| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
İlk Türk Denizcileri Kimlerdir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-21-2020, 09:07 PM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
İlk Türk Denizcileri Kimlerdir?
Bahriyeli ilk Türk askeri kim?
Anadolu'daki ilk Türk denizcisi Çaka Bey dir, kurmuş olduğu donanma ise ilk donanma olarak tarihe geçmiştir.
İlk Türk Denizcileri ÇAKA BEY
Türkleri denizlerle kaynaştıran ilk öncü, Çaka Bey olmuştur. Çaka Bey, 1078 yılında Bizans’a esir düşmüş ve İstanbul’a gönderilmiştir. Çaka Bey, İstanbul’daki esaret döneminde deniz ve denizciliğe karşı tutku derecesinde bir ilgi duymaya başlamıştır.
Bizans İmparatoru’nun 1081 yılında değişimi sebebiyle İstanbul’daki karışıklıklardan yararlanarak kaçmayı başaran Çaka Bey, Beyliğinin askerleri ile yeniden bir araya gelerek; İzmir’i, ele geçirmiş ve müstakil bir Türk Beyi olarak sınırlarını genişletmeye başlatmıştır. Çaka Bey, İzmir’de o döneme göre modern sayılabilecek bir tersane yaptırmıştır.
Bu aşamadan sonra gemi inşa faaliyetlerine geçilmiş; kürekli ve yelkenli gemilerden oluşan 50 parçalık ilk Türk Donanması 1081 yılında inşa edilmiştir. Emir Çaka Bey, 1081 yılında 50 parçadan oluşan ilk Türk Donanması ile Ege’nin sıcak sularına yelken açarak, Urla, Çeşme ve Foça’yı ele geçirmiştir. 1081 yılı Türk Deniz Kuvvetlerinin kuruluş yılı olarak kabul edilmiştir. İlk Türk Donanması 1089 yılında Midilli, 1090 yılında ise Sakız Adası’nı fethederek denizlerin dünyasına hızlı bir giriş yapmıştır.
Çaka Bey komutasındaki, ilk Türk Donanması 19 Mayıs 1090 tarihinde Karaburun ile Sakız Adası arasında kalan Koyun Adaları civarında Bizans Donanması ile karşılaşmıştır. Tarihte “Koyun Adaları Muharebesi” olarak geçen bu ilk deniz savaşında Bizans Donanması ağır kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Çaka Beyin 1095 yılında ölümü, yükselen bir değer olan Türk Denizciliğinin gelişim hızına büyük bir darbe indirmiştir.
İlk Türk Denizcileri UMUR BEY
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol baskısına dayanamayarak, 1308 yılında parçalanmasından sonra özellikle Batı Anadolu’da bir takım Uç Beylikleri kurulmuştur.
Bu Uç Beylikleri, (Karesioğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Candaroğulları) Türk Deniz Tarihi’nin hızını kaybeden gelişim sürecine yeni bir ivme, yeni bir heyecan kazandırmışlardır.
Aydın civarında 1308 yılında kurulan Aydınoğulları Beyliği, özellikle Umur Bey döneminde denizcilikte büyük atılım yapmıştır. 1095 yılında Çaka Beyin ölümüyle yaklaşık iki buçuk asır süren Türk denizciliğinin sessizliği, Umur Beyle sona ermiştir. Babası Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1334 yılında ölümü üzerine Beyliğin başına geçen Umur Bey, 1334-1348 yılları arasında Ege’de, Bizanslılar ve Cenevizlilere karşı büyük başarılar kazanmış; Rodos’tan Çanakkale Boğazı’na kadar, Mora ve Rumeli kıyıları da dahil olmak üzere denizlerde kesin bir kontrol sağlamıştır. Haçlı Ordusuna karşı son derece atak ve taktik baskın şeklinde manevralar yapan Umur Bey, 1348 yılında çetin deniz muharebelerinin birisinde şehit olmuştur.
İlk Türk Denizcileri KARAMÜRSEL BEY
Karamürsel’in 1323 yılında fethi ile Marmara Denizi’ne ulaşan Osmanlı Beyliği, 1324 yılında Batı komşusu Karesi Beyliği’nden yardım maksadıyla Mürsel Bey komutasında gönderilen 24 gemiden oluşan kuvvet sayesinde denizlerle tanışmış ve güçlü bir Deniz Kuvvetine gidecek uzun yoldaki ilk kararlı adımlarını atmıştır.
Mürsel Bey; denizcilik bilgisi, kahramanlığı ve denizlerdeki çatışmalarda göstermiş olduğu üstün başarıları nedeni ile Osmanlı Beyliği içerisinde haklı bir şöhrete sahip olmuş; kendisine, cesaret ve atılganlığı nedeniyle, “Kara” unvanı verilmiştir.
Osmanlı Beyliği, Doğu Marmara’da kesin bir hakimiyet sağlayınca, deniz gücünün kurumsallaşması için çalışmalar başlatılmıştır. Karamürsel’de 1327 yılında ilk Osmanlı Tersanesi kurulmuş; burada ilk Osmanlı savaş gemisi inşa edilmiştir. Donanma hiyerarşik bir sistemle teşkilatlandırılarak, Donanma Komutanı’na, “Derya Beyi” unvanı verilmiştir. Kara Mürsel Bey, Osmanlı Devleti’ndeki ilk “Derya Beyi” olarak Türk Deniz Tarihi’nin öncüleri arasında yerini almış, ölümünden sonra isminin verildiği şimdiki Karamürsel İlçesinde ebedi istirahatine çekilmiştir.
İlk Türk Denizcileri PİRİ REİS
Piri Reis eşsiz bir kartograf ve deniz bilimleri üstadı olmasının yanı sıra, Osmanlı deniz tarihinde büyük iz bırakmış bir denizcidir.
Piri Reis, Türk denizciliğine bir çok değerli deniz bilimcisi ve amiraller armağan eden ve o dönemlerde, “Denizciler Yatağı” olarak adlandırılan Gelibolu’da doğmuştur. Amcası ünlü Türk Amirali Kemal Reis sayesinde daha küçük sayılabilecek bir yaşta Sefer Katibi olarak Osmanlı Donanmasına katılan Piri Reisin doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, 1465-1470 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Piri Reis, uzun yıllar Akdeniz’de dolaşmış; tüm limanları ve kıyıları dikkatle gözlemlemiş ve tüm faaliyetlerini kayıt altına almıştır.
Piri Reis, 1499-1502 yılları arasında çeşitli savaşlarda Gemi Komutanı olarak Venediklilerle savaşmıştır. Amcası Kemal Reis 1511 yılında şehit düşünce Gelibolu’ya geri dönen Piri Reis burada notik çalışmalarına başlamıştır. Ünlü Birinci Dünya Haritasını 1513 yılında çizmiş ve 1517 yılında Mısır Seferi esnasında Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. İlk eserinden 8 yıl sonra döneminin en saygın “Kılavuz Kitabı” olarak kabul edilen Kitab-ı Bahriyeyi yazmış; 1525 yılında bu kitaba son şeklini vermiş ve 1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur.
Piri Reis, Kitab-ı Bahriye adı ile bilinen “Bahriye” eserinde o zamanlar Ege ve Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve ülkeleri tarif ederek, resim ve haritalarını yapmış; aynı zamanda denizcilik ve gemicilik için de önemli bilgiler vermiştir.
Piri Reisin “Bahriye” adlı eşsiz eserinin yanı sıra 1513 ve 1528 yıllarında yapmış olduğu iki dünya haritası mevcuttur.Sonraki yıllarda, Güney sularında Devlet için çalışan Piri Reis, bu dönemde, Hint Kaptanlığı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlanmıştır.
Piri Reis'in Osmanlı Donanmasında yaptığı son görev, acı olaylarla biten Mısır Kaptanlığı'dır. 1552'de çıktığı İkinci Seferin son durağı Basra'da, tamire ve dinlenmeye muhtaç donanmayı bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a döndüğü için, burada hapsedilmiştir. Donanmayı Basra'da bırakması, Basra Valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi ve Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden; 1554'te hizmette kusurla suçlanmış ve idam edilmiştir.
Ne var ki o, yarattığı evrensel boyuttaki eserleri olan, iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından birisi sayılan Kitab-ı Bahriye ile günümüzde de halen yaşamaktadır.
İlk Türk Denizcileri TURGUT REİS
Turgut Reis, 1485 yılında, Muğla/Menteşe’nin Saravuloz köyünde dünyaya gelmiştir. Korsan gemilerinde tayfa olarak çalışmış, 1538 Preveze Deniz Savaşı’nda Barbaros Hayrettin Paşanın emrinde bulunmuş ve zaferin kazanılmasında büyük hizmetleri olmuştur. 1540’ta Cenovalılara esir düşmüş ve üç yıl bir gemide forsa olarak kalmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa tarafından kurtarılınca kendisine bir donanma oluşturulmuştur. Cerbe Adası’nda üslenmiş ve Kandiye’yi fethetmiştir. Barbaros Hayrettin Paşanın 1546 yılında vefatından sonra Akdeniz’de onun yerini doldurmuş, Osmanlıların deniz egemenliğinin sürmesini sağlamıştır.
1550 yılında Osmanlı Devlet hizmetine giren Turgut Reis, Batı Akdeniz’deki faaliyetleri ile Avrupa’nın korkulu rüyası haline gelmiştir. Trablusgarp, 15 Ağustos 1551’de Turgut Reis tarafından zapt edilmiş ve bu fetihten sonra “Trablusgarp Fatihi” olarak anılmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman, Turgut Reis’e Trablusgarp Beylerbeyliğini vermiştir. Turgut Reis, Kaptanı Derya Piyale Paşa ile deniz seferlerine katılmış, 1560 yılında Cerbe Deniz Zaferinin kazanılmasında en büyük pay sahiplerinden biri olmuştur. Turgut Reis, 23 Haziran 1565 tarihinde ileri yaşına rağmen katıldığı Malta Kuşatması’nda şehit olmuştur.
İlk Türk Denizcileri KEMAL REİS
Ünlü deniz bilimcisi Piri Reisin amcası olan Kemal Reisin, 1440 yılında Gelibolu’da doğduğu sanılmaktadır, fakat bazı Osmanlı kaynakları da Karamanlı bir Türk ailesinden geldiğini yazmaktadır. Gençliğinde korsanlık yapmış, daha sonra Gelibolu'da Osmanlı Donanmasına deniz piyadesi (azap askeri) olarak girmiş ve azap reisi olmuştur. Azap reisi olmasından bir süre sonra, yaklaşık 1473 yılı dolaylarında, kendisine ait gemisi ile (kalitesiyle) denizlere açılıp akıncı leventlik yapmaya başlamıştır.
1481 yılında yeğeni Piri Reisi yanına alıp, yeni seferlere başlamak üzere denizlere açıldığında, artık adı Akdeniz’in en tanınmış reisleri arasında anılmaya başlanmıştır.
Kemal Reis kahramanlığı, cesareti ve denizcilik bilgisiyle Akdeniz’in en tanınmış reisleri arasında yer alınca, 1487 yılında Sultan II.Beyazıt (1481-1512) tarafından devlet hizmetine alınmıştır. Kemal Reisin devlet hizmetine alması ile Türk denizcilik tarihinde “Büyük Türk Donanma Kaptanları” çağı açılmıştır.
Kemal Reis, Osmanlı devlet hizmetine girdikten sonra Osmanlı denizciliğinde ve özellikle gemi inşa faaliyetlerinde büyük bir değişim söz konusu olmuştur. O döneme göre çok büyük sayılabilecek Venedik gemileri tarzında “Göke” adı verilen yelkenli ve kürekli üç güverteli iki büyük gemi 1495 yılında inşa edilmiştir. Bu gemilerden birisine Kemal Reis, diğerine Burak Reis komuta etmiştir.
Kemal Reis’in Osmanlı Donanması hizmetine alınması ve donanmanın yeni baştan teşkilatlandırılması, Osmanlı Donanmasını Venedik ile mücadele yapabilecek bir seviyeye getirmiştir. 1499’da başlayan savaşlarda Modon, Koron, Navarin, İnebahtı gibi müstahkem mevkilerin alınmasında Kemal Reisin büyük hizmetleri görülmüş, ayrıca Venedik Donanması ile işbirliği yapan Fransız gemileri de hezimete uğratılmıştır.
Ünlü Türk denizcisi Kemal Reis, 1511 yılında Ege Denizi’nde karşılaştığı bir fırtınada gemisinin batması sonucu vefat etmiştir. Kemal Reis'in ölümü, bütün Akdeniz'de üzüntüyle karşılanmıştır. Denizciliğinin yanı sıra Osmanlı Donanmasına getirdiği en önemli yenilik uzun menzilli topları ilk defa kullanmış olmasıdır.
İlk Türk Denizcileri BURAK REİS
1488'de Mısır seferinde Kadırga Reisi olarak görev alan Burak Reis'in doğum yeri ve hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Burak Reis, Sultan II. Bayezid’in daveti üzerine Kemal Reis ile birlikte Batı Akdeniz’den gelerek, Osmanlı devlet hizmetine giren ünlü denizcilerimizdendir. Burak Reis 12 Ağustos 1499’da Ege Denizi’nde Venedik donanmasına karşı büyük bir savaş vermiş,1000 mürettebatlı iki büyük düşman gemisi arasına sıkışan gemisini tutuşturmak suretiyle kendi gemisiyle beraber Venedik gemilerini de yakmıştır. Bu arada kendisi de şehit düşmüştür.
Türk denizcilik tarihinde, sularında bu muharebelerin cereyan ettiği Brodano Adası’na kahraman Reis’e izafeten “Burak Adası” ismi verilmiştir.
KAPTAN-I DERYA BARBAROS (HIZIR) HAYRETTİN PAŞA
Barbaros Hayrettin Paşa, Osmanlı Devletinin en ünlü Kaptan-ı Deryası olup, XVI. yüzyılda Akdeniz’i Türk egemenliğine hediye etmiştir. Batılılar havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı, ağabeyi Oruç'a verdikleri "Barbarossa" adını daha sonra Hızır için de kullandıklarından Barbaros diye tanınmış, Hayreddin lakabını ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmıştır.
Midilli doğumlu Hızır Hayrettin Barbaros, ağabeyi Oruç ile Kuzey Afrika kıyılarında korsanlık yaparken ünü Akdeniz’e yayılmıştır. Barbaros kardeşler 1515’de Cezayir’i ele geçirerek, Cezayir Krallığını kurmuşlardır. Cezayir Kralı olarak devletin başına geçen Oruç Barbaros (Oruç Reis), 1518’te bir savaşta İspanyollar tarafından şehit edilmiştir.
Ağabeyi Oruç Reisin ölümü üzerine Cezayir Kralı olan Barbaros Hayrettin, İspanyollar ile savaşmaya devam etmiştir. Kazandığı başarılar üzerine şöhreti artan Barbaros Hayrettin, 1533’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından devlet hizmetine çağrılmış ve Osmanlı Donanması Kaptan-ı Deryalığı’na atanmıştır.
Türk denizciliğine altın çağını yaşatan Barbaros Hayrettin Paşa, 1534 yılında fiilen başladığı yeni görevinde on iki yıl süre ile çok büyük ve önemli seferler yapmış, birçok zafer kazanmıştır. Bunlar Tunus, Mayorka, Pulya, Korfu, Venedik Seferleri, Adalar Denizi ve Akdeniz Seferleri ve özellikle 27 Eylül 1538 tarihinde Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanması’na karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi ile Fransa Kralını himaye için yaptığı Nice Seferidir.
Ünlü Türk denizcisi Barbaros Hayrettin Paşa 1546 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Türbesi İstanbul Beşiktaş’tadır.
KAPTAN-I DERYA KILIÇ ALI PAŞA
Barbaros Hayrettin Paşa tarafından yetiştirilen denizcilerden olan Uluç Ali Reis, Turgut Reisin yanında 1560 yılında Cerbe Deniz Savaşında yer almış ve zaferin kazanılmasında önemli faaliyette bulunmuştur. 1565 yılında Turgut Reis ile Malta Kuşatmasında yer almıştır.
Turgut Reisin 1565 yılındaki vefatından sonra Trablusgarp Beylerbeyliğine atanan Uluç Ali Reis, 1568 yılında Cezayir Beylerbeyliğine getirilerek, bu görevde 1571 yılına kadar kalmıştır.
1571 yılında İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı Donanmasının üçte ikilik bir kısmı, Donanmanın sağ kanat komutanı ve Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali Reisin kullandığı gemiler hariç, Haçlı Donanması tarafından yok edilmiştir.
Bu savaşta göstermiş olduğu cesaret ve feragatın karşılığı olarak Sultan II. Selim: Uluç Ali Reise, 28 Ekim 1571 tarihinde “Kılıç Ali Paşa” adını vererek, Osmanlı Donanmasına Kaptan-ı Derya olarak atamıştır.
Osmanlı Donanmasının üçte ikilik kısmının İnebahtı (Lepanto)’da yok olmasından sonra, Kılıç Ali Paşanın gayreti ile beş ay gibi kısa bir sürede İstanbul ve Gelibolu tersaneleri başta olmak üzere bütün Osmanlı tersanelerinde olağanüstü gayret gösterilerek en az eskisi kadar güçlü bir donanma inşa edilmiştir. Kılıç Ali Paşanın komutasındaki yeni donanmanın yaptığı bir sefer ile 1574 yılında Tunus yeniden Osmanlıların eline geçmiştir.
Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşanın vefatı olan 1587 yılına kadar geçen on beş yıllık sürede Osmanlı Donanması, dünyanın en güçlü donanması olarak varlığını korumuştur.
SALİH REİS
Barbaros Hayrettin Paşanın yetiştirmiş olduğu ünlü reislerden birisi de Salih Reis'tir. Salih Reis muhtemelen 1486 yılında doğmuş olup, küçük yaşta denizciliğe olan istidadından dolayı denizlere açılarak akınlar yapmaya başlamıştır. Bir çok başarılar elde ederek Barbaros Hayrettin Paşanın hizmetine girmiştir.
Barbaros Hayrettin Paşanın, Osmanlı Devlet hizmetine girerken getirmiş olduğu on sekiz reisten birisi de Salih Reistir. Salih Reis, Preveze Deniz Savaş’ında Barbaros Hayrettin Paşanın gemilerinin sağ kanadına komuta etmiş ve savaşın kazanılmasında büyük gayretler sarf etmiştir.
Barbaros Hayrettin Paşa, 1543’te Fransa Seferinde iken, Salih ve Hasan Reisleri İspanya ve Katonya Sahillerine akın yapmak için göndermiş ve buralardan birçok ganimet elde etmişlerdir.
Barbaros Hayrettin Paşanın 1546’daki vefatından sonra Salih Reis, 1551 yılında Cezayir Beylerbeyliğine atanmıştır. 1553 yılında Fas’ı Osmanlı Devleti’ne bağlamış, bu büyük başarıdan sonra Cezayir’e geri dönmüştür. Salih Reis 1556 yılında vefat etmiştir.
|
|
|
Askerimize Neden Mehmetçik Denir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-21-2020, 09:04 PM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
Askerimize Neden Mehmetçik Denir?
Türk askerine neden Mehmetçik deniyor?
Şu isimleri hatırlıyor musunuz? Mohaç, Belgrad, Kosova, Malazgirt, Mercidabık, Çaldıran, Sakarya, Tunus, Hanya, Revan, Otlukbeli vd. Bunlar Türk tarihinin altın harflerle yazılmış şeref sayfalarından yalnızca birkaçı.
Ortak yönleri ağustos ayında gerçekleşmiş olmaları. O halde ağustosa Türk’ün zafer mevsimi demek hatalı değil.
Peki Mehmetçik denildiğinde kimi hatırlarsınız?
Bu zaferleri kazanan kılıç ve gaza erlerini, yani atalarımızı, yani sınırlarımızı koruyan, Türk varlığının teminatı vatan evlatlarını, istikbale uzanan Türk gençliğini değil mi? Hani Cahit Sıtkı’nın deyişiyle;
Sen ben uyurken biri var uyumaz
Bir tıkırtı olsa derhal doğrulur
Nöbette talimde ayakta kış, yaz
Memleket namusu ondan sorulur
Mısralarının kahramanlarını değil mi?
Mehmetçik, “Küçük Muhammed’ler” demek. Ruhunda Âlemlerin Efendisi’nden tevarüs eden imanın, şecaatin, İslâm idealinin yaşadığı gençliğin adıdır Mehmetçik... Îlâ-yı Kelimetullah (Yeryüzünde Allah adını yaymak) için var olmuş ve bu uğurda serdengeçtiliği benimsemiş erlerin adı.
Türk askerine Mehmetçik adının verilmesi, bu bakımdan çok manidardır ve hiçbir İslâm ülkesinde böyle bir özveri görülmemiştir. İslâm’ın sancaktarlığını yapmak bakımından bu isim bile, Türk askerinin kimliğini ve kişiliğini ortaya koymaya yeter.
İmdi, ağustos ile Mehmetçik, iki tılsımlı kelime gibi birbirleri için var olmuşlar. Bunları biraraya getiren ortak şifre ise zafer’dir. Bu tılsımlı şifredir ki asırlar ve asırlar boyu bir kızılelmaya dönüşüp Mehmetçiğin başına taç olmuştur. Ahmet Kutsi’nin (Tecer) şu iki mısraı bu tılsım sayesinde değer kazanıp Türk ruhunda mâkes bulur:
Sen Mehmetçik, söyle büyük kahraman
Sana zafer kadar yakışan ne var?
Yayla ile kışla, birbirlerinin zıt anlamlısı iki kelimedir. Yayla; genellikle yazın, havası iyi ve serin olduğu için tercih edilen arazi parçası iken, kışla; kışı geçirmeye elverişli mekanlar için kullanılır. Ancak eskiden halk bu iki kelimeye askerlikle ilgili mânâlar yüklemiş ve kışla, askerlerin toplu olarak barındıkları mekanları, yani askeri garnizonları ifade ederken, yayla bir eğlence ve asude hayat mekanı olarak anlaşılmıştır. Yani birisi rezm’in (savaşın) diğeri bezm’in (meclisin) mekanı. Ordu-millet olan Türkler’in hayatı işte bu iki konak arasında, yani yayla ile kışla arasında; iki hal ve davranış biçimi içinde, bezm ve rezm arasında geçer. Bezmde eğlenilir, iş yapılır, sohbet edilir, maddi ve manevi zevkler tadılır; rezmde savaşılır, Allah adına gazalar edilir. Yani birisi şahsî; diğeri millî bir tavır. Birinde kendisi ve çevresi için var olmak, diğerinde vatan için yok olmak vardır. Bu bakımdan Türk düşmanlığı ile maruf şair Byron bile bu gerçeği itiraf ederek “Kılıcı maharetle kullanan Türk eli, insanların yarasını sarmakta da ustadır” der.
Türk askeri vatan için yok olur mu? Şehid olmuş ise hayır! Onlar İslâm idealinin mukaddes kurbanları olarak öte alemde daimi nimetler içinde hayatlarına devam ederler. Zira ki şehidlerin ölmeyeceklerine dair Peygamber müjdesi önlerinde durmaktadır.
Kurban olmaya gelince: Anadolu’dan asker ocağına gönderilen delikanlılardan bazıları hâlâ elleri kınalanmış olarak gelirler. Türk annesi, oğlunun elini kınalayarak onu vatana kurban ettiğini ifade eder ve delikanlıyı bu bilinçle kışlasına gönderir. Tıpkı kurbanlık koçların kınalanması, gelinlik kızlara kına yakılması (zira onlar da kocalarına kurban verilmektedirler) gibi.
Her Türk erkeğinin hatıraları arasında askerlikle ilgili olanlar ayrı bir yer tutar şüphesiz. Asker arkadaşlığı, bazen kan kardeşliğinden de öte bir mânâ taşır. 20 yaşın tozpembe dünyasında hasretin, hüznün, sevdanın, ana kucağından asker ocağına çıkışın, olgunlaşma yolunda atılan adımın ve kısaca adam olmanın ilk ciddi imtihanını veren bir gencin, vatan sevgisi ve millet şuurunu özümlerken yaşadıkları elbette kolay kolay unutulur şeyler olmayacaktır. Dünyanın hiçbir ordusunda Türk Mehmetçiği’nden daha temiz yürekli, daha sağlam yapılı ve daha özverili bir askere rastlanmamıştır. Türk milletinin toprak bütünlüğünü muhafaza ve istiklali müdafaa bahsinde ondan daha şecaatli bir genç bulunamaz. Bayrağın dalgalandığı, ezanın okunduğu her karış vatan toprağında onların vatana has aşk ve sevdaları vardır. Şahsi hasretleri ise bu duygularına birer renk katan tablolar olarak her zaman zihinlerde bir yer bulur. Tıpkı Bekir Sıtkı Erdoğan üstadın Kışlada Bahar şiirinde olduğu gibi, “İbibikler öter ötmez, sütler kaymak tutar tutmaz, sanki duman tüter tütmez, tüfekleri çatar çatmaz, daha güneş batar batmaz, vatan borcu biter bitmez” orda olacağına dair, sevgilisine verdiği söz gibi.
Konuyu bağlayalım: Ağustos ayı hem tarihteki büyük zaferlerimizin yıldönümlerini, hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin bayramı olarak zaferi temsilen her yıl çeşitli askerî törenler, fener alayları, geçit resimleri vs. ile kutlanır. Bu bayramın tadı, Türk askerinin sert adımlarla ve yerleri titretircesine rap rap yürüyüşlerini seyretmekle çıkar. Eğer onları sayrederken göğsümüz kabarmıyorsa yeniden silkinip kendimize gelmenin zamanıdır.
Bu ağustos ayında, Türk milleti kadar eski olan Türk ordusunda şehid düşmüşler için birer Fatiha okuyalım ve Ayhan İnal’ın aşağıdaki mısralarıyla onları bir kez daha selamlayalım:
Kefenler gelinliğin
Duvaklar sana doğru
Gökler yıldızlar senin
Şafaklar sana doğru Dallar senden yanadır
Yapraklar sana doğru
Fatihalar sanadır
Adaklar sana doğru
Gözler türbene çevrik
Dudaklar sana doğru
Başlar önünde eğik
Bayraklar sana doğru
|
|
|
Şu Anda Ne Dinliyorsunuz ? Yazarmisiniz Lütfen |
|
Yazar: RasitTunca - 07-20-2020, 09:07 PM - Forum: Günün Şarkısı
- Yorum (39)
|
 |
Şu Anda Ne Dinliyorsunuz ?
Yazarmisiniz Lütfen
Hangi şarkıyı dinliyorsunuz
Etiketler: Şu Anda; Ne Dinliyorsunuz ?,Karoglan,Karoglan Hoca,Neleri dinliyor,neyi dinliyor,dinliyor,dinliyorsunuz,hangi şarkıyı,şarkı ,
GÜNÜN ŞARKISI
|
|
|
| Üç Kız Besleyip Büyütüp Güzelce Yetiştireni Allahü Teâlâ Cennete Koyar |
|
Yazar: RasitTunca - 07-09-2020, 02:39 PM - Forum: Günün Hadisi
- Yorum Yok
|
 |
Üç Kız Besleyip Büyütüp Güzelce Yetiştireni Allahü Teâlâ Cennete Koyar
Peygamber Efendimiz Buyurdular :
"Üç kız veya kız kardeşinin geçim veya başka sıkıntılarına katlananı, Allahü teâlâ Cennete koyar."
Ashab-ı kiramdan birisi :
"İki tane olursa da aynı mıdır?" diye sual edince,
Peygamber efendimiz
"Evet, iki tane olursa da aynıdır" buyurdu.
Başka biri :
"Ya bir tane olursa?" diye sual etti. Cevabında Peygamberimiz buyurdu ki:
"Bir tane de olsa gene aynıdır."
(Hadis-i Şerif - Hakim, Harâiti)
|
|
|
Peygamberlerin Mirasını Devralan Alimlerin Evliyanın Derecesini Ölçmek Doğrumudur |
|
Yazar: RasitTunca - 07-05-2020, 04:56 AM - Forum: islam Büyükleri Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Peygamberlerin Mirasını Devralan Alimlerin Evliyanın Derecesini Ölçmek Doğrumudur
Ebû'd-Derdâ: Ben Allah'ın Peygamber'inden işittim şöyle buyurmuştu:
“Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin âbitten (ibadet edenden) üstünlüğü, ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir." (Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17).
Bu hadise mazhar olan kişileri tek tek saymak mümkün değildir. Her alim kendi derecesine göre bu hadise mazhardır.
"O Peygamberler Allah'ın Hidayet Ettiği Kimselerdir.
O Halde Sen de Onların Gittiği Doğru Yolu Tutup Onlara Uy, O Yoldan Yürü."
(En'âm: 90)
"Peygamberlerden Söz Almıştık. Resul'üm! Senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan, ve Meryemoğlu İsa'dan Pek Sağlam Bir Söz Aldık."
(Ahzâb: 7)
"İyi Bilin ki, Allah'ın Veli Kulları İçin Hiçbir Korku Yoktur, Onlar Mahzun da Olmayacaklar."
(Yunus: 62)
"Ümmetimin Âlimlerine Tâzim ve Hürmet Ediniz. Zira Onlar Yeryüzünün Yıldızlarıdır."
(Münavî)
"Allah Yolunda Öldürülenleri Sakın Ölü Sanmayın!"
(Âl-i imrân: 169)
"Allah Yolunda Öldürülen Şehiddir. Allah Yolunda Ölen Şehiddir. Tâundan Ölen Şehiddir. Karın Ağrısından Ölen Şehiddir."
(Müslim: 1915)
Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan(1) ve Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve hukuk alanında uzman olanlar değil...
Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah rızasına götüren yolu gösteremezler.
Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam'ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.
"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda gelecek olan "Mehdi" tam müceddirdir.(2)
Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed (SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed (SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder"(3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.
İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bağdat’a uzak bir yerde yaşayan bir talebe, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerini çok seven, hep ondan anlatan hocasına gelip der ki:
— Efendim, evdeki kitaplığımda büyüklerimizin kitapları var. Mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin ve oğlu Muhammed Masum hazretlerinin Mektubat’ı var, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin İtikadname kitabı var. Bunları dizerken veya okuyup birbirinin üstüne koyarken, İmam-ı Rabbani hazretleri daha büyük diye, Mektubat’ı üste koyuyorum, sonra oğlunun Mektubat’ını koyuyorum ondan sonra da Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin kitabını koyuyorum. İçimde bir sıkıntı olduğu için soruyorum. Acaba, bu yaptığım doğru mu?
— Evladım, yaptığın basit bir şey değil. Arkadaşlarını topla! Yatsıdan sonra izah etmeye çalışayım.
O gün yatsı namazından sonra hocaları, bugün bana şöyle bir sual soruldu, onu size izah edeyim der ve şunları anlatır:
“Rahmet-i ilahi her kuluna, her an gelir. O kul, dinli olsun, dinsiz olsun, bilsin bilmesin, istesin istemesin, fark etmez. Ancak, Peygamber efendimizden gelen nimetlerin şartı vardır, herkese gelmez. Bu iki şart kimde varsa ona gelir.
Birinci şart: Onu tasdik etmektir. Yani bu zat peygamberdir, son peygamberdir, ben buna iman ettim, inandım, getirdiklerini kabul ettim, beğendim demektir. Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası kalblerdir. Nasıl ki, elektrik kabloyla gelir, yani vasıtası kablodur, nasıl ki su boruyla gelir, vasıtası borudur; Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası da kalblerdir. Bu tasdik olunca, bizim bilmediğimiz, görmediğimiz, anlamadığımız şekilde, o şahısla Peygamber efendimizin mübarek kalbi arasında bir hat kurulur.
İkinci şart: Peygamber efendimizi çok sevmektir. Gelen nimetlerin derecesi bu sevgiye bağlıdır.
Bu Peygamber efendimizin zamanında, yani O hayattayken böyleydi, vefat ettikten sonra ne oldu? Bunu Peygamber efendimiz bildiriyor, (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekrin kalbine akıttım) buyuruyor.
Yani, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Ondan gelecek nimetler artık Hazret-i Ebu Bekir’den gelecektir. Ondan sonra da Selman-ı Farisi hazretlerinden… Bu silsile yoluyla yani silsile-i aliyye büyüklerinden devam ederek geliyor. Bu büyükleri inkâr eden, bu nimetlere kavuşamaz.
Silsile-i aliyye büyükleri, birbiriyle mukayese edilmez. Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetlerin hepsi, nakledilerek bu büyüklere geçer. Bu büyüklerin hangisi daha büyük diye mukayese etmeye kalkmak, cahillerin, ahmakların işidir. Bu iş, ihtiyar genç işi değildir, tecrübeli tecrübesiz işi de değildir. Bu Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki o ilahi emanetlerin verilme işidir. Kime verilirse sultan odur, vâris odur, yetkili odur. Bu iş, ilim, medrese işi de değildir, öyle olsaydı Ehl-i sünnetin reisi, dörtte üçünün sahibi, dörtte birinin de ortağı İmam-ı a’zam hazretleri, Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmaz, talebe olduğu bu iki seneyi kastederek, (Ömrümün son iki senesi olmasaydı, Numan helak olurdu) buyurmazdı. Medrese, tedrisat görmekle İmam-ı a’zam hazretlerinin ilim derecesine ulaşabilirler mi? Makamına yaklaşabilirler mi? Hiç mümkün değil. Hâlbuki o büyük imamımız, yolunda yani mezhebinde olmakla şeref duyduğumuz, hadis-i şerifte, (O, ümmetimin ışığıdır) diye methedilen İmam-ı a’zam hazretleri, o zamanın silsile-i aliyye büyüğü olan Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmuştur. Hâşâ, boşu boşuna, (Bu iki sene olmasaydı helak olurdum) buyurmadı. Demek ki işin içinde, bizim bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler var.
Bu büyükleri ölçmek, hâşâ bu büyük, bu küçük diye ayırmak bize düşmez, kimseye de düşmez. Bir tek şunu biliyoruz, onu da bildirildiği için biliyoruz: Hepsinin kalbinde, Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetler vardı, başkasını, daha fazlasını bilmeyiz. Büyüklerin meydanında küçüklerin işi ne? Hele hele yine onlardan, onların kıymetli kitaplarından öğrendiği birkaç kelimeyi ezberleyip de, kendisini bir şey zannedenlerin işi ne? Bu din, edep dinidir, haddini bilme dinidir. Edep, haddini bilmektir. Herkes haddini bilmelidir.
Şimdi zamanın büyüğü, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleridir. Biz, dinimizi ondan öğrendik. Bu büyükleri bize, o tanıttı, o sevdirdi. O mübarek zatların kitaplarını açıklayıp bize vermişse, bu kitapları okuyun, evinizde sadece bunları bulundurun demişse, artık o kitaplar bizim için Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin kitabı olmuş olur. Böyle olunca da, hocamızın kitapları arasında da ayırım yapmak, yani bu kitabı iyi, bu kitabı daha kıymetli, bu kitabın kıymeti az gibi ayırım yapıp üst üste koymak ayrı bir edepsizlik olur. İmam-ı Rabbani hazretlerine giden yol da, Muhammed Masum hazretlerine giden yol da, bütün büyüklere giden yol da, şimdi, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin mübarek kalbinden geçer. Bu kalbden geçmeyen, İmam-ı Rabbani hazretlerine ve diğer büyüklere kavuşamaz, istifade edemez, onlardan zırnık alamaz. Alamadığı gibi, suç işlemiş olur. O andaki yetkiliyi kabul etmemiş olur, kusurlu, eksik görmüş olur. Niyetine göre felakete bile gider. Vârise ne yapılsa, Peygamber efendimize gider; çünkü yol aynı. Allahü teâlâ bu hâle düşmekten bütün Müslümanları muhafaza etsin! Âmin.”
Veliler Üç Kısımdır:
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e vâris olan veliler üç kısma ayrılır:
• Hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine vâris olanlar,
• Sehm-i nübüvvetine vâris olanlar,
• Sehm-i velâyetine vâris olanlar.
1. Sehm-i Nübüvvet ve Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar:
Bunlar bizzat Resulullah Aleyhisselâm'ın vekilidirler. Kalpten kalbe dökülen emânet-i ilâhîye mazhar olanlardır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir'in göğsüne boşalttım." buyuruyorlar.
Kalpten kalbe dökülen ilâhî emânetullah kıyamete kadar devam eder.
Üzerindeki hâl nübüvvetin bir cüzü, iç âlemi Hâtem'ül-enbiyâ -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bir emanetidir ve bütün fazilet de o emanettedir.
İşte bunlar Hakk iledirler ve Hakk'tan bahsederler. Onların muallimi bizzat Hazret-i Allah'tır.
Allah-u Teâlâ onları Âyet-i kerime'sinde şöyle tarif ediyor:
"Allah'tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur." (Bakara: 282)
Diğer bir Hadis-i serif'te şöyle buyuruluyor:
"Ümmetimin âlimleri benî İsrâil'in peygamberleri gibidir." (K. Hafâ)
Enbiyâ-i izam Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk'a davet ederler. Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.
Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruluyor:
"Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir." (Ebu Nuaym. Hilye)
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.
Onlar şu Âyet-i kerime'nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar:
"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)
Onlar Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ'nın kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir. Öyle bir ruhtur ki sevdi, seçti, kendisine çekti. Başka kimsede bulunmayan bir nur, bir ruhtur.
Hâtemü'l-Evliyâ:
Hâtemü'l-enbiyâ olduğu gibi bir de Hâtemü'l-evliyâ vardır. Zira velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvetin zâhiri, dini hükümleri ve şeriatı haber vermek; bâtını ise, haber verilenleri bizzat yaşamak ve bu şekilde nefislere tasarrufta bulunmaktır. Her ne kadar tebliğ etme bakımından nübüvvetin zâhiri tamamlanmışsa da, ilâhî kemâlin yeryüzüne tecellisi olan velilerin tasarruf vazifeleri sürdüğü için nübüvvet, velâyet şeklinde de devam etmektedir.
Hâtemü'l-evliyâ'ya gelince; âhir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir.
Bu "Hâtem" meselesi gizlidir.
Allah-u Teâlâ'nın sevdiği seçtiği birçok veli kulları Hâtem-i veli'nin âhir son zamanda gönderileceğini Allah-u Teâlâ kendilerine bildirdiği için biliyorlardı.
Ümmül-kitab'ı okumuşlar, bütün hayatımın satırlarını çizmişler. Bunlar Ümmül-kitab'ı okumakla olur. Allah-u Teâlâ mukadderâtı yazıyor, onlar bakıyor, baka baka yazıyorlar.
İki Hâtem:
Bu ihsan edilen ilim has ilmullah olduğu için, bu ilmin üstünde de ilim yok. Onu ancak dilediğine vermiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ilmi var mıydı? Her hangi bir kimseden ilim tahsil görmüş müydü? O ümmî idi, yazısı bile yoktu.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sen bilmezken doğru yola eriştirmedi mi?" buyuruyor. (Duhâ: 7)
Ona Rabbül-âlemîn tarafından öğretildiği için her şeyi biliyordu.
Allah-u Teâlâ onun hakkında:
"Resul'üm! Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın." buyurdu. (A'lâ: 6)
Zira o; okumak ve yazmak için değil, okutmak ve yazdırmak için gönderilmişti.
Diğer Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:
"Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin." (Şûrâ: 52)
Ümmî peygamberin ilmi, ilm-i ilâhî'dir. Onun ilmi hep Hazret-i Allah'ın bildirmesi iledir, ilmullah'tır.
"Daha önce ne sen bunları biliyordun, ne de kavmin biliyordu." (Hûd: 49)
Okuyup yazmak için bir muallimden öğrenmek lâzımdır. Onun böyle bir kimseye minnettarlığı, beşeri bir ilim kaynağına ihtiyacı yoktur. Muallimi ve mürebbisi bizzat Allah-u Teâlâ'dır.
Hâtem-i nebi böyle olduğu gibi, Hâtem-i veli de böyle oldu. İkisi de ümmî. Doğrudan doğruya Hakk tarafından gönderildiklerine en büyük alâmet.
Fakir, hiçbir yerden tahsil görmedim, hiçbir şey de bilmiyordum. Gelen o kanaldan geliyor. Hazine-i ilâhî'den akıyor. Yani hazine-i ilâhî'den Resulullah'a gelen kanal devam etmektedir. İlhamât-ı ilâhî'nin hududu yoktur.
Onun için deriz ki; "Kitaplarda yok ki okuyayım, ben bilmiyordum ki söyleyeyim. Ne verilir, ne dökülürse o." Öyle ise bu ilim ilmullah'tır.
Geçmiş Enbiyâ-i izam Hazerâtı, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in geleceğini, yapacağı icraatları haber vermişlerdi. Hâtem-i veli de böyle oldu. Gerek Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, gerekse diğer birçok evliyâullah da ondan haber verdiler. İkisi de hep bir noktaya geliyor.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Demek oluyor ki asıl olan varlık birbirine benzemeyen sıfatlarla vasıflanmayı kabul ettiği gibi Hâtemü'l-evliyâ da birbirine zıt sıfatlar takınmayı kabul eder. Celil ve Cemil, Zâhir ve Bâtın, Evvel ve Âhir gibi. Halbuki o kendi nefsinin aynıdır. Kendisinden başka değildir. Fakat o, hem bilir, hem bilmez, hem anlar, hem anlamaz, hem görür, hem görmez." (Fusûsu'l-Hikem, s. 66; Beyrut, 1994)
Gerçek budur. Gerçek bu olduğu için kabul ediyorum. Hiçbir ilgim, hiçbir bilgim yok. Fakat Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği her şeyi biliyorum, O'nun bildirdiğini biliyorum. Ben biliyorum yok. Şu halde O'nun bildirdiği ilim benim değil, O'nun ilmi oluyor.
Bunu siz kavrarsanız, inanıp iman ederseniz, bu ilmin ilmullah olduğunu kabul edeceksiniz. İman edene âittir bu!
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin:
"Aynı ona benzeyecek."
Buyurmalarındaki benzeyiş bidayetten, yani Âyân-ı sâbite'den başlıyor.
Binaenaleyh Allah-u Teâlâ Hâtemü'l-enbiyâ'yı böyle kıldığı gibi, Hâtemü'l-evliyâ'yı da böyle kılmayı murad etmiş.
Onun da hiç ilmi yoktu, bizim de hiç ilmimiz yok. Bu bilgiler Allah-u Teâlâ'nın duyurmasıyla, bildirmesiyle, göstermesiyle ve yönetmesiyle husule gelir. "Ben gönderdim, ben öğretiyorum, ben yürütüyorum!" mânâsına geliyor. Bu has ilmullahtır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e böyle verilmişti, Hâtem-i veli'ye de aynısı verildi. O da sonuncusu, bu da sonuncusu!
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
"Bil ki, Allah Tebâreke ve Teâlâ kullarından bir kısmını peygamber, bir kısmını da veli olarak seçmiştir. Peygamberlerin (İbrahim Aleyhisselâm gibi) bazısını dostlukla, (Musa Aleyhisselâm gibi) bir başkasını kelâmla, (Dâvud Aleyhisselâm gibi) bir diğerini Zebur'u senâ etmekle, (İsa Aleyhisselâm gibi) bir başkasını ölüleri diriltme ile ve (Muhammed Aleyhisselâm gibi) bir diğerini de günahlardan mâsumiyet ve kalp diriliği ile ilgili üstünlüğü nedeniyle diğerlerinden üstün kılmıştır. İşte velilerin kimini kiminden üstün kılması da böyledir.
O, âlemlerden hiç kimseye vermediğini Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e tahsis etmiştir.
Halka kapalı tutulan bir şeyi açıklamak, kendisindeki şeyin başkası için mümkün olmaması ve kendisinden öne geçecek herhangi birinin bulunmaması da, ancak O'na has kul olmaya ehil olan kimseye verilmiştir.
Allah var idi ve hiçbir şey yoktu. Zikri meydana getirdi, ilmi izhâr etti ve irâdeyi vâretti. Henüz hiçbir şey başlamamışken evvelâ onun zikrini başlattı. Daha sonra kendi ilminin içinde onun ilmini, sonra da kendi meşîet'i içinde onun meşîet'ini izhâr etti. O makâdir'de evvel, Levh'te evvel, misakta evvel, mahşer gününde evvel, hitapta evvel, vakarda evvel, şefaatte evvel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyârette evveldir. İşte bu nedenle de o Enbiyâ Aleyhimüsselâm'ın efendisidir. Hiç kimsenin kaldıramayacağı "Hâtemü'n-nübüvve" ona tahsis edilmiştir. O kıyamet gününe kadar Azîz ve Celîl olan Allah'ın yarattıkları üzerine hüccetidir. Peygamberlerden hiçbiri işte bu hususlarda ona erişememiştir.
Onunla konuşan dedi ki: "Hâtemü'n-nübüvve" nedir?
Buyurdu ki: Allah-u Teâlâ'nın:
"İmân edenlere, Rabb'leri katında kendileri için bir Kadem-i sıdk bulunduğunu müjdele!" (Yunus: 2)
Buyruğunun hakikati olarak, Allah'ın yarattıkları üzerine bir hüccetidir. O'nun "Ubûdiyet sıdkı"na bizzat Allah şâhitlik edecektir. Deyyân olan; yani herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah, kıyamet gününde Celâl ve Azamet'i içinde açığa çıktığı vakit şöyle buyurur:
"Ey kullarım! Sizi kulluk için yarattım, sizin ise kulluğunuz çok zayıf!.. Bu makâmın çevresinde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-den başkası hissiz ve hareketsiz kaldı."
O işte bu doğruluk ayağını bütün nebî ve resullerin saflarının en ilerisine atar. Çünkü o Allah-u Teâlâ'ya "Ubûdiyet sıdkı" ile gelir; Allah da onu kendisinden kabul ederek, onu "Kürsî"nin yanındaki "Makâm-ı mahmûd"a gönderir.
Nihayet bu "Hatm"den perde kaldırılır, kendisini ihâtâ eden nur ve bu Hatm'in şûleleri O'nu açığa çıkarır. O, yarattıklarından hiçbirinin işitmediği bir senânın diliyle onun kalbinden haber verir. Peygamberlerin bile hepsi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-i Azîz ve Celîl olan Allah'ın bildirmesiyle bilmiş olurlar.
O ilk hitapta bulunan ve en ilk şefaat edendir. "Livâü'l-hamd" ve "Kerem anahtarları" ona verilecektir. Livâü'l-hamd umum müminler için, kerem anahtarları peygamberler içindir.
"Hâtemü'n-nübüvve"nin bidâyeti ve durumunun derinliği, onun bu taşıdıklarından daha da derindir. Fakat bu değerli ilmin dahi sana yeteceğini ümit ederim!"
"Allah Azze ve Celle Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-ini aldıktan sonra, ümmetinden kırk kişiyi onun yerine oturtur. Arz onlarla ayakta durur. Onlar O'nun ehl-i beyt'idir. Onlardan biri ölünce yerine bir diğeri geçer.
Bunların sayıları tükenip, dünyanın zevâl vakti gelince Allah bir velî gönderir. Bu velîyi seçmiş, kendine yaklaştırmıştır. Evliyâya verdiğini buna vermiş, ona bir de "Hâtemu'l-velâye" tahsis etmiştir. Bu, kıyâmet gününe kadar Allah'ın, diğer velîlere hücceti olur. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in "Nübüvvet sıdkı" bulunduğu gibi, onun da bu "hatm" nedeniyle yanında "Velâyet sıdkı" vardır. O'na şeytan musallat olamaz, nefis onu velâyet'ten alıp zevkine düşüremez!
Kıyamet gününde velîler açığa çıkıp, kendilerine velâyet ve ubûdiyet sıdkı gerektiğinde, bunun "Hâtemu'l-velâye"nin yanında tam olarak bulunduğu görülür. Böylece o, onlara ve kendisinden sonra gelen diğer Tevhid ehli üzerine Allah'ın bir hücceti olup; kıyâmet gününde onların şefaatçisi ve evliyânın imamı olur.
O onların efendisidir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamberlerin efendisi ise, o da evliyânın efendisidir. Ona şefaat makâmı tayin edilir ve o Allah-u Teâlâ'yı senâsıyla anıp, hamdiyle metheder; diğer veliler de onun "İlm-i billâh"; yani "Allah-u Teâlâ'yı bilme" hususunda kendilerinden daha üstün olduğunu kabul ve tasdik ederler.
Bahsettiğimiz bu velî, başlangıçta evvel olma hususunda da geri kalmaz. O zikirde evvel, ilimde evvel, meşîette evvel, makâdirde evvel, Levh-i mahfûz'da evvel, misakta evvel, mahşerde evvel, hitapta evvel, vakarda evvel, şefaatte evvel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyârette evveldir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- her yerde peygamberlerin evveli ise, o da velilerin evvelidir. Diğer veliler Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e kafa durumunda, o ise kulak durumundadır.
İşte o, makâmı Mülk'ün Melik'inde, Allah'ın huzurunda bulunan bir kuldur. Burada yer alan "Meclisü'l-A'zam"da; yani "En ulu meclis"te O'nunla karşılıklı olarak konuşur. O Rabb'inin himâyesindedir. Diğer velîler derece derece onun arkasında; nebîlerin yerleri ise onun önündedir." (Hatmü'l-Evliyâ: 5. Bölüm)
2. Sehm-i Nübüvvetine Vâris Olanlar:
Bunlar zâhirî ilme sahiptirler, faydalı ilim diye tarif edilen ilme de mazhardırlar. Hakiki âlimler bunlardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah'a inanırsınız." buyurmaktadır. (Âl-i imrân: 110)
Hiç kimseden menfaat beklemez. Okuttuğu ilimden aslâ ücret almaz. Her işleri yalnız ve yalnız rızâ-i Bâri'ye dayanır, bütün icraatları liveçhillâhtır.
"Onlar Kur'an ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır." (İbn-i Mâce: 215)
Diye Hadis-i şerif'te tarif edilenler bunlardır.
Hazret-i Kur'an'ı yaşarlar. Bütün iş ve icraatlarını ahkâma uydururlar. Halka nur saçarlar, beşeriyeti irşad ederler. Bunlar irşad memurlarıdır. Sayıları pek azdır.
3. Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar:
Bunlara mukarrebun denir. Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği veli kullarıdır, makamları çok âlidir, daima huzurda, huşudadırlar. O huzurdan ayrılmak istemezler. Kendilerine gelen emir ve ilhama bakarlar. Fakat irşad memuru değildirler, halk ile hiçbir ilgileri yoktur.
Âyet-i kerime'de:
"Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz." buyuruluyor. (Nahl: 43 - Enbiyâ: 7)
Ehl-i zikirden murad evliyaullah hazeratıdır.
Bunlar Allah-u Teâlâ'nın huzur-u izzetine kadar çıkardığı kimselerdir.
Bu sevgili kullarını daire-i saadetine almış, merkez-i selâmetine çıkarmış, huzuruna kadar almış ve en büyük saâdetine eriştirmiştir.
"Onlar sıdk makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)
Kimi sevmişse onu seçmiş, kimi de seçmişse onu kendisine çekmiştir. Huzur-u ilâhisine ancak sevdiğini seçtiğini alır.
Allah-u Teâlâ bu sevdiği kullarını kendine çektiği için, içini nurlandırmış, her türlü ahlâk-ı zemime'den temizlemiş, ahlâk-ı hamide'ye de nail etmiş:
"Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur." (Nûr: 35)
Âyet-i kerime'si mucibince o kul Allah-u Teâlâ'nın nuruna ve lütfuna kavuşmuştur.
Bu gibi kimselerin dünyadaki durumları da budur, ahiretteki durumları da budur. Aynı durum dünyadan ahirete intikal etmiştir.
"Allah o kimselerle beraberdir ki, onlar takvâ sahibidirler ve onlar öyle kimselerdir ki muhsinler vasfını almışlardır." (Nahl: 128)
Allah-u Teâlâ kiminle beraber olursa, o kimse en büyük saâdete ermiştir.
"Allah dilediği kulunu zâtına seçer." (Şûrâ: 13)
•
Âlimler Üç Kısımdır:
• Ulül'elbab'a çıkmış olan âlimler,
• Nakilci ulvî âlimler,
• Molla.
1. Ulül'elbâb'a Çıkmış Olan Âlimler:
Ulül-elbab iki türlüdür: Zâhirî, batînî.
Zâhirî Ulül-elbâb'a varan âlimleri Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirmiş ve:
"İlimde derinleşmiş olanlar." buyurarak onları övmüştür. (Âl-i imrân: 7)
Bu ilim kesbîdir, okumakla mümkün olur. Bu hakiki âlimler şeriatın zâhirine vâristirler. Bu ilim de bir Allah vergisidir.
Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ahlâk... sahalarında kitaplar yazarlar, müslümanlara ışık tutarlar. İçtihatlarında isabet ederlerse iki sevap aldıkları gibi, yanılsalar bile bir sevap alırlar. Çünkü niyetleri güzel.
Dört büyük mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfi, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmet -rahmetullahi aleyhim ecmain- Hazerâtı olsun, diğer müctehidler, müfessirin-i izam, muhaddisin-i izam olsun, hep bu kısma dahildirler.
Din-i İslâm'a nûr saçan, ümmet-i Muhammed'e yol gösteren ve bu uğurda her türlü ibtilâlara göğüs geren hakiki âlimlerin İslâm dininde çok mühim mevkileri vardır.
Allah-u Teâla Ku'ran-ı kerim'inde onları övmüş, ilmi ve ilim sahiplerini müteaddit defalar zikretmiş, fazilet ve meziyetlerini beyan buyurmuştur.
Nitekim bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Allah içinizden iman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir." (Mücadele: 11)
Bu yükselme; dünyada hayırla anılmaları, âhirette ise cennetlerdeki derecelerin yüsekliğidir.
Allah-u Teâlâ veli kullarına gösterilmesi gereken sevgi ve saygının, hakiki ulemaya da gösterilmesi gerekmektedir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetimin âlimlerine tâzim ve hürmet ediniz. Zira onlar yeryüzünün yıldızlarıdır." (Münavî)
İlmiyle âmil olan ulemaya daima hüsn-ü zan beslemelidir. Onlar halka hakikati öğretirler, şeriat ahkâmını talim ederler, bid'atlardan sakındırırlar. İlâhî hükümleri tahrifattan, cahillerin tevillerinden korurlar. Bunu da ancak hakiki âlimler yapar. Allah-u Teâlâ'ya vâsıl olmak, bu ahkâmın icrasına, emir ve yasakların tatbikine bağlıdır.
2. Nakilci Ulvî Âlimler:
Ulvî olan nakilci âlimler, müslümanlara dinlerini öğretecek tefsir gibi kitaplar yazmaya kendileri muktedir değildirler. Ancak "Filân şöyle söyledi, filân böyle söyledi." diyerek hakiki âlimlerin beyanlarını naklederler. İctihad yapamazlar. Ancak hakiki âlimlerin eserlerinden alıp naklederek kitap yazarlar, halka vaaz ve nasihat ederler.
Bu nakilci âlimler de iki kısımdır. Eğer İslâm'ı yaşıyorsa, telif ettiği kitaplar, yaptığı vaaz ve nasihatlar, yaşadığı nispette halka tesir eder. Yaşamıyorsa hiçbir tesiri olmaz.
Bir de şu var ki, halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tâzimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir." (C.Sağir)
Kendinde varlık gördüğü için "Ene Kabuğu"ndan çıkamaz. Hakikattan haberi olmadığı için de kendi zannını hakikat diye satmak ister.
Bir zâhirî âlim satırdan almasına rağmen, ilimde derinleştiği nispette cehaletini öğrenmiş olur. Eğer ilimde ihlâs sahibi ise ilmi arttıkça âcizliğini duyar, Hazret-i Allah'a sığınır, âcizliğini itiraf eder. Her mevzuda Hazret-i Kur'an'a ve Sünnet-i seniye'ye müracaat eder. Her iş ve icraatı Ahkâm-ı ilâhi'ye uygun olmasını ister.
3. Mollalar:
Bunlar halkın avam tabakasına yakın âlimlerdir. Hem bilir, hem bildirir, tarif eder. Bunlar muttakilerden sayılırlar.
Şehidler ve Şehidlik:
"Şehid" cennetlik olduğuna şâhitlik edilen kişi demektir. Allah yolunda öldürülen müminlerin ruhunu Allah-u Teâlâ'ya yükseltmek için bir çok melekler hazır olur ve onun Allah yolunda öldürüldüğüne şâhitlikte bulunurlar.
Şehidlik Allah-u Teâlâ'nın mümin kullarına bahşettiği en yüksek mertebelerden birisidir. Kur'an-ı kerim'de on beş yerde şehidler övülmekte, Âyet-i kerime'lerde Allah yolunda hayatlarını fedâ etmekten çekinmeyen muhterem şehidlerin yüksek mertebeleri, ilâhî lütuflara mazhar kılındıkları, ruhânî bir haz içinde ebedî bir hayat ile berhayat oldukları haber verilmektedir:
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!" (Âl-i imrân: 169)
Bu hitâb-ı ilâhi her ne kadar Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e ise de, kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara şâmildir.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise:
"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin." (Bakara: 154)
Buyurularak onlara "Ölü" denilmesi yasaklanmıştır. Çünkü onlar Allah yolunda hayatlarını cömertçe feda ettiler. Onların diğer ölüler gibi olmadıkları apaçık bir gerçektir.
"Bilâkis onlar diridirler, Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar." (Âl-i imrân: 169)
Bu Âyet-i kerime onların ölü zannedilmemesi hususunda kati bir delildir.
"Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154)
Onlar fani hayatı terk ederek ebedî bir hayata ermişlerdir. Kendilerine tahsis edilen yüksek makamlarda merzuk olmaktadırlar. Yerler, içerler, dünyadaki hayatın kat kat fevkinde bir hayat yaşarlar. Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ onlara nasıl bir hayat bahşetmiştir.
Allah-u Teâlâ yine haber veriyor ki, şehidler hayatın diğer bir hususiyetine de nâil olmuşlardır:
"Allah'ın kendilerine verdiği ihsanlardan dolayı sevinç içindedirler." (Âl-i imrân: 170)
Onlara bağışlanan böyle bir kurbiyetten, böyle bir hayatta olmaktan, Rabb'lerinin kendilerini şehidlik gibi bir mertebeye muvaffak kılmasından dolayı sevinirler. Allah-u Teâlâ'nın rızâ-ı Bâri'sinin bulunduğu bir nimet ve rızıktan daha çok hangi şey onları sevindirebilirdi?
"Arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselere de hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler." (Âl-i imrân: 170)
Onlar diri oldukları gibi, dirilerle de beraberdirler. Kardeşlerinden alâkalarını kesmemişler, onlarla olan bağlarını koparmamışlardır.
Cihadda henüz canlarını vermemiş olan mücahid kardeşlerinin, şehid oldukları takdirde, ölümden sonra mazhar olacakları nimetler sebebiyle, hem kendileri adına hem de arkada bıraktıkları kardeşleri adına sevinirler. Çünkü ahirette kardeşlerinin herhangi bir korkuları olmayacaktır ve dünyadan ayrılmalarına da üzülmeyeceklerdir.
"Onlar Allah'tan olan nimet ve keremin; Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler." (Âl-i imrân: 171)
Âyet-i kerime'ler Ashab-ı kiram hakkında nazil olmakla beraber, sebebin hususi oluşu hükmün umumi oluşuna mani olmadığı için; sözü edilen bütün bu ihsanlar, kıyamete kadar gelecek bütün şehidlere ve mücahidlere de şâmildir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Ashab-ı kiram'ı şüphesiz ki bu hususta en büyük ve en canlı numunedirler.
Yalnız ve yalnız Allah için harbe giden, hiçbir gaye ve menfaat taşımayan ve kelimatullah'ın yükselmesi için gayret edenler şehiddir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Allah yolunda öldürülen şehiddir." buyurmuşlardır. (Müslim)
Şehidler Üç Kısımdır:
• Cephede şehid olanlar,
• Hükmen şehid olanlar,
• Aşk şehidleri.
1. Cephede Şehid Olanlar:
Kâfirlerle harp ederken harp âletlerinden biri sebebiyle öldürülenlerdir. Bunlara hem dünyada hem ahirette şehid hükmü verilir.
Dinimizde Allah rızâsı için cihad etmek her müslümana farzdır.
Cihaddan maksat, hak din olan İslâm'ın, cihanın her köşesine yayılmasıdır. İnsanların küfür karanlıklarından iman nuruna kavuşmaları için bütün müslümanların tüm güçleriyle çalışmaları gerekir.
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'ın ve ona tabi olan müminlerin Allah yolunda yaptıkları cihad sebebiyle ne kadar büyük mükâfatlara nâil olduklarını Âyet-i kerime'lerinde beyan buyurmaktadır:
"Fakat o Peygamber ve onun maiyyetinde bulunan müminler, mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır. Saâdete erişenler de onlardır." (Tevbe: 88)
Dünyada insan için en kıymetli iki şey vardır. Canı ile o canı yaşatacak malı.
Müminlerin dünyada bunun her ikisini de fedâ ederek canları ve malları ile cihada atılmalarına karşılık olarak ihsan ve ikram edeceği mükâfat elbette büyük olacaktır.
Ebu Saîd -radiyallahu anh- anlatıyor:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün şöyle dedi:
"Kim Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak Muhammed'den râzı ise, cennet ona vacip olmuştur."
Bu sözü hayretime gitti ve: "Yâ Resulellah! Bir kere daha tekrar eder misiniz?" dedim. Aynen tekrar etti, arkasından da şunu söyledi:
"Bir şey daha var ki, Allah onun sebebiyle kulun cennetteki makamını yüz derece yükseltir. Bu dereceler arasındaki uzaklık gök ile yer arasındaki mesafe gibidir."
Ben: "Öyleyse bu nedir?" diye sordum.
Şu cevabı verdi:
"Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad!.." (Müslim: 1886)
Allah-u Teâlâ'nın cennet sakinlerine lütfettiği nimetler, beşer aklına gelmeyecek kadar farklı ve çeşitlidir. Bunların birbiri arasındaki farklar da büyüktür.
Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini aslâ boşa çıkarmaz." (Muhammed: 4)
Şehidlerin Allah katında kazanmış oldukları mertebe, Resulullah Aleyhisselâm tarafından muhtelif Hadis-i şerif'lerde belirtilmiştir.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Şehidden başka cennete giren hiçbir kimse yoktur ki, dünyaya dönmeyi ve yeryüzündeki her şeyin kendisinin olmasını dilesin. Şehid ise gördüğü ikramdan dolayı dönmeyi ve on kere öldürülmeyi temenni eder." (Müslim: 1877)
Bu Hadis-i şerif, şehidliğin faziletini gösteren delillerin en büyüğüdür.
Bazı rivayetlerde belirtildiği üzere Allah-u Teâlâ: "Bir arzun var mı?" diye sorar. Şehidler hiçbir arzularının olmadığını, sadece yeryüzüne dönerek Allah yolunda tekrar şehid olmayı temenni ettiklerini belirtirler.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir başka Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Müslümanın aldığı her yara Allah yolundadır. Sonra kıyamet gününde bu yara, vurulduğu günkü kılığında olacak, kan fışkıracaktır. Renk kan rengi, koku misk kokusudur." (Müslim: 1876)
Şehidin misk gibi güzel kokusu onun fazilet ve şerefini mahşer halkına duyurmak için yayılacaktır. Kanının ve cenazesinin yıkanmaması da bundandır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mertebeyi her vesile ile beyan etmiş ve ümmet-i muhteremesini daima teşvik etmiştir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Muhammed'in nefsini kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar savaşıp öldürülmeyi ne kadar isterdim." (Buhârî - Müslim: 1876)
Aslında savaşa ölmek için değil, düşman öldürmek, saldırı ve azgınlığı durdurmak için gidilir. Ölümden korkmaya gerek yoktur. Çünkü bu Allah-u Teâlâ'nın değişmeyen kanunudur.
Şehidlik kul hakkı dışında, bütün günahların bağışlanmasına vesiledir.
Ebu Katâde -radiyallahu anh- anlatıyor:
Bir kimse: "Yâ Resulellah! Ne buyurursun? Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde bütün günahlarım affolur mu?" diye sordu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Evet, ihlâsla sabrettiğin halde ileri gidip geri dönmeyerek Allah yolunda öldürülürsen!" buyurdu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz sonra: "Nasıl dedin?" diye sordu.
O kimsenin, sorusunu aynen yenilemesi üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:
"Evet, ihlâsla sabrettiğin halde, ileri gidip geri dönmeyerek Allah yolunda öldürülürsen! Yalnız borç müstesnâ. Zira bunu bana Cebrâil Aleyhisselâm söyledi." (Müslim: 1885)
Ancak denizlerde Allah yolunda savaşıp şehid düşenlerin diğer bütün günahlarıyla birlikte kul hakkından doğan günahları da bağışlanır, Allah-u Teâlâ hazine-i gaybından ihsan eder.
Mikdam -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Şehide, dökülen ilk kanı esnasında altı haslet verilir:
1. Günahları bağışlanır.
2. Cennetteki makamını görür.
3. Cennet hurisiyle evlendirilir.
4. (Kıyametin) büyük korkusuna karşı teminat verilir.
5. Kabir azabından emin kılınır.
6. İman elbisesi ile ziynetlendirilir." (Buhârî)
Şehidlik öyle büyük bir lütuftur ki, cennetin bütün yollarını açar ve hurilerin istikbale çıkmasını sağlar.
Rahmet meleklerinin refakatine sebep olur. Şehidin ruhunu yetmişbin melek elleri üzerinde yükseltir.
Ruhları bedenleri ile devamlı irtibat halindedir. Bu bakımdan bir çok şehidlerin bedenleri çürümez. Yalnız kendileriyle meşgul değil, aynı zamanda dünyadaki müminlerle de yakından ilgilidirler. Şehid düşecek olanları müjdelemekte ve hiçbir korku ve üzüntü görmeyeceklerini haber vermektedirler.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
Amcam Enes bin Nadr -radiyallahu anh- Bedir savaşında uzakta bulunduğu için: "Yâ Resulellah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta uzakta bulundum. Eğer Allah müşriklerle bir savaş daha nasip eder de beni bulundurursa neler yapacağımı elbet Allah görecektir!" demişti.
Uhud günü müslümanlar bozguna uğrayıp geri gidince amcam: "Allah'ım! Şu arkadaşlarımın çekilmesinden dolayı özür dilerim. Şu müşriklerin yaptıklarından da sana iltica eylerim." dedi. Sonra müşriklere doğru ilerledi. Bu sırada Sa'd bin Muaz -radiyallahu anh-e rastgeldi. Ona dönerek: "Ey Sa'd! Canım cennet istiyor. Babam Nadr'ın Rabb'ine yemin ederim ki ben cennetin kokusunu Uhud'da duyuyorum." dedi.
Savaştan sonra Sa'd bin Muaz -radiyallahu anh- Resulullah Aleyhisselâm'a gelerek: "Yâ Resulellah! Biz Enes bin Nadr'ın yaptığını yapamadık." dedi.
O şehid olmuş, teninde seksenden fazla ok, kılıç, süngü yarası bulunmuş, kolları kesilip parça parça edilmişti. Onu hiç kimse tanıyamadı da, kız kardeşi (halam) parmak ucundan ancak tanıyabildi.
Zannedersem şu Âyet-i kerime Enes bin Nadr ve benzerleri hakkında nâzil olmuştur:
"Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah'a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir.
Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir." (Ahzâb: 23)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir mesele ile ilgili olarak onun hakkında:
"Allah'ın kullarından öylesi var ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir." buyurmuştu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1186)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şehitler için hazırlanan üstün nimetleri anlatırken gördüğü bir rüyayı şöyle haber vermiştir:
"Bu gece iki adam gelerek beni bir ağaca yükselttiler. Derken bir saraya soktular. Ondan daha güzel, daha üstün bir bina görmüş değilim. Sonra bana dediler ki: Bu gördüğünüz saray, şehidlerin konağıdır." (Buhârî)
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, Numan bin Mukarrin -radiyallahu anh- kumandasında bir orduyu İran'ın fethine yollamıştı. Ordu İran içlerinde ilerledikleri zaman, Nehavend civarında kırk bin kişilik İran ordusuyla karşılaştılar. Başlarındaki bölge valisi müslümanlardan bir elçi istedi. Elçi olarak Muğire bin Şûbe -radiyallahu anh- uygun görüldü.
Vali tercüman vasıtasıyla: "Siz Araplar en çok açlık çeken, her çeşit hayırdan en uzak olan kimselersiniz. Size yine açlık ve yokluk uğradı da onun için geldi iseniz, size yiyecek yardımı yapalım da dönün!" gibi küçük düşürücü bazı sözler sarfetti.
Muğire bin Şûbe -radiyallahu anh- İslâm adına şu sözleri söyledi:
"Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, Rabb'imizin risaletini getirmiştir. Bir de bize bildirdi ki, bizden kim öldürülürse cennetlik olacaktır. Bu sebeple biz ölümü, sizin hayatı sevdiğinizden daha çok seviyoruz." (Buhârî, Cizye 1)
Ashab-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazeratı sadece ve sadece rızâ-i Bâri'yi düşünüyorlar, Allah-u Teâlâ'nın vâdettiği uhrevî makamlara bir an önce kavuşmak istiyorlardı.
Meselâ Enes bin Nadr -radiyallahu anh-: "Ben cennetin kokusunu duyuyorum." diyerek savaşa katılmıştı. Bazıları elindeki hurmaları atıp ölünceye kadar çarpışmıştı. Amr bir Cemuh -radiyallahu anh- gibi bazıları savaşa giderken: "Allah'ım! Beni artık âileme döndürme!" diye duâ etmişti. Sâbit bin Vakş -radiyallahu anh- gibi bazıları yaşlı oldukları için Resulullah Aleyhisselâm tarafından şehirde bırakıldıkları halde, şehid olmak ümidiyle habersizce katılmışlardı.
Ashab-ı kiram'dan bir çok şehid vardır.
Bir zat Resulullah Aleyhisselâm'a gelerek: "Yâ Resulellah! Şehid dışında kalan müminler niye kabirde imtihan edilirler?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm şu cevabı verdi:
"Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir." (Nesâî, Cenâiz: 112)
Câbir -radiyallahu anh- der ki:
Babam Abdullah'ın Uhud savaşında şehid edildiğinde ağlayarak üzerindeki elbisesini çıkarıyordum, beni ağlamaktan men ediyorlardı. Halbuki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- men etmiyordu. Halam Fâtıma da ağlamaya başladı.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
"Ona ağlasan da ağlamasan da siz şehidi kaldırıncaya kadar melekler onu kanatlarıyla gölgelendirdiler." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 621)
Şehidliğin bir çok mertebeleri vardır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz savaş meydanında öldürülen üç kimsenin erişeceği sonucu bir Hadis-i şerif'lerinde beyan buyurmuşlardır:
"Savaşta öldürülenler üç kısma ayrılır:
Biri, mümin bir adam canı ve malı ile Allah yolunda cihadda bulunur, tâ ki düşman ile karşılaşır ve öldürülünceye kadar onlarla vuruşur. İşte bu, göğsü Hakk'a açılmıştır ki, cennettedir. Allah'ın Arş'ının altındadır. Peygamberler ancak peygamberlik derecesiyle ondan üstündürler.
İkincisi, günah ve hatalarından dolayı korku ve endişe içinde olan adamdır ki, düşman ile karşılaşır da öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu durum temizleyicidir, onun günah ve hatalarını siler. Çünkü gerçekten kılıç, hataları çokça silendir. Cennete istediği kapıdan sokulur. Çünkü cennetin sekiz kapısı, cehennemin de yedi kapısı vardır. Cennet kapılarının biri diğerinden üstündür.
Üçüncüsü, münafık bir adamdır. O da malıyla cihad eder, tâ ki düşman ile karşılaşır ve öldürülünceye kadar Allah yolunda vuruşur. İşte bu cehennemdedir. Çünkü kılıç nifakı silmez." (Ahmed bin Hanbel)
Sehl bin Sa'd -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:
Uhud'da müşriklere ok yağdıranların ilki Kuzman'dı, müslümanlar bozulup dağıldıkları zaman kılıcının kınını kırmış, müşriklerden bir kaç kişiyi yere sermişti. Kendisi de yaralandı.
Daha önceleri Kuzman'ın adı anıldıkça Resulullah Aleyhisselâm:
"Dikkat edin. O adam cehennemliktir!" buyururdu. (Müslim)
Derken Kuzman ağır şekilde yaralandı. Acısına dayanamayarak kılıcının kabzasını yere, sivri ucunu da iki memesinin arasına dayadı, sonra kılıcının üzerine yüklenerek intihar etti.
Durum Resulullah Aleyhisselâm'a intikal ettiğinde şöyle buyurdu:
"Bazen bir adam cehennemlik olduğu halde görünürde cennetlik bir kimsenin yaptığını yapar. Bazen de bir adam cennetlik olduğu halde insanların gözleri önünde cehennemlik bir kimsenin yaptığını yapar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1609 - Müslim: 112)
Diğer bir rivayette Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Bilâl -radiyallahu anh-e emir buyurmuş, o da cemaatin içinde şöyle seslenmiştir:
"Müslüman kişiden başka kimse cennete giremez. Elbette ki Allah bu dini fâcir bir adamla da destekler." (Müslim: 111)
Şehidlik mertebesi ayrıca şefaat makamına da vesile olur.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Her bir şehid, kendi hane halkından yetmiş kişi için şefaat etmeye yetkilidir." buyurmuştur. (Ebu Dâvud)
Şehidlik büyük bir nimettir. Bir insanın müslüman olarak yaşayıp şehid olarak vefat etmesi pek büyük bir saâdettir. Ancak şehidlik pek az kimseye nasip olduğu için, her müminin gönlünde böyle bir şuurun bulunması bile kâfidir.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Allah'dan şehid olmayı sadakatle isteyeni Allah yatağında bile ölse şehidlerin mertebesine ulaştırır." (Müslim: 1909)
• Allah yolunda şehid olanlar, yıkanmadan namazları kılınarak kanları ile kanlı elbiseleri ile gömülürler.
Ancak üzerlerindeki elbiselerden şapka, sarık, kuşak, kemer, zırh, pamuklu hırka gibi kefen olmaya yaramayan şeyler ve ayakkabılar çıkarılır. Ayrıca saat, yüzük, para gibi kıymetli eşya da alınır.
Üzerlerinde bulunan elbiselerden sünnete uygun kefenden yani üç kattan fazla olanları varsa soyulur, eksik kalanı olursa tamamlanır.
• Allah yolunda öldürülen şehidlerden, cünüp olan, mecnun olan veya büluğ çağına ermemiş bulunanlarla, öldürücü bir şekilde harp meydanında yaralandığı halde hemen ölmeyip tedavi için başka yere taşındıktan sonra veya konuştuktan, yiyip içtikten sonra, aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçmiş bulunan müslümanlar yıkanmadan gömülmezler.
Savaşta yaralanan mümin ölmeden önce dini bir vasiyette bulunursa yine yıkanmaz. Nitekim Uhud'da yaralanan Sa'd bin Rabi' -radiyallahu anh- vefatından önce Ensar'a:
"Gözünüzü açıp kapayacak kadar bir vakit ve güç bulduğunuz halde Resulullah öldürülürse Allah katında hiçbir mazeretiniz yoktur." diye vasiyette bulunmuş ve yıkanmadan defnedilmiştir.
• Şehidlerin elbisesinde necaset bulunduğu takdirde yıkanır, o halde defnedilmesi saygısızlık olur.
2. Hükmen Şehid Olanlar:
Bir de âhiret şehidleri vardır ki, bunlar ahiret hükmü bakımından şehid sayılırlar.
Allah yolunda şehid olanlarla diğer şehidler arasında fark vardır. Bunlar ahiret bakımından şehid olmakla beraber, dünya hükümleri bakımından şehid sayılmazlar. Haklarında şehid muamelesi yapılmaz. Ecelleriyle ölen müslümanlar gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılındıktan sonra defnedilirler.
Umulur ki hükmî şehidler de hakiki şehidlerin mertebesine yakın olurlar. Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlara da şehid adını vermiştir.
Hadis-i şerif'lerinde buyurur ki:
"Zulmen kesici aletlerle öldürülen, tâun, binaların yıkılması, yırtıcı hayvanların yemesi, boğulma, ishal sebebiyle için kuruyup yanması, zâtülcenb hastalıkları, bunların hepsi şehid olarak ölmeye sebeb olur." (Buhârî)
"Gurbette vefat edenler şehiddir." (İbn-i Mâce)
"Humma ile vefat edenler şehiddir." (Münavî)
"Mazlum olarak haksız yere öldürülenlerin bütün günahları bağışlanır." (Nesâî)
"Malını korurken ölen şehiddir." (Buhârî)
Bu suretle ölenlerin şehid sayılması, çektikleri büyük elem ve acılara karşılık bir lütuf ve ihsandır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "İçinizden kimi şehid sayarsınız?" diye sordular. "Yâ Resulellah! Allah yolunda öldürülen şehiddir." dediler. "O zaman ümmetimin şehidleri gerçekten azdır." buyurdular. "Peki kimlerdir yâ Resulellah?" denildiğinde buyurdular ki:
"Allah yolunda öldürülen şehiddir. Allah yolunda ölen şehiddir. Tâundan ölen şehiddir. Karın ağrısından ölen şehiddir." (Müslim: 1915)
Bunun gibi elli kadar ahiret şehidi vardır ki, ihlâs derecelerine göre ahirette şehidlik sevabından nasiplerini alırlar.
Hadis-i şerif'te "Allah yolunda öldürülenler" ile "Allah yolunda ölenler" ayrı ayrı beyan edilmiştir. Zira öldürülenlerin içine cephede şehid olanlar girse de, kendisini Allah yoluna adamış, bu maksatla çalışırken şu veya bu şekilde ölenler girmez. Bu gibi kimseleri insanlar bilmese de Allah-u Teâlâ bilir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Allah yolunda ölenler"i şehid ilân etmekle, şehâdetin sahasını fevkalâde genişletmiş, düşmanla savaş hali olmadan bile, bu yüce mertebenin her hal ve şartlarda kazanılma imkânını her müslümanın önüne koymuş olmaktadır.
İrbâz bin Sâriye -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Şehidlerle yataklarında ölenler, tâundan ölenler hakkında Rabb'imize birbirlerini şikâyet ederler.
Şehidler:
'Onlar bizim kardeşlerimizdir, onlar da bizim gibi öldürüldüler!' derler.
Yataklarında ölenler de:
'Onlar bizim kardeşlerimizdir, bizim gibi öldüler!' derler.
Rabb'imiz onlara şöyle seslenir:
'Yaralarına bakın, öldürülenlerin yaralarına benziyorsalar onlardandırlar ve onlarla beraber olurlar!'
Bakılır ve onlardaki yaranın, öbürlerininki gibi olduğu görülür." (Nesâî, Cihad 36)
Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetimin şehidlerinin çoğu, başı yastıkta ölenlerdir. Savaş meydanında nice öldürülenler vardır ki, onların niyetini ancak Allah bilir." (Ahmed bin Hanbel)
Bir de dünya hükümleri bakımından şehid sayılmakla beraber ahirette şehid hükmünde olmayanlar vardır. Bunlar ise savaştan kaçarken öldürülen kimse veya ganimet malında hiyanet eden gazidir.
3. Aşk Şehidleri:
Aşk ile ölenler de şehiddirler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse; işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler.
Onlar ne güzel birer arkadaştırlar." (Nisâ: 69)
Bu ilâhî beyanda peygamberlerden sonra sıddîkler anılmakta, şehidler ise daha sonra gelmektedir.
Onların rütbelerini ve mertebelerini yalnız Allah-u Teâlâ bilir.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyurulmaktadır:
"Allah'a ve peygamberlere iman edenler, işte onlar Rabb'leri katında sıddîklar ve şehidlerdir.
Onların mükâfatları ve nurları vardır." (Hadîd: 19)
Sıddîklar Hazret-i Allah'ı ve Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini tasdiklerine sâdık kalmada en ileri gidenlerdir. Şehidler ise Allah yolunda can veren mücahidlerdir. Birisi bir anda canını vermiş, diğeri ise bir ömür boyu gönlünü vermiştir.
Mükâfat ancak nur ile beraber olduğu zaman tamam olur. Onlar nurlar içinde haşrolunacaklardır. Onların payı bugünden takdir edilmiştir.
Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz bir şiirinde buyururlar ki:
"Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışk'ı gasl etmek,
Cesed âteş kefen âteş hem âb-ı hoş-güvâr âteş."
|
|
|
| Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 07-05-2020, 04:27 AM - Forum: Tarih Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
[attachment=37619]
Osmanlı İmparatorluğu Hakkında Bilgiler
Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti (Osmanlıca: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye), Oğuz Türklerinden Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Hanedanı'nın hükümranlığında varlığını sürdürmüş çok uluslu Sünni Müslüman devlet. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmıştır (5.200.000 km2).
Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Koyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler. İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı ve 1553'te Fas kıyılarına, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerklik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar (1627) ve Lundy (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun "İslam devleti", dolayısıyla bir "din devleti" olarak nitelenmesine neden olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu dönemi bazı tarih uzmanlarınca[kaynak belirtilmeli] Osmanlı Hanedanı'nın ve saray erkanının, Rum kadınlarla ve diğer Slav Hristiyan halklardan (Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar gibi) kadınlarla evlilik yapması, iskan politikası sebebiyle devşirilen Hristiyan çocukların Türk-İslam örf ve gelenekleri ile yetiştirilip yeniçeri ordusuna ve devlet kurumlarına alınmasıyla beraber, Türk tarihinin Roma-Doğu Roma tarihi ile kaynaştığı dönem olarak görülür. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler Türkiye'nin tek ardıl devlet sayılması gerektiğini savunurlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924'te Osmanlı Hanedanı'nın Türkiye'den sürgün edilmesi kararını aldı. Günümüzde hanedan ile soy bağı olanların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı ise yurt dışında değişik ülkelerde yaşamaktadır. 2009'dan 7 Ocak 2017'deki ölümüne dek Osmanlı Hanedanı'nın başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecid Efendi'nin büyük torunu Bayezid Osman'dı. Hanedanın şu anki lideri Dündar Osmanoğlu'dur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun isimleri
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlıcada Devlet-i ʿAliyye-yi ʿOsmâniyye ([دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه], veya alternatif olarak Osmanlı Devleti [عثمانلى دولتى]) olarak anılmıştır. Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı Devleti veya Osmanlı İmparatorluğu olarak bilinir. 19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda ise Turkey ya da Turkish Empire şeklindeki kullanımlara rastlanır. Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılır.
Tarihçe
Osmanlı İmparatorluğu belirli tarihsel dönemlere ayrılarak incelenir. Dönemler, Osmanlı Devleti'nin yönetim yapısına ve dünya siyasetindeki yerine göre belirlenmiştir. Toprak büyüklüğünü temel alan ayrıştırmalardan daha detaylı bir bakış açısına izin vermektedir.
Beylik dönemi
Beylik döneminin ne zaman başladığı belli değildir. Osman Gazi birliklerinin 1299 yılında İnegöl ve civarını fethetmesi sonucunda bağımsızlığını ilan etti. Bu dönemde beylik dönemi sona ermiştir.
Moğol İmparatorluğu döneminde kaçan Süleyman Şah komutasındaki Kayılar ilk olarak 1227 yılında Anadolu'ya geldiler. Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Alaeddin Keykubad, Kayıları Karacadağ ve bölgesine yerleştirdi. Kayılar bu sırada 50 bin kişiydiler. Süleyman Şah'ın Fırat Nehri'nden geçerken, boğulması üzerine, Kayı Boyu'na mensup bazı kişiler Erzurum ve Erzincan civarına göç ettiler. Bazıları da Suriye ve yeniden anayurtlarına göç etti. Osmanlı Hanedanı'nın Kayı boyundan geldiği iddia edilse de Halil İnalcık dahil olmak üzere birçok tarihçi bunun hanedanı yüceltmek için uydurulmuş bir mit olduğu görüşündedir.
Ertuğrul Gazi ise Söğüt ve civarına yerleşti. Bu sırada buraları fethetti. Ertuğrul Gazi yaklaşık 1000 km2 civarı bir toprak fethetmişti. Ertuğrul Gazi tahminen 90 ya da 83 yaşında ölmüştü. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra aşiret Osman Bey'i seçti. Osman Gazi, devlete adını vermiştir.
Kuruluş (1299-1453)
1299 yılına gelindiğinde Anadolu'da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma süreci içindeydi. Bu yıllarda Osman Bey, yakın arkadaşları ile birlikte Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ü fethetti. 1301'de Yenişehir fethedildi. Osmanlı Beyliği, 1299'da resmen kuruldu. (Bunun yanı sıra tarihçilerin bazıları beyliği kuruluşunu 1301 kabul eder. Halil İnalcık'a göre ise beylik 1302'de gerçekleşen Koyunhisar Savaşı ile kurulmuştur.) 1302'de Bizans İmparatorluğu kuvvetleri, Osman Bey'i durdurmak için yola çıktı. Osman Bey, Bizans İmparatorluğu ile yaptığı ilk savaş olarak kabul edilen Koyunhisar Muharebesi'nin kazananı oldu.
İlk kumandanlardan Akçakoca Bey ile Konur Alp ve ortada beyliğin kurucusu Osman Bey
1326'da Osman Bey, Bursa'yı kuşattı. Fakat kendisinin rahatsızlanması üzerine kuşatmaya Orhan Bey devam etti. Aynı yıl Bursa fethedildi ve başkent yapıldı. Döneminde kendi adına para bastırarak beyliği devlet haline getirdi. 1329'da III. Andronikos'un başında bulunduğu Bizans ordusu ile yaptığı Pelekanon Muharebesi'ni kazandı. 1331'de İznik'i, 1337'de İzmit'i topraklarına kattı. Ayrıca kendisinin döneminde devletin sınırları, komşu Türk beyliklerinin toprakları yönünde de genişlemeye başladı. 1345'te Karesioğulları Beyliği Osmanlı egemenliği altına girdi. Böylece Osmanlı, hem beyliğin donanmasından yararlandı, hem de Rumeli'ye geçiş için alınması gereken önemli bazı noktalara sahip oldu. 1352'de, taht kavgaları ile mücadele eden Bizans yöneticilerinden Matheos Kantakuzinos'a isteği üzerine yardım kuvveti gönderen Orhan Bey, yardımın karşılığı olarak Gelibolu Yarımadası'nda bulunan Çimpe Kalesi'nin sahibi oldu. Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesi ile Osmanlı Devleti, ilk Rumeli toprağını kazandı.
Orhan Bey'den sonra yerine I. Murad geçti. Murad Hüdavendigâr olarak da bilinen I. Murad, Osmanlı topraklarını Balkanlar yönünde genişletmeyi sürdürdü. İlk olarak Edirne yakınlarında yapılan Sazlıdere Savaşı ile Türk ilerleyişini durdurmak isteyen bir Bizans-Bulgar ordusunu yenilgiye uğrattı ve zaferin ardından Edirne'yi ele geçirdi. Kısa bir süre sonra, Edirne'yi geri almak isteyen Macar, Sırp, Bulgar, Eflâk ve Bosna birleşik ordusu ile Edirne yakınlarında karşılaştı. Yapılan Sırpsındığı Savaşı'nda karşı tarafı yenilgiye uğrattı. Döneminde, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı ele geçirmeyi başardı. Döneminde, Hamitoğulları Beyliği'nden para karşılığı Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir, Karaağaç, Eğirdir ve Isparta'yı; Germiyanoğulları Beyliği'nden çeyiz yoluyla Kütahya, Simav, Tavşanlı ve Emet'i aldı. Balkan ve Avrupa devletlerinin Osmanlı'nın Avrupa yönündeki ilerlemesini durdurma çabaları I. Kosova Muharebesi ile devam etti. Osmanlı, savaşın kazananı oldu. Fakat I. Murad savaşın bitmesinin ardından şehit edildi.
I. Murad'ın I. Kosova Savaşı sonrasında şehit edilmesi üzerine Osmanlı tahtına daha sonraları Yıldırım Bayezid olarak da tanınacak olan I. Bayezid geçti. I. Bayezid, Balkanlar'ın yanı sıra Anadolu'da siyasi birlik sağlama çabasına girişti. Bu kapsamda Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Hamitoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları beyliklerini topraklarına kattı. 1392'de Candaroğulları topraklarını ele geçirdi. Saltanatı süresince dört kez İstanbul'u abluka altına aldı. Bunlardan üçüncüsünü 1396 yılında yaptı fakat Haçlı ordusunun Niğbolu'ya kadar gelmesi üzerine ablukayı kaldırdı. Eylül 1396'da yapılan Niğbolu Savaşı'nı kazandı. Savaşın ardından İstanbul'u dördüncü kez abluka altına aldı, fakat bu albukayı da doğuda beliren Timur tehlikesi sebebiyle kaldırdı. Çin'e sefer düzenlemek isteyen ve batısında güçlü bir devlet barındırmak istemeyen Timur, daha önceleri savaşarak yenilgiye uğrattığı Karakoyunlu ile Celayirîli hükümdarlarının Osmanlı'ya sığınmasını ve istediği şartların kabul edilmemesini ileri sürerek Osmanlı'ya savaş açtı. İki ordu, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda karşılaştı. 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid, kendisine bağlı Türk beylerinin Timur'un tarafına geçmesininde etkisi ile de yenilgiye uğradı; oğullarından Mustafa ve Musa ile birlikte Timur'a esir düştü. Yıldırım, 1403'te Akşehir'de vefat etti. Timur, Yıldırım'ın vefatı üzerine Musa'yı serbest bıraktı.
I. Mehmed, Fetret Devri'ne son verdi
Yıldırım Bayezid'in esir düşmesi ve esaret hayatındaki ölümünden sonra, oğulları İsa, Mehmed, Musa ve Süleyman arasında taht kavgaları başladı. Fetret Devri adıyla bilenen dönemin başında Timur, Yıldırım tarafından ele geçirilen Anadolu beylerine eski topraklarında yeniden bağımsız beylikler kurdurdu. Tahtın sahibi olmak için şehzadeler arasında yapılan mücadelelerde ilk olarak Musa, İsa tarafından mücadelenin dışına atıldı ve ilk olarak Germiyanoğulları'na, ardından Karamanoğulları'na sığındı. 1406 yılında İsa, Mehmed'in tarafını tutan askerler tarafından öldürüldü. Böylece mücadele Süleyman ve Mehmed arasında devam etmeye başladı; Süleyman, devletin Rumeli yakasının, Mehmed, Anadolu yakasının yöneticisi oldu. İki kardeş arasında süren çatışmalar sırasında Musa, yeniden harekete geçti ve 1411'de Süleyman Çelebi'nin bulunduğu Edirne'ye baskın yaptı. Aynı yıl Süleyman öldürüldü. 1411'den sonra çarpışmalar, Mehmed ve Musa arasında sürmeye başladı. İki kardeş arasındaki mücadele, 1413 yılında Mehmed'in Musa'yı öldürtmesi ile sonlandı ve Fetret Devri noktalanmış oldu. Aynı yıl Mehmed, I. Mehmed unvanı ile Osmanlı tahtına oturdu. Saltanatı sırasında Ankara Savaşı sonrası Anadolu'da yitirilen toprakların birçoğunu yeniden ele geçirdi. Döneminde Venedikliler ile yapılan ilk deniz savaşı, başarısızlıkla sonuçlandı. Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Saltanatın sonlarında, Timur tarafından esir edilen kardeşi Mustafa olduğunu iddia eden bir kişinin kendisini Osmanlı padişahı ilan etmesi üzerine, bu sorun ile uğraştı ve Mustafa'nın üzerine yürüdü. Mustafa, yenilmesinin üzerine Bizans'a sığındı. I. Mehmed, 1421 yılına gelindiğinde vefat etti.
I. Mehmed'in vefatı üzerine tahta II. Murad çıktı. I. Mehmed'in ölümü üzerine Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa, II. Murad'ın saltanatının başında Düzmece Mustafa İsyanı olarak bilinen isyanı çıkardı. Mustafa, 1422'de yakalandı ve idam edilerek isyan sonlandırıldı. Aynı yıl İstanbul'u kuşattı fakat başarılı olamadı. İki taraf da teknolojik bakımdan tamamen birbirine eşitti ve Türkler "bombardıman taşlarını almak için" barikat kurmak zorunda kalmışlardı. Yine aynı yıl kendisinin kardeşi Küçük Mustafa da tahta geçmek için isyan etti. İsyan, birkaç ay içinde bastırıldı. Döneminde, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Tekeoğulları tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi. 1444'te Macarlar ile Edirne-Segedin Antlaşması'nı imzaladı. Antlaşmaya göre, tarafların 10 yıl boyunca savaşmamaları kararlaştırıldı. Barışın hemen ardından yerini kendi isteği ile 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed'e bıraktı. Osmanlı tahtının henüz 12 yaşındaki şehzadeye kalmasını fırsat olarak değerlendiren Haçlı birliği, Edirne-Segedin Antlaşması'nı yok sayarak Osmanlı'ya savaş açtı. Kasım 1444'te gerçekleştirilen Varna Muharebesi için II. Murad tekrar ordunun başına geçti ve bu muharebeyi kazandı. Ancak, savaşın hemen ardından tekrar tahta geçmedi; ikinci kez tahta geçmesi 1446 yılında gerçekleşti. 1448'de Osmanlı'nın Balkan hakimiyetine son vermek amacıyla kendisine saldıran Eflak ve Macaristan orduları ile II. Kosova Muharebesi'ni yaptı; muharebenin kazananı oldu. 1451 yılına gelindiğinde vefat etti. Vefatının üzerine tahta tekrar oğlu II. Mehmed geçti.
Yükselme (1453-1683)
Yayılma ve doruk noktası (1453-1566)
İstanbul'un Fethi'ni tasvir eden bir eser
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan II. Mehmed, ilk iş olarak babasının Venedikliler, Cenevizler, Macarlar ve Sırplar ile yaptığı barış anlaşmalarını yeniledi. Ardından İstanbul'u kuşattı, 29 Mayıs 1453'te şehri fethetti ve ülkenin başkenti yaptı. Böylece Ortodoks Kilisesi'ni de himayesi altına aldı. Fetih, tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı sayılan olaylardan biri olarak kabul eder. 1460'ta Mora Despotluğu'na, 1461'de Trabzon İmparatorluğu'na son verdi. Balkanlar'da Osmanlı topraklarını genişletmeye devam etti. 1468'de, Karamanoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı. Karamanoğulları'nı koruyan ve Venedik'le işbirliği yapan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Savaşı'nda yendi. Böylece devletin sınırlarını Fırat Nehri'nin batısındaki Anadolu topraklarına kadar genişletmiş oldu. Girit hariç Ege Denizi'ndeki tüm adalardaki Venedik hakimiyetini sonlandırdı. Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'nın Toroslar'ı ve Akdeniz kıyılarını ele geçirmesiyle Memlûklar ile sınır komşusu oldu. Yine Gedik Ahmet Paşa'nın Kırım'a yaptığı seferler ile Kefe, Sudak ve Kırım Hanlığı, Osmanlı himayesine girdi. Böylece Karadeniz'deki Ceneviz hakimiyeti sonlandırıldı ve deniz, bir Türk gölü haline geldi. II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları Fatih Kanunnamesi adıyla kitaplaştırdı. 1480'de düzenlenen Otranto Seferi sonucunda Napoli Krallığı'nın elinde bulunan Otranto, Osmanlı topraklarına katıldı. Fakat 1481'de II. Mehmed'in vefatı sonucunda sefer yarım kaldı. Osmanlı birliklerinin geri çekilmesi üzerine Otranto, Napoli Krallığı tarafından yeniden ele geçirildi.
II. Mehmed'in ölümü üzerine tahta, Yeniçerilerin desteğini alan II. Bayezid geçti. Fakat kardeşi Cem, kendisinin padişahlığını tanımadı: Böylece iki kardeş arasında taht mücadelesi başladı. Bayezid, Cem'i yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Cem, sırasıyla Memlûkler'e, Rodos Şövalyeleri'ne ve papaya sığındı. II. Bayezid, 1483'te Hersek'i, 1484'te Kili ve Akkerman'ı Osmanlı topraklarına kattı. Döneminde, Memlûklar ile yapılan savaş sonuçsuz kaldı. Cem'in 1495'te ölümünden sonra Avrupa'da seferler yapmaya devam etti. Venedikliler ile 1499-1503 yılları arasında yaptığı savaşlar sonucunda devlete Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı limanlarını kazandırdı; ülkeyi vergiye bağladı. 1500'lerin başında güçlenmeye başlayan Safeviler, Anadolu'da Şii mezhebini yaymak için çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sonucunda 1511'de Osmanlı'ya karşı Şahkulu İsyanı çıktı. İsyan, aynı yıl Şahkulu'nun yakalanıp öldürülmesi ile bastırıldı. Nisan 1512'de, baskılar sonucunda tahtı oğlu Selim'e bırakmak zorunda kaldı. Olaydan bir ay sonra ise vefat etti.
Mohaç Muharebesi'ni tasvir eden bir eser
Daha sonradan Yavuz Sultan Selim adıyla da anılacak olan I. Selim, babasının döneminde başlayan Şii tehdidine karşı mücadeleye girişti. Safeviler ile yaptığı Çaldıran Muharebesi'ni kazandı ve ülkenin başkenti Tebriz'e kadar ilerledi. Bundan sonra, Memlûklar'a karşı harekete geçti. Yapılan Mercidabık ve Ridaniye Muharebeleri sonrasında Memlüklüleri yıkarak Suriye, Filistin ve Mısır'ı devletin topraklarına kattı. Hicaz'ı, egemenlik altına altına aldı ve devleti Hint Okyanusu'na açılma olanağına kavuşturdu. Peygamber Muhammed'in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyaları İstanbul'a getirtti ve hilafetin Osmanlı Hanedanı'na geçmesini sağladı. Böylece halife unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahı olmuş oldu. 1520'de, batıya sefer düzenlemek amacıyla yola çıktığı sırada Edirne'de vefat etti.
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan I. Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Belgrad'ı ve Rodos'u fethetti. Macaristan ile yaptığı Mohaç Muhrebesi sonucunda krallığı kendisine bağlı bir hale getirdi. Ardından 1529'da Avusturya'nın başkenti olan Viyana'yı kuşattı; ancak başarısız oldu. 1533'te Cezayir hükümdarı Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a geldi ve imparatorluğun hizmetine girdi. Bir sonraki yıl ise Kaptan-ı derya olarak görevlendirildi. Aynı yıl Süleyman, Bağdat ve Tebriz'i imparatorluğun topraklarına kattı. 1536'da, Fransa ile ittifak kurdu; bu ittifakın bir parçası olarak yapılan Nice ve Korsika kuşatmalarını yaptı (İtalya Savaşı). I. Süleyman Batı'da Muhteşem Süleyman, doğuda Kanuni Sultan Süleyman olarak tanındı. 1565 yılında Malta'yı kuşatsa da, kuşatma başarısız oldu. Saltanatının son yıllarında, üç kıtaya yayılan imparatorluğunun topraklarında yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaştı.
Krizler ve değişim (1566-1683)
Bu dönem, Osmanlıların büyük bir güç olmaya devam ettiği, lakin eski gücünde olmadığının sinyallerini vermeye başladığı dönemdir. Yavaş yavaş Avrupalılara karşı prestij kaybı yaşadı. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, bunun bir göstergesidir. Değişen ticaret yolları ve gelişen Avrupa teknolojisi, Osmanlıların Avrupalılar karşısında güç kaybetmesine neden olmuştur.
Portekizlilerin Doğu Afrika ve Hindistan'da ticaret kolonileri kurmasından sonra, Osmanlılar bunun bitirilmesi gerektiğini düşündü. Doğu Afrika'ya yapılan seferlerdeki kısmî başarılara rağmen, Hindistan'a yapılan seferler başarılı olamadı.
Bu dönemde yapılan savaşlar, Avrupalılar'a Osmanlı'nın "yenilemez" olmadığını göstermiştir. Her ne kadar İnebahtı Deniz Muharebesi'nden sonra çabucak toparlanılmış olsa da, Avrupalılar Osmanlı'nın yenilebileceğini anlamıştır. Ruslara yapılan seferler istenen etkiyi yapamadı. Hatta Molodi Savaşı'ndan sonra, Ruslar güçlenmelerini hızlandırarak sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Duraklama Dönemi'nden itibaren Ruslar, Osmanlılar dağılana kadar, Osmanlıların en büyük düşmanı olacaktır. 1593 yılındaki savaş, Osmanlı'yı hem ekonomik hem de askerî açıdan zayıflattı. Asker eksikliği giderilse de, ekonomik zayıflık Celali ve Yeniçeri İsyanları'na neden oldu. Nüfusun büyüklüğü, ekonomik sorunları daha da büyüttü. IV. Murad döneminde daha çok Safevilerle uğraşıldı. Erivan ve Bağdat tekrar alındı (Osmanlı-Safevi Savaşı). Bu savaş sonunda imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile, Osmanlı'nın dağılıncaya kadarki doğu sınırını büyük ölçüde belirlendi.
Bu dönemde, Osmanlı tarihinde ilk defa yeniçerilerin kaldırılması gündeme geldi. Ancak bunu düşünen Genç Osman, yeniçeriler tarafından öldürüldü. 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla, Kadınlar saltanatı sona erdi. Bu değişim, Köprülüler Devri'ni başlattı. Bu devirde, Osmanlı kaybettiği gücünü az da olsa geri kazanmıştır. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması'yla beraber, Kutsal İttifak Savaşları başladı.
Ayanlar çağı: duraklama ve reform (1683-1827)
Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemi
Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Yeniçeriler artık padişaha karşı gelmekteydi. Yeniçerilerdeki Ocak, devlet içindir anlayışı Devlet, ocak içindir anlayışına dönüşmüştür.
II. Viyana Kuşatması'nı (1683) tasvir eden bir eser
Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşişi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır.
26 Ocak 1699 tarihinde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı-Kutsal ittifak Savaşları'nı bitirdi. Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi başlamıştır. Papa tarafından Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Rusya, Maltalı Sen Jean Şövalyeleri ve Venediklilerden oluşan bir ittifak ile uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşen Osmanlı Devleti, Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan'ı ve Erdel Prensliği'ni Avusturya'ya, Ukrayna'nın kuzeyini ve Podolya'yı Lehistan'a, Mora'yı ve Dalmaçya kıyılarını Venediklilere bırakmıştır.
Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin bel kemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlı'da ilmiyenin bozulması da Osmanlı'yı geriletti. Avrupa'daki gelişmelerin (Reform, Rönesans) takip edilmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur.
Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin bozulmasının nedeni Beşik Ulemalığı denen sistemin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu sisteme göre müderrislerin yeni doğan çocukları doğduğu andan itibaren medrese öğretmeni sayılıyordu.
Gerileme ve modernleşme hareketleri (1828-1908)
Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemi
Sultan III. Selim
Osmanlı Devleti Gerileme Dönemi, Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak, Yaş Antlaşması'na kadar (1792) geçen süreye denir. Bu dönemin sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'ne Avrupalılar tarafından "Hasta Adam" denmeye başlanmıştır. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti, büyük oranda toprak kayıpları yaşamıştır.
Bu dönemde Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları’yla kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapılmıştır.
Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır.
Bu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa'da tutunmayı ve eski gücünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başlamıştır.
Lale Devri
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı
Küçük Kaynarca Antlaşması
Nizam-ı Cedid
Dağılma (1908-1922)
Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemi
Osmanlı topraklarının paylaşımını öngören mutabakat.
Ülke sınırlarının zaman içerisinde değişimi
Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını uzun süre korumuştur. Dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa'da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. I. Dünya Savaşı sonunda da dağılmaktan kurtulamamıştır.
Sırp İsyanları
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması (1812)
Yunan İsyanı
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması (1829)
Mehmet Ali Paşa İsyanı
Tanzimat Fermanı (1839)
Kırım Savaşı (1853-1856)
93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı). Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması (1878)
Dömeke Savaşı (1897 Osmanlı-Yunan Savaşı)
Trablusgarp Savaşı (1911-1912)
Balkan Savaşları (1912-1913)
I. Dünya Savaşı (1914-1918)
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı cepheleri
Sevr Antlaşması (1920)
Saltanatın kaldırılması (1922)
Devlet yapısı
Osmanlı devlet teşkilatı ve Osmanlı padişahları listesi
I. Osman'dan V. Mehmed'e Osmanlı İmparatorluğu padişahları montajı
Osmanlı İmparatorluğu varolduğundan beri mutlak monarşi ile yönetilirdi. Sultan hiyerarşik Osmanlı sisteminde ve siyasi, askeri, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah'a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmi unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun vârisi olarak görürlerdi. Bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi'nden sonra I. Selim, halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişah’ın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askeri kuruluşlarda aynı zamanda dini liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (valide sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzunuydu. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa saltanattı: saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi, V. Murat'ın vârisi II. Abdülhamit zamanında resmileşti.
Divan-ı Humayun
Dîvân-ı Hümâyun
Osmanlı Devleti kurulduğunda bir divan vardı ve belli başlı üyeleri bulunmaktaydı. Bunlar: Padişah, Sadrazam, Vezir-i Azam, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri, Defterdar, Şeyhülislam, Kaptan-ı derya ve Nişancıydı.
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra Vezir-i Azamların görüşlerini daha rahat söylemesi için padişahlar toplantıları arka tarafta bir bölümden izlemiş, divana Vezir-i Azam başkanlık yapmıştır. Bu meclis Osmanlı Devleti'nin yönetiminde Padişaha yardımcı olurdu.
Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır. Padişahın mührünü taşırdı.
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişidir. Sadrazamın verdiği görevleri yapardı.
Kazasker: Anadolu ve Rumeli'de olmak üzere iki ayrı kazasker bulunurdu. Adalet işlerine bakardı. Ayrıca kadı ve müderrislerin atamasını ya da görevden alma işini yapardı. Bugünkü yargı görevini yaparlardı.
Defterdar: Anadolu ve Rumeli'de iki ayrı defterdar vardı. Rumeli'deki baş defterdardı. Maliye işlerini yapardı. Bugünkü Maliye bakanlığı görevini yürütürdü.
Nişancı: Tapu, kadastro, fethedilen yerleri gelirlerine göre deftere kaydetmek işlerini yürütürdü.
Şeyhülislam: Devletteyken verilen kararların İslam'a uygun olup olmadığına karar verir, bu karara fetva denirdi. Sadrazamla eşit rütbedeydi. Şeyhülislam, divan aslî üyesi değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri alınırdı.
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumludur. İstanbul'dayken Divan toplantılarına katılırdı. Kaptan-ı Derya da aslî üye değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri sorulurdu.
Divan-ı Hümayun II. Mahmud döneminde kaldırılarak yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kuruldu.
İdari bölümler
Osmanlı İmparatorluğu'nun idari bölünüşü
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk idarî birimler olarak sancaklara bölünmüştü. Çoğu sancak, sancak beyi tarafından yönetilmekteydi. Bir kısmı ise şehzadeler, ve onların lalaları tarafından yönetilmekteydi. Sancaklar da kazalardan ve nahiyelerden oluşmaktaydı. Ülkenin genişlemesiyle, sancakların birleşimiyle oluşacak olan beylerbeyliği kuruldu. İlk kurulan beylerbeyliği, Rumeli Beylerbeyliği'dir. 16. yüzyıldan itibaren, beylerbeyliği kelimesi yerine eyalet kelimesi kullanılmaya başlandı. Eyaletler sâlyâneli (yıllıklı) ve sâlyânesiz (yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Sâlyânesiz eyaletler Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç dirlik arazisine bölünmüştü. Tımar dirliğinde, ordunun uzun süre ordusunun ana gücü olan Tımarlı Sipahiler yetiştirilmişti. Sâlyâneli eyaletler, genellikle devletin doğrudan kontrol edemediği, merkeze uzak eyaletlerdi. Bu eyaletler dirliğe ayrılmazdı; vergilerini doğrudan para olarak merkeze gönderirlerdi. Burada daimi Yeniçeri garnizonları olurdu.
19. yüzyılda eyalet yapısı değişmeye başladı. 1864 yılında eyalet sistemi tamamiyle yıkılarak, yerine vilayet sistemi getirildi. Bu sistem, cumhuriyet dönemindeki idarî bölünüşün temelini attı.
Hukuk
Osmanlı hukuku
Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahiptir. Ancak Şer'i, dini hukukla da uyumluydu. Hukuk kuralları yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu. Beşeri ve Örfi hukuk olmak üzere iki tür hukuk vardır. Beşeri hukuk kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Örfi hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.
Ordu
Osmanlı ordusu
Osmanlı zırhı (1480-1500)
Osmanlı ordu teşkilatı Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memluklular devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.
Osmanlı Devleti Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.
Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.
Osmanlı Devleti'nin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf ade ve süvari kuvveti kuruldu.
Kara kuvvetleri
Yaya ve müsellemlerin temelini attığı ordu teşkilatı zamanla kuvvet ve sınıflara ayrılmıştır. Osmanlı ordusu başlıca üç ana kuvvetten oluşmaktadır. Bunlar; Kapıkulu Ocağı, Eyalet Askerleri ve Akıncılardır.
Kapıkulu Ocağı, Osmanlı Devleti'nin daimi ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti'nin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.
Eyalet Askerleri, devletin Tımar'a ayrılmış bölgelerinde yetişmiş askerlerdi. Kapıkulu Askerleri gibi barış zamanında da askerlik yapmazlardı. Sadece savaş sırasında askerlik yaparlardı.
Donanma
Osmanlı Donanması
Osmanlı imparatorluğu'nun deniz kuvvetleri olan Donanma-yı Hümâyûn, XIV. yüzyılda kuruldu. Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel'i fethederek denize ulaştı, Karamürsel Bey komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli'nde yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı. 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı. Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk Derya Beyi (Donanma Komutanı), Karamürsel Bey oldu. 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli'ye geçişin önü açıldı. Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.
İnebahtı Deniz Savaşı'nı tasvir eden bir eser
İstanbul'un fethinde II. Mehmed, donanmadan yararlandı. Karadeniz'de ve Akdeniz'de etkisi artan Osmanlı donanması, Mısır seferinde Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı. 1538 yılında Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı. Bundan sonra Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı, Malta kuşatıldı ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu, ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli'den, Biga'dan, Samsun'dan, Kastamonu'dan ve Aydın'dan getiriliyordu. Kaptan-ı Deryalara gelenek olarak Cezayir beylerbeyliği verilirdi. Tersane-i Amire'nin bulunduğu Kasımpaşa'nın inzibat sorumlusu donanmaydı. Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir'in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.
16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz Krallığı'na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Piri Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Piri Reis idam edildi. İnebahtı Savaşı'ndan sonra ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, kayıplarını telafi etmeyi başardı. Osmanlı İmparatorluğu, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı. XVIII. Yüzyılda Mezomorto Hüseyin Paşa'nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı.[A] Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire'nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Fransa'nın Mısır Seferi'nde İngiliz donanmasından yardım aldı. Bundan sonra III. Selim'in reformlarını devam ettiren II. Mahmut devrinde donanma, 1827 yılında Navarin'de imha edildi. II. Mahmut döneminde Amerikalı mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmut'un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul'u terk etmek zorunda bırakıldı, tahta çıkan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kurulmuştu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı. 1878'den itibaren II. Abdülhamit'in güvensizliği sonucu donanma, Haliç'te terk edildi ve denize açılmadı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi, 1909 yılında Donanma Cemiyeti'nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti. Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı'nda ve Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı'nda Ege Denizi'nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kaldı, Çanakkale Deniz Savaşları'nda başarılı oldu. Donanma, I. Dünya Savaşı'nın ardından, Marmara Denizi'nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi.
Hava kuvvetleri
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından 1909'da ilk adım atılan Osmanlı askerî havacılığı, resmi olarak 1 Haziran 1911 tarihinde Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu'nun temellerini Fransa’dan satın alınan biri 25, biri de 50 beygirlik iki uçak oluşturmuştur.
Toplum yapısı
Osmanlı toplumu
Toplum asker ve reaya olmak üzere iki farklı tabakadan oluşmaktaydı. Asker dışındaki halk, "reaya", devlete vergi ödemekteydi. Osmanlı siyasal uygulamasında asker ve reaya kesin kurallarla ayrılmıştı. Toplumsal köken, yetişme koşulları ve resmi görev bakımından askeri sınıf: kılıç ve kalem ehli olarak ikiye ayrılmaktaydı. Halk ise müslüman ve müslüman olmayan "millet"lerden oluşuyordu. Gayri müslimler ayrıca "cizye" vergisi ödemek dışında toplumdan bir ayrıma tabi değildi. Müslüman toplumun yaşantısı şeriat ile şekillenirken farklı milletlerin din ve örflerine göre mahalli yaşam tarzlarını koruma imkânı vardı.
Ekonomi
Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik tarihi
20 kuruş banknot (1852)
Son padişaha kadar bütün Osmanlı paralarının üzerinde Kostantiniye ibaresi kullanılmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanların bunu ilk Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin yerine Yunan Kralı I. Konstantin'i kastederek kullanmaları üzerine kullanılmasından vazgeçilmiştir.
Osmanlı'da merkezi otoritenin her yerde etkin olmasını sağlayan, devlet hazinesinden para harcanmadan asker yetiştirilen ve toprağın işlenmesini de sağlarken en uç beylere kadar güvenliği taşıyabilen bir sistem vardı. Buna Tımar sistemi deniyordu. Reayaya verilen toprakları 3 yıl bekletmeksizin işlemesi ve kazancından bir kısmıyla da tımarlı sipahileri yetiştirmesi gerekiyordu. Böylece devlet hazinesi de azalmıyor, üstüne üstlük her an savaşa hazır asker yetişmiş oluyordu.[kaynak belirtilmeli]
Osmanlı'daki bir başka yapı da taşraydı. Başkent dışındaki her yer taşra olarak isimlendiriliyordu
Diplomasi ve uluslararası ilişkiler
Demografi
Osmanlı İmparatorluğu demografisi
Osmanlı Devleti'nin 600 yıllık varlığının çoğunda toplam vatandaş sayısı kesin verilere dayanmamıştır. 1881'deki sayıma kadar nüfus bilgileri vergi mükelleflerinin genel nüfusa oranlanmasıyla belirlenmekteydi. Vergiden hariç bir yöntem de hanelerin sayılmasıydı. Her evde 5 hane halkının bulunmasına dayalı bir varsayım yapılabilmekteydi. Varsayımlara dayalı nüfus tahminlerine göre: 1520'de Osmanlı İmparatorluğu'nda 11.692.480 kişi yaşamaktaydı. 1683'te 30.000.000, 1856'da 35.350.000 nüfus olduğu düşünülmektedir. İlk resmi sayım 1881-1893 arasında 10 yıl süren bir çalışmayla yapılmıştır. İlk defa bu sayım: vergi, askerlik ya da herhangi bir amaçla değil; demografik bilgi elde etmek için yapılmıştır. Nüfus: Müslüman, Yunan (Makedonlar, Anadolu Rumları, Pontus Rumları, Kafkas Rumları dahil), Ermeniler, Bulgarlar, Katolikler, Yahudiler, Protestanlar, Latinler, Asurlular, Çingeneler gibi etnik, dini ve cinsel kategorilerde belirlenmiştir. Bu sayımda 17,388,604 olan nüfus, 1919 sayımında 14,629,000 kişi olarak belirlenmiştir.
Dil
Devletin resmi dili Türkçedir. Uluslararası yazışmalar Türkçedir. Yerel yönetimlerde ise Türkçe ve bölgenin yerel dili resmi işlerde yürürlükte olan dildir. Bu diller Arapça, Arnavutça, Berberice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Farsça, Hırvatça, Kürtçe, Macarca, Rumca/Yunanca, Rusça, Sırpça ve birçok yerel dildir. Merkezi ilgilendiren konularda Türkçe, yereli ilgilendiren konularda yerel dil kullanılmıştır.
Bilim dili olarak Türkçe ve Arapça, edebiyat dili olarak ise Türkçe ve Farsça kullanılmıştır.
Din
Osmanlı İmparatorluğu'nda din
İslam
Hilâfet
Hilafet veya halifelik, Muhammed'in ölümünün ardından "sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen" anlamında oluşturulan yönetim makamıdır. Halife ise Hilafet makamındaki kişiye denir. Muhammed'in ölümünden sonra makam bir süre daha bir yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olsa da zamanla daha çok İslami bir toplumu veya İslam devletini vurgulamak için kullanılan bir terim olmuştur.
Halifelik daha çok Müslümanların Sünnî kanadının temsilcisi olarak kabul görmüştür. Şiî kanadı büyük ölçüde Sünnî hilafet yönetimi altında yaşasa da Halife'yi kabul etmemişlerdir. Halifeliği Şiîlikteki ya da Alevilikteki İmamet'ten farklı kabul etmek gerekir. İmamet teokratik bir özellik taşımasına rağmen, Halifelik teokratik bir özellik taşımamıştır. Halifeler yetkilerini saltanat dahi olsa ümmetin biatı ile devralmışlar, yönetim işlerini de büyük ölçüde danışmaya dayalı olarak yürütmüşlerdir. Bu anlamıyla teokratik olmaktan öte dünyevîdir.
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa geldiği halde, Emevi ailesine geçmesinin ardından saltanat şeklini almıştır. Abbasi Hanedanı'ndan gelen halifelerin 10. yüzyılda zayıflamasına kadar devlet başkanı görevini yürüten halife, bu dönemde siyasi gücün yerel hükümdarların eline geçmesinin ardından sadece ruhani önder veya İslami toplulukların onursal lideri haline gelmiştir. Abbasiler döneminde Bağdat'ta yaşayan halife, Moğolların 1258 yılında Bağdat'ı yağmalamaları sonucunda Mısır'a Memluk himayesine kaçmış, 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim'in Memluklar'a son vermesiyle birlikte İstanbul'a taşınmıştır. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin kurulmasıyla halifeliğin vârisi Türkiye olmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde laiklik ilkesi gereğince halifelik Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kaldırılmıştır.
Musevilik ve Hristiyanlık
İslam inancında "semavi dinler" olarak kabul edilen Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin mensupları, millet sistemi sayesinde o dönemde Batı ülkelerinde azınlık dinlerine gösterilen hoşgörünün üzerinde bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürdüler. Hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı.
Buna karşılık millet sistemine dahil olmayan dinlerin, devlet içinde meşru bir varlığı bulunmuyordu.
Misyonerlik faaliyetleri
Osmanlı İmparatorluğu'nda misyonerlik
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti'nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti'nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalıklar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti'nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu'da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet'in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik bir çalışmadır.
Kültür
Osmanlı kültürü
Yeni Cami ve Eminönü pazarı, İstanbul, 1895'ler
Osmanlı Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu'ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle İmparatorluk haline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı.
Osmanlı Hanedanını yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular.
Edebiyat
Selçuklu Devleti'nin son yıllarında, bu devletin yıkılmasından sonra ve Osmanlı Devleti'nin başlangıç döneminde Anadolu beyliklerinin merkezinde Arapça ve Farsçadan geniş bir çeviri hareketi gerçekleşti. Bu merkezlerde ilk yapıtlarını veren yazarlardan daha sonra Osmanlı sarayınca korunan oldu. Garibnâme (1330) mesnevisinin sahibi olan ve Yunus Emre yolunda ilahileri bulunan Kırşehirli Aşık Paşa, İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın vezirlerindendi. Süheyl-ü nevbahar (1350) mesnevisinin sahibi Hoca Mesut, Kelile ve Dimne çevirisini Aydınoğulları beyliğinde kaleme almıştı. Hüsrev ü Şirin (1367) mesnevisinin yazarı Fahri, Aydınoğulları beyliğinde yetişmişti. Hurşidname (1387) mesnevisinin sahibi Şeyhoğlu Mustafa, İskendername (1390), Cemşid ü Hurşid (1403) mesnevilerinin sahibi Ahmedi, Divan'ı ve Çengname (1402-1411) mesnevileriyle tanınan Ahmet Dai, Hüsrev ü Şirin (1421-1429) mesnevisinin sahibi Şeyhi, Germiyanoğulları beyliğinde yetişmişti. Bu dönemde özellikle İran şairlerinin kaside ve gazellerinde işlenen içki, aşk, tasavvuf, eğlence konuları, onların kullandıkları imgeler, başvurdukları benzetmeler Türkçeye aktarıldı. Gene bu örneklere dayanan aşk, serüven, tasavvuf konularıyla ilgili mesneviler yazılıyordu. Ancak uzun ünlüsü olmayan Türkçenin aruz veznine uydurulması güçlükler yaratıyordu. Böyle olduğu halde başlangıçta Türkçe sözcüklere, deyimlere hatta atasözlerine şiirde geniş yer veriliyordu. Halk diliyle kahramanlık işleyen yapıtlar, dinsel edebiyat ürünleri de vardı. Tokat kalesi dizdarı Arif Ali, I. Murat için Danişmentname'yi (1311, gününüze ulaşan yazması 1577) kaleme almıştı. Aynı nitelikli dinsel-destansı yapıtlardan Battalname ve Saltukname metinleri sonraki yüzyılın ürünleri arasındadır. Ahmedi'nin kardeşi Hamzavi'nin gene aynı nitelikli Hamzaviname'si din ve kahramanlık konularını birlikte işleyen, halk diliyle yazılmış yapıtlardandır. Sadrettin'in Destan-ı geyik, Destan-ı ejderha'sı, Tursun Fakih'in Kıssa-i mukaffa, Gazavat-i emir ül-müminin Ali'si, Beypazarlı Maazoğlu Hasan'ın Feth-i kale-i Selasil, Cenadil kalesi cengi gibi yapıtları halk kitapları arasındadır.
Mimari
Osmanlı mimarisi
Erken dönem mimarisinde, yapılar ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne şehirlerinde yer aldı. Yapılar daha çok Bizans mimarisi ve Selçuklu mimarisi etkilerini taşısa da, bu dönemde bir sonraki döneme dayanak oluşturacak fikirlerin ilk uygulamaları gerçekleşti. Bu uygulamalardan birisi, yapılarda kubbe kullanılması pratiğidir.
İstanbul'un Fethi'den itibaren, mimari eserler İstanbul'da yoğunlaşmaya başladı. Bu dönemde daha çok yüksek ve görkemli yapılar inşa edildi. Bu yapılar daha çok dinî yapılar ve kamu binalarıydı.
Lâle Devri'yle beraber, Batılılaşmanın etkisiyle Batılı tarzda binalar yapılmaya başlandı. Bu dönemde Boğaz kıyısına köşk yapma modası ortaya çıktı.
Süs sanatları
Osmanlı minyatür sanatı ve Osmanlı hat sanatı
Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor.
Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.
Müzik ve sahne sanatları
Osmanlı İmparatorluğu'nda sahne sanatları
Türk sanat müziği Osmanlı elitlerinin eğitiminin önemli bir parçasıydı. Osmanlı sultanlarının birçoğu müzisyen ve besteciydi. III. Selim'in besteleri günümüzde hâlâ icra edilmektedir. Osmanlı klasik müziği büyük ölçüde Bizans müziği, Ermeni müziği, Arap müziği ve Fars müziği birleşmesinden oluşuyordu. Besteler Batı müziğindeki ölçüye biraz benzer olan usûl adı verilen ritmik birimler etrafında düzenlenmiştir. Melodi birimlerine Batı'daki moda biraz benzeyen makam denir.
Müzik aletleri olarak Anadolu ve Orta Asya enstrümanlarının (saz, bağlama, kemençe) bir karışımı, diğer Orta Doğu enstrümanları (ut, tambur, kanun, ney), ve daha sonraları geleneksel Batı enstrümanları (keman ve piyano) kulllanılır. Başkent ile diğer alanlar arasındaki coğrafi ve kültürel ayrım nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu'nda Türk sanat müziği ve Türk halk müziği şeklinde iki ayrı müzik tarzı ortaya çıktı. Eyaletlerde birkaç çeşit halk müziği oluştu. Ayırt edici müzik tarzlarıyla en baskın müzikler: Balkan-Trakya Türküleri, Kuzeydoğu Türküleri, Ege Türküleri, Orta Anadolu Türküleri, Doğu Anadolu Türküleri ve Kafkas Türküleridir. Ayırt edici tarzlardan bazıları: Mehter, Roman müziği, Oryantal dans, Türk halk müziğidir.
Karagöz ve Hacivat adı verilen geleneksel gölge oyunu, Osmanlı İmparatorluğu genelinde yaygındı ve bu kültürdeki tüm büyük etnik ve sosyal grupları temsil eden karakterler içeriyordu. Tek bir usta tarafından, tef eşliğinde tüm karakterler seslendirilir ve oynatılırdı. Gölge oyununun kökeni belirsizdir.
Mutfak
Osmanlı mutfağı
Ekmek pişiren Türk kadını, 1790
Osmanlı mutfağı başkent İstanbul'da ve bölgesel başkentlerde tüm halkın hoşuna giden, kültürlerin erime potasıyla oluşan ortak bir mutfaktır. Bu farklılıklarla dolu mutfak imparatorluğun belli bölgelerinden getirilen şeflerin İmparatorluk Sarayı'nın mutfaklarında farklı malzemeleri yaratması ve denemesi ile mükemmelleşti.
Osmanlı Sarayı'nın mutfak kreasyonları Ramazan etkinlikleri sayesinde ve Paşa Yalılarında pişirilmesiyle nüfusun geri kalanına yayıldı. Bugün, Osmanlı mutfağı Türkiye'de, Balkanlarda, ve Orta Doğuda yaşar, "bir zamanlar Osmanlı yaşam tarzında olan ortak vârisler ve onların mutfakları bu gerçeğin delilleridir".
Yerel çeşitlere ve bunların arasında karşılıklı alışveriş ve zenginleştirmeye dayalı olması dünyanın herhangi bir büyük mutfağı için olağandır. Ama aynı zamanda büyükşehir geleneğinin zarif tadı ile homojenize ve uyumludur.
Bilim ve teknoloji
Osmanlı İmparatorluğu'nda bilim ve teknoloji
1577'de Takiyüddin'in Rasathanesi
Osmanlı tarihi boyunca, Osmanlılar diğer kültürlerden çevrilen el yazması kitaplar ile geniş bir kütüphane koleksiyonu oluşturmayı başardı. Yerli ve yabancı el yazmaları arzusunun büyük bir kısmı 15. yüzyılda geldi. II. Mehmed Trabzonlu Yunan bilim adamı Georgios Amirutzes'e Batlamyus'un coğrafya kitabını tercüme ettirdi ve Osmanlı eğitim kurumları için kullanılabilir hale getirtti. Başka bir örnek ise aslen Semerkandlı gökbilimci, matematikçi ve fizikçi olan Ali Kuşçu; iki medresede profesördü, ve İstanbul'da sadece ölümünden önceki 2 ya da 3 yılını yaşamasına rağmen yazıları ve öğrencilerinin faaliyetleri sonucu Osmanlı çevrelerini etkiledi.
1577'de Takiyüddin 1580'e kadar astronomik gözlem yapacağı Takiyüddin'in Rasathanesini kurdu. Güneş yörüngesinin dışmerkezliğini ve apsis'in yıllık hareketini hesapladı. Rasathanesi 1580'de yıkıldı.
1660'ta Osmanlı bilim adamı Tezkireci Köse İbrahim Efendi Noël Duret'in 1637'de yazdığı Fransızca astronomik çalışmasını Arapçaya çevirdi.
Şerafeddin Sabuncuoğlu ilk cerrahi atlas yazarı ve İslam tıbbının son majörü. Çalışmaları büyük ölçüde Ebû'l-Kasım Zehrâvi'nin Al-Tasrif'ine dayansa da Sabuncuoğlu kendine ait birçok yenilik getirdi. Kadın cerrahlar da ilk defa resimlendirilmiştir.
Dakika ölçen ilk saat örneği Osmanlı saatçisi Meshur Sheyh Dede tarafından 1702'de yapıldı.
Spor
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nda spor
Osmanlı İmparatorluğu'nda spor büyük önem taşımaktaydı[kaynak belirtilmeli] ve hâliyle spor yapan kişi büyük ilgi ve saygı görmekteydi. Osmanlı'nın uğraştığı başlıca sporlar arasında; Güreş, Avcılık, kemankeşlik (ok atıcılığı), binicilik (Cündicilik), Cirit oyunları bulunmaktaydı.
Osmanlı padişahları listesi
Osmanlı Hanedanı’nın sultan-ı âzamları yükselme döneminden dağılma dönemine dek kıtalararası geniş bir imparatorluğa hükmetmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zirvedeyken; kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. İlk başlarda imparatorluk Bursa’da yönetilirken 1366'da Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu’ndan alınan İstanbul başkent oldu. İmparatorluğun ilk yıllarının anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş bilginler imparatorluğun aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türkleri’nin Kayı Boyu’ndan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder. Osmanlı Hanedanı 36 sultanla 6 yüzyıl boyunca var oldu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda müttefik olduğu İttifak Devletleri’nin yenilgiye uğraması sonucuyla tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açtı
Osmanlı devlet teşkilatı
Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi.[a] Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken "Allah’ın yasaları"na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı. 1517’de Mısır’ın Fethi’nden sonra I. Selim halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti.[b] Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı olmasına rağmen Harem –özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)– sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murat’ın varisi II. Abdülhamit, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmileşti. 7 Ocak 2017’deki ölümüne dek, Osmanlı hanedanının başı ve Osmanlı tahtının sahibi Abdülmecit’in büyük torunu Bayezid Osman’dı.
Padişahların listesi
Aşağıdaki Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Onlar tüm resmi belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişah'ın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varisinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı’da uygulanan en yaşlı olan değil en uygun olanın tahta geçmesidir: sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katili gerçekleşmiştir, sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varisin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir. 1617'de Şehzade sistemi, en uygun olanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olanın tahta geçtiği sistemle (ekberiyet) değişti. Bu sistemle tahta ailenin en büyük erkeği geçti. Bu da 17. yüzyıldan bu yana neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar. En büyük olanın tahta geçtiği sistem (ekberiyet) 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürdü.
Kuruluş devri
1- I. Osman (1300-1324) (Osman Gazi) 24 yıl
2- Orhan (1324-1360) (Orhan Gazi) 36 yıl
3- I. Murat Hüdavendigâr (1360-1389) 29 yıl
4- Yıldırım Beyazıt (1389-1402) 13 yıl
Fetret devri, (1402-1413). Yıldırım'ın oğulları arasındaki kavgada I. Mehmet Çelebi diğerlerine üstün geldi. Yenilen oğulları padişahtan sayılmaz ama bir süre hüküm sürmüşlerdir. Süleyman Çelebi 7 yıl 10 ay hükümranlığı sürdü. Musa Çelebi Rumeli’de 3 yıl 6 ay hükmetti. Mustafa Çelebi
5- Mehmet Çelebi (1413-1421) 8 yıl.
6- II. Murat (1421-1451) Tahta iki kez çıkmıştır. 1421-1444 arası birinci dönem 23 yıl. Sonra 2 yıl oğlu Fatih Sultan Mehmet. 30 yıl. 1446-1451 arası ikinci dönem 5 yıl.
Yükselme devri
7- Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) Tahta iki kez çıkmıştır. 1444-1446 yıllarında birinci dönem 2 yıl. Daha sonra yine babası II. Murat. 1451-1481 arası ikinci dönem 30 yıl. Fatih Camii onun adına yapıldı.
8- II..Beyazıt (1481-1512) 31 yıl 31 yıl.
9- Yavuz Sultan Selim (I. Selim) (1512-1520) 8 yıl.
10- Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) (1520-1566) 46 yıl. İstanbul Süleymaniye Camii onun adına yapıldı.
Duraklama devri
Kanuni zamanında birinci Viyana kuşatmasından sonra duraklama devrine girildi.
11- II. Selim (1566-1574) 8 yıl. Edirne Selimiye Camii onun adına yapıldı.
12- III. Murat (1574-1595) 21 yıl.
13- III. Mehmet (1595-1603) 8 yıl.
14- I. Ahmet (1603-1617) 14 yıl. Sultanahmet Camii onun adına yapıldı.
15- I. Mustafa (1617-1618) (Deli Mustafa) Tahta iki kez çıkmıştır. III: Mehmet'in oğlu. 1622-1623 ikinci dönemidir. Akli dengesi yerinde değildi. Toplam 2 yıl padişahlık yaptı.
16- II. Osman (1617-1622) (Genç Osman) 5 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Öldürülen ilk padişah.
17- IV. Murat (1623-1640) 17 yıl. I. Ahmet'in oğlu. Çocuk yaşta padişah oldu.
18- I. İbrahim (1640-1648) (Deli İbrahim) 8 yıl. I. Ahmet'in oğlu. 19- IV. Mehmet (1648-1687) (Avcı Mehmet) 39 yıl. I. İbrahim'in oğlu.
20- II. Süleyman (1687-1691) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.
21- II. Ahmet (1691-1695) 4 yıl. I. İbrahim'in oğlu.
22- II. Mustafa (1695-1703) 8 yıl. Babası IV. Mehmet.
Gerileme devri
II. Mustafa zamanında 1699 Karlofça Antlaşması ile gerileme devri başladı.
23- III. Ahmet (1703-1730) 27 yıl. Babası IV. Mehmet, Lale Devri 24- I. Mahmut (1730-1754) 24 yıl. Babası II. Mustafa
25- III. Osman (1754-1757) 4 yıl. Babası II. Mustafa
26- III. Mustafa (1757-1774) 17 yıl. Babası III. Ahmet
27- I. Abdülhamit (1774-1789) 15 yıl. Babası III. Ahmet
28- III. Selim (1789-1807) 8 yıl. Babası III.Mustafa, Nizam-ı Cedid Ordusu'nun kuruluşu
29- IV. Mustafa (1807-1808) 1 yıl. Babası I. Abdülhamit
30- II. .Mahmut (1808-1839) 31 yıl. Babası I. Abdülhamit, 1826 Vaka-yı Hayriye, Yeniçeri Ocağının kaldırılması.
1839 Tanzimat Fermanı
31- Abdülmecit (1839-1861) 22 yıl. Babası II. Mahmut
32- Abdülaziz (1861-1871) 10 yıl. Babası II. Mahmut
33- V. Murat (1876) 3 ay. Babası Abdülmecid. Padişah olmak istemiyordu. Padişah iken aklını yitirdi.
34- II. Abdülhamit (1876-1909) 33 yıl. Babası Abdülmecid. Birinci Meşrutiyet, Plevne Savaşı, İstibdad dönemi, İkinci Meşrutiyet, İttihad ve Terakki dönemi,
35- V. Mehmet Reşat (1909-1918) 9 yıl. Babası Abdülmecid. 1. Dünya Savaşı, İşgal dönemi ve yıkılış
36- VI. Mehmet Vahdettin (1918-1922) 4 yıl. Babası Abdülmecid. İstanbul işgal edildikten ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra bir İngiliz gemisi ile ülkeyi terk etti.
|
|
|
HTML5 de Sayfana Audio&Ses Doyası Nasıl Eklenir? |
|
Yazar: RasitTunca - 07-01-2020, 09:31 PM - Forum: Webmaster Bilgileri
- Yorum Yok
|
 |
HTML5 de Sayfana Audio&Ses Doyası Nasıl Eklenir?
HTML5 "audio" etiketi, bir HTML belgesinde audio player elementi belirtmek için kullanılır. Örneğin, ziyaretçilerinizin müzik dinlemesi için web sayfanıza bir audio player yerleştirebilirsiniz.
HTML5'ten önce, ses dosyalarının web'de audio player ile oynatılabilmek için bir standart yoktu. Modern tarayıcılarda, sayfanıza audio player eklenmesi, resim ekleme kadar kolay. Artık özel eklentilerle (flash) uğraşmaya veya karmaşık kodlara ihtiyaç duymuyorsunuz, tek bir öğeyle bunu yapabilirsiniz.
Gerçekten audio player ekleme ne kadar basit olduğunu bir örnekle başlayalım:
ÖRNEK:
Kod: <audio controls>
<source src="muzik.mp3" type="audio/mpeg">
Tarayıcınız audio(ses) öğesini desteklemiyor.
</audio>
Yukarıda ki kodlar Sayfanıza basit bir audio player yerleştirmeniz ve bir kullanıcının medya aracını oynatabilmesi, duraklatması veya başka şekilde kontrol edebilmesi için temel denetimleri göstermeniz için tek ihtiyacınız olan kodlar budur.
HTML5 "audio" etiketi, ses playerin nasıl başlatacağını belirten nitelikleri kabul eder. Öznitelikleri olarak, controls , autoplay , loop ve daha fazlasını içerir. Desteklenen niteliklerin tam listesi için aşağıya bakınız.
HTML <audio> Öğesi
HTML5'te audio player görüntülemek için yapmanız gereken şu kodları eklemek :
ÖRNEK:
Kod: <audio controls>
<source src="ney.ogg" type="audio/ogg">
<source src="ney.mp3" type="audio/mpeg">
Tarayıcınız audio(ses) öğesini desteklemiyor.
</audio>
Website hızını artırmak için, source özniteliğine her zaman type özniteliğini eklemeniz gerekir. Aksi halde, tarayıcının oynatabileceği ses dosyası bulana kadar tarayıcı her ses dosyasını yükler.
NOT : Yukarıda gördüğünüz üzere birden çok src (kaynak dosya) tanımlayabilirsiniz. <audio> Etiketi en modern tarayıcılar tarafından desteklenmektedir ancak sorun, farklı tarayıcıların aynı dosya biçimini desteklemiyor olmasıdır. İnternet Explorer .Wav uzantılı ses dosyalarını oynatamaz, ancak İnternet Explorer bunun yerine .mp3 dosyalarını oynatabilir. Bu sorunun çözümü her iki biçimi de kullanmaktır, bu nedenle ziyaretçilerin sesleri, tarayıcıları ne olursa olsun duyabiliyor.
AUDİO ÖZELLİKLER
<audio> öğesinin varsayılan davranışını değiştirebilecek veya geliştirebilen birkaç özel nitelik vardır.
src : Öğesini kullanarak birden fazla kaynak dosyası belirtebilirsiniz. Kaynak elemanı, kullanıcının tarayıcısından birinin desteklemediği durumlarda birden çok biçimi bir geri bildirim olarak belirtmenizi sağlar.
autoplay : Autoplay bu, tarayıcıya audio player oynatımını otomatik olarak başlatmasını söyler Mobil tarayıcıların genelde bu özelliği desteklemediğini, kullanıcının audio player oynatmaya başlamak için ekrana dokunması gerektiğini unutmayın. Websiteye gelen ziyaretçi yüksek sesli bir müzik ile karşılaşması, çok rahatsız edici olabileceğinden, bu özelliği dikkatli kullanın. (örnek kullanım: autoplay veya autoplay="autoplay" )
controls : Varsayılan audio denetimlerini gösterir oynat, duraklat, vb... (örnek kullanım: controls veya controls="controls" )
loop : Audio player oynatma Bitirdikten sonra müziğin tekrar oynatmaya devam edip etmeyeceğini belirtir. (örnek kullanım: loop veya loop="loop" )
muted : Audio playerin ses çıkışının varsayılan durumunu denetler. Varsa, bu öznitelik, yükleme üzerine ses çıkışının sessiz kalmasına (yani sesin olmamasına) neden olur. Bu özellik kullanıcıların tercihlerini geçersiz kılacaktır. Kullanıcı daha sonra istediği takdirde sesi açmayı seçebilir.
preload : Ses dosyasının açılan sayfada ön yüklemesinin yapılıp yapılmayacağı belirtir. webmaster, en iyi kullanıcı isteklerine neden olacağını düşündüğü şeyleri tarayıcıya bir ipucu vermesine olanak tanır. Bu özelliği kullanmak gerekli değildir, bazı tarayıcılar bu özelliği görmezden gelir.
Bu üç değerden birini alır :
preload="none" : Taracıya ses dosyasının önceden yüklenmemesi gerektiğini söyler.
preload="metadata" : Tarayıcıya, metnin uzunluğu veya formatını gibi meta verileri indirmesini söyler.
preload="auto" : Kullanıcının kullanması beklenmese bile, tüm ses dosyasının indirilebileceğini gösterir.
preload=" " : Boş dize, varsayılan değer preload="auto"
Her durumda, tarayıcı bu özelliği bir komut değil bir ipucu olarak alır.
HTML Ses - Tarayıcı Desteği
HTML5' te, üç adet desteklenen ses biçimi vardır: MP3, Wav ve Ogg.
Farklı biçimler için tarayıcı desteği şu şekildedir:
Tarayıcıların Desteklediği Audio Dokumenteleri MP3, Wav, Ogg
Internet Explorer : MP3
Chrome : MP3, Wav, Ogg
Firefox : MP3, Wav, Ogg
Safari : MP3, Wav
Opera : MP3, Wav, Ogg
HTML5 TARAYICILARIN DESTEKLEDİĞİ SES FORMATLARI
Dosya Formatı Audio Type
MP3 audio/mpeg
Ogg audio/ogg
Wav audio/wav
|
|
|
Reklam Nedir? Reklamcılığın Tarihçesi |
|
Yazar: RasitTunca - 07-01-2020, 08:49 PM - Forum: Sanal Dergi
- Yorum Yok
|
 |
Reklam Nedir? Reklamcılığın Tarihçesi
Reklam, "insanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek, belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürüne hizmete, fikir ve kuruluşa çekmeye çalışmak, onunla ilgili bilgi vermek, ona ilişkin görüş ve tutumlarını değiştirmelerini veya belirli bir görüşü ya da tutumu benimsemelerini sağlamak amacıyla oluşturulan; iletişim araçlarından yer ya da süre satın almak yoluyla sergilenen ya da başka biçimlerde çoğaltılıp dağıtılan ve bir ücret karşılığı oluşturulduğu belli olan (diğer bir deyimle parasal destek sağlayan kişi ya da kuruluşların kimliği açık olan) duyuru"dur .
Tarihçiler reklamcılığın M.Ö 3000'li yıllara Mısır'da bir papirüs üstüne yazılan ve sahibinin, kaçan kölesine geri dönmesini bildiren duyurusunu ilk yazılı reklam saymalarını kabul ederler. Eski yunanda tellaların esir, sığır gibi satışlarında sokaklarda dolaşarak, mallarını duyuru şiirleriyle övmeleri ise ilk sözlü reklama örnek gösterilebilir.
Ancak modern reklamcılığın ve bugün geçerli olan pazarlama ilkelerinin 1920'li yıllarda var olmaya başladığını söyleyebiliriz. Endüstri üretimi arttıkça serbest piyasa rekabeti sıkılaştı ve firmalar kendileriyle aynı işi yapan rakiplerinin önüne geçip kitleye hitap edebilmek için reklamcılık çalışmalarına başladılar
Reklamın, pazar ekonomisinin ve serbest rekabet sisteminin bir yan ürünü olduğu düşünülürse, kimi bilim adamlarının yaklaşık 3000 yıl önce Mısır’da bi papirüs üstüne yazılan ve sahibinin, kaçan kölesine geri dönmesini bildiren duyurusunu ilk yazılı reklam saymalarını kabul etmek güçtür. Bununla birlikte, günümüzdeki anlamıyla olmasa bile, bu duyuru kamuyu bilgilendirme amacına yönelmesi bakımından ilk ilan sayılabilir. Gene kaynaklardan öğrenildiğine göre, Eski Yunan’daki kasaba tellallarının esir, sığır vb satışında sokaklarda dolaşarak, malları uyaklı duyuru şiirleriyle övmeleri, ilk sözlü reklama örnek gösterilebilir.
Ticari reklamcılık ise, gerçek anlamda gazetelerin yaygınlaşması ile ortaya çıktı. Bir reklam tarihçisi olan F. Presbrey’e göre, ilk gazete reklamı, bir kitabın yayınlanmasıyla ilgili olarak 1625’de yapıldı. Günümüzde de kullanılan gazete reklamı ilkeleri, Amerikan reklamcılığının kurucusu sayılan Benjamin Franklin tarafından, kendi yayımladığı gazetesinde geliştirildi ( 1730) Bugünkü anlamda gazete reklamları, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıktı. Reklamcılık, 1920 yılı civarlarında radyonun, 1950 yılı civarlarında da televizyonun yaygınlaşmasıyla canlanmıştır.
Türkiye’de, resmi ve yarı resmi ilanlar sayılmazsa, ilk gazete reklamları 1840’lı yıllarda Ceride-i Havadis, 1860’lı yıllarda Tercüman-ı Ahval gazetelerinde görüldü. Servet-i Fünun dergisinde de reklamlar yayınlandı. Bu reklamlarda satılık ev,arsa vb duyuruların yanı sıra, kitap ve özellikle Avrupa’dan ithal edilen bazı ilginç ve nadir bulunan tüketim malzemelerinin duyuruları vardı.
Türkiye’de ilk reklam şirketi, 1909 yılında “İlancılık” adıyla kuruldu. 1938’den sonra gazete atışlarının artması ve gazetenin iyice yerleşmesi, reklamcılığın canlanmasına yol açtı. Reklamın, iktisadi yaşamın vazgeçilmez bir parçası durumuna gelişi, çok partili yönetimle başlayan (1950) iktisatta liberal siyasetin etkilerinin yaygınlaşmasından sonra oldu. Yeni yönelinen tüketim ekonomisinin desteklediği gereksinim yaratma olgusu, reklamcılığın gelişmesini hızlandırdı.
Türkiye’de İlk radyo reklamları 1951’de başladı. 1962 yılında çıkarılan bir kararnameyle, devlet radyolarında şirketlerin hazırladığı reklam programlarının yayının için özel reklam kuşakları ayrıldı. 1969’da da rady reklamlarında “cingıl” adı verilen reklam müzikleri kullanılmaya başlandı. İlk televizyon reklamlarıysa 1972’de başladı.
Günümüzde reklamcılık artık hemen hemen her alan değerlendirilerek icra ediliyor. Gazete, radyo, televizyon, billboardlar vs. ile birlikte özellikle İnternetin de yaygınlaşmasıyla reklamlar artık hayatımızın bir parçası haline geldi. Öyle ki okuduğunuz bu yazıdaki kelimelerde bile bir reklama rastlamak mümkün.
Özellikleri
Reklam, pazarlama nın dört bileşeninden biri olan tutundurmanın içinde yer alır. Pazarlamanın diğer bileşenleri ürün, fiyatlandırma ve dağıtımdır.
Günümüzde Philip Kotler sayesinde Satışa dayalı anlayışı (ürün-fiyat-yer-tanıtım), Kotler'in müşteriye odaklı anlayışı, 4C'ye (müşteri için değeri-müşteriye maliyeti-kolaylık-iletişim) kaymıştır.
Reklam pazarlama ağı içinde belki de en geniş yere sahiptir.Ürünün doğumundan pazara sürülmesine kadar olan süreçte önemli rol oynar.Ürüne aşinalık kazandırılması, tanıtılması ve kullandırılması amaçlarını güder ancak ürün odaklı olması şart değildir. Reklam, markaya değer katmak, markayı konumlandırmak, marka farkındalığı yaratmak, kurumsal olarak izlenim, imaj ve itibar oluşturulmasına yardımcı olmak adına da kullanılabilir.
İyi bir reklamın özellikleri şöyle olmalıdır:
İlgi çekici.
Şaşırtıcı.
Özgün.
Duyguları harekete geçiren.
Bir kere kullanmaya yönlendirici.
Müşteri-marka arasındaki ilişkiyi müşterinin istek-ihtiyaçlarına göre yönlendirmeyi hedefleyen
Reklamın yaratıcı ve ticari olmak üzere iki yönü vardır.
Reklamın inandırıcılığı
Reklam tasarımları, günümüzde, tüketicilerin etkilenmesi için, pek çok değişkeni kullanmaktadır. Değişken derken; mizah, ünlü kişilerin kullanılması, şaşırtıcı olaylar, eğlence, yüksek yaşam standartları, rahatlık, huzur, ileri teknoloji ve buna benzerleri kastedilmektedir. Bütün bunlar, tüketiciyi, markaların üretmiş olduğu, yeni veya zaten pazarlarda satılan ürün ve hizmetleri satın almaya ikna etmeye yöneliktir. Yapılan reklamın amacı, sadece satın alma davranışını göstermelerini sağlamak olmayabilmektedir. Birbirinden farklı amaçlara yönelik ama nihai hedef, her zaman daha fazla satış olmakla birlikte, genellikle, reklamın amaçları; tüketicinin zihnine markaları ve onların özelliklerini yerleştirmek, tüketicilerin markayı benimsemelerini, beğenmelerini, markanın diğer markalara tercih edilmesini sağlamak olabilmektedir. Bunlarla birlikte, firmaların sosyal sorumluluk adına veya kendileriyle ilgili çıkan herhangi bir düşünceyi savunmak veya reddetmek adına yapılabilmektedir. Bütün bunların tasarımı yapılırken, en fazla önem taşıyan konu, inandırıcı bir şekilde işlenmesidir. Kimi reklamlar, inandırıcı olmaktan uzaktır. Kimi konusundan dolayı, kimi işlenme biçiminden dolayı, kimi de seçilen tasarım türünden dolayı, insanları ikna etmekten uzak olmaktadır. İşlenme biçiminden dolayı inandırıcı olamayan reklamlarda sorun, kimi zaman kullanılan oyuncuların toplum içerisinde sahip olduğu konumla ilgili olabilirken kimi zaman karşılıklı diyaloglarda kurulan cümlelerin, oyuncuların mimik, davranış, hal ve hareketlerinin bundan uzak olmasıyla alakalı olabilmektedir. Karşılıklı diyaloglarla örülen tasarımların ikna etmekten uzak olmasının bir diğer nedeni de, tüketicilerle ilgilidir. İnsanın doğası gereği, söylenenlerden çok gördüklerine daha çok inanmaktadır. Bu yüzden bu tip reklam türleri, diğer türlere göre daha az ikna edicidir. Görüntülerden oluşan, ürün veya hizmetin özelliklerini göstererek anlatan, çok az cümle veya ifadelerin yer aldığı reklam türleri daha çok inandırıcı olmaktadır. Diğer türlerde ise, tüketicilere iletilmesi gereken mesajlar, oyuncuların veya kullanılan herhangi bir etki unsurunun gölgesi altında kalmasındandır. Diğer bir ifadeyle, daha güçlü bir etki yaratabilmek için, reklamlarda kullanılan mizah, eğlenceli haller, yüksek yaşam standartları, tüketicilere iletilen mesajların önüne geçmesindendir. Böyle durumlarda insanlar, etki unsuruna yoğunlaşmaktadır. Tüketicilerin en çok etkilendikleri, inandıkları, söze gerek bırakmadan kabul ettikleri reklam türleri, ürün veya hizmetin anlatıldığı, görüntülerin olduğu, fotoğrafların kullanıldığı, üretim biçiminin gösterildiği tasarım biçimleridir. Tüketiciler bu tip tasarımları izlerken hem etkilenmekte hem de gördükleri şeylere inanmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz etki unsurları aslında doğru seçilmektedir. Fakat burada sorun, onların kullanılma biçimi olmakla birlikte, seçilenler ile markanın uyumlu olmasıdır. Yani seçilen etki unsurunun markaya benzeyen, onunla ilişkilendirilebilen, onu çağrıştıran özelliklere sahip olması gerekmektedir. Ama genel olarak reklamlar inandırıcı olmak zorundadır. Bunun yanında başarılı bir reklam kurmanın ana kuralı hedef kitleye hitap etmek, bu hedef kitle ile empati kurarak kampanya yaratmak büyük pay sahibidir. Böylece hedef kitle(ler) markayı ve ürünü daha çok benimser ve ortaya bir kullanıcı sadakati çıkar (customer loyalty) .
Reklamın ticari yönü
Reklamın başarısı ürün ya da hizmetin alıcısının çoğalmasıyla,bir başka deyişle satılmasıyla ölçülür. Bu da gerçek bir satıcı gibi düşünmeyi ve ona göre hareket etmeyi gerektirir.Medya, reklamın yapılması için bir yere ihtiyaç duyulan alanı sağlar.Tv, radyo, internet, basılı mecralar, outdoor denilen açıkhava panoları ve diğer ilan yerleri medya kapsamı içinde bulunur. Ayrıca firmalar bazı reklam kampanyalarında Growth Stage denilen üretilen mal ve satışların arttığı dönemleri de belirterek; stratejik yönden ticari ve ikna etkenlerine de gözle görülür biçimde verimli hale getirir.
Reklamda 5M
Reklam için önemli beş terimin İngilizce adlarının baş harfleridir.Bu terimler;
Money (Para) : Reklam için harcamayı düşündüğümüz para
Message (Mesaj) : Reklamda vereceğimiz mesaj
Mission (Misyon) : Neden reklam yapıyoruz (Yeni ürün tanıtımı, pazara nüfuz etme, v.s.)
Measurement (Ölçüm) : Reklam etkinliğinin ölçümü
Media (Medya) : Medya kullanımı (TV, radyo, gazete, dergi, v.s.)
Reklam bütçesini belirlemede, işverenin reklam giderlerini kısıtlamaması gerekir. Reklam bütçesi belirlemede aşağıdaki yöntemler kullanılmaktadır;
Ayrılabilir fonlar yöntemi.
Satış gelirlerinin yüzdesi yöntemi.
Rakiplerin harcamalarını esas alma yöntemidir.
Cross Selling yöntemi. (Bir bölüm çalışanının potansiyel alıcılara kendi ürünleri dışında diğer bölümlerden de ürünler satmaya çalışmasıdır.)
İnternet Reklam Paketi Uygulama Şekilleri
İnternet geliştirildiğinden bugüne kadar çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Günümüzde reklam amaçlı kullanımı oldukça yaygın bir hal almıştır. İnterneti reklam amaçlı kullanma yöntemleri şunlardır;
Sosyal Medya Sponsorlu Paylaşım Reklamları
Banner Reklamları
Pay Per click (tıkla kazan) Reklamları (reklamport , Logro , adtech , medyanet , reklamz)
Cost Per Click (tıklama başı maliyet)
E-Mail Reklamları (toplumailreklam)
Pop up Reklamları (İnnersitial - Supersitial)
Affilliate ( Satış Ortaklığı )
İçerik Sponsorlukları
gösterim başına ( ppm )
tıkla konuş
Reklam sütunu
Bir reklam direği , posterlerin sıkıştığı sokakların kaldırımına yerleştirilen bir reklam direğidir . Berlinli yazıcı Ernst Litfaß tarafından icat edildi ve ilk olarak 1854'te gerçekleştirildi. Yuvarlak sütun, açık hava reklamcılığı alanına aittir . Genel bir yayın (aynı anda birden fazla reklamverene sahip reklam ayağı) ile tüm bir yayın (veya tüm yayın; bir reklamverenle reklam ayağı) arasında bir ayrım yapılır .
Poster sütunları koyma fikri, o sırada tutunan vahşi posterlere karşı koymaya başladı . Litfaß, Berlin polis şefi Karl Ludwig von Hinkeldey'nin şehrin dört bir yanına insanların posterlerini asabileceği sütunlar koymasını önerdi . Yıllarca süren müzakerelerin ardından Litfaß, 5 Aralık 1854'te "reklam sütunları" için ilk onayı aldı. Berlin şehri , sütunlarının kurulması için 1865 yılına kadar ona bir tekel verdi .
Onay, sütunlarla ilgili en son haberlerin de yayınlanması gerekliliğine tabiydi. 1855'te Berlin'de ilk 100 reklam sütunu kuruldu ve mucit onuruna reklam sütunları seçildi . 1865'te 50 sütun daha dikildi. Hem yetkililer hem de reklamverenler yeni reklam araçlarının avantajlarını hızla tanıdılar: içeriğin devlet sansürü mümkün oldu. Reklamverenler, posterlerinin çakışmadan kiralandığı süre boyunca gerçekten görünür olacağından emin olabilirler.
Sütunların daha fazla kullanımı
Sırasında Savaş yıllarında 1870-1871 ilk burada savaş gönderir yayınladı. Telefonun yayılmasından sonra, reklam direkleri içi boş silindirin iç kısmını kullanarak telefon kablosu distribütörleri veya transformatör istasyonları gibi ek işlevlere sahipti.
1855 yılında oluşturulan reklam aracı hızla komşu Avrupa ülkelerine ve daha sonra da tüm dünyaya yayıldı. İnşaatı ilgili bina trendlerine uyarlandı ve mimarlar da şekillerini tasarladılar.
Açık Hava Reklamcılığı Derneği'ne göre, 2005'in sonunda Almanya'da yaklaşık 51.000 reklam sütunu vardı . Berlin kentinde reklam sütunları hala mevcut. 2019'a kadar tam olarak 2.548 sütun vardı.
Viyana'da bir reklam direği
Viyana'da, kapalı Viyana Nehri bölgesinde , acil bir çıkış olarak giden taş spiral merdivenleri kapatmak ve onları yetkisiz girişten korumak için çok sayıda reklam direği vardır. Reklam sütunları, sadece bir anahtarla dışarıdan değil, aynı zamanda içeriden de açılmadan açılan bir kapı ile donatılmıştır. 1949'dan Orson Welles'in Üçüncü Adamı filminde , kahraman Harry Lime, bir reklam sütunuyla Viyana kanalizasyonlarından kaçıyor.
2015'ten beri Nürnberg'de reklam direklerinin bir başka kullanımı uygulanmaktadır: İçeride herkes tarafından küçük bir ücret karşılığında kullanılabilen umumi tuvaletler vardır.
İnşaat
Temel şekil, içi boş yuvarlak bir sütun olarak yaklaşık 1.4 m çapında (çevre 3.60-4.30 m) ve 2.60-3.5 m yüksekliğinde, posterlerin herhangi bir boyutta olabileceğini ve kimsenin yapamayacağı anlamına gelir. köşeye yapışmak ya da okumak zorunda kaldı . Çoğunlukla sac demirden yapılmışlardı , daha sonra beton ve yapay taş da kullanıldı, kenarları bazen süslenmiş geniş bir taban ve yuvarlak bir başlık ile. Bir başlık yerine sütun, üzerine daha fazla reklam malzemesinin yerleştirilebileceği düz bir plaka ile de kapatılabilir.
1990'lardan beri içe doğru açılan sütunlar var, Sütun denir. İç kısımda terminaller veya telefonlar bulunur. Böylece bu sokak mobilyaları , doğrudan hizmet olarak işlev görme geleneğini sürdürmektedir. Ek olarak, gerçek reklam ortamının kendi ekseni etrafında döndüğü ve bir pleksiglas panonun altında aydınlatıldığı versiyonlar giderek daha fazla kullanılmaktadır . Bunlar daha çok trafik çekişlerinde daha fazla dikkat çekmek için kullanılır ve bu da yol kullanıcılarının dikkatini kısıtlar.
Berlin reklam direklerinin kaderi
1990'ların başından bu yana, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana tüm Berlin'den sorumlu olan Berlin Senatosu , 2019'un sonuna kadar geçerli olan tüm reklam sütunları için Wall AG ile , ancak temizlik ve sabit için reklam gelirini koruyabilen bir operatör anlaşması imzaladı. Direklerin işleyişi sorumluydu. Operatörün bir Stuttgart şirketine dönüşmesi, tüm eski sütunların sökülüp, bazen başka yerlerde daha kalın ve aydınlatılmış yaklaşık 1.500 yeni model ile planlanmasına yol açtı. Ancak geleneği korumak için 50 tarihi reklam sütunu listelenmelidir . Haziran 2019 itibariyle Landesdenkmalamt tarafından bulunan denetim24 ayağı değer 6 sütunlar da dahil olmak üzere, koruyucu olduğu Charlottenburg-Wilmersdorf , 5 sütun Friedrichshain-Kreuzberg bölgesinde , 4 sütun Mitte ve 3 sütun Pankow'da ve Reinickendorf büyük anıt alanlarında bileşenleridir, her hangi. Muhtemelen hayatta kalan en eski reklam sütunu Hackescher Markt üzerindedir ve 1900 civarında inşa edilmiştir. En küçüğü 1987 yılında Mitte'deki Nikolaiviertel için yapılmış bir kopyadır - her ikisi de şimdi ayakta.
Yazım
Yeni yazım kurallarına göre bile, reklam sütunu kelimesi ß ile yazılır , ancak bunun öncesinde kısa bir sesli harf bulunur, çünkü sözcüğün ilk kısmı (reklam sözcüğü ) uygun bir addır ve adların yazımı yazım kurallarına tabi değildir.
125 yıllık reklam ayağı , Berlin 1979
appreciations
Zaten 1979'da, Deutsche Bundespost Berlin , reklam sütununu özel bir damga ile onurlandırdı (resme bakın).
2005 yılında reklam direğinin 150. yıldönümü vesilesiyle, reklam direğinin motifine sahip başka bir özel damga çıkarıldı.
FAW (Fachverband Aussenwerbung e.V.) tarafından bir poster kampanyası da yapıldı.
Google , 1 Temmuz 2020'de, Berlin'deki ilk 100 sütunun halka açılmasının 165. yıldönümünde bir doodle gösterdi
|
|
|
|