| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Haccin Zikirleri Dualari |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:39 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
HACCIN ZİKİRLERİ
Bil ki, haccın zikir ve duaları çoktur; bunlar bir sayıya bağlanamazlar. Fakat biz maksadlarına göre önemlilerini göstereceğiz. Hac konusundaki zikirler iki kısımdır: Hac yolculuğundaki zikirler ve haccın kendisinde-* ki zikirler. Biz hac yolculuğundaki zikirleri, İnşaallah yolculuklarla ilgili bölümde anlatacağımız için, bunları sonraya bırakıyoruz.
Haccın kendisi ile ilgili zikirlere gelince, biz onları İnşaallah Tealâ hac işlerinin sırasına göre anlatacağız. Çoğunda da, kitabın uzamasından bunları inceleyenlerin usanmasından korkarak delilleri ve hadisleri kaldıracağım. Çünkü bu bölüm doğrusu çok uzundur. Bundan dolayı İnşaallah Tealâ kısaltmaya koyulacağım.
Bu zikirlerin ilki: İnsan hac için ihrama girmek istediği zaman gusleder, abdest alır, izar ve ridasını giyer (İki parçadan ibaret dikişsiz alt ve üst elbisesine bürünür.) Daha önce, abdest alanın ve gusl edenin söyleyeceği zikirleri ve elbise giyerken söyleyeceklerini bildirmiştik. Sonra iki rekât namaz kılar. Namazın zikirleri de geçmişti. Birinci rekâtta Fatiha´-dan sonra "Kâfirûn" sûresini, ikinci rekâtta "İhlâs" süresini okur. Namazı bitirince, dilediği şekilde duâ etmesi müstahabdır. Zaten namaz arkasında yapılacak duâ ve zikirler daha önce geçmişti. İhrama girmeyi istediği zaman, kalbi ile ihramı niyet eder. Kalb niyetine dili ile söylemeyi eklemek müstahab olur. Şöyle der: Hacca niyet ettim ve Allah Azze ve Celle rızası için ihrama girdim. "Lebbeyk AUâhümme lebbeyke lebbeyke lâ şerîke Seke lebbeyk. İnne´l-hamde venniğmete leke velmülk lâ şerike lek." diyerek telbiyeyi getirir. Kalb ile niyet vacibdir. Dil ile söylemek ise sünnettir. Yalnız kalb ile niyet etmiş olsa kifayet eder. Yalnız dil ile söyleyip kalb ile niyet etmemek caiz olmaz.
İmam Ebu´1-Feth Süleym İbnü Eyyûb El-Razî şöyle demiştir: Kalb ile niyeti kasdettikten sonra şöyle demesi güzel olur: Allah´ım! Benim vücudum, saçlarım, cildim, etim ve kanım senin rızan için ihrama girdi.
Bundan başkası da yine şöyle söyler demiştir: Allah´ım, ben hacca niyet ettim, onu başarmama bana yardım et ve benden onu kabul et. Sonra Telbiye getirmeye başlayıp şöyle söyler:
"Lebbeyk Alîahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke îebbeyk. İnne´l-hamde vennîğmete leke ve´1-mülk. Lâ şerike lek."
"Allah´ım Sana itaat ve ibâdete hazırını, emrine boyun eğiyorum. Sana ibâdet üzereyim, Senin ortağın yoktur, emrine boyun eğiyorum. Hamd ve nimet gerçekte Senindir, mülk de Sana mahsustur. Senin ortağın yoktur." Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seüem´İn Telbiyesi budur.
Yaptığı Telbiyenin başında: LEBBEYK ALLAHÜMME BİHACCE-TİN, demesi müstahab olur, eğer hac için ihrama girmişse... Eğer umre için ihrama girmişse, LEBBEYK BİUMR´ETİN demesi müstahabdır. Sahih ve muhtar olan mezhebe göre, diğer telbiyelerde hacc veya umre anılmaz
Bil ki, Telbiye sünnettir. Bir kimse onu terk ederse, haccı ve umresi sahih olur ve üzerine bir ceza gerekmez; fakat büyük bir fazileti ve Resûlüllah Sallallahu Aleyh ve Sellem´e uymayı kaçırmış olur, (Şafi´i) mezhebimizde ve alimlerin çoğunun mezhebinde sahih olan budur. Bazı alimlerimiz Telbiyeyi vacib kılmıştır ve haccın sıhhati için de bazıları Telbiyeyi şart koşmuştur. Bize göre doğrusu evvelki sözdür; fakat muhalefetten çıkmak için ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem´e uymak için Telbiyeyi bırakmamak müstahabdır Allah en doğrusunu bilendir.
Başkası adına ihram edince şöyle der: "Hacca niyet ettim ve falan adına Allah rızası için ihrama girdim. Lebbeyk an fülamn (an Bekrin) "Allah´ım! Filanın yerine da´vetine icabet ediyorum" diyerek, aslen kendisi için yaptığı telbiyeyi sonuna kadar aynen söyler.
Telbiye´den sonra Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e salât getirmek, kendisi için ve dilediği kimse için dünya ve âhiret işleri ile ilgili duâ etmek, Allah´ın rızâsını ve Cennet´i istemek ve ateşden Allah´a sığınmak müstahabdır. Yine Telbiye´yi çok yapmak müstahab olduğu gibi, her halde: ayakta iken, otururken, yaya yürürken, binici iken, yaslanırken, inerken, dolaşırken, abdestsizken, cünüb iken, hayız iken telbiye yapmak müstahabdır. Zaman ve yer bakımından durumların yenilenip değişmesi zamanında da Telbiye getirilir. Gece ve gündüzün değişmesi hallerinde seher vakitlerinde, arkadaşların toplanma zamanında, kalkmak ve oturmak hallerinde, çıkış ve inişlerde, vasıtaya binip inmelerde, namazların arkasında ve bütün mescidlerde getirmek gibi... Sahih olan Tavaf ve Sa´y hallerinde Telbiye getirmemektir. Çünkü bunlar için özel zikirler vardır. Kendine zorluk vermeyecek şekilde telbiyede sesi yükseltmek de müstahabdır. Kadın için ses yükseltmek yoktur. Çünkü onun sesinden fitneye düşmekten korkulur.
Her telbiye getirilişi üç defa veya daha çok yapmak da müstahabdır. Bu telbiyeler arka arkaya yapılır ve arada konuşulmaz ve başka bir iş sebebiyle kesilmez. Bu telbiye halinde olana selâm vermek mekruhtur; fakat verilen selâmı almak gerekir.
Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yaptığına uyarak hoşuna giden bir şey gördüğü zaman şöyle der: "Lebbeyk inneVayşe ayşü´l-ahireti (Lebbeyk! Gerçek yaşayış ahiret yaşayışıdır.)"
Bil ki, Nahir günü (Kurban bayramının birinci günü) Akabe taşlarını atıncaya kadar yahut önceden farz tavafı yapmışsa, tavaf anına kadar telbiye müstehaptır. Bunlardan birine başladığı zaman ilk anda Telbiye´yi keser ve tekbir getirmeye başlar.
İmam Şafi´i (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: Umre yapan kimse, tavaf için Hacer-i Esved karşısına çıkıncaya kadar telbiye yapar.
Hac için ihramda olan kimse, Mekke´nin (Allah şerefini artırsın) Harem bölgesine girdiği zaman, şöyle demesi müstahab olur:
("AlIâhümme hazâ haremüke ve emnüke feharrimnî minennâr ve em-minnîmin azâbike yevme tab´asü ibâdeke vec´alnîmin evliyâike ve ehli tâatike.")
"Allah´ım! Burası Senin (hürmete değer) Harem bölgendir ve Senin güven yerindir. Beni cehennem ateşine haram kıl ve beni kullarını dirilttiğin kıyamet günü azabından koru. Beni velî kullarından ve Sana itaat eden kimselerden yap." Sonra istediği duayı yapar. Mekke şehrine girdiği ve gözü Kabe´ye bakıp Mescid´e ulaştığı zaman ellerini kaldırıp duâ etmesi müstahabdır. Kabe´yi gördüğü anda müslümanın ettiği duâ makbul olacağına dair nakil vardır. Şöyle duâ eder:
("Allâhümme zid hâzelbeyte teşrîfen ve ta´zîmen ve tekrîmen ve me-hâbeten. Ve zid men şerrefehû ve kerremehû mimnen haccehû ev i´teme-rehû teşrîfen ve tekrîmen ve ta´zîmen ve binen.")
"Allah´ım! Bu Beyt´e (Kabe´ye) şerefi, ululuğu, fazileti ve heybeti çoğalt. Bunu hac yahut umre için ziyaret eden kimselerden buna şeref ve fazilet dileyenlere şeref, fazilet, manevî büyüklük ve iyilik ver." Yine şöyle söyler:
(Allâhümme ente´s-selâmü ve min kesselâmü hayyinâ rabbenâ bisselâmL)
"Allah´ım, Sen noksanlıklardan beri (uzak) olup selâmet üzeresin. Selâmet vermek de Sendendir. Rabbimiz, bizi selâmetle dirilt." Sonra ahi-ret ve dünya hayırlarından dilediği şeyleri ister. Mescide girdiği zaman, kitabın başında bütün mescidler konusunda yazmış olduklarımızı söyler.
Tavafın Duaları Ve Zikirleri
İlk olarak Hacer-i Esved´in karşısında İstilâm yaptığı (kollarını kaldırdığı) zaman ve ayrıca Tavafa başladığı zaman şöyle der:
(Bismillâhi vaîîâhu ekber. Allâhümme îmânen bike ve tasdîkan bikitâ-bike ve vefâen biahdike vettibâ´an lisünneti nebiyyjke (S.A.)
"Allah´ın adıyla (tavafa başlarım). Allah herşeyden büyüktür. Allah´ım Sana îman ederek, kitabını tasdik ederek, Sana verdiğim îman sözüne bağlı kalarak ve Peygamberinin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetine uyarak (tavaf ediyorum.)"
Her tavafta Hacer-i Esved´in hizasına geldikçe bu duayı tekrarlamak müstahabdır. Remel (süratle) yaptığı ilk üç şavtta şöyle der:
(AHâhümme´calhu haccen mebrûren ve zenben mağfûren ve sa ´yen meş-kûren.)
"Allah´ım! Tavafımı makbul yap, onu günahlarımın mağfiretine se-beb kıl ve tarafından kabul edilmiş bir ibâdet yap."
Geri kalan diğer dört şavtta da şöyle der:
(Allâhümme´ğfir verham va´fu amma ta´Iem ve ente´l-eâzzü´I-ekrem. Allâhümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fi´l-âhireti haseneten ve kmâ azâbennâr.)
"Ey Allah´ım! Mağfiret buyur, marhamet et, bildiğin günahları afvet. Sen her şeye üstün gelen ikram sahibisin. Ey Rabbimiz olan Allah! Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Cehennem azabından da bizi koru."
Allah kendisine rahmet etsin Şafi´i şöyle demiştir: Tavafta söylenen en sevimli duâ: "Allâhümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten..." sonuna kadar söylenen duadır.
Yine demiştir ki, bütün şavtlarda bunu söylemek benim için sevimlidir. İnsanın tavaf esnasında din ve dünya işlerinden istediği duayı yapması da müstahabdır. Bir kişi duâ edip de cemaat amîn derse, güzel olur.
Allah kendisine rahmet etsin, Hasan Basrî´den hikâye edilmiştir: Hacda onbeş yerde duâ kabul olunur: Tavaf içinde, Mültezem´de, oluk altında, Kabe içinde, Zemzem yanında, Safâ´da, Merve´de, Sa´y yolunda, Ma-kâm´ı İbrahim arkasında, Arafat meydanında, Müzdelife´de, Mina´da ve cemrelerin atıldığı üç yerde. Bu yerlerde duâ etmeye gayret göstermeyen mahrumdur.
Şafi´i mezhebinde ve ona bağlı alimlerin çoğunluğuna göre, tavaf esnasında Kur´an okumak mastahab olur; çünkü tavaf zikir yeridir. Zikirlerin en faziletlisi de Kur´an okumaktır.
Şafi´i alimlerinin büyüklerinden olan Ebu Abdullah El-Huleymî, tavafta Kur´anın müstahab olmadığını seçmiştir. Fakat sahih olan önceki sözdür. Alimlerimiz demiştir ki, Peygamberden ve ashabdan nakledilmeyen dualar yerine Kur´an okumak daha faziletlidir. Sahih olan görüşte ashabdan nakledilen duaları yapmak, Kur´an okumaktan daha faziletlidir. Kur´an okumanın bunlardan daha faziletli olduğunu söyleyen de vardır.
Allah kendisine rahmet etsin, Şeyh Ebû Muhammed El-Cüveyni şöyle demiştir: Hac günlerinde yapılan tavaflarda Kur´an okuyup bir hatim yapmanın sevabı büyük olur. En doğrusunu Allah bilir.
Tavafı tamamlayınca ve iki rekât tavaf namazını kılınca, istenilen duanın yapılması müstahabdır. Burada nakledilen dualardan biri şudur:
(Allâhümme ene abdüke vebnü abdike. Eîeytüke bizünûbin kesîretin ve a´mâlin seyyi´etin ve hazâ makâmu´l-âizi bike minennâr. Fağfir lî in-neke ente´l-ğafûru´r-rahîm.)
"Allah´ım, ben Senin kulunum ve kulunun oğluyum. Büyük günahlarla ve kötü işlerle Sana (ibâdete) geldim. Bu yer ateşten Sana sığınanların makamıdır. Beni bağışla. Zira Sen, merhameti geniş, mağfireti bol olansın."
Mültezemde (Haceru´l-Esved İle Kabe Kapısının Arasında) Duâ
Kabe´nin kapısı ile Hacer-i Esved arasındaki yere Mültezem denilir. Az önde orada duanın makbul olduğunu söylemiştik. Ashabdan nakledilen dualardan biri şöyle:
"Allâhümme Lekelhamdü hamden yuvâfî niameke ve yükâfi´û mezî-deke. Ahmedüke bicemî´imehâmidikemâ aîimtü minhâ vemâîem a´Iem alâ cemî´i niamike mâ alimtü minhâ ve mâ îem a´lem. Ve ala külli hâlin. Allâhümme Salli ve Selîim alâ Muhammedin ve alâ âh Muhammedin. Allâhümme e´iznî mineşşeytânirracim ve e´izni min külli sû´in ve kanni´nî bimâ rezakteni ve bâriklî fîhi. Allâhümme´calni min ekremi vefdike aley-ke ve elzimnî sebîlel-istikâmeti hattâ elkâke ya Rabbel´aİemîn."
"Allah´ım senin nimetlerini ödeyecek ve ziyade ettiklerini karşılayacak olan hamd Sana mahsustur. Senin verdiğin nimetlerden bildiğim ve bilmediğim bütün nimetlere karşılık bildiğim ve bilmediğim bütün övgülerinle Sana hamd ederim; her halde de Sana hamd ederim. Allah´ım! Mu-hammed´e ve Muhammed´in âline rahmet et ve selâmet ver. Allah´ım! Senin rahmetinden kovulmuş şeytanın kötülüklerinden beni koru. Her kötülükten de beni koru. Bana verdiğin rızıkla beni kanaattendir ve bana o rızıkta bereket ver. Allah´ım! Senin Beytini ziyarete gelenlerin en çok ikrama kavuşanlarından beni yap. Sana kavuşuncaya (ölünceye) kadar beni doğru yol üzerinde bulundur, ey alemlerin Rabbi!..."
Sonra istediği duayı yapar.
Hicr (Hatîm) De Duâ Etmek
Burası Kabe´den sayılır. Burada duanın makbul olduğunu daha önce söylemiştik. Burada yapıldığı nakledilen dualardan biri şöyle:
(Ya rabbi etey tüke min şukkatin baîdetin müemmîlen ma´rûfen fen-nilnî rnağ´rûfen min ma´rûftike tuğnînî bihî an mâruf i men sivâkeya ma´rûfen bilma´rûf!...)
"Rabbim! Senin büyüklüğünden rahmet umarak uzak bir yoldan Sana (ibâdete) geldim. Büyük rahmetinden beni ihsana kavuştur; öyleki Senden başkasının ihsanına beni muhtaç bırakmazsın, ey büyük rahmeti ile bilinen ihsan sahibi Allah!,..
Kabe´nin İçinde Duâ Etmek
Orada duanın makbul olduğunu daha önce söylemiştik.
501- Üsâme İbni Zeyd´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kabe´nin içine girdiği zaman, Kabe kapısının arkasına düşen karşı tarafa doğru yürüyüp yüzünü ve yanağını duvar üzerine kor, Allah´a hamd ve sena ederdi. O´ndan ister ve mağfiret dilerdi. Sonra Kabe´nin bütün köşelerine döner, tekbir, tehlil, teşbih getirerek ve yüce olan Aziz Allah´a hamd ederek, dilekte bulunarak ve mağfiret dileyerek köşeye karşı dururdu. Sonra (Kabe´den) çıkardı.
Sayin Zikirleri
Sa´y esnasında duanın makbul olduğu daha önce geçmişti. Sünnet olan, Safa tümseğinde Kabe´ye dönerek beklemeyi uzatıp tekbir almak ve şöyle söyleyip duâ etmektir:
(Allâhu ekber, Allâhu ekber, Allâhu ekber ve lilîâhi´1-hamd. AHahu ek-beru ala mâ hedânâ. Ve´1-hamdü IHlâhi aîâ mâ evlâna. Lâ iiâhe illâllahu vahdehû lâ şerike lehu. Lehu´l-mülkü ve tehu´l-hamdü yuhyî ve yumîtü biyedihi´l-hayru ve hüve alâ külli şey´in kadîr. Lâ ilahe illâllahu enceze va´dehû ve nasara abdehû ve hezeme´î-ahzâbe vahdehû lâ ilahe illâllahu ve lâ na´budu illâ iyyâhu muhlisine lehu´ddîne ve lev kerihe ´1-kâfirûn. Al-îâhümmeinneke külte: ud´ûnîestecib ieküm. Veinneke lâ tuhlifu´1-mîâd. Veinnîes´elüke kemâ hedeytenîlil-islâmien lâ tenziahû minnihattâ tete-veffâni ve ene müslim.)
"Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür. Hamd Allah´a mahsustur. Bizi hidâyete ileten Allah büyüktür. Bize verdiği nimetten ötürü hamd Allah´a mahsustur. Ailah´dan başka hiç bir İlâh yoktur; yalnız O vardır, Onun ortağı yoktur. Bütün mülk Onundur, hamd O´nadır. Diriltir ve öldürür. Hayır O´nun kudret elindedir. O, her şeye kadirdir. Allah´dan başka hiç bir İlâh yoktur. (Dini üstün kılacağına dair) sözünü yerine getirdi. (Peygamber) kulunu zafere ulaştırdı. Allah kendi kudreti ile (İslâmı yok etmek için birleşen) lıi-zibleri perişan etti. Allah´dan başka hiç bir İlâh yoktur. Allah´ın dininde ihlâs sahihleri olarak ancak O´na ibâdet ederiz, kâfirler hoşlannıasalar da... Allah´ım Sen buyurdun: Bana duâ edin sizden kabul edeyim. Muhakkak ki Sen verdiğin sözden caymazsın. Şimdi ben Senden istiyorum: Beni nasıl İslama ilettinse, ben müslüman olduğum halde beni Sen öldü-rünceye kadar onu benden ayırma."
Sonra dünya ve ahiretle ilgili Çayırlı şeyler ister. Bu zikir ve duaları üç kez tekrarlar, telbiye getirmez. Merve tümseğine vardığı zaman, Safâ´da söylediği zikir ve duaları söyler.
İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Safâ´da şöyle duâ ederdi:
(Allâhümme´simnâ bidînike ve tavâiyetike ve tavâiyeti resûlike (Sal-laîlahu Aleyhi ve Selîem). Ve cennibnâ hudûdeke. Allahümme´calnâ nu-hibbuke ve nuhibbu melâiketike ve enbiyâeke ve rusuleke ve nuhibbu ibâdeke´s-sâhhîne. Allahümme habbibnâ ileyke ve ilâ melâiketike ve ilâ en~ biyâike ve rusulike ve ilâ ibâdike´s-sâlihîne. Allahümme yessirnâ lilyüsrâ ve cennibne´lusrâ. Veğfir lenâ fil´âhirati ve´l-ûlâ. Vec´-alnâ eimmeti´l-muttakîn.)
"Allah´ım! Senin dininle, Sana ve Senin Peygamberin Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e itaatle bizi koru ve yasaklarından bizi uzaklaştır. Allah´ım! Bizi, Seni sevenlerden, meleklerini, peygamberlerini ve resullerini sevenlerden ve salih kullarını sevenlerden yap. Allah´ım! Bizi Sana sevdir; meleklerine, peygamberlerine, resullerine ve salih kullarına sevdir, Allah´ım! Bizi hak olan güzel yola ilet ve bizi kötü yoldan uzaklaştır. Dünya ve ahirette bizi bağışla ve bizi takva sahibi olan kimselerden yap.**
Safa ve Merve arasında gidip gelirken şöyle duâ eder:
"Rabbi´gfir verham ve tecâvez amma ta´lem. İnneke ente´l-eâzzü´l-ekrem. Allahümme, itinâ fiddünyâ haseneten ve fi´I-âhirati haseneten ve kmâ azâbennâr."
"Rabbim, bağışla ve rahmet buyur, (hakkımda günah olarak) bildiklerini ört; çünkü Sen her şeye üstün gelen en büyük ikram sahibisin. Ey Allah´ım! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.*´
Sa´y esnasında ve her yerde yapılması tercih edilen dualardan biri de şu:
(Allahümme ya mukallibe´l-kuîübi sebbit kalbîalâ dînike. Allahümme innî es´elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vesselâmete min külli ismin. Velfevze bi´1-cenneti. Ve´n-necâte minennâri. Allahümme innî es´elüke´l-hüdâ vettükâ velafâfe ve´l-ğmâ. Allahümme e´innîalâ zikri-ke ve şükrike ve hüsni ibâdetike. Allahümme innî es´elüke mine´l-hayri küîlihi mâ alimtü minhu ve mâ lem a ´lem ve e´ûzü bike mine´ş-şerri külli-hîmâ alimtü minhu ve mâ lem a´lem ve es´elüke´l-cennete ve mâ karrabe ileyhâ min kavlin ev amelin. Ve eûzü bike mine ´n-nâri vemâ karrabe iley-hâ min kavlin ev amelin.)
"Ey kalbleri halden hale çeviren Allah´ım! Benim kalbimi Senin dinin üzere sabit kıl. ALLAH´ım! Rahmetinin gereği olan şeyleri ve mağfiretinin büyüklerini, her günahdan selâmeti, cennete kavuşmayı, ateşten kurtulmayı Senden istiyorum. Allah´ım! Senden hidâyet, takva, iffet ve nefis zenginliği istiyorum. Allah´ım! Seni anmaya, Sana şükretmeye ve Sana güzel ibâdet etmeye bana yardım et. Allah´ım! Hayırlardan bildiğim ve bilmediğim her şeyi Senden istiyorum. Kötülüklerden de bilmediğim ve bildiğimin hepsinden Sana sığınırım. Ben Senden cenneti ve söz ve işlerden cennete yaklaştıran şeyleri istiyorum. Ateşte ve ateşe yaklaştıran söz ve işlerden de Sana sığınırım."
Eğer Kur´an okunursa daha faziletli olur. Uygun düşen bu duâ ve zikirlerle Kur´an okumayı bir araya toplamaktır. Eğer kısaltmak gerekiyorsa önemli olanla yetinilir.
Mekke´den Arafata Çıkarken Okunacak Dualar Ve Zikirler
Mekke´den Mina´ya yönelerek çıkışta şöyle söylemek müstahabdır:
(Allâhümme iyyâke ercû ve leke ed´ûu, febelliğnî sâliha ameli vağfirlî zünûbi vemnün aieyye bimâ menente bihîala ehli tâatike inneke ala külli şey´in kadîr.) -
"Allah´ını! Senden ümid ediyorum ve Sana Duâ ediyorum. Beni yararlı emellerine ulaştır, günahlarımı affet ve ehlî tâatine ettiğin şeyle bana iyilik et. Sen her şeye muktedirsin."
Minâdan Arafat´a yüründüğü zaman şöyle duâ etmek müstabdır:
(Allâhümme ileyke teveccehtü ve vecheke´l-kcrîmeerettü. Fec´al zenbî mağfûren ve haccî mebrûren verhamnî ve tuhayyibnî inneke ala külli şey´in kadîr.)
"Allah´ım! Sana ibâdete yöneldim ve kerem sahibi olan zâtının rızâsını murad ettim. Benim günahımı bağışlanmış ve haccimi kabul edilmiş kıl. Bana rahmet et ve beni mahrum bırakma; çünkü Sen her şeye kadirsin.
Telbiye getirir, Kur´an okur ve diğer dualarla zikirleri çok yapar. Şu duayı da çok yapar:
"Allâhümme âtına fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten ve kmâ azâbennâr"
(Allah´ım, dünyada bize güzellik ver, âhirette de güzellik (rızâna uygun şeyler) ver ve bizi ateş azabından koru.)
Arafat´da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Bayram zikirleri bülümünde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu hadîsini daha önce beyan etmiştik:
502- "Arafe gününde duaların en hayırlısı, benim ve benden önceki peygamberlerin söylediklerimizin en hayırlısı şu:
(Lâilahe illâllâhu vahdehû lâ şerîkelehu. Lehu´î-mulkü velehu´î-hamdü ve huve alâ külli şey´in kadîr.)
"Allah´dan başka hiç İlâh yoktur, yalnız O vardır. O´nun ortağı yoktur, mülk O´nundur. Hamd O´na mahsustur. O, her şeye kadirdir".
Bu zikir ve duayı çok yapmak,buna gayret sarfetmek müstahabdır. Bu Arefe günü, duâ için yılın en faziletli günüdür. Bu Arafat vakfesi haccın en büyük rüknüdür, haccın maksadı ve dayanağıdır. İnsan için uygun olan gücünü duâ ve zikir, Kur´an okumaya vermek, çeşitli duaları okumak ve türlü zikirleri söylemektir. Ayrıca kendine duâ eder ve her yerde zikir yapar. Hem tek başına, hem de topluca duâ eder. Şahsına, ana-babasma, yakınlarına, üstadlarına, dostlarına, arkadaşlarına, sevdiklerine, kendisine iyilik edenlere ve bütün müslümanlara duâ eder. Bunların hepsi hakkında noksanlık yapmaktan çok sakınmalıdır. Çünkü bu günü kaçırmak fırsatı ele geçmez. Diğer günler böyle değildir. Duada kafiyeli konuşmaya kendini zorlamaz; çünkü bu hareket kalbi meşgul eder, tevazu ve huzuru, acziyeti ve zilleti ve kalb duygusunu giderir. Kendisinin yahut başkasının hazırlayıp da ezberlemiş olduğu duaları okumakta bir sakınca yoktur; fakat sıralanış ve okunuşlarında zorluğa düşmemelidir. Sünnet olan duada sesi alçaltmak ve istiğfarı çok yapmaktır. Kalb ile inanarak bütün muhalif işlerden dil ile tevbe edilir. Duâ üzerinde ısrarla durulur ve tekrarlanır. Duanın kabulü acele olarak beklenmez.
Allah Sübhanehû ve Tealâ Hazretlerine hamd ve sena ile başlar ve onunla tamamlar ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e Salât ve selâm da getirerek yine bununla duasını bitirir. Abdestli olmaya ve Kabe´ye yönelik bulunmaya dikkat eder.
503- Hazreti Ali´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Arefe günü vakfe yerinde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in çoğunlukla duası şu idi:
(Allâhümme leke´I-hamdü kellezînekûîü vehayren mimmânekûlü. Aİ~ lahümme leke salâtî ve nüsûkî ve mahyâye ve memâtî ve ileyke meâbi ve leke rabbi türâsî. Aüâhümme innî e´ûzü min azâbi´l-kabri ve vesveseti´s-sadri ve şetâti´l-emri. Allâhümme innî e´ûzü bike min şerri mâ tecî´û bihi´r-rîhu.)
"Allah´ım, dediğimiz gibi ve dediğimizden daha hayırlısı ile hamd Sana mahsustur. Allah´ım! Namazım, ibâdetim, hayatım ve ölümüm senin içindir. Dönüşüm de Sanadır. Bütün varlığım Senindir Rabbim. Allah´ım, kabir azabından, kalb vesvesesinden ve (dünya ile ilgili) iş dağınıklığından Sana sığınırım. Allah´ım! Rüzgârın getirdiği kötülükten ben Sana sığınırım."[1]
Arafat´da vakfe zamanlarında çok telbiye getirmek, Peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem´e fazlaca Salât ve Selâm eylemek müstahabdır. Zikir ve duâ ile ağlamayı çoğaltmalidır. Göz yaşları burada dökülür, günahlar burada kaldırılır ve isteklerin elde edilmesi umulur. Çünkü orası büyük bir toplantı yeridir, yüksek bir toplama yeridir. Orada Allah´ın ihlâs sahibi seçkin kulları toplanır. Orası dünya toplanma yerlerinin en büyüğüdür.
Yine (Arafat) için tercih edilen dualardan:
(Allâhümme âtına fiddünyâ haseneten ve fi´1-ahirati haseneten ve ki-hâ azâbennâr. AHâhümme innî zalemtü nefsî zulmen kesîren ve innehu îâ yeğfiru´z-zünûbe illâ eme. Feğfir lî mağfireten min indike. Verhamnî inneke ente´l-ğafûru´r-rahîmu. Allâhümme´ğtir lî mağfireten tuslih bihâ şe´nî fiddâreyni. Verhamnîrahmeten es´adü bihâ fiddâreyn. Ve tüb aley-ye (evbeten nasûhan la enküsüha ebedâ. Ve elzimnîsebîle´l-istikâmeti lâ ezîğu anhâ ebeda. Allâhümme´´n-kulnîmin zülliîmâ´siyeti ilâ izzittaati ve eğnini bihalâlike an harâmike ve biîâatike an ma ´siyetike ve bifadlike ammen sivâke ve nevvir kalbi ve kabri ve e´iznî mineşşerri küiîihî vecma´lî-yelhayre küllehû.)
"Allah´ım! Bize dünyada iyilik ver, âhiretde de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru. Allah´ım! Ben kendime çok zulüm yaptım. Muhakkak ki Senden başka günah bağışlayan yoktur. Tarafından bir mağfiretle beni bağışla, bana merhamet et; çünkü Sen mağfireti bol olan merhamet sahibisin. Allah´ım! Bana öyle bir mağfiret ihsan et ki, dünya ve ahiret halimi düzeltmiş olsun. Bana bir rahmet ihsan et ki, onunla dünya ve âhi-rette mutlu olayım. Benden öyle kesin bir tevbe kabul et ki, asla hiç bir zaman ondan dönmeyeyim. Doğru yol üzere beni bulundur da ondan meyletmeyeyim. Allah´ım! Beni masiyet zilletinden itaat izzetine çevir. Beni balalınla haramından koru, Sana itaat etmekle Sana günah işlemekten koru. Bana ihsan etmekle Senden başkasına muhtaç etme. Kalbimi ve kabrimi nurlarıdır. Bütün kötülüklerden beni koru ve benim için bütün hayırları topla."
Arafat´dan Müzdelife´ye Dönüşte Müstahab Olan Dualar Zikirler
Her yerde Telbiye´yi çok getirmenin müstahab olduğu daha önce geçmişti. Bu dönüş esnasında telbiye, diğer yerlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Ayrıca Kur´an cok okunur ve dualar yapılır. Şöyle söylemek müstahabdır: (Lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber.) Ayrıca: "Allah´tan başka hiç bir İlâh yoktur ve Allah her şeyden büyüktür.
(İleykellâhümme ergâbu ve iyyakc ercû. Fetakabbel nüsükî ve veffıknî verzuknî fîhi mine´l-hayri eksere mâ etlubu ve lâ tuhayyibnî. înneke ente Allâhû el-cevâdü´Ukerîmu.)
"Allah´ını, ancak Sana, rağbet ederim ve yalnız Senden isterim. Benim hac ibadetlerimi kabul et ve beni başarıya ulaştır. Hacda bana istediğimden daha çok hayırdan n/ık ver. Beni mahrum bırakma; çünkü Sen ikramı bol olan Allah´sın." demek de müstehabdır.
Bu Müzdelife gecesi, kurban bayramı gecesidir. Bayram gecelerini zikir ve namazla geçirmenin fazileti, bayram zikirleri bölümünde geçmişti. Burada gecenin şerefine ayrıca yerin şerefi de eklenmiştir. Yine Harem bölgesi olması, ihramda bulunulması, bu büyük hac ibadetinin arkasında hacıların toplanma yeri olması, bu iyi duaların o şerefli yerde yapılmış olması da birer şereftir.
Müzdelife´de Ve Meş´âru´l-Haramda Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Allah Tealâ buyurmuştur:
"Arafat´dan dönüşünüzde (Müzdelife mevkiinde bulunan) Meş´aru´l-Haram´da Allah´ı zikredin. Allah sizi doğru yola ilettiği gibi, sîz de hak üzere O´nu anın. Gerçekten siz, bundan (Allah´ın hidâyetinden) önce, hak
yoldan sapanlardandınız."[2]
Müzdelife gecesinde orada duayı çok yapmak müstahabdır. Zikir yapmak, Telbiye getirmek, Kur´an okumak gibi... Çünkü o gece fazileti çok büyük olan bir gecedir. Nitekim bundan önceki bölümde faziletini söylemiştik. Orada söylenen dualardan biri şöyle:
(Allâhümmeinnîes´elükeen terzukanî fîhaza´I-mekâni cevâmi´al-hayri kiilühi ve en tusliha şe´ni küilehu ve en tasrife anni eşşerre küllehû. Fein-nehû lâ yef´alü zâlike ğayrüke ve lâ yecûdü bihi illâ ente.)
"Allah´ım! Ben bu yerde, hayır esaslarının tümü ile beni rızıklandır-manı, bütün hallerimi düzeltmeni ve her kötülüğü benden uzaklaştırmanı Senden istiyorum; çünkü Senden başka bunu yapacak yoktur. Bu cömertliği ancak Sen yaparsın".
Sabahın ilk vaktinde sabah namazını kılar, erken vakit olmasına dikkat eder. Sonra Müzdelife´nin sonunda bulunan ve "KUZAH" diye adlandırılan Meş´aru´I-Harsama doğru yürümeye başlar. Eğer oraya çıkmak imkânı varsa, çıkar. Değilse Kabe´ye yönelmiş olarak tepenin altında durur. Allah Tealâ´ya hamd eder, tekbir getirir, tehlil yapar, tevhid yapar, tesbihde bulunur, telbiye ve duaları çok yapar. Şöyle demek müstahab olur:
(Allâhümme kemâ veggaftenâ fîhi ve ereytenâ iyyâhu feveffıknâ lizik-rike kemâ hedeytenâ. Vağfir lenâ verhamnâ kemâ vaadtenâ bikavlike ve kavlüke´l-hakku. Feizâ efaztüm min arafâtin fezkürullâheindel maş´aril harami vezkürûhu kemâ hedâküm ve in küntüm min kablihîîeminez zâlim, sümme efîzû min haysü zennesi vestağfirullâhe innellâhe ğafû-rurrâhîm.)
"Allah´ım! Bize bu ibâdeti gösterip onu bizi muvaffak kıldığın gibi, bize hak yolu gösterdiğin şekilde Seni zikretmeye bize başarı ver ve "Ara-fat´dan dönüşünüzde Meş´arü´l-Haramda Allah´ı zikredin. Allah sizi doğru yola ilettiği gibi, siz de hak üzere O´nu anın. Gerçekten siz bundan önce hak yoldan sapanlardandınız. Sonra insanların (Mekke´ye doğru) döndüğü yerden siz de dönün ve Allah´ın mağfiretini isteyin. Çünkü Allah´ın mağfireti boldur, merhameti geniştir." Hak olan sözünle bize söz verdiğin gibi, bizi bağışla ve bize merhamet buyur. Sonra Allah´ın şu âyetini tekrarlar ve duâ olarak okur:
"Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru."
Şöyle söylemek de müstahabdır:
(Allâhiimme leke´l-hamdü külîühû ve leke´î-kemâlüküllühu ve leke´l-, celâlüküllühû ve leke´t-takdîsu külîühû. Allâhümme´ğ-firlî cemîa mâ es-leftühû va´simnî fîmâ bakiye verzuknîamelen sâlihan terdâ bihîannîyâ zelfadli´î-azîmi. Allâhümme innı esteşfi´u ileyke biha vâssı ibâdike ve ete-vesseîü bike ileyke. Es´elüke en terzukanî cevâmia´l-hayri küîîihi ve en temünne aleyye bimâ menente bihî alâ evliyâike ve en tusliha hâli fi´1-âhirati veddünyâ. Yâ erhame´r-râhimîn.)
"Allah´ını! Bütün ha m d ler Sana mahsustur. Her türlü kemal Senindir. Yüceliklerin hepsi Sana mahsustur, kudsiyet tümüyle Sana mahsustur. Allah´ım! Geçmişte yapmış olduğum bütün günahları bağışla, geri kalanlarda da beni koru. Benden razı olacağın salih ameli bana rızık olarak ver, ey ihsanı büyük olan!... Allah´ını, Senin seçkin kullarınla Senden şefaat diliyorum ve Sana ibâdetle Sana yöneliyorum. Bütün hayırların esaslarını bana rızık olarak vermeni Senden istiyorum. Veli kullarına ihsan ettiğin şeyleri bana da ihsan etmeni, dünya ve ahirette, durumumu düzeltmeni Senden diliyorum, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!..."
Meş´arü´l-Haram´dan Mina´ya Dönüşte Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Gün ağarınca, Meş´arü´l-Haram´dan Mina´ya doğru yönelir. Yapacağı iş, Telbiye, zikir ve duaları çok tekrarlamaktır. Bu Telbiye zamanının sonu olduğu içinTelbiyeyeönem verir. Olabilir ki, ömründe bundan sonra bir daha Telbiye mukadder olmaz.
Nahir (Kurban Bayram) Günü Mina´da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Meş´arü´l-Haram´dan ayrılıp Mina´ya ulaşınca şöyle demek müstahabdır:
(Elhamdü lillâhi´llezî belleğanîhâ salimen muâfen. Allâhümme hazihî minen, kad eteytühâ ve ene abdüke ve fîkabzetike. Es´elüke en temünne aleyye bimâ menente bihî alâ evliyâike. Allâhümme innîe´ûzü bike mine´l-hirmâni ve´1-mus´îbeti fi dînî, yâ erhame´r-râhimîn.)
"Selâmet ve afiyetle beni Mina´ya ulaştıran Allah´a hamd olsun. Allah´ım burası Mina´dır. Senin kulun olarak ve kudretin altında bulunarak buraya geldim. Velî kullarına ihsan ettiğini bana da ihsan etmeni Senden istiyorum. Allah´ım! Mahrumiyetten ve dinimde musibetten Sana sığınıyorum, ey merhamet edenlerin en merhametlisi!..."
Akabe (Büyük Şeytan) taşlarını atmaya başlayınca ilk taşla Telbiye´yi keser. Orada duâ için beklemek sünnet değildir. Kurbanı varsa onu boğazlar yahut keser. Kesim ve boğazlama zamanında şöyle der:
(Bismillâhhi vallâhu ekber. Allâhümme salli ala muhammedin ve ala âlihî ve sellim.. Allâhümme minke ve ileyke, tekabbel minnî )
"Allah´ın adıyla (kesmeğe) başlarım. Allah her şeyden büyükfür Al lah´ım! Muhammed üzerine ve ailesi üzerine rahmet el ve selâmet ve Allah´ım, Senden bana ulaşan Senin hediyendir. Benden (bu kurban ibâ detimi) kabul et" Eğer başkası adına hayvanı kesiyorsa "Falancadan ka"
bul et" söyler. Kurbanı kestikten sonra başını traş eder. Başını traş eder" ken eliyle alnını tutup tekbir getirmesini sonra şöyle demesini bazı alim lerimiz müstahab görmüşlerdir.
(Elhamdü lillâhi alâ mâ hedânâ, vclhamdü lillâhi alâ mâ en ´ame bihî aleynâ. Allâhümme hazihî nâsiyelî fetakabbel minnî veğfir lî zünûbî. Al-lâhümme´ğfir lî ve li´1-muhallikîne ve´1-mukassırîne yâ vâsia´l-mağfireti, amîn.)
"Bizi doğru yola ilettiğinden dolayı hamd Allah´a mahsustur. Bize verdiği nimetlerden dolayı hamd Allah´adır. Şu benim alnımdır, benden ibâdetimi kabul et, günahlarımı da bağışla. Allah´ım beni, traş olanları ve saçlarını kısaltanları bağışla, ey mağfireti geniş olan Allah!... Allah´ım kabul et."
Traşı tamamlayınca tekbir alıp şöyle der:
(Elhamdü Iillâhillezî kada annâ nüsükenâ. Allâhümme zidnâ îmânen ve yakînen ve tevfikan ve avnen veğfir lenâ ve liâbâinâ ve ümmehâtinâ ve´1-müslimîne ecnıaîn.)
"Bizim hac ibâdetimizi yerine getiren Allah´a hamd olsun. Allah´ım imanı, gerçek anlayışı, başarıyı ve yardımı bize artır. Bizi, babalarımızı, analarımızı ve bütün miislümanları bağışla."
504- Sahabî olan Nübeyşetü´1-Hayr El-Hüzelî´den yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Teşrik günleri (bayram günü ile diğer üç gün) yemek içmek ve Allah Tealâ´yi zikretmek günleridir."[3]
Onun için zikirleri çok yapmak müstahabdır. Zikirlerin en faziletlisi de Kur´an okumaktır. Sünnet olan, taş atma günlerinde, (küçük Şeytana) taş attıktan sonra orada beklemektir. Kıbleye (Kabe´ye) döner, Allah Tealâ´ya hamd eder, tekbir getirir tehlil yapar (Lâ İlahe illallah, der), tes-bihde bulunur (Sübhânellah, der) ve kalb huzuru ile ve azaların vakan ile duâ eder. Bu şekilde Bakara süresini okuyacak kadar bir zaman bekler. İkinci (orta şeytana) taş atışda da aynen böyle yapar. Fakat üçüncü (Akabe-Büyük Şeytan) cemresinde beklemez.
Mina´dan ayrılınca, hac tamamlanmış olur. Artık hacla ilgili bir zikir kalmaz. Ancak bir müsafir hükmünde olur. Sadece müsafirler için müstahab olan Tekbir, Tehlil, Tahmid, Temcid ve bunlardan başka zikirleri yapması müstahab olur. Bunların açıklaması İnşaatları ileride gelecektir.
Zemzem Suyunu İçerken Okunacak Dualar
505- Câbir´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Zemzem suyu hangi şey (niyeti) ile içilmişse onun içindir."[4]
Alimlerin ve seçkin kimselerin üzerinde yürüdüğü esas budur. Yüksek niyet ve arzuların gerçekleşmesi için Zemzem suyunu içtiler ve arzularına kavuştular.
Alimler demişlerdir ki, hastalıktan yahut başka bir şeyden şifa bulmak için yahut mağfirete kavuşmak için Zemzemi içen kimsenin içme anında şöyle demesi müstahab olur:
(Allahümme innehû belaganîenne resûlellâhi (Saüallâhu aleyhi ve sel-leme) kale: "Mâu zemzeme limâ şuribe lehû. " Allâhümme ve innî esra-buhû litağfire lî ve Htef´ale bî keza ve kezâ..,Fağfir lî ev îf´al ev: "Allâhümme innî eşrebuhû müsteşfiyen bihî feeşfinî.)
"Allah´ım! Resûlullah Sutlu I la hu Aleyhi Ve Sellem´in şöyle buyurduğu bana ulaştı: "Zemzem suyu ne niyet için içilmişse onun içindir." Allah´ım, ben bunu, beni bağışlaman için ve bana şu şu ihsanlarda bulunman için içiyorum. Beni bağışla, yahut şöyle ihsanda bulun, yahut: Allah´ım Senden şifa dileyerek içiyorum; bana şifa ver ve benzeri dualarda bulunur." Allah en doğrusunu bilendir.
Mekke´den çıkıp vatanına dönmek istediği zaman veda (ayrılış) için tavaf yapar. Sonra Mültezeme gidip orada bulunur ve duâ eder:
(Allâhümme, el-beytü beytüke. Ve´1-abdü abdüke vebnü abdike vebnü emetıke. Hameltenîalâ mâ sahharte lîmin halkike, hattâ seyyertenî fî bi-lâdike ve belleğtenî bini´metike hattâ eântenî ala kadâi menâsikike fein künte radîte annî fezded annî ndan ve illâ femine´1-âne, kabîe en yen´â ân beytike dârî. Hazâ evânü insırâfî in ezinte lî ğayre müstebdilin bike ve lâbibeytike ve lâ râğıbm anke ve la an beytike. Allâhümme feeshibnî el-âfiyete fî bedenî ve´1-ismete fî dînî ve ahsin münkalebî verzuknî tâate-ke mâ ebkayteni. Vecma´lîhayriyi´l-âhireti ve´d-dünyâ. İnneke ala külli şey´in kadîr.)
"Allah´ım, bu bey t Senin beytindir. Bu kul da Senin kulundur ve kutunun oğludur, kadın kulunun da oğludur. Yaratıklarından benim hizmetime verdiğin vasıtada beni taşıdın; öyle ki beni memleketlerinde do- , .aştırdın ve nimetlerine ulaştırdın da hac ibâdetlerini yerine gtirinceye kadar bana yardım eltin. Eğer benden razı olmuş isen, benden rızânı çoğalt. Eğer razı olmamış isen, yerim Senin Bcyt´inden uzaklaşmadan önce şimdi razı ol. Sana ibâdetten ve Bcyt´inden yüz çc> irmeksizin. Senin rızândan ve Bcyt´inden ayrılmaksmn eğer bana izin verirsen bu benim dönüş /amammdır. Allah´ım, vücûdumda ve dinimin korunmasında afiyeti bende bulundur. Dönüş yerimi güzel yap. beni yaşattığın müddet Sana itaati bana rızık olarak ver. Dünya ve âhiret hayırlarını benim için topla. Muhakkak ki. Sen her şeye kadirsin."
Bu duayı okumaya başlar ve Allah Sübhânchû ve Tealâ´ya hamd ile, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Scllem´e salât ile tamamlar, diğer sözü geçen dualarda olduğu gibi...
Eğer Mekke´den ayrılacak olan hayız halinde bir kadın ise, Mescid´in kapısında durur ve bu duayı ovada yapar ki, bu da müstahabdır. Sonra döner ve ayrılır. Allah en iyi bilendir.
Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem´in Kabrini Ziyaret Ve Huzrunda Yapılacak Dualar
Bil ki, Hac yapan kimsenin, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Scllem´i ziyaret etmesi gerekir, isler yolu istikametinde olsun, ister olmasın. Çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i ziyaret etmek, Allah´ın rızasına uygun olarak yapılan işlerin en önemlilerinden ve en kazançlı olan-lanndanchr. İstenen şeylerin de en fazUetlilcrindendir. Ziyarete yöneldiği zaman, yol esnasında Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerine çok salât getirir. Gözü Medine´nin ağaç ve Harem bölgesine ulaştığı ve şehir tanındığı zaman, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerine "salât ve selâmı" çoğaltır.-Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i ziyaretten dolayı Allah dan sevab ister ve bu sebeble dünya ve ahirette kendisini mutlu diler Şöyle der:
(Allâhümme´ftah aleyye ebvâbe rahmetike verzuknî fiziyareti kabri ne-biyyike (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mâ rezaktehö evüyâeke ve ehle tâa-tike. Vağfir lî verhamnî yâ hayre mes´ûlin.)
"Allah´ım rahmet kapılarını bana aç ve Peygamberin Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i ziyaretten dolayı, velî kullarına ve Sana itaatkâr olanlara verdiğin rızıkla beni rızıklandır. Beni bağışla, bana merhamet et, ey dilekte bulunulanların en hayırlısı!.."
Mescide gireceği zaman, diğer mescidlere girerken söylenenleri söylemek müstahab olur. Kitabın başında bunu söylemiştik. Mescid içinde iki rekât "Tahiyyatü´l-Mescid = Mescide hürmet" namazı kılınca Peygamberin mükerrem kabrine gider. Kabri şerifirl duvarından üç metre kadar uzağında yüzü ona dönük ve arkası kıbleye doğru dönük olarak durur ve sesini yükseltmeyerek orta bir sesle selâm verir ve şöyle söyler:
(Esselamu aleyke yâ resûlellâh, esselâmü aleyke yâ hıyeretellâhi min halkını esselâmü aleyke yâ habîbellâh, esselâmü aleyke yâ seyyidel-mürselîne vetetemennebıyyîne, esselâmü aleyke ve ala âlike ve ashâbike ve ehli bey-tıke ve alennebıyyîne ve sâirissâlihme. Eşhedü enneke belleğternsâlete ve eddeyte 1-emanete ve nesahte´l-ümmete. Fecezâke´llâhu annâ efdale mâ, ceza resülen resülen an ümmetihî.)
"Sana selâm olsun ey Allah´ın Resulü, sana selâm olsun ey Allah´ın yaratıkları içinden Allah´ın seçkini, sana selâm olsun ey Allah´ın mahbu-ou, sana selam olsun ey peygamberlerin efendisi ve Resullerin sonuncusu, sana ve ailene, ashabına ve ehli beytine, peygamberlere ve diğer salih kimselere selâm olsun.
Ben şahidlik ediyorum ki, elçiliği tebliğ ettin, emaneti yerine getirdin ve ümmete öğüt verdin. Bize doğru yolu gösterdiğin için Allah bir peygambere verdiği sevabdan daha üstünü ile seni mükâfatlandırsın."
Eğer bu ziyareti yapan bir kimse, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem´e selâm tavsiyesinde bulunmuşsa, ziyaretçi şöyle der: "Ey Allah´ın Resulü, falan oğlu falandan sana selâm olsun."
Sonra biraz geri çekilerek bir miktar sağa doğru gider. Ebû Bekire (Ra-diyallahu Anh) selâm verir. Sonra Ömer´e (Radıyallahu Anh) selâm vermek için biraz daha geri çekilir. Sonra Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yüzü karşısında olacak şekilde ilk durduğu yere döner de kendisi için peygaberi vesile edinir. (Peygamberin yüksek makam ve faziletine dayanarak Alîah´dan mağfiret ister." Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Rabbine yönelerek peygamberin şefaatçi olmasını ister. Hem kendisine, hem de ana-babasına, arkadaşlarına, dostlarına, kendisine iyilik edenlere ve diğer müslümanlara duâ eder. Bu şerefli yeri ganimet sayarak duayı çoğaltmaya gayret gösterir. Allah Tealâya hamd eder, onu teşbihle yüceltir, tekbir ve tehlil getirir. Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e Salât getirir ve bunların her birini çok yapar. Sonra Kabri Şerif ile Minber arasındaki "Ravza" mahalline gelir, orada duayı çok yapar.
506- Ebû Hüreyre´den (Radıyailahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Benim kabrim ile minberin arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. "[5]
Medine´den çıkıp yolcu olmayı istediği zaman, iki rekât namaz kılmakla Mescide veda etmesi ve istediği duayı yapması müstahab olur. Sonra Kabri şerife gider ve ilk verdiği selâm gibi selâm verir ve duayı tekrar eder. Böylece Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e veda eder ve şöyle söyler:
(Alîâhümme lâ hazâ âhire´1-ahdi biharemi resûlike ve yessir lî yelavde ile´l-haremeyni sebîlen sehleten bimennike ve fadlike ve´r-zukniye´1-afve ve´1-âfiyete fi´d-dünyâ ve´I-âhireti. Ve ruddenâ sâlimîne ğanimîne ilâ ev-tâninâ âmine.)
"Allah´ım! Bu ziyareti, Resulünün Haremini ziyaretin sonu yapma ve beni iki Harem´e (Mekke ve Medine´nin Harem bölgelerine) senin ihsan ve ikramın ile kolay bir yolla tekrar dönmeye beni muvaffak et. Dünya ve âhirette bana afv ve afiyeti rızık olarak ver ve güven içinde selâmet üzre manevî kazançlarla bizi vatanlarımıza döndür."
İşte bu zikirler, hac zikirlerinden Allah´ın toplanmasını bana muvaffak kıldıklarıdır. Her ne kadar bu kitabın hacmine nisbetle dualardan bazıları uzun ise de, bu konuda topladıklarımıza nisbetle kısa sayılırlar. Kerim olan Allah´dan, bizi kendisine itaate muvaffak kılmasını ve bizimle kardeşlerimizi Cennetinde bir araya toplamasını diliyoruz.
Ben "Menasik" kitabında bu zikirlerle ilgili konulan ek ve ilâvelerle genişçe açıkladım. En doğrusunu Allah bilir. Hamd, nimet, başarı vermek ve koruma O´na mahsustur.
Utbî´den rivayete göre, şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in kabri yanında oturuyordum. Bir Arabî geldi ve dedi: Esselâ-mu AleykeyaResûlellah! Allah´ın şöyle buyurduğunu dinledim:" "Eğer o günahkârlar, nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına Allah´dan mağfiret diîeseler, Peygamber de onlar için afv dileseydi, elbette Allah´ı çok tevbe kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı."[6]
İşte ben günahlarımdan tevbe ederek sana geldim, Rabbim´den senin şefaatini diliyorum. Sonra şu şiiri okudu:
Ey yeryüzünün düzlüğünde kemikleri gömülenlerin en hayırlısı!...
O kemiklerin pak ve hoşluğundan bütün yeryüzü ve tepeler pâk-ve hoş olmuştur.
İçinde bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun... İffet de oradadır, cömertlikde oradadır, kerem de...
Sonra A´rabî dönüp gitti. Gözlerime uyku çöktü de rüyada Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem´i gördüm, Bana dedi: "Ey Utbî! O A´ra-bî´ye yetiş de ona müjde ver ki, Allah Tealâ kendisini bağışlamıştır."
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tirmizi
[2] Kur´anı Kerim, Bakara Süresi:198.
[3] Müslim.
[4] Ahmed b.Hanbet. Beyhakî.
[5] Buhârî. Müslim.
[6] Kur´anı Kerim, Nisa Süresi:64
HACCIN ZİKİRLERİ DUALARI LiSTESi
Tavafın Duaları Ve Zikirleri
Mültezemde (Haceru´l-Esved İle Kabe Kapısının Arasında) Duâ
Hicr (Hatîm) De Duâ Etmek
Kabe´nin İçinde Duâ Etmek
Sayin Zikirleri
Mekke´den Arafata Çıkarken Okunacak Dualar Ve Zikirler.
Arafat´da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Arafat´dan Müzdelife´ye Dönüşte Müstahab Olan Dualar Zikirler
Müzdelife´de Ve Meş´âru´l-Haramda Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Meş´arü´l-Haram´dan Mina´ya Dönüşte Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Nahir (Kurban Bayram) Günü Mina´da Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Zemzem Suyunu İçerken Okunacak Dualar
Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem´in Kabrini Ziyaret Ve Huzrunda Yapılacak Dualar
|
|
|
Orucun Zikirleri Dualari |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:35 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
ORUCUN ZİKİRLERİ
Hilali Ve Dolun Ayı Görenin Okuyacağı Dualar
486- Talha İbni Ubeydullah´dan rivayet edildiğine göre, Peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem hilâli (henüz doğan ayı) gördüğü zaman şöyle
buyururdu:
(Allâhümme ehillehû aleynâ bilyümni ve´l-îmâni vcsselânıeti ve´i-isiâmi. Rabbî ve rabbüke´IIâhu.)
"Allah´ım! bu hilâli üzerimize bereketle, imanda itminanla, selâmetle ve islâm üzere bulunmakla devam ettir. Benim Rabbim ve (ey hilâl) senin Rabbin Ailah´dır."[1]
487- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hilâli görünce şöyle buyurmuştur:
"Allâhu ekber. AHâhümme ehihehu aleynâ bi´I-emni ve´l-îmâni vesse-îâmetive´1-islâmivettevfîkiIimâtuhibbu veterdâ. Rabbena verabbüke´-Ilahu."
´Allah her şeyden büyüktür. Allah´ım! Bunu (hilâli) üzerimize güvenle, imanla, selâmetle, islâm ile, sevdiğin ve razı olduğun şeylerde başarı ile devam ettir. Bizim Rabbimiz ve senin Rabbin Allah´dır."[2]
488- Katâde´den rivayet edildiğine göre, kendisine şu hadis ulaşmıştır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem hilâli görünce şöyle buyururdu:
(Hilâlü hayrın ve rüşdin. Hilâlü hayrin ve rüşdin. Hilâli hayrin ve rüş~ din. Âmentü biHâhiîiezî halekake.)
Hayır ve hidayet hilâli olsun. Hayır ve hidayet hilâli olsun. Hayır ve hidayet hilâli olsun. Seni yaratan Allah´;), iman ettim.
"Bunu üç kez söylerdi sonra buyururdu: Falan ayı giderip falanca ayı getiren Allah´a hamd olsun."[3]
Katâde´den diğer bir rivayette: "Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem hilâli gördüğü zaman ondan yüzünü çevirirdi." bunları Mürsei hadis olarak Ebû Dâvud böylece rivayet etmiştir. Ebû Davud´un bazı nüshalarında, Ebû Dâvud demiştir ki, bu konu ile ilgili senede dayalı sahih bir hadis yoktur.
489- Hazreti Aişe´den (Radiyallahu Anha) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resûllüllah Sallalahu Aleyhi ve Sellem elimden tuttu. O anda kamer (ay) doğmuştu. Bana şöyle dedi: "Karanlığa gömüldüğü zaman bu kamerin (doğan) şerrinden Allah´a sığın"[4]
490- Hilyetü´I-Evliya kitabında Ziyad El-Nümeyri´den o da Enes´den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Enes şöyle demiştir: "Recep ayı girdiği zaman, Resülüllah sallallahu aleyhi ve Sellem:
(Allâhümme bârik lenâ fî recebe ve şâ´bâne ve belliğnâ ramazâne). "Allah´ım! Bize Receb ayında ve Şaban ayına bereket ver. Bizi de Ramazan ayma ulaştır." buyurmuştur.[5]
Oruçta Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
Diğer ibâdetlerde olduğu gibi, oruç ibâdetinde de kalb niyetine dil ile söylemeyi eklemek müstahabdır. Yalnız kalb niyeti ile yetinilirse kâfi gelir. Eğer (kalb ile değil de) yalnız dil ile söylenirse, ihtilafsız caiz değildir. Eğer oruçlu kimseye kötü söylenir ve küçümsenirse, iki yahut daha çok defa: Ben oruçluyum, ben oruçluyum, demek sünnettir.
491- Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sülullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Oruç (günahlardan koruyan) bir kalkandır. Sizden biriniz oruç tuttuğu zaman kötü söylemesin ve boş konuşmasın. Bir kimse oruçlu olanla çatışırsa yahut ona çirkin söz söylerse, iki defa: Ben oruçluyum, ben oruçluyum, desin."[6]
Ben derim ki, oruçlu bu sözü dili ile söyler ve kendisine çirkinsözsöyleyene duyurur. Böyle yapmakla belki adam kötü davranışından döner. Yine denmiştir ki bu sözü kalbi ile söyler ki, çekişmeden sakınmış ve orucunun sağlamlığını korumuş olsun. Fakat birinci söz daha kuvvetlidir. Allah her şeyi en iyi bilendir.
492- Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Üç kimse vardır ki, onların duası geri çevrilmez: İftar edinceye kadar oruçlunun duası, adalet üzre bulunan idarecinin duası, haksızlığa uğramışın duası..."[7]
İftar Zamanında Okunacak Dualar
493- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem iftar ettiği zaman şöyle derdi:
Susama gitti ve damarlar yatıştı. Mükâfat da inşa Allahu Tealâ sabit oldu."
Allah Tealâ buyurmuştur:
"Çünkü (Allah yolunda cihad edenlere) bir susama isabet etmez ki, onun mükâfatını bulmuş olmasınlar."[8]
494- Muaz İbni Zühre´den rivayet edildiğine göre, ona şöyle anlatılmış: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem iftar ettiği zaman şöyle derdi:
(Allâhümmc leke sumtü ve ala nzktke cftartü) "Allah´ım Senin için oruç tuttum ve Senin rızkınla iftar ettim."[9]
495- Yine Muaz İbni Zühre´den rivayet edildiğine göre, şöyle denmiştir: "Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iftar ettiği zaman şöyle derdi:
(Elhamdü lillâhillczî c´ânenî fesumtü ve razakanî feeftartü).
"Bana yardım edip de oruç tuttuğum ve bana rızık verip de iftar ettiğim Allah´a hamd olsun."[10]
496- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğne göre, şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem iftar ettiği zaman şöyle derdi:
(Allâhümme leke sumnâ ve alâ nzkıke eftarnâ. Fetakabbel minnâ in-
neke ente´s-semî´ul-alîm.)
"Allah´ım! Senin rızan için oruç tuttuk ve rızkınla iftar ettik. Bizden (orucumuzu) kabul et. Muhakkak Sen her şeyi işitensin, bilensin.)"[11]
497- Abdullah İbni Ebû Müleyke´den, o da Abdullah İbni Amr İbni´l-As´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: "Gerçekten oruçlunun iftarı anında bir duası vardır ki geri çevrilmez (kabul olunur."
İbnü Ebu Müleyke demiştir: Abdullah İbni Amr´dan işittim, iftar ettiği zaman şöyle derdi:
(Allâhümmc innî es´elüke birahmetike´lletî vesi´ai külle şey´in en tağ-f´ire lî.)
"Allah´ım! Her şeyi kaplayan rahmetinle beni bağışlamanı Senden istiyorum."[12]
Başkasının Yanında İftar Edenin Okuyacağı Duâ
498- Sahih bir isnadla Enes´den rivayet edildiğine göre, demiştir ki: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Sa´d İbni Ubâde´nin yanına vardı. Ubâde ekmek ve zeytin yağı getirdi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem yedi sonra şöyle dedi:
(Eftare indekümussâimûne ve ekele taâmekümü´l-ebrâru ve sallet aleykümü´l-melâiketü).
"Yanınızda oruçlular iftar etsin ve iyi kimseler yemeğinizi yesin. Melekler de size mağfiret dilesin."[13]
499- Enes´den rivayet edildiğine göre, demiştir ki: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir toplum yanında iftar ettiği zaman, onlara (498) nolu hadisteki duayı aynen yapardı.[14]
Kadir Gecesinde Okunacak Dualar
500- Sahih isnadlarla Hazreti Aişe´den (Radiyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:
"Dedim, ey Allah´ın Resulü, Kadir gecesini bilirsem, o gece ne söyleyelim Şöyle söyle, buyurdu:
(Allâhümme inneke afüvvün tühibbu´1-afve fa´f annî.)
"Allah´ım! Sen çok bağışlayansın, bağışlamayı seversin. O halde beni (günahlarımı) bağışla. "[15]
Alimlerimiz {Allah onlara rahmet etsin) demiştir: Kadir gecesinde bu duayı çok yapmak müstahabdır. Yine şerefli yerlerde Kur´an okumak ve müstahab olan diğer duâ ve zikirleri yapmak müstahabdır. Bu duâ ve zikirler daha önce topluca ve parça parça gösterilmişti.
İmam Şafi´i (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: Bir kimsenin Kadir gecesinde gösterdiği ibâdet gayretini gündüzünde de yapmasını iyi görürüm. Onun ifadesi şöyle: Kadir gecesinde müslümanlann önemli işleri ile ilgili duaları çok yapmak müstahabdır. Salih kimselerin ve Allah´ın arif kullarının yolu budur. Başarı Allah´ın yardımıyladır.
İtıkaftaki Zikirler
İtikâfda Kur´an okumayı ve diğer zikirleri çok yapmak müstahabdır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Dârimi. Tirmizi. (Tîrmizî, bu Hasen hadistir, demiştir.)
[2] Dârimî.
[3] Ebû Dâvud.
[4] İbni Sünnî. Tirmizî. Nesâî
[5] İbni Sünnî.
[6] Buhârî. Müslim.
[7] Tirmizî. İbni Mâce. Ahmed b. Hanbel. (Tirmizî demişlir ki, bu hadis Hasendir.)
[8] Kur´anı Kerim. Tevbe Suresi: 120
[9] Ebû Davud.
[10] îbni Sünnî.
[11] îbni Sünnî.
[12] İbni Mâce. İbni Sünnî, Sahih isnadia.
[13] Ebû Dâvud, Nesâî.
[14] îbni Sünnî.
[15] Tirmîzi. Nesâî. İhni Mâce. (Tirmîzi demiştir ki, bu lıasen hadisi ir, .sahilidir
ORUCUN ZİKİRLERİ LiSTESi
Hilali Ve Dolun Ayı Görenin Okuyacağı Dualar
Oruçta Müstahab Olan Dualar Ve Zikirler
İftar Zamanında Okunacak Dualar
Başkasının Yanında İftar Edenin Okuyacağı Duâ.
Kadir Gecesinde Okunacak Dualar
İtıkaftaki Zikirler
|
|
|
Özel Namazlardaki Zikirler |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:32 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
ÖZEL NAMAZLARDAKİ ZİKİRLER
Cuma Gününde Ve Gecesinde Müstahab Olan Zikirler Ve Dualar
Cuma gününde ve gecesinde Kur´an okumayı, zikirler yapmayı dualarda bulunmayı, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerine Salavât getirmeyi çoğaltmak müstahabdir. Cuma gününde Kehif sûresini okumak da müstahabdır. İmam Şafi´î (Allah ondan razı olsun) El-Ümm adlı kitabında demiştir ki, cuma gecesinde de, Kehif sûresini okumak müstahabdır.
447- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre; Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cuma günü zikirde bulunup şöyle dedi: "Cumada bir vakit vardır ki, müslüman bir kul, namaza dururken, Al-lah´dan bir şey ister de, o vakte rasgelirse, muhakkak O istediğini ona verir . [1] Sonra eliyle işaret ederek o vaktin çok az bir zaman olduğunu belirtti.
Duaların kabul edildiği bu vaktin ne zaman olduğu konusunda ilk devir alimleri ile sonrakiler ayrı görüşlerde bulunmuşlardır. Bu görüşler çok olup fazlaca yaygınlaşmıştır. Ben, bu husustaki görüşlerin hepsini, EI-Mühezzeb şerhinde topladım ve söz sahihlerini de açıkladım.
Ashabı kiramdan çok kimseler, bu vaktin (cuma günü) ikindiden sonra olduğu görüşündedirler.
Metindeki "namaza dururken" sözünden maksat, namazı bekleyen, demektir. Çünkü bu kimse, namazda sayılır. Bu konuda varid olan hadîslerin en sahihi, Müslim´den rivayet ettiğimizdir.
448- Ebû Musa El-Eş´âri´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: "(Duaların kabul olduğu) o vakit, İmamın (minberde) oturduğu vakit ile namazı tamamlayıncaya kadar olan zamandır. [2]
Kehf sûresini okumak ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e Sa-lât getirmek hakkında pek çok meşhur hadisler nakledilmiştir. Bunlar bilindikleri için, kitab uzamasın diye onları nakletmedim. Kendi bölümünde bunlar geçmişti.
449- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Kim, cuma günü sabahleyin sabah namazından önce şu sözleri üç defa söylerse, onun günahları deniz köpükleri kadar olsa bile, Allah onun günahlarını bağışlar:
"Estağfirullahellezîlâ ilahe illâ huve´l-hayyu´l-kayyûmu ve etûbu ileyhi."
"O Allah´dan mağfiret dilerim ki, O´ndan başka hiç bir ilâh yoktur, ebedî hayat sahibidir, her işi idare edip ayakta tutandır. Ben O´na dönüp tevbe ediyorum."[3]
450- Ebû Hureyre´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlüllah Saîlallahu Aleyhi ve Sellem cuma günü Mescid´e girdiği zaman kapının iki direğine tutunur sonra buyururdu:
"Allâhümme´c-alnî evcehe men teveccehe ileyke ve akrabe men tekar-rebe ileyke ve efdale men seeleke ve reğibe ileyke."
"Ya Rabbi! Beni, Sana yönelenlerin en yönelicisi, rahmetine yaklaşanların en yaklaşanı, Senden isteyip Sana rağbet edenlerin en faziletlisi yap. [4]
Ben derim ki, bizim şöyle duâ etmemiz müstahabdır:
Ya Rabbi! Beni, Sana yönelenin en yönelicisinden, rahmetine yaklaşanın en yakınından, Senden isteyip Sana rağbet edenlerin en faziletlisinden biri yap.
Cuma namazında ve cuma günü sabah namazında müstahab olan kı-raatların açıklaması "Namazın zikirleri" bölümünde geçti.
451- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Kim cuma namazından sonra yedi defa ihlâs sûresi ile Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini okursa, Allah onu diğer cumaya kadar kötülüklerden korur. [5]
Cuma namazından sonra Allah´ı zikretmeyi çoğaltmak müstahabdır. Allah Teâlâ buyuruyor: "Cuma namazı edâ edildiği zaman yeryüzüne da-ğıhn ve Allah´ın fazlından (helâl rızık) isteyin, Allah´ı çok anınız ki, kurtulmuş olasınız,"[6]
İki Bayramda (Fıtır Ve Kurban Bayramlarında) Meşru Olan Zikirler Ve Dualar
Bayram gecelerini, Allah´ı zikretmek, namaz kılmak ve diğer ibâdetlerle ihya etmek, bilindiği gibi müstahabdır. Bu hususta varid olan şu hadîs delildir:
452- "Kim bayram gecelerini (ibadetle) ihya ederse, (âhireti unutup dünyaya bağlanmakla) kalblerin öldüğü gün onun kalbi ölmez."
Yine şu rivayet vardır: "Kim, iki bayram gecesinde Allah´dan sevab bekleyerek ibâdet ederse, kalbler öldüğü zaman onun kalbi ölmez"[7]
İmam Şafi´î ile İbni Mace´nin rivayetleri böyledir. Bu zayıf bir hadîstir. Ebu Ümâme´nin rivayetinden merfû ve mevkuf olarak bunu rivayet ettik.îki yönü ile de zayıftır; fakat faziletle ilgili hadîslerde müsamaha vardır. Nitekim kitabın başında bunu belirtmiştik.
Ne kadar bir zaman ibâdet etmekle gece ihya edilmiş olur, konusunda alimler ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta en sağlam görüş, gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçirmektir. Muayyen bir vakit içerisinde geceleyin kalkıp ibâdet etmekle o gece ihya edilmiş olur da, denmiştir.
İki bayram gecelerinde Tekbir getirmek müstahabdır. Fıtır (Ramazan) gecesi için, güneşin batışından itibaren imam bayram namazını kıldırmaya kalkıp iftitah tekbirini alıncaya kadar geçen zaman içinde tekbir getirmek müstahabdır. Ayrıca namazların arkasında ve diğer hallerde de tekbir getirmek müstehaptır. İnsanların kalabahklaştığı yerlerde, yürürken, otururken, yatarken, yolda, mescidde ve yatarken çokça tekbir getirilir.
Kurban bayramı için, Arefe günü sabah namazından sonra başlayarak dördüncü günün ikindi namazının sonunda tamamlanmak üzere her farz namazdan sonra tekbir getirilir. (Hanefî mezhebinde bu tekbirlerin yapılması vacibdir). Dördüncü günün ikindisinden sonra gelecek namazlar akabinde tekbir getirilmez. Sahih olan ve uygulanan iş budur. Gerçi bu konuda, hem bizim mezhebimizde, hem de diğerlerinde meşhur ayrılıklar vardır; fakat endoğrusu, bizim söylediğimizdir. Bu hususta Beyhakî´nın Sü-nen´inden rivayet ettiğimiz hadîsler vardır. Ben bunların hepsini hadîs olarak ve mezheb görüşleri olarak "mühezzeb" şerhinde açıkça anlattım ve tekbirle ilgili işleri ayrmtılarıyle söyledim. Ben burada, özet olarak tekbirin esasına işaret ediyorum.
Bizim (Şafiî) alimlerimiz demişlerdir ki, tekbir sözü şöyle demektir:
"Allâhu ekber, Allâhu ekber, Alîâhu Ekber"
"Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir" bu şekilde arka arkaya üç kez tekrarlanır. Her istenildiği zaman böyle söylenir.
İmam Şafi´î ve arkadaşları demişlerdir ki, şu sözler ilâve edilirse güzel olur:
"Allâhu ekber kebîri, ve´1-hamdü lillâhi kesîrâ, ve sübhânellâhi bük-raten ve esîlâ, lâilaheillâlîâhu velâ na´büdu illâ iyyâhu, muhlisinelehu´d-dîne ve lev kerihe´l-kâfirûn, Lâ ilahe illâllâhu vahdehû. Sadaka va´dehû ve nasara abdehû ve hezeme´l-ahzâbe vahdehû lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber."
"Allah yüceler yücesidir. Çokça hamd Allah´a mahsustur. Akşam sabah Allah´ı noksanlıklardan tenzih ederiz. Allah´dan başka İlâh yoktur. Müşrikler hoşlanmasalar da, dinde ihlâs sahihleri olarak yalnız O´na ibâdet ederiz. Allah´dan başka ilâh yoktur; yalnız O vardır. Verdiği sözde sadık olmuştur, kuluna yardım etmiştir ve yalnız kendi kudreti ile düşman birliklerini perişan etmiştir. Allah´dan başka ilâh yoktur, allan her şeyden büyüktür."
âlimlerimizden bir kısmı demiştir; insanların âdet edindikleri şu şekil üzere tekbir getirmekte bir beis yoktur;
´´Allâhu ekber. Allâhu ekber (Allâhu ekber) lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber, alîâhu ekber ve lillâhi´1-hamd."
"Allah her şeyden büyüktür, allan her şeyden büyüktür (Allah her şeyden büyüktür). Allah´dan başka ilâh yoktur, Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür. Hamd Allah´a mahsustur."
(Hanefî mezhebinde, Kurban bayramının arefe sabahında başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazının sonunda tamamlanmak üzere geçen yirmi üç vaktin farzlarından sonra tekbir getirmek vacibdir).
Tekbir getirilen yirmi üç vakta ait günlerde kılınan her türlü namazdan sonra tekbir getirmek (Şafi´î mezhebinde) meşrudur, kılınan namaz farz olsun, nafile olsun, cenaze namazı olsun, kaza namazı olsun, adak namazı olsun, hüküm aynıdır. Bu namazların bir kısmında ihtilâf varsa da, onları ayrıntılı olarak anlatma yeri değildir, burası. Ancak benim söylediğim sahîh olanıdır. Fetva bunun üzerinedir ve bununla amel edilir.
Eğer imam, kendisine uyanın görüşüne aykırı oîarak bu teşrik (tekbir getirme) günlerinde tekbir getirirse, yahud aksine olarak, kendisine uyanın görüşüne zıt şekilde tekbir getirmezse, imama uymuş olan kimse, bu hallerde imamın yaptığını yapar mı Alimlerimiz bu hususta iki görüşe sahib olmuşlardır:
Bunlardan sahih olanı, imama uyan kimsenin kendi görüş ve inancına göre hareket etmesidir; çünkü imam selâm verdikten sonra, imamla ilgi kesilmiştir; artık ona uymak gerekmez. Fakat bayram namazı içinde imam ziyâde tekbir aldığı zaman, imama uyan kimsenin mezhebinde olmasa bile, ona tabî olması gerekir; çünkü namaz içinde imama uymak zorunluğu vardır.
(Hanefî mezhebinde, bayram namazlarının ilk farz tekbirlerinden sonra birinci rekâtta kıraattan önce üç tekbir ve ikinci rekâtta kıraattan sonra dört tekbir almak vacibdir. Şafi´î mezhebinde ise) bayram namazında, kıraattan önce zaid tekbirleri getirmek sünnettir. Birinci rekâtta, iftitah tekbirinden başka yedi tekbir alınır.İkinci rekâtta, secdeden kalkma tekbirinden başka, beş tekbir alınır.
Birinci rekâtın tekbirleri, istiftah (Sübhâneke) duasından sonra ve ki-raattan önce olur. İkinci rekâtta da, kıraata başlamadan önce tekbirler alınır. Her iki tekbir arasında:
"Sübhâneelîahi, velhamdü lillâhi ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber.", demek müstahabdır. Alimlerimizin çoğu böyle demiştir. Alimlerimizin bazısı da, şöyle söylenir, demişlerdir:
"Lâilahe illallâhu vahdehû. Lâ şerîke Iehu. Lehülmülkü ve lehülham-dü biyedihil-hayru ve hüve ala külli şey´in kadîr."
Alimlerimizden Ebû Nasır b. Sabba´ ve diğerleri demişlerdir:
İnsanların âdet edindikleri şu şekilde söylemek güzeldir:
"Allâhu ekber kebîra. Velhamdü lillâhi kesîrâ. Ve sübhânellâhi bükre-ten ve esîlâ."
Bütün bu sözler birer kolaylıktır, bunlardan biri üzerinde durmak ve ona bağlanmak yoktur. Bu zikirlerin tümü terk edilmiş olsa ve ayrıca yedi ve beş tekbir terk edilse, namaz sahih olur ve sehiv secdesi gerekmez; (çünkü Şafi´î mezhebinde bu tekbirler sünnettir. Fakat Hanefî mezhebinde vacib olan tekbirin terkinden sehiv secdesi gerekir.) ancak fazilet kaçırılmış olur. Sahîh olan görüşe göre, bayram namazının kıraatına unutarak tekbirleri almadan başlansa, tekbirleri almak için geri dönülmez. İmam Şafi´î Hazretlerinden rivayet edilen zayıf bir görüşe göre, tekbirlere dönülür.
Bayram namazının hutbelerine gelince, ilk kısım hutbede dokuz ve ikinci kısmında yedi tekbîr getirmek müstahabdır.
Bayram namazlarında müstahab olarak okunacak surelere dair bilgi, "Namazın zikirleri" bölümünde daha önce açıklanmıştı. O da, şudur: Birinci rekâtta, Fâtiha´dan sonra "Kâf" suresi, ikinci rekâtta "kamer" suresi okunur yahud istenirse, ilk rekâtta "El´A´lâ" suresi ve ikinci rekâtta "Gâşiye" sûresi okunur ki, bunları okumak müstahabdır.
Zilhicce Ayının İlk On Gününde Okunacak Zikirler Ve Dualar
Cenabı Hak buyuruyor:
"(Hacılar) bilinen günlerde Allah´ın ismini ansınlar."[8] İbni Abbas, Şafi´î ve alimlerin çoğunluğu demişlerdir ki, "bilinen günler"zilhicce ayının on günüdür.
Bu on gün içinde, diğer günlerden daha fazla olarak zikirleri çoğaltmanın müstahab olduğu bilinmelidir. Ayrıca Arefe gününde, bu zikirleri, diğer dokuz gündekilerden fazla yapmak da müstahabdır.
453- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Bu zilhicce (ilk on) günlerinde (yapılan salih) amelden daha faziletli amel, hiç bir günde yoktur. (Ashab) dediler ki;
- Allah yolunda cihad da mı (daha faziletli değildir) Buyurdular:
- Cihad da (daha faziletli değildir; ancak (Allah yolunda cihad için) çıkan bir adam, canını ve malını tehlikeye atıp bir şey (ganimet ve menfaat) almadan dönerse, bu müstesnadır (bunun yaptığı amel daha üstün-dür)."[9]
Tirmizî´nin rivayetinde şöyledir: "Zilhiccenin on günlerindeki salih amelden daha sevimli Allah katında günler yoktur.Ebû Davud´un rivayeti, de bunun gibidir;
454- İmam Ebu Muhammed, Abdullah b. Abdurrahman Ed-Darimî´nin Müsned´inde, Sahîhayn´ın isnadıyla rivayetimizde, orada şöyle demiştir:
"Zilhiccenin on günündeki amelden daha faziletli günler yoktur. (Ashab tarafından) soruldu: Cihad da mı yoktur " sonra hadisin tamamını anlattı. Bir rivayette de: "Kurbanın on günü" şeklindedir.
455- Amr ibni Şuayb´dan babası yoluyla dedesinden rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Duanın hayırlısı, Arefe gününün duâsıdır.benim dediğim ve benden önceki peygamberlerin dediği hayırlı söz:
(Allah´dan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O´nun ortağı yoktur. Mülk O´nundur, Hamd O´nundur ve O, her şeye kadirdir,sözüdür)"[10]
456- İmam Malik Hazretlerinin Muvatta´ında da aynı mürsel bir is-nadla ve daha noksan bir lâfızla rivayet ettik. Onun lâfzı şu:
"En faziletli duâ, Arefe günü duasıdir. Benim söylediğimin ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz şudur:
"La ilahe illallâhü vahdehû la şerike leh."
"Allah´dan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O´nun ortağı yoktur).
457- Salim b. Abdullah b. Ömer´den (Radıyallahu Anhüm) nakledildiğine göre, Arefe gününde bir dilencinin insanlardan dilenmekte olduğunu Hazreti Ömer gördü de, ona şöyle dedi: "Ey biçare kimse! Bugünde, Azîz ve Yüce olan Allah´dan başkasından istenir mi "
Hazreti Ömer (Radıyallahu anh, hac mevsiminde) Mina´daki çadırında tekbîr getirirdi de, Mescidde olanlar onu işitip tekbir getirirlerdi, Sokaklarda olanlar da, sokaklar çınlayacak kadar seslerle tekbir getirirlerdi.
Buharı söyler: İbni Ömer ile Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anhüma), Zil-hicce´niin on gününde çarşıya çıkarak tekbir getirirler ve insanlar da tekbir getirirlerdi.
Güneş Ve Ay Tutulmasında Meşru Olan Zikirler Ve Dualar
Güneş ve ayın tutulması hallerinde Allah´ı Teâlâ´yı zikretmeyi dua etmeyi çoğaltmak sünnet olduğu gibi, tutulmadan dolayı namaz da kılmak sünnettir. Bunun, müslümanlarm icmaı ile sabit olduğu bilinmelidir.
458- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Güneş ve Ay, Allah´ın (kudret ve azametine delâlet eden) alâmetlerinden iki alâmettirler, hiç kimsenin ölümünden ve doğumundan dolayı tutulmazlar. Bunu (tutulma halini) gördüğünüz zaman, Allah Teâlâ´ya duâ edin, tekbir getirin ve sadaka verin."[11]
Yine Buharı ve Müslim´in bazı rivayetlerinde şu ifade vardır: "Bunu (tutulma halini gördüğünüz zaman, Allah Tealâ´yi zikredin."
Keza bunu, İbni Abbas´ın rivayetinden naklettik. Yine Buharî ve Müslim´in Sahîh´lerinde, Ebû Musa El-Eş´ârî´nin Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den şu naklini rivayet ettik: "Bu (ay ve güneş) tutulma hallerinden bir şey gördüğünüz zaman, Allah´ı anmaya, ona duâ etmeye ve ondan mağfiret dilemeye iltica edin."
Yine Buharî ve Müslim´in Sahîh´lerinde, Muğîre ibni Şube´den şu rivayet vardır: "Bunu (güneş ve ay tutulma hallerini) gördüğünüz zaman, Allah´a duâ edin ve namaz kılın." Buharî, yine bu rivvayetin aynısını, Ebû Bekre´nin rivayetinden nakletmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
459- Abdurrahman ibni Sümre´nin rivayetine göre, şöyle demiştir: "Güneş tutulmuşken Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yanma vardım ki, namazda durulduğu gibi, ayakta ellerini kaldırarak teşbih ediyor, teh-Iil getiriyor, hamd ediyor, tekbir getiriyor ve duâ ediyordu! tâ güneş açılıncaya kadar... Güneş açılınca, iki sûre okudu ve iki rekât namaz kıldi"[12]
Güneş tutulması namazında kıraati (kur´an okumayı) uzatmak müs-tahabdır. Birinci rekâtta, Bakara sûresi kadar; ikincide ikiyüz âyet, üçüncüde yüzelli âyet ve dördüncüde de yüz âyet kadar okunması müstahab olur. Birinci rekatın rükû´unda yüz âyet miktarınca, ikinci ve üçüncü rü-kûlarda yetmişer ve dördüncüde elli âyet miktarınca teşbih getirilir, secde de, rükû gibi uzatılır, birinci secde, birinci rükû kadar ve ikinci secde, ikinci rükû kadar uzatılır. Doğru olan budur. Bu konuda alimler arasında bilinen ihtilâflar vardır. Benim anlattığım, secdeyi uzatmanın müstahab oluşunda şüphe edilmesin. Bununla beraber, alimlerimizin kitablarmda meşhur olan, uzatılma yapılmaz, hükmüdür. Fakat bu yanlıştır yahud zayıftır; doğrusu uzatılmasıdır. Bu husus, Buharî ve Müslim´in Sahîh´lerinde, çok yollarla Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den sabit olmuştur. Ben bunları delil ve şahidleriyle "Mühezzeb" şerhinde açıkladım; ve orada anlattıklarıma burada işaret ettim ki, aykırı olan sözlere aldanılmasm.
İmam Şafi´î (Rahimehullah) da, bu namazın uzatılmasının müstahab olduğunu çok yerde göstermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Alimlerimiz demiştir: İki secde arasında oturma işi uzatılmaz; diğer namazlarda âdet olduğu gibi yapılır. Söyledikleri bu söz, sağlam değildir. Çünkü sahîh olan hadîste, uzatılması sabit olmuştur. İkinci rükûdan doğrulunca ve teşehhüdde oturulunca, bunlar uzatılmaz. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bu uzatmalar terk edilip yalnız Fatiha okunsa, namaz sahih olur. (Hanefî´lerde bir sûre ilâvesi vacib olduğu İçin bu terk edilmez).
Rükûdan her kalkışta: "Semialîâhu limen hamideh, rabbenâ hkelhamd" "Allah´a hamd edenin Allah hamd ini işitir, rabbimiz hamd sanadır" demek müstahabdır. Biz bunu Buhârî´nin Sahih´inde rivayet ettik.
Ay tutulmasında kıraati aşikâre yapmak sünnettir. Güneş tutulmasında ise kıraati gizli yapmak müstahaptır.
Namazdan sonra imam iki hutbe irad eder. Bu hitabelerinde insanları Allah´ın kudret ve azameti ile korkutur ve onları Allah´a ibâdet ve itâata teşvik eder, sadaka vermeyi, köle âzâd etmeyi tavsiye eder. bu hususlar, sahîh olan hadîslerde sabit olmuştur. Ayrıca Allah´ın nimetlerine karşı şük-retmeye teşvîk eder, gaflet ve aldanmadan sakındırır. En doğrusunu Allah bilir.
460- (Hz. Ebû Bekir´in kızı) Esma´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seliem, güneş tutulmasında köle âzâd etmeyi emretmiştir."[13] En doğrusunu Allah bilir.
Yağmur Duasında Okunacak Dualar Ve Zikirler
Yağmur duasında, tevazu ve kalb huzuru ile çokça dua, zikir ve istiğfar yapmak müstahabdir. Bu konuda edilen dualar meşhurdur. Onlardan biri şöyle:
"Allah´ım! Bize öyle bir yağmur ver ki, bereketli olsun, afiyetli olsun, bol olsun, her tarafa yayılmış olsun, gökten boşanircasına olsun, umumî olsun, yeryüzünü kaplasın. (İhtiyaç miktarı) devamlı olsun. Allah´ım! Tepelere, ağaç diplerine ve vadilerin içine yağdır. Allah´ım! Biz Senden mağfiret diliyoruz: çünkü Sen mağfireti bol olansın. Üzerimize yağmuru bol yağdır. Allah´ım! Bize yağmur yağdır ve bizi (rahmetinden) ümit kesenlerden yapma. Allah´ım! Bize ekinleri bitir, sütleri bollat, gök bereketlerinde bizi sula ve yerin bereketlerinden bize bitki bitir. Allah´ım! Bizden sıkıntıyı, açlığı ve çıplaklığı gider ve Senden başka biç kimsenin kaldıramayacağı belâdan üzerimizde olanı kaldır."
Yağmur duası yapanlar arasında iyi hal ile (takva ile) şöhret bulmuş bir adam varsa, onunla beraber dua edip şöyle derler:
"Allah´ım! Biz Senden yağmur istiyoruz ve falanca kulunla Senden şefaat diliyoruz."
461- Kuraklığa düştükleri zaman, Ömer İbni´l-Hattab (Radryallahu Anh) Abdülmuttalib´in oğlu ABBAS ile yağmur duasına çıkardı ve şöyle duâ ederdi:
"Allah´ım! Biz peygamberimizle (Sallallahu Aleyhi veSellem) Sana tevessül ederdik de, Sen bize yağmur yağdırırdın . Şimdi de peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) amcası ile Sana tevessül ediyoruz. Sen bize yağmur ver."[14] Böylece yağmura kavuşurlardı.[15]
İyi kimselerle yağmur duasının yapıldığı Muaviye´den ve başkasından nakledilmiştir. Yağmur duası için kılınan namazda müstahab olan bayram namazında okunan âyetlerdir. Biz bunu da açıklamıştık. Birinci rekâta başladığı zaman yedi tekbir alır. İkinci rekât da beş tekbir alır bayram namazında olduğu gibi... Anlattığım bayram namazının yedi ve beş tekbiriyle ilgili bütün meseleler aynen burada da yapılır. Sonra iki hutbe okur ve bunlarda istiğfar ile duayı çok yapar.
462- Cabir İbni Abdullah´dan (Radiyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e (kuraklık ve kıtlık sıkıntısı yüzünden) ağlayanlar geldi. Bunun üzerine şöyle duâ etti:
(Allabümme´skma ğeysen muğîsen meriyyen serî´an nâfıan ğayre dâr-rin. Acilen gayre âcilin.)
"Allah´ım! Bize bir yağmur ver ki, bol olsun, afiyetli olsun, bereketli olsun, faydalı olsun, zararlı olmasın, hemen olsun gecikmesin." Bu duâ üzerine, yağmur bulutları üzerlerini kapladı."[16]
463- İbni Şuayb´dan, O, babasından, babası da dedesinden (Radıyal-lahu Anh) rivayet ettiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yağmur duası yaptığı zaman şöyle derdi:
(Allâhümmeskt ibâdeke ve behâimeke. Venşür rahmeteke ve ahyî bele-dekelmeyyite).
"Allah´ım! Kullarına ve hayvanlarına yağmur ver, rahmetini her tarafa yay ve ölü olan beldeni (yeşilliklerle) dirilt."[17]
464- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) nakledilen sağlam bir isnadda, Hazreti Aişe şöyle demiştir: "İnsanlar kuraklıktan dolayı Resûlüllah Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem´e şikâyette bulundular. Bunun üzerine Peygamber bir minber hazırlanmasını emretti. Böylece namazgah yerine onun için minber kondu. Sonra duaya çıkacakları belli bir gün insanlara tayin etti. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Selem, güneşin ilk göründüğü bir zamanda duaya çıkıp minberin üzerine oturdu. Sonra tekbir getirdi, Aziz ve yüce olan Allah´a hâmd etti. Sonra:
"Siz, memleketinizin kıtlık ve kuraklığından ve yağmurun ilk geliş zamanından gecikmiş olduğundan şikâyet ettiniz. Noksanlıklardan münezzeh olan Allah, kendisine duâ etmenizi size emretmiştir. Dualarınızı kabul edeceğini de size va´d etmiştir, dedi. Sonra şöyle duâ etti:
"Hamd O Allah´a mahsustur ki, Alemlerin Rabbi´dir, Rahman ve Rahimdir, hesap gününün sahibidir. Allah´dan başka hiç bir İlâh yoktur. O, dilediğini yapar, Rabbimiz, Sen Allah´sın. Senden başka hiç bir İlâh yoktur; ancak hiç bir şeye muhtaç olmayan Sen varsın. Bizler ise muhtaç kimseleriz. Bize yağmur indir ve indirdiğin şeyde de bize uzun bir zamana kadar (ecelimizin sonuna kadar) kuvvet ve kifayet ver.
Sonra Peygamberimiz ellerini kaldırdı. Böylece koltuklarının beyazlığı görülünceye kadar onları yukarı kaldırmaya devam etti. Sonra arkasını insanlara çevirdi ve hırkasını (kıtlık bolluğa dönsün diye,) tersine çevirdi yahut alt üst etti. O halde de elleri yukarıya kalkmış idi, Sonra insanlara karşı döndü ve minberden indi. İki rekât namaz kıldı. Arkasından Allah Azze ve Celle hazretleri bir bulut gönderdi. Gök gürledi ve şimşek çaktı. Sonra Allah Tealâ´nın izni ile yağmur yağdı. Peygamberimiz mescidine varıncaya kadar seller aktı. İnsanların barınaklara koştuklarını görünce, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, dişleri görünecek şekilde gülümseyip buyurdu: "Şahitlik ediyorum ki, Allah her şeye kadirdir. Ben de Allah´ın kuluyum ve O´nun peygamberiyim. "[18]
Bil ki, namazdan önce hutbe okunduğuna bu hadisi şerifde açık bir ifade vardır. Buharı ve Müslim´in Sahihlerinde de aynı şekilde açıklanmıştır. Böyle bir uygulama cevaze hamledilir-. Bizim Şafi´î alimlerimizin fıkıh ki-tablarında ve diğerlerininkinde, başka hadis rivayetlerine dayanarak namazı hutbeden önce yapmak müstahabdır. Çünkü diğer rivayete göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, namazı hutbeden önce yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yağmur duasında oldukça elleri yukarı kaldırarak gizli ve aşikâr olarak iki halde duâ etmek müstahabdır.
İmam Şafi´î (Rahimehullah) demiştir ki, insanlar ettikleri dualarında şöyle demelidirler:
(Allâhümme emertenâ biduâike ve vaadtenâ icâbeteke. Ve kad deav-nâke kemâ emertenâ, Feecibnâ kemâ vaadtenâ. AHâhümme´mnün aley-nâ bimağfireti mâ karefnâ ve icâbetike fi sukyânâ ve seati rizkınâ).
"Allah´ım! Sana duâ etmemizi bize emrettin ve duamızı kabul edeceğine bize söz verdin. Bize emrettiğin gibi, şimdi Sana duâ ediyoruz. Bize söz verdiğin gibi, duamızı kabul et. Allah´ım! İşlediğimiz günahları bağışlayarak bize ihsanda bulun ve yağmur ihtiyacımızı karşıla, rızkımızın genişlemesini ikram et."
Ayrıca mü´min erkeklerle mü´min kadınlar için duâ edilir, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e salât getirilir, bir yahut iki âyet okunur. İmam şöyle der:
Hem benim için, hem de sizin için Allah´dan mağfiret dilerim."
Yağmur duasında; Musîbetler halinde okunan dualar ve başka duaları okumak da uygun olur. Sahih hadislerde anlattığımız "Allâhümme âtinâ fiddünyâ haseneten..." duası ile bundan başka dualar gibi...
İmam Şafi´î (Rahimehullah, Ümm adlı kitabda şöyle demiştir: Yağmur duasında imam, bayram namazında olduğu gibi iki hutbe okur. İkisinde de (Allâhu Ekber, diyerek) tekbir getirir, hamd eder. Peygamber Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem´e salât getirir iki hutbede de istiğfarı çok yapar, öyle ki sözünün çoğu istiğfar olur. Çokça şu ayeti okur;
"Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O, mağfireti çok olandır. Yağmuru size bol bol gönderir."[19]
Sonra Hazreti Ömer´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir ki, yağmur için duâ etti de duasının çoğu istiğfar olmuştu.
İmam Şafi´î demiştir ki, duanın çoğu istiğfar olur. İnsan duasına istiğfar ile başlar ve sözünün arasına da istiğfarı getirir ve sözünü istiğfar ile tamamlar. Böylece sözü kesilinceye kadar kelâmının çoğu istiğfar olur. İmam insanları tevbeye, ibâdete ve Allah Tealâ´ya itaat etmeye teşvik eder.
Şiddetli Rüzgar Estiği Zaman Okunacak Dualar
Fırtınanın Âfetinden Korunmak İçin Okunacak Dualar:
465- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre demiştir ki, rüzgâr estiği zaman Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle derdi:
(Allâhümme innî es´elüke hayrehâ ve hayre mâ fîhâ ve hayre mâ ürsi-let bihî ve eûzü bike min şerrihâ ve şerri mâ fîhâ ve şerri mâ ürsilet bihî.)
"Allah´ım! Ben bu rüzgarın hayrını, ondan doğacak hayırları ve özellikle gönderildiği şeyin hayrını istiyorum. Onun kötülüğünden, içinde taşıdığı kötülüklerden ve gönderilmiş olduğu kötülüğünden Sana sığınırım."[20]
466- Sağlam bir isnadla Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğini işittim:
"Rüzgâr Allah Tealâ´nın rahmetindendir. Bereket de getirir azab da getirir. Estiğini gördüğünüz zaman ona sövmeyin. Onun hayrını Allah´-dan isteyiniz. Kötülüğünden de Allah´a sığının."[21]
467- Hazreti Aişe´den rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem gök ufuğunda bir bulut parçası gördüğü zaman, namazda olsa bile işi bırakırdı sonra şöyle derdi:
(Allâhümme innî E´ÜZÜ BİKE MİN ŞERRİHA)
"Allah´ım, bunun kötülüğünden sana sığınırım." Eğer yağmur yağarsa:
(Allâhümme Sayyiben henî´en).
"Allah´ım, bol olsun, bereketli olsun." derdi.[22]
468- Übeyy İbni Kâb´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu.:
"Rüzgâra sövmeyiniz; eğer hoşunuza gitmeyen şeyi görürseniz şunu deyiniz:
(Allâhümme innâ nes´elüke min hayrı. Hâzihi´r-rîhî ve hayrı mâ fîha ve hayrı mâ ümiret bihî ve ne´ûzü bike min şerri hazihi´r-rîhi ve şerri mâ fîhâ ve şerri mâ ümiret bihî).
"Allah´ını! Biz bu rüzgârdan gelecek hayrı Senden istiyoruz, ondan doğacak hayj-ı istiyoruz, aslen emredilmiş olduğu hayri istiyoruz. Bu rüzgârın kötülüğünden, ondan meydana gelecek kötülüklerden ve emredilmiş olduğu şeyin kötülüğünden Sana sığınırız."[23]
469- Sahih bir isnadla Seleme İbni´l-Ekve´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, rüzgâr şiddetli estiği zaman şöyle buyururdu:
(Allâhümme lakhan lâ akımen) "Allah´ım! Yağmurlu (rüzgâr) otsun, kavurucu olmasın."[24]
Musibet ve Fırtına Anında Okunacak Dualar
470- Enes İbni Malik´den ve Cabir İbni Abdullah´dan (Radıyallahu An-hüm) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Büyük bir musibet olduğu zaman, yahut korkunç bir rüzgar estiği zaman, tekbir getirmeye (Allâhu Ekber demeye) devam ediniz; çünkü tek bir, toz topraklı karanlığı giderir."[25]
471- İmam Şafi´î (Rahimehulfah) Ümm kitabında İbni Abbas´a (Radıyallahu Anhüma) isnadla rivayet ederek demiştir:
"Rüzgâr estiği zaman muhakkak Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem iki dizi üzerine çöker ve derdi:
(Allâhümme´calhâ rahmeten ve lâ tec´alhâ azâben. Allâhümme´c-alhâ riyâhan ve la tec´alhâ rîhan.)
"Allâhım! Bu rüzgârı rahmet sebebi yap, onu bir azab yapma. Allah´ım! Bunu bereketli rüzgâr yap, şerli rüzgâr yapma."
İbn-i Abbas bu hadisle ilgili Allah Tealâ´nm kitabından şu ayetleri okumuştur:
"Biz, o inkarcılar üzerine kökleri söken bir rüzgâr gönderdik."[26]
"O Ad kavmi üzerine kasıp kavuran rüzgarı gönderdik.[27]
"Biz rüzgârları (bitkilerde çiftleşme sebebiyle ürün olsun diye) çiftleşme için gönderdik."[28]
"Rüzgârları, (yağmurları) müjdeleyiciler olarak göndermesi Allah´ın (kudretini gösteren) alâmetlerdendir."[29]
472- İmam Şafi´inin,bir adamdan kesik bir rivayetle naklettiği hadisi şerife göre, adam Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e fakirlikten şikâyet etti. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Rüzgâra sövmüş olmayasın!"
İmam Şafi´i demiştir: Rüzgâra sövmek (kötü söylemek) hiç kimseye uygun düşmez; çünkü o, Allah Tealânın bir yarattığıdır, İtaatkârdır ve O´-nun ordularından bir ordudur, dilerse onu rahmet yapar veya azab yapar.
Yıldız Düştüğü Zaman Okunacak Dua
473- İbni Mes´ud´dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: "Yıldız düştüğü zaman, gözlerimizle yıldızı takip etmemekle ve o vakit şöyle demekle emrolunduk:
(Mâ şâeîlâh lâ kuvvete illâ bilîâh) "Allah´ın dilediği olur. Bütün kuvvet yalnız Allah´a aittir."[30]
Şimşeğe Ve Yıldıza (Parmakla) İşaret Etmeyi Ve Bakmayı Terk Etmek
Bundan önceki bölümde buna dair hadis geçmiştir.
474- İmam Şafi´i Ümm kitabında yadırganmayan bir kimseden, o da Urve İbni Zübeyr´den (Radıyallahu Anhüma) yaptığı bir isnadla rivayet ettiğine göre, Urve şöyle demiştir: "Sizden biriniz şimşeği yahut yağmuru gördüğü zaman onu (parmağı ile) göstermesin. Onun hal ve durumunu (azdır, çoktur, iyidir diyerek) anlatsın."
İmam Şafi´i demiştir: Arablar öteden beri parmakla şimşeği göstermeyi hoş görmezlerdi.
Gök Gürültüsü İşitildiği Zaman Okunacak Dualar
475- Zayıf bir isnadla İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, gök gürültüsü ve şimşek sesini duyduğu zaman şöyle buyururdu:
(Allâhümme lâ taktüinâ bığadabike ve îâ tühliknâ biazâbike ve âfinâ kable zâlike).
"Allah´ım! Gazabınla bizi öldürme, azabınla da bizi helak etme. Bunun önünde olacak felâketten bize afiyet ver."[31]
476- Abdullah İbni Zübeyr´den (Radıyallahu Anhüma) sahih bir isnad ile rivayet edildiğine göre kendisi gök gürültüsünü işittiği zaman sözü kesip şöyle derdi: "Gök gürültüsünün Allah´a hamd ile, meleklerin de O´-ndan korkarak teşbih etmekte oldukları Allah (c.c), bütün noksanlıklardan münezzehtir. "[32]
477- İmam Şafi´î(RahimehuIlah) Ümm adlı kitabda sahih bir isnadla, Tabi´in imamlarından değeri yüksek Tavus (Radıyallahu Anh) den rivayet ettiğine göre, Tavus gök gürültüsünü işittiği zaman şöyle derdi:
"(Gök gürültüsü ve meleklerin) kendisine tesbihde bulunduğu varlık, bütün noksanlıklardan münezzehtir."
Şafi´î der ki: Tavus bu sözü ile Allah Tealâ´nın (Gök gürültüsü hamd ederek O´nu teşbih eder)[33] ayetini kasdetmiş olmalı.
İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) anlattıklarına göre, o şöyle demiştir: "Biz bir seferde Ömer ile (Radıyallahu Anh) beraberdik. Bize gök gürültüsü, şimşek ve dolu isabet etti. Kâb bize dedi ki: Kim gök gürültüsünü işittiği zaman üç defa:
(Gök gürültüsünün Allah´a hamd ile, meleklerin de O´ndan korkarak teşbih etmekte oldukları Allah, bütün noksanlıklardan münezzehtir.) derse, o gök gürültüsünün afetinden kurtulur. Biz bunu söyledik de afiyet bulduk."
Yağmur Yağınca Okunacak Dualar
478- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre "Re-sûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yağmuru gördüğü zaman:
(Allâhümme sayyiben nâfi´an) "Allah´ım, faydalı bol yağmur olsun." derdi. [34]
Duaların Kabul Edildiği Vakitler:
479- İmam Şafi´in Ümm kitabında mürsel bir isnadla Peygamber (s.a.v) den rivayet ettiği bir hadiste Peygamber şöyle buyurdu: "Savaş için ordular karşılaşınca, namaz için ikamet getirilince ve yağmur yağınca duanın kabulünü isteyin." (Bu vakıflarda edilen duâ makbul olur.)
İmam Şafi´i diyor ki, bir çok kimseden duydum, yağmur yağdığı zaman ve namaz için ikamet yapıldığı zaman duâ makbul olur.
Yağmur Yağdıktan Sonra Okunacak Dualar
480- Zeyd İbni Hâlid El-Cühenî´den (Radıyallahu Ahn) rivayet edildiğine göre:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem geceleyin yağan bir yağmurdan sonra bize namaz kıldırdı. Namazı tamamlayınca insanlara dönüp şöyle dedi:
Rabbiniz ne buyurdu, biliyor musunuz Ashab dediler ki;
Allah ve O´nun Resulü bilir. Peygamber dedi ki;
Allah şöyle buyurdu: (Kullarımdan bir kısmı Bana iman ederek, bir kısmı da kâfir olarak sabahladı. Kim ki Allah´ın ihsan ve rahmeti ile bize yağmur yağdırıldı demişse, işte o kimse Bana iman etmiş ve yıldızı inkâr etmiştir. Kim de şu ve bu yıldız sebebiyle bize yağmur yağdırıldı dedi ise, işte o kimse Beni inkâr etmiş ve yıldıza iman etmiştir.)[35]
Alimler şöyle demişlerdir: Eğer bir müslüman, yağmuru yaratıp meydana getiren yıldızlar diye İnanarak "falan yıldız tarafından bize yağmur yağdırıldı, derse kâfir olur. Şüphesiz dinden çıkmış (mürted) olur. Fakat yıldızı yağmurun yağacağını göstermesi bakımından bir alâmet olarak kabul ediyor ve o belirti zamanında yağmur yağıyorsa ve yağmurun yağmasını Allah Tealâ´nın kudretine ve yaratmasına bağlıyorsa kâfir olmaz. Yine de böyle söylemenin keraheti üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Doğrusu mekruh olmaktır; çünkü bu söz kâfirlerin sözlerindendir. Hadîsi şerifin anlamına uygun söz budur. İmam Şafi´i Ümm ve ondan başka kitabda bunu . kesin olarak kabul etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu yağmur yağma nimetine karşı, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´a şükretmek müstahabdır.
Yağan Yağmurun Zararından Korkulduğu Zaman Okunacak Dualar
481- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:
Cuma günü Resûlüllah Sallalahu Aleyhi ve Sellem ayakta hutbe okur-larken bir adam Mescid´e girip dedi: Ey Allah´ın Resulü! (Kuraklık ve kıtlıktan) mallar helak oldu, yollar kesildi (sefere çıkılmaz oldu). Allah´a duâ et de bize yağmur versin. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ellerini kaldırdı sonra buyurdu: (Allâhümme eğisnâ, Allâhümme eğisnâ, Al-lâhümme eğisnâ). "Allah´ım bize yağmur ver, Allah´ım bize yağmur ver, Allah´ım bize yağmur ver." Enes demiştir ki, biz gökte ne bir bulut ve ne de bir bulut parçası görmüş değildik. Bizimle Sel´ dağı arasında da bulutu gizleyecek bir ev ve bir bina da yoktu. (Sel´ Medine´ye yakın bilinen bir dağın ismidir.) Hemen o dağın arkasından kalkan şeklinde bir bulut çıktı. Göğü ortaladığı zaman yayıldı. Sonra yağmur yağdı. Vallahi asla bir hafta güneşi görmedik. Sonra ertesi cuma, bir adam aynı kapıdan içeri girdi. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ayakta hutbe okuyordu. Adam dedi ki: Ey Allah´ın Resulü! (yağmur felâketinden) mallar helak oldu, yollar kesildi. Allah´a duâ et de yağmuru bizden kessin. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ellerini kaldırdı, sonra şöyle buyurdu:
(Allâhümmehavâleynâ ve lâ aleynâ. Allâhümme ale´lâkâmi ve´zzirâbi ve butûni´l-evdiyeti vemenâbiti´ş-şeceri).
"Allah´ım! Üzerimize değil, çevremize yağdır. Allah´ım! Tepelere, dağlara, vadilerin yataklarına ve ağaçların diplerine olsun. Hemen yağmur kesildi. Biz de çıkıp güneşte yürümeye başladık. [36]
Teravih Namazının Duaları Ve Zikirleri
Bil ki, teravih namazı âlimlerin ittifakı ile sünnettir. Yirmi rekâttır ve her iki rekâtta selâm verilir. Esas itibariyle bu namazın kılınış şekli, daha önce anlattığımız diğer namazlar gibidir. Diğer namazlardaki bütün zikirler bunda da yapılır. İftitah duası, rükû ve sücud teşbihleri, teşehhüd ve ondan sonraki dualar gibi. Bunlar daha önce geçmişti. Bunlar her ne kadar bilinen meydandaki şeyler ise de, bunda insanların çoğu gevşeklik yaptıkları için ve bir çok zikirleri kaldırdıkları için bir uyarma olsun diye bunlara temas ettim. Doğrusu anlatılandır.
Hatimle Teravih Namazının Kılınmasına Gelince:
Çoğunluğun kabul ettiği ve insanların üzerinde ittifak ettiği işlem, ay boyunca teravih namazında Kur´am baştan sona hatmetmektir. Her gece otuz cüzden bir cüz kadar okunur. Kur´am açık ve seçik bir şekilde (tertib üzere) okumak müstahabdir. Teravih namazında bir cüzden fazla oku(Zeker) namazı uzatmaktan sakınmalıdır. En´am süresi tüm olarak indiğini sanarak onu, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesinde, cahil imamların âdeti üzere, son rekâtta tamamen okumaktan büsbütün sakınmalıdır. Bunu yapmak çirkin bir bid´attır. Aynı zamanda bir çok bozuklukları kapsayan açık bir cehalettir. Bunun açıklaması "Kur´an Okumak" bölümünde geçmişti.
Hacet (İstek) Namazının Duaları Ve Zikirleri
482- Abdullah İbni Evfâ´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Kimin Allah´dan bir dileği olursa, yahut insanoğullarmdan birinde görülecek bir ihtiyacı bulunursa, güzelce abdest alsın. Sonra iki rekât namaz kilsin. Sonra Aziz ve yüce olan Allah´a hamd etsin ve Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e salât getirsin. Sonra şöyle desin:
(Lâ ilahe illâllâhıt´l-Halîmu´l-kerîmu. Sübhânellâhi Rabbi´1-arşi-azîmi. Elhamdü lillâhi rabbi´I-âlenıin. Es´elüke mücibâti rahmetike ve azâime mağfiretike. Veiganîmete min külli birrin. Vesselâmete min külli ismin. Lâ tedâ´ li zenben illâ ğafertehû velâ hemmen illâ ferrectehû. Velâhâce-ten hiye leke ridan illâ kazeytehâ, ya erhame´r-râhimîn.)
"H;ılîni olan, Kerîm olan Allah´dan başka hiç bir İlâh yoktur. Büyük Arş´ın Rabbı olan Allah noksanlıklardan münezzehtir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah´a mahsustur. Senden rahmetinin gereği olan iyi şeyleri istiyorum. Yine mağfiretinin çeşitlerini, her iyilikten elde edinmeyi ve her günahdan selâmeti de Senden isterim.. Bağışlamadığın bir günah ve gi-dermediğin bir üzüntü bende bırakma. Rızâna uygun olan benim dilek ve hacetimi de yerine getir, ey merhamet edenlerin en merhametlisi! "[37]
Ben de derim ki, musîbet halinde yapılan keder duası ile duada bulunmak müstahabdır. Bu duâ da şudur:
(Allâhümme âtinâ fiddünya haseneten ve fi´1-ahirati haseneten ve kmâ azabennâr)
"Allah´ım! Bize hem dünyada, hem de âhirette iyilik ver. Ateş azabından da bizi koru." Nitekim Buhârî ve Müslim´in rivayetlerine dayanarak daha önce bildirmiştik.
483- Osman İbni Hanif´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre; anadan doğma kör bir adam Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip dedi ki, bana afiyet vermesi için Allah Tealâ´ya duâ et. Peygamber buyurdu: İstersen duâ ederim, istersen sabredersin; sabretmen senin için daha hayırlıdır. Adam, Allah´a duâ et dedi. Bunun üzerine Peygamber ona güzel bir şekilde abdest almasını ve şu duâ ile duâ etmesini emretti:
(Allâhümme innîes´elüke ve eteveccehü ileyke binebiyyike muhamme-din nebiyyi´r-rahmeti (Salallahu Aleyhi ve Selleme). Yâ muhanımedü in-nî teveccehtü bike ilâ rabbî fî hâcetî hâzihi litukdâ lî Allâhümme fese ffi´hu fiyye).
"Alah´ım Senden istiyorum ve Senin Rahmet peygamberin olan Mu-hammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed! Ben seninle şu işimin olması için Rabbime teveccüh ettim. Allah´ım! Onu bana şefaatçi kıl."[38]
Tesbîh Namazının Duaları Ve Zikirleri
Tirmizî kitabında demiştir ki, Tesbîh namazı hakkında Peygamber Sai-lallahu Aleyhi ve Sellern´den bir çok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan büyük bir kısmı sahih değildir. İbni Mübarek ve ondan başka ilim sahib-leri Teşbih namazını kabul etmişlerdir; ve faziletlerini anlatmışlardır.
Tirmizî şöyle devam etti: Bize Ahmed İbni Abede söyledi. O da dedi ki, bize Ebû Vehb söyledi. Ebû Vehb demiştir ki, ben içinde teşbih yapılan namazdan Abdullah İbni Mübarek´e sordum. Şöyle anlattı:
Namaz için tekbir alır sonra:
(Sübhânekellâhümme ve bihamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddü-ke ve lâ ilahe ğayruke)
"Allah´ım Sana İt a m d ederek Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Senin adın yücedir ve Senin sânın yüksektir. Senden başka hiç bir İlâh yoktur." der.
Sonra on beş defa:
(Sübhânellâhi velhamdü lilîâhi ve lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber)
"Allah noksanlıklardan münezzehtir. Hamd da Allah´a mahsustur. Al-lah´dan başka hiç bir İlâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür." der. Sonra E´üzü çekip Bismillâhirrahmânirrahîm, der. Fatiha ile bir sûre okur.-Sonra on defa: Sübhânellâhi velhamdü lillahi ve lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber, der. Sonra rükû´a varır ve on defa bunları söyler. Sonra başını rü-kûdan kaldırıp on defa yine bunları söyler. Sonra secdeye varır ve bunları on defa söyler. Sonra secdeden başını kaldırıp bunları on defa söyler. Sonra ikinci secdeyi yapar ve bu sözleri on defa söyler. Bu şekilde dört rekât kılar. İşte bunlar her rekâtta yetmiş beş teşbihtir. On bes teşbih ile rekâta başlar. Sonra kıraat yapar. Sonra on teşbih yapar. Eğer gece namaz kılıyorsa, iki rekâtta selâm vermesi bana göre daha iyidir. Gündüz kılıyorsa, isterse iki rekâtta selâm verir, isterse selâm vermez."
Yine Abdullah İbni Mübârek´den bir rivayette de, şöyle demiştir: Rü-kû´da önce üç defa: "Sübhâne Rabbiyelazîm" ve Secde de önce üç defa: "Sübhâne Rabbiyel´a´lâ" dedikten sonra teşbihlere başlar.
Abdullah İbni Mübarek´e soruldu: Bir kimse teşbih namazında yanı-hrsa, sehiv secdesini yaptığı zaman bu secdelerde onar defa bu teşbihleri okur mu
Hayır cevabını verdi. Çünkü bu teşbihler tüm olarak üçyüz tesbih-n ibarettir
y den ibarettir.
484- İbni Râfi´den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resülüllah Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem (amcası) Abbas´a şöyle buyurdu:
"Ey amca! Sana iyilik edeyim mi, sana ihsanda bulunayım mı, seni faydalandırayım mı Abbas;
Evet, yâ Resûlallah, dedi. Peygamber buyurdu:
Ey amca! Dört rekât namaz kıl. Her rekâtta Fatiha ve bir sûre okursun. Kıraat tamamlandığı zaman, rükuâ gitmeden önce on beş defa:
(Allâhu ekber, velhamdü lillâhi ve sübhânellâhi)
söyle. Sonra rükû yap da bunları on defa söyle. Sonra rükûdan başım kaldır ve bunları on defa söyle. Sonra, secde yap ve yine bu teşbihleri on defa söyle. Sonra ikinci secdeyi yap ve on defa söyle. Sonra başını secdeden kaldır ve bunları ayağa kalkmadan önce (biraz otur) on defa söyle. İşte bunlar her rekâtta yetmiş beş defa okunan teşbihlerdir. Bunlar dört rekâtta üçyüz tesbihdirler. Eğer senin günahların (kumlan bol) Âlic ismindeki vadinin kumları kadar oisa, Allah Tealâ onları sana bağışlar.
Abbas sordu:
Ey Allah´ın Resulü! Bunları her gün kim söyleyebilir Peygamber buyurdu:
Her günde eğer bunları söylemezsen, bunları her cuma günü söyle. Her cuma bunları söyleyemezsen her ayda bir defa söyle. Peygamber böyle mesafeyi uzatarak söylemeye devam etti. Nihayet buyurdu ki, bunları bir sene içinde bir defa söyle."[39]
Tirmizî demiştir: Bu garib bir hadistir, ben de derim ki, Tirmizî´nin şerhi olan Ahvezi adlı kitabında İmam Ebû Bekir İbni Arabî şöyle demiştir: Ebû Rafi´in bu hadisi zayıftır. Ne sahih olma bakımından, ne de Ha-sen olma bakımından aslı yoktur. Tirmizî´nin bunu nakletmesi, sadece bununla aldanmamak içindir. Yine demiştirki İbni Mübârek´in sözü hüccet değildir. Bu söz, Ebu bekir İbni Arabi´nin kelâmıdır.
Ukaylî de şöyle demiştir: Teşbih namazı hakkında sağlam bir hadis yoktur. Ebu´l-Ferec İbni´l-Cevzi ise, Teşbih namazı hadislerim ve rivayet yollarını anlatmıştır. Sonra bunların hepsini zayıf göstermiş ve zayıf taraflarını da açıklamıştır. Bunu İbnü´l-Cezvi "EI-Mevzuat" adlı kitabında söylemiştir.
İmam EI-Haftz Ebu´l-Hasan El-Darakutnî´den (Allah ona rahmet etsin) bize ulaştığına göre şöyle demiştir: Sûrelerin faziletleri hakkında en sahih olan şey İhlâs sûresinin faziletidir. Namazların faziletleri hakkında da en sahih olan rivayet Teşbih namazının faziletidir. Ben bu sözü, Tabakatü´l-Fukaha kitabında Ebu´l-Hasan Ali İbni Ömer El-Darekutnî´nin hal tecrümesine istinaden anlattım. Bu ifadeden, Teşbih namazına ait hadisin sahih olması gerekmez. Çünkü alimler âdetlerinde şöyle derler: Bu hadis zayıf bile olsa. bu bölümde geçen hadislerin en doğrusudur.
Bu sözden maksadları, hadîsin en tercihlisi ve en az zayıf olanı belirtmektir.
Derim ki, bu Teşbih namazının müstahab olduğu üzerinde mezheb imamlarımizmdan çok kimseler delil göstermişlerdir. Ebu Muhammed El-Begavî ve Ebu´l-Mehasin El-Rûyânî bu alimlerdendir.
EI-Rûyânî, "El-Bahr" adlı kitabında Cenazeler bölümünün sonunda şöyle demiştir: Bil ki, teşbih namazı, kendisine rağbet gösterilen bir namazdır. Her zaman onu âdet edinmek müstahabdır. Ondan gafil bulunmamalıdır. Abdullah İbni Mübarek ve âlimlerden çok kimseler de böyle söylemişlerdir. Rûyânî diyor ki, Abdullah İbni Mübârek´e soruldu: Bir kimse Teşbih namazında (sehiv secdesini gerektirecek şekilde) yanılsa, sehiv için yapılan iki secdede (teşbih namazının) teşbihlerini onar onar yapacak mı O, hayır diye cevap verdi. Çünkü bu namazın teşbihleri üç-yüzden ibarettir.
Her ne kadar ben bu meseleyi daha önce sehiv secdesi münasebetiyle anlattımsa da, güzel bir fayda için yine ona temas ettim. O fayda şudur: Böylesine büyük bir imam bunu anlatırsa ve bunu hoş görürse, bundan ona muvafakat ettiği anlaşılır ve bu hükme inananlar çok olur. Bu Rûyânî, araştırmacı fazıl âlimlerimizden biridir. En doğrusunu Allah bilir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Buharî. Müslim. Muvatta´. Nesâî.
[2] Mislim. Ebû Dâvud.
[3] İbn-i Sünnî. Zayıf isnadla
[4] İbn-i Sünnî. Zayıf isnadla.
[5] İbn-i Sünnî.
[6] Kur´ân-ı Kerîm. Cum´a Sûresi: 10.
[7] İbn-i Mâce.
[8] Kur´ân-ı Kerim, Hac Sûresi: 28
[9] Buharı. Tirmizî
[10] Kur´ân-ı Kerîm, Hac Süresi: 28
[11] Buharı. Müslim.
[12] Müslim.
[13] Buharî. Müslim. Muvatta´. Nesâî.
[14] Buhari.
[15] Duâ ve ibadet ancak Allah Tcalâ hazretlerine yapılır ve O´ndan rahmet ve yardım istenir. Burada da müştereken Allah´a duâ ediliyor ve O´ndan rahmet isteniyor. Takva sahibi iyi kimselerin duası Allah katında daha makbul olduğu için onlarla duâ etmek müstahab görülmüştür.
[16] Sahih bir İsnad ile Ebû Dâvud.
[17] Sahih bir İsnad ile Ebû Dâvud. Mıtvattaa´.
[18] Ebû Dâvud.
[19] Kur´anı Kerim, Nuh Süresi: 10.
[20] Müslim. Buhari
[21] Ebû Dâvud, İbni Mâce.
[22] Ebû Dâvud, Nesaî. İbni Mâce.
[23] Tirmizî. Ahmed b. Hanbcl. Buharı, Edebii´l-Müfred´de. (Tirmizî demidir ki, bu hadisi şerif, sahilidir ve hasendir. Bu bölümle ilgiü olarak Hazreii Aişe´den, Ebû Hüreyre´den, Osman İbni Ebi´l-As´dan, Enes´den, Abbas´tan ve Cabîr´den rivayetler vardır, demiştir)
[24] İbni Sünnî. Bııhârî, Edebü´i-Miifred´de.
[25] İbni Sünnî.
[26] Kur´anı Kerim, Fussilet: 16
[27] Kur´anı Kerim, Zariyat: 41
[28] Kur´anı Kerim, Hicir: 22
[29] Kur´anı Kerim, Rum: 46
[30] İbni Sünnî
[31] Tirmızi.
[32] Muvatta. Buhârî, Edebü´l-Müfred´de.
[33] Kur´anı Kerim, Ra´d Suresi: 13.
[34] Buhârî. İbni Mâce,
[35] Buhârî. Müslim. Muvattaa´. Ebû Dâvud. Nesâî.
[36] Buhârî. Müslim. Muvattaa´. Ebû Dâvud. Nesâî.
[37] Tirmizî. İbni Mâce. Tirmizî demiştir ki, bu hadîsin isnadında zafiyet olduğu söylenmiştir.
[38] Tirmizî. İbni Mâce. Tirmizî demitir ki, bu sahih ve hasen bir hadistir.
ÖZEL NAMAZLARDAKİ ZİKİRLER Liste
Cuma Gününde Ve Gecesinde Müstahab Olan Zikirler Ve Dualar
İki Bayramda (Fıtır Ve Kurban Bayramlarında) Meşru Olan Zikirler Ve Dualar
Zilhicce Ayının İlk On Gününde Okunacak Zikirler Ve Dualar
Güneş Ve Ay Tutulmasında Meşru Olan Zikirler Ve Dualar
Yağmur Duasında Okunacak Dualar Ve Zikirler
Şiddetli Rüzgar Estiği Zaman Okunacak Dualar
Fırtınanın Âfetinden Korunmak İçin Okunacak Dualar
Yıldız Düştüğü Zaman Okunacak Dua
Şimşeğe Ve Yıldıza (Parmakla) İşaret Etmeyi Ve Bakmayı Terk Etmek
Gök Gürültüsü İşitildiği Zaman Okunacak Dualar
Yağmur Yağınca Okunacak Dualar
Duaların Kabul Edildiği Vakitler
Yağmur Yağdıktan Sonra Okunacak Dualar
Yağan Yağmurun Zararından Korkulduğu Zaman Okunacak Dualar.
Teravih Namazının Duaları Ve Zikirleri
Hatimle Teravih Namazının Kılınmasına Gelince
Hacet (İstek) Namazının Duaları Ve Zikirleri
Tesbîh Namazının Duaları Ve Zikirleri
|
|
|
Hastalik Ölüm Ve Benzeriyle Ilgili Dualar |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:16 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
HASTALIK ÖLÜM VE BENZERİYLE İLGİLİ DUALAR
Ölümü Çok Anmak Müstahabdır
351- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) sahih isnadlarla rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Lezzetleri kökünden yok edeni (ölümü) çok anın."[1]
Hastanın Ailesine Ve Yakınlarına Hastadansormanın Müstehablığı Ve Sorulardan Cevab Alma
352- îbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre: "Ebû Talib´in oğlu Ali (Radıyallahu Anh), Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in âhirete göç etmesine sebeb olan hastalığında, huzurlarından dışarı çıkınca, insanlar sordular: Ey Hasan´ın babası (Hz. Ali): Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem nasıl sabahladı Cevab verdi:
- Allah´a hamd ile, iyileşir durumda sabahladı."[2]
Hasta Ne Söyler, Yanında Ne Söylenir, Ona Ne Okunur, Hali Nasıl Sorulur
353- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yatağına girince, iki avucunu bir araya getirir sonra onlara üfürürdü de avuçlarına şunları okurdu: İhlâs, Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini... Sonra elleriyle bedeninden erişebildiği yerleri meshederdi. Elleriyle başından başlar, yüzünü, vücûdunun ön tarafını sıvardı. Bunu üç kez yapardı. Aişe (Radıyallahu Anha) anlatır:
- Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hastalanınca, kendisine böyle okumamı bana emrederdi."
Buharî´de diğer bir rivayet şöyle:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, vefat ettiği hastalığında, Ihlâs, Felâk ve Nâs sûreleri ile kendine üfürürdü. Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) demiştir: (Peygamberin hastalığı) ağırlaşmca, ben bu sûrelerle ona üfü-rürdüm ve elinin bereketi sebebiyle onun eli ile meshederdim (üzerine sı-vardım)."[3]
Başka bir rivayet: "(Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hastalanınca, kendine Muavvizati (İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini) okurdu ve üf-lerdi." . Bu hadîsin ravilerinden olan Zührî´ye soruldu:
- (Peygamber) nasıl üflerdi Cevap verdi:
- Ellerine üfîerdi sonra onlarla yüzünü sıvardı.
Ben, derim ki: Daha önce geçen bölümde bunamış (deli) olan kimse üzerine okunan Fatiha ve diğer sûreler, bu bölümde de vardır. (Burada da okunmalıdır.)
Hastalara Okunacak Şifâ Duaları
354- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
"İnsan, kendisinin bir şeyinden şikâyet edince (hastalığını söyleyince) yahut yara yahut bere olunca, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu parmağı ile şöyle söylerdi. Ravi (hadisi anlatan) Uyeyne oğlu Süfyan, işaret parmağını yere koydu sonra onu kaldırıp şöyle dedi:
"Bismillah! türbetü arzına birîkati ba ´zınâ yüşfâ bihî sakîmunâ biizni rabbinâ."
(Allah´ın adıyla; arzımızın toprağı ve birimizin (insanoğlunun) mayası karışımıyla şifa bulur hastamız, Rabbimizin izniyle...) Bir rivayet de:
"Türbetü arzına ve rîkatü ba´zmâ" şeklindedir. Ben de,
"Birîkati ba´zmâ" sözünün manası, İnsanoğlunun tükürüğü olduğunu alimler söylemiştir,
derim.
îbni Faris demiştir ki; "RÎK" insanların ve diğer hayvanların tükürüğüdür.[4]
355- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu anha) rivayet edildiğine göre: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sağ eliyle hastayı sıvayarak Allah´a dua eder ve şöyle derdi:
"Allâhümme rabbennâsi, ezhebi´I-be´se. İşfi, entc´ş-şâfî. Lâşifâeillâ şifâuke şifâen lâ yuğâdiru sekamen.
(Ey insanların Rabbi! Bu hastalığı gider, şifa ver; Sen şifa verensin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur; öyle şifa ver ki, hiç bir hastalık bırakmasın.)
Diğer bir rivayette de, hastaya şunu okurdu:
"îmsehi´l-bâse, rabbennâsi; biyedike´ş-şifâu. Lâ kâşife lehû illâ ente.
(Bu hastaya şifa ver, ey insanların Rabbi! Şifa Senin (kudret) elindedir; Senden başka onu giderecek yoktur.)[5]
356- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, o, Sabit´e (Allah kendisine rahmet etsin) şöyle dedi:
Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Selîem´in hastaya okuduğunu sana okuyayım mı Sabit, evet, oku dedi. Enes, şunları okudu:
"Allâhümme rabbennâsi, müzhibe´l-be´si işfı ente´ş-şâfî. Lâ şâfıye illâ ente şifâen lâ yuğâdiru sekamen.
(Ey insanların Rabbi, hastalıkların gidericisi olan Allah´ım! Şifa ver, şifa veren Sensin. Senden başka şifa veren yoktur; öyle şifa ver ki, hiç bir hastalık bırakmasın."[6]
Vücut Ağrılarına Karşı Okunacak Şifâ Duaları
357- Osman b. Ebi´l-Asî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, kendisi vücûdunda duyduğu bir ağrıdan Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e şikâyette bulundu. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona şöyle buyurdu:
"Elini, vücudundan ağrıyan yere koy ve şöyle de:
"Bismillah" (üç defa), yedi defa da:
"Eûzü büzzetülâhi ve kudretihi min şerri ma ecidü ve uhâziru" söyle. (Allah´ın adıyla, korktuğum ve duyduğum şeyin kötülüğünden Allah´ın izzet ve kudretine sığımrım."[7]
358- Sa´d ibnİ Ebi Vakkas´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hastalığımda beni ziyarete gelip buyurdu:
"AMhümmeşfi sa´den, Allâhümmeşfi sa´den. Allâhümmeşfi sa´den." (Allah´ım Sa´d´a şifa ver, Allah´ım Sa´d´a şifa ver, Allah´ım Sa´d´a şifa ver.)"[8]
359- Sahih bir isnadla İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir. O da, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu anlattı:
"Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de, yedi defa şunları söylerse, Allah Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri o hastayı afiyete kavuşturur:
"Es´elüllâhe´l-azîme rabbe´î-arşi´l-azîmi en yeşfîyeke." (Büyük Arş´ın Rabbi olan büyük Allah´dan dilerim ki» sana şifa versin.. .)"[9]
360- Abdullah ibni Amr ibni´l-As´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Bir hastayı ziyarete gelen adam şöyle desin:
"Allâhümmeşfi abdeke yenke´leke adüvven ev yemşî leke ilâ salâtin" (Allah´ım, Senin yolunda düşmanla savaşan yahud Senin nzân için cenaze namazına giden kuluna şifa ver)"[10]
361- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Hastalıktan şikâyet ediyordum da, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana uğradı. Ben şöyle dua ediyordum: Allah´ım! Eğer ecelim gelmişse, bana merhamet et ve eğer sonraya kalmışsa, beni (hastalıktan) kaldır. Eğer bu bir belâ ise, bana sabır ver. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sordu: "Nasıl söyledin " Hazreti Ali, söylediklerini Peygambere tekrarladı. Peygamber de ayağı ile ona dokundu ve şöyle buyurdu: "(Allahümme âfihi) yahud (ravi Şübe´nin şübhesi olarak) (Al-lahümme´şfihi) (Allahım, buna afiyet ver yahud buna şifa ver)" Hazreti Ali der ki, artık bundan sonra ağrımdan şikâyet etmedim.[11]
362- Ebû Saîd El-Hudrî ve Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, her ikisi Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğine şahid oldular:
"Kim,
´Lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber" derse, Rabbi onu doğrulayıp:
"La ilahe illa ene ve ene ek beru buyurur.
"Lâ ilahe illâllâhu vahdehû lâ şerike lehu" deyince, Allah:
"Lâ ilahe illa ene vahdî lâ şerike lî"
(Benden başka tlâh yoktur, yalnız ben varım, ortağım yoktur) buyurur.
"Lâ ilahe illâllâhu lehu´i-mülkü ve lehü´l-hamdü" deyince, Allah:
"Lâ ilahe itfa ene lî e´l-mülkü veliye´1-hamdü." (Benden başka ilâh yoktur, mülk de benimdir, hamd de banadır) buyurur.
"Lâ ilahe illâllâhu ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" deyince, Allah:
"Lâ ilahe ene veiâ Aavİe velâ kuvvete illâ bî."
(Benden başka ilâh yoktur, kudret ve kuvvetancak benimledir) buyurur.
Yine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyururdu:
"Kim bunları hastalandığında söyler de, sonra ölürse, ateşin acısını tadmaz."[12]
363- Ebû Saîd El-Hudrf den (Radıyallahu Anh) sahîh isnadlarla rivayet edildiğine göre: "Cibril, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem´e gelip dedi ki:
- Ey Muhammed (A.S.), şikâyetin var mı (hasta mısın) Peygamber:
- Evet, dedi. Cibril, şunları söyledi:
"Bismillah! erkîke, min külli şey´in yü´zîke, min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin. Aîlâhu yeşfîke, bismillâhi erkîke.
(Allah´ın adıyla, sana eziyet veren her şeyden, her canlının şerrinden yahud herhasedçinm gözünden seni Allah´a sığındırırım. Allah sana şifa verir. Allah´ın adayla seni Allah´a sığındırırım."[13]
364- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasta olan bir A´rabiyi ziyaret için yanına vardı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasta ziyaretine gittiği zaman söylediği şu sözü ona da söyledi: "Lâ be´se tahûrun inşâellâh" (Üzüntü yok, İnşaallah günahları temizlemeye sebeb olur)"[14]
365- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre: "Resûlül-lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasta olan bir A´rabiyi ziyaret için yanına vardı. O, sıtmalı idi. Peygamber buyurdu:
"Keffâretün ve tahûrun" (Hastalığın) günahları örter ve temizler."
366- Ebû Ümâme´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem şöyle buyurdu: "Sizden birinizin, elini hastanın alnına yahud eli üzerine koyup da, nasıi olduğunu sorması, hasta ziyaretinin tamamındandır." Bu ifade, Tirmizî´nindir. İbni Sünnî´nin rivayeti ise şöyle: "Elini hastanın üzerine koyup da: Nasıl sabahladın yahud nasıl akşamladın diye sorman, hasta ziyaretinin ta-marmndandır."[15]
367- Selman´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: "Ben hasta iken, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni ziyaret etti. Bana: Ey Selman! Allah senin hastalığına şifa versin, günahını bağışlasın ve ecelinin müddetince dinine ve bedenine afiyet versin, buyurdu."[16]
368- Osman Ibni Affan´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Hasta olmuştum da, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni Allah´a sığındırırdı (Allah seni hastalıktan korusun, derdi). Bir gün beni sığındırıp şöyle dedi:
"Bismillâhirrahmânirrahîm, üîzüke billahi´l-ehadi´s-samedi ellezîlem yelid ve lem yûîed ve lem yekûn Jehû küfüven ehadün min şerri mâ tecidü.
(Bismillâhirrahmânirrahîm, duyduğun hastalığın şerrinden, doğmayan, doğrulmayan, kendisine hiç bir şey denk olmayan, her şey kendisine muhtaç olan eşsiz bir Allah´a seni sığındırırım). Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gitmek için ayağa kalkınca buyurdu: Sen bu sözlerle Allah´a sığın. Siz bu sözlerin benzeri ile Allah´a sığınmadınız."[17]
Hastaya, Hasta Sahibinin Ve Ona Hizmet Edenin İyilik Tavsiye Etmesi, Zor Ve Zahmetli İşine Katlanıp
Sabretmesi
(Kısas yahud dayak yahud bunlardan başka sebeblerle ölümü yaklaşana da aynı tavsiye yapılır.)
369- îmran ibni Husayn´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Cüheyne kabilesinden bir kadın zinadan hamile olduğu halde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip şöyle dedi: Ya Rasûlallah! Ben zina cezasına düştüm, cezasını bana uygula. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kadının velisini huzuruna çağırıp ona buyurdu: "Ona iyi muamele et. Doğurunca onu getir. Adam da emri yerine getirdi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem kadın için ceza uygulanmasını emretti de, (üzeri açılmasın diye) elbiseleri üzerine bağlandı sonra recmedilerek emir yerine getirildi. Sonra cenaze namazı kılındı."[18]
Baş Ağrısı, Ateş Ve Bunlardan Başka Ağrılar İçin Okunacak Dualar
370- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Resûhıllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bütün ağrılardan ve ateşli hastalıktan dolayı şöyle demeyi kendilerine öğretirdi:
"Bismiîlâhi´l-kebîri, neûzü biMhi´l-azîmi min şerri ırkın ne´aarin ve min şerri harrin-nâri.
(Büyük Allah´ın adıyla, fışkıran damarın kötülüğünden ve ateşin hararetinin şerrinden yüce Allah´a sığınırız)"[19]
Bir de, insanın kendi üzerine Fatiha´yı, thlâs sûresini, Muavvizeteyni okuması ve ellerine üfürmesi uygundur; nitekim açıklaması geçmişti. Ayrıca musîbet duasını daha önce söylediğimiz gibi okumalıdır.
Kızgınlık Olmaksızın, Sabırsızlıkla Telaş Göstermeksizin Hastanın Halini Açıklamasında Ve Bende Ağrı
Var, Ateşim Var Yahud Bunlara Benzer Söz Söylemesi Caiz Olduğu Gibi, Kerahet De Yoktur.
371- Abdullah ibni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ateşli bir hastalığa tutulmuş iken, yanına vardım. Ona elimle dokunup dedim ki: Sen de şiddetli bir şekilde ateşlenir misin Buyurdular:
- Evet, sizden iki erkek ateşlendiği gibi (ateşlenirim)."[20]
372- Sa´d İbni Ebi Vakkas´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Bende olan şiddetli ağrıdan dolayı Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni ziyarete geldi. Ben dedim ki: Gördüğün hal başıma geldi. Ben, mal sahibiyim; fakat bir kızımdan başka mirasçım yoktur." Sonra hadisin devamını anlattı ravi [21]
373- Kasım ibni Muhammed´den rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır: Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha): "Vay başım!., dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de: Daha doğrusu, vay benim başım! buyurdu." Sonra ravi hadisin tamamını anlattı. (Bu hadis, bu lâfızla Mürseldir).[22]
İnsanın Başına Gelen Bir Zarar İçin Ölümü İstemek Mekruh İse De, Dinindeki Bir Fitneden Korkunca
Onu İstemek Caizdir.
374- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Hiç biriniz, kendisine isabet eden bir zarardan dolayı asla ölümü istemesin. Eğer çaresiz bir şey yapacaksa şöyle desin: Yaşamak benim için hayırlı ise bana sağlık ver. Ölüm benim için hayırlı ise, beni öldür." Arkadaşlarımızdan ve diğer alimlerden bir kısmı demiştir ki, eğer bir zarar veya musibetten dolayı ölüm isteniyorsa, bu mekruhtur. Fakat zamanın bozukluğundan dolayı dine gelecek noksanlıktan korkarak ölüm istenirse, bunda kerahet yoktur.[23]
Ölümün Kutsal Yerlerde Olması İçin Duâ Etmenin Müstehaplığı
375- Mü´minlerin annesi olan Hazreti Ömer´in kızı Hazreti Hafsa´-dan (Allah her ikisinden razı olsun) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Ömer (Radıyallahu anh) şöyle dua etti: Allah´ım! Senin yolunda şehidol-makla beni rızıklandır ve ölümümü de, Senin Peygamberinin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beldesinde yap. Ben (babama) sordum: Bu nasıl olur Bana cevaben: Allah dileyince onu bana verir, buyurdu.[24]
Hastanın Gönlünü Hoş Tutmak Müstehabdır
376- Ebu Saîd EI-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) zayıf bir isnadla rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Bir hastanın yanına vardığınız zaman, eceli hakkında güven verin (onu hoş tutup ona yaşama ümidi verin). Çünkü sizin bu tutumunuz, hiç bir şeyi geri çevirmez; fakat onun gönlünü hoş kılar. "[25]
HASTAYA NE SÖYLENİR, bölümünde îbni Abbas´dan rivayet edilen hadîs, bu hadîsin manasını kapsar. O da: "Zararı yok, günahları temizleyicidir, inşaallah" mealinde geçen hadisi şeriftir.
Hasta Kimse, Akıbetinden Korkunca, Onun Korkusunu Gidermek Ve Rabbına Karşı Zannını Güzel
Yapmak İçin Ona Güzel İş Ve Hallerinin Söylenerek Övülmesi
377- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Hazreti Ömer sû´i kasde uğrayıp yaralanınca, kendisi ondan korkuyu gidermeğe çalışarak ona şöyle demişti:
Ey mü´minlerin emiri! Bütün bunlar (Allah´a hesab verme korkusu yerinde) değil. Gerçekten sen, Allah´ın Resulüne (S.A.V) arkadaşlık ettin; ve onunla arkadaşlığı güzel yaptın. Sonra Peygamber senden razı olarak ayrıldı. Sonra Ebû Bekir´e arkadaşlık ettin ve onunla arkadaşlığı güzel yaptın. Sonra o, senden razı olarak ayrıldı. Sonra müslümanlarla arkadaşlık ettin ve onlarla arkadaşlığı güzel yaptın. Eğer sen onlardan (ölür de) ayrıhrsan, muhakkak onlar senden razı olarak onlardan ayrılırsın.
Böylece ravi hadisin tamamım anlattı. Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) da, İbni Abbas´m şu sözlerine cevaben: Bu anlattığın hal, yüce Allah tarafındandır.[26]
378- İbni Şümâse´den rivayet ettiğimize göre şöyle anlatmıştır: Amr ibni´1-Âs, ölümüne yakın bir zamanda devamlı ağlarken biz onun yanında bulunduk. Başını duvara doğru çevirmişti. Oğlu şöyle demeğe başladı: Babacığım, Resülüllah Sallallahu Aleyli ve Sellem sana şöyle müjde vermedi mi Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem seni şu şekilde müjdelemedi mi Bunun üzerine babası yüzünü çevirip şöyle dedi: Bizim en faziletli saydığımız şey "Lâ İlahe İllallah ve enne Muhammeden Resülüllah (Allah´dan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah´ın resulüdür) sözünden ibarettir ve buna şahidlik etmektir. Sonra ravi hadisin tamamını anlattı.[27]
379- Kasım ibni Muhammed ibni Ebi Bekir (Radıyallahu Anhüm)den rivayet edildiğine göre, Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) hastalandı. îbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) gelip dedi ki: Ey mü´minlerin annesi! Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Ebu Bekir´in (Radıyallahu Anh) yanlarına (en şerefli yere) varıyorsun.
Bunu, yine Buharı, İbni Ebî Müleyke´nin rivayetinden şöyle anlatmıştır: Hazreti Aişe Ölüm döşeğinde iken, İbni Abbas onun ziyaretine girmek için izin istemesi üzerine, Hazreti Aişe buyurdu: Korkarım ki, gelir de beni över. Hazreti Aişe´ye: O, müslümanların ileri gelenlerinden Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in amcazadesidir, denildi. Hazreti Aişe: Ona izin verin gelsin, dedi. İbni Abbas (yanma varınca) sordu:
- Kendini nasıl buluyorsun Cevab verdi:
- Eğer müttakî isem, hayır üzereyim. İbni Abbas:
- İnşaallah hayır üzeresin: Sen Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in zevcesisin ve senden başka bakire ile deevlenmemiştir ve (uğradığın iftiradan dolayı) Allah´dan beraatın nazil olmuştur, dedi.[28]
Hastanın İştahını Sormak
380- Enes´den (Radıyallahu Anh) zayıf bir isnadla rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hasta olan bir adamı ziyaret için yanına vardı da ona sordu: Bir şey yemek ister misin, arzu eder misin Adam, evet, dedi. Peygamber de ona verilmesini istedi. [29]
381- Ukbe ibni Âmır´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
´´Hastalarınızı yemeğe zorlamayınız; çünkü Allah, onları yedirir ve içirir."[30]
Hastadan Ziyaretçilerin Dua İstemesi
382- Sahih yahud hasen bir isnadla Meymun ibni Mihran´dan, sonra Ömer îbni Hattab´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, (ilk ravi Hazreti Ömer) demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bir hastayı ziyarete vardığın zaman, sana dua etmesini ondan iste; çünkü onun duası, meleklerin duası gibidir."[31]
Hastaya İyileştikten Sonra Öğüt Vermek Tevbe Ve Adak Gibi, Allah´a Verdiği Sözde Durmayı Ona
Hatırlatmak
Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor: "Verilen sözü yerine getirin, çünkü sözünden cayan sorumludur."[32]
Yine buyurmuştur: "Sözleştikleri zaman sözlerinde sadık kalanların... işleri hayırlıdır. "[33] Bu husustaki ayetler çoktur ve herkesçe bilinmektedir.
383- Havvât ibni Cübeyr´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Ben hastalanmıştım da, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni ziyarete gelip buyurdu: "Ey Havvât! Sıhhatin iyileşti. Ben de: Senin bedenin de, ya Resûlallah!... dedim. Bana buyurdu: Allah´a verdiğin sözü yerine getir. Ben: Aziz ve Yüce Allah´a bir şey adamadım, dedim. O, hayır dedi: Allah Teâlâ, hastalanan her mü´min kula muhakkak bir hayır verir, (ona kusurlarını gösterip tevbe yollarını açar, adaklar yaptırır). O halde Allah´a verdiğin sözü yerine getir."[34]
Sağlığından Ümidini Kesenin Okuyacağı Dualar
384- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ölüm halinde idi ve yanında, içinde su bulunan bir kab vardı, elini kaba koyuyor sonra yüzünü su ile siliyordu. Sonra şöyle buyuruyordu:
"Allâhümme e´innî aîâ ğamarâti´l-mevti ve sekerâti I-mevti."
(Allah´ım! Ölümün şiddetine ve ölümün dehşetine karşı bana yardım et.)[35]
385- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana yaslanmış bir halde iken şöyle buyurduğunu işittim:
"Allâhümmeğfir lî verhamnî ve elhıknî birrefîkıl-a´lâ.." (Allah´ım! Bana mağfiret et, bana rahmet et ve beni en yüce dosta kavuştur."[36]
Ölüm döşeğinde, çok Kur´an okumak ve zikir yapmak müstahabdır. Sabırsızlık tepkisi göstermek, huysuzluk yapmak, sövmek, münakaşa yapmak ve din işi olmayan işler üzerinde çekişmek mekruhtur.
Yine hastanın hem kalbi, hem de dili ile Allah´a şükretmesi, yaşadığı anların dünya vakitlerinin sonu olduğunu düşünüp son zamanını hayırla tamamlamaya gayret etmesi, ödünç veya emanet aldığı şeyleri geri vermesi, hak sahîbleriyle, zevcesiyle, ebeveyni ile, çocuklarıyla, hizmetçile-riyle, komşularıyla, arkadaşlarıyla ve iş birliği yaptığı kimselerle, ilgi kurduğu zatlarla da helallaşması müstahabdır.
Eğer çocuklarının dedesi yoksa, çocuklarının işleri için velayete yetkili birine vasıyyette bulunmak uygundur. Hemen yapamayacağı işler İçin de vasıyyette bulunmalıdır: Borçları ödemek gibi...
Bir de, Allah´ın kendisine merhamet edeceği güzel bir inanç taşıması, Allah´ın yaratıkları arasında hakir bir kul olduğunu unutmaması, Allah´ın kendisine azâb etmekten müstağni olduğunu ve onun İbâdetine muhtaç olmadığını bilmesi, Allah´ın kulu olduğunu, yalnız Allah´dan af, ihsan, bağış istenebileceğini hatınnda tutması uygundur.
Kur´ân-ı Kerim´den müjde ayetlerini seçerek tatlı sesle okuması yahud başkasının okuyup onun dinlemesi mü stahab olduğu gibi, müjde veren hadis-i şerifleri, iyi kimselerin hikâyelerini ve ölüm zamanındaki hallerini okuması da müstahabdır.
Hayırlarını çoğaltmalı, namazlara devam etmeli, din bakımından uygun olmayan işleri terk etmeli, güç işlere sabretmeli, din işlerinde gevşeklik göstermemelidir; çünkü en çirkin şey, ahiretin tarlasından ibaret olan dünyadan kalan son vaktini, kendisine vacib yahud gerekli olan işlerde aşırılıkla geçirmektir.
Şu anlatılan hususlardan, kendisini alıkoyacak kimsenin sözünü kabul etmemek uygundur; çünkü bu gibilerle imtihan olunur. Böyle hareket eden, ya cahil arkadaştır yahud gizli bir düşmandır. Bunun sözünü kabul etmemelidir. Ömrünü en mükemmel hallerle tamamlamaya gayret göstermelidir.
Ailesine ve arkadaşlarına, hastalığı zamanında kendisine karşı sabırlı olmalarını, hareketlerine tahammül etmelerini tavsiye etmeli ve aynı zamanda ölümünden sonra sabır gösterip ağlamamalarını da onlara öğüt vermelidir. Onlara demelidir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´-den şu sahîh hadis varid olmuştur." "Ölü, üzerine ailesi tarafından yapılan ağlamaktan dolayı azab çeker." Bunun için, dostlarım, azabıma se-beb vermekten sakının. Ayrıca geriye bıraktığı çocuk ve yakınlarına yumuşak muamelede bulunulmasını tavsiye etmeli, dostlarına da yakınlarının iyi davranmasını yakınlarına öğütlemelidir. Yine Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu sahih hadislerini onlara öğretmelidir: "İyiliklerin en iyisi, baba dostlarının ehline ilgi gösterip iyilik yapmaktır."
Yine Sahîh olarak varid olmuştur: "Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hazreti Hatice (Radıyallahu Anha) vefat ettikten sonra, onun dostlarına ikram ederdi."
Bir de, cenazelerde bid´at haline gelen adetlerden sakınmalarını önemle tavsiye etmeli ve onlardan sağlam söz almalıdır. Öldükten sonra, arkasından dua etmelerini ve zaman boyunca kendisini unutmamalarını istemelidir. Zaman zaman ziyaretçilerine: Bende ne zaman bir kusur görürseniz, beni iyilikle uyarınız ve bu hususta bana öğüt veriniz. Çünkü ben, gaflet, tenbellik ve ihmalkârlıkla karşı karşıyayım. Bir kusur işlediğim zaman bana neş´e verin ve bana bu dehşetli uzun yolculuğumda yardım edin.
Bu bölümle ilgili olarak anlattıklarımın delilleri, bilinen meşhur şeylerdir. Bunlar ayrıca bir yekûn tutarlar.
İnsana can çekişme hali gelince:
"Lâ ilahe illallah"
Sözünü çoğaltmalı ki, bu, son sözü olsun.
386- Muaz ibni Cebel´den (Radıyallahu Anh) meşhur hadîs olarak rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Kimin son sözü:
"Lâ ilahe illallah"
(Allah´dan başka hiç bir ilâh yoktur) cümlesi olursa, Cennet´e girer. [37]
387- Ebu Said El-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem şöyle buyurdu: "(Ölüm döşeğinde olan) ölülerinize
"Lâ ilahe illallah" sözünü telkîn ediniz."[38]
Alimler demiştir ki, eğer hasta "Lâ ilahe illallah" demezse, yanında bulunan kimse ona bu tevhid sözünü telkîn etsin. Ancak onu daraltıp sözü reddetmemesi için, yumuşak şekilde telkîn yapmalıdır. Ölüm döşeğinde olan hastaya bir defa tevhid kelimesi telkîn edilince, ona, başka bir söz araya girmeden telkîn tekrarlanmaz (ona: Lâ ilahe illallah, söyle diye ısrarda bulunulmaz.)
Telkîn edilen sözün hasta tarafından istekle benimsenmesine yardım olması için, telkîn yapan kimsenin emin bir şahıs olması müstehabdır.
Alimlerimizden olan bir gurup şöyle demiştir: Biz şu sözü söyleyerek telkîn yaparız:
"Lâ ilahe illallah muhammedün resûlüttâh"
Fakat çoğunluk bunu kısaltarak
"Lâ ilahe illâllah"
Sözü ile yetinmiştir. Ben "Mühezzeb" şerhinin cenazeler bölümünde, bu konuyu delilleriyle beraber uzun boylu anlattım.
Ölünün Gözü Kapatılınca Okunacak Dualar
388- Ümmü Seleme´den (Müminlerin annesi Hind´den Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
"Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebû Seleme´nin yanına girdi (ki, o son nefeslerini vererek) gözünü dikmişti. Peygamber onu kapadı ve sonra buyurdu: Can alındığı zaman, göz onu takip eder. Sonra onun ailesinden bazı kimseler feryad edip ağlaştılar. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Kendinize hayırdan başka bir şeyle duâ etmeyiniz (bağırıp çağırmanız aleyhinizedir); çünkü melekler sizin söylediklerinize âmin derler (böylece iyi olmayan sözlerinize âmin derler de, aleyhinize duâ etmiş olursunuz). Sonra buyurdu:
- Allah´ım! Ebu Seleme´ye mağfiret et; onun derecesini, hidayete eren-lerinkine yükselt. Gelecek nesillerde onun yerine geçecek salih kimseler ver. Ey âlemlerin Rabbı! Bize ve ona mağfiret buyur. Onu, kabrinde genişliğe kavuştur ve onu orada nurlandır."[39]
389- Büyük Tabi´i Bekir ibni Abdullah´dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Ölünün gözünü kapadığın zaman şöyle söyle:
"Bismillâhi ve alâ milleti resûtillâhi"
(Allah´ın adıyla, Allah´ın Resulünün dini üzere (bulunasın)...) Cenazeyi taşıdığın zaman, Bismillah, de sonra onu taşıdığın süre teşbih yap (Sübhânellah), söyle."[40]
Ölü Yanında Okunacak Dualar
390- Ümmü Seleme´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Hasta yahud ölü yanında bulunduğunuz zaman, hayır söyleyin (hem ona, hem de kendinize iyilik isteyiniz); çünkü melekler, sizin söylediklerinize âmîn derler, istediğinizin olması için AUah´dan kabul dileğinde bulunurlar.)"
Ümmü Seleme (R.A) devamla demiştir: (Kocam) Ebû Seleme ölünce, ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gittim de, dedim ki:
Ya Resûlallah, Ebû Seleme vefat etti. Bana buyurdular:
Sen şöyle söyle:
"Allâhiimme´ğfir lî ve lehû ve a´kıbnî minhu ukbâ haseneten" (Allah´ım, bana ve ona mağfiret et ve hana ondan daha hayırlısını ver.)
Ben de bunu söyledim de, Allah bana, ondan daha hayırlısı olan Muham-med Sallallahu Aleyhi ve Selîem´i (koca olarak) verdi.[41]
391- Sahabî olan Ma´kal ibni Yesar´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem şöyle buyurdu.
"Ölüleriniz üzerine Yâsîn (sûresini) okuyunuz."[42]
Ben derim ki, bunun isnadı zayıftır; isnadlarmda hali bilinmeyen kimseler vardır. Fakat Ebû Davud bunu zayıf saymamıştır. Ebû Davud´un oğlu Mücalid´den, o da Şâ´bî´yden rivayet ederek şöyle demiştir:
Ensar (Medîne´li ashab), ölü yanında bulundukları zaman (henüz can vermemişken yahud ölüp de gasledilmişse), Bakare Sûresini okurlardı. Mü-cahid, zayıf bir ravidir.
Ölü Sahiblerinin Okuyacağı Dualar
392- Ümmü Seleme´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: Hangi kula bir musibet gelir de, şunları söylerse, muhakkak ki Allah Teâlâ ona musibeti sebebiyle sevab verir ve onun yerine kendisine ondan daha hayırlısını ihsan buyurur. "Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) demiştir: (Zevcim) Ebû Seleme vefat edince, Resûlüllah bana emrettiği şekilde söyledim de, Allah Tealâ bana ondan daha hayırlısı olan Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i verdi:
"înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Allâhümme´cürnî fî musibeti ve-hlif li hayren minhâ."
(Biz Allah´ın kullarıyız ve O´na döneceğiz. Allah´ım, musibetimde bana sevab ver ve ondan daha hayırlısını bana ihsan et.)"[43]
393- Ümmü Seleme´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyurdu:
"Sizden birinize, bir musibet (ölüm) gelince, şöyle desin:
"İnnâ lillâhi ve innâ üeyhi râciûn. Atiâhümme indeke ahtesibü musî betî fe´cürnî fîhâ ve ebdilnî bina hayran minhâ."
(Biz, Allah´ın kullarıyız ve O´na döneceğiz. Allah´ım! Musibetimin sevabını Senin katından istiyorum; ondan dolayı bana mükâfat ver ve ondan ötürü, bana ondan daha hayırlısını ver.)"[44]
394- Ebû Musa EI-Eş´arf den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Kulun çocuğu öldüğü zaman, Allah Teâlâ, meleklerine sorar: kulumun çocuğunu (canını) aldınızmı Melekler:
Evet, derler. Allah:
Onun kalbinin meyvasını aldınız buyurur. Onlar:
Evet, derler. Allah sorar:
Kulum ne söyledi Onlar derler ki:
Kulun Sana hamd etti ve istirca´ yaptı (İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci-ûn, dedi). Allah Tealâ buyurur:
O kuluma Cennette bir ev yapın ve ona Hamd evi adım verin,"[45]
395- Ebû Hüreyre´den rivayet edilen bu hadîsi şerif, geçen hadîsin manasını ifade eder. ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur: "Allah Tealâ şöyle buyurur: Hangi mü´min kulumun dünya ehlinden sevgilisini alırım da, sonra onun için sevab isterse, katımda onun mükâfatı cennetten başkası değildir."[46]
Arkadaşının Ölüm Haberini Duyanın Okuyacağı Duâ
396- îbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ölüm bir korkudur (sabır işidir). Sizden birinize, arkadaşının ölüm haberi gelince, şöyle desin)
"înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn ve innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn."
(Biz Allah´ın kullarıyız ve O´na varacağız ve Rabbîmize döneceğiz. Allah´ım! Onu senin katında iyi kimseler arasında yaz ve onun kitabını en yükseklerdekiler arasında yap. Geride kalan ailesi içinde onun yerine geçecek kimse ver. (musibetine katlanma) sevabından bizi mahrum etme ve ondan sonra bizi fitneye düşürme.)"[47]
İslâm Düşmanı Birisinin Ölüm Haberini Duyanın Okuyacağı Duâ
397- îbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:
"ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in huzuruna varıp dedim ki: Ey Allah´ın Resulü! Azız ve Yüce olan Allah, Ebû Cehil´i öldürdü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"Elhamdüllâlillezî nasara abdehû ve eazze dinehû."
(Kuluna Peygamberine) yardım eden ve dînini yücelten Allah´a hamd olsun.)[48]
Ölü Üzerine Feryad Edip Ağlamak Ve Cahiliyet Duası İle Dua Etmek Haramdır
Musibet (Ölüm) zamanında, islâmla bağdaşmayan (islâmdan önceki âdetler üzere baş-saç yolarak, elbise yırtarak, bağırıp çağırarak) dualarda bulunmanın haram olduğu üzerinde alimler ittifak etmişlerdir.
398- Abdullah ibni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"(Ölünün arkasından) yanakları tokatlayan, yakalan yırtan ve (islâmdan önceki) cahiliyet duâsıyla duâ eden bizden değildir."
Müslim´in rivayetinde: "Yanakları tokatlayan yahud cahiliyet duâsıyla dua eden yahud yakaları yırtan bizden (bizim yolumuzda gidenlerden) değildir." şeklindedir.[49]
399- Ebû Musa El-Eş´arî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, ResûlüUah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "ölü arkasından feryat edip çağıran kadından, saç yolandan ve elbise yırtandan kendini berî kılmıştır. "[50]
Bütün bunlar, alimlerin görüş birliği ile haramdır. Yine saçları dağıtmak, yanaklara vurmak, yüzü tırmalamak, ah vah deyip felâket dualarında bulunmak da haramdır.
400- Ümmü Atiyye´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ölü arkasında feryad ederek ağlamayacağımıza dair bizden söz aldı. [51]
401- Ebû Hüreyre´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resüîüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "İnsanlarda iki şey vardır ki, onları bu iki şey küfre kadar götürür (yahud onlar, kâfirlerin âdetlerindendir). Onlardan biri, nesebe (insanların şeref ve namuslarına) dil uzatmak, diğeri de, ölü arkasında feryad ederek ağlamaktır. "[52]
402- Ebû Saîd El-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ölü arkasından feryad ederek ağlayan kadına ve dinleyiciye lanet etmiştir."[53]
Bilinmelidir ki, ölü arkasından ağlama (niyahet), sesi yükselterek ölünün iyiliklerini sayma halidir. Bir de, ağlayarak onun iyiliklerini saymaktır, denmiştir.
Bizim (Şafi´î) alimlerimiz demişlerdir ki, ağlamada aşırı derecede sesi yükseltmek haramdır (Hanefî´lerde tahrimen mekruhtur.) Ancak feryad etmeyerek ve iyiliklerini saymayarak ölü üzerine ağlamak haram değildir.
403- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, "Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve sellem (hasta olan) Sa´d İbni Ubâde´yi ziyaret etti. Beraberinde Abdurrahman ibni Avf, Sa´d ibni Ebî Vakkas ve Abdullah ibni Mes´ud vardı. Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ağladı. însanlar, Resûiüllah Sallalahu Aleyhi ve Sellem´in ağlayışını görünce, onlar da ağladılar. Bunun üzerine buyurdu:
- Dinleyiniz! Allah, gözün yaşarmasıyla ve kalbin üzülmesiyle azab etmez; fakat sununla (diline işaret etti) azab eder yahud merhamet eder, (Dil iyi söylerse, sevab alır, kötü söylerse azab çeker)"[54]
404- Üsâme ibni Zeyd´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre:
"Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in kızının (Zeyneb´in) oğlu ölüm halinde iken, çocuk Peygamberin huzuruna kaldırıldı. Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in gözlerinden yaş aktı. Bunun üzerine Sa´d, Peygambere sordu: Bu (ağlayışın) nedir, ey Allah´ın Resulü Buyurdular: Bu bir acımadır ki, Allah onu, kullarının kalbine koydu. Allah da, kulları içinde merhametli olanlara rahmet eder. [55]
405- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet ediliyor ki: "Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, oğlu İbrahim´in ölümüne yakın bir zamanda yanına vardı da, Peygamber Sallalllahu Aleyhi ve Sellem´in gözleri yaşarmaya başladı. Bunun üzerine, Abdurrahman ibni Avf dedi ki: Sen de mi, ya Resûlallah (ağlıyorsun) Buyurdular:
Ey Avf´ın olu (Abdurrahman)! Ağlamak, merhamet gereğidir. Sonra arkasından bir söz söyledi (veya ikinci kez gözleri yaş akıttı) da şöyle buyurdu:
Göz yaşarır, kalb da üzüntü duyar. Biz ancak Rabbımızı razı kılacak şeyi söyleriz. Ey İbrahim, biz de senin ayrılmanla üzüntülüyüz."[56]
Anlattığım şekilde hadîsler çoktur ve meşhurdur.
Sahîh olan hadîslere gelince: "Ölü kendi ailesinin ağlamasından dolayı azab görür, "hadîsi şerifi, mutlak olarak zahirî manasında değildir, te´vil olunur. Bunun te´vilinde alimler birbirinden ayrı hükümler vermişlerdir. Allah bilir, bunların en uygunu şudur: Eğer ölü, ailesine ağlamaları için vasiyet etmiş veya başka bir şekilde sebebiyet vermişse, o zaman azab çekmeye hak kazanır. Ben bütün bunları yahud bunların çoğunu "Mühezzeb" adlı kitabın cenazeler bölümünde anlattım. En doğrusunu Allah bilir.
Alimlerimiz demişlerdir ki, ölümden önce ve sonra ağlamak caizdir. Fakat şu sahîh hadîs-i şerifin delaletiyle, ölümden önce ağlamak daha iyidir: "Ağlamak gerekirse, asla ağlayıcı (kiralık kadın) ağlamasın. Allah kendisine rahmet etsin, İmam Şafiî ve arkadaşları, öldükten sonra ağlamanın tenzihen mekruh olduğuna hükmetmişlerdir, haram olmaz demişlerdir. Yukardaki hadîsi de, kerahete hamletmişlerdir.
Taziyede Bulunmak (Sabır Dileğinde Bulunmak)
406- Abdullah ibni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallalluhu Aleyhi ve Selİem buyurdu: "Kim, bir musî-bete düşeni taziyede bulunursa, onun (sabır) mükâfatını alır."[57]
407- Ebû Berze´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Çocuğunu kaybedene kim taziyede bulunursa, ona cennette bir hırka giydirilir. [58]
408- Abdullah ibni Amr ibni´l-´s´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilen uzun hadîste şu kısım vardır: Peygamber Saİlallahu Aleyhi ve Sellem Hazreti Fâtımâ´ya buyurdu:
"Ey Fâtıma, seni evinden çıkaran nedir Fatıma cevab verdi: Bu ölünün ailesine geldim de, ölülerine rahmet dileğinde yahud onlara sabır tavsiyesinde bulundum, ölüleri sebebiyle...´[59]
409- Amr ibni Hazm´dan (Radıyallahu Anh) güzel bir isnadla rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Hangi mü´min, kardeşine, musibetinden dolayı taziyede bulunursa, kıyamet gününde Allah ona keramet (iyilik) elbiselerinden giydirir."[60]
Bil ki, taziye, ölü sahibini teselli edecek söz söylemek ve ona sabır dilemektir. Böylece üzüntüsü hafifletilir ve musibeti küçültülür. Bunu yapmak müstahabdır. Çünkü bunda, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak vardır. Aynı zamanda Allah Tealâ´mn şu emri içine girer: "İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın."[61]
Taziyenin meşruiyyetine dair en güzel delil budur.
Sahîh bir hadîste, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Kul, kardeşinin yardımında bulundukça, Allah da kulun yardımında bulunur."
Yine bilinmelidir ki, taziye, ölü gömüldükten sonra ve gömülmeden önce müstahabdır. Alimlerimiz demişlerdir ki, taziyenin vakti, ölüm anından başlayıp definden üç gün sonraya kadar devam eder. Burada üç gün yaklaşık bir ifadedir, yoksa müddet olarak kesinleştirilmiş değildir. Arkadaşlarımızdan Şeyh Ebû Muhammed El-Cüveynî de böyle söylemiştir.
Diğer alimlerimiz demişlerdir ki, üç günden sonra taziye mekruhtur; çünkü taziye, musibet çekenin kalbini rahatlandırmak içindir. Çoğunlukla üç günden sonra kalb üzüntüden kurtulur. Artık bir daha kederi tazelemek uygun düşmez. Alimlerimizin çoğunluğu böyle söylemişlerdir.
Alimlerimizden Ebu´l-Abbas ibn-i El-Kass demiştir ki, üç günden sonra taziyede bulunmakta bir beis yoktur. Zaman ne kadar uzasa taziye devam eder. Bunu, İmamı Haremeyn de, alimlerimizin birinden aynen hikâye etmiştir. Benimsenen şudur: Alimlerimizin yahud onlardan çoğunun istisna etmiş oldukları iki durum dışında, taziye üç günden sonra yapılmaz. İki durum şudur: Defin zamanında taziye eden ile musibet sahibinden biri bulunmaz da, üç günden sonra buluşurlarsa taziye edilir, bunda beis yoktur.
Yine alimlerimiz demişlerdir ki, ölüyü definden sonra taziyede bulunmak, definden önce bulunmaktan daha faziletlidir; çünkü ölü sahibleri, ölüyü gömmek için hazırlık halindedirler, hem de definden sonra kederleri ayrılığından dolayı daha çok olur. Eğer definden önce, ölü sahiblerinde şiddetli bir keder ve sabırsızlık görülürse, onları sükûnete kavuşturmak için, definden önce taziye yapılır. En doğrusunu Allah bilir.
Taziyeyi Umumi Yapmak
Ölünün bütün ailesini, erkek olsun, kadın olsun akrabalarını umûmî olarak taziye etmek müstahabdır. Ancak genç kadınları yalnız mahremleri taziye eder. Alimlerimiz demiştir ki, salihleri, zayıfları ve çocukları taziye etmek daha Önemlidir.
Taziye İçin Oturup Beklemek Mekruhtur
îmam Şafi´î ve alimlerimiz (Allah onlara rahmet etsin) demişlerdir ki, taziye için oturup beklemek mekruhtur. Şöyle açıklamışlardır:
Mekruh olan, ölü sahihlerinin bir evde toplanarak kendilerini taziyeye gelecek olanları beklemeleridir. Uygun olan, herkesin işine dönmesidir. Bu taziye için oturup beklemenin kerahetinde erkekle kadın arasında bir fark yoktur. El-Mehamilî, böyle açıklamış ve bunu, İmam Şafi´î´nin hükmü olarak nakletmiştir. Taziye için oturmanın keraheti, tenzîhidir; bunun yanında başka bir bid´at bulunmamak şartıyla... Eğer buna, haram olan başka bir bid´at eklenirse, o vakit böyle bir taziye de haram olur; nitekim âdetlerin çoğunda böyle yasak bid´atlar vardır. Sahih olan hadîste şu gerçek sabit olmuştur; "Din işinde her yenilik bid´attır (uydurmadır) ve her uydurma şey de sapıklıktır."
En İyi Taziye Sözleri
Taziyenin sözünde bir kayıt yoktur; hangi sözle söylenirse olur. Müs-lümanın müslümanı taziye etmesinde: Allah mükâfatını büyütsün, sabrını güzel yapsın, ölüne mağfiret etsin, demeyi alimlerimiz müstahab görmüşlerdir. Müslüman kâfire şöyle demelidir: Allah ecrini büyütsün ve sabrım güzel yapsın. Kâfir kimse, müslümana: Allah sabrını güzel yapsın ve ölüne mağfiret etsin, demelidir. Kâfirin kâfire sözü: Allah onun yerine geçecek birini sana versin, olmalıdır.
410- Kendisiyle taziye yapılan sözün en güzeli, Üsâme ibni Zeyd´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilendir. Şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in kızlarından biri, ölmek üzere olan çocuğu veya oğlu için Peygamberi çağırmak ve haberdar etmek üzere Hazreti Peygambere bir elçi gönderdi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem elçiye şöyle buyurdu: "Kızıma dön ve ona bildir ki, aldığı şey de Allah Tealâ´nmdır, verdiği şey de O´nundur ve her şey O´nun katında belli bir ecelledir (zamanladır). Ona söyle, sabretsin ve Allah´dan sevab beklesin, "[62]
Böylece hadîsin tamamını (geri kalan kısmını) anlattı.
Ben, derim ki: Bu hadîs, islâm esaslarının en büyüklerinden biridir. Dinî inançlardan ve hükümlerden çoğunu kapsadığı gibi, din edeblerini, musibetlere, üzüntülere, hastalıklara ve bunların benzerlerine sabretmeyi de ifade eder.
"Allah´ın aldığı şey O´nundur", sözünün manası şu: Bütün âlemler Allah´ın mülküdür. Size ait olan şeyi almaz, sizde ariyet manası ile bulu-´ nan (ödünç ve emânet olan) kendine ait şeyi alır.
"Verdiği şey, O´nundur", sözünün manası da şu: Allah´ın size ihsan ettiği şey, Allah´ın mülkünden hariç değildir. Yine O, Allah Teâlâ´nmdır; onda istediğini yapar. Her şey de onun katında belirli bir zamana bağlıdır; o halde sabırsızlaşip korkmaymız. Çünkü Allah´ın can aldığı kimsenin belirli olan eceli son bulmuştur. Artık o ecelin, belirli vaktinden Öne geçmesi yahut sonraya kalması mümkün değildir. Öyle ise, bu gerçekftrin hepsini bildiğiniz zaman, sabrediniz ve başınıza gelen musibetlere sabrediniz de, Allah´dan sevab bekleyiniz. En doğrusunu Allah bilir.
411- Muâviye ibni Kurre, ibni Iyâs´dan, o da babasından (Radıyallahu Anh) anlatarak, nakledildiğine göre şöyle demiştir:
´ ´Peygamber Sallaüahu Aleyhi ve Sellem, arkadaşlarından birini aradı da onu sordu. Ashab dediler ki: Ya Resulallah! Onun görmüş olduğun oğulcuğu öldü. Sonra Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem adamla karşılaşınca, oğlundan sordu. Adam çocuğun öldüğünü Peygambere söyledi. Bunun üzerine Peygamber adama taziyede bulundu sonra buyurdu: Ey falanca! Hangisi sana daha sevimlidir: Ömrün boyunca dünyada onunla faydalanman mı, yoksa yarın kıyamette Cennet kapılarından bir kapıya senden önce o çocuk varıp da sana cennet kapısını açması mı Adam cevab verdi: Ey Allah´ın Peygamberi! Doğrusu, benden önce onun cennete gidip kapısını bana açması, bana daha sevimlidir. Peygamber buyurdu: İşte sana, bu vardır, "[63]
Beyhakî, îmam Şafi´î Hazretlerinin (Allah onlara rahmet etsin) menâ-kıbına isnadla anlatır:
Şafi´î Hazretlerine haber gelir ki, Abdurrahman ibni Mehdi´nin (Allah ona rahmet etsin) bir oğlu vefat etti de, bundan dolayı Abdurrahman şiddetli bir şekilde üzüldü. Bunun üzerine Şafi´î Hazretleri (Allah ona rahmet etsin) Abdurrahman´a şu haberi gönderir:
- Ey Kardeşim! Sen başkalarına yapmış oiduğun taziye ile kendine tâziyede bulun. Başkasına kötü gördüğün işi kendine de kötü gör. Bil ki, musibetlerin acısı, sevinci kaybetmek ve sevabdan mahrum olmaktır. Bunlar, bir de günah kazanmakla bir araya gelirlerse, durum nasıl olur O halde, sen beklemeksizin sana gelen musibetin sevabını sabır göstererek al; zira yaptığın bu sabırsızlık hareketiyle o sevabı kaybetmişsin. Allah sana, musibetler . zamanında sabır ilham etsin ve hem sana, hem de bize sabır sebebiyle sevab ihsan etsin. Bir de Abdurrahman´a şu şiiri yazdı:
Sana taziye eden, ebedîlik güveninde değil;
Fakat dinin sünnet olan âdetidir bu...
Taziye edilen, ölüsü arkasında bakî değil,
Taziye eden de değil, bir müddet yaşasalar bile...
Bir adam, oğlunu kaybeden kardeşlerinden birine şu taziyeyi yazdı: Bil ki, çocuk yaşadıkça babasına üzüntüdür ve bir fitnedir. Eğer çocuğu, kendinden önce gönderirse, bir rahmet ve lütuf olur. O halde, üzüntü ve fitnesinden kaybettiğine müteessir olma. Bunlara karşılık, onun sebebiyle Allah´ın sana ihsan ettiği lütuf ve rahmeti kaybetme...
Musa ibni´l-Mehdî, ibrahim ibn-i Salime, oğlundan ötürü taziyede bulunarak şöyle dedi: (Ölen çocuğun) başına bir musibet ve fitne olduğu için (kurtulduğuna) sevinirsin. (Ölümü) sana bir sevab ve rahmet vesilesi olduğu için de üzülürsün.
Bir adam, bir adama taziyede bulunarak dedi:
Allah´dan korkmaya ve sabretmeye bağlan ki, sevab bekleyen bununla kazanır ve akîbet ona kavuşur.
Yine bir kimse, bir kimseye taziyede bulunarak şöyle dedi: Âhirette senin için bir mükâfat oian, dünyada senin için bir sevinç olandan daha hayırlıdır.
Abdullah ibni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) nakledildiğine göre, bir oğlunu gömdükten sonra kabri başında güldü. Ona: kabrin başında nasıl gülersin denildi. Cevab verdi:
- Şeytanın burnunu yere sürtüp kırmak istedim.
İbni Cüreyc´den (Allah ona rahmet etsin) şöyîe dediği nakledilmiştir: Kim ki, uğradığı musibetten dolayı sevabı düşünerek sabretmezse, sonunda (alışarak) hayvanlar gibi teselli bulur.
Humeyd El-A´recMen şöyle dediği anlatılır:
- Saîd ibni Cübeyr´i (Allah ona rahmet etsin) gördümki, oğluna bakarak onun için şöyle diyor:
Ben burada daha hayırlı bir yol biliyorum. Kendisine soruldu: O bildiğin hal nedir Oğlum ölürde, onun sebebiyle sevap kazanırım. Hasan Basri´den (Allah ona rahmet etsin) rivayet edilir; Bir adam, Ölen çocuğundan dolayı çok üzülür ve halini Hasan Basrî´ye şikâyet eder. Hasan Basrî ona şöyle der:
Senin oğlun hayatta iken senden ayrılır, uzaklaşır mıydı Evet, onun gurbeti, yanımda bulunmasından daha çoktu, der. Hasan Basrî:
Onu gurbette say; çünkü dünyadaki gurbetinden aldığın sevab, bundan daha büyük değildir.Bunun üzerine adam dedi ki: Ey Eba Saîd (Hasan Basrî), benim oğlumdan dolayı olan üzüntümü hafiflettin.
Meymun ibni Mihran´dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Bir adam, Ömer ibni Abdülaziz´e, oğlu Abdülmelik´in ölümünden dolayı taziyede bulundu (Allah her ikisinden razı olsun). Bunun üzerine Ömer ibni Abdülaziz şunu söyledi: Abdülmelik´in başına gelen iş, bildiğimiz bir iş olduğundan, bu iş gerçekleşince, onu tuhaf bulmadık.
Bişr ibni Abdullah´ın şöyle dediği nakledilmiştir:
Ömer ibni Abdülaziz, oğlu Abdülmelik´in mezarı başında durup dedi ki, Yavrum! Allah sana rahmet etsin. Ben senin dünyaya gelişinle sevindim, büyümenle mutlu oldum. Artık senden isteyecek bir dileğim yoktur.
Mesleme´den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Ömer ibni Abdülaziz´in oğlu Abdülmelik vefat edince, babası, onun yüzünü açarak dedi ki: Allah sana rahmet etsin, yavrum! Doğumunla müj-delendiğim gün, sevindim. Mutlu olarak seninle yaşadım. Benim için bu anımdan bana daha sevimli olduğun bir vakit olmamıştır. Vallahi, sen babanı cennete çağırıyorsun.
Ebu´l-Hasan El-Medâinî anlatır: Ömer ibni Abdülaziz, oğlunun hastalığında onun yanma varıp dedi ki: Yavrum, kendini nasıl buluyorsun Kendimi ölüm üzere görüyorum, cevabını verdi. Babası:
- Yavrum, senin (vefatına sabrederek) alacağım sevab, senin benden dolayı (ölümümle) kazanacağın sevabdan bana daha sevimlidir, dedi. Çocuk cevab verdi:
- Babacığım, senin sevdiğin şey, benim sevdiğimden daha sevimlidir bana...
Esma oğlu Cüveyriye, amcasından rivayet ederek anlatılmıştır ki: Üç kardeş Tüster savaşında bulundular (İran´da bir yerin adı olan bu bölgede müslümanlar savaş yapmışlardı). Bu kardeşler, orada şehit düştüler. Birgün onların annesi, bir ihtiyacı için çarşıya çıkmış. Çarşıda, Tüster savaşında bulunan bir adam bu kadına rasgelmiş. Kadın, adamı tanı(Zeker) oğullarının durumlarından sormuş. Adam, onların şehid edildiklerini söylemiş. Kadın sormuş: Düşmana saldırırken mi, yoksa geri kaçarken mi, şehid oldular Adam cevab verdi: Düşmana saldırırlarken... Kadın:
- Allah´a hamd olsun! Kurtuluşa erdiler, namusu korudular. Benim de, kendilerinin de, babamın da, annemin de...
İmam Şafi´î Hazretleri vefat edince şu şiiri okudu:
"Felek, bundan başkası değil; sabret şunlara:
Mal hasretliğine, sevgili ayrılığına..."
Ebu´l-Hasan El-Medâînî anlatmıştır: Ubeydullah ibn-i Hasan´m babası vefat etti. Ubeydullah o gün, Basra kadısı ve Emîri bulunuyordu. Bunun için kendisini taziye edenler çok olmuştu. Bu arada sabredemeyip feryad koparmanın sebebi üzerinde konuştular. Sonunda şu fikir üzerinde birleştiler: İnsan alışageldiği bir şeyi terk ederse, feryadı basar. (İnsan beraber yaşadığı ve seviştiği bir kimseyi ölüme terk etmesiyle böylece feryad eder).
Derim ki: Bu konu ile ilgili haberler çoktur. Ben, bu kitabın, taziyeye işaret eden sözlerden boş kalmaması için bunların birkismmı anlattım. En iyisini Allah bilir.
Müslümanlar İçinde Ortaya Çıkan Bazı Taun (Veba) Hastalıkları
Burada, bu hastalığı anmakdan maksad, üzüntülere tahammül ve sabretmeyi benimsetmektir. Bir de bilinmelidir ki, insanın başına gelen mu-sîbet, daha önce geçirdiği hallere nisbetle azdır.
Ebu´l-Hasan El-Medâinî şöyle demiştir: İslâm tarihinde beş büyük taun (veba) hastalığı olmuştur. Bunlardan birincisi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in zamanında ve hicretin altıncı yılında "Medâin´de Şeyreviye bölgesinde olmuştur. Sonra Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) devrinde Şam´da "Amvâs Taunu" olmuştur. Bu olayda yirmibeş bin kişi ölmüştür. Sonra hicretin altmış dokuzuncu yılında şevval ayında ve İbni Zübeyr zamanında taun olmuştur ki, üç gün içinde, her gün yetmiş bin kişi ölmüştür. Bu olayda Enes ibni Mâlik´in (Radıyallahu Anh) seksen üç oğlu ölmüştür. Yetmiş üç oğlu öldüğü de söylenir. Abdurrahman İbni Ebi Bekre´-nin de kırk oğlu ölmüştür.
Sonra Feteyat taunu, hicretin 87. yılı şevval ayında olmuştur.
Sonra yüz otuz bir yılı Receb ayı taunu olmuş ve ramazan ayında şiddetlenmişti. Her gün gasledilmek üzere bin cenaze birikiyordu. Sonra Şevval ayında hastalık hafifleşti.
Kûfe´de de, ellinci yılda taun olmuştu. Muğîre ibni Şu´be orada vefat etti. Medâînî, böylece sözünü bitirdi.
İbni Kuteybe de, "Maarif" adlı kitabında, El-Esna´î´den naklen taun sayısını buna yakın olarak anlatmıştır.Orada bazı ziyadelik ve noksanlık vardır.
Seksen yedinci yıldaki hastalıkta çok miktarda genç kızlar öldüğü için buna "Feteyat Taunu" adı verildi. Bu hastalık, Basra, Vasıt, Şam ve Kûfe´de olmuştu. Aynı zamanda bu felâkette ileri gelen zevat öldüğü için bu olaya "Taunu´1-Eşraf" da denilir. Mekke ve Medine´de asla taun olmamıştır. Bu konu geniştir. Ben, Müslim şerhinin başında genişçe anlattığım bu konudan bir kısmım burada belirtmiş oldum. Tevfik Allah´dandır.
Ölü Sahiblerine Ve Akrabasına Ölümü Bildirmenin Cevazı Ve Haberi Yaymanın Keraheti
412- Hüzeyfe´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Ben öldüğüm zaman, ölümümü kimseye ilân etmeyin. Çünkü, bunun bir çağırışına ve feryad olmasından ben korkarım. Zira Resûlüllah Sallal-lahu Aleyhi ve Seİlem´in bağırıp çağırma şekliyle ölümün ilân edilmesini yasakladığım kendisinden işittim."[64]
413- Abdullah ibni Mesud´dan rivayet edildiğine göre Peygamber Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Bağırıpçağırarak Ölümü yaymaktan sakınınız. Çünkü bu iş, cahiliyet (islâmdan öncekilerin) âdetlerindendir."[65]
414- Buharî ve Müslim´in Sahîh´lerinde rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Necaşî´nin (Habeşistan Meliki´rûn) ölümünü ashabına ilân etmiştir.[66]
415- Buharî ve Müslim´in Sahîh´lerinde rivayet edildiğine göre, Peygamberin haberi olmaksızın geceleyin gömülen bir ölü hakkında, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Onun ölümünü bana bildireydiniz ya ..."
Büyük alimler, mezheb alimlerimizin çoğu ve başkaları şöyle demişlerdir:
Bu iki hadîsi şeriften ötürü, ölü sahibleri ile yakınlarının ölüm haberini bildirmeleri müstahabdır. Yasaklanan ilân, cahiliyet âdetleri üzere olan âdetlerdir. Onlar, kabilelerinde şerefli bir kimse öldüğü zaman, diğer kabilelere bir atlı (süvari) gönderirlerdi ve o, şöyle seslenirdi: Falancanın ölmesiyle arablar helak oldu!.. Bu ilân yanında da bağırıp çağınşma ve ağlama olurdu.
Ölüm haberini yaymanın ve ilân etmenin müstahab olduğu hususunda Havî kitabının sahibi, imamlarımızın iki görüşünü, alimlerimizden nak-îetmiştir.
Bazı alimler, yakın ve uzakta olan ölüler için, bu ilânın müstahab olduğunu söylemişlerdir: çünkü namaz kılanlar ve ölüye duâ edenler çoğalmış olur. Bir kısmı da demiştir ki, uzakta olanlar için bu ilân müstahab olur, başkası için müstahab olmaz. Ben de, derim ki, yalnız haberi duyurmak suretiyle olursa, mutlak olarak ilân müstahabdır. Uzak ve yakında olmanın farkı yoktur.
Ölü Yıkanırken Ve Kefenlenirken Okunacak Dualar
Ölüyü yıkarken, Allah Tealâ´yı çok ziretmek ve ölüye duâ etmek müstahabdır. Alimlerimiz demiştir:
Ölüyü yıkayan kimse, ölünün yüzünde nur parıltısı ve bedeninde hoş koku gibi hoşuna giden bir hal gördüğü zaman, bu durumu insanlara anlatması iyi olur; fakat onda hoşa gitmeyen, yüz karalığı, koku ve şekil değişmeleri gibi haller görünce, bunları herhangi bir kimseye anlatması ona haram olur. bu anlattıklarımıza delil olarak da, Ebû Dâvud ve Tirmizfnîn Sünenlerindeki rivayetleri göstermişlerdir.
416- îbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Ölülerinizin güzelliklerini söyleyin ve kötülüklerinden (onları anlatmaktan) kaçınınız. [67]
417- Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in azadlısı Ebû Râfi´den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Kim bir ölüyü yıkar da, onun (çirkin olan) halini gizlerse, Allah o kimseye kırk defa mağfiret buyurur."[68]
İmamlarımızın çoğunluğu, anlattığım gibi, bu meseleyi mutlak şekilde kabul etmişlerdir.
Ancak bu alimlerden Beyan sahibi Ebu´1-Hayr El-Yümnî şöyle demiştir: Eğer Ölü, sağlığında bid´at sahibi olup bunu açıkolarak yapıyordu ise, insanları bu bid´attan sakındırmak ve korumak kasdı ile, yıkayıcının Ölüde görmüş olduğu çirkin halini insanlara anlatması kaideye uygundur.
Cenaze Namazı Ve Duaları
Bilinmelidir ki, ölü üzerine namaz kılmak farzı kifâyedir. Ölüyü yıkamak, kefenlemek ve gömmek de böyledir. Bunlar üzerinde imamların ittifakı vardır. Cenaze namazının farzıyyetini düşüren durum hakkında dört görüş vardır:
1- Bir erkeğin cenaze namazını kılması ile farzıyyet düşer. Alimlerimizin çoğuna göre en doğrusu budur.
2- İki kişinin namaz kılması şarttır.
3- Üç kişinin namaz kılması şarttır.
4- Dört kişinin namaz kılması şarttır. İster bunlar cemaat olarak cenaze namazını kılsınlar, ister teker teker kılsınlar, hüküm değişmez.
Namaz kılınış şekline gelince: Cenaze namazında dört tekbir getirilir. Bunları yapmak farzdır; bir tanesi yapılmazsa, namaz sahih olmaz. Eğer beşinci bir tekbir ziyade edilirse, namazın bâtıl olup olmaması üzerinde iki hüküm var ki, doğrusu bâtıl olmamaktır. İmam beşinci tekbiri almış olsa bile, ona uyanın bu tekbiri alması ile yine bâtıl olmaz. Beşinci tekbiri almakla namaz bâtıl olur, görüşüne göre, imam beşinci tekbiri aldığı zaman, ona uyanların tekbir almayıp namazı tamamlamaları gerekir ve böylece cemaatın namazı sahih olur. Tıpkı beşinci rekâta kalkan imama uyulmadığı gibi...
Beşinci rekât namazı bozmadığı görüşü kabul edildiği takdirde, imama uyan kimse, bu beşinci tekbirde imama katılmaz ve ondan da ayrılmaz, imamın selâmını bekleyerek onunla beraber selâm verir. Fakat imamı beklemeden selâm verir, diyen de vardır. Ben bütün bu meseleleri, "Mühezzeb" şerhinde açık ve geniş olarak delilleri ile anlattım.
Cenaze namazının her tekbirinde (Şafi´î mezhebinde) el kaldırmak müs-tahabdır. (Hanefî mezhebinde, yalnız ilk tekbirde el kaldırılır). Tekbir getirme şekli ile bunda müstahab olan şeyleri, tekbiri iptal eden halleri ve diğer teferruatla ilgili meseleleri, daha önce namaz ve zikirlerle ilgili bölümde gösterdim.
Cenaze namazında, tekbirler arasında söylenen duâ ve zikirlere gelince:
Birinci tekbirden sonra (Şafi´î mezhebinde) Fatiha okunur. (Hanefî´lerde, sübhâneke okunur). İkinci tekbirden sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerine Salât ve selâm getirilir. Üçüncü tekbirden sonra ölüye duâ edilir.Bunda gerekli olan duâ ismini alacak sözleri söylemektir. Dördüncü tekbirden sonra bir şey söylemek gerekmez. Fakat şu anlatacaklarımızı söylemek (Şafi´î mezhebinde) müstahabdır:
Bizim (Şafi´î) imamlarımız ilk tekbirden sonra Fâtiha´dan Önce eûzü çekip duâ etmek ve Fâtiha´dan sonra bir sûre okumanın müstahab olması üzerinde üç ayrı hükme varmışlardır:
1- Bütün bu söylenenleri yapmak müstahabdır.
2- Bunları yapmak müstahab olmaz.
3- Eûzü çekmek müstahab olur, Sûre ve duâ okumak müstahab değildir. Doğrusu da budur. Bir de, Fâtiha´dan sonra "Âmîn" getirmenin müstahab olduğunda ittifak etmişlerdir.
418- Buharî´nin Sahîh´inde, İbni Abbas´dan (Radıyallahu anhüma) rivayet ettik ki, kendisi bir cenaze üzerine namaz kılıp Fatiha sûresini okudu ve: "Biliniz ki, bu Fatiha´yı okumak sünnettir, dedi. bir sahabînin "sünnettir" sözü, bu sünnettendir manasını taşır, yani Peygamberin işlediği sünnettendir, demektir. Nitekim Ebû Davud´un Sünen´inde: "Fatiha, Sünnettendir" şeklinde rivayet edilerek Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e kadar yükseltilmektedir. Hadîs ve Usûl kitablarında da böyle bilinmekte ve sabit görülmektedir.
Alimlerimiz demişlerdir ki, cenaze namazı ister gündüz ve isterse gece kılınsın, sünnet olan, Fatiha´nın aşikâre değil gizli okunmasıdır. Alimlerimizin çoğunluğunca benimsenen sahih ve meşhur mezheb budur. Yine alimlerimizden bir kısmı, eğer namaz gece kılmıyorsa, Fatiha aşikâre okunur; gündüz kılmıyorsa, gizli okunur, demişlerdir.
İkinci tekbire gelince, bu tekbir getirildikten sonra en az "Allahüm-me Sallı alâ Muhammedin" demek, vacibdir. Buna ilave olarak "ve aîâ âli muhammedin" demek müstahab olur. Alimlerimizin çoğunluğuna göre, bunu söylemek vâcib olmaz. Vacib olduğunu söyleyenler azdır ve bu zayıf bir hükümdür. (Yine Şafi´î mezhebinde) ikinci tekbirden sonra, mümin erkeklere ve mümin kadınlara dua etmek, eğer zaman genişse, müstahabdır. Şafi´î alimlerinden Müzenî de nakletmiştir ki, Allah Tealâ Hazretlerine hamd getirmek de müstahab olur. Alimlerden bir topluluk bunun müstahab olduğunu kabul etmişlerse de, çoğunluk kabul etmemiştir. Müstahab olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, önce Allah´a hamd ile başlanır, sonra Peygambere Salât getirilir,sonra mümin erkeklere ve mümin kadınlara dua edilir. Bu sıraya aykırı davramlırsa, caiz olur; fakat fazilet terk edilmiş sayılır.
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerine Salât getirme konusunda hadîsi şerifler rivayet edilmiştir; biz bunları, Beyhakî´nin Sünen´inde rivayet ettik. Ancak ben, bu bölümde kısaltmayı istedim; çünkü bunun ayrıntılı yeri, fıkıh kitablarıdır. Ben bu konuyu Mühezzeb Şerhinde açıkladım.
Üçüncü tekbîre gelince: Burada ölüye duâ okumak gereklidir. Bunun en azı, duâ ismini alacak sözdür. Allah ona rahmet etsin, Allah onu bağışlasın, Allah´ım! Bunu bağışla, buna rahmet et, buna lütfet ve benzeri sözler gibi...
Okunması müstahab olan dualar üzerinde hadîsi şerifler ve haberler nakledilmiştir. Bu konudaki sahîh hadîsler, Müslim´de rivayet ettikleri-m izdir:
419- Avf ibni Malik´den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resu-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir cenazeye namaz kıldı da ben onun duasından ezberledim, şöyle diyordu:
"Aîlâhümmeğfirlehû, verhamhu veâfihi, va´fu anhu ve ekrim nüzü-İehû ve vessi´medhalehû vağsilhu bihnâi vesselci velberedi venakkıhîmi-nelhatâyâ kemâ nakkayte´s-sevbel-ebyaza mine´d-denesi. Ve ebdimu di-ren hayren min dârihi ve ehîen hayren min ehtihî ve zevcen hayren min zevcihî. Ve edhilhu´l-cennete ve e´izhu min azâbi´l-kabri ve min azâbin-nâri.
(Allah´ım! Bu ölüye mağfiret et, ona merhamet et, onu bağışla, onun nasibini güzel yap, yerini genişlet, onu su ve kar ile, dolu ile yıka ve kirden beyaz elbiseyi temizlediğin gibi temizle. Onu bulunduğu yerinden daha hayırlı bir yere, ailesinden daha hayırlı bir aile içine ve eşinden daha hayırlı eşe naklet.Onu cennete koy ve kabir azabı ite cehennem azabından koru)."[69]
(Dua o kadar hoşuma gitti ki,) o ölünün ben olmasını temenni etmiştim.
Müslim´in bir rivayetinde de; "Onu, kabir fitnesinden ve kabir azabından koru..." şeklindedir.
420- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu anh) demiştir ki, peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir cenaze namazı kıldı da şöyle dedi:
"Allâhümmeğfir lihayyinâ ve meyyitini vesağîrinâ vekebîrinş ve zekerini ve ünsânâ ve şahidini vegiibini. Alîihümme men ahyeytehû minnâ feahyihî ale´l-islim ve men teveffeytehû minnâ feteveffehu alâ´I-îmân. Al-lihümme lâ tahrimni ecrehû veli teftinni ba´dehû.
(Allah´ım! Ölümüze ve dirimize, büyüğümüze ve küçüğümüze, erkeğimize ve dişimize, hazırımıza ve gaibimize mağfiret buyur.
Allah´ım! Bizden dirilttiğini İslâm üzere dirilt ve bizden öldürdüğün kimseyi de İman üzere öldür. Onun sevabını (musibetine sabırdan dolayı ecirden) bizi mahrum etme ve ondan sonra da bizi imtihan etme (bizi fitneye düşürme)."[70]
421- Ebu Hüreyre´den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğini işittim:
"Ölü üzerine namaz kıldığınız zaman, ona içtenlikle (ihlâs ile) duâ edin. [71]
422- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cenaze üzerine namazda şöyle duâ etmiştir:
"Alîihümme ente rabbuhâ ve ente halaktehi ve ente hedeytehâ li´l-islâmi ve ente kabazte rûhahâ ve ente a´lemu bisirriha ve aliniyyetihi. Ci nâ şüfeie fağfir lehû.
(Allah´ım! Sen bu cenazenin Rabbısın, onu Sen yarattın, onu İslama Sen ilettin, ruhunu Sen kabzettin (aldın), onun gizli ve aşikâr işlerini en iyi bilensin. Biz, şefaatçiler olarak geldik; onu bağışla."[72]
423- Vasile ibni El-Eska´ (Radıyallahu Anh) şöyle anlatmıştır:
Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bize, müslümanlardan bir adamın namazını kıldırdı. Onun şöyle söylediğini (duâ ettiğini) işittim:
"Allâhümme inne fülânebne fulânete fîzimmetike ve habü civarike, fekıhi fitnete´l-kabri ve azâbennâri ve ente ehlü´l-vefâi velhamdi. Allâhümme fağfir lehû verhamhu inneke ente´l-ğafûru´r-rahîm."
(Allah´ım! Falanca hanımın oğlu falanca, Senin ahdin üzeredir (Sana verdiği iman sözüne bağlıdır) ve Senin himayen altındadır. Onu kabir fitnesinden ve cehennem azabından koru. Sen, hamd ve vefa ehlisin. Allah´ım, onu bağışla ve ona rahmet et, muhakkak ki sen, çok bağışlayansın, çok merhametlisin). "[73]
îmam Şafi´î Hazretleri, bu sayılan hadiselerle diğer hadîsler topluluğundan bir duâ seçmiş ve şöyle demiştir:
"Allâhümme hazâ abdükebnü abdike harace min ravhi´d-dünyâ ve se´atihâ ve mahbûbuhû ve ahibbâuhû fîhâ, ilâ zulmeti´1-kabri ve mâ hü-ve lâkîhi. Kâne yeşhedü en la ilahe illâ ente ve enne muhammeden abdü-ke ve resûlüke ve ente a ´lemu bihî. Allâhümme innehû nezele bike ve ente hayru menzûlin bihi ve asbaha fakîren ilâ rahmetike ve ente ğaniyyun an azâbihi. Ve kad ci´nâke rağibîne ileyke şüfeâe lehû. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fi ihsânihî ve in kâne müsîen fetecâvez anhu ve lakkihî birahmetike rızâke ve kıhî fitnete´l-kabri ve azâbehû vefsah lehû fîkabri-hî ve câfi´1-arza an cenbeyhi ve lakkihî birahmetike´1-emne min azâbike hattâ teb´asühû ilâ cennetike, yâ erhame´r-râhimîn.
(Allah´ım! Bu (ölü), Senin kulundur ve kulunun da oğludur. Dünya rahatlığından ve genişliğinden çıkarak kabrin karanlığına ve kavuşacağı şeylere gitti; halbuki, sevgilisi ve dostları dünyada bulunuyor. O, dünyada şehâdetlik ediyordu ki, Senden başka İlâh yoktur ve gerçekten Mıı-hammed Senin kulundur ve Senin Peygamberindir. Sen bunu en iyi bilensin. Allah´ım! Bu kimse, Sana konuk olmuştur ve Sen de kon tıklayanların en hayırlısısm. Senin rahmetine muhtaç olmuştur; Sen ise, ona azâb etmekten müstağnisin. Biz ona şefaat dileğinde bulunarak Sana iltica ediyoruz. Allah´ım! Eğer iyi bir kimse ise, onun iyiliğini ziyadeleştir ve eğer kötü kimse ise, onu bağışla ve rahmetinle onu rızâna kavuştur ve kabir fitnesinden ve azabından onu koru. Kabrinde ona genişlik ver ve etrafından yeri ona genişlet. Tâ onu cennete koyuncaya kadar, azabından onu koruyarak rahmetinle onu güvene kavuştur, ey merhamet edenlerin en
merhametlisi!.."
Bu dua, Müzenî´nin Muhtasar kitabında mevcut îmam Şafi´î Hazretlerinin (Allah her ikisine rahmet etsin) tespit ettiği ifadedir.
Alimlerimiz demiştir ki, eğer ölü çocuk ise, cenaze namazını kılan kimse, ölünün ana-babasına duâ eder ve şöyle der:
"Allâhümme´c-alhu lehumâ feratan ve´c-alhu lehumâ selefen ve´c-alhu lehumâ zühran ve sakkıl bihîmevâzînehümâ ve efriği´s-sabra alâ kulûbi-himâ ve lâ teftinhümâ badehu ve lâ tahrimhümâ ecrehû.
(Allah´ım! (Ölen bu çocuğu âhiret için) ana ve babasına bir ecir sebebi kıl ve bunu, onlara sevab vesilesi yap. bununla onların iyilik tartılarını ağırlaştır, kalbi eri ne sabır doldur, bundan sonra onları fitneye düşürme ve onun sevabından kendilerini mahrum etme)."
Bu ifade, alimlerimizden abdullah El-Zübeyrî´nin, El-Kâfî adlı kitabında zikretmiş olduğu sözdür. Diğer alimler de, bunu aynı mânâda ve benzeri şekilde söylemişler ve demişlerdir ki, çocuğun namazını kılan, bu ifadeye ilâve olarak:
"Allâhümmeğfir lihayyinâ ve meyyitinâ." (Allah´ım! Ölümüze de, dirimize de mağfiret buyur) diyerek sonuna
kadar duayı okur.
Yine Zübeyrî demiştir: Eğer ölü kadın ise,:
"Allâhûmme hazihî emetüke"
(Allah´ım! bu kadın kulundur)" diyerek söze devam eder. En doğrusunu Allah bilir.
Cenaze namazının dördüncü tekbirine gelince: Alimlerin ittifakı üzere, bu tekbirden sonra bir şey söylemek gerekmez. Ancak Buveytî´nin kitabında, imam Şafi´î Hazretlerine göre dördüncü tekbirde şöyle demek müstahab olur:
"Allâhümme lâ tahrimnâ ecrehû ve lâ teftinnâ ba´dehû."
(Âllh´ım! (Musibete sabır) ecrinden bizi mahrum etme ve ondan sonra da bizi fitneye düşürme)."
Alimlerimizden Ebû Hüreyre´nin oğlu Ebû Ali demiştir: Bizden öncekiler, dördüncü tekbirde şu duayı okurlardı:
´´Rabbena âtinâ fi´d-dünyâ haseneten ve fi´1-âhirati haseneten ve kına azabe´n-nâr."
(Rabbımız, bize hem dünyada iyilik ver, hem de âhirette iyilik ver ve bizi Cehennem azabından koru)."[74]
Yine Ebû Ali demiştir ki, bu duanın okunuşu, Şafi´î´den hikâye edii- memiştir. Bununla beraber söylenirse iyi olur.
Ben de derim ki, musibet zamanında okunacak duâ bölümünde Enes´in (Radıyallahu Anh) hadîsinde gösterdiğimiz duayı okumak güzel olma bakımından yeterlidir. En doğrusunu Allah bilir.
Derim ki: Dördüncü tekbirde duâ için, Beyhakî´nın Sünen´inde rivayet ettiğimiz hadîs deül olarak gösterilir.
424- Abdullah ibni Ebî Evfâ´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, kendisi, kızının cenaze namazında dört tekbir aldı. Sonra iki tekbir arasındaki bekleyiş kadar durup ölüye mağfiret diledi ve duâ etti. Namazdan sonra dedi ki, Resûlüllah Salîallahu Aleyhi ve Seilem,böyle yapardı.
Diğer bir rivayet de şöyle: Dört tekbir alıp bir müddet bekledi; öyle ki, beşinci bir tekbir alacağını sandık. Sonra sağına ve soluna selâm verdi. Namazdan ayrıldıktan sonra biz ona dedik ki:
- Bu yaptığın ne Cevab verdi:
- Ben, Resülüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem´in yaptığını gördüğüm şeyden başkasını size ziyade etmedim. Yahud dedi ki: Resülüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem böyle yapıyordu.[75]
Cenaze namazının tekbirleri tamamlandıktan sonra, diğer namazlarda olduğu gibi, iki selâm verilir .Nitekim bunu, Abdullah ibni Evfâ´nm hadîsinde belirttik. Buradaki selâmın hükmü, diğer namazlarda anlattığımız selâm verme şekli üzeredir. Muhtar olan sahih mezheb budur.
Mezhebimizde bu mesele üzerinde zayıf bir muhalefet vardır. Bu ki-tabda buna ihtiyaç olmadığından onu zikretmedik.
Cenaze namazının başında imama yetişemeyip namazın diğer tekbirlerine kavuşan kimse, imamla tekbir alır ve bildiği gibi, namazı tamamlar; artık imamın okuyuşuna bağlı kalmaz ve ona uymaz.
îmam selâm verdikten sonra, üzerinde kalan tekbirleri .sırası üzere tamamlar ve selâm verir. Bize göre sahih olan mezheb budur. Yine bizim mezhebimizde bir zayıf görüş vardır. Buna göre, mesbuk durumunda olan kişi, yetişemediği tekbirleri, duaları okumadan arka arkaya getirip tamamlar. En dorusunu Allah bilir.
Cenaze İle Yürüyen Kimsenin Okuyacağı Dualar
Cenaze arkasında yürüyen kişinin Allah Teâlâ Hazretlerini zikretmesi, ölümün başına geleceğini düşünmesi ve dünyadakilerin nihayet göç edeceğini tefekkür etmesi müstahabdır. Faydası olmayan sözden kesinlikle kaçınmalıdır. Çünkü bu an, düşünce ve zikir zamanıdır: böyle bir vakitte gaflet, eğlence ve gereksiz söz çirkindİT. Aslında her zaman boşuna ve faydasız söz konuşmak yasaktır; böyle bir zamanda nasıl olmasın
Bil ki, doğru olan ve ihtiyar edilen yol, selefin (ilk müslümanlarm) ettikleri gibi, cenaze ile yürürken sükût etmek ve okurken, zikir yaparken veya duada bulunurken sesi yükseltmemektir. Bundaki hikmet açıktır. Bu hikmet de, cenaze ile ilgili işler üzerinde hafızasını toparlayıp kalbine onları yerleştirmektir. Bu halde istenen şey de budur. Hak olan da budur; asla bu hale aykırı davrananların çokluğu seni aldatmasın, bu manaya uygun olarak Ebû AH El-Fudaly tbni lyaz (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir;
"Hidayet yollarını tut, buna uyanların azlığı sana zarar vermez. Sapıklık yollarından da sakın ve helak olanların çokluğuna aldanma..."
Biz, bu anlattıklarımıza uygun hadîsi, Beyhakî´nın Sünen´inde rivayet ettik.Amma Şam ve diğer ülkelerde, kelâmı aslından çıkaracak şekilde uzatma ve nağmelerle Kur´an okuyuşları, alimlerin icmaı ile haramdır. Ben bu işin çirkinliğini ağır şekilde haram olduğunu ve bunu inkâra kalkışanın günah işlemiş olacağını, "Kitâbu Adabi´l-Kur´an" isimli eserimizde açıkladık. Yardım istenen Allah´dır.
Cenazeyi Gören Yahud Cenaze İle Karşılaşanların Okuyacağı Dualar
Cenazeyi gören veya onunla karşılaşan kimsenin:
"Sübhâne´î-hayyillezî lâ yemütu" (Ölmeyen ebedî hayat sahibi (Allah) noksanlıklardan münezzehtir)"
demesi müstahabdır. İmamlarımızdan Ebu´l-Mehâsin El-Rûyanî, El-Bahr adlı kitabında der ki, insanın duâ edip şöyle demesi müstahabdır:
"Lâ ilahe illâllâhu e´1-hayyüllezî lâ yemütü," (Ölmeyen hayat sahibi Allah´dan başka hiç bir İlâh yoktur)" Ayrıca ölü için duâ etmek ve öğülmeğe değer kimse ise iyiliklerini söylemek de müstahabdır.Öğmekte aşırı gidilmez.
Ölüyü Mezara Koyanın Okuyacağı Dualar
425- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre; "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ölüyü kabre koyduğu zaman şöyle buyururdu:
"Bismillâhi ve alâ sünneti resûlilîâhi (Sallalîahu Aleyhi ve Sellem)" (Allah´ın adıyla ve Peygamberin yolu üzere (seni tevdi ediyorum)."[76]
İmam Şafi´î ve ona bağlı imamlar (Allah hepsine rahmet etsin) demişlerdir: Bununla beraber ölüye duâ etmek müstahabdır. Müzem´nin Muhta-sar´ında zikredilen İmam Şafi´î Hazretlerinin şu ifadesi güzel dualardandır:
"Allahümme esîemehû ileykel-eşihhâu min ehlihî ve veledihî ve karâ-betihi ve ihvânihî ve firaka men kâne yuhibbu kurbehû ve harace min sa´atiddünyâ veîhayâti ilâ zulmetilkabri ve dîkihî ve nezele bike ve ente hayru menzûlin bihî. în âkabtehu febizenbin. Ve in afevte anhu feente ehlül-avfi. Ente ganiyyun an azâbihî ve hüve fakîrun ilâ rahmetike allâ-hümmeşkürhasenetehû vağfirseyyietehû vea´izhu min azâbilkabri vecma´ lehu birahmetike eî-emne min azâbike vekfihî külle hevlin dûnelcenneti. Allâhümmahlüfhu fî teriketihî filğâbirîne verfa´hu fîilliyyîne ve ud aleyhi bifadh rahmetike yâ erhamerrâhimîn."
(Allah´ım! Bunu, sana, ailesinden çocuğundan, yakınından ve kardeşlerinden üzerine düşkün olanlar teslim etti ve bu kimse, yakınlığını sevdiği kimselerden ayrıldı, dünya ve bayat genişliğinden çıkıp, kabir karanlığına ve darlığına girdi. Komıklayanların en hayırlısı olduğun halde Sana konuk oldu. Eğer ona azâb edersen, bir günahı sebebiyledir. Eğer onu bağışlarsan, Sen bağışa ehilsin. Ona azâb etmekten müstağnisin; o ise, Senin rahmetine muhtaçtır. Allah´ım! Onun iyiliklerini kabul buyur, günahlarını bağışla, onu kabîr azabından koru ve rahmetinle ona azabından korunma güveni ver ve cennet önünde olan bütün korkulardan onu kurtar. Allah´ım! Geride bıraktığı varlıklarında ona yar olacak halef ver ve onu cennetin en yüksek makamlarına yükselt ve ey merhamet edenlerin en merhametlisi! Rahmetinin bereketi ile ona ihsan et...)"
Ölü Gömüldükten Sonra Okunacak Dualar
Mezar başında bulunan kimsenin, iki eliyle ölünün baş tarafından mezara üç kez toprak dökmesi sünnettir. Alimlerimizden bir kısmı demişlerdir ki, toprağın ilk dökülüşünde:
(Sizi topraktan yarattık)", ikincisinde:
(Sizi toprağa çevireceğiz", üçüncüsünde:
(Son kez de, sizi topraktan çıkaracağız) mealinde olan "Tâ-Hâ" sûresinin 56. ayetini okumak müstahabdır.
Gömüldükten sonra, bir deve kesilip eti bölününceye kadar, mezar yanında oturmak yine müstahabdır. Orada oturanlar, Kur´an okumak, ölüye duâ etmek,ö ğüt vermek, hayır sahihlerinin işlerini ve iyi kimselerin hallerini anlatmakla meşgul olurlar.
426- Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Biz, Bakî´ul-Garkad (Garkad ağacının bulunduğu meydanın) mezarlığında idik, Bir de, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanımıza gelip oturdu; biz de onun etrafında oturduk, beraberinde bir çomak vardı. Eğilip çomağı ile toprağı eşelemeğe başladı. Sonra şöyle buyurdu: "Sizden hiç biriniz yoktur ki, onun cehennemdeki yeri ve cennetteki yeri yazılmış (kesinleşmiş) olmasın." Ashab dediler ki: Ey Allah´ın Resulü! Biz yazımıza (kaderimize) tevekkül etmeyelim mi Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Siz çalışınız, herkes kendisi için hazırlanan şeye kavuşturulmuş olur."[77]
Böylece hadîsin tamamını anlattı.
427- Amr İbni´l-Âs´dan (Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
Beni gömdüğünüz zaman, bir deve boğazlanıp eti bölününceye kadar bir müddet, kabrimin etrafında bekleyin; tâki, sizin varlığınızla yabancılık duymayayım ve Rabbimin elçilerine (sual meleklerine) nasıl müracaat edeceğime bakayım.[78]
428- Hasen bir isnadla Osman´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Demiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir ölüyü gömdükten sonra, onun baş tarafında durup şöyle buyururdu: "Kardeşiniz için mağfiret dileyin (günahlarının bağışlanmasını Allah´dan isteyin) ve onun tevhîd (hak din) üzere sabit kalmasını da isteyin; çünkü şu anda (kabir melekleri tarafından) sorguya çekiliyor."[79]
İmam Şafi´î ve arkadaşları demişlerdir ki, mezar yanında Kur´andan bir kısım okumak müstahabdır. Eğer Kur´anm tümü hatmedilirse, daha güzel olur, demişlerdir.
429- Hasen bir isnadla rivayet edildiğine göre, İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma), ölü gömüldükten sonra kabri yanında Bakara sûresinin başını ve sonunu okumayı müstahab görmüştür.
Gömüldükten Sonra Ölü Üzerine Yapılan Telkin
Alimlerimizden büyük bir topluluk, ölü üzerine telkinde bulunmanın müstahab olduğunu söylemiştir. Şu kimseler, bu işin müstahab olduğunu söyleyenlerdir: El-Kadî Hüseyin (Ta´lık adlı kitabında), arkadaşı Ebû Sa´d El-Mütevellî (Et-Tetimme adlı kitabında), büyük zahid imam Ebû´l-Feth Nasr ibni îbrahim ibni Nasr El-Makdisî, İmam Ebu´l-Kasım El-Rafi´î ve başkaları... EI-Kadî Hüseyin, Telkîn yapılma işini ashabdan naklet-miştir.
Telkinde söylenen sözlere gelince: El-Şeyh Nasır demiştir ki, defin tamamlandıktan sonra, baş tarafında durulup şöyle denilir:
Ey falan oğlu falan!
Dünyadan ayrılırken üzerinde bulunduğun (Lâ ilahe illallâhu vahde-hû lâ şerike lehû ve enne muhammeden abduhû ve resûlühu (Allah´dan başka bir ilâh yoktur: yalnız o vardır, ortağı yoktur; Muhammed O´nun kuludur ve O´nun peygamberidir), Kıyamet gelecektir, onda şübhe yoktur. Allah kabirlerde olan kimseleri diriltecektir, ahdini hatırla... De ki: Rab olarak Allah´a, din olarak İslama, peygamber olarak Muhammed´e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), kıble olarak Kabe´ye, imam olarak Kur´-ân´a ve kardeş olarak müslümanlara rıza gösterdim. Rabbım, kendisinden başka ilâh olmayan Allah´dır. O, büyük Arş´ın Rabbıdır."[80]
Eğer ölü kadın ise, ibn´in yerine bint sözü kullanılır.)
Büyük İmam Ebu Amr İbni´s-Salah´a (Allah ondan razı olsun) bu telkinden sorulunca, fetvalarında şöyle dedi:
"Biz telkin yapılmasını seçeriz ve onunla amel ederiz, bizim Horasan alimlerinden bir topluluk böyle anlatmıştır. Ebû Ümâme hadîsinden bu hususta rivayet ettiğimiz hadîsin isnadı tam değilse de, öteden beri Şam halkının bununla amel etmesini şahid kabul ederek buna dayanırım.
Süt emme çağındaki çocuğa telkîn hakkında güvenilir bir dayanak yoktur ve ben de bunu gerekli görmem; en doğrusunu Allah bilir."
Ben de derim ki: Çocuk ister süt emme çağında olsun, ister buluğ çağına (mükellefiyet yaşma) henüz ermemiş büyük çocuk olsun, mutlak olarak bunların ölüsü üzerine telkîn yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Ölünün Vasıyyeti:
Belirli Bir İnsanın Kendi Namazını Kıldırmasını Vasıyyeti Yahud Özel Bîr Yerde Ve Özel Birşekilde Gömülmesini İstemesi Veya Buna Benzer Kefen Ve Diğer İşlerden Yapılması Yahud Yapılmaması Gerekenler:
430- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "(Babam) Ebû Bekir (Radıyallahu Anh) hasta iken yanma vardım. Bana sordu:
- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i kaç kefen içine koydunuz Ben dedim ki:
- Üç kefene (üç parça elbiseye) koyduk. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi -ve Sellem, hangi günde vefat etti. dedi. Hazreti Aişe:
- Pazartesi günü, dedi. Ebû Bekir:
- Bugün hangi gündür dedi. Aişe de:
- Pazartesi, dedi, Ebû Bekir:
- İsterim ki, şu anımla gece arasında öleyim, deyip hastalığından beri giymiş olduğu üzerindeki elbiseye baktı. Elbise üzerinde zâferandan (sarı renkten) bir leke vardı.Sonra şöyle dedi:
- Bu elbisemi yıkayın ve buna iki kat daha elbise ilâve edin, sonra bunların içinde beni kefenleyin. Ben dedim ki, bu elbisen eskidir (size uygun olmasa gerek). Şu cevabı verdi.
- Diri insan, yeni elbiseye, ölüden daha lâyıktır. Bu elbise, artık beden çürüntüsü içindir. Sonra çarşamba gecesi olunca vefat etti ve sabandan önce defnedildi. "[81]
431- Rivayet edildiğine göre, Ömer ibni´l-Hattab, yaralandığı zaman (oğlu Abdullah´a vasiyet edip) şöyle dedi:
"- Ben ölünce beni (Hazreti Aişe´nin evine) götürün, sonra selâm verip de ki, Ömer, (Resûlüllah Sallahu Aleyhi ve Sellenı´in yanına gömülmek için sizden) izin istiyor. Eğer (Hazreti Aişe) bana izin verirse, beni içeriye koyun. Eğer beni kabul etmezse beni müslümanlann mezarlığına (gömülmek üzere) geri götürün."[82]
432- Âmir ibni Sa´d ibni Ebî Vakkas´dan rivayet edildiğine göre, Sa´d Hazretlerinin şöyle vasiyet ettiğini Âmir anlatmıştır: "benim için (mezarımda) bir lahd (kıble tarafında ve mezarın dibinde bir çukurcuk) yapınız. Sonra Resûlüllah Sallahu Aleyhi vje Sellem´e yapıldığı gibi, üzerime kerpiçler dikip döşeyiniz."[83]
433- Amr ibni´l-Âs´dan (Radıyallahu; Anh) rivayet edildiğine göre, ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir:
"Ben öldüğüm zaman, beraberimde ağlayıcı ve bir de ateş bulunmasın (ölü taşınırken arkasında, içinde ateş yanan buhurdanlıkla gidilmesin). Beni gömünce de, üzerime azar azar toprak dökün. Sonra bir deve boğazlanıp eti bölününceye kadar bir müddet mezarımın çevresinde bekleyin ki,sizinle alışkanlık kazanmış olayım; ve bir de bakayım ki, Rabbi-min elçilerine (sual meleklerine) ne ile karşılık vereceğim."[84]
Derim ki! Ölünün her vasıyyetini yerine getirmek ve ona uymak uygun değildir. Doğrusu ölünün vasıyyetini (istediği şeyleri) ilim sahibi olan ehil bir kimseye iletmelidir. Yapılmasını hoş gördüğü iş yapılmalı, hoş görmediği yapılmamalıdır. Ben bu konuda bazı örnekler vereceğim:
Bir kimse bulunduğu şehrin mezarlıklarından birinde gömülmesini va-sıyyet ederse ve bu yer de, iyi kimselerin gömülmüş olduğu yer ise, onun vasıyyetine uymak uygun olur. (Tabut içinde gömülmesini vasıyyet etse, yerine getirilmez; çünkü bid´attır. Ancak zaruret halinde olabilir.)
Cenaze namazını velilerinden ve yakınlarında biri değil de, yabancı bir mü´minin kıldırmasını vasıyyet edenin isteği yerine getirilir mi Bu konuda alimlerin ihtilâfı vardır. Bizim (Şafi´î) mezhebimizde doğru olan, ölünün yakını, namaz kıldırmaya daha lâyıktır,, Ancak kendisine vasıyyet edilen şahıs, ilim ve güzel hal sahibi, sevilen ve güvenilen iyi bir kimse olur da, bu vasıflar ölünün yakını olanda bulunmazsa, ölü sahibinin o iyi kimseyi namaza geçirmesi müstahab olur. Böylece ölünün hakkı gözetilmiş olur.
Tabut içinde gömülmesini vasıyyet edenin isteği yerine getirilmez; ancak toprak gevşek veya sulu olursa veya gömülece´k kadının mahremi yoksa, bu gibi hallerde vasıyyeti yerine getirilir ve bu husustaki harcama ölünün kendi malından yapılır, kefen işinde olduğu gibi..
Cenazesinin başka bir şehire nakledilmesini vasıyyet eden kimsenin isteği yerine getirilmez. Çünkü başka bir memlekete cenazeyi nakletmek, sahih kabul edilen mezhebe göre haramdır. Çok alimler böyle söylemişler ve ehli sünnet alimleri de böyle açıklamışlardır. Bu görüşe göre de bu nakil işi mekruhtur. Allah kendisine rahmet etsin, İmam Şafi´î Hazretleri demiştir ki, Eğer Mekke´nin yahud Medine´nin yahud Beytül-Makdis´in (Kudüs´ün) yakınında ise, bu yerlerin bereketi dolayısıyla buralara (vasıyyeti üzere) nakil yapılır.
Yanında kılıçla yahud başı altında-yastıkla yahud bunlara benzer şeylerle gömülmesini vasiyet edenin vasıyyeti yerine getirilmez; Yine ipek elbise içerisinde gömülmesini isteyenin vasiyyeti yerine getirilmez; çünkü ipekle erkekleri kefenlemek haramdır. Kadınları ipekle kefenlemek ise, mekruhtur; haram değildir. Hünsa olanlar, bu gibi işlerde erkeklere kıyas edilirler. (Erkek veya dişi mi olduğu bilinemeyen kimselere hünsa denilir).
Bir kimse, meşru´ olan kefen adedinden daha fazlasıyla kefenlenme-sini yahud vücûdunu örtemiyecek bir elbise ile kefenlenmesini vasiyet etmiş olursa, bu vasıyyet de yerine getirilmez.
Mezarı başında Kur´an okunmasını yahud kendisi için sadaka verilmesini yahud bunlardan başka çeşitli hayır işlerinin yapılmasını vasıyyet ederse, bunlar yerine getirilir; ancak bu işler yapılırken şeriatın yasak ettiği bir şey olmamalıdır.
Kim, cenazesinin, meşru olan zamandan fazla geciktirilmesini vasıyyet ederse, bu da yerin.e getirilmez.
Bir mezarlıkta, mezarı başında müslümanlann faydalanacağı bir hayrat bina edilmesine dair vasıyyet yerine getirilmez; bunu yapmak haramdır.
Ölünün Ardından Yapılan Duanın Ölüye Fayda Vermesi
Alimler ittifak etmişlerdir ki, ölülere duâ etmek, onlara fayda verir ve sevabı onlara ulaşır. Buna da delil olarak Allah Tealâ Hazretlerinin şu âyeti ile bu manadfa bilinen diğer âyetlere getirdiler:
"Onlardan sonra gelenler (vefat eden Muhacirlerle Ensardan sonrakiler) derler ki: Ey R.abbimiz! Bizi ve iman ile bizden önce göçmüş din kardeşlerimizi bağişleı; iman etmiş olanlar için, kalblerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimizü Muhakkak ki, Sen Rauf´sun (çok şefkatlisin), Rahîm´sin (Çok merhametlisin)."[85]
Meşhur olan hadîslerde de varid olmuştur:
"Allah´ım! Bakî´ul-Garkad (adlı mezarlıktaki) ölülere mağfiret buyur (onları bağışla)."[86]
"Allah´ım! Hem dirimize, hem de ölümüze mağfiret buyur..." Bunlardan başka benzer hadîsi şerifler vardır.[87]
Kur´ân okuma sevabının ölülere ulaşması konusunda alimler ihtilâf etmişlerdir. Şafi´î mezhebinden ve bir takım alimlerden meşhur olan hüküm, Kur´an sevabının ölüye ulaşmamasidır.
Ahmed ibni Hanbel ile diğer alimler topluluğu ve Şafi´î ashabından bazı alimlere göre, Kur´an sevabı Ölüye ulaşır. Kur´an okuyan kimsenin, okuma işi tamamlandıktan sonra şöyle duâ etmesi uygundur: "Allah´ım! Okuduğum Kur´anın sevabını falana (ruhuna) ulaştır." En doğrusunu Allah bilir. Ölüyü övmek ve iyiliklerini anlatmak müstahabdır.
434- Enes´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki: Ashab, bir cenazeye rasgeldiler ve onu hayırla övdüler. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
- "Vacib oldu", buyurdu. Sonra başka bir cenazeye uğrayınca, onu kötülükle andılar. Buna da Hazreti Peygamber yine:
"Vacib oldu", buyurdu. Ömer ibni Hattab (Radıyallahu Anh) sordu:
- Vacib olan nedir Peygamber Sallallahu Aleyhi ye Sellem buyurdu: "Şu hayırla andığınız kimseye Cennet vacib oldu. Şu kötülükle andığınız kimseye de Cehennem vacib oldu. Siz, yeryüzünde Allah´ın şahidle-risiniz."[88]
435- Ebu´l-Esved´den rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır: Medine´ye vardım ve (halife) Ömer ibni Hattab´ın huzurunda oturdum. Orada bulunanların yanından bir cenaze geçti. O cenaze hayırla anıldı.ömer:
- Vacib oldu, dedi.Sonra başka bir cenaze geçti. Yine, o da hayırla anıldı. Ömer:
- Vacib oldu, dedi. Sonra üçüncü bir cenaze geçince, kötü bir insan olmakla anıldı. Buna da Ömer:
- Vacib oldu, dedi. Ebu´l-Esved der ki, ben sordum:
- Ey müminlerin Emîri, vacib olan nedir Hazreti Ömer Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu sözüne dayanarak söyledim:
"Hangi müslümana dört kişi hayırla şahidlik ederse, Allah onu Cennete kor." Biz sorduk:
- Üç kişi şahidlik ederse de mi Peygamber buyurdu:
"Üç kişi de (şahidlik ederse, cennetlik olur)... Biz yine sorduk:
- İki kişi (şahidlik ederse de mi) Peygamber:
iki kişi de" buyurdular. Sonra biz ona bir kişinin şahidliğinden sormadık. "[89]
Bu anlattığımız hadîslerin benzeri çoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Ölülere Sövmenin Yasaklığı
436- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Ölülere sövmeyiniz; çünkü onlar yaptıklarına kavuşmuşlardır. "[90]
437- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) Tirmizî´nin zayıf gördüğü bir isnadla rivayet edildiğine göre, demiştir ki,Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ölülerinizin iyiliklerini anlatın; onların kötülüklerinden (onları söylemekten) kaçının. [91]
Derim ki, alimler şöyle söylemiştir: Fışkı ortaya çıkmamış olan bir müs-lünıan ölüye sövmek haramdır. Amma kâfirin ve fışkı meydana çıkmış müslümanm ölüsüne sövmek konusunda selef (önceki) alimlerin ihtilâfı vardır ve karşılıklı deliller ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bu bölümde anlattıklarımızla ölülere sövmek yasaklanmıştır.
Kötü insanlara sövmeye ruhsat hakkında çok şeyler nakledilmiştir. Bunlardan bir kısmım Cenabı Hak Kur´anı Kerimde bize beyan buyuruyor, okunmasını ve okutulmasını bize emrediyor.
Bunlardan bir çokları da hadîsler olup Buharî´nin Sahîh´inde vardır. Nitekim, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in anlattığı Amr ibni Lü-hayy hakkındaki hadisi (ki, Hazreti ibrahim´in dininden ilk olarak dönmekle kötülenene dair hadîs), hacılara çomağı ile kötülük yapan Ebû Riğâl´ın kıssası, yine AHah´dan mağfiret dilemeyip iman etmeyen İbni Cud´-an´ın kıssası ve bunlardan başka kıssalar.
Bir de, daha önce anlattığımız, ashabın rasgelip de kötülükle andıkları ve Peygamberin ashabı yasaklamadığı sahîh hadis de, bunlardandır. Yasaklamak şöyle dursun, "Cehennem ona vacibdir" buyurdu.
Bu delilleri bir araya getirip hüküm vermek hususunda alimler bir takım görüşler üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Bunların en sahih ve en güvenileni şu:
Kâfirlerin kötülüklerini söylemek caiz olur. Ama müsiümanlardan fışkı, yahud bid´atı yahud bunlara benzer halleri açık olanlardan ibret almak ve insanları korkutmak için, onların kötülüklerini söylemek yine caizdir. Bu, ihtiyaç duyulan bir hal karşısında, ya söylediklerinden kaçındırmak, yaptıkları işe uymaktan sakındırmak için caiz olur. Eğer böyle bir gerek yoksa, müslüman ölülerin kötülüklerini söylemek caiz olmaz. îşte bütün deliller bu açıklamaya göre değerlendirilir. Zaten sağlam olmayan rivayetlerin kabul edilmemesi üzerinde alimler ittifak etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Mezarları Ziyaret Edenin Okuyacağı Dualar
438- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem evimde bulunduğu her gece, gecenin son kısmında Bakî´ mezarlığına çıkıp şöyle derdi:
"Esselâmu aleyküm dârekavmin mü´minîn veetâküm mâ tûadûn, ğa-den müecceîûn, ve innâ in şâellâhu biküm lâhikûn. Aİlâhümmeğfîr H ehli bakî´il-ğarkadi,´´
(Selâm üzerinize olsun, ey mü´minler topluluğu! Vadedildiğinize kavuştunuz. Ecriniz yarına (kıyamete) ertelenmiştir. Biz de Allah dilediği zaman size kavuşacağız. Allah´ım! Bakî´ul-Ğarkad mezarlığında yatanlara mağfiret buyur. "[92]
439- Yine Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: (Sordum), ey Allah´ın Resulü! Mezarları ziyarette nasıl söyleyeyim Buyurdular ki, şöyle söyle:
"Esselâmu ala ehli´d-diyâri mine´1-mü´minine ve´1-müslimîne veyer-hamullâhu el-müstakdimîne minküm ve minnâ ve´1-müsta´hırîne ve innâ in şâelîâhu biküm lâhikûn."
"(Mezarlarında yatan) müzminlerle müslümanlar topluluğuna selâm olsun. Dünyadan göçüp giden siz ölülere ve ölmeyip geride kalan bizlere Allah rahmet etsin. Allah dilediği zaman, biz de size kavuşacağız."[93]
440- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) sahîh isnadlarla rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem mezarlığa çıkıp şöyle dedi:
"Esselâmü aleyküm dâre kavmin mü´minîn veinnâ in şâellâhu biküm
lâhikûn."
(Selâm üzerinize olsun, ey mü´minler topluluğu!. Allah dilediği zaman, biz de size kavuşacağız)."[94]
441- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medîne mezarlarına uğradı da yüzünü onlara çevirerek şunu söyledi:
"Esselâmü aleyküm yâ ehh´I-kubûri. Yeğfirullâhu lenâ ve leküm. En-tüm selefunâ ve nahnü bi´1-eseri."
"Allah´ın selâmı üzerinize olsun, ey mezarlarda yatanlar! Allah bize ve size mağfiret buyursun. Siz bizim öncümüzsünüz; biz de izinizdeyiz (arkanızdan geleceğiz)."[95]
442- Büreyde´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, o şöyle anlatmıştır: "Ashabı Kiram, mezarları ziyarete çıkıp gittikleri zaman, şöyle demelerini, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara öğretirdi:
"Esselâmü aleyküm ehle´d-diyâri mine´l-mü´minîne. Ve innâ inşâellâ-hu biküm lelâhikün. Es´eîüllâhe lenâ ve leküm e´1-âfiyete."
"Selâm üzerinize olsun, ey mü´minlerden ibaret mezar halkı! Muhakkak biz de, Allah dilediği zaman size kavuşacağız. Allah´dan bize ve size afiyet dilerim."[96]
Biz, nese´î ve îbni Mace´nin kitablarında da böyle rivayet ettik. Ancak "size kavuşacağız" sözünden sonra şu ifade ilâve olarak vardır:
"Entüm lenâ feretun ve nahnü leküm tebe´ûn"
"(Sizin acınıza sabretmekle) siz, bize bir mükâfat sebebi oldunuz. Biz de, sizin arkanızdan geleceğiz."
443- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre: "Peygamber sallallahu Aleyhi ve Sellem, Bakî´ mezarlığına varıp şöyle dedi:
"Esselâmü aleyküm, dâre kavmin mü´minîn. Entüm lenâ feretun ve innâ biküm lâhikûn."
"Selâm üzerinize olsun, ey (mezarlardaki) mü´minler topluluğu. Siz, bize mükâfat sebebisiniz (çünkü sizin acılarınıza sabrederek sevab aldık). Biz de size kavuşacağız. Allah´ım! (Onların yüzünden kazanılacak) sevab-dan bizi mahrum etme ve onlardan sonra da bizi sapıtma."[97]
Mezarlıktaki ölülere, diğer ölülere ve bütün müslüman Ölülere çokça duâ etmek, Kur´an okuma ve zikir yapma sevabını iletmek ziyaretçi için müstahabdır. Yine ziyareti çok yapmak, hayırlı ve faziletli kimselerin mezarları yanında fazla beklemek müstahabdır.
Bir Mezar Başında Çırpınarak Ağlayanziyaretçiyi Bir Kimsenin, Onu Engellemesi, Sabrı Tavsiye Etmesi Ve Yine Dine Aykırı Şeylerden Alıkoyması.
444- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir mezar yanında ağlamakta olan bir kadına rasgeldi. (Ona), Allah´dan kork ve Sabret, dedi [98]
445- İbni Hasâsiye diye tanınan Beşir ibni Ma´bed´den (Radiyallahu Anh) hasen bir isnadla rivayet edildiğine göre, şöyle anlatmıştır:
"Ben, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile yürürken bir de baktı ki, adamın biri, mezarlar arasında ayakkabılarıyla dolaşıyor, Hazreti Peygamber ona şöyle dedi: Ey Sibtiyyeteyn (adındaki lüks ayakkabılar) sahibi, ayakkabılarını (çıkarıp) bırak; (çünkü orası öğünme ve kibirlenme yeri değildir.)"[99]
(Mezhebimizde, (Hanefilerde) ayakkabılarla mezarlıklarda gezmek yasak değildir, buradaki yasaklık, ya ayakkabılardaki pislikten, ya da kibir ve azamet belirtisi taşıyan gösterişli ayakkabılardan dolayıdır. Mezar ziyareti, insana tevazu ve mahviyeti yaşatmayınca, mezar ziyaretindeki maksat elde edilememiş demektir. -Mütercim-)
İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak işinin farz olduğu üzerinde imamların ittifakı vardır. Bunların delilleri, Kur´anda ve hadîslerde herkes tarafından bilinmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Zâlimlerin Mezarlarına Ve Helak Edildikleri Yere Uğrayınca Ağlamak, Allah Teâlâ Hazretlerine İhtiyaç Göstermek Ve Bundan Gafil Olmaktan Sakınmak
446- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre; Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, (Tebük savaşında) Semûd diyarında-ki Hicir bölgesine vardıkları zaman, ashabına şöyle buyurdu: "Şu azab çekenlerin yanına ağlayarak girin. Eğer ağlamayacaksanız onların yanına
gitmeyin. Çünkü ağladığınız takdirde, onlara isabet eden musibet size isabet etmez."[100]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tirmizî. Nesâî. İbn-i Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadîstir.)
[2] Buhârî.
[3] Buhârî. Müslim. Muvatta´. Ebü Dâvud. Tirmizî.
[4] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud.
[5] Buharı. Müslim
[6] Buhari
[7] Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî.
[8] Müslim.
[9] Ebû Dâvud. Tirmizî. Hâkim. Ahmed b. Hanbel. Tirmizî demiştir ki, bu hadiss hasendir. Et-Hakim Ebû Abdullah Sahîhayn üzerine yazdığıkitabında demiştir ki ,Buhari nin şartı üzere bu hadis sahihdir.
[10] Ebü Dâvud.
[11] Tirmizî. (Tirmizî der ki, bu hadîs hasendir, sahîhdir.)
[12] Tirmizî. İbn-i Mâce. Nesâî. Hâkim. (Tirmizî, bu hasen hadistir, demiştir.
[13] Müslim. Tirmizî. Nesâî. ibn-İ Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu sahih olan hasen bir hadistir.)
[14] Buhârî!
[15] İbn-i Sünnî.
[16] İbn-i Sünnî.
[17] İbn-i Sünnî.
[18] Müslim
[19] İbn-i Sünnî. Tirmizî. Ahmed b. Hanbel. İbn-i Mâce.
[20] Buhârî. Müslim.
[21] Buhârî. Müslim.
[22] Buhârî.
[23] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.
[24] Buhârî.
[25] Tirmizî. İbn-i Mâce.
[26] Buhârî.
[27] Müslim.
[28] Buhârî.
[29] İbn-i Mâce. İbn-i Sünnî.
[30] Tirmizî. İbn-i Mlce. (Tirmizî demiştir ki, bu haais, hasendir.
[31] İbn-i Mâce. İbn-i Sünnî.
[32] Kur´ân-ı Kerim, İsrâ Sûresi: 34
[33] kur´ân-ı Kerim, Bakara Sûresi: 177
[34] İbn-i Sünnî.
[35] Tirmizî. İbn-i Mâce, Nesâî
[36] Buhârî. Müslim. Muvatta. Tirmizî.
[37] Ebû Dâvud. Hâkim.
Ebû Hakim Ebû Abdullah, Sahİhayn üzerine yazmış olduğu "El-Müstedrek" adlı kitabında demiştir ki, bu, isnadı sahih bir hadistir.)
[38] Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadîs hasendİr, sahihdir).
[39] Müslim, Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.
[40] Beyhakî.
[41] Müslim. Tirmizi. Ebû Dâvud.
[42] Ebü Dâvud. İba-i Mâce.
[43] Müslim. Ebû Dâvud. Ahmed b. Hanbel. Tirmizî. İbn-i Mâce. Nesâî.
[44] Ebû Dâvud. İbn-i Mâce. Nesâî.
[45] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadîs hasendir.)
[46] Buhârî.
[47] İbn-i Sünnî.
[48] İbn-i Sünnî. Nesâî. Ahmed b. Hanbel
[49] Buhâri. Müslim. Tirmizî. Nesâî.
[50] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî.
[51] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî.
[52] Müslim. Tirmizî.
[53] Ebû Dâvud.
[54] Buhârî. Müslim.
[55] Buhârî. Müslim. Nesâî.
[56] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud.
[57] Tirmizî. Beyhakî. (Bunun İsnadı zayıftır.)
[58] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bunun isnadı kuvvetli değildir.)
[59] Ebû Dâvud. Nesâî. Ahmed b. Hanbel. Nesâî. Hâkim.
[60] İbn-i Mâce. Beyhakî
[61] Kur´ân-ı Kerim, Mâide Sûresi: 2
[62] Buhârî. Müslim.
[63] Nesâî.
[64] Tirmizî. İbn-i Mâce. (Tirmizi deca;şth ki, bu hadis hasendir.)
[65] Tirmizi. Yine AbduIIah´dan bir rivayet vardır ki, orada hadis Peygambere kadar yükseltihnemiştir. Tirmizi der ki, bu hadis, merfu ciandan daha sahlhdir. Tirmizî her iki rivayeti de zayıf görmüştür.)
[66] Buhari Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. Muvatta´
[67] Ebû Dâvud. Tirmizî. (Tirmizî, bunu zayıf görmüştür.
[68] Beyhakî. Sünen-i Kebîr. Hâkim, El-Müstedrek.
[69] Müslim.
[70] Ebû Dâvud. Tirmizî. Beyhakî. Hâkim Ebu Abdullah demiştir ki, Buharı ve Müslim´in şanı üzere tu hadis sahihtir.
[71] Ebû Dâvud. İbn-i Mâce.
[72] Ebû Dâvud. İbn-i Mâce.
[73] Ebû Dâvud. İbn-i Mâce. Sahih İsnadla.
[74] Kur´ân-ı Kerîm. Bakara Sûresi: 201.
[75] Beyhakî. Sünen-i Kebîr. Hakîm. Tahâvî. (Hâkim Ebû Abdullah, bu sahih hadistir, demiştir.)
[76] Ebû Dâvud. Ttrmizî. Beyhakî. Hâkim. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.)
[77] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.
[78] Müslim.
[79] Ebû Dâvud. Beyhakî.
[80] Beyhakî.
[81] Buhârî. Muvatta´.
[82] Buhârî.
[83] Müslim.
[84] Müslim.
[85] Kur´an-ı Kerim, Haşir Sûresi: 10
[86] Müslim.
[87] Ebû Dâvud.
[88] Buharı. Müslim. Tirmizî. Nesâî.
[89] Buhârî, Tirmizı. Nesâî.
[90] Buhârî. Ebû Dâvud. Nesâî.
[91] Ebû Dâvud. Tirmizî.
[92] Müslim. Nesâî.
[93] Müslim
[94] Ebû Davut. Nesaı. İbn Mâce, Müslim.
[95] Tirmizi. Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.
[96] Müslim. Nesaî. İbni Mâce
[97] İbni Sünnî. Ahmed b. Hanbel. İbni Mâce.
[98] Buhârî. Müslim.
[99] Ebû Dâvud. Nesâî. İbni Mâce.
[100] Buhârî. Müslim.
Ölümü Çok Anmak Müstahabdır
Hastanın Ailesine Ve Yakınlarına Hastadansormanın Müstehablığı Ve Sorulardan Cevab Alma
Hasta Ne Söyler, Yanında Ne Söylenir, Ona Ne Okunur, Hali Nasıl Sorulur
Hastalara Okunacak Şifâ Duaları
Vücut Ağrılarına Karşı Okunacak Şifâ Duaları
Hastaya, Hasta Sahibinin Ve Ona Hizmet Edenin İyilik Tavsiye Etmesi, Zor Ve Zahmetli İşine Katlanıp
Sabretmesi
Baş Ağrısı, Ateş Ve Bunlardan Başka Ağrılar İçin Okunacak Dualar
Kızgınlık Olmaksızın, Sabırsızlıkla Telaş Göstermeksizin Hastanın Halini Açıklamasında Ve Bende Ağrı
Var, Ateşim Var Yahud Bunlara Benzer Söz Söylemesi Caiz Olduğu Gibi, Kerahet De Yoktur
İnsanın Başına Gelen Bir Zarar İçin Ölümü İstemek Mekruh İse De, Dinindeki Bir Fitneden Korkunca
Onu İstemek Caizdir
Ölümün Kutsal Yerlerde Olması İçin Duâ Etmenin Müstehaplığı
Hastanın Gönlünü Hoş Tutmak Müstehabdır
Hasta Kimse, Akıbetinden Korkunca, Onun Korkusunu Gidermek Ve Rabbına Karşı Zannını Güzel
Yapmak İçin Ona Güzel İş Ve Hallerinin Söylenerek Övülmesi
Hastanın İştahını Sormak
Hastadan Ziyaretçilerin Dua İstemesi
Hastaya İyileştikten Sonra Öğüt Vermek Tevbe Ve Adak Gibi, Allah´a Verdiği Sözde Durmayı Ona
Hatırlatmak
Sağlığından Ümidini Kesenin Okuyacağı Dualar
Ölünün Gözü Kapatılınca Okunacak Dualar
Ölü Yanında Okunacak Dualar
Ölü Sahihlerinin Okuyacağı Dualar
Arkadaşının Ölüm Haberini Duyanın Okuyacağı Duâ
İslâm Düşmanı Birisinin Ölüm Haberini Duyanın Okuyacağı Duâ
Ölü Üzerine Feryad Edip Ağlamak Ve Cahiliyet Duası İle Dua Etmek Haramdır
Taziyede Bulunmak (Sabır Dileğinde Bulunmak)
Taziyeyi Umumi Yapmak
Taziye İçin Oturup Beklemek Mekruhtur
En İyi Taziye Sözleri
Müslümanlar İçinde Ortaya Çıkan Bazı Taun (Veba) Hastalıkları
Ölü Sahihlerine Ve Akrabasına Ölümü Bildirmenin Cevazı Ve Haberi Yaymanın Keraheti
Ölü Yıkanırken Ve Kefenlenirken Okunacak Dualar
Cenaze Namazı Ve Duaları
Cenaze İle Yürüyen Kimsenin Okuyacağı Dualar
Cenazeyi Gören Yahud Cenaze İle Karşılaşanların Okuyacağı Dualar.
Ölüyü Mezara Koyanın Okuyacağı Dualar
Ölü Gömüldükten Sonra Okunacak Dualar
Gömüldükten Sonra Ölü Üzerine Yapılan Telkin
Ölünün Vasıyyeti:
Belirli Bir İnsanın Kendi Namazını Kıldırmasını Vasıyyeti Yahud Özel Bîr Yerde Ve Özel Birşekilde Gömülmesini İstemesi Veya Buna Benzer Kefen Ve Diğer İşlerden Yapılması Yahud Yapılmaması Gerekenler
Ölünün Ardından Yapılan Duanın Ölüye Fayda Vermesi
Ölülere Sövmenin Yasaklığı
Mezarları Ziyaret Edenin Okuyacağı Dualar.
Bir Mezar Başında Çırpınarak Ağlayanziyaretçiyi Bir Kimsenin, Onu Engellemesi, Sabrı Tavsiye Etmesi Ve Yine Dine Aykırı Şeylerden Alıkoyması
Zâlimlerin Mezarlarına Ve Helak Edildikleri Yere Uğrayınca Ağlamak, Allah Teâlâ Hazretlerine İhtiyaç Göstermek Ve Bundan Gafil Olmaktan Sakınmak.
|
|
|
Başa Gelen Ve Gelecek Işler Için Yapilacak Dua |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:06 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
BAŞA GELEN VE GELECEK İŞLER İÇİN YAPILACAK DUA
Bil ki, daha önceki bölümlerde anlattığım duâ ve zikirler, her gün sıra üzere tekrarlanan şeylerdir. Fakat şimdi söyleyeceğim duâ ve zikirler, bir takım sebeb ve olaylar üzerindeki vakitler içindir. Bu itibarla bunlarda bir sıra gözetmesi yoktur.
İstihare Duası
312- Câbir ibni Abdillah´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resülüllah sallallâhu Aleyhi ve Sellem, her işimizde, bize Kur´an-dan sûre Öğretir gibi, îstihâre´yi öğretir, buyururdu:
Sizden biriniz, bir işi tasarladığı zaman (kararsızlık halinde iken), farz namazdan başka iki rekât namaz kılsın, sonra şöyle duâ etsin.
"Allâhümme innî estehîruke bi ılmike ve estakdiruke bikudretike ve es ´elüke min fazlike ´Lazım. Feinneke tagdîru ve lâ agdiru ve ta ´lem u velâ a´lemü ve ente allâmü´l-ğuyûb. Allâhümme in künte ta Iemü enne hâzel emra hayrım lîfîdînî ve meaşî ve âgıbeti emrî, âcili emrî ve âcilihî fagdür-hü lî ve yessirhü lî sümmebârik lîfîhi ve in künte ta ´îemü enne hâzel emra şerrun lifi dînî ve meaaşî ve aagıbeti emrî aadli emrî ve âciîihî, feasrifhü annî vagdürliyel hayra haysü kâne sümme razzınî bihî.
(Allah´ım! Senin ilminle Senden hayır istiyorum. Senin kudretinle Senden güç istiyorum ve Senin büyük fazlından Senden istiyorum: çünkü Senin gücün yeter, benim gücüm yetmez; Sen bilirsin, ben bilmem ve Sen gayıblan hakkıyla bilensin. Allah´ım! Eğer bu işin, dinim, geçimim ve işimin sonu için hayırlı olduğunu biliyorsan, (yahud işimin dünya ve âhiret için hayırlı olduğunu biliyorsan) onu bana takdir et. Sonra da onda bana bereket ver. Eğer bu işin, dinim için, geçimim ve işimin sonu için kötü olduğunu biliyorsan (yahud dünya ve âherit İşim için kötü olduğunu biliyorsan), onu benden sav ve bana hayır nerede ise onu takdir et. Sonra da o işe beni razı kıl). Bu duayı yaparken dileğini de insan söyler (diye Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, buyurmuştur). [1]
Alimler demiştir ki, şu anılan duâ ve iki rekât namazla istihare yapmak müstahabdır. Nafile namazla olduğu gibi, müekked sünnetlerle, Tahiyye-i Mescid namazı ile ve diğer nafilelerle de olur. Birinci rekâtta Fatiha´dan sonra "Kâfirûn" ve ikinci rekâtta "îhlâs" sûreleri okunur. Eğer namaz kılamıyacak bir durum olursa, yalnız duâ ile istihare yapılır. Bu duaya, Allah´a hamd ederek, Peygambere de Salâtü Selâm getirerek başlayıp yine bunlarla bitirmek müstahabdır.
Zikredilen sahîh Hadîsin açık ifadesinden anlaşıldığı üzere, her iş için istihare yapmak müstahabdır. istihare yapıldıktan sonra da, kalbe gelen ferahlık uyarınca iş yapılır. En iyisini Allah bilir.
313- Ebu Bekir´den (Radiyallahu Anh) zayıf bir isnadla rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir iş yapmak istediği zaman şöyle buyururdu:
"Allah´ım, bana (bu işi) hayırlı yap ve hayırlı olanı takdir et."[2]
314- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:" Ey Enes! Bir iş tasarladığın zaman, o iş için yedi defa Rabbine İstihare et sonra, kalbine geçene bak; çünkü hayır oradadır."[3]
Şiddet Sıkıntı Ve Felâket Anlarında Okunacak Dualar Ve Zikirler
315- Ibni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sıkıntı anında şöyle derdi:
"Lâ ilahe illâllâhu´l-azîmu´l-halîmü. Lâ ilaheillâllâhu rabbü´l-arşi´i-azıtni. Lâ ilahe illâllâhu rabbü´s-semâvâti ve rabbu´1-arzı. Rabbu´I-arşi´l-kerîm"
(Halım olan, büyük olan ANah´dan başka ilâh yoktur. Büyük Arş´in Rabbi olan Allah´dan başak ilâb yoktur. Göklerin ve yerin Rabbı olan Allah´dan başka ilâh yoktur; O, kerîm olan Arş´ın Rabbıdır)." Müslim´in rivayetinde: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e Üzüntü veren bir iş geldiği zaman bu duayı okurdu," şeklindedir.[4]
316- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e üzüntü ve keder veren bir iş geldiği zaman şöyle derdi:
"Ya hayyu yâ kayyûmu birahmetike estağîsü." (Ey Hayy ve Kayyûm olan (ölmeyen ve her şeyi idare eden Allah), rahmetinle Senden yardım istiyorum...)"[5]
317- Ebû Hüreyre´den (Radıyaiîahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e bir iş üzüntü verdiği zaman, başını göğe kaldırıp buyururdu:
"Sübhânellâhi´l-azîmi."
(Yüce olsm ARah, sütün noksanlıklardan münezzehtir)" Fazla duâ edince de:
"Yâ hayyu, yâ kayyûmu" der idi.[6]
318- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in en çok yaptığı duâ şu idi:
"Allâhümme âtinâ fi d-dünyâ haseneten ve fi´1-ahirati haseneten ve kına azâbe´n-nâr."
(Allah´ım! Bize hem dünyada iyilik ver, hem âhirette iyilik ver ve bizi ateş azabından koru!)
Müslim, rivayetinde ziyade yaparak demiştir ki: Enes, bir davet ve iş için duâ etmek istediği zaman bu duayı yapardı.[7]
Şiddet, Sıkıntı Ve Hastalar İçin Okunacak Duâ
319- Abdullah ibni Cafer´den, o da Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: "Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bana şu sözleri telkin etti ve bana şiddet ve sıkıntı hali geldiği zaman onları söylememi bana emretti:
"Lâ ilahe fflâüâhu´l-kerîmu el-anmü sübhânehu tebârekellâhu rabbu´l-arşi´l-azîmi. Eihamdü lilîâhi rabbi´î-âlemîn.
(Büyük olan, Kerîm olan Allah´dan başka ilâh yoktur. O, noksanlıklardan münezzehtir. Büyük Arş´ın Rabbı olan Allah her şeyden yücedir Hamd, âlemlerin Rabbı Allah´a mahsustur)." Abdullah ibni Cafer, bu sözleri telkin edip öğrettirdi ve ateşli hastaya bunları üfürürdü. Ayrıca kızlarından yabancılarla evlenene bunları öğretirdi.[8]
320- Ebû Bekre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Üzüntü ve sıkıntılı kimsenin duaları şunlardır:
Allâhümme rahmeteke ercû, felâ tekilnîiîâ nefsî tarfete aynin ve as-Hh lî şe´nî küllehû. Lâ ilahe illâ ente.
(Allah´ını! Senin rahmetini istiyorum; göz kırpması kadar bir zaman beni nefsime bırakma ve bütün halimi düzelt. Senden başka ilâh yoktur)"[9]
321- Ümeys´in kızı Esma´dan (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana buyurdu: "Sıkıntı ve üzüntü zamanında söyleyeceğin sözleri sana öğreteyim (Şöyie dersin):
"Allahu Allâhu rabbî, lâ üşrikü bihî şey´en."
(Benim Rabbîmdir Allah Allah, O´na hiç bir şeyi ortak koşmam) "[10]
322- Ebû Katade´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sıkıntı ve musibet anında, âyetelkürsiyyi ve bakare süresinin son ayetlerini okuyan kimseyi, Allah Azze ve Celle kurtarır."[11]
323- Sa´d ibni Ebî Vakkas´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediği-ni işittim.
"Ben bir söz biliyorum; onu söyleyen bir dertliden muhakkak sıkıntı açılır gider. Bu da, kardeşim Yunus´un (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
"Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî küntü mine´z-zâlimîn." diye yutulduğu balığın karanlık karnındaki duâsıdir. (Senden başka bir ilâh yoktur; sen bütün noksanlıklardan münezzehsin. Ben, nefsine zulmedenlerden oldum). "[12]
Bu hadîsi Tirmizî, Sa´d Hazretlerinden rivayet etti ve Sa´d dedi ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Zü´n-Nûn (Yûnus Aleyhisselâm), balığın karnında iken Rafebine etmiş olduğu dua şu idi:
"Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî küntü mine´z-zâlimîn."
(Senden başka ilâh yoktur; sen bütün noksanlıklardan münezzehsin. Ben, nefsine zulmedenlerden oldum.) Herhangi bir şey hakkında bu duayı yapan müslüman bir adamın, muhakkak duasını Allah kabul eder."
İnsan Korktuğu Yahud Korkutulduğu Zaman Okuyacağı Dualar
324- Sevban´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i bir şey korkuttuğu zaman buyururdu:
"Hüvellâhu, Allâhu rabbî lâ şerîke leh." (Büyük Allah, Rabbimdir Allah. Onun ortağı yoktur)."[13]
325- Amr b. Şuayb´ın dedesinden rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, korkudan korunmak için şu sözleri onlara öğretirdi:
"Eûzü bikelimâtillâhi-ttâmmeti min gazabihi ve şerri ibâdihi ve min hemezâti´ş-şeyâtîni ve en yahdurûni,"
(Allah´ın gazabından, kul Sarının şerrinden, şeytanların dürtüşlerinden ve yanımda bulunmalarından Allah´ın tam kelimelerine (Kur´an´ına) sığınırım)"[14]
Abdullah ibni Amr, bu kelimeleri olgunluk çağındaki oğullarına öğretirdi ve küçükler için de onları yazıp üzerlerine takardı.
Üzüntü Yahud Bir Keder İsabet Edince Okunacak Dualar
326- Ebû Musa Ei-Eş´ârî´den (Radıyalîahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem şöyle buyurdu: "Kime bir keder yahud bir üzüntü İsabet ederse, şu kelimelerle duâ edip söylesin.
"Ene abdüke ibnüabdike, ibnü emetike, fîkabzatike. Nâsiyetî biyedike. Mazın fiyye hükmüke. Adlün fiyye kazâuke. Es´elüke bikülli İsmin huve leke, semmeyte bihînefseke ev enzeîtehû fîkitâbike evallemtehû ehaden min halkıke ev iste´serte bihî ilmi´1-ğaybi indeke en tec´ale´î-kur´âne nura sadrı ve rebîa kalbî ve celâe hüznf ve zehâbe hemmî.
(Senin kudretin altında, ben Senin kulunum, erkek kulunun ve dişi kulunun da oğluyum. Boynum Senin kudret elindedir. Hükmün bana geçerlidir. Hakkımdaki hükmün adalettir. Kendim adlandırdığın özüne has bütün isimlerle, yahud kitabında indirdiklerinle yahud yaratıklarından birine öğrettiğin isimlerle yahud katında seçtiğin gayb ilmindeki isimlerle Senden istiyorum ki, Kur´ân´ı göğsümün nuru, kalbimin n eş´esi, kederimin izalesi, üzüntümün gidişi yapasın.) Peygamberin bu sözleri üzerine meclisteki adamlardan biri:
- Ey Allah´ın Resulü! Asıl aldanmış olan, bu sözleri söylemediğinden aklanandır.
Peygamber:
- Evet,´ bunları söyleyiniz ve onları öğretiniz; çünkü bunları, taşıdıkları manalardaki şeyleri isteyerek söyleyenin, Allah üzüntüsünü giderir ve ferahlığını uzatır, buyurdu."[15]
Bir Tehlikeye Düşünce Okunacak Duâ
327- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah buyurdu:
"Ey Ali! Bir tehlikeye düştüğün zaman söyleyeceğin bir takım sözleri sana öğreteyim mi Ben dedim ki:
- Evet; Allah beni sana feda kılsın... Buyurdular:
- Bir tehlikeye düştüğün vakit şunları söyle:
"Bismillâhi´r-rahmâni´rrahîm, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi´l-aîıyyi´1-azîm."
(Rahman ve Rahîm olan Allah´ın adıyla... İbâdetlerde başarı ve kötülüklerden korunma ancak yüce ve büyük olan Allah´ın kuvvet ve kudret iyled ir.) Bu sözler sebebiyle Allah Teâlâ, dilediği belâ çeşitlerini uzaklaştırır. "[16]
Bir Toplumdan Korkanın Okuyacağı Duâ
328- Sahîh bir isnadla Ebû Musa El-Eş´ârî´den (Radıyallahu Anh) ri-
vayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir toplumdan (bir kavmin şerrinden) korktuğu zaman buyururdu:
"AUâhümme innâ nec´alüke fınuhûrihim ve neûzü bike min şurûrihim." (Allah´ım! Düşmanların kötülüklerini defetmeni Senden istiyoruz ve kötülüklerden Sana sığınıyoruz.)"[17]
Saltanat Sahibinden Korkanın Okuyacağı Duâ
329: İbni Ömer´den (Radıyailahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bir saltanat sahibinden yahut başkasından korktuğun zaman söyle:
"Lâ ilahe illâllâhu el-halîmu el-hakîmu sübhâneüâhi rabbi´s-semâvâti´s-seb´i rabbi´l-arşi´l-azîmi lâ ilahe illâ ente azze cârüke ve ceîle senâüke.
(Hafim ve Halân olan Allah´dan başka ilâh yoktur. Büyük Arş´in Rab-bı olan, yedi göğün Rabbi olan Allah, bütün noksanlıklardan münezzehtir. Senden başka ilâh yoktur. Sana sığınan azizdir ve Senin övgün büyüktür.) "[18]
Bundan önceki bölümde geçen Ebû Musa´nın naklettiği hadîsi söylemek müstahabdır.
İnsanın Düşmanına Bakınca Okuyacağı Dua
330: Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bir savaşta idik. Düşmanla karşılaşınca, onun şöyle buyurduğunu işittim:
"Yâ Mâlike yevmi´d-dîn. İyyâke a´budu ve iyyâke esta´înu" (Ey hesab gününün sahibi! Ancak Sana ibâdet ederim ve ancak Senden yardım isterim)" Ben bir takım erkekler gördüm ki, yere seriliyorlardı. Onlara önlerinden ve arkalarından melekler vuruyordu.
Aynı zamanda geçen Ebû Musa´nın (Radıyallahu Anh) hadîsini okumak müstahabdır.
İnsanın Karşısına Şeytan Göründüğünde Yahud Ondan Korktuğunda Okuyacağı Dualar
Allah Teâlâ buyurur: "Şeytandan bir vesvese seni dürtüklerse, Allah´a sığın. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir."[19]
Yine Allah Teâlâ buyurur: "Sen Kur´ân´ı okuduğun zaman, ahirete iman etmeyenlerle senin aranda engel olan bir perde yaparız."[20]
Uygun olan, istiâze yapmak (Eûzü Billahi Mineşşeytânirracîm, demek) sonra Kur´ân´dan kolaya geleni okumaktır.
331- Ebu´d-Derdâ´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaza durdu. Biz şöyle dediğini işittik:
"Eûzü billahi minke"
(Senden Allah´a sığınırım). Sonra üç defa buyurdu:
"El´anüke bilânetillâhi"
(Seni Allah´ın laneti ile lanetlerim). Sonra eliyle bir şey alır gibi elini açtı. Namazı bitirip namazdan çıkınca sorduk:
- Ey Allah´ın Resulü! Bundan önce, söylediğini duymadığımız bir şeyi namazda söylediğinizi işittik Bir de elinizi açtığınızı gördük Buyurdular: - Allah´ın düşmanı İblis, yüzüme atmak için bir ateş parçası ile geldi. Ben üç defa, senden Allah´a sığınırım, dedim. Sonra şöyle söyledim: Allah´ın noksansız laneti ile seni lanetlerim. O üç defa duraklayıp geri çekildi. Sonra ben onu yakalamak istedim. Vallahi, kardeşim Süleyman´ın (aley-hisselâm) duası olmasaydı, o bağlı kalacaktı da, Medine halkının çocukları onunla oynayacaklardı."[21]
Ben derim ki: Şeytanla karşılaşma halinde, ezan okumak uygun olur; çünkü Müslim´in Sahihinde, Ebû Salih´in oğlu Süheyl´den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Babam (Ebû Salih), beni Harise oğullarına gönderdi. Yanımızda da bir arkadaşımız yahud bir kölemiz vardı. Arkadaşımıza, çit arkasındaki bostandan biri, adını vererek seslendi. Yammdaki arkadaş dönüp çit üzerinden baktı, bir şey göremedi. Ben bu olayı babama anlattım. Babam şöyle dedi: Senin böyle bir şeyle karşılaşacağını bileydim, seni göndermezdim. Ancak, sen böyle bir ses işitirsen, ezan oku; çünkü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu anlatan bir hadîsi, Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) işittim: "Şeytan, ezan okunduğu zaman dönüp kaçar."
İnsanın Mağlüb Olduğu (Yenildiği) Bir İşte Okuyacağı Duâ
332- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Kuvvetli olan mümin, zayıf müminden daha hayırlıdır ve Allah Teâlâ´ya daha sevimlidir. Bununla beraber her birinde hayır vardır. Sen kendine fayda vereni iste ve Allah´dan yardım dile, asla acizlik gösterme. Başına bir iş gelirse: Ben şöyle yapmış olsaydım, şu ve bu olurdu, deme. Ancak de ki, Allah takdir etti ve dilediği oldu. Çünkü "Eğer" sözü, şeytanın işini açar."[22]
333- Mâlik oğlu Avf´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre; "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem iki adam arasında (bir dava için) hüküm verdi. Aleyhine hüküm verilen adam dönünce:
"Hasbiyeîlahu ve nîğme´l-vekîl"
(Allah bana yeter; O ne güzel vekil..,) dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: Allah Teâlâ, acizliği kötüler; ancak sen tedbirli ol (gayretli ol). Bir işte yenildiğin zaman:
"Hasbiyellâhu ve m´me´l-vekîl" de..."[23]
Zor Bir İşle Karşılaşınca Okunacak Dua
334- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Allâhümme lâ sehle illâ mâ cealtehû sehlen ve ente tecalü´l-hazne izi şi´te sehlen"
(Allah´ım! Senin kolay kıldığından başka bir kolay yoktur. Sen dilediğin zaman, zor (sert ve katı) oianı, kolay ve yumuşak yaparsın."[24]
Geçim Sıkıntısında Okunacak Duâ
335- îbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:
"Birinizde geçim darlığı olunca, evden çıktığı zaman şöyle demekten sizi alıkoyan nedir (neden bunları söylemiyorsunuz)
"Bismillâhi ala nefsî ve mâlî ve dînî. Allâhümme raddinî bikazâike ve bâriklîfîmâ kuddirelîhattâ lâ uhibbe ta´cîlemâ ahherte velâ te´hîre mâ accelte."
(Nefsim, malım ve dinim için Allah´ın adıyla yardım Merim. Allah´ım! Senin kazana (hükmüne) beni razı kıl ve bana takdir edilende bana bereket ver ki, geciktirdiğini ivedilemeyi ve ivedilediğini de geciktirmeyi istemeyeyim."[25]
Afetleri Defetmek İçin Okunacak Duâ
336- Mâlik oğlu Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Allah Azze ve Celle bir kula, ehli, malı ve çocuğu hakkında bir nimet vermiştir de, o kul:
"Mâ şâallâhu îâ kuvvete illâ biîlâh."
(Allah´ın dilediği olur, kuvvet ancak Allah´ındır) demiştir; artık o kulun, onlar hakkında ölümden başka bir âfet görmesi olamaz."[26]
Az Yahud Çok Bir Musibete Uğrayanın Okuyacağı Duâ
Allah Teâlâ buyurur: "Kendilerine bir musîbet değdiği zaman, Biz al-lah´dan geldik ve ona döneceğiz, söyleyen sabredicileri müjdele: Onlara, Rablerinden mağfiret ve rahmet vardır. Onlar, hidayete erenlerdir. "[27]
337- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Her fena işten dolayı, her biriniz istirca yapsın (Innâ lillah ve innâ ileyhi râci´ûn (Biz Allah´dan geldik, yine O´na döneceğiz, desin). Öyle ki, ayakkabısının (kopan) bağına varıncaya kadar... Çünkü bunlar, musibetlerdendir. "[28]
Borcunu Ödemekten Aciz Olan Kimsenin Okuyacağı Duâ
338- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, bir, mükâteb (borçlu köle) kendisine gelip şöyle dedi: Ben azad olma karşılığı olarak ödeyeceğim borcumdan acziyete düştüm; bana yardım et. Hazreti Ali: Resûlüllah Sallalîahu Aleyhi ve Sellem´in bana öğretmiş olduğu bir takım sözleri öğreteyimmi ki, senin üzerinde dağ kadar borç olsa dahi, Allah onu sana Ödetir. Şöyle söyle:
"Allâhümmekfinî bihalâlike an harâmike ve ağninî bifadlike ammen sivâke."
(Haramına karşı beni halâlin ile yetindir, Allah´ım ve Senden başkasından da, fazlınla beni müstağni kıl (Senden başkasına beni muhtaç etme)."[29]
Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir. Biz daha önce "Sabah ve Akşam Ne Söylenir ´ bölümünde, Ebû Davud´un, Ebû Sa´îd El-Hudrî´den rivayet ettiği bir hadîsi anlatmıştık. Ebû Ümame adındaki sahabî´ye, Re-sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştu: Böyle namaz vakti dışında mescidde oturup ne düşünüyorsun buyurmuş ve o da: Ya Resûlal-Iah! Dertlerim ve borçlarım, demişti.(Bak. Hadis: 206) Onun içindeki duâ da bu münasebetle okunur.
Yalnızlıkta Okunacak Dualar
339- Velid b. Velid´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki: Ya Resûlallah! Ben kendimde yalnızlık hissediyorum (yalnız ba-şımayım) Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Yatağına girdiğin zaman
"Eûzü bikelimâtiîlâhit´tâmmeü min ğadabihi ve ikâbihi ve şerri ibâdihi ve min hemezâti´ş-şeyâtîni ve en yahzurûni."
(Allah´ın gazabından ve azabından, kullarının şerrinden ve şeytanların dürtüşlerinden ve benimle bulunmalarından, Allah´ın kitabına sığınırım.)
Artık (bunları söyleyince) kötü şeyler sana zarar vermez, yahud sana yak-Iaşmaz."[30]
340- Berâ b. Âzib´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, yalnızlıktan Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e şikâyet eden bir adam, Peygamberin huzuruna geldi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona, şu sözleri çok söyle, buyurdu:
"Sübhâne´I-meliki´l-kuddûsi rabbi´l-melâiketi verrûhi. Cellelte´s-semâ-vâti ve´1-arzı bi´î-ızzeti ve´1-ceberûti
(Meleklerin ve Cebrail´in Rabbı olup noksanlıklardan münezzeh Allah, her şeyin sahibidir, her şeyden yücedir. Göklerle yer, O´nun kudret ve azameti ile yükselmiştir). Adam bu sözleri söyledi de, ondan vahşet gitti. "[31]
Vesveseye Kapılan İnsanın Okuyacağı Dualar
Allah Teâlâ buyurur:
"Şeytandan bir dürtüş seni dürterse, hemen Allah´a sığın. Allah, her şeyi işitendir; her şeyi bilendir."[32] Allah´ın bize emrettiği ve edeb olarak öğrettiği en güzel Allah´a sığınmadır bu... (Euzü billahi mineşşeytânirra-cîm).
341- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Şeytan birinize gelip der ki: Şunu kim yarattı, bunu kim yarattı; hatta Rabbmi kim yarattı diyesiye kadar... (Şeytanın vesvesesi bu duruma ulaşınca, o insan, şeytandan Allah´a sığınsın (Eûzü billahi mineşşeytânirracîm, desin) ve bu düşünceden kaçınsın," Sahîh´deki diğer bir rivayet şöyle: "İnsanlar birbirlerine sorup dururlar: Bu yaratıkları Allah yarattı, Allah´ı kim yarattı denilin-ceye kadar... Kim, kendinde böyle bir hal sezerse:
"Amentü billahi ve rusulihi" desin. (Ben Allah´a ve Peygamberlerine îman ettim, desin)."[33]
342- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Kim bu şeytandan bir vesvese kendinde bulursa, üç defa:
"Amenna billahi ve birusulihi."
(Biz, Allah´a ve Peygamberine îman ettik) desin. Çünkü bunu söylemek, ondan vesveseyi giderir. "[34]
343- Osman ibni Ebi´l-Âsî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır: Dedim ki, Ya Resûlallah! Şeytan, benimle namaz ve okuyuşum arasına girerek benim ibâdetimi karıştırıyor Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: "Bu şeytandır, ona "Hınzeb" denilir.
Bunu hissettiğin zaman, ondan Allah´a sığın ve (Euzü billâhimineşşeytânir-racîm, de) ve üç defa soluna tükür." Ben bunu yaptım da, Allah o şeytanı benden giderdi. Derim ki: Hınzeb yahud Hanzeb, bir şeytan adıdır. Aslen, kokmuş bir et parçasına denilir.[35]
344- Güzel bir isnadla Ebû Rumeyl´den rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır: İbni Abbas´a kalbimde hissettiğim şey nedir dedim. Bana:
- Nedir o dedi. Vallahi onu söyleyemiyorum, dedim. Bunun üzerine bana şöyle buyurdu: Şübheden bir şey mi ve güldü". İlâve etti:
- Allah Teâlâ şu âyeti indirinceye kadar bundan kimse kurtulamamıştır: "Ey Peygamber, sana indirdiğimiz kıssalardan ve haberlerden bilfarz
şübhede isen, senden önce kitab okuyanlara sor. Yemin olsun ki, Rabbin-den sana hak gelmiştir. O halde sakın şübhe edenlerden olma."[36] Sen, kendinde böyle bir şey (şübhe) hissedersen, şu ayeti oku:
"Hüve´l-evvelü ve´1-âhiru ve´z-zâhiru ve´1-bâtmü vehüve bi külli şey´in alîm.
(O, her şeyin evvelidir, her şeyin âhiridir, eserleriyle meydandadır, zatı ile gizlidir. O, herşeyi bilendir)[37]
Üstad Ebu´l-Kâsım El-Kuşeyrî´nin (RahimehuIİah) risalesinde, Ahmed b.Atâ El-Rüzbarî´den (büyük imamdan Radıyallahu Anh) sahîh isnadla rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
Temizlikte (abdest ve taharet işinde) çok titizlikle aşırı gidiyordum. Bir gece, çok su kullanıp döktüğüm halde kalbim yatışmadı ve içim sıkıldı. Dedim ki: Ya Rabbi! Afvını isterim, afvıni... Arkasından hafiften birinin şöyle dediğini işittim: "Bağışlamak ve afvetmek, gerçek olan bir şeyde olur (senin halin bir vesveseden ibarettir)." Bunu duyunca, o hal benden gitti.
Alimlerden biri de şöyle demiştir: Abdest, namaz yahud bunlar gibi işlerde vesveseye düşmüş olan bir kimsenin
"Lâ ilahe illallah"
demesi müstahabdır, çünkü şeytan bu zikri işitince, geri çekilip uzaklaşır. Zira:
"Lâ ilahe illallah"
zikrin başıdır. Bundan dolayıdır ki, hak yola girmeyi isteyenlerin terbiyecisi olan bu ümmetin seçkinlerinden büyük şahsiyetler, "Lâ ilahe illallah" sözünü, zikir ehline tavsiye etmişler ve buna devam etmeyi emretmişlerdir. Ayrıca demişlerdir ki: Vesveseyi gidermekte en faydalı ilâç, Allah´ı zikre yönelmek ve bunu çok yapmaktır.
Büyük alim, Ahmed b.Ebû´l-Havarî demiştir ki, ben vesveseden, Süleyman Darânî´ye şikâyette bulundum. Bana şöyle dedi: Eğer vesvesenin senden kesilmesini istiyorsan, hangi vakitte kendinde onu hissediyorsan ferahlanıp rahat et. Zira sen ferahlanınca o hal senden kesilir. Çünkü müminin sevinmesinden daha çok şeytanı kızdıran şey yoktur; eğer vesvese edip kederlenirsen, sana keder ve vesveseyi çoğaltır.
Ben de derim ki, bu söz, bazı alimlerin söylediği şu sözü kuvvetlendirir: İmanı kemale eren kimse, vesvese ile müptelâ olur; çünkü hırsız, ha-rab bir eve girmez.
Delirene (Bunamışa) Ve Yılan Kırılana Okunacak Dualar
Fatiha Sûresinin Faziletleri:
344- Ebû Saîd El-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in ashabından bir gurup seferlerinden bir sefere çıktılar. Nihayet Arab kabilelerinden bir kabileye indikleri zaman, onlardan misafir kabul edilmelerini istediler. Fakat kabile, onları misafir kabul etmedi. O kabilenin reisi de bir yılan tarafından ısırılmış bulunuyordu. Onun tedavisi için her türlü çareye baş vurdularsa da, hiç bir şey ona fayda vermedi. O kabile adamlarından biri dedi ki, şu misafir olmak isteyen adamlara gideydiniz, belki onlarda fayda verecek bir şey bulunur. Bunun üzerine adamlara gidip dediler ki: Ey cemaat! Bizim reisimiz yılan tarafından ısırıldı. Onun için her türlü çareye baş vurduk; fakat hiç bir şey ona fayda vermiyor. Acaba sizden birinizde fayda verecek bir şey var mı Ashabdan biri: Vallahi ben, okurum; fakat biz sizden misafir kabul edilmemizi istedik de, vallahi bizi konuklamadımz. Onun için bize bir mükâfat (ücret) vermedikçe size okuyuculuk yapmam, dedi. Bunun üzerine bir bölük koyun vermeleri şartı ile anlaştılar. Sonra adam gitti. Fâtiha´y* okuyup üfledi. Adam bağdan çözülür gibi huzura kavuştu ve yürümeğe başladı. Hiç bir ağrısı kalmadı. Onlar da, anlaştıkları üzere ücretlerini (bir bölük koyunu) ashabı kirama verdiler. İçlerinden biri: bunları bölün, dedi. Hastayı okumuş olan: Hayır, yapmayın. Biz Peygamber Sallaîlahu Aleyhi ve Setiem´e gidelim de, olanı ona anlatalım. Bize ne emir buyuracak ona bakalım, dedi. Onlar topluca Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seîlem´e vardılar ve ona olayı anlattılar. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurdu: O Fatiha Sûresinin rukye (şifa ayetleri) olduğunu sana kim bildirdi Sonra devam etti: isabet ettiniz, koyunları bölün ve sizinle beraber bana da bir pay ayırın; ve Peygamber Sallalahu Aleyhi ve Sellem gülümsedi." Bu rivayet Buharî´nin lâfzıdır ve rivayetlerin en mükemmelidir.
Bir rivayette şu lafız vardır: "Fatiha´yı okuyordu ve tükrüğü toplayıp (hastaya) püskürtüyordu. Adam da iyileşmişti."[38]
345- Abdurrahman b. Ebî Leylâ´dan rivayet edildiğine göre, demiştir ki: "Bir adam Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip demiştir: - Benim kardeşimde ağrı var Peygamber buyurdu:
- Kardeşinin ağırısı nedir
- Onda inme (bir nevi delilik) var, dedi. Peygamber:
- Onu bana gönder, dedi. Adam gelip Peygamberin önünde oturduktan sonra, Peygamber Salllalahu Aleyhi ve Sellem ona şunları okudu:
Fatiha sûresi, Bakara sûresinin başından dört ayet, Bakara sûresinin ortasından iki ayet (163,164. ayetler), Âyete´1-Kürsî, Bakara sûresinin sonundan üç ayet (284, 285 ve 286. ayetler), Âl-i îmrân sûresinin başından bir kaç ayet ve aynı sûreden 18. ayet, ´raf sûresinden 54. ayet, Mü´minün sûresinden 116. ayet, Cin sûresinden 3. ayet, Saffat sûresinin başından on ayet, Haşir sûresinin sonundan üç ayet, İhlâs sûresi, Felâk ve Nâs sû-releri."[39]
346- Harice b. Salt´den, o da amcasından yapılan sahih bir isnadla rivayet edildiğine göre, Harice´nin amcası şöyle anlatmıştır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e varıp müslüman oldum. Sonra geri döndüm ve bir kabileye uğradım. Yanlarında demir zincire bağlı deli bir adam vardı. Kabile halkı bana dediler ki, bize anlatıldığına göre senin bu arkadaşın (Peygamber) hayır üzere geldi. Sende bu hastayı tedavi edecek bir şey var mı Bunun üzerine, ben de ona Fâtiha´yı okudum. Adam da kurtuldu. Bana (tedavi karşılığı) yüz koyun verdiler. Ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gidip durumu anlattım (bu koyunlara sahib olabilir miyim, dedim). Bana şöyle buyurdu:
"- Sen, ancak bunu mu söyledin " Bİr rivayette de: Bundan başka şey söylemedin mi " buyurdu. Ben:
- Hayır, başka şey söylemedim, dedim. Peygamber buyurdu: "Onları al (ye); ömrüm hakkı için batıl afsun ile yiyen kim. Sen hak
olan bir Rukye (tedavi) için yemiş oluyorsun."[40]
347- Diğer bir rivayete göre, Ebû Davud Harice´den, o da amcasından anlatarak şöyle demiştir:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in huzurundan döndük de, bir arab kabilesinden birine vardık. Bize dediler ki, acaba sizde bir deva bulunur mu Yanımızda, bağlı bir akılsız vardır. Sonra bağlı olarak o akılsızı getirdiler. Ben de, üç gün sabah-akşam ona Fatiha sûresini okudum. Tük-rüğümü (ağzımda) topluyordum sonra (ona) püskürtüyordum. Sonunda bağdan çözülmüş gibi iyileşti. Buna karşılık bana mükâfat (ücret) verdiler. Ben, hayır, olmaz dedim. Onlar:
- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e sor, dediler. Ben de ona sorunca, şöyle buyurdu:
"- Ye (hediyeyi kabul et). Ömrüm hakkı için, bâtıl afsun ile kim yiyor; sen hak olan bir rukyeden (tedaviden) yiyorsun."[41]
348- Abdullah ibni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, kendisi bir hastanın kulağına okudu da, hasta iyileşti. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona sordu:
"- Onun kulağına ne okudun "
Abdullah ibni Mes´ud dedi ki: Mü´minün sûresinin 115. âyetinden sûrenin sonuna kadar (dört ayeti) okudum. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna şöyle buyurdu:
"-Eğer bir adam tam bir inanç ve kesin bir bilgi ile bunları bir dağ üzerine okusaydı, dağ yok olurdu."[42]
Nazar, Büyü Ve Zehirli Haşerâta Karşı, Çocukları Ve Başkalarını Koruyucu Dualar
349- İbni Abbas´dan (Radiyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu kelimelerle istiâze ederek (kötülüklerden torunları) Hasan ve Hüseyin´i korurdu:
"Ü´îzükümâ bikelimâtillâhi´ttâmmeti min külli şeytanin ve himmetin ve min külli aynin lâmmetin."
(Her şeytandan ve zehirli haşerattan sizi Allah´ın kitablan ile korurum) Sonra derdi ki: İkinizin büyük dedesi (İbrahim Aleyhisselâm) da, bu kelimelerle İsmail´i ve îshak´ı kötülüklerden korundururdu." Allah´ın Salât ve Selâmı hepsinin üzerine olsun..."[43]
Çıban, Sivilce Ve Bunların Benzerine Karşı Okunacak Dualar
350- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in zevcelerinden birinden rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Parmağımda bir sivilce çıkmış olduğu bir zamanda Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana geldi. (Parmağımdan şikâyetimi dinleyince, bana) dedi ki: "Sende zerire (bir nevi kamış kırpıntısı) var mı " Sonra onu sivilcenin üzerine koydu ve bana, şöyle söyle dedi:
"Allâhümme musağğıre´i-kebîri ve mükebbire´s-sağîri. Sağğir mâ bî." (Ey büyüğü küçülten ve küçüğü büyülten Allah´ım! Bende olanı küçült) Sonra (sivilcem) sönüp gitti, "[44]
Zerire: Hindistan´dan tıb için getirilen bir nevi kamışın kırpıntısıdır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Buhârî. Ebü Dâvud. Tirmizî. Nesâî.
[2] Tirmizî. İsnadı zayıftır.
[3] İbn-i Sünnî. (Bunun isnadı garîbdir; raviler arasında tanınmayanlar vardır.
[4] Buhârı. Müslim. Tirmizi. Nesâî.
[5] Tirmizî.
[6] Tirmizî.
[7] Buharî. Müslim.
[8] Nesâî. îbn-i Sünnî. Ahmed b. Hanbel. îbn-i Hibbân.
[9] Ebû Dâvud.
[10] Ebû Dâvud. İbn-i Mâce.
[11] îbn-i Sünnî.
[12] ibn-i Sünnî. Nesâî. Tîrnıİzî. Hâkim, el-Müstedrek.
[13] îbn-i Sünnî. Nesâî.
[14] Ebû Dâvud. Tirmİiî. (Tirmizî, bu hadis hasendir, demiştir.)
[15] lbn-i Sünnî.
[16] İbn-i Sünnî.
[17] Ebû Dâvud. Nesâî.
[18] ibn-i Sünnî.
[19] Kur´ân-i Kerim, A´raf Sûresi, 2OO.
[20] Kur´ân-ı Kerim, İsrâ Sûresi, 45
[21] Müslim.
[22] Müslim, Nesâî.
[23] Ebü Dâvud, Nesâî.
[24] İbn-i Sünnî, tbn-i Hibbân.
[25] İbn-i Sünnî.
[26] İbn-i Sünnî.
[27] Kur´ân-ı Kerim, Bakara Sûresi, 155-156.
[28] İbn-i Sünni.
[29] Tirmizî. Hâkim.
[30] İbn-i Sünnî.
[31] İbn-i Sünnî. Zayıf isnadla.
[32] Kur´ân-i Kerim, Fussilet Süresi: 36
[33] Buhârî. Müslim. Ebü Dâvud.
[34] İbn-i Sünnî. Zayıf isnadla.
[35] Müslim.
[36] Kur´ân-ı Kerim, Yûnus Sûresi: 94
[37] Kur´ân-ı Kerim, Hadîd Süresi: 3. Ebû Dâvud.
[38] Buhârî- Müslim.
[39] İbn-i Sünnî Zayıf jsnadla.
[40] Ebû Dâvud. İbn-i Hibbân.
[41] İbn-i Sünnî. Ebû Dâvud.
[42] İbn-i Sünnî. Ebû Dâvud.
[43] Buhârî. Nesâî. İbn-i Mâce.
[44] İbn-i Sünnî. Nesâî. Ahmed b. Hanbel
|
|
|
Gece ve Gündüz Okunabilecek Seçme Dualar |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 06:01 PM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar
- Yorum Yok
|
 |
Gece ve Gündüz Okunabilecek Seçme Dualar
Uykadan Uyanınca Okunacak Dualar
35-Muhaddis iki İmam Buharı ve Müslim´in Sahîh´lerinde, (Allah kendilerinden razı olsun) bize rivayet edildiğine göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz uyuduğu zaman, Şeytan onun ensesinde üç düğüm bağlar, her düpümü yerinde sağlamlaştırarak der ki, gecen uzun olsun, uyu... Eğer insan uyanır da (Hangi zikirle olursa olsun) Allah´ı zikrederse bir düğüm çözülür. Eğer abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Eğer namaz kılarsa, bütün düğümleri çözülür ve gönlü hoş neş´eli olarak sabahlar. Böyle (uyanınca zikir, abdest, namaz) yapmazsa, gönlü berbat, sıkıntılı ve tenbel olarak sabahlar."[1]
36) Huzeyfe b. Yeman´dan (Radıyallahu anhüma) ve Ebû Zerr´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine şöyle demişlerdir:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yatağına girdiği zaman:
"Bismîkeîlâhümme ehyâ ve emûtü (Allah´ımı Senin adınla dirilirim ve ölürüm) derdi. Uyandığı zaman da:
Elhamdü lillâhillezî ehyânâ ba´de mâ emâtenâ ve ileyhinnüşûr
(Bizi öldürdükten sonra) bizi dirilten Allah´a hamd olsun; (Kıyamette) dirildikten sonra varış O´nadır) derdi,,[2]
37- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahü Ânh) rivayet edildiğine göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz uykudan uyanınca şöyle desin:
Elhamdü lillahillezi redde aleyye ruhî ve âfânî fî cesedi veezine îî bi-zikrihi
(Hamd, O Allah´a olsun ki, ruhumu bana iade etti, bedenimde bana afiyet verdi ve kendisini zikretmek için bana izin verdi)"[3]
38- Hazreti Aişe´den (Radıyallahü Anha) Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"(Allah (c.c), Hangi kulun ruhunu geri verir (onu salimen uykudan uyandırır) de, o vakit (kul) şunları söylerse, günahları deniz köpüğü kadar olsa bile Allah Teâlâ onun günahlarını bağışlar:
Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerikelehu, lehü´l-mülküveiehü´l-hamdü ve hüve ala külli şey´in kadîr.
(Allah´dan başka İlâh yoktur, yalnız O vardır. O´nun ortağı yoktur. O´nundur mülk ve O´nundur hamd, O her şeye kadîrdir."[4]
39- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahü Anh) bize rivayet edildiğine göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Hangi bir adam uykusundan uyanır da:
Elhamdü lillâhillen halekannevme velyakazete, elhamdü lillâhillezî be-asenî salimen seviyyen. Eşhedü enneÜâhe yuhyilmevtâ ve hüve ala külli şey´in kadîr,
(Uyku ve uyanıklığı yaratan Allah´a hamd olsun. Beni selâmet içinde ve dimdik uyandıran Allah´a hamd olsun. Allah´ın ölüleri dirilteceğine ve her şeye muktedir olduğuna şahitlik ederim.)
derse; Allah Tealâ: Kulum doğru söyledi, der."[5]
40- Hazreti Aişe´den (Radıyallahü Anha) rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gece uykudan uyanınca on defa tekbir getirirdi (Allâhü Ekber - Allah en büyüktür, derdi, on defa hamd ederdi (Elhamdü liliâh - Hamd Allah´a mahsustur, derdi), on defa (Sübhânellahi ve bihamdihî- Allah´a hamd ederek O´nu noksanlıklardan tenzih ederim), on defa (Sübhânelkuddûsi - Yüce Allah noksanlıklardan münezzehtir), derdi. On defa istiğfar ederdi (Estağfirullâh - Allahdan mağfiret dilerim, derdi). On defa Tehlîl getirirdi (Lâ ilahe illallah - Allah´dan başka İlâh yoktur, derdi). Sonra on defa şöyle buyururdu: (Allâhümme innî eûzü bike min dîkı ´d-dünyâ ve dîkı yevmi´1-kıyâmeti - Allah´ım! Dünyanın darlığından ve kıyamet gününün darlığından sana sığınının), derdi. Sonra namaza başlardı."[6]
41- Yine Hazreti Aişe´den (Radıyallahü Anha) rivayet edildiğine göre, o şöyle demişti:
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, geceden uyandığı zaman şöyle derdi:
Lâ ilahe illâ ente sübhâneke. Allâhümme estağfiruke lizenbî ve es´e-lüke rahmeteke. Allâhümme zidnîilmen ve lâ tüziğ kalbî ba´de iz hedey-tenî ve heb lî min ledünke rahmeten inneke ente´l-vehhâb
(Senden başka İlâh yoktur, Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Allah´ım, günâhım için senden mağfiret dilerim ve Senden rahmetini isterim. Allah´ım bana ilim ziyâde et ve bana hidâyet verdikten sonra kalbimi kaydırma. Yüce katından bana rahmet ihsan et. Muhakkak ki sen, çok bağış yapansın)"[7]
Elbise Giyilirken Okunacak Dualar
Elbise giyerken "Bismillah´´ demek müstahab olduğu gibi, bütün (hayırlı) işlerde de besmele getirmek müstahabdır.
42- Ebû Sa´îd El-Hudrî´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir gömlek, bir hırka (cüb-be) yahud bir sarık gibi bir elbise giydiği zaman şöyle duâ ederdi:
"Allâhümme innîes´elükemin hayrihîvehayrimâ hüveleh, ve eûzü bike min şerrihî ve şerri mâ hüve İehû"
(Allah´ım! Bu elbisenin h ayırım ve içinde yapılan şeyin hayırlı olanını Senden isterim; ve bunun (verebileceği gurur-kibir gibi) kötülüğünden ve altında yapılan günâhın şerrinden Sana sığınırım)´´[8]
43- Muaz b.Enesden (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Kim yeni bir elbise giyer de:
"Elhamdü lilîâhilîezî kesânî hazâ ve rezekânihî min gayri havlin min-nî ve lâ kuvvetin"
(O Allah´a hamd olsun ki, benden bir kudret ve kuvvet olmaksızın bu elbiseyi bana giydirdi ve bunu bana nzik olarak verdi) derse, Allah onun geçmiş günahlarını (kul hakkına ait olmayan küçük günahlarını)bağışlar."[9]
Yeni Bir Elbise, Ayakkabı Ve Benzeri Bir Şey Giyen Kimsenin Okuyacağı Dualar
(Bundan önceki kaydettiğimiz duaları söylemek müstahabdır)
44- Ebû Saîd EI-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre; şöyle demiştir:
"ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yeni bir elbise edindiği zaman, sarık olsun, gömlek olsun, hırka olsun, onun cinsini adlandırır (bu yün hırkadır yahud bu keten sarıktır, bu pamuk gömlektir, der) sonra şöyle buyururdu:
"Allâhümmeleke´I-hamdüentekesevtenîhi, es´elükehayrehû vehayre ma sunia İehû ye eûzü bike min şerrihî ve şerri ma sunia İehû"
(Allah´ım hamd Sana mahustur, Sen bunu bana giydirdin, bunun hayrım ve kendisinde yapılan hayri Senden isterim. Bunun şerrinden (vereceği gurur ve kibirden) ve onunla yapılacak kötülükten de Sana sığınırım)"[10]
45- Hazreti Ömer´den (Radıyalîahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den işittim:
"Kim yeni bir elbise giyer de:
Elhamdü lilîâhilîezî kesânî mâ uvârî bihî avretî ve etecemmelü bihî fî hayatî
(O Allah´a hamd olsun kî, avretimi ve hayatımda kendisi ile güzelleşe-ceğim elbiseyi bana giydirdi) derse, sonra da eskitmiş olduğu elbiseyi niyetlenerek onu sadaka olarak verirse, hem hayatta, hem ölü iken o kimse Azîz ve yüce Allah´ın yolunda bulunur, himayesinde ve yolunda olur."[11]
Arkadaşının Üzerinde Yeni Bir Elbise Gören Kimsenin Okuyacağı Dualar
46- Ümmü Halid´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir.
"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e elbiseler getirildi. Bunların içinde ipekten veya yünden yapılmış nakışlı siyah bir giysi vardı. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
- Bu giysiyi giydireceğimiz hangi hanımı (uygun) görüyorsunuz (Ce-vab vermeyip orada bulunan) insanlar sustular. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
- Beni Halid´in annesine (Ümmü Halid´e) götürün, Sonra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana getirildi ve o giysiyi eli ile bana giydirdi ve iki defa: EBLÎ VE AHLİKÎ (Eskit ve yıprat) buyurdu. "[12]
47- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazreti Ömer´in (Radıyallahu Anh) üzerinde bir elbise gördü ve şöyle buyurdu:
- Bu elbise yeni midir, yoksa yıkanmış mıdır Hazreti Ömer cevab verdi:
- Yıkanmıştır. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (s.a.v.):
"îlbes cedîden ve iş hamiden ve mut saîden (Yeni olarak giy, hamdederek yaşa ve mutlu şehîd olarak öl) dedi."[13]
Elbise, Ve Ayakkabı Giyme Ve Çıkarma Şekilleri
Elbise, ayakkabı, don ve benzerleri olan giysileri giymekte sağ kollardan ve sağ paçalardan işe başlamak ve önce solu, sonra sağı çıkarmak müsta-habdır. Göze sürme çekmek, misvak (özel dış fırçası) kullanmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kısaltmak, koltuk altını yolmak, başı traş etmek, namazdan çıkışta selâm vermek, mescide girmek, heladan çıkmak, ab-dest almak, gusletmek, yemek-içrnek, musafaha etmek, Hacer-i Esved´e d sürmek, bir insandan bir şey almak ve ona vermek ve bunlara benzer işleri yapmak da sağ (el veya ayak) ile olur. Bu işlerin zıddı da sol ile yapılır.
48- Hazreti Aişe´nin (Radıyallahu Anha) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in bütün işlerinde -temizlenmesinde ve taranmasında- sağ ile iş yapmak onun hoşuna giderdi:"[14]
49- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) sahih bir isnadla rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu aleyhi ve Sellem´in sağ eli, temiz işleri ve yemeği içindi. Sol eli de, istincası (tuvalet temizliği) ve bedene eziyet veren (sümkürmek gibi) şeyler içindi."[15]
50- Hazreti Hafsa´dan (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir ki: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sağ elini yemesi, içmesi ve
giyinmesi için kullanırdı: sol elini de bunlardan başka şeyler için kullanırdı."[16]
51- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Elbise giydiğiniz zaman, abdest aldığınız zaman sağlarınızla işe baş-laymız."[17] Bu konuda çok hadisler vardır; Daha doğrusunu Allah (c.c) bilir.
Yıkanmak, Uyumak Yahud Bunlara Benzerişler İçin Elbisesini Çıkaran Kimsenin Okuyacağı Dualar
52- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Saüaliahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Müslüman kişinin elbisesini çıkarmak istediği zaman, Cinlerin gözleri arasında ve insano-ğullannın avretleri arasında engel olan perde, şöyle demesidir.
Bismillâhillezî îâ ilahe illâ hû
(Kendisinden başka hiç bir ilâh olmayan Allah´ın ismi ile (elbisemi çıkarmaya) başlarım."[18]
Evden Çıkarken Okunacak Dualar
53- (Adı Hind olan müminlerin annesi) Ümmü Seleme´den (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem evinden çıktığı zaman şöyle derdi:
Bismillâhi tevekkeltü ahîlâhi. Allahümme innî cüzü bike en edılleev udalle ev ezille ev uzelle ev ezlime ev uzleme ev echeîe ev yüchele aleyye
(Allah´ın adıyla (çıkarım), Allah´a tevekkül ettim. Allah´ım sığınırım Sana, hakdan sapmamdan yahud saptırılmamdan, ayağımın kaymasından ya Ihı d kaydırılmasından, zulmetmemden yahud zulmedilmemden, bilmememden yahud bana bilgisizlik isnad edilmekten."[19]
Ebû Davud´un rivayetinde, (Ümmü Seleme Radıyallahu Anha´dan Hadîsi şerifin başı şöyle) nakledilir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim evimden her çıkışında, gözünü göğe doğru kaldırıp dua ederdi: Allah´ım, ben Sana sığınırım...." Başkasının rivayetinde de: "Evinden çıktığı zaman şu duayı edirdi...." şeklinde başlayarak anlatılan duayı yapardı. Daha doğrusunu Allah bilir.
54- Enes´den (Radiyaîlahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Kim evinden çıktığı zaman:
"Bismillâhi tevekkeltü alellâhi ve Iâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" (Allah´a tevekkül edip Allah´ın adıyla çıkarım. İbâdete güç yetirmek ve günahlardan korunmak ancak Allah´ın kuvvet ve kudreti iledir), derse; (Melek tarafından) ona şöyle söylenir: Her kederden emin kılındın, muhafaza altına alındın ve doğru yola iletildin. Ayrıca şeytanlar ondan uzaklaşır."[20]
Ebü Davud da rivayetinde şunu ilâve etmiştir: "Bir şeytan diğer şeytana der ki: Hidayete iletilen, her kederden emin kılman ve muhafaza altına alman bir adamla nasıl uğraşacaksın (onu nasıl kaydıracaksın) "
55- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem evinden çıktığı zaman şöyle buyururdu:
"Bismillâhi, ettükiânü alellâhi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ. billahi (Allah´ın adıyla (çıkıyorum), tevekkül Allah´adır. İbâdete güç yetirmek ve günahlardan korunmak ancak Allah´ın kudret ve kuvveti iledir"[21]
Eve Girerken Okunacak Dualar
Evde insan bulunsun veya bulunmasın, içeri girildiği zaman BÎSMİLLÂH demek ve Allah Teaiâ´yi çok zikretmek ve selâm vermek müstahab-dır; çünkü Allah Tealâ şöyle buyurmuştur):
"Evlere girdiğiniz zaman, Allah katından tespit edilmiş bereketli ve çok hoş sağlık dileyişi ile kendinizden olanlara selâm verin (evdeki mü´min-lere yahud evde kimse yoksa: Esselâmu Aleyna, diyerek kendinize selâm verin)."[22]
56- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Enes (Radıyallahu Anh) demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle dedi:
"Yavrum! Ailenin yanma girince selâm ver; çünkü bu, hem sana, hem de ev halkına bereket olur."[23]
57- Ebû Malik El-Eş´arî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. (Ebû Malik´in adı El-Haris´dir. Ubeyde, Kâ´b, Amr olduğu da söylenmiştir.) Ebû Malik demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"İnsan evine girdiği zaman şöyle söylesin:
"Allâhümme innîes´elüke hayre´l-mevleci ve hayre´I-mahreci, BismiM-hi velecnâ ve bismillâhi harecnâ ev aîellâhi rabbinâ tevekkelnâ.
(Allah´ım! Ben, girilen yerin hayırlısını ve çıkılan yerin de hayırlısını Senden isterim. Allah´ın adıyla girdik ve Allah´ın adıyla çıktık, Rabbimiz olan Allah´a tevekkül ettik. Sonra ailesine selâm versin. "Esselâmu aleyküm desin)[24]
58- Ebû Ümame El-Bahilîden rivayet edilmiştir. (Bunun adı, Sudeyy b. Aclân´dır.) Demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur.
"Üç kimse vardır ki, bunların hepsi Azız ve Yüce olan Allah´ın teminatı altındadır:
a) Azîz ve Yüce olan Allah yolunda savaş için çıkan bir adam: bu kimse Azîz ve yüce Allah´ın teminatı altındadır, tâ onu öldürüp de cennete koyun-caya yahud da kazandığı sevab ve ganimetle (evine) onu döndürünceye kadar..
b) (Namaz kılmak için) mescide giden bir adam; bu kimse, Allah Tea-lâ´nın teminatı altındadır, tâ onu öldürüp cennete koyuncaya yahud elde ettiği sevab ve mükâfatla onu eve döndürünceye kadar..
c) Evine" selâm vererek giren bir adam, bu da, noksanlıklardan münezzeh olan Allah Teâlâ´nın himaye ve teminatı altındadır. "[25] Geniş manası ile bu üç kimse, Allah´ın gözetim ve muhafazası altında bulunurlar. Bu ne büyük bir ihsandır!.. Allah´ım, bize bu rızkı ver.
59- Cabir b.Abdullah´dan (Radiyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim:
"İnsan evine girerken ve yemek yerken Allah Teâlâ´yı anarsa, şeytan (arkadaşlarına) şöyle der:
(Burada) size gecelemek yok, aş yok... Fakat adam evine girerken Allah Teâlâ´yi anmazsa, Şeytan şöyle der:
(Arkadaşlar), gecelemek imkânına kavuştunuz. Yemeği zamanında Allah Tealâyi anmazsa, Şeytan şöyle der:
Geceleme yerine ve aşa kavuştunuz. "[26]
60- Abdullah b. Amr b. El-As (Radıyallahu Anhüma) rivayetinde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gündüz evine döndüğü zaman şöyle derdi:
"Elhamdü lillâhilîezîkefânî ve âvânî, ve´1-hamdü îiîiâhilîezîet´amenî ve sekânî, ve´1-hamdü Îiîiâhilîezî menne aleyye, es´eîüke en tücîrenî minen-nâr.
(Beni barındıran ve himaye eden Allah´a hamd olsun. Beni yediren ve içiren Allah´a hamd olsun, bana ihsan eden Allah´a hamd olsun. Ateşten beni korumanı Senden istiyorum)."[27]
61- Malik´in Muvatta´ından rivayet edildiğine göre, içinde insan bulunmayan bir eve girildiği zaman şöyle demek müstahabdır:
"Esselâmü aleynâ ve ala ibâdillâhissâlihîn . (Selâm bize ve Allah´ın sâlih kullan üzerine olsun).
Gece Uykusundan Uyanıp Evinden Çıkan Kimsenin Okuyacağı Dualar
İnsan geceleyin uyanıp evinden çıktığı zaman, göğe bakarak Âl-i îmrân Sûresi´nin 190. âyetinden sonuna kadar okuması müstehabdır:
(Gerçekten göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için (Allah´ın kudret ve azametine delâlet eden) çok büyük alâmetler var...)"[28]
62- Buharî ve Müslim´de, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in böyle yaptığı sabittir; ancak "göğe bakmak" hususu, Buharî´nin Sahîh´in-de vardır, Müslim´de yoktur.
63- Ibni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) sabit olmuştur ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem geceleyin kalkıp teheccüd namazı kılacağı zaman şöyle derdi
"Allâhümme rabbenâ îeke´l-hamdü, ente kayyimussemâvâti ve´l-arzı ve men fîhmne, ve Îeke´l-hamdü, leke mülkü´s-semâvâti ve´1-arzı ve men fîhinne, ve leke´l-hamdü ente nûrussemâvâti ve´1-arzı ve men fîhmne ve îeke´l-hamdü ente´l-hakku veva´düke´l-hakku, ve likâuke hakkun, vekav-lüke hakkun, ve´1-cennetü hakkun, vennâru hakkun, ve Muhammedün hak-kun, vessâatü hakkun, alîâhümme leke esîemtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve lleyke enebtü, ve bike hâsamtü, ve ileyke hâkemtü, fağfirlî mâkaddemtü vemâahhartü vemâesrertü vemâa´lentü, ente´l-mukaddimu ve ente´l-muehhiru, lâ ilahe illâ ente.
(Allah´ım! Hamd, Sana mahsustur. Sen göklerin, yerin ve onlarda olanların idarecisisin. Hamd, Sana mahsustur. Göklerin ve yerin ve onlarda olanların mülkü Senindir. Hamd, Sana mahsustur. Sen göklerin ve yerin ve onlarda olanların nurusun. Hamd, Sana mahsustur. Sen haksin, va´dın haktır, Sana kavuşmak haktır, sözün haktır, Cennet haktır, Cehennem haktır, Muhammed haktır, Kıyamet haktır, Ya Rab! Sana teslim oldum, Sana îman ettim, Sana tevekkül ettim, (ibâdet ve tevbe ile) Sana döndüm. Senin delillerinle, düşmanlarım yere serdim. Senin hükmüne razı oldum. Yapmış olduğum ve geriye bıraktığım (ölümden sonra da devam edecek) günahlarımı bağışla. Gizliden yaptığım ve alenen yaptığım günahları da bağışla. Sen her şeyin evveli ve her şeyin sonusun (varlığın ezelî ve ebedîdir). Senden başka hiç bir İlâh yoktur."[29]
Bazı raviler, bu duaya "VE LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE ÎLLÂ BİLLÂH" sözünü de eklemişlerdir.
Tuvalete Girerken Okunacak Dualar
64- Enes´den (Radıyallahu Anh) sabit olmuştur ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Helaya gireceği zaman şöyle söylerdi:
"Allâhümme innî eûzü bike minelhubsi ve´1-habâisi" (Allah´ım! Şeytandan ve zararlı şeylerden sana sığınırım)."[30]
65- Buharı ve Müslim´in Sahihlerinden başka yerde, (yukarda geçen hadîs) şöyle rivayet edilmiştir:
"Bismillâhi alîâhümme innî eûzü bike mine´Uhubsi ve´1-habâisi´.´
(Bismillah, Allah´ım, Şeytandan ve zararlı şeylerden Sana sığı-
nınm)."[31]
66- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) bize rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"İnsan helaya girdiği zaman, cinlerin gözleri ile insanoğullanmn avret yerleri arasında perde: BİSMİLLAH, demektir."[32]
Bu hadîsi Tirmizî rivayet etmiştir ve demiştir ki, bunun isnadı kuvvetli değildir. Biz daha önce kitabımızın önsözünde faziletle ilgili işlerde zayıf hadîslerle amel etmenin caiz olduğunu söylemiştik
Alimlerimiz de demişlerdir ki, insan ister binalar içinde bulunsun, ister açık sahrada olsun, bu zikri yapmak müstahabdır. Yine alimlerimiz (Allah onlara rahmet etsin) demişlerdir ki, önce: "BİSMİLLAH" sonra:
"´Allâhümme innî eûzü bike mine´l-hubsi ve´1-habâisi" demek müsta-
habdır.
67-İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, helaya girerken şöyle derdi
"Alîâhümme innî eûzü bike minerricsi´nnecisi, el habîsi´l-muhbisi, eşşeytânirracîmi.´´
(Allah´ım, ben pisleten pislikten, zarar verenin /uranından, kovulmuş olan şeytandan Sana sığınırın)."[33]
Helada Konuşmak Ve Zikretmek Yasaktır
Bütün zikir çeşitleri ile her türlü konuşma, helada ihtiyaç giderme esnasında mekruhtur. İnsan ister binalar dahilinde, ister açıkta sahralarda bulunsun, hüküm değişmez. Ancak zaruret gereği olarak konuşulabilir. Bu hususta alimlerimizden bazısı demiştir ki, insan aksırdiğı zaman bu halde iken Allah Tealâ´ya hamd getirmez, aksırana da "Yerhamükellah" demez, selâmı almaz, ezan okuyan müezzine icabet etmez (sözlerini tekrarlamaz). Selâm veren, verdiği selâmla yetinir ve helâdakinden karşılık almaya hak kazanmaz. Burada bütün sözler tenzihen mukruhtur, haram değildir. Eğer aksırır da kalbi ile Allah Tealâ´ya hamd ederse ve dilini dep-retmezse, bunda bir sakınca yoktur. Cima halinde de insan yine böyle davranır.
68- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem idrarını yaparken ona bir adam tesadüf etti de selâm verdi. Peygamber onun selâmına mukabele etmedi."[34]
69- Muhacir b.Kunfüz´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem idrarını yaparken yanına varmış oldum da ona selâm verdim, abdest alıncaya kadar benim selâmıma mukabele etmedi. Sonra benden özür dileyerek şöyle buyurdu:
O durumda Allah´ın adını anmayı hoş görmedim, ancak taharet veya temizlik halinde söylenmesini istedim, "[35]
Abdest Bozmak İçin Oturana Selam Verilmemesi
Alimlerimiz demişlerdir ki, buna selâm verilmesi mekruhtur. Eğer selâm veren olursa, cevab almaya hak kazanmaz; çünkü bu hususta îbni Ömer ve El-Muhacir´in rivayet ettikleri hadîs geçmiştir.
Tuvaletten Çıkarken Okunacak Dualar
Tuvaletten çıkan Şöyle söyler:
Ğufrâneke, elhamdü HHâhillezî ezhebe annî el-eza ve âfânî"
(Allah´ım) Senin mağfiretini dilerim. Benden eziyeti gideren ve bana afiyet veren Allah´a hamd olsun."[36]
70- Ebû Davud ve Tirmizi´nin sünenlerinde sahîh hadîs olarak sabittir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (heladan çıktığı zaman) "ĞUFRÂNEKE (Senin mağfiretini dilerim)." söylerdi. Hadisin geri kalan kısmını Nese´î ve îbni Mace rivayet etmişlerdir.
71- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüliah Sailallahu Aleyhi ve Sellem helâden çıktığı zaman şöyle buyururdu:
"Elhamdü lillâhillezî ezâkanî lezzetehû ve ebkâ fiyye kuvvetehû ve defea annî ezâhu
(Nimetin lezzetini bana taddıran, onun kuvvetini bende bırakıp eziyetini benden gideren Allah´a hamd olsun)[37]
Abdest Alırken Okunacak Dualar
Abdest almak için su kabına suyu dökmek veya kuyudan abdest suyu çekmek istendiği zaman "BÎSMÎLLÂH" demek müstahabdir. Abdestin başında
´ ´Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahîm olan Allah´ın adıyla başlarım)." demek müstahabdir. Eğer yalnız "BİSMİLLAH" denirsede kâfi gelir. Âlimlerimiz demişlerdir ki, eğer bir kimse abdestin başında besmele getirmeyi terkederse, abdest arasında onu söyler. Fakat abdesti tamamlayıncaya kadar terk etmiş olursa, besmele yerini geçirmiş sayılır, onun için besmele getirmez, ancak abdesti yine sahîh olur; ister kasden, ister sehven terk etmiş olsun...
Bu görüş, bizim mezhebimizin ve alimler çoğunluğunun mezhebidir. Abdest alma sırasında besmele getirilmeyeceğine dair zayıf hadîsler nakledilmiştir. Ahmed b.Hanbel´den sabit olduğuna göre, demiştir ki, Abdest almada besmele getirilmesine dair sabit olmuş bir hadîs bilmiyorum.
72- Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) Hazretlerinin Peygamber SallalIahu Aleyhi ve Sellem´den rivayet ettiği şu hadîs, bu cümledendir:
"Allah adını anmayan (Besmele getirmeyen) kimse için abdest yoktur."[38]
Âlimlerimizden biri olan Şeyh Ebu´1-Feth Nasru´l-Makdisî El-Zahid demiştir ki, abdestin başında besmele getirdikten sonra: Eşhedü En Lâ îlâhe İllallâhu Vah Vahdehû Lâ Şerîke Leh. Ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhû ve Resûîühu. (Allah´dan başka İlâh olmadığına yalnız O var olduğuna ve O´nun ortağı bulunmadığına şâhidlik ederim. Yine şâhidlik ederim ki, Muhammed O´nun kuludur ve Peygamberidir) demek müstehap-tır."
Şeyh Ebû´l-Feth´in söylediği budur; böyle söylemekte bir sakınca yoktur; fakat sünnet olma bakımından bunun aslı da yoktur. Âlimlerimizden ve başkalarından da bunu söyleyen hiç bir kimseyi bilmiyoruz. Daha doğrusunu Allah bilir.
Abdesti Tamamladıktan Sonra Okunacak Dualar
"Eşhedü en lâ ilahe illâîlâhu vahdehû lâ şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden abduhû verasûlühu. Alîâhümme´c-aîmminettevvâbîne vec-alnîmine´l-mütatahhirîne sübhânekellâhümme ve bihamdike. Eşhedü en lâ ilahe illâ ente estağfiruke ve et´ubü ileyke.
(Allah´dan başka bir İlâh olmadığına yalnız O´nun var olduğuna şâhidlik ederim. O´nun ortağı yoktur. Yine şâhidlik ederim ki Muhammed O´nun kuludur ve Peygamberidir. Allah´ım! Beni tevbe edicilerden kıl ve beni temizlenip pâk olanlardan yap. Sana hamd ederek Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Şâhidlik ederim ki, Senden başka İlâh yoktur. Senden mağfiret dilerim ve Sana sığınıp tevbe ederim."
73- Ömer b.EI-Hattab´dan (Radıyaîlarm Anh) bize rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Kim abdest alır da:
"Eşhedü en lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühu"
(Allah´dan başka İlâh olmadığına, yalnız O var olduğuna şâhidlik´ederim. O´nun ortağı yoktur. Ve Şâhidlik ederim ki, Muhammed O´nun kuludur ve Peygamberidir)[39] derse, Cennetin sekiz kapısı ona açılır, hangisinden isterse (cennete) girer."
74- Yukarki hadîsi Tirmizî rivayet etmiş ve:
"Allâhümmec´alnî minettevvâbîne vec´alnî minelmütatahhirîne
(Allah´ım! Beni tevbe edicilerden kıl ve beni temizlenip pâk olanlardan yap) "sözlerini ilâve etmiştir. Nese´î de," Gece-gündüz İşleri" bölümünde ve başkası zayıf bir isnadla:
"Sübhânekellâhümme ve bihamdike. Eşhedü en îâ ilahe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyk
(Allah´ım, Sana hamd ederek Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka İlâh Yoktur. Senden mağfiret dilerim ve Sana tevbe ederim), şeklinde rivayet etmişlerdir.
75- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anh) bize rivayet edildiğine göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Kim abdest alır da sonra:
Eşhedü en lâ ilahe illâlîahu ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûlühu
(Allah´dan başka ilâh olmadığına şâhidlik ederim ve yine şâhidlik ederim ki, Muhammed Allah´ın kuludur ve Peygamberidir), sözlerini konuşmadan önce söylerse, iki abdest arasındaki günahları bağışlanır."[40]
76- Enes´den bize rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Kim abdesti güzelce alır da ve sonra üç defa:
Eşhedü en lâ ilahe illâllahu vahdehû lâ şerike lehu ve eşhedü enne mu-hammeden abduhû ve rasûlühu
(Şahidlik ederim İd, Allah´dan başka Üâh yoktur, yalnız O vardır O´nun ortağı yoktur. Yine şahidlik ederim ki Muhammed Allah´ın kuludur ve Peygamberidir) derse, Cennet kapıları ona açılır ve hangisinden dilerse girer"[41]
"Eşhedü en lâ ilahe illallah" sözünün üç defa tekrar edilmesi, İbni Sünnî´nin kitabında, Osman b.Affan´dan (Radıyallahu Anh) zayıf bir is-nadla rivayet edilmiştir.
Şeyh Nasru´l-Makdisî şöyle demiştir: İnsan bu anılan zikirlerle beraber: "Allâhümme saîii vesellim ala muhammedin ve ala âli muhammedin" (Allah´ım, Muhammed´e ve O´nun âline rahmet et ve selâmet ver) söyler, tnsan bu zikirleri kıbleye dönük olarak ve abdesti tamamladıktan sonra söyler.
Abdest Azalarını Yıkarken Okunacak Dualar
Abdest azaları üzerine duaya gelince, bu hususta Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den herhangi bir rivayet gelmemiştir. Ancak fıkıh âlimleri demişlerdir ki, Selef den gelen duaları yapmak müstahab olur. Onlar bu dualar üzerinde uzatmalar ve kısaltmalar yapmışlardır. Onların söyledikleri duaların özü şudur:
Abdest almaya başlarken Besmele getirdikten sonra:
Eîhamdü lillâhillezî ceale´1-mâe tahûren (Suyu temiz yaratan Allah´a ha m d olsun) der.
Ağzı çalkaladığı zaman:
"Allâhümmeskmîmin havzı nebiyyike sallaîlahu aleyhi ve selleme ke´-sen lâ ezmeu ba´dehu ebeden
(Allah´ım! Bana Peygamberinin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) havuzundan öyle bir Cennet içkisi içir ki, artık ondan sonra susamayayım)"
söyler.
Buruna su verdiği zaman:
"Allâhümme lâ tüharrimnî râihate naîmike ve cennâtike (Allah´ım! Cennetlerinin ve nîmetlerinin kokusundan beni mahrum etme)" söyler.
Yüzünü yıkadığı zaman:
"Allâhümme beyyiz vechî yevme tebyezzu vücûhun ve tesveddü vücûhun"
(Allah´ım!, bazı yüzlerin karardığı ve bazı yüzlerin beyazladığı günde (kayâmette) benim yüzümü ağart)" söyler.
Kollarını yıkadığı zaman:
"Allâhümme a´tınî kitabî biyemînî, Allâhümme lâ tu´tınî kitabî bişimâlî (Allah´ım!, amel defterimi sağ elime ver, Allah´ım, amel defterimi sol elime verme)" der.
Başı meshettiği zaman:
"Allâhümme harrim şa ´n ve beşerîaîennâri ve ezıîlenî tahte arşike yev~ me lâ zille illâ zıllüke
(Allah´ım, saçımı ve derimi ateşe haram kıl ve Senin gölgenden (himayenden) başka bîr gölge olmayan günde, beni Arş´ımn altında gölgelendir)" der.
Kulaklarını meshederken:
"AUâhümmec´alnî minellezîne yestemi ûnelkavle ve feyettebiûne ahsenehu"
(Allah´ım, hak sözü işitip de onun en güzeline uyanlardan eyle beni)"der.
Ayakları yıkarken:
"Allâhümme sebbit kademeyye alessırâtı"
(Allah´ım, benim ayaklarımı sırat (köprüsü) üzerinde sabit eyle)" der. Daha doğrusunu Allah bilir.
77- Ebû Musa Eî-Eş´arî´den (Radıyallahu Anh) sahîh bir isnadla rivayetlerine göre şöyle demiştir:
"Ben, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e abdest suyu getirdim de o abdest aldı. Onun şöyle diyerek dua ettiğini işittim:
"Allâhümmeğfir lî zenbî ve vessi lî fî darı ve bârik lî fi nzkî" (Allah´ım, benim günâhımı bağışla, evimde bana genişlik ver, rızkımda bana bereket ver)."
Ben dedim ki: Ey Allah´ın Peygamberi! Senin şöyle şöyle dua ettiğini işittim. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- O dualar herhangi (noksan) bir şey bıraktı mı"[42]
Gusül Ederken Okunacak Dualar
Abdest hakkında anlattığımız besmele ve ondan başka bütün duaları gusül yaparken de söylemek müstehabdır. Cünüb, hayız ve bunlar dışındaki yıkanma hallerinde fark gözetilmez. Bazı alimlerimiz demişlerdir ki, gusleden kimse cünüb yahud hayız ise, Besmele getirmez. Fakat meşhur olan, Besmeleyi, diğer dualar gibi söylemektir. Ancak cünüb ve hayız olanların Besmele ile Kur´an´ı kasdetmeleri caiz olmaz.
Teyemmüm Yaparken Okunacak Dualar
Teyemmümün başında "BİSMİLLAH" demek müstehabdır. Teyemmüm alan kimse, cünüb yahud hayız ise, durum değişmez, gusülde zikrettiğimiz gibi hareket eder. Ancak Besmele´den sonra kelime-i şehâdet getirmek, abdest kısmında geçen zikirleri, yüz ve eller üzere söylenen du-âları yapmaya dair âlimlerimizden ve başkalarından nakledilen bir şey görmedim. Bu husustaki açık hüküm, abdest hakkında söylediklerimizi uy- . gulamaktır; çünkü teyemmüm, abdest gibi bir taharettir (temizliktir).
Mescide (Camiye) Gitmek İçin Evinden Çıkan Kimsenin Okuyacağı Dualar
İnsan evinden hangi yere çıkarken ne söyleyeceğini daha önce anlatmıştık. Ancak cami ve mescide gitmek üzere evden çıkarken (öncekilerine) şu duaları da eklemek müstehab olur:
78- Bu dualardan biri de, İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) teyzesi (ve müminlerin annesi) Meymûne´nin (Radıyallahu Anha) evinde gecelediğinde, Peygamberin teheccüdü (gece namazı) ile ilgili olarak uzunca anlattığı şu hadîstedir:
İbni Abbas demiştir ki: "... Nihayet müezzin ezan okudu, yani sabah ezanını okudu. Peygamber de şöyle söyleyerek namaza çıktı:
"AHâhümmec´aJ fî kalbînûren, ve fîHsânînûren, vec´al fî sem´î nû-ren, vec´aî fî basarî nûren, vec´al min hal fî nûren, ve min etnâmînûren,vec´al min fevkînûren, ve min tahtı nûren. Allâhümme a´tinî nûren." tahtı nûren."
(Allah´ım! Benim kalbime nur,lisânıma da nur ver. Kulağıma nur ver, gözüme de nur ver. Arkamdan nur, önümden de nur ver. Üzerimden nur, altımdan da nur ver. Allah´ım´ Bana nur ver)"[43]
79- Bilâl´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Rasûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seılem namaza çıktığı zaman şöyle derdi:
"Bismiîlâhi âmentü billahi, tevekkeltü alellâhi. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi. Allâhümme bi hakkı´s-sâilîne aleyke ve bihakkı mahreci hazâ feinnîlem ahruchu eşeren ve lâ betaren ve lâ riyâen ve lâ süm´aten. Harectü ibtigae merzâtike vettikâe sehatıke. Es´elüke en tüîzenîminennâri ve tüdhilenî´l-cennete.
(Bismillah, Allah´a iman ettim, Allah´a tevekkül ettim. İbâdete güc yetirmek ve günahlardan sakınmak, ancak Allah´ın kudret ve kuvveti iledir. Allah´ım! Senden isteyenlere olan va´dın hakkı için ve benim bu (ibadete rızan için) çıkışım hakkı için, ben ne azgın, ne taşkın kimse olarak, ne de gösteriş ve riya sahibi olarak çıkmadım; Senin rızânı kazanmak için ve Senin gazabından korunmak için çıktım. Senden, beni ateşten korumanı ve beni cennete koymanı istiyorum"[44]
Mescide Girerken Ve Oradan Çıkarken Okunacak Dualar
Mescide girerken şöyle demek müstehab olur:
"Eûzü billahi´1-azîmive bivechihilkerîmi ve suîtânihi´l-kadîmi mineşşey-tânirracîmi. Elhamdü lillâhi. Allâhümme salli ve settim alâ muhammedin ve alâ âli muhammedin. Allahümmeğfir lî zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike.
(Allah´ın rahmetinden kovulmuş olan Şeytandan, yüce Allah´a, kerîm zatına ve daimî olan kudretine sığınırım. Hamd Allah´a mahsustur. Allah´ım! Muhammed´e ve Muhammed´in Ailesine rahmet et ve selâmet ver. Allah´ım! Benim günahlarımı bağışla ve rahmetinin kapılarını bana aç)"
Sonra içeri girerken "Bismillah" deyip sağ ayağını ileri atarak. Çıkışta ise, sol ayağını ileri atar ve yukardaki duayı tekrar aynen okur. Yalnız
"Ebvâbe rahmetike" (Senin rahmet kapılarını) yerine "Ebvâbe fadîike" İhsanının kapılarını (bana aç)" def.
80- Ebû Humeyd yahud Ebû Üseyd´den (Radıyallahu Anhüma) Re-sûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden biriniz mescide girerken Peygambere Salâtü selâm getirsin, sonra şöyle desin:
"Allâhümmeftah lî ebvâbe rahmetike"
(Allah´ım! Bana rahmetinin kapılarım aç). Çıkarken de:
"Allâhümme innî es´elüke min fadlike"
(Allah´ım! Senin ihsanından Senden isterim) söylesin.´´[45] Müslim´in rivayetinde: "Peygambere Salâtü Selâm getirsin" sözü yoktur. Bu diğerlerinin rivayetinde vardır.
îbni Sünnî de rivayetinde: "Çıkarken peygambere salâtü selâm getirsin
ve:
"Allâhümme e´izni mineşşeytânirracîm"
(Allah´ım! Beni koğulmuş şeytandan koru) desin." sözlerini ilave etmiştir. Bu ziyadeleri, îbni Mace, Ibni Huzeyme, Ebû Hatem b. Hibban, sahihlerinde rivayet etmişlerdir.
81- Abdullah b. Amr b. El-As, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem´den rivayet ettiğine göre, Peygamber mescide girerken şöyle buyururdu:
"Eûzü billahi* 1-azîmi ve bivechihi´î-kerîmi ve suîtânihi´l-kadîmi mineş-şeytânirrâcîmi."
(Allah´ın rahmetinden kovulmuş olan Şeytandan, Yüce Allah´a, kerîm zatına ve daimî olan kudretine sığınırım)" Peygamber buyurdu ki: "însan bu sözleri söydeği zaman, Şeytan: Bu adam diğer günlerde de benden korundu. "[46]
82- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Mescide girdiği zaman:
"Bismillâhi, Allâhümme salli alâ Muhammedin" (Allah´ın adıyla, Ey Allah´ım! Muhammed´e rahmet et) derdi. Mescid-den çıktığı zaman da yine:
"Bismillâhi, Allâhümme sallı alâ Muhammedin" derdi"[47] Mescide girerken ve mescidden çıkarken Peygambere Salât getirmekle ilgili bu hadîsi, yine biz İbni Ömer´in rivayetinden naklettik.
83- Hazreti Hasan´ın oğlu Abdullah annesinden, annesi de Abdullah´ın büyük annesinden (Hazreti Fatıme´den Radıyallahu Anha) yapılan rivayette, Hazreti Fatıme şöyle demiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mescide girdiği zaman Allah Tealâ´ya hamd ederdi ve Besmele getirirdi ve şöyle derdi:
"Allâhümmeğfir lî veftah lî ebvâbe rahmeüke" (Allah´ım! Beni bağışla ve rahmetinin kapılarım bana aç) Dışarı çıkınca da bunun gibi söyler ve şöyle bitirirdi:
"Allâhümmeftah lî ebvâbe fadlike" (Allah´ım! Bana ihsanının kapılarını aç)"[48]
84- Ebû Ümâme´den (Radıyallahu Anhu), o da Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz mescidden çıkmak istediği zaman, İblis´in askerleri çağrışırlar ve onları, arılar anaları etrafında toplandığı gibi bir araya getirip toplanırlar. Bunun için sizden biriniz mescidin kapısında durduğu zaman:
"Allâhümme innî eûzü bike nıin iblise ve cünûdihi" (Allah´ım! Ben, İblis´den ve askerlerinden Sana sığınırım) desin; çünkü bunu söylerse, artık ona zarar veremez.´´[49]
Mescidde Okunacak Dualar
Mescid içinde Allah´ı zikretmeyi çoğaltmak, tesbîh, tehlîl, tahmîd, tekbîr ve bunlardan başka zikirlerde bulunmak müstehabdır. Yine çok Kur´ân okumak, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in hadîslerini okumak, fıkıh iimini ve diğer şeriat ilimlerini öğrenmek müstehabdır.
Allah Tealâ şöyle buyurur:
"Bu nûr, o mescidlerde yakılır ki, onların yüce tamnmasını ve içlerinde isminin anılmasını Allah emretmiştir. Bu mescidlerde sabah ve akşam (müminler) Allah´ı tesbîh ederler, (beş vakit namaz kılarlar). Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir ahş-veriş, Allah´ı anmaktan, namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten kendilerini alıkoymaz. Onlar bir günden korkarlar ki, o günde (kıyamette) kalbler ve gözler korkudan halden hale döner kıvranır."[50]
Yine Allah Teâlâ buyurur ki:
"...Kim Allah´ın alâmetlerim (din işlerini) büyük tanırsa, muhakkak ki bu kalblerin takvâsındandır."[51]
Yine Allah Teâlâ buyurur:
"Kim, Allah´ın korunmasını emrettiği şeylere hürmet gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için mutlak hayırlıdır."[52]
85- Büreyde´den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallalîahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Mescidler, bina edildikleri şey (zikir ve Kur´ân okumaktan ibaret ibadetler) için esastırlar."[53]
86- Enes´den (Radıyallahu Anh):
´ ´Mescid içinde idrar yapan bir Bedeviye, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bu mescidler, ne bu idrar ve ne pisliklerden ibaret hiç bir şey için mahal olamaz. Mescidler ancak Allah´ı zikretmek ve Kur´ân okumak içindir."[54] Yahud Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun benzerini söylemiştir. (Namazda hem zikir, hem de Kur´an okumak olduğu için, camide namaz kılınmakla her iki ibâdet yapılmış olur.)
Mescidde oturana, îtikâfı (ibâdet niyeti ile beklemeyi) niyet etmek uygun düşer. Az bir zaman beklese dahi, bizim mezhebimizde (şafii) îtikâf olur. Öyle ki, alimlerimizden bir kısmı: Yürüyüp geçmek suretiyle mescide giren kimse, beklemese dahi, onun îtikâfı sahîh olur, demiştir. Bu görüş sahibine göre, îtikâf faziletini elde etmek için, mescide uğrayıp geçenin îtikâfa niyet etmesi uygun olur. Bunun da en faziletlisi, kısa bir müddet bekleyip sonra geçip gitmektir.
Yine mescidde oturan kimsenin iyi gördüğü şeyleri tavsiye etmesi, kötü gördüğü şeylerden insanları alıkoyması uygundur. Böyle hareket etmekle, mescidler dışında olan insanlar görevli iseler de, mescidlere tazim, hürmet ve saygı gösterme bakımından buralarda görev daha kuvvetleşir.
Alimlerimizden biri demiştir ki, mescide girip de, ya abdestsizlikten, ya meşguliyetten ya da benzeri hallerden dolayı orada "Tahiyye-i Mescid Namazı (îki rekât mescide hürmet namazı) kılmak imkânını bulamayan kimsenin, dört defa:
"Sübhânellâhi ve´î-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illâhu vellâhu ekber" (Allah noksanlıklardan münezzehtir. Hamd, Allah´a mahsustur. AI-lah´dan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür) demesi müstehabdır. Selefden (önceki alimlerden) bir kısmı da bunu söylemiştir. Bunu söylemekte bir beis yoktur.
Mescid İçinde Yitiğini Bağırarak Arayan Yahut Satış Yapan Kimsenin İşini HoşGörmemek Ve Ona Beddua Etmek
87- Ebû Hureyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Bir kimse, mescid içinde yüksek sesle yitiğini arayan adamı işittiği zaman:
"Lâ reddehaüahu aleyke"
(Allah onu sana geri vermesin) desin. Çünkü mescidler bu mak-sad için yapılmamıştır, "[55]
88- Büreyde´den (Radıyaliahu Anh) rivayet edilmiştir: "Mescidde bir adam bağırıp şöyle dedi: Kırmızı deveyi bulup da sahibini arayan kim Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: LA VE-CEDTE (Aradığını) bulmayasın; mescidler, ancak ibâdet için yapılmıştır.»[56]
89- Ebû Hureyre´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Mescid içinde satan yahut satın alan bir kimseyi gördüğünüz zaman:
"La erbahallâhu Ticâreteke"
(Allah ticaretine kâr vermesin) deyin. Yine orada yitiğini çağırarak arayan kimseyi gördüğünüz zaman:
"Lâ reddellâhu aleyke"
(Allah (onu) sana geri vermesin) deyin."[57]
İçinde Ne İslâmı Öven, Ne Takvayı Öğreten, Nede Ahlakın Güzelliklerine Teşvik Eden Sözbulunmayan Bir Şiir; Mescidde Okuyan Kimseye Beddua Edilmesi
90- (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"Mescidde şiir okuyan kimseyi gördüğünüz zaman ona üç defa:
"Faddellâhu fâke" .
(Allah dişlerini kırsın) deyin."[58]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Buhârî. Müslim.
[2] Buhârî.
[3] İbn-i Sünnî, Sahih bir isnadla Ebû Hüreyre (r.a.)´den. Nesâî. Tirmizî.
[4] ibn-i Sünnî.
[5] İbn-i Sünnî.
[6] Ebû Dâvud. Nesâî.
[7] Ebû Dâvud. Nesâî. Hâkim, el-Müstedrek.
[8] İbn-i Sünnî. Ebû Dâvud. Tirmizî.
[9] İbn-i Sünnî.
[10] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadîs Hasen´dir.)
[11] Tirmizî.
[12] Buhârî.
[13] İbn-i Mâce. İbn-i Sünnî. Nesâî.
[14] Buhârî. Müslim.
[15] Ebû Dâvud ve başka Sünen sahipleri.
[16] Ebû Dâvud. Beyhakî
[17] Ebû Dlvud ve Tirmİzî, Ebû Hureyre (r.a)´den. lbn-i Mâce. Beyhakî. Bu hadiss hasendir.
[18] İbn-i Sünnî, Enes (r.a)´den.
[19] Tirmizî. Ebû Dâvud. İbn-i Mâce. Nesâî, Ümmü Seleme (r.anhâ)´den. (Tirmizî demiştir ki bu sahih bir hadistin)
[20] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî ve başka sünen sahipleri. Tirmizî: "Bu hadis Hasen´dir.1´
[21] Ibn-i Mâce, İbn-i Sünnî.
[22] Kur´ân-ı Kerim, Nûr Sûresi: 6
[23] Tirmizî (Tirmizî demiştir ki bu hadîs Hasen´dir Sahîh´tir.
[24] Ebû Dâvud.
[25] Ebû Dâvud. Hasen bir isnadla. Hâkim, el-Müstedrek.
[26] Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî.
[27] İbn-i Sünnî. Bu hadisin isnadı zayıftır.
[28] Kur´ân-ı Kerim, Âl-İ İmrân Sûresi: (190-200).
[29] Buhârî. Müslim.
[30] Buhârî. Müslim.
[31] Tirmizî. Ebû Dâvud. Nesâî.
[32] Tirmizî.
[33] Ibn-i Sünnî. İbn-i Mâce.
[34] Müslim. Nesâî.
[35] Ebû Dâvud. Nesâî. İbn-i Mâce. Sahih isnadlarla rivayet etmişlerdir.
[36] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbnî Mâce. Nesâî. Hz. Aişe (r.anhâ)´den.
[37] Ebû ibn-i Sünnî. Taberânî.
[38] Bunu Ebû Davud ve ondan başkası rivayet etmiştir. Yine Saîd b. Zeyd, Ebû Sâid, Aişe, Enes b. Malik ve Sehl b. Sa´d Radıyallahu Anhüm Hazretlerinden bize bu şekilde rivayet edilmiştir. Bu hadîslerin hepsi Beyhakî ve ondan başkasının sünenlerinde bize rivayet edilmişse de bu hadislerin tümünü Beyhakî ve ondan başka alimler zayıf görmüşlerdir.
[39] Müslim. Tİrmizî. Ibn-i Mâce. Nesâî.
[40] Sünen-i Dârekutnî. Bu hadisin isnadı zayıftır.
[41] Ahmed ibn-i Hanbel. İbn-i Mâce. îbn-i Sünnî. Bu hadîsin isnadı zayıftır.
[42] Neseî. İbn-i Sünnî.
[43] Müslim, Ebû Dâvud. Ncsâî.
[44] Bu hadis zayıftır. Bunun ravilerinden biri, El-Vazi´ b. Nafi´ El-Ukaylî´dir. Bu kimsenin zayıf bir ravi olduğunda ittifak vardır ve bu Münker bir hadîs´tir. (Ravisi zayıflar). İbn-İ Sünnî´nin kitabında, Ebû Saîd El-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) Atıyyetü´l-Avf´ın aynı manada naklettiği hadis bize rivayet edilmiştir. Ancak Atıyye de zayıf bir ravidir.
[45] Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî. tbn-i Sünnî. İbn-i Mâce. Hâkim.
[46] Ebû Dâvud. Bu hadis hasendir. Ebû Davud, sağlam bir isnadla bunu rivayet etmiştir.
[47] îbn-i Sünnî.
[48] İbn-i Sünnî. Tirmizî. İbn-i Mâce. Müsned-i Ahmed b. Hanbel.
[49] İbn-i Sünnî.
[50] Kur´ân-ı Kerim, Nûr Sûresi: 36-37.
[51] Kur´ân-ı Kerim, Hac Süresi: 32
[52] Kur´ân-ı Kerim, Hac Sûresi: 30
[53] Müslim.
[54] Müslim. Buhârî. Nesâî. İbn-İ Mâce.
[55] Müslim. Ebû Dâvud. Tİrmizî.
[56] Müslim.
[57] Tirmizî, (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.)
[58] İbn-i Sünnî
|
|
|
İmâmı Nevevî´nin Hayâtı Ve Eserleri (H.631-676) |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 05:54 PM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum (1)
|
 |
İmâmı Nevevî´nin Hayâtı Ve Eserleri (H.631-676)
Nesebi:
O, İmam El-Hafız, Şeyhu´l-İslâm Muhyiddin Ebû Zekeriy-ya, Yahya b. Şeref b. Murrî b. Hasan b. Hüseyin b. Muhamrned b. Ce-maa b. Hizam El-Nevevî´dir. Neva köyüne nisbet edilir. Neva, Suriye´de Havran köylerinden bir köydür. Sonra Dimaşk´lıdır. Şafiî´dir. Zamanının büyük fıkıh âlimlerindendir ve Mezheb -şeyhidir.
Doğumu ve Büyümesi: Nevevî, (Yüce Allah ona rahmet etsin) hicretin 631 yılında muharrem ayı içinde Neva köyünde salih ana-babadan dünyaya geldi. On yaşına geldiği zaman buradaki âlimlerden Kur´am ezberlemeye ve Fıkıh okumaya başladı. Bu köye uğrayan Şeyh Yasin b. Yusuf El-Merakeşi gördü ki, çocuklar onu oyun oynamaya zorluyor, O kaçıyor ve çocukların zorlamasından ağlı(Zeker) Kur´an okuyor. Hemen çocuğun babasına giderek çocuğu ilme adamasını öğütledi. Çocuğun babası da, Şeyh Yasin´in bu öğütünü kabul etti. Hicri 649 yılında Şam´daki Hadis Medresesinde ilmini tamamlamak için babası ile Şam´a gitti. Emevî. Mescidinin doğusunda bulunan Revaniye medresesine yerleşti. 651 yılında da babası ile hacca gitti. Sonra Şam´a döndü.
İlmî Hayatı:
Nevevî Şam´a gittikten sonra ilmî hayatında şu üç şeyde kendisini gösterdi:
1- Çocukluğunda ve gençliğinde ilim elde etmek için gayret edip çalışması: Her ilmi kendi kaynağından aldı ve ilimden aldığı lezzeti, başka bir şeyden tadmadı. Kıraat ilminde ve Kur´am ezberlemede çok gayretli idi. "Tenbih" kitabım dört buçuk ayda ezberledi. Yılın geri kalan kısmında da "El-Mühezzeb" kitabından ibâdetlerin dörtte birini ezberledi. Kısa bir zaman içinde hocası Ebu İbrahim İshak b. Ahmed El-Mağribi´in sevgi ve takdirlerini kazanmış olduğundan hocası onu, ders arkadaşları arasında asistan yaptı. Sonra "Dâr-i Hadisi´Î-Eşrefiye" medresesi ile başka medreselerde ders okuttu.
2- İlmî ve Kültürünün genişliği: Çalışmalarıyla ilmin derinliğine ulaşmayı ve çeşitli kültürleri bir araya getirmeyi başardı. Talebesi Alâüddin b. El-Attar onun ilim yolundaki çalışmasını şöyle anlatır: O hergün hocalarından şerh ve tashih olmak üzere On iki ders okurdu. İki ders "Va-sıt"dan, üç ders "Eî-Mühezzeb" den, bir ders "El-Cem´u Beynessahiheyn" kitabından, beşinci ders olarak da "Sahihi Müslim"den bir ders İbni Cin-nî´nin nahiv üzerindeki "El-Lema"ından, bir ders lügat üzerinde îbni Sek-kit´in "Islahu´l-Mantık" kitabından, bir ders Sarf dan, bir ders UsûIü´I-Fıkh´dan, bazan Ebu İshak´ın "El-Lema"ından bazan Fahri Razi´nin "EI-Müntahab"ından, bir ders "Esmâü´r-Ricar´dan, bir ders de "Usûlü´d-Din"den okurdu. Bütün bu derslerle ilgili zor meseleleri, Iügatları ve açıklamaları yazardı.
3- Bol eser verişi: Eser yazmaya önem verdi. Hicretin 660 yılında eser yazmaya başladı. O zaman otuz yaşında idi. Allah onun vaktine bereket vermiş ve ona yardım etmişti. Bütün düşünce gücünü dehşetli ve büyük kitablar üzerinde kullanıp harcadı. Yazılarında kolay ifade yolunu seçti. Delilleri parlak, fikirleri açık, fıkıh âlimlerinin fikirlerine karşı insaflı bir tutum üzere idi. Zamanımıza kadar her müslüman onun eserlerine özen göstererek onlardan faydalanmıştır. Diğer ülkelerde de eserlerinden faydalanılmaktadır.
Üsnevî, onun verimi ve eserlerinin çokluğu üzerinde güzel bir yorum yaparak şöyle der: "Şeyh Muhyiddin (Allah ona rahmet etsin), fikir ehliyetine ve ilmin özünü kavrama haline erişince, en hayırlı işi yapmayı uygun gördü. Böylece elde ettiği ve üzerinde durduğu ilimleri isteyen kimseler için yararlanılacak eser haline koyduda, yazdığı kitabı tahsil, tahsilini de kitab haline getirdi. Bu çok doğru bir gaye ve çok güzel bir maksaddır. Eğer böyle yapmasaydı başardığı işleri yapma imkânına sahib olamazdı."
Önemli Kitabları:
Şerhu Sahih-i Müslim, El-Mecnıu´, Şerhu´I-Mühezzeb, Riyazu´s-Salihin, Tezhibu´1-Esma ve´1-Lügat, Eî-Ravze, Ravzetü´t-Talibine ve Umdetü´l-Müftîn, Fıkıh konusunda "El-Minhac", El-Erbainü´n-Neveviye, Et-Tibyan Fi Âdabı Hameleti´I-Kur´an, El-Ezkâr, "Hilyetü´l-Ebrar ve Şiaru´I-Ahyar fi Telhısi´d-Deavati ve´1-Ezkâri´I-Müstahabbeti fi´I-Leyli ve´n-Nehar" ve hac menasiki üzerine "El-İzah".
Hocaları
Fikıhda Hocaları:
1- Abdurrahman b. İbrahim b. Ziyau´l-Fezarî Tacü´d-Din. Ferkâh diye meşhurdur. Hicretin 690 yılında vefat etmiştir.
2- İshak b. Ahmed El-Mağribî. El-Kemal Ebû İbrahim. Revahiye Medresesi hadis hocası. Hicretin 650 yılında vefat etti.
3- Abdurrahman b. Nuh b. Muhammed b. İbrahim b. Musa El-Makdisî sonra Şam´h. Şam müftüsü Ebu Muhammed. 624 H.yılında vefat etti.
4- Sellar b. El-Hasen El-İrbilî, sonra Haleb´li, sonra Şam´h. Asrın da şafi´i Mezhebinin İmamı. H. 670 yılında vefat etti.
Hadis İlminde Hocaları:
1- İbrahim b. İsa el-Muradî el-Endülüsî, sonra Mısırlı sonra Şamlı, el-İmam el-Hâfız. H. 668 yılında vefat etti.
2- Halid b. Yusuf b. Sa´d El-Nablusi, Ebu´1-Beka Zeynu´d-Din El-İmamu´l-Müfid El-Muhaddisu´I-Hafız. H. 663 yılında vefat etti.
3- Abdülaziz b. Muhammed b. Abdülmuhsin El-Ensari, El-Hamevî, El-Şafî, Şayhu´ş-Şuhuh. H. 662 yılında vefat etti.
4- Abdurrahman b. Ebu Ömer Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Kudâme EI-Makdisî Ebu´l-Ferec. Asrının hadis imamlarından. H. 682 yılında vefat etti.
5- Abdülkerim b. Abdüssamed b. Muhammed El-Haristanî, Ebu´l-Fedail İmadüddin, Kadı´l-Kuzat ve Şam hatibi. H. 662 yılında vefat etti.
6- İsmail b. Ebu İshak İbrahim b. Ebu´1-Yüsr El-Tenuhî, Ebu Muhammed Takıyyüddin, hadis âlimlerinin büyüğü ve dayanağı. H. 672 yılında vefat etti.
7- Abdurrahman b. Salim b. Yahya El-Enbarî. Sonra Şamlı ve Hanbe-Iî El-Müfti Cemalüddin. H. 661 yılında vefat etti.
Diğer hocaları: El-Rıza b. El-Bürhan, Zeynüddin Ebu´I-Abbas b.Ab-düddaim El-Makdisî, Cemaleddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Ebu´I-Feth El-Sayrafî El-Harranî, Ebu´1-Fadl Muhammed b. Muhammed El-Bekrî El-Hafız, Eî-Ziya b. Temmam El-Hanefî, Şemsüddin b. Ebu Amr ve bu asırdaki başka âlimler.
Usul ilmine gelince: Bunu bir çok alimlerden okudu. Onların en ünlüsü Ömer b. Bendar b. Ömer b. Ali b. Muhammed El-Tiflisî El-Şafiî, Ebu´I-Feth. H. 672 yılında vefat etti.
Nahiv ve Lügat ilmini şunlardan okudu:
Şeyh Ahmed b. Salim El-Mısrî El-Nahvî EI-Lügavî, Ebu´l-Abbas. H. 664 yılında vefat etti.
El-Fahru´1-Malikî ve El-Şeyh Ahmed b. Salim El-Mısrî.
Dinlediği Eserler:
Neşe´inin sünenini, İmam Malik´in Muvatta´mı, Şafi´inin Müsned´ini, Ahmeb İbni Hanbel´in Müsned´ini, Darimî´yi, İsfiranî´yi, Ebu Ya´lâ El-Musıllî´yi, Süneni İbni Mâce´yi, Dârekutnî´yi, Beyhakî´yi, Bagavî´nin Şerhu´s-Sünne´sini, yine onun tefsirden Mealimu´t-Tenzirini, Zübeyr İbni Bekkâr´m Kitabu´l-Ensab´ım, El-Htabu´1-Nebatiye´yi, Risaletü´l-Kuşeyriye´yi, İbni Sünni´nin Amelü´l-Yevmi ve´I-Leyleti kitabını, Hatib Bağdadî´nin Adabu´s-Sami´ ve´r-Ravi kitabını ve bunlardan başka çok risaleleri talebelerinden dinledi.
Talebeleri:
Rendesinden ilim alan kimselerden bir kısmı şunlardır: Alâuddin b. At-tar, Şemsuddin b. El-Nakıb, Şemsuddin b. Ca´van, Şemsuddin b. Kam-, mah, Hafız Cemalüddin EI-Müzzi, Kadı´l-Kuzat Bedruddin b. Cemaa, Re-, şidüddin El Hanefi, Ebu´l-Abbas Ahmed b. Ferhu´I-Işbili ve çok kimseler...
Ahlakı Ve Özellikleri:
Hal tercemesi yazarlarının hepsi şu görüş birliğine varmışlardır: Zühd yönü ile Nevevî başta gelen bir alimdi, takvada öncü idi. Hakimlere öğüt vermek, iyiliği emredip kötülüklerden alıkoymakta eşi yoktu.
Nevevî´nin hayatından özellikle bu zühd yaşayışı üzerinde bu kısa yazımızla durmayı hoş buluyoruz:
Zühd Yönü:
İmam Nevevî, Yemek, elbise ve evlenme isteklerinden uzak kaldı. Bütün bunlara karşı, ilim lezzetini yeterli buldu. Bakıldığı zaman görülür ki, O basit bir mekândan Şam gibi nimet ve bereketleri çok olan bir yere göç etti. O zamanda da gençliğin olgunluk çağındaydı. Bununla beraber şehevî arzularından ve lezzetlerinden yüz çevirmiş, yaşam sıkıntısı ve darlığını kabullenmişti.
Vera´ Yönü:
Onun hayatında, kuvvetli bir vera´a delâlet eden pek çok örnekler vardır. Onlardan bir kısmı: Şam bölgesinin meyvalarından
yemezdi. Bunun sebebi kendisine sorulduğu zaman derdi ki, Şam´ın vakıf yerleri çoktur. Mülkler de şer´an hacir altında bulunanlarındır. Bu gibi yerlerden faydalanmak caiz değildir, ancak ekinleri sulamak ve toplayıp biçmek gibi hizmetler karşılığında ihtiyaç miktarı onlardan faydalanılabilir. Burada da alimler arasında ihtilâf vardır. Bunlardan faydalan-mavi caiz gören, üzerine hacir konulan kimsenin ve yetimin yararına olan hizmetin bulunmasını şart koşmuştur. İnsanlar ise mülk sahibinin ürünlerinin ancak binde birini korumaktadırlar. Benim nefsim bunu nasıl hoş görür
Nevevî, Revahiye Medresesindeoturmayı diğer medreseler üzerine tercih etti. Çünkü o medrese, tüccarlardan birinin binası idi.
Hadis Medresesinde hocalara büyük bir ikramiye verilirdi. Ondan bir kuruş bile almamıştır. O parayı Medrese Amirinin yanında toplar, sonra bir yıllık ikramiyesi birikince, o para ile bir mülk satmalıp onu Hadis medresesine vakfederdi; yahut o para ile kitaplar satın alarak onları hadis medresesinin kütübhanesine vakfederdi. Böylece o paralarla başka bir şey almazdı. Bir ihyitacı olmadıkça va adamın din inancı hakkında kesin bir bilgisi olmadıkça, hiç kimseden bir hediye veya bağış kabul etmezdi. Ancak ana-babasından ve akrabalarından yardımı kabul ederdi. Annesi ona giymesi için gömlek ve benzeri elbiseler gönderirdi. Babası da ona yiyecek gönderirdi. Şam´da Revahiye Medresesinde konukladığı odasında uyur ve bundan başka bir şey istemezdi.
Ölümü:
Hicretin 676 yılında, Evkaf´dan emanet olarak almış olduğu kitabları geri verdikten sonra Neva köyüne döndü. Hocalarının mezarlarını ziyaret etti. Onlar için duâ etti ve ağladı. Hayatta olan dostlarını da ziyaret ederek onlarla vedalaştı. Babasını ziyaret ettikten sonra, Beytül-Makdisî ve Halil İbrahim´in makamını ziyaret etti. Sonra Neva köyüne döndü ve orada hastalandı. Receb ayının yirmi dördünde vefat etti. Ölüm haberi Şam´da ve çevresinde yayılınca, oralar ağlamakla inledi. Öİümüa-den dolayı müslümanlar son derece üzüldüler. Kadı´l-Kuzat İzzuddin Mu-hammed b. Eî-Saiğ ve arkadaşlarından bir cemaat onun kabri üzerinde namaz kılmak için Nevâ´ya gittiler. Onun arkasından çok kimseler mersiye okudu. Muhammed b. Ahmed b. Ömer El-Hanefi El-İrbilî, mersiye okuyanlardan biridir. Otuz üç beyte varan kasidesinden şu beyitleri ben seçtim:
Musîbet ağır geldi,.olay büyük kitleye yayıldı
Senin uzun yaşamını istemek ölümle yıkıldı
Ölüme yakınlık kazandıktan sonra yalnızlığa çekildin
Senin yokluğun hem geceyi, hem de gündüzü üzmüştür
Sen din için aydınlanılan bir nur kaynağı idin
Söz ve amel senin nurundan kaynaklanıyordu
Bu dünyadan ve süslerinden uzak kaldın
Öyle bir azim ve kudretle ki, dillere destan oldun
Dünyayı küçümseyip zevklenmeyerek ondan yüz çevirdin
Gerçek şu ki, ahiretin için çalışıp onunla zevklendin.
İşte müslümanların ilim sancaklarından bir sancak böyle durulmuş oldu. Bu da, ilim yolunda cihad yaptıktan ve müslümanlara büyük ilim hazineleri bıraktıktan sonra olmuştur. İslâm alemi onun hayır ve bereketini anmaya devam edecektir. Daima müslümanlar Yüce Allah´dan onu rahmet ve rızasına gark etmesini dileyeceklerdir.
Allah İmam Nevevî´ye bol bol rahmet etsin ve onu Allah kendilerine ihsan buyurduğu peygamberlerle, sıddıklarla, şehidleıie ve salih kimselerle hasretsin. Bunlar ne güzel arkadaşlar!... Allah bizi peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in sancağı altında onunla bir arada toplasın.
|
|
|
Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri FETİH suresi Tefsiri |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 12:19 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri FETİH suresi Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
48-FETİH:
--------------------------------------------------------------------------------
sûresinin indirildiğini haber verdi. Ahmed, Buhâri, Tirmizî, Nesai, İbnü Mâce ve İbnü
Merdûye de Ömer b. Hattâb (r.a.)'da şöyle rivayet etmişlerdir: Demiştir ki; Resulullah (s.a.v.) ile seferde idik, ona bir şeyden üç kere sual ettim, cevab vermedi ben de devemi sürdüm, sonra topluluğun önüne geçtim ve hakkımda Kur'an indirilmesinden korkmuştum, çok durmamıştım bir bağıran işittim, bana bağırıyordu korktu, zannediyordum ki hakkımda bir şey indirildi, vardım Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "B u gece üzerime bir sûre indirildi, bana dünya ve onun içindekilerden daha sevgili: "Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar." (Fetih, 48/1-2). Yine Ahmed, Ebû Dâvud ve başkalarının Müc'mi b. Câriyete'l-Ensârî'den rivayet ettikleri bir sahih hadiste Peygamber (s.a.v.)'in Hudeybiye'den hareketinden sonra indirilmesini ve bunun "Küraülğamim" yanında olduğunu Peygamber (s.a.v.)'in onu bineği üzerinde insanlara okuduğunu ifade eder. İbnü Sa'd'ın ondan rivâyetinde de bunun Decnân'da olduğuna delâlet vardır. Ve bu Bikai'den rivayet olunmuştur. Dacnan, Kamus'ta bildirildiği üzere Mekke yakınında bir dağdır. Bunlar gösteriyor ki indirilmesi Mekke ile Medine arasında olmuştur. Böyle olanlara da Medenî denildiği bilinmektedir. Zirâ Medenî hicretten sonra indirilendir ki gerek Medine'de olsun gerek Mekke'de, gerek seferde; Mekkî de hicretten önce indirilendir.
Âyetleri : Yirmi dokuzdur.
Kelimeleri : Beşyüz altmıştır.
Harfleri : İkib in dörtyüz otuzdur.
Fâsılası : Hep ( ) harfidir.
İki sûre arasındaki ilgi de baştan sona apaçıktır: Biri önce sunulan, diğeri sonra gelendir. Zira yardım ve zafer mânâsına fetih, gönlü iyileştirme ile savaşa gereken hazırlıktır. Orada tevbe ve istiğfar ile emredilmiş, burada mağfiretin olacağı haber verilmiş, ona değiştirme ihtarıyla son verilmiş, buna zaferler müjdesiyle başlanılmıştır.
İbnü Sâ'd'ın rivâyet ettiği Mücmi' b. Câriye hadisinde geçmiştir ki, Cebrail Aleyhisselâm, bu sûre ile indiği zaman, "Tebrik ederiz seni ey Allah'ın Resulü!"
demiş; Cibril tebrik edince müslümanlar da tebrik etmişlerdir. Bu sûrede İslâm'ın bütün dinlere galip geleceği de vaad edilmiştir.
Meâl-i Şerifi
1- Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsâ n ettik.
2- Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.
3- Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.
4- İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, herşeyi hikmetle yapandır.
5- Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6- Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!
7- Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
8- Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
9 - Ki, Allah'a ve Resulüne iman edesiniz, ve bunu takviye edip, O'na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz.
10- Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Geleceği açan; ileride meydana gelecek bir çok fetihlerin başlangıcı olan bir fetih. Bazı müfessirler bunu, Mekke'nin fethini vaad diye almışlarsa da çoğu müfessirler bunun Hudeybiye antlaşmasını haber verdiğini söylemişler. İbnü Abbas, Enes, Şa'bi ve Zühri'den de böyle haber vermişlerdir. İbnü Atıyye buna "Bu doğrudur." de m iştir. Bilinmektedir ki, fetih aslında açmak yani kapalılığı gidermektir. Bir memleketi fetih de, Keşşâf'ın açıkladığı üzere harpli veya harpsiz, zorla veya barışla zafer kazanmaktır ki zafere erişmedikçe kapalıdır. "Sakın gevşemeyin, üstün olduğunuz h a lde barışa davet etmeyin." (Muhammed, 47/35) âyetine ters gibi görünen Hudeybiye antlaşmasının bir fetih olması sahâbeden bazılarına bile gizli kalmıştı. Cenâb-ı Allah, bunun açık bir fetih olduğunu açıklamıştır. Önce bir fetih olması gerçi peygamber bun d a bir savaş için değil, bir umre niyetiyle hareket etmiş ve kurbanlıklar göndermişti fakat müşrikler çarpışmayı kurmuşlardı, şiddetli bir savaş olmamış, fakat iki taraftan ok ve mancınık atışılmış "O sizi, onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'ni n göbeğinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir." (Fetih, 48/24) buyurulduğu üzere müslümanlar müşrikleri mağlûb edip diyarlarına sokulmuşlardı ve barış yapmaya müşrikler istekli olmuşlardı. İkinci olarak bunun apaçık bir fetih ol m asına gelince bu barış ile ilk önce müslümanlığın dünyada bir devlet olarak varlığı düşmanları tarafından dahi tasdik edilerek bir anlaşmaya bağlanmış bulunuyordu. Böylece bu, daha sonra meydana çıkacak devam edecek fetihler zincirinin başı ve açıcısı olm u ş ve bundan sonraki İslâm fetihlerinden herbiri bunun altında bir şubesi sayılacak bir şekilde vaad edilmiş oluyordu ki sûrenin başı bunu ilâhî bir dil ile açıklamaktadır. Aslında yine sûrenin içinde Feth-i karîb, (yakın fetih) diye işaret edildiğinden bu n u pek yakından Hayber fethi takip etmiş, sonra da Mekke fetholunmuş, sonra da İslâm'ın bütün dinlere galip gelmesi vaad buyurulmuştur. Zührî demiştir ki: Hudeybiye fethinden büyük bir fetih olmamıştır. Bu sayede müşrikler müslümanlarla bira araya gelmeye v e sözlerini işitmeye başlamış ve bu onların kalplerinde yer etmiş ve bunun üzerine üç sene içerisinde bir çok kimse müslüman olarak İslâm'ın çoğalmasına sebep olmuştur... Bütün bunlar Muhammed Sûresi'nin başında geçen âyetlerin hükmünün feyzidir.
2-M ÜBİN, açık, parlak, yahut ilerisini açan gösteren demektir. Cenâb-ı Allah bu fethin "mübin" olmasının hikmetini şu dört yönü birleştirerek açıklıyor: 1) Mağfiret, 2) Nimetin tamamlanması, 3) Bir doğru yola ulaştırma, 4) Benzersiz
bir yardım, yani bunların herbirini ayrıca değil hepsini birden bir hikmet olmak üzere bir "lâm-ı akıbet" ile şöyle buyuruyor: ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Kâdı Beydâvî der ki: "Fetih kâfirlere karşı cihad ile şirkin def edilmesine ve dinin yükseltilmesine ve noksan şahısların yavaş yavaş kendi arzu ve istekleriyle olgunlaşabilmeleri için şiddetle yönlendirilmesine ve zavallı kimseleri zâlimlerin elinden kurtarmaya çalışmanın bir neticesi olduğu için mağfiret fethe sebep kılınmıştır ki maksat illet-i gâiyye, yani hikmettir. Demek olur ki buradaki fetih ve mağfiret Muhammed Sûresi'ndeki "Hem kendinin, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlanmasını dile!" (Muhammed, 47/19) emrine uymanın cevabı ve neticesi olmuştur. Âlûsî der ki: "Fetih "Doğrusu biz fetih ihsan ettik." diye azamet nûnu ile isnâd olunduktan sonra mağfiretin "Allah senin (günahlarını) bağışlar." diye ism-i celâl ile isnad olunması şu inceliğe işaret olabilir ki, fethi yüce Allah birçok vasıtalar ile mümkün kılarsa da "m a ğfireti" yüce zâtı doğrudan doğruya kendisi yapar. Bazıları şunu izah etmişlerdir ki, büyüklerin kendilerinden biz diye mütekellim maalgayr sigası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasınd a ndır. Buna yardımın "Allah sana yardım eder." diye ism-i celâle isnad olunmasıyla itiraz da edilmez. "Zâten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir." (Âl-i İmrân, 3/135) ve "Yardım ancak Allah katındadır." (Enfâl, 8/10) gerçeklerine işaret o lunmuş demek daha açık olacaktır. Günahın, geçmişi ve geleceği hepsini kapsamasından kinâyedir. Bu şekilde peygambere bütün günahlardan mağfiretle temizlenme ve aklanma tebliğ edilmiştir. Ancak geçmiş tabiri farz olduğunu hatırlatır. Bunun için burada pey g amberden işlenmiş olması mümkün olan günahın ne olabileceği hakkında görüş bildirilmiştir. Muhyiddîn-i Arabî gibi bazıları, maksadın ümmetin günahları olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim "Sen bir şüphedeysen" (Yunus, 10/94), "Eğer Allah'a ortak koşa r san, amelin boşa gider." (Zümer, 39/65) âyetlerinde kastedilen, Peygamber'e değil, dolayısıyla ümmete hitap olunduğunda görüş birliği vardır. Ancak bu tevil, "Hem kendinin hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlanmasını dile." âyeti n e yaraşmaz. Bazıları da demişlerdir ki, günahın işlenmesi kastedilmeyerek terkibin bütünü muahaze olunmamaktan kinâyedir Çoğu müfessirlerin
görüşüne göre ise vahiy inmeyen konulardaki ictihadında makamına göre daha uygun olanın tersi şeklinde olan seçmeleridir ki "Allah seni affetsin, onlara niçin izin verdin?" (Tevbe, 9/43) gibi ilâhî hitap ile ihtar edilmiştir. Buna günah denilmesi peygamberlik makamına göredir. Çünkü "İyilerin iyiliği, Allah'a yakın olanların kötülüğü (gibi)dir." Buradan, bundan b ö yle peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesinde önceki meşakkat ve zorlukların ağırlığının kalmayacağına da delil getirilebilir. Nitekim İnşirah Sûresi'nde "Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?" (İnşirah, 94/2-3) buyurulm u ştur. Sonuçları ve meyveleri toplanmaya başlayan görevlerin zorlukları başarı neşeleriyle örtülmüş olur. Ve üzerindeki nimeti tamamlar. Peygamberlikteki başarısına bir de mülk eklenilmek gibi dinî ve dünyevî nimetler ihsan eder. Ve seni bir doğru yol a eriştirir Gerek peygamberliğin yerine getirilmesinde ve gerek devlet başkanlığının resmî işlerini yerine getirmede doğrudan doğruya Allah'ın rızasına ulaştıran bir doğru yola çıkarır ki bu yol "İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahit olmanız, Resul ü n de sizin üzerinizde şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldık." (Bakara, 2/143) âyetine göre bütün insanlığın örnek nümunesi olmak üzere İslâmî işlerin düşman etkilerinden uzak olarak yalnız hakkın uygulaması ve kanunu içerisinde hür irâd e yle idaresi yoludur. Gerçi istikâmet yani doğruluğun aslı fetihten önce de var ve gidilen yol o yol ise de, fetihten sonra egemenliğin resmen dışarda ve içerde tanınmasıyla hidayet ve ilâhî muvaffakiyet başkaca bir açıklık ve renklilik kazanmıştır ve bund a n böyle "Biz onlara âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz." (Fussılet, 41/53) âyetine göre büyüyüp gelişmek dönemine girmiştir.
3-Onun için de buyuruluyor ki: Ve Allah seni şanlı bir zaferle yani benzeri bulunmaz bir yardım ve zafer ile muzaffer ve güçlü kılar. Bu da "Bütün dinlerden üstün kılmak için" (Tevbe, 9/33, Fetih, 48/28) ifadesiyle açıklanacaktır. İşte bu fetih böyle apaçık bir fetihtir.
4- O Allah o yüce zattır ki müminlerin kalplerine o sekineti indirdi.
SEK İNET, sükûn ve güven, rahat ve ağırbaşlılık mânâsına masdardır ki, nefisteki telaş ve heyecanın kesilmesiyle meydana gelen ve kalp oturması, yürek ısınması, gönül rahatı denilen huzur ve sükûn hâline veya onun kaynağına isim
dahi olur. Sekinetin inmesi yar atılması ve meydana gelmesi demektir. Şanının yüksekliğine işaret için inzal denilmiştir. Rağıb der ki: "Allah Teâlâ'nın kuluna nimetini indirmesi ihsanı demektir ki ya o şeyin kendisini indirmekle olur, Kur'ân'ın indirilmesi gibi yahut da sebeplerini ind i rip ona yol göstermekle olur. Demiri vesâireyi indirmek gibi... Bununla beraber burada kondurmak, kalplerini sekînete konak ve karargah yapmak mânâsına da olur. Hz. Ali'den rivâyette de denilmiştir ki "Sekînet müminin kalbine sakin olup onu güvenli kılan m elektir." Sekine hakkında Fütühât-ı Mekki'yenin şu düşüncesi hoştur: Sekinetin başlangıcı, emri bir yönüyle kapsama yoluyla düşünmektir. Böyle olmayınca sekinet tam olmaz. İbrahim (a.s.) "Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, (demişti). Rabbi ona "Yoksa inanmadın mı?" deyince, "Hayır! inandım, Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim, dedi." (Bakara, 2/260) itminânı yanı kat'i güvenmeyi sekine'ye başlangıç yaptı, çünkü ona diriltmenin yönleri çeşitli gelmişti, kendisini her taraftan ç ekiştiriyordu. Allah Teâlâ ona nasıl olduğunu gösterince o çeşitli yönlerden gelen çekiştirmelerle duyduğu acı ve sıkıntıdan sekinete eriverdi. İşte bu şekilde istenilenin meydana gelmesi veya elde edilmesinden duyulan kaygı o istenilen şey hakkında sekin e tin başı olduğu gibi korkulan şeylerde de tam mânâsı ile böyle olur. İnsan böyle imanın şartlarını tamamlayıp yerine oturtunca haktan o müminin kalbine bir doğuş meydana gelir ki, o doğuşa zevk denilir. O sekineti o vasıftaki müminin kalbinde o meydana ge t irmiştir ki, o sekinet onun için iman edilecek gâib emrin meydana gelmesine bir kapı ve bir merdiven olsun da onun beraberinde önceki emrin mânâsına dönerek sükûn yüz gösterip sebeplere alışmış olan kimselerin sebeplere sükûn ve güveni gibi alışılmış bir sükûn halini alsın. Bu ise asla gayb'den olmaz; belki zevkten yani müşahededen olur. Meselâ insanın yanında bir günlük yiyeceği bulunursa o günün vereceği sıkıntı ve acıya karşı nefis, bir güven bulur. Çünkü yiyeceğinin kendi mülkünde mevcut olduğunu bizz a t müşahede ile görmektedir. İşte iman bu derecede kendinde mevcut olmuş ise, o sekinet sahibidir. Ve eğer insan, imanın hükmü altında iken kesin belirlilik kendisi ile çekişiyorsa onda sekinet meydana gelmemiştir. Şu da bilinmeli ki, kalplerin nitelendiği mânâlar; bazen Allah Teâlâ onların, kullarından dilediği kimselerin nefislerinde oluşmasına dışardan bir işaret yapar o işarete de nefiste oluşan mânânın ismi verilir. Ki o, onun kalbinde meydana geldiğine işaret olduğu bilinsin. Nitekim İsrailoğulları'nı n tâbutunda böyle bir sekine konulmuştu ki, o bir şekil, o bir sûret idi, ihtilâflı olan açıklamasına
gerek yok, o suretin bir halinden veya hareketinden yardım mânâsı anlayarak kalpleri onu görünce sükûnet bulurdu, âlâmet olan o surete de sekine denilmişti. Fakat bilinen sekine'nin yeri ancak kalptir. Allah Teâlâ, bu ümmet için sekinetin oluşmasına kendilerinin dışında bir alâmet yapmamıştır. Onlar için, onun kalplerinde oluşmasından başka bir alâmet yoktur. Bu ümmetin sekineti İsrailoğulları'nda olduğu gi b i dışardan bir delile muhtaç olmaksızın bizzat kendi nefsinde kendine delildir. Sekinetin kaynağı anlaşıldıktan sonra kendisine gelelim: Sekinet şu iştir ki, nefis onunla kendisine yapılan vaade veya kendisinde oluşan bir isteğe gönül hoşluğu ile razı olu r ve o konuda sükûnet bulur. Buna sekine veya sekinet denilmesi şunun içindir ki, bu meydana gelince nefsin diğer bir yöne olan esintilerini keser atar, nitekim bıçağa sikkin denilmesi onunla sahibinin kesecek şeyleri kesmesinden dolayıdır. Ve bu kelime sü k ûn'dan alınmadır. Sükûn ise hareketin zıddı olan sabitliktir. Çünkü hareket bir nakil'dir. Sekinet ise nefsin doyum duyduğu şey üzerine sübut verir ki, isterse hareket olsun farketmez. İşte sekinetin hakikati budur. Ve bu ancak bir yoklama veya bizzat gör m ekle olabilir. Bu sebeple müminlerin üzerine iner ve inmesiyle onları bulundukları iman mertebesinden müşahede makamına nakleder. Ve böyle müşahede ile imanlarını katlar. Ki imanlarına iman katsınlar diye, basit olan imanın aslında fazla veya noksan ol m asa bile yaptırımları arttıkça aslı tevhid olan iman, bir ağaç gibi kol ve dallarını artıra artıra büyüyüp serpilerek sonunda istenilen meyvelerini verir. İmanın aslına göre ise fazlalık ve eksiklik kuvvetlilik ve zayıflık ile açıklanır çünkü asıl tasdik k emiyet gibi değildir. Ve göklerin ve yerin orduları hep Allah'ındır. Sekinetin kaynağı olan geniş görgü ile bütün eşyayı Allah Teâlâ'ya teslime işârettir. Yani gökleri ve yeri tutan yukarda ve aşağıda var olan bütün kuvvetler O'nundur. Dilediğine diled i ği gibi yardım eder ve işte müminlerin kalbine indirdiği sekinet de O'nun ordularından biridir. O'nunla cahiliyyenin verdiği öfkeler defedilerek imanlar artırılır, o sayede haller, iyilikler muvvaffakiyetlerle öyle büyük fetihler kazanılır. Ve Allah bi l endir herşeyi hikmetle yapandır. Her şeyi ve bütün işleri yüksek ilmi ile bilir ve hikmet ile takdir edip yönetir.
5- Bundan dolayı gökteki ve yerdeki bütün orduları da ilim ve hikmetiyle dilediği gibi kâh birbirine düşürerek, kâh aralarında barış yaptırarak sevk ve idare eder, şunun için ki "Müminleri... (cennete) koyar." Buradaki 'ın gibi fetha yahut 'ye veya 'ye bağlı olması ihtimalleri de söylenmiş ise de Zemahşerî gibi araştırmacıların görüşüne göre 'den anlaşılan ilim ve hikmetin, mak ama
uygulanmasına ve detaylandırılmasına bağlıdır ki şöyle demek olur: O orduları yöneten ilim ve hikmetin kollarından birisi de müminlerin kalplerine sekineti indirip Hudeybiye Andlaşması'na ısındırarak büyük fetihlere hazırlamasıdır. Bunu böyle yapması da şu hikmet içindir ki, müminlere ondaki nimetleri tanıtsın, şükrünü yerine getirsinler, sevaba hak kazansınlar da onları cennetlerine koysun, büyük bir saadet olan en büyük murada erdirsin.
6-Bundan hoşlanmayan münafıkları ve müşrikleri de "Münafık erkeklere ve münafık kadınlara azab eder." buyurduğu üzere azablandırsın. Münâfıkların müslümanlara zararı müşriklerden daha çok olduğu için önce onların azaplandırılması söylenmiştir. Allah'a kötü zanda bulunanlar ki Allah, peygamberine ve müminlere ya r dım etmez sanırlar, peygambere ve müminlere kötülük gözetirler, geleceği üzere "Peygamber ve müminler, ailelerine bir daha dönmeyecekler." (Fetih, 48/12) derler, hatta kendi haklarında da iman edip güzel himmet besleyip de Allah'tan hayır ve rahmet ist e mezler. Netice olarak Allah'a karşı doğru zanda bulunmazlar. Kötülük dairesi, yani fesat girdabı veya kasırgası başlarına dönesiceler!
7- Evet göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Bunu iki defa hatırlatmanın hikmeti hakkında demişlerdir ki, Allah Teâlâ'nın hem rahmet orduları hem de azap orduları bulunduğuna dair bir uyarıdır. Bu ikincisinden maksat azap ordularıdır. Nitekim izzet sıfatını hatırlatma ile "azizen hakimen" buyurulmuştur. Evvelkisi müjde, ikincisi korkutma olarak zikredilmiştir.
8- Onun için her iki tarafı toplamakla buyuruluyor ki: Şüphesiz biz seni bir şahid olarak gönderdik. Fahruddin Râzî der ki: Burada müfessirler "Resulün de sizin üzerinize şahit olması için" (Bakara, 2/143) âyetine göre ümmetin fiil ve hareketlerine şahi t demişlerdir. Lâkin uygun olan "Allah, melekler ve adalette sebat eden ilim adamları şahitlik etmiştir ki..." (Âl-i İmrân, 3/18) buyurulduğu üzere "Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur."' (Muhammed, 47/19) emri gereğince Allah'ın birliğine şahid d e mek olmasıdır. Hem de bir müjdeleyici, hem bir uyarıcı; o şehadeti kabul edip gereğince amel edenlere müjdeci, etmeyenlere de uyarıcı.
9-Bu şekilde peygamber gönderilmenin faydasını açıklamak için de Peygamber'e ve ümmetine hitaben buyuruluyor ki " Allah'a ve Resulü'ne
iman edesiniz ve bunu takviye edip O'na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz." burada bir kaç yönden mânâ vardır: Bu dört emrin her biri elçilik, şahitlik, müjdeleyicilik ve uyarıcılıktan her birine terettüp etmesidir. Şöyle ki; peygamber olarak gönderilme, Allah'a Resulüne imanı gerektirir, şehadet ta'zizi yani dinine yardım ile güçlendirmeyi; müjdeleme, güzel karşılamayı ve saygıyı; uyarma da azabdan korunmak için tenzih ve tesbihi gerektirir veya herbiri bu dördün ü gerektirir. Bunların dördünün toplamı birden öncekilerin herbirine terettüp eder ki bu da ikinci mânâdır. Bu iki takdirde zamirler hep Allah'a yöneliktir. Diğer bir ihtimâle göre de zamirleri Peygamber'e zamiri Allah'a yöneliktir ki bu şekilde ü z erinde vakıf vardır yani okurken burada durulur. Mushaflarımızda da buraya mutlak vakıf işareti olan konulması da bu mânâya göredir.
10- Muhakkak ki o sana bey'at edenler yalnız Allah'a bey'at ederler. Çünkü Resule resul olması yönüyle boyun eğmek, gönderene itaat edip boyun eğmektir. "Kim peygambere itâat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." (Nisa, 4/80) yine Tevbe Sûresi'nde "Allah müminlerden mallarını ve canlarını... satın almıştır." (Tevbe, 9/111) âyetlerinin tefsirine bkz.) Bunun indirilm e si biraz sonra geleceği üzere Hudeybiye'de ağacın altında yapılan rıdvân bey'atı hakkındadır. Kaçmamaya veya ölüme söz vererek bey'atleşmiş idiler. Fakat mânânın genel olması gerekir. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir, yani bey'atleşme bir alım s a tım gibi elele vererek karşılıklı bir antlaşma ve şartlaşma halinde ise de hakikatta bundan faydalanacak olanlar onlardır. Çünkü Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. İbnü Cerir tefsirinde der ki; bunda iki vecih vardır, birisi: Bey'at yaparlarken A l lah eli onların ellerinin üzerinde demektir. Çünkü onlar Allah'ın peygamberine bey'at etmekle Allah'a bey'at etmiş oluyorlardı. Birisi de: Allah'ın kuvveti onların kuvvetinin üzerindedir, demektir. Birincisine göre cümle, bey'atı tasvir halinde bir te'kid olarak peygamber, Allah Teâlâ'nın bir elçisi, hükümlerini uygulamaya memur bir aleti olmak itibariyle Allah'ın bir eli tasvir edilmiş, bir hayal ettirilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisinden bir cüz olmak mânâsına uzuvlardan berîdir. İkinci mânâya göre is e istinaf (başlangıç) cümlesi olarak "yed" kuvvet ve kudret veya nimet mânâsına tevil olunmuştur ki ikisinin de sonucu bu bey'attan oluşan asıl faydanın bey'at edenlere ait olacağını açıklamaktır. O'nun için buna ilişkin olarak buyuruluyor ki: Bunun üze r ine her kim cayarsa yalnız kendi aleyhine caymış olur,
her kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse O, ileride ona büyük bir mükâfaat verecektir ki Cennet ve rızasıdır. Orada gözlerin görmediği kulakların işitmediği ve insan kalbine henüz düşmemiş şeyler vardır.
Meâl-i Şerifi
11- yakında a'râbilerden geri kalmış olanlar sana diyecekler ki, "Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Hayır! Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
12- Aslında siz Peygamber ve müminlerin, ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmiş bir topluluk oldunuz.
13- Kim Allah'a ve Rasulüne iman etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.
14- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırır. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.
15- Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geri kalanlar: "Bırakın biz de arkanıza düşelim." diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Siz bizimle gelemeyeceksiniz. Allah daha önce böyle buyurmuştur. Onlar size: "Bizi kıskanıyorsunuz." diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.
16- A'rabilerin geri bırakılmış olanlarına de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya
müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.
17- Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bununla beraber kim Allah'a ve peygamberine itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.
11-14- "Yakında a'rabilerden geri kalmış, olanlar sana diyecekler." A'rab: Bedevi'ler. Tevbe Sûresi'ndeki "A'rabiler küfür ve nifak bakımından daha şiddetlidir." (Tevbe, 9/97 âyetinin tefsirine bkz.) Rasulullah (s.a.v) Hudeybiye senesi Umre için Mekke'ye gitmek istediği sırada Kureyş'in bir hücumu veya mani olması ihtimal i ne karşı Cüheyne, Müzeyne, Gıfâr, Eşca, Düil, Eslem kabilelerinin dahi seferber olarak beraber hareket etmesini istemiş ve maksadı harp olmadığını anlatmak için yanında kurbanlık hayvanlar da götürmüştü. Bu adı geçen bedevi kabileler karşısında Kureyş, Sa k if ve Kinâne ve Mekke'ye komşu Ehâbîş denilen kabileler gibi büyük bir düşman görerek gitmekten çekindiler, henüz iman kalplerinde yerleşmemiş olduğu için Resulullah ile beraber gitmeyip kaldılar, Muhammed ve Ashabı bu seferden geri dönmez dediler. İşte b u rada Cenâb-ı Allah bunların bu sözlerini ve edecekleri itirâzı Resulüne, henüz kendilerine ulaşmasından önce bildirmiş ve öyle de olmuştur.
15- O geri kalanlar yani yine o adı geçen bedevîler siz ganimetleri almak için gittiğinizde, diyecekler. Rivayet edilir ki Allah Teâlâ peygamberine Hayber Gazâsı'nı emredip fethini vaad etmiş ve oraya giderken o A'râbîlerin şöyle diyeceklerini de haber vermiş ve öyle de olmuştur. Önce gitmediklerine pişman olarak a'râbiler o vakit diyecekler bırakın bizi s i ze ittibâ edelim ardınızca gidelim, böyle demekle Allah'ın kelâmını değiştirmek isteyecekler. Çünkü Allah Teâlâ o ganimetleri bilhassa Hudeybiye'de bulunanlara vaad etmiş iken onlara katılmaya kalkışarak Allah'ın vaadini değiştirmek isteyecekler. D e ki siz bize asla ittibâ etmeyeceksiniz, yani biz o ganimetlere giderken asla arkamızdan gelmeyin bundan önce yani siz ittibâ'ya hazırlanmadan önce Hudeybiye dönüşünde Allah hakkınızda böyle söyledi buna karşı da diyecekler ki hayır bize haset ediyorsunuz, size ganimette ortaklık edeceğiz, diye kıskanıyorsunuz. Hayır iyice anlamıyorlar, ancak pek az bir anlayışları var, meselenin fıkhını,
ilâhî yönünü anlayacak bir halde değiller, ancak dünyaya ait az bir anlayışları var, ganimet denilince gelmek isterler de ganimete ne ile, ne hak ile erişilir, peygambere karşı nasıl bir lisan kullanılır, bilmezler; cehâletle haset ediyorsunuz derler. Tekid-i nefi şeklinde ile tabi olmayı yasaklayan "Bize tabi olmayacaksınız." yasaklamasının ebedi o lmadığına ve ganimete ermek hakkının ancak Allah yolunda çarpışmakla elde edileceğine tenbih ve gelecekteki olayları haber vermek için buyuruluyor ki:
16- De ki o geri kalan A'râbilere: Siz ileride şiddetli güç sahipleri yani kuvvetli harp ehli çetin bir kavme karşı davet olunacaksınız, onlarla harp için çağrılacaksınız. Bazıları bu kavmin, Müseyleme'nin kavmi olan Beni Hanife olduğunu rivâyet etmişlerdir ki bu davet, Hz. Ebû Bekir zamanında oldu. Bazıları da Fürs diye rivayet etmişlerdir ki; Hz. Ö mer Medine, Cüheyne, Müzeyne A'rabını Faris harbine davet etmişti, diğer bazıları da Rum demişlerdir ki bu davet de Mute ve Tebük gazvelerinde Hz. Peygamber tarafından başlamıştır. Ebû Hayyân der ki, bu görüşler hasr için değil, misal yoluyla söylenmiştir.
17-Önce ve sonra uygunsuzluk konusunda mazereti olanlar için de buyuruluyor ki âmâya, yani köre vebal yoktur yani gitmek için sıkıştırma yoktur kör, topal, hasta geri kalabilir, bunlar özürlüdürler. Bununla beraber yasaklanmış da değillerdir. Kendi arzularıyla gidebildikleri takdirde kendilerine mâni de olunmaz. Başkalarına yük olacak derecede olmamak şartıyla karşı koymak yönünden sevaba bile erişirler. Nitekim İbnü Ümmi Mektûm (r.a.) hazretleri a'mâ olmakla beraber Kadisiyye savaşlarının bazısın d a bulunmuş, bayrak tutmuştu. Ebû Hayyân Bahir'de der ki: Eğer müslümanların etrafı çevrilirse cihâdın farziyyetinde güç ve yeteri kadarıyla onlar da görevlidir.
Geri kalanları ve özürlüleri andıktan sonra samimi müminlerin halini açıklamakla buyuruluy or ki:
Meâl-i Şerifi
18- Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye'de) sana bey'at ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.
19- Allah onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de mükâfatlandırdı. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
20- Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir. Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve Allah sizi doğru yola iletsin.
21- Bundan başka sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah herşeye kâdirdir.
22- Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.
23- Allah'ın öteden beri gelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
24- O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.
25- Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram'ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.
26- O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi.
Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah herşeyi bile ndir.
18- "Andolsun ki o ağacın altında sana bey'at ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur." İşte yukarıda adı geçen bu bey'at, Hudeybiye de yapılan ve bu âyet sebebiyle Allah Teâlâ'nın rızasıyla müjdelenmiş olduğundan dolayı Bey'atü'r-Rıdvân ismi verilmiş olan bey'attır. Kıssayı tefsirciler şöyle özetlemişlerdir. Resül-i Ekrem (s.a.v.), Hudeybiye'ye indiğinde Huzâîler'den Hıraş b. Ümeyye'yi Sa'leb adındaki devesine bindirip Mekke'lilere gönderdi. Harp niyetinde olmayıp yalnız Kâbe'yi ziyaret v e Umre için geldiğini bildiriyordu, bunu varıp onlara söyleyince deveyi vurdular, kendisini de öldürmek için hücum ettiler fakat Ehâbiş araya girip kurtardılar. O da gelip durumu Resulullah'a haber verdi, Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ömer'i gö n dermek için çağırdı: Hz. Ömer (r.a.) ya Rasulullah! dedi; onlar benim kendilerine olan hiddet ve düşmanlığımı bilirler. Ben onlara güvenemem, şayet bir ezaya uğrarsam Mekke içinde beni savunacak hısımlarım Adiy oğullarından kimse yoktur. Bundan dolayı Osm a n b. Affân'ı gönderseniz, orada onun akraba ve taallukatı çoktur, hem onu severler, irâdenizi o bildirebilir. Bunun üzerine Resulullah Hz. Osman'ı çağırdı, Kureyş'e gönderdi "Biz onlarla muharebeye gelmedik, yalnız ziyaret ve Umre için geldik, bunu haber v er ve kendilerini İslâm'a davet eyle!" dedi ve Mekke'de imana gelmiş bir kısım erkeklere ve kadınlara varıp fethi müjdelemesini ve Allah Teâlâ'nın dininin yakında Mekke'de ortaya çıkacağını haber vermesini de emretti. Bu suretle Hz. Osman, Kureyş'e gitti, kendisini Ebân b. Said b. Âs karşıladı, hayvanından indi, onu bindirdi ve kayırdı (himayesine söz verdi) böylelikle Kureyş'e vardı, emrolunduğu haberi bildirdi, dediler ki: "İstersen sen beyti tavâf et fakat hepinizin üzerimize gelip girmeniz olmaz ona yo l yok!" Hz. Osman (r.a.) "Resul-i Ekrem (s.a.v.) tavaf etmedikçe ben tavaf edemem." dedi. Bunun üzerine onu alıkoydular, göz hapsinde tuttular, beriden ise Resulullah'a ve müslümanlara "Osman katlolunmuş." diye duyuldu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), "O kavimle çarpışmadan gitmeyiz." dedi ve Peygamber (s.a.v.)'in nidâcısı şöyle çağırdı: Haberiniz olsun ki Resulullah'a Rûhu'l-Kudüs indi de ona bey'ati emretti, hemen çıkın Allah Teâlâ adına Peygamber'e bey'at edin. Derhal müslümanlar
fırladılar ve Resulullâh'a bey'at ettiler. Bu bey'at bir ağacın altında olmuş idi ki bir "semûre" ağacı idi. Denilmiştir ki, Resulullâh ağacın dibine oturmuştu dallarından bir dal sırtının üzerine geliyordu, Abdullah b. Mugaffel (r.a) demiştir ki: Ben baş ucunda dikiliyordum v e elimde ağaçtan bir dal vardı, koruyordum dalı sırtından kaldırdım. Önünde ölmek ve kaçmamak üzere kendisine bey'at ettiler, Resulullah onlara "Siz bugün dünya ehlinin en hayırlısısınız." buyurdu. Müslim ve diğerlerinde rivayet edildiği üzere Cabir b. Abd u llah (r.a.) "Biz Resulullah'a bey'ati kaçmamak üzere yaptık, ölüme bey'at etmedik." demiştir. Buhari'de Seleme b. Ekvâ (r.a)'tan da şöyle rivayet edilmiştir: Ben Resulullah'a ağacın altında bey'at ettim, demiş ne üzerine bey'at ettiniz denildiğinde de, ka ç mamak üzere demiştir. Müslim, Ma'kıl b. Yesâr'dan da: Bey'at ederlerken Resulullah'ın yüzünden ağacın dallarını tuttuğunu rivayet etmiştir. İlk bey'at eden Ebu Sinan-ı Esedî olmuştur ki Ukaşe b. Muhsin'in kardeşi Vehb b. Muhsin'dir. Beyhakî'nin Delâil'ind e, Şa'bi'den rivayetine göre, bu zat Hz. Peygamber'e "Elini uzat sana bey'at edeyim" dedi. Hz. Peygamber "Ne üzerine bey'at edeceksin." buyurdu. "Nefsindeki ne ise onun üzerine." dedi. Müslim'in rivayet ettiği Cabir hadisinde: Hz. Câbir: "Biz Peygamber (s. a.v)'e bey'at ettiğimizde mübarek ellerini Ömer (r.a.) tutuyordu" demiştir. Fakat bu, bey'atın sonlarına doğru olduğu anlaşılıyor. Zira Sahih-i Buhari'de Nafi'den: Ömer (r.a.) Hudeybiye günü oğlu Abdullahı, Ensar'dan bir kimsenin yanında bulunan atını, üze r inde savaş yapmak üzere getirmeye göndermişti, Resulullah (s.a.v.) ağacın yanında bey'at alıyor, Ömer bilmiyordu, Abdullah bey'ati yaptı, sonra gitti, atı getirdi, Ömer (r.a.) savaş için zırh giyiyordu. Kendisine Resulullah'ın ağaç altında bey'atleştiğini haber verdi, hemen beraber gitti Resulullah'a bey'at etti." diye de rivayet edilmiştir. Demek ki ondan sonra Hz. Ömer, Resulullah'ın yorulmaması için mübarek elini tutmuştu. Bir de Resul-i Ekrem (s.a.v.)
sağ elini öbür eline vurup bu da Osman'ın bey'ati demişti, müşrikler bu bey'ati işitip korktular ve Hz. Osman ile müslümanlardan bir topluluğu da salıverdiler, bu Bey'at-i rıdvan'ı yapan müminlerin adedi en sahihi rivayete göre bin dört yüzdür. Binbeşyüz kadar ve daha fazla rivayetleri de vardır. Denilmişt i r ki birinde küçükler ve tabiler sayılmamış, diğerinde hepsi sayılmıştır, orada olanlardan hiç bey'at etmeyen kalmamış yalnız Cedd b. Kays adında bir münafık devesinin karnı altına gizlenmiş kalmış idi. Nâfi'den rivayet edildiğine göre altında bey'at yapı l an semüre ağacına daha sora insanlar gidip yanında namaz kılar olmuşlardı. Hz. Ömer işitti, o ağacın kesilmesini emrediverdi, henüz cahiliyye âdetini unutmayanların fitneye tutulup Allah'tan başkasına ibadet etmesinden sakınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)'d e n hadiste geçmiştir ki; "Rıdvan bey'atinde bulunan kimse ateşe girmez." Bu âyette de yemin ile "Allah razı oldu." buyurmuştur. Ebu Hayyân der ki: Burada rıza üzerlerine nimetlerin açıklanması manasına ilâhî sıfattır. Zati sıfat değildir. Çünkü "Sana b ey'at ettikleri zaman..." diye zaman ile kayıtlanmıştır. Netice olarak; ism-i celiline yemin olsun ki Allah, o müminlerden hoşnut oldu o ağacın altında sana bey'at ederlerken çünkü kalplerindekini bildi, doğruluk ve samimiyetlerini ve müşriklerin har e ketlerine karşı üzüntü ve heyecanlarını bildi de üzerlerine o sekineti indirdi, sulha yatıştırdı. Ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır. Mekke'den dönüşte Hayber'in fethini kendilerine bir mükâfat olarak vaad etti. Bir de harpsiz olarak He c r arazisi fetholunmuştu ki, bir çok zaman hâsılâtından faydalandıkları güzel bir fetihtir. Hasan-ı Basrî; "yakın fetih"ten maksadın, bu olduğunu söylemiştir. Diğerleri ise Hayber demişlerdir.
19- Elde edecekleri bir çok ganimetler de mükâfat verildi. B u çok ganimetler, Hayber ganimetleridir ki atlıya iki hisse yayalara bir hisse, olarak paylaştırılmıştır.
20- Daha Allah sizlere bir çok ganimetler vaad buyurdu ki onları alacaksınız. Bunlar da kıyamete kadar müslümanların fetihleri ve alacakları ganimetlerdir. Şimdilik bunu size peşin verdi. Vaad edilen birçok ganimetlerden önce Hayber ganimetlerini acilen verdi. Ve sizden insanların ellerini çekti. Hayberliler'in müttefikleri olan Eset ve Gatafan kabileleri onlara yardım etmek istediler de korkup k açtılar. Hudeybiye andlaşması ile Kureyş'in de eli çekildi, Hendek vakasında olduğu gibi müslümanlara saldırmak isteyen düşmanların güçleri kırılıp bundan sonra İslâm devletinin güvenlik bölgesine girdi. Hem de müminlere bir işaret, gelecekte vaad edile n fetihler ve savaş
ganimetlerinin gerçekleşmesine bir görüntü ve işaret olsun ve sizi doğru bir yola iletsin, muvaffak kılsın ki o yol tek başına ve bağımsız olarak Allah'a ve Allah'ın nimetine güvenme yoludur.
21- Bu peşin'den başka diğer bir ganimeti daha isabet ettirdi ki ona henüz gücünüz yetmedi, yani daha elinize geçmedi Fakat Allah onu muhakkak surette kuşattı, yani zaferinizi takdir etti ve kesin olarak vaad etti, müminler için korumaktadır ki bu da Havazin veya Faris ganimetleridir. Daha da Allah herşeye kadirdir. Onu verdikten sonra daha neler neler verebilir.
22- Ve eğer o küfredenler sizinle savaşsalardı, yani Mekkeliler andlaşma yapmayıp sizinle savaşsalardı. Muhakkak arkalarına dönüp kaçacaklardı, çünkü Allah, sizin bey'atinizden hoşnut olmuş ve topluluğunuzu takdir etmiş idi, onun için kaçacaklardı. Sonra da ne koruyacak bir dost ne de öc alacak bir yardımcı bulamayacaklardı.
23- Allah'ın öteden beri süregelen kanunu, adeti böyle yani O'nun peygamberi'nin galip gelmesi eski ümmetlerden beri cereyan edegelen bir adetidir. Sen de Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, fakat sulh sayesinde onlardan da bir çoğuna iman nasip olarak kurtulacaklardır.
24- Mekke'nin göbeğinde size onların üzerine bir zafer verdikten sonra ellerinizi çekti. Bu zafer nasıldı? Önce: Müslümanların Hudeybiye'ye kadar varıp da orada ordu kurmaları bile bir zaferdi. Çünkü Halid b. Velid iki yüz kadar Kureyş atlısının kumandanı olarak Kürâi Gamim'e kadar gelmişti, ashaba yaklaşmak istedi, Resulullah, Abbâd b. Bişr'i görevlendirdi o da atlıları ile ileri vardı, karşılarında saf tuttu, öğle vakti olmuştu, Resulullah korku namazı kıldı, Halid çekildi, gitti, Resulullah da yolu sağ tarafta yokuşa durup Hudeybiye'ye kadar vardı, diye h a ber verilmiştir. İkinci olarak; Tirmizî ve daha başkaları Hz. Enes'ten rivayet etmişlerdir ki; seksen kişi sabah namazı vakti, peygamberi öldürme niyetiyle Ten'im dağı tarafından peygamber ve ashabının üzerine inmişlerdi, yakalandılar sonra da Peygamber o n ları serbest bıraktı. Bir de bu âyetin Mekke fethi hakkında olduğuna dair İmam-ı Âzam Ebu Hanife hazretlerine dayandırılan bir söz vardır.
25-Öyle zafer elvermişken el çektirmenin hikmeti açıklanmak üzere buyuruluyor ki: Onlar o kimselerdir ki küfredip sizleri Mescid-i Haram'dan ve bekletilen o kurbanlık hediyeleri, yerine
yani kurban edilmesi helal olan yerine, Minâ mevkiine varmaktan men ettiler. Bundan dolayı azab ve kötü akıbete layık idiler, bu hediyeler yetmiş adet kadar vardı. El çektiren sebebe gelince Eğer onların arasında bir kısım imân etmiş erkekler ve imân etmiş kadınlar bulunmasa idi ki siz onları bilmiyordunuz, şahıslarıyla tanımıyordunuz. Eğer onları bilmeyerek çiğnemeniz çiğneyip, de o yüzden size bir vebal gelecek olmasa idi; müminin hata ile öldürülmesinden dolayı keffâret ve diyet gibi bir sorumluluk veya dindaşı öldürmek gibi düşman nazarında ününüze leke getirecek veya vicdan azabı verecek bir gürültü patırdı veya günah olmasa idi...
MEARRE: Uyuz hastalığı gibi rahatsız eden maddi veya mânevî dert ve zorluk veya borç ödeme ve günah demektir. Burada bazıları diyet, bazıları keffâret, bazıları günah, bazıları da kâfirlerin serzenişi veya vicdanda acı ve sıkıntı ile tefsir etmişlerdir. İbnü Atıyye der ki; günah ve di y et sözleri zayıftır, çünkü dar-ı harp'de imanı gizli olan bir müminin öldürülmesinde günah ve diyet yoktur... Keffâret hakkında da imamların ihtilâfı vardır. Âlûsî şunları kaydetmiştir: Fusûl-i İmâdiye'de Fıkıh'a dair Te'sisü'n-Nazar'dan naklen şöyle zikr e der: Bizim ashâbımız yani Hanefiler demişlerdir ki, dâr-ı harb, şüpheler ile düşenlerin vücubunu men eder, zira bizim hükümlerimiz onların yurdunda geçmez, onların yurtlarının hükmü de bizde geçmez. Şâfiîlere göre ise dâr-ı harb "Şüphe ile düşen şeylerin" varlığına mani olmaz. Bunun açıklaması: Bir harbî dâr-ı harb'de Müslüman olsa da eman ile kendi yurtlarına girmiş olan bir müslümanı öldürse bize göre kısas da, diyet de yoktur. Şâfiîlere göre ise kısas vardır. Bunun gibi iki müslüman eman sahibi olarak dâr-ı harb'e girseler de birisi diğerini öldürse yine hüküm böyledir: bizce kısas yok, Şâfiîlerce vardır. Sonra Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed arasında ihtilaflı bir mesele de zikretmiş de demiştir ki, iki esirin birisi arkadaşını dâr-ı harb'te öldürse Ebû Hanife ve Ebû Yusuf'a göre ona keffâretden başka bir şey gerekmez. Çünkü esir onların elindedir, ehl-i harb'ten birisi gibi olmuştur. Fakat İmâm-ı Muhammed'e göre diyet vacip olur. Zira esire kendi nefsinin hükmü vardır. Yalnızca kendi nefsindeki hükm e itibar olunur... Kâfi'den de şu meseleyi nakleder: Bir kimse dâr-ı harp'te müslüman olmuş da bize hicret etmemiş bir müslüman da onu bilerek veya hata ile öldürmüş ve onun orada müslüman varisleri de bulunmuş olsa eğer kasten öldürmüş ise bir şey ödemeye mecbur olmaz,
hata ile öldürmüş ise keffâreti ödemesi gerekir, diyeti değil. Zemahşerî şöyle der: Onları bilmeyerek öldürdüklerinde isabet edecek vebal ve zarar nedir? dersen derim ki: Diyet ve keffâretin vücubu ve dindaşlarını bilip ayırmayarak bize yaptıklarını yaptılar, diye kâfirlerin kötü sözleri, bir de biraz kusur var ise günah var, demektir. Ancak diyetin vacip olması dâr-ı İslâm'da veyahut "Eğer kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir toplumdan ise..." (Nisâ, 4/92) kaydıyla kayıtlı olduğ u unutulmaması gerekir.
Tefsirciler derler ki, burada icaz hazif vardır. 'nın cevabı kelâmın delâletiyle hazfedilmiştir ki demektir. Yani o iman edenler olmasa idi "onlardan ellerinizi çekmezdi." Bununla beraber Zemahşerî der ki: ile bir mânâya yönelik olmak itibarıyla bir tekrar gibi olup 'nın cevab, olması da caiz olur... Keşşaf'ın haşiyecisi İbnü Münir Ahmed de bunu teyid ederek şöyle der gerçi bir vücuddan dolayı çekinmeye delâlet etmek itibarıyla aralarında zıtlaşma varsa da burada ya d ahil olmuş, çekilme de olmamaya dönük olduğundan mânâ yönünden birleşmiş olurlar. Dedem merhum bu ikinci vechi uygun bulur ve buna "tatrie yani tazelemek" derdi ve çoğunlukla söz uzayıp öncesi uzaklaşarak sonunun başlangıca reddine ihtiyaç meydana geldiği zaman yapılır. Bazan aynı lafız ile bazan da onun mânâsını yerine getirecek diğer bir lafızla tazelenir. Bunun bir çok misâli geçmiştir... Bu vecih, haziften kurtulduğu için bizim de hoşumuza gider gibi ise de çokları öncekini tercih ediyorlar. Aslında şu cümlenin cevab ile bağlantısı da tercihin sebeplerinden sayılır. Allah dilediğini rahmetine eriştirmek için, bu cümle sözün gelişinden anlaşılan ve âyetin konusu olan mânâya bağlıdır ki mantık tabirine göre kaziyye-i şartıyyesi'nin istisnai mukaddi m esine illettir. Bu istisnâya mahzuf olan cevabın zıddını istisnâ eden hükmü kaldırıcı bir mukaddimedir. Mânâ şöyle demek olur: Yani "O iman eden erkek ve kadınlar... bulunmasa idi ellerinizi ondan çekmezdi fakat ellerinizi onlardan çekti, çünkü Allah d ilediğini rahmetine koyacaktır." Bu mânâya göre cevabın burada takdir edilmiş olması gerekir. Bizim bir düşüncemize göre ise burada sözün asıl konusu olan istisna edilmiş
olan tali derecedeki mukaddimenin değil de mukaddemin zıddını istisna ederek mânâda hüküm koyucu mukaddimeye yönelik bir hükmü kaldırıcı mukaddime olmak üzere takdir etmek 'nın konulmasına daha uygun olacaktır. Çünkü geçtiği üzere 'nın konulması dahil olduğu şeyin varlığından dolayı cevabının çekinmesini ifade etmektir. Buna göre mânâ şu olur: Eğer o iman edenler... mevcut olmasa idi.. fakat mevcut oldular, çünkü Allah dilediğine rahmetine koyacağı için onların imanlarını dilemiş idi. Dolayısıyla o yüzden size bir vebal gelmesin diye ellerinizi onlardan çekti. Kadı Beydâvî'nin burada " Y ani bunlar, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine sokması için oldu." diye tefsir etmesi bu mânâyı andırır. Bu mânâya göre cevap, sonraya bırakılmış olacaktır. Şu da bir tekrarlama değil, daha çok bir açıklamadır: "Çekilebilselerdi" cemi' müzekker zamir l eri, erkek ve kadının birarada olması halinde ikisini de kapsadığından burada da mümin erkek ve mümin kadınların hepsi kastedilmiştir. Bununla beraber, müminler ve kâfirlerin hepsine hitap olması ihtimali de söylenmiştir. Tezeyyül, fark ve temyiz yani ayrılıp seçilmek demektir. Yani o mümin erkeklerle mümin kadınlar, kâfirlerin içinden ayrılıp da çekilebilseler, çiğnenmeksizin oradan ayrılıp sizden tarafa geçebilselerdi, yahut kâfirlerle müminler fark edilebilselerdi onlardan yani Mekke halkı içinden kü f redenleri elbette acı bir azab ile azablandırırdık; ya öldürülürlerdi ya da esir edilirlerdi.
26- O vakit ki o küfredenler kalplerinde o taassubu kaynatmıştı. Burada in yukarıdaki ya veya mukadder kelimesine taalluku dahi uygun bulunmuş ise de görünen ve yakın olan ya müteallik olmasıdır.
HAMİYYET, namus gayretiyle kızmak, bir şeyden arlanarak vazgeçmek, demektir. Ragıb der ki: Öfke kuvveti kabarıp çoğaldığı zaman hamiyyet denilir. "Filana karşı hamiyyete geldim." kızdım demek, ona öfkelendim demektir... O cahiliyye hamiyyeti, cahiliyye milletinin hamiyyeti veya cahiliyyet hamiyyeti yani cahillik hamiyyeti veya cahilane hamiyyet ki, yerinde olmayan mânâsız hamiyyet yahut hakkı kabule mani olan hamiyyet. Nitekim yazılmasını i stememişler. "Allah'ım senin adınla." yazılsın demişlerdir. "Resulullah denilmesini kabul etmemişler, Kâbe'nin ziyaretini bu sene için durdurup gelecek seneye bırakmak istemişlerdi de ona karşı Allah, gerek Resulünün üzerine ve gerekse müminlerin ü zerine sekînetini indirdi. Sûrenin başında açıklandığı üzere hak inancı ile kalplerdeki heyecanı sükûnete erdirip
hilim ve vakar verdi. Rivayet olunur ki, Kureyş, Süheyl b. Amr el-Kureyşi'yi ve Huveytıb b. Abdiluzza'yı ve Mükriz b. Hafsı Ahyef'i, gelecek yıl Mekke Kureyş tarafından üç gün boşaltılmak üzere bu senelik geri dönmesini Resulullah'a bildirmek için göndermişlerdi. Resulullah da kabul etti, aralarında bir andlaşma metni yazdılar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hazret-i Ali (r.a.)'ye yaz, buyurdu Sühey l e ve arkadaşları biz onu tanımıyoruz yaz dediler. Sonra yaz: "Bu, Resulullah'ın Mekke'lilere yaptığı andlaşma şartlarıdır." buyurdu buna da: Biz senin Allah'ın elçisi olduğunu bilsek seni Beytullah'tan men etmez, harbe kalkışmazdık fakat "Bu, Muh a mmed b. Abdullah'ın yaptığı andlaşmadır." yaz dediler, Peygamber Efendimiz: Ben şehadet ederim ki, ben Allah'ın elçisiyim ve ben Muhammed b. Abdulah'ım, yaz arzularını buyurdu. Müslümanlar bundan üzüntü duydular, onların tekliflerini kabul etmek istemedi l er, herifleri tutuvermeyi kurdular, derken yüce Allah üzerlerine sekînetine indirdi de hilm ve vakar ile yumuşadılar, yatıştılar... İbnü Cerîr'in zikrettiğine göre; Resulullah tavaf etmek için Kâbe'nin boşaltılması şartını teklif etmişti, Süheyl, sıkışmış l ar diye Arab'a söz ettirmeyiz, bu sene olmaz fakat gelecek sene dedi, yazıldı; sonra Süheyl şu şartı teklif etti: Bizden sana bir adam gelirse senin dininde dahi olsa bize geri gönderirsin, dedi. Müslümanlar: Sübhanallah, müslüman olarak gelen bir adam m ü şriklere nasıl geri gönderilir? dediler. Bunun görüşülmesi sırasında Süheyl'in oğlu Ebû Cendel kendisine vurulmuş olan ayak zincirleriyle sekerek Mekke'nin altından çıkmış, kendisini müslümanların arasına atmıştı, babası Süheyl, Ya Muhammed! ilk önce ben bunun bize geri verilmesini isterim, dedi. Resulullah, gel bunu benim için kurtar, buyurdu. Senin için kurtarmam, dedi. Etme yap! buyurdu. Yapmam dedi, arkadaşı Mükriz yanında idi, biz senin için müsaade ederiz dediler, Ebû Cendel de öteden, ey müslümanla r! Ben size müslüman olarak gelmişken müşriklere geri mi iade edileceğim? Görmüyor musunuz ne haldeyim? dedi, Allah yolunda çok azab çektirilmişti, bu noktada Hz. Ömer dayanamamış, Hz. Peygamber'e gelmiş, demişti ki: Biz hak üzere değil miyiz? Resulullah, e vet buyurdu, o halde niçin dinimizde bu zillete söz veriyoruz? dedi. Ben Allah'ın Resulüyüm, O'na asî olmam, O benim yardımcımdır buyurdu. Ya sen bize Beytullah'a varacağız, onu tavaf edeceğiz demiyor muydun? dedi. Evet ama, bu sene varacağız dedim mi san a? buyurdu. Hayır dedi. Öyleyse yine varacaksın, tavaf edeceksin, buyurdu.
Sonra Ebû Bekir'e varıp: Bu gerçekten Allah'ın Peygamberi değil mi? dedi,
Ebû Bekir evet dedi. Biz hak üzere değil miyiz? dedi, Hakk üzereyiz dedi, o halde dinimizde bu zillete niçin söz veriyoruz? dedi. Ebu Bekir demişti ki: Be hey adam, o Allah'ın Resulüdür, Rabbine isyan etmez, sen ölünceye kadar onun eteğine iyi yapış, vallahi o şüphesiz hak üzerindedir. Ya bize Beytullah'a varacağımızı ve tavaf edeceğimizi söylemiyor muydu? dedi. Evet ama sana bu sene varacaksın dedi mi? Hayır dedi. O halde varacaksın ve tavaf edeceksindir, dedi. Hz. Ömer bunu kendisi nakletmiş ve Peygamber'e karşı müslüman oluşundan beri bir kere olmak üzere yaptığı bu kusurdan dolayı da daha sonra keffaret olmak üzere bir çok ameller yapmıştır ki, onları Hadis ve Siyer kitapları anlatırlar. Muhammed Sûresi'nin 35. âyetinde "Gevşeklik etmeyin ve daha üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın." buyurulmuş olduğundan dolayı, müslümanların ve Hz. Ömer'in bu hey e canları, zâhire göre bir vazife demektir. Rıdvan Bey'ati de böyle bir heyecanla yapılmıştır. Fakat Allah Teâlâ bu barışı yaptırmakla bir çok erkek ve kadın müminleri kurtaracak ve bunu apaçık bir fethin başlangıcı yapacaktır. Bunun için o kâfirlerin hamiy y eti, cahiliyye dürtüsü ile İslâm'a karşı gösterdikleri inada karşı Yüce Allah, hem Resulünün hem müminlerin üerine sekînetini indirerek bu heyecanları yatıştırdı, görülüyor ki burada hamiyyet, halkın fiili gösterilmiş; sekînet, Allah'a ait kılınmıştır. Bu n unla o cahilane hamiyyetin, yapılmış kötü bir fiil, buna karşı sekînetin ise ilâhî ve kutsî bir ihsan olduğu anlatılmıştır. Bir de "Peygamberinin üzerine ve müminlerin üzerine kendi sekinetini." (Fetih, 48/26) buyurulmuş "Resulünün ve müminlerin üzerin e" denilmekle yetinilmemiştir. Bunda da sekinetin her birine layık bir şekilde indirilmiş olduğuna bir işaret vardır. Bu şekilde Allah Teâlâ sekinetini hem Resülünün üzerine hem de müminlerin üzerine indirdi ve onları takva sözü üzerinde durdurdu, beni msetti.
TAKVÂ, Allah'ın korumasına girmek, emrini tutup azabından korunmaktır. "Kelime-i takvâ" tamlaması, ihtisas veya ednâ mülâbese veya beyâniyye olabilir: Birincisi, sebebin müsebbebine izâfeti şeklinden olarak: Takva için şart olan, gerekli olan kelime, korunmak için zarurî olan kelime; İkincisi, takva ehlinin kelimesi, konunanların alameti olan kelime. Üçüncüsü, takva kelimesi, takvanın aslı demek olur. Bir çokları takva sözünden maksat, kelime-i tevhid ve kelime-i
şehadet olduğunu söylemişlerdir. Zira bütün takvanın baş ve esas şartı odur. O'nun için Muhammed Sûresi'ndeki "Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur! (Ey muhammed!) Hem kendinin, hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlamasını dile!" (Muhammed, 47/119) buyurulmuş idi. Tirmizî ve Abdullah b. Ahmed ve Dârekutni ve diğerleri Übeyy b. Kaab'dan merfu olarak rivayet etmişlerdir ki, takva kelimesi 'dır. İbnü Merdüye dahi Ebû Hüreyre'den ve Seleme b. Ekvâ'dan öyle rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre'den bir rivayette berabe r dir. Ahmed ve İbnü Hıbbân ve Hâkim de Humrân'dan rivayet etmişlerdir ki: Osman b. Affan (r.a.); Resulullah (s.a.v.)'den işittim, buyuruyordu: "Ben bir kelime bilirim ki onu kalbinden inanarak söyleyen kul, ateşe haram olur." dedi. Bunun üzerine Ömer b. Ha t tab (r.a.) da dedi ki: Ben size söyleyeyim nedir o? O ihlas kelimesidir ki Allah Teâlâ onu Muhammed'e ve ashâbına gerekli kıldı ve o takva kelimesidir ki Peygamber (s.a.v.) amcası Ebû Talib'e vefatı esnasında telkin etmişti: Ebû Hayyan'ın nakline göre H z. Ali'den ve İbnü Ömer ve İbnü Abbas'tan rivayet olunmuştur. Hz. Ali'den ve İbnü Ömer'den diye, Misvet b. Mahreme'den diye, Atâ b. Ebî Rebâh'tan ve Mücâhid'den diye rivayet de olunmuştur. Hasan-ı Basrî'den nakledildiğine göre bazıları da sebat ve a hde vefa demişlerdir yani barış andlaşmasında sebat ile andlaşma hükümlerini yerine getirmeyi kabullenmişlerdir. Buna göre takva kelimesi barış akdi, diğer bir tabirle barış andlaşması demek olur. Çünkü bununla erkek ve kadın müminler korunacak, ilerisi i ç in hazırlanacaktı. Bunu da önceki mânâda bulmak mümkün ise de bu mânâ, âyetin ifade şekline daha yakındır. Nitekim şöyle buyuruluyor: Ve onlar buna pek lâyık ve ehil kimselerdi. O müminler ilm-i ilâhîde o kelimeye daha lâyıktılar ve hem de ehildiler, ö yle bir kelimeyle korunmak, diğerlerinden daha çok onların hakları idi, hem de onu korumaya ve ona uymaya ehil olan, müşrikler değil, onlar idi, çünkü Allah onlardan razı olmuştu, o cahiliyyet taassubu sahibi
müşrikler, korunmaya lâyık olmadıkları gibi, onu koruma ve devam ettirme ehliyetine de sahip değildiler. Nitekim öyle oldu; müminler korundu ve güzel âkıbet onların oldu. Burada zamirlerini yukarıda sözü edilen Mekke'ye gönderenler de olmuştur. Yani müminler o Mekke'ye müşriklerden daha layık ve eh i l oldukları halde, Allah o hikmete uygun olarak böyle, takvaya sarılmayı emir buyurup harb ettirmedi. Ve Allah herşeyi bilendir. Gerçekte bu barış müslümanlar için apaçık bir fethin başlangıcı olmuş ve çok geçmeden müslümanlar öyle çoğalmıştır ki bu sefer Hudeybiye'ye yalnız bin beş yüz kişi ile gelebilen müslümanlar, iki sene sonra onbin kişilik desteklenmiş bir ordu ile Mekke'nin fethine gitmişlerdir.
Meâl-i Şerifi
27- Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinzi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.
28- Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter.
29- Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.
27- Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını gerçek çıkardı. Hak olarak yahut imanında sabit olanlarla olmayanları ayırdetmek gibi hak bir sebep ve hikmet ile doğru gösterdi, yahut doğru çıkardı, yalan çıkarmadı. Resulullah, Hudeybiye'ye çıkmazdan önce görmüştü ki: Kendisi ve ashabı güvenlik içinde başlarını kazıtmış ve kırkdırmış o larak Mekke'ye girmişlerdi. Bunu ashabına söylemiş onlar da peygamberin rüyasının hak olduğunu bildiklerinden sevinmişler, müjdelenmişler ve bu sene gireceklerini zannetmişlerdi; nitekim Hz. Ömer'in söyledikleri yukarıda geçmişti. Halbuki o daha sonra ola c aktı, onun için geri kalarak Medine'ye dönülünce münâfıklardan Abdullah b. Übeyy, Abdullah b. Nüfeyl ve Rifâa b. Haris: Vallahi ne kazıttık, ne kırkdırdık, ne de Mescid-i Haram'ı gördük, diye dokunmak istemişler onun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Demek k i bu âyet Medine'ye döndükten sonra indirilmiştir. Bu sebeble peygamberin o rüyası yemin ve te'kidlerle kuvvetlendirilmiş sözle ve fiille tasdik ve teyid edilerek açık bir vahiy ile beyan ve kesin bir vaadle ilân edilmek üzere buyuruluyor ki: Bu hem
rüy ayı açıklama, hem de açık bir vahiy ile yeni baştan müjde ve ilândır. kasem yani yemin, tekid'dir. Âyetin mânâsı demektir. Yani siz müminler vallahi, o Mescid-i Haram'a kati olarak gireceksiniz inşaallah. "İnşâallah" kaydında da bir kaç incelik vardır: Birincisi; bu gibi vaad yerlerinde talim içindir. İkincisi; o giriş kendi güçleriyle değil, Allah'ın dilemesiyle olduğuna dikkat çekmek içindir. Üçüncüsü; muhataplar içinde o zamana kadar vefat edecekler bulunabileceğine işaret olmak üzere cemaati n mevcut fertlerine göre bir ihtimale işaret içindir. İnşaallah öyle gireceksiniz ki güvenlikler içinde, rahat rahat başlarınızı kazıtmış ve kırkdırmış olarak yani kiminiz kazıtmış kiminiz kırkdırmış bir halde, İhram'dan çıkarken tıraş olmak hacc veya u m re'nin menâsikindendir. Buradan anlaşılır ki kazıtmak vacip değildir. Taksir, yani kırkmak, kısaltmak da caizdir. Şu kadar var ki, önce ifade edildiğinden dolayı kazıtmak daha iyidir. Haber'de geçende öyledir. Buhârî, Müslim ve diğerlerinde rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v.) "Allah'ım başını kazıtanları mağfiret et" buyurdu. "Ya Resulullah! ya kısaltanlar?" dediler. Hz. Peygamber: " Allah'ım, başını kazıtanları mağfiret et!" buyurdu. Üç kere yine "Ey Allah'ın Resulü! ya kısaltanla r?" dediler. "kısaltanları da" buyurdu. Kadınlara gelince Ebû Dâvud ve Beyhakî, sünnette "kadınlara kazıtmak yoktur" demişlerdir. Korkunuz olmayarak yani girerken emin emin girdikten sonra da korkmayacaksınız, güvenli tam bir fethe erişeceksiniz, bu m uhakkaktır. Allah bunu gerçek olarak dosdoğru gösterdi. Fakat sizin bilmediğiniz bir şey, bir hikmet bildi de ondan önce, o girişten önce yakın bir fetih yaptı. Hudeybiye barışını elde ederek Hayber fethini yaptı ve bunu o rüyanın doğruluğuna bi r delil ve alâmet kıldı. Hem bu açık fetih, Mekke'nin fethi ile kalacak da değil.
28- O Allah'tır ki, Resulünü hidayetle ve hak din ile gönderdi. Resulü şimdi geleceği üzere Muhammed (s.a.v.)'dir. Hüdâ, doğru yol gösteren delil, "Müttakiler için yol gösterici." (Bakara, 2/2), "İnsanlar için yol gösterici ." (Al-i İmran, 3/4) olan Kur'an.
HAK, Allah'ın güzel isimlerinden, DİNİ'L-HAK, hakkın dini, bütün insanlığın
hukukunu yüklenen, Hak Teâlâ'dan başkasına ibadeti kabul etmeyen İslâm dini ki onu dinin hepsinin üzerine hakim ve galip kılmak için, din denilen herşeyin üzerine çıkarmak hepsine galip ve üstün kılmak için ki bu üstünlük iki yönlüdür: Birisi ilim yönünden delil ve vesikada üstünlüktür ki "hidayetle" buna işarettir. Birisi de, amel yönünden fiiliyatta üstünlük ve hakimiyettir ki, dini'l-hak, tabirinde de bunun gerçekleşmesine işaret vardır. İslâm ile çarpışmak isteyen dinlerin, hepsi muhakkak mağlub olacaktı. Bunlardan birincisinin tamamen ortaya çıktığında şüphe yoktur. İs l âm dini, ilim yönünden her dine galiptir; ikincisi ise tarihte bir dereceye kadar gerçekleşmiş ve bir zamanlar müslümanlar her kavme galip olmuş ise de bunun tamamı daha çok geleceğin gelişmelerinin bağrındadır. Bazıları bunun İsâ'nın inmesinde olacağını s öylemişlerdir. Daha iyisini Allah bilir.. (Tevbe Sûresi'nde bu âyetin benzeri olan 33. âyetin tefsirine bkz.) Şahid olarak da Allah yeter.
29-O indirdiği âyetler ve fiilen ortaya koyduğu mucizeler ile şehadet eder, ki Muhammed Allah'ın resulüdür. Bundan dolayı, ona olan vaadlerini fiilen gerçekleştirerek ispat edecek olan da O'dur. Allah'ın bu şehadetine karşı Muhammed Allah'ın Resulüdür demek istemeyen kâfirler gerçekte kendileri zarar etmiş olurlar. Onunla beraber olanlar da kâfirlere ka r şı çok çetin, çok şiddetlidirler, onların küfürlerine karşı zayıflık, yılgınlık göstermez, sert ve güçlü davranırlar. Onun için barış görüşmeleri sırasında kâfirlerin sözlerine karşı galeyana gelmişlerdi. Fakat kendi aralarında merhametlidirler. Birbir l erine karşı çok yumuşak çok nazik, merhametli hareket ederler. Onun için aralarında hak sözü üzerinde toplanmaları da kolay olur. Onları hep rükû ve secde halinde görürsün, o kadar namaz kılarlar, öyle itaatkâr ve ibadetlerine düşkündürler. Allah't a n lütuf ve rıza isterler, daha fazla sevab ve hoşnutluğunu isterler, öyle çalışırlar ve daima Allah'ın rızasına doğru ilerlemeyi düşünürler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Allah için ihlas ile secde edip durdukları yüzlerinin temiz ve parlayan nûrânîliğinden bellidir. Bir Hadis-i Şerif'te "Gece namazı çok olanın, gündüz yüzü güzel olur." Ebû's-Suûd tefsirinde der ki: "Çok secde etmekten meydana gelen izdir." Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet olunan "Yani suratlarınızı sertleştirmey i niz, sertlikle damgalamayınız." hadisi ile geçen yasaklama, alınlarını yere sürterek o simaları meydana
getirmeye çalışanlar hakkındadır ki o sırf gösteriş ve fitnedir. Buradaki söz ise yalnız Allah için secde eden tam samimi secde edenlerin yüzlerinde meydana gelen izdir. Mücâhid'den rivayet edildiğine göre: İbnü Abbas demiştir ki: âyetindeki iz, göreceğiniz iz değil fakat İslâm çehresi, karakteri, tavrı, vakar ve tevazuudur. Bazı müfessirler de bunu dünyadaki secdelerinden, namazlarından kıyamet günü y üzlerinde meydana çıkacak nur diye rivayet etmişlerdir. "Yüzlerinde refahın parıltısını tanırsın." (Mutaffifîn, 83/24), "Birtakım yüzlerin ağardığı gün.." (Al-i İmran, 3/106) o zikredilen özellik onların Tevrat'taki vasıflarıdır. Tevrat'ta mis a l olarak zikredilen hayret edilecek sıfatlarıdır. İncil'deki sıfataları da şudur: Bir ekin gibi ki filizini çıkarmış, yani çimi sürgünü yarmış, çatallanmış derken onu kuvvetlendirmiş, başak çıkarmaya başlamış derken kalınlaşmış derken safları üzere bir düzeye dizilmiş gövdelerinde zayıflık yok, yatık değil, dik ve düzgün, öyle güzel bir terbiye ile muntazam bir şekilde yetişmiş, öyle düzgün, öyle dolgun, öyle bereketli öyle ki ekincilerin hoşuna gider, toprak sahipleri ve eğitim öğ r etim üstadları onları gördükçe imrenir. İşte Resulullah ve ashabı böyle hoş, mükemmel, intizamlı, güzel bir ekin gibi yetiştirilmiş bir ordudur. Burada Resulullah'ın ahlâkının bereketi, eğitim ve öğretimiyle ümmetine ruh ve cisim yönlerinden verilen hayat i düzen ve neşenin bir ifadesi ve Mekke fatihlerinin bir geçit resmi vardır. Katâde ve Dahhâk'tan rivayet olunan tefsire göre bu tasvir Muhammed ümmetinin İncil'de zikrolunan sıfatlarıdır. İncil'de bir kavim çıkacak ki ekin yetişir gibi yetişecekler, onların içinden de bir kavim çıkacak iyilikleri emredecek ve kötülüklerden nehyedecekler, diye yazılmış olduğu da nakledilmiştir. Fakat diğer bir kısım müfessirlere göre üzerine atfedilerek yukarının kaydıdır yani "O Tevrat'taki ve İncil'deki sıfatla r ıdır." demektir. Allah tarafından yeni bir temsildir. Keşşaf sahibi, şöyle der: Bu bir misaldir ki yüce Allah bunu İslâm milletinin başlayışı ile gelişme şekli hakkında getirmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) yalnız olarak kıyam etti, sonra Allah T e âlâ onu ekinin ilk çivi ondan doğarak etrafını saran filizlerle katlanıp kuvvetlendiği gibi yanındakilerle takviye etti. Zira bunun görünen şekliyle zeri'i Peygamber, şat'i ise ashabıdır. Şu halde bu yalnız ashâbın değil, Peygamberle beraber ashabının bir temsili olmuş olur. Bunların ne için böyle yetiştirildiğine gelince onlarla kâfirleri öfkelendirmek için, yetiştirilmişlerdir.
Veya önce geçen cümleye bağlı olarak, onlarla kâfirleri öfkelendirmek için Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vaad etmiştir. Buradaki zamirini müfessirlerden çoğu öbür zamirler gibi 'ya göndermişler 'in beyaniyye olduğunu söylemişlerdir ki hepsinin "iman edip salih amel işleyenler" sıfatıyla sıfatlanmış olduğunu ifade etmiş olur. Bu şekilde teb'ıziyye olamaz. Fakat İbnü Cerîr işbu zamirinin mânâsına dönük olduğunu açıklamıştır. Yani o ekinin çıkardığı filizlerden iman edip Allah ve Resûlünü tasdik eyleyip de Allah'ın emrettiği güzel işleri işleyen kimselere bağışlanma ve büyük sevap vaad etti demek olur ki bunlar İslâm'a girenlerdir. Yukarıda diye özellikleri açıklanan topluluktan sonra kıyamete kadar Hz. Muhammed'in dinine girecek olanların hepsi kastedildiği için burada filiz zamiri çoğul olarak getirilmiştir... Biz c e bu mânâ diğerinden daha güzeldir. Bununla beraber, bu şekilde zamirinin kâfirlere gönderilmesi öfke illetine daha uygun olacağı görüşündeyiz. Yani Allah Teâlâ, Resulünün yanındaki ashâbı ile kâfirlere hiddet vermek için onlardan; o kâfirler içinden i mana gelip de iyi ameller yapan kimseler bağışlanma ve büyük sevap vaad buyurdu, şüphe yok ki bu şekilde imana davet, cahiliyye taassublarına dokunur, onları kızdırır. Nitekim oğlu Ebû Cendel'in imana gelmesi babası Süheyl'i ne kadar kızdırmıştı. bu sebep t en burada hem ashaba hiddet gösterenlerin kâfirler olduğu anlatılmış, hem Ebû Cendel ve Ebu Nasîr vak'aları gibi kâfirleri kızdıran olaylara işaret edilmiş olduğu gibi geleceğin fetihleriyle İslâm'a girip güzel hizmet edeceklerin bağışlanması, mükafat ve s evapları da ayrıca anlatılmış oluyor. İşte Allah Teâlâ, Peygamberine başı ve sonu mağfiret ve nimet olan bu sûre ile böyle apaçık, böyle parlak ve etraflı bir fethi temin etmiştir. Bu şekilde "Fetih Sûresi"nin sonu özellikle terbiye ve intizâmın önemine işaret ettiği için bunun üzerine iç terbiye ve islahatın tamamlanması hususunda "Hucurat Sûresi" başlayacaktır.
|
|
|
Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri HUCURAT suresi Tefsiri |
|
Yazar: RasitTunca - 05-28-2020, 11:53 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri HUCURAT suresi Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
49-HUCURAT:
--------------------------------------------------------------------------------
Ey iman edenler! Hitabın böyle nida ile başlaması karşıdakiler gelecek sözün önemini, dikkat ve özenle dinlenmesi gereğini hatırlatır. İman özelliği ile sıfatlandırmak da sevinç ve neşe vermek ve imanın, o söylenecek sözü korumaya yönelttiğini, ve bozukluğa engel olduğunu, bütün o özelliğe sahip olanlara ilan etmektir. Yani Ey iman şerefi ile mutlu olan kimseler! Haberiniz olsun, bütün sizlere o imanın, dikkat ve özenle dinleyip tutmayı gerektirdiğine dair önemli bir tebliğ yapılıyor, şöyle k i: Allah ve Resulünün önüne geçmeyin, geçirtmeyin. Takdim'den nehy-i hazırdır.
TAKDİM, aslı itibarıyla müteaddi bir fiildir. Bir şeyi diğerinin üzerine geçirmek demektir ki çoğunlukla ikinci mef'ûlüne ile müteaddi olur. Burada ise hiç mefûlü bih yok. Onun için burada iki vecih vardır: Birisi; herhangi bir mefûle bağlılığı görüşünden uzaklaşarak lazım fiil yerinde fiilin kendisini kasdetmektir ki, Allah'ın ve Resulünün önünde öne geçmek denilen fiili yapmayın, şunu veya bunu takdim, öne geçirmek di y e düşünmek şöyle dursun, öne geçmek denilebilecek hiçbir fiili yapmayın, demektir. İkincisi de mef'ûlün umumilik için hazfedilmiş olmasıdır ki hangi mef'ul takdir edilse, tercih sebebi olmadan tercih yapılmış olacağından hazfolunur. Hiçbir şeyi, hiçbir em r i, ne kendinizi ne başkasını asla öne geçirmeyiniz, demek olur. Birincisi, fiilin kendisini yasaklamak itibarıyla makamın hakkına daha uygun, ikincisi ise kullanılması daha çok ve genelde daha açık olması yönünden daha belirgin görülmüştür. Bu sözde iki m e caz olduğu hatırlatılır: Birisi tabirinde mecâz-ı mürsel'dir. Zira bunun gerçek mânâsı iki el arası demektir. Fakat örfte, bundan mücaveret (yakınlık) alâkasıyla sağ ve sol taraftan iki yönün paralelliği sebebiyle düşünülerek ön mânâsına kullanıldığı g i bi burada Allah ve Resulünün önüne geçmek veya geçirilmek istiâre-i temsiliyyedir ki Allah ve Resulünün emri ve hükmünü gözetmeden hiçbir emri kestirip atmayın, demek olup Kitap ve Sünnet'in ahkâmını göz önüne almaksızın acele veya baskı ile bir işe kalkışmaktan men etmektir. Bir de fiili mânâsına lâzım (edilgen) fiil olur. Nitekim askerin
öncüsüne, mukaddime denilir ki, mütekaddime, öne geçen demektir. Burada bu mânâdan olarak Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin diye tefsir edilmiştir. Bunda mefûlü bih olan mef'ulü bih çeşnisini almak yönüyle de müteaddi fiil neşesi verebiliyor. Ancak bunda yalnız kendiniz geçmeyin demek olur. Diğerini geçirmemek için de bir emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker görevi gerekli olabileceğini ifade etmez. Meğer ki işaret ettiğimiz şekilde geçmeyin, geçirmeyin diye açıklanmış olsun. Fakat bu da önceki geçişlilik mânâsından çıkabilecektir. Bazı tefsirciler de demişlerdir ki, burada mânânın aslı Resulullah'ın önüne geçmeyin, demektir. Allah'ın isminin zikredilmesi yal n ız tazim ve Resulullah'ın, Allah yanında yüksek şerefini ve yüce özelliğini bildirmek içindir. Nitekim bundan sonraki âyetler yalnız peygamber hakkındadır. Buna göre mânâ şu olur: Allah'ın resulünün önüne geçmeyin, çünkü onun Allah'a yakınlık duygusu vardır. O hep Allah'ın huzurundadır, onun önüne geçmek Allah'ın huzurunda cüretkârlıkta bulunmaktır.
Bu âyetin sebeb-i nüzûlünde birkaç rivâyet vardır;
1- Buhari'nin Abdullah b. Zübeyr'den bir rivayetine göre Beni Temim'den Resulullah'a bir heyet gelm işti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Ka'ka b. Ma'bed'i onlara emir yap dedi, Hz. Ömer (r.a.)'de Akra b. Habis'i emir yap dedi. Ebû Bekir: Sırf bana muhalefet etmek istedin, dedi. Ömer de: Hayır sana muhalefet etmek istemedim dedi, münakaşa ettiler, sesleri yükseldi bundan dolayı "Ey iman edenler! Allah ve Resulünün önüne geçmeyin." âyeti nazil oldu.. Fakat yine Buharî'nn ve diğerlerinin rivayetlerine göre bu münakaşa bundan sonraki âyetin nüzulüne sebep olmuştur.
2- Abd b. Humeyd'in ve İbnü Cerir'in ve İbnü Münzir'in Hasen'den rivayetlerine göre bazı kimseler kurban bayramı günü Resulullah'tan önce kurban kesmişlerdi, Peygaber (s.a.v.) onlara yeniden kesilmesini emretti, bu âyet indirildi. Keşşâf'ın nakline göre Bayram namazından önce kesmişlerdi bu âyet naz i l oldu, Resulullah da onlara diğer bir kurban keserek iade etmelerini emir buyurdu.
3- İbnü Cerir'in Katâde'den rivayetine göre birtakım kimseler şunun hakkında şöyle nazil olsa idi, şöyle şöyle olurdu, diye söyleniyorlardı bu âyet indi.
4- Alûsî 'nin kaydettiğine göre Hasen'den şu da rivayet edilmiştir ki Resulullah (s.a.v.) Medine'de oturmaya başladıktan sonra kendisine uzak yerlerden sefaret heyetleri geliyor, pek çok meseleler soruyorlar, çok söylüyorlardı. Resulullah başlamadan meseleye başla m aktan men edildiler. Ebû Hayyan Bahir'de der ki: Resulullah'a bir kavim geldiği vakit nasıl selam vereceklerini öğretmek üzere Ebû Bekir onlara bir adam gönderir ve Resulullah'ın huzurunda sükûnet ve vakar üzere bulunmalarını isterdi. Bazıları öne geçmeyi özel örneklerle tefsir etmişlerse de âyetten görünürde anlaşılan, gerek söz ve gerek fiil hepsine umumi olmasıdır. Resulullah'ın meclisinde bir mesele geçtiği zaman ondan önce cevaba kalkışmamaları için de olduğu gibi, yolda giderken bir izin, işaret veya ihtiyaç olmaksızın önünde yürümemeleri ve sofrada ondan önce yemeye başlamamaları da içinde olur ki buna usulde umumi mecaz yahud beyanda kinaye tabir edilir. Hakikati iradeye engel olmaz. Namazda hiçbir şekilde imamın önüne geçmenin caiz olmamasındaki mâ n â da budur. Resululah'ın huzurunda birisi imam edilip namaz kılınacak olsa onun izni olmaksızın sahih olmaz. Bu şekilde bu âyetten herşeyde şeriata uymanın gerekliliğine delil getirilir. İşte bu âyet Resulullah'ın protokolü ile ilgili böyle bir ara prensi p tir ki, bundan sonraki âyetin mânâsı da bunun anlamı içindedir. Bazıları bununla kıyasın aleyhine de delil getirmek istemişlerse de kıyas Allah ve Resulünün hükmünde öne geçmek değil, uymak için mânâ araştırmasıdır. Evet hiçbir şekilde Allah ve Resulü'nün önüne geçmek mânâsı bulunan hiçbir saygısızlık yapmayın. Ve Allah'tan korkun, gerek yapacağınız ve gerek çekineceğiniz her hususta, her söz ve fiilde ve bunun üzerine ve özellikle bu hususta ileri gitmekte Allah'ın gazabından korkup emrine uyup korunun. Çünkü Allah işitendir, bilendir. Dolayısıyla bütün söylediklerinizi işitir, yaptıklarınızı bilir, ona göre ceza verir.
2-"Ey iman edenler!" Nidâ yukarda yeni geçmişken tekrar edilmesi, bunun da aynı şekilde dikkatle dinlenmesi gerektiğine tenbihtir. Öncekinde nefsi söz ve fiilin aslında ileri gitmek yasaklandığı gibi bunda da sözün niteliğinde, yani söyleyişte aşırı gitmek yasaklanıyor. Şöyle ki: Seslerinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin yani seslerinizi peygamberin sesinin vardığı hadden ileri geçirmeyin. Ve ona söz söylerken birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle söylemeyin, akran gibi de konuşmayın. Yani önceki, ileri gitmeyi yasaklıyor,
bu cümle de aynı düzeyde olmayı yasaklıyor. Rivayet edilir ki bu âyet inince Hz. Ebû Bekir (r.a.): "Ya Resulullah vallahi ben bundan sonra Allah'a kavuşuncaya kadar sana gizli veya gizli gibi konuşurum demiş." Hz. Ömer (r.a.) de Peygamber'e öyle yavaş konuşur olmuştu ki, sormayınca işittirmezdi. Öyle yaparsanız, öyle farkına varmadan amel l eriniz boşa gider de haberiniz olmaz. Çünkü Peygamber'e saygısızlığa ve sıkıntıya sebep olabilen şeyler küfre varabilir; küfür ise amelleri bozar "Kim imanı kabul etmezse, ameli boşa gider.." (Maide, 5/5) Burada "Haberiniz olmaz" kaydıyla şuurun yok olmasından şu anlaşılır ki, bu yasaklanan sesi yükseltmek ve kaldırmaktan maksat yalnız hafife almak ve saygısızlık kasdiyle olanlar değildir. Çünkü o müminlerden çıkması mümkün olmayan açık küfürdür. Fakat açık küfür olmamakla beraber, dolayısıyla ona va r an küfür zannedilen haller de vardır. Bazı fiiller vardır ki küfür kasdıyla yapılmasalar bile küfür tehlikesini içinde bulundururlar. Peygambere sıkıntı bu şekilde olur. Buhârî ve Müslim, Enes (r.a.)'ten rivayet etmişlerdir ki, bu âyet inince Sâbit b. K a ys (r.a.) evinde oturmuş "Ben cehennemliklerdenim." diyerek kendini hapsetmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa'd b. Muaz'a: Ey Ebâ Âmir, Sabit ne halde, rahatsız mı? diye sordu, Sa'd da; o benim komşumdur; rahatsızlığını bilmiyorum dedi ve gitti sordu. Sabit, dedi ki: "Bu âyet indirildi, halbuki bilirsiniz ben sizin en yüksek seslinizim, demek ki ben cehennnemliklerdenim." dedi, Sa'd bunu peygamber'e söyledi, Resulullah, hayır o, cennetliklerdendir, buyurdu. Diğer bir rivayette de de, Resulullah haber gönderip getirtti, sordu. Ya resulullah, dedi; Allah Teâlâ sana bu âyeti indirdi, benim ise sesim kuvvetli, korkarım amelim yok olur. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: Hayır sen hayır ile yaşayacak, hayır ile öleceksin. Taberânî ve Hakim'in rivayetlerine göre Resulul l ah ona: Razı olmaz mısın, Allah'a hamd ederek yaşayasın, şehit olarak öldürülesin ve Cennet'e giresin! buyurdu, o da: Razıyım ve artık sesimi peygamberin sesinin üstüne kaldırmam." dedi.
3- Sakındırmaktan sonra yapışmaya teşvik için buyuruluyor ki: O kimseler ki Resulullah'ın yanında seslerini kısarlar, yasaklamaya muhalefetten sakınarak ve terbiyeye uyarak seslerini indirir, pesten alırlar. Şüphesiz onlar, o kimselerdir ki, Allah Teâlâ onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Feti h Sûresi'nde
geçtiği üzere onlara takva kelimesini gerekli kılıp türlü sıkıntılarla tecrübe sahasında takvaya alıştırmış takvalarını tecrübe ile ortaya çıkarmıştır. Onlara mağfiret ve büyük bir ecir vardır.
4- Şüphesiz ki sana hücrelerin gerisinden bağıranlar, arkasından veya önünden çağıranlar.
HÜCRE, etrafı çevrilerek içine girilmekten menolunan toprak parçasıdır. Hucurât'tan maksat, Peygamber (s.a.v.)'in hâne-i saadetinin odalarıdır ki, her biri hanımlarından birine ait olmak üzere dokuz oda idi. Alûsî şöyle kaydeder: "İbnü Sa'd'ın, Atâ-i Horasânî'den rivayet ettiğine göre, hurma dallarından ahşap idi ve kapılarının üzerinde siyah kıldan çullar vardı." Buhârî, Edeb'de ve İbnü Ebi'd-dünya ve Beyhakî, Davud b. Kays'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: Hücreleri gördüm "hurma kerestesi"nden olup dışından kıl çullarla kaplanmış idi, hücrenin kapısından evin kapısına kadar uzunluğu altı veya yedi zira zannederim ve iç evi ise on zira' tahmin ediyorum yüksekliği de yedi ile sekiz zira'' arası sanırım, d emiştir. Hasan-ı Basrî'den de rivayet etmişlerdir ki Hz. Osman'ın hilafetinde Peygamber'in hanımlarının evlerine girerdim, tavanlarına elimle yetişirdim, Abdü'l-Agelik'in oğlu Velid zamanında onun emriyle Resulullah'ın mescidine katıldı ve bundan dolayı i n sanlar ağladı ve o gün Said b. Müseyyeb şöyle dedi: Vallahi arzu ederim ki, bulundukları hal üzere bıraksalar da Medine halkından bir kısım kimseler neşelenseler ve hariçten gelenler de Resulullah'ın ne ile yetindiğini görseler de zühd dersi alsalardı...
Siyercilerin çoğu bu bağıranları Beni Temim'den olmak üzere zikretmişlerdir. Şöyle ki: Beni Temim'den yetmiş veya seksen kişi kadar bir heyet gelmişti. İçlerinde Zibrikân b. Bedir, Utârid b. Hacib b. Zurâre ve kays b. Âsım ve kays b. Haris, Amr b. Eht e m ve Akra b. Habir vardı. Ebu Hayyan'ın Bahir'de anlattığına göre bunlar gelmişler, öğle sıcağında mescide girmişlerdi, Resulullah henüz uyuyordu, Ey Muhammed! Bizim yanımıza çık! diye bağırdılar, bunun üzerine uyandı ve çıktı, Akrâ b. Habis: Ey Muhammed! Benim övmem güzel, kötülemem, ayıplıdır, dedi. Resulullah; yazıklar olsun sana, öyle olan Allah Teâlâ'dır, buyurdu; derken insanlar mescide toplandı. Bunlar Beni Temim: Konuşmacımızla, şairimizle sana şiirlerle konuşmalarla atışacağız, dediler. Peygamber ( s.a.v.) "Ben şiirle gönderilmedim, övünmekle de emrolunmadım fakat
haydin bakalım." dedi. Zibrikân içlerinden bir gence haydi kavminin faziletlerinden seç, söyle dedi. Bir genç kalktı: "Bizi yaratılmışların en hayırı kılan ve bize mallar veren Allah'a Hamd olsun." diye bir konuşma yaptı. Resulullah (s.a.v.) Sâbit b. Kays b. Şemmâse ki kalk cevap ver, dedi. Sâbit de: "Hamd Allah'a mahsustur. Ben O'na hamdediyor, O'ndan yardım diliyor ve O'na inanıyorum." diye başlayan bir hutbe ile cevap verdi. Zibri k ân, diğer bir gence kalk kavminin yüceliğini anlatacak bir kaç beyt söyle dedi. O da:
"Biz cömert kimseleriz, hiçbir kabile bize denk olamaz. Bizim içimizde reisler vardır ve ganimetin dörtte biri bizim aramızda taksim edilir.
E ğer savaş korkusu hissedilmezse kıtlık zamanında biz bütün nüfusa deve hörgücü yediririz.
Biz, bir şeyi yapmak istemeyip çekindiğimiz zaman da kimse bize karşı duramaz. İşte biz iftihar anında böyle yükseliriz."
dedi, Hz. peygamber (s.a.v.), Hass an b. Sabit'i çağırdı, Hassan söylediğini bana tekrar et, dedi. Dinledi şöyle cevap verdi.
"Fihr kabilesi ve kardeşlerinden ileri gelen kimseler, insanlara uyulacak bir yol çizmişlerdir.
İçinde Allah korkusu olan herkes, bu yolu tavsiye eder. Her türlü hayır da bu yoldan beklenir."
Daha hazı beyitlerden sonra Hassan şunları da söyledi:
"Biz, Ma'd kabilesinden, hazırda bulunanlara ve bulunmayanlara rağmen Allah'ın Resulü'ne ve dine büyük bir güçle yardım ettik.
Bu yardımı, gebe devenin sidiğini dağıttığı gibi düşmanı dağıtan kılıç darbeleriyle ve göğüslerde deve ağızları gibi yara açan mızrak vuruşlarıyla yaptık.
Onların toplulukları geldiği gün, yuvasını ve yavrularını koruyan aslanlar gibi vuruşumuzu Uhud'a bir sor!
Askerler arasında ölüme gitmek, suya gidercesine hoş görününce savaş alanlarında ölüme dalan biz değil miydik?
Biz, iki kolla kafaları vururuz. Biz Gassan kabilesinin parlak bir kolundan gelen şerefli bir soya mensubuz.
Eğer Allah'tan haya etmeseydik insanlar üzerinde (canlarını korumak ve ikramda bulunmak gibi) iki hakkımız olduğunu bir şeref vesilesi olarak söylerdik. Bu hususta bize karşı çıkan var mı?
Hayatta olanlarımız, çakıl taşlarına basıp dolaşanların en hayırlılarındandır. Ölülerimiz de kabirlerde bulunanların en hayırlılarındandır."
Bunun üzerine Akra' b. Habis kalkmış, vallahi ben bir iş için geldim ve bir şiir söyledim onu dinleteceğim, demiş ve şunu söylemiş:
"İyiliklerin anılması esnasında bize muhalefet ederlerse, insanlar bizim üstünlüğümüzü bilsinnler diye sana geldik.
İster Necid'de İster Tihâme topraklarında olsun, her hücumda biz insanların başıyız.
Her toplulukta bizim için (ganimetten) dörtte bir hisse vardır. Hicaz topraklarında Beni Dârim gibisi de yoktur."
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hassan'a: Kalk cevap ver buyurdu. Hassan (r.a.) da dedi ki:
"Ey Benî Dârim! Övünmeyin. Çünkü iyiliklerin anılması esnasında sizin övünm eniz bir vebal olur.
Siz, bize karşı övünmekle kaybettiniz. Çünkü siz, kiminiz süt ana, kiminiz hizi olmak üzere bizim hizmetkârlarımızsınız."
Bu noktadan Peygamber (s.a.v.) buyurdu ve peygamberin bu sözü onlara Hassan'ın söylediklerinin hepsinden daha çok tesirli geldi. Hassan şiirini şöyle bitirdi.
"Eğer kanlarınızı ve mallarımızı taksim yerlerinde bölüşülmekten korumak için gelmiş iseniz,
Allah'a eş koşmayın, İslâm'a girin ve peygamberin yanında Benî Dârim ile övünmeyin.
Yoksa Beytin Rabbine yemin ederim ki keskin kılıçlarla mızraklar başınızın üzerine iner."
Bunun üzerine Akrâ b. Hâbis "vallahi bilmem bu ne iştir? Hatibimiz söyledi, onların hatibi daha güzel söyledi, şairimiz söyledi, onların şairi daha şair daha güzel söylüyor" dedi, sonra Resulullah'ın huzuruna daha yakın vardı: dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de "o halde bundan önce olan sana
zarar vermez" buyurdu, sonra onlara hediyeler ve ihsanlarla iltifatta bulundu. İbnü Hişam Siyer'inde, kıssayı biraz daha farklı nakletmiş olduğunu da Âlûsî kaydeder. Bu âyetin Beni Anber hakkında nazil olduğunu da söylemişlerdir. Fakat Beni Anber, Beni Temim'den bir bölüm olduğuna göre öncekine ters düşmez. Nitekim Kâmus'ta Anber, Temim'den birinin babasıdır, d er. Onların çoğunun aklı ermez, henüz dini öğrenmemiş, edeb ve yol bilmez, kaba nirâbi güruhudur.
5- Ve eğer sen onlara çıkıncaya kadar sabretselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu. Çünkü güzel davranışla Peygamber'e tazim etmiş olurlardı o da övgüye ve sevaba ve sorumlularının isteklerinin yerine gelmesine daha elverişli olurdu. Zira denildiğine göre Beni Anber esirlerine şefaatçi olmak üzere gelmişlerdi, yarısı hür bırakıldı, yarısı için de fidye alındı. Bununla beraber Allah gafur ve rahim d ir, tevbe ve iyileşerek akıllanmaya yüz tuttukları takdirde affeder, sıkıştırmaz.
6- Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın, birden bire kapılmayın da, açıklama isteyin, araştırıp anlayın dinleyin, fısk'tan kaçınmayan yalandan da kaçınmaz. Fâsıkın karşılığı adildir.
Fahreddin Razî der ki: Bu sûrede müminleri ahlakın en güzeline bir yöneltme vardır. O ise ya Allah ile veya Peygamber ile veya kendi cinsi ile olur. Bunlar da iki sınıftır, çünkü ya müminler yolunda gider, tâat rütbesinin içinde veya dışarda olurlar. Dışarıda olan fasıktır. Müminler gidişinde dahil olanlar da yanlarında hazır veya uzakta bulunurlar. Bu suretle ahlak beş kısım olur:
1- Allah'a ait olanlar, 2- Peygambere ait olanl ar, 3- Fâsıklara ait olanlar, 4- Hazır olan müminlere ait olanlar, 5- Gaib olan müminlere ait olanlar. İşte bunlardan herbirine ait olmak üzere yüce Allah bu sûrede beş kere "Ey iman edenler!" buyurmuştur. Allah ve Resulüne ait olan açıklamadan sonr a üçüncü olarak burada fâsıkların sözlerine güvenilmemesi gerektiğini açıklıyor. Çünkü onlar araya fitne sokmak isterler ki o fitne "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa..." âyetinde açıklanacaktır... Bununla beraber fâsıkın sözünü de bü s bütün hiçe saymayıp araştırma ve açıklanması emrolunmuştur. Demek ki fâsık olmayıp da adil olacak olsa yerine göre haber-i vâhid dinlemeye layık olacaktır. Bu âyetin indirilmesine
sebeb olmak üzere şöyle rivayet ediyorlar: Resulullah Velid b. Ukbe'yi Beni Mustalik'a vali ve zekât memuru olarak göndermişti. Onunla onlar arasında bir kin varmış; yaklaştığı zaman karşısına gelen atlıları kendisini öldürecekler sanmış, korkmuş geri dönmüş. Resulullah'a varıp onlar dinden döndüler, zekatı vermeyi reddettiler, d e mişti. Resulullah da öfkelenmiş ve onlarla harp etmeyi kurmuştu, bu âyet bunun üzerine indi. Bir rivayette de Halid b. Velid'i göndermiş, gözetlemiş, ezan okuduklarını ve gece namazı bile kıldıklarını görmüş ve zekâtlarını da ona teslim etmişler o şekilde geri dönmüştür. "Fâsık" ile "nebe" kelimelerinin nekre oluşu umumilik içindir. Herhangi bir fâsık, herhangi bir nebe' (haber) demektir. Çünkü Razî'nin hatırlattığı şekilde şartın bulunduğu yerde sübut yönünde umumilik, nefi yönünde hususilik olur. Nitekim haberler de nefi tarafında genel, sübut tarafında özeldir. denilmeyip de şüphe harfi olan ile ifade edilmesi müminlerin fâsıklara aldanmayacak kadar uyanık olmaları gerektiğini ihtar ve öyle uyanık müminlere herhangi bir fâsıkın cüretinin ender ola c ağına işaret nüktesini taşımaktadır. Çünkü bir bilgisizlikle, hallerini bilmeyerek, bir kavmi musibete uğratırsınız, vurursunuz, bir zarara uğratırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz, çünkü haber yanlış olunca sonra temiz oldukları ortaya ç ıkar da telafisi mümkün olmayan bir üzüntü çekilir. İman vicdanı, öyle bir haksızlığa karşı devamlı olarak sızlar. Zemahşerî der ki: Nedamet, yani pişmanlık, bir çeşit üzüntüdür ki, meydana gelen şeyin olmamasını dileyerek gam yemektir. Böyle bir üzüntü v e gam ise devamlı ve etkili olur, çünkü olay akla geldikçe pişmanlık yapışır.
7- Ve biliniz ki içinizde Allah'ın Resulü var. Bundan dolayı Allah'tan korkun da yalan ve batıl söylemekten sakının, çünkü Allah ona doğrusunu bildirir ve bir haber işittiğiniz vakit de açıklanması için ona sorun, o size açıklar, kendi görüşünüzle onu kandırmaya çalışmayın. Şayet o birçok işlerde size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Sarpa sarardınız, haliniz yaman olurdu, çok zahmetler, felaketler çeker, yok olmaya doğ r u giderdiniz. Çünkü öyle kendisine uyulması gerekenin, uyan durumuna düşmesi bir ihtilâl ve işlerin tersine gitmesi demek olan bir ihtilaldir.
ANET: Meşakkat ve helâk, sıkıntı ve günah mânâlarına geldiği gibi aslında kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması demektir. Buradan
anlaşılıyor ki, birtakım kimseler o haber üzerine o kavmi vurmak fikrinde bulunmuşlardı. İşlerin birçoğunda deniliyor. Demek ki bazı işlerde itaat sakıncalı değildir. Belki gönüllerini çekerek güzel bir siyaset olur. Bir de in geçmişe ait olması gerekirken diye muzârî sigası getirilmiştir ki takdirindedir. Bunda iki mânâ vardır: Birisi, "itaat eder olsa idi" demek olur ki devamlı olmanın imkansızlığını ifade ederek, itaatın aslı değil, devamlı oluşunun sakınca l ı olduğunu anlatır. Buna göre devamlı ve sürekli olmayıp da bazen birçok işlerde itaat dahi sıkıntıya sebep değilmiş gibi anlaşılır. Bundan dolayı diğer bazı tefsircilerin maksat itaatin devamlılığının imkansızlığı değil, imkansızlığın devamı demek olduğu n u söylemişlerdir ki, buna göre mânâ "'birçok işte itaat edecek olsa idi" demek olur. Yani birçok işlerde itaat hiç olmaması gerekir. Ebu's-Suud bu iki görüşü münakaşa etmiştir, isteyen oraya bakabilir. Sonra Zemahşeri işbu cümlesinin bağlantısı hakkınd a şöyle bir açıklama yapmıştır. Bu cümle yeni başlayan bir söz olmaz, çünkü âyette bir ahenksizliğe neden olur ve fakat 'deki gizli merfu zamirden veya açık mecrur zamirden hal olarak makabline bitişiktir, mânâ şöyle demek olur: İçinizde Resulullah öyl e bir halette bulunuyor, yahut öyle bir halde bulunuyorsunuz ki onu değiştirmeniz üzerinize vaciptir. O hal şudur: Siz istiyorsunuz ki, o size tabi imiş gibi olaylarda sizin görüşünüze göre amel etsin halbuki öyle yapsa haliniz yaman olur, helake giderdini z.
Fakat Allah size imanı sevdirdi, sevgili kıldı, dolayısıyla iman etiniz, bu gösteriyor ki, iman etmek için yalnız bilgi yeterli değil, bir iradenin fiil olabilmesi için sevmek de gereklidir. Bundan dolayı dinin başı muhabbettir, sevgidir. Nitekim bir hadis-i şerifte "Kişi dostunun, yani sevdiği dostunun dini üzeredir, onun için herbiriniz iyi bakın, kime dostluk ediyor, kiminle sevişiyor?" buyurulması bu mânâdadır. Yine bundan dolayıdır ki; "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki A l lah da sizi sevsin." (Âli-i İmran, 3/31) buyurulmuştur. Ancak alimler sevgiyi tabiî ve aklî olmak üzere ikiye taksim etmişlerdir. Tabiî sevgi, yaratılışa uygunluktur. Aklî sevgi gayede bir hayır ve fayda idrakinden doğar ki, sağlık için ilacı sevmek olab i leceğinden gayeye nazaran
tabiî, başlangıcına nazaran aklî ve mecazî bir sevgi demek olur. Bundan dolayı başlangıcı elde edilmiş olmak itibarıyla o da kazanılmış sayılır. Ve bu yönden bu şuurlu sevgi iman ve terbiyenin kazanılması itibarıyla önemi haiz olur. Nitekim Hz. Ömer "Ya Resulullah: Sen bana iki yanım arasındaki nefsimden başka herşeyden sevgilisin." demişti, Resulullah "Ben sana nefsinden de daha sevgili olmadıkça imanın tamam olmaz, buyurdu, bunun üzerine Hz. Ömer hemen "Vallahi sen bana iki yanı m arasındaki nefsimden daha sevgilisin." dedi, Resulullah da, "şimdi ya Ömer! İmanın tamam oldu." buyurdu. İşte Hz. Ömer'in böyle bir an içinde sevgisini artırarak yemin ile ikrar verebilmesi bunun gibidir. Bununla beraber her iki takdirde de sevginin ken d isi bir akıl işi değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nın verdiği bir histir. Allah'ın sevdirmediği şeyler düşünmekle sevilmez, ancak Allah'ın sevdirdiği şeyler bilinmek düşünülmek sayesinde akıl ile, tecrübe ile sevgi şuuruna erebilir. İşte böyle imanın e s ası bir sevgi ile ilgili olduğu, sevgi de Allah'ın bir vergisi bulunduğu için burada buyuruluyor ki: Allah size imanı sevdirdi, yani o sayede Resulullah'a iman ettiniz. Ve onu, o imanı kalbinizde güzelleştirdi, gereğince amel edip peygambere itaat ettin i z. Ve küfrü, fıskı ve isyanı size çirkin, iğrenç kıldı. Onun için onlardan sakınınız.
KÜFÜR, imanın karşılığı inkâr ile Allah'ın nimetlerini örtmektir.
FÜSÛK, esasen çıkmak demek olup bazan dinden çıkmak mânâsına da kullanılırsa o, küfürde dahil olduğu için burada ondan ayrı bir mânânın kastedilmiş olması gerekir. Bu sebeple çoğunlukla doğruluk ve itaatten çıkış, yani sözlü ve fiilî imanın gereklerine uymamak mânâsında kullanılır. Burada küfür imana; füsûk ve isyan da imanın tezyinine, güzell e ştirilmesine karşılık demek olduğundan füsûk yalancılık ve sözle doğruluk ve itaatten çıkmak; isyan da emri terk ile fiilen taatten çıkmak mânâsında olması daha uygun görülmüştür. Füsûk'u büyük günahlara, isyanı küçük günahlarda kullanmak isteyenler de ol m uştur. Şu halde âyetinde fâsık, sözü iman yönünde olmayan bir yalancı, yahud büyük günah işleyen bir günahkâr demek olur. İşte onlar, öyle imanı sevip peygambere iman eden ve kalplerinde iman zinetlenip gereğince amel ederek doğrulukla itaat eden v e küfrü, füsûku, isyanı iğrenç görüp imanın gösterdiği yönde doğruluk ve itaatten ayrılmayan kimselerdir ki ancak rüşd sahibidirler. Hak yolunda sarsılmadan dosdoğru giden kimselerdir.
RÜŞD, hak yolunda sağlam ve sabırlı ve tam bir isabetle dosdoğ ru gitmektir.
8- Allah'ın lütuf ve nimetinden, yani o rüşd, yahut hep bu zikrolunan sevdirme ve kötüleme ve rüşd, Allah'ın lütuf ve nimetinden olarak cereyan etmektedir. İşbu "İşte onlar" işaret isminde hitap peygambere, işaret ve zamir 'deki muhataplaradır. Görünüşe göre 'deki muhataplar da bunlarda dahil görünüyor. Yani peygamberin açıklaması ve hatırlatması üzerine görüşlerinde ısrar etmeyip hepsi iman ve itaatle doğruluk ve uyum gösterdiler, füsûk ve isyandan sakındılar. Fakat Zemahşeri bunları Peygambere karşı görüş ileri sürmekten sakınan ve takvada ciddiyetleri ile öyle bir cüret ve cesaretten korunan ve yukarıda "Onlar, Allah'ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir." (Hucurat, 49/3) diye anlatılan kısım olmak üzere açı k lamış da şöyle demiştir: "Eğer size uysaydı..." ifadesi delalet eder ki, müminlerin bazısı Velid'in sözünü tasdik ile Beni Mustalik'i vurmak fikrini Resulullah'a iyi göstermek istediler, bu ise hata ve onların kusurlarından idi. Diğer bazıları ise sakınıyorlardı ve takvada ciddiyetleri öyle bir cesarete engel oluyordu ki onlar "fakat Allah, size imanı sevdirdi" âyeti ile istisna kılınanlardır. Bu "bazılarınıza" demektir. Fakat sıfatlarının öbürlerinden farklı olması kelimesinin zikredilmesini gere k siz kılmıştır. Bunlar Kur'ân'ın öyle icazlarından ve ince parıltılarındandır ki, onları ancak yüksek kişiler sezebilir. Tefsircilerin bazısından bunlar, "Onlar, Allah'ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir." (Hucurat 49/3) buyurulanlardır d i ye rivayet edilmiştir. "İşte Onlar doğru yolda olanlardır" âyetindekiler de bu müstesnalardır. "Allah, Alim ve Hakîm'dir" herşeyi bilir. Lütuf ve nimeti de hikmetiyle verir.
9- Fâsıkın sözüne kapılmanın ve Peygamber'i dinlemenin neticelerinden biri olan anet, sıkıntı ve günah ve öne geçmeye bir işaret olmak üzere buyuruluyor ki: Ve eğer müminlerden iki grup vuruşurlarsa, rivayetlerin özetine göre: Resulullah (s.a.v.), Sa'd b. Ubâde'nin hastalığında ziyaretine giderken, Abdullah b. Übeyy b. Selûl'e de uğraması istenilmiş ve bir merkebe binerek uğramıştı. Abdullah b. Selûl, "Merkebin kokusu bizi rahatsız etti" demiş. Orada hazır bulunan Ensar'dan Abdullah b. Revaha Hazretleri de "Vallahi Resulullah'ın merkebinin kokusu senden daha hoştur." d e miş. Bunun üzerine Abdullah b. Übeyy'in kavminden taraftarları kızmış, Abdullah b. Revaha Hazretlerinin arkadaşları da kızmışlar, İbnü Revaha Hazrec kabilesinden, İbnü Übeyy Evs kabilesinden olduklarından iki kabileden birtakım kimseler, silahsız
olarak el leriyle, papuçlarıyla, sopalarla döğüşmeye başlamışlar, bunun üzerine bu âyet inmiş, Resulullah âyeti okumuş, bu şekilde barışmışlar. Fakat İbnü Cerir'in ve İbnü Ebi Hatim'in, Süddi'den rivayetlerine göre: Ensar'dan İmran namında bir zatın Ümmü Zeyd adınd a bir hanımı vardı, kadın yakınlarını ziyaret etmek istemiş, kocası göndermemiş ve onlardan kimsenin gelmemesi için de evinin üst katında hapsetmişti. Kadın ailesine haber göndermiş onun üzerine kavmi gelmiş oradan indirip götürmek istemişler, kocası da çı k mış kendi kavminden yardım dilemiş, bunun üzerine amcasının oğulları gelip kadın ile ailesinin aralarına girmeye çalışmışlar, onlar da müdafaa etmekle döğüşmüşler, bu âyet inmiş, Resulullah adam göndermiş barıştırmış, taraflar Allah'ın emrine dönmüşler. Ö n ceki, birinci âyetin mânâsına daha yakındır. Dikkat çekicidir ki, âyette önce "Eğer iki taife" diye tesniye ile başlanıldığı halde fiilde "ikisi vuruşurlarsa" denilmeyip çoğul sigası ile "onlar vuruşurlarsa" buyurulmuştur ki, bu fark tercemede g österilemiyor. Bunun nüktesi, azdan başlayan bir kıtâl'in bastırılamadığı takdirde genişleyeceğini hatırlatmaktır. Onun için derhal ikisi arasını islah edin, düzeltin, nasihat ile ve şayet orada bir şüphe varsa onu gidermekle, olmadığı takdirde Allah'ın hükmüne çağırmakla sulh edin, barıştırın. bunun üzerine şayet birisi diğerine karşı saldırırsa.
BAĞY, haksız yere yükselmek isteyerek düşmanlık etmektir. Yani barış teşebbüsü yapıldığı ve şüphe varsa giderildiği halde birisi barışa yanaşmayıp her ne olursa olsun haksızlıkla üste çıkmak sevdasını beslerse: O vakit o saldıran grupla savaşın. Ta ki, o Allah'ın emrine dönene kadar. Allah'ın emri "Allah'a itaat ediniz. Resulullah'a ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (Nisâ, 4/59) âyetine göre hükmüdür. Razî der ki: İşaret eder ki, bu savaş, saldırgana had cezası gibi, saldırmayı terk halinde de uygulanacak bir ceza değildir. Dönünceye kadardır, saldırganı önlemek gibidir. Onun için saldırganın vazgeçmesi hakkındaki emre dönünc e, savaşmak haram olur. Buyuruluyor ki: Eğer dönerse o vakit de adaletle aralarını düzeltin, barıştırın, yani yalnızca andlaşma ile bırakmayın da Allah'ın hükümlerine göre haklarını gözeterek hükmedip aralarını bulun. Öncekinde mutlak olarak "arala r ını sulh edin" buyurulduğu halde burada "adaletle" kaydı ile
kayıtlanmıştır. Çünkü savaştan sonra olduğu için bunda haksızlık tehlikesi vardır. Onun için bir de tamamına göre şu şekilde te'kid edilmiştir. Hem her hususta adalet ve hakkaniyeti gözetin, her hak sahibine haktan hissesini verin, saldırmaktan, zulümden sakının. Çünkü Allah adalet yapanları sever. Ebu Hayyan'ın Bahir'de açıkladığına göre bu âyetteki "savaşınız" ve "sulh yapınız" hitapları "Emir yetkisi kendilerinde" olan velayet sahiplerinedir. Bu mânâ İbnü Abbas'tan rivayet edilmiştir. Yani aynen vücub, hükümet adamlarına yöneliktir. Çünkü bu savaşa müdahale ile barış yapabilme kudreti yalnız ferdî bir kudret olarak düşünülemez, fakat herhangi bir şekilde barış ve savaş yapmay a yetkili olanlar hakkında farz-ı kifaye olmak üzere ümmetin tamamına hitap olması "Ey iman edenler" çağırısının zahirine daha uygundur. Onun için saldırma gerçekleşince ona karşı emir ve yetki sahiplerine yardım cihadda olduğu gibi umuma gereken bir ve c ibe olur. Nitekim Hakim ve Beyhaki'nin rivayetlerine göre Abdullah b. Ömer (r.a.) Hazretleri ben şu "Vazgeçen saldırgana savaş açmadığımdan dolayı işbu âyetinden nefsimde bulduğumu hiçbir şeyden bulmadım." demiştir. Yolkesici, saldırganlar hakkında Fıkıh kitaplarında özel bölüm vardır.
10- "adalet yapınız" emri gibi şu da bütün müminlere umum ifade eder: Bütün müminler ancak kardeştirler. Zira hepsi ebedi hayata sebep olan iman esasında birleşir din kardeşidirler. Onun için iki kardeşiniz arasını düzeltin, gerek iki fert, gerek iki mümin topluluk bozuştuklarında hemen aralarını bulup barıştırın, dinde kardeşliğin gereği budur. Ve Allah'tan korkun, yani bu düzeltme ve kardeşlik takvadandır. Bozuşmaktan korunun, müminlerin kendi aralarınd a barış ve iyilik bulunmazsa, kardeşlikleri kuvvetli olmazsa kâfirlere karşı mücadele edemezler, Allah'ın azabından iyi korunamazlar. Onun için Allah'tan korkun, bozuşmayın, bozuşursanız, barışmaktan, barıştırmaktan kaçınmayın, her işinizde takva yolunu tu tun ki rahmete erdirilesiniz.
Meâl-i Şerifi
11- Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sora fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir.
12- Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
13- Ey in sanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.
14- Bedevîler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama "İslâm olduk." deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merha met edendir.
15- Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.
16- De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
17- Onlar İslâm'a girdikleri için sana minnet ediyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana erdirdiği için Allah sizin başınıza kakar. Eğer doğrulardan iseniz (Allah'a minnettar olmanız gerekir.)
18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin görülmeyen esrarını bilir. Allah yaptıklarınızı görür.
11- "Ey iman edenler! Bir kavim bir kavimle alay etmesin." Müminler arasında iyilik ve takva emredildikten sonra o kardeşlik ve iyilikleri bozabilecek cahilliklerden sakındırmak ve müminler arasında iyilik ve takva duygusunu en yüksek bir içtenlikle uygulayarak karşılıklı saygı telkin etmek ve bu şekilde İslâm'ın daha bir çok kavimlere yayılıp gelişeceğine işaret ile o geniş kardeşliği süsleyecek temizliğe yükseltmek üzere bu iki âyet ümmete edeb öğretmekle huzur ve gıyab'da ahlaki bir yol göstermedir. Âyetin inişi hakkında bir kaç sebep nakledilmiştir. Dahhak'tan rivayet olunduğuna göre: Ben i Temim'den bir kavim, Bilâl-i Habeşî, Habbab, Ammar, Süheyb, Ebû Zerr, Sâlim, Mevlâ Huzeyfe gibi kimselerle alay etmişlerdi. Âişe (r.anha)'dan: Zeyneb binti Huzeymete'l-Hilâliyye'yi kısalığından dolayı eğlenmişti. Bunun gibi Hz. Âişe ile Hz. Hafsa, Ümmü S e leme Hazretlerini kısa diye konuşmuşlardı. İbnü Abbas'tan: Hz. Safiyye binti Huyey Resulullah'a gelmiş, kadınlar bana; Ey yahudi kızı yahudi! diye söz atıyorlar, demiş, Resulullah da: Babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed niye demedin? buyurmuştu. Ş u da rivayet olunmuştur ki; Sabit b. Kays'ın kulağında biraz ağırlık vardı, Reslullah'ın meclisine geldiği vakit işitsin diye yer açarlardı. Bir gün gelmiş açılın diye Resulullah'ın yanına kadar varmıştı, bir zata çekil dedi, o aldırmadı bu kim? dedi, o za t da ben filanım dedi, o hayır sen filan kadının oğlusun, diye cahiliyyede ayıplanan bir kadın söyledi, adamcağız mahcup oldu, bu âyet inince Sâbit bundan sonra kimseye karşı haseb ile de iftihar etmem, dedi. Bir de Ebu Cehil'in oğlu İkrime müslüman olmuşt u, bazı kimseler ona "bu, bu ümmetin firavunu'nun oğlu" demişlerdi, gücüne gitmiş, Resulullah'a şikâyet etmişti, işte bu âyet bu sebeple indi. Kurtubi demiştir ki; alay etmek; hakaret ve horlamak ve gülünecek şekilde ayıp ve kusura dokunmaktır. Bazı fiilin i veya sözünü hikâye ve işaret veya imâ ile yahut lakırdısına veya işine veya herhangi bir kusuruna veya suratına gülmek ile de olur... Diğer bir tarife göre bir şahsı huzurunda gülünecek şekilde sözle veya hareketle tahkir etmektir. Kamûs'un ifadesine gör e
eğlenmektir. Râzî burada kastedilen mânâya göre bunu şöyle tarif etmiştir: "Mümin kardeşine tazim ve hürmet gözü ile bakmayıp, derecesinden düşürerek iltifat etmemektir ki, kardeşlerinizi tahkir etmeyin, küçültmeyin, demektir. Kavim demek aslında kâimin çoğulu veya masdarla isimlendirme gibi iş gören kendilerini savunmaya kalkışabilecek yani dirişebilir erkek topluluğuna denir, "Nuh Kavmi, Firavun Kavmi" ifadelerinde olduğu gibi kadınları da ifade etmesi, dolayısıyla ve tabi olma yoluyladır. Burada erkek v e kadına ayrı ayrı hatırlatılmak üzere kavim ve kadın diye açıkça ortaya konulmuştur. "Kavim" ve "kadın" kelimelerinin nekre (belirsiz) oluşu, yasaklamada genellik ve umum ifade etmesi içindir. Tekil'in genel mânâ ifade etmesi daha genel olduğu halde "kav m ün velânisâün" diye cemi ve nekire getirilmesinde de incelikler vardır. Bu önce İslâm'ın yalnız fertlere değil, bir çok kavimlere yayılacağını bir hatırlatmadır. İkinci olarak alaya alma işinin zararının büyük olup ona tek başına bir erkek veya kadının de v am edemeyeceğine işarettir. Üçüncü olarak, alay eden veya maskaralık yapan kişinin yanında çoğunlukla gülüp eğlenecek ve bu şekilde ona arkadaş olacak kimselerin eksik olmayacağına ve bu yüzden tek kişinin topluluğa dönüşerek işin büyüyebileceğine de işar e t eder. Netice olarak hiçbir mümin topluluk, hiçbir mümin kavim ile eğlenmesin alay etmesin. Belki onlar kendilerinden daha hayırlı olurlar. Bu cümle yasaklamanın sebebidir. Bundan dolayı gibi bir edat ile bağlanması gerekli gibi görünürken bir soru v e cevap tarzında zihinlere yerleştirilmek için başlangıç cümleleri halinde getirilmiştir. Yani bu yasaklamanın sebebi sorulmak istenilirse her mümin şöyle inanmalıdır: Olabilir ki, eğlenilen. Allah yanında o eğlenenden daha hayırlı olsun, çünkü insanlar y a lnız görülebilen halleri bilebilirler, iç yüzünde gizli yönleri bilemezler. Allah yanında tartı tutacak olan ise vicdanların ihlası, kalplerin takvasıdır. İnsanın ilmi ise onun Allah yanındaki tartısını tartmağa, iki kalbin gizli meyillerini ölçmeye yeter l i değildir. Onun için kimse dış görünüşe bakıp da gözünün kestiğini horlamaya, eğlenmeye cür'et etmesin, eğer Allah yanında vakarlı, saygılı olan bir şahsa, hakaret etmiş olursa nefsine ne büyük zulmetmiş olur. Bununla birlikte... "Kadınlar da kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler." Ve kendi kendinizi ayıplamayın, ayıp sürmeyin.
LEMZ, dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve yermektir. Burada iki mânâ vardır ki ikisi de doğrudur: Birincisi, müminlerin hepsi bir nefis gibi olduklarından bir mümini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur. İkincisi de
ayıplanacak şey yapan kimse, kendi nefsini ayıplamış olur. Birinciye göre mânâ: Müminleri ayıplamayın, kötüleme ve yerme yapmayın ki kendi nefsinizi ayıplamış olursunuz. İkinciye göre mânâ: Bir mümini, eğlenmek gibi ayıplanacak, kendinize leke olacak şeyler yapmayın ki kendinizi ayıplamış, lekelemiş olmayasınız demektir. birinci mânâ kardeşlik noktasından daha samimi, ikinci mânâ izzet-i nefis, şeref açısından daha temiz ve güzeldir.
Lâkaplarla da atışmayın, yani birbirinizi kötülemek için kötü lâkap takarak da çağırmayın.
LÂKAB, övmeye veya kötülemeye işaret eden isim veya vasıftır. Kötülüğe işaret eden lâkaplar çirkin lâkaplardır.
NEBZ, örfte kötü lâkap takmak mânâsına olduğu için burada yasaklanan lâkaplar, kötü lâkaplardır. Yoksa karşıdakinin haliyle uygun olarak övgü ve saygıyı ifade eden güzel lâkaplarla anmak yasak değildir. Keşşâf'ta der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilmiştir: " M üminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır." Onun için künye koymak sünnetten ve güzel hareketlerdendir. Hz. Ömer (r.a.) "Künyeleri yayın, çünkü uyarıcıdır." demiştir. Gerçekte Hz. Ebu Bekir, Atîk ve Sıddîk, Hz. Ömer Fâruk, Hz. Hamza Esedullah, Halid b. Velid Seyfullah lâkaplarıyla lâkaplanmışlardır. Ve bilinen kimselerin çoğu hep lâkaplarıyla hatırlanmışlar ve anılmışlardır. Hem böyle güzel lâkaplar gerek Arab'ın ve gerekse diğer milletlerin hemen hemen hepsind e süregelmiştir... Fakat mümini gücendirmesi ve ayıplaması düşünülegelen lâkaplarla çağırmak çağrıştırmak müminler arasında yapılmamalıdır. İmandan sonra fâsıklık! Ne fena isim! Yani imandan sonra bu yasaklanan şeyleri; alay etmeyi veya ayıplamayı veya k ötü lâkap takmayı işleyenler, fısk yapmış ve böylece kendilerine fâsıklığı uygun görmüş olurlar. Halbuki imandan sonra fâsıklık veya fısk ile anılmak ne fena bir anılma, ne çirkin bir addır. Bundan dolayı bir mümin bunu ne kendine, ne de kardeşlerine uygu n görmemelidir. Ve her kim şu yasaklanan şeyleri yapar da tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir. İtaat yerine isyanı koyarak zulmetmiş, hem imandan sonra fısk adını takınarak ve kendini azaba layık kılıp nefsine yazık eylemiş kimselerdir. Nîsâburî Garâ i bü'l-Kur'ân'da der ki: Zira yasaklanan şeyde ısrar küfürdür, yasaklanan şeyi emredilmiş gibi saymaktır.
12- Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının, uzak bulunun; beslemekten, yahut onunla amel etmekten sakının. Çünkü zannın bazısı ağır günahtır.
İSM, sonunda üzerine ceza gerektiren günahtır. Çünkü zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez, etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekilde aleyhine hüküm bühtan ve iftirâ ve bundan dolayı bir vebal olur. Özellikle zannın kaynağı yalnız nefsi işler olduğu zaman hata daha büyük olur. Zannın bazısı günah ve vebal olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için tedbirli davranmak ve hangi çeşit zandan olduğunu düşünebilmek üzere onun bir çoğunda n sakınmak gerekir. Yasaklanan çirkinliklerden bir çoğu da böyle zanlardan ortaya çıkar. Gerçi zannın hepsi günah ve vebal değildir. Allah'a ve müminlere güzel zan gibi vacip olan zan da vardır. Nitekim Nur Sûresi'nde: "Erkek ve kadın müminlerin bu ifti r ayı işittiklerinde kendi vicdanları ile iyi zanda bulunup da..." (Nur, 12) buyurulmuş ve Kudsi Hadis'te "Ben kulumun bana zannı yanındayımdır." diye rivayet olunmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Her biriniz ancak Allah'a iyi zanda bulu n arak ölsün." ve: "İyi ve güzel zan imandandır." buyurulmuştur. Uygulamada kati olmayan hususlarda zanni delil ile amelin vacip olduğu yerler de vardır. Sonra geçime ait hususlarda olduğu gibi mübah olan zanlar da vardır. Lâkin zannın bir kısmı da hara m dır. Yakîn vacip olan ilâhî hususlarda ve peygamberlik konusunda zan haram olduğu gibi Allah'a ve iyi kimselere karşı kötü zan da haramdır. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Allah Teâlâ müslümandan kanını ve ırzını ve kendisine kötü zanda bulunulmasını haram kılmıştır." İşte bu âyet de bu mânâda indirilmiştir. Ve hepsinin değil, bazı zannın günah olduğu açıkça ortaya konulmuştur. Burada mârife olarak denilmeyip de nekre olarak belirsiz şekilde buyurulmasının nüktesinde de Keşşâf gibi belagat eh l i olan tefsirciler diyorlar ki: Bunun nekire gelmesi "bazılık" mânâsını ifade etmek ve
zanların içinde meydana çıkarma ve belirleme olmaksızın genellikle sakınılması vacip olanlar bulunduğunu işaret etmek içindir ki, herkes hak ve batılı açık belirtileriyle seçmeden ve iyi araştırmadan ve düşünmeden zanna cür'et etmesin. Allah'tan korksun. Eğer nekre değil mârife getirilseydi zandan sakınma emri az bir zanna değil, çok olan zanna ait imiş ve sakınılması gereken zann çoklukla sıfatlanmış olan zann olup az o l an zanna ruhsat varmış gibi kabul olunabilirdi. Sakınılması vacip olan zannı diğerinden ayıracak olan ayırıcı özelliğe gelince: Açıkta bir sebebi ve doğru bir işareti bulunmayan zan haramdır, kaçınmak gerekir. Bundan dolayı bilinmeyen bir adama iyi zan va c ip olmasa bile kötü zan da caiz olmaz. Fakat fısk ve fücur ile tanınan kimselere kötü zan haram olmaz. Bununla beraber: Tecessüs de etmeyin, yani müminlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakîn meydana getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da açık olanı tutun, Allah'ın örttüğünü örtün.
TECESSÜS, cess'ten tefe'uldür. Cess aslında hastalığı sağlığı anlamak için nabız yoklamaktır ki el ile yoklamak ve haber araştırmak mânâlarına gelir. Tecessüs de bundan tekellüftür ki dikkat ve gayretle araştırmak demektir. Nitekim casus da bu maddedendir. Bir Hadis-i Şerif'te şöyle rivayet edilmiştir: "Müslümanların eksiklerini ayıplarını araştırmayın. Zirâ her kim müslümanların ayıplarını araştırırsa Allah Teâlâ da onun ayıbını takip eder, nihayet onu evinin içinde de olsa rezil ve rüsvay eder." Rivayet edilir ki: Hz. Ömer (r.a.) Medine'de geceleyin karakol gezerdi, bir gece bir evde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitti, duvardan aştı içeri girdi, baktı ki yanında bir kadın, bir de şarap var, ey Allah'ın düşmanı dedi: Sen günah işleyeceksin de Allah seni muhakkak örtecek mi sandın? Adam, sen de acele etme ey müminlerin emiri! dedi: Ben bir günah işledim ise sen üç konuda günah işledin: Allah Teâlâ "Eksikleri araştırmayın." buyurdu, sen gizliliği araştırdın, Allah Teâlâ "Evlere ön kapılarından giriniz." (Bakara, 2/189) buyurdu sen duvardan aştın, Allah Teâlâ "Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin." (Nûr, 24/27) buyurdu. Sen benim üzerime izinsiz girdin. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), nasıl şimdi sizi affedersem, sizde hayır var mı? Yani sen de beni affeder, tevbe eder misin? dedi, o da evet, dedi, bu şekilde bıraktı, çıktı.
Ve bazınız bazınızı gıybet de etmesin.
GIYBET, bir kimsenin arkasından hoşlanmayacağı bir şey söylemektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Bilir misiniz gıybet nedir?" "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler. "Kardeşini, hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır." buyurdu. "Ya söylediğim kardeşimde varsa?" denildi. "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun ve eğer onda yoksa o vakit ona iftira etmiş olursun." buyurdu ki bu, Müslim, Ebu Davûd, Tirmizî, Nesaî ve diğerlerinde geçmiştir. Demek ki bundan önce k i âyette yüzüne karşı ayıplamak yasaklandığı gibi burada da gıybet yasaklanmıştır. Birgivî Tarikat-ı Muhammediye'de bu hadisi naklettikten sonra der ki; gıybet, din ve dünya ayıplarının anılmasını içine alır. Fakat bizim alimlerimize göre karşıdakinin tanıması ve sövme yoluyla olması da şarttır. Kadıhan Fetâvâ'sında "Bir adam, kardeşinin günah ve kusurlarını ona özen gösterdiği için söylerse o gıybet olmaz. Gıybet ancak öfke şekliyle sövme kastedilerek anmaktır diye zikredilmiştir. Bundan dolayı kötülüğü g i dermek için veya fetva almak için veya şerrinden korunmak için yahut 'topal" demek gibi tarif için olursa gıybet olmaz. Bunun gibi, işlediği fıskı, zulmü açıklayan bir kimse olur da onun fıskını, zulmünü anarsa yine gıybet olmaz. Lâkin başka bir ayıbını z i krederse gıybet olur. İbnü Şeyh, Enes (r.a.)'den: Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Her kim haya örtüsünü atarsa, artık onun gıybeti yoktur." İbnü Ebi'd-Dünya Behz b. Hakim'den, o, babasından, o da dedesinden nakleder: Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu k i: "Fâcir kimseyi insanlar tanırken anmaktan korkacak mısınız? Onu onda olan ile anın ki, insanlar sakınsınlar." Gazâlî sövmeyi, daha çok daraltmıştır. Sonra gıybet üç çeşittir. Birincisi, gıybet edip de, ben gıybet etmiyorum, onda olanı söylüyorum, d e mektir. Bu, fakih Ebulleys'in Tenbih'te dediği gibi kesin olan haramı, helal saymak olduğu için küfürdür. İkincisi gıybet edip gıybeti, gıybet edilen kimseye ulaşmaktır, bu günahtır, helalleşmedikçe tevbe de tamam olmaz, çünkü eziyet etmiş, kul hakkı oluş m uştur. İbnü Ebiddünya ve Taberânî'nin Câbir'den rivayet
ettikleri şu hadisin mânâsı da budur: "Gıybet, zinadan daha kötüdür." buyurulmuş; nasıl olur? denilmiş, Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: Adam zina eder sonra tevbe eder. Allah mağfiret buyurur, gıybet eden ise gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz. Üçüncüsü, gıybet edilene ulaşmaz. Bu hem kendisine ve hem gıybet ettiği kimseye istiğfar ederek tevbe etmekle affolunabilir. Bazıları mutlaka helalleşmeye muhtaçtır demişler, bazıları da mutlaka te v be ve istiğfar yeterlidir, demişlerdir...
Hiç biriniz kardeşinin ölü olarak etini yemesini sever mi? Gıybetin tabiî olarak, aklen ve şer'an kötülüğünü ve çirkinliğini tasvirdir. Gıybet edilen, kimse orada bulunmayıp söylenen sözü bilmemesi ve o anda savunacak durumda olmaması dolayısıyla bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü ve o vaziyette onun kötülüğünü söyleyerek gıybet ile şerefine saldırmak bir ölünün etlerini parçalayıp yemek ve özellikle o saldıranın zannınca da fena ve bundan dolayı kurtlu b ir leş halinde bulunan bu etleri hırs ve iştah ile seve seve yemek şeklinde bir canavarlık olmak üzere tasvir buyuruluyor ki ifadedeki bir kaç kez yapılan mübalağalar da dikkatten kaçmayacak kadar, açıktır. Bir taraftan takrire, bir taraftan da inkara iht i mali olan soru, son derece iğrenç bir şeye sevgi ile alaka, fiili genelleme ile bir'e dayama, hem yalnız insan eti ile değil, kardeş eti yemekle, hem de sağ değil, ölü leş halinde yemekle temsil ediliyor. Ve insanın namus ve haysiyetinin eti ve kanı gibi v e belki daha önemli olduğuna işaret ediliyor. Demek ki gıybet, böyle sefil bir canavarlık, gıybet eden öyle alçak bir canavar derecesindedir. İşte gıybetin tarifinde Hanefi ulemâsının gösterdikleri öfke ve sövme yoluyla olması kaydı da, bu temsilin mânâsı n dan açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü etini yemek duygusu düşmanlık ve öfke neticesidir. Keşşaf sahibi gibi Ebu's-Suud ve bazıları soruyu takrirî gibi göstermiş bulunuyorlar. Buna göre mânâ şu olur: Biriniz kardeşinin ölü olarak etini yemeyi sevecek öyle mi? F akat biz Fahrü'r-Razî'nin dediği gibi inkârî olmasında ısrar etmek istiyoruz. O'nun için şu mânâyı gösteriyoruz: Hiç biriniz kardeşinin ölü olarak etini yemeyi sever mi? Elbette sevmez değil mi? Demek ki ondan, o eti yemekten tiksindiniz çünkü insan fıtr a tı bundan tiksinmeyi gerektirir. Öyle ise yapmayın ve Allah'tan korunun. Burada atıf vâvı, bir mâtûfu aleyhin hazfine delalet eder. "Öyle yapmayın,
Allah'tan korunun." demektir. Yani madem ki, onu yemekten tiksindiniz o halde gıybet etmeyin de Allah'ın kaçınmayı emrettiğinden sakınarak ve yaptıklarınızdan pişmanlıkla tevbe ederek korumasına girin korunun. Çünkü Allah Rahîm ve Tevvâb'tır, tevbeyi kabulde ve rahmetini bereketlendirmede çok belağat sahibidir.
TEVVÂB, ism-i şerifi, tevbesi pek çok mânâsına mübalağalı ism-i fail olup delalet ettiği mübalağada üç özellik vardır.
1- Kendisine tevbe eden ve yönelen kulları çok demektir.
2- Öyle çok tevbe kabul eder ki, tevbe ile her günahı affedebilir. Hiç bir günahkârın tevbe ile affolunamayacak bir günahı düşünülemez. Çünkü en büyük günah şirktir. Tevbe ve iman ile Allah onu da affeder. "Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz." (Nisâ, 4/48) ifadesi tevbe etmeyenler hakkındadır.
3- Tevbeyi kabulde çok fasih'tir. Öyle ki tevbe ede n bir günahkârı hiç günah yapmamış gibi edip, rahmetiyle mutlu kılar. Böyle tevbeyi kabul, rahmetinin eseri olduğu gibi gıybetten, kötü zandan kötü ahlaktan yasaklaması da rahmetinin eseridir. Rivayet olunur ki Selmân-i Fârisî sahabeden iki kimseye hizmet eder, yemeklerini yapardı, bir gün işinden uyuya kalmıştı, bunun üzerine bir katık istemek için onu Peygamber'e gönderdiler, peygamberin yemeğine de Üsâme bakıyordu, yanımda bir şey yok dedi, Selman da gidip haber verdi. O iki zat aralarında Selman hakkın d a "Biz onu taşkın bir kuyuya göndersek suyu çekilir." demişlerdi. Sonra bu iki zat Resulullah'ın huzuruna vardıklarında Resulullah "Niye ben sizin ağızlarınızda et yeşilliği görüyorum?" buyurdu, et yemedik dediler, "Her halde siz gıybet etmişsiniz." buyur d u ki bu âyet inmişti.
Bu şekilde müminlerin kardeşliği ve ahlakın en güzeli ile temizlenmeleri yerleştirildikten sonra hitap bütün insanlara duyurularak buyuruluyor ki:
13- Ey insanlar haberiniz olsun ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Âdem ile Havva'dan veya her birinizi bir ana ile bir babadan yarattık, yani bu yönden hepiniz eşitsiniz, birbirinize karşı övünmeye veya şu kavim, bu kavim diye aşağılamaya hak yoktur. Bu sebeple bir insanlık kardeşliği vardır ki o bile öyle alay etmeye ve birbirinin etini yercesine gıybete mani olmak gerekir. Ve sizi milletler ve kabileler yaptık ki tanışasınız, yani soylarınız, atalarınızla iftihar için değil
birbirinizi soyu sopu ile tanı(Zeker) ona göre yardımlaşmanız içindir.
ŞUÛB: Şa'bın çoğulu; KABÂİL: Kabilenin çoğuludur. Araplar, topluluk taksimini insan bedeninin yaratılışını esas alarak yapmışlardır. Şöyle ki: İnsanın kafatasını meydana getiren kemiklerden herbirine kabile ve hepsine kabâil denir ve bu baş kemiklerinin birbiri n e kavuşup bitiştiği eke de şa'b denilir. Bir babanın sulbünden dallanan çok bir topluluğa bundan alınmış olarak kabile denildiği gibi çeşitli kabileleri toplayan ve hepsi bir asla mensup olan büyük cemiyete de re's veya şa'b denilir. Bu şekilde bir asla m e nsup olan toplumların hepsinin başı ve büyüğü olan toplum şa'b'dır ki, kabileleri içinde bulundurur. Kabile amareleri içinde bulundurur ki sadır, yani göğüs derecesindedir. Amâre batınları içinde bulundurur ki, Türkçe'de göbek deyimine benzer. Batın fahız l arı içine alır, fahızlar de fasileleri içine alır, toplamı altı tabaka eder. Bazıları fasileden sonra yedinci olarak aşireti saymışlardır. Mesela: Huzeyme bir şa'b, Kinâne bir kabile, Kureyş bir amâre, Arab batınlarına, şuûbun da Acem yani Arab'ın dışında k i kavim batınlarına işaret olduğunu söylemişlerdir. Netice olarak bir erkekle bir dişiden yaratılıp da şuûb ve kabilelere ayırış, daralıp daralıp dağılmak ve döğüşmek söğüşmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevişmek ve güzel ahlakları tatbik ederek dah a büyük daha güzel toplumlar meydana getirip korunmak içindir. Zira muhakkak ki Allah indinde en itibarlınız, en takvalınızdır, nefislerin olgunlaşmasının ve şahısların mertebe ve derecelerinin bütün medarı takvadır. Şu veya bu kimsenin nesebinden veya filan kavmin soyundan olmak değildir. "Sûra üfürülünce artık aralarında neseb yoktur." (Müminûn, 23/101) Allah yanında yüksek derecelere ulaşmak isteyenler takvaya sarılmalıdırlar.
ETKÂ, takvadan ism-i tafdil'dir. Yukarılarda da geçtiği üzere takva lügatte vikâyedendir. Vikâye gayet iyi korunup sıkınmaktır. Aslı, vakyadır harfi tüklân ve tücâh gibi harfine, harfi de bakvâ gibi harfine kalbedilmiştir ki nefsi korkulacak şeylerden muhafazaya koyup korumak, diğer bir ifade ile sipere giri p korunmak demektir. Lügatta hakikati budur. Sonra bazan korkuya takva, takvaya korku tabir edilir. Şeriatte iki mânâda kullanılır: Birisi geniş olan âmm mânâsınadır ki sonunda ahirette zararlı olandan sakınıp korunmak demektir. Bunun fazlayı ve eksiği kab u l eden geniş bir sahası vardır ki, en aşağısı cehennemde ebedi kalmayı neticelendiren şirkten sakınmaktır. En yükseği de sırrını haktan alıkoyabilecek her husustan temiz tutarak bütün varlığı ile hakka dönüştür. Bütün manasıyla Allah'ın korumasına girmekt ir ki,
"Allah'tan hakkıyla korununuz." (Âl-i İmrân "/102) âyetinde kastedilen hakiki takva budur. Bir de şeriatte bilinen özel mânâsı vardır ki, mutlak olarak takva denildiği ve karine bulunmadığı zaman maksat bu olur; nefsi günaha layık kılacak gerek fiil ve gerek terk, herhangi bir günahtan korumaktar. "Ufak tefek kusur dışında onlar, büyük günahlardan ve hayırsızlıktan kaçınırlar." (Necm, 53/32) âyeti gereğince bunda büyük günahlardan kaçınmak ittifakla gereklidir. Küçük günahlar hakkında söz edil m iştir. Tirmizî ve diğerlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Kul zarar olan şeyden sakınmak için kendisinde zarar olmayan şeyi terk etmedikçe muttakilerden olmaz." buyurulmuş olması sebebiyle haram şüphesi olan helallerden, yani tahrimen mekruh olanlardan da kaçınmak gerekir. Ragıb der ki: Şeriatın tarifinde takva: nefsi günahtan korumaktır, bu ise haramı terk ile olur, bu da işlenmesi mübah olan şeyleri terk ile tamamlanır. Çünkü rivayet olunan "Helal belli, haram da bellidir, aralarında şüph e li şeyler vardır..." hadisi gereğince koru'nun kenarında otlayan içine düşebilir. Buhârî, Müslüm ve diğerlerinde rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Helâl, belli haram da bellidir, yane şeran açıklanmıştır." Fakat bu ikisi arasın d a, her ikisine de benzeyebilen şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmez, bundan dolayı şüpheli şeylerden korunan kimse dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüpheli şeylere düşen ise harama düşer, nitekim koru kenarında (koyun) güden çobanın k oruya düşmesi pek mümkündür. Haberiniz olsun ki her padişahın bir korusu vardır. Allah'ın korusu da yasak kıldığı şeylerdir. Haberiniz olsun ki cesette bir et parçası vardır, o iyi olursa cesedin hepsi iyi olur. O bozuk olursa cesedin hepsi bozuk olur. Bi l iniz ki o kalptir. Birgivî bu hadisi naklettikten sonra der ki: sözlük mânâsı, şeriata mümkün olduğu kadar geçerlidir. Aşırı korunma mânâsı ise küçük günahlardan ve şüpheli şeylerden bile korunmayı gerektirir. Fakat bu zamanda şüpheli şeylerin hepsinden k o runmak mümkün değildir. Onun için harama yakın olan şüphelerden başkası hariç olur. İbadet ve itaat, güç yetirilebilen miktar ve ölçüdedir. O halde takvanın meydana gelmesinde herbir haramdan, bir de harama yakın bir kerahatle mekruh olanlardan kaçınmak g e reği ortaya çıkmış olur... Bu açıklamada takvanın yukarılarda zikredilmiş olan üç derecesine de işaret edilmiş oldu, bunlar gösteriyor ki, takvalı olabilmek için korunulması
gereken günahları, tehlikeleri bilmek gerekecek; ilim olmadan takva olamayacaktır. Bu ise "Kulları içinden ancak alimler Allah'tan (gereğince) korkar." (Fâtır, 35/28) âyetine işaret olur. Bundan dolayı takva gereği olan korku ve korunma ile tefsir edilecek olursa, en takvalı demek, Allah'tan en çok korkan mânâsını da ifade eder. Bu şekilde bu âyet, yani bu âyette işbu "Allah nezdinde en şerefliniz, Allah'tan en çok korkanınızdır." düsturunun bu sûrenin, bir gayesi olarak düşünülmesi gerekecektir. Başta "Allah'tan korkunuz" ve "İşte bu kimseler Allah'ın, kalplerini takv a ile imtihan ettiği kimselerdir." (Hucurat, 49/3) buyurulması da bunu anlatır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ki; "Her kimi insanların en şereflisi olmak sevindirirse, Allah'a takvalı olsun." Diğer bir hadis-i şerifte de Peygamber (s.a.v.) buyurmuş t ur ki: "Ey insanlar! İnsanlar iki kişiden ibarettir: Biri mümin, muttakî, Allah yanında şerefli; biri de fâcir, kötü, Allah yanında değersiz." İbnü Abbas'tan da şöyle rivayet olunmuştur: Dünyanın şerefi zenginlik, âhiretin şerefi takvadır. Şüphe yok ki Allah, herşeyi bilir ve herşeyden haberdardır, sizi ve her yaptığınızı bilir ve hallerinizin iç yüzünden de haberdardır. "Hanginizin daha muttakî olduğunu o bilir."
14- Şimdi müslüman olup da henüz imanın bu yüksek zevkine erecek kadar terbiye almamış olanlara bu temizliği vermek ve hakka özen ile talim ve terbiye esnasında ayıplama ve gıybet hükmü cari olmayacağını anlatmak üzere buyuruluyor ki: O a'rabiler inandık, dediler. Medine civarında Beni Esed İbn-i Huzeyme kabilesi ganimet hevesiyle m ü slümanlığa girmişlerdi, rivayet olunduğuna göre bir kıtlık senesi Medine'ye gelmişler ve iki kelime-i şehadeti söylemişlerdi. Peygamber'e karşı: "Biz filan oğulları ve filan oğulları gibi sana savaş açmadık, ağırlık ve ailelerimizle geldik." diyorlar, sad a ka gözetiyorlardı ve yaptıklarını peygambere bağışlatmak istiyorlardı, bu indi. De ki: Siz iman etmediniz. Çünkü iman, yalnız dil ile ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile güven ve inançla kesin bir şekilde tasdik olması gerekir. Bu ise anlatılacağı üzere henüz ortaya çıkmadı, yoksa müslüman olduk diye peygamberi minnettar etmeye kalkışılmazdı. Ve fakat henüz iman kalplerinize girmemiş olduğu halde İslâm'a geldik, deyin, yani müslümanlığa karar verdik, sulha girdik deyin, böyle derseniz yalan söyl e memiş olursunuz. Çünkü harbin zıddı olan sulha girmek ve bağlanmak
mânâsına İslâm, savaşı terkedip de görünüşte karar vermekle oluşabilir. Halbuki kalpte sağlam tasdik olmadan iman ettik demek yalan olur. Burada sözün gelişi "iman ettik", demeyin ve fakat "İslâm olduk" deyin, veya "siz iman etmediniz ve fakat İslâm'a girdiniz" denilmektir. Fakat birincisi imanı söylemekten açıkça yasaklama şeklinde olacağı, ikincisi de Şer'an itibarının şartı olan iman, istenildiği halde İslâmlarına kesin karar ifade edeceği için bunlardan sakınmak üzere nazmın üslubu bu nazik şekle dökülmüştür. Fahreddin Razî burada "Mümin ile müslim ehl-i sünnete göre birdir. Nasıl olup da burada bu fark anlaşılabiliyor?" diye sorarak buna şöyle bir cevap verir: "Genel ile özel'in f a rkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazan onunla beraber lisan ile olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur." Ragıb da Müfredat'ında şöyle der: "İslâm şeriatta iki kısımdır. Birisi imanın altındadır ki bu dil il e ikrardır. Bununla kan korunmuş olunur. Beraberinde itikat gerek olsun gerek olmasın " O A'râbiler inandık, dediler, de ki: Siz iman etdiniz fakat İslâm'a geldik, deyin." âyetinde bu mânâ kastedilmiştir. Birisi de imanın üstündedir ki bunda dil ile if a de ile beraber hem kalben iman, hem vefa hem de Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır. Nitekim İbrahim (a.s.) hakkında "Rabbi ona: "İslâm ol" dediği anda, "Âlemlerin Rabbına teslim oldum." dedi. (Bakara, 2/131) buyurulması böyledir. Bunun gibi "Allah nezdinde hak din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19) âyeti ve "Beni müslüman olarak öldür." (Yusuf 12/101) âyeti de bu mânâyadır. Beni rızana teslim olan kullarından eyle, demektir. Şeytanın bağlamasından güvenli kıl mânâsına ol m ası da caizdir. İmam-ı Azam'a nisbet edilen Fıkh-ı Ekber'de de şöyle denilmiştir: İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm Allah Teâlâ'nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır. Bundan dolayı iman ile islâm arasında lügat yönünden fark vardır. Fakat şer'î hükümd e İslâm'sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir. Din de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine birden konulan isimdir... Demek olur ki yukarılarda "Allah nezdinde hak din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19) âyetinde v e daha bazı yerlerde geçtiği üzere İslâm kelimesi sözlükte asıl maddesi olan barış ve güven hemzesinin duhul ve müteaddi hale koyma ve diğer mânâlarına göre barış ve karşılıklı anlaşmaya girmek veya koymak, güvenliğe çıkarmak, kurtulmak veya kurtarmak; i hlas ve teslimiyet ve bağlanmak
gibi birkaç mânâya gelebildiğinden İslâm ve iman kavramlarında sözlük bakımından çeşitli farklar bulunduğundan şeriat daha çok bunların ikisinin birlikte toplanmasına ve gerçekleşmesine itibar etmiş olmakla beraber sözlük anlamlarını da az çok gözden uzaklaştırmamış bulunmasından dolayı şer'i kullanılışta, üç mânâ meydana gelmiş olur.
Birincisi: Biri diğerinin şartı olmak, biri açık, biri gizli olma bakımından asıl bulunmak gibi bir anlam farkıyla beraber gerçek olarak meydana gelmesinde eşit, şeref ve haysiyette birbirine gerekli olmalarıdır. Meselâ imanda islâmın hem bâtında ihlas kavramı, hem zahirde teslim kavramı şart olduğu gibi islâmda da iman, hakkında delil getirilen bir şey olmak üzere şarttır. Bundan dolayıdır ki Nisâ Sûresi'nde: "Size selam veya sulh veren kimseye mümin değilsin, demeyin." (Nisâ, 4/94) buyurulmuş ve bu sebeble mümin ve müslim gerçekte bir sayılmıştır. Buna bilinen mânâsıyla İslâm demek uygun olur.
İkincisi: İslâm imandan daha genel ve onun bir başlangıcı olmak üzere imanın altında bir ikrar ve iman, İslâm'ın bir gayesi olmak üzere üstünde delil gösterilen bir şey ifade etmesidir ki bu âyet bu mânâ üzere gelmiş ve Râzî yalnız bu farkı kaydetmiştir. Bunu gerçek samimi müslümanlık karşılığında resmî müslümanlık diye de ifade edebiliriz. Bu henüz müslümanlık değil, müslümanlığa bir giriştir. Burada ihtar olunuşu da özellikle bu incelik içindir. Ve onun için "fakat siz islâm oldunuz." diye tasdik buyurulmamış "İslâm olduk, deyiniz" diye sözlük açısından ihtar yapılmıştır, bir de "Sâdikûne" karşılık olarak ifade edilmiştir.
Üçüncüsü: İmandan daha özel ve onun bir kemali, bir gayesi olmak üzere üstünde olan İslâm'dır ki "Bilakis, iyilerden olarak kim yüzünü Allah'a döndürürse." (Bakara, 2/112) buyurulduğu üzere ihsan mertebesini dahi kendisinde bulunduran ve "Allah nezdinde din ancak İslâm'dır" (Âl-i İmran, 3/19) gerçeğinin ifade ettiği ve "Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır." hitabıyla da burada işaret ve teşvik buyurulan mânâdır. Bu mânâya götürmek üzere buyuruluyor ki: Ve Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, yani açıktan şehadet ile ikrar edildiği gibi kalben de samimiyetle imana yükselip olgun mümin, dosdoğru müslüma n olmak üzere gereğince amel ederek Allah ve Resulünün emirlerini seve seve yerine getirirseniz Allah size amellerinizden hiçbirini eksik olarak ödemez,
değerinden eksik ecir ile karşılamaz. Çünkü Allah Gafur'dur, itaat edenlerin kusurunu bağışlar, Rahim'dir, rahmetinden ihsanı ile ecir verir.
15-Mümin nasıl olur, denilirse: müminler ancak o kimselerdir ki Allah ve Resulüne iman etmişlerdir, yani dilleriyle ikrar verdikleri gibi kalpleriyle de sağlam inanmışlardır. Sonra da işkillenmemiş, şüpheye düşmemişlerdir. Demek ki iman etmek için önce kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi ileride devamı için şüpheden uzak olmak da şarttır. Onlar sonradan da şüpheye düşmemişlerdir. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmektedirler, yani Allah'a itaat yolunda her türlü zahmet ve sıkıntıya göğüs germektedirler; mallar ve canlar ile cihad, mâli ve bedenî her türlü ibadeti içine alır. Ve işte onlar Sadıklar'dır, iman davasında sadık, verdikleri ikrara kalpleriyle ve fiilleriyle içte n bağlılık göstermiş samimi müslümanlardır. De ki: Allah'a dininizi öğretiyor musunuz? Yani, Allah'a diyanetinizi, dindarlığınızı haber verip bildirmek mi istiyorsunuz ki biz iman ettik diyorsunuz.
|
|
|
|