Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 Abdest ve Necaset
Yazar: RasitTunca - 04-12-2019, 05:03 AM - Forum: Fıkhi Konular Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Abdest ve Necaset

Namaz kılarken elbiselerin temiz olması takvaya en uygun olanıdır. Ancak yemek sıçraması veya necis olmayan bir şeyin elbiseye değmesi namaza mani değildir. Bu elbise ile namaz kılınabilir. Vesveseye düşmeye gerek yoktur.

Eğer elbiseye necaset bulaşmışsa ve bunun miktarı az ise, bununla da namaz kılınabilir.

Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitaplarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:

1. Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),
2. Hafif Necaset (Necaset-i Hafife)

Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.

Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.
Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?

Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa, namaza mâni olmaz; çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.

Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur. Peygamber Efendimiz (asm),

    "Temizlik îmandandır."(Müslim, Taharet 1; Darimi, Vudu 2; Müsned, V/342, 344; Acluni, Keşfu'l-Hafa, 291)

buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.

Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.
Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?

Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:

Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.

Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.

“Anne bebeğinin altını temizlerken eline bulaşan çocuğun idrarı ve dışkısı annenin abdestini bozar mı?”

Abdestli iken elimize veya bedenimize bulaşan necaset abdestimizi bozmaz. Fakat bu necaseti temizlemeden namaz kılmamız mümkün olmaz. Yani elimizdeki necaset abdestli bulunmamıza değil, namaz kılmamıza engeldir.

Dolayısıyla abdestimiz başka şekilde bozulmamış ise, elimizi yıkamak suretiyle namazımız kılabiliriz.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 İstibra ne demektir
Yazar: RasitTunca - 04-12-2019, 05:01 AM - Forum: Fıkhi Konular Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

İstibra ne demektir

“İstibrâ ne demektir? Açıklar mısınız?”

İstibrâ lügatte berî olmak istemek, temizlenmek arzusunu eyleme dönüştürmek, fiilî arınma dileği ve kirlerden arınma isteği demektir. Istılahta ise istibrâ, idrardan sonra idrarın damlasından korunmak için, sızıntının tamamen kesilmesini beklemeye denmiştir. İdrar sızıntısını bekleme süresi kişiden kişiye değişebilir. Kişi kendi durumuna göre istibra yapmalı, sızıntının tamamen kesildiğine kanaat getirince abdest almalıdır. İdrar sızıntısını tamamen kesmek için yürümek, öksürmek, yaslanmak gibi vücut hareketlerinden yararlanılabilir.

İstibrâ etmeden abdest almamalıdır. Çünkü abdest aldıktan sonra gelecek sızıntı, bir damla da olsa abdesti bozar. Fakat istibra yaptıktan sonra, bunu fazla şüphe ve vesvese konusu yapmaya da gerek yoktur.
Hiç şüphesiz istibrâ konusu özür sahibi olmayanları ilgilendirir. Özür sahibi olanlar, özürlü hükümlerine tabiidirler. Dinde zorluk yoktur.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Ayaklara Mesh ve Çorap ve Camideki Durumu
Yazar: RasitTunca - 04-12-2019, 04:53 AM - Forum: Fıkhi Konular Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Ayaklara Mesh ve Çorap ve Camideki Durumu

“Abdestte mesh ile ilgili bilgi verir misiniz? Çorabın üzerine mesh yapılır mı? Şartları nelerdir?”

Abdest için ayaklarda mest kullanmak ve mestler üzerine mesh yapmak bir ruhsattır.
İslâm kolaylık dinidir. Peygamber Efendimiz (asm) mest üzerine mesh yapmış ve bunu ümmetine göstermiştir.

Muğîre bin Şu’be (ra) anlatır: Yolculuk esnasında bir gece Hazret-i Peygamber ile (asm) birlikte idim. Bana:“Yanında su var mı?” buyurdu. Ben:
“Evet!” dedim.
Bineğinden indi ve yürümeye başladı. Nihayet gece karanlığı içinde görünmez oldu. Sonra geldi. Ben kendisine kaptan su döktüm. Yüzünü yıkadı. Üstünde yünden bir cübbe vardı. Kollarını cübbeden çıkarmaya uğraştı, çıkaramadı. Nihayet cübbenin aşağı tarafından çıkardı ve yıkadı. Başını mesh etti. Sonra ben mestlerini çıkarmak için eğilmiştim. Bana:
“Onları bırak. Çünkü ben onları abdestli iken giydim.” buyurdu. Ve üzerlerine meshetti.1
Yine, Muğîre bin Şu’be (ra) bildirmiştir: “Resûlullah (asm) abdest aldı; çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti.”2

Ayaklara giyilen mestler üzerine mesh yapılabilmesi için şüphesiz mestlerin veya çorapların bazı özellikleri söz konusudur.

Mâlikîlere göre, mest deriden yapılmış olmalıdır. Eğer çoraptan olacaksa, çorap su geçirmez derecede kalın olmalıdır. Şâfîilere göre, ayağa giyilen mest veya çorap su geçirmeyecek kadar sağlam olmalıdır. Hanefîlere göre mest veya çorap, kendisiyle ayakkabısız olarak yaklaşık üç mil, yani on iki bin adım, yani altı kilometre yürünebilecek kadar sağlam olmalıdır. Hanbelîlere göre de mestler veya mest yerine kullanılabilecek çorapların örfe göre belirli bir mesafe yürüyebilecek derecede sağlam olması şarttır.

Bu özellikleri ihtiva eden, temiz olan ve ayağı sıkı kavrayan ayak giysileri üzerine mesh yapmak caizdir. Binâenaleyh; kalın, sıkı dikişli, su geçirmez ve dayanıklı olması şartıyla çoraplar üzerine mesh yapılabileceği konusunda görüş birliği vardır.

Meshin müddetine gelince; Safvan bin Assal’dan (ra) rivâyet edilmiştir: Dedi ki: “Seferde olduğumuzda Resûlullah (asm) bize büyük abdest bozmaktan, küçük abdest bozmaktan ve uyumaktan dolayı üç gün üç gece mestlerimizi çıkarmamamızı; yalnız cünüplükte (yıkanırken) çıkarmamızı emrederdi.”3

Mestler abdestli olarak giyiliyor; giyildikten sonra yolcular için üç gün üç gece; yolcu olmayıp evinde bulunanlar için ise bir gündüz ile gecesinde, yani yirmi dört saat ayakta kalıyor. Eğer süresinden önce ayaktan çıkarılacak olursa; bilâhare yeniden abdest alınıp ayaklar yıkanarak giyilebilir ve süre yeniden başlatılabilir.

DİPNOTLAR:
1- Müslim, Taharet, 274.
2- Tirmizî, Tahâret, 74.
3- Tirmizî, Tahâret, 96.

Bu konuyu yazdır

RasitTunca-4 Raşidi Tarikatında Resimlerle Abaküs Tesbih Yapımı
Yazar: RasitTunca - 04-06-2019, 12:45 PM - Forum: Raşidi Tarikatı Tesbih Adabı - Yorum Yok

[Resim: 50710953ue.png]

AÇIKLAMA : Sofinin, aynen hat yazmaya başlayan birisinin, önce hat kalemi açmasını, yapmasını öğrendiği gibi, sofi kendi zikir tesbihini kendisi yapar.
Tesbihlerimiz mevsimin ve havanın durumunun rengine uygun, renkli çift kadranlı Abaküs mevsim tesbihi. (siyah, kar beyaz, yeşil, kırmızı veya bordo kırmızı, kahve veya sarı veya turuncu, saydam su rengi, ve çamur rengi, mor renk,pembe,turkuaz mavi, bulut mavisi,gri renkte,agaç tesbih,fosforlu tesbih...)

Yaz Tesbihi: Kırmızı veya Bordo Kırmızı , haziran mavi ve Turkuaz mavi, lacivert
Sonbahar Tesbihi: Kahverengi veya sarı veya turuncu
ilkbahar Tesbihi: Yeşil ve su rengi mart  mor ve pembe agaç tesbih
Kış Tesbihi: Gri, Siyah ve Beyaz, çamur rengi
önemli gecelerdeki Tesbih: fosforlu tesbih,agaç tesbih

Tesbihde Dizilim sırası ve Kadranlar

Tesbihde 1 adet imame 3 adet ara müezzin ve 13 adet ara bellek renkli tesbih tanesi(siyah veya beyaz veya kirmizi) ve 110 adet mevsimine göre renkli boncuk tesbih tanesi

Tesbihi dizerken soldan sağa tesbih, sol ve sağ tarafı var tesbihimizin, ve önce sol taraf dizilir ipe, ve sol tarafda 10 tane mevsimin rengi, bir tane ara renk, yine 10 mevsim rengi, 1 ara renk, ve yine 10 mevsim rengi 1 ara renk, ve sonra birinci ara müezzin.

Sonra yine 10 mevsimin rengi tesbih tanesi, sonra ara renk, sonra 5 mevsim rengi, sonra 1 ara renk, ve araya ikinci müezzin, ve tesbihimizin ortasina gelir, ve sonra simetrik olarak, yine ortadan saga dogru, yine bir ara renk ile başlanır, ve sonra 5 mevsim rengi, sonra yine ara renk, sonra 10 mevsim rengi, sonra yine ücüncü ara müezzin.

Sonra yine ara renkle başlanır, ve sonra 10 tane mevsim rengi, sonra ara renk, sonra yine 10 tane mevsim rengi, sonra yine ara renk, sonra yine ara renk, yani iki tane ara renk yan yanyana olcak,  sonra Dualite kadranına geliriz, 5 tanede son mevsim rengi, 5 tanede ara renk olmak üzre on boncuk bu sefer o ikinci üst üste ara renkten sonra bir mevsim rengini, bir ara renk, bir mevsim rengi, yine bir ara renk halinde on boncuk tamamlanır ve sonra imame ve sonra imamenin üstüne iki ipin birleşmiş yerine, bir tane ara renk sonra 10 tane mevsim rengi, ve sonra hangi mevsimin rengini yaptıysak, üstüne bir adet ondan sonra gelecek mevsimin rengi olan sarık tesbih tanesi eklenir, ve ipe aralık bırakılır sığanarak gevşetip veya sıkıştırabilcek şekilde ve uzunlukta ve ipin katları tesbih boncuklarının deliğine göre gerekirse iki kat kullanılırki gevşek tesbih olmayacak imamenin üstündeki yerde boncuklari aşağı indirip sıkdımı tesbih sıkılaşacak ve kaymaycak şekilde sıkı olmalıdır. ve bu imamenin üstü ikinci kadran, yani ikinci çarkdır, ve birinci çark ise, sağdaki iki aynı renkdeki ara tesbihin arasına gelecek olandır onu yapmak içinde, bir karışdan biraz daha uzun ip alınır yine kalınlık boncuk deliğine göre ayarlanır ve iki ip ucu birleştirilir, ve sonra bu iki ucun birleştiği yer düğümlenir sonra iki ucun ortası olan birleşik yerden olmak üzre iki kat ipe bir ara renk sonra 10 mevsim rengi sonra tekrar ara renk tesbih tanesi dizilir, ve ve bu ip uzun olur, ve tesbihler sığancak (kaydırılabilcek) kadar uzun olur, çünkü onlar sayaç olarak kullanılcak  ve, sığayıpda bırakdığımız yerde durması lazım, ve sonra bu iki ucun ucu sağdaki iki ara tesbihin olduğu yerin arasından geçirilip, sonra boncuklu kısım ipin birleşik ucundan geçirilerek, düğüm yapılır, amma düğüm sabit değil, hareket edebilir vaziyette olur, Tesbihimizin dizilimi budur.

Raşidi Tarikatı Tesbihi - Abaküs Tesbih Nedir - Nasil Kullanılır?


Normal namaz tesbihlerinin dışında, yüksek sayılı zikirleri çekebilmek için hafızalı tesbih veya zikir sayar, hesap makinesi ya da küçük ilk bilgisayar modeli demektir.

Bu tesbihlerde normal sayaç boncuklarının haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar (mesela 10 tane daha sıyrılabilir boncuk) bulunur. Yine tesbihin alt ortasında ekstra eklenmiş ikinci kadran boncukları vardır. Ayrıca belli bir boncuk aralığından sonra ekstra eklenmiş, yine mesela 10 boncuklu üçüncü kadranı (çarkı) olan tesbihlere “Abaküs Tesbih” denir.

Yani abaküs, saymak içindir; kolay saymak ve saydığını hesap makinesi gibi hafızada tutmak için kullanılır. İşte mesela ara boncuk (10 boncuklu) kadran boncuklarını tesbihin ilk 10 boncuğundan sonra bağlarsak, her 3 Fâtiha ile 7 İhlâs okuduğumuzda 10 boncuk tamam olmuş ve bir devir tamam etmiş oluruz.

Mesela Râşidî Tarikatı’ndaki silsileye Fâtihalar ısmarlanırken kullanmak için… Bu bir deviri tamam ettiğimiz Fâtiha ve Kulhü’yü bir şeyhe veya peygambere ve yakınımıza hediye edince o çarktan bir boncuk geriye sıyırırız. Yani abaküs sistemi ile “Haaa, tamam birinci silsile ismine okudum” diye hafızaya almış oluruz. Sonra ikinci 7 İhlâs 3 Fâtiha daha ve ikinci boncuk… Ve böylece abaküs işlemi devam eder.

Yine mesela 66 bin Allah zikri veya yüksek sayıdaki esmayı çekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile çektik. Bir devir yapınca o yan çarktan bir boncuk sıyırdık ve “100 çektik” diye hafızaya alıp bilmek için… On boncuk sıyırınca bu sefer imamenin üstündeki binli (1000’lik) çarktan bir boncuk yukarı sıyırırız ki abaküs sistemi ile bu sefer “bin (1000) Allah çektiğimizi” biliriz, hafızaya almış oluruz.

Ve böylece bu sefer mesela altı bin çekecek isek, her bin çektikçe imamenin üstündekileri sıyırdık ve 10 defa yani 10’a tamam olunca 10.000 etti. Bu sefer en altta ortadaki kadrandan bir boncuk sıyırırız, yani “10 bin Allah” dedik biliriz. Altı boncuk sıyırınca 60.000 Allah zikri tesbih edildi biliriz. Ve böylece tesbihin, zikir sayanın abaküsün hafızasına alırız. Altı tane olunca altmış bin (60.000) Allah çektik bilmiş oluruz.

Yani abaküs tesbih demek, aynen ilkokulda kolay saymak ve kaç saydığımızı bilmek için kullanılan bir hesap aracıdır. Bunu yapan, zikri sayan abaküs ismine “abaküs tesbih” denir. Bilgisayarın ilk modelidir ve din âlimleri ve peygamberlerden birine verilmiş mucize ve ilimdir. Allah’ı zikir için keşfedilmiş olan ilk hafızalı hesap makinesi ve ilk bilgisayarın ana modelidir.

Onun bugün ne hale geldiğini düşünürsek, yani insanlık bayağı çağ atladı. Artık İslam’ın bulduğu, keşfettiği bilgisayarı, İslam dininden ve Müslüman olmayanlar çitayı nereye kadar taşıdılar, görün bakın. İslam ise hâlâ tesbihde kaldı maalesef. Hatta Türkler ise sadece 33’lü 99’lu tesbihde kaldılar. Bu “abaküs tesbih” nedir onu bile bilmezler yani.

Raşidi Tarkatında Resimlerle Abaküs Tesbih Yapımı

[Resim: 50710954zm.jpg]

[Resim: 50710955wq.jpg]

[Resim: 50710956qh.jpg]

[Resim: 50710957ov.jpg]

[Resim: 50710958ed.jpg]

[Resim: 50710959bd.jpg]

[Resim: 50710960fy.jpg]

[Resim: 50710961po.jpg]

[Resim: 50710962pc.jpg]

[Resim: 50710963bj.jpg]



Bu konuyu yazdır

Dini-1 Kıyamete Yakın Altınçağın Yaşanacağı Doğru mudur?
Yazar: RasitTunca - 04-05-2019, 09:44 PM - Forum: Kıyamet ve Alametleri Hakkında - Yorum Yok



Kıyamete Yakın Altınçağın Yaşanacağı Doğru mudur?

Kıyamete yakın zenginleşme olacağı ve altınçağın yaşanacağı, zulüm olmayacağı, Kur'an ahlakının bütün dünyaya yayılacağı doğru mudur?

Hârise İbnu Vehb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Sadaka verin. Kişinin eline parayı alıp sadaka olarak vermek üzere çıktığı ve fakat kendisine bağışta bulunulan kimsenin "Bunu dün getirmiş olsaydın kabul ederdim, ama şu anda ona ihtiyacım yok." diye cevap vereceği ve böylece sadakasını kabul edecek bir kimseyi bulamadan sadakası elinde olduğu halde geri döneceği zaman yakındır." [Buharî, Fiten 24, Zekât 9; Müslim, Zekât 58, (101.1); Nesâî, Zekât 64, (5,77)]

Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün." [Buharî, Zekât 9; Müslim, Zekât 59, (1012)]

AÇIKLAMA:

Bu hadisler, âhir zamanda bolluğun artacağını, öyle ki zekat kabul edecek kimsenin kalmayacağını haber vermektedir. Hadîste zekat malı olarak altın kelimesinin zikri, mânayı te'kid içindir. Çünkü insanlar arasında tedavül eden kıymetli eşyaların en değerlisi, taşınma ve saklanması en kolay olanı altındır. İnsanlar sunulan altına bile istiğna gösterirlerse, gözleri, gönülleri son derece doymuş demektir. Bu da o devirde bolluğun fevkalâde artacağını ifâde eder. Bu mâna birçok hadislerde ifâde edilmiştir. Aynî'ye göre, bu hal fitnelerin artması ve insanlar arasında öldürme hadiselerinin çoğalmasıyla hâsıl olur. Elli kadının bir erkeğe sığınmaya çalışmaları da aynı devrenin vasıfları olarak zikredilmiş olması da bu mânayı te'yid eder. Zira fitnelerde daha ziyade erkekler hayatını kaybeder. Geriye kalan zevceler, yakınlarının himâyeye muhtaç kadın ve kızları epeyce bir yekûn tutar. Hadisler, bu hâlin Kıyamete yakın vâki olacağını, bu esnâda bolluğun, sadaka kabul edecek kimse kalmayacak derecede artacağını belirtir. Bazı hadisler, bu bolluğun Hz. İsâ (as)'ın zuhur edip, Deccal'ı öldürmesinden sonra vukua geleceğine işaret eder.

Mezkur bolluğa temas eden hadîslerden Müslim'de kaydedilen bir rivayet şöyle:

    "Aranızda mal çoğalmadıkça kıyamet kopmaz. Mal o kadar artacak ki, mal sahibi "Acaba sadakamı kim alır?" diye endişeyle fakir arayacak. Sadaka vermek üzere biri çağrılacak olsa, "İhtiyacım yok!" diye cevap verecek."

Bir başka hadis, Arabistan çöllerinde nehirler akıp, çayırlıklar hâsıl olacağını haber verir.

Bütün bu hadisler, ilerleyen teknik vasıtalar sebebiyle mi, yoksa sağlanacak olan sulh-ü umumî sebebiyle mi, yoksa bazı şârihlerin söylediği üzere, kıyâmetin yaklaştığını anlayan insanların mal hırsını bırakmaları sebebiyle mi, her ne ise kıyamete yakın, bolluk ve bereketin artacağını haber vermektedir. İbnu't-Tîn şöyle der:

    "Bu hâl, Hz. İsa'nın inmesinden sonra, arz bereketini çıkardığı, bir narla bir âilenin doyduğu, yeryüzünde tek kâfirin kalmadığı zamanda husûle gelecektir."

Sadedinde olduğumuz hadis, bu bolluğun, hiç beklenmedik bir tarzda sür'atle gelebileceğine dikkat çekerek, sadaka verme fırsatlarını değerlendirmeyi emretmektedir.

Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa aleyhisselâm), Feccu'r-Ravhâ nam mevkide, hac yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir." [Müslim, Hacc 216, (1252)]

İslâmî nasslara göre, Hz. İsa aleyhisselâm hayattadır, cism-i dünyevîsi semadadır. Ahir zamanda Deccal'i öldürmek üzere yeryüzüne inecek ve adaleti tesis edecektir. Onun getireceği adaletle bolluk artacak, insanlığa refah ve sulh-ü umumî gelecektir. Öyle ki zekât alacak fakir kalmayacaktır.

Şu halde, Hz. İsa (as) o zaman hac yapacaktır. Onun telbiye getireceği Feccu'r-Ravha Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke'ye altı mil kadar uzaklıkta bir yerin adıdır. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir gazvesi, Fetih gazvesi ve Veda haccına giderken buradan geçmiştir.

Bazı hadislerden kıyamete yakın bütün insanlara şamil fevkalade bir zenginliğin geleceği ifade edilir. Ancak bu zenginlik kıyamet alâmeti olması sebebiyle bir fitnedir, en azından bir fitnenin sebebidir. Belki de daha önce zikri geçen "refah fitnesi"dir.

Her halükarda mükerrer hadislerde kıyamete yakın, zekat kabul edecek bir kimse bulunmayacak derecede umumi bir bolluk mevzubahistir:

    "Ahir zamanda ümmetim içerisinde bir halife zuhur edecek. Bu halife malı öyle dağıtacak ki, hesabını bile tutmayacak."

Buharî'nin bir rivayetinde malı hesapsızca dağıtacak olan kimse Hz. İsa (as)'dır:

"Hz. İsa çıkınca malı cömertçe dağıtır, ama kimse bunu kabul etmez."

Bir diğer rivayette de şöyle buyurulur:

"Sizden birinin sadaka vermek üzere çıkıp, kabul edecek kimseyi bulamayacağı gün gelmezden önce kıyamet kopmaz

Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:

    "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol kesilmesinden şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:

    "Ey Adiyy dedi, sen Hire şehrini gördün mü?"

    "Hayır görmedim, ancak işittim!" dedim. Bunun üzerine:

    "Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak!.."

    Adiyy der ki: "İçimden, kendi kendime, "memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?" dedim. Resulullah sözlerine devam etti:

    "Eğer ömrün olursa Kisra'nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!"

    "Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye araya girdim.

    "Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!" buyurdu ve devam etti:

    "Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere fakir arayacak, fakat kendinden onu kabul edecek bir tek adam bulamayacak. Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala Hazretleri: "Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!" diyecek. Rabb Teala: "Ben sana mal vermedim mi, ikram etmedim mi?" diye soracak, kul: "Evet! Ey Rabbim verdin." deyip sağına bakacak, cehennemden başka bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek."

    Yine Adiyy (radıyallahu anh) dedi ki:

    "Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı tavaf eden ve Allah'tan başka kimseden korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz'ün hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka, Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu söylediğini de göreceksiniz:

    "Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka olarak) kabul edecek adam bulamayacak." (Buharî, Menakıb 25)

1. Hadisin ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sahavetiyle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Kabilesinin reisidir. Tay kabilesi Irak'la Hicaz arasında yer almaktadır. Kendilerinden önceden izin almadan, bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler. Böylece eşkiyalıklarıyla şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir kadın kendi yurtlarından korkusuz nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek diye hayrete düşer. Adiyy'i hayrete düşüren diğer bir ifade "Kisra'nın hazinelerinin fethi." O zaman için iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?" Bir yanlış anlama olmasın? Sorar: "(Yani şu İran Devleti'nin kisrası olan) İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet! O kisra, İbnu Hürmüz olan kisra!" der.

2. Hadiste temas edilen diğer bir husus, yol emniyetini getirecek adalet-i İslamiye'nin hasıl edeceği maddî refah seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek kasdıyla evden çıkan kimsenin, bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine döneceği" derecede refahın artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur. Bazı alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti sırasında hasıl olacak bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma işaret edildiğini belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre, "Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife ölmezden önce, büyük miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize verin" derdi. Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için" bunu verecek bir kimse bulamadan parasıyla geri dönerdi." Beyhakî, rivayeti kaydettikten sonra ilave eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der ki, "Bu ihtimal öncekinden daha kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e: "Eğer ömrün uzun olursa göreceksin" denmiştir.

3. Hadiste, bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu, ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc için bunun caiz olduğunu söylemiştir.

İnancımıza göre Hz. İsa (as) ölmemiş, semaya çekilmiştir. Cesed-i dünyevîsi ile semada yaşamaktadır. Hadiste de görüldüğü üzere, kıyamete yakın, yeryüzüne inecek, müsbet icraatları gerçekleştirecek: Deccal'in hasıl ettiği manevî tahribatı telafi edecektir. Onun gelmesiyle birlikte bolluğun, refahın artacağının ifade edilmesi, onun ıslahatı sadece manevî cihette olmayacak, maddî cihette de olacak, iktisadî düzelmeler, düzeltmeler de gerçekleştirecektir.

Bazı hadislerde, kıyamete yakın bütün insanlara şamil fevkalade bir zenginliğin geleceği ifade edilir. Ancak bu zenginlik kıyamet alâmeti olması sebebiyle bir fitnedir, en azından bir fitnenin sebebidir. Belki de daha önce zikri geçen "refah fitnesi"dir. Her halukarda mükerrer hadislerde kıyamete yakın, zekat kabul edecek bir kimse bulunmayacak derecede umumi bir bolluk mevzubahistir: "Ahir zamanda ümmetim içerisinde bir halife zuhur edecek. Bu halife malı öyle dağıtacak ki, hesabını bile tutmayacak." Buharî'nin bir rivayetinde malı hesapsızca dağıtacak olan kimse Hz. İsa'dır: "Hz. İsa çıkınca malı cömertçe dağıtır, ama kimse bunu kabul etmez." Bir diğer rivayette de "Sizden birinin sadaka vermek üzere çıkıp, kabul edecek kimseyi bulamayacağı gün gelmezden önce kıyamet kopmaz." denir.


Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 Peygamberimizin şunlar olmadıkça kıyamet kopmaz dedikleri hadisler
Yazar: RasitTunca - 04-05-2019, 09:26 PM - Forum: Kıyamet ve Alametleri Hakkında - Yorum Yok



Peygamberimizin şunlar olmadıkça kıyamet kopmaz dedikleri hadisler

Bununla ilgili hadisler çoktur. Bazıları şöyledir:

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:



"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça, kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." (Buharî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, Ebu Davud, Melahim 9,  Tirmizî, Fiten 40, Nesâî, Cihad 42.



Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre: Allah Resulü (a.s.): "Herc vakıaları çoğalmadıkça Kıyamet kopmaz" buyurdu. Sahabeler: Ey Allah'ın Resulü! Herc nedir? diye sordular. Allah Resulü: "Öldürmek, öldürmek!" buyurdu. (Müslim, Fiten 18.)

Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: "Herhalde savaşı ben kazanacağım." der." (Buhârî, Fiten 24, Müslim, Fiten 29)

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu ateş Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır." (Buharî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42)

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Rumlar, A'mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçek kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf  düzen alınca, Rumlar:

"Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!"  derler. Müslümanlar da: "Hayır! Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz" derler. Bunun üzerine (Müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tövbesini kabul etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir. Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul'u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan  aralarında şöyle bir nida atar: "Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"

"Bunun üzerine,  çıkarlar. Ancak bu haber batıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikamet okunur. Derken İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hz. İsa'yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helak oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir." (Müslim, Fiten 34,)

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'lhalasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz. Zü'lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları [Tebâle'deki] puttur." (Buharî, Fiten 23; Müslim, Fiten 51)

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat davaları birdir." (Buharî, Fiten 24, Menakıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, Fiten 17)

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça  kıyamet kopmaz." (Tirmizî, Fiten 9.)

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar." (Tirmizî, Fiten 30)

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Otuz kadar yalancı deccaller çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder." (Tirmizî, Fiten 43, Ebu Davud, Melahim 16)

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Güneş, battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz." (Buharî, Rikak 39, İstiska 27, Zekât 9; Müslim, İman 248, Ebu Davud, Melahim 12.)

Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla  konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendisinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe kıyamet kopmaz." (Tirmizî, Fiten 19)

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"İnsanların dünyaca en bahtiyarını adi oğlu adiler teşkil etmedikçe kıyamet kopmaz." (Tirmizî, Fiten 37)

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır." (Müslim, İman 234, Tirmizî, Fiten 35) Hadisin bir başka veçhinde: "Yeryüzünde Allah Allah diyen kaldıkça kıyamet kopmaz." buyrulmuştur.

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur." (Tirmizî, Zühd 24)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hedwig Kohn Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 04-05-2019, 04:52 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Hedwig Kohn Kimdir? Biyografisi

Hedwig Kohn (5 Nisan 1887'de Wroclaw'da doğdu, † 26 Kasım 1964, Durham, Kuzey Carolina, ABD de öldü) bir Alman fizikçiydi. Lise Meitner ve Hertha Sponer'in yanında, İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da fizikte bir habilite elde eden sadece üç kadından biriydi. Meitner ve Sponer gibi, Ulusal Sosyalizm zamanında da Almanya'dan kaçmak zorunda kaldı. Amerika'ya fizik profesörü olduğu yerlere taşındı.

hayat

Hedwig Kohn, zengin bir Alman-Yahudi aileden geldi. Wroclaw'da tekstil tüccarı olan Helene Hancke ve Georg Kohn'un kızıydı.

1906'da Wroclaw Üniversitesi'nde, önce misafir denetçi olarak çalışmaya başladı, çünkü şu anda kadınlar için resmi bir matriksasyon henüz mümkün değildi. Doktora derecesini 1913 yılında "Alevli metal buharlarının salınımının doğası üzerine" tezi ile kazandı. 1914'te Wroclaw Üniversitesi Fiziksel Enstitüsünde asistan oldu ve burada Birinci Dünya Savaşı'nın başlarında erkek meslektaşlarının çoğu orduya çağrıldığı zaman kapsamlı görevlerde bulundu. Otto Lummer ile birlikte "Müller-Pouillets Fizik Ders Kitabı" nın yeni bir baskısı üzerinde çalıştı. Bu projeye yaptığı kapsamlı katkılar, 1930'da bir habilitasyon olarak kabul edildi. Bir süre sonra öğretim görevlisi oldu.

1933 yılında Mesleki Kamu Hizmetlerinin Restorasyonu Hakkında Kanun çıkarıldı; Üniversitedeki tüm Yahudi bilim adamları görevden alındı. Fiziksel Enstitü müdürü Clemens Schaefer, 22 Haziran 1933'te üniversite yönetimine bir mektup göndererek, Hedwig Kohn'un görevden alınmasını engelledi, ancak başarısız oldu. 7 Eylül 1933'te öğretim izninden mahrum edildi. Kohn, Arosa'daki Hafif İklim Gözlemevinde ve bir endüstri danışmanı olarak çalıştığı İsviçre'ye göç etti. 1938'de, Kuzey Carolina Üniversitesi Kadın Koleji, Sweetbriar Koleji, Virginia ve Wellesley Koleji, Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesine izin veren bir yıllık eğitim ödevleri aldı. 1945'te Wellesley College'da yardımcı doçent, üç yıl sonra da tam profesör oldu. 1952'de Durham'da (Kuzey Carolina) Duke Üniversitesi'ne gitti. O sırada Hertha Sponer da çalıştı. Hedwig Kohn 65 yaşında emekli olduğunda Sponer, 12 yıl boyunca araştırma ve ders vermeye devam ettiği Duke Üniversitesi'ndeki bir araştırma projesi üzerinde çalışmasını sağladı.

Uzmanlığı optik idi,

ayrıca pirometri ve spektrometri yöntemleri ve ışık kaynaklarının geliştirilmesi üzerinde çalıştı.

132. doğum günü vesilesiyle, Google Hedwig Kohn bir doodle adadı.

Hedwig Kohn 5 Nisan 1887'de Wroclaw'da doğdu. Yahudi bir aileden geliyor. 1906'da Wroclaw Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başlamıştır, ancak o zamanlar resmi kayıt yaptırmalarına izin verilmediğinden yalnızca konuk denetçi olarak çalışmaktadır.
Fizikte yerleşme

Kohn, Alman üniversiteleri için fizik öğretmeni olarak eğitildi. Onun habilitasyon, "Müller-Pouillet'in Lehrbuch der Physik" inin yeni bir baskısında Otto Lummer ile işbirliği yaptıktan sonra 1930'da tanındı ve sayısız araştırma sonucu verdi. Bu yüzden II. Dünya Savaşı öncesi fizik sınavını geçen üç kadından biriydi. Ancak, 1933'te Yahudi bir kadın olarak görev yapmaktan mahrum kaldı. 1940 yılına kadar endüstriyel fizik alanında araştırma yaptı.

1940'ta ABD'ye kaçtı ve yine orada ders verdi. 1952 yılına kadar Kuzey Carolina Üniversitesi Kadın Koleji'nde ve Massachusetts'teki Wellesley Koleji'nde çalıştı.

Hedwig Kohn'un hobisi radyometriydi

1952'de Hedwig Kohn, Kuzey Carolina'daki Durham Üniversitesi'nde Hertha Sporrer ile çalıştı. 65 yaşında, Kohn emekli oldu. Ancak Sporrer, 12 yılını üniversitede araştırma ve öğretim yaparak geçirdiği Duke Üniversitesi'ndeki bir araştırma projesi üzerinde çalışmasını sağlamıştır.

Kohn'un uzmanlığı öncelikle radyometride yatıyordu. Bu bilim elektromanyetik radyasyonun ölçülmesi ve bunun fizik, astronomi ve jeofizik alanındaki uygulamaları ile ilgilidir. Hedwig Kohn 20'den fazla yayın ve çok sayıda ders kitabı sayfası yayınladı.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Soğuk Duşun İnanılmaz Faydaları!
Yazar: RasitTunca - 04-02-2019, 11:02 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok


Soğuk Duşun İnanılmaz Faydaları!

Soğuk suyla duş almanın sağlığa birçok faydası var. Hemen hemen herkes sıcacık bir duşun kendini çok rahatlattığını söyler. Ancak soğuk su ile yapılan duşun daha faydalı olduğunu biliyor muydunuz? İşte soğuk duşun şaşırtan faydaları.

* Kan dolaşımını hızlandırır: Soğuk suyun etkisiyle, vücudu ısıtmak isteyen kalp hızla kan pompalamaya başlar. Kardiyovasküler sağlık için çok önemlidir.

* Vücudumuz soğuğa maruz kaldığında ısınmak için daha fazla enerji üretmesi gerekir. Bu sayede ısınmaya çalışırken daha çok yağ yakar ve zayıflamaya yardımcı olur.

* Uyumayı kolaylaştırır: Yatağa yatmadan önce alınan soğuk duş vücuda uyku sinyalleri gönderir, daha derin uyku uyumayı sağlar.

* Soğuk suyun depresyonun semptomlarını azalttığı bilinmektedir. Depresif zamanlarda soğuk suyun altında bir müddet durduğunuzda kendinizi daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz.

* Cildin ekstra yağ üretmesini engeller ve gözeneklerin sıkılaşmasını arttırır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Şira Yildizi - Sirus - Köpek Yildizi Kümesi
Yazar: RasitTunca - 04-02-2019, 10:57 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok



Şira Yildizi - Sirus - Köpek Yildizi Kümesi

وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى
Ve innehû Hüve Rabbi’ş-Şi’râ.
“Ve Şi’ra yıldızının Rabbi de kesinlikle O’dur.” (Kurân-ı Kerîm) [1]

Sirius (Arapça شعر Şi’râ ) [2], gökyüzünün en parlak yıldızıdır.[3] Sirius’un parlaklığı -1m.5 dir.[4] α = 06h 44m 48s ve β = -16 42’ koordinatlarındadır.[5] Genel bilinenin aksine gökyüzündeki en parlak yıldız Kutup Yıldızı değil Sirius’tur.[3]

Büyük Köpek Takımyıldızı’nda yer alan bu yıldız, Güneş’ten 8.6 ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen parlaklığı Güneş’in 23 katıdır. Astronomlar, Sirius-B için “Küçük yıldızlardan biri olmasına karşın yoğunluğu oldukça ağır bir yıldızdır.” derler. İnsan aklının algılamakta zorlanacağı bir nokta ki, bu yıldızdan alınacak minik bir maddenin 1 ton geleceği söylenmektedir. Yoğunluğu demirden daha sert olan bu madde dünyadaki en sert mineral olan elmastan 300 kat daha serttir.[6]

Alman astronom Friedrich Bessel, 19. yüzyılın ortalarında Sirius’u belirli bir süre incelemiş ve onun gökyüzündeki hareketinde dikkate değer bir çekim gücünü yaratacak kadar yakın başka bir uzaysal objenin varlığını işaret eden bir düzensizlik bulgulamıştır. Yani Sirius’un sendelediğini gözlemlemiştir. Fakat aşırı parlaklığı nedeniyle bu boyda bir yıldızı etkileyecek büyüklükte bir gök cismine rastlamamıştır.[7]

1862 yılında Amerikalı Astronom Alvin G. Clark Sirius’un bir çift yıldız sistem olduğunu keşfetti. Diğer eş (Sirius B) 8.44 kadir parlaklığa sahip ve Güneş’in parlaklığının % 0.005’i kadar olan bir beyaz cüce. Sirius B bir zamanlar Sirius’tan çok daha büyüktü ve hızla gelişerek yakıtını tükettikten sonra dış katmanlarını dışarı fırlatarak bir beyaz cüce haline geldi. Bu beyaz cüce yıldız Sirus’un etrafında 50 yılda bir tur atarken Sirius’a gaz aktarımında da bulunduğu düşünülüyor. Bu nedenle de Sirus’tan alınan tayfta sıra dışı çizgilere rastlanıyor.[8]

Beyaz cüceler fazla ışık vermeyen, fakat yoğun atomik yapılarından dolayı devasa bir çekim gücü yaratan yıldızlardır. Bir beyaz cüce, hafif hidrojen ve helyum atomlarını tüketmiş ve çökmüş bir yıldızdır. Kalan maddeler öyle yoğun olarak iç içe geçmiştir ki artık maddesel yapısını bildiğimiz bütün maddelerden farklıdır. Atomlar bu derece sıkıştırıldıklarında sonuç olarak ortaya çıkan kütle aşırı derecede ağır olur. Çok yüksek güce sahip teleskoplar aracılığıyla görülebilen ve ancak 1970’ler gibi yakın bir tarihte fotoğraflanabilmiş bu yıldıza Sirius-B denildi. Sirius, birbirlerinden 20 astronomik birim uzaklığında (yaklaşık Güneş’le Uranüs arasındaki uzaklık) ve birbirleri çevresinde 50.1 yılda dönen iki beyaz yıldızdan oluşan bir çift yıldızdır. Bu çift yıldızdan çıplak gözle görülebileni günümüzde bazen Sirius-A olarak adlandırılır.[7]

Sirius’un çeşitli adlarından bazıları şunlardır:

“Sothis” (Eski Mısırca adının Grekçe’ye uyarlanmış hali)
“Sigi” (Dogonlar’da)
“Sigo” (Bambara’larda)
“Şira” (Araplar’da)
“Seirios” (Yunanlar’da)
“Sirius” (Romalılar’da)
“Kak-si-sa” veya “Kak-si-di” (Asur-Babil’de)
“Kak-si-si” (Hititler’de)
“Tistirya“, “Tishtrya” veya “Tiştria” (Zerdüştçülüğü benimsemiş kavimlerde)
“Sima Kayne” (Bozolar’da)
“Sirona” (Galyalılar’da)
“Hu-Şi” (Çinliler’de ) [9][10]

Sirius, Antik çağ ezoterizminde, Çin’de, eski Mısır’da, bazı Afrika kabilelerinde, Mezopotamya’da, Anadolu’da yaşamış Hititler ve Urartular’da, Hopi kızılderililerinde, Şamanist Türkler’de ve kimi araştırmacılara göre yitik uygarlıklardan Mu ve Atlantis’te her zaman önemini korumuştur. [9] Kimilerine göre bu yıldıza bu kadar önem verilmesinin nedeni, Dünya’nın görünmez idarecilerinin Dünya üzerindeki sevk ve idarelerini bu yıldız varlıkları aracılığıyla gerçekleştiriyor olmalarıdır. [9] Sirius yıldızının bu rolü hakkında bilgi veren kişilerden biri Lori Tostado’dur. [11]

Sirius kültürü, yeryüzündeki birçok uygarlık için kutsal olan Sirius takımyıldızı etrafında oluşan inanmalar, anlatmalar ve pratikler bütünüdür. Mu, Atlantis, Eski Mısır, Antik Yunan, Roma, Mezopotamya, Çin, Hint ve Afrika Dogonları arasında belirgin bir şekilde rastlanan Sirius izlerine çok benzer izler, Türk mitolojisinde de mevcuttur. Siriusyen kültürün en önemli motifleri olan “gök tanrı”, “kurt / köpek”, “yay – ok” ve “yıldız” motifleri, Türk mitolojisinin de en önemli motiflerindendir. Bu derece paralellik gösteren kültürlerin temelinde aynı etkininin olup olmadığı hakkında yaptığımız araştırma sonuçlarının yer aldığı bu tez çalışmasının gerçek amacı, Sirius A ve Sirius B yıldız çiftinin bazı noktalarda bir sırra dönüşen bilgilerinin, Türk destan ve efsanelerinde yer alıp almadığı sonucuna ulaşmaktır.[12]

Kimi inançlara göre, yitik Mu kıtasına tektanrılı dinin indirilmesinden beri gezegenimizde Sirius kültürü hakimdir. [9] Sirius konusunda internette çoğu tutarsız görünmekle birlikte sayısız yorum yapılmıştır.[10] Zulkarneyn’in bu yıldıza giderek Yecüc ve Mecüc’ü hapsettiği düşünülür.[6]

Sirius, aynı zamanda, yer aldığı takımyıldızdaki önemli rolünden dolayı, geleneklerde “köpek-yıldız” olarak da adlandırılır.[40] Bu yıldız pek çok mitolojik ve folklorik öykülere Güneş’ten bağımsız bir biçimde konu olabilmiştir. Sirius-A’nın helyak doğuşu antik Mısır’da Nil Nehri’nin taşmalarını, antik Yunan’da “köpek günleri”nin (kavurucu sıcak günler) başlangıcını, Polinezya’da kışı haber veriyor, Pasifik Okyanusu’nda ise gemicilere önemli bir işaret oluyordu.[10]

Muhyiddin-i Arabi, bir kitabında Dünya’nın, Yengeç burcunun yönetiminde olduğundan bahseder. Buradan yola çıkarsak Yengeç burcu içinde yer alan yıldızlar Dünya açısından önemlidir. Sirius takım yıldızı da temsil ettiği mânâlar dolayısıyla ve oldukça yakında bir takım yıldız olması sebebiyle, Dünya üzerindeki etkileri çok önemsenir. Nasıl ki astrologlar Jüpiter gezegenini önemseyip, iyi talih ve şans gezegeni olarak tanımlıyorsa, Sirius da böyle tanımlanır. Sirius ile ilgili bu bilgi, çok eski tarihlerden beri bilinip bugüne dek ulaşmıştır.[13]

Geleneklerde Sirius Sistemi ile ilişkilendirilen biçimsel semboller üç uçlu yaba, yay ve ok, hayvansal semboller kurt ya da köpek ve yunus, sayısal semboller ise 3, 22, 23, 44, 49 ve 50 rakamlarıdır.[13]

Aztek mitolojisinde köpek biçiminde temsil edilen tanrı, Xolotl’dur. Sirius–A ve B’yi ifade edercesine ikiz olduğu belirtilen Xolotl, Güneş’i taşıyan, yani hareketini sağlayan, yıldırımı şekillendiren ve ölülerin ruhlarına öte–âlemde refakat eden tanrı olup, ok ve yılanla ilişkilendirilir.[14]

Çeşitli uygarlıklara ait en eski astronomik kayıtlarda adı geçen Sirius, eski Mısır’da Sopdet (Grekçe’ye uyarlanmış haliyle Sothis, yıldızın Grekçe’deki adı ise Seirios’dur) olarak bilinirdi. Eski Mısır’da “Orta Krallık” döneminde, Mısırlılar takvimlerini Sirius’un “heliak doğuş”una göre düzenlemişlerdi.[10] Helyak doğuş (Heliak doğuş), Güneş’le aynı sırada doğup batabilen yıldızların Güneş’in doğduğu sıralardaki doğuşuna verilen adıydı. Bir yıldızın heliak doğuşu ile Güneş’in doğuşu arasındaki zaman farkı yılın belirli bir gününde sıfırlanır ki, o günden sonra o yıldız Güneş’ten daha önce doğmaya başlar.

Bu iki doğuş arasındaki zaman farkı, başlangıçta bir iki hafta boyunca bir saati geçmez. Fakat fark giderek açılır ve yıldızın doğuşu gece yerine gündüze denk gelmeye başlayınca ışığı Güneş’in güçlü ışığı yanında sönük kalan yıldız her yıl belirli bir dönem boyunca görülemez. Mısırlılar da bu yüzden 70 gün boyunca Sirius’u göklerinde göremezlerdi.[15]

Kadim Mısırlılar, Sirius’a “Nil Yıldızı” ya da “İsis’in yıldızı” olarak saygı göstermekteydiler. Onun her yıl 21 Hazirandaki gün dönümünde (gece ile gündüzün eşit olduğu gün) şafaktan hemen önce görünmesi, Mısır tarımının bağlı olduğu Nil’in taşacağının habercisidir. Bu özel sarmal yükselişe pek çok tapınak yazıtlarında değinilmiştir, bu yazıtlarda Sirius’a “İsis’in ruhu” olarak tanımlanan “İlahi Sepat” denilmektedir. Örneğin Mısır-Denderah’taki İsis-Hathor Tapınağı’nda şu yazıt yer almaktadır:

“İsis, Yeni Yıl Günü’nde tüm ihtişamıyla mabette parlar ve ışığının içine ufuktaki babasının ışığını da karıştırır”.[16]

Sirius yıldızı, eski Mısırlılar için çok önemliydi. Bu sebeple hem takvimlerini, hem de tapınaklarının yönünü Sirius’a göre ayarlamışlardı.[17] bu ilk takvim toplam 365 günden ve her biri 30 gün çeken 12 aydan meydana geliyordu. Her yılı dört aydan oluşan üç mevsime ayırdılar: Taşma mevsimi, Suların çekilmesi ve Hasat.[18][19] Bu takvimde esas alınan gün ise, Sirius’un doğuşunun Güneş’in ışığından yeterince uzaklaşmış olmasından sonra, Güneş’in doğuşundan hemen önce açıkça görülür hale geldiği gündü. Bir başka deyişle bu, Sirius’un Mısır göklerinde 70 günlük yokluğundan sonra [20] belirdiği gündü ve Nil Nehri’nin her yılki taşmasından hemen öncesine ve yaz gündönümüne denk gelirdi. Sirius’u (Sothis) ifade eden hiyeroglifin glifleri üçgen, beş uçlu yıldız ve yarım dairedir. Sirius-A, eski Mısır panteonunda İsis tanrıçasıyla özdeşleştirilirdi ki, İsis, eşi Osiris ve oğlu Horus ile bir üçlem oluştururdu. Sirius’un gökyüzünde görülmediği söz konusu 70 gün, İsis ve Osiris’in duat denilen öte-alemde seyrettikleri dönemi simgelerdi.[10]

Mısırlılar, öldükten sonra Sirius’a doğru gideceklerine ve orada sonsuz bir yaşama başlayacaklarına inanıyorlardı.[21]

Sirius, zamanla “seneyi başlatan” olarak adlandırıldı.[18][19]

Bir Hint efsanesinde Sirius’tan şöyle bahseder: Cennet’in kapısına ulaşmak için yola çıkan dört kardeşten birisi iyi bir savaşçı, diğeri iyi bir aşık, üçüncüsü de bir şairdir. Sonuncu kardeşin ise tek özelliği kendisine sadık bir köpeğinin olmasıdır. Kardeşler yola devam ederken; 4. kardeş, savaşçıyı bir savaşta, şairi bir düğünde, aşığı ise bir prensesin kollarında bırakır. Köpeği ile beraber cennetin kapısına ulaştığında köpeğini cennete almazlar. Yolculuğu Cennet’ten izleyenler, tüm kardeşlerini terk ettiği halde neden köpeği terk etmediğini sorduğundaysa, kardeşlerinin kendi yollarına gittiğini, oysa köpeğinin ona bağlı olduğunu, bu yüzden terk etmeyeceğini söyler. Bu cevap üzerine köpek, gökyüzünde “Canis Major” takım yıldızı olur. Kalbi ise Sirius’tur.[21]

Sirius, Çin metinlerinde ve Feng Shui geleneğinde Ursa Major Büyükayı takım yıldızı ile birlikte hareket eden tek bir yıldız olarak nitelendirilir. Olumlu ve olumsuz Chi enerjisinin Güneş ile birlikte Sirius kaynaklı olduğundan bahsedilir. Enteresandır ki, 1909’da astronom Ejnar Hertzsprung Sirius yıldızının büyük ayı yıldız kümesi ile birlikte hareket ettiğini öne sürmüştür.[22]

Çin tradisyonlarında Sirius yıldızı, “göksel saray”ın bekçisi “göksel kurt” olarak nitelendirilir. Bu adın Çinliler’e Orta Asya Türkleri’nden geçmiş olduğu sanılmaktadır.[14]

Köpek Yıldızı’nın hemen altında “Argo Gemisi” adıyla anılan takımyıldızı yer alır. Astrolojik olarak gökyüzündeki bu bölge, “Yıldızlar Nehri” olarak bilinir. Astrolojide burası, yüksek şuur denizinin kapısıdır. Çinliler, bu bölgeyi cennetle cehennemin arasındaki köprü, toplayıcı olan “Yargıç’ın Köprüsü” olarak kabul etmişlerdir.[16]

Antik Yunan mitolojisine göre Orion, Poseidon’un oğludur. Her zaman köpeği ile gezen büyük bir avcıdır. Yakışıklılığı ve kadınlara düşkünlüğü ile ün salmıştır. Hera’yı kıskandıracak kadar güzel karısını kaybettikten sonra, misafir olduğu Oinopion’un kızı Merope’yi baştan çıkarmaya kalkışmıştı, Oinopion da bunun üzerine onu kör etti. Daha sonra Eos tarafından kaçırılan Orion’u, bakire tanrıça Artemis bir akrebe sokturarak öldürdü. Akrep, ödül olarak burçlar arasında yerini aldı. Orion’a gelince, o da gökyüzünün karşı yanında bir takım yıldız haline gelmiş; köpeği ise “Sirius yıldızı” olmuştur. Sirius’un aynı zamanda “Köpek Yıldızı” olarak da anılması bu sebepledir.[23]

Sirius yıldızından Zend Avesta’da da söz edilir. Birçok kutsal metinde sözü edilen tek yıldız olan Sirius, yeryüzündeki birçok uygarlık için de en kutsal yıldız olmuştur.[10] Sirius, Zend Avesta’da yağmur tanrısı Tishtrya’nın yıldızı olarak düşünülmüştür.[6] Tishtrya, yağmurların yağdırılması ve suların ülkeler arasında bölüştürülmesi ile ilgili bir yazatadır.[24]

Harran Sabiileri Ay tanrısı Sin’e, aya, güneşe ve yıldızlara taparlardı. Hepsinin ortak yıldızları da Şira, yani, “Şirayı Yemani” (Sirius, Süreyya, Pleiades) ile “Şirayı Gumeyşa” (Procyon) takımyıldızlarıdır.[25]

Sirius, Araplarının şans ve uğur kaynağı sayıp bahtlarını kendisine bağlı gördükleri yıldızdır.[26]

Eski Mısır’da Sirius’un hareketlerine göre tarım faaliyetlerinin düzenlendiğini hatırladığımızda Arapların, Sirius takımyıldızını kutsal saymaları boşuna değildir. Araplar, Sirius’un yağmurları yağdıran, bereketi veren yıldız olduğuna inanırlardı. Araplar, Sirius’a “En Necm” de derlerdi. Bu nedenle kişi adlarında “Abd-Necm” (Necm’in kulu), kölesi, “Abd-at-Süreyya” (Süreyya’nın kölesi) şeklinde tanrı adı olarak kullanırlardı. Kurân-ı Kerîm’de Necm Suresi 49. ayeti: “O, Şira yıldızının Rabb’idir.” derken, Şira en parlak yıldızı “Şirayı Yemani” (Süreyya, Sirius) ve en parlak yıldızı “Şirayı Şami” olan “Küçük Köpek” takımyıldızından oluşan iki takımyıldızın adı olması yüzünden iki takımyıldızın da Allah’ın yıldızları olduğunu söyler.[25]

Arapların Şira’yı “Gumeyşa” (Sulu Gözlü Şira) adıyla andıkları “iki” yıldız’dan oluşan bu takımyıldız ile “10 yıldızlık” Büyük Köpek takımyıldızını hesapladığımızda her ikisinin yıldız sayıları “12″ ye ulaşır. Bu da bize bütün dinlerde ve mitolojilerdeki “12″ sayısının sırrını verir. Ayrıca “Hilal-Yıldız” sembolü de muhtemelen bu takımyıldızını temsil etmektedir. Büyük köpek takımyıldızındaki on yıldızın da “1 güneş 1 ay” şeklinde “çift” dizilişli olmaları, “Hilal- yıldız” kavramının kaynağıdır.[25] Bu yıldıza, “Merzemü’l-Cevaza”, “El-Kelb’ul-Ekber”, “el-Kelb’ul-Cebbar”, “Şi’ru’l-Ebur” gibi isimler de verilmiştir.[27]

Himyer Arapları’nın Yahudiliği kabul etmeden önce güneşe taptıkları Kurân-ı Kerîm’in Belkıs ve kavmiyle ilgili atfından anlaşılmaktadır. Güney Arapları’nın ayrıca Ay’a taptıkları ve onu temsîlen bir put edindikleri, Benî Uzre’den bir kabilenin “Şems” adlı bir putunun bulunduğu ve Abdüşems adının Araplar’da yaygın olduğu, çevredeki kültürlerden etkilenen Kuzey Arapları’nın da yıldızları ilâh kabul ettikleri, Lahm ile Cüzâm’ın Müşteri (Jüpiter), Kays Aylân’ın Şi’râ (Sirius), Temîm’in Deberân (Eldeberân), Tay kabilesinin bazı boylarının Süreyyâ ve Esed’in Utârid (Merkür) yıldızına taptığı bilinmektedir.[28] Lahm, Himyer ve Kureyş kabileleri tarafından da şi’râ yıldızı (Sirius) takdis ediliyordu.[29]

Sirius (Arapça adıyla Şi’ra), Kuran’da adı geçen bir yıldız olup, kendisinden Necm (Arapça’daki anlamı yıldızdır) suresinde söz edilir.İlginç bir rastlantı, söz konusu yıldızdan surenin 49’uncu ayetinde söz edilmesi ve aynı surenin 9’uncu ayetinde iki yıldızın yörüngelerini ima edercesine “iki yay” ifadesinin geçmesidir. Her iki ayetin sayıları yani 49 ve 9 yan yana getirildiğinde ise söz konusu yıldızların kimi astronomlarca ileri sürülmüş dolanım süreleri olan 49,9 (yıl) sayısının oluştuğu görülmektedir. [10]

Sirius takımyıldızı, birbirleri arasında “yay” şekli çizerler ve her 49,9 yılda birbirlerine yaklaşarak gökyüzünde sarkarlar. Bu bilimsel veri, Harward, Ottowa ve Leicester Üniversiteleri’nin astronomi bölümlerinde onaylanmıştır.[30] Sirius’tan bahseden Necm sûresi’nin 9. ayeti, bu bakımdan da çok ilginçtir:

“Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi.” [31]

Taberî ve Elmalılı Hamdi Yazır’a göre Necm sûresi 9’da, Sirius’a tapınmaya dayanan eski Arap inancını red mahiyetinde bu yıldızın rabbinin de Allah olduğu vurgulanmaktadır.[28][32] Araplarda Şi’râ’ya hürmet eden ve dünyada onun tesirine inananlar bulunduğu ve doğuşu esnasında gayba dair sözler söyledikleri cihetle burada özellikle Şi’râ’ya izafetle “Rabbü’ş-Şi’râ” buyurularak Şi’râ’nın Rab (terbiye eden) değil merbûb (terbiye edilen) olduğu gösterilmiştir. Böylece onların inançları reddedilmiş ve kendilerine, “Şi’râ”ya değil, “Şi’râ’nın da Rabbi olan Allah”a ibadet edilmesi gereği anlatılmıştır.[33] Mevdûdî ise bu âyeti, “Sizlerin nasibi Şi’ra yıldızına bağlı değil, onu yaratan Allah’ın elindedir.” olarak tefsir etmiştir.[14]

Üstte de belirttiğimiz gibi, Araplar arasında bu yıldıza tapanlar vardı. Ayrıca kimileri de onu önemli olayların habercisi sayarak hareketlerini gözlüyorlardı. Seyyid Kutub’a göre kayan yıldıza yemin ederek söze başlayan, yüceler alemine dönük yolculuktan söz eden, bunların yanı sıra tek Allah inancını zihinlere yerleştirmeyi, asılsız ve tutarsız putperestlik inancını reddetmeyi amaç edinen bu surede yüce Allah’ın “Şi’râ” yıldızının da Rabb’i olduğunun vurgulanması son derece anlamlıdır.[34]

Eski Türk kavimlerine göre, bu yıldız tanrının ışıklı ülkeleri olan gök ile yeryüzünü birleştiren kutsal bir kapıydı. Bu yıldız, ruhlar âlemiyle ölümlülerin yaşadığı maddi âlemin sınırıydı. Bir başka deyişle, Tanrı’yla insanı ayıran bir çizgiydi. Tanrı, insanlara bu kapıdan iyilikler gönderirdi. Şamanlar uçarak bu kapıdan Tanrı ile iletişime geçerler bu yıldıza ulaşıp yukarısına çıkamazlardı. Tanrı, Şamanlara bu kapı vasıtasıyla bir elçisini gönderir, Şamanların isteklerini bu elçi vasıtasıyla dinlerdi.[6]

Eski Türklerde Şamanların Samanyolu’nu uçarak geçtikten sonra Tanrı’ya giden yolun kutsal kapısı sayılan Sirius Yıldızı’na ulaştırdıklarına inanılırdı. Bazı Türk topluluklarında Samanyolu’na “kuş yolu” denmesi, bu inancın bir uzantısı olarak görülebilir.[35]

Türklerin yaradılış efsanelerinde gökten mavi ışık huzmesi içinde inen “Gök” (mavi) kurt sembolü yaygındır. Orta Asya’da Göktürklerin Türeyiş efsanelerine göre tüm ailesi yok edilen bir çocuk (ki sembolik anlamda bu güneş sistemidir), dişi bir kurdun (“köpek yıldızı”nın) yol göstermesiyle kurtulur. Kurt, çocuğu emzirir ve çocukla evlenir. Gök Tanrı, dünyaya kurt biçiminde iner. Ezoterik öğretilere göre de dünya planetinin oluşması aslında Sirius (köpek yıldızı) ile güneş sisteminin evlenmesinin sonucudur. Mavi ışıklı kurdun, soyu yok olmuş bir çocukla evlenmesi benzerliği oldukça enteresandır.[6]

Bu yıldızın rengi hakkında da farklı görüşler vardır. Kırmızı, turuncu renklere anılmasına rağmen 1. yüzyılda yaşayan şair Manilius ve 4. yüzyılda yaşayan Avienus, bu yıldızı “deniz mavisi” olarak ifade ederler. Sirius’un Japon dilinceki adı, “mavi yıldız”dır.[6]

Kuzey Amerika kızılderili kabilelerinde Sirius ya köpek ya da kurtla ilişkilendirilir. Meksika’daki Seri’ler ve Sonoran Çölü’ndeki Tohono O’odham yerlileri Sirius’u “dağın koyunlarını takip eden köpek” olarak belirtiler, Karaayak dilinde ise bu yıldıza “köpek-yüz” denir. Cherokee (kabile) kızılderilileri Sirius’u Antares yıldızıyla eşleştirir ve her ikisini “ruhların yolu”nun sonunun bekçisi olan köpek yıldız olarak kabul ederler.[10]

Tapınakçılar (İlluminati) gizli örgütü içinde “Shemsu Hor” (Horus’un gözüne tapan kült/grup) diye bilinen bir grup vardı. Shemsu Hor, aslında Mısır’da bulunan eski bir İbrani kültünün adıydı. Bu kültün inancına göre, “Sirius’lular”, İbranileri yaratmış ve eski Mısır kültürünü geliştirmişlerdi.[17]

Mason localarında Sirius, “Parlayan Yıldız” olarak bilinir. Masonik sembollerde Sirius’a verilen aşırı önem hemen göze çarpmaktadır. Masonik yazar William Hutchinson, Sirius hakkında dikkate değer ilk ve en yüksek nesne tanımını kullanır.[36]

Masonlar, tarikatlarının ve medeniyetin kökenleri hakkında çok ilginç bir hikaye anlatırlar. Onların inancına göre, Sümerlilere kadar uzanan mitolojik bir geçmişte, dünyadaki medeniyet, Sirius yıldız sisteminden gelen ilahi ziyaretçilerin balığa benzediği belirtilerek “Oannes” diye adlandırılır.[17]

1995’de Fransa’da günümüz UFOloji dinlerine mensup 15 kişi intihar etti. İntihar yöntemleri ise benzin veya propanla kendilerini havaya uçurmaktı. Böylece Sirius’taki sonsuz hayata başlayacaklarına inanıyorlardı.[21]

Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde “Yüce Kaynak” isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçiminde mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı. Tarikatın üyeleri, başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı.[12]

Başka bir trajiktik olay ise, Luc Jouret tarafından kurulan “Solar’s Temple/Güneş Tapınağı” tarikatının gerçekleştirdiği toplu intihardır. Sirius yıldızında yeniden dünyaya geleceğine inanan tarikatın 53 mensubu, 1994 Kasım’ında İsviçre’nin ve Kanada’nın değişik yerlerinde aynı anda intihar ettiler. Güneş Tapınağı tarikatına bağlı 16 kişi 1995 Kasım’ında Fransa’da; 5 kişi de 1997 Mart’ında Kanada’da kendilerini yakarak intihar ettiler.[37]

Bugün Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 15 km. kuzeydoğusunda, Örencik Köyü yakınlarında yer alan ve dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğu olan [38] Göbeklitepe ile ilgili önemli bir iddia, bu antik yapıların Büyük Köpek Takım Yıldızı’nın en parlak yıldızı olan Sirius’a tapınmak üzere inşa edildiğidir.[39]

Günümüzde, bir çok inanç taciri (Örneğin Bilgi Kitabı’nın yazarı Vedia Bülent Çorak gibi), Sirius’u çarpık inancını pazarlama vesilesi etmekte ve her fırsatta bu yıldızdan söz etmektedirler. Yapısını oluşturan mânâ terkibinin yeryüzündeki insanların değer yargıları açısından önem taşıması, Sirius’u zaman içinde insanların zihninde diğer yıldızlardan daha değerli kılmıştır. Bu bilgi, kuşaktan kuşağa geçtiği için, tarihin her döneminde popüler bir yıldız olmuştur. Bu değer verme konusunda öylesine ileri gitmişler ki sonunda Sirius yıldızından bir şeyler bekleme veya ümit etme gibi bir duruma girmişler, hattâ bu kadarla yetinmeyip Allah’ı bırakıp Sirius’a tapmaya başlamışlardır. Ya da bugünkü gibi kurtarıcı olarak Sirius’taki Tanrı(!)yı veya Tanrılar(!)ı bekler olmuşlar.

Ne yazık ki bu gibi tapınmaların ve beklentilerin tümü, galaksi içindeki veya Güneş sistemi içindeki “cin” dediğimiz negatif ruhâni varlıkların telkini ile oluşmuş ilhamlar ve inanışlardır. Gerçekle alakası yoktur. Sirius’u da Allah yaratmıştır, Sirius’un rabbi de Allah’tır. Kur’ân-ı Kerîm’de de Sirius’tan söz edilmesi de insanların güçlü pozitif etkileriyle bilinen bu yıldıza tapmasına engel olmak içindir.

Cinler de Sirius’un yaydığı titreşimlerin zenginlik, ün, ölümsüzlük, bolluk, bereket, şans ve iyi talih olduğunu ve dünya üzerinde etkili bir burçta yerleşmiş olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu bilgiyi insanların manevi duygularını sömürmek amaçlı kullanıp, birtakım saf insanları kendilerine esir etmektedirler. Örneğin, “Kurtarıcı Tanrı(!)nız Sirius’ta yaşıyor, çünkü O kutsal bir yıldızdır (Meselâ Scheat’ta yaşıyor deseler, o tanrı insanların indinde kurtarıcı ve sevimli bir tanrı olmazdı, ne zekiler!!) ve bir gün (kıyamet zamanında) sizleri kurtarmak için Dünya’ya gelecek.. Bizler de o Tanrı(!) ile sizin aranızda yüksek (ilâhi) bir kanalız, ondan (dolayısıyla Sirius’tan) haberler getiriyoruz. Biz falanca meleğiz, filanca mesajcıyız” vs. gibi… Oysa Kurân’ın tanımına göre Ahad ve Samed gibi zati sıfatların sahibi Allah’a rağmen bu gibi tanrılar olamaz.[13]

Bu konuyu yazdır