Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Allah-Y Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri DUHAN suresi Tefsiri
Yazar: RasitTunca - 06-08-2020, 06:00 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri DUHAN suresi Tefsiri

Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
44-DUHAN:


1-3- "Hâ-mîm", Rahmân'ın Muhammed'in ruhunda tecelli eden ledünnî, ilâhî rahmetinin icmalî bir remzidir. Hem de o apaçık kitaba and olsun.

MÜBİN beyanı güzel, ifadesi parlak, apaçık kitap bir bakıma levh-i mahfuz olabilirse de Kur'ân olması zamir itibarıyla daha açık, daha uygundr. Ki biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece, "Kadir" gecesidir. İkrime ve daha bazıları ise Şaban'ın yarısı gecesi demişlerdir. Keşşaf tefsirinde der ki, â yette geçen "Mübarek gece" kadir gecesidir. Bir de denildi ki, Şaban'ın yarısı gecesidir ki bunun dört adı vardır. "Mübarek gece", "Berae gecesi" "Sakk gecesi", "Rahmet gecesi". Ve denildi ki bununla kadir gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk ge c esi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sakk (bir sened) yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar. Ve denilmiştir ki bu gecede beş

özellik vardır: 1- Tefrik-i külli emrin hakim (her hikmetli işin ayrılması) 2- Bu gecedeki ibadetin fazileti: Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, "Her kim bu gece yüz rekat namaz kılarsa yüce Allah ona yüz melek gönderir. Otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu ona cehennem az a bından teminat verir. Otuzu da ondan dünya afetlerini savarlar, O'nu da ondan şeytanın tuzaklarını hilelerini savarlar." 3- Rahmet iner, Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Yüce Allah bu gece ümmetine öyle rahmet eder ki Kelb kabilesinin koyunla r ının kılları sayısınca." 4- Mağfiret meydana gelir. Yine Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki "Yüce Allah bu gece bütün müslümanlara mağfiret buyurur ancak kâhin, sihirbaz, yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan, yahut ana-babasını inciten, v e ya zinaya ısrarla devam eden müstesna." 5- Bu gecede Resulullah (s.a.v.)a şefaatın tamamı verilmiştir. Çünkü Resulullah Şaban'ın on üçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti üçte biri verildi. On dördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. On beş i nci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka. Bir de bu gece zemzem suyunun açık bir biçimde artması ilâhî âdetlerdendir. Bununla birlikte çoğunluğun görüşü bu mübarek geceden maksadın kadir gecesi olmasıdır. Ç ü nkü, "Gerçekten biz onu kadir gecesinde indirdik." (Kadr, 97/1) buyurulmuştur. Bir de, "Her hikmetli iş nezdimizden bir emr ile o zaman ayrılır. (Duhan, 44/4) ifadesi, "Ondan melekler ve ruh Rablerinin izniyle herbir iş için iner de iner. (Kadr, 97/4) ifadesine uygundur. Bir de, "Ramazan ayıdır ki Kur'ân onda indirilmiştir." (Bakara 2/185) buyurulmuştur. Ve çoğunluğun görüşüne göre Kadir gecesi Ramazan'dadır. Eğer dersen: Kur'ânın bu gecede indirilmesinin mânâsı nedir? Derim ki; Şöyle dediler: Yedinci semadan dünya semasına bir cümle olarak (toptan) Levh'te dünya semasına indirildi, ve Cebrail (a.s.) sefereye (yazıcı meleklere)

imlâ etti, sonra da Peygamber'e yirmiüç senede kısım kısım indiriyordu.

Keşşaf'ın Kur'ân'ın inişi hakkındaki bu son beyanı, bu gecenin Berat gecesi olduğunu söyleyenlerin görüşüne uygun düşmüş oluyor. Çünkü Kadir gecesinde ilk kez Peygamber'e indirilmeye başlanmıştır. Onun için Kâdî ve Ebu's-Suud şöyle demişlerdir: "İlk defa o gece indirilmeye başlandı. Veya o gece c ümleten (toptan) Levh'ten dünya semasına indirildi ve Cebrail (a.s.) sefereye (yazıcı meleklere) imlâ etti, sonra da Peygamber'e yirmi üç senede kısım kısım indiriyordu."

Fahruddin Razî de şöyle kaydetmiştir: Rivayet olunur ki: Atıyye-i Harûrî, İbnü Abbas hazretlerinden "Gerçekten biz onu kadir gecesinde indirdik." (Kadr, 97/1) ifadesi ile "Gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik." (Duhan, 44/3) ifadesini şöyle sordu: Yüce Allah Kur'ân'ı ayların hepsinde indirmiş iken bu nasıl sahih olu r? İbnü Abbas (r.a.) hazretleri de dedi ki: Ey İbnü Esved! Ben helak olsam da bu nefsinde kalsa cevabını da bulamazsan helak olacaktın. Kur'ân cümleten (toptan) Levh-i mahfuzdan Beyti Ma'mura indi ki o dünya semasıdır. Sonra onun arkasından olayların çeşit lerine göre, durumdan duruma nazil oldu.

Demek ki, Kur'ân'ın bir toptan inişi, bir de kısım kısım inişi vardır. Toptan inmesi bir defada olmuştur. Buna daha çok "İnzal" deyimi uygundur. Kısım kısım inmesi de Peygamber'e azar azar yirmi üç senede omuştur. Buna da "Tenzil" deyimi uygundur. Bunların aynı mânâda kullanıldıkları yadırganmadığı gibi, "tenzil"in her necmi (kısım kısım inmesi) ayrıca düşünüldüğü zaman yine "inzal" denilmek uygun olacağından birinin bir gecede birinin de diğer gecede olması iki rivayetin uzlaştırılmasına daha uygun gelecektir. Şu halde "mübarek gece"nin "berat gecesi" olması, "Gerçekten biz onu kadir gecesi indirdik." (Kadr 97/1) buyurulmasına aykırı olmayacaktır.

MÜBAREKE, hayrı çok demektir. Çünkü Yüce Allah bu gecede kullarının menfaatlerine ait işler hazırlar ki yalnız Kur'ân'ın inzali olsa yine yeterdi. Amma niçin gece indirildi. Çünkü biz münzir idik, yani inzar yapıyorduk, inzar edecek uyarıcı bir peygamber gönderiyorduk. Demek ki Peygamber'in inzarı sıdk ile ya p ılması için ilk önce onu kendi nefsinde duyması hikmetin gereği idi.

4-5-6-Buna da en yaraşan gece olması idi, gecenin mübarekliğine gelince her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Her hikmetli, önemli iş veya her muhkem, sağlam olması gereken işler onda yani o gecede ayrılıp tedbir ve dağıtımı yapılır. İcra edilmek üzere özel olarak ayrılır, yazılır. Bu cümle isti'nafiye (yeni bağımsız cümle) veya gece kelimesinin sıfatıdır. Önceki ihtimale göre "mutlak olarak gecede", ikinciye göre de, O gecede" deme k olur. Ebu's-Suud der ki: Bu vasıf onun kadir gecesi olduğuna delalet eder.

nun mânâsı da şu demek olur: Gelecek seneye kadar kulların rızıkları, ecelleri ve diğer durumları yazılır, ayrıntılı bir şekilde belirlenir. Bir de denilmiştir ki: Bunun Levh'ten yazılmasına Beraat gecesi başlanır Kadir gecesi bitirilir. Rızıklar nüshası Mikail'e, savaşlar, zelzeleler yer çökmeleri, yıldırımlar nüshası Cebrail'e, ameller nüshası dünya semasının sahibi İsmail'e ki büyük bir Melektir, musibetler nüshası da ölüm meleğ ine verilir.

Tarafımızdan bir emir olarak yani "Hakim emir"den maksat doğrudan doğruya Allah'tan olan şeylerdir. Yahut tarafımızdan emir ile ayırt edilir. Veya fiilindeki zamirden haldir, yani o Kur'ân'ı tarafımızdan bir emir, bir ferman olarak indirdik. Çünkü biz peygamberlik veriyorduk. Ki Resulün, elçinin elinde alamet olmak üzere bir emirname, bir ferman bulunması lazım gelir. O Peygamberlik ne için? Rabbından bir rahmet olmak üzere ki Hz. Muhammed'in peygamberliği alemlere rahmettir. İnzar da onun içindir. Gerçekte O öyle işitici, öyle bilicidir. Mazlumların, muhtaçların feryatlarını iştir, ihtiyaçlarını bilir.

7- Rabbin "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir." Eğer siz kesin bilgi sahipleri iseniz, ilimlerde kesinlik elde etmiş iseniz, veya kesinlik arıyorsanız bu böyledir.

8- "O'ndan başka ilah yoktur." Hem hayat verir hem öldürür. Bunu görüp duruyorsunuz hem sizin Rabbınız hem de önceki atalarınız Rabbidir, eski babalarınızı öldürmüş, şimdi size hayat vermiş bundan dolayı körü körüne eski ataları taklid edeceğiz diye uğraşmamalı O'nun emrine uymalıdır.

9-(*} Fakat onlar bir şüphe içinde oynuyorlar. Kesin bilgi sahibi değiller, Allah deseler de ciddiyetle ve boyun eğerek değil, şu bildirilen İlâhi işlere, Allah'ın kitap indirdiğine, Peygamber gönderdiğine kesin olarak inanmıyor, eğleniyorlar;

10-11- O halde bekle gözle. İşte buradan inzar (uyarı) başlıyor, artık gözet. o günki Sema apaçık bir duman ile gelecek insanları saracaktır.

DUHAN-I MÜBİN, aşikara, apaçık bir duman demektir. Bu duman hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi İbnü Mes'ud Hazretleri'nden rivayet olunduğuna göre şiddetli açlık ve kıtlık seneleridir, çünkü çok aç olan kimseye gerek gözlerinin zayıflığından ve gerek çok kuraklık ve kıtlık senelerinde havanın fenalığından Sema (gökyüzü) dumanlı görünür. Bir de Araplar gelmesi çok kuvvetle muhtemel olan şerre "Duhan" derler. Nitekim "dumanlı hava" deyimini biz de kullanırız. Olay şudur: Kureyş Resulullah (s.a. v.)a isyanda

ileri gitmek isteyince aleyhlerine şöyle dua etti: "Allah'ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf'un seneleri gibi seneler göster." Yani, Yusuf'un seneleri gibi kıtlık seneleriyle sıkıntıya uğramalarını niyaz etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık yakaladı hatta cife, kemik, ilhiz yediler. Kişi yer ile gök arasını duman görüyordu. Söyleyenin sesini işitir dumandan kendisini görmezdi. Buyurulduğu gibi insanları sarmıştı.

12- Bu acı veren bir azab! diyorlardı. Ebu Süfyan bir kaç kişi ile Peygamber'e geldi. Allah Teâlâ'ya ve rahime (kan akrabalığına) and verdiler. Eğer dua eder de bu hali üzerlerinden savarsa iman edeceklerine söz verdiler. Ya Rabbi bizden azabı gider, biz müminiz yani bu azabı giderirsen iman edeceği z demeleri de budur. İkinci tefsirde ise Hz. Ali'den şöyle nakledilmiştir: Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır. Kâfirlerin kulaklarına girecek ta ki her birinin başı püryan olmuş (sarhoş olmuş) başı dönecek, mümine de ondan zükam (nezle) gibi bir h a l gelecek ve bütün yeryüzü içinde ocak yakılmış fakat deliği yok bir eve dönecek. Huzeyfe İbnü'l-Yeman'dan rivayet olunduğuna göre Resulullah buyurmuştur ki: "Alametlerin ilki Duhan, ve Meryem oğlu İsâ'nın inmesi, Aden'in derinliklerinden çıkacak olan bir ateştir ki insanları mahşere sevk edecektir. Huzeyfe: Ya Resulullah o duhan nedir demiş, Resulullah, "O semanın açık bir duman ile geleceği günü ki insanları saracaktır." (Duhan,44/10,11) diye okuyup buyurmuştur ki, doğu ile batı arasını dolduracak, k ırk gün kırk gece duracak, mümin zükam (nezle) gibi olacak, kâfire sarhoş gibi burnundan kulağından girip aşağısından çıkacak.

Fahruddin Râzî İbnü Abbas'tan meşhur kavlin bu olduğunu söyler. Gerçi "Duhan-ı mübîn" deyimi buna, sözün akışı da öncekine daha uygundur. Çünkü Resulullah'ın hayatında olduğunu üstü kapalı olarak hissettirmektedir.

13-Buyuruluyor ki, onlara ibret almak, bellemek nerede. Oysa kendilerine beyan edici bir Resul geldi. Açık âyetler, açık mucizelerle

Allah tarafından gönderildiği besbelli olarak herşeyi apaçık anlatan hem fiili hem sözü ile açık olan bir peygamber geldi.

14- Sonra ondan yüz çevirdiler de "Muallem", "Mecnun" dediler. Kâh muallem, yani talim olunmuş, öğretilmiş, Sekîf'den birinin A'cemî (Arap olmayan) bir kölesi öğretiyor dediler, kah da mecnun (deli) dediler, artık bu halde bu yetenekte bulunan insanlara yalnız olayların ifadesinden ibret almak, uyanmak, sözünde durmak ne kadar uzak.

15- Biz azabı biraz açacağız muhakkak ki siz döneceksiniz. "Ey Rabbımız bizden azabı aç, biz müminiz." (Duhan, 44/12) diye olan iman sözünüzde durmayacaksınız.

16-Bu uyanışı, bu "Rabbimiz!" diye yalvarışı, bu iman azmini unutup da eski halinize, inkarınıza ve nankörlüğünüze döneceksiniz. Büyük sıkmakla tutup sıkacağımız gün. Bu kıyamettir, Şüphesiz ki biz intikam alırız. "Döneceksiniz" deyimi azabın da dönmesini ima ettiğine göre, ikinci rivayeti "Batşe-i Kübra" "büyük sıkma"nın öncesi olmak üzere burada değerlendirmek iki mânâ arasını birleştirse g erekir.

17-29- "Andolsun ki, onlardan önce Firavun kavmini fitneye düşürdük." Bu ifade yüce Allah'ın intikamlarından bir örneği beyandır. Yine Firavun kavminden örnek getirilmesi Firavun hükümetinin en büyük zulüm ve şer hükümeti olması ve "Çünkü o üstün müsriflerden idi." (Duhan, 44/31) buyurulacağı üzere öldürme ve cinayetlerde ileri gidenlerin en üstünü bulunması itibarıyladır. Sonuç olarak üzerlerine ne gök ağladı ne yer. Burada bir kaç açıklama tarzı vardır:

1- Vahidî'nin Basıt'te dediği üzere Enes b. Malik (r.a.) rivayet etmiştir ki Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Hiçbir kul yoktur ki gökte ona iki kapı olmasın, bir kapıdan rızkı çıkar, bir kapıdan da ameli girer, o öldüğü zaman onu kaybederler ve ona ağlarlar, böyle buyurup bu â yeti okudu. Buyurdu ki: Çünkü bunlar yeryüzünde salih bir amel yapmamışlardı ki yer ağlasın, göğe de ne salih bir amelleri ne de hoş bir sözleri çıkmamıştı ki gök ağlasın. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşü budur."

2- Gök ehli "göktekiler" ve yer ehli " yerdekiler" takdirindedir. Yani ne melekler ağladı, ne müminler, tam tersine onların ölmesi ile sevindiler.

3- Büyük bir adam vefat ettiği zaman Cihan ağladı, yer gök ağladı gibi deyimlerle musibetin büyüklüğünü anlatmak için abartmak âdettir. Keşşaf sahibi Hz. Peygamber (s.a.v.)'den nakleder ki şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir

mümin ağlayıcıları bulunmayan bir gurbette ölürse herhalde ona yer ve gök ağlar."

Cerir de bir beytinde şöyle demiştir.

"Güneş doğmaktadır tutulmuş değil,

Sana gecenin yıldızlarıyla ay ağlıyor."

Bir de bunda onları alaya almaya benzer bir aşağılama vardır. Yani onlar kendilerini öyle büyük sayıyorlardı, ölecek olsalar kendilerine dünyaların ağlaması gerekir, oysa hiç de öyle olmadı, tam aksine bütü n alemler sevindi.

Meâl-i şerifi

30- Andolsun ki biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azabdan kurtardık.

31- Firavun'dan da kurtardık çünkü o üstünlük taslayıp haddi aşan bir zorbaydı.

32- Andolsun ki biz onları bilerek o zamanki alemlere üstün kıldık.

33- Biz onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.

34- Gerçekten şu kâfirler diyorlar ki:

35- "Bizim ilk ölümümüzden başka bir şey yoktur. Biz tekrar diriltilecek değiliz.

36- Eğer siz doğru söyleyen kimselerseniz babalarınızı bize getirin."

37- Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tükba kavmi ile onlardan öncekiler mi? Biz onların hepsini de helak ettik. Çünkü onlar suçluydular.

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

39- Biz onları hak ve hikmetle yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

40- Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.

41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.

42- Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.

43- Gerçekten zakkum ağacı,

44- Günahkârların yemeğidir.

45- O pota gibi karınlarda kaynar.

46- O, k ızgın bir sıvının kaynaması gibidir.

47- Allah meleklere şöyle emreder. "Şunu tutun da Cehennem'in ortasına sürükleyin."

48- "Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün."

49- Ona şöyle denir! "Tat bakalım azabı! hani sen kendine gör e çok güçlü ve çok üstündün.

50- İşte sizin inkâr edip durduğunuz şey budur."

51- Şüphesiz ki kötülükten sakınanlar güvenli bir makamdadırlar.

52- Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

53- Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbisele r giyerek karşılıklı olarak otururlar.

54- İşte böyle, biz onları ayrıca iri siyah gözlü hurilerle evlendiririz.

55- Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler.

56- Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.

57- (Bunların hepsi) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir.) İşte büyük kurtuluş budur.

58- Biz Kur'ân'ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar.

59- Artık sen onların başlarına gelecekleri bekle: Çünkü onlar da bekleyip durmaktadırlar.

30-36- "Andolsun ki biz İsrailoğulları'nı kurtarmıştık." Yüce Allah, Firavun'a ve kavmine yaptığı beyandan sonra bununla da Musa ve kavmine olan ihsanını beyan buyuruyor. Yani o gark (suda boğma)ın ve tahribin hikmeti kurtuluşu sağlamak olmuştu. Ve İsrailoğulları'nı bu nimete seçmesi de bir tesadüf değil bile bile onlara bahsetmiş olduğu bazı meziyetler ve nimetler dolayısıyla "O hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için.." (Mülk, 67/2) âyeti uyarınca imtihana çekmek içindir. Bu şekilde bu hikâyeyi tamama erdirmesinin ardından yine söz Mekkeliler'e getirilerek buyuruluyor ki: Şunlar yani şu Mekke kâfirleri. "İlk ölümümüzden ötesi yok, biz tekrar dirilecek değiliz, d i yorlar." İlk ölümden ötesini Ahireti ve ba'si (dirilmeyi) inkâr ediyorlar.

37-55- Onlar mı hayırlı yoksa Tübba'nın kavmi ve ondan öncekiler mi? Biz onları yok ettik, ilk ölümden ilersini inkâr edenlere karşı bu sözün nasıl bir cevab teşkil etiğini düşünmelidir. Bunun iki şekilde açıklaması vardır: Birincisi ilk ölüm olan ferdin ölümünden sonra onun mensup olduğu kavim ve milletin yok olmasının, ikinci bir ölüm demek olduğu anlatılmıştır. Bu "İlk ölümümüzden ilerisi yok." (Duhan, 44/35) demelerin e cevaptır. İkincisi de hak ve adalet için cezanın gerekliliğine binaen dirilmenin gerçekliğini ispat ile tehdiddir. Ki bu da "Biz yeniden dirilecek değiliz." (Duhan, 44/35) ifadesinin cevabıdır. Ve bu, daha sonraki âyetlerle daha çok açıklanacak ve ayrıntısına girilecektir.

Ebu Ubeyde demiş ki: Yemen krallarının her birine Tübba' denilirdi. Çünkü dünyadakiler onlara tabi olurlardı. Cahiliye'de Tübba'ın yeri İslâm'da halifenin yeri gibi idi, bunlar Arap hükümdarlarının en büyükleri idi.

"Hz. Ai şe (r.anha) Tübba' salih bir adam idi" demiştir. Ka'b da "yüce Allah onun kavmini kınadı kendisini kınamadı" demiştir. Kelbî o Ebu Kerb Es'addır demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)den şu nakledilmiştir: "Tübbaa kötü söylemeyin. Çünkü o müslüman olmuştu, bil m em Tübba' peygamber midir değil midir?.. Onlardan daha hayırlı mı demek daha kuvvetli ve şevketli mi demektir.

56-57- "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar."

Mü'min Sûresi'nde kâfirlerin "Ey Rabbimiz bizi iki defa öldürdün. İki defa da dirilttin." (Mü'min 40/11) diyecekleri geçmişti. Demek ki müttakiler için birinci ölümden sonra berzah ölümü de yoktur. Ahirette ise zaten ölüm yok.

58-59- "Biz Kur'ân'ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık." Bu bitiriş sûrenin öncesini bir özetlemedir. Yani o apaçık kitabı, Kur'ân'ı ancak senin dilin ile kolaylaştırdık, bu güzel beyanı, bu açık ve kolay anlatışı başka bir dil ile değil, yalnız Arapça ile yaptık gerek ki anlasınlar, düşünsünler. Bundan dolayı gözle başlarına ne gelecek çünkü onlar g ö zetiyorlar. Acaba onun geleceği ne olacak diye gözlüyorlar. O gözetilen şeylerin beyanı da Câsiye Sûresi'nde gelecektir.

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri CASİYE suresi Tefsiri
Yazar: RasitTunca - 06-08-2020, 05:59 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri CASİYE suresi Tefsiri


Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
45-CASİYE:


1- Mübtedâ veya haber, veya yemin ve yahut nidâ (seslenmek, ünlem)dır.

2-2- "Bu kitabın indirilmesi"

TENZİL: malum masdar indirmek veya mechul masdar indirilmek, veya ism-i mef'ûl mânâsına gelen masdar olup indirilme kitab mânâlarına gelebilir. Yani bu sesleri Allah'tan kitap indirme, indirilmedir. Veya bu Kitap Allah'tan indirilmiş kitapdır. Veya bir kimseye kitabın indirilmesi, elçiliğin verilmesi veya bu kitabın indirilişi O, Aziz, Hakîm Allah'tandır. Kazançla yapılmaz, çalışmakla uydurulmaz. Çünkü Allah, Aziz, emrinde gâlip ve tedbirinde hükm ve hikmet sahibidir. Bundan dolayı bu kitap da aziz ve hakîmdir.

3- Şüphesiz ki göklerde ve yerde müminler

için nice âyetler (deliller) vardır. Yani delil ve bürhana inanmak, tasdik etmek şanından olan kimseler için çok deliller, hüccetler, alâmetler vardır ki Allah Teâlâ'nın varlığına, izzet ve kudretine, hikmetine delâlet ederler. Şu halde imanı olanların gökleri ve yeryüzünü gözetleme ve inceleme ile onlardaki âyetleri y avaş yavaş keşfederek delâlet ettikleri ilâhî hikmetleri anlayıp meydana çıkararak ona göre güzel güzel hikmetli ameller yapmaya çalışmaları gerekir. Onun için sonraki müslümanların bu âyetlerden, bu ilimlerden gafil kalmaları mahvolmalarına sebep olmuş v e fenlerin tabiatçılar elinde imansızlığa sapmasına meydan vermiştir. (Âl-i İmrân Sûresi'ndeki (3/190) âyetinin tefsirine bkz.)

4- Sizin yaratılışınızda da ve üretip durduğu hayvanlarda da yani Allah'ın bir hayvandan birçoklarını çeşitlendirerek ve çoğaltarak üretip durduğu hayvanlarda da kesin bilgi edinecek kimseler için âyetler vardır. Hayvanlarda organların oluşmasında, beslenmesinde, gelişmesinde, doğurma ve üremesinde ve böyle ilkel bir hücreden başlayıp olgunlaşıp, çeşitlere ayırarak ürem e sinde ve organların vazifelerinde ve özellikle insan kısmında ortaya çıkan hayat hadiseleri, her çeşidin ve hatta her kişinin değişmelerinde gösterdiği olgunlaşma safhaları itibarıyla yalnız fizik ve kimyayı organik olmayan olaylarından çok daha olgunlaşmış olan ve dolayısıyla yaratan Allah Teâlâ'nın kudret ve hikmetine delâlet etmede daha kuvvetli ve daha açık olduğu ve bir de iç ve dış dünyayı birleştirici bulunduğu için bunlar kesin bilgi âyetleri olarak gösterilmiştir. Demek ki hayvanların güzel bir sı n ıflandırması ve insan yaratılışının incelenmesi ile kapsadıkları âyetleri, hikmetleri ortaya çıkarmaya çalışmak da inandırmak isteyenlerin vazifelerindendir.

5- Gece ve gündüzün değişmesinde veya birbiri arkasından gelmesinde, ki zamanın gidişini, ömürlerin geçişini gösterir. Ve Allah'ın gökten indirdiği rızıkta yani rızka sebep olmak itibariyle hem kudret ve hem rahmet yönünden âyet (delil) olan yağmur ve karda indirip de onunla yeryüzüne hayat vermesinde, hayatın ilk alâmeti olan bir haz duym a neşesiyle toprağı deprendirip türlü türlü bitkiler, ekinler, meyveler yetiştirmesinde hem de o yeryüzünün ölümünden sonra, hayattan bir iz kalmayıp gelişme kuvveti tükendikten, otlar kuruyup ağaçlar meyvelerini döktükten sonra ve rüzgarları çevirme s inde akıl edecek bir toplum için ibretler vardır. Zamanın akışını ve ömrün geçişini, o zaman ve yer üzerinde Allah Teâlâ'nın doğrudan doğruya tasarruflarını gösteren bu değişimler, her değişimde bir âhirete doğru gidildiğini ve temsil tarzında yapılan k arşılaştırma yoluyla ölümden sonra

tekrar dirilmeyi ifâde ettiğinden dolayı bu âyetlerde bilhassa aklın, aklı güzel kullanmanın önemi açıkça ifâde edilmiştir ki bunda iki sayfa sonra bahsedilecek olan dehrîlerin (olayları tabiata isnad eden imansızlar, tabiatçılar) akıllarındaki noksanlığa da bir işaret vardır.

6- İşte bunlar, dikkat çekilen yaratmakla ilgili bu âyetler ve onları anlatan bu indirilmiş âyetler, bu sûre Allah'ın âyetleridir. Allah'ın kudret ve irâdesini, hikmet ve hükümlerini anlatmak için ortaya koyduğu ve indirdiği delillerdir. Allah ve âyetlerinden sonra artık hangi söze inanacaklar? yani Allah'a ve âyetlerine inanmadıktan sonra o imansızlar hangi söze inanırlar, hiç? (Yani hiçbir şeye inanmazlar.)

7-11- "Her günahkâr kişinin vay haline! O, Allah'ın âyetlerini işitir de..." Ebu Cehil ve Nadr b. Hâris gibiler hakkında inmiştir. "Sonra büyüklük taslayarak ısrar eder..." ısrarın aslı, eşeğin kulaklarını dikip kıçın kıçın dayatmasıdır.

Meâl-i Şerifi

12- Allah O (y üce) zâttır ki, emriyle içinde gemilerin seyretmesi, sizin de O'nun lütfundan rızık aramanız ve şükretmeniz için denizi emrinize vermiştir.

13- O, göklerde ve yerde bulunan herşeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.

14- Ey Muhammed! İman edenlere söyle: Allah'ın cezalandıracağı günlerin geleceğini ummayanları şimdilik bağışlasınlar. Çünkü Allah her kavmi kazandıklarıyla cezalandıracaktır.

15- Her kim iyi bi r iş yaparsa onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra hep Rabbinize döndürüleceksiniz.

16- Andolsun ki biz, vaktiyle İsrailoğulları'na kitap, hüküm ve peygamberlik vermiştik. Onları temiz rızıklarla rızıklandırmıştık. Ve onları âlemlerden üstün kılmıştık.

17- Din hususunda onlara apaçık deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik ve düşmanlık yüzünden

ayrılığa düşmüşlerdi. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyâmet günü aralarında hükmedecektir.

18- Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.

19- Çünkü onlar Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Şüphesiz zâlimler, birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise müttakilerin dostudur.

20- Bu (Kur'an) insanların kalb gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.

21- Yoksa, kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini, iman edip iyi ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!

12- Allah; ilâhlık, yalnız kendisinin hakkı olan azamet ve kemâl sahibi o nimet veren, herşeye gücü yeten bir zatdır ki size veya sizin için denizi emrinize amâde kılmıştır.

TESHİR: Bir şeyi zorla hizmete koşmak, itaat ettirmek ve boyun eğdirmektir. Ve de lâm, bağlaç veya sebep gösterme lâmı olabilir. Bağlaç olduğuna göre sizin emrinize verdi, demek olur. Sebep gösterme lâmı oduğuna göre de sizin için, yani sizin menfaatiniz amacı ve hikmeti için emriyle sizin hizmetinize vermiştir, demek olur. "Emri ile" kaydı buna bir işaret gibidir. Emriyle onda gemiler hareket etsin diye. Yani sizin menfaatiniz için ise d e sizin emrinizle değil, O'nun emri ile hareket etmesi için emrinize verdi. Emri, izin ve irâdesi ve ona delâlet eden işlerle ilgili hükmü demektir ki hem geminin hacmi ile aynı hacimdeki su arasındaki hafiflik ve ağırlık oranını ve hem onunla harekete ge t iren güç arasındaki şiddet ve karşı koymak oranını, hem de çevredeki durum ve şartların onlarla uygun bir şekilde sevk ve idare etmesi hükümlerini kapsar. Yoksa insanlar her istedikleri gibi denizde tasarruf edemezler. Allah'ın emrini tatbik etmeden sırf k endi emirleriyle gemi yürütemezler. Allah'ın emriyle gemi yürüsün ve Allah'ın lütfundan isteyip arayasınız diye, ticaret, dalgıçlık, avcılık ve diğer araştırma ve kazanma şekilleriyle kara ve denizde tasarruf edip kazanasınız. Hem de umulur ki şükred e siniz. Bu nimetlerin yalnız O'nun olduğunu bilip mabud olarak yalnız O'nu tanıyasınız ve O'nun emirlerini, yasaklarını tanı(Zeker) O'na ibadet ve kulluk edesiniz, Allah'a ortak koşmaktan ve nankörlükten kaçınasınız. Şükür yalnız nimeti ve nimetin zevk ve neşesini sezmek değil, nimeti vereni tanımak ve O'nun nimeti karşılığında O'nu yüceltmektir. Hem O'nun

nimeti bu kadarla kalmıyor.

13- Hem göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendisinden emrinize amâde kıldı. Başka birinin aracılığıyla değil, yalnız kendisinin yaratma ve itaat ettirmesiyle hepsini sizin menfaatlerinize ve yararlarınıza hizmet ettirmektedir. Yahut size, sizin hizmetinize vermiştir. Yüce Allah katından bir lütuf olmak üzere hepsini bir şekilde çalıştırabilirsiniz. Şüphe yok ki bunda, bu boyun eğdirmede düşünecek bir toplum için çok ibretler vardır ki Allah Teâlâ'nın insan üzerindeki nimetinin çokluğuna ve insana olan lütuf ve yardımda bulunmasının önemine ve insanın Allah'dan başkasına kulluğu caiz olamayacağına delâlet eder. Bu âyet, çok dikkat çeken bir âyettir. İlk önce tefsir bilginleri, buradaki "hepsini kendinden" kaydının irabında bir kaç değişik görüş göstermişlerdir. Zemahşeri sözünde mânâsı nedir ve i'rab açısından yeri ne oluyor? sorusuna karşı der ki: Hal yerindedir. Yani mânâsı şudur: "O, bütün bu eşyaları kendinden olarak kendi katından meydana gelmiş olarak size boyun eğdirdi." Yani O, kudret ve hikmeti ile onları oluşturan ve yaratan, sonra da yarattığı halkın hizmetine verendir. Hazfedilmiş bir mübtedânın h a beri olması da caizdir. "Onların hepsini kendinden" demek olur. Bir de yukarıda geçen tekit almak üzere diye başlanması da caizdir. 'nın mübtedâ, 'nün haber olması da caizdir.

Taberî, İbnü Abbas'tan "yani herşey Allah Teâlâ'dandır" diye nakleder ki bütün tefsir bilginleri ve hadis bilginleri bunu Zemahşerî'nin dediği gibi Allah Teâlâ tarafından yaratılmış ve yoktan varedilmiştir diye anlarlar. Rivâyet edilir ki; Hârun-ı Reşid'in huzurunda hristiyan rahiplerinden birisi Hz. İsâ hakkı n daki inancına Kur'an'dan "Meryeme ulaştırdığı "kün: ol" kelimesi (nin eseri)dir. Ondan bir ruhtur." (Nisâ Sûresi, 4/171) sözü ile delil getirmek istemiş "bir kısmı" mânâsını ifâde eder demişti. Ona karşı Hüseyin b. Ali b. Vâkıd da bu âyeti okumuş ne ise da odur. Her şey Allah'ın bir parçası demek olmayıp Allah tarafından yaratılmış demek olduğu gibi İsâ da Allah tarafından yaratılmış bir ruh demek olduğunu anlatmıştır.

Vahdet-i vücudçu sofilerin ise burada başka bir neşesi vardır. Alûsî'nin açıkladığına göre sofilerden şeyh İbrâhim Gûrânî demiştir ki: Yaratılmışlar, vücud-ı müfâzın meydana çıkmasıdır. Vücûd-ı müfâz kendisine amâ denilen Rahmânî nefesin şeklidir. Şöyle ki; amâ işin hakikatında yokluk işlerinden ibaret olan seçkin gerçekler üz e re yayılmıştır, yayılma sonradan olan bir şeydir. Ve amâ asıl ile beraber olmasından dolayı, Allah Teâlâ'nın zatından ayrı bir şeydir. Çünkü Yüce Allah'ın zatı, eşyanın aslına bağlı bulunmayan tek varlıktır. Dolayısıyla varlıklar, amâ'de sonradan meydana g elen ve bununla ayakta duran şekillerdir. Allah Teâlâ da onların idarecisidir. Çünkü yüce Allah, o şekillere devamlılıkla imdad eden gizli kuvvetin ilkidir. Bundan olayların, Hakk'ın zatı ile meydana gelmesi gerekmez. Ve Hak Teâlâ'nın onda olması da gerek m ez. Çünkü yüce Allah'ın varlığı, esaslardan soyuttur, onlarla beraber bulunmaz. Onlara göre belli olan ancak amâ'dır ki onun varlığı müfâzdır (taşıp yayılmıştır.) Bu ifâde, Halk-ı işrâk teorisine bir tatbik oluyor. Yaratma ve icad deyimi yerine, varlığı b o l bol bereketlendirmek deyimini koymak daha güzel bir ifâde değildir. Bunun için yukarıda açıklandığı gibi tefsir ve hadis bilginlerinin ifâdeleri daha açık ve daha fazla tercihe layıktır. Bizim zevkimize kalırsa mânâsı ile 'den mefûl-i mutlak olması m i nnet yerinde kullanmaya daha uygundur. Yani bu itâat ettirmek ne insanlardan ne de eşyadan bir sebep ve gerekçe ile değil yalnız Allah'ın insanlara bir lütuf ve yardımından meydana gelmiştir. Ve onun için yalnız O'na kulluk etmek ile şükretmelidir. Bu anl a şıldıktan sonra gelelim diğer bir probleme; burada gerek "sizin emrinize verdi" demek olsun, gerekse "sizin için boyun eğdirdi" demek olsun ikisinde de insanların bütün eşyadan daha önemli olduğunu ifade eder. Çünkü bütün gökler ve yerdeki eşyanın ins a na boyun eğmesi, insanın hepsine hâkimiyetini ve üstünlüğünü ifâde edeceği gibi insan için boyun eğdirilmiş olması da insanın yaratılışın hedefi olmasını ifâde eder. Her iki durumda ise insan diğer eşyadan daha gelişmiş bir şekilde yaratılmış demek olacağından "Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmakdan daha da büyüktür.." (Gâfir Sûresi, 40/57) âyeti ile bu âyet arasında bir çelişki olmaz mı? diye bir soru akla gelir. Tefsir bilginlerinden buna aykırı bir görüş ileri sürene rastlamadığımda n âyetin gerektirdiği tefekkür ile bunu şöyle anlayabileceğimizi arzederim: İnsanın iki yönü vardır. Birisi fizikî, birisi de rûhî yönüdür. Fizikî yönüyle açıkça biliniyor ki insanın yaratılışı gökler ve yerin yanında bir zerre denemeyecek kadar küçüktür. Fakat ruhî yönüne gelince

"Ve içine ruhumdan üflediğim vakit.." izâfeti ile şereflendirilmiş ve "De ki; Ruh, Rabbimin emrindendir.." (İsrâ, 17/85) açıklamasıyla yüceltilmiş olan insan ruhu, âlemlerin diğer canlı ve cansız cisimlerin sahip olmadığı yüksek bir kapsamlılığa sahiptir. İşte bu âyette açıkça ifâde edilen "itaat ettirme" de bu yönüyledir. İnsanın bir bakışla yer ve gökten ne kadar geniş bir sahayı görebildiği gözönünde bulundurulursa bu "itaat ettirmenin" bir anı düşünülmüş olur. Bu âyetin, bilhassa tefekkür âyeti olmak üzere seçilmiş olması da gösterir ki buradaki genel itaat ettirmeden maksat, ruhî yönden itaat ettirmedir. Fiilen itaat ettirme ise onun bir neticesi olarak meydana gelir. Bu şekliyle bu âyet daha çok tefekkürlerle ilerlemeye elverişli ise de bu kadarını işaret etmek yeter. Yalnız şunu bir daha hatırlatalım ki bu tefekkürün ilk neticesi insana bu teshiri (itaat ettirmeyi) lütuf buyurmuş olan en üstün ve en yüce zatın birliğini bilerek nimetlerine şükretmek önermesi olacağını u n utmayalım.

14-15- İmân edenlere söyle: Allah'ın (kâfirleri cezalandırıp müminlere zafer vereceği) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Araplar, savaş gibi büyük tarihi olaylara "eyyâm" derler. Meselâ Araplar'ın büyük tarihi olaylarına "eyyâm-ı Arab" denilirdi ki meşhur bir mecâzdır. Bu şekliyle "eyyâmullâh" da Allah'ın düşmanlarının başına getirdiği belâlar, yahut Allah'ın müminlere yardımı, sevap ve mükâfâtı ve vaadi; kâfirlere kahır ve azâbı ve tehdidi için belirlediği vakitler demek o lur ki şununla açıklanmıştır da denebilir. Bir kavmi kazandıkları ile cezalandırmak için olan günler yahut cezalandıracağı için bağışlasınlar. Bu cümle, emrin yahut cevabı olan "Bağışlasınlar." ifadesinin esas sebebidir. Yahut da "eyyâmullâhın (All a h günlerinin) açıklaması yerinde kaydı olup dolayısıyla emrin hikmetini de ifade eder. Kavim de müminler veya kâfirler, yahut her ikisi olabilir. Ceza da ona göre cezalandırmayı ve mükâfatlandırmayı kapsar. Birisi Hz. Ömer'e sövmüş, o da onu yakalamak ist e miş, affetmesi için bu âyet inmiştir deniliyor. Âyette kastedilen, gerektiğinde savaşmayı yasaklamak değil, kişisel olarak bayağı kavgaları yasaklamaktır. Bundan dolayı savaşı emreden ayetlerle bu âyetin nesh edilmesi (hükümsüz kılınması) gerekmez. Hattâ " eyyâmullâh" ile ona işaret vardır

16- "Andolsun ki, biz İsrailoğulları'na vermiştik.." "Her kim de kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir." hükmünün yalnız kişide değil, toplumda da meydana geldiğine misaldir. Nitekim İsrâ Sûresi'nde "Eğer güzel işler görürseniz, kendiniz içindir. Yok eğer kötülük yaparsanız o da kendinizedir." (İsrâ, 17/7) buyurulmuştu. (O âyetin tefsirine bkz.) Kitab, Tevrat

veya Zebur ve İncil'i de kapsayacak şekilde, kitap cinsi; hüküm, hükümet ve peygamberlik. Çünkü İsrailoğulları'nda çok peygamber gelmiştir.

17- Ve onlara bu emirden apaçık deliller verdik. Bu din hususunda açık deliller veya mucizeler verdik. İbnü Abbas hazretleri demiştir ki; bu emirden maksat Peygamber (s.a.v.) ile ilgili hususlardır. Yani peygamberlerin en sonuncusunun geleceğini ve Tihâme'den Medine'ye hicret edeceğini açıklamıştı. (Bakara Sûresi'ne bkz.) Kıyamet günü, Allah günlerinden bir gündür ki o günkü hüküm, hakkı ile sorumlu tutmak ve yapılan işin karşılığını vermektir.

18- Sonra biz seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Bahir de der ki: Arapça'da şeriat, insanların ırmaklardan ve benzeri şeylerden su almaya vardıkları yerdir. Din şeriatı da bu mânâdandır. Çünkü insanlar ondan Allah'ın emirlerine ve rahmetin e ve yakınına ererler. Râğıb da demiştir ki; şerı' aslında masdardır. Sonra açık ve geniş yola isim yapılmış şeri, şir'a ve şeriat denilmiştir. Bu da dinde Allah'ın yolu anlamına istiâre yoluyla kullanılmıştır. Bazıları şeriata, şeriat denilmesi, su içmek i çin kullanılan yola şu yönüyle benzetildiğini söylemişlerdir: Çünkü hakikat ve doğruluk üzere onda yürüyen hem kanar, hem temizlenir. Kanmaktan maksat, bazı bilginlerin dediği şu sözdür: İçerdim kanmazdım, Allah'ı tanıdığımda içmeden kandım. Temizlenmekte n maksat da; "Ey ehl-i beyt! Allah ancak sizden şan ve şerefi kirletebilecek günahları uzaklaştırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzâb, 33/33) âyetinin mânâsıdır. Burada de tenvin yüceltme içindir. Emir, din işi veya Allah'ın emri demektir. Y a ni bu Kur'anda açıklandığı üzere Allah'ın sana vahyettiği emir ve yasaktan bir büyük ve geniş yol, koskoca bir şeriat üzere seni görevlendirdik. Onun için o şeriata uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Allah'ın hükümle r ine ilmi olmayan veya ilmin gereğine uymayan kimseler yalnız kendi zevk ve heveslerinin arkasında koşarlar. Hevâ ve hevesler ise kişiye göre

değişir. İsrailoğulları gibi ihtilâfa düşürür, Allah'ın gazabına götürür. Şeriat ise toplar, tevhid (Allah'ın birliğine inanmakla) rızasına götürür. Şeriata uy da cahillerin nefsani arzularına uyma.

19- Çünkü onlar Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Onlara uyduğun takdirde Allah'tan gelecek olan azab ve cezadan seni hiçbir şekilde kurtaramazlar. Şüphesiz zâlimler, birbirlerinin dostlarıdırlar. Onun için onlara, yalnız zâlim olanlar uyar, dost olur. Allah ise müttakilerin dostudur. Zulümden, haksızlıktan korunanları sever, onlara yardım eder. Onun için sen o bilgisizlere, zâlimlere uyma da, takvâya (Allah'tan korkmaya) devam et, korun.

20- Bu Kur'an, veya özellikle bu öğüt veya şeriata uymakla Allah'tan korkma hususu insanlar için kalb gözlerini aşan bir nurdur. Arzulara, şehvetlere uymak, insanların kalblerini körlettiği, hakkı anlamalarına engel olduğu gibi Allah'ın sözünü ve emirlerini tutarak şeriatına uymak da insanların hakka doğru kalb gözlerini açan basiret (öngörü) nurlarıdır. Ve kesin olarak inanan kimseler için hak ve mükâfatı gösteren bir hidâyet ve mutluluğa erdirece k bir rahmettir.

21- Yoksa kötülükleri işleyip duranlar, günahları işlemekle bulaşık ve yaralı olan kimseler sandılar mı ki kendilerini o imân edip de iyi ameller yapan kimseler gibi yapacağız, hayatlarını ve ölümlerini eşit kılacağız? Öyle mi sandılar? Yani dünya hayatında kendileri hakkında "Allah'ın ceza günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar ki, Allah her bir kavmi kazandığı ile cezalandırsın." (Casiye, 45/14) şeklinde af ve müsamaha ile emrettik diye ahirette de öyle olacakl a r, müminler gibi mağfirete erecekler mi zannettiler. Ne kötü hüküm veriyorlar! Halbuki:

Meâl-i Şerifi

22- Halbuki Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hem de herkese yaptığının karşılığı verilmek üzere, onlara asla haksızlık edilmez.

23- (Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?

2 4- Hem müşrikler dediler ki: "Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak geçen zaman yokluğa sürükler. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece böyle zannederler.

25- Kendilerine âyetlerimiz aç ıkça okunduğu zaman; "Eğer sözünüzde doğru iseniz atalarımızı diriltip getirin." demekten başka söylenecek hiçbir delil yoktur.

26- (Ey Muhammed!) De ki: "Allah sizi diriltir. Sonra sizi o öldürür, sonra da geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde (diriltip) bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.

22- Halbuki Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Zulum ile değil, hak ve hakkaniyet (adâlet) üzere her birinin özelliğinde gerek birbirine ve gerek yaratıcılarına göre vacib olan adalet ve hikmeti gözeterek yarattı.

Bu âyet önceki hükme bir delil mahiyetindedir. Çünkü hak ile yaratış zalimden mazlumun (zulme uğrayan kimsenin) hakkını hemen almak ve iyi ile kötüyü eşit tutmayıp iyiye, iyiliğinin, kötüye de kötülüğünün cezasını vermek demek olan adâleti gerektirir. Şu halde bu husus, bugün şu dünyada olmuyorsa yarın âhirette olması lazım gelir. Onun için bu mânâ açıkça ifade edilerek buyuruluyor ki; Hem herkes hakları yenmeksizin kazandığı ile cezalandırılmak, yani iyiye iyi, kötüye köt ü karşılığı verilmesi için yaratılmıştır. Bundan dolayı kötülük yapanların geleceği iyilik yapanların geleceği ile eşit olamaz. Birisi ceza görürken diğer mükafat görecektir.

23-Böyle olunca hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Hakk ı düşünmeyip keyfi ne isterse onu ilah edinmiş kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Allah da bir ilim üzerine onu şaşırtmış "Fakat kendilerine ancak ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düşmüşlerdi." (Câsiye, 45/17) ifadesi n deki gibi olmuş, ve kulağını ve kalbini üstünden mühürlemiş ve gözüne bir perde çekmiştir. Çünkü hevâ ve şehvet gözü kör, kulağı sağır, kalbi duygusuz eder. O kimse bilgin de olsa ilmine rağmen hakkı duymaz olur. Nitekim filozofların ve dünya hayatın a düşkün din bilginlerinin bir çoğu böyle olmuştur. Artık onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirilebilir? Yani Allah şaşırttıktan sonra kimin haddine ki onu hidâyet etsin. Halâ düşünmeyecek misiniz? Bu uyarılar karşısında hevâ ve hevesleri bırakarak i lmin gereğine göre bir düşünüp hak ve sonucu anlamayacak mısınız?

24-26-Bunların sapıklıklarını ve kulak ve kalblerinin mühürlenme hükümlerini açıklamakla buyuruluyor ki: Ve dediler, yani ilme karşı hevâ ve heveslerini ilâh edinenler sapkınlıklarından dediler ki: Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Hayat denilen şey ondan ibârettir. Ölürüz ve yaşarız, öleceğimizi bilmekle beraber dünya hayatını yaşarız, ondan ötesi yoktur. Bizi başka bir şey değil dehir helâk eder.

DEHİR: Aslında âlemin kalma (devam etme) müddeti demektir. "Yani onu yendi." fiilinden masdar da olur. Râğıb der ki; dehir, kainatın var oluşunun başlangıcından sonuna kadar olan müddetin ismidir.(1) "Gerçekten insan üzerine dehirden bir müddet geldi ki:" (Dehr (insan), 76/1). Sonra çok bir müddete de denilir. Zaman, az bir müddete, denilmesi

itibarıyla bundan farklıdır. Falancanın dehri, onun hayat müddeti demek olur. Bir de dahir masdar olur. denilir. "Falana bir felâket bir sarış sardı." demektir. Şu halde dehir ya masdar veya isim olur. Masdar olduğuna göre kahretmek, yenmek ve istilâ etmek mânâsına gelir. İsim olduğu vakit de esas mânâsı bütün zaman yani bütün kâinatın baştan sonuna kadar akıp geçmesi süresidir ki bu özellikle ile 'dir. Bundan başka bir de uz u n bir zaman, çok fazla bir müddet mânâsına gelir ki lâmsız (belirsiz) olarak denildiği zaman bu mânâ birden bire akla gelir. İmâm-ı Azam Ebû Hanife hazretleri nekire (belirsiz) olan bu dehrin mânâsında, yani ne kadar bir zamana denildiği hususunda görüş belirtmemiştir. Zaman kelimesi ise dehrin az veya çok bütün parçalarında da kullanıldığından dolayı daha umumî ve genel olmuş oluyor. Zaman geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek kısımlarına ayrılır ise kâinatın baştan sona kadar bir uzamasının ifâdesi dem e k olduğundan zaman, dehrin makamlarından olarak düşünülür. Burada üç mânâdan her birine göre yorumlanabilir ise de en fazla zamanın geçmesi ve uzun zaman diye tefsir edilmiştir. Çünkü sözkonusu olan yok etme, kâinatın sonu olan herşeyin yok edilmesi değil, bazı şeylerin yok edilmesidir.

Meâl-i Şerifi

27- Göklerin ve yerin mülkü sadece Allah'ındır. Kıyâmetin kapacağı gün varya, işte o gün batıla sapanlar hep hüsrana düşecekler.

28- O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır, onlara: "Bugün yaptığınız amellerin cezası verilecektir.

29- İşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor, çünkü biz sizin yaptıklarnızı hep kaydediyorduk." (denir).

30- İman edip iyi işler yapanlara gelince; Rableri onları rahmeti içine koyacaktır. İşte apaçık kurtuluş budur.

31, Ama kâfirlere gelince; onlara da denilir ki; "Size âyetlerim okunmadı mı? Siz büyüklük tasladınız ve günah işleyen bir kavim oldunuz değil mi?

32- Allah'ın vaadi gerçektir. "O kıyâmetin geleceğinde şüphe yoktur." denildiğinde "Kıyamet nedir bilmiyoruz." Yalnız bir zandan ibârettir sanıyoruz. Fakat bu hususta kesin bir bilgimiz yok." derdiniz.

33- Derken yaptıkları amellerin kötülüğü gözlerinin önüne serildi, alay edip durdukları şey onları kuşatıverdi.

34- O gün kâfirlere şöyle denilir; "Siz, dünyada bugüne kavuşmayı nasıl unuttuysanız, biz de bugün sizi öylece unutacağız. Yeriniz ateştir ve sizin için yardımcılardan bir kimse de yoktur."

35- Bunun sebebi şudur; Siz Allah'ın âyetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün onlar, ateşten çıkarılmayacaklar ve kendilerinden özür dilemeleri de kabul edilmeyecektir.

36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

37- Göklerde ve yerde büyüklük ve hâkimiyet O'nundur. O, Aziz'dir (herşeye galiptir); Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).

27-37- "Kıyametin kopacağı gün..." Saat, aslında Râgıb'ın açıkladığına göre zamanın parçalarından bir parçadır. Buna benzetilerek kıyâmete de saat denilir. "Kıyamet yaklaştı.." (Kamer, 54/1), "Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi ona aittir." (Zuhruf, 43/85), "Ey muhammed! Sana kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar." (Nâziât, 79/42) gibi. Bunun iki ayrı yorumu vardır. Birisi: "Ve o hesaba çekenlerin en süratli olanıdır." (En'âm, 6/62) buyurulduğu üzere sürâtle hesap görmektir. Birisi de şöyle açıklanan mânâdır. "Onlar kıyameti gördükleri gün, dünyada ancak bir akşam ve bir kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar." (Nâziât Sûr e si, 79/46), "Dünyada sanki gündüzün bir anı kadar kalmış olduklarını sanacaklar." (Yunus, 10/45), "Ve kıyâmet koptuğu gün." (Câsiye, 45/27) Birincisi kıyâmet, ikincisi zamanın az bir parçasıdır. Bir de denilmiştir ki kıyâmet mânâsına saat üç tanedir: 1- Büyük saat ki insanların hesaplaşma için diriltilmesidir. Nitekim "Fuhuş ve ahlaksızlık açıkça yapılıncaya ve dirhem ile dinara tapılıncaya kadar, şöyle şöyle oluncaya kadar kıyâmet kopmaz." hadisinde peygamber (s.a.v.) buna işaret etmiştir. 2- Ort a saat (kıyâmet), bir asır halkının ölümüdür. Nitekim rivâyet olunduğu üzere Peygamber (s.a.v.) Abdullah b. Üneys'i görmüş, "Bu çocuğun ömrü uzarsa kıyamet kopuncaya kadar ölmez buyurmuştu ki sözkonusu zat, sahabenin en son vefat edenidir deniliyor. 3- Küç ü k saat (kıyamet); insanın ölümüdür ki her insanın kıyameti kendi ölümüdür. "Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar,

gerçekten hüsrana uğramışlardır. Kıyâmet günü (ölümleri) ansızın gelince onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak... (Enâm Sûresi, 6/31) gibi bazı âyetlerde de saat bu mânâyadır. "Kim ölürse, onun kıyameti kopmuştur." Bununla birlikte bizim anladığımıza göre hangi mânâya olursa olsun kıyâmete saat denilmesi, Allah katında belirlenmiş bir sürenin bir vaktin saatinin gelmesi itib a rıyladır. Nitekim dilimizde de "vakti ve saati gelmiş" deyimi herkesçe bilinmektedir. Burada da saat kıyâmet mânâsınadır.

Ve her ümmeti (Câsiye) diz çökmüş olarak görürsün. Câsiye, iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Birisi diz çökmüş mânâsınadır ki gereği kasdedilmiştir. Çünkü diz çökmek derli toplu, en itinalı ve hürmetli vaziyettir (pozisyondur). Birisi de toplanmış cemaat mânâsınadır ki den alınmıştır. Bir araya gelmiş taş yığınına denir. Maksat, Yâsin Sûresi'nde "Onların hepsi mutlaka huzurumuz d a toplanıp hesap için hazır bulundurulacaklardır." (Yâsin, 36/32) buyurulduğu üzere Allah'ın huzurunda hesap için toplanmaktır.

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri AHKAF suresi Tefsiri
Yazar: RasitTunca - 06-08-2020, 05:58 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri AHKAF suresi Tefsiri

Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
46-AHKAF:


1-10- İlimden geriye kalmış bir eser, önceki peygamberlerin ilimlerinden kalma rivayete dayanan bir ilim. Yahut toz üstüne bir yazı, "De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim."

BİDİ', BİD'AT, âdette hiç örneği geçmemiş yeni türemiş, türedi, yani ilk olarak peygamberlik iddia eden, yahut hiç bir peygambere benzemeyerek, kendi kendine Allah'ın izni olmaksızın bir takım örneği olmayan şeyler icad edecek bir icadcı değilim. İsrailoğulları'ndan bir şahid de onun bir benzerine şehadet edip im a n getirir. Buradaki zamirinde iki ihtimal vardır. Biri Kur'ân'a, biri de peygambere raci olmasıdır. Kur'ân'ın Tevrat gibi Allah kitabı olduğuna, yahut Hz. Peygamber'in Musa gibi bir peygamber olduğuna şehadet ederek iman eder. Bakara Sûresi'nde açıklam a sı geçtiği üzere Tevrat'ta Hz. Peygamber Hz. Musa'ya "Senin gibi bir peygamber" diye Musa'nın benzeri bir peygamber olmak üzere anlatılmıştı. İsrailoğulları'ndan böyle şehadet eden şahit de çoğunluğun görüşüne göre Abdullah b. Selam (r.a.)'dır. İmam Ş a 'bi gibi bazıları şahidden maksadın Hz. Musa olduğunu söylemişlerdir ki daha önce haber vermiştir. İbnü Cerir ve diğerlerinin rivayetlerine göre Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a) demiştir ki: Resul-i Ekrem (s.a.v.) "Yeryüzünde yürüyen bir kimse hakkında o cennetli k tir derken işitmedim. Abdullah b. Selam'dan başka ki "İsrailoğulları'ndan bir şahit de onun bir benzerine şehadet edip iman getirir." âyeti de onun hakkında nazil oldu. Sûrenin Mekkî, Abdullah b. Selam'ın iman edişinin ise Medine'de olması itibarıyla b u durumda bu âyet gaib haberlerinden demek olur. Fakat yukarıda işaret olunduğu üzere bazıları sûre Mekkî olmakla beraber bu âyetin Medenî olduğunu söylemişlerdir. Hasen'den rivayet olunur ki şöyle demiştir. "Bana şu haber ulaştı, Abdullah b. Selam İslâm'a girmek istediği zaman: Ya Resulullah dedi, yahudiler bilir ki ben onların âlimlerindenim, babam da onların âlimlerinden idi. Halbuki şimdi ben şehadet ediyorum ki, sen Allah'ın hak peygamberisin ve onlar seni Tevrat'ta yazılı bulurlar, şimdi filana, filan a ve daha yahudilerden adlarını saydıklarına adam gönder ve beni evinde gizle de onlara benden ve babamdan sor, çünkü benim kendilerinin en âlimi olduğumu, babamın da en âlimlerinden bulunduğunu şüphesiz söyleyeceklerdir. Ben de o zaman çıkarım, ve senin A l lah'ın Resulü olduğunu ve onların seni yanlarındaki Tevrat'ta

yazılı olarak bulduklarını ve gerçekte senin hidayet ve hak din ile gönderildiğine şehadet ederim. Resul-i Ekrem (s.a.v.) de öyle yaptı, onu evinde gizledi, yahudileri çağırttı, yanına girdiler, derken Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sizin içinizde Abdullah b. Selam nedir?" kendisi dediler bizim en âlimimiz, babası da. O halde müslüman olduysa ne dersiniz?", "olmaz" dediler, üç kere tekrar ettiler, bunun üzerine çağırdı, o da çıktı sonra: "Ben, şahitlik ederim ki sen Allah'ın Resulü'sün, onlar seni yanlarındaki Tevrat'ta yazılı olarak buluyorlar ve sen hidayet ve hak dini ile gönderildin." dedi. Deyince yahudiler biz senden bunu beklemezdik ey Abdullah b. Selam dediler. Küfrederek çıktılar. A l lah Teâlâ da bu âyeti indirdi. "De ki: Ne dersiniz bu Kur'ân Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bununla birlikte İsrailoğulları'ndan bir şahit de onun bir benzerini Tevratta görüp inanmış iken siz hala büyüklük taslarsanız haksızlık et m iş olmaz mısınız? Şüphesiz ki Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez." Buna dair diğer rivayetler de vardır. Bununla beraber Mesruk'da demiştir ki bu Abdullah b. Selam hakkında nazil olmadı, Mekke'de nazil oldu, Abdullah b. Selam ise Medine'de müsl ü man oldu. Bu ancak Resulullah'ın kavmine karşı bir delilidir. Tevrat, Kur'ân gibi Musa da Muhammed (s.a.v.) gibidir. Onlar Tevrat'a ve peygamberlerine iman ettiler de siz küfrettiniz, demektir. İbnü Cerir der ki gerçi Mesruk'un dediği âyetin zahirine daha uygundur. Çünkü "De ki: Ne dersiniz eğer o Kur'ân Allah tarafından ve siz ona küfretmiş iseniz" âyeti Allah tarafından Kureyş müşriklerine karşı bir kınama ve peygamberi için onlar aleyhine bir delil gösterme makamındadır. Bu âyet de daha öncesindeki â y etlerin benzeridir. Onlarda ne kitap ehlinin ne de yahudilerin zikri geçmediği gibi daha önce zikri geçenlerden sözün çevrilmesine delalet eder bir karine de görülmüyor. Fakat Resulullah'ın ashabından bir cemaatten maksat Abdulah b. Selam olduğuna dair h a ber varid olmuştur. Ve tevil ehlinin çoğu da bunun üzerinde yürümüştür. Bunlar ise Kur'ân'ın mânâlarını ve nüzul sebebini ve ne kastedilmiş olduğunu da daha iyi bilirler. Buna göre şehit Abdullah b. Selam, kınanan muhataplar da yahudi topluluğu olmuş oluy o r, yalnız Taberî'nin daha önce zikri geçenlerden sözün değiştirilmesine delalet eder bir karine görülmüyor, demesi üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü bir kere başta "İnkâr edenler uyarıldıkları şeyden yüz çeviriyorlar." buyurulmakla

sözün asıl sevkinin, mutlak kâfirler hakkında olduğu gösterilmiş sonra da iki "De ki: Ne dersiniz?" hitabı ile bunların iki kısmına işaret olunarak birincisi ile müşriklere, ikincisi ile de diğerlerine yahut hepsine hitap yapıldığı anlatılmıştır. Demek ki hem asıl sözün gel i şi birliği muhafaza edilmiş hem de iki kere "Deki ne dersiniz?" buyurulmakla bir hitap değişikliği karinesi de verilmiştir. Şu halde "Şüphesiz ki Allah zalim topluluğu doğru yola iletmez", ifadesi ilk bakışta yahudilere uygun olmakla beraber anlam i t ibarıyla hepsinden geneldir. Bu cümle, şartın cevabı yerinde bulunmaktadır. Yani öyle olunca siz zulmetmiş olursunuz, hidayete eremezsiniz. Çünkü:

Meâl-i Şerifi

İnkâr edenler, iman ednler için: "Eğer İslâm'da bir hayır olsaydı onlar, onu kabulde bizi geçemezlerdi." derler. Bununla muvaffak olamayınca da: "Bu eski bir yalandır." diyeceklerdir.



12- Kur'ân'dan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı Tevrat vardı. Bu Kur'ân ise zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanları müjdelemek için Arap lisanı ile indirilen ve kendinden öncekileri tasdik eden bir kitaptır.

13- "Gerçekten Rabbimiz Allah'tır." deyip, sonra da dosdoğru olanlara gelince onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

14- İşte onlar cennetlikdirler, yaptıklarına karşılık orada ebedi olarak kalacaklardır.

15- Biz insana ana ve babasına iyilik yapmayı tavsiye ettik. Anası onu zahmetle karnında taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun ana karnında taşınması ile sütten kesilme süresi otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: "Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöne l dim. Ve ben gerçekten müslümanlardanım."

16- İşte yaptıklarının en güzelini kendilerinden kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu onlara vaad edilmiş olan dosdoğru bir sözdür.

17- Ana ve babasına: "Öf size! siz bana öldükten sonra tekrar dirilip kabrimden çıkarılacağımı mı vaad ediyorsunuz? Oysa benden önce nice nesiller gelip geçmiştir." diyen kimseye ana ve babası Allah'a sığınarak "Yazıklar olsun sana! Gel iman et, şüphesiz ki, Allah'ın vaad i gerçektir." dediklerinde o: "Bu Kur'ân öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" diyordu.

18- İşte onlar kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları içerisinde haklarında azab vaadi hak olmuş kimselerdir. Onlar gerçekten hüsrana uğramışlardır.

19- Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.

20- İnkâr edenler ateşe arzedilecekleri gün onlara: "Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azabla cezalandırılacaksınız." (denir).

11- "İnkâr edenler, iman edenler hakkında derler ki..." Bunun da hem müşrikler, hem yahudiler tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. Tefsircilerin çoğuna göre müşriklerdir. Müminlerin çoğunu Ammar, Süheyb, Bilâl gibi fakir ve zayıflardan görerek aşağılamak ve güya bu

şekilde İslâm'ı küçük düşürmek istiyorlar. Sâlebi, yahudilerin Abdullah b. Selam ve arkadaşları hakkındaki sözleridir demiştir. Bununla, yani böyle demekle iman edenlere dil uzatmakla maksatlarına muvaffak olamayınca, İslâm'ı ve Kur'ân'ı körletmek veya şehadeti iptal etmek maksadına ermeyince Daha diyeceklerdir ki bu eski bir iftiradır, eski uydurulmuş bir yalandır. Yani peygamber hakkında öncekilerden rivayet olunan müjdeler eski bir yalandır diyecekler yahut İslâm'ı inkâr etmek için dini kökünden inkâr edecekler. Demek ki istikbalin kâfirle r i daha azgın olacaktır.

12-14- Halbuki onun önünden yani Kur'ân'dan önce nazil olmuş Musa'nın kitabı vardır. Bununla hem eski bir iftira demelerinin nereye kadar varmış olduğu gösterilmiş oluyor hem de cevabı verilmiş oluyor. Çünkü o öyle var ki Bir imam ve rahmet olmuş bir halde, Allah'ın dininde senelerce rehber, kendisine uyulmuş, arkasınca gidilmiş ve o sayede Allah Teâlâ'nın rahmetine, nimetine erilmiş, eğer o bir iftira, bir yalan olsaydı o feyiz ve rahmet olur muydu? Ve işte bu da ya n i Kur'ân da dili Arapça olarak tasdik edici bir kitap, Musa'nın bir imam ve rahmet olan kitabını tasdik, onun esasındaki hakikati ispat ve teyid eden Arapça dilli bir kitap ki tasdikin hikmeti de zulmedenleri uyarmak için, her kim olursa olsun, ken d isinden herhangi bir şekilde zulüm, haksızlık meydana gelenlere Allah'ın azabını haber vererek sonucun korkunçluğunu anlatmak için güzellik yapan iyilere de müjde için, şöyle ki: "Gerçekten Rabbimiz Allah'dır." deyip, sonra da dosdoğru olanlar, yani il m in özü olan tevhit ile amelin sonu olan doğruluğu kendilerinde toplayanlar. (Fussilet Sûresi'nde bu âyetin benzeri olan 30. âyetin tefsirine bkz.) Orada melekler vasıtasıyla müjde yapılıyordu. Burada ise doğrudan doğruya yapılıyor.

15- "Biz insana a na babasına iyilik yapmayı tavsiye ettik. Tavsiye bir kimseye yapması gereken bir şeyi öğüt tarzında önceden söylemektir. İman ve doğruluk en birinci özellikleri olan iyilerin şanı beyan olunurken anaya babaya iyilik özellikle tavsiye edilmiştir. Bu tavsi y e birkaç yerde gelmiştir. Fakat herbirinde başka bir nükte ve bakış açısıyla sevkedilmiş olduğu için tekrar değil ayrı ayrı fayda ifade etmektedir. Nitekim burada da "Yaptıklarının karşılığı olarak" ifadesi dolayısıyla iyilik ve doğruluğun önemli bir m i sali olmak üzere getirilmiştir. Rivayet olunduğuna göre ifadesine kadar bu iki âyet Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) hakkında nazil olmuş ve birçok hükümlerin de esaslarını içinde toplamıştır. Önce ahlâkî

açıdan araya üç mertebede dikkat çekilmiştir. Birincisi, babanın galibiyeti altında olarak tağlib yoluyla valideyn içinde, ikincisi üçüncüsü ile doğurma ve emzirme yönüyledir. Baba ise yalnız 'de bir kere zikredilmiştir. Bir Hadis-i Şerif'te beyan olunan şu ifade ile mütenasiptir. Bir adam; ya Resu l ullah "Ben kime çok iyilik edeyim?" demişti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Anana", sonra kime dedi, yine "anana" buyurdu, sonra kime? dedi, yine "anana" buyurdu. Sonra kime? dedi, "babana!" buyurdu."

Anası onu sıkıntı ile, zahmet ve meşakkat ile yüklendi yine zahmet ve meşakkat ile karnındakini doğurdu. Hamilelik süresi, ve sütten kesilmesi de otuz aydır. Bakara Sûresi'nde "Emzirmeyi tamamlamak isteyen baba için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler." (Bakara, 2/233), Lokman Sûresi'nde de "Onun sütten kesilmesi iki yıldadır. (Lokman, 31/14) buyurulduğuna göre bu otuzun iki senesi emzirme müddeti, altı ayı da hamilelik müddeti oluyor. Demek ki hamileliğin en az müddeti emzirmenin de en çok müddeti gösterilmiştir. Ç ü nkü bunlara kadının namusu nesep ve nikâhın haramlığı yönleriyle pek çok önemli hükümler dayanmaktadır. Rivayet olunur ki Hz. Ömer (r.a.)'e bir kadın duruşmaya götürülmüştü ki altı ayda doğurmuştu. Had cezası uygulanmasını emretti. Hz. Ali (r.a) bu âyeti h atırlatarak "had" cezası lazım gelmez hamilelik süresinin en az müddeti altı aydır diye itiraz etti. Hz. Ömer de tasdik etti. Fahreddin Râzî bunu naklettikten sonra der ki: Akıl ve tecrübede bunun böyle olduğuna delâlet eder. Tecrübe sahipleri diyorlar k i ceninin teşekkülü için takdir edilmiş bir zaman vardır, o zaman ikiye katlanınca cenin harekete başlar, bu toplama iki misli daha ilave edilince cenin anasından ayrılır dünyaya gelir. Mesela ceninin yaratılışını otuz günde tamam farz edelim. Bu zaman ik i ye katlanıp altmış gün oldu mu cenin hareket eder. Bu toplama iki misli olan yüzyirmi gün daha ilave edilince yüz seksen eder ki altı aydır. O vakit "cenin" anadan ayrılır. Yaratılış otuzbeş günde tamam olduğunu farz edelim, o vakit yetmiş günde hareket e d er iki misli yüz kırk daha ilave olununca toplamı iki yüz on gün eder ki yedi aydır. Çocuk anadan ayrılabilir. Kırk gün olduğunu farz etsek seksen günde hareket eder iki yüz kırk günde anadan ayrılır ki sekiz aydır. Kırkbeş günde tamam olduğunu farz edel im o zaman da doksan günde

hareket eder ikiyüz yetmiş günde anadan ayrılır ki dokuz ay eder. İşte tecrübe sahiplerinin anlattıkları kural budur. Calinûs demiştir ki ben hamilelik zamanlarının miktarlarının miktarlarını çok merak ile araştırdım. Bir kadın gördüm ki yüz seksen dört günde doğurdu. İbnü Sina da kendisinin bunu müşahade etmiş olduğunu kaydetmiştir. Demek ki hamileliğin en az müddeti Kur'ân'ın nassına göre de tıbbın tecrübelerine göre de bir olarak altı aydır. Ama hamileliğin en çok müddeti hakkında Kur'ân'da bir delalet yoktur. Ebu Ali b. Sina Şifa adındaki eserinde dokuzuncu makalesinin altıncı faslında demiştir ki, tamamıyla itimad ettiğim güvenilir bir yerden bana ulaştı ki bir kadın hamilelik senelerinin dördüncüsünden sonra bir çocuk doğurd u dişleri bitmişti, hem de yaşadı. Eristatalis'ten de şöyle hikâye olunmuştur: Hayvanların doğum ve hamilelik zamanları bellidir. İnsandan başka ki gebe bir kadın bazan yedi ayda bazan sekiz ayda doğurur. Sekizinci ayda Mısır gibi muayyen beldelerden başka yerlerde az yaşar. Ama genellikle çoğunluk dokuzuncu aydan sonra doğmaktadır. Tecrübe sahipleri şunu da hatırlatırlar ki yukarıda geçtiği üzere ikiye katlamak suretiyle beyan ettiğimiz kaide kesin değil, yaklaşık olarak böyledir. Bazan günlerde fazlalık e k siklik olabilir, sonra Râzî ceninin tamamlandığı müddeti de altı kısma ayırarak tecrübeye dayanan bilgilerine göre kaydetmiştir ki zamanımızda buna "mebhas-ı rüşeym" yani cenin, embriyo bilimi denilmekte ve özel bir tasnife tabi tutulmaktadır. Nihayet der ki, altıncısında organlar birbirinden seçilir ve hissolunacak şekilde belli olur, bunun toplamı kırk gündür, bazen kırk beş güne kadar uzanır en azı da otuzdur. Şu halde bu, tıbbî tecrübelerle Peygamber (s.a.v.)'in şu hadisinde haber verdiğine uygun düşme k tedir. "Her birinizin yaratılışı anası karnında kırk günde toplanır." tecrübe sahipleri derler ki: "Kırktan sonraki düşük cenin torbası yarılıp da soğuk suya konulduğu zaman organları belirgin küçük bir şey ortaya çıkar, kısaca hamileliğin en az müddeti altı ay olduğu gibi emzirme müddetinin de en çoğu iki senedir. "Hamilelik süresi ve sütten kesilmesi ve otuz ay" toplamının haberidir. Ancak İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri bu âyette bir de şu mânâ ihtimalini nazar-ı dikkate almıştır. Hamilelik süre s i de sütten ayrılma süresi de otuz aydır. Bu durumda hamilelik müddetinin de otuz ay, emzirme müddetinin de otuz ay olması ve ikisinin de en çok süresinin beyan edilmiş bulunması gerekir. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif hamileliğin en çok

müd detinin iki seneden fazla olamıyacağını ispat etmiş olmakla hamilelik hakkında zikredilen ihtimalin sakıt olması lazım gelirse de sütten kesilme hakkında iki sene "Emzirme süresini tamamlamak isteyen baba için tam iki yıl." (Bakara, 2/233) âyetiyle kayıtlı bulunduğu için nikâhın haramlığını ifade eden emzirme müddeti bakımından en çok sürenin otuz ay olması şüphesi devam etmektedir. Bu ihtimali ortadan kaldıracak bir delil yoktur. Dolayısıyla haram kılanın mübah kılana tercih olması hakkındaki usul kaid e si gereğince otuz ay içinde emişenler hakkında ihtiyaten süt kardeşliği dolayısıyla nikahın haramlığının sabit olması gerekir. Fakat Lokman Sûresi'nde "Onun sütten kesilmesi iki yıl içindedir." ifadesi mutlak olduğu için İmameyn bu şüpheye iştirak etmem i şlerdir. Fetvada da bu tercih edilmiştir. (Bu konuda geniş bilgi için Fıkıh'dan Hidaye ve şerhlerine bkz.) İşte babanın ananın böyle haklarından dolayı onlara iyilik ile muamele etmesini o insana tavsiye ettik. Nihayet hayat en güçlü çağına erdi, kuvve t ve olgunluk çağına erdi. Kuvveti ve aklı sağlamlaştı. Bunu bazıları bülûğ ile, bazıları da olgunluk çağıyla tefsir etmişlerdir. Bu, şuna daha yakındır: Ve kırk yaşına erişti. Denilir ki peygamberler de kırktan sonra peygamberlikle görevlendirilmişlerd i r. Bununla birlikte Hz. İsa ile Yahya'nın küçüklüklerinde peygamberlikleri de söz konusudur. İşte tam aklını, kuvvetini toplayıp da kırkına erdiği zaman o tavsiyeyi yerine getirerek dedi: Allah'tan üç dilek diledi, birincisi şöyle nimetlerine şükür niyazı. Ey Rabbim! Bana öyle ilham et, öyle arzu ver ki senin nimetine şükredeyim. Önce şükrü istemesi, şükrün daima bir nimet neşesiyle ilgili olduğundan ilk önce kalbin neşesini bulmak içindir. İşte her başarının sırrı da bu neşedir. O neşe iledir ki rı z aya uygun büyük salih ameller yapılabilir. Hem bana ihsan ettiğin nimetine hem de anama babama ihsan ettiğin nimetine, anama babama, yani din nimeti ve varlık nimeti. İkincisi, ve senin razı olacağın salih bir amel işleyeyim. Kelimesinde tenvin t a zim için, yani büyük bir iş olduğunu ifade etmek içindir. Yahut çokluk ifadesi içindir. Birçok iş demektir. Yahut da bir çeşit tekliktir ki salih amel cinsinden Allah Teâlâ'nın rızasını özellikle celbedecek bir çeşit amel, rızayı gerektirecek itaat demekt i r. Üçüncüsü neslimde de benim için islah nasip et, yani ıslahı, düzgünlüğü onlara da ulaştır. İçlerinde sabit kıl çünkü ben tevbe ile sana yüz tuttum, senin razı olmayacağın fillerden veya senin zikrinden alıkoyacak şeylerden tevbe edip sana yöneldim. Çünkü ben müslümanlardanım. Kendilerini ihlas ve samimiyetle senin birliğine teslim

edenlerdenim. Bu iki cümle duanın sağlam olmasının, tevbe ve İslâm'a bağlı olduğuna işarettir. İbnü Abbas (r.a) hazretleri demiştir ki: Allah Teâlâ, Ebu Bekir (r.a)'in duasını kabul buyurdu da müminlerden dokuz kişiyi azat etti ki Bilali Habeşi ve Âmir b. Füheyre bunlardandır. Ve her ne hayır istediyse Allah Teâlâ ona yardım etti. Zürriyyeti hakkında da duasını kabul buyurdu. Çocuklarının hepsi iman ettiler. Ona hem anası n ın babasının, hem de çocuklarının hepsinin İslâm'a girmesi nasip oldu. Babası Ebu Kuhafe Osman b. Amr ve annesi Ümmül Hayr bintü Sahr b. Ömer, oğlu Abdurrahman b. Ebi Bekir ve onun oğlu Ebu Atik hepsi Peygamber'e yetiştiler ve Hz. Ebu Bekir'in ulaştığı ma n evî derece sahabeden hiçbirine nasip olmadı. "Allah hepsinden razı olsun." Bununla birlikte ashab-ı kiramın hepsi böyle iyilik ve doğruluk duyguları ile dopdolu idiler.

16-Buna işareten buyuruluyor ki: İşte bunlar, böyle güzel vasıflarla vasıflanmış olan iyi ve şükredici insanlar, O cennetlikler için de, yani iman ve doğrulukları dolayısıyla haklarında "İşte onlar cennetliklerdir. Orada yaptıklarının mükâfatı olarak ebedi olarak kalacaklardır." (Ahkâf, 46/14) buyurulan ve kendilerine kıyamet g ünü korku ve üzüntü olmayan cennetlikler içinde öyle seçkin kimselerdir ki kendilerinden amellerinin en güzelini kabul ederiz ve günahlarından geçeriz. Burada "Yaptıkları amelin en güzeli ifadesi hakkında tefsircilerin iki görüşü vardır. Birisi "en g ü zel" "güzel" mânâsınadır denilmiş, birisi de den maksat mübahın üzerinde olan itaattır ki mendub ve vacibide içine almaktadır. Çünkü mübah çirkin değil güzeldir, ama ona sevab ve ceza gerekmez fakat açık olan şudur ki bunların günahlarından geçilmiş olduğu gibi yaptıkları iyilikleri de onlara keffaret gibi olarak cennetteki mertebelerinin en güzel amellerine

göre olmasıdır. Burada Mücahid'den Taberi Hz. Ebu Bekir'in Ömer'e olan vasiyetini nakleder. Şöyle ki: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'i çağırdı da ona dedi ki: Ben sana bir vasiyet edeceğim onu iyi muhafaza edesin Allah'ın gecede bir hakkı vardır. Onu gündüzün kabul etmez ve gündüzün bir hakkı vardır onu da gece kabul etmez. Bizim hiçbirimiz için farzı yerine getirmedikçe nafile yoktur, Kıyamet günü miz a nları ağır gelenlerin mizanlarının ağır gelmesi hep dünyada hakka uymaları ve onun, onlara ağır gelmesi sebebiyledir. Haktan başka bir şey konmayan bir mizanın ağır gelmesi ise hakkıdır. Kıyamet günü mizanları hafif gelenlerin mizanlarının hafif gelmesi d e dünyada batıla uymalarından ve onun, onlara hafif gelmesindendir. Batıldan başka bir şey konmayan bir mizanın hafif gelmesi de hakkıdır. Görmez misin Allah Teâlâ cennetlikleri en güzel amelleriyle zikretmiştir. Onun için biri der ki benim amelim bunların ameline nerede erişecek onun sebebi çünkü Allah Teâlâ onların kötü amellerinden geçmiştir de onları açığa vurmaz, görmez misin Allah Teâlâ cehennemlikleri en kötü amelleriyle anmıştır da biri der ki; ben amelce onlardan iyiyimdir, onun sebebi çünkü Allah T eâlâ onların en güzel amellerini kendilerine geri vermiştir. Görmez misin Allah Teâlâ şiddet âyetini, rıza âyetinin yanında ve rıza âyetini şiddet âyetinin yanında indirmiştir ki mümin hem ümitli, hem saygılı olsun da kendi eliyle tehlikeye atılmasın ve A l lah'a karşı hak olmayan bir kuruntuya kapılmasın.

17- "Ve o kimse ki ana babasına üf size dedi." Bununla önceki âyetin tamamen aksine yani anasına babasına eziyet edenlere intikal ile uyarıya geçiliyor. Mervan, bunun Abdurrahman b. Ebi Bekir hakkında nazil olduğunu iddia etmiş ise de doğru değildir. Hikâye olunuyor ki Mervan bir gün mescidde hutbesinde ben Emirül Müminin'in yani Muaviye'nin Yezid'i halife tayin etmesi hakkındaki görüşünü güzel görüyorum, çünkü Ebu Bekir de yerine halife bıraktı, Ö m er de demişti. Bunun üzerine Abdurrahman b. Ebi Bekir: yani krallık mı?, Ebu Bekir (r.a) vallahi onu ne çocuklarından birisi ne de ehli beytinden birisi hakkında yapmadı. Muaviye ise sırf oğluna rahmet ve keramet yaptı, dedi. Mervan sen "Ana ve babası n a üf size diyen kimse" değil misin? dedi. Abdurrahman'da sen Resulullah'ın lanetlediği melunun oğlu değil misin? dedi. Hz. Aişe işitti, Mervan'a sen Abdurrahman'a şöyle şöyle mi dedin? Yalan söylemişsin. Vallahi o âyet onun hakkında inmedi, isteseydim ki m in hakkında indiğini söylerdim, dedi.

Bana çıkarılacağımı mı vaad ediyorsunuz? Öldükten sonra kabirden dirileceğimimi vaad ediyorsunuz? Halbuki benden önce nice nesiller geçmiş, yani onlardan kim kabirden çıkmış da ben çıkacakmışım? diyor. O ikisi, yani anası babası ise Allah'a sığınıyorlar, onun böyle inkârından cüretinden, küfründen aman diyerek Allah'a sığınıyor, aman ya Rabbi diye feryad ediyorlar. Yazıklar olsun sana, inan, iman getir. Herhalde Allah'ın vaadi haktır, diyo rlar.

VEYLEK, veyil sana, aslında bizim "canı çıkası, geberesi" tabirimiz gibi bir helak duası olmakla beraber hakikaten helak için değil, azarlayarak teşvik ve özendirme için de kullanılır ki burada da maksat odur. Onun için bana yazıklar

olsun sana d emek daha uygun olacaktır. O yine, onları yalanlayarak bu sizin Allah'ın vaadi dediğiniz öncekilerin masallarından başka bir şey değildir, hiç aslı olmayarak yazılan masallardır, der.

18- İşte bunlar öbürlerinin tam aksine olarak cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce geçen ümmetler içinde aleyhlerine söz hak olmuş kimselerdir. Sözden maksat "Andolsun ki ben cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım." (Hûd, 11/119) âyetinde ifade edilen azap kelimesidir. Burada "ümmetler i çinde" ifadesi yukarıdaki "cennetlikler içinde" ifadesinin karşılığında kullanılmış olmak üzere cehennemlikleri gösteriyor ve bu âyetten cinlerin de insanlar gibi ölümlü olduğu anlaşılıyor. Çünkü bunlar kendilerini ziyan etmiş, hüsrana düşmüş kimsel erdir

19- ve her biri için, yani şu anlatılan iki kısımdan cennetliklerle hüsrana düşenlerden hirbir kısım için amellerinden dereceler var, işledikleri hayır veya şer amellere göre çeşitli dereceleri vardır. Cennetliklerin de dereceleri farklıdır. Kendilerine azap hak olanların da. Çünkü gerek mahiyet, gerekse şekil itibarıyla amelleri farklıdır. Onun cezası olan dereceleri de ona göre farklıdır. Bunun için buyuruluyor ki: Bu da onlara hiçbir zulüm edilmek sizin amellerinin kendilerine tamamen öd enmesi içindir.

20- Onun için kimininki dünyada tamamlanır, kimininki ahirette. Bu şekilde kâfirler sırf dünya için çalıştıkları ve yaptıkları iyi amellerin mükâfatını hemen dünyada alacakları için O küfredenler ateşe arz olunacağı günde -ki kıyamet günüdür- şöyle denecektir: "Siz bütün iyiliklerinizi dünya hayatınızda giderdiniz." Hz. Ömer (r.a)'de rivayet edilmiştir. "İstesem ben sizin en hoş yemekliniz en güzel giyimliniz olurdum. Fakat gördüm ki Allah Teâlâ bir kavme iyiliklerinin yok olduğu habe r ini vermiş. "Siz bütün iyiliklerinizi dünya hayatında giderdiniz" buyurmuştur. Ben iyiliklerimi geriye bırakmak isterim demiştir. Yine rivayet olunur ki Şam'a geldiği vakit ona misli görülmemiş bir yemek yapılmıştı. Buyurdu ki: Bu bizim fakat vefat etm i ş olan müslüman fakirler için ne var, onlar arpa ekmeğinden doymuyorlardı. Halid b. Velid, onlara cennet var, dedi. Deyince Ömer'in gözleri doluktu da vallahi bizim nasibimiz bu dünyanın geçici menfaatlerinde olup da onlar gittiler ise!.. Dedi ki: Allah d a ha iyi bilir ama, cennette aramız ne kadar uzak olur demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) bir gün suffe ehlinin yanlarına girdi. Elbiselerine yamalık bulamadıklarından deri ile yapıyorlardı.

Buyurdu ki siz bugün mü daha hayırlısınız yoksa her biriniz sabah süslü bir elbise, akşam süslü bir elbise giyeceğiniz ve sofranızda tabakların biri gidip biri geleceği ve evi Kâbe örtülür gibi örtüleceği gün mü? Biz bugün daha hayırlıyız dediler, evet buyurdu, bu gün daha hayırlısınız. İbnü Zeyd bu âyetin tefsirinde şu â y etleri okumuş. "Kim dünya hayatını ve zinetini isterse biz onlara amellerinin karşılığını burada tamamen öderiz, bu hususta onlara cimrilik yapılmaz." (Hud, 11/15) ve "Her kim ahiret sevabını isterse onun sevabını artırırız. Ve her kim dünya menfaa t ini isterse ona da dünyalık veririz. Fakat ahirette ona hiçbir nasip yoktur." (Şura, 42/20), "Her kim acele geçen dünyayı isterse dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar dünyalık peşin veririz. Sonra da ona cehennemi tahsis ederiz." (İsrâ, 17/18) ve de m iştir ki işte dünya hayatında iyiliklerini giderenler bunlardır. Aşağılayıcı azab, aşağılayıcı yani zillet ve hakaret azabı. Bunun bir misal ile izahı:

Meâl-i Şerifi

21- Ey Muhammed! Âd kavminin kardeşi Hud'u hatırla. Hani O, Ahkâf denilen yerde kavmini uyarmıştı. O'ndan önce ve sonra da nice peygamberler gelip geçmiştir. Hud, kavmine: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." demişti.

22- Onlar: "Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen o bize vaad edip durduğun azabı haydi getir." dediler.

23- Hud: "O azabın ne zaman geleceğine dair ilim Allah katındadır. Ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim ola rak görüyorum." dedi.

24- O azabı, vadilerine doğru yayılan bir bulut halinde gördükleri zaman: "Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur." dediler. Hud ise: "O sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. O bir rüzgârdır ki, içerisinde acı bir azab vardır.

25- O rüzgâr, Rabbinin emri ile herşeyi yıkar mahveder." dedi. Nihayet helâk oldular ve evlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. İşte biz günahkâr kavmi böyle cezalandırırız.

26- And olsun ki, biz onlara size vermediğimiz imkanlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşattı.

21-23- Âd kavm inin kardeşi, yani "Hani kardeşleri Hud

onlara demişti" (Şuarâ, 26/124) buyurulduğu üzere Âd kavminin içlerinden kendilerine peygamber olan Hud (a.s) Ahkâf'ta, Ahkâf, aslında uzun ve eğrili büğrülü yüksekçe kum yığını demek olan "hıkf" kelimesinin çoğuludur ki o eğri büğrü kum tepeleri demek olup Âd kavminin o uyarı sırasında bulundukları yer bu ad ile anılmıştır. İbnü Zeyd ve Katade'den Yemen beldelerinden "Şıhr" denilen yerde denize doğru kumluklarda oturuyorlardı diye İbnü Abbas'tan Umman ile Meh r e arasında diye rivayet edilmiş. Muhammed b. İshak da demiştir ki Hûd (a.s) peygamber olarak gönderildiği zaman Âd kavminin bulunduğu yer ve cemaatleri, Ahkâf, Umman civarında Hadramut'a doğru kumluk, sonra da bütün Yemen idi. Bununla beraber yeryüzünün h e r tarafına yayılmış ve Allah'ın verdiği fazla kuvvetleriyle halkını perişan etmişlerdi. Mucemül Büldan'da der ki bu üç rivayetin üçünde de mânâ birdir. Ancak Dahhak'tan Şam'da bir dağdır diye bir rivayet gelmiş ise de İbnü Atiyye tefsirinde de sahih olan d emiş Âd'ın beldeleri Yemen'de idi. Ve "Direkli irem bağları" (Fecr, 89/7) onların idi. (O âyetin tefsirine bkz.) Demek ki Ahkâf kelimesi anlam itibarıyla Âd kavminin kuvvetlerine rağmen yerlerindeki çürüklüğe işaret eden ve uyarıya uygun olan bir keli m edir. Bu bakımdan "Ondan önce ve sonra birçok uyarıcı peygamberler gelip geçmişti." âyetinde "nüzûr" kelimesi "İnzar" yani uyarı mânâsına "nezir" kelimesinin çoğulu olarak da düşünülebilir. Fakat mastarın çoğul olması zahire muhalif olacağından "münzir" uyarıcı mânâsına "nezir"in çoğulu olması daha doğrudur, yani Hud'dan daha önce ve daha sonra uyarıcı peygamberler gelmiş geçmiş ise de şimdi sen özellikle Hud'un uyarısını hatırla. Şöyle ki "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin çünkü ben size büyük b ir günün azabının gelmesinden korkuyorum." demişti.

24- "Ne zaman ki o azabı bir bulut halinde gördüler." "Ârız" kelimesi asıl mânâsında bir yanı görülen demek olup bundan çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Bu cümleden olmak üzere ufukta yerden çıkan buluta da Ârız denilir ki, burada bu mânâ ile tefsir edilmiştir. İşte biz böyle cezalandırırz. Öyle günahkâr kavimleri, yani her şekilde onun gibi değil fakat fenalık itibarıyla öyle ummadıkları bir şekilde gelip herşeyi alt üst eden rüzgâr sürat ve de h şetiyle saran bir helak cezası İbnü ebiddünya Kitabü's-sehab'da ve Ebu'ş-Şeyh Azamet'te, İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: Onun azab olduğunu ilk tanımaları

şöyle olmuştur, çıkmış olan yüklerinin ve hayvanlarının birer kuş tüyü gibi gök ile yer arasında uçuşmaya başladığını görmüşler, derhal evlerine girmişler ve kapılarını kapamışlar. Derken rüzgar gelmiş kapılarını açmış yedi gece sekiz gün üzerlerine kum seli akıtmış. Sonunda da Allah Teâlâ rüzgâra emretmiş üzerlerinde kumu açmış ve hepsini d e nize dökmüş. İşte "Nihayet öyle oldular ki meskenlerinden başka hiçbir şey görülmez oldu." ifadesinde anlatılan budur. Yine rivayet olunmuş ki içlerinde azabı ilk gören bir kadın olmuştu. Ateş alevi gibi bir rüzgar görmüştü. Hud (a.s)'a gelince şöyle r ivayet olunmuş: Rüzgarı hissettiği zaman kendinin ve müminlerin üzerine bir hat çizmiş, bir menba civarına doğru çekilmişti. İbnü Abbas'tan da şöyle rivayet edilmiştir ki: Yanındakilerle beraber etrafı çevrili bir yere çekilmişti. Onlara rüzgardan ancak d e rileri yumuşatacak ve nefislere neşe verecek kadar dokunuyor ve fakat Âd kavmine uğrayınca yer ve gök arasında göç ettiriyor ve taşlarla beyinlerini parçalıyordu.

25- "Ne zaman ki o azabı bir bulut halinde gördüler." "Ârız" kelimesi asıl mânâsında bir yanı görülen demek olup bundan çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Bu cümleden olmak üzere ufukta yerden çıkan buluta da Ârız denilir ki, burada bu mânâ ile tefsir edilmiştir. İşte biz böyle cezalandırırz. Öyle günahkâr kavimleri, yani her şekilde onun g ibi değil fakat fenalık itibarıyla öyle ummadıkları bir şekilde gelip herşeyi alt üst eden rüzgâr sürat ve dehşetiyle saran bir helak cezası İbnü ebiddünya Kitabü's-sehab'da ve Ebu'ş-Şeyh Azamet'te, İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: Onun azab o l duğunu ilk tanımaları

şöyle olmuştur, çıkmış olan yüklerinin ve hayvanlarının birer kuş tüyü gibi gök ile yer arasında uçuşmaya başladığını görmüşler, derhal evlerine girmişler ve kapılarını kapamışlar. Derken rüzgar gelmiş kapılarını açmış yedi gece sekiz gün üzerlerine kum seli akıtmış. Sonunda da Allah Teâlâ rüzgâra emretmiş üzerlerinde kumu açmış ve hepsini denize dökmüş. İşte "Nihayet öyle oldular ki meskenlerinden başka hiçbir şey görülmez oldu." ifadesinde anlatılan budur. Yine rivayet olunmuş k i içlerinde azabı ilk gören bir kadın olmuştu. Ateş alevi gibi bir rüzgar görmüştü. Hud (a.s)'a gelince şöyle rivayet olunmuş: Rüzgarı hissettiği zaman kendinin ve müminlerin üzerine bir hat çizmiş, bir menba civarına doğru çekilmişti. İbnü Abbas'tan da şö y le rivayet edilmiştir ki: Yanındakilerle beraber etrafı çevrili bir yere çekilmişti. Onlara rüzgardan ancak derileri yumuşatacak ve nefislere neşe verecek kadar dokunuyor ve fakat Âd kavmine uğrayınca yer ve gök arasında göç ettiriyor ve taşlarla beyinler i ni parçalıyordu.

26- "Ne kulakları, ne gözleri ve ne de gönülleri kendilerine hiç bir fayda vermedi. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı." Bu gösteriyor ki kendileri için ondan korunmak mümkündü. Eğer Allah Teâlâ'nın onlara göstermiş olduğu âyetleri ve delilleri inkâr etmeyip de Hud (a.s)'ın uyarısı üzerine iman ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı, fakat dinlemeyip eğlendikleri için o alay ettikleri, haydi getir bize dedikleri, azab da kendilerini kuşatıverdi. Şu halde onlardan da h a zayıf olan sizleri kuşatamaz mı? Görülüyor ki bunlarla bütün semavî afetler beşerin bir suçuna ceza olmak üzere anlatılmış olmuyor. Beşerin kazancı ile ilgili olan âfetlerin dehşeti ve Allah Teâlâ'nın her kuvvet üzerindeki kudreti anlatılmış oluyor.

Meâl-i Şerifi

27- Andolsun ki, biz sizin etrafınızda bulunan bir çok memleketleri helak ettik. Belki tevhide dönerler diye ayetlerimizi çeşitli şekillerde açıkladık.

28- Allah'ı bırakıp da kendilerine yakınlık sağlamak için edindikleri ilâhları onlara yardım etselerdi ya! Ama hayır, aksine onlardan kaybolup gittiler. İşte bu onların yalanları ve uydurup durdukları iftiralarıdır.

29- Ey Muhammed! Hani biz cinlerden bir grubu Kur'ân'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar Kur'ân'ı dinlemek için hazır bulundukları zaman birbirlerine "susun" dediler. Kur'ân'ın okunması bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

30- Onlar kavimlerine şöyle dediler: "Ey kavmimiz! Gerçekten biz Musa'dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden bir kitap dinledik. O kitap gerçeği ve doğru yolu gösteriyor.

31- Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun ve O'na iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun."

32- Her kim Allah'ın davetçisine uymazsa bilsin ki, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah'tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

33- Onlar gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmayan Allah'ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet şüphesiz ki, O'nun herşeye gücü yeter.

34- İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün onlara: "Bu gerçek değil miymiş?" denir. Onlar da: "Rabbimiz Hakk'ı için gerçekmiş!" derler. Allah onlara: "O halde inkâr ettiğinizden dolayı şimdi tadın azabı!" der.

35- Ey Muhammed! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için (azab hususunda) acele etme. Sanki onlar kendilerine vaad edilen azabı gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkan fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi?

27- "Andolsun ki biz sizin etrafınızdaki memleketleri helak etmişizdir." Bu örnek yoluyla Mekkelilere hitaptır. Etrafındaki helak olan memleketler, Me'rib, Semud'un hicri, Sedum, Eyke gibi yerlerdir. Biz âyetleri de evirip çevirip anlatmıştık. Yani uyarıcı âyetleri hep onlara türlü şekillerde evirip çevirerek tekrar da etmiştik. Ki belki dönerler. Şirkten, isyandan vazgeçip, tevhide dönerl e r, zaten bu değişmelerin herbiri diğerleri için başlıbaşına bir âyet bile oluyordu, gösteriyordu ki Allah'tan başka

dayanılıp ibadet edilecek hiçbir şey yoktur.

28- O zaman onları kurtarsa idi ya? O Allah'tan başka yakınlık için. "Biz onlara ancak bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.." (Zümer, 39/3), "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir." (Yunus, 10/18) diye şefaat için ilahlar diye tutundukları kimseler o mabut taslakları niye kurtaramadılar? Hayır bilak i s onlardan kaybolup gittiler. Yani onları bırakıp dünyadan ve inançlarından silinip gittiler. Ve işte bu sapıklık, bu hayal kırıklığı onların iftiraları, yani iftiralarının eserleri yalan ve batıl itikadlarının vardığı sonuçtur. Ve uydurdukları i ftiranın neticesidir.

29- "Bir de o zamanı hatırla ki cinlerden bir takımını Kur'ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik.." Bu yukarıdaki üzerine matuf zannedilebilirse de değildir. "Yönelttiğimiz zamanı hatırla" takdirinde yukarıdaki cümlesine matuftur. Arapça'da nefer kelimesi üçten ona ve ondan kırka, kadar toplanmış bir cemaat hakkında kullanılır. Cin, insan karşılığı gizli yaratıklardır. (En'am Sûresi'ndeki "Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yapmışızdır. ( Enam, 6/112) âyetinde bu kelimenin izahına ve Cin Sûresi'ne bkz.) Bu hatırlatmada sırf ibret ve uyarı için bir kaç rivayette geldiğine göre bunlar Diyarbekir tarafından Nusaybin cinlerinden imiş.

Ninovalı da denilmiştir. Fahreddin Razî der ki: Bu olayın nasıl olduğu hususunda iki görüş vardır: Birincisi, Said b. Cübeyr demiştir ki; cinler gök kapılarını dinlerlerdi, ne zaman ki taşlanıp kovuldular gökte olan bu olay her halde yerde bir şeyden dolayı olsa gerektir diye sebebini aramaya gittiler. O sıra d a Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke halkının kendisine uymalarından ümitsiz olarak İslâm'a davet için Taif'e çıkmıştı. Mekke'ye dönmek üzere bulunduğu zamana tesadüf ediyordu. Batnı Nahil denilen vadide kalkmış sabah namazında Kur'ân okuyordu. İşte oraya Nusay b in cinlerinin ileri gelenlerinden bir bölük cin uğramıştı. Çünkü İblis onları göğün taşlamalarla korunmasını icab ettiren sebebi öğrenmek üzere göndermişti. Kur'ân'ı işittiler ve sebebin o olduğunu anladılar. İkinci görüş: Allah Teâlâ peygambere cinleri d e uyarıp davet etme ve kendilerine Kur'ân okuma görevini de vermişti. Onun için Allah Teâlâ ona

Kur'ân dinlemek ve kavimlerini uyarmak üzere bir takım cin göndermişti. Ebu Hayyan da Bahir'de der ki: Cin kısası iki defa olmuştu, birincisi Taif'ten dönüşündeki. Siyercilerin anlattıkları kıssaya göre onlardan yardımcı aramaya çıkmıştı. Nahle vadisinde namaz kılarken dinlediler, o bilmiyordu sonra Allah Teâlâ onların dinlediklerini haber verdi. Diğer bir defasında da Allah Teâlâ, Peygamber'e cinleri uyarıp onl a ra Kur'ân okumasını emir buyurmuştu. Bunun üzerine bana cinlere Kur'ân okumam emredildi, arkamdan kim gelecek dedi, bunu üç kere söyledi, Abdullah b. Mesud'dan başkası ses çıkarmamış önlerine bakmışlardı. Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Cin gecesi be n den başka kimse hazır olmadı, gittik. Hacun'daki dağ yoluna vardığımızda bana bir hat çizdi, ben gelinceye kadar bundan çıkma dedi, sonra Kur'ân okumaya başladı ben şiddetli bir gürültü işittim hatta Resulullah'a bir şey olmasından korktum, onu birçok kar a rtılar kapladı, onunla benim arama engel oldu hatta sesini işitmez oldum, sonra bulut parçalanır gibi parçalandılar, sonra bana birşey gördün mü dedi. Evet beyaz elbiselere bürünmüş siyah adamlar gördüm, dedim, işte onlar Nusaybin cinleri diye buyurdu. Ta b eri tefsirinde der ki: Allah Teâlâ "Hani biz cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik" buyurduğu cin grubunun kaç adet olduğu hakkında tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Bazısı yedi kişi idi, dedi. Bu cümleden olarak İbnü Abbas'tan İkrime rivayet ederek demiştir ki Nusaybin halkından yedi kişi idiler. Resulullah onları kavimlerine elçi yaptı, diğer bazıları da dokuz kişi idi, dediler. Bunlardan Zirr b. Hubeyş demiştir ki Hz. Peygamber (s.a.v) Nahle vadisinde iken "onun huzuruna vardıkları zaman" âyeti i ndirildi. Dokuz idiler, birisi Zevbaa idi. sözü yani Allah'ın Resulüne yönelttiği cin grupları peygamberin huzuruna vardıklarında demektir. Alûsî de şunları kaydetmiştir. İbnü Ebi Hatim'in Mücahid'den rivayetine göre yedi kişi idiler. Üçü Harran'dan, dö r dü Nüsaybin'den, isimleri de: Hasâ, Mesâ, Şasır, Masır, Elerdevanyan, Serme, el-Ahkam yahut el-Ahkab idi. Taberânî Evsat'ta ve İbnü Merduyye cinnin Resulullah'a iki kere gönderildiğini nakletmişlerdir. Hafaci'nin Şihab'ında Kâdi haşiyesinde Cin Sûresi'nin tefsirinde denilmiştir ki hadisler cinnin gönderilmesi altı kere olduğuna delalet etmektedir. Rivayetlerde gerek adet ve gerek diğer hususta görülen ihtilaf da bununla bağlanmıştır. Nitekim Ebu Nuaym rivayet

etmiştir ki: Nüsaybin halkından dokuz kişi nahle vadisinden gittiler, bunlardan fulan ve fulan ve fulan ve'l-Erdevanyan el-Ahkab kavimlerine uyarıcı olarak vardılar, sonra da çıktılar. Resulullah'a heyet halinde yetkili delege olarak geldiler üç yüz kişi idiler. Hacun'a kadar geldiler el-Ahkab geldi R e sulullah (s.a.v)'a selam verdi ve kavmimiz seninle görüşmek üzere Hacun'da hazır bulunuyorlar dedi. Resulullah da Hacun'da geceden bir saate söz verdi. İbnü Ebi Hatim de İkrime'den bu âyette onların Musul ceziresinden on iki bin olduklarını rivayet etmişt i r. Bu adedi Keşşaf'ta da hikâye eder. Resulullah'ın onlara okuduğu sûre yani Alak Sûresi idi. Bununla beraber Bahir'de İbnü Ömer ve Cabir b. Abdullah (r.a)'dan nakledilmiştir ki; Resulullah (s.a.v) onlara (Rahman) sûresini okudu. "Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz." dedikçe, hayır Rabbimizin âyetlerinden hiçbir şey yalanlamayız "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" derlerdi. Bir de Ebu Nuaym Delâil'de Resulullah'a cinlerin gelişinin, peygamberliğin on birinci senesinde olduğunu rivayet e tmiştir. Bu kıssanın hicretten üç sene önce olduğunun söylenmesi de bu mânâdadır.

30- "Musa'dan sonra indirilen bir kitap, Musa'dan sonra deyip de İsa'yı söylememelerine iki ihtimal gösterilmiştir. Birincisi, çünkü Musa (a.s) iki kitap ehli arasında hakkında ittifak edilen bir peygamberdir. Ve ona indirilen kitap Kur'ân'dan önce en büyük kitaptı. İsa (a.s) da onunla amel etmek üzere görevlendirilmişti. İkincisi Ata demiştir ki, çünkü yahudi milleti üzere idiler. Bu ifadelerin bir çok noktaları bu g i zli varlıkları zannedildiği gibi sadece mücerred (soyut) şeylerden ibaret olmadıklarını bildirmekten uzak kalmıyor. Onun için kelamcılar bunlara latif cisimler demişlerdir. Önündekini, yani Tevrat'ı yahut bütün geçmiş ilâhî kitapları tasdik ediyor. Ha k ka, yani esas itibarıyla sahih itikada ve doğru bir yola, teferruat itibarıyla da doğruca Allah'ın rzasına erdirecek amelî ve şerî hükümlere iletiyor.

31- "Günahlarınızı bağışlasın." Burada Baziyet ifade eden ile denilmesi dikkat çekicidir. Denilmiştir ki maksat sadece Allah'ın hakkı olan günahlardır. Çünkü kulların hakları sadece iman ile bağışlanıvermez. Gerçi bir gayri müslim kanlar döküp mallar yağma etmiş olup da sonra müslüman olsa müslüman oluşu hiç şüphesiz bütün geçmişlerini keser at a r ise de yine o gayri müslimin birkaç sene önce eman yolu ile gelip bir şahısdan borç almış olduğunu farz etsek bu defa sadece İslâm'a gelmesiyle o

borcun da zimmetinden düşmüş olması gerekmez. yani aynı yurt içinde zimmi ve andlaşma ile orada bulunan gayri müslimlerin İslâm'a girmeleri belirli olan kul haklarını düşürmez. Bu cinler de kendi kavimleri içinde imana davet ettikleri için yalnız bazı günahların bağışlanacağını vaad etmişlerdir. Daha diğer şekilde de söylenmiştir.

32- Her kim de Allah'ın davetçisine, yani peygambere ve peygamberin elçilerine uymazsa yeryüzünde aciz bırakacak değildir. Yani Allah'ı aciz bırakıp da onun azabından kendini kurtarabilecek değildir. Bu âyet tehdit ve uyarıyı özetlemiş oluyor. Ve burada cinlerin sözü son buluyor.

3 3- Nihayet öldükten sonra dirilme ve ahiret meselesi iyice zihinlere yerleştirilmek üzere buyuruluyor ki: Görmediler mi? Bu görüş, göz görüşünden, kalp görüşü ile görmek ve delil getirmektir. Yani şu görülüp duran gökler ve yeri yaratmış ve onları y a ratmakla yorulmamış. Bu kayıt yahudilerin altı günde yarattı da yedinci gün dinlendi demelerini reddir. Nitekim Kâf Sûresi'nde "Bize bir yorgunluk da dokunmadı." (Kâf, 50/38) buyurulmuştur. "Ölüleri diriltmeye de kadirdir." Ölüleri diriltme: "Bir ölü iken dirilttiğimiz (Kâfir iken hidayet verdiğimiz) ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur ihsan ettiğimiz kimse..."(En'am, 6/122) âyetinde ifade edilen diriltmeyi de kapsadığında şüphe yoktur. Evet hiç şüphe yok ki o herşeye kadirdi r. Diriltmenin de her türlüsüne kadirdir. Onun için İslâm herhalde ebedi hayat bulacak, kâfirler cehenneme girecektir.

34-35- "O gün kâfirler ateşe arzolunacaktır." Böyle olunca, yani kâfirlerin sonu böyle ateş olacak ve hakkı itirafa mecbur kalacak olunca ey Muhammed! Sen sabret! Ulü'l-Azm (Azim sahibi) peygamberlerin sabrettiği gibi. Çünkü sen de onlardansın.

ULÜ'L-AZM: Azim sahipleri, azim bir işin icrasına ve yerine getirilmesine kalbi kesinlikle bağlamak yahut iradede sabır ve sebat ile maksadı takip ve gayret sarfetmektir. 'deki 'in beyaniye ve tebîziye olması muhtemeldir. Beyan olduğuna göre Ulü'l-azim'den maksadın resuller olduğunu, resullerin hepsinin azim sahipleri bulunduğunu gösterir. Çünkü peygamberlerin hepsi sabır v e sebat, azim ve atılım sahipleridir. Baziyet olduğuna göre de peygamberler içinden azimlerinin üstünlüğü ile seçkin bir kısım, yani şeriat sahibi olup onun kuruluş ve yerleşmesinde çok çalışan ve onun meşakkatlerine ve hasımlarının düşmanlıklarına tahamm ü l ederek sabreden şerefli peygamberlerdir

ki bunların meşhurları "Hani biz peygamberlerden misaklarını almıştık senden de, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryemoğlu İsa'dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık." (Ahzap, 33/7) âyetinde isimleri sayılanlardır. Bu konuda daha başka görüşler de vardır, bizim fikrimizce Kur'ân'da isimleri zikredilen peygamberlerin hepsi Ulü'l-azm Resuldür, denilmesi de doğrudur. Çünkü, Resuller Kur'ân'da zikredilenlerden ibaret değildir. "Kıssalarını sana anlatmadığımız Resuller." (Nisa, 4/164) vardır. Sabret de onlar o kâfirler,özellikle Kureyş kâfirleri hakkında azap için acele etme, sanki onlar kendilerine vaad edilen sonu görecekleri gün bir günün bir saatinden fazla durmamış gibi olacaklardır. O saat gelinc e onun korkusundan ve ahiretin uzunluğundan dünyada durdukları senelerce ömür az, o kadar az gelecektir.

Müddeti devri felek bir gündür. Âdem bir nefes. Yeter, yani bu size edilen vaaz ve hatırlatma son derece beliğ, yeterli bir öğüttür, elverir. Yahut beliğ bir tebliğdir. Haberiniz olsun duymadık demeyin.

Kısaca, helak olacak başkası değil, ancak o fasıklar güruhudur. İtaatten çıkmış, öğüt dinlemez, fasık kavimdir. Âlûsî tefsirinde der ki; Bu sûrenin âyetleri arasında bu "Sanki onlar görecekleri gün..." âyetinin bir özelliği bulunduğuna işaret eden bazı eserler vardır. Taberani, Dua kitabında Enes aracılığı ile peygamber (s.a.v)'den şöyle rivayet etmiştir. Buyurdu ki; bir hacet diledin ve onun çabuk olmasını arzu ettin mi? Şöyle de:

"Tek olan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Onun hiçbir ortağı da yoktur. O çok yücedir, çok büyüktür. Tek olan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O kullarına karşı çok yumuşak ve çok cömerttir. Daima diri ve kullarına yumuşak davranan kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'ın adıyla, yüce Arş'ın

sahibi olan Allah'ı tesbih ederim. Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur. Sanki onlar kendilerine vaad edilen sonu görecekleri gün bir günün bir saatinden fazla durmamış gibi olacaklardır. Bu yeterli bir tebliğdir. Helak olacak başkası değil ancak o fasıklar güruhudur. Allah'ım, senden rahmetine sebep olacak şeyleri, mağfiretine sebep olacak iradeni, her türlü günahtan kurtuluşu, her türlü iyiliği elde etmeyi, cennete kavuşmayı, cehennem ateşinden kurtulmayı diliyorum. Allah'ım, bana bağışlamayacağın bir günah, ferahlık vermeyeceğin bir sıkıntı, ödettirmeyeceğin bir borç, yerine getiremeyeceğim dünya ve ahiret ihtiyaçlarından herhangi bir ihtiyaç bırakma, ey merhametilerin en merhametlisi olan Allah'ım! bunları rahmetinle ihsan et ya Rab!

Bu konuyu yazdır

Allah-Y Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri MUHAMMED suresi Tefsiri
Yazar: RasitTunca - 06-08-2020, 05:57 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Elmalılı Hamdi Yazır Kuran-ı Kerim Tefsiri MUHAMMED suresi Tefsiri

Elmalılı Hamdi Yazır
Kuran-ı Kerim Tefsiri
47-MUHAMMED:


1- O kimseler ki küfredip Allah yolundan yüz çevirmekte yahut men etmektedirler.

SADDÛ: Yüz çevirmek, aldırmamak mânâsına mastarından lâzım yahut da men etmek, çevirmek mânâsına 'den müteaddi olabilir. İkisiyle de tefsir edilmiştir. Keşşaf haşiyesi Keşf'te der ki: Birincisi daha açıktır. Çünkü: "De ki işte benim yolum budur. Basiretli olduğum halde Allah'a davet ederim." (Yusuf, 12/108) buyurulduğuna göre Allah yolundan sapmak Muhammed (s.a.v)'in getirdiği doğru yoldan yüz çe v irmektir. İkinci âyette: "Ve o kimseler ki iman etmekte ve salih salih ameller işlemekte ve Muhammed'e indirilene inanmaktadırlar." buyurulmasına karşılık şekliyle uygun olan da budur. Gerçekten bu iki âyetin getirilmesi kâfirlerle müminlerin ve özelli k le Hz. Muhammed'e indirilene, gereği gibi iman edenlerle etmeyenlerin bir mukayesesini göstermesi itibarıyla bu karşılık önemlidir. Âyetin iniş sebebi Mekke müşrikleri olmakla beraber mânâ geneldir. Yani Mekke müşrikleri gibi küfredip de Allah yolundan M u hammed (s.a.v.)'in davet ettiği hak İslâm dininden yüz çevirenlerin Allah amellerini boşa gidermektedir. Mesailerini, çalışmalarını, yaptıkları iyi

işleri hedefine isabet ettirmeyip boşa çıkarmaktadır.

2- Buna karşılık Ve onlar ki iman edip salih işler yapmakta ve Muhammed'e indirilene iman etmektedirler. Yani burada imandan maksat özellikle Muhammed (s.a.v)'e indirilen kitap ve şeriata imandır. Çünkü Rablerinden gelen hak odur. Allah yolunu hakkıyla beyan eden ve Allah'dan geldiğine hiç şüphe olmayan hak kitap ancak odur. Diğerleri kısmen bozulmuş, kısmen de neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) olmakla, Kur'ân'ın tasdiki ile birlikte bulunmayanlar hak değildir. Onun için istenen iman ona imandır. Bu şekilde ona hakkıyla iman edip de gereğince salih amellere çalışan müminler Allah kendilerinden kabahatlerini keffaretleyip örtmekte ve yüreklerini, hal ve durumlarını düzeltmektedir. Kâfirler boşuna çalışırken, bunlar düzen ve intizam içinde günden güne ilerleyip fikir ve kalplerini düzeltmekte ve i şlerinde ileri gitmektedirler. Mekke'deki kâfirlerle Medine'deki müminlerin hali karşılaştırılınca bu tecrübe ile sabit olduğu gibi bütün tarihte de imanlarında salih olan müslümanların hali böyle olmuştur. Şu halde her ne zaman bunun aksi görülmüşse müsl ü manların iman ve dürüstlüklerinin bozulmuş olmasındandır.

3- O, öyle olması, yani kâfirlerin taşkınlığı, müminlerin dürüstlüğü şu sebepledir ki: Küfredenler batıla tabi olmuşlar, Allah yolundan kaçınıp hevalarına, keyiflerine uyarak boş ve gelip geçici maksatlar peşinde koşmuşlar, iman edenler ise Rabblerinden gelen hakka tabi olmuşlardır. İşte Allah insanlara mesellerini böyle getirir. Her kavmin alemde mesel olacak iyi veya kötü sonuçlarını kendilerine bu şekilde yapıştırır, kılıklarını yüzlerine böyle çarpar. Batıl peşinde koşanların meselleri şaşkınlık, hakka tabi olanların meselleri de kalp, dürüstlüğü ile başarı olur.

4- Öyle olunca o küfredenlerle savaşla karşılaştığınız vakit. Hemen boyunlarını vurmaya bakın. "Boyunlarının köküne vurun da vurun, öldürün. Ta onların kuvvetlerini kırdığınız zaman, yani çok kırıp ordularının yarasını derinleştirdiğiniz, iyice alt ettiğiniz zaman, bağı sıkı basın, kalanlarını sağlam bağlayıp esir edin. Sonra da artık ya azad, ya fi d ye, yani muhayyersiniz ya lütfeder salıverirsiniz, yahut can bahası bir kurtuluş fidyesi alırsınız. Terdîd (iki ihtimalle anlatma)de aslolan gerçek ayrım olacağı için bu terdîdin zahiri, esir alındıktan sonra ya azad, ya fidyeden başka bir şey yapılamayac a ğını gösterir. O halde tutulan esiri öldürmek veya köle etmek nasıl caiz olur? Bundan dolayı Hasan-ı Basrî hazretleri gibi bazıları esir tutulduktan

sonra öldürülmeyeceğini söylemişlerdir. Rivayet olunur ki Haccac'a böyle bir takım esirler getirilmişti. Hacac onlardan birini öldürülmesi için İbnü Ömer (r.a) hazretlerine gönderdi, İbnü Ömer hazretleri dedi ki; bize böyle birşey emredilmedi, Allah Teâlâ ancak ta onların kuvvetlerini kırdığınız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık ya azad ya fidye, buyur d u. Fakat çoğunlukla âlimler demişlerdir ki İmam (devlet başkanı) muhayyerdir.

1) Müslüman olmadıkları takdirde dilerse öldürür. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) Ukbe b. Ebi Muayt'ı ve Tuayme b. Adiyy'i ve Nadr. b. Haris'i sabren katletti, bununla beraber imamın (devlet başkanının) emri olmaksızın gazilerden birinin, esiri kendiliğinden öldürmesi caiz olmaz. Esirin kötülüğünden korkmak gibi zorlayıcı bir sebep olmaksızın öldürmüş bulunursa imam onu cezalandırır.

2) İmam dilerse köle yapar, çünkü bunda hem kötülüklerinin ortadan kaldırılması, hem de İslâm'ın menfaati vardır.

3) Dilerse hürriyetleri saklı olmak üzere müslümanlara zimmi olarak bırakır. Nitekim Hz. Ömer Irak'ın sevad halkını öyle bırakmıştır. Ancak Arap müşriklerinin zimmî olmaları da kabul edilmez. Köle yapılmaları da caiz olmaz. Mürtedler gibi ya ölüm ya İslâm teklif edilir.

4) Müfâdat; yani esirleri esirlerle değiştirme. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den bir rivayette caiz görülmemiş ise de Siyer-i Kebir'in rivayeti olan daha zahir bir rivayette caizdir. Ebu Yusuf, Muhammed, Şafiî, Malikî, Ahmed İbnü Hanbel'in görüşleri de budur. Resulullah (s.a.v)'in iki müslümanı iki müşrik fidyesi ile kurtardığı rivayet olunur. Hatta bir kadın ile bir çok müslüman esirlerini kurtardığı da rivayet olu n muştur.

5) Müfâdat bilmal (mal karşılğı esirleri değiştirme). Hanefi mezhebince meşhur olan, caiz görülmemiştir. Çünkü bunda düşmana para ile asker kazandırmak vardır. Bedir'de bu şekilde alınan fidyelerden dolayı Enfal Sûresi'nde "Hiçbir peygamber için harp sahasında düşmanı iyice ezinceye kadar esirler almak uygun değildir. Siz dünya malını istiyorsunuz Allah ise Ahireti kazanmanızı istiyor. Allah çok güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer daha önce Allah'tan gelmiş bir hüküm bulunmasaydı

aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. (Enfal, 8/67-68) âyetiyle kınama gelmiştir. Bununla beraber Siyer-i Kebir'de müslümanlarda ihtiyaç olunca bir sakınca yoktur der. Dürer'de de mal karşılığı esirleri serbest bırakmak savaş bitmede n caiz olursa da savaş tamam olduktan sonra caiz olmaz diye zikredilmiştir. Yani meşhur olan yorum budur. Bu mânâ "Harp ağırlıklarını atıncaya kadar." (Muhammed, 47/4) kaydından anlaşılmış olsa gerektir.

6) Menn, yani hiçbir şey almaksızın karşılıksız darulharbe salı vermek mânâsına azad, Ebu Hanife, Malik, Ahmet b. Hanbel mezheplerinde caiz görülmüştür. Fakat İmam Şâfiî buna da cevap vermiştir. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v) Bedir esirlerinde bir takımına lütfetmiştir. Ki bunlardan birisi Ebul Âs b. E birrebi idi. Şöyle ki, Mekke halkı esirlerini kurtarmak için fidyelerini gönderdiklerinde Resulullah'ın kızı Zeynep de kocası olan Ebul As'ın fidyesini göndermişti. Bunun içinde bir gerdanlık vardı ki bunu Zeynep Ebul As'a gelin olurken annesi Hz. Hatice ( r.anha) takmıştı. Resulullah bunu görünce şefkatinden dolayı çok müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah ashabına bunun gönderdiğini kendisine iade edip de esirini serbest bırakmayı uygun görürseniz yapın dedi. Onlar da onu memnuniyetle yaptılar. Resulul l ah'ın bunu salıverirken Zeyneb'i boşamasına dair söz aldığını da rivayet ederler. Aynı şekilde Resulullah (s.a.v) Yemâme halkının efendisi Sümame b. Esal b. Numan el-Hanefi'yi de karşılıksız serbest bırakmıştı ki o sonra güzel bir müslüman oldu. Bir de Bu h ari'de sabit olduğu üzere şöyle buyurmuştur. Mutim b. Adiy sağ olsa da şu kokanlar, yani Bedir esirleri hakkında bana söyleseydi ben onları hemen bırakıverirdim. Bu hadis de karşılıksız serbest bırakmanın caiz olduğunu gösterir. Çünkü caiz olmasa peygambe r "yapardım" demezdi bunlardan başka, İmam Şafiî, bir de bu "Sonra da artık ya karşılıksız azad ya fidye" âyetini de delil getirmiştir. Gerçi bazılarını dediği gibi burada karşılıksız serbest bırakma fidye olmadığı halde öldürmemek mânâsına yorumlandığı takdirde gerek kölelik ve gerek zımmi olarak hürriyetiyle bırakmayı içine alacağı gibi, mutlak azad etmek mânâsına yorumlandığı takdirde de zimmi olarak kalması şıkkını da içine alırsa da bunların hiçbirisi karşılıksız olarak memleketine iadesi mânâsına e ngel olmaz. Bu mânâyı da öncelikle içerir. Şu

halde bu âyete karşı serbest bırakmayı neshedecek (hükmünü kaldıracak) bir delil bulunmadıkça İmam Şafiî'nin dediği gibi karşılıksız serbest bırakmak şüphesiz caiz olur. Suyutî'nin Dürrü Mensur'da zikrettiğine göre İbnü Abbas, Katade, Dahhak ve Mücahid'den bu âyetin bundan sonra nazil olmuş bulunan Tevbe Sûresi'ndeki âyetlerle neshedilmiş olduğu rivayet edilmiştir. İbnü Cerir de der ki: Âlimlerin bu "Onları iyice altettiğiniz zaman bağı sıkıca basın, sonra d a artık ya karşılıksız azad ya fidye" âyetinde ihtilaf ettiler. Bazıları dediler ki; mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır). onu "Müşrikleri nerde bulursanız öldürün." (Tevbe, 9/5) ve "Onları harpte yakalarsan arkadakilerini onlarla ürküt." (Enfal, 8/57) â yetleri neshetmiştir. İbnü Cüreyc'ten ve Süddî'den âyeti neshetti diye rivayet edilmiştir. Katade'den âyeti neshetti diye rivayet edilmiştir. İbnü Abbas'dan "Küfredenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurmaya bakın, kuvvetlerini kırdığı m ız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık ya azad ya fidye" âyetinde fidye neshedilmiştir. Bu âyeti "Haram aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, esir edin, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun." (Tevbe, 9/5) âyeti neshetti. Berâe Sûresi'nden ve haram ayların çıkışından sonra müşriklerden hiçbirinin ne anlaşması, ne de dokunulmazlığı kalmadı. Dahhak'dan "Artık bundan sonra ya azad ya fidye" hükmü neshedilmiştir. "Haram ayları çıktığı zaman müşrikleri ner e de bulursanız öldürün." (Tevbe, 9/5) âyeti onu neshetti. Berâe Sûresi'nden sonra müşriklerden hiçbirinin ne andlaşması, ne zimmî olarak kabul edilme hükmü kalmadı. Fakat diğer bir takımları da bu muhkemdir, neshedilmemiştir. Esiri öldürmek caiz olmaz anc a k azad veya fidye karşılığı serbest bırakmak caiz olur, demişlerdir. Yukarıda nakledildiği üzere İbnü Ömer hazretleri bize öldürme emredilmedi. "Artık bundan sonra ya azad, ya fidye" demiştir. Atâ, müşrikin sabren öldürülmesini mekruh görür, bu âyeti o kurdu: Hasen demiştir ki; esirler öldürülmez ancak savaşta onlarla düşmana ordu heybetli gösterilir. Ömer b. Abdulaziz erkeği erkeğe fidye yapardı. Ve Hasan bir mal karşılığı esirleri serbest bırakmayı mekruh görürdü. Taberî bunları naklettikten sonra d er ki: Bence doğru olan, bu âyet mensuh değil muhkemdir. Çünkü

neshedenle, neshedilen, aynı durumda hükümlerinin birleştirilmesi mümkün olmayan yahut birinin diğerini neshettiğine kesin delil bulunan şeydir. Halbuki azad ve fidye ve öldürmede Resulullah'a ve ondan sonra ümmetin işlerini yönetmekte olanlara muhayyerlik verildiği inkâr edilmemektedir. Gerçi bu âyette öldürme zikredilmemiş ise de diğer âyette "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün." (tevbe, 9/5) diye öldürmeye izin verilmiştir. Resulullah d a öyle yapmış, harp edenlerden elinde esir bulunanı bazen öldürmüş bazen fidye karşılığı serbest bırakmış, bazen de azad etmiştir. Bu âyette özellikle azad ve fidyenin zikredilmiş olması ise yukarıdan beri geçen âyetlerde öldürme emir ve izinlerinin tekra r, tekrar geçmiş olmasındandır. Görülüyor ki Taberî'nin bu açıklamasına göre "artık bundan sonra ya azad ya fidye" muhayyerliğinin mutlak oluşu öldürmeye delalet eden diğer âyetlerle kayıtlanmış oluyor. Halbuki fıkıh usulünde bilindiği üzere mutlakın k a yıtlanması mukarin (beraberindeki hüküm) ile olursa tahsis, daha sonra gelen bir şey ile olursa bir nesih mânâsını içerir. Berâe âyetleri de iniş itibarıyla sonradan olduğu için bu çözüm şekli demek ki İbnü Abbas'ın dediği gibi bir nesih olduğunu itirafta n başka birşey değildir. Nitekim Hanefilerden birçokları nesih olduğunu söylemişlerdir. Onun için Ebu's-Suud şöyle der: "Yani bundan sonra ya bir iyilik yapıp azad edersiniz ve yahut da bir fidye alırsınız." Mânâ ise öldürme, köle yapma, azad etme, fi d ye alıp serbest bırakma arasında muhayyerliktir. Bu muhayyer bırakma Şafiîlere göre sabittir. Bizim mezhebimizde ise neshedilmiştir, demişlerdir ki bu Bedir günü nazil oldu sonra neshedildi, hüküm ya öldürme ya köle yapmaktır. Mücahid'den de bugün azad ve fidye yoktur. Ancak islâm veya boynu vurmak vardır, diye rivayet edilmiştir. Fakat unutulmaması gerekir ki, Mücahid'den rivayet edilen bu hüküm Arap müşriklerine mahsustur, Hanefilerden Allâme İbnü Hümam Hidaye Şerhi'nde der ki nesih sözlerine karşı şu s ö ylenebilir: Berâe Sûresi'ndeki öldürme emri esirlerin dışındakiler hakkındadır. Delili de onlar hakkında köle yapmanın caiz oluşudur. Bundan anlaşılır ki emredilmiş olan öldürme esirlerin dışında kalanlar hakkındadır. Bununla birlikte bu köle yapma işi Ar a p esirlerinin dışındakilerdedir. Bu geniş açıklamadan sonra biz şu kanaate gelmek istiyoruz ki Muhammed Sûresi'nin en güzel ve en önemli hükümlerinden olan bu âyet, esas itibarıyla sabittir. Bununla Berâe Sûresi'ndeki âyetler arasında bir nesihten çok, bi r tefsir ve açıklama farkı bulabiliriz. Bir defa en fazla ileri sürülen "Haram aylar

çıktığı zaman müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (Tevbe, 9/5) âyeti ile buradaki "Küfredenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun." âyeti arasında öldürme emri bakımından çelişki değil bir uyum vardır. "Öldürün" ifadesi ne ise "boyunlarını vurun" ifadesi de odur. Yine Enfal Sûresi'ndeki "Hiçbir peygamber için yeryüzünde ağır basmadıkça esirleri bulunması doğru değildir." (Enfal, 8/67) âyeti de b uradaki "Onların kuvvetlerini kırdığınız zaman" ifadesinin bir açıklamasıdır. Yalnız "Onları harpte yakalarsan arkadakilerini onlarla ürküt." (Enfal, 8/57) âyetinde azad ve fidyeye ters düşecek bir özellik var gibidir. Fakat Hasan-ı Basri'nin harpt e düşmana heybetli görünülür, dediği bu mânâyı da onların kuvvetini kırma mânâsı içinde düşünmek mümkündür. Bu şekilde görülüyor ki burada önce kuvvetlerini kırma işi elde edilinceye kadar boyunlarını vurma emrediliyor. Boyun vurmaktan maksadın da yalnız b o ynu vurmak değil, şiddetli bir şekilde öldürme olduğu bilinmektedir. Kuvveti kırmadan çok, öldürme ile düşman ordusunu derinden yaralamak, ezmektir. Bu da imamın, kumandanın takdir edeceği bir durumdur. Şu halde bu gayenin elde edilişine kadar öldürme emr e dilmiştir. Esir tutulduktan sonra da bu gayeyi gerçekleştirmek mânâsına ilave olarak öldürmeye izin verilmiş olmalıdır. Ondan sonradır ki "bağı sıkı basın" emri verilmiştir. Bunda sadece tutup yakalamaktan fazla bir şiddet mânâsı vardır ki köle yapmaya da muhtemel olabilir. Bununla beraber zahiri yakalayıp tutmaktır. Ondan sonra da ya azad ya fidye denilmiştir. Azad etmek ve fidye, köle yaptıktan sonra, karşılıksız olarak veya bir karşılıkla serbest bırakmak ve azad etmeye de muhtemel olmakla beraber az a d, darülharbe dönmekle zimmi olma arasında serbest olmak üzere hürriyeti iade, fidye de mal veya müslüman esirler ile mübadeledir. edatı ile terdîd (iki şey arasında muhayyer bırakmak)in, köle yapmak bakımından birleştirilmesine mani olması düşünülür i se de gerçek olması asıldır. Biz burada şu mütalaada bulunuyoruz: Kur'an'ın birçok yerlerinde diye, "milki yemin, (eliniz altında bulunanlardan)" tabiriyle hep işaret yoluyla köle yapmaya cevaz ve müsaade verilmiş olduğunda şüphe yok ise de hiçbir yer i nde buna teşvik eden bir emir gelmemiştir. "Öldürünüz" "Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle kendilerine azap etsin, onları rüsvay etsin, onlara karşı size yardım etsin ve mümin bir kavmin yüreklerine sevinç versin." (Tevbe, 9/14) gibi emirl e r bulunmakla beraber köle yapmak, köle edinmek için emir yoktur. Bilakis "Allah'ı bırakıp bana kul olun."

(Ali İmran, 3/79) demek yasaklanmıştır. Bundan şu sonuç çıkar ki, Kur'an köle yapma usulünü kaldırmamış ise de teşvik de etmemiştir. Onun için müslümanlar köle yapmayı terk etmekle günahkâr olmazlar, onun için burada da açıkça ifade etmeyip zahiri azad ve fidyeye tahsis etmiştir. Biz Kur'an'ın tertibinin de tevkifî (Allah tarafından) olması görüşünde olduğumuz için bu âyetin burada zikredilmesini de h i kmetten uzak bulmuyoruz. Allah daha iyisini bilir, bunun hikmeti gelecekte köle yapmanın bırakılmasının daha uygun olacağını hatırlatma olsa gerektir. Yani bu âyet tam zamanımızdaki hükümdür.

Düşmanın kuvvetini kırdıktan, bağı sıkı bastıktan sonra ya azad ya fidye, "ta harp ağırlıklarını atana kadar" ifadesi yakınlığı itibarıyla ve gayesi gibi görünürse de 'in veya ' in yahut da toplamının gayesi de olabilir. En uygunu ve en yakını kelamın tamamına gaye olmasıdır. Sonra buradaki 'in elif l âmında ahîd veya cins olmak üzere iki mânâ vardır. Ahd olduğu takdirde de iki mânâ muhtemeldir. Birisi özellikle muayyen bir ahdi ferdî olmasıdır ki buna bazıları Bedir harbi demişlerdir. Bu durumda "Küfredenler" belirli kâfirler demek olur. Fakat böyle nüzul sebebine tahsisi, genel kaidemize uygun değildir. Diğeri de başlanmış olan harp demektir ki; "Düşmanla karşılaştığınız zaman" ifadesinden anlaşılan ahiddir. Yukarı da Dürer'den naklettiğimiz mesele bu iki mânâya göre fida'nın gayesi olmasına bağlıdır. Cins mânâsına olduğu takdirde genel olarak harp cinsini ifade eder. Harbin ağırlıkları, aletler ve edavatları, yahut sıkıştırma ve sorumlulukları, yahut harbe sebep olan şirk ve cinayetler demek olabilir. Dolayısıyla mânânın özü şu üç şekilde toplana b ilir: Bilinen müşriklerle başladığınız o malum olan Bedir harbi bitene kadar, yahut herhangi kâfirlerle başladığınız harp bitene, harbe katılanlar silahı bırakana kadar, yahut harp dünyadan kalkana kadar, yani o müşriklerin kuvvetleri sönüp de harp ihtima l i kalmayana kadar, yahut bütün insanlık aleminde İslâm'ın gayesi olan genel bir barış meydana gelene kadar ki bazıları buna İsa'nın inişine kadar, demişlerdir. Bunda harbi kaldırmak için çalışanlara bir ümit vardır. Buna göre "Cihat, kıyamet gününe kad a r devam edecektir." hadisinde ya cihadın harbden daha genel mânâda yahut kıyametin daha özel bir mânâda tevil edilmesi gerekecektir. Diğer bir ihtimal de bu hadisin zahirine uygun olmak üzere "Harp ağırlıklarını atana kadar" ifadesi kıyamete kadar d e mek olabilir. Nitekim, Alûsî'nin naklettiği üzere Seleme b. Nüfeyl'den rivayet edilen bir hadiste

"Yecüc ve mecüc çıkıncaya kadar harp ağırlıklarını atmaz." şeklinde varid olmuştur. Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir. Cenabı Allah sevgili peygamberi Muhammed (s.a.v)'i gönderdikten sonra artık bu savaşlara ne gerek vardı, bir mucize ile kâfirleri kahrediverse olmaz mıydı? Buna karşı buyuruluyor ki: Eğer Allah dileseydi, onlardan yani o küfredip Allah'a yolundan sapanlardan veya men eden kâfirle r den öcünü, intikamını alıverirdi, herhangi bir helak sebebiyle helak ediverirdi. Mesela yere geçiriverir, volkan yapar, suya garkeder, salgın halinde ölüm verir. Fakat bazınızı bazınızla imtihan etmek için, öyle savaş ve vurma emrini verir. Yani mucize ile, zorla yapmak için değil, şeriat ve kanun ile emir vermek suretiyle yapmak ve insanları birbirleriyle savıp Allah yolunda mücadele edenleri sevaba erdirmek için bu emirleri veriyor. Fakat bu durumda yalnız kâfirler vurulmuş olmuyor, müminlerden de bir ç okları öldürülmüş oluyor, denecek olursa, buyuruluyor ki:

Allah yolunda öldürülenlere gelince Allah onların amellerini, çalışmalarını, o yoldaki fedakârlıklarını asla boşa gidermez. Hedefinden şaşırmaz,

5- onları ilerde, muradlarına erdirir. Ve durumlarını düzeltir, ruhlarını şad eder.

6- Ve kendilerini cennete koyar. O halde ki onu o cenneti onlar için tarif ederek, yani "arf" ile, güzel kokularla donatarak yahut tanıtarak koyar. Ki bu tarifin hem dünyada hem de ahirette olan kısmı vardır. Dünyada onlara iman ile cennetin güzelliğinin zevkini duyurur. Öyle bir aşk verir ki o zevk ve aşk ile o yolda cihat ederler. Ve o aşk ile cennetteki makamlarına ererler. İbnü Ebi-Hatim'in rivayetine göre Mukatil demiştir ki bize şöyle ulaştı: Dünya d a şahsın amelinin muhafazası ile görevli olan melek cennette onun önünde gider. Şahıs da onu ta makamının arkasına kadar takip eder. Giderken melek ona Allah Teâlâ'nın cennette verdiği şeylerin hepsini ona tarif eder. Nihayet makamının arkasına varınca şa h ıs konağına ve eşlerinin yanına girer. Melek döner, Kur'an'da bunun bir delili de "Biz gerek dünya hayatında ve gerekse ahirette sizin dostlarınızız, (Fussilet, 41/31) âyetidir.

7- Ey iman edenler siz Allah'a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah'a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Resulüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların iradeleriyle yapılması matlub olan

ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz'î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah'ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz'î iradelerini sarfe t mekle yapacakları hizmetlerine, Allah'a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz, yahut istiaredir. Yani imandan sonra siz, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarfetmek suretiyle dinine hizm e t edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.

8- Küfredenlere ise artık yıkım onlara. kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun, yahut tepesi üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus'ta der ki: Helak olmak, kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı çıkası veya canı çıksın gibi bedd u a yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada müminlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile tehdittir.

9- Ve bütün amellerini, çalışmalarını şaşırtmış, boşa gidermiştir. Bu, yıkım ve boşa giderme, şu sebepledir ki onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlardır. Dolayısıyla açıklandığı üzere iradelerini sarfetmek suretiyle Allah'ın dinine hizmet ve yardımda bulunmayıp aksine gitmişlerdir. Onun için Allah da onların amellerini boşa gidermiş, heder etmiştir.

10 - Yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş! Bu âyet, yıkılmış, çökmüş olan kavimlerin eserlerini ve harabelerini düşünmek suretiyle maziden ibrete davettir. Çünkü gerek Arabistan'da ve gerek diğer yerlerde olsun b atmış milletlerin akibetleri, yerleri ve izleri gözden geçirilse görülür ki Allah onların üzerlerine helak yağdırmıştır. Bütün özelliklerini imha etmiştir. O kâfirlere de onun, o akıbetin benzerleri yaraşır. O helak olan kâfirlere uğradıkları o fe l aket hak olduğu gibi onlar gibi inkâr edip de Allah yolundan ayrılan beriki kâfirlere de yaraşan odur. O sonucun benzerleri yine onun gibi helak ve yıkımdır. Emsal (benzerleri) ifadesinin çoğul gelişi müteaddit olması itibariyledir. Görülüyor ki bu "b e nzerleri" ifadesi özellikle dikkati çekmek için elif fâsılası ile gelmiştir ki, ikincisi "Yoksa kalpler üzerinde üst üste kilitleri mi var?" (Muhammed, 47/24) ifadesi olacaktır. Yukarıda "Harp ağırlıklarını atana kadar" âyetinde de bir fasıla s a yıldığı takdirde ise üç olmuş oluyor. Demek ki bunlar Kıtal (Muhammed) Sûresi'nin

özellikle kulak verilecek âyetleridir.

11-Yine böyle o, kâfirlere o benzeri sonuçların hak olması şu sebepledir ki Allah iman edenlerin dostu, yardımcısı, velîsidir. Kâfirlerin ise dostu yoktur. Allah'ın azab ve cezasından kurtaracak hiçbir velîleri, yardımcıları yoktur. "Mevlâ" kelimesi burada velî ve yardımcı mânâsınadır. Mâlik (sahip) mânâsına da gelir. Nitekim "Sonra onlar hak olan mevlalarına, Allah' a iade edilirler." (En'am, 6/62) âyetinde öyledir. Şu halde iki âyet arasında bir zıtlık var zannedilmesin, yani Allah müminin de kâfirlerin de, bütün kulların mâlikidir. Fakat "Allah müminlerin dostudur." (Âl-i İmran, 3/68) âyetinin mânâsınca müminl e rin dostu ve yardımcısıdır. Kâfirlerin değil. "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder." şartına ancak müminler sadakat gösterir. Bu aslın hüküm ve neticesini açıklama hususunda buyuruluyor ki:

Meâl-i Şerifi

12- Şüphesiz ki, Allah iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.

13- Ey Muhammed! Seni yurdundan çıkaran şehirden daha kuvvetli olan nice şehirler vardı ki biz onları helâk ettik de onlara yardım eden çıkmadı.

14- Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilmiş de heveslerinin peşine düşmüş kimseler gibi olur mu?

15- Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

16- Ey Muhammed! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: "O demin ne söyledi?" diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.

17- Doğru yola girenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir.

18- Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelivermesine mi bakıyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Artık kıyamet kendilerine gelip çatınca anlamaları neye yarar?

19- Ey Muhammed! Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.

12- Şüphesiz Allah iman edip salih amel işleyenleri koyacak, Allah Teâlâ'nın, velayetinin ahirette hüküm ve neticesini beyan ve sebebini izahtır. Yani velayetin, yardımın sebebi zikrolunduğu üzere Muhammed'e indirilene iman ve "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size y ardım eder." ifadesince salih amel olduğu gibi imanın şartında özellikle ahirete iman meselesi de vardır.

Altlarından ırmaklar akan cennetlere, o ırmakların biraz sonra temsili anlatılacaktır. O küfredenler ise zevklerine bakar, dünyadan birkaç gün nasip almaya çalışır ve hayvanlar gibi yerler. Yani hayatı sırf dünya hayatı ve cismanî hayat bilir, ahiretini, mevlasını düşünmez, sırf karnını şişirmekle meşgul olur. Onun için Allah kendilerine velî olmaz. Ateş de kendilerine yegâne bir ikame t yeri olur. Onlara göğün kapıları açılmaz. "Ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler." (A'raf, 7/40) âyetinin mânâsına muhatap olurlar. Ve Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir sahip ve koruyucu da bulamazlar.

13- Seni çıkaran şehirden daha kuvvetli ne şehirler vardı ki, yani Mekke'dir ki maksat şehir halkıdır. Mekke müşrikleri "Peygamberi çıkarmağa karar verdiler." (Tevbe, 9/13) âyetinin

ifadesince peygamberi çıkarmak fikrinde bulundukları ve suikast tertipleriyle peygamberin hicretine sebep oldukları için çıkarma işi onlara nisbet edilmiş ve böylece küfürlerinden bir safha anlatılmıştır. (Olayın gelişmesi hakkında Enfâl Sûresi'nde geçen "Hani o küfredenler seni tutup hapsetmek veya öldürmek yahut Mekke'den çıkarmak i ç in sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlardı ama Allah da karşılığını kuruyordu." (Enfâl, 8/30) âyetinin tefsirine bkz.)

Sûrenin baş tarafında geçtiği üzere bu âyetin hicret esnasında nazil olduğuna bir rivayet vardır. Bununla beraber peygambere bir vaad ve teselli içeren bu âyetten zahir olan şudur ki; bu sûrenin iniş sebeplerinden başlıcası Mekke'nin fethine hazırlama olmuştur. Asıl maksat şehrin kendisi değil halkı olduğunu açıklamak için buyuruluyor ki: Biz onları helak ettik, öyle da h a kuvvetlilerini helak edince berikiler haydi haydi helak edilme durumunda kalır. Helak ettik de onları bir kurtaran bulunmadı. Hâlâ da yoktur. Bu zamiri de helak edilen şehir halkına gönderiyorlar. Ve halin hikâyesini yapıyorlar. Kendi kendilerini kurt a ramadıkları gibi bir yardımcı vasıtasıyla da kurtulamadıklarını beyan ile da vasıta ile olanı doğrudan doğruya olana atfediyorlar. Fakat bu nın neticesi olarak bu zamirin peygamberi çıkaran şehir halkına gitmesini daha uygun buluyoruz. Yani daha kuvve t li birçok şehirlerin helakinden anlaşılır ki seni çıkarmak isteyen o Mekke kâfirlerini kurtaracak bir yardımcı yoktur. Mekke helak edilmeyecek, fakat orada küfredenler bırakılmayacaktır. Mekke fethedilecektir.

14- Rabbinden bir delil üzerinde bulunan ki mse hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi olur mu? Bu ifade iki tarafın durumlarını bir karşılaştırmadır. Delil üzerinde olan peygamber ve ona tabi olan müminler, hevalarına uyanlar da onlara zıt gide n kâfirlerdir.

15- O korunan müttakilere vaad edilen cennetin temsili "Altlarından ırmaklar akan cennetler." diye cennetin altından aktığı anlatılan ırmakların burada da bir tefsiri vardır. Müttakiler denilmiş ve bu şekilde şu anlatılmıştır: Dinden asıl maksat takvadır, iman ve salih amel de takva cümlesindendir. Esası vacip olan fiilleri yapıp, kötülüklerden kaçınarak, Allah'ın himayesi altına girip, azabından korunmaktır. Yani "Allah, iman edip salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan c ennetlere koyar." âyetinin ifadesince Muhammed'e indirilene iman edip salih ameller yaparak korunan müminlere vaad olunan cennetin

temsili, temsil yoluyla acaip bir halinin tasviri şudur: Orada ırmaklar var. Öyle bir sudan ki bozulması yok, bayatlamaz, tadı bozulmaz, kokmaz, yiğmez, öyle akar gider. Yine ırmaklar var öyle bir sütten ki tadı değişmez, dünya sütleri gibi ekşimez, kesilmez, kokmaz, yaratıldığı şekilde taptaze akar. Yine ırmaklar var bir şaraptan ki içenlerine lezze t, dünya şarapları gibi kekreliği yok, sarhoş ediciliği yok, günahı, vebali yok. Yine nehirleri var öyle baldan ki sâfi süzme, mumu yok, posası yok.

Ebu's-Suud der ki: Cennetin meşrubatını dünyada en çok hoşa giden meşrubatın eksikliklerinden soyutlayıp arındırmak suretiyle bir temsildir. İbnü Abbas'tan rivayet edilmiştir ki, bu ırmakların sütü sağılmaz. Said b. Cübeyr'den de rivayet edilir ki, işkembe pisliği ve kan arasından çıkma değildir. Şarabı sıkıcıların ayağı ile çiğnenmez. Balı arıla r dan çıkmaz. Hem onlara meyvelerin her türlüsünden var. İçecekler öyle aktığı gibi yiyeceğin de her çeşidi var. Fakat ihtiyaç için değil sırf lezzet için, çünkü meyve lezzet için yenilir. Bir de meyve sermaye üzerinde elde edilen hasılata da denir. C e nnetlikler sermayeden değil amellerinin meyvesi olan hasılat ve gelirlerden rızıklandırılacaklardır. Hem de Rablerinden bir mağfiret vardır. Mağfiret, günahı örtmek demek olduğuna göre o cennete girilmeden önce değil midir? O halde cennette mağfiretin mân â sı nedir? Buna demişlerdir ki; önce olan mağfiret günahtan hesaba çekilmeme mânâsına günahları örtmektir. Buradaki mağfiretten maksat ise utandırmamak için günahı hiç anmamak, hatırlatmamak mânâsına günahları örtmektir. Yahut mağfiretten maksat günahı iyi l ik ile örtmek mânâsına nimet ve Allah'ın rızasıdır. Artık bir düşünmeli hiç böyle bu cennette ebedî olacak olan müttakiler, O cehennem ateşinde ebedî olarak kalacak olan kimseye benzer mi? ki cennettekilerin o güzel içeceklerine karşılık bir ka y nar su ile sulanırlar da bağırsaklarını parça parça eder.

16-Âyette geçen kelimesi kelimesinin çoğuludur ki mideden sonra yemeğin intikal ettiği bağırsağa denilir. Onlardan seni dinleyenler de var, ki bunlar münafıklardır. Resulullah'ın meclisine gelirler, sözlerini dinlerler, fakat iman ve itina ile dinlemedikleri için iyi bellemez. Hafife alırlardı. Hatta yanından çıktıklarında

kendilerine ilim verilmiş olan, Resulullah'ın sözlerinden ders alıp da ilme nail olan Ashab-ı Kiram'a: "O demin ne dedi?" derlerdi. Bunu İbnü Mesud hazretlerine söylediklerine dair bir görüş vardır. Bunlar, bu söz anlamaz herifler O kimselerdir ki Allah kalplerinin üzerini mühürlemiştir. Ve hep hevalarına tabi olmaktadırlar, keyiflerine tabi o la ola, kendilerinden ve kendi hevalarından başka hiçbir şeye bakmayacak şekilde kalpleri mühürlenmiş olduğundan dolayıdır ki, kulaklarına söz girmez.

17- Halbuki hidayeti kabul edenlere gelince Allah yahut peygamberin söylediği söz onların takvalarını artırmaktadır. Takva hislerini, korunma sebeplerini artırmaktadır. O sayede onlar gereken hazırlığı yapmakta, saat gelince Allah Teâlâ'nın huzuruna takva ile varmaya çalışmaktadırlar.

18- Demek ki ötekiler sırf kıyamet saatini gözetiyorlar. Ansızın kendilerini bastırıvermesini bekliyorlar. Fiilen başlarına kıyamet kopmadan inanmayacaklar, söz anlamayacaklar. Çünkü belirtileri de geldi. Âyette geçen "Râ"nın fethasıyla kelimesinin çoğulu olarak, alametler, demektir. Yani o kıya m et saatinin alametleri geldi. Bunların başında buyuran ahir zaman peygamberinin peygamber olarak gönderilişi vardır. Şehadet parmağı ile orta parmağını göstererek: "Ben peygamber olarak gönderildim. Saat işte şu ikisi gibi." buyurmuştur. Ayın yarılması ve diğerleri gibi mucizeler göstermiştir. Böyle alametler geldiği halde iman etmediler. Demek ki o saatin bilfiil başlarına birdenbire gelivermesini bekliyorlar, bu âyette de kıyamet saatini, bütün dünyanın yıkılması mânâsına büyük kıyamet saati olarak yo r umluyorlarsa da burada adı geçen kâfirlerin özellikle kendi saatleri, kendi kıyametlerinin kopması mânâsını anlamak daha makul ve "Belirtileri geldi." âyetinin mânâsı ile uyarıya daha uygundur. Bu alametler sûrenin ilk âyetlerinde gösterildiği üzere Mu h ammed'e indirilene iman edip güzel güzel, çalışmakta olan müminlerin günden güne ilerlemesi ve ona küfredip Allah yolundan sapan kâfirlerin Mekke'deki müşrikler cumhuriyetinin düşmesini ve şaşkınlığını anlatan alametler yani Hz. Muhammed'in mucizeleri olm a lıdır. Onları gördükleri halde inanmayanlar bilfiil kendi başlarına kıyamet kopmadan inanmayacaklardır. Fakat o geldiği vakit akıllanıp anlamaları kendilerinin ne işlerine yarar? Çünkü o zaman korunmaya imkan kalmaz. Ümitsizlik halindeki

iman makbul olmaz.

19-Sûrenin başından buraya kadar geçen açıklamalara bir sonuç olmak üzere buyuruluyor ki: Öyle ise şimdi iyi bil ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, tapılacak, ibadet yapılacak, kulluk edilecek, mabud tanınacak başka hiçbir mabud yok, yalnız ilâhlık kendisinin hakkı olan Allah vardır. Gerçeğin böyle olduğunu şimdi kıyamet kopmadan önce bil. Bil de hem kendi günahın için mağfiret iste, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için. Nerede dolaşıp, nerede karar kılacağınızı Allah bilir. Halinizin ne olduğunu dünya ve ahirette istikbalinizin nereye varacağını yalnız Allah bilir. Onun için olmuş veya olması mümkün olan her türlü günaha o şekilde istiğfar et. Bu istiğfarın cevabı Fetih Sûresi'nde gelecektir.

Meâl-i Şerifi

20- İman edenler: "Keşke cihad hakkında bir sûre indirilse." derlerdi. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de, içerisinde savaş zikredilince kalplerinde hastalık olanların ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktığını görürsün. Oysa onla r için ölüm yaşamaktan daha uygundur.

21- Onların vazifesi itaat ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.

22- Demek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi?

23- İşte onlar, Allah'ın lanetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.

24- Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi v ar?

25- Gerçekten doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere şeytan, kötülüklerini güzel göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.

26- Çünkü onlar Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: "Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz." demişlerdi. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyordu.

27- Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?

28- Bu onların Allah'ı gazablandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasına sebep olacak şeyleri beğenmemelerinden dolayıdır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.

20-21- İman edenler diyorlar ki: "Bir sûre indirilseydi".

Durumlarında günden güne düzelme artmış, imanlarında sadık, ihlaslı müminler, kâfirlerin sapıklık ve azgınlıkları karşısında takva duygularının artmasıyla Allah yolunda cihada izin verilmesini arzu ederek o konuda bir sûre indirilmesine özlem duyuyorlar. Onun üzerine muhkem bir sûre indirilip, onda savaş anılınca, yani savaşın vacip oluşu, ş ü phe ve ihtimalden uzak, sağlam bir şekilde açıklanan bir sûre, yahut hükmü sabit, neshedilmemiş bir sûre. "Ey iman edenler! Küfredenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun." (Muhammed, 47/4) buyurulun bu sûre, "Allah yolunda savaşın." (Bakara, 2/190, 244), "Size savaş farz kılındı." (Bakara, 2/216) buyurulan Bakara Sûresi, "Ey iman edenler! Küfredenlerle karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin." (Enfal, 8/15). "Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin." (Enfal, 8/ 45) buyurulan Enfal ve nihayet Berâe (Tevbe) Sûresi gibi savaş anılan sûrelerin hepsi bu hususta muhkemdir. Savaş âyetleri "Savaş ağırlıklarını atana kadar." sabittir.


Görüyorsun ki o kalplerinde bir hastalık bulunanları, bir münafıklık, yahut din zayıflığı bulunanları. Sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, tıpkı ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışı gibi. Yani gözünü açmaya dermanı olmayan, ölmek üzere bulunan bir kimse gibi baygın baygın gözlerini kaldıramıyor, yan yan bakıyorlar, öyle korkuyorlar. O da onlara daha uygundur. Yani öyle kimselere de ölüm yaşamaktan daha uygun, daha münasiptir. Yahut den ismi tafdil olarak in de en dehşetlisi onlara demektir.

22- Demek ki iş başına gelecek olsanız. Burada "Tevellî"nin iki mânâya ihtimali vardır: Birisi, arkasını dönüp kaçmak mânâsına "tevellî"den, birisi de "velâyet"ten tefe'ül ölçüsü olarak, vali olmak, iş başına geçmek mânâsına tefsir edilmiştir. Dolayısıyla şu iki mânânın ikisi de doğrudur. Birinci mân â ya göre nasıl o korkaklıkla döner, savaştan kaçar da yeryüzünde bozgunculuk yapar, ordu bozanlık edip, düşmanın istilasına sebep olur, ve yakınlarınızı doğratabilir misiniz?

ERHAM: "Rahim" kelimesinin çoğuludur. Rahim, esasen kadının çocuk yeri olan cihazıdır. Yakınlık kaynağı olması itibariyle akrabalığa da rahim denir. Bu mânâ ile akrabaya ulu'l-erham (rahim sahibi) denildiği gibi erham da denilir ki burada bu mânâyadır. Yani çoluğunuzu çocuğunuzu, kadınlarınızı hısımlarınızı

parçalatabilir mi siniz? Çünkü müslüman ordusunda bozgun çıkarıp, düşman istilasına sebep olunduğu takdirde meydana gelecek sonuç budur. Öbür mânâca nasıl o korkaklıkla iş başına geçer, kumandayı elinize alır da vatanınızı cahiliye devri gibi bozguna verir, ihtilal içinde h ısım ve akrabalarınızı yine öyle perişan edebilir misiniz? Bu âyetle yakınlarla ilgiyi kesmenin haramlığına delil getirilir.

23-Burada bunları bu şekilde kınarken, böyle kınama yoluyla bile hitaba layık olmadıklarını anlatmak için hitabı değiştirmek suretiyle buyuruluyor ki: Onlar, o vasıfları anlatılan ve savaş emri kesinlik ve ciddiyet kazandığı sırada sadakatsizlik edip de yakınlarını doğratacak şekilde vatanlarını bozguna verecek olan kalbi hastalıklı olanlar, Allah'ın lanet ettiği, rahmet a l anından kovduğu kimselerdir. Onun için kulaklarını sağır ve gözlerini kör etmiştir. Hak kelamını işitmezler. Nefislerde ve ufuklardaki hakkın âyetlerini görmezler, bakmak istemedikleri için görmezler.

24- Öyle olmasa Kur'an'ı bir düşünmezler mi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş? Bunun "Allah onların kalpleri üzerine mühür vurdu." (Nahl, 16/108) âyetinin mânâsı üzere istifham-ı takdirî olması sözün gelişine daha uygundur. Burada fâsılası ta yukarıdaki fâsılasına bakmaktadır. Onu hatırlatır, gözden kaçırılmasın.

25- Şüphesiz gerisin geri irtidada doğru gidenler, şeytan onlara fit verdi. Büyük günahları önemsiz göstererek şehvetlere saldırttı. Ve onları arzu ve uzun emellere düşürdü.

26- Şu sebeple ki bunlar, bu münafıklar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlar dediler: Kureyzaoğulları ve Nadiroğulları yahudileri Hz. Peygamber'e Kur'ân'ın indirilmesinden hoşlanmamışlardı. Kureyş müşrikleri de "Bu Kur'ân şu iki şehirden bir büyük adama indir i lseydi ya." (Zuhruf, 43/31) demişlerdi. Münafıklar o yahudilere veya müşriklere gizlice söz vererek "Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz." demişlerdi. Nitekim Haşr Sûresi'nde, "Münafıklık yapanları görmedin mi? Kitap ehlinden küfreden kardeşlerine ' Y emin ederiz ki eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Ve sizin aleyhinizde ebedî olarak kimseye itaat etmeyiz. Size savaş açılırsa mutlaka size yardım ederiz' diyorlar." (Haşr, 59/11) buyurulmuştur. Ahzab (Hendek) savaşındaki ittifakları da vardı. Halbuki Allah onların o gizli konuşmalarını biliyordu. Öyle iken onu hesaba almadılar da

Allah'a ve peygamberine karşı gizli ittifaka kalkıştılar.

27- "O halde melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl olacak bakalım?"

28- Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.

Âyette geçen ihbat, amelin sevabını giderip hiçe indirmektir. Güzel amel günaha keffaret olup kötü ameli örttüğü gibi kötü ameller de iyi amelleri boşa çıkarır. Bu şekilde ihbat, keffaret ve mağfiretin zıddı demek olur. Anlaşılıyor ki onların iyi amelleri de yok değildi. Fakat Allah'ın gazabını davet eden şeyler yapıp rızasını gözetmediklerinden dolayı iyi amelleri boşa gitmiştir.

Meâl-i Şerifi

29- Yoksa kalplerinde hastalık olanlar Allah kendilerinin kinlerini hiç ortaya çıkarmaz mı sandılar?

30- Ey Muhammed! Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik. Sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir.

31- Andolsun ki, biz içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.

32- Şüphesiz ki, inkâr edenler, Allah yolundan menedenler ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

33- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.

34- Şüphesiz ki, inkâr edip, Allah yolundan saptıran, sonra da kâfir olarak ölenlere gelince Allah onları asla bağışlamayacaktır.

35- Sakın gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O sizin amellerinizi eksiltmeyecektir.

36- Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.

37- Eğer sizden onların tamamını isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin bütün kinlerinizi ortaya çıkarırdı.

38- İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk'tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.

29- Allah kendilerinin kinlerini hiç meydana çıkarmaz. Yani Allah bilse de peygamberine ve müminlere bildirmez mi zannettiler? Ne boş zan!

30- Dilesek onları sana gösterirdik de. Kâdı Beydavî gibi bazıları burada göstermeyi kalbî ve ilmî gösteriş yani tarif etmek, tanıtmak mânâsına tefsir etmişlerse de zahir olan gözle gösteriştir. Marifetin onun üzerine tertibi daha kuvvetli görülür. Şöyle ki: Gösterirdik de kendilerini simaları ile şahıslarını tayin ettiren farklı alametleri ile tanırdın. Bununla beraber sen onları sözlerinin lahninde de tanırsın. Sözün lahni, söyleniş tarzı, edası, üslûbu, yahut eğ i mi, kıvrımıdır.

Nitekim i'rabda veya tecvidde hataya da lahin denilir. Mesela zafer elde edildiği zaman "Biz de sizinle beraberdik." (Ankebut, 29/10) demeleri, biraz sıkışınca "Şüphesiz bizim evlerimiz açıktır." (Ahzap, 33/13) demeleri, yahut demin geçtiği üzere "o demin ne dedi?" demeleri gibi sözler hep sözün lahni cümlesindendir. Allah bütün amellerinizi bilir. Hepinizin niyetlerinize göre, iyiye iyi, kötüye kötü, uygun olan karşılığını verir.

31- Ve andolsun ki sizi imtihana çekeceğiz. Cihad gibi bazı meşakkatli sorumluluklarla mükellef kılacağız. Ta ki içinizden cihad edip uğraşanları ve sabredip dayananları bilelim. Yani belli edip meydana çıkaralım. Ve haberlerinizi deneyelim. Yani cihad ve sabrınıza, iman ve sadakatinize, kahramanlıklarınıza ait haberlerinizi, uyulması gereken bir örnek olması için imtihan meydanlarından görünür âleme yayıp ilan edelim.

32- "Haberiniz olsun ki o inkâr edip Allah yolundan meneden ve hak kendilerine açıkça belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler" Kureyzaoğulları, Nadiroğulları veya Bedir günü müşrikler ordusunu besleyenler gibiler Allah'a hiçbir zarar verecek değillerdir. Yani Allah'ın peygamberine hiçbir zarar eriştiremezler

de O, onların amellerini boşa çıkarır. Yani iyi amellerinin sevabını o küfür ve sapıtıp karşı gelmeleri ile mahvedecek, yahut o yoldaki bütün mesailerini, çalışmalarını hiçe giderecektir.

33- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin de amellerinizi iptal etmeyin. Yani ö bürlerinin yaptığı gibi küfür, münafıklık, kendini beğenme, riya, başa kakma, eziyet etme ve bunlara benzer itaatsizlik ve başlanmış olan herhangi bir ameli bozup iptal edecek ters bir fiil ve hareket ile boşa gidermeyin, hükümsüz bırakmayın.

34-Çünkü "Haberiniz olsun ki küfredip Allah yolundan sapan, sonra da kâfir oldukları halde ölenleri Allah hiçbir zaman bağışlamaz." Yani amelleri boşa çıkarıldıktan başka bir bağışlanma ihtimali de yoktur. Deniliyor ki bu âyet de Kalîb ashabı hakkında nazil olm a kla beraber, küfür üzere ölenlerin hepsini kapsamaktadır.

35-Kalîb ashabı: Bedir'de öldürülüp kuyuya atılmış olan müşriklerdir. Öyle ise gevşeklik etmeyin, zayıflık göstermeyin, yani öyle küfür ile ölenlerin bağışlanmayacağı küfrün, itaatsizliğin amelleri boşa çıkaracağı malumunuz olunca artık amellerinizi iptal etmeyin ve gevşeklik, alçaklık yapmayın. Alçaklık edip de horluk ve miskinlik ile barışa yalvarmayın. Sizler en üstün, en galip olacak iken ve Allah sizinle beraber iken, yan i size yardım ve zafer vaad etmekte iken Her iki halde o size amellerinizi noksanına ödemez, zulmetmez. Burada "Gevşeklik etmeyin ve barışa yalvarmayın." diye barışa yalvarmaktan menedilmiş olması, düşman tarafından yapılmış olan herhangi bir barış teklifinin reddini gerektirmez. Nitekim, Enfal Sûresi'nde "Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş." (Enfal, 8/61) âyetiyle barışa yanaşan düşmanların talebine karşı barışa yanaşmak, emredilmişti. Fetih Sûresi'nde geleceği üzere Hudeybiye b a rışı da müslümanların galibiyeti halinde idi. Demek ki maksat herhalde, barışı reddetmek değil gevşeklik edip de zillet ile barışa talip olmamaktır. Bunlar, Muhammed ümmetinin, "İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed'e indirilene inananlar" (Mu h ammed, 47/2) niteliğini muhafaza etmek şartıyla gelecekte ulaşacakları yüksekliği haber vermekle peygamberine vaaddir.

36-Bu şekilde ileride vaad edilmiş olan fetihlere hazırlık ve ahiret sevabına teşvik için buyuruluyor ki: Dünya hayatı sırf bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Öyle sebatsız önemsizdir. İlerisi için bir kazanç ve koruma vasıtası olmak üzere istifade

edilmediği takdirde hiçtir. Ve eğer iman eder ve ahiret için korunursanız iman ve takvanızın sevaplarını Allah size verir. Bütün mallarınızı da istemez. O korunmak ve cihad etmek için lâzım gelen masraflara infak etmek üzere mallarınızın hepsini de istemez.

37- Eğer sizden o mallarınızın hepsini ister de sizi çıplak bırakacak olursa, zekat veya savaş teklifi adına mallarınızın kökünü kazıyacak olup bütün mallara el koymaya kalkışırsa cimrilik yaparsınız, esirger, vermezsiniz. Vermemeye hakkınız olur. O zaman bütün kinlerinizi meydana çıkarır. Bozgun ve ihtilal çıkarmaya sebep olur. Fakat Allah ve peygamber sizde n öyle bütün mallarınızı istemez.

38- Siz anlarsınız ki Allah yolunda infak edesiniz diye davet ediliyorsunuz, ki bu davet zekatı ve savaş techizatını, yardımını kapsayabilir. Allah daha iyisini bilir, Mekke'nin fethine dair hazırlıklardır. Yine de içinizden cimrilik yapan var. Fakat her kim cimrilik eder, kıskanırsa sırf kendi nefsinden kıskanmış olur. Çünkü infakın menfaati, cimriliğin zararı kendine ait olur. Allah zengindir. Fakir sizsiniz, ihtiyaç sizindir. Bu emirler sizin ihtiy a cınız, sizin menfaatiniz içindir.

Ve eğer siz yüz çevirirseniz, yani o iman ve takva ile infaktan çekinerek bu emre sahip olmayacak olursanız, size bedel başka bir kavmi tutar, bu işin başına geçirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar. İman ve takva ile bu işe sahip olur, vaad edilmiş olan sevap ve fetihlere onlar nail olurlar. (Mâide Sûresi'ndeki "Ey iman edenler, sizden her kim dinden dönerse..." (Mâide, 5/54) âyetinin tefsirine bkz.)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Hadislerdeki Dua Örnekleri - Peygamber Efendimiz'in Dilinden Dualar
Yazar: RasitTunca - 06-04-2020, 10:16 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok



Hadislerdeki Dua Örnekleri - Peygamber Efendimiz'in Dilinden Dualar

Hadislerde dua ediliş şekilleri nasıldır?

Yüce Allah şöyle buyurur :

    "İnsana bir darlık dokunduğu zaman yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır, ama biz onun sıkıntısını giderince sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü

bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir." (  Yunus, 10/12)

Âyet ve hadîslerde dua teşvik edilmiştir :

    "Rabbiniz, şöyle buyurdu :  Bana dua edin, size cevap vereyim (  duanızı kabul edeyim)." (  Mü'minûn, 23/60).

Hz. Peygamber (  asv) de şöyle buyurur :

    " Allah katında duadan daha şerefli bir şey yoktur." (  Tirmizî, Daavat,1; İbn Mace, Dua,1)

Dua aynı zamanda bir ibadettir. "Dua ibadetin ta kendisidir." (  Tirmizî, el-Bakara Sûresi Tefsiri, 16)

Kur'ân-ı Kerim'de geçmiş peygamberlerin duaları zikredilir. Dua bu me'sur dualarla yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir. Ancak belli

davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra, helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed (  asv)'den nakledilmiş dualarla dua

etmek hem sünnet, hem de daha güzeldir.

Dua eden kişi gönülden etmeli, duasında iyi şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duasında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır.

Meselâ duasında Allah'ın emirlerine itaat eden samimi bir Müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir Müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i

şerifte şöyle buyurulmaktadır :

    "Biliniz ki, Allah Teâlâ, kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez." (  Tirmizî, Daavât, 64)

Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir. Ancak dil ile dua etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi vardır. Ayrıca dua Allah'ın bir

emrinin yerine getirilmesidir, bir ibadettir. Kur'ân-ı Kerim'de Hak Teâlâ kendisine nasıl dua edileceğini kullarına öğretir, resûllerinin dualarını bize haber verir. Müminler

önce bu dualara bakmak ve böyle dualarla Allah'ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah'tır.

    "... Ey rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma... " (  Bakara, 2/286)

Eyüp Aleyhisselâm;

    "Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Halbuki sen merhametlilerin merhametlisisin." (  Enbiya, 21/83);

Zekeriya (  as);

    "Rabbim, beni yalnız bırakma..." (  Enbiya, 21/89);

Âdem (  as),

    "Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz. "(  A'raf, 7/23)

diyerek dua etmişlerdir.

    "Beni müslüman olarak öldür ve beni salih kullarına kat... " (  Yusuf, 12/101)

duası Yusuf (  as)'ın;

    "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden idim. "

duası da Yunus (  as)'ın duasıdır.

İmam Ahmed b. Hanbel'in Ebû Saîd el-Hudrî'den (  r.a.) rivâyet ettiği bir hadîste :

    "Duanın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen dua oranında günahın affedileceği,.." beyan

buyurulmuştur.

Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah (  asv), şöyle buyurmuştu :

    "Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak her şeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua

ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır."(  1)

Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle dua edilir.

    "Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez."(  Â'râf, 7/55)

Sünnet Olan Dualar

Uykudan önce :  "Ey Allah'ım senin adınla ölür ve dirilirim."

Uykudan sonra :  "Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd olsun. Dönüş ancak O'nadır."

Sabahleyin :  "Allah'ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden kalkış sanadır."

Akşamleyin :  "Allah'ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah'ım, senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı ve selâmete çıkarmanı isterim.

Allah'ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan emin kıl. Allah'ım, önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek

ani belâlardan senin azametine sığınırım."

Evden Çıkarken :  "Allah'ın ismiyle Allah'a güvendim. O'nun gücünden başka hiçbir güç yoktur."

Ezandan sonra :  Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve "Allah'tan başka ilâh yoktur, o tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Resûlüdür, Rab olarak Allah'a, din olarak

İslâm'a, peygamber olarak Muhammed'e râzı oldum." demek.

(  1) bk. Buhârî, Cihad, 131; Daavât, 51; Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr, 26; İbn Hanbel, IV, 394, 402, 418; Müslim, Sahih IV, 2076.

--------------------

Resulullahın duaları

Sual :  Her peygamber gibi, Peygamber efendimizin de, hiç günah işlemediği halde, (  Beni günahtan, küfürden koru) gibi dualar etmesinin hikmeti nedir?
CEVAP
Nasıl dua edileceğini bize öğretmek için, öyle dua etmiştir. Bazıları şöyledir :
(  Allah'ım, bizi açık ve gizli bütün günahlardan koru!) [Taberani]

(  Allah’ım, ürpermeyen kalbden ve doymayan nefisten sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah’ım, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.) [Hâkim]

(  Allah’ım, bize dinî musibet verme! Bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, bana öyle bir iman ve yakîn ver ki, sonu küfür olmasın!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, denizlerin arasını ayırdığın gibi, beni Cehennem azabından koru!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, bizi dostlarınla dost, düşmanlarınla düşman olanlardan eyle!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen amel ve duadan sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah’ım, senden, bilip bilmediğim her hayrı ister, her şerden sana sığınırım.) [Taberani]

(  Allah’ım, bizi dünya zilletinden ve âhiret azabından muhafaza eyle!) [Müslim]

(  Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]

(  Allah’ım, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud]

(  Allah’ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah’ım, ölüm anındaki sıkıntılara karşı bana yardım et!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]

(  Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyandan eyle!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizi]

(  Allah’ım, kulak, göz, dil, kalb ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah’ım, nankörlükten ve kabir azabından sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah’ım, bana hidayet, takva, tokgözlülük ve zenginlik nasip eyle!) [Müslim]

(  Allah’ım, sıhhat, iffet, güzel ahlâk ver ve kaderine rıza göstermemi nasip et!) [Taberani]

(  Allah’ım, gazabından rızana, cezandan affına, azabından rahmetine sığınıyorum.) [Müslim]

(  Allah’ım, her zorluğu bana kolaylaştır! Dünya ve âhirette âfiyet ver!) [Taberani]

(  Allah’ım, kalbimi ve amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten koru!) [Hatib]

(  Allah’ım, beni ilimle zengin et, hilmle süsle, takva ile şereflendir!) [İ. Neccar]

(  Allah’ım, iyiliğimi gizleyen, kötülüğümü yayan hilekâr dosttan sana sığınırım.) [İ. Neccar]

(  Allah’ım, fakirlikte de, zenginlikte de tutumlu olmayı nasip et!) [Buhari]

(  Allah’ım, borç altında ezilmekten ve düşmanın galebesinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah’ım, ölüm anında, şeytanın galebesinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah’ım, kötü kadınların fitnesinden sana sığınırım.) [Harâiti]

(  Allah’ım, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah’ım, bize öyle bir şifa ver ki, geride hiç bir hastalık kalmasın!) [Ebu Davud]

(  Allah’ım, Cenneti elde edip Cehennemden kurtulmayı senden istiyoruz.) [Hâkim]

(  Allah’ım, sana dua edilince kabul ettiğin, bir şey istenince verdiğin, musibet ve sıkıntıların kalkması istenince kaldırdığın ismin hürmetine, senden istiyorum.) [İbni Mace]

(  Ya Rabbi, ölümü bana kolaylaştır!) [İbni Ebi-d-dünya]

Tergib’de bildirilen hadis-i şeriflerden bazılarının meali de şöyledir :
(  Ya Rabbi, Sana ve Resulüne itaat etmemizi ve bildirdiklerinle amel etmemizi nasip eyle!)

(  Ya Rabbi, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün kötülüklerden de koru!)

(  Ya Rabbi, her işimizin sonunu güzel eyle, dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından bizi koru!)

(  Ya Rabbi, işinde sebat eden, nimetine şükreden, ibadetini güzel yapan ve doğru konuşanlardan eyle!)

(  Bedenime, kulağıma, gözüme sıhhat ver! Küfürden, fakirlik ve kabir azabından sana sığınırım.)

(  Ya Rabbi, kusurlarımızı ört, korkulardan emin kıl ve borçlarımızı ödememizi nasip et!)

(  Ya Rabbi, gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü komşudan sana sığınırım.)

(  Ya Rabbi, ölünceye kadar ibadet etmemizi, ömrümüzün hayırlı amellerle sona ermesini nasip et ve Cennetini ihsan eyle!)

(  Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver ve Cehennem azabından bizi koru!)

Rabbena âtinâ duası
Sual :  Peygamberimizin en çok okuduğu dua hangisidir? Rabbena âtina duası nerelerde okunur?
CEVAP
Peygamber efendimiz, dünya ve ahiret için af ve afiyet isterdi. İmandan sonra afiyetten büyük nimet olmadığını bildirirdi. Bir hadis-i şerif meali :
(  Duanın efdali, dünya ve ahirette Rabbinden af ve afiyet istemektir. Affa ve afiyete kavuşan, dünya ve ahirette kurtuluşa ermiştir.) [Tirmizi]

Peygamber efendimizin en çok okuduğu dua, Rabbena âtina duasıdır. Bir hadis-i şerif meali :
(  Ey Âdemoğlu, sen Allah’ın azabına takat getiremezsin. Onun için, “Rabbena âtina fid-dünya haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr” demelisin.)

Bu dua, Bekara suresinin 201. âyet-i kerimesidir. (  Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyilik, güzellik ver, bizi Cehennem azabından koru) anlamındadır. Bu dua, genel olarak

her zaman okunabilir. Kunut dualarını bilmeyen, öğrenene kadar bu duayı okuyabilir. Cenaze namazında, ölü için okunan duayı bilmeyen, bu duayı okuyabilir. Namazda salli

bariklerden sonra dua okumak sünnettir. Bu duaların en meşhuru Rabbena âtina duasıdır.

Hâlleri değiştiren Allahü teâlâdır
Sual :  Peygamberimizin çok sık okuduğu, (  Hâlleri değiştiren, kalbleri çeviren Allah’ım) diye bir dua varmış. O dua hangisidir?
CEVAP
Bu konuda birkaç dua var, ikisi şöyledir :
(  Allahümme, yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî, alâ dînik!)
Mânâsı :  Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde [ve sevginde] sabit kıl, dininden [ve sevginden] ayırma!

(  Allahümme yâ muhavvilel havli vel ahvâl, havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl!)
Mânâsı :  Ey hâlleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren büyük Allah’ım, bizi en güzel hâle çevir! Bize iyi hâller ihsan eyle!

İki hadis-i şerif :
(  Ey kalbleri istediği gibi çeviren Allah’ım, kalblerimizi ibadetine çevir!) [Müslim]

(  Ey kalbleri dilediği gibi çeviren Allah’ım! Kalbimi kullukta sabit kıl!) [İ. Sünnî]

-----------------

Sual :  Her peygamber gibi, Peygamber efendimizin de, hiç günah işlemediği halde, (  Beni günahtan, küfürden koru) gibi dualar etmesinin hikmeti nedir?
CEVAP
Resulullah efendimiz, nasıl dua edileceğini bize öğretmek için, öyle dua etmiştir. Bazıları şöyledir :

(  Bizi açık ve gizli bütün günahlardan koru!) [Taberani]

(  Allah'ım, ürpermeyen kalbden ve doymayan nefsten sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah'ım, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.) [Hâkim]

(  Allah'ım, bize dînî musibet verme! Bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, bana öyle bir iman ve yakîn ver ki, sonu küfür olmasın!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, denizlerin arasını ayırdığın gibi, beni Cehennem azabından koru! [Tirmizi]

(  Allah'ım, bizi dostlarınla dost, düşmanlarınla düşman olanlardan eyle!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen amel ve duadan sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah'ım, senden, bilip bilmediğim her hayrı ister, her şerden sana sığınırım.) [Taberani]

(  Allah'ım, bizi dünya zilletinden ve âhiret azabından muhafaza eyle!) [Müslim]

(  Allah'ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]

(  Allah'ım, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud]

(  Allah'ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah'ım, ölüm anındaki sıkıntılara karşı bana yardım et!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]

(  Allah'ım, beni çok zikreden ve emrine uyan kullarından eyle!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, ilmimi arttır!) [Tirmizi]

(  Allah'ım, kulak, göz, dil, kalb ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah'ım, nankörlükten ve kabir azabından sana sığınırım.) [Müslim]

(  Allah'ım, bana hidayet, takva, tok gözlülük ve zenginlik nasip eyle!) [Müslim]

(  Allah'ım, bana sıhhat, iffet, güzel ahlâk ver ve kaderine rıza göstermemi nasip et!) [Taberani]

(  Allah'ım, gazabından rızana, cezandan affına, azabından rahmetine sığınıyorum.) [Müslim]

(  Allah'ım, her zorluğu bana kolaylaştır! Dünya ve âhirette âfiyet ver!) [Taberani]

(  Allah'ım, kalbimi ve amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten koru!) [Hatib]

(  Allah'ım, beni ilimle zengin et, hilmle süsle, takva ile şereflendir!) [İ. Neccar]

(  Allah'ım, iyiliğimi gizleyen, kötülüğümü yayan hilekâr dosttan sana sığınırım.) [İ. Neccar]

(  Allah'ım, fakirlikte de, zenginlikte de tutumlu olmayı nasip et!) [Buhari]

(  Allah'ım, borç altında ezilmekten ve düşmanın galebesinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah'ım, ölüm anında, şeytanın galebesinden sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah'ım, kötü kadınların fitnesinden sana sığınırım.) [Harâiti]

(  Allah'ım, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.) [Nesai]

(  Allah'ım, bize öyle bir şifa ver ki, geride hiç bir hastalık kalmasın!) [Ebu Davud]

(  Allah'ım, Cenneti elde edip Cehennemden kurtulmayı senden istiyoruz.) [Hâkim]

(  Allah'ım, sana dua edilince kabul ettiğin, bir şey istenince verdiğin, musibet ve sıkıntıların kalkması istenince kaldırdığın ismin hürmetine, senden istiyorum.) [İbni Mace]

(  Ya Rabbi, ölümü bana kolaylaştır!) [İbni Ebi-d-dünya]

---------------------

Allahumme innî es’elüke hayra’l-mes’eleti ve hayra’d-duâi, ve hayra’n-necâhi, ve hayra’l-ameli ve hayra’s-sevâbi, ve hayra’l-hayâti ve hayra’l-memâti
Allahım! Senden Sana edilen ve edilecek olan duaların ve isteklerin en hayırlısını, başarıların, amellerin ve sevapların en hayırlısını istiyorum.
Senden yaşamın ve ölümün en hayırlısını da istiyorum Yâ Rabbi! (  Hâkim, el-Müstedrek, 1/701)

Dua
Allahumme innî es’elüke en terfea zikrî ve tedaa vizrî ve tusliha emrî ve tütahhira kalbî ve tuhsıne fercî ve tünevvira lî kalbî ve tağfira lî zenbî ve es’elüke’d-deracêti’l-ulâ

mine’l-cenneti âmînAllahım! Senden adımı yükseltmeni, günahımı azaltmanı, işlerimi düzeltmeni, kalbimi temizlemeni, iffet ve namusumu korumanı, kalbimi nurlandırmanı,

günahlarımı bağışlamanı istiyorum.
Allahım!
Senden Cennet’in en yüce derecelerini istiyorum. Amin. (  Hâkim, el-Müstedrek, 1/701)

- Allâhumme innî es’elüke hayra mâ âtî ve hayra mâ ef’alü ve hayra mâ a’melü ve hayra mâ betane ve hayra mâ zahara ve’d-deracâti’l-ulâ mine’l-cenneti âmîn.
Allahumme innî es’elüke’d-deracâti’l-ulâ mine’l-cenneti


Allahım! Senden Cennet’in en yüce derecelerini istiyorum.


Allâhümme metti’nî bisem’î ve basarî vec’alhümâ’l-vârise minnî vensurnî alâ men yezlimünî ve huz minhü bise’rî.
Allahım! Beni gözümle ve kulağımla nimetlendir. Onları benden hayırlı varisler yap. Zulmedene karşı bana yardım et. Benim hakkımı zulmeden kimsede bırakma.


Ebu Davud, Edeb, 101
Allahumme bike asbahnê ve bike emseynê ve bike nahyê ve bike nemûtü ve ileyke’n-nüşûr
Allah’ım! Senin inâyetinle sabahladık, Senin inâyetinle akşamladık. Senin inâyetinle yaşar
Senin izninle ölürüz ve dönüş Sanadır.


Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, hadis no :  18010
Allahumme innî es’elüke min fec’eti’l-hayri ve eûzü bike min fec’eti’ş-şerri
“Allah’ım! Senden sürpriz hayırlar diler, beklenmedik şerlerden Sana sığınırım.”


Ebu Davud, Edeb, 109
Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-eahdin min halkıke fe-minke vahdeke lâ şerîke lek, fe-leke’l-hamdü ve leke’ş-şükrü
Allah’ım! Benim üzerimde veya mahlukatından herhangi biri üzerinde şu sabaha çıkan her nimet ancak Sen’dendir. Senin ortağın yoktur. Hamd Sana mahsus, şükür de Sana mahsustur.

İbn Mace, Dua, 14
Radînê billêhi rabben ve bi’l-İslêmi dînen ve biMuhammedin rasûlen
Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, resûl olarak da
Hz. Muhammed’den râzı olduk.



Allâhümmağfir lenê verhamnê verda annê ve tekabbel minnê ve edhılnê’l-cennete ve neccinê mine’n-nêri ve aslih lenê şe’nenê külleh.
Allahım! Bizi bağışla. Bize merhamet et, bizden razı ol. Bizim dua ve niyazlarımızı kabul buyur. Bizi cennetine koy, cehennemden de koru ve her halimizi, her işimizi ıslah eyle!


Allahümme yê musarrife’l-kulûbi, sarrif kulûbenâ ilê tâatike.
Ey kalbleri evirip çeviren Yüce Allahım! Kalblerimizi Sana itaat etme yönüne doğru çevir Yâ Rabbi!


Nevevî, el-Ezkâr
Allahümmec’al’nî sabûran vec’alnî şekûran, vec’alnî fî aynî sağîran ve fî a’yüninnâsi kebîran.
Allahım! Beni çok sabreden, çok şükreden bir kul eyle. Beni kendi gözümde küçük;
fakat insanların gözünde büyük yap.


Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/110
Allahümmec’al hayra umurî âhirahû ve hayra amelî havêtimehû ve hayra eyyêmî yevme elkâke fîhi
Allahım! Ömrümün en hayırlı ânını sonu, amelimin en hayırlısını son amelim ve
günlerimin en hayırlısını ise Sana kavuştuğum gün kıl!

Buhari,Tevhid, 58
Subhânellâhi ve bihamdihî subhânellâhi’l-azîm
(  İki kelime vardır ki, o ikisini söylemek dile çok hafif; Ahirette ise sevap tartısında
çok ağır gelir. Bu iki kelime aynı zamanda Rahman olan Allah’a da çok sevimlidir) :
“Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamd ederim. Azîm olan Allah,
her türlü eksiklikten münezzehtir.”

Allah’ım! Sen’den yaptığım, işlediğim, ettiğim bütün işlerin en hayırlı olanlarını istiyorum. Gizli ve açık olarak yaptığım her işin en hayırlısını ve Cennet’in en yüce

derecelerini Sen’den istiyorum. Âmin
(  Hâkîm, el-Müstedrek, 1/701)

- Allahumme innî es’elüke fevâtiha’l-hayri ve havâtimehû ve cevâmiahû ve evvelehû ve zâhirahû ve bâtınehû ve’d-deracâti’l-ulâ mine’l-cenneti âmîn
Allahım! Hayırların başlarını, sonlarını, hepsini, başını, sonunu, açığını ve gizlisini istiyorum. Sen’den Cennet’in en yüksek derecelerini istiyorum.
(  Hâkîm, el-Müstedrek, 1/701)

- Allahumme innî es’elüke’d-deracâti’l-ulâ mine’l-cenneti
Allahım! Senden Cennet’in en yüce derecelerini istiyorum.

- Allahumme innâ neûzü bike min cehdi’l-belâi ve derki’ş-şekai ve sûi’l-kadâi ve şemâteti’l-a’dâi
Allahım! Bela ve fakirlikten, şekavetin gelip çatmasından, takdirin kötüsünden ve düşmanların başıma gelen şeylere sevinmesinden Sana sığınırız.
(  Buhâri, Kader, 13)

- Allâhumme men rafika bi ümmetî ferfuk bihî
Efendimiz’in (  sas) yaptığı dualardan biri şudur :  Allahım! Ümmetime rıfkla muamele edene sen de rıfkla muamele et yâ Rabbi!
(  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/62)

- Allahümme innî es’elüke fi’le’l-hayrâti ve terke’l-münkerâti ve hubbe’l-mesâkîn
Allahım! Senden hayırlı işler yapmayı, kötülükleri terk etmeyi ve fakirleri sevmeyi istiyorum.
(  Tirmizî, Tefsîru Sûre, 38/2, 4)


Allahumme innî es’elüke’d-deracâti’l-ulâ mine’l-cenneti


Allahım! Senden Cennet’in en yüce derecelerini istiyorum.


Allâhümme metti’nî bisem’î ve basarî vec’alhümâ’l-vârise minnî vensurnî alâ men yezlimünî ve huz minhü bise’rî.
Allahım! Beni gözümle ve kulağımla nimetlendir. Onları benden hayırlı varisler yap. Zulmedene karşı bana yardım et. Benim hakkımı zulmeden kimsede bırakma.


Ebu Davud, Edeb, 101
Allahumme bike asbahnê ve bike emseynê ve bike nahyê ve bike nemûtü ve ileyke’n-nüşûr
Allah’ım! Senin inâyetinle sabahladık, Senin inâyetinle akşamladık. Senin inâyetinle yaşar
Senin izninle ölürüz ve dönüş Sanadır.


Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, hadis no :  18010
Allahumme innî es’elüke min fec’eti’l-hayri ve eûzü bike min fec’eti’ş-şerri
“Allah’ım! Senden sürpriz hayırlar diler, beklenmedik şerlerden Sana sığınırım.”


Ebu Davud, Edeb, 109
Allahümme mâ esbaha bî min ni’metin ev bi-eahdin min halkıke fe-minke vahdeke lâ şerîke lek, fe-leke’l-hamdü ve leke’ş-şükrü
Allah’ım! Benim üzerimde veya mahlukatından herhangi biri üzerinde şu sabaha çıkan her nimet ancak Sen’dendir. Senin ortağın yoktur. Hamd Sana mahsus, şükür de Sana mahsustur.


İbn Mace, Dua, 14
Radînê billêhi rabben ve bi’l-İslêmi dînen ve biMuhammedin rasûlen
Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, resûl olarak da
Hz. Muhammed’den râzı olduk.


Allâhümmağfir lenê verhamnê verda annê ve tekabbel minnê ve edhılnê’l-cennete ve neccinê mine’n-nêri ve aslih lenê şe’nenê külleh.
Allahım! Bizi bağışla. Bize merhamet et, bizden razı ol. Bizim dua ve niyazlarımızı kabul buyur. Bizi cennetine koy, cehennemden de koru ve her halimizi, her işimizi ıslah eyle!


Allahümme yê musarrife’l-kulûbi, sarrif kulûbenâ ilê tâatike.
Ey kalbleri evirip çeviren Yüce Allahım! Kalblerimizi Sana itaat etme yönüne doğru çevir Yâ Rabbi!


Nevevî, el-Ezkâr
Allahümmec’al’nî sabûran vec’alnî şekûran, vec’alnî fî aynî sağîran ve fî a’yüninnâsi kebîran.
Allahım! Beni çok sabreden, çok şükreden bir kul eyle. Beni kendi gözümde küçük;
fakat insanların gözünde büyük yap.


Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/110
Allahümmec’al hayra umurî âhirahû ve hayra amelî havêtimehû ve hayra eyyêmî yevme elkâke fîhi
Allahım! Ömrümün en hayırlı ânını sonu, amelimin en hayırlısını son amelim ve
günlerimin en hayırlısını ise Sana kavuştuğum gün kıl!

Buhari,Tevhid, 58
Subhânellâhi ve bihamdihî subhânellâhi’l-azîm
(  İki kelime vardır ki, o ikisini söylemek dile çok hafif; Ahirette ise sevap tartısında
çok ağır gelir. Bu iki kelime aynı zamanda Rahman olan Allah’a da çok sevimlidir) :
“Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamd ederim. Azîm olan Allah,
her türlü eksiklikten münezzehtir.”

Sıkıntı ve musibet anında okunacak dua
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Allâhumme indeke ahtesibü musîbetî fe’cürnî fîhâ ve ebdilnî bihâ hayran minhâ
Biz Allah’a aitiz ve her an O’na dönmekteyiz. Allahım! Bu musibetimde bana mükâfat lutfeyle! Sonra da bundan daha hayırlısını ihsan et!
(  Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/317)

--------------------



    Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır :

17_1

“Büyük zorluklara dûçar olduğunuz zaman «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir» zikr-i cemîline devâm ediniz.” (  Ebû Dâvud, Vitr, 25; Tirmizî, Kıyâme, 8; İbn Hanbel, Müsned, I,

336)

16_2“Cenâb-ı Hak duâda fazla ısrar edenleri sever.” (  Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no :  1876)

17_1 (  1)“Eğer bir kul, Cenâb-ı Hakk’a bir hususta duâ eder de icâbet olunmazsa onun yerine bir hasene, yani bir sevâb yazılır.” (  Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, II, 67/3150)

17_2“Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbûldür.” (  Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no :  4199)
17_3

“İyilik görenlerin iyilik gördükleri kimseler hakkında ettikleri hayır duâları reddolunmaz.” (  Tirmizî, Birr 5)
17_4

“Ezân ile ikâmet arasında yapılan duâ müstecâbdır. Bu arada hemen dûa ediniz.” (  Tirmizî, Salat, 44, Deavât, 128; Ebû Dâvud, Salât, 35)

18_1

“Kaderden sakınmak kaderi defetmez. Lâkin sâlihlerin duâsı, nüzûl etmiş ve edecek olan elem ve musîbeti defetmeye ve kaldırmaya medâr olur. İş böyle olunca ey Allah’ın kulları,

duâ ediniz.” (  Tirmizî, Deavât, 101; İbn Hanbel, Müsned, V/224)

18_2

“Kur’ân-ı Azîmü’ş-şan her ne vakit hatmolunursa akabinde yapılan bir duâ müstecâbdır.” (  Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no :  8183. Bkz. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 33)

18_3

“Bir kimsenin sevdiği bir kimse aleyhinde olan duâsının kabûl olunmamasını Cenâb-ı Hakk’tan istirhâm eyledim.” (  Keşfü’l-Hafâ, 1/404 (  Dârekutnî’den)

18_4

“Bir farz namazını huşû ile edâ eden kimsenin o namazın akabinde vâkî olacak bir duâsı mestecâb olur.” (  Buhârî, Cihâd, 180; Müslim, İman, 39; Ebû Dâvud, Zekât, 5; Tirmizî,

Zekât, 6; Dârimî, Zekât, 1; Muvatta, Da’vetü’l-mazlûm, 1; İbn Hanbel, Müsned, I, 333)

19_1

“Mazlumun bedduâsından sakınınız. Zirâ bir kıvılcım sür’atiyle semâya icâbete yükselir.” (  Ali el-Müttakî, no :  7601)

19_2

“Fâcir bile olsa mazlûmun duâsı makbûl olur. Onun kötülüğü ve günahları ise kendi aleyhinedir.” (  İbn Hanbel, II, 367)

19_3“Cenâb-ı Allah buyurmuştur ki :  Kim bana duâ etmezse ona gadab ederim.” (  İbn Mâce, Duâ, 1; İbn Hanbel, III, 477) Zîrâ bu hal ya gafletten, yahut kibirden ileri gelir.

20_1“Müslüman kardeşinin ayıp ve çıplak yerlerini setrederek onu dünyâda rüsvay etmeyen kimsenin ayıplarını Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde setreder.” (  Buhârî, Mezâlim, 3;

Müslim, Birr, 58; Ebû Dâvud, Edeb, 28; Tirmizî, Birr; 19; İbn Mace, Mukaddime, 17; İbn Hanbel, III, 91, 252)

20_3

“Dünyânın geniş vakitlerinde, yani sıhhat, servet, asâyiş ve emniyet gibi esbâb-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve tâat ile kendini takdîm et ki,

muzâyakalı sıkıntılı bir zamanda seni lutf ile yâd edip gözetsin.” (  İbn Hanbel, I, 307; Tirmizî, Deavât, 9)

21_1

“Ana ve babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazâya siper olur.” (  Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 5; Müslim, Îmân, 137; Ebû Dâvud, Edeb, 130;

Tirmizî, Salât, 13; Nesâî, Mevâkît, 51; İbn Mâce, Edeb, 1)

21_2
“Kendisine ilticâ ile bir ricada bulunan kimsenin ricâsını kesip atanın duâ ve ricâsını da Allah kesip atar.” (  Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 272/2573)

21_3

“Bir kimsenin yanında mü’min kardeşi hakarete uğrar, zillete düşürülür de gücü yettiği hâlde ona yardım etmezse, Allah da onu kıyâmet günü herkesin huzûrunda zelil eder.” (  İbn

Hanbel, III, 487)

22_1

“Her kim duâlarının kabûlünü, gam ve üzüntülerinin def olup kaldırılmasını arzû ederse sıkıntıda bulunanların imdâdına yetişsin.” (  Müslim, Müsakat, 32; İbn Hanbel, Müsned

3/32)

“İşlerde istihâre edenler, yani Allah’tan hayır dileyerek rızâsına muvafık hareket edenler zarar etmezler. İstişâre edenler de işin sonunda pişman olmazlar. İdâr-ı maîşetinde

isrâf etmeyip i’tidal yolunu iltizâm edenler de fakr u zarûrete düşmezler.” (  Heysemî, Mecmau’z-zevâid, II, 280)



23_1

“Bir işe başlamak istediğin zaman âkıbetini iyice tefekkür edip hayr u sevâbı mûcib ise devâm et, şerr ü ıkâbı mûcib ise ictinâb et!” (  Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no :  414)23_2

“Hikmet on kısımdır. Dokuzu uzlette, diğeri de sükûttadır. Yâni (  kişinin lisânını) mâlâyâniden/kendisini ilgilendirmeyen ve lüzûmsuz şeylerden hıfzeylemesindedir.” (  Suyûtî,

el-Câmiu’s-sağîr, no :  3828  )

23_3
“Akâid-i fâside ve bid’at sâhiplerinin ibâdetini Cenâb-ı Allah kabul etmekten imtinâ buyurmuştur. Meğer ki tevbe edip ehl-i sünnet ve’l-cemaat îtikâdına rücû etsin.” (  İbn

Mâce, Mukaddime, 7)

Ebû Hüreyre –radıyallahu anh- der ki :  Rasûl-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– şöyle buyurmuşlardır :

“Her bir peygambere kabul edileceği vaad edilen bir duâ hakkı verilmiştir. Ben ümmetime şefaat olmak üzere duâmı âhirete bırakmak istiyorum.” (  Müslîm, Îman, 334, 335 vd.

Buhârî, Deavât, 1; Tirmizî, Deavât, 130; İbn Mâce, Zühd, 37; Dârimî, Rikak, 85; Muvatta’, Kur’ân, 26)

Ebû Hüreyre’den gelen diğer rivayette ise Rasûl-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem- :  “Her peygamberin mutlaka kabul edileceği vaad edilen bir duâsı vardır. Diğer

peygamberler o haklarını bu dünyada kullandılar. Ben ise duâmı kıyamet günü ümmetime şefaat etmek üzere sakladım. Ümmetimden Allah’a şirk koşmadan ölenler inşaallah bu duâya

nâil olacaklardır.” (  Müslim, İman, 338  )

Enbiyây-ı izamın her duâsının müstecâb olması kuvvetle umulur ise de, kat’î olmayıp yalnız bir duâlarının kesin olarak kabul edileceği kendilerine bildirilmiştir. O duâ, her bir

nebîye Allah tarafından husûsî olarak verilen duâdır. Ezcümle Hazret-i Âdem –aleyhisselâm– bu müstecâb duâsını tövbesinin kabul olması için; Hazreti Nuh –aleyhisselâm–

kavmininin helâki ve beraberindeki mü’minlerin kurtulması için, Hazret-i İbrahim –aleyhisselâm– Mekke-i Mükerreme ve Beytullah için, Hazreti Musa –aleyhisselâm– Fir’avn’ın

helâki için, Hazret-i Îsâ –aleyhisselâm– gökten bir mâide sofra indirilmesi için etmişler ve müstecâb olmuştur.

Hazret-i Rasûl-i Ekrem –sallallahu aleyhi ve sellem– Efendimiz ise, bu kesinlikle kabul olunacağı Allah tarafından te’min olunan duâsını, ümmetine şefaat için âhirete

bırakmıştır. Ne mutlu O’nun sünnetine sımsıkı sarılan mü’minlere.

------------------------


Duâ tle İlgili Hadis i Şerifler :

Duâ insanın korunacak silâhı, dinin temeli, yerlerin ve göklerin ziyasıdır.”

Duâ mü’minin atom kadar tesirli bir silâhıdır. Nasıl insan silâhla kendisinde bir kuvvet hissediyorsa, duâ ile de insan kedisinde bir manevî dayanak bulmuş ve ona güvenmiş

oluyor. Duâ yapıp yatmak yoktur. Duâ ile beraber hareket etmek ve gereken saldırıyı yapmak şarttır. Peygamberimiz harbe gideceği zaman, önce duâ der, arkadan zırhını giyer ve

hemen harb meydanına giderdi. Arslan gibi düşman karşısında ceng ederdi. “Ben duâ yaptım, artık bekleyeyim, hücum etmeyeyim.” demezdi. Çünkü herşeyi duâ ile beklemek, hareket

etmemek haksızlıktır. İslâm bize duâ ile birlikte hareketinizi de gösteriniz, diyor. Ekini ekmeden mahsul beklemek, evlenmeden evlâd beklemek ne ise, yalnız duâ yapıp icabına

bakmamak da öyledir.

İşte duâ yukarıda anlatılan şartlar muvacehesinde yapılırsa geçerlidir. Yoksa kurülcuruya bize manevî silâh olmuş olmuyor. Herşeyi olduğu gibi anlamamız lâzım geliyor. Aksi

halde şifa beklerken, hastalık kaparız.

Cenab-ı Hak hadis-i kudsîsinde buyuruyor :  Bana dua etmeyen kişiye gadap ederim (  azarlarım). “<2>

Cenab-ı Hak kendisine duâ etmeyenin azarlanacağını bildiriyor. Zira duâ etmeyen kimse kibrini ve gururunu sürdürmek istiyor. Allah ise kibredenleri sevmiyor. İnsan her zaman

için muhtaçtır. Yaratana sığınmak mecburiyetindedir. Hz. Allah, kul isterse vereceğini vaad ediyor. İnsanlar çok zaman yaptıkları vaadden vazgeçiyor. Hal böyle iken, yine

insanlar insanlardan ihtiyaçlarını temin ediyor. Hiç sözünden dönmeyen Allah’tan istemek esastır, çünkü O’nun vereceği ölçüsüz ve sitemsizdir.

Duâ kulluğun can damarıdır.’^

Duâ, cidden bütün ibadetlerimizin özüdür. İnsan ancak duâ ile yaptıkları ibadetleri kabul ettirebilir ve yine duâ sayesinde yapmış olduğu günahlarını bağışlatabilir. Bu bakımdan

duâ bütün emellerin hulâsasıdır. Buna sık bir süzgeç te diyebiliriz. Nasıl sütün temiz kısmını süt süzgeçleri ayıklıyorsa, amellerimizin temizini de ancak duâ süzgeçimizle

ayıklayabileceğiz. Duâ dudakla değil, gönül ile ve ihlâsla yapılmalıdır. Arzu edilen noktaya ancak o zaman varılabilir.

Muhakkak ki duâ, gelen ve gelmeyen belâlara fayda verir. Ey Allah’ın kulları, sizler duâya devam edin. ‘

Yapılan duâlar gelecek olan belâlara karşı bir duvar mesabesindedir. Cenab-ı Hak kullarına terbiye için veya günahlarını dökmek için belâ ve musibetlerden onları korur. Çünkü

Peygamberimiz böyle haber vermiştir. Yukarıdaki hadis-i şerifi bunun canlı bir işaretidir. Nasıl ki hızlı akan suyu dıırr durmak için önüne bir duvar yapılıyor ve akan suyu o

duvar durduruyorsa, gelen ve gelmeyen belaları da duâlarımız inşallah önleyecektir. Ancak sağlam imanla ve kuvvetli itikatla duâ etmek gerekir.

Kazayı ancak duâ önler ve ömrü yalnız iyilik uzatır.

İslâm inançlarına göre kaza, ezelde takdir buyurduğu şeylerin Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, ilim ve irade sıfatına, kaza ise halk etmek sıfatına aittir. Alah kullarına

irade vermiştir. İyilik ve kötülük kendi isteği ile meydana gelmektedir. İki çeşit kaza vardır; bunların izahları ilm-i kelâmda yapılmıştır. Duâ ile gelen kazalar önlenebilir,

bunu Peygamberimiz haber vermiştir. Nasıl kirleri sabun temizlerse, gelecek olan belâları da duâ öylece temizler. Onun için duâ böyle en önemli hadiseler için büyük bir siper

sayılmaktadır.

Sizden biriniz duâ ettiği zaman, yapmış olduğu duasına âmin desin.

Bir insan ev.velâ yapmış olduğu duâya inanmalı ve duâ ederken “âmin” demelidir. “Âmin” manayı fiildir. Kabul demektir. Duânın kabulünü istemek hepimizin vazifesidir. Yoksa kabul

olsun, olmasın ben yapayım da ne olursa olsun denmemelidir. Âmin demek yalnız biz ümmeti Muhammed’e verilmiş bir ilâhî bahşişdir. Ancak âmin kelimesini dudakla değil, kalble

söylemek gerekmektedir.

Kalbinizde acıma hissi olduğunda duâ etmeyi bir avantaj bilin. Zira bu rahmet kaynağıdır. “<7>

Kalbde bir yumuşama hissedilince, yapılan dul rahmete ve kabule vesiledir. Resûlullah (  s.a.v.) :  “Merhamet edin ki, merhamet olmasınız.” buyurmuştur. Onun için kalb

vasıtasiyle ve merhamet hissiyle olan duâ daha özellik kazanmaktadır.

Ezan ve kamet arasında yapılan duâ geri çevrilmez•

İslâm’da ezanın ne derece üstünlük taşıdığı şüphesizdir. Ezân sesi, Kur’-an sesi şeytanın hiç sevmediği seslerdendir. İşte bu sebeple ezan ve kamet arasında yapılan duâlar

reddolunmayacak, mutlaka arzulanan istikamete doğru ilerleyecek ve Hakkın rızasına ulaşacaktır. Zaten bizim gayemiz, Hakkın rızasını kazanmaktır. Ezana hürmet, Allah’a

hürmettir. Esefle kaydedelim ki, ezana gereken hürmet ve saygı gösterilmemektedir. Halbuki bu çağrının mana ve önemi çok büyüktür. Bunu yavrularımıza anlatmak ve onların da

ilgilerini o noktaya doğru çekmek lâzımdır.

Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdede bulunduğu andır. O halde duayı çok yapın. “<9)

Secde namazın son huşû yeridir. Allah’a en yakın olan bir merhaledir. Buradaki yakınlık ilmî yönden bir yakınlıktır, manevî sahada bir feyizlenme hâlidir. Bir âyet i kerimede

Mevlâ, habibine :  “Secdeye kapan, bana yaklaş” (  İkrâ’ sûresi) demiştir.

Şair bu hususta şöyle demiştir :

“Yüzünü yerler altına ko kim,

Hak Teâlâ asuman etsin seni. ”

Yani yüzünü Allah için yerlere kadar indirir, tevazu gösterirsen, Allah seni kıyamet gününde en yüksek makamlara çıkarır, demektir. İşte hakiki yükseliş budur. Onun için secde

halinde yapılan duâ otururken yapılan duâdan daha geçerlidir. Nitekim Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde buyururlar ki :
“Kim ki secdede duâ niyyetiyle 41 defa ‘Lâilâhe illâ e’nte siibhaneke innî küntü minezzâlimine’ derse dileğini Mevlâ kabul buyuracaktır.”

Duanın kabul olunması yönünden en hızlısı, bir kimsenin gıyabında bir başkasına yaptığı duâdır.

Bir kimsenin din kardeşine, yüzüne karşı değil de arkasından onun hiç haberi olmadan yaptığı duâ daha geçerlidir. Çünkü onda riya denen illet yoktur. insanların birbirlerini duâ

ile hatırlamaları müslümanlığın icâbıdır. Peygamberimiz, bir hadis-i şeriflerinde :  “Günahsız ağızlarınızla duâ edin. ” buyurmuştur. Çünkü her insanın ağzı kendisi için

günahkârdır, başkası için değildir.

Duâ etmekte acziyet göstermeyiniz. Çünkü duâ yapmak suretiyle hiçbir kimse kat’iyyen helâk olmaz. “<1,)

Duada tembellik hissetmek, gerinmek, esnemek ve istemeyerek duâ etmek iyi değildir. Âcizlik göstermek doğru olmaz. Bütün ibâdetlerde olduğu gibi, duâ etmek te canlılık ister.

Yalvaran, isteyen kul mahrum olmaz, derler. Bu çok yerinde bir sözdür, isteyen hiçbir zaman mahrum kalmaz. Öyle ise istemekten usanmayalım. Zira Allah (  c.c.) vermekten

yorulmaz. Kul “Yâ Rabbî” dediği an, Hz. Allah “Lebbeyk = Buyur kuhım. Ne istersen iste. “der. Âcizlik yok canlılık var. İnanarak benden iste, demek istiyor.

Haktan istediklerimiz şeylerin bir kısmı bu dünyada verilmeyebilir. Çünkii onları Mevlâ bize öteki dünya için hazırlamıştır. Bu dünya nasıl olsa geçer. Fakat öteki dünyada

ihtiyacımız daha fazladır. Biz yeterki duâ yapalım, sermaye biriktirelim, bizim soluklarımız zâyi olmaz. Onları Rabbimiz hesap ettirir ve karşılığını âhirette bize bol bol ihsan

eder.

Allah nazarında duadan daha üstün bir şey yoktur. “<12)

Duâ yapmak kadar kıymetli ve şerefli hiçbir vazife ve kulluk yoktur. Kul, duâ etmekle Rabbine muhtaç olduğunu göstermektedir. Aksi halde ona muhtaç değilim demek ister. Halbuki

herşeyi Allah’tandır, hiçbir hareketi kendisinden değildir. İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi :  “Ve hep muhtaç gayrullâh” Yam Allah’tan başka hepsi muhtaçtır. Nasıl olur

da insan Rabbine sığınmaz, onun yolunda bulunmaz ve en şeref kazanacağı duâda bulunmaz. Kulun duâsı olursa Hak nazarında değeri olur, duâsı olmaz değeri olmaz. Nitekim yukarıda

zikrettiğimiz âyetlerde bu husus açıklanmıştır. Rab-bimiz şöyle buyuruyor :

“(  Ey Habibim, kâfirlere) de ki :  Eğer sizin ibadetiniz ve duâmz olmamış olsa idi benim Rabbim size değer vermezdi.

Demek insanın duâsı ve ibadeti olmayınca varlığı ile yokluğu birdir. Değer ve kıymet, iman, ibadet ve duâ iledir. Çünkü insanın yaratılışının hikmeti, Allah’ı bilmek ve O’na

kulluk etmektir.

Enes İbni Mâlik anlatıyor :  Cebrâil Aleyhisselâm :  “Yâ Râb, falan kulun arzusunu kabul et.” diye niyazda bulunur. Cenab-ı Hak şu cevabı verir :  “Onu bırakın yalvarsın, çünkü

ben onun sesini işitmeyi severim. ”

Demek oluyor ki, Allah Teâlâ kullarının yalvarmalarını sever.

Bir Mukayese :

İslâm bilginleri arasında duâ hakkında bir kıyaslama geçmiştir. Bunun özeti şöyledir :

İslâm bilginlerinin bir kısmı, “Duânın faidesi yoktur.” Diğer bir kısmı da; “Duanın faidesi vardır. Zira bunu Kur’an-ı Kerim haber vermektedir.” dediler.

Faidesi yoktur, diyenlerin ileri sürdükleri sebepler şunlardır :

“Duâ yapılan husus Allah nazarında makbul ise ve o iş olacaksa, mutlaka olacaktır, duâya ne lüzum var. Eğer Cenab-ı Hak nezdinde vuku bulma-yacaksa, böyle bir şey ile uğraşmamız

fuzuli olur.

Bu fanî âlemde herşeyin yaratıcısı Allah’tır. Fakat duâ, Allah ezelde her ne yazmış ise o suretle meydana geleceğine dair kaza ve kaderi kabul etmeyip, kendi arzusunu tercih

etmekten başka bir şey değildir. Duâdan maksat, kulların arzularına ait yalnızca bir yalvarış ve yakarış ise, Cenab-ı Hak o işi tekeffül etmiş ve söz vermiştir. Kullara ait bir

maslahat niyaz edilmiyorsa, yine fuzuli ve beyhude bir meşgaledir.”

Bu ifadelere karşı Tefsir-i Kebir sahibi İmam Fahreddin-i Râzî’nin verdiği çok tatminkâr cevabın özetini veriyoruz :

“Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde Peygamber Efendimiz’e hitaben “Sana ruhdan, dağlardan, kıyametten, nereden dağıtacağımızdan, haram olan aylardan, içki ve kumardan, Zil-

Karneyn’den, sorarlar. Sen cevaben onlara şöyle söyle diye tenbihatlarda ve talimatlarda bulunmuştur. Sanki Cenab-ı Hak şöyle demek istemiştir :

Ey kulum, duâdan başka her hususta sana bir vasıta lâzımdır. Fakat duâ da vasıtaya lüzum yoktur. O seninle benim aramda bilinmiş bir husustur. “Fe innî karîbun.” Yani ben kuluma

yakınım. Âyet-i celilede kul ile Allah arasında sağlam bir bağ ve mühim bir sır vardır. Çünkü ölmeğe mahkum olan kul ezelî olan Allah’a yakın olamıyor. Fakat Cenab-ı Hak “Fe

innî karîbun. ” diye kuluna yaklaşıyor. Kul dünya işlerine daldıkça Haktan uzaklaşıyor, fakat duâ yapınca Hakka yaklaşıyor ve Hakkı kendisine yaklaştırmak istiyor. Onun için duâ

ibadetin efdali sayılıyor.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerlerinde duânın lüzumunu emrediyor :  Meselâ :  “Bana duâ edin ben kabul edeyim, “diyor. Yine Mevlâ buyuruyor :  “Onlar sıkıntıya maruz

kaldıkları vakit, Allah Teâlâ’ya tazarru ve niyaz etmediler mi? Etmeli idiler; lâkin kalpleri katılaştı. Şeytan da yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi, yalvarıp

yakarmadılar. ” “Allahü Teâlâ’dan korkarak ve rahmet ve icabetinden ümitvar olarak duâ ediniz. Allah ‘m rahmeti ihsan edenlere yakındır. ” Bunlara benzeyen daha bir çok âyetler

vardır. Bunu inkâr etmek ne büyük cür’ettir. Kur’an-ı Kerim’de :  “Istecib, ecib, ammenyecib” gibi kelimelerin delâletiyle duâların behemehal kabul buyurması lâzım gelir.

Devamlı yapılan duâların kabut edilmediği iddiasına gelince :

1-    Yukarıda zikredilen âyetlerin manaları mutlaktır. Fakat “Bel iyvâhıı ted’ûne feyekşifu ma ted’ûne ileyhi inşâe.” âyet-i celilesiyle dilerse kabul edeceğini takyiden beyan

buyurmuştur. Şüphesiz ki mutlak olanlar mukavved olanlara bağlıdır.

2-    Duâcının kabul ettiği şey kaza ve kadere muvafık ise verilir. Değil ise, yapılan duâ ile nefsine bir ferahlık, kalbine bir sükûnet ve itminan gelir; meydana gelecek kaza

ve kader ile belâya kolaylıkla katlanması husule gelir.

3-    Ebu Saîd el-Hudrî’den rivayet edilen hadis-i şerifte :  “Müslümamn duâsı reddolunmaz, şer’an yasaklanmış bir şeye veya akraba ve taallûkatından olanların ölümüne duâ

etsin, elbette böyle duâ kabul olunmaz. Kabul olunan du-âda yâ dünyada iken meyvasım görür veya âhiret için yapılan duânın faidesi saklanır veyahut duâsı nisbetinde gelecek bir

kaza ve belâ def olunur.”

Bu hadis-i şerife göre yukarıdaki suali sormaya lüzum kalmıyor. Duânın meyvası âhirete saklanıyor veya farkına varmadığı belâya siper oluyor.

4-    Duâ eden kimsenin Cenab-ı Hakkın kaza ve kader, ilim ve hikmet sıfatları ile muttasıf olduğunu bilmesi lâzımdır. Bu sıfatları bilirse, “Ya Rab-bi, şu istediğim şey kaza ve

kaderine, ilim ve hikmetine muvafık ise lütfen kabul buyur.” der. Yoksa kaza ve kaderle mücadele etmez.”

Tenbihü’l-Gafilîn isimli kitapta şöyle yazılıdır :  Peygamberimiz Efendimiz şöyle buyurdu :  “Kul acele etmedikçe daima hayırdadır.” Ashabı kirâm :  “Nasıl olur ya Resûlallah?”

dediler. Resûl-i Ekrem cevaben :  “Kul, Allah’a duâ ettim de kabul buyurmadı demezse.” dedi.

Yezid er-Rakkâşî ismindeki sahabe (  r.a.) buyurur :  “Kıyamet gününde Cenab-ı Hak kulların duâlarını meydana çıkarır ve :  ‘Vaktiyle yapmış olduğunuz falan, falan duânın sçvabı

budur.’ denir. Bu hali görenler ‘Keşki dün-yadakiler de bu güne bırakılmış olsalardı.’ derler.”

Bunun için Atâullâh el-Hikemî şunu söylemiştir :  “Duâya devam ve İsrara rağmen kabul olunmuyorsa senin ümitsiz olmana lüzum yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak duâyı kabul buyuracağını

vaad etmiştir. Fakat senin işine yarayacak bir halde bir zamana saklamak suretiyle, yoksa senin arzu ettiğin iş ve zamana göre değil.”

Görülüyor ki duânın lüzumu vardır. Bunu inkâr etmek veya küçümsemek mümkün değildir. Müslümanlar yaptıkları duâ ile ferahlanırlar, bir yen-liklik hissederler. Dilenci nasıl

istemeğe çıktığı ve istemeği sıklaştırdığı vakit cebi doluyorsa, müslüman da Rabbinden çok çok istediği zaman, onun gönlü doluyor, ruhu neş’eleniyor ve kalbi cilâlanıyor.

Öyle ise ilk söz alan âlimlerin değil, bunlara cevap veren âlimlerin sözleri geçerlidir. Bilhassa büyük tefsir sahibi imamı Fahürrâzî’nin getirmiş olduğu delilleri son derece

ikna edici ve mantık bakımından kabul olunacak seviyededir. Yapılan duânın kabulüne inanacağız ki, duâmızdan bir şey bekleyelim.

Büyük İslâm âlimlerimiz ve mütefekkirlerimizden İmamı Gazâlî, duânın önemi ve edebleri hakkında şöyle söylüyor :

Kur’an’dan sonra zikir ve duâ ile ihlâsla meşgul olandan daha faziletli bir kimse yoktur. Ve yaptığı bu amelinden daha makbul bir amel de yoktur.


Kabul olacağı hadislerle belirtilen bir dua var mı?

Her peygamberin muhakkak kabul olan bir duası vardır
Hz. Ebu Hureyre (  ra) anlatıyor :  "Resulullah (  asm) buyurdular ki :
"Her peygamberin müstecab (  Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak

kullanmak üzere sakladım (  kullanmayı ahirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır." (  Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi)
Ayrıca;
Şu kimselerin dualarının makbul olacağı rivayet edilmiştir
Resulullah (  asm) buyuruyor ki :
“Şu üç dua muhakkak kabul edilir :
• İftara kadar oruçlunun duası,
• Haksızlığa uğrayanın duası,
• Adaletten ayrılmayan devlet büyüğünün duası.
Bu duaların her üçünü de Allahü Teala kabul etmek üzere bulutlar üstünde göğe yükseltir. Ve onlara semanın kapılarını açarak şöyle buyurur :  “Ululuğun büyüklüğün hakkı için

müddet sonda olsa bile sana yardım ederek ve seni kabul edeceğiz.” (  Cami’üs-Sağir)
Resulullah (  asm) buyuruyor ki :
“Şu üç dua muhakkak kabul edilir :
• Babanın evladına duası,
• Misafirin duası,
• Haksızlığa uğrayanın duası. (  Cami’üs-Sağir)
Resulullah (  asm) buyuruyor ki :
“Şu beş dua muhakkak kabul olunur :
• Öcünü alıncaya kadar haksızlığa uğrayanın duası,
• Evine dönünceye kadar hacının duası,
• Savaştan dönünceye kadar gazinin duası,
• İyileşinceye kadar hastanın duası,
• Mümin kardeşinin ardından dua eden müminin duası.” (  Cami’üs-Sağir)
Resulullah (  asm) buyuruyor ki :
“Yunus Peygamber balığın karnındayken şu duayı okuyordu :  “Senden başka Allah yoktur. Allahım seni bütün noksanlıklardan uzak tutarım. Ben öz nefsime yazık edenlerden oldum.”

Bu duayı okuyarak her hangi bir dilekte bulunan müminin dileğini yüce Allah muhakkak yerine getirir.” (  Cami’üs-Sağir)
Bazı özel vakitlerde edilen dualar makbul olur
Hz. Enes (  ra) anlatıyor :  "Resulullah (  asm) buyurdular ki :
"Ezanla kamet arasında yapılan dua reddedilmez (  mutlaka kabule mazhar olur.)"
"Öyleyse, dendi, "Ey Allah'ın Resulü, nasıl dua edelim?"
"Allah'tan, dedi, dünya ve ahiret için afiyet isteyin!" (  Ebu Davud, Tirmizi)
Müslüman kişi için üç vakit vardır, onlarda dua ederse, sıla-i rahmi kıran ve günah olan bir şey taleb etmedikçe, kendisine mutlaka icabet edilir :  Namaz için müezzin ezan

okurken susuncaya kadar, savaşta iki saf karşılaşınca Allah aralarında hükmedinceye kadar, yağmur yağarken kesilinceye kadar." (  Kütüb-i Sitte)
İsmi azamla yapılan dualar makbul olur
Hz. Büreyde (  ra) anlatıyor :  "Resulullah (  asm), bir adamın şöyle söylediğini işitti :
"Allah'ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum; Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin, Sametsin (  hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey

sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (  asm) buyurdular :  "Nefsimi kudret elinde tutan Zat'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Azamı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim

İsm-i Azamla dua ederse Allah ona icabet eder, kim onunla talepte bulunursa (  Allah ona dilediğini mutlaka) verir." (  Tirmizi, Ebu Davud)
Geceleyin uyanan kimsenin yapacağı dua makbul olur
Ubade Bin Samit’den (  ra) rivayete göre, Resulullah (  asm) şöyle buyurmuştur :  Her kim geceleyin herhangi bir sebeple uyanır da şu duayı yaparsa duası mutlaka kabul edilir :
“Allah’tan başka gerçek ilah yoktur. Ancak tek ilah olan Allah vardır. Onun ortağı da yoktur. Her şey onundur ve onun her şeye gücü yeter. O Allah’ı her türlü noksanlıktan

tenzih edip büyük kabul ederim. Her türlü eksiksiz övgüler ona aittir. Ondan başka hiçbir gerçek ilah yoktur. Ancak o vardır. O Allah en büyüktür. Her türlü güç ve kuvvet

onundur” der ve sonra :  “Rabbim beni bağışla der veya dilediği duayı yaparsa duası kabul olunur. Sonra biraz daha gayret edip abdest alır ve namaz kılarsa namazı da mutlaka

kabul edilir.” (  Buhari, Ebu Davud)
Ebu Hüreyre’den (  ra) rivayete göre, Resulullah (  asm) şöyle buyurdu :  “Gecenin son üçte biri kalınca Rabbimiz dünya semasına iner ve şöyle der :  Bana dua eden var mı

duasını kabul edeyim. Benden isteyen var mı? Kendisini bağışlayayım.” (  Buhari, Müslim)
Kabul olacağı ümit edilerek ve ciddiyetle edilen dualar makbuldür
Ebu Hüreyre’den (  ra) rivayete göre, Resulullah (  asm) şöyle buyurdu :  “Allah’a kabul edileceğini gerçekten bilerek dua ediniz. Biliniz ki Allah, umursamazlık ve oyun eğlence

türünden yapılan duaları kabul etmez.” (  Tirmizi)
Her dua Allah (  cc) katında karşılık bulur
Şunu da unutmamak gerekir ki; her dua makbuldür, Allah (  cc) katında karşılık bulur. Duaların kabulü ise üç şekilde gerçekleşir :
Ya edilen duanın aynen dünyada eseri görünür. Ya Allah-ü Teala kişiye istediği şeylerden daha hayırlısını nasip eder. (  Zira istediklerimizin bizim için hayırlı mı şer mi

olduğunu bilen O’dur (  cc). Biz ise bundan aciziz.) Ya da hayatı ebediye cihetinde kabul olur. Yani dua eden duasının neticesini cennet nimetleri suretinde alır.
Demek arzu ettiğimiz şeyler aynen vücuda gelmezse dua kabul olmadı denilmez, belki daha iyi bir surette kabul oldu denilir.

En Güzel Dualar (  Peygamberimizin Dilinden 40 Dua)

1. Allahümme bike esbahnâ ve bike emseynâ ve bike nehyâ ve bike nemûtü ve ileyke’l-masîr.

“Allah’ım! Senin iznin ve yardımınla sabahladık ve akşamladık. Yine senin izin ve yardımınla yaşar ve ölürüz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”

(  Ebû Dâvûd, “Edeb”, 110; Tirmizî, “Deavât”, 13; İbn Mâce, “Dua”, 14)

2. Allahümme e’ûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min ‘ukûbetike ve e’ûzü bike minke lâ uhsi senâen ‘aleyke ente kema esneyte ‘ala nefsike.

“Allah’ım! Öfkenden rızana; cezandan affına sığınırım. Senden yine sana sığınırım. Sana övgüyü saymakla bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.”

(  Müslim, “Salât”, 222)

3. Allâhümme innî e’ûzü bike min zevâli ni’metike ve tehavvüli ‘âfiyetike ve fücâeti nıkmetike ve cemî’ı sahatike.

“Allah’ım! Nimetinin yok olmasından, verdiğin afiyetin (  nimet ve sağlığın) bozulmasından, ansızın cezalandırmandan ve öfkene sebep olan her şeyden sana sığınırım.”

(  Müslim, “Zikir”, 96)

4. Allahümme innî e’ûzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazeni. Ve e’ûzü bike mine’l-‘aczi vel-keseli. Ve e’ûzü bike minel cübni vel-buhli. Ve e’ûzü bike min ğalebetid-deyni ve kahrir-

ricâli.

“Allah’ım! Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.”

(  Ebû Davud, “Sâlat”, 367; Ayrıca bk. Buhârî, “Et’ıme”, 28, “Deavât”, 40¸ Tirmizî, “Deavât”, 70; Nesâî, “İstiâze”, 7, 8, 25)

5. Allahümme innî e’ûzü bike mine’l-fakri ve’l-kılleti ve’z-zilleti ve e’ûzü bike min en ezlime ev uzleme.

“Allah’ım! Fakirlikten, yokluktan ve zilletten sana sığınırım; zulmetmekten ve zulme uğramaktan da sana sığınırım.”

(  Buhârî, “Deavât”, 40; Ebû Dâvûd, “Vitr”, 32¸ Nesâî, “İstiâze”, 7, 8, 25)

6. Allahümme innî e’ûzü bike en edille ev üdalle,ev ezille ev üzelle ev ezlime ev uzleme ev echele ev yüchele ‘aleyye

“Allah’ım! Dalalete (  sapıklığa) düşmekten veya (  başkalarını) dalalete düşürmekten, hataya düşmekten veya (  başkasını) hataya düşürmekten, zulmetmekten veya zulme

uğramaktan, cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan, sana sığınırım.”

(  Ebû Dâvûd, “Edeb”, 112)

7. Allahümme innî e’ûzü bike mine’l-cübni ve e’ûzü bike min en uredde ila erzelil ‘umuri ve e’ûzü bike min fitneti’d-dünya ve e’ûzü bike min azabi’l-kabr.

“Allah’ım! Korkaklıktan sana sığınırım. Ömrün en düşük çağının zorluklarından, dünya fitnelerinden ve kabir azabından da sana sığınırım.”

(  Buhârî, “Cihad”, 25; Tirmizî, “Deavât”, 113; Nesâî, “İstiâze”, 27)

8. Allahümme innî e’ûzü bike min şerri ma ‘amiltu ve min şerri ma lem a’mel.

“Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım işlerin şerrinden sana sığınırım.”

(  Müslim, “Zikir” 65, 66)

9. Allahümme innî e’ûzü bike min fitneti’n-nâri ve ‘azabi’n-nari ve min şerri’l-ğına ve’l-fakri.

“Allah’ım! Cehenneme götüren fitneden, Cehennemin azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden sana sığınırım.”

(  Ebu Dâvûd, “Vitr”, 32)

10. Allahümme innî e’ûzü bike minel-cû’ı fe-innehû bi’sed-dacî’u ve e’ûzü bike mine’l-hıyâneti fe-innehâ bi’seti’l-bitânetü.”

“Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım. Çünkü açlık, ne kötü bir arkadaştır. Hainlikten de sana sığınırım. Çünkü hainlik, ne kötü bir sırdaştır.”

(  Ebu Dâvûd, “Vitr”, 32; Nesai, “İstiâze”, 19,20; İbn Mâce, “Et’ime”, 53)

11. Allahümme ‘âfini fi cesedî ve ‘âfinî fî basarî ve’c‘alhü’l vârise minnî lâ ilâhe illâllahu’l- halîmu’l-kerîmu subhâne’llahi rabbi’l-‘arşi’l-‘azîm ve’l-hamdü li’llahi

rabbi’l-‘âlemîn.

“Allah’ım! Bedenime sağlık ver, gözüme sağlık ver, sağlığı benim varisim kıl (  son nefesime kadar beni sağlıklı eyle). Halîm ve kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Ulu

arşın sahibi Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur”

(  Tirmizî, “Deavât”, 66)

12. Allahümme innî es’elükel-hüdâ ve’t-tüka ve’l-‘afafe ve’l-ğınâ.

“Allah’ım! Senden hidayet, takva, (  sorumluluk bilinci) iffet ve (  gönül) zenginliği isterim.”

(  Müslim, “Zikir”, 72)

13. Allahümmağfirlî ve’rhamnî ve’hdinî ve ‘âfinî ve’r-zuknî

“Allah’ım, beni bağışla, bana merhamet et, bana hidayet nasip eyle, bana âfiyet ve (  hayırlı) rızık ver.”

(  Müslim, “Zikir”, 35)

14. Allahümme’nfa’nî bima ‘allemtenî ve ‘allimnî ma yenfeunî ve zidnî ‘ilmen, elhamdülillahi ‘alâ külli hâlin ve e’uzü billahi min hâli ehli’n-nâri.

“Allah’ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır, bana fayda verecek ilmi öğret ve benim ilmimi artır. Her hâl üzere Allah’a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah’a

sığınırım.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 129)

15. Allahümme innî e’ûzü bike min ‘ilmin la yenfe’u ve min kalbin lâ yahşe’u, ve min nefsin lâ teşbe’u ve min da’vetin lâ yüstecâbu leha.

“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, kabul olunmayan duadan  doymayan nefisten sana sığınırım.”

(  Müslim, “Zikir”, 73)

16. “Ya mukallibel kulûb! Sebbit kalbî ‘alâ dînike.

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 124)

17. “…Allahümme âti nefsî takvâha, ve zekkiha ente hayru men zekkaha, ente veliyyuha ve mevlaha.”

“…Allah’ım! Nefsime takvasını (  günahlardan sakınma duygusu) ver ve onu (  her türlü günahtan) temizle, Sen temizleyenlerin en hayırlısısın. Onun koruyucusu ve efendisi de

sensin..”

(  Müslim, “Zikir”, 73)

18. Allahümme’c’alnî mine’llezîne iza ehsenu ‘s-tebşeru ve iza esâu’stağferû

“Allah’ım! Beni iyilik işledikleri zaman sevinen ve kötülük yaptıkları zaman bağışlanma dileyen kullarından eyle.”

(  İbn Mâce, “Edeb”, 57)

19. Allahümme rahmeteke ercû felâ tekilnî ila nefsî tarfate‘aynin ve aslih lî şe’nî küllehü lâ ilâhe illa ente.

“Ey Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (  da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt, Senden başka ilâh yoktur.”

(  Ebu Dâvûd , “Edeb”, 110)

20. Allahümme Rabbe’n-nâsi! Ezhibi’l-be’se, veşfihi, ve ente’ş-şâfi. Lâ şifâe illâ şifâüke. kifâen lâ yüğâdiru sekamâ.

“Allah’ım, ey insanların Rabbi! Sıkıntıyı gider, şifa ver. kifayı veren ancak sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki, hastalık nedir

bırakmasın.”

(  Buhârî, “Tıb”, 37; Ayrıca bk. Müslim, “Selam” 46; Ebû Davud, “Tıb”, 17 Tirmizî, “Deavât”, 111)

21. Allahümme ahsente ha•kÉ fe ehsin hulukî.

“Allah’ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlâkımı da güzelleştir”

(  İbn Hanbel,el Müsned, I, 403) 

22. Allahümme innî e’uzü bike mine’ş-şikaki ve’n-nifaki ve sûi’l-ahlâki.

“Allah’ım! (  haktan) ayrılmaktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”

(  Ebû Dâvûd, “Vitr”, 32; Nesaî, “İstiâze”, 21)

23. Allahümme inneke ‘afüvvün kerîmün tühıbbü’l-‘afve fa’fü ‘annî .

“Allah’ım sen affedicisin, cömertsin, affetmeyi seversin, beni de affet.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 89)

24. Allahümme’rzuknî hubbeke ve hubbe men yenfeunî hubbuhu ‘indeke.

“Allah’ım! Bana kendi sevgini ve Senin yanında sevgisi bana fayda verecek kimsenin sevgisini ver.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 73)

25. Allahümmekfinî bihalâlike an haramike ve ağninî bifadlike ammen sivâke.

“Allah’ım! Harama bulaşmaktansa, helalinle yetineyim. Beni lütfunla (  zengin kılarak) Senden başkasına muhtaç etme.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 110)

26. Allahümme eınnî ala zikrike ve şükrike ve husni ibadetike.

“Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek, sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et.”

(  Ebu Dâvûd, “Salât”, 361; Nesâî, “Sehv” 60; İbn Hanbel, el Müsned, V, 245.)

27. Allahümme innî eselüke min salihi ma tü’ti’n-nâse mine’l-mali ve’l-ehli ve’l-veledi gayri’d-dâlli vele’l mudilli.

“Allah’ım! Mal, aile, çocuk olarak insanlara verdiklerinin hayırlısını dilerim, sapıtan ve saptıranları değil.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 124)

28. Bismillahillezî la yedurru me’a’smihî şeyun filardi vela fi’s-semâi ve hüve’s-semi’u’l-‘alîm.

“Allah’ın adıyla… O’nun adıyla (  hareket edildiğinde) yerde ve gökte hiçbir şeyin zararı dokunmaz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 13)

29. Elhamdü li’llahi’llezî et’amena ve sekana ve ce’alena müslimin.

“Bizi doyurup içiren ve bizi Müslümanlardan eyleyen Allah’a hamdolsun.”

(  Ebu Dâvûd, “Eti’me”, 53; Tirmizî, “Deavat”, 56 )

30. Allahumme eslemtu nefsî ileyke ve veccehtu vechî ileyke ve fevvaztü emrî ileyke ve elce’tu zahrî ileyke rağbeten ve rehbeten ileyke, la melcee ve la mencee minke illa

ileyke, Amentu bi kitabikellezi enzelte ve binebiyyikellezi erselte

“Allah’ım! (  rahmetini) umarak, (  azabından) korkarak kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Senden başka

sığınak, senden başka dayanak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.”

(  Buhârî, “Vudu”, 75, “Deavât”, 6, 9; Müslim, “Zikir”, 56)

31. Allahümme elif beyne kulubinâ ve aslih zâte beyninâ ve’hdinâ sübüle’sselâmi ve neccinâ mine’z-zulümâti ile’n-nûri ve cennibne’l fevâhişe mâ zahare minhâ ve mâ betane.

“Allah’ım! Kalplerimizi birleştir. Aramızı düzelt ve bizi kurtuluş yollarına ilet. Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkar ve büyük günahların açığından da gizlisinden de

uzaklaştır.” 

(  Ebu Dâvûd, “Salât”, 182 )

32. “Allahümme aslih lî dinî ellezî hüve ‘ismetu emrî, ve aslih lî dünyâye elletî fîhâ meâşî, ve aslih lî ahireti elletî fîhâ meadî, vec ‘alil hayâte ziyâdeten lî fî külli

hayrin, vec ‘alil mevte râhaten lî, min külli şerrin”

“Allah’ım! Dinimi güzelce yaşat ki o benim güvencemdir. Dünyamı düzelt ki o benim geçim kaynağımdır. Ahiretimi hazırla ki o benim son durağımdır. Hayatımda her türlü hayrı

ziyadesiyle ihsan eyle. Ölümümü de her türlü şerlerden muhafaza eyle.”

(  Müslim, “Zikir”, 71)

33. Allahümmeğfirlî zenbî küllehü dikkahu ve cillehu ve evvelehu ve ‘ahirahu ve ‘alâniyetehu ve sırrehu .

“Allah’ım! Günahlarımın küçüğünü büyüğünü, öncesini sonunu, açığını ve gizlisini, hepsini bağışla.”

(  Müslim, “Salât”, 216)

34. Allahümme innî zalemtu nefsî zulmen kesîran ve lâ yağfiru’z zünûbe illâ ente feğfirlî mağfiraten min ‘indike, verhamnî inneke entel ğafûrur rahim.

Allah’ım! küphesiz ben nefsime çok zulmettim, günahları bağışlayacak olan yalnız Sensin. Öyleyse katından bir af ile beni bağışla. Bana merhamet et, çünkü bağışlaması ve rahmeti

çok olan sadece Sensin”

(  Buhârî, “Ezan”, 149; Müslim, “Zikir”, 48  )       

                                         

35. Allahümme ente Rabbî, lâ ilâhe illâ ente halaktenî, ve ene ‘abdüke, ve ene alâ ahdike ve va‘dike m’esteta‘tü. Eûzü bike min şerri mâ sana‘tü, ebûü leke bi-ni‘metike aleyye

ve ebûü leke bi-zenbî, fağfir lî feinnehû lâ yağfirü’z-zünûbe illâ ente.

“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Sen’den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum. Gücüm yettiğince (  ezelde) sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.

İşlediğim günahların şerrinden sana sığınırım. Bana lutfettiğin, ni’metlerini i’tirâf ederim, günahımı da i’tirâf ederim. Beni affet çünkü günahları ancak Sen affedersin”

(  Buhârî,”Deavât”, 2, 15)

36. Allahümmağfirlî hetîetî ve cehlî, ve isrâfî fî emrî, ve ma ente a’lemu bihî minnî, Allahümmağfirlî ciddî, ve hezlî, ve hataî ve ‘amdî, ve küllü zalike ‘indî, Allahümmağfirlî

mâ kaddemtu ve mâ ahhartu, ve mâ esrartu ve mâ a’lentu, vemâ ente a’lemu bihî minnî, entel mukaddimu ve entel muahhir ve ente ‘ala külli şey’in kadîr.

“Allah’ım! Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, işimdeki aşırılıkları ve benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla.

Allah’ım, ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle. Bütün bu kusurların hepsi bende vardır.

Allah’ım! kimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle.

Öne geçiren de sen, geride bırakan da Sensin. Senin her şeye gücün yeter.”

(  Buhârî, “Deavât”, 60; Müslim, “Zikir”, 70. )

37. Allahümmeğsil hatâyâye bimâi’sselci ve’l-beredi ve nakki kalbî mine’l-hatâyâ kemâ nekkayte’sevbe’l-ebyeda mine’d-denesi.

“Allah’ım! Hatalarımı kar ve soğuk su ile temizle. Beyaz elbiseyi kirden temizlediğin gibi kalbimi de hatalardan arındır.

(  Nesâî, “Taharet”, 49; Ayrıca bk. Buhârî, “Deavât”, 38, 43 45; Müslim, “Zikir”, 49)

38. Allahümme innî es’eluke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve’l-amele’l-lezi yübelliğuni hubbeke. Allahummec’al hubbeke ehabbe ileyye min nefsî ve ehlî ve mine’l- mâil bârid.

“Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim.

Allah’ım! Senin sevgini, bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha sevgili kıl.”

(  Tirmizî, “Deavât”, 73)

39. Allahümme leke sumtü ve ‘alâ rızkıke eftartü

“Allah’ım! Senin rızân için oruç tuttum. Senin rızkınla orucumu açıyorum.”

(  Ebû Dâvûd, “Savm”, 22)

40. Allahümme ahsin ‘âkıbetena fi’l-umûri küllihâ ve ecirnâ min hızyi’dünyâ ve ‘azâbî’l-âhireti.

“Allah’ım! Bütün işlerimizin sonucunu güzel eyle, dünyada rezil olmaktan ve ahiret azabından bizi koru.”

(  Ahmed b. Hanbel, el Müsned, 4/181)

----------------

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ.MUHAMMED (  S.A.V.) İN DİLİNDEN DUALAR

1) Allah’ım! Sapıklığa düşmekten veya düşürülmekten, ayağımın kaymasından veya kaydırılmasından, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cehalete düşmekten veya cahil bırakılmaktan

sana sığınırım.

Tirmîzî (  3/152) ; İbni Mâce (  2/336)


2) Allah’ım! Doğu ve batının arasını uzaklaştırdığın gibi beni de günahlarımdan uzaklaştır. Allah’ım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi, beni de günahlarımdan temizle.

Allah’ım! Beni günahlarımdan kar, su ve dolu ile temizle.

Buharî (  1/181) ; Müslim (  1/419)


3) Rabbimiz olan Allah'ım! Sana hamdederek seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Allah'ım! Beni bağışla.

Buharî (  1/99) ; Müslim (  1/350)


4) Allah'ım! Günahlarımın hepsini, küçüğünü ve büyüğünü, ilkini ve sonunu, gizlisini ve aşikârını bağışla.

Müslim (  1/350)


5) Allah'ım! Gazabından rızana, cezalandırmandan affına, senden yine sana sığınırım. Sana olan övgüleri sayamam. Sen, kendini övdüğün gibisin.

Müslim(  1/532)


6) Allah'ım! Beni bağışla ve bana merhamet et. Beni doğru yola ilet ve bana ihsan eyle, bana afiyet ve rızık ver. Ve beni yücelt.

İbni Mâce (  1/148  )


7) Allah'ım! Kabir azabından sana sığınırım. Mesih Deccal’ın fitnesinden sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım. Allah'ım! Günahtan ve borçtan sana sığınırım.

Buharî (  2/202); Müslim (  1/412)


8  ) Allah'ım! Yaptığım ve yapacağım, gizli ve aşikâr işlediğim, israf ettiğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla. Sen Mukaddim (  Öne alan) ve Muahhirsin ( 

geciktirensin). Senden başka ilah yoktur.

Müslim (  1/534)


9) Allah'ım Seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzelce ibadet etmek için bana yardım et.

Ebû Davud (  2/86); Nesâi (  3/53)


10) Allah'ım! Cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan sana sığınırım, çok yaşlanarak (  elden ayaktan düşmekten) sana sığınırım, dünya fitnesi ve kabir azabından sana

sığınırım.

Buharî (  Bkz : Fethu’l-Bâri (  6/35)


11) Allah'ım! Gayb ilminle ve yaratma kudretinle hayatın benim için hayırlı olduğunu bildiğin müddetçe beni yaşat. Ölümümün benim için daha hayırlı olduğunu bildiğinde de beni

vefat ettir. Allah'ım! Gizli ve aşikâr, senden hakkıyla korkmayı dilerim. Senden rıza ve öfke anında hak sözü (  söylemeyi) dilerim. Zenginlik ve fakirlikte senden itidalli

olmayı dilerim. Bitmeyen bir nimet ve sonu gelmeyen bir göz aydınlığı dilerim. Senden, kaza sonrası rıza göstermeyi ve ölümden sonra kolay bir hayatı dilerim. Yüzüne bakmanın

lezzetini, zarar verici bir hastalık ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın sana kavuşmanın özlemini dilerim. Allah'ım! Bizi iman zineti ile süsle ve bizi hidayete ermiş, doğru

yolun rehberleri kıl.

Nesâi (  4/54-55)


12) Allah'ım! Senden, faydalı bir ilim, temiz bir rızık ve makbul bir amel dilerim.

Zâdü’l-Meâd (  2/375)


13) Yüzümü, hakka yönelerek, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, O’na ortak koşanlardan değilim. Namazım ve diğer ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah

içindir. O’nun ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanlardanım. Allah’ım melik sensin, senden başka ilah yoktur. Sen benim Rabbimsin ve ben de senin kulunum.

Nefsime zulmettim. Günahımı itiraf ettim. Tüm günahlarımı bağışla. Şüphesiz, günahları ancak sen bağışlarsın. Beni ahlâkın en güzeline erdir. Onun en güzeline ancak sen

erdirirsin. Ahlâkın kötüsünden de beni uzaklaştır. Zira kötüsünden ancak sen uzaklaştırırsın. Buyur, Allah’ım buyur! Hayrın tümü iki elindedir. Şer, sana nispet edilmez. Ben

sana sığınır ve sana dönerim. Sen mübarek ve yücesin. Senden mağfiret diler ve sana tevbe ederim.

Müslim (  1/534)


14) Allah'ım! Hamd sanadır. Sen, göklerin, yerin ve onlarda bulunanların Rabbisin. Sen Hakk'sın. Va'din de haktır. Sözün de hak ve sana dönüş de haktır. Cennet ve cehennem hak,

Peygamberlerin de haktır. Muhammed (  s.a.s.) hak ve kıyamet haktır. Allah'ım! Sana teslim oldum; sana tevekkül ettim, sana iman ettim ve tevbe edip sana döndüm. Senin düşmanını

düşman edindim. Ve senin hükmüne başvurdum. Gizli ve aşikâr, yaptığım ve yapacağım amellerimi bağışla. Öne geçiren ve geri bırakan sensin. Senden başka ilah yoktur. Sen benim

ilâhımsın.

Buharî (  Bkz : Fethu’l-Bâri (  3/3); Müslim (  1/532)

1.      "Dua ibadetin tâ kendisidir." (  Ebû Davud)

2.      "Allah'ım, Senden hidayet ve doğruluk isterim." (  Müslim)

3.      "Allah'ım, Senden hidayet, takva, iffet ve zenginlik isterim." (  Müslim)

4.      "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalplerimizi taatine çevir." (  Müslim)

5.      "Allah'ım, bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru." (  Tirmizî)

6.      "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalbimi dininin üzerinde sabit kıl." (  Tirmizî)

7.      "Allah'ım! Senden yararlı bilgi, hoş rızık, kabul edilmiş amel isterim." (  İbn Mace)

8.      "Allah'ım, beni bağışla, bana merhamet et, bana afiyet ver ve bana rızk ver." (  Müslim)

9.      "Allah'ım, günahlarımı bağışla, bana merhamet et, hidayet et, bana afiyet ver, rızk ver." (  Müslim)

10.  "Allah'ım, yaptığım şeylerin şerrinden ve yapmadığım şeylerin şerrinden Sana sığınırım." (  Müslim)

11.  "Zorlu beladan, bedbahtlıktan, kötü kaderden ve düşmanların şamatasından Allah'a sığınırım." (  Buharî-Müslim)

12.  "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru." (  Buharî-Müslim)

13.  "Allah'ım, cehennem fitnesinden ve cehennem azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden Sana sığınırım." (  Ebû Davud)

14.  "Allah'ım, açlıktan Sana sığınırım; o, ne kötü bir arkadaştır. Hainlikten Sana sığınırım; o, ne kötü bir sırdaştır." (  Ebû Davud)

15.  "Allah'ım, nimetinin elden çıkmasından, afiyetinin ters dönmesinden, ansızın azabına uğramaktan ve her türlü gazabından Sana sığınırım." (  Müslim)

16.  "Allah'ım kalbimi aydınlık kıl, lisanımı, kulağımı, gözümü, ardımı, önümü, üstümü, altımı aydınlık eyle. Allah'ım, nurumu büyüt." (  Buharî-Müslim)

17.  "Ey Hay ve Kayyum olan! Sadece Senden yardım isterim; Hayatımı düzelt, gözümü açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimle baş başa bırakma." (  Hakim)

18.  "Allah'ım, Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak ameli isterim. Allah'ım, Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha

sevimli eyle." (  Tirmizî)

19.  "Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana

sığınırım." (  Müslim)

20.  "Allah'ım; bütün hamdler Sanadır. Sen beni onunla giydirdin. O, elbisenin hayrını ve onun için yapılanın hayrını Senden isterim. Onun ve onun için yapılanın şerrinden Sana

sığınırım." (  Tirmizî)

21.  "Allah'ım, Senden rahmetini icap ettiren şeyleri, mağfiretini gerektiren şeyleri, bütün günahlardan esen kalmayı, bütün iyilikleri ganimet olarak kazanmayı, cennete nail

olmayı ve cehennemden kurtulmayı isterim." (  Müslim)

22.  "Allah'ım, işimi koruyan dinimi ıslah et, geçimimi sağlayan dünyamı ıslah et, dönüp varacağım yer olan ahiretimi ıslah et. Hayatı her hayrı artırmama vesile eyle, ölümü

bütün kötülüklerden kurtulmama çare eyle." (  Müslim)

23.  "Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ediyorum. Allah'ım! sapıtmak ve saptırılmaktan, alçalmak ve alçaltılmaktan, zulmetmek ve zulmedilmekten, bilgisizlikten ve bilgisiz

bırakılmaktan Sana sığınırım." (  Tirmizî)

24.  "Bütün hamdler O Allah'a ki O, bana yeter, bana acır; yine bütün övgüler O'na ki, O, beni doyurur ve suvarır. Bana ihsanda bulunup, beni -insanların- en faziletli(  si)

kılan Allah'a hamd olsun. Senden beni ateşten korumanı diliyorum." (  Ebû Davud)

25.  "Allah'ım, Sana teslim oldum, Sana iman ettim, Sana tevekkül ettim, Sana döndüm, Senin için dava ettim ve Sana başvurdum. Önceden yaptıklarımı ve sonraya bıraktıklarımı,

açık yaptıklarımı ve gizli yaptıklarımı bağışla. İleriye götüren ve geriye bırakan Sensin. Senden başka İlah yoktur." (  Buharî-Müslim)

26.  "Allah'ım, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, ihtiyarlıktan ve kabir azabından Sana sığınırım. Allah'ım, nefsime takvasını ver ve onu temizle. Onu en iyi temizleyecek

olan Sensin. Onun sahibi ve mevlâsı Sensin. Allah'ım, faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan Sana sığınırım." (  Müslim)

27.  "Allah'ım! dünyada ve ahirette Senden esenlik isterim; Allah'ım, dinim, dünyam, ailem ve malım konusunda Senden af ve esenlik isterim. Allah'ım, ayıplarımı ört.

Korkularımdan beni emin eyle. Önümde, ardımda, sağımda, solumda, üstümde olanlardan beni koru. Altımdakilerden de Senin azametine sığınırım." (  Ebû Davud)

28.  "Allah'ım, hatamı ve cahilliğimi, işimde aşırılığımı ve benden iyi bildiğin şeylerimi bağışla. Allah'ım, ciddimi ve şakamı bağışla, hataen ve kasten yaptıklarımı bağışla.

Bütün bunlar bende vardır. Allah'ım, yapıp ileriye gönderdiğim ve yapmayıp geriye bıraktığım; açıkladığım ve gizlediğim şeylerimi ve benden daha iyi bildiğin şeylerimi bağışla.

İleriye süren ve geriye bırakan Sensin. Sen her şeye kadirsin." (  Buharî-Müslim)

29.  "Allah'ım, Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın, Ben, Senin kulunum, gücüm yettiğince Senin ahdin ve vaadin üzereyim; işlediklerimin şerrinden

Sana sığınır, üzerimdeki nimetlerini Sana ikram eder, günahımı da itiraf ederim, bundan ötürü beni mağfiret eyle. Senden gayrı kimsecikler günahları bağışlayamaz." (  Buharî)

30.  "Allah'ım, bütün hamdler Sanadır. Sen, yerin, göğün ve onlarda olanların nurusun. Hamd yine Sanadır. Çünkü Sen yerin göğün ve bunlarda olanın yegane idare edenisin. Ve gene

bütün övgüler Sana aittir. Ki Sen, Hak'sın, va'din, sözün, Seninle karşılaşmak, cennet ve cehennem, peygamberlerin, Muhammed (  sav)'in kıyamet saati, bütün bunlar haktır.

Allah'ım, Sana teslim oldum, Sana inandım, Sana tevekkül ettim, Sana yöneldim, tevbe ettim, senin uğruna mücadele ettim, seni hakem edindim. Gelmiş gelecek, gizli ve açık bütün

günahlarımı bağışla. Sen, benim ilahımsın. Senden başka ilah yoktur. Şanı yüce olan Allah'ın güç ve kuvvetinin dışında güç ve kuvvet yoktur." (  Buharî-Müslim)

31.  "Gökleri ve yeri yaratan, görünen ve görünmeyeni bilen, her şeyin Rabbi, meliki ve sahibi olan Allah'ım! Senden başka ilah olmadığına şahidim. Nefsimin kötülüğünden, şeytan

ve ortaklarının şerrinden Sana sığınırım. Nefsime bir kötülüğün gelmesinden veya Müslümanlara karşı bir suç işlemeye onu itmesinden gene Allah'a sığınırım." (  Tirmizî)

------------------------

Peygamber Efendimiz’in (  asm) dilinden dua demeti…

Peygamber Efendimiz’in (  asm) duaları nasıldı? Resulullah (  asm) ne zaman hangi duayı yapardı?

Peygamber Efendimiz’in (  asm) Allah’a (  cc) sığındığı bazı dualar
Resulullah (  asm) Allah’a (  cc) şöyle dua ederdi :
“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, katına yükselmeyen (  kabul olunmayan) amelden, huzur bulmayan kalpten ve kulak verilmeyen duadan sana sığınırım.” (  Taberani)
Resulullah (  asm) Allah’a (  cc) şöyle dua ederdi

“Allah’ım! Darlıktan ve üzüntüden sana sığınırım. Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun sıkıntısından ve insanların

baskısından sana sığınırım.” (  Cem’ul Fevaid)
İbn-i Abbas (  ra) anlatıyor :
“Resulullah (  asm), Kuran’dan bir sure öğretir gibi şu duayı bize öğretmişti :
“Allah’ım! Cehennem azabından, kabir azabından, Mesih ve Deccal’ın fitnesinden, hayat ve ölüm fitnesinden Sana sığınırım.” (  Kütüb-i Sitte)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) uyumadan önce yaptığı dua
Resulullah (  asm) yatağına girince, sağ elini yanağının altına koyar sonra şu duayı okurdu :
“Allah’ım! Kullarını yeniden dirilttiğin veya topladığın gün beni azabından koru.” (  Kütüb-i Sitte)
Huzayfe (  ra) şöyle demiştir :
“Allah’ın Resulü (  asm) :
“Yattığı zaman elini yanağının altına koyardı ve :
“Allah’ım! Senin (  cc) adınla ölür, Senin (  cc) adınla dirilirim.” uyandığı zamanda :
“Öldürdükten sonra bizi dirilten Allah’a (  cc) hamd olsun. Kıyamet gününde yine onun huzurunda haşr olunacağız.” derdi. (  Buhari)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) gece namazından sonra yaptığı dua

Peygamber (  asm) gece kalkarak namaz kılıp da namazını bitirince, Allah’a (  cc) uygun düşecek şekilde ona hamd ve sena ederdi. Sonra son sözü şu olurdu :
“Allah’ım, benim kalbime nur ver, benim kulağıma nur ver, benim gözüme nur ver, sağ tarafıma nur ver, soluma da nur ver, benim önüme de nur ver, arkama da bir nur. Nurumu

çoğalt, nurumu çoğalt, nurumu çoğalt.” (  Buhari)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) evden çıkarken yaptığı dua

“Resulullah (  asm) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu :
“Allah’ın adıyla Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım! Zillete düşmekten, dalalete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız.”

(  Tirmizi)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) üzüldüğü zaman yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) üzüntü sırasında şu duayı okurdu :
“Halim ve Azim olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş’ın Rabbi, arzın Rabbi, semavatın Rabbi olan Allah’tan başka

ilah yoktur.” (  Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) yeni elbise giyerken yaptığı dua

“Hz. Peygamber (  asm) elbiseyi yenilediği zaman şu duayı okurdu :
“Allah’ım! Hamd sanadır. Giydiği şey ne ise ismen söyleyerek, bunu bana sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gayesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış

gayesine uygun olmamasından da sana sığınıyorum.” (  Ebu Davud, Tirmizi)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) helaya girdiği zaman yaptığı dua

Resulullah (  asm) kazayı hacet için helaya girdiği zaman şu duayı okurdu :
“Allah’ım, pislikten ve cin ve şeytan gibi kötü yaratıklardan sana sığınırım.” (  Buhari)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) hilali görünce yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) hilali görünce şu duayı okurdu :
“Allah’ım, Ay’ın hilal devresini bize bereketli, imanlı, selametli ve İslam üzere geçir. Ey hilal benim de senin de Rabbin Allah’tır.” (  Tirmizi)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) gök gürleyince yaptığı dua

Resulullah (  asm) gök gürleyip, şimşek çakınca şu duayı okurdu :
“Allah’ım bizi gazabınla öldürme, azabınla da helak etme, bu azabından önce bize afiyet içinde ölüm ver.” (  Tirmizi)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) rüzgâr estiği zaman yaptığı dua

Resulullah (  asm) rüzgâr estiği zaman şu duayı okurdu :
“Allah’ım, senden bunun hayrını ve bunda olan menfaatlerin da hayrını ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı da istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla

gönderilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum.” (  Buhari)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) yeni elbise giydiğinde yaptığı dua

“Resulullah’a (  asm) çizgili kare şeklinde küçük ve siyah bir aba getirildi.
“Bu abaya en müstahak kimi görüyorsunuz?” diye sordu. Orada bulunan topluluk cevap vermedi. Bunun üzerine :
“Bana Ümmü Halid’i getiriniz.” buyurdu.
“Ümmü Halid (  ra) Hz. Peygamber'in (  asm) yanına getirildi ve bu abayı ona giy¬dirdi. Sonra :
“Ebli ve ahliki.”, “Eskit ve yerine yenisini al.” diye iki defa dua etti. Elbisenin güzelliğini ifade etmek için Ümmü Halid’e (  ra) doğru :
“Senahu senahu, ey Ümmü Halid.” diyerek aba üzerindeki sarı ya da kırmızı çizgi¬ye bakmaya başladı.
“Senahu, senahu” kelimesi Habeş dilinde “güzel” de¬mektir. (  Ebu Davud)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) evden çıkarken yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) evden çıkarken şöyle dua ederdi :
“Allah’ın, ismiyle kapıdan çıkıyor ve O’na gü¬veniyorum. Kötülüklerden dönme gücünü de, iyiliklere sarılma gücünü de veren yalnız Allah’tır.”
“Allah’ım! Yolumu şaşırmaktan ve savrulmaktan, küçük düşmekten ve düşü¬rülmekten, haksızlığa uğramaktan ve uğratılmaktan, ka¬ba hareketlerden ve kaba hareketlere itilmekten,

isyan ettirilmekten sana sığınırım.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) ilim ve sohbet meclislerinden ayrılırken okuduğu dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) katıldığı ilim ve sohbet toplantılarından ayrılırken en az on-on beş defa şu duayı okurdu :
“Ulu Allah’a tövbe ediyor, günahlarımın bağışlanmasını O’ndan diliyorum. O tüm varlıklara hük¬metme gücünü elinde tutan ölümsüz diridir.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) bir milletten endişeye düştüğünde yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) bir milletten endişeye düştüğünde şu duayı okurdu :
“Allah’ım! Senden o milletin taşlaşmış kalbine korkunu salmanı diler, yapaca¬ğı kötülüklerden de sana sığınırız.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) bir şeye nazar değdirmekten sakındığında okuduğu dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) bir şeye nazar değdirmekten sakındığında şu duayı okurdu :
“Allah’ım! Neye nazarım değecekse onu benden koru, hiçbir şeye zararım dokunmasın.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) tuvalete girerken okuduğu dua

Enes Bin Malik’ten (  ra) rivayet edilmiştir :
“Resulullah (  asm) tuvalete girerken :
“Allahümme innî eûzu bike minel hubsi vel habâis.”
“Allah’ım! Erkek ve dişi şeytanların şerrinden sana sığınırım.” buyururdu.
“Allah’ım! Kirli pisliklerden, kötü ve kötülüklere iten şeytandan sana sığınırım.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) camiye girerken yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) camiye girerken şöyle dua ederdi :
“Lanetlik şeytandan Ulu Allah’a sığınırım. O tüm varlıkları hükmü altında tutar ve sınır¬sız derecede cömerttir.”
“Sevgili Peygamberimiz (  asm) camiye girerken bu duayı okuyan müminin günün geri kalan diğer saatlerinde şeytanın şerrinden korunacağını söylemiştir.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) mezarlığı ziyarete gittiğinde yaptığı dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) mezarlığı ziyarete gittiğinde şöyle dua ederdi :
“Ey Allah’a iman üzere bu dünyadan göç eden fani ruhlar, çürümüş vücutlar, dağılmış iskeletler! Selam size! Allah’ım, onlara rahat ve huzur, saadet ve selamet ihsan eyle.” ( 

Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) hasta ziyaretine gittiğinde hastaya ve yanındakilere yaptığı dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) hasta ziyaretine gittiğinde hastaya ve yanındakilere şöyle derdi :
“İnşallah geçer. Üzülecek bir durum yok. Çünkü hastalık sahibini günah ve kötülüklerinden temizler.”
“Ey insanların Rabbi! Bu hastadan rahatsızlığı gider, şifa sahibi sensin, bunu şifaya kavuştur. Sen şifa verince artık hiç bir hastalık gelemez, çünkü gerçek şifa senin verdiğin

şifadır.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) yeni ayı gördüğünde yaptığı dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) yeni ayı gördüğünde şöyle dua ederdi :
“İşte uğurlu ve aydınlık yolu gösterici bir ay! Allah’ım, senden bu ayın ümmetim adı¬na uğurlu ve hayırlı olmasını dilerim. Hz. Peygamber (  asm) bu sözleri üç defa tekrarlardı.

Allah’ım, senden bu ayın uğurlu, bu ayki alın yazımın hayırlı olmasını dilerim.”
“Allah’ım, yeni ayı bizlere iman ve İslam, güven ve huzur, saadet ve selamet, sağlık ve sağlamlık, rızık ve bolluk yönünden verimli eyle.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) yeni evlileri tebrik ederken yaptığı dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) yeni evlileri tebrik ederken şöyle derdi :
“Allah evliliğinizi mübarek eylesin, iyi geçimler nasip etsin, aydınlık yolda, ömür boyu aynı yastıkta kocatsın!” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) sevdiği bir şeyle karşılaştığında yaptığı dua

Sevgili Peygamberimiz (  asm) sevdiği bir şeyle karşılaştığında şöyle derdi :
“Yaygın lütfuyla iyilikleri tamamlayan Allah’a hamd olsun!” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) sevmediği bir şeyle karşılaştığında yaptığı dua

“Her durumda hamd Allah’a mahsustur. Cehennemliklerin acıklı durumundan sana sığınırım Al¬lah’ım!” diye dua ederdi. (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) sıkıntılı anlarında yaptığı dua

Hz. Peygamber (  asm) sıkıntıya düştüğünde Cebrail (  as) hemen yardımına koşar ve :
“Ey Muhammed! Şu duayı oku.” derdi
“Her zaman diri olan Allah’a güvendim hamd ve şükür, Allah’a mahsustur. O evlat edinmemiştir. O’nun varlıklar aleminde benzeri ve ortağı yoktur.” (  Cami’üs Sağir)
Sevgili Peygamberimiz (  asm) sıkıntılı anlarında şöyle dua ederdi :
“Allah’tan başka İlah yoktur. O ulu ve müsamahakardır. Allah’tan başka Allah yoktur. O ulu Arş’ın sahibidir. Allah’tan başka Allah yoktur. O yerin ve yedi kat göğün biricik

sahibidir.”
“Ey diri ve tüm varlığı hükmü altında tutan Ulu Allah’ım. Yaygın rahmetinden yardım dilerim.” (  Cami’üs Sağir)
Üzüntü, hastalık veya felakete düştüğünde :
“Allah yegane rabbimdir. O’nun ortağı ve benzeri yoktur.” diyen kimse üzüntü, hastalık ve felaketten kurtulur.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) bir yerde konakladığında yaptığı dua

“İçinizden biri bir yerde konakladığında Kelime-i Şehadet getirip ardından da :
“Allah’ım yılan çıyan gibi zararlı yaratıklarının şerrinden sana sığınırım.” derse oradan ayrılana kadar hiç bir zararlı yaratık ona zarar vermez.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) sefere çıktığı zaman yaptığı dua

Resulullah (  asm) sefere çıktığı zaman şöyle dua ederdi :
“Allah’ım, yardımınla düşmanla karşılaşır, düşmanı hezimete uğratırım ve yine senin yardımınla geri dönerim.” (  Cami’üs Sağir)
Hz. Peygamber (  asm) şu duaları çokça okurdu

“Ey kalpleri istediği anda istediği yöne çeviren Allah’ım! Kalbimi aydınlık hak yolundan ayırma.” Orada bulunan Ümmü Seleme (  ra) :
“Ey Allah’ın elçisi! Bu duayı ne kadar da çok okuyorsunuz?” diye sorduğunda Hz. Peygamber (  asm) şöyle cevap verir :
“Ey sevgili eşim Ümmü Seleme! Bütün insanların kalpleri Allah’ın iki kudret parmağı arasındadır. Dilediğini doğru yolda tutar, dilediğini de saptırır.”
“Ey Rabbimiz; bize bu dünyada da, öbür dünyada da iyilik ver. Bizi Cehennem azabından koru.”
“Cebrail (  as) her geldiğinde bana şu cümlemle dua etmemi tavsiye ederdi :
“Allah’ım! Bana helal yemek nasip et, beni iyi amellere hadim eyle.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz (  asm) acizlikten, tembellikten, cehennemden, günaha girmekten Allah'a (  cc) sığınırdı

Peygamber (  asm) şöyle dua ederdi :
“Allâhümme innî eûzu bîke minel keseli vel heremi vel mesemi el mağrami ve min fitnetil kabri ve azâbil kabri ve min fitnetin nâri re min şerri fitnetil ğınâ. Ve eûzu bike min

fitneti'l-fakri ve eûzu bike min fitnetil Mesihi'd-Deccâli. Allahümmeğsil annî hatâyâye bi-mâi's-ielci vel-beradi ve nakkı kalbî minel- hatâya kemâ nakkaytes-sevbel-ibyâde

mine'd-denesi. Ve bâid beynî ve beyne hatâyâye kemâ bâadte teynel- meşrıkı ve1-mağribi.”
“Allah’ım! Tembellikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan, gü¬nahtan, korkaklıktan, kabir sorgusundan ve kabir azabından, cehen¬nem ateşi fitnesinden ve azabından, zenginlik

gururunun şerrinden Sana sığınırım. Fakirlik fitnesinden de Sana sığınırım. Mesih Deccal’ın fitnesin¬den de Sana sığınırım.”
“Allah’ım! Günahlarımın kirini benden kar ve buz suyuyla yıka! Kalbimi de, beyaz elbiseyi kirden temizlediğin gibi, günahlardan te¬mizle! Benim ile günahlarımın arasını da doğu

ile batı arasını uzaklaş¬tırdığın gibi uzaklaştır.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz (  asm) sıtma ve ağrıya tutulanlara öğrettiği dua

Hz. Peygamber (  asm) sıtma ve her türlü ağrıya tutulanlara şu duayı öğretirdi :
“Ulu Allah’ın ismiyle başlarım. Kan dolaşımını hızlandırarak, vücudumu ateş nöbetlerine boğan her türlü hastalıktan ve cehennem ateşinin yakıcı sıcağından Ulu Allah’a

sığınırım.” (  Cami’üs Sağir)
Peygamber Efendimiz’in (  asm) eşlere tavsiye buyurduğu dua

İçinizden biri eşiyle birleştiği vakit :
“Allah’ım lanetlik şeytanı, bizden ve doğacak çocuklardan uzaklaştır.” diye dua ederse lanetlik şeytan doğan çocuğa ebediyen zarar veremez. (  Cami’üs Sağir)

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Tövbe Ve istiğfar Duaları
Yazar: RasitTunca - 06-04-2020, 10:15 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok


TÖVBE VE İSTİĞFAR DUALARI


Bilinmelidir ki bu bölüm gözetilmesi ve üzerine devam edilmesi gere­ken konuların en önemlisidir. Bunu geciktir-dim ki, kitabın mağfiret di­leği ile son bulması, ömrümüzü kerim olan Allah´ın mağfireti ile tamam­lamaya hayırlı bir yorum oîsun. Biz bu mağfireti ve diğer hayır çeşitlerini hem kendim için, hem dostlarım, hem de diğer müslümanlar için istiyo­rum. Amîn...

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Günâhların için mağfiret dile ve sabah akşam Rabbine hamd ederek tesbihde bulun. (Sübhânellâhi ve Bihamdihi, söyle.)"[1]

Yine Allah Tealâ:

"Günâhın için ve erkek-kadin mü´minler için mağfiret dile," buyur­muştur.[2]

"Allah´dan mağfiret dileyiniz. Muhakkak surette Allah´ın mağfireti bol­dur, merhameti geniştir."[3]

"Yasaklardan sakınanlar için Rableri yanında (ağaç ve meskenleri) alt­larından nehirler akan cennetler vardır. Orada devamlı kalacaklardır. Hem de tertemiz zevceler vardır. (En büyük nimet olan) Allah´ın rızası vardır.

Allah kullarını (her hal ve hareketleri ile) görendir. (Allah´ın azabından korkup) yasaklardan sakınan o mü´minler duâ edip derler: Ey Rabbimiz! Biz iman ettik, bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru. Onlar sabredenler, sadakat gösterenler, Allah´a ibâdet edenler ve seher vakitlerinde mağfiret dileyenlerdir."[4]

"Sen (ey peygamberim) o inkarcıların içinde iken Allah onlara azâb edecek değildi. Allah´dan mağfiret dilerlerken de Allah onlara azâb ede­cek değil."[5]

"O kimseler ki, bir kötülük yaptıkları zaman yahut nefislerine zulmet­tikleri zaman, hemen Allah´ı anarlar ve günahları için mağfiret dilerler. Allah´dan başka günahları kim bağışlayabilir! Hem de onlar bildikleri hal­de, yaptıkları günah üzerinde ısrar etmezler."[6]

"Kim bir kötülük işlerse yahut (Allah´a isyan sureti ile) kendine yazık ederse, sonra da Allah´dan mağfiret dilerse, Allah´ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici bulur."[7]

Rabbinizden mağfiret isteyin, Sonra O´na tevbe edin."[8]

Allah Tealâ Nuh´dan haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü o çok bağışlayan-dır."[9]

Allah Tealâ Hud peygamberden haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Ey Kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin sonra O´na tevbe edin."[10] Mağfiret dilemek konusunda âyetler çok olup bilinmektedir. Yazdığımız bir kısım âyetlerle uyarma elde edilmiş olur.

Mağfiret dileme üzerinde rivayet edilen hadisler çok olduğundan onla­ra nihayet vermek mümkün olmaz. Fakat ben bunların bir kısmına işaret edeceğim:

1047- Sahâbî olan El-Eğarru´1-Müzenî´den (Radıyallahu Tealâ Anh) ya­pılan rivayete göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­muştur: "Benim kalbime bir dalgınlık gelir. Ben de günde yüz defa Al­lah´a istiğfarda bulunurum."[11]

1048- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, ben Resûlüllah Saİlallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğini işittim: "Allah´a yemin ederim ki ben, günde yetmiş defadan çok Allah´dan mağ­firet dilerim ve ona tevbe ederim."[12]


Seyyidii´l-İstiğfâr Duası (İstiğfarın Büyüğü):


1049- Şeddad İbni Evs´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"İstiğfarın başı, kulun şöyle demesidir:

"Allâhümme ente rabbî Iâ ilahe illâ ente. Halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va´dike ve mestetâtü e´ûzü bike min şerri mâ sana´tü ebûu leke bini´metike aleyye ve ebû´u bizenbî. Feğfir lî. feinnehû lâ yeğfiru´z-zünûbe illâ ente."

"Allah´ım! Sen Rabbimsin. Senden başka İlâh yoktur. Sen beni yarat­tın, ben Senin kulunum. Sana verdiğim (tevhidden ibaret) söz ve va´d üze­reyim, gücüm yetesiye.. Yaptığım şeylerin kötülüğünden Sana sığınırım. Bana olan nimetini itiraf ediyorum. Günahımı da itiraf ediyorum. Beni bağışla; çünkü Senden başkası günahları bağışlayamaz; ancak Sen bağış­larsın. Kim bu sözlere kesinlikle inanarak gündüz bunları söyler de o gün akşamlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Kim de bu söz­lere kesinlikle inanarak bunları geceleyin söylerde, sabahlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir."[13]

1050- İbni Ömer´den (Radıyallahu Tealâ Anhüma) yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır:

"Biz bir meclisde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yüz defa:

"Rabbiğfir lî ve tüb aleyye inneke ente´t-tevvâbü´r-rahîm."

"Rabbim, beni mağfiret et, tevbemi kabul et. Sen (evbeleri çok çok kabul eden merhamet sahibisin, dediğini sayardık."[14]

1051- îbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde demiş­tir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur" Kim istiğfara devam ederse Allah ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir rahatlık verir ve ummadığı yerden ona rızık ihsan eder."[15]

1052- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur.

"Canım kudret elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işlemeseydi-niz, Allah sizi giderirdi de günah işleyen bir kavim getirirdi. Onlar Al-lah´dan mağfiret dilerlerdi. Allah´da onları bağışlardı."[16]

1053- Abdullah İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Teafâ Anh) yapılan ri­vayete göre: "Üç defa duâ etmek ve üç defa istiğfarda bulunmak Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in hoşuna giderdi."[17] Bu hadis toplu dualar bölümünde az önce geçmişti.

1054- Ebû Bekir Es-Sıddîk´m (Radıyallahu Anh) azadlısından yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Günde yetmiş defa günaha dönse bile, istiğfarda bulunan kimse, günahda ısrar etmiş olmaz."[18]

1055- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: "Allah

Tealâ buyurdu: Ey insanoğlu! Sen bana duâ ettiğin ve benden umduğun müddet, senden olan günahları sana bağışlarım; ve ey insanoğlu, senin günahların gökteki bulutlara kadar olsa bile beis görmem. Sonra benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey insanoğlu! Eğer yer dolusu günah­larla bana karşı çıkıpda sonra hiç bir şeyi bana ortak koşmayarak (küfür üzerinde olmayarak ölüp) bana geiirsen, ben de sana yer dolusu mağfiret ihsan ederim."[19]

1056- Güzel bir isnadla Abdullah İbni Büsr´den (Radıyallahu Tealâ Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöy­le buyurdu: "Amel defterinde çok istiğfar bulan kimseye ne mutlu!. .."[20]

1057- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Tealâ Anh) yapılan rivayetde de­miştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Kim:

"Esteğfirullahelİezî lâ ilahe illâ huve´î-hayyu ´1-kayyûmu ve etûbü ileyhi."

"Hayat sahibi olup her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden baş­ka hiç bir ilâh bulunmayan Allah´dan mağfiret dilerim." derse savaştan kaçmış olsa bile, günahları bağışlanır."[21]

Derim ki, bu bölüm doğrusu çok geniştir. Bunu kısaltmak konuyu kav­rama bakımından daha kolaydır. Bunun için bu kadarla yetiniyoruz.

İstiğfar ile ügili olarak Rebî İbni Huseym´den (Radıyallahu Anh) şu söz nakledilmiştir. O demiştir ki: Sizden hiç biriniz, "Esteğfirullahe ve etûbü ileyhi." "Allah´dan mağfiret dilerim ve ona îevbe ederim" deme­sin bunu söylemek günah ve yalan olur; eğer günahından tevbe etmemiş­se... Doğrusu şöyle demelidir: ALLÂHÜMME´ĞFİR LÎ VE TÜB ALEY­YE. (Allah´ım beni bağışla ve tevbemi kabul et.) Allah´ım beni bağış­la ve tevbemi kabul et, diye söylediği söz güzeldir. Fakat Alîah´dan mağ­firet dilerim, sözünü kerih görmesi ve onu yalan sayması görüşüne katıl­mayız. Çünkü "Esteğfirullah" sözünün manası, Allah´ın mağfiretini dilerim, demektir. Burada yalan yoktur. Bundan önce geçen îbni Mes´ud´-un hadisi bunu reddetmeye yeterlidir.

Fudayl´dan (Radiyallahu Anh) rivayet edilmiştir: Günahı söküp atma­dan istiğfar yapmak, yalancıların tevbesidir. Allah kendisinden razı ol­sun, Râbia El-Adeviye´den nakledilen söz buna yakındır. O şöyle demiş­tir: Bizim istiğfarımız, çok istiğfara muhtaç olur. (Günahları kökünden atarak tevbe etmediğimizden çok istiğfarda bulunmamız gerekir,)

Kabe´nin örtülerine tutunarak bir A´rabî´in şöyle dediği nakledilmiş­tir: Allah´ım! Günahlarıma ısrarla senden mağfiret dilemem yüzsüzlük­tür. Senin afv ve mağfiretinin genişliğini bildiğim halde, istiğfarda bu­lunmayı terk etmem de aciziyettir. Bana muhtaç olmadığın halde, bana ne kadar çok nimetlerle şefkat gösteriyorsun. Ben ise, sana muhtaç oldu­ğum halde günahlarla buğzunu kazanıyorum. Ey söz verdiği zaman onu yerine getiren, azabla korkutunca da bağışlayıp afv eden Allah! Benim bü­yük günahımı senin büyük afvimn içine koy; ey merhamet edenlerin en merhametlisi!..


Sabahtan Akşama Kadar Susup Konuşmamanın Yasaklığı


1058- Güzel bir isnadla Hz. Ali´den (Radıyallahu Anh) yapılan riva-yetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den şöyle ezber­ledim: "Buluğa erdikten sonra yetimlik yoktur. (Çocuk malına ve işine sahib olur). Birgün akşama kadar (cahiliyet devrinde yapıldığı gibi) su­sup konuşmamak yoktur. (Hayırlı şeyler söylenir, zikir yapılır). "[22]

İmam Ebu Selman EI-Hattabî´den (Radıyallahu Anh) "Meâlimu´s-Sünen´de rivayet edilmiştir. O, bu hadisin açıklamasında şöyle demiştir: Cahiliyet devri insanlarının âdetlerinden ve ibâdetlerinden biri de susmak idi. Onlardan biri ibâdet maksadıyla tenhaya çekilir ve gece-gündüz su­sar ve konuşmazdı. Müslümanlar bundan yasaklandılar. Zikretmekle ve hayırlı söz söylemekle emredildiler.

1059- Kays İbni Ebi Hâzim´den (Allah ona rahmet etsin) yapılan riva-yetde, o şöyle demiştir: Ebû Bekir Es-Sıddîk Ahmes kabilesine Zeyneb adındaki bir kadının yanına vardı. Onu konuşmuyor bir halde gördü. Bu­nun üzerine şöyle dedi: Bu kadında ne var ki, konuşmuyor (Yanında bulunanlar) dediler: O konuşmamayı kasdetmiştir. Ebû Bekir ona konuş; çünkü bu yaptığın helal olmaz. Bu cahiliyet işlerindendir, dedi. O da ko­nuştu.


İslam İnancının Temelini Oluşturan Hadisler:


Bu bölümle ilgili meseleleri tamamlamış oldum. Şimdi bunlara konu­yu tamamlayacak bazı hadisleri ilâve edip güzel bir şekilde bölüme son vermeyi uygun gördüm. Bunlar da İslâm´ın dayanağı olan hadislerdir. Bun­lar üzerinde âlimlerin dağınık şekilde ihtilâfları vardır. Benim ilâve ettik­lerimle beraber onların sözlerinin toplamı otuz kadar hadistir.

1060- Birinci hadis, Ömer İbni´l-Hattab´ın (Radıyallahu Anh) hadisi­dir: "Ameller niyetlere göredir."[23] Bu kitabın başında açıklaması geç­mişti.

1061- İkinci hadis: Hz. Âişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyie buyurmuştur: Bu üze­rinde bulunduğumuz bu şeriatımız üzerine şeriattan olmayan bir şeyi icad edenin işi reddir (o bizden değildir).[24]

1062- Üçüncüsü: Numan İbni Beşir´den (Radıyallahu Anhüma) riva­yet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: (´Helal bellidir (açıktır). Haram da bellidir. Bunların arasında şübheli şeyler vardır. İnsanların çoğu onları bilmez. Kim şübhelerden sakınırsa, dinini ve şerefini kurtarmış olur. Kim şübheli şey­ler içine düşerse, haram içine düşer. Bunun hali, yasak bölge çevresinde hayvan otlatan çobana benzer. Yasak bölgeden faydalanmaları yakın olur. Dikkat edin, her idarecinin yasağı vardır. Allah Tealâ´nm yasağı da ha­ramlarıdır. Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır ki, o düzeldiği za­man bütün beden düzelir. O bozulduğu zaman da bütün beden bozulur. Dikkat edin! Ö et parçası kalbdir."[25] Bu hadisi Sahihayn´da riva­yet ettik.

1063- Dördüncüsü: İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edildi­ğine göre, sadık olan ve doğrulanan Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem bize anlatmıştır: "Sizden her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe olur. Sonra bu kadar zaman kan pıhtısı olur. Sonra bu kadar zaman et parçası olur. Sonra melek gönderilir de ona ruh üfürür ve dört sözle emredilir: Rızkını, ecelini, amelini şakî yahut said olduğunu yazmakla... Kendisinden başka İlâh olmayan Allah´a and olsun ki, siz­den biriniz cennet ehlinin işini yapar; öyle ki onunla cennet arasında an­cak bir arşın kalır. Kader üzerine geçer de cehennem ehlinin amelini işler. Böylece cehenneme girer. Sizden biriniz de, cehennem ehlinin amelini iş­ler; öyle ki, onunla cehennem arasında ancak bir arşın kalır. Sonra onun üzerine kader geçer de, cennet ehlinin işini yapar. Böylece cennete girer."[26]

1064- Beşincisi: Hasan İbni Ali´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edil­diğine göre, demiştir ki, Resülüllah´dan şöyle dediğini ezberledim:

"(Söz ve hareketlerden) sana şübhe verenleri bırak da, sana şübhe ver­meyen (sağlam ve kesin) şeylere bak (onları yap)."[27]

1065- Altıncısı: Ebû Hüreyre´den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"İnsan´ın gereksiz olan şeyleri terk etmesi, onun güzel İslâm oluşundandır."[28]

1066- Yedincisi: Enes´den (Radıyallahu Anh) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hiç biriniz ken­di nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe (kemal üzere) iman et­miş olmaz. "[29]

1067- Sekizcisi: Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ (bütün noksanlıklardan münezzeh olup) pâkdir; ancak pâk (ve te­miz olan) şeyi kabul eder. Allah Tealâ peygamberlere emrettiği şeyi mü´-minlere de emretmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Ey peygamber! Pâk (temiz ve helâl) şeylerden yeyin ve salih amel iş­leyin. Ben sizin yaptıklarınızı biliyorum."[30] Yine Allah Tealâ:

"Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz pâk (helâl ve temiz) şey­lerden yeyin." buyurmuştur.[31]

Sonra peygamber (hadisde sözü geçen) adamın durumunu anlatarak dedi ki, nihayet yolculuğu toz-toprak ve saçları dağınık bir şekilde uzatır. (Bu güçlük içinde müsafirin duası makbul olduğu halde) ellerini göğe doğru kaldırır: Ey Rabbim, ey Rabbim! der. Oysa ki, onun yiyeceği haramdır. İçeceği haramdır, giyeceği haramdır ve haramla beslenmiştir. Bunun du­ası nasıl kabul olunur (Böyle haramlar içinde olan adamın duasını Al­lah kabul etmez; duası makbul olan yolculardan biri de olsa."[32]

1068- "Zarar da yoktur, zarara sokmak da yoktur" hadisidir. Bunu mürsel olarak Muvatta´da ve Darekutnî ile başkasının Sünen´lerinde mut­tasıl yollarla rivayet ettik. Hasen Hadisdir.

1069- Onuncusu: Temîmu´d-Darîden (Radıyallahu Anh). yapılan riva­yete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur." Din na­sihattir (öğüttür). Biz, kim için (nasîhattır) dedik. Şöyle Buyurdu: Allah için, kitabı için, peygamberi için, müslümanlann idarecileri için ve müs-lümanlarm bütünü için..."[33] (Allah için nasihat, O´na iman etmek ve şirk koşmamaktır. Kitabı için nasihat, Kitabın Allah tarafından indi­rildiğine ve Allah kelâmı olduğuna iman edip hükümleri ile amel etmek­tir. Peygamber için nasihat, onun risaletine iman edip Allah´dan getirdi­ği her hükmü kabullenip doğrulamaktır. Müslümanların idarecileri için nasihat, hak olan yerde onlara yardımcı olmak ve o işde onlara itaat et­mektir. Diğer bütün müslümanlar için nasihat, dünya ve ahiretlerinin se­lâmeti için onlara doğru yolu göstermektir.)

1070- Onbirincisi: Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan riva­yete göre, o Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğini din­lemiştir: "Size hangi şeyi yasakladımsa ondan kaçının. Hangi şeyi de size emretümse, ondan gücünüzün yettiğini yapın. Sizden öncekileri helak eden ancak sorularının çokluğu ve peygamberlerine karşı ihtilafları olmuştur.[34]

1071- On ikincisi: Sehl İbni Sa´d´tan yapılan rivayete göre şöyle anlat­mıştır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Selîem´e bir adam gelip:

Ey Allah´ın Resulü! Bana bir amel göster ki, onu yaptığım zaman Al­lah beni sevsin, insanlar da beni sevsin dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

Dünyadan (zevk ve eğlencelerinden) yüz çevir, Allah seni sever, insan­larda olan şeylerden yüz çevir, insanlar seni sever, buyurdu. "[35]

1072- On üçüncüsü: İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edil­diğine göre, demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah´-dan başka İlâh olmadığına ve benim de Allah´ın peygamberi olduğuma şâhidlik eden hiç bir müslüman kişinin kanı helâl olmaz; ancak üç şey için helal olur: Nikâhlı olduğu halde zina eden, üzerine kısas gereken, di­nini terk edip İslâm toplumundan ayrılan.[36]

1073- On dördüncüsü: İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhürna) yapılan rivayete göre Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "İnsanlar: Allah´dan başka ilâh yoktur ve Muhammed de Allah´ın Resu­lüdür diye şehâdet getirinceye, namazı gereği üzere kılıncaya ve zekâtı ve­rinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları za­man benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar; ancak İslâm hakkı için müstesna (çünkü İslâmın emrettiği kısas ve haram kıldığı zina ve irti-dat gibi işlerde hüküm ne ise yerine getirilir. İç niyetleri itibarı ile de on­ların hesabı Allah´a aittir."[37]

1074- On beşincisi: İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet edil­diğine göre, demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle bu­yurdu:

"İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah´dan başka İlâh olmadığı­na ve Muhammed´in Allah´ın Resulü olduğuna şehadet etmek. Namazı (gdâb ve erkânı ile) kılmak. Zekâtı vermek. Hacc görevini yapmak ve Ra­mazan ayını oruç tutmak."[38]

1075- On altıncısı: İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan ri-vayue göre, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Eğer insanlara sadece davaları üzere (şahid ve belgeleri olmaksızın) in­sanla´ m malları verilmiş olsaydı, erkekler bir toplumun mallarını vecanlarını (ele geçirmek için) iddia ederlerdi. Fakat iddia sahibine delil, inkâr edene de yemin gereklidir. "[39] Hadis bu lâfızda hasendir ve bir kısmı da Sahîhayn´da mevcuttur.

1076- On yedincisi: Vâbisa İbni Mabed´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayette kendisi Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e geldi. Peygam­ber (s.a.v) ona:

" Sen iyilikten ve günahdan sormaya mı geldin dedi. Vâbısa:

Evet dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): Kalbine danış. İyilik canının rahat ettiği ve kalbinin huzur bulduğu şeydir. Günah, canı tırma­layan ve kalbi rahatsız eden şeydir; insanlar (âlimler) sana fetva verse ve verseler bile..." buyurdu.[40] Nevvas İbni Sim´an´dan (Radıyallahu Anh) Müslim´in Sahihinde rivayet edildiğine göre Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem buyurmuştur: "İyilik, güzel ahlâktır. Günah ise, canını kur­calayan ve insanların onu bilmesinden hoşlanmadığı şeylerdir."

1077- On sekezincisi: Şeddad İbni Evs´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ her şey için güzel işlem yapılmasını emretmiştir. Öldürdü­ğünüz zaman öldürme şeklini güzel yapın. Hayvan boğazladığınız zaman kesmeyi güzel yapın; hayvanını rahatlandırmak için sizden biriniz kesmesi halinde bıçağını bilesin."[41]

1078- On dokuzuncusu: Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah´a ve âhiret gününe îman eden, hayır söylesin yahut sussun. Al­lah´a ve âhiret gününe îman eden komşusuna ikram-etsin. Allah´a ve âhi­ret günene îman eden, müsafirine ikram etsin."[42]

1079- Yirmincisi: Ebu Hüreyre´den rivayet edilmiştir: "Bir adam Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e: Bana öğüt ver, dedi. Peygamber (s.a.v): Öfkelenme! buyurdu. Adam tekrarlayıp durdu (ilk söz üzerinde durdu. Yine de) Peygamber, Öfkelenme dedi.[43]

1080- Yirmi birincisi: Ebû Sa´Iebe El- Huşenî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle bu­yurmuştur: "Aziz ve yüce olan Allah bir takım farzlar emretmiştir; onla­rı kaybetmeyiniz. Bîr takım sınırlar da koymuştur; onları aşmayın. Bir takım şeyleri de haram kılmıştır; onları tanımamazlık yapmayın. Size mer­hamet için bir kısmımda Allah unutmaz olduğu halde açıklamamıştır. Siz onları araştırmayın."[44]

1081- Yirmi ikincisi; Muaz´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayette o şöyle demiştir: "Dedim ki:

Yâ Resûlellah! beni cennete koyacak ve beni ateşten uzaklaştıracak bir işi bana bildir Peygamber (s.a.v):

Sen büyük bir işten sordun. Aslında Allah Tealâ´nın başarı verdiği kimse için o çok kolaydır. Allah´a ibâdet edersin; O´na hiç bir şeyi ortak koş­mazsın. Namazı (gereği üzere) kılarsın, zekâtı verirsin, ramazan ayını oruç tutarsın ve Kabe´yi ziyaret edip hac yaparsın, buyurdu. Sonra:

Hayır kapılarını sana göstereyim mi Oruç (kötülüklerden koruyan) bir kalkandır. Sadaka, ateşi suyun söndürmesi gibi, günahları yok eder. Bir de gece ortasında adamın namaz kılması... buyurdu. Sonra şu âyeti okudu:

"(Takva sahibi kullar ibâdet etmek için gece yatıp uyurlarken) yatak­larından bedenleri ayrılıp uzaklaşır. Korkarak ve umarak Rablerine ibâ­det ederler. Onlara verdiğimiz azıklardan (hayır işlerine) harcarlar. Yap­tıkları salih ameller karşılığında kendileri için sevinç verici şeyden ne sak­landığını hiç kimse bilmez."[45] Sonra: İşin başını, direğini ve yük­sekliğin tepesini sana bildireyim mi O, (Allah yolunda) cihaddır, buyur­du. Sonra: Bütün bunlara sahib bulunanı sana bildireyim mi dedi. Ben dedim ki:

Evet Yâ Resûlellah! Peygamber (s.a.v) dilini tutup: Bunu aleyhinde olmaktan engelle, dedi. Dedim ki:

Ey Allah´ın peygamberi! Biz konuştuklarımızdan dolayı hesaba çe­kilir miyiz Bunun üzerine:

Sana anan ağlasın! İnşaları yüzleri üzere yahut hançerleri üzere ate­şe düşüren dillerinin topladıklarından başkası mıdır dedi.[46] Tirmizî demiştir ki, bu sahih ve hasendir.

1082- Yirmi üçüncüsü: Ebû Zer ve Muaz´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle bu­yurmuştur:

"Nerede bulunursan Allah´dan kork. Kötülüğün arkasından iyilik yap ki, onu yok etsin. Güzel bir ahlâkla insanlarla idare edip yaşa."[47] Tir­mizî bu hasendir, demiştir. Güvenilir bir nüshasında da: Hasen olan sa­hih hadisdir, denmektedir.

1083- Yirmi dördüncüsü: Irbâz İbni Sâriye´den (Radıyallahu Anh) ya­pılan rivayette şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize bir va´z etti ki, ondan kalbler korktu ve gözler yaş döktü. Bunun üzerine biz şöyle dedik:

Yâ Resûlellah! Bu vaz ve nasihat, veda edenin nasihatına benziyor; bi­ze öğüt ver. Peygamber (s.a.v):

Size Allah´dan korkmayı (takva sahibi olmayı) başınıza geçen (müslü-man bir) idareci köle bile olsa, onu dinleyip itaat etmeyi tavsiye ediyo­rum. Gerçek şu ki, sizden kim yaşarsa, çok ihtilâf görecektir. O halde benim sünnetime ve hak yol üzerinde olup hidâyete eren halifelerime bağ­lanın, dişlerinizle yapışıp onları tutun. Dinde olmayan yenilikleri yapmak­tan sakının. Çünkü (dinden olmayan) her icad sapıklıktır, dedi. "[48] Tirmizî, hasen olan sahih bir hadisdir, demiştir.

1084- Yirmi beşincisi: Ebû Mes´ud El-Bedrî´den (Radıyallahu Anh) ya­pılan rivayete göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "İlk peygamberlik kelâmından insanların ulaştığı söz şu­dur: Utanmadığın zaman, istediğini yap (her şeyi yapabilirsin). "[49]

1085- Yirmi altıncısı: Câbir´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

"Bir adam, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e sorup şöyle dedi: Bana söyle, ben farzları kılınca, ramazanı oruç tutunca, helâli helâl ka­bul edince, haramı da haram görünce ve bunların üzerine bir şey ilâve etmeyince cennete´girermiyim Peygamber, evet dedi."[50]

1086- Yirmi yedincisi: Süfyan İbni AbduIIah´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre şöyle demiştir: "Yâ Resûlellah! Bana İslâm hakkında bir söz söyle ki, senden başka hiç kimseye ondan sormayayım, dedim. Peygamber (s.a.v) dedi ki: Allah´a iman ettim, de. Sonra dosdoğru Ol [51] Alimler demiştir: Bu hadis, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem´in hikmetleri özetleyip bir araya toplayan sözlerinden biridir. Bu söz Allah Tealâ´nm şu kelâmına uygundur:

"O kimseler ki, Rabbımız Allah´dır diyorlar sonra istikamet üzere bu­lunuyorlar, onlara korku yoktur ve üzüntü çekmeyeceklerdir."[52]

Âlimlerin çoğunluğu demiştir ki, ayetle hadisin manası, Allah´a itaat etmeye devam edin, demektir.

1087- Yirmi sekizincisi: Ömer İbnü´l-Hattab´in (Radıyallahu Anh) ri­vayet ettiği hadisdir ki, orada Cibril Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem´e îmandan, islâmdan, ihsandan, kıyamet gününden sormuştu. Bu hadis meşhur olup Müslim´in ve başka kimselerin Sahihlerinde vardır.

1088- Yirmi dokuzuncusu: İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) ya­pılan rivayete göre şöyle demiştir: "Bir gün ben, peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in (binmekte olduğu hayvan üzerinde onun) arkasında-yım. Peygamber (s.a.v) şöyle dedi: Ey çocuk! Sana bir takım sözler söy­leyeyim: Allah´ın hakkını koru (ona itaat edip emirlerini ve yasaklarını gözeterek gereğini yap); AHah´da seni (felâketlerden korur. Allah´ın hak­kını koru, onu karşında yardımcı bulursun. İstediğin zaman Allah´dan iste. Yardım isteyince de Allah´dan yardım iste. Bil ki, mü´minlerin hepsi bir şeyle seni faydalandırmak üzere toplansalar, ancak Allah´ın senin için takdir ettiği şeyle sana menfaat sağlarlar. Eğer sana bir şeyle zarar ver­mek için toplansalar, ancak senin aleyhine olarak Allah´ın takdir ettiği bir şeyle sana zarar verebilirler. (Artık Allah´ın takdirini tesbit eden) kalemler kalkmış ve amellerin yazılı bulunduğu sahifeler de kurumuştur (her şey tamam olmuştur)."[53] Tirmizî demiştir ki, hasen ve sahih hadistir.

Tirmizî´nin rivayetinden başka bir rivayette şu değişik ifade vardır: "Allah´ın hakkını koru; O´nu (himayesini) yanında bulursun. Genişlik vaktında Allah´ı (kudret ve tasarrufu ile) tanımaya çalış; zorluk vaktında seni (yardımı ile) tanısın. Bil ki, senin başına gelmeyen şey, sana isabet etmeyecekti. Sana isabet eden şey de seni terk etmeyecekti." Hadisin so­nunda da şu vardır: "Bil ki başarı sabırladır. Genişlik de musibetledir. Muhakkak ki güçlükle kolaylık vardır." Bu hadisin ifade ettiği mana çok büyüktür.

1089- Otuzuncusu: Bununla otuz hadis tamamlanıyor ve kitab da sona eriyor. Hoş bir isnadla bu hadisi anlatacağız. Allah´dan hayırlı hatime dileriz.

Şeyhimiz Hafız Ebu´I-Bekâ Halid İbni Yusuf El-Nablusi el-Dımeşkî (Ra-himehullah) bize anlatmıştır. Ebû TâlibAbdullah ve Ebû Mansur Yunus ve Ebu´I-Kâsım Hüseyin İbni Hibetullah jbni Mısrî ve Ebu Ya´lâ Hamza ve Ebu Tahir İsmail bize anlatıp demişlerdir: EI-Hafız Ebu´I-Kâsım Ali İbni Hüseyin- bu Asakir´in oğludur- bize anlatmıştır. O demiştir ki, Şerif Ebu´l-Kasım Ali İbni İbrahim İbn-i Abbas Dimeşk hatibi El-Hüseynî bi­ze söylemiştir. O da demiştir ki, Ebu Abdullah Muhammed İbni Ali İbni Yahya İbni Sülvan bize anlatmıştır. O da demiştir ki, Ebu´I-Kâsım El-Fadl îbni Cafer bize anlatmıştır. O demiştir ki, Ebu Bekir Abdurrahman İbnu´I-Kâsım İbni´l-Ferec EI-Haşîmî bize anlatmıştır. O da demiştir ki, Ebu Müshir bize anlatmıştır. O da demiştir ki, Said îbni Abdülaziz, Ra-bia İbni Yezid´den, o da Ebu İdris El~HuIânî´den, o da Ebu Zer´den (Ra­dıyallahu Anh), o da Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den, o da Cibril Aleyhisselâm´dan, Cibril de Allah Tebâreke ve Tealâ´dan bize nak-letmiştir. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram yaptım. Öyle ise birbirinize zulmetmeyin.

Ey Kullarım! Siz gece ve gündüz günah işlersiniz. Ben ise günahları ba­ğışlarım ve beis görmem. Benden mağfiret dileyiniz, sizi bağışlayayım.

Ey Kullarım! Hepiniz açsınız; ancak yedirdiğim kimse müstesna. Öyle ise benden rızık isteyin ki, size yedireyim.

Ey Kullarım! Hepiniz çıplaksınız; ancak giydirdiğim kimse müstesna­dır. O halde benden giyecek isteyin de sizi giydireyim.

Ey Kullarım! Eğer sizden öncekilerle sizden sonraya kalanlarınız, in­sanlarınız ve cinleriniz, sizden en kötü bir adamın kalbinde olsalar, bu benim mülkümden hiç bir şey eksiltmez.

Ey Kullarım! Eğer sizden öncekilerle sizden sonraya kalanlarınız, in­sanlarınız ve cinleriniz sizden en saygılı bir adamın kalbinde olsalar bu benim mülküme bir şey katmaz.

Ey Kullarım! Eğer sizden öncekilerle sizden sonra kalanlarınız, insan­larınız ve cinleriniz bir yerde bulunsalar da benden duâ edip isteseler, ben de onlardan her insana dilediğini versem, bu da benim mülkümden bir şey eksiltmez; ancak bir iğnenin bir defa denize daldırılışı kadar onda azal­ma olur.

Ey Kullarım! İşte o iyi ve kötü yaptıklarınız işlerinizi (ilmimle ve me­leklerimle) sizin için tesbit ediyorum. Kim işlerinde hayır görürse, Aziz ve yüce olan Allah´a hamd etsin. Hayırdan başkasını gören kimse de an­cak kendi nefsini kötülesin."[54]

Ebu Müshir demiştir ki, Said İbni Abdülaziz şöyle anlatmıştır: Ebu İd-ris bu hadisi anlattığı zaman, iki dizi üzerine çökerdi.

Bu kitabdan kasdettiklerim bundan ibarettir. Kerim olan Allah çeşitli ilimlerden önemli olan hoş ve nefis pek çok yararlan bu kitabda ihsanda bulunmuştur. Aynı zamanda bu kitabda gerçekleri kavrama ve sonuçları elde etme yolları vardır. Yüce Kur´ân´ın âyetlerini tefsir ve maksatlarım açıklama vardır. Sahih hadislerin maksadlarını izah ve isnadlardaki ilim­lerin nüktelerini beyan vardar. Fıkıh ilminin inceliklerini kalblerin davra­nışım ve başka şeyleri açıklayan hususlar mevcuttur. Sayılmayacak ka­dar çok olan nimetlerinden ve İhsan ettiği bu başarıdan dolayı övülmeye hak sahibi olan Allah´dır. Bu hizmete beni eriştiren Allah´a aittir min­net. Bunları toplamaya beni muvaffak kıldı, bunları bana kolaylaştırdı, bana yardım etti. Tamamlamayı da bana ihsan etti. Hamd ve minnet, fadl ve ikram ve şükür O´na mahsustur.

Ben Allah Tealâ´nın fazlından istiyorum ki, bunlardan faydalanan sa-lih kardeş duâ etsin ve beni Allah´ın rahmetine yaklaştırsın, kitabda bu­lunan faydalı şeylere de rağbet etsin ve faydalansın. Ben de Allah´ın rıza­sı üzere amel etmeye ona yardımcı olmuş bulunurum. Bana çok merha­metli ve lütufkâr olan kerim Allah´a veda ettiğim gibi, ana-babama, bü­tün dostlarımıza, kardeşlerimize ve bize iyilik edenlere ve diğer müslü-man dindaşlarımıza emanetlerimize ve amellerimizin neticisine ve Allah Tealâ´nın bize ihsan ettiği bütün nimetlere veda ediyorum.

Allah´dan istiyorum ki, hepimizi doğru yola iletsin ve sapık ve inad sa­hibi kimselerin hallerinden bizi korusun. Ziyadesi ile hayır yollan üzerin­de bizi bulundursun. Yine Allah Tealâ´ya yalvarıyorum ki, anlayış ve gö­rüş sahibi kimselerin izleri üzere yürümeyi ve doğru söz ve hareketlerde başarılı olmayı bize rızık olarak versin. O, bağışı çok olan ikram sahibi­dir. Benim başarım ancak Allah´ın yardımı iledir. O´na güvendim ve O´na yöneldim. Allah bana yeter; O, ne güzel bir vekildir. Kuvvet ve kudret ancak Azîz ve Hakîm olan Allah´a mahsustur. Evvel ve son, zahirde ve bâtında hamd Allah´adır. Allah´ın en pâk üstün ve en mükemmel rahmet ve selâmı, bütün yaratıklarının en hayırlısı olan efendimiz Muhammed üzerine olsun; Zikredenler onu her andıkça, gafiller de ondan habersiz kaldıkça...

Diğer peygamberlere de, hepsinin ailelerine de, diğer salih mü´minîere de salât ve selâm olsun.

Bu kitabı derleyen Ebu Zekeriyye Muhyiddin (Allah onu bağışlasın) de­miştir ki: altı yüz altmış yedi (hicri) yılında bu derlemeyi tamamladım. Ancak bu kitabdan sonra ilâvelerim müstesnadır. Kitabın rivayeti için bü­tün müslümanlara icazet verdim...


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kur´an-ı Kerim, Mü´min Sûresi: 55

[2] Kur´an-ı Kerim, Muhammed Sûresi: 19

[3] Kur´an-ı Kerim, Nisa Sûresi: 106

[4] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi: 15-17.

[5] Kur´an-ı Kerim, Enfâl Sûresi: 33.

[6] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi: 135

[7] Kur´an-ı Kerim, Nisa Sûresi: 110

[8] Kur´an-ı Kerim, Hûd Sûresi: 3

[9] Kur´an-ı Kerim, Nuh Sûresi: 10.

[10] Kur´an-ı Kerim, Hûd Sûresi: 52

[11] Müslim, Ebû Dâvud.

[12] Buharı. Tirmizî.

[13] Buhârî. Tirmizî. Nesâî.

[14] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbn Mâce. İbn Sünnî. Nesâî. Hâkim, el-Müstedrek. (Tirmizî, bu sahih hadistir, demiştir.)

[15] Ebû Dâvud. İbn Mâce. Nesâî, el-yeymü velleyletü. Ahbed b. Hanbel.

[16] Müslim.

[17] Ebû Dâvud.

[18] Ebû Dâvud. (Tirmizî demiştir ki, bunun isnadı sağlam değildir.)

[19] Tirmizî. Dârımî. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadisıir.)

[20] İbn Mâce. Nesâî, el-yevmü velleyletü.

[21] Ebû Dâvud, Tirmizî, Hâkim, el-Müstedrek. (Hâkim demişiir ki, bu hadis Buharı ve Müslim´­in şartı üzere şahindir.)

[22] Ebü Dâvud.

[23] Buhârî, Müslim.

[24] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. İbn Mâce.

[25] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[26] Buhârî. Müslim.

[27] Tirmizî, Nesâî. Tirmizî, sahih hadistir, demiştir.)

[28] Tirmizî. İbn Mâce. Hasen hadistir.

[29] Buharı. Müslim. Nesâî. Tirmizî. İbn Mâce.

[30] Kur´an-ı Kerim, Mü´minûn Süresi: 51.

[31] Kur´an-ı Kerim, Bakara Sûresi: 172.

[32] Müslim.

[33] Müslim. Tirmizi

[34] Buhârî. Müslim. Tirmizî. Nesâî.

[35] İbn Mâce. Hakim, el-Müsledrek. Hasen Hadistir.

[36] Buhari. Müslim. Ebü Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[37] Buharı. -Müslim.

[38]Buhari. Müslim. Tirmirf. Nesâî.

[39] Ebû Dâvud. Beylıakî. Tirmizî. Nesâî. Müslim. Buhârî.

[40] Ahmed b. Hanbel. Dârimî. Müslim. Hasen Hadistir.

[41] Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[42] Buhârî. Müslim. Ebü Dâvud.

[43] Buhârî. Tirmizî. Muvatta´.

[44] Dârakutnî. Ebû Naim, el-Hilye.

[45] Kur´an-ı Kerim, Secde Süresi: 16-17

[46] Tirmizî. İbni Mâce. Ahmed b. Hanbel. Beyhakî.

[47] Tirmizî.

[48] Ebû Dâvud. Tirmizî. Ahmed b. Hanbel. îbni Mâce.

[49] Buhârî. Ebû Dâvud.

[50] Müslim.

[51] Müslim. Tirmizî. İbni Mâce.

[52] Kur´an-ı Kerim, Ahkâf Sûresi: 13

[53] Tirmizî. Ahmed b. Hanbel.

[54] Müslim. Tirmizî. Bu hadis sahihtir. Ahmed b. Hanbel.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Toplu Ve Özlü Dualar Ve Zikirler
Yazar: RasitTunca - 06-04-2020, 10:12 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok

Toplu Ve Özlü Dualar Ve Zikirler

TOPLU VE ÖZLÜ DUALAR VE ZİKİRLER

Bil ki, bu kısımla maksadımız, bir vakte bağlı kalmaksızın yahut özel bir hale ait olmaksızın bütün zamanlarda yapılması müstahab olan önemli duaları anlatmaktır.

Bil ki, bu bölüm, doğrusu çok geniştir; bunun sonuna ulaşılmaz ve on­da biri ihata edilemez. Fakat ben esas olanların en önemlilerine işaret ede­ceğim. Bunların evveli, Allah Sübhânehu ve Teâlâ´nin peygamberlerden (Salâvatüllahi ve Selâmuhu Aleyhim) ve hayırlı kimselerden haber vemiş" olduğu Kur´anda zikri geçen dualardır. Bunlar ma´rııf olup çoktur. Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yaptığı ve başkasına öğrettiği sa­bit olan dualar da manası geniş sözü kısa olan bu dualardandır. Bu kısım dualar doğrusu çoktur. Geçen bölümlerde bunların bazısı zikredilmişti. Ben burada onlardan Kur´an dualarını ve geçmiş duaları içine alanları an­latacağım. Başarı Allah´tandır.

1004- Sahih isnadlarla Nûman İbni Beşir´den (Radiyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle bu­yurmuştur:

"Duâ ibâdettir."[1]

1005- Güzel bir isnadla Hz. Aişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan riva-yetde şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem duaların­dan toplu (manası geniş, sözü kısa) olanları severdi. Bunlardan başkası ile de (özel) duâ ederdi. "[2]

1006- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah katında dua­dan daha iyi bir şey yoktur."[3]

1007- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seüem şöyle buyurdu:

"Kim musibet ve şiddet zamanında duasını Allah Tealâ´nın kabul et­mesini severse, genişlik zamanında çok dua etsin."[4]


Resulüllahın Yaptığı Ve Tavsiye Ettiği Dualar

Belalardan Korunma Ve Huzur, Sâadet İsleme Duaları:


1008- Enes´den (Radıyalîahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in çoğunlukla duası şu idi:

"Allâhümme âtına fiddünyâ haseneten ve fi´1-âhireti haseneten ve kmâ azâbe´n-nâr."

"Allah´ım! Dünyada bi/e iyilik ver. Âhirette de bize iyilik ver ve bizi ateş azabından koru."[5]

Müslim Peygamberin şöyle dediğini rivayetine ilâve etmiştir: Enes kısa bir duâ etmek istediği zaman, bu duâ ile duâ ederdi."

1009- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Allah´ım! Senden hidâyet, takva, iffet ve ğınâ (nefis zenginliği) İsterim. [6]

1010- Sahâbeolan Tarık İbni Eşyem El-Eşça´i´den (Radıyallahu AnhJ yapılan rivayetde demiştir ki, Bir insan İslâmı kabul ettiği zaman Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona namazı öğretir ve sonra şu keli­melerle duâ etmesini ona emrederdi:

"Allâhümmeğfir Lî Verhamnî vehdinî ve Âfinî verzuknî."

"Allah´ım beni bağışla, bana merhamet et, bana hidâyet ver, bana âf iyel ver ve beni rıziklandır)." Târık´dan Müslim´in diğer bir rivayeti şöy­ledir: "Bir adamın Peygambere gelip de şu şekilde konuştuğunu işitmiş-tir: Bir adam Peygambere gelip dedi ki, ya Resûlellah! Rabbimden iste­yeceğim zaman nasıl söyleyeyim Peygamber, (s.a.v) şöyle söyle dedi:

"Allâhümmeğfir lî verhamnî, ve âfinî verzuknî."

"Allahım, beni bağışla. Bana merhamet et. Bana afiyet ver. Beni rı-zıklandır.) Bu sözler senin dünya ve âhiret işlerini toparlar."[7]

1011- Abdullah İbni Amr İbni´l-As´dan (Radıyallahu Anhüma) yapı-

lan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle bu­yurmuştur:

"AHâhümme yâ musarnfe´î-kuîûbi sarif kuîûbenâ ala tâatike."

"Ey kalbleri çevirip idare eden Allah´ım! Kalblerimizi Sana itaat etmeye çevir. [8]

1012- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Belâ sıkıntısından, isyana düşmekten, kötü akıbetten ve düşmanların sevinmesinden Allah´a sığının."[9] Süfyan´dan bir rivayette o şöyle demistir: Hadisde üç madde vardır. Ben bir tane ilâve ettim; hangisini ilâve ettiğimi bilmiyorum. Bir rivayette de Süfyan demiştir: Bu maddelere bir tane ilave ettiğimde şübheliyim.

1013- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Allâhümmeinnîeûzü bikemine´1-aczi ve´I-keseli ve´I-cünbi ve´î-heremi ve´l-buhli. Ve eûzü bike min azâbi´l-kabri ve eûzü bike min fitneti´I-mahyâ ve´l-memâti."

"Allah´ını! Ben acizlikten, tenbellikten, korkaklıktan, kocalmadan, cim­rilikten Sana sığınırım. Yine kabir azabından Sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden de Sana sığınırım." Bir rivayet şöyle: Borç yükünden ve azgın insanların üstün gelmesinden sana sığınırım. [10]


Namazdan Sonra Okunacak Genel Dualar:


1014- Abdullah İbni Amr İbni´l-Âs´dan, o da Ebû Bekir Es-Sıddîk´dan (Radıyallahu Anhüm) yapılan rivayette Ebû Bekir, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e şöyle dedi:

"Namazımda duâ edeceğim bir duayı bana öğret. Peygamber (s.a.v) dedi ki, şöyle söyle:

"Allâhümme innîzaîemtü nefsî zulmen kesîren ve Iâ yağfiru ´z-zünûbe illâ ente. Feğfir lîmağfireten min indike verhamnî. İnneke ente´I-ğafûru´r-râhîmu."

"Allah´ım! Ben nefsime çok yazık ettim. Günahları ancak Sen bağış­larsın. Tarafından bana bir mağfiret buyur, bana merhamet et; çünkü Sen çok mağfiret edensin, çok merhamet edensin."[11]

Derim ki, hadisin rivayetinde "Nefsime çok zulüm ve büyükzulüm"di­ye iki ifade olduğu için duâ edenin her iki sözü de kullanarak "nefsime çok ve büyük zulüm ettim" demesi müstehabdır. Bu duâ her ne kadar namazda okunmak üzere varid oldu ise de, sahih, hasen ve nefis oldu­ğundan her yerde okunması müstahab olur. Bir rivayette de: "Namazım­da ve evimde okuyacağım bir duayı bana öğret" şeklindedir.

1015- Ebu Musa Eî-Eş´arî´den (Radryallahu Anh) yapılan rivayete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu duayı yapardı:

"Allâhümmeğfir lî hatîetî ve cehli ve israfı fî emri ve mâ ente â´lemu bihi minnî. AHâhümmeğfir lî ciddî ve hezlî ve hataî ve amdî ve küllü zâli-ke indî. AHâhümmeğfir lî ma kaddemtü ve mâ ahhartü ve mâ esrartü ve mâa´îentü vemâ entca´lemu bihîminnî. Ente´l-mukaddimu veente´lmu-ahhiru ve ente alâ külli şey´in kadîr."

"Allah´ım! Benim hatamı, cehlimi isimdeki taşkınlığı ve benden daha iyi bildiğin şeyi bana bağışla. Allah´ım! Ciddi işimi ve şakamı, hatamı ve kasden yaptığımı bağışla. Bütün bunlar bende vardır. Allah´ım! Ön­ceden yaptığım ve yapacağım günahları, gizlediğimi ve açığa vurduğumu ve benden daha iyi bildiklerini bana bağışla. Evvel ve son Sensin. Sen her şeye kadirsin."[12]

1016- Hz. Aişe´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem duasında şöyle buyururdu:

"Allâhümme innî eûzü bike min şerri mâ amiltü ve min şerri mâ lem a´mel."

"Allah´ım! ben, işlediğim şeyin şerrinden ve işlemediğimin şerrinden Sana sığınırım."[13]

1017- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılar rivayetde demiş-:i, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in dualarından biri şu idi: "

"Allâhümme innî eûzü bike min zevali ni´metike ve tehavüüli afiyete ve fec´eti ni´metike ve cemii suhtike."

"Allah´ım! Nimetinin gitmesinden, verdiğin afiyetin değişmesinden, aza­bının ansızın gelmesinden ve buğz ettiğin her şeyden Sana sığınırım."[14]

1018- Zeyd İbni Erkam´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: Ben size, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in söylediğin­den başkasını söylemiyorum. O şöyle derdi:

AIlâhümme innî eûzü bike mine´I-aczi ve´i-keseli ve´!-cubni ve´I-buhîi ve´1-hemmi ve azâbVl-kabri. Allâhümme âti nefsî takvâhâ ve zekkihâ en-te hayru men zekkâhâ ente veliyyühâ ve mevlâhâ. Allâhümme innî eûzü bike min ilmin la yenfeu ve min kalbin lâ yahşeu ve min nefsin lâ teşbeu ve min daveti yüstecâbu lehâ."

"Allah´ım! Acizlikten, tenbellikten, korkaklıktan, cimrilikten, üzün­tüden, kabir azabından ben Sana sığınırım. Allah´ım! Nefsime takvasını ver ve onu günahlardan temizle. Sen onu temizleyenin en hayırlisısın. Sen onu koruyansın, onu idare edensin. Allah´ım! Fayda vermeyen bir ilim-den, korkmayan bir kulluk´n, doymayan bir nefisten ve kabul olunma- bir duadan ben Sana sığınırım."[15]

1019- Ali´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona:

"Allâhümmehdinî ve seddinî."

"Allah´ım, beni hidâyete erdir ve beni düzelt" de, buyurdu." Bir riva­yette de:

"Allah´ım! Senden hidayet ve doğruluk isterim." söyle, buyurdu.[16]

1020- Sa´d îbni Ebî Vakkas´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e bir bedevi gelip:

Yâ Resûleîlah! Bana söyleyeceğim bir duâ öğret, dedi. Peygamber (s.a.v) dedi ki, şöyle söyle:

"Lâ ilahe illâllâhu vahdehû lâ şerike Iehû. Aîlâhu ekberu kebîran ve´l-hamdu IiIİâhi kesîran. Sübhânellâhi rabbi´l-âlemîn. Lâ havle ve lâ kuv­vete illâ billâhi´l-azîzi´l-hakîm."

´Allah dan başka ilâh yoktur; yalnız o vardır. Ortağı yoktur. Allah çok çok büyüktür. Allah´a çok hamd olsun. Âlemlerin Rabbı noksanlık­lardan münezzehtir. Kuvvet ve kudret ancak Allah´ındır. O, her şeye üs­tün gelendir, hikmet sahibidir," Adam:

Bu sözler Rabbim için, bana ne var dedi. Peygamber (s.a.v), sen şöy­le söyle dedi:

"Allâhümmeğfir lî verhamnî vehdinî verzuknî ve âfinî.

"Allah´ım! Beni bağışla, bana merhamet et, beni hidâyete erdir, bana rızık ver ve bana afiyet ihsan et." "Ravi "Bana afiyet ihsan et" sözünde (söylenip söylenmediğinde) şübheye düşmüştür.[17]

1021- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle derdi:

"AMhümme ashh lî dînî ellezî huve ısmetü enırî ve ashh lî dünyâye elletî fîhâ meâşî ve ashh lî âhiretî elleti fîhâ meâdî ve´c-alilhayâte ziyâde-ten lî fî külli hayrın vec´alilmevte ve râhaten lî min külli şerrin."

"Allah´ım! İşimin dayanağı olan dinimi düzelt. İçinde geçimim olan dünyamı bana yararlı yap. Dönüş yerim olan âhiretimi de düzelt. Her hayır hakkında hayatımı ziyade yap. Ölümü de her kötülükten uzak bana bir rahatlık kıl."[18]

1022- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre Re-sûlüüah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle söylerdi:

"Allâhümme leke eslemtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve iley-ke enebtü, ve bike hâsemtü. Allâhümme innî eûzü biizzeüke lâ ilahe illâ ente entuziiîenî. Ente´l-hayyüllezî lâ yemûtü. Ve´1-cinnü ve´i-insu yemü-tûne."

"Allah´ım! Sana teslim oldum, Sana iman ettim, Sana güvendim, Sa­na yöneldim, Senin gücünle mücedele ettim. Allah´ım! Seni sapıtmaktan Senin üstün kudretinle Sana sığınırım, senden başka İlâh yoktur. Sen öl­meyen hayat sahibisin. Cinler ve insanlar ise ölürler."[19]

1023- Büreyde´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde, Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem, bir adamın şöyle dediğini dinlemiştir:

"Allâhümme innî es´elüke biennî eşhedü enneke ente´llâhu lâ ilahe illâ ente´l-ehadü´s-samedü ellezî lem yelid velem yüledlem yekûn lehû küfü-ven ehad."

"Allah´ım! Senden başka ilâh olmadığına, kimseye muhtaç olmayan bir varlık olduğuna, doğmadığına ve doğurulmadığma, hiç kimsenin ken­disine denk bulunmadığına ben şahidlik ederek senden istiyorum." Bu­nun üzerine peygamber (s.a.v): Gerçekten sen öyie bir isim ile Allah´dan istedin ki, o isimle kendisinden istenince verir, ona duâ edilince kabul eder, buyurdu."[20]

Bir rivayette de şöyledir: "Gerçekten sen, Allah´dan en büyük ismi ile istedin." Tirmizi demiştir ki, bu hasen hadistir.

1024- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre: "Kendisi Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´le beraber oturuyordu. Bir adam da namaz kılıyordu. Sonra o odam duâ etti:

"Allâhümme innî es´elüke bienne leke´l-hamdü. Lâ ilahe illâ ente´l-mennânü bedî´s-semâvâti ve´i-arzı. Yâ ze´1-celâli ve´1-ikrâmi. Yâ hayyu, yâ kayyumu."

"Allah´ım! Hamd Sana mahsus olmak. Senden başka ilâh bulunma­mak, göklerin ve yerin yaratıcısı bulunan İhsan sahibi olman itibariyle Senden istiyorum. Ey celâl ve ikram sahibi! Ey her şeyi tasarrufunda tu­tan ölümsüz varlık!.." Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Gerçekten bu adam Allah Tealâ´ya öyle büyük ismi ile duâ etti ki, bununla duâ edilince Allah kabul eder, bununla kendisinden istenince verir, buyurdu. "[21]

1025- Sahih isnadlarla Hazreti Âişe´den (Radıyallahu Anh) yapılan ri­vayete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu sözlerle duâ ederdi:

"Allâhümme innî eûzü bike min fitnetVn-nâri ve azâbi´n-nâri ve min şerri´1-ğmâ ve´I fakrı."

"Allah´ım! Ateşin fitnesinden ve ateşin azabından, zenginliğin ve fa­kirliğin şerrinden Sana sığınırım."[22]

1026- Ziyâd İbni İlâka´den o da amcasından ki, amcasının ismi Kutbe

Ibni Mâlik´dir- (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, "Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle söylerdi:

"Allâhümme innî eûzü bike min münkerâti´l-ahlâki ve´1-a´mâli ve´l-ehvâi."

"Allah´ım! Ahlakın, amellerin ve nefis isteğinin fenalıklarından Sana sığınırım."[23]

1027- Şekel İbni Humeyd´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir.

Yâ Resûlellah! Bana bir duâ öğret, dedim, şöyle söyle dedi: .

"Allâhümme innî eûzü bike min şerri sem ´î ve min şerri basarî ve min şerri lisânî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyi."

"Allah´ım! Kulağımın kötülüğünden, gözümün kötülüğünden, dilimin kötülüğünden, kalbimin kötülüğünden ve (haram işlemeye sebeb olabile­cek) menimin kötülüğünden Sana sığınırım."[24]

1028- Sahih isnadlarla Enes´den (Radıyailahu Anh) yapılan rivayete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem söylerdi:

"Allâhümme innî eûzü bike mine´i-berasi ve´1-cünûni ve´1-cüzzâmi ve seyyi´l-eskâmi."

"Allah´ım! Alaca hastalığından, delilikten, cüzzamdan ve hastalıkla­rın kötülüğünden Sana sığınırım. "[25]

1029- Şahabı olan Ebû´l-Yesr´den (Radıyaîlahu Anh) yapılan rivayet­de, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle duâ ederdi:

"Allâhümme innî eûzü bike mine´l-hedmi ve eûzü bike mine´t-tereddî ve eûzü bike mine´l-ğarakı ve´î-harakı ve´l-heremi ve eûzü bike en yetehabbetaniye´ş-şeytânü inde´l-mevti ve eûzü bike en emûte fî sebîlike mudbiran ve eûzü bike en emûte ledîğan."

"Allah´ım! Bina yıkıntısından, uçuruma düşmekten Sana sığınırım. Yine Boğulmaktan, yangından ve kocalmaktan Sana sığınırım. Ölüm anında beni Şeytanın çarpmasından Sana sığınırım. Yine Senin yoluna arka ve­rerek ölmemden Sana sığınırım. Yine zehirlenip ölmemden Sana sığını­rım.*´ Diğer bir rivayettede "Kader ve üzüntü ile ölmekten Sana sığınırım" şeklindedir.[26]

1030- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle söylerdi:

"Allâhümme innî eûzü bike mine´1-cû feinnehu bi´se´ddacîu ve eûzü bike minc´İ-hiyâneti feinnehâ bi´seti´l-bitânetü!"

"Allah´ım! Açlıktan Sana sığınırım; çünkü o (insanı terk etmeyen) ne kötü arkadaştır! Yine hıyanet etmekten Sana sığınırım; zira o ne kötü gizli bir huydur!.."[27]

1031- Hz. Ali´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre bir mükâ-teb (âzâd edilmek için maJ ödemek üzere efendisi ile sözleşme yapan kö­le) kendisine gelip:

Ben sözleşmemde acziyete düştüm (borcumu ödeyemiyorum), bana yar­dım et, dedi. (Hazreti Ali ona),

Üzerinde dağ kadar borç olsa onu senden ödeyecek olan Resûlüllah Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem´in bana öğretmiş olduğu sözleri sana öğreteyim mi dedi. Sen şöyle söyle:

"Allâhümme´k fim bihelâlike an harâmİke ve ağninî bifadlike ammen sivâke."

"Allah ´im! Senin helâl nzıklannla beni haramdan koru ve lü t tunla Sen­den başkasına muhtaç kılma. [28]

1032- İmrân İbnü´l-Husayn´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan riva-- Nyefe göre, Peygamber Salîallahu Aleyhi ve Sellem, İmrân´m babası Hu-sayn ´e, kendileriyle duâ edeceği şu iki sözü öğretti:

"Allâhümme eihimnî rüşdî ve e´iznî min şerri nefsî.

"Allah´ım! Bana hidâyetimi ilham et ve nefsimin kötülüğünden beni koru. [29]

1033- zayıf bir isnadla Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan ri­vayete göre Resûlüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem şöyle duâ ederdi:

"Allâhümme innîeûzü bike mine´ş-şikâkı ve´n-nifâkı ve su´i´l-ahlâkı."

"Allah´ım! Çekişip düşmanlık etmekten, iki yüzlülükten ve kötü ah­lâktan Sana sığınırım."[30]

1034- Şehr İbni Havşeb´den yapılan rivayetde demiştir ki, ben Ümmü Sele-me´ye (Radıyallahu Anha):

Ey mü´minlerin annesi! Resûlüüah Salîallahu Aleyhi ve Sellem yanında oldu­ğu zaman en çok yaptığı duâ hangisidir dedim. Dedi ki, çoğunlukla duası .şu İdi:

"Yâ mukallibe´l-kulûbi, sebbk kalbî alâ dînike."

"Ey kalbleri halden hale çeviren! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl."[31]

1035- Hazreti Âişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem şöyle söylerdi:

"Aliâhümme âfinî fî cesedi ve afini fî basari ve´c-alhü´1-varise minnî lâ ilahe illâ ente´l-haiîmu´l-kerîmu. Sübhânellâhi rabbi´l-arşi´lazîmi ve´l-hamdü lillâhi rabbi´l-âlemîn."

"Allah´ım! Bedenime afiyet ver. Gözüme de öyle bir afiyet ver ki, be­nim arkamda kalsın (ölünceye kadar görme nimetinden beni mahrum bı-

rakma). Senden başka İlâh yoktur. Sen Halimsin, Kerimsin (günahkârla­ra acele azâb vermezsin, ikramın boldur.) Büyük Arş´ın Rabbı olan Al­lah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Hamd da âlemlerin Rabbine mah­sustur. "[32]

1036- Ebû´d-Derdâ´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Şu sözler Dâ-vud Aleyhisselâm´ın dualarından idi:

"Allâhümine innî es´elüke hubbeke ve hubbe men yuhıbbuke ve´l-amelellezîyubelliğunî hubbeke. Allâhümme´c~a! hubbeke ehabbe Heyye min nefsî ve ehli ve mine´l-mâi´l-bândi."

"Allah´ım! Senden Senin sevgini ve Seni sevenlerin de sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak ameli istiyorum. Allah´ım! Senin sevgini, nefsi­mi, ailemi ve soğuk suyu sevmekten daha ziyade yap."[33]

Yunus (A.S)´ın Yaptığı Duâ:

1037- Sa´d İbni Ebî Vakkas´dan (Radıyallahu Anhü) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Yu­nus peygamber balığın karnında iken Rabbine ettiği duâ şu idi:

"Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî küntü mine´z-zâîimîn."

"Senden başka ilâh yoktur. Bütün noksanlıklardan münezzehsin. Ben, (nefsine yazık edenlerden oldum." Müslüman bir adam herhangi bir şey için bu sözlerle duâ ederse, muhakkak surette Allah onu kabul eder."[34]

1038- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde: "Bir adam Pey­gamber Sallailahu Aleyhi ve Selleme gelip:

Duanın hangisi daha faziletlidir dedi. Peygamber (s.a.v):

Sen, Rabbinden dünyada ve âhirette afiyet iste, buyurdu. Sonra adam ikinci günde peygambere gelip:

Yâ Resûlellah! Duanın hangisi daha faziletlidir Peygamber (s.a.v) ona aynı şeyi söyledi. Sonra adam üçüncü gün peygambere gelip ona ay­nı sözü söyledi. Peygamber (s.a.v): Sana dünyada afiyet verilince ve âhi­rette de sana verilince gerçekten kurtulmuş oldun, dedi."[35]

1039- Abbas îbni Muttalib´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöy­le demiştir: "Dedim ki, yâ Resûlellah! Bana bir duâ öğret de onunla Al­lah Tealâ´dan isteyeyim. Resûlüllah (s.a.v):

Allah´dan afiyet isteyin, dedi. Bir kaç gün bekledikten sonra ben gelip:

Yâ Resûlellah! Yâ Resûlellah bana bir şey öğret de onunla Allah Te­alâ´dan isteyeyim, dedim. Bunun üzerine:

Ey Abbas, ey Allah´ın Resulünün amcası! Allah´dan dünya ve âhi-ret için afiyet isteyin, buyurdu.[36]

1040- Ebû Ümâme´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle an­latmıştır: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, öyle çok duâ yaptı ki, ondan hiç bir şey ezberlenemedi. Ben:

Yâ Resûlellah! Öyle çok duâ ettin ki, ondan hiç bir şey ezberleyeme-dik, dedim. Bunun üzerine:

Bunların hepsini toplayan duayı size söyleyeyim mi Şöyle söylersin dedi:

"Aüâhümme innî es´elüke min hayrın mâ se´eîeke minhu nebiyyuke muhammed (saîlaîlahu aleyhi ve sellem) ve ne´ûzü bıke min şerri mesteâzeke minhu nebbiyuke muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ente´~ hmüsteânü ve aîeyke´l-belâğu ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh."

"Allah´ım! Senin peygamberin Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem hayır olarak Senden neyi istedi se ben onu Senden isterim. Hangi kö­tülükten de Senin peygamberin Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sana sığınmışsa, biz de ondan Sana sığınırız. Sen yardım istenensin ve dilekler kendisine ulaştırılansın. Allah´dan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur."[37]

1041- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû-Iüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem şöyle buyurmuştur.

"Yâ Ze´I-Celâli Ve´1-İkrâm (ey celâl ve ikram sahibi) diyerek duaya de­vam ediniz."[38]

1042- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde demiş­tir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle duâ ederdi:

"Rabbi e´innî ve lâ tü´in aleyye, Vensurnîvelâ tensur aleyye. Vemkürli ve lâ temkür aleyye ve yessir hüdâye vensurnî ala. men beğa aleyye rabbi´c-alnî leke şâkiran leke zâkiran, leke rahiben, leke mitvâan, ileyke mucîben ev münîben tekabbel tevbetî veğsil havbeti ve ecib daveti ve sebbit hücceti vehdi kalbi ve seddid lisânî veslüî sehîmete kalbî."

"Rabbim, bana yardım et, Aleyhime yardım etme. Bana başarı ver, aleyhime başarı verme. (Düşmanlara haberleri olmaksızın) belâ ver, aley­hime verme. Hidâyetimi kolaylaştır ve bana isyan edene karşı bana zafer ver. Rabbim, beni Sana şükreden, Seni zikreten, Senden korkan, Sana itaat eden, Sana icabet eden yahut Sana yönelen yap. Benim tevbemi ka­bul et, günâhımı yıka, duamı kabul et, dâvamı sabit kıl, kalbime hidâyet ver, dilimi düzelt ve kalbimin kıskançlığını gider."[39]

1043- Hz. Âişe´den rivayet edildiğine göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle söyle dedi:

"Allâhümme innies´elüke minel-hayri küllihi âcilihî ve âcilibimâ alimcü minhu ve mâ iem âlem. Ve eûzü bike mîne´şşerri küllihîâcilihî ve âcilihi mâ alimtü minhu ve mâ İem a´lem ve es´elüke´I-cennete ve mâ karrebe ileyhâ min kavlin ev amelin vee´ûzü bike mine´n-nâri ve mâkarrabe iîey-hâ min kavlin ev amelin ve es´eîüke hayre mâseelekebihîabdüke ve resû-lüke muhammedün (sallallahu aleyhi ve selleme) ve eûzü bike min şerri meztezeke minhu abdüke ve resûluke muhammedün (sallallahu aleyhi ve selleme) ve es´eîüke mâ kazayte lîmin emrin en tec´ale âkıbetehu reşeden.

"Allah´ım! Hayrın hepsini Senden istiyorum, hem dünyadakini hem de âhirettekini. Hayırdan bildiğimi ve bilmediğimi de istiyorum. Ben Sen­den cenneti ve söz ile amelden ona yaklaştıran şeyi istiyorum. Ateşten ve söz olsun yahut amel olsun bunlardan ateşe yaklaştıran şeylerden de Sa­na sığınırım. Senin kulun ve Peygamberin Muhammed´in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Senden istediği şeylerin hayırlısını ben Senden istiyorum. Se­nin kulun ve Peygamberin Muhammed´in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Sana sığındığı şeylerin şerrinden Sana sığınırım. Benim için takdir ettiğin işin akıbetini selâmet kılmanı Senden İstiyorum. "[40]

1044- İbni Mes´ud´dan rivayete göre, demiştir ki şu sözler Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in dualarından idi:

"Allâhümme innâ nes´elüke mûcibâti rahmetike ve azâitne mağfireti-ke vesseîâmete min külli ismin ve´lğanîmte min külli binin ve´îfevze bi´î-cennete vennecâte minennâr."

"Allah´ım! Senin rahmetini gerektirenleri ve mağfiretinin büyüğünü, her günahdan selâmeti ve her iyilikten de mükâfat, cennete ulaşmayı ve ateşten kurtulmayı Senden isteriz."[41]


Peygamberimizin Öğrettiği Tövbe Duası:


1045- Câbir İbni Abdullah´dan rivayet edildiğine göre, Câbir demiştir ki, "bir adam Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Selleme gelip şöyle dedi: Günahlardan yazık oldu bana, vay başıma!... İki kez yahut üç kez söyle­di. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona dedi ki, sen şöyle söyle:

"Allâhümme mağfiretüke evsau min zünûbî verahmetüke ercâ indîmin amelî."

"Allah´ım! Senin mağfiretin benim günahlarımdan çok daha geniştir, rahmetin de benim nazarımda yaptığım amelden çok daha güvencelidir."

Adam bu sözleri söyledi. Sonra geygamber (s.a.v) ona bu duayı tekrarla dedi. Adam tekrarladı. Sonra tekrarla dedi, adam da tekrarladı. Bunun üzerine peygamber (s.a.v) ona: haydi kalk, günahların bağışlanmıştır, dedi."[42]

1046- Ebû Ümâme´den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayette demiştir ki, Resûlüllah Saİlallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

Yâ erhamerrâhimîn. (Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!) diyen kimse için Allah´ın görevli bir meleği vardır. Kim bunu üç defa söylerse, melek ona şöyle der: Merhamet edenlerin en merhametlisi (olan Allah) sana teveccüh etmiştir. iste..."[43]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] EbuDâuid. Tirmizî. Nesâî. İbni Milce. Ahnıed b. Hanbcl. Uıılıârî, el-tdebül-Müfred.

[2] Ebû Dâvud. Alımcı b. Hanbel.

[3] Tirnıizî. İbni Mâce.

[4] Tirmizî. Hâkim, el-Müstedrek.

[5] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud.

[6] Müslim. Tirmizî.

[7] Müslim.

[8] Müslim.

[9] Buharı, Müslim, Nesâî.

[10] Buharı. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[11] Buharı. Müslim. Tirmizî. Nesâî

[12] Buharı. Müslim.

[13] Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî.

[14] Müslim. Ebû Dâvud

[15] Müslim. Tirmizî. Nesâî

[16] Müslim.

[17] Müslim.

[18] Müslim.

[19] Buhârî. Müslim.

[20] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbni Mâce. Ahmed b. Hanbel.

[21] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbni Mâce. Nesâî. Hâkim, el-Müstedrek.

[22] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. İbni Mâce. (Tirmizî, bu hadis hasendir, sahihdir, demiştir.)

[23] Tirmizî. Hâkim. İbru Hibbân. (Tirmizî, bu hasen hadistir, demiştir.)

[24] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. Hâkim. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[25] Ebû Dâvud. Nesâî.

[26] Ebû Dâvud. Nesâî. Hâkim, eİ-Müstedrek.

[27] Ebû Dâvud. Nesâi.

[28] Tirmizî.

[29] Tirmizî. (Tirmizî. hasen hadistir deniştir.)

[30] Ebû Dâvud. Nesâî.

[31] Tirmizi. Müstedrek. (Tirmizı, hasen hadistir, demiştir.)

[32] Tirmizî. Hâkim, el-Müstedrek.

[33] Tirmizî. (Tirmizî, hasen hadistir demiştir.)

[34] Tirmizî. Hakim Ebû Abdullah demiştir ki, bu hadisin İsnadı sahihtir.)

[35] Tirmizî. İbn Mâce. (Tirmizî, bu hadis hasendir, demiştir.)

[36] Tirmizî. İbn Mâce. (Tirmizî, bu hadis hasendir, demiştir.)

[37] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[38] Tirmizî. Nesâî.

[39] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbn Mâce. Ahmed b. Hanbel. Nesâî, fil-yevmi velleylefi. (Tirmizî, bu sahih olan hasen hadistir, demiştir.

[40] Ahmed b. Hanbel. İbn-i Mâce. İbn-i Hibbân. Hâkim.

[41] El-Müstedrek.

[42] Hâkim, el-Müstedrek.

[43] Hâkim, el-Müstedrek.

TOPLU VE ÖZLÜ DUALAR VE ZİKİRLER LiSTESi


Resulüllahın Yaptığı Ve Tavsiye Ettiği Dualar
Belalardan Korunma Ve Huzur, Sâadet İsleme Duaları
Namazdan Sonra Okunacak Genel Dualar
Peygamberimizin Öğrettiği Tövbe Duası

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Dili Koruma Gıybet Ve Söz Gezdirmenin (Koğuculuğun) Haramlığı
Yazar: RasitTunca - 06-04-2020, 10:04 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok

Dili Koruma Gıybet Ve Söz Gezdirmenin (Koğuculuğun) Haramlığı

DİLİ KORUMA

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"İnsan bir söz söylerse muhakkak onun yanında hazır bir gözetleyici (melek) vardır."[1]

"Senin Rabbin (kullarının her yaptığını görüp) gözetleyendir."[2]

Allah Sübhânehu ve Tealâ´mn ihsanı ile geçen bölümlerde müstahab olan zikirleri ve bunların benzerlerini anlattım. Şimdi bunlara sözlerden haram yahut mekruh olanları eklemek istedim ki, kitab böylece lâfızlara ait hükümleri toplamış ve onların kısımlarını açıklamış olsun. Her mü­kellefin bilmek ihtiyacında bulunduğu hükümleri bunlar içinden seçip an­latacağım. Anlatacaklarımın çoğu bilinen şeylerdir. Onun için çoğuna ait delilleri terk edeceğim Başarı Allah´dandır.

Bil ki her mükellefe gerekli olan her konuşmada dilini korumaktır. An­cak bir ihtiyacı açıklayan söz söylenmelidir. Bir iş hakkında konuşmak ve susmak eşit durumda görülürse, sünnet olan konuşmayı terk etmektir. Çünkü mubah olan söz, bazan harama yahut bir mekruha götürmeye se-beb olur. Daha doğrusu adet gereği bu çoktur yahut çoğunluktadır. Selâ­mette kalmaktan daha üstünü yoktur.

881- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah´a ve âhiret gününe îman eden kimse hayırlı söz söylesin yahut sussun."[3]

Derim ki: Bu hadisi şerifin sahih olduğu üzerinde ittifak vardır. Hayır­lı söz olmadıkça konuşmamak, gerektiğine dair açık bir delildir. Bu da ihtiyacın doğması halinde konuşmanın icab ettiğini gösterir. İhtiyaç olup olmadığı üzerinde şüphe edilirse konuşulmaz.

İmam Şafi´i (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: Bir insan konuş­mak istediği zaman, ondan önce düşünmelidir. Eğer ihtiyaç ortaya çıkı­yorsa konuşmalı, şübhe ediyorsa konuşmamalıdır. İhtiyaç duyuncaya ka­dar susmalıdır.

882- Ebû Musa El-Eş´arî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Dedim ki, yâ Resûlellah! Müslümanların hangisi en faziletli­dir Peygamber (s.a.v): Dilinden ve elinden müslümanların selâmette bu­lunduğu kimsedir, buyurdu."[4]

883- Selh İbni Sa´d´dan (Radıyailahu Anh) yapılan rivayete göre, Re-sûlüllah Saîlallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kim bana iki çene arası ile iki ayak arasını temin ederse (onları haramdan korursa) ben ona cenneti temin ederim, (o cennetlik olur)."[5]

884- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. O, Pey­gamber Saîlallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işitmiştir: "Kul (hayır ve şer olduğu) üzerinde düşünmediği bir söz söyler de onun sebebi ile (başı ve sonu) doğu ile batıdan daha uzak (mesafe kadar) bir ateş çu­kuruna düşer."[6]

885- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Pey­gamber Saîlallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur.

"Kul, Allah Tealâ´nın rızâsını kazanan bir söz söyler. Kul ona bir kıy­met vermez. Allah o söz sebebiyle kulun derecesini yükseltir. Yine kul, Allah´ın gazabını gerektiren bir söz söyler. Ona bir değer vermez. O (Al­lah´ı gazablandıran) söz sebebiyle cehenneme düşer, "[7]

886- Bilâl İbni´-Hâris El-Müzenî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildi­ğine göre, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kişi Allah Tealâ´nın rızâsına uygun söz söyler. Ulaşacağı sevabın ne olduğunu bilmez. Allah Tealâ ona, o söz sebebiyle, Allah´a kavuşacağı güne kadar rızâ yazar (ondan razı olur). Yine kişi, Allah´ı gazablandıran söz konuşur. Ulaşacağı günahın ne olduğunu bilmez, Allah Tealâ o söz sebebiyle kul için kendisine kavuşacağı güne kada gazab yazar (ondan razı olmaz)."[8]

887- Süfyan İbni Abdulîah´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir:

Yâ Resûlellah! Bana (faydası çok) öyle bir şey söyle ki, ona sarılıp ya­payım, dedim. Rabbim Allah´dır, de, sonra dosdoğru ol, dedi.

Yâ Resûlellah Benim en çok korkacığım şey nedir dedim. Peygamber (s.a.v) kendi dilini tuttu sonra budur, dedi."[9]

888- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyurdu: "Allah´ı an-maksızın çok söz söylemeyin. Çünkü Allah Tealâ´yı anmaksızın çok ko­nuşmak kalb için bir katılıktır. Allah Tealâ´dan insanların en uzak kala­nı kalbi katı olanıdır."[10]

889- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre de­miştir ki, Resûlüllah SallaHahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah Tealâ kimi iki çene arasının (dilinin) kötülüğünden ve iki ayağının ara­sındaki kötülükten korursa, o cennete girer."[11]

890- Ukbe İbni Âmir´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde o şöyle demiştir:

"Yâ Resûlellah! Kurtuluş (çaresi) nedir dedim.

Dilini kendine tut. Evin sana geniş olsun (ihtiyaçların için çalış, boşuna işler arkasına düşme). Günahlarına (tevbe edip) ağla, buyurdu. [12]

Tirmizî, bu hasen hadistir, demiştir.

891- Ebû Saıd EI-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde de­miştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "İnsa­noğlu sabahlayınca, bütün azalar (organlar) dile boyun eğip: Bizim hak­kımızda Allah´dan kork; çünkü biz senden bir parçayız. Sen doğru olur­san, biz de doğru oluruz. Sen eğrilirsen biz de eğriliriz, derler.[13]

892- Ümmü Habîbe´den (Radıyalahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlunun her sözü aleyhinedir; ancak iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak yahut Al­lah Tealâ´yı zikretmek müstesnadır."[14]

893- Muaz´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Ey Allah´ın Resulü! Beni cennete koyacak ve beni cehennemden uzaklaştı­racak bir ameli bana bildir, dedim. Peygamber (s.a.v):

Büyük bir işten sordun. Bu iş Allah Tealâ´nın o işi ihsan ettiği kimse için kolaydır: Allah´a hiç bir şeyi ortak koşmayarak O´na ibâdet edersin, namazı gereği üzere kılarsın, zekâtı verirsin, ramazan da oruç tutarsın, Kabe´yi hac edersin, buyurdu. Şöyle devam etti.

Ben sana hayır kapılarını göstereyim mi Oruç (kötülüklerden ve ateş­ten koruyan) bir kalkandır. Sadaka, ateşin suyu söndürmesi gibi günah­ları söndürür. Bir de kişinin gece ortasında namaz kılmasıdır. Sonra şu ayeti okudu:

"(Gece ibâdet etmek için) yataklarından bedenleri uzaklaşır."[15] Sora şöyle devam etti:

İşin başını, esasını ve yüksekliğin üst, noktasını bildireyim mi

Evet, yâ Resûlellah dedim. İşin başı İslâm´dır. Onun esası (dayanağı) namazdır. Üst kısmı da cihaddır, buyurdu. Sonra:

Bütün bunların kemal ve kıvamı olan şeyi sana bildireyim mi dedi.

Evet, yâ Resûlellah! dedim. Peygamber kendi dilini tuttu sonra:

Bunu kendi aleyhine olmaktan engelle dedi.

Yâ Resûlellah! Biz konuştuğumuz şeylerle hesaba çekilir miyiz dedim.

Anan sana ağlasın! İnsanları yüzükoyun ateşe düşüren dillerinin top­ladıklarından başkasımıdır buyurdu.[16]

894- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Lüzumsuz şeyleri terk etmek (boşuna konuşmamak), kişinin İslâmının güzelliğinden- Hasen hadistir.

895- Abdullah İbni Amr İbni´l-Âs´dan rivayet edildiğine göre, Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kim susarsa (felâ­ketlerden) kurtulur."[17] Bunun isnadı zayıftır. Ben bunu meşhur olduğu için açıklamak istedim. Anlattıklarımın benzeri sahih hadisler çoktur. Gös­terdiklerim (Allah´ın izni ile) başarıya kavuşan kimse için yeterlidir. İnşa Allah "Gıybet" bölümünde bu bölümle ilgili meseleler gelecektir. Başarı Allah´dandır.

Selefden ve onlardan başka kimselerden nakledilen haberlere gelince, bunlar çoktur. Anlattıklarımız yanında olara ihtiyaç yoktur. Fakat bun­lardan bazı ayıb sayılan şeylere işaret edeceğim.

Bize ulaştığına göre, Kuss İbni Saide ve Eksem İbni Sayfi bir araya gel­diler. Onlardan biri arkadaşına:

İnsanoğlunda ayıb şeylerden kaç tane buldun dedi. Öteki:

Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Benim sayabildiklerim sekiz bin ayıbdır. Ben bir haslet buldum ki, insanoğlu onu kullanırsa bütün ayıb-ları örter. Arkadaşı:

O nedir dedi.

Dili korumaktır cevabını verdi.

Yine Ebû Ali El-Fudayl îbni İyad´dan (Radıyallahu anh) rivayet edil­diğine göre, o şöyle demiştir: Kim sözünü amelinden sayarsa, gereksiz ko­nuşması az olur. İmam Şafi´i (Allah ona rahmet etsin) arkadaşı Rebîa şöyle dedi: Ey Rebî´î Seni ilgilendirmeyen konuşmayı yapma. Çünkü sen bir söz söylediğin zaman, o söz sana hâkim olur, sen ona sahib olamazsın.

Abdullah îbni Mes´ud´dan (Radiyaîlahu Anh) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Habsedilmeye dilden daha lâyık bir şey yoktur. Başkası da: Lisan yırtıcı hayvana benzer. Eğer onu bağlamazsan sana saldırır, de­miştir.

Üstad Ebu´l-Kasım El-Kuşeyri´nin meşhur risalesinden naklettik. Şöy­le demiştir: Susmak selâmettir; asıl olan da budur. Yerinde konuşmak has­letlerin en şereflisi olduğu gibi, zamanında susmak da erkeklerin sıfatı­dır. Demiştir, Ebu Ali EI-Dekkak´in (Radıyallahu Anh) şöyle dediğini işit­tim: Hakka karşı sükût eden dilsiz şeytandır.

Kuşeyrî şöyle demiştir: Nefisle mücadele edenlerin susmaları, konuş­mada bazı âfetler olduğunu bildikleri içindir. Konuşmalarda nefsin payı üğünme vasfını ortaya çıkarmak, güzel konuşma ile emsalleri arasında seçkin duruma çıkmak gibi şeylerle olur. Bunlar âfetlerdendir. Susmak nefsi terbiye edenlerin vasfıdır. Susmak onların ahlâkı düzeltme ve teva­zu ile yaşama esaslarından biridir. Bununla ilgili söyledikleri şiirlerden biride:

Dilini tut konuşma ey İnsan! * Seni ısırmasın, o bir yılan. Mezarda nice dilden ölü var. Korkmuş idi ondan kahramanlar...

Riyâşi şöyle demiştir (Allah ona rahmet etsin):

Ömrün hakkı için, Ümeyye Oğullarının günahlarından beni uzak tu­tan günahım var.

Onların hesabı Rabbimedir; bunun ilmi O´nda son bulur, bende değil...

Rabbim bendeki halleri düzeltince, onların yapmış oldukları bana en­gel değil...

Gıybet Ve Söz Gezdirmenin (Koğuculuğun) Haramlığı


Bil ki, bu iki huy, insanlar arasında en çok yayılan çirkin şeylerin en çirkinidir. Öyle ki insanlardan az kimse bunlardan kurtulur. Bunlardan genellikle sakındırmaya ihtiyaç bulunduğundan onlardan söz etmeye baş­ladım.

Gıybete gelince: İnsanı, hoşlanmadığı halleri ile anmandir. Hoşlanma­dığı şey, ister vücudunda, dininde, dünya işinde, nefsinde, yapısında ah­lâkında, malında, çocuğunda, ana-babasında, eşinde, hizmetçisinde, kö­lesinde, sarığında, elbisesinde, yürüyüşünde, hareketinde, sevinmesinde, şakasında, asık suratında, tatlı yüzünde yahut bunlara benzer hallerinde bulunsun. Bunları sözünle, yazı ile hoşlanmadığı bir hal olarak ifade et­men, işaret kullanman, gözünle, elinle, başınla yahut benzeri bir şeyle işaret etmen hep gıybet olur.

Bedende olanlar (hoşlanılmayan ve gıybet yerine geçen sözler): Kör, to­pal, şaşı kel, kısa, uzun, siyah ve sarı gibi söylenilen sözler.

Dinde olanlar: Fasık, hırsız, hain, zalim, namaza gevşek, necasetlerde müsamahakâr, babasına itaat etmez, zekâtı yerinde harcamaz, gıybetten kaçınmaz gibi..

Dünya işlerinde olanları: Edebi az, insanlara gevşek davranır, kimseye hak tanımaz, çok konuşur, çok yer yahut çok uyur, zamansız uyur, lâyık olmadığı yere oturur gibi...

Baba ile ilgili (gıybet) sözler: Babası fâsıktır, Hind´lidir, katrancıdır, Zencidir, tamircidir, bez satıcısıdır, köle dellâlıdir, marangozdur, demir­cidir, dokumacıdır gibi...

Ahlâkla ilgili olanlar: Ahlâkı kötü, kibirli, riyakâr aceleci, zorba, âciz, kalbi zayıf, kızgın, asık suratlı, azledilmiştir, gibi sözler söylemek...

Elbise ile ilgili sözler: Elbisesinin yeni geniştir, eteği uzundur, elbisesi kirlidir ve benzeri sözler söylemek... Geri kalanlar, bu anlattıklarımıza kıyas edilir. Bunun kaidesi, adamı hoşlanmadığı bir hali ile anmaktır.

İmam Ebu Hamid El-Gazali gıybet üzerinde müslümanların ittifakını şöyle anlatmıştır: Başkasını hoşlanmadığı bir şeyle anmak gıybettir. Bunu açık olarak beyan eden hadis gelecektir. Söz gezdirmeğe (koğuculuğa) gelince: bu insanların sözlerini bozgunculuk ve fesad maksadı ile birbir­lerine aktarmaktır. İşte gıybet ile koğuculuğun tarifleri budur. Hükümle­ri ise, müslümanların ittifakı ile her ikisi de haramdır. Kitab, sünnet ve icmaı ümmetten haram olduklarına dair açık deliller birbirlerini takviye etmiştir.

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Bir kısmınız bir kısmınızı gıybet etmesin."[18]

"Her ayıplayana ve gıybet edene azâb olsun."[19]

"Çok ayıplayanı ve koğuculuk edeni (tanıma).[20]

896- Huzeyfe´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Koğucu cennete girmez."[21]

897- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: "Resû-Iüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iki mezara uğradı da: Bunlara azâb edi­liyor; fakat büyük günahdan dolayı azab edilmiyorlar, dedi. Ravi demiş­tir ki, Buhârî´nin rivayetinde şöyledir: "Doğrusu o azâb büyüktür." Bun­lardan biri koğuculuk yaparak dolaşıyordu. Diğeri de idrarından sakın­mazdı (insanların gözünden yahut sıçramışından kaçınmazdı.)"[22]

898- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Gıybet nedir, bilirmisiniz (Ashab):

Allah ve O´nun Resulü bilir, dediler. Resülüllah (s.a.v):

Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır. Denildi ki:

Söylediğim şey kardeşimde varsa gıybet olur mu Peygamber (s.a.v):

Söylediğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun onu. Eğer söylediğin şey onda yoksa, ona iftira etmiş olursun, buyurdu."[23]

899- Ebû Bekre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sullem Veda haccında kurban kesme gününde Mi-na´daki hutbesinde şöyle buyurdu: Kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (na­mus ve şerefleriniz) bu şehrinizde, bu ayınızda bu gününüzün hürmeti gi­bi size haramdır (karşılıklı olarak bu haklarınızı korumakla mükellefsi­niz). Dikkat edin! Tebliği ettim mi "[24]

900- Âişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: "Ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e şöyle söyledim: (kusur hal­lerinden ortağım) Safiyye´den şu ve şu sana yeter." (Ravilerden biri de­miştir ki, Aişe bu sözle kısalığını kasdetmiştir). Bunun üzerine Peygam­ber (s.a.v) bana: Öyle bir söz söyledin ki, eğer deniz suyu ile karıştırılsa, onu bulandırırdı, dedi. Hz. Aişe anlatmaya devam ediyor: Bir adamı hoş­lanmayacağı hal ile peygambere anlattım. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Benden şu ve bu olduğu halde bir insanı hoşlanmayacağı şeyle anmayı istemem."[25]

Ben derim ki, bu hadis gıybetten alıkoyan hükümlerin en büyüklerin-dendir yahut en büyüğüdür. Bu derecede gıybeti kötüleyen bir hadis bil­miyorum.

"Peygamber kendiliğinden konuşmaz, onun söylediği (dinî hüküm) an­cak kendine vahyolunan bir vahiydir. [26]

Kerim olan Allah´dan lütfunu ve her hoş olmayan şeyden afiyet ver­mesini dileriz.

901- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resülüllah Salfaüahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Miraca çıkarıldı­ğım zaman bir kavme rasgeldim. Onların bakırdan tırnakları vardı; on­larla yüzlerini ve göğüslerini tırmahyorladı. Bunlar kimdir Ey Cibril, de­dim. Bunlar insanların (gıybet ederek) etlerini yiyenler ve onların ırzları ile uğraşanlardır," dedi.[27]

902- Saîd İbni Zeyd´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyurmuştur:

"Haksız yere müslümanların ırzına (şeref ve namusuna) hakaret etmek haramın en büyüğüdür."[28]

903- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Seliem şöyle buyurdu:

"Müslüman müslümanların kardeşidir. Ona hainlik etmez, ona yalan söylemez, ona yardımı kesmez. Müslümanın her şeyi müslümana haram­dır: Irzı, malı ve kanı. Takva işte buradadır. Kişinin kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak ona yeter."[29]

Derim ki, bu hadisin faydası ne kadar büyük ve faydaları ne çok ol­muştur!.. Başarı Allah´dandir.

Gıybetin Tarifi İle İlgili Önemli Şeyler


Geçen bölümde anlatmıştık: Gıybet, insanı hoş görmediği şeyle anman-dır. Sözünle, yazınla, rumuzunla, ona işaretinle, gözünle, elinle, ve ba­şınla olsun hüküm birdir. Bunun kaidesi şudur:

Herhangi bir hareket ki onunla bir müslümanın kusurunu senden baş­kasına bildiriyorsun, o gıybettir, haramdır. Kusurlu gördüğü kimsenin ha­lini anlatmak için topal imiş gibi, kambur imiş gibi yürüyüş ve benzen tavırlarla taklitte bulunmak bu haramdandır. Bütün bunlar ihtilafsız ha­ramdır. Bir insan kendi kitabında, bir yazarın şahsını belirterek falan adam şöyle böyle demiştir diye onun noksanlığım ve düşüklüğünü söylemesi de bu kısım haramdandır. Eğer ona uyulmasın, ona aldanıp sözü kabul edil­mesin diye ilminin zafiyetini açıklamak maksadı ile olursa bu gıybet de­ğildir. Bilâkis bunu yapmak vacibdir; ondan sevab kazanılır. Yeterki, bu maksadı taşımış olsun. Yine bir kitab yazarı yahut başkası söylerse ki, bir cemaat yahut bir topluluk şöyle böyle demişlerdir. Bu sözleri yanlış­tır, hatadır, cehalettir, gaflettir. Bu gibi sözler de gıybet değildir. Gıybet olan, bir insanı aynı ile şahsını belirterek yahut belli bir cemaatı kasdede-rek anmaktır.

Şu söz de haram olan gıybettendir: Muhatabın kimi kasteddiğini anla­dığı zaman senin "İnsanlardan biri, fıkıh âlimlerinden biri, ilim iddia eden­lerden biri, müftülerden biri, iyi kimselerden sayılan biri, zühdü iddia eden­lerden biri,, bugün bana uğrayanardan biri, gördüğümüz bir kimse, ya­hut şöyle bir kimse, şu iyi yapmıştır, gibi konuşman haram olan gıybet­tir. İlim ve sofuluk taslayanları gıybet etmek de bu haram olan kısımdan­dır. Çünkü isim açıklanarak yapılan konuşmalar gibi, bunlar hakkında işaret suretiyle söylenen sözlerden de bunların şahsı anlaşılır. Meselâ, on­lardan biri için denilir: Falanın hali nasıldır Muhatab cevab verir: Allah bizi islâh etsin. Allah bizi bağışlasın, Allah onu ıslah etsin, Allah´dan afi­yet dileriz, cehalet karanlığına girmekle bizi imtihan etmeyen Allah´a hamd olsun, kötülükten Allah´a sığınırız, utanma azlığından Allah´a sığınırız, Allah tevbemizi kabul etsin ve bunlara benzer adamın noksanlığını gös­teren konuşmalar gibi....

Belli bir adamın kusur ve ayıbını kasdederek bu sözler söylendiği için bunlar haram olan gıybet olurlar.

Yine şu sözler de bu haram sınıftandır: Faîan adam hepimizin içine düş­tüğü musibet içindedir, yahut onun bunda hilesi yoktur, bu işi hepimiz yapıyoruz. Bu söylenenler bazı örneklerdir; yoksa gıybetin tarifi şudur: Söylediğimiz gibi, dinleyiciye bir insanın noksanlığını bildirmek, gıybet­tir. Bundan önceki bölümde Müslim´in ve başkasının sahihinde gösterdi­ğimiz hadisin ifadesinde bulunan gıybet tarifinde bunların hepsi malûm bulunmaktadır. En iyisini Allah bilir.

Bil ki, gıybet yapan için gıybet haram olduğu gibi, dinleyiciye de o sö­zü dinlemek, söyleneni kabullenmek haram olur.

Haram olan gıybetle konuşmaya başlayan kimseyi, eğer açık bir zarar­dan korkmuyorsa, dinleyicinin engellemesi icab eder. Eğer zararından kor-kuyorsa, kalbi ile inkâr etmek ve o meclisi terketmek ona vacib olur. Bu da ayrılabilme imkânı olduğu zaman yapılır. Eğer dili ile gıybeti inkâr edebiliyorsa yahut başka bir sözle gıybeti kesebiliyorsa bunu yapması ge­rekir. Bunu yapmazsa günah işlemiş olur.

Bir insan, gıybet yapmakta olan kimseye dili ile sus der de, kalbi ile gıybetin devamını arzuîarsa, Ebu Hamid El-Gazali demiştir ki, bu nifak­tır, onu günahtan kurtarmaz. Muhakkak kalbi ile sevmemesi gerekir.

Bir kimse gıybet yapılan bir mecliste oturmak zorunda kaldığı zaman, inkârdan aciz kalırsa yahut inkâr eder de kabul edilmezse ve meclisten ayrılması da hiç bir şekilde mümkün olmazsa, gıybeti dinlemek ve ona kulak vermek haram olur. Bunun çaresi dili ve kalbi ile Allah´ı zikret­mektir. Yahut yalnız kalbi ile zikreder, yahut konuşmayı dinlememek için başka bir iş üzerinde düşünür. Bu anlatılan şekilde kulak vermeden ve dinlemeyi istemeden konuşmayı duymak zarar vermez. Yeni bir durum hasıl olurda meclisten ayrılabilme imkânı doğarsa ve gıybet de devam edi­yorsa meclisten ayrılmak vacib olur.

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Âyetlerimiz üzerinde hakaret şekli ile konuşanları, gördüğün zaman onlardan yüz çevir (yanlarında oturma) tâ ki, Kur´andan başka bir söze geçerler. Eğer onlardan yüz çevirmeyi Şeytan sana unutturursa, hatırla­dıktan sonra zalimler topluluğu ile oturma."[30]

İbrahim İbni Edhem´den rivayet ettik (Radiyallahu Anh): O bir ziya­fete çağrıldı ve bulundu. Davetlerine gelmeyen bir adamdan söz ettiler.

İnsanın Gıybeti Kendi Nefsinden Kaldırması


Bil ki, bu bölümün kitabda ve sünnette delilleri çoktur. Fakat ben bun­ların bir kısmına işaret etmekle yetineceğim. Başarıya ulaşan bunlarla ken­dini gıybet etmekten engeller. Başarıya ulaşmayanda ciltler dolusu kitab-larla gıybetten sakınmaz.

Bunun esası, gıybetin haram olduğuna dair anlattığımız delilleri kendi nefsine arzetmesidir. Sonra Allah Tealâ´nın şu âyetlerini düşünmektir:

"(İnsan) ne söz söylerse, muhakkak onun yanında bir gözcü (melek) vardır. [31]

"Ettiğiniz dedi-koduyu günahı az sanıyorsunuz. Halbuki o Allah ka­tında büyük günahtır."[32]

Sahih olarak anlattığımız hadislerden biri de:

"İnsan Allah Tealâ´nın razı olmadığı bir söz konuşur da buna bir de­ğer vermez. O söz sebebiyle cehenneme yuvarlanır."[33]

Dili korumak ve gıybet etmek bölümlerinde daha önce bu manada ha­disler anlattık. Bu sakınma çarelerine, Allah benimledir, Allah şahidim-dir, Allah beni görendir sözleri eklenebilir.

Hasan Basrî´den (Allah ona rahmet etsin) rivayet edilmiştir; Bir adam ona şöyle dedi; Sen beni gıybet ediyorsun. Cevab verdi: Benim nazarım­da seni sevablarıma ortak yapacak kadar senin kıymetin yükselmemiştir.

İbni´l-Mübarek´den (Allah ona rahmet etsin) şöyle dediğini rivayet et­tik: Ben bir kimseyi gıybet edecek olsam, ana-babamı gıybet ederdim; çün­kü onlar benim sevablarıma ortak olmaya daha lâyıktır. Dediler ki, o ağır adamdır. Bunun üzerine İbrahim: Ben, insanların gıy­bet edildiği bir yerde bulunmakla bu günahı kendim yapmış oldum, dedi. Sonra meclistan çıktı ve (nefsini terbiye için) üç gün yemek yemedi. Bu manada okudukları şiirden biridir:

Koru kulağını, dinlemekten çirkini;

Koruduğun gibi çirkinden dilini.

Dinleyince sen çirkin söz söyleyeni. Ortak olursun söyleyene, aç gözünü!..


Gıybetten Mubah Olanlar


Bil ki, gıybet haram olmakla beraber, durum gereği mubah olan halle­ri de vardır. Bunları mubah kılan şeyler, ancak sahih olan şer´i maksad-lardır. Altı sebebden biri ile gıybet mubah olur:

Birincisi:

Zulme (haksızlığa) uğramaktır. Haksızlığı uğrayanın ida­reciye, hakime ve yetkili başka kimselere başvurup derdini anlatması ve zalimden hakkının alınmasını istemesi caizdir. Bunun için falan kimse bana haksızlık etmiştir, bana şöyle yapmıştır, beni yakalayıp doğmuştur gibi sözler söyler.

İkincisi:

Kötülüğü ve günahı iyiliğe ve doğruluğa çevirmek için baş­kasından yardım istemek. Bunun için kötülüğü kaldırmak isteyen adam, gücünü ve yardımını umduğu adama der ki, falanca şu kötülüğü işliyor, ona engel ol, onu yola getir. Bunun benzeri sözleri söyler. Maksadı kötü­lüğü gidermek olur. Eğer bu maksadı taşımazsa, haram olur.

Üçüncüsü:

Bir mesele için fetva istemektir. Müftüye der: Babam, yahut kardeşim, yahut falanca bana haksızlık etti. Bunu bana yapmaya hakkı var mıdır, yok mudur Bundan kurtulmak için tutacağım yol nedir ve hakkımı nasıl alırım, benden haksızlığı nasıl kaldırırım ve benzer söz­ler ... Yine zevcem bana şunu yapıyor, yahut kocam şu işi yapıyor ve ben­zeri sözler söylenir. Bunları yapmak ihtiyaç halinde caizdir. Fakat ihtiyatlı olan yol, şu işi yapan adam hakkında ne dersin, yahut şu şu işleri yapan koca veya zevce için ne dersin şeklinde (isim belirtmeden) sormaktır. Çünkü insanı belirtmeden maksad elde edilmiş olur. Bununla beraber şahıs tayi­ni de caizdir. Çünkü buna dair İnşa Allah anlatacağımız Hind´in hadisi vardır. Onun sözü şu:

"Yâ Resûlellah, Ebû Süfyan kıskanç bir adamdır." böyle söyleyerek hadisi anlattı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onu böyle ko­nuşmaktan yasaklamadı.

Dördüncüsü:

Müslümanları kötülükten sakındırmak ve onlara öğüt vermektir. Bu da bir kaç şekilde olur:

Birisi hadis ravilerinden ve şahidlerden sakat olanları göstermektir ki, müslümanların icmaı ile caizdir. Daha doğrusu ihtiyaç halinde vacibdir.

Birisi de, bir insanın kuracağı hısımlık işinde, yahut yapacağı ortaklık­ta, yahut bırakacağı emanette, yahut kendisine bırakılacak emanet üze­rinde, yahut bunlardan başka yapacağı işlerde sana danışmasıdır. Senin görevin nasihat üzere bildiğin şeyi ona anlatmaktır. Eğer onunla iş yap­man, akrabalık kurman uygun olmaz sözünü söylemen yeterli olursa, ada­mın kötülüklerini bildirmen gerekmez. Eğer maksad elde edilemez de açıklamak zorunlu olursa, o zaman açık olarak kötülükleri anlatılır.

Bunlardan birisi de şudur: Hırsızlık ile, zina ile, şarab içmekle yahut bunlardan başka kötü hallerle tanınan bir köleyi satın almakta olan bir adamı gördüğün zaman, eğer müşteri bu durumu bilmiyorsa ona bildir­men gerekir. Yalnız iş bu köle durumuna bağlı değildir. Satılacak bütün ticarî eşyada kusur ve ayıp arsa, bunları bilenin müşteriye ayıbları açıkla­ması lâzım gelir. Tabii ki müşteri bunları bilmiyorsa...

Bunlardan biri de: Fıkıh ilmi öğrenmek isteyen bir adam ilim öğren­mek istediği kimsenin bid´at sahibi yahut fasik olduğunda tereddüt gös­teriyorsa, sen de adamın zarar göreceğinden korkuyorsan o ilim öğrencisine öğüt niyeti ile adamın halini ona açıklaman gerekir. Bunda da maksad öğüt vermek olmalıdır. Burada yanılma olur. Konuşan kimseye hased duy­gusu yahut şeytan dürtüsü tesir eder de, insan öğüt verdiği, merhamet et­tiği düşüncesine kapılır. Burada iyi düşünmek ve işi anlamak lâzım gelir.

Bunlardan diğer biri de: Üzerinde idarecilik görevi olup da onu gereği üzere başaramamaktır. Ya idarecilikte ehliyeti yoktur, yahut fasıktir, ya­hut gaflet içindedir, yahut benzeri uygunsuz halleri vardır. Onun bu ha-lerini, yetki sahibi olan amirine söylemek icab eder. Böylece onu yerinden aldırmış, başka ehil bir kimseyi yerine getirmiş olur. Yahut ona aldan­mamak için onunla muamele etme şeklini öğretmiş olur. Yahut onu isti­kamet üzere bulunmaya teşvik etmiş veya değiştirilmesine sebebiyet verilmiş olur.

Beşincisi:

Gıybet edilenin fışkı yahut bid´atı açıkta olmaktır. Açık­ça şarab içen, yahut insanların açıkça mallarım aşıran gibi. Yine insanla­rın mallarını düşük bir ölçü ile alan, zulüm yaparak vergi tahsil eden, ba­tıl işlere sahip çıkan gibi. Bu gibileri açıkta yaptıkları işleri ile anmak ca­izdir. Fakat diğer ayıplarını anlatmak haramdır. Ancak anlattıklarımız­dan başka bir sebeb cevaz teşkil ediyorsa, yine onun gıybetinde bulun­mak haram olmaz.

Altıncısı:

Bildirmek ve tanıtmak için gıybettir. Bir insan şaşı, to­pal, sağır, kör, kel, çapraz gözlü gibi lâkabı olursa, onu tanıtmak niyeti ile böyle bir lâkabla anılabilir. Fakat noksanlık ciheti ile söylemek haram olur. Eğer başka bir ifade ile tanıtmak mümkün olursa, onu yapmak ev­ladır. İşte anlattığımız şekilde alimlerin beyan etmiş oldukları mubah olan gıybetin sebebleri altıdır.

İmam Ebu Hamid El-Gazalî ihya kitabında ve diğer alimler gıybet üze­rindeki hükümleri bu şekilde tesbit etmişlerdir. Bunun delilleri sahih ve meşhur olan hadislerde açıkça vardır. Bu sebeblerin çoğu üzerinde gıybe­tin cevazında icma vardır.

904- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) rivayet edilmiştir. "Bir adama (içeri girmek için) Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den izin istedi. Peygamber (s.a.v): Ona izin verin; o ne kötü kabile kardeşidir! dedi." Fesad ehli olanların, imanlarında şübhe bulunanların gıybet edilmesinin caiz olduğuna Buhârî bu hadisi delil göstermiştir. (O kimsenin kötü hali­ni Peygamber bildiği için, ondan sakınılsın diye böyle buyurmuştur.)[34]

905- İbni Mes´ud´dan yapılan rivayetde şöyle demiştir: Resûlüîlah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem ganimetleri böldü. Ensardan bir adam: Vallahi Muhammed bu işle Allah Tealânm rızasını dilemedi, dedi. Ben Resûlü-lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gidip ona (adamın sözünü) bildirdim. Bunun üzerine Peygamberin yüzü değişti ve şöyle buyurdu: Allah Musa´­ya rahmet etsin. Doğrusu ona bundan daha çok eziyet edildi de sabret­ti. "[35]

Rivayetlerinin birinde de İbni Mes´ud şöyle demiştir: "Bundan sonra Peygambere bir söz iletmeyeceğim, dedim."

Kardeşi hakkında söylenen bir sözün ona bildirilmesinin caiz olduğu­na Buhârî bu hadisi delil göstermiştir.

906- Hazreti Aişe´den (Radıyalîahu Anha) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüîlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Falanca ve falancanın bizim dinimizden bir şey bildiklerini sanmıyorum." Raviler-den biri olan Leys İbni Sa´d demiştir ki: O iki kimse, münafıklardan iki adamdı.[36]

907- Zeyd İbni Erkam´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Resûlüîlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bir sefere çıktık. İn­sanlara o seferde şiddetli açlık isabet etti. (Münafık olan) Abdullah İbni Ubeyy: Resûlüllah´ın yanında bulunanlara yiyecek vermeyin ki, onun çev­resinden dağılmış olsunlar, eğer Medine´ye dönersek güçlü olanımız güç­süzü oradan çıkaracaktır, dedi. Ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gidip bunu ona haber verdim. Bunun üzerine Peygamber onu ça ğırmak için adam gönderdi. (Abdullah inkâr etti) Allah şu âyeti indirerek Zeyd´i doğruladı:"

"Münafıklar sana geldiği zaman..."[37]

Buhârî´nin Sahihinde Ebû Süfyan´ın karısı Hind´in hadisi vardır. Onun Peygambere sözü şu idi: "Ebu Süfyan kıskanç bir adamdır..."

Kays´ın kızı Fatma´nın da hadisi vardır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in (evlenmek için kendisine danışan Kaysın kızı Fatma´ya) sö­zü şu oldu: "Muaviyeye gelince o fakirdir.

Ebu Cehm ise, o parasını boynundan bırakmaz (hanımları döğer).[38]

Hocasının, Arkadaşının Yahut Bunlardan Başkasının Gıybetini İşitenin Durumu


Bir müslümanın gıybet edildiğini işiten kimsenin onu reddetmesi ve söy­leyeni engellemesi uygundur. Eğer onu sözle eğelleyemezse, eli ile engel­ler. El ile ve dil ile engel olmaya gücü yetmiyorsa, o meclisi terk eder. Eğer üzerinde hakkı bulunan hocasının yahut başkasının yahut fazilet ve salâh sahibi kimsenin gıybetini işitirse, anlattığımızdan daha çok bunlar için özen gösterir.

908- Ebû Derdâ´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim kardeşinin şerefinden (gıybeti) reddederse, Allah onun yüzün­den kıyamet günü ateşi geri çevirir,"[39]

909- İtban´ın (Radıyallahu Anh) meşhur olan hadisinde şöyle dediği ri­vayet edilmiştir. "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaza kalktı. Dediler ki, Malik İbni Duhşüm nerede Buna karşı bir adam: O müna­fıktır; Allah´ı ve O´nun Peygamberini sevmez, dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Bunu söyleme. Görmüyormusun, o Lâilâhe illallah demişti ve bununla Allah´ın rızasını diliyordu, dedi."[40]

910- Hasan El-Basrî´den (Allah ona rahmet etsin) yapılan rivayetde: Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in ashabından o(an Aiz İbni Amr, Ubeydullah İbni Ziyad´ın yanma vardı. Dedi ki:

"Ey Yavrucuğum! Ben, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöy­le buyurduğunu işittim: İdarecinin en kötüsü sert sözlü olandır. Sen on­lardan olmaktan sakın. Ubeydullah ona, otur dedi. Sen Muhammed Aley-hisselâtü vesselamın ashabından bir kırıntısın. Âiz dedi: Onlar içinde kı­rıntı varmı idi Kırıntıhk ve döküntülük onlardan sonra gelenlerde ve baş­kalarında vardır. (Onların hepsi kıymetli şahsiyetler idi.)."[41]

911-Kâb İbni Mâlik´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilen tevbe olayı üzerindeki uzun hadisinde şöyle demiştir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Tebük´de insanlar arasında otururken:

"Kâb İbni Malik´e ne oldu diye sordu. Selime Oğullarından bir adam:

t Yâ Resûlellah! Onu, kendini beğenmesi ve gururu (Tebük seferine ka­tılmaktan) alıkoydu, dedi. Muaz İbni Cebel ona cevab verdi (Radıyalla­hu Anh):

Ne kötü söyledin! Vallahi, ey Allah´ın Resûiü! Biz onun hakkında ha­yırdan başka bir şey bilmiyoruz. Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aley­hi ve Sellem sükût etti."[42]

912- Câbir İbni Abdullah ve Ebû Taihâ´dan (Radıyallahu Anhüm) ya­pılan rivayetde demişlerdir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bir yerde bir müslümanın şahsiyetine saldırılır ve şerefi nok-sanlaştınlır da ona kardeşi yardımı terk ederse, Allah ona yardımı, ken­disine yardım edilmesini istediği bir yerde terk eder. Bir yerde de bir müs­lümanın şerefi düşürülür ve şahsiyetine saldırılır da insan ona yardımcı

çıkarsa, kendisine yarmm eaiimesini istediği bir yerde Allah ona yardım eder."[43]

913- Muaz İbni Enes´den yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Bir münafıktan bir mü´mini koruyan kimsenin etini kıyamet günün­de cehennem ateşinden koruyacak bir meleği Allah gönderir. Kim de mü´-minin kötülüğünü dileyerek ona bir kötülük atarsa, Allah onu dediği so­rumluluktan çıkıncaya kadar (hak sahibi ile helallaşmcaya kadar) cehen­nemin köprüsü üzerinde tutuklar. [44]


Kalb İle Gıybet Etmek


Bil ki, (mü´min hakkında) kötü zan beslemek haramdır. Bu söz ile ya­pılan gıybet gibidir. Bir insanın kötülüklerini söylemen gibi, bunu kendi nefsine söylemen ve ona kötü zan beslemen de haramdır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: "Zandan çok sakının. "[45]

914- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Resû-lüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Zandan sakınınız. Çünkü zan, sözün en yalanıdır."[46] Bu anlattı­ğım manada hadisler çoktur. Yasak olan kötü zandan maksad, kalb ile işi kararlaştırmak ve başkası üzerinde kötülük kararı vermektir. Fakat kalbden geçenler ve nefis kuruntuları kararlaşmaz ve üzerinde devamlı olarak durulmazsa, âlimlerin ittifakı ile bağışlanmış sayılır. Çünkü bu­nun kalbe gelişinde ihtiyar yoktur. Kalbden ayrılmasında da bir yol yok­tur. Peygamber efendimizden sabit olan şu hadis de bu manadadır:

915- Buhârî´de Resûlüllah Salîallahu Aleyhi ve Sellem´den şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir: "Allah Tealâ, ümmetimin nefislerinde yapmış ol­dukları kuruntu ile konuşmadıkça yahut onu yapmadıkça bunu onlar­dan bağışlamıştır."[47]

Âlimler: Bundan maksad, hatıra gelip de yerleşmeyen gelip geçici fi­kirlerdir. Bu gibi haller gıybet olsun; yahut küfür olsun yahut bunlardan başkası olsun hüküm birdir. Küfrü benimsemek kasdı olmaksızın bir kim­senin kalbine sadece gelip geçici olarak küfür hatıratı düşerde sonra he­men onu atarsa kâfir olmaz ve bundan ona bir günah gerekmez, demiştir.

Biz vesvese bölümünde Sahih olan hadis münasebetiyle bildirmiştik ki, ashab: "Yâ Resûlellah! Herhangi birimizin kalbine bir şey düşüyor da onu konuşup söylemeyi büyük günah buluyoruz diye sordular. Peygamber (s.a.v): Bu hal, açık iman ifadesidir (çünkü insanın irade ve isteği ile mey­dana gelmiyor ve benimsenmiyor), buyurdu. Burada anlattıklarımızdan başka aynı manada nakiller vardır.

Bunların bağışlanmasının sebebi, onlardan sakınmak mümkün olma­dığındandır. Mümkün olan şey, bunlar üzerinde durmamak ve üzerlerin­de devamlı olarak durmaktan kaçınmaktır. Bunun içindir ki, bu kötü dü­şünceler üzerinde durmak ve kalbi bunlara bağlayıp kesinlik elde etmek haram kılınmıştır. İnsana ne zaman böyle bir gıybet düşüncesi yahut bun­dan başka günahlar arız olursa, bunlardan yüz çevirmek sureti ile onları engellemek ve engelleyici sebebleri hatırlamak vacib olur.

İmam Ebû Hamid El-Gazali İhya´da şöyle demiştir: Kötü bir zan kal­bine düşünce, bu Şeytanın senin kalbine bıraktığı vesvesesidir. Bunu ya­lanlaman gerekir; çünkü Şeytan en büyük bir fasıktır. Allah Tealâ;

"Size bir fâsik bir haber getirdiği zaman (doğruluğunu) araştırın. Yoksa bilmeyerek Bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz." bu­yurmuştur.[48] İblis´i doğrulamak caiz değildir. Eğer gıybet işinde fe­sada delâlet eden bir işaret varsa ve bunun hilafı da muhtemel ise, kötü zan beslemek caiz olmaz. Bir insanın kalbinde olan halin değişmesi kötü zan alâmetidir. Böylece adamdan nefret edersin, onu küçümsersin, ona olan iyi münasebetten gevşersin, ona ikramdan ve kötülüğünü örtmekten kaçınırsın. Çünkü Şeytan insanların en ufak bir hayal ile insanların kötü­lüklerini kalbe yaklaştırır ve bunun anlayış kabiliyetinden, zekândan ve uyanıklığından ileri geldiğini kalbine bırakır. Çünkü mü´min Allah´ın nuru ile bakar. Gerçekte ise insan şeytanın aldatması ve sapıtması ile konuş­muş olur. Artık doğruluğuna güvenilir bir adam eğer bir kimse hakkında da sana haber verirse, adamı ne tasdik et, ne de yalanla. Çünkü doğru-larsa, gıybete iştirak etmiş olursun. Eğer doğrulamazsan, haber vereni ya­lanlamış sayılırsın. Her ne zaman bir müslim hakkında kalbine bir kötü­lük gelirse, ona ikramı ve onu korumayı daha çok yap. Çünkü bu tutum, Şeytan´ı öfkelendirir ve onu senden uzaklaştırır. Artık kardeşine duâ ile meşgul olursun diye korkarak böyle bir zan kalbine bırakmaz.

Her ne zaman şübhe edilmeyecek şekilde bir delille müslümanın bir ku­surunu görürsen, ona gizlice öğüt ver ve asla şeytan seni aldatıp onu gıy­bet etmeye götürmesin. Ona öğüt verince de, kusurunu gördüğünden do­layı sevinçli bir hal ile öğüt verme. Böyle yaparsan o sana büyüklük gözü ile sen de ona küçümseme gözü ile bakmış olursun. Sadece onu günahtan kurtarmayı kasdet. Sen bir kusur yaptığın zaman nasıl üzgün olursan, ona karşı da hüzünlü ol. Senin öğütün olmaksızın adamın o kusuru terk et­mesi, senin öğütünle terk etmesinden sana daha sevimli olması uygun dü­şer. Gazalî´nin sözü budur.

Ben derim ki: Bir kimsenin gönlüne kötü bir zan düştüğü zaman onu kesip atmanın vacib olduğunu söylemiştik. Bu şekilde davranış, şer´i bir ihtiyaç bulunmadığı içindir. Eğer bir şer´i ihtiyaç duyuluyorsa, adamın noksanlığı üzerinde düşünmek ve ondan kaçındırmak caiz olur. Nitekim gıybetten mubah olanlar bölümünde şahidlerin, raviîerin ve başkalarının kusurlarını açıklamanın caiz olduğunu söylemiştik.


Gıybetin Keffareti Ve Ondan Tevbe


Bil ki, her günah işleyen kimsenin hemen o günahtan tevbe etmesi ge­rekir. Tevbe etmek Allah Tealâ´nm haklarındandır. Tevbe etmenin üç şartı vardı rr

1- Günahı hemen söküp atmak, 2- Onu yaptığından pişman olmak. 3- Bir daha onu yapmamaya kararlı olmak. Kul haklarından tevbe için bu şartlarla beraber şu dördüncüsü de şarttır: O da hak sahibine hakkini ver­mek yahut bağışlanmasını ve temize çıkarılmasını istemektir. Gıybet ede­nin bu dört şart üzerine tevbe etmesi icab eder. Çünkü gıybet insan hak­kıdır. Gıybetten dolayı helâllik istemek gereklidir.

Bir insana, ben seni gıybet ettim, helâl et demek yeterlimidir; yoksa gıy­betin ne olduğunu açıklaması mı lâzımdır Burada (Allah kendilerine rah­met etsin) Şafi´i âlimleri için iki görüş vardır:

Birincisi: Gıybeti açıklamak şarttır. Eğer gıybetin ne olduğunu açıkla­madan adamı temize çıkarırsa sahih olmaz. Bildirilmeyen ve miktarı bi­linmeyen bir maldan temize çıkarma sahih olmadığı gibi...

İkincisi: Gıybeti açıklamak şart değildir. Çünkü gıybet mal gibi değil­dir. Bunda insanlar birbirlerine müsamaha ederler. Birinci görüş daha´uy-gundur. Çünkü insan bazan bir gıybette müsamaha gösterirse diğerinde göstermez. Gıybet edilen ölü ise yahut ortalıkta yoksa ondan helâllik al­mak mümkün olmaz. Fakat âlimler: Hak sahibi için dua ve istiğfarı çok yapmak ve iyilikleri çoğaltmak uygun olur, demiştir.

Bil ki: Gıybet edilen kimsenin, gıybetini yapanı bağışlaması müstahab-dır, vacib değildir. Çünkü bu karşılıksız bir bağıştır ve bir hakkın düşü­rülmesidir. Onun için insanın isteğine bağlıdır. Fakat bu günahın veba­linden müslüman kardeşini kurtarmak ve kendisi de afv hakkındaki Al­lah Tealâ´nm büyük sevabına ve rızasına kavuşmak için, gıybet edeni bu günahından kurtarmak kuvvetli olarak müstahab olur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"(Allah´ın rızâsını kazanan kullar) öfkelerini yutanlar ve insanlardan

(haklarını) bağışlayanlardır. Allah iyilik edenleri sever (onlardan razı olur).[49]

Bağışlamakla nefsini memnun etmenin yolu şu: Bu iş olmuştur ve bu­nu kaldırmanın çaresi de yoktur diye nefsini uyarmak ve müslüman kar­deşini kurtarıp sevaba ulaşma fırsatını kaçırmamak fikrini benimsemektir.

Allah Tealâ:

"Sabreden ve bağışlayan (var ya), işte bu işlerin sağlamlarındandır." buyurmuştur. "[50]

Yine Allah Tealâ bağışlama yolunu tut, buyurmuştur.[51]

Gösterdiğimiz ayetlerin benzeri çoktur.

916- Sahih olan hadiste Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kul kardeşinin yardımında oldukça, Allah da o kula yar­dımda bulunur."[52]

Şafi´i şöyle demiştir: Kimden rıza alınmak istenir de o razı olmazsa, o kimse şeytandır. Öncekiler şu şiiri okumuştur:

Bana dendi: Falanca sana kötülük etti:

Zillet içinde durmak ayıptır! Dedim ki: O, bize gelip özür diledi;

Bizce günahın diyeti, özrü kabul etmektir...

Gıybet günahından kurtarmaya teşvik için bu anlattıklarımız, doğru olandır. Fakat Saîd İbni´l-Müseyyib´den şöyle dediği nakledilmiştir: Ba­na zulmedeni bağışlamam (hakkımı ona helâl etmem).

İbni Sirin´den nakledilmiştir: Onun yaptığını ben haram kılmadım ki, ona ben helâl edeyim. Çünkü gıybeti Allah ona haram kılmıştır. Ben asla Allah´ın haram kıldığı şeyi helâl yapmam. Bu söz zayıftır ve yanlıştır. Çün­kü bağışlayan kimse, haramı helâl kılmaz; ancak kendisi için sabit olan bir hakkı düşürür. Kitab ve Sünnetten olan deliller, bağışlamanın ve hak sahibinin kendine ait hakkı düşürmesinin mubah olduğu üzerinde birbir­lerini kuvvetlendirmektedir. Yahut denilebilir ki, İbni Şirin şunu kasdet-miştir: Ben, hiç bir zaman bana gıybet edilmesini mubah saymam. Bu söz doğrudur: çünkü insan: Ben şerefimi beni gıybet edene mubah kıldım, derse o iş mubah olmaz. Aksine Başkasını gıybet haram olduğu gibi, ken­disini de gıybet etmek haram olur.

Hadis-i şerife gelince- "Sizden biriniz, Ebu Damdan gibi olmaktan aciz midir Evinden çıktığı zaman şöyle derdi: Ben şerefimi insanlara tasad-duk ettim (bağışladım). "Bunun manası şu: Ben bana zulmedenden ne dünyada, ne de âhirette zulüm hakkımı istemem. Bu söz, gıybet hakkını düşürmeden önce yapılan mevcut gıybet günahını düşürür. Fakat bu söz­den sonra yapılan gıybet için yeni bir temize çıkarma ifadesi gereklidir. Başarı Allah´dandır.


Koğuculuk


Bunun haram olduğunu, delillerini ve buna dair sakıncaları anlatmış­tık. Gerçek tarifini de yapmıştık. Fakat kısa olmuştu. Şimdi ona ilâve ya­pıyoruz:

İmam Ebû Hamid EI-Gazali (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: Dedi-kodu yapanın sözünü, aleyhinde söz seylenen kimseye iletmek ko-ğuculuktur: Adamın şu sözü gibi: falanca senin hakkında şöyle şöyle söy­lüyor. Koğuculuk yalnız buna bağlı değildir. Onun gerçek tarifi, açıklan­ması çirkin olan şeyi açıklamaktır. Onun çirkin görülmesi ister söyleyen­den, ister hakkında söylenenden ve ister üçüncü bir şahıs tarafından ol­sun eşittir. Çirkin olan o sözün açıklanması, ister dille, ister yazı ile, ister işaretle, ister hareketle, ister benzerleri ile olsun hüküm değişmez. Nakle­dilen şey söz olsun veya iş olsun aynıdır. Ayıp yahut başka bir şey olsa da değişmez. Koğuculuğun hakikati, gizliyi açığa vurmak ve açıklanması çirkin olan şeyden örtüyü kaldırmaktır. İnsan için uygun olan, insanlar­dan her gördüğü her hale karşı susmaktır. Ancak bir müslümana anlatıl­masında bir fayda yahut bir günahı önleme varsa söylemelidir.

Bir adamın kendisine ait bir balı gizlemekte olduğunu gören kimsenin bunu açıklaması koğuculuktur. Kendisine söz taşınan ve falanca senin ha-kında şöyle böyle söylüyor denen her kimse için altı şey gerekli olur:

Birincisi: Adamı doğruIamamaktır; çünkü koğucu fasıktır. Verdiği haber geçerli değildir.

İkincisi: Koğucuyu yaptığı işten engellemek, ona öğüt vermek ve yap­tığı işi kötülemektir.

Üçüncüsü: Allah için ona buğz etmektir, çünkü, o, Allah Tealâ yanın­da buğz olunmuştur. Allah Tealâ rızası için buğzetmek ise vacibdir.

Dördüncüsü: Kimden söz nakledilmişse, onun kötü maksadlı olduğu­nu sanmamaktır. Çünkü Allah Tealâ!

"Zandan çokça sakınınız," buyurmuştur.[53]

Beşincisi: Sana anlatılan şey seni tecessüs ve araştırmaya ve işin gerçe­ğini bulmaya götürmemelidir. Allah Tealâ!

"Tecessüs yapmayınız (başkalarının kusurlarını araştırmayınız), buyur­muştur."[54]

Altıncısı: Koğucunun sözlerini anlatmamak ve ona ettiği öğüte nefsi içinde razı olmaktır.

Anlatılmıştır: Bir adam Ömer İbni Abdülaziz´e (Radiyallahu Anh) bir adamdan bir şey söylemiş. Ömer: Dilersen senin haline bir bakalım. Eğer söylediğinde yalancı isen, şu ayet ehlindensin demiş:

"Bir fâsık size bir haber getirirse (onun doğruluğunu) araştırınız."[55]

Eğer doğru söylüyorsan, sen şu ayet ehlindensin: "Çok ayıplayanı, koğuculukla dolaşanı tanıma"[56]

Eğer dilersen bu durum karşısında seni afvedelim. Adam şöyle dedi: Avf edilmeyi istiyorum, ey mü´minlerin Emîri! Böyle bir hataya bir daha asla dönmeyeceğim.

Bir kimse Sahib İbni Ubbâd´a, bir yetimin malını almaya teşvik eden bir mektub yazdı: mal fazla bir maldı. Sahib İbni Ubbâd mektubun ar­kasına şunları yazdı: Doğru bile olsa, koğuculuk çirkindir. Ölüye Allah rahmet etsin. Allah yetimin halini düzeltsin. Mala Allah bereket versin. Mal toplayana da Allah lanet etsin.


Bir Bozukluk Ve Benzeri Bir Korku Zarureti Olmaksızın İdarecilere Söz Aktarmanın Yasak Oluşu


917- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ashabımdan hiç bir kimse bana bir kimseden (bir söz) ulaştırmasın; çünkü ben, huzurlu olduğum halde sizinle karşılaşmak istiyorum."[57]



Meşruriiyeti Sabit Olan Neseblere Dil Uzatmanın Yasak Oluşu


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Bilmediğin bir şeyin peşine düşme; çünkü kulak, göz ve kalb ondan sorumludur."[58]

918- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlülah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ´

"İnsanlarda iki hal vardır ki, onlarda bunların bulunuşu nankörlük­tür: Nesebe dil uzatmak ve ölü üzerine çığlık koparmak."[59]


Övünmenin Yasak Oluşu


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Nefislerinizi (günahlardan arındırıp) temize çıkarmayın. (Günahlar­dan) korunanın kim olduğunu Allah en iyi bilendir."[60]

919- Sahâbî olan İyad İbni Hımar´dan (Radıyallahu Anh) yapılan ri­vayetde demiştir ki, Resûlülah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­muştur:

"Tevazu içinde olunuz diye Allah bana vahyetti. Öyle ki, bir kimse bir kimseye tecavüz etmesin ve hiç kimse de bir kimse üzerine övün­mesin."[61]


Müslümanın Musibetine Sevinmenin Yasak Oluşu


920- Vasile İbni´l-Eska´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kardeşi­nin musibetine sevinme, yoksa Allah ona merhamet eder de, seni belâya düşürür."[62]


Müslümanları Küçümsemek Ve Onunla Alay Etmenin Haramlığı


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Sadakalar hakkında (zekât dışı) gönülden bağış yapan mü´minlere ve güçlerinin yettiğini bulup verenlerle alay edenleri Allah maskaraya çevi­recektir. Hem de onlara acıklı bir azab vardır."[63]

"Ey iman edenler! Bir toplum bir toplum ile alay etmesin alay edilen­ler alay edenlerden daha hayırlı olabilir. Kadınlar da kadınlarla alay et­mesin; alay edilenler onlardan daha hayırlı olabilir. Birbirinizi ayıplama­yın ve birbirinize lâkab atmayın."[64]

"Azab olsun her ayıplayıcıya dil uzatıcıya.."[65]

Bu bölümle ilgili sahih hadislere gelince, onlar sayılamayacak kadar çok­tur. Ümmetin icmaı da bunun haram oluşu üzerindedir. En iyi bilen Al-lah´dır.

921- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizin zararına çalışmayın, birbirini­ze buğzetmeyin, birbirinize arka çevirmeyin (ve gıybetleşmeyin). Bazınız bazınıza tecavüz etmesin. Allah´ın kulları! Kardeşler olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona haksızlık etmez, ona yardımı kesmez, ona hakaret etmez, takva buradadır- Üç kez göğsünü (kalbini) gösteriyordu-Müslüman kardeşini tahkir etmek, insana kötülük olarak yeter. Müslü­manın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı ve şerefi."[66]

Derim ki: Bu hadisin faydası ne büyüktür, yararlan da ne kadar çok­tur!... Düşünüp öğüt alanlar için...

922- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur:

"Kalbinde zerre ağırlığı kibir bulunan cennete girmez. Bunun üzerine bir adam:

İnsan elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının! güzel olmasını sever (bu kibir midir) dedi. Peygamber (s.a.v):

Allah (her işi ile) güzeldir, güzelliği sever. Kibir hakka boyun eğme­mek ve insanları aşağı görmektir, buyurdu. [67]


Yalan Yere Şahidliğin Ağır Haram Oluşu

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Yalan sözden sakının."[68]

"Bilmediğin şeyin peşine düşme. Kulak, göz, kalb bütün bunlar ondan sorumludur."[69]

923- Ebû Bekre Nüfeyyi´ İbni´l Hâris´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Size günahların en büyüğünü bildireyim mi Üç defa (bunu söyledi). Biz.

Evet buyur, yâ Resûlellah dedik. Resûlüllah (s.a.v):

Allah´a ortak koşmak, anaya-babaya âsî olmaktır. Peygamber yaslan­mış bulunuyordu sonra oturup devamla: Dikkat edin! Yalan söylemek ve yalan yere şahidlik etmek. Bunu tekrarlayıp duruyordu, öyle ki, keşke tekrarlamasaydı demiştik."[70]

Derim ki, bu bölümle ilgili hadisler çoktur. Anlattıklarım yeterlidir. İcma da buna bağlıdır.

Bağış Ve Benzeri İyilikleri Başa Kakmamak


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle bo­şa çıkarmayın."[71]

Müfessirler demiştir ki, sadakalarınızı boşa çıkarmayın demek, onla­rın sevabını yok etmeyin demektir.

924- Ebû Zer (Radıyallahu Anh) den rivayet edildiğine göre Peygam­ber Sallallahu Aleyhi .ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Üç kimse vardır ki, kıyamet gününde Allah onlara kelâm etmez (on­lardan razı olmaz), onlara (merhamet nazarı ile) bakmaz, onları (günah­larından) temize çıkarmaz. Onlar için acıklı bir azab vardır. Ravi demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu üç defa okudu. Ebu Zer

sordu:

Bunlar perişan oldular, hüsrana düştüler, bunlar kimdir Yâ Resûlel­lah! Peygamber (s.a.v): Kibirlik taslayarak elbise sürten, iyiliği başa kakan ve yalan yere ye­minle malını geçerli kılandır bunlar , buyurdu."[72]


Lanet Etmemek


925- Sabit İbni Dahhâk´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. Kendisi (Rıdvan bey´atında ağaç altında Peygambere sadakat sözü veren) Seçere ashâbındandı. Demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Mü´mine lanet etmek, onu öldürmek gibidir."[73]

926- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Sadakati tam olan bir mü´minin çok lanet okuması uygun değildir."

(Bazan lanet etmesi mubah olur. Kâfirlere, zalimlere ise Iânet caizdir.)[74]

927- Ebu´d-Derdâ´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre demiş­tir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Çok­ça Iânet okuyanlar kıyamet gününde şefaatçi olamazlar, şehidlik (yahut şahidlik) durumunda da olamazlar. "[75]

928- Semure İbni Cündüb´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete gö­re, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuş­tur: "(Allah ona lanet etsin, Allah ona gazab etsin, Allah onu Cehenne­me koysun şeklinde sözler kullanarak) Allah´ın laneti ile lânetleşmeyin, Onun buğzu ile birbirinize buğzetmeyin ve ateşe koymayınız.[76]

929- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Mü´min, (neseblere) çokça dil uzatan değildir. Çok Iânet okuyucu de­ğildir, çirkin söz seyleyen değildir, çirkin iş yapan değildir." (Bunlar mü´-minin vasıfları değildir, mü´mine yakışmayan hallerdir.)[77]

930- Ebu´d-Derdâ´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur;

"Kul bîr şeye Iânet ettiği zaman, o Iânet göğe çıkar da onun önünde gök kapıları kapanır. Sonra yere iner de onun önünde yerin kapıları ka­panır, Sonra sağa ve sola yol tutar. Girmeye bir çare bulamayınca, ken­disine Iânet olunana döner, eğer lanete lâyık ise onda kararlaşir; değilse Iânet okuyucuya döner."[78]

931- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "kim lanete ehil ol­mayan bir şeye Iânet ederse, o Iânet kendisine döner."[79]

932- İmrân İbni Husayn´dan (Radiyalİahu Anh) yapılan rivayetde şöy­le demiştir:

"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem seferlerinden birinde iken En-sardan bir kadın da bir deve üzerinde idi. Deve huysuzluk etti. Kadın de­veye Iânet okudu. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kadının sözünü işitti de: Devenin üzerindekini alın ve deveyi serbes bırakın; çünkü deve lanete uğramıştır. (Deve haksızlığa uğramış, kadın da cezaya hak kazan­mıştır.) Buyurdu.[80]

İmrân şöyle demiştir: Şimdi kadım insanlar arasında yürüyor görmüş gibiyim; kimse ona iltifat etmiyordu.

Ben derim ki, îmrân´ın babası olan Husayn´ın islâmı kabul edişi ve sa-hâbi oluşu hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Sahih olan onun müslü-man ve sahâbî olduğudur. Bunun için ben (baba ve oğul) her ikisini kas-dederek (Radıyallahu Anhüma) dedim.

933- Ebû Berze´den (Radıyallahu Anh) rivayetde şöyle demiştir: "Bir cariye, bazı insanların eşyasını taşımakta olan bir devenin üzerinde iken, yolun daraldığı bir yerde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i gördü ve (Peygamberin önüne geçmemek için) deveye:

Dur! Allah´ım buna Iânet et, dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallalla­hu Aleyhi ve Sellem:

Üzerinde Iânet olan bir deve beraberimizde bulunmasın, buyurdu. Di­ğer bir rivayette de: "Allah Tealâ tarafından üzerinde Iânet bulunan bir yük devesi bizimle bulunmasın." Şeklindedir.[81]


Kimliğini Belli Etmeden Günah İşleyenlere Lanetin Caizliği


934- Meşhur olan sahih hadislerde, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem´in şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "(Saçını uzun göstermek için baş­kasının saçını) kendi saçma ek yapana, başkasından saçının uzatılmasını isteyene Allah Iânet etsin.." "Allah faiz yiyene Iânet etsin..", "Suret ya­panlara Allah Iânet etsin."

"Yol hudutlarını ve işaretlerini değiştirene Allah Iânet etsin."

´´(Hasislik ederek) yumurtayı çalan hırsıza lanet olsun.",

"Ana-babasına lanet okuyana Allah Iânet etsin. Allah´dan başkası adına hayvan kesene Allah lanet etsin.",

"Kim bizde bir yenilik icat ederse, (dinimizde olmayan bir şey getirir­se), yahut icat edeni korursa, Allah´ın, meleklerin ve bütün insanların Iâ-neti üzerine olsun.",

"Allah´ım! (Allah´a ve O´nun peygamberine isyan eden arab kabilele­rinden) Ri´il, Zekvan ve Usayye´ye lanet et.",

"Allah Yahudilere lanet etsin. Onlara iç yağları haram kılındı da onu sattılar.",

"Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin; onlar peygamberlerinin ka­birlerini mescidler edindiler.´,

"Erkeklerden kadınlara benzemek isteyenlere ve kadınlardan da erkek­lere benzemek isteyenlere Allah Iânet etsin." Bu lâfızların hepsi Buhârî ve Müslim´in Sahihlerinde vardır. Bir kısmı her ikisinde ve bir kısmı da diğerlerinde mevcuttur. Kısaltmak için bunların rivayet yollarını anlat­madım.

935- Câbir´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir:

"Peygamber Sallalîahu Aleyhi ve Sellem, yüzü dağlanmış bir merkep gördü. Bunun üzerine: "Buna bu- dağlama işaretini yapana Allah Iânet etsin, buyurdu."[82]

936- İbni Ömer (Radıyallahu Anhüma) Kureyş´den bazı gençlere ras-geldi. Onlar bir kuşu hedef edinip ona (ok) atıyorlardı. Bunun üzerine İbni Ömer:

Bunu yapana Allah Iânet etsin.^ Çünkü Resûlüllah Sallalîahu Aleyhi ve Sellem: "Kendisinde can olan bir şeyi hedef edinene Allah Iânet etsin." buyurmuştur, dedi.[83]

Kötü vasıflı Kişilere Lanetin Caizliği:

Bil ki, günahtan korunmuş olana Iânet etmek haramdır. Bu, müslü-manların icmaı ile sabittir. Kötü sıfatları taşıyanlara Iânet etmek caizdir. Şunları söylemen gibi: Allah zalimlere Iânet etsin, Allah kâfirlere Iânet etsin, Allah Yahudilere ve Hristiyanlara Iânet etsin, Allah fâsiklara Iânet etsin, Allah suret yapanlara Iânet etsin ve benzeri sözler. Nitekim geçen bölümde anlatılmıştı.

Amma bazı günahlarla vasıflanmış olan insanın bizzat şahsına lanete gelince, hadislerin zahirine göre haram değildir. Yahudi´ye, Hıristiyan´a, zalime, zina edene, suret yapana, hırsıza, faiz yiyene Iânet etmek gibi... İmam Gazali bunun haram olduğuna işaret etmiştir. Ancak küfür üzere Öldüğünü bildiğimiz Eb,u Leheb, Ebu Cehil, Firavun, Haman ve benzer­lerine Iânet edilir. Çünkü Iânet, Allah´ın rahmetinden uzaklaştırmaktır. Biz bu fasıkın yahut kâfirin hangi hal üzere öleceğini bilemeyiz. Resûlül­lah Sallalîahu Aleyhi ve SellemMn şahıslan kasdederek Iânet ettiklerine gelince, onların küfür üzerine öleceklerini bildiğinden caizdir. İnsana kö­tülük dileği ile dua etmek Iânet etmeye yakın bir iştir. Zalime: Allah onun vücudunu düzeltmesin, Allah ona selâmet vermesin ve bu yolda söyledi­ğin sözler gibi. Bütün bunlar iyi olmayan şeylerdir. Bütün hayvanlara ve, cansızlara Iânet etmek böyledir, iyi değildir.

Ebû Cafer el-Nehhas âlimlerden birinden anlatmıştır. Demiştir ki, La­nete hak kazanmamış bir kimseye insan Iânet ettiği zaman, arkasından hemen şu sözünü eklemelidir: Hak kazanmamışsa ona Iânet olmasın.

İyiliği emreden ve kötülükten sakındıran her âmirin ve Her terbiye edi­cinin bu iş üzerinde hitab ettiği kimseye şöyle demesi caizdir: Sana yazık­lar olsun, ey zayıf halli adam, ey kendini az düşünen adam, ey nefsine zulmeden ve benzeri sözler, öyle ki yalan size kaçmaz, açık ve kinaye yo­lu ile sövme lâfzı kullanmaz; söylediği doğru olsa bile... Söz nefse daha tesirli olsun diye kötülükten alıkomak ve terbiye etmek maksadı ile an­lattıklarımız caiz olur.

937- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Peygamber Sal­lalîahu Aleyhi ve Sellem, kurbanlık bir deveyi sürmekte olan bir adam gördü. Ona:

Deveye bin! dedi. Adam dedi ki,:

Bu (kurbanlık) devedir Peygamber (s.a.v):

Bin dedi. Adam,

Kurbanlık devedir, dedi. Peygamber üçüncüde:

Ona bin, sana yazıklar olsun!... buyurdu. "[84]

938- Ebû Said EI-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayet de şöy­le demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ganimet bölerken biz yanında bulunduğumuz sırada, Temimoğullarından Zülhuveysıre Pey­gambere gelip şöyle dedi:

Yâ Resûlüllah! Adalet yap! Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

Sana yazıklar olsun! ben adalet yapmazsam kim adalet yapar Buyur­du."[85]

939- Adiyy´İbni Hâtem´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Bir adam Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in yanında konuşma yapıp şöyle dedi: Kim Allah´a ve peygamberine itaat ederse, doğru yola ermiş­tir. Kim de o ikisine âsi olursa, sapıklığa düşmüştür. Bunun üzerine Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Sen ne kötü bir ha-tibsin (Bir zamirde Allah ile peygamberi toplayıp" o ikisine"deme) de ki: Allah´a ve O´nun peygamberine âsî olan kimse, (sapıklığa düşmüş­tür)."[86]

940- Câbir İbni Abdullah´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edilmiş­tir: "Hâtıb´ın bir kölesi (Allah Hâtıb´den razı olsun) Hâtıb´ı şikâyet için Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip: Yâ Resûlellah! Hâtıb ate­şe muhakkak girecektir, dedi. Peygamber (s.a.v) bunun üzerine: Yalan söylüyorsun, o ateşe girmeyecektir; çünkü o Bedir ve Hudeybiye gazvele­rinde bulunmuştur, buyurdu."[87]

Buhârî ve Müslim´in Sahihlerinde Ebû Bekir Es-Sıddîk´ın (Radıyalla­hu Anh), müsafirlerine yemek hazırlayıp ikram etmeyen oğlu Abdurrahman´a olan şu: "Ey anlayışsız" sözünü rivayet ettik. Bu hadisin açıkla­ması "İsimler1" bölümünde geçmişti.

Yine Buhârî ve Müslim´in Sahihlerinde rivayet ettik ki, Câbir elbiseleri yanında olduğu halde bir elbise ile (haram yerlerine örtecek şekilde) na­maz kıldı. Ona:

Niçin böyle yaptın (elbisen varken bir elbise ile namaz kıldın) dendi. O:

Sizin gibi cahiller beni görsün diye bunu yaptım, dedi. Bir rivayette de: Senin gibi ahmak beni görsün diye yaptım, şeklindedir."


Fakiri, Zayıfı, Yetimi, Dilenciyi Ve Benzerlerini Azarlamamanın, Nehyedildiği Ve Onlara Yumuşak Söylemenin Tevazu Göstermenin Emredildiği


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Yetimi kovma, dilenciyi de azarlama. "[88]

"Allah´ın rızasını dileyerek sabah ve akşam Rablerine duâ edenleri kov­ma.. O onları (çevrenden) kovduğun takdirde zalimlerden olursun.)[89]

Yine Allah Tealâ buyurmuştur:

"Allah´ın rızasını dileyerek sabah ve akşam Rablerine duâ edenlerle be­raber sabırlı ol ve gözlerini onlardan başkasına kaydirma.[90]

"Mü´minlere tevazu kanatlarını alçalt (onlara) şefkatli ol"[91]

941- Âiz İbni Amr´dan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Ebû Süf-yan (İslâm´ı kabulden önce) bazı kimselerin bulunduğu bir topluluk için­de Selman, Süheyb ve Bilâl´ın yanlarına vardı. Onlar dediler ki;

Allah´ın kılıçları Allah´ın düşmanının boynundan nasifalerini alamamış­lardır. Ebû Bekir (Radıyallahu Anhu onlara) dedi:

Siz bu sözü Kureyş´in şeyhine ve seyyidine (nasıl) söylüyorsunuz Son­ra Ebu Bekir Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip ona (söyle­nenleri) bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

Ey Ebû Bekir! Sen onları (Selman, Suheyb ve Bilâl´ı gücendirip) kız­dırmış olmayasm Eğer onları kızdırmışsan, Rabbıni kızdırmışsın, bu­yurdu. Ebû Bekir hemen onların yanına gelip:

Ey kardeşlerim, ben sizi kızdırdım dedi. Onlar:

Hayır, dediler.[92]


Kullanılması Mekruh Olan (Hoş Olmayan) Sözler


942- Sehl İbni Hüneyf´den rivayet edilmiştir. O da Hazreti Âişe´den (Radıyallahu Anhüma) rivayet ettiğine göre, Peygamber Sallallahu Aley­hi ve Sellem: "Hiç biriniz, nefsim habisleşti, demesin, Sadece nefsim dar-laştı desin" buyurdu.[93]

943- Hz.Âişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayetde Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Hiç biriniz nefsim coştu demesin. Sadece nefsim sıkıldı desin."[94]

Habis sözünü kullanmanın hoş olmayışı taşıdığı sevimsiz lâfızdan do­layıdır. İmam Süleyman El-Hattabî şöyle demiştir: "Lekıset ve Habuset" kelimelerinin manası birdir. Ancak Habuse sözünün çirkin ve nahoş bir isim olmasından dolayı onu kullanmak mekruh olmuştur. Bundan daha güzel isimleri kullanma edebini öğretmek ve çirkinden kaçınmak gereğini Peygamber ashaba öğüt vermiş oluyor.

944- EbûHüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu; "(Üzüme) Kerm diyorlar. (Öyle demesinler) Kerm mü´minin kalbidir." Müslimin bir ri-

vayeti şöyle: "Üzüme Kerm ismini vermeyiniz; çünkü kerm müslim olan­dır." Bir rivayette de: "çünkü kerm mü´minin kalbidir." şeklindedir.[95]

945- Vâil İbni hücr´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"(Üzüme) kerm demeyiniz; fakat ineb ve habale (üzüm) deyiniz."[96]

Derim ki, bu hadisi şerifden murad, üzüme "kerm" demeyi yasakla­maktır. Cahiliyet devrinde üzüme "Kerm" deniliyordu. Bugün de bazı insanlar üzüme bu adı veriyorlar. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu adı kullanmayı yasaklamıştır.

Âlimlerden İmam Hattabî ve başkaları şöyle demiştir:

Cahiliyet devrinde "Kerm" sözü, üzümden yapılan şarabın bir adı olarak kullanıldığı için, bu manaya kaymak korkusundan Peygamber Sallalla­hu Aleyhi ve Sellem bu güzel ismin üzümde kullanılmamasını istemiştir. Allah en iyisini bilendir.

946- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Adam, insanlar helak oldu, dediği zaman o kimse, onların en çok he­lake düşenidir. "[97]

Humeydî şöyle demiştir: İnsanları hafife almak ve onları tahkîr etmek ve kendini onlardan üstün tutmak maksadı ile insan bu sözü söylerse, o zaman kötü duruma düşmüş olur. Çünkü insan yarattıkları üzerinde Al­lah´ın sırrını bilemez. Humeydî´nin sözü bu olduğunu âlimlerden biri böyle söylemiştir. Hattabî demiştir ki, bunun manası şudur: Adam, insanları ayıblamaya devam eder ve onların kötülüklerini anar durursa ve insanlar bozuldu ve helak oldu gibi sözler söylerse, kendisi bunları yapınca onla­rın içinde en çok helake düşen olur. İnsanların kusurları ile uğraştığın­dan kendisine isabet eden günah bakımından durum bakımından daha kötü olur. Çok defa bu tutumu onu, kendini beğenmeye ve insanlardan daha üstün olduğunu görmeye götürür. Böylece onlardan daha hayırlı ol­duğunu kabul eder de helak olur. "Mealimu´s-Sünne" kitabında naklet­tiğimiz Hattabî´nin sözü budur.

Biz Ebû Davud´un Sünen´inde bu hadisi Ebû Hüreyre´den (Radıyalla-hu Anh) rivayet ettik. Sonra demiştir ki, Mâlik şöyle dedi: İnsan, insan­larda gördüğü hallerden yani din işlerinden üzülerek bunu söylerse, ben bunda bir sakınca görmem, (insanlar helak olmuştur diyebilir.) Fakat ken­dini beğenerek ve insanları küçümseyerek bunu söylerse, o zaman mek­ruh olur ve böyle söylemekten sakındırılır.

Derim ki: Bu açıklama son derece sağlam ve güzel bir isnada dayandı­ğından bu mana üzerinde söylenenlerin en güzeli ve en veciz olanıdır. Hele İmam Mâlik gibi (Radıyallahu Anh) büyük bir âlimden olunca daha bü­yük bir kıymet taşır.

947- Sahih isnadla Huzeyfe´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah´ın ve falancanın dilediği olur, demeyiniz (başkasını Allah´a ortak koşmayınız; fakat Allah´ı ayırarak), şöyle deyiniz: Allah´ın dilediği olur sonra falan­canın dilediği..."[98]

Hattabî ve başkası demiştir: Bu edebi öğretmek içindir; çünkü vav harfi iki şeyi bir araya getirmek, ortak yapmak içindir. Sonra kelimesi ise, sıra üzere atıf içindir. Onun için Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Al­lah´ın dilemesini başkalarının dilemesinden öne geçirmek hususunda mü´-minlere doğru yolu göstermiştir.

İbrahim El-Nehaî´den nakledilmiştir: Allah´a ve sana sığınırım, deme­yi hoş görmezdi. Şöyle demek caizdir: Allah´a sığınırım sonra sana... De­mişlerdir: Allah olmasaydı sonra falanca olmasaydı şunu yapardım, de­mek caizdir. Ancak: Allah ve falanca olmasaydı, deme.

Falan yıldız sebebi ile bize yağmur yağdı demek mekruhtur. Eğer yağ­mur yağdırmaya sebeb yıldız olduğuna inanarak bu sözü söylerse küfür olur. Fakat yağmur yağdıran Allah olduğuna inanarak söyler ve yıldızı da yağmurun inmesine bir alâmet kubul ederse, kâfir olmaz; fakat kera­het işlemiş olur. Çünkü söylemiş olduğu söz, cahiliyet devri insanlarının kullanmış olduğu bir ifadedir. Bununla beraber kullanılan söz küfür ol­mak ve olmamak arasında müşterek bulunuyor. Bu bölümle ilgili olan sahih hadisi "Yağmur yağınca ne söylenir" bölümünde daha önce zik­retmiştik.

Şöyle yaparsa, Yahudi olsun, yahut hıristiyan olsun, yahut İslâmdan uzak olsun ve benzeri sözler söylemek haramdır. Eğer bunları söyler de gerçekte işi islâmdan çıkmaya bağlarsa hemen kâfir olur. Dinden çıkan­lara uygulanan hükümler buna uygulanır. Eğer gerçekte bunu kesdetmezse kafir olmaz. Fakat haram işlemiş olur. Tevbe etmesi vacib olur. Hemen günahından sıyrılıp yaptığı işe pişman olması ve asla bir daha böyle bir iş yapmamaya kararlı olması icab eder. Ayrıca Allah´dan mağfiret dile­yip şöyle demesi gerekir: Lâ İlahe İllallah Muhammedün Resûlüllah.

Bir müslümana: Ey kâfir! demek ağır şekilde bir haram olur.

948- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: İnsan kardeşi­ne, ey kâfir deyince ikisinden biri küfre dönmüş olur. Eğer (gerçekte) de­diği ise, (söz yerini bulmuş olur); değilse küfür, söyleyene döner."[99]

949- Ebû Zer´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlül­lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işitmiştir: "Kim bir adamı küfür sözü ile çağırırsa, yahut Allah´ın düşmanı derse, adam da böyle değilse, küfür ona döner."[100]

Bir müslüman bir müslümana beddua edip: "Alah´ım, imanı bundan gider, dese, bunu söylemekle asî (günahkâr) olur. Yalnız bu kadar söyle­mekle kâfir olur mu Mezheb imamlarımızdan Kadı Hüseyin "Fetvalar" da naklettiği İki görüş vardır: Bu görüşlerden doğru olanı, kâfir olmaz sözüdür. Buna delil olarak da, Musa Aleyhisselâm´dan haber veren Al­lah Tealâ´nın şu ayeti gösterilmektedir:

"Ey Rabbimiz! (Firavun ailesinin) mallarını yok et ve kalblerini şid­detle sık, (azabı görmeyince) onlar îman etmezler. "[101]

Bu âyetle hüküm çıkarmak üzerinde, her ne kadar bizden öncekilerin şeriatı bizim de şeriatımızdır dersek, kararlı olamayız.


Kâfirin, Bir Müslamanı Küfre Zorlaması:


Kâfir olan insan bir müslümam küfür sözünü söylemeye zorlasa, müs-lüman da, kalbi iman üzere yatışmış olduğu halde o küfür sözünü söyler­se, Kur´amn açık hükmü ve müslümanlarm icmaı üzere kâfir olmaz. Acaba kendini ölümden kurtarmak için bu küfür sözünü söylemesi daha fazilet­li bir tutum mu olur Âlimlerimize göre bunun beş şekli vardır:

Âlimlerimize göre sahih kabul edilen, ölüm için sarbetmek ve küfür ke­limesini söylememektir. Bunun delilleri de sahih olan deliller ve ashabın meşhur olan davranışlarıdır (Allah onlardan razı olsun).

İkincisi: Faziletli olan, kendisini ölümden kurtarmak için küfür sözü­nü söylemektir.

Üçüncüsü: Eğer sağ kalmasında şeriat hükümlerini yerine getirmek ya­hut düşmanı ezmek bakımından müslümanlar için bir yarar görüyorsa, faziletli olan küfür sözünü söylemektir. Eğer durum böyle değilse, küfür kelimesini kullanmayıp ölüme sabretmesi daha faziletlidir.

Dördüncüsü: Eğer küfre zorlanan kimse âlimlerden ise, en faziletli olan, insanlar aldanmaması için onun ölüme sabretmesidir.

Beşincisi: Allah Tealâ´nın şu âyetini delil alarak küfür kelimesini söy­lemesi vacib olur görüşüdür ki, bu cidden zayıftır:

"Canlarınızı tehlikeye atmayın."[102]

Müslüman, bir kâfiri islâmı kabule zorlasa, adam da şehâdet kelimesi­ni getirse, eğer kâfir yabancı uyruklu ise (İslâm güvencesi altına girme­miş ise) islâmı sahih olur; çünkü buna yapılan zorlama haktır.

Eğer zimmet ehli (islâm güvencesinde bulunan gayri müslim) ise, o za­man (islâma zorlanmakla) müslüman olmaz. Çünkü ona dokunmamayı kabullenmişiz. Onu zorlamak haksızlıktır. Bu meseledeki zaif bir görüşe göre ise, bu yolla zimmî de müslüman olur, çünkü ona hakkı emretmiştir.

Kâfir olan kimse, iki şehâdet kelimesini zorlama olmadan söylerse, eğer başkasının sözünü anlatarak Zeyd´in şöyle dediğini işittim: "Lâ İlahe İl­lallah Muhammedün Resûlüllah" derse onun islâmına hüküm verilmez.

Eğer bir müslüman onu imana davet ederek: Lâ İlahe İllallah Muham­medün Resûlüllah" söyle der de, adam bunları söylerse müslüman olur.

Eğer şehâdet kelimelerini başkasından hikâye ederek değil de sözün ba­şında söylemiş olursa, âlimlerimizin çoğunluğunun kabul ettiği meşhur ve sahih olan görüş adamın müslüman oluşudur. Fakat zayıf bir görüş olarak müslüman olmaz; çünkü başkasından nakletmek ihtimali vardır.


Müslümanların Emirine "Halife" Denmesi:


Müslümanların idaresine bakan bir idareciye: "Allah´ın Halifesi" de­mek uygun olmaz. Ona: "Halife, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in halifesi ve mü´minlerin Emîri" denilir.

İmam Ebû Mühummed El-Begavi´nin Şerhü´s-Sünne kitabında şöyle dediğini rivayet ettik (Allah ona rahmet etsin): Mü´minlerin idaresine ba­kan kimseye "Emiru´l-Mü´minin, Halife" demekte bir sakınca yoktur; adalet sahibi imamların gidişatına aykırı davranışta olsa bile caizdir. Çünkü müslümanlar onun idaresini kabullenmişlerdir. Ona halife denilir; Çün­kü kendinden önce gelip geçenlerin yerine geçmiştir ve onun makamına oturmuştur. Üzerlerine Allah´ın Salât ve Selâmı olsun, Âdem ve Dâvud peygamberlerden sonra hiç kimse "Allah Tealâ´nın Halifesi" diye ad­lanmaz.

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım."[103]

"Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık.[104]

İbni Ebi Müleyke´den rivayet edildiğine göre bir adam Ebû Bekir Es-Sıddîk Hazretlerine (Radıyallahu Anh):

Ey Allah´ın Halifesi, demiş, Hz. Ebû Bekir:

Ben, Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem´in halifesiyim, ben buna razıyım, dedi.

Bir adam da Ömer İbni Abdülaziz´e (Radıyallahu Anh): Ey Allah´ın Halifesi! demiş. O

Sana yazık, (gerçekten) uzak bir sözle işe başladın. Annem bana Ömer adını verdi. Bu adla beni çağırırsan kabul ederim. Sonra büyüdüm de Ebu Hafs dîye künyelendim. Eğer bu künye ile beni çağırırsan kabul ederim. Sonra idare işlerinizi görmek üzere beni başa geçirdiniz ve bana "Mü´-minlerin Emiri" dediniz. Eğer bununla beni çağırırsan sana yeter, dedi.

Kadılar kadısı İmam Ebu´l-Hasan Şafii fıkıh âlimi Basra´h El-Maverdi," EI-Ahkâmu´s-Sultaniye" adlı kitabında şöyle der:

Müslümanların idarecisi olan imama "Halife" denilir; çünkü Resûlül-lah Salla|lahu Aleyhi ve Sellem´in ümmetinin işlerini ve idaresini görmek için onun yerine geçmiştir. Mutlak olarak "Halife" denmek caiz olduğu gibi, "Halifetü Resûlüllah = Allah´ın Peygamberinin Halifesi" de söy­lemek caizdir. Demiştir:

"Halifetullah" sözünün söylenmesi cevazı üzerinde âlimler ihtilâf et­mişlerdir. Allah´ın haklarını kulları üzerinde uyguladığı için bir kısım âlimler böyle demeyi caiz görmüşler ve Allah Tealânm şu âyetini delil göstermiş­lerdir :

"Yeryüzünde sizi halifeler yapan O´dur."[105]

Alimlerin çoğu bunu kullanmaktan kaçınmışlar ve bunu söyleyeni de fücur ehlinden saymışlardır. Mâverdi´nin sözü budur.

Ben derim ki: "Emiru´l-Mü´minin" diye ilk adlandırılan Ömer İbnu´l-Hattab´dır (Radıyallahu Anh). Bu hususta âlimler arasında ihtilâf yok­tur. Bu tabirin Müseylime hakkında kullanıldığım bazı cahillerin sanma­sı açık bir hatadır ve âlimlerin icmaına ve kitablarına aykırı düşen çirkin bir cehalettir. Çünkü ilk önce "Emiru´l-Mü´minin" diye adlandırılan Ömer İbni´l-Hattab (Radiyaîlahu Anh) olduğu naklinde âlimlerin kitabları bir­birlerini destekleyecek şekilde ittifak etmişlerdir.

İmam El-Hafiz Ebu Ömer İbni Abdi´1-Berr, ashabın isimleri üzerinde yazdığı "El-İstiâb" kitabında, ilk önce Emiru´l-Mü´minin diye adlandı­rılanın Hz. Ömer olduğunu anlatır ve bunun sebebini de anlatır. Hz. Ebû Bekir hakkında (Radıyallahu Anh) da, "Halifetü ResûlüIIah"SaIlallahu Aleyhi ve Sellem denilirdi.

Padişah ve Sultanlar için "Şehinşah´ demek ağır bir şekilde haram olur. Çünkü bunun manası "Melikler meliki = Padişahlar padişahı" demek­tir. Allah Sübhânehû ve Tealâ´dan başkası bu vasıfla vasıflanmaz.

950- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ yanın­da isimlerin en çirkini adamın "Mülklerin Meliki" diye adlanmasıdır. "[106] İsimler bölümünde bunun açıklamasını yapmış ve Süfyan İb­ni Uyeyne´nin: Melikül-Emlâk tabirinin Şehinşah gibidir dediğim yazmış­tık.


Seyyid Sözünü Kullanmak


Bil ki, seyyid, kavmine üstün gelen ve kıymeti onlardan yüksek olan kimsedir. Aynı zamanda başkana, fazilet sahibine, öfkesine uymayan yu­muşak huyluya, iyi kimseye, mülk sahibine ve kocaya da seyyid söylenir. Faziletli kimselere Seyyid dendiğine dair çok hadisler nakledilmiştir.

951- Ebû Bekre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilen şu hadis onlar­dan biridir: "Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Selem Hz. Ali´nin oğlu Ha-san´ı (Radıyallahu Anhüma) minbere çıkarıp şöyle dedi: Bu oğlum sey-yid´dir. Umuyorum ki Allah bunun sayesinde müslümanlardan iki fırkanın arasını düzeltecektir.[107]

952- Ebû Saîd el-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Sa´d İbni Muaz (Radıyallahu Anh) taşradan ashaba karşı çıkageldiği zaman,

Resûlüîah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ensar´a: Seyyidinize ve hayırlınıza (hürmet için) kalkınız! dedi. Bazı rivayetlerde "Seyyidinize yahut hayırlınıza" şeklindedir. Rivayetlerin birinde de şübhe anlamı olmaksı­zın sadece: Seyyidinize" şeklindedir.[108]

953- Ebû Hüreyre´den (Radiyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Sa´d İbni Ubâde (Radıyallahu Anh) şöyle dedi: "Yâ Resûlellah! Bir adam ka­rısı ile bir erkek bulsa, onu öldürür mü, bildirirmisiniz Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem: Seyyidinizin ne söylediğine bakın... Bu­yurdu. "[109]

Seyyid sözünü kullanmanın yasaklığına dair sahih isnadla nakledilen hadise gelince:

954- Büreyde´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Münafık için Seyyid demeyin. Çünkü o seyyid olursa, Aziz ve Yüce olan Rabbinizi gazaba getirmiş olur­sunuz, buyurdu. "[110]

Derim ki: Bu hadislerin hükümleri şöyle toplanır: bir kimse fazilet ve hayır sahibi ise, falanca seyyiddir, ey efendim ve benzeri ifadeleri kullan­makta bir sakınca yoktur. Eğer adam fasıksa ve dininde gevşeklikle ve benzen hallerle biliniyorsa, ona Seyyid demek mekruhtur. Hükümlerin bu şekilde toplandığını İmam Ebu Süleyman El-Hattabî´nin Mealimu´s-Sünne´sinden rivayet ettik.

Kölenin efendisine: "Rabbim = Efendim" demesi mekruhtur. Seyyidim, demesi uygundur. Dilerse mevlâm der. Efendinin de kölesine: Kulum ve cariyem, demesi mekruhtur. Fakat delikanlım, kızım ve oğlum diye hitab eder.

955- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bi­riniz Rabbine yemek ver, Rabbine abdest ver, Rabbine su ver, demesin Seyyidime, mevlâma desin. Hiç biriniz: Kulum, cariyem demesin. Deli­kanlım, gencim ve oğlanım, desin."[111]

Müslim´in bir rivayeti de şöyle; "Sizden hiç biriniz Rabbim demesin; seyyidim ve mevlâm desin." Diğer bir rivayetinde: "Sizden biriniz asla kulum ve cariyem, demesin hepiniz kullarsınız. Köle de (efendisine) Rab­bim, demesin. Seyyidim (ey efendim), desin." Onun bir rivayeti de şöyle:

"Hiç biriniz kulum ve emem (kadın kölem) asla demesin. Hepiniz Al­lah´ın kullarısınız ve bütün kadınlarınız da Allah´ın dişi kullarıdır. Fakat oğlanım, cariyem, delikanlım, kızım desin.

Derim ki: Tarif lamı ile El-Rabb, özel olarak ancak Allah Tealâ´ya söy­lenir. Amma izafetle Rabb kelimesi başka yerlerde kullanılır: Rabbu´l-mal = mal sahibi, Rabbu´d-dar -ev sahibi ve benzeri sözler söylenir.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in Kaybolan deve hakkındaki şu sahih hadisi bundandır: "Sahibi ona kavuşuncaya kadar deveyi bırak."

Hazreti Ömer´in Buhârî´nin sahihinde şu sözü vardır: "(Kölesine de­miştir ki,) az develere ve az koyunlara sahip olanı mer´adan faydalan­dır." Bunun benzeri hadislerde çoktur, meşhurdur. (Rabb kelimesi iza­fetle kullanılır.) Şeriat sahihlerinin Rab kelimesini böyle kullanmaları bi­linen meşhur bir iştir. Âlimler şöyle demişlerdir:

Kölenin efendisine: Rabbim! diye hitab etmesi mekruhtur; çünkü bu­nun lâfzında Allah Tealâ´nın Rububiyetine bir ortaklık vardır. Amma ha­diste geçen: "devenin Rabbi ve develerin Rabbi" sözü ve bunların mana­sını taşıyan ifadeler ise, bunlar mükellef olmayan (akıl sahibi olmayan) şeyler hakkında kullanılmışlardır. Bunlar ev mal gibidirler. (Rabbuddar dendiği gibi Rabbulğanem de denilir = Ev sahibi, koyun sahibi). Yusuf Aleyhisselâmın sözüne gelince:

"Rabbin (efendin) yanında beni hatırla" bunun iki cevabı vardır: Bi­rincisi: Adama bildiği ve konuştuğu bir sözle hitab etmiştir. Bunu kul­lanmak zaruretten ileri gelmiştir. Nitekim Musa Aleyhisselâm Samirî´ye şöyle demişti: "İlâhına bak!"[112]

Sen İlâh edindiğine bak, demektir.

İkinci cevab: Bu, bizden öncekilerin şeriatıdır; bizim şeriatımızda bu­nun hilafı sabit olursa o bize şeriat olmaz. Bunda bir ihtilaf yoktur. Ancak usul âlimlerinin ihtilaf ettiği şudur:

Bizden öncekilerin şeriatine bizim şeriatımızda bir muhalefet ve bir mu­vafakat olmazsa, acaba o iş bize meşru olur mu, olmaz mı

İmam Ebu Cafer El-Nehhas "Sına´atü´l-Küttâb" adlı kitabında şöyle demiştir: Yaratıklardan hiç kimse için El-Mevlâ sözünü kullanmanın uy­gun olmadığında âlimler arasında ihtilâf bilmiyoruz. Ben şöyle derim: Ge­çen bölümde anlatıldı ki, "Benim mevlâm" sözünü kullanmakta cevaz vardır. Ebû Cafer´in buradaki sözü ile bizim sözümüz arasında ayrılık yoktur. Çünkü Ebû Cafer tarif lamı ile olan El-Mevlâdan bahsetmiştir. (İnsanlara El-Mevlâ sözü ile caiz olmadığını ve bizim de kabul ettiğimiz1 şekli ifade etmiştir). Yine Ebû Cafer şöyle demiştir:

Fasık olmayanlara Seyyid denilir. Allah Tealâ´dan başkasına tarif la­mı ile "El-Seyyid" denmez. Fakat geçerli kabul edilen tarif lamı ile "El-Mevlâ ve El-Seyyid" sözlerini insanlarda kullanmanın bir sakıncası ol­mamasıdır. Ancak anlattığımız şartlara bağlıdır ki, hitab edilenin ilim ve ahlâk sahibi faziletli kimse olması gerekir.


Rüzgara Sövmemek


"Rüzgar estiği zaman ne söylenir" bölümünde rüzgâra sövmenin yasak-lığına dair iki hadis daha önce anlatılmış ve izah edilmişti.


Sıtmaya Sövmek Mekruhtur


956- Câbir´den (Radıyalahu Anh) rivayet edilmiştir: "Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem Ümmü Sâib´in yahut Ümmü Müseyyeb´in yanı­na varıp sordu:

Neyin var, ey Ümmü Sâib yahut Ümmü Müseyyeb, titreyip duru­yorsun (Hasta kadın) cevap verdi:

Sıtma! Allah ona hayır vermesin. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):

Sıtmaya kötü söyleme (sövme); çünkü körük demirin paslarını döküp giderdiği gibi, sıtma da Âdemoğullarımn günahlarını giderir."[113]

Horoza Sövmek Yasaktır

957- Sahih bir isnadla Zeyd İbni Halid El-Cüheni´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöy­le buyurdu: "Horoza sövmeyin; çünkü o namaz için uyandırır. "[114]


Cahilîyet Sözleri İle Duâ Etmemek Ve Onların Sözlerini Kullanmayı Kötülemek


958- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"(Ölü arkasından ağlayıp da) yanaklara vuran, yakalan yırtan ve ca-hiliyet duası ile duâ eden kimse bizden değildir. "[115]

Muharrem ayına Safer adını vermek (ve cahiliyet devrinde olduğu gibi ona birinci Safer demek) mekruhtur. Çünkü bu cahiliyet âdetlerindendir.

Kâfir olarak ölen kimse için mağfiret dilemek ve benzeri duâ yapmak haramdır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Müşriklerin Cehennem´lik oldukları belli olduktan sonra -bunlar ak­raba bile olsalar- onlar için peygamberin ve iman edenlerin mağfiret dile­meleri olmaz"[116]


Cevaz Veren Şer´î Bir Sebeb Olmadan Müslümana Sövmenin Haramlığı


959- Sahih´lerinde İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Müslümana sövmek fâsıkhktır."[117]

960- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) sahih olarak rivayet edildi­ğine göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Sö­vüşen iki şahıs söyledikleri söz üzere sorumludurlar: Suç onlardan ilk sö­ze başlayanındır; haksızlığa uğrayan aşın gitmedikçe..."[118]

İnsanların âdetinin kötü sözler olarak kullanılan kelimelerden bir kıs­mı şunlardır: Ey himar, ey teke, ey kelb ve benzerleri... Bunlar iki yön­den çirkindir: Bunlardan biri, sözün yalan olmasıdır. Diğeri de eziyet ver­mektir. Fakat "ey zâlim ve benzeri olan" sözü buna muhalif bir ifade­dir. Çünkü nefsine ve başkasına zâlim olmayan azdır ve çekişmelerde çok kullanıldığı için buna müsamaha gösterilir.

Nehhas şöyle demiştir: Âlimlerden biri şöyle söylemeyi mekruh görmüş­tür: Benimle hiç bir mahluk yoktu; ancak Allah vardı.

Derim ki, bunun mekruh olmasının sebebi şudur: Yaratıklardan Allah istisna edilmiş oluyor ki, bu muhaldir. Allah Tealâ´mn şu "Allah sizinle beraberdir"[119] Sözüne uygun olarak: Benimle beraber kimse yoktu; lâ­kin Allah benimle idi, söylenmelidir. Bunun yanında şöyle demek de uy­gundur: Allah´dan başka benimle hiç kimse yoktu.

Yine demiştir ki, Ailah´m ismi üzere otur, demek mekruhtur. Allah´ın ismini anarak otur, demelidir.

Nehhas, selef âlimlerinin birinden nakletmiştir ki, oruçlu kimsenin: Be­nim ağzıma vurulan bu mühür hakkı için, demesi mekruhtur. Mekruh bir söz olduğuna delil de, kâfirlerin ağızlarına mühür vurulduğu gösterilmiş­tir. Bu delil sağlam değildir. Çünkü Allah Sübhânehû ve Tealâ Hazretle­rinden başkası adına yemin yapılmıştır. Söylediğimiz sebebden dolayı bu­nun mekruh olduğuna dair yasaklık İnşa Allah yakında gelecektir. Bir de sebeb olmaksızın oruçlu olduğunu açığa vurmak vardır ki, bu da doğ­ru değildir. Allah en iyisini bilendir.

İmrân İbnu´l-Husayn´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Cahiliyet devrinde biz: Sevdiğinle Allah sana göz aydınlığı versin ve sabahın hoş olsun, derdik. İslâm gelince bunları söylemekten yasak­landık. "[120]

Abdürrezzak demiştir ki, Ma´mer şöyle dedi: İnsanın, Sevdiğinle Al­lah sana göz aydınlığı versin, demesi mekruhtur. Şöyle demekte bir sa­kınca yoktur: Allah sana göz aydınlığı versin.

Derim ki, Ebû Dâvud Katâde´den ve başkasından bunu bu şekilde ri­vayet etmiştir. Bu hadisin benzerini ilim sahibleri sahih kabul edip onun­la hüküm vermezler. Çünkü Katâde sağlam ravi olmakla beraber ondan başkasının hali bilinmemektedir. Rivayetin meçhul kimseden olma ihti­mali vardır. Onun için meçhulden şer´i bir hüküm sabit olmaz. Bununla beraber sahih olma ihtimalini taşıdığı için bu lâfzı kullanmaktan kaçın­mak ihtiyattır.-Bazı âlimler de meçhulden rivayeti delil kabul ederler. En iyisini Alllah bilir.


İki Kişinin Bir Şahıs Yanında Fısıldaşmalarının Yaşarlığı


961- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Üç kişi olduğu­nuz zaman, iki kişi diğerinin yanında gizli konuşmasın; tâ ki insanlarla karışırlar. Çünkü bu hareket o kimseyi üzer. [121]

962- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "İnsanlar üç ki-şi oldukları zaman, bir kişi yanında iki kişi fısıldaşmasınlar."[122]

Bu hadisi Ebû Davud´un Sünen´inde rivayet etti. O şunu ilâvet etmiş­tir. İbni Ömer´den anlatan Ebu Salih demiştir ki, ben İbni Ömer´e sor­dum: Dört kişi olsalar (da mı iki kişinin fısıldaşmasi yasaktır) Bu, sana zarar vermez, dedi.


Kadının Kocasına Yahut Başkasına Başka BirKadının Beden Güzelliğini Anlatmasının
Yaşarlığı Ancak Evlenmek Gibi Meşru Bir Sebeb Olursa Anlatabileceği



963- Sahih´Ierde İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayet­de demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ka­dın kadınla çok yakınlaşmada bulunup, onu kocası görüyormuş gibi ha­lini kocasına anlatmasın.[123]

Evlenen kimseye oğullar ve güzel yaşam dileğinde bulunmak mekruh olur. Ancak Nikâh Bölümünde anlattığımız gibi; "Allah sana bereket versin" ve "sana mübarek kılsın", denilir.

NEHHAS, EBÛ BEKİR Muhammed İbni Yahya´dan rivayet etmiştir. Ebû Bekir Âlimlerin.ve ediblerin bilginlerindendi. O şöyle demiştir: Kız­gınlık halinde bir kimseye: Allah Tealâ´yı hatırla! demek, mekruhtur; çün­kü o hal içinde kızgınlık onu küfre götürme korkusu vardır. Yine ona: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e Salât getir, denmez. Yine inkâ­rından korkulur.

İnsanların çoğunun âdet edindiği kötü sözlerin en çirkininden biri de günah işleme korkusundan Allah adına yeminden kaçarak yahut Allah Tealâ´ya ta´zim ederek ve yeminden korunarak söz söylemesi ve şöyle de-mesidir: Allah biliyor, böyle olmamıştır yahut Allah biliyor, böyle olmuştur gibi sözler. Bu ifadelerde tehlike vardır. Eğer sözü konuşan adam, kesin olarak işin dediği gibi olduğuna inanmış ise, bunda bir sakınca yoktur.

Eğer söylediği işin gerçek olup olmadığı üzerinde şübheli ise, o zaman en çirkin bir iş olmuştur. Çünkü Allah´a yalan isnadına kalkışmıştır. İş dediğim gibidir, Allah biliyor demekle, kesin olarak bilmediği şeyi Allah´a havale ederek kendini doğruluk sahibi göstermiş oluyor. Bu sözde bun­dan daha çirkin bir incelik vardır. O da şudur: Allah Tealâ´nın ilim sıfa­tına, gerçek olmayan bir şeyi isnad etmektir ki, söz yalan olarak gerçek­leşme halinde küfür olur. Onun için bu gibi sözlerden insanın kaçınması uygundur.


Duâ Etme Adabı ve İsteme Şekli:


Duâ ederken Allah´ım dilersen yahut istersen beni bağışla demek mek­ruhtur. Allah´dan kesinlikle istenir.

964- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz: Allah´ım! Dilersen beni bağışla, Allah´ım! Dilersen bana merhamet et, demesin. Kesinlikle istesin; çünkü Allah´ı zorlayıcı bir güç yoktur." Müs­lim´in bir rivayeti şöyledir: "..Ancak kesinlikle istesin ve büyük rağbet göstersin. Çünkü verdiği şeyde Allah´a karşı büyüklenecek hiç bir şey yoktur. [124]

965- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû­lüllah SallallaTıu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden biriniz duâ et­tiği zaman kesinlikle istesin, Allah´ım dilersen bana ver, demesin; çünkü O´nu bir zorlayıcı yoktur."[125]

Allah´ın isimlerinden ve sıfatlarından başkası ile yemin etmek mekruh­tur. Bunlar arasında Peygamber´in Kabe´nin meleklerin, emanetin, ha­yatın, ruhun ve bunlardan başka sözlerin kullanılması eşittir. Bunlar içinde kerahet bakımından en şiddetlisi Emanet sözü ile yemindir.

966- İbni Ömer´den (Radıyailahu Anhüma) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Allah babalarınızla yemin etmekten (babam hakkı için demekten) si­zi yasaklıyor. Yemin edecek kimse, Allah adına yemin etsin (Vallahi de­sin), yahut sussun." Buhârî´nin bir rivayeti de şöyledir: "Yemin edecek kimse, yalnız Allah adına yemin etsin, yahut sükut etsin."[126]

Emanet sözü ile yemin etmenin çok şiddetli bir şekilde yasak olduğuna dair rivayette bulunduk.

967- Büreyde´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre demiştir-ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu; "Emanet sözü ile yemin eden (emanet hakkı için deyen) bizden değildir."[127]


Alış-Veriş Ve Benzeri İşlerde Doğru Söylese Bile Çok Yemin Etmenin Mekruhluğu:


968- Ebû Katâde´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. O Resûlül­lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işitmiştir: "Alış­verişte çok yemin etmekten sakınınız; çünkü yemin geçerli kılar sonra mah­veder. "[128]

Gök kuşağına "Kavs-i Kuzah" demek mekruhtur.

969- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "(Gök kuşağına) Kavs-i Kuzah demeyiniz. Çünkü kuzah, Şeytandır. Fakat Aziz ve Yüce Allah´ın (Yaratmış olduğu) kuşağı deyiniz. O arz ehli için bir güvencedir. "[129]


Günahın İfşa Edilmemesi:


İnsan bir günah yahut benzeri bir iş yaptığı zaman onu başkasına bil­dirmesinde kerahet vardır. Uygun olan Allah´a tevbe etmek ve derhal o işi terk etmektir, yaptığına pişman olmak ve asla o iş benzerini bir daha yapmamaya kararlı olmaktır. Bu üç şart tevbenin rükünleridir. Ancak bun­ların toplanması ile tevbe sahih olur.

Eğer yaptığı günahtan kurtulmak veya bir daha ona düşmemek niyeti ile insan hocasına veya büyüğüne işlediği günahı bildirirse, bunda bir sa­kınca yoktur. Hataya düşme sebeblerini öğrenebilir ve kurtulması için duâ isteyebilir. Bunu yapmak güzeldir. Ancak bu maksadlar bulunmadığı za­man anlatmak mekruh olur.

970- Ebû Hüreyre´den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: "Üm­metimin hepsi bağışlanmıştır; ancak günahlarını açığa vuranlar bundan müstesnadır.

Adam geceleyin (günah olan) bir iş yapar sonra sabahlar. Allah Tealâ onun günahını örtmüş iken, o (başkasına) anlatır: Ey falanca, ben dün şu günahları işledim. Halbuki Allah onun günahını örtmüş olarak gece-lemişti. O ise, Allah´ın örtüsünü açarak sabahlamış oluyor. "[130]

İyiliği emreder ve kötülükten alıkor bir. öğüt bulunmayarak mükellef bir insanın iş ve düzenlerini bozacak şekilde başkasının kölesine, hanımı­na, oğluna, hizmetçisine ve bunlardan başkalarına söz söylemesi haram­dır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"İyilik ve takva üzerinde yardımlasın. Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın."[131]

"İnsan bir söz konuşmaz ki, yanında bir gözetleyip yazan (melek) ha­zır bulunmasın."[132]

971- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Kişinin zevcesini yahut kölesini aldatan (aleyhine çeviren) bizden değildir."[133]

Allah´a itaat yolunda çıkarılıp harcanan mal için şöyle demek uygun­dur: İnfak ettim ve teberru ettim gibi.. Haccımda bin infak ettim, sava­şımda iki bin infak ettim, ziyafetimde misafirlerime şu kadar infak et­tim, Çocuklarımın sünnetinde, nikâhında ve benzer işlerinde, der. Halk sınıfından çok kimselerin söylediği gibi şu sözler söylemez: Ziyafetimde borçlandım, haccımda ziyan ettim, yolculuğumda kaybettim. Sonuç ola­rak infak ve benzeri sözler, hayır ve taat üzere harcamalarda kullanılır. Kaybettim, ziyan ettim, harcama yaptım ve benzen sözler hoş olmayan ve günah sayılan işlerdeki harcamalarda kullanılır, ibâdet sayılan harca­malarda kullanılmaz.


Namazda İmamın Okuduklarını Tekrarlamamak:


İmam namazda "yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz" mealindeki ayeti okuduğu zaman, birçoklarının yaptığı gibi bu ayeti aynen tekrarlamaları da yasaklanan şeylerdendir. Bunu yapmamak ve bundan sakındırmak gerekir. Âlimlerimizden "Beyan" sahibi şöyle de­miştir: Bu şekilde hareket namazı bozar; ancak tekrarı ile Kur´an-ı oku­mayı kasdederse bozulmaz. Bu hüküm her ne kadar sağlam değilse de, o böyle söylememiştir. Doğrusu buna uyulmaz. Onu yapmaktan sakın­mak lâzım. Çünkü bunu yapmak mekruhtur. Allah en iyi bilendir.


Alış-Verişte Yasaklanan Sözler:


Satmak yahut satın almak ve benzeri işlemlerde halk tabakasının ve em­sallerinin alınan vergi ve harçlarda kullandıkları şu sözler de şiddetle ya­saklanan ve sakındınlması gereken şeylerdir. İnsanlar verilecek harç ve vergiler için şöyle söylerler: "Bu, Sultan´ın hakkıdır yahut Sultan´ın hakkını ödemek senin üzerine olsun gibi, hak ve vecibe manalarını kapsayan bu gibi sözler... Bunlar en kötü bid´atlardan ve hoş olmayan çirkin sözler­dendir. Öyle ki, âlimlerden biri: Bunlara "Hak" diyen kâfirdir, İslâm di­ninden çıkmıştır demiştir; Doğrusu bunu söyleyen kâfir olmaz; ancak, zu­lüm olduğunu bildiği halde onun hak olduğuna inanmışsa kâfir olur. Doğru olan şöyle demektir: Sultanın vergisi yahut harcı yahut bunların benzeri sözleri... Başarı Allah´dandır.


Allah Tealâ´nın Zatından Cennet´den Başkasını İstemenin Mekruhluğu:


972- Câbir´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû-lüllah Saüallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Allah´ın zatından ancak cennet istenir."[134]


Allah Tealâ´nın Adını Kullanarak Ve O´ndan Merhamet İsteyerek Dilenen Kimseye Vermemenin Mekruhluğu:


973- Sahih isnadlarla İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan ri­vayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­muştur: "Kim Allah´a sığınırsa, siz onu koruyun. Kim Allah adım kulla­narak isterse, ona verin. Sizi kim çağırır (davet) ederse, ona icabet edi­niz. Size bir iyilik yapana karşılık veriniz. Eğer ona verecek bir mükâfat bulamıyorsanız ona duâ ediniz tâ ki ona karşılıkta bulunduğunuzu anlarsınız."[135]

Allah senin ömrünü uzatsın, demek, meşhur olan kavle göre mekruh­tur. Ebu Cafer El-Nehhas, Sinaatü´I-Küttâb" adlı kitabında demiştir ki, bazı âlimler, "Allah senin ömrünü uzatsın" sözünü kullanmayı mekruh görmüşler, bazıları da buna ruhsat vermişlerdir.

İsmail İbni İshak şöyle demiştir: Yazışmalarda ilk önce "Allah ömrü­nü uzatsın" ifadesini kullanan Zındıklardır.

Allah kendisinden razı olsun. Hammad İbni Seleme´den rivayet edil­miştir; Müslümanların yazışmaları şöyle idi: Falancadan falana. Amma bundan sonra sana selâm ederim. Ben, kendisinden başka İlâh olmayan Allah´a hamd ederim. Muhammed´e ve onun ailesine Allah salât (rah­met) etsin. Daha sonra Zındıklar, başlangıcı" Allah ömrünü uzatsın" sö­zünü yazışmalarında ortaya çıkardılar.

Sahih ve muteber olan görüşe göre insanın başkasına: Anam ve babam sana feda olsun, yahut Allah beni sana feda kılsın, demesi mekruh değil­dir. Sahihayn ve başka kitablarda olan meşhur hadisler bunun caiz oldu­ğu üzerinde birbirlerini takviye etmektedir. Ana-babanın müslüman ya­hut kâfir olmaları bu hususta fark etmez. Alimlerden bazısı, ana-baba müslüman iseler, bunu söylemeyi mekruh görmüşlerdir.

El-Nehhas şöyle demiştir: Mâlik İbni Enes, "Allah beni sana feda kıl­sın "sözünü mekruh kabul etmiştir. Bazısı da caiz görmüştür.

EI-Kadı İyad şöyle demiştir: Âlimlerin çoğunluğu bunun cevazını ka­bul etmiştir; feda edilen ister müslüman olsun, ister kâfir olsun.

Ben derim ki: Bunun cevazına dair pek çok sahih hadisler nakledilmiş­tir. Müslim´in şerhinde bunların bir kısmına ben işaret ettim.


Hakaret Sureti İle Başkasının Sözünü Çürütmenin, Münakaşa Yapmanın Ve Davalaşmanın Da Kötü Sözlerden Olduğu:


İmam Ebu Hamid El-Gazalî şöyle demiştir: "El-mirâu", başkası üze­rine üstün olduğunu göstermek ve muhatabını tahkir etmek maksadı ile onun sözlerindeki bozuklukları ortaya çıkarıp ona saldırmak demektir. "Cidal" da, karşılıklı deliller getirerek insanların görüşlerini savunması ve isbata çalışmasıdır. "Husûmet" ise, mal yahut başka bir menfaattan kasd ettiği şeyi elde etmek için sözde ısrar etmektir. Bazan Husûmet ilk söze başlamakla da olur, itiraz ile de olur. "El-Mirâ" ise, ancak itiraz şekli ile olur. Gazalî´nin sözü bundan ibarettir.

Bil ki, mücadele bazan hakkı ortaya çıkarmak için olur, bazan da bâtıl için olur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Kitab ehli ile en güzel bir şekilde mücadele edin "[136]

"Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et."[137]

"Allah´ın âyetleri hakkında ancak kâfirler mücadele ederler."[138]

Eğer mücadele hak üzerinde durmak ve onu yerleştirmek için olursa iyidir. Eğer hakkın karşısına çıkmak için yahut bilgi sahibi olmaksızın ci­dal yapılırsa kötü olur. İşte açıklanan bu esas üzere deliller gelmiş, zem ve mubah tarafları ortaya çıkmıştır. Mücadele ve cidal aynı anlamdadır." Tehzibu´I-Esmâ ve vellügat" kitabında bunu uzunboylu anlattım.

Âlimlerden biri şöyle demiştir: Dini daha ziyade gideren, mürüvveti daha çok azaltan, lezzeti daha çok yok eden, kalbi daha çok meşgul eden şey olarak husumetten başkasını görmedim.

Eğer dersen ki, hakkı elde etmek için insanın husumet yapması gerekli­dir. Bunun cevabı İmam Gazali´nin verdiği cevabdır: Şiddetle kötülenen muhaseme, batıl uğruna yahut bilgi sahibi olmaksızın yapılan husumet­tir. Kadının (hakimin) vekili gibi. Çünkü hakkın hangi tarafta olduğunu bilmeden ve bilgi sahibi olmadan muhaseme yapar ve kötülenen husumet içine düşer. Yine hakkını arayipda, hakkının rhiktarı üzerinde durmayan ve eziyet vermek için, hasmına üstünlük kurmak için yalan ve ısrarda bu­lunan kimsenin durumu da bu kötülenen kısma girer. Yine hakkını elde etmek için bir ihtiyaç olmaksızın husumetine eziyet verici sözler karıştı­ran da böyledir. Yine hasmını kırmak ve ezmek için sırf inad yaparak hu­sumete kalkışan da böyledir. İşte bu kötü olan şeydir.

Amma eziyet ve inad kasdi olmaksızın, ihtiyaç üstü ısrar ve direnme ve taşkınlık olmaksızın şeriat yolu ile davasını kurtarmaya çalışan mazlu­mun yaptığı iş haram değildir. Ancak evlâ olan bulduğu çıkış yolu üzere husumeti bırakmaktır. Çünkü husumet halinde dili bir ölçü üzerinde tut­mak mümkün değildir. Husumet kalbleri kışkırtır ve kini galeyana geti­rir. Kin taşınca hasımlar arasında kıskançlık ve çekememezlik olur. Böy­lece her biri diğerinin kötülüğünden sevinç duyar. Sevinmesinden üzülür ve şerefine dil uzatmaya başlar. İşte husumet yapan bu felâketlere sapla­nır. Zararlarından biri de, kalbin meşgul olmasıdır. Öyle ki, namaz için­de olduğu halde kalbi husumete ve delil bulmaya bağlı kalır. Böylece isti­kamet üzere bulunmaz. Husumet kötülüğün başıdır. Cidal ve Mira da böy­ledir. Mecburi bir zaruret olmadıkça, insan kendine husumet kapısı aç­mamalıdır. Husumet esnasında da, kalbini ve dilini husumet afetlerinden korumalıdır.

974- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde demiş­tir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Devamlı olarak davacı olman günah olarak sana yeter."[139]

Hazreti Ali´nin (Radıyallahu Anh) şöyle dediği nakledilmiştir: Husu­metlerde tehlikeler vardır.

Lâfazanlık yaparak sözü derinleştirmek, ölçülü ve kafiyeli konuşmaya özenmek, yaldızlı sözlerle güzel konuşmalar yapanlara benzemeye çalı: mak mekruh olur. Bunların hepsi sevilmeyen zorlamalardır. Ses uyum için uğraşmak, irabın inceliklerini aramak ve yabancı kelime kullanma! halk tabakasına hitabette yine iyi olmayan davranışlardır. Muhatabın açı bir şekilde anlayabileceği bir sözle ona hitab etmeyi kasdetmek uygur dur. Dinleyiciye ağırlık vermemelidir.

975- Abdullah İnbi Amr tbni´I-As´dan (Radıyallahu Anhüma) yapıla rivayete göre Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştu] "Sığır dilini doladığı gibi, erkeklerden dilini evirip çeviren konuşmacıy Allah buğzeder."[140]

976- İbni Mes´ud´dan (RadıyaHahu Anh) rivayetde Peygamber Salla lahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Aşırı gidenler helak olmu; tur." Peygamber bunu üç kez tekrarlamıştır.[141]

977- Câbir´den (Radıyallahu Anh) rivayete göre Resûlüllah Sallallah Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü bana en sevimli v meclis bakımından bana en yakın olanınız, ahlâk bakımından en güzel olanlarınızdır. Kıyamet günü bana en çok sevilmeyeniniz ve benden e: çok uzak olanınız, gevezelik yapanlar, sözü uzatıp dolaştıranlar ve büyüklük taslayanlardır.Dediler ki, yâ Resülellah! "Sarsarun" "Müteşaddikun" kimler olduğunu bildik.Mütefeykihûn kimlerdir Resûlüllah(s.a.v): Onlar büyüklük taslayanlardır, buyurdu.[142]

Bil ki, vaazlarda ve hutbelerde aşırılık ve gariplik olmazsa, güzel sö söylemek kötülenen konuşmalara girmez. Çünkü bunlarda maksad kalb leri Allah´a itaat etmeye yöneltmektir. Bu hususta güzel sözün açık bi tesiri vardır.

Yatsı namazını kılan bir kimsenin bu vaktin dışında (boşuna zaman kay bina sebebiyet verdiği için) mubah (yasak olmayan) söz konuşması mek ruhtur. Mubah, bir işin yapılması ve yapılmamasının eş değerde olması na denilir. Diğer yakıtlarda haram yahut mekruh olan konuşmalar bu vaki içinde daha şiddetli bir haram yahut mekruh olur. İlim müzakeresi, iy kimselerin durumlarının ve ahlâk güzelliklernin anlatılması, müsafirle ko nuşulması gibi hayırlı işler mekruh değildir; daha doğrusu müstahabdır

Sahih olan hadisler bunu kuvvetlendirmektedir. Yine bir özür geçici hal­ler sebebi İle yapılan konuşmalarda da bir sakınca yoktur. Bütün bu an­lattıklarımla ilgili hadisler meşhurdur, ben özet olarak bir kısmını göste­receğim ve çoklarına da işaret edeceğim:

978- Ebû Berze´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Resûlül-lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yatsıdan önce uyumayı ve yatsıdan sonra da konuşmayı hoş görmezdi.[143]

Önceden anlattığınız işler için konuşmaya engel olmadığına dair hadis­ler çoktur. Onlardan bir kısmı:

979- İbni Ömer´in (Radıyallahu Anhüma) Sahîhayn´da şu hadisi var­dır: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatının sonunda yatsı na­mazını kıldı. Selâm verince: Bu gecenizi size bildireyim mi (Bu geceyi unutmayın). Bugün yeryüzünde olanlardan hiç kimse yüz senenin başın­da bakî kalmayacaktır, buyurdu."[144]

980- Ebû Musa El-Eş´arî´nîn (Radıyallahu Anh) hadisi de bunlardan­dır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem gece yarısı oluncaya kadar namazı geciktirdi. Sonra ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çıkıp in­sanlara namaz kıldırdı. Namazı tamamlayınca yanındakilere şöyle dedi: Olduğunuz gibi kalın, size öğreteyim. Şuna sevinin ki, şu saatte sizden başka insanlardan hiç kimsenin namaz kılmayışı, Allah´ın üzerinize olan nimetlerindendir." Yahut şöyle dedi: "Şu saatte sizden başkası namaz kilmamıştır."[145]

981- Enes´in (Radıyallahu Anh) hadisi de bunlardandır: "Ashabı Ki­ram (namaz için) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i beklediler. Sonra gecenin yansına yakın bir zamanda onlara gelip kendilerine namaz kıl­dırdı, yatsı namazını onlara kıldırdı. Sonra bize konuşma yapıp: Dikkat edin! İnsanlar namaz kıldılar sonra uyudular. Siz namaz kılmayı bekle­diğiniz müddet namazda bulundunuz, buyurdu."[146]

982- İbni Abbas´m (Radıyallahu Anhüma) teyzesi Meymune´de kaldı­ğı gece anlattığı hadis de bunlardandır. Şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem yatsı namazını kıldı. Sonra eve girip ailesi ile ko­nuştu. Çocukcağız uyudu, sözünü söyledi. "[147]

Abdurrahman İbni Ebi Bekir´in (Radıyallahu Anhüma) müsafirleri olayı ile ilgili hadisi de bunlardandır. Yatsı namazını kılmcaya kadar saklan­mış sonra gelip onlarla konuşmuştur. Karısı ile ve oğlu ile konuşmuş ve konuşmaları da tekerrür etmişti. Bu iki hadis Sahihayn´da vardır. Bunun benzerleri çoktur ve toplanmaları zordur. Bizim anlattıklarımız fazlası ile yeterlidir.

Sahih ve Meşhur hadislerden doiayı yatsıya "Ateme" ve akşama da "Işa´ (yatsı)" demek mekruhtur.

983- Abdullah İbni Muğaffel El-Müzenî´den yapılan rivayetde demiş­tir ki, ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem şöyle buyurmuştur: "Ak­şam namazının ismini İşa´ olarak kullanmayınız."[148]

Yatsıya "Ateme" adı verilmesine dair hadisler ise: "Eğer insanlar sa­bah ve ateme (yatsı) namazlanndaki fazileti bilselerdi, bunlara emekliye-rek olsa bile gelirlerdi." Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem burada yatsı namazı yerine "Ateme" sözünü kullanmasının sebebi iki şekilde izah edilir: Birincisi: Aslında yasak haram için olmayıp tenzihen olduğundan bir açıklama mahiyetinde yatsı (işa) yerinde Ateme sözü kullanılmıştır.

İkincisi: Eğer yatsı namazı İşa ile adlandırılırsa, akşam namazı ile ka­rıştırılma gibi bir anlam olur korkusundan dolayıdır.

Sahih olan mezhebe göre sabah vaktine "ğedat" adını vermekte bir ke­rahet yoktur. Ğedat sözünü kullanmaya dair sahih hadisler çoktur. Alim­lerimizden bazıları da bunun mekruh olduğunu anlatmışlardır; bu bir önem taşımaz. Akşam ve yatsı namazlarının her ikisine "îşaeyn" demekte bir sakınca yoktur. Yatsıya "İşa-il´âhireti" demekte de bir beis yoktur. El Esmaîdden nakledilen: EI-İşa´ul-Ahiretü denmez sözü, açık bir yanlışlıktır.

984- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu Müs­lim´in Sahih´inde sabit olmuştur: "Hangi kadın koku sürünürse İşa-i ahire (yatsı) namazında bulunmasın." Sahihayn´da ve bunlardan başka kitab-larda sahabelerden bu tür sözler sabit olmuştur. İşa-i âhire sözü kullanılmıştır. Ben Tezhibu´I-Esma ve´1-Lüğat kitabında bunları delilleri ile be­raber açıkladım. Başarı Allah´dandır.

Sırrı açıklayıp yaymak da yasaklanan şeylerdendir. Bu konuda hadis­ler çoktur. Eğer bunda zarar ve eziyet vermek varsa haramdır.

985- Câbir´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Adam (senin ya­nında) bir söz konuşur da sonra giderse, o söz emanettir. "[149]


İnsanı İlgilendirmeyen İşlere Karışmaması:


Bir gerek olmaksızın adama karısını neden dolayı dövdüğünün sorul­ması mekruhtur. Bir ihtiyaç olmadığı hallerde sükut etmenin gereğine dair bu kitabın başında "Dili Korumak" bölümünde sahih hadisler rivayet et­miştik.ŞuSahih hadisi de anlatmıştık:"Kendine gereği olmayan şeyleri insanın terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir."

986- Ömer Îbni´l-Hattab´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Karısını ne­den âövâüğü kişiye sorulmaz."[150]


Şiir Söylemek:


Şiire gelince, biz Ebu Ya´lâ El-Mevsılf nin Müsned´inde güzel bir is-nadla rivayet ettik:

987- Hazreti Aişe´den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem´e şiirden soruldu. O şöyle buyurdu:

"O (şiir) bir sözdür. Güzeli güzeldir; çirkini de çirkindir."

Âlimler şöyle demiştir: Şiir, ölçü ve kafiyesi olmayan söz (nesir) gibi­dir. Fakat sadece ona bağlanmak ve onunla uğraşmak iyi değildir. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şiir dinlediğine dair sahih hadisler sabit olmuştur. Hassan İbni Sabit´e de kâfirleri (şiirleri ile) hicvetmesini emretmiştir. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu da sabit olmuştur: "Şiirlerin bazısında hikmet vardır." Şöyle buyurduğu da sabittir: "Sizden birinizin karnı şiir dolmaktansa, irin dolması daha hayırlıdır." Bütün bunlar anlattığımız şekil üzere değerlendirilir.

Çirkin ve kötü sözler de yasaklanan şeylerdendir. Bu hususta sahih ha­disler çoktur, maruftur. Fahiş kelâmın manası, çirkin olan işleri açık söz­lerle ifade etmektir. İş sahih olsa ve konuşmacı da doğru konuşsa hüküm aynıdır. Cinsel ve benzeri sövüşmelerde bu sözler çok kullanılır. Bazı ifa-delendirilmesi icab eden çirkin şeyleri, maksad anlaşılacak bir şekilde gü­zel kinaye tabirler kullanarak ifade etmek uygun olur. Kur´an ve sahih olan mükerrem hadisler böyle ifadelerle gelmiştir, Allah Tealâ şöyle bu­yurmuştur:

"Oruç gecesine hanımlarınızla münasebet size helâl kılınmıştır."[151]

"(Hanımlarınıza verdiğiniz malı geriye) nasıl alırsınız ki, birbirinizle münasebet kurmuşsunuz "[152]

"Hanımlarınıza dokunmadan önce onları boşadmızsa,"[153] Bu konu­da âyetler ve sahih hadisler çoktur.

Âlimler şöyle demiştir: Bu konuda ve buna benzer isimlerini açık ola­rak söylemekten utanılan yerlerde, anlaşılır kinaye sözler kullanmak uy­gundur. İfda, duhul, muaşeret, vika´ ve bunların benzeri kelimeler kulla­nılarak hanımla cinsî ilişki kasd edilir. Yine küçük ve büyük abdestler için de, kazâ-ı hacet, helaya çıkmak ifadeleri kullanılır. Büyük ve küçük pis­likler ve benzeri sözler açıkça söylenmez. Kusur ve ayıp şeylerin anılması da böyledir. Bunlar da maksad anlaşılacak bir şekilde güzel sözlerle ifa­delendirilir. Örnek olarak verdiklerimize diğer işler de ilâve edilir.

Bil ki, bütün bu anlattıklarımız, açık olarak isimlerinin söylenmesinde bir zaruret olmadığı zaman içindir. Fakat açıklanmada bir maksad ve bir şeyi öğretmek varsa yahut muhatab işin aksini anlayacak korkusu olur­sa, gerçek mana anlaşılsın diye işin adı söylenerek gerçek mana açıklan­mış olur. Hadisi şeriflerde geçen açık ifadeler, işte bu maksad üzere gel­mişlerdir. Anlattığımız gibi bir ihtiyaç üzerine kullanıldığı yorumu yapı­lır. Çünkü anlatma işini gerçekleştirmek, sadece edebi gözetmekten daha iyidir. Başarı Allah´dandır.

988- Abdullah İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlülah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur: "Mü´-min (neseblere) çok sövücü değildir, çok lanet okuyan değildir, kötü ko­nuşan değildir, çirkin söyleyen değildir."[154]

989- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kötü söz kimde bulunursa, onu çirkinleştirir. Haya da kimde olursa, onu güzelleştirir."[155]


Ana-babayı Azarlamanın Haramlığı:


Ana-babayı ve bunlara denk olanları azarlamak ağır bir şekilde haram­dır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Rabbin kesinlikle emretmiştir ki, yalnız kendisine ibâdet ediniz. Anaya-babaya da iyilik ediniz. Onlardan biri yahut ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişirse, onlara öf deme, onları azarlama. Onlara iyi söz söyle. On­lara merhamet ederek tevazu kanatını indir ve şöyle söyle: Rabbim, beni küçük halimde büyüttükleri gibi, bunlara merhamet et."[156]

990- Abdullah İbni Amr Îbni´l-As´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre, Resüllüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Kişinin ana-babasına sövmesi büyük günahlardandır. Dediler ki: Ey Allah´ın Resulü! Adam hiç ana-babasma söver mi

Evet, buyurdu. Kişi adamın babasına söver, o da (şovenin) babasına söver. Kişi adamın anasına söver adam da (şovenin) anasına söver."[157]

991- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle de­miştir: "Nikâhım altında bir kadın vardı. Onu seviyordum. (Babam) Ömer ondan hoşlanmıyordu. Bana: onu boşa, dedi. Ben boşama işinden kaçın­dım. Ömer (Radıyallahu Anh) Peygambere gelip bunu ona anlattı. Bu­nun üzerine Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem (bana) şöyle dedi: O hanımı boşa. [158] :

Yalanın Yasak Oluşu Ve Kısımlarının Açıklanması

Münafıklığın Alâmetleri:

Genel anlamda yalan söylemenin haram olduğuna dair Kur´andan ve Sünnetten deliller birbirlerini kuvvetlendirmektedir. Yalan, günahların çir­kinlerinden ve ayıpların kötülerindendir. Birbirini güçlendiren deliller ya­nında ümmetin icmaı da yalanın haram olduğu üzerinde kararlaşmıştır. Bu delilleri ayrı ayrı saymaya gerek yoktur. Önemli olan yalan sözlerden istisna edilenleri açıklamak ve inceliklerine işaret etmektir. Sıhhatında it­tifak edilen hadîs, yalandan, tiksindirmeye yeterlidir. O hadis de, Buhârî ve Müslim´in Sahih´lerinde Ebu Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet ettiğimizdir. O demiştir ki Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Münâfıkın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verdiği zaman cayar. Kendisine güvenildiği zaman hıyanet eder."

992- Abdullah İbni Amr İbni-1-As´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse katıksız münafık olur. Kim­de de bunlardan bir huy bulunursa, onu terk edinceye kadar, onda nifak­tan bir huy bulunur: Kendisine güvenildiği zaman hiyanet eder. Konu­şunca yalan söyler. Sözleşme yapınca bozar. Davalaştiğı zaman taşkınlık yapar." Müslim´in rivayetinde şöyledir: "Güvenildiği zaman hıyanetlik-eder," yerine "Söz verdiği zaman cayar" şeklindedir."[159]


Yalan Söylemenin Caiz Olduğu Yerler:


Ümmü Külsünı´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, o Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu dinlemiştir:

"(Birbirine dargın olan) insanların arasını düzeltmek için hayır taşıyan yahut yararlı söz söyleyen yalancı değildir." Bu kadarlık ifade Sahihayn´da mevcuttur. Müslim bir rivayetinde de şunu ilâve etmiştir: "Ümmü Kül-süm demiştir ki, insanların konuştukları sözlerden üç şeyden başkasına izin verdiğini (peygamberden) duymadım: Savaşta, inşaların arasını dü­zeltmekte, erkeğin karısına ve kadını, kocasına söylemesinde (yalan olur; hayra kavuşmak maksadı ile),"[160] Bir hayır maksadı ile bazı yalan konuşmaların mubah olduğunu açıklayan bir hadistir bu. Âlimler mubah olan yalan sözleri tesbit etmişlerdir.


İmam Ebu Hamid El-Gazali´ye Göre Mubah Olan Yalan Sözler:


Söz maksadlara ulaştıran bir yoldur. Her iyi maksada doğru ve yala­nın her biri ile ulaşmak mümkündür. Bu halde bir ihtiyaç olmadığı tak­dirde yalan söylemek haramdır; çünkü doğrulukla maksadı elde etmek mümkündür. Eğer doğru konuşmakla iyi bir maksada kavuşmak müm­kün olmaz da, ancak yalanla elde edilebilirse, burada yalan mubahtır; eğer elde edilecek iş mubah ise. Eğer iş vacib ise, yalan da vacib olur. Bir müs-lüman bir zâlimden (kurtulmak için) saklanırsa, onu araştırıp soran zâli­me yalan konuşup onu saklamak vacib olur.

Yine bir kimsenin yanında yahut başkasının yanında bir emânet olsa ve bir zâlim de onu almaya kalkışsa, emâneti saklayıp ona yalan söyle­mek vacib olur. Öyle ki, yanında olan emâneti o zâlime bildirir de zâlim onu zorla alırsa, haber verenin emanet bedelini ödemesi gerekir. Eğer zâ­lim emâneti bulmak için ona yemin verdirirse, yemin etmek ve tevriye yap­mak vacib olur. (bende kimsenin hakkı yoktur, niyetinde bulunarak ye­min eder ki, buna tevriye denilir). Tevriye yapmaksızın yemin ederse, sa­hih olan kavle, göre, yeminin şekline göre keffaret gerekir. Bundan kef-faret gerekmediği de söylenmiştir.

Harb maksadı ile yahut iki kişinin arasını düzeltmek yahut cinayete uğ­ramış bir kimsenin afvetme bakımından kalbini yumuşatmak için ancak yalanla netice almabİlecekse, yine burada da yalan söylemek haram ol­maz. Bütün bunlarda tevriye yapmak ihtiyattır. Tevrîye´nin manası: İn­san konuşîuğu sözle yalan olmayan bir şeyi kasdeder ki, söz kasdedilen manaya nisbet edilince yalan değildir; her ne kadar görünüşdeki ifade ba­kımından yalan ise de... Bu maksadı taşımayarak mutlak şekilde yalan konuşulsa, bu gibi yerlerde haram olmaz.

Yine adamın şahsına başkasının maksadına bağlı sahih her işte hüküm böyledir. Meselâ, bir kimse ki onun malını almak için bir zalim onu ya­kalarsa ve malını sorarsa, malını inkâr eder. Yahut Allah ile kul arasında kalmış bir günah işleyiciden idareci sorarsa, günahkâr onu inkâr eder, ben yapmadım der. Ağır cezaya uğrayacak olan günahkârların suçlarını ik­rardan dönmelerini telkin hususunda meşhur hadisler vardır.

Başkasına ait maksad ise, kardeşine ait bir gizli işten sorulunca onu in­kâr etmektir ve benzeri şeylerdir.

Uygun olan şudur: Yalan konuşmaktan doğacak zararla doğru sözden doğacak zarar´ karşılaştırmalıdır. Eğer doğruluktan doğacak olan zarar, zarar bakımından daha şiddetli ise, yalan konuşulur. Durum aksine olur yahut zarar da şübhe edilirse, o zaman yalan söylemek haram olur. Fa­kat insanın kendi şahsı ile ilgili mubah bir maksad olduğu yerde yalan­dan kaçınıp doğru söylemek rnüstahabdır. Başkası ile ilgili olursa, baş­kasının hakkında müsamaha caiz olmaz. Yalan mubah olan her yerde ya­lanı terk etmek ihtiyattır. Ancak yalanın vacib olduğu yerlerde yalan terk edilmez.

Bil ki, Ehli Sünnete göre yalan, bir şeyi olduğunun hilâfına haber ver­mektir; yalanı kasden veya bilmeyerek söylesin, birdir. Fakat bilmeyerek yalan söylemenin günahı yoktur. Kasden yalan söyleyen günah işlemiş olur. Bu hususta âlimlerimizin delili, yalanın ceza gereğini kasde bağlayan Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu hadisidir: "Kim kasden bana yalan söylerse, ateşten oturacağı yere hazırlansın. [161]


İnsanın Bir Şeyi İyi Bildikten Sonra Anlatması Ve Sağlam Olduğunu Bilmediği Her Şeyi Başkasına Söylememesi


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Bilmediğin şeyin peşine düşme. Kulak, göz ve kalb; bütün bunlar ya­pılandan sorumludur. "[162]

"İnsan bir söz söylemez ki, onun yanında hazır birgözetleyici (melek) bulunmasın. "[163]

"Senin Rabbin (her şeyi gözetip) görendir."[164]

994- Tâbi´in büyüklerinden olan Hafs İbni Âsım´dan rivayet edilmiş­tir. O da Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet etmiştir ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:[165]

"Her işittiğini kişinin anlatması ona yalan olarak yeter." Ömer Îbnü´l-Hattab´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle de­miştir: "Duyduğu her şeyi adamın anlatması, ona yalan olarak yeter. "[166]

Bu konu ile ilgili haberler çoktur.

995- Sahih bir isnadla İbni Mes´ud´dan yahut Huzeyfe İbnü´l-Yeman´dan yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim:

"(Gerçeği arayıp bulmadan maksadına kavuşmak için sözün başında, insanlar) "sandılar" demek, adama ne kötü bir binektir!"[167]

İmam Ebû Süleyman EI-Hattabî, kendisinden rivayet ettiğimiz "Mealimü´s-Sünne" kitabında şöyle diyor: Bu hadisin aslı şudur: İnsan hacdan dönmek isteyip de bir memlekete gideceği zaman bir bineğe biner ve yürür, istediği yere varıncaya kadar... Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanın maksadına ulaşması için sözün başına geçirdiği "Sandılar" sözünü bir bineğe benzetmiştir. Çünkü senedi olmayan bir hadis için sandılar sözü kullanılır. Bu bir ifadedir ki, onunla maksada ulaş­mak için kullanılır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de, bu yolda söylenen sözü kötülemiştir. Aynı zamanda anlatılan şeyin sağlam ve sa­bit olmasını emretmiştir. Sağlam temele dayanmadıkça rivayet edilmeme­sini istemiştir. Hattabî´nin sözü bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.


Tariz Ve Tevriye


Bil ki, bu konu, en önemli konulardan biridir. Çünkü bunlar çok kul­lanılan ve zaruret duyulan yaygın işlerdendir. Bu konuyu inceleyip gerçe­ği göstermeye özenmek bize gereklidir. Bunun üzerinde duracak kimse­nin de iyi düşünüp onunla amel etmesi uygun olur. Biz bundan önce yalan sözlerden ağır bir şekilde haram olanları ve gelişi güzel konuşmanın tehlikelerini anlatmıştık. Bu bölüm, bu tehlikelerden korunmak için bir yoldur ,

Bil ki, tevriye ve ta´nzın manaları şudur: Manası açık olan bir söyle­mektir ki, bununla anlaşılan başka bir mana kasdedilir. Fakat ikinci ma­na zahirdeki manaya aykırı olur. İşte bu iş aldatma ve yanıltmanın bir şeklidir.

Âlimler şöyle demişlerdir: Terviye ve ta´rizin yapılmasını meşru kılan bir ihtiyaç olur da muhatabı yanıltmaya tercih edilirse yahut yalan söyle­mekten başka çıkar yol yoksa, o zaman ta´riz yapmakta bir sakınca Yok­tur. Eğer bu sebebler olmadan ta´riz yapılırsa mekruh olur, haram olmaz. Ancak bâtıl olan şeyi elde etmek yahut bir hakkı engellemek olursa, o vakit haram olur. Bu konunun kuralı budur.

Bu husustaki nakillere gelince: Terviye ve ta´rizi mubah kılan ve mu­bah kılmayan nakiller olmuştur. Onlar da açıkladığımız ve anlattığımız esasların hükmüne girerler. Zayıf bir isnadla Ebû Davud´un Süneninde rivayet ettiğimiz, Ebû Davud´un ise zayıf gösterdiği, kendisine göre ha-sen olabileceği hadis, açıklamamız üzere terviyeyi yasaklayan nakillerden­dir.

996- Süfyan İbni Esed´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre de­miştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim:

"Kardeşine bir söz söyleyip de o senin sözünü tasdik ettiği halde, senin o sözde yalancı olman büyük hıyanettir. [168]

İbni Sirin´den irvayet ettik (Allah ona rahmet etsin). O şöyle demiştir: Kibar kimsenin yalan söylemesine gerek yok; konuşma yollan geniştir.

Mubah olan ta´rize örnek, Neha´i´nin (Allah ona rahmet etsin) şu sö­züdür: Söylemiş olduğun bir söz, bir adama ulaştınlırsa, (yalan söyleyip onu inkâr etmemek için) şöyle de: Bu konuda dediğim şeyi Allah bilir. Böylece dinleyen, söylediği sözü inkâr ettiğini anlar. Halbuki senin mak­sadın, Allah o sözü söylediğimi biliyordur, anlamıdır.

Yine Neha´î demiştir: (Çocuğa söz vermiş olmamak için) oğluna, sana şeker satın alacağım, deme. Ona şöyle söyle: Sana şeker satın alsaydım, ne dersin. Bir adam Neha´î´yi arayıp sorduğu zaman, cariyesine derdi ki, o adama söyle: onu mescidde ara (burada yoktur deyip yalan söyleme).

Başkası da demiştir: (Babasının nereye gittiğini bildirmek için evlâd söy­ler ki) babam bundan önceki bir vakıtta çıktı.

Sa´bi bir daire çizerdi ve cariyesine derdi ki, parmağını bu daire içine koy (ve beni aradıkları zaman) deki, o burada değildir.

İnsanların âdet edindikleri şu söz de bunlardan bir örnektir: Yemeğe davet edilen kimse (yememek için), ben niyetliyim der. Dâyetçi onun oruçlu olduğunu anlar; halbuki adamın niyeti yememektir. Bunun benzerleri çok­tur. Bu durumlardan birinde yemin ederek terviyede bulunan kimse, ye­minden kefferat ödemesi gerekmez. İster Allah adına yemin etsin, ister talak ve ister başka şey üzerine yemin etmiş olsun, hüküm birdir. Ancak bu, bir davada hakim ona yemin verdirmediği zaman geçerlidir. Eğer bir davada hakim ona yemin verdirirse, geçerli olan hakimin niyetidir, eğer Allah adına yemin ediyorsa. Talak üzere ona yemin verdiriyorsa, itibar yemin edenin niyetinedir (terviyesi geçerli olur.) Çünkü talak üzerine ye­min verdirmek hakim için caiz değildir. Hakim burada diğer insanlar gi­bidir. Allah en iyisini bilendir.

Gazali şöyle demiştir: Mübalâğa olarak adet edinilip fışkı gerektiren ve haram olan yalan sözlerdendir şunlar: Sana yüz defa söyledim, senden yüz defa istedim ve benzeri sözler. Çünkü bu ifadelerden maksad defa-larcayı anlatmak değil, mübalâğa vardır. Eğer adamın isteği bir kez ol­muşsa, o sözlerle yalancı olur. Eğer istemek âdet üzere olmayan pek çok defalar olmuşsa, o z aman istem yüz defaya ulaşmasa bile adam günah­kâr olmaz. Ta´riz yapabilecek arada bazı dereceler olsa, yine hüküm ay­nıdır.

Derim ki: Mübalâğa yapmanın cevazına ve yalan sayılmadığma delil. Sahihayn´da rivayet ettiğimiz hadistir. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "(Durumları sorulan iki kişi hakkında Pey­gamber şöyle bilgi vermiştir) Ebu´l-Cahm´e gelince, o (öfkelidir) sopayı boynundan indirmez. Muaviye ise, onun malı yoktur.

Gerçekte Ebu´1-Cahm sopasını uyurken ve bazı hallerde indiriyordu. Muaviye´nin de giyecek elbisesi olduğu da biliniyordu. Başarı Aüah´dandır.

Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Şeytandan bir dürtüş seni dürterse, hemen Allah´a sığın."[169]

"Allah´ın azabından korkanlara Şeytan´dan bir vesvese dokunduğu za­man düşünürler de, hemen onlar gerçeği aörüp vesveseyi atmişlar-dır."[170]

"O kimseler ki, bir günah işledikleri zaman yahut nefislerine zulmet­tikleri zaman, Allah´ı anarlar da günahları için Allah´dan mağfiret diler­ler. Allah´dan başka günahları kim bağışlayabilir. Bir de yaptıkları gü­nahlara bilerek ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rablerinden bir mağ­firettir ve içlerinde ebedî kalıcı oldukları halde, altlarından nehirler akan Cennetler vardır. (Böylesine güzel) iş yapanların mükâfatı ne güzel­dir!.."[171]

997- Ebû Hüreyre´den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kim yemin eder de, Lât ve Uzza (putları) adına yemin ederse, (tevbe ve istiğfar edip) Lâ İlahe İllallah, desin. Kim de arkadaşına: Gel seninle kumar oynayalım derse, (günahına keffareî) sadaka versin."[172]

Bil ki, haram konuşan yahut haram işleyen kimsenin hemen tevbe et­mesi vacib olur. Tevbenin üç erkânı vardır: Yaptığına pişman olup he­men günahı söküp atmak. Hiç bir zaman o günah işe dönmemeye kararlı olmak. İşlenen günahda kul hakkı da varsa, bu üç şart yanında dördün­cü bir şart daha ona vacib olur. O da hakkı sahibine geri vermek yahut o haktan kurtulmak için hak sahibinin rızasını kazanmak, helallik almak. Bunun açıklanması daha önce geçmişti. ..

İnsan bir günahtan tevbe edeceği zaman bütün günahlardan tevbe et­mesi uygundur. Eğer yalnız bir günahtan tevbe edilirse, o günah için mak­bul olur. Bir kimse anlattığımız şekilde sahih bir tevbe ile bir günahtan

tevbe eder de sonra diğer bir vakıtta o günaha dönerse, ikinci dönüşle gü­nah işlemiş olur ve ondan tevbe etmesi vacib olur. Önceki günahtan ettiği tevbe batıl olmaz. Ehli Sünnetin mezhebi budur. İki mes´elede Mutezile­nin muhalefeti vardır. Başarı Allah´dandır.


Aslında Mekruh Olmadıkları Halde Âlimlerden Birçok Kimselerin Mekruh Kabul Ettiği Sözler


Bil ki, bu konu, boşuna söze aldanmamak ve ona meyletmemek için ihtiyaç duyulan şeylerdendir. Bilinmelidir ki, şer´i hükümler beştir. On­lar da Vacib (farz), sünnet, haram, mekruh ve mubahdan ibarettir. Bir delil olmadıkça bunlar üzerinde bir hüküm vermek geçerli olmaz. Şeria­tın delilleri de bellidir. Delili bulunmayan bir hükme değer verilmez, ona cevab vermeye de ihtiyaç kalmaz. Çünkü ortada bir delil yoktur; ondan dolayı ona cevabla uğraşılmaz. Böyle olmakla beraber âlimler, bu gibi hükümleri çürütecek delil göstermişlerdir.

Bu önsözden maksadım şudur: Bu işi mekruh gören vardır, diye anla­tıyorum sonra diyorum ki, bu mekruh değildir yahut bu batıldır yahut benzeri söz soyuyorum. İşte bunları ibtal için bir delile ihtiyaç yoktur. Eğer bir delil gösteriyorsam, ziyade bir iş yapmış oluyorum. Böyle batıl bir konu seçtiğimin sebibi böyle bir sözün isnad edildiği kimseye aldan­mamak için doğru ve yanlışı açıklığa kavuşturmaktır.

Bil ki, bu gibi sözlerin mekruh olduğunu söyleyenlerin büyüklüğünü düşürmemek ve onlara kötü zan beslememek için isimlerini vermeyece­ğim. Benim maksadım onlara çatmak değildir. İstenilen şey, onlardan nak­ledilmiş batıl sözlerden sakmdırmaktır; İster onlardan yapılan nakil sa­hih olsun, ister sahih olmasın... Onlardan yapılan nakil doğru ise, şanla­rını lekelemez. Bazan doğruya ihtimaliyeti olan sözlerini iyi bir maksadla kendilerine isnad ediyorum ki, görüşü benim görüşüme aykırı olan kimse baksın da, daha önceki imamın verdiği hükümle inancı kuvvetlensin. Ba­şarı Allah´dandır.

Bu tür sözlerden biri, İmam Ebu Cafer El-Nehhas´ın ´ ´Şerhu Esmaillâ-hi Tealâ" kitabında âlimlerden birinin mekruh gördüğü şu sözü rivayet etmesidir,: Allah sana sadaka versin demek mekruhtur. Çünkü sadaka veren sadaka umar (halbuki Allah´ın sevaba ihtiyacı yoktur). Derim ki bu hüküm açık bir hatadır çirkin bir cehalettir. Yapılan istidlal da çok bozuktur.

998- Namazı kısaltma (kasr) konusunda Resülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu sabittir: "(Sefer halinde namazın dört re­kâttan iki rekâta indirilmesi) bir sadakadır. Allah bunu size bağış olarak veriyor. O halde Allah´ın sadakasını kabul edin. [173]

Yine El-Nahhas ın, sözü geçen adamdan naklettiği şu söz de bunlar­dan biridir: Allah´ım beni ateşten âzâd et, demek mekruhdur. Çünkü se-vab bekleyen ancak âzâd eder. Derim ki bu istidlal ve iddia çok çirkin bir hatadır. Şeriat hükümlerini bilmemenin en düşüğüdür. Eğer ben, Al­lah Tealâ´nm yaratıklarından dilediği kimseleri âzâd edeceğine dair sahih ve açık hadisleri ortaya koyacak ve araştıracak olsam, kitab usandıracak şekilde uzar. Bunlardan biri şu hadistir: "Kim bir köle âzâd ederse, Al­lah Tealâ o kölenin her uzvu karşılığında ondan bir uzvu ateşten âzâd eder."[174]

Şu hadis de vardır: "Arefe gününde Allah Tealâ´nın ateşten âzâd eddi-ği kuldan daha çok âzâdda bulunduğu bir gün yoktur."[175]

Bazı kimselerin söylediği: Allah´ın ismi üzere şunu yap demek mekruh­tur; çünkü Allah´ın ismi her şeyin üzerindedir. Kadı İyad ve başkası de­miştir ki, bu söz yanlıştır.

999- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in kurban kesme gününde ashabına şöyle buyurduğuna dair sahih hadisler sabit olmuştur: "Allah´­ın adı üzere kurban kesin." Yani, Bismillah diyerek kesin.[176]

Nehhas´ın, Ebu Bekir Muhammed İbni Yahya´dan rivayet ettiği söz de bunlardandır. Ebû Bekir âlimlerden, ediblerden ve fakıh kimselerdendi. O şöyle demiştir: Allah bizi rahmetinin kararlaştığı yerde bir-birimizi bir araya toplasın, deme; çünkü Allah´ın rahmeti için bir karar olmaktan onun rahmeti çok geniştir. Yine demiştir: Merhametinle bize rahmet et, deme.

Ben derim ki: Ebû Bekir´in söylediği bu iki söz için bir delil bilmiyo­ruz. Kendisi de söylediği söz için bir delil göstermemiştir. Rahmetin ka­rarlaştığı yer, diyen adam cenneti kasdetmiş olur ki, orada bizim topla­nıp kararlaşacağımız ve durup bekleyeceğimiz yer demek olur. Oraya girenler, Allah Tealâ´nin rahmeti ile girerler. Sonra oraya giren devamlı ola­rak kararlaşır, olaylardan ve kederlerden kurtulur. Bütün bunlar Allah Tealâ´nın rahmeti ile meydana gelir. İnsan şöyle demiş gibi olur: Senin rahmetinle ulaşacağımız bir karar yerinde bizi topla...

Nahhas´ın adı geçenden rivayet ettiği şu söz de bunun gibidir: Rabbi-me tevekkül ettim, kerim olan Rabbime, deme. Şöyle de: Kerim olan Rab-bime tevekkül ettim. Derim ki, onun söylediği bu sözün aslı yoktur.

Nahhas, adı geçen Ebû Bekir´den anlatmıştır. O şöyle demiştir: Allah´ım, bizi ateşten koru, denmesin ve yine: Peygamberin şefaati ile bizi rızıklan-dir, Allah´ım! denmesin; çünkü peygamber ateşe hak kazanana şefaat eder.

Derim ki, bu büyük bir hatadır ve açık bir cehalettir. Bu yanlış söze aldanmak korkusu olmasaydı ve yazılı kitablarda söz edilmeseydi, ben bunu anlatmaya cesaret edemezdim. Nice sahih hadisler gelmiştir ki, on­larda kâmil mü´minler için Peygamberin şefâatına kavuşmayı va´d eden teşvikler bulunmaktadır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu sözü vardır:

"Kim, Müezzinin söylediği gibi söylerse şefaatim ona helâl olur."[177] Bunun benzeri hadisler vardır.

Fakih olan İmam Hafız Ebu´1-Fadl İyad (Allah ona rahmet etsin) şu sözünde güzel söylemiştir: İslâmda ilk devrin büyüklerinin (Radıyallahu Anhüm), peygamberimizin şefaatini istedikleri ve ona rağbet ettikleri meş­hur rivayetle bilinmiştir.

Bu esasa göre, şefaat ancak günahkârlar için olur, deyenlerin sözüne değer verilmez. Çünkü Müslim´in Sahih´inde ve başkasında, hesabsız ola­rak Cennete gireceklere şefaat olacağı sabittir. Yine Cennetteki bazı kim­selerin derecelerinin ziyadelenmesi için şefaat olunacağı vardır. Sonra ku­suru kabullenen her akıl sahibi, afv edilmeye muhtaçtır, helake düşenler­den olmaktan korkar. Yine şefaat istemeyi kerih görenler için, mağfiret ve rahmet dilememek gerekir; çünkü günah işleyenler içindir. Bütün bunlar, ilk ve sonraki âlimlerin dualarından bilinenlere aykırıdır.

Yine âlimlerin bir kısmından anlatılan şu sözler de bu yanlış iddialar­dandır. Bunlar Kabe´yi tavaf etmeye Şavt yahut devir demeyi mekruh saymışlardır. Demişlerdir ki: Birinci dönüşe "Tavfetün", iki dönüşe "Tav-fetan, üç dönüşe (dört, beş, altıya, kadar) "Tavafat" ve yedinciye de "Tavaf" denilir.

Derim ki, onların bu dedikleri sözler için bir asıl bilmiyoruz. Cahiliyet devrinin ifadeleri olduğundan kerih saydıkları olsa gerek. Doğru ve mak­bul olan, şavt ve devir kelimelerini kullanmakta kerahet olmayıştır.

1000- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem üç Şavt remel yapma­larını (omuz silkerek tavaf etmelerini) kendilerine emretmiş ve bütün şavt-larda remel yapmalarını emretmekten de onları sadece üçte karar kılma­ları engellemiştir. "[178]

Ramazanı oruç tuttuk, Ramazan geldi ve benzeri sözler de, ay murad edildiği zaman, yine mekruh olan sözlerdendir. Bunun kerahetinde ihti­lâf edilmiştir. Öncekilerden bîr kısmı demiştir ki: Aya izafe edilmeden Ra­mazan demek (Ramazan ayını oruç tuttum yerine Ramazanı oruç tuttum demek) mekruhtur.

Bu söz, Hasan Basri ve Mücahid´den rivayet edilmiştir. Beyhakî de­miştir ki, bunlardan yapılan rivayet zayıftır. Bizim mezheb âlimlerimize göre Ramazan geldi, Ramazan girdi, Ramazan hazır oldu ve benzeri söz­ler söylemek mekruhtur. Ancak bunlar söylendiği zaman ayın kasdedil-miş olması gereklidir. Aya delâlet eden bir ilgi ile söylenirlerse mekruh olmaz. Meselâ: Mübarek ay Ramazanı oruç tuttum, Ramazanda kalktım (ibâdet ettim), Ramazanda oruç farz olur ve Ramazan hazır oldu gibi... İşte âlimlerimiz böyle demişlerdir. Kadılar kadısı Ebu´I-Hasan El-Mâverdî "EI-Hâvî" kitabında, Ebu Nasri´s-Sabbağ" El-Şamil" adlı kitabında da iki imamımız olarak bunu nakletmişlerdir. Yine bunlardan başka âlimle­rimiz bunu ashabdan mutlak surette nakletmişler ve Beyhakî´nin Sünen´-inde rivayet ettiğimiz hadisi delil göstermişlerdir.

1001- Ebû Hüreyre´den rivayet edildiğine göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Siz Ramazan demeyin; çünkü Ramazan Allah Tealâ´mn isimlerinden bir isimdir. Ancak Rama­zan ayı deyiniz."

Beynakî bu hadisi zayıf görmüştür. Zayıf olduğu da meydandadır. Ra­mazan üzerinde çok eserler yazılmasına rağmen hiç kimse Ramazan´ın Allah´ın isimlerinden biri olduğunu söylememiştir. Doğrusu, -Alah bilir-İmam Ebu Abdullah El-Buhârî´nin Sahih´inde söylediği ve âlimlerden çok­larının ifade ettikleri şu sözdür: Nasıl söylenirse söylensin, mutlak suret­te bunun keraheti yoktur. Çünkü kerahet şer´i bir delille sabit olur. Bu­nun mekruh olduğuna dair bir hüküm sabit olmamıştır. Aksine cevazına dair hadisler sabit olmuştur. Bu konuda Buhârî ve Müslim´in Sahihlerin­de sayılmayacak kadar hadisler var´dır. Eğer bunları araştırıp toplamaya koyulsaydım, umarım ki, bunlar yüzlerce hadisi bulur. Fakat maksad bir hadisle elde edilmiş olur. Buhârî ve Müslim´in Sahihlerinden rivayet etti­ğimiz bunların hepsi için yeterlidir:

1002- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sülüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ramazan gel­diği zaman Cennet´in kapıları açılır, cehennemdin kapıları kilitlenir ve Şey­tanlar bağlanır." Buhârî ve Müslim´in bazı rivayetlerinde bu hadis şöyle­dir: "Ramazan girdiği zaman." Müslim´in bir rivayetinde de: "Rama­zan olduğu zaman" şeklindedir. Buhârî´nin bir hadisinde de: "Ramaza­nı (bir gün önceden oruç tutarak) karşılamayın" şeklindedir. Yine Sahih´de şöyle rivayet vardır: "İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Ramazan oru­cu bunlardan biridir." (Bu rivayetlerde izafetle Ramazan ayı diye buyu-rulmamaktadır.) Bu ifadelerin benzerleri çoktur ve maruftur.

Önceki devir âlimlerinden nakledilen şu söz de bunlardan biridir: Ba­kara Sûresi, Duhan Sûresi, Ankebut Sûresi, Rûm Sûresi, Ahzab Sûresi ve benzen isimleri söyleyerek sûreleri anmak mekruhtur. İçinde Bakara anılan sûre, içinde Nisa anılan sûre ve benzeri ifade kullanılarak sureler adlandırılır demişlerdir. Derim ki, bu iddia Sünnete aykırı olan bir hata­dır. Bunların kullanılışı, sayılamayacak kadar çok yerlerde, hadislerde sabit olmuştur.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu hadisi bunlardan biridir: "Bakara Sûresinin sonunda iki âyeti kim bir gecede okursa, bu iki âyet onu (Allah´ın izni ile kötü akıbetten) korurlar." Bu hadis Sahihayn´da[179] vardır. Benzerleri sayılamayacak kadar çoktur.

Mutarrif´den (Allah ona rahmet etsin) nakledilen şu söz de bunlardan bindir: Allah Tealâ Kitabında buyurur, demek mekruhtur. Ancak Allah Tealâ (Kitabında) buyurmuştur, denilir. Buyurur sözü hal ve istikbale de­lâlet eden müzari bir fiil olduğu için bunu kullanmayı mekruh görmüş­tür. Allah Tealâ´nın sözü, O´nun kadim (ezeli ve ebedi) olan kelâmıdır. Derim ki: Bu söz makbul değildir. Bunun kullanılışı çok yönlerle sahih hadislerde sabit olmuştur. Ben Müslim´in şerhinde buna işaret ettim. "Âdâbu´I-Kurrâ" kitabında Allah Tealâ söyle buyurmuştur: "Allah hakkı söyler." (Ahzab/4). Burada Allah müzari fiili ile buyuruyor.)

1003- Ebû Zer´den rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Aziz ve yüce Allah buyurur: Kim (Allah´ın rızâsına uygun olarak) iyilik yaparsa, ona on misli sevab

Buhârî´nin:

"Sevdiğinizi harcamadıkça takvaya eremezsiniz" âyetinin[180] tefsi­rinde Ebu Talhâ "Yâ Resûlellah! Allah Tealâ! "Sevdiğiniz şeylerden har­camadıkça hayra eremezsiniz" diyor." dedi.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kur´an-ı Kerim, Kaf Süresi; 18

[2] Kur´an-ı Kerim, Fecr Süresi: 14.

[3] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud.

[4] Buharı. Müslim.

[5] Buhârî. Tirmizî.

[6] Buhârî. Müsüm. Muvatta´. Tirmizî.

[7] Buhârî

[8] Muvatta´. Tirmizî. İbni Mâce. (Tirmizî; Hadis hasendir, sahilidir, demiştir.)

[9] Tirmizî. Nesâî. fbn Mâce {Tirmizî, bu hadis basendir, sahihdir, demiştir.)

[10] Tirmizî.

[11] Tirmizî. (Tirmizî: Bu hasen hadistir, demiştir.)

[12] Tirmizî. (Tirmizî, bu hasen hadisiir, demiştir.)

[13] Tirmizî.

[14] Tirmizî, İbni Mâce.

[15] Kur´an-ı Kerim, Secde Süresi:16.

[16] Tirmizî (Tirmizî: Bu hadis hasendir, sahihdir, demiştir.)

[17] Tirmizî.

[18] Kur´an-ı Kerim, Hücürat Sûresi: 12.

[19] Kur´an-ı Kerim, Hümeze Sûresi: 1

[20] Kur´an-ı Kerim, Kakın Sûresi: 11

[21] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud, Tirmizî.

[22] Buhârî. Müslim.

[23] Ebû Dâvud. Müslim. Tirmizî. Nesâî. (Tirmizî, bu hadis hasendir, sahilidir, demiştir.)

[24] Buhârî. Müslim.

[25] Ebû Dvud. Tirmizî.

[26] Kur´an-ı Kerim, Necm.Süresi: 3

[27] Ebû Dâvud.

[28] Ebû Dâvud.

[29] Tirmizî.

[30] Kur´an-ı Kerim, En´am Süresi: 68.

[31] Kur´an-ı Kerim, KaT Süresİ:18.

[32] Kur´an-ı Kerim, Nûr Süresi: 15

[33] Buhârî

[34] Buhârî. Müslim.

[35] Buhârî. Müslim.

[36] Buhârî.

[37] Kur´an-ı Kerim, Münafikün Süresi:1

[38] Müslim.

[39] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.)

[40] Buhâri. Müslim.

[41] Müslim.

[42] Buhârî. Müslim.

[43] Ebû Dâvud.

[44] Ebû Dâvud.

[45] Kur´an-ı Kerim, Hücurat Süresi: 12.

[46] Buhâri. Müslim.

[47] Buhârî. Müslim.

[48] Kur´an-ı Kerim, Hucurât Sûresi: 7

[49] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi:134

[50] Kur´an-ı Kerim, Şûra Sûresi: 43

[51] Kur´an-ı Kerim, A´raf Sûresi: 199

[52] Müslim.

[53] Kur´an-ı Kerim, Hücurat Süresi: 12

[54] Kur´an-ı Kerim, Hücurat Süresi: 12

[55] Kur´an-ı Kerim, Hücurat Süresi: 6

[56] Kur´an-ı Kerim, Kalem Süresi: 11.

[57] Ebû Dâvud. Tirmizî

[58] Kur´an-ı Kerim, İsrâ Süresi- 36

[59] Müslim.

[60] Kur´an-ı Kerim, Necin Sûresi: 32

[61] Müslim. F.bû Dâvud. İbni Mâcc.

[62] Tirmizî. Tirmİzî hasen hadistir demiştir.

[63] Kur´an-ı Kerim, Tevbe Sûresi: 79

[64] Kur´an-ı Kerim, Hücurat Sûresi: 11

[65] Kur´an-ı Kerim, Hümeze Sûresi: 1

[66] Müslim.

[67] Müslim. Ebû Dâvud Tirmizî.

[68] Kur´an-ı Kerim, Hac Sûresi: 30.

[69] Kur´an-ı Kerim, İsrâ Sûresi: 36

[70] Buhârî. Müslim.

[71] Kur´an-ı Kerim, Bakara Süresi: 264.

[72] Müslim.

[73] Buharı. Müslim.

[74] Müslim.

[75] Müslim.

[76] Ebû Dâvud. Timıizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir, sahilidir.)

[77] Tirmizî. Ahmed b. Hanbel. Buhârî, el-edebül-müfred. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis basendir).)

[78] Ebû Dâvud

[79] Ebû Dâvud. Tirmizî

[80] Müslim.

[81] Müslim.

[82] Müslim.

[83] Buharı, Müslim.

[84] Buhârî. Müslim.

[85] Buhârî. Müslim.

[86] Müslim.

[87] Müslim.

[88] Kur´an-ı Kerim, Duhâ Sûresi: 9.10.

[89] Kur´an-ı Kerim, En´am Sûresi: 52.

[90] Kur´an-ı Kerim, Kehf Sûresi: 28

[91] Kur´an-ı kerim, Hicr Sûresi: 88.

[92] Müslim

[93] Buharı. Müslim.

[94] Ebu Dâvud

[95] Buhârî, Müslim.

[96] Müslim.

[97] Müslim. Ahmed b.Hanbel

[98] Ebû Dâvud.

[99] Buhârî. Müslim.

[100] Buhârî. Müslim.

[101] Kur´an-ı Kerim, Yunus Sûresi: 88

[102] Kur´an-ı Kerim, Bakara Sûresi: 195

[103] Kur´an-ı Kerim, Bakara Sûresi: 30

[104] Kur´an-ı Kerim, Sâd Sûresi: 26

[105] Kur´an-ı Kerim, Fâtir Sûresi: 39

[106] Buharı. Müslim.

[107] Buhârî. Ebû Dâvud. Nesâî.

[108] Buhârî. Müslim.

[109] Müslim. Muvatta´. Ebû Dâvud.

[110] Ebû Dâvud. Hâkim. Beyhâki.

[111] Buharı. Müslim. Ebû Dâvud.

[112] Kur´an-ı Kerim, Tâha Sûresi: 42

[113] Müslim.

[114] Ebû Dâvud.

[115] Buhârî. Müslim.

[116] Kur´an-ı Kerim, Tevbe Süresi: 113.

[117] Buhârî. Müslim.

[118] Müslim. Ebû Dâvud. Tirnıizî. (Tirmizî demiştir ki, bu sahih ve lıasen hadistir.)

[119] Kur´an-ı Kerim, Hadîd Sûresi: 4

[120] Ebû Dâvud.

[121] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[122] Buhârî. Müslim. Muvatta´, Ebü Dâvud.

[123] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[124] Buhârî. Müslim. Muvatta´. Ebû Dâvud. Tİrmİzî. Nesâî, El-yevmü velleyletü.

[125] Buhârî. Müslim. Nesâî, El-yevmü velleyletü.

[126] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[127] Ebû Davud.

[128] Müslim. Nesâî.

[129] Ebû Nuaym, el-Hilyetül-Evüyâ.

[130] Buhâri. Müslim.

[131] Kur´an-ı Kerim, Maide: 2

[132] Kur´an-ı Kerim, Kâf Süresi: 18

[133] Ebû Dâvud. Nesâî.

[134] Ebü Dâvud.

[135] Ebû Dâvud. Nesâî.

[136] Kur´an-ı Kerim, Ankebüt Süresi: 46

[137] Kur´an-ı Kerim, Nahl Süresi: 125

[138] Kur´an-ı Kerim, Gafir Süresi: 4

[139] Tirmizî.

[140] Ebû Dâvud. Tirmizî. (Tirmizî demişiir ki, bu hasen hadistir.)

[141] Müslim. Ahmed b. Hanbel. Ebû Dâvud.

[142] Tirmizî.

[143] Ebû Dâvud. Tirmizî. Buharı. Müslim.

[144] Buharı. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[145] Buhârî. Müslim.

[146] Buhârî. Müslim. Nesâî.

[147] Buhârî. Müslim.

[148] Buhârî.

[149] Ebû Dâvud. Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[150] Ebû Dâvud. Nesâî. İbni Mâce.

[151] Kur´an-ı Kerim, Bakara Süresi: 187

[152] Kur´an-ı Kerim, Nisa Süresi: 21

[153] Kur´an-ı Kerim, Bakara Süresi: 238

[154] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[155] Tirmizî. İbni Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[156] Kur´an-ı Kerim, İsrâ Sûresi: 23-24

[157] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[158] Ebû Dâvud. Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen ve sahih hadistir.)

[159] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[160] Buhâri. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[161] Buharı. Müslim.

[162] Kur´anı Kerim, İsrâ Süresi: 36

[163] Kur´anı Kerim, Kâf Süresi: 18

[164] Kur´anı Kerim, Fecr Süresi: 14

[165] Müslim. Ebû Dâvud.

Müslim bu hadisi iki yolla rivayet etmiştir. Biri budur. Diğeri de Ebû Hüreyre anılmaksi-zın Hafs İbni Âsim´ın Peygamberden mürseî olarak nakleimesidir. Ebû Hiireyre´nin rivayeti­ni isbat edenin sözünü öne geçirmiştir. Çünkü güvenilir raviyi ilâve etmek makbuldür. Hadis alimlerinden olan fıkıh ve usul ehlinin sahih ve makbul mezhebi budur. Bir hadis iki yoldan rivayet edilince, biri mürseî ve diğeri muttasıl olursa (burada olduğu gibi), muttasıl olan öne alınır ve hadisin sihhatına hükmedilir ve her şeyle ilgili hükümler için delil gösterilmesi caiz olur. Allah en iyi bilendir.

[166] Müslim.

[167] Ebû Dâvud. Ahmed b. Hanbel.

[168] Ebü Dâvud.

[169] Kur´an-ı Kerim, Fussile! Sûresi: 36

[170] Kur´an-ı Kerim, A´raf Sûresi: 201

[171] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi: 135-136.

[172] Buharı. Müslim.

[173] Müslim. Ebü Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[174] Buhârî. Müslim.

[175] Müslim. Nesâî.

[176] Müslim.

[177] Müslim.

[178] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tİrmizî. Nesâî.

[179] Buhârî. Müslim.

[180] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Süresi: 92.


Dili Koruma Gıybet Ve Söz Gezdirmenin (Koğuculuğun) Haramlığı Listesi

Gıybet Ve Söz Gezdirmenin (Koğuculuğun) Haramlığı
Gıybetin Tarifi İle İlgili Önemli Şeyler
İnsanın Gıybeti Kendi Nefsinden Kaldırması
Gıybetten Mubah Olanlar
Birincisi
İkincisi
Üçüncüsü
Dördüncüsü
Beşincisi
Altıncısı
Hocasının, Arkadaşının Yahut Bunlardan Başkasının Gıybetini İşitenin Durumu.
Kalb İle Gıybet Etmek
Gıybetin Keffareti Ve Ondan Tevbe.
Koğuculuk
Bir Bozukluk Ve Benzeri Bir Korku Zarureti Olmaksızın İdarecilere Söz Aktarmanın Yasak Oluşu
Meşruriiyeti Sabit Olan Neseblere Dil Uzatmanın Yasak Oluşu
Övünmenin Yasak Oluşu
Müslümanın Musibetine Sevinmenin Yasak Oluşu
Müslümanları Küçümsemek Ve Onunla Alay Etmenin Haramlığı
Yalan Yere Şahidliğin Ağır Haram Oluşu
Bağış Ve Benzeri İyilikleri Başa Kakmamak
Lanet Etmemek
Kimliğini Belli Etmeden Günah İşleyenlere Lanetin Caizliği
Fakiri, Zayıfı, Yetimi, Dilenciyi Ve Benzerlerini Azarlamamanın, Nehyedildiği Ve Onlara Yumuşak Söylemenin Tevazu Göstermenin Emredildiği
Kullanılması Mekruh Olan (Hoş Olmayan) Sözler
Kâfirin, Bir Müslamanı Küfre Zorlaması
Müslümanların Emirine "Halife" Denmesi
Seyyid Sözünü Kullanmak
Rüzgara Sövmemek
Sıtmaya Sövmek Mekruhtur
Horoza Sövmek Yasaktır
Cahilîyet Sözleri İle Duâ Etmemek Ve Onların Sözlerini Kullanmayı Kötülemek
Cevaz Veren Şer´î Bir Sebeb Olmadan Müslümana Sövmenin Haramlığı
İki Kişinin Bir Şahıs Yanında Fısıldaşmalarının Yaşarlığı
Kadının Kocasına Yahut Başkasına Başka BirKadının Beden Güzelliğini Anlatmasının
Yaşarlığı Ancak Evlenmek Gibi Meşru Bir Sebeb Olursa Anlatabileceği
Duâ Etme Adabı ve İsteme Şekli
Alış-Veriş Ve Benzeri İşlerde Doğru Söylese Bile Çok Yemin Etmenin Mekruhluğu
Günahın İfşa Edilmemesi
Namazda İmamın Okuduklarını Tekrarlamamak
Alış-Verişte Yasaklanan Sözler
Allah Tealâ´nın Zatından Cennet´den Başkasını İstemenin Mekruhluğu
Allah Tealâ´nın Adını Kullanarak Ve O´ndan Merhamet İsteyerek Dilenen Kimseye Vermemenin Mekruhluğu
Hakaret Sureti İle Başkasının Sözünü Çürütmenin, Münakaşa Yapmanın Ve Davalaşmanın Da Kötü Sözlerden Olduğu
İnsanı İlgilendirmeyen İşlere Karışmaması
Şiir Söylemek
Ana-babayı Azarlamanın Haramlığı
Yalanın Yasak Oluşu Ve Kısımlarının Açıklanması
Münafıklığın Alâmetleri
Yalan Söylemenin Caiz Olduğu Yerler
İmam Ebu Hamid El-Gazali´ye Göre Mubah Olan Yalan Sözler
İnsanın Bir Şeyi İyi Bildikten Sonra Anlatması Ve Sağlam Olduğunu Bilmediği Her Şeyi Başkasına Söylememesi
Tariz Ve Tevriye
Çirkin Söz Konuşanın Yapacağı Tevbe Ve Dualar
Aslında Mekruh Olmadıkları Halde Âlimlerden Birçok Kimselerin Mekruh Kabul Ettiği Sözler

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Çeşitli Dualar Ve Zikirler
Yazar: RasitTunca - 06-04-2020, 09:54 AM - Forum: Güzel Dualar Zikirler Tesbihatlar - Yorum Yok

ÇEŞİTLİ DUALAR VE ZİKİRLER


Bil ki, ben bu kısma faydalanılması büyük olan zikirlerle dualardan İnşa Allah çeşitli bölümler ortaya koyacağım. Bu bölümleri sıraya sokmak için benimseyeceğimiz bir esas yoktur. Muvaffak kılan Allah´dır.


Sevinçli Bir Haberle Müjdelenen Kimsenin Allah Tealâ´ya Hamd Ve Sena Etmesi Müstahabdır


Bil ki, kim yeni bir nimete kavuşur yahut ondan bir musibet kalkarsa, Allah Tealâ´ya şükür secdesi yapması ve Allah Tealâ´nın şanına uygun şekilde ona hamd ve senada bulunması müstahabdır. Bu konuda hadisler ve nakiller çoktur, meşhurdur.

763- Amr İbni Meymun´dan rivayet edilen Ömer İbni Hattab´ın şehid edildiği zamanla ilgili Şûra (hilâfetin altı kişi arasında görüşülüp bir kişi­nin seçilmesi) konusuna dair uzunca hadisde, Ömer Radıyallahu Anh oğ­lu Abdullah´ı Hazreti Aişe Radıyallahu Anha´ya gönderdi. Bununla iki arkadaşı (Peygamber veEbû Bekir) ile beraber yanında defnedilmek için, Hazreti Aişe´den izin istemişti. Abdullah (gidip) dönünce, Ömer sordu:

Sende ne haber var Abdullah:

Senin sevdiğin (izin çıkma haberi) var, ey mü´minlerin emiri! (Aişe) izin verdi, dedi. Hazreti Ömer: Allah´a hamd olsun. Benim için bundan daha önemli bir şey yoktu, dedi.[1]


Horoz Ötmesini, Merkeb Anırmasını, Köpek Havlamasını İşitenin Okuyacağı Dualar


764- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. O da Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Merkeblerin anırmasını işittiğiniz zaman, Şeytanın şerrinden Allah´a sı­ğının çünkü onlar bir Şeytan görmüşlerdir. Horozların ötmelerini işittiği­niz zaman, Allah´ın fazlından isteyin; çünkü onlar bir melek görmüştür."[2]

765- Câbir İbni Abdullah´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet edildiği­ne göre demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­du: "Geceleyin köpeklerin havlamasını ve merkeblerin anırmasını işitti­ğiniz zaman Allah´a sığının; çünkü onlar sizin görmediklerinizi görür­ler."[3]


Yangın Görünce Okunacak Dualar


766- Amr İbni Şuayb´dan rivayet edilmiştir. O babasından, babası da dedesinden (Radıyaİlahu Anh) rivayetinde demiştir ki, Resûlüllah Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Yangını gördüğünüz zaman tekbir getirin (Allahu Ekber deyin çünkü tekbir onu söndürür. "[4]

Bununla beraber felâket dualarını yapmak da müstahab olur. Biz bun­ları ve bunlarla ilgili duaları musibetler ve felâketler zamanında ortaya çıkan haller için yapılacak duâ ve zikirleri bir bölümde daha önce yazmıştık.


Toplantıdan Kalkarken Okunacak Dualar


767- Ebû Hüreyre´den yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah SalalIahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Kim bir mecliste oturur da orada çok boş söz söylerse, sonra o mec­listen kalkmadan önce şöyle derse, muhakkak o meclisinde olan günah­ları bağışlanır:

"Sübhânekellâhümme ve bihamdike. Eşhedû en la ilahe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyke."

"Allah´ım, Sana hamd ederek Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sen­den başka İlâh olmadığına şahidlik ederim. Senden mağfiret dilerim ve Sana tevbe ederim."[5]

768- Ebû Berze´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. Onun ismi Nadle´dir. O önceki hadisi şöyle anlatmıştır:

"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem meclisten kalkmak istediği za­man işin sonunda şöyle derdi: (Allah´ım, Sana hamd ederek Seni noksan­lıklardan tenzih ederim. Senden başka ilâh olmadığına şahidlik ederim. Senden mağfiret dilerim ve Sana tevbe ederim. Bunun üzerine bir adam dedi: Yâ Resûlellah, sen bir söz söylüyorsun ki, geçmişte onu söyleme­miştin. Peygamber (s.a.v): Bu, mecliste olanlara bir keffarettir, buyur­du.[6]

Hilyetü´l-Evliya kitabında Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anha) yapı­lan rivayetde şöyle demiştir: Tam bir ölçekle ölçmeyi (çok sevab almayı) kim seviyorsa, meclisinin sonunda yahut kalkacağı zaman şöyle desin:

"Sübhâne rabbike rabbi´l-izzeti amma yesifûn veselâmün ale´l-mürselîn ve´l-hamdü lillâhi rabbi´I-âlemin."

"İzzet sahibi olan senin Rabbın (müşriklerin yaptıkları uygunsuz) va­sıflanmalar dan münezzehtir. Peygamberlere selâm olsun. Hamd, alem­lerin Rabbine mahsustur.).


Bir Toplum İçinde Oturan Kimsenin Hemkendine Hem De Beraberinde Bulunanlara Edeceği Dualar


769- İbni Ömer´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetle o şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallaüahu Aleyhi ve Sellem çok kez arkadaşları için şu duayı yapmadıkça meclisten kalkmazdı:

"Allâhümme´ksim lenâ min haşyetike mâ yehulu beynenâ ve beyne me-âsike ve min tâatike mâ tübelliğûnâ bihi cenneteke ve mine´l-yakîni mâ tühevvinü bihî aleynâ mesâibe´d-dünyâ. Allâhümme metti´nâ biesmâinâ ve ebsârinâ ve kuvvetinâ mâ ahyeytenâ vec´alhü´l-vârise minnâ. Ve´eal se´renâ alâ men zalemnâ. Vensurnâ alâ men âdâna ve lâ tec´al musibete-nâ fi dîninâ ve lâ tec´ali´d-dünyâ ekbere hemminâ ve lâ meblega ilminâ ve Iâ tusellit aleynâ men lâ yerhamhunâ."

"Allah´ım! Bizimle yasakların arasında engel olan Sana saygı korku­sundan bize bir pay ve bizi cennete kavuşturacak olan Sana itaatten da bize bir pay ver. Dünya Musibetlerini bize hafifletecek olan bir iman kuv­veti bize ver. Allah´ım! Bizi hayata kavuşturduğun kuvvetimizle, gözleri­mizle ve kulaklarımızla bizi faydalandır ve bunu bizden geleceklere varis kıl. Bize zulmedenlere karşı intikamımızı al ve bize düşmanlık edenler üze­rine bize zafer ver. Musibetimizi dinimiz hakkında yapma. Dünyayı en büyük gayemiz ilmimizin maksadı yapma. Bize acımayanları üzerimize musallat kılma. "[7]


Allah´ı Anmadan Önce Meclisten Kalkmanın Mekruhluğu


770- Sahih isnadla Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan riva-yetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Bir meclisten kalkan bir toplum o mecliste Allah Tealâyı anmadan kalkarsa, bir merkeb leşinden kalkmış gibi olurlar ve onlar için bu bir piş­manlık Olur."[8]

771- Ebû Hüreyre´den rivayet edilmiştir. O da Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den rivayetettiğinegöre, Peygamber (S.A.V): "Kim bir yerde oturur da orada Allah Teafâ´yı anmazsa,-Allah´a bir noksanlık yap­mış olur. kim de bir yatakta uzanır da orada Allah´a Tealâ´yı anmazsa, Allah´a karşı bir noksanlık yapmış olur, buyurdu."[9]

772- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu.

"Bir toplum bir mecliste oturur da orada Allah Tealâ´yı anmazlar ve orada peygamberlerine Salât getirmezlerse, muhakkak onlar üzerine bir noksanlık olur. Allah dilerse onlara azâb eder, dilerse onları bağışlar."[10]


Yolda Zikir Etmek


773- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Bir toplum bir mecliste oturur ve orada Aziz ve Yüce olan Allah´ı an­mazlarsa, onlar aleyhine bir noksanlık olur. Bir adam da bir yola çıkar da o yolda Aziz ve Yüce olan Allah´ı anmazsa onun aleyhine bir noksan­lık olur.[11]

774- Ebû Ümâme El-Bahilî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde o şöyle anlatmıştır: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Tebük´de iken Cibril Aleyhisselâm ona gelip şöyle dedi: Yâ Muhammedi Muaviye İbni Muaviye El-Müzenî´nin cenazesinde bulun (namazını kıl, o Medi­ne´de vefat etmiştir.) Bunun üzerine Resûlüllah Sallallahu Aleyh ve Sellem (onun namazım kılmak için) çıktı. Cibrîl de yetmiş bin melekle indi. Sağ kanadını dağlar üzerine koydu da onlar eğildiler. Sol kanadını da yerler üzerine koydu da onlar düzeldiler. Öyle ki, Mekke ve Medine´i gördü. Böylece Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Cibril ve melekler (üzer­lerine selâm olsun) namazı kıldı. Peygamber namazı bitirince şöyle sor­du: Yâ Cibril! Muaviye hangi şeyle bu dereceye ulaştı Cebrail: İhlâs sû­resini ayakta iken, süvari ve yaya yürürken okumakla..." dedi.[12]


Öfkelenince Okunacak Dualar


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: (Takva sahibi olanlar o kimselerdir ki, bollukta ve darlıkta harcama yaparlar), öfkelerini yutarlar insanların ku­surlarını bağışlarlar. Allah iyilik edenleri sever."[13] Yine Allah Tealâ buyurmuştur:

"Eğer şeytandan bir dürtüş seni kaydıracak olursa, Allah´a sığın. Al­lah söylenenleri işitendir, yapılanları bilendir. [14]

775- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Pehlivan kuvvetli değildir. Kuvvetli kızgınlık halinde nefsine sahib olandır. "[15]

776- İbni Mesud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Sizde pehli­vanlık ne demektir Dedik ki, insanların yenemediği kimsedir. Peygam­ber, bu değildir; ancak kızgınlık halinde nefsine sahib olandır.

777- Sahâbî olan Muaz İbni Enes El-Cühenî´den (Radıyallahu Anh) ri­vayet edildiğine göre Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­muştur: "Kim kızgınlığının (öfkesinin) gereğini yerine getirmeye kadir ol­duğu halde onu yutarsa, noksanlıklardan münezzeh olan Allah Tealâ ki-yâmet gününde onu insanların başlarında çağırır.[16] Öyle ki, cennet hu­rilerinden dilediğini seçme imkânını ona verir. "[17]

778- Sahâbî olan Süleyman İbni Sured´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: "Ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile oturuyordum, iki adam da kötü sözlerle birbirleri ile atışıyorlardı. Bi­rinin yüzü kızarmış ve boğazının damarları şişmişti. Bunun üzerine Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

Ben bir söz biliyorum ki, eğer (bu öfkeli adam) onu söylemiş olsaydı, duyduğu (Öfke) ondan giderdi. Eğer "Eûzü biUâiıimine´ş-şeytâni´r-racîm", deseydi ondaki öfke giderdi. (Ashabdan orada bulunanlar) adama şöyle dediler:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kovulmuş şeytandan Allah´a sığın, dedi. Adam:

Bende delilik mi var (ki, Şeytandan Allah´a sığınayım. Adam öf­kesi içinde bir anlayışsızlıkla münasebetsiz bir söz söylemiş oldu.)[18]

779- Ebû Dâvud ve Tirmizî´nin kitablannda Abdurrahman îbni Ley­lâ´dan rivayet edilmiştir. O da Muaz îbni Cebel´den,. Muaz da (Radıyal­lahu Anh) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den aynı mana ile bu hadisi anlatmıştır.

Tirmizî demiştir ki, bu mürsel hadistir; yani Abdurrahman Muaz´a ye­tişmemiştir.

780- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anhâ) yapılan rivayetde o şöyle de­miştir: "Ben öfkeli bir halde iken Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanıma geldi. Burnumun yumuşağından tutup onu ovdu. Sonra: Ey Ay­şecik, şöyle söyle: Allah´ım, benim günahımı bağışla, kalbimin kinini gi­der ve beni Şeytan´dan koru, dedi."[19]

781- Sahâbî olan Atıyye İbni Urve Es-Sa´di´den (Radıyallahu Anh) ya­pılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Öfke Şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. O halde sizden biriniz öfkelenince abdest alsın."[20]


İnsanın Sevdiği Kimseye Onu Sevdiğini Bildirmesinin Müstahablığı


782- El-Mıkdam İbni Ma´dî Keribe´den (Radıyallahu Anh) yapılan ri-vayetde, Peygamber Sallallahu aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu an­latmıştır:

"İnsan kardeşini sevince onu sevdiğini kendisine bildirsin."[21]

783- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde: "Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem´in yanında bir adam vardı. Sonra bir adam uğ­rayıp:

Yâ Resülellah! Ben bu adamı seviyorum, dedi. Peygamber Sallalla­hu Aleyhi ve Sellem ona dedi ki:

Sevdiğini ona bildirdin mi Adam: hayır, dedi. Peygamber (s.a.v):

Ona bildir, dedi. Bunun üzerine adama kavuşup şöyle dedi:

Ben, Allah için seni seviyorum O da şöyle cevab verdi:

Beni kim için sevmişsen, o seni sevsin."[22]

784- Muaz İbni Cebel´den yapılan rivayete göre; "Resûlüllah Sallalla­hu Aleyhi ve Sellem Muaz´m elinden tuttu ve şöyle dedi: Ey Muaz! Val­lahi ben seni seviyorum. Sana tavsiye ediyorum ey Muaz, her namazın sonunda şöyle söylemeyi asla terk etme:

"Allâhümme e´innî alâ zikrîke ve şükrike ve hüsni ibâdetike."

"Allah´ım! Seni zikretmek, nimetlerine şükretmek ve Sana güzel ibâ­det etmek üzere bana yardım et."[23]

785- Yezid İbni Nuâme El-Dabiyyi´den yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"İnsan bir adamı kardeş edindiği zaman adını, babasının adını ve kim­den olduğunu sorsun; çünkü böyle yapmak sevgiyi daha bağlayıcıdır."


Bir Hastalığa Yahut Başka Bir Musibete Tutulanı Görünce Okunacak Dualar


786- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Kim Bir musibete uğra­mışı görür de:

"Elhamdü lillâhillezî âfânî mimmâ ibtelâke bihi ve faddahnî alâ kesî-rin mimmen haleka tafdîhn."

"Seni mübtelâ kıldığı şeyden bana afiyet veren ve yarattığı çok kimse­lerden beni üstün kılan Allah´a hamd olsun, derse, o belâ ona isabet etmez."[24]

787- Ömer İbni Hattab´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayette Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim belâ sahibini görür de:

"Elhamdü lillâhilîezî âfânî mimmebtelâke bihî ve faddalenîalâ kesîrin mimmen haleka tafdîlen."

"Seni mübtelâ kıldığı şeyden bana afiyet veren ve yarattığı çok kimse­ler üzerine beni üstün kılan Allah´a hamd olsun", derse muhakkak o be­lâdan nerede olursa olsun yaşadığı müddet kurtulmuş olur."[25]

Ben derim ki: Gerek mezhebimize bağlı olan ve gerekse bağlı olmayan âlimler demişlerdir ki, insan bu sözleri kendi nefsine işittirecek şekilde gizli söylemeli, belâya uğramışa duyurmamalıdır. Çünkü bu sözlerden kalbi incinir. Fakat bir fesaddan korkulmadığı takdirde, adamın belâsı birgü-nahdan dolayı ise bu sözler aşikâre söylenebilir. En iyisini Allah bilir.


Kendisinin Veya Bir Sevdiğinin Halindensorulanın Allah´a Hamd Etmesinin Ve İyiliğini İfâde Edecek

Cevap Vermesinin Müstehaplığı



788- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre: "Hazreti Ali (Radıyallahu Anh), Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in vefat ettiği hastalığı zamanında huzurundan çıktı. İnsanlar:

Ey Ebu Hasan! Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem nasıl sabah­ladı O;

Allah´a hamd olsun iyi olarak sabanladı, dedi."[26]


Çarşıya Girince Okunacak Dualar


789- Ömer İbni Hattab´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur "Kim çarşıya gi­rer de:

"Lâ ilâhe illâllâhu vahdehûlâşerikelehû, lehu´l-mülkü ve lehü´1-hamdü yuhyî ve yumîtu ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi´l-hayru ve hüve alâ külli şey´ın kadir."

"Allah´dan başka İlâh yoktur, yalnız O vardır. O´nun ortağı yoktur. Mülk O´nundur, hamd da O´na mahsustur. Öldürür ve diriltir. O hayat sahibidir, ölmez. Hayır onun elindedir. O, herşeye kadirdir." Derse, Al­lah ona bin kere (milyon) sevab yazar ve ondan milyon günah siler. Dere­cesini de milyon kere yükseltir. "[27]

Bunu Hakim Ebu Abdullah Buhârî ve Müslim üzerine yazdığı Müsted-rek kitabında çok rivayet yollan ile anlatmıştır. Bazı rivayetlerde de: "Allah ona Cennette bina yapar." ifadesini hadise eklemiştir. Orada daha ilâve

de vardır. Kavı üer ki: Ben Horasan´a gittim ve Kuteybe İbni Müslim´in yanına vardım. Ona dedim ki, sana bir hediye ile geldim. Bunun üzerine bu hadisi şerifi ona naklettim. Bundan dolayı Kuteybe İbni Müslim ce­maatı ile beraber bineğine biner çarşıya varırdı. Böylece o sözleri söyler­di. Sonra dönerdi. Bunu Hakim de İbni Ömer´den rivayet ederek Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e yükseltmiştir.

Hakim demiştir ki, bu bölümle ilgili Câbir´den, Ebu Hüreyre´den Bü-reyde El-Eslemî´den ve Enes´den rivayet edilen hadisler vardır. Bu kita­bın sıhhat şartlarına en uygun olanı bu lâfızdan değişik olarak Büreyde´-nin hadisidir. Hâkim bunu Büreyde´ye isnadla şöyle rivayet etmiştir:

790- Büreyde´den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Resûlüllah Salallahu Aleyhi ve Sellem çarşıya girdiği zaman:

"Bismillâhi allâhümme innî es´elüke hayra hâzihi´s-sûkı ve hayra mâ fîhâ ve eûzü bike min şerrihâ ve şerri mâ fîhâ. Allâhümme innî eûzü bike en usîbe fîhâ yemînen fâcireten ev safkatenhâsireten."

"Bismillah. Allah´ım, bu çarşının hayrını ve burada olan faydalı ve ha­yırlı şeyi Senden istiyorum. Bu çarşının kötülüğünden ve burada işlenen kötülüklerden Sana sığmıyorum. Allah´ım! Burada yalan yemine uğra­maktan yahut ziyan olan bir alış-verişten Sana sığınırım."[28]


Sünnet Üzere Evlenene Yahut Satın Alana Yahut Şeriatın Güzel Saydığı Bir İşi Yapana: "İsabet Ettin"

Yahut ´Güzel Yaptın" Yahut Bunun Benzeri Söz Söylemenin Müstahablığı



791- Câbir´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana:

" Ey Cabir, evlendin mi diye sordu.

Evet, dedim.

Bekâr mı aldın dul mu dedi.

Dul yâ Resûlellah, dedim.

Bakire alaydın da onunla eğlenirdin, o da seninle eğlenir şakalaşırdı "

Yahuf´Onunla gülüşürdün, o da seninle gülüşürdü" demiştir. Ben dedim ki:

Babam Abdullah ölünce geriye dokuz, yahut yedi kız bırakmıştı. On­lara denk olan birini getirmeyi hoş bulmadım. İstedim ki bir kadın geti­reyim de onlara sahib olsun ve hallerini düzeltsin. Peygamber (s.a.v):

İsabet ettin buyurdu. "[29]


Aynaya Bakınca Okunacak Dualar


792- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem anyana baktığı zaman şöyle derdi:

"Elhamdü lîllâh. Allâhümme kenıâ hassenle halkı fehassin huluki."

Hamd Allaha mahsustur. Allah´ım! Benim kılığımı güzel yarattığın gi­bi, ahlakımı da güzel yap."[30]

793- Enes (Radıyallahu Anh)dan yapılan rivayette Enes şöyle demiştir: Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem aynada yüzüne baktığı zaman:

"Elhamdü lilîâhillezî sevvâ haîkî feaddelehû ve keneme surete vechî fehassenehâ ve ce´alenî mine´l-müslimîn."

"O Allah´a hamd olsun ki, benim yaratılışımı düzgün yapmış ve onu dengeli bir hale koymuştur, yüzümün şeklini iyi yapmış ve onu güzelleş­tirmiş ve benî de müslümanlardan yapmıştır"[31]


Kan Aldıranın Okuyacağı Duâ


794- Hazreti Ali´den (RadıyallahuAnh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu, Aleyhi ve Sellem;

"Kan aldırma zamanında kim Âyetel-Kürsi´yi okursa, kan aldırması­nın yararı olur, buyurmuştur."[32]


Kulağı Çınlayanın Okuyacağı Duâ


795- Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in âzâdlısı Rafi´den (Radı­yallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Salallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden birinizin kulağı çınladığı zaman beni hatırlasın ve bana Salât getirsin ve: Beni anan kimseye Allah hayır ver­sin, desin."[33]


Ayağı Uyuşup Tutulanın Okuyacağı Duâ


796- Haysem İbni Haneş´den yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: "Biz Abdullah İbni Ömer´in (Radıyallahu Anhüma) yanında idik. Ayağı uyu­şup tutuldu. Ona bir adam dedi ki, sana insanların sevimlisi olanını ha­tırla. Bunun üzerine: Yâ Muhammed Sallalahu Aleyhi ve Sellem dedi de, sanki bağdan çözülmüş gibi rahatladı."[34]

Mücahid´den yapılan rivayetde: İbni Abbas´ın (Radıyalluhu Anhüma) yanında bir adamın ayağı uyuştu. Bunun üzerine İbni Abbas (Radıyalla­hu Anhüma):

Sana göre insanların en hayırlısı olanını hatırla, dedi, Adam:

Muhammedün Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi. Böylece uyuşuklu­ğu gitti. "[35]

Yine İbni Sünnî´nin kitabında, Buhârî´nin şeyhlerinden biri olan İbra­him İbni´l-Münzir El-Hizamî´den rivayetimizde o demiştir: Medine´liler, (şair) Ebu Atahiye´nin şu güzel beytinden hoşlanırlardı:

Onun ayağı bazı zamanlar uyuşup tutulur; Eğer (sevdiğini kasdederek) ey Utbe, demezse, (ondan) uyuşukluk gitmez.


Müslümanlara Veya Yalnız Kendisine Zulüm Yapana Beddua Etmenin Caizliği


Bil ki, bu konu cidden çok geniştir. Bunun cevazı üzerinde kitab ve sün­netten deliller ile önceki ve sonraki mü´minlerin işleri birbirlerini güçlen­dirmiştir. Allah Sübhânehu ve Tealâ Hazretleri Kur´ama bilinen çok yerlerinde, (Allah´ın rahmet ve selâmı üzerlerine olsun) Peygamberlerin kâfirlere beddua ettiğini haber vermiştir.

797- Hazreti Ali´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ahzab gününde (Hendek Savaşında): Bi­zi (kâfirler) ikindi namazından alıkoydukları gibi, Allah da onların ka­birlerine ve evlerine ateş doldursun, dedi."

798- Çeşitli yollardan rivayet edildiğine göre:

"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, (Bi´ri Manûne adı verilen olay­da yetmiş kadar hafız ve) okuyucuları (Radıyallahu Anhüm) (pusuya dü­şürüp) öldürenlere beddua, etti ve bir ay onlar aleyhine şöyle duada bu­lundu: Allahım! Ri´l, Zekvan ve Usayye kabilelerine lanet et."[36]

799- İbni Mes´ud´dan uzunca rivayet edilen hadis: Ebu Cehil´in ve Ku-reyş´den olan arkadaşlarının deve işkembesini Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellemin sırtına koymaları ile ilgilidir. Bundan dolayı Peygamber (s.a.v) onlara beddua etti. Peygamber (s.a.v) duâ edince, üç defa duâ ederdi. Sonra Peygamber (s.a.v): Alah´im! Kureyş´i (kâfirlerini) helak et, dedi ve üç kez söyledi, sonra: Allah´ım! Ebu Cehil´i, Utbe İbni Rabi´a´yi he­lak et dedi ve, (Diğer Arkadaşları ile) tam yedi kişiyi saydı. ."[37]

800- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Re-sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle duâ ederdi: "Allah´ım! Mek­ke´de biçare müminlere zulmeden Kureyş kavminden) Mudaroğullarına azabını şiddetlendir. Allah´ım! (Yedi sene kıtlık verdiğin)Yûsuf peygam­berin kıtlık yıllarının benzerini onlara ver."[38]

801- Seleme İbni Ekvâ´dan yapılan bir rivayete göre: "Bir adam Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi ve Seîlem´in yanında sol eli ile ye.di. Bunun üzeri­ne peygamber (s.a.v):

Sağ ilenle ye buyurdu. Adam:

Gücüm yetmiyor, dedi. Peygamber (s.a.v):

Gücün yetmesin. Sağ eli kullanmasına engel olan kibirden başkası değildi, dedi. Ravi demiştir: artık elini ağzına kaldıramadı."[39]

Derim ki, bu adam Büsr idi. Sahâbidir ve deve çobanının oğludur. EJ-Eşca´i´dir. Şer´i bir hükme muhalefet eden aleyhine duâ etmenin cevazı bu hadisi şeriften anlaşılmaktadır.

802- Câbir İbni Semüre´den yapılan rivayetde o şöyle demiştir: "Küfe halkı Sa´d İbni Ebî Vakkas´ı (Radıyallahu Anh) Hazreti Omere (Radı­yallahu Anh) şikâyet etti. Bunun üzerine onu (valilik) görevinden alıp on­lara başkasını tayin etti." Böylece hadisi şerifi anlattı. Nihayet dedi: "Ömer onunla beraber Küfe´ye adamlar yahut bir adam gönderdi. Ondan soruş­turuyordu. Ondan soruşturmadığı bir mescid bırakmadı. Hepsi onun iyi­liğini söyleyip onu övdüler. Nihayet Abs Oğullarının Mescidine girdi. On­lardan Üsâme İbni Katâde ismindeki bir adam Ebu Sa´de künyesini taşı­yordu, dedi ki:

Bize sorarsan, gerçek şu ki Sa´d İbni Ebî Vakkas seriyye ile gitmiyor (askeri birlik ile cihada çıkmıyor), eşit olarak (mallan) bölmüyor ve hü­kümde adalet yapmıyor. Sa´d İbni Ebî Vakkas dedi:

Bana gelince, vallahi üç şeyle duâ edeceğim: Allah´ım, eğer bu adam insanlara gösteriş yapıp ve kendini duyurmak için yalan söylüyorsa, öm­rünü uzat, ihtiyacını çoğalt ve bunu fitneye düşür. Adam bundan sonra:

Ben fitneye düşmüş bir ihtiyarım. Sa´d´ın bedduası bana isabet etti, der­di "[40]

Câbir İbni Semure´den hadisi şerifi rivayet eden Abdülmelik İbni Umeyr şöyle demiştir: Ben sonra Üsâme İbni Katâde´yi gördüm, kaşları yaşlılık­tan dolayı gözleri üstüne düşmüş olduğu halde, yollarda cariyelere sar­kıntılık ederdi de, onları cimciklerdi.

803- Urve Îbni´z-Zübeyr´den yapılan rivayetde, Evs´in yahut Üveys´in kızı Ervâ, Mervan İbni´I-Hakem´in huzuruna çıkıp Said İbni Zeyd´i (Radi-yallahu Anhüma) şikayet etti ve arazisinden bir kısım aldığım iddia etti. Said (savunmasında) şöyle dedi:

Ben Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den (bu konuda söz) din­ledikten sonra bu kadının arazisinden almış oldum. Mervan sordu:

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den ne dinledin Said, Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu dinledim, dedi:

" Kim haksız yere bir karış yer alırsa, onu boynunda gerdanlık ola­rak yedi kat yere kadar taşımış olur." Mervan:

Artık bundan sonra senden bir delil istemem, dedi. Said:

Allah´ım! Bu kadın yalan söylüyorsa, onun gözünü kör et ve onu arazisinde öldür; dedi. Ravi demiştir: Kadın, gözü kör olmadan ölmedi ve kendi arazisinda yürürken bir çukura düşerek öldü.[41]


Bidat Ve Masiyet Ehlinden Uzak Kalmak


804- Ebû Bürde İbni Ebu Musa´dan rivayet edilmiştir: "Ebû Musa (Ra-dıyallahu Anh) öyle bir ağrıya tutuldu ki, bayıldı. Başı da hanımlarından birinin kucağında idi. Hanımlarından biri de çığlık attı. Fakat adam ona cevab verebilecek bir halde değildi. Ayıldığı zaman: Resûlüllah Sallalla­hu Aleyhi ve Sellem´in beri (uzak) olduğu kimseden ben de beriyim. Çünkü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Çığlık koparan kadından, saç yo­landan ve elbise parçalayandan beri olmuştur, dedi."[42]

Yahya İbni Ya´mer´den yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: Ben İbni Ömer´e (Radıyallahu Anhüma) dedim ki, ey Ebû Abdurrahman! Bizden önce bir takım insanlar ortaya çıktı. Bunlar Kur´ani okuyorlar ve kade­rin olmadığına inanıyorlar ve bütün işler de yeni olarak ortaya çıkar. (Allah ezelde onları bilmez, meydana çıktıktan sonra onları bilir) diyorlar.

Bunun üzerine İbni Ömer şöyle dedi: Onlarla buluştuğun zaman onla­ra bildir ki, ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar.[43]


Kötü Bir Şeyi Gidermeye Başlayınca Okunacak Dua


805- İbni Mes´ud´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle de­miştir: "Fetih günü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke´ye girdi. Kabe´nin etrafında üçyüz altmış tane put vardı. Peygamer elindeki sopa ile dürtmeye başladı ve şöyle diyordu:

"Hak (İslâm dini) geldi ve bâtıl zail oldu. muhakkak ki, bâtıl yok ol­maya mahkûmdur.[44] Hak geldi, artık bâtıl (putlar) yaratamaz ve öl­dükten sonra diriltemez."[45]


İnsanın Dilinde Kötü İfade Olursa Ne Okur


806- Huzeyfe´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Dilimin kötü söylemesinden Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e şikâyette bulun­dum. Peygamber (s.a.v): İstiğfardan neden uzaksın (Allah´dan mağfiret dilesen ya) Ben her gün yüz defa Aziz ve yüce olan Allah´dan mağfiret dilerim, dedi.[46]


İnsanın Hayvanı Tökezleyince Okunacak Duâ


807- Tâbi´inden olan meşhur Ebu´l-Melih´den rivayet edilmiştir. O da bir adamdan rivayet etti. Adam dedi ki: "Ben Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in arkasında olarak hayvanına binmiştim. Hayvanı kaydı. Ben, şeytan helak olsun, dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): Şeytan he-lâk olsun deme; çünkü sen bu sözü söylersen, öyle büyüklenir ki koca bir ev gibi olur ve der ki, (hayvanın kayması benim kuvvetimle oldu. Fakat şöyle de: Allah´ın ismine sığınırım. Zira sen bunu söylediğin zaman sinek olmuş gibi küçülür, buyurdu.[47]


Vali Ölünce Beldenin Büyüğünün İnsanları Teskinedecek Şekilde Onlara Hitab Etmesi, Öğüt

Vermesi,Sabır Tavsiye Edip Bulundukları Hâl Üzerekalmalarını Söylemesinin Müstahablığı



808- Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in vefat gününde, Ebû Bekir Es-Sıddık´ın (Radıyalîahu Anh) meşhur hutbesinin hadîsinde şu sözü ri­vayet edilmiştir: "Kim Muhammed´e ibâdet ediyordu ise, bilsin ki Mu-hammed ölmüştür: Kim de Allah´a ibâdet ediyorsa, bilsin ki Allah hayat sahibidir, ölmez."[48]

Cerir İbni Abdullah´dan rivayet edilmiştir ki, Basra ve Küfe Emiri bu­lunan Muğire îbni Şube vefat edince, Cerir kalkıp Allah Tealâ´ya hamd ve sena etti ve dedi: Ortağı bulunmayan bir Allah´dan korkun. Size bir Emir (idareci) gelinceye kadar vakar ve sükûnetinizi bozmayın. Şimdi si­ze (idareci) gelecektir, buyurmuştur. "[49]


Kendisine Yahut İnsanlara Yahutinsanların Bir Kısmına İyilik Edene Bundan Ötürü Duâ Etmek Ve Bu

İşe Onu Teşviketmek



809- Abdullah İbni Abbas´dan (Radıyalîahu Anhüma) yapılan rivaye­te göre, o şöyle demiştir:

"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem helaya çıktı, ben de abdest al­ması için su koydum. Peygamber (s.a.v) çıkınca:

Bunu kim koydu dedi. Kimin koyduğu ona bildirildi. Peygamber (s.a.v): Allah´ım! Onu din bilgini (fakîh) yap" buyurdu.[50]

810- Ebû Katede´den (Radıyalîahu Anh) uzunca olan ve Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem´in pek çok mucizelerini taşıyan büyük hadisi ri­vayet edilmiştir. O şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem ile (hayvanlar üzerinde) yürüyorduk. Nihayet gece ortası oldu. Ben Peygamberin yan tarafında idim. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e uyku bastı da, devesinden sarkar oldu. Yanma varıp onu uyandırmadan devesi üzerinde doğruluncaya kadar hemen onu düzelttim. Sonra gecenin sonu yaklaşıncaya kadar yürüdü. Devesinin üzerinde sarktı. Onu uyan­dırmadan hemen kendisini destekledim. Öyle ki, devesi üzerinde doğrul­du. Sonra yürüdü; nihayet seher vaktinin sonu olunca, öyle bir .sarktı ki, daha önceki iki sarkmadan daha fazla idi, nerde ise düşüyordu. Hemen yanma varıp onu doğrulttum. O başını kaldırıp: "Kim bu dedi

Ebû Katade, dedim.

Benimle bu yürümen ne zaman oldu dedi. Dedim ki:

Benim seninle bu yürümem gece boyunca devam etti. Peygamber (s.a.v):

Allah´ın peygamberini koruduğun gibi Allah´da seni korusun, buyurdu.[51]

811- Üsâme İbni Zeyd´den (Radıyalîahu Anhüma) rivayet edilmiştir. O da Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu anlat­tı: "Kime bir iyilik edilir de bunu yapana: Allah seni hayırla mükâfatlan­dırsın, derse fazlasıyla teşekkür yapmış olur."[52]

812- Sahâbî olan Abdullah ibni Ebu Rabî´a´dan (Radıyalîahu Anh) ya­pılan rivayetde o şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem kırk bin (dirhem para) ödünç aldı. Sonra ona mal geldi de onu bana öde­di ve: Allah senin malına ve ailene bereket versin. Ödünç vermenin karşı­lığı hamd etmek ve ödemektir, dedi."[53]

813- Cerir İbni Abdullah El-Beceli´den (Radıyalîahu Anh) yapılan ri­vayetde o şöyle demiştir:

"Cahiliyet zamanından kalma Has´em kabilesine ait bir tapınak vardı. Ona Yemen´lilerin Kâbesi ve Zülhalasa denirdi. Resûlüllah Sallallahu Aley­hi ve Sellem bana şöyle dedi: "Sen bu Zülhalasa´dan beni rahatlığa ka-vuştururmusun (onu temizlermisin) Bunun üzerine ben Ahmes kabile­sinden yüz elli süvari ile (onu hedef alarak) yola çıktım. O tapınağı kırdık ve orada bulduğumuz kimseleri öldürdük. Sonra peygambere döndük ve

ona (durumu) bildirdik. Peygamber de bize ve Ahmes kabilesine duâ et­ti. "[54]

Bir rivayette de: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beş defa Ah­mes kabilesinin atlarına ve erkeklerine bereket diledi." şeklindedir.

814- İbni Abbas´dan (Radiyallahu Anhüma) rivayet edilmiştir: "Ab-bas ailesi Zemzem´den su çekip çalışırlarken, Resûlüllah Sallallahu Aley­hi ve Sellem Zemzem´e geldi ve şöyle buyurdu: Çalışınız, çünkü siz iyi bir iş üzerindesiniz."[55]


Kendisine Hediye Verilen Kimse, Hediye Verene Duâedince Hediye Verenin De Ona Duâ Etmesinin
Mustahablığı



815- Hazreti Aişe´den (Radiyallahu Anha) yapılan rivayetde şöyle de­miştir: "Ben Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e bir koyun hediye ettim. (Peygamber (s.a.v), onu dağıtmak için bana) onu böl, dedi. Aişe, hizmetçisi (dağıtımdan) dönünce sorardı: (Hediyeyi alanlar) ne dediler Hizmetçi de derdi ki, Allah size bereket versin, dediler. Hazreti Aişe´de: Allah onlara de bereket versin, onların söylediklerine biz aynı karşılığı veririz. Bizim sevabımız da bize kalır, derdi."[56]


Kendisine Bir Hediye Verilen Kimsenin Meşru Bir Manadan Dolayı Hediyeyi Geri Çevirip Özür Dilemesi
Müstahabdır Bu Da Hakim Yahut Vali Olduğu İçin Yahut Hediyede Haram Şübhesi Olduğu İçin Yahut
Bundan Başka Bir Özür İçin Yapılır.


816- îbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) rivayet ettik ki: "Sa´b İb­ni Cessame (Radıyallahu Anh) Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e peygamber (hac için) ihramda iken, bir yabani merkeb hediye etti. Bunu peygamber ona geri verdi ve şöyle dedi:Eğer biz ihramda buhınmasaydık senden kabul ederdik." (Yaban eşeği av hayvanı olduğu için ihram halin­de olanlar ondan faydalanamaz. Bu hayvanın eti aslında yenir.)[57]


Kendinden Bir Engeli Giderene Okunacak Duâ


817- Said İbni´l-Müseyyib´den rivayet edilmiştir. O da, Ebû Eyyüb el-Ensarî´den (Radıyallahu Ânh) rivayet etti ki:

"Kendisi Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in sakalından bir to­zu alıp giderdi. Bunun üzerine Resûlülîah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hoş­lanmadığın şeyi Allah senden silip gidersin, ey Ebâ Eyyüb! buyurdu."[58]

Sa´d´dan bir rivayet de şöyledir: "Ebû Eyyüb, Resûlülîah Sallallahu Aleyhi ve SellemMen (toz gibi) bir şey aldı. Bunun üzerine Resûlülîah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem: Sende fena bir şey bulunmasın, Ey Ebû Eyyüb, sende bir fenalık bulunmasın..." buyurdu.

Abdullah İbni Bekir El-Bahilî´den rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir: Ömer (Radıyallahu Anh) bir adamın sakalından yahut başından bir şey aldı. Adam:

Allah senden hoş olmayan şeyi gidersin dedi. Ömer (Radıyallahu Anh) bunun üzerine:

Biz müslüman olalı beri bizden fenalığı giderdi. Ancak senden (na­hoş) bir şey alınınca de ki: Ellerin hayır toplasın, dedi."[59]


Meyvanın Turfandasını Görünce Okunacak Dualar


818- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir: "İnsanlar ilk çıkan meyvayı gördükleri zaman onu Resûiüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e getirirlerdi. Resûlülîah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu alınca: Allah´ım, meyvemizde bize bereket ver. Şehrimizde bize bereket ver, Ölçeğimizde bize bereket ver, kilerimizde bize bereket ver buyurur­du. Sonra yaşı en küçük olanı çağırır da o meyvayı ona verirdi."[60]

Yine Müslim´in bir rivayetinde şöyledir: "Bereket üzerine bereket ver, (der) sonra o meyvayı çocuklardan yanında bulunanların en küçüğüne verirdi." Tirmizî´nin rivayetinde ise: "En küçük gördüğüne verirdi." şek­lindedir.

819- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh): "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i gördüm; kendisine turfanda bir mevya getirildiği zaman onu gözleri üzerine sonra dudakları üzerine kordu ve şöyle buyururdu:

"Allah´ım!. Bunun evvelini bize gösterdiğin gibi, sonunu da bize gös­ter. Sonra onu yanında olan çocuklardan birine verirdi. [61]


İnsanlara Va´z Etmede Ve İlim Öğretmede Ölçülü Olmanın Müstahablığı


Bil ki, bir topluma va´z eden yahut onlara bir ilim öğreten kimsenin bu.konuda ölçülü hareket etmesi müstahabdır. Onları usandıracak şekil­de sözünü uzatmamahdır. Çünkü insanlar sıkılır ve rahatsız olurlar. Böy­lece ilmin ve va´zın kıymet ve zevki kalblerinden gitmiş olur. Eğer ilim­den ve hayırlı söz dinlemekten hoşlanmazlarsa, o zaman harama düşmüş olurlar.

820- Şakîk İbni Seleme´den yapılan rivayetde şöyle demiştir: "İbra Mes´-ud (Radıyallahu Anhüma) her perşembe günü bize va´z ve nasihat eder­di, bir adam ona:

Ey Ebû Abdurrahman! Her gün bize öğüt vermeni istiyorum, dedi. Bu­nun,üzerine İbni Mes´ud:

Beni bundan engelleyen, size usanç vermeyi sevmeyişimdir. Bir de ben, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bize usanç gelmesinden korkarak bizi bu iş için bekletip alıkoyduğu gibi, ben de sizi va´z için öyle bekleti­yorum, dedi."[62]

821- Ammar İbni Yâsir´den (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde o demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğu­nu işittim: "İnsanın namazını uzun ve hutbesini kısa yapması, onun an­layışlı olduğuna delâlet eder. O halde namazı uzun, hutbeyi de (konuş­maları) kısa yapın. "[63]


İyi İşe Delâlet Ve Ona Teşvik Etmenin Fazileti


Allah Teaîâ şöyle buyurmuştur:

"İyilik ve takva üzere birbirinize yardım edin."[64]

822- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre, Resû-lüliah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim hidayete (hak yola) çağırırsa, ona uyanların sevabı kadar kendi­sine de sevab olur. Hem de bu, diğerlerinin sevabından hiç bir şey eksilt­mez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa, ona uyanların günahları kadar ken­disine de günah olur; bu da onların günahlarından bir şey eksiltmez. "[65]

823- Ebû Mes´ud El-Ensarî El-Bedrî´den (Radıyallahu Anh) yapılan ri­vayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyur­du: Hayırlı bir şeye delâlet eden kimse için, onu yapanın sevabı kadar mü­kâfat vardır. "[66]

824- Sehl İbni Sa´ddan (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir: "Resû­lüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ali´ye (Radıyallahu Anh) şöyle buyur­du: Vallahi senin sebebinle bir adamı Allanın hidayete erdirmesi, senin için deve sürüsünden daha hayırlıdır."[67]

825- Sahih´de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şu sözü riva­yet edilmiştir: "Kul, kardeşinin yardımında bulunduğu müddet Allah da kulun yardımcısı olur."[68]


Kendisine Sorulan Bir İlmi Bilmeyip De Onu Başka Bir Kimsenin Bildiğini Bilenin Ona Delalette
Bulunması



Bu bölümden önce geçen bölümlerde bu konuya dair sahih hadisler var­dır. Orada: "Din nasihattir." hadisi vardır. Bu (delâlet yapmak) da nasi-hattandir.

826- Şüreyh Ibni Hânî´den yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Mestler üzerine meshetmekten sormak üzere Hazreti Aişe´ye (Radıyallahu Anha) gittim. O (bana): Sen, Ebû Tâlib´in oğlu Ali´ye (Radıyallahu Anh) git, ona sor; çünkü o, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile yolculuğa çıkardı, dedi. Biz de meseleyi ona sorduk."[69]

827- Sa´d İbni Hişam İbni Âmir, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem vitir namazından sormak üzere İbni Abbas´a gitmiş. Bunun üzerine İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma):

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve SeUem´in vitrini yeryüzünde en iyi bilen kimseyi sana göstereyim mi dedi. Sa´d:

Kimdir dedi. İbni Abbas:

O Aişe´dir, Ona git de ona sor, dedi."[70]

828- İmrân İbni Hıttân´dan yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Aişe´ye (Radıyallahu Anha) ipekten sordum. Bana dedi ki, İbni Abbas´a git de ona sor. Ben de ona sordum. Dedi ki, İbni Ömer´e sor. İbni Ömer´e sor­dum. O bana: Ebû Hafs (yani Hattab´ın oğlu olan babam Ömer Radıyal­lahu Anh) bana bildirdi. Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyur­muştur: "İpeği ancak âhirette nasîbi olmayan kimse dünyada giyer, de­di. "[71]


Allah´ın Hükmüne Davet Edilenin Okuyacakları


Bir kimseye başkası derse ki, benimle senin aranda (hüküm verecek) Allah´ın kitabı var, yahut Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in Sün-neti var, yahut müslümanların âlimlerinin sözleri var, yahut bunların ben­zeri sözler söylerse, yahut beraber müslümanların hâkimine gidelim, ya­hut müftiye gidelim, aramızdaki davayı çözsün derse, karşılık olarak ka­bul ettik, itaat ettik, başüstüne, ne iyi şey gibi sözler söylemek uygun olur. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Aralarında hüküm vermek için mü´minler Allah´a ve O´nun peygam­berine davet edildikleri zaman, onların sözü sadece: Kabul ettik, itaat ettik olmuştur. İşte onlar (azâbdan) kurtulanlardır. "[72]

Bir iş üzerinde dava açana yahut anlaşmazlık çıkarana şöyle demek uy­gundur: Yüce Allah´dan kork, yüce Allah´dan sakın, düşün ki, Allah yap­tığını biliyor, bil ki, Allah Tealâ her halinden haberdardır, bil ki, söyle­diklerin aleyhine yazılıyor ve onlardan hesaba çekileceksin benzeri söz­ler... Yahut ona der ki, Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde herkes hayır olarak ne yapmışsa onu bulacaktır.[73] Yahut:

"Öyle bir günden korkun ki, (hesab vermek için) ogün Allah´a döndü­rüleceksiniz."[74] Yahut benzeri ayetler, yahut sözlerden yukarki ifade­lerin benzerleri söylenir. Bunlara karşı edebli olmak ve şöyle demek ge­reklidir:

Kabul ettim, doğrudur, Allah´dan bu konuda başarı dilerim, kerim olan Allah´ın îütfunu isterim. Sonra bu sözleri söyleyene karşı yumuşak dav-ranılır. Bu sözlerde ciddiyetsizlikle davranmaktan çok sakınmalıdır. Çünkü çok kimseler bu sözler esnasında uygun olmayan sözler söylerler. Öyle ki, bazı insanlar küfür olan ifadeler kullanırlar.

Bir insana arkadaşı: Bu senin yaptığın Resûîüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in hadisine aykırıdır, dediği zaman, buna cevab olarak şöyle de­memelidir: Hadisin zahiri özellik bakımından metruk veya tevilli ve ben­zeri bir halde olsa bile, ben bu hadisi benimsemem, ben bununla amel etmem. Ancak şöyle denmelidir: Bu hadisin özelliği vardır yahut tevil edil­miştir, zahiri manası icmaen terk edilmiştir gibi ifadeler kullanılmalıdır.


Cahillerden Yüz Çevirmek


Allah Sübhânehu ve Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Sen bağışlama yolunu tut, iyilikle emret ve cahillerden yüz çe­vir. "[75]

Yine Allah Teaiâ buyurmuştur:

"(Gerçek mü´minler) boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve:. Yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Bizden size güven olsun. Biz cahilleri arkadaş edinmeyiz, derler. "[76]

Yine Allah Teaiâ buyurmuştur:

"Bizim Kurbanımızdan yüz çeviren kimseden (ey peygamberim) sen de yüz çevir. "[77]

Yine Allah Tealâ buyurmuştur:

"Şimdi sen (o inkarcılardan) güzel bir şekilde yüz çevir."[78]

829- Abdullah İbni Mes´ud´dan yapılan rivayetde şöyle anlatmıştır: "Hu-neyn savaşı olunca Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem arabın eşrafın­dan bazı kimseleri (imanları kuvvetleşsin diye ganimet taksiminde gözet­leyip) üstün tuttu. Bunun üzerine bir adam:

Vallahi bu ganimet taksiminde adalet yapılmadı ve bunda Allah´ın rı­zâsı gözetilmedi, dedi. ben dedim ki, vallahi (senin dediklerini) Resûlül­lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e haber vereceğim. Hemen peygambere gittim ve onun söylediklerini haber verdim. Peygamberin yüzü kızaracak şekilde değişti. Sonra:

Allah ve O´nun peygamberi adalet yapmazsa kim adalet yapar buyur­du. Sonra devam etti.: Allah Musa´ya rahmet etsin; ona bundan daha çok eziyet edildi de sabretmişti."[79]

830- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle an­latmıştır:

"Uyeyne İbni Hısn İbni Huzeyfe bir seferden döndü de kardeşinin oğ­lu Hurr İbni Kays´ın hanesine indi. Hurr İbni Kays, Ömer´in (Radıyala-hu Anh) kendine yaklaştırdığı kimselerdendi. Kur´an okuyucuları yaşlı ve gençler olarak Hazreti Ömer´in danışma ve meclis arkadaşları idiler. Uyeyne kardeşinin oğluna:

Ey kardeşimin oğlu! Senin bu Emir (Halife Ömer) yanında itibarın var. Benim için izin iste de, yanına varayım, dedi. O da izin istedi. Bunun üze­rine Ömer ona izin verdi. Uyeyne (halifenin) yanına varınca:

Söyle, ey Hattab´m oğlu! Vallahi sen bize bağışta bulunmuyorsun ve aramızda adaletle hüküm vermiyorsun, dedi. Ömer (Radıyallahu Anh) kızdı, onu cezalandırmak istedi. Hurr ona:

Ey mü´minlerin emiri! Yüce Allah peygamberine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir," dedi. Bu adam cahillerdendir. Vallahi bu âyeti Hurr ona oku­yunca olduğu yerde kaldı. Ömer Allah´ın kitabı önünde en çok eğilip ka­lanlardandı.[80]


Bir Kimsenin Kendinden Yüksek Olana Öğüt Vermesi


Burada, bundan önceki bölümde geçen İbn-i Abbâs´ın Ömer kıssası hak­kındaki hadisi söz konusudur.

Bil ki, bu bölüm üzerinde önemle durulması gereken konulardan biri­dir. Eğer verilecek bir öğütten bir fesat doğmayacaksa, küçüğe ve büyü­ğe nasihatta bulunmak insana vacib olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et."[81]

Bu konudaki hadislere gelince, onlar sayılamayacak, kadar çoktur. Fa­kat hayasızlık, cehalet ve hata düşüncesi ile büyük şahsiyetlere karşı bu görevi insanların ihmal edip yerine getirmemesi haya değildir. Bu bir şah­siyet zayıflığıdır, gevşekliktir ve acziyettir. Çünkü hayanın hepsi hayır­dır. Haya ise ancak hayır getirir. Halbuki öğütü terk etmek kötülük geti­rir. Onun için haya olmaz. İlimde kemal bulmuş ümmetin gerçek âlimleri yanında haya (utanma) şudur: "O bir huydur ki, çirkini terk etmeye ve hak sahibinin hakkı üzerinde kusur yapmaktan ahkor." Bu ifade, Cü-neyd´in Kuşeyri Risalesinde anlattığımız şu tarifin manasını taşımakta­dır: Haya, iyilikleri ve kusurları görmektir. Bunların arasında bir hal do­ğar ki, ona haya denilir.

Ben bunu Müslim şerhinin başında geniş olarak açıkladım. Hamd Allah´a mahsustur. Allah en iyi bilendir.


Anlaşmaya Ve Verilen Söze Riayeti Emretmek


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Sözleşme yaptığınız zaman Allah´ın ahdine vefa gösteriniz."[82]

Yine Allah Tealâ buyurmuştur:

"Ey iman edenler, akidlerinizi yerine getirin."[83]

Yine Allah Tealâ buyurmuştur:

"Verilen sözü yerine getirin; çünkü verilen sözden caymak sorumluluktaşır. [84]

Bu konuda ayetler çoktur, bunların en şiddetlisi Allah Tealâ´nm şu sö­züdür:

"Ey îman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz Yapma­yacağınız şeyi söylemeniz Allah yanında buğz yönünden büyük olmuş­tur."[85]

831- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Resû-lüllah Sallallahu Aleyhi, ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Münafıkın (amel bakımından) alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söy­ler, söz verince cayar. Kendisine güvenilince hiyanet eder."[86]

Müslim rivayetinde ilâve etmiştir: "Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini müslüman sansa da... (manafıktır.) Bu manada hadisi şerifler çoktur. Bu anlattıklarımız yeterlidir. Âlimler ittifak ettiler ki, yapılması yasak olma­yan bir şeyi va´d edince, onu yerine getirmek gerekir. Acaba bu vacib mi yoksa müstahabmıdır Burada âlimler arasında ihtilâf vardır. İmam Şafi´i, imam Ebû Hanife ve âlimlerin çoğu bunun müstahab olduğuna inan­mışlardır. Eğer insan sözünü yerine getirmezse fazileti kaybetmiş ve hoş olmayan şeyi yapmış olur. Şiddetli bir şekilde tenzihen mekruhtur. Fakat insan günah işlemiş sayılmaz. Âlimlerden bir topluluk da bunun vacib ol­duğuna inanmışlardır. Maliki olan İmam Ebu Bekir İbni´I-Arabî demiş­tir ki, bu mezhebe kail olanlardan en büyüğü Ömer İbni Abdülaziz´dir. Malikiler üçüncü bir görüşe sahib olmuşlardır. O da şudur: Eğer verilen söz bir sebebe bağlanmışsa o zaman onu yerine getirmek vacib olur. Ev­len, sana şunu vereceğim yahut benim hakkımda kötü söylemeyeceğine yemin et, sana şunu vereceğim ve benzeri sözlerle va´d etmek gibi...

Eğer verilen söz bir sebebe bağlı değil de mutlak ise, o-zaman sözü ye­rine getirmek vacib olmaz. Bunu vacib kabul etmeyenler, söz vermeyi, hibe manasında kabul edip ona kıyaslamalardır. Alimlerin çoğunluğuna göre hibede vefanın vücubu ele geçmekle olur. Malikî´Iere göre ise, hibe­ye sadakat ele geçmeden önce vacibdir.


Malını Yahut Başka Şeyi Bir Kimseyevermek Üzere Teklifte Bulunana Duâ Etmenin Müstahablığı


832- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde o şöyle anlatmış­tır: "Muhacirler Medine´ye geldiklerinde Abdurrahman İbni Avf, Sa´d İbni Rebi´in konuğu oldu. Sa´d ona dedi ki, malımı sana böleyim ve ha­nımlarımdan, birini senin için (boşayip iddetten sonra nikâhlayasm diye) bırakayım. Abdurrahman Ona: Malında ve ailende Allah sana bereket versin, dedi."[87]


Gayrı Müslimin Bir Müslümana İyilik Edince, Müslümanın Ona Söyleyeceği


Bil ki, kâfirlere söylenmeyen Allah seni mağfiret buyursun ve benzeri sözleri, iyilik eden gayri müslime söylemek caiz değildir. Fakat hidayet dileğinde bulunulur. Sağlığına ve afiyet üzere bulunmasına duâ edilir.

833- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine su verilmesini iste­di de bir Yahudi ona su verdi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona:

Allah seni güzelleştirsin, dedi. Sonra adam ölünceye kadar ak saç görmedi."[88]


Bir Kimse Kendinden, Çocuğundan, Malından Yahut Bundan Başkasında Bir Şey Görür De Hoşuna
Giderse Ve Ona Gözünün Değmesinden Ve Bundan Zarar Görmekten Korkarsa Okuyacağı Dualar Nazar
Ve Göz Değmesinde Okunacak Dualar:


834- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygam­ber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Göz değmesi hakdır (gerçektir)."[89]

835- Ümmü Seleme´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayete göre: "Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem (zevcesi olan) Ümmü Seleme´nin evinde bir cariye gördü. Onun yüzünde sarılığa meyleden bir değişiklik gördü.

Bunun için : Bu kadından korunun; çünkü bunda göz değmesi vardır, buyurdu."[90]

936- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

"Göz değmesi hakdır. Kaderin önüne geçecek bir şey olsaydı, onun önü­ne göz değmesi geçerdi. Gözü değen kimseye abdest aldırdığınız zaman onun abdest suyu ile göz değmişi yıkayın, buyurdu."[91]

Ben derim: İstiğsal, gözü değen insana: elbisenin vücut tarafında olan kısmını su ileyıkadiye iyilikle söylenmesidir. Sonra o su, kendisine göz değenin üzerine dökülür. Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) şöyle de­diği sabit olmuştur: Gözü değen kimse, abdest almakla emrolunurdu. Sonra o su ile kendine göz değen yıkanırdı. Bunu Buhârî ve Müslim´in şartı üzere Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

837- Ebû Sa´îd El-Hudrî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre şöyle demiştir:

"Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs sûreleri) ininceye kadar, Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem Cinlerden ve insanın göz değmesinden Allah´a sığınırdı. Bu iki sûre nazil olunca onları okumaya başladı ve diğer sığın­ma tedbirlerini bıraktı."[92]

838- İbni Abbas´ın şu hadisi rivayet edilmiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem (torunları) Hasan ve Hüseyin´i şöyle (duâ ederek) koru­maya alırdı:

"Uîzükümâ bikelimâtillâhittâmmeti min külü şeytânın ve himmetin ve min külli aynin îâmmetin."

"İkinizi, her Şeytandan, her felâketten ve her fenalık veren göz değ­mesinden Allah´ın tam olan kelimelerine (Kur´an´ina) sığındırırım." Bir

de (Peygamber (s.a.v) torunlarına) şöyle derdi: Sizin atanız (İbrahim Pey­gamber), bunların şerrinden İsmail ve İshak´ı Allah´a sığındırırdı."[93]

839- Saîd İbni Hakim´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, gözü ile bir şeye isa­bet etmekten korktuğu zaman şöyle buyururdu:

"Allâhümme bârik fîhi ve lâ tedurrehû." "Allah´ım! Buna bereket ver ve ona zarar verme. [94]

840- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"İnsan hoşuna giden bir şeyi görür de şöyle derse ona zarar vermez:

Mâ şâellâhu lâ kuvvete illâ billâh."

"Allah´ın dilediği olur. Kuvvet de ancak Allah iledir. "[95]

841- Sehl îbni Huneyf den (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden biriniz kendi nefsinde yahut malında hoşuna giden bir şey görünce, ondan ötürü bereket dileğinde bulunsun (Bârekellah desin). Çünkü göz değmesi hak­tır. "[96]

842- Âmir îbni Rabî´a´dan (Radiyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Sizden biriniz kendi nefsinde ve malında bir şey görürde hoşuna giden bir şey onu hoş-landınrsa, bereket duasında bulunsun (Allah´ım, buna bereket ver, de­sin)."[97]

Allah kendilerine rahmet etsin âlimlerimizden İmam Ebû Muhammed El-Kadî Hüseyin mezheb üzerindeki Ta´hk kitabında anlatmıştır: Allah´­ın selâmı hepsinin üzerlerine olsun, peygamberlerden biri bir gün kavmi­ne baktı da onları çoğumsadi ve onlar peygamberin hoşuna gittiler. Bun­dan dolayı onlardan yetmiş bin kişi hemen öldü. Allah Sübhânehu ve Te-alâ o peygambere vahyetti:

Onlara senin gözün değdi. Eğer onlara gözün isabet ettiği zaman ken­dilerini koruyaydm (Allah´dan onlara bereket isteyeydin) heiâk olmaz­lardı. Peygamber sordu:

Hangi şeyle onları korumalıydım Bunun üzerine Allah Tealâ ona vahyetti:

"Hiç bir zaman ölmeyen, hayat sahibi olup her şeyi idare eden Allah´­ın kuvveti ile sizi korurum. Kötülüğü de sizden "Lâ Havle ve Lâ kuvvete illâ billahi´1-Azım ile kaldırırım." Kadı Hüseyin´den nakil yapan demiş­tir: Allah kendisine rahmet etsin, Kadi´mn âdeti şu idi: Arkadaşlarına bak­tığı zaman onların gidişat ve güzel Halleri hoşuna gidince bu sözlerle on­ları felâketten korurdu. Allah en iyisini bilendir.


İnsanın Sevdiğini Ve Sevmediğini Görünce Okuyacağı Dualar


843- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayetde, o şöyle demiştir:

"ResûlüIIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sevdiği bir şeyi görünce şöyle buyururdu:

"El-hamdü lillâhiUezî bini´metihî tetimmussâlihâtü."

"O Allah´a hamd olsun ki, O´nun nimeti ile iyi işler tamam olur." Hoş­lanmadığı bir şeyi görünce de şöyle buyururdu:

"El-hamdüJfflâhi alâ külli hâl." "Her halde Allah´a hamd olsun. [98]


Semâya Bakınca Okunacak Duâ


Şöyle söylemek müstahabdır:

"Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni noksanlıklardan ten-zîh ederiz. Bizi ateş azabından koru."[99] Ayet sonuna kadar okunur. Bunun okunması, Buharı ve Müslim´de tahriç edilen îbni Abbas´ın (Ra­dıyallahu Anhüma) şu hadisinden dolayıdır: ResûlüIIah Sallallahu Aley­hi ve Sellem bunu söylemiştir. Bunun açıklaması geçmişti. Allah en iyi bilendir.


Bir Şeyde Uğursuzluk Hissedince Okunacak Dualar


844- Sahâbî olan Muaviye İbni-I-Hakem Es-Sülemî´den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

"Dedim ki, ey Alah´m Resulü! Bizden bazı insanlar uğursuzluk yoru­munda bulunuyorlar Peygamber (s.a.v): Bu bir hisdir ki onu kalblerin-de duyuyorlar. Asla onları işlerinden alıkomasın, buyurdu.[100]

845- Ukbe İbni Âmir El Cühenî´den (Radıyallahu Anh) yapılan riva-yetde şöyle demiştir: "Uğursuzluğa yorma işinden Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e soruldu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Bunun en doğ­rusu hayra yormadır. Bir müslümanı işinden çevirmesin. Uğursuzluğa yo­rumlanan hoşlanmadığınız bir şey gördüğünüz zaman:

"Allâhümme lâ ye´tî bi´1-hasenâti illâ ente ve lâ yezhebu bi´s-seyyiâti illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh."

"Allah´ım! İyilikleri ancak sen getirirsin. Kötülükleri de ancak sen gi­derirsin. Güç ve kuvvet ancak Allah´ındır", deyiniz."[101]


Hamama Girince Okunacak Dualar


Allah Tealâ´nın adını anmak (Besmele çekmek), cenneti istemek ve ateş­ten Allah´a sığınmak müstahabdır, denmiştir.

846- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Hamam ne güzel evdir. Oraya müslüman girer. Müslüman oraya girince Aziz ve yüce Al-Iah´dan Cenneti ister ve ateşten de O´na sığınır."[102]


Bir Cariye, Bir Köle, Bir Hayvan Satınalınca Ve Bir Borç Ödeyince Okunacak Duâ


İnsan bir köle yahut bir hayvan satın aldığı zaman onun alnından tu­tup şöyle der:

"Allâhümme innî es´elüke hayrahû ve hayra mâ cübile aleyhi ve eûzü bike min şerrihî ve şerri mâ cübile aleyhi,"

"Allah´ım, ben bunun hayrını ve yaratılmış olduğu şeyin hayrım Sen­den istiyorum. Bunun şerrinden yaratıldığı şeyin şerrinden de Sana sığı­nırım." Bunu söylemek müstahabdır.

Bunun benzeri bir hadis Ebû Davud´un ve başkasının Sünen´inden nak­ledilerek "Nikâhın Zikirleri" bölümünde geçmişti.

Borç ödeme zamanında da (alacaklıya duâ olarak) şöyle söyler,

"Ailende ve malında Allah sana bereket versin ve seni hayırla mükâ­fatlandırsın."


Ata Binemeyen Ne Söyler Ve Ona Nasıl Duâ Edilir


847- Cerir İbni Abdullah El-Beceli´den (Radıyallahu Anh) yapılan ri­vayetde şöyle demiştir:

"At üzerinde duramıyorum diye, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sel­lem´e şikâyette bulundum. Peygamber eli ile göğsüme vurup: Allah´ım! Bunu yerleştir ve doğru yolu gösterip doğru yolda giden yap, dedi.."[103]


Mananın Ve Maksadın Yanlış Anlaşılması Yahut Değiştirilmesinden Korkulduğunda Âlimin Ve Başkasının İnsanların Anlamayacağı Şekilde Konuşmaktan Menedilmesî


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"Biz her peygamberi kendi kavminin dili ile gönderdik ki, onlara (hü­kümleri) açıklasın."[104]

848- Muaz (Radıyallahu Anh) cemaatla namazı uzattığı zaman, Resü-lüllah Saîlallahu Aleyhi ve Sellem ona: "Sen fitne çıkaranmısın, ey Mu­az buyurmuştur. "[105]

849- Hz. Ali´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde o şöyle demiş­tir: "insanlara anlayacakları şekilde anlatm. Allah´ın ve O´nun peygam­berinin yalanlanmasını istemlisiniz " (Cahillikden sözü anlamazlar da onu inkâra koyulurlar. Buna sebebiyet verilmesin.[106]


Âlimin Ve Vâızın Mecliste Bulunanları Susmaya Ve Kendini Dinlemeğe Davet Etmesi


850- Cerîr İbni Abdullah´dan yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Veda haccında Peygamber Saîlallahu Aleyhi ve Seîlem bana şöyle de­di: (Beni dinlemeleri için) insanları susmaya davet et. Sonra: Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfirlerin haline dönmeyin, buyurdu."[107]


Kendisine Uyulan Adam, Gerçekte Doğru Olmakla Beraber Görünüşte Doğruya Aykırı Bir İş Yaparsa Ne Söyler


Bil ki, âlim, muallim, kadı, müfti ve terbiyeci şeyh gibi kendilerine uyu­lan ve sözleri kabul edilen kimselerin, haklı iş olsa bile görünüşü gerçeğe aykırı olan işlerden ve sözlerden ve davranışlardan sakınmaları müsta-habdir. Çünkü bunları yaptıkları zaman şu bozuk durumlar ortaya çıkar:

Böyle yetkili bir kimseden ortaya çıkan iş, çok kimseler tarafından bili­nince görünüş hali esas alınarak onun her zaman için geçerli olduğu fik­rini doğurur. Böylece daima geçerli olan ve yapılması lazım gelen meşru bir iş gibi kalır. Bunun bozuk taraflarından biri de, insanların o kimse hakkında kötü zan sahibi olmaları, noksanlığına inanmaları ve onu dille­rine dolamalarıdır. Yine insanlar onun hakkında kötü zan beslerler ve on­dan kaçınırlar, başkalarını da onun sözü ile amel etmekten sakındırırlar. Böylece rivayetleri ve şahidlikleri makbul olmaz. Fetvası geçerli olmaz. İlim olarak söyleyeceği şeylere meyletme arzusu insanlardan gider. Bü­tün bunlar açıkça görülen bozuk hallerdir. Onun için bu bozuk işlerin her birinden sakınması gerekir. Tümünden nasıt sakınılmasın İşin esasında, haklı iken böyle bir iş yapmaya muhtaç kalan kimse, o yaptığı işi açığa vurmaz. Eğer onu açıklarsa, yahut iş meydana çıkarsa yahut o işte şeria­tın hükmünü ve işin cevazını bildirmek için açıklanmasında bir yarar gö­rürse, şöyle demesi uygun düşer: Benim bu yaptığım iş haram değildir, bu işin haram olmadığını bilesiniz diye bunu gördüğünüz şekil üzere yap­tım. Bu şu ve budur. Delili şu ve budur.

851- Sehl İbni Sa´d El-Saidî´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Resûlüllah Saîlallahu Aleyhi ve Sellem´i gördüm, min­berde kalktı (namazı öğretmek için) tekbir getirdi. Arkasında da insanlar tekbir aldı. Kur´an okudu ve rükû yaptı. Arkasında insanlar da rükû etti. Sonra kalktı. Sonra geri geri giderek yer üzerine secde etti. Sonra minbe­re döndü, böylece namazını tamamladı. Sonra insanlara karşı durup de­di: Ey insanlar! Ben böyle yaptım ki, (görmek sureti ile) bana uyasınız ve namazımı öğrenesiniz."[108] Bu bölümle ilgili hadisler çoktur. (Genç­lerin kalbine şübhe düşmesin diye, sabah karanlığında Peygamberin ko­nuştuğu hanımı için, yanılmayınız) "Bu (zevcem) Safiyye´dir" hadisi gi­bi...

852- Buhârî´de şu hadis vardır: "Hazreti Ali ayakta su içti, ve dedi: Beni gördüğünüz gibi, Resûlüllah Saîlallahu Aleyhi ve Sellem´in yaptığı­nı gördüm. Ben de yaptım.[109] Bu mana üzerinde Sahih´de hadisler ve ha­berler meşhurdur.



Kendisine Uyulan Adam Görünüşte Böyle Uygunsuz Bir İş Yaparsa, Ona Uyan Kimse Ne Söyler


Bir kimse uymuş olduğu şeyhi ve hocası gibi yetkili bir adamda bilinen şeye aykırı bir iş görürse, gerçeği öğrenmek niyeti ile ona o işten sorması müstahabdır. Eğer unutarak o işi yapmışsa, onu düzeltir. Eğer esasta doğru olur da kasden onu yapmışsa, adama onu açıklar.

853- Üsâme İbni Zeyd´den (Radiyallahu Anhüma) yapılan rivayetde o şöyle demiştir: "Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem {hac için vakfe yaptığı) Arafat´dan (Müzdelife´ye doğru) döndü. Şi´b denilen yere varın­ca, bineğinden indi ve idrarını yaptı. Sonra abdest aldı. (Akşam vakti çık­maya yaklaştığı için, namazı hatırlatmak maksadı ile) dedim ki, namazı (kılmadık), ya Resûlellah! Bunun üzerine: Namaz ileride (Müzdelife´de yatsı ile beraber kılınacaktır)... buyurdu."[110]

Derim ki, Üsâme o sözü peygambere şunun için söyledi: Sanmıştı ki, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem akşam namazını unutmuş. Çün­kü akşam vakti girmiş ve çıkması da yaklaşmıştı.

854- Sa´d İbni Ebî Vakkas´ın şu sözü rivayet edilmiştir. "Yâ Resûlel­lah! Falan adamdan yüz çevirmenin sebebi nedir Vallahi ben onu mü´-min biliyorum."[111]

855- Büreyde´den rivayet edilmiştir:

"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Fetih (Mekke´nin fethi) gü­nünde bir abdestle bütün namazları kıldı. Hz. Ömer şöyle dedi: Bugün bir iş yaptın ki, onu yapmamıştın. Peygamber (s.a.v): Kasden bunu yap­tım, ey Ömer! Buyurdu."[112]


Danışmaya Teşvik Etmek


Allah Tealâ buyurmuştur:

"İşlerde onlarla (arkadaşlarınla) müşevere et."[113] Bu konuda sa­hih hadisler çoktur, meşhurdur. Bu ayeti kerime her şeyden müstağni kılar, başka şeye ihtiyaç bırakmaz. Çünkü Allah Sübhânehu ve Tealâ kita­bında açık bir delil ile yaratıkların en mükemmeline müşavereyi emreder­se, başkası için durum ne olur

Bil ki: Bir iş yapmaya niyetlenen kimsenin, o iş üzerinde dinine ve tec­rübesine, ehliyetine ve nasîhatma, takvasına ve şefkatına güvendiği kim­seye danışıp fikir alması müstahabdır. Yine aynı şekilde çok kimselerle istişare edip onlardan bilgi toplamak ve o işten maksadının ne olduğunu onlara bildirmek müstahabdır. O şi hakkında bildiği iyi ve bozuk halleri de açıklaması iyi olur. Devlet reisi, kadı ve bunların benzeri idareciler hak­kında istişare işinin lüzumu çok daha kuvvetli olur.

Ömer İbni´l-Hatîab´ın (Radıyallahu Anh) arkadaşları ile müşavere et­mesi ve onların sözlerine dönmesi hakkında hadisler çoktur, meşhurdur. Sonra danışmanın neticesi şu olmalıdır: Danışma anlatılan şekil üzere ya­pılmışsa ve danışmanın gösterdiği yolda bir bozukluk yoksa onun sözü­nü kabul etmek gerekir. Danışılan adama da düşen görev, o iş üzerinde fikir yormak ve öğüt üzerinde gücünü harcamaktır.

856- Temîmu´d-Dâri´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre Re­sûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Din nasîhattan ibarettir. Sordular:

Kim için, Yâ Resûlellah Peygamber (s.a.v):

Allah için, O´nun kitabı için, O´nun peygamberi için müslümanla-rın öncüleri için ve onların bütünü için, buyurdu.[114]

857- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "İstişare edÜen kim­se güvenilir kimse olmalıdır."[115]


Tatlı Söz Söylemeye Teşvik Etmek


Allah Tealâ: "Mü´minlere şefkat kanatını indir" buyurmuştur.[116]

858- Adiyy İbni Hâtim´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demistir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bir hurmanın yarısı bile olsa, ateşten korunun (küçümsemeyerek sadaka verin, kurtuluşunuza sebeb olur.) Onu bulamayan tatlı sözle korunsun."[117]

859- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Güneşin doğdu­ğu her günde, insanların kemiklerinin her biri için (Allah´ın büyük nimet-. lerine karşılık verilecek) bir sadaka vardır: İki kişi arasında adalet yapar­sın (aralarını düzeltirsin bu bir sadakadır), adama hayvanına binmesi için ona yardım edip hayvanın üzerine bindirirsin yahut yükünü ona kaldırır­sın, bu sadakadır. Tatlı söz bir sadakadır. Namaz için yürüdüğün her adım bir sadakadır. Yoldan engelleri gidermen bir sadakadır."[118]

860- Ebû Zer´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde demiştir ki, Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle dedi:

"İyilikten hiç bir şeyi küçümseme, tatlı bir yüzle kardeşini karşılamanı bile..."[119]


Konuşulan Adama Sözü Açıklamanın Ve İzah Etmenin Müstahablığı


861- Hazreti Aişe´den (Radıyallahu Anha) yapılan rivayetde şöyle de­miştir.: "Resûlüllah Sallaİlahu Aleyhi veSellem´in sözü açık-seçikti; onu her dinleyen sözünü anlardı."[120]

862- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. O da Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´den nakletmiştir:

"Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir söz konuştuğu zaman, ken­disinden anlaşılsın diye onu üç defa tekrarlardı. Bir toplumun yanına gi­dip de selâm verince, onlara üç kez selâm verirdi."[121]


Şaka Yapmak


863- Enes´den (Radıyallahu Anh) rivayet edilmiştir. "Resûlüllah Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem, küçük kardeşine (kafeste ölen kuşu için şaka ederek) şöyle derdi: Ey Ebû Ümeyr, serçe ne oldu (Ebû Ümeyr, Hazreti Enes´in anadan küçük kardeşi idi.)[122]

864- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayette Peygamber Sallal­lahu Aleyhi ve Sellem ona (şaka yaparak) şöyle demiştir:

"Ey iki kulaklı ![123]

865- Yine Buhârî ve Müslim´in kiîabiarında rivayet edilmiştir:

"Bir adam Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e gelip şöyle dedi: Yâ Resûlellah! Beni bir bineğe bindir. Peygamber (s.a.v) (ona): Ben seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim dedi. Adam: Yâ Resûlellah! Ben di­şi devenin yavrusunu ne yapacağım! (o küçüktür ona binilmez) dedi. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Binek develeri dişi develerden baş­kası mı doğurur (Hepsi deve yavrusu değil mi ) buyurdu, "[124]

866- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle de­mişti: "Ashab: Yâ Resûlellah! Sen bizimle şakalaşıyorsun, dediler. Re­sûlüllah (s.a.v): Ben ancak gerçeği söylerim, buyurdu."[125]

867- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) yapılan rivayete göre Pey­gamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kardeşinle boşuna mücadele etme, onunla (ağır) şaka yapma ve ona cayacağın bir sözü verme."[126]

Âlimler demişlerdir: Yasaklanan şaka, üzerine devam edilen ve aşırı bir şekilde yapılan şakadır. Çünkü bu gülmeye ve kalbin katılaşmasına se­beb olur. Allah Tealâ´yi zikretmekten ve önemli din işlerini düşünmek­ten aiıkor. Çok zamanlar da eziyet vermeye götürür, kıskançlık ve kin doğurur, şeref ve vakarı düşürür.

Bu gibi haller dışında olan şaka, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem´in yapmış olduğu şakadır. Çünkü Peygamber, gönlü hoş tutmak, ya­kınlık peyda etmek ve bir maksad için bazı hallerde şaka yapardı. Bu şe­kilde bir şaka yapıldığı zaman ondan hiç bir zaman alıkonmaz ve bu sün net olur. Öyle ise sen, tesbit ettiğimiz gerçek hadislere, onların hükümle­rine ve âlimlerden naklettiklerimize itimad et. Çünkü bu konu, büyük ih­tiyaç duyulan işlerdendir. Başarı Allah´ın yardımı iledir.


Şefaat Etmek


İdarecilerden ve bazı haklan yerine getirmekle görevli hak sahiblerin-den, bir kimseye şefaat (yardım) edilmesi dileğinde bulunmak müstahab-dır. Ancak hakime intikal etmiş bir cezanın, yahut terki caiz olmayan bir işin düşürülmesi hususunda olmamalıdır. Çocuğun, mecnunun, vakfın ve bunlara benzer işlerin idaresine bakanlardan bazı hakların düşürülmesi için şefaatta bulunmak hep haram olan şeylerdir. Hem şefaat eden için hem de kendisine şefaat yapılan için o hakkı kabullenmek haramdır. Bun­lardan başka o iş için, işi bildikleri halde, çalışanlara da haram olur. Bü­tün bu anlattıklarımın delilleri kitab ve sünnet´de ümmetin âlimlerinin söz­lerinde açıktır.

Allah Tealâ:

"Kim iyiliğe vesile olan bir şefaatta bulunursa o şefaattan ona bir na-sib olur. Kim de bir kötülüğe şefaat ederse, o şefaat günahından ona bir pay olur. Allah her şeye gücü yetendir, buyurmaktadır.´[127]

868- Ebû Musa El-Eş´arî´den {Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e bir ihtiyaç isteği ile bir kimse geldiği zaman, meclisinde oturanlara karşı yönelip: Şefaat ediniz ki, sevab kazanasınız. Allah razı olduğu şeyi Peygamberinin lisanı üzere yerine getirir, buyurdu. Bir rivayette de: "Dilediği şeyi" şeklindedir.[128]

Ebû Davud´un rivayetinde şöyledir: "Sevab kazanmak için bana şefa­at dileğinde bulunun ki, Allah dilediği şeyi Peygamberinin dili üzere ger-çekleştirsin." Bu rivayet Buhârî ve Müslim´in sahihlerinde olan rivayetin manasını açıklıyor.

869- İbni Abbas´dan (Radıyallahu Anhüma) Berîre ile kocası hakkın­da rivayet ettiğimiz olayda, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Berî-re´ye şöyle demişti:

"(Sen kölelikten âzâd edilmekle hürriyete kavuştun. Böylece nikâhınız kalkmış oluyor. Yeni bir evlilik kurup kurmamakta serbestsin. Eski ko­can Muğis seni arzu ettiğinden) sen ona döneydin Berîre şöyle dedi:

Yâ Resûlellah! Bana emir mi veriyorsun (yoksa ona şefaatta mı bu­lunuyorsun) Peygamber (s.a.v):

Ben sadece şefaat ediyorum, dedi. Berîre: Benim ona evlenme işinde bir ihtiyacım yoktur, dedi.[129]

870- İbni Abbas´dan (Radiyallahu Anhüma) yapılan rivayetde şöyle an­latmıştır: Uyeyne İbni Hısn İbni Huzeyfe, Bedir (seferinden Medineye) dönünce kardeşinin oğlu Hurr İbni Kays´ın evine indi. Hurr, Ömer´in (Ra­dıyallahu Anh) yanında bulundurduğu kimselerden biri idi. Uyeyne (kar­deşinin oğlu Hurr´e) şöyle dedi: Ey kardeşim oğlu, senin bu halife (Ömer) yanında itibarın var. Onun yanına varmak için bana izin iste. Ömer de ona izin verdi. Uyeyne girince:Söyle,eyHattab´ın oğlu! Vallahi sen bize mal vermiyorsun ve aramızda adaletle hükmetmiyorsun, dedi. Bunun üze­rine Ömer onu cezalandırmaya kalkacak şekilde kızdı. Hurr şöyle dedi: Ey mü´minlerin emiri! Aziz ve yüce olan Allah peygamberine:

"Bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." buyur­muştur.[130] Gerçekten bu adam cahillerdendir. Vallahi bu ayeti okuyun­ca, Ömer ileri gitmedi. Allah´ın kitabı önünde çok saygılı duranlardandı.


Müjdelemenin Ve Tebrik Etmenin Müstahablığı


Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"(Zekeriyya) mihrabda namaza dururken melekler ona nida etti: Al­lah sana (evlad olarak) Yahya´yı müjdeliyor.[131]

"Elçilerimiz (melekler) İbrahim´e müjde ile gelince..."[132] "Elçilerimiz İbrahim´e müjde ile gelmişti."[133]

"Biz onu (İbrahim´i) uysal bir oğul ile müjdeledik. [134]

"(Melekler İbrahim´e) korkma dediler ve onu bilgin bir oğul ile müj­delediler."[135]

"(Melekler) dediler ki korkma, biz seni bilgin bir oğul ile müjdeliyo­ruz. "[136]

"(İbrahim´in hanımı misafirlere hizmet için) hazır dururken (konuşu­lanları duyunca) güldü. Biz de ona İshak´ı ve İshak´ın arkasındanda Ya-kub´u müjdeledik."[137]

"Hani melekler demişti: Ey Meryem! Allah kendinden bir keiime ile (sadece "ol" emri ile sana vereceği bir oğulla) seni müjdeliyor."[138]

"İman edip sâlih amel işleyen kullarım Allah´ın müjdelediği sevab bu­dur."[139]

"Kur´an´ı dinleyip de onun en güzeline (açığına) uyan kullarımı (cen­netle) müjdele.)[140]

"Vâdedildiğiniz cennetle müjdelenin.[141]

"O gün. mü´min erkeklerle mü´min kadınları, nurları önlerinde ve sağ­larında olduğu halde koşuyor görürsün. Bugün size müjde! (Meskenleri altında nehirler akan cennetler vardır. "[142]

"Rableri onlara, kendinden bir rahmet ve bir rıza ile, içinde devamlı nimet bulunan cennetleri müjdeler."[143]

Müjde hakkında varid olan hadislere gelince, bunlar doğrusu sahih ola­rak çoktur, meşhurdur.

Bunlardan biri, Hazreti Hatice´nin (Radıyallahu Anha) cennette inci­den bir evle müjdelenmesidir ki, onda yorgunluk yok, gürültü yok. Biri de Kâb İbni Mâlik´in hadisidir. Onun tevbesi münasebetiyle tahriç edil­miştir. Kâb şöyle demiştir: En yüksek sesi ile bağıran bir çağmanın sesi­ni işittim. Ey Kâb İbn Mâlik! Müjde olsun!... İnsanlar da bizi (Tebük seferinden geri kalıp da tevbeleri kabul edilen üç kişiyi) müjdelemeye çık­tılar. Ben de Resûlüüah Sallallahu Aleyhi ve Seliem´i kasdederek yola ko-. yuldum. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyorlar ve tevbenin kabulü sebe­biyle beni tebrik ediyorlardı ve bana şöyle diyorlardı:

Tevbeni Allah´ın kabul etmesi sana mübarek olsun (seni tebrik ederiz). Nihayet Mescid´e girdim. O anda ResûlüIIah´ın çevresinde insanlar bulu­nuyordu. Talha İbni Ubeyd kalkıp bana doğru koşarak benimle musafa-ha yaptı ve beni tebrik etti. Kâb, Talhâ´nın bu hareketini unutmazdı. Kâb demiştir: Gidip Resûlüllah´a selâm verdiğim zaman, yüzü sevinçten par­layarak: "Annem seni doğurduğu günden beri üzerine geçen günün en hayırlısı sana müjde olsun!... buyurdu."[144]


Tesbîh Ve Tehlîl Sözü Ve Benzerleri İle Taaccüb Ve Hayreti İfade Etmek


871- Ebû Hüreyre´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre: Ebû Hüreyre cünub olduğu halde Peygamber (s.a.v) onunla karşılaştı. Ebû Hüreyre sıvışıp gitti de gusletti. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu aradı. Ebû Hüreyre gelince Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Nerede idin, ey Ebû Hüreyre! dedi. O: Yâ Resûlellah! Ben cünub bir hal­de iken benimle karşılaştın. Gusletmeden seninle oturmayı hoş görmedim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v): Sübhâneliah (şaşılacak şey)! Mü´­min pis olmaz, buyurdu."[145]

872- Aişe´den yapılan (Radıyallahu Anha) rivayete göre: "Bir kadın hayız halinden yıkanmasından Peygamber Saİlallahu Aleyhi ve Sellem´e sordu. Peygamber (s.a.v) de nasıl gusledeceğini ona emretti ve:

Misklenmiş bir bez-pamuk parçası al da onunla temizlen (kan izi olup olmadığını araştır), dedi. Kadın:

Onunla nasıl temizleneceğim dedi. Peygamber:

Onunla temizlen, buyurdu. Kadın:

Nasıl dedi. Peygamber (s.a.v):

Sübhânellah! Temizlen, buyurdu. (Hazreti Aişe diyor ki) ben o ka­dını yanıma çektim de: Kan lekesini araştırırsın, dedim."[146]

Bazı ihtilâflar varsa da doğrusu şöyle hareket etmelidir: Az miktar misk alır ve onu bir pamuk parçasına yahut bez yahut yün ve benzeri şeye kor. Sonra kötü kokuyu gidermek için ve kan lekesini araştırmak için onu ka­dınlık uzvuna kor. Allah en iyi bilendir.

873- Enes´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayete göre: "Rübeyyi´nin kız kardeşi Ümmü Hariste bir adamı yaraladı. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e çıkıp davalaştılar. Peygamber (s.a.v): Kısas gerekir, kısas,´bu­yurdu. Bunun üzerine Ümmü Rebi´: Yâ Resûlellah! falanca hanımdan kısas yaparmısın Vallahi ondan kısas olmaz (onu bağışla) dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Seîlem: Sübhânellah, ey Ümmü Rebi´ (senin isteğine şaşılır)! Kısas, Allah´ın kitabının hükmüdür, buyurdu."[147]

874- İmrân İbni Husayn´den (Radıyallahu Anhüma) bir hanımın olayı ile ilgili uzunca hadisinde şöyle rivayet edilmiştir. (Kadın, müşrikler tara­fından esir edilmiş ve onunla beraber Hazreti Peygamberin devesi de aşı-rılmıştı. Sonra (kadın) kaçmış (ve bu arada deveyi de ele geçirmişti). Eğer Allah kendisini (kaçtığı düşmanlardan) kurtarırsa, bindiği deveyi boğaz­layacağını adamıştı. Nihayet kurtulup (Medine´ye) geldi. Ashab bu olayı Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e anlattılar. Peygamber (s.a.v): "Sübhânellah, (tuhaf şey)! Deveye ne kötü bir mükâfat vermiş! (Sahibi olmadığı bir deveyi nasıl boğazlar)!... buyurdu. [148]

875- Ebû Musa El-Eş´arî´den (Radıyallahu Anh) izin istemekle ilgili ha­disi rivayet edilmiştir. Ebû Musa, Hazreti Ömer´e (Radıyallahu Anh) Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in izin isteme hakkındaki hadisini söy­ledi. (Ebû Musa halife ile görüşmek üzere gidince üç kez izin istedi. Ce-vab alamayınca, dönmüş. Sonra bunun sebebini halife ona sorunca, Ebû Musa şöyle dedi: Peygamberimizin buyurduğuna göre, üç kez izin iste-

nir. Cevab alınmazsa dönülür. Ben de bunun için döndüm. Halife: Böyle bir hadis olduğuna şahid getir, yoksa seni cezalandıracağım, dedi. Ebû Musa şahid getirdi.) Hadisin sonunda da: "Ey Hattab´ın oğlu! Resûlül­lah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in ashabına eziyet verme, dedi. Bunun üze^ rine Ömer: Sübhânellah! Ben bir şey işittim (bir hadis duydum), onu ger­çekleştirip tesbit etmek istedim, (yoksa eziyet etmek istemedim), de­di. "[149]

876- Abdullah İbni Selâm´m (Radıyallahu Anh) uzun hadisi rivayet edil­miştir. Kendisine, sen cennet ehlindensin denilince, o şöyle Demişti: Süb­hânellah! Bilmediği bir şeyi söylemek hiç bir kimse için uygun olmaz... "[150]


İyiliği Ermetmek Ve Kötülükten Alıkoymak


Bu bölüm, bölümlerin en önemlisidir yahut en önemlilerinden biridir. Çünkü bu konuda nakledilen sağlam deliller, durumun büyüklüğünden kuvvetle önemsenmesi ve insanların bunda fazla gevşek davranmasından dolayı çoktur. Burada onları bir araya toplamak mümkün değildir. Fa­kat bunların asıllarım belirtmeden geçmeyeceğiz. Bu konuda yazarlar çok çeşitli eserler yazmışlardır. Ben de Müslim´in şerhinin başlarında bundan bir kısım topladım ve bunları bilmekten kimsenin müstağni kalamayacak olduğu önemlilerine işaret ettim.

Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

"İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek ve kötülükten alıkoyacak bir toplum bulunsun. İşte bunlar kurtulanlardır. "[151]

"Bağışlama yolunu tut ve iyiliği emret. "[152]

"Erkek-kadın bütün mü´minler birbirlerinin yardımcılarıdır. İyiliği em­rederler ve kötülükten alıkorlar"[153]

"(Lanete uğramalarının sebebi) birbirlerini yaptıkları kötülükten alıkomazlardı. [154]

Anlattığım manada ayetler meşhurdur.

877- Ebû Saîd El-Hudrî´den yapılan (Radıyallahu Anh) rivayetde de­miştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle buyurduğunu işittim: "Sizden kim bir kötülük görürse eü ile onu gidersin. Gücü yet­mezse dili ile yapsın. (Buna da) gücü yetmezse kalbi ile reddetsin. İmanın en zayıfı işte budur."[155]

878- Huzeyfe´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sal­lallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Canım kudret elinde olana yemin ederim ki, muhakkak surette iyiliği emredip kötülükten alıkorsu-nuz; yoksa Allah´ın kendinden size bir azab göndermesi yakın olur. Son­ra ona duâ edersiniz; fakat duanız kabul edilmez. "[156]

879- Ebû Bekir Es-Sıddık´dan (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde şöyle demiştir: "Ey insanlar şu ayeti okuyorsunuz:"

Ben Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in şöyle dediğini işittim: İn­sanlar zalimi görürler de onun ellerini yakalamazlarsa, Allah´ın kendin­den, onların tümüne azâb vermesi yakındır. "[157]

880- Ebû Saîd´den (Radıyallahu Anh) yapılan rivayetde Peygamber Sal-lalîahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur." Cihâdın en faziletlisi, zâ­lim bir sultanın yanında hak sözü söylemektir."[158]

Ben de derim! Bu bölümle ilgili hadisler sayılamayacak kadar çoktur. Bu son anılan âyeti kerime üzerinde çok cahiller aldanmaktadır. Ayeti kerimeyi asıl manası dışına çıkarıyorlar. Doğru olan manası şudur: Siz, size emredilen şeyi yaptığınız zaman, sapığın sapıklığı size zarar vermez. Bize emredilen şeyler içinde iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak var­dır. Âyetin manası, Allah Tealânın şu sözüne yakındır:

"Peygamber üzerine gerekli olan ancak tebliğdir."[159]

Bil ki, iyiliği emretmenin ve kötülükten alıkoymanın bilinen bir takım şartlan ve sıfatları vardır. Burası onları izah edip anlatmanın yeri değil­dir. Bunlar "ihyâu-Ulûmuddin"de güzel şekilde izah edilmektedir. Ben Müslim şerhinde önemli olan meselelerini açıkladım. Başarı Allah´dandır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Buhâri.

[2] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî.

[3] Ebû Dâvud. Buhârî, el-edebÜl-Müfred. Ahfned b.Hanbel.

[4] İbni Sünnî

[5] Tirmizî. Nesâî, fil yevmi vdleyleii. İbni Sünnî. Ebû Dâvud. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis ha-sendir, sahilidir.).

[6] Ebü Dâvud. Nesâî. Hâkim el-Müstedrek.

[7] Tirmizî. Ebû Dâvud. Hâkim. Nesâî, fil-yevmi velleyleli. İbni Sünnî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis, hasendir.)

[8] Ebû Dâvud. Nesâî. Ahmed b. Hanbel. Müstedrek.

[9] Ebû Dâvud. Nesâî, fi´1-yevmi velleyleti. İbni Sünnî.

[10] Tirmizî. Ahmed b. Hanbel. Hâkim.

[11] îbni Sünnî.

[12] ibni Sünnî. Beyhakî, Delâilinnübüvve

[13] Kur´an-ı Kerim, Âlî îmran Süresi: 134

[14] Kur´an-ı Kerim, A´raf Süresi: 200.

[15] Buhârî. Müslim, Muvatta´. Nesâî, filyevmi velleyleti.

[16] Müslim. Ebû Dâvud.

[17] Ebû Dâvud. Tirmizî. İbni Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.)

[18] Buhâri. Müslim. Ebû Dâvud. Nesâî,filyevmi velleyleti.

[19] İbni Sünnî.

[20] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[21] Ebu Davud. ibni Sünnî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis sahihdir, hasendir.)

[22] Ebû Dâvud. Nesâî

[23] Tirmizî.

[24] Tirmizî. (Tirmizî demiştir: Bu hadis hasendir.)

[25] Tirmizî. (Tirmizî bunun isnadını zayıf bulmuştur.)

[26] Buhârî.

[27] Tirmizî. İbni Mâce. Hâkim, el-Müstedrek,

[28] Hâkim ,el-Müstedrek.

[29] Müslim.

[30] İbni Sünnî

[31]İbni Sünnî.

[32] İbni Sünnî.

[33] İbni Sünnî.

[34] İbni Sünnî.

[35] İbni Sünnî.

[36] Buhârî. Müslim.

[37] Buhârî. Müslim.

[38] Buhârî. Müslim.

[39] Buhârî. Müslim.

[40] Buharı. Müslim.

[41] Buharı. Müslim.

[42] Buharı. Müslim.

[43] Müslim.

[44] Kur´an-ı Kerim, İsrâ Süresi:81

[45] Kur´an-ı Kerim, Sebe´ Süresi: 49

[46] İbni Mâce. İbni Sünnî. Nesâî.

[47] Ebû Dâvud. İbni Sünnî. Nesâî.

[48] Buharı

[49] Buhârî. Müslim.

[50] Buhârî. Müslim.

[51] Müslim.

[52] Tirmizî. (Tirmizî, bu hadis sahihdir, hasendir demiştir.)

[53] Nesâî. İbni Mâce. İbni Sünnî.

[54] Buhârî. Müslim.

[55] Buhârî.

[56] İbni Sünnî. Nesâî, fil yevmi vellevleti.

[57] Müslim. Buhârî. Muvatta´. Tirmizî, Nesâî. İbni Mâce.

[58] İbni Sünnî

[59] Müslim.

[60] İbni Sünnî.

[61] Müslim. Tirmizî. Nesâî, fil yevmi velleyleti. İbni Sünnî.

[62] Buharı. Müslim.

[63] Müslim. Ebû Dâvud.

[64] Kur´an-ı Kerim, Mâide Süresi: 2

[65] Müslim.

[66] Müslim.

[67] Buharı. Müslim.

[68] Müslim.

[69] Müslim.

[70] Müslim.

[71] Buhârî. Nesâî

[72] Kur´an-ı Kerim, Nûr Süresi: 51

[73] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmran Süresi: 30

[74] Kur´an-ı Kerim, Bakara Süresi: 281.

[75] Kur´an-ı Kerim, A´raf Süresi: 199.

[76] Kur´an-ı Kerim, Kasas Süresi: 55.

[77] Kur´an-ı Kerim, Necm Süresi: 29.

[78] Kur´an-ı Kerim, Hicr Süresi: 85.

[79] Buhârî. Müslim.

[80] Buhârî.

[81] Kur´an-ı Ker´im, Nahl Süresi:125

[82] Kur´an-ı Kerim, Nahl Süresi: 91

[83] Kur´an-ı Kerim, En´am Süresi: I

[84] Kur´an-ı Kerim, İsrâ Süresi: 34.

[85] Kur´an-ı Kerim, Saff Süresi: 32.

[86] Buhârî. Müslim. Tirmızî. Nesâî.

[87] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[88] İbni Sünnî.

[89] Buhârî. Müslim. Nesâî.

[90] Buhârî. Müslim.

[91] Müslim. Tirmizî.

[92] Tirmizî. Nesâî. İbni Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis sahihdir, hasendir.)

[93] Buhârî.

[94] Ebû Dâvud.

[95] İbni Sünnî.

[96] Îbni Sünnî. Ahmed b. Hanbel. Hâkim, el-Müstedrek.

[97] İbnî Sünnî. Nesâî, fil yevmi velleyleti. İbni Mâce.

[98] İbni Mâce, fbni Sünnî, Hâkim. (E!-Hakim Ebu Abdullah demiştir ki, bu, isnadı sahih olan bir hadistir.)

[99] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmran Süresi:191.

[100] Müslim.

[101] İbni Sünnî.

[102] İbni Sünnî.

[103] Buhârî. Müslim.

[104] Kur´an-ı Kerim, İbrahim Süresi: 4

[105] Buharı. Müslim.

[106] Buhârî.

[107] Buhârî. Müslim.

[108] Buhârî. Müslim.

[109] Buhârî. Ebû Dâvud. Nesâî.

[110] Buhâri. Müslim.

[111] Buhârî. Müslim.

[112] Müslim.

[113] Kur an-ı Kerim, Âl-i İmrân Süresi: 159

[114] Müslim. Ebii Dâvud. Nesâî.

[115] Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî. îbnı Mâce.

[116] Kur´anı Kerim, Hicr Süresi: 88

[117] Buhârî. Müslim.

[118] Buhârî. Müslim.

[119] Müslim.

[120] Ebû Dâvud.

[121] Buhârî.

[122] Buhârî. Müslim.

[123] Ebû Dâvud. Tirmizî. Tİrmizî demiştir ki bu sahih hadistir.

[124] Ebû Dâvud. Tirmizî. Tirmİzî demiştir ki bu hadis hasendir, sahihdîr.

[125] Tİrmizî. Tİrmizî demiştir ki bu hadis hasendir, sahihdir.

[126] Tİrmizî.

[127] Kur´an-ı Kerim, Nisa Siiresi:85

[128] Buhârî. Müslim. Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî.

[129] Buhârî.

[130] Kur´anı Kerim, A´raf Süresi: 199.

[131] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi: 39

[132] Kur´an-ı Kerim, Ankebüt Sûresi: 31.

[133] Kur´an-ı Kerim, Hûd. Sûresi: 69.

[134] Kur´an-ı Kerim, Saffat Sûresi: 101.

[135] Kur´an-ı Kerim, Zâriyat Sûresi: 28.

[136] Kur´an-ı Kerim, Hicir Sûresi: 53

[137] Kur´an-ı Kerim, Hûd Sûresi: 71.

[138] Kur´an-ı Kerim, Âl-i İmrân Sûresi: 45.

[139] Kur´an-ı Kerim, Şûarâ.Sûresi: 23.

[140] Kur´an-ı Kerim, Zümer Sûresi: 17-18

[141] Kur´an-ı Kerim, Fussİlel süresi: 30.

[142] Kur´an-ı Kerim, Hadîd Sûresi: 12.

[143] Kur´an-ı Kerim, Tevbe Sûresi:21.

[144] Buharı. Müslim.

[145] Buharı. Müslim.

[146] Buharı. Müslim.

[147] Müslim. Buharı.

[148] Müslim.

[149] Müslim.

[150] Buhârî. Müslim.

[151] Kur´an-ı Kerim, Al-i İmrân Süresi: 104

[152] Kur´an-ı Kerim, A´raf Suresi: 199.

[153] Kur´an-ı Kerim, Tevbe Suresi: 71.

[154] Kur´an-ı Kerim, Maide Suresi: 79.

[155] Müslim, Ebû Dâvud. İbni Mâce. Nesâî.

[156] Tirmizî. (Tirmizî demiştir ki, bu hadis hasendir.)

[157] Ebû Dâvud. Tirmizî. Mâce.

[158] Ebû Dâvud. Tirmizî. Ibni Mâce. (Tirmizî demiştir ki, bu hasen hadistir.)

[159] Kur´an-ı Kerim, Ankebüt Süresi: 18


ÇEŞİTLİ DUALAR VE ZİKİRLER LiSTESi

Sevinçli Bir Haberle Müjdelenen Kimsenin Allah Tealâ´ya Hamd Ve Sena Etmesi Müstahabdır
Horoz Ötmesini, Merkeb Anırmasını, Köpek Havlamasını İşitenin Okuyacağı Dualar
Yangın Görünce Okunacak Dualar.
Toplantıdan Kalkarken Okunacak Dualar
Bir Toplum İçinde Oturan Kimsenin Hemkendine Hem De Beraberinde Bulunanlara Edeceği Dualar
Allah´ı Anmadan Önce Meclisten Kalkmanın Mekruhluğu
Yolda Zikir Etmek
Öfkelenince Okunacak Dualar
İnsanın Sevdiği Kimseye Onu Sevdiğini Bildirmesinin Müstahablığı
Bir Hastalığa Yahut Başka Bir Musibete Tutulanı Görünce Okunacak Dualar
Kendisinin Veya Bir Sevdiğinin Halindensorulanın Allah´a Hamd Etmesinin Ve İyiliğini İfâde Edecek
Cevap Vermesinin Müstehaplığı
Çarşıya Girince Okunacak Dualar.
Sünnet Üzere Evlenene Yahut Satın Alana Yahut Şeriatın Güzel Saydığı Bir İşi Yapana: "İsabet Ettin"
Yahut ´Güzel Yaptın" Yahut Bunun Benzeri Söz Söylemenin Müstahablığı
Aynaya Bakınca Okunacak Dualar
Kan Aldıranın Okuyacağı Duâ
Kulağı Çınlayanın Okuyacağı Duâ
Ayağı Uyuşup Tutulanın Okuyacağı Duâ
Müslümanlara Veya Yalnız Kendisine Zulüm Yapana Beddua Etmenin Caizliği
Bidat Ve Masiyet Ehlinden Uzak Kalmak.
Kötü Bir Şeyi Gidermeye Başlayınca Okunacak Dua.
İnsanın Dilinde Kötü İfade Olursa Ne Okur
İnsanın Hayvanı Tökezleyince Okunacak Duâ
Vali Ölünce Beldenin Büyüğünün İnsanları Teskinedecek Şekilde Onlara Hitab Etmesi, Öğüt
Vermesi,Sabır Tavsiye Edip Bulundukları Hâl Üzerekalmalarını Söylemesinin Müstahablığı
Kendisine Yahut İnsanlara Yahutinsanların Bir Kısmına İyilik Edene Bundan Ötürü Duâ Etmek Ve Bu
İşe Onu Teşviketmek.
Kendisine Hediye Verilen Kimse, Hediye Verene Duâedince Hediye Verenin De Ona Duâ Etmesinin
Mustahablığı
Kendisine Bir Hediye Verilen Kimsenin Meşru Bir Manadan Dolayı Hediyeyi Geri Çevirip Özür Dilemesi
Müstahabdır Bu Da Hakim Yahut Vali Olduğu İçin Yahut Hediyede Haram Şübhesi Olduğu İçin Yahut
Bundan Başka Bir Özür İçin Yapılır.
Kendinden Bir Engeli Giderene Okunacak Duâ.
Meyvanın Turfandasını Görünce Okunacak Dualar
İnsanlara Va´z Etmede Ve İlim Öğretmede Ölçülü Olmanın Müstahablığı
İyi İşe Delâlet Ve Ona Teşvik Etmenin Fazileti
Kendisine Sorulan Bir İlmi Bilmeyip De Onu Başka Bir Kimsenin Bildiğini Bilenin Ona Delalette
Bulunması
Allah´ın Hükmüne Davet Edilenin Okuyacakları
Cahillerden Yüz Çevirmek
Bir Kimsenin Kendinden Yüksek Olana Öğüt Vermesi
Anlaşmaya Ve Verilen Söze Riayeti Emretmek.
Malını Yahut Başka Şeyi Bir Kimseyevermek Üzere Teklifte Bulunana Duâ Etmenin Müstahablığı
Gayrı Müslimin Bir Müslümana İyilik Edince, Müslümanın Ona Söyleyeceği
Bir Kimse Kendinden, Çocuğundan, Malından Yahut Bundan Başkasında Bir Şey Görür De Hoşuna
Giderse Ve Ona Gözünün Değmesinden Ve Bundan Zarar Görmekten Korkarsa Okuyacağı Dualar Nazar
Ve Göz Değmesinde Okunacak Dualar
İnsanın Sevdiğini Ve Sevmediğini Görünce Okuyacağı Dualar
Semâya Bakınca Okunacak Duâ.
Bir Şeyde Uğursuzluk Hissedince Okunacak Dualar
Hamama Girince Okunacak Dualar
Bir Cariye, Bir Köle, Bir Hayvan Satınalınca Ve Bir Borç Ödeyince Okunacak Duâ
Ata Binemeyen Ne Söyler Ve Ona Nasıl Duâ Edilir .
Mananın Ve Maksadın Yanlış Anlaşılması Yahut Değiştirilmesinden Korkulduğunda Âlimin Ve Başkasının İnsanların Anlamayacağı Şekilde Konuşmaktan Menedilmesî
Âlimin Ve Vâızın Mecliste Bulunanları Susmaya Ve Kendini Dinlemeğe Davet Etmesi
Kendisine Uyulan Adam, Gerçekte Doğru Olmakla Beraber Görünüşte Doğruya Aykırı Bir İş Yaparsa Ne Söyler
Kendisine Uyulan Adam Görünüşte Böyle Uygunsuz Bir İş Yaparsa, Ona Uyan Kimse Ne Söyler
Danışmaya Teşvik Etmek
Tatlı Söz Söylemeye Teşvik Etmek
Konuşulan Adama Sözü Açıklamanın Ve İzah Etmenin Müstahablığı
Şaka Yapmak.
Şefaat Etmek
Müjdelemenin Ve Tebrik Etmenin Müstahablığı
Tesbîh Ve Tehlîl Sözü Ve Benzerleri İle Taaccüb Ve Hayreti İfade Etmek.
İyiliği Ermetmek Ve Kötülükten Alıkoymak

Bu konuyu yazdır