| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Susam Yağının Faydaları Zararları Nelerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-27-2020, 08:34 PM - Forum: Şifalı Bitkiler
- Yorum Yok
|
 |
Susam Yağının Faydaları Zararları Nelerdir?
Susam yağının dillere destan faydalarından söz etmeden önce onu kısaca bir tanımak isteyenleri böyle alalım. Susam yağı, aslında hamur işlerinde sıkça kullandığımız, kahvaltılarımızın yıldızı simitlerin üzerinde görmekten mutluluk duyduğumuz o misler gibi susamlardan elde edilen bir yağ tahmin edebileceğiniz gibi.
Susam yağı çok eski yıllardan beri faydaları bilinen ve kullanılan bir yağdır. Saçlara parlaklık vermesi, saç dökülmesini önlemesi, kabızlığa iyi gelmesi, kansere karşı koruma sağlaması susam yağının faydaları arasındadır. Susam yağı saçlara, cilde, deriye dışarıdan uygulanabildiği gibi içilerek de tüketilebilir. Çeşitli şekillerde tüketildiği için çeşitli faydalar ve bakım sağlayabilir. Yemek pişirirken de dünyanın birçok yerinde kullanılan bir yağdır. Özellikle Asya mutfağında; Çin, Japon ve Güneydoğu Asya yemeklerinin yanı sıra Orta Doğu mutfağında da kullanılır.
Hindistan başta olmak üzere Güney Asya'da oldukça popüler olarak kullanılan bu yağın şifa bulmak amaçlı kullanımı da çok eski zamanlara dayanıyor. Öyle ki 5 bin yıl öncesinde dahi susam yağının oldukça değerli ve tedavi edici bir yağ olarak kullanıldığı biliniyor.
Üstelik bu yağ sadece cilde ya da saça sürmek şeklinde harici olarak kullanılmıyor, oldukça lezzetli bir yağ olduğundan yemeklerde de afiyetle kullanılabiliyor.
Peki onu bu denli değerli hale getiren faydaları neler derseniz sizi hemen aşağıya doğru alabiliriz.
Ne işe yarar derseniz: Susam yağının faydaları
Susam Yağının Faydaları Nelerdir?
Diş sağlığını koruyucu etkisi olması da susam yağının faydaları arasındadır.
İçeriğindeki bakır minerali nedeniyle gut hastalığı ve artrit gibi kemik hastalıklarına karşı koruma sağlar.
Susamda bulunan doymamış yağ asitleri kolesterolün düzenlenmesine yardım eder. Kolesterol hastalığı bulunan kişiler rahatlıkla bu şifalı bitkiyi tüketebilirler.
Solunuma fayda sağlaması da susam yağının faydaları arasındadır. Astıma iyi gelir.
Baş ağrısı ve migreni önler.
Susam yağı B1, B2 ve E vitaminleri içerir. Sesamin, sesamol, sesamolin gibi bileşenleri vardır.
Stres, yorgunluk, bitkinlik hemen hemen hepimizin yakındığı, şikayet ettiği rahatsızlıklardır. Günümüz koşullarında sıkça rastlanılan stresten biraz olsun uzaklaşmak için susam yağı tüketebilirsiniz.
Sindirimi rahatlatır. Lif bakımından zengin olduğu için kabızlığı da giderir.
Uykusuzluk, sinir harbi yaşamak, gerginlik de birçok kişi tarafından aşılması zor sorunlardır. Uykusuzluğa iyi gelmesi faydalarından biridir. Bu şifalı bitkiyi ve yağını tüketerek uykusuzluğunuza da çözüm bulabilirsiniz.
Omega 6 ve omega 9 içerir.
Hafızayı güçlendirmesi, unutkanlığı gidermesi de susam yağı faydaları arasındadır. Zihinsel ve fiziksel yorgunluğa çare olur.
Tüm bu faydalarının yanında cinsel hayatınızı da düzene sokar, cinsel performansı arttırıcı gücü
vardır.
Damar sertliğini önler.
İçeriğindeki magnezyum sebebiyle diyabet yani şeker hastalığı olan kişiler de kan şekeri miktarlarını düşürmek için tüketebilirler.
Kan basıncını azaltır ve kalp hastalıklarını engeller. Kalp sağlığını korur.
Hindistan'da yapılan bir çalışmada 35 ve 60 yaşları arasında bir grup gönüllü 45 gün boyunca susam yağı ile beslendi. Sonuç olarak hasta olan kişilerin sağlıklarında iyileşme kaydedildi. Ayrıca bu çalışma sonucunda karaciğeri koruduğu, vücuttaki toksinleri temizlediği, yağ birikimini önlediği kaydedildi.
DNA'yı radyasyon hasarına karşı korur.
SUSAM YAĞI İLE KEMİKLERİNİZİ KORUYUN!
İçeriğindeki çinko ve kalsiyum mineralleri nedeniyle kemik gelişimini destekler. Güçlü büyüme ve gelişmeyi teşvik eder. Kemiklerin güçlenmesine yardım eder. Osteoporoz yani kemik erimesini önleyici etkisi de vardır. Aynı zamanda romatoid artrit gibi kemik hastalıklarına da iyi gelir.
SUSAM YAĞININ CİLDE FAYDALARI NELERDİR?
İçeriğinde bol miktarda çinko bulundurur. Çinko minerali cilt sağlığı için oldukça önemli bir mineraldir.
Cilt elastikiyetini arttırır.
Susam yağı cilt kanserine karşı kullanılmasıyla da çok şifalı bir bitkidir.
Erken yaşlanmayı ve cilt kırışıklıklarının oluşmasını
geciktirir. Aynı zamanda yaşlılık lekelerini de ortadan kaldırır.
Cildi nemlendirici özelliği de vardır. Çatlak topuklara, kurumuş diz ve dirseklere fayda sağlaması için banyo suyuna eklenebilir.
Cildi güneşin zararlı etkilerinden de korur.
Kimi bayanlar ise güzel, uzun kirpiklere sahip olmak isterler. Uzun kirpiklere ve gür kaşlara sahip olmak isteyenlerin de mutlaka kullanması gereken bir yağdır.
Tırnak bakımı da sağlar. Her cilt tipi için uygundur. Masaj yaparak dairesel hareketlerle dışarıdan cildinize uygulayabilirsiniz.
Hem dahili hem de harici kullanımlar için uygun olması sebebiyle de çokça tercih edilebilir.
SUSAM YAĞININ SAÇA FAYDALARI NELERDİR?
Güzel saçlara sahip olmak hemen hemen her bayanın hayalidir. Sizin de böyle bir hayaliniz varsa mutlaka susam yağı kullanmalısınız. Kafa derisine bu yağ ile masaj yaptığınızda saç derinizdeki kan dolaşımı hızlanır. Bu durum da saçların çabuk ve hızlı uzamasını sağlar.
Saçlarınızda kırıkları ve saç diplerinde mantar olmasını da engeller. Saç diplerine masaj yaparak uygulayabilir ve bu sayede bakımlı, güzel, parlak saçlara sahip olabilirsiniz.
Saçlarda kepek oluşumunu da engeller.
Saçların erken beyazlamasını da önler. Saçlarınıza susam yağı ile masaj yaparak uzun yıllar kendi orjinal rengini korumasını sağlayabilirsiniz.
Kafa derisine uygulandığında başı fungal ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı korur.
Saçları güneşin zararlı etkilerinden ve hava kirliliğinden korur.
Saçlara parlaklık verir.
Strese bağlı olarak kaynaklanan saç dökülmelerini önler.
Susam Yağının Zararları Nelerdir?
Bu kadar faydasını sıraladık, nasıl kullanılacağını da anlattık ama asıl önemli kısımlarından birini, susam yağının zararlarını da anlatmadan geçmek olmaz.
Cilde, saça ve vücuda bu denli faydalı olan susam yağı özellikle ağız yoluyla alındığında bazı yan etkileri söz konusu olabilir. Öncelikle tabii ki kronik ve ciddi bir rahatsızlığı olanların, susam ya da benzeri bir ürüne alerjisi bulunanların tüketmemesi, en azından tüketmeden önce mutlaka ilgili alanda uzman doktorlarına danışmaları gerekiyor.
Aynı şekilde hamilelik dönemindeki kadınların da susam yağını aşırı miktarda tüketmeleri pek önerilmiyor. Dolayısıyla eğer hamilelik dönemindeyseniz susam yağını kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışmanız gerekiyor.
Susam yağını harici olarak, yani cildinize ya da saçınıza sürerek değerlendirmek isterseniz bunun için öncelikle küçük bir alanda deneme yapabilirsiniz. Eğer kızarıklık ya da kaşıntı gibi anormal bir durumla karşılaşırsanız susam yağını hemen cildinizden ya da saçınızdan temizlemeli ve doktorunuza danışmadan asla kullanmamalısınız.
Son olarak susam yağının aşırı tüketiminin hormonal bozukluklara yol açabileceğini de bilmeli ve her üründe olduğu gibi susam yağı tüketiminde de asla ama asla aşırıya kaçmamalısınız, bizden uyarması.
"Susam yağını nasıl kullanabilirim?" diye düşünenlere: Susam yağının kullanımı
Susam yağını kullanmanın en lezzetli yolu onu tabii ki yemeklerde ve salatalarda kullanmak. Dilerseniz susam yağını aynı miktarda zeytinyağıyla bir araya getirerek salata sosu olarak kullanabilirsiniz. Yemeklerde kullanmak isterseniz Uzak Doğu mutfağına ait general tso karnabahar tarifi, soya sosu ile kızarmış susamlı tofu tarifi ya da noodle gibi yemeklere çok yakıştığını da söyleyebilirsiniz. Damak tadınıza göre diğer birçok yemeğin yapımında da kullanabilir, aynı şekilde hamur işi ve tatlılarda da susam yağını değerlendirebilirsiniz.
Susam yağını cildinizde ve saçınızda kullanmak isterseniz yine kullanacağınız susam yağı kadar zeytinyağı ya da badem yağı ile karıştırarak kullanabilir. Cildinize ya da saç derinize parmak uçlarınızla masaj yaparak uygulayabilirsiniz.
Saçınıza sürdüğünüzde en az 2-3 saat boyunca bekletip ardından yıkamanız yeterli olacaktır. Cildinize sürdüğünüzdeyse isterseniz nemlendirmek amaçlı sürebilir isterseniz de duşa girmeden önce sürüp bir süre beklettikten sonra durulayabilirsiniz.
|
|
|
insanoğlunun ilk Ölçü birimi Adem Atamızın Ölçü Birimleri Makelesi |
|
Yazar: RasitTunca - 05-27-2020, 03:38 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
insanoğlunun ilk Ölçü birimi Adem Atamızın Ölçü Birimleri Makelesi
insanoğlunun ilk ölçü birimi Adem atamızın ölçü birimleri Makelesi
Selamünaleyküm dostlar
Ben Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
Öncelikle sizlerle Beni yeni bir Makale de buluşturan Rabb'ime hamd ederim
Bütün meleklerine ve peygamberlerine de Salat selam eylerim, Allah dostlarınada Sevgilerimi sunarım.
Geçen son sohbetimizde Bahsettiğimiz inç meselesi şu anda yalanlamak da biz yalanlama iddiları ortalıkda dolaşmakta.
Sohbetimizde bahsettiğimiz gibi, Adem atamız ilk insan ve, onun da bazı ölçü birimlerini ihtiyacı var, ve bugünün insanlarının keşfettiği mamuşka bebekleri gibi, bizler Hazreti Adem'in içinden Çıkıp gelen insanlarız. Her büyük Mamuşkanın içine giren mamuşka ondan bir küçük olmalı ki, büyüğün içine girmiş olsun. Demek ki her büyüğün içindeki insan, Ondan bir küçük boy demektir, bir miktar küçük. işte İnsanoğlu küçüle küçüle, bugünün İnsanoğlu haline geldi fakat, eli kısaldı boyu kısaldı, Ölçüsü kısaldı, terazi kısaldı ve bugünlere öyle geldi.
Ben Çocukluğumda rahmetli babamın el ve parmakların hatırlıyorum da, benimki onun yanında, tavada omlet gibi kalıyordu, Şu anda benim çocuklarımın el ve parmak yapıları da, benimkinin yanında, aynı babamın yanındaki omlet gibi benim yanımda omlet durumundalar.
Ve Adem atamız zamanında Demir Yok, marangozluk yok, testere yok ki, ne ile marangozluk yapacak. O ki Allah'ın ilk Peygamberi ve her ilimden bildiği için, ölçü için, elinde ne varsa onu ölçü olarak dan kullanmış, ve parmaklarının uzunluğu, bir karışı, kolunun uzunluğu, dirseğinin uzunluğu, adımının uzunluğu,.. bu şekilde uzunluk birimi kullanmış.
Daha önce anlatmıştım, benim işaret veya (küsür fark var) orta Parmağımın uzunluğu 13 küsür santim 14 gibi idi Çocukluğumda, Şu anda ben de insanoğlu gibi, sıcak suda çeken kumaş gibi, bizde çektik ve, şu anda o uzunlukta ben bile değilim.
Ve benim ölçülerrim işte Adem atamızın ölçü birimine yakın birimler idi.
Bir karışımın uzunluğu 22 santimdir, ve orta Parmak ucumdan dirseğime kadar olan uzunluk 54 santimdi. Sağ kolumu sağ tarafıma açtığım zaman, orta parmak ucundan sol omzumun başına kadar 1 metredir, buna Adem atamızın ölçüsünde ve hatta Osmanlı'da bu ölçüyü kullanmış buna Bir arşın denir ve ya da bir kulaç denilir.
Ve dedik ki Geçenki sohbetimizde İngilizleri ayakta tutan, Onların yaptığı Güzel bir sünnet ki, o Adem atamızın ölçü birimi olan "inç" e sahip çıkmaları demiştik. ve şu inç Yani İngiliz uzunluk birimini araştırdım, benim söylemem ile tutarlı değil, al bakayım! Benim bildiğim kadarıyla 22 metre ya da 21 metre 1 "mil" denir Deniz ölçüsü, ilk Deniz filosunu kuranlar İngilizler ve deniz ölçü birimi olaraktan mil kullanmışlar, milde inç in bir üst boyutudur, onlu sistem ile, inç birimi şeklinde yer alır. ve Mil birimini kullanan ilk devlet ingilizlerde ingilizlerden çıkma bir birimdir
ALINTI
Mesafe ölçüm birimi olan mil, İsim olarak ingilizce kökenlidir, tarihte değişik yöre ve ilgi alanlarında farklı uzunlukta kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Standart kısaltması; (mi)´dir.
Kara mil´i (Statute mile) ve Deniz mil´i (Nautical mile) olarak iki farklı uzunluklara ayrılırlar.
Bir Kara mil´inin uzunluğu metrik hesaba göre tam: 1.609,344 metredir.
DENİZ MİLİ NEDİR?
Deniz mili (Nautical mile)´inin uluslararası resmi bir kısaltması olmadığından, şu kısaltmalara rastlamak mümkündür.: M, NM, nm, ve nmi.
bir meridyenin bir dakikalık yay parçasına karşılık gelen uzunluk birimi olan deniz mili (sembolü M, NM veya nmi) 1852 metreye karşılık gelir. Saatte 1 deniz miline eşit hız birimine ise knot adı verilir.
ALINTI SNONU
ve bu mildeki ölçüyü de şu anda 18 metre olaraktan yer veriyor internet ve Google amca. Hayır benim bilgilerim, eski bilgilerime göre 1 mil 21 metre idi yahut 22 metre idi, dediğim gibi Mamuşka bebeğin içindeki mamuşka bebek ondan daha küçük olmalı ki üstteki büyük Mamuşka bebeğin içine sığabilecek bir küçüklükte olması lazım. öyle olunca her ana babadan doğan bir çocuk, bir alt versiyon, şu anda insanlar (Büyük Öküzler) bu "G20" toplantılarıyla insanların ölçü birimleri ile oynamışlar, zaten insanlık küçülüyor fakat, işte bu G20 toplantılarında istediklerine istedikleri birimi veriyorlar, şu anda insanlık işte, oradaki birimlerde anlatıldığı gibi 1 inç 2,8 santimetreye düşmüş durumda, Halbuki bir inç 21 santim veya 22 santimdir, gerçek manasıyla 22 santimdir. şu anki haliyle 2,8 santime düşmüş, yani insanlık erlik ve erkeklik ve Rahman lık 2,8 santimetreye kadar düşmüş. Adem atamızın boyu rivayetlerde 70 zira veya 71 ve yahut 73 zira olduğu rivayet edilmekte. Daha önceki vaazlardaki hesabıma göre, bu da bugünün metresine vurduğumuz zaman, 33 metreye denk gelmekte idi, eski vaazlarımdaki hesabıma göre.
Aşağıya kısa olaraktan Osmanlı'nın kullandığı ölçü birimlerini de inşallah bir İnternet sayfasından alıntı yapraktan ekleyeceğim, işte Osmanlı'da ölçü birimi olaraktan mesela eskiden kumaş ölçerken, Bir arşın iki arşın derlermiş, O da metreye hiç gerek yok, Normal Osmanlı'nın boyun da, Bir arşın : sağ elin orta parmağından sol omuzun başına kadarolan uzunluğa Bir arşın veya Aslında Kulaç denir, ve kumaş ölçerken işte Bir arşın iki arşın diye ölçerlerdi, bir tarlayı o ölçecekleri zaman ise 1 adım 2 adım diye ölçülür, tarlada o şekilde ölçülmez, tarlada adım olaraktan ölçülür, benim eski adımımda ortalama olaraktan 90 santimdir, 1 metreden azdır, 70 ile 90 santim (1arşın) arası Adım atarım, Eski halim de, şu anda ölçmedim.
şu anda inçe sahip çıkanlar, o birimin alt veya üst birimlerine inçe birimine bu ölçüye sahip çıkan millet olaraktan benim bildiğim kadarı ile ingilizler var. Osmanlı da dahi kalmadığı için, şu anda tek sahip çıkan millet ingilizler olduğu için, Allah'a işte onları da, bu sevdiği bir taraftan dolayı ayakta tutmakta, onları ayakta tutan güzel sünnet ve adette, işte inç birimine sahip çıkmaları demiştim, bu sözümde yine kararlıyım, bu sözümü Allah'tan bana bildiren ilhamın doğru olduğuna inanıyorum, yalan diye affedenler, beni yalancı çıkarmaya çalışıyorlar, Onlar kendileri yalancı ve kendini inkar eden ahmaklardır ancak.
Bu gün o birimin ingilizlerde olması müslümnları hayıflandırdımı? evet emanete sahip çıkmayanın elinden emanet alınır sahıp çıkacaklara verilir o dirayette olanlara verilir. Osmanlıdan ingilizler çalmış almış ve fakat sahip çıkmışlar vessselam.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّا عَرَضْنَا ٱلْأَمَانَةَ عَلَى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱلْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا ٱلْإِنسَٰنُ ۖ إِنَّهُۥ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).
Meali :
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler onu taşıyamamaktan korktulrda, Onu insan yüklendi. o da ona sahip çıkamadı da, o na zalimce ve çok cahilce davrandı. (Emanet Mehdi olabilirmi acaba burdaki emanet sizce)
Sadakallahul Aziym Ahzab Suresi 72. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَٰنَٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn
Meali :
(Cennette ikram görecek olanlar var ya, işte o'nlar) Sözlerinin ve emanetlerinin Çobanıdırlar.
Sadakallahul Aziym Mearic Suresi 32. Ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Allah ve Resulünün, kendisini sevmesini isteyen kimse, emanete riayet etsin."
(Hadis-i Şerif , Taberani)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Emanet kaybedilince Kıyamet yaklaşır. İşleri, ehli olmayana vermek, emaneti kaybetmektir."
( Hadis-i Şerif , Buhârî)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا ٱلنَّاسُ وَيَأْتِ بِـَٔاخَرِينَ ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلَىٰ ذَٰلِكَ قَدِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İn yeşa’ yuzhibkum eyyuhen nâsu ve ye’ti bi âharîn(âharîne) ve kânallâhu alâ zâlike kadîrâ
Meali :
Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.
Sadakallahul Aziym Nisa Suresi 133. Ayet
ALINTI BAŞLANGICI
OSMANLI ÖLÇÜ BİRİMLERİ
Osmanlı Devleti'nde uzunluk ölçüsü birimi olarak "arşın" kullanılmış olmakla birlikte, "çarşı arşını" ile "mimar arşını" (zira-i mimari, zira) birbirinden farklıdır. (Osmanlı'da temel uzunluk ölçüsü birimi olan arşın üç çeşittir: arşın, zira, endaze)
Çarşı Ölçüleri
1 arşın = 68,58 santimetre (çarşı arşını)
1 rub = 1 urub = 8,57 santimetre = 1/8 arşın
1 kerrab = 1 kirah = 4,28 santimetre = 1/16 arşın
1 endaze = 65,25 santimetre (Fars menşelidir)
Mimar Ölçüleri
1 arşın = 1 zira = 75,7738 santimetre (bina arşını)
1 kadem = 1/2 zira = 37,8869 santimetre
1 parmak = 1/24 zira = 3,1572 santimetre
1 hat = 1/12 parmak = 2,631 milimetre
1 nokta = 1/12 hat = 0,219 milimetre
1 mimarî arşın = 1 zira = 1 zira-i mimari = 2 kadem (ayak) = 24 parmak = 288 hat = 3456 nokta = 75,7738 santimetre (Bir mimari arşının 1/2'si kadem, kademin 1/12'si parmak, parmağın 1/12'si hat, hattın 1/12'si noktadır. Yani 1 mimari arşın = 2 kadem = 24 parmak = 288 hat = 3456 noktadır.)
1 kulaç = 2,5 zira = 189,4345 santimetre
1 fersah = 3000 kulaç (normal yürüyüşle 1 saatte gidilen mesafe)
1 berid = 1 menzil = 4 fersah
1 merhale = 2 berid
Ağırlık Ölçüleri
1 çeki = 4 kantar = 225,79832 kilogram
1 kantar = 44 okka = 100 ludre = 56,44958 kilogram
1 batman = 6 okka = 7,69767 kilogram
1 okka = 1 kıyye = 400 dirhem = 1,282945 kilogram
1 dirhem = 3,2073625 gram
1 miskal (misgal) = 1,5 dirhem = 4,5819464 gram
7 miskal = 10 dirhem = 32,073625 gram
1 dünük (denk) = 1/4 dirhem = 801,84 miligram
1 kırat = 1/4 dünük = 4 bakray = 200,46 miligram
1 bağdadi (bakray) = 4 fitil
1 fitil = 2 nekir
1 nakir (nekir) = 2 kıtmir
1 kıtmir = 2 zerre
1 buğday = 1/4 kırat = 50,11 miligram
Mehmet İzzet'in 1912 baskı tarihli İlm-i Hisab (hesap bilimi) kitabına göre ağırlık ölçüleri farklı tarif edilmektedir:
Evzan-ı Kebire (büyük ağırlık ölçüleri)
1 çeki = 225,978 kilogram
1 kantar = 56,450 kilogram
1 batman = 7,692 kilogram
1 kıyye = 1,282 kilogram
Evzan-ı Mutavassıta (orta ağırlık ölçüleri)
1 dirhem = 3,207 gram
1 miskal = 4,810 gram = 0 1,5 dirhem
1 dünük (denk) = 801,75 miligram = 1/4 dirhem
Evzan-ı Hafife (hafif ağırlık ölçüleri)
1 kırat = 200,43 miligram = 1/4 denk
1 bağdadi (bakray) = 50,1 miligram = 1/4 kırat
1 fitil = 12,5 miligram = 1/4 bağdadi
1 nakir (nekir) = 6,26 miligram = 1/2 fitil
1 kıtmir = 3,13 miligram = 1/2 nakir
1 zerre = 1,56 miligram = 1/2 kıtmir
Ağırlık ölçüsü olarak arpa, buğday, pirinç, dirhem-i şeri, habbe ve hardal tanesi de kullanılmıştır.
dirhem, Osmanlı dirhemi okka, Osmanlı okkası kantar, Osmanlı kantarı
Alan Ölçüleri
1 hektar = 11 dönüm = 10105,337 metrekare = 17600 zira kare
1 dönüm-ü atik (eski dönüm) = 4 evlek = 918,667 metrekare = 1600 zira kare = 40x40 zira
1 dönüm-ü cedid (yeni dönüm) = 2500 metrekare
1 dönüm-ü kebir (büyük dönüm) = 2720 metrekare
1 evlek-i atik (eski evlek) = 229,666 metrekare = 400 zira kare = 20x20 zira
1 evlek-i cedid (yeni evlek) = 100 metrekare
1 cerip = 3600 zira kare = 60x60 zira
1 zira kare = 4 kadem kare = 0,57416 metrekare
1 kadem kare = 144 parmak kare = 12x12 parmak
1 parmak kare = 144 hat kare = 12x12 hat
1 hat kare = 144 nokta kare = 12x12 nokta
Çarşı ölçüleri olarak da "arşın kare", "rub kare", "kirah kare", "endaze kare" kullanılırdı.
Hacim Ölçüleri
1 kutu (god, kot, godik) = 4,625 litre
1 şinik = 9,25 litre = 2 kutu
1 kile (İstanbul kilesi) = 37 litre = 4 şinik = 8 kutu
Su Debisi Ölçüleri
Su kaynağının debisinin ölçülmesinde birim olarak "lüle" kullanılmıştır. Bir lüle yaklaşık olarak 26 milimetre çapında bir borudur ve dakikada 36 litre su akıtır. Günlük yaklaşık 52 metreküp su olarak kabul edilir. Şehir içinde yer alan su taksim istasyonlarında bulunan dağıtım sandıklarında kullanılan boruların günlük debisi ise dağıtım yapılan bölgenin ihtiyacına göre ayarlanmıştır ve aşağıdaki gibidir.
1 hilal = 0,5625 litre/dakika = 0,81 metreküp/gün
1 çuvaldız = 1,125 litre/dakika = 1,62 metreküp/gün
1 masura = 4,5 litre/dakika = 6,48 metreküp/gün
1 kamış = 9 litre/dakika = 12,96 metreküp/gün
1 lüle = 36 litre/dakika = 51,84 metreküp/gün
Osmanlı çarşısı - Osmanlı pazarı
Metrik Sistem
Osmanlıların metrik sisteme geçiş, Sultan Abdülaziz döneminde, 20 Cemaziyel hir 1286 (1869) tarihli bir hatt-ı hümayun ve kanunnameyle başlamıştır. Bu kanunnamede uzunluk ölçü birimi olarak "metre" kabul edilmiş ve eski ölçülere uygun isim verme endişesiyle metre için zira-i aşari yani ondalık zira deyimi kullanılmıştır.
Bu değişiklikle birlikte arazi ölçü birimi olarak "ar", hacim ölçüsü olarak öşr-i zira küp yani ondalık zira küp (desimetreküp, litre), ağırlık ölçüsü olarak da dirhem-i aşari yani ondalık dirhem (gram) kabul edilmiştir. Kanunda yeni ölçülerin Mart 1287'den (1870) itibaren resmi işlemlerde geçerli olacağı, halkın Mart 1290'a (1873) kadar eski ve yeni ölçüleri birlikte kullanabileceği ama bu tarihten sonra eski ölçülerin tamamen yasaklanacağı belirtilmiştir.
Sultan Abdülaziz dönemindeki gayretler yeterli olmamış, kapsamlı bir çaba Sultan İkinci Abdülhamit'in 1881 tarihli kanunnamesiyle olmuş ve metrik ağırlıklara 1883 tarihinden sonra damga vurulmaya başlanmıştır. Buna rağmen 1895 tarihinde bir defa daha geri dönüldüğü ve Osmanlı topraklarında bir süre daha dirhem kullanılmaya başlanmıştır. Metrik sisteme kesin geçiş ancak 26 Mart 1931'de çıkarılan Ölçüler Kanunu ile sağlanabilmiştir.
ALINTI SONU
Adem Atamız ve evlatlarının ve Bütün Peygamberlerin Ruhuna Salat Selam olsun.
---oOo---
Schrems, 27 Mayıs 2020
Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi sonu
|
|
|
irtifa Nedir En Yülsek irtifa Kaçtır? Orada Basınç Etkisi Kaçtır? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 04:37 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
irtifa Nedir En Yülsek irtifa Kaçtır? Orada Basınç Etkisi Kaçtır?
Kartallar Yüksek Uçar
Uçak seyahati sırasında pilotlar anons yaparak yolculara, uçuşla ilgili kısa kısa bilgiler verirler.
Saat kaçta kalkış yapıldı, planlanan varış saati, uçağın sürati ne kadar, gidilen kentin hava durumu gibi.
Pilotlar bir de, uçağın yüksekliğinin ne kadar olduğunu yolcularla paylaşır.
Peki; pilot, “Sayın yolcularımız, şu anda 10.000 metre yükseklikte seyahatimize devam etmekteyiz.” dediğinde, acaba o yükseklik ne anlama geliyor, biliyor musunuz?
Uçakların seyri esnasındaki yüksekliği belirtmek için üç farklı irtifa tanımı kullanılmaktadır.
Yükseklik (Height), deniz seviyesinden yükseklik (Altitude) ve uçuş seviyesi (Flight Level).
1- Yükseklik
Basit bir şekilde, uçak ile üzerinden geçmekte olduğu nokta arasındaki mesafeyi tanımlar.
Yani uçak aynı seviyede uçmaya devam etse dahi, üzerinden geçtiği bölgelerin topoğrafyasına göre yükseklik değişir.
2- Deniz Seviyesinden Yükseklik
Adı üzerinde, uçağın bulunduğu noktanın, deniz seviyesine olan mesafesini tanımlar.
Havacılıkta kullanılan irtifa bilgisi budur.
Yükseklik ile deniz seviyesinden yükseklik arasındaki farkın daha iyi anlaşılması için basit bir örnek verelim:
Bir uçağın İran’ın Tebriz kentinin üzerinden geçtiğini düşünelim.
Uçağın deniz seviyesinden yüksekliği 10.000 metre ise, aynı noktadaki yükseklik 8.500 metredir.
Zira Tebriz kentinin râkımı, 1.500 metredir.
3- Uçuş Seviyesi
Havacılıkta kullanılan bir diğer irtifa tanımı ise uçuş seviyesidir.
9.000 metre (30.000 feet) ve üzerideki seviyelerde kullanılır.
Uçuş seviyesini ölçmek için sabit bir referans noktası alınır.
Bu nokta genelde, 1.013 hektopaskal basınca denktir. Bu basınç seviyesi deniz seviyesine yakın yüksekliklerde oluşmakla birlikte yerine göre bir miktar farklılık gösterebilir.
Kulak Eşitleme Nedir, Dalgıçlar Su Altında Kulaklarını Nasıl Eşitler?
Dalgıçlar su altında derinlere indikçe vücutlarına etki eden basınç artar. Bu durumdan en çok kulak ve akciğer gibi hava boşlukları olan organlar etkilenir. Kulaktaki zar basıncın etkisiyle içe doğru esner. Basınç arttıkça zar ve iç kulakta hasar oluşabilir. Dalgıçlar bu duruma uyum sağlamak için kulak eşitleme denen yöntemleri kullanırlar. Çeşitli kulak eşitleme yöntemleri vardır. En yaygın kullanılanı valsalva manevrası olarak bilinir. Bu yöntemde ağız ve burun kapalıyken dışarıya hava verilmeye çalışılır. Dışarı çıkamayan hava orta kulağa yönelir, içe doğru bükülen zarı dışarı iter ve dengeleme yapılır. Basınç arttıkça bu işlem tekrarlanır. Frenzel manevrasında ağız ve burun kapalı iken ağız tabanındaki kaslar kasılarak hava orta kulağa itilir ve dengeleme yapılır. Valsalva ve frenzel manevrası yapılırken alt çene ileri doğru itilirse etki daha da artar. Bu, Edmonds tekniği olarak da bilinir. Bir diğer eşitleme yöntemi olan Toynbee manevrasında ise ağız ve burun kapalıyken yutkunma hareketi yapılır ve kulak dengelenir.
Bu tekniklerin hangisinin kullanılacağı kişinin fizyolojik yapısı ile ilgili. Yani herkes her tekniği uygulayamayabilir.
EDiTÖR KAROGLANIN BU KONUYA iMZASI
Yüksek Tansiyon hastaları bu "Valsalva" yöntemini yaparlarsa, bir an için o yüksek tansiyondan dolayı kafanın zonklamasından kurtulurlar, çünkü beyin damarlarında, bu gibi yüksek bir ani basinçta açılacak kan için çıkış kapıları, yırtiklar vardır, o çıkış kapısından kan sızar, ve fakat beyin kanaması olmaz, ve vücut rahatlar tansiyon dengesine ulaşır.
Karoglan Usulü ile Valsalve Nedir Nasıl Yapılır?
Ağız sıkıca yumulur, burunda iki parmak ile sıkıca tıkanır, ağız ve burun açılmadan hızlıca nefes vermeye çalışılır.
---oOo---
Bir Kar©glan Makalesı
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 MAYIS SALI
Original Kar©glan
|
|
|
Seleme Bin Ekvâ |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 02:42 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Seleme Bin Ekvâ
Piyâdelerin en hayırlısı.
Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı günlerdeydi. Hudeybiye'de endişeli ve huzursuz bir bekleyiş hâkimdi. Eshâb-ı kirâm, Semüre ağacının altında toplanmış, hayatları üzerine Allahın Resûlüne bî'at ediyorlardı. Aralarında kuvvetli ve cesûr bir sahâbî olan Seleme bin Ekvâ da vardı. Resûlullah efendimiz:
- Seleme nerede, gelip bî'at etsin! diye seslendi.
Seleme tekrar bî'at etti. Bu hâl üç defa tekrarlandı. Hazret-i Seleme her bî'at sonunda Resûlullaha olan bağlılık için tam üç defa söz vermişti.
Amcanla senin hâlin
Peygamber efendimiz Seleme'yi silahsız görünce bir kalkan vermişti. Üçüncü bî'attan sonra Seleme'nin elinde kalkanı göremeyen Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Sana vermiş olduğum kalkan nerede?
- Yâ Resûlallah! Amcam Âmir silâhsız idi. Ona verdim.
Resûlullah efendimiz tebessüm etti ve buyurdu ki:
- Amcanla senin hâlin, "Yâ Rabbî! Bana kendimden daha sevgili bir dost ver" diye duâ eden kimsenin hâline benzedi.
Bî'attan sonra sahâbîler dağıldılar. Seleme de uzakça bir ağacın altına gidip uzandı. O sırada dört kişilik bir düşman müfrezesi yanına gelerek Resûlullaha dil uzatmaya başladılar. Resûlullaha hayatı üzerine bağlılık sözü veren cesûr sahâbî, öfkesini zor kontrol ediyordu. Çünkü Resûlullah, sahâbîlerin müşriklere karşı herhangi bir harekette bulunmalarını men etmişti. Kalkıp başka bir ağacın altına gitti. Müşrikler de silahlarını bir ağaca asıp yere uzandılar.
O sırada vâdinin aşağı tarafından bir ses duyuldu:
- Yetişin, ey muhâcirler, İbni Zuneyn öldürüldü!
Bu haberi duyan Seleme, daha fazla dayanamadı. Kılıcını eline aldı. Sessizce yatmakta olan müşriklerin yanına geldi. Ağaçta asılı duran kılıçlarını aldı. Sonra da bağırdı:
- Kıpırdayanın başını uçururum!
Bir anda neye uğradıklarını şaşıran müşrikler, korku içinde titremeye başladılar. Seleme;
- Kalkın ve arkanıza bakmadan önüme düşün! diye emir verdi.
Emrinize hazırım
Hepsini önüne katıp Resûlullahın huzuruna getirdi. Resûlullahın vereceği emre göre davranacaktı. Resûlullah harp edilmemesi husûndaki anlaşmayı ihlâl etmek istemedi, Onun için buyurdu ki:
- Kötülüğün başı da, sonu da onların olsun. Bunları serbest bırakınız!
Hudeybiye anlaşması gereğince, Müslümanlar Medîne'ye geri dönüyorlardı. Akşam olunca, henüz müşrik olan Lıhyanoğulları kabîlesine yakın bir yerde konakladılar. Arada yüksekçe bir tepe bulunuyordu. Resûlullah efendimiz, gece düşmanı gözetlemek için bir gönüllü aradı ve ona Allahtan magfiret dileyeceğini söyledi. Seleme hemen ileri atıldı:
- Ben emrinize hazırım, yâ Resûlallah!
O gece tek başına düşmanın hücum tehlikesine aldırmadan nöbet bekledi. Cesâret ve fedâkârlığını bir defa daha ispatladı.
Peygamber efendimizin develerini Medîne’de otlağa götürme vazifesini bir çobanla birlikte Peygamberimizin hizmetçisi Rebâh üzerine almıştı. Hazret-i Seleme etrafın düşman kabîlelerle dolu olduğu bir zamanda, develerin hücuma uğrayabileceğini düşünerek Rebâh’la birlikte gitti. Gâbe dağının yokuşuna vardığı zaman Abdurrahman bin Avf’ın hizmetçisine rastladılar. Hizmetçi çok heyacanlı idi. Hazret-i Seleme ona sordu:
- Allah iyiliğini versin, ne oldu sana?
- Peygamber efendimizin develerini götürdüler.
- Kim götürdü?
- Gatafan ve Fezârî kabîleleri.
Ben Ekvâ'nın oğluyum
Böylece durumu öğrenen Seleme hemen Rebâh’ı Medîne’ye haber vermek için gönderdi. Kendisi de gelecek yardım kuvvetini beklemeden tek başına eşkıyânın ardına düştü. Yaya idi, ama çok hızlı koşuyordu. Nihayet onlara yetişti. Seleme bin Ekvâ’nın kılıcı ve yayı yanında bulunuyordu. Hemen yayına ok yerleştirip onlara ok yağdırmaya başladı.
Bu durumu Seleme bin Ekvâ şöyle anlatır:
Onlardan, atlı bir adama yetişip, “Al sana! Ben Ekvâ’nın oğluyum! Bugün alçakların öleceği gündür!” diyerek bir ok attım.
Okumun demiri, adamın omuzunu deldi. Vallahi, onlara durmadan ok atıyordum ve onları öldürüyordum.
Ağaçlık bir yerde idim. Bir süvâri dönüp bana doğru gelmeye başlayınca, bir ağacın dibine oturdum. Sonra da, bir ok atıp onu öldürdüm. Bana yönelip de, öldürmediğim hiç bir atlı yoktu. Dağ yolu darlaşıp müşrikler, boğazın dar, ok yetişmez yerine girdikleri zaman, ben de, dağın üzerine çıktım ve onlara taş atmaya başladım.
Allahın yarattığı mahlûklardan olup Resûlullah efendimize ait bulunan develeri ellerinden kurtarıp geriye alıncaya kadar onları ok ve taşa tutmaktan geri durmadım. Sonra da arkalarını bırakmadım. Onlara ok ve taş yağdırmaya devam ettim. Müşrikler benimle baş edemeyeceklerini anlayınca bir kısım develeri ve bir kısım mızrakları bırakıp kaçmak mecburiyetinde kaldılar.
Canımıza tak dedirtti
Bıraktıkları eşyayı, Resûlullah efendimiz tanısın diyerek işâret koyarak yol üzerinde bırakıyordum.
Kaba kuşluk vakti olmuştu ki, Uyeyne bin Hısn el-Fezârî, baskıncı müşriklere yardıma gelmişti. Oturup kuşluk yemeklerini yemeye başladılar. Ben de, onların üst taraflarındaki küçük bir dağın tepesine çıkıp oturdum. Uyeyne onlara sordu:
- Sizde görmüş olduğum bu perişan hâl nedir?
Onlar da dediler ki:
- Şu adam, canımıza tak dedirtti. Vallahi, seherden, sabahın karanlığından beri arkamızdan hiç ayrılmadı. Ellerimizdeki her şeyi bıraktırıncaya kadar bize ok yağdırdı.
Uyeyne cevap verdi:
- Onun gerisinde bıraktıklarınızı araştırmış olsaydınız, iyi olurdu. İçinizden birkaç kişi kalkıp ona doğru varsın!
Uyeyne’nin emri üzerine dört kişi kalkıp Seleme’ye yaklaşmak için dağa tırmandılar. Bundan sonrasını Seleme şöyle anlatır:
- Beni, tanıyor musunuz?
- Hayır, Tanıyamadık! Sen, kimsin?
- Ben, Seleme bin Ekvâ’yım! Allaha yemin ederim ki, ben, sizden yakalamak istediğim kimseye muhakkak yetişirim! Sizden, beni yakalamak isteyen kimse ise, bana aslâ yetişemez!
İçlerinden birisi, onlara, “Ben de, onun böyle olduğunu sanıyorum!” deyince, geri dönüp gittiler.
Şehîdlikle arama girme!
Ben de, dağdan inip Ahrem’in önünü kestim ve atının gemini tutup dedim ki:
- Ey Ahrem! Şu kavimden sakın! Resûlullah efendimizin sahâbîleri gelip kavuşuncaya kadar onların seni kalbinden vurup şehîd etmeyeceklerinden emîn değilim!
Ahrem bana cevaben dedi ki:
- Ey Seleme! Eğer sen, Allaha ve âhiret gününe inanıyor, Cenneti ve Cehennemi de, hak ve gerçek tanıyorsan, benimle şehîdlik arasına girme!
Bunun üzerine atının gemini bıraktım. Sonra Ahrem atını haydutların üzerine pervasızca sürdü. Ancak müşriklerin attığı oklarla şehîd düştü.”
Seleme bin Ekvâ der ki:
Baskıncı müşriklerin yorup tepede bıraktıkları iki atı önüme katıp, Resûlullah efendimize getirirken amcam Âmir, bana bir tulum sulandırılmış süt ve bir tulum da su ile karşı geldi. Su ile abdest aldım, sütten de, içtim. Sonra, Peygamber efendimizin yanına geldim.
Kendisi; baskıncı müşrikleri su içmekten men ettiğim suyun başında, Zû Kared’de idi. Yanında da beş yüz kişilik bir cemaat bulunuyordu.
Yumuşak davran
Ben ise, Resûlullah efendimizin süvârîlerinin geldiklerini görünceye kadar bulunduğum yerden ayrılmadım. Süvârîler, ağaçların arasına girmeye başlamışlardı. Onların ilki, Ahrem Muhriz el-Esedî idi. Onun arkasında Resûlullah efendimizin süvârîsi Ebû Katâde ve Mikdâd bin Esved vardı. Baskıncı müşrikler geri dönüp kaçtılar.
Resûlullah efendimiz, baskıncı müşriklerin elinden kurtarıp geride bıraktığım develerle müşriklere bıraktırdığım her şeyi, bütün mızrakları ve kaftanları almış bulunuyordu. Dedim ki:
- Yâ Resûlallah! Ben, onları, su içmekten men etmiştim. Onlar, şimdi çok susuzdurlar, çarpışacak güçte değiller. Yanıma yüz kişi verseniz de, onları sık boğaz edip develerden ellerinde kalanları da kurtarsam, onlardan kimseyi sağ bırakmadan öldürsem olmaz mı?
Resûlullah efendimiz de bana sordular:
- Ey Seleme! Ben, seni bıraksam, sen, bu dediğini yapabilir misin?
- Evet! Seni, Peygamberlikle şereflendiren Allahü teâlâya yemin ederim ki, yapabilirim! Resûlullah efendimiz, gülümseyerek buyurdular ki:
- Onlara, şimdi Benî Gatafanların toprağında ziyâfet çekiliyordur! Gücün yetti mi, yumuşak davran, bağışlayıcı ol, sertliği bırak!
Seleme anlatır:
“Gece Resûlullah efendimiz ve eshâbı, Bilâl-i Habeşî’nin pişirdiği etten yerken, Gatafanlardan bir adam çıkageldi ve dedi ki:
- Filân kişi, onlar için bir deve boğazlatmıştı. Devenin derisini yüzdükleri sırada, uzaktan bir toz yükseldiğini gördüler. “Müslümanlar, sizin arkanızdan geliyor!” dediler ve kaçıp gittiler.
Piyâdelerin hayırlısı
Sabaha çıktığımız zaman, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Bugün, süvârîlerimizin hayırlısı Ebû Katâde idi. Piyâdelerimizin hayırlısı da, Ebû Seleme olmuştur!
Bunları söyledikten sonra bana, birisi süvârî, birisi de yaya hissesi olmak üzere, iki hisse verdi ve ikisini benim için birleştirdi.”
Seleme diyor ki:
“Açlık ve yorgunluğumu ancak sahâbîlere kavuştuğum zaman hissettim. Orada bulunan bir kırba sütü içip su ile de abdest alınca, ne açlığım, ne de yorgunluğum kalmadı.”
Baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri yirmi deveden onu kurtarılmıştı. Geri kalan onu ise, kaçıp giden müşriklerin elinde kalmıştı.
Seleme bin Ekvâ der ki:
“Resûl-i ekrem efendimiz, beni devesinin terkisine almıştı. Medîne’ye dönülüp girilmek üzere bulunulduğu sırada idi ki, ensârdan, koşuda önüne geçilemeyen bir zât seslendi:
- Medîne’ye kadar benimle koşu yarışı yapabilecek bir yarışçı yok mu?
Şu sözlerini tekrarlayıp durmaya başladı. Bu sözleri işitince, onca yorgunluğuma rağmen dedim ki:
- Ne olur, yâ Resûlallah, bana izin ver de şununla yarışayım.
Resûlullah buyurdu ki:
- Yarışmak istiyorsan, yarış! Adama dedim ki:
- Haydi sen, Medîne’ye doğru koş!
Ben de, hemen deveden atladım. Ayaklarımı pekiştirerek koşmaya başladım. Nihayet, ona yetiştim. Onun iki küreği arasına ellerimle vurup dedim ki:
- Vallahi, senin önüne geçildi!
O da cevap verdi:
- Ben de, öyle olduğunu sanıyorum!
Böylece Medîne’ye kadar onun önünde koştum.”
Suya kandık
Seleme bin Ekvâ şöyle anlatır:
“Bizler, Resûlullah efendimizin emrinde Hudeybiye’ye geldik. O gün yüzer kişilik ondört bölüktük. Kuyunun yanında, elli koyun da vardı. Kuyunun suyu bu koyunlara bile yetmiyordu.
Resûlullah efendimiz kuyunun kıyısına oturup duâ etti. Derhal kuyunun dibinden su fışkırarak yükseldi. Biz orada hem koyunları suladık, hem de kendimiz suya kandık.”
Seleme bundan sonraki hayatında birçok kahramanlıklar gösterdi. Hayatı boyunca yedisi Resûlullah ile birlikte olmak üzere 14 gazveye iştirak etti. Hepsinde de yiğitlik ve kahramanlık destanları yazdı.
Birçok defa Resûlullahın iltifat ve duâlarına mazhar olan bu mübârek sahâbî, Medîne’de Hicretin 74. senesinde seksen yaşında iken vefât etti
|
|
|
Seleme Bin Hişâm |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 02:41 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Seleme Bin Hişâm
Kardeşlerinin işkence ettiği sahâbî.
Mekke ufuklarını aydınlatan hidâyet nûru, kalb ve gönüllere yansıyınca, İslâmiyetin şifâ bahşeden berrak menbaına her geçen gün birkaç kişi daha yanaşıyor, o âb-ı hayâta dalarak yudumluyor, rûhlarını paslandıran cehâlet ve zulüm kirlerinden kurtularak huzûra kavuşuyorlardı.
İnsanlık, o sıralar o kadar zavallılaşmış ve gülünç bir hâle düşmüştü ki, her türlü aşağılıkları işliyorlardı. İşte onları, şirkin, küfrün ürkütücü pençesinden alıp, İslâmiyetin munis ve şefkatli sînesine, merhametli kucağına da’vet eden yüce Resûl, insanlığın hakîkî kurtarıcısı olduğunu ispat ediyordu.
Kardeşlerin nasîblisi
İslâmiyet sayesinde insanlar arasında o kadar kuvvetli, sağlam bir yakınlık ve kardeşlik kurulmuştu ki, küfür cephesinde kalanlarla, îmân safında bulunanlar arasında daha önce mevcut olan kan bağı akrabalık münâsebetlerinden hiçbir eser kalmamıştı. Müşrik baba, mü’min oğlunu en büyük düşman biliyor, îmânsız kardeş, İslâmiyeti seçen kardeşini en azılı hasım olarak görüyordu.
Bu ibretli tablo Hişâm’ın beş oğlu arasında çok açık bir şekilde müşâhede ediliyordu. Seleme ile Hâris Peygamber efendimizin yanında yer alırken, aynı babadan gelen Ebû Cehil, Âs ve Hâlid nasîbsiz gürûhunun elebaşısıydılar.
Büyük kardeşi Seleme’nin îmân ettiğini duyunca, Ebû Cehil’in hısımlığı hasımlığa çevrilmiş, kendi âilesinden bir ferdin, Peygamber efendimizin safına geçmesini hiç hazmedememişti. Onu vazgeçirmek için her türlü yola başvurdu. Fakat bütün çabaları boşa çıktı. Îmânın ulvî hazzını tadan kimsenin, tekrar dönüp küfrün zehirini ağzına alması mümkün müydü?
Hazret-i Seleme, zâlim kardeşinin hareketlerine daha fazla tahammül edemedi. Habeşistan’a hicret etti. Böylece her ne kadar yer ve yurtlarından ayrı düşmüşler ise de can ve dinleri emniyette idi.
Bu Müslümanlar hicret edeli üç ay olmuştu. Receb, Şa’bân ve Ramazan aylarını orada geçirmişlerdi. Kulaklarına şöyle bir haber geldi:
“Mekkeliler îmân etti, Velîd bin Mugîre Müslüman oldu.”
Bunun üzerine kendi aralarında, “Bunlar Müslüman olduktan sonra Mekke’de Müslüman olmayacak kim kaldı? Bize kendi kavim ve kabîlemiz arasında yaşamak daha iyidir” diyerek bir kısmı geri dönmeye karar verdi. Fakat Mekke’ye yaklaşıp da duydukları haberin asılsız olduğunu öğrenince hayâl kırıklığına uğradılar.
Himâyeye girmediler
Mekke’ye, gelişigüzel girmek mümkün değildi. Mekke’ye girmek demek, müşriklerin revâ görecekleri ezâ ve cefâları peşinen kabûl etmek demekti. Böyle bir tehlikeyi savuşturmak için ekserîsi Mekke’de bulunan akraba ve yakınlarının himâyesine girmeyi düşündüler. Böyle olunca bir çeşit mülteci gibi kabûl edileceklerdi. Nitekim bir kısmı öyle yaptı.
Ba’zıları da himâyeye girmediler ve Mekke’ye gizliden girerek uzun müddet geldiklerini sezdirmediler. Fakat bunların bir kısmı, bir süre gizlendilerse de müşrikler tarafından yakalandılar. İşte, Seleme bin Hişâm, Velîd bin Velîd, Hişâm bin Âs, Abdullah bin Süheyl ve daha birkaç sahâbî bu tutulup hapsedilen Müslümanlardandı.
Uzun müddet en yakınları tarafından işkenceye tâbi tutulan ve zulmün her türlüsüne mâruz kalan Hazret-i Seleme, Iyaş ve Hişâm Medîne'ye hicret emri çıkınca bile esâret zincirinden kurtulamadı. Hattâ bu yüzden Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına da katılamadı.
Öz kardeşi Ebû Cehil, Hazret-i Seleme bin Hişâm'ı işkenceden işkenceye sokuyordu. Yoruluncaya kadar dövüyor, türlü hakâretler ediyor, aç susuz bırakarak günlerce acı ve ızdırap içine atıyordu.
Bütün bu zulümleri yapmasındaki maksadı, "Belki tahammülsüz kalır da, dîninden vazgeçer" düşüncesinden ortaya çıkıyordu. Halbuki Hazret-i Seleme'de kâinâta meydan okuyacak kadar kuvvetli bir îmân; bitip tükenmez bir Resûlullah sevgisi vardı.
İşkenceye aldırmadı
Uzun yıllar îmânında en ufak bir tereddüde kapılmadan, usanıp bıkmadan, sabır ve azim içinde, revâ görülen işkencelere aldırmadı.
Bu îmân fedâîlerinin acıklı hâlini bilen, onların çektiği sıkıntıyı kendi rûhunda da hisseden Resûl-i ekrem efendimiz, bir ay müddetle her sabah namazında şu duâyı tekrar ederdi:
"Allahım, Velîd bin Velîd'i kurtar! Allahım, Seleme bin Hişâm'ı kurtar! Allahım, Iyaş bin Rebia'yı kurtar! Allahım, mü'minlerin zayıf olanlarını kurtar!"
Mekke müşriklerinin elinde bulunan bu üç sahâbî birbirlerinin amca çocuklarıydı. Mugîre üçünün de dedesiydi. Velîd bin Velîd, Müslüman olup Mekke'ye gidince hapsedilmiş, Iyaş bin Rebia hicret esnâsında Ebû Cehil tarafından kandırılarak götürülüp işkenceye tâbi tutulmuştu. Bu üç sahâbî de bir aradaydı. Üçünü birbirlerine bağlamışlardı.
Hazret-i Velîd bir fırsatını bularak kaçıp Medîne'ye geldi. Peygamber efendimiz, Velîd'e diğer kardeşleri Seleme ile Iyaş'ın durumunu sordu. Hazret-i Velîd, onların ayaklarının birbirine bağlı bulunduğunu, şiddetli azâb ve işkence içinde kıvrandıklarını haber verdi.
Kim kurtarır?
Peygamberimiz, bu mağdûr Müslümanları müşriklerin ellerinden kurtarmak istiyordu. Bunun için bir defasında sordu:
- Bunları kim kurtarıp Medîne'ye getirir?
Hemen ayağa kalkan Hazret-i Velîd dedi ki:
- Onları ben kurtarıp size getiririm, yâ Resûlallah!
Mekke'ye giden Hazret-i Velîd gizlice şehre girdi. Mahpuslara yemek götüren bir kadından Hazret-i Seleme ile Hazret-i Iyaş'ın bulundukları yeri öğrendi. Geceleyin oraya varan Velîd, bağlandıkları ipi kesti, onları devesine bindirerek Mekke'den çıkardı.
Mazlûmların kaçtıklarını öğrenen müşrikler peşlerine düştülerse de, onları ele geçiremediler. Hazret-i Velîd kurtardığı iki arkadaşıyla birlikte Medîne'ye geldiğinde yürümekten ayak parmakları parçalanmış, kanlar içinde kalmıştı. İki mümtaz sahâbînin kurtulduğunu öğrenen Peygamberimiz çok sevinmişti.
Hazret-i Seleme artık rahattı. Peygamberimizin vefâtına kadar Medîne'de kaldı. Hazret-i Ebû Bekir'in hilâfetinde Suriye seferine katılan mücâhitler arasında yer aldı. Hazret-i Ömer'in halîfeliği sırasında vuku bulan Mercu's-Sufr savaşında, Hicretin 14. senesi Muharrem ayında şehîd düştü
|
|
|
Selmân-ı Fârisî |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 02:41 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Selmân-ı Fârisî
Ehl-i beytten sayılan İranlı sahâbî.
Eshâb-ı kirâmdan olan Selmân-ı Fârisî hazretleri, İslâmiyeti bulmasını ve ebedî saâdete kavuşmasını şöyle anlatmıştır:
Ben İran’ın, İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için benim üzerime titrerdi. Evden çıkmama izin vermezdi.
Sâhibi sen olacaksın
Babam Mecûsî (ateşperest) olduğu için, Mecûsîliği de bana, evde, tam olarak öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar, biz ona tapar, secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için, beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki:
- Yavrum, ben öldüğüm zaman, bu malların sâhibi sen olacaksın. Onun için, git, mallarını ve arazilerini tanı!
Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde, bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim. Gidip baktım ki, içerde ibâdet ediyorlar. Ben, daha önce öyle bir şey görmediğim için, çok hayret ettim. Zîrâ bizlerin ibâdeti bir miktar ateş yakıp, ona secde etmekti.
Fakat onlar, görünmeyen bir Allaha ibâdet ediyorlardı. Kendi kendime, “Vallahi bunların dîni haktır ve bizimkisi bâtıldır” dedim. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza da gitmedim, akşam oldu. Kilisedekilere dedim ki:
- Bu dînin aslı, merkezi nerededir?
- Bu dînin aslı, merkezi şam’dadır.
- Peki, ben de Şam’a gitsem, beni de bu dîne kabûl ederler mi?
- Evet kabûl ederler.
- Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır?
- Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir.
(İsfehan’daki bu Hıristiyanlar, İsfehan’a Şam’dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)
Allaha îmân ediyorlar
Ben bunlarla meşgul olurken, vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar, bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam dedi ki:
- Bu zamana kadar nerede kaldın? Seni aramadığımız yer kalmadı.
- Babacığım, ben bugün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrânî kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim. Baktım ki; görmedikleri ve herşeye hâkim ve kâdir olan bir Allaha îmân ediyorlar. Onların ibâdetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki, onların dîni haktır.
- Yavrum, yanlış düşünüyorsun. Senin babalarının ve dedelerinin dîni, onların dîninden daha doğrudur. Onların dîni bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma!
- Hayır babacığım, onların dîni bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dîni haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise bâtıldır.
Babam bu sözüme çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti.
Babam beni, “Nasrânîlik haktır” dediğim için, elimi, ayağımı bağlamış ve eve hapsetmişti. Ben daha önce kilisedeki Hıristiyan rahiplere; bu dînin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da şam’da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken, devamlı şam’a gidecek olan kervanı beklerdim.
Şam’a gittim
Nihâyet Hıristiyan rahipler, şam’a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca, iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu yere gittim. Kervandakilere, buralarda duramayacağımı söyleyerek, o kervanla şam’a gittim.
Şam’da Hıristiyan dîninin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi ta’rif ettiler. Onun yanına giderek, durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan, bana Nasrânîliği öğretmesini, Allahü teâlâyı tanıtmasını rica ettim. O da kabûl etti.
Fakat sonradan, onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü Hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri altın ve gümüş sadakaları, kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirmişti. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi.
Bir müddet sonra o âlim vefât etti. Nasrânîler onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki:
- Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz? O hürmete lâyık bir insan değildir.
- Sen bunu nereden çıkarıyorsun?
Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için, onlara gösterdim.
Nasrânîler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defin ve techîze lâyık bir kimse değildir” dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar.
Sizi çok sevdim
Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim, zâhid bir kimse idi. Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Gece-gündüz hep ibâdet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve onunla ibâdet ederdim. Vefât zamanı geldi ve ona sordum:
- Ey benim efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü siz, dînin emirlerine itâat ediyorsunuz ve men ettiklerinden kaçıyorsunuz. Siz vefât ettiğiniz zaman, ben ne yapayım? Bana ne tavsiye edersiniz?
- Oğlum, Şam’da insanları ıslâh edecek bir kimse yoktur. Kime gitsen seni ifsâd ederler. Fakat Musul’da bir zât vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim.
Ben de “Peki efendim” dedim ve o zât vefât edince, Şam’dan Musul’a gittim. Onun ta’rif ettiği zâtı bulup, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabûl etti.
O da diğer zât gibi çok kıymetli, zâhid, âbid bir kimse idi. Onun vefât zamanı, aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin’de bir zâtı tavsiye etti.
Musul’da hizmet ettiğim zât da vefât ettikten sonra derhal Nusaybin’e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup, yanında kalmak istediğimi söyledim. İsteğimi kabûl etti ve bir müddet de onun hizmetinde bulundum. Bu zâta da vefât etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye’deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi ta’rif etti.
Gelmesi yakındır
Vefâtından sonra da oraya gittim. Ta’rif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefâtı yaklaşmıştı. Ona da beni birine havâle etmesini ricâ edince, dedi ki:
- Vallahi şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O, Araplar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alâmetleri şunlardır: Hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır...
Böylece alâmetlerini saydı. Yanında bulunduğum bu zât da vefât edince, onun tavsiyesi üzerine, Arap diyârına gitmeye hazırlandım. Amuriye’de çalışıp, birkaç öküz ile bir miktar koyun sâhibi olmuştum. Benî Kelb kabîlesinden bir kâfile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki:
- Bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilâyetine götürün. Kabûl edip beni kâfilelerine aldılar. Vâdiyül Kurâ denilen yere gelince, bana ihânet edip, “Köledir” diyerek beni bir Yahûdîye sattılar.
Yahûdînin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. “Âhir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer, herhalde burasıdır” diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet Yahûdînin hizmetinde kaldım.
Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medîne’ye getirdi. Medîne’ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim. Hemen ısındım. Artık günlerim Medîne’de geçiyor, beni satın alan Yahûdînin bağında, bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum.
Peygamber olduğunu söylüyor
Bir gün beni satın alan Yahûdînin bahçesinde, bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sâhibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara o kimse dedi ki:
- Mekke’den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor.
Ben bu sözleri işitince, kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, o şahsa dedim ki:
- Ne diyorsun?
Sâhibim bana bir tokat vurdu ve dedi ki:
- Senin nene lâzım ki soruyorsun, sen işine bak!
Âhir zaman Peygamberinin geldiğini işittiğim gün, akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen Kubâ’ya vardım. Resûlullahın yanına girip dedim ki:
- Sen sâlih bir kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim.
Resûlullah, yanında bulunan Eshâba buyurdu ki
- Geliniz, hurma yiyiniz!
Onlar da yediler. Kendisi aslâ yemedi. Kendi kendime, “İşte, birinci alâmet budur. Sadaka kabûl etmiyor” dedim.
Bu hurmalar hediyedir
Eve döndüm. Bir miktar hurma daha aldım ve Resûlullaha getirip dedim ki:
- Bu hurmalar hediyedir.
Bu defa yanındaki Eshâbı ile birlikte yediler. Kendi kendime, “İşte, ikinci âlamet budur” dedim.
Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Hâlbuki yenen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resûlullahın mu’cizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime, “Bir âlameti daha gördüm” dedim.
Resûlullahın yanına ikinci defa varışımda, bir cenâze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim murâdımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca, Nübüvvet mührünü görür görmez, varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i Şehâdeti söyleyerek Müslüman oldum.
Sonra da Resûlullah efendimize, uzun yıllardan beri başımdan geçen hâdiseleri bir bir anlattım. Hâlime taaccüb edip, bunu Eshâb-ı kirâma da anlatmamı emir buyurdu. Eshâb-ı kirâm toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım.
Selmân-ı Fârisî hazretleri îmân ettiği zaman, Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti. Gelen Yahûdî tercüman, Selmân-ı Fârisî’nin Peygamberimizi methetmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnâda Cebrâil aleyhisselâm gelip, Selmân’ın sözlerini doğru olarak Resûlullaha bildirdi.
Durumu Yahûdî de anlayınca, Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Selmân-ı Fârisî hazretleri, Müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Selmân! Kendini kölelikten kurtar!
Bunun üzerine, sâhibine gidip, azâd olmak istediğini söyledi.
Kardeşinize yardım ediniz!
Yahûdî, hurma verecek duruma gelmiş üçyüz fidan getirmesi ve kırk ukiye altın (o zamanki ölçüye göre belli bir miktar altın) vermesi şartıyla kabûl etti.
Bunu Resûlullaha haber verdi. Resûlullah Eshâbına buyurdu ki:
- Kardeşinize yardım ediniz!
Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resûlullah efendimiz, “Bunların çukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber veriniz” buyurdu. Çukurları hazırlayıp haber verince, Resûlullah efendimiz teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hazret-i Ömer dikmişti. Hazret-i Ömer’in diktiği hariç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübârek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi.
Selmân-ı Fârisî anlatır: “Bir gün bir zât beni arıyor ve, “Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle Selmân-ı Fârisî nerededir?” diye soruyordu.
Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını bana verdi. Ben de Peygamber efendimize gittim ve durumu arzettim.
Borcunu öde!
Resûlullah efendimiz bana, “Bu altını al, borcunu öde!” buyurdu. Bunun üzerine ben, “Yâ Resûlallah, bu altın Yahûdînin istediği ağırlıkta değil” diye arzettim. Resûlullah efendimiz, o altını alıp, mübârek dilinin üzerine sürdü ve sonra buyurdu ki:
- Al bunu! Allahü teâlânın izniyle bu senin borcunu edâ eder.
Daha sonra, Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sâhibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum.” Bundan sonra azâd olan Selmân-ı Fârisî hazretleri, Ehl-i soffa arasına katıldı.
Uzak diyarlardan geldiği için, Eshâb-ı kirâmdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Hazret-i Ebüdderdâ ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren bütün gazâlara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medîne üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı, nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre ediliyordu.
Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta, Selmân-ı Fârisî hazretleri, Resûlullaha hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. Onun bu teklifi kabûl edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek savaşı denildi.
Selmân-ı Fârisî, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu’mân bin Mukarrin ile Ensârdan altı kişinin bulunduğu bir grupla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gayet mâhir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Câbir bin Abdullah hazretleri buyurmuştur ki:
- Selmân’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri, vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm.
Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selmân-ı Fârisî’ye Peygamberimiz “Selmân-ül hayr (hayırlı Selmân)” buyurdu.
Bizden fazla kalırdı
Selmân-ı Fârisî hazretleri hanımı ile de gâyet zâhidâne bir hayat sürdüler. Eshâb-ı Soffa içerisinde Resûl aleyhisselâmın önünde, İslâm ilimlerini öğreniyordu.
Selmân hazretleri senelerce fakirlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Soffa içerisinde Resûl aleyhisselâma en yakın olan Selmân-ı Fârisî hazretleri idi. Hazret-i Âişe buyuruyor ki:
- Selmân-ı Fârisî geceleri uzun zaman Resûl aleyhisselâm ile beraber kalır ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resûlullahın yanında bizden fazla kalırdı.
Hazret-i Ebû Bekir devrinde Medîne’den ve Hazret-i Ebû Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Hazret-i Selmân, Hazret-i Ömer zamanında İran fethine katılmıştır. İslâm ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde, Selmân-ı Fârisî’nin çok büyük hizmetleri olmuştur. İranlılar hakkında büyük malûmat sâhibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı.
İranlıları dîne da’vet etti
İranlıları kendi lisanlarıyla dîne da’vet ediyor, onlara İslâmiyeti anlatıyordu. İranlılar, savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hazret-i Selmân fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslâm askerlerine gösterdi.
İran’ın Medâyin şehri alınınca, Hazret-i Ömer, onu şehre vâli tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adâleti ve nezâketi ile Medâyin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslâmiyet orada süratle yayıldı.
Selmân-ı Fârisî hazretleri, Hazret-i Ömer zamanında Medâyin vâlisi iken, maaşını aldığında, ondan hiçbir şey harcamaz, hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi el emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar, üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyleri alırdı.
Medâyin’de vâli iken, Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selmân-ı Fârisî’yi tek bir hırka ile görünce, işçi zannetti ve dedi ki:
- Gel şunu taşı!
Hazret-i Selmân çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hazret-i Selmân’ı tanıyanlar, adama dediler ki:
- Sen ne yapıyorsun, bu vâlidir. Adam, Hazret-i Selmân’a dönüp özür diledi:
- Kusûrumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı sırtınızdan indirin.
- Hayır, niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim.
Çuvalı adamın evine kadar götürdü. Hazret-i Selmân böylesine de tevâzu sâhibi idi.
Kâsım bin Muhammed’i yetiştirdi
Çok sâde bir hayat yaşayan Selmân-ı Fârisî hazretleri, Hazret-i Osman devrinde 655 senesinde hastalandı.
Kendisini ziyârete gelen Eshâb-ı kirâm nasîhat isteyince, onlara hasta olduğu hâlde, devamlı nasîhatte bulunuyordu. Bu hastalığı neticesinde Medâyin’de vefât etti. Vefât ettiğinde ikiyüzelli yaşında bulunuyordu.
Selmân-ı Fârisî hazretleri, Peygamberimizden altmış civârında hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhârî ve Müslim ittifak edip, kitaplarına almışlardır.
İlim öğretmeyi çok severdi. Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Hüreyre ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.
Tâbiînin büyüklerinden ve o zaman Medîne’de Fukahâ-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan Kâsım bin Muhammed de Selmân-ı Fârisî’nin talebelerindendir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde kemâle gelmiştir.
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olan Selmân-ı Fârisî hazretleri, gâyet az yerdi. Bir sofrada kendisine çok yemesi için ısrar edilince, Peygamber aleyhisselâmın kendisine, “İnsanların âhirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir” buyurduğunu haber verdi.
Kendim götüreceğim
Çok cömert olan Selmân-ı Fârisî hazretleri, günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakirleri dâimâ doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyar olduğu hâlde, kendi işini kendi görürdü. Birşey taşırken elleri titredi. Halk etrafına toplanır, “Eşyalarını biz taşıyalım” deyince, onlara, “Hayır ben kendim götüreceğim” derdi. Hâlbuki emrinde çok kişi vardı.
Yaşlı hâline rağmen, her zaman ilim öğrenirdi. Bunun sebebini sorduklarında buyurdu ki:
- İlim çoktur, fakat ömür kısadır. O hâlde önce dinde zarûrî lâzım olan ilimleri öğren! Kalb ile bedenin hâli, kör ve topal bir kimsenin hâli gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz. İlâhî ni’metleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla âmil olmalı ki, âhiretteki sonsuz ni’metlere kavuşmak nasip olsun.
Çok ağlamasının sebebini sorduklarında buyurdu ki:
- Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Resûl aleyhisselâmın vefâtı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman, hâlim ne olur bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allahü teâlâ beni hesaba çektiği zaman, Cennetlik miyim, Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman hâlim ne olur bilemiyorum, onun için ağlıyorum.
Selmân-ı Fârisî hazretleri birgün bir deve yükü nafaka satın aldı. Bir kimse onu gördü ve sordu:
- Yâ Selmân, bu kadar nafakayı ne yapacaksın? Bunu bitirecek kadar ömrün olduğunu biliyor musun?
Selmân hazretleri buyurdu ki:
- Nefs nafakasını aldığı zaman, insan rahat olur. Ondan sonra, nafaka ve başka birşey düşünmeden, Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olabilir. İnsan nafakası tamam olunca, vesveselerden emin olur.
Selmân-ı Fârisî hazretleri, arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hâl, sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır” buyurur, hiç kimsenin, arkasından yürümesini istemezdi.
Kanâat etseydin!
Ebû Vâil diyor ki:
“Bir arkadaşımla Selmân hazretlerinin ziyâretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım dedi ki:
- Şu tuzun yanında biraz da sağter (kekik gibi bir ot) olsaydı.
Bunun üzerine Selmân hazretleri, matarasını rehin vererek o otu aldı, geldi. Yemeği bitirince arkadaşım dedi ki:
- Bize verdiği ni’mete kanâat ettiğimiz için Allahü teâlâya hamdederiz.
Selmân hazretleri buyurdu ki:
- Eğer kanâat etseydin, benim matara rehin olmazdı.”
|
|
|
Sevbân |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 02:40 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Sevbân
Resûlullahın hizmetçisi.
Hazret-i Sevbân aslen Yemenliydi. Esîr olarak satılıyordu. Peygamberimiz esâret parasını vererek onu satın aldı, sonra da serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Fakat Hazret-i Sevbân, engin şefkat deryâsı olan Resûl-i ekreme bir anda ısınmıştı. Ondan ayrılmak istemedi. Bunu farkeden Peygamberimiz, kendisine şu teklîfte bulundu:
- İstersen ailenin yanına dön, onlarla yaşa; istersen bizimle, Ehl-i beytimizin arasında bulun.
Makâmını yükseltir
Bu, Hazret-i Sevbân’ın dört gözle beklediği bir teklîfti. Hiç düşünmeden, Kâinâtın efendisiyle beraber kalmayı kabûl etti.
Hazret-i Sevbân, böylece Peygamber efendimizin ve ailesinin hizmetinde bulunmak şerefine erdi. Peygamberimizin husûsî hizmetkârlık vazîfesini de yürüttü. Akıllı, dirâyetli ve zekî bir insandı. Peygamberimizin her emrine koşar, her işini görür ve en mükemmel şekilde istediklerini yerine getirirdi.
Bir gün Müslümanlar Resûlullahın hizmetçisi Sevbân’a bir hadîs-i şerîf nakletmesini ricâ ettiler: Hazret-i Sevbân dedi ki:
Resûl-i ekrem efendimiz buyurdular ki: “Bir Müslüman cenâb-ı Hakka bir secde ederse, cenâb-ı Hak onun makâmını bir derece yükseltir ve günâhlarını affeder.”
Eshâb-ı Suffa’dan olan Hazret-i Sevbân, Resûl-i ekremden sonraki ilim, fazîlet ve fetvâ sahibi kimseler arasında sayılmaktadır. Geniş bir ders halkası ve talebeleri vardı. Hazret-i Sevbân, Resûl-i ekreme, hizmet ve ta’zîmde öyle bir derecede idi ki, Müslümanlar bunu kelimelerle izâh etmekte âciz kalırlardı.
Resûl-i ekreme olan bu sevgi ve bağlılığından dolayı defalarca zarar görmüş, hattâ yaralanmıştı. Nitekim bir gün, bir Yahûdî gelerek, Resûl-i ekreme, “Esselâmü aleyke yâ Muhammed!” demişti. Orada bulunan Hazret-i Sevbân, “Niçin, yâ Resûlallah, demedi” diye Yahûdîyle dövüşmüş ve yaralanmıştı.
Hazret-i Sevbân, “Peygamberimizin ismini, yalnız başına söylemeyi günâh kabûl ederim” derdi.
Hazret-i Sevbân, Peygamber efendimizin söz ve emirlerini bütün gönlüyle, pür dikkat dinler ve bunlara titizlikle uyardı. Bir defa Resûl-i ekrem Sevbân’a;
- Kimseden bir şey isteme ve suâl sorma! diye buyurmuşlardır.
Hidâyet kandilleri
Bundan sonra, Hazret-i Sevbân, ömrünün sonuna kadar kimseden bir şey istememiş ve kimseden bir şey sormamıştır. Hattâ son zamanlarında, atına binmek veya atından inmek husûsunda kendisine yardım etmek isterler, fakat o reddederdi.
Hazret-i Sevbân’ın bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(İhlâs sahibi olanlara müjdeler olsun! Bunlar hidâyet kandilleridir. Onların üzerinden bütün karanlık fitneler kalkar.)
Hazret-i Sevbân buyururdu ki:
Bir Müslümana faydası dokunan veya bir Müslümanın zararını kaldıran yalan hariç, her yalan günâhtır.
Hazret-i Sevbân, Resûlullahtan ayrı kalmaya hiçbir zaman dayanamayan bir Peygamber âşığıydı. Çeşitli hizmetler dolayısıyla ba’zan Resûlullahtan ayrı kaldığı olurdu. Bir gün perişan bir hâlde Resûl-i ekremin huzuruna geldi. Rengi uçmuş, vücudu zayıflamış, simâsında hüzün ve keder belirtileri noktalanmıştı. Onu bu vaziyette gören Peygamberimiz, hâlini sordu:
- Neyin var, hasta mısın, ey Sevbân?
Hiçbir şeyim yoktur
Hazret-i Sevbân derdini şöyle anlattı: - Ne hastalığım, ne de ağrım var. Hiçbir şeyim yoktur, yâ Resûlallah! Biz huzuruna gelip gittikçe cemâline bakıyor, yanında oturuyor, sohbetinde bulunuyoruz. Ancak sizi görmediğim zamanlar muhabbetim artıyor, sana kavuşuncaya kadar kederden bunalıyorum. Sonra âhıreti hatırlıyorum ve orada sizi görememekten korkuyorum. Çünkü siz Cennette diğer Peygamberlerle beraber yüksek makâmlarda bulunacaksınız. Ben ise Cennete girsem bile senin derecenden aşağı makâmlarda bulunacağımdan dolayı, sizi orada görememekten endişe ediyorum.
Bunun üzerine Nisâ sûresinin 69-70. âyet-i kerîmeleri nâzil oldu. Bunlarda meâlen buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ ve Peygamberlere itâat edenler, işte bunlar, Allahü teâlânın kendilerine ni’met verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdir. Bunlarsa ne güzel birer arkadaştır!
İşte itâatkârlara yapılan bu ihsân Allahü teâlâdandır. Her şeyi bilici olarak Allahü teâlâ kâfidir.)
Bu âyetleri duyan Hazret-i Sevbân sevincinden uçacak gibi oldu.
Hazret-i Sevbân, çok sâdık, Peygamberimize candan bağlı, fazîlet yönünden örnek bir Sahâbî idi.
Hazret-i Sevbân, Resûl-i ekremin her zaman yanında hazır bulunup, hizmet edenlerdendi. Bu bakımdan, Peygamber efendimizden pek çok istifâde etmiş ve ilim bakımından pek yüksek bir dereceye kavuşmuştur. Nitekim 124 veya 127 hadîs rivâyet etmişti. Çok hadîs-i şerîf ezberleyip neşredenler arasına girmişti.
Her zaman bulunacaktır
Hadîsleri iyi ezberlerdi. Ezberlediği hadîsleri yaymayı farz bilirdi. Halk, hadîs ilmindeki derecesini bildiklerinden, dâimâ ondan hadîs-i şerîf sorar öğrenirlerdi. Bildirdiği hadîslerin ba’zılarında buyuruldu ki:
(Bir zaman gelecek, ümmetimden bir kısmı müşriklere katılacak. Onlar gibi putlara tapacak. Yalancılar çıkacak. Kendilerini Peygamber sanacaklar. Hâlbuki, ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecektir. Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunacaktır. Onlara karşı olanlar, Allahın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamayacaktır.)
(Biliniz ki en hayırlı ameliniz namazdır. Yalnız kâmil mü’min abdestli durur.)
(Kim Ramazandan sonra altı gün oruç tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi olur. Kim bir iyilik yaparsa, ona, bunun on katı verilir.)
|
|
|
Sevde Binti Zem'a |
|
Yazar: RasitTunca - 05-26-2020, 02:39 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Sevde Binti Zem'a
Peygamberimizin hanımlarından.
Hazret-i Sevde, amcasının oğlu Sekran bin Amir ile ilk evliliğini yapmıştı. İslâmiyetin geldiği ilk yıllarda; kocası Sekran ile iman ederek müslüman oldular. Bu sırada Mekkeli müşriklerin müslümanlara yaptıkları, akıllara durgunluk verecek eza ve cefalar dayanılmaz hâlde idi. Bunun üzerine Peygamberimiz müslümanların Habeşistan'a hicretine izin vermişlerdi.
Hazret-i Sevde; kocası Sekran ile birlikte Habeşistan'a hicret etti. Daha sonra Habeşistan'dan Mekke'ye döndüler. Hazret-i Sekran Mekke'ye dönüşünden kısa bir müddet sonra vefat etti.
Öleceğime işarettir
Hazret-i Sevde, kocası Hazret-i Sekran'ın vefatından önce şöyle bir rüya görmüştü: Rüyada Peygamberimiz mübarek ellerini Sevde'nin omuzuna koymuşlardı. Hazret-i Sevde de gördüğü bu rüyasını, kocası Hazret-i Sekran'a anlatmıştı. Rüyayı dinleyen Sekran dedi ki:
- Ey Sevde, sen gerçekten böyle bir rüya gördünse, bu benim mutlaka öleceğime, senin de Peygamber efendimizle evleneceğine bir işarettir.
Hazret-i Sevde birkaç gün sonra başka bir rüya daha gördü. Rüyasında, kendisini bir yastığa yaslanmış, gökyüzünden inen Ay da, başının etrafında dönmüştü.
Hazret-i Sevde; gördüğü bu güzel rüyasını da kocası Hazret-i Sekran'a anlattı. Sekran bu rüyayı da dinledi ve şöyle dedi:
- Ey Sevde! Bil ki, artık benim ölümüm yaklaşmıştır. Ben öyle inanıyorum ki; benim ölümümden sonra mutlaka evleneceksin.
Gerçekten de Hazret-i Sekran bu rüyadan birkaç gün sonra vefat etti.
Hazret-i Sevde, kocası Hazret-i Sekran'ın vefatında 50 yaşlarında idi. Onun imanındaki sadakatı, bütün zorluklara rağmen İslâm dininden dönmemesi, bu yolda başını ortaya koyması, Peygamberimiz üzerinde çok derin bir tesir bırakmıştı.
Hazret-i Sevde, kocasının vefatı ile çok üzüldü, sanki kolu kanadı kırılmış gibiydi. Hiçbir sahabînin üzülmesine ve kalbinin kırılmasına dayanamayan Peygamberimiz, yaşlı ve dul olan Hazret-i Sevde'ye evlilik teklif etti. O ise bunu sevinerek kabul etti. Böylece üzüntüsü ve kederi gitmiş, onun yerine yaratılmışların en şereflisine eş olma saadeti gelmişti.
Evliliklerim izinle olmuştur
Peygamber efendimiz evlenmelerinin hepsini; Allahü teâlânın emri ile yapmıştır. Bunlar dinî, siyasî veya merhamet ve ihsan ederek yapılan evlenmelerdir. Nitekim Hazret-i Sevde ile olan evlenme de böyledir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrail'in Allahü teâlâdan getirdiği izinle olmuştur.)
Hazret-i Sevde iman edip müslüman olduğu zaman, babası Zem'a ile kardeşi Abdullah henüz İslâm Dinini kabul etmemişlerdi. Onun İslâmiyetten aldığı güzel ahlâkı, edebi ve terbiyesi; çevresi üzerinde çok büyük tesir yapmıştı. Onlara devamlı hareket ve sözleriyle İslâmiyetin üstünlük ve büyüklüğünü anlatırdı.
Hazret-i Sevde'nin, Peygamberimiz ile evlenmesini duyan kardeşi Abdullah bin Zem'a çok üzüldü. Saçını başını yolmaya başladı. Eline yüzüne üzüntüsünden toprak serpmişti. Daha sonra bu yaptıklarından pişman olduğunu şöyle anlatmıştır:
“Kardeşim Sevde'nin Resulullaha nikahlandığını duyunca, saçımı yolduğum, başım ve yüzüme topraklar serptiğim zamanki kadar, gülünç ve aşağı duruma düştüğümü hiç hatırlamıyorum.”
Hepsi iman etti
Hazret-i Sevde'nin iman bütünlüğü, çevresinde bulunan kardeşlerine ve yeğenlerine çok tesir etmişti. Onların müslüman olmasına sebep olarak, onları, İslâmiyeti ilk kabul edenler safına sokmuştu. Yakınlarının hepsi Peygamberimizin Medine'ye hicretinden önce iman ederek müslüman olmuşlardı.
Hazret-i Sevde, Peygamberimize karşı çok itaatkâr idi. Ona karşı edep ve terbiyesinde hiç kusur etmez, emirlerini titizlikle yerine getirirdi. Her yerde Onunla beraber olmayı ve Ona hizmetle şereflenmeyi canla başla isterdi. Çok şakacı ve latifeyi severdi. Birçok kere Peygamberimizi şakalarıyla sevindirmiş ve duâsını almıştır.
Hazret-i Sevde de, Peygamberimiz ile birlikte, diğer hanımları gibi, sırası geldiğinde savaşlara iştirak ederdi. Uhud savaşına katılarak, oradaki birçok müslümanın yarasını sarmış, onlara su taşı(Zeker) çok büyük hizmetler etmişti.
Peygamberimizle son veda haccında bulunmuş, Onun vefatından sonra, bir daha hac ve umreye gitmemiştir.
Hazret-i Sevde, alçakgönüllülüğü, el açıklığı, bol sadaka dağıtmasıyla tanınırdı. Kendisine gelen bütün hediyeleri fakirlere verir, onların sevinmesinden çok zevk duyardı. Birgün Peygamber efendimizin hanımları huzura toplanarak sordular:
- Ya Resulallah, bizim içimizden hangimiz size en önce kavuşacak?
İlk kavuşacak olan
Bunun üzerine Peygamber efendimizin, “Vefatımdan sonra bana ilk kavuşacak olan, kolu uzun olanınızdır” buyurduğunu Hazret-i Sevde nakletmiştir.
Peygamberimizin vefatından sonra, hanımlarının içinde, en çok sadaka dağıtan ve cömert olan Hazret-i Zeyneb binti Cahş vefat etti. Peygamberimizin diğer hanımları ise, yukardaki hadis-i şerifin manasını ancak o zaman anlayabilmişlerdi.
Hazret-i Sevde'nin, Peygamberimizden naklettiği hadis-i şerifler dört-beş taneyi geçmemektedir.
Hazret-i Sevde'nin babası Zem'a, annesi de, Şemmus binti Kays'dır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Hazret-i Sevde'nin vefatı ise, Hazret-i Ömer'in halifeliğinin son yıllarına rastlamaktadır.
Resulullah efendimiz Hazret-i Hadice'nin vefatından sonra, önce Hazret-i Aişe'yi, sonra Sevde'yi nikâhladı. Hazret-i Sevde'yi Mekke'de, Hazret-i Aişe'yi ise Medine'de evine aldı. Hazret-i Sevde yaşlı olduğundan Medine'de sırasını Hazret-i Aişe'ye bağışladı
|
|
|
|