Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Türkçede I Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:46 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede I Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek. “İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin.”

Ikınıp sıkınmak: Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak. “Ikınıp sıkınarak özür diledi.”

Irağı yakın etmek: Yapılması, gerçekleşmesi zor olan işleri, tüm güçlükleri yenerek gerçekleştirmek.

Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak. “Yıllar önce yaşanmış olayları neden  ısıtıp ısıtıp önüme koyuyorsun anlamıyorum.”

Iska geçmek: 1. Hedefe isabet ettirememek, vuramamak. 2. Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak. “Bu sefer de ıska geçersen kaybedeceksin.”

Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz, değersiz bularak bir yana atmak. “Beni hiç kimse ıskartaya çıkaramaz.”

Islah etmek: Hatası, yanlışı olan kimseyi yola getirmek, doğru olanı görmesini sağlamak. “Allah seni ıslah etsin, ne zaman düzeleceksin!”

Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak.

Işık tutmak: 1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek. “Yapılan kazılar geçmişe ışık tutuyor.”


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede H Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:42 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede H Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte hiçbir değişikliği yoktur, “ikisi de birdir” anlamında kullanılır.

Ha babam (ha): 1. Devamlı olarak, hiç durmadan. 2. Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır.“Ha babam ha, az kaldı, bitireceğiz işi.”

Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak.“Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuş çocuk biraz geç kalmış da!”

Haber uçurmak: Çabucak, gizlice haber göndermek.“Hemen haber uçurun köye, kaymakam bu gece misafir olacakmış!”

Ha bire: Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden.“Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu.”

Hacet kalmamak: Gereği olmamak, lüzumu kalmamak.“Seni çağırmaya hacet kalmadı.”

Hacı ağa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan, taşralı bilgisiz zengin.“Ne bu israf! Hacı ağa mısın sen?”

Haddine mi düşmüş!: “Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir işe nasıl, hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır” anlamında kullanılır.“Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin.”

Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak, yetki sınırını bildirmek.“Haddini bildirin şu serseme de bir daha onun bunun malına el uzatmasın.”

Haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini bilmek, üstün görmemek, kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek.“Merak etme sen, o haddini bilen bir çocuktur.”

Haddi zatında: Aslında.“Haddi zatında sen ona hakkını vermemiştin ki!”

Hafife almak: Küçümsemek, önem vermemek,“Beni hafife alıyorlar ama yanılıyorlar.”

Hak getire: “Yoktur, bulunmaz, Allah vermemiştir” anlamında kullanılır.“Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire.”

Hak kazanmak: Davasında haklı olduğu meydan çıkmak, emeğinin karşılığını alabilecek duruma gelmek.“Emekliliğe yedi yıl sonra hak kazanacağım.”

Hakkı geçmek: 1. Birisinin payından bir başkası almış olmak. 2. Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak.“Komşumun çok hakkı geçmiştir bana, onunla mutlaka helâlleşmeliyim.”

Hakkından gelmek: 1. Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç almak, yenmek veya cezasını vermek.“Siz onu bana bırakın, hakkından gelmesini bilirim.”

Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını, emeğini bağışlamak.“Annem inşallah hakkını helâl eder bana.”

Hakkını vermek: 1. Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereğince değerlendirmek, hakkı olan şeyi vermek.”Çalıştırdığın kişinin hakkını vermek zorundasın.”

Hakkını yemek: Birinin hakkı olan şeyi vermemek, onu kendisine maletmek.“Dürüst ol, milletin hakkını yeme, yoksa boğazında kalır.”

Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.

Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni, doğru ve haklı yol.

Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek hoşgörülü olmak, anlayış göstermek.“Dedem hâlden anlayan birisidir, bize iyi davranacağına eminim.”

Hâle yola koymak: Düzenlemek, tertiplemek, iyi işler bir duruma getirmek.“Hele şu işleri bir hâle yola koyalım, o zaman tatilini de düşünürüz.”

Hâli vakti yerinde: Zengin, oldukça varlıklı, para durumu iyi.“Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar.”

Halis muhlis: Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı madde bulunmayan.“Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz.”

Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz.

Hallaç pamuğu gibi atmak: Bir arada, toplu bulunan şeyleri ya da kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla sağa sola, her birini bir yana atmak.”Sizin takımı hallaç pamuğu gibi atacağız sahadan.”

Halt etmek: Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir şey yapmak.“Halt etmişsin, bir de utanmadan anlatıyorsun.”

Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları olan kaba kimse.

Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; “Nasıl oldu da böyle güzel bir iş, bir iyilik yaptı?” anlamında söylenir.

Hangi rüzgâr attı?: “Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun, sen de gelir miydin?” anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır.

Hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1. Hemen her işte parmağı vardır. 2. Her işten anlar, her işe karışır ya da her işten anladığı izlenimi verir.

Hanım evlâdı: Nazlı büyütülmüş, zora gelmeyen, çıtkırıldım kimse.“Amma hanım evlâdıymışsın, çekil şuradan ben yaparım.”

Hapı yutmak: Kötü bir duruma düşmek, zarar ve ziyana uğramak.“Hapı yuttuk desene!”

Haram olmak: Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak.“Senin yüzünü görmek bana haram oldu.”

Haram para: Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen para.“Haram parayla ekmek alınmaz.”

Haram yemek: Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak, haksız olarak bir şeye el atmak.“İnsan ol, haram yemek insana kâr getirmez.”

Harfi harfine: Tastamam, uygun, tıpatıp, gerçekte olduğu gibi.“Söylediklerimi harfi harfine yerine getirdin mi?”

Har vurup harman savurmak: Hesapsızca, düşüncesizce harcamak; malını, parasını ölçüsüzce, bol bol harcayıp tüketmek.

Hasret çekmek: Özlem duymak, epeydir ayrı kaldığı yere ya da kimseye kavuşma isteği içinde olmak.“Yıllardır yurdumun hasretini çekiyorum.”

Hasret gitmek: Özlediği, sevdiği bir yere ya da kimseye kavuşamadan ölmek.

Hasret kalmak: Özlemini duyduğu şeye uzun zaman kavuşamamak.“Hasret kaldım gözlerinin rengine.”

Hastası olmak: Bir şeye çok düşkün olmak.“Bizim oğlan köpek hastası, hiç kapıdan eksik etmiyor.”

Haşir neşir olmak: Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak, bir arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak.“İnsanlarla haşir neşir olmayı sevdiğim söylenemez.”

Hatır belâsı: Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan sıkıntı.“İnan bu işi hatır belâsına yapıyorum.”

Hatır gönül tanımamak / bilmemek: 1. İsterse en sevdiği ve saydığı olsun, gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2. Kırıcı davranışlarda bulunmak.

Hatırı kalmak: Gücenmek, kırılmak.“Eğlenceye onu da çağıralım ki hatırı kalmasın.”

Hatırından çıkmamak: Sevdiği, saygı duyduğu birinin istediği bir şeyi yapmayı reddedememek, gönlünü kırmaktan çekinmek.

Hatırı sayılır: 1. Önemli, saygı değer, saygın (kimse). 2. Oldukça çok.“Babam, hatırı sayılır bir kimsedir.”

Hava almak: 1. Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak, dinlenmek, ciğerlere temiz hava çekmek. 2. Eline bir şey geçmemek, umduğunu bulamamak. 3. İçine hava girmek.“Haydi, kıra çıkıp da biraz hava alalım.”

Hava basmak: 1. Büyüklenmek, kibirlenmek, olduğundan fazla görünmeye çalışmak. 2. Bir şeyin içine hava doldurmak.“Amma da hava basıyorsun, onları korkutacağını mı sandın.?”

Havada kalmak: 1. Yüksek bir yerde durmak. 2. Sonuca bağlanamamak. 3. Bir iddia, dayanaksız olduğundan ispat edilememek.“Yaptığımız bütün iş havada kaldı.”

Havadan sudan konuşmak: Öylesine, gelişigüzel, rastgele konuşmak.

Hava hoş: Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak.

Havanda su dövmek: Bir işle boşuna uğraşmak.“Senin yaptığına havanda su dövmek derler,bırak artık şu işle uğraşmayı.”

Hava parası: Bir yeri tutmak, kiralamak ya da bir şeyi elde etmek için değeri dışında açıktan verilen para.“Yeri bize verecekler ama bir milyon lira hava parası istiyorlar.”

Havsalası almamak: Aklı kabul etmemek.“Nasıl yaparsın bana bunu, hâlâ havsalam almıyor.”
Hayal kırıklığı: Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı.

Hayal meyal: Belli belirsiz, açık seçik belli olmayan, bulanık (bir şekilde hatırlanan).“O olayı hayal meyal hatırlıyorum.”

Hayatını kazanmak: Çalışıp elde ettiği para ile geçimini sağlamak.“Ben iyi ya da kötü hayatımı kazanıyorum, sen kendi işine bak.”

Hayatını yaşamak: Canının istediği gibi hayatını sürdürmek.“Bana karışmaya hakkınız yok, bırakın beni, artık hayatımı yaşamak istiyorum.”

Hayat memat meselesi: Sonucu çok tehlikeli olan, ölüm kokan bir durum.“Artık burada kalamam, iş hayat memat meselesine döndü.”

Hayat pahalılığı: Yiyecek, içecek ve giyecek gibi geçim için gerekli olan maddelerin pahalı olması.“Hayat pahalılığından herkes şikâyetçi olmaya başladı.”

Hayırdır inşallah!: 1. Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için söylenir. 2. Şaşma, heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında söylenir.

Hayır işlemek: Dine ve insanlığa uygun, iyi davranışlarda bulunmak.“Hayır işle ki öbür dünyada kurtuluşa eresin.”

Hayır kalmamak: İşe yarar, beğenilecek bir yanı ve tarafı kalmamak.“Bu arabalarda hayır kalmamış, yenilerini almamız gerekecek.”

Hayır sahibi: İyiliksever, yardımsever kimse.“Şu yoksullara uzanacak bir hayır sahibi kalmadı mı acaba?”

Hayra yormak: Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun işareti görmek.

Hazıra konmak: Hiçbir emek sarf etmeden, çaba göstermeden başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak.“Hazıra konarak yaşamayı kural edinmiş bu adam.”

Hazır bulunmak: 1. Bir yerde kendisi bulunmak, var olmak. 2. Bir yere hemen gidecek, bir şeyi anında yapacak durumda olmak.“Yarınki toplantıda sen de hazır bulunmalısın.”

Hazırdan yemek: Yenisini kazanmadan elindekini harcamak.“Hemen her gün bir bahane buluyor, çalışmıyor ve hazırdan yiyiyordu.”

Helâl süt emmiş olmak: İyi huylu, doğru yoldan sapmayan, temiz bir kişi.”İnanmıyorum onun yaptığına, o helâl süt emmiş birisidir.”

Helâl olsun (Helâlühoş olsun): 1. Bunu sana gönül hoşluğu ile veriyorum, hiç pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun. 2. “Aferin, takdire değer iş yapıyorsun” anlamında kullanılır.

Hele şükür!: Allah`a hamdolsun, beklediğimiz sonuç gerçekleşti.

Hem kel hem fodul: “Bu kadar kusuruna, bu yeteneksizliğine rağmen bir de övünüyor, üstünlük taslıyor” anlamında kullanılır.

Hem nalına hem mıhına (vurmak): Birbirine zıt olan iki yanı da desteklemek.“Ben hem nalına hem de mıhına vuran adamlardan korkarım.”

Hem suçlu hem güçlü: Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse.

Hem ziyaret hem ticaret: Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu anlatmak için kullanılır.

Her kafadan bir ses (çıkmak): Bir konu üzerinde herkesin istediği gibi, rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç alınamaması.”Ortalık kızıştı, her kafadan bir ses çıkmaya başladı, kimin ne dediği anlaşılmaz oldu.”

Her telden çalmak: Pek çok konuda bilgi sahibi olmak, içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak.

Hesaba çekmek: Bir kişiyi, bir makamı yaptığı işler üzerine açıklama ve savunma yapmaya çağırmak.“Sakın oraya gitme, seni hesaba çekecekler.”

Hesaba dökmek: Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt üzerinde yapmak.

Hesaba katmak (almak): Bir işi yaparken ya da yürütürken bir başka şeyi de göz önünde bulundurmak.“Hasan’ı da hesaba katalım, az zorluk çıkarmayacaktır bize.”

Hesaba (kitaba) gelmez: 1. Beklenmedik, umulmadık. 2. Sayılmayacak kadar çok, pek fazla, sayısız.

Hesabı kesmek: Alış verişi ya da ilgiyi kesmek.“Dükkân sahibi, uzun zamandır borcunu ödemeyen müşterisinin hesabını kesti.”

Hesabını bilmek: Boş yere para harcamamak, tutumlu davranmak.“Her ev kadını hesabını bilmek zorundadır.”

Hesabını görmek: 1. Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek. 2. Cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek.“Çabuk şu adamın hesabını görün!”

Hesap açmak: 1. Hesap defterinde, bir kişiye alış veriş için alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak. 2. Bankada, gereğinde çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak. 3. Birine kredi açmak, birine borçlanma imkânı tanımak.

Hesap etmek: 1. Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak. 2. Düşünmek, tasarlamak, ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri değerlendirmek.“Hesap etmeden sakın işe girişmeyin!”

Hesap görmek: Taraflarca alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek.“Çok uzadı, hesap görmek için ne zaman bir araya geleceğiz?”

Hesap kitap: Düşünüp taşındıktan sonra, hesap sonunda.“Hesap kitap, baktım işler kötüye gidiyor; hemen sizi çağırdım.”

Hesapsız kitapsız: 1. Sorumsuz, ölçüsüz, tutumsuz. 2. Deftere geçirilmeden, herhangi bir belgeye dayanmadan.“Ne hesapsız kitapsız işlerin içine girmişiz de haberimiz yokmuş.”

Hesap sormak: Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı, usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma istemek.“Size hesap sormak için mutlaka geri döneceğim.”

Hesaptan düşmek: Borçtan, alacaktan, hesaptan çıkarıp yok saymak.“Elli bin lirayı hesaptan düşmeyi unutmadın inşallah.”

Hesap tutmak: Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda ya da deftere yazmak.

Hesap vermek: 1. Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini açıklamak 2. Bir işin sorumluluğunu üstlenmek.“Rahat olun, bu konuda hesap vermek bana düşer.”

Hevesi kursağında kalmak: Çok istediği, imrendiği, kavuşmak dilediği şeyi elde edememek.“Pikniğe gitmek istiyorduk, yağmur yağınca hevesimiz kursağımızda kaldı.”

Hevesini almak: İmrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak.

Heyheyleri tutmak (üstünde): Çok kızıp sinirlenmek.

Hık mık etmek: Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak, bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek.“Hık mık edip durma, bu işi eninde sonunda yapacaksın!”

Hık demiş burnundan düşmüş: “Her durumuyla ona çok benziyor” anlamında kullanılır.

Hır çıkarmak: Kavga, gürültü, patırtı ve olaya sebep olmak.“Orada hır çıkarmaya kalkışmayacaksın değil mi?”

Hızır gibi yetişmek: Dara düştüğü, çok sıkıştığı, çaresiz kaldığı bir zaman da, beklemediği bir kişi yardımına yetişmek.

Hiçe saymak: Hiç önem ve değer vermemek.

Hiç yoktan: Sebepsiz, ortada hiçbir neden yokken.“Hiç yoktan adamı dövemezsiniz ya!”

Hizaya gelmek: 1. Düz çizgi durumunda dizilmek. 2. Aykırı, yanlış davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek, düzelmek.

Hodri meydan: “Kendine güvenen ortaya çıksın” anlamında kullanılır.

Hop oturup hop kalkmak: Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde duramaz olmak.

Hora tepmek: 1. Ayaklarını yere vurarak oynamak. 2. Gürültü çıkarmak.“Yandaki sınıfta hora tepiyor, ortalığı birbirine katıyorduk ki…”

Hor görmek (veya bakmak): Önem vermemek, değersiz saymak, adam yerine koymamak, küçümsemek.“Beni, yoksul diye hep hor gördüler.”

Hor kullanmak: Özen göstermeden, kabaca, dikkat etmeyerek, hırpalayarak kullanmak.“Çok hor kullanmışsınız bu dolabı.”

Hoş beş etmek: Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.“O iki ihtiyar kadın hoş beş etmek için yaratılmışlar sanki.”

Hurdası çıkmak: İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek.

Huyuna suyuna gitmek: İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.

Huyunu suyunu almak: Onun özelliklerini, davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek.

Huzur vermek: Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek.

Huzurunu kaçırmak: Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek.

Hüküm giymek: Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza verilmek.

Hüküm sürmek: 1. İş başında olmak. 2. Yaygın olmak. 3. Bir şeyin güçlü varlığı sürüp gitmek.“Beşinci Kral beş yıl hüküm sürdü.”

Hükümet kapısı: Devlet dairesi.“Hükümet kapıları halka açık kılınmalıdır.”

Hür düşünüş: İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme.

Hüsrana uğramak: Bir konuda beklenilen sonuca ulaşamamaktan dolayı çok üzülmek, acı çekmek.“Not ortalamamı daha yüksek bekliyordum, hüsrana uğradım.”

Hüsnükuruntu: İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma.


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede G Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:38 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede G Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Gafil avlamak / avlanmak: Bir kimseyi hazırlıksız ve habersiz bir anında yakalamak, güç duruma düşürmek, güç durumundan yararlanmak.“Paranın değerinin düşeceğini bilmiyordum, gafil avlandım.”

Gaflet basmak: Uykusu gelmek.“Siz konuşurken beni bir gaflet bastı ki hiç sorma, sizin konuştuklarınızı anladım diyemem.”

Gaflete düşmek: Dalgın, dikkatsiz, uyuşuk olmak.“Bütün toplum gaflete düşmüş, oynanan oyunları görmüyordu.”

Gam yememek: Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek.“Seni bir kez daha gördüm ya, artık gam yemem.”

Gani gönüllü: Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan.“Gani gönüllü insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor.”

Gâvur etmek: Boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak.“Onca parayı bu eve verip gâvur etti.”

Gâvur inadı: Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan inat.“Adamın yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor.”

Gazel okumak: 1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için boş sözler söylemek.“Boşuna gazel okuma, kandıramazsın beni!”

Gece kuşu: Geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse.“Bizim oğlan iyice gece kuşu oldu.”

Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek.“Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık.”

Geçer akçe: Herkesçe aranılan, beğenilen, değerli (şey).“Elimizdeki tek geçer akçemiz şu arabadır.”

Geçimini sağlamak: Yaşamak için gerekli olanı elde etmek.“Geçimini sağlamak için hemen her yola başvurdu.”

Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.

Geçti Bor’un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye): “İş işten geçti artık, fırsatı kaçırdın” anlamında kullanılır.

Gel gelelim: “Fakat, ama, ancak” ve “Ne çare ki..” anlamlarında kullanılır.“Gel gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler.”

Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak.“Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?”

Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır.

Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra.“Gel zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi.”

Gemi azıya almak: 1. Söz dinlemez olmak. 2. At, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.

Geniş gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları hoş karşılayan.“Geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay değil.”

Geri basmak: Geri geri gitmek.“Heyecanlanınca geri basmaya başladı.”

Geri çekilmek: 1. Kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek. 2. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek.“Düşmanın çokluğu karşısında geri çekilmekten başka çaremiz kalmamıştı.”

Geri çevirmek: İade etmek, geldiği yere göndermek, kabul etmemek.“Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi.”

Geri durmamak: Bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek.“Ona bu işi yapmaktan geri durmamasını söyle, sonunda başaracaktır.”

Geri hizmet: 1. Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin tümü. 2. Etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev.“Senin bu savaşta, geri hizmette bulunacağını söylediler bana.”

Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu.

Gıcık tutmak: Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuşamamak.“Gıcık tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı.”

Gıcık vermek: 1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. Boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak.“Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum.”

Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak.“Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi.”

Gına gelmek: Usanmak, bıkmak.“Bu işten gına geldi artık.”

Gırla gitmek: 1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun sürmek.

Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok, ödenmesi zor olacak şekilde borçlanmak.“Nasıl gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim.”

Gırtlak gırtlağa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek.“Komşumla gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın.”

Gidiş o gidiş: “Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı” anlamında kullanılır.

Göbeği çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak, pek çok çaba sarf etmek.“Onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı.”

Göbek adı: Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad.“Senin göbek adın nedir?”

Göğsü kabarmak: İftihar etmek, övünç duymak.“Senin başarılarınla göğsüm kabarıyor oğlum.”

Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir şekilde soluk almak, içini çekmek.“Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi.”

Göğüs germek: Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak.“Bu güne birçok zorluklara göğüs gererek geldik.”

Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek.“Adamı bu basit iş için göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar.”

Gökten zembille mi indi?: “Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?”, “Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?” anlamında kullanılır.

Gölge düşürmek: Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü düşürecek işler yapmak.

Gölge etmek: 1. Işığa engel olmak. 2. Bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak.“Gölge etme de şu işi zamanında yapayım.”

Gölgesinden korkmak: Çok korkak olmak, en basit işlere bile girmekten korkar olmak.“Gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe girilmez.”

Gönlü bol: Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık davranan, cömert.

Gönlü kalmak: 1. Gücenmek. 2. İstediği hâlde elde edemediği şey üzerinde isteği devam etmek.“Gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı.”

Gönlü kara: Başkaları hakkında kötü düşünen, onların iyiliğini istemeyen.

Gönülden geçirmek: Bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o şeyi düşünür olmak.“Ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim.”

Gönlünden kopmak: Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği, içinde aniden doğuvermek.“Gönlünden kopanı vermek kadar güzel bir şey olamaz.”

Gönlüne göre: İsteğine uygun olarak, dilediğine göre.“Allah gönlüne göre verir inşallah.”

Gönlü tok: Fazla para ve mal istemeyen, zorunlu ihtiyacı kadarı ile yetinen, imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu durumda dahi cömert olan.“Onun kadar gönlü tok bir adam görmedim.”

Gönül almak: 1. Sevindirmek, hoşnut ettirmek. 2. Kırılan, gücenen bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek.“Daha fazla uzatmadan o çocukların gönlünü almalısın.”

Gönülden çıkarmak: Anmaz ve sevmez olmak.“Onu gönlünden çıkarmışsın anlaşılan.”

Gönül eri: Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil (kimse).“O ihtiyar adam tam bir gönül eriydi.”

Gönül kırmak (yıkmak): Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak.“Gönül kırmakta üstüne yoktur onun.”

Gönüllü gönülsüz: Pek de istekli olmayarak.

Gönül okşamak: Birini hoş bir davranış ve sözle sevindirmek.“Gönlünü okşamak mı istiyorsun, bir gül uzat ona.”

Gönül yapmak: Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek.

Görüş açısı: Bir soruna yaklaşma, onu ele alma biçimi.“Dar bir görüş açısı ile sorunlar çözümlenemez.”

Gövde gösterisi: Belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların yaptıkları gösteri.“Muhalefet partisi büyük bir gövde gösterisi yaptı.”

Göz açamamak: İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak.“Şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum.”

Göz açıp kapayıncaya kadar: Çok çabuk, kısa bir zamanda.“O işi göz açıp kapayıncaya kadar yaparız.”

Göz açtırmamak: Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat vermemek.“Çalışan işçilere hiç göz açtırmadı.”

Göz alıcı: Alımlı; şekli, rengi ve güzelliği ile dikkat çekici.“Oldukça göz alıcı bir elbise.”

Göz atmak: Kısaca, dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek; üzerinde fazla durmadan elden geçirmek.“Kütüphaneye şöyle bir göz atıp gitti.”

Göz boyamak: Gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek, kandırmak, yanıltmak.

Göz bebeği: Pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse).“Babam benim göz bebeğimdir.”

Gözdağı vermek: Korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak için yıldırmak.“Ona öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak basmasın!”

Gözden çıkarmak: Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak.“Evi ister istemez gözden çıkardılar.”

Gözden düşmek: Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek.“Eskisi gibi top oynayamayan Ali bir senede gözden düştü.”

Gözden geçirmek: 1. Okumak. 2. Durumu incelemek. 3. Niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak.“Yapılan işleri gözden geçirdiniz mi?”

Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek, görünmez olmak.“Adam biraz önce buradaydı ama gözden kayboldu.”

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur: “Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır” anlamında kullanılır.

Gözden kaçmak: Farkına varılmamak, ortadan çekilmek, görülmemek.“Nasıl oldu da gözden kaçırdık onu.”

Gözde tütmek: Çok özlemek, hasret çekmek.”Yıllardan beri gözümde tüten köyüme yarın kavuşuyorum!”

Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak.“Komşusunun tarlasına göz dikti.”

Göz doldurmak: Hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek.“Vitrine konan elbiseler göz dolduruyor.”

Göze almak: Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabullenmek.“Vatan için kim ölümü göze almaz ki?”

Göze batmak: 1. Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek. 2. Kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak.“Her davranışınla gözüme batıyorsun. Kendine bir çeki düzen ver.”

Göze çarpmak: Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek.“O uzun boyuyla hemen göze çarpıyordu.”

Göze girmek: Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde, bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak.“Kısa zamanda göze girmeyi başardı.”

Göze göz, dişe diş: Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç alma, kötülüğü yapandan acısını çıkarma.“Düşmanla artık göze göz, dişe diş mücadele edilecektir.”

Göz gezdirmek: 1. Derinlemesine incelemeden okumak. 2. Bir şeyi, bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek.“Raftaki mallara şöyle bir göz gezdirip çıkalım.”

Göz göre göre: Apaçık şekilde, herkesin gözü önünde.“Göz göre göre yaktılar zavallının evini.”

Göz gözü görmemek: Dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez olmak.“Sokağa çıkmıştık, ancak sisten göz gözü görmüyordu.”

Göz hakkı: Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay, imrenmelerini yok edecek küçük parça.“Çocukların göz hakkını ayırmayı da sakın unutmayın.”

Göz hapsine almak: Gözetlemek, bir şeyin üzerinden bakışlarını ayırmamak, birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.“Askerler, kaçak mahkûmun sığındığı evi bir saat kadar göz hapsine aldılar.”

Göz kamaştırmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Güçlü, parlak bir ışığın kısa bir zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez etmesi.“Kapıdan çıkar çıkmaz göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip donakaldılar.”

Göz kararı: Gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da oranlama.“Kumaşı göz kararı ölçüp verdi.”

Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak.“Yoldan geçen adama göz kesildi.”
Göz kırpmadan: 1. Hiç duraksayıp çekinmeden. 2. Acımadan, merhamet etmeden.“Çocukları göz kırpmadan kurşuna dizdiler.”

Göz kırpmak: Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek, bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek.“Kalabalık içinde birbirlerine göz kırparak gülümsediler.”

Göz kırpmamak: 1. Hiç uyumamak. 2. Tehlikeye aldırmamak.“Bu gece hiç göz kırpmadım, hep seni düşündüm.”

Göz kulak olmak: 1. Korumak, bakmak, gözetmek. 2. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye çalışmak.“Yolda ona göz kulak ol da başına bir şey gelmesin.”

Gözleri bulutlanmak: Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

Gözleri dolmak: Ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş yürümek.“Hiç beklemediği bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu dolu oldu.”

Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayret, şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak.

Gözleri fıldır fıldır etmek: Gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek her tarafa bakmak.

Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.

Gözleri kapanmak: 1. Çok uykusu gelmiş olmak. 2. Ölmek.“Yemeği yer yemez gözleri kapandı, horlamaya başladı.”

Gözlerine inanmamak: Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak, bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak.“Gözlerime inanamıyorum, sen misin Ahmet?”

Gözlerini (gözünü) kan bürümek: Çok öfkeli, kinli olmak; her kötülüğü yapacak hâle gelmek.“Bir adamın gözlerini kan bürümesin, ondan her türlü belâ beklenebilir.”

Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek.“Sınıfını geçtiğini öğrenen Halim`in gözlerinin içi gülüyordu.”

Gözleri yaşarmak: Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden yaş gelmek.“Gurbetteki oğlundan gelen mektup eline tutuşturulunca gözleri yaşardı.”

Gözleri yollarda kalmak: Özlemle beklemek.

Göz nuru dökmek: Göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak.“Onca göz nuru döktüğü el işleri ürünleri çok ucuza satılınca kahroldu.”

Göz önünde tutmak (bulundurmak): Dikkate almak. Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak.“Yola çıkıyorsunuz ama yağmuru da göz önünde tutun.”

Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden göz kenarı ile yandan bakmak.“Yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya başladı.”

Gözü aç: Aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını isteyen.“Gözü aç insanlar topluma huzur vermezler.”

Gözü açık: Uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli, zeki.“Senin çocuk gözü açık birisi olacak galiba.”

Gözü açık gitmek: Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek.“Halam `gurbete giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi.”

Gözü açılmak: Yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek.“Yaşı büyüdükçe gözü de açılmaya başladı.”

Gözü arkada kalmak: Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek.“Köyden ayrılıyordu ama gözü de arkada kalmıştı.”

Gözü bağlı: 1. Sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan. 2. Gafil, çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan.“Hiçbir zaman gözü bağlı biri olmanı istemem senin.”

Gözü dalmak: Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak.“Zavallı ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu.”

Gözü doymak: Çok istenen bir şeye kavuşup, artık istemez duruma gelmek.“Sanırım şimdi gözün doymuştur, daha istemezsin artık.”

Gözü gibi sakınmak (esirgemek): Bir şeye aşırı derecede ilgi duymak, onu koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek.“Çocuğunu gözü gibi sakınıyordu kadıncağız.”

Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek.“Kendinden öylesine geçmişti ki gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu.”

Gözü ısırmak: Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.

Gözü ilişmek: İstemeden, birdenbire, rastgele görmek.

Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek.“Onca işi yapmaya gözün kesiyor mu?”

Gözü kara (veya pek): Cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere tereddüt etmeden girebilen.“O gözü kara bir insandı.”

Gözü korkmak: Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra, birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek.

Gözünde büyümek: Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek.“Onca yolu nasıl yürüyeceğim, gittikçe gözümde büyüyor.”

Gözünde büyütmek: Bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak.

Gözlerinden uyku akmak: Çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi olmak.“Çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor, şunu yatağına yatırın.”

Gözüne bakmak: 1. Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek, işareti verecek kimseyi gözlemek. 2. Gerektiğinden fazla dikkat göstermek, koruyup gözetmek.“Üç kuruş para verecek diye adamın gözünün içine bakıyor, ne derse yapıyoruz, daha ne istiyor bizden.”

Gözüne dizine dursun: Nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü. ” Allah, bu nankörlüğünün cezasını versin.” anlamında kullanılır.

Gözüne girmek: Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.

Gözüne sokmak: 1. Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2. Bir çaba sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak.“Kalemi gözüne sokarcasına uzattı.”

Gözüne uyku girmemek: Uykusuz kalmak, hiç uyumamak.“Gözüme uyku girmedi bu gece.”

Gözünü açmak: 1. Uyanık, dikkatli olmak. 2. Birisine bilgiler vererek görüşünü genişletmek.“Gözünü aç, işini kimseye kaptırma.”

Gözünü ayırmamak: Bir şeye devamlı bakmaktan kendini alamamak.“Devamlı yola bakıyor, gözünü ayıramıyordu.”

Gözünü çıkarmak: Zarara uğratmak, bir işi kötü biçimde yapmak, iyi yerine kötüyü seçmek.“Öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü çıkaracaktı.”

Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek.“Sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan sakınmazdın, ne oldu sana böyle?”

Gözünü dört açmak: Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak.“Gözünü dört aç da kuru odun yerine yaş odun koymasınlar.”

Gözünü kan bürümek: Birisini öldürecek kadar öfkelenmek.“Katillerin gözünü kan bürümüştü, önlerine çıkanı öldürüyorlardı.”

Gözünü kapamak: 1. Görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak. 2. Ölmek.“Dedem gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş.”

Gözünü korkutmak: Yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek.“İlk işi, adamlarıyla kasaba halkının gözünü korkutmak oldu.”

Gözünün önünden gitmemek: Unutamamak, her an görür gibi olmak.“Gözümün önünden gitmiyor onun hayâli.”

Gözünün yaşına bakmamak: Hiç acımamak, merhamet etmemek.“Gözünün yaşına bakmadan hapse attılar adamı.”

Gözü pek (kara): Korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere aldırmayan.“Gözü pek insanlardan korkulmaz, çünkü onlar kartlarını açık oynarlar.”

Gözü sulu: En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen ağlayıveren, gözyaşlarını tutamayan.”Senin kız da ne kadar gözü sulu biriymiş.”

Gözü tok: Elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya düşkün olmayan, cömert.“O mu? Gözü tok bir insandır, inanın.”

Gözü tutmak: Güvenmek, beğenmek.“O adamı gözüm tuttu benim.”

Gözü üzerinde olmak: Bir şeye, bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek, dolayısıyla kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak.“Gözünüz üzerinde olsun, devamlı izleyin onu.”

Gözü yılmak: Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek.“Sebzecilik işinden gözüm yıldı, bir daha bu işe girişeceğimi sanmıyorum.”

Gözü yükseklerde olmak: Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir amacı gütmek.“Bundan böyle küçük şeylerle yetinme, gözün yükseklerde olsun daima.”

Göz yummak: Kabahatlerini, kusurlarını hoş karşılamak, görmezlikten gelmek, bağışlamak.“Sana bu yaşa gelinceye kadar göz yumdum, ama artık yeter.”

Göz yummamak: 1. Hoş görmemek, bağışlamamak. 2. Hiç uyumamak.“Sabaha kadar gözlerimi yummadım.”

Gururunu okşamak: Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak.

Gücüne gitmek: Bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, o kimseye ağır gelmek.“Doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti, çünkü hak etmedim o sözleri.”

Güllük gülistanlık: Sorunları bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur içinde olan yer.“Ne zaman güllük gülistanlık içinde olacağız acaba?”

Gülmekten kırılmak: Aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz düşmek.“Ne matrak adamdı, hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz.”

Gülüp geçmek: Bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç bulup üzerinde durmamak.“Gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın, ciddi durun üzerinde.”

Günaha girmek: Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek.“Sebepsiz yere adam öldürmek, günaha girmek demektir.”

Günaha sokmak: Günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları dışına çıkmasına zemin hazırlamak.“Kes sesini de bizi günaha sokma.”

Günahını vermez: “Çok cimri, eli sıkı, hasis” kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Günah işlemek: Dince suç sayılan bir iş yapmak.“Yetimlerin malını yiyerek günah işleyenlerden mutlaka hesap sorulacaktır.”

Gün almak: 1. Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir tarih tespit etmesini istemek, randevu almak. 2. Yaşını bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak.“Doktordan gün almayı unutmamışsındır umarım.”

Gün batmak: Güneş batmak.”Gün batmadan yola çıkmalıyız.”

Güneş almak: Bir yere güneş ışığı ulaşmak.“Evin bir odası güneş almıyor.”

Gün görmek: Bolluk, mutluluk, esenlik içinde huzurlu günler geçirmek.“Kaygılanma evlâdım, daha çok günler göreceksin inşallah.”

Gün görmüş: Başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp geçirmiş, çok yaşamış.“Gün görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım.”

Gün ışığına çıkmak: Aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır olmak.“İşlediği tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır.”

Günleri sayılı olmak: 1. İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2. Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak.“Doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış.”

Günü birliğine: Sabah gidip akşam dönmek üzere.“Size günü birliğine konuk olmak istiyoruz.”

Günün adamı: 1. Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten kimse. 2. Kendisinden o günlerde çok söz edilen.

Gününü doldurmak: Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak.“Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin.”

Gününü gün etmek: Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek.“Gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler yakındır.”

Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: Korkutmalara, tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak.“Öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?”

Güven beslemek: Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek.“O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız.”

Güvendiği dağlara kar yağmak: Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak.“Çok umutlusun, inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz.”

Güven kazanmak: Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak.“İnsan, önce güven kazanmalıdır.”

Güven vermek: Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak.“Oldukça güven veren birisin.”


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede F Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:34 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede F Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Faka basmak: Tuzağa düşmek, aldatılmak.“Beni nasıl faka bastırdılar anlayamadım bir türlü!”

Falso vermek: Açık vermek veya kusurlu bir durumu olmak, kusuru açığa çıkmak. “Eninde sonunda bir falso verir demedim mi?”

Fareler cirit oynamak: Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak.“Koca köyde fareler cirit atıyordu.”

Farkına varmak: Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek.“O kalabalıkta senin farkına varacaklarını sanmıyorum.”

Felce uğramak: 1. Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak.“Yaptığımız işin felce uğramasından korkuyorum.”

Feleğin çemberinden geçmek: Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış.“O ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o.”

Fellik fellik aramak: Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak.“Bütün her yeri fellik fellik aradım ama bıçağı bulamadım.”

Felsefe yapmak: Olayların sebep ve sonuçları üzerine kendince birtakım soyut düşünceler ileri sürmek.

Fena etmek: Kötü duruma düşürmek, işini bozmak, zor durumda bırakmak, dövmek.“Biraz daha konuşursan seni fena edeceğim.”

Fener alayı: Bayram gecelerinde kalabalık halk topluluklarının, ellerinde fener veya meşalelerle şehri dolaşarak yaptıkları gösteri.

Feragat sahibi: Gönlü tok, özveri gösterebilen, fedakârlık yapabilen.

Fermanlı deli: Deli olduğu herkesçe bilinen, zır deli.“Halk bu ülkeyi fermanlı delilerin eline bırakmayacaktır.”

Ferman dinlememek: Kural, yasa, söz dinlememek; hiçbir yerden buyruk almamak.“Âşığın gönlü ferman dinlemez oldu.”

Fesat kumkuması: Tamamiyle kötülük düşünen, insanları birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran.

Fırıldak çevirmek: Düzen kurmak, hileli iş görmek.“Yine ne fırıldak çeviriyorsun sen?”

Fırsat düşkünü: Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat kollayan kimse.“Fırsat düşkünü insanlardan nefret ederim.”

Fikir almak: Birinin düşüncesinden yararlanmak.“Fikir alınacak insanlar konularında bilgili kişiler olmalı.”

Fikir vermek: 1. Bir konuda düşüncesini bildirmek. 2. Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek.“Nasıl yapmalıyım? Bana biraz fikir versenize.”

Fikir yürütmek: Bir konu üzerinde kendi düşüncesini söylemek, tahminlerde bulunmak.“Bu konuda fikir yürütmek işime gelmiyor.”

Fincancı katırlarını ürkütmek: Zararı dokunacak bir kimsenin hoşuna gitmeyen bir davranışta bulunmak.“Kaymakamla konuşurken dikkatli ol, fincancı katırlarını ürkütme sakın!”

Fink atmak: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak.

Fiskos etmek: Birilerinin bulunduğu bir yerde birkaç kişi gizlice ve alçak sesle konuşmak.“Utanmıyor musunuz bu kadar kişi içinde fiskos etmeye?”

Fitil olmak: 1. Çok içip sarhoş olmak. 2. Aşırı ölçüde kızmak.“Fitil oluyorum şu adamın hareketlerine!”

Fitne sokmak: İnsanları birbirine düşürecek, aralarını bozacak davranışta bulunmak, sözler sarf etmek.

Fiyat biçmek: Bir şeyin değerini belirlemek, para karşılığını tespit etmek.“Bu malın fiyatını biçmek o kadar kolay değil.”

Fiyatı dondurmak: Fiyatın yükselmesini önlemek, fiyatların olduğu gibi kalmasını sağlamak.“Belediye et fiyatlarını dondurmaya yanaşmıyor.”

Fiyat kırmak: Fiyatı birilerinin verdiğinden az vermek, fiyatı düşürmek.“Müteahhitlerden ikisi anlaşarak ihalede fiyat kırma yoluna gittiler.”

Fol yok yumurta yok: Ortada (bir konu ile ilgili) hiçbir belirti olmadığı hâlde varmış gibi bir kuşkuya düşmek.“Henüz ortada fol yok yumurta yok, sen adama para ödemeye kalkışıyorsun.”

Fondip yapmak: İçeceği bir dikişte, bir solukta içmek. “Kardeşimle her sabah bir bardak sütü fondip yapıyoruz.”

Fora etmek: Açmak, çözmek.“Bütün yelkenleri fora ettik.”

Formül bulmak: Bir çözüm, işi çözümleyecek çıkar yol bulmak.“Sabahtan beri bir formül bulmaya çalışıyorum, sense yatıyorsun!”

Forsu kalmamak: Sözü geçmez olmak; bir konuda saygınlığı, gücü kalmamak.“Adamları arasında da forsu kalmayacak onun.”

Foyası meydana çıkmak: Yalanı, dolanı, hilesi, kötü niteliği, kusuru ortaya çıkmak.“Yakında onun da diğerleri gibi foyası meydana çıkacak.”

Fukara babası: Yoksulları koruyup gözeten, onlara yardım elini uzatan, elden geldiğince yardım etmeyi seven kimse. “Çok malı yoktu ama fukara babasıydı, kaç kişiye yardım etti.”

Funda demir etmek: Demir atma komutu vermek.“Körfeze iyice girince kaptan funda demir edin dedi.”

Fütur getirmemek: Bezginlik getirmemek, umutsuzluğa düşmemek.“Sakın fütur getirme, göreceksin başaracağız.”


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede E Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:29 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede E Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Ecel aman verirse: Ölmezsem, ömür yeterse.“Ecel aman verirse torunumu da görürüm.”

Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak.“Köprüden geçerken ecel terleri döktüler.”

Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek.“Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek.”

Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek.“Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?”

Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan.“Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı.”

Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek.“Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış.”

Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak.“Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı.”

Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak.“O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı.”

Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak.“Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler.”

Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek.“O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen.”

Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak.“Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o.”

Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte olmak, her türlü işi yapmak.“Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.”

Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri.“O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!”

Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para.“Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor.”

Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar.“İkramiye ile eksiği gediği kapadılar.”

Ekşi yüz: Somurtkan, asık yüz.“Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu.”

El açmak: 1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak.“İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti.”

El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice.“Parayı el altından verdi.”

El atmak: 1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak.“Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!”

El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek.“Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır.”

El basmak: Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek.“Kur’ân’a el basarım ki bu işi ben yapmadım.”

El çabukluğu: 1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme.“Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi.”

Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak.“Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı.”

Elde etmek: 1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek.“Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma.”

Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak.“Şu kasadaki üzümler elde kaldı.”

Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek.“Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.”

Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak.“O arsa elden çıktığı için üzüldüm.”

Elden düşme: Az kullanılmış.“Elden düşme bir araba aldı.”

Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek.“Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı.”

Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek.“Yaptığın işi bir daha elden geçir.”

Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak.“Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti.”

Ele almak: 1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek.“Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım.”

Ele avuca sığmamak: 1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek.“Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer.”

Ele geçirmek: Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak.“Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir.”

El elde baş başta: 1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi.“Alışverişten el elde baş başta döndü.”

Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak.“Şu dosyayı bir daha elekten geçirin.”

El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak.“Bu ödevi ancak el ele verirsek yapabiliriz.”

El emeği: 1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı.“El emeğinin karşılığı değildir bu para.”

Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak.“Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı.”

Eli açık: Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen.“Eli açık olan insanları severim.”

Eli ağır: 1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan.“Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım.”

Eli altında olmak: 1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak.“İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister.”

Eli ayağı buz kesilmek: 1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok üşümek.“Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri.”

Eli ayağı tutmak: İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak.“Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor.”

Eli bayraklı: Kavgacı, şirret, edepsiz.“Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız.”

Eli bol: Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan.“Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış.”

Eli boş dönmek: Umduğunu alamadan geri dönmek.“Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi.”

Eli böğründe kalmak: Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak.“Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı.”

Eli cebine gitmemek (veya varmamak): Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak.“Ondan da yardım istediler, ancak eli cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı.”

Eli çabuk: Süratli iş gören.“Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var.”

Eli darda: Geçimi için para sıkıntısı çeken.“Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur.”

Eli değmemek: Bir işi yapmaya zaman bulamamak.“Odanı temizlemeye elim değmiyor.”

Elifi görse mertek sanır: Cahil, okuması yazması yoktur.“Ona mı akıl danışıyorsun, elifi görse mertek sanır o. “

Eli hafif: İncitmeden, can yakmadan iş gören.“İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun.”

Eli kalem tutmak: 1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek.“Elin kalem tutmaz mı senin?”

Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş yapamamak.“Bırakın onu, elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok.”

Elinden tutmak: 1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek.“Hayatım boyunca elimden tutan olmadı.”

Eline düşmek: 1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak.“Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız.”

Eline su dökemez: Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride.“Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin.”

Elini çabuk tutmak: Hızlı davranmak, acele etmek.“Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım.”

Elini kana bulamak: Birini öldürmek veya yaralamak.“Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı.”

Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.

Elini kolunu sallaya sallaya gezmek: Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak.“Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu.”

Elinin hamuruyla erkek işine karışmak: Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak.“Ne kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!”

Eli sıkı: Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu.“Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin.”

Eli uzun: Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.

Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak.“Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor.”

Eli yatmak: Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.

Eliyle koymuş gibi bulmak: Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak.“Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi.”

El kadar: Küçük, küçücük.“El kadar çocuk işime karışamaz benim.”

El kaldırmak: 1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek.“Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!”

El kapısı: 1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi, evi, yurdu.“Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum.”

El koymak: 1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak.“Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor.”

Elle tutulur gözle görülür: Çok açık, gizli bir tarafı yok.“Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?”

El oğlu: 1. Yabancı. 2. Damat.“El oğluna güvenme sakın!”

El sürmemek: 1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak.“İşe el sürmeye vakit bulamadım daha.”

El uzatmak: 1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya çalışmak.“O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen.”

El üstünde tutulmak: Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.“Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu.”

El yordamıyla: Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak. “El yordamıyla kibrit kutusunu buldum.”

Emeği geçmek: Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak. “Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki.”

Emek vermek: Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak. “İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver, gayret et.”

Emir kulu: Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse. “Emir kulu olmak o kadar da kolay değil.”

Eninde sonunda: Nihayet, en sonunda. “Eninde sonunda onu bulacağım.”

Enine boyuna: 1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam).”Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim.”

Ensesi kalın: Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse). “Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz.”

Ensesinde boza pişirmek: Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet etmek.“İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı.”

Ensesine yapışmak: Yakalamak.“Bir hamlede ensesine yapıştı çocuğun.”

Ense yapmak: Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş yapmamak.”Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen.”

Er geç: Ne zaman olsa, mutlaka.“Er geç onu bulacağım.”

Esamisi okunmamak: Adı anılmamak, değer verilmemek.“Onun buralarda hiç esamisi okunmaz.”

Es geçmek: Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya dokunmamak.“Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin.”

Esip savurmak: Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp tutmak.“Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya başladı.”

Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti, eski durumların, tutumların bir önemi kalmadı.

Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek. “Eski defterleri karıştırmayı bırak artık.”

Eski hamam eski tas: Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış. “Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas.”

Eski kafalı: Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı. “Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?”

Eski kurt: Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan.“O da eski kurtlardandır.”

Eski toprak: Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse.“Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın.”

Eşeğini sağlam kazığa bağlamak: İşini güvenli kılacak önlemler almak. “Ne demişler: Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a ısmarla.”

Eşek kadar: Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş. “Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor.”

Eşek sudan gelinceye kadar dövmek: Adamakıllı, çok ve iyi dövmek. “Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?”

Eşek şakası: Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka. “Ben eşek şakasından hiç hoşlanmam.”

Eşiğine yüz sürmek: Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek. “İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir.”

Eşiğini aşındırmak: Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek. “Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk.”

Eşref saat: 1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman.“İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı.”

Eteği ayağına dolaşmak: Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.

Eteğine yapışmak: 1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek.“Korkudan annesinin eteğine yapıştı.”

Etekleri tutuşmak: Çok telâşlanmak, heyecanlanmak.“Babasını parkta göremeyince etekleri tutuşmaya başladı, yoksa gelmeyecek miydi?”

Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek, işler yolunda olmak.“Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu.”

Etek öpmek: Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak. “Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif.”

Eti ne butu ne?: 1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz, zayıf, küçük. “Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?”

Eti senin kemiği benim: Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.

Et kafalı: Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.

Etliye sütlüye karışmamak: Kendini ilgilendirmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek. “Kendine sahip çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum.”

Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek.“Çocuklar Nasreddin Hoca’nın etrafında dört dönmeye başladılar.”

Et tırnak olmak: Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak.

Ettiğini bulmak: Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.

Ev açmak: Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek.“Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler.”

Evde kalmak: Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi. “Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu.”

Evdeki hesap çarşıya uymamak: Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek. “O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık.”

Evlât acısı gibi içine çökmek: Kaybettiği bir şey için çok üzülmek. “Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü.”

Eyere de gelir semere de: Her işe uyar, her işe yarar, ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir.

Eyvallah demek: 1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken “Allah’a ısmarladık” anlamında kullanılır.

Eyvallah etmemek: Minnet altına girip boyun eğmemek.“Aç kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi.”

Ezbere iş görmek: İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak.“Ben sana ezbere iş görme demedim mi?”

Ezilip büzülmek: Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek.“Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur.”


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede D Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:25 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede D Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Dağ devirmek: Çok zor görünen işleri başarmak. “İşi ondan iyi kimse yapamaz, ne dağlar devirdiğini bilsen şaşarsın.”

Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.

Dağa çıkmak: Eşkıya olmak.

Dağa kaldırmak:  Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak. “Eşkıyalar, karakol komutanının oğlunu dağa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli değil.”

Dağarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek.“Öğrendiği her yeni bilgiyi dağarcığına atmayı ihmal etmedi.”

Dağdan gelip bağdakini kovmak: Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak.“Şu densize bak hele, dağdan gelip bağdakini kovuyor!”

Dağlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak.“Annesinin ölümünden sonra dağlara düştü.”

Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak.“Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli.”

Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak.”Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!”

Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek.“Daldan dala konmayı bırak da bir işe sarıl artık.”

Dalına basmak: Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek.“Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!”

Dallanıp budaklanmak: Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak.“İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!”

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı: Yersiz ve saçma söz için söylenir.

Damdan düşer gibi: Aniden, yersiz olarak (söz söylemek).“Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi.”

Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya varmak.“Allah’tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun.”

Damokles’in kılıcı: Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi.“Damokles’in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!”

Dananın kuyruğu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi.“Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler.”

Danışıklı dövüş: Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak.“Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü.”

Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.“İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz.”

Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak.“Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun.”

Dar boğaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum.“Evelallah bu dar boğazı da aşacağız.”

Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek.“Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi.”

Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen.“Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar.”

Darısı (dostlar) başına: “Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim” anlamında kullanılır.

Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan.“Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur.”

Davul çalmak: Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak.“Davul çalıp bizi elâleme rezil etti.”

Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak.“Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar.”

Defterden silmek: İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak.“Ali’yi defterden iyice sildim.”

Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek.“Onun da defterini dürecekler yakında.”

Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak. “O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.”

Deli divane olmak: Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak.“Delikanlı o kız için deli divane oluyordu.”

Deli fişek: Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık.“Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi.”

Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku.“Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum.”

Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.

Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak.“Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar.”



Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek.“Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü.”

Derdine düşmek: Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak.“Sana ne ki o işin derdine düştün?”

Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu.“Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaşamışlardı.”

Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak.“Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu.”

Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça.“Onun yaptığı iş devede kulak kalır.”

Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak.“Senin yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak şu garibin yakasını.”

Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.

Dışı eli (seni) yakar, içi beni: “Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü” anlamında kullanılır.“Ah bir bilseler işin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni.”

Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak. “İnan, diken üstünde oturuyorum şurada.”

Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak.“Biraz daha dikine giderse başına büyük bir bela gelecek bu çocuğun.”

Dikiş tutturamamak: Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak.“Bir şeyde dikiş tutturamadı, şimdi boşta gezip duruyor.”

Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.

Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek.“Peşine düşen çocuğu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi.”

Dil uzatmak: Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek.“Ben öğretmenime dil uzattıracak adam değilim.”

Dil yarası: Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık.“Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez demişler.”

Dilden dile dolaşmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak.“Atasözleri dilden dile dolaşarak günümüze kadar geldi.”

Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak.“Allah kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokağa çıkamaz oldu.”

Dile gelmek: 1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek.“Dile geldi dağlar, avuttu onu!”

Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak.“Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını sağladı.”

Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç.“Evet, dile kolay, haydi yap da görelim.”

Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak.“Dili açıldı çok şükür!”

Dili dolaşmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek.“Babasını aniden karşısında görünce dili dolaştı, kekelemeye başladı.”

Dili dönmemek: 1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak.“İnşallah dilim dönmeden meseleyi anlatır da kurtulurum ondan.”

Dili olsa da söylese: “Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu” anlamında kullanılır.

Dili tutulmak: Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek.“Sevinçten dili tutuldu bizim kızın.”

Dili uzun: İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse.“O uzun dilini bana kestirmeden çek içeri!”

Dili varmamak: Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak.“Sana git demeye dilim varır mı sanıyorsun?”

Dilinden kurtulamamak: Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak.“Ne yapmalıyım da dilinden kurtulmalıyım onun?”

Dilinde tüy bitmek: Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak.“Size söyleye söyleye dilimde tüy bitti.”

Diline dolamak: 1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.

Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak.“Dilinin altında bir şey olduğunu biliyorum ama bir türlü söyletemiyorum.”

Dilinin ucuna gelmek: 1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek.“Dilinin ucuna geldi ama utandığı için söyleyemedi.”

Dilini tutmak: Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak.“Dilini tutmasını bilmeyenlerin başına neler geldiğini sana söylemediler mi?”

Dilini yutmak: Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek.“Korkudan neredeyse dilini yutacaktı.”

Dilin kemiği yok: 1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış her şeyi söyleyebilir.

Dillerde dolaşmak: Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek.“Cephede gösterdiği yararlılıklardan sonra adı dillerde dolaşır oldu.”

Dillere destan olmak: Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak.“Ona öyle bir oyun oynayacağım ki dillere destan olacak!”

Diline pelesenk etmek: Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak.”Şey sözünü diline pelesenk etmişsin, her cümlenin başında kullanıyorsun.”

Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek.“Gel şu işten vazgeç, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma.”

Dinden imandan çıkmak: Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak.“İnsanı dinden imandan çıkarıyorsun, yapma şu hareketleri!”

Dinden imandan olmak: Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.

Dini bir uğruna: Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).

Dini bütün: Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı.“Her Müslüman dini bütün olmak zorundadır.”

Dingonun ahırı: Gireni çıkanı çok olan ,kimin gelip gittiği belli olmayan yer. “Herkes istediği saatte gelip gidemez bu eve, dingonun ahırı mı burası!”

Dipsiz kile boş ambar: Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır.“Memurların işi tam anlamıyla dipsiz kile boş ambar, sıfıra sıfır elde var sıfır.”

Dirsek çevirmek: Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak.“Onun da dirsek çevireceğini hiç beklemezdim.”

Dirsek çürütmek: Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak.“Desene boşuna dirsek çürütmüşsün.”

Diş bilemek: Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak.“Bana diş bilediği bakışlarından belli.”

Diş geçirememek: Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek.“Bir çocuğa diş geçiremiyorsun, ne biçim annesin sen!”

Diş gıcırdatmak: Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek.“Dediğini yaptıramayınca dişlerini gıcırdatmaya başladı.”

Diş göstermek: Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek.“Biraz diş göstersen hemen yola geleceklerdir.”

Dişe dokunur: Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli.“Dişe dokunur bir iş yapmışsın, aferin çocuğum.”

Dişinden tırnağından artırmak: Yiyeceğinden, içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek.“Seni, dişimden tırnağımdan artırdığım parayla okuttum!”

Dişine göre: Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda.“Tam da dişime göre, onu yenebilirim.”

Dişini sıkmak: Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak.“Biraz daha dişini sıkmalısın, inşallah yakında rahata kavuşacağız.”

Dişini tırnağına takmak: Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak.”Biz bu evi dişimizi tırnağımıza takarak yaptık, yıkmalarına izin vermeyeceğim!”

Dişinin kovuğuna bile gitmemek: Çok az gelmek (yiyecekler için).“Açlıktan kırılıyorduk, önümüzdeki yiyecekler dişimizin kovuğuna bile gitmeyecek kadardı.”

Diz boyu: Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için).“Çukuru diz boyu kazmışlardı.”

Diz çökmek: 1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak.“Düşman askerleri önümüzde diz çökmüşlerdi.”

Dize gelmek: Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek.“Bizim kitabımızda dize gelmek yoktur!”

Dize getirmek: Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek.“İki saatte düşmanı dize getirebiliriz.”

Dizgini (dizginleri) ele almak: Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak.“Dizginleri ele almazsak fabrika kargaşa içinde boğulup kalacak, üretim yapılamayacak.”

Dizginleri salıvermek: Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek.“Yönetim, dizginleri salıverince insanlar rahat bir nefes aldılar.”

Dizini dövmek: Çok pişman olmak.“Çocuklarını küçük yaşta eğitmezsen sonradan dizini döversin.”

Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek: Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek.“Yokuşu çıktım ama dizlerimin de bağı çözüldü.”

Dizlerine kapanmak: Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak.“Göreceksin, günün birinde dizlerine kapanacak babasının.”

Dobra dobra söylemek: Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak.“Dobra dobra konuşan insanları severim.”

Doğmamış çocuğa don biçmek: Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.

Dokuz doğurmak: 1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek.“İşe geç kalmıştı, yeni araba gelinceye kadar dokuz doğurdu.”

Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.

Dolap çevirmek: Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak.“Yine ne dolap çeviriyor acaba?”

Dolma yutmak: Kanıp aldanmak.“Ona dolma yutturacağını hiç sanmam!”

Dolu dizgin: 1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak.“Kinlerimizi dolu dizgin salıverdik düşmanın üstüne.”

Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir. “Her yolu denedim, çözüm yolu bulamadım” anlamına gelir.

Domuzdan kıl çekmek: Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek.“Domuzdan bir kıl koparmak kârdır.”

Don gömlek: Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde.“Adamı, don gömlek kalacak kadar soydular.”

Dostlar alışverişte görsün: Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil.“Güya çalışıyor, dostlar alışverişte görsün!”

Dökülüp saçılmak: 1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek.“Düğün yapıyorum diye sakın dökülüp saçılma, yoksa kendini toplayamazsın.”

Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak.“Nasıl oluyor da, bu adam hep dört ayak üstüne düşüyor?”

Dört başı mamur: Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi.“Alırsam dört başı mamur bir ev alacağım.”

Dört dönmek: Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak.“Kadıncağız haberi alır almaz odanın içinde dört dönmeye başladı.”

Dört elle sarılmak: Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek.“Başarılı olmak mı istiyorsun, dört elle sarıl işine!”

Dört gözle beklemek: Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek.“Annemin yolunu dört gözle beklemeye başladım.”

Dudak bükmek: Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek.“Yeni alınan elbiseye şöyle bir dudak büküp geçti.”

Dudak ısırmak: Hayret etmek, şaşırmak.”Beni karşısında görünce dudağını ısıracak eminim.”

Dudak ısırtmak: 1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete düşürmek.“Yazdığı son kitabıyla dudak ısırttı herkese.”

Duman attırmak: Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak.“Silahını çeken komutan etrafa duman attırmaya başladı.”

Duman etmek: Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak.“Askerler ortalığı toz duman ettiler.”

Duman olmak: 1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak.“Çabuk duman ol buradan, gözüm görmesin seni!”

Dumanı üstünde: 1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş.“Şu elmalara bak, daha dumanı üstünde bunların.”

Durduğu yerde: 1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan.“Adam durduğu yerde para kazanıyor, anlamadım bu işi!”

Durup dinlenmeden: Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya.“Yıllar yılı durup dinlenmeden çalıştım sizin için.”

Durup dururken: 1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken.“Durup dururken bir tokat attı arkadaşına.”

Dut yemiş bülbüle dönmek: Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak.“Onu dut yemiş bülbüle döndürmezsem bana da Hasan demesinler!”

Düğüm noktası: Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı.“Biz işin daha düğüm noktasını tespit etmiş değiliz ki!”

Düğün bayram etmek: Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak.“Ağabeyim savaştan sağ salim dönünce ailece bayram ettik.”

Düğün evi gibi: Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer.“Hayrola, dün akşam sizin sokak düğün evi gibiymiş!”

Dümen çevirmek: Düzen kurup, hileli iş yapmak.“Yine ne dümen çeviriyorsunuz siz?”

Dümen kırmak: Yön değiştirmek.

Dümen suyunda gitmek: Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak.“Başkasının dümen suyundan gidenler kişiliklerini bulamazlar.”

Dünkü çocuk: Deneyimi az, toy acemi.“Dünkü çocukların aklına ihtiyacım yok benim.”

Dünya başına yıkılmak: Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek.“Trafik kazasında kocasını ve iki çocuğunu kaybeden kadının dünyası başına yıkılmıştı.”

Dünya bir araya gelse: “Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin” anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır.“Dünya bir araya gelse de ben o adamla barışmam.”

Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip toplum ile ilişkisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmaz olmak, daha çok ibadetle meşgul olmak ve dünya işleriyle ilgilenmez olmak.“Bizim komşu her nedense dünyadan elini eteğini çekti, görünmez oldu sanki.”

Dünyadan haberi olmamak: Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak.“Sen dünyadan haberi olmayan bir adamsın, ne anlarsın bu işten, lütfen karışma!”

Dünya gözü ile: Ölmeden önce, yaşarken.“Dünya gözü ile Almanya’daki kardeşimi bir daha görsem.”

Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak.“Varsa yoksa kendi çıkarı, dünya yıkılsa umurunda değil.”

Dünyalar onun olmak: Oldukça çok sevinmek.“Babası istediği oyuncağı getirince dünyalar onun oldu sanki.”

Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak.“Elbet sen de bir gün dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaksın.”

Dünyanın öbür ucu: Çok uzak yer.“Ali de dünyanın öbür ucunda oturuyor.”

Dünyayı toz pembe görmek: İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak.“Bırak artık şu dünyayı toz pembe görmeyi, aç gözlerini!”

Düşe kalka: 1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak.“Düşe kalka okulu zor bitirdi.”

Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak.“Düşeş attı bizim oğlan, şimdi yanına da yaklaştırmaz kimseyi.”

Düşman çatlatmak: Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak.“Düşman çatlatmakta da üstüne yok senin!”

Düşman kesilmek: Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak.“Yalnız benim değil, bütün ailenin düşmanı kesilmişti.”

Düşünüp taşınmak: Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak.“Acele etme, düşünüp taşın öyle karar ver.”

Düşüp kalkmak: 1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek.“Seni bu hâle getirenler düşüp kalktığın arkadaşlarındır. Hâlâ anlamadın mı?”

Düz duvara tırmanmak: Çok yaramazlık yapmak, uslu durmamak.“Ne haylaz çocukmuş, düz duvara tırmanıyor.”


Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede Ç Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:21 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede Ç Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. “Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.”

Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. “İstanbul’un fethiyle yeni bir çağ açıldı.”

Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. “Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.”

Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik. “Çakı gibi delikanlı olmuş.”

Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. “Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.”

Çalım satmak (caka satmak): Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.

Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. “Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.”

Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. “Onun da çam devirmede üstüne yok hani.”

Çam yarması: İri gövdeli insan.

Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. “Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.”

Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. “Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.”

Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. “Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.”

Çanına ot tıkamak: Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak. “Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek.”

Çantada (torbada) keklik: “Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır” anlamında kullanılır. “Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.”

Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. “Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.”

Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. “Paranı sakın çarçur edeyim deme.”

Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.

Çark etmek: Dönmek, geri dönmek. “Birkaç adım sonra çark ediniz.”

Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. “Eline alır almaz saatin çarkına okudu.”

Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. “Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.”

Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun. “Deniz çarşaf gibiydi.”

Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda. “Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.”

Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. “Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.”

Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. “Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.”

Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. “Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.”

Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. “Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.”

Çekidüzen vermek: Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. “Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.”

Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. “Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!”

Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. “Aradığını bulamayınca çekip gitti.”

Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. “Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.”

Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. “Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.”

Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. “Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.”

Çene çalmak: Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. “Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.”

Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. “Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.”

Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. “İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?”

Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. “Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.”

Çetele tutmak: Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. “Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.”

Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. “Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.”

Çevir kaz (kazı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.

Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. “Bu işte çıban başı mı olmak istersin?”

Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. “Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.”

Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. “Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.”

Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. “İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.”

Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu. “Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.”

Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. “Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.”

Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. “İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.”

Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. “Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.”

Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. “Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.”

Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış. “Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.”

Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. “İşte çifte kumrular geliyorlar.”

Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. “Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.”

Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak. “Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.”

Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: “Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım” anlamında kullanılır.

Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. “Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?”

Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. “Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.”

Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. “Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.”

Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. “Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.”

Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. “Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!”

Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak. “Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.”

Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. “Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.”

Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. “Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.”

Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. “Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!”

Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. “Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.”

Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. “Gel, çok görme bana bu işi.”

Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. “Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!”

Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. “Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.”

Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. “Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.”

Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. “Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!”

Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap. “Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.”
Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. “Pantolonun çuval gibi olmuş.”

Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. “Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.”

Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.”Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.”

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede C Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:14 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede C Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Cadı kazanı (gibi): Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer. “Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.”

Caka satmak: Çalım satmak, gösteriş yapmak. “Caka satmayı bırak da işine bak.”

Cambul cumbul: Pek sulu, suyu bol (yemek için). “Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu.”

Can alıcı yer (nokta): Bir şeyin en önemli, en çarpıcı yeri. “İnsan sağlığı, eğitim ve kültür konularının en can alıcı noktası, ekonomidir.”

Can atmak: Çok istemek, çok arzulamak. “Babası ile parka gitmek için can atıyor.”

Can borcunu ödemek: Ölmek. “Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.”

Cana yakın: Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan. “Ne cana yakın bir insanmış meğer.”

Can baş üstüne: İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır. “Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim.”

Can çekişmek: Ölmek üzere bulunmak. “Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu.”

Can damarı: Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç. “Babam evin can damarıdır.”

Can damarına basmak: Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak. “Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.”

Can dayanmamak: Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek. “Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?”

Can düşmanı: Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan. “Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.”

Can evi: 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge. “Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.”

Can evinden vurmak: En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak. “Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar.”

Can havli ile: Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak). “Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.”

Can kalmamak: Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek. “Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun.”

Can kaygısına düşmek: Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak. “Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.”

Can kulağıyla dinlemek: Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek. “Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı.”

Can pazarı: Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer. “Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.”

Can sağlığı: Esenlik, kişinin sağlıklı olması. “Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı.”

Can sıkıntısı: Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım. “Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.”

Can vermek: 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak. “Adam bir kurşunda can verdi.”

Can yakmak: 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak. “Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun.”

Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse. “Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır.”

Cana can katmak: İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek. “Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.”

Cana minnet (bilmek): İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak. “Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.”

Canı burnuna gelmek: Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak. “Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.”

Canı (gönlü) çekmek: Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak. “Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.”

Canı çıkmak: 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak. “Onu razı edinceye kadar canım çıktı.”

Canı gitmek: Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak. “Araba çizilecek diye canı gidiyor.”

Canına değmek: 1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak. “Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi”

Canına kıymak: 1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek. “Komşunun kızı canına kıymış.”

Canına okumak: 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak. “Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.”

Canına tak demek: Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek. “Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terk edersin!”

Canına yandığım (yandığımın): Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır. “Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta.”

Canına yetmek: Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek. “Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım.”

Canından bezmek: Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek. “Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!”

Canını almak: Öldürmek.  “Allah canını alsın da kurtulalım senden!”

Canını bağışlamak: Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek. “Ona kıyamadı ve canını bağışladı.”

Canını dişine takmak: Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak. “Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.”

Canını sokakta bulmak: Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır. “Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.”

Canının içine sokacağı gelmek: Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak. “Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!”

Canını vermek: 1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak. “Vatan uğruna kim can vermez ki?”

Canını yakmak: 1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak. “Lütfen canını yakma çocuğun.”

Canı tatlı: Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan. “Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.”

Canı tez: Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen. “Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!”

Canı yanmak: 1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak. “Canını yakmadan ver o elindekini bana!”

Canla başla: Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak. “Hepsi canla başla çalıştı.”

Canlı cenaze: Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse. “Adam canlı cenaze gibiydi.”

Canlı yayın: Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını. “Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.”

Cart curt etmek: Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak. “Karşımda cart curt edip durma.”

Cart kaba kâğıt: Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.

Cebi delik: Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen. “Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın.”

Cebini doldurmak: Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak. “Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın.”

Cehennem azabı: 1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza. “Allah bizi cehennem azabından korusun.”

Cehennem olmak: Defolup gitmek. “Çabuk cehennem ol yanımdan.”

Cemaziyülevvelini bilmek: Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek. “Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim.”

Cendereye sokmak: Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak. “Adamı cendereye sokmayı iyi beceriyorsun.”

Cevabı yapıştırmak: Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek. “Öyle bir cevap yapıştırdı ki karşısındaki donakaldı.”

Ciğeri beş para etmemek: Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak). “Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok.”

Ciğerimin köşesi: 1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım. “O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir.”

Ciğerini okumak: Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak. “Bizi mi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez.”

Ciğerini sökmek: Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak.”Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun.”

Cin çarpmışa dönmek: Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek. “Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı.”

Cin fikirli: Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı. “Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir.”

Cinler cirit (top) oynamak: Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.

Cinleri başına toplamak: Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek. “Zorla cinleri başıma topladınız.”

Curcunaya çevirmek (döndürmek): Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek. “Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler.”

Cümbür cemaat: Topluca, hep birden.”Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik.”

Cümle kapısı: Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı.”Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar.”

Cüret etmek: Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.”O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti.”

Cürmü meşhut hâlinde yakalamak: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.



Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkçede B Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları
Yazar: RasitTunca - 07-26-2019, 05:09 PM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok



Türkçede B Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Türkçe Deyimler Sözlüğü

Deyim Nedir?

Deyim: Çoğunlukla gerçek anlamından ayrı bir anlam taşıyan, en az iki sözcükten oluşan kalıplaşmış söz ya da sözcük grupları. eş. Tabir.
Deyimlerin Özü:

– Genellikle gerçek anlamından sıyrılarak başka bir anlama bürünürler: “Dilinde tüy bitmek”, “El ağzı ile kuş tutmak” gibi…

– Kimi deyimlerde, asıl anlamlarından tamamıyla sıyrılmazlar. Yerine göre asıl anlamından da alınabilir, daha başka bir anlama da gelebilir. Bunu cümle içindeki kullanılış şeklinden anlarız.

Örneğin,

“Baltayı taşa vurmak” deyimiyle ilgili olarak: Gerçekten de bir balta taşa vurulabilir; bu söz asıl anlamından ayrı olarak “ağzından dokunaklı, incitici bir laf kaçırmak” gibi mecazlı bir anlama da gelebilir. Bunu cümle içinde sözlerin gelişinden anlarız.

• “Kırk yıllık oduncu, baltasını taşa vurmasın mı?” • “Kendini bilmezin biri baltayı öyle bir taşa vurdu ki.”

“Baltayı taşa vurmak” deyimi, birinci cümlede gerçek; ikinci cümlede ise mecazi anlamında kullanılmıştır.

– Kimi deyimler de, sadece kendi sözlük anlamlarında (gerçek, asıl anlamında) kullanılır, başka bir anlam taşımazlar.

Türkçede B Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları

Babaları tutmak (üstünde olmak): Sinir ve öfkeden bağırıp çağırmak, çok öfkelenmek.

Babasının hayrına : “Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece İyilik olsun diye” anlamında.

Bacak kadar: Ufak tefek; kısa boylu (kimse)

Badire(yi) atlatmak : Tehlikeli durumu geçiştirmek.

Bağ bozmak : Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.

Bağdaş kurmak: Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol baca ğın altına alıp oturmak.

Bağlandığı yerde otlamak : Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göstermemek.

Bağrına basmak (birini): Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.

Bağrı yanık : Çok dertli, acılı (kimse).

Bahar başına vurmak (birinin) : 1. Havalar iyice ısınmadan İnce giyinmek. 2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.

Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) : Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.

Bahse girmek (biriyle): Onunla herrjangi bir konuda kendi görüşünün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.

Bahse tutuşmak (biriyle): Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.

Bahtı açık: İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.

Bahtı bağlı olmak: 1. İşleri İstediği gibi yürümemek. 2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.

Bahtı kara : Talihi kötü olan.

Bahtına küsmek : İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şan sına küsmek, talihine küsmek.

Bakış açısı: Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; görüş açısı.

Bakkal çakkal: Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yollu kullanılır.

Bakkal defteri: Düzensiz, karalanmış, yıpranmış defter.

Baklayı ağzından çıkarmak: Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleyemediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.

Baldın çıplak: 1. İşsiz güçsüz (kimse). 2. Serseri.

Bal gibi: Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.

Balık eti, balık etinde : Şişman değil, ama dolgunca.

Balık istifi: Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.

Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca : “Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.

Balon uçurmak : Asılsızca haber yaymak.

Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.

Baltayı taşa vurmak : Farkında olmadan karşısındakini rahatsız ede cek, kızdıracak söz söylemek.

Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) : Bir kimseyi duyarlı oldu ğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak.

Bana (sana, ona) göre hava hoş : “Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.

Bana mısın dememek : Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlar dan hiç etkilenmemek.

Bardağı taşıran son damla : Sonunda insanın sabrını tüketen, olum suz tepki yaçatan söz, davranış vb.

Bardaktan boşanırcasına : (Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.

Barut fıçısı gibi: 1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulu nan (yer). 2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).

Barut kokusu gelmek (burnuna) : Savaş ya da tehlikeli bir şey olacağını sezmek.

Basamak yapmak (bir şeyi, birini) : Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.

Basıp geçmek: 1. Önündekini geçmek. 2. Ona uğramamak. 3. Ona Önem vermemek.

Basıp gitmek : Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.

Basireti bağlanmak : Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde davranamamak.

Baskına uğramak : 1. Düşmanın anı ve beklenmedik saldırısına uğra mak. 2. Suçüstü yakalanmak. 3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde etkilenmek.

Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden): Ondan üstün olmak, onu geri de bırakmak.

Baskın yapmak : 1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek.  2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı düzenlemek.  3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyarete gitmek.

Bastığı yerde ot bitmemek: Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.

Bastığı yeri bilmemek: Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.

Baston yutmuş gibi (yürümek): Sallanmadan, dimdik (yürümek).

Başa baş : Eşit, denk, aynı.

Başa çıkarmak (bir işi) (birini) : 1. Bir işi sona erdirmek. 2. Onu çok şımartmak.

Başa çıkmak (biriyle); Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabilmek.

Başa geçmek: 1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. -2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.

Başa (bir şey) gelmek : Kötü bir durumla karşılaşmak.

Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. 2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.

Baş ağrıtmak : Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.

Baş aşağı: 1. Başı yere yönelik biçimde. 2. Başından aşağıya (yere) doğru.

Baş aşağı gelmek : 1. Tepesi üstü düşmek. 2. Bütün işleri alt üst olmak.

Baş aşağı gitmek: Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye gitmek.

Baş baş : Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.

Baş başa : Birlikte, beraberce; kafa kafaya.

Baş başa vermek : Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek.

Baş belası: Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse, şey); başının derdi.

Baş döndürücü : 1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. 2. Baygınlık veri ci. 3. Korku verici, korkutucu. 4. Sarhoş edici. 5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.

Baş edememek (bir şeyle, biriyle) : 1. O işi basaramamak; o işin üstesinden gelememek. 2. O kimsenin söz ve davranışlarını düzeltememek.

Baş eğmek (birine) : Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uymayı kabul etmek. (Kars. Boyun eğmek.)

Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) : Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.

Baş göstermek : 1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. 2. (Güneş için) Doğmak.

Baş göz etmek (birini) : Onu evlendimek, evermek.

Baş göz olmak : Evlenmek, evlendirilmek.

Başı ağrımak : Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konulardaki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.

Başı altından çıkmak (birinin) : Kötü bir durum onun tasarım ve girişimiyle meydana gelmek; kafasının atfından çıkmak.

Başı belada olmak : Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı karşıya olmak.

Başı belaya girmek : Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) : Onu denetlemeyip kendi haline bırakmak.

Başı boş kalmak : Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni olmamak.

Başı (baş) çekmek: 1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında Öncü olmak. 2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.

Başı dara düşmek (başı daralmak) : 1. Sıkıntılı bir durum içinde olmak. 2. Paraca darlığa düşmek.

Başı darda (kalmak, olmak) : Sıkıntı içinde (olmak).

Başı derde girmek (düşmek) : Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşılaşmak.

Başı dik (dimdik, alnı açık) ; Onurlu; onurlu biçimde.

Başı dertte (olmak) : Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).

Başı dinç (olmak): Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak) huzur içinde yaşayan (yaşamak).

Başı dönmek: 1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak.  2. Kötü bir şey karşısında karşısında bunalmak, sıkılmak.  3. Görkemli, ilk kez  görülen bir şey karşısında şaşırıp kalmak.  4. Ulaştığı zenginlik ya da mevki nedeniyle şımarıkça davranışlarda bulunmak.

Başı dumanlı: 1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. 2. İçkiden sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); kafası dumanlı. 3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan (kimse).

Başı eğik (olmak, kalmak): Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda (olmak); kafası eğik.

Başı göğe ermek (değmek) : Beklenmedik bir anda büyük bir mutluluğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay yolu kullanılır.)

Başı hoş olmamak (bir şeyle), (biriyle) : 1. Ondan hoşlanmamak. 2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.

Başı için (birinin) : Değer verilen kişinin hayatı söz konusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.

Başı kabak: 1. Saçları dökülmüş. 2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.

Başı kalabalık olmak: Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.

Başı kazan gibi olmak : 1. Gürüjtü, vb’den çok rahatsız olmak. 2. Çalışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.

Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.

Başına bela etmek (birini, bir şeyi) : Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gel mesine neden olmak.

Başına bela kesilmek : Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert olacak duruma gelmek.

Başına bela olmak : Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.

Başına bela sarmak : Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu rahatsız etmesine yol açmak.

Başına belayı satın almak : Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.

Başına bir şey (bela, hal, İş, kaza vb) gelmek : Kötü bir duruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.

Başına bitmek (birinin) : İstemediği halde yanına gelip bir türlü oradan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.

Başına buyruk : 1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, İstediği gibi davranan. 2. özgür, bağımsız (bir biçimde).

Başına çalmak (bir şeyi) : 1. Bir şeyle vurmak. 2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek ; kafasına çalmak.

Başına çıkarmak (birinin) : Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.

Başına çıkmak: Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.

Başına çorap örmek : Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan ha zırlamak; çorap örmek.

Başına dikilmek : Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikilmek.

Başına iş açmak : Zor, zorunlu bir işe kendi İsteğiyle girişmek.

Başına kakmak : Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı söyleyerek onu incitmek; kafasına kakmak.

Başına kalmak : Bir işin yapılması, bir kimsenin bakımı, ağırlanması onun görevi olmak.

Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal, boyun eğen (kimse).

Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) : 1. Rahatsızlık veren, artık sıkıa olan bir kimseyle olan ilişkiye son vermek. 2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.

Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) : Bilgi, beceri ve yetkisi ni aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.

Başından geçmek: Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak.

Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek : Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.

Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) : Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.

Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.

Başında paralansın (parçalansın) : Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini belirten  söz; kafasında paralansın.

Başını ağrıtmak : 1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. 2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağırtmak.

Başını (baş) alamamak (bir şeyden): O şeyden kendisini bir türlü kurtaramam ak.

Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak):  1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak.  2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.

Başını (başında) beklemek: Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek

Başını belaya (derde) sokmak (salmak) : Hiç gereği yokken bir kimseyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek..

Başını boş bırakmak: Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.

Başını dinlemek : Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yer de dinlenmek; kafasını dinlemek.

Başını döndürmek : 1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayılacak duruma getirmek. 2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.

Başını ezmek: Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek, yok etmek; kafasını ezmek.

Başını gözünü yarmak : Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusurlu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.

Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) : 1. Bir işi yaparken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapmamak; kafasını kaldırmamak. 2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalkamamak; kafasını kaldırmamak.

Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olmamak) : İşleri çok ve sıkışık durumda olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamak.

Başının altından çıkmak (bir şey, birinin): Kötü bir şey birinin, kur nazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çıkmak.

Başının çaresine bakmak: İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.

Başının derdi: (özellikle çocuklar için sitem yollu söylenir) Çok rahatsızlık veren, eziyet eden; baş belası.

Başının etini yemek : Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.

Başını şişirmek : Çok konuşmak ya da gürültü vb. ederek başının ağrımasına yol açmak; kafasını şişirmek.

Başını taşa (taştan taşa) vurmak : Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısızlığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.

Başını yakmak (birinin) : Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak

Başını yemek (birinin): 1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düşmesine yol açmak. 2. Öldürmek, ölümüne yol açmak.

Başın (başınız) sağ olsun: Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teselli sözü.

Başı önünde: 1. Terbiyeli, uslu (kimse). 2. Utangaç, mahcup (kimse).

Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlükle karşılaşmak.

Başı sonu belli değil: Çok düzensiz, karmakarışık.

Başı (başı beyni) şişmek: Gürültü, yorgunluk vb.den çok rahatsız olmak; kafası şişmek.

Başı tutmak: Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.

Başı yerine gelmek : Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; kafasın yerine gelmek.

Başı yukarda : Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse). (Kars. Burnu havada)

Baş kaldırmak (bir şeye, birine) : Ayaklanmak, İsyan etmek, karşı gelmek.

Baş koymak (bir şeye): Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.

Baş tacı etmek (birini): Ona büyük saygı göstermek, değer vermek.

Başta gelmek: En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.

Başta gitmek : En ileri, en üstün, durumda bulunmak.

Baştan aşağı (Baştan ayağa): Başından sonuna kadar; bütünüyle; tepeden tırnağa.

Baştan başa : Bütünüyle, her yönüyle, iyice,.bir uçtan Öbür uca kadar.

Baştan çıkarmak (birini) : Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak; ayartmak.

Baştan çıkmak: Yasa dışı, ahlak dışı yollara sapmak;, kotu insan olmak.

Baştan savma (iş): Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapılan (iş).

Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak.

Belasını bulmak : Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çekmek.

Belaya çatmak : Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşılaşmak.

Bel bağlamak (birine, bir şeye): Ona güvenmek, inanmak.

Belge almak : İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzaklaştırılmak.

Beli bükülmek : Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek.

Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin): O, söz konusu kimsenin çaresizlik içinde kıvranmasına yol açmak.

Belini doğrultmak: İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koymak.)

Belini kırmak: 1. Fena halde dövmek. 2. Hırpalamak, bir şey yapa maz duruma getirmek. 3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, kolaylaştırmak

Belirli / belli belirsiz: Çok az belli olan, zorlukla seçilebilen.

Belli başlı: 1. En önemli, başlıca. 2. Belirli.

Bel vermek:  1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. 2. (Tavan için) Aşağı doğru sarkmak.

Benden günah gitti (Benden söylemesi) : “Ben görevimi yaptım, gerekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.” anlamında.

Benden sonra tufan : Kendinden sonrakileri, sonra olacakları düşünmeyen kimsenin tutumunun yanlışlığını belirtmek için söylenir.

Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun : “Söz konusu kimse, nerede, hangi mevkide olursa olsun, yeter ki benden uzakta bulunsun.” anlamında.

Bende (sende, onda) o göz var mı? : Bunlara inanacak kadar saf mıyım? (saf mısın?) , (saf mı?).” anlamında.

Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: “Benim söylediklerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor.” anlamında.

Ben diyorum hadımım, o diyor (soruyor) oğul uşaktan neyin var (çoluk çocuktan ne haber?) : “Ben gücüm olmadığını, bu işi yapamayacağımı söylüyorum; o hâlâ benden yardım istiyor, birtakım işler yapmamı umuyor.” anlamında.

Benim diyen : Kendine çok güvenen (insan).

Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur: Hiçbir sonuca varmadan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.

Benzi atmak (uçmak) : Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.

Benzi kül gibi olmak : Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.

Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.

Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.

Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.

Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.

Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.

Beş beter: Çok kötü.

Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.

Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.

Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).

Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.

Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.

Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.

Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.

Beş parasız : Yoksul, parasız.

Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.

Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey İçin söylenir.

Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.

Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek.

Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.

Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.

Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.

Beyin göçü: Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.

Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.

Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.

Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basamakalıp söz.

Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.

Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.

Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.

Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.

Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.

Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.

Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).

Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.

Bıkkınlık vermek (bir şey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrarIaya karşısındakini usandırmak.

Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.

Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.

Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.

Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.

Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.)

Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan is tediği gibi davranmak.

Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.

Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.

Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,

Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.

Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.

Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.

Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.

Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında.

Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.

Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek.

Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, ken disi için zararlı duruma getirmek.

Bini aşmak : Çok fazla olmak.

Bini bir paraya : Pek çok, bol.

Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.

Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.

Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.

Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşmak.

Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.

Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamında.

Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.

Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan

Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.

Bir ara (aralık) : 1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.

Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.

Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.

Bir araya getirmek: 1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.

Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.

Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)

Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pekaz şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak.

Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).

Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.

Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.

Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak.

Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.

Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.

Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında.

Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.

Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.

Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.

Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.

Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.

Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.

Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.

Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.

Bir çift söz : Birkaç söz.

Bir çuval inciri berbat / murdar etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.

Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.

Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her istediğini yerine getirmek.

Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek

Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.

Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).

Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.

Bir dizi: Birçok, bir yığın.

Bir dokun bin ah işit / dinle: “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.

Bir don bir gömlek (kalmak, bırakmak) : Yarı çıplak, yoksul bir durumda (kalmak, bırakmak).

Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.

Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).

Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler)

Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).

Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.

Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.

Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.

Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.

Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.

Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.

Bir hoş : 1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.

Bir içim su : Çok güzel (kadın, kız).

Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.

Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.

Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.

Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.

Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.

Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.

Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.

Bir kere : Aslında, gerçekte.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.

Bir kol çengi: Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.

Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak.

Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir.

Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.

Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekilmek.)

Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak.

Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.

Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.

Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.

Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.

Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.

Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak.

Bir sıkımlık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.

Bir sürü : Çok sayıda, pek çok, birçok.

Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi olmak.

Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilir ve istenir durumda olmamak.

Bir şeyler (şey) olmak : 1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek.

Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.

Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.

Bir tek atmak : Bir kadeh içki içmek.

Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.

Bir tuhaf: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).

Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.

Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.

Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.

Bir türlü : 1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten.

Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.

(Biri, bir şey) bir yana, dünya bir yana : Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır.

Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.

Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.

Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.

Bir yığın : Birçok, pek çok, çok miktarda.

Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, İmkânı bulmak.

Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.

Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.

Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.

Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.

Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.

Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.

Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.

Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.

Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.

Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.

Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.

Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.

Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.

Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak

Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.

Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.

Bol keseden: Ölçüsüz olarak.

Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.

Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek.

Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.

Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.

Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.

Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.

Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.

Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.

Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak.

Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.

Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.

Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.

Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.

Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.

Boş atıp dolu tutmak (vurmak): 1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması.

Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.

Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.

Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.

Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.

Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.

Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.

Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.

Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar kolay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.

Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.

Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.

Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).

Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.

Boynu bükük : 1. Acınacak, zavallı kimse İçin söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.

Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.

Boynu kopsun (boynu altında kalsın) : “Ölsün, gebersin” anlamında beddua.

Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.

Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.

Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.

Boynuz takmak (dikmek) (birine) : Kadın başka bir erkekle ilişki kura rak kocasını aldatmak.

Boy Ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.

Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.

Boyu (boyu boşu) devrilsin : “Ölsün.” anlamında beddua.

Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.

Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.

Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.

Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak.

Boy vermek:  1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.

Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.

Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.

Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.

Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek

Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.

Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.

Bu abdestle çok namaz kılınır: “Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.

Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.

Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla karşılaşmaktan sakınmak.

Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.

Bu gözle : Bu anlayışla.

Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.

Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.

Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.

Bugün yarın : Bir iki gün İçinde.

Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.

Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.

Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu İstemek.

Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.

Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? : ‘Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir.

Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.

Bulut gibi: 1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).

Buluttan nem kapmak : En küçük bir, şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.

Bundan böyle : Bundan sonra.

Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.

Bununla birlikte (beraber): 1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.

Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.

Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.

Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.

Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek.

Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.

Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.

Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.

Burnunu kırmak : Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.

Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak.

Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak

Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.

Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.

Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.

Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, zorunluklan öğrenmek bunlardan ders almak.

Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.

Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak

Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.

Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.

Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.

Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.

Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Kars. Askıya almak.)

Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.

Buz kesmek: 1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.

Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.

Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).

Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.

Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.

Büyük abdesti gelmek : Dışkı yapma ihtiyacı duymak.

Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.

Büyük oynamak : 1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.

Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.

Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.

Bu konuyu yazdır