir.” Buyurmuştur. (Tirmizi, Siyer:42, No:1605, 4/156)

  Yani: “Müşriklerle bir yerde oturmayınız, aynı mecliste toplanmayınız ki, beraberlikten dolayı onların kötü ahlakı size sirayet etmesin ve çirkin halleri size bulaşmasın.”

  Alusi (Rahimehullah) ise şöyle demiştir:
  “Bu ayetle kamil (manen olgun) insanlara uyup, nakıslardan yüz çevirmeye ve kamil olanları, nakıs (eksik) olanları kemale erdirmesine işaret edilmiştir.

  Bütün bu ifadeler, Allah’u Teala’ya inabe etmiş (yönelmiş) velilerin yolu olan: “zikir”, “rabıta” ve “Murakabe” gibi vazifelere tabi olmanın faziletlerini açıklamak, buna mukabil nefislerinin arzularına uyarak bu büyüklerin yollarını inkara kalkışanların, kendilerinden de, fikirlerinden de uzak durulmasının önemini beyan hususunda, ne kadar net ve tesirli manalar ihtiva etmektedir.

RİBAT EMRİ
*- “Ey iman edenler! Sabredin (düşmanlarınızla) sabır yarışı edin (onlara galip gelin, sınırlarda) nöbet bekleşin ve Allah(u Teala’ya muhalefete kalkışmak)tan sakının ki, felaha (kurtuluşa)a eresiniz.” (Al-i İmran suresi 200)

  Bu ayeti celilede yer alan (Rabidu) emr-i celilinin masdarları olan “Ribat” ve “Murabata” tabirleri; “Sınırda düşmanı gözetlemek”, “Nöbet tutmak”, “Verilen emrin eksiksiz yerine getirilmesi” anlamlarını ifade eder.

  Beden ile nefsin irtibatını sağlaması ve “Halk alemi” ile “Emir alemi”ni bünyesinde barındırması dolayısıyla kalbe de “Ribat” denmiştir.

  Zira “Nazargahı ilahi” kabul edilen ve “Masiva” (Allah’u Teala’dan gayrısı)nın girmemesi için her şeyden önce gözetlenmesi gereken yer hiç şüphesiz ki kalptir.

  Kur’an-ı Kerim’de (Rabidu) şeklinde geçen ve emir ifade eden “Ribat” ve “Murabata” tabirlerinin; yalnızca maddi ve dış düşmanlara karşı değil:” ve “kötülüğü emredici” karakteri ile tanımlanan nefs ve şeytan düşmanına karşı da vaziyet almayı, bunların aldatıcı hilelerine karşı kalbi gözetlemeyi” amir bulunduğu ve başından beri bu ayet-i kerimenin, iki manayı da aynı anda hedef aldığı, hemen hemen çoğu müfessirlerce söz konusu edilmiştir.

  Unutulmamalıdır ki; hem fertlerin hem de toplumların hayatında sıcak savaşlar geçici, soğuk savaşlarsa sürekli ve daimidir.
  Sıcak savaşlarda dış, soğuk savaşlarda ise iç düşmanın dikkatle gözetlenmesi gerektiği açık bir husustur.
  Zamanın icap ve ihtiyaçlarına göre bunların tercih edilip değerlendirilebileceği söylenebilir. Bu sebeple ayeti kerimeyi:
  “İslam düşmanlarına karşı hazır olmak, teyakkuzda bulunmak (uyanık davranmak)” manasında anlamak yanında, bizleri Allah’u Teala’nın dininden uzaklaştırmak için mücadele vermek manasında anlamalıyız.
  Kaldı ki müfessirler bu terimlerin tasavvufi anlamlarını gösterirken İslami delillere istinad ettirmeyi de ihmal etmemişlerdir.

  Mesela Rağıb el-İsfahani (Rahimehullah) “Ribat” ve “Murabata” nın ikili anlamına işaret ederken:
  Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen: “Zorluklara rağmen abdest almak, mescidlere çok adım atmak ve bir namazın ardından diğer namazı beklemek, işte ribat budur” (Müslim, taharet 14, no 251, 1/219; Tirmizi, Nesai, Muvatta, Ahmed-el müsned) hadisi şerifine dikkat çekmiştir.

  Ardında Kur’an-ı Kerim’de, “Rabt” kökünden türetilmiş kelimeleri ihtiva eden ayetleri sıraladıktan sonra:
  “O (Allah’u Teala) mü’minlerin kalplerine sekineti (iç huzuru, manevi kuvvet ve sabrı) indirendir” (Fetih Suresi 4’den) ayetinde hereketle, bu ayetlerdeki “Rabt”ın:
  “kalp sekineti (kalbin huzur bulup yatışması ve sukunete ermesi)” manasına delalet ettiğini söylemiştir. (Rağıb el-İsfahani, Müfredat-ü elfazı’l-Kur’an, sh:338-339)

  Dolayısıyla kelimenin gerek lügat anlamı gerekse İslam alimlerinin yukarıda işaret ettiğimiz fikirleri, “Ribat” ve “Murabata”nın sadece sufilerce değil, diğer alimlerce de tasavvufi bir muhtevaya sahip olduğunu gösteriyor.

  Bu kelimelerden türetilerek vücud bulan müesseselerin, hem askeri ve idari, hem de dini ve tasavvufi sahalarda hizmet veren kuruluşlar olarak faaliyette bulunduğu tesbit edilmiştir. (Sühreverdi, Avarifü’l-mearif 103, 133)

  Her halükarde ribat emrinin zahiri manası, düşmana karşı nübet tutma anlamında olduğuna göre, İbn-i Abbas, Ebu Zerr ve CVabir (Radıyallahu anhuma)’dan rivayet edilen:
  “Senin en büyük düşmanın, iki yanının arasında olan nefsindir.” (Beyhaki, ez-zühd, No:345, sh:190; Deylemi, Müsnedül Firdevs No: 5248, 3/408 )

  Cihadın en üstünü, kişinin Allah’u Teala uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” (İbn-i Neccar, Deylemi, Ali el-Müttaki, kenz’ul- Ummal, No: 11262, 11265, 4/439-431)

  İşte rabıtanın önemi burada çok daha iyi anlaşılmaktadır. Rabıta yapan bir insan devamlı Allah ‘u Teala’nın nurunu ve rızasını talep ettiğinden nefsine ve şeytana karşı nöbet yerini terketmemekte, teyakkuz halinde beklemektedir.

YARATIKLARI DÜŞÜNMEK
  Mevla Teala bir ayeti kerimesinde:
“(O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta otururken ve ynları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allah (u Teala’y) ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” (Al-i İmran 191 den)

  Gökler, yerler ve içindekiler hakkında tefekkürde bulunmak övülen bir amel olduğuna göre yaratıklar içerisinde en kıymetli varlık olan inan-ı kamil hakkındaki rabıta ve tefekkür niçin zemmolsun.

  Müfessirlerin İmamı Fahruddin-i Razi (Rahimehullah) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle bir açıklamada bulunmuştur:
  “Allah’u Teala kendini zikretmeye teşvik etti. Fakat iş tefekküre gelince, Zatı hakkında düşünmeye teşvik ve davet etmedi. Aksine yerlerin ve göklerin tefekkür edilmesini teşvik etti.

  Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:
“Mahlukatı (yaratıkları) tefekkür ediniz, Halik’ı (Yaratıcıyı) tefekkür etmeyiniz.” (Ali el-Muttaki, Kenzu’l Ummal, No:5706, 3/106) sözü de bu aynı manadadır.

  Bunun sebebi şudur:
  Biz, yaratılan varlıkları düşünerek, onun yaratıcısı hakkında bir bilgiye sahip olabiliriz. Varlıkları düşünmek ve onlardaki İlahi sanat ve tecelliyi görmek mümkündür, fakat Zat-ı Bari’yi düşünmek mümkün değildir.” (Fahruddin-i Razi, Mefatihu’l Ğayb, 9/111)

  Bir ayeti celilede ise:
  “(Habibim!) De ki, göklerde ve yerde neler olduğuna bakın!” (Yunus 101’den) buyrulmaktadır.

  Görüldüğü üzere bu ayeti celilede, göklerde ve yerlerde bulunanlara bakılması emredilmiştir. Bu bakıştan maksat, varlıkların Allah’u Teala’nın varlığına, birliğine, kudretine delalet yönlerini düşünmek üzere bakmaktır.

  Yerde bulunan yaratıklar içerisinde, Allah’u Teala’yı en iyi tanıtacak mahluk ise insandır. Çünkü insanda, Allah’u Teala’nın sıfatlarının suretleri bulunmaktadır. Fakat her insan, görüldüğünde ve hatırlandığında Allah’u Teala’yı hatırlatmaz.
  “Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Nesai, es- Sünenü’l Kübrai Tefsir:180, No:11235, 6/362; Taberi, Cami’ul Beyan, No: 17723, 24, 25, 26, 6/575; Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-usül, sh: 140; Haysemi, Mecma’uz-zevahid,10/78 )

  Dolayısıyla görülmeleri Allah’u Teala’yı akla getiren velileri mümkün oldukça gözle görmek, bu mümkün olmadığında ise onları, Allah’u Teala’yı hatırlattıkları için hayal etmek ve onlara rabıta yapmak da bu ayeti celiledeki emrolunan nazara (yaratıklara bakmaya) dahildir.


RABITANIN SÜNNETTN DELİLLERİ


Sahabe-i Kiram rabıta yapmış mıydı? Diyenlere sadece ve sadece Ebubekir-i Sıddik (Radıyallahu anh)’ın şu hadisesini anlatmak bile kafidir.

  Şöyle ki: O, ruhaniyet hasebiyle Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hiç ayrılmadığından, hatta kaza-i hacet için bile Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hali (boş) bir yer bulamadığından dolayı Peygamberimiz’den çok utanırdı.
  Bu durumu Efendimiz’e şikayet ettiğinde, peygamber efendimiz O’na ruhsat vermişti. (Abedst bozarken dahi gayri ihtiyari bir şekilde Resulüllah’ı hatırlamasında bir sakınca olmadığını beyan etmiştir) (Risale-i Halidyye Tercümesi, Mütercim, Şerif Ahmed İbn-i Ali, sh: 11-12, Esad Sahıbzade, Nurul Hidayeti ve’l irfan, sh: 30; Yusuf Şevki, Hediyetü’zakirin, sh 23)

  Bakınız, Hazreti Ebubekir Radıyallahu anh Hazretlerinin haline. Resulüllah Efendimiz’i düşünmekten bir an bile boş kalamıyor. Nerde olursa olursun onu düşünüyor. Neden? Çünkü Peygamber efendimiz, Allah’u Teala’nın nurunu ona ulaştıran bir vesile. Yoksa cennet ile müjdelenen ve peygamberler hariç bütün insanların imanı ile tartıldığı zaman imanı ağır gelen bir insan neden direk Allah’ı düşünmesin?

  Ey cahiller! Bu büyük sahabeyi de şirk ile mi suçlayacaksınız?

  SEVBAN (RADIYALLAHU ANH)
  Resulüllah efendimizin azatlısı Sevban (Radıyallahu nah) Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç durmazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldiğinde, Resulüllah (Sallallah Aleyhi ve Sellem) ona:
  “Senin rengini ne değiştirdi” diye sordu. O da:
  “Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum.
  Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim” diye cevap verince:
  “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine in’am ettiği peygamberler, sıddiklar, şehitler ve Salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa suresi 69) ayet-i celilesi nazil oldu. (Begavi, Me’alimü’t-Tenzil: 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No:334, sh: 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286)

  İşte sahabe-i Kiramın sevgisi ve rabıtası. Peygamberimizi göremedikleri zaman onu düşünmekten ve O’ndan ayrı düşmekten renkleri solan sahabe efendilerimiz.

  Haydi, ey cahiller! Bu sahabeyi’de “Neden Allah’tan korkusuna sararmıyor da Peygamberi görmediği için sararıyor” diye şirk ile suçlayın!

  SENİ HATIRLADIĞIM ZAMAN…
  Said ibn-i Mansur ve ibn-i Münzir (Rahimehullah) Şa’bi (Radıyallahu anh)den şöyle rivayet etmişlerdir:

  Ensar-ı Kiramdan bir zat, efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek:
  “Ya Resulallah! Vallahi elbette sen bana canımdan, oğlumdan, ailemden ve malımdan daha sevgilisin.
  Eğer ben evimde iken seni hatırladığımda gelip seni görmezsem, o kadar darlanıyorum ki, ruhumun bedenimden çıkacağını zannediyorum.” Dedi ve ağlamaya başladı. (Said ibn-i Mansur, es-Sünen, No:661, 4/1 308; Taberani, ibn-i Merdüye, Ebu Nuaym, Ziya-i makdisi, Suyuti, ed-Dürrül Mensur 2/588 )

  Gördüğünüz gibi sahabe-i Kiram Resulüllah’ı düşünmeden bir an bile geçiremiyordu ve Peygamber Efendimizde onları kendisini düşünmekten men etmiyordu. Dolayısıyla rabıtanın bir bid’at olduğunu söylemek kadar art niyet olamaz.

O PEYGAMBERDİR FARKLIDIR!
  Sahabe Efendilerimizin rabıtasının ne kadar şiddetli olduğunu görüyorsunuz. İnkârcılara sahabe-i Kiramdan da örnek verdiğimiz zaman inkâr yolları kapandığı için bu sefer: “Ama o Peygamberdir” diyerek yeni bir çıkış yolu aramaya kalkarlar. Onlara da şöyle cevap veririz:

  Peygamber Efendimiz Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayetle şöyle buyuruyor:
  “Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Ka’beye bakmak, Okumadan da olsa mushafa bakmak, Âlimin yüzüne bakmak” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566)

  Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
  “Beş şey ibadettendir; Ka’beye bakmak, anne-babaya bakmak, Zemzeme bakmak ki o, günahları sildirir, bir de âlimin yüzüne bakmak” (Ali el- Muttaki, kenzu’l Ummal, No.43494, 15/880, Münavi, Feyzül Kadir, No:3971, 31613)

  Yine Abdullah ibni Mes’ud (Radıyallahu anh)den gelen bir hadis-i şerifte Hazreti Ali (Radıyallahu Anh)ı işaret ederek:
  “Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir” buyurmuştur. (Hâkim, El-Müstedrek, No: 4683, 82,81, 3/153; Taberani, el-Mu’cemü’l Kebir, No:207, 18/109; Deylemi, el-Firdevs, 4/294; Bu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, 2/183, 5/58 )

  Efendimizin “Ali’nin yüzüne bakmak sevaptır” ve “Âlimin yüzüne bakmak sevaptır” hadis-i şerifleri bize gösteriyor ki, suretlere bakılması ve düşünülmesi peygamberlere has olan bir özellik olmayıp, ilmi ile amel eden âlimlerin yüzüne bakmak da sevaptır.

  Ve Efendimizin beyanına göre âlimlerin yüzüne bakmak sevap ise onları Allah için sevmek ve düşünmekte de hiçbir mahzur yoktur.

  İmam-ı Münavi bu âlimlerden maksadın Şeriat ilmini bilen ve bildiği ile amel eden âlimler olduğunu bildirmiştir.

  Herallî (Rahimehullah şöyle demiştir) “Âlimin yüzüne bakan kimse, onu görmekle Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmaya niyet etmelidir.” (Feyzu’l Kadir 3/613)

BAKMAK VE RABITA
  Şimdi diyeceksiniz ki bakmak ve düşünmek ile Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmakta nasıl bir bağlantı olur? Said İbni Cübeyr (Radıyalahu Anh)Den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah efendimiz şöyle buyuruyor:
  “Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Nesai, es- Sünenü’l Kübrai Tefsir:180, No:11235, 6/362; Taberi, Cami’ul Beyan, No: 17723, 24, 25, 26, 6/575; Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-usül, sh: 140; Haysemi, Mecma’uz-zevahid,10/78 )

  Bu hadis-i şerifte, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan insanlardan bahsedilmektedir. Dolayısıyla Allah’ı hatırlamaya vesile, araç, sebep olmaktadırlar. Gördüğümüz zaman Allah’ı hatırlıyor isek düşündüğümüz zaman da hatırlamamız mümkün olacaktır.

  Bakınız, inkârcılar “Allah yerine koydukları mürşidi düşünüyorlar” diyerek bizim şeyhe taptığımızı ve dolayısıyla şirke düştüğümüzü ileri sürüyorlar. Hâlbuki Peygamber Efendimiz onların görüldüğü zaman Allah’ı hatırlattığını buyurmuş ve Allah’ı hatırlamak için onların yüzüne bakılmasının önünü açmıştır.

  Yani “neden Allah’ı hatırlamak için evliyayı aracı yapalım” diyenlere “Allah’ı hatırlamak için aracı koymak şirktir” diyenlere böylelikle peygamberimiz cevap vermiş oluyor. Tabi bu iddiaları ortaya atanlar cahilliklerini ortaya koymuş oluyorlar.

  Ey cahiller! Peygamberi de mi şirk ile suçlayacaksınız!…

  İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “En hayırlı meclis arkadaşlarımız kimlerdir” diye soranlara:
  “Kimi görmek size Allah’ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilmini artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa.” Buyurdu. (Askalani, Heysemi, Mecma’üz-zevaid, 10/226; Ebu Y’al, el-Müsned, no: 2437, 4/326; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned, No:27670, 27672, 10/442, 443; hakim-i Tirmizi, Nevaridiru’l-usul, sh:140)

  Zaten görülen Allah dostunun, Allah’ı hatırlatması onun beyaz sakalı sakalı veya sarığından değil, ruhaniyetinin kemalatındandır. Asıl mesele ruhaniyettir. Dolayısıyla görülünce Allah’ı hatarlatan bir şeyin, düşünüldüğünde hatırlatmaması imkansızdır.

  Mesela şehevi şeyleri düşünmek insanın şehvet duygularını harekete geçirir. Hatta ilmihallerde şehvetin temas ile mi, düşünerek mi oluştuğu bile konu olmaktadır. Dolayısıyla düşünmek, hatırında canlandırmak kadar etkili bir hareket yoktur.

  Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere onları bizzat gördüğümüzde Allah’u Teala’yı hatırlamamız ne kadar normal,  meşru ve olması gereken bir davranış ise, onları bizzat göremediğimiz zamanlarda, onların suretlerini hayal edip düşünmemiz de neticede bize Allah’u Teala’yı hatırlatacağı için, rabıtayı kul ile Allah arasında perde değil de, tam tersine kulu Allah’u Teala’ya götüren bir vasıta olarak görmemiz icap eder.

DAHA İYİ ANLAMAK İÇİN MİSAL VERELİM
  Mesela ben, Efendi Hazretleri’ni gördüğüm zaman bana Allah’u Teâlâ’yı hatırlatıyor. Aklıma Allah korkusu, akabinde günahlarım ve eksiklerim geliyor. Bu davranış yukardaki hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere meşrudur. O halde ben, Allah’u Teala’yı hatırlamak için Efendi Hazretlerinin suretini gözümün önüne getirebilir miyim? Getirebilirim çünkü bakmak ve düşünmek arasında fark yoktur. Hatta düşünmek bazen bakmaktan daha tesirlidir.

RABITA KELİMESİ
  Bütün bu delillerin arasına sıkışıp kalan inkarcılar çıkacak yol bulamayan bu sefer “rabıta” kelimesine takılırlar. Sahabelerin “rabıta” gibi ifadelerinin olmadığını ileri sürerler. Burada önemli olan isim değil manadır.

  Yukarıda da gördüğünüz gibi sahabe-i kiram bizim rabıta dediğimiz olayı yaşamakta ve aşırı düşkünlüklerini beyan etmektedirler.

  Ancak buradaki önemli husus sahabe-i Kiram, tabiin ve onların etba’ında bulunan kalbi ve hubbi rabıta, tekellüfe (hiçbir zorlamaya) muhtaç olmaksızın kendilerinde hâsıl oluyordu. Bu nedenle buna bir isim vermeleri de gerekmiyordu. Sonra zaman uzayıp kalpler bulanınca ve muhabbet azalınca, meşayıh, bu sevgi irtibatını açıkça müridlerine tenbih etme ve muayyen bir vakit koyma zaruretini hissetiler ki böylece onlar, mürşidlerinden feyiz alabilmeleri için kalplerini zorla da olsa toplamaya muvaffak olabilsinler. Daha sonra bu sevgiye “bağlayıcı” anlamına gelen “rabıta” adını verdiler.

  Böylelikle sünnette hadis-i şerifler ile sabit olan bu fiil, tasavvuf erbabında eğitim metodu olarak rabıta ismi ile yer aldı.

  Dolayısıyla “rabıta” kelimesinin sonradan verilmiş bir isim olması, “Allahı hatırlatan” bu yöntemin bid’at olduğu anlamına gelmez.

RUHLARIN BİRBİRİYLE BULUŞMASI
  Aişe (Radıyallahu anha9 annemizden rivayete göre, Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:
  “Ruhlar toplu (halde gezen) ordulardır. Onlardan (ezelde, Allah’u Teâlâ yolunda) birbiriyle tanışanlar i’tilaf eder (anlaşır), Tanışmayalar ise ihtilaf ederler (dünyada zıtlaşırlar)” (Buhari, enbiya:3, No:3158, 3/1213; Müslim, Birr:49, No:2638, 4/2031; Ebu Davud, Edeb:19, No:4834, 2/65; Ahmed İbn-i Hanbel, El-Müsned, No: 7940, 3/151; Sehavi, el-mekasıdülhasene, No:95, sh:73)

  Abdullah Bidn-i Amr ibn-i As (Radıyallahu anhuma)dan rivayet edilen bir hadis şerifte Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
  “Muhakkak ki müminlerin ruhları, daha sahip (ler)i (birbiri) ni görmeden, bir gün ve gecelik yol mesafesinde karşılaşırlar.” (Ahmed İbni Hanbel, El-Müsned No: 7068, 2/683; Buhari, El-Edebül müfred, No: 263, sh:89; Deylemi, El-Müsnedül Firdevs, No:912, 1/237; Hakim-i Tirmizi, nevadiru’l usul, sh: 164)

  Hakim-i Tirmizi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifi naklettikten sonra şöyle demiştir:
  “Ruhların hali bir hayli acayiptir, çünkü ruh, semavi 8aslı gökten gelme) olduğu için hafiftir. Şehvetlerin karanlığıyla nefis ona karıştığı zaman ağırlaşır.
  Fakat nefis bir takım riyazatlarla şehvetten uzaklaşır ruh ondan kurtulur ve bulanıklığı durulursa, işte o zaman eski hiffet ve tahareti (hafiflik ve temizliği) geri döner ve öyle bir hale sahip olur ki ona ancak kalbi Allah’u Teala’ya inanmış ve onunla mutmain olmuş olanlar inanır. (Hakim-i Tirmizi, Nevaridu’l Usul 164)

  İmam-ı Münavi bu hadisi naklederek şöyle demektedir:
  “Ruhlari nefsin bulanıklarından kurtulup, lezzet ve şehvet elbiselerini çıkararak, geldikleri manevi aleme döndüklerinde, ölüm sebebiyle bütün maddi kayıtlardan ayrıldıkları için, hürriyetlerie kavuşarak göğe yükselir ve sağken Allah’u Teala’ya yönelme hususundaki gayret ve çalışmaları nisbetinde, istedikleri yerlerde dolaşırlar….

  Şimdi burada insanın aklına “bunlar ölü olduğu için serbesttir veya birbirine kavuşur. Bu ölülere has bir özelliktir” diye soru işareti gelebilir. Şimdi nakledeceğimiz hadis-i şerif bu sorulara da cevap vermektedir.

  İmare İbni Huzeyme ibn-i Sabit (Radıyallahu anhum) şöyle anlatıyor:
  Babam Huzeyme bir kere rüyasında sanki Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in alnı üzerine secde ettiğini görmüş, bunu Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e anlatmıştı.
  Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ruh ruha kavuşur” buyurmak suretiyle mubarek başını eğerek ona rüyada gördüğü gibi yapmasını emretti. Babam da arka tarafından Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in alnı üzerine secde yaptı.” (Ebn-i Ebi şeybe, Musannef, İman: 18, 7/243; Ahmed ibni hanbel, El-Müsned, No:21963, 21937, 21941, 21943i 21944, 8/201; Nesai, es-Sünenül Kübra, Ta’bir:5, No: 7631, 4/384; ibn-i hıbban, el-İhsan, No:7149, 16/98 )

  İşte bu hadis-i şerif tereddüt ve şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde ruhların buluştuğu ve iltifat (yöneliş) mahallinin özellikle en şerefli uzuv olan yüze doğru olduğunu göstermektedir ki, bu da rabıtaya işaret etmektedir.

  Şimdi günümüz inkarcıları “Resulüllah anlına secde yaptırmış” diyerek Yüce Peygamberi de (haşa) şirk ile itham edebilirler.

  Cahiller bilmez ki, Allah’u Teala’da meleklerine Adem Aleyhisselama secde etmelerini emir buyurmuştur. Bu secdeler Adem Aleyhisselam’a veya peygamberimizin alnına değil, Allah’u Teala’ya yapılmıştır.

  Bakın Ali Haydar Efendi bu hadis-i şerifi okuduktan sonra en buyurmuştur:
  “Ayının postu bile tabaklanarak temiz olduktan sonra, seccade olabiliyorsa Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in mübarek alnından daha temiz seccade olur mu?”

  İşte aynı şekilde rabıta yapılan kişinin yüzüne yönelmek demek ona tapmak manasına gelmemektedir. Bilakis o zat Mevla Teâlâ’nın tecellilerinin mazharı olarak düşünülmekte ve hakikatte Allah’u Teâlâ’dan istenmektedir.

  Ayrıca yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, kâmil bir mürşidin ruhaniyetinin, aralarında ne kadar mesafe bulunursa bulunsun, kendisine candan iştiyak ve muhabbetle bağlı olan ve ona rabıta yapan müridleriyle irtibat kurmasına ve ona yol gösterici olmasına bir mani yoktur.

  Bütün bu hadisi şerifler bizlere ruhların birbirleriyle nasıl irtibat kurduğunu ispat ederken, teveccüh ve rabıta hakkında da büyük bir delildir.

  Bu diller, rabıtanın meşruluğunu değil ne kadar lüzumlu olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bunca delili inkar etmek, görmemezlikten gelmek veya yok saymak akıllı insanların sergileyeceği bir davranış değildir. Bir insan uygulamıyorsa bile inkar etmemelidir. Allah’a ve resulüne muhalefet etmemelidir..

  İnkar bir bataklıktır, çırpındıkça batmak kaçınılmazdır. Allahu Teala bilerek vyea bilmeyerek inkar eden insanlara uyanış nasip eylesin. Bizlere yolumuzun önemini kavrayarak dört elle sarılma aşkı ihsan eylesin..

RABITANIN BİLİMSEL DELİLLERİ

Peygamberimizin sahabesinin, Allah’ın en sevgili kulu, habibi olan ve bizim de herşeyimizden çok sevmemiz emredilen O yüce Peygamberden ayrı kaldıklarında, yanındayken aldıkları feyz ve muhabbeti devam ettirmek için kullandıkları rabıta yolunu bu gün bilim dünyası TELEPATİ adı ile kabul ediyor.

Evet, dini imanı bilimle açıklamaya kalkan ve “bu bilime uymuyor onun için yoktur, şu bilime uymuyor onun için yoktur” diyen akılcılar ve Rabıtanın hiçbir tesiri yoktur diyerek inanları şirkle suçlayan vehhabi=selefi zihniyetindeki insanlar!

  İşte bilim, işte tıp… Buna ne diyeceksiniz…
TELEPATİ NEDİR?

  Bakınız küçücük bir araştırma ile telepati hakkında nasıl bilgilere ulaştık. Wikipedia sitesinde şu gerçekler yazıyor:

Telepati ya da uzaduyum bireyler arasında bilinen beş duyunun yardımı olmaksızın gerçekleştiği ileri sürülen bilgi aktarımıdır. Bir başka deyişle, telepati parapsikolojide incelenen paranormal bir yetenek olup, bireyler arasında duyular-dışı algılama yoluyla düşünce, fikir, duyum veya imajların aktarılmasını sağladığı ileri sürülen tesir irtibatıdır.
  ALICI VE VERİCİ

Telepatide, alıcı ve verici olmak üzere en az iki kişi vardır. Tesiri gönderen ya da düşüncesini yayan, gönderen kimseye verici (agent), gönderileni almaya çalışan kişiye alıcı denir.
  ZİHİN OKUMA YETENEĞİ OLUŞUR!

Telepati yeteneğine sahip bazı” alıcı” telepatların diğer insanların zihinlerini okuma yeteneği oldukları söylenir. Telepati psikokinezi ile birlikte parapsikolojik araştırmanın iki temel araştırma alanını oluşturur. Bu alanda telepatiyi tam anlamıyla keşfetmek ve anlamak üzere sürdürülen birçok araştırma vardır.

Parapsikoloji alanında telepati kısa adı ESP (extra-sensory perception) olan duyular dışı algılamanın bir türü olarak kabul edilir. Duyular dışı algılamanın diğer tanınmış türlerinden bazıları prekognisyon ve durugörü olarak bilinir. Telepati yeteneğini test etmek üzere başvurulan çeşitli deney yöntemleri bulunmaktadır.

Telepati deneylerinin yapılabilmesi için laboratuvar koşulları zorunlu değildir; halk arasında ya da aile içinde yapılan telepati deneyleri arasında en bilinen yöntem şöyle açıklanır: Dış uyaranların az olduğu (sessiz, pek ışık almayan, soğuk olmayan vs.) bir odada birkaç kişi gevşer ve zihinsel olarak konsantre olur (odaklanır). Bu kişilerden biri “verici”, diğerleri “alıcı”dır. Deneyde herhangi bir aldatmaca olmaması için verici kişi deneyden önce diğerlerine aktarmak istediği şey (görüntü, örneğin bir elma) neyse onu bir kağıda diğerlerinden gizli olarak yazmış olmalıdır. Beş veya on dakika süren odaklanma süresince verici kişi başka hiçbir şey düşünmeden aktaracağı görüntüye odaklanmalı, yani sürekli onu düşünmeli ve onu bilincinde net ve duru bir biçimde canlandırmalıdır. Alıcılar ise, vericiden gelen etkili yayının bilinçlerinde yer edebilmesi için hiçbir şey düşünmemeye, bilinçlerini bütünüyle boş tutmaya en üst düzeyde özen göstermelidirler. Başarı, vericinin odaklanma (konsantrasyon) derecesine bağlı olduğu kadar, alıcıların her türlü kaygı ve kişisel düşüncelerden uzak bir biçimde bilinçlerini boş tutabilmelerine de bağlıdır. Odaklanma bitiminde tüm alıcılar kendi önlerinde bulunan kağıda bilinçlerin hangi görüntünün belirdiğini yazarlar ve sonuçlar karşılaştırılır. Gözlemler her beş kişiden birinin iyi bir alıcı olduğunu ortaya koymuştur.
  ZAMANLA KÖRELİR!

İnsanlarda, zamanla körelmiş olduğu belirtilen bu yeteneğin aslında herkeste değişik derecelerde mevcut bulunduğu ve çeşitli deneme egzersizleriyle geliştirilebileceği ileri sürülür. Araştırmacılar Avusturalya’daki bazı orman kabilelerinin beş duyu dışında bir iletişim yöntemi kullandıklarını bildirmektedir. Bu araştırmacılardan biri olan Alexander Markey, Yeni Zelanda’lı Maori’lerin günümüzde hala telepati kullanarak iletişim sağlayabildiklerini yazmış olduğu bir kitabında dile getirmektedir. Benzer yöntemler Afrika kabilelerinde de, örneğin Tabu yerlilerinde kullanılmaktadır.

Roger Luckhurst’a göre, Batı kültüründe telepati kavramı esas olarak 19. yy. sonlarında ortaya çıkmıştır. Bu dönemden önce bilim fiziksel olgulara yoğunlaşmıştı ve “zihin”le pek ilgilenmiyordu. Paranormal fenomeni anlama çalışmaları esas olarak canlısal manyetizma çalışmaları ile başlamıştır. Telepati daha sora metapsişik araştırmacılarca ele alınmış ve SPR gibi derneklerin kurulmasından bir süre sonra laboratuvar koşullarında yöntemli ve sistemli bir şekilde incelenmeye başlandı. Bu alanda ilk başarılı sonuçlar, parapsikolojinin babası sayılan, Duke Üniversitesi’nden profesör J.B. Rhine tarfından elde edildi.
Örneğin Duke Üniversitesi’nde yapılan bir dizi ESP deneyinde, 1850 deneyden 558’inde başarılı sonuç alınmıştı. Bu sonuçların rastlantıya dayalı olasılık hesaplarına göre gerçekleşme olasılığı ancak 22 milyarda birdi. Rhine’ın ESP ve telepati deneyleri üzerine yazdığı “Altmış Yıldan Sonra Duyular-dışı Algılama” (Extra-Sensory Perception After Sixty Years) adlı kitabı Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nce öğrenciler için akademik bir test kitabı olarak kabul edildi. Rhine gibi psişik araştırmacıların başarılı sonuçlar almasından sonra telepati laboratuvar koşulları içine çekildi ve parapsikolojik araştırma kapsamında ele alınmaya başlandı. (Wikipedia yazısından alıntılar burada son buldu)
TASAVVUFUN EĞİTİM METODU

Gördüğünüz gibi tasavvufun olmazsa olmazı “rabıta” bilimsel olarak “telepati” adı ile ispat edilmiş durumda. Yazıda da belirtildiği gibi uzaktan duygu aktarımı bu sayede yapılabilmektedir.

Yıllar önce Mustafa İsmet Garibullah (Büyük Şeyh) Efendi’nin yazdığı Risale-i Kudsiyye’de ne güzel açıklanmış değil mi:

Gönülden gönüle yol vardır halilâ
Minel kalbi ilel kalbi sebilâ

  Mahmud Efendi Hazretlerimizin bu konudaki sözleri de aynı paralellik içinde. Her müridin şeyhin kalbinde bir yeri olduğu gibi sözlerini defalarca işitmiştik sultanımızdan…

  Bilim din için delil değildir ama bazı inkarcılara bu şekilde de cevap verilebilir… Bilimin bile tasdik ettiği, onayladığı ve dini açıdan da meşruluğu ispat edilen bir hususu “yok” diyerek inkar etmek akıl kârı değildir.

  Peki, biz Rabıta ile ne yapıyoruz?

  Rabıta ile Şeyhimizin kalbine ve ruhaniyetine yöneliyoruz. Burada inkarcıların yanıldığı nokta burası. Evet, yüzünü düşünmek önemli ama biz bedenine değil ruhaniyetine ve kalbine yöneliyoruz. Ruhaniyetine yönelindiği için “kadının yönelmesi ve düşünmesi de” şer’i açıdan bir sorun teşkil etmiyor.

  Neden yöneliyoruz?

  Nefsini tezkiye etmiş ve kalbini masivadan temizlemiş olması, Allahu Teala’nın nurunun onun kalbine parlaması sebebiyle yöneliyoruz. O nurdan istifade edebilmek için yöneliyoruz.

  Bu konuyu da daha önce yazmıştık. Yeri gelmişken yine yazalım ve hatırlayalım:

Ebu Inebe el-Havlani (Radıyallahu nah)’dan rivayet edilen: bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:
  “Şüphesiz Allah(u Tealan)ın, yer ehlinden bir takım kapları vardır. Rabbinizin kapları, Salih kullarının kalpleridir.
Kalplerin Allah’a en sevgilisi ise, en yumuşak ve en merhametli olanlarıdır.”(Teberani, Zebidi, İthafü-s Sade, 6/209, Ahmed İbni Hanbel, ez-Zühd, No:827, sh:223; Münavi, Feyzül Kadir, No: 2375, 2/629, Süyuti, Nebhani, El-Fethu’l Kebir, No:4103, 1/374)

  İmam-ı Münavi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur:
“hadis-i şerifte geçen Salih kullardan maksat; hem Allah’u Teâlâ’nın hem de kullarının haklarından üzerlerine düşenleri hakkıyla yerine getirenlerdir.
İşte bu kulların kalplerine Allah’u Teâlâ’nın marifetinin nuru dolarak uzuvlarına taşar. Çünkü kalp yumuşayarak incelip parlayınca, parlak ayna gibi olur. Meleküt (manevi) âleminin nurları ona parlayınca bütün göğsü aydınlatır.
  İşte o zaman gönül gözü, Allah’u Teâlâ’nın emirlerinin iç yüzünü görmeye başlar ve bu görüş onu Allah’u Teâlâ’nın nurunu mülahaza etmeye sevk eder (gözetmeye sürükler)
Böyle bir kalp Allah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği safa (paklık) ile ziynet ve behayı (süs ve güzelliğini) kemale erdirdiğinden, mahlûkatı arasında Allah’u Teâlâ’nın nazarının mahalli olur.
İNKARCIYA SON CEVAP!

  Eğer bir inkarcı “bunun faydası yok” derse vereceğimiz cevap şudur: “Biz delilleri ile ispat ettiğimiz bu hususta şer’i olarak bir engel bulunmadığını anlıyoruz. Yani bu, dinimizce yasaklanmayan meşru bir harekettir. Dolayısıyla yapılmasında bir engel yoktur. Yapanlar çokça faydasını görmektedir.

  Faraza faydası yoksa bile yaptığımız rabıtanın bize bir zararı da yoktur. Çünkü rabıta yapılan, düşünülen kişi, her anında Allah yolunda olduğuna, Allah’ın şeriatından kıl kadar şaşmayan biri olduğuna, peygambere 6 cihetten ittiba eden biri olduğuna, Kuşluk kılmamayı ölmeye tercih eden biri olduğuna şahitlik ettiğimiz biridir, Allah’ın salih bir kuludur. Dünyanın iğrençliklerini düşüneceğimize bir Allah dostunu düşünmemiz bizim zararımıza olamaz…

  Dolayısıyla rabıta yapmamızdan fayda görsek veya görmesek de bir kaybımız yoktur…
SONUÇ!

  Rabbimize şükürler olsun ki, yine sitemiz ihvanlar.net ten güzel bir çalışmayı daha sizlere sunduk… İnkarcıların tutunacak hiçbir dalı yok. En azından biz yolumuzun hak, davamızın sabit, fiillerimizin meşru olduğunu bilelim bize yeter…

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mürşidin Gıyabında Yapılan Rabıta
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 10:03 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



MÜRŞiDiN GIYABINDA YAPILAN RABITA

Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.

Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta

Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdestli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der. Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.

Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hâli düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.

Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan- şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta, gündüz yapılır.



Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta

Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.

Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.

Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.

Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.

Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.

Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.

Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:

Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgisini kontrol edebilir.

Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.

Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hâllerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.

Bir başka mürşidle karşılaşma veya buluşma anında da rabıtalı olmalıdır. Bu şekilde mürid, karşılaştığı büyüğe karşı edepli davranır, sevimsiz düşüncelerden kurtulur, kalp kaymasından korunur.



Kâmil Mürşid Rahmet Vesilesidir

Mürid, bir nimetle karşılaşınca, bunu nefsine veya herhangi bir ameline maletmek yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlaması güzel olur. Böylece, kalp nimete değil onu verene bağlanır, Allah'a şükreder. Kendisine bu nimetin gelmesine vesile edilen, ayrıca nimet karşısında nasıl davranacağını öğreten mürşidine de teşekkür eder.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Gerçekte bütün nimetleri yaratan ve dilediği kimselere dilediği kadarını ulaştıran Allahu Teala'dır. Böyle bir anda mürşidi düşünmenin ve onu nimete vesile görmenin ne faydası vardır? Bu durum sebebe bağlanıp asıl vereni unutma ve ileri safhada şirke düşme tehlikesi taşımaz mı?

Buna cevap olarak denir ki: Bir nimete ulaşan kimse için asıl tehlike onu kendi nefsinden bilip, ben yaptım, ben çalıştım, ben kazandım diyerek gaflete düşmesidir. Elbette bütün mülk, yaratma ve nimetleri taksim Yüce Allah'a aittir. Ancak Yüce Allah'ın dünya alemindeki adeti, her şeyi bir sebeple yaratmasıdır. Bu alemin ayakta durması için en büyük sebep, içinde Allah'a kulluk eden, O'nu zikreden salih müminlerin bulunmasıdır.



Resûlullah (s.a.v) efendimizin belirttiği gibi: "Yeryüzünde Allah, Allah diye zikredenler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.34

Kıyamet, dünyadaki hayatın sönmesi ve bütün hayat düzeninin bozulmasıdır. Demek ki şu anda bütün insanlık Yüce Allah'ın zikrini çeken salihlere teşekkür borçludur. Çünkü bu dünya onların yaşadığı ilahi ahlak ve çektikleri zikir sebebiyle ayakta durmaktadır.

Şu hadisleri de burada hatırlatmalıyız:

"İnsanlar, Allahu Teala'nın kulları içinden seçtiği salihlerin sebebiyle yağmura kavuşur, onların bereketiyle müminler ilahi yardıma ulaşır, halktan umumi azap kaldırılır." 35

"Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder." 36

İmam Rabbani (k.s), Hz. Peygamber'e varis olan ve dini hayatı canlandıran irşat kutbu müceddidi tanıtırken şöyle demiştir:

"Müceddit öyle bir kimsedir ki, ümmete gelen bütün feyiz ve maneviyat ancak onun sayesinde gelir. Onun aracılığı olmadan hiç kimseye irşat, hidayet, nur ve feyiz gelmez. Bu Allah'ın takdir ve tercihi ile böyle olmaktadır. Allahu Teala irşat kutbu yaptığı zatı vesile ederek dilediklerine pek çok faydalar ulaştırır. Bazen bundan irşat kutbu olan zatın haberi de olmaz."37

İşte rabıta yoluyla kendisine kalbin bağlandığı zat bu irşat kutbudur. Zaten bu yetki ve derecede olmayan kimseye rabıta yapılması yasaktır. İrşat kutbunun kim olduğunu o kimsenin irşadı gösterir. Onun veliliği ve peygamber varisi olduğu her hâlinden bellidir. Takva imamı olduğu güneş gibi ortadadır. Yeter ki onu gören kimse inkar gözüyle bakmasın.

Mürid elde ettiği her nimetin kendisine gelişi için bir sebep arayacaksa, bu sebep onun Allah'tan gafil nefsi değildir. Elbette her şey Yüce Allah'ın sonsuz rahmeti ve iradesiyle olmaktadır. Ancak Allahu Teala kullarına göndereceği bir nimeti onların içlerinden seçtiği bir kul vasıtasıyla göndermeyi daha çok sevmektedir.

Maddi ve manevi bir nimete kavuşunca yapılacak rabıta kalbi eşyaya değil, Yüce Mevla'ya bağlar. Kulu şirke değil, şükre götürür.

Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta

Mürid bir musibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir: Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O hâlde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibeti verene şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.

Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayâli rabıtayı şöyle tarif etmiştir:

"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.38


Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir


Bu yolun büyükleri derler ki: Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.

Şu çok önemli: Kâmil mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.

İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzûrundayım diye düşünmek kâfidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde râbıta yapmaktan sakınarak kısaca: "mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, mânâlarının düşünülmesine dikkat edilmelidir. İşte devamlı râbıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek mânevî zûhûrat ve zevkler ise vehbîdir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdâhâlesi söz konusu değildir. "39

Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta hâlinin bir zararı yoktur; ancak bu hâle iltifat edilmez.

Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda Kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir. Namazın ve içindeki bütün amellerin hedefi Yüce Allah'ı zikirdir. Bu zikre vesile olan, kalbi uyandıran, gönlü toplayan, ibrete yol açan düşünceler, tefekkürler, hayaller, namazın ruhuna aykırı değildir.

Mürid bu şekilde rabıtayı bütün vakitlerine yaymaya ve her zaman mürşidi ile kalb bağlantısı kurmaya çalışmalıdır. Çünkü gönlünü ve gündemini mürşidi ile doldurmayan kimsenin gönlü kendini meşgul edecek bir sevgili bulur. Ancak her sevgili onu Allah'a bağlamaz, her sevgi saadet sebebi olmaz.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Nefsin Katmanlari - Allaha Ulaşmanin Mertebeleri
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 09:59 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Nefsin Katmanlari - Allaha Ulaşmanin Mertebeleri

İman ve İslâm mevzuunu böylece anladıktan sonra; İslâm Dini’ne iman etmiş, dolayısıyla İslâm’ın bildirdiği Allâh’a, Rasûlüne, meleklere, kitaplara, diğer Nebi ve Rasûllere, âhiret gününe, hesap ve kitaba, yeniden dirileceğine iman etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..

Bu ilerlemeyi, tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları üç mertebeye ayırıyor, bazıları dört mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tâbi tutulmuş.

Baştan alalım…

Yediye ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.

Dörde ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.

Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmâreyi zaten hiç saymamışlar!..

Emmârenin sayılmamasının nedeni:

Emmâre; emredenden geliyor. Emmâre, emredici nefs demektir!

Emmâre emredici nefs demekse, nefs emrediyor! Emreden kim?.. “Nefs” isminin arkasında o fiile emreden, onun terkibi yani emreden, “Rabbi” oluyor!.. Rabbine uymuş oluyor!..

Daha evvelki bahislerde, nefsin hakikatinin Rubûbiyetten yaratılmış olduğunu, Rubûbiyetten meydana gelmiş olduğunu anlatmıştık!..

Rubûbiyetten meydana gelişi, ilâhî isimlerin terkibi oluşu sebebiyle; herkeste, her insanda, her hayvanda, her canlıda zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç. Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.

Levvâme, “levm” kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yani kendisinin, Allâh’ın kulu olduğunu, Allâh’a kulluk etmek için bu Dünya’da var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, tarif sadedinde “levvâme nefs” denmiş. Kendi kendini, yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.

: İman etmiş bir kişinin tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazılarına göre yedi mertebeye ayrılır.

Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse… Bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatleri idrak etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa… Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kaîm bir varlık olmayıp; Allâh’ın varlığı ile kendi varlığının kaîm olduğunu; kendi benliğinin, ilâhî isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak Hakk’ın varlığına dayandığını, Hakk’ın varlığı olduğunu; “ben” diye bir şeyin olmadığını idrak ederse, o zaman bu nefs, “mülhime nefs”tir deniyor.

Ancak burada çok önemli bir nokta oluşuyor…

Burada, “küfrü hakiki” diye tarif ettikleri; “taklidî imandan” sonra gelen “tahkikî küfür” dedikleri bir noktaya ulaşıyor.

Burada kişi, kendi varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu müşahede edince:

“Artık ben yokum; var olan Hak!.. Hak da dilediğini yapar, hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Öyleyse ben namaz kılmam veya oruç tutmam veya başka birtakım fiiller yaparım ve yaptığımdan da mesûl değilim” anlayışı içine giriyor. İşte bu, mülhimenin idrakının, mülhimenin müşahedesinin tabii sonucu.

Yalnız burada dikkat gerek, kişi herhangi bir şeyhe bağlı olup da, şeyhinin öğretisine riayet suretiyle burayı kabulleniyorsa; bu kabullenme idrak olmaz!.. Çünkü gerçekten “Hak” olduğunu idrak ettiği zaman, artık bağlanacak, tâbi olacak birisi, şeyhi kalmaz!.. Kalmışsa, daha Hakk’ı idrak etmemiştir!..

Ama, idrak ettim, der; hem de bağlıdır!.. Olabilir. Böylesi de olur!.. Ama hakikatiyle, meseleye bakarsak, böyle bir şey olmaz! Bağlılık diye bir şey kalmaz!..

İşte, buradaki bu ilhamlarının, müşahedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhî isimler, yani “Hak” oluşu bir terkip yönüyledir!..

Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkip şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.

Allâh’ta ise, bu isimler terkip yönüyle değil, mutlakiyeti yönüyle mevcuttur!

Bunu müşahede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, “Mutmainne nefs” olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..

Kendi varlığının ilâhî isimlerin bir terkibi şekliyle var olduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşahede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..

O zaman, hem varlığının “Hak” olduğunu kabullenecek; hem de ilâhî emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..

Rasûlullâh’a kulak verecektir. Allâh Rasûlü, ilâhî emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, Ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve Zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrak edecektir.

Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibi olduğunu müşahede edecek ve bu terkibiyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.

Ancak bundan ilâhî emirlere uymak suretiyle yani Rasûlullâh’a tam anlamıyla tâbi olmak suretiyle, isimlerin terkibiyet kaydının dışına çıkıp, Allâh’a vâsıl olabileceğini; bundan sonra Allâh’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.

İşte bu serbestlikten, bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullâh’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.

Duyguların ve tabiatın hükmü altında iken, velîsi, Rabbi idi. Kendi terkibini meydana getiren isimlerdi!..

Hâlbuki şimdi velîsi, Allâh oldu!..

Velîsinin Allâh olması, Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!

İşte böylece Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren “mutmainne nefs” olur. Yani Allâh’ın varlığına itminan hâsıl olmuş, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.

Bundan sonraki Radiye, Mardiye, Sâfiye denilen hâller, bu itminanın sonucu olan hâllerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idrakı değildir, diyor bazı ehlullâh.

“Levvâme”deki benliğini anlayış farklı, “Mülhime”deki farklı ve “Mülhime”ye göre “Mutmainne” farklı; ama “Mutmainne”den sonrakinde artık temelde fark yok.

Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma durumu söz konusu.

Ama Allâh ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme söz konusu!.. Allâh’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..

O an’a kadar, Allâh’ı tanıyabilme söz konusu değil!.. O an’a kadar, Rabbini tanıma söz konusu!..

Ancak Mutmainne’de Allâh’ı tanıma, “isimleri yolu” ile açılıyor.

Artık o yolda ne kadar gidebilirse!..

Onun ötesindeki Radiye ve Mardiye hâlleri diye anlatılan şeyse, Radiye’de kendisinin isimler kaydından çıkması ve isimler mertebesinde kendini bulması; Mardiye’de sıfat mertebesiyle kendini bulması, hakiki benliğiyle kendini müşahede edebilmesi!.. Yani, Rabbi yönünden değil, Rahmâniyet yönünden kendini tanıması idrak etmesi, diyerek Mardiye tarif ediliyor!

Sâfiye’nin hâlini zaten ne tarif edebiliriz ne konuşabiliriz!.. O Zât mertebesidir! Zât tecellisidir!.. Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz! Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!

Öyleyse esas olarak kendini bilmenin üç derecesi var. Birincisi Levvâme, ikincisi Mülhime, üçüncüsü Mutmainne hâlleri.

“Mutmainne”ye kadar olan biliş, Rabbini tek olarak biliş, Rabbini biliş neticesi. “Mülhime”de ilhamî hitaplar gelmeye başlıyor. Değişik ilhamlar arasında ilâhî olanlar da mevcut! İlâhî olan hitabı almaya başlarsa, o zaman Mutmainne’ye yönelmek zarureti hâsıl oluyor.

“Mülhime”de Rabbanî hitaplardan ilâhî hitaplara yönelme durumu söz konusu! Ancak, ilâhî hitaplarda itminan hâsıl olursa, o zaman işte “Mutmainne nefs” oluyor ve neticesinde de “Velîullâh” oluyor, yani “velîsi Allâh” oluyor. Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlıyor!.. Ve “Allâh ehli” olma yolu açılıyor. “Ehlullâh” olma yolu açılıyor.

Bu arada hemen şu önemli noktayı vurgulayalım:

Velâyet, Allâh’ı tanıma işidir. Allâh’ı tanımanın ise tek yolu “Vahdet” sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak “vahdete” götüren basamaklardır.

Bunların neticesinde “Vahdet” oluşmuş ise, “velî”lik kapısı açılır!.. “Vahdet” sırrına erişmemiş velî olmaz!..

Tasavvuf bütünüyle “vahdet” sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten, kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allâh bilinmez!.. Allâh, böylece bilinmeyince de “velîlik” oluşmaz.

Halk; kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen “velîlik” etiketini takıverir!..

Oysa gerçekten, o kişinin “velî” olabilmesi için, o kişide mutlaka “vahdet” sırrının yaşanmış olması ve “Allâh ahlâkıyla ahlâklanmış” olması ve bu yolla Allâh’ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır.

Zaten daha “Mülhime”de bu husus kişiye açılmaya başlar. Mutmainnede de “Tevhid” tümüyle yaşanır.

“Tevhid”in “Vahdet”e dönüşmesi ise ancak “Mardiye”de hâsıl olur.

Evet bu gerçek velîlere gelince…

Kaynak: AHMED HULÛSİ

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Hayr ve Şerr, Allâh’tandır
Yazar: RasitTunca - 03-17-2019, 09:55 PM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Hayr ve Şerr, Allâh’tandır - “Hayrihi ve şerrihi min Allâhû Teâlâ.”

İmanın şartlarından bir şartta da “Hayrihi ve şerrihi min Allâhû Teâlâ” deniyor.

Sana iyilikten ne isâbet ederse, Allâh’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir (nefsinin arzusuna uymandan). Biz seni insanlara Rasûl olarak irsâl ettik. Şahit olarak Esmâ’sıyla hakikatin olan Allâh yeter. (4.Nisâ’: 79)

Bir evvelki âyette de:

Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sağlam ve yüksek kalelerde bulunsanız bile… Eğer onlara bir iyilik isâbet ederse “Bu Allâh indîndendir” derler. Eğer bir kötülük isâbet ederse “Bu senin indîndendir” derler. De ki: “Hepsi de Allâh indîndendir!” Bu insanlara ne oluyor ki hakikati anlamaya yanaşmıyorlar! (4.Nisâ’: 78 )

Evet… Şayet onlara bir iyilik isâbet ederse…

Şimdi burada, önce “kötülük” kelimesiyle kastedilen mânâ nedir? Bunu anlayalım.

Kötülük nedir?.. Kime nasıl kötülük yapmış oluruz, kime nasıl iyilik yapmış oluruz!..

İyilik ve kötülük kelimelerinden anlaşılan mânâ nedir?

Senin tabiatına uygun olan şeyi, ben sana ulaştırdığım zaman, sana iyilik etmiş olurum. Senin anlayışına göre!..

Senin tabiatına ters düşen şeyi sana ulaştırdığım, sana ulaşmasına vesile olduğum zaman da sana kötülük etmiş olurum!.. Gene, senin anlayışına göre!..

Fakat gerçekte, senin tabiatına ters düşen şeyi, sana verdiğim zaman sana iyilik etmiş olurum! Senin tabiatına uygun olan şeyi sana verdiğim zaman sana iyilik etmiş olmam!.. Hakikat açısından!

Hoşunuza gitmediği hâlde, savaş üzerinize hükmoldu. Sizin için hayır olan bir şeyden hoşlanmayabilir; sizin için şerr olan bir şeyi sevebilirsiniz. Allâh bilir, ne var ki siz bilmezsiniz! (2.Bakara: 216)

Âyetiyle de işte bu gerçeğe işaret ediliyor.

Şimdi, kötülük denen şey; kişilerin terkibine, tabiatına uygun olmayan şeydir! “Bu sendendir”, “Bu senin indîndendir” derler. Hz. Muhammed’i kastediyor… Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’da ilâhî hakikat zâhire çıkmakta olduğu için; “De ki: o sizin gördüğünüz, kötülük dediğiniz şey, Allâh’tandır”; “Muhammed’den değildir! Allâh’tandır!” diyerek gerçeği göstermek istiyor!

Yani, terkibin itibarıyla baktığın zaman, hayır ve şerr söz konusudur!..

Terkibine, tabiatına ters düşen şeye “şerr” adını verirsin. Tabiatına uygun düşen şeye de “hayır” adını verirsin.

Fakat hakiki mânâda hayrın ve şerrin ne olduğu, Allâh’ça malûmdur!..

Dolayısıyla, her hâlükârda da, hayrın ve şerrin Allâh’tan geldiğini kabullenmek gerekir.

Terkibine, tabiatına ters düşen şeye “şerr”, uygun düşen şeye de “hayır” adını verirsin.

Esasen nefsin hakikati, Hakk’ın Esmâlarının terkibidir! Öyleyse nefsindendir, derken; o terkip dolayısıyla ortaya çıkıyor o şerr!..

Peki o terkip, ilâhî isimlerden meydana geldiğine göre, şerrin yani şerr dediğimiz bu olayın kaynağı Allâh değil mi?..

Allâh değil, Rab!..

Çünkü Allâh’ta karşıtlılık yok ki!.. Terkipte kayıtlılık, sınırlılık var!

Her ne kadar terkibin mahiyeti Allâh’a dayanırsa da, terkip oluşu yönünden, nefs kelimesiyle anlatılır! Bu, Rubûbiyet mertebesindeki, senin varoluş tarzın, şeklin, biçimindir. Bundan dolayı da şerr; nefse bağlanır, Allâh’a bağlanmaz! Ve zaten onun şerr oluşu, nefsine göredir!.. Allâh’a göre değil!..

Yani terkibine ters düştüğü için, ona sen şerr hükmünü veriyorsun!.. Şuurun terkip kaydından kurtulmuş olsa, o takdirde o iş sana şerr olarak gelmeyecek; sadece, Allâh’tan! deyip geçeceksin!.. Ne hayır, ne şerr hükmü kalacak!..

Hayrın ve şerrin ne olduğunu; şerrin, neye nispetle şerr olduğunu tam açıklıkla anlatmış olduk!..

Tekrar ediyorum, şerr terkibe nispetle, terkibe ters düşen olayın adına verilir! Veyahut da senin terkip kayıtları içinde kalmana yol açacak fiile verilir!..

İlâhî mânâda, seni ikaz mânâsında kullanılan “şerr” kelimesi; senin terkibini muhafaza etme mânâsına gelen olaydır.

Buna mukabil, senin şerr kabul ettiğin, terkibine ters düşen olaydır!

İlâhî mânâda, sana şerr diye bahsedilen olay, sana hayır diye gelir. Çünkü terkibine uygunluk, terkibini muhafaza yolunda oluş getirmektedir. Buna mukabil, ilâhî mânâda ise bu şerrdir!.. Çünkü seni terkibine hapseder!.. Dolayısıyla, sana hayır gibi gözükse de o şey şerrdir!..

Ama netice itibarıyla, hepsi de ilâhî isimlerin etkisiyle oluştuğu için;

“…De ki: ‘Hepsi de Allâh indîndendir!’…” (4.Nisâ’: 78 )

“…Gerçekten Allâh, her şey için bir kader meydana getirmiştir!” (65.Talâk: 3)

Âyetinden anlaşıldığı üzere “şey” kelimesiyle işaret ettiğimiz her nesne, madde veya mânâ, belli bir kader ile tespit edilmiştir; ve o kader içinde varoluşunun gereğini ortaya koyar!.. Umumi mânâdaki bu hüküm, insana, insan kelimesine bağlandığı zaman, “Onun kaderini Allâh çizmiştir, takdir etmiştir” denir.

Muhakkak ki, insanın kaderi Allâh’ın takdiriyledir!..

İnsanın kaderinin Allâh’ın takdiri ile oluşması ne demektir?..

İnsan ismiyle işaret olunan varlık, daha evvel de geçtiği üzere, ilâhî isimlerin değişik terkiplerinin aşikâre çıkışından, zâhire çıkışından başka bir şey değildir!

Bu isimlerin mânâlarının ortaya bu şekilde çıkışı, gene o mânâlara hâvî olan, o varlık tarafından meydana getirilmektedir. Birim adını verdiğimiz bir mahal, şu isimlerin şu oranlarda aşikâre çıkmasıyla oluşacaktır denmişse, bu onun kaderidir!

Kaderi, biz iki mânâda inceleyeceğiz:

Bir, istidadın oluşması; iki, kabiliyetin oluşması…

İstidat da kaderdir, kabiliyet de kaderdir. Fakat o istidat ve kabiliyetin, kader olmasına karşılık; hakkında takdir biçilen varlığın, ilâhî isimlerden meydana gelmesi hasebiyle ve o ilâhî isimlerin kuvvetlerinin kendisinde var olması sebebiyle; orada belli bir iş yapabilme, belli bir gücü ortaya çıkarabilmesi söz konusudur!..

İstidadın ve kabiliyetin, ilâhî güç tarafından tespiti “kader”; buna mukabil, o mahalde, o birim adını verdiğimiz nesnede varlık, ilâhî isimlerin terkibi olması hasebiyle, mevcut olan irade; “irade-i cüz” diye adlandırılmıştır!.. Yani “irade-i cüz” kelimesiyle kastedilen mânâ, o mahalde mevcut olan ilâhî isimlerin varlığıdır!..

İlâhî isimlerin mânâlarını sen ortaya koyarsın, bu ortaya koyuşun “irade-i cüz’ünü kullanışın” diye tarif edilir!..

Sen bu “irade-i cüz”ünü ne ölçüde kullanabilirsin?..

Sen bu “irade-i cüz”ünü, kendindeki mevcut olan o isimlerin gücü kadar kullanabilirsin!..

Fakat sen, eğer senliğinin hakikatine ulaşır; Hakikat mertebesi itibarıyla, Allâh’ın Zâtı ve Sıfatıyla, senin Zâtında ve Sıfatında mevcut olduğunu müşahede edersen; bu müşahedenin neticesinde, bu defa kendindeki Zâtî kuvvetlerle mevcut isimlerini daha geniş ölçülerle kullanmak suretiyle; iraden, küllî iradeye dönüşmüş olur!

Gerçekte küllî ve cüz’i irade diye, iki ayrı irade yoktur!

İrade, tek bir iradedir!..

Terkibe bağlanan iradeye, “Cüz’i İrade”; Allâh’a bağlanan iradeye de “Küllî İrade” denir!..

Terkibiyetin hükmüyle yaşadığın sürece, cüz’i irade diye tanımlanan ve sana ait kabul edilen bir iraden söz konusudur!..

Fakat, belli tatbikatlarla, tabiatına ters düşen fiilleri ortaya koyarak tabiatının sınırlarını aşıp, terkibinin sınırlarını genişletirsen, bu defa senden ilâhî irade sâdır olur; ve senin herhangi bir şeyin olmasını istemen yolundaki isteğin, ilâhî güçler tarafından yerine getirilir!.. Böylece, senden çıkan iradeye, şu anda “İrade-i küll tecelli etti” dedikleri bir biçimde, izafeten “küllî irade” adı verilir.

Netice itibarıyla, senin terkibiyetin hükmü, “kader”; terkibiyetinin hükmünün oluşmasını sağlayan araç, levhi mahfuzun.

“Levhi Mahfuz” denilen hıfzedilmiş, korunmuş, varlığı muhafaza edilerek sürdürülen, yazılmış varlık dedikleri, burçlar ve yıldızlar sistemi; bunların etkisiyle senin oluşman kademeleri de ayânı sâbiten ve levhi mahfuzundur.

Levhi mahfuzun, bir minyatürüyle senin beynindir; küllî mânâda da burçlar ve yıldızlardır!

Ayânı sâbiten, beyninin 120. günde aldığı tesirdir. 120. günde aldığın tesir, senin tespit edilmiş ayânındır; yani senin tespit edilmiş geleceğindir! Sen bu tespit edilmiş kişiliğe ulaşacaksındır!..

Netice itibarıyla, levhi mahfuzun hükümleri değişebilir; ayânı sâbite değişmez! Niçin değişmez?

Çünkü, beyinde meydana getirdiği tesirler sâbitleşmiştir!.. Sâbitleşmiş, tespit olunmuş, artık değişmez hâle gelmiştir.

Senin levhi mahfuzun değişir. Levhi mahfuzunun değişmesi iki mânâda olabilir.

Birinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi, yıldız tesirlerinin değişmesidir.

İkinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi, beyindeki belli değişikliklerin; yeni devrelerin faaliyete girmesiyle, o kişinin aldığı tesirlerin değişmesidir.

İki yönlü, levhi mahfuzun değişmesi söz konusudur.

Levhi mahfuzun birinci yönünden değişmesi, vazifeli velîler dediğimiz, tasarruf sahibi kişiler tarafındandır. Belli tesirler güçlendirilir veya zayıflatılır veya yönlendirilir, böylece olaylar etkilenir!..

İkinci mânâdaki levhi mahfuzun değişmesi ise, kişinin tabiatını terk yolunda yaptığı fiillerle, terkibinin değişmesi; bu da beyindeki belli değişik devrelerin faaliyete geçmesi veya faaliyet hızının durdurulması yoluyla oluşur ve böylece de levhi mahfuzu değişmiş olur.

Âyette;

Arzda (bedeninizde – dış dünyanızda) ve nefslerinizde (iç dünyanızda) size isâbet eden hiçbir musîbet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan önce, bir kitapta (ilim boyutunda oluşmuş) olmasın! Muhakkak ki bu Allâh üzerine çok kolaydır! (57.Hadiyd: 22)

Buradaki “siz”den kasıt, terkip hükmüyle var olan, “insan” ismiyle anılan izafî varlıktır!.. “İnsan” ismiyle anılan izafî varlığın karşılaşacağı olaylar, başına gelecek şeyler; onun tabiatı dolayısıyla “musîbet” diye adlandırdığı nesneler, “levhi mahfuz” adıyla anılan ilâhî kitapta; yani bizim bugünkü deyişimizle, burçlar, yıldızlar âleminde meydana getirilmiştir.

Bu tesirler, her bir birimin kendi terkibiyeti istikametinde onda belli olayları meydana getirecek; bunlar belli kazançlar, hâsılalar veya belli musîbetler şeklinde ortaya çıkacaktır!..

Terkip yani insan, bu kaderin hükmü altındadır!.. Fakat terkibin, hakiki “Benliğin” ve “Zâtı” itibarıyla, hükmü altında olduğu kaderi meydana getiren olduğu da aşikârdır!..

İsimler yönüyle, terkibiyeti dolayısıyla kaderin hükmü altında olan bu varlık; Sıfat mertebesi ve Zâtı itibarıyla, yani “Hakiki benliği ve Zâtı” itibarıyla bu kaderi meydana getirendir!..

Kim (dünyevî – dışa dönük şeylerle) Rahmân’ın zikrinden (Allâh Esmâ’sının kendi hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur! (43.Zuhruf: 36)

Âyetiyle de kendi hakiki benliğinden, yani sıfat mertebesindeki benliğinin idrakından, yaşamından, ilminden yüz çevirip; vehminden doğan bir şekilde, kendini bir kişi olarak kabulü neticesindeki yaşantısı, onun “şeytana tâbi olarak Rahmân’a yüz çevirmesinden” başka bir şey değildir!..

Kendini bir Atasay, bir Cemile olarak kabulü, Rahmân’ın zikrinden yüz çevirmesi demektir. Ki bu da şeytana tâbi olmanın, fiil düzeyindeki ortaya çıkışıdır. Zira “Rahmân”, Sıfat mertebesinin, kişinin kendini hakikatiyle bilişin adıdır.

İlâhî isimlerin mânâlarının, salt mânâ grupları hâlinde, bir isimler mertebesinde, ayrı ayrı mânâlar şeklinde müşahede edileceğini sananlar aldanmaktadırlar!..

Bu isimlerin mânâları, Efâl mertebesinde, mânâ terkipleri içinde, belli mânâlar şeklinde müşahede edilir!.. Ve bu mânâlar neticesinde de, bu mânâların varlığında mevcut olduğu idrak edilir!.. Yoksa bunun dışında, ayrı ayrı salt mânâların varlığını kabullenmek her ne kadar câiz ise de, böyle bir şey söz konusu değildir!

Çünkü ayrı ayrı mânâlar ve bu ayrı ayrı mânâların varlıkları ve bu varlıklardan müteşekkil bir varlık, asla söz konusu değildir!..

Mutlak varlık tecezzî kabul etmez!..

Cüzlere bölünme diye bir şey söz konusu değildir!..

Cüzlere bölünmeyişi itibarıyla, yani “Ahad” oluşu dolayısıyla; Vâhidiyeti itibarıyla, bu “Vâhid” olana çeşitli mânâlar tevcih edilir.

Bu “Vâhid” olan, “sen”den de çeşitli mânâları müşahede eder, ama bu mânâların ayrı ayrı mânâlar olarak grup teşkilleri söz konusu değildir. Bu mânâlar ancak Efâl mertebesi dediğimiz mertebe ile müşahede edilir!.. Bu Efâl mertebesinde seyredilen mânâlar, Esmâ mertebesine yol gösterir.

Efâl mertebesinin ötesinde, ayrıca bir Esmâ mertebesi ve bu Esmâ mertebesinde var olan ayrı ayrı mânâlar, mânâ kütleleri söz konusu değildir!

Kaynak : AHMED HULÛSİ

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kurt ve 7 Küçük Oğlak Çocuk Masalı
Yazar: RasitTunca - 03-10-2019, 03:28 AM - Forum: Hikayeler - Yorum Yok



Kurt ve 7 Küçük Oğlak Çocuk Masalı

Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:

- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!
Küçük oğlaklar:

- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.
Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.

Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:
- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.

Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:
- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!

Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.

Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:
- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!

Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:
- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?


Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:

- Ayaklarıma bir parça un serp demiş.
Değirmenci kendi kendine:

- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:
- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!

Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.

Oğlaklar bağrışmışlar:
- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.

Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.
Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.

Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:
- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!

Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.
Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:

- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?
Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:

- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.
Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.

Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla  dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:
Şu acayip işe bak!

Karnım bir şeyle dolmuş;
Yuttuğum altı oğlak

Sanki birer taş olmuş!
demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.

Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:
- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Güzel Ve Çirkin Çocuk Masalı
Yazar: RasitTunca - 03-10-2019, 03:23 AM - Forum: Hikayeler - Yorum Yok



Güzel Ve Çirkin Çocuk Masalı

Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.

Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış.

     

      Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.

      Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.

      “Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler.

      “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.

      “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.

      Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.

      Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.

      Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.

      “Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.

      “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”

      Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.

      “Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”

      Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.

      “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”

      Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.

      “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.

      “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”



      Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!

      “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.

      “Evet,” demiş Güzel.

      “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”

      Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.

      ‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.

      ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.

      Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.

      “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.

      O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.

      “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.

      “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”

      Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.

      Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.

      “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.

      Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.

      Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.

      Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.

      Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.

      “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”

      “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.

      Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.

      “Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.

      Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.

      O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar’ın kalbi hâlâ atıyormuş!

      “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.

      “Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”

      O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.

      “Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.

      “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”

      Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.

      “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e.
      Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.

Madame de Beaumont

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Çocuk Masalı
Yazar: RasitTunca - 03-10-2019, 03:16 AM - Forum: Hikayeler - Yorum Yok



Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Çocuk Masalı

Her yerin karla kaplı olduğu bir kış günüymüş. Bir kraliçe, sarayının pencerelerinden birinin arkasında bir yandan nakış işliyor, bir yandan da hayal kuruyormuş. Derken birden parmağına iğne batmış ve gergefin üstüne üç damla kan akmış.

      Kraliçe kan damlalarına bakar bakmaz, “Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları kan gibi al, saçları da pencerenin çerçevesi gibi kapkara olsun,” diye geçirmiş içinden.

      Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş.

      Bir yıl sonra Kral yeniden evlenmiş. Yeni Kraliçe çok güzel bir kadınmış. Güzelliğine güzelmiş, ama bir o kadar da kibirliymiş, kendisinden daha güzel birinin olabileceğini düşüncesine bile tahammül edemezmiş. Odasında sihirli bir aynası varmış. Her gün o aynanın karşısına geçer, saatlerce kendisini seyreder ve sonunda,

      “Ayna, ayna söyle bana

      En güzel kim bu dünyada,”

      Diye sorarmış. Ayna da hiç duralamadan, “Sizsiniz Kraliçem,” dermiş.

      Fakat, Pamuk Prenses on dört yaşına geldiğinde, bir gün ayna şöyle demiş:

      Güzelsiniz Kraliçem, güzel olmasına,

      Ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.”

      Kraliçe bunu duyunca çok kızmış, öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemek yiyebilmiş. ‘Ne yapmalı, ne etmeli?’ diye düşünüp durmuş günlerce. Sonra kararını vermiş ve sarayın avcısını çağırmış huzuruna.

      “Pamuk Prenses’i ormana götür ve orada öldür. Öldürdüğüne kanıt olarak da kalbiyle ciğerini sök, bana getir.”

      Avcı Pamuk Prenses’i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses’in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, “Ben yapamadım, ama hava kararıncaya kadar bir ayı veya bir kurt benim yapamadığımı yapar nasıl olsa,” demiş.



      Yolda genç bir yabandomuzu çıkmış avcının karşısına. O da hayvanı oracıkta öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe’ye götürmüş.

      Ama Pamuk Prenses’i avcının düşündüğü gibi ne bir ayı ne de bir kurt yemiş. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş.

      İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış.

      Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar.

      Pamuk Prenses’i görünce, “Ne kadar güzel bir kız!” demişler.

      Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses’ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş.

      “Hoşça kal,” demişler yedi cüceler işe giderlerken.

      “Kapıyı kimseye açma. Eğer üvey annen burada olduğunu öğrenirse seni tekrar öldürmeye kalkar sonra.”

      Bir gün Kraliçe tekrar aynasının karşısına geçmiş. Aynadan şu cevabı alınca suratının aldığı şekli varın siz düşünün artık:

      “Güzelsin Kraliçem, buraların en güzeli sizsiniz

      Ama ne var ki, yüksek dağların ardında

      Cücelerin küçük, şirin evindeki

      Pamuk Prenses dünyalar güzeli.”

      Bunu duyar duymaz Kraliçe hemen kolları sıvamış. Yaşlı bir satıcı kadın kılığına bürünmüş ve elinde içi kurdele dolu bir tablayla dağlara doğru çıkmış yola.

      Cücelerin evine varınca, “Kurdelelerim var, harika kurdeleler!” diye seslenerek kapıyı çalmış. Kimin geldiğine bakmak için pencereye çıkan Pamuk Prenses kurdeleleri görünce içi gitmiş. ‘Bunda ne kötülük olabilir ki!’ diye düşünerek kapıyı açmış.

      “Bunu mu beğendin güzelim?” demiş Kraliçe kurdeleyi Pamuk Prenses’in boynuna takarken. Sonra kurdeleyi sıktıkça sıkmış, ta ki Pamuk Prenses ölü gibi boylu boyunca yere uzanana kadar.

      O gece yedi cüceler Pamuk Prenses’i o halde bulmuşlar. Kurdeleyi kesmişler ve Pamuk Prenses hayata dönmüş tekrar. Böylece Kraliçe’nin elinden ikinci kez kurtulmuş Pamuk Prenses.

      Ertesi sabah Kraliçe anasının karşısına geçmiş yeniden. Aynadan Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığı haberini alır almaz hemen kılık değiştirmiş ve bir kez daha dağların yolunu tutmuş.

      “Taraklarım var, harika taraklar!” diye seslenmiş cücelerin evinin kapısında. Pamuk Prenses yaşlı kadının elinde tuttuğu tarafı görünce başına gelenleri unutuvermiş. Kapıyı açmış.

      “Saçların ne güzel, bırak ben tarayayım,” demiş Kraliçe. Ama tarak zehirliymiş, başına değer değmez Pamuk Prenses ölü gibi yere uzanmış. O gece yedi cüceler saçından tarağı almışlar ve Pamuk Prenses yeniden hayata dönmüş. Böylece Kraliçe’nin elinden üçüncü kez kurtulmuş Pamuk Prenses.

      Ertesi gün Kraliçe aynasının karşısına geçince, Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığını öğrenmiş. Öfkesi burnunda, bu kez en büyülü iksirini hazırlayıp bir elmanın yarısına sürmüş. Sonra da yaşlı bir dilenci kılığına girip yola koyulmuş.

      “Güzel kızıma tatlı bir elma benden, armağan,” demiş Kraliçe, pencereden bakan Pamuk Prenses’e. “Pencereden de verebilirim, kapıyı açmana gerek yok.”

      “Kötü diye mi almıyorsun yoksa,” demiş Kraliçe, Pamuk Prenses’in kararsız olduğunu görünce. Sonra da zehirsiz tarafından ısırmış ve, “Al bak harika!” diyerek uzatmış, yanakları gibi al al elmayı Pamuk Prenses’e.

      Pamuk Prenses elmayı zehirli tarafından ısırır ısırmaz cansız yere uzanmış.

      Kraliçe pencereden içeri, Pamuk Prenses’e bakmış. “Nihayet senden kurtuldum, artık dünyanın en güzeli benim,” demiş. Oradan doğruca saraya gitmiş. Erkesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, “Sizsiniz Kraliçem,” deyince dünyalar onun olmuş.

      Bu sefer cücelerden hiçbiri Pamuk Prenses’i uyandıramamış ölüm uykusundan. Aradan üç gün geçmiş, bütün umutlarını kaybetmişler. Fakat nedense Pamuk Prenses hiç de ölü gibi durmuyormuş. O yüzden yedi cüceler onu gömmemişler ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler.

      Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken camdan tabutun içinde Pamuk Prenses’i görmüş ve hemen ona âşık olmuş.

      “Onu sarayıma götürmeme izin verin,” diye yalvarmış Prens.

      Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens’in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk Prenses doğrulmuş nerede olduğunu anlamadan, gözünü açmış, yakışıklı Prensi karşısında görmüş. Görür görmez ona âşık olmuş. Birkaç hafta sonra nişanlanmışlar.
      Derken düğün günü gelip çatmış. Düğüne çağrılanlar arasında Pamuk Prenses’in üvey annesi de varmış. Üvey annesi sarayın salonuna girer girmez Pamuk Prenses’i tanımış, ama bu sefer bir şey yapmaya fırsat bulamamış. Çünkü Prens’in adamları Kraliçe’yi hemen yakalamış, Prens de onu artık kötülük yapamayacağı uzak bir ülkeye sürgün etmiş. O günden sonra Pamuk Prenses, güzelliğinin yanı sıra mutluluğuyla da ün salmış.

Bu konuyu yazdır