Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Kuyruklu Yildiz Nedir
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:47 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok


KUYRUKLU YILDIZ NEDİR

Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce oluşan güneş sisteminin arda kalan gezgin buz
kayalarıdır. Yörüngeleri, güneş sisteminin en soğuk ve karanlık köşelerinden, Güneş’in yakıcı
sıcaklığına kadar uzanır. Güneş sisteminin iç (Güneş’e daha yakın) kısımlarında dolanırken,
güneş ışınları kuyrukluyıldızın çekirdeğinin üstünde bulunan buzları buharlaştırırken küçük
katı parçacıkları da ondan kopararak kuyruğunun Güneş’e göre zıt yönde oluşmasını sağlar.
Kuyurkluyıldızların çoğu, Neptün gezegenin daha ötesinde bulunan Kuiper kuşağından ve
Oort Bulutundan gelmektedir.
Kuyurkluyıldızlar kısa ve uzun dönemli olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Kısa dönemli
kuyurkluyıldızların yörünge dönemleri 200 yıldan kısa ve yörüngeleri Jüpiter tarafından
kontrol edildiğinden Jüpiter Kuyrukluyıldız Ailesi olarak bilinirler. Kuiper kuşağından gelen
bu kuyrukluyıldızlar Jüpiter’in yörüngesi ile kesiştikleri için, bu dev gezegenin çekim etkisine
marzu kalırlar. Bu etki, zamanla kuyrukluyıldızın yörüngelesini değiştirerek bir süre sonra
onun ya güneş sisteminin dışına fırlatılmasına ya da Jüpiter veya Güneş ile çarpışmasına
neden olur. Kısa dönemlilere örnek olarak Halley (dönemi 76 yıl), Tempel-1 (5.5 yıl), Encke
(3.3 yıl), Wild 2 (6.15 yıl) kuyrukluyıldızları verilebilir.


Uzun dönemli kuyurkluyıldızların yörünge dönemleri ise 200 yıldan daha uzundur ve bunlar
Oort Bulutundan gelmektedirler. Bu türden kuyrukluyıldızlara örnek olarak Hale-Bopp
kuyrukluyıldızı (4 000 yıl) verilebilir.
Güneş sistemi içersinde bir bakıma bir dengenin (büyük kütlesi nedeniyle Jupiter’in
bir kalkan görevini üstlenmiş) olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bu, herhangi bir
kuyrukluyıldızın veya onlardan daha büyük kütleli olan bir asteroidin (küçük gezegenin)
örneğin dünyamıza hiç bir zaman çarpamayacağı anlamına gelmez.
Bir gök cisminin (kuyrukluyıldız veya asteroid) Dünya’ya olan uzaklığı 7.480.000 km
(veya 0.05 AB’dir, Dünya-Güneş arasındaki uzaklığına 1 astronomi birimi (AB) denir ve
1AB = 149.6 x 106 km) ve çapı 150 km’den daha büyük olduğu durumda Dünya’ya çarpma
olasılığı yüksektir. Dünya’ya olan uzaklıkları dikkate alındığında asteroidlerin Dünya’ya
çarpma olasılığı Kuyrukluyıldızlara nazaran daha fazladır. Potansiyel çarpma tehlikesi
oluşturabilecek asteroidlerin bilinen sayısı bin civarındadır. Fakat onların bu varlığı Dünya’ya
kesinlikle çarpacakları anlamına gelmez, sadece böyle bir tehtidin olasılığı söz konusudur.
Bunun için gökbilimciler düzenli olarak bu cisimleri gözlemektedirler.
Dünya’ya potansiyel olarak çarpabilecek cisimlerin çarpma olasılıkları Torino Ölçeği
ile tanımlamaktadır. Böylece ilgili bir gök cismine Torino Ölçeği’nde (T.Ö) 0 ile 10 arasında
bir sayı verilir. 0 cismin Dünya’ya çarpma olasılığının hiç olmadığını belirtirken 10
çarpışmanın kesin olduğu ve hatta genel bir iklim felaketine yol açacağını gösterir.
Torino Ölçeği; beyaz, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı olmak üzere renklerle
ölçeklendirilir. Her bir rengin kendine özgü anlamı vardır. Beyaz: T.Ö = 0, “Çarpışma yok”,
Dünya’ya hiçbir tehlikesi olmayan veya dünya atmosferinde yok olacak olanlar. Yeşil: T.Ö =
1, “normal”, Dünya’ya yaklaşabilecek fakat boyutları çok küçük olan gök cisimleridir, yani
ciddi bir tehdit oluşturmayanlar. Sarı: T.Ö = 2, 3 ve 4, “Dikkate değer”, Dünya ile çarpışma
olasılıkları birkaç yüzyıl içinde yüksek olan gök cisimleridir. Turuncu: T.Ö = 5, 6 ve 7,
“Tehdit oluşturur”, boyutları yerel veya küresel yıkım oluşturabilecek kadar büyük olan cismlerdir. Kırmızı: T.Ö = 8, 9 ve 10, “Kesin Çarpışma” olacağı ve yerel ve bölgesel yıkıma
ek olarak küresel iklim değişimine neden olacak cisimlere karşılık gelmektedir. Şekil 3’te
Dünya’ya çarpma olasılığı cismin kinetik enerjisine (1 MT = 4.3 x 1015 J’le karşılık
gemektedir) göre verilmiştir. Y-ekseninde sözkonusu cisimlerin boyutları da belirtilmiştir.
Tablo 1’de ise en yakın tarihli Torino ölçeği 2 olan ve 2102 yılında Dünya ile çarpışma
olasılığı yüksek olan VD17 asteroidine ilişkin bilgiler de yer almakatadır.73P/Schwassmann-Wachmann 3 (SW-3) Kuyrukluyıldızı
2 Mayıs 1930 yılında Friedrich Carl Arnold Schwassmann ve Arno Arthur Wachmann
taraflarından keşfedilmiş olan 73P/Schwassmann-Wachmann 3 (SW-3) kuyrukluyıldızı,
Güneş etrafında eliptik bir yörüngede 5.4 yılda bir tam dolanımını gerçekleşriren Jüpiter
Kuyrukluyıldız Ailesinin bir üyesidir. Fotoğrafik gözlem yöntemiyle keşfedilen SW-3’ün
parlıklığı 9.5 kadir (kadir: parlaklık birimi) olarak belirlenmiştir (gece gökyüzünde
gördüğümüz en parlak yıldızların parlaklık değeri 1 ile gösterilirse daha sönük olanlar için bu
değer büyür. İnsan gözünün algılayabileceği en sönük yıldızın parlaklığı 6cı kadir dir). 31
Mayıs 1930 tarihinde Dünya’ya 9.240.000 km uzaklıktan geçtiğinde parlaklığı 6 ile 7 kadir
arasında ölçülmüştür.
1995 yılında gökyüzünde, çıplak gözün çok sönük bir yıldızı görebileceği kadar sönük
bir kuyrukluyıldızın olduğu görüldü. Bunun yeni bir kuyrukluyıldız olduğu düşünülmesine
rağmen aslında O yeni bir keşif değildi. O gerçekte Schwassmann-Wachmann 3’ün ta
kendisiydi. SW-3 Dünya’ya yakın olmamasına rağmen (196 milyon km uzaklıkta iken) bu
kadar parlak olması beklenmiyordu. Çünkü 12 kadir parlaklığında, çıplak gözle
görülemeyecek kadar sönük olması gerekirdi. Fakat SW-3 kuyurkluyıldızı ordaydı ve
parlaklığı 1000’lerce kat artmıştı! Bu parlaklık artışının nedeni üzerinde yapılan çalışmalar
SW-3’ün parçalandığını ortaya koydu. Bu yüksek parlaklık artışı anında 3 parçaya ayrılmıştı
ve daha sonra ise ikisinin tekrar parçalanması ile toplam 5 farklı parçaya ayrıldığı gözlendi.
2001 yılında SW-3 tekrar gökyüzünde görüldüğünde sadece C (en büyüğü), B ve E parçaları
görülebildi, ilave bir parçalanmanın varlığı belirlenemedi.İçinde bulunduğumuz yıl SW-3, Güneş’e ve dolayısıyla Dünya’ya en yakın konumdan
geçecek. Mart ayında yapılan gözlemler 7 parça olduğunu gösterdi. Nisan ayında ise B
parçacığı parlaklığını artırarak 6 parçaya bölünmüş ve daha sonra tekrardan parçacıklara
ayrıldığı görüldü. Şimdi ise yaklaşık 58 parçaya ayrılmış ve parçacıkların çoğu iri-kaya
boyutunda küçük parçacıklardan oluşmaktadır. Yani bu kuyrukluyıldız bir bakıma minikkuyrukluyıldız
grubu oluşturmuştur! 11 Mayıs’ta C parçası Dünya’ya en yakın konumda
olarak 12 milyon km uzaklıkta bulundu ve kuzey-doğu ufkunda bulunan Cygnus (Kuğu)
takımyıldızında gece 10:30 civarında doğdu. B parçası ise 14 Mayıs tarihinde 10 milyon km
kadar yaklaştı son 20 yılın Dünya’ya en fazla yaklaşabilen kuyrukluyıldızı oldu. Bu uzaklık
Dünya-Ay arası mesafenin 26 katı olmasına karşın gezegenimiz için hiçbir tehdit oluşturmadı
Tablo 2’de SW-3’ün Dünya’ya yaklaşan parçacıklarının ismi, yakınlaşma tarihi, uzaklığı ve
göreli hızları verilmiştir. 6 Haziran’da ise Güneş’e en yakın konuma ulaşacaktır. Dünya’nın
Güneş etrafındaki yörüngesi 31 Mayıs 2022 tarihinde SW-3’ün yörüngesi ile kesişeceğinden
gökyüzünde meteor yağmuru olması beklenmektedir.
SW-3 Benzeri Parçalanan Kuyurukluyıldızlar
SW-3, güneş sisteminde ilk kez parçalara ayrılan kuyurkluyıldız değildir. Bundan önce
1993-1994 yılları arasında Shoemaker-Levy 9 kuyrukluyıldızı 22 parçaya ayrılıp Jüpiter’e
çaparak yok olmuştur. Linear 2 kuyrukluyıldızı ise Temmuz 2000 yılında Güneş tarafından
yutulmadan önce parçalara ayrılmıştır. 1826 yılında keşfedilen Beila kuyurkyıldızının iki
parçaya ayrılmış olduğu belirlenmiş fakat 1852 yılından sonra bir daha görülmemiştir. 1872
yılında gökyüzünde muhteşem bir meteor gösteresi sunmuş ve daha sonraki yıllarda bunun da
etkisi azalmıştır. Tüm parçalanan kuyrukluyıldızlar bu kadar şansız değildir. 1996 yılında
keşfedilen Hyakutake kuyrukluyıldızın çekirdeğinden kopmuş olan parçacıkları halen daha
görülebilinmektedir. 4 Temmuz 2005 tarihinde ilk kez bilim insanları Tempel-1
kuyrukluyıldızını bombalayarak üstünde krater oluşturdu. Dağılan parçacıklar ve
kuyrukluyıldızın kendisinin gözlemleri ile hem yapısını, hem de güneş sisteminin ilk oluşum
maddesini inceliyorlar. Diğer taraftan böyle bir gök cisminin savuşturulmasının ilk denemesi
de yapılmış oldu.
Kaynak :
Doç. Dr. Berahitdin Albayrak, Araş. Gör. Aslı Elmaslı
Ankara Üniversitesi Rasathanesi, 06837, Ahlatlıbel, Ankara

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Asteroit Nedir
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:44 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

ASTEROİT NEDİR

Asteroit ya da gezegenimsi, yörüngeleri Güneş Sistemi’nde Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında kalan ve sayıları yaklaşık 40.000 kadar olan gök cisimleridir. Bu küçük gezegenler (İng: minor planet), küçük kütle ve hacimlerinden ötürü ‘gezegenimsi’ (İng: planetoid) olarak da bilinirler. Ayrıca, bilindiği kadarıyla bunların içinde bazılarının (örneğin: İda) birer uydusu da vardır


Tarihçesi

Asteroit’lerin günümüzdeki keşfi Bode Kanunu’nun matematiksel olarak ispatlanmasıyla yolalmıştır. Gezegenler arasındaki orantı Johann Titius tarafından 1766 yılında belirtilirken, J.E. Bode formüla’yı 1778 yılında yazmıştır. 1 Bode ve Titius’un belirttiği üzere, Jüpiter ve Mars arasında bir kaybolmuş bir gezegen vardır. 1801’de Giuseppe Piazzi’nin Ceres 1 astroidinin keşfi ve 1802’de İngiliz bilim adamı Sir William Herschel tarafından 1 Ceres ve 2 Pallas’ı tanımlamak için ortaya atılan kavram, sonradan Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında keşfedilen çok sayıda küçük gök cismini içine almış, ardından Mars ve hatta diğer iç gezegenlerin yörüngesinden daha içte ya da Jüpiter yörüngesinden daha dışta yer alan cisimleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. İngilizce diline yunanca kökenli Astreoides kelimesi “Astreoid” olarak 1803 yılında geçmiştir.

Bunun yanı sıra, Mısır Piramitlerinde Ra’nın Büyük Piramit’de yazdığı bilgiler doğrultusunda; bu eksik gezegen’in varlığı yaklaşık olarak 6000 yıl önce belirtilmiştir. Günümüzde yapılan Sümer tabletlerinin incelenmesinde de (bunlar da 5000 yıl önce yazılmıştır); bu astroidlerin bir gezegenin parçalanması sonucu oluştuğu yazılmıştır. Bu eksik gezegenin günümüz popüler bilimindeki adı da Maldek dir.

20. yüzyıl ortalarından itibaren Güneş Sistemi’nin dış sınırlarında henüz saptanamamış çok sayıda gök cisminin bulunabileceği öne sürülmüş ve olası yörünge özelliklerine göre bu cisimleri içine alacak Kuiper kuşağı ve Oort bulutu kuramsal grupları yaratılmıştır. 1992 yılında bu tanıma uyan ilk cisim keşfedilmiş, ardından çok sayıda yenileri bulunarak sayı 2005 yılı ortalarında 900’e yaklaşmıştır. Pratik nedenlerle Kuiper ve Oort cisimlerinin Neptün ötesi cisimler tanımı altında toplanması eğilimi yaygınlaşmaktadır. Böylece Güneş çevresinde dönen cisimler ‘gezegenler’, ‘asteroitler’=’küçük gezegenler’, ve ‘Neptün ötesi cisimler’ olarak 3 ana grupta toplanmıştır.

İngilizce gökbilim terminolojisinde yakın tarihlerde yaşanan yeni bir gelişme, uzun süredir yaygın kullanımdan kalkmış olan minor planets kavramının yine pratik nedenlerle yeniden canlandırılmaya çalışılmasıdır. Güneş sistemi üyelerinin daha tutarlı bir sınıflamasını yapmak amacıyla atılan bu adım, gezegenler ve akan yıldızlar (eşanl. meteorlar) dışında kalan tüm cisimleri tek bir çatı altında toplamaya dayanmaktadır. Böylece asteroitler ve Neptün ötesi cisimleri kapsayacak şekilde genişletilen bu kavram, Türkçeleştirme açısından sorun yaratmaktadır. Küçük gezegenler şeklinde Türkçeye çevrilebilecek olan ‘minor planets’ tanımı ‘asteroit’ sözcüğünün eş anlamlısı olan ‘küçük gezegen’ kavramı ile çakışmaktadır.

Mayıs 2004 itibariyle; günümüz teknolojisi üstün teleskoplar sayesinde bilim adamları 40,500 astroitin varlığından haberdar olmuştur.

Asteroitler
Küçük gezegenlerin bulunması


Güneş Sistemi haritasına bir gözatmak, gezegenlerin iki gruba ayrıldığını görmek için yeterlidir. Mars ve Jüpiter’in yörüngeleri arasında 480 milyon kilometreyi aşan bir boşluk vardır. XVIII. yüzyılda J.D. Titius’un bulduğu ve J. Bode’un tanıttığı bir matematiksel bağıntı, güneş sisteminin bu bölümünde bir gezegen bulunabileceği düşüncesinin doğmasına neden oldu. Amatör Macar gökbilimci Baron von Zach’ın girişimiyle bir gözlemciler grubu, “gezegen avcıları” birliğini kurdu. Birlik üyeleri düzenli bir araştırma yöntemi bulmaya çalıştılar; ama başarıya ulaşamadılar. 1 Ocak 1801’de Palermo’da G. Piazzi, yeni bir yıldız kataloğu için olağan gözlemlerini yaparken, yeni bir gökcismine rastladı ve bu gökcisminin aranan gezegen olduğu ortaya çıktı. Bode yasasına uygun olarak ortalama 411,2 milyon kilometre uzaklıkta Güneş çevreside dolanan bu gezegene, Ceres adı verildi.

Ne var ki, “gezegen avcıları” bu gökcismini aranan gezegen için yeterli bulmadılar; Ceres tam anlamıyla bir gezegen büyüklüğünde olmadığından (günümüzde çapının 1,040 km olduğu bilinmektedir), başka gezegenler bulunabileceğini ileri sürdüler. 1802-1808 yılları arasında üç gezegen daha (Pallas, Juno ve Vesta) bulundu; sonra başka gezegen olmadığı kanısına varan “gezegen avcıları” birliği dağıldı. Ne var ki1845’te Alman amatör gökbilimci Hencke, beşinci küçük gezegen Astraea’yı buldu ve 1848 yılından sonra her yıl, birkaç küçük gezegen bulundu; günümüzde binlerce asteroyit bilinmekte, bazı tahminlere göre, bu gökcisimlerinin sayısı 40.000’i aşmaktadır. Çağımızda asteroyitler fotoğraf yöntemleriyle saptanmaktadır.


Asteroitlerin en büyüğü

10 Hygiea asteroit kuşağının dördüncü en büyük gökcismidir. Çapı 350-500 km arasında değişir ve kütlesi asteroit kuşağının toplam kütlesinin 3%’sidir. Daha sonra asteroyit kümeleri içinde yer alan en büyük gökcismi Ceres’tir; onun dışında yalnızca Pallas ile Vesta’nın çapları 480 km’yi geçer. Bu gökcisimlerinin hiçbirinin kütlesi bir atmosferi tutabilecek boyutlara ulaşamaz; birçoğu birkaç kilometrelik, hattâ birkaç yüzmetrelik kütlelerdir ve tam bir küre biçimde değildir.


Kümeler ve boşluklar


Bu küçük gezegenler küme oluşturma eğilimi gösterir ve bazı bölgelerde bulunmazlar. Jüpiter’in dolanım süresinin bir kesiri (özellikle üçte biri, beşte ikisi ya da yarısı) kadar sülerde dolanımını tamamlayacak uzaklıkta yer alan bir asteroyit, Jüpiter’in genel çekimi nedeniyle yörünge değiştirmek zorunda kalır. Bu kuşaktaki boşluklara Kirkwood Boşlukları adı verilir. Bazı asteroyitlerin yörüngesi çok eğik (Pallas’ın eğikliği 34º), bazılarınınkiyse eşmerkezlidir; ama günümüze kadar, geri dönme hareketi yapan bir asteroyite rastlanmamıştır.


Olağandışı Yörüngeler

En ilgi çekici asteroyitler, ana kümeden ayrılanlardır. Bazı asteroyitler Yer’e çok yaklaşırlar: Biçimi düzensiz, en uzun çapı yaklaşık 24,8 km olan Eros, 1931 ve 1975 yıllarında Yer’ 24 milyon kilometre uzaklıktan geçmiştir; çapı 1,6 km olan Hermes, 1937’de Yer’e 776,000 km’ye kadar yaklaşmıştır. Yere 6,4 milyon kilometreye kadar yaklaşabilen Icarus, Güneş’e Merkür’den daha yakındır. Yörüngesi çok basık olan Hidalgo, günöte noktasında Satürn’ün yörüngesinin yakınlarından geçer. Trojan, Jüpiter’le aynı yörüngeyi izler; ama ondan 60º açısal uzaklıkta dolanması nedeniyle, bir çarpışma söz konusu değildir.

1977 Kasımında C. Kowal, Palomar Gözlemevi’nde 120 cm’lik Schmidt gökdürbünüyle alınmış görüntüleri incelerken, çok sönük (19 kadirde) bir gökcismi saptadı; Chiron adı verilen ve olağanüstü bir asteroyit olduğu sanılan bu gökcismi Güneş çevresinde 2,24 milyar uzaklıkta, Satürn ve Uranüs’ün yörüngeleri arasında dolanır ve 66 yılda dolanımını tamamlamaktadır; çapının 960 km olduğu sanılmaktadır; dolayısıyle olağandışı bir asteroyit olabilir. Bu arada Satürn’ün bir dış uydusu ya da Satürn ötesi bir asteroyit kümesinin en parlak gökcismi olabileceği varsayımı üstünde de durulmaktadır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Voyager1 uzay aracı Sistemimizin Dışında ki Yolculuğuna Devam ediyor
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:39 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

Voyager 1 uzay aracı ile Dünyamızın Bilgileri Güneş Sistemimizin Dışında ki Yolculuğuna Devam ediyor

Voyager 1 uzay aracı NASA tarafından fırlatıldığı ‘den bu yana hizmet vermeye devam eden 815 kiloluk bir insansız, dış Güneş Sistemi ve ötesi uzay sondası dır. Jüpiter ve Satürn’ü ziyaret etmiş,bu gezegenlere ait uyduların detaylı fotoğraflarını elde eden ilk uzay aracı olmuştur.

Güneş’ten ve Dünya’dan diğer uzaysondalarından daha hızlı bir şekilde ayrılmakta olan Voyager 1, Yeryüzü’nden en uzakta bulunan insan yapımı nesnedir.

Voyager 1, Jüpiter'e yaklaşırken. Animasyonu oluşturan her bir görüntü her Jüpiter gününde (yani yaklaşık 10 saatte bir) çekilmiştir.


08.12.2011 tarihi itibariyle,

Voyager 1 dünyadan 17,700 milyar kilometre uzaklıkta bulunmaktadır ve Güneş Sistemi’nden çıkmak üzeredir. Bu süreçte güneşten kopan parçacıkların hareketlerinde bir değişim tespit edilmiştir. Voyager 1’in Güneş Sistemi’nden tamamen çıkıp yıldızlar arası alana geçiş yapmasına az kaldığı bildiriliyor.

Üzerinde bulunan altın kaplama plakada Güneş sisteminin bulunduğu yer ve Dünya üzerinde ki tüm dillerden oluşan bir selamlama ses kayıdı bulunmaktadır. Ancak insanlık 2010’nun mayıs aylarında uzaydan gelen farklı frekanslara tanık olmuş ve bu nedenle de Hawkins’in “Uzaylılar dostumuz olmayabilir ve başımıza büyük dertler açabilir” şeklindeki sözlerini akla getirmiştir.Çünkü bu uzay aracında altın kaplama plak haricinde bir video ve bilgiler bulunmaktadır.Güneş sistemimimiz dışındaki diğer güneş sistemlerine doğru giden bu uzay aracı uzaylılara yerimizi gösterecek tüm bilgi ve donanıma sahiptir.


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Personel Bulmak - Personel Nasıl Bulunmalı - Personel Bulmak İçin Öneriler
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:33 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

Personel Bulmak - Personel Nasıl Bulunmalı - Personel Bulmak İçin Öneriler

  Bilgisayar çağını yaşadığımız şu günlerde, işçi ve personel bulmanız eskisinden çok daha kolay ve daha az maliyetli. Üstelik sıradan değil tam da aradığınız niteliklere uygun kalifiye elemanları kolaylıkla bulabilirsiniz. Bunun için kullanabileceğiniz başlıca 5 yöntem vardır.

  1. Gazeteye ilan vermek

  Geçmişi gazetelerin basıma başladığı dönemlere kadar dayanan bu yöntem klasik olmakla birlikte artık eskisi kadar etkili değildir. Hem yayılma alanı hem de tam olarak hedefiniz olan personel adaylarına ulaşamama riski sebebiyle pek tercih edilmese de özellikle küçük çapta çalışan yerel firmalar, yerel gazeteler vasıtasıyla halen aradıkları elemanı bulabilirler.

  2. İŞKUR (Türkiye İş Kurumu)

  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı resmi bir kurum olan Türkiye İş Kurumu'na başvurarak aradığınız özelliklerde çalışan bulabilirsiniz. Kuruma yapacağınız resmi başvuruyla, kurumun iş talep listelerinde bulunan personel adaylarına erişebilir, kurumun size yönlendirdiği kişilerle görüşebilirsiniz.

  3. Eleman bulma siteleri

  Son yıllarda iş arayanlar ve işverenler tarafından en çok tercih edilen yöntem olan eleman bulma siteleri, iİşveren ve çalışan adaylarını kolaylıkla buluşturuyor. Kariyer sitelerinde bir ilan oluşturarak aradığınız personelin tüm özelliklerini bu ilanda belirtebilir, mekan iletişim bilgilerinizi ekleyerek adayları özgeçmiş ve başvurularını alabilirsiniz. Ayrıca siteler üzerinden adayların bilgilerine toplu olarak erişebilir ve en uygun seçimi kolaylıkla yapabilirsiniz.

  4. Tanıdık yöntemi

  Özellikle gelenekselleşmiş meslekleri yapar esnaf ve zanaatkar işletmelerinde kullanılan en etkili yöntemlerden biridir. Çalıştığınız piyasada deneyimli ve daha önce aynı işte uzun yıllar çalışmış kalifiye personeli sektörünüzdeki diğer kişilerin yönlendirmesiyle bulabilirsiniz. Bu yöntem, işe alacağınız personelin referanslı olmasını da sağlayacağından, bulacağınız personele olan güveniniz ve elemanınızın işine karşı alacağı sorumluluk daha üst düzeyde sağlanır. Eğer aradığınız deneyim ve kalifikasyon ise, bu yöntem size oldukça yardımcı olacaktır.

  5. Reklam ve diğer yollar

  Klasik bir yöntem olarak işletmenizin camına veya yakınlardaki reklam alanlarına ilanlar asarak personel ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Özellikle gazete ve internet sitesi ilanları gibi mecralarda kaybedecek vaktiniz yoksa ve acil olarak personele ihtiyaç duyuyorsunuz bu yöntem daha etkili olacaktır. Bu yöntemin daha çok niteliksiz eleman bulmakta kullanıldığını bilmenizde fayda var.

  Alıntı

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Özgüven - Özgüven Nasıl Kazanılmalı - Özgüven Kazanma Yolları
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:31 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

Özgüven - Özgüven Nasıl Kazanılmalı - Özgüven Kazanma Yolları - Özgüven Kazanmak İçin Öneriler
Özgüven en az özsaygı ve öz yetkinlik kadar önemlidir. Hatta bazı kaynaklarda özgüven, özsaygı ve öz yetkinliğin birleşimi olarak tarif edilir.

Özgüveni olan kişi genellikle kendisini sever, kişisel ve profesyonel hedeflerine ulaşabilmek için risk almayı arzular ve gelecek hakkında pozitif düşünür. Özgüven eksikliği olan kişi ise hedeflerine ulaşabileceğine pek inanmaz, kendisi hakkında negatif bir perspektife sahiptir.

İyi haber ise özgüveni kazanmanızın mümkün olduğudur.

Peki, özgüven nasıl kazanılır? İşte özgüven kazanmanın yolları:

Şimdiye Kadar Neler Başardığınızı Düşünün
Bazen neleri yapamadığınıza odaklanmak daha kolaydır ve hiçbir şey başaramadığınızı düşünürseniz özgüveninizi kaybetmek çok kolay olacaktır. Büyük ya da küçük, başardıklarınıza odaklanmak tüm yetenekleriniz ve kabiliyetleriniz üzerinde perspektif kazanmanıza yardımcı olabilir.

Hayatınızda gurur duyduğunuz şeyleri bir kenara yazmaya başlayın. Başardıklarınızı düşünün; bu bir sınavda iyi not almak, üniversiteden mezun olmak, yabancı bir dil öğrenmek, başarılı bir sunum yapmak ya da bisiklet sürmeyi öğrenmek olabilir. Bu listeyi yakınınızda tutun ve gurur duyduğunuz bir şeyler yaptıkça listeye ekleyin. Kendinize olan güveniniz azaldığında bu listeyi çıkarın ve başardıklarınızı hatırlayın.

Bazı Hedefler Koyun
Kendinize bazı hedeflere koyun ve bunları başarmayı amaçlayın. Hedeflerinizi yerine getirdikçe başarabildiğinizi göreceksiniz. Bunların büyük hedefler olması gerekmiyor; bir kek pişirmek ya da arkadaşlarınızla bir akşam yemeği planlamak bile olabilir. Sadece listeye tik atılabilecek ufak şeyler olması ve bir şeyleri bitirebildiğinizi görüp özgüven kazanmanıza yardımcı olması yeterlidir.

Bir Hobi Edinin
Sizi heyecanlandırabilecek ve yapmaktan keyif alacağınız bir şeyler bulun. Takı tasarımı yapmak ilginizi çeker mi? Tenis oynamaktan keyif alır mısınız? Resim yapmak sizi rahatlatır mı? Arzulu olduğunuz bir şey bulmak başarılı olabileceğiniz bir şey bulmanıza yardımcı olabilir. Bir aktivite için ilgili ve arzulu iseniz, onda iyi olma şansınız da fazladır.

Egzersiz Yapın
Fiziksel aktivitenin özgüvenin üzerinde büyük etkisi vardır. Eğer formsuzsanız güvensiz, gösterişsiz ve daha az enerjik hissedersiniz. Egzersiz yaparak fiziksel görünümünüzü iyileştirir, enerji kazanır ve olumlu bir şey başarmış olursunuz.

İyi Giyinin
Nasıl giyindiğiniz kendinizi nasıl hissettiğinizi etkiler. Güzel görünmediğinizde kendinizi nasıl taşıdığınız ve insanlarla iletişiminiz değişir. Düzenli duş almak ve traş olmak, temiz kıyafetler giymek ve modayı takip etmek önemli iyileşmeler sağlayabilir. Elbette bu, kıyafete çok para harcamanız gerektiği anlamına gelmemektedir. Uygulayacağınız çok güzel bir yöntem şudur: 2 katı kadar harca, yarısı kadar al. Yani bir sürü ucuz kıyafet almaktansa iyi kaliteli birkaç kıyafet almak her zaman daha iyidir. Bu sayede hem uzun vadede daha az para harcamış olursunuz, hem de dolabınızdaki dağınıklıktan kurtulursunuz.

Daha Hızlı Yürüyün
Bir insanın nasıl hissettiğini yürüyüşüne bakarak anlayabilirsiniz. Yavaş mı, yorgun mu, acı çekiyor gibi mi yürüyor? Yoksa enerji dolu ve amaçlı mı yürüyor? Güveni olan kişiler hızlı yürür. Gidecek yerleri, görecek arkadaşları ve yapacak işleri vardır. Aceleniz olmasa da adımınıza enerji katarak özgüveninizi arttırabilirsiniz. %25 daha hızlı yürümek daha önemli hissetmenizi sağlayacaktır.

Doğru Pozisyonda Durun
Bir insanın nasıl durduğu onun hakkında çok şey söyler. Bir kişinin omuzlarının düşük ve hareketlerinin uyuşuk olması o kişinin özgüvenin eksik olduğunu gösterir. Bu kişiler yaptıkları şey için istekli değildirler ve kendilerinin önemli olduğunu düşünmezler. İyi bir duruşa sahip olarak otomatik olarak daha güvenli hissedebilirsiniz. Dik durun, başınızı yukarı kaldırın ve göz teması kurun. Diğerleri üzerinde olumlu etki bırakacak ve daha atik hissedeceksiniz.

Konfor Alanınızın Dışına Çıkın
Yapamayacağınızı düşündüğünüz bir şeyleri yaptığınızda konfor alanınızın genişlemeye devam edecektir. Her gün ufak görünen bir şeyler yapmak, sizi daha büyük şeyleri yapamaya götürecektir. İlk adımı atarak bir başlangıç yapın!

Ön Sırada Oturun
Okullarda, ofislerde, eğitimlerde ya da seminerlerde insanlar genelde arkalarda oturmayı tercih ederler. Birçok insan arkayı tercih eder çünkü fark edilmekten korkar. Bu da özgüven eksikliğini yansıtır. Ön sırada oturmaya karar vererek mantıksız korkunun üstesinden gelebilir ve özgüveninizi inşa edebilirsiniz. Ayrıca konuşma yapan önemli kişiler tarafından da rahatlıkla görülürsünüz.

Çekinmeden Konuşun

Grup tartışmalarında birçok kişi konuşmaktan çekinir çünkü diğerlerinin onları aptalca bir şey söylemekten yargılayacağını düşünür. Bu korku pek de doğru değildir. İnsanlar genelde hayal ettiğimizden daha fazla onaylarlar. Ama birçok kişi aynı korkuyu yaşamaktadır. Her grup görüşmesinde en az bir kez konuşmaya çalışarak daha iyi bir konuşmacı haline gelebilir ve kendi fikirlerinizden daha emin olabilirsiniz.

Geçmiş Başarısızlıklarınızı Öğrenme Fırsatı Olarak Görün
Kendine güvenen insanlar geçmiş başarısızlıklarına bakar ve bunları öğrenme fırsatı olarak görürler. Hatalarınızdan bir şeyler öğrenin ve tekrar deneyin. Unutmayın kaybettiğinizde değil, vazgeçtiğinizde biter.

Sabırlı Olun
Bazen ileri gidebilmeniz için geri gidersiniz. Özgüven kazanmak bir gecede olabilecek bir şey değildir. Yeni bir şeyler deneyip amacınıza ulaşamayabilirsiniz. Eğer mümkünse buradan ne gibi dersler olduğunu görün. İlk denemede amacınıza ulaşmamak kendiniz hakkında daha fazla öğrenebilmek için bir şanstır. Özgüven beslenip büyütülmesi gereken bir şeydir.

Denge için Uğraşın
Özgüven inşa etmek denge ile ilgilidir. Çok az özgüvene sahip olmak hedeflerinize ve kendinizi iyi hissetmekten alıkoyabilir. Aşırı özgüveni olan kişiler de aynı problemle karşılaşabilir, çünkü onlar da amaçlarına ulaşmak için gerekli olan zaman ve çabayı hafife alırlar.

Negatiflikten Uzak Durun
Sizi aşağı çeken ve özgüveninizi parçalayan kişilerden uzak durmaya çalışın. Böyle kişilerden kısa bir süre uzak kalmak bile büyük bir değişim sağlayacak ve daha fazla özgüven için gelişim kaydetmenize yardımcı olacaktır.

Öyle hissetmeseniz de pozitif olmaya çalışın. Problemlere odaklanmayı bırakın, bunun yerine çözümlere ve pozitif değişiklikler yapmaya odaklanın.

İltifatları Zarafetle Kabul Edin
Özsaygısı düşük olan kişilerin birçoğu iltifatları kabul etmekte zorlanırlar ve iltifat eden kişinin hata yaptığını ya da yalan söylediğini düşünürler. Eğer biri size iltifat ettiğinde “ Hımm, evet “ diyor ya da önemsemiyorsanız iltifatlara olan cevabınızı değiştirmelisiniz.

Teşekkür ederek ve gülümseyerek cevap vermek işe yarayabilir!

Eleştiriyi Öğrenme Şansı Olarak Görün

Eleştiri sadece bir kişinin bir konu hakkındaki görüşüdür. Biri sizi eleştirdiğinde kendinize güvenin, savunmacı bir şekilde yanıtlamayın ve eleştirinin özsaygınızı düşürmesine izin vermeyin. Eleştiriyi dinleyin ve ne söylendiğini anladığınızdan emin olun. Ardından eleştiriyi, öğrenmek ve gelişmek için kullanın.

Özgüven Kazanmanın Diğer Yolları

  Biriyle konuşurken o kişiye bakın, ayaklarınıza değil! Göz kontağı kurmanız özgüven göstergesidir.
  Pes etmeyin. Başarısızlığı kabul etmeyin. Her şeye bir çözüm vardır. Kafanızdaki negatif düşüncelerden kurtulun. Düşük özgüvenin nedenlerinden birisi de kafanızda dönüp duran negatif düşüncelerdir.
  Bir sunum yapacaksanız öncesinde iyi hazırlanın.
  Gülümseyin. Gülümsemek sadece daha iyi hissetmenizi sağlamaz, aynı zamanda etrafınızdakilerin de kendini daha rahat hissetmesini sağlar.
  Öğrenmek güzel şeydir, bir akşam kursuna yazılın.
  Bir daha ki sosyal etkinlikte sadece tanıdığınız kişilerle konuşmayın. Yeni kişilerle tanışın ve onlarla sohbet edin.
  Her gün gülümsemenizi sağlayacak bir şey yapın.
  Kendinizi başkaları ile karşılaştırmayın.
  Yeterli miktarda ve iyi uyuyun. Yeterli ve iyi bir uyku daha pozitif bir tavra ve daha fazla enerjiye sahip olmanıza yardımcı olabilir.
  Eğer tüm çabalarınıza rağmen özgüveniniz artmıyorsa bir uzmandan destek alabilirsiniz. Danışmanların ya da psikologların gerçekten iyi stratejileri vardır ve bu stratejiler sayesinde özgüveninizi inşa edebilirsiniz. Ayrıca kendinizle ilgili kötü hissetmenizin arkasındaki nedenleri bulmanıza da yardımcı olabilirler.


Özgüveni Yüksek Olan ve Özgüveni Düşük Kişiler Arasındaki Farklar

  Özgüveni yüksek olan kişi başkaları tarafından eleştirileceğini bilse de doğru bildiğini yapar; özgüveni düşük olan kişi ise başkalarının ne düşüneceğine takılır ve ona göre hareket eder.
  Özgüveni yüksek olan kişi risk almaya hazırdır ve daha iyi şeyleri başarabilmek için daha ileri gitmek ister; özgüveni düşük olan kişi ise konfor alanında kalır, başarısızlıktan korkar ve risk almaktan kaçınır.
  Özgüveni yüksek olan kişi hatalarını kabul eder ve onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışır; özgüveni düşük olan kişi ise hatalarını gizlemek için çok çalışır ve başkaları fark etmeden problemi çözebilmeyi umut eder.
  Özgüveni yüksek kişi diğerlerinin kendisine iltifat etmesini bekler; özgüveni düşük kişi ise kendini metheder.
  Özgüveni yüksek kişi iltifatları zarafetle kabul eder ve “ Teşekkürler, bunun için çok çalıştım. Uğraşlarımı fark etmenize çok memnun oldum “ der; özgüveni düşük olan kişi ise “ Hımm, pek de önemli bir şey değil aslında, herkes yapabilirdi “ diye yanıt verir.
  Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi özgüvenli kişiler genellikle pozitiftir, kendilerine ve yeteneklerine inanırlar. Ayrıca hayatı tam manasıyla yaşamaya inanırlar. Düşük özgüvenli kişiler ise genellikle negatiflerdir ve kendi kendilerine zarar verirler.


Alıntı

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kişisel Gelişimin Faydaları
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:27 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

  Kişisel Gelişim Nedir - Kişisel Gelişimin Faydaları Nelerdir - Kişisel Gelişimin Basıl Faydaları Vardır - Kişisel Gelişimin Faydaları Hakkında

  Kişinin kendini tanıması, tüm olumlu yargı kalıplarını benimsemek, hedeflere ulaşmada en temel yardımcı olan kişisel gelişimle mümkündür. Kişisel gelişim, çok yönlü gelişim temelli, insanı güçlü, verimli ve etkili yapan, farklı öğrenme yollarına başvurmaya iten bir süreçtir.

  Artan Farkındalık

  Kişisel gelişim süreciyle içinizde bulunduğunuz anı yaşamayı, sonra-geçmiş kavramlarından uzak durup, şimdi-gelecek kavramlarına yakın olacaksınız. Hayatın şimdi’lerden ibaret olduğunu anlayacaksınız. Kişinin kendine yapabileceği en iyi şey, şimdi’nin gücünü fark etmektir.

  Başarılı Sonuçlar

  Kendinizi, kendinizden her zaman daha iyiye geliştirmeye odaklandınız, bu sayede istenilen sonuçlara daha kolay ulaşabileceksiniz. Belirtiler ve pozitif düşünme araçlarının yardımı ile hedeflerinize ulaşmada her zaman kolayca motive olacaksınız.

  Gelişen Özgüven

  Doğal olarak, kişisel gelişiminize ne kadar odaklanırsanız, o oranda büyüyecek, genişleyecek ve kişisel güveninizi, özgüveninizi arttıracaksınız. Kendinizden, temel güçlerinizi ve zayıflıklarınızı bildikten sonra, daha fazla emin olabileceksiniz. Ayrıca, kendinizi tanıdıktan, kendinize yardım ettikten sonra, diğerlerine yardım etmede daha iyi bir pozisyonda olabileceksiniz.

  Daha Az Stress

  Kendinizi tanıdıkça, depresyon, sinir gibi olumsuz süreçleri nasıl atlatacağınızı da öğrenirsiniz. Gerçekliğin temasıyla gelişip büyüdükçe, stres ve sinirli davranmanın da nedenlerini, gereksizliğini sorgulayabilirsiniz.

  Daha İyi İlişkiler

  En önemli ilişki, kendinizle birlikte yaşadığınız ilişkidir. Öyleyse, kişisel gelişiminize yatırım yapmak, akıllıcadır. Kendiniz ve hayatınızla ilgili iyi hissedince de, diğerlerine yardım etmek, eğlendirmek, mutluluk yaymak, olumsuz düşünceleri azaltmak ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmeyi ilke edineceksiniz.

  Gelişmiş Yaratıcılık

  Kişisel gelişimde çok farklı tekniklerle uğraşmanın bir sonucu olarak, hayatın tüm alanlarında ne kadar yaratıcı olduğunuzu zamanla fark edeceksinizdir. Siz değiştikçe, profesyonel, gizli ve sosyal hayatınız da aynı oranda değişecektir.

  Bunlar dışında ise, kişisel gelişimin faydaları şu şekilde maddelendirilebilir;

  Kurumsal ve özel hayatınızın her alanında katkı sağlamak, bir şeyler başarmak istediğinize dair mesaj verirsiniz

  Zayıf ya da az gelişmiş yönlerinizin üstüne giderek, daha güçlü yapıda olursunuz.

  Son olarak, kişisel gelişim yaşayan ve ilerleyen bir süreçtir, her zaman motive olun ve tutkuyla neyi hedeflediyseniz, emin adımlarla devam edin.

  Alıntı

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivitenin Tedavisi
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:25 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivitenin Tedavisi

Davranışsal terapinin bazı DEHB olan çocuklarda ilerlemeler yapabileceği düşünülmektedir. Bunu destekleyici bazı araştırma bulguları olmasına karşın, kuvvetle yararsız olduğunu iddia eden araştırma bulguları da mevcuttur.

Davranışsal terapi, bireyin düşünce ve davranışlarının olaylarla nasıl bağlantılı olduğunu anlamayı hedeflemektedir. Danışman bunu yapmak için çocuğun yaşamından gerçek örnekler kullanır ve bunları uygulamanın gerçek yaşamda meydana gelen zorlukları anlamaya olanak sağlamasını amaçlar.

Davranışçı terapistler bütün davranışların öğrenildiğini varsayar. Davranışçı yaklaşım gereği, eğer bir davranış öğrenilmişse sönme ihtimali de vardır. Yani, tepkilere yol açan uyarıcıların denetlenmesiyle istenmeyen davranış ortadan kaldırılabilir. Elbette uygulamada bu kadar basit değildir.

Bu kısımda DEHB olan çocuklarda istenmeyen davranışları azaltmada kullanılabilecek ABC analizi ve Davranışsal Sonuçlar adı altında iki yaklaşımdan söz edilecektir.


Davranışın ABC’si

Burada yer alan sembollerin anlamı şöyledir:

A: (Antecedent) Öncül (davranıştan önceki olaylar)

B: (Behavior) Davranış (burada istenmeyen davranış)

C: (Consequence) Sonuç (davranıştan sonra ortaya çıkan)

Bu tekniğe göre, davranışı anlayabilmek için öncülünü, davranışın kendisini ve sonucunu incelemek gerekir. Buna göre, herhangi bir istenmeyen davranışın (B) önceki olaylarının ve sonuçlarının değiştirilmesiyle davranışın ortaya çıkma sıklığı değiştirilebilir.

Davranışın ABC analizinde danışman anne-babadan çocuğun istenmeyen bir davranışının ortaya çıkmasından önce neler olduğunu kaydetmesini ister. Anne-baba, evde ya da dışarıda belirli durumları örnekler. Bu örnek olayda istenmeyen davranışın öncesinde çocuğun yaptığı ve söylediği şeyleri açıkça tanımlar. Bu tanımlamalardan hareketle danışman yaşanılan olayların örgüsünü daha iyi kavrama fırsatı bulur.

Anne-babadan, çocuğun davranışının sonucunda ortaya çıkan olayları da kaydetmesi istenir. Burada amaç, davranış öncesi ve sonrasında ortaya çıkan davranışlarla, istenmeyen davranışın ortaya çıkması arasındaki ilişkiyi bulmaktır. Bazen anne-babalar, istenmeyen davranışı engellemeye çalışırken farkında olmadan, o davranışı pekiştirebilirler. Sonuç olarak, istenmeyen davranışın ortaya çıkma sıklığını artırabilirler.

Örneğin, baba masasında çalışırken çocuğun dersini yapmasını beklemektedir. Çocuk babasının kendisini dışarı göndermesini sağlayacak şekilde gürültü çıkarmaya başlar. Baba “çık dışarı!” der. Böylece çocuk amacına ulaşmış olur. Çocuğun istenmeyen davranışına karşılık olarak onu dışarı gönderen babanın bu şekilde göstereceği tepki, çocuğun aynı şekilde sürdürmesine neden olabilir. Bu örnekte baba, istenmeyen davranışı yanlışlıkla pekiştirmiştir. Çocuk gelecek sefer dışarı çıkmak istediğinde, yine gürültü yapmaya devam edecektir. Bu tür durumlarda yapılması gereken şeylerden biri, uygun olmayan davranışı, uygun davranışı ödüllendirmenin işareti olarak kullanılabilir.

Davranışsal Sonuçlar

Bilindiği gibi, davranışsal sonuçlar pekiştirme ve ceza olarak ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan pekiştirme, olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye, ceza ise, 1. tür ceza ve 2. tür ceza olmak üzere yine ikiye ayrılmaktadır. Herhangi bir davranışın yapılma sıklığını artıran her türlü uyaran pekiştireç olabilir. Yapılma sıklığını azaltan uyaranlar ise cezadır.

Olumlu Pekiştirme

Bir davranışın sonucunda, ortamda bulunmayan bir uyarıcının ortama katılması ve bu uyarıcının o davranışın tekrarlanma olasılığını artırması durumuna olumlu pekiştirme denmektedir. DEHB olan çocuk için, neye olumlu pekiştireç verildiğini bilmek önem taşır. Örneğin, “silgini kardeşinle paylaşman hoşuma gidiyor” ya da “yolda yürürken bağırman ve çığlık atman hoşuma gitmiyor” denilebilir. Aile istenilen davranışların sonuçlarını çocuğa açıklamalıdır. Çocuk istenilen davranış yapmanın sonucunu bilmek ister.

İstenmeyen davranışlar dikkat çekmek amacıyla yapılıyorsa görmezlikten gelinmelidir. Çocuk kendi hakkında duyduğu olumsuz ifadeler nedeniyle iyi olmaya çalışmaktan vazgeçmiş olabilir. Çocuğun kendi hakkında duyduklarını “kötü”den “iyi”ye doğru değiştirmek gerekir. Böylece çocuk, daha fazla cesaret kazanabilir.

Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta, çocuğa nasıl bir ödül verileceğidir. Bunun için pekiştireç mönüsü hazırlamakta yarar vardır. Ödüllerin çok büyük tutulması doyma noktasına ulaşmayı hızlandırır. Zamanla, ödül için bir şey yapmak sorunu ortaya çıkar. Ödülleri çocuğun yaşına, cinsiyetine ve kültürel özelliklerine göre ayarlamak gerekir. Eğer anne-baba ödülü, çocuğun sessiz kalmasını sağlamak için rüşvet gibi verirse ödül çekiciliğini yitirir. Ödül için davranış yapılır hale gelir. Zamanla ödüller de değerini yitirir ve daha büyük ödüller beklenmeye başlar. Ödülleri zaman zaman değiştirmekte yarar vardır.

DEHB olan çocuklar sabırsız ve dürtüsel oldukları için ödüllerin mümkün olduğu kadar davranış ortaya çıktıktan hemen sonra verilmesi gerekir. Bu çocuğa, ödülünü almak için iki gün beklemesini söylemek hiç uygun değildir. Bu tür çocuklarda ödülün yanı sıra cesaretlendirmenin kullanılması da yararlı olacaktır.

Ceza

Ceza iki türlü uygulanabilir; 1. tür ceza çocuğa olumsuz bir uyaran vermektir. 2. tür ceza ise, çocuğu istediği bir şeyden mahrum etmektir. Elbette davranış değiştirmede esas olan, olumlu pekiştirmedir. Pekiştirmenin etkilerinin neler olabileceği kestirilebilir. Ancak, cezanın etkilerini kestirmek güçtür. Ceza, yeni ve istenilen davranışların öğrenilmesini sağlamaz; sadece eskilerin bastırılmasını sağlar. Ceza DEHB olan bir çocuğa sürekli olarak kullanıldığında çocuk inatlaşabilir, duyarsızlaşabilir, saldırganlaşabilir, cezanın oluşturduğu olumsuz etkileri tüm davranışlarına genelleyebilir. Bir çocuk cezalandırıldığında “bir daha yapma!” mesajı alır, ancak kendisine ne yapacağı konusunda bir alternatif sunulmaz.

Cezanın hiç kullanılmaması biraz ütopik olabilir. Herhangi bir şekilde cezanın kullanıldığına şahit olabiliriz. Önemli olan, cezanın zararsız ve etkili olabileceği durumları belirlemektir. İstenmeyen davranışın sonradan tekrar ortaya çıkmasına ve tamamıyla yok edilememiş olmasına rağmen, anne-babalar geçici olarak istenmeyen davranışı azaltabileceği için sıklıkla fiziksel cezaya başvururlar. Fiziksel ceza tüm çocuklara olduğu gibi, DEHB olan çocuklara da kesinlikle uygulanmamalıdır.

Simgesel Ödül Sistemi

Simgesel ödül (token economy), okuldaki öğretim programının veya evde beklenen davranış içeriğinin çocuğun yapacağı biçimde düzenlenmesi ve çocuğun göstereceği ilerlemelere göre güçlü pekiştireçlerin anında verilmesini sağlayan bir pekiştirme sistemidir. Amaç, davranışla pekiştireç arasına başka bir şey girmeden davranışları güçlü pekiştireçlerin izlemesini sağlamaktır. Böyle bir sistem, eğer evde ve sınıftaki pekiştireç sistemi, davranışları denetlemede öğretimsel amaçları gerçekleştirmekte yetersiz uygulanabilir.simgesel ödül sistemi yapaydır. Güdülenmenin doğal bir uygulaması değildir. Diğer doğal pekiştirme sistemlerinin işe yaramadığı durumlarda simgesel ödül sistemi devreye sokulabilir. Ancak, unutulmamalıdır ki, gerektiğinden daha güçlü pekiştireçler kullanmak yanlış sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle gerçekten gereksinim varsa simgesel ödül sistemi kullanmalı ve gereksinim bittiği anda doğal pekiştireçlere geri dönülmelidir.

Bu sistemde, istenilen tepkileri gösteren çocuklara, aferin demek, şeker vermek ve oyun oynamasına izin vermek yerine, pekiştirici olarak puan veya fiş, marka gibi nesneler verilir. 4-7 yaş için marka ve fişler, 8-11 yaş için puan sistemi daha uygundur. Çocuk bu simgesel ödülleri toplayarak daha sonra gerçek ödüle dönüştürür. Gündelik hayatta paranın kullanımı simgesel ödül sistemine benzetilebilir. Para temel ihtiyaçları doyurmamakta, ancak, istenilen nesnelerle değiş tokuş yapılmaktadır. Simgesel ödüller de istenilen nesne ya da davranışlarla değiştirilebilir. Örneğin, öğretmen bir öğrenciye istenilen her davranışı gösterdiğinde bir marka vermekte ve on marka biriktiren öğrenci markaların karşılığında istediği bir ödülü elde etmektedir.

Tepki Bedeli

Verilmiş olan pekiştireçlerin 2. tür ceza uygulanarak geri alınması, tepkinin bedelidir. Sınıfa geç gelen öğrencinin teneffüse çıkarılmamsı, yanlış yere park eden araç sürücüsüne ceza yazılması tepki bedeline örnek verilebilir. Bu teknikte istenmeyen davranışı kazanılmış olan pekiştireçlerin geri alınması izler. Simgesel ödül sistemi ile birlikte rahatlıkla kullanılabilir. Uygun davranışı gösterdiği için simge kazanır, yanlış davranışı gösterince pekiştireçlerin bir kısmı geri alınır. Tepki bedeli aşağıdaki durumlarda kullanılır:

1.istenilmeyen davranışı devam ettiren pekiştiriciyi saptamak olanaksız ise,

2.davranışın sıklığı ve şiddeti derhal değiştirmeyi geciktirecek kadar büyük ise,

3.olumlu pekiştirme işlem süreçleri tekrar tekrar kullanıldığı halde başarısız olunmuş ise,

4.tepki uzun süre için bastırılmamı ise.

Anne-baba ya da öğretmenler, DEHB olan çocuğun istenmeyen davranışları çok olduğunda tepki bedelini aşırı kullanırlar. Olumlu pekiştirme yeterli değilse, çocuğun stres düzeyi ve kızgınlığı artabilir. Öğrenciler başarı deneyimi geçirmelidirler. Diğer bir deyişle, öğrencileri sadece yapmalarını istemediğimiz şey için cezalandırmak yerine, yapmalarını istediğimiz şey için sürekli pekiştirmek çok önemlidir. Tepki bedeli tekniğinin dürtü kontrolünü sağlayamama gibi DEHB belirtilerini azalttığına yönelik kanıtlar vardır. DEHB olan öğrencilerde etkili olduğu bulunmuş spesifik bir tepki bedeli programında her günün başında belirli bir dizi puan verilir. Bir kural ihlal edildiğinde puanlar geri alınır. Böylece çocuklar, puanlarını devam ettirmek için kuralları ihlal etmekten kaçınmak zorunda kalırlar. Belirli bir süre ya da günün sonunda, öğrencilere kazandıkları somut bir ödüle veya bir imtiyaza dönüştürmek için fırsat verilir.


Dikkat Eksikliği Neden Olur?

Dikkat Eksikliği - Dikkat Eksikliği Nedenleri - Dikkat Eksikliği Belirtileri - Dikkat Eksikliği Tedavisi - Dikkat Eksikliği Hakkında


Dikkat eksikliği bir diğer adıyla dikkat dağınıklığı ve hiperaktivite bozukluğu çocuklar ve ergenler için oldukça önemli bir sorundur. Dikkat eksikliği çeken bir bireyin okul ve sosyal yaşamında büyük sorunlar yaşaması söz konusudur. Dikkat eksikliği çocukların ve ergenlerin yaklaşık %10'unda görülmektedir.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu rahatsızlığının birtakım belirtileri vardır. Bu belirtiler, aşırı hareketlilik, dikkatin toplanamaması ve dürtüselliktir.

Dikkat eksikliğinde bu üç belirti aynı anda görülebilir. Bazı durumlarda ise sadece dikkat eksikliğini ve hiperaktiviteyi tetikleyen dürtüsellik ön plana çıkar.

Bir kişide dikkat eksikliği ve hiperaktiviteden bahsedilebilmesi için söz konusu belirtilerin 7 yaşından önce görülmesi gerekmektedir. Bu belirtilerin her ortamda görülmesi, sürekli olarak kendini tekrar etmesi ve günlük yaşamı etkileyecek boyutta olması kişide dikkat eksikliğinin olduğunu göstermektedir.

Dikkat eksikliğinin oluşmasına neden olan birçok faktör vardır. Fakat dikkat eksikliğinin oluşmasına neden olan durum anne ve babadan kaynaklanmaktadır. Dikkat eksikliği yaşayan çocukların anne ve babaları da bir dönem aynı sorundan muzdarip olmuştur. Anne ve babaların zamanında bu sorunu yaşamasına rağmen doktora gitmemesi, hastalığın genetik olarak devam etmesine neden olabilmektedir. Birçok ebeveyn çocuklarının hiperaktive belirtileri göstermesini normal karşılaması, bu hastalığın tedavi edilmesinin önüne geçmektedir.

Dikkat eksikliğinin oluşmasına neden olan bir diğer etken de doğum anıdır. Doğum sırasında çocuğun beyninde ufak da olsa bir sorun oluşması beynin fonksiyonunu etkileyemeye yetmektedir.

Hiperaktivite yaşayan çocukların ve gençlerin küçük yaşlarda beyne hasar veren enfeksiyonlar yaşadığı bilinmektedir. Bu rahatsızlıklar beynin dikkat fonksiyonunu etkilemektedir. Ayrıca kafa travmaları gibi durumlar da çocukların hiperaktivite ve dikkat eksikliği yaşamasına neden olmaktadır.

Dikkat eksikliği çocukların ve ergenlerin gelişim sürecini de aksatmaktadır. Dikkat eksikliği yaşayan çocukların olgunlaşması daha sonra görülmektedir. Dikkat eksikliği sorunu genelde 13-14 yaşlarına kadar devam etmektedir. Bu hastalığın ileri yaşlarda devam etme olasılığı oldukça düşüktür.

Dikkat eksikliği, doktorlar tarafından beynin yapısal değil fonksiyonel bir rahatsızlık sonucunda oluştuğu şeklinde yorumlanmaktadır. Çevresel ve genetiksel faktörlerle birlikte hastalığın ilerlediği gözlemlenmektedir. Küçük yaşlarda tedavi edilebilen bu hastalık erken önlem alındığında devamlılık göstermemektedir.

Kaynak: Gata edu tr

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ateşli hastalık ve otoimun durumlara ilâç yerine “sinir sistemi uyarımı metodu”
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:21 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

Ateşli hastalık-enfeksiyon ve otoimun durumlara ilâç yerine “sinir sistemi uyarımı metodu”

YENİ TIP: “ŞOK-BİYOELEKTRİK TIP”

Ben, eflamasyonlar-iltihaplanmalar konusuna çok ilgi duyan bir beyin cerrahıyım. Acıyı dindirme, tümörü-şişlikleri indirme ve pek çok hastalığın bir sonucu olan doku hasarını önleme konusunda metodlar keşfedebilmek için laboratuvarımda benimle birlikte çalışan meslektaşlarımla, iltihaplanma-ateşlenmeye neden olan molekül üzerinde çalışmaktayım.

Bu çalışmanın bir kısmından hastalar zaten yararlanmaktalar. 1987 yılında, laboratuvar babunlarını ölümcül enfeksiyonun sonuçlarından kurtarmak için, enflamatuar-yangısal-iltihaplı molekül olan tümör nekrozis faktör (TNF) olan moleküle yönelik yaptığım deneyin neticelerini yayınlamıştım. (bu çalışma, bedenin immünolojik savunmasının normal fonksiyonda işlemesini engelleyen enfeksiyonel, otoimun ve diğer hastalıklar için yeni bir çeşit ilaç keşfine katkıda bulunan bir çalışmaydı.)

Bir nörocerrah olarak, ben, beynin işleyişine karşı son derece ilgiliyim. 1990’larda, yine TNF’yle alâkalı  yaptığımız şaşırtıcı bir keşif, nörobilim ve imünolojinin görüşlerinin  birleşmesinden açığa çıktı. TNF üretimini engelleyen belirli duyuşsal uyarılara karşı beklendik tepkiler olan nörolojik refleksleri kazara keşfettik!  Bu da, hastaların iltihaplarını-yangılarını tedavi etmede benim tasarladığım ve onlara yerleştirdiğimiz “küçük, elektriksel sinir uyarıcıları” buluşunu ortaya çıkardı.

Enfeksiyon tedavi etmek ve engeli tersine çevirmek için kullanılan sinir-stimüle eden elektronik alet, “biyoelektrik tıp” diye adlandırılan yeni bir disiplinin temelini oluşturuyor. Bu alet, eklem iltihabı ya da başka hastalıklara sahip olan hastalar üzerinde klinik olarak test edilmektedir ve bedenin doğal refleksinden yararlanılarak yapılmasından dolayı;etkili, güvenli ve ekonomik olması, pek çok ilâca ve enjekte edilebilir haplara bir alternatif oluşturmaktadır. Hastalığın altında yatan biyolojik işlemlere tam olarak hedef almasıyla, bu sinir-uyarcı teknoloji, pek çok ilâcın sıkıntılı yan etkilerini önlemeye yardımcı da olmalıdır.

REFLEKS DEVRESİ


Isı, dokunma, basınç, ve belirli moleküllerin varlığı, “duyusal nöronlar” diye adlandırılan sinir hücrelerinde bir elektrik sinyali yaratır. Bu elektriksel bilgi, merkezi sinir sistemindeki bir başka çeşit sinir hücresi olan “aracı nöron”lara aktarılırken bu gelen uyarılar da basit refleks devresindeki 3. ve son aşamayı tamamlayan “motor nöron”lara aktarılır.

Motor nöronların ateşlenmesi ile de, sıcak tabaktan elin çekilmesinden, 3 millik bir koşu sırasındaki havayollarının genleşmesine kadar geniş bir aralıktaki davranışları tetikleyen bedenin kas ve organlarına geri elektriksel sinyal yollanır.

Basit refleks devreleri tek tek organları düzenler, uyumlu hale getirir ve böylelikle, siz bedeninizin etkili bir şekilde işlevini yapması sağlayan anlık hareketleri bilinçli bir şekilde planlamak zorunda kalmazsınız. Örneğin; telefona cevap vermek için oturduğunuz yerden kalkıp, yukarı kata çıkmak  için, solunumuzu, kalp atışınızı ya da kan basıncınızı koordine etmeyi düşünmek zorunda olmazsınız. Refleksler, tüm gerekli şeylerle ilgilenir; organların fonksiyonlarını, rahatça dinleniyor mu ya da tam gaz çalışıyor mu gibi bedenin ihtiyaçlarına uydururlar.


Nobel ödül sahibi İngiliz fizyolojist Charles Scott Sherrington (1857–1952), nöral ağlardan oluşan basit reflekslerin, sinir sisteminin temel yapı taşları olduğunu ve refleksleri kontrol eden milyonlarca sinir hücresinin bu kombine outputun, bedenin organ fonksiyonlarını yönettiğini ortaya koymuştur. Ancak Sherrington, bir soruya parmak basmamıştır: “Motor nöronlardan gelen elektrik sinyali, organ fonksiyonunu gerçekten de nasıl kontrol etmektedir?” Cevap, nispeten kolay. Aslında onlar “ilaç” üretmekteler. Nöronlar, regüle olan organın içinde sonlanan uzun, tel gibi çıktıları olan sinir fiberleri ya da aksonlar boyunca, bilgiyi aktarırlar. Aksonların sonunda, Sherrington tarafından adı konan “sinaps”lar bulunur. Sinapsın bir tarafındaki motor nöronun aksonu sinir hücrelerine ya da karşı taraftaki “sinaptik yarık-çukur” olarak adlandırılan dar boşluktaki organ hücrelerine fiziksel olarak dokunmaz. Onun yerine aksonların sonundaki elektrik sinyali, sinaptik yarık boyunca dağılan nörotransmiter salımını stimule eder ve hedef sinir ya da organ hücresi alanındaki reseptörleri bağlar. Pek çok ilâç da bu şekilde çalışmakta gözükmektedir.

İlaç endüstrisi, deneysel ilâç dizyan etmeye, ve sentezlemeye ve deneysel ilâç olarak yeni kimyasallar geliştirmeye milyarlarca dolar para ayırmakta, ki bunlar, reseptörlerle etkileşime giren sadece “molekül”lerdir. Dünya çapında bir milyar dolardan fazla satılan pek çok ilâç, metabolik aktiviteyi modifiye eden ve seçilmiş hücrelerdeki genleri çalıştıran belirli reseptörlere bağlanır. Ancak, ilâçların tehlikeli yan etkileri olabilir. Bir kere yutulduğunda ya da enjekte edildiğinde, bu ilâçlar, bedende seyahat ederek, hedeflenmemiş hücrelerle etkileşime girdiklerinde, istenmedik sonuçlar oluşturabilir.

İlâç tarzı  nörotransmiter üretimini stimule etmede, aşağı doğru sinirlere sinyal yollayan bir alet kullanmak, ayrıcalıklı bir avantajdır. Bedenin kendisinin ürettiği bu ilâçlar, olası yan etkileri yok ederek, net ve tam olarak zehirli olmayan miktarda bedenin dokularına dağılır.

TESADÜFİ BİR KEŞİF

1990’ların sonunda, kolona yönelik geliştirilen bir tür antikor olan “monoklonal antikor” adlı farmasötikal yeni bir sınıf, romatizmal eklem iltihabı, iltihabi bağırsak hastalığı ve diğer rahatsızlıkları tedavide kullanılmaktaydı. Benim ve meslektaşlarımın öncü olmasına yardım ettiğimiz bu “monoklonal antikor”, TNF’nin ve diğer moleküllerin  fazla üretiminden kaynaklı, acıyı, tümörü ve doku bozulmasını ve diğer iltihabi semptomları dindirebilmekte. Benim hastalarım için, bu, onların normal bir yaşam sürdürebilmeleri için tek şans.  Ancak başarı epey maliyetli oldu. Anti-TNF, hastaların %50’sine kadar etkisiz olsa da yıllık bir hasta için bu ilâç faturası 15.000 dolar ile 30.000 dolar arasındaydı. Belki de çoğu endişeli hastalar ve onlara bakanlar için bu ilâçlar tehlikeli ve hattâ ölümcül yan etkilere de sahip olabiliyordu.

N.Y, Manhasset’deki Tıp Araştırmaları Laboratuvarımda, TNF’yi engellemek için alternatif bir yaklaşım üzerinde çalışmaktaydık. CNI-1493 adını verdiğimiz bir molekül geliştirdik. Benim başlangıçtaki hipotezim; bu deneysel ilâcı, serebral enfarktüsü ya da felç sırasındaki TNF üretimini engellemek için beyne enjekte etmekti. Bunun doğruluğu kanıtlansa da, küçük miktarlardaki CNI-1493’ün beyne enjekte edildiğinde, bunun tüm beden boyunca organlardaki TNF’yi engellendiğini göreceğimi de düşünmüyordum. Önceleri sonuçlara inanmayarak, deneyleri pek çok kez tekrarladık. Her seferinde, örneğin; beyindeki görünmez derece az miktarda olan CNI-1493’ün, bedenin organlarına nüfuz edecek kadar  düşük olmasına rağmen, bir şekilde beynin dışındaki TNF’yi bloke etttiğini onayladık. Aylar boyunca haftalık toplantılarımızda bu sonuçları tartıştık, ve bu ilâcın nasıl çalıştığına dair en ufak bir anlayışa sahip olamadık.

Başlangıçta, belki de CNI-1493’ün, beynin alt kısmındaki hipofiz bezi hormon(steroid ya da glukortikoidler) üretimini uyarmak için aktive ederek, TNF üretimini engellediği sonucuna varmıştık. Yalnız ne yazık ki, farelerdeki hipofiz bezini ameliyatla alınıp, deneyleri tekrar ettikten sonra, beyne enjekte edilmiş CNI-1493’ün halâ TNF’yi engellediğini tespit ettik. Bu sonuç, hipofiz bezinin, bedendeki TNF üretimini durdurmadığı anlamına gelmekteydi. Başka bir açıklama ararken, mümkün gözükmeyen bir olasılığı düşünmeye başladık. O da; beyni ateşleyen motor nöronların, bedenin geri kalan kısımında TNF’yi baskılamak, durdurmak için elektirk sinyalleri taşımasıydı.

Bu hipotezi test etmek için, belirli beyin alanının belirli davranışlara bağlayan, nörobilimdeki yerleşik uygulamaya bel bağladık. Davranışın nöral kontrolu hakkında bilinen pek çok şey; lokalize beyin hasarlı felçli hastalara ait eski çalışmalardan bilinmektedir. Paul Broca (1824-1880), sol posterior ön korteksteki küçük bir hasar, dil kavrayışını muhafaza ederken, dili konuşamamayla sonuçlanmaktaydı. Bu duruma “ifade afazisi” deniyor. Bezer olarak, Carl Wernicke (1858-1905), felcin, o bölgenin yanındaki sol posterior, üst temporal girus alana zarar verdiğinde,bu, anlamada ya da anlamlı konuşma üretememe, duyusal afazi oluşturuyor. Ayrı beyin bölgelerinin belirli davranışları kontrol etmesi anlayışı, beyin ve organları arasındaki bireysel devrelerin bağlantısını kesme isteğine bizi sevk etti ki, bu yolla da biz,TNF’yi kontrol eden belirli sinirlerin kimliğini açığa çıkarabilecektik. Nereden başlayacağımızı şaşırmıştık. Çünkü, beyin ve organlar arasında bu tarz milyonlarca bağlantı mevcuttu.


Bir hareket planı yaparken, Colorado Boulder Üniversitesi’nden Linda Watkins’in ufuk açıcı bir yazısı ile karşılaştık. Bu yazıda; vagus sinirinin, duyusal bilgiyi, bedenin organlarından beynin altına kadar aktarmada ana rol oynadığı gösterilmekteydi. Farelerle yaptığı deneylerinde Linda Watkins, farelere iltihab ve ateşe neden olacak “interlökin-1”(bağışıklık sistemi cevabını artıran bir madde) ya da “IL-1” adlı bir sinyal molekülü verdi. Ancak, vagus sinirini kestiğinde ve deneyi yeniden tekrarladığında, ateşin olmadığını gördü. Bundan yola çıkarak şu sonuca vardı: sinir, IL-1’in varlığı hakkında beyne bilgi yollar ve bu nöral sinyaller ateşin başlangıcını kontrol etmektedir.

Japonya’nın Niigata Üniversitesi Tıp Okulu’nda, bağımsız olarak çalışan Akira Niijima da farelere IL-1 enjekte etmişti. Akira, hayvanlara verdiği IL-1’in, beyne giden vagus sinirini elektriğe maruz bıraktığını keşfetti. Bu dataları inceleyerek, ben, bunların bağışıklık sistemi için bir refleks devresini tanımlayan anahtarı elinde bulundurduğunu varsaydım.

IL-1 tarafından uyarılan vagus sinir hücrelerinin sinyal sonuçlarını düşündüğümde, IL-1’in, iltihabi işlemi regüle etmek için beynin dışında, organlara motor sinyali yollanmakta olabileceğini düşündüm. Dolayısıyla ben, “basit bir refleks kontrol mekanizması”nın iltihabı durduracağı ve ateşin dokulara olası zararın minimum seviyede vereceğini ortaya koydum. Bu işlem, dokulardaki iltihabi moleküllerden gelen sinyallerin vagus siniri yolu ile yukarı beyne gitmesi şeklinde değil, ayrıca, sinir yoluyla orijial dokulara geri dönüp, onların topluca sitokinler diye bilinen TNF ve diğer iltihabi moleküllerin üretimini durdurması şeklinde gerçekleşiyor olabilmekteydi.

Sherrington’un “ basit bir refleks, sinir boyunca seyahat eden duyusal girdi ile başlar” şeklindeki fikrine sadık kalarak, ben, vagus sinirinden gelen TNF’nin “kapalı” sinyali, beyin ve bağışıklık sistemi arasında bir refleks sinir devresini uyguladığını öne sürdüm. Bu fikir, bedenin enfeksiyon ve yaralanmalara karşı savunma mekanizmalarını anlamada potansiyel olarak yoğun çıkarımlara sahiptir. Bağışıklığı kontrol eden refleks nöral devreleri,– hastalık- tetikleyen iltihapların aksine–  toksik salan TNF ve diğer iltihabi sinyal yollayan molekülleri önleyerek, sağlığın iyileşmesi sağladığına dair bir teori ortaya koydum. Bu oldukça net gözüken biyolojik mekanizmayı daha önce başka birisinin mutlaka düşünmüş olacağını düşünerek, hemen kaygılandım.

Yayınlamış yazıları araştırdığımda, bağışıklık sistemindeki ana organların örneğin; timus, dalak, karaciğer, lenf düğümleri, hepsinin beyinden gelen innerve edilmiş (sinirle donatılmış) bağlantılar olduğunun kanıtları ortaya çıktı. Fakat bu çalışmalardan hiç biri bağışıklığı kontrol eden refleks devreleri üzerindeki araştırmayı tanımlamıyordu. Aslında, antitezi tıbbi bir dogma olmuştu. On yıllardır yapılan bağışıklık bilimi-immünoloji çalışmaları, bedenin sinir sistemine karşı  bağımsızlığını korumaya dair bağışıklık sisteminin rolü üzerine odaklıydı. Bağışıklık, bu açılardan bakıldığında, beyne değil de,  lenfositler, monositler, makrofajlar, ve diğer beyaz kan hücrelerine odaklıydı.

Bağışıklık sistemini aşırı çalışmasını ya da az çalışmasından uzak tutan “iltihaplı–tahrik edici refleks”, benim zehirlilik ve doku hasarını önleyen devreye verdiğim addır. “İltihaplı-tahrik edici refleks” eğer iyi çalışmazsa, sitokinlerin (endotel hasarından sonra salınan ve düz kas hücrelerini çoğaltan madde) varlığı, otoimun hastalıklarda oluşan eklem iltihabı gibi komplikasyonlara  neden olabilirdi. İyi bir teori gibi gözükmekteydi ama deneysel kanıtlara ihtiyaç vardı.

Bu fikri test etmek, vagus sinir yolunu, beyinden itibaren bedenin organları boyunca çeşitli yerlerden cerrahi bir şekilde ayrıcak çok özenli bir işlem gerektiriyordu.

Bu vagus siniri, beyin sapında başlar (yaklaşık insanlarda kulak seviyesinde) ve çift halde sağ-sol şeklinde sinir fiber yığınları olarak, boyundan, göğüs kafesine geçip, oradan batın-karın bölgesine yönelerek bedene, dağılırlar. Bu yolla da bedenin direkt ya da endirekt pek çok organıyla bağlantı kurarlar. Aneztesi altındaki farelerle çalışırken, onların boyunlarındaki vagus sinirini kesttik ve beyinlerine CNI-1493 enjekte ettik. Daha sonra da, beyindeki, dalaktaki ve diğer organlardaki  TNF’yi ölçtük. Buradan tatmin edici sonuçlar elde ettik: Çeşitli hücrelerdeki bağışıklık hücreleri tarafından TNF üretimini durdurmada rol oynayan beyindeki CNI-1493 için bozulmamış bir vagus siniri gerekmekteydi. Daha öteler,aşağıya doğru haritamalama yapılırken, boyundan abdominal organlara doğru uzanan vagus sinirini belirli noktalardan dikkatlice kestik. TNF’nin kapalı düğmesinin işlevini yerine getirmesi, sadece beyin sapında başlayan vagus siniri, boyuna ve göğüs kafesine ve oradan da batın bölgesine ve dalağa bütünüyle bozulmamış bir şekilde yol aldığında oluyordu.

Vagus siniri aktarım kanıtı, TNF’nin dalağa kadar giden sinyalinin kapalı olmasını gerektirmekte olduğuna dair kanıt, North Shore Üniersitesi Hastanesi nöroşirürji ameliyat odasından aldığım, elde kullanılan sinir-uyarıcı elektrodu kullanarak ortaya çıktı. Ben, bu aleti sık sık, beyin tümörünü sinire hasar vermemesi için çıkarırıken, yüz sinirini belirlemek için kullanırdım. Tıpkı doktorların önlüklerinde taşıdığı el fenerine benzer olan bir pille çalışan alet, ucundan çıkan bir tele sahip ve yanında elfenerindeki gibi bir ampül var. Bu aleti bir sinire yerleştirdiğinizde, siniri uyaran ucu, aksiyon potansiyellerini, sinir fiberleri boyunca elektrik bilgi iletimini ateşlemek için, elektik yük yayıyor.

Anestezi altındaki farelerin vagus sinirine sinir stimulatörünün ucunu dokundurduğunuzda, pek çok organdaki TNF üretimi bloke oldu. İşte bu nokta, vagus siniri ile taşınan elektrik iletimi, bağışıklık sistemi tarafından ürettiği TNF üretimini regüle ettiğinin kanıtıydı.

Bu deney, biyoelektronik alet kullanarak iltihabi hastalıkları tedavi etmeyi düşünmemizde bize ilham kaynağı oldu.

Öğlen vakti, peçetenin arkasına, eklem iltihabı ya da diğer iltihabi hastalıklara sahip bir hastanın göğsündeki vagus sinirine yerleştirelen elektroda bağlı bir pacemaker’ı(kalp atışını düzenleyen alet) gösteren bir taslak çizdim. Genellikle herşeyi saklarım. Daha çok ıvır zıvır eski ne varsa biriktiririm. Öyle ki; Louis Pasteur hakkında 8. sınıfta yazdığım yazıyı bile halâ saklıyorum. Ama bir şekilde bu peçeteyi kaybettim! Çok kötü. Çünkü bugün için güzel bir hatıra olabilirdi.

10 yıldan daha fazla bir zamanda, laboratuvarımda onlarca meslektaşımla ve dünya üzerindeki araştırma enstitülerindeki diğer pek çoklarının yaptığı çalışma, iltihabi refleksin fizyolojik ve moleküler biyolojisini gözler önüne serdi. Araştırmamın merkezini teşkil eden vagus siniri, beyinden dalağa, karaciğere, mide-bağırsak kanalına, kalbe ve diğer organlara sinyal yollamaktadır. Pek çok araştırma dalağı hedef almıştır. Çünkü, TNF üretimindeki ana yer orasıdır. Bu yol boyunca, vagus sinirinden aşağı üst abdomine inen aksiyon potansiyelleri, fiberlerini dalağa yollayan bir grup sinir hücresi olan çölyak gangliyonda biter. Dalağın derinliklerindeki bu fiberler, bir sinyal molekülü olan norepinefrin salar, ve daha sonra T-lenfositleri diye adlandırılan bağışıklık sistemini hücrelerine bağlanır. Noreepirefrin, dalakta TNF üreten makrofaj adlı bağışıklık hücreleri üzerindeki reseptörlere bağlanan asetilkolin adlı bir başka nörotransmiter üretimini tetikleyen T hücrelerdeki reseptörlere yapışır. Reseptörler üzerine gelen asetilkolin (a7nAChR), makrofajların iki moleküler yolu engelleyerek TNF üretimini durdurmasını sağlar.

Bir yol, TNF yapımını başlatmak için makrofajların çekirdeklerindeki genlere talimat veren NF-κB, bir proteinin aktivitesini kontrol eder. Diğer yol ise, IL-1 ve diğer enflamatuar-yangı moleküllerinin salınmasını yöneten yoldur. Gelecekteki araştırma, vagus sinirinin ulaştığı diğer organları inceleme ve bağışıklık sistemi ile etkileşimde olan diğer sinirlerin araştırılması olacaktır.

Bu yolların anatomik ve moleküler temellerini tanımlama, bir bağışıklık sisteminin sinir sistemi tarafından kontrol edilebildiğini göstermiştir. Enfeksiyon ya da yaralanma biyokimyasal bir dengesizlik yarattığında, bu değişimler beyindeki motor nöronlara aktarılır, motor nöronlar vasıtasıyla da, TNF, IL-1 ve dokulardaki salınımı ve beden boyunca enflamatuar reaksiyonlar üreten kan dolaşımını regüle etmek için diğer etkilenmiş dokulara geri sinyal yollanır.

Bu yolların gözlemlenmesi ve kontrol edilmesi için yeni tekniklerin gelişimi hızla devam etmekte. Bugün biz enflamatuarın-yangının rotasını izlemek için sitokinleri ölçüyoruz. Gelecekte, hastalığa tanı koymada, izlemede ve enflamatuar hastalığı kontrol etmede sinirlerin içindeki elektrik sinyallerini deşifre edeceğiz.

Gösterdiğimiz üzere, bağışıklık tepkilerini regüle eden nöral devreler, sinirlerin uyarılması ve kesilmesi ve aktif gelerin ve bağışıklık moleküllerinin yolları incelenerek, haritalandırılabilir. Şu zamana kadar elde edilen sonuçlarla, bu yaklaşımlar, eklem iltihabı, yangın bağırsak hastalığı, MS hastalığı ve belki de şeker ve kanserin de dahil olduğu rahatsızlıkları tedavi etmede yardımcı olabilecek.

Peçeteye taslağı çizdikten 13 yıl sonra, 2011 yılında Mostar, Bosna Hersek’te, vagus sinir stimulatörü (laboratuvarımda kullandığım basit el yapımı aletten çok daha gelişmiş bir versiyon) ile tedavi edilen eklem iltihablı bir hasta ile tanıştım. Genç çocuklu orta yaşlı bir baba olan bu hasta bana ellerinin, ayaklarının ve dizlerinin çok ağrıdığını ve bu ağrıdan dolayı günlerini kanepede yatarak geçirdiği, işe gidemediğini ve çocukları ile oynayıp, yaşamın tadını bir şekilde çıkaramaya çalıştığını söyledi. Ülkesinde pahalı olan anti-TNF ilâç tedavisi uygulayamadığı için, streoitler, metotreksat ve diğer anti-enflamatuar (iltihab sökücü) ilâçları kullanmış, ancak başarısız olmuş. Bu yüzden kendisi, GlaxoSmithKline ve Amsterdam Üniversitesi Akademik Tıp Merkezi’nde önemli bir römotolog olan Paul-Peter Tak’in yönettiği bir klinik deneyede yer almaya razı olmuş. Nörocerrahlar, onun köprücük kemiğinin hemen altına bir vagus sinir stimulatörü implant etmişler ve adama hayırlısını dilemişler ve adam eve dönmüş. Günler içinde adamda gelişmeler gözlemlenmiş. Haftalar içinde neredeyse tüm ağrılarından kurtulmuş. Tekrar pinpon oynamaya başlamış, daha sonra, oynarken dizini incittiği tenisin de dahil olduğu sporu aktivitelerini geliştirmiş. Klinik ekibi, onu bu kadar güç harcamasına karşılık dikkatli olmasını söylemekteler.(bu tavsiye, bir kaç hafta önce zorluklar hareket eden kişiye yapılmıştı!) Şimdi, ameliyattan nerdeyse 4 yıl sonra, semptomlarında iyileşme gözükmekte ve  tehlikeli ilâç tedavisinden (streoitler enfeksiyon, şeker hastalığı ve yüksek tansiyona karşı direnci düşürebilmekte) uzak bir şekilde yaşıyor.

Onun yaşadıkları, Washington, D.C’deki Amerikan Romatoloji Koleji’nin Kasım 2012’deki Yıllık toplantısında Tak ve Akademik Tıp Merkezi’nden meslektaşları Frieda Koopman ve SetPoint adlı Medikal Şirket’ten(enflamatuar refleksi regüle etmede sinir stimulasyonu geliştirmek bu şirketin kurucularından oldum) Ralph Zitnik’le beraber anlatılarak ve ele alındı.

Uzun süredir eklem iltihabından dolayı fazla bir şey yapamayan 8 hastadan, bu hasta ile birlikte 5’i belirgin şekilde kendilerine amelliyatla yerleştirilen vagus sinir stimulatöründen epeyce yararlandılar. Bu yazıyı yazarken, enflamatuar-iltihabi bağırsak hastalığına karşı ilâç tedavisine  karşı ek olarak uygulanan vagus sinir stimulatörünü ölçmek için yapılan ek çalışmalar devam etmekte. Eğer başarılı olursa, biyoelektronik tıp bazı ilaçların yerini alma potansiyeline sahip.

Bu alandaki ilerlemeler devam etmekte. Ocak ayının ortasında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, obez hastalarda doygunluk hissi uyandıran vagus sinirnin stimule ettiği bir aleti onayladı. Bu alanda araştırma yol haritası planmayı başlamada, GSK’nin (GlaxoSmithKline) evsahipliğinde, 2013 yılında 1. Biyoelektronik Tıp Zirvesinde, biyoelektronik tıptaki başarı şansları, gelecekteki beklentiler tartışıldı. GSK, destek parası olan 5O milyon doların ötesinde, bu konuda yapılan ferdi araştırmaları da desetekleyeceklerini ve bir milyon dolar dinovasyon-yenilenme ödülü vereceklerini açıkladılar. Buna ek olarak, Ulusal Sağlık Enstitüleri yakın zamanda, biyoelektronik teknolojileri geliştirmek için ABD Savunma Bakanlığı’na ve ElectRx’i (Elektriksel Reçeteler) piyasaya süren İleri Araştırma Projeleri Ajansı’na (darpa), bedenin sinirlerini denetim altına alarak sağlığa katkıda bulunacak teknikler üzerindeki çalışmalara  finansal destek vermek adına, 248 milyon doları,7 yıllık bir çalışma olan SPARC’a yatırdıklarını açıkladılar.

Bizim ilk yaklaşımımız olan enflamatuar-İltihabi refleksin altında yatan moleküler mekanizmayı araştırma, şimdi geniş bir perspektifte, diğer hastalıklar olan bağışıklık, kardiyovasküler, solunum, mide-bağırsak, nöroendokrin ve  böbreksel sistemlere de uygulanmakta. Belirli nöral devrelerin, hassas elektrodlar ve moleküler aletler tarafından bilgi yayarak, bizim küçük sinir fiberlerini ve hattâ tek bir aksonun stimüle edebilmemizi şekillendirebileceği, şimdi yaygın bir şekilde bilenen bir şey.

Esas soru; bu biyoelektronik tıbbın ilâç endüstrisine bir tehdit olup olamacağı. Ben, biyoelektronik aletlerin bazı ilâç ve takviyelerin yerine geçeceğine inanıyorum. Ancak, antibiyotik ve diğer anti-enflamatuar ajanlar kalacak. Fakat, ben, ilâç firmalarının biyoelektronik tıbbi araştırmalarını da arttırmaya devam edeceğini bekliyorum.

ZİHİNLE BAĞIŞIKLIĞIN ÜSTESİNDEN GELME

Pek çok insan refleksler hakkında fazla düşünmez. Ama refleksler her yerdedir. İlkel hayvanalar, örneğin; beyni ya da bilinci olmayan solucanlar, yiyecek ya da eş bulmak ve enfeksiyon ve yaralanmaya karşı savunma tepkileri geliştirmek  için reflekslerine güvenmek zorundalardır. Genomu yakın zamanda önce çözülen ve haritası çıkarılan minik kurtçuk olan Caenorhabditis elegans ‘ı ele alalım. Bu kurtçuk, toprak bakterisinden beslenen evrimsel olarak eskiden kalma yuvarlak bir solucandır. Zaman zaman patojenik bakteriler ile karşılaşır ki bu onun için, bağışıklık sisteminde bir seri defansif önlemleri aktive eden potansiyel olarak ölümcül bir olaydır. Evrim, enfeksiyon ya da yaralanmaya karşı, minimal hasar ve yan etkiye sahip bir şekilde bu türe, koordineli, koruyucu bir tepki sunma lütfunda bulunmaktadır ve solucan da o şekilde yaşamak için zarif bir sistem geliştirir.  Solucanın basit sinir sistemini oluşturan 302 nörondan, bir kaç seçkin nöron patojenlerin varlığını tespit etme konusunda hassastır.  Bu aynı nöronlar, solucanın, toksik hale gelecek kendi bağışık  sisteminden koruyarak, bağışıklık sistemindeki aktiviteyi kontrol eden bir refleks devresi tetikler.

Daha gelişmiş omurgalılarda, bir organizmayı savunmada deneyimlerden öğrenen 2 biyolojk sistem vardır; biri sinir sistemi, diğer de bağışıklık sistemi. Enflamatuar refleksin keşfi, bu iki sistem, immünolojik dengeleşimi sağlamak için basit, net, refleks devrelerle kesiştiklerini açığa çıkar. Tıpkı daha az gelişmiş yuvarlak solucan gibi, biz de, inanılmaz derece koruyucu fonksiyonlarından yararlanılan bu mekanizmaların farkına varmak zorunda değiliz.

Tıp tarihinde eşsiz bir birleşme noktasına geldik. Basit refleksler tüm sinir sistemi boyunca dağılmış haldedir. İnsan sinir sistemindeki trilyonlarca sinaps, bir nöronu diğerine bağlar. Bugün bizim araştırma araçlarımız, bağışıklık sistemini kontrol eden, yeterince hassas belirli devreleri tespit ve tedavi etmede de kullanılabilir. 20. Yüzyılın ilk zamanlarında, Sherrington, refleks arkların bilinç vesilesiyle kontrol edilebilir mekanizmalar olduğu notunu düşerek, bu yüzden insan ırkının, ilkel reflesklerine hükmeden, dünya üzerinde beyin kapasitesini en yüksek seviyede kullanan, en başarılı hayvan türü olduğunu belirtmiştir. O zamanlar, Sherrngton, refleksleri düzgün bir dengede tutmak için teknolojilerin gelişeceğini tasavvur edememiştir.

Çeviren: AylinER
Scientific American Dergisi, Mart 2015 sayısı sayfa: 28-35

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Astrolojide Makamlar Ve Terapileri
Yazar: RasitTunca - 04-15-2019, 01:16 AM - Forum: Sanal Dergi - Yorum Yok

ASTROLOJİDE MAKAMLAR VE TERAPİLERİ

Astroloji, Organ Tesiri, Zaman bağlantısı, Tedavi Etkileri

1) RAST MAKAMI: Koç Burcu; Ateş tabiatlı, kuru-sıcak tabiatlı makam. Gece yarısı ve seher zamanları etkilidir. Soğuk organlar olan kemik, beyin ve yağlara etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Düşük nabzın yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir. Sarı safra bağlantılıdır. Erkek karakter gösterir. Gündüz, Salı günleri etkisi fazladır. Oğlak burcu ve su ile ilişkilidir. Tedavi değeri yüksek olan dört esas makamdan birisidir. Sefa, neşe, iç huzuru ve rahatlık verir. Felç illetine devadır. Başa ve göze etkilidir. Kaslara tesiri vardır. En eski makamlardandır. Farsça “doğru” “dosdoğru” “sağ” ve “gerçek” demektir. Spazmı çözücü özelliği nedeniyle spastik ve otistik hastaların tedavisinde yararlıdır. Mars gezegeni ile bağlantılıdır.

2) IRAK MAKAMI: Boğa Burcu; Venüs bağlantılıdır. Toprak tabiatlıdır. Kuşluk ve ikindi vakti etkilidir. Kuru-soğuk karakterdedir. Kara safra ile ilişkilidir. Karakteri dişi olup, etkisi Cuma günü ve geceleri fazladır. Menenjit, beyin ve akıl hastalıklarına faydalıdır. Omuz, kol, sol kol ve ellere etkilidir. Başın üst tarafına etkisi belirtilmektedir. Lezzet verir, düşünme ve kavrama konusunda etkilidir. Korku gidericidir. Saldırganlığı önleyici ve nevrotik hastaları tedavi edici etkisi vardır. Tarih olarak en az 7 asırlıktır. Spiritüel tesiri görülür. Irak-ı Acem’den gelmektedir.

3) ISFAHAN MAKAMI: İkizler Burcu (Yengeç Burcu); Hava tabiatlı, ikindi ile yatsı arası etkilidir. Su bağlantısı vardır. Soğuk ve nemlidir. Beyaz balgam ile ilgilidir. Dişi, gece karakterli, Pazartesi bağlantılıdır. Soğuk tabiatlı olduğu gibi, ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği vardır. Ense, boyun, omuzlar ve sol dirsek için etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, gönül yenileme, düzgünlük verme, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır. En az yedi asırlık bir makamdır.

4) ZİREFKEND MAKAMI: Yengeç Burcu. Merkür; su tabiatlıdır. Uyku vakti etkilidir. Sıcak- nemli özelliğe sahiptir. Kan, erkek ve gündüz bağlantıları vardır; günü Çarşamba’dır. Sırt, mafsal ağrılarına ve kulunca faydalıdır. Beyinle ilgili ağız çarpılmasına, kalp, ciğer, göğüs, kalça ve sağ omuza etkilidir. Meclisin neşesini arttırır, derin duygu hissi verir. Farsça “ döşek ( yatak)” demektir. XIII. asırdan önceye aittir.

5) BÜZÜRK MAKAMI: Aslan Burcu. Ateş, Güneş. Soğuk ve sıcak-kuru tabiatlıdır. Fecirden kuşluk vaktine kadar etkili olmaktadır. Kara safra, dişi ve gece bağlantılı olup, Merkür gezegeni ve Çarşamba günü ile ilgilidir. Zihni temizler, vesvese ve korkuyu def eder. Fikre yön verir. Kulunç ve beyin hasarı ile ortaya çıkan şiddetli hastalıklara yararlıdır. Güç kazandırır. Boyun, boğaz, göğüs, ciğer ve kalp ve yan böğür (basen) için etkilidir. Farsça “büyük” demektir. Yedi-sekiz asırlık bir makamdır.

6) ZENGULE MAKAMI: Başak Burcu ( Terazi Burcu). Venüs etkisi. Toprak tabiatlı, sıcak ve nemli. Günbatımından sonra etkilidir. Hava bağlantılıdır. Kan, erkek, gündüz ve Cuma günü ilişkisi vardır. Kalça eklemleri ve bacak içleri ile ilgisi bulunur. Kalp hastalıklarına, menenjit ve beyin hastalıklarına etkilidir. Beyin hastalıkları ve ruh hastalıklarının tedavisi için mide ve karaciğer ateşini yok eder. XIII. asırdan önce Hicaz makamından ayrılarak oluşmuştur. Hayal ve sırlar telkin eder, uyku verir masal duygusu verir. Farsça “çıngırak, def pulu, zil” demektir. İran mitolojisinde bir Türk kahramanın adıdır.

7) REHAVİ MAKAMI: Terazi Burcu. Rüzgar tabiatlı. Sıcak ve kuru. Seher zamanı ve ikindiyle yatsı arası etkilidir. Aslan Burcu, Güneş ve Pazar günüyle ilgilidir. Nemli ve kuru, sarı safra, erkek, sağ omuz, baş ağrıları, burun kanamaları, ağız çarpıklığı ve balgamdan gelen hastalıklara, akıl hastalarına faydalıdır. Doğuma yardımcı olur. Göğüs, mide ve yan böğür (basen) için faydalıdır. Sonsuzluk ve yer çekiminden kurtulma duygusu verir. Urfalı; Urfaya ait demektir. X.Yüzyıldan önceye giden bir geçmişi vardır. İbn-i Sina ve Evliya Çelebi’de bahsi çok geçer. Sonraları Rast makamı, Rehavi makamının yerini almıştır. Diğer adı Ruhavi’dir.

8 ) HÜSEYNİ MAKAMI: Akrep Burcu ( Kova Burcu). Su tabiatlıdır. Satürn etkilidir. Nemli ve sıcak. Sabah ve gün ağarırken etkilidir. Sabah- öğlen arası etkisi fazladır. Cumartesi özel gündür. Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürür ve yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Büyük erkeklerde görülen gizli ateşli nöbeti ve günde bir kere gelen ateşli nöbetin giderilmesinde faydalıdır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyidir. Barış duygusu verir. İç organlara etkilidir. Tabiat ile birleştirir. İçindeki, gizli pentatonik yapı sebebiyle, kendine güven ve kararlılık duygusu verir; bundan dolayı otistik ve spastik hastalara faydalıdır. En eski makamlardan biridir. En az altı asırlıktır.
Mert bir ifadesi vardır. Kalp, karaciğer ve mide için faydalıdır. “Küçük sevgili” ve “ Hüseyin ile ilgili” demektir.

9) HİCAZ MAKAMI:
Yay Burcu. Ateş tabiatlı. Sıcak özellik gösterir. Jüpiter bağlantılıdır. Yatsıdan sabaha kadar olan zamanda etkisi fazladır. Kuru- soğuk nedenli hastalıklar için faydalıdır. Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir ve göğüs bölgesi diğer önemli etki alanıdır. En eski makamlardandır. Zengüle ve Zirgüle makamları ile yakınlık gösterir. Adını Arabistan’daki Hicaz bölgesinden almıştır.

10) BUSELİK MAKAMI:

11) NIHAVEND MAKAMI:
Oğlak Burcu (Yay Burcu). Satürn, Jüpiter. Toprak- Ateş tabiatlı. Sıcak-kuru yapıdadır. Öğleden sonra ( ikindi ) zamanı etkisi fazladır. Sarı safra, gündüz ve erkek bağlantılıdır. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Kuvvet ve barış duygusu verir. Akıl hastalıklarına etkili olduğu konusunda önemli bilgiler vardır. En eski makamlardandır. Ebu-selik kelimesinden geldiği söylenmektedir (Güzel yazma ve söyleme yeteneği).

12) NEVA MAKAMI: Kova Burcu (Oğlak Burcu); Satürn. Hava tabiatlı, kuru-soğuk özellik gösterir. Kara safra bağlantılıdır. Dişi özellik gösterir. Gece ve kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkisi fazladır. Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. Kötü fikirleri kovduğu, cesaret ve yiğitlik verdiği, gönül sevinci oluşturduğu ileri sürülür. Kuvvet ve kahramanlık duyguları meydana getirir. Akıl hastalıklarının tedavisinde faydalıdır. En eski makamlardandır. Buluğ çağındaki kız çocuklarının kadın hastalıklarına tedavi etkisi vardır. “Ses, seda, makam ve ahenk” demektir.

13) UŞŞAK MAKAMI:
Balık Burcu. Su tabiatlı. Soğuk-nemli. Jüpiter. Fecirden kuşluk vaktine kadar ve günbatımında etkisi fazladır. Beyaz balgam, gece ve dişi bağlantılı olup; Perşembe günü özellik gösterir. Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları verir. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalıdır. Derin aşk ve mistik duyguların ifade vasıtasıdır. En eski makamlardandır. “Aşıklar” demektir. Uyku ve istirahat için faydalıdır, gevşeme hissi verir.

14) ACEMAŞİRAN MAKAMI: Ateş tabiatlıdır. Kuru-sıcak makamdır. Fecirden kuşluk vaktine kadar etkilidir. Kemiklere ve beyne etkilidir. Vücutta yağ dengesine yardım eder. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır. Anne karnındaki çocuğun yanlış duruşlarının düzelmesine yardım eder. Ağrı giderici ve spazm çözücü özelliği vardır. Lezzet verir, gevşemeye yardımcı olur. En eski şed makamlardandır.

15) SEGAH MAKAMI:
Su ve toprak tabiatlıdır. Soğuk makamdır. Kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkilidir. Hararetten meydana gelen şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur. XIV. Yüzyıldan eskidir.

16) PENTATONİK MELODİLER: Pentatonik müzik, Asya kökenli Türk musikisinin en önemli ve karakteristik özelliğidir. Bir gam içindeki 7 sesten ikisinin azalması ile, 3 adet tam ve 2 adet 1,5 sesten olmak üzere 5 sesten oluşmuştur. Kendine güven ve kararlılık verir,rahatlık sağlar. Çocuklara, 9-10 yaşına kadar sadece pentatonik müzik dinletilmesi tavsiye edilmektedir.

Kaynak:

Bu içerik R. Oruç Güvenç’in uzun yıllarını vererek yaptığı çalışmaların sonuçlarındandır ve aşağıdaki adresten alıntıdır.
tumata com

İstanbul – 24.12.2002
sufizmveinsan

Bu konuyu yazdır