Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 İmam-ı Gazâlî´den Hayatî Öğütler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:44 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

İmam-ı Gazâlî´den Hayatî Öğütler

Asil adi Ebû Hâmid Muhammed olan Imam-i Gazali Hazretleri Horasan bölgesinde Tus sehrinin Gazale köyünde 1058 yilinda dünyaya geldi. 1111 yilinda ise dünyaya veda eyledi. Islâm dünyasinda Hüccetü\´l-Islâm (Islâmin ispatlayicisi) olarak taninan Imam-i Gazâlî, Selçuklu döneminde yasamis, Islama yönelen hücumlara, dine yapilan taarruzlara karsi müdafaalarda bulunmus, dinin anlasilmasi için tartismaya açilmis olan meselelere çözümler getirmis bir müceddiddir, dinin yenileyicisidir.

Imam-i Gazalî\´nin Islâm egitim ve ahlâki üzerinde getirmis oldugu yenilik, Islâmin özünden uzaklasma yoluna girmis olan Müslümanlari ahlâkî egitime tabi tutmustur. En mühim eseri olan Ihyâu Ulûmi\´d-Din, basta iman ve ibadet olmak üzere, ahlâk sahasinda çok ciddî bir hizmet görmüs, dokuz asirdir tazeliginden bir sey kaybetmemistir.

Imâm-i Gazalî\´yi halka tanitan hacimca küçük, fakat tesiri bakimindan büyük olan eseri Eyyühe\´l-Veled olarak bilinen ve dilimizde Ey Ogul seklinde bilinen eseridir.

Gazali, üzerinde çalistigimiz \"Ey ogul\"un pîri ve üstadidir. Bu alanda yapilmis olan çalismanin ilki ve en mükemmelidir. Diger çalismalar büyük ölçüde bu kitabin üzerine bina edilmistir.

Birçok dünya diline çevrilen, UNESCO tarafindan da yayinlanan Ey Ogul, batida ve doguda okuma rekoru kiran bir eserdir. \"Müslümanin yirmi dört saati\" demek olan bu kitap, ayrica bir ögüt ve nasihatler bütünüdür.



Allah\´tan kork

Ey ogul!

Allah\´tan nasil korkulmasi gerekiyorsa öyle kork. Ona kulluk görevini geregi gibi yap. Haram kildigi seylerden mümkün oldugu nisbette kaçin. Allah\´in saadete uzanan yolundan ayrilma. Hayatini düzene sokan emirlerini sakin ihmal etme ki, yasayisin sihhat bulsun, gözlerin aydin olsun.

Çünkü gizli ve kapali hiçbir sey Allah\´tan gizli ve kapali degildir.



Babana itaat et

Ey ogul!

Senin hayatini renk katmak için güzel belgeler koydum. Onlari korur ve dediklerime kulak verir, günlük yasayisini ona uydurursan hükümdarlarin gözleri ve gönülleri sana karsi ilgiyle dolup tasacaktir.

O halde su anda da, bundan sonra da babana itaat et.



Bos sözden uzak dur

Ey ogul!

Aklinin hemen kabul etmeyecegi seyi söyleme. Lüzumsuz lâftan, çok gülmekten, saka ve alaya almaktan, din kardesinle tartismaktan sakin.

Böyle yapmak saygidegerligi götürür, kin ve düsmanlik kapilan açar.



Agirbasli ol

Ey ogul!

Agirbasli, terbiyeli, saygili ve nezaketli olmaya çok dikkat et ve itina göster. Ancak böyle yaparken gurura kapilma. Sonra senden bu sifatla söz edilir.

Halka tepeden bakma. Sonra senden bu sifatla bahsedilir.



Herkese hosnut davran

Ey ogul!

Dostuna da düsmanina da hosnutluk göster.

Baskasina eza ve cefa etmekten kendini alikoy ve bunu onlardan korkup ürktügün için de yapma. Sadece iyi bir huy oldugunu düsünerek öyle davran.



Ortayolu tut

Ey ogul!

Bütün islerinde ortayolu tut. Çünkü islerin en hayirlisi orta yoldur. Az konus. Karsilastigin her Müslümana selâm ver.



Yürüyüsüne dikkat et

Ey ogul!

Ölçülü adimlarla yürü, ayaklarini yerde sürükleyerek yürüme. Saga sola baka baka yürüme.

Etrafi rahatsiz ederek, basini sunun bunun kapisina dogru döndürme.



Toplantilarda sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Ugradigin bir toplantida yer alanlarin üzerine dikilip durma.

2. Sokak ve caddeleri meclis gibi kullanma.

3. Dükkânlari sohbet yeri olarak seçme.

4. Fikrî tartismada kendini hakli çikarmak için inat gösterme.

5. Edep ve terbiyesini yitirmis patavatsiz kimselerle tartisma. Bir hüküm verirken \"sahsî görüsümdür\" de.

6. Birseyi veya bir adami överken asiriya gitme.

7. Bir mecliste oturmak istedigin zaman bagdas kurup otur.

8. Sakin parmak çatlatma

9. Sakalinla oynama

10. Yüzügünle mesgul olma.

11. Oturdugun bir yerde, bulundugun bir toplulukta dislerini kürdan ve benzeri seylerle temizlemeye kalkisma.

12. Burnunla oynama

13. Parmagini burnuna sokma.

14. Yüzüne sinek konarsa yavasça onu kovmayi ihmal etme.

15. Esnememeye dikkat et.

16. Halkin seni hafife alacagi söz ve davranistan sakin.

17. Bulundugun topluluk yol gösterici olsun.

18. Sözlerin çok kiymetli bir nesne gibi paylasilsin.

19. Güzel sözlere kulak ver.

20. Konusulan bir sözün tekrar edilmesini isteme. Bu, onu dinlemedigini gösterir.



Su kadindan uzak dur

Ey ogul!

Huysuz ve karaktersiz kadindan sakin. Çünkü böylesinin dili kocasi üzerinde çirkin ve agirdir. Dünyaya çocuk getirmesi, yüzündeki haya perdesini açmistir. Artik ne ev halkindan utanir, ne de konu komsusundan.

Böyle kadinlar ne dünyaya yararlar, ne de âhirete. Bunlar ülfet ve sohbet edilmeye lâyik degildirler.

Böylelerinin gizli hali olmaz. Aile sirrini sokaga dökerler. Iyilik ve hayri çoktan yere gömmüslerdir.

Asik suratli olarak sabahlar, aksam nerede oldugu bilinmez.

Onun sundugu bir yudum su serdir, zehirdir. Yemegi öfke, konusmasi maskedir. Evi perisan, elbisesi kir ve pastir. Yilan gibi sokar, akrep gibi isirir.

Kocasi evet dese, o hayir der. Böylesi kadinlardan uzak dur.

Kadinlarin bir kismi da geri zekâli ve hantaldir. Agir canli ve kit anlayislidir. Kocasini sever, kazancina razi olur; fakat günes dogup yükseldigi halde hâlâ sesi duyulmaz. Yemekleri bayat, kaplari kirli ve paslidir.



Su kadinla da hayatini kur

Ey ogul

Kadinlarin bir kismi da sevimli ve merhametlidir. Bereketli ve feyizlidir. Soylu çocuk dogurur.

Kendisine her zaman güvenilir. Komsulari arasinda itibarlidir.

Aile sirlarim korur, kimsenin yaninda açmaz.

Cömerttir, eli açiktir. Bagirip çagirmaz, alçak sesle konusur.

Evi ter temizdir. Çocuklari çiçek gibi, gönül alicidir. Hayri süreklidir. Kocasi da o nisbette yumusak huyludur.

Namus onun siari, terbiye degismez vasfidir.



Firsatlari kaçirma

Ey ogul!

Fayda saglayacak firsatlari kaçirma. Muhtaç oldugun seylere iyice sahip çik. Görülmesini acele ettigin islerinde dikkatini baska taraflara dagitma.

Içinde bulundugun toplumun âdet ve geleneklerine saygili ol.

Âhirette seni rüsvay edecek çirkin âdet ve geleneklerden sakin.

Birseyin neticesini iyice düsünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme.



Soysuz adamlarla tartisma

Ey ogul!

Soysuz adamlarla tartisma. Sonra onun kötü arzularini kendine çekmis olursun.

Namus ve serefini koruyan insanlara herkes izzet ve ikramda bulunur. Böyle kimseler halk tarafindan itibar görür. Hakki bilmek, dogruluktan gelen bir fazilettir.

Kendini zavalli ve fakir göstermeye çalisan kimse hakarete ugrar.



Az kelime ile çok sey anlat

Ey ogul!

Bir meseleyi yazarken gereksiz kelime kullanma. Az kelimeyle çok sey anlatmaya çalis.

Sonu gelmeyecek arzular pesinde kosmak, sapikliktir.

Baskasini kinayan ve hep kusur söyleyen adamin dostu olmaz.

Din süslerin en güzelidir.

Kuru gürültü, bos yere vakit harcamaktir.

Sarhosluk insanliktan uzaklasip seytanlasmaktir.

Yapilan bir akdi bozan kimse sirtina bir kin yüklenmis olur.

Yumusak söz büyüklerin ahlâkindandir.



Evlenmek istedigin kizi iyi seç

Ey ogul!

Insanin hanimi huzur ve sükûnet kaynagidir. Bir kizla evlenmek istediginde ailesini iyice arastir ve ögren. Çünkü temiz ve asil bir aile tatli meyveler yetistirir.

Bilmis ol ki kadinlar parmaklarimiz kadar birbirinden farklidirlar.

Sirret ve karaktersiz kadindan sakin. Onlarin dis görünüslerine aldanma, böyleleri kocasina karsi kaba ve hirçindir.

Kocasi kendisine saygili oldugu zaman bunu bir üstünlük sanar. Hiçbir iyilige karsi Teşekkür etmesini bilmez. Az seye de hiç kanaat etmez.



Dostunu iyi seç

Ey ogul!

Iki çesit dost ve kardes vardir. Birisi, basina bir bela geldigi zaman seni korur; digeri de mutluluk ve ikbal günlerinde senin dostundur.

Belâ gelip ikbalden düstügünde dostluk yüzünü gösteren kardesi hakiki kardes ve dost bil ve dostlugunu korumaya çalis.

Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sikintili günlerinde dostluk bagini uzatmiyorsa, onu düsmanlarin düsmani bil.



Insanlari iyi tani

Ey ogul!

Heveslerine ve nefsine uyan asagilik çukuruna yuvarlanir. Zarif görünümlü insanlar fazla ilgini çekmesin, dis görünüse pek aldanma. Çünkü insan, kalbiyle, düsüncesiyle ve diliyle adamdir, kiyafetiyle degil.

Benzi sari, zayif kimseleri hor görme. Çünkü insan iki küçük et parçasiyla ölçülür: Kalbi ve dili. Öyleyse insanlarin bu iki degerinden faydalanmaya çalis; gerisi et, kan ve kemiktir.



Fitneden sakin

Ey ogul!

Düsman ülkesinde de olsan fitne ve fesat çikarmaktan sakin.

Kendinden asagi kimselere karsi çoluk çocugunu, seref ve itibarini yaygi yapma.

Malini kendinden fazla kiymetli ve üstün tutma.



Fazla konusma

Ey ogul!

Fazla konusma. Sonra bulundugun toplulukta tasinmasi güç bir yük olursun.

Seninle beraber oturana karsi alicenap davran. Yanina oturmak isteyene güzel, nazik, hareket et.

Baskasinin gözüne dikkatle bakip durma.

Fazla lügat parçalayip yaldizli söz söyleme. Çünkü bu sözlerin dis görünüsü belki güzel sayilabilir, fakat gerçekte güzel degildir.



Kendinden fazla söz etme

Ey ogul!

Çocugunu çok begendigini baskalarina anlatma.

Hizmetçinin çok hünerli oldugundan baskalarina söz etme.

Atindan ve kilicindan bahsetme.

Gördügün rüyalari her yerde anlatmaya kalkisma. Çünkü gördügün rüyadan sevinç duydugunu belirttigin zaman beyinsiz ve seviyesiz insanlar bu konuda seni rahatsiz etmeye baslarlar.



Kisiligini korumak için sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Saçini sakalini tarayip öyle sokaga çik.

2. Beyaz killari koparmaya kalkma.

3. Lüzumundan fazla güzel kokulu seyler sürünme.

4. Bir ihtiyacini dile getirirken üzerinde israrla durma.

5. Birtakim arzularinin yerine gelmesi için küçülme.

6. Servetinin tam listesini, mevcut paranin tam rakamim çoluk çocuguna verme. Çünkü bunlar onu az görecek olurlarsa kendilerini zayif sanarlar. Çok görecek olurlarsa yasayislarinda degisiklik yapmak isterler. Onlari hirpalamadan belli ölçüde idare etmeye çalis.



Tartismada sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Birisiyle tartisirken vakar ve efendiligini elden birakma.

2. Bilgisizligini ortaya koyma. Bu konuda aceleci olma.

3. Delillerini getirirken çok iyi düsün.

4. Tartistigin kimseyle aranda hakem olarak yumusak huyunu gör.

5. Elinle ve parmaginla fazla isarette bulunma.

6. Fazla heyecanlanip yüzün turp gibi olmasin.

7. Sakaklarin terlemesin.

8. Karsindaki adam sana ölçüsüz davranir, küstahlikta bulunursa sen de nezih ve agirbasli davran.

9. Seni kizdiracak olursa, yine ölçülü konusmaya çalis, kendi serefini düsün.



Hükümdarla görüsmede sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Devrin hükümdari sana yakinlik gösterirse, onunla mizrak ucunda bulundugunu hesapla.

2. Hiçbir zaman onu bu yakinligindan cesaret alip haddini asma ve kendini güven içinde hissetme.

3. Son derece efendi ve yumusak davran.

4. Ilâhî hükümlerden biri zedelenmedikçe hükümdarin hosuna gidecek sekilde konus.

5. Onun sana lütuflari seni ölçüsüzlüge sürüklemesin.

6. Sakin hükümdarla yakini arasina girme. Ancak iyilik ve hayirli islerde gir. Çünkü hükümdarla yakinlari arasina giren kisinin düsüsü çok ani ve sür\´atli olur.



Konusurken su noktalara dikkat et

Ey ogul!

1. Söz verdiginde onu mümkün oldugu ölçüde yerine getir.

2. Konustugunda ancak dogruyu söyle.

3. Sagirlara seslenir gibi konusma.

4. Dilsizlere hitap eder gibi sesini kisma.

5. Makbul söz söyle, güzel konusmaya çalis.

6. Seni dinleyenin oldugu takdirde konus.

7. Ilgi duyulmayan yerde konusma.

8. Halkin kabul etmeyecegi ve garip karsilayacagi olaylardan söz etme.

9. Bazi sözleri devamli olarak tekarlayip durma: \"Yani, ondan sonra, evet evet evet, hayir hayir hayir,\" ve benzeri gibi...



Büyüklerin sofrasinda dikkatli ol

Ey ogul!

Büyüklerle bir sofraya oturdugun zaman fazla su isteme. Etin kemigi ile fazla mesgul olma. Hiçbir yemegi ayiplama ve sofradaki hiçbir yiyecegi küçümseme. Sonra sofra sahibini üzmüs olursun.



Gözü aç ve savurgan olma

Ey ogul!

Kendini iyice sikintiya sokmus bir miskin gibi gözü aç; mal kiymeti bilmeyen, ilerisini görmeyen bir sefih gibi savurgan olma. Sana ait haklari belirle. Dostuna saygili, düsmanina insafli ol.



Nimetlere sükret

Ey ogul!

Allah\´in verdiği nimete dâima sükret.

Musa Aleyhisselâm, münacatinda, \"Yâ Rabbi! Âdemogullarina el, ayak, göz, kulak ve sair birçok nimetler verdin. Âdemogullari bu nimetlerin sükrünü nasil îfa edebilir \" diye sordu.

Cenab-i Hak ona söyle buyurdu:

\"Yâ Musa! Verdigim nimeti Benden bilip, kendi isinden ve çalismasindan bilmeyen kulum, ona verdigim nimetin sükrünü eda etmis olur. Verdigim nimetleri kendinden ve çalismalarindan bilip, Benden bilmeyen kulum da nimetin sükrünü eda etmemis olur. Kula lâyik olan gece ve gündüz Bana tesbih ve hamd etmektir.\"



Fakirlere ihsan et

Ey ogul!

Cenab-i Hakkin ihsan buyurdugu nimetten fakirleri ve muhtaçlari hissedar etmek sükürdür. Eger kapina bir fakir gelirse, onun kalbini hos et, öyle gönder.



Sadakayi gizli ver

Ey ogul!

Sadaka verirken gizli vermek, kendine bir musibet geldiginde bagirip çagirmayarak, yaygara yapmayarak gizlemek gerekir.

Bir günah islediginde ceza gelmeden hemen tevbe et. Sadaka vermek siddiklar nisanidir. Onlar siddiklar zümresindendir.



Tamahkâr olma

Ey ogul!

Tamahkâr olma. Kalbin kati ve kara olur. Çok mal arttirmak için hasislik etme.



Salih insanlarin sohbetinde bulun

Ey ogul!

Âlimlerin ve sâlih insanlarin sohbet ve meclisinde bulunmayi elden birakma. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde söyle buyurmuslardir:

\"Bir kimse ulema ve sâlihlerin meclis ve sohbetine giderse. Cenab-i Hak o kimsenin herbir adimina karsilik kabul olunmus bir hac sevabi ihsan eder.\"

Âlim ve sâlih zatlar Allah\´in dostlaridir. Onlari ziyaret edenin sevabi Allah\´in evini ziyaret edenin sevabi gibidir.



Darginlari baristir

Ey ogul!

Dargin ve küsülü olanlari baristir ki, sen de yarin Kiyamet gününde mesrur ve sad olasin.

Musa Aleyhisselâm münacatinda, \"Yâ Rabbi! Küsülü iki kisiyi baristirana ne ecir verirsin Senin rizani kazanmak için halka zulmetmeyenlere nasil bir mükâfat verirsin \" diye sordu.

Hak Teâlâ söyle buyurdu:

\"Ben de yarin Kiyamet gününde ona selâmet verip korktugundan emin ederim.\"



Merhametli ol

Ey ogul!

Cenab-i Hak sefkati ve merhameti sebebiyle Musa Aleyhisselâma peygamberlik verdi. Ey ogul! Sen de sefkat ve merhameti elden birakma ki merteben yüce olsun.

Yeryüzünde olan mahlukata merhamet eyle. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) söyle buyurmustur:

\"Yâ Ebâ Hüreyre! Yeryüzünde olan mahlukata merhar met eylersen, Allah da sana merhamet eder.\"



Anne-babanin rizasini al

Ey ogul!

Anne-baban yaslaninca elinden geldigi kadar onlara yardım et. Çünkü ebeveynin, sen küçükken türlü türlü zahmetini çektiler. Devamli onlarin hayir duasini al. Beddua ederlerse dünyan da, âhiretin de yikilir. Anne-babanin rizasi Allah\´in rizasidir. Onlarin öfkelenmesi Allah\´in gazabidir.

Resul-i Kibriya Efendimiz (a.s.m.), \"Cennet onlarin ayagi altindadir\" buyurmustur.

Bir hadiste söyle buyurmustur: \"Anne-babasina iyilik edenin, onlarin gönlünü alanin ömrü bereketli ve uzun olur. Yarin kiyamette azap görmez.\"



Yakin akrabalarina iyilikte bulun

Ey ogul!

Amcan ve halan baban hükmündedir, teyzen ve dayin da ana hükmündedir. Onlara anne-babana ettigin hürmet gibi hürmet et. Hayir dualarini almaya çalis, sakin ihmal etme.



Âmâ akrabana iyilik et

Ey ogul!

Senin evindeki bereket diregi, rahmetin vesilesi, sana gelecek musibetlerin gidericisi evindeki yasli âmâ akra-bandir. \"Idare edemiyorum, geçimim dardir\" deme. Onlarin vesilesiyle gelen bereket olmasaydi, geçimin daha da darlasacakti.



Hocana hürmet et

Ey ogul!

Hocana tazim ve hürmet et. Çünkü hoca hakki ana-baba hakkindan fazladir. Ana-baban dünyani mamur ederken, hocan âhiretini mamur eder. Onun içindir ki, hocaya hürmet, ana-babaya hürmetten efdaldir.

Hocani gördügün zaman elini öp, hürmet et, diz çöküp edeple otur. Senden bir istegi olursa, kendi isini birak, önce onun isini gör.

Eger fakir ise elinden geldigi kadar yardım ederek hayir duasini al. Çünkü hocanin talebesine duasi, ana-babanin evladina duasi gibidir.



Kardesinin ayibini gizle

Ey ogul!

Mü\´min kardesinin bir ayip ve kusurunu görürsen onu gizle, ifsa edip yayma.

Resul-i Ekrem (a.s.m.) söyle buyurmustur:

\"Kim bir mü\´min kardesinin kusurunu görür de, halkin yâninda onu rüsvay etmezse, Allahü Taâla Kiyamet gününde onun ayiplarini örter, mahserde halkin huzurunda rüsvay etmez.\"



Hayirli islerde devamli ol

Ey ogul!

Hayirli amellerinde sebat et ve islemede devamli ol. Birgün yapip birgün terk etme.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) söyle buyurmustur: \"Allah katinda en sevgili amel, daimi yapilan ameldir. Daimî yapilan amel kisiyi maksuduna ulastirir.\"



Anne babana karsi gelme

Ey ogul!

Anne-babana karsi gelme. Gönüllerini kirma. Kalblerini incitme.

Bir kimseden anne-babasi razi olmazsa o kimse için Cehennemden iki kapi açilir.

Bir kimsenin anne-babasi zâlim olsa bile onlara karsi âsi olmamalidir.

Cenab-i Hak, Musa Aleyhisselâma söyle buyurmustur: \"Ya Musa bil ki, günahlarin içinde bir günah vardir ki, mizanda en agir o gelir. O da anne-babasi çagirdigi zaman, çocugun onlara \´efendim\´ deyip cevap vermemesidir.



Anne babani dariltma

Ey ogul!

Anne-baban sana darilirsa, sen onlara karsi gelme. Bir köle efendisine nasil hürmet ve itaat ederse, sen de ana-baban bir is buyururlarsa o isi çabucak yap ki, sana beddua etmesinler. Eger sana darilirlarsa onlara karsi kafa tutma. Ellerini öpüp hiddetlerini teskin et



Izzet-i nefsini koru

Ey ogul!

Fakirlere karsi mütevazi ol. Zenginlere karsi zillet gösterme. Izzet-i nefsini koru.



Kimseyi incitme

Ey ogul!

Âhirette selâmet istersen kimseyi incitme. Bir çocuk görünce, \"Bu günâh islememis masumdur. Ben günahkârim, bu benden üstündür\" de. Kendinden yasli birisini gördügün zaman da, \"Bu benden çok ibadet etmistir. Benden efdaldir\" de.



Kendini herkesten asagi gör

Ey ogul!

Cahil birisini görürsen, \"Bu bilmeyerek günah isler, ben ise bile bile günah islerim, bu benden efdaldir\" de.

Bir fakiri görürsen \"Bu imân ve saadetle gider. Ben ise nasil gidecegimi bilmiyorum. Bu benden efdaldir\" diye düsün.

Eger bu sekilde kendini herkesten asagi görmezsen Allah katinda yüce olamazsin.



Mü\´min kardesini sevindir

Ey ogul!

Mü\´min kardesini sevindir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) söyle buyurmustur:

\"Bir kimse dünyada bir mü\´min kardesim sevindirirse, Cenab-i Hak kiyamet gününde onun kalbini ferahlatir.\"

Baska bir hadiste de söyle buyurmustur:

\"Bir kimse bir çocugu sevindirirse, Allah onu sirkten baska bütün geçmis günahlarini bagislar.\"



Mü\´min kardesinin ihtiyacini gör

Ey ogul!

Elinden geldigi kadar mü\´min kardesinin ihtiyacini gör.

Peygamber Efendimiz (a.s.m) söyle buyurmustur:

\"Kim dünyada bir mü\´min kardesinin ihtiyacini giderirse, Cenab-i Hak, on\´u dünyada, altmisi da âhirette olmak üzere yetmis ihtiyacini giderir.\"



Küçük ve büyük kardesine güzelce davran

Ey ogul!

Eger kardesin senden küçük ise, ona edep ve terbiyeyi ögret. Okut ve tahsil yapmasini temin et. Tatli sözlerle ögüt ver, fena hallere düsmesine mâni ol.

Sayet kardesin senden büyükse, ona saygi ve hürmet göster, sözünü dinle, anlattiklarina kulak ver. Âhiret kardesine ise tazimde kusur etme. Senden bir haceti varsa, çabuk yerine getir. Çünkü, ana-baba bir kardesten âhiret kardesin daha hayirlidir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) söyle buyurmustur:

\"Birbirleriyle Allah için âhiret kardesi olanlara, Cenab-i Hak âhirette bir derece ihsan eder ki, hiçbir amelle o manevî dereceye erisilemez.\"

Eger âhiret kardesin uzakta ise ara sira ziyaret et, ihmal etme.



Oglunu ve kizini iyi yetistir

Ey ogul!

. Ogluna ve kizina küçükken edep ve terbiye ögret. Onlari iyi yetistir. Büyüdükleri zaman ögretmen güç olur. Haniminin ve çocuklarinin bir suçu olursa bagisla.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) söyle buyurmustur:

\"Çocuklarinizin, haniminizin ve hizmetçinizin suçunu bagislayiniz.\"

Küçüklerin kabahatim affetmek, büyüklerin sanidir.

En efdal sadaka ehline, evladina ve hizmetçisine verdigin sadakadir. Bir hadiste söyle buyurulmustur:

\"Bir kimse hanimina, çocuklarina ve hizmetçisine gönlünün istedigi yemegi yedirirse, Allah Taalâ ona bin derece ihsan eder.\"

Oglunu yabanci kadinlarla ülfet ettirme. Yedi yasinda namazi, dokuz yasinda orucu ögret. Günah ve haram olan seyleri bellet.



Misafire ikram et

Ey ogul!

Evine misafir gelirse kapida karsila, selâmini al. Izzet ve ikram ile \"Hos geldiniz, safa geldiniz\" diyerek önlerine düs.

Odada üst basa oturt. Sen de asagiya otur. Yemek vaktinden önce gelmisse yemek çikar. Yemek vaktinden sonra gelmislerse tatli birsey ikram et.

Kalkip giderken \"Rahatsiz oldunuz, özür dilerim\" diyerek kapiya kadar ugurla.

Gece kalmak için aksam üstü gelen misafire de bu sekilde ikram et, yemek yedirdikten sonra gece fazla oturma. Belki misafir yorgundur. Münasip bir yere yatagini yap, yanina su koy, tuvaleti de göster. \"Allah rahatlik versin\" diyerek kendi odana çekil. Sabah olunca kahvalti çikar. Eger kalici misafir ise, kalincaya kadar gönlünü hos tut. Gidecegi vakit yemek yedirmeden birakma. Belli bir yere kadar yolcu et, \"Allah selamet versin\" diye dua et.



Yiyip içerken sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Sofraya oturmadan önce ellerini yika.

2. Sag dizini dikip sol dizinin üzerine otur.

3. Tabagin ortasindan degil, kendi önünden ye.

4. Sofrada saga sola egilerek yanindakileri rahatsiz etme.

5. Agzinda lokma varken konusma.

6. Agzindaki lokmayi kimseye gösterme.

7. Etrafina çok bakma.

8. Ekmegi isirip yemege batirma.

9. Vücudunun rahatini istersen az ye ve az iç.

10. Sofradan kalkinca da az su iç.

11. Cemaat içinde sümkürüp tükürme.

12. Su içerken acele ile bardagi dikerek, hort hort içme. Vücuda zarardir. Yavas yavas arada nefes alarak iç.

13. Ayakta su içme. Sihhate zarardir.

14. Bir kimse su isterken sen de isteme.

15. Terli iken su içme.

16. Gece uyanip su içmek dogru degildir.

17. Eger çok susamissan önce agzini çalkala, sonra az iç.

Çarsi pazarda sunlara dikkat et

Ey ogul!

1. Çarsi pazarda yürürken kimseye omuz vurma, incitme.

2. Kimse ile alay etme.

3. Meydanda yere sümkürme ve tükürme.

4. Elle çekisip kavga etme.

5. Sattigi seyi geri getirirlerse al.

6. Yalan söyleme

7. Kimseyi aldatma.

8. Dükkânini erken aç, geç kapa ve kaparken Besmele çek ve \"La havle velâ kuvvete illâ billahi\"l-aliyyilazîm\"i oku.

9. Halkla tatli konus.

10. Yenecek birsey alirken sahibinin izni olmadan alip tatma.

11. Aldigin yiyecegi evine açiktan götürme. \"O nedir \" diyene tattir.



Arkadaslik hukukuna riayet et

Ey ogul!

Bir kimseyle yol arkadasligi yaparsan onun ayaginca yürü, hizli yürüme.

Öteye beriye sapma.

Yol arkadasini birakip da bir tarafa savusma. Bir isle mesgul olup da bekletme.

Arkadaslik hakkini ve onun aliskanliklarini gözet ki, senden hosnut olsun.

Ondan ayrilacagin vakit helâllesip veda et ve elini sik.



Hasta ziyaretine git

Ey ogul!

Hastanin halini hatirini sormak görgü kuralidir.

Hastayi ziyaret ettigin zaman odasina habersiz girme.

Içeri girerken selâm ver, hastanin sag yanina oturup elini oksa. \"Neren agriyor, hastaligin nedir, simdi nasilsin \" diye sor. \"Insâallah geçer\" diye teselli et ve ümitlendir.

Hastanin yaninda çok oturma.

Ihtiyaci varsa elinden geldigi kadar yardım et.

Eger hasta agir ve kendini bilmiyor veya doktor, kimse ile görüsmesini yasaklamissa odasina girme, ev halkindan haber al veya bir adam gönderip sordur:

Hasta ziyareti insanî bir vazife oldugu gibi, sünnettir ve sevabi çoktur.



Cenazeye katil

Ey ogul!

Akrabandan, dostlarindan veya memleketin ileri gelenlerinden biri vefat ederse cenazesine katil.

Cenaze sahibine, evlat ve akrabasina orada hazir bulunanlara selâm ver.

Vefat eden fakir ise cenaze masraflarina yardım et. Cenazeyi yaya olarak takip, etmek sünnettir. Mazeretin yoksa mezara kadar yaya git.

Cenazeye katilamiyorsan ailesine mektup yazarak bassagligi bildir.

Cenazede bulunmak ve cenaze namazini kilmak çok büyük sevaptir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Divan-ı Kebir´den Seçmeler - I
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:31 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Divan-ı Kebir´den Seçmeler - I

Bu güldestesini,çocuk yasta bana farsca ve arapca ögreten
Mevlana´dan Sa´diden, Hafızdan beyitler ezberleten merhum ve magfur babam Yıldızeli müftüsü Mehmet Tevfik Balcı´nın aziz ruhuna ithaf ediyorum.
ÖNSÖZ
Hazreti Mevlana´nın Asıklar Dîvanı diye adlandırdıgı bu mübarek kitabı doksan bir yasında oldugum halde bastan sonuna kadar gözden geçirerek Hak asıkları için hazırlamak gücünü ve askını bana veren Cenab-ı Hakka hamd ü senalar. Aziz Peygamber Efendimize salatü selamlar, ve Hz. Mevlana´nın bu aciz kula olan himmetinin eksilmemesini niyaz ederim. "Büyük Dîvan" anlamına gelen Divan-ı Kebîr Hz. Mevlana´nın heyecanla, gönül coskunluguyla söyledigi
ilahî ask siirlerini toplayan kitabın adıdır.
Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Çünkü altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamı yirmibes bin otuz birdir. Halbuki Dîvan-ı Kebîr´in rubaî beyitlerini de dahil edersek, beyit sayısı elli bine yaklasmaktadır.
Bu mübarek dîvanı Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhum büyük ebadda yedi cilt halinde bastırmıstır.
Bendeniz pek güvenilir olan bu dîvanı esas tutarak, aldıgım her gazelin altına Farsça bilenlerin dogru okumaları için her gazelin veznini yazdıgım gibi, gazelin hangi ciltten alındıgını ve numarasını da kaydettim.
Not:"Biz bu eseri internete attıgımızda bu farsca beyitleri koyma imkanımız olmadı sayet görmek isteyen olursa eser Ötüken yayınlarında 4 çilt olarak "hazırlıyan Sefik Can" basılmıstır. Buradan bakabilirler .
Bilindigi gibi dîvan îslamî edebiyat´ta sairlerin yazdıkları kendi siirlerini alfabe sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Dîvanlar sairlerin adlarıyla birlikte söylenirdi, mesela Dîvan-ı Bakî, Dîvan-ı Fuzulî, Dîvan-ı Hafız diye adlandınlır ve her gazelin son beytinde muhakkak sairin adı geçerdi. Bu gelenege uyularak, neden Mevlana´nın siirlerini toplayan dîvana
"Dîvan-ı Mevlana", yahut "Dîvan-ı Celaleddin" denmemistir de Dîvan-ı Kebîr, Dîvan-ı Sems-i Tebrizî denmistir. Elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebadda bir kitap oldugu için Divan-ı Kebîr denmekle beraber asıl onun dîvanına Dîvan-ı Sems-i Tebrîzî denmistir.
Mevlana gazellerinin sonlarında, kendi adı yerine hep Sems-i Tebrîzî adını kullanmıstır. Nadir olarak bazı gazellerinde, Selahaddîn-i Zerkubî adını anmıs bazan da "Hamus" lakabını kullanmıstır.
Bu hal Yunan filozoflarından Eflatun´un durumuna benzer, Sokrates´in hiç eseri olmadıgı halde, talebesi Eflatun bütün eserlerinde, hep Sokrates´i konusturmustur. Kendini Sokrates´in ismi altında gizlemistir. Mevlana da gönül verdiği Tebrizli Sems´i öne almıs, kendini onun adı altında gizlemistir.
Bazıları bu hali anlamazlar da, Divan-ı Sems-i Tebrîzî kitabında bulunan siirleri Sems´in yazdıgını zannederler. Hz. Sems´in siiri yoktur, onun sadece Makalat adlı bir kitabı vardır.
Zaten Mevlana Sems´le bulusmamıs olsaydı, o coskun, heyecanlı siirleri ihtiva eden Divan-ı Kebîr de meydana gelmezdi. Nitekim Hz. Mevlana "Tebrizli Sems bana 9skender gibi, taç, taht, saltanat, verdi de ben mana ordusunun baskumandanı oldum." demistir. Dîvan-ı Kebîr, III/1590)
Mevlana ile Sems´in birbirlerine karsı duydukları ilahî sevgiden burada uzun uzun bahs edecek degilim, bu konuda fazla bilgi almak isteyenler Ötüken Nesriyat´ın yayınladıgı Mevlana kitabına bakabilirler.
Ben burada su kadarını söyleyebilirim ki, Sems Mevlana´da kendini gördü. Mevlana da Sems´de kendini gördü, onlar birbirlerine ayna oldular. Birbirlerinin hakikatını gördüler ve birbirlerine asık oldular. Yanlıs anlasılmasın, ne Sems Hak´tır, ne de Mevlana; her ikisi de birer kuldur, ancak arif bir sairin dedigi gibi, "Allah adamları hasa Hak degillerdir ama Hak´tan da ayrı degillerdir." Onun için Mevlana kendi siirlerinde hep Sems´i yad etmistir. Bu yüzdendir ki kitabının
adına "Sems Dîvanı" denmistir.
Mevlana, Sems mahlasını kullanmıstır amma, aslında Sems yoktur, Hak vardır. Çünkü Sems-i Tebrîzî bir bahanedir,asıl Allah sevgisi vardır. Yahya Kemal merhumun bir siirinde aba var, post var, meydanda er yok, Horasan erlerinden bir haber yok, der. Diyar-ı Rum´a gelmis evliyadan;
evet İslam diyarlarının en mamur bölgeleri, Semerkand´lardan, Buhara´lardan, Horasan´dan velîler gelmez olmus;gelmez olmus amma îslam ülkeleri yine bos degil. Baba Kemal Hocendî ne güzel söylemis, "Hak asıkları, erenler gittiler,
ask sehri bos kaldı diye düsünme, dünya Sems-i Tebrîzîlerle doludur amma, Mevlana gibi bir kisi nerede ki hakikatı görsün."
DÎVAN-I KEBÎR TERCÜMELERÎ
Dîvan-ı Kebîr´in tamamı Abdulbaki Gölpınarlı merhum tarafından yedi cilt halinde Türkçeye tercüme edilmis ve Kültür Bakanlıgı´nca yayınlanmıstır. Ayrıca Dîvan-ı Kebîr´den dilimize seçmeler de yapılmıstır.
Midhat Baharî merhumun 1927 senesinde eski harflerle çıkmıs bir Destegül´ü oldugu gibi, yine Midhat Baharî hazretleri, 9ran edîblerinden Hidayet Han´ın Dîvan-ı Sems´ül-Hakayık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmistir.
Bu tercüme Kültür Bakanlıgı tarafından yayınlanmıstır,. Ne yazık ki bu üç ciltlik tercümede, Mevlana´ya ait olmayan bir çok siirler vardır. Bu siirler bir takım Siî ve îsmailiye mezhebinde olan sairlerin siirleridir. Ne yazık ki bu siirlerin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda, Mevlana´nın yanlıs tanınmasına sebep olmaktadır. Ayrıca
Abdülbaki Gölpınarlı´nın Dîvan-ı Kebîr´den seçtigi, nesir halinde tercüme ettigi ve Güldeste adını verdiği siir kitabı, 1955 yılında Remzi kitabevi tarafından yayınlandı.
Ayrıca Erzurumlu 9brahim Hakkı Hazretleri de, Dîvan-ı Kebîr´den kırk, elli kadar siiri dilimize manzum olarak çevirmis, bunların bir kısmı, Marifetndme´de, bir kısmı dadivanında bulunmaktadır. Bu siirler, Sefik Can tarafından derlenmis, bugünün Türkçesine çevrilerek Divaan-ı Kebîr´deki siirlerle beraber, bir kitap haline getirilmistir, fakat bu
kitap henüz yayınlanmamıstır.
Abdülkadir Gölpınarlı merhumun seçtigi, manzum olarak dilimize çevirdigi siirler de 1980 senesinde Gözlem yayınevince yayınlandı, bu kitabın adı Bugünün Diliyle Mevlana´dır.
Dîvan-ı Kebîr´den yabancı dillere de tercümeler yapılmıstır. Prof. Dr. Annemaria Schimmel tarafından Almanca´ya manzum olarak elli altı gazel tercüme ve nesr edilmistir.
Reynold A. Nicholson´un Dîvan-ı Sems-i Tebrizi´den seçme siirlerini de unutmamalıyız.
Dîvan-ı Kebîr´den, Rusça ve Japonca´ya kadar bir çok dünya dillerine seçme ve tercüme yapılmıstır.
Mevlana Dîvan-ı Kebir´deki siirlerini islamî edebiyattaki nazım sekillerinden olan gazel seklinde söylemistir. Bilindigi gibi gazel, konu olarak lirik ask siirlerini ele alır. Gazellerde sekil itibarıyla birinci beyitteki mısralar kendi aralarında kafiyeli olup, gazelin diger beyitlerinin ikinci mısraları, birinci beyitle aynı kafiyededir ve her gazelin bütün beyitleri aynı
vezinle yazılır ve her beyit konu itibarıyla küçük bir siir parçasıdır. Nasıl rubaîler dört mısrada aynı konuyu islerlerse, her gazelin her beyiti ayrı ayrı konuları tasıyabilir.
Bu beyitler sadece vezin ve kafiye bakımından bir araya gelmislerdir. Eger bütün beyitler aynı konuyu islerlerse o gazele "yek avaz" adı verilir ve çok makbul sayılır. Mevlana bu gelenege uyarak gazellerinin bazılarında her beyitte ayn bir konuyu islemistir, ama Mevlana çogu zaman mesela on bes beyitlik bir gazelinde bile aynı konuyu terennüm etmistir.
Bu yüzden biz Mevlana´nın gazellerini okurken, her beyiti ayrıca bir konuyu isleyen küçük bir siir parçası sayabiliriz.
Gazeller tercüme edilirken, beyitlerden en fazla dikkat çekeni o gazele baslık olarak alınmistır. Metinlerde bu baslık yoktur. Bu sebeple biz herhangi bir gazeli okurken aynı gazelde çesitli konulara deginilmesine sasmamalıyız.
Her beyiti ayrıca dikkatle okumak, manalarının derinligine varmak ve düsünmekle onun zevkine varılır.
Hak sairlerinin çogu zaman yazdıkları siirlerde mey (sarap) ve sevgiliden bahs etmekte olduklarını herkes bilir.
Bunlara akıl erdiremeyen bazı kisilerin yanlıs fikirlere sapmamaları için, bu mecazî deyimlerin açıklanması gerekmektedir.
Hz. Mevlana da büyük bir Hak asıgı oldugu için siirlerinde kendisinden ewel gelen Hak asıkları gibi bu konulara çogu zaman deginmistir. Nitekim büyük Hak asıklanndan, Esad Erbilî hazretleri de dîvanının önsözünde bu konuya temas etmislerdir. (Dîvan-ı Esad, Erkam yayınları, s. 7)
Ariflere göre mey (sarap) gam ve kederden eser bırakmayan Allah sevgisidir. Buna Mansur sarabı, ask sarabı, Hak sarabı da denir. Bu manevî sarap insanı kendinden alır baska alemlere götürür. Meyhane tabirine gelince, Hak asıklarına mahsus ibadet yerleridir. Nitekim Seyhülislam Yahya Efendi su beytinde bu konuya deginmistir: "Mescidde riya pîseler etsün ko riyayı / Meyhaneye gel ne riya var ne müraî" Yani gösteris için camide namaz kılanları bırak, onlar gösteris için namaz kılsınlar; sen hakikat meyhanesine gel, orada ne riya var ne de riyakar. Pîr-i mugan ise, mürsid´i göstermektedir.
iranlı Hafız bir beytinde söyle der: Eger pîr-i mugan (mürsid) sana seccadeni sarap küpüne daldır derse, tereddüt etmeden seccadeni sarap küpüne daldır;
Çünkü onun bir bildigi vardır. 0 bir hakikat yolcusudur, sakî ise Hak yoluna düsenlere yol gösteren halifeleri temsil etmektedir. Bu siirleri insanlar kendi kabiliyetine ve sezisine göre anlar, bazıları da anlayamaz, yanlıs yorumlar.
Eski devirlerde yahüt günümüzde bu konuları geregi gibi anlayamayan kisiler bulunmaktadır.
Bunun gibi bazı velîleri bile yanlıs anlamıslardır. Büyük Hak sairlerinden Niyazî-i Mısrî hazretleri, su kıt´ada bu hakikatı ne güzel anlatmıslardır.
Cemali zahir olsa tez celali yakalar anı Görürsün birgül açılsa yanında har olur peyda Bu sırdandır ki bir kamil zuhür etse bu alemde Kimi ikrar eder anı, kimi inkar olur peyda yani Hakk´ın cemali ortaya çıksa, celali hemen onu yakalar.
Görmez misin herhangi bir yerde gül açılsa, hemen onun yanında bir diken meydana gelir.
Bu sebepledir ki bu alemde bir insan-ı kamil zuhür etse, kimi onu kabul eder, kimi de red eder. Nasıl ki Muhiddin-i Arabî hazretlerini sevenler ona Seyh-i Ekber (en büyük Seyh) adını vermislerdir. Sevmeyenler, onu inkar edenler de Seyh-i Ekfer (Kafirlerin seyhi) demislerdir. Hz. Mevlana ise bir siirinde, "Ben sunu bunu bilmem, ben ilahî ask kaderiyle
mest olmusum." der.
Gerçekten de bu kainatı yaratan, akıl almaz güçte olan o büyük varlıga hayran olup kalmak varken, ben suna inanıyorum, sen suna inanıyorsun diye birbirimizle niçin çekisiyoruz
Nitekim, Neyzen Tevfik de Cenab-ı Hakk´a hitaben:
"Degil binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insanlar, senin hep gölgeni sevmis, özünden bîhaber gitmis." demistir.
îngiliz fizik alimlerinden Sir Jones Jeano, Prof. Salih Murat´ın tercüme ettigi, Etrafımızdaki Kainat adlı eserin ikinci sayfasında söyle demektedir:
"Bizim dünyamız diger yıldızlara nazaran en küçük bir yıldızdır. Kainat pek büyüktür. Çünkü ısıgı bize elli milyon senede gelen yıldız var. Bunların her biri, bos bir okyanusta giden bir gemi gibi yolculuk yaparlar. Bizler kumlar sayısınca çok olan bu yıldızlar arasında, bir kum tanesinin mikroskopik parçası üzerinde oturarak etrafımızı, uzay ve
zamanla çevrilen kainatın maksat ve mahiyetini kesfe çalısıyoruz."
Bizim bu kainatı yaratan, büyük yaratıcının yaratma gücü karsısında sunu bunu düsünecegimiz yerde, bu kainatı yaratan büyük yaratıcının yaratma gücü, essizligi karsısında hayran olmaktan ve sasırıp kalmaktan baska çaremiz yoktur. 0 ne büyük yaratıcıdır, 0 ne kudretlidir. 0 ne güzeldir. Su söyleymis, bu böyleymis diyecegimiz ve birbirimizle çekisecegimiz yerde, ask içinde yalnız onun hayranı olalım.
HZ.MEVLANA´NIN ŞİİRLERÎNDEKÎ COSKUNLUK
Bir Dîvan-ı Kebîr beytinde, Hz. Mevlana söyle söyler. "Ben sözü askla söylüyorum. Çünkü dersi asktan alıyorum.
Ben canımı onun önüne koyuyorum, ona armagan ediyorum, çünkü o pek azını kabul eder, her seyi kabul etmez."Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistamî gibi bazı velîler ilahî ask ile costukları zamanlar, bazen öyle sözler söylerler ki, bu sözler sekil üzerinde kalan ve dinin hakikatına erisemeyen, dini taklidden tahkike götüremeyen bazı kisiler tarafından seriata aykırı görülmüstür. Ve bu yüzden "Ben Hakk´ım" diyen Hallac-ı Mansur asıldıgı gibi, kendinde Hakk´ı
bulan Seyyid Nesîmî´nin de derisi yüzülmüstür.
Bu sözlerin derinliklerine inemeyenler, ifade etdikleri manayı anlamayanlar bu gibi sözleri begenmezler. Nitekim Mevlana bir siirinde "Biz sevgili ile beraber oturmusuz da sevgili nerede deyip durmaktayız." (Dîvan-ı Kebîr, I/ 442)
sözünü seriata aykırı bulurlar da, Kur´an´da "Siz nerede olursanız olunuz biz sizinle beraberiz." (Süre: 57 / ayet: 4) "Biz size sah damarınızdan daha yakınız." (Süre: 50 / ayet:16) ayetlerinin sırrına akıl erdirmek istemezler. Bu bir sezis ve anlayıs meselesidir.
Nitekim Hz. Mevlana bir siirinde "Ene´1-Hak dedigi ve gerçege isaret ettigi için halk anlamadı da Hallac´ı dar agacına çekti. Hallac sag olsaydı sırlarımın azametinden ötürü o beni dar agacına çekerdi." demistir (Dîvan-ı Kebîr, III/1459).
Mevlana bazen siirlerindeki coskunlugun farkına varır da, sözünden tövbe etmek ister, söyle der: "Her gazelin arkasından gönlüm söze, lafa tövbe ediyor; bir daha böyle sözler söylerniyecegim diyor amma, Allah´ın dilegi gönlümün yolunu kesiyor, gönlün tövbesini bozuyor." (Dî-van-ı Kebîr, IV/1822)
Hz. Mevlana bir baska beytinde de söyle buyuruyor:
"Beni yokluktan var eden, beni yaratan her an beni söyletmededir. Sonunda beni söyleten kerem buyurdu, bütün söyledigim sözler 0 oldu." (Divan-ı Kebîr, IV/ 1809) Bir baska beytinde de "Bazen ona av derim, bazen bahar derim,bazen ona sarap adını takarım, bazen de mahmurlugum derim." (Dîvan-ı Kebîr, IV/ 1837)
Hz. 9kbal de bir siirinde "Bir müslüman asık degilse kafirdir." demistir. Hz. Mevlana da "Ben askı olmayan kisinin insanlıgını inkar ederim." (Dîvan-ı Kebîr, 111/1610) buyur-mustur.
Bu siirleri diger sairlerin siirleri ile mukayese etmeyiniz;bu siirler ask ile, kendinden geçmis bir velînin gönlünden gelen sesleridir.
Bu sesler bazen insanı sasırtır, bazen hiç bir siirde duyulmayan manevî zevkler verir.
Sayın okuyucularım, okudugunuz herhangi bir siirin zevkine varmadınızsa onu geçin, baska bir siiri okuyun. Bazen bir siirde bir iki beyit pek hosunuza gider. 0 gazelin numarasını yazın, baska zaman tekrar okuyunuz. Hatta hosunuza giden beyitleri dostlarınıza da okuyun. 0 siirin beraber zevkine varın, müsterek duygu sizi o siirin derinliklerine indirecek, o zaman satırlar arasında Hz. Mevlana´nın mübarek kalbinin heyecanla, ilahî askla çarptıgını duyacaksınız.
Sayın okuyucularım, Dîvan-ı Kebîr´den siirler seçerken, sadece kendi begendiklerimle kalmadım, Nicolson´un seçtiklerine, sayın Schimmel´in seçip Almancaya tercüme ettiklerine, Abdülbaki Gölpınarlı merhumun ve Mithat Baharî hazretlerinin Güldeste´lerine de baktım. En çok begenilen siirleri isaretledim.
Dört cilde böldügümüz bu güldestede, her cildin sonunda o cilde aldıgımız siirlerin Firüzanfer yayınındaki ilk mısraları ile cilt ve sayfa numaralarını ayrıca bir cetvel halinde belirttik ki, arastırıcılar için kolaylık olsun! Bu siirleri hissetmek, duymak saadetine ererseniz, bu siirleri seçerek tercüme eden Sefik Can´ı, bu aciz kulu, hayırla yadetmenizi,
hatalarını hos görmenizi ve ruhuna Fatiha okumak lütfunda bulunmanızı niyaz ederim.
Ey tanıdıgım ve tanımadıgım sevgili okuyucularım! Ey hikmet ve hakikati seven dostlar! Ey Hakk asıkları! Sizi büyük veli Hz. Mevlana´nın Divan-ı Kebîr´inden yaptıgımız seçmelerle basbasa bırakıyor, ben artık aradan çekiliyorum.
Cümlenizi hürmetle, sevgiyle selamlar, size saglıklar, esenlikler manevî ve rühanî zevkler, neseler temennî ederim.
5. 11. 1999
Em. Ögretmen Albay Sefik Can
Hasta yatagımda söyledigim bu önsözü yazan, bazı arastırmalarımda bana yardımcı olan, Mevlana asıkı Nur Artıran
Hanımefendi´ye tesekkürlerimi arz ederim.
Not: Bizde bu eserleri internete kazandırmada bize izin veren Eseri hazırlıyan sayın Sefik Can beyefendiye,ona yardım eden kardeslerimize ve bize yardım eden kardeslerimizede Teşekkür ederim.Bu görevde bizi kullanan Cenab-ı Hakk´ka na mütanahi sükürler ederiz.
Divanı Kebirin mukaddemesi:
Bize dogru yolu bulduran, bizi bu nimetle re kavusturan Allah´a hamd olsun. Eger Cenab-ı Hakk, bize dogru yolu göstermeseydi, biz, bu yolu bulamazdık. Allah´ın rahmeti, peygamberi ve peygamberlerin en büyügü, efendisi Muhammed(s.a.v.)´e ve onun kerem sahibi olan ve keremlere mazhar bulunan soyuna, sopuna olsun. Bundan sonra sunu iyi biliniz ki, bu Dîvan-ı Kebîr´de bulunan sözler rühanî sırlardır. Hakk´a gönül verenler için Nüh´un gemisidir. Kutsal
nefeslerdir. Ruha hos gelen esintilerdir. Rabbanî ilhamlardır. Seher vaktindeki feyzlerin gönül gözünü açan kesfleridir.
Noksanlardan münezzeh olan Allah´tan gelen varidattır. Esi bulunmaz isaretlerdir. Sasılacak ibarelerdir. Bahr-ı ehadiyetin nürlandır. Gayb denizinin iri incileridir. Bu Dîvan Asıklar Dîva-nı´dır. Manevî zevklerin kaynaklarıdır.
Gönüllerin ısıgıdır. Asıklara, ariflere makbul olan gerçek sözlerdir. Huzur ehlinin anahtandır. Gayb alemindeki hür kisilerin makamlandır. Kalb sahiplerinin kalplerinin kalbidir. Gönül bahçelerinin çiçegidir. Bu Dîvan´daki sözler, has kulların meclislerine feyizler ve manevî zevkler getiren akar sulardır. Velîleri anan ve andıran haberlerdir. Olgunlasmıs
kisilere sa´adet kimyasıdır. Yakîne erismis kardeslerin hutbesidir. Allah´ı seven, kötülüklerden sakınan erlerin boyunlarına gerdanlıktır. Bu sözler, münafıklara Hakk´ın Zülfikar´ıdır. Büyük ve hayırlı kisilerin rühlarına iksirdir. Hakk yolunda sefere çıkanlara bir yolculuk armaganıdır. Ceberut kuslannın dilidir. Meleküt alemindeki meleklerin tesbîhleridir.
(Divan-ı Kebîr, c. I, sahife 2)
.
I. GAZELLER
1. Hakk´tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar;
senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.
Müstefilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. I, 3)
•.Ey gönül, isledigin suçlara, kusurlara karsılık, Hakk´tan özür dilemek için neler düsünüyorsun O´ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede...
• O´nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın isler; O´ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar...
• Senden bunca haset, bunca kötü düsünce, bunca dedikodu. O´ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.
• Yaptıgın kötülüklerden, isledigin günahlardan pisman olup da, candan Allah dedigin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetisen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O´dur.
• iŞledigin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha islememeye karar veriyorsun, iste o anda bu duygularla için karıstıgı, kendinden utandıgın, kendini ayıpladıgın, vicdanın sızladıgı zamandüsünmüyor musun Bu duyguları sana veren, bu pismanlıga seni düsüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O´nu sen ne diye
kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun
• 0, seni bazen yaratılısına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüs, altın, kadın sevdasına düsürür. Bazen de canına Hz. Mustafa´yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.
• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulastırır. Kurtulus gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.
• Ey zavallı insan, bu düsüslerden, bu hallerden sakın ye´se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok agla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulagına kurtulus sesleri gelsin.
2. Keske uyuyabilseydim de, rüyada yüzünü gösterseydin.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün
(c. I, 3)
• Sevgilim, belki vefa ve merhametin cosar da, kapıyı açarsın; "Orada, ne bekliyorsun kalk, içeri gir!" diye seslenirsin ümidiyle ben senin kapında oturmus bekliyorum.
• Ey pek güzel olan yüzünde her zaman yüzlerce lütuf, yüzlerce merhamet nuru parlayan sevgili! Canım, kapında senden gelen misk kokularına, anber kokularına gark olmustur.
• Biz mest olmusuz; basımız dönmede, baskalarının yaptıkları islerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda degil. Yeter ki senin askını kaybetmeyelim. Yeter ki senin askın ebedî olsun!
• 9çimizde senin askın el çırpmada, yüzlerce baska alemler yaratmada, göklerden de dısarda, ötelerde yepyeni yüzlerce asırlar meydana gelmede.
• Bugün biz senin misafiriniz. Güler yüzünüzün mesti oldugumuz için seni bırakıp baska yere gidemiyoruz. Sen öyle essiz bir güzelsin ki, Allah´a yemin ederim ki yüzünün güzelligini düsününce, hayal edince, su gönlüm beni bırakıp gidiyor.
• Kurtulmam için, gönlü uyanık bir can bulursam, onun etegine yapısacagım, himmet isteyecegim. Kekse uyuyabilseydim de rüyada yüzünü gösterseydin.
• Bütün canlar, can denizinden geldikleri, can denizini tanıdıkları, bildikleri için oraya dogru sel gibi akıp gidiyorlar da, baska tanıdıklardan, baska sevgililerden yüz çevirmislerdir.
• Can denizine dogru kosan seller de çesit çesit. Bir sel var yüksek daglardan kaynagını alarak, hayran hayran basını taslara çarparak, köpürerek, aglayarak, heyecanla feryat ederek, aslı olan can denizine dogru kosuyor, kosuyor.
Bir sel de var ki yolunu kaybetmis, birincisi; "Allah´a hamd olsun!" demede, ikin-cisi; "La havle" okumada.
• Ey günes gibi dogup, müflislere, yoksul kisilere sevgi sarabı sunan lütfeden. Bir ihsanda bulun, o saraptan bize de sun! Biz de yoksuluz, biz de sasırdık, yolumuzu kaybettik.
• Nasıl olmussa gül, ansızın seni görmüs, çasırıp kalmıs da elbisesini yitirmis.Çeng senin çenginin sesini duymus,feryada baslamıs, utanıp basını önüne egmis.
Nıyazi-i Mısrî hazretlerinin su siiri bu hakîkati belirtiyor:
"Huda davet eder elhamdülillah
Bu can dosta gider elhamdülillah
Hakîkat sehrine çün rıhlet oldu
Gönül durmaz iver elhamdülillah."
" La havle vela kuvvete illa billah"; Allah´tan baska kimsede güç, kuvvet yoktur, anlamın;ı gelen bır hadîsten alınan
"La havle". Mü´minler, sasırdıkları, darda kaldıklan zaman "La havle" derler.
• Zühre yıldızının burcunda en tali´li olan kimdir Ney´dir. Çünkü ney, dudagını senin dudagına koymus, senden name ögreniyor.
• Çeng, sensiz kalınca fenalasıyor, hasta, kötü bir varlık oluyor. Ney de sen olmayınca hüzünlerle doluyor, inlemeye, aglamaya baslıyor. Çengi kucagına al, onu iyilestir! Ney´i de öp, oksa. Def de sana yalvarıyor. "Ne olur " diyor, "Beni eline al! Yüzüme vur, vur, vur da senin vuruslarınla yüzüm degerlensin, ahenk yolunda meclise parlaklık gelsin."
• Bu parça parça olah canı al, onun her parçasına ask sarabı içir, onu güzelce sarhos et de dün gece elden kaçan fırsat simdi yeniden gelsin!
• Ey yüce padisah; dogrusu bizim için bundan sonra ayık olmak ayıptır, yazıktır! Allah´ın sana yemin ederim ki,
artık bundan sonra ben ayık olarak senin büyüklügünü, gücünü, kuvvetini anlatamam, senden bahsedemem, ancak senin ask sarabınla mest ohınca dilim çözülür.
3. Gülün geçirdigi safhalar, basından geçen maceralar.
Miistef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´iliin
(c.I, 13)
• Ey bir yerde duramayan, dinlenme nedir bilmeyen rüzgarımız! Güle bizden haber götür de de; "Gül bahçesinden kaçıp sekerle dost olan gül, nasıl oldu da yurdundan, anandan, babandan, kardeslerinden arkadaslarından ve sana gönül veren, senin için feryat edip duran bülbülden ayrıldın geldin, sekere karıstın, ´gülbeseker´ tatlısı oldun "
• Ey gül´. Neden sekere karıstın Aslında sen, kendin sekersin, seker gibi tatlısın, hossun. Seker oldugun için, herkesten çok sen, sekere layıksın ama, neden gül bahçesine karsı vefasızlıkta bulundun Seker de, gül de hos, fakat vefalı olmak her ikisinden de hos, her ikisinden de tatlı.
• Ey gül, madem ki bahçeden ayrıldın gittin, sana bir iki sözüm var: 0 güzel yanagını sekerin yanagına koy da sekerden tat al, seker gibi ol, sekere de bahçeden alıp götürdügün hos kokunu ver! 0 da gül gibi olsun. Ayrılıgı göze aldın ama, bu ayrılıkta kazancın da var: Sen sekerin içine girdigin için gül olarak oradan oraya götürülmekten, yolculugun cefasından, solup pörsümekten, yerlere atılmaktan, çignenmekten kurtuldun.
• Simdi ´gülbeseker´ tatlısı oldun ya, seni yiyenlere gönül gıdasısın, göz nurusun. Bu yüzden artık gülden gönlünü çek; o nerede, bu nerede
• Sen bahçede dikenle beraber oturuyorsun. Akıl gibi cana yakın idin, insana karıstın. Sekerle beraber iken simdi insanla beraber oldun. Nur oldun. Haydi simdi de su günahlarla kirlenmis yeryüzünden gökyüzüne yüksel menzil menzil, konak konak ta onunla manen bulusma yerine kadar yürü!... *
• Ey gül! Sen simdi dünyaya yukarıdan bakıyorsun da, dünyadaki acaip halleri gördügün için dünyaya gülüyorsun.
0 yüzden elbiselerini yırtıyorsun. Ey kızıl kaftanlı, güçlü, kuvvetli yigit er, ben senin hayranınım!
• Güller "Kim manen Hakk´a ulusmak için merdiven isterse, belanın, ızdırabın bir merdiven oldugunu bilsin de,basına gelenlerden sikayet etmesin! Belalardan korkmasın, canını belalara atsın!" diye naralar atarak, uçusup saçılarak gökyüzünden gül bahçelerine yagmada...
• Kendine gel de, su kaptan, gülsuyu çıkaran ustanın testisinden bir yolunu bulup ter gibi sız, o hapsedilmis kaptan, bir rüh gibi kaç, kurtul.
• Ne de tali´liymissiniz, ne de bahtınız yarmıs! Benziniz gül gibi kıpkırmızı. Biz de sizin gibiydik, rüh olduk,kurtulduk. Haydi siz de rüh olun, bu kirli yeryüzünden kurtulun.
• Gülbesekerden maksadımız, Hakk´ın lütfuyla bizim varlıgımızdır. Varlıgımız sanki demir kırıntısı, Hakk´ın lütfu ise mıknatıs!..
• Akıl da aynadır. Demirden ayna yapan aynacı, onu parlatmak, ayna haline getirmek için ona çok eziyet etmededir de, bu yüzden olacak, ayna bizi istemiyor, bize gelmiyor, hep biz onu elimize alıyor, ona bakıyoruz. 0 bize sunları söylüyor ama, kulaklanmız gaflet pamügu ile tıkalı oldugu için duyamıyoruz: "Ey insanlar, ben sizi sizsiz isterim."
4. Ben çok eskiden sana gönül vermistim, simdi gel de sana canımı vereyim.
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün, Müstefilün
(c. I, 16)
• Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup´a gel. Ey gözlerde gizlenmis olan îsa, sen de su gök kubbenin üstünden hir görün...
• Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yüsuf artık gel!
• Ey îmran oglu Müsa! Senin Hakk´a yalvarman için, ne Tur-ı Sîna´lar var! îsrail ogulları buzagıya tapıyorlar. Artık Tur-ı Sîna´dan dön!... Bizi kurtarmaya gel!
• Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düstü. Beden mezarında sıkıstım kaldım. Ey rühu darlıktan kurtaran, rahata kavusturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
• Hz. Muhammed´i gözleyen gözüm, gamınla sana müstakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dagınık saçlar arasından yüzünü göster!" Enbiy Suresi 21/107. ayete isaret var."
• Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nür kaynagısın ki, su günes senin nuruna karsı sanki aksam kızıllıgı, ey bütün dünya padisahlarını geride bırakan,, azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her seyi bilen gönül! Gel! • Dünyada mevcut bütün canlar, sana karsı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne ise yarar Ben çok eskiden, sana gönül vermistim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim!
• Ey-sevgili, ilacım de sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmus gönlünnün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden baska ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!
5. Ömür kervanının kalkmak üzere oldugunu haber veren çanlarının seslerini duymuyor musun
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. 1, 17)
• Gökyüzünden cana; "Haydi geri dön!" diye bir ses geldi. Can da; "Ey beni çagıran yüce varlık, merhaba,geliyorum." diye cevap verdi.
• Ses duydum; "Basüstüne, her an yüzlerce can sana feda olsun. Bir kere daha çagır da; (...... ) makamına kadar uçayım.
(...... )Bu beyitte Insan Süresi, 76/1. ayete isaret var. Bu ayeti tefsir edenler, insanın maddî varlıgının çesitli merhalelerden geçerek nihayet bir damla meni halinde ana rahmine düstügünü ve ınsanın henüz kendisinin atılacak bir seyi olmadıgına ve kemalin yoklukta olduguna etmekte.
• Ey bizim essiz misafirimiz, bizim canımızın sabrını da, kararını´ da aldın. Seni nerede arayayım Nerde bulayım Seslenen "0, candan da, rnekandan da dısarıdadır, 0, çok üstün bir yerdedir." dedi.
• Su zindanda bulunanların, ayaklarına baglanmıs olan agır zincirleri çözeyim, gökyüzüne de bir merdiven koyayım, koyayım da can, yücelere çıksın.
• Sen cana, canlar katan bir güzelsin. Sonra yabancı da degilsin, bizim sehrimizdensin. Öyle oldugu halde neden kendini garip sayıyorsun, yabancıymıs gibi davranıyorsun Bu hal, dostluga yakısır mı
• Avareligi, bir bir serbet gibi içmissin de kendi evinin yolunu bile unutmussun. Çok kötü huylu olan, Kabil´li büyücü kadın, sana çok büyüler yapmıs, bu yüzden nereden geldigini, nereli oldugunu hatırlıyamıyorsun.
• Birini takip derek gelen, konup göçen kervanlar, hep o tarafa kosup gidiyorlar. Senin basın nasıl oluyor da dönmüyor Yüregin kabarmıyor Neden hiç bir korku ve heyecanın yok
• Kervan basının kervanın kalkmak üzere oldugunu haber veren çanlarının ´seslerini duyuyor musun 0 tarafta nice yol arkadaslarımız, nice dostlarımız var. Hep bizi bekliyorlar.
"Bu beyit Sirazlı hafız ın su beytini hatırlatıyor:
Sevgiliye giden yolun menzilinde ,kondugu yerlerde nasıl istirahat edeyim,nasıl zevki sefaya dalayım ki,Can;Yürekleri bagladınızmı diye feryat edip durmada."
• Bir çok insanlar, orada bizi bekliyorlar, hepsi de bizim sarhosumuz, hepsi de bize dalıp kendilerinden geçmisler.
"Ey zavallı! Padisahın bekliyor. Haydi padisahın yanına gel." diye kulagımıza bagırıyorlar.
6. Dügünümüz dünyaya kutlu olsun!
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefiliin
(c.I, 31)
• Bizim dügünümüz dünyaya kutlu olsun. Allah, bu dügünü, bu evlenmeyi bize uygun olarak tertipledi. Esler birbirine çok uygun düstü. Bu dügün sebebiyle,
• Mevlamızın lütfuyla kalpler ferahladı. însanlar çift oldu, evlendi. Kederler, gamlar gönüllerden çıkıp gitti.
• Ey sehrimizi süsleyen güzel! Allah´ın adıyla güzel bir gelin olarak gidiyorsun. Sen de bir güzele damat olmadasın.
• Köyümüzden ne de hos gitmedesin. Bize ne de hos salına salına gelmedesin; deremize ne de hos çaglaya çaglaya akmadasın! Ey ırmagımız, ey bizi arayan dost!
• Cihan padisahının, bizim o canlara can katan padisahımızın devletinde oynayın, raks edin, ey arifler, ey süfîler, sema edin!
• Halkın bir kısmı denizler gibi cosmada, dalgalar gibi secdeye kapanmada. Bir kısmı da kıhçlar gibi savasmada,bütün cüz´lerimizin kanmı içmede. Sus, sus ki bu gece o güzel yüzlü, ugurlu sahımızın mutfagı açılmıstır. Ne de sasılacak sey ki, helvamız (helva gibi tatlı olan sevgili) helva pisiriyor.
Bu siiri Hz.Mevlana oglu Sultan Veled´in dügününde söylemistir.
7. Bu hos koku, Yüsuf´un gömleginin kokusudur,
yahut da Mustafa(s.a.v.)´in hırkasının kokusudur.
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müıtef´ilün
(c.1, 12)
• Ey bahçeleri güldüren, çimenleri gebe bırakan asıkların ilkbaharı, bizim sevgilimizden haberin var mı
• Ey asıkların feryadına kosan hos kokulu rüzgar. Ey candan da mekandan da temiz olan aziz varlık, sen neredeydin Nerede kaldın, seni görecegimiz geldi
• Ey Rum diyannın da, Habes diyarının da fitnesi olan rüzgar, sasırdım kaldım, bu pek hos, bu pek güzel koku, ya Yüsufun gömleginin kokusudur, yahut da Mustafa (s.a.v.)´in hırkasının kokusudur.
• Ey dogruluk ırmagı, sen bizim sevgilimizin arkından akıyorsun, sen getirdıgın hos kokularia gönüllerin Tur-ı Sîna´sı oluyor, canlara can katıyorsun..
• Ey sözü, konusması, bütün davranısları, halleri hos olan sevgili! Ey "ay"ların, yıl´ların kendine kul oldukları güzel,senin "ay"ın da hos, "yıl"ın da hos.
8. Gül de senin lütfunla çorak yerler yesersin, mezarlar bahçe haline gelsin!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün
(c.I, 29)
• Ey perdenin arkasından ısıgı, nüru görünen sevgili, senin ısıgın, sıcaklıgın bize yaz mevsimi oldu, bizim de yaz mevsimi gibi gönlümüz sıcak, gel bizi al, gül bahçemize kadar, çek götür!
• Gel, gel de senin lütfunla çorak yerler yesersin, mezarlar bahçe haline gelsin. Koruklar tatlılassın, üzüm olsun,ekmegimiz pissin.
• Ey can giinesi, ey gönül günesi, ey güzelligi ile günesi bile utandıran güzel,gel, gel de bizim zavallı halimizi gör,su balçık beden, canı nasıl tutmus bırakmıyor
• Yüzünün sevdası ile dikenlikler, nice defalar gül bahçesi haline geldi de güzel yaratma gücüne olan imanımızı artırdı.
• Ey ebedî ask! Su gönlümüzde kendini gösterip, canımızı balçık zindanından kurtararak, tek olan, esi olmayan Allah´a yönelttin.
• Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli oldugumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dagıt, bize sevk ver, nese lutfet. Tali´imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemis, isitilmemis, sasılacak bir gündüz meydana getir.
• Nerede o gözler ki onu izlesin; nerede hakîkatleri duyacak kulak, burhanlar düsünecek akıl
• "Cüz´ler külle gidiyor. Reyhan reyhana, gül güle kavusuyor, her sey bizim dikenligimizin hapishanesinden kurtuluyor." diye can diyarından davul sesleri gelmege basladı.
9. Ey söylenmemis, gönülde kalmıs gam, ey uyusmus akıl defolun gidin!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.1, 36)
• Hoca gel, hoca gel, hoca bir kere daha gel! Ey hileci ay, gelmem deme, gel!
• Senden ayrı düsmüs asıgın halini gör. Kötülüklerle dolu olan dünyaya bak, ey hapishaneci padisah, mahmur susamısı görmemezlikten gelme!
• El de ayak da sensin, her var olanın varlıgına sebep de yine sensin! Sarhos bülbül de sensin, haydi gül bahçesine gel!
• Kulak da sensin, göz de sensin, her seyin seçilmisi de sensin, sen kuyudan çıkarılarak satılmıs Yüsufsun, kölelerin satıldıgı pazara gel!
• Gözde gizlenmissin görünmezsin, halbuki sen herkese can verirsin, bir kere de güle, oynaya gönülsüz ve sarıksız olarak gel!
• Günün aydınlıgı sensin, gamı yakan yandıran sevinç sensin, gecelerin aydınlıgı, ay ısıgı sensin, ey tatlılıklar, sekerler yagdıran bulut gel!
• Ey yepyeni dünyanın bayragı! Her akıl ve fıkir sana rehin olarak verilmistir, bazen geliyorsun, bazen gelmiyorsun, böyle yapma; bir daha dönmemek üzere tamamıyla gel!
• Ey perisan kabuslarla dolu olan gece git! Bir daha gelme! Ey söylenmemis, gönülde gömülü kalmıs gam, ey uyusmus akıl, defolun gidin, sizi istemiyorum! Ey uyanık baht, ey devlet gel, gel!
• Ey Nuh´un nefesi! Ey ruhun hevesi gel! Ey yaralanmıs merhemi gel! Ey hastanın saglıgı gel!
10. Gölge bazen nürun yanında olur, bazen de onda yok olur.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.1,41)
• Ey yüzünün nüru ile cihanı aydınlatan sevgili, dün gece bizim aramızda yoktun. Bu yüzden biz karanlıkta kaldık.
Yüzünün nüru dün gece neredeydi
• Gönlümüze bak da sasır kal! Çünkü gönül, senin güzel yüzünü siper ederken heyecandan eriyip yok oldugu halde, seni siper etmeye doyamadı. Bırak gönül senin ugrunda erisin yok olsun. Ama ey ay yüzlü güzel! Senin ömrün uzadıkça uzasın!..
• Dün gece, nürlar saçan ay yüzün nereye dogmustu Otagın nereye kurulmustu Adamların, ordun nerede konaklamıstı Sen degil, senin güzelligin nerede elbisesini çıkarır, nerede soyunursa devlet oradadır. Mutluluk oradadır.
• Dün gece nerede bulundunsa bulundun, o hususta bir sey bilmiyorum ama, bugün sunu biliyorum ki; bugün de benden ayrı kalırsan, sabrım, kararım tükenir de; "La havle" mescidi de gönlüm gibi gamlarla yıkılır gider.
• Dün gece seher vaktine kadar inleyerek, feryatlar ederek döndüm, dolastım. Sabah oldu da gözümü bile yummadım.
• Ey aziz varlık! Sen bir nürun gölgesisin. Biz de cümle cihan senin gölgeniz. Nürun gölgeden ayrı düstügünü kim gördü
• Gölge, bazen nürun yanında olur. Bazen de onda yok olur, gider. Yanıbasında ise, onunla beraberdir. Onunla bir sıradadır. Onda yok olmussa, onunla bulusmustur, ona kavusmustur.
• Onunla bulusup yok olunca, Allah´ın nüru onu alsın, Allah´a çeksin götürsün diye o gölge sasılacak kadar sıkı bir sekilde istek elini nüra atmıstır.
• Gölge iki nürun ayrılıklarını, sonra birbirleriyle bulusmalarını durmadan anlatsam, sen de bana bu hususta daha çok yardımda bulunsan bu konu yine bitmez, tükenmez.
• Nur, sebebi yaratandır. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir.Allah, sebepsizligi her seye sebep kılmıstır.
• Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertertıiz degilse, aynayı ve aynadakini göremez.
I. GAZELLER
1. Hakk´tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar;
senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.
Müstefilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. I, 3)
•.Ey gönül, isledigin suçlara, kusurlara karsılık, Hakk´tan özür dilemek için neler düsünüyorsun O´ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede...
• O´nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın isler; O´ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar...
• Senden bunca haset, bunca kötü düsünce, bunca dedikodu. O´ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.
• Yaptıgın kötülüklerden, isledigin günahlardan pisman olup da, candan Allah dedigin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetisen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O´dur.
• İşledigin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha islememeye karar veriyorsun, iste o anda bu duygularla için karıstıgı, kendinden utandıgın, kendini ayıpladıgın, vicdanın sızladıgı zamandüsünmüyor musun Bu duyguları sana veren, bu pismanlıga seni düsüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O´nu sen ne diye
kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun
• 0, seni bazen yaratılısına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüs, altın, kadın sevdasına düsürür. Bazen de canına Hz. Mustafa´yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.
• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulastırır. Kurtulus gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.
• Ey zavallı insan, bu düsüslerden, bu hallerden sakın ye´se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok agla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulagına kurtulus sesleri gelsin.
2. Keske uyuyabilseydim de, rüyada yüzünü gösterseydin.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün
(c. I, 3)
• Sevgilim, belki vefa ve merhametin cosar da, kapıyı açarsın; "Orada, ne bekliyorsun kalk, içeri gir!" diye seslenirsin ümidiyle ben senin kapında oturmus bekliyorum.
• Ey pek güzel olan yüzünde her zaman yüzlerce lütuf, yüzlerce merhamet nuru parlayan sevgili! Canım, kapında senden gelen misk kokularına, anber kokularına gark olmustur.
• Biz mest olmusuz; basımız dönmede, baskalarının yaptıkları islerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda degil. Yeter ki senin askını kaybetmeyelim. Yeter ki senin askın ebedî olsun!
• 9çimizde senin askın el çırpmada, yüzlerce baska alemler yaratmada, göklerden de dısarda, ötelerde yepyeni yüzlerce asırlar meydana gelmede.
• Bugün biz senin misafiriniz. Güler yüzünüzün mesti oldugumuz için seni bırakıp baska yere gidemiyoruz. Sen öyle essiz bir güzelsin ki, Allah´a yemin ederim ki yüzünün güzelligini düsününce, hayal edince, su gönlüm beni bırakıp gidiyor.
• Kurtulmam için, gönlü uyanık bir can bulursam, onun etegine yapısacagım, himmet isteyecegim. Kekse uyuyabilseydim de rüyada yüzünü gösterseydin.
• Bütün canlar, can denizinden geldikleri, can denizini tanıdıkları, bildikleri için oraya dogru sel gibi akıp gidiyorlar da, baska tanıdıklardan, baska sevgililerden yüz çevirmislerdir.
• Can denizine dogru kosan seller de çesit çesit. Bir sel var yüksek daglardan kaynagını alarak, hayran hayran basını taslara çarparak, köpürerek, aglayarak, heyecanla feryat ederek, aslı olan can denizine dogru kosuyor, kosuyor.
Bir sel de var ki yolunu kaybetmis, birincisi; "Allah´a hamd olsun!" demede, ikin-cisi; "La havle" okumada.
• Ey günes gibi dogup, müflislere, yoksul kisilere sevgi sarabı sunan lütfeden. Bir ihsanda bulun, o saraptan bize de sun! Biz de yoksuluz, biz de sasırdık, yolumuzu kaybettik.
• Nasıl olmussa gül, ansızın seni görmüs, çasırıp kalmıs da elbisesini yitirmis.Çeng senin çenginin sesini duymus,feryada baslamıs, utanıp basını önüne egmis.
Nıyazi-i Mısrî hazretlerinin su siiri bu hakîkati belirtiyor:
"Huda davet eder elhamdülillah
Bu can dosta gider elhamdülillah
Hakîkat sehrine çün rıhlet oldu
Gönül durmaz iver elhamdülillah."
" La havle vela kuvvete illa billah"; Allah´tan baska kimsede güç, kuvvet yoktur, anlamın;ı gelen bır hadîsten alınan
"La havle". Mü´minler, sasırdıkları, darda kaldıklan zaman "La havle" derler.
• Zühre yıldızının burcunda en tali´li olan kimdir Ney´dir. Çünkü ney, dudagını senin dudagına koymus, senden name ögreniyor.
• Çeng, sensiz kalınca fenalasıyor, hasta, kötü bir varlık oluyor. Ney de sen olmayınca hüzünlerle doluyor, inlemeye, aglamaya baslıyor. Çengi kucagına al, onu iyilestir! Ney´i de öp, oksa. Def de sana yalvarıyor. "Ne olur "
diyor, "Beni eline al! Yüzüme vur, vur, vur da senin vuruslarınla yüzüm degerlensin, ahenk yolunda meclise parlaklık gelsin."
• Bu parça parça olah canı al, onun her parçasına ask sarabı içir, onu güzelce sarhos et de dün gece elden kaçan fırsat simdi yeniden gelsin !
• Ey yüce padisah; dogrusu bizim için bundan sonra ayık olmak ayıptır, yazıktır! Allah´ın sana yemin ederim ki, artık bundan sonra ben ayık olarak senin büyüklügünü, gücünü, kuvvetini anlatamam, senden bahsedemem, ancak senin ask sarabınla mest ohınca dilim çözülür.
3. Gülün geçirdigi safhalar, basından geçen maceralar.
Miistef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´iliin
(c.I, 13)
• Ey bir yerde duramayan, dinlenme nedir bilmeyen rüzgarımız! Güle bizden haber götür de de; "Gül bahçesinden kaçıp sekerle dost olan gül, nasıl oldu da yurdundan, anandan, babandan, kardeslerinden arkadaslarından ve sana gönül veren, senin için feryat edip duran bülbülden ayrıldın geldin, sekere karıstın, ´gülbeseker´ tatlısı oldun "
• Ey gül´. Neden sekere karıstın Aslında sen, kendin sekersin, seker gibi tatlısın, hossun. Seker oldugun için,herkesten çok sen, sekere layıksın ama, neden gül bahçesine karsı vefasızlıkta bulundun Seker de, gül de hos, fakat vefalı olmak her ikisinden de hos, her ikisinden de tatlı.
• Ey gül, madem ki bahçeden ayrıldın gittin, sana bir iki sözüm var: 0 güzel yanagını sekerin yanagına koy da sekerden tat al, seker gibi ol, sekere de bahçeden alıp götürdügün hos kokunu ver! 0 da gül gibi olsun. Ayrılıgı göze aldın ama, bu ayrılıkta kazancın da var: Sen sekerin içine girdigin için gül olarak oradan oraya götürülmekten, yolculugun cefasından, solup pörsümekten, yerlere atılmaktan, çignenmekten kurtuldun.
• Simdi ´gülbeseker´ tatlısı oldun ya, seni yiyenlere gönül gıdasısın, göz nurusun. Bu yüzden artık gülden gönlünü çek; o nerede, bu nerede
• Sen bahçede dikenle beraber oturuyorsun. Akıl gibi cana yakın idin, insana karıstın. Sekerle beraber iken simdi insanla beraber oldun. Nur oldun. Haydi simdi de su günahlarla kirlenmis yeryüzünden gökyüzüne yüksel menzil menzil,konak konak ta onunla manen bulusma yerine kadar yürü!... *
• Ey gül! Sen simdi dünyaya yukarıdan bakıyorsun da, dünyadaki acaip halleri gördügün için dünyaya gülüyorsun.
0 yüzden elbiselerini yırtıyorsun. Ey kızıl kaftanlı, güçlü, kuvvetli yigit er, ben senin hayranınım!
• Güller "Kim manen Hakk´a ulusmak için merdiven isterse, belanın, ızdırabın bir merdiven oldugunu bilsin de,basına gelenlerden sikayet etmesin! Belalardan korkmasın, canını belalara atsın!" diye naralar atarak, uçusup saçılarak gökyüzünden gül bahçelerine yagmada...
• Kendine gel de, su kaptan, gülsuyu çıkaran ustanın testisinden bir yolunu bulup ter gibi sız, o hapsedilmis kaptan, bir rüh gibi kaç, kurtul.
• Ne de tali´liymissiniz, ne de bahtınız yarmıs! Benziniz gül gibi kıpkırmızı. Biz de sizin gibiydik, rüh olduk,kurtulduk. Haydi siz de rüh olun, bu kirli yeryüzünden kurtulun.
• Gülbesekerden maksadımız, Hakk´ın lütfuyla bizim varlıgımızdır. Varlıgımız sanki demir kırıntısı, Hakk´ın lütfu ise mıknatıs!..
• Akıl da aynadır. Demirden ayna yapan aynacı, onu parlatmak, ayna haline getirmek için ona çok eziyet etmededir de, bu yüzden olacak, ayna bizi istemiyor, bize gelmiyor, hep biz onu elimize alıyor, ona bakıyoruz. 0 bize sunları söylüyor ama, kulaklanmız gaflet pamügu ile tıkalı oldugu için duyamıyoruz: "Ey insanlar, ben sizi sizsiz isterim."
4. Ben çok eskiden sana gönül vermistim, simdi gel de sana canımı vereyim.
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün, Müstefilün
(c. I, 16)
• Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup´a gel. Ey gözlerde gizlenmis olan îsa, sen de su gök kubbenin üstünden hir görün...
• Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yüsuf artık gel!
• Ey îmran oglu Müsa! Senin Hakk´a yalvarman için, ne Tur-ı Sîna´lar var! îsrail ogulları buzagıya tapıyorlar. Artık Tur-ı Sîna´dan dön!... Bizi kurtarmaya gel!
• Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düstü. Beden mezarında sıkıstım kaldım. Ey rühu darlıktan kurtaran, rahata kavusturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
• Hz. Muhammed´i gözleyen gözüm, gamınla sana müstakım diyor. "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." ayetinin sırrı, gel de o dagınık saçlar arasından yüzünü göster!" Enbiy Suresi 21/107. ayete isaret var."
• Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nür kaynagısın ki, su günes senin nuruna karsı sanki aksam kızıllıgı, ey bütün dünya padisahlarını geride bırakan,, azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her seyi bilen gönül! Gel! • Dünyada mevcut bütün canlar, sana karsı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Halbuki sen, cansın, canlar
canısın, cansız beden ne ise yarar Ben çok eskiden, sana gönül vermistim. Gel, ey sevgili gel de simdi sana canımı da vereyim!
• Ey-sevgili, ilacım de sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmus gönlünnün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden baska ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!
5. Ömür kervanının kalkmak üzere oldugunu haber veren çanlarının seslerini duymuyor musun
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. 1, 17)
• Gökyüzünden cana; "Haydi geri dön!" diye bir ses geldi. Can da; "Ey beni çagıran yüce varlık, merhaba,geliyorum." diye cevap verdi.
• Ses duydum; "Basüstüne, her an yüzlerce can sana feda olsun. Bir kere daha çagır da; (...... ) makamına kadar uçayım.
(...... )Bu beyitte Insan Süresi, 76/1. ayete isaret var. Bu ayeti tefsir edenler, insanın maddî varlıgının çesitli merhalelerden geçerek nihayet bir damla meni halinde ana rahmine düstügünü ve ınsanın henüz kendisinin atılacak bir seyi olmadıgına ve kemalin yoklukta olduguna etmekte.
• Ey bizim essiz misafirimiz, bizim canımızın sabrını da, kararını´ da aldın. Seni nerede arayayım Nerde bulayım
Seslenen "0, candan da, rnekandan da dısarıdadır, 0, çok üstün bir yerdedir." dedi.
• Su zindanda bulunanların, ayaklarına baglanmıs olan agır zincirleri çözeyim, gökyüzüne de bir merdiven koyayım,koyayım da can, yücelere çıksın.
• Sen cana, canlar katan bir güzelsin. Sonra yabancı da degilsin, bizim sehrimizdensin. Öyle oldugu halde neden kendini garip sayıyorsun, yabancıymıs gibi davranıyorsun Bu hal, dostluga yakısır mı
• Avareligi, bir bir serbet gibi içmissin de kendi evinin yolunu bile unutmussun. Çok kötü huylu olan, Kabil´li büyücü kadın, sana çok büyüler yapmıs, bu yüzden nereden geldigini, nereli oldugunu hatırlıyamıyorsun.
• Birini takip derek gelen, konup göçen kervanlar, hep o tarafa kosup gidiyorlar. Senin basın nasıl oluyor da dönmüyor Yüregin kabarmıyor Neden hiç bir korku ve heyecanın yok
• Kervan basının kervanın kalkmak üzere oldugunu haber veren çanlarının ´seslerini duyuyor musun 0 tarafta nice yol arkadaslarımız, nice dostlarımız var. Hep bizi bekliyorlar.
"Bu beyit Sirazlı hafız ın su beytini hatırlatıyor:
Sevgiliye giden yolun menzilinde ,kondugu yerlerde nasıl istirahat edeyim,nasıl zevki sefaya dalayım ki,Can;Yürekleri bagladınızmı diye feryat edip durmada."
• Bir çok insanlar, orada bizi bekliyorlar, hepsi de bizim sarhosumuz, hepsi de bize dalıp kendilerinden geçmisler. "Ey zavallı! Padisahın bekliyor. Haydi padisahın yanına gel." diye kulagımıza bagırıyorlar.
6. Dügünümüz dünyaya kutlu olsun!
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefiliin
(c.I, 31)
• Bizim dügünümüz dünyaya kutlu olsun. Allah, bu dügünü, bu evlenmeyi bize uygun olarak tertipledi. Esler birbirine çok uygun düstü. Bu dügün sebebiyle,
• Mevlamızın lütfuyla kalpler ferahladı. însanlar çift oldu, evlendi. Kederler, gamlar gönüllerden çıkıp gitti.
• Ey sehrimizi süsleyen güzel! Allah´ın adıyla güzel bir gelin olarak gidiyorsun. Sen de bir güzele damat olmadasın.
• Köyümüzden ne de hos gitmedesin. Bize ne de hos salına salına gelmedesin; deremize ne de hos çaglaya çaglaya akmadasın! Ey ırmagımız, ey bizi arayan dost!
• Cihan padisahının, bizim o canlara can katan padisahımızın devletinde oynayın, raks edin, ey arifler, ey süfîler,sema edin!
• Halkın bir kısmı denizler gibi cosmada, dalgalar gibi secdeye kapanmada. Bir kısmı da kıhçlar gibi savasmada,bütün cüz´lerimizin kanmı içmede. Sus, sus ki bu gece o güzel yüzlü, ugurlu sahımızın mutfagı açılmıstır. Ne de sasılacak sey ki, helvamız (helva gibi tatlı olan sevgili) helva pisiriyor.
Bu siiri Hz.Mevlana oglu Sultan Veled´in dügününde söylemistir.
7. Bu hos koku, Yüsuf´un gömleginin kokusudur,
yahut da Mustafa(s.a.v.)´in hırkasının kokusudur.
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müıtef´ilün
(c.1, 12)
• Ey bahçeleri güldüren, çimenleri gebe bırakan asıkların ilkbaharı, bizim sevgilimizden haberin var mı
• Ey asıkların feryadına kosan hos kokulu rüzgar. Ey candan da mekandan da temiz olan aziz varlık, sen neredeydin Nerede kaldın, seni görecegimiz geldi
• Ey Rum diyannın da, Habes diyarının da fitnesi olan rüzgar, sasırdım kaldım, bu pek hos, bu pek güzel koku, ya Yüsufun gömleginin kokusudur, yahut da Mustafa (s.a.v.)´in hırkasının kokusudur.
• Ey dogruluk ırmagı, sen bizim sevgilimizin arkından akıyorsun, sen getirdıgın hos kokularia gönüllerin Tur-ı Sîna´sı oluyor, canlara can katıyorsun..
• Ey sözü, konusması, bütün davranısları, halleri hos olan sevgili! Ey "ay"ların, yıl´ların kendine kul oldukları güzel,senin "ay"ın da hos, "yıl"ın da hos.
8. Gül de senin lütfunla çorak yerler yesersin, mezarlar bahçe haline gelsin!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün
(c.I, 29)
• Ey perdenin arkasından ısıgı, nüru görünen sevgili, senin ısıgın, sıcaklıgın bize yaz mevsimi oldu, bizim de yaz mevsimi gibi gönlümüz sıcak, gel bizi al, gül bahçemize kadar, çek götür!
• Gel, gel de senin lütfunla çorak yerler yesersin, mezarlar bahçe haline gelsin. Koruklar tatlılassın, üzüm olsun, ekmegimiz pissin.
• Ey can giinesi, ey gönül günesi, ey güzelligi ile günesi bile utandıran güzel,gel, gel de bizim zavallı halimizi gör,su balçık beden, canı nasıl tutmus bırakmıyor
• Yüzünün sevdası ile dikenlikler, nice defalar gül bahçesi haline geldi de güzel yaratma gücüne olan imanımızı artırdı.
• Ey ebedî ask! Su gönlümüzde kendini gösterip, canımızı balçık zindanından kurtararak, tek olan, esi olmayan Allah´a yönelttin.
• Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli oldugumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dagıt, bize sevk ver, nese lutfet. Tali´imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemis, isitilmemis, sasılacak bir gündüz meydana getir.
• Nerede o gözler ki onu izlesin; nerede hakîkatleri duyacak kulak, burhanlar düsünecek akıl
• "Cüz´ler külle gidiyor. Reyhan reyhana, gül güle kavusuyor, her sey bizim dikenligimizin hapishanesinden kurtuluyor." diye can diyarından davul sesleri gelmege basladı.
9. Ey söylenmemis, gönülde kalmıs gam, ey uyusmus akıl defolun gidin!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.1, 36)
• Hoca gel, hoca gel, hoca bir kere daha gel! Ey hileci ay, gelmem deme, gel!
• Senden ayrı düsmüs asıgın halini gör. Kötülüklerle dolu olan dünyaya bak, ey hapishaneci padisah, mahmur susamısı görmemezlikten gelme!
• El de ayak da sensin, her var olanın varlıgına sebep de yine sensin! Sarhos bülbül de sensin, haydi gül bahçesine gel!
• Kulak da sensin, göz de sensin, her seyin seçilmisi de sensin, sen kuyudan çıkarılarak satılmıs Yüsufsun, kölelerin satıldıgı pazara gel!
• Gözde gizlenmissin görünmezsin, halbuki sen herkese can verirsin, bir kere de güle, oynaya gönülsüz ve sarıksız olarak gel!
• Günün aydınlıgı sensin, gamı yakan yandıran sevinç sensin, gecelerin aydınlıgı, ay ısıgı sensin, ey tatlılıklar,sekerler yagdıran bulut gel!
• Ey yepyeni dünyanın bayragı! Her akıl ve fıkir sana rehin olarak verilmistir, bazen geliyorsun, bazen gelmiyorsun,böyle yapma; bir daha dönmemek üzere tamamıyla gel!
• Ey perisan kabuslarla dolu olan gece git! Bir daha gelme! Ey söylenmemis, gönülde gömülü kalmıs gam, ey uyusmus akıl, defolun gidin, sizi istemiyorum! Ey uyanık baht, ey devlet gel, gel!
• Ey Nuh´un nefesi! Ey ruhun hevesi gel! Ey yaralanmıs merhemi gel! Ey hastanın saglıgı gel!
10. Gölge bazen nürun yanında olur, bazen de onda yok olur.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.1,41)
• Ey yüzünün nüru ile cihanı aydınlatan sevgili, dün gece bizim aramızda yoktun. Bu yüzden biz karanlıkta kaldık.
Yüzünün nüru dün gece neredeydi
• Gönlümüze bak da sasır kal! Çünkü gönül, senin güzel yüzünü siper ederken heyecandan eriyip yok oldugu halde,seni siper etmeye doyamadı. Bırak gönül senin ugrunda erisin yok olsun. Ama ey ay yüzlü güzel! Senin ömrün uzadıkça uzasın!..
• Dün gece, nürlar saçan ay yüzün nereye dogmustu Otagın nereye kurulmustu Adamların, ordun nerede konaklamıstı Sen degil, senin güzelligin nerede elbisesini çıkarır, nerede soyunursa devlet oradadır. Mutluluk oradadır.
• Dün gece nerede bulundunsa bulundun, o hususta bir sey bilmiyorum ama, bugün sunu biliyorum ki; bugün de benden ayrı kalırsan, sabrım, kararım tükenir de; "La havle" mescidi de gönlüm gibi gamlarla yıkılır gider.
• Dün gece seher vaktine kadar inleyerek, feryatlar ederek döndüm, dolastım. Sabah oldu da gözümü bile yummadım.
• Ey aziz varlık! Sen bir nürun gölgesisin. Biz de cümle cihan senin gölgeniz. Nürun gölgeden ayrı düstügünü kim gördü
• Gölge, bazen nürun yanında olur. Bazen de onda yok olur, gider. Yanıbasında ise, onunla beraberdir. Onunla bir sıradadır. Onda yok olmussa, onunla bulusmustur, ona kavusmustur.
• Onunla bulusup yok olunca, Allah´ın nüru onu alsın, Allah´a çeksin götürsün diye o gölge sasılacak kadar sıkı bir sekilde istek elini nüra atmıstır.
• Gölge iki nürun ayrılıklarını, sonra birbirleriyle bulusmalarını durmadan anlatsam, sen de bana bu hususta daha çok yardımda bulunsan bu konu yine bitmez, tükenmez.
• Nur, sebebi yaratandır. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir.Allah, sebepsizligi her seye sebep kılmıstır.
• Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertertıiz degilse, aynayı ve aynadakini göremez.
11. Basını ayak altına alınca, yıldızların üstüne ayak basarsın.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün
(c.I, 19)
• Bugün sevgiliyi gördüm, her ise, her güce tat veren, yapmasını kolaylastıran o güzeli gördüm. 0, o kadar güzel, o kadar nürluydu ki adeta Mustafa (s.a.v.)´in rühu gibi göklere yükseliyordu.
"Fussilet Suresi´nin 41/11. ayetine isaret var: "Sonra duman halinde bulunan göge yükseldi ve ona, yeryüzüne ´9steyerek varlıga gelin!´ dedi. ´lsteyerek geldik.´ dediler."
• Günes, Hz. Mustafa´nın yüzünü gördü de utandı. Gök de gönül gibi yarıl-mıstı, parçalanmıstı. Suyun ve kara topragın üstüne onun parıltısı vurmustu da, bu yüzden su ile toprak, atesten de daha fazla parlamıstı.
• "Göklere çıkmak istiyorum, lütfen bana merdiveni gösteriniz!" diye niyazda bulundum. Buyurdu ki: "Senin basın merdivendir. Basını ayak altına al, basına bas da yüksel!
Ayagını basının üstıine koymak demek, aklını ayak altına alıp, gönül yolu ile, ask yolu ile Hakk´a yönelmektir. Mevlana bir Mesnevî beytinde;
"Mademki gökyüzünün damlanna çıktın, oralarda geziyorsun, artık merdiven aramak mana-sızdır, soguktur." Diye buyurur Mevlana. Dîvan-ı baska bir beytinde de;
"Göklerin yolu, Içtedir, gönüldedir, sen ask kanadını aç, ask kanadı kuvvetli olursa merdiven arama derdi kalmaz." Diye buyurur.
• Ayagını basının üstüne koyunca yıldızların üstüne ayak basarsın, nefsanî ar-zularını, sehveti yendigin zaman havada yürürsün; haydi adımını at, ayagını havanın üstüne koy da yüksel!..
• Sehvetini ayak altına aldıgın, nefsanî isteklerini yendigin zaman göklerde havalarda sana yüzlerce yol belirir ve sen seher vaktinde yapılan dua gibi göklere yükselirsin."
12. Kendinden, kendi varlıgından kurtulmus bir canda zevk içinde zevk vardır.
Müfte´ilün, Mefa-îlün, Müfte´ilün, Mefa-îliin
(c.I, 46)
• Dün, sevgilim kederli, gamlı dostunu oksadı. Acılar çeken, sitemler tatmıs olan cana, tatlı sözteri ile kendi tadından tat verdi.
• Akla, akıl üstünlügü verdi, hos ögütleri ile kulaga küpe taktı, tadı tatlılıgı costurdu. Gözlere nOr bagısladı.
• Bana; "Ey benim yüzümden zayıflayan, hasta düsen, perisan olan dost, ey benden ürken, korkan kisi, ben kerem sahibiyim, ben kendi satın aldıgım ku-lumu satmam." dedi.
• Dikkatle bak da gör: Sevgili ne yardımlarda bulunuyor Bize nasıl ferahlıklar veriyor Yüsuf, güzelligi ugrunda ellerini kesenleri arıyor.
• Ona; "Beni aciz, zavallı sanma!" dedim. "Kanlı göz yaslarıma da bakma, ey sevgili senin haberin yok, ben seni altınla
islenmis atlas bir elbise gibi giymisim, seninle beraberim, beni kimsesiz sanma!"
• Kim de dünya sevgisini bırakıp Hakk´a yönelmek istegi varsa, o nefsini yendigi için sasılacak bir kisidir.
Kendinden, kendi varlıgından kurtulmus bir canda, zevk içinde, zevk vardır.
• Allah askına sus, yersiz sözler söyleyerek, susma huyunu öldürme! Bu kasî-deyi uzatma, kısa kes; çünkü asîde geliyor.
"Kasîde, 9slamî edebiyatta bir nazım seklidir. Kafıye kurulusu gazel gibidir. Övgü siirleri oldugu için, beyit sayıları gazellerden fazladır. Asîde, nisasta, yag ve balla yapılan bir çesit tatlıdır. Dogu Anadolu yemeklerinden "hasuta" belki de "asîde" adlı Selçuklu yemeginden alınmıstır. Çünkü hasuta da nisasta, tereyagı ve sekerle yapılmaktadır. Midelerine
düskün olanlar "Lokmasız sohbette yoktur faide / Rabbena ünzül aleyna Ma´ide"
13. Ask, insanı yok eder, var eder, gönülsüz bırakır.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.1, 39)
• Ne yazık ki, hakîkat sarayının Sadrazamı, beni meclisine kabul etmiyor, beni can mahremi yapmıyor, beni sırlarına mahrem etmiyor.
• Onu gördügüm an rengim uçtu, gücüm, kuvvetim kalmadı, perisan oldum, o durumu anlamadı da; "Rengin nerede Gücün, kuvvetin nerede " diye sordu.
• Ben kerem ırmagına daldım, ben seher vaktinin kuluyum, kölesiyim. Öyle umuyorum ki, bu lütuflarla, feyizlerle dolu seher vaktinde, o güzel kokulu gül gelir, beni alır, mana gül bahçesine götürür.
• Irmaga dalan kisiye, elbisesi yük olur. Benim su sarıgım ile hırkam bana yük oluyor, agır geliyor. Mal, mülk,mutluluga ulasmak sebepleri, hepsi de o tatlı edalı ay yüzlüdendir. Sevgili bana yakınlık gösterir, vefalı olursa, mal da odur, mülk de odur.
• Dükkanım çalısma yerim, senin olsun, san´atım, hünerim, bilgiler, yıgın, yıgın kitaplar hep senin olsun, arslan da senin olsun, orman da senin olsun . Tatar ülkesinin ceylanı bana yeter.
• Ask insanı yok eder, var eder. Gönülsüz bırakır, elsiz, ayaksız9 bir hale so- i kar. Ask meyhanesinin sakîsi, sarap sunar, mest eder, insanı kendinden alır.
" Mevlevî sairlerinin en büyüklerinden olan Seyh Galip merhum da bir siirinde söyle yazmıstı:
"Derd ü mihnettir, beladır adı ask, Bir marazdır, ibtiladır adı ask,
Andadır raz-ı adem, sırr-ı vücüd,
Hiçtir, yoktur, bekadır, adı ask."
14. Delilik zincirini sakın ayagımdan çözme!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´iliin, Müfte´ilün
(c.I, 40)
• Dilin halkası bir zincir oldu, ayagıma geçti. Sakın, bu zinciri çözme, yalvarırım sana, artık akıl kervanın önünü ben vuramayacagım, sen vur!
• Ben senin mestinim, seninle neseliyim, seninle hos bir haldeyim. Ben senin iyiliklerinin, lütuflarının altında kalmısım eziliyorum, sanki lütfundan gebe kalmısım, gebe eger yükünü tasımazsa, bunu suç sayma!
• Hiç gökyüzü, kendi basından dönme sevdasını çıkarabilir mi Yeryüzü de teninden titremeyi hiç giderebilir mi
• 0 padisah mukadderat kalemi ile rakamlar yazıp duruyor. Göniil, onun elinde bir kalem. Hoca sen de bir an için olsun hayattan sikayeti bırak, kadere boyun eg de, müslümanlıgını yenile!
• Padisah, kader geregi seni imtihan için cefa eder. Sıkıntılar verir. Sen o cefayı padisahın elinde bir kabarcık gibi bil! Padisahın elini tutan kisi o kabarcıgı öper.
• Dünya, cihanın gizli hükümlerini ihtiva eden bir kitap gibidir. Senin canın da o kitabın bas yazısı. Düsün de bu meseleyi iyi anla!
"Kainatta çesitli varlıklar yasıyor; karalarda, denizlerde yasayan sayılamayacak kadar çok olan bu varlıkların adlannı, cinslerini ihtiva eden bir kitap yazılsa; yani: Kitab-ı Kainat kaleme alınsa, bu kainat kitabının fihristinde ilk numaraya insanın adı yazılacaktır. Sonra diger hayvanlar, balıklar, kuslar, böcekler gelecektir. Neden o kitabın basyazısı insan ile baslayacaktır; insan, bütün yaratılmıs mahlükların en basında yer alacaktır Çiinkü insan bütiın mahlükların en
sereflisidir, sonra insan da ilahî emanet vardır. 9nsan; "Rühumdan ona üfürdüm!" sırrına mazhar olmus, üstün ve bir mahluktur."
• Daima neseli ol; arada sırada gelen cefalarla yüzünü eksit ama, gönlünü hos tut, suyu döndür, baska tarafa aksın. Sen de sus artık, esegin boynundaki o oyalayıcı çıngıragı çöz!
15. Melekler, gökyüzü pencerelerinden baslarını çıkarsınlar,
yeryüzüne egilip seni siper etsinler.
(c,1,47)
• Ey sevgili, sen gökteki aya benziyorsun ama, sen neredesin, ay nerede Senin yüzündeki güzellik, nür, ayın yüzünde bulunabilir mi
• Herkes ay ısıgını seviyor, ayı seviyor. Ay ise senin askının esiri olmus, senin elinden feryat ediyor. Senin elinden "Ey Allah´ım!" diye yalvarıyor.
• Parlak yüzüne karsı, günes de, ay da secde ediyor. Çünkü senin güzelligin ayla, günesle maceraya girisiyor. ;• Ay dün gece sana secde etmeye geldi. Fakat seni sevenlerin kıskançlıgı ayın önüne çıktı; "Def ol, git, gelme!" diye
naralar atmaya basladı.
• Haydi kalk sevgilim, hos bir eda ile salına salına yürü de, melekler bile gökyüzü pencerelerinden baslarını çıkarsınlar, yeryüzüne egilip seni seyre dalsınlar. ¦
• Senin parlak yüzünden, simsekler çakmaya baslayınca, gönüller, gözlerini korumak için elleri ile yüzlerini kaparlar.
• Her ne kadar gönül bahçesi zevk ve safa elde ettiyse de, kıs gibi olan bu ayrılık yüzünden hepsini kaybetti.
• Can bahçesi, sonbahara benzeyen ayrılık gamı ile, hazan gibi sarardı, soldu. Senin baharın ne zaman gelecek de, beni yesertecek, hayata kavusturacak
• Dün, gönlüm, senin oturdugun mahallenin basında yorgun, perisan, uyuya kalmıstı. Hayalin oradan geçti de,gönlümü o halde gördü de...
• Dedi ki: "Nasılsın Bu agır hayat sartlarının sana yükledigi yükün altından nasıl çıkacaksın Öyle acılar çekmis, öyle zayıflasmıssın ki, bedenin artık gözle görünmez olmus."
• Böyle söyledi, sonra geçti, gitti. Fakat o güzel dudaklardan çıkan bu sözün tesiri onun tadından, bu yaralı gönlüm,iyi oldu saglık buldu, ya Rabbî, onun sevabını sen ver!
16. Yıldızlar bile senin nürunu görüp kendilerinden utanırlar.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. 1, 50)
• Ey vefasız güzel, neden böyle yapıyorsun Beni perisan ediyorsun Neden vüzüme bakmıyorsun Neden beni görünce yüzünü eksitiyorsun
• Neden yalnız sana ayrılan, sana baglanıp kalan, senin vefalı dostun olan gönlümü, her an mızrakla yaralıyorsun
• Senin cevherin kuyumcuda müsterilerce pek begenildi. Yani asaletine, rühî güzelligine, Hakk asıkları hayran oldular. Öyle oldugu halde neden bizim canımızı da, cihanımızı da alıp götürüyorsun Neden bize acımıyorsun
• Sen Hızır´ın çesmesisin, sen bir kevsersin, ab-ı hayattan bile hossun. Senin ayrılık atesinle yanıp duran ancak benim, neden beni sevmiyorsun
• Senin sevgin can gibi gizlidir. Sevgi mührünün de eseri, izi yoktur. Böyle oldugu halde, neden gönlüme mühürünü bastın; izler, nakıslar bıraktın Neden kendini bana böyle sevdirdin
• Dedi ki: "Ben canın canıyım, canı görmeye heves etme! can görülmez." Öyle oldugu halde neden senin güzel yüzün, canın sekline girdi, can oldu Hani can görünmez diyordun, neden böyle oldu, neden
• Ey bütün maddî varlıgından kurtulup, sadece bastan ayaga nür olan azîz varlık, yıldızlar bile seni görüp
kendilerinden utanıyorlar. Peki böyle iken ne diye süphe bulutları ile örtünüp, gönüllere, maddî ve manevî güzel´ikle iki
yüzlü olarak görünüyorsun
17. (Na´t) Peygamberimiz, Efendimize hitap!
Mefa´îliin. Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün
(c. I. 55)
• Mübarek bedenin kadir gecesidir. însanlar onun yüzünden serefler, devletler elde ederler. Ruhun da ayın on dördü
gibi parlaktır. Onun yüzünden karanlıklar yok olur, gider.
• Yoksa sen, Hakk´ın takvîmi misin Herkesin tali´leri orada yazılıdır. Yoksa sen, magfiret deryası, bagıslama denizi
misin ki, herkesin günahlarını orada yıkar, temizlersin.
• Yoksa sen, Levh-i Mahfüz musun ki, ilham sahibi olanlar, gayb dersini senden alırlar, ögrenirler Yoksa sen
rahmet hazinesi misin ki, Hakk´a yakın olanlar, oradan elbiseler giyerler
• Yoksa sen, neliksiz, niteliksiz rüh musun ki, bunların hepsinden, herseyden dısardasın Bu sırda, künhünü
anlayısta, düsüncelerde, te´emmüllerde, kuruntularda sarsılır, perisan olur.
• Sen, güzelliginin nüru kuyuya akseden ay gibi acaib bir Yüsufsun. îste akseden bir nümn sevdası ile, nice
Yakuplar, milletlerin tuzaklarına, kuyularına düsmüslerdir.
• Saskınlıktan kurtulunca da, onun sıfatlarına bürünürler. Ilahî sıfatlar hayret hududunu geçince onu, kim
anlayabilir Artık sus, derin manalı sözler de, ibretler de kırık, dökük söylendi.
18. Bütün güzellerin, güzellikleri onun güzellik denizinden bir damla.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îliin
(c. I, 54)
• Ey gönül, bu hos devlet yurdundan, bu mana aleminden bir an bile olsa çıkma. Bir an can sarabını iç, bir lahza da
sekerler çigne, rühanî zevkler al!
• Ruhanî tasavvurlar, vicdana dokunmayan, pismanlıgı olmayan zevkler, anlatılmaz güzellikler, bütün bu manevî
haller, neseler, nefısle yapılan gizli savastan basarılı çıkmak, erenlerin gizli meclislerinde bulunmaktan, yahut da daha
gizli olan sırrın da sırrından gelmede...
• Dünyada görülen ve insanı büyüleyen bütün güzelliklerin güzellikleri, onun güzellik denizinden birer damla, fakat
susuzluk hastalıgına tutulmus bir kisi, bir damla ile kanar mı
"9bn Farız hazretlerinin Kasîde-i Ta´iyye´sinin 242 numaralı beyti de hakîkati ifade etmektedir.
"Her yakısıklı gencin ve güzel kadının güzelligi, muvakkat bir zaman için hep O´nun güzelliginden verilmistir."
• Ey gönül, dünya zindanlarının en daracıgı olan beden zindanından, genis ınana meydanlarına çıkmak için bir yol
var, var ama, senin ayagın derin bir uykuya dalmıs da sen kendini ayaksız sanıyor, bu yüzden zindandan çıkmıyorsun.
• Su yeryüzünde aradıgın rızıklardan baska, göklerde ne gizli manevî rızıklar var. Ekmek hazırlayan fırıncının
fırınından baska yerlerde ne ekmekler pisebilmektedir. Haberin yok.
•9ki gözünü de kapamıssın; "Aydın gün nerede " diyorsun. Halbuki, günü aydınlatan günes gözüne düsüyor da,
sana; "Aç kapıyı!" diyor; "Ben buradayım."
• Seni, bu tarafa da çekerler, öte tarafa da çekerler. Ey bulanmıs, tortulanmıs su, su tortudan su bulanıklıktan
kurtul da, göklere, yücelere yönel!...
Baudlaire (Bodler)´in Kötülük Çiçekleri adlı kitabındaki Elevation (=Yükselis) siirinin su kıtası Mevlana´nın bu beytini
terennüm ediyor:
"Bu zehir duygulardan yüksel çok uzaklara
Yukarı havalarda git temizle kendini
Ve berk-i semaların o temiz atesini
Allah iksiri gibi içiver kana kana"
• Sen kendi gönlünde halvete çekilmissin, düsüncelere dalmıssın, içine daldıgın, elbise gibi sırtına giydigin her
düsünce rengi ile, sekli ile senin yüzünden belli olur. Onu gizleyemezsin.
• Her agacın gönlü, hangi tohumdan, hangi taneden su içerse, o içtigi su, agacın dalında, yapragında kendini
gösterir.
• Elma tohumundan su içmisse, ondan elma yapragı biter; hurmadan su içmisse hurma verir.
• Nasıl hekim hastaların betinden benzinden hastalıgını antarsa, gönül gözü açık olan da, yüzünün, gözünün
renginden senin dinini, inancını anlar.
• Dininin halini, sevgini, kini, renginden anlar. Fakat gizler, söylemez, seni rezil etmez.
19. Gül kendi güzelligi ile, bir güzellik bagıslayanın bulunduguna sahitlik eder.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îliin
(c.I, 57)
• Ey müslümanlar, ey rnüslümanlar, güzelligi, yarım bir dikeni bile cennet bahçesine çeviren bir sevgili hakkında ne
demeli Ne söylemeli
• Onun askı, bir diyara bir an için olsun gelse, orayı serefelendirse, mekanları mekansızlık alemine çevrir, yerleri
bastan basa paha biçilmez madenlerle doldurur.
• Allah´ım bu nasıl nürdur ki, her hüriye güzellik bagıslar, lütfederse, ates bile isterse tabiatini terkeder. Ab-ı hayat
olur.
• îlkbaharı kıskançlıgından «ötürü kırar, geçirirse ne çıkar 0 lütfu tutar da sıkarsa binlerce ilkbahar meydana
getirir.
• Onun yüzü günestir. Dünya ise o günesin yüzüne bir perdedir. Fakat nakıs, resim; nakıstan, resimden baska ne
görebilir
• Gül, ilkbahara o güzellikleri vereni tanımasa bilmese bile, kendi güzelligi ile bir güzellik bagıslayanın bulunduguna
sahitlik eder. Der ki: "Benim rengime, kokuma, güzelligime bakınız, elbette bunları bana veren biri var. îste bana bu
güzellikleri lütfeden, size de o güzellikleri vermistir."
"Hz. Mevlana Mesnevî´mn VI. cildinin 2700 numaralı beytinde söyle buyurur: "Allah kendisine kullukta bulunan
güllere ne vefalı davranır, onlara ne güzel renkler verir, ne hos kokular bagıslar." Bir ruba´îsinde ise söyle buyurur: "Ey
gönül, sen gül bahçesinin güzelligine mi hayran oldun da gülüyorsun Veya ask bülbüllerinin ötüsleri mi seni
güldürüyor : Yahut gizli sevgilinin yanagındaki gül gibi mi açılıyor ve gülüyorsun Galiba sende ona benzer bir sey var.
Bu yüzden neseleniyor, bu yüzden gülüyorsun
•Eger gülün bundan haberi olsaydı, rengi daima kırmızı ve ter ü taze kalırdı. Cünkü, aklı basında olan bir kisinin
yasayısına bir afet gelmez.
• Sen aklını basına al da, öyle bir güzel bul ki, isi gücü bu olsun, ölümsüzlük yönünden olsun. Yoksa gül gibi
solacak, sonunda can verecek, ölüp gidecek bir güzele neden can vermeli, gönül vermeli
• Tebrizli Semseddin yüzünden kanlar dökmeye karar verdim. Benim elimde Zülfikara benzeyen bir ask kılıcı var.
20. Onunla gizli gizli konus, bütün sırlarını, dileklerini çekinmeden söyle!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îliin
(c.I, 58)
• 0 padisah geldi, o padisah geldi. Eyvanı (terası) süsleyen, o Kenan güzeli-nin güzelligine hayran olarak
bileklerinizi bile kesin!
• Canın canının canı gelince, canın adını anlarnak yersizdir. 0 padisahın önünde can, kurban edilmekten baska bir
ise yaramaz.
• Ben asksız kalınca yolumu kaybetmistim, sasırıp kalmıstım. Birden bire ask karsıma çıkıverdi. Sevinçten kendimi
dag gibi hissettim, sonra onun güzelligi ile eridim. Ask padisahının atı için bir saman çöpü oldum.
• 9ster Türk olsun, ister Tacik, her kul ona bendedir. Hem de canın bedene yakın oldugu gibi ona yakındır. Yakındır
ama, beden canı asla göremez.
• Haydi dostlar, baht geldi, tali´ geldi, devlet geldi. Elinde ne varsa dagıtıp duruyor, herkese mutluluklar bagıslıyor.
Sanki seytanı azletmek, kovmak için bir Süleyman geldi, tahta oturdu. Ondan yararlanın!
• Ne duruyorsun Haydi sıçra, yerinden kalk, elin, ayagın yok degil ya! Süleyman´ın sarayının yolunu bilmiyorsan,
hüdhüdü bul, yolu ondan sor!
• Orada, onunla gizli konus, bütün sırlarını, dileklerini çekinmeden söyle;Süleyman bütün dilekleri kabul eder. 0
kusların bile dillerini bilir.
• Ey kul! Söz rüzgar gibidir. Gönlü dagıtır, perisan eder, fakat Sems; "Dagınık seyleri, topla!" diye buyuruyor, bunu
da bil !.
21. Bahar mevsimi gül bahçesine canları davet etti.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îliin, Mefa´îlün
(c. I, 62)
• Bahar geldi, bahar geldi, Hakk asıkı ile mest olanlara, ötelerden, güzeller peygamberinden selamlar getirdi.
• Süsen sakîden, ask sarabı ile mest olanların kerametlerine dair bir seyler duymustu. Onlan selviye söyledi. Selvi
bunları duyunca mest olan asıklara saygı gösterdi. Ayaga kalktı ve adından ötürü bir daha oturmadı.
• Lalenin asıklara kadeh sundugunu gördü de bahçe onca Hakk asıklanna çiçekler saçtı, sonra mezeler ikram etti.
• Sonra nisan bulutunun aglayısından, kıs mevsiminin soguk, dondurucu nefesinden bir çok masallar söyledi.
Hilelere bas vurdu. Sonunda bahçe asıkları kandırdı.
• Ayrılık sogugu, asıkları nezle ettigi için, bahçe gönül buhurdarında öd agacı ile üzerlik yaktı. Etrafa güzel kokular
yaydı.
• Sonra sakîye seslendi: Ey sakî, dedi. Gülleri asla solmayan, ölmezligin gül bahçesine gel, daha sonra hakîkat
madeninin damına çık. Çünkü görünmez gizlilik asıkları evlerinden de çıkardı.
• Ey sakî, bahar mevsimi güzellere çok degerli paha biçilmez elbiseler giydirdi. Bahçeye gir de onlan seyret!
• Bahar mevsimi bu gül bahçesine canları davet etti. Bizi de essiz sevgilinin güzel yüzü çagırdı. Sen simdi dikkatle
bak da gör: Asıklara bahçe bu devletlerden, bu armaganlardan, hangisini getirdi
22. Sana Firavun´a yakısan debdebe, yücelik gerekse; askı geri ver!
Mefa´îlün, Mefa-îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. I, 59)
• Sen, hor görülmekten sikayet ediyorsun, aglayıp duruyorsun, sızlanıyorsun, hor görülüsteki lütufları, ihsanları
göremiyorsun. Ya Hakk´tan yardımlar, ihsanlar isteme, yahut az sikayette bulun!
• Sana, Firavun´a yakısan debdebe, yücelik gerekse, sana yakısmayan askı ver, Fıravun gibi vilayetler al, malını,
mülkünü artır, ihtisamlı bir hayat sür!
• 0 can ne mutlu candır ki, sonunda bahta, mutluluga erismek için daha önceden hor görülmeyi, asagı görülmeyi
alır da öper, basına kor.
• Pek büyük olan, kıyısı kenarı bulunmayan o hiddet denizinden binlerce kol ayrılır, her tarafa rahmet ırmakları
akar. 0 ırmaklar, merhameti sonsuz olan Allah´ın iyi, kötü bütün kullarının can bahçelerine ulasır, her canı suya
kavusturur. 0 hiç kimseyi mahrum bırakmaz.
" Ey gönül, sen o dereye bakma! 0 dere ile yetinme; için daralır, o derelerin önune çıktıkları kaynaga, sonra hep
orada birleseçekleri asla, vahdet deryasına bak!
• Bir domuz misk içinde, bir insan da pislik içinde dogsa, her biri rızık bakımından da aslına gider, her bakımdan da
aslına varır.
• Hakk kapısının uyuz köpegi bile dünyadaki bütün arslanlardan iyidir, degerlidir. Çünkü o Hakk´ın askını söyler ve o
kapıyı gözetme ve bekçilik yapma usullerini bilir.
23. Ben ilahî tecellî ile yerinden kopmus,
parçalanmıs bir dag gibiyim.
• Bu nefisten, heva ve hevesden kurtuldum. Bunların dirisi de bela, ölüsü de bela. Halbuki ben, ister diri olayım,
ister ölüp gideyim, yerim, yurdum Allah´ın lütfundan baska bir yer degildir.
• Ey susmak! Benim özüm sensin, sevdigimin perdesi de sensin. Susmanın en degersiz lütfu, insandan korkunun
da, recanın da yok olup gitmesidir. însan kaderin getirdiklerine karsı susarsa, sikayet etmezse, onda ne korku kalır, ne
de reca...
• Beni kederlerle, belalarla yıkmadıkça, harap etmedikçe Allah, bendeki gizli hazîneyi hiç bana verir mi Beni
coskun bir sele kaptırmadıkça, nasıl olur da beni çeker, ihsan denizine götürür
• Ben aynayım, ben aynayım. Ben gevezelik eden, söz söyleyip duran kisi degilim. Ben sustugum için siz benim
gönül feryadımı duyamazsınız. Ancak kulaklarınız göz kesilirse benim perisan halimi görür, anlarsınız.
•Rüzgarda el sallayıp duran agaç gibi el sallamaktayım. Gökyüzünde dönüp dolasan ay gibi çarh etmedeyim.
Yeryüzünde yasadıgım için çarhım, yeryüzü kokuyor, yeryüzü rengindeyim ama ben topraktan yaratılmıs olsam da,
bende ilahî em´anet bulundugu için benim çarhım, gökyüzünün çarhından daha temiz, daha hos....
•Ey söyleyen arif, söyle, söyle de hakîkati söyledigin için sana dua edeyim. Cünkü her seherde dua vakti gelince
güzellesirim, hos, neseli bir hal alırım. Adeta mest olurum.
• Ben abamı, hırkamı senden esirgemem, padisahtan ne gelirse, padisah ne lütfederse yarısının yarısı benimdir.
• Hakîkat kadehi, sonsuzluk kadehi, bana padisahın kendi eliyle sunulmaktadır. 0 sarabın bir yudumunu içen dilenci
günes çesmesi kesilir de nüra susamıs olanlara nür suları ikram eder.
• Benim bogazım hasta, konusamayacagım, ben sustum. Ey güzel sözler söyleyen arif! Sen söyle! Çünkü sen
Davud seslisin, bense ilahî tecellî ile yerinden kopmus, parçalanmıs bir dag gibiyim.
24. Sen benim canımsın, ben cansız nasıl yasanm
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c.1, 69)
• Ne olur, sevgilim yarın gelse de elimi tutsa, yahut pencereden bakısını uzatsa, ayın ondördü gibi parlak olan
yüzünü bana gösterse...
• O canıma canlar katan sevgili, kapıdan içeri girse de, insafsız ayrılıgın bagladıgı ellmi. ayagımı çözse, beni
kurtarsa
• Ona derim ki: "Ey benim canım, ey benim hayatım, senin canına yemin ederim ki, sensiz hayat pek tatsızdır, pek
manasızdır. Sensiz isret hosuma gitmiyor. Beni sevindirmiyor, sarap bile sen olmayınca beni mest etmiyor.
• Nazlanır da; "Git, benden ne istiyorsun Senin sevdan bana bulasır da ben de sevdalanırsam diye senden
korkuyorum." derse,
• Ben de kılıcı, kefeni alır önüne korum. Yere kurbanlık koyun gibi yatar, boynumu uzatırım da, derim ki: "Eger seni
rahatsız ediyorsam, basını agrıtıyorsam, kılıcı al, hiç acımadan için rahat olarak boynumu kes gitsin..."
• Sevgilim, sen çok iyi bilirsin ki, ben sensiz yasamak istemiyorum, ölüyü dirilten Allah´a yemin ederim ki, ölüm
bana ayrılıktan daha tatlıdır, daha hostur.
• Benim seni nasıl sevdigime inanmıyor musun ki, benden yüz çevirdin Sana her zaman "Düsmanların sözleri
asılsızdır, iftiradır." demiyor muydum
• Sen benim canımsın, ben cansız nasıl yasarım Sen benim gözümsün, ben gözsüz nasıl görebilirim
25.Gerisin geriye git, bizi de beraber götür!
Mef´ülü, Mefa´îliin, Mef´ulü, Mefa´îliin
(c.I, 85)
• Ey sevgili; Allah rızası için olsun, bana acı da, altın gibi sararmıs olan yüzüme bir bak! Bizi, senden ayrı bırakma,
nereye gidersen bizi de beraber götür!
• Eger tenezzül eder de gelir, gönlümüze girersen, etegini topla, içeri öyle gir ki, etegin gönül kanına da degmesin,
kirlenmesin.
• Ey sevgili, senin güzelligini görmeyen, ay yüzlülerin körlüklerine ragmen bir dog da, ayın yüzüne siyah bulutlarla
bir perde çek, böylece ay görünmez olsun, senden baska gökte ay kalmasın.
• Sevgili; "Sizlere selamlar olsun!" deyince, bu ses bütün alemi tuttu. Neseden gönül secdeye kapandı, can da
beline gayret kemerini kusandı.
• Mum gibi her gece yanardım, seher vakti gelince söndürülürdüm. Fakat gevgili, bu gece senin askınla öyle
kendimden geçtim ki, gece ile gündüzü fark edemiyorum.
26. Üzüm sarabı îsa ümmetinindir,
Mansur sarabı da Muhammed ümmetine mahsustur.
Mefulii, Mefa´îlün, Mef´ulii, Mefa´îlün
(c.I, 81)
• Ey can sakîsi! Kadehi, yıllanmıs eski sarapla doldur da bize sun!... 0 sarap gönlün yolunu keser, insanı fanî
güzellere gönül vermekten kurtarır, din yoluna düsürür, Hakk´a kılavuzluk eder.
• 0 sarap herkesin bildigi üzüm sarabı da degildir. 0 sarap gönülden kaynagını alır, gelir ruhla karısır, cosar
köpürür. Can sarabı olur. Her seyde Hakk´ın kudretini gören, Hakk´ın sanatını müsahede eden asıkın gözü sarapla
mahmurlasır.
• Herkesin bildigi üzüm sarabı 9sa ümmetinindir. Mansur sarabı da Muhammed ümmetine mahsustur. Bu sarabın
kadehi yoktur. Kadehsiz içilir.
• Üzürn sarabından mahzenlerde küpler dolusu vardır. Bu saraptan da küpler olusu var. Var ama bu küpü
kırmadıkça, yani bedene ait nefsanî duyguları dürmedikçe, Mansur sarabını tadamazsın.
• Üzüm sarabının bir damlası bile seni senden alır, bütün islerini altına döndürür benim su altına benzeyen kadehe,
canım feda olsun...
• Mansur sarabı üzüm sarabı gibi herkese her zaman sunulmaz. Mansur sarabı ançak ,yatagını, yastıgını devsirip
kaldıran, gecesini uyku ile öldürmeyen Hakk asıkına seher vaktinde sunulur.
27. Sen yaralara merhemsin, dertlere dermansın.
Mefulü, Mefa´îliin, Mef´ülü, Mefa-îliin
(c.I, 87)
• Ey sevgili, basın hakkı için, bizi böyle perisan bir halde bırakma! Ey salına salına yürüyün selvi, bize o boyu, posu,
o edayı göster!
• Zulümlerle, haksızlıklarla, günahlarla gizlenmis olan su yeryüzünü, güzel ve parlak yüzünle neselendir, sevindir,
su gök kubbeye baska bir günes göster!
• Canları yol bilir, yol gösterir bir hale getir. Madenleri altınlarla doldur. Bir zelzele ile, uyuyan denizi uyandır, onu
aska düsür, costur, köpürt!
• Sen öyle yüce bir varlıksın ki, günes bile senin devletinin, ikbalinin gölgesine sıgınır, devlet kusunun gölgesi ne
ise yarar
• Sen hem Allah´ın rahmetisin, hem yaralara merhemsin, hem dertlere dermansın; bir hekim olarak su ask
hastasına bir ilaç ver!
• Sen ask bahçesinin bülbülüsün, hayırlı temiz kisilere ilahî ask sarabı sunarsın, sen canların canı oldugun için
bassızsın, ayaksızsın.
• Ya Rabbi, sende neler var! Ne kudret var! Ne güç var! Sen lütfunla bır bahar gibisin, granit taslarını, kayaları bile
ise güce sokarsın...
• Bazen bir nür parlatırsın, gözleri kamastırırsın, bazen de, yüzlerce tufanın söndüremedigi, yatıstıramadıgı bir fitne
koparırsın, insanları perisan edersın; hikmetinden sual olunmaz.
28. Ben göklere bile ask atesi attım, onları tutusturdum.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´Olü, Mefa-îlün
(c.I, 89)
• Herkese rezil olmak istemiyorsan, benim su ögüdümü dinle: "Ben insan seklinde bir afyon küpü gibiyim, sakın
benim agzımı açma!
• 9stersen beni ateslere at, ates bana ne yapabilir Ben degil gönüllere, göklere bile ask atesi attım, onları
tutusturdum, yaktım, yandırdım. Oralarda yüzlerce kavga, yüzlerce gürültü çıkardım.
• Gökyüzü tamamıyla bas, yeryüzü de tamamıyla ayak olsa, ben ne gökyüzüne bas korum, ne de yeryüzüne ayak
basarım. Çünkü ben bunların her ikisinden de degilim; ben baska bir yerdenim, baska bir alemdenim.
• Ey bizim efendimizin, sahibimizin gönüldeki saf sarabından bize saraplar sunan sakî! Bize bir kadeh daha sun! Bu
lütuflara nail oldugumuz için sükretmek bize daha çok yakısır.
29. Senin sevgini idrak hususunda bizler çocuklar gibiyiz.
Ey can gel de bizi çocukluktan kurtar.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü. Mefa´îlün
(c.1, 88)
•Ey ay yüzlü sevgili; hos geldin, sefalar getirdin! Ey cana neseler veren gül varlık, neselerle gel, dünya hayatının
bize getirdigi üzüntülerden, kederlerden bizi kurtar. Sen zaten hep böyle idin, neseler getirirdin, neseler bagıslardın,
Dilerim sag oldukça hep böyle ol!
• Ey her nesenin süreti, sekle, bedene bürünmüs hali; sen bastan basa nesesin, gönlürnüzde bir yadsın, bu yüzden
seni yad ettigimiz zamanlar, gönlümüz nese ile dolar, içimiz rahatlar. Sen, yalnız, nesenin sureti degil, aynı zamanda,
Allaha duyulan askında suretisin. Hakk´ın güzelligi sende tecellî ettigi ,için seni seven dolayısıyla Hakk´ı sevmis olur. Bu
yüzden daima, gönlümüzde ol gönlümüzde yasa!
• Ey can; senin sevgini idrak hususunda bizler çocuklar gibiyiz." Ey cangel de bizi çocukluktan kurtar! Çocuk
oldugumuz için dadıya muhtacız, onun sevgisi ile, onun ihtimamıyla yasıyoruz. Gel de bizi dadıya, ona buna muhtaç
olmaktan kurtar! Bizi olgunluga ulastır da, seni idrak edelim, yalnız seninle senin askın ile yasayalım.
"Su hadîse isaret var: "Seni sanına layık bir sekilde tam bir irfan ile idrak edemedik, bilemedik."
• Biz kendimizi tamamıyla dünya islerine verdik. Bir çok isteklere, emellere düstük. Hep dünya için çalısıyoruz;
servet, söhret, yüksek mevki hırsıyla didinip duruyoruz. Bu yüzden de kederden, sıkıntıdan kurtulamıyoruz. Gamlardan,
kederlerden kurtulmak için ese, dosta sarıldık. Eglencelere kapıldık. Ey def! Sen bizim su halimize candan, gönülden
feryat et! Ey ney sen de agla, inle!
• Ey gönül! Sen güzelsin, o Hüsrev´in yüzünden büsbütün güzelles, eger hos bir Hüsrev´sen, o güzel Sirin´in
Hüsrev´iysen gerçek aska düs de Ferhat ol!
" Ferhat dagları delerek su yolları yapmakta mahir bir mühendis, aynı zamanda, bir hükümdarın yegeni olan Sirin
adlı güzel bir kıza gönül vermis meshur asıktır. Sirin´e, Ferhat´tan baska, bir hükümdarın oglu olan Hüsrev-i Perviz de
asık olmustur. Bu kızı elde etmek için Ferhat akıl almaz gayret sarf etmis, dagları delmis, kayaları oymus. Ferhat ile
Sirin dogu edebiyatında Leyla ile Mecnun gibi meshur olmus, bir çok sairler bunların ask hikayelerini anlatan kitaplar
yazmıslardır. Faruk Nafiz merhum da Çoban Çesmesi adlı siirinde bu konuya temas etmistir:"
"Gönlünü Sirin´in askı sarınca
Yol almıs hayatın ufuklarınca
0 hızla dagları Ferhat yarınca
Baslamıs akmaya çoban çesmesi." ,
Mutasavvıflar bu hikayeden baska manalar çıkarmıslardır. Onlara göre, Ferhat Hakk asıgıdır, sevgilisi ugruna deldigi
daglar, benlik, enaniyet dagıdır.
30. Ask geldi, benim elimi bagladı, düsüncelerim dagıldı.
Mef´ulii, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c,I, 82)
• Sevgili süslendi, güzellesti, onun her zaman böyle olmasını isterim. Allah´ın inayeti ile, onun bazı sapkınlıkları,
sapık görüsleri gitti. Kafirligi iman haline geldi, onun hep böyle olmasını dilerim.
• Gönlümü inciten, yüzüme karsı kapıyı kapayan sevgili, dostların gamı ile gamlanmaya basladı. Onun hep böyle
olmasını dilerim.
• Eskiden kendini çok seviyordu. Yalnız kendini düsünüyordu. Sarabı bile yalnız basına içiyordu. Yalnız basına zevk
ediyordu. Halbuki simdi, kapısını herkese açmıs, evini misafırlerle dolduruyor. Onun her zaman böyle olmasını
diliyorum.
• Gece, geçip gitti, sabah sarabının içilme zamanı geldi. Gam defolup gitti, neseler, feyizler yüz gösterdi. Mutluluk
günesi dogdu. Parıl parıl parlamaya basladı. Ben bütün zamanların böyle olmasını dilerim.
• Mahzun olanların, gönülleri kırılanların devleti, manevî kuvveti ve ask ile deli olanların himmeti yüzünden, bizi
dünyaya baglayan zincir zorlanmaya basladı. Bunların hep böyle olmasını dilerim.
• Su esen rüzgara, su ask rüzgarına dikkat et! 0 gitti sirin dudakları oksadı, onların büyüsü ile neye uydu, onunla
feryat etmeye, onunla beraber inlemeye basladı.
• 0 ay dogdu da, iki dünyayı da gül bahçesine çevirdi. Bütün bedenler, can oldu, daima böyle olmasını dilerim.
• Onun kahrı, tamamıyla rahmet kesildi. Zehri bastan basa, sirine döndü bulutu sükürler yagdırmaya basladı.
Daima böyle olmasını dilerim.
• Sus ki, ben mest oldum. Ask geldi, benim elimi bagladı. Düsüncelerim dagıldı,
31. Biz senin güzelliginin sundugu sarapla mest olmusuz.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü,
(c. I. 90)
• Senin yüzünden gamlara düstügümüz, çok acılar çektigimiz için biz çok mutluyuz. Biz hem senin askının
mahremiyiz, en yakın dostuyuz, hem de senin..
• Biz hem senin yüzünü hayranlıkla seyrediyoruz. Hem de güzelliginin sundugu sarapla mest olmusuz. Hem de seni
daha iyi görüp neselenmek için evinin damına çıkmısız.
• Sen, her derde derman olan, her zorlugu yenen Süleyman´ın canısın. Senin yüzünden dev de, peri de deli oldular,
daga düstüler. Ey sevgili, sen, hem de canların huzur evisin.
• Ey sevgili, bütün canlar, senin güzel yüzüne dalmıslar da kendilerinden geçmisler, gönüller de senin nefesinle
nurlanmıslardır.
• Ben senin askınla mest olmusum. Sanki basım senin güzelliginin sarabıyla dolmus. Sevgili, ben senin güzelliginin
yüzünden çok sadım, çok neseliyim, çok mutluyum.
• Ey dost, Ka´be´nin yanında kaynayıp duran zemzem suyuna, senin zemzem suyun karısmıs da o yüzden
tatlılasmıs, o yüzden hacılar onu paylasamıyorlar, hep ona dogru kosuyorlar, kaplarını dolduruyorlar.
32. Asıklar meclisinin tek bir mumu baska meclisin yüzlerce mumuna deger.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün.
(c.I, 74)
•Sen hakîkati istiyorsan bile bize uymak, bizimle beraber onu arayıp durmak zorundasın. Saz çalarak türkü
söylemeyi bilmesen bile bizimle beraber çalıp söylemeye mecbursun.
• Sen Karun gibi dünyanın en zengin adamı olsan, asık olunca iflas ederek elinde ´hiçbir seyin kalmaz. Padisah bile
olsan, bizimle beraber olunca senin de kul olrnan gerekir.
• Bu asıklar meclisinin tek bir mumu, baska meclisin yüzlerce mumuna deger, yüzlerce mum yerine geçer. Sen
ister ölü ol, ister diri, bizimle beraber olunca baska türlü bir dirilik elde edersin.
• Sen bizimle beraber olunca, hakîkati görürsün. Yalnız dudaklarınla degil gül gibi bütün bedeninle gülmege
baslarsın. 0 zaman ayaklarındaki dünyaya ait istek bagları çözülür, hayrete kavusursun ve her sey sana apaçık
gösterilir.
• Bir an dervis ol! Dervislik hırkasına bürün de gönülleri diri olan velileri gör´ 0 zaman üstündeki atlas elbiseleri
atarsın da bizimle beraber hırka giyersin.
• Tohum yere düsünce, toprakta canlanır, biter, boy atar, bir fidan olur. Bu remzi, bu ince sözü anlarsan, sen de
bize uyarsın, sen de gururu, benligi bırakır, bizimle beraber yerlere düser, topraklara karısırsın.
• Tebrizli Sems, gönül goncasının kulagına dedi ki: "Nefsanî isteklerden kurtulur da, gönül gözün açılarsa; sen de
bizimle beraber görülecek seyleri gorursun.
Hz. Mevlana bu yedi beyitlik gazelinde Hakk yolcularını birlige davet etmektedir.
33. Ben yalnız agzımla degil, gül gibi bütün bedenimle gülüyorum.
Mefulü, Mefa´îliin, Mef´ulii, Mefa´îlün,
(c. I, 84)
* Yalnız dudaklarımla, agzımla degil, gül gibi bütün bedenimle gülüyorum.çünkü, ben, beni bıraktım, benden
vazgeçtim; onunla, yani Padisahlar Padisahı ile halvetteyim.
• 0, bir seher vakti elinde mesale olarak geldi. Gönlümü atese verdi. Sonra onu aldı, göklere yükseldi. Ey ask atesi
ile tutusturdugu gönlü alıp götüren azîz varlık; canı da al göge ulastır. Gönlü yalnız bırakma!
• Kızgınlıga kapılıp, hasede düsüp de su garip canı, gönüle yabancı etme, onu burada bırakıp da yalnız gönlü
götürme!
• Ona Padisaha yakısır bir sekilde kibarca haber gönder, niyazda bulun; "Ey Padisahım!" diye yalvar. "Vakit
geçirmeden umümî bir davet yap; herkesi çagır! Gönlü yanına aldın. 0, ne zamana kadar seninle olacak da, can
yapayalnız su kirli yeryüzünde sürünüp duracak Bu hal, padisahlıga yakısır mı Bunu da yanına al!"
• Dün gece yaptıgın gibi, bu gece de gelmezsen, bu gece de yalvarıslarıma kulak asmaz, dudagını yumar bir sey
söylemezsen, canı alıp götürmezsen;yalnız feryat etmem, yüzlerce gürültüler koparırım, kargasalıklar çıkarırım.
34. Böyle güzel bir bag gönüllerde bile düzenlenmemistir.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa-îlün, Fe´uliiıı
(c.I, 92)
• Ne güzel bag, ne güzel bag, böyle bir bag gönüllerde bile düzenlenmemistir. Orada dolasan dilberde de ne güzel
boy, ne güzel yüz var. Allah onu kutlasın, yüceltsin.
• Ne güzel ısık, ne güzel nur, ne güzel ser, ne güzel bela, ne güzel cevher, ne güzel güvenilecek, dayanılacak dost!
• Ne güzel mülk, ne güzel mal, ne güzel hal, ne güzel konusma, tecellî gönüllerinde uçup duran ne kutlu kanat!
• Dünya nimetlerine aldırmayan, onları elinin tersi ile arkasına atan can, bilsen ne kadar ilerilerdedir, ne kadar
degerlidir! Onu takdir etmeyenin alkıslamayanın boynunu vur!
• 9ster yeryüzünün cüz´leri ol, ister Ruh-ı Emîn, yani Cebrail ol, Allah´ın büyüklügünü, kudretini görünce , (=Celali
yücedir) de!
• Sen, hem bezsin, hem bezi suya çırpansın, hem üzümsün, hem de üzümü sıkansın Çırp,sık,süz,ama elini
bulastırma, yani pek derinlere inme!
• Sus, sus, fazla ileri gitme, sözden anlamayanların toplantı yerinde böyle açık söyleme, "Allah"tan "kul"dan söz açma!
35. Bu dünyada gördügümüz güzellikler, güzel eserler canları Hakk´a götürürler.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe-ulün
(c.I, 97)
• "Mısır´a gittim, seker satın aldım" diyorsun. Diyorsun ama, açıkça söylemiyorsun. Sen, Mısır´da seker satın
almadın, altın kemerli Yusuf´u aldın.
• Sehirde böyle bir güzeli kim görmüstür Böyle "ay" gibi bir güzeli kim bagrına basmıstır.
• Geceleri herkes uykuda iken yıldız sayanlara, yani uyumayan Hakk asıklarına, ay, ısıkları ile öpücükler gönderir,
onları oksar, sever.
• Su dünyada gördügümüz güzellikler, güzel eserler, hassas duygulu insanların canlarını, gönüllerini alırlar, o
eserleri yaratana götürürler. Sanki, Allah yarattıgı eserlerini hamal eder, canları, gönülleri onlara yükler, kendine dogru
çeker.
• Bu dünyada süphe ile neye baktımsa onu bulamadım, göremedim, çünkü güzellere hayran olma duygusu, bu
yücelik, bu tali ancak Hakk´la görenerde, Hakkın görüsüne sahip olanlarda vardır.
• Seher vakti gelininin yani mürîdin, gözüne sürme çekip görüsünü artırmak için günesin gönlüne yani mürsidin
gönlüne padisahlara mahsus atesi koymak gerekmektedir.
• Ey dost, günese benzeyen, güzel nurlu yiizün baska bir yerde olmadıgı için, gölge gibi akılsızca senin pesine
düsmüsüz, kosup duruyoruz.
• Zavallı akıl, gönül kıran bir insafsızı bulur da, onu bagrına basar. Ruh da yol kesen eskıyayı bulur, onu kendine
dost sanarak, alır, gönül evine getirir.
• Göz, güzellerin dudaklarına la´ller, dislerine inciler armagan eder. Yüz ise gümüs renkli bedenlere sahip güzeller
karsısında sararır, solar, sanki onlara altınlar basar, altınlar hediye eder.
36. Senin askın, çorak topragı bile gül bahçesi haline getirir.
Mefulü, Mefa´îliin, Mefulil, Mefa´îllin,
(c.I, 78)
• Ey saki; kadehi Hakk asıgının sarabı ile doldur! Yanmıs, kavrulmus gönüllere Rabbanî sarap sun!
• 9lahî askla kendinden geçmis kisilerin meclisinde ekmekten az bahset Sunu iyi bil ki, ilahî ask suyuna dalmıs
kisiler, sudan baska bir seyle uzlasamazlar.
• Ey can! Senin nezaketinden, inceliginden, onun tatlı olan hitabından beden utandı da yere serildi, yıkıldı, harap
oldu. Surada gömülü bulunan defineyi bul çıkar da bu harabeyi süsle, güzellestir!
• Senin askın, çorak topragı gül bahçesi haline getirir. Dalgan, buluta benzeyen gözü, inciler saçar bir hale kor.
• Sarabımızı çogalt, bize çokça sun! Uykumuzu da tut, bagla, artık bize gelmesin Cünkü, uykuya dalan kisinin,
gecenin güzelliginden, feyzinden hiç haberi olur mu
• Manen gökyüzüne yükselip, Allah´ın misafiri olanlar, meleklerle aynı kadehten, ıçerler, yeryüzünde yasayan
insanlardan, iyilikler yapan, insanlara yararlı olan sevap kazanan fazîletli kisilere de sarap gökyüzünden verilir.
• Onun sevdigi gerçek kulunun dudagı, onun taslarına, ibriklerine dokunur,onun kaplarından içer, o sarap ancak
takva küpünde -çekinip sakınma küpünde- bulunur. Baska küplerde onu arama, bulamazsın.
• 9lahî sarapla mest olmus, kendilerinden geçmis Allah´ın has kullarının halini, ayık adam ne bilsin Ebu Cehil,
sahabenin hallerini nereden anlayacak
37. Sen esege binmissin de, ondan bundan;"Esek nerede " diye soruyorsun.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Pe´ulün
(c.1, 100)
• Ey dünyaya yeniden can veren güzel, gel, gel de, dünya islerini çok iyi bilen ve kendini tamamıyla dünyaya veren
aklı avare kıl, onu içten, güçten et!
• Ben, bir ok gibiyim, atmadıkça uçmam. Gel de yayını kur, beni bir daha at!
• Herkesten sakladıgım ayıplarım, günahlarım, senin askın yüzünden yine meydana çıktı. Damdan, yani ötelerden,
gökyüzünden baska bir kurtulus merdiveni gönder de, onunla günahlarla gizlenmis su yeryüzünden kurtulayım.
Yukarılara çıkayım, arınayım.
• Bana; "Dam, yani öteler hangi taraftadır " diye soruyorlar. Öteler, canların bulundugu tarafta, canı getirdikleri
yerdedir.
• Öteler, bedenimiz her gece uykuya dalınca, rühların gittigi taraftadır. Sabah olunca, yine o taraftan gelir.
Bedenimize girerek bizi uyandırırlar.
• Bahar mevsimi bile, zamanı gelince yeryüzüne ötelerden kalkar gelir Sabah da günesle beraber ötelerden
gökyüzüne ısık gönderir.
• Sen, zaman zaman bir seyler ararsın, kurtulus yolları düsünüyorsun, onu içinde hissedersin fakat bulamazsın,
ondan bir nisan, bir iz bulamazsın Çünkü o, nisansızdır, izsizdir. Iste senin gönlüne bu duygular da hep ötelerden
gelmektedir.
" Molla Camî hazretlerinin Türkçe´ye manzum olarak tercüme edilen su kıt´ası, anlasılması anlatılması zor olan bu
beyti açıklamaktadır:
"Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imissin,
Canlarda ve tenlerde nihayet hep sen imissin, .
Alemde nisan isteridim ben sana senden,
Gördüm ki bu alemde nisan hep sen imissin."
• Zavallısın, bos yere neyi arıyorsun Sanki sen esege binmissin de, sundan bundan; "Esek nerede " diye
soruyorsun.
38. Gel, aklı sarhos edelim, uyutalım.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´ülün
(c.I. 101)
• Gel sevgilim gel; seninle, sevdayı da deliligi de yakıp yandıralım. îçki yerine her an kan dalgası içelim.
• Hayır kan dalgasını bırakalım da, cehennem alevlerini içelim. Mest olalım, kendimizden geçelim, kendimizden
kurtulalım, yücelere çıkalım, gökkubbe-sini delip yırtalım, ötelere gidelim.
• Zevali olmayan sem´e, can ısıgına gökyüzü yarar mı Sem´-i can gökyüzüne ne yapsın 0 gökyüzüne çıkabilir mi
Su iki basasagı gelmis kandil gibi solgun ısıklar saçan günes ile ay onun ne isine yarar.
"Bu beyitler bize Seyh Galip hazretlerinin;
"Giydikleri afilab-ı numuz / 9çtikleri sule-i cihan-suz." beyti ile; "Bir sulesi var ki. çem´-i canın / Fanüsuna sıgmaz
asumanın" beyitlerini hatırlatmıyormu
•Hırsızın elini kesmek adet degil midir Gel sevgilim, biz de seninle Allah´ın hir lutfu olarak basımıza gelen gamı
çalan o gam hırsızının elini keselim. Cünkü o, bizim pek zavallı olan hiç gücü kalmamıs, yüzlerce defa zayıf düsmüs
bulunan aklımızı da çaldı.
• Hıısızın elinden kurtardıgımız akıl basımıza bela olmasın diye, ancak padisahların içtigi saf sarabı onun kadehine
dökelim de, o hünerli aklı sarhos edelim uyutalım.
• Onu uykuda bile rahat bırakmayalım. 0 hırsız, sarhos olur olmaz onu sopa çekelim, dayak atalım. Çünkü o çok
hileler bilir, çok büyüler yapar ve bizi hak yolundan alıkor.
• Gerçi o pek kurnazdır, cin fikirlidir. Hilecilerin ustasıdır. Ama o, zamanımız insanlaıının hilelerini ne bilecek
Çünkü, zamanımızda, insan sekline giımis seytanlar aramızda dolasmaktadır.
• Dayak attıgıınız aklı kendi haline bırakmayalım, bu defa onu baska türlü bir sarapla öyle sarhoç edelim ki, öyle
kendinden geçirelim ki, kendine gelince, bulundugu yere nereden, hangi yoldan geldigini biiemezsin.
39. Biz dünyada senden baska güzel göremiyoruz.
Mefülü. Mefa´îlün, Fc-ulün
(c. I. 114)
•Sevgili, gönlümde yalnız sen varsın, senden baskası benim için keıpiç gibi, taç gibidir, kaya gibidir.
• Dünyada her asık, kendine bir güzel seçmistir. Ona gönül vermistir. Ama biz zaten dünyada senden baska bir
güzel göremiyoruz.
• Ey can; eger senden baska bir ay yüzlü olsaydı, onu gözümüz görmezdi Senden baskasını da biz kıskanmayız.
• Ey insanlar; tek ondan, onun güzelliginden bahsetmeyin de, ondan baska dünyadaki bütün güzeller sizin olsun
gözüm yok.
• Güzeller güzelini, pek büyük ve essiz varlıgı manen hisseden kisi gelip geçici güzelligi bulunan, fanî olan güzellere
nasıl olur da gönül verir
• Allah´ın lütfunu ümit eden kisi, o lütuftan baska hiçbir seye gönül baglamaz
40. Seni görmedigimiz halde, nasıl oluyor da seni seviyoruz
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´uliin
(c.l, 115)
• Ey can! Ey bütün canlann, can olusuna sebep olan, ey canlara kanat verip, onları ötelere uçuran azîz varlık!
• Seninle beraber olunca ziyandan korkulur mu Ey bütün ziyanları kara döndüren sevgili!
• Ey elimize çalısma anahtarı veren ve onunla bütün dünya kapılarını açtıran dost!
• Sen bizim aramızda, bizim gönlümüzde degilsen, o çalısma gücünü bize vermiyorsan, biz ne sebeple dünya
islerine kendimizi vermisiz, didinip duruyoruz
• Nisanı, izi olmayan, kadehsiz sunulan sarabı içmemis olsaydık, bu nisanlar, belirtiler, bu duygular, bu sezisler
nereden gelecekti
• Allah´ım, sen bizim vehmimizin, süphelerimizin dısındasın, ama, bu süpheleri, bu vehimleri veren kimdir
•Sen dünyamızdan gizliysen, gözümüze görünmüyorsan, etrafımızda gördügümüz güzellerin güzelliklerin, güzel
eserlerin yaratıcısı oldugun için sana karsı duydugumuz hayranlık duygusunu kimin yüzünden hissediyoruz
görmedigirniz halde neden seni seviyoruz Ey yok gibi görünen azîz varlık!. biz birer gölge varlıgız, biz yokuz; var olan,
eserleri ile kendini hissettiren ebedî ve sonsuz varlık sensin!
41. Ölüm buraya yol bulup gelemez!
Mef´ulii, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.I, 118)
• Ay yüzlü sevgili, burada bize vefalı oldu, cefa etmedi. Bu yüzden ben burayı bırakıp asla baska yere gidemem.
• Can, hayatın ne oldugunu, yasamanın zevkini burada tattı.
• Ayagımız balçıga burada saplanıp kaldı. Ayagımızı buradan nasıl kurtarabilıriz
• Yemin ederim ki, biz buraya gönül verdik, Allah´ım buradan kimseyi sürüp çıkarma
•Ölüm buraya yol bulup gelemez. Asıl ölüm, buradan ayrı düsmektir.
• Sen günes gibi buradan dogdun, burada, sen bizi aydınlattın, nürlara gark ettin. ben burayı nasıl bırakır giderim.
• Can, burada neseli, sad, mutlu, ter ü taze bir hale gelir. Ölümsüzlügü can, burada bulur.
•Bir kerre daha örtüyü kaldır, güzelligini bize göster! Bir kere daha burada dog.
• Zevalsizlik sarabı buradadır; ey sakî, o sarabı kadehlerimize burada dök!
• Burada akan su çesme, ab-ı hayat çesmesidir. Ey sakî su kabını burada doldur!
• Gönüller burada kol kanat buldu, ötelere yükseldi. Akıl da havalandı.
42. Sevgilinin yüzü.
Mefulü, Mefa´iliin, Fe´uliin
(c.I, 122)
• Gül bahçesine benzeyen, güzel yüzünü gördüm. însanı büyüleyen o yüz, nurun kaynagı, nurun nüru gibi parlaktı.
• 0 yüz, can kıblesi idi, canların secde ettikleri yerdi. 0 yüze bakınca insan, kendini emniyette hissediyor. îfade
edilmez manevî zevkler, safalar dııyuyordu.
• Bu hali görünce gönül costu da; "0 yüze canımı vereyim, o yüze canını kurban olsun, onun ugrunda varlıgımı,
benligimi feda edeyim." dedi.
• Can da heyecana kapıldı, sema´a, dönmege basladı. 0 hem dönüyor, hem de durmadan ellerini çırpıyordu.
• Akıl ise, oraya geldi. Bu durumu görünce; "Ben bu tali´i, bu yüce mutlu´ lugu nasıl anlatayım; nasıl öveyim Bu
güzellikler karsısında ben aciz kalıyorum, bir sey söyleyemeyecegim, susacagım." dedi.
• Sevgilinin yüzünün gül bahçesinden gelen koku, ihtiyarlıktan beli ikiye bükülmüs her boyu, selvi boylu yapıyordu.
•Ask çok güçlüdür, her seyi degistirir, Ermeni´yi bile Türk yapıverir.
• Ey can; sen güzelligin tesiri ile, canlar canına ulastın, ey beden; sen de eridin, yok oldun, bedenlikten çıktın can
oldun...bütün güzelleri, güzellikleri yaratan büyük yaratıcıyı, o essiz, benzersiz, tek olan azîz varlıgı bulmak istiyorsan
gönül evine gir, gönülde oturmayı adet edin; çünkü o göklere, yerlere sıgmadı, geldi gönle girdi.
• Güzellerden, güzelliklerden duyulan manevî zevki, gönülde ara, dısarıda arama. Sunu bil ki, o lezzetli ölümsüzlük
sarabını da, ancak gönül evinde inzivaya çekilmis kisiye sunarlar.
• Sus, susma zevkine var, susma hünerini elde et, edebiyat yapma, hünerlerle dolu lafları bırak!
• Bırak da, imanını, inancını gönlünde sakla! Çünkü gönül, aynı zamanda iman yurdudur.
43. Ey insan, talihlisin, Allah seni çok seviyor, baskalarna vermedigini sana vermis.
Mef´ulii, Mefa´ilün, Pe´uliin
(c.I, 120)
• Ne zamana kadar, imansızlıga dogru geri gideceksin Küfre varma, ileriye gel artık, dine, imana gel.
• Sen zehri sifalı bir serbet gibi gör; bu yüzden zehre sarıl! Sonunda sen, nereden geldigini düsün de aslının aslına
gel!
• Maddî varlıgınla, bedeninle yeryüzüne baglısın, burada dünyaya geldin dogdun. Burada yiyor, içiyor, dolasıyorsun.
Fakat sen, yeryüzünde yasıyorsun, ama mana bakımından gökyüzünde yasayanlardansın. Gerçek inancın incilerinin
dizildigi iplik gibisin. Bütün güzellikler, hosluklar, üstünlükler sende mevcuttur.
• Hakk´ın nür mahzeni sana verilmis, sana emanet edilmistir. Sen, ne oldugunu nereden geldigini düsün de, aslının
aslına gel!
• Kendinden, kendi maddî variıgından, bedene ait nefsanî arzulardan kurtulmadan, kendini, kendi gerçek varlıgını
bulamazsın. Bu yüzden kendinden geçersen, kendi maddî varlıgından kurtulmus olursun.
• 0 zaman yeryüzünde senin için kurulmus olan, sehvet, hiddet, söhret gibi binlerce tuzaktan sıçramıs, kurtulmus
olursun. Aklını basına al da nereden geldigini düsün, aslının aslına gel!
• Sen, padisahlar padisahının halîfesi Hz. Adem soyundan geldin. Günahlarla, kötülüklerle, zulümle dolu su kirli
dünyada gözünü açtın.
• Sen nereden geldigini, nereye gidecegini düsünmüyorsun da, su dünya hayatından memnün, pek neseli
görünüyorsun. Yazıklar olsun sana! Aklını basına al da, su alçak dünyaya gönül verme, aslının aslına gel!
• Sen, her ne kadar bu dünyanın zübdesi, özü, tılsımıysan da, sen içyüzünle çok kıymetli paha biçilmez bir
madensin.
• Mezarda toprakla dolacak olan su iki bas gözünü kapa; gizli olan gönül gözünü aç, hakîkati gör de aslının aslına
gel!
• Celal sahibinin kulusun, çok talihlisin. Allah, seni çok seviyor, sana iltimas etmis, baskalarına vermedigini sana
vermis.
• Dünya malına tapıyorsun, çok zengin olmanın yollarını arıyorsun. Sehvet ve söhret pesinde kosuyorsun. Yüksek
mevkîlere çıkmak, bas olmak, ona buna hükmetmek istiyorsun. Istedigini elde edemedigin zaman, yahut elde ettıgini
kaybedince üzülüyorsun, harap oluyorsun. Bu hal, bu didinme, bu sızlanrna bu inleme, bu gözyasları ne vakte kadar
sürecek îçine düstügün acıklı halı anla da, aslının aslına gel!
• Sen, sert, kaba kayalar arasında bir la´lsin. Ama biz seni anlayamıyoruz. Senin degerini bilemiyoruz. Ne zamana
kadar bizi yanıltacaksın
• Ey dost; gizleniyor sandıgın senin gözüne apaçık görünmede ama sen idrak edemiyorsun. Aklını basına al da
hakîkati gör ve aslının aslına gel!
• 9ste Tebrizli Sems, o hakîkat padisahı karsısında sana ölümsüzlük sarabıyla dolu bir kadeh sunuyor.
•Sübhanallah, ne de saf sarap, hiç tereddüt etmeden o sarabı al, iç de aslının aslınagel!
"Bu siirin aslı gazel deyil de murabba-ı mükerrere; dördüncü mısraları tekrarlanan 8 dörtlükten ibaret nazım sekli"
Fuzulinin "Perîsan halin oldum sormadın hal-i perîsanım" mısrasıyla" baslayan murabba seklinde Fuzulî´nin
murabbaında tekrarlanan dördüncü mısra;" Gözüm canım, efendim, sevdigim, devletlü sultanım."
44. Ey zamanenin Nuh´u! Su demir atmıs tabiat gemisini yürüt de, ezilenleri kurtar!
Mef´ulü, Mefa´iliin, Fe´Olün
(c.I, 129)
• Senin gönlünü kazanmak isteyenin gönlünü kırma, artık cefa yolunda yürümekten vazgeç!
• Ey gonül, beni fazla üzerek zayıflatma, bana acı! Ben ask kurbanı olmak istiyorurn. Serîatte zayıf hayvanı kurban
etmek istemezler
.•Ben" senın mahmürunum. 0 cevher gibi parlayan saf sarab kadehini bana ver
•Bana bir nasiihatta bulun, o mahmür bir nergis gibi olan gözlerini savasa deyil barısa çagır, savasla bir sey elde
edilemez.
•Büyüçü hintliler gibi bakısları ile insanları büyüleyen gözlerine emir ver,..büyücülügü pek ileri götürmesinler.
• Asık altı kapılı, yani altı yönlü dünya hapishanesine düstü. Bu hapishanenin kapısını kır da asıkı kurtar!
• Ey ask, kardesincesine yakına gel, bize candan gönülden yaklas! Yabancılar gibi uzaktan selamı bırak!
• Ey can sakîsi! Hakk kapısında sarap sunarken haksızlık yapma, kardeslilkhakkını gözet!
• Ey zamanenin Nuh´u, su demir atmıs tabiat gemisini artık yürüt, yürüt de su haksızlıklaıla dolu, zulümle dolu
dünyada ezilen, huzursuz olan Hakk asıklarını, imanlı kisileri, hadiselerin tufanında bogulmaktan kurtar!
• Ey Hz. Mustafa´nın varisi olan velî, imanlarını kaybetmis olanları, imana getirmek için o büyük kevser kadehini
döndür!
• Senin Sur´un ne zaman üfürüleceginden haberin vardır. Haydi zamanı geldi. Paygamberlik dudagını aç, Sür´u
üfür! Üfür de ölmüs kalmıs gönülleri dirilt!
45. 0 sarabı sun da sakî, sen bizi degil canımızı mest et!
Mef´ulii, Mefa´iliin, Fe´ülün
(c.I, 124)
• Sakî, üzümden yapılmayan, insanı anlatılamaz bir sekilde mest eden "imkansızlık sarabı"nı, nisansız, izsiz olan,
ne oldugu bir türlü bilinemeyenin adın´ dan bir nisan olarak, onun adı ile anılan "ilahî çarabı";
• Birbiri üstüne çokça sun! Çünkü sen, o sarapla canımıza can katıyorsun O sarabla, sen, bizi degil canımızı mest
et, mest et de canımız, kendini tamamıyla bizden kurtarsın, ötelere gitsin
• Ey saki; her saki o ilahî sarabı sunamaz, sen, gel de sakilere, hakîkatevhanesinde sakilik nasıl olurmus göster!
• Ey Hakk asıgı, gel, o saraptan iç de tasın gönlünden, kaynak gibi cos! bedenin de canın da testilerini kır! Çünkü o
sarabın kadehe de testiye de ihtiyacı yoktur. 0 sarap kadehsiz sunulmaktadır.
• Sarap asıklarına nese ver, zevk ver, midelerine düskün olanları, ekmek isteyenleri de, sarap içmedikleri için
hasrete düsür, ekmeksiz bırak!
• Ekmek, beden hapishanesinin yıkılan yerlerini tamir eder. Çünkü o, beden mimarıdır. Halbüki sarap, can
bahçelerine yagan ilahî bir yagmurdur. 0 can bitirir. Can yetistirir.
• Ben, bedenleri besleyen yeryüzü sofrasının üstünü örttüm. Ey saki, sen gökyüzü sofrası kur! Gök sarabı küpünün
kapagını aç, Hakk asıklarına durmadan birbiri üstüne sarap sun!
• Ey Hakk asıgı, sen de, insanlann ayıplarını gören iki gözü kapa da, öteki alemi (=gayb alemi) gören gönül
gözlerini aç!
• Gönül gözlerini aç da ne mescit kalsın, ne de puthane. Bunu da tanımayalım, onu da tanımayalım. Yalnız O´nu
arayalım, yalnız O´nu tanıyalım.
• Artık sus! 0 susma dünyası, bu dünyayı seslerle doldurur. Ama o sesleri duyan kulak nerede
46. Günes de, günes gibi binlercesi de sana hasret çekmektedir.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´üliin
(c.I, 125)
• Dedın ki:"Sen bizim üstümüze bir dost seçtin!" Aman bu sözü bir daha söyleme, böyle bir sey asla olamaz,
• Sen, bizim muhtaç oldugumuz seyi gör! Delil getirmeye kalkısma, verecegini yarına bırakma, hemen pesin ver!
•Ey hurma agacı; beni bırak da senin gölgende bir güzelce uyuyayım.
• Ey asık, helvanın içinde bal ile seker nasıl birbirleri ile birlesirse, sen de gönlümde, gönlüm ile öyle birlestin.
• Elim, günese erismese bile, sen benim günesimsin. Hiç olmazsa bana, uzaklardan olsun görün!
• Günes de, günes gibi binlercesi de sana hasret çekmede, seni istemede!
47. Benlik dikenlerini gönlün ayagından çıkar da içindeki gül bahçelerini seyret!
Fa´ilatün, Pa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 132)
• Askın gül bahçeleri kan perdeleri arasında oldugu için, ölümü göze almayan, oraya varamaz. Bu sebepledir ki, ne
olduguna akıl erdirilemeyenin askı-nın güzelligi ile, asıkların çok isleri vardır. Gerçekten de Hakk´ın askının güzelligini
kim kolayca görebilir Bu yüzden Hakk asıklarının çok imtihanlar vermeleri gerekmektedir.
• Akıl der ki: "Varlık aleminin altı tarafı da manilerle, engellerle çevrilmistir´ bu engelleri asarak dısan çıkmaya yol
yoktur!" Ask akla der ki: "Sen aldanırsın. Yol vardır, ben, defalarca o yolu astım, dısarı çıktım."
• Akıl bir pazar gördü de, orada pazarlıga, alıs verise giristi. Halbuki ask, akıl pazarlannın ötesinde de nice pazarlar gördü.
• Nice gizli Mansurlar askın canına güvendiler de kürsüleri, minberleri bıraktılar, dar agacına çıktılar. ;
• Mansur sarabı içen asıkların, iç alemlerinde inkarlar vardır. Gönülleri kararmıs akıllıların ise, iç alemlerinde inkarlar vardır.
• Akıl diyor ki; "Yokluga ayak atma ki, orada dikenler vardır." Ask ise "Dikenler orada degil, dikenler sende, senin
içindedir!" diyor.
• Kendine gel, sus da varlık, benlik dikenlerini gönlün ayagından çıkar;içindeki gül bahçelerini seyret!
• Ey Tebrizli Sems! Sen, harf bulutu altında gizlenmis bir günessin. Senin günesin dogunca, sözler yok olur, dagılır,
gider.
48. Meyve zamanında bahçeye gel de, yüzlerce Hallac´ı daragacında asılı gör!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 1, 133)
• Senin askının gamzesi, bakısı taç, taht sahibi bir padisaha bile bir arpa kadar deger vermez. Bir ihtiyaç sahibini,
aska susamıs birini görünce onu gönlüne alır.
• Asık, sevgilinin ayakları altına atlaslar, agır ipekli kumaslar dösemek için cigerinin kanı ile atlas yaygılar, ipek
kumaslar dokur.
• Ask, güzellik padisahının damına çıkılacak bir merdivendir. Sen gel de Miraç hikayesini asıgın yüzünden oku!
"Mirac hikayesi, Elmalılı Merhumun tefsirinin 3151. sayfasında geçen su beyti hatırlattı: Renk aleminden mücerret
olan Mi´rac hikayesini, ben bî-dile, yani vecde müstagrak olmus b ayılmıs olan bana sorma. Katre derya oldu. Bilmem ki,
peygamber ne oldu Ancak bu makam tefekkür edilirken hulul ve imtihan saibelerinden sakınmak tenzihinden asla
gaflet etmemek gerek."
• Meyve, nasıl agaçta biter, olgunlasırsa, asık da asılma ile, ölümle yasar. 0nun ıçın meyve zamanında bahçeye gel
de yüzlerce Hallac´ı daragacında asılmıs gör
"Muhakkak ki, ölümde hayat vardır." Hallacde böyle söylemisti."
• Ask, gönül sehrini her zaman yagma eder durur da asık onun için dagınık, sözler söyler.
49. Siz yoksanız, içtigim sarabın nesesi de, zevki de olmasın!
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 138)
• Siz olmadıktan sonra yüzümüze altın dalgası vurulsun, sararıp solalım. Siz olmadıktan sonra gönül denizinin
dibinde inci de olmasın.
• Nese bahçesinde yetisen agaçların dalları çok kuvvetli, yesil yapraklarla süslenmis, ter ü taze. Fakat siz
olmazsanız, dallar kurusun, yesermesin.
• Gönül devlet kusu, size gölge düsürecegi yerde geldi, gölgenize sıgındı, orada karar kıldı. Fakat siz olmazsanız, o,
atesler içine düssün, yansın.
• Elest sarabını içtikten sonra, yüz binlerce can, kendinden geçti, feda olu. gitti. Akıl diyor ki: Siz yoksanız basımda
o sarabın nesesi de, zevki de olmasın
• Güzel yüzünü hemen görmem için, gözümde nurdan yüz tane kanat var´ Siz olmazsanız, iki gözümde de yüz degil
tek bir kanat bile olmasın
50. Canımızın gül bahçesi, sizsiz gül bitirmesin!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilSt
(c.1, 140)
• Siz bulunmadıkça dünyada derdimize derman bulunmasın. Siz olmazsanız .ölüm gelsin, bizi bulsun. Sizsiz hayatı
ben ne yapayım Sizsiz can da olmasın,istemem.
• Açıkların gönülleri; sizden baska hiç kimse aydınlanmasın, nurlanmasın. Canımız1gül bahçesi, sizsiz gül bitmesin,
bitmis olan gülleri de sizsiz gülmesin kokmasın.
• Akıl görünmez gizli bir padisahtır, Gökyüzü de, sanki onun çadırıdır. Siz olmayınca bu padisahın tacı da olmasın,
tahtı da, çadırı da!
• Askı, asıklara sarap dagıtırken gördüm de ona dedim ki: "Sevgili olmadıktan sonra sarap ne ise yarar Canımız
sarabı da, sakiyi de görmesin."
• Sevgilim, ölü canlara :siz Hz. îsa´nın nefesi gibisiniz. îstediginiz zaman onları diriltebilirsiniz. Fakat siz yoksanız
hiçbir sey olmasın. Ne saltanat olsun, ne Mısır olsun, ne de Yusuf-ı Kenan...
• Biz bugün Semseddin´in askı ile pek hosuz, yüzümü altın gibi sararttım, dedim ki: "Sevgili olmadıktan sonra
dünyada altın madenleri de olmasın."
51. Bir gül bahçesine benzeyen yüzün ebedî olarak ter ü taze kalsın.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c. I, 139)
• Ey bızim canımıza rahat ve huzur veren sevgili; bedenin hastalık görmesin,bütün hastalıklar senden uzak olsun.
Ey bizim gören gözümüz, kem göz de senden uzak olsun.
• Ey ay yüzlü sevgili senin sıhhatin, yalnız bedeninin sıhhati degildir. Canın cihanın da sıhhatidir. Sen, hasta
olursan, can da, cihan da hasta olur. Ey ayüzlüm. bedenin sıhhatte olsun
• Ey bedeni cana benzeyen, can gibi olan sevgili, bedenin afiyette olsun.iyilik gölgen basımızdan eksik olmasın.
• Bir gül bahcesine benzeyen yüzün ebedî olarak ter ü taze kalsın. Çünkü orası gönlün dolastıgı yerdir. Bizim
çayırımızdır, bizim ovamızdır.
• Hastalık, senin güzel bedenine gelmesin de bizim canımıza gelsin; gelsin de bizim canımız senin hastalıgınla
akıllansın.
52. Sen gelince, bedenimin her zerresi neselenir.
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.1, 141)
• Bütün dostların tas gibi degersizdir de, sen neden mercan gibisin Gök hepsine karsı beden gibidir de, seninle
canlanır, hayat bulur; bu neden böyle oluyor
• Sen geldigin zaman bedenimin her zerresi neselenir, heyecana kapılır, el çırpmaya baslar. Fakat sen gidince de
hepsi aglamaya, feryat etmeye baslar;, bu neden böyle oluyor
• Hayalin gönlüme gelince, bedenimin her zerresinin dudagı güler, fakat sana düsman olanlara karsı da her zerrem
dis olur, her zerrem dis bilemege baslar. Sevgilim bu neden böyle oluyor
• Senin kasın, gözün, senin yüzün ve yüzünde benin olmayınca, bu akıl ümmî olur, okumayı yazmayı unutur,
bilmez olur. Fakat senin güzel yüzünün hatlarını görünce, yazıları okumaya baslar. Bu neden böyle oluyor
• Bedenim, canıma; "Onun askını bırak, onun pesinde kosma!" der durur. Can da bedene der ki: "Ab-ı hayat
kaynagından çekinmek akıl karı mıdır " Bu neden böyle oluyor
• Senin yüzünde peygamberin güzelligi, Allah´ın güzelligi var. Böyle olunca, can nasıl olur da sana iman etmez
53. Dün gece bir yıldızla sana haber gönderdim.
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat ft
(c.I, 143)
• Dün gece bir yıldızla sana haber gönderdim. "Benden o ay yüzlü sevgiliye selamlar götür!" dedim.
• Secde ettim de, dedim ki: "Bu secde, gögsü günes gibi parlayan o güzele, harareti ile tasları bile altına döndüren
o sevgiliyedir."
• Gögsümü açtım ona, yaralarımı gösterdim. "Hiç acımayan, kan dökmekten zevk alan o sevgiliye durumumu anlat,
benden haber ver!" dedim.
• Uyusun diye çocugu besikte nasıl sallarlarsa, ben de gönül çocugum aglamasın, sussun diye yerimde
duramıyorum. Saga, sola kosuyorum.
• Ey her an benim gibi, çaresiz kalmıs, yüzlerce kisinin imdadına yetisen, çareler bulan sevgili, su gönül çocuguna
süt ver de bizi saga sola kosmaktan kurtar!
• Allah´ım; aglayıp duran, sızlanan, zaman zaman feryat eden bu gönlün yeri, ötelerde, vuslat sehrinde idi. Bu
zavallı gönlü daha ne kadar zamanellerde aglatacak, inleteceksin
54. Anaların rahimlerinde bulunan çocuklar bile senin lütfunla oynarlar.
Müstef´iliin, Fe´ülün, Müstef´ilün,
(c. 1186)
• Ey subası; o akan rahmet çesmesini, ilahî çesmeyi aç, aç da gönül bahçeleri uyansın, ask çiçekleri gözlerini açsın.
´
• Zaten senin pek güzel olan kara gözlerinin derin karanlıgında ab-ı hayat gizlenmistir. Bu sebepledir ki, senin göz
bebeklerini gören gözler, oradan ab-ı hayat içtikleri için canlanmakta, büyümekte; adeta birer nür denizi kesilmektedir.
• Senin lutfun, ihsanın olmasa kimsecikler oynamaz. Dünyada görünen bütün varlıklar, insanlar, hayvanlar,
balıklar, kuslar, böcekler, gözümüzün gördügü bütün zerreler senin lütfunla, senin askınla oynayıp durmaktalar. Hatta
anaların rahimlerinde bulunan çocuklar bile, senin lütfunla oynarlar, saga sola dönerler.
• Rahimde oynamak da nedir ki Yoklukta oynamak da bir sey mi Çocuk, yokluktan bu hale gelinceye kadar
geçirdigi merhalelerde ne oyunlar oynadı. Mezarlardaki kemikler bile senin nürunla oynar dururlar.
• Dostlar bizi, dünya perdelerinde karagözler gibi çok oynattılar. Bu dünyada, çesitli merhalelerde oynayıp
durdunuz. Simdi vakit geçirmeden, o hakîkat cihanında, öteki dünyadaki oyuna, oynamaya hazırlanın.
• Canlar, su etten, kemikten yaratılmıs bedenleri ile, kaba saba kalıplar içinde böyle oynarlarsa, o agır beden
yükünü attıklan zaman nasıl oynarlar, onların oyunlarını o zaman seyret!
• Dogmadan önce, daha ana rahminde iken, o daracık yerde canlandıgımıza, can bagıslandıgına sükretmek için,
rahimlerin kara kilitlerinde çok tepındik oynadık.
• Hepimiz, bütün insanlar, oynaya oynaya su bedava olan sayısız dünya nimetlerine sükretmek için Hakk´ın
dergahından gelmis süfîleriz. Hakk asıklarıyız.
• Bize ikram edilen çesit çesit nimetlere yalnız sükretmek degil, can versen yerindedir. Zaten su bol bol definelere
karsı süfînin canının ne kıymeti var
• Bütün canlılara, insanlara, hayvanlara, kuslara, balıklara ikram edilen bu umümî dünya sofrasında ikram edilen
nimetlerin kondugu büyük kabın kapagı göktür. Bu sofranın ihtisamından, ikram edilen çesitli yemeklerin nefıs
olusundan, tatlarından, kokularından, renklerinden, güzel olusundan rıasıl bahsedeyim Bu dilin harcı mı Dilim
dönmüyor, konusamıyorum.
• Biz Hakk yoluna düsmüs süfîleriz. Biz padisahlar padisahının nimetlerini yiyenlerdeniz. Ya Rabbi! Bu kaseyi, bu sofrayı
ebedî kıl, kı.yamete kadar yasat.
"Bu beytin aslı mevlevîlerde yemekten sonra dua edilirken "gülbank"çekilirken okunur.
•Padisahlar padisahının kasesindeki nimetleri elde etmek için bos kaseden baska birsey getiremedin. Biz yoksul
kisileriz. Amelimiz yok, ibadetimiz yok Dilenciler gibi bos kaselerimizi o nimetlere uzatmaktan baska hünerimiz, karımız
yok. Zaten her ham kisi de bu kaseyi, bu ekmegi elde edemez.
• 0 nimetlere dolu jase ile bos bulasık, kirli bir kase arasında bir sinege, ev sahibine usanç veren o mahluka göre
ne fark vardır
• Fakat insan olan kisi, yemedigi, tatmadıgı halde o nimetleri görüp bazı kere dilini ısırır, susar; bazı kere de agzını
açar. Onları bütün canlılara vereni metheder, över.
55. Hakk´ı arastırma yolları.
Miistef´ilün, Fe´üliin, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c.I, 194)
•Bütün süretlerin, sekillerin, bütün güzelliklerin aslı, yaratıcısı olan güzeller güzelını manen bulmak istiyorum.
Gördügümüz görünüslerde, güzelliklerde akıslarımızın kıblesi olan o sevgiliyi bulmak, onunla manen beraber olmak için
bir çare düsündüm.
• Bu düsüncemi herkesten gizledim. Çünkü; "Duvarın kulagı vardır" derler. daha yavas söylemek gerek Aklıma;
"Sen dama çık!" dedim. "Uzaklara bak, yolları gözetle onun ne tarafta oldugunu anlamaya çalıs!" Gönle de; "Kapıyı
arkasından sürmele kimse haberim olmadan içeri girmesin, ben seninle bas basa kalmak istiyorum." dedim.
• Hakk´a karsı duydugum sevgiyi çekemeyenler, pusuya yatmıslar, hep beni gözetliyorlar. Bir sey duyunca,
birbirlerine söyleyecekler, dedikodu yapacaklar.
• Bu sırrı herkesten gizledigim gibi, bedenimin zerrelerinden de gizliyorum Bedenimin zerreleri gizlidir, kendilerini
göstermez ama, onlar birbirlerine düçmandır. Onlara sır söylemek olmaz. Ona dair bir sey mi söylemek istiyor. sun
Kuyunun dibine in, orada söyle, sonra o aradıgın gizli sevgili ile tek basına bulusma zamanı olarak herkesin uykuda
oldugu seher vaktini seç!
" Hz. Mevlana (k.s.) Dîvan-ı Kebîr´in bir baska beyitinde söyle buyurur:
"Gönül kapısında otur, bekle, çünkü o kendini gözleyen sevgili, ya gece yarısı yahut seher vaktinde gelir." (Dîvan-ı
Kebîr, c. II, 595)
• Ey can; sır çalmasından korktugun düsmanın kendisi degil, hayali gönlüme ugramıstı da...
• Su gönlümden gizli sözler duymustu. Ne duyduysa gitti, düsmanlara okudu. Onların hepsini bir bir, teker teker,
iyi kötü ne varsa onlara söyledi.
• Iste o günden beri biz düsmanlara dost olarak hakîkat yoluna düstük ve birbirimize söz verdik; "Sırrı gizleyelim,
basımızı önümüze egerek kimseye bir sey söylemeyelim." dedik.
• Bizler de insanız, ask madeninin üstündeki kayalardan da asagı degiliz ya! Külünk vurulmadan, yara almadan, ter
dökmeden, maden, altınını hiç gösterir mi
• Deniz bile kesesinin agzını büzmüs, baglamıs, yüzünü eksitmis, suratını asmıs oturuyor. "Ben inciyi ne vakit
görmüstüm, benim inciden haberim bile yok!" diyor.
56. Bu dünya gurbetinde nasılsınız
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 203)
•Neseli bahar! Bizim sevgilimiz geldi. Güllerle, çiçeklerle, sekerlerle, daha yüzlerce armagan ile ötelerden çıkageldi.
•Getirdigi armaganlarla kucagımızı dolduran sevgili bize diyor ki: "Bu dünya gurbetinde nasılsınız Ne haldesiniz
Ezel aleminden bu fanî aleme gelmek için yollara düstünüz; yolculuk nasıl geçti Bir çok menziller aldınız, zahmetlere
katlandınız. Haydi kalkın, mutlu oldugumuz diyarımıza beraber geri dönelim."
• Bizim susuzlugumuz tulumla, küple, testiyle, kadehlerle giderilemez. Bizi güzelliginizin, askınızın ırmagına dogru çekin, götürün.
• Bizi çesmelerin basında oturan, güzelligi ile aklımızı basımızdan alan, mest eden, gönlü kararsız kılan o peri yüzlüye dogru çekin götürün. Götürün de sarhos aklımız kendine gelsin, kararsız gönlümüz rahat etsin, huzura kavusun.
"Fuzili merhumun oglu oldugu sanılan bir sairimizin su müstezadı Mevlana´nın bu beytine uygun düsüyor:
"Her dem perinin menzili virane gerektir,
Ya çesmeler üstü.
Gönlüm gibi virane, gözüm gibi bulanma
Gel ey peri peyker!"
(Daima periler ya, yıkık yerlerde yahutta cesmeler basında bulunurmus, ey peri gibi güzel Ah gönlüm gibi harabî,
gözüm gibi çesmeyi nerede bulabilirsin )
• Ay bizim gibi onun sevdasına kapıldı da, eridi görünmez oldu. Günes de bize onun yüzünün parlaklıgından bir
hatıra, bir yadigar olarak kaldı. Kalbine onun atesi düstügü için bir yerde duramamakta, göklerde dolasıp durmada,onun yüzünün nüru ile karanlık gecelerimizi gündüzlere çevirmektedir.
• Sen çok sarhossun, tamamıyla kendinden geçmissin. Ama, gevseklik etme, yıne de iç! Çünkü bizim sarabımız,bizim mahmurlugumuz her seye deger. 0 sarap baska türlü bir saraptır. verdiği mahmurluk da baska türlü bir mahmurluktur.
• Günes gibi parıl parıl parlayan, atesle dopdolu olan kadehi hemen eline al! 0 ay yüzlünün yüzüne bakarak,güzelligine hayran olarak iç, bir daha iç!
"Ahmet Hasim merhumun;"Ates doludur, tutma yanarsın, Karsında su gülgün piyale!"hatıra geldi.
57. Gönül, sözlerle dopdolu, fakat söylemege imkan yok!
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 198)
• Ey ask süfîleri, hırkalarınızı yırtınız! Güller bile seher vakti esen rüzgar saba rüzgarının tatlılıgına dayanamazlar da yüzlerce elbiseler yırtarlar.
• Çünkü gül, sevgiliden ayrıldıgı için dikene baglanıp kalmamak tali´sizligine ugradı. Hem sevgiliden ayrı düsmek,hem dikenin acılarına katlanmak, bu ilti dert yüzünden gülün sabrı, kararı kalmadı.
• Gayb aleminden biri göründü, yüz gösterdi. Bizi davet etti, sonra çekilip gitti. 0 görünür görünmez yolumuz kısaldı. "Ayagın bile yoksa, ayaksız olarak yürü git!" dedi.
• Ben de sustum, sonra kendim gülün arkasına düstüm. "Benden reyhana, laleye selam söyleyin, onlara saygılarımı arz edin!" dedi.
• Gönül sözlerle dopdolu, fakat söylemeye imkan yok. Ey sufîlerin canları, siz dudaklarınızı açın da, basımızdan geçenleri siz söyleyin! ""
• Onun henüz belirip meydana çıkmadıgını, kendini göstermedigini siz söyleyin. Çünkü, geçmis zamandan bahsetmek süfîlerin huyu degildir. "
58. Zor durumdayım, saçların gibi perisan bir haldeyim.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 156)
•Ey gönlümün hevesleri, ey dilegim, istegim, gel, gel, gel.
• Zor durumdayım, saçların gibi dagılmıs perisan bir haldeyim. Ey benim zor islerimi kolaylastıran, ey benim
dagınıklıgımı düzelten, gel, gel, gel!
• Yoldan menzilden, konak yerinden hiç bahsetme, hiç bahsetme! Ey benim yolum, menzilim, gel, gel. gel!
• Yerden bir avuç toprak alıvermistin, bir avuç toprak alıvermistin, ben o topragın içindeyim, gel, gel, gel!
• 9yilikten kötülügü ayırırım. Aralarındaki farkı bilirim, bilirim. Ben senin güzelligini ne anlamısım, ne de bilmisim.
Ben bundan gafilim, gel, gel, gel!
• Aklım, senin askınla yanıp yakılmasın! Aklımı tutusturma, hiçbir sey bilmiyorurn. Ben zaten akıllı degilim, ne olur
aklım, gel, gel, gel!
• Ey mana padisahı Salahaddin, hem ortadasın, apaçık görülüyorsun, hem de gizlisin. Ey benim sasılacak seyim,
aslım, gel, gel, gel!
59. Onun günes gibi ısık saçan yüzü, baska güzellerin güzelligini söndürür.
Fa´ilat, Fa´ilatün, Fa-ilat, Fa´ilatiin
(c.I, 163)
•Ey dostlar, gidiniz, kaçmaya hazırlanan sevgilimi çekiniz, bana getiriniz!
• Tatlı teranelerle, parlak bahanelerle, o güzel ay yüzlü dilberi bizim eve dogru çekin, getirin!
• Eyer 0 gelmez de baska zaman gelirim derse inanmayın, çünkü, onun bütün vaatleri hiledir, vaatlerle sizi aldatır!
• O nun güzel konusması sıcak nefesi çok tesirlidir. Büyü ile üfürerek suyu bile dugümler, havayı da baglar.
• Sevgili kendi istegi ile neseli olarak, kutlulukla eve gelirse, onun karsısına otur da onda onun yüzünde Hakk´ın
güzelligini, büyüklügünü, sanatını, yaratma gücünü müsahede et, gör!
• Onun güzel yüzü parıldayınca, artık baska güzellerin güzelligi kalır mı O nun günes gibi ısık saçan yüzü, baska
güzellerin güzelligini söndürür.
60. Hakka dönüs yolu.
Mefulii, Fa´ilat,Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 200)
• "Sütür" kelimesinin Türkçe´de karsılıgı "deve"dir. Onun arkasında kosup duran yavrusunun adı da ne olabilir Ona
da "deve yavrusu" derler.
• Bizler de kaza ve kaderin ogullarıyız. Herkesin anası kaza ve kaderdırHepimiz çocuklar gibi kaza ve kaderin
pesinde kosup duruyoruz.
• Ondan süt emmekteyiz. Onun arkasında uçmadayız. 0 ister doguya, isterse batıya kossun, isterse göge
yükselsin; biz hep onun pesindeyiz, onunla beraeriz
• Yolculuk davulu çalınıyor. Haydi, Hakk´ın inayetine, lütfuna güvenerek,O nun bizi koruyacagına emin olarak yola
çıkalım.
• Sehirde de, çölde de, o ay yüzlünün, o güzelin yol arkadasıyız. Canlar, o ay yüzlü sevgiliye kul olsun, köle olsun.0
can padisahının ruhları çekip götürdügü yolun sonunda, son konagında neler var neler Sehir de orada, ev bark da
orada. Cenab-ı Hakk´ın "Gel!",, ruhları çagırdıgı yer de orada, dünyada sürgün edildigimiz yer de orada
.• Biz ona yöneldikten, orası bize kıble olduktan sonra yol kısalır, çöl kaybolur her tarafımız yesilliklerle, selvilerle,
baglarla, bahçelerle dolar.
• Yolumuzu kesmek isteyen dag bile saygı ile egilir, yerlere serilir, bize yol verir. "Ey hakîkat madenine, ask
diyarına dogru yol alanlar, merhaba! Hos geldiniz!" der.
• Yolumuzun kılavuzu, öncüsü o olunca, yol üstündeki taslar, ayaklanmız incinmesin diye ipek gibi yumusak bir
hale gelir.
• Bedenin hakîkat yolunda topal olusundan, gönlün de hızlı gidisindendir ki, Allah sırrı bedenden zuhür etmez de,
onun vefası, mürüvveti hep gönülden belirir.
• 0 beden nerededir ki, can ile aynı renge bulanmıstır Can padisahına su kesilmistir, toprak olmustur, balçık
olmustur da cana gönlünde yer vermistir.
• Canlar bile böyle bir bedeni görünce sasırıp kalırlar da; "Su kara topraga bak!" derler. "Bizi bile geçti. Padisah
oldu, veli kesildi ve herkes kendine uydu.
• Bız bu balçıktan yaratılmıs varlıktan bunu hiç ummuyorduk, kusurlarını görüp onu çekistirip duruyorduk. Ey onda
bunda kusur arayan kisi. Hiçbir insanı hor görme, hangi millette, hangi dinde olursa olsun, insanda, onun bir emaneti
vardır. însan onun aynasıdır.
• Susuz topraklar, bizim yüzümüzden yesersin. Çimenler bizim yüzümüzden bitsin biz su gibi gülün içinde,
reyhanın içinde gizlenerek yola düstük, akıp gidiyoruz.
• Toprak elsiz ayaksızdır Çok ıstırap çekmistir. Ayak altında çignenmektedir bütün bunlara karsılık hiç sikayet
etmez; susar oturur. Susuzluktan cigeri kavruldugu içindir ki, çaylar, dereler, ırmaklar ona acırlar da, hıç durmadan
kosa kosa akar giderler.
•Bostanlar bıtkileri, çiçekleri bagırlarına basmıslardır. Onlara dadılık etmedeleronlara durmadan su vermedeler,
onların yavrularına, bitki çocuklarına sefkatle bakmadalar.
• Iste bizi bu çekisler "can sehrinden" çekti, aldı, yüz binlerce menziller konaklara ugratarak bu alem-i fenaya, yani
dünyaya getirdi.
• Biz bu dünyada yasamaya basladıgımızdan beri yine can sehrinden gizli açık elçiler gelmede; "Gel, yakınlarına
dön, yakınlarına ulas!" diye bizi çagırmakta.
• "Bu fanî dünyada yeni dostlar edindiniz, bizi bıraktmız, bizi unuttunuz. Bu dünya nimetleri ile oyalanıyorsunuz.
Belki de durumunuzdan memnunsunuz Ama, biz sizsiz edemiyoruz. Halimiz hos degil." diye elçiler can sehrinden böyle
haberler getirmedeler.
• Ey hoca! Senin bu dünyadaki mahzunlugun, kederin, sebebini bir türlü bulamadıgın iç sıkıntıların, senden evvel
giden, seni özleyen dostlarının akrabalarının ah edislerindendir. Hiç düsünmüyor musun Bu dünyada kirme candan
baglandınsa, kimi dost edindinse seni bırakıp gitti.
• Üzülme, sus; sikayet de etme! Onların himmetleri, sevgileri seninledir, Senin belalardan, felaketlerden kurtulman
da onların himmetlerinden, onların tesirlerindendir
61. Kokulu bahar rüzgan gelir, benim yüzümü, gözümü, saçlarmı oksar.
Mefa´îlün, Fe´ilatiin, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.I, 219)
• Sevgilim gelse de kapıdan içeri girse, beni kucaklasa, bagrına bassa Allah için ne hos olur, ne de hos! ,
• Onun, sarhos nergis gibi olan, iki gözünden çok mahmurum. Sarap sunsalar da bu mahmurlugumu giderseler,
Allah için ne hos olur, ne de hos!
• Belalara, felaketlere ugramıs, çok ıstırap çekmis, çok gözyası dökmüs olan can, Allah´a hulüs ile, istiyak ile;
"Senden baska kimsem yok" Allah için ne hos olur, ne de hos!
• Bulusma gecesi gelince, gecem gündüz olur. Artık, geceyi, gündüzü saymaz olurum. Allah için ne hos olur, ne de
hos!
• Gül yüzlü sevgilimin vuslatı ile gül gibi açılır, saçılırım. Kokulu bahar rüzgarı kosa kosa gelir, benim yüzümü,
gözümü, saçlarımı oksar. Allah için ne hos olur nede hos.
•Harap ve mest olarak kendimden geçsem de, ne eksem, ne biçsem her seyden vazgeçsem, Allah için ne hos olur,
ne de hos.!
62. Sen ayrılık nedir görmedin, Allah sana ayrılıgı göstermesin.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.I, 222)
•Gıdelım denizin kenarında bir ev tutalım. Çünkü deniz cömert huyludur.insanlara yüz yıllardan beri inciler dagıtır
durur.
•Birisi ile sohbet etmek canı onun rengine boyar. Yani insan konustugu, arkadas edindigi kisinin huyunu benimser.
Yıldızlar, gökyüzü ile konusup görüstükleri için güzellestiler; nürlu, güzel bir yüze sahip oldular.
•Bedende canla düsüp kalktıgı. konusup görüstügü için güzel yüzlü, hos huylu deyilmi zavalı beden, candan ayrı
düsünce ne hale gelir; konusamaz yiyemez içemez olur fena halde kokmaya baslar
• El de bedende bulundukça hünerlidir. Bedenden ayrılınca bir et parçası yele duser, hiçbir sey yapamaz olur.,
• Ey el, hünerlerin nerede Sen çesitli hünerli isler yapan, yazan, çizen, tutan kaldıran el degil misin El senin
soruna cevap verir de der ki: "Hayır, bu zaman ayrılık zamanı, ayrılık zamanında ben bir hiçim, ama, bulusma
zamanında her seyim."
• Sen, ayrılık nedir, görmedin. Allah sana ayrılıgı göstermesin. Bu bir duadı ama, bundan daha iyi dua da olamaz.
( Hz. Mevlana bir Mesnevî beytinde söyle buyurur:
Kıvılcım gibi çakıp yakan, yakıp yandıran aynlıgı kıyamete kadar anlatsam, onun dehset ve siddetinin ancak yüz
binde birini anlatabilirim." (Mesnevî, c. III, 3695) Ayrılık acısını Hz. Mevlana kadar kim görmüstür Mesnevî ayrılıklardan
sikayetle baslamadı mı Dîvan-ı Kebîr´in bir baska yerinde Hz. Mevlana ayrılıktan bahsederken buyurur ki:
"Dünyada ayrılıktan daha acı bir sey yoktur, bana ne yaparsan yap, razıyım, sikayet etmem fakat beni ayrılıga
düsürme." (Dîvan-ı Kebîr: No: 2020). Bir türküde de; "Ölüm Allah´ın emri ayrılık olmasaydı!" denilmistir.
• Küllî nefisten cüz´î nefsimiz ayrıldı. "înin" emriyle ötelerden, yücelerde yeryüzüne indirildi, sürüldü.
"Cenab-ı Hakk, Hz. Adem ile Havva validemize cennetten çıkıp yeryüzüne inmeleri münasebeti ile "9nin" diye hitap
etmisti. (Bakara Suresi, 2/36)
• Cennetten kovulan insan, bedenden kopan kesik bir ele döndü. îsinden gücünden oldu. Küçük bir et parçası gibi
kediye lokma haline geldi. Bu, insan için ne felakettir Ne asagıdır Cenneti kaybetmek ne büyük talihsizliktir
• Hz. Adem cennette iken öyle güçlüydü ki, onun elinde bütün aslanların pençeleri kırılmıstı. Dünyaya sürülünce,
bedenden kopmus bir el haline geldi, Kaza ve kader onu kedilerin pençelerine düsürdü. Simdi, kediler o et parçasını o
tarafa bu tarafa çekip duruyorlar.
• Fakat Allah darda kalanlara, belalara ugrayanlara acıyanların en çok acıyanıdır. Bu sebepledir ki, ayrılık belasına
ugramıs, bedenden kopmus elin bir damarı oynuyorsa, o, tekrar kavusma ve bulusma ümidiyle oynar. Çünkü, netice
binlerce kesik el, tekrar kavusma ve bulusma saadetine ermislerdir.
Daima müsamahayı, hosgörürlügü savunan Hz. Mevlana ümitsizligi de hos görmez Kur´an´ın; "Ancak kafirler
ümitsiz olur." (Yusuf Süresi, 12/87) görüsüne uyarak en buhranlı zamanda bir kurtulus yolu arar. Dikkat edilirse bu
beyitlerde Mevlana, cennetten, seytanın yüzünden, dünyaya indirilen, sürülen Hz. Adem´in kurtulacagına, cenneti tekrar
bulacagı isaret etmektedir. Hz. Mevlana´nın bu görüsü kendinden dört asır sonra gelen ingiliz sairi Milton´da (1608-
1674) da görülmektedir. Milton Kaybedilmis Cennet adlı eserinde,seytanın yüzünden dünyaya sürülen Adem´in acıklı,
perîsan halinden bahseder. Dört sene sonrayazdıgı yeniden bulunan Cennet adlı eserinde ise, Adem´in kaybettigi
Cennetin Hz. 9sanın yardımı ileyeniden kazanılmasının mümkün olacagını müjdelemektedir. 9slam mutasavvıfları da
"Ölmeden evvel ölünüz." sırına mazhar olan ve tam Muhammedî yola düsenHz.Muhammedin güzel ahlakını benimseyen,
talihli kulların, daha dünyada iken kaybettikleri cenneti bulacaklarını haber vermektedir. Faruk Nafiz merhum da "Hamd
ü sena adlı siirinde bu konuya temas eder;
"En güzel vuslatı tattırmak için cennette
Bize gündüz, gece zehir ettigi hicrana sükür der.
• Birbirnden ayrı düsmüs parçaları hos bir sekilde birlestirmek, o padisahlar padısahı için zor degildir. Bu nasıl olur
deme, bu ise sasma! Çünkü, baksana,parça parça dumanlar onun eli ile birlesmis, gökyüzü haline gelmistir.
63. Bu dünyada gördügün bahardan baska gizli bir bahar daha var!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.1,211)
• Bahar geldi, menekse kalktı, süsenin yanına vardı. La´l rengi elbiseler giyen gül sevdalandı da kaftanını yırttı.
• Yine yesiller giyinen güzellerimiz, ötelerden, o görünmez alemden sarhos ve neseli bir halde salına salına
çıkageldiler.
•Sünbül, yasemine; "Merhaba, seni saygı ile selamlarım!" dedi. Yasemin de;Ey nazık dost, ben de seni candan
selamlarım!" cevabını verdi.
• Gonca baslarını örten kadınlar gibi yüzünü gizlemisti. Ama rüzgar dayanamadı; "Güzel yüzünü gizleme!" diyerek
onun bas örtüsünü çekti, aldı.
• Eksi suratlı kıs geçti, gitti. 0 zevki, neseyi kaçıran soguklar öldürüldü. çevik ayaklı yasemin! Senin ömrün uzun
olsun!
• Çapkın nergis sahralara daldı da çimenlere göz kırptı. Çimenler onun gönlünden geçeni anladılar da; "Ferman
senindir, ne istersen yap!" dediler.
• Karanfil de sögüt agacına; "Sana ümit bagladım." dedi. Sögüt de; "Ben pınar eviyim, benimle yalnız kalmak
istiyorsan, buyur içeri!" diye onu içerive davet etti.
• Elma, turunça; "Neden canın sıkılıyor " dedi. 0 da; "Rengim ve güzelligim yüzünden kem gözden korkuyordum.
Kendimi göstermek istemiyorum." diye cevap verdi.
• Üveyk kusu; "Kü, kü, o sevgili nerede, nerede, onu arıyorum " diyerek bahçeye geldi. Güzel sesli asık bülbül de;
"Görmüyor musun; aradıgın burada!" diye gülü gösterdi.
• Ey dost, su dünyada gördügün çiçekli, güzel kokulu bahardan baska gizli bir bahar daha var. 0 bahar dilberi ay
yüzlüdür; bu gördügün bahardan daha güzeldir, daha hostur. 0, temiz insanlann gönüllerinde gizlenmistir.
64. Zindanda Yüsuf gibi bir arkadas bulan kisi zindandan çıkmak ister mi
Fe´ilat, Fa´ilatün, Fe´ilat, Fa´ilatün
(c.1, 164)
• Bedenim, beni ötelerden, ruh aleminden alıp kendi zindanına çekince, Hakk kapısına yakın olanlardan ayrıldım,
yapayalnız, garip olarak kaldım.
• Beden zindanında ay yüzlü birisi bana yakınlık gösterdi. Benimle dost oldu fakat o, güzelligi ile beni büyüledi.
Aklıma, fikrime binlerce sevda saldı.
• Herkes hapisten, beladan kurtulus yolunu arar, ben aramam. Neden dısarıya çıkayım Benim dısarıda ne isim
var Sevgilinin hayali burada, ben zindanda sevgili ile beraberim.
• Zindan kösesinden baska yerde, onunla yalnız kalamam. Balın gönlu atesten baska bir seyle, mumdan ayrılamaz,
saf bir hale gelemez.
. Dostu Yüsuf gibi güzel olan kisi, zindandan kaçar mı Zindanda durup dururken Allah´ın lütfu ile bag, bahçe sahibi olan
bir de Yüsuf bulan kisi hiç zindandan çıkmak ister mi
65. Ahirete yolculuk=Hayat Yolu.
Mef´ulü, I, Fa´ilat, Mefa´îlü, Pa´ilat
(c.I, 201)
• Gece, geçti gitti. Biz maceramızı, basımızdan geçenleri tamamıyla anlatamadık, yarıda kaldı. Fakat onları
tamamlamak zorundayız.
• Allah´a yemin ederim ki, Hz. Adem´den su bulundugumuz zamana kadar, bu uzun hayat yolu kısalmamıstır.
Kıyamete kadar da kısalmayacaktır.
• Fakat bıze bazen tamamlandı tamamlanacak gibi görünür. Yaya olarak bir yola düsmüs giderken karsılastıgın bir
Türk´e; "Ben filan yere gidiyorum. orası uzak mı " diye sorsan "îste burada!" diye parmagı ile isaret eder.
• Madem yasıyoruz hak yolunda yürümak çalısmak, ugrasmak zorundayız. durmak olmaz durmak ölümdür Durum
böyle iken seni "gel çadıra girmisafir ol" diye yol almaktan alıkoyarlar aslında sana iyilik yapmıyorlar
Namık Kemal merhum, bir beytinde;
"Ikdam-ı tahammül gerek erbab-ı hayata,
Mevte yarasır var ise rahat döseginde"
(Yasayan insanlara sıkıntılara katlanmak, çalısmak gerekir, rahat dösegi ancak ölüye yarasır!) diye bu konuya
temas etmistir
• Senden canını bile esirgemeyen mürüvvet sahibi seni yoldan alıkoydu mu. seni belalara ugrattı demektir.
• Seni, misafir etmek isteyen cömert Türk hakkında yanlıs düsüncelere sapma, onu suçlu bulma; Hintli gibi
inatlasma, sen yol almaya bak!
• Gidecegin yerde, ahirette, seni bekleyenler var. Dostlarının, yakınlarınin seni seven akrabalarının kulakları kiriste.
"Ne zaman gelecek " diye beklesip duruyorlar.
Sair Esref merhumun su beyti ne güzeldir:
"Düsünsek biz, ölümden kokmamak lazım gelir, zira
Yerin altında, üstünden daha çok akrabamız var."
• Ey vefalı dost, ey kerem sahibi! Seni sevenleri, seni bekleyenleri üzme Onların gönüllerine özlem atesi düsürme!
Onlar istiyak içinde seni beklerken sen bu dünyada güzel yemekler yiyerek, hos sular içerek, zevk pesinde kosarak,
nasıl yasayabilirsin Yemekler nasıl bogazından geçiyor
• Onların bekleyisleri yüzündendir ki, sen burada bal yesen, zehir gibi gelir Bir vefa sahibi ile dost olsan sana cefa
eder, seni akrep gibi sokar.
• Sus da yol almaya bak. Sunu iyi bil ki, bu dünyada gördügün akan su, sen bu dünyanın garibi oldugun için
degirmen gibi basını döndürüyor.
66. Gönül bugday tanesi gibidir. Biz de degirmen gibiyiz.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, FS´ilat
(c.I, 181)
• Gönül, bugday tanesi gibidir, biz de degirmen gibiyiz. Degirmen hiç niçin döndügünü bilir mi
• Beden de degirmen tası gibi, düsüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Tas der ki: "Bu dönme isini su bilir."
• Su da;"Bu isi ancak degirmenci bilir." der. Çünkü bu suyu degirmene akıtan odur.
•Deyrmencide der ki: "Ey ekmek yiyen kisi, su degirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu "
• Macera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu isi Hakk´a sor da cevabını gönlünde ara!
67. Eger 0, güzelliklerin arkasında gizlenmeseydi, peygamberler gelir miydi
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.I, 235)
• 0 güzel beni gördü de, halimi hatırımı sormadı. Acaba neden böyle davrandı Nedense yüzünü eksitti, pencerenin
önünden geçip gitti
• Sebep neydi Ben ona ne yapmısım Benden ne kötülük görmüstü ki, bana karsı böyle soguk ve kırgın
görünüyordu
•Onun gül gibi olan yüzünü, üzgün ve solgun görünce neden bu zavallı gonlümde binlerce diken bitti
•O güzel dudaklarını açıp gülmeye baslayınca, gönlüm açılır, ferahlar; içimde tarif edilmez bir nese duyarım. Neden
bütün bu haller, onun dudaklarına baglı neden baska dudaklarda bu tesir yok
•Öfkelenip kaslarını çatınca, içim sıkılır, gönlüm dertle dügümlenir, perisan olır neden böyle olur, anlayamıyorum
•Canımın ona ne baglılıgı var ki Onun neselenmesini, gülmesini bir an bile görmesem perisan oluyorum; neden
böyle oluyor
• Benden yüz çevirdigi zaman, dünya kararır. Bende ne gün kalır, ne akıl neden böyle oluyor, anlayamıyorum!
• Belki de o, Allah´ın lütfunun ta kendisidir de, biz yanlıs gördük, yanlıs söyledik. Bütün bu soguk davranıslar ve
üzüntülü haller, bütün (feryatlanmalar, bu küçük görülmeler, bu hakaretler bize ondan geliyor) Allah´tan geliyor da biz
anlayamıyoruz. Zaten eger Allah´ın ona bu lütfı olmasaydı, bu essiz, benzersiz güzelligi, bu edaları ona kim verirdi
• Allah´ın lütfu, güzelligi sekilsiz olarak yüz gösterseydi, eger o yarattıgı bütün güzelliklerin, güzel gözlerin
arkasında gizlenmeseydi, onun güzelligine tahammül edebilir miydik Bu sebepledir ki, peygamberler bize
perdecilık;ederler miydi; bize ötelerden bahs ederler miydi
68. Biz ask susuzlarıyız, istek testilerimizi aldık, sana geldik, bize su ver!
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Failat
(c.1, 180)
• Ey sevgili, sen ab-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamıslar sana geldik, bize su ver!
• Biz istek testilerini aldık, sana geldik, ey ikinci Hızır, bize su ver, testilerimizi doldur!
• Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Denizden ayrı düsen balık yasayabilir mi Bize acı, bizi
suya kandır!
• Biz, ayrılık yollarına düstük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavustuk, yol armaganı olarak sana
zavallılıgımızı, acizligimizi getirdik, biz susuzuz bize su ver!
• Ask yolunda zavallı akıl, süphelere, vesveselere düstü. Sen süphelerden vesveselerden de üstünsün, bize su ver,
bizi kurtar!
• Aklı yarım olan, senin askınla ne yapar Seni geregi gibi sevmemiz için o a klı da bizden al! Çünkü sen, akıllıların
deliligisin, bize su ver! Bizim ask susuzlugumuzu gider.
69. Allah´ı seven, O´na candan baglanan yok olmaz.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ulii
(c.I, 185)
• Uzun zamandan beri, yukarılardan topragımıza damla damla öyle bir sarap döktü ki, topragımızın her zerresi
feryat etmege basladı.
• Gögsümüz yarıldı, açıldı, oraya îlahî nür doldu. Gönül de dile geldi. Asktan bahsetmeye basladı. Hakk´ın mana
kadehi ile asıklarına sunulan sarap, tortularından ayrıldı, sise içinde saf bir hale geldi.
• Hakîkat çiçekleri açıldı, kem gözler görmez oldu. Gayret aska geldi de bana; "Agzını yalama da sarap içmege
basla!" dedi.
• Ey can, görünür görünmez canımı da, gönlümü de kaptın, aldın. Senin askına karsı, benim canımın da, gönlümün
de degeri yoktu. Ama, sen onları kapıp aldıgın için, simdi onlar da kirlendi.
•Sen oyle mübarek bir varlıksın ki, bulutun yesillikler yagdırır, cevrin, ıstırabın hayat bagıslar. Sarabının tortusu bile
hostur.
•Sana nasıl Ay diyebilirim ki, ay hastalıga tutulmus, sapsarı olmus, zayıflanmıs , tüllenmis; selvi desem, bu
benzetis boyuna uygun düser, yerindedir amma
•Selvide atese dayanamaz, yanar. Ay da son üç gece görünmez olur. Canların canından baska hiçbir seyin aslı yok
• Dediler ki´ bütün dostların öldü, gitti, yok oldu. Hayır Allah´ı seven, ona candan baglanan yok olmaz.
70. Sarap, bizim kederli ve gamlı huyumuzu aldı, bize kendi huyunu verdi.
Müstef´ilün, Pe´ulün, Müstef´ilün Fe´ülün
(c.I, 193)
• Sevgili, su arastırmalarımızı hos gör! Biz ask kullarıyız, ask müritleriyiz, Bizden kaçınma! Asktan anlıyorsan, bizi
saçımızdan tut, yanına çek, al!
• Bize kadehsiz olarak, lale renkli sarabı sun; sun da, gül, bizim kızarmıs yüzümüzü görsün, secdeye kapansın.
• Bugün bizim gözümüzü mahmür ve mest bir hale getir! Bugün köyümüzü de çiçeklerle, güllerle öyle hos, öyle
güzel bir hale getir ki, cennet bile onu kıskansın.
• Bize sundugun sarapla, bugün öyle mutluyuz, gönlümüz öyle zenginlestı ki, deta altın ve gümüs madeni olduk.
Altına düsman olan var mıdır Nerededir Dostumuz da, düsmanımız da mutlulugu ancak bizde bulurlar.
• Huyumuzun nasıl oldugunu bilmiyorsan, onu sarabın letafetinden sor! Sa´ rap, gamlı kederli huyumuzu aldı, bize
kendi huyunu verdi.
• Biz aska öyle susamısız ki, denizi bizim içimize döksen yine kanmayız, yine dolmayız. Çünkü, sen su kabını
basımıza tersine, bas asagı koydun.
• Yeter sus artık! Su dedikodumuzu duyarlarsa, bu sözlerimizi isitirlerse, dünya, dünya halkına, dünyada
yasayanlara acı gelmeye baslar.
71. Ey ölüler arasında yasayan diri! Ölülerin kokusu seni rahatsız etmiyor mu
Mef´ülü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 197)
• Allah, kuluna; "Ey kulum!" diye buyuruyor; "Dön, yine kapımıza gel, kulagından gaflet pamugunu çıkar da göklerden
gelen; ´Haydi, artık orada durmayın gelin.´ sesini duy!"
• Ey zavallı, ne zamana kadar, dünya dikenliginde yalınayak kosup duracaksın Biz, öteki alemde, gül bahçelerinin
kapılarını senin için açtık.
• Canı ben yarattım ama, ona bir de dert verdim. Derdini veren, elbette onun dermanını da verir.
• Sana kapılarını açtıgım gül bahçesi, öyle bir bahçedir ki, oradaki agaçların dalları da, yaprakları da canlıdır.
Birbirleri ile konusur dururlar. Sunu iyi bil ki, her sey canlıdır. Canı olmayan bahçe, insanın hosuna gitmez, insanın
canına can katmaz.
"Yunus Emre hazretlerinin meshur ilahisi hatıra geliyor:
"Sol cennetinırmakları
Akar Allah deyü deyu,
Çıkmıs 9slam bülbülleri,
Öter Allah deyü deyü."
• Ey ölüler arasında yasayan diri oglu diri! Ölülerin kokusu ile nasılsın Ne haldesin Su yasayan ölüler, su pis
kokular, senin içini sıkmıyor mu Seni igrendirmiyor mu
"Mutasavvıflara göre, hakk asıkı olmıyanlar, yarattıgı eserlere bakarak onun yaratma gücünü onun büyüklügünü,
hissetmiyen ona gönül vermeyen insanlar, bir ölü gibi yasar.
Allah´a inanmıyan kisiler birer canlı cenazedir, dolasırlar, yerler, içerler, nesil bırakırlar, fakat onlar aslında yasayan
ölülerdir.
• Sen gaflet içinde yasayan, karıncalar gibi kaynasıp duran insan kalabalıgının hepsini ölü sanma! Bu dünya da,
öteki dünya da insana hayat veren ebedî ve ezelî dirilerle dopdolu. Fakat, onları görecek göz nerede Sen sımdı, üç bes
günlük bir hayata kanaat ederek, ebedî hayatı reddetme, bizden ayrılma!
•Zerreler sayısınca diri canların her biri, Allah´ın yarattıgı su sonsuz olan gokyuzunde günesler gibi parlamada,
dönüp durmada, ama, onları görecek goz nerede
•Eskiden onlar da bizim gibi hakilatı göremeyen birer yarasaydı. Ama yaratanın lutfuyla, o yarasalar, birer günes
oldular.
73. Boy atan, mi´rac eden agaçlar, sanki bahçelerde göklere merdiven koymuslardır.
Müstef´ilün, Fe-ulün, Müstefiliin, Fe´ulün
(c.I, 196)
• Güzel kokular yayan saçlarını dök, süfîlerin canlarını oynatmaya basla!
• Günes de, ay da, yıldızlar da, gökyüzünde ilahî ask ile dönmekte; adeti oynamaktadırlar. Üzerinde yasadıgımız
dünya da dönmekte, oynamaktadır.Biz bunların ortasındayız. Haydi, su ortadakileri de oynat!
• Lütfedip su çalıp çagırısın yok mu, en asagı bir nagmesi, gökyüzü sufîsini döndürüp oynatmaya baslatır.
• Kosa kosa sarkılar söyleyerek, güzel kokular yayarak gelen, ilkbahar rüzgarı soguk havaları kovar, dünyayı
neselendirir, güldürür.
• Onun getirdigi sevgi havası ile bir çok yılanlar birbirine yar olur. Gül dikenle barısır, dost olur. Allah´ın lütfu, ihsanı
bahçeyi güllerle, çiçeklerle süsler ihtisamlı bir padisah haline getirir.
• Her an bahçeden, elçi gibi bir hos koku gelir de; "Ne duruyorsunuz, ılkbahar geldi, dostları bahçeye çagırın!" diye
seslenir.
• Bahçe, içten içe yürür gider, yol alır da sana der ki: "Sen de, içten içe yol al Sen de içine in, in de canına can
gelsin!
• Zamanı gelince, gonca açılır, selvi agacına süsenin sırrını söyler. Lale de sögüt agacı ile erguvana müjdeli haberler
verir.
• Her fidanın sırrı dipten bas verir, yücelir. Göklere dogru yükselen, boy mi´rac eden agaçlar, sanki bahçelerde
göklere merdivenler koymustur Duygulu insanları mi´raca davet etmektedirler.
•Kuslar ve bülbüller dallara konmuslar da bekçilik ederler. Bu bekçilerin ,maası da Allah´ın gizli hazinesinden verilir.
•Su yapraklar dillere, meyveler de gönüllere benzerler. Gönüller yüz gösterince diller çözülür de, ask hakkında
anlamlı sözler söylerler.
74. Sen, kokuya, renge takılıp kalmıssın, onların esiri olmussun.
Fe´ilatü, Fa´ilatiin, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c.I, 165)
• Seher vakti içtigin sarap, sana tesir etmediyse, ben sana baska türlü bir sarap vereyim; onu iç. Benim sarabım
gerçekten de acayip bir saraptır. Bir kıyamet gibidir. însanı diriltir.
•Daha ilk kadehi içer içmez, nereleri gezersin Neler görürsün Neler..îkıncı kadehten Allah´a sıgınırız. Üçüncü
kadehi içince ne olacagını söyleyemem.
• Ne gam kalır, ne is güç kalır. Herkes yerlere yıkılır, ondan sonra da sizi alırlar, nereye çeker götürürler, Allah bilir!
•Sen kokuya, renge takılıp kalmıssın. Onların esiri olmussun; tasa, tastaki resme benziyorsun Su tasın kalbinden,
kaynak suyu gibi kayna da, fıskırarak çık.
•Hele ey kerem sahibi saki! 0 kırmızı sarabı sun da öyle bir hale geleyim ki,cekinmeden korkmadan senden, senin
güzelliginden bahsedeyim.
•O büyük kadehi bana, kendi kuluna sun da, onun mahmurluguyla nasıl basımı, yukarılara daldırmısım, seyret!
•Ötelerden beni bir lrmak edib akıttıgın yere bakıyorum. Zaten, o ırmak, denizden akıp gelmisti. Simdi de geldigi
yere; denize dogru akıyor.
75. Aklını basına al da sen can ile arkadas ol!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fa´ilün
(c.I, 288)
• Dostu dosta götüreni, melekleri gökyüzünden yeryüzüne indireni getir!
• Her gece, Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi Mi´raca çıkmak için ask buragına eger vuranı getir!
• Aklını basına al da, sen canla arkadas ol, onunla düs kalk, onun huzurunda otur! Çünkü her oturusta, biraz daha
onun huylannı, sıfatlarını elde edersin.
• Sakisi rüh olan sonsuzluk ask sarabını alır çekersin, çekince de kendinden geçersin, öyle bir hal alırsın ki,
• Hakk yolu yolcusuna; "Git de canla oynama huyunu pervaneden ögren!" dersin. Çünkü o, seni din mumunun
atesine çagırmaktadır.
" Seyh Sa´di hazretlerinin su kıt´ası hatıra geldi:
"Ey bülbül askı pervaneden ögren! Yandı, can verdi de sesi çıkmadı. Benlik pesınde bu sahte asıklar, Allah´ı istemekten
habersizdirler. Çünkü ona kasusup haberi olanlardan da bir haber gelmedi."
• Allah´ın vahyi geldi. Can kulagınızı açın da onu duyun. Çünkü mana kulagı açık olan kisiye, Allah hakîkati gören
göz ihsan eder.
•Dostun gönle gelen hayali sana bulusma müjdesini verir. 0 hayal, o zan seni alır: yakîne, tam inanca çeker
götürür.
•Sen düstügün süphe kuyusunda Yüsuf gibisin. Dostun hayali de sanki bir iptir sen o ipe sıkıca tutunup çıkarsan
kendini yücelerde, göklerin üstünde bulursun.
•Bulusma günü aklın basında kalabilirse sana der ki; "Ben, sana nefsanî arzularını ayak altına al!" dememis
miydim îste dedigim gibi oldu; nefsi terk ettin de dostu buldun.
• Eger sen, insan gibi yasarsan, dogru bir kisi olursan, can bulusma evine girer. Eger egri bir kisiysen, seni
atlaslara, giyinmeye, kusanmaya çeker götürür.
• Dünya hayatında basına gelen belalara, cefa dikenlerine katlan! Çünkü çektigin acılar, sıkıntılar seni dikenlerden
alır da güllere kavusturur. Reyhanların, yaseminlerin bulundugu bahçeye çeker götürür.
•Dost ugruna düsmanların lanetini, hakaretini, küfürlerini serbet gibi iç! Çünkü bu lanetler, hakaretler, küfürler,
seni lütuflara, senalara, aferinlere manevî derecelere ulastırır.
"Esref oglu Rümî hazretleri de söyle buyurmus:
"Esrefoglu Rumî yari sevenlerin budur karı,
0l dost için aguları seker gibi yutmak gerek."
76. Deniz kenarına git de, denize;
"Ey deniz, cosma, dalgalanma!" de, deniz seni dinler mi
Mefa´îlün, Fa´ilatiin, Mefa´îliin, Fa´ilün
(c.I, 227)
• Temiz canına yemin ederim ki; ben sabredemiyorum. Sensiz yapamıyorum. Ey azîz dost, ey cömertlik, ihsan ve
vefa madeni, artık gel!
• Sabrın yeri mi var Sabır nedir ki: Sabır Kaf dagı da olsa, ayrılık günesi ile erir yok olur gider.
• 9ster bana inan, ister inanma da; "îs böyle degil!" de! Vefanın tertemiz üzerine yemin ederim ki: "Ben senin
askında vefalıyım."
• Eger sana karsı duydugum derin sevgi hakkında çok konustumsa, sözüm uzayıp gittiyse beni kınamayın; belki
halimi anlarsınız, insafa gelirsiniz, acırsınız diye söylenip duruyorum.
• Benim içimde sevgi tenceresini kaynatan bir harlı ates var ki; o ates, gökyüzüne düsse, gökyüzünün tavanını bile
yakar, delik desik eder, çökertir.
• Gökyüzü tavanına, yüzyıllardan beri, günesten ve onun atesinden bir zarar gelmemistir, günes onu
karartmamıstır. Ama, gök benim atesime dayanamaz.
• Dertli varlıgımdan öyle bir kan ırmagı akmaktadır ki, onun nereden nereye aktıgından benim bile haberim yok.
• Irmaga; "Ey ırmak akma!" mı diyeyim Onunla nasıl basa çıkılır Haydi, sen deniz kenarına git de, denize; "Ey
deniz, cosma, dalgalanma, köpürme!" de;deniz seni dinler mi
77. Dilerim, sevgilinin bana verdiği gamın biri, bin olsun!
Fe´ilat, Fa´ilatün, Fe´ilat, Fa´ilatiin
(c. 1, 166)
• 0 bir çimendir. Kıyamete kadar onun gülleri açılsın, solmasın. 0 bır essiz güzeldir. îki dünya da onun yüzüne feda
olsun.
• Güzellerin emîri, sabahleyin erkenden salına salına ava çıkıyor. Onun bakıslarının oklarına gönlümüz av olsun.
• Her an, onun güzel gözlerinden, benim iki gözüme bilsen ne haberler geliyor Gözlerim, onun haberleri ile
aydınlatılsın, mahmurlastıkça mahmurlassın."
•Ben Onu görünce zahitlik kapısını kırdım. Günah islemeye karar verdim. 0 bana inkisarda bulundu da; "Git!" dedi.
Dilerim zamanın kararsızlıkla geçsin:
•Onun duası kabul edildi. Ben bir sevgiliye düstüm, simdi bende ne karar kaldı. ne gönül! Sevgili, bizim kanımıza
susamıs, Allah yardımcısı olsun.
•Bizim bedenimiz, aya benziyor, ask yüzünden eriyor, tükeniyor. Gönlümüzde sanki zührenin çengi, teli kopsun da
takılmasın.
•Sen ayın eriyisine, tükenisine bakma, darılma. Sen sevgilinin bize verdiği gamın tatlılıgına bak! Dilerim bana
verdiği gamın biri, bin olsun!
78. Ask benden dogmadı, ask beni dogurdu. Ben askın çocuguyum.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fa´ilün
(c.I, 220)
•Seher vakti herkes uykuda iken, mutluluk geldi, beni üç defa öptü. Allahın lutfuna ve inayetine erdim. Bu seher
vakti kutlu olsun, mübarek olsun.
•Ey gönül hatırındamı Dün gece rüyada ne görmüstün Ne görmüstün ki, , bu seher vakti mutluluk geldi. bana bir
kapı açtı.
•Yoksa rüyada sunumu görmüstün: Ay göklerden yeryüzüne inmis gelmis, yücelere, gökyüzünün üstüne çıkarıp
bırakmıs.
• Gönlü, onun yolunda, onun ayaklarının altına harap, perîsan bir halde yıkılmıs gördüm. îste su an basıma bu
mutluluk geldi.
• "Ben çok mutluyum, ben çok mutluyum!" diye sarkı söylemekteyirn.
• Ask ile gönlümün arasında çok hadiseler var. Çok isler var. Simdi azar onların hepsi de hatırıma geldi.
• Zahirde ask benden dogmus görünüyorsa da, sen buna inanma, isin hakati söyle ki: Ask benden dogmadı, ask
beni dogurdu. Ben askın çocuguyum.
• Ey sıfatları açıkta olan, görünen, zatı can gibi gizli olan Allah´ım! Senin zatına yemin ederim ki, benim bütün
dilegim, arzum, bütün istegim, ancak sensin, ben seni seviyorum, seni istiyorum, baskasını degil!
• Senden daima, bana gizli iltifatlar, gizli öpücükler gelmede, fakat ben, et ve kemikten bir yıgın olan su beden
perdesinin ötesindeyim. Beni kim öpüyor kendini bana kim öptürüyor Bu halleri göremiyorum, bilemiyorum.
• Allah´ım, bana acımaktan vazgeçme, yoksa, yokluga düserim de; "Aman bana yardım edin, fena haldeyim!" diye
feryada baslarım.
• Fakat, sevgilim, bana lütuflarda bulunmasa, öpücük vermese de, bana hakaret etse de, sevse de sikayetçi
degilim. Ben yine memnunum, yine hosum, mutluyum. Efendim ile benim aramda hadiseler var. Beni öper de, söver de,
kim ne karısır .. Kime ne
79. Çevrene uy!
Fe´ilatün, Fe´ilatiln, Fe´ilatiin, Fe´ilün ,]
•Topallaya topallaya yürü! Çünkü bu yolda yürüyenlerin hepsi de topal.Ayagına bir bez sar da egri bügrü, basını
titrete titrete, ayagını sürüye sürüye yol al
•Ay yüzlü gibi güzel birisiysen, yüzüne safran sür, sarart. Güzellıgını sakla!Sayet güzel yüzünü gösterirsen, seni
çekemeyenler çok olur, sopa yersin, paralanırsın.
•Ffendi sen bir çirkin kisi görürsen, aynanı koltugunun altında sakla! Yoksa Aynanın adını kötüye çıkarırsın.
•Aklın basında oldukça uzlas, dost ol, iyi geçinmeye bak! Ama sarhos oldunmu ne olursa olsun, çünkü herkes senin
uygunsuz halini sarhosluga verir.
• 0 söyledigin sözleri bir kere daha söyle, ben onları unuttum. Ey ay yüzlü sevgili, Allah seni selamete ulastırsın!
• Allah seni selamete ulastırsın, bütün günlerin hos geçsin. Ey nefesi ölüleri dirilten, Allah seni selamete ulastırsın!
• Biz, senin güzelliginden bir sey dilenmek için çok uzaklardan gelmisiz. Ay nurlu yüzünden nurlar saçar,
cömertliklerde bulunur. Onun adeti böyledir. Sen de, bir ay yüzlüsün; yüzünün nurundan Allah rızası için bize de ver.
" Mevlana, Dîvan-ı Kebîrinm baska bir yerinde de söyle der:
Biz sufiler senin mahallene geldik, sana geldik, Allah rızası için yüzünün güzelliginden bize azıcık bir sey ver
sususuz senin ırmagından baska bir yerde tatlı su yok. Bidonları da, testilerimizi de beraber getirdik." (Dîvan-ı,Kebir:
2230)
• Sevgilim, gökteki ay benim duamı duydu da, senin ay yüzüne karsı ellerini açtı. Senden nür istiyor. Bana da; "El
aç, nür iste!" demeye basladı.
• Ey Allah´ım, günes de, ay da, gökler de, manalar da, akıllar da bize göre yücedir, degerlidir, zengindir. Fakat,
senin karsısında hepsi de fakir ve yoksuldurlar.
80. Bulusma günü için kendine çekidüzen ver!
Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.I, 246)
• Bu dünyada yaptıgımız islerden ötürü, gönlümüzde yüzlerce davul çalınıyor, kıyametler kopuyor. Yarın, yani
ölünce davulların gümbürtülerini duyacagız.
• Bugün gaflet, kulagımıza pamuk dolmus, onu tıkamıs; göze de, hakîkati göstertermeyen kıl kesilmistir. Bu
yüzden, biz, sevda vesvesesine kapılmıs ve yarının gamı ile, endisesi ile çırpınıp duruyoruz.
• Hallac-ı Mansur gibi, safa ehli gibi, sen de, hakîkati duyurmayan gaflet muguna ask atesi düsür, onu yak da,
sagırlıktan kurtul.
• Ask ile bulusma zamanı yakınlastı, bu sebeple kendine çekidüzen ver,bulusma günü için güzelles!
• Bizim ölümüz, her ne kadar sana matem olursa da, aslında, hakla bulusma vakti oldugu için, bizim en neseli, en
mutlu zamanımızdır.
• Çünkü bu dünya, bizim zindanımızdır. Zindanın harap olusu, yıkılısı, zindandakileri sevindirir. Yani bizim
bedenimiz, ruhumuz için bir zindan kesilmistir. Ölüm, bedeni yıkınca, topraga düsürünce, ruh zindandan kurtulaçak,
Hakk´a kavusacaktır.
• Aklını basına al da, fanî olan bu dünya zindanında kimsede vefa arama!bu dünyanın vefası bile vefasızdır!
81. Ey vefalı kisi, bizden, benden vazgeç!
Fa´iiatiin, Fa´ilatün, Fa´ilün
(c.I, 251)
•Ey vefalı kisi, gel, gel, daha yakına gel! Beni, benligi, bizi, bizligi bırak! Çabuk, vakit geçirmeden gel!
•Gel daha yakın gel! Biz´den, ben´den vazgeç, gel, gel. Sen´lik ve biz´lik yok oluncaya kadar gel. Ne "sen" kalasın,
ne de "biz" kalalım!
• Kibri ve kendini begenmeyi bırak da, yere göge sıgmayan o büyükler büyügüne gönlünde yer ver!
• Cenab-ı Hakk, ezel aleminde "Ben sizin Rabbiniz degil miyim" diye buyurdu. Sen de ona; "Evet, Rabbimiz
sensin!" diye cevap verdin.
• Evet sözün sükrü nedir Yani o emri nasıl yerine getireceksin Bu dünyada, sikayet etmeden, Hakk´tan gelen
belalara, ıstıraplara sabretmektir. Ses çıkarmamaktır.
"burada 7 ci araf suresinin 172. ayetine isaret var. Arapça "Evet" kelimesi, ses olarakıstırap sesini verdiği için
Mevlana eski edebiyatta sık sık yapılan "tevriye sanatını hatırlatmaktadır.
• Bela´nın bir sırrı da; ben fakr, yokluk dergahının kapısmı çalıyorum demektir.
• Sen, kendinden kurtul, benliginden temizlen, toprak ol, ayak altına seril de topragından otlar bitsin. Ot gibi benligi
üstünden atar, kurursan hos bir sekilde ask atesine yanarsın.
• Senin yanısınla meydana gelen kül, toprak, kimya gibi dertlere deva olur.
• Illetlerle, nefsanî arzularla dolu olan hayvanî rühunu ona ver de sonsuz olan, hos olan insanî rühu elde et!
82. Garip olan rüh, mekansızlık aleminin özlemini çeker.
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefil, Müstef´ilün
(c. I, 26)
•Her an gökyüzünden gönüllere gizli olarak söyle vahiyler gelmede: "Ne zamana kadar, tortu gibi yeryüzünde
çöküp kalacaksınız Göge yükselin, göge yükselin!"
• Ancak tembel olanlar, agır canlılar sarap tortusu gibi dibe çökerler. Tortudan kendini kurtaran, arınan, temizlenen
ise küpün üstüne çıkar.
• Hemen balçıgı, çamuru karıstırma! Suyunıı bulandırma da arınsın. Tortun aydınlansın ve derdine derman
bulunsun.
•9nsanda su´le gibi bir can var. Fakat onun dumanı, nurıından daha fazla. Duman haddini asınca, fazla olunca,
gönül evinde bulunan Hakk ısıgını göstermez olur.
• Eser, gönül evindeki dumanı azaltırsan yani günah kiılerinden arınırsan, senin nürun ile her iki dünya da, bu
dünya da, öteki dünya da aydınlanır.
• Bulanık bir suya bakarsan, orada ne ay görebilirsin, ne de gök! Hava kararınca günes de gizlenir, ay da!
• Güney rüzgarı esince, havayı tertemiz eder. Bu yüzdendir ki, sabahın erken saatlerinde seher yeli eser. Adeta
dünyayı cilalar, parlatır.
• Alıp verdigimiz nefes de gönüldeki sıkıntıyı, derdi temizler, arıtır, adeta insanın içini cilalar. însan bir an bile nefes
alıp veremezse, varlıgına yokluk gelir çatar.
•Bu dünyada garip olan rüh, mekansızlık aleminin özlemini çeker. Hayvan nefis ise bilmem ki, ne diye su dünya
otlagında otlar durur Geldigi yeri unuturda dünya nimetleri için çırpınır durur.
83. Allah´ım canı yarattın ama ona cefalar verdin!
Müstef´´ilüıı. Müstef´ilün. Müstef´´ilün. Mıistef´´ilün
(c,1,28)
• Ey bedenimizin padisahı; ey bize acı(Zeker), bizi neselendiren, güldüren aziz varlık! Ey gözlerimize görüs kabiliyeti
veren, ey can gözümüze tutya çeken, parlatan Rabbimiz!
• Canı parlattın ama ona cefalar verdin, onu deliye, divaneye çevirdin. Bazen onu yalnızlıga asık ettin. Bazen, bir
güzel yüzlünün pesinde kostuıdun, üryan düsürdün.
• Bazen top olduk, çögeninin egri ucuna uyduk, onun önünde bası dönmüs bir top gibi kah neseye, eglence yerine,
kah belaya, cefaya, derde, ıstıraba dogru yuvarlandık durduk.
• Bazen gaflet uykusuna daldırırsın, bazen sebeplere dogıu sürersin, bazen de yoklıık çölünde bizi süründürürsün.
• Bazen yüksek mevkî, altın taç sevdasına düsürürsün. Bazen de tutar basına topraklar saçarsın. Bazen kendini
kayzer, padisah sanır, bazen de yoksullar gıbi yamalı hırkalara bürünür.
• Kah diken olur, kah gül! Bazen sirke olur, bazen sarap; kah davulcu olur. davul çalar, kah davul olur, tokmaklar
yer.
• Bazen acaip bir agaç gibi elma verir, bazen kabak yetistirir. Bazen zehir verir bazen sükür; bazen dert verir,
bazen derman.
• Hayat ne acaip bir ırmaktır ki, bazen su olur, bazen kan; bazen la´l renkli sarap kesilir, bazen süt; bazen de
sifalar veren bal.
• Bazen çesitli renklerden sıyrılır. Hz. îsa´nın küpüne girer, bir renge bürünür böylece bazen "Allah´ın boyası"
meydana çıkar. "Allah diledigini vapar
"Hz. 9sa´nın bir küpü varmıs. oraya atılan kumaslar çesilli renklerde de olsa tek renk olarak çıkarmıs. Bu "Allah
boyası"dır. Allah´ın takdirine uymayı ifade eder. Bu beytte 2. Bakara suresinin138 çi ayetine isaret edilmektedir"
.
84. Benim canım mana helvası istiyor.
MefS´îlün, Mefa´îliin, Fe´ulün
(c. I, 106)
• Canım mana helvası istiyor, helva! Helva vadini yarına bırakma!
• Bu mana helvası ne de güzel, sıcak, hos; onun kokusu her an yücelerden ötelerden geliyor.
• Sen bu mana helvasını agızla yiyemezsin, bu sebeple, incir gibi agzını kapa da, o nefis hos kokulu, sıcak helvayı
gönülden ye; ona dudaklarını, elini degdirme.
• Bu helva, dünyada yapılan helvalardan degildir. 0 taraftandır. Onu görünmez el pisirmistir. 0 eldendir. 0 helva, o
görünmez alemde süt içti, hurma yedi de tatlılastı. Bu yüzden o, ötelerin helvası oldu.
• Biz hepimiz Akl-ı Küll´ün ogullarıyız. Bu sebepten de ötelerden "Ey babasının canı!" diye sesler gelip durmadadır.
"Akl-ı Küll", Allah´ın kudretinden, Akl-ı Evvel´den yani ulühiyyet mertebesinden evvel ortaya çıkan akıl
mertebesidir. "Ars-ı Azam", "Cebrail" Hz. Muhammed´in nüru gıbı, Aklı Küll´ün, Akl-ı Evvel´den sonra gelen bir mertebe
oldugunu bilmek gerek. Çünkü, "Allah´ın ilk yarattıgı sey akıldır." hadîsi ile Akl-ı Evvel´e isaret vardır. Arifler, bütün bu
meıtebeleri, Kur´aıı ve hadîslerden yararlanarak, biz aciz insanlara Cenab-ı Hakk´a dair bilgiler vermeye çalısmaktadırlar.
Sinasi merhumun dedigi gibi:
"Akıl biliyor ki, var bir Allah,
Mahiyeti anlasılmıyor, ah!"
85. Dudagını her öpüse verme onu kirletme.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlii, Fe´ülün
(c.1, 96)
• Sevgilinin dudagından anlatılamaz zevkler duyarak mest olmak istiyorsan, dudagını her öpüse verme, kirlenme,
her yemege onu bulastırma!
• Bövle yap da senin dudagından baskasının kokusu gelmesin; o dudaklar yalnız ve yalnız ask kesilsin. Lekesiz;
hiçbir dudaga dokunmamıs, tertemiz kalsın da essiz bir hale gelsin.
• Sunu iyi bil ve ibret gözü ile bak da gör ki: kadîm olan, evveline evvel olmayan Allah´ın nürundan baska ne varsa
hepsi de bir mezbelede, yani pislik dolu bir yerde bulunan kokmus pislikten ibarettir.
• Sen, manen kirlenip pislik olunca, kutsallıgın, takdîsin üstünlügünü, manevî tadını ne bilirsin Aklını basına al!
Pislik olmaktan kurtul, temizlen de kutluluk, yücelik tarafına git!
• Hz. Musa, Firavun´un nimetinden elini çekti. Agzını yıkadı da Allah ona nürlu el ve kerem denizini bagısladı.
• Kendine gel, gözünü kapa ki, o göz, pek kıskançtır. Aklını basına al, madeni bos tut ki, senin için hazırlanmıs bir
mana yemegi var!
86. Gaflet pamugunu kulagından çıkar, ask gözünü aç!
(Bu gazel bir yazma nüshadan alındı.)
• Varlık, benlik karanlıklanndan bir adım bile dısarı atsan, kendini kurtarsan yokluk ab-ı hayatını içer, yüzlerce Hızır
gibi sonsuzluga kavusursun.
• Adım adım yürü, manevî pisliklerini, günahlarını üstünden at, ve asıkcasına bir hamle yap da mekansızhk alemine
gel!
• Eger sen benlikden kurtulur, benligini yok edersen, benliksiz olursan ona kavusursun; o zaman sen bir dertken
deva olursun da, bütün yaralara merhem kesilirsin.
• Kamıs, sekerle dolu olursa, ses vermez; eger sen kamıs degil isen; içini kötü duygulardan, benlikden temizlemis,
bosaltmıs isen, dudagını, ney çalanın du-agına korsun. Manevî sekerler çignersin.
• Her iki dünyadan gönlünü çekmis, kurtarmıssan, bu cihanın isteklerinden vazgeçmissen, kendi benligini de,
varlıgını da yok etmissindir.
• Her iki dünyada da yönelecek kıbleyi arıyorsan, sana söyleyeyim, haber vereyim Semseddin´in varlıgı, Safa ile
Merve arasında bulunan bir kıbledir.
87. Nürlu gözlere kul köle ol!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe-lün
(c.I, 217)
• Sen ne iyi bahtlı, ne talihli kisisin ki, Allah; "Gel gel mutlulukla, gir içeri senin için kurtulus kapısı açıldı." diye
seslenir.
• Güzel renklerle, hos kokularla açılıp saçılan gül neden gülüyor Söyleyeyim: "Bahar mevsimi yüzünden onun
duası kabul edildi de onun için gü lüyor.
• Gül, mana Yusufunun kokusunu aldı da, o yüzden gömleginin yakasını yırttı, agzını açdı gülmeye; "Hey hey
müjdemi isterim, müjdemi isterim!" demeye basladı.
• Herkes; bütün alem biliyor ki: Kainatın yaradılısının manası odur. 0 halde adlar manadan baska nereye gidebilir
Bütün adlar, onundur.
• Cenab-ı Hakk; "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim." diye buyurdugu için ad mananın mazharı oldu. Onun
için kalp gözleri açık olan arifler, mana üzerinde dururlar da, adlara önem vermezler. Gölgeyi degil, gölge düsüreni
düsünürler.
"Davud (a.s.): "Ya Rabbî insanlan ne için yarattın " diye Cenab-ı Hakk´a niyazda bulundu. Bunun Bunun üzerine
Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, istedim, beni bilmeleri için insanları yarattım." Bu
bir kudsî hadîsdir. Sufîler bu hadîs iizerinde Çok dururlar. Bu konuda Bursalı Ismail Hakkı hazretlerinin Gizli Hazine diye
küçük bir kitabı da vardır.
• Asası olmasa da, eli parıl parıl parlamasa da Harun irfanı ile Kelîm´i yani Hz. Müsa´yı tanıdı, bildi.
• "Allah göklerin ve yerlerin nürudur." diye buyurdu. Kendisine nür adını taktı. Gözü de nurdan yarattı. Bu sebeple
nurlu gözlere, kul ol, köle ol!
"Allah göklerin ve yeryüzünün nürudur." (Nür Suresi, 24/35.)
88. Sevdaya doymus asık var mıdır
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. 1, 64)
• Sen, bu sevdaya doymus hiçbir asık gördün mü îçinde bulundugu, yüzüp durdugu denize doymus balık gördün

• Sen hiç bir nakıs, hiç bir resinti gördün mü ki kendisini nakseden kisiden yahut ressamdan kaçsın Sen hiç bir
Varlık gördün mü ki gönlünü verdiği Azra´dan uzaklassın
"Varnık ve Azra, Leyla ve Mecnun gibi birbirini seven asıktır."
• Asık ayrılıga düserse manası olmayan bir ada döner. Fakat aslında manada bir sevgili gibi adlara takılıp kalmaz.
• Sevgilim bu dünyada sensiz yasamak, ıstırab çekmektir, azaba düsmektir., Bu yüzden dilerim ki canım bir an bile
sensiz kalmasın. Senin tatlı canına yemin ederim ki, sensiz can bize iskencedir, beladır.
• Senin güzel hayalin öyle bir sultandır ki, Hz. Süleyman´ın Mescid-i Aksa´ya gelisi gibi salına salına gönüle gelir.
" Mescid-i Aksa, Kudüs´te Hz. Süleyman´ın yaptırdıgı meshur mabettir.
• Asıgın gönlünde binlerce mes´ale yanar. Bütün mescit apaydın olur.1 Rıdvanla, hürilerle dolu bir cennet halini alır.
" Rıdvan, cennet kapıcısı olan güzel melek."
89. Basan için çalısmak, ugrasmak gerek.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´îlün
(c.1, 214)
• Eger agaç hareket etseydi, yani bir yerden baska bir yere gidebilseydi, ne testere eziyetini çeker, ne de çesitli
islerde, çesitli yerlerde kesilir, biçilir, cefalar çeker, yaralanır, berelenirdi.
• Eger günes ve ay, dönüp durmasalardı, sagır kayalar gibi oldukları yerde durabilselerdi, ne günes ısıklar saçarak
dünyayı aydınlatır, ne de ay ısıgı geceleri hos bir sekilde nurlar saçardı.
• Fırat, Dicle ve Ceyhun nehirleri akıp durmasalardı; deniz gibi bir yert takılıp hareketsiz kalsalardı, kokarlar ve
acırlardı.
• Deniz suyu yolculuga çıktı. Önce buhar halinde havaya yükseldi, orada bulut oldu. Acılıktan kurtuldu, helvaya
döndü.
• Bak da gör, Yusuf (a.s.) babasının kucagından ayrıldı. Yolculuga çıktı. Ta Mısır´a kadar gitti de orada essiz bir
makama ulastı.
, Sunu da gör ki: Ahmed (s.a.v.) Mekke´yi bıraktı, Medine´ye hicret etti;sonra ordu çekti, gelip Mekke´yi zabtetti.
• Hz. Muhammed mi´rac gecesi Burak´a bindi, yola çıktı. Hakk´a manen yaklastı, yakınlastı, aralarında iki yay kadar
bir yakınlık kaldı, hatta daha da yakına vardı, makamını buldu.
• Usanmasaydın, bıkmasaydın dünyadaki misafirleri, yola düsmüs yolculuga çıkmıs erleri birer birer, ikiser ikiser,
üçer üçer sayardım.
• Birazını gösterdim, birkaçını saydım. Geri kalanını sen bil, sen ögren. Kendi huyundan, Hakk´ın huyuna ulas!
"Bu siirde Mevlana miskince bir yerde oturup kalmamayı; çalısıp çabalamayı, ugrasıp bir kelıme ile, dinamik olmayı
tavsiye buyuruyor"
90. Ne ekmek ver, ne huzur ver, ne de uyku;ben yalnız seni istiyorum
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c.1, 33)
• Ey saki ask sarabını fazlasıyla sun da, korku da kaybolsun, rica ve ümit de. Düsüncenin de boynunu vur! Onunla
hiç bir ilgimiz kalmasın, zaten o nerede, biz neredeyiz
•Ey asıkın susuzluguna bizim gibi yüzbinlerce insanın feda oldugu üstün varlık, bana ne su ver, ne ekmek ver, ne
huzur ver, ne uyku ver! Ben yalnız seni istiyorum.
•Bu gün senin misafirinim´ senln askınla perisan olmusum. Bu haber bütün sehre yayıldı her yer bu haberle doldu.
Bugün mana sarabının içildigi gün;haydi geliniz.
•Demir kırıntıları mıknatısa dogru nasıl kosarlarsa, dünyanın bütün hayalleri, onun hayaline dogru kosmaga basladı.
• Dünya Tur dagına döndü. Her zerresi tecelliye mazhar olarak aydınlatmaya, basladı. Rüh da Hz. Müsa gibi tecellî
karsısında aklını kaybetti, kendinden* geçti.
• Kalbine ask atesi düsen her varlık, aslına kavusmak için çırpınmada, dönüp durmaktadır. Aslının aslı ile bulusmak
için yokluk da apasikar el çırpmadadır.
• Her ot yesermis, güzel, hos bir halde gülümsüyor. Her zerre; "Sabır sıkıntı´nın anahtarıdır!" "Sükür de Allah´tan
razı olmanın anahtarıdır!" diye naralan atmaktadır.
91. Gönül sıfatı elde ettinse, gönül gibi ayaksız bassız gel!
Fa´ilatiin, Fa´ilatun, Fa´ilün
(c. I, 188)
• Eger sen, öd agacıysan buhurdana gel; seni damdan atarlarsa, kapıdan düs içeriye gir!
• Madem ki sen bir Yüsufsun, kuyuya atılmaktan, zindana sokulmaktan kurtulamazsın. Sen kahır zehrini seker say!
• "Allahuekber" diyorsun, bu bir adettir, bu bir resmî söyleyisdir. Gönülder söyleyis degildir. Eger sen "Ekber"
dedigin o büyükler büyügünün kuluysan bu büyüklere yakısır sekilde gel! Kendine çeki düzen ver!
• Köpekler de nasıl içer kızıl sarabı Arslansan kızıl sarap gibi gel!
• Ne diye altın arıyorsun Kendi bakırını altın et! Altın olmuyorsa gel o gümüs bedenliye!
• Zenginlerin gözleri kupkuru. Fakirlerin ise nemli. Ey asık! Sen kupkuru degil, nemli de degil; iki sekle de bürünme
de öyle gel!
• Melek sıfatlarına mahremsen, melek gibi erkeklikden de, disilikten de mü nezzeh ol da öyle gel!
• Yolculukta gönül sıfatını elde ettinse, gönül gibi ayaksız gel, bassız gel!
92. Burada gizli birisi var, kendini yalnız sanma!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´uliin
(c.1, 188)
• Burada gizli birisi var. Kendini yalnız sanma! Onun kulagı pek hassastır, keskindir. Sakın kötü sözler söyleme!
• 0 peri senin gönlünün çesmesine baglamp kalmıstır. Senin bütün düsüncelerin, hayaline gelen her suret, her sekil
hep o perinin eseridir; o periden gelmektedir.
• Nerede çesme varsa orası perilerin oturdugu yerdir, perilerin konagıdır. Oraya dikkatle, ihtiyatla gitmek gerek.
• Senin bedeninde bulunan bes duygu çesmesi akıp durdukça, bil ki; gönlünde gizlenen o peri bu bes çesmeyi
ayırmıstır, akıtmıstır.
• Vehmetmek, tasavvurda bulunmak gibi bes tane de iç duygun varya, bil kı; her bes çesme de, meraya dogru,
yararlı olacagı yerlere dogru kosup durmadadır.
"Eskılere göre insanı haricî muhitinden haberdar eden bes duygu vardır ki onlar da; görme, isitrne, koklama,
tatma, bilhassa elle sıcagı sogugu, serti yumusagı anlama duygularıdır. bunlardan baska ayrıca bes tane de iç duygusu,
batinî duygu vardır: Hayal, düsünce, vehme yani olanı, olmayanı anlayıs, zihinde hıfzedis ve ınüsterek duygu. Insan bu
sonuncu duygu ile iç ve dıs duygularını düzenler. (9brahim Hakkı Hazretleri: Maıifetııame, Bulak basımı 1251, s. 204-
205.)
• Her çesmenin yüksekte bulunan iki su sarnıcı vardır. Elli tane de sulara yol veren su yolcusu bulunmaktadır.
Gönlünü paslardan temizlersen, cilalarsan bütün bunlar, sana yüzlerini gösterirler.
• Çesme basında edebe riayet etmezsen, sana perilerden zarar gelir. Çünkü Du çesıt periler, çok hassastır, serttir,
pervasızdır.
93. Bize Hakk yolunda "biz"siz olarak bir yolculuk nasib oldu.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c.I, 128)
• Bize Hakk yolunda "biz"siz olarak bir yolculuk nasip oldu. 0 yolculukta "biz"siz oldugumuz için gönliimüze bir
ferahlık geldi.
• Daima bizden gizlenen o gerçek sevgili, o ay yüzlü güzeller güzeli, orada "biz"siz olarak yanagını yanagımıza
koydu.
• Biz o dostun gamı ile can verdik de onun gamı, bizi, bizden kurtardı, "biz"siz olarak dogurdu.
• Biz her zaman aralıksız sarap içmeden mest olanlardanız. Biz daima "biz"siz olarak neçelenir, manevî zevkler
duyarız.
• Siz sakın bizi yad etmeyin, buna lüzüm yok. Çünkü biz "biz"siz oldugumuzdan kendimiz rüzgar kesilmisiz de her
yerde eser dururuz.
• Biz "biz"siz kalıyoruz da, her zaman sevinç içindeyiz, mutluyuz. Bu sebeple daima "biz"siz olalım, "biz"siz kalalım
diyoruz.
• Kapıların hepsi de yüzümüze kapanmıstı. Biz, bizden kurtulunca, kapıların hepsi de açıldı.
94. Ey dertli zamanımda canımın rahatı olan Allahım!
Müfte´ilıin, Fa´ilat, Müfte´iliin, Fa´ilat
(c.I, 207)
• Ey dertli zamanımda canımın rahatı! Ey yoksulluk açlıgında rühumun hazinesi olan Allahım!
•Vehmin elde edemedigi, anlayısın ve aklın eremedigi güzellikler senden canına ulastıgı için sen benim kıblem
oldun.
• Rabbim! Senin keremin ve lutfun sebebi ile ben aleme nazla bakarım.
• Fanî olan devlet, zenginlik, varlık hiç beni aldatabilir mi
• Allahım! Bitmez, tükenmez cömertliginle bana hesapsız mülkler versen, ne kadar gizli hazinelerin varsa onları
önüme koysan, ben candan secde ederek vüzümü yerlere korum da derim ki:
• "Ey Allahım! Benim için senin askın bütün bunların hepsinden daha degerlidir."
95. Onun ask nagmelerinden yeryüzü cosmus köpürmüstü.
Fa´ilatün, Pa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c.I, 131)
• Onunla manen bulusmanın özlemi atesi ile yandıgım zaman, ben de Hz.Musa gibi, Tur Dagına gittim. Ne mutlu
bana, ne mutlu!
• Orada esi, benzeri olmayan bir padisah, bir sultanlar sultanı, rühları besleyen, pek latif, cana canlar katan bir
güzeller güzeli gördüm.
• Tur Dagı da, sahra da, çöl de onun yüzünün nüruyla parıl parıl parlamadaydı. Onun güzelligi her tarafı ebedî
cennete çevirmisti.
• Onun ask nagmesinden yeryüzü cosmus köpürmüstü. Gök de ona kavusma sevdasına kapılmıs dönüp duruyordu.
•Akıl almaz yaratma gücüne sahip olan o padisahlar padisahı, yokluga söyler "aktı "Kün" ol verdi de yokluk
canlandı, varlıga kavustu.
• Lütf ve ihsan gölgeleri üstünlük günesi ile birlesince bütün birbirine olan unsurlar bir araya geldiler, birbirleri ile
barıstılar.
• Böylece, askının olgunlugu, merhameti birbirine düsman olan zıtların dost olarak birlesmelerini sagladı.
• Fakat 0, yarattıklarının varlıkları yok olunca da, bir tanesi yüz tane oldıı. Orada var olan bana yok göründü, yok
olan da var.
• Cana benziyen dünyanın ötesinde, onun sevdasına kapılmıs, vefalı varlıkları gördüm; hepsi de tertemizdi, hepsi
de safa içinde idiler.
•Her fidanın sırrı topragın içinden bas kaldınr, yücelere boy atar. Mirac edenler, manen Hakk´ı bulanlar, duygulu ve
imanlı kisiler yerlerde sürüklenmesinler, göklere çıksınlar diye bahçelere merdivenler kurmuslardır.
• Kuslar ve bülbüller dallara konmuslar, bekçilik ederler. Bahçeye kimlerin gelip gittigini gözetlerler. Çünkü bu
bekçilerin maasları Allah´ın hazinesinden verilmektedir.
• Su agaçların yaprakları dillere, dallarda sallanıp duran meyveleri de gönüllere benzerler. Gönüller yüz gösterince
diller çözülür, sözler degerlenir.
96. Kosa kosa gelen bahar rüzgarı dünyayı güldürüyor.
Müstef´ilün, Pe´Olün, Müstef´ilün, Fe´ülün (c.I, 196)
Sevgili bu gece uyuma!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilatiin (c.I, 258)
• Anberler saçan saçlarını çöz, harekete getir! Süfîlerin canlarını raksa sok!
• Kosa kosa sarkılar söyleyerek gelen bahar rüzgarı dünyayı güldürür, körpe otları ayaga kaldırır. ,
• Ötelerden gelen bir haberci gibi her an bagdan latif bir koku duyulur "Haydi dostlar uyanın!" diye sesler gelir.
• Bahçe içten içe kendi sırrını, kendinde bulunan gizli kuvveti sürükler yürür, gider, yol alır da sana der ki: "Ey
insan! Sen de içten içe yol al. Sen sende gizli bulunanı bul, ona dogru yol al da canına can gelsin.
• Bahar rüzgarının oksaması ile gonca uyanır, açılır ve selviye süsenin sırrını söyler. Lale de bos durmaz, sögüt
agacı ile erguvana güzel günlerin müjdesıni verir.
• Ey ay yüzlü güzel! Bir gece olsun Allah askıyla uyumazsan, geceyi ibadetle ıhya edersen, sana sonsuzluk hazinesi
yüzünü gösterir.
• Görünmez bir günes, gayb aleminin günesi geceleyin dogar da seni nürlandırır, ısıtır tutiya yani manevî sürme
gözlerindeki gaflet tozunu siler, gözlerini açar.
• Aklını basına al da bu gece inat et, basını yastıga koyma, yatma da saadetin, anevî mutlulugun sana ne
ihsanlarda, lütuflarda bulunacagını gör!
•Allah gündüzü çalısıp kazanman, rızkını elde etmen için sana ihsan etti. Geceyi de ask için, sevismek için yarattı.
Senin sevismeni, sevgili ile bulusmanı kötü göz görmesin diye de geceyi karanlıklarla perdeledi.
• Halk gece olunca uykuya dalar uyur. Asıklar ise bütün gece Allah´a" yalvarırlar, dua ederler, adeta onunla
söylesirler.
• Cenab-ı Hakk bir geçe Davud(a.s.)´a söyle buyurdu: "Kim bizi sevdigini söyler, asıklık davasına girisir, sonra tutar
bütün gece uyursa, onun sözü de yalandır, davası da yalandır!" Asık olanın gözüne uyku girer mi
• Çünkü asık gönlünün derdini, çektigi acıları sevgilisine söylemek için yalnızlık ister, geceyi bekler, gecenin
karanlıgında gizlenir.
• Aska susamıs olan asık uyusa bile pek az uyur. Susuz kisi derin uykuya dalabilir mi
• 0 azıcık uyusa da rüyasında ya su görür, ya ırmak kenarında dolasır, ya testî görür, yahut da saka (=sucu).
• Ona bütün gece ötelerden; Allah´dan ses gelir durur. Ey zavallı! Kalk da, geceyi bir ganîmet, Allah´ın bir lutfu
olarak gör ve fırsattan yararlan!
97. Seni seven dostların sana yaptıklan iyilikler sana Hakk´ın bir iltifatıdır.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´Oliin
(c.I, 123)
• 0 güzel padisahı, o güzellerin gözünü, çeragmı gördüm.
• 0 gönül dostunu, derdimi dert edinen o canı, o cana canlar katan cihanı gördüm.
• Akla akıl vereni, safaya safa bagıslayan aziz varlıgı gördüm.
• Beni büyüleyen o güzeller güzelini gördügüm için bedenimin her zerresi sevinmis, neselenmis, "Allah´a sükürler
olsun." diyordu. Bu görüsün verdiği manevi zevk ve heyecan anlatılamaz ki!
• Hz. Musa da ansızın agaçtan gelen o nüru görünce sevinmisti de;
• "Artık onu arastırmadan kurtuldum. Allah bana lütfetti de aradıgımı buldum." dedi.
• Hz. Musa agaçtan gelen o göz kamastırıcı nuru görünce, Cenab-ı Hakk; "Ya Müsa, yolculugu bırak ve elindeki
asayı at!"diye buyurdu.
"Gazelde geçen Hz. Musa(a.s.)´ın kıssasında Taha Süresi, 20/10-27. ayetlere isaret vardır.
• Musa yalnız asayı atmadı. Gönlünde bulunan dünyaya ait bütün istekleri de attı. Akrabasını, sevdiklerini, en yakın
dostlannı da gönlünden çıkarıp attı.
• Sonra Müsa´ya; "Ayagına giydigin nalınları da çıkar at!" emri geldi. Böylece ayagından çıkardıgı bir çift nalınla
beraber birçok güzellikleri, zevkleri olan dünya ile ahireti de, dolayısıyla yalnız dünyadaki süsleri, hoslukları degil,
ahirette vadedilen zevkleri de gönlünden çıkardı. Çünkü;
"Yunus Emre hazretleri:
"Cennet cennet dedikleri birkaç evle birkaç huri îsteyene ver anları bana seni gerek seni!"diye buyurrnustu. Alman
mütefekkiri Pichte (1762-1819) de: "Bu dünyada ve öteki dünyada "hedefleri, istekleri zevk olan insanlar çok bayagı
insanlardır." diye yazmıstır.
• Gonül evine Cenab-ı Hakk´dan baskası sıgamaz. Bu hususta peygamberlerin çök hassas davrandıklarını,
kıskançlıklarını ancak gönül bilir.
• Hz. Müsa nüra dogru yaklasırken, Cenab-ı Hakk; "Ya Müsa! Elinde ne var " diye buyurdu. Müsa da; "Yolculukta
isimize yarayan asadır." diye cevap verdi.
• Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Ey Musa! Elindeki asayı at da Allah´ın sasılacak islerinigör!"
• Müsa asayı atınca, asa büyük bir yılan, bir ejderha oldu. Müsa da ejderhayı görünce korktu kaçtı.
• Cenab-ı Hakk; "Korkma! 0 yılanı eline al da onu tekrar asa haline getireyim." diye buyurdu.
• "Dayandıgın, yardımına güvendigin asayı yılan yaparak, sana düsman haline sokmustum. Simdi onu tut da tekrar
asa haline gelsin, düsmanına karsı sana bir yardımcı olsun.
• Böylece seni seven, sıkıntılı zamanlarında sana yardım eden, iyilik seven vefalı dostların iyiliklerinin benim sana
olan gizli bir lütfumdan ibaret oldugunu ve baskasından sana vefa gelmeyecegini bilmeni, anlamanı istedim."
• Ele, ayaga bir dert verince, elin ayagın senin için bir yılan olur.
• Ey el! Bizden baskasının yardımını isteme! Ey ayak! En son gidilecek yerden baska yeri isteme!
• Bizim sana verdigimiz zahmetlerden, sıkıntılardan kaçma, nereye gidersen git, her yerde bir zahmet, bir sıkıntı,
bir dert vardır. Vardır ama o dert, o zah-met seni bir dermana ulastırır.
• Bu dünyada hiçbir kimse yoktur ki, bir dertten kaçsın da; "Kurtuldum!" derken daha beterine ugramasın.
• Seni avlamak için bir tuzak kurmuslardır. Oradaki yeme kapılma, yemden kaç; korku oradadır. Korkuyu sen akla
bırak! Çünkü sevgi korku bilmez.
• Sems-i Tebrizî lütuf buyurdu, fakat gidince lütfu da aldı beraberinde götürdü.
98. Ben canımın minneti altında kalmak istemiyorum.
Çünkü ben artık canla degil askla diriyim.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilım, Mefa´îlün
(c.I, 51)
• Babacıgım, kendini üzüntüye kaptırmıs, hayattan bezmis, usanmıssan sevgilimizin yanına gel! Onun güzelligini
gör de can baharı seni canlandırsın, sana gençlik versin!
• Seher vakti esen rüzgar bana sevgilimin selamının kokusu ile beraber baharımın, bagımın, bahçemin, güllerimin,
meyvelerimin kokusunu da getirdi.
• Güzelligin, güzel yüzün verdiği mestlik acaip anlasılamaz, anlatılamaz bir mestlik. Varlık, ama görülmemis bir
varlık. Sanki devlet, ikbal, güç, kuvvet;"Ne duruyorsunuz, haydi geliniz!" diye feryad edip durmada...
Seyh Sadi hazretleri bir siirinde: Sarabın verdiği mestlik, sarhosluk gece yarısına kadar süer, ama güzel yüzlü bir
sakînin verdiği
kıyamete kadar sürer, demistir.
• Ben canımın minneti altında kalmak istemiyorum. Çünkü ben artık canla degil, ask ile diriyim. Beni ask yasatıyor.
Sevgilimin de yanında bulundugum için pek mutluyum, pek hosum.
• Padisahlar padisahının yüzünü gördügüm için kabıma sıgamıyorum, pek mes´udum. Burası da pek güzel, pek hos;
ben artık bu saraydan baska bir yere gidemem.
• Gönlümüz nese arıyor, manevî zevkler pesinde kosuyor. Aklımız ise bos yere düsüncelere daldıgı için yıkılmıs,
kendinden geçmis, harab olmus bir halde; can sarabının kadehi de elimizde. Allah´ım bu hal ne hos bir hal!
• Ask pesinde kostugumuz için akıl bize darıldı da gitmek istiyorsa gitsin, biz hiç üzülmeyiz. Sen ona de ki: "Ey akıl!
Artık burada durma git!" Gündüz oldu ise varsın olsun. Ey gecesiz, gündüzsüz güzel! Sen gel! Baska sey ıstemiyoruz.
99. Senin güzel yüzünü görünce gül de, gül bahçesi de gülmege basladı.
Mefülü, MefS´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. I, 86)
• Senin güzel yüzünü görünce gül de, gül bahçesi de neselendi, gülmege basladı. Ne olur, bizi de güldür, bizi de
neselendir! Seninle sütle seker gibi kaynasalım.
• Gökyüzü sana asık olmus, kul olmustur da onun için kararsız bir halde dönüp, durmadadır. Kalpleri ölü gibi olan
insanlar da senin güzelligin ile dirildiler. Ey canımın canı, ey sevgili varlık! Sen ne kadar da güzelsin, ne kadar da
hossun. Senin esin, benzerin olamaz; sen çok yasa, var ol!..
• Senin güzellik denizin birdenbire dalgalanır, cosarsa su zavallı dünya incilerle dolar. Gökyüzü ise cennet haline
gelir.
• Sen güzel yüzünü ne tarafa çevirirsen önünde güller biter. Dilerim ki ayagını bastıgın topraklar altın olsun!..
• însanlık hali öfkeye kapılır da acı sözler söylersen, kötü laflar edersen söyle; çekinme! Çünkü senin cefan, safadır.
Cevrin tamamıyla tatlıdır,tamamıyla tattır.
• Ya Rabbî! Sen sevgilime çok uyanık bir gönül ver, uzun saglıklı bir ömür ihsan et; yücelikler lütf et, yüzlerce yıl
yasasın. Ona övünülecek nazlar ver de biz de o nazlarla övünelim.
100. însanı büyüleyen güzel yüzünü gösterince mihnet ordusu, keder ordusu bozguna ugrar.
Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c.I, 167)
• Askınla perisan ettigin, hasta ettigin zavallının hatırını senden baska kirn rar Ey Hz. îsa gibi hastalara sifa veren,
ölüleri dirilten sevgili; hasta hatırını sormak için gel!
• Gel de "Nasılsın " diye bu hastanın basına elini koy! Onun suçunu aklına getirme, kinini unut!..
• Zaten o kaza ve kaderin cilvesine ugramıs, bela günesi onun basına kılıç vurmus. Sen gel de onun basına ihsan
gölgesi, rıza gölgesi düsür!
• 0 suçludur, kusurludur. Yüzlerce mihnete, yüzlerce eziyete layıktır ama, sana layık olan, sana yakısan sey,
bagıslamaktır, keremde bulunmaktır, lütufta bulunmaktır.
• Ask zevkini vererek, sevmeyi ögrenerek lütuflarda, ihsanlarda bulundugun, yüzlerce manevî sütle, sekerle
besledigin su gönüle, bunca lutuflardan, tatlılıklardan sonra, her nefesde her an cefa zehrini tattırma!
• Ask hastalarına deva sensin, sifa sensin! Çünkü o insanı büyüleyen güzel yüzünü gösterince mihnet ordusu, keder
ordusu bozguna ugrar, kaçar, gider.
• Bütün alem, bütün insanlar bir beden gibidir. Herkesin, herseyin bası da, canı da sensin. Bassız olan kisi, bası
gövdesinden ayrılan kimse, nasıl olur da diri kalır
"Sadî hazretlerinin su beyitleri de ibretle okunmaga deger:
Ademogulları aynı vücudun uzuvları gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı cevherden yaradıslardır. Hepsi de ilahî
emaneti tasımaktadırlar. Zaman bir uzva bir dert verirse öbür uzuvlar rahatsız olurlar. Eger sen baska insanların
denlerinden üzülmezsen, sana insan demek yakısmaz.
101. Ey bülbül! Senin sıcak ve sevgi ile dolu olan nefesin bahçe gelinlerinin gıdasıdır
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilün
(c. I, tercî´ 8)
• Ey sarhos bülbül! Allah askına güllerle dolup tasan gül bahçesini gör de, güzel sesini onların hepsine
duyurabilmen için yüksek bir agaç dalını kendine minber edin! Oraya çıkıp ötmege basla!
• Baharın su birkaç gününü ganîmet say! Çünkü güller vefasızdır. Az bir zaman için açarlar, gülerler, etrafa hos
kokular yayarlar. Sonra çabucak çeker giderler.
" Yine Seyh Sadî güllerin ömürlerinin az olduklannı anlatmak için su güzel beyti söylemis:
"9stedim ki gülün .ve lalenin karsısında sarap içeyim. Sürahiden kadehe sarabı dökünceye kadar bahar geçti gitti"
• Nasıl güllerin kokusu peri kızlarının gıdası ise, ey asık bülbül! Senin sıcak sevgi ile dolu nefesin de bahçe
gelinlerinin gıdasıdır. îste bahar mevsimi geldi. Sen de ötmege baslayarak dostlarını yemege çagır!
• Ey gül bahçesinde dolasan sevgili! Senin rühunla benim rühum arasında bir geçmis bir macera vardı. Biz seninle
orada tanısmıstık.
• Bugünkü görüsmemiz, sevismemiz o eski tanısma yüzündendir. Sen onu unuttun, ama bu bir gerçek.
• Aklımızı basımıza alalım da yüzümüzden, bedenimizden ayrılmadan, toprak altına gömülmeden evvel birbirimizin
yüzlerini görelim. Doya doya birbirimizi seyredelim, bu fırsatı kaçırmayalım.
102. Hacdan dönen hacılara hitap!
Meffllü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 199)
« Ey evini, barkını, çolugunu, çocugunu, yasadıgı sehri bırakıp kervanlarla uzun bir yolculugu göze alan hacı! Allah
evinin yolculugundan hos geldin!
• Kabeyi ziyaret etmek, Hz. Mustafa(s.a.v.)´in türbesine yüz sürmek için gündüzleri yarı aç, yarı susuz yollar astın.
Geceleri bile kararın yoktu.
• Hakk´ın kıblegahına yüzünü, gögsünü sürdün, Allah evine girdin. "Giren eman bulur, kurtulur." sırrına erdin.
"Allah evine giren kurtulur, eman bulur." Al-i îmran Süresi, 3/97.
• Bu tehlikelerle dolu hac yolunda nasıldınız; ne haldeydiniz Bu yol tehlikelerle dolu bir yoldur. Allah bu yolda
herkesi, her çesit tehlikeden korusun.
• Sizler o mübarek yerlere kavusmak mutluluguna erdiniz. Orada hacıların "Lebbeyk!" sesleri ta arsa ulasmada,
gökyüzü ugultularla dolmada.
• Ey Merve´yi gören! Ey Safa tepesine çıkan hacı! Ne mutlu sana! Günahlarla, dedikodularla kirlenmis olan bu fanî
dudaklanmla nasıl olur da senin gözlerini öpebilirim Bu sebeble ben canımla, rühumla senin gözlerini öper, ayagına
basımı korum.
Merve ve Safa Mekke´de Kabe´ye pek yakın olan iki küçük tepeye verilen ad. Hacılar ; Kabe´yi tavaf ettikten sonra
bu iki tepe arasında hızlı olarak yedi defa gider, gelir. Buna say adı verilir. Mevlana´nın bu beyti Kamus sahibi Asım
Efendi merhflmun su beyitlerini hatıra getirdi;
"Ey sarban zimamı çek semt-i kuy-i yare
Bî-çare dilde zîra yer kalmadı karara
Azurde-pay olursa, cemmazın eylerim fers
Dîbace vü cebînim sevk ile rehgüzara."
(Ey deveci, sevgilinin köyüne dogru devenin yulannı çek! Çünkü zavallı gönlüme sabretmeye, beklemeye yer
kalmadı. Eger hac yolunda devenin ayagı incinirse sevine sevine yüzümü devenin ayak basacagı yere döserim."
• Sen orada Allah´a misafir oldun. Allah misafırin azîz bir varlık oldugunu, agırlanması gerektigini vadetmistir; "Hele
birisi bize (yani Allah´a) misafir olursa elbette o daha iyi bir sekilde agırlanacaktır." diye buyurmustur.
• Benim canım hacıları mes´urü´l-harama, Mina´ya kadar götüren devenin ayaklarına toprak olsun!
"Mes´urü´l-haram hac vazifelerinin bir kısmının yapıldıgı yerlere verilen ad. Mina´da, Arafat hacılann kurban
kestikleri yer.
• Hacı hacdan dönüp gelmis ama gönlü orada kalmıs; can,´ Kabe´nin halkasını tutmus, beden ise burada dertlere
düsmüs, perisan bir halde.
103. Çarsafa asık olma! Renkli bir lese canım deme!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 298)
• Güzellik perdesi, giizellik maskesi arkasında gizlenmis çirkinlerden sikayetçiyim. Onlar güzel ay yüzlü görünürler
ama iç yüzleri ile saman atesidir. Fakat görünüste ay ısıgı gibi parlar dururlar.
• Deccal´in, kötü kisinin kuruntusü, savası içindedir. Abdalın, velînin rengi ise dısındadır. Onlar oldukları gibi
görünürler. Hırsızların tuzakları içlerindedir. Padisahların remizleri, örtülü niyetleri sözlerindedir.
" Deccal kıyamet alameti olarak ahir zamanda ortaya çıkacagı haber verilen bir kisinin " Deccal çok yalan söyleyen,
batılı hak olarak göstermege çalısan, ahlaksız bir kisi olar." ortaya çıkacak.
• Çarsafa asık olma! Yani ruhların çarsafı gibi olan güzel fakat fanî bedenlere gönül verme! Onları güzel yaratanı
düsün! Onu sev, balçıga esek sürme de, esek gibi balçıga saplanıp kalma! Yani balçıktan yaratılmıs olan bedene takılıp
kalma!
• Köpege bile ekmek verirsen, önce koklar sonra yer! Sen köpek degilsin ya! Sen arslansın. Ekmek için bu kadar
ugrasman, didinmen, kahrolmana degermi
• Sen parlak, ay yüzlü birisini görünce ona canım diyorsun. Halbuki o gölge bir varlıktır. Gezip dolastıgı, yeyip içtigi
için canlı sanılan renkli bir lestır. Renkli bir lese canım denir mi Can nerede; renk nerede Sen o lesi bırak da can ara!
Can bul!
• Sonbahar bagları, bahçeleri yagma etti. Onları meyvesiz, yapraksız perisan bir hale getirdi. Bu hale üzülme!
Çünkü bahar padisahı geldi, kapıda. o çıplak dallan giydirecek, onlara yesil renkli elbiseler armagan edecektir.
• Yapraklara mektuplar, kitaplar gibi yesil yazılar yazıldı. 0 yazıların ne ol dugunu, ne demek istediklerini kitabın
aslını okuyanlardan sor, ögren!
" Sadî hazretleri bir beytinde:
"Agaçların yesil yaprakları gönül gözleri açık olan kisiler için Allah´ın kudretini, büyüklügünü, yaratma gücünü anlatan
bjrer defter gibidir"
104. Ben ask kervanı içinde sonsuzluga dogru gece gündüz yol almadayım.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilün
(c.1, 302)
•Senin sevgine kapılmısım da gece gündüz kararsız kalmısım. Basımı ayaklarına koymusum, sana secde etmisim.
Gece gündüz ben basımı secdeden kaldırmam.
• Ben geceyi gündüzü kendi haline bırakır mıyım Onları da kendim gibi deli divane ederim. Onları da aska
düsürürüm.
• Asıkların canları da, gönülleri de kendilerini terk etti, koyup gitti. Simdi onlar birer gölge varlık gibi cansız
gönülsüz ortada kaldılar. Ben de onun askı ugruna canımı da veriyorum, gönlümü de. Ben yok olmak istiyorum.
• Ben gönlümün içinde gizleneni buluncaya kadar gece gündüz bir an bile basımı kasımaya vakit bulamayacagım.
• Senın askın mutriblige, çalgı çalmaya baslayalı belki beni eline alır çalarsın ümidi ıle ben gece gündüz sekilden
sekile giriyorum. Bazen çeng oluyorum, bazen saz oluyorum.
• Mızrabı güzel ellerinle sen vurdugun için feryadım, figanım gece gündüz göklere yükselmede, gök ehlini, melekleri
aglatmadadır.
• Ey asıklar kervanının yularını çeken! Ben baska yerde degilim, sizin elinizdeyim. Ben gece gündüz bu katarın
içinde sonsuzluga dogru yol almadayım.
• Ey sevgilim! Ey canımın canı! Ben kendinden habersiz mest bir deve gibi gece gündüz senin ask yükünü
çekmedeyim. Senin yükünün altında ezilmekten pek mutluyum. Yalvarırım sana, bana daha çok yük yükle!
• Ey gecenin de gündüzün de canı olan sevgili, benim de canımı aldın; beni cansız bıraktın. Tekrar canlanmak için
gece gündüz hep seni bekliyorum, hep seni bekliyorum.
" Asık Ömer merhüm su beyti söylemis:
"Vermem sana çek benden elin, ey melekü´1-mevt!
Cananıma nezr eyledigim cana dokunma ey Azrail!"
(Benim canımı alma, benden elini çek. Çünkü ben canımı cananıma nezreyledim.)
105. Uykuya seslenis
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefnlü, Mefa´îlün
(c.I, 291)
• Ey uyku! Senin canının hakkı için bu gece bize zahmet verme! Bu gece bize ugrama! Bizi çagırma! Allah askına bu
gece bizden çok uzaklara git!
• Ey uyku! Sen hangi toplantıya, hangi meclise gidersen o meclis dagılır, viran olur. Bu gece sakın bu meclise uçup
gelme, bu meclisi perisan etme!
• Biz bu gece bu mecliste O´nun yüzlere akseden güzelligi ile beslenmekteyiz. Ey göz! Bu gece güzel yüzlerde O´nun
güzelligini hayranlıkla seyre dalmıssın da uykusuz kaldıgın için hiç üzülmüyorsun, gam yemiyorsun.
• "Karanlıgı ile gelip bizi örten geceye yemin ederim ki Hasa ey uyku, git git de bu gece uyumayanların, geceyi
ibadetle geçirenlerin Hakk askı ile dolu gönüllerinden yüzlerce armaganlar elde et!
" Leyl Süresi, 92/1."
• Halk uykuya daldı ise, herkes uyudu ise ne gam; varsın uyusun. Allah´ıma harndolsun ki ey gönül dün gece de
uyumadın ama bu gece sen dün geceden de betersin, dün geceden de daha uykusuzsun.
.« Ben ay ile aynı huydayım. Uyumuyorum, sabaha kadar söz söylüyorum. Ey özlem duyanlara yakın olan dost! Bu
gece gönül gözün açık, beni gör! Beni dinle!
• Ay benim sahidim oldu. Yıldızlar benim ordumdur. Ey ay! Sen bu gece yıldızların yagdırdıgı oklara karsı siper ol!
106. Gece gelince gayb aleminin günesi dogar.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 258)
•Ey ay yüzlü sevgili! Bir gece olsun uyumazsan, gönlünü tamamıyla candan O´ na verirsen, sana ölümsüzlük
hazinesi görünür.
•Aksam olup da dünyayı aydınlatan günes battıktan sonra gece gelince gayb nurunun günesi dogar da gönülleri
aydınlatır, gözleri nürlandırır. Bedenleri manen ısıtır.
sevgıli bu gece kendini zorla da, uyumak için yastıga basını koyma! Yatma da saadetin lutuflarını ihsanlarını gör!
• Bütiin manevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir. Uyuyan bu güzellikleri
göremez. Aklını basına al! Sen de bu gece uyuma!
• 9mran oglu Müsa Allah´ın nürunu geceleyin gördü. Geceleyin o agaca dogru gitti de "Gel!" sesini duymadı mı ´
• Hz. Musa geceleyin on yıllık yoldan daha fazla yol aldı da bastan basa nurlara gark olmus bir agaç gördü.
• Hz. Ahmed (s.a.v.) de Mi´rac´a geceleyin çıkmadı mı Burak o büyük peygamberi geceleyin göklerin ötesine
götürmedi mi
• 9nsanlar gündüz rızk pesinde kosarlar, didinir dururlar. Gece ise sevgili ile bulusma zamanıdır, ask zamanıdır. Bu
yüzdendir ki asıgı kem gözden korumak ve sevgili ile bulusmasını gizlemek için, gece, karanlıgı ile her tarafı kaplar,
perdeler gerer.
• Gece gelince insanlar dinlenmek için yataklarına girerler, kendilerini uykunun kucagına bırakırlar, uyurlar. Fakat
asıklar gece uyumazlar. Cenab-ı Hakk´la onların isleri vardır. Onlar manen Hak´la bulusurlar, konusurlar.
• Cenab-ı Hakk Davud(a.s.)´a buyurdu ki: "Ey Davud! Bizi sevdigini iddia eden kisi;
• Yataga girip bütün gece uyursa, onun sevgi iddiası yalandır."
• Asık olan gece uyur mu Buna imkan var mı Hem asık olmak, hem de uyumak hiç görülmemistir.
• Çünkü asık içinin yanısını, derdini söylemek için sevgili ile yapayalnız kalmayı ister.
• Bütün geceler Cenab-ı Hakk´dan söyle hitaplar, sesler gelip durmada. "Ey kulum! Herkes uykuya daldı, kalk!
Seninle manen bulusalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her zaman ele geçmez.
• Öldügün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın."
107. 0, öyle üstün bir varlıktır ki, çürümüs gitmis ölüye bile can verir.
Müfte´iliin, Müfte´iliin, Fa´ilat
(c.1, 259)
•0 büyük padisaha, essiz, tatlı varlıga, o çok güzel inci tanesine yakın olmaya çalıs! O´nu gönlüne al, gönlüne
yerlestir!
• 0 esi benzeri olmayan, nürlu yüzlü, deniz gönüllü sevgiliye git!
• 0, öyle güçlü, öyle üstün bir varlıktır ki, çürümüs gitmis ölüye bile can verir. Kendisine yabancı olanları bile
gönlünü sevgiye düsürür.
• Her dikenin etegini güllerle doldurur. Deli, divane olmus kisiye akıl, fikir ihsan eder.
• Iki günlük çocugun aklına bile; akıllı, fikirli, yaslı kisilerin gönüllerine bile getirmedikleri düsünceleri bagıslar.
• Ben onun askı ile kendimden geçmisim, mestim; aklım, fikrim dagılıp gitmis. Yoksa O´nun büyüklügü, O´nun
üstünlügü, O´nun yaratma gücü, san´atı hakkında çok güzel seyler söylerdim.
108. Sen Allah´ın varlıgı önünde bir yoktan ibaretsin.
Müfte´iliin, Miifte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 260)
•Sayısız yıldızları bagrına basmıs olan gökyiizü, hudutsuz ve çok büyük oldugu halde Allah´ın kudreti etrafinda bir
degirmen tası gibi döner durur.
• Ey can! Sen de böyle bir Kabe´nin etrafında dön! Ey dilenci; sen de nimetli lerle dolup tasan böyle bir sofranın
etrafında dolas!
• Kainatı yoktan yaratan Allah´ın askı ile mest oldun! Artık elin ayagın biı ise yaramaz. Bu yüzden sen onun ask
meydanında elsiz, ayaksız top gibi yuvarlan!
• Etten, kemikten bir yıgın, bir gölge varlık olan bedenin degil de gönlün;dönen dolasan bir kisi, dünyanın canı olur;
gönüller kapan bir güzel haline gelir.
• Bastan basa gönül kesilen, gerçekten asık olan kisi pervane olur da ask mumlarının etrafında döner durur.
• Çünkü onun maddî varlıgı, bedeni balçıktan yaratılmıstır ama, gönlü atestendir, alevdendir. Her cins kendi cinsine
meyleder.
• Her yıldız gögün etrafında döner. Çünkü cins cinsi ile anlasır, onunla safa bulur, huzura kavusur.
• Mıknatıs nasıl demiri çekerse, benlikten kurtulan, yok olan kisi de yokluga kapılır, yoklugun çevresinde döner,
dolasır.
• Ey zavallı insan! Senin varlıgın Hakk´ın varlıgı önünde yoktur. Yoktan ibarettir. Sen var gibi görünen bir yoksun.
îste bu hakîkati anlarsan sasılıktan kurtulursun.
109. Bizim gönül kuslanmızın dilinden anlayacak bir kulak bulunsaydı
Fe´ülün, Fe´Olün, Fe´ul (c.I, 239)
• Ask ovamızın ucu bucagı yok! Gönlümüzün, canımızın da durup dinleinmesi imkansız!
• Dünyada sayılamayacak kadar sekiller, süretler belirdi. Acaba bunların içinde hangisi bizim
• Ask yolunda yürürken bizim meydanımıza dogru yuvarlana yuvarlana gelen bir kesik bas görürsen, o bas ask
sehidinin bası oldugu için...
• Sen sırlarımızı, askımızın sırlarını ondan sor! Çünkü gizli gönül sırlarını, gönül maceralarını ancak ondan
duyabilirsin.
• Ne olurdu bizim gönül kuslarımızın dilinden anlayacak bir kulak bulunsaydı!
• Ne söyleyeyim, ne bileyim Bu hikaye çok uzundur. Ne anlatılabilir, ne de sonu gelir; buna imkan yok.
• Nasıl anlatabilirim ki, her an perisanlıgım daha da artıyor, daha da fazla perisan oluyorum.
110. Gönle yabancı olan, gönlün dilinden anlamayan, bu kafir bedene ne oldu
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Pa´ilat (c. I, 256)
• Her seyi sen lütfedersin. Sıraya da, kadehe de, meyhaneye de zevki nes´eyi sen verirsin.
• Nergis gibi mahmur olan, gözleri mest edersin. Sonra o inci tanesi gibi olan güzeli onun önüne çeker, getirirsin.
• Senın büyüklügünden, senin gücünden baska kim su deli divane gönle sabır Yerebilir; kararlı kılar, karar bagıslar
•Ey sakî! Gönle yabancı olan, gönlün dilinden anlamayan, su kafir bedeni Mansur sarabı ile mest et de yola getir!
•Arslan gibi güçlü kuvvetli olan saraba ne oldu ki. böyle bir seytanî, kafir bedeni yola getiremiyor, ondan korkuyor
• Aklı basında olan yüzlerce gönlü mest ederek yola getirdigi halde, bu seytan beden karsısında sarabın gönlüne
neden korku düstü
111. Dünyada kaza ve kader tarafından yaralanmayan kimse yoktur!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 178)
• Sen hiç aklına kaza ve kaderi getirmiyordun. Bunlardan gaflette idin. Fakat ne yazık ki kaza ve kader
silahlanndan yaralandın.
• Sonunda böyle ansızın ne oldu Basına ne geldi îste kaza ve kaderin isi hep böyledir.
• Sen dünyada daima gülen, kaza ve kader dikeninden yaralanmayan, aglamayan bir gül gördün mü
• Dünyada kaza ve kaderin eline düsmeyen, onun mahbusu olmayan, kaza ve kader tarafından yaralanmayan
daima parlayan bir baht yoktur!
" Seyh Sadî hazretlerinin su beyti Mevlana hazretlerinin beytinin açıklanması gibi:
"Bu dünyada herkes kendi durumuna göre bir mihnete tutulmustur. Hiç kimseye dört bası mur olma, mutluluk
beratı verilmemistir."
• Hiç kimse hırsızlamaca bir günlük zevki tatmamıstır ki sonunda kaza ve kader onu kaza daragacına asmasın.
• Kaza ve kaderin oyunlarına karsı hiç kimsenin hilesi fayda etmez.
• Haberleri olmadan dostlar basımıza gelecek kaza ve kadere hizmet ederler Kaza ve kadere canlarını feda ederler.
• Ceviz kınldı; can gibi olan içi gitti, kaza ve kaderin ambarında helvalara karıstı.
112. Ey ayagıma batan gam dikenlerini çıkaran, beni zorluklardan,
sıkıntılardan kurtaran aziz varlık!
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. I, 177)
• Ey benim gönlümde sırlardan bahseden! Ey yarattıgı kullarına sahip çıkan! Onlara isler, vazifeler hazırlayan!
• Ey hayali ile dertli gönüllere dert ortagı olan! Onları neselendiren! Ey güzelligi ile gül bahçelerini güzellestiren,
renklendiren! Gülleri güldüren, onlara kokular veren, çesitli renkler bagıslayan!
• Ey nes´eler dagıtan cömert el! Ey defalarca bu miskinin elinden tutan merhametli varlık!
• Ey eli inci denizine benzeyen aziz varlık! Ey ayagıma batan gam dikenlerini çıkaran! Beni zorluklardan,
sıkıntılardan kurtaran!
• îki dünyada sana karsı nedir O´nun hadsiz, hesapsız, sonsuz ambarlarından düsmüs bir tek bugday tanesi.
• Dünyayı besleyip, yetistiren lütuf günesi, her zerreye, her seye lütuflarda bulunmustur. Yalnız kuslara,
kelebeklere, balıklara güzel renkler bagıslamamıs. yılanlara bile süslü gömlekler giydirmistir.
113. Asıklar ve akıllılar!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 172)
• Asıkların arasına, akıllı biri gelmesin. Bilhassa bizim gönül verdigimiz o güzelin asıklarından uzak dursun!
• Akıllılar, asıklardan uzak olsun. Külhan kokusu, seher vaktinde esen sabah rüzgarından uzaklara gitsin.
• Eger aramıza akıllı bir kisi gelmek isterse, onu bırakmayın, ona yol vermeyin. Ama bir asık gelirse, ona hos
geldin, safalar getirdin deyin, yüzlerce merhabalar edin!
• Asıklar meclisi, bagıslayıs meclisidir. Pek tutumlu olan akla uyup, askta cimrilik etmek vebale girmektir.
• Aklın nürundan ask utanır. Genç yasta ihtiyar olmak kötü bir haldir.
• Ey asık! Vakit geçirmeden asıklar evine dön gel! Çünkü asksız ömür geçirmek, ömrü heba etmek, bos yere
harcamaktır.
114. Sen bu dünyada pek garibsin, pek garibsin, söyle sen nerelisin
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c.I, 170)
• Ey anlayıslı, hos arif! Ey kamil insan! Sen hemen bizi bırakıp gidem Sen bugün aksama kadar bizimsin bizim!
• Bugün aksam karanlıgı basıncaya kadar mana sofrasında isretimiz var, nesemiz var, zevkimiz var. Ey tertemiz
kalbli Hakk asıkları! Ey dostlar! Buyurun sofraya, buyurun!
• Ey her sema´ın canının canı! Sen ay yüzlüsün, ay yüzlüsün, ay yüzlü!
• Ömür vefasız; durmadan geçip gitmede. Sen, sen de bir ömürsün. Ancak bizi bırakıp giden vefasız ömür degilsin.
Sen vefalı ömürsün, vefalı ömürsün!
• Sen bu dünyada pek garipsin, pek garipsin, pek garip! Söyle sen nerelisin Nerelisin, nereli
"Niyazî-i Mısrî hazretlerinin
"Ey garib bülbül diyarın kandedir
Bir haber ver gülzarın kandedir
Sen bu ilde kimseye yar olmadın
Var senin elbette yarin kandedir "siiri hatıra geldi
• Sen kiminle berabersin En yakın dostun kimdir Anladım, anladım. Sen Allah´la berabersin, Allah´la berabersin,
Allah´la beraber!
Hz.Mevlana bir Mesnevî beytinde aynen söyle buyunır:
" Sonunda sunu bildin ,sunu anladın ki; Biz sadece su görünen bedenden ibaret degiliz. bedenin ötesinde Allah ile
beraber yasıyoruz."
• Ey büyük ve essiz ressamın yaptıgı resimlerin en güzeli, ey seçilmis resim´ Sen seni yapandan nasıl ayrı kalırsın,
nasıl ayrı kalırsın, nasıl ayrı!
• Anladım, anladım. Herkese yabancısın. Hiç kimse ile dost olamuyorsun.Yalnız onun verdiği dertle arkadassın,
O´nun verdiği gamla dostsun! O´nun gamı ile dostsun! O´nun gamı ile dost!
115. Can mana helvası yedigi zaman göklere, ötelere; arsa yükselir.
Mefa´îlün, Fa´ilat, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. I, 225)
• Allah süfîler için mana helvası hazırlatmıs, süfîler de halka halinde sofraya oturmuslar.
• O kazandan alınan bir lokma helva ile binlerce kisiye gökyüzünde sofralar kurulur.
• Padisahlar padisahından Hakk asıklarına helva ikram ediliyor. diye göklere bir gürültü düser, doguya da, batıya da
tatlı sıcak bir ugultu yayılır.
• "Melekler gökyüzünde helva pisirdiler." diye mutfaktan elçiler gelir.
• Beden helva yiyince abdesthaneye gider. Fakat can helva yedigi zaman göklere, ötelere gider, arsa yükselir.
• Ey can! Sen rnana helvası pisirilen gönül kazanının çevresinde basını ayak yapda, gece gibi dön dolas, dolas da
agzın helva ile dolsun.
116. 0 kapısından kovarsa, beni tertemiz hale sokar, manevî kirlerden arındırır.
Müfte´ilün, Müfte´iliin, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.I, 266)
• Birden bire esip gelen riizgar uykumu dagıttı. Onun ılıklıgı geçen zamanın güzelligini hatırlattı.
• Ey bakısları içime isleyen, ruhumu hedef alan ceylan! Ey tatlı sözleri gön-´ serefler veren, beni yücelten ay yüzlü
sevgili!
• 0 esi bulunmaz dilber, beni özleyislere düsürdü. Bana anlatılmaz zevkler verdi. Beni güldürdü, sevindirdi,
cömertlikleri ile beni fakirin fakiri yaptı. 0 ihsan sahibi, 0 üstün varlık yaptıgı iyiliklerle beni minnet altında bıraktı, beni
tesekküre mecbur etti.
• Kapısından kovarsa, beni tertemiz bir hale sokar. Manevî kirliliklerden arındırır. Kendini bana göstermek lütfunda
bulunursa heyecandan yok olurum. Benden uzaklasırsa beni ihtiyarlatır, kocaltır. Bunlara ragmen bulusacagımız güne
kadar Allah ona saglık ihsan etsin!
• Bana ikramda bulundu. Bayramının kurbanı olmam için beni ok yagmuruna tuttu. Aslında benim derdim de,
hastalıgım da o oklardadır. llacım da, sifam da o oklardadır.
• Ey karanlık geceleri aydınlatan, nürlandıran ay! Ey basların tacı! Sen dogudan dogup göründün de gecem kusluk
vaktine döndü, ısıgı ile göz kamastırıyor.
• Senin dogusun azab içinde olan rühum için bir kurtulus, bir murada eris oldu. Nürların uykuları, sersemlikleri
dagıttı. Ey dostlar! Bu mutlu zamandan yararlanmak için gevsek davranmayın, acele edin!
• Ey gözüm! Onu gördügün zaman kamasır da göz kapaklarını kaparsan haline sükret! Ona bakabilsen onu
darıltırsın da kaçar, görünmez olur.
• Ey asık! Sen bu ask derdinden kurtulma, eziyetler çek, agla, sızlan, kıvran dur! Gökte yanarak kayan yıldızlar gibi
sen de ask semasında yok ol, sön!
• Ey gören fakat görünmeyen! Gözden uyku kaçtı. Geceleyin yola düsmek için gönlüm esirlikten kurtuldu. Haydi bu
kederlerle, gamlarla dolu olan bu alemi bırakın da, bu alemin ötesine dogru yola düsün!
117. Hz. Adem bir yılan yüzünden cennetten kurtuldu.
Sen bu dünyada insan seklinde yılanlarla yasıyorsun!
Mefa´îliin, Fe´ilatiin, Mefa´îliin, Fe´ilün
( 215)
• Ben nereden geldim, bu cihanın gamı, nes´esi nereden geldi Ben nerede- Yagmur ve oluk düsüncesi nerede,
yani aklımın bu dünyaya ait islere tıkılıp kalması nerede Bunlarla benim ne ilgim vardır
• Niçin ben asıl alemime; kendi dünyama dönmeyeyim Burada benim ne isim var var Gönül nerelidir
Neredendir Su toprak seyrine dalmak neredendir,nedir; düsünmüyor musun
•Sen dört kanatlı bir kussun! îstersen ta göklere kadar uçar gidersin. Sen nereden geldin Bunu hiç aklına
getirmiyor musun Ötelere gitmek, göklere diven kurmak, göklere yücelmek elinde iken sen evin damına çıkmak için
merdiven telasına kapılmıssın.
•Gökyüzünden binlerce naralar geliyor. Susuyorsun. Bu sesler bu feryatlar nerden geliyor diye aramıyorsun
Kulagındaki gaflet pamugu bu sesleri sana duyurmuyor.
•Hz. Adem bir yılan yüzünden cennetten kovuldu. Sen bu dünyada insan seklinde yılanlar, akrepler içinde
kalmıssın, onlarla beraber yasıyorsun. Sana kurtulus nerede Aman nerede
• Ömrünün, yasayısının ölümle sona erecegini sanma! Bedenin ölür ama,sende bulunan gerçek ben, ilahî emanet
ölmez. Çünkü sen Hakk´ın sıfatlarında yaratılmıssın. Allah´a ne son vardır, ne de sınır.
• Ecel, kafesi kırar ama kusu incitmez. Ecel nerede, ebedî kusun kanadı nerede
18. Sen yüzünü gösterince cansız sandıgımız varhklar canlanır!
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 171)
• 0 gül renkli yüzünü gösterince, cansız sandıgınız varlıklar canlanırlar. Taslar, kayalar bile neselenirler de,
dönmege, oynamaya baslarlar.
• Hakk asıklarının hatırı için bir kere daha örtüden basını çıkar, yüzünü göster!
• Göster de benligi sasırsın, yolunu kaybetsin. Aklı basında olan kisi de, hünerini, marifetini kırsın, döksün!
• Senin güzel hayalin ayna gibi suya aksedince, su gevher olsun, ates de yakma adetini terk etsin!
• Senin güzelligin olduktan sonra "ay"a yüz çevirmem, onu istemem! Salkım gibi gökyüzünden sarkıp duran iki üç
hafıf kandil benim ne isime yarar!
• Senin güzel nürlu yüzün varken kirlerle, paslarla dolu olan gökyüzüne ben nasıl ayna diyebilirim!
• Bir nefes ettin, üfürdün de, kötülüklerle dolu sıkıntılı ruhlara daracık gelen su köhne dünyayı güzellestirdin,
yeniden meydana getirdin, bize sevdirdin.
119. Senin nürunda ben zaman zaman Mustafa(s.a.v.)´in nurunu görüyorum.
Müstefilün, Fe´ülün, Müstefilün, Fe´ulün
(c.I, 190)
• Ebedîlik sarabını getiriyorsun ama, sen olmadıktan sonra, o benim ne isime yarar Onun bir kadehi bile sensiz
bogazımdan geçmez.
• Çalgıcı, elinden kadehi bırak da feryada figana basla! Sevgili, essiz olan o baha biçilmez güzellige, bir baha biç! 0
güzelligin degeri nedir
• Gönlüne afet kesilen o güzele, seni baglayan ask zincirine,büyüleyen o gözlere, o büyücüye bir daha biç!
• Tekrar gel; o kadehi bir daha sun, sun da isimiz tam olsun; isler yolunda in. Eski vefana yeniden dön, tekrar
vefalı ol! Bu defa baska türlü bir vefa göster!
• Mayası bozuk seytan bile senin lütfunla meleklesir. Temizlik, dogruluk diyarına senin bayragın çekilmistir.
•Ey essiz varlık! Seçilmis güzel! Senin nürun göklere ulastı, gökleri geçti.sein nürunda ben zaman zaman
Mustafa(s.a.v.)´in nürunu görüyorum.
• Ask yolu baglanınca elimdeki kazancım, varım, yogum bir "ah"tan ibaret oldu. Kehribara benzeyen aska karsı dag
bile bir saman çöpüne döndü.
120. Kader terzisi!
Mefa´îliin, Fe´ilatiin, Mefa´îlün, Fa´iliin
(c.1, 216)
• Yann olsun da, ben uzun kaftanımı giyerek ve yanıma da binlerce arsın "sevda" alarak asıklar terzisinin dükkanına
gideyim.
• O öyle bir usta terzidir ki, yaptıgı elbise ile seni senden ayırır, baska bir kısı ıpar. Oraya Yezid olarak girersin,
Zeyd olarak çıkarsın.
• Sen birisine tam manasıyla gönül verdin de ona baglandın mı, o görünmez makasıyla "înin oradan!" emriyle o
dostlugu keser, seni ondan ayırır.
"Bakara SOresi. 2/38."
• Deli gönlün halden hale girisi gibi, onun degismesine yani bir araya getirisine, sökülüsüne, dagılısına, perisan
edilisine sastım kaldım. 0 diledigını saglamlastırr, diledigini söker atar.
• Gönül toprakla dolu tahta bir kap, bir teneke. 0 da gönlün mühendisı. 0 topraga ne sekiller verir! Neler çizer! Ne
rakamlar döker! Ne hakîkatler yazar.ne adlar kaydeder!
• Seni sayı gibi alır, bir baskasına çarpar. Bu çarpıstan ne sonuçlar meydana gelir!
• Çarpmayı gördün ya, simdi de pay edisi seyret! Denize bak nasıl dalgalar bagıslamada!
121. Ben onun güverciniyim, beni kovsa bile evinin damının çevresinde uçarım.
Mefa´îliin, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fe´ilün
(c.I, 226)
• Sevgili beni bırakıp gitti. Ondan armagan olarak bana "ah"lar ve sapsarı olmus bir yüz, yaslarla dolu iki göz kaldı.
• Cenab-ı Hakk da beni can aleminden sürüp çıkardı, dünyaya sürgün etti. Ama ona; "Neden beni o alemden bu
aleme sürdün " diyebilir miyim Haddime mi düsmüs.
• Ezelde Cenab-ı Hakk: "Ben sizin Rabbiniz degil miyim " diye sordugu zaman biz, "Evet!" demedik mi îlahî aska
düserek bu Evet!" dememize ask sahit oldugu içindir ki askta yüz binlerce bela vardır.
• Basa gelen bela inci gibidir. înci elde etmek seni sevindirir, kuvvetlendirir. daha da tez canlı eder. Hele onun
denizden gelen, o denizin bulunmaz incisi, essız incisi olursa, ne hale gelirsin, onu sen düsün!
• Ben onun güverciniyim. Beni kovsa bile evinin damının çevresinden baska nereye uçabilirim
• O ´nun gölgesine sıgındım da dünyaları aydınlatan günes oldum. Devlet kusunun gölgesi kimin basına düserse, o
padisah olur.
• Yeter artık, sözü bırak da duaya basla! Hz. îsa bile dördüncü kat göge dua ile uçtu.
122. Yamalı hırka giymekle insan dervis olmaz!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefiliin
(c. I, 15)
•Ey bizim canımızı tatlılastıran, bize bizi sevdiren, kendinde olanı, kendini neni kendinden geçir, kendine yabancı
kıl! Kendinden geçeni kendine ! Su dervise, su yoksula da bir sey ver!
•Asıkları sereflendir! Ufukları nürunla aydınlat! Herkesin ilaç sandıgı tiryakı, nefsanî arzuları zehir haline getir! Su
dervise de bir sey ver!
• Ay gibi nurlu ve güzel yüzünle, tesirli gözlerinle seni sevenlere bakmak lutfunda bulun! Bizi kendine yol arkadası
edin! Su dervise de bir sey ver!
•Dervisligin nisanesi, belirtisi nedir Herkese elinden geldigi kadar iyiliklerde bulunan, yardımcı olan, etrafa inciler
saçan cömert kisi; tatlı dilli olup kimseyi incitmeyen, degerli sözler söyleyen seçkin insan dervistir. Yoksa herkesi
aldatmak için yüz parçadan dikilmis yamalı hırka giyen kisi dervis dir. Sen su dervise, yoksula birseyler ver
Seyh Sadî Hazretleri:
"Tarikat, dervislik insanlara hizmet etmekten, yararlı olmaktan baska bir sey degil. Tesbih çekmekle, namaz
kılmakla, hırka giymekle insan dervis olmaz." diye buyurmustur
•Ey aziz varlık! Acılar seninle tatlılasır. Küfür senin yüzünden din olur, dikende; nesrin, agustos gülü haline gelir.
Sen bu dervise bir seyler ver!63
Eski sairlerden birisi:
"Senin güzel yüzünü yüz yasındaki rahip görürse; "Ben Allah´a inanırdım!" der. Saçını, zünnarını atese atar."
demistir.
• Ey benim canım, sevgilim, küfrüm, imanım, padisahlarımın padisahı! Su dervise, yoksula bir sey ver!
• Fanî olan bedene, maddî güzellige gönül verdiği için bir türlü huzur bulamayan, hüzünler içinde kalan kisi!
Bedenle ugrasıp durma, bedene bakma! Su dervise, yoksula bir sey ver!
• Ey benim mum gibi nürlar saçan, karanlıgı aydınlatan sevgilim! Ben bugün birsey yapacagım. Senin alevinin
etrafında pervane gibi dolasacagım ve senin ask atesine canımı verecegim. Sen su dervise, su yoksula bir sey ver!
123. Askın içi, özü anlatılacak, açıklanacak bir sey degildir!
Fa´ilatiin, pa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 264)
• Öyle bir sevgilim var ki, sevgisi içimi yakıyor, kavuruyor. îstiyorum o, benim yiizümü ayakları altına alsın,
gözlerimin üstünde yürüsün! Baska bir yerde yürümesin!
• 0 benim her seyimdir. 0 benim ekmegimdir, suyumdur, havamdır. Ama bütün bunlar da onunla beraber
bulundugumuz günün içinde gizlenmistir. Bu yüzdendir ki rızkım, gıdam onunla bulundugum gündür. Asıl benim günüm
de o gündür. 0 gün ne hostur! Onun gıdası da ne hostur!
• 0 bizi yok edip giderse ne olur Allah´a yemin ederim ki, onun beni yok etmesine razıyım. Allah diledigini yapar!
• Onun dikeni güllere sermayedir. Hakîkati bizden gizleyen perdeleri açmakta lütuflar, ihsanlar sahibidir.
• Her ne söylediysen, ne duyduysan, onların hepsi de kabuk gibidir, manasız sözlerdir. Çünkü askın içi, özü
açıklanacak, anlatılacak bir sey degildir!
• Hakîkati hisseden, tecellîlere mazhar olan özlü kisi deriye, kabuga bakarmı
124. Onun can alısı, bedenimin bütün zerrelerini mest eder.
Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c. I, 263)
•Sevgili seker gibi tatlı bir gülüsle, canımı alırsa ben ask sehidi olurum da, Allah benim gönlümü ebedî olarak ona
kavusturur.
•Canımı o alırsa üzülmek söyle dursun, iste o zaman neselenirim. Iste o zaman canım gülmege baslar. Onun can
alısı bedenimin bütün zerrelerini mest . Her tarafım manevî bir zevk içinde, mutlu bir halde ölümü karsılar.
•Ölüm haberi ile bedenimde bulunan her zerrenin özü, onun lütfu ile mest olurda; "Sevgilim ne kadar da güzel, ne
kadar da üstün bir varlıktır!" diye oynamaya baslarlar.
•9çinde bulundukları o mutlu güne seslenirler de; "Ey gün, sen ne hos bır ömrün uzun olsun!" derler. Benim bu
ölüm günüm, sevgili ile bulusma günüdür. Eglence günüdür, sarap içme günüdür. Çesitli nimetleri yeme günü,
sikayetlerden kurtulup, Allah´dan razı olma günüdür.
•Allah küpe benzeyen bedenimi ask sarabı ile yogurdu. Rabbim bana lütuf da bulundu. Benim hakkımda ne de
güzel bir takdirde bulunmus; takdiri ne güzel çıktı!
•Ben öyle tesirli bir ask sarabı içtim ki, dünya küpüne sıgamıyorum. Dokuz gök bile benim köpügüme, benim
coskunluguma dayanamaz.
125. Ask sarabı!
Mefülü, Fa´liin, Mef´Olü, Fa´lün
(c.I, 265)
• Herkesin istedigi, can da derman da onda olan ask sarabının özlemini ne zamana kadar çekecegiz Ey sakî! Kalk,
özlemini çektigimiz o sarabdan bize sun!
• 0 sarapta sevginin, sevgilinin sırrı vardır. Sevgilinin nazı vardır. Sesi vardır. Ey sakî! Kalk o saraptan bize sun!
• Ask yolunda Allah bizi korur. Bizim sakîmiz, gölge bir varlık olan insan degildir. Bizim sakîmiz saadet, kutluluktur.
Saadet hanımla bulusmak ne kadar da hostur; ne kadar da güzeldir! Onun verdiği sarap mideye gitmez. Haydi ey
sakîmiz, ey kutlulugumuz; o saraptan sun!
• Ben her ne kadar sevgilinin yanında isen de, sevgili beni kucaklıyorsa da kararım yok. Ona kavustugum halde
huzursuzum. Onu kaybederim diye içimde bir korku var. Ne olursa olsun, haydi kalk ey kutlulugumuz bize açk sarabı
sun!
Sirazlı Hafız merhum
"Bir bülbül gagasına güzel renkli bir gül yapragı almıs, o vuslat nimetine eristigi halde yine hazin hazin, tatlı tatlı
feryada koyulmustu. Ona dedim ki: ´Vaslına eristigin halde bu deryada, bıı figana sebeb ne ´ Dedi ki: ´Sevgilinin cilvesî
bizi bu ise düsürdü. bu hale getirdi.´ Seyyid Nesîmî de: "Vasl erisince canıma, hüzün ve melal içindeyim" demisti. Rabi´a
Hatun namına yazılan bir siirde; "Ben ta senin yanında dahi hasretim sana demisti.
• Bize sarap sunan mutluluk diyor ki: "Ben size üzüm sarabı degil de, ask sarabı sundugum için pek memnunum,
pek hosum. Fırsatı kaçırmayın, bu saraptan bol bol için!" diyorsa da biz dünya islerine dalmısız, birbirimizle çekisip
duruyoruz. Ama ey mutluluk! Sen yine bize o saraptan sun!
126. Rüzgar asık olmasaydı böyle esip durmazdı.
Fe´ilatün, Fe´ilatün. Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c. 7, tercî´ 4)
• Ne yazık ki gece geldi. Hepimiz ayrı düstük. Ne mutlu o kisiye ki gece i herkes uykuda iken Allah ona dosttur,
arkadastır.
• Geceleyin hepsi uyudular. Hepsi de cansız birer varlık gibi yerlere serildi yataklara düstüler. Ey bizim dostumuz!
Ey cihanın padisahı! Aman sen uyuma.
• Bu beden topragını kaldırıp gezdiren, oradan oraya götüren ruh rüzgarıdır.9nsan uykuya dalınca o ruh rüzgarı
toprak bedenden muvakkat bir zamançekilince, beden düsüp yere serilir
•Fakat rüh rüzgarı geceleyin bu toprak bedenden büsbütün el çekmez. Eli üstündedir. Çünkü o toprak bedenle
sevismektedir. Ayrı ayrı yerden oldukları halde, birisi topraktan, birisi rüh aleminden geldikleri halde, Allah muakkat bir
zaman için onlan birbirine dost kılmıstır.
•Rüzgar sebatsızdır. Bir yerde durmaz. Bu sebeple onun vefası yoktur. ene karsı duydugu ask, onu vefasız hale
sokmustur. Rüzgar asık olmalı, böyle esip durmazdı. Bir yerde karar kılardı.
Mevlana bir Mesnevî beytinde söyle buyurur:
"Çihanın bütün zerreleri o ezelî hüküm dolayısı ile çift çift; her çift birbirine asıktır. Gökyüzü yeryüzüne; ´Merhaba!´
der. ´Seninle ben kehribarla saman çöpü gibiyiz, birbirimizi viyoruz.´" Mesnevî, c. III, nr. 4401; Divan-ı Kebîr´m baska
bir yerinde:
"Dünyanın her cüzü, her sey asıktır. Her sey sevgili ile bulusmak için çırpınır durur."Divan-ı Kebîr, c. VI, nr. 2674.) diye
buyunır.
127. Dilenciden bir sey dilenmek akıl karı degildir.
Mefulü, Fa´ilStü, Mefa´îlii, FS´ilat
(c. 7, tereî´ 7)
• "Ne duruyorsunuz Nevrüz geldi, bahar geldi." diye asıklık, gençlik, mestlik, bir de sevgilimiz, bizi çagırıyor.
• Dünyanın gözü simdiye kadar böyle güzel bir bahar görmedi. Daglardan, ovalardan hayat fıskırıyor, kimya bitiyor.
• Her agaç iyi bahtlı bir huri kızını kucaklamıs, bagrına basmıs, onunla sevisiyor, onu kimseye göstermek istemiyor.
Eger sen onun mahremi isen, eger sende onu görecek göz varsa, kaçamak olarak gizlice o hüri kızını seyret!
• Çiçekler tas tas can sarabı içmede. Onlara dikkatle bak; onlar seni de çagırıyorlar. "Miskinligi üstünden at, gel can
sarabı iç de canlan!" diyorlar.
• Sarabın nasıl içildigini görmedinse, bilmiyorsan, hiç olmazsa sarhos olmus çiçeklerin hafif hafif sallanıslannı
seyret! Ey çiçekler! Ey güzel varlıklar; can aleminden gelip bahar mevsiminde topraktan bas kaldıran peri kızları, var
olun, yasayın, merhaba, merhaba ey can sarabı, merhaba.
• Süsen, goncaya; "Niçin derin uykuya dalmıssın Haydi kalk, gözünü aç, etrafına bir bak.. bak da kurulmus
muhtesem içki sofrasını, yanan mumları, içilen sarapları, fitne koparan güzelleri gör!" der.
• Reyhanlar, laleler sarap kadehlerini ellerine almıslar, içip duruyorlar. Bu ikramlar, bu lütuflar, bu bagıslar, bu
ziyafetler, bu saraplar kimden Kim veriyor bunları, bu kadar masrafa kim giriyor Bütün bunlar Allah´tan baska kimden
olabilir
• Dikkatle etrafına bakarsan görürsün ki Allah ganîdir, yani çok zengindir. Herkes ona nazaran fakir, herkes kederli,
dertli, herkesin suratı asık. Hayat sartları herkesi perisan etmis, didinmeler, çırpınmalar, çekismeler, bos yere kavgalar
hayatı zehir etmis; zengin ve neseli gördügün insanların yüzleri gülüyor ama hırslarından içleri kan aglıyor.
• Dilenciden birsey dilenmek akıl karı degildir. Dünya bir dilencidir. Sen de asıl padisahı unutuyor, dünyadan bir
seyler istiyorsun. Zavallı dünya! 0 da yüksek bir sarap içmis de mest olmus bir yerde duramıyor, dönüp duruyor.
• Bülbül gülün kulagına egildi de birseyler söyledi. Gizlice ona; "Sükret, Allahıın lütfu, ihsanı asla bizden
eksilmesin." dedi.
128. Askının atesi benim bütün sabrımı, kararımı yaktı.
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 7, tereî´ 5)
•Gönlümün derdinden neler çektigimi gördün ya, gel ey güzel sevgilim! gel, tez gel, tez gel!
•Sermayem, kazancım giderse gitsin, korkmuyorum. Yeter ki sen kal, sen le! Çünkü sen benim ömrümsün,
hayatımsın. Her kazancın sermayesi sin. Gel, gel, sensiz ben ne yaparım
• Canımın canı! Ey gönlümün dostu! Senin yüzünü görmeden evvelce ben sabırlı bir kisiydim. Senin askının atesi
benim bütün sabrımı, kararımı yaktı. sevgili gel! Sensiz ben yasayamam, gel!
•Benden ayrılmak ve uzaklara gitmekle düsmanı sevindirmek istiyorsan, bana karsı olan soguk davranıslarında
düsman sevindi, için rahat etsin! Artık dara gitmeye gerek yok. Bos yere beni üzme, gel!
•Sen her ne kadar hissiz, tas yürekli isen de bu davranısların bana karsıdır. iki cihanın da çok degerli bir incisisin.
Tasın içinden fıskırıp çıkan rahmet suyu gibi gel!
•Canın ve gönlün iniltilerine senden baska mahrem yoktur. Benim gönlüm dag gibidir. Haydi sen bu daga bir Davud
(a.s.) gibi, bunu seslendir.
•Ey Tebrizli Sems! Ayrılık ezelden gelen bir kaza ve kaderdir. "Alın yazımız böyleymis!" deme! Sen öyle bir hükmü
istiyorsan, o oldu demektir. Haydi bir kaza ve kader olarak gel!
129-Sevgili geldi, hiç bir su ile sönmeyecek ask atesini gönlümüze düsürdü.
Mef´ulü, FS´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. I, 310)
• Felegin, gökyüzünün, rüyada bile görmedigi o ay yüzlü sevgili yine geldi. Hiç bir su ile sönmeyecek ask atesini
yine gönlümüze düsürdü.
• Sen benim bir beden evime bak, bir de canıma bak! Beden ask sarabıyla mest olmus. Can ise o saraba
dayanamamıs, yıkılmıs, yerlere serilmis.
• Sarap evinin, meyhanenin sahibi gönlümle dost olunca, kanım ask sarabı oldu; damarlarımda dolasmaga basladı.
Cigerim de ask atesinde kebap oldu.
• Gözüm onun güzel hayali ile dolunca ona bu lütfu verdiği için; "Ey kadeh, sen ne tesirlisin, ne güzelsin Ey sarap
var ol, aferin sana!" diye sesler geliyor.
• Gönül ask denizini görünce beni yalnız bırakarak birden bire içten fırladı, kendini o denize attı ve bana: "Haydi,
elinden geliyorsa ara da beni bul bakalım!" diye seslendi.
• Dogunun günesi ve Tebrîz sehrinin kendisi ile iftihar ettigi Semseddin´in yüzünün parlak günesinin ardısıra
bulutlar gibi asık gönüller kosusup duruyor.
130. Yıldızlar bana; "Bu gece çok aydınlık, çok parlak!" diye seslendiler.
Müstef´ilün, Fe´uliin, Müstef´ilün,
(c.I, 305)
• Bir yaz gecesi oturmus ay ısıgında düsüncelere dalmıstım. Birden bire yıldızlar bana; "Bu gece çok aydınlık, çok
parlak!" diye seslendiler. Bu sesi yunca yıldızlara; "Haberiniz yok mu " dedim. "Biz bu gece o ay yüzlü sevgili ile
beraberiz!"
• Herkese seslenmek, herkesi çagırmak için yüksek dama çık; "Bu gece herhangi bir gece degildir. Bu gece mana
güllerinin devsirilecegi bir gecedir. Bu ce kadehsiz mana sarabının içilecegi bir gecedir. Geliniz fırsatı kaçırmayın!" diye
Hakk dostlarını çagır!
• Bu gece sevgilimiz gönül gibi bizimle beraberdir. Bizim kucagımızdadır.Elini sevgi ile boynumuza atmıstır
"Bu beyitler yanlıs anlasılmamalı. Tamamıyla manevî manalar ifade etmektedir. Cenab-ı Hakk; "Nerde olursanız,
ben sizinle beraberim!" (Hadîd Suresi, 57/4) diye buyuruyor. Hasa Allah maddî bir varlık mıdır ki bizim yanımızda
bulunsun Bütün bunlar Allah´ı manen hisetmemizi, O´nun bize pek yakın oldugunu anlatmak içindir.
• Asıklar meclisinde sabaha kadar sarap kadehi dönmede, ihsanlar, iyilikler ilmede, bu gece sabaha kadar gül
süsenle halvete girmisler, yalnız baslarına kalmıslardır.
• Ben bu mehtaplı gecede çok cömert olacagım. Vuslat sarabını herkese; halkın ileri gelenlerine de, geride
kalanlarına da, bilginlerine de, bilgisizlerine de bol bol sunacagım.
•Sen bu gece gönlün elindeki korku baglarını çöz! Çöz de, gitsin basını askın ayagına koysun! Çünkü kem gözüm
korkusundan aglayıp duran o zavallı bu gece emniyettedir.
131. Senin güzel yüzünün nürundan her mescitte benim günesten bir mihrabım var!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. 1, 295)
• Ey güzel yüzü yüzlerce "ay"a bedel olan sevgili! "Gece oldu, vakit geçti." deme, acele etme!
• Ey can Kabesi! Senin yüzünün nürundan her mescitte benim günesten bir mihrabım var.
• Yanlıs söyledim. Ben öyle bir nüra yönelmisim ki, bizim mescidimizde günes kapının dısında bulunur ve kapıcılık
eder.
• Dünya nimetlerinin sarhoslugu ile kendimize hayatı zehir ettik ve binlerce kuyuya düstük. Ancak onun askı bizi
çengel gibi tutar, dısarıya çeker, çıkarır.
• Senin yüzünden can meclisi öyle nurlu, öyle parlaktır ki, dostların canı gözlerdeki nür, orada yanan çerag,
aydınlıgı hep can meclisinden, senin nürundan alırlar.
• Gönül bahçesi o devlet selvisinin yüzünden güler, kanımız, o unnab dalının yüzünden cosar, kaynar!
• Ey sevgili! Sen ferahlık içinde ferahlıksın. Allah´ın makbul kulları için açtıgı kapıların anahtarı sensin.
132. Gözler hırsla, göz çukurlannda cıva gibi kararsız hale gelmis!
Fe´ilatiin, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.I, 315)
• Gözler uykudan açılmıyor. Kendini zorla! Gözünü aç da içinde bulundugun insanlara, topluluga ibretle bak!
• Bak da gör, insanlar dünya nimetlerine nasıl dalmıslar, huzuru, mutlulugu kaybetmisler, gözler hırsla göz
çukurlarında cıva gibi kararsız bir gelmis.
• Gece uzadı, halk bu mehtaplı gecede yıldızlar gibi ay ısıgına düstü.
•Bütün düsünceler, yapraklar gibi döküldü. Bütün sebeplerin üstüne tozkondu.
•Akıl sasırdı kaldı, bir köseye çekildi de diyor ki: "Haydi, akıl eger senin aklınsa beni bul bakalım, ben neredeyim "
133. Bu dünyada basa gelen bela lokmalarını yiyip sindirmeyen ilahî aska ulasamaz.
Mef´fllü, Fa´ilat, Mefa´îlii, Fa´ilat
(c.I, 309)
•Ask benim gönlümü yıktıgı, harap ettigi için bu gönül harabesine günesin rahatca, engelsiz vurması gerek.
• Padisah bana dua etmis, kendi duasını da kendisi kabul etmis. Bu haberi yunca utandım, ayakta duramadım,
yerlere yıkıldım.
•Beni huzura kavusturmak için çok defalar yüzünü gösterdi. Ben "O´nun zünü gördüm." dedim ama aslında o
gördügüm yüz degildi. Yüzünün gül bir örtüsü idi.
•O´nun yüzündeki örtünün nüru bile bütün alemi yakıp yandırıyor.
•Ya Rabbi! 0 padisah yüzündeki örtüyü kaldırsa da, yüzünü örtüsüz olarak gösterse alemin hali nice olur
•Ask benim yanımdan geçti, ben de onun ardına düstüm. Kosmaya basladım. Geri döndü, beni görünce kızdı.
Kartal gibi üstüme saldırırdı. Beni bir lokma edip yutuverdi.
•0 beni yutunca, ben zamaneden de geçtim, dünyadan da kurtuldum. Artık ; bir emelim, arzum kalmadı. Sanki çok
tatlı bir denize daldım. Azabdan da kurrtuldum, elemden de.
• Bu dünyada basa gelen bela lokmalarını yiyip sindirmeyen, îlahî ask sarabının lezzetini tatmamıs kisidir.
• Bu gerçegi bildikleri, bu gerçege güvendikleri için, peygamberler baslarına gelen belalardan sikayet söyle dursun,
onları serbet gibi içtiler. Çünkü su, hiç bir zaman atesten korkmaz.
134. Dünyada gördügün güzellerin gül gibi olan yanaklarındaki renkler de o bahçedendir.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´uliin
(c.I, 294)
• Artık kamil insanlar görünmez oldular. Dünyada akan mana ırmagının suyu kesildi. Ey ilkbahar! Göklerden,
ötelerden su gönder de su degirmen dönsün, yani insanlar yeniden manevî hayatı yasasınlar.
• Yeryüzü ile gökyüzü kova ile testiye benzerler. Fakat insanların rühlarının susuzlugunu kovadaki, testideki su
gideremez. Çünkü onların isine yarayacak su yeryüzünden de dısardadır, gökyüzünden de. 0 su ötelerdedir.
• Ey insanoglu! Günahlarla, cinayetlerle dolu su dünyadan kurtulmak için acele, yeryüzıinden de, gökyüzünden de
dısarı çık; çık da ötelerde mekansızlık alemindeki suyu gör!
• Senin can balıgın kirlenmis olan su havuzdan kurtulur da, ucu bucagı bulunmayan berrak, tatlı mekansızlık
denizine kendini atar, kana kana su içer. Susuzluktan kurtulur.
• Sen o mekansızlık aleminde öyle bir denize dalarsın ki oradaki balıklar Hızır kesilmislerdir. Orada balık da
ölümsüzdür, su da!..
• Gözlere nür oralardan gelir; mana damlarının oluklarından akan su da o denizdendir.
•Dünyada gördügün güzellerin gül gibi olan yanaklarındaki renkler de, kokular da o bahçedendir. Bütün gül
bahçeleri de o dolaptan akan su ile sulanır.
135. Madem ki askın yok, git bol bol uyu!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c.I, 314)
•Madem ki askın yok, asık degilsin, sana uyumak yarasır; git bol bol uyu. O´nun askı ve gamı bizim nasibimizdir.
•Biz sevgilimizin gam günesinin tesiri ile zerre zerre olduk. Çünkü biz onn gelen gamı da seviyoruz. Madem ki senin
gönlünde böyle bir duyguyle bir heves uyanmamıstır, git bol bol uyu!
•Onu bulmak, ona kavusmak ümidi ile köpürerek, aglayarak basını tastan tasa çalan, daglardan denize dogru
kosan sular gibi biz de kosup duruyoruz,ou arıyoruz. Sende ise "Sevgili nerede Onu nasıl bulurum " arayısı, üzüntüsü
yok. Sen git bol bol uyu!
•Ask yolu yetmis iki milletin inancının dısındadır. Madem ki senin askın,inancın taklitten, gösteristen ibarettir, sen
git uyu!.
•Bizler askın eline düstük, kendimizden kurtulduk. Bakalım ask bize ne yapacak Sen ise kendindesin, kendi
elindesin, kendine tapıyorsun. Senin için uyumak gerekir, git bol bol uyu!
136. Uyku geldi, bütün insanları kaptı uyuttu. Ama ben uyumadım. Seni düsündüm.
Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Pe´ilatün, Fe´ilün
(c.1, 300)
• Bütün gece güzel yüzünü seyrederek, tatlı sözlerini dinleyerek lütuflara nail oldum.
• Her ne kadar gönlüm pervane gibi senin güzelliginin mumunda yandı, yakıldı ise de, ben bütün gece güzel
yüzünün mumu etrafında pervane gibi uçup durdum.
• Gece kıskançlıgından ötürü aya benzeyen yüzünü bana göstermemek için karanlıgı ile bir çadır kurdu. Fakat ben
ayın bulutları yırttıgı gibi gecenin karanlık çadırını yırttım, güzel yüzünü seyre daldım.
• Gönlüm arı kovanı gibi ugultularla dolu idi. Ben de, ey bal madeni, bütün gece senden bal aldım.
• Gece tuzagı olan uyku geldi, bütün insanları kaptı, uyuttu. Ama ben uyumadım. Kusun küçük yüregi gibi bütün
gece uykunun tuzagında çırpındım, durdum.
• Bütün canlar güvercinler gibi onun hükmündedir. Iste ben de bütün gece hükmünün tuzagında onu aradım, onu
istedim.
137. Ey güzellerin padisahı! Sakın bu gece uyuma!
Mef´ulil, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îliin
(c.I, 293)
• Ey can! Ben bu gece senin misafirinim. Yalvarırım sana sakın uyuma! Ey canımın ve gönlümün misafiri olan güzel!
Sen de sakın bu gece uyuma!
• Senın ayın ondördü gibi nürlu, parlak güzel yüzün gelince, bu gece bize kadir gecesi oldu. Ey bütün dünya
güzellerinin padisahı! Sakın bu gece uyuma!
•Ey yüzlerce bahçenin servisi! Mest olanların gönüllerinin huzuru, rahatı gönlümüde, canımı da aldın götürdün.
Sakın bu gece uyuma!
•Ey gülen hos bag! Sensiz benim için iki dünya da zindan gibidir. Her sey senindir. Sen çok üstün bir güzelsin.
Sakın bu gece uyuma!
138. Rebab ask kaynagıdır.
Mefa´îliin, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Pa´îlün
(c.I, 313)
•Rebab ask kaynagıdır. Arkadasların dostudur, en yakınıdır. Araplar da faydalı oldugu için buluta rebab adını
vermislerdir.
•Bulut nasıl gülü, gül bahçesini sularsa, rebab da gönüller gıdasıdır, ruhlar sakisidir..
•Atese üflendigi zaman alevleri artar, yükselir. Yere üflenirse tozlardan baska bir sey kalkmaz.
•Rebab dogan kusu için bir çagrıdır. "Padisahın yanına gel! Koluna kon!"diye doganı çagırır durur. Fakat davul
çalmakla karga kalkıp padisahın yanına gelmez. Yani rebab sesi asıklar için Hakk´a bir çagrıdır.
•Esek nerede Hz. îsa´nın îlahî askından bahsetmek nerede Darda kalanlara kapılar açan Allah, ona bu kapıyı
açmamıstır.
•Ask, kavusma, bulusma saadeti olup Hakk´la aramızdaki perdeleri kaldırarak gönül evinin içine girmek için bir can
elbisesi gibidir. "Ademogullarını üstün kıldık." gerdanlıgıdır.
"9sra suresi, 17/70. ayete isaret edilmektedir: "Ademogullannı bütün varlıklara üstün kıldık."
•Sehvet pesinde kosanlara, bedenlere gönül verenlere asktan pek söz açma! Çünkü onlar, korku ve ümit arasında
yasamakta, sevap ve günah hesabıyla ugrasmaktadırlar.
139. Rebab inleyerek, gözyasları dökerek neler söylüyor
Fa´ilatün, Fa´ilatün. Fa´ilün
(c.I, 304)
• Hiç biliyor musun: Rebab ne söylüyor, gözyasları dökerek, içi yanarak neler anlatıyor
• Diyor ki: "Ben etinden ayrılmıs, uzaklara düsmüs bir deriyim. Ayrılık acısı beni azab içinde bıraktı. Nasıl
aglamıyayım, nasıl feryat etmeyeyim "
• Rebabda bulunan deri bunları söylerken, önde bulunan tahta da dile gelmis diyor ki: "Ben yem yesil bir dal idim.
Beni acımadan balta ile kestiler, bıçkı ile biçtiler. Rebab yaptılar."
• Ey Hakk asıkları! Ey mana padisahları! Bizler ayrılık garipleriyiz. Biz sonunda dönüp dolasıp huzuruna varacagımız
Allah´a yalvarmada, yakarmada, feryat etmekteyiz. Ne olur bu feryadımızı duyun anlayın!
• Önce Hakk´tan aynldık da bu dünyaya geldik. Fakat biz halden hale, sekilden sekile girerek, döne dolasa yine ona
gidiyoruz.
• Ey misafir! Hiç bir menzile, hiç bir duraga gönül verme ki ondan ayrıldıgın zaman, onu kaybettigin vakit için
yanmasın! Gönlün yaralanrnasın!
• Çünkü babanın tohumundan gençlik çagına gelinceye kadar çok menziller astın, çok sekillere girdin!
• Rebabın bu feryadı ister Türk olsun, ister Rum olsun, ister Arap olsun, asık ise onun dilincedir, onun dilidir.
• Bu ses altı yönden de dısarı çıkmıs, göklere yükselmistir. Yönden kaç; ay ısıgından çık kurtul!
140. Yanını yere koyup uyuma! Sevgili yanındadır.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c.I, 307)
•Bütün dostların isi bu gece altın gibi halis ve parlaktır. Hak asıklarını çekemeyen hasetçilerin canları ise bu gece
kördür, sagırdır. Onlar hakîkati göremezler, hakîkati bildiren sözleri isitemezler.
•Allah´ın güzellik deryası dalgalanınca, bu gece sevgilinin ayak bastıgı topraktan anber kokuları yayılmaktadır.
•Biz daima ezelî sevgili ile hosuz, o bizden razı, biz de ondan razıyız. Fakat Allahın lütfu ile bu gece o da baska
türlüdür, biz de baska türlüyüz.
•Ey gönül! Bu gece uyuma! Varacagın menzile dogru yürü. Çünkü gizli sili hep bizi gözetlemektedir.
•Yanını yere koyup uyuma ki, sevgili senin yanı basındadır. Sevgi sırrını da sakla ki, bu gece yüzünden o sır çok
hostur, çok latiftir.
•Elinden tutacak olan geldi. Bu gece elinden tuttu. Bu sebeple bu gece devlet saadet dalı yemyesil olarak
oynamaya basladı.
•Allah´a yemin ederim ki, bu gece uyku, bana haramdır. Çünkü su kusu olan can, kevsere kavustu, kevseri buldu.
141. Bu gece Hakk da uyanıktır, bizler de uyanıgız.
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.I, 269)
• Ey bizi evine mihman eden, misafir eden sevgili! Bu gece uyuma! Çünkü sen rühsun, bizse bu gece hastalarız.
• Sırların, gizli seylerin gözünden uykuyu defet gitsin! Gitsin de bu gece bütün gizlilikler ortaya çıksın.
• Ayrılık yüzünden parlaklıgını kaybetmis, paslanmıs gökyüzünün pasını gideresin! Onu cilalayasın diye Allah sana
bu gece bir cila verdi.
• Allah´a hamdolsun ki, su anda herkes uykuda. Ben ise uyanıgım. Benim bu gece yaratıcı ile isim, gücüm var.
• Bu ne sereftir, bu ne uyanık bahttır ki bu gece Hakk da uyanıktır, bizler de uyanıgız.
• Hiç bir geceye benzemeyen bu gece, gözlerim seher vaktine kadar uyanık kalmaz da uykuya dalarsa, ben bu
gözlerden bîzar olurum, usanırım.
• Sustum, dudaklarımı kapadım. Ama bu gece, ben sözsüz, sessiz, sadasız konusuyorum.
142. Gecenin hakîkatini gören uyumak istemez.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 316)
• Biz gece ile savasa girisince, onu alt üst ederiz, onun denizinden toz koparırız.
• Gecenin hakîkatini görebilen,istemez. Uykudan kaçar.
•Bir çok nurlu gönüller, nürlu yüzler, tertemiz canlar geceyi ihya ederler, uyumazlar, ibadet ederler, Allah´a
yalvarırlar yakarırlar.
•Gece gayb dilberinin mana güzelinin yüzünün tülüdür, duvagıdır. Gündüz nasıl olur da geceye es olabilir
•Senin nazarında gece, simsiyah bir tencere gibidir. Çünkü sen onda pisirilen gece helvasından tatmadın, gecenin
hakîkatinin ne oldugunu anlamadın!
•Gündüz kazanç ve kar zamanıdır. Fakat gece sevdasının bambaska bir zevki varrdır.
•Gece geldi, alıs veristen, kazançtan beni alıkoydu, elimi bagladı, birsey yapamaz oldum. Seher vaktine kadar
gecenin de ayagı baglı kaldı.
143. Bir gece de sevgilinin hatırı için uyuma!
Mefa´îlün, Pe´ilatün, Meta´îliin, Fe´ilün
(c.1, 312)
•Senin canın hakkı için hayırh isler yapmaktan vazgeçme, uyuma! Gaflete dalma! Bir geceyi ömründen azalmıs bil,
eksik say, uyanık kal, uyuma!
•Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düsündün, binlerce gece uyudun. ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı
için uyuma!
•Esi benzeri olmayan, geceleri hiç uyumayan o lutf sahibi, o güzeller güzelı vgiliye uy! Gönlünü ona ver! Onu kendi
gönlünde bul da, sen de uyanık kal, ııyuma!
•Sabaha kadar uyanık kaldıgın; "Ya Rabbî, ya Rabbî!" diye feryat ettigin o hastalık gecesini hatırla, o geceden kork
da uyuma!
•Cenab-ı Hakk; "Dostlar, geceleri uyumazlar." diye buyurdu. Bu ayeti duyup, hatanı anlayarak utandınsa artık
uyuma!
"Zariyat Suresi, 51/17-18. ayetlerinden iktibas var."
• 9sitmissindir. Allah dostları isteklerine, muratlarına geceleyin kavusurlar, dostlarının muratlarını veren padisahlar
padisahının askına, sen de bu gece uyuma!
• Binlerce defa sana; "Sus!" dedim. Sözden fayda yok. Birini getir ki, binine bedel olsun, uyuma!
144. Dedim, dedi.
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´Olün
(c.I, 436)
• Sevgıli dedi ki: "Kapımı çalan kimdir " Dedim ki: "Ben degersiz köleniz!" dedi kı: "Burada senin ne isin var "
Dedim ki: "Ey ay yüzlüm sana selam etmek hatırınızı sormak isterim."
• Dedı kı: "Ne zamana kadar kapımın önünde duracaksın " Dedim ki: "Sen "içeıi çagınncaya kadar." Dedi ki: " Daha
ne vakte kadar cosacaksın, söylenip duracaksın " Dedim ki: "Kıyamet kopuncaya kadar."
• O zaman ben ona kars1 duydugum sevgiden bahsettim. îçim yanarak ask davasına giristim de yeminler ettim.
Ask yüzünden malımı,,mülkümü kaybettim adım kötüye çıktı diye sızlandım.
• Sevgili dedi ki: "Bu dava için hakim sahit ister." Dedim ki: "Benim sahidim göz yaslarım, yüzümün sarılıgı da
davamın dogrulugunu, seni ne kadar çok sevdigimi isbat eder.
•Dedikii: "Senin sahidin, uygun bir sahit degil. Çünkü o yasları döken göz edebli, terbiyeli olsalardı, güzellere güzel
bakarlardı; kötü bakıp da kirlenmezlerdi." Dedim ki: "Adaletiniz üstüne yemin ederim ki gözlerim de, yüzümde güvenilir,
suçsuz, temiz kisilerdir."
• Dediki "Yol arkadasın kimdi Seni kim benim evime getirdi " Dedim ki: padisahım, yol arkadasım, senin güzel
hayalin idi." "Peki!" dedi. "Ben seni cagırmadım ki, seni buraya kim çagırdı " Dedim ki: "Senin hos kokun, kadehinizin
kokusu."
• Dedi ki: "Açık söyle, maksadın nedir " Dedim ki: "Sana daima vefalı olmak, dostluk etmek isterim." Dedi ki:
"Benden ne istersin " Dedim ki: "Herkese, herseye gösterdigin lutfu, iyiligi isterim."
• Dedi ki: "Buraya gelirken gördügün ve çok begendigin yer neresidir "dedim ki: "Kayser´in köskü!" Dedi ki: "Orada
ne gördün " Dedim ki:bînlerce kerem, yüzlerce lütuf!"
• Dedi ki: "Yol nasıldı Tenha mı idi " Dedim ki: "Yolda, yol kesenin korkusu vardı." Dedi ki: "Yol kesen kimdi "
Dedim ki: "Bu çıkısmanız, bu kaynamanız, bu ayıplamanız."
• Dedi ki: "Sence en emin yer neresidir " Dedim ki: "Zahitlik ve takva yeri!" Dedi ki: "Zahitlik dedigin nedir "
Dedim ki: "Selamet esenlik yolu!
•Dedi ki: "Nerede afet var, bela var, ıstırap var " Dedim ki: "Senin askının mahallesinde." Dedi ki: "Sen orada ne
halde idin Nasıldın " Dedim ki: sikayet etmeden sana baglılıkta, vefada, dogrulukta idim "
• Ben askı çok denedim. Fakat bu denemelerimden bir faydam olmadı. Kim denenmis seyi tekrar denerse pisman
olur.
• Sonunda sevgili dedi ki: "Artık sus! Eger ben askın nüktelerini, inceliklerini söylersem, kendinden geçersin de ne
aklın kalır, ne fikrin."
45. Sözünün tatlılıgını istedikleri için agzından çıkan harfler, kelimeler oynarlar
Müstef´ilün, Fe´ulün, Miistef´iliin, Fe´uliin
(c.I, 437)
• Senden gelen her cefayı, her cevri canıma minnet bilirim. Senin suçunu da, kendi suçumu da yüklenirim,
boynuma alırım.
• Ey ay yüzlü güzel! Senden gelen yüzlerce cefa, yüzlerce cevr, kıymetli kumaslardan yapılmıs elbiseler gibi cana
safa, çesme sifadır.
• Sevgilim su dünyada bulunan herkesin, herseyin senden bir nasibi vardır. Benim nasibim de sana karsı duydugum
asktır. Askını bana layık gördügün ve lütfettigin için ne de iyi bir lütufta bulundun. Çok yasa; varol!
• Sundugun sarabın lezzetinden benden önce kadeh mest olmada. Kadehin-deki lezzet yüzünden de, sarap
kendinden geçmede, cosup köpürmektedir.
• Yüzünün güzelliginin farkına vardı. "Ruh"un senin önünde secdeye kapandı. Sözünün tatlılıgını isittikleri için
agzından çıkan harfler, kelimeler oynamaya basladılar.
• Asık fazla sarhos olunca, onu çekistirirler, ayıplarlar, kınarlar. Zaten sarabın mezesi kınanmadan baska bir sey
olamaz ki.
146. Onun gönlüne düsen dermanı olmayan dert, kimin derdidir
FS´ilatün, Pa´ilStün,
(c.I, 428)
•Canın ayagını baglayan, çaresiz bırakan meydan acaba kimin meydanıdır ki min meydanı olacak; askın, askın...
Bize bir hal oldu. Elden çıktık. Bu kimin hikayesi Kimin destanı Askın askın...
•Ask özel kadehler dolastırmada. Acaba askın dolastırdıgı bu özel kadehler kimin askına dolasıp duruyor Bunu
kimse bilmez. Ancak ask bilir.
•llkbahar geldi. Daga da, ovaya da can verdi. Ey Allah´ım! Ey Allah´ım bu canı kim verdi Bu can kimin canı
•Bu ne güzel ne hos bir bahçedir. Bu bahçeyi gördü de cennet bile mest oldu. Bu bahçedeki menekseler, süsenler,
reyhanlar kimin Bunlara bu renklri, bu kokuları, bu güzellikleri kim verdi
•Bu bahçenin güzelligini gördü de gül dalı bülbülden daha fazla dile geldi. selvi; "Bu bahçe ne güzel bir bahçe;
acaba kimin " diye sallanrnaga, oynamaga basladı.
•Yasemin; "Van gülüne söylemez misin " diyor. Böyle essiz bir nergis kimin nergis bahçesinde yetismistir
•Yasemin diyor ki: "Ben bu soruyu sorunca Van gülü güldü de; ´Bunu bana sorma! Ben kendimde degilim. Kimin
nergis bahçesinde yetistigini ben ; bilmiyordum.´"
•Bu bahar mevsiminde yeryüzü çesit çesit renklerde hos kokulu güllerle, Yaseminlerle, nergislerle, sebboylarla
süslenmisken, gökyüzünde de günes altın bir top gibi durmadan kosmada. Sasılacak sey! Acaba onu böyle kim
dolastırıyor Kimin çevgeninin kıvrık yeri onu böyle asırlardan beri kosturuyor
•Ay da asıklar gibi onun pesine takılmıs, onun peyki olmus, solgun ısıklar saçarak, zayıf bir halde eriyerek dönüp
duruyor. Acaba o kime tutulmus imin hayranı Günese mi yoksa günesi altın bir top gibi kosturup duranamı
•Gökyüzündeki bulut da gamlara, tasalara batmıs, düsüncelere dalmıs, atesli bir sır! Acaba o kimin için böyle
aglayıp duruyor
•Mavi renkli elbiseler giyinmis, gönlü aydın gökyüzü, acaba kime gönlünü aptırmıs ki gece gündüz durup
dinlenmeden mest bir halde dönüp duruyor
•Onun böyle dinlenmeden, içine ates düsmüs gibi dönüp durdugunu gören dert, ona acımıs, onun derdini soruyor.
Diyor ki: "Onun gönlüne düsen dermanı olmayan dert, acaba kimin derdidir "
147. Dünya hayatında ızdıraptan ve gamdan kaçtıkça sen ham kalırsın.
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Pa´ilat
(c.I, 389)
• Senin gönlün bende olmadıktan, benimle beraber bulunmadıktan sonra seninle beraber oturmusuz, bir arada
düsüp kalkmısız, bunun bir faydası yok. Benimle oturup kalkıyorsun ama gönlün benimle degil. Madem ki böylesin,
bunun hiç bir faydası yök!
Hz. Mevlana bir ruba´îsinde: "Sen benim gönlümde oldukça, Yemen´de de olsan benim yanımdasın. Eger sen benim
gönlümde degilsen, yanımda da olsan Yemen´de sayılırsın!diye buyurmustu.
• Agzın baglı, bunun için süsuzluktan yanıyor. Sen bir ırmagın içine dalmıssın, suyun içindesin. Ama su
içemiyorsun. Irmagın sana hiç bir faydası yoktur.
• Bedende can olmadıkça seklin, maddî varlıgın ne ise yarar Ekmek, yemek olmadıktan sonra sahan ve sininin
sana bir faydası yoktur.
• Yeryüzü göge kadar miskle anberle dolu olsa, koku alamayan kisiye bunların ne faydası var
• Dünya hayatında atesten, yani ızdıraptan ve gamdan kaçtıkça hamur gibi eksi kalırsın. Hamsın. Binlerce dost
bulsan, binlerce güzel bulsan bunların sana hiç bir faydası yoktur!
"Meshur Fransız sairlerinden Alfred de Musset (1810-1857) de bir siirinde: "9nsan bir çıraktır Izdırap, bela onun
ustasıdır, hocasıdır. Onu yetistirir, gerçek insan yapar." demistir.
148.Sen sus da harfsiz dilsiz o söylesin!
Müstef´ilün, Fe´üliin, Müstef´ilün, Fe´uliin
(c.I, 440)
• Bugün sehrimiz, güzeller padisahı aramızda oldugu için, pek canlıdır; pek parlaktır. Zamanımızın en üstün, en
büyük insanı bir sehre gelirse, o sehir gülmez mi Bayram etmez mi
• 0 güzellik günesi yeryüzünde parlayınca, yeryüzüne nürunu yayınca, toprak yeryüzü, gökyüzünden daha fazla
aydınlanır, daha iyi olur.
• Merhametli sevgili gönül kapısını çalınca, o daha içeri girmeden, can onun los kokusundan gelenin kim oldugunu
anladı.
• Sunu iyi bil ki, sıkıntılı oldugun zamanlarda senin elini tutup çeken, seni yaratandır. Sana can yoldası olan o
büyük padisahtır.
• 0 öyle mübarek bir günestir, aydır ki tutulmaz. 0 insana sersemlik vermeyen bir saraptır, o ziyansız bir kardır.
• Sen sus da, harfsiz, dilsiz o söylesin. Zaten dil olunca bu konusan dillerin ne degeri kalır
149. Allah´ı seven, herhangi bir insana kul olmaz!
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 396)
• Sevgilinin yolunda biz korkaklara is yok! Sevgi yolunda yürüyenlerin hepsi de padisahtır. Orada kullara yer
yoktur. Allah´ı seven herhangi bir insana kul olamaz!
• Bahtım var, talihim var; ben mutlu bir kisiyim diye övünüyor, kendini naza cekiyorsun. Sunu iyi bil ki: "Senin bu
bahtın, talihin, mutlulugun bizim büyüklügümüze karsı bir ayıptır, utanmazlıktır."
• Fakirligin ile övünüyorsan, yamalı hırkayı giy de padisahımızın huzuruna öyle çık! Çünkü bizim padisahımızın
nazarında gösterisli, degerli elbiseler, kesislerin kusagı gibi degersizdir.
• Bizim su ask yolumuzda dogru bir kisi ol! Hileyi, egriligi bir tarafa bırak. Çünkü meydanımız hilekarların at
oynatacakları meydan degildir.
150. Akıl, ask, ma´rifet insanı hakîkatin damına çıkaran birer merdivendir.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilSt
(c.I, 384)
• Asıkların içlerinde bir baska dünya vardır. Ama bizim sevgilimizin askı bir baska zevktir, bir baska candır.
• Gönül gözleri açık olanlar pek çok gizli seyler bilirler. Ama asıkların gönülleri baska bir gizli sey bilir.
• Akıl, ask ve ma´rifet insanı Hakk´ın, hakîkatin damına çıkaran birer merdi-vendir. Fakat hakîkat aleminde Hakk´a
ulasmak için bambaska bir merdiven vardır.
• Mana yolunun güzelleri, bir gönülle ugrasmaktan sasırdılar, aciz kaldılar da onlara "Gönlün bambaska bir sevgilisi
var!" diye vahiy geldi.
• Ey bir sevdaya kapılmıs, kendini kaybetmis gönlü kınamaya, ayıplamaya açılan diller! Dudaklarınızı yumun!
Çünkü gönlün de bir baska dili var!
• Tebrizli Sems muma benzer. Fakat bütün mumlar onun pervanesi olmuslardır. Çünkü onun gönlünün içinde
bambaska bir alem vardır.
151. Daralan gönül gerçek gönül degildir.
Mef´Olü, MefS´ilün, Fe´ulün
(c.1, 365)
• Sunu iyi bil ki zaman sevdanın bir seklinden, naksından ibarettir. Bizim seklimiz zamandan dısardadır. Zamana
uyup kalmaz; hep degisir. Biz ihtiyarlarız ama, zaman ihtiyarlamaz, hep aynıdır.
• Dünya bir ırmak gibidir. Derenin içinde akar gider. Biz bu ırmagın dısındayız. Zaman ırmaktaki su gibi akar gider.
Irmaga düsen bizim gölgelerimizdir.
• Burada pek zor, pek ince; anlasılması müskil bir nükte var! 0 burada degil ama yine de burada! 0 yok gibi olan
bir varlık!
• Ey gönül! Canın yüzünden baska hiç bir yüze gülme! Zaten o olmayınca bütün gülüsler aglayıstır, inleyistir.
• Dünya meselelerine dalıp daralan gönül gerçek gönül degildir! Çünkü gönül pek genistir. Onun ucu bucagı yoktur!
• Aslında gönül gam yemez, gönlün gıdası gam degildir. Gönül bir dudu kusudur. 0 görülmemis acayip sekerler yer
durur.
152.Gül bahçesinde geçen ask sırnnı bir gül bilir, bir de aglayan bülbül!
Mef´ülü, Mefa´iliin, Fe´Olün
(c.1, 367)
• Gönül dün gece geldi de, canın kulagına dedi ki: "Ey adını söyleyemeyecegim, essiz varlık!
• Ey adını açıkça söyleyeni parçalayan, gizlice söyleyeni yakıp yandıran güzel!
• Ey can! Bilinemeyeni, tarif edilemeyeni anlatmaya kalkısan ne özür getirebilir Ne bahane bulabilir "
• Gül bahçesinde geçen sırrı, gizli seyi bir gül bilir bir de hazin hazin aglayan, feryat eden bülbül bilir.
• Sadece bülbüllerin seslerine dalıp o seslerin güzelliginden bahseden kisi seste kalır. Seslerin ötesine geçerek ask
sırrını sezemez, anlayamaz.
• Ey o akıl almaz, essiz varlıgı anlamaya çalısan, sezmege ugrasan! Ey göklere asık olan kisi! Merdivenden
bahsedip duran arifle dost ol, onunla iyi geçin!
• Herkes evden bahseder durur. Fakat; "0 evde bulunan güzel nerede 0 nasıl bulunabilir " diyen yok.
• Bir yaz günü sıcakta bir agacın gölgesine sıgınan herkes gölgeden, gölgeyi dusüren agaçtan bahseder ama, o
gölgeyi düsürten günesten, günesin nürundan kimse bahsetmez.
• Bütün bu zorlukları bilmekle beraber, dilin ona dair, onun hakkında söyledigi birkaç sözle bütün kulaklar da mest
oldu, akıllar da...
• Zavallı dil bir iki kırıntı buldu da ona daldı. Asıl kaynagı, madeni bıraktı.
• Halbuki asıgın canı o kırıntılardan utandı da, pazarı da bıraktı, dükkanı da bıraktı gitti...
• Ask kulagıma egildi de: "Yeter artık, susayım dedi. Çünkü o bana böyle söyledi, böyle ilham etti.
153. Tamamıyla kendinden geç, kendinden kurtul!
Pe´ilatün, Fe´ilatün, (c.I,
• Sen gitmek istiyorsun ama, Allah´a yemin ederim ki ben seni kolay kolay bırakmam. Çünkü senin gibi güzel bir
varlıgın gidisi benim için felaket olur, kıyamet kopmus gibi olur.
• Ask ordusu geldi. Küfür ülkesini ele geçirdi. Ey kalender dost! Sen simdi rnelamet davulunun, yani kafirligi
kınama davulunun sesine kulak ver!
• Dünyaya ait birçok isteklerle dolu olan gönlünü, canını ask askerlerinin önüne at, onlar öldürsünler de sen
gönülden de candan da kurtul! Bedenini ie kendin kaftan gibi yırt! Artık herseyden kurtul! Onların ne eserinden, ne
haberinden, ne de belirtilerinden bahsetme! Tamamıyla kendinden kurtul, tendinden geç!
• Ben simdi kendimden geçtim, kendimdem kurtuldum ve düsüncenin de yolunu kestim. Ben mestim ama ey sakî
sen bana yine o mansur sarabından ver de beni büsbütün mest et, beni büsbütün benlikten, varlıktan kurtar!
• Haydi sıçra, kalk; ayagını varlıgının basına bas, kendini ayak altına al! Haydi ask kanatları ile uç, uç da
nankörlükten de, sükürden de, her türlü kayıtlardan da kurtul!
• Ey ask! Kendini herkesten üstün gören Nefis Firavunu´na Müsa gibi seslen;
"Ey Firavun! Önüme gel, ben senin sarayının kapısını da ele geçirdim, damını da!" de ve onun basını kes!
• Basını kesmeden önce ona de ki: "Ben gayb aleminden ask ordusunu çekerek geldim. Düs önüme ey bası dik
zalim! Sen artık padisahhktan düstün!"
• Sırf asktan baska neye meylettimse tadından, güzelliginden pismanlıktan baska birsey elde edemedim.
Duydugum zevkler pismanlık açlıgına degmedi.
Namık Kemal merhum da vaktiyle:
"Kimi vicdana dokundu, kimi cism ü cana,
Zevk namıyla ne yaptımsa pisman oldum" diye yazmıstır.
• Birsey kaybetmeden madem ki ask havuzunun basına geldin, geri dönme! Bu havuzun içinde ab-ı hayat var.
Kıyısı da tam oturulacak, eglenilecek yer.
• Bu ask havuzunun içine düsünce, bütün varlıgını ona ver! Kendini tamamıyla ona bırak, yüzgeçlik taslayarak
ellerini ayaklarını çırparak oradan çıkmaga ugrasma!
• Kendini tamamıyla ona ver, ona bırak da sus! Sen toplulugun imamı degil-sin! Burada asktan baska hiç bir kimse
imam olamaz!
154. Sen perde arkasında oturmus görünmeyene iman edilir mi diyorsun.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c.I, 406)
• Daha ne kadar zaman; "Çarem ne; dermanım ne " deyip duracaksın Sana kim çare aratıyor Sen onu ara!
• Daha ne zamana kadar; "Gamdan can veriyorum!" diye sızlanıp duracaksın Can nedir Bunu bilmek, neden gam
yedigini bilmek istemiyor musun
• Eger sen asık oldunsa askın sana delil olarak yeter! Yok asık olmadıysan artık ne diye delil istersin
• Bu kadarcık da aklın yok mu ki; bakıp göresin Padisah yoksa bu gök cubbe otagı ne diye kurulmus
• Su gök duvagın, su gök kubbesinin ötesinde çok güzel, çok güçlü bir yaratıcı yoksa, su parıl parıl parlayan sayısız
yıldızlar kendi kendilerine mi parlamaya basladılar
• Ermislerin gözlerindeki ates gizlilik perdelerini yaktı, yandırdı. Sen ise îerde arkasında oturmus, görünmeyen bir
seye iman edilir mi demedesin.
155. 0 güzel yüzde ilahî nüru görmeyen seytandan da asagıdır.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c.1, 407)
• Nurlarla dolu olan o güzel gözler sevgilinin bakısı ile mest olmus. Gözyüzü bile o gözler yüzünden tir tir
titremededir.
• Bilhassa Hakk´ın huzurunda el baglayıp namaza durdugu zaman, kendisine ihsan edilen nür, meleklerin de,
insanların da kıblesi olmustur.
• 0 güzel varlıgın yüzünde ilahî nörun göz kamastırıcı bir sekilde parladıgı anda, onun ayaklarına basını koymayan,
benlik yüzünden ona secde etmeyen kisinin özü gerçekten de seytandır!
• 0 anda o güzel yüzde ilahî bir nür görmeyen kisi, cansız bir beden gibidir. Seytandan da asagıdır.
• Onun nürlu yüzü, erlerin kıblesidir. Eger sen de er isen onun heybetli yüzüne karsı gönlünü yerlere ser!
• Elini sinenden çek! Ne diye saskın saskın bakıp dumyorsun 0 anda sevinerek oııa canını ver! Zaten isteyen de
odur.
• Aklını basına al da neyin var neyin yoksa hepsini suya at! 0 ask suyundakı atesle onları temizle! Çünkü onun
yüzünün atesi, ab-ı hayatın bile secde ettigi yerdir.
156. Bu zamanda insan çalanlar, altın çalanlardan daha fazla!
Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c.I, 409)
• Insanlık yolunun önü de ardı da kanla ıslanmıs. Dikkat et de kayma! Bu zamanda insan çalanlar altın çalanlardan
daha fazla!
"Toplum hayatında çesitli sahalarda basarıya ulasmıs tek tük iyi insan, kamil insan varsa da insanlık düsmanları
onları da çesitli bahanelerle harcıyorlar, yok ediyorlar. Günümüzde üstün insan o kadar çok azaldı ki, Diyojen gibi
güpegündüz fener yakıp insan aramak gerekiyor."
• Hırsızlar akıldan da, haberden de çalıyorlar diye anlatırlarsa da, kendinden haberi olmayandan ne çalınabilir ki
• Bu kötü duruma ragmen ey Hakk yolcusu! Sen kendini bir seyi de yok, düsmanı da yok sanma! Dünya altın
pesinde kosuyor. Ama sen kendin altın madenisin ama kendinden haberin yok!
• Peygamber efendimiz; "însanlar madenlerdir!" diye buyurmustur. Yani insanlar birbirinden farklı birer maden
gibidirler. Kimisi demir, kimisi gümüs, altın, akîk, elmas gibidirler.
• Ey insanoglu! Hazine bulursun ama ömür bulamazsın. Sen ugras da kendini bul, kendindeki gizli hazineyi arastır!
Çünkü bu hazine sana da kalmaz. Senin elinden de geçer gider.
• Kendini bul, bul ama dikkatli ol! Kendini çaldırma! Fakat ne yapabilirsin ki, bu Hakk yolunda çok açıkgöz, çok
becerikli bir hırsız pusu kurmus, seni bekliyor.
• Zavallı ne olacagını düsünmeden çırpın dur! Dünya malı için daha fazla can çekis, daha fazla altın biriktir!
Zenginlikle gönlünü hos tut! Fakat sunu iyi bil ki bütün altınların, gümüslerin, malın, mülkün cehennem yılanıdır.
• Ne olur bir geceyi olsun Allah için yemeden, içmeden geçir! Nefsine uydun yüzlerce geceyi yiyerek içerek
uyuyarak geçirdin.
• Dünya malı için basına gelen dertlerden, elemlerden, acılardan ötürü topragın her zerresinin gönlünden ahlar,
feryatlar yükseliyor. Ama kulagın sagırdır da bu sesleri duyamıyorsun.
157. Güzel bakısların arkasında bulunan nerededir
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c.I, 412)
• Benim canımı sarapsız mest eden o güzel nerededir Beni tutup canımdan, gönlümden dısarı çıkaran, beni
benden alan o el nerededir
• Yemin etsem ancak onun basına yemin ederim. Benim yeminimi, tevbemi bozduran nerededir
• Seher vaktinde Hakk´a yalvaranların rühları onun askı ile feryat ederler, aglarlar. Bizi yerimizden, yurdumuzdan
edenin gamı acaba nerededir
• "Onun yeri nerededir, yurdu nerededir " diye sasırmayın. 0 canın da canıdır. Gönlümüzde bir yer isteyen var.
Acaba o nerededir 0 bize bizden yakın degil midir
• Güzel bir varlıgın göz ucu ile bakısı bir bahanedir. Onun bir hevesidir. 0 güzel bakısın arkasında bulunan
nerededir Bakısı ile gönlümüzü hasta eden nerededir
" Su Mesnevî beyitlerinde Hz. Mevlana güzel yüzlerdeki perdelerden bahseder. Hasa Allah maddî bir güzel olmaktan
münezzehtir. Mecazî olarak Mevlana bu konuya temas eder:
"Kadının yüzünü, benini, kaslarını, akîk gibi dııdaklarını gördüm ki; sanki Cenab-ı Hakk ince bir tül perde ardından
tecelli etmis gibi idi. Kadındaki o edayı, o nazı, o isveyi, o kırıtısı ,görünce, Allah´ın tül perde ardından tecellisini andıran
güzelligi görünce 9blis yerinde duramadı."
Camî de bir beytinde:
"Kendi hüsnün hublar seklinde peyda eyledik,
Çesm-i asıktan tutup sonra temasa eyledik." demisti.
• Gönlün beyaz perdesini gerdi de, oradan hayaller gösterdi. Perde üstüne böyle bir gönül perdesi geren nerededir
• 9nsanın aklı basında olunca neden, niçin, nasıl sorularını sorması tabiîdir. Mest olup da, bizi nasıldan, niçinden
kurtaran nerededir
158. Her zerre, hersey senin askının mesti degil midir
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c.I, 422)
• Ey yüzü güle, saçları semsir agacının ter ü taze yapraklarına benzeyen sevgili! Ben senin ayrılık gamınla, ayrılık
derdinle gamlandıgım, dertlendigim zaman bu gam, bu dert senden geldigi için çok mutluyum, neseliyim, sevinç
içindeyim.
"Seyyid Nesîmî bir mısra´ında: "Vasl erisince canıma, hüzn ve melal içindeyim."
• Senin gamının nakdinden olmayan nakitler nakit degil topraktır. Senin isteginin, hevesinin rüzgarına kapılmamak,
ona uymamak hevadır, rüzgardır.
• Senin isini ögrenmis olanın isi, istir. Çünkü senin isin gerçekten de yeniden yeniye var etmektir.
• Gögün de, yeryüzünün de senden haberleri vardır, seni bilirler. Bu sebeple gökler de, yeryüzü de senin emrine
bas egmislerdir.
• Her sey, her zerre, her varlık senin askının mesti degil midir Yüzünü göster de iki dünyanın da mestligini gider!
•Günes su dönüsünde tektir, birdir; ama bu gök boslugunda öyle günesler vardır ki, bu gördügümüz günes onların
safında bir erdir.
"Yedi asır önce söylenen bu beyti ibretle tekrar tekrar okuyalım. 0 zamanki insanların görüslerine göre gökyüzünde
dolasan sayısız yıldızlar arasında günes olarak sadece bizim günesimiz biliniyordu.
Bugün onbes milyar ısık yılı uzakta günesler kesf´ediyorlar. Amerika Uzay Teleskop Bilimleri Enstitusü Direktörü R.
Williams´ın ifadesine göre, kainatta 50 milyar galaksi tesbit edilmis. Mevlana ne buyuruyor: "Günes tektir, birdir ama,
öyle günesler vardır ki, bu görıJügümıiz günes onların safında bir erdir."
Bu duruma göre güneslerin sayısını ancak Allah bilir. Devrimizin fizik ve matematik bilginlerinin en büyüklerinden olan
Sir James Jeans´in Ordinaryos Profösör Salih Murad Özdilek tarafından dilimize tercüme edilen Esrarlı Kainat adlı
eserinin ikinci sayfasından bir iki paragraf almadan geçemedim.
"´Yıldızlar arasında dünyamız büyüklügünde yıldız pek az olup çogu yüzbinlerce dünyayı içine alacak büyüklüktedir.
Bunların arasında milyon kere milyonlarca dünyayı içine alabilecek yıldızlara rastlıyoruz. Kainattaki bütün yıldızların
sayısını, yeryüzünün bütün denizlerinin kumsallarındaki kum zerreleri sayısı ile gösterebiliriz.
Bu büyük yıldızlar ve yıldız kalabalıgı uzay içinde kendi yörüngelerinde dolasırlar.
Bunların bir kaçı teskil ettikleri kümeler, gruplar halinde dolastıkları halde çogu yalnız kalmıs seyyahlara benzer. Bu
yıldızların içinde dolastıktan kainat akıl almaz biiyüklüktedir.
Çünkü ısıgı bize elli milyon senede gelebilen yıldız var. 0 kadar ki bir yıldızın digerine yaklasması, tasavvuru güç olan
nadir bir vak´adır. Bunların her biri bos bir okyanusta giden bir gemi gibi yalnız basına yolculuk yaparlar.
Bizler, su dünya üstünde yasayanlar, kumlar sayısınca çok olan bu yıldızlar arasında, bir kum tanesinin mikroskopun
parçası üzerinde oturarak etrafımızı, uzayı ve zamanla çevrilen kainatın maksat ve mahiyetini kesfe çalısıyoruz."
159. Can sarabı.
Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. I, 404)
• Ey seher vaktinde Hakk´ın lütfuna mazhar olarak mana sarabı içen azîz dost! Bana biraz yaklas, kulagına gizli
seyler söylemek istiyorum.
• Kadehsiz olarak içtigin o mana sarabı, üzümden yapılan saraplara benzemîyen baska türlü bir saraptır. Aslında o
can sarabıdır. Ondan bir yudumcuk içince o yudum yalnız aklı, fikri bastan almaz; hileyi, yalanı, dedikodu gibi tü huyları
da alır, götürür.
• Bizi imansızlıga, sapıklıga götüren akıldan, fikirden kurtulunca birçok menziller asarsın, mest olursun. Kendinden,
kendi varlıgından vazgeçersin. Seher vaktinde o can sarabını lutfeden, sana yüzlerce baska akıl, baska fikir verir.
• Sırlara dalınca bu defa canın kendisi sakîlik eder. Canın sundugu sarabı içince de öyle cosup köpürürsün ki, senin
heyheylerinden gökyüzüne gürültüler düser, feryatlar yayılır.
• Aslında sen cosup hay huy etmesen bile senin duydugun manevî zevkten, neseden, coskunluktan mezarlarda
bulunan bütün ölüler ve, cansız sandıgımız bütün varlıklar cosarlar, oynamaga baslarlar.
• Dünya hayatında didinip dururken seni çekemeyenlerin, düsmanlarının kötülügü yüzünden yüzlerce keder, dert,
bela kuyularına düsmüstün; zulümleri, günahları örtenin keremi ile içtigin can sarabı seni her sıkıntıdan kurtarır.
160. Dünya islerine ait herseyden haberi olanların, onun varlıgından haberleri yoktur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fa´lün
(c.I, 423)
• Acaba su anda onun saçları mı darmadagın oldu da etrafa misk ve anber kokulan yayıldı.
• Acaba seher rüzgarı onun güzel yüzündeki örtüyü kapıp aldıgı için mi gayb aleminden binlerce ay parlamaga
basladı.
• Ondan bir koku almadıgı halde can, niçin neselendi Dünyada hiç bir can var mıdır ki, onun hos kokusundan
neselenmemis olsun
• Bütün dünyanın gül bahçelerinde bulunan çesitlı renklerde güzel kokulu sayısız güller Rahman´ın nefesi ile açılmıs
gülmektedirler. Fakat her insan, her an onların neden açıldıklannı, neden güldüklerini anlayamaz, bu hadisenin zevkine
varamaz.
Hz. Mevlana bir rubaisinde söyle buyuruyor.:
"Ey gül! Sen gül bahçesinin güzelligine hayran oldun da onun için mi gülüyorsun Veya ask bülbüllerinin ötüsleri mi
seni güldürüyor Ya hod gizli sevgilinin yanagındaki gül gibi mı açılıyor ve gülüyorsun Galiba sende ona benzer bir sey
var. Bu yüzden neseleniyor, gülüyorsun."
•Hakk´ın lütfu ile bütün bedeni bastan basa can kesilen güzele asık nasıl olur da ebedî olarak gönül vermez
• Her halde gönül seher vaktinde onu manen görmüs olacak ki, o görüs yüzünden bugün mest bir haldedir.
• Eger beden agacına onun hos rüzgan esmiyorsa, ondaki yüzlerce yaprak yüzlerce dal, neden oynayıp duruyor
• Onun yolunda ölenlere eger ebedî hayat verilmeseydi, can bagıslamak asıga kolay olur muydu
• Dünya islerine ait herseyden haberi olanların, bir çok kesiflerde, icatlarda bulunanların gönül gözleri perdeli
oldugu için onun varlıgından haberleri yoktur. Çünkü onun varlıgı onlara perde olmustur.
Aziz Hüdayi hazretleri:
"Zuhüru perde olmustur zuhüra
Gözü olan delil ister mi nura " diye yazmıstır.
161. Senin gibi bir güzelin bulundugunu sanıyorsan aldanıyorsun.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 403)
• Dünyada senin gibi bir güzelin bulundugunu sanıyorsan aldanıyorsun. Senin gibi güzel yoktur. Sensiz bir yerde
karar kılacagımı, duracagımı sanıyorsan buna imkan yoktur!
• Gökyüzü iyi kötü isler için dönüp duruyor diye düsünme. Gökyüzünün senin ayagını bastıgın topraga hizmet
etmekten baska bir vazifesi var mı Hayır yoktur.
• Yıllar geldi geçti de biz hala senin kapının dısında bir halka gibi asılı kaldık. Ama yine de içeri girmeden kapının
dısında halka olup kalmak ayıp mıdır Hayır degildir.
• Biz düsünce kapısında her hayalden korkmaktayız. Ey ev sahibi! Burada bir hayal var mıdır Yoktur!
• Ey padisahın kapısında gizli seyleri gözleyip anlayan gönlüm! Seyh Selahaddin´den baska gönüllerdekini bilen,
anlayan var mıdır Yoktur!
162. Bizim ders gördügümüz dershane asktır.
Fa´ilatiin, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c.I, 424)
• Gönül alıcı, iyiliklerle gönüller kazanıcı olmak, benlige kapılmamak, gönülsüz olmak bizim insanlık sırlarımızdır.
Hakk dostumuz oldukça bizim isimiz istir.
• Eski mallar satanların yani eskiden gelmis bilginlerin ask hakkındaki görüslerinin nöbeti geçti. Biz ask hakkında
yeni görüslere sahibiz. Bu ask pazarı simdi bizim pazanmızdır.
• Çürümüs çimenleri, kurumus dalları atarak, yemyesil çiçekli yeni bir dünya meydana getiren ilkbahar gül
bahçesinin canıdır. Fakat bizi, bizim gönüller kazanmadaki basarımızı, askımızı görünce kendi zavallılıgını anladı da
feryada, figana basladı.
• Akıl bu iklimin padisahıdır ama ask yolunu kestigi, ask kervanını yagma ettigi için bir hırsız gibi bizim
daragacımıza asılmıstır.
• Eflatunlar, Calinoslar askı anlatmak için akla dayandıklarından bize karsı yokluga düsmüsler, illetlere ugramıslar,
hasta olup gitmislerdir.
• Biz askı bulmak için kendimizi de terk edelim, yakınlarımızı da. Zaten bize yakın olanlar, bildiklerimiz,
tanıdıklanmız simdi bize hep yabancı oldular.
• Egoist olmak, kendine tapmak kötü bir huydur, hosa gitmez bir haldir. Bu hale düsünce insanlıgımızı kaybeder de
imanımız bile inkar kesilir.
• Kendimde olmaksızın söyledigim her gazel, her siir hostur, güzeldir. Çünkü bu ses benim gönül çengimden, gönül
sazımdan çıkan seslerdir.
• Bizim ders gördügümüz yer, asktır. Bize manen ders veren de Celal sahibi Allah´tır. Bizler ögrenciyiz. O´nun askı
da, tekrarlayıp durdugumuz bilgidir.
" Bu beyit Firuzanfer rahmetlinin bastırdıgı Divan-ı Kebîr´de. yok. Ben bir yazma nüshadan bu beyti aldım. Ayrıca
bu beyte Abdülbaki Gölpınarlı merhum Güldestesi´nin 248. sayfasında ve Firuzanfer´in Dıvan´ının 429 numaralı gazelinde
de rastladım.
163. Göz önünden kalkıp giden her sey gönüldedir.
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 425)
• Asıkların dostu aramaları kendilerinden, kendiliklerinden degildir. Dünyada onu arayan yine odur. Çünkü, ondan
baskası yoktur. Asık bir bahanedır. Sanki o kendi kendini aramaktadır.
• Bu dünya da öteki dünya da bir mayadır. Hakîkat aleminde küfür de yoktur, din de yoktur, mezheb de yoktur!
" Kafir de mümin de onun çizdigi kader çizgisinde dalalet, sapıklık yahut hidayet yolunda yürümektedir. Dinler bize
göre ayrı ayrıdır. Hakk´a göre dinlerin hakîkati birdir. Onun için
" Zıya Pasa merhüm: "Birdir nazar-ı Hakk´ta mecüsî ile müsülman" demistir. Bu da yanlıs anlasılmasın,
müslümanlık en son din oldugu için evvel gelenleri hükümsüz bırakmıstır. Onlarla esit degildir.
• Ey îsa nefesli kisi! Sen uzaklıktan bahsetme! Ben uzagı düsünmeyenin kuluyum, kölesiyim.
Hz. Mevlana Mesnevî´nm bir beytinde:
"Zıkir ederken sesini yükseltme, o senden uzak degil ki!"-diye buyurur. Kur´an-ı Kerîm´de;
"Biz size sah damarınızdan daha yakınız." (Kaf Suresu 50/66) diye buyrulmuyor mu
• "Sonra giderim." dersen; "Hayır gecikme!" derim. Eger; "Öne giderim." dersen; "Hayır önünde yol yoktur!" derim.
Kayıtlardan kurtul, onu gönlünde bul! Elini aç, kendi etegini tut! Bu yaranın merhemi yine bu yaradan baska degil!
Namık Kemal merhüm da:
"Yine senden gelir bir iste dad lazımsa
Ümidin kes, cihanda gayriden imdad lazımsa." diye yazmıstı.
• Bütün iyi kötü, dervisin cüz´üdür. Böyle olmayan zaten dervis degildir. Bizi bırakıp ötelere giden, sevdiklerimizle
beraber gözönünden kalkıp giden hersey,gönüldedir. Dünyada onların gönül gibi bir yerleri yoktur!
Hz. Mevlana bir Dîvan-ı Kebîr beytinde:
"Ölümden sonra bizim mezarımızı yeryüzünde aramayın, bizim mezarımız arif kisilerin gönlündedir. buyurmustu.
164. Öldükten sonra, güzel huyların, tabutunun önünde yürürler.
Pa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatatün, Pa´ilat
(c.I, 385)
• Senin ölümden sonra güzel huyların, ay yüzlü güzel kadınlar sekline girerler de tabutunun önünde salına salına
yürür giderler.
• Biri senin elinden tutar, öbürü hatırını sorar, öteki de sana yiyecekler, mezeler getirir, sekerler sunar.
• Bedenini bosayıp da ondan ayrılınca karsında müslüman, inanmıs, sana itaat eden, kötülüklere tövbe etmis
hürileri saf saf olmus görürsün.
• Sayısız hüriler, tabutun önünde yürüyüp giderler. Hayatta gösterdigin sabır bir mülk halinde karsına çıkar. Sükür
ise, neseli neseli yürüyüp giden, sana arkadas olan bir melektir.
• Mezarda tertemiz hüriler sana es olur, dost olurlar. Sana ogullar, kızlar gibi sarılırlar.
165. Zavallı gönlüm, acı tecellîlerden Tür Dagı gibi parça parça oldu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.1, 401)
• Ey ay dog! Sen dogmadıkça bizler geceleri karanlıklar içinde kalacagız. Çünkü sensiz gözyüzünde tek bir yıldız
bile yok! Güzel hayalin ayagını vurarak, oynayarak, gülerek gelmedikçe bizim derdimize derman yoktur, çare yoktur! ,
• Senin güzel hayalin daga aksetse, dagın üstüne düsse oradan kaynaklar fıskırır, tatlı sular akmaga baslar. Bizim
gönlümüzde bir dagdır, bir kayadır. Ne olur o tatlı, güzel hayalini bizim gönlümüze de düsür, düsür de bizim
gönlümüzden de güzel duygular, hos hayaller, ümitler, neseler dogsun!
• Senin lütfundan ayrı kalmayan, senin ihsanına nail olan bir tastan, sert çakmak tasından kıvılcımlar sıçrar, atesler
çıkar. Öbür tastan su akar. Öteki tas da dilberlerin dudakları renginde la´l olur.
• Ey güzel varlık! Senin lütfunu nice defalar denedim. Hem de bir kere degil, birçok kereler. Benim gibi bir ölüyü
dirilttin, yeniden hayat bagısladın.
• Rahmet bulutu her seher vakti yagmur yagdırıyorsa bu da sendendir. Senin içindir. Sana karsı dayanamayan,
aglayan su gönlüm besikteki bir çocuktan baska birsey degildir.
• Su zavallı gönlüm kader icabı acı tecellîden, gamdan, kederden Tür Dagı gibi yüz parça oldu. Fakat o parçalardan
bir tanesi bile elimde degil...
166. Mutlu insanlar sehri var mıdır
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îliin
(c.I, 325)
• Ey asıklar! Asıkı az, fakat masuku yani sevilenleri çok olan, mutlu insanlar sehrini kim gördü 0 sehri bir gören
var mı
• Gerçekten erkekleri az, kadınlan çok olan bir sehir varsa biz hemen oraya gidelim. Az oldugumuz için kendimizi
zora çekelim, naz edelim, sonra o güzel kadınlarla sevgi alıs verisinde bulunalım. Bu kaçınılmaz bir fırsattır. Çünkü
asıkların gönülleri pek yanıktır. Onlar sevgililere kavusmakla, güzelleri sevmekle pek mutlu olurlar.
• Böyle bir sehir olamaz. Asıkları mutlu edecek güzelleri çok böyle bir sehir olmasa bile, hiç degilse orada adalet ve
insaf sahibi, asıkına acıyan, kendisini ona teslim eden bir sevgili bulunsun.
• Asıklar bu tarafta kuru öd agacı gibi yanarken, öte tarafta sevgili de az bir zaman dahi olsa ondan ateslensin.
• Allah´ım ihsanın hürmetine parlak nürun hakkı için, nimetlerle, güzelliklerle dolu olan bu dünya sehrinde
kusuruma bakma! Manasız seyler söyledim, çılgınca laflar ettim. Ben yalnız seni seviyorum. Yalnız sana ibadet
ediyorum. Gönlüm sensiz perisandır!
• Sen mest ve perisan olanlann kusuruna bakmazsın. Senin tuttugun, deger verdigin kisi ne mutlu kisidir! Canım
senin sevdigin kisinin mesti olmustur!
• Ey Hak asıkı sus! Kainat gibi mest ol! Dön dur; sunu iyi bil ki,su gökler Allah askı ile mest olmus bir karnil insanın
aynı olmasalardı böyle dönüp dururlar mıydı
167. Sen görüs sahibi ol da dikende gül gör! Dikensiz gülü herkes görür.
Mef´ulü, Mefa´îliin, Mefa´îlün
(c.I, 326)
• Ey halden hale girmekten münezzeh olan! Ey esi ve benzeri olmayan Allah´ım! Ey insanı halden hale sokan!
însana hayret veren! Ey kimini Leyla eden! Kimini Mecnun kılan Rabbim! Ey alete ihtiyacı olmayan büyük san´atkar!
Büyük yaratıcı!
• Ey Leyla ile Mecnun´a yüzlerce ihtiyaçlar veren; sonra "Ey hiç bir seye ihtiyacı olmayan verici, lütfedici Allah´ım!"
diye onları huzurunda feryat ettiren rabbim!
• Senin lütfunla dikenim gül oldu. Cüzlerim de gül haline geldi. Bizim önümüzde de rahmet var, sonumuzda da
rahmet var.
• Sen görüs sahibi ol da dikende gül gör! Dikensiz gülü herkes görür. Basına gelen belanın ilahî bir lütuf oldugunu
anla, cüzde de küllü gör! Zaten ehliyet , sezis de budur.
• Üzüm daha koruk halinde iken onun sarap olacagını düsün, yoklukta varı gör! Ey Yüsuf, padisahlar padisahlıgını,
saltanatı sen kuyuda seyret!
• El çırp da bundan anla ki, her sesin aslı sensin, her ses senden çıkıyor. ayrılık ve bulusma olmasaydı su iki
avucunu biribirine vuramazdın.
• Sus! Bahar geldi, gül geldi, diken geldi. Bu bahar mevsiminde birçok güller, çesit çesit güller, çiçekler, çimenler
topraktan bas kaldırdılar, gayb aleminden sıçrayarak geldiler de, bizi geldikleri yere, ötelere davet ediyorlar.
168. Arslanı kovalayan ceylan!
Müfte´ilün, Mefa´ilün, Müfte´ilün, Mefa´iliin
(c.I, 322)
• Geldim ki kulagından tutup seni çeke çeke kendime getireyim. Seni asık edeyim. Seni kendinden geçireyim, seni
canımın içine, gönlüme alayım.
• Ey gül fidanı! Hos bir bahar rüzgarı gibi yanına geldim. Seni oksayacagım, kucaklayacagım, güllerini etrafa
saçacagım.
• Geldim ki seni, üzüntülerle, gamlarla dolu bu dünyada neselendireyim, cilvelendireyim. Asıkların duaları gibi seni
alıp ötelere, gökyüzünün ta üstüne çıkarayım.
• Duydum ki, güzellerin birisinden bir öpücük almıssın. 0 öpücügü güzellikle bana geri ver, yoksa öpücük yerine
ben de seni alırım.
• Gül de ne oluyor Sen gül degil "küll"sün. "Söyle!" emrini veren de sensin. Baskaları seni bilmesin, ben seni
bilirim. Sen bensin, benden ibaretsin.
" Hz. Mevlana bazı beyitlerde tevhid konusuna temas etmektedir. Bu bizi sasırtmamalı, yanlıs yorumlara
götürülmemelidir. Bütün esya, bütün varlıklar Hakk´ın tecellîsine mazhar olmuslardır. Her seyi o yaratmıstır, her seyde
O´nun kudreti, kuvveti, sanatı, yaratma gücü müsahede edilmektedir. Yılana bile süslü bir gömlek giydirmistir. insan
yarattıklarının arasında en serefli bir varlık oldugu için, en fazla ilahî tecellîye o mazhar olmustur. Insan;
"Rühumdan ona üfürdüm!" sırrına mazhar olmustur. Esrar Dede merhum:
"Ben ben dedigim ben dedigim sensin hep!
Canım dedigim ten dedigim sensin hep!"
diye münacatta bulunmustur. Burada "sensin"den maksat her seyi sen yarattın, hersey senin tecellîne mazhardır.
Her yerde görünen senin nürundur. Allah hasa Allah´lıgını kimseye vermez. Fanî, çürümege, zavallı bir varlık Allah
olamaz; ilahî tecelliye mazhardır,
o kadar. Duvarın üstüne günesin nüru düsmüstür. Duvar; "Ben günesim" diyebilir mi
Mevlana bir ruba´îsinde söyle buyurur:
"Ne ben benim, ne sen sensin, ne de sen bensin!
Hem ben benim, hem sen bensin, hem ben benim ey tutili güzel!
Senin ile öyle bir haldeyim ki anlayamıyorum,
Ben mi sensin Sen mi bensin "
•Sen benim canımsın, rühumsun, bana Fatiha okuyorsun ama, sen bastan fatiha ol da seni gönlüme çagırayım,
içime alayım.
•Ey benim evim! Her ne kadar tuzaktan kaçmıssan da yine benim evimsin. tuzaga geri dön, eger dönmezsen ben
seni alır tuzaga korum.
•Arslan bana dedi ki: "Sen acayip ceylansın! Ben arslan oldugum halde sen arkamda neden kosup duruyorsun
Defol, git! Yoksa seni parçalarım."
•Senı ceylan kılıgına girmis yani ceylan sekline bürünüp gizlenmis arslan yavrusu degil misin Ben de ceylan
süretine bakıyorum da onun için seni bırakıyorum.
•Sen benim bir topumsun. Çomagımın önünde kosup durmadasın. Seni yuvarlayıp kosturan benim ama, sen de
benim arkamdan kosup duruyorsun.
169. Ask hastalıgı.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c.I, 321)
•Neoldu ise, o hoca, gece yarısı birdenbire hastalandı. Sabaha kadar kendini kaybetti. Komsusu oldugumuz için
basını hep duvarımıza vurup duruyordu.
• Gökte yerde onun feryadını duydular, haline acıdılar da onlar da aglamaya ve feryat etmeye basladılar. Hasta
hocanın nefesi sanki atese tapanların ocaklarından geçip geliyormus gibi etrafı yakıp yandıracak kadar atesli idi.
• Hocanın hastalıgı acayip bir hastalık, ne bası agrıyor, ne de sıtması var. Bu derde yeryüzünde çare yok, deva yok!
Çünkü bu dert, gökyüzünden gelmis bir dert!
• Dünyanın en ünlü hekimi Calinos onu muayeneye geldi. Nabzını tuttu. 0;"Elimi bırak!" dedi. "Gönlüme bak;
derdim bildiginiz dertlerden degil! Tıp kitaplarına, kaidelere, usüllere uyacak dert degil! Bu hiç bir derde benzemeyen bir
dert!"
" Fuzulî merhümun su beyti buraya uygun düser:
"Ask derdiyle hosum, el çek ilacımdan tabib!
Kılma derman kim, helakim zehr-i dermanındadır."
• Hastanın ne uykusu var, ne de bir sey yiyor. 0 ask ile besleniyor. Çünkü simdi bu ask hocaya hem dadı, hem
ana...
• Çaresiz kaldım da hastanın derdine deva bulmak için Cenab-ı Hakk´a yal-vardım. "Allah´ım!" dedim, "Merhamet et
de bu hasta bir an için olsun dinlen-sin, huzura kavussun. 0 bu acılan, bu gamları çekmegi hak etmemistir. Çünkü o ne
kimsenin kanını dökmüstür, ne de birisinin malını almıstır."
• Göklerden söyle bir cevap geldi: "0 hasta hoca ile ugrasma, onu kendi ha-line bırak! Çünkü asıkların ugradıkları
belaya çare aramak, dertlerine deva ummak beyhudedir."
Yine Fuzulî merhum Leyla ile Mecnun´unda söyle buyurur:
"Ask derdinin devası kabil-i derman degil
Terk-i can derler bu derdin en güzel dermanına
170. Sen kendinde oldugun, kendini sevdigin zaman sevgiliyi bulamazsın.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îliin
(c.I, 323)
• Sen kendinde oldugun, kendini sevdigin zaman, sevgiliyi bulamazsın. segili diken gibi senin gözüne batar. Fakat
kendinde olmadıgın, kendini begenmedigin zaman sevgili sana çok yakın olur.
• Sen kendinde oldugun zaman, bir sivrisinege bile av olursun. Fakat kendinden geçince öyle güçlü olursun ki fil
bile sana av olur.
•Kendinde olursan gam ve keder bulutları seni kaplar. Karanlıklar içinde kalırsın; kendinden geçersen, senin
kucagına ay dogar da her tarafı aydınlatır
•Kendinde iken sevgili senden kaçar. Yanına gelmez. Kendinden geçince sana sevgilinin ask sarabı sunulur.
•Kendinde oldugun zaman sonbahardaymıssın gibi üsürsün. Fakat kendin den geçince kıs mevsimi bile sana çiçekli
ilkbahar olur.
•Aklını basına al, kendini sevmeyi, kendine asık olmayı bırak da, sevgilinin sevgisine degil, cefasına asık ol! Öyle ol
da sana nazlanan, yüz vermeyen gül, sana aglayıp inleyen bir asık kesilsin.
171. Hakîkatte senin gördügün ben degilim, ben bir hayalden, bir gölge varlıktan ibaretim!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlii, Fe´ülün
(c. 1,331)
•Ordulara, gösterise, hükümdarlık bayragına hevesi olmayan o padisahın yüzünden deli divane oldum. Deli aklını
kaybetmis bir kisi oldugu için adetten de, suçlardan da sorumlu degildir. Artık onun isledigi suçlar amel defterine
yazılmaz.
•Ben o padisahın yüzünden yalnız aklımı kaybetmedim, kendimi de kaybettim. Bu sebepledir ki, sen uzaktan; beni
gezen, yürüyen, giden normal bir kisı arak görüyorsun ama, hakîkatte senin gördügün ben, ben degilim; ben bir
hayalden, bir gölge varlıktan ibaretim! Daha dogrusu ben yogum, yokluktan baska bir sey degilim!
• Ey asık, aklını basına al da beri gel, yok ol! Çünkü yokluk can madenidir. Fakat senin bildigin gamdan, gussadan
baska birsey olmayan su dünya hayatındaki can gibi can degil! 0 baska türlü bir candır.
• Gel ey Hakk asıkı gel de ben bensiz, sen de sensiz olarak su ask ırmagına dalalım da yok olalım! Yokluk
mertebesine ulasalım. Çünkü bu korulukta yani yeryüzünde, dünyada; kandan, zulümden, haksızlıklardan,
kötülüklerden baska birsey yoktur.
• Korkma! Bu ask ırmagı insanı kucaklar, bagrına basar, derinliklerine alır, batırır ama öldürmez. Çünkü o ab-ı
hayattan ibarettir. Allah´ın lutfundan, kereminden baska bir sey degildir.
172. Alemde bir zerre var mıdır ki, senin güzel vasıflarının hayranı olmasın.
MefS´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c.I, 480)
• Sen nasıl bir incisin ki, kimsenin avucunda senin degerini karsılayacak, ödeyecek birsey yoktur, bulunamaz.
Zaten dünyada yasayan her insanın, her varlıgın avucunda senin lütfun, ihsanın olmayan ne vardır
• Her an lütfunun, ihsanının karsılıgı olarak gönlümü, canımı bastıgın topraklara saçmak isterim. Senin ayagının
topragı olmayan cana yazıklar olsun!
• Dünyada görülen çesitli hadiselerin, olayların dalgaları arasında çırpınıp duran kimse, sana bildik, dost degilse;
baska hiçbir bildikle o olayların etkisinden kurtulamaz.
• Allah´ım kader geregi bana verdigin ızdıraplardan, yaralardan kaçmam, onlardan sikayet etmem! Çünkü seni
seviyorum. Senin sevgi atesinle yanmayan gönül soguktur, hamdır.
•Yok olmayan bir gönlün yüzü mekana, fanî dünyaya dönmüstür. Bu yüzdendir ki sen böyle bir gönüle;
"Mekansızlık aleminden git! Burası senin yerin degildir!" diyerek onu o makamdan sürer, çıkarırsın.
•Senin güzel vasıflannın da, senin vasıflarını ögenlerin de hesabı yoktur! Su inatta bir zerre var mıdır ki senin güzel
vasıflarının hayranı olmasın
•Eger senden baskasını ümit edersem, ümitsizlige düseyim. Eger varlıgım senin için degilse, o varlık yıkılsın, harap
olsun.
173. Yarinden ayrı düsen dosta aglayınız!
Mefa´îlün, Fe´Olün, Mefa´îlün, Pe´uliin
(c.I, 329)
•Geliniz, geliniz gül bahçesinde güller açtı. Geliniz, geliniz müjdeler olsun sevgili geldi.
•Bütün canla, cihanla birlikte neseleniniz, oynayınız! Hos kılıcını çeken her tarafı ısıtan günese teslim olun, kendinizi
ona bırakm!
•Kendini güzel sanan çirkine gülünüz, alay ediniz! Ama sevgilisinden ayrı düsen dosta da aglayımz!
•Divane ask delisi, yine zincirinden kurtuldu, zincirini kırdı diye bütün sehri heyecan ve korku kapladı.
•Bu ne gündür Nasıl heyecanlı gündür Bu bir kıyamet günü müdür acaba, herkesin amellerinin defterleri
ufüklardan mı uçusarak geliyor
•Haydi davulları çalınız! Baska hiç bir sey söylemeyiniz! Su anda ne gönlün, de aklın yeri vardır. Hatta can da
kendinden geçmistir.
174. Cihanın her cüz´ü, bu dünyada gördügümüz her seyi
yaratanın kudretinin, yaratma gücünün birer belgesidir.
Mef´ulü, Mefa´îlii, Mefa´îlii, Fe´uliin
(c.I, 332)
• 9çinden durmadan hep çeng sesleri, müzik sesleri gelen bu ev nasıl bir evdir Kimin evidir Bu evde kim oturur
Bunu siz sahibinden sorunuz.
• Eger bu ev Kabe ise put gibi güzel olan dilberin burada ne isi var Kabe´de put bulunur mu Eger bu ev atese
tapanların mabedi ise, nasıl olur da Allah´ın nüru orada parlayıp durur
• Haberiniz yok, bu evde öyle gizli bir hazine var ki, o hazine dünyaya da, ahirete de sıgmaz. Aslında bu ev de, ev
sahibi de hepsi hepsi birer bahaneden ibarettir. Yalnız o vardır o!
Mevlana bir ruba´îsinde söyle buyurur:
"Bagda binlerce ay yüzlü güzeller, güller misk kokulu menekseler var, dereler içinde akıp giden sular var. Bütün
bunların hepsi birer bahanedir. Aslında yalnız 0 var. Yalnız 0 var!"
• Bu evin sahibi su gökyüzünün sahibidir. Zühre´ye, Ay´a benzer. Aslında bu o ask evidir. Ne ucu vardır; ne de
bucagı!
• Can senin yüzünü ayna gibi içine düsürmüs, gönlüne naksetmistir. Gönül de senin güzel kokulu saçlarına tarak
olmus saçlarına bas asagı dalmıstır.
Bir halk sairi:
"Yapsalar kemigim tarak! Yar zülfünün tellerine!" diye bulunmus.
• Bu evde bulunanların hepsi de sarhos! Bu yüzden kapıdan kimin geldiginden, kimin içeri girdiginden kimsenin
haberi bile yok!
• Bir bakıma da bu ev can evidir. Can nerede ise orada ne asagı vardır, ne yukarı, ne altı yön, ne de orta!..
•Cihanın her cüzü cihanın sahibinden birer nisanedir, birer belgedir. Bizim gibi nürlu olan yüzümüz de o belgeyi
lütfeden, bagıslayan bir belgedir.
175. Kime gül bahçesinin kokusu gelirse, o gül bahçesine gidinceye kadar oturmaz.
Fe´ilatiin, Fe´iiatiin, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. 1,413)
•Ben dostu arastırmadan yorulduın, oturdum, kaldım. Ama bu çırpınıp duran gönül yorulmadı, oturmadı. Herkes
gitti, oturdu, kaldı. Ama bir an için olsun o oturmadı.
•Bir ise kalkan kisi sonunda isini bitirir, oturur. îs, arzusu yerine gelmeyen kisinin isidir.
•Allah´ım; senin yarattıgın taslar, kayalar, daglar, tepeler gibi cansız sandıgımız aslında canlı olan varlıkların
tesbihlerini duyan kisi, noksan sıfatlardan münezzeh olan Hakk´ın hareminin perdesine götürülmedikçe oturamaz.
•Senin perisan saçlarının hos bir sekilde dalgalandıgını gören kisinin gönlünden geçen karısık düsünceler, ebedî
olarak yatısmaz.
•Senin rüyada gülen güzel dudaklarının hayalini gören kisinin uykusu kaçar ama, gülen dudaklarının hayali
kıyamete kadar aklından çıkmaz.
•Kime gül bahçesinin kokusu gelirse o güle oynaya gül bahçesine gidinceye kadar, dinlenmek bilmez; oturamaz.
176. Acaba böyle bir bayramı yıllar boyunca kim görınüstür
Mefa-îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.I, 341)
• Gel, gel ki, senin gelisin bugün bize bir bayram günü oldu. Bugün nesemiz arttıkça artacak.
• Sevin, el çırp da de ki: "Bugün nese günüdür, zevk günüdür. Zaten güzel bir gün gelisinden, baslangıcından belli
olur.
• Biz bugün çok mutluyuz, bu dünyada bizim sevgilimiz gibi güzel, essiz bir varlık kimdir Böyle bir güzel bulunur
mu îste bugün, benzeri olmayan o sevgili, o dost bizimle beraber oldugu için günümüz bayram günü oldu. Acaba böyle
bir bayramı yüzyıllar boyu kim görmüstür
• O´nun gelmesi ile yeryüzü de, gökyüzü de güzellesti, tatlılastı, sekerlerle doldu. Göklerden sekerler yagıyor,
yerlerden sekerler bitiyor.
• 9nciler saçan o dalganın sesi geldi. Dünya dalgalarla doldu. Fakat bizim dalgalanan, inciler saçan denizimiz
gizlidir, bas gözü ile görülemez.
• Bugün gönlümüzün sultanı Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz tekrar miraçdan tesrif buyurdular. Hz. îsa da
bugünün serefine dördüncü kat gökten yere indi, bize ulastı.
• Onun ayak bastıgı bü sehirde basılmayan her altın, kalptır. Bu mecliste Hakk asıklarına can kadehi ile sunulmayan
her sarap, bozulmustur, pistir.
• Bu meclis öyle hos bir meclistir ki burada baht sakîlik eder. Bu meclisde bulunan Hakk dostları kimlerdir; biliyor
musunuz Cüneyd-i Bagdadî, Bayezîd-i Bestamî.
177. Dünyada hasta olmayan kimse yok, ask hekimi nerede
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´ulün (, 351)
• Dermansız derdin hekimi nerededir Kimdir Sonu olmayan yolda bizleıe arkadaslık edecektir.
Hz. Mevlana´nın bu beyti bendenize, Fuzülî merhumun su ruba´îsini hatırlattı:
"Her dil ki esîr-i gam-ı hicran olmaz!
Sayeste-i zevk-i vasl-ı canan olmaz!
Her dert ki var, var derman-ı velî,
Bî dertlerin derdine derman olmaz!"
•Eger dermansız derdin hekimi akıl ise delilik ne oluyor Yok eger can ise canan ne oluyor
•Ölümsüz olarak dünyayı aydınlatan, fakat ne küfür, ne de iman olmayan ısık nerededir
•Lamekansızlık denizi incilerle dolu. Fakat onların içinde insanlık incisi olan kimdir
•Dünyanın hiç bir cüz´ünde, hiç bir yerinde hasta olmayan kimse yok.Herkes hasta, peki ask hekiminin
muayenehanesi nerede
178. Su dünyada basa gelen bela, gizli bir incidir!
MefS´îlün, Mefa´îlun, Fe´Olün
(c.I, 357)
•O kerem kaynagı bize av oldugu için, bize her an on binlerce armagan var!
•Biz sevgilinin ask damına çıkmak istersek, o bize zorluk çıkarmak söyle dursun, istegimizden memnun kalır da,
bize altından, gümüsten merdivenler lutfeder.
•Bu dünyada basa gelen bela gizli bir inci gibidir. Hatta bizce inci degil bir sinedir, ama yabancılara, Hakk asıgı
olmayanlara, yılan gibi görünür.
• Sen bizi yoksul sanarak karsımızda gümüs hazineni sayıp dökmege kalkısma! Bizim altınımız da, gümüsümüz de
sayısızdır, hesaba gelmez.
• Vezir Pervane, bizim varlıgımızı kabul etmese gam yeme! Padisahın elinde bizde bulunanın yüzlerce misli var.
179. Toprak üstüne o sevgilinin adını yazsak, topragın her parçası hüri olur!
Mef´Olü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c.I, 364)
• Sevgilinin hayali bizimle beraber oldukça, ömrümüz boyunca onun yarattıgı güzellikleri hayranlıkla seyrederiz.
• Dostla bulustugumuz zaman, vallahi evimizin küçük bir odası bize ova gibi genis göriinür.
• Gönlümüzün istedigi olunca, diken bile binlerce hurmadan daha iyidir.
• Onun yüzünün güzelligi aksedince, daglar, ovalar ipek gibi, atlas gibi olurlar.
• Esen rüzgardan onun hos kokusunu sorunca, burnumuza gül kokusu, kulagımıza çeng sesleri, ney sesleri gelir.
• Toprak üstüne o sevgilinin adını yazsak, topragın her parçası bir hüri olur, yeryüzü cennet halini alır.
180. Sevgili sizi sizsiz olarak çagırıyor.
MefS´îlün, MefS´îlün,
(c.I, 343)
• Yol arkadaslarından ayrılmak dogru degildir. Karanlık gecede eline fener aImadan, ısıksız yola düsmek uygun
olmaz!
•Padisahlık saltanatı gördükten sonra dilencilik etmege kalkısmak dogru olmaz!
• Sevgili sizi sizsiz çagırıyor. Bu sebeple size "sizle beraber olmak" uygun düsmez!
"Ben"siz, "sen"siz, "biz"siz, "siz"siz olmak üstün bir merhaledir. Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebtr´ın baska bir yerinde
aynen söyle buyurur:
"Gel de ben bensiz sen de sensiz olarak su ask ırmagına dalalım. Yokluk mertebesine ulasalım. Çünkü bu korulukta,
yani yeryüzünde zulümden, haksızlıklardan baska birsey yoktur!" (c. I, nr. 331)
• Madem ki Allah lütfetti, dünyaya gök sofrası geldi. Bundan sonra gıdasız kalmak, yoksulluga düsmek olmaz!
• Canların kurban edildigi bu mutfakta serefsiz insanlar gibi ekmek çalmak,acınacak bir haldir.
• 0 yol kesen hırsa ve tama´a söyle, hile yapmaya kalkısmak, kötü görünüse bürünmek dogru degildir!
• Ayagın olmasa sana kanat verirler. Kanatsız havalanıp uçmak mümkün degildir!
• Kanat bulursan Hakk´ın tuzagına dogru uç! Çünkü onun tuzagından kurtulus akıl kan degildir!
181. însana asktan baska ne akraba vardır, ne de baba!
Mef´ulii, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c.I, 333)
• Kimin gönlünde asktan eser yoksa, onun üstüne bir bulut çek! Çünkü o ay´a düsmandır. Gönül aydınlıgından
kaçar.
"Bir sînede kim nar-ı muhabbet eseri yok;
Zulmette ol nur-ı Huda´dan haberi yok!"
(Bir gönülde ask ve muhabbet atesi yoksa, o kisi karanlıklarda. Allah´ın nürundan haberi yoktur.)
• Ask bahçesinde yetismeyen agaç kupkuru bir agaçtır. Onun ne yapragı vardır, ne de meyvesi. Fakat ask
bahçesinde yetisen meyveli, yapraklı agacın gölgesinde bulunmayan degerli bir kisi de, degerini kaybeder, hor ve hakîr
bir kisi olur.
• Bir kisi çok degerli, essiz bir inci gibi olsa, asktan haberi yoksa ondan uzaklas! Çünkü dünyada insana asktan
baska ne akraba vardır, ne de baba!..
• Asıkların mezhebinde hergün ask derdinden daha beter bir hale gelmeyen kisi, ölüm hastalıgına tutulmustur.
• Kimin yüzünde asktan bir eser, bir nür görürsen, gerçek olarak sunu bil ki, o bildigin, tanıdıgın insanların
cinsinden degildir.
182. Bu mest olus, bu kendinden geçis, bu ask nereden geliyor
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. I, 337)
• Gözünü kapadın, yani "Uyku vakti geldi!" demek istedin. Her kaba giren, her kabın seklini alan kimseye uyku
yoktur.
• Sen de bilirsin ki biz o kadar fazla bekleyemeyiz. Fakat, senin mest olmus gözlerin acele ediyor.
• Sen durmadan bana cefa et, keder ver, gam ver! Senin bütün cefaların lutuftur, zevktir, nesedir! Hata et, senin
hatan dogrudur, sevaptır!
• Sarap sunan sakînin gözü su gibi olan sarabın kılıcı ile nice baslar aldı. birçok insanları mest etti, kendinden
geçirdi.
• Bu ise sasanlardan birisi der ki: "Bu mest olus, bu kendinden geçis sakînin gözlerinin güzelliginden, onun
askından oluyor." Birisi de der ki: "Hayır, bu is sarabın ma´rifeti; sarap içmeseydi mest olmazdı."
• Sarap nedir Sakî nedir Hakk´dan baska birsey yok.! Ne sarap var, ne de sakî! Bu mest olus, bu kendinden
geçis, bu ask hangi kapıdan geliyor; Allah bilir!
183. Kendinle dost olma da, kimle dost olursan ol!
Mefa-îliin, Mefa´îlün, Fe´uliin
(c.I, 342)
• Ben vefasız degilim! Kıyamete kadar benim sevgilim budur. Benim isim gücüm de mest olmaktır,ne harap
olmaktır.
• Bende ne akıl kaldı, ne fikir kaldı, ne de gönül! Bunların hepsi de elden cıktı. Ben ne yapabilirim; hiç! Bütün
bunlar o güzel yüzün isi, onun tesiri.
• Gül sevgilinin yüzünü gördü de; "Ey bülbül!" dedi: "Ne ötüp duruyorsun neyi arıyorsun Beni mi arıyorsun
Galiba sen bir hayale kapıldın Ben de yogum, gül bahçesi de yok. Ancak 0 var. O´nun güzel yüzü var!"
• Güzeller gayb aleminin kuslarının gölgeleri oldukları için sevgilim, sen de gayb alemine git, iste kus buradadır.
• Sevgili dudagını açınca, güzel güzel konusunca bütün canlar: "Her hastanın canına sifa, derdine derman bu hos
sözlerdir." dediler.
• Ask hastaları askın elinden bir kadeh can sarabı içtiler de, hepsi de çok iyi anladılar ki asıl meyhaneci asktır;
baskası degil!
• Yüsufu kardesleri pazarda satıyorlar diye bir haber geldi. îyi ama pazar burada ise Yüsuf nerede
• Alemin malına mülküne bir çarem var. Çalısarak onları elde edebilirim. Fakat ben dinime de gönlüme de çare
bulamıyorum.
• Sen kendinle, kendi nefsinle dost olma da, kiminle dost olursan ol! Aklını basına al da sen kendinden, kendi
nefsinden kaç kurtul! Senin asıl korkunç düsmanın onlardır.
184. Allah´a hamdolsun ki, haçın ve mihrabın hüküm sürdügü su daracık yerden
onun askı ile sıçradık kurtulduk.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´Hlün
(c.I, 355)
• Ey gönül! Bu beden evinde bazen egri hareket ediyorsun, bazen de dogru! Bu davramsların bizi rahatsız ediyor. Ey
gönül; çık dısarı! Bu evi terket! Bu ev, bizim evimizdir.
• Ey gönül! Sen rüzgar gibisin. Bazan sıcak esiyorsun, bazan da soguk. Sen ötelere git, orada ne yaz var, ne de kıs!
• Sen benim gizli kalmamı istiyorsun. Halbuki ben gündüz gibiyim. Gündüz gizlenemez ki, o hep meydandadır.
• Sen su emîrisin. Elbette ırmak senin emrindedir. Ona hükmün geçer. Ama can ırmaga sıgmaz. Çünkü can deniz
gibidir.
•Senin kus gibi kanatların var. Kolu kanadı olan mert kisilerin korkusu olur mu Korkma; kanatlarını aç, göklere,
ötelere yüksel!
•Ey mekansızlık günesi, dog! Hersey, her varlık, zerre zerre Ülker yıldızı gibi .parlamadadır.
•Allah´a hamdolsun ki biz, haçın ve mihrabın hüküm sürdügü su daracık dünyadan onun askı ile sıçradık, kurtulduk.
185. Senin ugruna canımı vereyim de halk, sevgi nasıl olurmus görsün!
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´nlün
(c.I, 358)
• 0 hos, o tatlı varlık, o essiz güzel nasıldır Yüzümüzün gözümüzün nuru ne haIdedir
• Acaba o güzellik pazarının meshuru, güzelligi dillere destan olan o sevgili ne haldedir Yüzünün güzelliginden gül
bahçelerine renk ve koku veren varlık nasıldır
• Gönlüm onun askı yüzünden yaslara bürünmüstür. Acaba onun gönlünde bana karsı bir sevgi var mıdır
• Geçenlerde lütfetti de bana: "Sevgilim!" diye seslendi. Acaba o sevgili bu sevdiginden uzak düstügü için ne
haldedir
• Görünüste kendisine gönül veren kullarını oksamada, hatırlarını sormadadır. acaba bu oksayıs, bu sorus gönülden
mi geliyor Yoksa sözde mi kalıyor
• Asıkların hekimine lütfen bir daha sorun! Asıkları hasta eden o nergis göz nasıl olmus ..
• Sevgilim, seni bir kere olsun göreyim de, senin ugruna canımı vereyim, sana kurban olayım da, halk, sevgi nasıl
olurmus görsün!..
• Sana karsı duydugum sevginin anlatılması kelimelere, söze sıgmaz. Böylece söze son yok ama, sadece asktan
bahsedis nasıl olurmus, onu göstermek istedim.
186. Gördügün her zerreden dilsiz, dudaksız haber var, haber var!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c.I, 356)
• Sevgilim! Sen çok güzelsin, güzelligine diyecek yok! Güzelligin anlatılamaz ki! Ben de asıgım, derdim de ask,
hastalıgım da ask.
• Senin güzel yüzünden baska bir yüze asık olmak haramdır, haramdır haram!
• Hersey fanî, hersey gelip geçici. Fakat senin vahdet (=birlik) sofran daimîdir, daimîdir, daimî!
• "Dünyada senden baska birisi var mı " diye göziimü ovusturup bakıyorum. Senden baska kim var Senden baska
kim var Senden baska kim var
• Onu görmeye tahammül edemeyecegin için dünya senin yüzüne örttügün bir perdedir. Bir örtiidür, bir örtüdür, bir
örtüdür!
• Her an askın dilinden bize bir selam var, bir selam var, bir selam var!
• Gördügün her seyden, her zerreden dilsiz, dudaksız haber var, haber var, haber var!
187. Ask ırmagına dalmıssın, gizli bir diken seni yaralıyor.
Mefa´îliin. Mefa´îlıln Mefa-îlün, Mefa´îltin,
(c.I, 347)
• Yasayısın rahatı, huzuru o güzelle beraber bulunmadadır. Ondan ayrı düsersen, o güzel rahatı da, huzuru da alır
götürür. Sen de rahattan ve huzurdan ayrı düsersin.
• Senin sevgin etegimi tutmus da bana diyor ki: "Benim bu sevgim, o sevgilinin sevgisinden; aslmda bu sevgi
benim sevgim degil, gerçek sevgilinin sevgisidir." Sana bu sevgiyi lütfettigi için ona sükret!
• Yeni yeni ateslere düsen, yanan yakılan benim, artık o eski dostlarla ne alıs verîrisim var Gönlüm de sevgilinin
canı gibi kararsız bir halde feryat edip duruyor.
Hafız Sirazî hazretleri söyle buyurur:
"Bilmiyorum benim bu hasta gönlümde kim var Ben susuyorum. 0 feryat edip duruyor."
• Can asktan kendisinin de yaralı oldugunu, gönlüne diken battıgını bilmez de sevdigi halde seni hırpalar, yaralar,
onu hos gör! Çünkü o da bir ask hastasıdır.
• Sen ask ırmagına dalmıssm, orada bulunan, kendisini göstermeyen gizli bir diken seni yaralamaktadır.
• Sen o dikenden kaç, güle git, gül bahçesine git! Gül de, gül bahçesi de Tebrizli Sems´in gönlündedir. Çünkü
Tebrizli Sems bastanbasa bir bahardır.
188. Aslında kendinden, kendi varhgından haber veren de kendisi!
Mefulü, Mefa´îliin, Fe´dlün
(c.I, 369)
• Haberiniz var mı Sizin sehrinizde çok güzel bir dilber var! Akıl da onun yüzünden kararsız, gönül de!...
• Herkese kendi kabiliyetine göre ondan manevî bir nasib var. Her insan ondan ruhanî bir zevk duymada. Her
bahçeye baharı gönderen 0, çiçekleri gülleri açtıran 0, bülbülleri terennüm ettiren O!
• O´nun yüzünden her tarafta bir feryat var! Rüzgar da onun yüzünden esip durmada, O´nun yüzünden her yolda
bir toz bulutu yükseliyor.
• O´ndan her kulakta hos sesler var! Müzik var, ney onun yüzünden inliyor, rebab onun yüzünden aglıyor. Her
gözde ondan, O´nun yarattıklanndan bir ibret var, hayranlık var, saskınlık var!
• Ey hayatlannı kazanmak için ugrasan, didinen insanlar! Biraz da ruhlarınızın ihtiyacı için didinin, ugrasın! Bizim
burada büyük bir isimiz, büyük bir vazifemiz var! Yarattıklarına bakarak yaratıcıyı düsünelim, ötemize geçirerek onu
gönlümüzde arayalım!
• Bir dost benim kimsesiz kalısıma acıdı da, gizlice kulagıma dedi ki: "Haberin yok mu Burada gizlenmis bir güzel
sevgili var! O´nu arasana!"
Mevlana: "Burada gizlenmis birisi var. Kendini yalnız zannetme!" (Dîvdn-ı Kebîr, c. I, nr. 188) diye buyurmustur.
• O´nun bu müjdesinden, bu haber verisinden anlasılıyor ki burada benim gibi zayıf gönüllü bir asık var!
• Aslında o kendisinden elçi olarak gelmis; kendinden, kendisinin varlıgından haber veren de kendisi. 0 padisahın
adeti bu! Hem kendini göstermez, hem kendinden haber verir.
189. Bütün canlar senin sıfatlarına gark olmuslardır.
Mefülü, Mefa´îliin, Fe´uliin
(c.I, 368)
• Seker gibi tatlı sözlerinizden mi bahsedeyim; ab-ı hayat kaynagının hikayesine mi dalayım
• Tatlılıgına, güzelligine güvenme! Sızlanmadan, sikayet etmeden Halil gibi kendini ask atesine at, yan ki o
dertlerden, belalardan seni kurtarsın!
• Aklın yüzlerce kadir gecesi gördü. Yüzlerce bayram gördü. Senin beratın ask ile kesildi. Sen ask ile yasayacaksın.
• Bu hususta zatına yemin edemiyomm da, güzel, latîf gölgene yemin ediyorum.
• Diyorum ki, bütün canlar senin sıfatlarına gark olup gitmislerdir, onlar senin zatına nasıl erisebilirler
• Günahlarından arındırmak için seni ırmak gibi akıttı, secdelere kapandırdı.
• Seni imtihan etmek için, her cihetten bir bela verdi de; seni cihetsizlik yönüne çekmek istedi.
• "Susayım, artık konusmayayım." dedin ama, susamadın, konusmaya devam ettin. Senin bu haline ask bile
gülüyor.
190. Sevgilim, bana yüzünü göster ki, ben gül bahçesi seyretmek istiyorum!
Mefülü, Pa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 441)
• Sevgili bana yüzünü göster ki, ben bag görmek, gül bahçesi seyretmek istiyorum. Dudaklannı aç konus, sözler
söyle, ben bol bol sekerler, ballar istiyorum!
• Ey güzellik günesi! Bir an için olsun bulut altından çık, görün! 0 parıl parıl parlayan, nürlar saçan yüzü görmek
istiyom!
• Sen nazlandın da; "Beni bundan fazla üzme, incitme, bırak git!" dedin. 0;"Bundan fazla üzme, incitme!" demen
yok mu; iste, o sözü istiyorum!
• "Git, padisah evde degil!" dedin, beni kovdun ya; ben kapıcının o nazını, o sert davranısını istiyorum.
• Herkeste onun güzelliginden kırıntılar var. Fakat ben o güzellik madenini, o güzellik hazinesini istiyorom!
• Hz. Yakup misali vah yazıklar olsun, deyip duruyorum. Böylece ben Yüsuf-ı Ken´an´ımın güzel yüzünü istiyomm.
• Allah´a yemin ederim ki, sehir sensiz bana bir hapishane oluyor. Basıbos daglara çıkmak, ovalara düsmek
istiyorum!
• Canım Firavun´dan da usandı, onun zulmünden de... Artık ben îmran oglu Müsa´nın yüzündeki nüru istiyorum!
• Dün, seyh eline bir fener almıs, sehrin etrafında dönüp duruyor; "Seytandan, devden usandım, bıktım. Ben insan
istiyorom, insan!" diyordu.
• Etrafta bulunanlar; "Biz de çok aradık, bulunmuyor!" dediler. Seyh dedi kı: "0 bulunmuyor dediginiz var ya, iste
ben onu istiyorum!"
• Gözlerden gizli, fakat bütün gözler ve görüsler hep onun, hep 0 yaratmıs, hep O´ndan meydana gelmis. tste ben
o olan gizli san´atı müsahede etmek istiyorum!
•Zaten is isten geçti. Her istekten, her tama´dan kurtuldum. Ben artık varlıktan, mekan aleminden ,dört unsurun
ayak izlerini istiyomm! .
•Kulagım iman kıssasını duydu da mest oldu, kendinden geçti. îmanın güzel gözü nerede Ben onu görmek istiyom.
•Rebab diyor ki: "Beklemekten öldüm, güzel rebab çalan Osman´ın elini kucagını, yayını istiyorum!"
•Ben de, bir ask rebabıyım. Askım da rebabın rebabcıya duydugu aska bennziyor. Ben de Rabbinün lütuf yayını,
ihsan mızrabını istiyorum.
191. Ey kervanbası! Develer bastan basa sarhos!
Fa´üatün, Fa´ilatiin, Pa´ilatün, FS´ilat
(c.I, 387)
•Ey kervanbası; develere bak! Katar bastan basa sarhos! Bey de sarhos, hoca sarhos, dost da sarhos, yabancı da
sarhos!
•Ey bahçıvan! Gökgürültüsü sarkıcı oldu, bulut sakîlige giristi. Bahçe de sarhos, ova da sarhos, gonca da sarhos,
diken de sarhos! •
Ey gökyüzü; ne zamana kadar dönüp duracaksın Unsurların dönüsünü seyret! Su da sarhos, rüzgar da sarhos,
toprak da sarhos, ates de sarhos!
•Görünüste hal böyle! Ya iç yüzdeki hal ! Onu hiç sorma! Rüh da sarhos,akıl da sarhos, vehim de sarhos, sırlar da
sarhos!
•Yürü, zorbalıgı bırak! Toprak ol da topragı gör! Her seyi halk eden Allah´ın lutfu ile varlıkların hepsi de zerre zerre,
her zerresi de sarhos!
•Kıs mevsiminde bagda bahçede sarhos kalmadı!" dememek için bir müddet sarhos bir halde hileci gözden
gizlenmisti. Bahar yaklasınca;
• 0 agaçların kökleri gizlice sarap içmege koyuldular. Bir iki gün sabret bir uyansınlar, sarhos bir halde kalksınlar da
onları seyret!
• Sana birisi çarparsa, birisi ile kavgaya baslarsan sakın sarhosların hallerinden, gidisinden, çarpısından incinme!
Böyle bir çalgıcı bulundukça, sarhos nasıl olur da düzgün yürüyebilir
192. Ask defterde, kitap sayfalarında yazılı degildir. Ask, kendinde kendini bulmaktır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, FS´ilat
(c.I, 395)
• Ask üstünlükte, bilgide, defterde, kitap sayfalannda degildir! Halk dedikoduya düsmüstür. 0 yol da asıkların yolu
degildir!
• Ask öyle bir nür agacıdır ki, dalları ezelde, gökleri de ebeddedir. Bu agaç ne arsa dayanır, ne de yeryüzüne! Bu
agacın gövdesi de yoktur!
• Biz aklı isten güçten attık. Hevesi de bir iyice dövdük. Çünkü bu ululuk su akla, su huylara layık degildir!
• Sende fanî güzellere karsı bir istiyak, bir özlem var ya... Bil ki bu istiyak senin için bir puttur. Sen kendinde
kendini bulur da kendin sevgili olursan, sende özlem kalmaz.
193. îsteyen hep O´dur, biz gölgeler gibiyiz.
Mef´Olü, Fa´ilat, Mefa´îlü,
(c.I, 442)
•Asıklara dostu arastırmak farzdır. Asıkların coskun akan bir sel gibi yüzleri, baslarını yerlere sürerek, taslara
vurarak dostun deresine vanncaya kadar kosması gerektir.
•Zaten dileyen, isteyen hep O´dur. Bizler gölgeler gibiyiz. Bizlerin konusup güsmemiz, dedikodularımız hep dosta
aittir. Fakat hakîkatte kendi kendinden bahseden, konusan hep O´dur.
•Bazen akar su gibi, dostun deresine dogru çaglar, gideriz. Bazen de durgun gibi dostun testisinde haps olur kalırız.
•Bazen atesin üstündeki güveç toprak tencere gibi kaynar dururuz, cosarız. ise birseyler düsünerek fazla
tasmayalım diye kepçe ile basımıza vurur. dostun huyu böyledir.
•Ne sasılacak seydir ki; nazla, isve ile seni eritir, zayıflatır, kıla döndürür de, yine sen, dostun bir kılına iki dünyayı
bile vermezsin.
•Dostla oturmusuz. Onunla bir aradayız da dosta; "Ey dost! Dost nerede " diyee soruyoruz. Dostun
mahallesindeyiz de gafletimizden; "Dost nerede dost nerede " deyip duruyoruz.
•Kötü, hos olmayan kuruntular, uygunsuz düsünceler bizim gevsek tabiatımızdan meydana gelmededir. Bu, dostun
huyu degildir.
194. Rüh ve beden.
Mefülü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 454)
• Ruh geldi bedene girdi. Beden ruh tarafına gitmedi. Gerçekten de, okun uçup gittigi yere yay gitmez.
• Rüh bedenden uçup gitmek için çeviklesti. Sıçradı gitti. Su hantal bedense topraga, yere uzandı. Gökyüziine
yükselmedi.
• Rüh balçıktan yapılmıs evde, bedenin ev sahipligini yaptı. Fakat bedeni, evi sevdi. Eve öyle bir baglandı kaldı ki,
ev sahibi ile beraber çıkıp gidemedi.
• Beden yeryüzünde öyle yapayalnız kaldı ki, bu hiç umulmazdı. Halbuki ruh süphenin bile gidemedigi bir yere gitti,
ulastı.
• Dünya dünya olalı her seyin sonunun ayrılık oldugunu gör! Su dünyada dünyaya gelip de gitmeyen kisiyi kim
gördü
• Bir gün ölüm gelir çatar, bogazını sıkar da sasırır kalırsın. "Sanki habercı gelmedi. Sanki ölümün gelecegini sana
söylemedi" dersin.
195. Her an sagdan soldan ilahî askın sesi geliyor.
Müfte´ilün, FS´iIat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 463)
• Her an sagdan soldan ilahî askın sesi geliyor. Biz göklere yükseliyoruz. bizi kim seyretmek ister
• Vaktiyle biz göklerde idik, meleklerle dostluk. Biz tezce yine oraya diyoruz. Zaten orası bizim sehrimizdir.
• Aslında biz, gökten de yüceyiz, melekten de üstünüz. Bizim konak yerimiz, kibriya (ululuk yeri) iken, ne diye biz
göklerden de meleklerden de ileri geçrniyelim
• Tertemiz ilahî inci nerede Toprak alemi nerede Ne maksatla o yüce menzilden asagı indiniz Denginizi baglayın,
yükünüzü yükleyin! Burası nasıl bir yerdir
• Genç talih, bizim yarimiz. Sevgiliye can vermek de isimiz, gücümüz. Bizim kafilemizin bası, yol göstereni Hz.
Muhammed Mustafa´dır.
• O´nun mübarek ay yüzünü görmeye, ay dayanamadı da ikiye bölündü. Ay ondan nür dilenen, onun niyazkar, adî
bir kölesi iken, o talihe kavustu.
• Sabah rüzgarının bu güzel kokusu onun mübarek saçlarının büklümünden geliyor. Bu hayalin parıltısı, kusluk
günesine benzeyen cemalindendir.
• Sen bizim gönlümüze bak da, her an ayın ikiye bölünmesini seyret! gözünü onun bakısından ayırıyor da, ne diye
öte yana bakıyorsun
• Halk su kusları gibi can denizinden dogmuslardır. 0 denizden dogup gelen kus, burada nasıl yerlesir Nasıl konak
tutar
• Aslında biz hepimiz can denizinin içindeyiz ve Hakk´ın huzurundayız. öyle olmasa, gönül denizinden birbiri ardınca
dalgalar gelir miydi Biz, bu manevî zevkleri duyabilir miydik
• Elest dalgası, "Ben sizin Rabbiniz degil miyim " nidası geldi. Su beden misi rüh için hazırlandı. Derken zamanı
gelip de gemi kırılıp parçalanınca, artık bulusma, sevgiliye kavusma çagı gelir.
• Bulusma, kavusma çagı nedir Hasr olma, ölümsüzlüge erme çagıdır. Hakk´ın lütuf ve ihsan çagı, safa içinde safa
çagıdır.
• Bu gördügünüz insan, bu resim, bu sekil kimdir Bu padisah, bu bey kimdir Bu ihtiyar akıl nedir Bütün bunlar
birinin, gizli sevgilinin yüz örtüleridir.
• Örtüleri açmanın, sevgiliyi bulmanın çaresi bu çesit cosuslar, köpürüsler, heyecanlardır. Bu tatlı duyguların, bu
mana suyunun çesmesi sizin basınızın ve gönül gözünüzün içindedir.
• Size göre, basınızda hiç böyle bir sey yok! Fakat aslında sizin iki basınız vardır. Birisi yerden gelen görünen su
toprak bası, birisi de gökten gelen ve görünmeyen tertemiz manevî bas!
• Senin su görünen basın, öbür gizli basından meydana gelmis. Bunu bilesin, anlayasın diye nice tertemiz baslar,
topragın ayagına dökülüp saçılmıs, topraga karısmıstır.
• Asıl olan bas, gizli, görünmüyor da ona uyan bas ortada... Bil ki, su dünyanın ötesinde, sonsuz, sonu gelmeyen
bir alem vardır.
196. 0 söze gelmeyeni, kelimelerle açıklamaya
imkan olmayanı anlatmaya çalısmayayım.
Fe´ilStün, MefS´ilün, Fe´ilat
(c.I, 501)
• Sevgilim, içeriye gel! Sensiz zevkin tadı yok! Acaba dünyada seni görüp de, güzelligine hayran olmayan, sana kul
köle olmayan bir kimse var mıdır
• Ey hem canımıza, hem de bedenimize can veren aziz varlık! Sen can gibi pek gizlisin ama aslında gizli de
degilsin.
• Sen nereye el koysan orası candır. Fakat cana el koymak kolay degildir.
• 9badetlerle, iyiliklerle, bedende tertemiz, lekesiz, saf bir hale gelen can, sevgiliye ayna tutan olmus, hatta kendisi
sevgiliye ayna olmustur.
• Ben pek fazla mest oldum. Korkuyorıım, sözlerime dolasacak meydan Kalrnayacak.
• En iyisi sen elini agzıma koy da, o söze gelmeyeni. kelimelerle açıklamaya imkan olmayanı anlatmaya
çalısmıyayım.
197. Uyku bu gece askın pençesine düstü de hayli acılar çekti.
Fe´ilatiin, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.1, 500)
• Bu gece uyku gönlümü yaralı, perisan, harap görünce gözden de bastan da kaçtı, gitti.
• Zavallı uyku, bu gece askın pençesine düstü de hayli acılar çekti, ızdıraplar duydu. Sonunda dayanamadı, kaçtı
gitti.
• Ask timsah gibi agzını açınca uyku balık gibi suya daldı, kaçtı gitti.
• Uyku düsmanını böyle insafsız, merhametsiz görünce acele acele kaçtı gitti.
• Bizim ay yüzlü sevgilimiz de karanlık gecede gönlümüze dogunca, uyku, günesin önünden kaçan gölge gibi kaçtı
gitti.
• Ask uykuya bir soru sordu. Fakat uyku bu ince soruya cevap veremedi.aciz kaldı da kaçtı gitti.
• Uyku kendisine soru soran askı hapsetmek istedi. Altı yönden de kapıları kapattı. Fakat Allah aska acıdı da, kapı
açtı, onu kurtardı.
198. 0, bir köseye çekilmis gizlenmis, dünya ise onun mesti olmus.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.1, 503)
• Kalk, bugün dünya bizim. Can da bizim, cihan da bizim. Sakî de bugün bizim misafirimizdir.
• Hz. Yusuf, gönül Mısır´ımıza padisah oldu. Bu seref bize yetmez mi
• Kalk, cana da, cihana da lutfu ile keremi ile emirler veren büyük padisah bugün bizim emrimizdedir.
• Ay da, zühre yıldızı da bizim nesemizi gördüler de def çalmaya basladılar. Can bülbülü ise, gül bahçemizin
güzelligine hayran olmus, mest olmus, kendini kaybetmis.
• Can ve gönül memleketinin padisahı geldi. Bizim perisan canımızda, perisan gönlümüzde yer aldı.
• Gelip bu can evinin bir kösesinde gizlenen kim Seker kamıslıgımızı ona bagısladıgımızı söyle!
• 0 bir köseye çekilmis, gizlenmis. Dünya ise onun mesti olmus, 0 bizim Hızır ´ımızdır, 0 bizim ab-ı hayatımızdır.
• 0 yemekteki tuz, bedendeki can gibi herseyden, herkesten açıkça görülmede, hissedilmede; böyle oldugu halde
yine de gizli kalmada.
• Görünen o degil, zaten her seyi 0 yarattıgı için, onu kendimizde hissettigimiz zaman herkes, hersey biziz, hersey
bizden ibarettir.
• O´nun varlıgını anlatmak için bundan fazla belge gösterme, burhandan bahsetme. Çünkü bizim delilimiz,
burhanımız süküt alemindedir, o alemden görünür.
199. Aklını basına al da kendi varlıgından kurtul, varlıktan, benlikten beter bir suç yoktur.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c,1,498)
• Ask manevî devletten, Allah´ın lütfundan, yardımından, gönül ferahlıgından yolunda yürümekten baska birsey
degildir.
• Büyük imamlardan Ebu Hanife hazretleri asktan bahsetmedi. Safıî hazretleride askı açıklamadı. Bir rivayette
bulunmadı.
• Din ilmindeki; "Bu caizdir, bu caiz degildir!" münakasasının bir sonu yoktur.. Asıkların ilmine ise bir son yoktur!
• Kimi dertli, kederli, asık suratlı görürsen bil ki, o ask sehrinde dogmamıstır.asık degildir.
• Ezelden haberi olmayan kimse ask yolunda acemidir. Bu yola yeni düsmüstür.
• Aklını basına al da, kendi varlıgından kurtul, yok ol yok! Çünkü senin varlıgından beter bir suç, bir cinayet yoktur!
• Sürücü güdücü olma! Yani yüksek mevkiye, yüksek makama, baskanlıga heves etme! Sürüde, halk arasında kal!
Yüksek mevkide bulunmak bas belasından baska birsey degildir.
200. Ask sehrinde kötü huylu insanların ne isi var
MUfte´ilün, Fa´ilat, MUfte´ilün, Fa´ilSt
(c.I, 470)
• Böyle güzel bir ay yüzlüyü görünce, sasırıp kalmak gerek! Pervanenin neselenmesi için, mum lazım, samdan
lazım!
• Senin gamının hazîn hazîn çaldıgı çengden kulaklarım feryatlarla doldu. Her nefesimin gamının çengi ile "ten ten
ten" demesi gerek!
• Ay yüzlü olan dilbere ulasmak için ne yapmalı Ona asık olan kisinin çok iyi huylu olması, insan olması gerek.
Kötü huyla güzele varılmaz.
• Ey benzeri olmayan güzel! Saçlarını elime ver. Ask kuyusuna düsene ip uzatmak gerektir.
• Ask güzel bir sehirdir. Güzeller sehridir. Fakat bu sehirde yabancıların, huysuz, ahlaksız insanların ne isi var
Böyle bir sehri kötü insanlardan korumak için akıl hisarı, iman burcu lazım!
• Bu gam yükleri altında ezilen gönlün gıdası nedir Temiz kalpli güzel bir sevgili ile bulusmaktır. Yoksul bir devenin
su içmesi, ıslak bir otlaga çökmesi gerek!
201. Gönül zamanenin kötülüklerinden kaçtı, askın koltugunun altına sıgındı
Mefte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 508)
• Gönlümün kusu yine uçmaga basladı. Can dudusu yine seker kamıslıgında... Benim deli divane sarhos devem
yine akıl zincirini kırdı.
• Yıne su ırmakta sular aktı. Irmagın kıyılanndaki çimenler yesermeye basladı.
• Seher rüzgarı yine bahçeye geldi. Gülleri, gül bahçelerini oksamaya basladı.
• Ask bir ayıbımı gördü de beni sattı. Sonra acıdı. Yüregi yandı, yine beni satınaldı.
• Düsmanım, beni dostla beraber görünce haset etti de elini dislemege basladı.
• Gönül zamanenin kötülüklerinden, hilelerinden kaçtı. Askın koltugunun altına sıgındı, orada emeklemeye basladı.
.• Ask, gönlü kendi yanına çagırınca, gönül bütün insanlardan kaçmaga basladı.
202. Asık olmayan kisi, padisah bile olsa, o, ipek bir kefene sanlmıs bir ölüdür.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 504)
• Seni yakından görmek istiyorum. Ne olur, biraz daha yakına gel! Çünkü senin yüzün tamamıyla nürdan ibaret.
Nurdan baska birsey degil. Dünyada senin askınla mahmur olmayan kimdir
• Bu sözü yanlıs söyledim. Canlar canını isterken; "Yakına gel!" denir mi Sen uzakta degilsin, sen benim
canımdasın, canımın içindesin. Kendinde bunana; "Yakına gel!" demek büyük bir hatadır.
• Düsünce, düsünceye perde olur. Bu sebeple, su veya bu sekilde düsünceyi bırak! Zaten o gizli degil ki!..
• Senin ay gibi güzel olan yüzün meydanda iken, herkes tarafından görülürken senin yüzünü göremedigi için
gussaya dalan, derde düsen kisinin özrü kabul olamaz!
• Sunu iyi bil ki, asksız gönüle sahip olan, asık olmayan kisi, padisah bile olsa o, ipek kefene sarılmıs, mezara
gömülmüs bir ölüden baska birsey gildir.
• 9htiyar olsun, genç olsun, ab-ı hayat için kisiye ölüm bir sey yapamaz. Onun ölümü kolay degildir!
203. 9lahî sarap öyle bir saraptır ki, günes bile aydınlıgını ondan alıyor.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Fe´Olün
(c. 1,517)
• Ruhum dostun hevasında göklere dogru yükselir de, arifler meclisinde sevgi sarabının kadehlerinin döndügünü
gördükçe daha neseli olarak ötelere dogru uçmadadır.
• 0 alıp içmek için elini mana sarabına uzatıyor. Tarif edilmez olan o sarap, öyle bir sarap ki, günes bile nurunu,
aydınlıgını ondan alıyor. Günesi bile o aydınlatıyor.
Hz. Mevlana´nın bu beyti, Ibn-i Fariz hazretlerinin "Hamriyye" ismindeki ilahî sarabı öven siirindeki su beytini
hatırlattı:
"9lahî sarap bir günestir, ayın ondördüncü günü, bedir, dolunay da onun kadehidir. 0 sarabı hilal, genç ay dolastırır,
o sarabın karısmasından yıldızlar meydana gelir." Yani günes gibi olan ilahî ask sarabı, dolunay gibi olan ariflerin
gönüllerinden, yıldızlar gibi olan Hakk sunulur.
• Ruh o sarabı içince, daha da ruh oluyor, hafifliyor, yükseliyor. Ötelerden bile ötelere uçmak istiyor.
• Ruh ötelerde rnana ayını bulup da onunla manen beraber olunca, günes utancından gizleniyor, görünmez oluyor.
• Ruh onunla manen bulusunca, tazeleniyor, gençlesiyor, artık ne kimseye bakıyor, ne de birisine bir sey danısıyor.
204. Biz benlikten, senlikten kurtulunca hepimiz bir oluyoruz.
Fe´ilatün, Mefa´iliin, Fe´ilSt
(c.I, 497)
• Çalgı, saz nasıl insanı sarap içmege tesvik ederse, iyilerin yaptıgı isler, iyiliklerde insanı iyilik yapmaya yöneltir.
Marifetname sahibi Erzurumlu îbrahim Hakkı hazretleri: "Musikî zahidin zühdünü, fasıkın fıskını artınr"
buyurmaktadır. Yani müzik zahide manevî zevkleri verir, onu Hakk´a yaklasır.. Zevkine düskün insanı da içmege,
sehevanî zevklere tesvik eder. Bu yüzdendir ki, eyhanelerde müzik oldugu gibi, eski tekkelerde de müsikî vardır.
•Allah, insanı iyilige tesvik için iyilige sükreder, kötülükten de sikayette bulunur. Firavun´dan bahs eder. Hz.
Musa´nın sükrünü anlatır, bunlar hep bahanedir. Bunlar hep bizim halimizi hikayedir.
.• Benlikte olan, benlik güden Firavun cinsindendir. Benlikten yakasını sıyırmıs, temiz, pak, günahlardan kurtulmus
kisi de Hz. Müsa´dandır. Onun cinsindendir.
• Sunu iyi bil ki, gamın, kederin arkasında nese vardır. Nesenin arkasında da gam ve keder pusudadır.
• Ahmed (s.a.v.) toprak olmayı, yani mütevazi yasamayı huy edindi de, o yüzden miraca yükseldi ve göklerin
manevî padisahı oldu.
• Sen de toprak ol da, senden bitkiler yetissin. Toprak olan, gönül hazinesini bulur.
.• Madem ki biz benlikten, senlikten kurtulunca hep bir oluyoruz. Yeter sus ! Sen bu sözleri kime söylüyorsun
205. Tur Dagı seslendi ama, Müsa´nın gönlündeki gizli hazine sessiz kaldı.
Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´iliin,
(c. I, 414)
• Gece gündüz elsiz ve ayaksız gönülle senin hizmetinde bulunmak ne hostur! Senin mana sekerleri ile dolu olan
yurdunda seker yiyen kus ne mutlu kustur. Yani senin manevî nimetlerinden yararlanan Hakk yolcusu ne talihli kisidir.
• Senin manevî bahçende gizlice gülen goncanın basucunda bulunan uzun boylu selvinin gölgesinde bulunmak ne
hostur. Yani kamil bir insandan manen yararlanmak ne güzel seydir.
• Karga gübreye asıksa ona de ki: "0 sevgi ona yarasır, ama gül bahçesinde yesillikler içinde bülbüllerin gülü
sevmeleri ne de hostur." Yani sehvet pesinde kosarak fanî güzellere gönül verenler, kossun dursunlar ama, sonu utanç
olan kirli arzulardan kendilerini kurtararak gerçek sevgiliyi bulanlar ne mutlu kisilerdir.
• 9nsanlar geceleri uykuya dalınca, gündüz kendilerini rahatsız eden düsüncelerden kurtulurlar ama, ibadetle
geçirdikleri gecenin karanlıgında, kusluk vakti günesinin nürunu bulanlar ne mutlu kisilerdir
• Ey puta tapan kisi! Senin ayagın balçıga saplanmıs kalmıs. Su gökkubbenin derinliklerinde ne güzellikler
bulundugunu sen ne bileceksin Ey fanî güzele gönül vererek beden balçıgından, nefsanî arzulardan kurtulamıyan
zavallı! Sen ötelerde mana göklerindeki güzelliklerden nasıl haberdar olabilirsin
• Hz. Musa´ya oldugu gibi, Hakk´ın rahmetinden sana da bir tecellî olursa mana sekerleri yagdıran o manevî
bulusmanın yüzünden Tur Dagı´nın gögsü, yani Hakk asıgının gönlü ne güzel bir hale gelir.
• Dag ses verir ama, madende ses vermeyen, susan altın var. Bazen susmak, bazen de ona cevap verip konusmak
ne hostur. Yani tecellîye mazhar olan Tur Dagı seslendi ama, Müsa´nın gönlündeki gizli hazine sessiz kaldı. Her iki hal de
hostur.
206. Allah kendini, yarattıgı güzel eserlerin arkasında gizlemistir.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün,
(c.I, 477)
• Benim varlıgım sevgilinin elindeki kadehten baska bir sey degildir. Eger dilimle söyledigim bir söze inanmadınsa,
gönülden söyledigimi anlaman için gözüme dikkatle bak!
• Gönlüm kadeh gibi kanlarla dolu. Zayıf düsmüs bedenim ise, hiç bir zaman zayıflamayan, sararıp solmayan, eriyip
gitmeyen, daima güçlü ve kuvvetli olan askın elinde bulunmaktadır.
• Benim varlıgımı bir kadeh gibi elinde tutan, bazen dolduran, bazen bosaltan, o tek olan, esi olmayan sevgilim,
çok kudretlidir. Her an Adem gibi, havva gibi yüz binlerce insanı yaratır. Dünyaya getirir. Yine yüz binlerce insanı
öldürür. Ötelere gönderir. Dünyayı yaptıgı resimlerle, nakıslarla süsler, doldurur. Fakat o büyük yaratıcı, o essiz
san´atkar kendini gizler, göstermez. akla. fikre sıgmaz. Nasıl oldugu tasvir edilemez, anlasılamaz.
• Zerrenin de, ovanın da, katrenin de, deryanın da ne ile nasıl en iyi bir hale gelip düzene girecegini bilir. Bütün
kainatı, koydugu sasmaz degismez kanunlarla saat gibi isletir durur. Her seye her yarattıgına gereken duyguyu,
gereken vasfı, yasama zevkini, yasama gücünü verir. Bütün yarattıklarına yardımda bulunur. Bütün canlı varlıklar onun
açtıgı dünya sofrasına çagırılmıslardır. îyi, kötü herkese rızkını verir, yedirir. Süslü elbiseler, kürkler giydirir. Çesit çesit
renklerle onları süsler. Onun bilgisine de hudut, sınır yoktur.
"Açıklamalı tercüme ettigim bu beyitler Hz. Mevlana´nın Cenab-ı Hakk´ın yaratma gücüne, sanatına, kudretine
hayranlıgını ifade etmektedir. Bizler bugünün insanları ilmin fennin yardımı ile, yeni buluslarla, yenî kesiflerle, büyük
yaratıcının harika eserlerini gözlerimizle seyretmedeyiz. Mevlana´nın zamanında insanlar mikroskopu bilmedikleri gibi,
gök yüzünde 15 milyar ısık yılı uzaklıktaki günesleri de kesf etmemislerdi. Aya ayak basmamıs-lar, Merih (=Mars)
yıldızına uzay aracı göndermemislerdi. Denizlerin derinliklerine inip orada yasayan çesit çesit renklerde, sekillerde
balıkları, deniz yaratıklarını görmemislerdi.
Bu sebeple bizler eski devirlerde gelen insanlardan daha bilgiliyiz daha talihliyiz. Cenab-ı Hakk´ın yaratma gücünü,
sanatını, kudretini, büyüklügünü eskilere göre daha iyi idrak etmemiz gerekirken, ne yazık ki gözlerimizde gaflet perdesi
var. Allah´m kendini gizliyerek sergiledigi saheserler müzesini, sergisini heyecan duymadan, hayran olmadan seyredip
duruyoruz. Mevlana bulundugumuz su zamanda dünyayı sereflendirseydi, acaba büyük yaratıcı neler söylerdi
• Gönlümüzü bazen sıkar, baglar, hayatı zehir eder. Bazen baglarımızı çözer, sıkıntılarımızı giderir, bizi
rahatlandırır, mutlu eder, huzura kavusturur. Eger senin gönlün esek degilse, bu hallerin nereden geldigini, kimin isi
oldugunu anlar, bilir; o isin sahibini, o isleri vereni tanır.
• Esek bile senin gibi üstün bir varlık olmadıgı halde, sahibi, efendisi olan esekcinin baglamasını, çözmesini bilir,
tanır; bir baskası olmadıgını anlar.
• Efendisini görünce esekcesine basını sallar. Kulaklarını oynatır. Sesini bile tanır. Çünkü sahibinin sesi ona yabancı
degildir.
• Çünkü onun elinden yem yemistir, hos sular içmistir. Ne tuhaf, ne sasılacak seydir ki, Allah bu kadarcık olsun
sana bir anlayıs, bir sezis vermedi mi Sana lutuflarda bulunan, seni yediren, içiren, seni zevkler içinde yasatan, seni
yarattıklarının en sereflisi seçerek hiç bir varlıga vermedigini sana veren, sahibini, efendini, seni yaratanı tanımıyorsun,
yazıklar olsun sana!
• Seni yaratan yüzlerce defa sıktı, derde düsürdü. Feryat edip durdun. Nasıl ,olur da onu tanımaz olursun inkara
kalkarsın. Allah sana akıl verdi. Cüz´î irade verdi. Peygamberler vasıtasıyla yol gösterdi. Allah seni kurtarmaya mecbur
degildir.
• Kafirler gibi ancak belaya ugrayınca onu hatırlamadasın, basını egmedesin, teslim olmadasın. Zaten ötelere
mensup olmayan, öteleri düsünmeyen bas, yarım habbeye bile degmez.
207. Hakkı görmeye gücün yetmez. Gözünü aç da onun sıfatlarını gör!
Fa´ilatiin, Fa´ilatün. Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.1, 386)
• Madem Hakk´ın zatını görmeye tahammülün yok; gözünü aç da O´nun sıfatlarını gör! Madem yönlere, cihetlere
sıgmayanı göremiyorsun; O´nun yarattıklarındaki nnru seyret!
• Su mavi gök perdesinin altında dolasan hüri gibi güzelleri gör! Yüzleri nurlu kisileri seyret de gözlerin kamassın! 0
nürlu insanların hepsi de; müslüman, inanmıs, yumusak huylu, utangaç, suçsuz.
" Maide Süresi, 5/66. ayetten iktibas var."
• Gördügün güzellerin her biri nazlı, kıvrak, cilveli. Herbiri de Hakk asıgının gönlünü kapar, alır. Her biri Tıraz mumu
gibi, her biri kurtulus sabahı.
" Tıraz, Türkistan´da beyaz tenli güzelleri ile meshur bir sehir adı."
• Her biri dudagını yummus, agzını kapatmıs. Fakat anlatısında bir kılı kırk yarar. Her biri mana sekeri almada, her
biri seker kamısı madeni olmada.
• Eski, yıpranmıs köhne canı ver gitsin! Genis, yeni bir can almaya, kendini yenilemeye bak! Yokluk, yoksulluk
aleminde salınarak yürü de ermislerden zekat al!
• Asıkları sıkıntılı zamanlarında saskın ve perisan sanma! Onların ızdıraplara, acılara tahammülüne, sebatına Cudi
Dagı bile dayanamaz, aciz kalır.
• Bütün zorlukların, bütün sıkıntıların, neselerin, her türlü isin, gücün aslı, temeli asktır. Fakat gönlün ne oldugunu
bilmeyen, saçma, sapan sözlere takılır kalır.
208. Sen askı sarhos ettin ey güzel!
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´îlün
(c.I, 427)
• Sonunda gönülde ve canda yurt edindin de, her ikisini deli divaneye çevirdin...
• Bu alemi ateslere yakmak için geldin, sonunda yakmadan dönemedin.
• Ey askı ile dünyayı yakıp, yıkan! Sonunda bu viraneye, bu yıkık yere de kasdettin, yani dünyayı yıkmakla için
rahat etmedi, harabesini bile yıktın, altını üstüne getirdin.
• Ey gönül! Ben seninle ugrasıyordum. Fakat sonunda sen yine o ask masalını hatırladın.
• Askı sarhos ettin, kendinden geçirdin de içeri aldın. Askla bulusunca sonunda aklı gösterdin, bana yabancı ettin.
• Kurtulus çarelerini arayanın lutfu dünyayı aydınlatan bir mum gibiydi. Sen sonunda o mumu da pervane ettin,
atese attın.
• Ben topragın altında kalmıs çaresiz zavallı bir tane idim. Sonunda askınla, o degersiz taneyi inci haline getirdin.
• Bir daneyi, bir tohumu bag, bostan haline getirdin. Sonunda topraktan bir kösk yaptın.
• Kafatasım hem seninle dolu, hern senin yüzünden bosalıyor. Sonunda kafa tasımı sarap kadehi yaptın.
209. Zindanda uyumus kalmıs kimse uyanırsa hos olmaz.
Mefa´îliin, Mefa´îlun,
(c.I, 339)
• Sema Hakk asıkı ile diri olan kisilerin canlarına rahatlık verir, huzur verir. arif olan, canında can bulunan yani
hayvanî ruhu degil de insanî ruhu tasıyan, bunu, bu hakîkati bilir...
• Gül bahçesinde yatıp uyuyan kisi, gül kokusu duymak için uyanmayı arzu eder.
• Fakat zindanda uyumus kalmıs kimse, uyanırsa hos birsey olmaz, ziyana düsmüs olur.
• Sema dügün evinde olur, dügün olan yerde olur. Yas olan yerde sema olmaz. Çünkü yas yeri feryat, figan yeridir.
• Kendinde bulunan cevherden, ilahî emanetten habersiz olan o essiz ay´ı gönül gözü ile göremeyen kisi var ya;
• Öyle kisiye sema da gerekmez, def, yani müsikî de gerekmez. Sema asıklar içindir. Gönüller alan, o essiz,
görünmez sevgiliye manen kavusmak içindir.
• Yüzlerini kıbleye çevirmis kisiler, manen mirac edenler, bu dünyada da, öteki dünyada da sema´dadır.
210. Dünyada asktan baskasına gönül verme!
Mefülü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. r, 455)
• Gerçek aska tutulmamıs, o sevgiyi kendine is edinmemis rühun yok olması daha iyi. Çünkü onun varlıgı ayıptan,
ardan baska birsey degildir.
• Hakîki askla mest ol! Kendinden geç! Çünkü dünyada ne varsa hep asktan ibarettir. Askla mesgul olmaktan baska
dosta layık bir is güç yoktur.
• "Ask nedir " diye sorarlarsa de ki: "Ask dilegi, istegi, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi terk etmektir. îhtiyarı
terk etmeyende hayır yoktur, iyi insan degildir."
• Ebedî olarak bakî kalan ancak asktır. Bundan baskasına gönül verme, hepsi egretidir.
• Ne vakte kadar fanî olan, ölü sayılan sevgiliyi kucaklıyacaksın Öyle bir canı kucakla ki, ona son yoktur.
• Baharda dogan sey, güz mevsiminde ölür. Ask gül bahçesine bahardan imdat yoktur. Ask çiçeklerinin ilkbaharın
yardımına ihtiyaçları bulunur mu
• Beden atının üstünde titreyip durma! în asagı! Yaya olarak yürü! Git, yani bedene ait arzulardan kurtul! Beden
atına binmeyenlere Allah manevî kanatlar verir.
• Dünya ile, maddî isteklerle ilgili düsüncelerle kafanı yorma! Gönlün, içine fanî sevgililerin hayali aksetmeyen bir
ayna gibi tertemiz olsun.
211. Sen kendi üstüne titreme de, baskaları senin üstüne titresin!
Mefa´îlün, Fe´ilatiin, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.I, 479)
• 9çinde sevgiliden baska hiçbir sey bulunmayan su gönlüme yemin ederim senin sevmediklerini ben de sevmem.
• Canımı sana feda edemezsem, o can dertsiz kalmasın, gamdan kurtulmasın,basından bela eksik olmasın!
Gözlerim senin için aglamıyorsa, kararsın; hiç bir sey göremez olsun
• Senden baskasına ümit baglarsam, umdugum gerçeklesmesin, olmasın ve ben hayal kırıklıgından kurtulmayayım.
Eger senin için yasamıyorsam, varlıgım senin degilse, ben bu varlıgı istemiyorum; yıkılsın, gitsin!
• Dünyada hangi güzel, hangi güzellik vardır ki, senin güzelliginden onda bir parıltı bulunmasın. Senin ısıgının
vurusundan ibaret olmasın. Hangi padisah, hangi emîr vardır ki, senin dilencin, yoksulun olmasın
• Gönlümde düsmanlara karsı, düsmanlara ait bir dilek bulunmasın. Çünkü benim gönlümde senin rızanı
kazanmaktan baska bir dilek yoktur.
• Sensiz geçen bir anı bile kaza edemem. Fakat ne çare ki basa gelen senin takdirinden baska birsey degildir.
• Ey gönül! Sevgili ugrunda canınla oyna, canını ver. Sen kendini çok seviyorsun. Onun üstüne titriyorsun. Titreme;
feda et gitsin. Allah sana kafi degil mi
• Sen kendi üstüne titreme de baskaları senin üstüne titresinler. Canının üstüne yemin ederim ki, sana senden
baska bir düsman yoktur.
212. Senden baskasının elinden yedigim helva agzımda mızrak olur, damagıma batar.
Mefa´îliin, Pe´ilatiin, Mefa´îliin, Fa´îlün
(c.I, 478)
• 9nat et, huysuzlan! Güzellerin inadı, huysuzlugu tatlıdır, hostur. Bahaneler uydur! Güzellerin bahaneleri ayindir.
• Senden zaten vefa beklemiyordum. Çünkü vefasız olmak, cevr etmek güzellerin huyudur, adetidir, dinidir.
• Azizlerin tertemiz canlarına yemin ederim ki, senden baskasının elinden yedigim helva agzımda mızrak olur,
damagıma batar.
• Binlerce vaatlerde bulun, söz ver; hiç birinde durma! Sözünde durmasan da sen vadettigin için bu öyle bir serapa
benzer ki, bu serap, yüzlerce tatlı suya deger.
• Senin güzel yüzün bir hazine gibidir. Kötü huyun ise o hazineyi bekleyen yılandır. Hazinen var olsun. Yılan zaten
dısarıdadır.
• Senin aklından geçirip de isledigin her hilenin degeri binlerce incidir, binlerce la´ldir.
• Fıkıh dersi okunan medresede nasıl dısarı atılma, kovulma sebepleri nizamlara, törelere baglanmıs ise, bil ki ask
medresesinin de kanunları vardır.
213. Ask bende meydana geldi, gelisti.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. I, 516)
• Ey mest bir halde vakitsiz kalkan kisi! Belli ki sen sarap içmissin. Hem de ezel sarabı.
• Ask seni kadeh gibi elimizden aldı da bagrına bastı.
• Allah´ın hazinesinin malı olan her inci, her mücevher senin o la´l dudaklarında var mı Var.
• 9stemiyorduk ama, askın gönül bagını kopardı da sıçradı, aleme yayıldı.
• Gece yarısı dilimin ucu ile hafif hafif söyledigim o sır da her tarafa yayıldı.
• Nasıl ki küçük kurt, tahtayı kemirirse de tahta içinde kalır, yine tahta basını gösterir, meydana çıkarsa, ask da
bende meydana geldi, gelisti. Sonra tuttu beni yaraladı.
214. Eger su dünyada aklın aklı olsaydı bizim hayatımızı görür, sasırır kalırdı.
Mefa´îliin, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c.I, 474)
•Asık ay gibidir. Yıldızın arasırida panl parıl parlar, görünür. Sunu iyi bil ki, ılçıktan yaratıldıgı halde tecellî ile mest
olan Hakk asıgı "ay"a bile kılavuz olur, yol gösterir.
•Asıgın etrafında yüz binlerce ham kisi olsa, benim iki gözümü de baglasalar, yine de sana o kalabalık arasında
asıgı bulur, gösteririm.
•Yanıma gel, kulagını bana ver de sana bazı seyler söyleyeyim. Ama söyleyen ben degilim. Peri yüzlü bir güzel
benim agzımdan, dudaklanmdan sana seslenmededir.
•Benim agzımdan konusan güzel peri kızına gönül veren, asık olan varlık da adem´in oglu degildir, Havva´dan da
dogmamıstır.
•Ay yüzlü güzelimi gören günes gibi atesler içinde kalırsa, gök gibi elsiz, aksız dolasır durursa buna sasma!
•Su dünyada eger aklın, aklı basında olsaydı, kalkar gelirdi. Dünya üzerinde ki acayip hayatı, bos yere
birbirlerimizle didisip durmamızı görür de sasırırdı; bu ne biçim hayat derdi
•Akıllı, fikirli adam; gönlün yüzünü gören kisi, halkı çagırmaya layık olan canın kametini duyan kisidir.
•Aklın varsa sus, sır açma. Bizim sevdigimiz peri bizim yanımızda bulunmadıkça bizde akıl, fıkir arama!
215. Senin cefan da seker gibi tatlıdır. Onda yüzbinlerce vefa hazinesi vardır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îliin
(c.I, 479)
• Bütün alemin haline gül! Çünkü gülmek senin hakkındır. Dünyada dogru görünen hersey, senin selvi boyunun;
egri olan da kaslarının kulu kölesi.
• Devlet, zenginlik senin ayaklarına kapanır, önünde yere bas kor. Insanlar da, periler de senin askının yolunda
bassızdır, ayaksızdır.
• Evvelki gün canım askının tesirine kapıldı da gül bahçesine gitti. Fakat seni orada göremedi. Birazcık oturdu,
sonra kalktı.
• Akar su gibi secdeler ederek gül bahçesinden dısarıya çıktı. "Kendi aslı olan zevalsiz mutluluk ırmagı nerede "
diye aramaya koyuldu.
• Gönül ehli olan uyanık kisi! Gönlümden senin hikayeni duydular da hepsi birden: "Bu da bizim dilberimizin
sarhosu!" diye nara atmaya basladılar.
• Insanlar da, periler de basıma toplandılar; bana: "Senin nefesin seher rüzgarına benziyor, esip geldigin dogudan
bize bilgiler ver. dediler.
• Senin cefan, seker gibi tatlıdır. 0 ne güzel cefadır ki, onda yüzbinlerce vefa hazinesi vardır.
216. Su yorgun, su tenbel bedeni canlandıracak, oynatacak sevgili nerede
Müfte´iliin, Fa´ilat, Müfte´ilün,
(c.I, 471)
•Bedenimiz, tenbel, birseyle mesgulmüs gibi yorgun argın olarak uykudan kalktı. Su yorgun, su bezgin, tenbel
bedeni canlandıracak, oynatacak sevgili nerede
•Bedeni oynatan o güzel varlık, gönül perdesini de yırtar atar. Fakat bütün bunları onun kokusu yayar, onun
kendisini görmekse bambaska, apayrı bir sey.
• 9nsanların oynamaları, hareket etmeleri, kosup durmaları, çalısmaları hep astandır. Bunlar askın oyunudur. Askın
kendisini oynatan, hareket ettiren mevî zevk de ezelden gelmektedir. Onun bu fanî dünya ile ilgisi yoktur. hava gögün
dönüsündendir. Agaçlar da havanın, rüzgarın esmesinden oynar.
• Can sakîsi dün gece kadehimize tortu döktü. Bunun önemi yok! Çünkü elimizin elinde sarap, tortusunu kaybeder;
saf, duru sarap olur.
• Oglum, ask sarabı üzümden yapılmadıgı için ne helaldir, ne de haram! Sen kadehi doldur getir! Bak bakalım
nöbet haramın mıdır Helalin midir
• Ey tertemiz gönül! Sana binlerce selam. Bütün güzeller, sana kul köle olmus.
• Ben aska gelir, heyecana kapılır, sevgilinin önünde secde ederim. 0 zaman gönül bana der ki: "Aklını basına al!
Secdede iken can vermek bütün secdelerin canıdır. Bu mutluluk her kula nasip olmaz."
217. Dostun askının hevesi ile baglar, bahçeler bülbüllerle dolmustur.
Müfte´ilün, Pa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 465)
• Ey toplu halde bulunan dostlar! Meclisimize yine dost geldi. Dost sanki gelen dost degilmis gibi bize yanlıs
görünmede. Gelen odur o!
• Sevgilinin sasılacak islerde bulunmak huyudur. Bazen hosun hosu olur, bizi sevindirir, neselendirir. Bazen de,
bastan basa ates kesilir, bizi yakar, yandırır.
• Vefakardır, vefalı davranır. Nasıl olur da bizi düsünmez olur Sırtını döner Zaten onun sırtı yoktur ki, o mum gibi
bütün yüzdür yüz!
• Yılan gibi gömlegini at da, gömlekten kurtul! Sevgiliye dogru yönel! Yoksa sende öz yok mu Ne zamana kadar
dıs gösteriste kalacak, gömlekle yasayacaksın.
• Bizi ciddiyetle candan dileyen biz demektir. Nitekim ırmagı dileyen, ırmaga dogru kosup duran sel de ırmak
demektir.
• Dostun askının hevesi ile bag bahçe bülbüllerle dolup tasmıstır. Onun gül yanagının kokusundan güller kokularla
dolmustur.
218. Gözün gördügü su alemin ötesinde muhakkak ki baska bir alem var.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(, 462)
• Ben Kenan diyarının Yusufuyum. Ay gibi olan güzel yüzüm buna sahittir. Hiç kimse günesten günesligini isbat
etmek için bir nisan, bir belge istemez.
• Ey selvi boylum! Sana bir nisan, bir delil göstereyim. Selvinin uzun boylu olduguna, kendi dosdogru uzun
boyundan daha çok gerçegi söyleyen bir sahidi yoktur.
• Ey güller, çiçekler! Ey baglar, bahçeler! Sizin sahitleriniz kimlerdir Kim olacak Burunlara gelen güzel kokular,
gözleri oksayan çeçit çesit renkler...
• Ask eger mahremse, mahremliginin sahidi nedir Sudur: "Sevgilinin yüzünden baska hiç bir sey onun gözüne
görünmez."
• Üzerinde yasadıgımız su asagılık dünya çaresiz kalarak kötü yerlere düsen ve para karsılıgında kendilerini azgın
erkeklere satan talihsiz, zavallı kadınlara benzer. Bunun delili su ki, bir erkek belirli zaman o kadının yanındadır. Öbürü
de arkada sıra beklemektedir.
• Görüstügü erkegi yolcu eder, öbürünü bagrına basar. Öpüsünde ne sevgi vardır ne de vefa. 0 zavallı gönlünü
vermeden, vücudunu verir, kendini satar.
• Muhakkak ki, bu dünyadan ötede baska bir dünya var. Onun da delili, nisanı su ki; her gün dünyaya doganlar ve
yeni gelenler var, yine her gün bu dünyada yasama nöbetini savmıs, eskiyen, yıprananların da geçip gitmeleri var.
• Yeni bir gün, yeni bir gece yeniden yeniye baglar, bahçeler, yeni yapılan evler insanları avlamak için yeni aglar,
tuzaklar her an yepyeni bir düsünce, yepyeni bir dogum, yepyeni bir ölüm.
• Gözün gördügü su alemin ötesinde sonsuz bir alem olmasaydı yeniler nereden gelir, eskiler nereye giderdi
• Dünya ırmagın suyu gibidir. Hep aynı gibi görünür. Fakat yeniden yeniye akar gider. Gelir, akar; bu nereden
geliyor
219. Senin mahmur gözlerinin bakısı ile dirilmis ne kadar sehit gördüm.
Mef´ilü, Mefa´ilün, Fe-ilün
(c.I, 379)
• Ey gönlümüzü yagma eden, her seyimizi alıp götüren aziz varlık! Bizim canımızda binlerce can da sana av olsun,
sana feda olsun; al, al hepsini al!
• Zaten senin asıkları öldürmekten baska ne isin var Bilmiyorum ki sana gönül verenleri öldürmekten baska ne ile
ugrasırsın
• Öldür, durma öldür! Elin var olsun! Dünyadakilerin canları sana karsı saçılsın, dökülsün, yok olsun!
• Ben senin mahmur gözlerinin bakısı ile dirilmis ne kadar çok sehit gördüm.
• Ben senin kararı olmayan, sönmeden daima yanıp duran askının atesinde karar edemeyen ne kadar çok asık
gördüm.
• Tenezzül eder de ask sehitlerinin mezarlarını ziyaret edersen, toprak içinde bir tek ölü bile kalmaz, hepsi dirilir.
• Senin kenarı olmayan, kıyısı bulunmayan varlıgının kucagına ulasma ümidi ile can her an senin ayagının bastıgı
topragı öper durur.
220. Nereye gidersen akıl anahtardır! Her kapıyı açar.
Mefulü, Mefa´ilün, Pe´ulün
(c.I, 380)
• O hocanın kulagı pek keskin ama kendisi pek kavgacı, kendini de agıra satıyor.
• Ben onun gülüsüne baktım da, aldandım. 0 susuyor. Sessiz gördüm de emin oldum, içim rahat etti.
• Dikkat et! Aklını basına al! 0 saman altında su yürütüyor. Saman altında cosup köpüren bir deniz gizli.
• Nereye gidersen git akıl anahtardır! Her kapıyı açar. Fakat burada ne yapalilirsin ki akıl anahtarlıgı bırakmıs, kilit
olmustur.
• O senin yüzüne bakar da güler, bu bir yüz örtüsüdür. Bu gülüse sakın aldanma!
• O nun eline düsen her gönül hiç durmadan çeng gibi cosar, aglar durur.
• Bütün bunlara ragmen rühlar anlar gibi onun etrafında uçusur dururlar.çünkü çok az, çok ender bulunur manevî
bir bal´dır.
• O öyle bir mana arslanıdır ki gam onun heybetinden kör bir fare gibi mezar kovuguna gizlenir.
221. Yokluk bagına gel de cennetleri seyret!
Mef´ulü, Mefa´iliin, Fe´ülün
(c. I, 378)
• Ey ask padisahına yenilen, ona mat olup kalan! Bu hale üzülme! Ona karsılık verme!
• Yokluk bagına gel de, kendi ölümsüz canında cennetleri seyret!
• Eger sen kendi varlıgmdan, benliginden birazcık olsun ileri gidersen bunların ötesinde bu mana göklerini
seyredersin.
• Nurdan çadırı ve bayrakları olan o manalar ve hakîkatler padisahını görürsen, hakîkatler gözüne görününce artık
keramet arama! Çünkü kerametler onun kudretinin varlıgının nisanı, belirtisidir.
• Ayrılıga fazla dayanamadıgı için daglardan köpürerek, aglayarak, feryat ederek, basını tastan tasa çarparak aslına
dogru kosan sel denize kavusunca ne olur Heyhat artık onun varlıgı kalır mı
• Ey Tebrizli Sems, biz artık mat olduk. Bizden sana yüzlerce selam, yüzlerce hizmet!
222. Ask atesi.
Mef´ulü, Mefa´iliin, Fe´ulün
(c.I, 371)
• Felegin kadehi zehirle dolu ama, o zehirli sarap Hakk asıklarına helva gibi gelir.
• Askın yakısından kaçma! Çünkü ask atesinden baska ne varsa hepsi tozdan, dumandan ibarettir!
• Duman ne ise yarar Seni pisinnez, karartır. Seni pisirmede usta olan ancak atesdir!
• Atesi bırakıp da dumanın etrafında dönüp duran pervane dumana bulanır!
•Ask atesinin ne oldugunu bilmedigi için o hamdır, pismemistir. Aleme rüsvay olur.
• Ask yolunda saglık bir ise yaramaz. Çünkü ask hastasının hekimi, Mesîh(Hz. îsa)´dir. Mesîh her an onun
yanındadır, ölse bile onu diriltir.
• Ben gönül darlıgından sikayetçi degilim, durumdan memnunum. Çünkü mül ferah olunca bütün kötü huylar, kirli
hayaller gelir, gönüle yerlesirler, ayı doldururlar.
•Nasıl olur da gönül evi gamla, kederle dolar, daralır Buna imkan var mı çünkü o her gece gönül oksayan sevgili
ile yapayalnız bulunmaktadır.
223. Ask Hakk asıklarının ibadethanesidir.
Mefulü, Mefa´iliin, Fe´uliin
(c.I, 374)
•Birisi bana; "Hakîkate, Hakk´a ulasmak için hangi yoldan gitmeliyim diye sordu. Ona dedim ki: "Bu yol istegi,
arzuyu bırakmak yoludur!"
"Fuzülî merhüm:
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad
Ne verseter ana sakir, ne kılsalar ana sad!" diye yazmıstır.
•Ey Hak asıgı! Sunu iyi bil ki, senin yolun Hakk´ın rızasını aramak yoludur!
•Dostun dilegini, istegini arıyorsan, sana kendi dilegini, kendi istegini aramak haramdır!
•Bütün rühlar ona asıktır. Bu yüzdendir ki ask, Hakk asıklarının ibadethanesidir.
•Onun askı dag basından da asagı degildir. Biz dag basına ulasınca isimiz bitmis demektir.
• 0 hakîkat dagındaki magarada bir ask dostu vardır ki, can onun güzelligi ile kendini bulur.
224. Ask ile asık candan birdirler; aynı canı tasırlar.
Mefülü, Mefa´ilün, Fe´OIUn
(c.I, 375)
• Bir asıgın yol arkadası Allah olursa, artık o yolda tehlike, korku bulunur mu
• Kendisine canın Allah´ı dost olan kisi canın çıkıp gitmesinden, yani ölümden hiç korkar mı
• Hakk asıgı seferdedir, yolculuktadır ama yine de kendisinin ay gibi nürlu güzel yüzünde karar kılmıstır. Yani
kendinden kendine sefer etmededir.
• Hakk yolunda rüzgardan daha hızlı giden kisinin rüzgarı beklemesine lüzum yoktur!
• Ask ile asık candan birdirler. Aynı canı tasırlar. Sakın sen onları iki sanma, ayrı sanma!"
Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebtr´in baska bir yerinde aynen söyle buyurur:
"Sevgilim sen ve ben iki ayrı çehre, iki ayrı beden. Fakat bir ruh olarak evin önü açık sofasında oturdugumuz
zaman ne mutlu bir zamandır." Dîvan-ı, c. 5 nr. 2835.
• Ask ile asık bir candan oldukları için, o hem kendisine nimet verendir, hem de verilen nimettir.
225. Her fidanın üstünde sarhos bir bülbül var!
Mef´Olü, Mefa´ilün, Pe´Oliin
(c.[, 382)
• Ey lütfu ile, keremi ile isimizi yoluna koyan aziz varlık! Biz mutluyuz. nerede neseli bir yer varsa orası bizim
yerimizdir.
• Sarap kadehi ve sevgili beraber olunca asıkta keder ve üzüntü bulunur mu
Hayyam da bir ruba´îsinde -Hüseyin Rifat merhumun manzum tercümesi ile söyle der:
"Bir sise içki biraz ekmek ile bir divan,
Yeter artık deli tensita demem ben hık mık!
Bir yıkıklıkta beraberce olursak güzelim,
Padisahlar sarayından da güzeldir, o yıkık!"
• Hersey bizim için bir nese kaynagı olur. Bir nagme tutturan her rüzgar, bizim bir isaretimizi bekler.
• Her akan su bir perde halini almıstır. Perde ötesinde görülmemis, essiz bir güzel var!
• Her bir fidanın üstünde sarhos bir bülbül var! Güzel ötüsleri ile sarap gibi bizi mest etmede, cana canlar
katmadadır.
226. Ey balçık dünyasında isteklere dogru kosan kisi!
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 393)
• Ey dostlar! Toplanın! Bir araya gelin! Simdi uyku vakti degildir! Su sırada uyuyan kisi vallahi sohbet
arkadaslarından olamaz!
• Kim deredeki dolap gibi sızlanarak, döne döne yaslar döküp aglamazsa o ask bahçesini göremez. Ask bahçesine
giden yolu kaybeder.
• Ey bu alçak balçık dünyasında emellere kapılan, istekler ırmagına dogru kosan kisi! Bos yere kosuyorsun!
Aradıgın ırmakta su yoktur!
• Ey esi benzeri bulunmayan ay! Sen gönül gögüne dog da geceyi gündüze çevir, çevir de geceleyin yollara düsen
kisi yani geceyi ibadetle geçiren kisi, gönlünde senin aydınlıgmı hissetsin de; "Bu gece ay ısıgı yok!" demesin.
• Bu ibadet gecesinde benim gönlüm onun askı ile cıva gibi titremiyorsa, sevgilinin yerinden de, yurdundan da
(yani manen gönülde bulundugundan) habersiz kalsın.
227. Suyu her zaman akacak bir çesme istiyorum!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c.I, 394)
• Öyle bir çesme isterim ki suyu, her zaman aksın, herkesin canına can katsın. Öyle bir dilber isterim ki, onun askı
ile ölü biledirilsin de onunla yasamanın zevkine varsın, huzura kavussun.
Merhüm Behçet Kemal Çaglar´ın "tstiyorum!" siirinden birkaç mısra alıyorum:
"Bir çiçek istiyorum, ben bakmasam solacak!
Bir kanat istiyorum beni yerden alacak!
Bir günes istiyorum gece bende kalacak!
Bir zincir istiyorum hırsımı baglayacak!
Bir yangın istiyorum rühumu daglayacak!
Bir ana istiyorum basımda aglayacak
• Ben öyle uçsuz, bucaksız bir mana denizinin koluyum ki, o, deniz uçsuz bucaksızlıgından da çok üstündür. 0
denizin kıyıları ötelerden de ötededir, sonsuzdur. 0, denizin içinde bulunan incilere de, yeryüzünde bulunan taslara da,
lütuflarda, ihsanlarda bulunmaktadır.
• Dünya bahçelerinde görülen güzelliklerde çesit çesit çiçeklerin renklerinde, kokularında onun payı, nasibi vardır.
Tavus kusları, cennet kusları, sülün-ler, papaganlar gibi süslenrnemis, kusanmamıs oldukları halde kargalara bile
lütuflarda, ihsanlarda bulunmustur. Denizlerde yasayan çesitli balıklara, çiçekten çiçege uçan kelebeklere pek hos
renkler bagıslamıstır. Arslanlara, kaplanlara, panterlere, köpeklere, kedilere süslü kürkler lütfetmis; yılanlara bile hos
renkli gömlekler giydirmistir.
• Sekil, süret noksanlasırsa mana azalmaz. Çamurdan yarattıgı insana arslan gibi kuvvet vermemis, kaplana
verdiği kürkü giydirmemis ama, yarattıgı canlıların hiç birisine vermedigini insana vermistir. însana kendinden vasıflar
vermistir. Lutuflarda, ihsanlarda bulunmustur. Bunlar anlatılamaz ki!
• Sen simdi cana dikkat et; kendisi ötelerden gelmis ilahî bir varlık oldugu halde, balçıktan yaratılmıs beden
hapishanesine atılmıs. Pislikler içinde kalmıstır. Fakat onun, yani rühun, canın hapiste olusundan, pislikler içinde
bulunusundan haberi bile yoktur.
228. Beden Hakk´ın günesinin yere serdigi gölgeye benzer!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Pa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 398)
• Görmüyor musun Bütün ebrar, ermis kisiler; "Rableri onların susuzlugunu giderir" sarabıyla mest olmuslar.
Hakk´ın zevali olmayan güzelliginden yedi kat gök de, bes duygu da, dört unsur da hepsi, hepsi mest olmuslar,
kendilerinden geçmislerdir.
"9nsan Suresi 76/21. ayetten iktibas var: "Cennet ehlinin üstlerinde yesil ipekten ince ve kalın giysiler var.
Gümüsten bilezikler takmıslardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirmistir."
• Gayb aleminden beliren, ortaya çıkan su kıyamete bak! Cebbar´ın sarabı ile küp de, testi de, havuz da, cennetteki
Kevser ırmagı da mest olmuslardır.
• Beden Hakk´ın günesinin yere düsürdügü gölgeye benzer. Bu yüzdendir ki o, bir gölge varlık olarak yeryüzünde
sürünmektedir. Halbuki Hakk asıklarının tertemiz canları, kıyılarında ırmaklar akıp duran ask cennetinde mest
olmuslardır.
• Cenab-ı Hakk´ın yaratma gücü, san´atı, güzelligi eserlerinde tecellî ettikçe,iki alem de Hz. Musa gibi zerre zerre
mest olmus, kendinden geçerek bayılmıstır.
• Mest olmus kisilerin isteklerinden ve "Beni göremezsin!" cevabından ötürü Ahmed-i Muhtar (s.a.v.)´in
vücudundaki her kıl sefaat etmek için mest olmustur.
• Ey Mısır´ın Yusufu! Gayb aleminden basını çıkar da su Mısır´a bir bak! Sehir kargasalık içinde. Çarsıda, pazarda
hepsi mest olmuslar.
• Kardesim, eger söyleyebilsem; su sasılacak seyden bahsedebilsem sen de sasırır kalırsın. Ars da mest olur, kürsü
de, gökler de mest olur!
229. Canım, gönlüm rahattır, huzur içindedir. Çünkü canım da, gönlüm de odur!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 464)
• Benim asktan baska isim gücüm yok. Is yerim de odur, isim de odur. Hep söylüyorum, durmadan söylüyorum.
Çünkü sözümü begenen odur.
• Söyleyen bir dudu kusuyum. Çünkü sükür yurdum odur. Durmadan öten bir bülbül oldum. Çünkü gülüm de, gül
bahçem de odur.
• Meleklere dogru kanat çırpmadayım. Çünkü benim kolum, kanadım odur. Basımı göge vurmadayım. Çiinkü basım
da, sarıgım da odur!
• Canım ve gönlüm rahattır, huzur içindedir. Çünkü canım da, gönlüm de
odur! Kervanbasım oldugu için kimse benim kervanımı vuramaz. Kervamm emindir.
• Beden evim neden halkın secde ettikleri yer haline geldi Çünkü gece gündüz benim kapımda da o var,
duvarımda da o var
• Gönlüm onun elinden baskasına el vermez! Çünkü dertli gönlümün gamın hekimi odur!
• Biri bana; "Sus! Senin sözün ne bitmez, tükenmez sözdür." derse, ben de la derim ki: "Azizim! Ben ne yapayım
Benim çok söylemem .de odur! ondan ibarettir."
230. Güzeller güzeli padisah yüzünü açmıs, yarattıgı eserlerde kendini gösteriyor!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.1, 461)
• Güzeller güzeli padisah yüzünü açmıs, yarattıgı eserierde kendinı gösteri-or. Fakat onu görecek göz nerede
Padisahın sarabı güllerle, nesrinlerle opdolu. 0 sarabı güllerin, nesrinlerin kadehinden kim içecek
• Nurlar saçan günesin nüruna karsı durmadan dönüp duran kimdir Yani bizim günesimiz de, gökler de, göklerde
bulunan sayısız yıldızlar da hakîkat günesinin asıgı oldukları için, O´nun etrafında hiç durmadan dönmektedirler.beden
bulutunun ötesinden dogacak ay kimde var Kim kendinde bulunanı bulabilir
• Padisahın yüzünün güzelliginden her an bir güzel mekansızlık aleminden basını çıkarır da der ki: "Kimde nikah
parası var Benimle kim evlenebilir "
• Ask deryasının kıyısında çesitli renklerde güzel su kusları var. Onları avlayarak gönül, onları yakalayacak sahin,
dogan kusu nerede
• 9ste ask burakları surada onun çayırlıgında otlamaktadırlar. Fakat onlara ulasmaya imkan yok! Onlara vurulacak
eyer kimdedir
• Gümüs bedenli ask güzeli geldi, gönül çadırına girdi. Fakat o gümüs renkli bedenli dilbere layık, lekesiz, parlak
altın yüz kimde var
231. Kırmızı bir gül ol da elden ele dolas!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Pa´ilat
(c.I, 510)
• Kara toprak içinden çıkıp geldigi halde, getirdigi hos koku ve güzel renkle biz gafillere Hakk´ın lütfunu, ihsanını,
yaratma gücünü belgeleyen kırmızı bir gül ol da elden ele dolas! Kederli, dertli insanlara, hayatın acılıgını unutturmak
için sarap ol; onları mest et!
• Sevgiliye gitmek için yola çıktım. Kıskançlıgın yolumu kesti; "Git, git, sana yol yok!" dedi. Fakat merhametin;
"Gel, gel, yol açık!" diye seslendi.
• Senin lütfun bir deryadır. Ben de onun içindeki balıgım. Fakat kıskançlıgın orada da karsıma çıktı. Beni olta haline
getirdi. Ben olta oldum!
• Ben senin askının oltasına düstüm. Yaralandım. Fakat gam yemiyorum. Çünkü senin merharnet merhemin
yaralıları arayıp durmada.
• Ey bana nefsimden de yakın olan aziz varlık! Ben senin yanında ancak ha-fif hafif nefes alırım. Yavas yavas
konusurum.
• Yüsuf bir tanedir, kurtlarsa yüzlercedir. Fakat Yakup lutf etti, duası ile Yüsuf kurtuldu.
232. Gönülde binlerce zevk u safa kapısı açıldı.
Mefa´iliin, Fe´ilatiin, Mefa´ilün, Fa´îliin
(c.I, 476)
• Saadet günesinden bana saraplar sunulmaktadır. Bedenimin her zerresi ask meyhanesinin kapısına halka
olmustur.
• Haydi geliniz! Sevgilimizin günes gibi nürlu olan yüzünü seyredin. Orası yüz degil, Firdevs bahçesi(Cennet
bahçesi)dir. Haydi geliniz, onun saçlarının cennet gibi olan gölgesine sıgının!
• Göge de, yere de lütfetti, kerem buyurdu da "Geliniz!" dedi. Yer de, gök de bu davetten mest oldular,
kendilerinden geçtiler.
• Padisahın taht kurdugu yer, varlıktan da, yokluktan da dısardadır. "Vardır, yoktur" davalarının görüldügü yer ise
oradan binlerce yıl uzaktadır.
• Gönülde binlerce zevk u safa kapısı açıldı. Acele et. Çünkü bir isi geciktirmekte zararlar vardır.
233. Süfîlerin sarabı üzümden yapılan sarap degildir.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.I, 496)
• Sagdan, soldan süfîler geldi. Kapı, kapı, mahalle mahalle; "Sarap nerede var " diye dolasıyorlar.
• Sufînin kapısı gönüldür. Mahallesi de candır. Sufîlerin sarabı da üzümden yapılan sarap degildir. Hakk sarabıdır.
• Sakî köpek agzını açtı da; "Haydi!" dedi. "Bize asık olanlar gelsin!" Bu çesit sarap, üzümden yapılmayan Hakk
sarabı; bu çesit mestlik her mezhebde helaldir.
• Tövbeni boz! Böyle bir mecliste tövbe etmek; "Bir daha hata yapmayacagım!" demek, yüzbinlerce hatadır.
• Sen tövbeni bozunca zahitleri de çagır! Çünkü bugün davet günü, çagrı günüdür!
• Halk seni gözden çıkardı ise ne üzülüp duruyorsun Artık senin yerin yurdun asıkların göz bebekleridir.
234. Gören göz can gözüdür. Can gözü de pek hostur!
Müfte´ilün, Mefte´ilün, Fa´ilat
(c.1, 509)
• Bir gün dogan kusu kaza dedi ki: "Benim yasamakta oldugum ova pek güzeldir!"
Kaz da; "Gecen hos olsun!" dedi. "Burası bana daha hos, daha güzel geliyor!
• Burada benim içim rahat, basım hos! Ben basımı koyup yatayım. Senin, için rahat basın hos olmadıgı için ovada
yol al, uçmaga devam et!"
• Benim durdugum yer karanlık da olsa Yusuf orada bulundukça orası bana hosdur, güzeldir!
• Dost kuyunun dibinde bulunsa kuyu dibi hostur! Dost yücelerde, daglar basında olursa daglar bası da hostur,
güzeldir!
• Feryat eden bülbülün gül bahçesinde olması, söz söyleyen papaganın seker yemesi de hostur!
• Gökyüzünde bu esi bulunmayan mavi kubbedeki parıltı, meleklerle, ruhların tesbihlerinin oraya akseden hos
parıltısıdır.
• Madem ki Allah sana lütuflarda bulundu, gönlünü hırstan, dünya isteklerınden temizledi, haydi git, sen de bir
gönül elde etmege bak çünkü gönül pek hostur.
• Güzel yüzün aynaya düsen hayalini seyretmek hostur, ama o hayalin sahibi olan diri güzelin kendisini seyretmek
elbette daha hostur!
• Günesin ısıgı los bir yere düsünce orada sayısız zerrelerin elsiz, ayaksız oynadıkları görülür. Onları oynatan günes
degildir. Onları hos bir sekilde oynatan Hakk´ın nürudur.
• Yeter sus artık! Sen de göz gibi gör, fakat söyleme! Bas gözünü arama! Gören göz can gözüdür. Can gözü pek
hostur, pek hos!
235. Öyle bir sarap vardır ki, o sarap varı yok eder, yok´u da var!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, FS´ilat
(c.I, 515)
• Yine mest bir halde hakîkat meyhanesine geldik. Kendimizden geçtik de artık yücelmeyi, alçalmayı düsünmez
olduk.
• Mana sarabı içerek mest olan canların hepsi de hos, hepsi de neseli neseli oynayıp duruyorlar. Ey güzeller siz de
el çırpın, el, el çırpın!
• Yalnız biz degil, meyhane de mest oldu, altüst oldu. Sarap küpü devrildi, sürahi kırıldı, döküldü.
• 9htiyar meyhaneci de bu coskunlugu görünce dama çıktı, damdan asagı atladı.
• Onu öyle bir sarap mest etmisti ki, o sarap varı yok eder, yok´u da var eder.
• Siseyi kırdı. Parçalarını her tarafa saçtı. Bir çok kisilerin ayaklarını yaraladı.
• Su durumda basını ayagından fark eden var mıdır Herkes mest olmus, Elest meyhanesinde yıkılmıs kalmıs.
• Sarabı sevenlerin hepsi de isretteler, içiyorlar. Ey tenperest, nese aleminde "ten tennin" sesini duy!
236. îlkbahar gelince hor görülen, ayak altında ezilen toprak süslenir, güzellesir.
Miifte´iliin, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 514)
• Gönül evini yine güvercinler ele geçirdi. Gönül hosa gitmeyen seslecle doldu. Yani gönül evini nefsanî istekler,
çirkin hayaller doldurdu. însan kendinde bulunanı unuttu, kendi yaratılısını hatırına getirmedi.
• Düsünmedi ki: Ruhlan yaratan büyük ve essiz yaratıcı, balçıktan bir ayna yapmıs, ona bakmıstı.
• Yaratıcı, aynada yüzlerce sekiller görmüstü, yüzlerce süretler görmüstü. Gördügü sekillerin, suretlerin hepsi de
belirsizdi. Ancak kendi manevî sekli, kendi manası kolayca görülüyordu.
• Ruhlar harmanının sonu, kıyısı, kenarı yok! Ancak çok küçük bir karınca o muazzam, o akıl almaz harmandan pek
küçük bir sey alabildi.
• Ey zavallı insan, gurura kapılma! Dünya seninle dolsa, kar gibi her tarafı kaplasan, günesin sıcaklıgı vurunca erir,
yok olur gidersin.
• Ey kar yıgını! Eri, yok ol! Bastan basa toprak ol, toprak ol da bir bak ilkbahar gelince, hor görülen, ayak altında
ezilen o toprak nasıl süslenir, güzellesir!
• Ayak altında çignenen o degersiz toprak, insana balçık olur da sereflenir. Derecesi yücelir. Öyle bir hal alır ki
parlaklıgı ile iki dünyayı da aydınlatır.
237. Sen zamanımızın bir Yusuf´usun!
Mucizen de insanları büyüleyen güzel yüzün!
Mefa´ilün, Fe´ilatiin, Mefa´ilün, Fa´iliin
(, 485)
• Sevgilim senin güzel, parlak mahmur gözlerine, büklüm büklüm saçlarına emin ederim.
• Senin askının gül bahçesinde ötüp duran akıl bülbüllerinin tuzagı olan ruhanî la´l renkli can goncasına, can
güllerine yemin ederim.
• Canları besleyen, yetistiren güzelligine, yüzünün parlaklıgına yemin ederim. Bahçede bulunan narlar da senin
güzelligine hayran olmuslar da agızları açık kalmıstır.
• Canımın zaman zaman nese ile secde ettigi ve bütün gönüllerin kıblesi olan Hakk´ın cemaline yemin ederim.
• Sen zamanımızın bir Yüsufusun. Senin çok mucizelerin var. Fakat apaçık olan en büyük mucizen, insanlan
büyüleyen güzel yüzündür!
• Eger senin ask bahçende yer bulunsaydı, senin güzelligini hayran hayran seyretmek için her ottan, her yapraktan
birer nergis biterdi.
• Yüzünün parıltısı yüzüne perde oldu. Noksandan münezzeh olan Hakk´ın nuru, günes gibi seni gark etti.
" Aziz Hüdaî hazretlerinden:
"Zuhüru perde olmustur zuhüra,
Gözü olan delil ister mi nura!"
(Günesin ısınları kendine perde oldugu gibi, Hakk´ın zuhuîu kendisine perde olmustur. Gözü olan nüra delil ister
mi )
• Siir perdesinden hangi gazelle seni övmege, sena etmege baslasam, aciz kalırım da gönlüm seni binlerce defa
daha fazla övmege baslar.
• Zaten gönlüm kim oluyor Ben kimim Övmek ne Aslında ben zavallı, seni överek canımı senin güzel kokulu
reyhanlarla dolu gül bahçene çevirmek istiyorum.
238. Ötelerden ezelî hükmü bildiren sesler geliyor.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´iliiıı
(c.I, 484)
• Üç gün oldu. Sevgilim baskalastı. 0 güzel varlık, o tatlı varlık nasıl oluyor da bana karsı böyle yüzünü eksitiyor
Bu yüzden ben çok mutsuzum.
• Ab-ı hayat kaynagına gittim. Testimi de beraber götürdüm. Fakat gördüm ki, kaynak kanlarla dolu.
" Bir halk sairi söyle söylemis:
"Benim bu nankör talihim Tasa bassam iz olur Haziran´da suya girsem Balta kesmez buz
• Çesit çesit renklerde yüzbinlerce gül açan ask bahçesine gittim. Çiçekler ve meyveler yerine diken var, tas var! 0
güzel bahçe çöle dönmüs.
• Gel sevgilim, gel ki; ben sensiz yasıyamıyorum. Gel, gel de durumu gör! Sen olmadıgın için gözlerim ırmak
kesildi.
• Gönlüm; "Acaba suçum nedir " diye kıvranıp duruyor. Çünkü her sebep bir sonuca baglıdır.
• Ötelerden ezelî hükmü bildiren sesler geliyor. Diyorlar ki: "Bos yere kıvranıp durma! Bu sebep simdi olan bir
sebep degildir. Bu sebep ezelden gelmektedir."
• Allah´ın isine akıl ermez. Bagıslar, suçlandırır, alır, verir. Bu yüzden onun isi terazi ile tartılamaz.
239. Gönül evi!
Mef´ulü, Pa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 443)
• Aziz kardesim "Gönülden gönüle pencere vardır!" derler. Sen sakın bu pencereyi açık, kırık bırakma! îçeriyi
seyretmesinler! îgne deligi kadar bile bir delik olsa, o deligi ört!
• Kim bu gönül penceresinden gafilse, zamanenin en üstün bir bilgini bile olsa o bir ahmaktır, kördür.
• Sana açık oldugu için sen kendi gönlünün penceresinden kendi içine bak, içeriyi seyret! Orası karanlık mıdır;
yoksa aydınlık mıdır Arastır!
• Eger orası aydınlıksa, aydınlıgı yüzüne vuruyorsa, sunu iyi bil ki: "Sen simdiye kadar kendinde bulunandan
habersiz yasadın. Halbuki orada çok degerli bir hazine vardır. Orada la´l madeni, akik madeni bulunmaktadır.
• Aynı zamanda gönül evinde çok degerli, esi bulunmaz bir dost orayı ev edinmistir. Sen de onun yanına otur. 0
çok üstün, benzeri olmayan bir emîrdir. Onun yoluna güller saç! 0 bir selvidir, o bir süsendir!
• Haydi kalk! Akılsızlık etme! Varını yogunu onun yanına tası! En iyisi onun yanında ev tut! Ona kapı bir komsu ol!
Çünkü orası meleklerin gelip dinlendikleri, misafir oldukları bir yerdir. ;
• Gönül evini anlatmak istiyorum ama, korkudan gönlüm tir tir titriyor. Çünkü o görülmemis, essiz varlık benlikten,
bizlikten kurtulmus bir varlıktır. ,
• Agzımda, dudagımda demir halkalar var. Ama dayanamadım. 9ster titre, ister titreme; sana gönülde bulunandan
bahsettim.
240. Sehvete boyun egersen daha çok günahlara, manevî pisliklere gömülürsün.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.I, 400)
• Dikkatle bakarsan görürsün ki, bütün güzel vasıflar, güzel huylar hep gönülden gelmektedir, gönüle aittir. Bütün
kötülüklerin, günahların kaynagı da balçıktan olan bedendendir.
• Nefsine ait arzulara uyarsan, sehvete boyun egersen, beden balçıgı daha da kalınlasır, artar, yüz misli olur. Sen
de daha çok günahlara, manevî pisliklere gömülmüs olursun.
• Nefsanî istekleri terketmek hususundaki tenbel davranısın seni zayıf düsürmektedir. Halbuki sen heveslerini,
nefsanî isteklerini yenebilsen bütün zorlukları asacak, huzura kavusacaksın.
• Kendi kendine bir sart kos da ahdinden dönmemeye ugras! Ahdini bozarsan manevî hastalık gitmez, iyilesme de
yok olur.
• Yaratılısın ezeldeki o agır ahde uyar da, bu uyumayı kendine huy edinirse;kirlenmeme, temiz kalma ahdine
uyarsa, o zaman canın elde ettigi yüz binlerce zevk, içinde dogar, sen mutlu olursun.
• Böylece demir gibi olan gönlün seni bir ayna haline getirir de, o zaman sana her an bir olgunluk yüz gösterir.
• Derken emaneti yüklendigi için can zevk aleminde sana hem çalgıcı olur, hem de sakîlik eder.
• Bundan sonra hakîkate erersin de dünya islerine, insafıların bos yere birbirleri ile ugrasmalarına, çekismelerine
yukardan bakar, onlara acırsın. Gizli olan o hazine belirir, onu kendinde bulursun da, bu bulus ile tanınırsın.
• Bu hale gelince bir çok manevî helvalar, tatlılar yersin, ama tadı damagında bile kalmaz. 0 tatlı yiyince, agzında
iken tat verir. Tıpkı simsek gibi parlar,aydınlanır, söner.
• Bu tabiat kör ve sagır olmasaydı, nasıl olurdu da hakîkate perde olurdu
• Fakat tabiat, eziyetlerin, derdin temelinden bas kaldırmıs, bitmis, yetismistir. Bu yüzden insanı felakete
sürüklemek için onun pesinden kosar, durur.
• Sen su zahitlerin gönül alçaklıgı göstermelerindeki gururu, ibadetlerinden ötürü kendilerini begenmelerini, tevazü
kılıfına giren gururlarını seyret!
241. Her sözü duymamak için kulagma pamuk tıka!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 1, 402)
• Canlar canları yaratana dogru gitmek arzusundadır. Fakat bu arzu, bu gidıs. bilginlerin, akıllı kisilerin dillerindedir.
Asıkların da gönüllerindedir.
• "Ben batanları sevmem"105 ayeti bilginlerin dillerindedir. "Kalıcı olan iyi seylerdir."106 ayeti ise asıklarm
gönüllerinde yer almıstır.
105- En´am Suresi 6/76. ayetten iktibas edilmistir.
106- Kehf Suresi 18/46. ayetten iktibas edilmistir.
• Gönül gökyüzüne, dil de yeryüzüne benzer. Yeryüzünden göge yükselmek için çok, pek çok menziller geçmek
gerekir.
• Bir bakıma da gönül buluta benzer. însanların sîneleri, gönülleri de damlardır. Dillerimiz de damlardaki oluklardır.
Yagmur suları oluklardan asagı akar.
• Yagmur suyu gönüllerden gögüslere tertemiz olarak yagar. Fakat adamın içi kirli ise, sözlerinde gerçeklik yoktur.
Onun sözleri de içi gibi kirlidir.
• Bu sözler; bulutu, yagmur yagdıran; damı, bulutu çeken; olugu da, suyu akıtan adama göredir.
• Suyu baskalannın oluklarından alan adam hırsızdır. Baskalarının damlarındaki suyu asıran, baskalarının sözünü
kendi sözü gibi nakledendir.
• Asıkların gözyaslarından nergisler biter, güller açar. Nergisleri toplayıp demet yapan kisi sadece bir is basarandır.
• îsterse karanlık olsun, ayak, kendi ayakkabısını tanır. Gönül de zevk yolu ile ulastıgı menzilin hangi menzil
oldugunu anlar.
• Aklını basına al da, maddenin hüküm sürdügü, imansızlıgın arttıgı su tüfanda gönle gir ve kendini Nuh´un
gemisine at! Menzil korkulu, ama ey kardes, senin gönlüne korku girmesin! Allah seni korusun!
• Sana yapılmasını istemedigin seyleri, sen de baskasına yapma! Çünkü su huy dedikleri, tabiat dedikleri sende de
var!
• Her sözü duymamak için kulagına pamuk tıka! Çünkü sen, tertemiz cansın. Kötü sözlerden kirlenmeyesin!..
• Hakk´a yaklasmak istiyorsan ariflerle düs kalk! Hakk´a kavusmayı, Hakk´a kavusmus kisilerden iste!
242. Güzel hayalin, gönüller mahallesinden geçerken gönül;
"Can nerede " diye kapıya kosar.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.1, 450)
• Senin yüzünü görmek bize hayattır. Ya Rabbî! 0 güzel yüz, bugün ne kadar da güzel, gönül alıcı bir hale gelmis,
ne kadar da güzellesmis.
• Bugün yüzünde baska bir güzellik var. Bugün çılgın asık ne yaparsa yeridir, dogrudur.
• Dün bana ögüt veren kisi, bugün senin yüzünü gördü de geldi benden özürler diledi.
" Fuzulî merhum bir beytinde söyle söyler:
"Degildim ben sana mail, sen ettin aklımı zail,
Bana ta´n eyleyen gafıl, seni görgeç utanmaz mı "
• Seni bu iki gözle görmem kafi degil! Seni görmek için yüzlerce göz borç almam gerekmektedir. Bu gözleri kimden
borç alabilirim Seni görmege layık göz kimde vardır
• Sana "beser" (=insan) desem, seni insan olarak gördügüm için asktan utanıyorum. Güzelligine hayran olup da
sana hasa "Allah" desem, fanî bir varlıga Allah dedigim için Allah´tan korkarım.
• "Gölge agaçtan ayrıdır" diyen kisinin körlügüne ragmen senin günesinin meydana getirdigi gölgede dolasıp
duruyorum.
• Senin güzel hayalin gönüller mahallesinden geçerken gönül heyecana kapılır da; "Can nerede " diye bagırarak
yalınayak kapıya kosar. Senin hayalin gönlün canı olursa, acaba sen kendin kimin canı olursun; ey sevgili!...
• Yeryüzü senin ay gibi parlak ve güzel olan yüzünden öyle acayip bir nür alır, öyle aydınlanır ki; sanki gökyüzü
olurda orada binlerce zühre yıldızı, binlerce günes parlar.
• Sevgilim, göklerin "0 ay yüzlü güzel vefasızmıs" dememeleri için, ne olur gönül penceresinden basını çıkar da bir
bak! Günes gibi nürlar saç! Her tarafı aydınlat!
243. 0 güzelligi görünce hayranlıktan agzım açık kaldı.
Mefülü, Pa´ilatii, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 449)
• Sevgili; rühun yüzü çok güzeldir, çok parlaktır ama; senin yüzündeki güzellik büsbütün baska güzelliktir.
• Ey yıllarca rühu, ruhun güzelligini, vasıflarını medheden! Bana bir sıfat göster ki, o sıfat, ruhun zatına uygun
olsun.
• Onu hayal etmek gözdeki nüru artırır. Fakat göz onun kendisini görünce nur artıran hayali vuslata karsı pek
sönük, pek zavallı kalır.
• 0 yüzü, o güzelligi görünce hayranlıktan agzım açık kaldı. Her an dilimde, gönlümde; "Allah´ım, sen pek
büyüksün. Allah´ım, sen ne güzeller yaratıyorsun " diye o yüce yaratıcıya sena var!
• Gönlüm senin havanda, senin sevginde yer edinen, oradan bir türlü ayrılmayan bir göz oldu. Oh, o sevgi ne kadar
da hos! 0 sevgi, gözü de, gönlü de beslemede, olgunlastırmadadır.
• Sen artık ne hüriden bahset, ne aydan, ne ruhtan, ne de periden. Çünki bunların hiç biri ona benzemezler 0
büsbütün bambaska bir güzeldir.
• Senin askının yaptıgı is, kölesini oksamaktır. Lütuflarda bulunmaktır. Yoksa 0 aska layık gönül nerede bulunur!
• Bır gece bile olsa senin havana kapılıp, seni hayal ederek uyumayan gönül, karanlık gece içinde nürlu bir gündüz
meydana getirir. Hava onun nüru ile ısıklanır, apaydın olur.
• Muradından, isteginden geçen, sana mürid olur. Istemeden, dilemeden is-tegini bulur, dilegine erisir.
• Bu ask atesine düsüp yanan, yakılan cehennemlik kisi, kevsere düsmüstür. Çünkü ey sevgili, senin askın
kevserdir.
• Ayrılıgının acısı ile içim yanıyor. Elimi çaresizlikten basıma vurup duruyo-rum. Ama sana kavusmak, seninle
bulusmak ümidi ile ayagım yere basmıyor.
244. Rahattan, ızdıraptan, benlikten kurtulmadıkça
vuslata erenlerin yanlanna gidemezsin.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 456)
• Sen hududsuz, sefkatle dolu bir sevgilisin, bizi kucakla! Allah da bilir kı asıgı oksamak, onun gönlünü almak ayıp
degildir.
• Ay yüzünü asıklara gösterdigin geceden beri herkes kararı olmayan gökyüzüne döndü. Hiç kimsede karar ve
huzur kalmadı.
• Üstünlük, lütuf, ihsan denizinin feyzinden baska hiç bir seyde ümidimiz yok! Seni övmeye, seni anlatmaya imkan
yoktur!
• Seni sevmenin zevkine vardık. îhtisamını, büyüklügünü gördük de öyle §a-sırdık kaldık ki, elimiz hiç bir is tutmaz
oldu.
• Bizler yüzlerce tuzaktan kahramanca sıçrayıp kurtulmus kuslar gibiyiz.
•Ama senin tuzagın öyle bir tuzak ki, oradan kurtulmanın, uçup kaçmanın imkanı yok!
• Askının elçisi, sabah sarabı sunan sakî gibi geldi de bize o mahmurluk vermeyen sarabı sundu.
• "Gücüm kuvvetim yok, ayrılık yüzünden perisanım, hastayım." dedim. Acele etme! Simdi hemen özür getirilecek
zaman degil." dedi.
• "Bahaneler icat etmiyorum. Halim yok. Hıçkıra hıçkıra aglamıyorsam, perisan bir halde degilsem özrümü kabul
etme!" dedim.
• Halini unut da ask sarabını içmeye bak. Asıkların ne iradeleri vardır, ne de ihtiyarları ellerindedir.
• Rahattan, ızdıraptan, benlikten kendini hatırlamaktan kurtulmadıkça seni vuslata erenlerin, manen Hakk´ı
bulanların yanına almazlar, oraya varmaya yol vermezler.
245. Sen bir dost ararsan, rahmeti sayıya sıgmayan dostu ara!
Mefulii, Fa´ilatii, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 445)
• Bu çok tuhaf, hiç görülmemis bir ates! Bir an bile sabrı, kararı yok! Nasıl olabilir ki, hem sevgilinin yanında
alevlenmis, hem sevgilinin yanmda yoktur!
• Sekil nasıl ayak diresin Seklin zaten sebatı yok! Mana nasıl onu ele geçir-sin ki apaçık ortada degil!
• Dünya bir av yeri; yaratılmıs olanlann hepsi de av! Avlanan emîrden de bir nisane, bir belgeden baska ortada
birsey görülmüyor. Eseri meydanda, kendisi gizli!
• Her tarafta bir is, bir çalısma var! Her tarafta yükler, denkler var. Her tarafta; "Biz emîriz, biz büyük insanlarız."
diyenler var. Fakat asıl emîrin konagında ne yük var, ne de denk!
• Ey rüh! Elini çek de yüzünün hos rengi görülsün. Çünkü su görünenlerin hepside köpük, sekil, resim!
• Ey iyi bahtlı, hos talihli kisi! Sen dost ararsan rahmeti sayıya sıgmayan dostu ara!
246. Ask yüzünden kınanmak, ayıplanmak bir adettir!
Mef´Olü, Fa´ilat, Mefa´ilü, Fa´ilat
(c.I, 446)
• Sagdan, soldan çekistirmeler, ayıplamalar duyulsa bile gönlünü bir güzele kaptırmıs olan kisi askından dönmez!
• Ask yüzünden kınanmak, ayıplanmak nasıl bir adet ise, asıgın kulagının sagır olması da bir adettir.
• Ask ugrunda iki dünyanın yıkılması, viran olması; aslında mamur olmaktır, yeniden yapılmak, meydana gelmektir.
Ask ugrunda, ask yolunda bütün faydalardan vazgeçmekte fayda vardır!
• Hz. îsa dördüncü kat gökten; "Haydi ey asıklar, elinizi, agzınızı yıkayınız! Gök sofrası kuruluyor. Manevî yemekler
yeme zamanı geldi!" diye bagırıyor.
• Yürü! Yokluk meyhanesinde sevgiliye karsı yok ol! Nerede iki sarhos varsa, orada kavga ve gürültü vardır.
• Sen seytanların bulundugu yere; "Yardım, yardım!" diye gelip giriyorsun. Aklını basına al da yardımı Allah´tan
iste! Buradakilerin hepsi de insan seklinde birer seytan, birer ifrittir.
• 0 kadar çok mana sarabı iç ki, mest olasın da dedikodudan kurtulasın. Sen asık degil misin Ask da bir meyhane
degil mi
247. Sevgili dedi ki: "Zerre zerre bütün dünya bana asıktır."
Mef´fllü, Fa´ilatii, Mefa´îlü, Pa´ilat
(c,I, 448)
• Bugün sevgiliyi görme, onunla bulusma günü! Bugün en büyük günesin dogdugu gün!
• Hüriden, aydan, ruhdan, periden hiç bahs etme! Bunların hiç biri bizim sevgilimize benzemez! Bizim sevgilimiz
bambaska bir sey!
• Kim onun yüzünü görüp harap olmadı ise o insan degildir! Cansız kayadır, mermerdir!
• Onun askından, atesinden haberi olmayan mümin, ask yoluna düsmüs, Hakk asıklarının gözlerinde kafirdir!
• Rühu´l-Kudüs kapının halkasını çaldı. Ay yüzlü sevgilim; "Kapıyı çalan kimdir " diye seslendi. 0 da; "Kapıdaki
senin eski kulun, eski kölen!" diye cevap verdi.
• Sevgili; "Yanında kim var Bu kapıya kiminle geldin " diye sordu. Ruhu´l Kudüs de; "Yanımda senin askın vardı."
Sevgili; "Ask nerede " dedi. 0 da;"Ask gönlümde." dedi.
• Sevgili dedi ki: "Zerre zerre bütün dünya, bana asıktır. Sen yürü git! Getirdigin meta´, mal bizce pek degersiz bir
sey."
248. Gönlündeki gamları sil süpür! Orası tertemiz olsun!
Çünkü gönül dostun hayalinin evidir.
Mef´fllü, Fa´ilatü, Mefa´îlii,
(c.I, 447)
• Ey gül senin çok nazik bir yanagın var! Fakat bu kadar nazik oldugu halde yanagını sevgilinin yanagına sakın
koyma! Onu incitirsin. Çünkü onun yanagı senin yanagından daha naziktir.
• Hatta ey gül, gönlünde bile onun nazik güzel yanagını, kendi yanagına koymayı hayal etme. Çünkü yanagını
yanagına koyunca gönülde oldugu için senin gönlündeki ask sırrım anlar. Gönüller alan dost pek naziktir.
" Gül yanakların hayalen bile incinmeleri bendenize Nedîm´in su beytini hatırlattı:
"Buy-ı gül taktîr olunmus nazın islenmis ucu,
Birisi hoy, birisi destimal olmus sana sevgilim!"
(Gülün kokusu imbikten geçirilmis, nazın ucu islenmis, imbikten geçirilen gül kokusu sana ter olmus. Naz denilen
manevî varlık da sana mendil olmus.)
• Arzu, istek haddi asınca gizlice kimseye belli etmeden ona secde et! Fakat fazla da üstüne düsme. Çünkü o pek
incedir, pek naziktir.
• Eger sen kendinden geçmis isen, zaman kaydından da kurtuldugun için bütün vakitler senindir. Senin vaktindir.
Fakat kendinde isen vaktini bil bekle! Çünkü pek incedir.
• Gönlündeki gamları sil, süpür! Orası tertemiz olsun. Çünkü gönül onun hayalinin evidir. 0 güzelin hayali ise pek
incedir, pek naziktir.
• Günün birinde gülün gölgesi dostun hayaline düstü de, dosta öyle bir is etti ki, gerçekten de bu çok ince bir istir.
" Hz. Mevlana´nın: "Gülün gölgesi dostun hayaline düstü." mısra´ı eski sairlerimizden Nailî-i Kadîm merhumun su
beytini hatırlattı:
"Gül hare düstü, sîne-fikar oldu andelip,
Bir hare baktı bir güle zar oldu andelip."
(Gül dikenin üstüne düstü. Bu yüzden bülbülün gögsü yaralandı. Bülbül bir güle baktı, bir de dikene, feryada
basladı."
249. "Ney"in sesi kendinin degildir.
Ona üfleyenin "ney"den duyulan nagmeleridir.
Mef´dlü, Pa´ilatii, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.1, 444)
• Sakî sarap getir! Günler pek hos, pek güzel! Bugün sarap içmek, sohbet otagı kurmak, gönülde ask atesini
uyandırmak günü! Onu manen bulmak, ona hayran olmak günü.
• Sakî nazik, sarap latif, günler degerli, serefli günler! Meclis gökyüzü gibi aydınlık, sevgili de ay gibi giizel!
• Ney sesini dinle! Aslında o ses ney´in degildir. Ona üfleyenin duygularının ney´den duyulan nagmeleridir. Sen ask
sarabını içmege bak! Gam kendi derdine düsmüs, çırpınıp duruyor.
• Bugün tövbeden baska bozulacak birsey yok! Bugün sevgilinin saçından baska dagınık, perisan bir sey yok!
""Bazı ariflere göre insanın "Ben bu isi bir daha yapmayacagım" diye tövbe etmesi, kendinde bir varlık, bir benlik
duymasının neticesidir. Bu davranıs ( Allah´dan baska fail yoktur.) inancına aykırıdır. Bu sebeple "Tövbeden de tövbe
etmek gerekir" demislerdir. Ama bu demek degildir ki, ne yaparsan yap bu senden degildir, Hakk´tandır. Bu görüs
Cebriye görüsüdür. Islamî degildir. Çünkü insan cüz´î iradesini kullanarak suçu bir daha islememeye tövbe ederek
Hakk´ın yardımı ile kendini iyiye götürebilir. Mevlana "Bugün tövbeden baska bozulacak bir sey yoktur!" demekle bu
inanca isaret buyurmaktadır.
• Bütün dünyanın heves ettigi, askına kapıldıgı o güzel, balçıktan yaratılmıstır. Fakat o, gizli olarak Hakk´ın kudreti,
yaratma gücü, san´atı ile süslenmistir.
• Bugün baska türlü bir gün, bugün nerede bir ölü varsa canlanır, dirilir. Bugün kör bile baska bir göze sahip olur.
• Nice beden vardır ki, toprak esiridir, mezarda çürümege mahkumdur.Fakat gönlü gökyüzünde emîr nice tohum
var ki, toprak altına düsmus, ondan biten agaç yücelmis, boy atmıs.
• Gönlü mücevher, inci hazinesi olan bir varlık nasıl olur da kirli toprakta yasar Sevgilisini bagrına basmıs olan bir
kisinin nasıl olur da gönlü daralır, sıkılır
250. Benim "Asıklık"tan baska bir isim yok!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa-ilat
(c.I, 505)
• Benim asıklıktan baska bir isim yok. Ben asıgım, asıklıgı bir suç saymıyorum. Ve asık oldugum için de
utanmıyorum.
• Sen su ask denizinin içinde ne kadar da degerli bir incisin! Senin yüzünden dalga gibi kararsızım, çırpınıp
duruyorum.
• Ben simdi senin ask denizinin kıyısında oturup duruyorum. Her ne kadar benim gönül denizimin kıyısı yoksa da,
ben ask denizinin kıyısını seviyorum, o kıyının sarhosuyum.
• Senin askının sarabı bana gökyüzünden gelmektedir. Bu sebepledir ki, yeryüzünde üzümleri sıkarak sarap
yapanlara benim minnetim, ihtiyacım yoktur.
• Senin ask sarabın dagın bile sükünetini giderir, onu oynatırken; benim vakarım yoksa, ben yerimde
duramıyorsam beni kınama, ayıplama!
• Sevgilim ben senin oturdugun mahalleden bir türlü vazgeçemiyorum. Ne olur, bana mahallende bir ev tut!
• Sen güzelligin ile, essizligin ile dünyanın kutbusun. Herkes yüzünü sana dogru çevirmis, seni görmek
istemektedir. Benim de senin çevrende dolasmaktan baska bir isim yok!
• Benim akrabam, yakınım, esim, dostum hep asktan dogan kisilerdir. Bunlardan daha güzel yakınlarım, daha ala
soyum, sopum yoktur!
• Iki dünyadan da üstün, iki dünyadan da degerli ne vardır Ask sehri vardır. Benim bundan daha iyi bir sehrim,
daha iyi bir diyanm yoktur!
251. Allah´ım; bedenimizde bir tek damar bile yoktur ki senin emrinle atmasın.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 506)
• Allah´ım; su dünyada senin emrine boyun egmeyen; kul, köle olmayan var mıdır Senin lütuflarını, ihsanlarını,
güzelliklerini görüp de hayran olmayan, mest olmayan var mıdır
• Hersey, herkes senin emrindedir. Bir cimrinin hasisligi senden oldugu gibi,ona buna iyilik eden, kerem sahibinin
cömertligi, ihsanlarda bulunması da sendendir.
• Her ruh senin güzel isimlerinden birinin vasfı ile sana baglıdır. Bedenimizde bir tek damar bile yoktur ki senin
emrinle atmasın.
• îki dünya, iki ele benzer. Sen de onları hareket ettiren ruh gibisin. Onların verdikleri her seyi, gösterdikleri
cömertligi, yaptıkları iyiligi onlar yapmıyor, sen yaptırıyorsun.
• Su varlık dünyasında kimin gözü, senin rüzgarından baska bir rüzgarla sallanan bir gül görmüstür
• Gaflet içinde yasayan zavallı kisi halkın cevr u cefasından, kötü davranıslarından sızlanır durur. Düsünmez ki halk,
Hakk´ın elinde bir sopadan baska bir sey degildir.
• Allah´ım bütün bu sopalar, senin yüzünden, senin emrinle oynar durur. Herbiri de ancak senin verdigin derttir,
senin verdigin dermandır.
• Allah´ım; anlıyorum ki, basımıza, bedenlerimize gelip çatan dertleri, belaları savusturmak, halkın cefalarından
kurtulmak ancak sana yalvarmakla, ancak seni sena etmekle, övmekle mümkündür.
252. Yok ol da su dedidokudan kurtul!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 512)
• Bu ask sehrinde oturdugu halde mest olmayan var mıdır Bu sehirde asık olmayan bir kisi görülmüs müdür
• Sarap bırakmıyor ki akıl durmadan söylensin dursun da, kimsecikler bunun sonu gelmeyecek demesin!
• Can ona baglandı ama topal kaldı. Zaten canın buradan dısarıya sıçrayacak bir yeri de yok ki!..
• Sen simdi sasılacak seyleri seyret! Sen hem var olan, hem de yok olan birini gördün mü
• Padisah tarafından kolu, kanadı kırılmıs olan kus, uçtukça uçar. Su gökkubbenin üstünde artık onun için kırılmak
olamaz.
• Yok ol da su dedikodudan kurtul! Sözden kurtulan kimdir Yok olan kisi!..
253. Öldün; mana gözün açıldı, can alemini seyre basladın.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mef´îlün, Fa´ilün
(c.I, 492)
• Sen beden hapishanesinden kurtuldun, öldün. Mana gözün açıldı. Su anda can alemini seyretmedesin, o alemi
görüyorsun. Çünkü sen dünya hayatını yasarken ölü idin. Ama durumdan haberin yoktu. Simdi tekrar dirildin, elbette
bundan sonra nasıl yasayacagını bilirsin.
• 9dris (a.s.) gibi ölüp tekrar bu aleme gelen, meleküt aleminin müderrisi kesilir. 0 gayb alemindekilerden bile
gizlidir!
"Hz. Nuh´un babasının dedesi olan 9dris(a.s.)´ın Hz. îsa gibi daha yasarken dördüncü kat göge çıkarıldıgından
bahsederler. Tefsîr-i Kebîr sahibi Fahreddin Razî hazretleri: "Biz onu yüce bir makama yükselttik." Meryem Süresi
19/56-57 ayetlerini tefsir ederken, bu yükselmenin bedenle degil, manen oldugunu yazar. Sonra ayete ikinci bir mana
vererek Cenab-ı Hakk´ın onu bedenen dördüncü kat göge çıkardıgından bahseder. Peygamber Efendimizin Buharîde.
bulunan bir hadîslerinde; "Miraca çıkarken dördüncü kat gökte 9dris(a.s.)a rastladıgını ve onunla selamlastıgını haber
verir." 9dris(a.s.)´ın hala sag oldugunu iddia edenler oldugu gibi, Azrail(a.s.)´in onu gökte bulup aldıgından da
bahsedenler vardır.
• Söyle bakalım! Bu dünyadan giderken hangi yoldan gittin 0 taraftan gelirken de hangi gizli yoldan geldin
• 0 yol öyle bir yol ki, bütün canlılar her gece o yola uçup gidiyorlar. Herkes uykuya dalmısken, duygularımız bizi
terkeder giderler. Sehir sehir bütün bedenler bos kafesler gibi. Hiç bir kafeste kus yok!
• Kusun ayagı baglı olursa, uzak yerlere uçamaz. Yeryüzünde döne döne alçaklarda uçar. Çünkü uçusta acemidir.
• Fakat ölümle, beden hapishanesinden kurtulur, ayagındaki bagı koparır atarsa, uçacagı yerleri de görür, her seyin
sırrının ne oldugunu anlar.
254. Seni dosttan uzaklastıran hersey kötüdür.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c,I, 483)
• Seni dosttan uzaklastıran hersey kötüdür. Dosttan baska her nereye yüzünü çevirsen, o sey iyi bile olsa fenadır,
kötüdür.
• Meyve ham oldukça, kabugun içinde kalması iyidir. Fakat olgunlastıktan sonra kabuk artık onun için kötüdür.
Onun meydana çıkmasına engeldir, bir perdedir.
• Kus da, yumurtanın içinde gelisir, kanatlanırsa, yumurta artık onu hapseden, onun dısarı çıkmasına engel bir
perde oldugu için kötüdür. Onu kırmak, parçalamak gerekir.
• Bir insan da güzel huyu ile etrafındakilerle uzlasırsa, halk hakkı tanımazsa, isin hakîkatine vakıf olamazsa, gözü
perdeli ise; o iyi, güzel huy halka kötü görünür.
• însan dostundan pek az bir zaman dahi olsa ayrılsa, o ayrılık zamanı az sayılmaz. Çok uzun bir zaman gibi
görünür. Gözün içinde yarım kıl bile olsa kötüdür, hosa gitmez.
• Sen zavallı! Ötelerden dünyaya sürgün edildin, ayrılıga düstün. Bütün ömrün dostu aramakla geçti gitti. Gaflet
içinde oldugun için onu geregi gibi arayarak bulamadınsa ve ölüm zamanı gelip çatınca onu arayacaksan, bu is kötü bir
istir. Aklını basına al da, yasarken onu bulmaga çalıs!
255. Gam, sevgilinin hayali bulunmayan bir gönüle girer, yerlesir.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.I, 468)
• Ey gam! Bedenimin tüyleri sayısınca beni kaplasan yine de bana agır gelmezsin. Çünkü bu ask meydanı, ask
makamı neselerle, tatlılıklarla dolu. Burada senin bir isin yok. Sen bu meydanı terket, baska meydanlara git.
• Gam, keder bos seylere heves etmis bir gönülde bulunur. Sevgilinin hayali bulunmayan bir gönüle girer, yerlesir.
" Seyh Galip merhüm; "Asıkta keder neyler, gam halk-ı cihanındır." diyordu."
• Ey gam! Sen bastan basa altın olsan, bastan basa seker olsan, agzımı yumarım da ben sana: "Seker yemem."
demek isterim.
• Asıgın gönlünde bir denk varsa, o ancak sevgilinin seker dengidir. Gönülde bir yolculuk düsüncesi varsa, ancak
sevgiliye gitme, ona kavusma düsüncesidir.
• Ey gamdan kurtulmayan, kederden yakasını kurtaramayan! Sen kendi gamınla kederini bırak da onun gamını,
kederini defet gitsin. Sevgiliyi görecek gözün yoksa hiç olmazsa onun kokusunu duy! Neselen!
"Nef´î merhumda;
"Çalıs gamgînleri sad etmeye sad olmak istersen!
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen!"
(Sen neseli olmak istiyorsan gamlı insanları neselendirmege çalıs, onların gamlarına ortak ol. Gamdan kurtulmak
istersen, insanların gönlünü sevindir!) demisti.
256. Kesret-Vahdet
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.I, 458)
• Bugün, gökyüzü bizim ay yüzlü sevgilimizin güzelligine hayran olmustur. Günes bile onun yüzünün parlaklıgını
görmüs de kıskanmıs, rengi solmustur.
• Varlık sabahında bu mana günesinden baska günes yoktur. Zerre zerre her var olanı, herseyi onun vahdet
(=birlik) günesi aydınlatıyor. 0 günes her yere düsüyor, kral sarayını da, dilencinin kıblesini de o aydınlatıyor.
• Her aksam, her sabah türlü türlü sekillere bürünmede. Bu yüzden herbiri öbüründen baska sanılmaktadır.
• Halil´de lütuf vardı da, bu sebeple ates kendisine su gibi göründü. Nemrut da kahırdan ibaret oldugu için, ona da
su, ates kesildi.
• Yusuf, kardeslerinin gözlerine kurt gibi göründü. Güzel bir kardes oldugu gizli kaldı.
• Bu; onun yüzünü seyrederken, güzelligine hayran olur. Parmaklarını keser. Öbürü; "Bu ne kötü kisidir!" der; onun
canına kasdeder.
257. Ben geldigim yere dönmem için hangi yola düsmeliyim
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ilün
(c.1, 381)
• Burada, bu dünyada yasamak, ham adamın isidir. Ben geldigim yere dönmek istiyorum. Geldigim yer nerede
kaldı Ben oraya geri dönmem için hangi yola düsmeliyim
• Dostun yurdundan bir an bile uzak kalmak, asıklar mezhebinde haramdır, günahtır.
• Bu acayip tuzaga, dünya tuzagına, zümrüt-i ankanın bile ayagı tutulmus kalmıs iken, benim gibi bir serçe bu
tuzaktan nasıl kurtulabilir
• Ey avare gönül yolunu sasırıp bosuna bu tarafa, bu dünyaya gelme! Orada, o mana aleminde otur, orası çok hos
bir yerdir.
• Sana manevî hayat veren, senin bedenini degil de rühunu kuvvetlendirecek canına can katacak mezeyi, yiyecegi
seç; seni mest ederek madde aleminin üzüntülerinden, dertlerinden kurtaran; bozulmamıs, tam kıvamında olan sarabı
iste!
• Bundan baskası bütün kokudur, nakıstır, renktir, savastır, ardır.
• Fazla söyleme sus! Ayakta durma, otur! Çünkü mest olmussun; damın da tam kenarında bulunuyorsun!
258. Hakk´tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak kabul et!
Müstef´ilü, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün
(c. 1,518)
• Ey gönül! Hakk´tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak bil de, ondan yüz çevirme! Onun içine gir! Çünkü sabır
sıkıntının anahtarıdır. Onun gönülde açtıgı yaraya katılan ki merhemi yüz göstersin! Sunu aklından çıkarma ki sabır,
ızdırabın, acının anahtarıdır.
• Deıtlerin, kederlerin içine öyle bir askla dal ki, sonunda hiç beklemedigin bir zamanda ansızın Hakk´ın kürsüsü ve
ars-ı azamı senin önüne gelsin. Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.
• Cihanın nüru ile gül de, cihanın dügünü, dernegi ol! Onun mateminden, acılarından kurtul, emniyete ulas! Çünkü
sabır sıkıntının anahtarıdır.
• Kibirden, kinden kurtulur da gönlünü ayna gibi parlak, lekesiz bir hale getirirsen, her an onu gönül aynasında
görürsün. Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.
• Kibri, kini yok edersen hem benlikten yakanı sıyırırsın, hem de seytanın saçından tutar, boynunu vurursun. Sabır
sıkıntının anahtarıdır.
• 0 zaman bahtın, talihin, devlet, varlık kendiliginden kalkar senin ayagına gelirler. Onların gelisi ile mutlu olursun.
Sabır sıkıntının anahtarıdır.
• Sus! Artık sırları söyleme, söyleme ki: " (=Min ledün) sırrına yabancılar, ham kisiler, nasıl erebilirler Sabır
sıkıntının anahtarıdır.
"Kehf Suresi 18/65. ayette, Hz. Musa´ya, kendisine Allah tarafından bilgi verilmis bir arkadasla karsılasacagı
bildirilmistir. Bu arkadasın Hızır (a.s.)oldugu rivayet edilir."
259. Ben güle kırmızı elbiseleri kimin giydirdigini biliyorum!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. II, 1000)
• îlkbahar gelince gül uykudan uyanır, kırmızı elbiseler giyer. Ben güle o elbiseleri kimin giydirdigini biliyorum.
• Bahar gelince sögütler de uyanır, yaya olarak gelirler, ırmagın kenarında namaz kılacaklarmıs gibi saf haline
girerler. Onlar da bütün varlıklar gibi kadere boyun egmislerdir. Kaza ve kader neyi takdir etmisse ancak onu yaparlar.
• Süsen kılıcını çeker, yasemin sipere girer. Her biri savas tekbirini getirirler.
• îlkbaharda kırmızı elbiseler giyerek süslenen gül, kendini begenir de o aciz bülbüle neler eder, neler eder!
• Bahçe gelinlerinin herbiri, bahçede bulunan bütün çiçekler; "0 vefasız gül bize isaret ediyor!" derler.
• Burada asık bülbül de seslenir, der ki: "Bakın arkadaslar, bassız ve ayaksız gibi olan ben zavallıya gül ne cilveler
yapıyor "
• Bu hali gören çınar aglayarak, inleyerek el kaldırmıstır. Dua etmektedir. Ne dua ettigini ben sana söyleyeyim.
• Goncanın bası ucunda durup ömrün az oldugundan sikayet eden kim Meneksenin sırtını iki büklüm eden kim
Sana anlatayım.
• Sonbahar baglara, bahçelere çok cefalar etti. Ama simdi dikkat et de bak! îlkbahar ne vefalar etmede.
• Sonbaharın yagmalayıp götürdügü her seyi ilkbahar birer birer geri vermede.
• Gülü de, bülbülü de, bahçe güzellerini de hatırlamak, onlardan bahsetmek birer bahanedir. Neden bunu
yapıyorlar Neden güllerden, bülbüllerden, bahçe güzellerinden söz açıyorlar da, onları yaratandan söz açmıyorlar.
"Hz. Mevlana bir ruba´îsinde söyle buyurur:
Bag. gül, bülbül, güzeller hepsi birer bahanedir.
Bunların hepsinden maksat odur "
• Bu hal askın gayretinden, kıskanmasındandır. Yoksa, dil Allah´ın inayetlerini, ihsanlarını, lütuflarını nasıl
anlatabilir
260. Kendini nasıl, niçin, neden dikenliginden kurtarırsan ona kavusursun.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa-îlün
(c. II, 959)
• Gönlünü dünya gamından ayırabilirsen, beka bagında, ölümsüzlük bagında neselenmene, safa sürmene imkan
vardır.
•Riyazet suyu ile yıkanırsan bütün gönül kirlerinden temizlenirsin.
• Hevesler ve nefsanî istekler menzilinden bir iki adım ilerlersen, seref ululuk haremine konabilirsin.
• Ey gönül! Manalar denizinde bulunan o essiz inciye, deger bakımından paha biçemezsin.
• Himmet eder de, bu toprak duragını (yani dünyayı) kendine mekan edinmezsen yücelerin yücesinde, ötelerin
ötesinde, mana aleminde kendine bir yer edinirsin.
• Yalnız basına oturup basını önüne eger de düsüncelere dalarsan, geçmis zamanlardaki hatalarını, yanlıs
görüslerini anlar da onları düzeltebilirsin.
• Fakat bu yola düsenlerin vasıfları uyuyup kalmak degil, çevik davranarak, acele ederek isleri yoluna koymaktır.
Sense bu cihanın nazenînisin. 0 çevikligi nasıl elde edebilirsin
• Sen ne ecelin elini ayagını baglayabilirsin, ne de dünyanın renginden, kokusundan, nimetlerinden vazgeçer,
kendini kurtarabilirsin.
• Eger sen bu alçak nefisle, benlikle savasabilirsen; gönlün, canın Rüstem´i, kahramanlar kahramanı olursun.
• Eger ask derdine tutulursan, eger yaratıcıya asık olursan, imtihan için onun verdiği belalara sabredersen; o
zaman gönlün huzura kavusur.
• Su anda; nasıl, niçin, neden dikenliginden kendini kurtarabilirsen ona kavusursun. Daha dünyadayken cennette
yasamaga baslarsın.
261. Sürgün olarak geldiginiz bu dünya gurbetinden sefere çıkın!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 945)
• Canlara; "Neden asıl evinize, gerçek yurdunuza dönmek istemiyorsunuz Neden bu dertlerle, kederlerle, acılarla
dolu dünyada kalmak için ayak diriyorsunuz " diye bir ses geldi.
• Balçıktan yaratılmıs bedenlerinizle ayaklarınıza öyle agır zincirler vurulmus ki, çalısıp çabalayarak onları
kırmadan, parçalamadan kurtulmanıza imkan yok!
• "Artık bu gurbetten, bu ayrılıktan bıktık usandık!" deyin! Sürgün olarak geldiginiz bu dünya gurbetinden sefere
çıkın! Evinize, barkınıza geri dönün!
• Kokmus, eksimiz ayranla, çöllerdeki kuyuların acı suları ile neden hayatınızı bos yere harcıyorsunuz
• Allah kanatlarınızı gayretten, çalısıp çabalamadan yaratmıstır. Madem ki canlısınız, yasıyorsunuz; harekete geçin!
Gayret gösterin!
• Tenbellikle, ümidin kolu kanadı pörsür, çürür. Kolunuz kanadınız kırılıp dökülünce, artık ne olursunuz bir düsünün!
• Gayret sarfederek, çalısarak, çabalayarak kurtulmak size zor geliyor. Sanki sıkılıyor da bu sıkıntılı dünyada, bu
kuyu dibinde kalmaktan sıkılmıyorsunuz. Peki öyleyse, kuyu dibinde kalın!
262. Ask bazan dost olur, bazan da bastan basa ayıp kesilir.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 941)
• Mezarda toprak olduktan sonra insan için ya ziyan vardır yahut kar! Bari ölmeden evvel toprak olayım da,
göreyim bakayım neler olacak
• Toprak olmak asıkların isidir. Çünkü açıklara; hayata, dünyaya ait olan baglılıklarını koparmayı Hakk gösterdi.
• Haydi biz de; "Ölmeden evvel ölelim!" emrine uyarak Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi su mel´un nefisle savasa
giriselim!
• Ask bazan tamamıyla toprak kesilir, bazan tamamıyla su olur. Bazan büsbütün ates kesilir. Yakar, yandınr. Bazan
da hep duman!
• Bazan dost olur. Bazan bastan basa ayıp ve ar kesilir.
• Su oturup kalkan halkın gözüne binlerce süret halinde görünür. Fakat senin gözünde ne artar, ne de eksilir.
263. Ask uykumu aldı götürdü. Uyku da askı götürdü.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 919)
• Ask benim uykumu aldı götürdü. Uyku da askı götürdü. Zaten gerçek asık , uyuyamaz. Ask canı da, aklı da yarım
arpaya bile almaya tenezzül etmez.
• Ask kana susamıs siyah bir arslandır! 0 asıkların gönül kanından baska bir sey içmez!
• Ask sevgi ile sana yaklasır, seni tuzaga düsürür. Sen onun tuzagına düsünce o senden uzaklasır. Uzaktan senin
halini, ayrılık atesi ile yanısını seyre baslar.
• 0 çok güçlü, çok kuvvetli bir emîrdir, korku nedir bilmez. îskenceler yapar. Suçsuz oldugun halde seni ezer,
hırpalar durur.
• Askın eline avucuna düsen, bulutlar gibi aglar, gözyasları döker. Fakat onlardan uzak duran da asık suratlı,
duygusuz, soguk bir kisi olur. Kar gibi donar, buz kesilir.
• Ask her an binlerce kadeh sarap içer, sonra o kadehleri kırar, döker. Her an binlerce kat elbise diker, sonra onları
yırtar, atar!
• Ask binlerce gözü aglatır, sonra da aglattıklarını güldürür. Binlerce kisiyi aglatıp inleterek öldürür de hepsini bir
sayar.
• Zümrüd-i anka Kaf dagına dogru hosça uçar gider. Ama ask tuzagını görünce artık uçamaz olur. Gelir, askın
tuzagına düser.
• Askın baglan ile baglanan kisi hile ile yahut isi delilige vurarak, o baglardan kurtulamaz. Onun tuzagına düsmüs
olan hiç bir akıllı aklı fikri ile bir çare bulup halas olamaz.
• Onun yüzünden aklım perisan, darmadagın. Yoksa onun yaptıklarını, tuttugu yolları, ettigi isleri bir bir sayar,
döker, sana gösterirdim.
• Askın arslanları nasıl avladıgını, onlan nasıl yakaladıgını, onlara neler ettigini sana gösterirdim.
264. Ayrı ayrı bedenlerde yasadıkları halde iki can bir olmadıkça
sevenle sevilenin arasında ayrılık vardır.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Pa´îlün
(c. II, 939)
• Senin huzurunda canın ne degeri vardır Canın sözü mü olur Can sensin, senden baska ne varsa hepsi de beden,
hepsi de bir kuru ad, san!..
• Asık olmak, ask, islerin en iyisi ama, sunu bil ki bizim sevgilimizin yüzü olmaksızın ask haramdır!
• Askın canına andolsun ki, iki can birbirine kavusmadıkça, ayrı ayrı bedenlerde yasadıkları halde iki can bir
olmadıkça, sevenle sevilenin arasında aynlık Yardır. Bulusmanın bir manası yoktur. Bu, düzensiz bir kavusmadır.
• Ayın ısıgı her tarafa yayılır. Doguyu da, batıyı da kaplarsa da nüru pencerenin genisligine göre eve girer.
• Sen git de, kendi varlık kadehine saglamlık vermeye bak. Çünkü o sarap Pek kıvamlıdır, pek eskidir, onun
evveline evvel yoktur.
• 0 benden binlerce can istedi ama ben onun huzuruna bir tanesini götürdüm. Geri nerede diye sordu:
Ben de dedim ki: "Onları bırak, sana borcum olsun, simdilik bir tane getirdim, ilerde onları da getiririm."
•0 meshur ressamın yaptıgı resimler evin içinde bulunuyor ama, o resimleri apanı evin içinde bulamazsın. Ay´ı
görmek için yükseklere dogru bak! Ay yükseklerdedir. Dama dogru bak!
265. Aksam olunca bu duygu yolu kapanır da
gayb aleminin kapısı açılır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 943)
• Aksam namazı vakti gelip de günes batınca bu his yolu, su duygu yolu kapanır da gayb aleminin kapısı açılır ve
insan ötelerden gelen duygulara asina olur.
• Çoban nasıl sürüsünü önüne katar da güderse, uyku melegi de ruhları önüne katar, gütmege baslar.
• Onları mekansızlık alemine sürer. Ruhanî çayırlıga götürür. Orada onlara ne manevî sehirler, ne manevî bahçeler
seyrettirir.
• Uyku üstünde yasadıgımız su yeryüzünün naksını, süretini insanın gönlünden silince gökyüzünün kapısı açılır. Ruh
orada nice nice süretler, nice nice acayip adamlar görür.
• Sanki can hep orada yasıyormus, orada oturuyormus gibi bu alemi asla hatırlamaz. Bu dünyaya ait derdi, elemi
de kalmaz.
• Burada üstüne titredigi malının, mülkünün derdinden kurtulur da, onlar aklına bile gelmez. Gamı da kalmaz,
kederi de!..
266. Ask sarabının tortusuz olanını ruhlar içti;
sarapla bulasmıs kaseyi de bedene verdi.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. II, 995)
• Sabahleyin senin güzel yüzünü görmek, benim derdimi nasıl yatıstırdı, beni nasıl huzura kavusturdu, bak da gör!
• Senin güzel yüzün asıkların gönüllerine ne çesit bir ates düsürdü Ask sırlarına ne biçim bir haber ulastırdı;
• Lütfetti, kerem buyurdu da tenezzülen beni yanına çagırdı. Canıma kadehsiz bir sarap sundu...
• 0 sarabın safını, tortusuz olanını ruhlar içti. Sarapla bulasmıs kaseyi de bedenlere verdi.
• Sen sarabın saflıgını rühlarda ara! Çünkü bedenlere ancak o "beden" adını taktı.
• Senin gönül tuzagın Tebriz´dedir. Rahmeti daima o tuzakta ara!
267. Gönlümün güvercini yine av avlamak için uçtu.
Mefa´îlün, Fe´ilatün. Mefa´îlün,
(c. II, 952)
• Semseddin´den yine ilkbaharın sesleri, ilkbahar sevinçleri, zevkleri, safaları geliyor. Kadehlere dökülen sarabın
çıkardıgı neseli sesler, yesilliklerden baygın nameler geliyor.
• Gönlüm sevinçten, sakînin verdiği neselerden dolup tasıyor. Onun visali kucak açınca, kucaklasmak zamanı
geliyor.
• Gönlümün güvercini yine av avlamak için uçtu. Onun avdan dönüp gelisi ne mutlu andır.
• Davet davulunu çalıp duruyorum. Sevgilim duyarsa gelir de, su sararmıs yüzüm yüzbinlerce defa güzellesir.
• Madem ki güzellik saltanatı geldi. Ay yüzlü sevgilimin yüzüne yerlesti. Bu durup dinlenmeyen gönlüme o yüzden
rahatlık gelecegi umulur.
• Gül bahçesi açılır saçılır da su dikenin kucagına gelir diyorum. Bu hevesle yüregimin çarpıntısı duruyor,
heyecanım yatısıyor.
• Bir gün olup da o kıvılcımlar saçan kadeh, yine elime geçerse artık bana bu mahmurluktan gam yoktur.
268. Dünyaya gönül veren bir zavallı bir hayal yüzünden hayale döner.
Fe´ülün, Fe´ülün, Fe´ulün, Fe´ül
(c. II, 961)
• Dünyayı gördüm; vefası yoktur. Dünya da gökyüzünde bizim gibi yalnızdır. Onun da halden anlar gerçek bir arkadası,
candan bir bildigi, bir dostu yoktur.
"Ömer Hayyam bir ruıba´îsinde: "Feleke etme se´amet isnat / Ki onun talihi senden beter´"
• Sen göklerdeki altın degirmisi olan ısıklar saçan aya bakma! Onun içinde bir hasın bile yoktur.
• Nice ahmak kisi elinde asası olmayan kör gibi kosa kosa gitti. Dünyanın tuzagına düstü.
• 9nsanlar onun nimetlerini kaybedeceklerinden korkarlar, onun üstüne titrerler. Bu hastalık, ilacı olmayan bir
hastalıktır.
• 0 çarsaf ve peçe altında çok güzel bir kadın gibi görünür. Halbuki o, binlerce kocadan arta kalmıs çirkin bir ihtiyar
kadındır.
• Cana canlar katan gerçek sevgiliyi bulamayanlar zavallılıkları yüzünden giderler de, onun yolunda can verirler.
• Dünyaya gönül veren bir zavallı, bir hayal yüzünden hayale döner. Dertten, zahmetten, sıkıntıdan baska birsey
elde edemez!
• Nice padisahlar dünyaya sırtlarını dönerler. îlahî aska yüzlerini tuttular da nice rnemleketler elde ettiler. Ask öyle
bir sultanlıktır ki onun sonu yoktur.
• Bu ask sana bir kötülük mü etti ki, onu inkar ettin: "Onun hiçbir vergisi, hiçbir lütfu, ihsanı yoktur!" dedin.
• Bir bas agrısı ile ondan ayagını çektin. Dünyada sıkıntısı, belası olmayan bir yol var mıdır
• Artık sen sus! Asıklara öyle mana incileri saçılmakta ki, bir tanesine bile deger biçilemez.
269. Seninle bulusmadıktan sonra ömrün sürüp gitmesinde ne fayda vardır
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 936)
• Bana senin akîk renginde olan dudakların gerek; seker ne ise yarar Bana senin yüzün gerek; parlak, nürlu yüzün
varken ayın bana ne faydası olacak
• Senin mahmur gözlerin olmayınca sarap bana zevk vermez, beni mest edemez. Sen benim yol arkadasım
olmazsan ben o yolculugu ne yapayım
• Senin günes gibi nurlu olan yüzün olmayınca günesin ısıgı benim ne isime yarar Gördügüm sen degilsen bana
görüsün, gözün ne faydası vardır
• Seninle bulusmadıktan sonra ömrün sürüp gitmesinde ne kar vardır Sana sıgınmadıktan sonra kalkanın ne
faydası vardır.
• Gecem kıyamet günü gibi uzadı, gitti. Ama gönlüm sana secde etmek istiyor. Seher vaktini beklememe lüzum var

• Ayın bulunmadıgı bir gecede yıldızlar ne yapabilir Kusun bası olmadıktan sonra iki kanadı ne ise yarar
• Sen benim ruhum olmadıkça ben ruhtan ne elde edebilirim Sen bana gönül gözü bagıslamadıkça ben bu bas
gözünü ne yapayım
• Dünya bir agaca benzer. Yapragı, meyvesi senden biter, senden gelir. Yapragı ve meyvesi olmayan bir agaç ne
ise yarar
• Ey gönül; beseriyet halinden, insanlıktan vazgeç de melek ol! Melek huylu olmazsa insanın hayvandan ne farkı
vardır
• Madem ki haber ona mahrem degil! Hiç bir seyden haberin olmasın; mest ol kal! Zaten haber vericisi sen
olmadıktan sonra, haberden ne fayda beklenir
270. Gönlüm senin askının çesmesinden su içince, gark oldu gitti.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. II, 1001)
• Ah o nurlar saçan mumda ne vardı ki gönüle ates düsürdü Gönlü kaptı, gitti.
• Ey gönlüme ates düsüren! Atesin beni yaktı, yandırdı. Ey dost! Çabuk gel, çabuk gel! Ben yanıyorum.
• Gönül sekil olarak mahlük yani yaratılmıs bir varlık degildir. Gönlün yurdundan Hakk´ın cemali yüz göstermistir.
• Onun sekerinden baska bana bir çare yoktur. Bana onun dudagından baska birsey fayda vermez.
• Hatırlar mısın, bir seher vakti su gönlüm senin saçının bir örgüsünü çözmüstü
• Hatırlıyor mu Canım ilk önce seni görmüstü de, senin canından bir söz isitmisti.
• Gönlüm senin askının çesmesinden su içince gark oldu gitti. Beni sel götürdü, sel!gölge varlıga varlık katar
271. Varlık-Yokluk
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlüıı
(c. II, 950)
• Aferin o yokluga ki, bizim varlıgımızı kaptı gitti. Zaten can alemi de o yoklugun askı yüzünden var oldu.
• Yokluk nereye gelip konarsa, varlık kaybolur gider. Bu ne biçim yokluk ki gölge varlıga varlık katar
• Yıllardan beri ben su görünen gölge varlıgımın ötesindeki gerçek varlıgımı ;yokluktan kaptım. Yokluk ise bir
bakısta beni benden aldı. Varlıgımı kaptı, gitti.
• Böylece ben kendimden de kurtuldum, gelecek derdinden de. Ümitten de halas oldum, korkudan da! Olduydu,
olacaktı, vardı, yoktu kaydından da yakamı sıyırdım. Tamamıyla yok oldum!
• Varlık dagı su bizim görünen gölge varlıklarımız, üzerinde yasadıgımız dünya ve bütün kainat mikroskobik
alemden makroskobik aleme kadar hersey, yokluga karsı ancak bir saman çöpü gibidir. Hangi dag vardır ki, yokluk bir
saman çöpü gibi onu kapıp gitmesin
• Varlık nedir Yokluk nedir Saman çöpü ne oluyor Dag dedigin ne Ey bunlara cevap verecek olan söz, kapıdan
dısarı çık! Defol git!
" Hz. Mevlana´nın birçok siirleri gibi, çok derin manaları ihtiva eden bu siiri tam olarak anlayamasak bile, azıcık
olsun anlamak zevkine varmamız için büyük bir velinin su sözü bize yardımcı olabilir: "Allah yok gibi görünen bir varlık,
dünya ve bütün kainat var gibi görünen bir yokluktur!"
272. Ask insana en yakın bir dosttur.
Onun sevgisinde ates bile olsa gam yeme!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(e. II, 994)
• Dostun bela çekeni, cefa çekeni iyidir. Öd agacının ateste bulunması uygundur.
• Cefa kadehi içmek pek güçtür, pek zordur. Fakat dostun elinden gelirse pek hostur!
Eski sairlerimizden birisi:
"Zehr-i gam içmek cana safadır canan elinden,
Minnetle içmem ab-ı hayatı dil tesne olsa nadan elinden."
(Sevgilinin elinden gam zehirini içmek cana hos gelir. Ben susuz bile olsam, nadan elinden minnet edecegi için ab-ı
hayatı içmem.) diye yazmıstır.
• Keremlerle, lutuflarla süslenmis kadehle zehir bile sunulsa iç!
• Ask insana en güzel arkadastır. En iyi dosttur. Onun sevgisinin içine gir;elinde ates bile olsa gam yeme!
• Ates Hz. Halil îbrahim´e karsı sogur. Himmetle sögüt agacı gül olur, yasemin olur.
• Askın çevgeninin kıvrımında sen bir top ol da gökyüzü ayagının altına serilsin.
• Onun çevgeninin vuruslan ile top, gamlar içine düsse, ızdıraplar çekse, vurularak o tarafa bu tarafa horca
yuvarlansa da, top sevgilinin vurusları ile yine de oynar durur. Onun vurulmaktan, savrulmaktan bir sikayeti yoktur!
• Düzensiz, ızdıraplarla dolu iki dünyada da, darmadagın olsa, perisan olsa gam yemez. Çünkü o askın emniyeti
altındadır.
273. "Benim sevgilim gül gibidir" diyorsun;
ömrü az olan, ebedî olmayan gül ne ise yarar
Fe´ilatüi, Fa´lün, Fe´ilatü, Fa´ilün
(c. II, 963)
• Benim gönlüm kim oluyor ki, senin olmasın Bedenim de ne oluyor ki, senin ugrunda yok olup gitmesin
• Cennet içinde olayım, nimetlere kavusayım. Orada seninle beraber olmadıktan sonra bütün nimetler; hersey bana
iskence olur.
• Bir hata yüzünden sen beni azarlamaya baslarsan! Can da, gönül de, hep hata islemeye kalkısırlar. Hatalı islerden
baska hiç birsey yapmazlar.
• Canı bırak! Gökyüzünde hos bir sekilde nürlar saçarak dolasan aydan da vazgeç, Allah´a yemin ederim ki hiçbir
sey Hakk´ın güzelligine benzemez.
• Bütün gün; "Benim sevgilim gül gibidir!" deyip duruyorsun. Ömrü az olan, sonsuza kadar kalmayacak olan gülü
ne yapacaksın
• Ey can! Sevgilinin belasından kaçma! Belalara ugramazsan, ızdırap çekmezsen pismezsin, ham kalırsın.
• 0 ay yüzlü sevgili ile beraber olunca gece ne hos geçer 0 öyle bir aydır ki her tarafı yüzdür. Her tarafı aydınlıktır.
Onun karanlık tarafı yoktur.
• Allah´ın kölesi kulu olan padisah ne de hos bir padisahtır. Dostundan hiç ayrılmayan sevgili ne kadar da hostur,
vefalıdır, güzeldir!
• Ey beden sen sus da gönlüm söylesin! Çünkü gönlün sözünde ne "sen" vardır, ne "biz" vardır!
274. Perde altındaki gizli kuvvetler ask yurdunu ele geçirmeye geldiler.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. II, 999)
• Gönül diyarından can ordusu geldi. Geldi ama, bu can ordusu acaib bir ordu. Hem apaçık ortada görünüyor, hem
de gizli; hiç görünmüyor.
• Can yolundan, perdeleri kaldıranlar, her seyi açıga vuranlar, elbise yırtanlar da geldi. îste o yüzden benim sabır
elbisem yırtıldı.
• Ruh gelinleri üstlerinden çarsafları attılar da, dünya padisahını aramaya basladılar.
• Ruh gelinleri, hos bir akısla kosup gelen sel gibi mekansızlık aleminden (rüh aleminden) gülerek, oynayarak
mekan alemine, bu dünyaya geldiler.
• Gönlün sureti, sekli, kendisi gibi olmayan, gösterise kapılmıs olan bütün sekilleri, suretleri kırdı geçirdi; perde
altındaki gizli kuvvetler, ask yurdunu elde etmeye geldiler.
• Her sey tersine döndü. Açık olan duygular, gizli olarak; gizli olan duygular da açık olarak ortaya çıktılar.
• Bir nisanı, bir izi, bir eseri olanın ne bir izi kaldı, ne de bir eseri. îzi olmayanların ise izi, eseri meydana çıktı geldi.
275. Senin özün pek güzeldir. Ölen deridir, bedendir;öz ölmez!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
. (c. II, 1007)
• Birisi; "Hoca Senaî öldü!"dedi. Böyle bir hocanın ölmesi küçük bir is degildi.
• 0, topraktan yaratılmıs olan bedenini topraga verdi. Ötelerden gelen ruhunu da göge teslim etti.
• Onun "Ay"a benzeyen varlıgı, tozdan, topraktan kurtuldu. Ab-ı hayatı, tozdan, bulanıklıktan ayrıldı.
• Günes ısıgı, bedenden ayrıldı. Günesten ayrılan her sey de dondu, buz kesildi.
• Ecel, beden salkımını sıktıgı için üzümün halis suyu gitti.
• Günes gibi bütün can oldu. Can olan artık ölmüs sayılmaz.
• Senin özün pek güzeldir. Ölen deridir, bedendir. Öz ölmez; onu dost alır götürür.
• Kabugu, deriyi bırak da özü tut! Yahut, Kürt ile Türk´ün hikayesini dinle!
• Kürt, Türk´ün dagarcıgını çalmak için, kıyafetini degistirdi. Sırtına hırka giydi, basını da tıras ettirdi.
276. Hepimiz bir agacın dalları gibiyiz,
senin askın ise onları sallayıp duruyor.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. II, 928)
• Binlerce mukaddes can, senin yüzüne feda olsun! Dünyada hiç bir kimse, senin gibi bir güzel görmemistir. Senin
gibi bir güzel de analardan dogmamıstır.
• Senin gibi bir güzelin sevgi tuzagına düsen asıgın basına binlerce rahmet saçılsın.
• Herkes senin yüzünün güzelliginden, yahut da huyundan, ahlakından bahsedip duruyor. Zaten senin gibi hem
yüzü güzel, hem ahlakı giizel nerede görülnıüstür
• Gönlüm büyü ipligi gibi binlerce dügümle baglanmıstı. Senin güzel gözlerinin büyüsü ile hepsi de çözüldü.
• Askın iki gözü de senin sevgin ile yüceleri görmeye basladı. Sen, talebedeki ! gücü, kuvveti, üstaddaki hüneri,
sanatı seyret!
• Gönül, ask, beden; her üçümüz hep beraber senin huzurunda oturmus kalmısız. Biri yıkık, harap; öbürü mest,
kendinden geçmis, kendini kaybetmis bir halde. Bedenin gönlü ise, senin huzurunda oldugu için neseyle dolu.
• Bunların her üçü de senin emrinde, senin hükmündedirler. Dilersen onları ! güldürürsün, dilersen aglatırsın.
Hepimiz bir agacın dalları gibiyiz. Senin askın ise onları sallayıp duruyor.
• Askının rüzgarıyla bazen sararır solarız. Bazen de yeserir, tazelesiriz. Güç, kuvvet senin. Bütün dilek senin, bizde
bir sey yok!
• Kerpicin, kayanın; baharın tesirinden ne haberi olacak Sen baharı çiçeklere, güllere, sümbüllere sor!
• Rüzgar eser, agacı dısından sallar, oynatır. Gönül agacının ise rüzgarı içeridedir. îçeride eser. 0 rüzgar, dostu
arastırır.
• Saçlarının gölgesinde gönlüm harap, mest, latif, hos ve hür olarak ne de rahat uyumus.
• Kıskançlıgın gönlümü uykudan uyandırdı. Gönül sıçradı, kalktı. Simdi mahmur bir halde feryatlar edecek, eyvahlar
olsun.
• Sen beni mest edince, yanıhrım, kendimi adam yerine kor, emîr sayanm. "Ne diye baskasının buyruguna
uyayım!" diye gurura kapılırım.
• Bir derde düstügüm zaman hep seni düsünürüm, seni anarım, seni duyarım, fakat dert gidince, seninle arama bir
perde gerilir.
• Akıl isin sonunu görmeye baslayınca, ask ona: "Ne olursa olsun geç, onun üzerinde durma!" diye seslenir."
277. Ask yol bulunca, hepimiz kötü huylanmızdan kurtulduk.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´iliin,
(c., 915)
• Gel ki, saraba düskün olanların ask sakîsi geldi. Çaresizlere haber ver; istedikleri çareye kavustular.
• Ask emîri geldi, saraphaneyi açtı. Akîk gibi olan sarabı kayalara bile tesir etti.
• 0 kayalardan binlerce süt, seker çesmesi akmaya basladı da, besikteki çocuklar bile, o çesmelerden gıdalandılar.
• Ask imam olunca, binlerce mescit cemaatle doldu, tastı. Minarelerden;"Namaz uykudan hayırlıdır!" sesleri
gelmeye basladı.
• 0 güzelin yüzünün günesi, yeryüzüne düsüp parlayınca Zühal Yıldızı yedinci kat gökten indi, o parıltıyı seyre geldi.
• Onun tacını gördük de, hepimiz Feridun olduk. Yıldızı dogup parlayınca hepimiz yıldız bilgini kesildik.
• Ask yol bulunca hepimiz soyunduk. Çırılçıplak olduk. Yani kötü huylarımızdan, nefsanî isteklerden kurtulduk. 0 ata
binerek gelince hepimiz yaya kaldık.
278. Yavasça aklın kulagına dedim ki:"înat etme, beni bırak git!"
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. 11,913)
• Gözümün nüru olan kisilerin kulaklarına söyle: "Yine tövbeleri bozma zamanı geldi."
• Gönül alan güzelimin bakısları, güzellik davulunu çalmaya baslayınca, tövbe eden, yemin eden binlerce kisi
tövbelerini, yeminlerini bozarlar.
• Madem ki, sevgili mesttir, haraptır, kendinden geçmistir. Gün de sevinç günüdür. Sen söyle, onlar, rindlikten,
sarhosluktan baska ne yaparlar
• Yavasça aklın kulagına dedim ki: "înat etme, serefini kaybetmeden git! Çünkü su anda Kaf dagı bile olsan, seni
kökünden söker atarım."
• Ey can mutrıbı, sen nese madenisin, haydi tamburu eline al; "Ten ten ten ten" diye oksamaya basla, çünkü sen
olmadıkça, sen, o güzel seslerinle gönülleri uyandırmadıkça, insanlar, tenden, bedenden ibarettir.
• Haydi gel, yüzük tası gibi asıkların halkasında yer al! Çünkü asıklann halkasında bulunmayanlar, çesitli belalarla
imtihan edilmektedirler.
Asıklar da, asık olmayanlardan daha fazla belalarla, musîbetlerle imtihan edilmektedir. Su var ki asık, o belaların
nereden geldigini bildigi için gelen belayı sevmektedir.
Fuzülî;
"Az eyleme inayetini ehl-i dertten, Yani ki çok belalara kıl müptela beni!" diye yalvarmıstı.
Seyh Galip merhum da;
"Asıkta keder neyler; gam halk-ı cihanındır" demisti.
• Asıkların canlarına and olsun ki, asık olmayan herkes mana bakımından ka-dın gibidir. Hem de bak da gör; onlar
ne çesit kadındır Onlar hakkında ne söylenir
Yanlıs anlasılmasın, Mevlana kadını küçük görmez. Fizikî bakımdan erkege göre zayıf olusundan böyle benzetme
yapıyor. Mevlana´nın kadın hakkındaki görüsü için, bkz. Sefık Can, Mevlana,, Sahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Nesriyat, tst.
1995, s. 87.
279. Su ne yaparsa yapsın susayan ona yüz kere razıdır.
Mefa´îlun, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 931)
• Ey ay yüzlü sevgili, gönlüme bir bak, gönlümde sen varsın. Bu yüzden gece gündüz gönlüme dikkat etmem, saygı
göstermem lazım.
• Senin gibi gönüllerde rahatlık, huzur veren güzel yüzlü bir sevgilisi olan nesesinden, mutlulugundan dünyalara
sıgmaz!
• Eger gönlümde bir gam varsa, bu senin neselenmen içindir. Eger avucum cömertlikte bulunursa; o cömertlik
benim degil, senin cömertligindir. Çünkü cömertlik duygusunu benim gönlüme sen verdin, bu sebeple veren ben
degilim, veren sensin!
• Benim bedenim; eli, ayagı olan bir süretten, bir gölge varlıktan ibaret oldugu için, ruh olmadıgı için senin güzel
hayalin hakîkati görmede, benden ürkmede, kaçmadadır.
• 0 essiz olan, o süreti görünmeyenin hayali, benim ve benim gibi yüzlercesinin gözlerini süretlerle, sekillerle
doyurur da, onları fani güzellere asık eder.
• Çıplak olan kisi günes ısıgını giyer de der ki: "Altın sırmalarla süslenmis elbise giyen kisi ne mutlu kisidir "
• Bedene günesin ısıgı vuran kisi, yani ilahi nurla aydınlanan asık, devlet kusu gölgesini arar mı
• Sunu iyi bil ki: "Nefıs Firavunu"nu öldüren "Ask Musa"sı, bu gönül sehrindedir. Sen onun asasını görmüyorsun.
Ama, onun asası elindedir.
• Onun derdi, gamı cefa etmez. Eger ederse helal olsun, su ne yaparsa yapsın, susayan ona yüz kere razıdır.
• Can ve gönül, su veren kisiye asık olursa, suyun cevri cefası ona safa gibı gelir.
• Seher vakti esen rüzgar, bahçede birkaç dalı kırarsa ne olur Bagın, bahçenin nesi varsa, o güzelim meyvelerin,
çiçeklerin meydana gelmesine rüzgar sebep olmadı mı
• Yeryüzü tam üç ay agzını kapar, hiçbir sey söylemez, susar; ama ilkbahar gelince, gönlünden neler çıkacagını,
neler bitirecegini bilir.
• Günese arkasını dönen kisi kendi gölgesini imam edinmistir. Kendi gölgesine uymustur. Bu yüzden onun namazı
namaz degildir.
280. Söz gökten inmistir. Söz Allah´ın sanatıdır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´ÎIün, Fa´ilün,
(c. II, 938)
• Söz, söz söylemeyi bilen, sözün kudretini anlayan kisinin yanında büyüktür. Söz çok degerli bir seydir. Çünkü söz,
gökten inmistir.
• Eger iyi bir söz söylemezsen, bin söz söylesen onlar söz sayılmaz. Fakat iyi ve yerinde söz söylersen, bir tek
sözün binlerce söz kadar degeri vardır.
• Söz perdesini kaldırsan da, söz ortaya çıksa, görünse, o zaman görür ve anlarsın ki, söz, Allah´ın san´atıdır.
• Söz, yüzünü gösterse, herkes ona gıpta eder. Bundan dolayı o, yüzünü gizIer, kendini göstermez. Ne mutlu o
kisiye ki, sözde sır sahibidir. Aklına geleni söylemez, sözün nereye varacagını bilir.
• Arstan yere kadar, zerre zerre her sey konusmaktadır. Yeryüzü de, anlayısta tıpkı arsa benzer.
281. Günes gibi herkese, her seye esirgemeden nurunu saç!
Müfte´ilün, Müfte´ilün,
.(c. II, 993)
• Her seyi besleyen, gelistiren ezelî nürdan sana fazlasıyla vermisler.
• Günes gibi her seye, herkese esirgemeden nörunu saç, onlara hosça bak! Çünkü onların hepsi de donmus gibidir.
Hepsi de senin ısıgına, hararetine muhtaçtır. Onları sen canlandıracaksın, sen yetistireceksin.
• Ey ilkbahar! Agaçlar insafsız deli kıstan perîsan olmuslar, solmuslar, sararmıslar onlara bir bak, onlara hayat ver!
• Dudagını aç da, Hz. îsa´nın; "Ölüyü dirilten dua"sını oku, çünkü; varlıklar cefa Deccalı yüzünden ölmüslerdir.
• Bugün herkesin mahmurlugunu gider. Çünkü herkes her seyi senin sarabından içmis kendinden geçmistir, onları
uyandır!
• Kıs mevsiminde agaçlar, bitkiler, baglarda ve bahçelerde bulunan bütün varlıklar, yokluk zehrini içmisler, yok
olmuslardı. Simdi, sen onlara ölümsüz yasayıs panzehirini ver, onları dirilt!
• Seher rüzgarı gibi gece perdelerini yırt, çünkü, hepsi de yüzlerce perde altında gizlenmis kalmıslardı.
282. Gönül, pencereye benzer, beden evi onunla aydınlanır.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat.
(c. II, 898)
• Ben; "Mest gönül nereye gidiyor " diye seslendim. Padisahlar padisahı;"Sus" dedi, "0 bizim yanımıza geliyor."
• Padisahım dedi ki, sen benimle beraber degil misin Senin harfsiz, sözsüz sesini içimde duyuyorum. Öyle oldugu
halde, gönlüm, saskın saskın dısanda nerelere gidiyor
• Dedi ki: "Gönül dedigin bizimdir, bizim balımız mülkümüzdür. Bizim destanımızın "Rüstem"i dir. Allah hakkında
yanlıs hayale kapılanlarla savasmaya gidiyor.
• 0 hangi tarafa gitse, talih de o tarafa gider. Hangi tarafa deme, o istedikçe istedigi tarafa gider.
• Bazen günes gibi feyizli nüru ile yeryüzü hazinesine dolar. Bazen de Hz. Peygamberin duası gibi gökyüzüne
yükselir.
• Bazen bulut memesinden, yeryüzüne lütuf, kerem, ihsan sütünü verir. Bazen de can gül bahçesinde seher rüzgarı
gibi eser, etrafa hos kokular yayar.
• Sen de gönlün izine uy, onun gittigi yerlere git, git de yesilliklerin, çiçeklerin kara topraktan nasıl bittiklerini, vefa
ırmaklarının durmadan nasıl aktıklarını gör!
• Dünyaya sekiller, süretler, nakıslar, güzellikler bagıslayan sadedir, sekilsizdir, süretsizdir. Herkesin eli, ayagı odur
da, kendisi elsiz, ayaksız gitmededir.
• 0 yanlıs bile yapsa, yaptıgı dogrunun dogrusudur. Cefaya dogru gitse, basımıza cefalar yagdırsa, ettikleri vefanın
da vefasıdır.
• Gönül, pencereye benzer. Beden evi onun yüzünden aydınlıga kavusur. Su beden her gün mezara dogru, yokluga
dogru gitmededir. Gönül ise ölümsüzlüge dogru yol almadadır.
• Gönül acaip bir sey! Yapayalnız gidiyor ama, bir taraftan fitneler koparıyor, Padisahların kanlarını döküyor, diger
taraftan barısı seviyor, herkesle anlasıyor,oluyor.
• Sevgilinin canımla, gönlümle bitmez, tükenmez macerası var! Hem de öyle gizli, örtülü degil! îste bak, suracıkta,
sizin önünüzde yürüyen gölge varlıgımda da gizlenmis olan, benim gönlümdür.
283. Hakîkatler günesine anlatıs bir perdedir.
Mefa´îlün, Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 921)
• Denizden buharlasarak meydana gelen sis, denizi göstermedig candan kopup gelen söz de cana perde olur.
• Hikmetten bahsetmeye girismek pek yüce, pek büyük bir isle ugrasmaktır. Fakat hakîkatler günesine anlatıs bir
perdedir.
• Dünya, köpük gibidir. Hakk´ın sıfatları denize benzer, fakat köpük, yani dünya, denizin rengine, güzelligine perde
olmustur.
• Köpügü gidermeye, ortadan kaldırmaya çalıs ki, denizin güzelligini görebilesin. Halbuki sen, denizin köpügüne
takılıp kalıyorsun. Bilmiyorsun, bilmiyorsun ki köpük denizi sana göstermemektedir.
• Dünyada gördügün süretlere, resimlere, muvakkat verilmis olan güzelliklere dalma, onlar hakkında düsünceler
yürütme! Gördügün resimler, süretler zamanla kaybolup giderler.
• Nasıl saçlar, sevgilinin yüzünü, gözünü örterse, güzelligini göstermezse harfler de sözün özünü örter. Bu yüzden
harf kabugunu kırmak gerektir.
• Sen her hayali, perdeyi açan bir sey sanırsın, o hayali gönlünden at gitsin. Çünkü asıl sana perde olan, o hayaldir.
• Su var gibi görünen, aslında yok olan, yokluk diyarı olan dünya Hakk´ın bir eseridir, delilidir. Fakat bu eser de, bu
delil de yaratıcının güzelligini örtmededir.
• Her ne kadar bu varlık, varlık madeni olan Tebrizli Sems´ten bir kırıntı, bir kesinti ise de, o kesinti cana perde
oluyor, asıl madeni göstermiyor.
284. Gül, bana bir kadeh getirdi de, "Sarap içer misin "dedi.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 934)
• Gül bahçesinde, kırmızı gülün bir hayhuyu var! "Geliniz, benim agzımı koklayınız, ne kokuyor " diye söylenip
durmada.
• Zaten bahçede bulunanların hepsi de mest olmus. Fakat gül kadar degil Çünkü onlar sadece birer kadeh içmisler.
Halbuki, gülün elinde sarap testisi var, durmadan içip duruyor.
• Madem ki yıl, sevinç yılı, gün de zevk günüdür. Böyle bir yılda, böyle bir günde askı kendine huy edinen herkes
mutludur.
• Ay yüzlü ebedî bir sakisi olan kisi neden bizim gibi gül bahçesini kendine yurt edinmez Meclisimize gelip; "îçiniz!"
emrini duyan cana, binlerce kutlu can feda olsun.
• Güle; "Kime gülüyorsun " diye sordum. "Iki kumalı çirkine "diye cevap verdi.
• 0 çirkin varlık yani dünya, binlerce kisinin ilkbaharını hazana çevirdi. 0 nun askla ne ilgisi vardır
• Gül bana bir kadeh getirdi de; "Sarap içer misin " dedi. "Elbette içerim, neden içmeyeyim Benim de bogazım
var, agzım var!" dedim.
• Zaten ilahî sarabı içmek için agza, bogaza ihtiyaç yoktur. Zerre zerre her varlıgın sarabı da, mezesi de gizli yoldan
ondan gelmiyor mu
• Diken; "Gülün, lalenin yüzlerce düsmanı var!" diye gayrete düsmüs de, ne fena halde mest olmus, ne sert huylu,
ne de eksi bir suratı var
• Hz. Müsa´nın tecellî duragı olan Tur Dagına bak! 0 sonsuz sarabı o kadar çok içmis ki, agzı yok ama, karnı çarsı
gibi genis.
• Bahar mevsiminde baglara, bahçelere git de; mest olmus agaçları seyret! 0 kadar içmisler ki, içtiklerini hos
kokulu çiçekler halinde dısarı vurmuslar.
285. "Bu güzelligi, bu hos kokuyu,
bu rengi kimden asırdın " diye güle sordum.
Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c,11,927)
• Bundan sonra bülbül, bahçede bizden bahseder. 0 gönüller alan, o benzeri bulunmayan sevgilinin güzelligini
anlatır durur.
• Rüzgar eserken sögüt agacının üstüne düsünce, sögüt agacı bu rüzgarın ondan gelen bir rüzgar oldugunu anlar
da neselenir, oynamaya baslar. Allah bilir, o oynarken havaya neler söyler
• Çınar, çayır çimenin derdinden birazcık olsun anlar da, genis ellerini açar. Onların dertten kurtulmaları, huzura
kavusmaları için, bir hosça duaya baslar.
• "Bu güzelligi, bu hos kokuyu, bu rengi kimden asırdın " diye güle sordum. Utancından yavasça güldü ama,
nereden asırdıgını hiç söyler mi
• Gül, bülbüllerin ötüsünden mest olmus, gülerek kendinden geçmis etrafa hos kokular yayıyor, ama, o benim gibi
içi yanık, harap degil! 0 sarhos halinde size nergisin sırlannı söylüyor.
• Sen, sırları duymak istiyorsan, sarhosların yanına git! Çünkü sarhoslar isin nereye varacagını düsünmeden,
utanmadan, çekinmeden sırları söylerler.
• Sarap, üzümün kızıdır. Kerem ve ihsan suyundandır. Agzını açmıstır. Cömertlikten bahsedip durmada, üzüntüsü,
kederi olanları, acı duyanları, neselendirmektedir.
• Bilhassa üzümün kızı olmayan, ars sarabı olur da kerem sahibi Hakk´tan gelirse, onun cömertligini, onun
keremini, onun lütfunu söylese söylese ancak onu yaratan söyler, baska kimse söyleyemez.
• 0 ars sarabı, arif kisinin gönlünde cosar, köpürür. Onun beden küpünün derinliklerinden dilsiz, dudaksız sana
seslenir, seni içmeye davet eder.
286. Ask hiçbir afetten, felaketten, beladan ders almaz.
Mefa´îlün, Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 937)
• Sevgilim, senin askın beni en yakınlarımdan vazgeçirtti. Zaten senin askın günahtan duygusunu kökünden söker
atar.
• Bu sebeptendir ki, ask, harap olustan, yıkılıstan baska bir sey degildir. Ask, hiç bir afetten, felaketten, beladan
ögüt almaz, ders almaz.
• Bu sebeptendir ki, askta ne malın mülkün; ne söhretin, saygının, yüksek mevkinin; ne evlat ve iyalin yeri vardır.
• Asıgın canı, ask kılıcını çekince, Teşekkür için onun önüne binlerce mukaddes can korlar.
• Hem ask havasına düs, hem de yıkılıp dökülmekten kork, hem nekes ol, sükür dudaklıya gönül ver; buna imkan
yok!
• Ask atesi gelip de, kendinden baska ne varsa yakıp yandırırsa, iste o zaman gönlünde ne varsa, yanınca sevin,
tatlı tatlı gül!
• Bilhassa, ezelden beri devam eden, sayıları, sevilen birisinin askı olunca bu ask!
• "Onu gördüm" diyorsan, Allah için olsun, su iki bas gözünü kapa da, gönül gözünü, can gözünü aç!
• Çünkü bu bas gözü ile bakısı yüzünden, iki dünyada da, senin gibi benim gibi binlercesi durmadan helak olur, kör
olur, gider.
• Gözüme onun yüzünden baska bir sey görünürse, iki gözüm de, kazmalarla, külünklerle oyulsun gitsin.
• Bütün insanların can gözleri bile mat oldu. Aciz kaldı. 0 boyu posu düzgün padisahın ululuguna, güzelligine
ulasmanın imkanı var mı
• Yazık, keske Hz. Ali´nin Hayber Kalesi´nin kapısını çekip kopardıgı gibi senin varlıgını da Allah çekip koparsaydı.
• 0 bahsettigimiz ülkeden binlerce yıl uzakta bulunan yerlerde bile onun bes vakitte çalınan nöbetini nasıl çalıyorlar,
gözlerinle görseydin!
287. Küfür insanhgın yüzünü karartmıstı.
Hz. Muhammed´in nüru imdada yetisti.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. II, 882)
• Küfür, insanlıgın yüzünü karartmıstı. Hz. Muhammed´in nüru imdada yetisti. Sonsuza kadar yasayacak olan
manevî saltanat geldi, ölümsüzlük davulunu çaldılar.
• Yeryüzü manen nürlandı, yesillere büründü. Gökyüzü sevincinden yenini, yakasını yırttı. Ay ikiye bölündü,
tamamıyla rüh oldu.
• Cihan tatlılıkla doldu ve beline mutluluk kemerini bagladı. Kalk, o ay yüzlü tekrar geldi!
• Dünyaya ait düsüncelere dalan bir çok baglarla baglanmıs olan akıl, bir gececik olsun ask padisahına kavustu.
Günah bagları ile baglı nefis, akla; "Benim bahtım karaymıs, ikbal, mutluluk senin kapına geldi." dedi.
• Asıkların gönüllerinden geçenleri bilen sır çavusu geldi, basını ayak yaptı, kalem oldu da kagıdın gönlüne, su hos,
tatlı, müjdeli haberi yazdı:
• "Ey tertemiz gönüller, ne zamana kadar topragın içinde sabredeceksiniz Haydi, mezarlarınızdan sıçrayın, çıkın,
size ilahî yardım geldi."
• Kıyamet davulunu çaldılar, mahser surunu, yeniden dirilme surunu üflediler. Ey ölüler! Vaat edilen yeniden dirilip
kalkma vakti geldi.
• "Kabirdekiler dirildiler çıktılar, gönüllerindekiler açıga çıktı" ayeti bilindi. Sür sesi geldi. Can da maksadına eristi.
Adiyat Suresi, 100/9-10. ayetlere isaret var.
• Dün gece, gökyüzünde parlayıp duran yıldızlardan bir gürültü duyulmustu. Neseli bir ses söyle haykırıyordu;
"Yıldızı pek kuvvetli olanların en kuvvetli olanı kainatı sereflendirdi."
• Kalk, devran bizim devranımızdır. Ask padisahı baskasının degil bizimdir! Madem ki, onun bakısı bizim canımızdır.
Bize müeyyed, sonu olmayan bir ömür geldi ulastı.
• Saki, renk vermeden, laf söylemden, sonu gelmez sarabı döktükçe döktü de Kaf dagı bile deve gibi oynamaya
basladı. Zîra alemde yeni bir yasayıs, yeni bir içki dernegi kuruldu.
• Yine ruh Süleyman´ı bizi sabah sarabı içmeye çagırdı. Belkıs´ın sınandıgı billür dösenmis saray bize de göründü.
"Neml Süresi, 27/44. ayete isaret edilmektedir. Bu ayette, Belkıs´ın Hz. Süleyman´ın hazırlattıgı billur köske girmesi
anlatılır.
• Din cesetçilerinin inadına, rahmet kapısından kovulmus seytanın körlügüne ragmen agrıyan gözlerimize gönül ve
can sürmesi geldi.
• Mahrem olmayanlar anlamasınlar diye dilime kilit vurdum. "Ey çalgıcı, kalk, sonsuz isret vakti geldi!" diye sen
haber ver, sen söyle!
288. Ask benim yüzüme binlerce nükteler yazdı;
eger asıksanız, gönlümün halini yüzümden okuyunuz!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 926)
• Eger bilmiyorsanız, bilin ki; "gerçek sevgili" can Kabe´sidir. Ne tarafa giderseniz gidin, nerede bulunursanız
bulunun, mutlaka ona dönün, yüzünüzü ona çevirin!
• Eger siz, aleme beden iseniz, o candır. Yok eger siz aleme can iseniz, bütün canların canı odur.
• Bu gece; "Feda olacak can kimdir " diye birisi geldi. Bunu duyunca canım yerinden sıçradı, "Bu canı veresiye
degil, pesin olarak alın!" diye haykırdı.
• Ask, benim yüzüme binlerce nükteler yazdı. Eger asık iseniz, gönlümün halini yüzümde görün de okuyun.
• Ötelerden her an asıklara gelen bu kadeh, nasıl bir kadehtir Eger yigit bir insansanız, siz de bu kadehi alın için!
• Canınız sıkıldıysa, hayattan bıkıp usandıysanız, ask bagdır, bahçedir, seyran yeridir. Yorulup yolda kaldıysanız,
onun sevgisi asil kanlı bir Arap atıdır.
• Mihnetlerle, eziyetlerle dopdolu bir kırba (=su kabı) olan onun adı, beden´dir. 0 kırbayı kırın da, her seyden
kurtulun gitsin!
• Kafese konmus bir kus gibiyim. Tebrizli Sems´e olan düsmanlıgınızdan ötürü kafesimi kırın, beni bırakınız!
289. Rüzgar, tozlan havaya kaldırdıgı zaman, o tozlardan bir ses,
bir feryat duyarsan, o tozda benim bir zerrem vardır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fa´îlün,
(c. II, 922)
• Ask, öpmek, kucaklamak hevesine düsünce, ey can, kimde karar kalır, kirnde karar kalır
• Padisah avlanmaya çıkınca, av yeri neselenir, sereflenir, güler. Fakat padisahın kendisi bir güzelin avı olursa, ne
dersin Artık ne olur
• Gönlüm, mahmur gözlerin mesti olunca, benim mahmurlugumu bin kadeh sarap bile gideremez.
• Ölüp toprak oldugum, topragımın da zerre zerre dagılıp gittigi zaman, her zerrem yine o essiz sevgiliye asıktır..
Onun ´askıyla titrer durur.
• Rüzgar, tozları havaya kaldırdıgı zaman, tozlardan bir hayhuy sesi duyarsan bil ki, o tozda benim bir zerrem
vardır; aglayan, feryat eden odur.
• Ah, senin ay yüzlü sevgilinden utandıgın gibi, ben de "ah"tan utanırım. Benim gönlüm "ah" etmekle rahatlar.
• Zamanede sabretmekten daha iyi bir sey yok. Fakat, sana sabretmek pek büyük bir suçtur! Utanılacak bir haldir!
290. Hz. Yüsuf´un kardeslerinin bagıslanması için duası.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 929)
• Kim, o güzel yüzün askından tevbe ederse, dilerim tevbesi kabul edilmesin
Seyh Sadî hazretleri de;
"Senin güzel yüzüne bakmanın hata oldugunu kim söyledi Aksine senin güzel yüzüne bakmamak büyük bir
hatadır!" diye buyurmus.
• Allah´a binlerce hamd, binlerce sükür ki, senin askın bütün dünyaya kanat açtı.
• Senin güzel yüzünün sabahına kavusmak için, ihtiyar dünya, bir ömürdür seher vaktinde evrad okuyor.
• 9sitmistik ki; Hz. Yüsuf tam on yıl, geceleri uyumamıs da, Cenab-ı Hakk´tan kardeslerinin affedilmelerini niyaz
etmis.
• "Allah´ım!" dermis; "Onların günahlarını affetmezsen, bu dua kapısını yüzlerce feryatlarla sarsar yıkarım, su
aleme velveleler salarım.
• Allah´ım; onların günahlarına bakma, düsünmeden isledikleri hata yüzünden çok pisman oldular."
• Geceleri hep ayakta durup yalvardıgı için, tabanları sismis, gözleri yanmaya, agrımaya baslamıstı.
• Derken, Meleküt Alemi´ne bir feryat düsmüs. Melekler feryada baslamıslar. Nihayet lütuf denizi cosmus, zorluklar
çözülmüs.
• 9ste ermislerin, velîlerin, gece gündüz çalısıp çabalaması böyle olur. Halkı belalardan, bozgundan, bunalımdan
onlar kurtarırlar.
• Bitmeyen hazineler bagıslarlar. Gidip gidip gelmeyen dertleri, kökünden giderirler; yırtık, pırtık eski hırkaları
soyarlar, atlas elbiseler giydirirler.
291. Düsünceleri gönlünden at gitsin, çünkü düsünce gönle tuzaktır.
Mefa´îlün, Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 907)
• Sevgilim, su zavallı gönlümü, senin ayrılıgının eline verme, kendini senin ugrunda feda edeni öldürme, bu
davranıs sana yakısmaz!
• Lutfettin, keremlerde bulundun. Layık olmadıgım halde beni begendin, sonra benden uzaklastın. Ey vefalar eden
azîz varlık, bu cefalar sana yakısmıyor!
• Gönül gibi sen tamamıyla yüzden ibaretsin. Gönülde arka yoktur. Arkanı bize dönme, bizden yüz çevirme, bu hal
sana yakısmaz.
• Bulusmamıza dair diller döktüm, yalvardım, yakardım, ricalarda bulundum. Lütfun "Peki!", dedi "Evet!" dedi.
"Peki!", "Evet!" dedikten sonra "Neden "demek sana yakısmaz.
• Sen çok tatlı bir varlıksın, sekerler, ballar madenisin. Sekerler, ballar, tatlı diller; acı sözler söylemez. Bu sebeple
yüzümüze karsı acı sözler söyleme, bu sözler sana yakısmaz!
• Her biri can gibi olan güzel sözleri söyle, bu gece vakti çırag´ı gizleme, bu hal sana yakısmaz.
• Bedeni yıpratıp harap eden gamın ne bedenin içinde, ne de dısında. Gam, öyle bir atestir ki, yeri yoktur.
Nerededir, bu söz sana yakısmaz!
• Gönlümü, neliksiz, niteliksiz, nasıl oldugu bilinmeyen Hakk Alemi´nden;
hayalimi de aynı alemden olan gönlümden; beni de bu iki misafir arasından ayırma, bu davranıs sana yakısmaz!
• Evin kapısını kapama, süfîlere iltifat et; "Haydi içeri geliniz!" de. Yalnız basına oturup turunç yeme, bu sana
yakısmaz!
• Ey gönlüm, düsüncelere karsı uykuya dal! Düsünceleri gönlünden at gitsin! Çünkü düsünce, gönle tuzaktır.
Cenab-ı Hakk´ın huzuruna her seyden ayrılmadan, her seyden kurtulmadan gitme! Bu sana yakısmaz!
292. Su anda sen "beden kabri"nin içindesin, bundan senin haberin yok!
Mefa´îlün, Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 909)
• 0 öyle bir padisahtır ki, topraktan padisahlar yaratır. Bir iki dilencinin hatırı için kendini dilenci yapar.
• Ölünün yanından geçer, ona can verir. Derde bakınca, derdi deva haline getirir.
• Rüzgarı üsütür, dondurur. Sonra onu su haline getirir. Suyu kaynatır, hava.yapar.
, • Dünyaya hor bakma, çünkü fanidir. Sonunda o bu fani dünyayı da "beka", (ebedîlik) haline getirir.
• Gönülde binlerce kilit olsa bile korkma! Sen ask dükkanını arastır, bul! Orada gönüller anahtarı vardır!
• Biri var ki, kalemsiz, fırçasız bu dünya puthanesinde bizim seyretmemiz için binlerce güzel resimler, tablolar
yapıyor.
• Bizim için binlerce Leyla resmi yaptı ve binlerce Mecnun resmi yaptı. Allah´ın kendisi için yaptıgı bu resim ne güzel
bir resimdir!
" Al-i Imran Suresi, 3/27. ayete isaret var.
• Gönlün demir gibi sert bile olsa aglama; kereminin cilası onu parıl parıl parlayan bir ayna haline koyar.
• Dostlardan ayrılıp mezara, toprak altına gittigin zaman yılanlardan, karıncalardan sana güzel yüzlü dostlar yapar.
• Bak su anda sen, yasıyorum sanıyorsun. Aslında, sen beden kabrinin içindesin, o sana bu beden kabrinin içinde,
zaman zaman ne gönüller kapan hayaller yaratıyor. Ne güzel tablolar yaratıyor, ne hos resimler çiziyor.
• 0 bunları nerede yapıyor, yaratıyor "Kimsecikler laf etmesin" diye o is yurdunu gizlemis. 0 büyük yaratıcıyı, o
essiz san´at sahibini bulmak için gögsünü yarsan bile, içeride hiç bir kimseyi bulamazsın.
• Küçük iki yag parçası içinden akıp gelen, su iki nur ırmagına, gözlerine bak da onun asayı ejderha haline
getirmesine sasma!
• Su iki kulagına bak, sözleri içeri çeken kehribar nerede Ne sasılacak bir yaratıcı ki, iki deligi sözleri çekip alan bir
kehribar haline getirmede!
• 9lahî binaya, beden sarayına canı çagırır, onu saray sahibi eder. Sonra o saray da oturanı çekip alınca, o saraydan
yine bir baska saray meydana getirir
• Saray sahibinin bedeni kabre, yer altına alınmıstır. Ama, gönlünü de Allah´a yurt olarak vermistir.
"Bu beyitte; "Allah yere göge sıgmadı, mümin kulunun gönlüne sıgdı." hadîsine isaret var.
293. Benim gözüme hiç bir güzelin güzelligi görünmüyor.
Mefülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa-ilat
(c. II, 878)
• Günesli havalarda ova ne kadar hostur. Ne kadar hos görünür! Güller açtıgı zaman da gül bahçesi çok güzeldir.
• Gördügümüz su günesten baska bir günes vardır ki, onun fermanı, onun emri, onun hükmü ile bizim bu
günesimiz is görmekte, nurlar saçarak gökleri . dolasıp durmaktadır.
• Sevgili mal verene, altın bagıslayana kendini öptürmez. 0 ask derdi ile sararıp solan gerçek aska yanagını uzatır.
• Kanat çırparak uçusan su dudu kuslarına bak! Kendilerine seker veren bir seker dudaklıya dogru uçup giderler.
• Dünyada herkes bir seker dudaklıyı seçmis ve sevmistir. Bizim de bir seker dudaklımız vardır ki, o da bize
bambaska sekerler verir.
• Bizim de öyle bir seker dudaklımız vardır ki, sekerler ondan seker dilerler.
•Bizim öyle bir padisahlar padisahımız var ki, bize saltanat bagıslar, zaferler verir.
• Eger padisah ogluysan, himmetini yücelt, padisahın sana taç bagıslamasını, kemer kusatmasını yeter bulma!
• Elbiseni çıkar, soyun, kos, ab-ı hayata dal da topraktan yaratılmıs olan varlıgın sana yakutlar, inciler versin!
• Aska dogru kos! Sana gelip geçici olan güzelligi gösterip, sana dert veren, kan aglatan sevgiliden çekin!
• Su dünyada benim gözüme hiçbir güzelin güzelligi görünmüyor. Çünkü, ezel nakkası, can bedenine gayb
aleminden sekiller vermede, onu bir baska çesit süslemededir. Ben o güzellikleri, o süsleri görmek isterim.
• Aklı, kendisine kevser suyundan haber veren kus, nasıl olur da kör kuslarla beraber acı su içer
• 9ki gözümüzü de Hakk kendi güzelligi ile doldurdu. 0 öyle güzeller güzeli ki, "Ay" bile onu güzelligini görse, hemen
ugrunda, canını feda eder.
• Diinya güzelleri bile, onun dilencisinin gözüne toprak gibi görünmede, Allah´ın görüs kabiliyeti verdiği göz, nasıl
olur, nasıl görür; bir düsün!
294. Korku ve Ümit
Mef´ülü, Fa´ilatü, Mefa´îlii, Fa´ilat
(c. II, 876)
• Ne zamana kadar, ümit ve korku arasında çırpınıp duracagım Ne zamana kadar, umarak ve korkarak hırkamı
yırtacagım. Ey saki, sen bana, ümitten de, korkudan da kurtulmam için ask sarabı sun!
• Dıisünceleri, kaygıları yakıp yandıran ates dolu kadehi önüme getir bana sun çünkü, basımda ümidin de korkunun
da getirdigi düsünceler var, üzüntüle rvar.
"Mevlana´nın bu beyiti Ahmet Hasirn´in Piyale´sini hatırlattı: "Ates doludur, tutma yanarsın, / Karsında su gülhan
piyale
•Gamlar, kederler lüfunda bogulmamak için ümit ve korku demirini atmıs i ekliyoruz. Gel, Nuh´un gemisi gibi olan
kadehini yürüt, sun, bizi mest et bizi bizden al da kurtar!
• Kevser suyunun bile asık oldugu bu îlahî sarabı bana sun! 0 sarapla benirn susuzlugumu gider! Çünkü ümide ve
korkuya kapılmısım da kevser hevasına düsmüsüm.
• Halil îbrahim (a.s.) gibi atesin ta içindeyim. Azer gibi ümidlere kapılmısım,korkulara düsmüsüm de ümitlerden,
korkulardan put yontmadayım; o sarabı bana gönder, beni kurtar!
295. Bir gülün askı ile rüzgar gibi her taraftan kaçıyorum.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 900)
• Onun lütuf etegini tut, hem de sımsıkı tut ki, birdenbire kaçmasın! Fakat su tuttugunu ok gibi çekme ki, fırlayıp
kaçmasın!
• 0 ne akıl almaz isler yapar, ne nakıslar, ne san´at eserleri ortaya koyar. Sekillerde, süretlerde görünür, ama
kendisi can yolundan kaçar gider.
• Sen onu göklerde ararsın, ay gibi suyun üstüne düser, orada parıl parıl parlar. Sen onu bulabilmek için suya
girersin. Bu defa o gökyüzüne kaçar.
• Sen onu mekansızlık aleminden ararsın, o izini sana mekan aleminde gösterir. Mekan aleminde aramaya
çalısırsın, o mekansızlık alemine kaçıverir.
• Süphe kusunun bedeninde, tez giden ilham habercisi yoktur. Bu sebeple ondan, dogru haber alınamaz. Sunu iyi
bil ki, yakîni bilen kisi süpheden kaçar.
• Usandıgımdan degil; korkuya kapılır, sundan bundan kaçarım. Çünkü o pek latîf olan sevgilim, sundan bundan
kaçar.
• Bir gülün askı ile rüzgar gibi her taraftan kaçıyorum. Benim gönül verdigim bu gönül, sonbahar rüzgarının
korkusu ile gül bahçesinden kaçan gül degildir.
• Adını söylemeye niyet edince öyle kaçar ki: "Filan kaçıyor!" demeye bile imkan bulamazsın.
• 0 senden öyle kaçar ki, bir kagıda resmini yapsan, resim bile kagıttan uçar gider, hatta gönülde nisanı bile
kalmaz.
296. Ben kavusma gününde simsek, ayrılık gününde de aglayan bulut gibiyim.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 924)
• Kutsal ruhlara benden selam söyleyin. Bizden önce gelip gitmis asıklara benden haber gönderin, haber götürün.
Merhum Yahya Kemal, Veda gazelini yazarken acaba Mevlana´nın bu beytini mi açıkladı:
"Dünyada bu iksîr ile mes´üd olan ervah,
Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler
Tekrar mülakî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ervaha selam olsun erenler"
• Ben vuslat gününde simsek gibiyim. Ayrılık gecesinde ise buluta benzerim. Söyle bakalım, sen bu iki karmakarısık
halden hangisindensin
• 0 günesin önünde ayın, yıldızın, mumun, kandilin adını anarsanız, Allah sizden hosnut olmaz.
• Onun askının matbahını bırakır da su zenginlerin sofrasına giderseniz, çanagınız bos kalsın, aç gözlü bir dilenci
olun.
• Siz gönül atesini nereden alabilirsiniz Ben size yol göstereyim: Salına salına hos bir sekilde yürüyüp giden
padisahlar padisahının atının nalından çıkan simsekten alırsınız.
• Sevgilinin bulundugu yere ölüyü götürseniz dirilir, oraya haram götürseniz helal olur.
• Onun askı, mademki canın ayagından binlerce bagı çözüyor; öyle ise, ne olur iki elimden de tutun, beni oraya
götürün.
• Ben bu gazelleri ask levhasından yazdım. Tebriz´in övündügü Sems´e bunları, bu kuldan bir armagan olarak
götürünüz.
297. însanın degeri ne ile ölçülür; bilir misin
Aradıgı seyle! însan neyi ararsa ona layıktır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 916)
• Yerden biten, bas kaldıran agaç ve yaprak sunu söylerler: Hocam, ne ekersen ancak onu biçersin.
• Sana sayılı olarak verilen nefeslerden eger son nefesin kaldı ise, asktan baska hiç bir sey ekme! Çünkü insanın
degeri neyle ölçülür, bilir misin Aradıgı seyle. 9nsan neyi ararsa ona layıktır.
• îki elini de kendinden, kendi varlıgından yıka, kendini görmekten, kendini begenmekten kurtul, kurtul da gel ask
sofrasına otur! Çünkü, su, temizlik için,elyüz yıkamak için yaratıldı.
• Sevgilisi kendi evine gelmek lütfunda, tenezzülünde bulunmusken, ev sahibinin evine gelmemesi, bos yere sagda
solda dolasması, o kisinin aptallıgıni gösterir
• 9nsan Hz. îsa olursa, elbette kosa kosa Hz. Meryem´in yanına gelir. Eger insan seklinde esek ise, eseklerin yanına
varır.
• Bir kisinin yol arkadası sakî olursa, o kisi ayık olabilir mi 0 içtikçe semirmez mi; gelismez mi
• Sana gizlice söyleyeyim; Gül neden gülüyor Onun sevgilisi avucunun içindedir. Hep onu koklar durur da, ondan
ötürü gülüp duruyor.
298. Diken Allah´a yalvardı da dikenlikten çıktı, gül oldu!
Mef´ülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II,871)
• Neseli bahar geldi. Rahmetler saçmaya basladı. Süs çiçekleri Hz. Ali´nin Zülfikar´ı gibi parıl parıl parlamaya
koyuldu.
• Yeryüzünün her zerresi, gökyüzünden gebe kalmıstı. Dokuz ay doldu da o yüzden hepsi de kararsız bir halde
kıvranıp durmada.
• Nar çiçegi dügümlerle doldu. Kat kat oldu. Dere, rüzgarın yaptıgı ufak dalgalarla zırhlara büründü. Ova
menekselerine kaplandı. Dag, lalelerle süslendi.
• Çiçekler öpüsme zamanı geldi diye dudaklarını açtılar. Gülümsemeye basladılar. Selviler birbirleriyle kucaklasmak
için kollarını açtılar.
• Gökyüzü de yıldızlarla süslenmis bir gül bahçesi gibi. Fakat o, gönül gül bahçesini görünce, yüzünü bulutlarla
örttü ve gönülden çok utandı.
• Diken; "Ey halkın ayıplarını örten Allah" diye yalvarıp duruyordu. Duası kabul edildi de dikenlikten çıktı, gül oldu.
Diken iken gül yanaklı, hos kokulu bir dilber geldi.
•Kıs mevsiminde ölenler tekrar dirildiler. Artık kıyameti inkar edenlere îtibar kalmadı.
• Allah´ın canlar bagıslayan lütfu yardım etti de "Bahçenin Ashab-ı Kehf´i"uykudan uyandılar.
• Ölüyken dirilen agaçlar, otlar, çiçekler! Siz, kıs mevsiminde neredeydiniz .Uykularında, rühların gittigi yerde
degil miydiniz
• Sizler, her gece duyguların uçup gittigi yerde, her gece rüyalarda görülüp seyredilen, varılıp beklenen
yerdeydiniz.
•Ay bile incelmis, erimis, tükenmis, bitkin bir hale gelmisti. Artık ısıgı kalmamıstı. 0 tarafa gitti de bedir haline
geldi, dolunay oldu. Nurlar saçmaya basladı.
• Su görünen bes duygu ile görünmeyen bes duygu, her gece usanmıs, yorulrnus, melül, mahzün bir halde
ayaklarını sürüyerek o aleme giderler de, seher vakti canlanmıs olarak kosa kosa kalkar yine bu aleme gelirler.
299. Zaman terzisi, hayat gömlegini hiç kimsenin boyuna uygun dikmemistir.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 869)
• Saman terzisi insanlara biçip diktigi, giydirdigi hayat gömlegini hiç kim-e, tam o kisinin boyuna uygun olarak biçip
dikmemistir.
"Seyh Sa´dî merhum, bir beyitinde söyle buyurmus:
"Bu dünyada herkesin kendine göre bir derdi, bir mihneti vardır. Hiç kimseye mutlu olmak belgesi verilmemistir."
• Etrafına dikkatle bak da gör; su dünyada binlerce ahmak, nefsanî arzularına uyarak, sehvete kapılarak, etek
dolusu altını yani yaptıgı ibadetlere,iyiliklere karsı kazandıgı sevabı seytana verip karsılıgında vicdan azabı, dert keder
satın almaktadır.
• Ey ölüyü "Benim canım!" diye seven, bagrına basan ahmak! Böylece senin ölüme mahkum, fanî bir güzele
baglanıp kalman, ilahî bir armagan olan ve bedeninde misafir olarak yasayan canı da gönlü de sogutur, üzer.
• Manen Allah ile beraber bulunmaya çalıs da fanî güzelleri, seytan hayallerini seytan nakıslarını bırak. Çünkü ecel
gelince hiç bir murada eıismeden onların hiç birine sahip olmadan, yapayalnız ölür gidersin.
• Rahatça yasaman için yayılıp serpilmis olan su dünya dösegine kurulup ayagını uzatma, çünkü dösek igreltidir.
Onu elinden alırlar, dürer kaldırırlar. Seni de mezara korlar. Bu hali düsün, kork!
• Sus artık, harfi, sözü bırak, gök kııbbesinin üstündeki meleklerin konuçtukları gibi sen de harfsiz, sözsüz konus!
300. Güzel yüzlü güller, dikenlere dogru gitmedeler.
Mefulü, Fa´ilal, Mefa´îlü. Fa-ilat
(c. II, 870)
• Gözüm segiriyor. Acaba sevgili mi geliyor Yüregim hızlı hızlı çarpıyor. Anlıyorum, gönlümü elemden alan
gelmededir.
• Bu hüdhüd kusu, Hz. Süleyman´ın ordusundan, su bülbül de gül bahçesinden uçup gelmedeler.
• Canına karsılık bir kadeh sarap satın al, yok eger müflis isen canını degil, kendini sat gitsin! Çünkü alıcı geliyor.
• 0 bekleyis kulagı, müjdeli haberler alıyor. 0 aglayıp duran göz de sevgilinin yüzüne kavusmada.
• Bagın, bahçenin perisanlıgı geçti gitti. Güzel yüzlü güller dikenlere gitmedeler.
• Asıgın; "Eyvah!" diye söylenmesi, sızlanması bos yere degildir. îste vuslat ordusu yola düsmüs de o "eyvah"lara
çare bulmaya geliyor.
• Çekinme, açıkça söyle! Su fani bedene ait istekler kaçtı gitti, çünkü Hakk´ın sıfatları gelmede.
• Ey bahçenin müflisleri, sonbahar yolunuzu kesmisti, varınızı, yogunuzu almıstı. îlkbahar sultanı ihsanlarda
bulunmak, elinizden çıkanları tekrar bagıslamak için yola düsmüs geliyor.
301. Bedenimizin bütün cüz´leri su ten mezarına defnedilmis ölü gibidir.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 862)
• Basîret buragına binerek ask yoluna düsenler yani gönül gözlerini açarak yolculuga çıkanlar, bulutsuz ve tozsuz
olarak, o "Ay" yüzlü güzeli manen görürler.
• Sehvet tohumunu atese atanlar, yani sehevanî isteklerden, nefsanî arzulardan kurtulanlar, asılması çok zor olan
su dünya tuzagından bir hamlede kurtulurlar.
• Su sagır tabiat gürültüsünden geçerler, o tarafa giderler de, mana dostlarının meclisine varırlar, gül bahçelerinde
yer edinirler.
• Yüzsüz, edepsiz, tabiat kullarının ayaklarını baglarlar. Ruh padisahları bu mahallede onlara bas gösterir.
• Bedenimizin bütün cüz´leri, su ten mezarına gömülmüs bir ölü gibidir. ask süru üfürülse de, bu ölü dirilip
mezarından bas kaldırsa...
• Senin sehvetin bakır gibidir. Ermisler ask nüru ile bakır halindeki varlıgını altın haline getirirler.
302. Bir ev göster ki, orada onun çeragı yanmamıs olsun!
Mefülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 861)
• Bu güzel yüzlü sevgilinin bize yapmadıgı hiçbir iyilik kalmadı. Eger onun keremi size böyle yapmadıysa, bizim
suçumuz ne
• "0 güzel bize cefa etti!" diye söylenip duruyorsun. îki dünyada da cefa etmeyen güzeli kim görmüstür
• 0 seker vermediyse, onun askı seker degil mi Eger o vefa göstermediyse, onun güzelligi tamamıyla vefadır.
• Bir ev göster ki, orada onun çeragı yanmamıs olsun. Bir sofa göster ki, yüzü orasını senlendirmemis olsun.
• Bu göz ile o çerag ayrı ayn iki nurdur. Onun biri ötekine ulasınca, böylece iki nür birlesince, kimse onları
birbirinden ayıramaz.
• Ruh, sevgilinin güzelligini seyre dalıp kendinden geçince dedi ki: "Allah´ın güzelligini, Allah´tan baska kimse
göremedi"
" Molla Camî hazretlerinin bir beytinin tercümesi olan su meshur beyit, bu konuyu açıklar:
"Kendi hüsnün hüblar seklinde peyda eyledin
Çesm-i asıktan dönüp sonra temasa eyledin"
• Bu örneklerin her biri bir anlatıs, mugalata, bir yanıltıstır. Yoksa Hakk´ın (=Kusluk vakti hakkı için) diye
buyurması onun yüzünü kıskanmasından baska bir sey degildir.
303. Gönül, bahar mevsiminde çiçeklerle süslenmis her dalı,
gizli sevgiliden haber getiren bir dost olarak görür de,
sevgili vuslatını arar, sevgiliye gider.
Mef´ulü, Fa´ilatü. Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. 11, 864)
• Bülbüle bak, gül bahçesine gidiyor. Allık da sevgilinin nar çiçegi gibi kırmızı olan yüzüne gitmede.
• Meyve tam olmus da artık kendinden geçmis, Mansür gibi daragacına asılmaya gidiyor.
• Çiçek açılmıs, yapraklanmıs, padisaha çiçekler saçmak için hazırlanmıs. Çünkü padisah da bahar mevsiminde
bagıslarda bulunmaya niyet etmis.
• Lale, gönlü dertle yanmıs rahip gibi kanlı gözyasları dökerek, dagların yolunu tutmus.
• Diken tam dokuz ay gülden ayrı düstügü için agladı, feryat etti. Gül onun vefasını gördü de yola düstü. Dikene
dogru hızlı hızlı gidiyor.
• Nergis bahçede sevgili ile görüsmekten bulusmaktan bahsedildigi için sasırıp kalmıs da bahçenin etrafını
seyrediyor.
• Sanki bahar; " (=Allah alıcıdır) müjdesini duydugu için, gül yola düsmüs alıcıya gidiyor
" Tevbe Süresî, 9/111. ayete 9saret var.
• Gül, gönlünün derinliklerinde Hakk´ın bu müjdesini bütün çiçeklerden daha fazla duydu da, gönlünü de, sarıgını da
attı. Herkesten daha çok kosmada, daha çabuk gitmede.
• Bahar mevsimi gelip de her sey yeniden canlanınca gönül, çiçeklerle süslenmis her dalı gizli sevgiliden haber
getiren bir dost olarak görür de, sevgilinin vuslatını arar, sevgiliye gider.
304. Ben, ask yüzünden öyle bir yere vardım ki, ask bile o yeri bilmez.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. II, 905)
• Ben ask yüzünden öyle bir yere vardım ki, ask bile o yeri bilmez. Akıl ulastıgım o yeri görünce kendinden geçti,
sasırıp kaldı.
• Binlerce zulüm, binlerce sitem geldi, çattı. Fakat akıl, bunların hepsinden de beni kurtardı. Eger akıl, askın ulastıgı
yere baglanıp kalırsa, söyle bakalım, bundan sonra beni kim kurtaracak
• Ey gönül, yoksa sen sarhos musun ki, gönlünü akla verdin, akla baglanıp kaldın! Onun kendisinin bile oturacak,
yerlesecek bir yeri yurdu yok, seni nereye oturtacak
• Aklın meta´ı eserinden baska bir sey degildir. Ask ise, canlar bagıslar. Ask gezmeye çıkınca kendisine bakanlara
canlar bagıslar.
• Binlerce canı, binlerce gönlü, binlerce aklı bir araya getirsen, birbirine baglasan, dost etsen, ask seninle beraber
olmayınca, onların hiçbiri seni sevgilinin penceresine ulastıramazlar.
• Sevgilinin yüzüne ancak onun saçlarının tuzagına düsersen kavusabilirsin. Fakat yine de çalısmayı, çabalamayı
bırakma, çünkü çalısıp çabalama seni yetistirir, olgunlastırır.
• Basının yastıgı, Hakk´ın yardım esigi olan kisinin uykusunun kuluyum, kölesiyim. Çünkü o, hiç de uykuya dalmaz,
uyuyup kalmaz.
• Bir ceylanda arslan yüregi varsa, o binlerce ceylanı arslandan kurtarır.
.
305. Hiçbir can asktan canını kurtaramaz!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa-îlün, Fa´îlün,
(c. 11, 9Î8)
• Yesillikler, bahçelere güzellik, parlaklık verip kara topragın içinden çıkan çiçeklere, güllere çesit çesit renkler, hos
kokular bagıslayan yaratıcıya asık¦ olan kisi de benim gibi bir asıktır.
• Askın canına and olsun ki, yüzlerce burcun, yüzlerce kal´a bedeninin içinde bile olsa yine de hiç bir can, asktan
canını kurtaramaz.
• Arslan bile olsan, ask arslanları avlar. Fil kadar kocaman bir gövden olsa, ask gergedan olur, seni alt eder.
• Ondan kaçıp kurtulmak için derin bir kuyunun dibine insen, ask kova gibi seni tutar, boynuna ipini geçirir, yukarı
çeker alır.
• Sen kıl gibi incelsen, göze görünmemek istesen, ask kılı kırk yarar. Kebap olsan, ask sis olur, seni evire çevire
yakar, yandırır.
• Her ne kadar ask erkegin de kadının da aklını çeler, fıkrini elinden alırsa da, eminlik de asktadır, adalet de
ondandır.
306. Can balıgını denizin bin kere kucaklamasınm ne önemi vardır
Balık suya kanar mı
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün,
(c. II, 901)
• Ne olur sevgilim gelse, bir an için olsun beni oksasa da, bu yaslı agaç o babar yüzünden yeserse, gülse.
• Sevgilinin güzel hayali yanıma gelse; "Nasılsın " diye hatırımı sorsa da bu zayıf bedenim yeniden can bulsa,
yeniden hayata kavussa ne olur
• Ben onun büyüleyici bakısının oku ile yaralanmıs bir avıyım. Ne olur, bana acı(Zeker) yahut sevgi duyarak gelse de;
"Ey benim yaralı avım!" diye seslense.
• Onun askının kararsızlıgından ötürü, su üstüne düsmüs bos bir kase gibi çırpınıp duruyorum. Ne olur Bir testi
gibi ben de sevgilinin dudaklarına kavussam.
• Döktügüm gözyasları ile, su kara topragın kucagı la´llerle, incilerle doldu. Ne olur sevgili de bir kerecik olsun
vuslat istegi ile kollarını açsa, beni bagrına bassa.
• "Bana neden sikayet ediyorsun " dedi. Ben kollarımı binlerce defa açtım,seni kucakladım. Fakat can balıgını
denizin bin kere kucaklamasının ne önemi vardır Hiç balık suya kanar mı
• Gönlüm bana öfke ile bakarak diyor ki: "Artık sözü kısa kes, sözlerimdeki binlerce nükteden hiç olmazsa birini
dinlesen ne olur "
• Gönül ile ask, Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ebubekir gibi beden magarasının dostları. Magara dostlarının canları bir
oldugu halde adları ayrı olursa ne çıkar
• Tatlı bir narın içindeki taneler bin olmus, bir olmus ne önemi var Nar sıkılınca onlann hepsi bir olur ya, bu
yüzden taneyi saymak ne ise yarar Sayının degeri kalır mı
307. Çok dua ettim çok niyazda bulundum,o kadar ki,
bütün vücudum dua kesildi!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin,
,(c. II, 903)
• Sen beni istemesen de, gönlüm seni istiyor. Allah dilerse, sen de bir gün benimle barısırsın.
• Binlerce asıgın var. Hepsi de; "Acaba saadet ve devlet tahtına oturmak kime nasip olacak " diye can ve gönülle
seni aramadalar, seni istemedeler.
• Müflis ve yoksul bir asıgın senin askına tutulmasına halk sasırıp duruyor. "Padisahların bile gıpta ettikleri,
imrendikleri azîz bir varlıgı, bir dilencinin istemekte ne hakkı var " diyorlar.
• Fakat Allah´tan can isteyen bir ölüye sasma, gönlünü suya kaptırmıs olan bir susuza hayret etme.
• Bir körün göz nüru istemesine, bir esirin gözlerinden gurbet gözyasları dökülmesine sasma.
• Çok dua ettim, çok niyazda bulundum. 0 kadar ki, bütün vücudum, dua kesildi. Bu sebeple yüzümü gören benden
dua istiyor.
• Selam verdim, saygı gösterdim, bana; "Nasılsın " dedin. Kimya dileyen nasıl bakır olabilir
• Resim, ressam nasıl isterse öyle olur. Üzüm, ezilmeden sarap olabilir mi
308. Hamamcının güzelliginin tesirleri
Fa´ilün, Fa´ilatün, Fa´ilün, Fa´ilün
(c. II, 809)
• Ne tuhaf hamamcı, halvetten dısarı çıkınca, onun güzelligini gören hamamdaki resimler bir bir ona secdeye
kapanırlar.
" Bu gazelinde Mevlana güzelligin tesirlerini kendine has mübalagalı hos bir ifade ile anlatmaktadır. Kur´an-ı
Kerîm´de Yusuf Suresinin 12/31 ayetinde geçen; Hz. Yusuf´un giizelliginin etkisi ile Mısırlı kadınların ellerini dogramaları
hadisesini hatırlarsak bu beyitleri daha iyi anlamısoluruz.
• Hamamda, duvarlarda bulunan donmus, buz kesilmis resimler, hiç bir seyden haberleri yokken, hepsi de ölüyken,
güzel hamamcının gözlerinin ısıgı onlara vurunca, o cansız resimlerin hepsinin de gözleri bir nergis oldu.
• 0 resimlerin kulakları hamamcının kulakları yüzünden ask hikayeleri duymaya, gözleri onun güzel gözlerinin
tesiriyle görüs sahibi oldu, görmeye basladı.
• Sanki o resimlerin her biri güzellik sarabı içmis, mest olmus gibi neseyle oynamaya koyulmuslardı.
• Daha sasılacak seyler oldu. Resimler dile geldiler. Hamamın içi onların sesleriyle, naralarıyla doldu. Onların
hayhuylarından, onların gürültüsünden mahser yerine döndü.
• Resimler birbirlerini kendi yanlarına çagırmaya basladılar. Bir resim bir kösede kahkaha ile gülüyor. 0 burada
duvardan iniyor, ona dogru gidiyordu.
• Canlanan resimler, insanlar gibi güzel güzel konusurlar, güzelliklerini gösterirler; meshur olurlar, herkes onlardan
bahsetmeye baslar. Böylece, sana ve sevkate kavusurlar. Ama hiç bir resim hamamcıyı bulamaz.
• Hepsi de darmadagın olur. Hepsinin de önünde ve arkasında o vardır. Hepside canlar padisahını bilip tanımadan
onun ordusunun bulundugu yere kadar gelir.
• Cansız resimleri bu hale getiren güzelligin gücü, akıl almaz isler yapar. Gül bahçesine benzeyen her gönül, onun
yüzünün ısıgı ile güllerle dolar. Her fakirin etegi onun cömert avucuyla altınlarla dolar.
• 0 minbere çıkınca, sarap kadehi tasar, meyhane haline gelir. Mezarlardaki ölüler bile mest olurlar. Her agaç
Hannane diregi olur da ayrılıklardan sikayete baslar, aglar, inler.
• 0 güzel varlık, gözden kaybolunca, resimler yine cansızlasır, yine donarlar, buz kesilirler; gözleri görmez olur,
kulakları sagırlasır.
• Fakat o güzel tekrar yüzünü gösterirse, onların gözleri açılır. Baglar, bahçeler kuslarla dolar, çayırlar, çiçekler
yeserir.
• Haydi sen simdi, gül bahçesine git de dostları seyret! Ask masalları dinle! Bu anlatılanların arkasından can gelir.
Görüp seyrettiklerini sana tabir eder,yorumlar.
• Ey dostum, apaçık görünen seyler, nasıl söylenebilir Nasıl anlatılabilir Onu yazmak isteyen kalem, hokkaya
batar, mürekkebe bulanır, ama bunları yazamaz.
309. Senin güzel yüzünü gören, artık gül bahçesine gitmez.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 787)
• Yüzünün yaptıgını, günesin yüzündeki nür bile yapamaz. Askının ettigini mahserdeki karısıklıklar, kıyametler bile
edemez.
• Senin güzel yüzünü gören artık gül bahçesine gitmez. Dudagının tadını bilen de kadehten bahsetmez.
" Nesatî merhum bir beytinde söyle der:
"Baga sensiz bakamam, çesmime ates görünür,
Gül-i handanı degil, serv-i hıramanı bile."
(Sevgilim ben sen olmayınca baga bakamam, Can güller gözüme ates gibi görünür yalnız gül degil selviler bile.)
• Senin büklüm büklüm saçların gelince, misk artık kendi kokusunu agzına almaz, senin nürun görününce, akıl bir
daha yanlıs adım atmaz.
• Yedi kat göge sıgmayan güzelliginin parıltısı, askınla dertli, yaralı gönülden baska bir yere sıgmaz.
• Harap olan gönülde, sonsuzluk hazinesi gömülü oldugu içindir ki, o hazineyi düsünen Hakk asıgının yüzü, altın
gibi sararmaktadır.
• Ben bilmiyorum, sen söyle nedir o sey ki; güzelin bir bakısı ile gönül huzuru elde edilmesin
• Ben o tevbeyi bozduran güzelden bahsetmemek için tevbe etmistim. 0 güzelin saçının büklümünü gören bir daha
tevbe edemez.
• Aska verdigim deger, benim anlayısımın, idrakimin degeridir. Askın degeri bu degildir. Güzelim, incinin degerini
ancak inci biçen bilir.
• Ya Rabbî! Gönül senden bir sabır, bir tahammül elde etmezse ask atesinin nasıl yakıp yandırdıgı hikayesini aralık
vermeden kıyamete kadar söyler.
•Gölge varlıgımızı, bedenimizi toprakla müsavî tutanın, topragımızı yüzlerce Canla bir tutmaya gücü yetmez mi
310. Yalnız dünya isleri için kendinizi harcamayın,
ahireti de düsünün.
Fe´ilatün, Fe´ilatiin,, Fe´ilün
(c. II, 802)
• Mısır´ın Yusuf´u geliyor. Hepiniz ona ikrar veriniz. Onun Mısır ülkesinin padisahı oldugunu kabul ediniz. Yüzlerce
seker kamısı gibi salına salına geliyor. Onu alın götürün!
• Canı aska bırakın da hepiniz rüh olun, sonra asktan renk alın da sadaka olarak gül bahçesine sunun.
• Rindler, dostlar, hepiniz bir renk olarak, ücretlerini alın da çarsıda harcayın.
• Kafirlere, seriat sarabından bir kadeh verin de, onlarda küfürden de imandan da bir eser kalmasın.
• Ask sarabından önce su mest olmus, yanıp yakılmıslara kadehi verin de,, onların gönüllerini hos edin! Sonra da o
uyanık, aklı basında olan hocaya verin.
• Akıl pusudadır. Saga, sola bakmada, kusur aramadadır. Kusur arayan o ihtiyar yankesiciye büyük kadehle sarap
sunun, sunun da kendinden geçsin, kusur aramasın!
• Ates cinsinden olan sehvet, hiddet, söhret gibi duyguları, asıkların atesine atın, yakın! Elinizde ne varsa, onları, o
sırlar fitnesinin dünya sevgisinin basına verin, kurtulun!
• 9lahî ask sarabıyla mest olun, yıkılın kalın da, su dünya isleri için kendinizi bos yere harcamayın! Sevginizi
dünyadan da, ahiretten de alın, sadece ask isine koyulun.
• Delilik atesi, ilahî ask atesi, ayıplanmayı, kendini begenmeyi tutusturup yakınca, ele geçen bu lütfa, bu ihsana
basınızı da verin, sarıgınızı da!
• Evlerinizi bırakın, asıklar topluluguna girin. Elbiselerinizi satın, parasını meyhaneciye verin!
• Dünya malına karsı duyulan asırı istek, asırı özlem, bir örümcek gibi durmadan seni avlamak için ag örmektedir.
Bu sebeple süslü, kıymetli elbiseler giymek arzusunu, bedeni besleyecek nefis gıdaları, bas olmak, yüksek mevkîlere
geçmek hırsını, hepsini ask ugrunda feda edin de kurtulun!
311. Onlar, avuçlarına toprak alsalar altın olur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 775)
• Aman, aklını basına al, sehirde iki üç yankesici var. Onlar ne yapıp yapıp bir kolayını bulurlar, "ay"ın bile
basından külahını kaparlar.
• Onlar, iki üç rinddir. Gönülleri uyanık, kendileri mesttir. Onlar, öyle kendilerinden geçmislerdir ki, bir kavgayla, bir
patırtıyla gökyüzünü bile döndürürler.
• Onlar, öyle sıkı agızlıdırlar ki, bas vermedikçe sır vermezler. Sakîdirler, asıklara sarap sunarlar ama, sundukları
sarap, üzüm sıkılarak yapılan sarap degildir.
• Onlar, ruhun özledigi, aradıgı gayb alemindeki essiz güzelin dostlarıdır. Onlar, o essiz gayb güzelinin gözleri gibi
dalmıslar, hastalanmıslardır.
• Kendileri bir sekle, bir sürete bürünmüslerdir. Ama, sekillere düsmandırlar. Onlar bu dünyada yasadıkları halde,
iki dünyadan da bezmis, usanmıslardır.
• Günes gibi bütün gün görüs bagıslarlar, insanlara görme kabiliyeti verirler. Ay gibi, yıldızlar gibi bütün gece
gezerler, dolasırlar.
• Avuçlarına toprak alsalar, o toprak altın olur. Gece arpa ekerler, fakat gündüz bugday biçerler.
• Öyle güzellerdir ki, onlar olmadıkça gönül meyve vermez. Öyle baskandırlar ki, ne basları vardır, ne de sarıkları.
• Adam ol da git onların hizmetinde bulun! Çünkü onlar gerçekten adamdırlar. Onlardan baskaları insan sekline
girmis kurtlardır, insan yiyicidirler.
• Her ne kadar agız sözle dolu ise de, yeter, fazla söyleme; çünkü agızdan çıkan harf de, nefes de bizden
degillerdir, bize yabancıdırlar.
312. Biz ask atesi ile yanıp yakılmadaki ma´nevî lezzeti bulmusuz.
Fe´ilatün, Fe´ilatiü,, Fe´ilün
(c. II, 785)
• Biz ne sarap kadehi elinde bulunan varlıklı, tanınmıs kisilerdeniz, ne de sadece bir keçisi olan zavallı
müflislerdeniz.
• Biz ask atesi ile yanıp yakılmadaki manevî lezzeti buldugumuz için ab-ı hayatı bırakmısız da, ates pesinde
kosanlardınız.
• Biz, herhangi bir evin penceresinden içeri "ay" gibi ısıgımızı düsürürsek, o evdeki gece huyluların hepsi de kapının
yolunu tutarlar. Yani biz, hangi gönle manen girersek, o gönüldeki kötülükler, hosa gitmez hayaller kaçar giderler, o
gönül huzura kavusur.
• Felegin sarap kadehlerini kırdıgı ümitsiz kisiler, yüzümüzü görünce yeni bastan zevke, yeni bastan neseye
dalarlar.
• Kapıyı kapayınız, sarap sununuz! Senin askınla benizleri solmus, sararmıs asıkların kırmızı sarabı içme zamanı
geldi.
• Hakk asıkları, bir elleriyle halis iman sarabı içerler, öbür elleri ile de kafirin perçemini tutarlar.
" Bu beyitte, yaslı bir seyh oldugu halde savastan çekinmeyen, Mogollar´la savasa giren ve sehit olan Mevlana´nın
babasının seyhi Necmeddin Kübra hazretleri kastedilmektedir Nefehat mütercimi merhum Lami´î Çelebi, Mevlana´nın bu
beytini manzum olarak söyle tercüme etmis:
"Bir elden nüs idüp îman sarabın Bir elde perçem-i kafır tutarlar." (Nefahatü´l-Üns Tercemesi, s. 480.)
• Nerede bir çark dönüyorsa, onu döndüren su, biziz. Nerede bir buhurdan tütüyorsa, onun içinde yanan öd agacı,
biziz.
• Su mavi perdenin arkasında ay yüzlü bir güzel var. Gök kubbesinde bulunan bütün yıldızlar, onun yüzünün
nürundan nür alırlar, süslenirler.
313. Ask, bazen gökyüzünde kapılar açar.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 822)
• Ask, simdi merhamete geldi. Bize acıyor, bu gün bize, canlar canı can olmadadır.
• Ma´rifet günesinin ısıkları içinde titreyip duran her zerre Gayb Alemi´ni biliyor.
• Ask, kimya yapan, bakırı altın eden bir kimyadır. Hatta su topragı bile manalar hazine haline getiriyor.
• Ask, bazen gökyüzünde kapılar açıyor, bazen aklı merdiven ediyor.
• Bazen sarap gibi nese meclisi kuruyor. Bazen deniz gibi inciler saçıyor.
• Asık; "Lenteranî" (=Beni göremezsin!) sesini duysa bile yine ümitsiz olmaz, dostun askına güvenir.
• Ask görülmemis armaganlar getirmistir. 0 armaganları kabiliyetli kisilere dagıtır, durur.
• Ask, bu agıza ne tattırmıstır ki, lezzetinden dilsizlige özenir de susar
314. 0 padisahlar padisahı ne yaparsa güzel yapar.
Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. II, 820)
• 0 padisahlar padisahı ne yaparsa güzel yapar. Nasıl ki, incir agacı hep incir verir, baska meyve vermez!
"9brahim Hakkı hazretleri;
Hep isleri faiktir,
Birbirine layıktır,
Neylerse muvafıktır.
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Deme su niçin söyle!
Yerindedir ol öyle!
Bak sonunu seyreyle!
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler."
diye yazmıstır. (Dîvan-ı Ibrahim Hakkı, s. 192.)
• 0, her nerede iki zıddı evlendirmek isterse, onları sütle sekerin birlesmesi gibi çeyizler, evlendirir.
" Yemeklere tat veren tuz, klor ile sodyumdan ibarettir. Bunların her ikisi zehirdir."
• Onun nefesi ile ab-ı hayat kaynagı akar, o talkın verince ölü dirilir.
• Allah, her kuluna tek basına bir dünya bagıslar. îki alemde bunu yapan kimdir
" Her insan tek basına bir dünyadır. Hz. Ali;"Sen kendini küçük bir varlık zannediyorsun, sende büyıik bir alem var."
diye buyurmus. Bugün ilim ispat etti ki, her insanda bulunan hücrelerin sayısı, trilyonları buluyor, dünyanın nüfusu daha
on milyarı bulmadı.
• Kuyu dibinde onun adını ansan, zikretsen, kuyu dibi göklerin en yüksek yeri haline gelir.
• Eger bir kafir, onun askından bahsederse, onun küfrünü, bütün dinin nüru yapar.
• Bütün dikenleri nesrin gülü haline getirmek için, dünyanın dikenini asıkların yoluna koymustur.
• Sen bilmiyor musun Kim onun kusu olursa, pek mutlu olur da altın yumurtalar yumurtlar.
• Artık susayım da, bundan sonra gizli dua edeyim, fakat, padisah "Amin" derse, dua nasıl olur da gizli kalır
315. Hz. Ali ile Hz. Ömer birbirleriyle uzlasınca
rafızînin parmagı agzında kaldı.
Fa´ilatün, Pa´ilatün, Pa´ilat
(c. II, 810)
• Yine süt ile sekeri karıstırdılar. Asıkları da birbirleriyle bir araya getirdiler.
• Gece ile gündüzü ortadan kaldırdılar, günesi, ay ile birbirine karıstırdılar.
• Ma´sukların rengi ile asıkların rengini, altınla gümüsü birbirine karıstırdıkları gibi kanstırdılar.
• Hakk´ın ebedî baharı geldi. Kuru dallarla yas dalları birbirlerine karıstırdılar.
• Hz. Ali ile Hz. Ömer birbirleriyle uzlasınca rafızînin parmagı agzında kaldı.
"Rafızî; Hz. Muhammed´den sonra Hz. Ali´yi halife tanıyıp; Hz. Ebubekir, Hz. Omer ve Hz. Osman´ın halifeligini
kabul etmeyen Siilere Sünnîler tarafından verilen ad. Bu beyitte Hz. Mevlana, Sünnîlerle Alevîlerin beraberce kardes gibi
yasayacaklarına isaret buyuruyor.
• Hem bayram gibi Kadir gecesi belirdi, göründü. Hem de melek ile insanı birbirine kattılar.
• Onlara birbirlerinin dillerini ögrettiler. Bu ikisi de (melek-seytan) birbirinden nefret ettikleri halde, onları birbirine
kattılar, insan bedeninde beraber yasıyorlar.
• Birbirine zıt olanı, hayır ile ser ve kuru ile yas gibi birbirine kattılar.
• Ben agzımı kapadım, geri kalanını, sen söyle, çünkü bu bakısı o bakısla bir-lestirdiler.
"Mithat Beharî merhum;
"´Bu bakıs´la, Hz. Mevlana´nın bakısını; o bakıs´la da Hz. Muhammed´i kast diyor, dogrusunu Allah bilir.
316. însanlar, su var gibi görünen, aslında yok olan dünyadan azar azar gidiyorlar.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 819)
• îlahî ask sarabını seven, mest olmus Hakk asıkları azar azar geliyorlar.
• Gönül alanlar yola düsmüsler, nazlı nazlı geliyorlar. Gül yüzlüler de gül bahçesinden çıkmıslar, geliyorlar.
• Su hem var gibi görünen, hem de aslında yok olan dünyadan insanlar, fani varlıklar azar azar gidiyorlar. Rüh
aleminden de azar azar ebedî olan vaılıklar, ruhlar geliyorlar.
• Hepsinin etekleri altınlarla dolu, tıpkı maden gibi. Eli dar olanlara vermeye geliyorlar.
• Yaralı zayıf, ask yaylagında semirmis, sismanlamıs bir halde geliyorlar.
• Tertemizlerin canları, günes ısıgı gibi cennetlerden yüce olan mana gıü bahçesinden geliyorlar.
317. Gökyüzünü asıkların ahlarının dumanları kurmustur.
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 826)
• Ya Rabbî! Asıklardan hosnut ol, asıkların sonları iyi olsun!
• Asıklar, senin güzel yüzünle bayram etsinler, canları ask atesinde öd a gibi yansın, yakılsın.
• Kim; "Asktan halas olsun, kurtulsun" diye yalvarırsa, dilerim o dua göklere yükselmesin, kabul edilmesin.
• Görmez misin Ay bile asık olmus, içine ask atesi düsmüs de, sessizce, yalnız basına göklerde dolasıp durmada.
0, ask yolunda bir zaman ziyan eder, erir, incelir. Ask yolundaki ziyan, ne mutlu bir ziyandır. Aslında o ziyanın hepsi
kardır. Çünkü, eriyen, zayıflayan "ay", zamanı gelince bedir halinde dolunay olarak karsımıza çıkar.
• Asık olmayanlar, ölümden korkarlar. Ömürlerinin uzaması için yalvarırlar. Mühlet isterler. Asıklar ise; "Hayır,
hayır!" derler. Sevgiliye kavusacakları için "Ey ölüm, çabuk ol, gel!" diye niyazda bulunurlar.
• Aslında gökyüzünü, asıkların "ah"larının dumanları kurmustur. Bu dumanın sahibine; "Aferin, çok yasa!" de!
318. Hakk´ın kahrında lütuflar gizlidir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 821)
• Bir insanın gülmesi, Cenab-ı Hakk´ın o kula lütfünu, ihsanını anlatmada, hikaye etmektedir. Bir insanın aglaması,
feryat etmesi de Hakk´ın kahrından bir sikayettir.
• Dünyada birbirine zıt olan, aykırı olan bu iki haberin de, hal dilleri ile bir sevgiliden geldiklerini rivayet ederler.
Aziz Hüdaî hazretleri;
"Hostur bana senden gelen, Ya gonca veyahut diken! Lütfun da hos kahrın da hos" diye yazmıstır.
• Hakk´tan gelen lutuf, gaflette olan kisiyi öyle sasırtır ki, o Hakk´ın kahrını düsünmemek cinayetini isler de daima
gülecegini zanneder.
• Ötekine gelen kahır da ona ümitsizlik verir. 0 zavallı ye´se kapılır, bunalıma girer. 0 kahrın arkasındaki lütfu
düsünemez.
" Aslında kahırda ilahî bir lütuf gizlidir. Mevlana Dîvan-ı Kebîr´nin baska bir yerinde:
"Gamdan, kahırdan daha tatlı, daha mübarek bir sey olamaz. Bunun karsılıgı sonsuzdur. diye buyurmustur. (Dîvanı
Kebîr, c. VI, s. 265) Mevlana Mesnevî´de. de bu konuya bir çok , kere temas etmistir. (Bkz. Mevlana, Hayatı, Sahsiyeti,
Fikirleri, Ötüken yay., s. 270) Bır Mesnevî beytinde;
"Paha biçilmez akîk pislik içinde gizlendigi gibi, Hakk´ın kahrı içinde lütuf gizlenmistır. (Mesnevî, c. V, no. 1665) Baska
bir Mesnevî beytinde de;
"Onun hos olmayan tecellîsi canıma hos gelir. Gönlümü inciten, kıran sevgiliye canım" feda olsun." (Mesnevî, c. I,
no. 1771) diye buyurmaktadır.
• Ask, esirgeyen bir sefaatçidir. Ikisini de görür, gözetir, korur.
• Allah´ım, bu askı bize lütfettigin için sana sükürler olsun. Biliyorum ki, senin kahrında bize sonsuz lütuflar var.
• Sükürde kusurumuz olsa bile ask nankörlüge bile bakmaz. Onu bile hos görür.
• Bu ask, ya kevserdir, ya ab-ı hayat; ömre sonsuzluk vermede, insanı ölümsüz etmededir.
• Ask, Allah ile insan arasında bir peygamber gibidir. îkisinin arasında gelir gider, birbirinden haberler getirir
götürür.
• Yeter artık sus, bunu ayet ayet okuma, zaten ayeti de ask tefsir eder.
319. Herkes ayıptan, hatadan kurtulma pesinde;herkes bir hünerin avcısı.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 801)
• Burada bir zevk var, bir isret var; bu fırsatı kaçırmayın! Sizin tali´iniz varmıs; devlet, mutluluk ayagınıza gelmis.
Devletin basını kasıyın; ona saygılı davranın, onu rahat ettirin!
• Bu sütle siz seker gibi karısın, bir gönüllü olun, çünkü her ikiniz de naziksiniz, güzelsiniz, degerlisiniz.
• Tarlalarda kalmıs döküntü basakları, daneleri toplamak adamlık mıdır Böyle yapmayın; siz yüzlerce harmanın,
yüzlerce anbarın sahibisiniz.
• Onun güle, reyhana benzeyen etegine yapısın, siz bu gül bahçesinde beslenmis, onun hos kokuları ile
karısmıssınız.
• Su dünyada, bir çok renk gördünüz, sekil gördünüz, bir çok resimler, bir çok heykeller seyrettiniz. Onların hepsi
de cansız, hepsi de yasamıyor. Peki neden bütün dünya güzellerine ay gibi nurlar saçan sevgilimizi de böyle sanırsınız
• Siz evinin yolunu bilmez degilsiniz, çünkü siz vuslatın oglusunuz! Siz bu pazar yerindensiniz! Kalp ve geçer akçeyi
anlamaz degilsiniz!
• Siz ilk yaratılısınız da melekten dogmus bir melektiniz. Bugün neden böyle dilenci gibi sızlanıp duruyorsunuz
• Herkes ayıptan, hatadan kurtulma pesinde! Herkes bir hünerin avcısı olmustur. Siz can meclisinde bulundugunuz
halde, aklınız basınızda kalmıssa, bastan basa ayıpsınız, bastan basa hatasınız!
320. Asıklar meydanda ama, sevgili meydanda yok!
Fa´ilatün, Fa´ilfitiin, Fa´ilat
(c. II, 824)
• Asıklar meydanda dolasıyorlar ama, sevgili meydanda yok. Bütün dünyada böyle acaip bir askı kim görmüstür
• Gayb Alemi´nin sevgilisi etegini çekmeden, bize naz etmeden önce, gönül binlerce mihnetlere, binlerce belalara
ugradı, çileler çekti.
• Onun gül bahçesinden bir gül koparmadan önce, gögsüme yüz binlerce diken battı.
• Gönül ondan ancak cefa gördü, fakat yine de ondan vefa umdugu için, onun cefalarından ürkmedi, kaçmadı.
• Gönül ondan gelen elemi keremlerden, cefayı da vefalardan üstün tuttu.
• Sevgilinin dikeni bütün güllerden daha hostur. Kilidi de yüzlerce anahtar¦ dan daha güzeldir.
• Onun cevri, mutluluk topunu, devlet topunu kapmıstır. Onun kahrındaki zehirden seker kamısları bitmistir.
• Onun asıgı reddetmesi, istememesi, baskalarının istememesinden daha iyidir. La´l de, inci de onun tasına
uymustur.
• Tatlı yemekler, yaglı yemekler hosa giderler, sofralarda hos görünürler.t Fakat onlar fazla degil, bir gece senin
içinde kalınca igrenç pislik olurlar¦
" Tarihî su fıkra Hz. Mevlana´nın bu beytini açıkladıgı için sayın okuyucularımdan özür dileyerek almadan
geçemedim. Harun Resid bir gün Behlül-i Dana´ya; "Sen neden yalnız yasamayı tercih ediyorsun. insanlar içine
karısmıyorsun " diye sormus. Behlül-i Dana da; "Müsade eder misiniz, bir danısayım da geleyim." demis ve helaya
girmis azıcık bekledikten sonra gelmis. Harun Resid´e demis ki: "Pislikler bana dediler ki, ´Aklını basına al. sakın
insanların içine girme, bizler çok nefıs yemeklerdik, hos renkli, hos kokulu, tatlı meyvelerdik; insanların içine girdik de
bu hale geldik.´"
• Aklını basına al da, sen tatlıyı da, yaglıyı da askın sofrasından ye, askla gıdalan da gönlünün kanadı çıksın,
uçmaya gücün olsun!
• Bunlan bir tarafı bırak da düsün ki, ana karnındaki çocuk, ab-ı hayatı anasının kanından emmededir.
• Felegin dümdüz ettigi, selvi gibi uzattıgı o boyu, posu, sonunda yine felek, yay gibi büker, iki kat eder.
• Fakat askın verdiği boy pos uzar gider, arsı da geçer.
• Hayır, sus, sırları bilen her yerde hazır ve nazırdır. "Biz ona sah damarından daha yakınız."diye buyurmustur.
"Biz ona yakın olan sah damarından da yakınız." seklindeki Kaf Suresi, 50/16. ayete isaret var.
321. Asksız bedenin bası yoktur.
Fa´ilatün. Fa´ilatün, Fa´ilat
(c-. II, 828)
• Askın sırları kime görünürse, artık onun varlıgı kalmaz. 0 sevgili de yok olur.
• Yanan bir mumu günesin önüne koy! Sonra dikkat et, bak; o mum günesin ısıgı içinde nasıl yok oluyor
• Günesin önüne koydugun mumun nüru, hem yoktur, hem de vardır. Eserleri de öyle; hem yoktur, hem de vardır.
• 9ste su beden atesi de, rühun nürunda tıpkı böyledir. Bu ates hem vardır, hem de yoktur.
• Bir ırmak denize dogru akar, çaglayarak aslından ayrı düstügü için sanki aglayarak, basını tastan tasa çarparak
denize kadar gider. Denize dökülünce artık ırmaklıgı kalmaz. Orada yok olur gider.
• Arayanlar oldukça istenilen yoktur. Ama istenilen gelirse artık aramak bir ise yaramaz.
• Asksız beden, kendine bir külah arasa, bos yere aramaktadır. Çünkü, onun bası yoktur. 0 bastan basa sarıktan
ibarettir.
• 0 ansızın bir gül yüzlüyü görse, o zaman o sarık da ona diken kesilir.
• Basında bu sırlar bulunan kisi benim gibi Semseddin´in sevgisine düser.
322. Yalnız fareyi degil, birbirlerine düsman oldukları için kediyi de yakalım!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 813)
• Kedinin uykuya dalması, küçük bir fareyi cesaretlendirdi de, matbahda bulunan bir erzak sandıgını deldi.
• Matbahda çalısan küçük bir asçı çıragı gibi ben de o fareyi atese atacagım.
• Yalnız fareyi degil, birbirlerine düsman olduklan için kediyi de yakalayalım, yüzlerce alevler çıkaran kızgın bir
tandıra atalım, yakalım.
" Hz. Mevlana su üç beyitlik küçük siirinde pek büyük bir konuya temas etmektedir. Dünyada insanlar birbirlerine
düsman olarak yasamasınlar, birbirine düsman olanların yok olmaları daha evladır. Yüksek mevki´, yarıs, servet pesinde
kosanların birbirlerini insafsızca harcamaları insanlık degildir. Firüzanfer baskısı 810 numaralı siirinde de Mevlana, Alevî
ile Sünnî´nin birarada yasamalarından bahsetmistir.
323. Ok yaydan kurtulunca artık biz ona hakim olamayız.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün,
(c. II, 840)
• Sema´dan sonra o heyecanlar, o coskunluklar nereye gitti Ne dersin, sanki hiç bir sey olmamıs, yahut da olanlar
olmus, ama hepsi de yok olup gitmis.
• 9nkar etme; Hz. Müsa´nın asasına bak; o bazen asa, yani elinde sopa, bazen de bir ejderha oldu.
• 9nsanın su bedeni de bir bakımdan ejderhaya benzer. Sanki o ejderha, bir alemi yutmustur da, yuttugunu
gizlemek için dudagını dudagı üstüne koymustur. Sonra tekrar asa haline gelmistir.
• Yumurtaya benzeyen bir gevher deniz oldu. Deniz costu, köpürdü. Köpüklerinden yeryüzü, dumanından da
gökyüzü meydana geldi
Pussilet Suresi, 41/11.isaret var.
• Gerçekten de gizli bir atlı, çok kudretli bir padisah elbisesine bürünmüstür. Her an hamleler yapar, sonra yine
aslına dönüp gider.
• Bizden gizlendi ama, onu yok oldu sanmayasın diye, o bulundugu alemden ayrıldı, bir baska aleme gitti, göze
görünmez oldu.
• Her hal, her davranıs, her hareket beden yayındaki oka benzer. Ok, yaydan kurtulunca, artık biz ona hakim
olamayız. 0 kendi hedefine, kendi istegine dogru uçar, gider.
• Erkek ile kadının birbirlerine olan meylinden, sevgisinden ötürü kan costu, bir katre tohum oldu. 0 tohumdan bir
zerresi havalandı, böylece ötelerden, Gan aleminden gelen insan askerlerine havada bir çadır kurdu.
• Can aleminden insan askerleri gelince, akıl vezir oldu, gönül de padisah oldu, geçti tahta oturdu.
• Bir zaman sonra, gönül ezeldeki vatanını, can sehrini hatırladı. Orasını özledi, oraya geri döndü. Orda da yine
yokluk aleminden varlık alemine geri gitti.
" Mesnevî´nin IV. cildinin 3628 numara ile baslayan beyitleri, bu beyti açıklar gibi; "Bır adam yıllarca bir sehirde
kalır da bir an gözünü kapayıp rüya görmeye baslayınca, kendisini iyi ve kötü seylerle dolu bir sehirde bulur. Kendi sehri
hatırından silinir. Kendi kendine, burası yeni bir sehir, ben buranın yabancısıyım demez. Ne sasılacak seydir ki. ruh da
oturdugu, dogup büyüdügü yerleri hatırlamaz."
• "Manaların gelip gitmesi nasıl oluyor " dersen, uyku zamanındaki haline bak. 0 zaman, müskilini çözer, sana
gerçegi gösterir.
324. Süleyman karıncaların yanına gelse de, karınca Süleyman olsa ne olur
Fe´ilatün, Pe´ilatün, Fe´ilat.
(c. II, 836)
• Ey benim canım, bir gececik uyumazsan ne olur! Bir gececik olsun ayrılık kapısını çalmasan ne olur!
• Dostların gönülleri olsun diye bir gececik sabaha kadar uyumazsan ne olur!
• Etrafa güller saçsan da, senin yüzünden bütün dünyayı güller, reyhanlar doldursa, kaplasa ne olur!
• Senin gönül alıcılıgın ile, can bagıslamanla iki üç cansız canlansa ne olur
• Kadehi agzına kadar doldursan da, mahmurların baslarına döksen ne olur!
• Süleyman (a.s.) karıncaların yanına gelse de, karınca Süleyman olsa ne olur!
• Sus artık, perisanlıgı bırak da derlen toplan, bir konusmasan ne olur!
325. Hiçbir sey olmayan, bir seydir.
Pa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 831)
• Allah´ım, her zaman senin lütfun, kahrının arkasından gelir. Yoksa bu kahrı kimse çekemezdi.
• Mahmurluk vermeden, beni daima askınla mest et. Çünkü ben üzüm suyundan yapılan sarabın verdiği mestligi
istemiyorum.
• Biz bir kamıslıgız, sevgilinin askı ise atestir. Atesin gelip bizi yakmasını bek-! liyorüz.
• Bu kamıslık atesten su içer, yani atesle sulanır, atesle beslenir. Ona ates düstükçe, yandıkça tazelesir, yeserir.
• Biz ebede kadar, sevgiliyle yemyesiliz, ter ü tazeyiz. 0 öyle bir bahardır ki, arkasında kıs yoktur.
• Yok olalım, her seyden geçelim; çünkü yok olmak, var olan seyledir. Hiç yok, yok olur mu
• Hiçbir sey olmayan, bir seydir. Ölmeyen, sonsuza kadar diri kalan kisi varlıktan, benlikten ölen kisidir.
326. Ask yolunun duragı kanla yogrulmustur.
Fa-ilatün, Fa´ilatün,
(c. II, 830)
• Tertemiz, lekesiz rühlar, göklere dogru yükseliyor. Tortulu, kirli olanları da yerin dibine geçiyor.
• Gönül gözünü aç da ruhlara bak; nasıl geldiler, ne oldular, ne çileler çektiler, nasıl gidiyorlar.
• Madem ki, ask yoluna düstün gidiyorsun, etegini topla; çünkü bu yolun topragı kanla yogrulmustur.
• Görmüyor musun Lale, gül renkli etekligiyle gidiyor. Ama topraktan kanlara bulanmıs olarak bitiyor. Bas
kaldırıyor.
• Benim canım, o gönüle dogru kanat çırpıp gitmede; çünkü o, pek güzel, pek neseli, pek ölçülü gidiyor.
• Çünkü o can, Hakk´tan baska hiç bir sey istemedi. Su öbür can, hayvanî can ise asagılara, asagılıklara gitmededir.
327. Bizim ölümümüz, ebedî bir dügündür.
Fa-ilatün, Fa´ilatün. Fa´ilat
(c. II, 833)
• Bizim ölümümüz, ebedî bir dügündür. Onun sırrı nedir "0 tek bir Allah´tır."
• Evlerin pencerelerinden içeri giren günesin ısıgı, her evin içine ayrı ayrı pencereden girdigi için bölünür gibi
görünür. Ama bütün evlerin pencereleri kapanırsa bu bölünme, sayı ortadan kalkar.
• Bir üzüm salkımının üstündeki üzüm taneleri sayılabilir. Fakat o salkım sıkılırsa meydana gelen sırada sayı yoktur.
• Aslında ölüm, Allah´ın nüru ile diri olan kisinin ruhuna, beden zindanından kurtulus yardımıdır.
• Ölüp giden kisiye kötü deme, iyi de deme; çünkü onlar, iyilikten de kötülükten de kurtulmuslardır.
• Gözünü Hakk ugruna harca, herkesi kötü görme, görmedigini de söyleme, söyleme de gözüne bir baska göz, bir
baska görüs verilsin.
• Baskalarında ayıp görmedigin için sana verilen o göz, gözlerin de gözüdür. Hiçbir sey ona gizli kalmaz.
• Bir göz, Allah´ın nuruyla bakarsa, her seyi apaçık görür.
"beyitte su hadîsten iktibas var; "Mü´min, Allah´ın nüruyla görür.
• Her ne kadar bütün nürlar Allah´ın nüru ise de, sen hepsine birden .Hakk´ın nüru deme.
• Bakî olan, sonsuz olan nür Allah´ın nurudur. Fanî olan, geçici olan nür, bedenin sıfatıdır, cismin sıfatıdır.
• Ey Allah´ım, senin lütfunu, ihsanını görmüstür de onun için "göz kusu" senin ask havanda kanat çırpmadadır.
• 0 ötelere, göklerin de göklerine kadar yükselmistir de seni arayıp durmadadır.
• Ya ona cemalinden bir göz ver. Yahut da bu cür´eti, bu ayıbı yüzünden onu kapından kovma.
• Sen, canın gözünü her an aglat, fanî güzellerin boylarının, poslarının, güzel yüzlerinin tuzagından sen onu koru
Allah´ım!
• 0, uykuda senin yüzünden bir uyanıklık gördü. Gerçekten de bu, bir olgunluk rüyasıdır, dogru yolu bulus
görüsüdür.
328. Ey mana padisahı Selahaddin, sen bu süreti, bu bedeni bırakıp gitme de,
insanın gücünü, insanda neler bulundugunu meleklere göster!
Müstef´ilün, Fe´ulün,: Müstef´ilün, Fe´ilün,
(c. II, 852)
• Sekerden, tatlılıktan, lütuftan baska ne gelir Ay da nur bagıslamaktan, karanlık geceyi aydınlatmaktan baska ne
yapabilir
• Gül bahçesinde insanı hayran bırakan güzel renklerden, hos kokulardan baska ne olabilir îlkbaharda kabugunun
altına su yürümüs tazelesmis dalda yapraktan, çiçekten baska ne görülür
• Güzelligi yaratan güzeli manen gören göz ne hale gelir, Allah askına bir bak da anla!
• Biz kendimizi coskunluga, mest olusa, saraba düskünlüge vermisiz. Biz böyle olunca, artık, bizden bundan baska
ne gelir
• Sen de mestsin. Daha da fazla mest ol! Altsız ol, üstsüz ol, kendinden geç, hiçbir seyden haberin olmasın! Zaten
haberden ne çıkar!
• Bizde bir parçacık varlık kaldı. Sakî erce davran, böyle az sarap sunmaktan ne çıkar Sen bize o kırmızı saraptan
bol bol ver!
• Gül gibi gül renkli elbiselerle dısarı çıkalım. Mahmur olalım, deli divane olalım. Yatıp uyumaktan, yiyip içmekten
elimize ne geçer
• Ey mana padisahı Selahaddin, ey kamil insan! Sen bu süreti, bu gölge varlıgı bırakma, bu bedenden kurtulma, bu
alemden gitme de insanın manevî gücünü, insanda neler bulundugunu, insanın elinden ne geldigini meleklere göster!
329. Allah´ım gayb aleminin sakîleri bize mana sarabı sunsunlar!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 11, 812)
• Sonsuz olan mana saraplarının küpleri cossun, köpürsün. Ezel sarabını içenlere de afiyetler olsun!
• Temiz keskin gözlülerin kulaklarında hep senin ask küpelerin bulunsun!
• Dün gece sakîye; "Aklını basına al!" dedim. Sakîde bana; "Sen aklını basına al da ask sarabını iç, mest ol! Aklın
basından gitsin! Çünkü akıl, ask yoluna düsenlere bir ayak bagıdır." dedi.
• Allah´ım, Gayb Alemi´nin sakîleri mana sarabını sundukça sunsunlar da iki dünyadan da; "îçtikçe için!" sesi
duyulsun.
• Allah´ım sırrı daima örten "akl-ı küll" mest olsun da, ask sırrını örten yer de açılsın, kaldırılsın!
• Her seher vaktinde güzellik günesi, seher gibi örtüsüz bir halde kucaklara düssün!
330. Can kusum, aska dogru uçmazsa kanadı kırılsın.
Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. II, 827)
• Asıklara, dokuz gök de kul köle olsun! Asıkların devleti, mutlulugu ebedî olarak yasasın!
• Asıkların bagları, bahçeleri hazan görmesin! Daima yemyesil, ter ü taze kalsın! Asıkların günesi batmasın, her
zaman parlasın dursun!
• Ebedî ask sakîsi, kıyamete kadar elinde kadehi bize gelsin!
• Gönül bülbülü, ebedî olarak mest olsun, can tütîsi daima sekerler yesin!
• Can kusum, aska dogru uçmazsa kanadı kopsun, kırılsın!
• Ask, beni aglarken gördü de güldü. Dilerim bütün dünya, bu gülüsler yüzünden gülüslerle dolsun, dünyada
aglayan kimse kalmasın! Bütün insanlar, iyi kötü herkes gülsün, neselensin!
331. Arifler; sende bulunmayan sevgiyi yakalar,
sana getirirler, sen de asık olursun.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 804)
• Ey güzel; senin yüzünün hatlarından, benlerinden bir ferman, bir buyruk getirseler, benim su yaralı ve hasta
gönlüm canlanır.
• Asıklar, senin güzel hayalini rüyalarında görseler, aglayan gözlerinden nice seller meydana gelir, akar.
• 0 ne mutlu gündür, ne hos vakittir ki, sakîler elinden tutup seni bize misafir olarak getirirler.
• Seni gören süfîler, kamere benzeyen kaslarını mihrap sanarak secde ederler. Ariflerse; sende bulunmayan sevgiyi
yakalar, sana getirirler. Sen de asık olursun.
• Senin süh gözlerin insanı sasırtan cilvelere baslayınca, kafirler de müslüman olur, iblis de..
• Puta tapanlar senin günes gibi parlak yüzünü görseler, boyunun endamının güzelligine iman ederler.
• Ötelere, yüceler alemine senden az bir koku gitse, kutsal canlar, su dönen gök kubbenin üstünde oynamaya
buslarlar.
• Senin çenenin çukurundan ab-ı hayat getirdikleri zaman, can da, gönül de, her ikisi de senin sekerler kamıslıgına
feda olsunlar.
332. Herkesi, her güzeli denedim, senden daha hosa gider kimse bulamadım.
Fe´ilatü, Fe´ilatün,
(c. II,770)
• Herkesi, her güzeli denedim, senden daha hosa giden kimse bulamadım. Denize daldım, senin gibi bir inci elde
edemedim.
• Sarap küplerinin agızlarını açtım. Binlerce sarap küpünden tattım. Senin sarabın gibi agza, dudaga hos gelen,
insanın basını döndüren, insanı kendinden geçiren bir sarap bulamadım.
• Sasılacak seydir ki, gönlümde güller, yaseminler biterken; senin gibi latîf bir yasemin gögüslü kucagıma gelmedi.
• Senin pesinde kosma dilegimi, bir iki gün terk ettim. 0 zaman anladım ki, dünyada senden baska ulasamadıgım,
elde edemedigim hiç bir dilek yoktur.
• Sen öyle büyük, öyle essiz bir padisahsın ki, iki üç gün sana kul köle oldum da, öyle sereflendim ki, dünyada
hiçbir padisah kalmadı ki, bana kul köle olmasın.
• Aklım bana dedi ki: "Kalk, misafir gelmedi diye ayagı kırılmıs gibi ne oturuyorsun Kalk gökyüzü misafirlerine
dogru uç git!"
• Bedenimden gönül güvercinim çıktı, senin evinin damına dogru uçtu. Ben, arkasından "Gönül güvercinim gitti,
gelmez!" diye bülbül gibi feryada basladım.
• Sonra gönül güvercinimi yakalamak için doganlar gibi pesinden uçtum. Öyle havalandım, öyle yükseklere vardım
ki, benimle beraber ne devlet kusu, ne de zümrüd-i anka oralara gelebildi.
• Ey perisan beden, ey pisman olmus gönül! Her ikiniz de gidin, ikinizden de kurtulmadıkça, bana baska bir gönül
gelmedi.
333. Mezarımın yanından geçersen, ölmüs beden dirilmez de ne yapar
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. II, 835)
• Daima gülüp duran gül, gülmez de ne yapar Güzel kokular yayan misk kokan yapragını, yaprak gibi açmaz da ne
yapar
• Gülmekte olan nar, çatlayarak agzını açtıktan sonra derisine sıgmaz da ne yapar
• Karanlık gecelerde göklerde parıl parıl parlayan "ay", güzelliginden nazdan baska ne gösterir, nesini begendirir,
ne edebilir ,
• Günes parlamasa, nürlannı her tarafa saçmasa, su sonsuz, görülmemis gökkubbede ne yapabilir
• Zavallı gölge, günesin nürunu görünce secdeye kapanmaz da ne yapar
• Asık, Sevgilisinin gömleginin güzel kokusunu duyunca, kendi gömlegini yırtmaz da ne yapar
• Sevgilim; bana acır da benim mezarımın yanından geçersen, ölmüs beden dirilmez de ne yapar
334. Akıl, senin mahallenin basından geçince tatlı canından olur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 803)
• Dünyada candan hos, candan tatlı ne vardır Öyle oldugu halde akıl, senin mahallenin basına gelince, tatlı
canından vazgeçer.
• Sevgilim, senin güzelligin gökyüzü kalesine saldırırsa, gökyüzünde oturanlardan; "Aman aman!.." sesleri duyulur.
• Ey ilkbaharın bile kıskandıgı güzel, sen bir seher vakti, dünya bahçelerinden geç de artık gül bahçelerinden, çayır
çimenlerden sonbahar kalksın gitsin ve bir daha geri gelmesin.
• Göklerin sırtı, su agır yük yüzünden, bükülmüstür. Ey latif ve hafif rühlu dilber! Senin yiizünden agır yükler
hafıfler, duyulmaz olur, geçer gider.
• Ben, senin okun gibiyim. Bana kol kanat lütfet! Yay kurulup ok atılınca, ne de hos uçar gider.
335. Su kainatta bulunan her sey, her zerre bile o sarapla mest olmustur.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü,
(c. II, 865)
• Sevgilim sarap getir! Günler durmadan geçip gidiyor. Gamın acılıgı ancak o kadehin verdiği lezzetle gidiyor.
• 0 öyle bir kadeh ki, akıl da rüh da onun arkadasları, onunla düsüp kalkıyorlar. 0 gönül gözü kör olan nefsin
sundugu sarapla kurulan tuzak degildir.
• Sen insanı ates gibi yakıp yandıran ask sarabı ile dolu bir kadehle kapıdan içeri girince, vesvese veren gam
seytanları duman gibi bacaya dogru kaçıyorlar.
• Basına yıkamak için kil sürdünse; yıkama, bırak öylece kos, basın killi oldugu halde kos! Zamanın kıymetini bil,
çünkü zaman gelip geçiyor.
• 0 sarabı ver de, aklı alanı, ayıklıgı gidereni costur! Ham sözler söyleyen kisiyi de pisir, olgunlastır!
• Sen o saraptan günese, aya, gökyüzüne verdigin için onların her biri o sarabın nesesiyle emrine uymuslar,
kendilerinden geçmisler, dönüp duruyorlar.
• Allah´a yemin ederim ki, yalnız insanlar degil, su kainatta bulunan her sey, her zerre bile o sarapla mest olmus,kendinden geçmis. Ama o saraba kanmamıs, yine de sarap sunmanı özlemede.
• 0 sarabın hararetiyle sabrını, kararını, tevbesini kaybeden bu cana, yine o sarapla bir huzur, bir rahatlık lütfet!
• Sarhoslar, o sarabın kokusunu alınca, bir anne yetim kalmıs çocuguna nasıl merhametli davranırsa, öyle merhametli olurlar.
• Bugün toprak, o saraptan kana kana bir yudum içti de günes gibi kerem kadehini doldurdu. îyi kötü herkese, her varlıga sunmada, herkese lütuflarda, ihsanlarda bulunmadadır.
• Hakk yolunda yürüyen kisi, o saraptan içip mest olmamıssa bütün topal insanlardan bile geride kalır. Fakat o,mana sarabından içerek kendinden geçmisse, bir adımda Kabe´ye varır.
• Sus artık, ham adamın yanında saraptan bahsedip durma! Sarabın adını bile agzına alma! Çünkü onun hatırına hemen insanı rezil eden üzüm sarabı gelir.
336. Güzel gözlerin gücü!
Mefulü, Fa-ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 867)
• Bu kadar tatlılık, bu kadar güzellik, bu kadar mestlik; ezel ressamı senin büyüleyici mest gözlerine bu kadar tatlılık, bu kadar güzellik, bu kadar hos renkler, bu kadar nürlu bakıslar lütfetmis.
• Sasılacak sey su ki: Senin güzel gözlerin, her an binlerce göz yaratıyor, çünkü Allah, onlara kendi yaratma gücünden güç vermis, kudretinden kudret vermis.
• Yarattıgın o gözlerin hepsi de gözlerine dalmıs, sasırıp kalmıs, hepsi de senin güzel gözlerine binlerce rahmet olsun demede.
• Gözlerin, padisahlık tahtına geçmis oturmus. Gözlerini gören can "Aman, aman merhamet!" diye feryada baslamıs.
• Mavi gökyüzüne; "Sen dünyada hiç böyle giüel göz gördünmü " diye sordum. And içti, yemin etti de; "Hiç mi hiç böyle göz gördügümü hatırlayamıyorum." dedi.
337. Sen, ikilik kadehini kır, bir ülkede iki padisah olunca fesad çıkar.
Müfte-ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün,
• Rnhlar aynı duygularda, aynı görüslerde birlesince, benim canımla senin canın bir oldu. Bizde bulunan su iki can,ikisi de bir oldu, bir can oldu.
• Tek sayı, bir adedi neden çogaldı Kötü huy yüzünden çogaldı. Bizim basımızda esen çesitli rüzgarlar, çesitli duygular bir rüzgarın atesinden dogdu.
• Önceden birdi, ama dalgalar o birligi çogalttı. Bu ayrılık, o rüzgarın dalgaları çogaltması yüzünden oldu.
• Sen, ikilik kadehini kır! Rüzgara da sarap verip sarhos etme, onu kararsız kılma, azdırma. Bir sehirde iki padisah olunca huzur olmaz, fıtne fesat çogalır.
• Gündüz, geceden üstün, geceden daha güçlü, çünkü onun günes gibi tek bir mumu var. Halbuki, gecenin acizliginden ötürü her tarafta bir çok mumu yanar, yanar ama, yine karanlıktır. Mumların çogalması bir ise yaramaz.
• Gerçi kulların Rabb´inden her nefeste bir rahmet gelir. Gelir ama, vakti gelince Rabb kalır, kullar yok olur gider.
338. Her gecemiz senin sayende Kadir gecesi, her günümüz de bayram oldu.
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 879)
• Sabah vakti geldi. Bugünkü hayatımızın üzerinde hiç bir yazı bulunmayan bir sayfası açıldı. Bakalım oraya ne yazılacak Gökyüzünde de bir beyazlık, bir kafur rengi belirdi. Bakalım bugün neler olacak
• Ezeli ask sarabını içen, yahut ondan tatmıs olandan baska hiç kimse su görünmeyen bir muammaya benzeyen hayat yolundan bir koku alamaz. Niçin yaratılmıs oldugumuzu anlayamaz.
• "Yeryüzünde yasayan varlıkların en sereflisi olan su insana bir çok meziyetler veren, onu akıllı ve güzel yaratan,ona iyi huylar veren, onun yüzünü agartan kimdir " diye gündüz sasırıp kalmıstır. Gece de; "Ona kan dökmeyi, fesat çıkarmayı, kötü isler islemeyi ögreten, onu huysuz ve çirkin yaratan, onun yüzünü günahlarla karartan kimdir " diye hayret içindedir.
• Yeryüzü de, üstünde olup bitenlerden hayretler içinde kalmıs, bir tarafta otlar, çimenler, çiçekler, güller, agaçlar,meyveler; bir tarafta da çesit çesit renklerde, biçimlerde sayısız hayvanlar yayılıp durmadalar.
• Dünyadaki varlıkların yarısı yiyen, yarısı da yenen; yarısı hırs içinde, fakat tertemiz, öbür yarısı ise pis mi pis
"Dünyadaki varlıklann yarısı yiyen, yarısı da yenendir" görüsüne Hz. Mevlana Mesnevisinin 3cü. cildinin 30 numaralı beytinde de temas etmistir:"Bütün alemi sen, yiyen ve yenilenden ibaret bil!" diye buyurmustu. Ziya Pasa merhum de "Tercî´-ı Bend" adlı meshur siirinin 4. bölümünde su mealdeki beyitlerle aynı konuyu yazmıstır;
"Ceylanlar, arslanların dislerine lokma olur. Kuzuyu kurt parçalar, sineklerin bir suçları olmadıkları halde örümceklere gıda olurlar. Masum bir varlıkken güvercini sahin avlar. Tavsancıl kusu kaplumbagayı yakalar. Zayıf kurbagayı yılan yutar. Tavukları çaylak parçalar. Fareyi kedi kapar. Serçeyi atmaca yakalar. Yerde sürünen yılanı kus
bile yakalar. Denizlerdeki balıklar bazen uçan kuslara lokma olur..."
Bu hadiseler karsısında adaletsizlik düsünmek ahmaklık olur. Yeryüzünde hayatın devam etmesi için bu hadiseler
devam eder. Bir Kurban Bayramı arefesinde mavnalarla kurbanlık koyunların götürüldügünü görerek;
"Din sehit ister, asuman kurban, Yine bak her tarafta kan kan!" diye sızlanan Tevfik Fikret, hataya düsmüstür.
Hikmetinden sual olunmaz, büyük yaratıcı, hayatın sürüp gitmesi için bunu yapmıstır. Mikroplardan baslayıp insanlara kadar her mahlukun birbirini yemesi, hayatın devamı için sarttır. Bitkiler topraktan bitirme gücünü alır yerler,
pisirirler, biterler. Onları hayvanlar otlar. Hayvanları insanlar keser yer. Kasap dükkanlarında çengellere asılı kuzu butlarını alan Jak Russo marazi bir görüsle çengellere asılı çocuk butları olarak görmüstür. Etleri, meyveleri yiyen insanı da mezarda toprak yer, eritir. Bu hal bitkilere, hayvanlara, insanlara münhasır degildir. Cansız sandıgımız varlıklar da birbirini yer. Denizler coskun dalgalarla karaları yerler. Koylar, körfezler meydana getirirler. Karalar, nehirleri vasıtasıyla getirdikleri kumlarla ve taslarla denizi doldururlar., yarımadalar meydana gelir.
• Geceleyin uyumak bir çesit ölümdür. Sabahleyin uyanmak ölümden sonra dirilip yasayısa kavusmaktır. Ey gam,beni öldür! Ben Hz. Hüseyin´im, sen ise Yezid´sin!
• Inci; "Bunu kim alır " diye kendini mezada koydu. Kimsede onu alacak para yoktu. Pey sürdü, yine kendisini kendinden kendisi satın aldı.
• Saki, bugün hepimiz sana misafiriz. Her gecemiz senin sayende "Kadir gecesi", her günümüz "bayram" oldu.
339. Ask, hakîkat deryasından gönle dogru akıp gelen bir ırmaktır.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Failatün, Fe´ilün
(c. II, 798)
• Sevgilim; seni sevdigim için herkes tarafından ayıplanmam, çekistirilmem, kınanmam, bir ayıp, bir suç degildir.
Zaten asktan haberleri olmayan gönüllerle, ölmüs kisilerle ugrasmak yersizdir.
• Ask can tatlılıgıdır, bütün tattır. Manevî bir zevktir. Bu manevî zevkin duyulusunun bir sekli, bir rengi de yoktur.
Bu zevk anlatılamaz.
• Ask, hakîkat deryasından ayrılmıs, gönle dogru akıp gelen, sonunda gönle dökülen bir ırmak gibidir. Aslında, bu daracık gönül, deryanın ve incinin sıgacagı yer degildir.
• Sen aklını basına al, nefis sahilinden kurtul da, hakîkat deryasının içine dal, böyle bir denizde timsah korkusu yoktur.
• Ask aynası paslanmamıssa, üstünde günah tortuları yoksa, iki dünyanın da sekli orada görülür.
340. Ben, içmeden mest oldum, kendimden geçtim.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. II, 773)
• Seher vakti o güzeller padisahı, sakîler gibi elinde testisi ve kadehiyle odamıza geldi.
• Geldikten sonra, ben onun ne testisini görebildim, ne de kadehinden tattım. Fakat basınıda, beynimde binlerce sarap dalgası costu, kaynadı da, ben içmeden mest oldum, kendimden geçtim.
• Aklım, fikrim günese, aya, yıldızlara benzer. Sayısız kanatlar açtı. Ben göklere yükseldim, ötelere gittim.
• Kutlulukla, neseyle manen onun cemalini, güzel yüzünü gördüm de, o sebeple iki gözüm de dünyayı ve ahireti görmez oldu.
341. Allah´ım, bana acımayana, bana kötülük yapana sen acı!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. 11, 783)
• Ne yazık ki, arkadasların hepsi de yatıp uyudular. Ask sarabı yapacagını yaptı. Hepsi de bitkin bir halde döküldüler.
• 9nsanlar arasındaki bu kadar kavgaya, gürültüye, bu kadar sertlige, kabalıga, uyusamazlıga lüzum var mı Hepsi de aynı yolun yolcusu, aynı kervanın adamları degil mi Hepsinin de yiyecegi aynı yiyecek degil mi
• Ey sakî, çaresiz kaldım da senin etegini tuttum. Kendimde degilim,¦ mahmurum. Gönlümün hakkını sen ver, sen insaf et. Çünkü baskaları hak ; tanımıyor; merhametsiz, insafsız.
•Ey sakî, ben tamir edilmez, onarılmaz bir haldeyim. Çünkü verdigin ask sarabıyla sen beni yıktın, harap ettin.
Zaten burada bulunan arkadasların hepsi de senin sarabınla yıkılıp gitmis.
• Allah´ım, bana acımayana, bana kötülük yapana sen acı, sıfatların hakkı için,merhametlilerin en merhametlisi oldugun için, beni nasıl öldüreceklerini çok iyi bilenlere, sen merhamet et!
Sun´ullah Gaybi merhum söyle yazmıs:
"Seni öldürmeye kasdetse bir can,
Sakın olma sen ona kanlı düsman,
Hayat ve mevt ola yanında yeksan.
Hakîkî süfîlik incinmemektir.
• Allah´ım, beni kendimden al, kendimden geçir! Çünkü o halde, benim için azadlık var, kurtulus var! Ben,varlıklarından kurtulmus, benliklerinden geçmis insanların kuluyum, kölesiyim.
• Ben sustum ama, gönlüm; "Senin ask sarabını isterim. Baska seylerin hepsi de bostur, havadan ibaret!" diye feryat edip duruyor.
342. Bütün dünya, senin baharlarınla süslense,
bütün dünya bahçelerini güller, çiçeklerle doldursa ne olur
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 800)
• Ey benim canım; gönül alçaklıgı göstersen de, bir gece olsun uyumasan olmaz mı Hoyratlıkla ayrılık kapısını çalmasan da, vuslat kapısı daima açık kalsa olmaz mı
• Dostların ateslerle dolu olan gönülleri için bir gece uyumasan, onlara arkadaslık etsen, keremler göstersen de, o karanlık gecenin içinde bir gündüz bulsak ne olur
• Seytanın kirli yüzünün inadına, "Gözü kör olsun!" diye senin güzel yüzünü seyrederek, gözlerimin nurlanmasına müsade etsen olmaz mı
• Bütün dünya senin baharlarınla, senin nevruzunla güllerle süslense, bütün dünya bahçelerini, parklarını çiçekler,reyhanlar kaplasa ne olur
• Gizli olan, karanlıklarda bulunan ab-ı hayatın, bütün sehirleri, dagları, ovaları, çölleri doldursa, her taraf ab-ı hayatla sulansa da, bütün canlı varlıklar ölüm nedir bilmeseler ne olur
• Su kullar, köleler kısın ne giyeceklerini düsünüp duran zayıf fakir insanlar. senin gibi bir padisahtan yeni elbiseler
alsalar, giyinip kusansalar ne olur
343. Biz, canlar verelim de, o can sarabına el uzatalım!
Fe´ilatün, Fe´ilatiln, Fe´ilatiin, Pe´ilün
(c. II, 793)
•Mest olrnus birisi var mı ki, bizi meyhaneye, inci tanesi gibi güzel olan, gül yüzlü sakînin yanına dogru çeksin götürsün.
• Mest olmus birisi var mı ki, bizim dostça kulagımızdan tutsun da, ayakkabıların çıkardıgı kapı yanından alsın,basköseye oturtsun!
• Nal ona derler ki, toprak ona sarılsın, onu öpsün! La´l de ona derler ki, insanı alsın, meyhaneye sarap içmeye götürsün!
• Biz, canlar verelim de, o can sarabına el uzatalım. Aklımız hayallere dalmadan, masallara karısmadan onu içelim.
• Sevgilinin hos kokulu saçlarının dügümlerini neden tarak açıyor diye, gönül dis dis oldu.
" Bir sairimiz; "Yapsalar kemigim tarak / Yar zülfünün tellerine!" diye temennîde bulunmustur.
344. Göklerin yolu senin içindedir. Ask kanadını çırp da uçmaya bak!
Fe´ilatü Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. II, 771)
• Ey asıklar, bos durmayın, su beden yükünü üstünüzden atmaya çalısın! Çünkü, beden ile can kalmayınca,gönlünüz su agır beden yükünden kurtulur da gökyüzüne uçar gider.
• Gönlünüzü, canınızı hikmet suyuyla yıkayın, gönül tozları gitsin de, gözleriniz hasretle su kirli yeryüzüne takılıp kalmasın, göklere çevrilsin.
• Dünyada bulunan her seyin canı ask degil midir Asktan baska ne varsa hepsi de fanî, hepsi de ölür gider.
Dünyada ebedî olarak kalan ancak asktır!
• Ey insanoglu, senin yoklugun doguya, ecelin de batıya benzer. Bu dogu ile batı, baska bir gökte bulunmaktadır.
Çünkü senin simdi gördügün gökyüzü de fanîdir. 0 da gelip geçicidir.
• Göklerin yolu, senin içindedir. Ask kanadını çırp da uçmaya bak! Ask kanadı kuvvetlenince artık merdiven kaygısı,merdiven gamı kalmaz.
• Dünyayı dısından görme, çünkü senin gözünün içinde bir baska dünya var. Bundan senin haberin yok. Sen bu
görünen dünyaya gözünü kapa da, gözünün içindeki dünyayı görmeye çalıs! Sunu iyi bil ki, sen iki gözünü de kapayınca,bu gördügün dünyadan hiçbir sey kalmayacaktır.
• Senin gönlün bir dam gibidir. Hislerin, duyguların, gönül damının oluklarına benzer. Oluklar kalmayınca, sen damdan su içmeye bak.
• Sen bu gazelin tamamını, geri kalanını gönlümden, gönül defterimden oku! Sen benim dilime bakma, çünkü zamanı gelince dil de kalmaz, dudak da kalmaz!
•9nsanın bedeni yaydır. Sözü, nefesi de beden yayının oklarıdır. Ok ile okluk gidince yay bir is yapamaz.
345. Asık ile ma´süku ayırdetmek çok zordur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. 11, 790)
• Yeryüzünde ask medresesi açıldıgından beri, sevenle sevilenin asık ile masukun arasındaki fark kadar zor bir mesele ortaya çıkmadı.
• Hekimlerin basvurdukları kıyastan baska yollar var ama, meseleyi çözmeye yarayan bu yollar, fıkıh bilgisi bilene de kapalı, hekime de kapalı, yıldızlarla ugrasan müneccime de kapalı.
• 0 sekilde de, bu sekilde de, çesitli zamanlarda nice derin bilginler, nice keskin zekalı kisiler, bu konuyla mesgul oldular, fikirler ortaya attılar. Mübahaselere giristiler, birbirleriyle çelistiler, fakat hakîkate ulasamadılar.
• Asık ile ma´sükun yani sevenle sevilenin arasında bir çok farkların bulundugundan bahsettiler, fakat hepsinin de yolları baglandı. Camiye gittiler, bu bir türlü halledemedikleri meselenin gönüllerine duyurulması için Allah´a yalvardılar.
• însanın fikri mahduttur, sınırlıdır. Halbuki yaratanın ise hududu yok, sonu yok; iste bu yüzdendir ki, düsünceleri mahdut olan insan, hudutsuz olan, sonsuz olan büyük varlıkta yok oldu gitti. Damla denize düstü, yok oldu.
• Hakk´ta yok olus, bir çesit mest olustur. Yok olusun arkasında mutlaka bir kendine gelis vardır. Gölge ne kadar uzarsa uzasın, sonunda günes vardır.
• "Gökler, sag elinde dürülmüstür!" ayetinin sırrı, bu hakîkatin dille anlatılamamasındandır. Çünkü böyle bir nüktenin ispatı, varlıgını yok bilmekle, yok etmekle olur.
" Zümer Suresi, 39/67. "ayete isaret var.
• Bu söz, varlıgın teferruatıdır, yokluga perdedir. Bir sey örtülü oldugu takdirde onu açıkça göstermeye imkan yoktur.
• Sen ne reddedilenden kaçıyorsun, ne kabul edilenden kurtuluyorsun; bırak ; bu isi; bu is ne bahse sıgar, ne de nagmeye
" Abdurrahman Camî (=Molla Camî) hazretleri bir beyitlerinde:
"Kendi hüsnün hüblar seklinde peyda eyledin,
Çesm-i asıktan dönüp sonra temasa eyledin
(AIlah´ım kendi güzelligini güzellere verdin, sonra asıgın gözüne girdin, kendi güzelligini seyrediyorsun.) demistir.
346. Gönül, bu cihandan vazgeçmedikçe baska bir cihana varamaz.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 796) ,.
• Sevgilim, senden kendisinde bir nisane, bir iz bulunmayan gönle yazıklar olsun! Bir can müjdesine kavusmayan beden de yiyen, içen, gezen, dolasan bir ölü gibidir.
• Senin güzel yüzünün nüruyla aydınlanmadan geçen gün, simsiyah karanlık bir gündür. 0 karanlık günde senin matbahından kimseye manevî saraplar, nimetler asla gelmez.
• Yazık o gönle ki, senin askınla ateslere girmez! Altın gibi harcanır gider de, hiç bir zaman hakîkat madenine ulasamaz.
• 9çine ask atesi düsmeyen dertsiz bir adamın asktan bahsetmesi insana hiç tesir etmez. Bu sözler duyulmadan söylenen birer hevestir. Agızdan çıkar, kulaga gelir girer, fakat gönüle yol bulamaz.
• Emanet, gizli olan, görünmeyen sevgiliden gizlice verilmedikçe, Mesih´in nürlarından gönül Meryem´i gebe kalmaz.
• Duygu, uyanık kaldıkça, insan asla rüya göremez. Gönül bu cihandan vazgeçmedikçe baska bir cihana varamaz.
• Ölümden gafil olan, ölecegini düsünmeyen kisi, duygusuzlasmıstır. Hakîkati göremez olmustur da, zavallı bir dilim ekmekle, birazcık tere için gamlara dalmıstır.
• Bir zaman gelecek ki, artık zaman kalmayacak. 0 zamandan önce, sen çalıs, çabala, ibadet et, insanî vazifelerini yap da zaman kaydından kurtul!
• Ekmekle gelisen, devam eden hayat, ancak ekmek ister. Ab-ı hayat kılıgına girmis hayvanların nasîbi degildir.
• Senden selam gelmeyen sabah, ne karanlık bir sabahtır. Senin tatlı sözlerini isitmedigim gün ne acı bir gündür.
347. Beseriyet hali yok oldu da, ilahî sıfat tecelli etti.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa-ilatün
(c. II, 774)
• Gönle, gönlü ferahlandıran, sıkıntıdan kurtaran, ay yüzlü sevgilinin hayali geldi, girdi. Ne yol vardı, ne de açık bir kapı. Acaba o nereden geldi; nasıl oldu da gönle girdi
• Böyle güzel yüzlü, böyle put gibi güzel bir dilberin hayalini görünce, put da, puta tapan da, inanan da hepsi onun önünde secdeye kapandılar.
• Sanki benim demir gibi olan gönlüm ask atesinde bir hosça yandı, kirlerden, paslardan kurtuldu. Tertemiz bir ayna oldu da onun güzel hayalini içine düsürdü.
• Onun güzel hayali gönlüme girince, cevirler, cefalar vefa oldu. Bütün bulanıklıklar gitti. Saflık, arılık, duruluk geldi. Beseriyet hali yok oldu da ilahî sıfat tecellî etti.
• Aklınızı basınıza alınız, fırsatı kaçırmayınız da, bütün su kaplarını, bütün su tulumlarını doldurmaya çalısınız!
Çünkü ab-ı hayat dagıtan geldi.
348. Bahçelerdeki bütün agaçlar namaza durmuslar, kuslar da tesbih çekmedeler.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c. II, 805)
• Ya Rabbî! Bugün bize gelen bu hos koku, Hakk´ın sırlarının hareminden esip geliyor.
• Keremi, lütfu baglara bahçelere yeni elbiseler giydirdi. Hastalara, sifa yurdundan ilaçlar geliyor.
• Bahçelerdeki bütün agaçlar namaza durmuslar, kuslar da tesbih çekmedeler. Menekseler rukü´a varmıs, iki büklüm olmus.
• Yokluktan varlık alemine gelenlerin hepsi de, neden var olduklarını, niçin yaratıldıklarını bilmiyorlar. Sanki var olustan ötürü mest olmuslar da nereden geldiklerini unutmuslar.
• Bu yolda rühlardan biri, yüzünü arkaya çevirip bakarsa, nereden geldigini görür de diger habersiz rühlardan ayrı gelir.
• 0 ayrı gelen rüh, onun rengini bulmustur da, o yüzden öyle hos bir renk almıstır. Onun kokusunu duymustur da,bu yüzden bu vefasızlar arasında yasadıgı halde ondan vefa kokusu gelmededir.
• 0 rahmanî vefa kokusunu alınca mest olmustur. Zaten hepsi de, her sey de onun mestleridir. 0 yüzü gören güzellesmistir. Çünkü o güzellik, o ay yüzlü den gelmektedir.
• Hayır, söyleyecegim. Ben kimsenin melül olusundan gam yemem. Bana gelen manevî hos zevki, sükür bile kıskanıyor.
• Mest olmayan kisi, insanlardan ürker; "Bundan seher rüzgarının kokusu geliyor." diyeceklerinden ötürü çekinir.
349. Sen samanla karıstırılmıs balçık içinde bir incisin!
Müstefilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün,
(c. 11, 844)
• Az bir zaman için olsun kendini düsüncelerden kurtarsan ne olur Balık gibi bizim denizimize dalsan, orada dalgalar yutsan ne olur
• Düsünceleri içinden atar, uykuya dalar da, onlardan kurtulursan Ashab-ı Kehf´ten sayılırsın, kutsal bir nür kesilirsin.
• Sen, bir saman çöpüsün. Bizse, devlet kehribarıyız. Su dünya samanlıgından biraz ayrılarak bize gelsen,kehribara dönsen ne olur
•"Artık bu defa toprak olacagım, ayak altında ezilecegim" diye yüz kere ahdettin. Bir kerecik olsun, ahdinde dursan ne olur
• Sen, samanla karıstırılmıs balçık içinde gizlenmis bir incisin. Ey güzel yüzlü, yüzündeki çamurları yıkasan ne olur
• Sen padisah soyundansın.sen Cebrail´in bile secde ettigi üstün bir varlıksın. ; Babanın mulkünü arasan ne olur
• Ey Hakk´ın velîlerini Hakk´tan ayrı gören kisi, velîlere iyi zan beslesen ne olur
" Arif bir sair söyle söylemis: "Allah adamları, velîler, hasa Allah degildir. Ama Allah´tan da ayrı degillerdir"
• Sen "kül´den ayrılmıs bir "cüz´"sün. Sanki bedenden ayrılmıs bir el gibisin. Hiç olmazsa bundan sonra bizden ayrılmasan ne olur
• Dünya nîmetlerini, malı, mülkü düsünemez hale gelir, adeta bassız kalırsan, hırsı, kibri gönlünden söküp atarsan,iste o zaman insanlık aleminde bas gösterir, görünürsün. Böyle olsan ne olur
• Allah´ın zikrinden bir serbet iç de, düsünceden kurtul! Ey Allah rızasını elde eden kisi, dünya malı için bu kadar fazla didinmesen ne olur
• Yeter artık, sen bir daga benzersin, aklını basına al da, dagda bulunan altın madenini ara bagırmayı bırak; bagırıp
dagı seslendirmesen ne olur
350. Burada kaplan da ceylan da;"Ya Hu, Ya Allah´." diye naralar atıyorlar.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün,
(c. II, 847)
• Bu can bir kadehtir. Fakat kadeh, kendisinin can oldugunu nereden bilecek Tertemiz birisi bu kadehi
doldurmada, o da içine doldurulanı topraktan yaratılmıs insana ulastırmadadır.
• Bu can kadehi, huzur, karar bırakmayan askı ile kendini ise vermis, her seyden alıyor, ferse yani yeryüzüne saçıyor.
• Onun saçtıgı yerden haberi olmuyor, ama ne olurdu keske, aldıgı yerden birkere olsun haberi olsaydı
• Canların saçtıklarından, toprak, madenler gibi parlıyor. Topragın dilleri olsaydı da bize bu konuya ait bir nükte söyleseydi.
• Dilleri olsaydı da o ormandan, o ebedî ormandan, o ormanın bizim canlarımıza neler hazırladıgından bahsetseydi ne olurdu
• Burada kaplan da, ceylan da; "Ya Hu, Ya Allah!" diye naralar atıyorlar. "ah"ın da sıgındıgı bir varlık bizi çekip götürüyor.
• Bir arslan var ki, varlıgımıza, kendi sütünden baska bir sey vermiyor. Bir arslan ki, varlıgımızı varlıktan kurtarıyor,bizi kendimizden halas ediyor
351. Herkesin arayıp durdugu taraf!
Müstef´ilün, Fe´ülü, Müstef´ilün, Fe´ülün,
(c. II, 841)
• Yine devlet günesi, tekrar gökyüzüne geldi. Yine canların arzusu can yolundan göründü.
• Allah´ın lütfuyla yine cennet kapıları açıldı. Her rüh, bogazına kadar kevser havuzuna daldı.
• Padisahların kıblesi olan o padisah geldi. Aydan daha yüce, daha üstün olan, o "ay" yine dogdu.
• Sevdadan basları dönenlerin hepsi de, selam durmak için atlara bindiler. Çünkü o essiz padisah ordunun tam ortasına geldi.
• Herkes, her sey, su kara topragın bütün cüz´leri bile, onun güzelligine hayran oldular da onların hepsinin gözleri kamastı. "Kalkın, mahser zamanı geldi" diye ötelerden, mekansızlık aleminden gelen sesi duydular.
• Keyfiyete sıgmayan o ses, ne içerden, ne dısardan, ne sagdan, ne soldan, ne arkadan, ne de önden geliyordu.
• "Peki", dersin; "0 ses nereden, ne taraftan geliyordu " Herkesin arayıp durdugu taraftan geliyordu. Yine dersin ki:
"Yiizümü o tarafa çevireyim." Sana bu bas nereden geldiyse, yüzünü o tarafa çevir!
• Meyvelere olgunlugun, güzel renklerin, hos kokuların verildigi tarafa, adi taslara mücevher vasfını bagıslayan,ihsan edilen tarafa!
• Gönlümüze düsen bu sevda, bu yanıs, oradan parladı geldi. Bu hüküm, basımıza övünülecek bir taç gibi kondu.
• Canın bu hali anlatmasına izin yoktur. Eger izin çıksaydı da söz söyleseydi, nerede bir kafir varsa, küfürden kurtulurdu.
•Kafir bile bir derde, bir sıkıntıya düserse, o tarafa yönelir. Bu tarafta bir dert görünce, o tarafa inanır.
• Hakk´ın sevgisiyle dertlı ol da, o dert sana kılavuz olsun, alsın seni o tarafa götürsün. 0 tarafa ki, dertli olan, dertten bunalan ancak o tarafı görür.
• 0 yüceler yücesi padisah kapısını sımsıkı kapamıstı. Sonra Hz. Adem´in eski püskü hırkasına bürünerek, bu gün kapıdan dısarı çıktı.
352. Sen, madem ki askın acılarına dayanamıyorsun, git uyu!
Müslef´ilün. Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ulün.
(c. II, 842)
• Ey asıklar, güzellikte herkesten üstün olan, o ay yüzlü sevgiliden size bir haber var!
• Sizin için o, bir kulun yüzüne bir satır yazı yazmıstır. Burada onu okumak isteyen kim varsa gelsin, o yazıyı okusun.
• Safranla yazılmıs olan bu yazı canın sırrı olup her harfi gönle yeniden bir ates düsürmektedir.
• Biz, bu bucaga sıgmısız, aska düsmüsüz, yamalı hırkaya bürünmüsüz. Biz neredeyiz Halk nerede Fakat o bogazımızdan tutmus, bizi çekiyor.
• Elsiz ayaksız, bir top gibiyiz. Onun bulundugu tarafa yuvarlanıyoruz. Saçlarının çevgeni, bizi otarafa dogru kosturuyor.
• Biz bu tarafa kosunca, çevgeni yakalar, bizi kendi tarafına çeker; söyle bakalım bu sırrı kim bilir
• Ne tarafta olursam olayım, ben mestim. Onun çevgenine asıgım, hükmünü yürütünceye kadar yoklugun içinde ben varım.
• Sen, madem ki, askın acılarına dayanamıyorsun, bezmissin, usanmıssın. Git, uyuyanlara uy, onlarla beraber yere bas koy, yat uyu! Çünkü, üsüyüp donanları uyku alır, onları kurtarır. :
353. Dünyanın vefasızlıgı
Müstefilün, Fe´fliün, Müstefiliin, Fe´ülüıı,
(c. II. 849)
• Degerli, aziz bir varlık oldugun için seni gözlerine aldılar, gözlerinde sana yer verdiler. Fakat dünyanın vefasızlıgını gördün ya, sana gözlerinde yer verenlerin hepsi de gitti. Seni yapayalnız bıraktılar.
• Ey yabancılara degil, kardeslerine emanet edilen Yusuf! Onlar seni sattılar, hem de çok ucuza sattılar. Iste kardesler bile insanlara vefasız davranıyor.
• Bu yüzdendir ki, dünyanın vefasızlıgını görenler, bir an önce öteki dünyanın yoluna düsmeyi uygun buldular da,yasayısı terk edip gittiler.
• Sen görmüyorsun ama, gizliden gizliye senin çok düsmanın var. Kurtulmak için hilelere bas vurdun ama, ise yaramadı. Onlar seni mat ettiler.
• Görünmeyen padisahlar, velîler, senin perisan halini gördüler de, sevgilerinden ötürü lutfettiler, hepsi de sana dua ettiler.
354. Balık, süt emen çocuk gibidir, deniz de süt emziren dadıya benzer.
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün,
,(c. 11, 853)
• Denizin balıga hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü denize göre balık, degersizdir,çok küçük bir seydir.
• Ey benim canım, sen bazen uçsuz bucaksız denizde balık bulamazsın ama,Hakk´ ın sonsuz mana denizinde pek çok balık vardır.
• Balık süt emen çocuklar gibidir. Deniz ise süt emziren dadıya benzer. Aciz çocuk daima süt için aglar durur.
• Her seyden feragat etmis olan, hiç bir seye ihtiyacı olmayan denizin balıga bir meyli varsa, bir sevgisi olursa, bu hal balık için büyük bir lütuftur, büyük bir keremdir.
• Deniz kendisine meyli oldugunu anlayan balıgın sevincinden ötürü arsın üstüne çıkmıs gibi olur.
• Deniz hiç kimsenin isine önem vermez, aldırmaz, ama o balık bir isarette bulunursa, bir emir verirse, onu dinler ve sözüne uyar.
• Büyük bir inayete mazhar olan o balık sanki bir padisahtır. 0 uçsuz bucaksız deniz de ona vezir olrnustur. Onun emrine bas egmistir.
• Birisi cür´et eder de, ona balık adını takarsa, denizin her damlası onu kahretmek için bir ok haline gelir.
• Daha ne vakte kadar, üstü kapalı rumuzlarla konusacaksın. Rumuzlu konusman insanı sasırtıyor. Daha açık söyle de gönül gözü gerçegi görsün ve anlasın.
• Herkesin kendisine hizmet ettigi Semseddin hem efendidir, hem de çok büyük bir varlıktır. Tebriz sehri onun yüzünden misk ü anber olmustur. !
• Bütün dünyada bulunan dikenler, onun lütuflarını görselerdi, dikenliklerini kaybederler, kimseyi incitmeyen yumusak ipek olurlardı.
• Sundugu manevî sarapların ve yüzünün güzelliginin verdiği mestlik yüzünden, canımın kendisinden haberi olursa,canım çıksın gitsin, ben o canı istemiyorum.
355. Sen bizi askta ara, askta bul!
Müstefilün, Fe´filün, Müstefilün, Fe´ulün,
(c. II, 843)
• Ask yoluna düsenlerin diri olmaları gerek. Ölü asık olabilir mi Diri olan kimdir biliyor musun Asktan dogan kisi!
• Ask yolunda yol kesenler var. Bunlar nefislerine hakim olamayan kadın yol arkadaslarıdır. Kınalı ayaklar, bu yola
yarasmaz. 0 çesit ayaklarla bu ask yolu asılmaz.
• "Nefsini yenen, sehveti ayak altına alan bir kahraman elini uzatsın; ise girissin!" diye savas davulu çalınmaya
basladı. Askın davetiyle koca bir ordu toplandı.
• Nefsine hakim olan kahramanın gürlemesi, lafla degildir. Gönülden gelir. Can, buluttan dogan simsek gibi,bedenden çıkar, fakat bir an bile aynı halde kalamaz.
• Nefsine hakim olan kisinin basını ecel kılıcı asla kesemez. Çünkü bu bas yücelmis, ta arsa kadar ulasmıstır.
• Nefsanî arzulardan temizlenmis gönle, elem, keder, gam, gussa giremez. Dünya gamları onun nesesini artırır.
• Onun asık suratı önünde derya çırpınır durur. Halbüki o ilkbahar bulutları gibidir. 0 aglar, alem onunla güler,tatlılasır. 0 kendini öyle gösterir suratını asar. Onun arslanı, ceylan aramaz. Çünkü onun ceylanı odur. Allah´ı inkar eden
kisi bu hakîkatleri anlamaz da, bu yaylada çok otlar yer, diken geveler.
• Sen bizi askta ara, askta bul! Ask da nerede; bazen ben onu methederim, bazen de o beni metheder.
• Ve hiddet denizinde o sedef gibi açarsa, ben ve biz deryasını bir damla gibi yutar, yok eder.
356. Bir güzelden, basa hos bir mestlik gelir de, artık gönül taç, taht aramaz.
Müstef´ilün, Fe´üliin Müstefilün, Fe´ülün,
(c. II, 848)
• Mahmur gözlerini görünce, gönülde karar kalır mı Ayın on dördü gibi parlak olan nürunu görünce gökteki ayı kim
hesaba katar
• Senin cana canlar katan gül bahçen, can bahçesine gülünce güllerde akıl mı kalır Dikenlerde dikenlik mi kalır
• Senin ask padisahının casusu, bir gönle girince orada asktan baska kimseye yer kalır mı
• 0 zaman ne neseli, ne mutlu zamandır ki, baht yaver olur da, can beden hapsinden kurtulur gelir, senin kucagını oturur. Cansız kalan beden de bir kösede kalır.
• Öyle essiz bir güzelden basa hos bir mestlik gelir de artık gönül taç taht aramaz olur. Ar ve haya da kalmaz.
357. Sensiz ben altın kadehle cennet sarabı içsem zevk duyamam!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ilün,
(c. II, 857)
• "Nasılsın; ne isle mesgulsün " diye sordun sevgilim! Seninle beraber olunca, is güç kalır mı Sen olmayınca da bir is yapmak istesem, Allah´a yemin ederim ki, inlemeye baslarım. Ancak elimde bu kalır.
• Sensiz ben, altın kadehle cennet sarabı içsem zevk duyamam. Bana ancak bas agrısı verir, bende mahmurluk,sersemlik kalır.
• Sen, uçsuz bucaksız bir ırmaksın. Cihan da bir köprü. Uçsuz bucaksız bir ırmagın üstüne köprü kurulabilir mi
kurulsaydı, bu köprüden geçilebilir miydi
• Alemde dört mevsim vardır. Her mevsim de öbürüne zıt! Dört düsmanla ayrı ayrı savasmaya can dayanır mı
Huzur kalır mı
• Ey güzelligin baharı olan sevgili, sen gel, mevsimlerin aslı sensin. Gel de, birbirine zıt olan bütün mevsimler yansın, yok olsun. Senin güzelligin baharın hükmünü yürütsün, dünyada yalnız ilkbahar kalsın.
358. Bir ates sıçradı, gönül evini yaktı.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat.
(c. II, 881)
• Ah bana bir kere daha ask atesi düstü. Bu deli gönül yine yüzünü ovalara dogru çevirdi.
• Ah, ask denizi bir kere daha dalgalandı. Sanki, gönlümden her tarafa kan çesmeleri akmaya basladı.
•Ah bir ates sıçradı, gönül evini sardı. Yanan gönül evinin dumanı gökleri ´kapladı. Benim atesim de o rüzgarla alevlendi.
• Gönül atesi kolay degildir. Hiç kınama! Ya Rabbî! Feryadıma yetis, gönül atesinden feryat, feryat!
• Endise orduları ormanlardan çıktı. Takım takım gönlüme dogru hücuma . Hepsi de benim gamlı olusumdan nese ve sevinç içindeler.
• Ey parlak ve içli gönül, sen bütün gönüllerin emîrisin. Askın yakıcı güçlü atesine karsı sabrı kalkan edindin de muradına erdin.
• Yas olsun, kuru olsun, herkesin gözü birbirinin üstündedir. însanlar birbirlerine bakakalmıslardır. Senin gözün öyle
degildir. Senin gözün Allah´a yönelmistir. Bu yüzden herkesin gözü artık sana baksın.
• Senin elin, Allah´ın elidir. Senin gözün Allah´ın mestidir. Kullarının Rabbi Allah´ın gölgesi, herkesin üzerinde ebediyyen bakî kalsın.
• Halkın iniltisi, feryadı senin sevgindendir. Sizinki kimdendir Neredendir Bütün bunlar asktan dogdu. Acaba ask nedendir
• Ey Hakk´ın ve dinin Sems´i, ey varlık mülkünün sahibi, ask dünya kuruldu kurulalı senin gibi bir padisah göremedi.
359. Ask, insanı kılıç olmadan, daragacına asmadan öldürür.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 872)
• Bu ask, hep akıllı, hep uyanık kisileri öldürür. Hem de kılıç olmadan bas keser. însanı daragacına asmadan öldürür.
• Biz misafirini yiyen bir kimseye misafir olduk. Dostu öldüren birisine dost olduk.
• Ask, Yüsuf gibi görünür, kurtlar gibi parçalar. Mü´min gibi görünür, kafır gibi öldürür.
• Bize sevgi gösterse de, yahut öldürse de acı(Zeker), usulüne göre öldürsün diye ona gönlümüzü verdik.
• Hayır hayır, o bakısıyla bir çok asık öldürür ama, nefesle ölüyü bile diriltir.
• Bırak, varsın seni öldürsün. Ask bir bakıma ab-ı hayat degil midir Acı yüz göstermeye kalkısma. 0, bal gibi tatlılıkla adam öldürür.
• Himmetini yükselt, askın öyle bir himmeti var ki, ancak seçkin padisahları .ve "ahrar"ı öldürür.
• Bir geceye benzer. Sanki biz, yeryüzünün gölgesiyiz. Halbuki o günestir. Geceyi, parıl parıl parlayan gündüz kılıcıyla öldürür.
• Gece zencisi bir hırsız gibi aklımızı aldı götürdü. Sabah polis geldi de, o hırsızı tuttu öldürdü.
• Gece geldi; dogudan batıya kadar bütün alemi karanlık kapladı. Fakat gündüz geldi; onların hepsini de birden öldürdü.
• Hasılı bana da, bu mestlik gül bahçesinden geliyor. Bülbül gibi gül bahçesinden ayrı düsmek beni öldürüyor.
360. Gönüllere vurulan kilitlerin açılması için belalara sabretmek gerek!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Miistef´ilün, Fe´ulün,
(c. II, 858)
• Su içinde bulundugumuz vakit, pek hos, pek degerli vakittir. Böyle hos bir vakitte nesemizi artırmak için muhakkak sarap içmemiz gerekir. Böyle bir zarnanda can vermeli de, karsılıgında bir kadeh sarap almalı.
• Fakat bizim içmek istedigimiz sarap, su dünyada üzümden elde edilen sarap degildir. 0 ötelerin sarabıdır. Gayb
aleminin küpünden gelir. Hakk asıkarının meclisinin kuruldugu yer de yeryüzünde degildir. Gökyüzünün en üstünde, "ars"tadır.
• Mallarıyla mülkleriyle, mevkîleriyle gurura kapılan, kendilerini üstün gören insanlarla degil de, nerede bir fakir görürsen onunla oturman lazımdır.nerede bir falcı, bir cinci görürsen onlardan da uzak durmak gerektir.
• Fakir kelimesini de yanlıs anlama, benim bahsettigim fakir, yemeklere düskün, lokma pesinde kosan fakir degildir. Benliginden, varlıgından geçerek fakir olan Bayezîd-i Bestamî hazretlerine benzeyen fakirdir.
• Tertemiz, nurdan dogan, elbette temizleri arar. Fakat pislikten dogan kisiye de pis birisi gerektir.
" Nür Süresi, 24/26. ayete isaret var.
• Cenab-ı Hakk, bazı günahkar kullarının gönüllerine kilit vurmus, üstüne de mühür basmıstır. Bu mühürlü, bu kilitli kapıyı açmak için, belalara sabretmek gamlar ve kederler içinde çırpınmak gerektir.
" A´raf Suresi, 7/2. ayete isaret var.
361. însan, dünya sandıgının içinde hapsolmus arslan gibidir!
Müstef´ilün, Pe´uliin, Müstefilün, Fe´Olün,
(c. II, 859)
• Ne göz her gönüle yüz verir, ne padisah degersiz kisiye yüzünü gösterir.
• Ancak bizim gibi degersizlere, bayagılara karsı böyle degildir. Dikenden kurtarır da ona gül bahçesini gösterir.
• Bazen manevî kirlerimizi arındırır, bizi nüra dogru çeker götürür. Bazen eski zahitligimizi elimizden alır da, bizi sarhos meyhaneci haline sokar.
• 0 kölesini ne satar, ne de kimseye bagıslar. Onu pazarda satıyormus gıbı göstererek ona bir taç, bir taht hazırlar.
• însan dünya sandıgının içine hapsedilmis bir arslan gibidir. Sandık kapanmıstır, kilitlenmistir. 0 da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir.
• Fakat günün birinde cosar, kükrer, sandıgı kırar çıkar. Simdi issiz güçsüz görünüyor, ama insanın ne kadar güçlü oldugunu o zaman görürsün.
"9nsan dünya nîmetlerinin esiri olunca çok güçsüzdür.ayagı altına alınca güçlü olur.
• Ask birdir, fakat sasıların gözüne iki, dört göründügü gibi, türlü türlü, çesit çesit sekillerde görünmektedir.
• Ask yolunda her sey gül gibidir. Ama bu güller insanların gözüne diken gibi görünür. Nur, Hz. Müsa´nın agacından,yanan (=ates) olarak görünmedi mi
• Bu selin sesi ab-ı hayattır. Söz yoktur, ses, söz gibi görünür.
• Gönülden bahsetmeyecegime dair yemin etmistim. Fakat gönül ayna gibi oldugundan içine düsenleri çaresiz göstermektedir.
362. Haberin var mı Kıs gitti, yaz geldi!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II. 7821
• Haberin var mı Sehrimizde seker ucuzladı. Yani sehrimize tatlı dilli degerli bir kisi geldi. Haberin var mı Kıs gitti,yaz geldi!
• Haberin var mı Bahçede reyhan ile karanfil; "îs kolaylastı" diye gülüsüyorlar.
• Haberin var mı Bülbül yolculuktan döndü, geldi. Bahçede ötmeye basladı. Ötüsünün güzelligi ile bütün kuslara üstad oldu.
• Haberin var mı Bahçede agacın dalı, kökten müjdeli bir haber aldı da ellerini sallayarak oynamaya basladı.
• Haberin var mı Can bahar kadehiyle mest oldu da oynaya oynaya sultanın haremine geldi.
• Haberin var mı Lale, yüzü kanlara bulanmıs bir halde çıkageldi. Haberin var mı Gül, çiçekler meclisinin baskanı oldu.
• Haberin var mı Güzeller ötelerden geçip gelme izni aldılar da geldiler. Baglara, bahçelere kondular, yeryüzü yeserdi, güller, laleler, reyhanlar, çesitli çiçekler uyandılar.
• Geçen sene kıs mevsiminin korkusundan kaybolup giden yesilin güzelleri güller, reyhanlar, sebboylar, karanfiller ve daha sayılamayacak kadar çok çiçekler, sanki kıyamet koptu da dirildiler. Bu sene hepsi de yüz kat daha güzel, daha hos kokularla geldiler.
• Gül yüzlü güzeller ötelerden, yokluk aleminden oynaya oynaya geldiler. Bu gelisten gökyüzü memnun oldu da,onların ayaklarına yıldızlar serpti.
• Geçen sonbaharda azledilen, isten çıkarılan nergis, bu sene çiçekler mülküne baskan oldu. Gonca çocugu da,besikte konusan Hz. îsa gibi yazmaya, okumaya basladı.
• Hakk asıklarının meclisi bir kat daha süslendi. Seher rüzgarı hos bir sekilde esmeye ve güzel kokular sarabını sunmaya basladı.
• Gönül perdesinin arkasında gizli nakıslar vardı. Bu yüzden baglar, bahçeler, gönüllerdeki sırlara ayna oldu.
• Sen gördügün bütün güzellikleri aynada arama da, gönlünde ara! Çünkü, "ayna" kendisi bir sekilden ibarettir.îçine düsenleri gösterir, ama kendisi cansızdır.
363. Asıkın bedeni kefene sarılır, kabre konur ama, canı kefene sarılamaz.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 778)
• 0 Hoten güzelin hayali gönlümden gitmez, sekerinin tadı da agzımdan gitmez.
• Her an uygunsuz bir is yapar, bir kargasa çıkarırsam, beni ayıplamayın.
Senin gönlünden onun hayali gittiyse, Allah´a yemin ederim ki, benim gönlümden gitmez.
• Kolu kanadı yandıgı halde zavallı pervanenin canı, mumun alevi sevdasından vazgeçmez de samdanın etrafında döner durur.
• Bütün kuslar, çayırlara, çimenlere gelirler. Agaçlara konarlar, biraz dururlar, sonra her tarafa uçar giderler. Ama,bülbül güle asık oldugu için o, çimenlikten, gül bahçesinden ayrılmaz.
• Can kusu ise, her an uçmak için kanat çırparsa da, dostun bakısını umdugundan ötürü bedenden bir türlü ayrılamaz.
• Hallac-ı Mansur´u senin askınla daragacına astıkları zaman, ipte basını tuttu, çıkarmadı. "Madem ki, dostumun ipi gönlümün boynuna geçmistir; bundan nasıl bas çıkarırım " dedi, seve seve canını verdi.
• Testi kırılsa da, onun içindeki su kırılmaz. Asıkın canı da böyledir. Bedeni kefene sarılır, kabre konur, ama, canı kefene sarılmaz, kabre konamaz, o ötelere gider.
364. Elinde duadan baska bir sey olmayan ne yapabilir
Fe´ilatü, Ffi´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. II, 767)
• Giizelim; cefayı bırak, kerem sahibine böyle davranıs yakısmaz. Hiç kimsenin bulamadıgı derdimi gör de ona derman ol!
• Çektigim acıların haberini seher rüzgarından duyardım ama, gamından öyle bir hale geldim ki, gönlümün seher rüzgarından haberi bile yok!
• Ey saki, birazcık acele et de o kapıyı içerden kapa, kim gelirse; "Sizinle isimiz yok!" de, onu basından sav!
• Gönlünde vefa bulunmayan sevgilinin vefasına and olsun ki, bütün ömür boyunca su anda yasadıgım gibi böyle neseli, böyle mutlu bir an yasamadım.
• Sen bize cansın, cihansın, bize bundan daha üstün bir mutluluk olur mu Cihanın sonu yokmus, yok olsun.
Bundan asıklara ne gam
• 0 yüzde, o güzellikte kimyanın hüneri yoksa, sevgiliyle bulusma zamanında su kara toprak nasıl oluyor da altın
haline giriyor
• Aman, ben yine sustum. Sevgiliye benim selamımı sen götür! Saygılarımı sen söyle! Ona de ki; "Elinde duadan baska bir sey olmıyan ne yapabilir "
365. Zavallı pervanenin canı mumun alevine asık!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 789)
• 0 Hoten güzelinin hayali gönlümden, sekerinin tadı, lezzeti de agzımdan gitmiyor.
• Her an cosar köpürürsem beni ayıplamayın. Senin gönlünden onun hayali çıkıyorsa, Allah´a yemin ederim ki,benim gönlümden çıkmıyor.
• Bütün kuslar çimenlikten, her tarafa uçar giderler. Ama, gönlünü güle kap-tırmıs, gönülsüz kalmıs olan bülbül,içinde gül fidanlarının bulundugu çiçeklikten bir an bile gitmez.
• Zavallı pervanenin canı mumun alevine asık, kolu kanadı yanmadıkça samdandan, samdanın etrafından gitmez.
" Sadî-i Sirazî hazretleri, Gülistan´mda:
"Ey bülbül! Git, askı sen pervaneden ögren. 0 yandı, yakıldı, can oldu, sesi çıkmıyor"
• Can kusu her an uçup gitmek için, kanat çırpmada. Fakat belki dost bakar, görür ümidiyle bedenden ayrılmaz.
" Bu gazel Firuzanfer´in
776 numaralı gazele nazîre gibi, ona çok benziyor.
366. Tebrizli Sems hazretlerine karsı duyulan sevgi ve saygı.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Pa´ilatün. Fa´ilat
(c. II, 757)
• Her ne kadar haset eden kisi incinirse de, sen o büyük varlıgın (Tebrizli Sems´in) vasıflarından bahset. Onun üstünlügünu çekinmeden anlat. Zaten su gök kubbesinin altında öteden beri haset etme huyu azalmamıstır.
• Ben dün geceyarısı kalktım, baktım ki, "gönül" yok! "Ne oldu; nereye gitti " diye onu evin her tarafında aradım,fakat bulamadım.
• Sonra kendi evimden çıktım. Onu ev ev aramaya basladım. Nihayet zavallıyı bir yerde buldum. Orada "Ya Rabbî!
Ya Rabbî!" diyerek secdeye kapanmıstı.
• Bakayım, kime kavusmak istiyor, kime yalvarıyor diye onun yalvarısına kulak verdim. Aglarken sunları söyledigini duydum.
• Gizli seyler de senin önünde, asikar olan seyler de senin önünde. Sen her seyi bildigin gibi, elbette bunların her ikisini de bilirsin. Benim gizli olan seyim, su içimdeki "sevgi atesi"; açık olan sey de ah edisim, yalvarısım, yakarısımdır.
• Gönül, o padisahın eserlerini, vasıflarını sayıp duruyordu da, adını söylemiyordu. 0, gecenin karanlıgında herkes uykudayken yalvarıp yakarmaya dalmıstı.
• 0, arada dudak ucuyla gizlice diyordu ki: "Adını söyleyemedim ama, o ad öd agacından daha güzel kokar, kokusu her tarafa yayılır."
• Gönül diyordu ki; "Ey seven, sevilen Rabbim! Belki, bir insan bulunur da gece yarısı benim bu sözlerime kulak verir diye korkuyorum, ürküyorum.
• Birisi onun adını duyar da ona gereken saygıyı göstermez diye ödüm kopuyor. 0 güzel ada hürmetsizlik bana çok agır gelir.
• Baska birisi adını isitir de, ona sevgi ve saygı gösterirse, bu defa kıskançlık beni yakar, yandırır." Böylece, gece yarısı yalvarıp duran gönül sasırmıs, ne yapacagını bilemez hale gelmisti.
• Derken gönüle hatiften, ötelerden bir ses geldi. "Sevdiginin adını an, ey inatçı saskın, korkma, adını an, gam yeme; kimseden çekinme!
• Onun adı, senin canının muradına anahtardır. Çabuk, onun adını an! An da hemen sana kapıyı açsın!
• Gönül, haset korkusundan onun adını anamıyordu. Kapı da kapalı kaldı. Seher vaktine kadar bu hal devam etti.
Derken ansızın gündüz oldu. Güneç dogdu, yüzünü gösterdi.
• Hatifin binlerce defa yalvarısı üzerine gönül, ancak "Tebriz" diyebildi. Aklı basından gitti, varlıgından oldu.
• Kendinden geçince de o, efendiler efendisi Semseddin´in, o cömertlik denizinin adı, gönlün yüzüne naksoldu.
367. Bir hırsız gibi gönle gizlenen gam,
vuslat polisinin eline düstü de daragacına asıldı.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 761)
• Seher vakti o kurnaz sevgili gül bahçesinden gelince, mest olanların naraları gül bahçesinden daha göklere kadar
yükseldi.
• Yüzlerce cennet bahçesinden ab-ı hayatla sulanan, binlerce güler yüzlü gül, dikenlerin gönüllerinden baslarını
çıkardılar.
• Gönüle bir hırsız gibi girerek bütün gece orada gizlenen gam, sevgilinin, vuslat polisinin eline düstü de daragacına çekildi.
• Zalimlerin elinde kalmıstık. Çok zulümler görmüs, acılar çekmistik. Ümitlerimizi kaybetmistik. Böyle bir durumdayken devlet gibi parlak uyanık bir gönül geldi, imdadımıza yetisti.
• Su kirli dünyada, nefsanî arzular, maddî ihtiyaçlar pesinde kostugumuz için, beden de can da ihtiyarlamıstı. Ona kavusunca her ikisi de gençlesti, güzellesti. Müsteri bulamayan, malını satamayan herkese ne de çok alıcı geldi.
• Hepiniz gönül ve dinin Selahaddin´ini görünce, "Hakk´ın sırlarından ne de sasılacak bir günes dogdu!" deyiniz
368. Onun ask sarabı sunan iki sakî gibi olan gözleriyle
dudaklarının elinden sarap için.
Fa´ilatiü, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 754)
• Güzel yüzlülerin en güzeli, günesi, salınarak geliyor. Ona yol açın. Yüzlerinizi onun yüzünün güzelligi ile ay gibi nürlandırın.
• Onun nürlu yüzü, eskiden ölmüs, mezarlarda çürümüs kisilere bile yüzlerce can vermede, onları diriltmede. Geçip gitmis asıklara müjdeli dirilme haberi verin!
• Onun ask sarabı sunan iki sakî gibi olan gözleriyle dudaklarının elinden heıan sarap için, her an; "Çok yasa deyin.
• Onun güzel bir ovaya benzeyen yüzünde hiç görülmemis, acaip bir kuyu kazmıslar. Aklınızı basınıza alın da o ovaya gidin! 0 kuyuya düsmek için ugrasın!
• Onun bulundugu çadırdan gece vakti bir aydınlık, bir nür belirdi. Atlarınızın kulaklarını o çadırın kuruldugu yere çevirin!
369. Kendinden habersiz,
fakat dostun yerinden haberli olan kisi ne mutlu kisidir.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 759)
• Sevgilim; gönlüm senin emrine uymus, sevdana kapılmıs. Senelerin yıprattıgı sararmıs, solmus yüzüm, senin ayrılık gamını çeker.
• Basım yüzünün güzelliginin mesti, gönlüm tuzak olmus hayalini yakalamıs, bırakmıyor. Gözümden dökülen inci taneleri, senin denizinin köpüklerine serpilmek ister.
• Senden aldıgım bütün armaganları, senin hayaline takdim ettim. Çünkü seker gibi tatlı olan hayalinde senin güzel yüzünün parlaklıgı var.
• "Hayalin" dedim, hata ettim, yanlıs söyledim. Senin hayalin baska hayallere benzemez. 0 bütün güzellikleri,sevimlilikleri senin ihsanından alıyor.
• Sadberk gülü kendini senin güzel yüzüne benzettiginden ötürü utandı da, senin huzurunda yerlere döküldü.
• Selvi, senin boyuna benzedigini sandıgından yanıldıgını anladı. Suçlular gibi basını önüne egdi.
• Dost bizimle beraber olunca, her yer oturulacak, eglenilecek yerdir. Kendinden habersiz, fakat dostun yerinden haberli olan kisi ne mutludur.
• Eger sen bana kapını açmazsan, ben dama çıkar, bacadan içeri girerim. Seni görüp seyreden can, ne de güzel bir candır. Ne de bahtlı bir candır.
• Ben damlara çıkarım, tuzaklara düserim ne yapayım ki, canımın ahüsu, yalnız senin ovanda kosmak, sana av olmak sevdasındadır.
• Sus ey deli asık, siir söyleme! Kanlar yut! Zaten dünyanın her zerresinde senin askının derdi, gamı var.
370. Senin askın, bir ay yüzlü sevgili dilber kılıgına girdi de geldi.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c. II, 749)
• Seher vakti, gönlümü alıp gitmek için, sevgili mest olarak yanıma geldi. Ey Müslümanlar, bu mest dilberin elinden beni kurtarın. Bana yardım edin!
• Dün kalbim heyecanla çarpmakta idi. îki gözüm de segriyordu. "Acaba! Ben kime kavusacaktım Gözlerim kimi görecekti " diye düsünüp duruyordum.
• Seher vakti ben bu düsüncelerdeyken senin askın, bir ay yüzlü dilber kılıgına girdi de bana geldi.
• Ben kim oluyordum Dört unsur bile (hava, toprak, su, ates) ondan mest olmuslar; onun atesi bana da neler eder, topraga da, rüzgara da neler eder
• Ask, ondan gebedir. Bu cihan da asktan gebedir. Bu dünya su dört unsurdan dogdu. Fakat,unsur da akstan dogdu.
371. Dilsiz, dudaksız söz söylemeyi huy edin! Hayat fanî,
insan ölünce ne dudak kalır ne de dil!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. 11, 762)
• Ben ölmüs olsam da, beni mezara koysalar, bu haldeyken sevgilimizden bir haber gelse, hemen kefenimi yırtar,mezarımdan çıkarım.
• Diri de, ölü de ondan bir sey elde edince neler yapmaz Dag bile onu görse yerinden sıçrar kalkar, daha ileri,daha yakına gelir.
• Seni sevdigim için beni çekistirirlerse, kınarlarsa, ben bu kınanmaktan kaçmam, kaçınmam. Senden gelen acılık cana sekerden daha tatlı gelir.
• Sana, Hakk´ın nîmetlerinden ne gelirse ye, iç, bir tarafta dursun deme! Akıp giden bir ırmaktan su içtikçe arkası gelir.
• Hakk´ın yaratma gücüne, güzel sanatına bak, gönüllere gelen vahyi seyret! Bastan basa görüs nüru ol! Çünkü bütün zevkler, bakıs ve görüsten gelir.
• Ömrüm geldi, geçti de sevgiliye kavusamadım diye ümitsizlige kapılma, o vakitli, vakitsiz, ansızın gelebilir, her sey seher vaktinde gelmez.
• Bekle, gözetle, sabret! Zamanlı zamansız, ansızın degerli bir sürme gibi o azîz varlık, o essiz varlık gözümüze gelir.
• 0 bu göze gelince, bu göz deniz halini alır. Denize bakınca da denizin bütün suyu inci olur.
• 0 inci, aslını kendi inciligini bilmeyen ölü inci gibi degildir. 0 daima söyler, daima arar, daima diridir.
• Senin aslın nedir Sen nasıl bir madensin Sen nasıl bir cansın Bunu ne bileceksin Senin insanî hünerini, marifetini ancak Allah bilir, Allah bilir.
• Fazla konusma, dudaklarını kapa, dilsiz, dudaksız söz söylemeyi huy edin! Çünkü dünya geçip gidince, ne dis kalır, ne dudak kalır, ne de dil!
372. Gönül kapısında otur bekle, o gizlenen sevgili,
ya gece yarısı, yahut seher vakti gelir.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. II, 595)
• Hakk asıgı olan, gönlünde bir istek bulunan kimse, gönül kapısına gider de gönül ona kapı açmazsa, elbette bunun bir sebebi vardır. Kapı açılmadı diye üzülme, git!
• Gönül kapısında otur bekle, çünkü, o gizlenen sevgili ya gece yarısı, yahut seher vakti gelir.
• Her seyden ayrılan, yalnız Allah´ını arayan can, az bulunan essiz bir candır. Sasılacak bir candır!
• Bulundugu dünyadan baska bir dünya gören göz, görüs sahibidir. Onun hos bir lakabı vardır.
• Böyle olan kimse, rühun en yakın dostu olur da, ölümden bile korkmaz. Can verme saatinde, onun tuhaf bir zevki, anlatılmaz bir nesesi vardır.
• Ayagı tasa çarpsa, avucuna bir inci düser. Canı dudagına gelse, bir seker dudaklı ile bulusur.
• Sus, sırlan her yerde açıga vurma. îyi röhlu olmayan kisilerin toplantısında Ebü Leheb de bulunabilir.
373. Aklını basına al da isteyen, isteneni bir bil!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(Yazma bir dergiden)
• Ey Allah´ım, önünde secde etmeme müsaade et. 0 imkanı lütfet de, secde edenin bası secde edilene yaklassın.
"Secde et Allah´a yaklas!" mealindeki Alak Suresi, 96/19. ayete isaret var.
• Duygular alemi (duygularımız) topraga benzer. Hakkı bulmak, onu istemek arzusu da rüzgar gibidir. Rüzgar, he r an topragı yerden, asagılardan alır, gökyüzüne, ötelere dogru yükseltir. Yani duygularımızı, topraktan yaratılan bedenimizi, hakkı istek ve sevgi rüzgarı alır, yücelere dogru yükseltir.
• 9stek atına binip yükselen bu toprak ne mübarektir, ne kadar kutludur. Balçıktan onu çekip alan bu istegin yükselttigi beden ne mesuttur!
• 0 ne kadar güzel bir istektir ki, bu cihan onunla canlıdır. Onunla yasamaktadır. Bütün güzellikler, nergis gibi gözler, gül gibi yanaklar hep ondandır. Onun cemalinin tecellîsindendir.
• Sen aklını basına al da, isteyenle isteneni bir bil! Ayrı görünüyorlarsa da, sakın ayrıdır deme, iki görme, onlar birdir.
• Sunu iyi bil ki: Rüzgar havaya savurdugu topraga, tozlara karısmıstır, kirli gibi görünür, ama aslında tertemiz rüzgardan baska bir sey degildir. Bu hususta hata etme, yanlıs görüs sahibi olma!
• Allah birdir. Ona yalvaran, ona hamd ü senada bulunan diller, zarflar gibı ayrı ayrıdır. Yani diller, içinde aynı su bulunan çesitli zarflara, kaselere benzerler. Türkü de, Kürdü de, Rumu da ayrı ayrı dillerle hep onu isterler.
374. Bu güzel koku can bahçesinden mi geliyor
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 806)
• Ya Rabbi! Bu güzel koku can bahçesinden mi geliyor Yoksa bu, ötelerden, gayb aleminden dünyaya dogru esen hos kokulu bir rüzgar mıdır
• Ya Rabbi! Bu ab-ı hayat, hangi yerden cosmada Ya Rabbî! Bu sıfatların nüru, hangi diyardan parlamada
• Acaba bu gürültü, göklerde yasayanların gürültüsü müdür Acaba bu kahkahaları, cennet hürileri mi atıyor
• Bu ne çalgı, bu ne ahenktir ki, insanın rühunu oynatmada Bu ne ıslıktır ki, gönül kanat çırparak uçmada
• Ey asıklar, müjde müjde! Hepiniz de el çırpın; o elden çıkan güzel varlık, ellerini çırpa çırpa geliyor.
• Baht gözü, bahtınızı görmüs de mahmurlasmıs, bu da bir delil, bir iz! Bu baht, apaçık bir gözden, ezelî varolandan ve varedenden geliyor.
• Candan tatlı ne vardır Can gidecekmis, gitsin! Korkma! Gideceginden ne diye üzülüyorsun, gam yiyorsun Ondan daha iyisi geliyor.
375. Gaflet pamugunu kulagından çıkar!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün,
(c. II, 550)
• Gaflet pamugunu kulagından çıkar! Kurtulus sesi geliyor. Günahın kara suyuna dalma, ab-ı hayat geliyor.
• Müsteri yıldızının ask nöbetini gökyüzünde çalıyorlar. Asıkların ruhlarına yüzlerce salavat geliyor.
• Günahlardan arın da bastan basa mana balı ol, süt ol! Kendinden, kendi benliginden fakir ol, yok yoksul ol! Çünkü ancak fakir ve yoksul olunca padisahtan vergi gelir, zekat gelir.
• 9nsanın maddî varlıgı olan balçık, gönül olmayı ister durur. Bu istek onun rahmetindendir. Kuluna acıdıgındandır. însanın namaz kılmayı arzu edisi, oruç tutusu, hep Hakk´ın kulunu kendine çekisindendir.
• Basına gelen dertlere, musîbetlere, belalara ugrayıs karanlıklarına sabret! Çekinme, çünkü Hızır (a.s) da, ab-ı hayat, karanlıklar diyarından geliyor.
376. Öd Agacı.
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlii, Fa´ilat
(c. 11, 863)
• Ates, dün dumanın kulagına egildi de, gizlice dedi ki: "Öd agacının benimle arası pek iyidir. Onun bensiz bir yerde kararı yoktur. Benden ayrı düsmeye hiç dayanamaz.
• Benim kaderimi ancak o bilir. Bana o, sükreder, çünkü, öd agacının karı, benim kucagımda yanarak yok olmasındadır. Onun degeri güzel kokuları etrafa yaydıgı zaman belli olur.
• Öd agacı, bastan ayaga kadar dügüm dügümdür. Görünüsü öteki agaçlar gibi hosa gitmez. Fakat yanarak yokluga açılıp saçılınca, o dügümler de çözülür, açılır, saçılır."
• Ates öd agacına der ki: "Ey benim alevler yiyen, ısıklar yutan dostum, hos geldin, merhaba, merhaba! Ey yanarak benim kucagımda yok olan, bana can veren sehidim! Ey beni görenlerin tattıklarımın kendisiyle avundukları azîz varlık, sevgili dost!
• Senin gibi yanarak yok olmadan, hiç kimsecik yokluk levhinden nasibini alamaz, faydalanamaz." Ey seven ve sevilen Allah´ım, benim de yoklukla aramı uzlastır, beni onunla barıstır. Ben de sende yok olmak arzusundayım.
• Ekmek, yemek, midede yanar yok olursa, o zaman akıl olur, can olur, hasetçilerin bile hasret çektikleri bir hale gelir.
• Geri kalanları benden gizli olarak, sana ask söylesin! Sen, Ashab-ı Kehf gibi hem uykudasın, hem de uyanık!
377. Sen baska bir alemden mi geldin;
burada les yiyen köpeklerle uzlasamıyorsun!
Fa´ilatiü, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 745)
• Yüzümü sevgilinin ayaklarına sürmeye geldim. Yaptıgım bir hatadan ötürü özür dilemeye geldim.
• Yeniden onun gül bahçesine bahçıvan olmaya geldim. Onun askından ates olup kendi dikenlerimi yakmaya geldim.
• Temizlenmesi mümkün olan tozu, kiri temizlemeye, sevgilim için iyi isi, daha iyisini yapamadıgım için kötü saymaya geldim.
• 0 vefasız güzelin sevgisi ugrunda döktügüm göz yaslarını görsün diye ona aglayan gözlerle geldim.
• Ey hiçbir seye benzemeyen, essiz olan ask, kalk, sevgiye yeni bastan basla, merhamete yeni bastan giris! Ben öldüm, ikrarımdan da inkarımdan da vazgeçtim.
• Çünkü senin saflıgın, lekesizligin olmadan varlık aleminde saf olmaya imkan yok! Sensiz gamdan kurtulmak,iyilesmek de mümkün degildir.
• Zahirde, görünüste ben sustum. Sen bilirsin ki, kan aglayan gönlümde kanlara bulasmıs sözler var.
• Ben sustugum zaman, yüzüme dikkatle bak! Orada bıraktıgın izleri gör!
• Ben bu gazeli kısa kestim. Geri kalanı gönlümde.. Eger beni o mahmur gözlerle mest edersen söylerim.
• Ey sözünden geri kalan, susan, ey esinden ayrı düsen, nasıl oldu da o keskin aklını kaybettin, böyle sasınp kaldın
• Ey kendinde konusma gücü olmayan, susan, o atesli düsüncelerle ne alem desin Düsüncelerin büyük orduları geliyor.
• Sözü insanlara söylerler. Yalnızken susarlar. Hiç kimse sevgilinin sırrını kapıya, duvara söylemez.
• Yoksa sen, asktan bahsedecek insan bulamıyor musun Bu yüzden susup duruyorsun Sen hiç kimseyi sözlerine mahrem görmüyor musun
• Yoksa sen, baska bir alemden mi geldin Tertemiz bir alemden misin Su lese bulasmıs, les yemekle mesgul tabiat köpekleriyle tabiat alemine karısamıyorsun! Su kirli alemle uzlasamıyorsun!
378. Senin sevgi atesinle yandım yakıldım da, dumanım çıkmadı.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. II, 780)
• Atesine atıldım, yandım, yakıldım da dumanım çıkmadı. Söndürmek için atesine su döktüm, fayda etmedi.
• Gönlümü binlerce çesit zevkle denedim, oyaladım. Seninle bulusmaktan baska hiçbir sey onu hosnut etmedi.
• Gönlümün asktan çektigine, dag dayanamadı, çekemedi. Ateste yanan gönlümün kokusunu öd agacı bile vermedi.
• Sevgiliye; "Senin bu kulun gönlünü aska rehin vermedi mi " diye sordum. Sevgili; "Evet rehin verdi, verdi ama,geç verdi, acele etmedi." dedi.
• Sevgilim, senin la´l dudakların, hastaların "Hz. îsa"sı ise de, benim hasta gönlüme bir türlü iyi gelmedi, saglık vermedi.
379. 0, bütün kapıları kapasa bile,sonunda kimsenin bilmedigi gizli bir yol açar.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 765)
• Aman, sevgili seni kovsa da ümitsiz olma, bugün seni kovarsa, yarın seni çagırmaz mı sanıyorsun
• Eger senin yüzüne karsı kapıyı kapasa bile, gitme, orada bekle, sabredersen seni alır bas köseye oturtur.
• Bütün kapıları ve geçitleri kapasa bile, sonunda, sana kimsenin bilmedigi gizli bir yol açar.
• Görmez misin Kasap, koyunun basını keser, ama kestigi koyunu bırakmaz. Kestikten sonra onu tutar sürüye sürüye, çeke çeke dükkana götürür.
• Koyunun nefesi kalmadıgı için, onu kendi nefesi ile sisirir. Artık sen, düsün! Allah´ın nefesi, seni nerelere ulastırır,nerelere çeker götürür.
• Ben bunu bir misal olarak söyledim, yoksa onun keremi bir kimseyi öldürmez, üstelik onu ölümden, öldürülmeden kurtarır.
• Süleyman´ın bütün mülkünü bir karıncaya bagıslar, hatta her iki cihanı da verir, hiçbir gönlü kırmaz, incitmez.
• Gönlüm, dünyanın etrafında döndü, dolastı Onun bir esini, benzerini bulamadı. 0, kime benziyor Kime benziyor
Kime benziyor
• Sen sus artık! 0 sessiz, sedasız, bu saraptan herkese tattır, tattır.
380. Su rüzgarımız da sana asık olsun da delice essin!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Pa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 748)
• Sen, dünyada bulunan bütün sakîlerin iftihar ettikleri, övündükleri bir sakîsin. Sen, bos durma! Her an gece,
gündüz, iste güçte ol! Herkese ask sarabı sun! Herkesi mest et! Senin gözün daima mahmur olsun! Canımız da hep
içsin, içsin!
• Ey güzel! Senin serefine, ask sarapları içilen bu mecliste, akıllı kisilerin akıllan baslarından gitsin! Ey dilber;
costukça cosan askınla ne bas kalsın ne sarık!
• Sana asık olan canın, Mısırlı kadınlar gibi elleri de dogransın, gönlü de!.. Mısır Yusuf´u da çarsıda, pazarda
dolassın da güzelliginin tesiriyle halkı birbirine düsürsün!
• Ey sakî, senin elinden ne eller elden çıktı. Senin sundugun sarapla mest olan, senin elinden daima muradına ersin!
• Basımız senin sevdanla, kırbamız, su kabımız senin sevgi suyunla dolsun! Su rüzgarımız da sana asık olsun,delice essin! Suyumuz, ırmagımız da asık olsun, aglayarak, feryad ederek ve hiddet denizine dogru akıp gitsin!
• Güzeller padisahı da bizim emîrimiz, baskanımız olsun; ask heyecanıyla bizi kucaklasın! Devletin, ikbalin bizim can dostumuz; talih, baht arkadasımız ol-sun!
381. Çalgıcının ses sarabını için mest olun.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 747)
• Ey neseliler, ey zevke, ey güzel seslere düskün olanlar! Çalgıçıdan sizi mest edecek kadehsiz sunulan sarap isteyin! Böylece "ses sarabı" için! Ses sarabının içine "ney"in sesini de karıstırın; için, için!..
• Ey bahtlı kisiler, ey Allah´ın nazarında makbul olan varlıklar! Çok usta, essiz biniciler olun da, nese atlarına binin!
Onları alabildigine kosturun ve gam atını yakalayarak onu neselerin ayakları altında kurban edin!
• Ey kendinde olanlar, ey uyanık kisiler, Hakk´ın vahdet küpünde ask sarabını için! 0 sarap ile aklı da, sonu gören fikri de yok edin gitsin!
• Bakınız ey Hakk asıkları; ilkbahar geldi! Gül bahçelerinde yesilliklerde insanı sasırtan yüzlerce renk var. Kıs mevsiminin dondurucu soguk günlerini artık bırakın, düsünmeyin!
• îstediginiz, aradıgınız "Çin güzeli" Çin´dedir. Bu ne akıldır ki, Çin´i düsünmüyor da, her an Rey sehri yoluna düsmeyi hayal ediyorsunuz.
"Yahya Kemal merhum da "Çin Klisesi" adlı siirinde, bir Çin güzeli düsünmüstü:
"Gel ey ma´suka Çin´den 0 sirin kösk içinden,
Gülümser bir resimdin, Muhayyel sevgilimdin,
Ya mektup yolla Çin´den, Ya gel hülyam içinden
• Siz sözleri, kelimeleri bırakın da ölümsüzlük meyhanesinde can kulagınızı açın, size ötelerden haber veren, sizi sizden alıp götüren çalgıcıyı dinleyin!
• Elinizdeki kaseyi, yalnız ölümsüzlük sarabıyla doldurun! Allah askına akıllılık örtüsünü, akıl yaygısını katlayın, bir kenara koyun!
• Ey asıklar, benlik elbisesinden, kendinde olus elbisesinden soyunun! Daima, diri olanın yarattıgı varlıklarda onun kendi san´atını, kendi güzelligini görün, seyre dalın, hayran olun!
382. Dünyada görülen bütün varlıklar, insanlar, bitkiler, hayvanlar,
balıklar, kuslar, bunların hepsi de birer nakıstan, hayalden ibarettir.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. II, 727)
• Kimde bizim sevgimizden bir iz, bir nisan bulunmaktadır Kimin gönül evinde gizli bir ay yüzlü sevgilisi vardır
• Gözlerinin yardımı olmadan, onun güzel yüzünü kim görmüstür Bu cihanın dısında kimde baska bir cihan vardır
• Acaba, su canımı hedef alan oku atacak yay kimde vardır
• Su dünyada her tarafta, nereye bakarsanız bakın gönül alıcı bir güzel bulunmaktadır. Sufî, bak bakalım; acaba o
güzel kimindir 0 güzeli kim görebilir
• Halkın bu görünen süreti, çesitli bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuslar... gibi varlıkların hepsi aslında bir nakıstan, bir
hayalden ibarettir. Bunları yasatan, hareket ettiren canı acaba kim görmüstür
• Dünyada gördügün, bu varlıkların, insanların, bitkilerin, hayvanların hepsi de birer dilencidir. Allah´ın lütuf
tarlasında basak toplamakla mesguldürler. Acaba bütün bu yoksullara nîmetler veren, onlara inciler saçan kimdir
383. Biz kendimizin düsmanı, bizi öldürenin dostuyuz.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 728)
• Biz kendimizin düsmanı, bizi öldürenin dostuyuz. Biz ask denizine batmısız, denizin dalgası bizi öldürüyor.
• Biz severek, gülerek, tatlı canımızı veriyoruz. Çünkü ecel bizi ballar gibi tatlı tatlı öldürüyor.
• Canını seven kisi, o ugursuz ve mel´un Iblisten mühlet isteyip duruyor. 0 da, yarın degil, öbür gün öldürürüm diye ona mühlet veriyor.
• Sen, îsmail (a.s.) gibi hos bir halde, sevine sevine hançerin önüne basını koy, sakın hançerin önünden bogazını çekme. Çekip bogazına bassa da, o basıyor, öldürürse de o öldürüyor.
• Azrail (a.s.), asıklann canını alamaz. Asıklan, yine ask öldürür, yine sevda öldürür.
• Ask ugrunda öldürülenler; "Keske kavmim bilselerdi!" diye naralar atarlar. Görünüste sevgili öldürüyor. Ama gizlice yüzlerce can bagıslamadadır.
" Yasîn Süresi 36/27. ayetevar."
• Yeryüzüne benzeyen bedeninden bir bas çıkar da, etrafına bak! 0, seni güle mi çekiyor, yoksa öldürüp toprakta
mı bırakıyor
• Asıkların her biri birer Mansur´dur. Kendini seve seve öldürtür. Asık olmayan ise, kendini bile bile öldürür.
• Ecel, insanlara her gün yüzlerce defa çatar! Hakk asıgı ise, ecel gelmeden sebepsiz olarak, kendini ölüme teslim
eder. Yani ölmeden evvel ölür.
384. Onun nazik eline diken yakısmaz, onun eline ancak gül yarasır!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 764)
• Ey gönül, sen baska türlü olma, baska türlü olusunu ondan saklayamazsın. Çünkü sevgilinin gözü her seyi görür,
gönlü her seyi bilir, sırları gizlemeye ugrasma! Gizledigin sırlardan da onun haberi vardır.
• Nasıl ki, sarabın bütün cilvelerini, neler edip neler yapacagını meyhanecinin gönlü bilirse, o da senin bütün
sırlarını bilir ve çerçöp gibi tutar, onları suyun üstüne atıverir.
• Onun nazik eline diken yakısmaz! Onun eline ancak, gül yarasır. Dikenin gönlünde bitecek, bütün gizli güllerin hepsini de o bilir
• Sen, her gün azar azar bir sey ögrenirsin. Sen, git de her seyi birdenbire bilene kul köle ol!
• Sen, hüküm zamanında bir sahidin ikrarına esirsin. Sufînin teni ise gönül sahadetiyle ikrar eder.
385. Cenab-ı Hakk, rühların ellerine birer beden çengi vermistir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 740)
• Misk ile anber, sevgilimin saçlarını koklasalardı, kendi kokulannı bir tarafa bırakırlar, hemen sevgilimin saçlarını koklamaya baslarlardı.
• Onun güzel yüzünden, ansızın bir günes dogar, parlardı, perdeleri yırtardı. însanların mesgul oldukları çesit çesit isleri, güçleri bir tarafa atar, onları yal-nız ask isiyle ugrastırırdı.
• Cenab-ı Hakk, rühların ellerine, birer beden çengi vermis de, kendi zevalsiz sırrını, çenglerin feryadlarıyla duyurmak, anlatmak istemistir.
• Rühların ellerine verilen beden çenglerinin her bir teli, ihtiyaç, öfke, sehvet, kin, haset gibi insanların çesitli huylarını ayrı ayrı terennüm etsinler, inleyerek, feryad ederek anlatsınlar da bu ayrı ayrı feryadların birlesmesinden,insanın mahiyetini belirten bir ahenk meydana gelsin dilemistir.
• Ne mutlu o beden çengine ki, Hakk´ın eli o çengi akort etmistir. Sonra onu, kucagına almıs, kendisi çalmaya baslamıstır.
" Bu beyit yanlıs anlasılmamalıdır. Hasa Hakk´ın eli, insan-ı kamilin elidir. Mecazî ifadelere dikkat gerekir. Kur´an´da mecazî bazı ifadeler yok mu; "Sen atmadın Allah attı." (Enfal Süresi, 8/17), "Allah´ın eli onların ellerinin üzerindedir
(Fetih Süresi 48/10)
• Dünyada bulunan bütün çenglerin ustası o çengdir. Eyvahlar olsun, o çenge ki, onunla yarısa girisir!
• Su esen rüzgar bile, Hakk´ın çengindeki gizli, hos bir teldir ki, feryadlarıyla o büyüleyici nergis gözleri anlatır durur.
386. Ask padisahı onu çekti bagrına bastı, o da halktan kurtulmus oldu.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 763)
• Ne mutlu o kimseye ki, bizim gibi o da tamamıyla Allah´a teslim olarak onun verdiği her seye razı oldu. Böylece cefadan, gamdan gussadan, kurtuldu. Bastan basa nese vefa oldu.
" Fuzfllî merhum bir beyitinde söyle der:
"Bütün emelleri gönülden eylemis ib´ad,
Ne verseler ana sakir, ne kılsalar ana sad."
(Biltün istekleri gönlünden uzaklastırmıs, ona ne verseler sükrediyor, ne yapsalar sikayetı yok, memnun!)
• Ne mutlu nese kaynagı olana, sarapla aklını, fikrini dagıtana, aska, delilige rehin olarak mana denizinde inci olana.
• Onun bakısı ay oldu, günes oldu. Toprak onun bakısıyla altın kesildi. Kerem de incilerle dolu bir deniz haline geldi.
Yürüyüste seher rüzgarı oldu.
• Ask padisahı, onu çekti bagnna bastı. Böylece o da bütün halktan kurtulmus oldu. Ask bakısı onu seçti de bütün dilekleri yerine geldi.
• Yürüyüste tıpkı, gökteki "ay" gibi oldu. Geceleyin ayın on dördüne döndü. îlahî bakısla bir anda nerelere ulastı,nerelere gitti!
• 0 yeryüzü gibiydi, gökyüzü oldu. Bastan basa tat, tuz kesildi. însan melek oldu, sinek de "zümrüd-i anka".
387. Senin sevgi daragacına asılan Hallac-ı Mansür´un gönlü,
basına gelen belalardan gam yemez.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. II, 758)
• Sevgilim, kendini sana vermis, hep seninle mesgul gönlümde, senin gülün var, gül bahçen var. Dalında senin meyven bulunan agaç ne mutlu agaçtır!
• Yücelerde, manalar gögünde senin nürlannı saçan "ay"a ulasan kisi, dönüp duran gökyüzünü ve zanlarla,süphelerle, çilelerle dolu su kirli dünyayı ne yapsın
• Allah´ıma yemin ederim ki, lanet edilmis seytan bile, seni severse, senin varlıgını ikrar ederse, kıyamet günü azaptan kurtulur.
• Yine Allah´a yemin ederim ki, yüzlerce nürla yogrulup, yaratılan hürilerle melekler, seni inkar ederlerse canlarını kurtaramazlar.
• Sen kimsin Beni bir avuç topraktan yarattıgını haber veriyorsun. Sonra;"Seni öyle üstün ve serefli bir varlık olarak yarattım ki, sana verdigim, sende bulunan sır kimselerde yoktur!" diyorsun.
Yunus Emre hazretleri de;
"Bir avuç topraga bunca kîl ü kal
Nene gerek ey Kerîm-i Zülcelal!" demistir.
• Senin sevgi daragacına asılan "Hallac-ı Mansur"un gönlü, basına gelen büyük belalardan, felaketlerden gam yemez, gam yemez!
• Her agacın, her bitkinin kökü, Hakk´ın ihsan ettigi nzkı yer, fakat; "Ben ne yapacagım, ben ne yiyecegim, ben ne giyecegim " diye bütün bu endiseler, bu korkular, senin hasta gönlünde mevcut!
" Sa´dî-i Sirazî hazretleri de;
"Benim degerli ömrüm; ´Yazın ne yiyecegim, kısın ne giyecegim ´ endisesiyle sarf olup gitti." demektedir.
• Zavallı insan; canı üzen, ömrü hırpalayan rızık ümidini cennete dogru sürü, çek! Oranın her yapragmda, her bitkisinde sana hazırlanmıs sekerler, anberler var!
"Faruk Nafiz merhum da "Hamd ü Sena" baslıklı siirinde sunları söylemisti:
"0 büyük Rabb ki, ufuklar boyu nîmetlerini,
Hüsn ü an, renk ü füsün, ask ü cünün mahserini
Gayr-ı kafi görerek sevdigi biz kullarına,
Simdiden vaad ediyor, baska bir alem yarına,
Ma-i tesnîme sükür, ravza-i rıdvana sükür
388. Ölen bir kimse için, artık yarınki gün yoktur!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 717)
• Sana, gönlünü veren, candan kulluk eden bir kisiye böyle davranman uygun degildir.
• Ey yüzü de güzel, huyu da güzel olan sevgili; felek, senin gibi bir inciyi bir daha meydana getiremez.
• Senin yüzün de güzel, huyun da güzel. Bunlar güzel olunca, elbette senin gönlündeki sırlar da güzeldir.
• Ölen bir kisi için, artık yarınki gün yoktur. Is böyleyken neden cefalar eder durursun
• Bilmem ki, insan, kendisine yapılmasını istemedigi bir seyi ne diye baskası hakkında denemeye kalkısır
• Hiddete kapılıp, hiç kimseyi çigneme de; Allah´ın gazabı seni çignemesin.
389. Gerçek bir asık isen kendini acıya alıstır, acılar ye, acılar iç!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 742)
• Ask, asıkı kıskandıgı için, onu halka düsman eder. Asık, tamamıyla halktan kopar ayrılırsa, iste o zaman ask, yüzünü asıka döndürür.
• Baskalarının isine gelmeyen, herkes tarafından reddedilen asıkı, ask padisahı yanına alır. Onunla dost olur, onunla diz dize oturur.
• Halk, askı basından atınca, ask da halktan sogur, onları sevemez olur. îçten de dıstan da halkın huyunu bırakır,askın huyuyla anlasır, askın huyunu huy edinir.
• Can, halk tarafından sevilirse, herkesi canlandırır, herkese gönül verir, her tarafa bakar, durur.
• Ask onu görünce der ki: "Saçlarım, sana gölge düsürdü." Asık o saçların gölgesine girince, artık miskler, anberler koklamaya baslar.
• Kendini aska kaptırmıs, yeni bir asıksan; kendini acıya alıstır. Acılar ye, acılar iç de; Sirin sana Hüsrev´in balından ilaçlar versin!
• Tebrizli Sems´ten bir mestlik elde edersin de, o mestlik, iki alemin de ötesinden seni alır, sensiz bırakır.
390. Peygamberlerden söz ediyor ama,onda peygamberlerden bir huy var mı; sen ona bak!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. II, 700)
• 0 güzel yüzlü hocanın acaba nesi var 0, insanlık vazîfesini, kulluk vazîfesini geregi gibi yapıyor mu Onun gönül aynası sanıldıgı gibi tozsuz mudur Temiz midir
• Onunla konus, onu anlamaya çalıs! Bak bakalım onda ölürnsüzlük sarabından nasıl bir koku var! Varsa eger vakit geçirmeden ondan manevî bir koku al!
• Onun gül bahçesinin içine gir, bak bakalım, o bahçede nergislerden lalelerden ne var
• 0, her ne kadar, peygamberlerden söz ediyorsa da, onlann mu´cizelerinden bahsediyorsa da, onda peygamberlerin huyundan bir huy var mı Sen ona bak, lafına bakma! Söylediklerini yasıyor mu; onu anlamaya çalıs!
• Salavat verip duruyor, tesbih çekiyor ama, onda Hz. Mustafa (s.a.v.)´in safvetinden, rüh ne var
391. Hakk´ta fanî olmus kamil insanlar.
FS´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 730)
• Altın yumurtlayan kuslar, iste burada! Her seher vakti, dikbaslı, huysuz felek tayına eger vuranlar iste buradadır.
• Onlar öyle üstün varlıklardır ki, atlarını sürdükleri zaman yedi kat gök onlara meydan olur. Yattıkları zaman günesle ay, onlara yastık vazifesini görürler.
• Onlar öyle acaip balıklardır ki, onların her birinin canında Yunus (a.s.) vardır. Onlar öyle gül fidanlarıdır ki,gökyüzünü süslerler, güzellestirirler. Felegi hos ve ihtisamlı bir hale sokarlar.
• Kıyamet gününde içinde günahkarlar yanmasın diye cehennemi sömürüp içerler. Cenneti de dileyene bagıslarlar.
Onlar buyruk sahibidirler, ama ne dua ederler, ne bir sey isterler, ne de ona buna lanet ederler.
• Güzellikle, iyilikle dagları bile havada oynatırlar, tatlılıkları ile denizleri bile seker gibi tatlılastırırlar.
• Bedenleri can haline getirirler, canlan ölümsüz bir hale sokarlar. Tasları la´l madeni yaparlar. Kafirleri, imana getirirler.
• Onlar herkesten daha fazla meydandadırlar, herkesten daha fazla gizlidirler. Onları apaçık görrnek istiyorsan,ayaklarının bastıgı topragı gözlerine sürme diye çek. Çünkü onlar, anadan dogma körün bile gözlerini açarlar, görür hale getirirler.
• Sen hor, hakîr bir kisi bile olsan, onlan arayıp bulmada diken gibi sert ol! Keskin ol da, onlar senin bütün dikenlerini gül haline, nesrin haline soksunlar.
• Kamil insanlar hakkında söz söylemeye, onları anlatmaya gücüm yetseydi, onlara dair gönlümde kalanları söylemeye imkan olsaydı, neler söylerdim, neler söylerdim de, göklerde bulunan ruhlar ve melekler bile benim söyleyeceklerimi begenirlerdi.
392. Hikmetinden sual olunmaz; Allah zaman zaman insanı seytan haline,
seytanı da insan haline kor.
Fa´ilatün, Fa´ilatiü, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 729)
• Mavi gökyüzünü bir çark gibi döndürüp duran o ırmak iste burada, "ay"ın, Zuhal yıldızının hayran oldugu o güzel yüz de buradadır.
• Gemisi ma´rifet levhi olan, imana gelmeyenleri, gemisine binmeyenleri tufanlara bogan Nüh (a.s.) da buradadır.
• Kim ondan hırka giyerse, felegin hırkasını çıkarıp atar. Kim ondan mana lokması yerse; "Lokman Hekim" olan buradadır.
• Sen, insan kılıgına girmis, insan seklindeki seytana ne diye bakıyorsun Sen, suna bak, suna dikkat et;hikmetinden sual olunmaz; Allah, zaman zaman insanı seytan haline sokar, seytanı da insan haline kor.
Mesnevî´nm bir yerinde;
"Dikkat et, etrafında insan yüzlü bir çok seytan vardır. Bu sebeple, her ele, el vermek, her ele baglanmak, intisab etmek uygun degildir." (c. I, no: 316) diye buyuran Mevlana aynı konuya temas etmistir. Seyh Sa´dî hazretleri de bir beyitinde aynen söyle
söylemistir."Her gözü, kulagı, agzı olan adam degildir. Nice seytanlar vardır ki, ademoglu kıyafetinde görünürler"
• Ab-ı hayata sahip olan Hızır (a.s.) da iste burada! Diriye ölümsüzlük bagıslamada, ölüyü de hayvan yapmada.
"9nsan gibi yasamayan, hislerine tabi´ olan kimseyi de, yasayan bir ölü gibi dolasan kisiyi de insan seklinde bir hayvan yapmadadır.
• 0, bütün varlıkların aynasının özüdür: 0 aynaya hohlama, üstüne nefesini düsürme, o senden kendini gizler.
• Ey insanoglu, senin de baskalarının da kafirligi ve imanı onun elindedir onun takdiri iledir. Sakın ondan yüz çevirme, çünkü, onun hısmı, gadabı imanı yagma eder.
• Hakk´ın huzurunda kendisinin cahil oldugüna, hiç bir sey bilmedigine inanan kisiyi Hakk, her seyi bilen bir kisi yapar. Fakat, ona karsı bilgi satmaya kalkısanı; "Ben her seyi biliyorum." diyeni Hakk´ın gayreti, hiç bir sey bilmez hale sokar.
"Nabî merhum da söyle der;
"9lim kıyısı olmıyan bir sahildir, Anda alim geçinen cahildir."
(9lim kıyısı olmayan bir deryadır. Kendini alim sanan kisi caahilin biridir.) Meshur Sokrat´da; (Bir sey biliyorum; o da bir sey bilmedigimdir.) demistir.
393. Her zerre feryadlarla, inleyislerle dolu.
Dilleri olmadıgı için bu feryadları size duyuramıyorlar.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. 11, 698)
• Senin varlıgını ispat edecek bir belgesi, bir nisanı olmayan kisinin günesi bile olsa önemi yoktur.
• Gönül, çeng gibidir. Ask da onun mızrabıdır. Bu durumda gönül nasıl olurda feryad etmez
• Bugün asıkların feryadlarını duyuver! Bu feryadları isitmekten sana bir ziyan gelmez.
• Her zerre feryadlarla, inleyislerle dolu, fakat dilleri olmadıgı için bu feryadları size duyuramıyorlar.
• Zerrenin dili titreyerek, oynayısıdır. Onun derdini anlatacak, baska türlü bir davranısı yoktur!
• Bu alemin ucu bucagı var benim askım ile senin askının ucu bucagı yoktur!
• Ben su dünyada, senin hayaline benzer, hiç bir sey göremedim. Yalnız kaldıgım zaman askın bana öpücükler veriyor, ama agızsız veriyor, onun agzı yok!
394. Baglar, bahçeler su ile degil, ask atesi ile yesermede, gelismede.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. 11, 685)
• Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız olarak feryad edip duruyor. "Susarak konusma", iste böyle olur.
" Eski sairlerimizden birisi;
"Sen hamüs ol, macerayı çesm-i giryan söylesin!" (Sen sus, macerayı benim aglayan gözlerim söylesin.) diye yazmıstır.
• Ben, sevgiliyle o sekilde konusayım ki, dilim oynamasın, dudagım kımılda-nıasın. Çünkü kötü niyetli hasetçinin kulagı pusudadır.
"Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr´in baska bir beyitinde söyle buyurur:
"Gel de birbirimizle candan konusalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleselim.
• Sunu iyi biliyorum ki, dil ve dudak her ikisi de insanlarda ayıp ararlar kimseyi begenmezler, gizli gizli dedikodu yaparlar, onu bunu çekistirirler. Bu yüzden ben söyleyeceklerimi, kulaga degil de gönüle söylerim. Çünkü, gönül emindir, ona güvenilir.
• Gönlün aska dair söyledigi o nükteli, derin manalı söz çok tesirliydi. Ates gibi yakıcıydı. Bu yüzden gözlerimde yüzlerce yakıcı parıltılar var!
• Sasılacak sey su ki, ask atesinin gönlünde ta içinde güller var, yaseminler var, selviler var!
• "Birbirine zıt olan ates ile su beraber düsüp kalksınlar, beraber oturup gez
sinler!" diye bag, bahçe ask atesiyle daha da fazla yesermede, daha da fazla gelismede.
395. Her meyve zamanı gelince bas gösterir.
Dikkatle bak, her is nasıl tertiplidir!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. II, 706)
• Benim günüm kalktı, gecenin hatırını sormaya, ona geçmis olsun demeye geldi. Canım da dudagımı ziyarete geldi.
• Ben Allah´ıma o kadar çok yalvardım, o kadar çok "Ya Rabbî! Ya Rabbî dedim ki, sonunda gök kubbesi benim yalvarıslarımı duydu da, o da "Ya Rabbî! Ya Rabbî!" demeye basladı.
• Sevgili, elinde içilisi dine aykırı olan sarapla dolu bir kadehle çıkageldi.
• Ben her zaman onun sundugu saraptan bir yudum içince mest oluyor, kendimden geçiyordum. Bu defa kadeh agzına kadar doluydu.
• Onun, ay gibi güzel yüzü, hangi gökte parlasa; günes, o gökte ufacık bir yıldıza döner.
• Hilal, yeni ay onu ata binmis görmüs de, güzelliginin tesiri altında kalarak at nalına dönmüstür.
• 0 rüh olmustur, dünya da o rüha beden; bu dünyaya, bu seref yetmez mi
• Toz toprakla dolu olan bu kirli dünya, gönül ısıgıyla güzellesmistir. Hos bir hal almıstır, edep sahibi olmustur.
• Her meyve, zamanı gelince bas gösterir, gelisir, dikkatle bak, her is nasıl tertiplidir.
• Yeter artık sus, dur adan söyleyenin karsısında susarak, dilsiz, dudaksız söz söyleyen daha da hostur, daha da iyidir.
396. Gönül, bizi bıraktı kaçtı gitti.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. II, 722)
• Biz mest olduk. Gönül bizi bıraktı kaçtı, gitti. Ama nereye gittigini bilemiyorum.
• Aklın bagını bırakıp serbest kaldıgını görünce gönlüm ona yakalanmaması için hemen kaçmaya basladı.
• Gönül kaçtı ama, her halde o, Allah´ın halvetinden baska bir yere gitmemistir.
• Sen, gönlü evde arama! 0 havaîdir; hava kusudur. Bu yüzden o havalanmıs, ötelere gitmistir.
• 0, padisahın beyaz renkli, hünerli doganıdır. 0 her halde uçmus,gitmistir.
397. însan, odun degildir ki, kırıldıgı zaman ses çıkarsın!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. II, 702)
• Dagınıklık, perisanlık, insanların birbirleriyle anlasamamaları, hep nifaktan, ikiyüzlülükten meydana gelir.
Rahatlık, huzur, kutluluksa birlikten dogar. Bir memlekette birlik olmasa, o memleket perisan olur.
" Bu beyitte; "Birlikte rahmet vardır!" hadîsine isaret edilmektedir. Mehmet Akif merhuınun da Safahat´mda imanda birlik üzerinde çok durulmustur.
• Sen nazlanırsın, sevgilin de nazlanır. Böylece iki taraf da nazlanırsa ayrılık meydana çıkar.
• Fakat sen, sevgiliye naz etmez de, niyaz edersen; yani yalvarır, yakarırsan, bu yalvarıp yakarmadan, yüzlerce bulusma, yüzlerce kucaklasma elde edersin.
• Gurura kapılmanın, büyüklük taslamanın kanını dökmezsen, o kan cosar da seni bogar.
• Yürü git de nazın bulanıklıgını gider. Çünkü nese, hep arılıktan, duruluktan meydana gelir.
• Senin karsında bulunan sevgilindir. Dikkatli ol da, onu kırma! 0 senin düsünmeden, öfkeyle söyledigin bir sözden,bir davranısından sessizce kırılabilir. însan, sopa degildir ki, kırılınca çat diye bir ses çıkarsın.
" Fransız sairlerinden Sully Prudhomme´un "Le Vase Brise" (Kırılmıs Vazo) adlı siiri, Mevlana´nın bu beytinin serhi gibidir. 0 siirin özeti söyle; içinde mine çiçeginin bulundugıı vazo, bir yelpazenin hafif dokunusuyla çatlar. Kimse bu sesi duymaz. Mine çiçegini besleyen su oradan sessizce sızar, çiçek de solar, bunun gibi, sevdigimiz bir kimsenin bir sözü.bir davranısı bizim kalbimizi kırar. Bizim kalbimizi kıranın bundan haberi yoktur. Kalpte gönülde bulunan sevgi çiçeginin suyu sızar, böylece sevgi ve dostluk ölür.
• Zaten sopamızın kırıldıgı zaman çıkardıgı "tırak" sesi anlarız ki, firak´tan, ayrılıktan gelmektedir.
398. Kaza ve kader geregi Hakk´tan geldigi için ben gamı görmek istiyorum.
Onu özlüyorum.
Mefa´îlün, Mefa´ilun, Fe´ülün
(c. II, 674)
• Bilgili gönül, gamdan kederden nasıl kaçarsa, gam da, bizden; bizim askla, imanla dolu gönlümüzden iki kat daha kaçar.
• Acaba, gam hırsız, biz de polis miyiz ki, gam, bizi görür görmez kaçacak yer arıyor
• Ask arslanı kükreyince, bizim gam sürümüz ceylanlar gibi orada arslandan kaçar, dagılır, giderler.
• Kaza ve kader geregi Hakk´tan geldigi için ben, gamı görmek istiyorum, onu özledim. Fakat, gam durur mu
Anlamadıgı için, bu sevdadan, bu özleyisten kaçıp duruyor.
• Bütün dünya, gamın elinde esirdir, zebündur. Bilmiyorum ki, neden herkese dogru giden gam, beni görünce, onu özledigim halde bana gelmiyor, benden kaçıp gidiyor
• Gam, benden o kadar korkuyor ki, ben göklere yükselsem, beni orada görünce o asagılara, yeryüzüne kaçıyor.
Ben asagılara inince, bu defa o göklere yükseliyor.
• Susayım artık, belki gam, kaçmayı bırakır da gelir, benimle savasa girer. Hayır, yanlıs söyledim, gam, zaten söylemeyenden, sikayet etmeyenden kaçar.
399. Sevgili acaba nerelere gitti
Mefa´îlün, Mefa´ilün,
• Acaba, o güzel sevgili ne oldu Acaba o güzel servi böyle nerelere gitti
• 0, aramızda nürlar saçan bir mum gibiydi. Bizi aydınlatıyordu. Acaba bizsiz nerelere gitti
• Gönlüm bütün gün yaprak gibi tir tir titriyor. Acaba o güzel bizleri bırakıp gece yarısı nerelere gitti
• Durma! Hemen yollara düs, yollardan geçenlere; "Acaba o cana canlar katan yol arkadası nerelere gitti " diye sor
• Baglara git, bahçıvanları bul, onlara; "Acaba, o kırmızı gül nerelere gitti " diye sor!
• Deliler, divaneler gibi ovalarda dolasıp durdum. Su ovada, o ceylan acaba nerelere gitti
• 0 kadar çok agladım ki, iki gözüm iki ırmak oldu da denize dogru kosmaya basladı. Acaba o inci, su denizde nerelere gitti
• Bütün gece ay ile zühre yıldızına soruyorum, su göklerde, o ay yüzlü güzel acaba nerelere gitti
• 0 bizim dostumuz oldugu halde, nasıl oluyor da baskalarının yanına gider Madem ki o buralarda, bu dünyada yok! Acaba ötelerde, nerelere gitti
• Onun gönlü canı madem ki Allah´a ulasmıstır, su balçıktan yok olduysa, acaba nerelere gitti
400. Sevgilimin beni azarlayısı da pek hostu!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. II, 670)
• Evvelki gün sevgilimin yüzü, ne kadar da güzeldi. Sevgilimin beni azarlayısı, nazlanısı da hostu!
• 0 bastan geçenler aklımda degil ama, yalnız sunu hatırlıyorum ki, o bastan geçenler de pek hostu!
• 0 mecliste, o toplulukta, o zevk aleminde sanki bir bagdaydım. Sanki bir gül bahçesindeydim; her yer, her sey ne de hostu!
• Ben ask kadehiyle içtigim mana sarabından mest olmustum. Ama mest olmayan, uyanık bulunan sevgilimin yüzü de pek hostu!
411. Ask, kötülüklerle dolu olan bu kirli dünyayı terk edip göklere uçmaktır.
Mefulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. II, 617)
• Göz, görülmemis, sasılacak seyleri görmek için lazımdır. Can da manevî zevke, neseye dalmak için ise yarar.
• Allah, bu bası bize bir güzelin güzelligiyle mest olmak için lütfetmistir. Ayak da, insana Hakk yolunda, sevginin yolunda yürümek, zahmetler çekmek, yorulmak, çilelere girmek, belalara ugramak için verilmistir.
• Ask, kötülüklerle dolu olan bu kirli dünyayı terk edip göklere dogru uçmak için gereklidir. Akıl, bilgi, edep ögrenmek için lazımdır.
• Sebeplerden dısarı ne sırlar, ne sasılacak seyler var! Bu yüzdendir ki, dünyada olup biten islerde, yalnız sebepleri gören, sebeplere takılıp kalan kisinin gözü perdelidir, kapalıdır.
• Çöllerin kumlarında sıkıntılar çekerek, mihnet ve mesakkatlere katlanarak yol almak, deve sütüyle kanaat etmek,bedevî Arapların yagmasını göze almak hacı olmaya deger.
412. Bahar geldi, dünyanın dügünü var, baglar, bahçeler çeyiz hazırlıyor.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 589)
• "Kıs mevsimi geldi, yapraklan döktü" diye sikayetler ediyordun. Simdi kalk da gül bahçesine gel! Kıs mevsiminin nasıl bozguna ugradıgını, kaçıp gittigini gör!
• Gök gürlemesinden davul seslerini duy! 0 sesler; "Dünyanın dügünü var, bag, bahçe çeyiz hazırlıyor" demek istiyor.
• Gel de padisahın meclisini gör, topragın nasıl neselendigini, güldügünü seyret! Miskler kokan bahar rüzgarı yardıma geldi de, dondurucu düsman bozguna ugradı, defolup gitti.
• Bu savasta süsenin keskin kılıcı ve hançeri çok ise yaradı, Allah´a hamd olsun! Reyhanların, güllerin, gül bahçesinin ordusu, kıs mevsiminin ordusunu bozdu.
• Nilüfer, goncanın kulagına; "Ey güzel kokulu gonca!" diyor. "Karnını doyur, savasa girmek zamanı geldi."
413. Karanlık gecede Mustafa (s.a.v.) gibi safa aramaya bak!
Müstefilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. II, 525)
• Vakit geçti, aksam oldu. Günes kuyuya girdi, kendini gizledi. Ey bahtlı kisiler, mana ayının dogacagı feyizlerin,rahmetlerin yagacagı zaman geldi.
• Geceleyin rühlar, makamlarına ulasırlar, istekleri yerine gelir. Gecenin kıymetini, kudretini bilip anlayan kisi,gündüz gibi parlak bir gönül elde eder.
• Ey gündüz, yoksa sen mahçer günü müsün Çünkü sen gelince bütün in-sanlar uykudan uyandılar, hayatlarını kazanmak için meydanlara döküldüler. Ey gece, sen kadir gecesi misin Yoksa Hakk´ın tecellîsine mazhar olan Hz.Musanın agacı mısın
• Ey Hakk asıgı, beden kuyusunda gaflete dalma, aklını basına al da gökyüzü kovasını tut! Hz. Yüsuf o kovayı tuttu da, kuyudan kurtuldu. Devlete erdi, Mısır´a sultan oldu.
• Karanlık gecede Mustafa (s.a.v.) gibi, safa aramaya bak! Çünkü o mana padisahı bir gece Mîrac etti de essiz,benzersiz bir hale geldi.
• Geceleyin herkes sustu. Sen de onun huzuruna çıkman, ona münacatta bulunman, onunla manen bulusman için,abdest al; acele hazırlan; çünkü sesler, gürültüler halvet yerinin huzurunu kaçırır.
414. 0 her yerde hazır ve nazırdır, güzel koruyucudur.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 578)
• Neseyle sözlestik, nese benim olacaktır. Sevgiliyle sözlestik, sevgili de benim olacaktır.
• Padisah bana, kendi eliyle yazılmıs bir ferman verdi. Baht baht oldukça, taht da taht oldukça o benim padisahım olacak.
• Ayık da olsam, mest de olsam, ondan baskası benim elimden tutmayacaktır. Ben, kazayla elimi yaralarsam,ancak o bana derman olacaktır.
• Kederin, düsüncenin haddine mi düsmüstür ki, benim sehrimin çevresinde dönüp dolassın; hakanım o oldukça kim benim mülkümü, saltanatımı elimden almaya kalkısır.
• Ayın cübbesini yırtarım, padisahın kadehini dökerim, yırtıp döktügümü bana ödetmeye kalkısırsa, o benim yerime öder.
• Ne sevinilecek seydir ki, o her yerde hazır ve nazırdır. Güzel koruyucudur, hos yardım edicidir. Yarattıgı seylerde, delil olarak kendi varlıgını, birliginı, gücünü, kudretini, sanatını gösterdikçe, ben onu inkar edenleri kolaylıkla yola getiririm.
• Dünyada bir can vardır ki, o sekle bürünmekten utanmada, çekinmededir. Ama insan sekline bürünmede, benim insanım olmada, yani benim tanıdıgım îlahî sanatları haiz "insan-ı kamil" sekline bürünmede.
Burada; "Allah insanı kendi süretinde yarattı" hadîsine isaret var. Bu hadîs "Allah insanı kendi sıfatlan suretinde Yarattı diye yorumlanır.
415. Asık nasıl olmalı
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 574)
• Bana göre asık öyle olmalı ki, söyle bir kalkınca, her tarafı atesler sarmalı, her tarafta kıyametler kopmalıdır.
• Cehennem gibi olacak, cehennemi bile yakıp yandıracak bir gönül istiyor da, o gönlün önüne iki yüz deniz çıksa,hepsini de yaksın, yandırsın. Onun tek bir dalgası, bir deniz meydana getirsin.
• Gökleri bir mendil gibi dürüp avucuna almalı, sonsuz zevalsiz çeragı bir kandil gibi gök kubbesine asmalı.
• 0 bir arslan gibi savasa atılsın, onun timsah gibi bir kalbi olsun! 0 yeryüzünde kendisinden baska kimseyi bırakmasın! Hatta kendisiyle bile savasa girsin!
• Parlak nüruyla gönlün yedi yüz perdesini.yırtsm da ötelerden, arstan, gök ehlinden ona; "Masallah, Masallah!"sesleri gelsin.
416. Yanagımın rengine bak, bu ettigin vefa mıdır
Mefa´îlü, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 567)
• Sormak ayıp olmasın, senin evin nerededir; bir tarif et! Eger bulabilirsek devlete konduk demektir.
• Sen, dünyanın günesi oldugun halde, bizden gizlenesin, bu nasıl olur Bunu sen uygun buluyor musun Eger sen uygun bulursan, biz de uygun bulduk.
• Sen; "Ben vefalıyım" demedin, ama yine de senden vefa bekliyorum. Fakat benim yanagımın rengine bak, bu ettigin vefa mıdır
• Ben, bu ask atesinde yanıp kavruluyorum. Harap oldum, perisan oldum. Fakat ey güzeller padisahı, bundan,bassız kalırsa ne olur
• Gönle dedim ki: "Ey miskin gönül, gel yerine otur! Kinlerle dolu atesten sakın!" Gönlüm bana dedi ki: "Varsın olsun, ben atesten korkmam!"
• Ey geceleri uykumu alıp götüren sevgili! Gel, tedbirim kar etmedi. Benim o Kesmir padisahımı sor, belki bir tanıdık çıkar.
• Zaten o hem meydanda hem gizlidir. Cihan, bir kalp, yer gölge varlıktan ibaret, o ise candır. Bu nasıl bir padisah,bir düsün bakalım! Acaba, o Hakk´ın nüm mu
• Gönül evini satın aldın. Artık gönül evi senindir. Bilirsin ki, evde ne varsa, o hep ev sahibinindir.
417. Allah´ım, sana karsı duydugum sevgiyi tesbihçi elimden aldı.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´îlün.
(c. II, 940)
•Senin askın, tesbihi elimden kaptı aldı. Agzıma türküler, siirler, beyitler verdi. Çok "La havle" dedim, çok tevbeler ettim. Ama gönül bunların hiç birini isitmedi, duymadı.
• Askın tesiriyle ellerimi çırpmaya, gazeller söylemeye koyuldum. Senin askın arımı, utanmamı, namusumu,düsüncemi, bütün varımı yogumu yaktı, yok etti.
• Ben afîfdim, zahittim, dag gibi ayagımı diremistim. Fakat hangi dag var ki, seni zikredince, senin tecellîne mahzar olunca, bir saman çöpü gibi kopup gitmesin.
• Ben dag bile olsam, hep senin sesinle seslenirim. Saman çöpü kesilsem, hep senin atesine yanarım. 0 ateste duman olur, tüterim ben!
• Senin varlıgını gördüm de utancımdan yok oldum. Fakat bu yok olus askıyla varlıgıma can geldi.
• Nereye yokluk gelse, orada varlık yok olur. Bu ne biçim yokluktur ki, geldi de onun yüzünden varlıgım arttıkça arttı.
• Gökyüzü masmavi, bu yeryüzü ise, kör bir dilenci gibi gelmis yol üstüne oturmus, senin ay gibi nürlu, güzel yüzünü gören kisi ise, bu kör dilenciden de, bu maddî gökten de kurtuldu.
• 0 tıpkı can gibi dünyanın gözünden gizlenmis ulu bir erdir. 0, adeta, müsriklerie Yahüdiler arasında Allah´ın gönderdigi Ahmed (s.a.v.) gibidir.
• Ey büyük varlık, seni övmek, gerçekten de insanın kendisini övmesidir. Çünkü günesi öven, kendi j¦özünü övüyor demektir.
• Seni övmek sanki bir denizdir. Dilimiz ise, o denizde bir gemi olmustur. Deniz yolcusu yürür gider, sonucunda iyi olur, hayra döner.
• Bana denizin inayeti, uyanık baht gibidir. Gözlerim uykuya dalsa da ne gam!
418. Mansur sarabı.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II. 731)
• Dünyada bag, sarap ve üzüm yaratılmamısken bizim canımız zevalsiz bir sa-rapla, Hakk´ın sarabıyla mest ve mahmurdu.
• Mansur´un o nükteli sözünün kavgası, gürültüsü olmadan önce, biz rüh dünyası Bagdat´ında "Ene´l-Hakk"(=Ben Hakk´ım) diyorduk.
• Nefs-i Küll (=Cenab-ı Hakk), Hz. Adem´i daha balçıktan yaratmadan önce, bu hakîkatler meyhanesinde bizim diriligimiz mükemmeldi. Biz çok mutluyduk.
• Bizim canımız, o dünyada, günes gibi can kadehi kesilmisti de, can sarabından, o dünya bogazına kadar nürlara gömülmüstü.
• Ey saki, su balçık aleminde, kendini üstün görenleri sarhos et de, onlar nasıl bir devletten, bahttan uzak düstüklerini anlasınlar.
• Can yolundan çıkıp gelerek gizlenmis, örtülmüs her ne varsa onları ortaya döken, açıga çıkaran sakîye can feda olsun!
419. Mest olan gönül susarsa, dilsiz dudaksız olarak daha güzel bir gazel söyler.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. II, 538)
• Gönül atesi alevlenince mü´mini de, kafiri de yakar, yandırır. Mana kusu uçmaya baslayınca, bütün süretler,sekiller ortadan kalkar.
• Bütün alem bastan basa yıkılır, harap olur. Can da tüfana gark olur, batar. Eriyip su olan inciyi, yine o su kucaklar, meydana getirir.
Tasavvufî bir görüse göre; dünya her an yok olmakta, sonra tekrar var olmaktadır. Bu be-yitte sembolik olarak bu görüs belirtilmektedir. Söyle ki, can bir damla gibi ask tüfanına, ask denizine düser, su olur. 0 denizde yok olur. Ask denizi kendinde yok olan canı tekrar sedef içinde inci haline getirir. Böylece can incisi yokluga döner, yokluktan da tekrar varlıga döner.
• Gizli sırlar meydana çıkar, dünyanın sekilleri yıkılır. Ansızın öyle korkunç bir dalga gelir ki, mavi gök kubbesine kadar yükselir.
• Alev alev yanan günesten gönle her an; "Su madde alemindeki ısıgı bırak da yine can ısıgın uyansın, alemi aydınlatsın!" diye bir ses gelmededir.
• Sen sevgiliye hizmet etmedesin; neden kendini gizliyorsun Altın, kuyumcunun vuruslarını seve seve yedikten,onun eliyle dövüldükten sonra, her an daha da hos, daha da güzel bir hal alır.
• Gönül, ezel sarabıyla mest olmus, kendinden geçmis de güzel güzel bu gazeli söylemededir. Fakat su anda nefesini tutar, susarsa; dilsiz dudaksız olarak bundan da daha güzel blr gazel söylemis olur.
420. Sakın, öldügüm için bana aglama!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. II, 911)
• Ölüm günümde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın derdi, gamı var, dünyadan ayrıldıgıma üzülüyorum sanma, bu çesit süpheye düsme!
• Sakın, öldügüm için bana aglama; "Yazık oldu, yazık oldu!" deme. Eger nefse uyup Seytan´ın tuzagına düsersem,iste hayıflanmanın sırası o zamandır!
• Cenazemi görünce; "Ayrılık, ayrılık!" deme! 0 vakit, benim ayrılık vaktim degil, "bulusma, kavusma" vaktimdir!
• Beni topragın kucagına verdikleri zaman sakın; "Veda, veda!" deme! Çünkü mezar, öteki alemin, cennetler mekanının perdesidir!
• Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de dogmayı gör, düsün Günes´le Ay batıp gözden kayboldukları zaman bir ziyan gelir mi
• Bu hal, sana, batmak, kaybolmak gibi görünse de, aslmda bu hal dogmaktır yeniden hayata kavusmaktır!
• Mezar, insana hapishane gibi, zindan gibi görünse de, orası ruhun kurtuldugu yerdir!
• Hangi tohum yere atıldı, ekildi de tekrar bitmedi, topraktan bas kaldırmadı Niçin insan tohumu hakkında yanlıs
bir zanna düsersin
• Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da dolu çıkmadı Can Yusufu neden kuyudan ziyan görsün, niçin feryad etsin
• Bu dünyaya agzını yumunca, öte tarafa aç! Artık senin hayhuyun, ugrasmaların mekansızlık alemindedir!
421. Ey canlann canı, ey güzellerin güzeli;
yüzündeki perdeyi kaldır!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. II, 534)
• Git, su rebap çalan kisiye de ki: "Rebabının sesi ile mest olmus, kendinden geçmis kisiler sana selam ediyorlar!"
Yalnız rebapçıya degil, o su kusuna da mest olmus kisilerin sana selamı var!" de! Yani, sevgi denizine dalmıs Hakk asıklanna da mest olmus kisilerin selamını götür!
• Sonra, o sakîlik eden beye de; "Mest olmus kisiler sana selam ediyorlar!" de de, o ebedî olan ömre de;"Kendinden geçmis kisilerin selamı var!" de!..
• însanlan birbirine kırdıran o savas emîrine, o kargasalıga, o sevdaya, o sevdalıya; "Kendinden geçmis kisilerin
sizlere selamı var!" de!
• Nürlu, güzel yüzünü görünce ayın bile utandıgı dilbere; "Sana mest olmus kisilerin selamı var!" de! "Ey gönlün
rahatı, huzuru! Kendinden geçmis kisiler sana selam ediyorlar!" de!
• "Ey canın canına can olan; mest olmus kisilerin sana selamlan var! Ey bu dünyada görülen güzeller, güzellikler,ötelerde bulunan daha da güzeller, güzellikler; kendilerinden geçmis kisilerin sizlere selamları var!
• Ey arzuların arzusu, ey isteklerin istegi, ey canların canı, ey güzellerin güzeli; yüzündeki perdeyi kaldır;kendinden geçmis kisilerin sana selamlan var!"
422. 0 "ben"lik, "biz"lik yüzünden bizden uzaklasmıstır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa-îlün
(c. II, 577)
• Simsek gibi bir sey çakıyor; acaba, o gönüller alan sevgili midir 0 köseden parlayan ne; acaba, o la´l madeni mi
• 0 gevherin etrafında görülen nedir Ay mı, yıldız mı Nürdan bir kandil gibi gökyüzünden sarkmıs, boslukta asılı kalmıs
• Ey gönül! Basını çıkar da bir bak; senin gözlerin pek parlaktır, pek keskindir! Gözlerini ov da dikkatle bak;dünyada ne görürsen herseyi 0 yaratmıstır! Yarattıklarında O´nun yaratma gücünü, sanatını, kudretini müsahede et,gör!
• Biz ortaya çıkınca, 0, bizden çekilir, uzaklasır. Fakat biz çekilip gidince, 0 ortaya çıkar. Çünkü 0, "ben"lik, "biz"lik yüzünden bizden uzaklasmıstır.
• Suyu dalgalandırdıgın zaman, Günes´in suya vurmus ısıgı da dalgalanır. 0 öyle görünür ama, aslında günes
gökyüzündedir.
423. Seher vaktinde "Ya Rabbî, ya Rabbî!" demen duyuldu da, 0, gönlüne geldi.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. II, 631)
• Sevgilim! Ümitsizlige düsme; yeni bir ümit belirdi! Çünkü, bütün canların ruhu gayb aleminden çıktı geldi!
• Ümitsizlige kapılma; her ne kadar Hz. Meryem senden uzaklastı ise de, Hz. îsa´yı gökyüzüne, ötelere çeken nür geldi yetisti!
• Ey can; ümitsizlige düsme! Su zindanın karanlıgı içinden Hz. Yusufu aydınlıga çıkaran, kurtaran padisah geldi!
• Hz. Yakup, gizlilik perdesinden dısarı çıktı; Züleyha´nm perdesini yırtan Yüsuf(a.s.)geldi!
• Ey geceyi seher vaktine kadar; "Ya Rabbî, ya Rabbî!" diyerek geçiren Hakk asıgı! 0 essiz varhk, senin; "Ya Rabbî,ya Rabbî!" demeni duydu ve sana acıdı da geldi; gönlünde yer ayırdı!
• Ey göklerden, ötelerden gelen yemekle sahur yiyip oruç tutan; orucunu aç, hos bir sekilde iftar et! Çünkü bayram hilali göründü!
424. Beni benden aldılar, bir yere götürdüler ki,orada bu dünya gözüme pek küçük görünmededir!
Mefulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. II, 633)
• Benim günesim geldi, "ay"ım geldi; gözüm kulagım geldi. 0 gümüs bedenlim geldi, o altın madenim geldi!
• Güzelligiyle aklımı basımdan alanım, bana mestlik verenim geldi; gözüme nür bagıslayanım geldi. îstedigim, fakat açıklayamadıgım baska bir seyim de geldi!
• Ey eski dost; O´ndan bir haber aldıgım için bugün, dünden daha hos, daha güzel! Zaten dünden beri O´nun yüzünden mest idim!
• Dün gece elime bir çerag alarak aradıgım dost, bugün bir gül demeti gibi çıktı geldi!
• Onun güzelliginin su bagına, baharlna bak; kadehsiz sundugu su sarabının mestligini seyret! Hazmı çok kolay, çok hos, çok tatlı gülbesekerim geldi!
• Ben, artık ölümden korkmuyorum! Neden korkayım ki Benim, apaçık hayatım geldi! Kınanmaktan,ayıplanmaktan ne diye korkayım ki O´nun gibi bir siperim, bir kalkanım var!
• Derdim basımdan astı, derman aramak için yollara düstüm. Allahım; bu yolculukta ne saadetler buldum, ne güzellikler elde ettim!
• Simdi, pek mutluyum, büyük bir nese içindeyim. Sarap içmenin tam zamanı! îçeyim de, aklımda simsekler çaksın!
Uçmamın, göklere yükselmemin zamanı geldi! Çünkü güçlendim; kolum kanadım geldi!
• Sevgilim, bu gazelin söylenecek birkaç beyti daha var! Var ama, beni benden aldılar, bir yere götürdüler ki, orada bu dünya, gözüme pek küçük görünmektedir!
425. Ask, ab-ı hayattır; seni ölümden kurtarır!
Mefulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. II, 629)
• Asık, benim gibi olmalı; durmadan yanmalı yakılmalı! Böyle olmayan kisi degildir! 0, çocuk gibi asık oynasın dursun!
• Ey ayın bile kendisine kul oldugu güzel varlık! Ay yüzlü dilber senin gibi olmalı da, bütün ay yüzlülerin hepsinden de güzel, hepsinden de üstün, hepsinden de nazlı olmalı!
• Asık dedigin de, benim gibi olmalı! Öyle mest, öyle kendinden geçmis olmalı ki, ne halkla uzlasmalı, ne de kendisine bir hayrı dokunmah!
• Ask, ab-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aska veren kisi ne mutlu kisidir! 0, adeta, ask padisahı olmustur!
• Bu can, yas bir agaç dalına benzer; onu tut, kendine dogru çek! Sunu iyi bil ki, ne kadar çekilirse, sana dogru o kadar egilir!
• Sen çeng gibi gamdan iki büklüm olursan, o vakit seni hos bir sekilde bagrına basar; elsiz kolsuz seni oksamaya, sevmeye baslar!
426. Birisi var ki, aska da atesten bir kemer kusatmıs,
asık olanları yakıp yandırmada!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulii, Mefa´îlün
(c. II, 628)
• Ey dost! Seker mi iyidir, yoksa seker yapan mı; ayın güzelligi mi daha üstündür, yoksa ayı yaratanın güzelligi mi
• Ey bag! Sen mi daha hossun, sende bulunan gül bahçesi mi, gül rnu hostur Yahut o gülleri, nergisleri su kara topraktan meydana getiren mi daha hostur
• Ey akıl! Sen mi daha iyisin, bilgide, görüste sen mi daha üstünsün, yoksa her an yüzlerce akıl, yüzlerce görüs lutf eden aziz varlık mı
• Ey ask! Gerçi dagınıksın, perisansın, açılıp saçılmıssın fakat, bir sey var, birisı var ki; aska da atesten bir kemer kusatmıs da, asık olanları yakıp yandınnadadır!
• Ben, O´nun yüzünden kendimden geçmisim, O´nun yüzünden basım dönüyor; sasırıp kalmısım! Bazan kolumu kanadımı yakıp yandırıyor, bazan da yeni bir bas lutf etmede, manen yükselmem için yeni bir kanat bagıslamakta...
427. Ask ugrunda neden Ferhad gibi dagları delmediniz
Mefa´îlü, Mefa´îlü, Mefa´îlii, Mefa´îlü
(c. II, 638)
• Nesesizlerin, hayattan bıkmıs ve usanmıs olanlann hepsi de gittiler! Evin kapısını kapayınız; düsüncelere dalmıs, ümidini kaybetmis su aklın haline de gülünüz!
• Mademki siz de Hz. Muhammed(s.a.v.)´in manevî evlatlarındansınız, müminsiniz, mirac ediniz, göklere yükseliniz de, ayın yanagını öpünüz!
• Ey nesesizler, ey hayattan bıkmıs usanmıs kisiler! Niçin cesaretinizi kaybettiniz, niçin gittiniz; ask ugrunda neden Ferhad gibi dagları delmediniz
• Öyle oldu, böyle oldu; niçin dogru gelmedi Kendiniz nasılsınız, degeriniz nedir; biliniz, anlayınız!
• Mademki ask çesmesini gördünüz, ümit çesmesini gördünüz, neden kana kana su içmediniz Mademki o güzeli gördünüz, nasıl oluyor da hala kendinizi begeniyorsunuz
• Mademki nür almak, nürlanmak istiyorsunuz, devletten, saadetten kaçmayınız; zaten O´nun tuzagına düsmüssünüz!
• Canı ile oynayan pervane gibi, muma dogru kosunuz! Ne diye vefasız arkadasa kendinizi vermis, ne diye ona baglanmıssınız
• Pervanenin, mumun alevine kendini attıgı gibi siz de ask atesine kendinizi atınız, yanınız yakılınız da, gönlünüzü, rühunuzu aydınlatınız! Hayretinizden senelerin eskittigi, hırpaladıgı bu köhne bedeni atınız da, taze bir tene, yeni bir bedene
428. Ask mesalesi, sırlar penceresinden nürlar saçmaya basladı!
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. 11, 650)
• Geçen sene ay gibi dogan o kırmızı kaftanlı güzel, bu sene boz renkli bir hırkaya bürünerek geldi.
• Bu sene Arap kılıgında karsımıza çıkan, geçen sene yolları kesen, malları yagma eden Türk´tür!
• Elbisesini degistirdi ama, gelen sevgili, yine geçen sene gelen sevgili! 0, elbisesini degistirdi, baska bir elbise ile tekrar karsımıza çıktı.
• Sise degisti ama, içindeki degismedi! Bak da seyret; o sarap, sarhosun basını nasıl döndürmede, nasıl mest etmede, aklını basından almada!
• Ey sabah sarabı içmeye alısmıs olanlar, nerdesiniz Gece geçti; ask mesalesi, sırlar penceresinden nurlar saçmaya basladı!
429. Bu güzel güllere bu hos renkleri, güzel kokulan kim verdi
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. II, 651)
• Ay ısıgı geldi de, kelek kavunlar, karpuzlar mezarlanndan çıktılar. Simsiyah kumlu sulardan da, timsahlar bas çıkarıp göründüler.
• Su kara topragın gönlü ilkbahann sıcaklıgından bir haber mi aldı ki, karınca sürüleri yuvalarından dısan çıktılar
• Hakk´ın bal denizinden nasıl haber aldılar da, bal arısı sürüleri ortaya çıktılar, sifalı, misk gibi bal yapmaya basladılar
• 0 pek küçük, zayıf ipek böcegi Hakk´ın kerem mahzenine nasıl bir yol buldu ki, birçok iplikler dokudu, ibrisim ördü
• Gözü ve kulagı olmayan sedef nereden rızık buldu da, inci elde etti, bir hazineye sahip oldu
• Bir demir parçası ile, sert çakmak tası nasıl oldu da nürlara giden gizli bir yolda yürüyerek nürlandılar, içlerine nür doldu da, tası demire çarpınca kıvılcım halinde nürdan bayraklar açmaya basladılar
• Bir boyacı yokken, gelinleri süsleyen kadın da ortalıkta görünmezken, gül o güzel rengini, o hos kokusunu nereden aldı da parıl parıl parlamaya, gizlilik perdesinden yüz göstererek gülmeye basladı
• O´nun yüzünün, O´nun güzelliginin bagında bir elma agacı gördüm. 0 elma agacının her elması yarılınca, içinden bir huri belirmede idi.
• Elmanın gönlünden çıkan huri kızı gülüyordu. Onun gülüsünden gamlı gönüller sad oluyor, dertliler deva buluyordu.
• Baglarda bulunan asmalar, çiçek açmıslardı. Zamanı gelince onlar, hos renkli, tatlı üzümler vereceklerdi. Ama sizler, sakın, mest olmus Hakk asıklarının su kendinden geçmis hallerini bu üzümlerin suyundan elde ettiklerini sanmayınız! Onlar, gayb aleminin üzümlerinden yapılan acaip bir sarapla mest olmuslardır!
430. Can, pisliklere bulanmıs, kirlenmis bedenden kurtuldu.
Mef´ulü, Mefa´îliin, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c., 612)
• Oruç ayı geçti, bayram geldi, bayram geldi. Ayrılık gecesi geçti, sevgilj geldi, göründü.
• Gerçekten sabah oldu. Senin Azra´n Vamık oldu; yani sevdigin, masukan sana asık oldu. Seyhin mürid oldu;iradesini sana verdi, sana bagladı.
• Savas oldu, zafer geldi. Zehir ortadan kalktı, seker geldi. Tas yok oldu, cevher geldi. Kapılarda kilitler artık bir ise yaramaz oldu; çünkü anahtarlar geldi. Yani, bütün zorluklar ortadan kalktı, isler kolaylastı.
• Günesin ısıkları temiz seylere de^üser, pis seylere de! Günes, ısıgı ile gülü de oksar, dikeni de. Böyle olmakla beraber can, sıı pisliklere bulanmıs, kirlenrnis bedenden kurtuldu, temizlik alemine gitti.
• Gönül senin sevgi kadehindeki lezzete, manevî zevke kapıldı da, tuzagına düstü. Can da bu hali görünce, o da kosup geldi, senin tuzagına düsmek, senin esirin olmak istedi.
• Yanlıs adım attıgımızdan ötürü, yapmamız gereken nice tövbeler vardır ki, senin attıgın ask tası onları kırdı geçirdi. Nice zahid, nice ibadet eden kisi hırkasını yırttı, senin kapına geldi.
• Bag bahçe, halden anlamayan insafsız, aska yabancı kıs yüzünden tam üç ay agzını yumdu, bir seycikler söylemedi. Sonunda, gayb aleminden gelen bahar kokulan yetisti, onu çiçeklerle, güllerle süsledi, onu konusturdu.
431. Canların aynı gaye için bir yere toplanmaları,
kendilerinde bulunanı birlikte aramaları.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. 11. 545)
• Sensiz düsünemi yorum, sensiz yapamıyorum; baskası ile de yasamama imkan yok! Aska dair ne söylesem, içi yanmayanlar, asık olmayanlar anlamıyorlar!
• Her seher vakti döktügüm gözyaslan, hasta gönlümden bana bir haber getirmese de, etrafımda bulunanlardan hiç kimsenin benim gönlümden haberi yok!
• Bedenimde hiç bir kıl yoktur ki, senin gamından aglamasın, inciler ´saçmasın, ab-ı hayat akıtmasın!..
• Ey gamı canımın rahatı olan sevgili! Bu feryad, bu figanın sebebi ne Herkesi basına mı toplamak istiyorsun
Çünkü, ben aglamasam, feryad etmesem halk benim etrafımda toplanmaz!
• Halkın toplanması, bir a raya gelmesi ne demektir Gölge varlıkların öte-sinde bulunan canların aynı gaye için bir yere toplanması; insanların kendilerinden kendilerine sefer etmesidir, kendilerinde bulunanı birlikte bulmalandır! Kus yumurtada kaldıkça kanatları ise yaramaz; yumurtadan çıkınca, yalnızlıktan kurtulunca uçmaya baslar!
• Benim hayatımın gecesinde su günes gibi yirmi tane günes dogsa da, karanlık gecemi aydınlatmaya çalıssa, sen gelmedikçe seher olmaz!
• Böyle bir balçıga, yani bedene gönül tohumunu ektik ama, sevgi baharın gelmedikçe orada bir sey bitmez!
432. Ey hacca gidenler! Sevgili, sizin duvar duvara komsunuzdur!
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 648)
• Ey hacca gidenler! Neredesiniz, neredesiniz Sevgiliniz buradadır; geliniz, geliniz!
• Sevgiliniz, sizin komsunuz; hem de duvarı duvarınıza bitisik komsunuz! Hal böyle iken siz, çöllerde sersem sersem dolasıyorsunuz! Hangi hevaya
• Eger sevgilinin manevî olan suretini, yüzünü görseydiniz, ev sahibi de siz! olurdunuz, ev de siz olurdunuz, Kabe de siz olurdunuz!
• On keredir o yoldan o eve gittiniz; bir kere de su evden su dama çıkınız!
• Evet, çöller asarak gittiginiz o ev çok latiftir, hosdur, mübarektir! 0 evin vasıflarını anlattınız, güzelliklerinden bahsettiniz ama, o evin sahibinden söz etmediniz, bir haber vermediniz!
• Eger o gül bahçesini gördünüzse, hani bir gül demeti Eger Allah denizine daldınızsa, hani bir can incisi
• Böyle olmakla beraber, çektiginiz sıkıntılar, eziyetler dilerim ki size bir hazine olsun! Fakat ne yazık ki kendiniz,kendi varlıgınız kendi hazinenize perde olmustur!
433. Gizli peygamberler geldiler; onları içeri alınız, dısarıda bırakmayınız!
Mefa´îlü, Mefa´îlii, Mefa´îlü, Mefa´îlü
(c. 11, 637)
• Atlarınızı sürünüz; sürünüz ki, hakikat yollarında geri kalmayasınız! Bilinız. biliniz ki, açıkça görünüsün ta kendisisiniz; oldugunuz gibi görünüyorsunuz.
• Kosunuz, kosunuz; siz, hantal süvari degilsiniz, çabuk süvarisiniz! Halkı olarak nazlanın, nazlanın; çünkü siz,dünya güzellerisiniz!
• Allah´ın, üzüm suyundan yapılmayan öyle gizli bir sarabı vardır ki, dünya ve sizler, ondan bir katresiniz!
• Ananızın rahminden bir defa dogdugunuz gibi, ikinci defa da, dünyadan, ukbadan ve kendinizden geçip kendinizden de doguverin!
• Sabahları aydınlatan nür, simdi; "Bu manevî sofraya buyurun!" diye seslendi. Eger sizde tembellik ve agırlık varsa, onun sarabı sizi rahatlatır, ruhunuzu agırlıktan kurtarır!
• Gizli peygamberler geldiler; onları içeri alınız, dısarda bırakmayınız! Onlara yazıktır, yazık!
• Onları içeri alınız dedim ama, onlar bu eve sıgmazlar! Çünkü onlar, bastan basa hakikat madenidirler,mekansızdırlar; siz ise mekana baglısımz!
• Dikkat edin de onlar, baslarını alıp gitmesinler! Çünkü onlar, bastan basa candırlar; sizlerse bedava ekmege konmussunuzdur!
• Eger siz insansanız, çalısın; çalısın da, bu beden bastan basa can olsun! Bu beden ekmekten gelmedi mi Yani bu beden, anamızın babamızın yedikleri ekmekten rahimlerde meydana gelmedi mi
• Susunuz, susunuz; susarak içiniz! Örtününüz, örtününüz; siz gizli hazinesi-niz!
• 0, yüzünü sizden gizlemistir. Kendini göstermiyor ama, eserleri ile kendi varlıgını apaçık göstermektedir. Yüzü ile gizlenmistir ama, eserleri ile kendini açıga vurmustur. Görünensiniz, görünmeyensiniz; siz, can cevherisiniz!
• Siz, akıl gibisiniz; hem binlercesiniz hem birsiniz! Siz, günes gibisiniz; dagınık ısıklarınızla her eve kosuyorsunuz!
• Bu ask denizine öyle bir cevher sıgmaz! Korkmayınız, korkmayımz; yakanızı yırtmayınız!
• Ahmaklasıp saskın kalmamanız içindir ki, gönlümüz bu açıklamalardan vazgeçti, agzını kapadı!
434. Bütün insanlar, ölüm hapishanesinde ölümü beklemektedirler!
Mef´ülü, Mefa´îlii. Mefa´îlü,
(c. II, 652)
• Kul, tedbirde bulunur fakat, takdiri bilemez; Allah´ın takdiri gelince, tedbir ise yaramaz!
• Kul, düsünür fakat, görebilecegi meydandadır; hileler düsünür ama, takdiri degistirecek güçte degildir! »
• înat etme, dünyalık istegine kapılma; ask memleketi, ask padisahlıgı iste! Ask, seni ölüm meleginden kurtarır! -
• Bir defa olsun kendi nefsanî isteklerini bırak da, aklın istegine uy! Çünkü nefsin istegi, seni, ümitsizlige götürür!
• Sen, padisaha av ol; avcılıgı bırak! Çünkü, avladıgın avı ecel doganı senden geri alır!
• Bugün, padisahtan daha vefalı kimse yok; sen, ona dogru git! 0, seni yanın-dan hiç ayırmaz!
• Sunu iyi bil ki, bütün insanlar, ölüm hapishanesindedirler! Hapis olan kimse, seni zindandan kurtaramaz!
• Sen biliyor musun; rıza kapısından girerek razılık köyüne ulastıgın zaman orada duydugun köpek sesleri de ne oluyor 0 sesler, korkak ve ruhen asagı olan insanları ürkütür!
• Hasa, bu köpek havlamaları, Hakk yolunun asıgı olan cesur kisinin yüregini bile hoplatmaz!
435. Sen´in hayalin, naksın gönlümüze yerlestiginden beri
bizim için her yer cennet oldu.
Mef´ülü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. II, 644)
• Sen´in naksın, hayalin gönlümüze yerlestiginden beri, nereye oturursak oturalım, Sen´inle beraber oldugumuz için, orası cennet olur!
• Yüceler, gökler, bastan basa bag bahçe olur; asagılar, yeryüzünün her tarafı definelerle, hazinelerle dolar! Sen nasıl güçlü ve kudretli bir varlıksın ki, alem Sen´in yüzünden bu hale geldi
• O´nu gördügümüz günden beri ömrümüz arttı! O´nu arayan, O´nu isteyen her diken, iman gül bahçesi oldu!
• Her koruk, günesin tesiri ile üzüm oldu, sekerlerle doldu! Kara tas bile O´nun yüzünden la´l oldu!
• Ortalıga bir gönül karanlıgı çökmüstü; simdi gönül penceresi haline geldi.
436. Asık olan nefis, bir daha nefs-i emmare olamaz!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´alü, Mefa´îlün
(c. II, 610)
• Sen, benden bir ekmek parçası al! Çünkü, can parçalanamaz, bölünemez! Askımıza düsüp avare olan, asla avare sayılmaz!
• Ben birisinin hırkası olursam, o, asla çıplak kalmaz; ben birisinin çaresi olunca, o, çaresiz kalmaz!
• Ben birisine mevki olursam, o, nasıl olur da azl edilebilir Cevher olan karatas, bir daha tas olamaz!
• Su gözlerim, gözyasları sakîsi olur ama, sevgilinin mahmur gözleri olmadıkça ne sarhos olur, ne de kimseye gözyası sarabı sunabilir!
• Asık hasta olur ama, ölmez; ay zayıflar, hilal olur ama, yıldız olmaz!
• Sus artık; bu kadar kederlenme, gam yeme! Asık olan nefis, artık nefs-i emmare olmaz; insanı kötülüge götürmez,meyl ettirmez!
437. Beni ötelere götürünce, ben kendime baktım, kendimi göremedim!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´alün
(c. II, 649)
• Seher vaktinde gökyüzünde bir ay göründü. 0 ay, gökten asagı indi de, bize yakından baktı.
• Sonra, bir dogan avını nasıl kaparsa, o ay da beni o sekilde kaptı, göge, ötelere dogru uçtu.
• 0 zaman tuhaf bir hal oldu; beni kapıp ötelere götürünce, ben kendime baktım da, kendimi göremedim! Çünkü, o ay lütf etti de, bedenim can oldu!
• Ezelî tecellî sırrı tamamıyla anlasılınca, ben, can alemine sefer ettin ve o "ay"dan baska bir sey göremedim!
• Dokuz kat gök de, o "ay"a karsı basını egdi. Bu varlık gemim de o denize battı, yok oldu.
• Deniz dalgalanınca, akıl tekrar geldi. Ortalıga da; "Söyle idi, böyle idi." diye bir ses yayıldı.
• 0 deniz köpürdü; köpügünün her biri de filanın sekli, filanın bedeni oldu.
• Sonra, o denizden beliren her beden köpügü, hemen eridi ve denize karıstı, yok oldu.
438. Göz kamasmadan, zahmet çekmeden kim günesi görebilir.
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. II, 642)
• Kimin evinde oynak bir sevgili oturmaktadır Kimin ay yüzlü, tatlı sözlü bir sevgilisi vardır
• Göz kamasmadan, zahmet çekmeden günesi kim görebilir Perdesiz, apaçık, onun yüzüne kim bakabilir
• Dedin ki: "Harabatta benim baska bir isim yok!" Zaten asıl is, senin isindir! Kimin senden baska bir isi olabilir
• Sabah sarabı içmek için rindlerin hepsi de mest olmus, kendilerinden geç-mislerdir. Ey Zühre! Meyhane kapısının anahtarı kimdedir
• Sevgilinin bir bakısı, etek dolusu paradan daha iyidir! Sevgilinin güzel yüzü varken, kim para derdi çeker
• 0 vefalı güzelin tatlı bakısı varken, su gaddar dünyayı artık kim düsünür
• Dedin ki: "Aziz dostlardan bir haber ver!" Senin haberin varken, baska ha-berler ne ise yarar Kimin kimden haberi olur
• Bugün, senin sevgin yüzünden, kimselerde bas derdi, bas kaygısı yok;kimse basını düsünmüyor! Artık kim sarık düsünür, kimde sarık sevdası kalır
439. Dünya bir lestir; aklınızı basınıza alın da, akbaba gibi lese göz dikmeyin!
Mef´ulü, Mefa-îlü, Mefa´îlü,
(c. II, 655)
• Allah askına, bir baska aska düsmeyin; can meclisinde asktan baska bir düsünceye dalmayın!
• Asktan baska bir dost edinmek, asktan baska bir ise girismek, anlatılması kolay olmayan bir küfürdür! Din meclisinde, ilahî ask meclisinde oldugunuz halde askı inkar edenlerin yolunda yürümeyin!
• 0 gönül bekçisi, o cana serefler veren essiz varlık, pek kıskançtır! Onun kıskançlıgına karsılık siz de yüzünüzü ondan baskasına, yabancılara çevirmeyiniz!
• Her vesveseden bahs etmeyin, her vesveseyi konusmayın, her sapık kisiyi kendinize baskan yapmayın, kılavuz etmeyin!
• Allah´ın bir oldugu, esi ve ortagı bulunmadıgını söyletince, yani sehadet getirince, bu mübarek sözün alevi, inkarı yakar, yandırır. Allah´ın güzelligine, gerçek güzellige karsı inkarın kötülügüne sarılmayın!
• Dünyanın yansı akbabadır, yarısı lestir! Aklınızı basınıza alın da, akbaba gibi lese göz dikmeyin!
• 0 aldatan nefıs; kibirden, gururdan, benlikten, aldatıstan ve aldatılıstan iba-rettir! Kendinize geliniz de, o aldatıcıya gönül vermeyin!
• Nefis, insana dost degildir! Onun izzeti yoktur, zilleti vardır! Onun vefası yoktur; insanı dosttan ayırır! 0 on gönüllü alçaga sırlarınızı açmayınız!
• Ruh; ögüt verme, anlatma minberine çıkınca, artık kendinizi söz perdesi arkasında tutmayınız!
440. Ask ugrunda ölürseniz, bedenle yasamaktan kurtulur,bastan basa ruh olursunuz!
Mefa´îlü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Mefa´îlü
(c. 11, 636)
• Ölünüz, ölünüz; bu ask ugrunda ölünüz! Ask ugrunda ölürseniz, bedenle yasamaktan kurtulur, bastan basa ruh olursunuz!
• Ölünüz, ölünüz; bu ölümden korkmayınız! Çünkü, ölümle su kirli topraktan kurtulur, göklere, ötelere yükselirsiniz!
• Ölünüz, ölünüz; bu nefs-i emmareden yakanızı sıyırınız! Çünkü bu nefis, bag gibidir, zencir gibidir; siz de, o zencir ile baglanmıs birer esir gibisiniz!
• Zindanı delmek için elinize bir kazma alınız! Zindanı delebilirseniz, padisah da siz olursunuz, emîr de siz olursunuz!
• Güzel padisahın önünde ölünüz, ölünüz! Padisahın önünde ölürseniz, padisah da siz olursunuz, emîr de siz olursunuz!
• Ölünüz, ölünüz de, sizi askın nürundan mahrum bırakan günah bulutlarından dısarı çıkınız! Buluttan dısarı çıkınca,ayın ondördü gibi parlak bir mana "ay"ı olursunuz!
• Susunuz, susunuz; susmak, ölümün nefesidir! Aslında, bu sususunuzda, yani ölüsünüzde bir dirilik vardır!
441. Menekse, sünbül gibi gönlünü Hakk´a verdi de,
o duygunun heyacanı ile rüküa vardı!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II,
• Kıs geçti gitti, ilkbahar geldi. Yeryüzü yemyesil oldu. Herkes neseli bir hal aldı. Gel sevgilim gel; laleler arasında gezme zamanı geldi!
• Agaçlara bak; hepsi de sarhoslar gibi darmadagın, hepsi de baslarını saliayıp durmada! Seher rüzgarı bir efsun okudu da, gül fıdanlan yerlerinde duramaz oldular, nese ile oynamaya basladılar!
• Nilüfer, yasemine; "Su kıvranmayı seyret!" dedi. Çiçek de, yesillige; "Allah´ın lutfu, ihsanı geldi, her taraf süslendi, güzellesti!" dedi.
• Nergisin gözlerini kırparak; "îbret alacagımız zaman geldi!" sözünü duydu da, menekse, sünbül gibi, gönlünü Hakk´a verdi ve o duygunun heyecanı ile rüküa vardı.
• Bahçelerde bulunan diger varlıklar gibi ilahî kudret karsısında mest olan, ¦ kendinden geçen sögüt, basını sallayarak, dünyayı yeniden dirilten o essiz, o pek büyük yaratıcı hakkında acaba ne söyledi Uzun boylu selvi de acaba ne gördü de, uzadıkça uzadı, büyüdükçe büyüdü
• Sanki, benzeri olmayan büyük bir ressam fırçayı eline aldı da, yaptıgı resimlerle dagın, ovanın, bagın bahçenin giizelliklerini belirtti, gafillerin gözleri önünde onları sergiledi. Bu güzel resimleri yapan, bu saheser tabloları ortaya koyan essiz ressamın nürundan ruhum mest oldu. Ben, O´na kurban olayım!
• Çesit çesit renklerde kanatları olan binlerce kus, minberler gibi, agaçların üstüne konmuslar; "Allah´a hamd ü senalar olsun! Açılıp saçılma, gezme dolasma zamanı geldi!" diye ötüsüyorlar.
• Can kusu; "Ya hu!" deyince, kumru; "Kü, kü; nerede, nerede O´nun kokusunu bile alamadın; sana bekleyis hissesi düstü!" demeye basladı.
Burada, Seyh Galib hazretlerinin su beyti hatıra gelmez mi:
"9risüp bahara bülbül,
Yenilendi sohbet-i gül,
Yine nevbet-i tehammül,
Dil-i bî-karara düsdü."
• Güllere; "îçinizdeki gizli sırları dökün; gönlünüzde Hakk sevgisine ait ne varsa, onları açıga vurun! Magara dostu ile halvet zamanı geldi! Bu ilkbahar mevsiminde, duyguların içinizde kalması dogru degildir!" diye emir verildi!
"Magara dostu" sözü ile Peygamber Efendimiz´in Hazret-i Ebubekir´le Sevr Magarası´nda gizlenmeleri hatıra geldigi gibi, Resül-i Ekrem Efendimiz´in peygamber olmadan öncc yalnız basına Hıra Dagı´ndaki magarada gönlünde manen Hakk´la bulusmasına isaret de olabilir. Dogrusunu ancak Allah bilir.
• Gül, bülbüle dedi ki: "Su yemyesil süsene bak; yüz dili var ama, yine de sabrediyor! Gönlündeki sırları açıga vurmuyor, sabrediyor!"
• Bülbül de güle cevap verdi, dedi ki: "Yürü git; benim sana karsı duydugum ask sırlarını açıga vurdugumu hos gör!
Suna inan ki, benim askım da senin askın gibi amansız!.."
• Bu arada, bahçede bulunan çınar agacı, üzüme yüzünü çevirdi de; "Ey hep yerlere bas koymus, secdeye kapanmıs üzüm! Kendinde güç bul, ayaga kalk da, etrafına bir bak; hersey yeniden dünyaya geldi! Dünya, gelinler gibi süslendi, güzellesti! Senin gözün bir sey görmüyor!" dedi. Üzüm; "Ben, kendi istegimle, kendim secdeye kapanmadım!
Beni, 0 secde ettiriyor!" dedi.
•"Ben, uzun boylu, senin gibi kocaman bir agaç degilim ama, insanları sarhos eden, onları kendinden alan sarapla yüklüyüm! Benim içim, ask atesi ile dolu; sen, boy atmıssın, kocamansın, benim gibi yerlerde sürünmüyorsun ama,sende ne var "
• Safran, kutlu bir halde geldi; yiizünde asıkların sanlıgı vardı. Gül, onun haline acıdı; "Vah vah!" dedi. "Sararmıs,solmus bu zavallı, aglaya aglaya geldi!"
• Bu hali, la´l yanaklı elma anladı da, güle dedi ki: "Onun, yani bülbülün kusuruna
bakma; sevgilisinin hilim sahibi oldugunu, dikenin cefalarına katlandıgını bilmiyor!"
• Elma, kendisini bir se y zannederek bir davaya giristi: "Benim Cenab-ı Hakk´a karsı zannım iyidir; 0, her seyi yerinde ve güzel yaratır!" diyerek benlige kapıldıgı için; "Bakalım elma eziyetlere katlanıyor mu, Allah´tan gelen belalara sabrediyor mu " diye imtihan edilmek istendi. 0 yüzden, herkes onu taslamaya, basına taslar yagdırmaya basladı.
• Taslanan, basına belalar gelen kisi, Hakk´a gerçekten baglı er kisi ise, atılan taslardan sikayet söyle dursun, güler,neselenir. Çünkü o taslar, padisahlar padisahından geliyor!
442. Ateste yanmadan koku veren öd agacı var mı
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. II, 579)
• llahî sarapla mest olan kisiler, tekrar secdeye kapandılar! Acaba canların çalgıcısı perde arkasından çalgı çalmaya mı basladı
• Hakk yoluna baslarını koyanlar, bu tehlikeli yolda canları ile oynayanlar bir kere daha costular. Öyle costular ki,sanki onların varlıgı yokluga gitti sonra tekrar yokluktan varlık alemine geldi!
" Bu beyitte denmek isteniyor ki: ilahî sarapla. can çalgıcısının tesiri ile, muvakkat bir zaman için varlıklarını unultular, sanki yok oldular, mahv haline girdiler. Sonra, bulundukları alemden tekrar varlık alemine geldiler, sehv haline döndüler. Varlıkları fanîlige gitti. sonra da. fanîlikten varlıga geri geldi.
• Topraktan yaratılmıs olan bedenlerinin her cüz´ü, taze can buldu. Sanki topraklıktan kurtuldular, temizlendiler,bastan basa can kesildiler ve bütün ziyanları hep fayda oldu!
• 0 alemde renk yoktur fakat, bedenlere hapsedildikleri için mavi, kırmızı gibi çesitli renklere boyanan candan gelen nür, gözlere çesitli renklerde göründü.
• Ey gönül! Yan yakıl; ham kaldıkça senden ask kokusu, gönül kokusu gelmez! Ateste yanmadan koku veren öd agacını sen nerede gördün
• Koku, her zaman öd agacından gelir; baska agaçtan gelmez! Baska bir agaca da gitmez! Ama, biri çıkar da; "0 koku geç geldi." der; öbürü de; "Tez, geldi." der.
443. Allahım! Benim öyle bir canım var ki, bir an için olsun,
Sen´den ayn düsmeye sabredemez!
Mefa-îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa-îlün
(c. II, 585)
• Ben, manevî degeri çok üstün öyle bir sevgili istıyorum ki, can, onun üzengisini tutacak hizmetçisi olsun! Çalgı çaldıgı zaman Zühre yıldızını öldürecek bir çalgıcı arzu ediyorum!
• Öyle bir kadehim var ki, denizi küçük görür de, ona güler! Benim öyle çalgıcı bir gönlüm vardır ki, ne ögüt kabul eder, ne de bag ile baglanmayı!
• Allahım! Bir balıgın, bir an bile olsa, sudan ayrı düsmeye dayanamadıgı gibi, benim de öyle bir canım var ki, bir an için olsun, Sen´den ayrı düsmeye sabredemez!
• Sen´in güzel bir varlıgın var, benim de mestligim var; Sana varlık yakısır, bana da mestlik yakısır!
• Kendine gel de, artık sus! Öyle bir ask seçmissin ki, her an gamsız nese vermede, reddetmeden her seyi kabul etmededir!
444. Kendini, kendini görmekten kurtarmıs,benligini ayak altına almıs birisini arzu ediyorum!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 584)
• Sevgiliye bakacak,.onun güzelligini göremeyecek aptal bir adam arıyorum;bakısında hüner olan, görüs sahibi olan akıllı kisiyi istemiyorum!
• 0 inciyi sedef gibi içine alacak bir gönül arzu ediyorum; kendini gören, kendi içinde inci oldugunu sanan tas yürekli kisiyi istemiyorum!
• Kendini, kendini görmekten kurtarmıs, benligini ayak altına almıs, Allah askı ile dolup tasmıs, dertten, derdin, gamın insanı rahatsız eden sıkıntılarına aldırmayan birisini arzu ediyorum!
445. Sen, uykuya yol arkadası olunca, sevgiliyi nasıl bulabilirsin
Mefulü. Mefa´îlün, Mefulü,
(c. 11,615)
• Uyku, senin aklını basından almaya gelir! Fakat, ask delisi nasıl olur da .uyur Onun, geceden haberi var mı
• Ask delisinin mezhebinde gece ve gündüz yoktur; onda olan seyi, ancak o bilir!
• Bu alemin gecesi gündüzü, dünyanın dönüsünden meydana gelir. Fakat, o lahî alemin delisini dünya bile döndüremez!
• Onun bas gözü uyusa bile, o, basından ayagına kadar gözdür; o, ezel evhini can gözü ile görür, okur!
• Delilik istiyorsan, kus gibi, balık gibi ol; mademki sen uykuya yol arkadası oldun, uyuyunca onu nasıl bulabilirsin
• Deli dedigin, bir baska çesit adamdır. 0, "can"a gebe kalmıstır, gözünü dosta açmıstır; onun gebeligi, bambaska bir gebeliktir!
446. Senin hayal evine gamın girmesi dogru mu
Miistef´ilün, Fe´uliü, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. II, 851)
•Ey güzelligi karsısına ancak huri gibi güzellerin gelebildigi essiz ve güzel varlık! Sen´in hayal evine gamın girmesi dogru mu, gam oraya yakısır mı
• Kainatta görülen her varlık Sen´den, her seyi Sen yarattın! Sen, her varlıgın laslangıcısın! Bize, Sen´in varlıgına,kudretine karsı yok olmak yarasır! » Ey gam! Derlen, toplan; iste nese ordusu suracıkta! Neselerin padisahı, yüzlerce zafer bayrakları ile gelip ülkeye giriyor!
• Ey gönül; gamlara dalma simdi! 0 tatlı, hos padisahtan, içi bos fakat, güzel agmeler çıkaran çeng sesi geliyor!
• 0 ilahî sakî, padisahlık meclisinden çıktı, geliyor! 0 manalar çalgıcısı, simdi agmelere baslayacak!
• Ey gam; ne kadar da aptallasmıssın! Neden bana, kapıma düstügünü söyle-mezsin de, kapımdan içeri girmeye çalısırsın!
• Ey gam! Sonunda, senin atesinden kurtulacagım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacagım!
447. Senin teneffüs ettigin havayı teneffüs eden, içine çeken; ses olur,göklere yükselir!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. II, 546)
• Haydi! Aklını basına al, düsün; yepyeni, simdiye kadar kimsenin söylemedigi, güzel, derin manalı bir söz söyle de, su köhne dünya tazelensin, yenilen-sin! Sözün öyle hos olsun ki, dünyanın hududunu assın; hududu da, ölçüyü de bilmesin!
• Senin mübarek nefesinle ihtiyarlıgı bırakıp gençlesmeyenin toprak basına! Senin teneffüs ettigin havayı-teneffüs eden, senin nefesini içine çeken; bastan basa hos bir renge boyanır; yahut da ses olur, göklere yükselir!
• Kim senin kapına halka olursa, o, hemen altın gibi deger kazanır, altın olur. Hele onu elinle tutup kapıyı sen açarsan, içeriye mahrenı olur; seninle beraber evin içine bir dost gibi girer!
• însan bedeninin aslı olan balçıktaki su, söz söyleyen bir inci olabilecegini bilir mi idi, düsünür mü idi Yine balçıktaki toprak, sırlar söyleyen bir bakıs haline gelecegini nerden bilecekti
• Hz. Salih´in devesi dagdan dogmadı mı Ben, simdi iyice anladım ki, dag bile senin geleceginin müjdesini duyunca yürük bir deve olur!
448. Artık, ben de beden olmaktan kurtulayım da can olayım!
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün,
(c. II, 540)
• Mestlik, sana selam etmede, gizlice haberler yollamadadır. Gönlünü kapıp aldıgın kisi, canını da sana kul köle etmek istemektedir.
• Ey varlıgı yok eden; mest olmus, kendinden geçmis kisinin de selamını duy! Bu, öyle kendinden geçmis ki, iki elini de, ayagını da senin tuzagına kaptırmıs!
• Ey gönül! Sen, mest olmussun, kendinden geçmissin! Ne de hossun! Padisah gibi olmussun! Padisahsın! Bu kadar kudret ve kuvvet sahibi bir padisah oldugun halde ask, nasıl oldu da seni emri altına aldı
• Bir avuç topraga can veren, dumanı Zühal yıldızı haline getiren! Ey topıaktan yaratılmıs beden, ey gönül atesinden çîkan duman! Bakın da görün; 0, sizi ne hale getiriyor Yerde mi kalıyorsunuz, göge mi yükseliyorsunuz
• Eline sakîler padisahının sundugu kadehi al, ebedîlige ulasanlaı gibi mest ol! Yarı mest oldugun için hatalısın! 0,seni tarn mest etmek, tamamıyla seni kendinden geçirmek istiyor!
• Ask yüzünden meydana gelen feryada figana bak, dökülen gözyaslarını seyret! 0 sarap kadehinin yaptıgına bak,gücünü gör; çig insanları nasıl pisirmede, seni de nasıl olgunlastırmada!..
• Ey rengi, kokusu güzel sarap, O´nun cömertlik eli bak; seni cana nasıl helal, bedene haram etti
• Artık, ben de beden olmaktan kurtulayım da can olayım; bir inci olmak-tansa, inciler madeni haline geleyim! Ey gönül; mest olmakla adının kötüye çıkmasından korkma! 0, sana iyi bir ad vermede, seni üstün bir insan haline getirmededir!
449. Biz dünyayı bırakıp gittik; kalanlar sag olsun!
Mcf´ulü. Mefa´îlün. Fe´ulün
(c. 11, 692)
• Biz gittik; kalanlara selam olsun, hosça kalsınlar! Dogan, mutlaka ölür!
• 0 kadar kosmayın, o kadar yorulmayın; su yerin altında çırak ne olmussa, usta da o olmustur!
• Diıegi rüzgardan olan bu bina ne kadar dayanabilir
• Yasadıgın devrin essiz, parmakla gösterilen tek kisisi bile olsan, tek tek gidenler gibi, sen de bir gün dünyayı bırakıp gideceksin!
• Gidecegin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten evladın olsun!
• 0 geriye kalan iyilikler, ibadetler; gayb aleminin nürdan ipi ve dünyaya direk olanların ruhudur!
• 0 süzulmüs, seçilmis ask cevheri var ya, iste ölümsüz olarak kalacak ancak odur!
• Su içinde yasadıgımız hayatın, su akıp giden kum selinin ne durması vardır, ne dinlenmesi; bir sekil bozulunca baska bir seklin temelini atarlar!
• Ben, bu kupkuru yerde Nuh´un gemisine benziyorum; tufan benim ölümüm, vademin gelip çatmasıdır!
• Nuh´un gemisi de, gayb aleminde bu sudaki dalgaları bekliyordu!
• Biz de susmus olanların, mezarlıkta uyuyanların arasına girdik, yattık uyuduk! Çünkü sesimiz, feryadımız haddi asmıstı!
450. Askının üstün gelisi yüzünden akıl düsünceyi bırakıyor,
cosup köpürüyor!
Müfte´ilün, Mefa-îlün, Müfta´ilün, Mefa´îlün
(c. II, 561)
• Benim mest olmus can dudum, tek bir sekerie ne hale geliyor; benim sarabı seven Zühre yıldızım, bir ay yüzünden ne oluyor!
• Onun askı yüzünden gönül denizim dalgalanıyor da, dalgası, dokuzuncu kat gögü bile asıyor! Bir inci yüzünden gönül denizimin böyle dalgalanma-sına sasıp kalıyorum!
• Can bir manevî padisahtır; ben de onun bayragıyım! Can seher vaktidir; ben ise karanlık geceyim! Benim su günes gibi olan gönlüm, her seher vaktinde ne hale geliyor
• Gönül paramparça oldu; görebilenler onu gördüler fakat, bütün kainat ilahî bir bakısla ne hallere gelmededir
• Askının üstün gelisi yüzünden akıl, düsünmeyi bırakıyor da, cosup köpürüyor! îlahî nürun parıltılanndan karalarda, denizlerde, havalarda yasayan çesit çesit sayısız varlıklar ne hallere geliyorlar, ne hünerler gösteriyorlar
• Aklı erenler, onun gücünden, büyüklügünden haberleri olanlar, onun yüzünden la´l madeni haline gelirler, kemale ererler! Ama onun kudretinden haberleri olmayanlar, bu bilgisizlikleri yüzünden ne hallere düsüyorlar, nasıl perisan oluyorlar Neden bu hale geldiklerinden onların kendilerinin haberleri yoktur!
451. Bahar geldi, bahar geldi; güzel yüzlü bahar geldi!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 570)
• Bahar geldi, bahar geldi; güzel yüzlü bahar geldi! Dünya yeserdi, güzellesti; laleler arasında dolasma zamanı geldi!
• Ey reyhan! Susenin yüz tane dili var; baharın güzelligini ona söylet, ondan isit! Balçık ovayı seyret; nasıl da süslendi, güzelliklerle doldu, çok hos bir hal aldı!
• Gül, nesrine; "Su dünyada, su gurbet elde nasıldın, ne halde idin " diye soruyor. 0 da; "îlkbahar ötelerden çıkageldi, hosluklar, güzellikler getirdi; durumdan çok memnunum!" diyor.
• Yasemin de selvi agacına; "Durmadan sallanıp duruyorsun; yoksa ilkbahar sana sarap mı içirdi " diye takılıyor.
Selvi de yaseminin kulagına; "0 hilm sahibi, merhametli, esirgeyici sevgili geldi!" diyor.
• Menekse nilüferin yanına geldi de; "Baharınız kutlu olsun!" dedi. "Sararıp solma zamanı geçti, uzun sürecek yeni bir hayat, yeni bir ömür geldi!"
• Nergis güle; "Keyfin yerinde, gülüyorsun degil mi " diye gözünü kırpıyor. Gül de; "Evet!" diyor. "Ben gülmeyeyim de kim gülsün Sevgili geldi, gönlüme girdi; bana hos kokular getirdi!"
• Çam agacı da; "Allah´ın inayeti ile çetin yollar asıldı; kısın dondurucu sogukları bizi bırakıp gitti! Simdi her yaprak, su verilmis kılıç gibi bas kaldırdı, yeserdi!"
• Su geveze leylege bak! Minbere çıkmıs; "Ey dostlar, ne duruyorsunuz Haydi, çalısma zamanı, is zamanı geldi;herkes uykudan uyandı; siz de uyanın!" diye lak lak edip duruyor.
452. Allah, insanı, can kusu kafesinin demirden olmasından korusun!
Mefa´îlün,Mefa´îlün,Mefa´îlün,Mefa´îlün,
(c.11. 568)
• Ay yüzlü sevgili gelince, canın ne degeri kalır, onun yanında can kim olu-yor Gün dogunca, artık gece bekçisinin isi bitmistir; ona gerek yok!
• Ayın aylık etmesi, ısıklar saçması, gökyüzünde rahatça dolasıp durması için günes ona lutufta bulunur, geceleri kendini gizler, görünmez olur!
• Ey gönül! Sen de bu dünya evinden kaç git; bu kirli ev, seni rahatsız ediyor, seni sıkıyor! Aslında bu ev, bizim evimiz degildir; bu ev bize yabancıdır! Aklını basına al da, dösemesi gökyüzü olan bir gül bahçesine, bir eyvana git!
• Bu dünya, yasanacak bir yer degildir! Bu dünyada birbirleri ile savasan in-sanlar, barıstıkları zaman bile, gönülleri kinlerle doludur. Bu dünyanın sabahı bile yalancıdır! Çünkü, sabahının arkasında gece gizlenmistir; burada sonsuz sabah
yoktur! Dünyanın bu çesit aldatıcı sabahları Hakk yolunda yürüyüp giden kervanları helak edegelmistir!
"Gençligimde bazı siirler yazardım. Mevlana´yı tanıdıktan sonra yazdıklarımdan utandım, defterlerimi yaktım.
Hafızamda kalan su iki beyti, Mevlana´nın yukarıdaki beyti münasebeti ile bir hatıra olarak sayın okuyucularıma arzederim:
"Aksamların ardında sabahın sesi var
Kıslarda da bir gizli bahar müjdesi var
Vuslatların ardında ne var, sorına fakat
Hicranda senin vuslatının hissesi var!"
• Sen, varlıklara can bagıslayan, arkasında gece bulunmayan gerçek sabahı ara! îçte o gerçek sabahdır ki, binlerce ermise "Mansur sarabı" sunar, binlerce Hakk asıgına aman verir, kurtulusa ulastırır!
• Ask atesi yanınca gamı, kederi de yakar, yandırır! Fakat, onun yanına bir gül fidanı eksen, alevleri ile onu besler de, o gül fidanı bir gül bahçesi olur!
• Gönlü temiz, huyu güzel Hakk asıgı, insanı her türlü afetten korur! Hassas, ince, asîl ruhlu bir dosta, bir sevgiliye yüzlerce can feda olsun!
• Tatlı dilli bir dost, tatlı sözleri ile insanı sarap gibi mest eder! Zaten kendisi, ilahî güzellikler karsısında mest olmus, daima Hakk´la vuslat halindedir!
• Rüyada kendisini gökyüzünde ayla bulusmus gören bir kisinin bedeni, samanlıkta yatar uyursa ne gam!
• Allah, insanı, can kusunun kafesinin demirden olmasından korusun! Ötelerin kusu olan zümrüdankanın da, su dünyanın daracık yuvasında kalmasını Allah göstermesin!
• Agzını kapa, artık sus! Sen, Hakk´ın ilham ettigi ilahî sözlere sahipsin! Sen, ölümsüz olan, sonsuz olan bir kulak, bir akıl bul da, onlara seslen!..
453. Asık kimsesiz, yapayalnız kalsa bile, o, yalnız degildir;
sevgilisi ile gizlice, manen beraberdir!
Melu´îlün. Mct´a´îlün. Fe´ulün
(c. II, 662)
• Dünya, bastan basa dikenlerle dolu olsa, yine de asıkın gönlü tamamıyla gül bahçesidir!
• Su dönen gökyüzü dönmesini durdursa da issiz güçsüz kalsa, asıkların gönlü yine istedir, güçtedir; bir sevgi alısverisinde, sevgiliyi anmakta, sevgiliyi düsünmektedir!
• Herkes kederlere, gamlara ugrasa, herkesin basına belalar yagsa, asıkın canı sevinçlidir, neselidir, latîftir! Çünkü,bütün basa gelenler, Hakk´tan gelmektedir!
• Asık kimsesiz, tek basına, yapayalnız kalsa da, o, yalnız degildir; sevgilisi ile gizlice, beraberdir! Çünkü o, nerede olursa olsun, gerçek sevgili olan Allah ile manen beraberdir!
• Asıkların sarabı, üzüm sarabı gibi küpten cosmaz, gönülden cosar! Asık, sırlar aleminde aska dost olur, arkadas olur!
• Sen bir asıgı hasta görürsen, ona ne gam!.. Onun gizli, güzel sevgilisi onun basucunda degil midir
• Sen, ask atına bin; Hakk yolunun uzaklıgını, zorlugunu düsünme! Çünkü, ask atı pek rahvandır, pek hızlı gider!
• Yol düzgün olmasa, zahmetlerle, sıkıntılarla dolu olsa bile, ask atı bir atılısında seni menzile, varacagın yere
götürür!
• Sen, hem mest, kendini kaybetmis, hem de çok akıllı olan
454. Allah´ın nüru gelince, kabir bir gül bahçesi olur!
Mefulü, Mefa-îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. 11, 611)
• Ey karanlık geceyi uykuda geçiren mümin! Dua zamanı geldi; haydi, kalk! Ey kötülük etmeyi adet edinmis nefis;ibadet etme, iyilik etme zamanı geldi!
• Pencereden bak; tövbe kapısını aç! Evi tertibe koy, düzelt! Haydi, durma;bizim nöbetimiz geldi!
• Suçtan, kötülüklerden neden temizlenemiyorsun Günahlardan ellerini yıka, yüzüne su vur; abdest al, namaza durma zamanı geldi!
• Seni mezara koydukları, lahitte yüzünü kıbleye döndürdükleri zaman, hayatta su karsında duran kıbleyi hatırlarsın ama, namazını kılamadıgın, kazaya bıraktıgın için içinin yanmasından eline ne geçer
• Sen simdi hayatta iken bu kıbleden bir nür, bir ısık ara, bir ısık elde et de, o nur, o ısık senin kabrini ısıtsın,aydınlatsın! Allah´ın nüru gelince kabir, bir gül bahçesi olur!
455. Ten kafesinden ayrılanlar; neredesiniz
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. II, 656)
• Ey simdi ten kafesinden ayrılmıs olanlar! Tekrar bir yüz gösterin, görünün de söyleyin; neredesiniz
• Ten geminiz su denizde kırık bir halde kaldı. Ey balıklar gibi ölüm denizine dökülenler; bir an için olsun, bu sudan çıkın, kendinizi gösterin! Yoksa, hayat mücadelesi vererek günlerin havanında inciler gibi dövülüp toz mu oldunuz
• Fakat o toz, hakikati arayanların gözlerinin sürmesidir! îyi görebilmek için o sürmeyi gözlerinize sürün, sürün!
• Ey ruh aleminden bu dünyaya dogup gelenler! Ölüm gelince ürkmeyin, korkmayın! Bu, ölüm degil, bu ikinci bir dogumdur; dogun, dogun!
456. Geceleri ben aglamasam, inlemesem bile hasta gönül aglar, inler!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. 11, 571)
• Gül, bu gece, sevgilinin saçları gibi canlar bagıslıyor; ayın nürlar saçan yüzü de, sevgilinin yanagına benziyor.
• Yıldızlar, gökyüzünde basıbos avare asıklar gibi dönüp dolasıyorlar. Onların gönüllerinin yanısından akıl bile isten güçten kaldı, düsünemez oldu!
• Can sakîsi gizlilik aleminin kadehi ile öyle bir sarap sundu ki, yıkılıp kendimden geçtim; ayık kalan kim, belli degil!
• Sen, geceleri, hastalardan baskasını aglayıp inler, uyanık kalır bulamazsın! Ama, ben aglamasam, inlemesem bile hasta gönül aglar, inler!
Fuzülî merhumun bir beyti söyle:
"Seb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir!
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat!"
(Uzun geceyi vakit belirleyen, yıldızlarla ugrasan kisiden sorma; gecelerin ne kadar uzun oldugunu sen gamlı kisilerden sor!)
• Ey gönül; çırpınıp duran su denizde Yunus gibi agla, inle! Çünkü, gece timsahı ask denizinde adam yiyecege benziyor!
• Canda, su yeryüzünden, su gökyüzünden bambaska, acaip bir gök, acaip bir pazar var fakat, kıskançlıgından ötürü o pazar gizli kalıyor!
457. 0; canımı da, gönlümü de hasta etti; gönül sisemi de kırdı!
Müfle´ilün. Mefa´îlün, Müfte´ilün. Mefa´îlün
(c. II, 558)
• Sevgili, bizi develer gibi yularımızdan tutmus çekiyor! Bakalım, kendi sarhos devesini hangi katara, hangi develer arasına katacak
• 0; canımı da. bedenimi de hasta etti, yaraladı! Gönül sisemi kırdı, boynumu da bagladı! Bakalım, beni ne ise çekip götürecek
• Sanki ben onun oltasıyım, agıyım; balıklar gibi beni tutuyor, karaya atıyor! Gönül tuzagımı da, av beyine dogru çekiyor!
• 0; yalnız beni degil, gögün altındaki bulutlar katarını da çeker, daglara, magaralara dogru götürür, ovaların sakîsi yapar, susuzlukları giderir!
• Gök, gürleyerek davul çalıyor! Artık, tabiatın cüz´i de, küllü de dirilmistir! Agaçların gönüllerine, güllerin burunlarına hos bahar kokulan geliyor!
• 0; çekirdegin gönlüne meyve olma istegini veriyor, agaçların sırlarını yapraklar halinde, meyveler halinde dallarına asarak açıklıyor!
• Gerçi kıs mevsiminin dondurucu sogukları, cefası bahçeyi terk edince bahçe sevindi, güzellesti, mahmurlastı ama, bu da, hersey gibi devamlı olmayacak! Yaz mevsiminin kavurucu sıcakları gelince, ilkbaharın da, bahçenin de güzelligi kalmayacak, mahmurlugu gidecektir!
458. Biz insanlar, duvardaki resimlere benzeriz;
bizi resmedenin ısıgı vurunca canlanırız!
Mefa´îlün. Mela´îlün. Mefa´îlüıı, Mefa´îlün
(c. 11. 591)
• Bu ne hos kokudur, ne hos kokudur Acaba o gül yanaklı sevgili gül bahçesinden mi geliyor
• îlkbahar gecesi mi, öd agacı mı; yoksa misk mi, anber mi Yoksa, Yusuf aleyhisselam acele acele ıtırlar pazarından mı geliyor
• Du nasıl bir nurdur Bu nasıl parıltıdır Bu ay mıdır, günes midir Yoksa, yalnızlıgı arayan Hakk dostu Muhammed aleyhisselam dagdan, magaradan mı tesrif buyuruyor
• Selvi boylu sevgili gezmeye çıkınca, dünya gül bahçesi olur; kendini gösterince de, kıyamet kopar!
• Biz, bütün insanlar, duvardaki resimlere benzeriz; bizi resmedenin, bizi yapanın ısıgı vurunca o zaman canlanır, uyanmaya baçlarız!
459. Oruç yüzünden bizim canımız dirilik elde edecektir!
Müfte´ilün. Fa´ilat. Miifte´ilün. Fa´ilat
(c. II. 892)
• Ramazan geldi; ask ve iman padisahının sancagı eristi! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü, göklerden manevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!
• Can, bedenin hantallıgından kurtuldu; tabiatımızın isteklerinin eli baglandı! Ask ve iman ordusu geldi, sapıklık ve imansızlık ordusunu kırdı geçirdi!
• Bir bakıma oruç, bizim kurtulusumuzun kurbanı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir!
Mademki göniil evine misafir olarak can geldi, onun ugruna bedenimizi tamamıyla kurban edelim
• Sabır, hos bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yagar! Bu sebeptendir ki, Kur´an-ı Kerim de bu sabır ayında nazil olmustur!
• Bizi kötü isler, günahlar islemeye tesvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindanının kapısı kırıldı; can, nefsin esaretinden kurtuldu, miraca çıktı, sevgiliye kavustu!
• Bu mübarek ayda gönül de bos durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zaten bu kirli dünyaya mensup degildi, meleklerdendi; onlara ulastı!
• Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sanl da, su beden kuyusun-daki hapisten kendini kurtar! Yüsuf aleyhisselam kuyunun agzına geldi, seni çagırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!
• 9sa aleyhisselam isteklerden, beden eseginin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü, gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!
• Haydi, elini agzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakikate erdikleri, Hakk´ı bulduklan için susup duran ermislere gelen mana sözlerini, mana lokmalarını ancak Sems-i Tebı-îzî´nin himmeti ile bulabilirsin!
Cilt 1´in Sonu

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Divan-ı Kebir´den Seçmeler - II
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:30 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Divan-ı Kebir´den Seçmeler - II

460. Bir avuç toprak, senin çaresiz bir asıgın olursa sasılmaz!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. II, 544)
• Ey bir panltısı ile Uhud Dagı´nı paramparça eden Rabbim! Bir avuç toprak, Sen´in çaresiz bir asıgın olursa sasılmaz!
" A´raf Suresi, 7/143. ayete isaret var."
• Lutfeder de bir bakarsan, kayalar, taslar mum olur; fakat kahr ile bakınca da, mum tas olur!
• Sen inlersen, feryad edersen, o zaman ölmüs gönlü diriltirsin, ona can verirsin, bir seyler edersin; senin canının isi
gücü budur!
• Can, sefer etmek, yolculuga çıkmak ister; sen, onu saglam bir bagla baglarsın! Sonunda can, o bagı koparır da avare olur!
• Süleyman gidince Seytan, padisahlar padisahı olur! Akıl ve sabır gidince nefs-ı emmare baskaldırır. seni emir kulu yapar; sana kötülükler, günahlar isletir.
• Ask, bütün cihanı kaplamıstır ama, sen onun rengini bile göremezsin´ Fakat onun ısıgı bedene vurunca asık olursun;betin benzin solar, sararırsın!
• Bir sehzade olmalı ki, yakutun müsterisi olsun; esi az bulunur, degeri bir insan olmalı ki, senin ask gamını çeksin!
• Cenab-ı Hakk; "Yeryüzü size besiktir!" diye buyurdu. insan çocuk olmasaydı, besige baglı kalır mı idi -
"Taha Süresi, 20/53. ayete isaret edilmektedir."
• Benim su gölge varlıgımın dönüp dolasması, Hakk günesinin yüzündendir´ 0 müneccim degıldir ki, gönlü yıldızların
emrinde olsun!
461. Baglar, bahçeler ona selama durmuslar; selviler de ayaga kalkmıs!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. II, 549)
* Haydi, tozmaması için yollara su serpin; sevgili geliyor! Bahçeye müjde verin; bahar kokusu geliyor!
* Ayın ondördü gibi nurlu yüzlü olan sevgiliye yol açın. yol verin; o nurlar açarak geliyor!.
• Gökler heyecandan yarıldı; cihanda bir ugultu var! Etrafa anberler, miskler yayıldı; yarin bayragı geliyor!
• Bagın, bahçenin yüzü güldü; gören göze hakikat çeragı geliyor! Gam bir kenara sıkıstı kaldı; ay, sanki bizim kucagımıza dogmada!..
• Ok, hedefe dogru uçup gidiyor! Padisah ava çıktı; biz neden oturmus kalmısız Haydi, gidelim; o padisaha av olalım!
• Baglar, bahçeler ona selama durmuslar; selviler ayaga kalkmıs! Yesil çemenler yaya olarak ona dogru kosuyorlar;goncalar da atlara binmis geliyorlar!
• Gökyüzünde sevgili ile halvete girenler nasıl bir sarap içiyorlar ki, canlar mest oldu, yerlere yıkıldı, akıl da mahmurlastı
462, Onun mana sarabı yüzünden gökyüzünün damı bana konak olmustur!
Miifte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. II, 547)
• 0 selvi gibi uzun boya posa karsı secde edersem ne olur Ben, onun maddî varlıgına degil, onu yaratanın kudretine,büyüklügüne hayran oluyorum da secdeye kapanıyorum! Gönül gözü uyanık o aziz varlıga gözlerimi verirsem ne çıkar
• Ben, onun sevgi sarabını içerim; zaten benden baska kim içebilir ki .. 0 sarabı bugün bulmus iken içsem de, yarına bırakmasam daha iyi olmaz mı
• Çünkü onun sarabı, benim gönül arkadasımdır; onun yüzünden, gökyüzünün damı bana konak olmustur! Ask kanatlarını açarak oraya uçarsam ne olur
• Ben gönlü tanımasam ne olur Bırak; can da varsın gitsin, beden de gitsin! Ben, bunun için gam yemem, gam yemem, gam yemem! Çünkü ben, onun yüzünden yok oldum; gönülsüz, , bedensiz kaldım!
463. Bu dünya sarabının sarhoslugu, gece uyuyunca geçer gider;
ilahî sarabın mestligi ise, insanı mezara kadar götürür!
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün
(c. II, 537)
• Babacıgım; bize sarabı sunan, bizi bizden alan sakîmize hizmetten baska bir isimiz yok! Ey sakî! Fazla sarap sun da
biz, iyiden de, kötüden de kurtulalım!
• Allah, bu dünyaya her insanı bir is için getirdi ama, bizi issizlik, hünersizlik sanatı için getirdi! Yani, bizim, dünyada
asktan baska bir isimiz yok; Allah, bizi dünyaya kendisini sevmemiz için getirdi!
• Allahım; zaten bizden bir is isteyecek olsaydın, bize ask sarabını nasip etmezdin! Bu sarabı içenin bası hiç yere egilir
mi, dünya islerine dalar mı; Sen´den baska kimsenin önünde egilir mi
• îlahî sarapla mest olmus, kendinden geçmis kisi bir is yapabilir mi Mest olan kisi, sarap gibidir; sarap ne yaparsa o da onu yapar! îlahî sarap, hiç bir seye ihtiyacı olmayan Cenab-ı Hakk´ın sevgisinden baska her seyi, iki dünyayı bile
ortadan kaldırır!
• Üzüm suyundan yapılan bu dünya sarabının sarhoslugu, gece uyuyunca geçer gider! Fakat ilahî sarabın mestligi,insanı mezara kadar götürür!
"Seyh Sadî hazretleri bir beytinde söyle buyurmus:
"Sarabın verdiği sarhosluk, gece yansına kadar devam eder ama, bir güzel yüzlü sakînin verdiği mestlik, kıyamete kadar sürer!"
• Ey gönül! Aklını basına al da, ilahî sarapla oldugundan da daha fazla mest ol; nereye gidersen git, hep mest olarak
git! Yalnız kendine degil, baskalarına da o saraptan içir, mest et! Onlar da bu sarabın zevkini duysunlar da, sana birkaç kadeh daha fazla sunsunlar!
• Bu sarabı içtigim için artık susayım, sükuta dalayım; gördügüm lütfu, buldugum keremi sayamayayım! Zaten o keremler, lütuflar sayıya sıgmaz ki!..
464. Allah, beni ask sarabından yaratmıstır,ölsem de,
çürüsem de ben, yine o askım!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 683)
• Benim mezarımın topragından bugday biter de sen o bugdaydan ekmek yaparsan, onu yiyince sarhoslugun artar!
• 0 bugdayın hamuru da deli olur, o ekmegi yapan da! 0 ekmegi pisiren tandır da yanarken aska gelir de, sarhosça beyitler söyler!
• Eger sen, benim mezarımı ziyarete gelirsen, üstümdeki toprak yıgınının nese ile oynadıgını görürsün!
• Kardesim; benim mezarıma sakın defsiz gelme! Çünkü, Allah´ı sevenlere, O´nun huzurunda olanlara dertli olmak,
kederli olmak yarasmaz!
• Çenemi baglamıslar; mezarda yatıp uyumus gibiyim ama, agzım sevgilinin lütf ettigi mezeleri çignemededir!
• Kefenimden bir parçacık yırtar da gögsüne baglarsan, canından sarhosluga bir kapı açılır da, her yandan Hakk
sarhoslarının çalıp çagırmasını duyarsın; isin is olur! Sana, her isten mutlaka ugurlu, hayırlı baska bir is dogar!
• Allah, beni ask sarabından yaratmıstır; ölsem de, çürüsem de ben, yine o askım!
• Ben, Hakk sevgisinin sarabıyla öyle kendimden geçmisim, öyle bir mest haldeyim ki, zaten benim aslım ask !
• Söyle bakalım; saraptan, sarhosluktan baska ne dogar
• Ruhum beni terk eder, Tebrizli Semseddin´in ruhunun bulundugu burca gider de, artık bir daha geri gelmez!
465. Bu ask, yagmur gibidir; biz de otlar gibiyiz!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. II, 624)
• Her zerre, ezel günesinin nuru içinde ilahî askla kendinden geçmis, ayagını vurarak oynamaktadır
"-Yalnız insanlar, hayvanlar ve bitkiler canlı degildir. Cansız sandıgımız seyler, taslar, topraklar, kullandıgımız,
giydigimiz elbise, içtigimiz su, her sey, her sey canlıdır. Kur´an´da;"Yerde gökte ne varsa her sey O´nu tesbih etmektedir.
Ama siz, onların tesbihlerini duymuyorsunuz." diye buyurulmaktadır. Yeni buluslar göstermistir ki, bütün varlıkların
atomları, bir proton etrafında bas döndürücü bir hızla dönüp durmadadır. Cansız olsalardı, bu dönüs, bu hareket olur mu
idi Nitekim eski hukema; "rüh-ı insanî", "ruh-ı hayvanî", "rüh-ı nebatî", "ruh-ı cemadî" diye, her seyin ruhu oldugunu
sezmislerdir. Mevlana da, asırlarca önce "zerre" diye tavsif ettigi atomların canlı olduklarına isaret etmektedir."
• Su yükseklerde bulunan gök, iki kat olmus kambur felek bile o ilahî sarapla mest olmus da; "Su kirli, su kötülüklerle
dolu dünyadan uzaklasın, yücelin; buralara gelin!" diye çan çalarak insanları gök sofrasına davet etmektedir.
• Bu ask, mest olmus da gelmis; elest bagına girmis, bir çok sıkıntılara katlanarak varlık üzümünü ayaklan altında ezip
durmadadır.
• Ask mest olmasaydı, ilahî sarabı sevmeseydi, onun bu bagda ne isi vardı Ne sebeple gelip de bu bagda üzüm ezme
sıkıntısına katlanacaktı
• Zavallı sen de, ayak vurup duruyorsun ama, üzümü göremiyorsun! Halbuki, senin asık ve sofu olan canın, varlık
üzümünü ayakları altına almıs, bir ar bile durmadan ezmekle mesguldür!
• "0 dost, sanki bütün mihneti, bütün gamı, derdi bana veriyor!" diyorsun diyorsun ama, bag senin olursa, o kimin
üzümünü ezebilir ki Yani, senin basına gelen bütün üzüntüler, belalar, üzüm gibi kaderin ayakları altında ezilerek
benlikten kurtulmak ve mana sarabı olmaktır!
• Ey canlar! Mademki o sevgilinin huzurundasınız, ayak vurun, oynayın! Belli olmaz; belki de mutluluk ayagı ayagınıza
dokunur, seninle beraber oynamaya baslar!
• Ey can! Bu ask, yagmur gibidir; biz de yapraklar ve otlar gibiyiz! Olabiliı ki, bir gün yagmur çayır çimene, yapraga,
ota yagar da, onları yesertir, gelistirir!
466. Ölümün ne oldugundan haberli olan asıklar!
Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. II, 972)
• Gerçeklerden haberli olarak ölen Hakk asıkları, sevgilinin huzurunda seker gibi erirler!
• Ruh aleminde, elest meclisinde ab-ı hayat içenler, bir baska tarzda ölürler!
• Ötelerden haberdar olanlar, Hakk sevgisinde derlenip toplananlar, su insan kalabalıgı gibi olmazlar!
• Hak asıkları, letafette melekleri bile geride bırakmıslardır! Bu sebeple, diger insanlar gibi ölmek, onlardan uzaktır!
• Sen sanır mısın ki, arslanlar da köpekler gibi kapı dısında can verir
• Hak asıkları sevgi yolunda ölürlerse, onları can padisahı karsılar!
• Birbirlerinin canı kesilen, aynı emaneti, aynı canı tasıdıklarından haberdar alan Hakk asıkları, birbirlerinin askıyla
ölürler!
• Asıklar, gökyüzüne uçarlar; münkirler ise, cehennemin dibinde can verirler!
• Ölürken Hakk asıklarının gönül gözleri açılır da, öteleri, gayb alemini görürler! Baskaları ise, ölüm korkusu ile kör ve
sagır olarak ölürler!
• Geceleri ibadetle vakit geçirenler, Hakk korkusuyla uyumayanlar, ölüm zamanı gelince korkusuz, rahatça ölürler!
• Bu dünyada bogaz derdine düsenler, sadece yemeyi, içmeyi düsünenler öküzlesirler, esekler gibi ölürler!
• Bugün yasarken, Hakk´ın nazarından düsmemek isteyenler, o nazarı, o bakısı arayanlar, o bakısa karsı neseli bir
halde gülerek can bagıslarlar!
• Can padisahı, onları lütuf kucagına alır; onlar, öyle hor ve basit bir halde ölmezler!
• Ahlaklarını Mustafa (s.a.v.)´nın ahlakına benzetenler, Hz. Ebubekir gibi, Hz. Ömer gibi ölürler!
• Aslında, Hakk asıklarından ölüm uzaktır! Onlar, ne ölürler ne de yok olurlar! Ben bu sözleri; "Sayet ölürlerse, böyle
ölürler!" diye söyledim!
467. Deliligin bulundugu yerde aklın ne isi var
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. II, 609)
• Gam evinde oturup kalmak, manen zayıf ve az himmet sahibi olmaktandır! Himmetsiz bir kisinin gönlünde nasıl olur
da senin sevgi sırların bulunabilir
• Neyi çok seviyorsan, neyin üstüne titriyorsan, bil ki, sen osun, senin degerin ancak odur! îste bu yüzdendir ki, Hakk
asıgının gönlü arsın da üstündedir!
• Sifa sandıgın, pesinde kostugun seyin, senin için bir dert oldugundan haberin yoktur! Sana vefalı gibi kendini
gösterenlerin, seni aldattıklarını, hile yaptıklarını, yüzüne güldüklerini anlıyamıyorsun!
• Askın geldigi yere can sıgabilir mi Deliligin bulundugu yerde aklın ne isi var
• Asıgın zümrüdankaya benzeyen gönlü, nasıl olur da sehvet tuzagına düser Böyle bir kusun uçtugu yer, ötelerde,
varlık aleminden dısardadır!
• Ey Tebrizli Semsülhak! Musa sarabından bir kadeh iç de, kan kesilmis olan her Nil nehri sana saf ve duru bir su
olsun!
468. Ölüm, kasla göz arasında; onu hatırlamaktan bile bize daha yakın!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 823)
• Ömür, yarınlara baglanan ümitlerle geçip gitmede; gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip
durmadadır!
• Sen aklını basına al da, ömrünü su içinde bulundugun bugün say! Bak bakalım, bugünü de hangi sevdalarla
harcıyorsun
• Gah cüzdanını para ile doldurmak kaygısı ile, gah iyi yemek, içmek ile bu aziz ömür geçip gitmede, her nefesde
eksilmede!
• Ölüm, bizi birer birer çekip alıyor; onun heybetinden, korkusundan akıllı insanların bile beti benzi sararıp
durmadadır!
• Ölüm, yolda durmus, bekliyor; efendi ise gezip tozma sevdasındadır!
• Ölüm, kasla göz arasında; onu hatırlamaktan bile bize daha yakın! Fakat, gaflete dalanın aklı nerelere gitmede,
bilmem ki ..
• Teni besleyip sismanlatmaya bakma! Çünkü o, sonunda topraga verilecek, mezar kurtlarına yem olacak bir
kurbandır! Sen, gönlünü manevî gıdalarla beslemeye bak; yücelere gidecek, sereflenecek olan odur!
• Bu lese, yaglı ballı seyleri az ver! Çünkü, tenini besleyen kisi, sehvetine, nefsani arzulara kapılıyor; sonunda da rezil
olup gidiyor!
• Sen, ruha manevî yiyecekler ver; yaglı ballı düsünüs, anlayıs, bulus gıdaları ver de, gidecegi yere güçlü kuvvetli
gitsin!..
469. Kusların adı geçince, gönül kusum da uçmaya baslar!
Müstef´ilün, Müstefiliin, Müstefilün, Müstef´iliin
(c. II, 535)
• Senin sevgin, can ırmagında ab-ı hayat gibi akmadadır! Aslında, ab-ı hayat bile sana gönül vermis de, can ırmagında
senin askınla akıp durmada, seni aramadadır!
• Dünyada gördügümüz, bildigimiz bütün kuslar, ötüsleri ile seni övmedeler, seni zikretmedeler! Kusların adı geçince,
gönül kusum da uçmaya baslar!
• Onların ötüslerini duyarak, zikirlerini sezerek hos bir halde, gülerek canımı vermek istiyorum! Bu can, sevgili
zikredilirken bedenden çıkarsa, bu can veris ne tatlı bir can veristir, ne hos bir ölümdür!
• Aslında, Allah´ı seven herkesin canından her an manevî bir duygu, ruhani bir özlem, mest olmus, kendinden geçmis,
harap ve perisan bir halde ötelere, ta rahmet sahibinin arsına kadar gitmededir!
• Can nedir Mana padisahlarının, ermislerin küpüdür; içinde de gökyüzünün sarabı vardır! îste bu yüzdendir ki,
sözlerim de, asıklar gibi, perisan ve dagınık halde agzımdan çıkıyor!
470. Sensiz hiç bir sey olmaz Allahım!
müfte´ilün, Mefailün,Müfte´ilün,Mefa´ilün
(c,II,553)
• Komsuların, dostların yardımı olmasa bile bir is yoluna girebilir ama, Sen´in takdirin olmasa, o is asla olmaz! Sen´in
askının yarası, su gönlümdedir; onun baska yeri olamaz!
• Yarattıgın güzel eserleri görerek, aklın gözü, Sen´in mestin olmustur! Kudretinin, yaratma gücünün karsısında felegin
çarkı alçalmıstır! Zevk ve nesenin kulagı da Sen´in elindedir! Yani, zevki ve neseyi de ancak Sen´in lütfunla duyarız; Sen´siz
hiç bir sey olmaz Allahım!
• Can, Sen´in askınla cosar; gönül, Sen´in sevgi sarabınla mest olur; akıl, Sen´in yarattıgın güzellikler karsısında sasırır
kalır! Sen´siz hiç bir is basa çıkmaz Allahım!
• Mevkiim, serefim, malım mülküm hep Sen´in lütfun, ihsanındır; yedigim yemegi, içtigim suyu da Sen lütfediyorsun!
Sen´siz bunlann hiç biri olmaz Allahım!
• Bazan vefaya dogru gidiyorsun, bazan cefaya dogru! Sen benimsin; nereye gidiyorsun Hiç kimsenin isi Sen´siz basa
çıkamaz!
• Sen´siz bir is basa çıksaydı, Sen´in koydugun kurallar geregince isler yürüse idi, dünyanın altı üstüne gelirdi; hersey
bozulur, altüst olurdu! Güzelligi ile dillere destan olan îrem Bagı cehennem kesilirdi! Sen´siz hiç bir is basa çıkmaz Allahım!
• Dostum! Sen olmasan, Sen bana yardım etmesen, isim gücüm yıkılır gider! Ey benim can dostum, ey benim dert
ortagım; Sen´siz hiç bir is yürümez!
• Bana, Sen´siz yasayıs da hos degildir, Sen´siz ölüm de hos degildir! Gamından nasıl bas çekeyim, nasıl kurtulayım
Sen´siz hiç bir is basa çıkmıyor ki!..
• Ey lütfuna, ihsanına dayandıgım, güvendigim Allahım! Ne söylersen söyleyeyim; iyiden kötüden ayrı degil; içinde iyi
de var, kötü de var! Lutfet de Sen söyle: Sensiz hiç bir is yürümüyor degil mi
471. Asıkların baharı
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. II, 536)
• Yeryüzünü baglar bahçeler haline getirmek, her tarafı yesilliklerle, çiçeklerle süslemek için asıkların baharı ötelerden
çıkıp geldi!
• Bu gelen bahar, bildigimiz bahar degildir; bu, asıkların baharıdır! Bu bahar gelince, deniz incilerler dolar; acı sular,
cennette akan kevser ırmagı kesilir; bütün taslar la´l olur; su topraktan yaratılmıs olan beden de, bastan basa can halini
alır!
• Asıkların canları ve gözleri tufan bulutlan gibi yagmurlar yagdırsa da, beden bulutu içinde bulunan gönülleri
simsekler gibi çakmada ve etrafı aydınlatmadadır!
• Biliyor musun, asıkların gözleri askla neden tufan bulutu oldu, aglamaya basladı 0 ay, önce bulutlarla gizlendi de
ondan!..
• Ne neseli, ne hos andır ki, o an, bulutlar aglar; ne mübarek, ne tatlı bir zamandır ki, bulutlar aglarken bulutların
arasından simsekler güler!
• Ne sasılacak seydir ki, ötelerde, can aleminde yagan ask yagmurunun yüzbinlerce damlasından tek bir damla
yeryüzüne düsemez! Eger düsse, bütün dünya bastan basa yıkılır, harap olur!
• Ask yagmurunun bir damlası yüzünden yeryüzü harabeye döner! Bir damlanın meydana getirdigi tufanda, niceleri
Nuh aleyhisselamla birlikte aynı gemiye biner, niceleri de bogulur gider!
472. Gönlümün evini bosalttım, içinde bulunan her seyi dısarı attım!
Mef´ulü, Mefa´îliin, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. II, 622)
• Birisi seninle ilgilenmeye, seninle konusmaya cesaret eder diye can, kıskançlıgından ötürü her saat, senin önünde
ölüyor, diriliyor!
• Sen ayagını nereye bassan, topraktan bir insan bas kaldırır, hayat bulur! Hal böyleyken, kim kendindeki bir bas için
senden vazgeçer, kim sana canım vermez
• Senin latîf, manevî kokunu alarak uçtugu gün, senden nasıl bir koku aldıgını, ancak can bilir; baskası bilemez!
• Senin mahmurlugun bir an için basımda azalsa, basım feryada baslar ve basımda bulunan her kıl da, yana yakıla
aglar!
• Gönlümün evini bosalttım; içinde bulunan her seyi dısarı attım da, orayı senin esyanla doldurdum, dösedim! Askın
günden güne artsın, çogalsın diye ben, eriyip gitmede, eksilmedeyim!
• Simdi canım, Tebrizli Sems´in askı ile denizdeki gemiler gibi ayaksız kosuyor!
473. Benim karanlık gecem, senin yüzünden bana gündüz oldu!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü,
(c. II, 620)
• Selvi agacından, senin uzun boyunun kokusunu alıyorum; ay da bana, senin parlak. güzel yüzünün rengini haber
veriyor!
• Dünyada görünen her parıltı, her nur, senin yüzünün nurundan doguyor! Sarap da, yarın günes dogunca her tarafın
senin nurunla aydınlanacagı müjdesini veriyor!
• Bize, senin hiç kimseye benzemeyen tatlı gülüsünü hatırlatan gül, susene hoca oldu!
• Ne zaman senden kaçsam, uzaklassam askınla savasa girerim; her taraftan basıma senin sevdan hevesi gelir! içime
bir ates düser de, senden kaçtıgım halde, seni özler dururum!
• Haksızlıklarla, zulümlerle dolu olan su dünyadan yücelince, ötelere gidince yok olurum fakat, yokluk aleminde bile
kulagıma yine senin sesin, senin hey hey nefhaların gelir!
• Gönlümde duydugum coskunluklarla, fitnelerle dolu olan her feryad, her Figan, biliyorum ki, senin "ney"inden
gelmektedir!
• Benim karanlık gecem, senin yüzünden bana gündüz oldu ama, gam çekmeye, üzülmeye, bu halden sikayet etmeye
yer yok! Çünkü, senin sevgi deryan, kosarak bana gelmededir!
• Su gökkubbenin altında aklı basında kimse kalmadı! Çünkü, sagdan soldan, inden arkadan senin mana sarapların
sunulmaktadır!
• Senin cevrinden cefandan korkarım, ürkerim fakat, cevrin, cefan gelip beni bulunca görürüm ki, o acı nesneler, senin
denizinden geldikleri için tatlılasmıslardır!
474. Ben kendimi, kendi benligimi inkar ettim de, ona inandım, iman getirdim!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. II, 543)
• Sevgili beni gögsüne bastırmıs, sıkıp durmada; beni, basımı kasımaya bile bırakmıyor!
• Bazan beni deve katarı gibi arkasından çekip götürüyor; bazan da, bas komutan gibi öne sürüyor!
• Benim bedenimi kan halinden geçirir, erlik suyu yapar; erlik suyundan geçirir, beni insan sekline sokar, bana akıl
verir! Böylece, nasıl da derlenip toplandıgımı, hasir sırrını açıga vurur!
"Mü´minun Süresi 23/12, 13, 14. ayetlere isaret edilmektedir."
• Bazan yasadıgım vatandan beni güvercin gibi ötelere uçurur, sevdiklerimden ayırır; bazan da tutar, yüzlerce nazla
niyazla yokluktan beni alır, huzuruna çıkarır!
• Bazan gemi gibi denizin üstünde sefere çıkarır; bazan da demir yapıp çapasına baglar, beni denize atar!
• Bazan temizlenmek isteyenler için beni su yapar; bazan bahtsız kulunun yolunda beni diken eder, onu bana
yaralatır!
• Ebedî sekiz cennet bile o padisaha yurt olamadı da, ne sasılacak seydir ki, ne mutlu haldir ki, su gönlüm ona yurt
oldu!
• Ben, o can güzelinin birligini, varlıgını dilimle söyleyerek ona inanmadım, iman sahibi olmadım; kendime kafir
oldum, yani kendi benligimi inkar ettim de o vakit inandım, iman getirdim!
• Ben, Cibrîl´le beraber uçuyordum; benim de altıyüz kanadım vardı! Mademki ona ulastım, onu manen buldum, artık
kanadı ne yapayım
• Ben, geceleri, gündüzleri can incisinin bekçisi idim; onu koruyordum. Simdi, inci denizinin dibinde, kendi incimden
vazgeçmis bulunuyorum!
475. Denizde inciden baska ne acaip yaratıklar, ne sasılacak seyler var!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. II, 605)
• Dostum! Seker mi daha iyidir, yoksa sekeri yapan mı Ay mı daha güzeldir, ayı yaratan mı
• Sekerden vazgeç, ayı da bırak; o yaratan bambaska seyler biliyor, bambaska. seyler yaratıyor!
• Denizde inciden baska ne acaip yaratıklar, ne sasılacak seyler var fakat, denizi yaratan, incileri, o acaip balıkları,
çesit çesit varlıkları yaratan padisah bambaska bir padisahtır!
• Su ırmagın üstünde gördügün dolaptan baska, akıl almaz, öyle görülmemis, sasılacak bir kainat dolabı var ki, bu
sudan baska bir su ile bir an bile durmadan dinlenmeden dönmede, sayısız mahlukata can gıdaları hazırlamadadır!
• Hamamın duvarına çizilen resim bile akılsız çizilmezken aklı, haberi yaratanın bilgisi nicedir; onu sen düsün!
• Canlar vardır ki, sevdalıdırlar; seher vaktinde kurulan o manevî, acaip meclis için sasırmıslar, yememisler,
içmemisler, uyumamıslardır!
* Sustum, sustum; artık sözü bıraktım! Kulaga görüs kabiliyeti veren, ona ötelerden ses duyuran sevgili söylesin!
476. Bu paramparça olan gönlümü senin hayalinin önüne koydum da;
"Vefa böyle mi olur " dedim!
Müfte´ilün, Mefa´îliln, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. II, 551)
• Ey benim canım, ey benim cihanım! îki dünyada da senin yüzüne benzer bir yüz nerededir Acaba böyle bir yüz var
mı Sen cana sitem edersen et; senden gelen sitem de yerindedir, tatlıdır!
• Mademki her tarafta senin yüzünün nuru var, senin zamanında, sen varken cihanda iki tane yüz olamaz! Çünkü,
yeryüzünde bulunan yüzleri nurunla kaplamıssın, aydınlatmıssın! Artık senin yüzünden baska bir yüz bulunur mu
• Senin yüzünü gören kisinin gözüne senden baska her sey, yeryüzünün definesi, gökyüzünün ayı da olsa, sönük ve
degersiz görünür!
• Yüzü böyle nürlu ve güzel bir varlık, bir de ask hevesine düsmüsse, o kul bile olsa, padisah onun kulu kölesi olur!
• Bu parça parça olan gönlümü senin hayalinin önüne korum da, vefaya ait sözler söylerse; "însaf et; vefa bu mudur "
derdim
477. Ben, tamamıyla yok olmusum, kendimden geçmisim, sen kesilmisim!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. II, 1031)
• Benim canımla senin canın birbirlerine öyle baglanmıslar ki, bu halimizle biz, ister hayır olsun, ister ser, aynı renge
boyanalım, birbirimizin aynı olalım!
• Ey suh, neseli dilberim; ey rengimin, halimin aslı; ey yükümdeki seker; ey seker yükümden de tatlı ve güzel
dostum!
• Ey vurusu saglam ve yerinde; ey nükteli sözleri yarama merhem olan sevgili! Ben, tamamıyla yok olmusum,
kendimden geçmisim de, bastan basa sen kesilmisim
" Arifane söylenmis olan su beyit, Hz. Mevlana´nın bu tamamlıyor:"
• Ey güzel ay; ey ay yüzlü sevgili! Yüzünü gösterdikçe bizim komsumuz idin! Simdi evi birlestirdik; komsuluktan çıktık,
aynı evde oturuyoruz!
• Sen, simdi bir padisah gibi saldırısa geç, hücum et de, içerde senden baska ne varsa hepsi yok olup gitsin; "Allah
çok büyüktür!" sırrı zuhur etsin!
478. 0 ask sarabını akıllıya da, deliye de sun; ikisini de mest et!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. II, 1019)
• Allah, bizi bu dünyaya niçin getirdi Dünyayı fesatlarla, kötülüklerle dolduralım diye mi Zaten onun zenciri, delileri
büsbütün deli eder!
• Sasılacak kadar güzel, sasılacak kadar suh bir ask canımıza nese verdi. Eve her gece yarısı mest, kendinden geçmis
bir halde habersizce geldi, içeri girdi.
• Ey ask; kanımı içmissin; sabrımı, kararımı almıssın! Senin gecenin, gündüzünün fıtnesinden ben, seher vakti gibi
gizlenmisim!
• Ey ask! Ben, latîf bir hale gelsem de can gibi olsam, candan nasıl gizlenebilirim Hatta, yokluk alemine yuvarlanıp
gitsem, o aleme bile bakar, beni görürsün!
• Ey her yoklukta varlıklara sandık kesilen; ey yoklukta varlıga kapı açar Sen, bizi yarattıgın vakit yokluktan
getirmedin mi
• Varlık seninle hos; senin mestin! Yoklugun kulagı da senin elinde, varlıgın kulagı da; ikisi de senin kulun, ikisi de
senin yarattıgın sey! îkisi de senin hükmünü kabul etmisler, "Basüstüne!" demisler!
"Ben sen oldum; sen de ben oldun! Ben ten oldum; sen de can oldun! Öyle bir hale geldik ki bundan sonra hiç kimse;
´Sen ayrısın, ben ayrıyım!´ diyemez!"
• Köskü yık; akıllıyı deli et, aklını elinden al! 0 ask sarabını akıllıya da, deliye de sun; her ikisi de zarardan da
kurtulsun, tehlikeden de!..
479. Sevgili ile bir konusma.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilat
(c. II, 1022)
• Dün, seher vaktinde sevgili bana dedi ki: "Kendinden geçmissin; hiç bir seyden haberin yok! Bu hal ne zamana
kadar sürecek
• Benim yüzümün güzelligine gül bile haset ederken sen, bir dikene gönül vermissin, cigerini yaralamıssın, kanlar
içinde kalmıssın!"
• "Ey uzun boyunun karsısında selvinin utanarak küçük bir fidan haline geldigi güzel varlık; ey yüzünün nurunu görüp
günesin bile karardıgı sevgili!" dedim.
• Sevgili bana dedi ki: "Senin canın da, gönlün de benim! Neden sasırıp kalmıssın Sus; nefes bile alma! Gümüs renkli
gögsüme basını koy; agla, inle!"
• Ona dedim ki: "Sen, benim gönlümden de, canımdan da huzur*ve kararı aldın! Böylece, benim ne huzurum kaldı, ne
kararım!" Bunu duyunca dedi ki:
• "Sen, benim denizimin bir damlasısın; daha fazla ne söylenip duruyorsun Hemen denize dal da, sedef gibi canın
incilerle dolsun!"
480. Sevgilim; beni insafsız ayrılıga terk etme!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 1041)
• Sevgilim! Beni böyle dostsuz bırakma; benden uzaga gitme; beni yalnız bırakma!
• Benim zavallı canım, insafın bulunmadıgı bir yerde insaf dilenmeye geldi; beni, insafsız ayrılıga bırakma!
• Sen hekimsin; belki zamanın îsa´sısın! Gitme; bizi böyle hasta bırakma!
• Sen bana; "Magara dostumsun!" dedin; beni magarada böyle yalnız basıma bırakma!
• Sana, bir gece ayrılık çok az bir sey görünür ama, o ayrılıgı bir de sen bana sor da, benim için çok uzun olan ayrılıga
bırakma.
"Fuzulî merhumun su beyti de bu konuyu terennüm eder:
"Seb-i yeldayı miineccimle muvakkıt ne bilir
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç sa´at!"
(En uzun gecenin kaç saat oldugunu, yıldız bilgisi ile ugrasan, müneccim ile vakitleri belirleyen (muvakkit) bilmez; sen
onu, geceleri uyuyamayan gamlı kederli insanlara sor!)
• Az da olsa, gönlüme ates düsürme; az da olsa, onu önemsiz sayma; beni bırakma!
• Nefsim, bitti gitti. Fakat, beni bir kerre daha dinle; beni bu sefer bırakma!
481. Neden yaratana degil de onun yarattıgına gönül veriyorsun
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. II, 1036)
• Ey ümitle, korku ile dünya malı üzerinde titreyip duran kisi! Biraz da sana bu malları, bu nimetleri vereni, sana
bakısı, görüsü bagıslayanı düsün, ona bak!
• Ey isteyen, ey asık! Sana bu istegi vereni düsün; eseri yaratanı gör! Neden yaratana degil de, onun yarattıgı esere
gönül veriyorsun
• Etrafında bulunanlarla didismeye, savasmaya çekip götüren, yahut da sana huzur içinde, barıs halinde yasama
duygusunu verene bak! 0 bazen seni dostlarla, halkla görüsmeye sevkeder. Bazen de seni yücelere dogru yolculuga
düsürür.
• 0, hep sana bakıp durmada!.. Halbuki senin gözün sagda solda! 0 sana, dilsiz dudaksız söz söylemede; sense,
kulagını dünya masalına vermissin!
• Hayatta duydugun ıstırap, keder sislerini beden öküzüne saplayan o; öküzün aklı ise hep hayhuyda! Hz. îsa yol
arkadası olmus ama, esekçinin bundan haberi yok; o, hep esegini kollamada!
• Her öküz, her esek sırtından, sagrısından modullanır; sen ise pismanlık sisini gögsünden, gönlünden yiyorsun!
• Dünyada sana saplanan bela, felaket sislerini senin sagırlasmıs gönlün anlamasa da, onun asçısı, cehennemde seni o
sislerle kebap eder!
482. Asıkların hali.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. II, 1018)
• Haydi gönül gözü; can gözünü aç da, asıklara dikkatle bak! Onlar, gönül gibi karısık duygularla, karısık düsüncelerle
alt üst olmus, can gibi bassız ayaksız kalmıs kisilerdir!
• Hepsi de bir sey kazanamadan çalısıp çabalamada; hepsi de tencere gibi kaynasıp cosmadalar! Hepsi de riyadan,
gösteristen uzak, perdesiz örtüsüz! Hepsinin de gönlü Hakk´ın hükmüne karsı siper olmus da, ne gelirse, canla basla
sikayet etmeden kabul etmedeler!
• Onların gönülleri gülden de, bahçeden de daha neseli; hatta onlar, selviden bile daha da hür boy atmıslar! Onlar,
akıldan da, fikirden de üstünler; onlar, ab-ı hayattan bile temizdirler!
• Onlar, los bir yere düsen günesin ısıgındaki zerreler gibi havada titrer dururlar; onlara günesin ısıgı kaftan olmustur!
Onlar, balçıktan yaratılmıslar, balçıga ayak basmıslar ama, gönlün tam içinden basgöstermislerdir!
• Onlar, kan denizlerinin dalgaları üstünden, yani dünya hayatının baslarına getirdigi çesitli musibetlerden, belalardan
geçip gitmislerdir! Ufak dalgalarından, ufak köpüklerinden eteklerine bir zerre bile bulasmamıstır da, tertemiz kalmıslardır!
• Onlar, gönül gibi dikenler içinde kalmıslar ama, insanlara nese veren sarap gibi hapistedirler! Onlar, balçık içinde
kalmıs gönül gibidirler; onlar, gece içinde gizlenmis seher gibidirler!
• Sen de, bir an için olsun, onların canlarına arkadas olunca, onların kadehlerinden onların sarabını içince mest
olursun, hos bir hale gelirsin! Onların sarabı ile hayırdan da, serden de kurtulursun!
• Oglum; yeter, sus! Her kus, bütün bir inciri yutabilir mi Dudu kusunun yiyecegi sekerdir; karganın yiyecegi ise,
baska bir seydir!
483. Yeryüzünün cüz´lerine bir bak; senin askına düsmüsler de,
oynayıp duruyorlar!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. II, 1028)
• Ey benim canım! Senin kendin cana yakınsın, tatlısın, bal gibisin! Sözlerin de pek hos, pek güzel; sanki onlar da bir
baska çesit bal! Ey ask; senin her an canda, gönülde bir baska isin gücün var!
• Senin güzel yüzünü gören her canda, baglar bahçeler meydana gelmektedir yesillikler gülümsemededir! Kıvırcık
saçlarının, her gönülde bir baska misk yagı var!
• Gökyüzünde dolasan ay, senin askının yüzünden bazan zayıflıyor, inceliyor, bazan da bedir haline geliyor, dolunay
oluyor! Böylece askın, aya bile yüzlerce dertler, hastalıklar vermektedir!
• Senin bahar mevsimin de, baglara bahçelere ayrıca lütuflar, keremler bagıslamaktadır ama, gönül yine de
çayırlıktaki yapraklar gibi titremede; "Sonbahar gelince hersey altüst olur!" diye korkmadadır!
• Senin kapının topragından olmayan her sürme, her ilaç gönül gözüne bir baska hastalık verir, bir baska dert getirir!
• Yeryüzünün cüz´lerine bir bak; senin askına düsmüsler de oynasıp durmadalar! Bir kısmı oynamayı bırakıp oturunca,
yerine baska zerreler gelip oynamaya baslarlar!
• Yeryüzünde cana yücelik de asktan gelmede, nur da asktan gelmededir! Yeraltında bedene tohum gibi bitme,
baskaldırma yine ondan gelmededir!
• Ne zamana kadar surete, harfe, söze bürünmüs gazeller söyleyip duracaksın Sen, candan harfsiz, suretsiz, sözsüz
bir baska gönül gazeli duy!
484. Düsünceyi, endiseyi bırak!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´ilü, Fa´ilün
(c. 111, 1122)
• Düsünceyi, kuruntuyu bırak; onlara gönlünde yer verme! Çünkü sen, çıplak bir kisi gibisin; düsünce de zemheri
sogugu gibidir; zemheriden kendini koru!
• Mihnetten, sıkıntıdan, ıztıraptan kurtulma düsüncesine kapılmıssın! Bunlardan için sarıldıgın düsünce, mihnetin,
ıztırabın kaynagıdır!
• Sanat pazarında düsünce yoktur; orası, düsüncenin dısarısındadır; bunu böyle bil! 0 havaya kapılan, onun maskarası
olan eserleri seyret, endiseden kurtul da, içinde huzuru bul!
• Binlerce kus, yokluk aleminden uçup gelir; su binlerce ok da, bir tek yaydan fırlar gider!
• Nutfeden, erlik tohumundan güçlü kuvvetli bir er yaratan Allah, uyuyana, uykusunda uçup gidecek bir yol açar!
• "Su hayale kapılanlar yola düssünler, acele etsinler!" diye her an yoklukta bir sekil gösterir!
• Mademki bana; "Sus!" dedi, emre uymam gerek! îste ben de susuyorum! 0 emir sahibi, bir gün bunu kendisi açıklar!
485. Sen askı görmediysen, bari onun yaptıgı isleri, güçleri seyret!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1101)
• Sevgilinin yumusak yüzüne, yumusacık yanagına bak; gözlerini aç da, onun bakısları ile insana kadehsiz sarap
sunan gözlerini seyret!
• 0 çok kıymetli akik dudaklar gülünce, gönüllerin ona tutuldugunu gör!
• Sarhosluktan baskaldır, uyan; uyan da, onun uyanık bahtının gücüne, kuvvetine yaptıgı islere bak!
• Ucu bucagı olmayan gönül bahçesine gir; gir de, o bahçenin sayısız tatlı meyvelerini seyret!
• 0 bahçenin oynayıp duran yemyesil dallarına bak; etrafına hos kokular yayan dikensiz güllerini seyret!
• Daha ne zamana kadar dünya nakıslarını, dünya güzellerini ve güzelliklerini dünya gül bahçelerinde seyre
dalacaksın Dön de, onun sırlarını, hikmetlerini düsün! Kara topraktan baskaldırıp çıkan çesitli meyve agaçlarındaki
meyvelere o tadı, o kokuyu, o rengi, o güzelligi kim verdi Yeraltında güllere, çiçeklere o güzel kokuyu kim asıladı 0 güzel
renkler hangi ressamın fırçasından çıktı
• Hayvanlann ve bitkilerin tabiatlarındaki açgözlülügü gör de, ondan sonra onların tokgözlülüklerini, bol bol nimet
verislerini seyret
"Hayvanlar olsun, bitkiler olsun kendi soylarının devamı için hırsla çalısırlar, mahsul verirler. Bu dıs görünüs, bütün
varlıklar, bütün kainat insan için yaratılmıs; "Sen olmasaydın yaratmazdım!" sırrı tecelli etmistir. Mesela, su tavukların
yeme karsı gösterdikleri hırsı düsün; bir sene zarfında yumurtladıkları yumurtaları say! Onlar, kaç yumurta üzerinde
yatarak civciv çıkaracaklardı Arta kalan yumurtalar ne olacak Arılar, hırsla kovanlarını balla doldururlar. Yaptıkları balın
ancak onda birini kendileri yiyeceklerdir; üst tarafı kim için Bir elma agacında yüzlerce elma var. Bunlar, kendi nesilleri
için bolca meyve verdiler ama, elmalarda bulunan çekirdeklerin her birinin içinde bir elma agacı gizli. Böylece, bir elma kaç
agaca gebedir; üst tarafı ne olacak "
• Hırs da, tokluk da askın isidir, sanatıdır! Sen askı görmediysen, bari onun yaptıgı isleri güçleri seyret!
• Renkten renge giren askı görmediysen, ona gönül verip aglayan, inleyen asıgın yüzünün rengine bak!
486. Dünya, binlerce yıllardan beri insanlara birbirlerinden miras kalmıstır!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. III, 1119)
• Yalnız kaldıgın için üzülme! Su kadarını bil ki; dünyada hiç kimse kimsesiz kalmaz! Birisi ile uyusamazsan,
anlasamazsan, onun yerine Allah bir baskasını senin karsına çıkarır!
• Ben bu evden gidersem, evi bosaltırsam, benim gibi bir baskası, yahut da benden beteri çıkar gelir!
• Dünya, binlerce yıllardan beri insanlara birbirlerinden miras kalmıstır; baba toprak altına gidince, ogul baba yerine
geçer!
• Yalnız insanlar degil, hayvanlar da böyle! Böyle olmasaydı, dünyada bir tek canlı varlık göremezdin!
• Günes, geceleyin gökyüzü damından çekilip gidince, günesin yerini yıldızlar, yahut ay alır!
• Rnsan bir hüneri, bir sanatı bırakınca, tabiatı geregi, bir baska isle, bir baska sanatla oyalanmaya koyulur!
• Çünkü, herkesin gönlüne bir memur tayin edilmistir! Bu memur, onları issiz güçsüz, sefersiz bırakmaz!
487. îlkbahar, bir dost elçisi olarak ötelerden çıkageldi!
Mef´ulü, Fa´ilatü,Mefu´îlü, Fa´ilat
(c. III,1121)
• Neseli ilkbahar, dost elçisi olarak ötelerden çıkageldi! Dosttan gelen bu elçi, bizi çok sevindirdi; yerimizde
duramıyoruz; kararsızız, mestiz, asıgız, mahmuruz!
• Ey göz, ey gönül çeragı! Siz de, hasret kaldıgınız çemen güzellerini, yesillik dilberlerini artık beklemeyiniz; onların
hepsi de geldiler! Haydi; onları görmek için bahçeye çıkın!
*Çıkınız; bahçelere, çayırlıklara, çemenliklere gayb aleminden tanımadıgınız garip kisi´ler geldiler, kondular; gelenleri
karsılamak, onlara; "Hosgeldiniz!" demek, hatırlarını sormak adettir!
• Görmüyor musunuz Gül, ötelerden kokular getirdi, güzel renkler getirdi; bahçede gelisini kutlamak istiyor! Diken,
beraber yasayacagı güler yüzlü efendisinin yüzünü seyretmek için süslendi, güzellesti!
• Ey selvi agacı! Kulak ver de dinle ki; susen, seni övmek, senin boyunu posunu anlatmak için ırmak kıyısına gitti;
orada bastan ayaga kadar dil kesildi!
• Gonca, dügüm dügüm olmus bir halde gül fidanında sallanıp duruyor ama, senin lütfun dügümleri çözer de,
goncalardan hos kokulu, güzel renkli güller açılır! Zaten senin lütfun, ihsanın topraga akseder de, o toprakta çesit çesit,
renk renk çiçekler biter; sonra, o çiçekleri yine geldikleri yere saçar, döker!
• Sanki kıyamet koptu da, geçen sene aralık ayında çürüyüp gidenler, ocak ayında donanlar, ölüp gidenler kutlu
ilkbahar gelince dirildiler, topraktan bas çıkardılar!
• Ölmüs tohum dirildi, tekrar hayata kavustu! Böylece, su kara topragın gizledigi sır, simdi meydana çıktı, kendini
gösterdi!
• Meyveli dallar, ötelerden canlılara yararlı armaganlar getirdikleri için nese ile nazlanmadadalar! Meyvesi olmayan
kökler, eli bos geldikleri için utandılar da, yaprakların arkasına gizlendiler!
• Madde aleminde böyle oldugu gibi, mana aleminde de can agaçları böyle olur! îyi agaç, verimli agaç belli olur,
meydana çıkar, manevî meyveler verir; kötü agaç da, verimsiz, bahtsız, zavallı bir halde kalır!
488. Halının tozları silkerek, sopa ile vurarak çıkarılabilir;
insanın içinde de manevî tozlar vardır!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa-îlün, Fa´îlün
(c.IIl, 1139)
• Mademki sevgili seni gamlı kederli görmek istiyor, artık nese arama! Ey aziz av; sen, ask arslanının iki pençesi
arasındasın!
• Eger sevgili senin basına gülsuyu dökerse, sen, o gülsuyunu Tatar diyarının miski olarak kabul et!
• Senin içinde gizli bir düsman var! 0 korkunç düsmanı, o nefis köpegini cefadan, ıstıraptan baska hiç bir sey
defedemez, içinden çıkaramaz!
• Birisi keçeye, halıya sopa ile vurup durursa, o sopalar keçeyi, halıyı dövmek için degil, tozlarını çıkarmak içindir!
• Senin içinde varlıktan, benlikten tozlar var; o tozlar, halının tozları gibi silkmekle birden bire geçmez!
• Bir bela gelince, bir derde, bir ıztıraba düsünce basına gelen zahmetlere katlanınca, gah uyurken, kah uyanıkken o
keder tozları sen farkına varmadan azar azar uçar giderler!
• Sen uyumak istemesen, uykudan kaçsan uyku seni yakalar da uyutursa, sevgilinin cefasını, o iyi isler basaran
devasının zahirde yanlıs görünen islerini rüyada görürsün!
• Tahtayı yontmak, onu mahvetmek için degildir; dogramacının, marangozun gönlündeki istege uydurmak içindir!
• Bu yüzdendir ki, Allah yolundaki serlerin hepsi de hayırdır; onun hayır olusu, güzelligi, sonunda meydana çıkar,
görülür!
• Görmez misin; tabak, posta pislikler sürer durur; binlerce defa bu isi tekrarlar!
• Maksadı da, derideki gizli illetin çıkmasıdır! Derinin, azdan çoktan haberi bile yoktur ama, tabagın istedigi, derinin
temizlenmesidir!
489. Hakk´ın dergahına yol bulan, ancak görüstür!
Mıifte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.III, 1169)
• Günahlardan arınmıs, tertemiz, güzel görünüslü biri var mıdır ki, su kirli yeryüzünden basını kaldırsın da, gökyüzüne,
yücelere baksın
• Toprak ve su ile yapılan balçıktan temizlenmis biri var mıdır ki, aslı olan denizi seyretsin!
• Yahut da Kaf dagının beline ayak bassın da zümrüdankanın kanadını görsün
• Nazar, bakıs günes yüzünden mest olunca, bakıs da elsiz ayaksız bir hale gelir, görüs de!
• Ask yüzünden yardım görmüs biri var mıdır ki, hep oraya baksın, orasını seyretsin
• Su, ancak su ile temizlenir, saf bir hale gelir; görüs de görüsle düzene girer, görüs elde eder!
• Bastan basa görüs ol! Çünkü, Hakk´ın dergahına yol bulan ancak görüstür!
490. Benim canım, çıkardıgı feryatlarla tanbura döndü!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1168)
• Can, ask meyhanesinde baglanmıs kalmıs; ömür de baska mevsim istemiyor; hep baharı yasıyor! Dikkat et de anla
ki, ömür, bu çesit yasayısla!
• Ey canım, ey cihanım; benim canımın elinden tutunuz! Ey cihanın gözü; benim sözlerime kulak tut!
• Gögün hayali geldi, önüme durdu! Basını baglamıstı, yorgundu; hasta gibi idi!
• Elimi tuttu, kendi basına koydu! "Dostun gamı ile perisanım; bana yardım edin!" demek istedi!
• Benim basımın agrısı ne safradan, ne de hararetten; basım ask sarabından mahmur olmus!
• Ey tatlılıgı ile gönlümü avlayan güzel! Bunların hepsi de cilve; onun istedigi ancak sensin! Gönlüm, sadece sana
hayrandır, sana asıktır!
• Benim canım, çıkardıgı feryatlarla, yedigi darbelerle tanbura döndü! Gönlümün halini, tanburun tellerinden çıkan
feryatlardan anla!
491. Hakk´ın sevgili kuluna hitabı:
"Senin, mezarında en yakın dostun, candan arkadasın benim!"
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. III, 1145)
• Bana bak, bana dikkat et ki, senin, mezarında en yakın dostun, candan arkadasın benim! Dükkandan, evden, bütün
seni sevenlerden ayrıldıgın zaman seni, ben karsıladım; yapayalnız kaldıgın vakit, seninle ben düser kalkarım!
• Mezarda, benim selamımı duyarsın! Haberin olsun; zaten hiç bir vakit benden ayrı düsmedin, gözüme görünmez
olmadın ki!
• Senin içinde, gölge varlıgın ötesinde akıl gibi, düsünce gibi daima seninle beraberim; zevk aldıgın, neselendigin,
sıkıntılara düstügün, bunaldıgın zamanlarda da senin içindeyim; senden ayrı degilim!
• Ask mahmurlugu, armagan olarak sana mezarda manevî saraplar sunar, güzel getirir; seni karanlıkta bırakmaz,
mum uyandırır! Pis kokulan gidermek için buhur yakar, kebap verir. meze hazırlar! Kendi gözünle bak ki, hata etmeyesin!
Sunu anla ki, gören de, görünen de hep O´dur!
• Hangi tarafa bakarsan bak, hep beni görürsün! Hatta ister kendine bak, ister birbirleri ile savasanların çıkardıgı
gürültülere, ister yeryüzünde karınca gibi kaynasan insan kalabalıgına bak; hep beni görürsün!
• Ben, görünüste insanım fakat, sakın ha sakın benim bu bedenime, bu gölge varlıgıma bakarak yanılma! Çünkü bu
gölge varlıgın ötesinde bulunan ruh, çok güzeldir, çok latiftir! Beden gibi çürüyecek, gelip geçecek degildir; sonsuzdur! Ask
ise serttir, pek kıskançtır!
492. Mademki Hz. Yusuf´a asık degilsin, git, Züleyha´nın gamını çek!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. II, 1023)
• Sarap içeceksen, bari bizim dilberimizin elinden al, iç; güzel yüzlü, güzelligi ile alemleri yakıp yandıran sevgilimizin
elinden iç!..
• Mecnun gibi sevgiye engel olan akıl perdesini yırtmak istiyorsan, cesur askı bul da, onun elinden kadehsiz verilen
mekansızlık sarabını al, iç!..
• Eger içinde bir sıkıntı varsa, gönlün daralmıs ise, betin benzin solmussa, onun gül bahçesine git, orada otur;
mahmur isen, onun seçkin mana sarabını iç!
• Bayezid-i Bistamî, Maruf-ı Kerhî hazretleri gibi Hakk dostları elde etmek istiyorsan, günahlarla dolu olan su dünyada
üzüm sarabı içme de, o yüce aleme ötelere git de, orada mana sarabı iç!..
• Yürü; bir isin varsa, git, isinin basına geç! Mademki Hz. Yusufa asık degilsin. git, Züleyha´nın gamını ye!..
493. Sevgilim; bana can da, gönül de sana kurban etmek için verildi!
Mefa´îlün, Meffl´îlün, Fe´ulün
(c. II, 1042)
• Eger sen benden incinirsen, ben, kendi canımdan incinirim, bıkarım, usanırım!
• Ey her seyi güzel olan sevgili; bana can da, gönül de sana kurban etmek için verildi!
• Sen, gönlünün incindigini söylemiyorsun; ama ben, o incinisi canımın içinden duyuyorum!
• Benim baharım geçer gider, gönlümdeki gül bahçesi de dikenlerle dolarsa, ben, bunu nasıl olur da bilmem
* Senin yolunda toprak olmayan beden, yılancı sepeti olsun; senin yolunda toprak olmayan can da, yılan kesilsin!
494. Bu yasemenlik Allah´ın bagındandır!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. II, 1049)
• Bir kere degil, yüz kere söyledim; "Hiddete, öfkeye kapılma, kimse ile kavgaya girisme!" dedim.
• Vefa ve sevgi çengine mızrab vurursan, usülüne göre vur!
• Sen, pek iyi bilirsin ki, sert mızrab vurunca tel gevser!
• Uyuma da, sen bize sarap sun! Biz mest olduk, harap bir halde uykuya daldık, fakat fitne uyumamıs, uyanık! Bu,
hos bir hal degildir!
• Ben, kurnaz adam degilim; durmadan söylüyorum, sana ögüt veriyorum!
• Sevgilinin mahmur gözleri ise, benim bu ögütlerime gülüp duruyor!
• Onun güzel gözleri benimle alay ederek diyor ki: "Ne güzel söylüyorsun; haydi, bir daha söyle!..
• Örtülü, kapalı ögütlerini dinlemez, içime sindirmez isem, senden daha beter olurum!
• Sus; kıstan korkma! Bu yasemenlik Allah´ın bagındandır, Allah´ın bahçesindendir!
495. Sen, ezeldeki asıla bak; halen ulastıgın, içinde bulundugun fer´e bakma!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. II, 1044)
• Sen, sakîye bak; onun verdiği sarapla mest olmus kisiye bakma; Hz. Yusufun yüzüne bak; onun güzelligini gör!
Yoksa, bu güzellige hayran olarak Mısırlı kadınların kestikleri ellere
• Ey beden oltasına düsmüs can balıgı! Sen, avcıya bak; oltaya bakma!..
• Baslangıçta. ezelde hep bir asıldık; sen, o asla bak Simdi ulastıgın ve hala içinde bulundugun fer´e bakma!..
• Ezeldeki uçsuz bucaksız gül bahçesini hayal et de, ona bak! Simdi ayagını; yaralayan su dikene bakma!..
• Elinden kaçan kargaya bakma; sana mutluluk gölgesi düsüren devlet kusuna bak!..
• Selvi gibi, basak gibi basını kaldır, yücelere, ötelere bak; menekse gibi asagılara, su kirli dünyaya bakma!..
• Mademki ab-ı hayat Allah´ın lutfu ile senin derenden, ırmagından akmaya basladı, artık küpe, testiye kırılsa bile
bakma!..
• Sana varlıgı bagıslayanın, mestligi verenin çevresinde dolas! Yok olan, sende bulunmayan seyler için aglama,
inleme; sende bulunan, var olan seye de sevinme, onlara bakma!
• Kötü duygulardan, nefsanî isteklerden kurtulmuslara bak; onlar yücelere, ötelere kosmadalar! Günahlarla
kirlenenlere, dibe çöken tortulara bakma!..
• Kutsal suretlerle dolu olan dünyaya bak; yolunu baglayan, fanî olan sekle, surete bakma!..
• Tuzagından kurtulan baykusa bakma; ask tuzagındaki kuslara bak!..
• Pusuya yatmıs, senden daha iyi söz söyleyen biri var; o, simdi susmakta ama, sen onun susmasına bakma!..
496. Allah´ım benim adımı "Sarap îçenlerin Kölesi" koy;
ben, baska ad istemiyorum!
Mefa´îlün, Mefa-flün, Fe´ülün
(c. 11, 1045)
* Ey sakî! Her zamanki sundugun kadehle degil, baska bir kadehle bana sarap sun da, canıma bir baska rahatlık, bir
baska huzur ver!
• Bugün beni gör; yoksa, canın hakkı için olsun, baska günleri beklemeye sabrım yok!
• Bana bir zerrecik olsun merhametin varsa, acıyorsan, görüsmemizi bir baska zamana bırakma!..
• Beni kurtar; kurtar, kurtar ki, ben çok fena halde baska türlü bir tuzaga düstüm!
• Beni düsüncenin, endisenin eline bırakma! Çünkü düsünce de, insanın kanını bir baska türlü içerden emer durur!
• Saki! 0 ham sarabı sunmaz isen, yüzlerce ham düsünce, yüzlerce ham hayal bana zahmet verir!
• Borcum varsa da, bu eski hırkayı rehin olarak al ve borç olarak bir baska kadeh ver!
• Allahım! Benim adımı; "Sarap îçenlerin Kölesi" koy; ben, baska ad istemiyorum!
497. Güzelliginin gücü ile aklın elini ayagını bagladın da, akıl hiç bir is yapamaz oldu!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 1048)
• Ey sırlar sahibi, efendiler efendisi! Ey nurlar günesinin günesi olan aziz varlık!
• Ay yüzlüler senin güzelliginin askı ile oyuna dalmıslar da, gökyüzü gibi dönüp duruyorlar.
• Güzelliginin gücü ile aklın elini, ayagını bagladın da akıl hiç bir sey yapamaz oldu.
• Askının atesinden ab-ı hayat fıskırmada. Ey dost onun suyu mu güzeldir, atesi mi
• 0 atesten gül bahçeleri bitmistir. 0 gül bahçeleri yüzünden de dünyalar dolusu güzeller feryad etmekteler.
• Onların feryadı, her an ter ü taze olan, solmak nedir bilmeyen Hakk´ın bahçelerinin gülleri içindir. Dünya bahçelerinin
pek az ömürlü olan gülleri için degildir.
• Biz onun askına layık olmadıgımız için, askı bizden utanırsa da hiç kimse onun askını gizleyemez.
• Onun ayrılıgı atesle dolu bir magara gibidir. Acaba bu magaradan basımı çıkaracagım bir gün gelecek mi
• Onun inkarından gönül gözleri perdelenmededir. 0 sevgilinin isinde sakın inkara kalkısma!
• Garaz ve hased perdesi olmasaydı, kardesleri Yusufun yüzünü bir kurt gibi görmezlerdi.
• Hasetler, garazlar insandan, insanın canından dogar. Bu yüzden sen insan seklini bırak da melek ol!
• Garaz tohumlan nefsin gıdasıdır. Rnsan içine o tohumları ekerse çaresiz biterler.
• Öküz, elbette bülbül gibi ötemez. Uyanık olan akıl da mest olmanın, kendinden geçmenin zevkini bilemez.
• Ne kurttan Yusuf(a.s.)´ın güzel yüzündeki lütuflar dogar, ne de tavus kusu yılan yumurtası yumurtlar.
• "Yann, öbür gün" diye diye su yan kesici nefis, ömürleri asırır durur.
• Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yasadıgın ömürdür, baska gün degil! Geçip giden dünü, gelecek
olan yarını düsünme! Bugününü iyi kullan, dînî ve insanî vazifelerini bugün yap, yarına bırakma, aklını basına al da hileci
nefsin vadesine inanma!
• Benlikten, varlıktan kemerini çöz, bunlardan kendini kurtar da, hizmet kemerini kusan, sana yabancı olan nefîsten
uzaklas!
• Namaz kılarken yüzünü Bulgar güzeline çevirirsen bu namaz kabul edilmez.
• Misk istiyorsan tatar ceylanının otladıgı ovaya gel!
• Göklerdeki, yerlerdeki eserlerde görülen degismeyi, halden hale girmeyi görmüyor musun Sen de ibadetle, insanî
vazife ile kendini yenile! Bugünün dünkü gününden daha iyi olsun!
• Gam yiyenden de bir fayda görmeyecek hale geldikten, toprak olup gittikten sonra, senin güzel, paha biçilmez
cevherini kim bilecek
• Kendi nefsinin esegine hizmetçi olursan, ermislerin halkasında elbette sana yer vermezler, seni asagılarda bırakırlar.
498. Bu evde hasta iki asık var: Hastalardan birisi benim,
birisi de benim hasta gönlüm.
Mefa´îlün, Mefa´îlün.Fe´ulün
(c. II, 1038)
• Ey güzellerin ayı! Bir kere daha dog, bir kere daha gözlerimizi nurlandır! Çünkü senin gibi güzel baska bir sevgili
olamaz.
• Dünyada benim, senin güzel yüzünü seyretmekten baska bir isim olmasın!
• Yüzünün günesi dogunca, onun ısıgı içinde titreyerek, o cosan her zerre senin essiz güzelligini anlatır durur.
•Bu evde hasta iki asık var: Hastalardan birisi benim, birisi de hasta gönlüm. » Allah´ım, sen acıdın, her ikisine de
saglık verdin. Fakat bu saglık baska türlü lir saglıga benziyor.
499. Toprak mest olmus, yerlere serilmistir. Ayak altında çignenmektedir.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fa´ulün
(c. II, 1055)
• Kardesim incir satan bir kisiye, incir satmaktan daha iyi bir is yoktur.
• Biz mest olarak yasıyoruz. Mest olarak ölürüz. Mahserde de mest olarak kosa kosa gideriz.
• Ölsek de toprak olsak da kullarını besleyen, bütün yarattıklarına lutuflarda, ihsanlarda bulunan mana sakîsi bizimle
beraberdir.
• Ayak altında çignenen topragı hor görme! Onun yarattıgı toprak güzellessin, hos olsun! Çünkü o da asıktır. Topragın
topragı da can sarabı ile yogrulmustur.
• 0 toprak çiçekler yetistirir, güller bitirir. Biz burada da mestiz, orada da mestiz diye söylenir.
• Rnsan mest olunca daha da güzellesir, fakat toprak insandan da daha fazla mest olmus, yerlere serilmistir. Ayak
altında çignenmektedir.
• Rste sen de mest olunca toprak kesilirsin, yerlere dösenirsin. Hayat gemisinin kaptanı artık demir alır, ötelere
yolculuk baslar.
* Böyle mest olup yerlere dösenmek, ayak altında çignenmek nasıl olur da güzel olmaz Aklının iki gözünü aç da bak,
hakîkati gör!
500. Kötü huy nasıl güzellesir
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1073)
• Benim kötü huyum var, sen beni mazur tut, hos gör! Sevgilim senin güzel yüzün olmadıkça, benim bu kötü huyum
nasıl güzellesir
• Sen olmayınca, ben kıs mevsimi gibi soguk bir hal alıyorum. Halk benden hoslanmıyor, benim yüzümden azaba
giriyor, fakat seninle beraber olunca hos bir hal alıyorum. Güllük gülistanlık kesiliyorum, huyum bahar huyuna dönüyor.
• Sensiz olunca aklım basımda degil, melülüm, yasayıstan usanmıs, bezmis bir hale geliyorum. Ne söylesem ters
düsüyor, kötü oluyor. 0 zaman ben akıldan utanıyorum, akıl da senin yüzünün nurundan utanıyor.
• Bozulmus, kokmus bir suyun kullanılır bir hale gelmesi için ne yapmalı Onun tekrar ırmaga karısması lazımdır. Kötü
huyumun düzelmesi, güzellesmesi çaresi nedir; tekrar sevgilinin yüzünü görmektir.
• Can suyunu bu beden girdabında hapsedilmis görüyorum da, hakîkat denizine yol açayım diye topragı kazıyorum.
• Senin ümitsiz zavallılara gizli olarak sundugun bir sarabın mevcut oldugunu sezdikleri için ümitsizlerin hasretle
feryadı göklere yükseliyor.
• 0 isterse seni kucaklasın, bagrına bassın, isterse seni istemesin, bir kenara çekilsin. Ey gönül! Sen mümkün oldukça
gözünü sevgiliden ayırma!
501. Gam ve nese
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. II, 1078)
•Ne mutlu sana, bu dünyada gönlüne ötelerden haberler geliyor. Ne mutlu sana ki içinde manevî zevkler, tatlı
duygular duyuyorsun.
•Gam nesenin gölgesidir. Gam neseyi kovalar. Onun arkasından kosar durur. Aklını basına al da kahkahalarla gülmeyi,
fazla neseli olmayı bırak! çünkü nese ile gam birbirinden hiç aynlmazlar.
"Fazla güldügünüz zaman gözyaslarının dökülmesinin sebebi, gam ile nesenin daima beraber olduklarını anlatmak
içindir. Peygamber kahkaha atmazdı, ama daima tebessüm ederdi.
Bir Rranlı sair:
"Bu dünyada bizim nesemiz nedir Neye benzer Kasap dükkanında kuzunun oynamasına!"
•Gam nesenin arkasında kostugu gibi, gece de gündüzün pesinde kosar. Gündüzü görünce bil ki karanlık geceden
kurtulmaya imkan yoktur.
• Sen gamın pesinde kostukça, nese de senin pesinde kosar, fakat sen nesenin arkasında kosarsan yol kavsagında
gam önüne çıkar, yolunu keser.
• Rnsanda anlayıs da kalmasın vehim de! Güzel de yok olsun, çirkin de! Kuru da kalmasın yas da! Rste bu yüzden bizi
çekip sömüren "zaman timsahını" d üsün, ona göre davran!
502. Hayalinin sevdasına kapıldık da hayale döndük.
Sevgilim ya seninle bulusursak ne hale geliriz
Fa´ulün, Fa´ilatün, Fa´ulün, Fa´ilatün
(c. 11, 1034)
• Sevgilim yapma, sevgilim etme! Ey pek kurnaz ay yüzlüm gitme! Ne olur bir kerecik olsun görünce insanın içi açılan
ugurlu yüzünü örtme!
• Sen Allah´ın bir deryasısın. Bütün halk, bütün yarattıkların balıklar gibi o deryanın içindeler. Onları kendinden
mahrum edersen, onları karaya atarsan hepsi birden ölür giderler.
• Senin askından deli olmus gönüle; "Yarın görüsürüz!" diye vaadde bulunma! Senin yarın deyisinden ötürü çıkan
feryadlar gökleri astı.
• Senin elinde olunca kendimizden geçeriz de basımızı ayagımızdan ayırdedemeyiz. Senin mestin olunca da, bas da
düser, sarık da!
• Senin lutufların, ihsanların pesindir, sikayet edilemez, ama agyarın, sevgimizi çekemeyenlerin gönüllerini hos etmek
için sikayet etmis gibi görünürüz.
• Ask bana; "Ey hoca ne istiyorsun " diye sordu. Ona; "Mahmurun bası meyhanenin kapısından baska nereyi ister "
dedim.
• Ey ask benim bütün ayıplarımı, kusurlarımı gördügün halde yine beni satın aldın. Bu ne kusurlu, ayıplı meta, bu ne
kusur görmeyen lütuf sahibi bir alıcı
• Padisahların hepsi de altın bagıslarlar. Halbuki sen öyle bir padisahlar padisahısın ki, "can" bagıslarsın. Senelerce
önce ölmüs, çürümüs ölü bile senin yüzünden dirilir, mezardan bas çıkarır.
• Sevgilinin askı gönlümde ne elem bırakır, ne de keder! Kıskansa da can yolumu kesse, ben candan bile bıkarım.
• Sevgilinin bulutundan yagmur yagınca kumlarda bile yaseminler biter. Günesi parlayınca her yer güllük gülistanlık
kesilir.
• Sevgilim biz senin hayalinin sevdasına kapıldık da hayale döndük. Ya seninle bulusursak ne hale geliriz, kim bilir ne
oluruz
• Hepimiz de meyhanede siseleri kırdık, ayaklarımız paralandı, tabanlarımız kesildi, bütün arkadaslar mest, hepimiz
mestiz. Sen düz yoldan baska bir yola sapma!
503. Arif kisi dünya nimetlerine doymustur da,
gökyüzü nimetine gönül vermistir.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. II, 1035)
• Ey altın sevdasına kapılan! Ey dünya nimetlerine asık olarak aglayıp inleyen zavallı! Ölüm gelmeyecek, kapıyı
çalmayacak mı sanıyorsun
• Düsün ki sen sayı ile verilen nefeslerini bitirmek üzeresin. Esin ise bir baska koca düsüncesinde...
• Aklını basına al da ecel gelip kapıyı çalmadan önce, Hakk´ın emirlerine uy! Dînî ve insanî vazifelerini yerine getir!
• Adam olmaktan maksat, bakıs ve görüs sahibi olmaktır. Ey anlayısa, görüse, bakısa durmadan yagıp duran ilahî
rahmet!
• Ey nuru günese de, aya da bol bol vuran essiz varlık! Sen bizim gözümüze, görüsümüze güneste de, ayda da
bulunmayan baska bir nur ver!
• Arif kisinin hatırı dünya nimetlerine doymustur da baska bir nimete, gökyüzü nimetine gönül vermistir. 0 baska bir
seye asık olmustur.
*Arif kisi sunu anlamıstır ki, sen olmadıktan sonra, dünyanın suyunu içse, onun susuzlugu gitmez.
*Sen dünyaya asık olmussun, onun nimetlerine kapılmıssın. Bu yüzden de bütün gece uyumaktasın, aglayıp
inliyorsun. Hiç olmazsa seher vakti uyan da Allah´ı zikret!
• Geceleyin de, seher vakti de uyuyup kalmayanlar, günün birinde ansızın o hakîkat hazinesine kavusmuslardır.
• Hz. Musa bütün geceleri nur aradı da sonunda agacın tepesinde hiç görülmemis acayip bir nur gördü.
• Hz. Yakup canla, gönülle gecenin karanlık saçlarını yurt edindi de sonunda oglunun yanagını, saçını öptü.
• Fakat maksat Hakk idi. Ogul bahane idi. Hiç bir peygamberin canı bir insana asık olmaz.
• 0 Hz. Halil´in soyundandır. Batıla meyletmez. Fanî olan, batmaya mahkum olan sey onun gözüne diken kesilir.
• Ey can putu halini alan sevgili, güzel varlık! Sen bir resimden, bir kerpiçten ibaretsin. Senin Hakk´ı inkar etmen
tastan yontulmus puta tapanların yolundan baska nedir
• Ey güzel gözleri nergisi çirkin bulan dilber! Bir an için olsun bana kulak ver, sana bir sey söyleyecegim.
• Ey gözü; "Bana neden oldu, keske olmasaydı!" gibi düsüncelere, kaygılara kapılmıs kisi! Ey dost! Sen su ana bak,
gelecegi bırak! Senin dostun sana pesin verilendir.
• Ben dudaklarımı kapadım. Sana söylecegimi göz yolu ile söylüyorum. Sarhoslugu fanî olan, gelip giden hersey, basa
yüktür, yük!
• Hayır, hayır! Söyleyemeyecegim. 0 görüs kusudur, acayip bir kustur. 0 hayırlara konmaz.
504. Hakk´ın sevdigi kuluna hitabı: "Ben senin yanındayım, beni uzakta sanma!"
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. II, 1053)
• Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma!
• Mimardan, yani kendini yaratandan uzak düsen kisinin isi yolunda, uygun olur mu
• Benim gözümle neselenen göz parlar, keskinlesir, öteleri, gaybı görür. Duydugu manevî zevkden ötürü mahmurlasır.
• Rçinde benim rüzgarımın estigi, sevgimin dolastıgı gönülde, manevî güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur.
• Bensiz sana bir parmak bal verseler, o bir parmak baldır ama yüzlerce arısı vardır.
• Bensiz seni bir ise, bir yere amir tayin etseler, binlerce memurdan beter hale gelirsin. Bir emir kulu olursun.
• Halk, insanlar karınca gibidirler. Biz ise Süleyman´ız. Sus, sırlı ol, gizlen.
505. Seninle beraber bulunmayınca, ben cenneti bile istemem.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1062)
• Senin yüzünü görmedikten sonra, yüzlerce dünya güzeli görmüsüm ne önemi var Senin sözün olmadıktan, senden
bahsedilmedikten sonra yasayısın sırrının sırrını duysam ne isime yarar
*Seni ne Hz. Adem rüyasında gördü, ne de onun neslinden gelenler, onun «sovu sopu! Ben senin güzelligini kimlere
sorayım Bütün insanlara teker teker sorsam bile bir anlatan çıkmaz.
• Ey güzelliklerden bile gizli olan aziz varlık! Seninle beraber bulunmadıktan sonra, ben cennette sonsuza kadar
hürilerle dost olmusum. Devlet bana yar olmus, ben bunlardan hiç bir sey anlamam. Ben senden baska hiç bir sey
istemem.
Yunus Emre Hz.leri de
"Cennet cennet dedikleri
Bir kaç köskle bir kaç hüri
Rsteyene ver onları,
Bana seni gerek seni!" diye niyazda bulunmadı mı
• Ben her an senin sekerler gibi tatlı öfkeni görmedikten, ballar gibi hos nazını çekmedikten sonra, ben mana
padisahlarına bile nazlanmısım, onlar bile nazımı çekiyorlar, bunun ne faydası var
• Ayrılık bulutu senin ay gibi parlak olan yüzünü örttükten sonra o bulut yagmur yerine gökten basıma inciler,
mücevherler yagdırsa, bunda benim ne karım olur
• Sarhoslara mum da, sevgili de senin nurlu yüzündür. Senin yüzünü görmedikten sonra her taraf yüz binlerce sarap
küpü ile dolmus olsa ne çıkar
• Sen yok iken Hızır senin yüzünü görürse, bana yazıklar olsun! Fakat yüzünü görmezse o her an ab-ı hayat içse ne
faydası var
• Çirkin binlerce kocadan arta kalan büyücü kadın gibi olan su dünya, sana taht bagıslamıs, baht bagıslamıs, bütün
alemin hazinelerini sana vermis,"ne çıkar Bunların hepsi yok olup gitmeyecekler mi
• Ezelde sıddıkların, gerçek velilerin canları senin yoluna dökülmüs, saçılmıs, senin yüzünü görmedikten sonra
ayrılıgınla iki dünyada da en mazlum olan biri varsa, o da benim. Öyle farz et ki, zalim senin mazlumundan feryad ediyor.
Varsın etsin ne çıkar
• Ey Tebrizli Sems! Ben senin köpeklerinden bahsetmesem de, dünyadaki arslanları methetsem ayıp olmaz mı
506. Can çocugu okulun da, hocaların da hocası oldu.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 11, 1065)
* Sevgilim, dudaklarınla lütuflarda bulundun. Bu lütufların sonsuza kadar levam etmesini dilerim. Sevgili zaten
bastanbasa lütufdan ibaret; Allah´ım sen onu sonsuza kadar yasat!
• Ayın karanlık gecelere çok hakkı geçmistir. Ey gündüzün gecenin Rabbi! sen onu daim kıl!-
"Hz.Mevlana´nın rubaîlerinin birisinde söyle bir mısra var:
"Gecenin karanlıgına katlandıgı, ondan ürküp kaçmadıgı için, Allah aya nurlar bagısladı."
* Hakîkat yolunda ilerleyen ruh, bir çok güzel menzillere, konaklara ulastı. Alahım sen onu bu hos yolculuktan
ayırma!
• Can çocugu, okulun da hocaların da hocası oldu. Allahım sen bu çocugu o okuldan ayırma!
• Din ordusunun yolunu Sems-i Tebrîzî aydınlatmadadır. Allah´ım onun yolunu aydınlattıgı din ordusunu sonsuza kadar
yürüt!
507. Bilmiyorum ki ben benden, kendimden kurtulup nerelere gideyim
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1074)
• Sevgili bir seye kızdı da acı sözler söylemeye basladı. Bilmiyorum ki nereye kaçayım Yokluk aleminden "Haydi
kalkın" diye feryadlar gelmeye basladı. Ben nerelere gideyim
• Kapıda yüz binlerce sule, alev, yüzbinlerce mesale var. Kapıdaki kimdir, kapıyı kim çalıyor Kapıyı çalan benim,
baskası degil. Ben kendi kapımı calıyorum ama ben nerelere gideyim Ben beni arıyorum.
• Rçeriden "Kapıdaki kimdir " diyen de benim, kapıdan gidip halkayı çalan da ben! Bilmiyorum ki ben, benden kurtulup
nerelere gideyim
"Mesnevi´nin V. cildinin 668-670 numaralı beyitleri aynı konuyu beyan buyurmaktadır:
´Yasadıkça, kanım damarlarımda dolastıkça, kendimden kaçıyorum. Çünkü insanın kendinden kaçması kolay degildir.
Baskasından kaçan, ondan kurtulunca rahatlar, bir yerde karar eder. Halbuki benim düsmanım da benim, benden kaçan da
ben! Su halde kıyamete kadar kaçmam gerek. Çünkü kaçarken kendimi de beraber götürüyorum, kendimden nasıl
kurtulabilirim ki "
• Kim beni iki gördü ise, ikiye ayrılmıs sandı ise kahrından çatladı, ikiye bölündü. Eger ben iki degil bir isem, ben hem
suyum hem de yag, ben, birbiri ile anlasamayan, barısamayan, bir bedende yasayan iki kisiyim.
• Ben nasıl bir olabilirim ki Saçlarım binlerce karanlıklar diyarı. Fakat nasıl iki olabilirim ki Karanlık gecelerde
parlayıp duran ay gibi meydandayım. Ben kendimi bırakarak nerelere gidebilirim
• Sen beni bir kumas hırsızı gibi ne zamana kadar evin etrafında arayıp duracaksın Halbuki hırsız evin dısında degil
içinde, ve pencereden basını çıkarmada. Ben nerelere kaçayım bilmem ki
• Bu kafesin her deliginden basımı çıkarmadayım. Bulusma yurduna dogru kanat açıp uçmadayım. Ben nerelere
gideyim
• Bedenim bu kafesin içinde sevdalara düstü, yandı, yakıldı, fakat basım her an bu kafesten dısarılarda bulunuyor. Ben
nerelere kaçayım bilmem ki
508. Aslında söyledigimiz sözler bizim degildir. Bizim ötemizde bulunan,
bize o sözleri söyletiyor.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1077)
* Her gece kendi kendimi kucaklayınca, kendimde sevgilimin kokusunu bulurum.
* Dün ask bahçesine gitmistim. Aklıma onu görmek hevesi düstü. Ona karsı duydugum asırı özlem, sevgi gönlümden
tastı, gözlerimden costu da gözyası ırmagı halinde akmaya basladı.
* Gözyasları halinde akan sevgi ırmagının kıyısında her gülen gül, varlık, benlik dikeninden kurtulmus, solmaktan
eman bulmustu. Dalından kesecek kılıçtan kendini kurtarmıstı.
* Çayırlıkta bulunan her agaç, her ot oynamaktaydı, fakat benlik sevdasına kapılmıs degersiz kisilerin gözleri onları
görmüyordu.
* Ansızın o selvi boylu güzelimiz bir taraftan çıkageldi. Onun güzelligi karsısında bahçe kendinden geçti. Heyecana
kapılan çınar el çırpmaya basladı.
• Yüz ates gibi, sarap ates gibi, ask ates gibi, bunların üçü de hos. Can bu atesler yüzünden alt üst olmus, perisan
olmus, feryadlar içinde; "Nerelere kaçayım " deyip duruyordu.
"Seyh Galip hazretlerinin su beyti Mevlana´nın beytine ne kadar benziyor:
"Bana duzahdan ey meh dem vurur gülzarlar sensiz
Dıraht ates, nihal ates, gül ates berk ü bar ates!"
• Allah´ın (vahdet=) birlik dünyasında bu çesit çesit varlıklarda sayıya yer oktur. Sayı bes duygu ile dört unsur
arasında anlatılması zor olan bu konuları anlatmak için meydana gelmis bir sey!
* Yüz binlerce tatlı elmaları teker teker saymayı düsünebilirsiniz. Onların hepsinin bir olmasını istiyorsan, onların
hepsini sık, suyunu çıkar!
* Görmüyor musun Yüzbinlerce üzüm tanesi, birer yuvarlak kabuk perdesinin içinde gizlenmislerdir. Onlar ezilerek
kabuk perdeleri yırtıldıgı zaman padisahın sarabı olurlar.
* Harfleri saymaksızın gönülde beliren sözlere dikkat et! Bu sözler nereden meydana geliyor Sözlerin rengi yoktur,
fakat bu kainatta her seyi güzel, hos bir sekilde yaratan, her seyi akıl almaz bir halde tertip edenden bir sekle bürünüp
gelir. Aslında o sözler bizim degildir. Bizim ötemizde bulunan birisi o sözleri bize söyletiyor.
•(Ey ay yüzlü sevgili! Sen olmayınca gül bahçesi bana cehennem gibi gelir. Agaç ates, fidan ates, gül ates, meyveler
ve yapraklar bana hep ates gibi görünür.)
• Güzel, tatlı sözler onun cemalinin; hos olmayanlar da onun celalinin bir tecellîsidir.
• Tebrizli Sems, bir padisah gibi gönül tahtına oturmus, benim siirlerimde kullar, köle misali onun huzurunda saf
baglamıslardır.
509. Ben senin yanında hos bir haldeyim, evimi yık gitsin!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. 11, 1091)
• Sen beni bir dost, bir ahbab olarak sayma da, hiç olmazsa uzak yerlerden gelmis, kimsesiz, garip bir misafir olarak
kabul buyur! Beni bir emîr, bir basbug olarak görme de, senin kapında hizmetçi olan birisi say!
• Susuzluk hastalıgına tutulmus gibi senin askına susamıs olan ben zavallıyı, sen susamıs bir hasta yerine koyma da,
ayırdetmeden herkese sundugun rah-metinin, merhametinin sifa ilacından bana da sun!
• Sen beni güzel yüzüne asık olmus, onun nurunun özlemini çeken biri sanma da, her tasın günesten bir nasibi, bir
payı oldugu ısıgını bana da düsür!
• Sen beni suçlarının bagıslanması için tövbe etmis biri sanma, ama sen affedıcisin, senin lütfun, ihsanın suçluların
suçlarını yakmaz mı
• Mademki senin yardımın olmadıkça ikiyüz kanatla da olsa uçulamıyor. Sen beni böyle bir tuzaga düsmüs sanma!
• Sen uyuyanları rüya alemine götürmedin mi Onlara gizli bir temasa, gizli bir seyir seyran bagıslamadın mı Ne olur
senin sevdana kapıldıgı için uyuyamayan ben zavallıyı, uyanık degil de uyur say! Beni de gizli aleme götür, hiç olmazsa
hayalinle beni sevindir!
• Mecnun senin yüzünden aklını kaybedip bag, bahçe bulmadı mı Delilikten hoslanıp; "Sakın akıl aramayın, akıl
yoluna düsmeyin!" demedi mi
• Mademki senin mest gözlerin herkesin aklını alıyor, gönlünü harap ediyor. Sen benim mecnun gibi aklımı alıp, beni
mutlu etmen için, ne olur ay gibi nurlu olan yüzünü, nar gibi olan yanagını benden gizleme!
• Cosup köpüren, dalgalanan, uçsuz bucaksız bir denize benzeyen askı, sekilsiz sayma! Su resimler, su sekiller zaten
hep askın resimleri, askın sekilleridir!
• Sen beni su dönüp duran gök kubbesine es sanma, onunla beni bir tutma! Ben balçıktan yaratılmıs öyle bir toprak
harmanıyım ki ay bile bana hayran olmus da etrafımda dönüp duruyor.
• Senin yanında ben hos bir haldeyim, evimi yık gitsin! Ben Tatar ülkesinin miski ile degil, senin kokunla mest
olmusum.
• Putçuya söyle artık put yontmasın! Benim gönlüm puthane oldu. Basım da saraphane, sarap yapılan yer oldu,
meyhaneye gitme.
510. Bir çok defalar düstün, seni elinden tutup ben kaldırdım.
Bir defa daha düsebilirsin. Bunu hatırla!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 1040)
• Sevgilim yeni bastan cefaya basladın, dedigini yapmadın, sözünde durmadın; bunu hatırla!
• Karanlık gecelerde beni yapayalnız, uyanık bıraktın da gittin. Yatagında hiç bir sey olmamıs gibi rahatça uyudun;
bunu hatırla!
• Düsrnanın kulagına bir seyler söylüyordun da beni görünce gizledin; bunu hatırla!
• "Düsmana karsı diken olacagım." dememis miydin Gittin ona karsı gül oldun, açıldın, saçıldın.
• Etegine sıkıca sarıldım, yalvardım, yakardım. Sen etegini sertçe çektin, beni bırakıp gittin; bunu hatırla!
• Sana yumusaklıkla sitemler ediyordum. Sen ise bana agır sözler söylüyordun; bunu hatırla!
• Bir çok defalar düstün. Seni elinden tutup ben kaldırırdım. Bundan sonra dikkatli ol, bir defa daha düsebilirsin.
511. Beni sakın defnettiginiz mezarda aramayınız. Ben orada degilim!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. II, 1054)
• Ey sevgili, ey her iste essiz olan güzel! Sen çok kumazsın, fakat seni seven de kurnaz!
• Ecel günü gelip de ben ölünce sakın defnettiginiz mezarda beni aramayınız, ben orada degilim
"Mevlana´nın bu beyti, bir Rsveç sairinin su beytini hatırlattı:
Kimsenin görmedigi bir günes vardır.
Hiç ölüsü olmayan bir mezar vardır!
Hiç batmayan bir günes vardır!"
1945 Sonrası Rsveç Siiri, Haz. L. Özkök, Peker Yay.
Hz.Mevlana´nın bir baska beyti de söyle:
"Öldükten sonra bizim mezarımızı yeryüzünde aramayınız, arif kisilerin gönlü bizim mezarımızdır."
• Benim dirilmemi istiyorsan, bu isi vuslat rüzgarına bırak, ona ısmarla!
• Sensiz yasamanın tadı, zevki, nesesi yoktur. Sen neredeysen biz de oradayız.
• Sensiz bir damarımın bile aklı basında ise, can damarım kopsun.
• Gül bahçesine benzeyen yüzünün güzelligi beni mest etti. Elimi dikenlere attım, ayagımı dikenlere bastım.
• Ey güzel varlık! Sensiz yasayıs bana haramdır. Sensiz baht uyanmaz.
• Zaten baht sensin, hayat da sensin. Geriye kalan addır, laftan, azardan, incinmeden baska bir sey degildir.
• Ey beni gönlünden çıkaran, beni unutan sevgili! Ne olur beni düsün, beni hatırla!
512. 0 benim canım, ben de o canın bedeniyim.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. II, 1016)
• Gerçekten de biz sizin gönül gözlerinizi açtık. Siz simdi gizli seyleri görmeye bakın! Gerçekten biz simdi sizinı
aranızda bulunmadayız. Yardıma gelenden müjdeyi bekleyin.
• Ey seher vakti esen, ötelerden gelen! Ey hos haberler getiren rüzgar! Müjdeyi ver de gönlümü al! Ey müjdeci!
Elimde bir canım kaldı, o da sana feda olsun, onu da al!
* Senden manevî bir bakısa nail olunca, bizi öldürmek için çekilen kılıçlar bize kalkan olur, zırh olur. Yıkık yerler gül
bahçesine döner. Dünyanın gözü aydın olur.
• Ey ısıracak disleri kalmayan kahır! Ey kötürüm oldugu için yanımıza gelemeven gam! Ey yüzlerce defa güldükçe
gülen lütuf! Canlar zafere kavustugu için can da gülmede, cihan da!
• Zevkim, sefam göçüp gittiyse de, aklım uykusuzluktan dagıldıysa da Cenab-ı Hakk´a yemin ederim ki yine de ruhum
ondan vazgeçmedi. Allah´a yemin ederim ki yine de canım onun lütfunu inkar etmedi.
• Sanki ben onun bulutuyum, o da benim ay´ım! Sanki o benim gündüzüm oldu da, ben de ona geceyim. 0 benim
canım, ben de o canın bedeniyim. Velhasıl; o güzellige, o parlaklıga ben hayranım. Daima; "Hayranın olayım senin!" diye
yalvarıp duruyorum.
• Rsiteni, duyanı olmayan, kabul edilmeyen duadan; sefaatçisi bulunmayan günahtan; ilacı, hekimi ele geçmeyen
dertten, o gümüs rengi bedenli sevgili olmadıgı için yüzün sararıp solmasına ah olsun, yazıklar olsun.
513. Rnsan öyle mest olmalı ki, hiç bir seyden haberi olmamalı.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. II, 1051)
• Karanlık bastı, gece oldu, oldu ama bu gece benim için degil, yabancılar içindır. Çünkü sevgilimin yüzünün nuru ile
benim gecelerim gündüz olarak geçmektedir.
• Butün dünyayı dikenler kaplasa, bütün dünya bahçeleri çiçekler yerine dikenlerle dolsa, fakat sevgilimin sayesinde
biz dikenler arasına degil, gül bahçelerine dalmıs oluruz.
• Dünya zelzelelerle harap olsa, yahut da bastan basa mamur ve abadan olsa, bunların hiç birisi bizi ilgilendirmez.
Çünkü biz kendimiz sevgilinin askı ile rnest olmus, harap olmus, yerlere serilmisiz. Onun hiç bir seyden haberi yoktur.
*Çünkü insanın bir seyden haberi olması, onun büsbütün melül olmasına, bıkmasına, usanmasına sebep olur. Ama
haberlerin aslı su ki, insan ilahî askla öyle mest olmalı ki, hiç bir seyden haberi olmamalıdır-
"Mevlana bir Dîvan-ı Kebîr beytinde:
"Ben onu bunu bilmem. Ben ask kadehi ile mestim." diyor.
514. Ey bütün aleme günes olan güzel! Merhaba!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1066)
*Merhaba ey ölümsüz can, ey muradına ermis padisah! Ey her tali´i ölmüs kisilere ruh bagıslayan! Ey bütün dünyaya
günes olan güzel!
*Bu dünya da öteki dünya da, her ikisi de senin emrinin kulu, kölesi olmuslar sana boyun egmislerdir. Eger
istemiyorsan onları birbirine vur, ikisi de dagılsın gitsin! îstiyorsan onları koru, mamur et!
*Varlık alemine yokluk günesinin nurunu düsür de, herkesi cennet nimetlerini istemez ve cehennem atesinden
korkmaz bir hale getir!
*Yoksulluk ile övünenleri, can korkusundan kurtar! Su dünyada görünen bütün fanî güzellikleri, resimleri, nakıslan,
onları yapanın ugruna feda et!
*Allah´ım lütuflarındaki, ihsanlarındaki bu sırları herkes anlamaz. Onları ancak yoklukta mahvolan, varlıktan
tamamıyla kurtulan kisiler anlar.
*Kaderin o kıvılcımlı belalar atesinde, gönlün kırmızı altın gibi güldügünü ren kisi çekinmeden, tiksinmeden canını feda
eder.
*Sen kendin, asıl altın ve inci madenindensin. Artık dünyada kimyalara basvurarak bakırları altın haline getirerek
zengin olmaya ugrasmak senin için ayıptır.
515. Bir ask ovası seyretmistik; onu hatırla!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. II, 1063)
• Rstemedigimiz halde ayrılık atına eyer vurdun. Bir tatlı ömür gibi gitmek istiyorsun, ama bizi unutma, bizi hatırla!
• Yeryüzünde de, gökyüzünde de sana çok çok temiz dostlar, iyi dostlar bulunur, fakat eski dostla ettigin ahdi, yemini
unutma, hatırla!
• Sana karsı kusurlar etmistim. Belki bu yüzden bana darıldın, kin gütmeye basladın! Fakat ey kin gütmeyen dost;
beraber geçirdigimiz geceleri unutma!
• Sen her gece yollarda ay degirmisini basına yastık edince, dizimizi yastık ettigin geceleri unutma, hatırla!
• Senin sevdana kapılmıstım. Ferhat gibi ayrılık dagını delmeye ugrasmıstım. Ey yüzlerce Hüsrev, yüzlerce Sirin gibi
nice güzeli kendine kul, köle eden güzel; beni hatırla!
• Bir deniz halini alan gözlerimin kıyısında, safran dalları ile, agustos gülleri ile dopdolu bir ask ovası seyretmistik; onu
hatırla!
• Atesli dileklerim göklere yükselmede. Cebrail (a.s.) arsa çıkmıs, arstan; "Amin, amin!" demede, bunu hatırla!
• Ey Tebrizli Sems! Senin yüzünü gördügümden beri benim dinim asktır. Benim dinim senin yüzünle avunur. Bunları
unutma, hatırla!
516. Bu dünyada gördügümüz baglardan,
bahçelerden baska baglar, bahçeler de vardır!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c. III, 1094)
*Sakî sarap kadehini bir kere daha doldur! Dünyada da ahirette de senin gibi sadık bir dost yoktur.
*Sen meclisimize geldin, yüzünü gösterdin de, aklı da fikri de aldın. Artık can Mansuruna her taraf bir baska daragacı
oldu.
*Can senin yüzünden deli divane oldu. Gönül de deniz halini aldı. Artık gönül nasıl olur da baska bir sevgiliye döner
bakar
*Asıklar meyhanesinde can, sakîlik etmektedir. Bu yüzdendir ki, asıklar gibi mest olmus, kendinden geçmis kisiler
bulunmaz.
*Ask yolunda yürür, yol alırsan bilirsin, anlarsın ki, bu dünyada gördügümüz bu baglardan, bu gül bahçelerinden
baska baglar, baska gül bahçeleri de vardır.
*Gönül ansızın beni aldı, o tanınmıs ask otagına götürdü. Ben, ask otagındaki sultanın yüzünü görünce kendimden
geçtim. Gonül de bir baska sekilde kendinden geçti.
*Dünyayı güzel eserlerle süsleyen essiz sanatkarın askı ile geçmeyen ömrü sen ömür sayma, o kaybolup gitmistir.
Hakk yolunda hakîkate varmak sözle olmaz, inandıgını yasamakla olur.
"Hz.Mevlana bir beytinde aynı görüsü beyan buyurur:
"Asksız geçen ömrü sen ömür sayma, onu hiç hesaba katma! Ask ab-ı hayattır. Onu canla ve gönülle kabul et!"
(Dîvan-ı Kebîr, c. III, nr. 1129)
• Hak yolunda yürüyen asık ilahî sevgiyi gönlünde hissedince onun için baht da budur, devlet de budur, zevk de
budur, yasayıs da budur. Onun için bu asktan, bu sevdadan baska bir alıs veris, baska bir kar yoktur.
• Deniz ask yüzünden cosar köpürür. Kus bu yüzden öter. Onların hepsinin de dilegi bu ask tuzagına her an yeni bir
avın düsmesidir.
• Allah dünyayı gizli bir hazine gibi meydana çıkarınca, sevdalarla dolu olan her bas, bos durmadı. Onu bulmak için
dünyada bir baska seyi meydana getirdi.
• Su dünyada nerede olursa olsun, bir güzel varsa, o gece gündüz kararsızdır. Kendi güzelligine bir alıcı arar durur.
• Nerede bir ay yüzlü, nerede bir misk kokulu varsa, kendine aglayıp inleyen bir asıgı müsteri gibi beklemektedir.
• Su anda su nefeste ben, onun mestiyim. Baska bir gün su ter ü taze perdeden sırlarla dolu baska gazeller söylerim.
517. Ask; kıyısı, dibi olmayan büyük bir denizdir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1096)
• Eger onun ask sırrından haberin varsa, canını ver de sevgiliye öyle bak!
• Ask kıyısı, dibi bulunmayan büyük bir denizdir. 0 denizin suyu bastan basa atestir, dalgası da incidir.
• Onun incileri sırlardır. 0 sırların her biri de Hakk yolunda yürüyen yolcuyu manalar alemine götüren bir kılavuzdur.
• Dün gece mest olarak uyumustum. Gece yarısı o ay yüzlü sevgili yanıma geldi.
• Ay ısıgında sapsarı yüzümü gördü de acıdı ve sapsarı yüzümü gözyasları ile ıslattı.
• Merhameti da bana vuslat serbeti sundu. Bedenimde bulunan kılların her biri ayrı ayrı can buldu.
518. Hakk yolunda yürüyenlere, bu sebeplerden baska sebepler hazırlandı.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1104)
*Asıklıkta bir baska kapı açıldı. Simdi Yüsuf(a.s)´ın güzelliginde bir baska parlaklık, bir baska güzellik var.
*Ask yolunda gözü kapalı olmayan uyanık olanlara müjdeler olsun! Ben dün gece bambaska bir rüya gördüm.
*Hakk yolunda yürüyenlere, su sebeplerden baska sebepler hazırlandı.
*Bulutlardan sarap yagmasa bile, yasayıs baska bir ab-ı hayat elde etti.
*Dostlar huylarını degistirdiler, asabî, serkes oldular da, Allah bize uysal baska dostlar ihsan etti.
*Asıklara baska münbit bir ova, bir baska su dolabı verildi de, onlar ask yesilliklerini yeniden yeserttiler.
*Eger ask senin adını kötüye çıkarırsa gam yeme, askın baska adları, baska sanları da var!
*Süfî; söz, harf bilmezse bilmesin! Ask derdinî anlatan baska bir bab, baska bir bölüm var!
519. Dünya onun yüzünden alt üst olmustur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c.III, 1110)
• Sevgilinin dudaklarından sekerin haberi var mı Yüzünün nurundan günesin, ayın haberi var mı
• Onun nefsine karsı gül bahçelerinde esip duran ilkbahar rüzgarı ne söz edebilir
• Dünya onun yüzünden alt üst olmus, ayrılık acısı ile perisan olmus, asıgın bundan haberi olabilir mi
• Mademki can onun ask sırlarına mahrem degildir, onun halinden haberi olanların ne haberi olabilir Çünkü sırları
ancak can bilir!
• Nergis bahçeye mahmur mahmur bakar durur ama, çayırlardan, çimenlerden onun ne haberi vardır
• Her kavim, her toplum, kendi aralarında mest olmuslardır da; "Baska kavimlerin bizim mest olusumuzdan ne
haberleri var " diye söylenir dururlar.
• "Nasılsın Gönlün nasıldır " diye sordu, ama su cigeri yaralanmısın gönlünden ne haberi olacak
520. Kendi cinsinden olmayanla düsüp kalkan münafık sayılır!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. III, 1116)
* Ey güzel varlık! Herkes kendi cinsi ile uzlasmıs, kendi cinsi ile kaynasmıstır. Herkes kendi tabiatine layık birisini dost
edinmistir.
* Fakat gönlünde senin açtıgın yara bulunan, hiç kimseyi seçmez. Senin avın olan nasıl olur da baskasına av olabilir
* Mademki lütfun, ihsanın bizi bizden aldı, kendimizden geçtik, lütfunu esirgeme, bizi sensiz bırakma!
* Cins cins herkes, her sey kendi cinsi ile kaynasır, herkes, her sey kendi cinsinden birisini seçer, alır.
* Kendi cinsinden olmayanla düsüp kalkan münafık sayılır. Su ile yag, katran ile kar bir arada bulunabilir mi
* Cinsinden olmayandan ayrılıp kendi cinsinden olana kavusuncaya kadar, bululundugu yerde susadıkça susar,
susuzlugu arttıkça artar.
* Kim senden kaçar da baskasından hoslanırsa, kim seni bırakır baskası ile karar ederse;
* Kim senin yanında suratını eksiterek, bulut gibi somurtarak oturur, baskasının yanında ilkbahar gibi gönlü açılır
gülerse;
* 0 zaman anla ki; "Gayb alemindeki ay´dan benim nasibim yok, can sarabı, can kadehi ancak basımıza sersemlik
veriyor." demek ister.
* 0 ney sesi, o mana sarabı hatırına gelmiyor mu ki, seytanın elinden hos bir halde üzüm sarabı içiyorsun
* Ey zavallı sen seytanın elinden yüzlerce kadeh sarap içiyorsun, ne fena hale düsecegini yakında görürsün.
* Burada basın düsük, yüzün asık, halinden memnun degilsin. Fakat bil ki, burada bir de dag gibi kapkara bir nefis
ejderhası var!
* Kendi cinsin ile olunca süsen gibi dil kesilirsin, neseli neseli konusursun. kendi cinsinden gayrısının yanında ise dilsiz
olursun, hiç konusmazsın. Kendi cinsinle olunca gül gibi açılırsın, kendi cinsinden gayrısı ile diken
olursun.
521. Sen bu dünyada nereden geldigini,
nereye gidecegini aklına bile getirmedin.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1128)
• Onu yol basında gördüm, geceleyin ay gökyüzünde nasıl hızlı hızlı giderse, o da öyle hızlı hızlı gidiyordu. "Allah
askına biraz yavasla, bir an için olsun yavas git!" dedim.
• "Ey ay´a benzeyen güzel!" dedim. "Ne olur bir an için olsun atının dizginini çek, yavasla! Ey günese, güne benzeyen
dilber! Çabucak geçerek gölgenden bizi mahrum etme!"
• Dedi ki: "Ben bir günesim, senin gözlerin kamasır. Beni görmeye gücün yetmez. Eger sen bir an için beni görebilsen
mahvolursun. Isıgım seni senden alır, senden eser bile kalmaz."
• Çünkü sen bu tatsız, bu soguk hayat yolculugunda devamsız olan mal, mülk sevdasına kapıldın. Nereden geldigini
nereye gittigini aklına bile getirmedin. Kendini lüzumsuz yere harcadın. Dünya nimetlerine olan susuzlugundan ötürü,
dudakların kumdu, gözlerin yasardı.
• Benim asıl burcum benim asıl nimetlerim, bu dünyada degildir, ötelerdedir. 0 pek acayip bir incidir, coskunluklarla,
hünerlerle doludur.
• Bu kadar çok çesitli gaflet perdelerinin arkasında yenini yakanı yırtmıssın. Dünya sevgisi ugruna kendini
kaybetmissin.
522. Secde senliksiz, benliksiz, neliksiz, niteliksiz dur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1095)
• 0 güzel elime bir süpürge verdi, "Haydi!" dedi, "Bununla denizden toz kopar!"
• Sonra o süpürgeyi atese attı yaktı. "Haydi!" dedi, "Atesten bir süpürge getir!
• Hayretler içinde kaldım da ona secde ettim. Bu halimi görünce dedi ki: "Bana öyle hos, öyle candan secde et ki,
secde eden olmasın!"
• Ben ona; "Secde eden olmadan nasıl secde edilir " dedim. 0; "Secde neliksiz, niteliksiz, senliksiz, benliksiz olur."
dedi.
• Ben boynumu önüne uzattım ve "Secde edenin basını kılıçla kes!" dedim.
• 0 kılıcını çekti, basımı kesti. Basım onun önüne düsünce, kesilmis boynumdan yüz binlerce bas çıktı.
• Ben bir çerag oldum, kandil oldum, her basım da birer fitil halini aldı. 0 zaman her taraf kıvılcımlarla doldu.
• Basımın her birinden mumlu kandiller çıkmaya basladı. Bu mumlar katar katar dogudan batıya kadar her tarafı
kapladı, her tarafı nurlandırdı.
• La-mekan da, mekansızlık aleminde dogu, batı nedir Karanlık bir külhan ile ise yarar bir hamamdan baska bir sey
degil!
• Ey soguk mizaçlı kisi! Senin yıkanmak için hamamda kullanılan gönül tasın nerede Manevî kirlerini ne ile
temizleyeceksin Zavallı; temizlenemeden bu hamamın yıkanma yerinde ne zamana kadar oturup kalacaksın
• Haydi hamamın yıkanma yerinden çık, ama büsbütün kirlenmemen için külhan tarafına gitme, çamasırların
bulundugu soyunma yerine gel! Elbiselerini giyinirken orada bulunan resimleri seyret!
• 0 resimlerdeki gönül alan güzellerin güzelliklerini, lale bahçelerindeki lalelerin renklerini doya doya seyret!
• Onları seyrettikten sonra bir de pencereye bak! Çünkü hamamın soyunma yerinde gördügün o renkler, o güzellikler
pencereden gelen günesin nuru ile, aksi ile büsbütün güzellesti. Pencereden ısık gelmeseydi, karanlıklar içinde kalsaydın, o
güzel resimleri göremezdin.
• Aslını ararsan, su dünyadaki altı cihet, altı yön hamamdır. Hamamınsa sonu dur, pencere ise mekansızlık alemidir.
Padisahın o güzel yüzü pencereden görünmektedir.
• Toprak ve su, balçıktan yaratılan insan, o cemalin akseden nurundan güzellesti. Türkili´ne, Zengibar´a hayat
yagdıran o yüzün nurudur.
• Gün geçti gitti, ama sözüm bitmedi. Ey gece ve gündüz! 0 güzeller güzelinin sözü bitmeden geçip gitmekten utanın!
Yazıklar olsun size!
• Mana padisahı Tebrizli Sems, beni sarhosluk içinde, sarhoslukla mest edip bıraktı.
523. Sırrı ortaya koy, gizleme!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1106)
• Sırrı ortaya koy, gizleme, kulunu her an yüceltme!
• Sen herseyin nereden geldigini, neden oldugunu daha iyi bilirsin. Yanlıslar oldu ise, yapılmayacak isler yapıldıysa
onları bizden gizleme!
• Köylü bile olsam, senin köylünüm. Köylünü kaba bulma, hor görme!
• Beni askta usta ettin ama yine de usta sayma, çırak olarak bil!
• Feryad etmem, "Oradan tutma!" diye bagırmam için zevkle benim bogazıma sarılıyorsun.
• Ben senin çör çöpünüm. Beni denize dogru sürükle, ama beni rast gele denize layık görme, beni denizine dök!
• Selahaddin tamamıyla elest meclisinden gelmistir. Sakın onu bugünden, yarından sanma!
524. Bahçedeki selviler, gül fidanları neseden secdeye kapanıyorlar.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. 111, 1130)
• Her an padisahtan elinde bir sarap kadehi ile bir elçi geliyor. Elçi padisahın kadehini sununca, biz içimizde padisaha
kavusma ferahlıgı duyuyoruz.
• 0 zaman akl-ı küll el çırpıyor, cüz´ler oynamaya baslıyorlar. Bahçelerdeki selviler, gül fidanları, neseden secdeye
kapanıyorlar.
"Akl-ı küll, Allahın kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl, "Ars-ı a´zam, Cebrail, Hz. Muhammed´in nuru" olarak da
dusünülür."
• 0 anda deniz, çırpınıyor, köpürüyor. Dag bu yüzden la´l elbiseler giyiyor, Nuh bu halden cosuyor, ruh da utanıyor.
• Ey uzakları gören akıl! Su huri gibi güzel olan sakîye bak! Ey kararsız bir hale gelen can ve gönül! Siz de mansur
sarabını içenlerin ne hale geldiklerini seyrediniz.
• Sagdan soldan gelen saadet müjdesini duy, sen seni seçtikçe, sen seni sevdikçe, sen seni buldukça bahtın safalar
içinde safalara dalar.
• Gök kubbesi perdesini yırt, hesapsız cennet nimetlerini ye, kevser suları iç rahatla; hurileri kucakla!
• 0 kucaga gelince; ermislere, hal sahiplerine o geceden hayal gibi görünen her sey, sonunda gerçeklesir, elde edilir.
525. Bana üzümden yapılmıs yeryüzü sarabı verme!
Bana sevgi ile hazırlanmıs gökyüzü sarabı ver!
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlii, Fa´ilat
(c. III, 1118)
• Ey benim avcılar beyim! Sen beni avladın. Simdi sensiz ne zevkim ve nesem var, ne uykum, ne kararım!
• Gönlümün sahibi sensin, alıs verisimin aslı esası sensin! Bu kadar cevri bu zavallıya reva görme!
• Ey ask dünyasında bir sevgilisi bile olmayan kisi! Bir de bana bak, cihanı dolasıyorum. "Ey sevgili, ey sevgili, ey
sevgili!" diye bagırıp seni arıyorum, seni çagırıyorum.
• Daha önce sundugun o saraptan sun! Sonra bakısınla o mest gözlerinden sunacagın sarapla mahmurlugumu gider!
• Bize üzümden yapılmıs yeryüzü sarabı degil, sevgi ile hazırlanmıs gökyüzü sarabı gönder! Gönder de yeryüzünde aklı
basında, ayık bir kimse kalmasın!
• Bir günde, bir bakısla binlerce is basarırsın. Bir de bana bak da, benim bu isimi de basar gitsin!
526. Ben, sarapla mest olmadım, senin güzelligin ile mest oldum.
Müfte-ilün, Müfte´ilün,Fa´ilat
(c.III, 1167)
• Ben sarapla, afyonla mest olmadım. Senin güzelliginle mest oldum. Gel kucaklasma zamanı geldi, kucaklasma
nerede
• Haydi bahar mevsimi geldi. Mestane bir eda ile agaç gibi, rüzgar gibi sıçra, sen de bir yer tut!
• Taze dal rüzgar yüzünden bir yere tutundu. Bir kucak buldu da benim gibi kararsız bir halde oynamaya basladı.
• Bu haber gayb alemi güzellerine ulastı da, gayb aleminden esi görülmemis yüzlerce güzel çıktılar, bahçeye geldiler.
• Lale, yüzünü, yanaklarını kızartarak dagdan indi. Sünbül, ayagı balçıklı olarak çimenlikten kostu, geldi.
• Süsen kılıçla, yasemin kalkanla, yesillik yaya, ter ü taze gül atlı olarak geldiler.
• Fındık agacı, hashas ovaya gelip kondular. Nane ile tere ırmak kıyısını seçtiler.
• Dostun dosttan bir yardım bulması için, bunların hepsinin arkları ayrı ayrıdır.
• Bahan kutlamak arzusu ile sehirdeki bütün helvacılar geldiler. Sekerlerle, fıstıklarla dolu dükkanlar açtılar.
• Meyva satanlar da, tablaları meyvalarla dolu olarak geldiler. Etrafa meyvalar saçtılar, herkesi meyva ile doyurdular.
• Sen onu bunu bırak da, gülden bahset! Çünkü gül sevgilinin etegindedir. Sevgilinin kokusundadır, durmadan onun
güzel kokusunu anlat! Çünkü onun kokusu perilerin yandır. Çünkü periler gül kokusu ile beslenirler.
• Bülbül, kumru, daha yüzlerce kus baharı kutlamak için baga, bahçeye geldiler.
• Ey nergis! Ben senin küçük gözün gibi agzımı kapadım, sustum. Artık çayırlıktaki, çimenlikteki kusların ötüslerinin
güzelligini sen anlat, o hos ötüslere sen kulak ver!
527. Kopuz, kendisine mızrap vurarak çalsın diye
çalgıcının ayaklarına yüzünü sürer, yalvarır.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c.III, 1173)
• Dogru haberi, Hz. Peygamber´in sözünden duy! Mümin, yani Allah´a inanan kisi hakkında Peygamberimiz
buyurmustur ki: "Mümin kopuza benzer!"
• 0 peygamber en büyük mana padisahıdır. îste o geldi. 0 ne güzel padisahtır. 0 ne güzel görüslüdür. Onun tesrifi,
onun gelisi ile dünya misk kokusu ile, anber kokusu ile doldu.
• Mademki mümin feryad edip aglamada bir kopuzdur, kopuz birisi kendisine mızrap vurmadıkça feryad eder mi, aglar

• Büyükler büyügü ferah geldi. Eksilmeyen, her an devam eden kerem geldi. Ayların ayı geldi.
• Kopuz, kendisine mızrap vurulmasını huy edinmistir. Mızrap yemedikçe yerinde duramaz. Bu yüzden kendisine
mızrap vurarak çalsın diye çalgıcının ayaklarına yüzünü sürer, basını kor, yalvarır.
• Ruh da, dünya da, dünyanın süsleri de, yesillikleri de, kırmızılıkları da, hakkın mana sarabından mest olmuslardır.
• Sen de sus, mahrem ol da her an Rabbanî mecliste can sarabını agızsız, dudaksız ve kadehsiz olarak gizlice iç, iç!
528. Ey seher vakti hayali gönlüme gelen sevgili!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1105)
• Ey her seher vakti hayali gönlüme gelen ve ay gibi bastan basa nur olarak hayal halinde gönlümde dolasan sevgili!
• Senin güzelligin bizim canımıza nakıs olmustur. 0 güzellik içimize bir karısık nur, bir ates düsürür. Bizi yakar
yandırır.
• Beni ateslere atıyorsun, yakıp yandırıyorsun; sonra bana "Sabret!" diyorsun. Bilmiyorum insan ateslerle dolu tandırın
içine atılırsa yanarken nasıl sabreder
• Hatırladın mı Dün gece mest olarak gelmistin, öyle güzeldin ki sasırıp kaldım. Gelen ay mıdır, peri midir, yoksa hüri
mi diye düsündüm.
• Söyledigin o tatlı sözler, o tatlı diller, o uzaktan yaptıgın isaretler!..
• Elini dudagına götürüyor, bana hatırım için cosma demek istiyordun.
• Elini agzına götürüyor; "Sabret!" demek istiyordun. "Hatırım için cosma, köpürme!" Fakat o la´l dudaklara
sabredebilecek kisi nerede
• Yüzünü göge dogru kaldıryor; "Allah´ım bana göz degdirme, kötü göz benim güzelligimden uzak olsun!" demek
istiyordun.
• Ey sekillerden, nakıslardan pak olan güzelim! Senin yüzünden her an gönül kapılarıma bir Yusuf atılmaktadır.
529. Sevgilim, gönül senin yüzünü seyrettigi halde yine de yüzünün hasretini çekiyor.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.IIl, 1117)
• Sevgilim; gönül senin yüzünü seyrettigi halde yine de yüzünün hasretini çekiyor, yine de seni görmeyi bekliyor. Can,
senin gül bahçende mest olmus. Güller arasında oldugu halde dikenlere dalmıs gülü bekliyor.
• Ne tuhaf sey, gönül her an gönle bakmada, onun bakısının ısıgından sagda bir huri, solda da çok güzel bir dilber!
• Biz her seher vaktinde gece ile gündüzün tuzagını yırtınca sevgiliden bir öpücük alırız. Ona yüzbinlerce defa secde
ederiz.
• Su askla geçen ömür geri gelmezse de ne çıkar Biz bu yıl asıkların sevdalarından meydana gelmis bir halkadayız.
• Sen ask çengini muvakkat sürecek nagmelerle degil, ebedî olarak devam edecek nagmelerle çal. Can ask çenginin
nagmeleri ile tel tel olmus.
• Sel nasıl durup dinlenmeden ta denize kadar akıp giderse, can da elest vahdetinin, birliginin manevî zevkini
hatırlayınca mest olur, bedenden çıkar, gider.
• Cüz´ küll yanından bir ok gibi fırlar, uçar gider; gider ama onun küllden baska gidecek bir yeri yoktur. Böylece cüz´,
küllden gider, yine külle gelir.
• Sadıkların, gerçek asıkların canları o namlı, sanlı cana kavusmak, ondan murada ermek için hep ona sarılmıslardır.
Hep onun etegini tutmuslardır.
530. Sen cansın, hatta candan da öte bir seysin!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1113)
• Ey canların canlarının canı! Sen cansın, hatta candan da öte bir seysin. Ey madenlerin kimyası! Sen bir madensin
ama daha da ileri bir seysin!
• Ey baki olan, batmak nedir bilmeyen günes! Ey her yerin çarsısının, pazarının sakîsi! Ey zevk ve nese kaynagı! Sen
güzelliksin, güzellikten de öte "aska bir güzelliksin, baska bir seysin!
• Ey Hakk mazharı, ey esi bulunmaz, sasılıp kalınacak varlık! Sen her gaybı, her gaibi bilirsin. Daha da neler bilirsin
neler.
• Afyona benzeyen askla, bazılarını Leyla edersin, bazılarını Mecnun! Ey nuru ile gökleri aydınlatan! Sen daha baska
bir seysin!
• Ey gögüslere nur, sabırlara ümit olan aziz varlık! Göklerdeki bulutları meçhul ufuklara dogru sürersin. Daha da neler
edersin neler!
• Ey peygamberlerin övündükleri aziz varlık, ey velilerin manevî yiyecegi, ey gönül köskünü yapan! Sen daha da neler
yaparsın neler.
• Ey magfiret hazinesi, ey merhamet denizi! Kapından baska dayanılacak kapı yok! Zaten senin kapından baska kapı
yok!
531. Ask ugrunda çektigim dertler, cefalar, belalar geldiler, gözyaslarıma karıstılar.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. III, 1138)
• Ben su ana kadar sevgiliden ne dertler çektim, ne cefalar gördüm, ne acılara, ne ıstıraplara katlandım. Onun
yüzünden çok belalara ugradım. Sonunda çekdigim dertler, cefalar, belalar geldiler, gözyaslarıma karıstılar. Oradan
ayrılmaz oldular, orayı vatan edindiler.
• Binlerce ates, binlerce ah, duman, binlerce gam; bunların adı ask! Binlerce dert, binlerce cefa; bunların adı da
sevgili!
"Hz. Mevlana´nın çok tesiri altında kalan Seyh Galip merhum bir siirinde:
"Dert ve mihnettir beladır, adı ask,
Bir marazdır ibtiladır, adı ask,
Andadır raz-ı adem, sırr-ı vücud,
Hiçtir, yoktur, bekadır adı ask" diye askı hos bir sekilde anlatmıslır.
• Kim kendi canına düsmansa, kendi canına susamıssa, buyursun; iste can verme meydanı burada! Aglayıp
inleyenleri, asktan sikayetçi olanları, feryad edenleri öldürme zamanı geldi. Haydi buraya geliniz!
• Sevgilim yalvarırım sana, bana bak! 0 güzel bakısın nice yüzlerce cana deger. Ben sevgilinin beni öldürmesinden ne
kaçıyorum, ne de korkuyorum.
• Öd agacı gibi, mum gibi asıgını yakıp yandırmadıktan sonra askın ne degeri kalır Yanmadıkça öd agacı ile kuru
dikenin ne farkı vardır
• Arslan yüzlerce naz ettikten, sagda solda oyalandıktan sonra avını avlar. Ona av olma hevesi ile avlar, katar katar
kosusup durulur.
• Kanlar içinde can veren av; "Allah için olsun beni bir kere daha öldür!" diye aglar durur.
• Ask ugrunda can verenin, ölenin iki gözü, diri olan kisiye bakar da; "Ey akıllara dalmıs, buz gibi dona kalmıs zavallı!
Gel aptalca kulagını kasıyıp durma, ölümde hayat vardır!" der.
532. Biz günde bes vakitte, bes kere gayb aleminden gizlice ibadete çagrılmaktayız.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. III, 1140)
• Bir kere daha seher rüzgarı gibi eserek geldin, bir kere daha günes gibi nurlar saçarak geldin.
• Siddetli sogukların hüküm sürdügü kıs mevsimine ragmen Temmuz günesi gibi gül bahçelerine sevinç ugultuları,
neseler saçmaya geldin.
• Binlerce üveyik kusu; "Ku ku ku" (=Nerede, nerede, nerede ) diye bizi aramada. Binlerce bülbül, binlerce dudu bize
dogru uçmadalar.
• Balıklar bizim haberimizi aldılar da denizi costurdular, deniz mest oldu, kabına sıgamaz oldu. Binlerce dalgalar
kabardı, köpürdü, feryad ederek baslarını kıyılardaki kayalara çarpmaya basladı.
• Bıze can kulagı gönül kulagı veren, akıl fikir bagıslayan Allah´a yemin ederimı ki, dünyada bir tek ayık, bir tek akıllı
bırakmayacagız.
• Mustafa (s.a.v.) hakkı için, o mübarek zatın dört üstün dostu hakkı için, haber veriyorum: Gizliden gizliye gayb
aleminden biz günde bes vakitte bes ibadete çagrılmaktayız.
533. Senin askının sarabından içtik, mest olduk.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü,, Fa´ilat
(c. III, 1120)
* Mestiz, kendimizde degiliz, sen ise perde arkasına girmissin, bizden gizlenmissin. Ey ay yüzlü güzelim! Bundan fazla
bulut altında kalma!
• Kusluk vakti senin yüzünden bir günes dogdu, onun parlaklıgını, güzelligini tam görmek için damlara çıktık.
* Askının sarabından içtik, mest olduk. Güzellik günesinin nuru basımızda parladı da, basımız elden gitti.
* Ey ruh asıklarının gönül hevasına uyan çalgıcı! "Ten, tene nen ten" diye daha hos, daha güzel bir can nagmesi çal!
* Çal da canlar ten hırkasından çıksınlar, herseyden haberi olan can da hırka gibi kendinden geçsin!
* Saf sarabı sun, beden çer çöpünü yücelt de talihle kucaklasalım, gögüs,ögüse gelelim!
* Gözler, perdelerin arkasında ne varsa onları görsün; görsün de evden barkdan, maldan mülkten kurtulsun!
534. 0 sarabı sun ki, kokusu ölüleri bile diriltir, mezarlardan çıkarır.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.III, 1160)
• Ey ay gibi yedi kat gögün tanıdıgı güzel! Nurunu göster, bizden gizleme!
• Biz asıklarınız, seni görmek sevdasına kapıldık da çok uzun bir yoldan geldik.
• Ey gönlünde, canının içinde yüzbinlerce cennet, yüzbinlerce huri, yüzbinlerce köskün bulundugu sevgili!
• Damdan basını eg de, hasta asıklarına bir hosça bak!
• Ey süfîlerin sakîsi! Üzümden yapılmamıs olan, küplerde bulunmayan o mana sarabından bize sun!
• 0 sarabı sun ki, coskunlugunun kokusu ölüleri bile diriltir, mezarlarından çıkarır.
535. Sen askı kimseye sorma, aska sor.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1097)
• Akıl ask yoluna düsenlerin yolunu keser. Ey ogul; yol apaçık görünüyor. Akıl bagım çöz kopar!
• Aslında akıl bagdır. Duygu insanı yanıltan bir his, hayvanî ruh da bu gerçegı bizden gizleyen bir perdedir. Hakîkatin,
gerçek askın yolu, bu üçünden de gizlidir ey ogul!
• Akıldan, duygudan, hayvanî ruhun etkisinden kurtulunca; gerçek inanca Bu da senden umulur ey ogul!
• Kendinden, kendi benliginden geçmeyen bir asık, asık degildir! Ey ogul! Sunu iyi bil ki: Dertsiz ask bir masaldır!
• Ask, ızdıraptan, dertten korkan nazlı, nazenin kisilerin harcı degildir. Ey ogul! Ask, nefsine hakim olan yigitlerin,
pehlivanların isidir.
• Sen askı kimseye sorma, ancak aska sor! Ey ogul! Ask, inciler yagdıran bir buluttur.
• Aslında, askın benim tercümanlıgıma, benim anlatmama ihtiyacı yoktur! Ey ogul; ask kendi kendinin tercümanıdır.
• Yedinci kat gögün üstüne çıkmak istiyorsan, ask senin için çok güzel bir merdivendir ey ogul!
536. Sen zamanın emrindesin, onun hükmü altındasın.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c.III, 1155)
• Rnsanın huzur bulamadıgı, içinde bir hosluk bulamadıgı, çabucak gelip geçen makamı, mevkii bırak da; sana da altın
gibi deger veren, senin kıymetini takdir eden kisinin yanına git!
• Sonra bir yere takılıp kalma, çalıs, çabala! Çünkü, agaç bir yere takılıp kalmasaydı, bir yerden bir yere gidebilseydi,
ne testere eziyeti çekerdi, ne de balta yaraları alırdı.
• Haberin yok; sen zamanın emrindesin, onun hükmü altındasın, mekan ise geçecegin yerdir! Su halde aklını basına al
da, kendine muvakkat da olsa huzur bulacagın bir mekan seç! Zamanın degerini bil! Onu bos yere harcama, yerinde ve
güzel harca!
• Sonunda öyle bir hale gelirsin ki, mekan da, zaman da; mekandakiler de, zamandakiler de sana bir sey yapamazlar.
Çünkü sen mekan ve zaman kaydından kurtulursun.
• Gecenin karanlıgı bastı da, gök aynası gibi karardın, bir seyler göstermez oldun, ama sonbahar rüzgarları yüzünden
agaç gibi betin benzin sararmadı, solmadı.
537. Sen günese dogdugu zaman bakma;
aksam üstü onu batarken seyret! Nasıl da sararır solar!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. III, 1143)
• Neden böyle kupkuru dal halini almıssın Sevgilinin yüzüne baksana; neden böyle sararmıs bir yapraksın Rlkbaharı
seyretsene!
• Rindler arasına gir; yapılması gereken en uygun is bu! Çünkü, orada bitmez tükenmez saraplar var! Sayısız güzeller
var, sakîler var!
• Bil ki, ask kararsız bir cihandır! Sen o cihandaki binlerce cansız ve kararsız asıgı seyret!
• Adını söyleyemedigim, gizledigim o padisaha ulasır, kavusursan; o padisahın padisahlıgı hakkı için ona, padisaha
layık bir sekilde saygı göster!
• Gözüne sürme çekince, yüzünü tekrar bu tarafa dogru çevir de dertlerle, üzüntülerle, günahlarla kirlenmis, tozlu
dumanlı bu cihana bak!
• Bu cihanı kaplamıs bulunan binlerce kirli duman, sis nedir Sis sıyrılsın da sen ondaki güzel renge, yesilliklere bak!-
"Tevfik Fikret merhüm, meshur "Sis" manzumesinde yalnız Rstanbul´u düsünmüs:
"Örtün, evet ey haile örtün, evet ey sehr´
Örtün ve müebbed uyu ey facire-i dehr!
Milyonla barındırdıgın ecsad arasından,
Tek nasiye yoktur çıkacak pak ve dırahsan!"
(Ey kötülüklerle kirliliklerle dolu facia sehir, sis ile örtün! Ey dehrin kötü kadını olan Rstanbul, örtün ebedî olarak uyu!
Senin içinde barındırdıgın milyonla ölü insan arasında lekesız tek bir insan bulunmaz!" diye seslenmis. Halbuki Mevlana bir
sehri degil; bütün dünyayı sisli görüyor, kirli, dumanlı buluyor.
• Sen, günese dogdugu zaman bakma; onu aksam üstü batarken seyret! Nasıl da sararır solar, gücünü kaybettigi için
utanır.
20-Rıza Tevfik merhum "Aksam Garipligi" adındaki siirinde:
"Magribi yakmıstı fırkat atesi,
Yuvaya dönmüstü her kusun esi,
Daglara yaslanıp batan günesi,
Yaralı, hastadır, yorgundur sandım.
Nus ettim günesin akan rengini,
Ruhumu haz ile yakan rengini,
Ufukta görünce o kan rengini,
Felekler ben gibi dilhundur sandım.´ diye batan günesi anlatmıstı.
• Ay da yusyuvarlak oldugu zaman, sanki dilenmek için zenbilini gökyüzünde dolastırır ama, sen onu, onbes gün sonra
seyret! Nasıl hor ve zavallı bir hale gelir! Nasıl süzülür, erir!
• Aklını basına al da su dünyadaki fanî güzellere gönlünü kaptırma; sen ebedî sürecek olan güzellik denizine gel! Gel
de bulusma kaynagına git! 0 gerçek ölümsüz sevgilinin iki mahmur gözünü seyret!
538. Asktan haberi olmayan sürüyü, köpek sürüsü say!
Mefu´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. III, 1154)
• Semseddin, Tebriz sehrinden ay gibi dogup gelince; günes ile ay, onun kölelik hizmetinde bulunmak için, bellerini
baglayıp divan durdular.
• Onun nurlu yüzü, gözlere göz olunca, insanların gözleri, yarattıgı eserlerde Hakk´ı görme gücünü elde etti.
• Melekler, çavuslar gibi onun önünde nara atarak yürümede idiler. Gökler basla, gözle huzurunda secdeye
kapanmıslardı.
• Bu fanî bas gözü ile, onun yüzünü görmeye imkan yoktur! Çünkü nefis padisaha bakmaz, o güç onda yoktur.
• Ona saygı göstermeyen, önünde egilmeyen kisinin agacı, yokluk testerelerinden, balta yaralarından kurtulamadı.
• Simdi o ay ayrılık bulutu içinde gizlendi. 0 ayrılık bulutu yüzünden iki gözümden yagmurlar yagıyor.
• Saray kethüdasının, nasıl padisahın cemalinden, güzel yüzünden haberi varsa, tıpkı bunun gibi evdeki esyanın,
herseyin asktan haberi vardır.
• Ondan haber almak istiyorsan, ondan haberi olmayanlarla az görüs, asktan haberi olmayan sürüyü, köpek sürüsü
say!
• Kalbi ölü arkadas, seni ölü yıkayıcı yapar. Ölü koca ise, ölü yıkayandan beterdir.
539. Su gördügümüz gök kubbe döner ama, ask gökleri daha da hızlı döner.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. III, 1159)
• Ask candır! Senin askınsa, candan da daha can, candan da daha kıymetlidir. Aslında lütuf bir derman gibidir. Fakat o
lütuf senden gelirse, dermandan da daha güzel bir derman olur.
• Rnsan asık olursa, pervane gibi sevgilisi ugrunda can vermek kolaydır. Sana asık olan ise canını daha kolayca verir.
• Herkes, dünyada bulunan bütün canlı varlıklar, senin misafirindir, hepsi de senln ziyafet sofrandadır. Ama senin bu
kölenin oglu, daha da aziz bir misafirdir.
• Senin askın ebedî devlet madenidir. Fakat güzel yüzünü görmek, sana kavusmak daha da zengin bir madendir.
• Bir Hint kılıcı gibi olan ayrılık keskindir. Fakat ask kılıcı daha da keskindir.
• Her gönül senin arkandan dört kanatla uçuyor. Fakat bizim gönlümüzün yüz kanadı var! 0 yüzden daha da fazla
uçuyor.
• Su gördügümüz gök kubbe döner ama, ask gökleri daha da hızlı döner.
• Herkes ask göklerinden korkar. Fakat o gök de senin gamınla senden daha da fazla korkuyor.
540. Bir insan hem asık olsun, hem mest olsun,
sonra kalksın tövbe etsin. Sen buna inanma!
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. III, 1162)
• Ey çalgıcı, aska dair nagmelere yeniden basla, sazını da bir iki tel daha pesten al, sesini de birazcık yavaslat!
" Bu gazelin ilk beyti Piruzanfer baskısı Divan-ı Kebîr´in 1161 numaralı gazelinin ilk beytinin aynıdır.
• Felek sana sarap sununca, yüksel, yücelere çık ve gök kubbesinin damında ev kur!
• Mestlik mülkünü elde edersen, kendinde olmamak serefine nail olursun da, Büyük Selçuklu hükümdarı Sencer´in
mülkü gözünden düser.
• Mest ol, dostlarını da mest et! Kırmızı sarabın atına bin, ötelere dogru yol al!
• Mestlik dimagın damının yolundan çıkageldi. Ey akıl, ey düsünce! Sen de defol git, sen de artık kapının yolunu tut!
• Yeryüzünde, su kara toprakta çok yol vardır. Kendine bir gemi yap da ask denizine açıl!
• Manevî kanatlarım çıktı da uçtum. Sen de benim gibi ask yemegi ye de kanatlan!
• Su kara toprakta hiç üzüm yetismese de iyi bil ki, ask mestleri, yine bu ask yolunda yürür giderler.
• Siseci artık hiç kadeh yapmasa da, ask sarabının görünmez kadehi yine bizim elimize geçer.
• Bir ruh zerresine sekil, nakıs verirsen, onu beden elbisesi ile süslersen, o da sana; "Beni süslenmis, sekil verilmis bir
dilber say!" der.
• Tövbe ettim, artık söylemeyecegim, ama sen yine de mest olmus asıgın tövbesini yalancı tövbe say!
• Bir insan hem asık olsun, hem mest olsun, sonra da kalksın tövbe etsin; sen buna inanma!
Mefa´îlün, Pe´ilatün, Mefa´îliln, Fa´ilün
(c. III, 1151)
* Kadeh kırıldı, sarabım kalmadı. Ben de mahmurum. Benim bu perisan halimi, manevî yıkınlıgımı ancak Sems-i
Tebrizî mamur edebilir.
* Çünkü o görüs aleminin padisahıdır. Kesif aleminin ısıgıdır. Ruhlar onu uzaktan görünce canla basla ona secde
ederler.
* Harap olmus binlerce can, binlerce gönül, elini uzatsın da, onları saskınlık denizinden çıkarıp kurtarsın diye ona
secde etmedeler.
* Gökler ve yerler küfür karanlıgına gömülmüs olsalar, onun ısıgı parlayınca her taraf aydınlanır, her taraf nurlanır.
* Meleklerin ondan elde ettikleri, temizlik, paklık, seytanlara da nasip olsa onların her biri güzellesir, birer huri olurlar.
* 0 nur, seytana nasip olmasa bile yine de kerem perdeleri ile onu gizler.
* Bayram gelerek lütuflara ve ihsanlara baslayınca, her tarafta dügün dernek kurulur. Her aglayan neseye gark olur,
güler.
• 0 günes Tebriz´den dogunca, bütün alemin zerreleri, sür sesi duymus gibi canlanır, dirilirler.
• Ey seher rüzgarı! Allah askına tuz ekmek hakkı için lütfet! Bilirsin ki her seher vakti ben onun yüzünden sevinirim,
neselenirim. Sen de onun yüzünden sevinir, tatlı tatlı esersin.
• Ey seher rüzgarı! Gayb aleminin ta ötelerinden esip gelirken bir de oralara, gayb alemine ugra, bu isi ihmal etme,
tenbellik etme!
• Oradan elde ettigin kanatla üç bin yıllık yol bile olsa uç, onun verdiği kanatlarla o yol uzun gelmez!
• Kanadın yorulup uçamayacak kadar yorgun düsersen, ona secdeye kapan, gönlü yaralı, ayrılıktan canı hasta olan
asıgın halinden bahset!
• Gözyasları dökerek ona de ki: "Senden ayrıldıgı andan beri günleri karardı, gece oldu, saçları kafur gibi agardı."
• Sen öyle affedicisin ki, dünyadaki bütün suçluları merhamet denizine daldınr, hepsinin suçunu örter ve bagıslarsın.
• Gören can gözü bile senin canını göremezken, gözü olmayan elbette mazurdur.
• Gözleri yas dökerek ona yalvarırken, bir yolunu bul, ayagının bastıgı topraktan al getir de, gözlerime sürme olarak
çekeyim. Çünkü bu dert gittikçe artmada.
• Ey seher rüzgarı! Bu yolculuktan saadetle, kutlulukla dönünce, varlık alemini de, yokluk alemini de ateslere
yakarsın.
• Sürme olarak gözlerime çekecegim topragı bana getirirsen, sana, senin canına sayısız yıllar boyunca rahmetler
olsun!
552. Kimin nabzı ask ile atmıyorsa, Eflatun bile olsa sen onu esek say!
Fe´ilatün, Mefa´ilün,Fe´ilat
(c. III, 1161)
• Ey çalgıcı! Zevk ve isrete yeni bastan basla! Sazmı da bir iki tel daha pesten al, sesini yavaslat!
• Kavgayı bırak da dostlarla uzlas, hos geçin, savastan vazgeç! Eline kadehi ve sürahiyi al!
• Gülün Iutfuna bak! Dikenin suçunu görme! Sevgilinin saçlarının örgülerini aç, dügümleri çöz de etrafa miskler,
anberler saç!
• Gökyüzü de yeryüzü de senin yüzünden semirmis, güzellesmistir. Bir tek yıldızı da zayıf olarak kabul buyur!
• Baht da, devlet de senin ayagının topragıdır. Sana lazım olan her sey kolaylasmıstır. Onlar senin ayagına gelirler.
• Mademki saadet ve zafer senin kulun, kölen olmustur. Senin düsmanların binlerce olsa ne çıkar
• Ey gönül! Sana Kevser ırmagının suyu gerekse, sen ask atesini Kevser say!
• Kimin nabzı askla atmıyorsa, Eflatun bile olsa, sen onu esek say!
• Asktan kanadı olmayan bası, sen kuyruktan da asagı, degersiz bil!
553. Yıkılan beden evinin hikayesi
Mefa´îlün, Fe´iiatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. 111, 1134)
• Neden degerli ve aziz ömrün varını, yogunu nefis hırsızı çalıp götürüyor da, hayat kervanında yol alanlardan hiç bir
ses çıkmıyor
• Neden senin ömrünü çalan, seni Hakk´tan habersiz bırakan uykuya ve nefis hırsızına incinmiyorsun, kızmıyorsun da,
sana dogru yolu haber veren, gösteren dosta inciniyor, kızıyorsun
• Seni kıran, seni inciten, senin seyhindir. Sana ögüt verendir. Dünya sevgisi, su üstüne yapılan resme benzer. Kararı
yoktur, geçer gider.
• Birisi durmadan içinde oturdugu eve gizlice; "Ey ev, sakın yıkılma, eger yıkılacaksan bana haber ver!" diyordu.
• Bir gece ev, birdenbire yıkıldı. Adam ne dedi, bilir misiniz Dedi ki: "Ey ev, bunca zamandır, sana söyledigim sözler,
ettigim vasiyetler ne oldu Sözlerim sana hiç mi tesir etmedi
• Yıkılmadan önce bana haber ver, haber ver de çolugumla çocugumla kaçmak için bir çare bulayım, demedim miydi
• Ey ev, bir habercik bile vermedin. Bu vefasızlık degil midir îkimiz de senelerce beraber yasamadık mı Bunca yıllık
dostluk, bunca yıllık sohbetler ne oldu Rnsafsızca basıma çöktün, yıkıldın da beni çoluk çocugumla perisan bir halde, aglar,
inler vaziyette bıraktın."
• Ev dile geldi de dedi ki: "Gece gündüz kaç kere, ama kaç kere sana haber verdim.
• ´O tarafta, bu tarafta çöküntüler, yıkıntılar oldu. Gücüm kuvvetim kalmadı. Aklını basına al, vakit geldi, çökecegim!´
diye agız açtım. Durumumu sana açıkça haber verdim.
• Sense çatlayan, agız gibi açılan yerime öfke ile balçık sıvamaktaydın. Duvarlarım bastan basa deliklerle doldu. Sen o
delikleri balçıkla tıkadın.
• Nerede agız açtımsa, sen agzımı kapattın, bırakmadın ki söyleyeyim! Ne diyeyim sana ey mimarbası "
• Bu anlatılan ev beden evidir. Bunu böyle bil! Agrılar sızılar, çöküntüleri, çatlakları göstermektedir. Ey hasta! Bedende
hasıl olan agrı ve sızı deliklerini sen ilaçla sıvamaktasın.
• 0 ilaç, o macun samanlı balçıga benzer, haydi bakalım sen durmadan yarıkları, çatlakları, delikleri samanlı balçıkla
sıva!
• Senin bedenin de agzını açar, hal dili ile sana der ki: "Ben gittim, fakat hekim gelir onun agzını kapatır, bedeni
söyletmez."
• Mahmurlugu, sersemligi ölüm sarabından bil! Menekse sarabını, nar sarabım bırak, vazgeç onlardan, ölüm sarabı
sana yeter.
• Eger içersen adet olarak iç! Çünkü bu bir yüz örtüsüdür. Fakat bütün sırları bilen Allah´tan içyüzünü nasıl gizlersin
Nasıl örtersin
• înabe sarabını yani pisman olus, Allah´a yönelis sarabını iç, hakkın sevgi ekmegini ye, tövbeyi macun yap, günahın
açtıgı yaralara sür! îstigfar gıdası ile gıdalan!
• Gönlünün, dininin nabzını tut, bak bakalım nasılsın Bir kerecik de ibadet sisesini gözden geçir, manevî hastalıgının
ne oldugunu anlamaya çalıs!
• Aklını basına al da Allah´a sıgın, ona dogru kaç! Çünkü ab-ı hayat ondadır. Her nefeste ondan aman dile!
• Eger bir kimse sana; "îstemek fayda vermez!" derse sen ona de ki: "îstek Allah´tan istenirse nasıl olur da fayda
vermez "
• Mürid nedir Kosarak murad isteyendir. Dilek isteyenin, av avlayanındır.
• Sevgilim eger beni istemediyse bana neden istek verdi Ve o güzel yanaklarının hasreti ile yüzümü sararttı
• Bakısları beni ask okları ile paralamasaydı, neden su gönlüm kan kesildi Neden gözlerimden kanlı yaslar akıyor
• Sonbahar, ilkbaharı diledigi, özledigi için sararıp soldu, ah edip durmada. Bu sararıp solmalar, bu ah edisler sonunda
bahar seyhi onun bas ucuna gelip, îrismedi mi
• Baharı diledin, sonbahar dirildi, ölü bir halde kalmadı. Su halde nasıl olur da Allah´ı dileyen les kesilir, yol ortasında
kalakalır, toprak olur gider
• Bahçeye gel de; "Her sey nasıl yaptıgını buluyor " bir seyret! Her temiz tohum layık oldugu çiçegi açmadadır.
• Ey benim canım, baharın elbisesi de kürsüde vaaz edenlerin elbiseleri gibi vemyesil. Ey dost! Artık sen sus da hal
dilini, can dilini aç da o söylesin.
554. Münacat
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c. III, 1180)
• Efendim ben yorgunum, perisanım, bilgisizlik karanlıkları içinde kalmısım. Sen aydınlık içindesin, gündüzlerdesin.
Ben gecemin uzayıp gitmesinden sikayetçiyim. Kaçmak kurtulmak istiyorum ama, nereye kaçacagımı bilemiyorum.
• Sanki benim gecem ellerini uzatmıs gündüzün etegini tutmus, onu bir yere bırakmıyor. Gecem kaçılacak yer, fakat
sıgınılacak yeri yok!
• Rabbimiz sana kavusacagımız, seninle bulusacagımız gün bizi nurlandırdıkça nurlandır. Rabbimiz günahlarımızı affet,
bize magfiret elbisesi giydir!
• Rabbimiz bizim insanlarla aramızda olan dargınlıklar, kırgınlıklar, ancak bedenimiz yüzündendir. Rabbimiz su beden
duvarının ötesindeki dostluk bahçesi, ask bahçesi ne de güzel bir bahçedir, ne de hos bir bahçedir.
• Rabbimiz su duvarı kaldır da aradaki engel, aradaki düsmanlıklar yok olsun! Rabbimiz gerçekten de günahlarımız
yüzünden senden utanıyoruz, özür dilemedeyiz.
555. Herkes kendi cinsiyle uzlasmıs, kendi cinsiyle kaynasmıstır.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. III, 1116)
*Ey aziz dost, ey essiz sevgili! Herkes kendi cinsiyle uzlasmıs, kendi cinsiyle kaynasmıstır. Herkes kendi tabiatına
layık, kendi ruhuna uygun birisini dost edinmistir.
*Madem lütfun, sevgin bizi bizden aldı, kendimizden geçirdi. Lütfunu bizden esirgeme, sensiz bırakma bizi!
*Cins cins herkes, hersey kendi cinsiyle kaynasır. Herkes, her sey kendi cinsinden birisini, bir seyi seçer.
*Bu yüzdendir ki birisi cinsinden olmayanla düsüp kalkarsa, o, münafık sayılır. Bu hal su ile yagın, katranla karın
beraber bulunusuna benzer.
*0 bahtsız kisi, cinsinden olmayandan ayrılıp, kendi cinsine kavusuncaya .dar, bulundugu yerde susadıkça susar,
susuzlugu arttıkça artar.
*Kim senden kaçar da baskasından hoslanırsa, kim senden ürker, seni bırakır baskasıyla karar kılarsa;
*0 aslından, kendi cinsinden ayrı düstügü için sevdigi sandıgının yanında suratını eksiterek bulut gibi somurtkan
oturur. Kendi cinsinden olanın yanındaysa ilkbahar gibi gönlü açılır, neselenir.
*0 kendi cinsiyle beraber olunca susam çiçegi gibi dil kesilir, cinsinden baskasının yanında dilsiz kalır. Kendi cinsiyle
bir arada olunca gül gibi açılır, güzel kokular saçar. Cinsinden baskasına ise diken olur.
556. Yine gönül kusum gögsümden uçmaya basladı.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. III, 1198)
• Kaf Dagı´ndaki zümrüd-ı anka yine geldi. Yine gönül kusu gögsümden uçmaya basladı.
• Aynlık gecesi kanlara gark olan göz, yine vuslat sabahının yüzünü görmeye basladı.
• Hz. Peygamber Efendimiz ile Hz. Ebubekir bir magarada bulustular. Örümcek de magaranın agzına yine ag örmeye
basladı.
• Mısır´daki iffetli kadınlar yine Hz. Yusufun yüzünü gördüler, onun güzelligine hayran oldular da turunç yerine ellerini
dogradılar.
• Beden sarayında oturup duran ruh kadını asık oldu da yine çarsafını basına aldı. Kosmaya basladı.
• Halil îbrahim´i seyret, yine kendi parmagından belki süt emmeye basladı.
• Uyuyanların, uykuya dalanların fikir damına çıkan gönül, yine askımızla yıldızlan saymaya basladı.
557. Ben bedenden kurtuldum, ruh oldum.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1200)
• Ey ruhanîlerin sakîsi! Ben bedenden kurtuldum ruh oldum. Kalk, kalk da halk kıyametin ihtisamını debdebesini
görsün.
• Dün gece sevgili beni çagırdı. Benim hakkımdaki hükmünü verdi. Korkudan bedenimde kan kalmadı. Sen bana acı da
özümün gönül kanını doldur!
* Ben öyle sasılacak bir hale geldim ki, canın da, gönlün de düsmanı oldum. Onları içimden kovdum, artık ben bundan
sonra cansız ve gönülsüz yasayacagım. îçim padisaha av olmus ama, dısım ondan kaçmadadır.
* Ben her nefeste Circis peygamber gibi huzurunda ölürüm. Senin önüne bas koymak benden, keskin kılıcı vurmak da
sendendir.
* Ben kumlardan daha susuzum. Testiyi, kabı bırak! Can sakîsi de bir ise yaramaz. 0, talihsiz cigerimle dünden beri
savastadır.
• Ben gönlümün içkisini içdigimden beri cigerimden vazgeçtim. Beni kabre oydukları zaman, sen gönül kadehini çeyiz
olarak benim yanıma koy!
* Ey sevgili! Kadehi bırak, testi ile bana sarap sun! Çünkü benim küçücük kadehim ancak testidir. Ben kepçeyi ne
yapayım
558. Sen bugün rahmetten bir merdiven yaptın,
yücelere, ötelere göçmek istiyorsun.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1189)
*Bu kıs günü sen de bizim gibi düsünüyorsun, bugün zevk pesindesin, gezip dolasmak, gönlünü eglendirmek
istiyorsun.
*Sen bir günessin, biz de senin ısıgındaki zerreleriz. Sen bugün bizi bassız ve ayaksız ettin.
*Sen bugün bizi Hz. îsa gibi dördüncü kat göge çıkardın, günesin yanına oturttun.
*Ey gönül! Sen bugün kayaların gönlünden yüzlerce kaynak fıskırt! Bugün sözünde duruyor, bol bol bagıslarda
bulunuyorsun.
*Sen bugün rahmetten bir merdiven yaptın, yücelere, ta ötelere göçmek istiyorsun.
*Bu ne devlet; senin yücelere çıkısın, göklere sereftir, mutluluktur.
559. Gel bugün seninle bir isim var!
Ben bugün gül sevdasına düstüm, gül arıyorum, gül!..
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´ülün
(c. III, nr 1184)
• Gel bugün seninle bir isim var! Ben bugün gül sevdasına düstüm. Gül arıyorum, gül!...
• Gönlüm elbiselerini yırtmada; bugün sevgili ile bulusma günüdür.
• Gel ey benim sevgilim gel! Gönlümü al! Çünkü bugün lütuf günüdür, bagıs günüdür.
• Ne olur sevgilim gel de güllerle, nar çiçekleri ile dolu olan güzel yüzünle bugün bizi neselendir, güldür!
• Niçin canlar o dudakları görünce mest oldu, kendinden geçti bilir misin;
bugün o dudaklarda bol bol mezeler var da, onun için!
560. Ey kırık gönlü sevindiren sevgili! Gönlüm kırılmadan önce kalk!
Mef´ülü, Mefa´ilün,Fe´ulün
(c. III, 1190)
*Ey uyuyup kalan asık! Sevgiliyi anarak kalk, o magara dostu geliyor.
*Halka emniyet veren, huzur veren o üstün varlık geldi. Kalk, kalk da ondan nan dile!
*Binlerce îsa´ya can veren geldi. Kalk ey geçen senenin ölmüs kisisi, kalk! Ey kullarını besleyip yetistiren sakî! îki üç
mahmurun hatırı için kalk! Ey yüzbinlerce hastaya ilaç olan; iste o kararsız biçare hasta surada, kalk!
*Ey lütfu hastanın elinden tutan aziz varlık; kalk ayagıma diken battı, sana îldim.
*Ey güzelligi tertemiz canlara tuzak olan! îste sana zavallı bir av; kalk da avla
*Senin askının yüzünden gönül kan oldu. Kan da costu kaynadı. Bütün bunları bize reva görme, kalk!
*Zorda kaldım da hep sana; "Kalk, kalk!" dediysem, sen beni mazur gör;benim özürümü kabul et de kalk!
*Ey mest bir halde uykuya dalmıs nergis! Ey yanagı ve yüzü hos olan diIber, haydi kalk!
*Kalk kulunun ve senin bildigin o sarapla kadehi doldur, bana sun! Ey kırık gönlü sevindiren sevgili! Gönlüm
kırılmadan önce kalk!
571. Sevgilinin gamından neler çektigimi benden sorma. Elini gönlümün üstüne koy, o söylesin
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün,
(c. III, 1212)
• Sevgilinin gamından neler çektigimi bana sorma! Elini gönlümün´ üstüne koy, o söylesin! Gözlerimin içine bak, sarabı
ve kadehi bana sorma!
• Ask ordu çekti, geldi, can alemini ele geçirdi. Artık sen, ben zavallının halini benden sorma, asktan sor!
• Asıkların gönülleri, sevgilinin yüzünden kus yüregi gibi çırpınıp duruyor. Asıklıga ait nükteli, üstü örtülü sözleri,
çırpınıp duran gönüllerden baskasına sorma!
• Pencereden uçan kusun özelligi nedir Uçmak degil mi Eger sen kus gibi isen kanadını aç, uç! "Kapı nerededir "
diye sorma, kapı senin ne isine yarar
• Asıgın babası da, anası da onun askıdır. Bu yüzden sen, babadan o kadar çok bahsetme, anayı da o kadar sorma!
• Asıkların gönülleri kızgın tandıra benzer. Tandıra gelince artık baska bir sey sorma!
• Gönül kusu, tandırdaki atese asık ise pervane gibi kanadının yanması sana daha yakısır, daha hostur. Artık kanadı
sorma!
• Sevgili ile sen, her ikiniz bir bas olduysanız, iki ayrı beden de bir beden olduysa, artık geri adım atma, artık su bası
da sorma!
• însanoglunun kulagı da, gözü de hangi toprakla doludur Arayıp durdugun hazineyi, görülmesi gereken inciyi sen,
balçıga bulasmıs bas gözünden sorma! Sen onu gönül gözünden sor!-
"Bu beyitte geçen hazine ile, insanda bulunan ilahî emanete, "kenz-i mahfî" (=gizli hazine)´ye isaret edilmektedir."
572. Sen bugünkü kıyameti gör de, yarınki kıyameti hiç sorma!
Fa´ilatiln, Fa´ilatiin, Fa´ilatün
(c. 111, 1208)
• 0 güzel, o ay yüzlü sevgili olmayınca bizim halimiz nice olur Sorma, hele askından basımıza ne geldigini, neler
çekdigimizi hiç sorma!
• Bak da gör, yerler de, gökler de onun yüzünün nuru ile doldu, onun boyunu bosunu, salınısını, edasını hiç sorma!
• Ask gayreti ile inci daneleri gibi dökülen gözyaslarıma bak, fakat ask denizinin ne kadar saf oldugunu, dalgalarının
ne kadar hos oldugunu sorma!
• Gönlümüzün kanına ayagını basma, sevdadan da bana hiç bir sey sorma!
• Ayagını basma diye yalvardıgım, gönlümün kanını gör, fakat kimseye ondan bahsetme, bir sey söyleme, o suh,
kavgacı güzeli de hiç sorma!
• Yüzbinlerce gönül kusunun çok kanat çırptıkları için kanatlarının döküldügünü gör, fakat Kaf Dagı´ndan, zümrüd-ı
ankadan bir sey sorma!
• Onun askının belasında yüzlerce kıyamet var. Sen bugünkü kıyameti gör de, yarınki kıyameti hiç sorma!
573. Ey gönül, sen kendi hayalinden ürküp kaçıyorsun, sen kendi kendinden kaçıyorsun.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îliin
(c. III, 1206)
• Onun dudagına kim yaklassa, onu öpmek istese, önden arkadan yaralanır. Çünkü nerede balarısı varsa oraya
yaklasanı sokar.
• Onun yüzü bir gül bahçesidir. Orada yılan gizlenmistir. Siyah saçları geceye benzer. Hırsızlar, gece bekçileri orada
toplanırlar. Bu yüzden orada huzur yoktur.
• Sensiz cihanın ne hüneri, ne degeri vardır Sensiz o nasıl var olabilir Can la, cihan da senin kulun ve kölendir.
Aslında can da sensin, cihan da sensin.
• Yüzlerce günes, yüzlerce ay, senin nurundan alınmıs birer parıltıdır. Senin günesin manevî oldugu için, hiç bir zaman
batmaz.
"Hz. Mevlana bu beyti yediyüz sene önce söylemisti. 0 zamanki kozmografyada, dünyada tek bir günes oldugu
sanılıyordu. Bugün onbes milyar ısık yılı uzakta günesler kesfediyorlar. Bu görüs, Mevlana´nın kerametlerinden birisi
olamaz mı "
• Gök senin mana suyunda döner, durur. Akıl senin hekimliginin önüne bütün ecza sevablarını sunuyor.
*Zerre zerre bütün yiyecekler, senin hudutsuz, sınırsız olan sofranın önünde dizilmisler, her nefeste bütün canlı
varlıklara gıda olmak ümidi ile secdeye kapanarak ihsanını, lütfunu dilerler.
*0 sevgili elini açarak der ki: "Baharın çerçöpe nefesi ile verdiği hayatı, ben bütün cihana veririm."
*Toprak nur yedigi için, içinde gümüs ve altın vardır. Toprak aynı zamanda su içtigi için börülceler, mercimekler bitirir.
*Dünyada görülen çesitli renkler, büyülere benzer. Ask ise Hz. Musa´nın asasıdır. Agzını açar da bir nefeste onların
hepsini yutar.
*Ey gönül, kendi naksından, kendi hayalinden ne kadar çok korkuyor, ne adar çok kaçıyorsun Arkana dön de bir bak!
Senden baska kimse yok! Sen kendi kendinden kaçıyorsun.
"Mevlana Mesnevî´nin V. cildinin 669. 670 numaralı beyitlerinde aynen söyle söylemisti:
"Baskasından kaçan adam ondan kurtulunca rahata kavusur, karar kılar. Halbuki benim düsmanım da benim, benden
kaçan da ben! Su halde isim kıyamete kadar boyuna kaçmaktır. Ben kendimden kaçarken kendimi de beraber
götürüyorum."
• Artık yeter! Sen sakanın atından da daha asagı degilsin ya! Saka bir müsteri bulunca atın boynundaki çıngıragı
çıkarır.
574. Onun adını kim anarsa, mezarda kemikleri çürümez.
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1235)
• Canla aradıgım güzeli, burada bulunanlar arasında göremiyorum.
• Burada bulunanlar arasında yok, acaba nereye gitti Bu mecliste ondan bir nisane, bir iz göremiyorum.
• Her yere, her tarafa bakıyorum. Onun gül bahçesinden bir iz göremiyorum.
• Müslümanlar; güzelligi ile etrafa nam sarmıs olan o güzeli, mum gibi bu meclisin ortasında ısık saçarken görmüstüm.
0 nereye gitti
• Adını söyle, onun adını kim anarsa mezarda kemikleri çürümez.
• Elini öpene ne mutlu! Can verirken onun adını ananın agzı tatlılasır.
• Yüzünü gördügüme mi, yoksa huyunu ögrendigime mi sükredeyim Dünya onun bir esini benzerini görememistir.
• Yeryüzünün onu bulamamasına sasmamalı. Gökyüzü bile onun askı ile dönüp duruyor.
575. Ask bir tek candır, ama yüzlerce sekle girmistir.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1227)
• Yüzü de güzel, saçı da güzel, hele alnına dökülen o kıvrım kıvrım kakülleri daha da güzel! Her an, her saat onun
canına da, dinine de yüzlerce rahmet olsun.
*0 her lahza, her saat bir önceki nazından, edasından daha da tatlı, daha da güzel. Haydi sevgilim, yeni bir eda, yeni
bir isve göster.
*Büklüm büklüm saçlarını rüzgar karıstırınca, büklümlerinde yüzlerce Çin, yüzlerce Maçin ülkesi kaybolur.
*Ey benim gözüm; nefesini kes, sus! Gülüp duran, güzelliginin anlatılmasına imkan olmayan o ay yüzlüye dikkatle
bak! Ara vermeden onu seyret!
*Onun ab-ı hayatının üstünde, yüzlerce gökyüzü döner. Onun temkinli hizmetinde yüzlerce dag, el pençe divan durur.
*Ask bir tek candır, ama yüzlerce sekle girmistir. Onun bu haline. bu kurnazlıklarına, oyunlarına baktım da sasırdım,
deli divane oldum.
*Görülmemis güzellikler, isitilmemis edalar, ask sekline girmis de, gelmis anın karsısına çıkmıs. Böylece ask, canın
gerçek ve ölümsüz güzelligine kavusmasını, anlatılamaz manevî zevkler duymasını saglamıstır.
*Artık ben susayım, ey çalgıcı! Sen bu hali perdeye vur, çalgınla sen söyle! perdelerden çıkan nagmelerden, askın
ihtisamını, debdebesini duy, güzelligini isit!
576. Gündüzler senin güzel yüzünün aydınlıgıdır, geceler ise siyah saçlarının gölgesidir.
Mef´ülü, Mefa´îliin, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1128)
*Ey ay yüzlülerin Yüsuf´u! Ey mevkii, serefı. güzelligi hos dilber! Ey Hüsrev, ey Sirin, ey yüzü gözü, bedeni güzel,
hayali güzel varlık!
*Ey yüzü aya benzeyen sevgili! Sanki yüzün bir sudur, fakat o suyun içine îs düsmüstür. Hem atesin görülmemis bir
ates, hem dupduru, saf olan suyun çok hos, çok tatlı bir su!
• Ey Allah´ın lütfunun, ihsanının sekle, sürete bürünmüs hali! Gerçekten de suretin hos! Ey sekli ve sureti ruhanî güzel!
Senin güzellik ve ululuk nurun pek hos!
• Ey akılların sarhoslugu! Artık sevgi ile bir cos! Ey bulusma sabahının pek hos, pek doyulmaz oldugu dilber! Artık bizi
birbirimize kavusturmaya çalıs!
• Gündüzler senin güzel yüzünün aydınlıgıdır, geceler ise siyah saçlarının gölgesidir. Ey falı ve talihi güzel varlık! Bu
gece ay gibi dog!
• Eger sen bana lütuflarda bulunur, kavusturmakla sevindirirsen, yahut cefa ve imkansızlıklarla beni hırpalarsan,
üzersen; mademki sen benim canımla karısmıssın, benim için yalnız safan degil, cefan da imkansızlıgın da hostur!
• Gönül bir gün bana dedi ki: "Ay elbette bir yıl olur, döner gelir." Can gönlün kulagına; "Ey gönül!" dedi, "Senin ay´ın
da güzel, yılın da güzel!"
577. Su tertemiz lütfa bak! Bir avuç topraga mekansızlık aleminde yer vermede.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliln, Mefa´îlün
(c. 111, 1225)
• Bizim önümüzde riyazet yoktur. Bütün lütuf ve bagıs, bütün sevgi, gönül alıs, bütün zevk ve safa içinde yasama
vardır. Rahat ve huzur vardır.
• Yoksulluktan bunalan, can bahçesinde yetisen meyveler elde eder. Bu lütuf yoksullara padisahtan geliyor. Bundan
ötesi süsten, gösteristen ibarettir!
• Onun yolu bütün görüstür. Sarayının her tarafı baskösedir. Beden eriyip gidiyorsa ne gam, sen cana bak; her an ,
cana canlar katmadadır.
• Su tertemiz lütfa bak! Bir avuç topraga mekansızlık aleminde yer vermededir.
• Nice körler, kötürümler onun yüzünden yol görür, yol alır oldular. Nice gamlıların canları onun lütfu ile seker yiyen
dudular oldular.
• Su bes duygudan, dört unsurdan, altı yönden dısarıda nice hançersiz açılmıs
yaralar vardır ki; bu yaralar, sakîsi ancak kan sunan, susamıs askın eliyle açılmıslardır.
• Ben onun mumundan alev aldıgım için, tatlı tatlı yanıyorum. Yarın ötelerde,ruh aleminde bana bagıslayacagı devlet
yüzünden ben bugün çok sevinçliyim.
• Ben niçin toprak olmusurn, ayak altında çigneniyorum Neden asagı bir hale düsmüsüm Çünkü asıgım, mestim;
onun bedenimi yırtan, harap eden askı yüzünden bastanbasa can oldum.
• Onun yüzünden bu gönül nasıldır Ne haldedir Gönül onun yüzünden kanlara gark olmustur. Onun yüzünden
gökyüzünde gürültüler kopmustur. canın feryadları ile, hay huyları ile doludur.
578. Ben, ötelerden geldigim için, bu dünyaya ait olan altı yönden de,
bes duygudan da kurtuldum.
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. III, 1231)
*Hos bir haldesin, seker gibi tatlısın. Sen çok büyük bir varlıksın. îran hükümdarı Cemsid senin bir kölendir. Günes bile
senin ayak basacagın yerlere serilmis.
*Selvi boyunla sevine sevine gel, Allah´a yemin ederim ki; senden baska hiç kimsede bu naz, bu eda, bu güzellik
olamaz. Rengi ile, kokusu ile hiç bir meyve sana benzeyemez. Bu güzellik, ne gökte vardır, ne ayda, ne de aya benzer
güzellerde.
• Bu mecliste bizden, senden, bir de adı hos sakîden baskasına yer yoktur. Tencere gibi kederlerle, gamlarla kaynayıp
cos! Gel de safa sarabını, zevk sarabını kumlar gibi doymadan iç, iç! Ben ötelerden geldigim için;
• Bu dünyaya ait olan altı yönden de, bes duygudan da kurtuldum. Hepsini de kırdım, geçirdim. Ya Rabbî! Bu bes
duygu ile, bu altı yönle bu dünyada kim savasabilir; nefsanî duygularını ayak altına alıp da üstün insan olabilir
• Ey hos nefesli güzel, ey sarap içinde sarap, ates içinde ates olan sevgili! Hiç bir hazırlıgım yokken gaflet içinde
geldim, senin tuzagına düstüm.
579. Ask yüzünden degil midir ki, Hz. Musa´nın Tur dagı kendinden geçmistir.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. III, 1215)
• Sevgilim, su hos gökyüzü de, yıldızlar da senin ay yüzünü görerek sarhos olmuslar; senin yüzün de güzel, kasın,
gözün, saçların da güzel! Senin her seyin güzel ama, edan o kadar güzel ki, güzellige de sıgmaz, güzellikten de üstün daha
güzel!
• Gökler simdiye kadar ne senin gibi bir can Leylası, ne de benim gibi bagrı yanık bir Mecnun görmüstür. Zaten senin
gibi bir Leyla ve benim gibi bir Mecnun dünyaya hiç bir zaman gelmemistir ve gelmeyecektir!
• Yeryüzündeki bütün zerreler, senin nagmenle oynarlarsa hiç onlara sasılır mı 0 ask yüzünden degil midir ki Hz.
Müsa´nın Tur dagı da kendinden geçmis, oynayıp duruyor.
• Ey gönül! Altın sevdasına kapılmıssın, hünerler göstermedesin! Fakat altından da, hünerden de zenginlesmis de,
sonunda yere gömülmemis bir Karun gördün mü
• Zenginlik, para, pul, yüksek mevki; görünüste göze hos gelirler, güzel görünürler ama, onlarla gerçek güzellige,
zevke, huzura yol yoktur. Onlar güzel bir panzehir içine gizlenmis korkunç zehirdir. Dag yılanının zehiri gibi bir zehirdir.
580. Senin canın Hakk meclisine, ilahî askla mest olarak gelsin,
bedenini bırak halk arasında, halktan biri olarak dolassın dursun!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1258)
*Sen bizimsin, gönlün bizim gibi neselensin, gül bahçesindeki selvi gibi hür ol, salına salına uzun boyunu göster!
*Ey ince duygulu, zarif varlık! Sen ask kalfalarından isen, ask gibi gönülleri açmada usta ol!
• Eger bir gam gelip de bizim huzurumuzu bozmak isterse, adalet emîn ol, insanları perisan ve huzursuz ettigi için
onun bogazını sık, öldür, intikam al!
*Senin canın Hakk meclisine ilahî askla mest olarak gelsin! Bedenini bırak halk arasında, halktan biri olarak dolassın
dursun!
*Bazan onun gül bahçesi gibi kokular, renkler, neseler saç! Bazan bülbül gibi agla, hosça feryad et!
*Selvi uzun boyu ile gurura kapılıp, nazlı nazlı salındıkça ona karsı yerlere seril, toprak ol, gül bahçesi anber gibi hos
kokular saçmaya baslayınca, sen oları etrafa yaymak, insanlara yararlı olmak için rüzgar ol, es!
581. Ben kimim Ben kendime ancak gam yemeyi, ızdırap çekmeyi layık buldum.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa-ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1246)
• Dün padisahımın sarayına gittim. Canımı, sakînin elindeki sürahinin içinde gördüm.
• Ona; "Ey sakîlerin canlarına can olan aziz varlık!" dedim. "Allah askına kadehi doldur, ahdini, peymanını, verdigin
sözü unutma!"
• Bir hosça güldü de dedi ki: "Ey kerem sahibi, hizmette kusur etmem, sana saygı gösteririm."
• Güzel yüzü gibi parıl parıl parlayan saraptan bir kadehe doldurdu da, kadehi öptü ve bana sundu.
• Birbiri üstüne bir kaç kadeh sundu. Onları içince içime bir ates doldu. 0 ates beni benden aldı, kendi atesi madenine
götürdü.
• Baht, kısmet, alın yazısı herkesi bir meyhaneye çeker götürür. Ben kimim Ben kendime ancak gam yemeyi, ızdırap
çekmeyi layık buldum.
• Ben susayım, susayım da, meclisin emîri kendi gizli meclisinin yüzbinlerce destanını size söylesin.
582. Seher vaktinde askının ezanını canımın kulagı isitir. 0 ezan asıga der ki:
"Ates gibi yakıcı belalarla dolu olan su dünyadan sıçra, kurtul da gel benim sevgi atesime gir, yan!"
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. III, 1249)
*Senin güzelliginin üzerlik tohumu oldum. Artık benim vatanım atesin tam ortasıdır. Mademki ok senin okundur;
elbette kolun atesten yayı çeker.
*Asıgın canı yanınca sevgiliden bas çıkarır. Kim atesinde yanmıstır da atesin anı olmamıstır.
*Ancak gönlümü yak, gönlümden baskasını yakma! Çünkü bagrım senin atesinle daglanmıstır. Gönlüme bak da
atesten olan kılıcının açtıgı yarayı gör!
*Atesin çıkardıgı kıvılcımlar, yanmıs yakılmıs kisiye sıçrarsa, o kiside atesten nisaneler, izler bulur.
*Senin askının gamı ateslidir. Beni agaç gibi kurutur. Agaç kuruyunca da ateste yanmaktan baska bir ise yaramaz.
*0 kisi ne mutlu kisidir ki, onun yasemini de gülü de bahçede bitmez de, senin atesinde biter. Atesin safasını, atesin
dilinin tatlılıgını ancak Halil îbrahim hazretleri bilir.
*Onun Halil´i duman gibi atese biner. Çünkü Halil sanki cehennemin kapıcısı Malik´dir de atesin dizgini onun elindedir.
*Seher vaktinde senin askının ezanını canımın kulagı isitir. 0 ezan asıga derki: "Ates gibi yakıcı ızdırapla, belalarla dolu
olan su dünyadan sıçra, kurtul da gel benim ask atesime gir, yan!"
*"Ateslerle dolu agzım, atesin dilinden ne zamana kadar söz söyleyecek, ne amana kadar yanmıstan, yakılmıstan
bahsedecek " diye tandıra henzeyen gönlüm soruyor.
583. Kaybolan asıgı nerede aramalı
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1221)
• Eger bir asık kaybolursa onu sevgilinin yanında arayın! Eger asık bir seyden ürker, saklanırsa, onu sevgilinin
mahallesinde arayınız.
• Eger bu canımın bülbülü ansızın bu bedenden uçup giderse, onu dikenlerden sormayınız, onu o gül bahçesinde
arayınız.
• Eger onun askının hastası bu meclisten kaybolursa, onu fettan güzelin nergis gözlerinde arayınız.
• Sarhos gönül günün birinde o siseyi tasa vurur parçalarsa, o zaman meyhaneye gidin, onu meyhaneciden arayın,
sorun!
• Aklınızı basınıza alın, kaybolan asıgı simsekler çaktıran, yıldırımlar yagdıran, aman vermeyen günesin kucagında
arayınız!
• Eger bir hırsız duvara bir delik deler de asıgın varını yogunu çalarsa; siz o hırsızı, o kurnaz sevgilinin misk gibi kokan
simsiyah saçları arasında arayınız!
• Ben, o sevgilinin nerede oldugunu, gönül diyarında bir pîrden sordum. Pîr parmagı ile beni isaret ederek; "Onu sırlar
içinde arayınız!" dedi.
• Ben o pîre dedim ki: "Allah´a yemin ederim ki, isaret ettiginiz sırlar sizsiniz!" Pîr; "Evet" dedi, "încilerle dolu deniz
benim, onu engin denizlerde arayınız!"
• Müslümanlar! 0 ne güzel bir incidir ki, nurları ile denizleri dolduruyor. Siz onu o nurlarda arayınız!
584. Yasayan kisiler kimlerdir Hakk´ın askı ile ölen kisilerdir.
Mef´ulü,Mefa´ilün,Fe´ülün
(cIII,1242)
• Dünyada bütün nefsanî isteklerden kurtulma, hiç bir seye aldırmama, duygusuz, bayagı insanların sapık yolu mudur
Asla asla! Her iki dünya da bu yola düsenlerin, sehvanî duygulara sırt çevirenlerin kurbanı olsun, kölesi olsun.
"Biz dünyada zevk için yasıyoruz." diyen Epicure (341-370) milattan asırlarca önce bu fikri ortaya atarak "Zevkiye
mezhebi´ni kurmustur. Bir çoklarının sandıgı gibi Epicure veya Epikoros "Hayatın gayesi zevkdir." dedigi zaman, ye iç
eglen, canının istedigi herseyi yap demek istememistir. Bizim Ziya Pasa´mızın dedigi gibi:
"Rç bade, güzel sev var ise akl u suurun,
Dünya varmıs ya ki yokmus ne umurun!"
(Aklın varsa, içki iç, güzelleri dost edin, dünya varmıs, yokmus diye ilgilenme. Sen gönlünün istedigi gibi yasamaya
bak.) görüsünü benimsememistir. Çünkü bizim zevk adını verdigimiz sey, bedenimize ait nefsani isteklerden asıl yasayıs,
zevk ve safayı terk etmek, nefsini ayak altına alarak ruhen temiz kalmaktır. Nitekim Epicure; "Bu hayatın gayesi zevktir."
dedigi halde, kendisi bir bahçe içinde bir kulübede yasıyor. Tam bir dervis gibi bütün isteklerden kurtulmustu. Bu sekilde
nefsanî ve sehevanî isteklerden kendini kurtararak manevî zevki buluyordu. Namık Kemal merhum da bir beytinde:
"Kimi vicdana dokundu, kimi cism ü cana
Zevk namıyla ne yaptımsa pisman oldum"
demisti. Fuzulî merhum da
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad
Ne verseler ana sakir ne kılsalar ana sad"
(Bütün istekleri gönlünden uzaklastırmıs, ne verseler ona sükrediyor, ne kötülük yapsalar Hakk´tan bilerek ondan
memnun oluyor.) demisti. Alman mütefekkiri Fichte (1782-1814):
"Bu dünyada da öteki dünyada da zevk için yasayan kisiler, en kötü insanlardır." diye yazmıstır. Mevlana bu konuyu
bir beyitte ne güzel hülasa etmis.
*Ey dünyayı görüp de canı görmeyen kisi! Sunu bil ki dünya fanîdir ve bir nefesten ibarettir!
*Dünya dedigin bir yıgın tozdur. Havaya yükseliyor, bu tozun içinde süpürge de kirlenmis, süpüren de!
*Zavallı insan öldügün, hashas gibi kırılıp döküldügün gün, bu hayat mesgalesi, bu didinip durmalar neymis görürsün,
anlarsın.
" Mevlana´nın bu gazeli bendenize, Tanzimat Edebiyatı öncülerinden Pertev Pasa´nın Jean Jack Rousseau´dan tercüme
ettigi "Ruhun ölümsüzlügü" adındaki su manzumeyi hatırlattı:
"Hab-ı pür-ıztıraptır bu hayat
Dogmusuz ölmek üzere va hayfa
Var ise zerre zerre zevkiyat
Onu da kahr-ı dehr eder ifna
Gideriz böyle cehl ü gafletle
Ka´r-ı girdab-ı mevte hasretle
Türlii mihnetle, bin mesekkatle
Mahv ü kemnam eder bizi dünya
Bizse seyreyleyip bu bünyadı
Aranz tarhına nedir badi
Haliki, halkı sırr-ı icadı
Cümleyi bilmek isteriz hala
Sıyrıhp ruh zulmet-i tenden
Süzülüp eyledikte azm-i vatan
0 zaman hallolur bu süphe ve zan
Bilinir hasılı nedir mana" (Bu hayat ıztıraplarla dolu bir rüya gibidir. Ne yazık ki biz ölmek için dünyaya gelmisiz. Yani
anamızdan dogdugumuz andan itibaren ölüme dogru gideriz. Dünyada az da olsa zevkler vardır, fakat o zevkleri dünyanın
kahrı burnumuzdan getirir. Bizler hayat yollarında bilgisizlikle, gafletle, hasretle ölüm girdabının derinliklerinde kaybolur
gideriz. Akla gelmez çesitli mihnetlerle, bin türlü mesekkatle dünya bizi mahveder, geçer gideriz. Adımız bile anılmaz olur.
Halbuki bizler ölümü düsünmeden, kainatın nasıl yaratıldıgına dair sebepler ararız. Yaratıcıyı, yaratılmısları, yaratılmanın
sırlarını arar dururuz. Biz kendi halimize bakmadan her seyi bilmek isteriz. Fakat ruhumuz beden karanlıklarından sıyrılarak
geldigi yere ruh alemine kendi asıl vatanına gidince, o zaman süphelerden ve zanlardan kurtulur. Hayatın ne oldugu belli
olur.)
• Su hem gizli, hem apaçık olan meydanda bulunan ask, ne kadar kan dökücüdür, ne kadar zalimdir
• Onun eliyle öldürüldügün gün, yasamaya kavusacaksın. Yasayan kisiler kimlerdir; ask yüzünden ölen kisiler!
"Hallac-ı Mansur "Muhakkak ki ölümümde hayat vardır." demisti.
• Askın gizli kalmasına imkan yok! Asık olanın bütün sırlan meydandadır.
• Ask yoksa, zevk veren güzellik de yoktur! Bu ne güzelliktir; bu güzelligi alkıslayınız!
585. Bülbüle seslenis.
Mef´ulü, Mefa´îliln, Mefulii, Mefa´îlün
(c. III, 1232)
• Ey bülbül! Sabah sarabı içme zamanı geldi. Zühre yıldızı ile beraber sarkılar söyleyerek, gel sarhosların arasına gir!
• Nerede bir mahrem varsa hemen onu uyandır, sevgiye mahrem olmayanları, sevgiden anlamayanları sakın güzel,
tesirli sesinle uyandırma! Bırak o ham kisiler, o duygusuzlar mahsere kadar uyuyakalsınlar!
• Gönlün kulagına sevgiye dair, remizli sözleri yavas yavas söyle de küfür bile îmana gelsin, yüzlerce iman incisi
ortaya dökülsün.
• Gökyüzünde padisahın askından ansızın bir simsek çakar. 0 simsek yüzünden aya bir ates düser.
586. Meleklerin bile mahrem olamadıkları o cemal, o güzellik,
insanlara meyletmezse yeridir.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. III, 1251)
*Dudakları sekerin degerini düsürürse sasmamalı, yüzü taze gülü begenmezse haklıdır.
*Bütün alem akıl padisahının kuludur, kölesidir. Fakat akıl padisahı da o güzele hizmet etmek için karsısında el pençe
divan durursa yerindedir.
*Gece zencisine kılıç çeken günes padisahı, onun varlıgını korumakta siper olursa dogrudur.
*Meleklerin bile mahrem olamadıkları o güzellik, insanlara meyletmezse, insanları özlemezse yeridir.
*însan meleklerin yüksek is ve güçlerini yapmaz. Yapmıs olsa hepsinin uhdesinden gelmek gücündedir.
*Ben bu gibi sözleri sayıp dururken, gökten söyle bir ses duydum: "Bunlardan, bu sözlerden vazgeç ki yerine daha
baska bir sey gelsin!"
587. Gönül onun derdinden ne zevklere dalmıstır.
Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c. III, 1253)
• Günlük halimiz; yaptıgımız iyilikler, kötülükler, padisaha gizli degildir. Nefis bas kaldırırsa onu kulagından tutar da
sürüye sürüye çeker.
• Can da, gönül de, gönlün aslı da bize O´nun bir lütfudur. Eger 0 cana da, gönüle de can vermese, onlara baska kimin
yardımı gelebilir
• Gönül O´nun derdinden ne zevklere dalmıstır! Ne hosluklar elde etmistir! O´nun sayısız keremini, bagısını sayıp
dökmeye kalkma!
• Allah´ın askının gamı, hangi kervanın önünü vurmussa, o kervan iki dünyanın da dile gelmez, söze sıgmaz karını elde
etmistir.
• O´nun ebedî hayat, ölümsüz yasayıs gerdanlıgı ile sereflendigun günden beri, ölüm melegi Azrail gönlümden ümit
kesti.
• Süsen, O´nun lütfundan dil oldu da, O´nu örmeye basladı. Selvi, hürriyeti O´ndan elde etti. Çünkü boyunu bosunu
ona 0 bagısladı.
• Bülbül durmadan O´nu över durur. Çünkü bülbüle dili 0 ögretti. Gül O´nun yüzünden elbisesini yırtar. Çünkü gülün
yanagına o güzel rengi 0 verdi.
• Kim bu topraga ümit tohumu ektiyse, O´nun bahar keremi ona, bire karsı yüz bagıslamıstır.
• Günes, her aksam O´na secde eder. Bu secde yüzünden 0 padisahtan, ne ziyan gördü, ziyan görmek söyle dursun,
onun bedeni can bulmustur.
• Günes, her aksam O´na secde ederek batar gider. Yorgun, hasta, perisan bir halde batıp giden günese, seher
vaktinde öyle genç ve parlak bir yüz bagıslar, gökyüzü, ay ve yıldızlar haset ederler de hasetlerinden ölürler, kaybolup
giderler.
• Kim bugün bu dünyada nefsanî arzularını, sehvetini gönülden söker atarsa, her vazgeçtigi, özlem duydugu, nefsanî
isteklerinin, arzularının her biri, mezarında ona bir huri olur, es dost kesilir.
• Kim azgınlık yolunda at kosturursa, at ona çifteler atar, o çiftelerden perisan olur, gider.
• Sen su gazeli yarıda bırak da ezel alemini düsün, o güzelliklere hayran ol, sasır kal! Hiç bir seye ihtiyacı olmayan,
onları tamamlasın, hissettirsin.
588. Su dünyada gördügümüz güzeller, gönülde güzeli gizleyen perdedeki resimlerdir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatıin, Fa´ilat
(c. III, 1244)
• Ey Senayi; gelmiyorsan, git kendi isinle ugras! Dünyada herkesin bir isi vardır. Sen kendi isinle oyalan!
*Su kervanda bulunanların her biri kendi malını, kendi esyasını, parasını pulunu çalmak için yol keser. Sen kervandan
geri kal da kendi yükünün basında bulun! Yani onun bunun malını çalan zorbalar kendi ibadetlerinin, iyiliklerinin sevabını
itmekte, günaha girmektedirler. Kervandan geri kalan, günaha girmedigi için kazançlıdır.
*Bunlar geçici güzellik verirler de geçici ask alırlar. Sen su iki kuru ırmagı geç de kendi kendinin ırmagı ol!
*Bu dostlar, insanın elinden tutarlar da çeke çeke yokluga kadar götürürler. Onlardan elini çek de kendi kendinin elini
tut, kendinle yetin!
*Su dünyada gördügümüz güzeller, gönüldeki güzeli gizleyen perdedeki esimlerdir. Perdeyi kaldır, içeri gir de,
sevgilinle bas basa kal!
*Sen kendi güzelligin ile kal, güzelles, güzel seyler düsün! îki alemden de vazgeç, kendi aleminde ol!
• Yürü, benligi artıran sarapla mest olma, aklını basına al da, o tertemiz yüzü görmeye çalıs!
589. Dirilik seni görse ölmez, ebedî olarak diri kalır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1243)
• îçeri gir ey nesenin aslının aslı! Neselen, sevin ey ab-ı hayatın ab-ı hayatı! îçeriye ak, neselen, sevin!
• Dirilik seni görse ölmez, ebedî olarak diri kalır. Ölü bile seni görse, senin can oldugunu anlar, neselen, sevin!
• Böylece sen o ebedî sarabı her an bize sun da, elden çıkalım, kendimizden geçelim. Bundan ötesini artık sen bilirsin,
neselen, sevin!
• Hem arkadassın, hem nazik ve nazeninsin, hem bize ısıksın, hem sarapsın, hem cihansın, hem gizlisin, hem
meydandasın, neselen, sevin!
• Zaman zaman bize ötelerden, o cihandan hediyeler getiriyorsun. Getir, getir; pek hos seyler getiriyorsun, neselen,
sevin!
• Ask sarabıyla mest olmusların canları; varlarını yoklarını senin tarafına çekrnedeler; çek onları, pek hos çekiyorsun,
neselen, sevin!
• Ey cihanı neselendiren, sevindiren! Ey yeryüzünü bastan basa defıne haline getiren! Sonunda yeryüzü sana der ki:
"Ey gökyüzünün eri, neselen, sevin!"
590. Sen yol almayı bırakırsan, canın yol almaya baslar.
0 zaman onun canından sana rahmetler gelir.
Mef´ulü, Fa´ilatiin, Mefulü,
(c. III, 1266)
• Nisansız, izi belli olmayan bir ruh var. Biz onun izine düsmüsüz, eserlerine dalmısız. 0 mekanı olmayan bir ruhtur.
Fakat basımızdan ayagımıza kadar her birimiz onun mekanı olmustur.
• Onu bulmak istiyorsan, bir an için olsun onu arama! Bilmek istiyorsan bir an için olsun onu bilme!
• Onu gizli gizli ararsan, apaçık meydanda olusundan uzaksın. Apaçık görüldügünden senin haberin yoktur. Onu
apaçık olarak ararsan, bu sefer de onun gizliligini göremezsin, perde altında kalırsın.
• Kesin bir burhan, bir delil elde eder de apaçık aramaktan, gizli aramaktan kurtulursan, o zaman ayaklarını uzat,
emanını elde ederek uyu!
• Sen yol yürümeyi bırakırsan, canın yol almaya baslar. 0 zaman onun canından, onun ruhundan sana ne rahmetler
gelir, ne rahmetler!
• Ey canımı hapseden aziz yarlık, ne zamana kadar dizginlerini kısacaksın Atını onun dünyasına sür, beni ona
kavustur!
• Bedenin körlügünü bil de, hırsa kapılmadan ayagını iyi bas! Çünkü beden, hırsı yüzünden ona tercüman olamaz.
• Görgüsüz ve basit insanlar gibi ne zamana kadar bir iki lokma ekmek için cosup duracaksın Ne zamana kadar, onun
kılıcını yiyeceksin
581. Ben kimim Ben kendime ancak gam yemeyi, ızdırap çekmeyi layık buldum.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa-ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1246)
• Dün padisahımın sarayına gittim. Canımı, sakînin elindeki sürahinin içinde gördüm.
• Ona; "Ey sakîlerin canlarına can olan aziz varlık!" dedim. "Allah askına kadehi doldur, ahdini, peymanını, verdigin
sözü unutma!"
• Bir hosça güldü de dedi ki: "Ey kerem sahibi, hizmette kusur etmem, sana saygı gösteririm."
• Güzel yüzü gibi parıl parıl parlayan saraptan bir kadehe doldurdu da, kadehi öptü ve bana sundu.
• Birbiri üstüne bir kaç kadeh sundu. Onları içince içime bir ates doldu. 0 ates beni benden aldı, kendi atesi madenine
götürdü.
• Baht, kısmet, alın yazısı herkesi bir meyhaneye çeker götürür. Ben kimim Ben kendime ancak gam yemeyi, ızdırap
çekmeyi layık buldum.
• Ben susayım, susayım da, meclisin emîri kendi gizli meclisinin yüzbinlerce destanını size söylesin.
582. Seher vaktinde askının ezanını canımın kulagı isitir. 0 ezan asıga der ki:
"Ates gibi yakıcı belalarla dolu olan su dünyadan sıçra, kurtul da gel benim sevgi atesime gir, yan!"
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. III, 1249)
*Senin güzelliginin üzerlik tohumu oldum. Artık benim vatanım atesin tam ortasıdır. Mademki ok senin okundur;
elbette kolun atesten yayı çeker.
*Asıgın canı yanınca sevgiliden bas çıkarır. Kim atesinde yanmıstır da atesin anı olmamıstır.
*Ancak gönlümü yak, gönlümden baskasını yakma! Çünkü bagrım senin atesinle daglanmıstır. Gönlüme bak da
atesten olan kılıcının açtıgı yarayı gör!
*Atesin çıkardıgı kıvılcımlar, yanmıs yakılmıs kisiye sıçrarsa, o kiside atesten nisaneler, izler bulur.
*Senin askının gamı ateslidir. Beni agaç gibi kurutur. Agaç kuruyunca da ateste yanmaktan baska bir ise yaramaz.
*0 kisi ne mutlu kisidir ki, onun yasemini de gülü de bahçede bitmez de, senin atesinde biter. Atesin safasını, atesin
dilinin tatlılıgını ancak Halil îbrahim hazretleri bilir.
*Onun Halil´i duman gibi atese biner. Çünkü Halil sanki cehennemin kapıcısı Malik´dir de atesin dizgini onun elindedir.
*Seher vaktinde senin askının ezanını canımın kulagı isitir. 0 ezan asıga derki: "Ates gibi yakıcı ızdırapla, belalarla dolu
olan su dünyadan sıçra, kurtul da gel benim ask atesime gir, yan!"
*"Ateslerle dolu agzım, atesin dilinden ne zamana kadar söz söyleyecek, ne amana kadar yanmıstan, yakılmıstan
bahsedecek " diye tandıra henzeyen gönlüm soruyor.
583. Kaybolan asıgı nerede aramalı
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1221)
• Eger bir asık kaybolursa onu sevgilinin yanında arayın! Eger asık bir seyden ürker, saklanırsa, onu sevgilinin
mahallesinde arayınız.
• Eger bu canımın bülbülü ansızın bu bedenden uçup giderse, onu dikenlerden sormayınız, onu o gül bahçesinde
arayınız.
• Eger onun askının hastası bu meclisten kaybolursa, onu fettan güzelin nergis gözlerinde arayınız.
• Sarhos gönül günün birinde o siseyi tasa vurur parçalarsa, o zaman meyhaneye gidin, onu meyhaneciden arayın,
sorun!
• Aklınızı basınıza alın, kaybolan asıgı simsekler çaktıran, yıldırımlar yagdıran, aman vermeyen günesin kucagında
arayınız!
• Eger bir hırsız duvara bir delik deler de asıgın varını yogunu çalarsa; siz o hırsızı, o kurnaz sevgilinin misk gibi kokan
simsiyah saçları arasında arayınız!
• Ben, o sevgilinin nerede oldugunu, gönül diyarında bir pîrden sordum. Pîr parmagı ile beni isaret ederek; "Onu sırlar
içinde arayınız!" dedi.
• Ben o pîre dedim ki: "Allah´a yemin ederim ki, isaret ettiginiz sırlar sizsiniz!" Pîr; "Evet" dedi, "încilerle dolu deniz
benim, onu engin denizlerde arayınız!"
• Müslümanlar! 0 ne güzel bir incidir ki, nurları ile denizleri dolduruyor. Siz onu o nurlarda arayınız!
584. Yasayan kisiler kimlerdir Hakk´ın askı ile ölen kisilerdir.
Mef´ulü,Mefa´ilün,Fe´ülün
(cIII,1242)
• Dünyada bütün nefsanî isteklerden kurtulma, hiç bir seye aldırmama, duygusuz, bayagı insanların sapık yolu mudur
Asla asla! Her iki dünya da bu yola düsenlerin, sehvanî duygulara sırt çevirenlerin kurbanı olsun, kölesi olsun.
"Biz dünyada zevk için yasıyoruz." diyen Epicure (341-370) milattan asırlarca önce bu fikri ortaya atarak "Zevkiye
mezhebi´ni kurmustur. Bir çoklarının sandıgı gibi Epicure veya Epikoros "Hayatın gayesi zevkdir." dedigi zaman, ye iç
eglen, canının istedigi herseyi yap demek istememistir. Bizim Ziya Pasa´mızın dedigi gibi:
"Rç bade, güzel sev var ise akl u suurun,
Dünya varmıs ya ki yokmus ne umurun!"
(Aklın varsa, içki iç, güzelleri dost edin, dünya varmıs, yokmus diye ilgilenme. Sen gönlünün istedigi gibi yasamaya
bak.) görüsünü benimsememistir. Çünkü bizim zevk adını verdigimiz sey, bedenimize ait nefsani isteklerden asıl yasayıs,
zevk ve safayı terk etmek, nefsini ayak altına alarak ruhen temiz kalmaktır. Nitekim Epicure; "Bu hayatın gayesi zevktir."
dedigi halde, kendisi bir bahçe içinde bir kulübede yasıyor. Tam bir dervis gibi bütün isteklerden kurtulmustu. Bu sekilde
nefsanî ve sehevanî isteklerden kendini kurtararak manevî zevki buluyordu. Namık Kemal merhum da bir beytinde:
"Kimi vicdana dokundu, kimi cism ü cana
Zevk namıyla ne yaptımsa pisman oldum"
demisti. Fuzulî merhum da
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad
Ne verseler ana sakir ne kılsalar ana sad"
(Bütün istekleri gönlünden uzaklastırmıs, ne verseler ona sükrediyor, ne kötülük yapsalar Hakk´tan bilerek ondan
memnun oluyor.) demisti. Alman mütefekkiri Fichte (1782-1814):
"Bu dünyada da öteki dünyada da zevk için yasayan kisiler, en kötü insanlardır." diye yazmıstır. Mevlana bu konuyu
bir beyitte ne güzel hülasa etmis.
*Ey dünyayı görüp de canı görmeyen kisi! Sunu bil ki dünya fanîdir ve bir nefesten ibarettir!
*Dünya dedigin bir yıgın tozdur. Havaya yükseliyor, bu tozun içinde süpürge de kirlenmis, süpüren de!
*Zavallı insan öldügün, hashas gibi kırılıp döküldügün gün, bu hayat mesgalesi, bu didinip durmalar neymis görürsün,
anlarsın.
" Mevlana´nın bu gazeli bendenize, Tanzimat Edebiyatı öncülerinden Pertev Pasa´nın Jean Jack Rousseau´dan tercüme
ettigi "Ruhun ölümsüzlügü" adındaki su manzumeyi hatırlattı:
"Hab-ı pür-ıztıraptır bu hayat
Dogmusuz ölmek üzere va hayfa
Var ise zerre zerre zevkiyat
Onu da kahr-ı dehr eder ifna
Gideriz böyle cehl ü gafletle
Ka´r-ı girdab-ı mevte hasretle
Türlii mihnetle, bin mesekkatle
Mahv ü kemnam eder bizi dünya
Bizse seyreyleyip bu bünyadı
Aranz tarhına nedir badi
Haliki, halkı sırr-ı icadı
Cümleyi bilmek isteriz hala
Sıyrıhp ruh zulmet-i tenden
Süzülüp eyledikte azm-i vatan
0 zaman hallolur bu süphe ve zan
Bilinir hasılı nedir mana" (Bu hayat ıztıraplarla dolu bir rüya gibidir. Ne yazık ki biz ölmek için dünyaya gelmisiz. Yani
anamızdan dogdugumuz andan itibaren ölüme dogru gideriz. Dünyada az da olsa zevkler vardır, fakat o zevkleri dünyanın
kahrı burnumuzdan getirir. Bizler hayat yollarında bilgisizlikle, gafletle, hasretle ölüm girdabının derinliklerinde kaybolur
gideriz. Akla gelmez çesitli mihnetlerle, bin türlü mesekkatle dünya bizi mahveder, geçer gideriz. Adımız bile anılmaz olur.
Halbuki bizler ölümü düsünmeden, kainatın nasıl yaratıldıgına dair sebepler ararız. Yaratıcıyı, yaratılmısları, yaratılmanın
sırlarını arar dururuz. Biz kendi halimize bakmadan her seyi bilmek isteriz. Fakat ruhumuz beden karanlıklarından sıyrılarak
geldigi yere ruh alemine kendi asıl vatanına gidince, o zaman süphelerden ve zanlardan kurtulur. Hayatın ne oldugu belli
olur.)
• Su hem gizli, hem apaçık olan meydanda bulunan ask, ne kadar kan dökücüdür, ne kadar zalimdir
• Onun eliyle öldürüldügün gün, yasamaya kavusacaksın. Yasayan kisiler kimlerdir; ask yüzünden ölen kisiler!
"Hallac-ı Mansur "Muhakkak ki ölümümde hayat vardır." demisti.
• Askın gizli kalmasına imkan yok! Asık olanın bütün sırlan meydandadır.
• Ask yoksa, zevk veren güzellik de yoktur! Bu ne güzelliktir; bu güzelligi alkıslayınız!
585. Bülbüle seslenis.
Mef´ulü, Mefa´îliln, Mefulii, Mefa´îlün
(c. III, 1232)
• Ey bülbül! Sabah sarabı içme zamanı geldi. Zühre yıldızı ile beraber sarkılar söyleyerek, gel sarhosların arasına gir!
• Nerede bir mahrem varsa hemen onu uyandır, sevgiye mahrem olmayanları, sevgiden anlamayanları sakın güzel,
tesirli sesinle uyandırma! Bırak o ham kisiler, o duygusuzlar mahsere kadar uyuyakalsınlar!
• Gönlün kulagına sevgiye dair, remizli sözleri yavas yavas söyle de küfür bile îmana gelsin, yüzlerce iman incisi
ortaya dökülsün.
• Gökyüzünde padisahın askından ansızın bir simsek çakar. 0 simsek yüzünden aya bir ates düser.
586. Meleklerin bile mahrem olamadıkları o cemal, o güzellik,
insanlara meyletmezse yeridir.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. III, 1251)
*Dudakları sekerin degerini düsürürse sasmamalı, yüzü taze gülü begenmezse haklıdır.
*Bütün alem akıl padisahının kuludur, kölesidir. Fakat akıl padisahı da o güzele hizmet etmek için karsısında el pençe
divan durursa yerindedir.
*Gece zencisine kılıç çeken günes padisahı, onun varlıgını korumakta siper olursa dogrudur.
*Meleklerin bile mahrem olamadıkları o güzellik, insanlara meyletmezse, insanları özlemezse yeridir.
*însan meleklerin yüksek is ve güçlerini yapmaz. Yapmıs olsa hepsinin uhdesinden gelmek gücündedir.
*Ben bu gibi sözleri sayıp dururken, gökten söyle bir ses duydum: "Bunlardan, bu sözlerden vazgeç ki yerine daha
baska bir sey gelsin!"
587. Gönül onun derdinden ne zevklere dalmıstır.
Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c. III, 1253)
• Günlük halimiz; yaptıgımız iyilikler, kötülükler, padisaha gizli degildir. Nefis bas kaldırırsa onu kulagından tutar da
sürüye sürüye çeker.
• Can da, gönül de, gönlün aslı da bize O´nun bir lütfudur. Eger 0 cana da, gönüle de can vermese, onlara baska kimin
yardımı gelebilir
• Gönül O´nun derdinden ne zevklere dalmıstır! Ne hosluklar elde etmistir! O´nun sayısız keremini, bagısını sayıp
dökmeye kalkma!
• Allah´ın askının gamı, hangi kervanın önünü vurmussa, o kervan iki dünyanın da dile gelmez, söze sıgmaz karını elde
etmistir.
• O´nun ebedî hayat, ölümsüz yasayıs gerdanlıgı ile sereflendigun günden beri, ölüm melegi Azrail gönlümden ümit
kesti.
• Süsen, O´nun lütfundan dil oldu da, O´nu örmeye basladı. Selvi, hürriyeti O´ndan elde etti. Çünkü boyunu bosunu
ona 0 bagısladı.
• Bülbül durmadan O´nu över durur. Çünkü bülbüle dili 0 ögretti. Gül O´nun yüzünden elbisesini yırtar. Çünkü gülün
yanagına o güzel rengi 0 verdi.
• Kim bu topraga ümit tohumu ektiyse, O´nun bahar keremi ona, bire karsı yüz bagıslamıstır.
• Günes, her aksam O´na secde eder. Bu secde yüzünden 0 padisahtan, ne ziyan gördü, ziyan görmek söyle dursun,
onun bedeni can bulmustur.
• Günes, her aksam O´na secde ederek batar gider. Yorgun, hasta, perisan bir halde batıp giden günese, seher
vaktinde öyle genç ve parlak bir yüz bagıslar, gökyüzü, ay ve yıldızlar haset ederler de hasetlerinden ölürler, kaybolup
giderler.
• Kim bugün bu dünyada nefsanî arzularını, sehvetini gönülden söker atarsa, her vazgeçtigi, özlem duydugu, nefsanî
isteklerinin, arzularının her biri, mezarında ona bir huri olur, es dost kesilir.
• Kim azgınlık yolunda at kosturursa, at ona çifteler atar, o çiftelerden perisan olur, gider.
• Sen su gazeli yarıda bırak da ezel alemini düsün, o güzelliklere hayran ol, sasır kal! Hiç bir seye ihtiyacı olmayan,
onları tamamlasın, hissettirsin.
588. Su dünyada gördügümüz güzeller, gönülde güzeli gizleyen perdedeki resimlerdir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatıin, Fa´ilat
(c. III, 1244)
• Ey Senayi; gelmiyorsan, git kendi isinle ugras! Dünyada herkesin bir isi vardır. Sen kendi isinle oyalan!
*Su kervanda bulunanların her biri kendi malını, kendi esyasını, parasını pulunu çalmak için yol keser. Sen kervandan
geri kal da kendi yükünün basında bulun! Yani onun bunun malını çalan zorbalar kendi ibadetlerinin, iyiliklerinin sevabını
itmekte, günaha girmektedirler. Kervandan geri kalan, günaha girmedigi için kazançlıdır.
*Bunlar geçici güzellik verirler de geçici ask alırlar. Sen su iki kuru ırmagı geç de kendi kendinin ırmagı ol!
*Bu dostlar, insanın elinden tutarlar da çeke çeke yokluga kadar götürürler. Onlardan elini çek de kendi kendinin elini
tut, kendinle yetin!
*Su dünyada gördügümüz güzeller, gönüldeki güzeli gizleyen perdedeki esimlerdir. Perdeyi kaldır, içeri gir de,
sevgilinle bas basa kal!
*Sen kendi güzelligin ile kal, güzelles, güzel seyler düsün! îki alemden de vazgeç, kendi aleminde ol!
• Yürü, benligi artıran sarapla mest olma, aklını basına al da, o tertemiz yüzü görmeye çalıs!
589. Dirilik seni görse ölmez, ebedî olarak diri kalır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1243)
• îçeri gir ey nesenin aslının aslı! Neselen, sevin ey ab-ı hayatın ab-ı hayatı! îçeriye ak, neselen, sevin!
• Dirilik seni görse ölmez, ebedî olarak diri kalır. Ölü bile seni görse, senin can oldugunu anlar, neselen, sevin!
• Böylece sen o ebedî sarabı her an bize sun da, elden çıkalım, kendimizden geçelim. Bundan ötesini artık sen bilirsin,
neselen, sevin!
• Hem arkadassın, hem nazik ve nazeninsin, hem bize ısıksın, hem sarapsın, hem cihansın, hem gizlisin, hem
meydandasın, neselen, sevin!
• Zaman zaman bize ötelerden, o cihandan hediyeler getiriyorsun. Getir, getir; pek hos seyler getiriyorsun, neselen,
sevin!
• Ask sarabıyla mest olmusların canları; varlarını yoklarını senin tarafına çekrnedeler; çek onları, pek hos çekiyorsun,
neselen, sevin!
• Ey cihanı neselendiren, sevindiren! Ey yeryüzünü bastan basa defıne haline getiren! Sonunda yeryüzü sana der ki:
"Ey gökyüzünün eri, neselen, sevin!"
590. Sen yol almayı bırakırsan, canın yol almaya baslar.
0 zaman onun canından sana rahmetler gelir.
Mef´ulü, Fa´ilatiin, Mefulü,
(c. III, 1266)
• Nisansız, izi belli olmayan bir ruh var. Biz onun izine düsmüsüz, eserlerine dalmısız. 0 mekanı olmayan bir ruhtur.
Fakat basımızdan ayagımıza kadar her birimiz onun mekanı olmustur.
• Onu bulmak istiyorsan, bir an için olsun onu arama! Bilmek istiyorsan bir an için olsun onu bilme!
• Onu gizli gizli ararsan, apaçık meydanda olusundan uzaksın. Apaçık görüldügünden senin haberin yoktur. Onu
apaçık olarak ararsan, bu sefer de onun gizliligini göremezsin, perde altında kalırsın.
• Kesin bir burhan, bir delil elde eder de apaçık aramaktan, gizli aramaktan kurtulursan, o zaman ayaklarını uzat,
emanını elde ederek uyu!
• Sen yol yürümeyi bırakırsan, canın yol almaya baslar. 0 zaman onun canından, onun ruhundan sana ne rahmetler
gelir, ne rahmetler!
• Ey canımı hapseden aziz yarlık, ne zamana kadar dizginlerini kısacaksın Atını onun dünyasına sür, beni ona
kavustur!
• Bedenin körlügünü bil de, hırsa kapılmadan ayagını iyi bas! Çünkü beden, hırsı yüzünden ona tercüman olamaz.
• Görgüsüz ve basit insanlar gibi ne zamana kadar bir iki lokma ekmek için cosup duracaksın Ne zamana kadar, onun
kılıcını yiyeceksin
591. Ben ölümden ebedî zevk ve safaya ulasacagımı haber aldım.
Allah ölümü ebedî ömür peygamberi yapmıs, onunla ölümsüzlügü müjdeliyor.
Mefa´îliin, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fa´îlün
(c. III, 1284)
• Basını kaldır da bak! Haydi zevk ve safa meclisine varalım. Bedensiz can gibi bir an olsun zevk ve safanın kucagına
kavusalım. Onunla kucaklasalım.
• Ben ölümden ebedî zevke, ebedî ömre ulasacagımı haber aldım. Cenab-ı Hakk´ın lütfuna bakınız ki, ölümü ebedî
ömür peygamberi yapmıs, onunla ölümsüzlügü müjdeliyor.
• Varlıgımızın göbegini ebedî zevk ve safa ile kestiler. Biz zevk ve safa anasından bayram günü dogduk.
• însanların pesinde kostukları zevk ve safa nedir, diye bana sor, söyleyeyim:
"Zevk ve safa su dünyadaki zevk ve safayı terk etmektir. Aslında su dünyada çekici, hos bir sekle bürünerek karsımıza
çıkan zevk ve safa, gelecek zevkin, gelecek safanın kapısının ancak dıs halkasıdır."
• Ötelerde su gördügümüz hayat perdesinin ardında temiz rühlar zevk ve safadadır. Nefsanî isteklere kapılarak su
dünyada arzu ettigimiz zevk ve safa, onların zevk ve safalarının gölgeleridir.
• Aklını basına al da, altına benzeyen varlıgını gerçek, ebedî zevk ve safaya ver, gama, kedere verme! Manevî zevk ve
safaya layık olmayan altının toprak basına olsun!
• Dur! Su gök neden dönüp duruyor, sana söyleyeyim: Onu zevk, safa yıldızının parıltısı döndürüyor.
• Dur! Deniz neden dalgalanıyor, köpürüyor, cosuyor sana söyleyeyim: Onu zevk ve safa incisinin nuru oynatıyor da
ondan!
• Su yeryüzü, toprak neden hüriler, gılmanlar doguruyor, sana söyleyeyim:
Ona zevk ve safa anberinden kopup gelen rüzgar cennet kokuları verdi de ondan!
• Dur, dur! neden eser eser, gelir geçer sana söyleyeyim: Zevk ve safa defterine yaprak yaprak, fakat çabucak
gelmeni ister de ondan!
• Dur! Gece neden siyah perdeler geriyor, sana söyleyeyim: Ötelerde dügün var, demek var! Zevk ve safa çarsafına
sarıl da dügüne gel, demek ister de ondan!
* Sana besin de, dördün de, yedinin de sırrını söylerdim ama, zevk ve safa tavlasında bir iki oyunla yenildim de bu
yüzden söyleyemiyorum, susuyorum.
"Bu gazelde Hz. Mevlana, milattan asırlarca önce gelen Epikoros(341-370)´un felsefî görüslerini hos bir ifade ile hülasa
etmistir. Bilindigi gibi Epikoros, "Rnsanlar dünyada zevk ve safa için yasarlar" görüsünü benimseyen "Zevkiyyeci doktirini"ni
ortaya atmıstı. Epikoros bütün dünyevî zevklerden kendisini mahrum ederek manevî zevki duymus, gelip geçici fanî
zevklere sırtını çevirmis bir bahçe içinde, bir kulübede yasayarak nefsine hakim olma serefine ermistir."
592. Hz. Süleyman gönül gözüyle, can gözüyle gördü de,
bu yüzden bütün kusların dillerini bildi.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. III, 1281)
* Düsünce hüdhüdlerinden mademki onun nisanı, izi, belirtisi göründü; artık Süleyman´ın mülkü benimdir!
"Neml Suresi, 27/20. ayete isaret var.
* Hz. Süleyman´ın yüksek tahtının yerini peri ile dev bilmezler. Çünkü onun ahtı gözdür, bakıstır. Dünyası ise basiret,
gönül gözü ile görüstür.
* Çünkü o, gönül gözüyle, can gözüyle görür de bu yüzden bütün kusların dillerini bilir. Fakat hiç bir kus onun diline
yol bulamaz. Hiç bir kus kendi anlayısı ile onun dilini bilemez.
* Onu ancak rindlerin arasında görebilirsin. Çünkü ask araya girer, onu alır, rindlerin arasına sokar.
* Ötelerden uçup gelen gönül onun okudur. Yoksa onun çok güçlü olan ayını hangi yigit çekebilir
• Askının sakîsi kime sarap sunduysa, kim o sakînin elinden sarap içtiyse, sen yine ona o sarabı sun, kadehi doldur,
ver!
593. Kimi eksi suratlı görürsen, bil ki o ask atesinden kaçmıstır.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. 111, 1274)
• Ey hoca! Neden yüzünü eksitmissin Sen bu seker ülkesinden, bu tatlılıklar diyarından git, burada herkes
güleryüzlüdür. Burada kimse eksi suratlı degildir.
• Ezel alemindeki gönül ülkesindeki tattan, seker bile utanır. Sen böyle kasın asık, çehren eksi nereden geldin Belli ki
sen ötelerden, o nese ´diyarından gelmemissin.
• Dudu kusları yani ermisler, gökyüzünde sekerler yemedeler. Sen niçin göklere uçmazsın, niçin bu kirli dünyada
sürünür durursun Niçin suratını asmıssın Yüceleri, geldigin yerleri hiç düsünmez misin Yoksa oraları inkar mı ediyorsun
• Seher vaktinde sarap içen, yani seher vaktini ibadetle geçiren, gündüz arslan avlar. Yani manen güçlü oldugu için
hayatın zorluklarını yener. Fakat ayran içen kimsenin, yani dinî ve insanî vazifesini yapmayan kisinin bu dünyada da suratı
asıktır, yarın ahirette de.
• îman sahibi de, iman da, din de zevklidir, tatlıdır. Helva tablasının eksi oldugunu sen nerede gördün
• Bu eksiligin hepsi cinsi cinsine gider. Eksi, eksi ile birlikte gider oldugundan ötürü, eksilik de senin önünde ve
yüzünde toplanmıstır.
• îlahî günesin ısıgı ile, sıcaklıgı ile olgunlasmayan meyve, seker kamısı bile olsa eksidir.
• Ask günesinin yakısına sabır gerektir. Sabret, su uygunsuz hallerine, eksi davranıslarına bak da bir iki gün sabret,
olgunlas, pis!
• Kimi eksi suratlı görüsen bil ki o, ask atesinden kaçmıstır. Hep gölge içinde kalan koruk, salkım, bastanbasa eksidir.
594. Vuslat sabahı gelinceye kadar, karanlık geceyi kucakla!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1241)
• Her kulaga gitmesin, ham adamlar duymasın diye, biz geceleri susarak inleriz, dilsiz, dudaksız feryad ederiz.
• Her ham kisinin burnuna kokusu gitmesin diye vefa tenceresinin kapagını örtüyoruz.
• Gece oldu, halkın coskunlugu durdu. Kalk simdi coskunluga baslamak sırası bizimdir.
• Bir müddet çalgı dinledik. Simdi de kendinden geçen canın çalgısını dinleyelim.
• Can arslanını avladı da, tavsan avından bezdi, usandı.
• Serden kaç, geceye dost olmaya bak! Çünkü gecenin örtüsünü gecenin basına örterler.
• Vuslat sabahı gelinceye kadar, karanlık geceyi kucakla!
* Uyku nedir bilmeyen sevgilinin yüzünü hayal ettikçe, uykuyu unuttuk.
* Gece nedir; maksat yüzünün örtüsü! 0 yüze rahmetler, aferinler.
595. Sana susamıs kisiye kim su verebilir
Fe´ülün, Fe´ulün, Fe´ülün, Fe´ul
(c. III, 1289)
• Senin askınla yanıp tutusan kisinin devası ne olabilir Sana susamıs kisiye kim su verebilir
• Seni seven hastalanır da çarsıda, pazarda dolasır. Sekerler çigneyerek senin dükkanını arar durur.
• Bag sensin, gül bahçesi sensin, parlak gündüz de sensin. Gönlünü demir gibi katılastırma, yüzünü görmekten bizi
mahrum etme!
• Dertlerle, feryadlarla, mihnetlerle, horluklarla ne vakte kadar bizi sarayının dısında bekleteceksin.
• Ey ay! Sen gölgeni onun bası üstünden çekersen hümanın gölgesinden ona ne fayda vardır, ne de rahat!
• Bir an cemalini ve celalini görmezse canı da elemlere ugrar, dünyadan usanır, oturdugu yeri de elemler kaplar.
• Dünya onun güzelligi yüzünden cennete döner, çayırlar, çimenler dilsiz dudaksız onu överler.
• înciler bagıslayan kimdir Onun denize benzeyen eli, avucu.. Cana canlar katan kimdir Yanagı, yüzü..
• Dünya senin gölgendir. Sen yürüyünce o da yürür. Var olusu da senin nurundandır, yok olusu da!
• Edep yolunu tutayım, iki dudagımı da kapayayım da sırlar açan dudakları söze gelsin. Artık o söylesin
596. Ask Allah´ın Burak´ıdır. Onu yukarılara dogru kostur!
Mefa´îlün, Fe´ilatiin, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. III, 1283)
• Asıga onun sırlar aleminden söyle bir ses geldi: "Ask Allah´ın Burak´ıdır. Onu yukarılara dogru kostur!"
• Allah kutlu etsin, yeryüzünde toprakta yasayanlara nasıl bir rüzgar esti ki, onun nazındaki atesten bile su gibi
lütuflar cosup fıskırmada
• Dünyada ay´dan balıga kadar ne varsa her sey Hakk´ın doganının pençesine düsmüsün askıyla birer güvercin oldu.
• Asıkların çehreleri kuyumcuların askından ve elindeki maharetin zevkinden altın rengine ve basılmıs sikkelere döndü.
• Nefsanî istekleri tozduran o havada gönül kusu acaba bizden ne gördü Neden böyle uçup duruyor
• Söyleme, kıskançlık her an elini ısırıyor da: "Sevgiliden utanacagına onun isvesinden, edasından, askından utan."
diyor.
597. O´nun derdini tanıyan deva istemez.
Mefa´îliin, Fe´ilatiin, Mefa´îlün, Fa´îliin
(c. III, 1287)
*O´nun begenmesi, övmesi de, kusur görmesi, hatta sövmesi de baskasının degil benim olsun. Çünkü O´nun her iki
hali de; olgunu da, hamı da benim için ab-ı hayattır.
*Sarabının mahmurlugu mu daha hos, mestlik verisi mi Ne olursa olsun canlarımız ebediyyen O´nun sarabının kadehi
olsun.
*Ben O´nun sitemiyle, zulmüyle öyle mestim ki sitemi ile lütfunu, adaletini ayırdedemiyorum.
• Cefası, kaçıp giden canımı, yemle, tuzakla tuttu da, beni vefa kusuna arkadas etti.
• Canım gitmemek için çok bahaneler buldu. Ama baht 0 bahtsızı adım adım yanına çekti.
• Onun derdini tanıyan deva istemez. Gönlünde O´nu hisseden, can kulagı ile O´nun adını duyan da kendinden geçer,
kendinden nisan kalmaz, iz kalmaz.
"Fuzülî merhum da:
"Ask derdiyle hosum el çek ilacımdan tabip,
Kılma derman kim, helakim zehir-i dermanındadır."
(Ey hekim´ Ben ask derdinden memnunum, hosum. Bana ilaç verme! Çünkü benim helakim , senin verecegin
dermandadır.) diye yazmıs.
598. Bu gördügün tamamıyla odur! Çünkü onda maddî varlık kalmamıstır.
Mefa´îlün, Fe-ilatiin, Mefa´îliin, Fa´îlün
(c. III, 1282)
• Su gördügün tamamıyla odur. Çünkü onda maddî varlık kalmamıstır. Daha ilk dostlugunda isi bitti.
• Benim ask yolunda pek harap olmus bir gönlüm var! Bir harabat ehli, bir meyhane dostu onu harap etti gitti.
• Aska dedi ki: Düskün ve perisan birisini görmek istiyorsan gel, benim gönlümü gör! 0 tıpkı senin istedigin gibi bir
düskündür. Gel bu düskünü, yerlere serilmis olan zavallıyı yerinden kaldır!
• Ona pek yaklasma, uzaktan bak, içindeki atesin alevleri seni de yakar.
• Seni ates sararsa, gözlerimin önüne gel de durumu gör! inciler saçan gözlerimden yaslar sel gibi akmaktadır.
• Hz. Musa´nın asasını tasa vurarak akıttıgı kaynak suyunun örnegini bu kulun akan gözyaslarında görürsün.
"Bakara Süresi 2/60. ayete isaret var."
• Seslen, "Onun hasta gözleri sifalar dagıtıyor. Nerede bir hasta varsa gelsin, saglık dagıtma vakti geldi!" diye bagır!
• Daga çık da nerede gönlü uykuya dalmıs biri varsa; "Onun uyanık bahtı ona görüs verecek. Geliniz, geliniz!" diye
seslen!
599. Beden ötelerden can sarabı içince, basına gelecek seyler de o taraftan olur.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´iiat
(c. III, 1290)
• Sevgilinin sövmesi zevkinden mest oldum. Allah´ım ask sarabı mı daha iyidir, yoksa kadehi mi
* Onun acı sözleri, hakaretleri, sövmeleri bile insana saraptan daha fazla zevk vermede ve neselendirmededir.
• Ben tuzaga yem için gitmiyorum, tuzagının muhabbetine, ızdırabına olan ıskımdan ötürü gidiyorum.
• Dogulu, batılı olmayan ay yüzü ile sevgili, geceleri de gündüzler gibi aydınlatıyor, nurlandınyor.
• Hz. Adem´in topragı neden akik ile dolu Tutsun da onu madenine kadar çeksin götürsün diye!
• Gözün de, gönlün de incisi, Allah´ın Peygamberidir. 0 incinin getirdigi haberleri kulagına küpe yap!
• Beden ötelerden can sarabı içince, burada basına gelecek seyler de aslında ötelerden olur.
• Nimetleri verenin güzelligi önünde dünya nimetleri gönüle soguk geliyor.
600. Gül yüzlülerin hevesine düsmüssün, ahmakça sözler söylersin.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1277)
• Hocam! Sen sevgilinin huyunu, vasfını yanlıs anlamıssın. îsin sonucu hakkında gevsek bir zanna, kötü bir süpheye
kapılmıssın.
• Gülyüzlülerin hevesine düsmüs, ahmakça sözler söylüyorsun. Ne olurdu, bir de nar çiçegine benzeyen kendi güzel
yüzünü görseydik.
• Korkudan topallıyasın da yolundan kalasın diye, yol kesenler aska ölüm adını taktılar.
• Bana kulak ver ki, sözümü senin kulagına küpe yapayım. îste ben kulagıma küpe ettigim sözlerden ötürü söze
doydum.
• Yanıma gel, ben hosum, güzelim, seni bagrıma basayım. Çünkü benim gelirim, varım yogum hep senden
gelmededir.
601.Ask ve akıl!
Mufte´iliin, Fa´ilatü, Müfte´ilün,
(c. III, 1276)
• Dün sevgili kendinden geçmis, mest bir yoldan geldi. Ey tevbe edenler! Dün sevgiliyi bu halde görünce, sizin
tevbelerinizi sel aldı götürdü.
• Dün ask, elinde bir demir tokmakla geldi. Aklın kafasını ezdi ise ne oldu Askın yüceliginden basımız göklere erdi.
• Dün yeni bir devlet belirdi de, dünya tuzagını yırttı. Sükürler olsun ki güzel ask kusu kafesinden kurtuldu.
• Yedi kat göge sıgmayan, meleklerden bile gizlenen aziz varlık, dün bu kirli toprakta, yeryüzünde kendini gösterdi.
• Elsiz, ayaksız olan ask, dün arslanların bile boyunlarını koparan aklı tuttu da boynunu bagladı.
• Gökyüzünün sisesi, günesin alevli ısıkları ile canlandı da, gölgesi olmayan birisinin gölgesini gördü. Dün dayanamadı
kırıldı.
• Asıklar gibi günesin pesinde kosup duran ay, uzun bir ayrılıktan sonra dün sevgiliyi görünce gizleniverdi.
602. Herkesin gönlüne gelen ask, nasıl bir atestir
Müfte´ilün, Fa´ilatil, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1273)
• Bizim Süleyman ile aramız pek hos, devler, periler varsın olmasın! Güzelligin haddi astı. Edan, cilven olmasa ne olur
• Ey ömrümün hasılı, ey benim varım, yogum! Senin sevgin gönlümün saglıgıdır. Altın gibi degerli olan canım bana
yeter. Altın mühürüm varsın olmasın, ne çıkar.
• Herkesin gönlüne gelen ask nasıl bir atestir Ona kul köle olmak ne kadar da güzeldir, ne kadar da hostur. Mülküm,
saltanatım yokmus, olmasın ne çıkar
• Sen istersen elini birdenbire isten çek, sözden vazgeç! Dudagını istersen kuru bırak, varsın ıslaklıgı hiç olmasın, ben
sana minnet etmek istemiyorum.
• Benim canım askın canının yüzünden bastan basa ask madeni kesildi. Ask yolunda yürüyenlere yol arkadası olan
erkek de, disi de olmasa ne çıkar
• Gölgen önümde, arkamda canıma yardımcıdır. Fidanın gölgesi yeter. Meyvesi yokmus, olmayıversin!
603. Dün gece ben yedinci kat gökten asıkların feryadlarını duydum.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1270)
• Bugünkü sarhoslugun dünküne benzemiyor. Bana inanmıyorsan sarap kasesini al, iç!
• Ben sarap içmedim. Sanki saraba battım, gark oldum. Aklımı sel aldı gitti. Akıl bana; "Elveda, Allaha ısmarladık!"
dedi. Ben bir daha kendime gelemedim, akıllanamadım.
• Akıl da, fikir de delirdi. Dünyalara sıgmaz oldu. Dünyadan da dısarı çıktı. Üzerinde yasadıgı dünyayı da bıraktı, gitti.
Tencere kaynadı, bastan çıktı, coskunluk haddi astı.
• Su divane sarhos gönül, delilik bagını koparıp fırladı. Ey gönül, sarhosların dolasıp durma; yürü, sus hiçbir sey de
söyleme! Çünkü bu hal anlatılamaz.
• Dama çıkan gece bekçisi, seher vakti merdivenden bana söyle seslendi:
"Dün gece, ben yedinci kat gökten asıkların feryadlarını, coskunluklarını duydum."
• Gözünü aç da her tarafta, altı yönde de parıl parıl parlayan nuru gör! Ey gözü, kulagı keskin kisi! Gökyüzüne kulak
ver! Ötelerden gelen coskunluk seslerini duy!
• Canın selamlarını duy da, artık sözden kurtul! "0l !" kelamının manasına bak da sekillere kapılıp kalmaktan kendini
kurtar!
604. Kim asıkların gözlerinde gözbebegi olursa, o bakıs, onu insanın özüne çeker.
Fe´ilatiin, Fe´ilatiin, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. III, 1252)
• Eyer örtüsünü ayın köle gibi tasıdıgı o güzel sevgiliyi, belki bizim himmetimiz bahçeye dogru çeker getirir.
• Canda o güç kuvvet yoktur. Onda o cüret olamaz. Ama belki de bu isi sevgilinin yardımı sayesinde yapabilir.
• Ermis kisiler, varlarını yoklarını "yokluk" diyarına çekerler de "varlık" da lütfeder, onları kendine dogru çeker.
• Nice canlar Yakub (a.s.) gibi daima zehirler tadarlar da sonunda can Yusufu onları tutar, seker diyarına; tatlılıklar,
hosluklar yurduna çeker götürür.
• Kim asıkların gözlerinde gözbebegi olursa, o bakıs onu alır, insanın özüne dogru çeker götürür.
605. Sen kendi güzelligine asıksın, fakat kendinden de gizlisin.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1271)
• Yine hekim hastasının kapısından içeri girdi. Elini kendisinden ayrılmıs asıgının basına koydu.
• Yine o sevgili bir defa daha o garibin yanına geldi de, onun cigeri bol bol deva serbeti içti.
• 0 serbeti dostun elinden kapıp içince varlıgından geçti. Bakan da, bakılan da, vahdet sakisi de hepsi bir oldu.
• Onun tatlı serbetinde acılık yoktur. Olsa bile ben razıyım. Bal yiyenin arının ignesine katlanması gerek.
• Bu ayrılık gecesi neden uzundur Sana söyleyeyim: 0 günes örtünmekle kendi örtülü yüzüne sıkıntı oldu da ondan.
• Her güzelin kendi yüzünden, gözünden, kendi güzelliginden gafleti, haberi olmayısı bir rahmettir. Yoksa ortada
görünüp duran yüzünü himmeti örtü altında gizlerdi.
• Sen kendi güzelligine asıksın, fakat kendinden de gizlisin. Su çıplak bedenine bulusma elbisesi giyiver.
• Ey sakî, bu siiri tamamlamamı istiyorsan, mahmur dudagıma bir söyletici sarap sun!
606. Biz sekeri, sekerin özünü, seker kamıslıgından degil,
kendi seker alemimizden yiyip dururuz.
Müfte´iliin, Fa´ilatii, Müfte´ilün, Fa´ilat.
(c. III, 1272)
• Yine padisahımızın kapısına geldik. Yine can kolunu, can kanadını bir hosça açtık.
• Yine mutluluk geldi, etegimizi çekti. Biz yine çadırımızı gökyüzüne kurduk.
• Devin de, perinin de yüzü gözü sayemizde yüceldi, sereflendi. Can hüdhüdü döndü, Süleyman´a kavustu.
• Sarhoslarımızın sakîsi bizim seker yurdumuz oldu. Can Yusufu dagınık saçlannı açtı, salıverdi.
• Dün sevgili bana dedi ki: "Dünya ile aran nasıl " "Gülen bahtını gören kisi dünyada nasıl olursa, biz de öyleyiz."
dedim.
• Mısır´ın bile göremedigi o sekeri, sükürler olsun ki ben disimin dibinde buldum.
• Biz altınsız, ihtisamsız ölü bir kisiyiz. Ordusuz, ihtisamsız büyük bir varlıgız. Sekeri, sekerin özünü, seker
kamıslıgından degil, kendi seker alemimizden yiyip duruyoruz.
• Sen esi bulunmaz nadir bir altınsın. Kimse cesaret edip de sana müsteri alamaz. Sen ancak o kuyumcunun isine
yararsın. 0 kuyumcunun güzel eserisin. Senin bu dünya pazarında ne isin var Yürü; aslına, madenine git!
607. 0 benim suyumdur, o benim ekmegimdir.
Müfte´ilün, Fa´, Müfte´ilün, Fa´
(c. 111, 1280)
• 0 benim canımdır, onu yanımdan almayın. 0 benimdir, onu benden almayın.
• 0 benim suyumdur, o benim ekmegimdir, Onun ümit bagı essizdir.
• Onun gül bahçeleri, onun cennetleri, onun akar suları, onun elmalarının kırmızılıgı, onun sögüt agaçlarının yesilligi
nerede vardır
• 0 ayrı degildir, bitisiktir. 0 mutedildir. 0 gönlün ısıgıdır, onu bagrınıza basınız.
• Kavgasından, sevdasından ötürü o burada. Ona bas çekenin, ondan yüz çevirenin basını kesiniz.
• Kırmızı saraptan zevk almayanın önüne köpegin yemek çanagını koyunuz.
• Avamdan, bilgisiz kisilerden birisi onu bilgili ve aydın kisi yapsın. Ham adam gelirse onu piskinlestirirsin.
• Rste o hidayet sahı, o sah tarafından, sevinç tarafının müjdesini verdi.
• Ab-ı hayattan zekat verdi. Ansınlar diye seker kamısından bir dal uzattı.
608. 0, zamanın Nuh(a.s.)´dır. Ebedî ask da onun gemisidir.
Fe´ilatü, Fa´ilatiin, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. III, 1250)
• Tatlı gülüsü ile canı bile alsa deger. Büyülü bakısları ile imanı bile alıp götürse bir sey söylemez.
• Dev ve peri orduları onun fermanına boyun egerler. Bu üstünlükle, bu güçle Hz. Süleyman´ın saltanatını bile ele
geçirse yerindedir.
• Onda Kenan Rli´nin Yusufuna yarasan öyle bir seref, öyle bir üstünlük var ki, yüzbinlerce mahzun gönülleri onunla
canlıdır, neselidir.
*Hz.Rsa vasıflı dudagı, nefesi ile ölüyü diriltir. Eger can kanatlarını açıp ;uçarsa zuhal yıldızına ulasır.
O ,zamanın Nuh(a.s.)´dır. Ebedî ask onun gemisidir. Tufan bütün cihanı kaplasa bile o asıkları kurtarır.
609. Bu ask yolunda Rsmail gibi kurban ol!
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´uliin
(c. III, 1237)
* Ey dogru yolda yürüyen dost, benden bir ögüt duy; "Dervisin isi gönül kanı ile basa çıkar, gönül kanı ile elde edilir."
*Bunu iyi bil ve inan ki, Allah gönlü yaralı dervisin duasını duyar, ve kabul eder,
*Ne oldugu bir türlü bilinemeyen o padisahı gönlünde bulunca, zenginlestin, azdan çoktan kurtuldun demektir.
*Bu ask yolunda Rsmail gibi kurban ol, sen koyun degilsen bir ermise, bir baglan! Ona gönül ver!
* Sen Tebrizli Sems´in havasında yetistigin için bos yere su hamları düsünme, kendi hallerine bırak!
610. Kendini baskası sanma, kendini bırakıp da gitme!
Fe´ilatii, Fa´iiatün, Fe´ilatii, Fa´ilatiin
(c. III, 1254)
• Ey dost! Ben, senim. Sen de bensin. Kendini bırakıp da kendinden gitme! kendini baskası sanarak kapına geleni
kapıdan kovma!
• Gölge gibi senden hiç ayrılmayan biri varsa o da benim. Dostum, kendi hançerini kendi gölgene çekme!
• Ey mana agacı! Her yana binlerce gölgen serilmis. Gölgelerini oksa. Aslından onları ayırma!
• Rlahî nurunda gölgelerin hepsini gizle! Onları yok et, parlak günese benzeyen yüzünü aç, göster!
• Gönül ülkesi, senin iki gönüllülügün yüzünden perisan olmus, çık, tahtına kendi minberinden ayak çekme!
• "Akıl tacdır." Hz. Ali temsil yolu ile böyle buyurmustur. Sen de kendi için ile, kendi özün ile taca bir baska güzellik
ver, yeni bir parlaklık bagısla!
611. Ey dost! Bana pek yaklasma, ask atesinin alevleri seni de yakmasın!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
c. III, 1282)
• Bu maddî varlıgımızın, bu vücudumuzun eserleri fanidir. Fakat bu varlıgımızın ötesinde bulunan ruhumuz, manevî
varlıgımız tamamıyla ondan ibarettir. Ezelde onun askıyla içilen ilk kadehle is tamamlandı.
• Benim ask yolunda harap olmus bir gönlüm var. Ask meyhanesine çok baglı olusu, onu birden yıktı, harabın harabı
etti.
• Aska dedi ki: Sana gönül vermis, sevginle yıkılmıs, harap olmus birini istiyorsan, istedigin asık düsmüs, yerlere
serilmistir. Gel elinden tut, kaldır!
• Senin askınla yıkılmıs bu zavallıya sakın pek yakın gelme, onu uzaktan seyret! Çünkü korkuyorum ki içindeki atesin
alevleri seni de yakmasın.
• Eger onun atesi seni tutusturursa, o zaman sen gözlerimin önüne gel, inciler saçan gözlerimden seller gibi yaslar
akmadadır. Göz yaslarım, senin atesini söndürebilir.
• Seslen, onun hasta gözleri sifalar veriyor; "Nerede bir hasta varsa gelsin, sıhhat, saglık zamanı geldi." diye bagır.
• Daglara çık ve nerede gönlü uyumus kalmıs birisini görürsen, askın uyanık bahtının gönlü uykuda olan herkese
görüs, bilis lütfedecegini haber ver, onlara; "Gelin gelin!" diye seslen!
• "Allah´ın gögsünü Islama açtıgı kimse Rabbinden bir nur almadı mı " ayetinin nuru öyle bir mumdan gelir ki o
mumun nurlarının parıltısı iki dünyaya da sıgmaz.
"Zümer Süresi 39/22."
612. Dünyada herkes bir Leyla´ya Mecnun olmustur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1247)
• Ariflerin sevgilileri de, manevî aydınlıkları da gönüllerinin dısında degildir. Onlar üzüm suyundan yapılmıs sarabı
içmezler, onlar mana sarabını kendi damarlarında dolasan kanda bulurlar.
• Dünyada herkes bir Leyla´ya Mecnun olmustur. Ariflerin her an Leyla´ları da kendileridir, Mecnun´ları da!
• Sen eger "benlik Firavunu"nu "beden Mısır´ından (beden sehrinden) dısarı atabilirsen, gönül evinde Musa´nı da
görürsün, Harun´unu da!
• Sarabı gamlılar, kederliler içer. Bizim gönlümüzse insana nese veren saraptan da daha neseli, daha hos! Ey sakî!
Sen git de o sarhosluk veren nesneni gam mahpuslarına sun!
• Bizim kanımız gama haramdır. Yani gam bize dis geçiremez, kanımızı dökemez. Fakat gamın kanını dökmek bize
helaldir. Biz askımızla gamı yok ederiz. Bu sebepledir ki, çevremizde dönüp dolasan gam, bize bir sey yapamaz da kendi
kanına girer.
• Ben ölüler gibi dirilip kalkmak için sürun üfürülmesini beklemiyorum. Ask bana her an üfürüp yeni bir can
bagıslamadadır.
613. Mana zevki ve safası meclisine varalım.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fa´îliin
(c. III, 1284)
• Kalk mana zevki ve safası meclisine varalım! Bir an için olsun bedensiz can gibi zevk ve safanın kucagına kavusalım!
• Ben kendi ölümümden, ebedî zevke, ebedî ömre ulasacagımı haber aldım. 0 ne kudretli, ne büyük bir yaratıcıdır ki:
"Ölümü ebedî ömür peygamberi yapmıs da, onunla bizlere sonsuz hayatı müjdeliyor. Biz fanî varlıklar degiliz.
• Bizim varlıgımızın göbegini sonsuz yasayıs adıyla kestiler. Biz manevî zevk ve safa anasından bayram günü dogduk.
• "Mana zevk ve safası nedir " diye sen bize sor! Insanların pesinde kostukları, unutmak için herseyi göze aldıkları
maddî ve cismanî zevkler. Bu sekle bürünmüs zevk ve safa, gerçek safanın ve zevkin kapısının dıs halkasıdır. Mana zevkini
terk etmenin ne büyük bir kayıp oldugunu hesap et!
• Su dünya zevkleri dedigimiz seyler, gerçek zevklerin, manevî safaların canlarının perdeye vurmus gölgeleri gibidir.
Birer hayal olan zevk ve perdesindeki sekiller, o yüzden görünmededirler.
• Altın gibi çok degerli olan varlıgını su manevî zevk ve safaya ver! Gama, kedere verme! Zevke ve safaya layık
olmayan altının toprak basına!
• Gökyüzü neden dönüp duruyor Nedenini sana söyleyeyim: "Onu zevk ve safa yıldızının parıltısı döndürmektedir."
• Deniz neden dalgalanıyor Neden köpürüp duruyor Neden hırçınlasıyor Sebebini sana söyleyeyim: "Onu zevk ve
safa incisinin parıltısı oynatıyor, costuruyor."
• Toprak, su yeryüzü, neden huriler, gılmanlar dogurdu; sana söyleyeyim: Ona zevk ve safa anberinden kopup
gelen rüzgar, cennet kokuları verdi de ondan!
• Rüzgar neden eser eser, gelip geçer; sana söyleyeyim: Zevk ve safa defterine yaprak yaprak, fakat çabucak gelmeni
ister de ondan!
614. Karanlık gece benim geceligi bırakır,gördügüm rüyayı görseydi,
geceligi bırakır gündüz olurdu
Mefa´îlün, Mefa´îlün ,Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III,1222)
• 0 hocanın gönlünde ne var ki; yüzü parıl parıl parlıyor, içindeki yüzünden görünüyor Ne içmis ki nergis gözleri
süzülüp kapanıyor
• Böyle denizde dile gelen, söyleyen inciden baska ne olabilir Gökyüzü incilerle dolu olan bu maddî denize aksetmis
de o yüzden rengi güzellesmis, parlamıs.
• Kendi dervisligimle yola düsmüs isime gidiyorum. Ansızın o hoca karsıma çıktı. Onun sarıgının büklümünü gördüm.
• Ben usta bir kusum, ama o hocanın güzelliginin tuzagına düstüm. Gönlürnü, gözümü ona verdim, onun bir esiri, bir
düskünü oldum.
• Onun kasları tekbir getirmeye basladı. Gözleri gönlüme ok attı. Böylece takdir oku ile beni yaraladı. Bir anda ona
tutuldum, onun kulu kölesi oldum.
• Su perisan asıgın dün gece gördügü rüya gerçeklesti, iste bugün uyanık iken onu gördüm.
• Su zifiri karanlık gece, benim gördügüm rüyayı görseydi, aydınlanır, öyle parlak bir hale gelirdi ki, gecelikten çıkar,
gündüz olurdu.
• Masallah, masallah ne de güzel bir hoca! Binlerce hoca onun yüzünün meftunu olmaya, onun ask tuzagına tutularak
onun esiri olmaya deger.
• Can kaydına düsen kisi, nasıl olur da dünya hocası olur Dünyaya gönül veren kisinin hocalık, efendilik hakkı olamaz.
Çünkü o hür degildir, dünyanın kuludur, kölesidir.
615. Gönlün hali padisaha gizli degildir.
Fe´ilatün, Fe´ilatun, Fe´ilatü, Fe´ilün
(c. III, 1253)
• Gönlün hali, iyiligi, kötülügü padisaha gizli degildir. Nefis, baskaldırır, isyan ederse, kulagını tutar da, onu sürüye
sürüye çeker.
• Gönül, onun derdinden ne zevklere dalmıstır, ne hosluklar elde etmistir. Onun keremini, onun sayısız lutuflarını,
bagıslarını hiç sayıp dökmeye kalkma!
• Allah askının gamı, hangi kervanın yolunu vurdu ise, o kervan iki dünyanın da karını öylesine elde etmistir ki, dile
gelmez, sözle anlatılamaz.
• Susam çiçegi onun lütfundan dillendi, dile geldi de onu övmeye, onun ihsanlarını anlatmaya . Selvi azatlıgı, boy
göstermeyi ondan elde etti. Çünkü ona, boyu, bosu o bagısladı.
• Bülbül, durmadan hep onu över durur. Çünkü bülbüle dili o ögretti. Gül de o yaratıcının yüzünden, onun asıgı oldugu
için elbisesini yırtar. Zaten gülün yanagını da o parlattı. Ona o güzel rengi o verdi.
• Günes, her aksam ona secde eder. Bu secde yüzünden, o padisahtan ne ziyan görür Ziyan görmek söyle dursun,
onun maddî varlıgı, bu secde, bu batıs yüzünden can bulur, ertesi gün yine dünyaya nurlar saçmaya baslar.
• Günes, her aksam secdeler ederek gider, fakat seher vaktinde Allah ona öyle güzel, öyle latif bir yüz bagıslar ki,
gökyüzü hasedinden ölür.
• Kim, azgınlık etmez de bugün nefsanî duygusunu, sehvet arzusunu mezara gömerse, o duygu, mezarında ona bir
huri olur, o karanlık lahitte ona es, dost kesilir.
616. Gözümden kaçtı gitti, ama yine onu gözümle yakalayacagım.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III, 1220)
• Onu tutabilmek için baska bir tuzak kurdum, elimden kaçanı, tekrar yakalayacagım.
• Ben gönülden esiri olduguma, canımı da, gönlümü de veririm. Ömrüm geçti gitti ise de gam yemem, çünkü ben
onun sevgisi ile ömrümü yeni bastan elde ederim. Yeni bastan yasamaya baslarım.
• Gönlüm seker gibi eridi, ciger sogudu, buz kesildi. Gözümde ona yer vermistim, o gözümden kaçtı gitti, yine onu
gözümle yakalayacagım.
• Ben geceleri, onun yüzünün nuru ile yol bulur, ona dogru giderim. Mahallesine gidince de onun kapısının halkasına
yapısırım.
• Gönlümün derdi arttıkça arttı. Yüzüm sarardı, altına döndü. Yüzümden altın toplamaya koyulursa, belki o zaman onu
yakalarım.
• Kemer oldumsa ne oldu Beter oldumsa ne çıkar Alt üst oldumsa ne var Alt üst olurken onu yakalarım.
• Seher vaktine kadar elbette onu tutarım. Tutunca da onu seker gibi emerim. Kemerinden yakalarım, elbisesinin
dügmelerini çözerim.
• Nergis gözlerini uyku bürümüs. Ben de acele arkasından gideyim de daldıgı uykudan yararlanarak onu yakalayayım.
617. Bir gün gönül, onun yanagının gülleri arasında yuvarlanıyordu.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îliin
(c. III, 1224)
• Eger yarın mahserde, basımı, onun sevda yakasından çıkarmama imkan yoksa, gönlüm onun perisan saçları gibi
darmadagın olsun.
• Ey güzellik polisi! Benim canım, senin la´linden çok cevherler çaldı. Onu hırpala, onu hırpala!
• Yüzünü gizledikçe, saçları perisan olsun, darmadagın olsun. Yüzünün gizli kalısı yalnız beni perisan edecek degil ya!
Benim gibi niceleri perisan olmakta.
• Aska düstüm, her seyimi kaybettim. Onun ask gül bahçesinin sevdası ile gül gibi elbisemi yırtacagım.
• Bir gün gönül, onun yanagının gülleri arasında yuvarlanıp duruyordu. "Bu nedir Bu ne haldir " dedim. Dedi ki:
"Onun ihsanına düstüm de böyle yuvarlanıp duruyorum."
• Onun yanagının üstüne, perisan, zavallı halimi bildiren bir yazı yazacagım. Yanagı onu okusun. Zaten o yanak böyle
yazıları okumakta pek ustadır.
• Fakat onun siyah renkli saçlarından korkuyorum. Çünkü nice gönülleri o siyah Hintli kahrederek baglamıstır.
• Ey gönül! Onun çehresinin çukuruna hayranlıkla bak! Oraya düsmekten korkma! Çünkü o saçlar, ipini gören her
gönlün zindanı, iste böyle bir kuyudur.
618. Üzüm sarabı gönül gözündeki körlügü artırır.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefülii, Mefa´îlün
(c.111,1226)
• Su suratını asmıs, yüzünü eksitmis dostu bir tarafa çekin de, su güler yüzlü saraptan ona bir kadeh sunun!
• Belli ki o, bu saraptan içmemis de onun için suratını asmıs, yüzünü eksitmis, soguk durumda kalmıs. Ne olursa olsun
siz, yine de ona bu saraptan bir kadeh sunun da pissin, olgunlassın!
• Bilir misiniz, o neden sirkelesiyor, koruklasıyor Hepiniz, onun ne oldugunu, mahiyetini bilesiniz diye etrafa
sogukluklar, zehirler yagdırıyor.
• Üzüm sarabı gönül gözündeki körlügü artırmaktan baska bir sey yapmaz. Allah askına böyle bir sarabın yanına
gitmeyin. Böyle bir sarabı yapmayın, ortaya koymayın.
• 0 bu haliyle mezarda da durgun kalır. Öyle olmaması için onun agzına bir avuç ab-ı hayat dökünüz.
619. Can sana dogru kosunca, yol bulması için ona bir mum ver!
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliin
(c. III, 1223)
• Ey gönülleri kendine çeken güzel! Senin o iki güzel gözün, aya yakın olan iki Merih yıldızıdır. Senin Harut´un
Marut´un olan iki gözünle canımı tut, Babil kuyusuna çek!
• Bütün dünya güzellerinin güzelligi sende. Ey Süleyman! Sen, bu güzellik yüzügü ile bütün devleri, perileri zincirlere
vur!
• îhsan hazinesini cinlere de, insanlara da açmıssın. Mahrum dilenciye: "Biz sana verdik." emrini yerine getir, ver!
• Can ile bedeni parlat, aydınlat! Cesedi kökünden sök, at! Gözünü dogrulara çevir! Aklı sorgula!
• Dudak "Alemlerin Rabbi Allaha hamd" ayetini okuyunca, ona, dudaga manevî saraplar, mezeler ver! "Sapıkların
yoluna degil" deyince ona delil göster!
• Can sana dogru kosunca, yol bulması için ona bir mum ver! Senin günesini aramaya baslayınca, onu ay gibi
konaklara çek!
• Lutfunla, inayetinle canı kendine çek, ona kabiliyet ver! Kabil´e benzeyen nefse de hediyeler ver, elbiseler ihsan et!
620. Seni aglattıgı için çenge Teşekkür et, onu öp, kucakla!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1240)
• Çalgıcımız da güzel, çengi de! Gönül onun sesini duyunca, dünya yasayısını unutuyor, harap olup gidiyor.
• Çeng çalınırken, güzel sesler çıkararak aglarken onu seyret, güzelligi ne hal alıyor, beti benzi ne renge giriyor
• Yasayısa doymussan, hayatın acılıklarını duyuyorsan, için daralmıssa, gözlerin yasarmıssa kalk çenge Teşekkür et!
Onu öp, onu kucakla, kollarının arasına al !
621. Yine mutluluk geldi, etegimizi çekti.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(Dîvan-ı Kebîr, 1272)
• Yine sultanımızın kapısına geldik, yine can kanadını güzelce açtık.
• Yine mutluluk, saadet geldi, bizim etegimizi çekti. Yine çadırımızı, eyvanımızı gökyüzüne kurduk.
• Dün sevgili bana; "Bu vefasız dünyanın elinden nicesin " diye sordu. Gülen devletini, gülen bahtını gören nasıl olur
• Mısır´ın rüyasında bile göremedigi o sekeri, sükürler olsun ki ben, disimin dibinde buldum.
• Biz zengin olmadıgımız, yüksek bir mevkide bulunmadıgımız halde, çok üstün, önde gelen bir büyügüz, maiyyeti,
ordusu olmayan bir padisahız. Biz kendi seker kamıslıgımızdan sekerler yemedeyiz.
• Ayın dönüp dolasması ömrü törpüler, hayatı kısaltır, azaltır. Halbuki sevgilimiz kendi devrine, devranına çok uzun bir
ömür ihsan etti.
622. Akıl geldi, ey asık gizlen!
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1259)
• Akıl geldi, ey asık gizlen! Akıldan, fikirden vay bize eyvah bize!
• Ey kusur gören göz, ey düsünen akıl! Bizim toplulugumuzdan çık, git! Yahut da, utancımdan yaptıklarını görmemek
için gözsüz, söylediklerini isitmemek için sagır olayım.
• Ey akıl! Sen suya benziyorsun. Atesimizden uzak dur! Yahut da bizim aramıza karıs, kazanımıza gir, bizimle beraber
kayna, bizimle beraber köpür, cos!
• Aklının seni kırıp dökmesini, perisan etmesini istemiyorsan, akıl deryasında ölü gibi ol, onun dalgalan ile ugrasma!
• Eger sen; "Ben asıgım." dersen, bil ki senin için bir çok imtihanlar vardır. Basını egme, asıkların kadehinden iç!
• Benim coskunlugum, ask mesti oldugumdandır. Çeng gibi cosup köpürüyorsam da; benim bu halden haberim bile
yok!
• Ey Tebrizli Sems! Beni harap ettin, sen hem sakîsin, hem sarapsın, hem de sarap satan!
623. Zavallı gönlüm saçlarının arasında kayboldu, gönlümü bulmak için o saçları dagıtın!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1229)
• Can denizinde olan, canlar bagıslayan o saçları dagıtın. Çünkü o saçların arasında ruhlara safa veren mi´skler
gizlenmistir. 0 saçları çözün, dagıtın.
• Onun siyah saçlarının gerisinde yüzlerce sabah vardır. 0 saçları her an, her lahza yüzlere çözün,
• Dünyaya devlet ve cennet olan saçları dagıtın, dagıtın ki onların kokusu ile canlarda gül bahçeleri açılsın.
• 0 saçlar dagılınca, sarap gibi kaynar, cosar durur ve onun pek güzel olan yüzünü halktan gizler. 0 saçları çözün,
dagıtın, dagıtın da o saçların hos kokusu ile sarhos olsun, sarhosca neselensin, parlasın.
• Zavallı gönül onun saçlarının kıvrımları arasında kayboldu. Kaybolan gönlü bulabilmek için o saçları dagıtın, perisan
edin.
"Fuzulî merhum bir beytinde söyle der:
"Asiyan-ı mürg-ı dil zülf-i perisanındadır.
Kande olsam ey peri. gönlüm senin yanındadır."
(Gönül kusunun yuvası senin dagınık, perisan saçlarının arasındadır./ Ey peri! Nerde olursam olayım, benim gönlüm
senin yanındadır.)
624. Senin askınla oynayan her zerre sevke gelseydi, kucagını açsaydı,
günes zerrelerin kucagına sıgmazdı.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´Olün
(c. III, 1238)
• Bugün, gönlün hali pek hos. Çünkü sen, dün benim gönlümün kanını içmistin.
• Dün ay yüzünü göstermistin, bugünse binlerce sekle bürünüyor, gönlünü binlerce örtülerle örtüyorsun.
• Gönül, o gözün önünde secdeler ediyor. Canımsa onun güzel kulagına, bir halka olmus asılmıs.
• "Her an aklını basına al !" diye isaret ediyorsun. Aklı, fıkri olmayandan, akıl, fikir mi istiyorsun
• Ben, senin zurnanım, benden söyle; ben sensin. Senin zurnaya üfürdügün nefesi ben vermedeyim. Cosmayacaksan
cosma!
• Senin korkundan arslan bile kedi gibi olmus, sabır ise fare gibi tuzaga düsmüs, gizlenmis.
• Senin askınla oynayan her zerre, sevke gelseydi de kucagını açsaydı, günes, zerrelerin kucaklarına sıgmazdı.
• Ey zerre! Mademki günes seni almak istiyor. Veresiye para ile olsa da kendini ona sat gitsin.
625. Bizi Hakk´a yükselten sema´ merdiveni, gögün damını da asar geçer.
Mefa´îlün, Fe´ilatiin, Mefa´îliin, Fa´îlün
(c. 111, 1295)
• Gel, gel ki sen cansın, sema´ın canının canısın. Gel ki, sen sema´ bahçesinin, yürüyen selvisisin.
• Yüz binlerce yıldızın gönlü senin yüzünden aydınlanmıstır. Gel ki, sen sema´ gögüne dogan bir aysın.
• Gel ki can da, cihan da güzel yüzüne hayrandır. Gel ki, sen sema´ aleminde, sen sasılacak bir güzelsin, esi benzeri
görülmemis, aziz bir varlıksın.
• Sen, sema´a girince iki dünyadan da dısarı çıkarsın, zaten bu sema´ alemi, iki alemden de dısarıdadır.
• Yedinci kat gögün damı, ötelerde, pek yücelerdedir. Fakat bizi Hakk´a yükselten ´ merdiveni, gögün damını da asar
geçer. Bu damdan da yücedir.
• Ondan baska ne varsa ayagınızın altına alın, ayagınızı vurun, ezin. Sema´ sizindir, siz de sema´ınsınız.
• Zerrelerin kucakları günes ısıgı ile dolunca, hepsi de sessiz sedasız sema´a baslarlar.
• Gel ki, Sems-i Tebrîzî askın süretidir, seklidir. Zira onun askından, sema´ın agzı, dudagı açıkta kaldı.
626. Dediklerinin hepsi yalan!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefu-îlü, Fa´ilat
(c. III, 1299)
• "Ask padisahı vefasızdır." diyorlar. Bu söz yalandır. "Senin çektigin ızdıraplar bitmez, senin keder gecenin sabahı
yoktur. Sen gündüzü göremezsin." diyorlar, bu söz de yalan!
• Asktan anlamayanlar bana diyorlar ki: "Ask için ne diye kendini öldürüyorsun Beden yok olduktan sonra hayat ve
ask da yok olur, gider." Bu görüsler de yalan!
• "Ask yüzünden gözyası dökmen anlamsız, gözünü kapayınca (ölüp gidince), artık sevgiliyi görmek, bulusmak
imkansızdır." diyorlar. Böyle sözler de /alan!
• Diyorlar ki: "Zaman geçip gitti. Biz de zamanımızı doldurduk. Yasamamız )itti. Biz ölünce bizim canımız, ötelere
gitmez ki!" Bu söz de yalan!
* Dogru yolu tutmayanlar, ask yolunda yürümeyenler diyorlar ki: "Kulun hakk´a varmasına da imkan yoktur!" Bu
görüs de yalan!
* Diyorlar ki: "Kula, gönül sırrını açmazlar, lütfedip kulu gönüllere almazlar, yukanlara çıkarmazlar." Bu düsünce de
yalan!
• "Balçıktan yaratılmıs olan insanın, gökyüzünde bulunanlarla, gök ehli ile dostluk kurmasına imkan yoktur." diyorlar.
Bu sözler de yalan!
• Diyorlar ki: "Rnsanın tertemiz ruhu, su topraktan yapılmıs olan yuvadan, ask kanatlarını açıp da havalanamaz,
ötelere gidemez." Bu söz de yalan!
627. Keskin kılıcını çek, haset edenlerin kanlarını dök!
Müfte´ilün, Fa´ilün, Müfte´ilün, Fa´iliin
(c. III, 1304)
• Bana sarap gerekmez, ben sarabın durusundan da, tortusundan da vazgeçtim. Ben kendi kanıma susamısım, nefisle
savas zamanı geldi.
• Keskin kılıcı kınından çek! Haset edenlerin kanlarını dök, ta ki bedensiz bas kendi bedeni etrafında çırpınarak dönüp
dursun!
• însan kellelerinden dag yap! Dökülen kanımızdan deniz meydana getir, ta ki toprak ve kum, akan kan damlalarını
içsin!
• Ey gönlümden haberdar olan! Yürü git, agzımı tutma, yoksa gönlüm yarılır da yarıgından kan fıskırır.
• Bırak söyleyeyim, sözümden belki kavga çıkar ama kavgaya kulak verme, hiç aldırıs etme. Bizim saltanatımız ve
kahrımız insanlar tarafından meydana gelmez.
• Atesin gönlüne atılırım, atesine sevine sevine lokma olurum. Kibrit gibi olan canın göbegini neyin üstünde kestiler
biliyor musunuz
• Ates bizim oglumuzdur ve kanımıza susamıstır. Bizim bagımızla baglanmıstır. Aramızda ayrılık olmaması için, her
ikimiz beraber bulunuruz.
• Ates oduna der ki: "Git, sen siyahsın, ben beyazım." Odun da der ki: "Sen yanmıssın, ben yanmamısım,
kurtulmusum."
• Ne bu tarafta, ne de o tarafta yüz bulamaz. 0 da iki karanlık arasındaki siyahta gizlenir kalır.
• 0 anka gibi bütün kusları geçmistir. Göklere yol bulamadı da o zavallı, Kaf dagında kaldı.
• Ey fitne, karısıklık arayan, haydi kalk! Sendeki o idrak testisini tasa vur kır, ta ki hakîkat nehrinin suyunu onunla
çekemezsin, tasıyamazsın. Senin kusurunu söyleyeyim.
• Bedenleri toprak altında uyuyan, topragı bedenlerine yorgan edinen temiz ruhlar gibi artık biz de susalım.
628. Bütün dünya, mevki, servet, söhret pesinde çırpınıp durmada.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III, 1301)
* Biz tenhaya çekilmis iki üç rind, bir tarafta toplandık. Yüz yüze gelmis agızlarını ota daldırmıs develer gibiyiz.
* Sagdan soldan develer gibi agzı köpüre köpüre tama´ sarhosu biri gelmede.
* Gam yemeyen her deve, bu agıla yol bulamaz. Çünkü onlar vadide, asagıdalar. Bizse yüce dagın tepesinde, en
yüksek bir yerdeyiz.
* Dünya deniz kesilse, biz o denizde Nuh´un gemisiyiz. Nuh´un gemisinin atmasına, kaybolmasına imkan var mıdır
*Bütün dünya, mevki, servet, söhret pesinde çırpınıp durmada, dertlere düsmededir. Bizse bu kösede mutluyuz,
hosuz, epeyce de saygılar görmedeyiz, nese ile mest olmadayız.
• Arifler mest oldular. Ey hünerli, marifetli, güzel sesli çalgıcı! îçeriye gel, defi eline al, acele bir rubaî söyle!
• Ormanda bir rüzgar estir, her selviye, her sögüde bir esinti yolla, yolla da sögütlerle selviler, çınarlar saf saf olarak
bas sallasınlar.
629. Tebrizli Sems´in atesi Hallac´ın dükkanına düstügü için
Mansur sevinerek daragacına asılmıstır.
Mefa´iliin, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilün
(c. III, 1306)
• Gel gel ki, sen arslansın, arslanların arslanısın. Sen nefsine esir olmus hayvanlardan degilsin. Çayırlıktan dısarı çık,
gel nefsanî istekler ordusunun saflarını yar!
• Medhinde ne söylerlerse hiçbiri yalan degil, ne derlerse dogrudur, hiçbiri de bos söz degildir.
• Su dünya asıkları, canlarını dünya için, dünya malı için feda ettiler. Bense canımı canların canına feda ettim.
• Her ne kadar canım ikbal Ka´besi ise de, binlerce can Ka´besi senin etrafında dönmekte, tavaf etmekteler.
• Sır söylememek için agzımı kapadım. Ben gam anasının karnındaki çocuk gibiyim. Çünkü çocuklar annelerinin
göbekleri ile kan emerek beslenirler.
• Sen aklın aklısın, ben ise mest olmusum. Sana karsı hata ediyorum, fakat mestin hatası aklın aklı önünde
bagıslanırmıs, affolunurmus.
• Hudutsuz olan humarım, denizleri bile içsem geçmez. Çünkü senin askınla mest olanlara kaseler, sürahiler yetmez.
• Ben senin askından baska bir yere sıgamam. Çünkü ask zümrüd-ı ankasının yeri Kaf dagıdır.
• Ben Sems-i Tebrîzî´nin hallaç yayı yım. Sems´in atesi bu hallaç dükkanına düstügü için, Mansur hazretleri o askı
tatmıs da sevine sevine daragacına asılmıstır.
630. Ask devleti
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa-ilat
(c. III, 1309)
• Ey dünyada gönüller açan, gönüller kazanan ask devleti! Ey "Allah diledigini yapar." ayetinin sırrına mazhar olan ask
ikbali!
"Rbrahim Süresi, 14/27. ayet."
• Ey askın cevrinde, cefasında gizlenen safa ve vefa! Ask devleti ne de hos, ne de güzel!
• Ey candan da daha can olan ask yüzü, ask didarı! Ey candan da, yüksek mevki´den de üstün olan ask devleti!
• Rhlastan da, gösteristen de kurtuldum da sunu anladım ki: Ihlasın da, gösterisin de canı ask devletiymis.
• Eger günes dönüp dolasırsa, bu onun güçsüz olusundan, ayrı düsüsünden degildir. Ask devleti yerden yere konup
göçmektedir.
• Halk her iste "Sonu hayır olsun." der. Bizim sonumuz ask devletidir.
• Ben sustum, agzımı kapadım. Çünkü ask devleti Allaha gönül vermis kisilerin gönüllerinde kanat açtı.
• Dua zenbil gibidir. Bu varlık, bu devlet ise Mekke daglarında el açıp yalvaran Halil îbrahim´dir. Fakat ask devleti
duaya bile çıkmaz.
• Ask birliktir. Burada iki yok, ya sen varsın, ya ask, ya da ask devleti var.
631. Aziz Peygamberim, ben ask hastasıyım, aglayıp inliyorum.
Ben hangi çareye bas vurayım
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. III, 1310)
• Ey Hakk´ın ilhamı ile konusan, ey hakîkatler gözü, ey su ateslerle denizde, yani kötülüklerle, zulümle, belalarla dolu
dünyada insanların kurtulmasına çare olan aziz varlık!
• Sen çok kadim bir pîrsin. Senin evveline evvel yok! Sen esi ve benzeri olmayan bir mana padisahısın! Canların
elinden tutan, onları dünya sevgisinden, nefsanî arzular afetinden kurtulmalarına yardım eden sensin!
• Can verme yolunda canlan avlayan sensin. Ah! Bir bilinse ki su avlar arasında avlanmaya layık olan kimin canıdır
• Mahluk da kim oluyor ki senin askından bahsetsin. Allah´ın celal, ululuk nuru bile senin cemaline, senin güzelligine
asık!
• Diyorsun ki: "Ben o aska avlandım, ben ask hastasıyım, aglayıp inliyorum. Ey nazik, ey hünerli hekim! Ben hangi
çareye bas vurayım "
• Lutfun; "Gel!" diyor, kahrın "Git!" diyor. Bu ikisinden hangisi daha dogru, hangisi dogru sözlü, hangisi gerçek; bize
bir haber ver!
632. Ey asıga bir elçi gibi gönderen ve onun vasıtasıyla aska davet eden sevgili!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1307)
• Ey asıgın en yakın dostu, ey asıgın derdini dert edinen, gamını gam edinen dost, ey asıgın gözü, çeragı ve yarı!
• Ey asıgın saglıgının ilacı, ey zayıflamıs bedenine deva olan sevgili!
• Ey rahmet padisahlıgı, ey asıkların gönlünü kapan, kararını alan güzel!
• Ey hayalini asıga bir elçi gibi gönderen ve onun vasıtasıyla aska davet eden sevgili!
• Asıgın hüngür hüngür aglayısı senin onu çekisindendir.
• Asıgın bütün isi, gücü, davranısı senin buyrugunla, senin dileginledir.
• Nice zamandan beri geceleri asıgın utangaç gözünde uyku karar kılmamıstır.
• Nice zamandan beri asıgın kucagı göz yaslarından denize dönmüstür.
• Fakat asıgın derdine çare bulan, gamı ile gamlanan sen olduktan sonra bunlann ne ziyanı var
633. Askı akıl göremez, askı ancak askın uyanık gözü görür.
Müfte´ilün, Fa´iliin, Müfte´iliin, Fa´ilün
(c. III, 1311)
• Yine Kaf dagından ask ankası geldi. Yine candan askın naraları, hey heyleri yükselmeye basladı.
• Ask, akıl sandalını ask denizinde kırmak için timsah gibi yine basını dısarı çıkardı.
• Yokluk temiz gönüllere gögsünü açmıstır. Sen Tur dagının içinde, askın parlak sinesini gör!
• Asıkların gönül kusları, yine kanatlarını açtılar. Gönül kafesi içindeki uçsuz bucaksız ask aleminde uçmaya basladılar.
• Fitne, ayaklanma, karısıklık çıkarma aklın alameti idi. Akıl gitti, bir tarafa oturdu. Sen simdi her tarafta askın
ayaklanmasını, askın fitnelerini gör!
• Akıl bir ates gördü: "Rste bu asktır." dedi. Hayır! Askı akıl göremez, askı ancak askın uyanık gözü görür.
• Ask agızsız, dilsiz, sessiz sedasız feryad ederek dedi ki: "Ey gönül! Sen yükseklerde uç da, askın yüksekligini gör!"
634. 0 yakut sarabı getir ki, kıvılcımlarından ruh madenlerine atesler düssün.
Mefa´îliin, Fe´ilatiin, , Fe´ilün
(c. III, 1312)
• 0 tatlı dilli sevgili, bir yolunu bulup beni aldattı. Dedi ki: "Kalk, akik kadehi eline al, bana yeni bir siir söyle!"
• Ben kendi sakimin kölesiyim. îsvelerinin tutkunuyum. Çünkü sükür hos yasayısın lezzetidir. Sarap da güzel
arkadastır.
• Asıklıkla, mestlikle seçilmis kisiler ne güzel kisilerdir. Onlar çerag gibi geceleri aydınlatırlar, gündüzleri de günes
gibidirler.
• Siz ve iyiden, kötüden ne murad ettinizse, neyi diledinizse onların hepsi sizin olsun. Sakînin kaldıgı yer ve sarap
kadehleri de benim olsun.
• 0 yakut sarabı getir ki kıvılcımlarından ruh madenlerine atesler düssün, yüz binlerce coskun yangınlar olsun.
• Askın kemali sevgili ile içli dıslı olmaktır. Kavrulmus un ile yagın birlesmesi gibi.
• Toprak Allah´ın lütfettigi tertemiz hakîkatlerle içli dıslı olunca, o basarıyı daima sükran secdeleri ile karsılar ve
canlılara çesitli nimetler dogurur, bagıslar.
635. Sevgilim, ayrılık pek zor, hele birbirine sarıldıktan sonra gelen ayrılık!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1313)
• Canına ve basına and veriyorum, dogru söyle! Lütufta, güzellikte neden dünyada sen teksin; esin benzerin yok
• Senin günes gibi parlak olan yüzün insana ayrılıgı olmayan kavusma gülünü bagıslar.
• Ben senin için herkesten gönlümü çekeyim, herkesi gönlümden söküp atayım. Senin vefana kavusmak için kendimi
tamamıyla sana vereyim, sana hizmet edeyim.
• Fakat bana kızıp da: "Yürü, git, sabret!" dersen, iste o zaman bu emri yerine getirmeye gücüm, kuvvetim yetmez.
Bu yerine getirilmesi imkansız olan bir teklif olur.
• Ey sevgili! Ayrılık pek zor, hele birbirine sarıldıktan, dudak dudaga öpüstükten sonra gelen ayrılık!
• Mademki ruh aklın babası ve annesidir, ben senin gönlüne girip sevgini kazanırsam, benim aklım da, ruhum da sen
olursun.
• Bütün asıklar seni hayal ederler. Bu yüzdendir ki sen bir tane degilsin, bu yüzdendir ki asıklarının gönül perdeleri
ardında nice ay yüzlü, seker dudaklı, gümüs baldırlı güzellerin hepsi de sensin.
636. Elini agzımın üstüne koydu; "Sus" demek istedi. Ama gözleri;
"Asık sevgilisini yalnız görünce ne yapmak isterse sen de gizlice onu yap!" diyordu.
Mefa´îlün, Mefa´îliın, Mefa´îlün, Mefa´îliin
(c. III, 1314)
• Sevgilim gönül alıcı, sevimli edalarla gizlice içeri girdi. Asıkların kanlarını döken, o güzeller geceleyin gizlice yanıma
geldi.
• Elini agzımın üstüne koydu: "Sus, sesini çıkarma!" demek istedi. Gözleri ise: "Asık sevgilisini yalnız görünce ne
yapmak isterse, sen de gizlice onu yap!" diyordu.
• Onun bu lütfu beni sarhos etti. Dayanamadım, onun gül bahçesinin kapısnı kırdım, bahçeye girdim, o bahçeden
gizlice çok hos kokulu güller çalıp duruldum.
• Sonra ona dedim ki: "Sevgılim sen mademki bu kadar kurnaz ve gönül alıcısın, ne olur gizlice bir kurnazlık yap!"
• 0 güzel dudaklarını kulagımın üstüne koy! Gerçi simdi gecedir, tenhayız kimse duymaz ama yine sen dudaklarını
kulagıma o kadar sıkı yapıstırır ki´ rüzgar bile gizlice o sırları duymasın.
• Ey ay parçası ne olur! Asıgı kendinden geçiren, öldüren o sırları bu gece söyle, susma, gönüldeki isret çenginin neva
tellerine gizlice dokun!
• Ey gülüp duran sevgili, ey cana can katan dilber. Sekerler saçan o iki yakut dudagından sadaka olarak gizlice bir
öpücük ver!
• Bütün dedi koducuların hepsi de sarhos olmuslar, hepsi de uyuyup kalmıslar. "Evet" dedi ama, bu sarhosların
arasında biri var ki, o gizlice uyanıktır.
637. Ey nazlı dilber! Gönül yapmaya, gönül almaya bak!
Maldan mülkten ayrıldıgın zaman seninle yalnız gönül kalacaktır.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. 111, 1316)
* Ey perçem,;ey yüzündeki ben, ey göz, ey bilezikli nazik ayak! Gidiniz, gidiniz, siz mademki asık degilsiniz, sizi
sevmiyorum, istemiyorum.
*Siz bu halde iken, asktan haberiniz yokken, o saçların, o kıvrım kıvrım kaküller nasıl olur da ölüm korkusu ile
kıvranacak 0 kollar, o kanatlar, nasıl olur da göge uçup havalanacak
*Ev nazlı, ey nazik gönüllü dilber! Gönül yapmaya, gönül almaya bak! Mal, mülk altın ve gümüsten ayrıldıgın zaman
seninle yalnız "gönül" kalır. ne diye kırık dökük bir hale gelirsin, ne diye gönlünü daraltırsın. Ey gönlü igne gözü gibi
daralmıs kisi, beli bükülmüs kisi!
• Ben gece seni rüyamda gördüm, mest bir halde, hos bir halde idin. Gökvüzünde gezip duruyordun. Hem de öyle
olacak, bu rüya dogru çıkacak.
• Gökte hem geziyordun hem de: "Ey zühre yıldızı" diyordun, "Bana bak, beni seyret. Mest bir haldeyim. Senin
tesirinden kurtuldum. Artık sen bana bir sey yapamazsın"
• Hem dervislik, aynı zamanda dert, elem! Sarap da az mı az. Yürü git, erkekçesine bir ay yüzlüye bir sene olsun
hizmet et de su dertlerden kurtul!
638. Aslında sen hem asıksın, hem de ma´suksun.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. 111, 1315)
*Rste gözlerden yakut gibi yaslar döküldü. Ne oldugu bir türlü bilinemeyen askın, ne oldugu bilinemeyen hali budur.
Bu göz yasları niçin akıyor, bilinemez.
*Sevilenlerin rengini gör, sevenlerin rengine bak! Bu iki güzel renk, iste o rengi olmayan candan .
• Gökyüzü de her an yeryüzüne, su kara topraga binlerce renk bagıslar, ama bu renkler ne yeryüzünün rengine
benzer, ne de gökyüzünün.
• Çünkü rengin aslı renksizdir. Nakısın aslı nakıssızdır. Çünkü harfin aslı harfsizdir, nakdin aslı madendir.
• Aslında sen hem asıksın, hem de ma´suksun. Bu her ikisini de arayan, isteyen de sensin, aranan istenen de sen!
Ama ona buna hasedinden ötürü kat kat olmussun da durumu anlayamıyorsun.
• Sen ab-ı hayat kırbasısın, ama hasedin kırbanın agzını baglamıs, iste bu yüzdendir ki amansız askın tesiri ile can
inlemede, agız da susmadadır.
• Seher vaktinde kusların feryadları, susanlardan, mezarlarda uyuyanlardan gelen bir elçidir. Cihan da sessizce inliyor.
iste agız o iniltinin bir nisanıdır.
• Eger sen sevgiliye av olmadınsa, söyle senin bu kararsızlıgın nedendir Bir su degirmenini döner gördün mü; bil ki
iste orada akar bir su vardır.
• Canım, bana; "Sus, beni incitme!" diye isaret ediyor. Susuyorum, ben canımın fermanının kölesiyim. îste sözü
bıraktım.
639. Bedenimle yanında degilim ama, ruhum ve gönlüm senin yanındalar.
Fa´ilatün, Mefu´îlün, Fe´ilün
(c. III, 1323)
• Ey cihanın zarif, kibar, nazik, güzel varlıgı! Sana selamlar olsun, esenlikler olsun. Senin hastalıgın da sendendir,
saglıgın da sendendir, bundan süphe etme!
• Derde düsmüs kulunun devası nedir Söyle: "Lütfedip dudaklarından bir öpücük bagıslamak!"
• Senden harfsiz, sözsüz bir ses seda çıkmıyorsa da, dünya nasıl oluyor da "Lebbeyk" (=Ne istiyorsun) sedaları ile
dolu
• Bedenimle yanında degilim, sana hizmette bulunamıyorum, ama ruhum ile gönlüm senin yanındadır, sendedirler.
640. Su canı cansız bırakma! Bedenindeki canı bilmezlikten gelerek
hayvanlar gibi cansız yasama!
Mefulü, Mefa´îliin, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1317)
• Su yalancı beye bak! Süslü egerini vurmus, ata kurulmus, gösteris pesinde. Basına da altınlarla süslenmis bir sarık
sarmıs.
• 0 kendini öyle güçlü görüyor ki ölümü bile inkar ediyor da; "Ecel neredeymis, gelsin bakalım!" diye söylenip duruyor.
Ölüm ise; "îste ben buradayım!" diyor ve altı yönden ona kosup geliyor.
• Ecel ona der ki: "Ey esek! Nerede o debdebe, nerede o satafat, nerede o ihtisamlı yürüyüsün Nerede o büyük
burun, o kendini büyük görüsün Nerede o kinin, nefretin "
• "Nerede o etrafını alan güzeller, nerede zevk ve safa, o cümbüsler, o kus tüyünden yatak, halıyı kilimi kimlere
verdin Simdi yastıgın da toprak, dösegin de."
• Asırı derecede yemeyi içmeyi bırak, uyuyup rahat etmeyi azalt! Gerçek dini ara da debdebeden, ihtisamdan,
gösterisli merasimlerden uzak, ebedîlige eris!
• Ey ilahi! înciyi gübre içine düsürmüs zavallı, su canı cansız bırakma! Bedenindeki canı bilmemezlikten gelip
hayvanlar gibi cansız yasama! Allah´ın verdiği su ekmegi gübre haline sokma!
• Biz inci aramak için su gübrelige girmisiz, kapanmısız. Ey kendini gören, kendini begenen, ey bas çekip gururlanan
gafil! Sen de basını, belini bük de inci ara!
• Allah erini görünce, insanlıkta bulun, ona yardım et, eziyete, sıkıntıya, belalara ugrayınca sabret, yüzünü !
• Ey beden! Benim bu sözlerim, kendimi kınamam içindir. Siirin basında geçen bey de benim. Bilmiyorum ki ben, ne
zamana kadar sundan bundan, iyiden kötüden bahsedip duracagım.
641 Sana selamlar olsun!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. III, 1318)
• Ey can! Her günün baslangıcında sana yüzlerce selam! Sevgilim söylerken de, susarken de sana esenlikler, selamlar
olsun!
• Can bakımından bastanbasa tertemizsin ama, beden bakımından tamamıyla gösteristen, hileden ibaretsin. Sen
gülsün, dertlere devasın, dikenden sana esenlikler, selamlar olsun!
• Ben bir Türküm, sarhosum. Türk gibi silah kusandım, köye girdim, köy agasına dedim ki: "Sana esenlikler, selamlar
olsun"
• 0 elime bir kadeh sarap verdi ve dedi ki: "Bu tanınmıs, sevilmis emaneti iyi tut, aklını basına al, bunun kıymetini bil,
sana esenlikler, selamlar olsun!"
• Ben deliyim, divaneyim. Halil îbrahim (a.s.) gibi atesler içinde yandıgım halde, durumdan sikayetçi degilim.
Cehennemin kapıcısı Malik´e; "Sana esen-ikler, selamlar olsun!" derim.
• Dısarda iken herkese selamlar ediyorum, alem selamımla doldu. Sevgili ile magraya girince de; "Sana esenlikler,
selamlar olsun!" derim.
• Dünyada görünen bütün sekillerde, süretlerde büyük sanatkarlar tarafından ortaya konmus bütün saheserlerde onun
sanatı var, hersey onun ilhamıyla vapılmıstır. Dolayısıyla onun eseridir. Ey yuvasında istirahata çekilmis çalıskan karınca!
Gecen hayırlı olsun, hos geçsin. Ey yılan! Sana da esenlikler, selamlar olsun´.
• Bütün yarattıklarını sevdigin, onlara çesitli ihsanlarda, lütuflarda bulundugun gibi, yarattıkların, bütün varlıklar seni
sevmekte ve tesbih etmektedirler. Davud (a.s.) tahtı üstünde; "Canım sana feda olsun!" der. Hallac-ı Mansur hazretleri de
daragacında; "Sana esenlikler olsun, selamlar olsun Rabbim!" diye seslenir.
• Sana müstak olan, seni çok özleyen, senden hiçbir sey istemeksizin, hiçbir seyi arzu etmeksizin sana candan selam
verir. îhtiyacı olan da çaresizlik içinde: "Sana selamlar olsun!" der.
• Padisahlar merasimler tertip ederler; davullarla, bayraklarla sana selam verirler. Hastalar ızdıraplar içinde, atesler
içinde kurumus agızlarında dillerini zorluklarla oynatarak seni hatırlarlar, sana selamlar yollarlar.
• Can sarabını içince, meyhaneciye elbisemi rehin olarak verdim. Senin askınla mest olmus biri beni görüp: "Sana
selamlar olsun!" demesi üzerine ben bütün varımdan, yogumdan soyundum.
• Bu sene senin ay yüzünden öyle hos, öyle mutlu ki, gurura kapılmıs da geçen seneye yüzünü döndürüp: "Sana
selamlar olsun!" diyemiyor.
• Senin mızrabının vurusundan duydugu zevkten ötürü felegin çengi öyle kendinden geçmis ki, her an basını çengin
üstüne egiyor da: "Ey tel!" diyor "Sana esenlikler, sana selamlar olsun!"
642. Akıl, dîvane gönlü kendisi ile savasta görünce dısarı fırladı.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilün
(c. III, 1332)
• Tövbe, topal ayakla sefere çıktı. Sabır da dar bir kuyunun içine bas asagı düstü.
• Çeng, sesler çıkarmaya baslayınca, ben ve sakîden baska kimse kalmadı.
• Akıl, dîvane gönlü kendisi ile savasta görünce, dısarı fırlayıp gitti.
• Ask meyhanesinin sadrı, en yüksek yeri, yüksek makam hırsından, namdan söhretten kendisini kurtaranlar içindir.
• Gönlünü dünya hırsından, düsünceden kurtarıp da onu rahata kavusturan kimse, timsahın sırtını kendisine gemi
yapar.
643. Akıl, aska karsı sasırır kalır, can ise abdallasır.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1331)
• Kimin gönlünde bu asktan eser yoksa, o Allahın nazarında çer çöptür, tastır, topraktır.
"Esrar Dede merhum:
"Bir sînede kim nar-ı nnuhabbet eseri yok!
Zulmettedir ol nür-ı Hüdadan haberi yok!"
(Bir gönülde sevgi atesi, ask yoksa, o gönül karanlıklarda kalmıstır. Allahın nurundan haberi yoktur!) diye söylemislir.
• Ask tasın gönlünden su fıskırtır. Ask gönül aynasındaki tozu, topragı giderir.
• Kafirlik Hakk´ın. "Celal" isminin tecellîsi geregi savasmaya, insanları birbirine kırdırmaya geldi. îman ise Hakk´ın
"Cemal" isminin tecellîsi geregi barısmaya, insanları birbirine sevdirmeye geldi. Fakat ask, savası da, barısı da atese
vermek için geldi.
• Ask gönül denizinden bas kaldırır, agzını açarsa, timsah gibi iki dünyayı da yutuverir.
• Ask arslan gibidir. Ne hîledir, ne de kurnazlıktır. 0 bazen tilkilesip, bazen kaplanlasmaz.
• Asktan yardım üstüne yardım gelince, can kapkaranlık, dapdaracık bedenden kurtulur.
• Ask daha baslangıçta bile bastan basa saskınlıktır, hayran olmaktır. Akıl aska karsı sasırır kalır. Can ise abdallasır.
• Ey seher rüzgarı! Benim gönlüm bende degil Tebriz´dedir. Daima eserek Sems hazretlerine bizim hizmetimizi bildir.
644. Karanlık gecenin zenci sakîsinin sundugu görünmez uyku kadehi ile insanlar
kendilerinden geçmislerdir.
Fe´ulün, Fe´ulün, Pe´ülün, Fe´ul
(c. 111, 1330)
• Ey güzel varlık! Durmadan, dinlenmeden sarap kadehini döndür, bizlere sun! Meclis kurulmus, çeng çalmada, sazlar
nagmelenmede, inlemede.
• Fakat bu meclis üzüm sarabı içenlerin meclisi degildir. Bu meclis ruhların rneclisi, sakîmiz de gayb aleminin sakîsi,
meclistekiler gayb aleminin kokusunu almada, fakat bir renk görmemedeler.
• Sen bu meclise gel de bir katre kanda gönül sahrasını seyret 0 daracık yerde uçsuz bucaksız bir sahra.
• Hakk´ın askı ile mest olmus kisilere durmadan sarap sun! Çünkü orada kavga yoktur, sevgi vardır.
• Ezel meclisinde elest gününde, Allah, onlara öyle bir sevgi kadehi göstermistir ki; onlar bu dünya günesinin kadehini,
yani üzüm suyu sarabının kadehini ellerine almayı ayıp bilirler, günah sayarlar.
• Sen diyorsun ki: "Elsiz sisesiz sunulan sarabı kim görmüstür Böyle sarap olur mu "
• Sen su gece yarısında düsün, seyret de gör! Karanlık gecenin zenci sakisinin sundugu uyku kadehi ile insanlar
sarhos olmuslar, kendilerinden geçmisler, yataklara serilmisler.
645. Düsünce ile gönül birbirlerine öfkeli oldukları halde, beden sehrinde beraber kalıyorlar.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1324)
• Uykudan uyan kalk, çengi düzene koy! 0 ay yüzlü, gül renkli fitneyi yürüt!
• Ask ne uyku bıraktı, ne sabır. Ask ne nam bıraktı, ne de ar!
• Akıl binlerce hırkayı yırttı. Edep binlerce fersah uzaklara kaçtı.
• Düsünce ile gönül öfkeli oldukları halde beden sehrinde beraber kalıyorlar. Halbuki ay ve yıldızlar kıskançlıklarından
ötürü birbirleri ile savasa girdiler.
• Yıldız savasa girmis, ayrılıgı yüzünden bu alem ona dar gelmeye baslamıs.
* Ay diyor ki: "Onun günesi olmadıktan sonra, ben neden bosubosuna gökyüzünde solgun hüzünlü ısıklar yayarak
gezip duracagım."
• Varlık pazarı onun akiki olamadıktan sonra, varsın harap olsun, tas üstüne tas kalmasın.
• Ey binlerce ada, sana sahip, ey kadehi güzel ask, binlerce fikir sahibine, hünerli kisilere fikir bagıslayan, hüner ihsan
eden ask! Bütün dünya sanatkarları senden ilham almada, senin tesirinle eserler ortaya koymaktadırlar. Bütün güzel
saheserlerin ortaya konulmasına sebep olan sensin.
646. Bütün kainat, bütün varlıklar gönlün mestidir.
Müfte´ilün, Mefa´îlun, Müfte´ilün, Mefu´îlün
(c. III, 1336)
• Bir gece gönlün selamını almak arzusu ile kapısını çaldım. îçerden; "Kimdir o " sesi geldi. "Kapıyı çalan senin
gönlünün kölesidir!" dedim.
• 0 içerdeki ay yüzlünün nurunun su´lesi; "Kapının aralıgından yol üstüne, gönüle, göze düstü.
• Gönül mahallesi gönlün yüzünün dalga dalga nuru ile doldu. Her taraf nurlandı. Günes ile ay, gönlün degersiz birer
kadehi oldular.
• Gönülden bir haber gelince, gökyüzüne bir gürültü düstü. Varlık, kainat eline bir mesale aldı. Halk, duygularının
zincirinden kurtuldu.
• Her tarafı göz kamastıran, sasılacak bir nur kapladı. Kürsü de, ars da gönlün nuru ile aydınlandı. Ruh gönlün
selamını almak için kapısının önüne oturmus, gönül damını gözlüyordu.
• Kalender, insan degildir. Rste sana kısa, özlü bir söz: 0 bastan basa bakıstır, görüstür. Gönül susarak konusur.
• Bütün kainat, varlıklar, gönlün sarhosu, gönlün ! Dokuz gögün konakları, gönle ancak iki adımlık yoldur.
647. Ey gönül! Canlar senin parıltından meydana gelmis gölgelerdir.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. III, 1359)
• Ey gönül, ben o tertemiz yüze, o güzel yüze bakınca kendimden geçtim. Ona dedim ki: "Ne kadar da güzelsin!
Sende ilahî bir güzellik var."
• Binlerce günes, binlerce göz, binlerce çerag senin kulundur, kölendir. Ey gönül! Canlar senin parıltından meydana
gelmis gölgelerdir.
• Ey gönül! Güzellik zamanla gelir geçer, sonu yoktur. Halbuki senin güzelligin zamanı da astı, sonu da astı.
• Ey gönül! Periler, cinler önüne geldiler, sana hizmet etmek istediler. Melek de, yıldız da, gökyüzü de sana secde
ediyorlar.
• Hangi gönülde senin kulun ve kölen olduguna dair bir damga, bir isaret yok Hangi dert, hangi gam vardır ki sen ona
derman olmayasın
• Ey gönül! Zevallı olmayan hazineler senin emrinde. Yokluk aleminde hangi hazine vardır ki senin olmasın
• Ey gönül! Senin askınla yanıp yakılanlara bak! Onlardan yüz çevirme! çünkü bakıslarında yanıp yakılmayı gideren, ne
gözler, ne devalar vardır.
648. Su kara topraktan biten çiçeklerde onun güzelliginin akisleri vardır.
Mefa´îlün. Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. 111, 1339)
• Ey gönül! Ay yüzlü güzelim, lütuf üstüne lütuflarda bulunuyor. Bu yüzden bir yerde duramıyorum, kararsızım.
Gönlüm ab-ı hayat kaynagında, bedenim lale bahçesinde.
• Ey gönül! Gel de gör! 0 bahçede her agacın gölgesi altında gönülleri çeken ay yüzlü bir güzel, gül yanaklı sevimli bir
dilber; oturmus, padisahın yüzünü görmek için bekliyorlar.
• Ey gönül! 0 öyle bir padisah ki, ruh güzellerinin de, beden güzellerinin de kendi güzelliginin askından sevda
kıvılcımları düsürmüs.
• Ey gönül! 0 büyük yaratıcı, narın içindeki taneler gibi kullarının gönüllerine neseler, ümitler doldurmus.
• Ey gönül! Padisahın güzellere, kendi öz kadehi ile sarap sundugu o halvette Ruhulemin bekçidir, Hızır da perdecidir.
• Ey gönül! Onun en degersiz kulu, o meclisten mest olarak çıkınca, artık o dünya malına, zenginlige, mevkiye,
söhrete yukardan bakar, onlara hiç önem vermez.
• Ey gönül! Sen bu cihanı onun bahçesi olarak bil! Herkes, her varlık bu bahçede rızkını, nasibini bulmaktadır. Bu
alemi de onun pek büyük bir magarası say! Onun lütfu, ihsanı geldigi zaman seni o karanlık magradan dısarı çıkarır.
• Çıkarır da "toprak-su-hava-ates" birlesigi içinde sana ne gül bahçeleri, reyhanları, türlü türlü sakayık çiçekleri,
menekseler, laleler hazırlar.
• Su kara topraktan biten, baskaldıran çiçeklerde onun güzelliginin akisleri vardır. Onların hepsi de onun lütfu ile
bitmedeler. Sen burada topraktan çıkan mahsülleri yemekle mesgulsün. Sanki toprak yiyorsun. Halbuki senin rızkın
göklerdedir. Ey gönül! Senin burada ne isin
• Ey gönül! 0 padisahlar padisahının askı ile el çırp, oyna! Onun bir öpücügüne nail olabilirsen, dünyanın bütün
belaları, bütün felaketleri def olur gider.
• Ey gönül! Simdi ayagımda ayrılık atesinden bir bag var! Çok da zayıf düstüm. Ama sevgiliyi andıgım zaman, onun
askı ile mest olurum.
• Ey gönül! Onun ask koparan sivesiyle aglayıp inlemeye baslar, çeng gibi binlerce nagme çıkarırım.
649. Göklerden gelen ordunun saflar yaran saldınsı yüzünden,
beden seytanlarının basları ezildi.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. III, 1333)
• Ey gönlü ihsan eden aziz varlık! Sen lütuflar sahibisin, ihsanlar sahibisin, gönüller avlıyorsun. Benim gönlüm senin
yarattıgın güzellikler ile huzura kavusuyor.
• Ey iki alemin de kendisine kul, köle oldugu üstün varlık! Biz senin ikramınla diriyiz. Ey adının verdiği hayatla gönlün
adına can olan, onu dirilten aziz varlık!
• Gönül, bedenin etrafında bir halka oldu, onu sardı. Gönlüm bedenimin hırkasını giydi. Sonunda her ikisi de sende
gark oldu. Ey gönle lütuflarda bulunan güzel!
• Ey gönül deryasının incisi! Senin karsında, canın da, gönlün de ne önemi var Gönül geceleri seninle aydınlıktır;
gönlün gündüzleri de seninle mutludur.
• "Akl-ı küll"ün dergahından davul sesleri geliyor. "Simdi gönlün fermanı hüküm sürmededir." deniyor. Ötelerden
gökyüzü ordusu gelmede.
"Akl-ı küll: Allahın kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl. Buna Hz nuru da denilir.
• 0 ordunun kılıç vurusundan, padisahın düsmanlarını öldürüsünden ötürü, ovalar kanla doldu, yollarda kan akıyor.
• Gök ordusunun saflar yaran saldırısı yüzünden beden seytanlarının basları ezildi. Padisahın namına hutbe okunmaya
baslandı. Dîvan gönlün fermanları ile doldu.
650. Ben can´ın boynunu bagladım, sevgilinin kapısına götürdüm de; "Bu, ask suçlusudur;
sakın bunun suçunu bagıslama!" dedim.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. III, 1335)
• "Bu gönül evinde bulunan kimdir " diye gece yarısı bagırdım. Bir ses; "îste benim!" dedi. "Sen kimsin " dedim.
"Ay´ın da, günesin de yüzümü görüp utandıkları güzel benim!" dedi.
• Bana; "Neden bu gönül evi böyle çesitli sekillerle, hayallerle dolu " dedi,. "Ey ay yüzüne dünya güzelinin bile hayran
kaldıgı, haset ettigi dilber!" dedim. "0 gördügün sekillerin, hayallerin hepsi de oraya senden aksetmis."
• "Peki!" dedi. "Su benim cigerimin kanına bulanmıs olan sekil de nedir " "Bu" dedim, "Benim seklim. Gönlü yaralı,
ayagı beden balçıgına saplanmıs bu degersiz kulunun sekli."
• Ben can´ın boynunu bagladım, sevgilinin kapısına götürdüm de; "Bu, ask suçlusudur, sakın bunun suçunu
bagıslama!" dedim.
• Sevgili bana bir ip ucu verdi. "Bu ask ipidir. Ucu fıtnelerle, hilelerle doludur. Bunu tut, çek, ben de çekeyim. Hem
çek, hem de koparma!" dedi.
651. Ey gönül! Sen aynada kendini egri görürsen, bu egrilik sendendir, aynadan degil.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. 111, 1337)
• Ey yüzünü eksitmis sevgili! îsine karısmamam, "Neden yüzünü eksittin " dememem için, sanki yüzünün etrafına;
"Sirke ne güzel katıktır!" diye yazan dost!
• Yüzünün asıklıgını, eksiligini, dolayısıyla basına gelenlerden sikayetini bırakır da; kinden, hırstan bir iki adım
uzaklasır da hilme, yumusaklıga, basa gelenlere razı olmaya dogru yaklasırsan, bal gibi olursun, kendinle beraber nice
kisileri de tatlılastırırsın. Fakat sen çok tenbelsin, kemale dogru yürüyemiyorsun.
• Aslında ben hata ettim, yanlıs gördüm, yanlıs söyledim. Zaten ben her zaman yanlıs isler yaparım. Ben senin gerçek
yüzünü görebilseydim, gözüm böyle sası kalır mıydı
• Ey gönül! Sen aynada kendini egri görürsen, bu egrilik sendendir. Egri alan sensin, ayna egri degil! Ayna her seyi
dogru gösterir. Önce sen kendini dogrult!
"Mevlana bir Mesnevî beytinde söyle buyurur
"Seni görünce kendimi gördüm. Aferin beni bana gösteren aynaya!" (Mesnevî, c. VI, nr. 1085). Baskaları bizim için
ayna gibi olunca, baskalarında gördügümüz kusur, kendi kusurumuzdur. 0 kusur onlara ait degildir."
• Adamın biri kuyu basına gitmis de ayı kuyuda görmüs, ayın kuyuya düstügünü sanmıs. Ay ise gökyüzünden ona
seslenmis; "Acele etme, yanlıs görme, ben buradayım." demis.
• Sen ayı su kirli, alçak yeryüzünde arama! Yoklukta varlık olmaz. Bir adam Ebucehil karpuzu ekse, seker kamısı
biçmez. însan ne ekti ise onu biçer.
• Ey benim canım! Hosluk, güzellik varlıgını, benligini gidermektedir. Sense güzelligini varlıkta arıyorsun. 0 burada
görünmez. Sen her seyi elde edebilecegin yerde ara!
652. Öteki dünya gönül günesinden bir parıltı, bu dünya da gönül denizinden bir damla.
Fa´ilatün. Fa´ilatün, Fa´ilat ,
(c. III, 1346)
• Ömrüm gönül sevdası ile geçti gitti. Benim gönül gamından bir korkum yok!
• Gönül benim canıma saldırmak için kalkmıs gelmis. Cansa; "Bakalım gönlün meramı nedir Ne yapacak " diye
oturmus kalmıs.
• Gönül din halkasından kaçıyor da, güzellerin saçlarının büklümü halkasını yer ediniyor.
"Fuzulî hazretleride:
"Asiyan-ı mürg-ı dil zülf-i perisanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır" demisti.
• Gönlümle oynayanın, gönlümü perisan edenin etrafında dönüyorum, onu terk edemiyorum. Çünkü gönül kavgasında
benim yardımıma kosacak ancak odur, baskası degil!
• Sabah olsun da gönlün yüzünü bir defa olsun göreyim diye geceleri uykuyu gözlerime haram ettim.
• Gönlün boyunu bosunu göreyim diye egilmekten boynum yay gibi oldu.
• Öteki dünya gönül günesinin parıltısından bir parıltı, bu dünya ise gönül denizinden bir damla!
• Agzını kapa, dudaklarını yum! Çünkü gönlün feryadları dilsiz, dudaksız olarak göklere yükselmede.
653. Güllerin güzelliginden dikenler sarhos olur, gam gülmeye baslar.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. 111, 1356)
• Sevgili hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkar gelirse; ne mutluluktur! 0 güzelligiyle, kendisini çekemeyen
güzelleri haset ateslerine yakarsa ne devlettir.
• Dün sevgili tövbe eden binlerce kisinin tövbelerini güzelliginin etkisi ile bozdurmustu. Bugün de aynı sey olursa ne
mutluluktur.
• Ona gönül verenler, onu görmek ümidi ile grup grup kapısının önünde ;oturmuslar, beklesiyorlar. Lütufeder de
onlara söyle bir görünürse ne mutluluktur.
• 0 kılıçlar kusanmıs, savasa hazırlanmıs, ayrılık ordusunun içine dalsa da vuslat ordusunu zafere kavustursa ne
mutluluk olur.
• Binlerce güller açılır, onların güzelliginden dikenler sarhos olur. Bu durum carsısında gam bile güler, kahkahalar
atmaya baslarsa bu ne saadettir.
• Ask harekete geçince, beden çeviklesir. Acele hemen elsiz, ayaksız gökyüzünün etrafında kosmaya baslar. Bu ne
saadettir
654. Develer sarhos oldular.
Fe´ilatiin, Fe´ilattln, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. 111, 1344)
• Develer sarhos oldular. Simdi sen deve oyununu seyret! Kim sarhos deveden edep, bilgi ve ibadet bekler
• Bizim bilgimiz onun yani Hakk´ın bilgisi, yolumuz onun caddesi, hararetimiz koç burcundan günesten degil, onun
sıcak nefesi.
•"Ruhumdan ruh üfürdüm." günü nefesi sana can verir.
• Hakkın isi "0l emri ile oldurmaktır." Yaratısı sebeplere, vasıtalara baglı degildir-
"Bu beyitte Bakara Süresi, 2/117. ve Hicr Süresi, 15/29. ayetlerine isaret var.
• Biz bu Hakk yolunda nesrin ve karanfil çigneriz. Balçık çigneyen yani yerden biten otları, dikenleri yiyen bayagı
develerden degiliz.
• Balçık çigneyen develer bu dünyaya, su balçıga baglanıp kalmıslardır. Ruhumuzun, gönlümüzün balçıkla ne ilgisi var
• Din mücizesini göstermek arzusu ile Hz. Salih´in duası dagın bagrından Allah devesini dogdurdu.
"Hud Süresi, 11/64. ayetine isaret var."
• Biz dogu tarafına da gitmeyiz batı tarafına da. Biz durmadan ezel günesine dogru adımlar atar dururuz.
655. Bugün gönlüm yeni bir sevda ile baska bir renge boyandı.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün ,
(c. III, 1341)
• Allah´a hamdolsun, su gönül bugün dünden de daha beter bir halde, bugün gönlüm, yeni bir sevda ile baska bir
renge boyandı.
• Dün gönlüm gül fidanının altına oturmus, durmadan sarap içiyordu. 0 yüzden olacak, bugün bambaska bir halde.
• Senin ask "ney"in bu perdesinde bir hayli bekledi. Gönlüm ask neyinin zevki ile tatlılastı, sekere döndü.
• Ey ipek kaftanlar giyenen sevgili! Ben senin beline kemer gibi sarıldım.
• Ey tatlılıklar, lezzetler denizi! Senin askından bu beden sedefe dönmüstür. Su gönül de o sedefin içindeki inci.
• Her mü´minin benlik evi mademki senin askınla harap oldu, yıkıldı; bu kargasadan ötürü, bu gönül de her an benlik
kapısından çıkıp, varlık damına yükseldi.
• Tebrizli Sems, Hakk günesi gibi parıldıyor. Onun günesinin parıltısından su gönül seher vakti gibi olmustur.
656. Gözyasları niçin akıyor;gönül atesini söndürmek için.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. III, 1351)
• Sasılacak seydir ki; bu açık mesrepli güzellere, celal sahibi hakkın hareminde, has bahçelerde, çesme baslarında,
çayırlık çimenlik yerlerde makamlar verildi´. Orada suhluklar, güzel yüzlere hırsızlamaca bakmalar helal sayıldı.
• Yol kesmeyi, ancak yollan bilen becerir. Eve girmeyi, hile yapmayı güzellikten anlayan basarır.
• Dünya ehli sanki örümcektir. Her biri de sinek avlar durur. Onlardan hiç bahsetme, bana usanç gelmesin.
• Eve gizlenmis nefis hırsızını kim görür, kim söyler îlahi askla safran çiçegi gibi sararmıs bir yüz ile, berrak, duru su
gibi olan göz yasları.
• Gözyasları neden akıyor Gönül atesini söndürmek için. Yüz niçin sararır, solar îç alemini, gönül derdini anlatmak
için.
• Asıkların yanaklarına akan gözyasları, seni ayakkabıların çıkarıldıgı kapı yanındaki saftan alır; "Buradan hemen kalk,
askın huzuruna git!" der.
• Asıkların yüzlerinin sanlıgı, sevgilinin elma gibi kırmızı olan yanaklarının aynasıdır. Gözyasları ise, benlerinin ve
yanak sayfalarının üzerine yazılar yazıyor.
• Bu balçıktan, bu kara topraktan yaratılmıs yüzündeki bunca güzellikler, bunca eda ve cilveler, gayb alemindeki
aydan parlayıp vuran kemal nurunun parıltısıdır.
• Hele bir iki gün sabret, bu parıltı bütün güzellikleri ile, bütün nuru ile yine aslına gider, onunla birlesir.
657. Kurak yere düsmüs balıgın kulagına dalga sesleri gelince,
balık hemen sıçrayıp yurdu olan denize atlamaz mı
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün,
(c. III, 1353)
• Bütün kainatın ve varlıkların yaratıcısından, o celal ve cemal sahibinden ruha çok tatlı bir hitapla; "Gel!" denilince
ruh, nasıl olup da kanatlanıp uçmaz
• Duru, lekesiz denizden ayrılmıs, kurak yere düsmüs bir balıgın kulagına dalga sesleri gelirse, balık nasıl olur da
hemen sıçrayıp asıl yurdu olan denize atlamaz
• Davuldan ve davula vurulan tokmaktan "Geri dön!" haberini duyunca, dogan, nasıl olur da avı bırakıp gerisin geri
sultana dogru uçmaz
• Bu kadar latif, bu kadar güzel, sevimli ve can baglayıcı olan essiz varlıgı bulamayan, tanıyamayan ve sevemeyen
kimse cidden ne zavallı, ne kötü, ne sapık bir kimsedir
• Ey ruh kusu! Günahlarından temizlendin, nefsinin kafesinden kurtuldun, mana kanatların açıldı. Haydi geldigin yere,
kendi vatanına dogru uç, uç!
• Acı sudan ab-ı hayata dogru yollan! Esik dibinden, papuçlukta oturanlar arasından ayrıl, can meclisinin bas sedirine
geç otur!
• Ey can! Sen git, git ki biz de bu ayrılık cihanından o bulusma cihanına kavusalım.
658. Gönlün vasıflarını saysam aklın almaz.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´fllün
(c. III, 1342)
• Su gönülde nasıl bir is yurdun, nasıl bir tezgahın var Su gönülde ne putlar yontuyorsun Ne putlar yapıyorsun
• Bahar oldu, ekin zamanı geldi. Kimbilir sen su gönüle neler ekiyorsun
• Allah´ım sen zahirde, dısarda yücelik, üstünlük perdesi ile örtündün, ama su gönülde apaçık meydandasın.
• Gönül göklerden de yüce, göklerden de genis olmasaydı, su gönül ata binip gökleri dolasmazdı.
• Gönül pek büyük bir sehir olmasaydı, bir padisah oraya sıgmazdı; o gönülde dolasmazdı.
• Ey benim canım! Gönül sasılacak büyük bir ormandır. Sen de bu gönül ormanında av emirisin. Sen orada neler
avlayacaksın
• Gönül denizinden binlerce dalgalar cosar, köpürür. Sen de bu gönül denizinde inciler elde edersin.
• Sustum. Artık gönül hakkında bir sey söylemeyecegim. Çünkü gönlün vasıflarını saysam, aklın almaz, gönül senin
düsüncene sıgmaz.
"Rbrahim Hakkı Erzurumî hazretleri de:
"Vasf-ı lisan seninledir, vasfedemem gönül seni
Nutk-ı beyan seninledir, vasfedemem gönül seni
Asl-ı cihansın ey gönül, vasla mekansın ey gönül´
Kevn n mekan seninledir, vasfedemem gönül seni" diye yazmıslardır. (Dîvan-ı Hakkı s. 181)
659. Senin güzelligin ile, ruhlar huzura kavusur, bedenler de mest olur.
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. 111, 1361)
• Ey benim biricik güzelim! Senin ömrüne yemin edirim ki, kemal derecelerinde senin esin ve benzerin yoktur. Ey
benim güvendigim, dayandıgım aziz varlık! Çok kederliyim, gamlara batmısım, artık kalk, gel!
• Ey beni dertlerden kurtaranım, feraha çıkaranım! Ey benim enîsim, en yakın dostum! Ey meclisimizin ay´ı! Senin
yüzün tam bir bedirdir, dolunaydır. Dudaklarının ıslaklıgı bana helal bir saraptır.
• Senin ruhun vefa denizidir. Rengin ayrılık parıltısı, ömrüne yemin ederirn ki, günaha girmekten korkmasam, sana
"Zülcelal sahibi Allah" derdim.
• Alemdekilerin hepsini eritirsin. Hepsinin de kalpleri rahata kavusur, onların rnana gözleri açılır da görünmeyen
seyleri görürler. Sevgilim senin hayalin bile çok latif, çok güzel!
• Senin güzelligin ile insanların ruhları huzura kavusur. Bedenleri de mest olur. Onları ilahi sarabın büyük kadehlerle
içildigi bir meclise oturtursun.
• Ask hususunda gönle gelen bütün sorular ve cevaplar hep Hakk´tandır. 0 sorar, sonra kendi sorusuna kendisi cevap
verir. Ben onun elinde bir rebab gibiyim. 0 bana sık sık mızrap vuruyor. Bana; "Rnle, agla!" diyor.
660. Davul çalan olmadıkça, davul nasıl ses verir
Mefa´îliin, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. III, 1358)
• Rlahî rahmet gönlün kulagına gizlice dedi ki: "Ne istersen yap, fakat bizden ayrı düsme, bizi unutma!"
• Tıpkı gözle gündüz gibi; sen bizimsin, biz de seniniz. Ne diye bizden ayrılır, kötü isler yapan, kötü kisilerin yanına
gidersin
• Gönül dedi ki: "Sana darılmaya, senden incinmeye imkan var mıdır Davul çalan olmadıkça, davul nasıl ses verir "
• Bütün dünya davuldur, sen de davul çalan! Bütün yollar zaten kapanmıs, seni bırakıp da nereye gidebilirler
• Can kımıldamadıkça su zavallı beden kımıldayamaz. At hareket etmedikçe üstündeki, çul oynamaz.
• Gönlün Allah arslanıdır, nefsin ise at. Akıl meydanı ata dar geldi de o daracık meydandan sıçradı "Söyle" alanına
vardı.-
"Söyle!": Kur´an´da bir çok sürelerin basında geçer. Dünyanın fanî, gelip geçici oldugu ayetlerle haber verilir, .
• Sözden harften geç de su gibi nakıslar kabul eder ol, sekilden sekle gir´. Cünkü harf de dünyadandır, ses de´. Dünya
da zaten bir köprüden ibarettir.
661. Gül, can bahçesinden gelmis bir habercidir.
Mef´aiü, Fa´iiaiü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. III, 1348)
• Bugün, bu bahar günü, nese günü, sevinç günü. Güllerin çok açtıgı bir yıl, gül yılı. Bu bahar mevsiminde halimiz,
durumumuz çok iyi! Bizim gibi gülün de hali iyi olsun!
• Ötelerden dostun yüzünün gül bahçesinden güle yardım geldi. Bu sebeple artık gözlerimiz, gülün soldugunu,
dökülüp saçıldıgını görmez.
• Gülün güzelliginden, letafetinden, ihtisamından, renginden, kokusundan nergisin gözleri mest oldu, bahçede agzını
açmıs gülüyor.
• Süsen selvinin kulagına, bülbülün askının sırlarını ve gülün güzel huylarını fısıldıyor.
*Gül bize iyilik etmek, lutuflarda bulunmak, bize kokusunu daha iyi duyurmak için elbisesini yırtarak kostu, geldi.
*Biz de güle kavustugumuz için, ona daha yakın olmamız için elbisemizi yırtıyoruz.
*Gül ötelerden geldi; o cihandandır. Bu yüzden bu cihana sıgmıyor. Gül o kadar latiftir, o kadar güzeldir ki, hayal
alemi bile gülü hayal etmeye dar geliyor.
*Gül denilen varlık kimdir Akıl bostanından, can bahçesinden gelmis bir haberci. Gül nedir Solmayan, dökülmeyen,
hakîkat gülünün güzelligini, yüceligini bildiren bir bilge.
*Gülün etegini tutalım, ona yol arkadası olalım da oynaya, güle gülün aslına. zevalsiz gül fidanına gidelim.
*Gülün aslı, zevalsiz gül fidanı Mustafa(s.a.v.)´in terinden bitti, yetisti, lütfundan meydana geldi. 0 büyük varlıgın
yüzünden hilal halinde iken, bedir haline geldi.
"Bazılarının mevzu saydıkları bir hadîse isaret var. Hadîs söyle:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: "Miraç gecesinde gökyüzüne çıktıgım zaman terlemistim. Ter damlalarım
yeryüzüne düsünce, topraktan gül fıdanları bitti, yetisti. Kim benim kokumu koklamak isterse, kokumu almak isterse
gülleri koklasın."
*Siz gülün yapraklarını yolarsınız, dallarını kırarsınız ama, ona yeniden yeniye can verirler, onu diriltirler, ona yeniden
yeniye kol kanat ihsan ederler.
*Gör ki gül baharın davetine nasıl icabet etti. Halil Rbrahim´in öldürülmüs dört kusu gibi ölü iken dirildi, kosarak geldi.
*Ey hoca sus! Dudagını açma! Gülün gölgesinde otur da gonca gibi dudak altından gizlice gülümse!
662. Sevgilinin dudakları ile gönlüm ne haldedir, bunu hiç sorma!
Mefa´îlün, Fe´iiatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. III, 1355)
• Visal, bulusma günesinin iki gözünü açtınsa, hakîkatler gögüne çık, artık hayalden hiç bahsetme!
• Karanlıgın ve aydınlıgın ötesinde, celal nuru ve içinde zerreler gibi oynasıp duran yıldızları seyret!
• Her ne kadar zerre günese ulasmazsa da, ısıgının parıltısı ile nur kesilir; bu kafi degil mi
• Aska hizmet için kas gibi beli bükülen gönlün bakısından yüzbinlerce kemal gözü açılır.
• Agzını kapa da sevgilinin dudakları ile gönlümün arasının nasıl oldugunu, gönlümün ne halde oldugunu hiç sorma! 0
hali ancak Allah bilir, baskası bilemez.
• Gönlümü isaret etmeye kalkısma, o gönül senin bildigin eski gönül degildir. Bu kanatlarla padisahın devlet kuslarının
yanına uçmaya heveslenme!
• Herkes yarasına tuz ekilince feryat eder. Bense onun tuzlugundan uzakta kaldıgımdan ötürü, gönül yaram onun
tuzundan mahrum kaldıgı için feryad ediyorum.
663. Ötelere göç var!
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatü
(c. III, 1347)
• 0 güzeller padisahının bulundugu yere göç var! 0 sevgilinin günesinin dogdugu yere göç var!
• Geri kalanların kervanı yola düstü. Haydi ey davrananlar, biraz çabuk olun, göç var!
• 0 erlik ve ölümsüzlük denizine dogru, haydi ey erler erkekçe göçün, ötelere göç var!
• Padisahın yüzünün günesi dogdu, dünya aydınlandı. Ey bekçiler sabah oldu, göç var!
• Asıllarına, yani can denizine dogru dostlar toplulugu yagmur gibi yagıyor, seller gibi akıyor, ötelere göç var!
• Evi barkı, dösegi, yastıgı bırak! Attan katırdan, süslü egerden, semerden vazgeç, ötelere göç var!
664. Ben öyle bir çocugum ki hocam asktır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1523)
• Arslan degilim ki düsmanla savasayım. Ben arslandan daha çetin bir düsman olan kendimle, kendi nefsimle
savasayım, bu bana yeter.
• Mademki askın ayakları altında toprak olmusum. Sunu iyi bil ki; o topraktan ben gül gibi, süsen gibi bitip boy
atacagım.
• Askın gamı ile geceler gibi karalar giymisim. Fakat ben bu karanlık gecenin koynundan parlak bir ay gibi dogacagım.
• Ben ask atesi ile yanmısım, bastan basa duman haline gelmisim. Duman gibi bu pencereden çıkacagım; göklere
yükselecek, ötelere gidecegim.
• Ben öyle bir çocugum ki, hocam asktır. Bırakmıyor ki basımı kaldırayım, boyumu göstereyim.
• Ask gibi daima diri olayım, daima varlık sahibi olayım, yemeden, içmeden, yatmadan, uyumadan kesileyim.
• Kendine gel de Ebu Bekr-i Rebabî gibi sus, sus da ben can olayım, bedenden sıyrılayım.
665. Bir damlayım ki, hem damlayım hem deniz!
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´ulün
(c. III, 1520)
• Bana nasılsın diye soruyorsun Nasıl oldugumu ben söylemeyeyim, sen bak da gör! Harap bir haldeyim, kendimden
geçmisim, deliler gibi aklını basımda degil, sarhosum.
• Meger gökyüzü gibi ay´ın evi olmusum. Sevgilinin askı yüzünden gökler gibi kararsızım.
• Yanlıs söyledim, ben askın mizacına sahibim. Bu yüzden dönüp dolasmayı da, durup dinlenmeyi de bilmiyorum.
• Sevgiliden ayrıldıgım için, sanki dünyanın diregi olmusum gibi agır bir yük altında eziliyorum.
• Ben görünüste bir zerrenin yarısından da küçügüm. Fakat ask bakımından alemden de genisim, dünyadan da
büyügüm.
• Bir damlayım ki, hem damlayım hem deniz! Çesitli yönden, çesitli sekilller ve hadiselerle denenmedeyim, imtihan
edilmedeyim.
• Bu sözü ben söylemiyorum. Bu söz askın sözü; ben bu ince sözü bilmeyenlerdenim, ben bir hiçim, hiç!
• Bu hikaye, bu ask macerası binlerce yıllık bir hikaye. Bunu ben nereden bileyim Ben daha dünkü çocugum.
• Fakat öyle bir çocugum ki, ben evveline evvel olmayan, kadîm olan o ezelî büyük varlıga aidim. Beni o yarattı, bu
çocuk yüzyıllardan onunladır.
*Bu sözler balçıktan dogan sözler, ormandaki dolambaçlı yollara benziyor kendimi nasıl bir renkte göstereyim ki, ben
o dolambaçlı yollardayım.
*Hayır! Yanlıs söyledim. Benim günes gibi bir rengim var. Bu denî, alçak dünyanın bulutlan içinde kalmıs.
*Sus, insanın topragını tozutma! Çünkü ben peri gibi buralarda gizlenmisim.
666. Senin verdigin seyden baska benim neyim var
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. III, 1521)
*Ben bu dünyada dost olarak yalnız seni seçtim. Böyle olmakla beraber, sen benim kederlere kapılmamı, gamlara
düsmemi uygun bulur musun
*Gönlüm kalem gibi senin avucunda, parmaklarının arasında, neselerim de senden gelmede, hüzünlerim, gamlarım da
sendendir.
*Senin dilediginden baska ne olabilirim ki Ben senin gösterdigin seyden baska ne olabilirim
*Bazen benden diken bitirirsin, bazen gül. Bu yüzdendir ki ben bazen gül :koklarım, bazen diken toplarım. Bazen çok
neseliyim, bazen çok mahzunum, üzgünüm.
*Beni ne hale getirirsen o halde olurum. Sen mademki benim böyle olmamı istiyorsun, ben de öyleyim, baska türlü
degilim.
*Önce de sen varsın, sonra da sen varsın. Sen benim evvelimi de, airimida hayırlı et!
*Sen gizlenirsen, seni manen hissedemezsem, küfür ehlinden olurum. Yarattıgın eserlerle kudretini, yaratma gücünü
ortaya koyunca imana gelirim. Bütün bu haller senin lutfunla, ihsanınla olmaktadır.
*Senin verdigin seyden baska benim neyim var Sen koynumda, yanımda ne arıyorsun
"Dîvan sairlerimizden Urfalı Nabî merhum bir siirinde aynen Mevlana gibi düsünmüstü:
"Bu karhanede bilsem neyim, bepim nem var Varlıgım Allah´ın bir armaganı, hayatımı da o bagıslamıs; nefes onun bir
Ifltfu, konusmam onun bir fazlı, ihsanı; beden onun binası, ruh onun nefhası, üfürügü; kuvvetim, yapma gücüm de ondan;
benim hislerimi, duygularımı da o vermis. Bilsem ki bu dünyada ben neyim, benim nem var "
667. Gönle gelen sekiller, hadiseler misafirlere benzerler;
gelirler, giderler. Ben de onların gelip gittikleri ev!
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. III, 1519)
• Gel ki ben bugün dünyada degilim. Dünyadan dısarı çıktım. Ben bugün kendimden de gizliyim.
• Ben hançeri aldım, varlıgımı kestim, yok ettim. Artık ben ne kendime aidim, ne de baskasına.
• Yanlıs söyledim, ben kendimden kesilmedim; bu isi, bu tedbiri canım "ben"siz yaptı.
• Gönül atesi ne haldedir; bilmiyorum. Çünkü dilim baska bir sekilde yanıyor.
• Kendimi yüzlerce sekilde gördüm. Her sekli gördükçe: "Rste ben buyum!" diyorum.
• "Kendimi yüzlerce sekilde gördüm" dedim. Belki de ben sekil degilim, benim izim, nisanım yok!
*Çünkü gönle gelen sekiller misafirlere benzerler; gelirler, giderler. Ben de onların gelip gittikleri ev!
668. Körün gözüne göre ben bir hiçten ibaretim;
sagırın kulagına göre de ben dilsizim.
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1518)
*Ben mekansızlık aleminde bulunan bir ay´ım. Beni dısarda arama, ben canın kendisiyim.
*Seni herkes kendi yanına çagırır. Bense seni senden, senin yanından baska yere çagırmam.
*Bazen dersin ki: "îstedigim gibi degilsin, vefasızsın." Evet, sen öyle oldukça ben de öyleyim.
*Körün gözüne göre ben bir hiçten ibaretim. îste öyleyim. Sagırın kulagına göre de ben bir dilsizim.
*Niçin gözün yasına gül suyu dökersin Gözünü yıka; toz toprak gitsin! Ben apaçık ortadayım, görünüyorum.
*Senin giydigin elbiseler de, yedigin yemekler de hep topraktan gelmede. Hepsi de renkli toprak. Bu yüzden sen
toprak yiyorsun. Sen bana misafir olmaya layık degilsin.
*Su güzel renkli, hos kokulu gül de topraktan ibaret! Ben ona igreti olarak verdigim güzelligi geri alınca, onda baska
bir güzelllik, hos kokulu suyu vardır, o ortaya çıkar; sen onu seyret!
*Ey benim canım! Ben bagın da bagıyım, suyun da suyuyum. Ben binlerce erguvana erguvan olmusum.
669.Dünyadaki bütün sehirleri dolastım. Ask sehri gibi güzel bir sehir bulamadım.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c- III, 1509)
• Sefer ettim, dünyada bulunan bütün sehirlere ugradım. Fakat ask sehri gibi güzel bir sehir göremedim, bulamadım.
• Ben ezeldeki ask sehrinin kıymetini bilmedim de, bilgisizlik yüzünden isbu dünya sehrine sürgün edildim. Böylece
gurbete düstüm. Çok kahır çektim, çok belalara ugradım.
• Ben akılsızlıgımdan öyle güzel seker kamıslıgını bıraktım da, bu dünyada her otu otladım durdum.
• Bu dünyada askın sesinden gayrı duydugum sesler, davul sesinden baska bir sey degildir.
• 0 davul sesinin yüzünden ben, "küll alemi"nden su fanî dünyaya düsüp kaldım.
• Ben ezelde tamamıyla candım, candan ibarettim. Canlar aleminde gönül gibi kanatsız, ayaksız uçup duruyordum.
• însana güzellikler veren gülüsler bagıslayan mana sarabından ben de gül gibi bogazsız, dudaksız tadıp duruyordum.
*Derken asktan bir ses geldi. Ask; "Ey can!" dedi; "Yola düs, bir mihnet ve ızdırap yurdu yarattım, oraya git!"
*Ben o mihnet yurdunu istemem!" diye çok yalvardım, çok agladım, çok inledim, çok elbiseler yırttım.
*Simdi bu dünyadan ötelere gitmekten nasıl korkuyor, kaçıyorsam, oradan gelmekten de öyle kaçıyordum, öyle
ürküyordum.
*Ey can, korkma git! Nerede olursan ol, ben seninle beraberim, sana sah damarından daha yakınım.
"Hadid Suresi 57/4. ve Kaf SOresi, 50/6. ayetlerden iktibas var."
*Büyüler yaptı, beni oradan uzaklastırdı.
*Büyü dünyaları bile yerinden oynatır. Ben kim oluyorom ki; zaten ben göze bile görünmüyorum.
*Beni yolumdan alıkoydu. Sonra da diledigi yola düsürdü. Gerçek yoldan çıkıp da o yola düsmeseydim kurtulurdum.
*Söyleyeyim; asıl yurduna, nasıl dönersin, ulasırsın; yazayım. Fakat buraya varınca kalemim kırıldı.
670. Benim sözümde ben de cana bir aynayım. Can kendi halini benim sözümde bulur.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1516)
*Senin canın benim canıma ne kadar da çok yakın. Çünkü sen ne düsünüyorsan, ben onu biliyorum.
• Zaten dostlar birbirlerinin gönüllerinden geçenleri bilirler. Ben de senin gönlünden geçeni biliyorum. Bilmesem dost
sayılmam.
• Dost dosta karsı saf, duru suya benzer. Onun için de dostun hayalıni parmagımla gösterebilirim.
• Adeta herkes aynadır; aynada herkes karını, ziyanını gösterebilir.
• Fakat o ayna her nefeste bugulanır, her an kararır. Çünkü onda benim can cilam yoktur.
• Ama arif kisinin gönlüne, dünyanın tozunu, topragını atsan yine kararmaz, yine cilası kaybolmaz.
• Sakın bu aynadan yüz çevirme! 0 ayna; "Ben senin canına emanım!" deyip duruyor.
• Benim sözüm de, ben de cana bir aynayım. Can kendi halini benim sözümde bulur ve anlar.
• Sus, sus da, ben kasla gözle ona binlerce macera okuyayım.
671 .Seni gördügüm gün,benim bayram günümdür
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. 111, 1508)
• Sefere çıktım, her sehre ugradım, senin gibi latif, senin gibi güzel hiç kimseyi göremedim.
• Ayrılıktan kurtuldum. Gurbetten geri geldim. Bir kere daha seni görmek saadetine erdim.
• Essiz bir bahçeye benzeyen güzel yüzünden düseli, ne bir gül gördüm, ne bir meyve tattım.
*Kötü bahtımın yüzünden senden ayrı düstüm. Fakat her bahtsızdan da yüzlerce zahmetler, mihnetler çektim.
*Ne diyeyim, sensiz ben tamamıyla ölmüstüm. Allah beni yeniden diriltti.
*Acaba yüzünü gören ben miyim Acaba senin tatlı sesini ben mi duydum
*Bırak da elini, ayagını öpeyim, bana bayramlık ver; çünkü seni gördügüm gün benim bayram günümdür.
*Ey Mısır ülkesinin Yusufu, sana armagan olarak böyle parlak bir ayna aldım.
672. Sen sevda çekenlerin gönüllerine huzur verirsin.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1507)
*Sevgilim, ben sende kaybolup gitmisim, görünmüyorum. Dün gece tuhaf sekilde seni rüyada gördüm.
*Mısırlı kadınlar gibi elimde turunç vardı. Yusufun güzelligi ile kendimden geçtim, ellerimi dogradım.
*O ay yüzlü güzel nerededir 0 dün gece gördügüm gözler nerede 0 sözleri duyan kulaklar nerede
*Ne sen varsın, ne de ben varım. Ne de o an, o zaman var. Ne de hayran dudakları ısıran disler var.
*Senin sevdandan ben bir ambar doldurdum. Ben o ambara harmandan sevda tasıdım, durdum.
*Sen sevda çekenlerin gönüllerine rahatlık verirsin, huzur verirsin. Sen Zünnun´sun, sen Cüneyd´sin, sen Bayezid´sin.
673. Galiba ben, simdi bu hale gelmemisim, ezelde de böyle imisim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1506)
• Ben her zaman böyle zeki degildim. Ben akıldan, fikirden çıkmıs bir kisi degildim.
• Senin gibi ben de akıllı idim. Böyle deli, divane degildim. Ben böyle düskün ve perisan bir halde de degildim.
• Güzeller gibi gönüller avlar dururdum. Ben gönül gibi kanlar içinde degildim.
• 0 nasıldır; bu nasıldır; diye arar dururdum. 0 nasıl oldugu bilinemeyen büyük yaratıcının yarattıklarına böyle hayran
degildim.
• Sen benim gibi degilsin, senin aklın basında, otur da bir düsün bakalım; galiba ben simdi bu hale gelmemisim.
Ezelde de böyleymisim.
• Ben böyle günden güne artan aska av olmamıstım. Eskiden herkesten üstün olmayı arar dururdum.
• Sonunda bir defîne gibi topraktan dısarı çıktım. Çünkü ben topraga gömülen Karun degildim, ben ilahi bir
defıneydim.
674. Öyle bir arkadas istiyorum ki, benim derdimi kendine dert edinsin.
Mefa´îliin, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. 111, 1505)
*Su anda öyle bir mutrip (çalgıcı) istiyorum ki, mest olsun kendinden geçsin de ne çaldıgının farkında olmasın.
*Öyle bir arkadas istiyorum ki, benim derdimi kendine dert edinsin. Fakat öyle kendinden geçsin ki nese ile gamı
birbirinden ayırt edemesin.
"Mevlana kendi derdini dert edinen arkadas istiyor. Behçet Kemal merhum da "Rstiyorum" adlı siirinde:
"Bir zincir istiyorum, hırsımı baglayacak
Bir yangın istiyorum, ruhumu daglayacak
Bir ana istiyorum, basımda aglayacak." diye yazmıstı.
*0 bütün varlıgı ile mest olsun da Ademoglu olmaktan çıksın, degissin, baska birsey olsun.
"Ademoglu Esref merhum da:
"Gözlerim Ademoglu´ndan o rütbe yıldı kim
Rstemem bir fatiha, tek çalmasınlar tasımı." demisti.
*Müslümanlık ondan nur alsın da, varlıgından sıyrılsın, çıksın.
*Allah´ım, bize mest olmus bir güzel gönder de sunacagı sarapla karnımızı davul gibi sisirsin.
*Davul çala çala kendimizden geçelim, dısarı çıkalım, sakîyi karsılamayı düsünelim.
*Bugün perisan, darmadagın sözler söylemek istiyorum. Elbette perisan olmus bir kisi perisan sözler söyler, baska ne
söyleyebilir ki
*Bu perisan sözleri bana söyletmemek için sakinin gelmesi, birbiri ardınca nacagı kadehlerle agzımı kapaması
gerekmektedir.
675. Seni tanımadan önce, gece gündüz ask masalları okurdum.
Simdi senin askınla ben kendim masal oldum.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´ulün
(c. III, 1499)
• Sevgilim gel ki, askından deli divane oldum. Bir sehir gibiydim, yıkıldım, harap oldum.
• Askının yüzünden her seyimi kaybettim. Maldan, mülkten oldum. Simdi ben senin askının derdi ile aynı evde, gönül
evinde beraber oturmaktayız.
• Ben anlatılamayacak derecede tenbel birisiydim. Senin yüzünü görünce canlandım, bir yerde duramaz oldum.
• Canımın senin canınla dost oldugunu görünce, bütün dostlardan, akrabalardan ayrıldım.
• Ben seni tanımadan önce, gece gündüz ask masalları okurdum. Simdi senin askınla ben kendim masal oldum.
676. Genç iken mana sarabı içseydi, ihtiyar felegin beli bükülmezdi.
Mefa´îlün, Mefa-îlün, Fe´ulün
(c. III, 1500)
* Cenab-ı Hakk Hz. Adem´e kendi ruhundan üfürdügünden beri, Ademogulları o üfleyisten öyle mest olmuslardır ki,
kendilerine verilen canları bile tanımaz olmuslardır.
* Denizlerin dalgalanması, cosması, köpürmesi hep onun coskunlugundandır. Dünyada mana sarabıyla mest olanlarda
görülen mestlik de Hz. Adem´in ezeldeki mestligi yüzündendir.
* Ezel sarabı ile mest olan insanoglu, mestliginden uyanıp matem eylemesin diye ilahi rahmet ecelin boynunu
vurmustur.
* Hakk sarabı helal mi, helaldir. Allah köyünden gelen sarap haram olamaz.
» Genç iken bu saraptan içseydi, ihtiyar felegin beli bükülmezdi.
» Yeryüzü, o saraptan içseydi bulutlardan yagmur dilenmezdi.
677. Ben halkı zindandan azat ettim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. III, 1502)
*Ben halkı zindandan azat ettim. Asıkların gönüllerini neselendirdim.
*Nefis ejderhasının agzını yırttım, ask yolunu mamur bir hale getirdim.
*Yusufları, Yakublar´dan duydum da hepsini kapıdan çıkarıverdim.
*Hos bir sekilde tertib ettigim gönül bahçesi ne de güzel bir bahçe! Yeni bastan yaptıgım ask sehri, ne de güzel bir
sehir!
*Bütün dünya da bilir ki, ben o sehrin padisahı olarak bulundukça, adaletle hüküm sürdüm, insaflı hareket ettim.
*Bütün dünya da bilir ki, ben cihandan dısarıyım. Benim düsünceye tenezzül edisim sözlerime sahit bulmak içindir.
*Ben nice ustaları mat ettim, nice kalfaları usta yaptım.
*Nice arslanlar, üstüme kükreyerek saldırdılar da, ben onları tilki gibi güçsüz, kuvvetsiz bir hale getirdim.
678. Ben bir kulum, köleyim; ama efendimi azat ettim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. III, 1503)
• Ben bir kulum, köleyim; ama efendimi azat ettim. Ben öyle birisiyim ki üstadı üstad ederim.
• Ben öyle bir canım ki, dünyadan daha dün dogdum. Fakat köhnemis dünyayı yeni bastan kurdum, imar ettim.
• Benim davam budur: Ben çeligi çelik yapan bir mumum.
• Ben gam gecesinde kara bulutum. Ben öyle bir kara bulutum ki, bayram gününün gönlünü sevinçle doldururum.
• Ben öyle acaip topragım ki, ask atesi ile tüttüm de gökyüzünün burnunu rüzgarla doldurdum.
• Beni ayıplama, beni sen mest ettin. Apaçık ortaya çıkarsam, insafsızlık edersem, sakın darılma!
679. Ey ask! Sen bedene cansın, ben senin lütfun sayesinde beden hapsinden kurtuldum.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. 111, 1496)
• Gece rüyamda ne gördüm ki, bugün mest bir haldeyim Bugün deliler gibi akıldan kurtuldum, akıl bagından
sıçradım, çıktım.
• Yoksa ben uyanıkken mi rüya gördüm Çünkü bu dert bende iken, gözüme uyku girmiyor
*Yoksa ben, hakiki askı mı rüyada gördüm ki, hep onunla mesgulüm, ona yöneldim
*Gel ey hakiki ask! Sen bedene cansın, ben senin lutfun sayesinde beden hapsinden kurtuldum.
*Bana; "Perdeyi yırt!" dedin, ben de hiç tereddüt etmeden yırttım. "Kadehi kır!" dedin, hiç düsünmeden onu da
kırdım.
*Bana; "Bütün dostlarından ayrıl!" dedin, bütün dostlarımı gönlümden attım. yalnız sana gönül bagladım.
*Kirpiklerimle hayalini topluyordum. Bunu suç saydın, gönlümü yaraladın.
*Ben yedi kat yerin dibine geçsem, sen yanımda bulununca göklerin üstündeymisim gibi yücelirim. Fakat sen yanımda
olmayınca, yedi kat gögün üstünde bulunsam orası benim için asagının asagısıdır.
680, Benim nesem saraptan degil, baska yönden, baska seyden.
Mefulü, Mef´ulü, Mefulü, Meful
(c. III, 1494)
*Ben düstüm, ben düstüm, ben suya düstüm. Bir hayli su yuttum. Ama üzgün degilim, korkmadım. Gönlüm neseli,
gönlüm neseli!
*Ben ne def çalmadayım, ne de ney üflemedeyim. Ben issiz güçsüz bir kisiyim, Küple degil, sarapla degil, nesem
baska yönden. Çok iyi bir haldeyim. kabıma sıgamıyorum, huzur içindeyim.
*Ben bir gönül alanın askı ile gül bahçesine dönüstüm. Can gördüm, can gördüm, gönül verdim, gönül verdim!
• Sarap içtim, sarap içtim, senin sehrinde dönüp dolasmadayım. Öfkeliyim, öfkeliyim. Sözlerle doluyum, söylenip
duruyorum.
• Ben gökyüzüne, gögün en üst yerine, deniz üstüne, dalga üstüne güzel bir taht kurdum, güzel bir taht kurdum.
• Efendiyim, efendiyim, denizin emrine uymusum, köpürürüm, dalgalanırım, cosarım. Ona uymusum, ona uymusum.
• Ey yıldız, ey yıldız! Aç dudagını aç, hani bir sır vardı ya, o sırrı bana vadettigin gibi anlat!
• Her zerre, her damla, hem onu arar durur, hem de onun sözü ile, onun lütfu ile; "Ben üstadım, ben üstadım." der
durur.
681. Çok ugrasarak, birbirimizle çekiserek, bin türlü zorluklarla elde ettigimiz servet,
mal, mülk meger bize birer bela tuzagıymıs. Bizim bundan haberimiz yok!
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. III, 1491)
• Su begendigimiz, üzerine titredigimiz, çesitli gıdalarla besledigimiz bedenden bütün halk, herkes iyidir. Fakat bu
bedenin ahmaklıgı yüzünden sasırıp kaldık, parmagımızı disledik.
• Birseyden kaçacaksan yılandan, akrepten, arslandan, kaplandan kaçma da, bedenden kaynagını alan nefsanî
isteklerden, heveslerden kaç! Çünkü basımıza gelen bütün belalar, çektigimiz bütün zahmetler, mesakkatler bos ve
olmayacak heveslerden meydana gelir.
• Vallahi onun yesilligine, onun gül bahçesine bakıyorum da görüyorum ki onun yüzünün nurundan baska sıgınılacak
yer yok!
• Her sabah kalkıp yüzünü tertemiz yıkayınca, yine günlük isler baslar, yine gönül, hayat mücadelesi sevdasına düser.
zamanında kosulan yere kosar.
*Halkın gönlü güç bir hale ugrayınca, basa bir sıkıntı, bir bela gelince, Allah´ım hepimiz sana muhtacız, irademizi sana
vermisiz." diye bir yere yönelir, iste oraya varır.
*Çok ugrasarak, birbirimizle çekiserek, bin türlü zorluklarla elde ettigimiz servet, mal, mülk meger bize birer bela
tuzagıymıs. Dünya islerinden, hayat mücadelesinden, senelerin getirdigi bitkinlikten artık bıktık ve usandık. kanadı kınk,
bedeni yorgun bir halde; "Allahım sana dogru uçuyoruz, sana geliyoruz. Bize acı, merhamet et.!"
682. Sevgili ile öyle bir hale geldim ki, kendimi sevgiliden ayırdedemiyorum.
Mefulü, Mefa´îlii, Mefa´îlii, Fe´uliin
(c. III, 1487)
*Bugün öyle bir haldeyim ki, esegi sırtındaki yükten ayırd edemiyorum. gün öyle bir haldeyim ki, gülü de dikenden
ayırd edemiyorum.
*Sevgili bugün beni öyle bir hale getirdi ki, sevgili ile öyle bir hale geldim kendimi sevgiliden ayırd edemiyorum. Ben
kimim Sevgili kim bilemiyorum.
*Dün içtigim sarabın verdiği mestlik, beni sevgilinin kapısına götürmüstü. fakat bugün öyle bir haldeyim ki, evle kapıyı
ayırd edemiyorum.
*Geçen sene, gönlümün havf (korku) ve reca(ümit)dan iki kanadı vardı.bugün ise öyle bir haldeyim ki, kanat nedir,
uçus nedir, geçen sene nerede farkında bile degilim.
*Asık kisi dünya islerine karsı kör olur. Fakat benim gibi degil. Çünkü ben, ne sagırın, ne körün farkındayım, ne de isin
gücün farkındayım.
*Ben çenge benziyorum. Çıkardıgım nagmelerden haberim yok, sırlar söylemedeyim. Fakat sırlar nedir; bilmiyorum.
683. Bahçede sevgilinin güzel yüzünden baska birsey göremiyoruz.
Mefülü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. III, 1483)
• Ey ay yüzlü sevgilim! Bugün biz öyle mestiz ki, evimizin yolunu bulamıyoruz, kendimizi yabancıdan ayırd
edemiyoruz.
• Senin askının yüzünden akıl bagından kurtulduk. Simdi biz perisan olmaktan, deli divane olmaktan baska birsey
bilmiyoruz.
• Bahçede sevgilinin güzel yüzünden baska birsey göremiyoruz. Güller, laleler, reyhanlar hep bize sevgiliyi hatırlatıyor.
Agaçların dallarının mestane bir eda ile oynamalarından baska birsey seyretmiyoruz.
• Dediler ki: "Bu toprakta bir dane gizlidir. Biz tuzaga öyle bir tutulduk ki, daneden haberimiz bile yok!"
• Bugün su nükteye ait sözlere dalmayın, masal okumayın, gönül efsun kabul etmez. Biz masal nedir bilmiyoruz.
• Gönlümüz sevgilinin saçlarına tarak gibi öyle daldı ki, saçı taraktan ayırd edemiyoruz.
"Bir halk sairimizin su beyti hatıra geldi:
"Yapsalar kemigim tarak
Yar zülfünün tellerine.!"
• Sen bize sarap ver; "Bu kaçıncı kadehtir " diye de sorma! Sevgilim biz seni hatırladıgımız için sarapla kadehi
birbirinden ayırd edemiyoruz.
684. Mana evi, dünya evi.
Mefülü, Mefa´îlii, Mefa´îlii, Fe´flliin
(c. 111, 1479)
• Rçinde yüz kere sofra kurdugumuz, yemekler yedigimiz, etrafında dönüp dolastıgımız ev yok mu
• Rste biz o saadet eviyiz, o mana eviyiz. 0 mana evinin bölgesiyiz. 0 evin nimetlerini unutmadık.
• 0 ev mert kisilerin evidir. 0 evde arslan yürekliler yasar. Biz bu mert insanların evinden kaçarsak nasıl olur da insan
olabiliriz.
• Orada mana sarabıyla mest olmus insanlar var. Dısarda üzüm sarabıyla mest olanların bas agrıları, uygunsuz
hareketleri, sersemlikleri var. Mana evinde tamamıyla lütuf kesiliriz, baska yerlerde ise bastanbasa derdiz, mihnetiz.
• Mana evinde lal renkli saraptan da daha neseliyiz. Fakat burada, dünya evinde iki yanagımız da sapsarı, sarı siseden
de daha sarı.
• Mana evinde hepimiz sütle seker gibi birbirimize karısmısız, birlesmisiz. Burada ise hepimiz birbirimize düsmanız,
birbirimizle kavgalıyız. Dünya nimetleri için birbirimizle insafsızca çekisir dururuz.
• Bilmedigimiz, görmedigimiz bir gök vardır ki, o gökte bir simsek çakınca bizler gökyüzüne, ötelere yükseliriz. Orada
kendimizi gösterir, su yeryüzünü de ise yaramaz eski bir hasır gibi dürer, kaldırırız.
685. Sus onun varlıgı tecelli edince, öyle bir var oluruz ki, var olusumuzu biz de bilemeyiz.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa-îlü, Fe´ülün
(c. III, 1477)
• Bugün seher vaktinden beri perisanız, mestiz. Mademki perisan olmusuz, biz de halimize uygun olarak perisan sözler
söyleyelim.
• 0 sarabı ki sen verdin ve bu akıl ki bizdedir. Eger biz bu akılla kadeh kırarsak bizi mazur gör!
• Harabatın rindleri, üzüm suyu sarabını içtiler ve sızdılar. Bizse içtikçe içtik, sızmadık, oturduk kaldık.
• Biz bir an kadim olan askın belasını içmedeyiz. Bir anda elest münacatına "bela" (=evet) demedeyiz.
• Yukarısı tamamıyla bag, bahçe olmus, asagısı bastan basa define kesilmis, bizde öyle sasılacak kisileriz ki, ne
yukardanız, ne de asagıdan!
• Sus, onun varlıgı tecelli edince öyle bir var oluruz ki varlıgımızı, var olusumuzu biz de bilemeyiz.
• Ey bilgin kisi! Nabzımıza bir el at! Biz elden çıkmısız, ama hangi elin yüzünden çıkmısız Bunu bir anla!
• Puta tapmak kafirligin temelidir. Ama bu canlı puta tapmasak biz kafir oluruz.
686. Biz Allah´ın hekimleriyiz. Hiçbir hastadan muayene ve tedavi ücreti almayız.
Fe´ulün, Fe´ülün, Fe´ulün, Fe´ul
(c. III, 1474)
• Biz mütefekkiriz, hekimiz Bagdat´tan geliyoruz. Biz bir çok hastalan, gamdan kurtardık.
* Biz gerçek hekimleriz. Hz. Rsa´nın talebeleriyiz. Nice ölülere üfürdük, dirilttik.
* Ölüleri nasıl dirilttigimizi görenlerden sorunuz. Onlar elemlerden kurtulanları, sükranlar içinde hayata kavusanları
size anlatsınlar.
* 0 hekimler çok uzaklardan gelen garip kisilerdir. Hastalara verdikleri ilaçlar da hiç görülmemis, acayip, garip
ilaçlardır.
* Onlar diyorlar ki: "Rnsanların baslarına bela olan gussaların, kederlerin baslarını ezeriz. Gamı evlerden dısarı atarız.
Hepimiz güzeliz, dilberiz, bayram ayı gibi her tarafa sevinç ve nese getiririz.
* Biz Allahın hekimleriyiz. Hiçbir hastadan muayene ve tedavi ücreti almayız. Biz tertemiz ruhlarız. Kirli huysuz degiliz.
* Biz anlayıslı hekimleriz. îdrar tahlili sisesine ihtiyacımız yoktur. Fikir gibiyiz, hastanın bedeninde dolasır dururuz."
687. Bana az gam verdigin zaman gönlüm darılır, mahzun olurum.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliin, Mefa´îlün
(c. III, 1431)
* Bana az gam verdigin zaman gönlüm daralır, mahzun olurum. Derdi, gamı asımdan asagı dökersen bana çok gam
vermek, çok ızdırap çekdirmek lütfunda bulundugunuz için utanırım. iyiliginize karsı mahcup olurum.
"-Fuzulî merhum:
"Az eyleme inayetini ehl-i dertten,
Yani ki çok belalara kıl mübtela beni!" diye münacatta bulundugu gibi, Azmizade Haletî merhum da:
"Mahzun oluruz kaçan ki dilsad olsak
Neselendigimiz zaman mahzun oluruz." diye yazmıstı.
• Sen verdigin için, senden geldigi için ben gamı çok seviyorum, daha çok gamlanmak istiyorum. Fakat gamın
kıskanıyor da, bana daha çok gam gelmesine müsaade etmiyor. Sevdan da beni bırakmıyor ki, bedenimin aslına döneyim,
balçık haline geleyim.
• Yalnız ben degil, senin gamını herkes sever. Çünkü bütün dünyanın cezalarını senin gamın diri tutar. Fakat ben senin
verdigin gamı baskaları ile paylasrnak istemiyorum. Senin bütün gamını tek basıma çekmek istiyorum.
• Karsıma çok acayip, sasılacak derecede acı bir dert çıkarırsın; bu yeni gelen büyük dert, eski derdime deva olur.
Beni ızdıraptan kurtarır, gam yollarından bir acayip toz kaldırırsın ki, o toz benim gözlerime sürme olur.
• Senin verdigin hastalık, baska bir hastalıgın gelmesine yol vermez; hazinen, benim fakir olmama imkan vermez.
• Sabahın bir mum yakmama müsade etmez. Apaçık meydanda olusun delil getirmeme yer vermez.
• Önüme gelen bir hayal, fanî bir güzel, gerçek sevgiliye perde olur. Gerçek sevgilinin hayalini örter. Bana örtü olan o
hayalin kanını dökmek helaldir.
• Senin askınla ben iki dünyanın da hayalini yakar, yandırırım. Ben bir mum gibi yanarsam bu iki pervane de benim
alevimle yanar.
688. Benim canım ile senin canın birlesmisler, bir can olmuslardır.
Mefulü, Mefa´îlün, Mefulü,
(c. III, 1458)
• Bir lahza, bir an bile senden vazgeçemem, elimi çekemem. Çünkü benim isim gücüm hep sensin, her an seninle
mesgulüm.
• Benim canımla senin canın birlesmisler, bir can olmuslardır. Bu tek can hakkı için, bu tek cana yemin ederim ki, ben
su dünyada senden baskasından bezmisim, usanmısım.
• Ben senin güzelliginin bagından derlenmis bir demet çimenim, bir demet otum. Lütuf, ihsan elbisesinden tek bir
külah gibiyim.
• Bu alem senin etrafında vuslat gülünü koklamak ümidi ile, duvarların üstüne saçılmıs bir dikendir. Ben o dikeni
çigneyip durmadayım.
• Bu dünya dikeni böyle güzel olursa, kim bilir gül bahçesi nasıldır Ey sırları benim sırlarımı silip süpüren, alıp götüren
güzel!
• Ey benim canım! Gökyüzünde bile aya günes arkadas olmus; anlıyorum ki sen de beni yabancılar meclisinde yalnız
bırakmayacaksın.
• Bir dervisin yanına gitmistim. Bana: "Allah sana yardır, yaverdir!" dedi. Sanki onun duası ile, senin gibi bir padisah
bana yar oldu.
* Her cins kendi hayat zincirini sürüyerek, kendi cinsinin yanına gider. Ben ;imin cinsiyim ki, burada su tuzaga
tutulmus kalmısım
* Sevgili! Gizlice hırsız gibi gönlümün etrafında dönüp duruyorsun. Ey kurnaz dilberim! Ben senin ne aradıgını, ne
istedigini biliyorum. Benim gönlümü alıp götürmek istiyorsun.
* Sevgili! Elbisenin altında gizli bir mumun var. Onu yakarak, harmanımı ambarımı atese vermek niyetindesin.
* Ey benim gönlüm, gül bahçem! Ey benim saglıgım, hastalagım! Ey benim Yusuf yüzlü sevgilim! Ey benim pazarımın,
alıs verisimin parlaklıgı!
* Sen gönlümün etrafında dönüp duruyorsun. Ben de senin kapının önünde d önüyorum, dolasıyorum. Elinde bir
pergel gibiyim. Bası dönmüs bir halde senin etrafında dönüp duruyorum.
* Senin kutlu güzel yüzüne karsı, gam ve elem hikayesine baslarsam vallahi gam ve elem benim kanımı içer, ben
buna layıgım.
• Su halk senin hikmet definin çalınmasıyla oynar, durur. Fakat senin istedigin perde vurulmadıkça, bir perde tutsun
da oyuna, çalgıya girissin; ben bunu ummam.
• Senin defınin sesi gizli de, halkın oynaması asikar. Kasıdıgım meydanda da, kasıyıs gizli.
• Sudayım, topraktayım, atesler içindeyim. Rüzgarlarla üzülüyorum. Bu dört unsurun etrafında, fakat ben bu
dördünden degilim. Ben ötelerdenim.
689. Susarak, agızsız, dilsiz konusanların yazı tahtasıyım.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. III, 1466)
• Ben askta Hz. Süleyman gibiyim. Kusların dostuyum. Onların dilinden anlıyorum. Bende hem peri askı var, hem de
istedigim zaman perileri çagırabiliyorum.
• Her kimde daha çok peri huyu varsa, hemen onu yakalar, siseye kapatırım. Ona bir efsun okurum, keskin kılıcımı
sallaya sallaya onu korkuturum.
• Bu isten ötürü de dehset içindeyim, sasırıp kalmısım. Hem aklım basımda, hem de kendimde degilim. Hem söz
söylüyorum, hem de susmadayım, hem de susarak, agızsız, dilsiz olarak konusanların yazı tahtasıyım.
• Feryad ki, Hz. Meryem ilahî bir ruh ile bir baska renge girdi, bir baska hale büründü. Feryad su halden ki, ben artık
feryad etmeyi de bilmiyorum.
• 0 renkten nasıl da renksiz hale geldim! 0 alına dökülen kıvrım kıvrım saçlar yüzünden salkıma döndüm. Ya Rabbî, o
mum yüzünden pervane gibi oldum, yandım, yakıldım.
• Dedim ki: "Ey ay yüzlü sevgili senin bugün bir baska güzelligin var." ´Git!" dedi, "Bana böyle söyleme, bana bir insan
gözü ile bakma!"
• Ey hoca, eger sen insansan neden süphelere düsüyor, kuruntulara kapılıyorsun Üzülüp duruyorsun Senin
hasedinden, hırs atesinden canım dumanlar içinde kaldı.
• Ya deli divane bir asık ol; yahut da yanımızdan git! Su hayat perdesine varlıkla, benlikle aksetme de, perdeyi yüzüne
örtmeyeyim.
• Ben hem kanım, hem de süt. Hern çocugum, hem de ihtiyar. Hem kulum köleyim, hem de emîrim. Hem buyum hem
de o!
• Ben hem sekerler dagıtan Sems´im, hem de Tebriz sehriyim. Hem sakîyim hem mestim, hem meshurum, hem de
gizli. Beni hiç kimse göremez.
690. Sen bana bir ad tak da, kendimi o ad ile çagırayım.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. III, 1467)
• Hocam benim tuhaf bir seklim var. Acaba ben kime benziyorum Bir an oluyor, peri sekline giriyorum. Bir an oluyor
perileri çagırıyorum.
• îstiyak, özlem atesi içinde hem toplu haldeyim, hem de bir mum olmusum, toplulugu aydınlatmadayım. Hem
dumanım, hem nurum. Hem topluyum, hem dagınık, perisanım.
"Mevlana´nın bu beyti, rnuasır tran sairlerinden Sehriban´ın su beytini hatırlattı:
"Toplumu aydınlatan mumun kendi yanmasından ne korkusu olacak; çünkü o yanarak, eriyerek, kendini yok ederek
toplumun aydınlanmasını aramaktadır."
• Gönül rebabının kulagından baska hiçbir seyi öfke ile çekip durmam. Saadet çenginden baska hiçbir seyi mızrapla
incitmem.
• Seker gibi tatlıyım, süt gibi yagımı çıkarmak için kendimi dövmedeyim. Bazen hiçbir seye kızmaz, kendimi tutarım.
Baskasını kırmamak için kendimi kırarım. Bazen tabiatım delirince zincirimi sakırdatır dururum.
• Hocam ben ne biçim bir kusum. Ne keklige benziyorum, ne de dogana. Ne güzelim ne çirkin, ne buyum ne oyum.
• Ne pazar taciriyim ne de gül bahçesinin bülbülü. Sen bana bir ad tak da kendimi o ad ile çagırayım.
• Ne kulum ne hür, ne mumum ne demir, ne ben kimseye gönül verdim ne de kimse bana gönül verdi.
• îster serde olayım ister hayırda, hayrım da serrim de benden degil, baskasındandır. 0 beni nereye çekerse oraya
giderim. Baska bir çarem yok.
691. Perisan bir haldeyim, sen bana acı da evinin yolunu göster!
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa-îlün
(e. III, 1465)
• Ey beni evine misafir olarak almak isteyen, yanıma gel! Ey benim canıma can olan sevgili, bu müjdeli haberden
sasırdım kaldım. Ben evin nerede oldugunu bilmiyorum.
• Ey güzelligi ile sehri de sehirliyi de hayran bırakan aziz varlık! Ev nerede göster, bulundugu yeri tarif et! Ben evi
bilmiyorum.
• Kendisine can oldugun kiside akıl, fikir, bilgi, anlayıs arama! Sorguya çekerek onu incitme, sen beri gel, zaten ben
evin yolunu bilmiyorum.
• Seni görüp sasıran, aptallasan kisiyi mazur gör! Evden uzaklastırma! Zaten ben evi bilmiyorum .
• Ben asıgım, istiyaklar, özlemler içindeyim. Herkes benim oldugumu bilir, beni tanır. Perisan bir haldeyim, gücüm,
kuvvetim kalmadı. Sen de bana acı da evini göster, çünkü ben evi bilmiyorum.
• Ey usta çalgıcı, vur vur! Elindeki defe vur! Gönlümün yolunu da vur, beni sasırt! Zaten ben evin yolunu
kaybetmisim, evi bilmiyorum.
692. Ne olursam olayım, senin talebenim; gülün dudaklarından bir gülüs ögrenmek istiyorum.
Mefnlü, Meffi´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1463)
• Ne olursam olayım, ister anlayısı kıt bir adam, ister egri agızlı yalancı bir kisi olayım; senin talebenim. Daima gülün
dudaklarından bir gülüs ögrenmek istiyorum.
• Ey anlayıs, duyus çesmesi, yoksa sen talebe istemiyor musun Bilmem ne hileye bas vurayım, ne yapayım da
senden uzak düsmeyeyim; bir talebe olarak daima senin karsında bulunayım
• Hiç olmazsa kapı aralıgından simsek gibi çak, yüzünü göreyim de o dehlizdeki atesten yüzlerce mum uyandırayım.
Her tarafı aydınlatayım.
• Bir an olur; "Vergi memuruyum!" diye varımı yogumu alır gidersin. Bir an olur; "Kılavuzum!" diye önüme düsersin.
• Ben tavadaki balıga benziyorum. Tavada o tarafa bu tarafa döne döne kavruluyorum.
• Tavada beni o tarafa bu tarafa çeviren sensin. Gece karalıgında bile seninle beraber olunca, ben gündüzden daha
aydınım.
693. Sevgilim, su balçıktan yaratılmıs evde, sen olmadıkça gönül mahzundur.
Mef´ülü, Mefa´îliin, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. III, 1462)
• Ben ressamım, her an bir güzellik resmini yaparım. Fakat seni görün yaptıgım resimlerin hepsini senin önünde
yırtar, atarım.
• Yüzlerce resim yaparım, sanki onlara can veririm. Fakat senin güzelligini görünce, onların hepsini atese atar,
yakarım.
• Sen ya sakisin sarap sunarsın, yahut ayık kisilerin düsmanısın, yahut yaptıgım her benlik evini harap eden birisisin.
• Can dökülüp saçıldı. Sana dogru akıp gitti, sana karıstı, seninle bir oldu Canda senin kokun var. Onun için su canı
hos tutalım, sevip oksayalım.
• Benden akan her kan damlası, senin topragına düser de, ona der ki: "Ser sevgin ile aynı renkteyim, senin askınla
ben ortagım."
• Sevgilim, su balçık evde sen olmadıkça gönül mahzundur, perisandır, har bir haldedir. Ya eve gel, eve sahip ol,
yahut da ben bu evi temelinden yıkayım gitsin.
694. Hallaç sag olsaydı, sırlarımın azametinden ötürü o beni daragacına çekerdi.
Mefülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1459)
• Ben o sevgiliye asık oldugumdan beri tuhaf bir haldeyim. Onu sevdigim için büyük bir is basarmısım gibi is güç
sahibi olmusum. Dünya islerinden yüz çevirdigim için issizim, issiz kalmısım. Pergel gibi ayagımı bir yere koymusum, basım
dönüp duruyor.
• Ey dost! Eger sen bana gerçekten yakınsan bak da seyret; ben nasıl kendimden geçmisim; neden hep bana ask
sırlarını sorar durursun Anlıyorum, askta ben meshur olmusum, herkes benden bahsedip duruyor.
• 0 arslan, askın gönül kanından baska birsey içmez. Ben de o arslanın yavrusuyum. Kan içmek için gönül arıyorum.
• Dertliyim, hastayım. Biliyorsun da bana Fatiha okuyorsun. Fakat ey dost görmüyor musun Ben zaten Fatiha´dan
hastayım, yani ruhların ilk yaratılısından, ezelden asıgım da oradan ayrı düstügüm için hastayım.
• "Enelhakk" (=Ben Hakk´ım) dedigi, gerçege isaret ettigi için halk gerçegi anlayamadı, Hallaç´ı daragacına çekti.
Hallaç sag olsaydı sırlarımın azametinden ötürü, o beni daragacına çekerdi.
695. Sen beni görmek istiyorsun ama, bedenimi görüyorsun, beni göremiyorsun.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1445)
• Ben hırkamı rehin ettim. Meyhanede elbisesiz olarak kaldım. Bütün varım yogumu satıp yedim, bir seyim kalmadı.
Bu yüzden ben bugün meyhane mi safiriyim.
• Ey güzel yüzlü mutrip! El çırpa çırpa güzel bir gazel söyle, de ki: "Seni yerin burası degil, sen münacat ehlisin.
Halbuki ben meyhane erlerindenim."
• Ey beden süretine, sekle takılıp kalan gafil! Sen beni görmek istiyorsun ama, sen sadece benim bedenimi
görüyorsun. Canı görmeye imkan yoktu Ben meyhanenin canıyım.
• Ben midesine düskün, yiyip içmeyi seven, yemek için yasayanlardan degilim. Ben yemekten içmekten bezmis,
usanmıs bir insanım. Ben meyhane sofrrasının basındayım.
• Ben padisahın yakın dostu, hemdemiyim. Gerçekten de zamanının Süleyman´ıyım. Ben tamamıyla iman halini aldım.
Meyhanenin de imanı oldum.
• Ben bu dünyada ask ile neselendim. Ask ile mest oldum. Birisini gördüm de "Kimsin " diye sordum. "Ben
meyhanenin padisahıyım." diye cevap verdi
• Nerede olursam olayım, ask ile birlikte, aynı kaseden içiyorum. Her nerede gezersem gezeyim bana hep meyhanede
dolasıyormusum, meyhanede gez yormusum gibi geliyor.
• Altınım, gümüsüm gitti ama, gümüs gibi parlak bedenli bir güzelin gögsüne dayanmısım, onun kucagındayım. Malım
mülküm yok ama, kendim meyhanenin malı, mülkü olmusum.
• Ey canıma can olan sakî! Sen harap olmus gönlümün mumusun. Hara gönlümü bir gör! Ben meyhanede düsüp
kalmısım.
• Sen; "Bu yıkık yere, bu meyhaneye seytan seni düsürmüs." dedin, fakat meyhanenin seytanında bile melek huyu,
melek güzelligi var.
• Ben sustugum zaman meyhane küpüyüm. Söz söylemeye basladıgım Zaman meyhanenin kapısı olurum.
696. Kendimden geçtim de senin askını seçtim.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü,
(c. III, 1446)
• Gönlüm yok, elim yok. ayagımı da senin askın baglamıs. Halbuki ben nice baglar koparmısım, nice kayıtlardan
kurtulmusum. Ey sevgili yavas davran! Ben ayık degilim, mest olmusum.
• Hayranlık meclisinde senin bildigin, tanıdıgın padisahtan bana can gibi görünmez bir sarap kadehi sunuldu. Yavas ol,
ben mestim.
• Ey canım sevgili! Birazcık olsun bana yaklas, uzak durarak beni daha fazla incitme Ey dilberim, yavas ol; ben
mestim.
• Ey sevgilinin sakîsi! Sevgiliye sarap sunarken agır canlılıktan, donukluktan sakın! Rahiblere göstermeden gizlice o
saraptan bana da sun! Yavas sun ki, ben mest bir haldeyim.
• Ey sarap! Ben senden daha beter bir haldeyim. Ben senden daha fazla sarabım. Senden daha fazla cosuyorum,
köpürüyorum. Yavas davran, ben mestim.
• Rnsanları sarhos eden, cosup köpüren sarapla aynı cinstenim. Hırkalarını satanlardan degilim. Neden durumu
sevgiliden gizleyeyim, örtüneyim Ben mestim.
• Kendimden geçtim de senin askını seçtim. Sonra gördüm ki tamamıyla yok olup gitmisim. Artık sen de yavas
davran! Çünkü benim aklım basımda degil.
697. Ben bir dogan kusuyum, o ruhanî padisah beni çagırmada.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. III, 1447)
• Can hekimine gittim. "Lütfen beni muayene eder misiniz, su nabz bakar mısınız " dedim. Ben tuhaf bir haldeyim.
Hem gönlüm bende de hem hastayım, hem asıgım, hem de mestim, kendimden geçmisim.
• Keske bir olsaydı, benim yüz çesit hastalıgım var. Bütün bu hastalıklarla raber bir de isin ötesini arastırmaya
kalkmısım. Ötelerden haber almak istiyorum.
• Can hekimi: "Bu kadar çok hastalıklar seni öldürmedi mi " dedi, "Ev dedim, "Bu kadar hastalıklara dayanamadım,
öldüm. Beni mezara koydu Fakat senin kokunu alınca mezardan sıçrayıp kalktım."
• 0 ruhanî güzellige sahip aziz varlık, o Hakk´a mensup dost, o nuruna, zelligine dalıp da ellerimi kesip dogradıgım o
Yüsuf-ı Kenan olan hekim,
• Hos bir halde yanıma geldi. Elini gönlüme koydu da: "Ne ildensin sen haldesin " dedi. Dedim ki: "Ben yabancı
degilim, bu ildenim, halim meydanda!"
• Durumumdan süpheye düstügü için münakasa etmeye, çekismeye kalkısınca, tuttu bana bir kadeh sarap sundu.
îçince sapsarı yüzüm kızardı. Alev yanmaya basladı. Bu yüzden çekismeden vazgeçtim.
• Derken elbisemden soyundum, mest oldum. Deli divane oldum. Hakk rabıyla mest olmus kisilerin meclisine girdim.
Sag tarafa oturdum.
• Yüzlerce kat elbiseler giyindim. Yüzlerce çesit coskunluklarda bulum Yüzlerce kase döktüm. Yüzlerce testi kırdım.
• Musa(a.s.)´ın yoklugunda îsraillogulları altından yapılmıs buzagıya tapmıslardı. Ben aska tapmazsam, yünden,
yapagıdan yapılmıs yalancı buzagı olayım.
• Ben bir dogan kusuyum. 0 ruhanî padisah yine beni gizlice çagırın, beni padisahlara bir sekilde yücelere dogru çekip
götürmede.
• Sevgilim, ayagımı baglayan sensin. Sevgilim, ben senin mestinim. îster ok olayım, ister yay yüzügü; ben senin
elindeyim, seninim.
• Göklere dogru fırlar, yücelirsem, senin yüzünden fırlar, yücelirim. Mest olmussam, senin mestinim, alçalırsam senin
yüzünden alçalırım. Varsam senin yüzünden var olmusum.
• Beni mest ettin de döndürüp oynatıyorsun. Mademki küpün agzını kapadın, ben de artık agzımı kapayayım.
698. Senin hayalini suda gördüm de yakalamak için suya el attım, su bulandı.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. III, 1453)
• Aynada güzel yüzünüzün hayalini görünce hayran oldum. Dil dökmeye basladım, fakat ayna nefes istemez, söz
istemez, bugulanır. Bu yüzden ayna bugulandı da hayalin görünmez oldu. Vah benim sözlerime, vah benim sözlerime!
• Senin hayalini suda gördüm de yakalamak için suya el attım. Fakat su bulandı, seni göstermez oldu. Ben de bos
yere ugrasmıs oldum.
• Ey dost! Aramıza "Ey dost!" sözü bile sıgmıyor. Ey sevgili demeye kalkıssam, "Ey sevgili!" bile diyemiyorum.
• Ah etsem, o da ne taraftan geldiyse o tarafa geçip gidiyor. Agzımın yolunu kapadım. Artık feryad bile edemiyorum.
• Benim feryadım, benim ahım o ayın bulutlar arasına girip kendini göstermemesindendir. Ey benim ayın on dördü
olan dilberim! Gögümdeki bulutlar arasına gizlenir, ama sen gizlenmezsin. Elbette canlı ay yüzlüye bakmak daha hos!
699. Varlıktan kurtulus.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1443)
• Varlık tahtasını yıkadım, temizledim. Varlıktan, benlikten kurtuldum. Benim artık dünya ile bir ilgim kalmadı. Nasıl
oldugu bilinemeyen, anlasılamayan büyük yaratıcı ile aramızdaki perdeyi de yırttım, attım. Artık bu hus kafamı
yormayacagım, düsüncelere dalmayacagım.
• 0 essiz kutsal varlık, beni lütuf sütü ile besledi, yetistirdi. Ayıplanma kınanma tası nasıl olur da bana ulasabilir
Bende gamın yapragı bile yok.
• Ben yokluga öyle dalmısım ki sevgilim: "Bir an için olsun gel, ben otur!" deyip duruyor da, ben ona bile
aldırmıyorum.
• Hani bir an var ya, Adem(a.s.)´ı bir anda varlık alemine getirdi. On andan da usanmısım, benim onunla da ilgim yok!
• Sen bir an bile kendisinde olmayana ne dersin Binlerce defa basıma vuruyor, basımı eziyor da ona bile
aldırmıyorum.
700. Rçtiginiz sarap, sizi utandıracak yalancı sarap olmasın.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III, 1441)
• Ey benim kır atım! Nalını göklerin üstüne koy! Nasıl oldugu bilinmeyen ay, bir davet mektubu yazmıs.
• Ovadan can gibi bir ceylan çıkageldi. Hem de öyle bir ceylan ki, erkek arslan onun korkusundan kuyrugunu kızgın
kumlara vuruyor.
• Hocam bugün bayram gününe benziyor. Hepimiz de mest olmusuz. Davul da mest, davul çalan da mest olmus,
kendinden geçmis, güm güm diye davul çalmada.
• Aramızda ilaç için olsun bir akıllı bulamazlar. Su deliler arasına katılan herkes deli divane oluyor.
• Mahmur kisiye bir kadeh sarap, altınla dolu yüz evden daha degerlidir. 0 saraptan su zayıf bedene bir kadeh
dökelim.
• Sen oruçlular arasında rahat rahat, hosça bir ask sarabı kadehini al, iç! Üzüm sarabı içsen sonunda utancından akrep
gibi gizlice eve gelirsin, ama bu sarabın sarhoslugu öyle sarhosluk degildir. însanı rezil etmez.
• Sen oruç bozmayan sarabı küpsüz, testisiz, kadehsiz iç! Bu ne üzümden yapılmıstır, ne de cibreden.
• Bu sarap mahmurun basına döktügün, onu uyardıgın, aklını basına getiren sarap degildir. 0 sarap yalancı saraptır.
0 yüzden onun kuyrugu kısa kalmıstır.
• Deve sarapla dolu küpü yüklenmis olarak meyhaneden çıkageldi. Onu görünce kadeh dile geldi: "Kalkın, uykuyu,
yemeyi, içmeyi bırakın! Sarap için!" diye seslendi.
701. Ben beni satın alana dogru giderim.
Müfte´ilün, Mefa´ilün, Müfte´ilün, Mefa´ilün
(c. III, 1396)
• Yine sırlar içinde sevgiliye dogru giderim. Bülbülün nagmelerini dinleyerek, güle, gül bahçesine dogru giderim.
• Bu utanma, bu haya ne vakte kadar sürecek Sen bu utanmayı atese at, yak da yanımıza öyle gel! Ben gönlü
kendime yol arkadası olarak alırım da sevgilinin yanına öyle giderim.
• Bende sabır kalmadı ki unutkanlıga kulak vereyim. Akıl kalmadı ki usül ve adet üzere yol yürüyeyim.
• Ey benim Zühre yıldızım, çengi eline al "tın tın tın" diye çalmaya basla! Kulagım çenginin nagmelerinde, gözlerim de
yüzünde olarak sevgiliye giderim.
• Gönlüm ask tuzagının hastasıdır. Gönlüm bazen sevgilinin kapısında, bazen de damındadır. Gönlüm beni sevgiliye
dogru çekiyor. Ben, beni satın alana dogru giderim.
• Sevgili bana sordu: "Senin ne hünerin, ne marifetin var Niçin bir isle mesgul olmuyorsun " Ona dedim ki: "Sen
bana dükkanımın yolunu göster de; ben de ise gideyim."
• Gönlümün kendinden haberi varken isime giderdim, dükkanımı bulurdum. Ama gönül beni bıraktı gitti. Artık bende
gönül var mı ki, ben de isime gideyim.
702. Ey güzeller Yusuf´u, neden kuyudasın, neden dısarı çıkmıyorsun,
kendini göstermiyorsun
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III, 1436)
• Bilmiyorum, sen günes misin, Zühre yıldızı mısın Yoksa ay mısın Askla bası dönmüs bu deliden ne istiyorsun,
bilmiyorum.
• Ne oldugu, ne kadar üstün bir yaratıcı oldugu anlasılamayan bu aziz varlıgın dergahında, hep lütuf var, güzellik var.
Nasıl bir ova, nasıl bir yesillik, nasıl bir dergah bilmiyorum.
• Galaksilerin süsledigi hududsuz göklerde, güzeller gibi sayısız yıldızların etrafında döndükleri dergahın nasıl bir
dergahtır bilmiyorum.
• Senin güzel yüzünden canımız gül bahçesi halini almıs; menekselerle, nergislerle, süsenlerle dolmus, parlak ayın ile
yolumuz aydınlanmıs, nasıl bir yol arkadasısın bilmiyorum.
• Gönlün içinde hakîkat balıkları ile dolu, kıyısı olmayan bir deniz var. Ben böyle acayip bir denizi de görmedim, böyle
balıklar da görmedim. Bunların ne olduklarını bilemiyorum.
• Rnsanların padisahlıgı masaldan ibaret! îri taneli inci, padisahın nazarında nasıl degersizse, mana padisahlıgının
yanında da dünya padisahlıgı öyle degersizdir. Ben bakî olan ölümsüz padisahlar padisahından baska bir padisah
bilmiyorum.
• Sen ne de sonsuz bir günessin ki, senin ısıgın içinde oynasan bütün zerreler söz söylemede. Sen Allah´ın zatının nuru
musun Yoksa Allah mısın, bilmiyorum!
• Binlerce Yakub´un canı bu güzellik, bu kudret yüzünden yanıp duruyor. Ey güzeller Yusufu! Sen neden kuyudasın,
neden dısarı çıkmıyorsun, neden kendini göstermiyorsun, bilmiyorum.
703. Dualarım mumun alevi etrafında dönen pervanenin kanatları gibi yanıktır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1425)
• Konusma gücüm oldukça, isim gücüm dua etmektir. Duaları kabul etmeli de sana düser! Dua benden, kabul senden!
Duanın kabulü hususunda benim ne hakkım olabilir
• Dualarım senin muma benzeyen kulagının etrafında döner durur. Bu yüzdendir ki dualarım mumun alevi etrafında
dönüp duran pervanenin kanatlar gibi yanıktır.
• Ihtiyaçlarımın, dileklerimin kütüphanesine gelip giresin, yakından duyasır diye arzularımı kitap kitap üstüne
koymusum. Dileklerim sahife sahife altta bulunmaktadır.
• Bana çok lütufta bulundugun, baska yaratıklara vermedigin düsünce duyma, hayal etme gücünü bana verdigin için
basım gökyüzüne sıgmaz Gönlüm neselidir; "Bende tan yerini agartanın gamı var!" der durur.
"Felak Suresi, 113/1. ayete isaret var."
• Düsünce sögüt agacı dalı gibi, her esen rüzgarda oynar durur. Ama yemyesil sidre agacının kökü gibi köklerim bir
aradadır, güçlüyüm.
704. Ben sıcak göz yaslanmla soguk ah edisimin farkındayım.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1435)
• Hıç durmadan gönlün etrafında dönüp duruyorsun. Ne yapacagını biliyorum. Gönlü kanlara bogacak, yüzü sapsarı
sarartacaksın.
• Bir kumazlık ettin, bir oyun oynadın, gönlün varını yogunu aldın, götürdün. Bu oyundan sonra daha ne oyunlar
oynayacagını, basıma neler açacagını, neleri meydana çıkaracagını biliyorum.
• Bir bakısla cigerimi yaraladın, onu ateslere attın, yaktın, yandırdın. Daha neler yapacagını biliyorum.
• Sıcak göz yaslarım hakkı için, soguk ah edisimin hatırı için olsun, nasıl yandıgımı zaten biliyorsun. Sor bakalım, ben
sıcak göz yaslarımla, soguk ah edisimin farkındayım. Sıcagın yakıcılıgını, sogugun donduruculugunu anlıyorum.
• Benim bagrım tutusmus, gönlüm yanıyor. Senin etegin tutusmus ama arada fark var. Yanıstan yanısa, dumandan
dumana, dertten derde farklar oldugunu ben biliyorum.
705. Bahara: "Sen nerelerden çıkageldin " diye sordum.
"Ben ötelerden, onun güzellik bahçesinden geldim" diye cevap verdi.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1417)
• Yüzün hakkı için yemin ederim ki, ben dünyada senin yüzün gibi güzel bir yüz görmedim. Senin güzelligini
anlatanlardan duydugum güzellik nerede; senin güzelligin nerede Sen onların anlattıklarına hiç benzemiyorsun.
• Bu dünyada böyle güzel bir bag ne yetismistir, ne de yetisir. Böyle essiz bir bagın meyvelerini ne rüyada
toplamısımdır, ne de uyanıkken.
• Sevgilim, sen bir baba duası degil, yüzlerce peygamber duası almıssın ki böyle bir güzellik devletine konmussun.
• Seker kamısına: "Kimin yüzünden böyle sekerlerle doldun " diye sordum. Seni isaret etti de dedi ki: "Ben onun
nefesini içime çekmistim de o yüzden bu hale geldim."
• Cana dedim ki: "Neden gonca gibi yüzünü gizledin " Dedi ki: "Onun yüzünden utandım da gözlerimi kapadım, kendi
içime çekildim."
• îlkbahar mevsimi kanatlarında binlerce renkler bulunan tavus kusu gibi geldi, her tarafı süsledi, güzellestirdi.
Bahar´a: "Sen nerelerden çıkageldin " diye sordum. "Ben ötelerden, onun güzellik bahçesinden geldim." diye cevap verdi.
• Sonra dedi ki: "Canlar zevke dalsınlar diye sarap getirdim. Çiçekler getirdim, hastaların iyilesmeleri için ilaçlar
getirdim, macunlar getirdim."
"Sarap üzümden çıkarılır. Bütün ilaçlar çiçeklerden, elde ediliyor.
706. Gül dedi ki: "Padisahımın hayali yüzüme güldügü için o günden beri hep gülmedeyim."
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1412)
• Kim dagınıklıktan kurtulmak, dügümlenmek istiyorsa, bana gelsin, ona güzel bir dügüm vurayım. Efendimin dügümü
ile mermer kaya bile´ can bulur. Ona ulasan tas bile cana kavusur.
• Bir gün bahçede dolasırken güle: "Sen daima gülüp duran, hos kokular saçan, gözleri oksayan renginle bizi Hakk´a
götüren bir kılavuzsun." dedim. Gül bana: "Neden daima gülüp duruyorum, biliyor musun "
• "Güzel huylu padisahımın hayali tebessüm etti, yüzüme güldü de o günden beri dünyada bulunan bütün güller
soydan soya böyle gülmeye basladık. Oguldan ogula hepimiz güler yüzlü olduk. 0 günden beri, suratı asık bir gül hiçbir
yerde görünmez oldu."
• Padisahım dedi ki: "Ömrü olmayan her zavallıya ben ömür olurum." Ben de bir zavallıyım, padisahımın bu vadinden
ümide kapıldım da ömürden oldum. Ömürsüz kaldım.
• Gönlüm güle; "Senin ömrünün ne degeri vardır ki, beni neden minnet altında bırakıyorsun Ben kimim, sen kimsin "
diye bagırdı.
• Ask diyor ki: "Bir sırrım var, söyleyeyim de duy, bunu ganimet say, hayırlara kavus! Ne kötülük et, ne de ondan
ayrıl, yoksa ümitsizlige düsersin, pisman olursun."
• Bütün padisahlar kullarını, aç gözlü olmadıklarından, kanaat sahibi olduklarından ötürü överler. Benim padisahımın
bütün öfkesi ise, onun lutuflarını yeter bulmamdır. ¦
707. Ben hiçbir sey bilmiyorum, bilmiyorum.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1439)
• Ben bu dokuz kat gögü, insanı büyüleyen saheserler ortaya koyan ressamı geregi gibi bilemiyorum, bilemiyorum.
• Bana her tarafa gitme, sen üstadsın, buraya gel diyorsun, ama ben o mekansızlık yerini bilmiyorum, bilmiyorum.
• 0 bazen benim yakamı tutar, beni hırpalar, perisan eder. Beni hırpalayan o güzel huyluyu bilemiyorum, bilemiyorum.
• Ben musikiden zevk alan, güzel seslileri dinlemeyi is edinmis bir canım. Çalgıcı olmadıkça huzur bulamıyorum.
Musikiyi ve nese arayan canımı bilemiyorum, bilemiyorum.
• Ben bir arslan görüyorum. Bütün dünya onun önünde bir ceylan sürüsü. Fakat bu arslan kim Bu ceylan sürüsü ne
Bilemiyorum, bilemiyorum.
• Beni sel kaptı, sürüklüyor. Asagılara dogru akıp dereyi aramadayım. Fakat beni alıp götüren seli de, dereyi de
bilemiyorum, bilemiyorum.
• Köyü, çarsı pazarı bilmeyen ve orada kaybolan bir çocuga benziyorum.
• Sefkatli, merhametli bir dost bana: "Kötü insanlar seni çekistiriyorlar, senin hakkında kötü sözler söylüyorlar." diye
haber verdi. Ama ben iyiligimi de, kötülügümü de söyleyenleri bilemiyorum, bilemiyorum.
• Yeryüzü bir kadın gibi, gökyüzü de onun kocası. Bu kadın kedi gibi kendi yavrularını yiyor. Fakat ben ne kadını
biliyorum, ne de o kocayı.
• 0 gayb aleminin güzeli bana kası ile isaretler etmede, bir seyler anlatmada, gizli bir seyler söylemede. Ama ben ne o
bakısı, ne o kasın isaretini bilmiyorum, bilmiyorum.
• Ben Yakub´um, o Yusuf! Yusufun kokusunun aslı nedir, bilmiyorum. Ama yine de gözüm onun kokusu ile açılmada,
aydınlanmada.
• Dünya suratını eksitse de, o ay yüzlü güzel benim yüzüme gülüp duruyor. Ama ben o ay yüzlüden baskasını
bilmiyorum, bilmiyorum.
• Kudret elinden, kudret kolundan her an bir ok uçup gelmede! Fakat ben o eli de bilmiyorum, o kolu da!
• Sus, ne zamana kadar dedi-kodu ile ugrasacaksın Ben dedi-koduyu da bilmiyorum, söyleyenleri de!
• Benim öyle bir derdim, öyle bir dermanım var ki, hekimlerin en büyügü, en meshuru olan Calinos bile; "Bu derdi de,
ilacını da bilmem!" diyor.
• Ey gece! Önümden çekil, git! Büklüm büklüm saçlarını, perçemlerini bana gösterme! Ben o siyah kıvırcık saçlarından
baska bir sey bilmiyorum, bilmiyorum.
• Ey güzel yüzlü gündüz! Seni aydınlatan günesin ne de parlak, ne de gül renkli. Fakat git, git, ben Allah´ın nurundan
baska birsey bilmiyorum. Allah göklerin ve yerlerin nurudur.
708. Ben bedendeki can gibiyim, ask gibiyim. Hem görünürüm, hem görünmem.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1430)
• Ben asıkların bası olmak sevdasına kapıldım da, ask yoluna düstüm. Ben askın ogluyum ama, benim varlıgım
babamdan öncedir.
• Görmez misiniz Bademyagı bademden çıkar ama, can da bilir ki, badem; "Ben agaçtan önceyim." diye söylenip
durur.
• Zahire bakan, görünüse kapılan; "Hz. Adem´e melekler secde ettiler" der Ama Hz. Adem´in hakîkatini gören; "Abdal!"
der, "Nasıl olur da Adem bedenden ibaret olur, buna imkan var mı Melekler Hz. Adem´e degil Hz Adem´de bulunana secde
ettiler."
• Ben bedendeki can gibiyim, ask gibiyim. Hem görünürüm, hem görünmem. Ben hem gızliyim görünmem, hem de
beldeki kemer gibi meydandayım, görülürüm.
• Gizlj sevgili benim de kendisi gibi gizli kalmamı istiyor. Yoksa geceleyin gözleri görmeyenlerin inadına ben ay gibi
apaçık görünür, dururum.
• Gökyüzü bana; "Seni ay gibi basımda tasırım." diyor. Ona dedim ki: "lyi ama sen bana sor bakalım; ben var mıyım
ki, sen beni basında tasıyasın "
* Vuslat gününde sen beni o güzelden ayırdedebilirsen, sunu iyi bil ki- gördügün o güzel baskasıdır, ben baska biriyim.
709. Ask; "Ben daima devam eden, hos geçen bir ömürüm." dedi.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III, 1402)
• Ey seker gibi tatlı olan güzelim! Dün gece ne yedin Söyle, ben de bundan sonra bütün ömrüm boyunca, gece
gündüz onu yiyeyim.
• Yazdıgın mektupların zevki, verdigin müjdeli haberlerin nesesi içime kadar yerlesmis ki, oradan ayrılıp dudaklarıma
kadar gelemiyor da bu yüzden duyduklarımı söyleyemiyorum.
• Ben içime yerlesen zevke yalvararak derim ki: "Ne olur gel, benim duyduklarımı herkese duyur!" 0; "Ben içerde
daha hosum!" diye sözlerime omuz silker.
• Ask elbette her gönüle ugrar. Bu hal herkesin basına gelir. Sükürler olsun ki ask benim gönlüme de ugradı. Bu is
bana zorluk çıkarmadı.
• Bir gece aska; "Dogru söyle, sen kimsin " dedim. "Ben ölmeyen hayatım, ölmeyen yasanısım. Ben daima devam
eden, hos geçen bir ömürüm." dedi.
• Tekrar sordum: "Ey mekandan dısarı olan ask! Senin evin nerededir " "Ben gönül atesinin dostuyum. Ben yaslı
gözlerin yanı basındayım." diye cevap verdi.
• Sararıp solan her benzin rengi bendendir, benim rengimdendir.
• Güllerin, lalelerin rengi benimdir. Kumasların degeri de benim. Ask mektuplarının zevki de benim. Her gizli seyi kesf
eden de benim.
• Ask en küçük isvesi ile benim gibi yüzlerce kisiyi yoldan çıkarır. Hocam sen bana bir yol göster, ben onun elinden
nasıl kurtulabilirim
• Gökyüzü aska söyle seslenir: "Ben senin için dönüp duruyorum." Ay da aska söyle nida eder: "Ben senin yüzünden
nurlandım."
• Akıl ask yüzünden kararsızdır. Yerinde duramaz, düsünceden düsünceye atlar. Ruh huzura kavusmak için aska haraç
verir. Bas, "Ben senin ardında kosmak için yuvarlagım diye söylenir ve askın önünde secdeye kapanır.
710. Ben çok güzel gördüm. Fakat hiçbirisi senin gibi güzel degildi.
Mefa´îlün, Mefa-îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1416)
• Sevgili yüzünü eksitmis, asabi ve öfkeli bir halde bakıyor. Ben hayatımda böyle tatlı bir güzellik görmemistim. Onun
güzelliginin büyüsünden deli, divaneyim. Onun ask masallarından mest olmusum.
• Sevgili, ben hayatımda çok güzel görmüsüm. Fakat hiçbirisi senin gibi güzel degildi. Bu yüzden ben sana
baglanmısım. Benim varım, yogum sensin, ben artık bende degilim. Ben kendimden geçip gittim.
• Bildigin gibi ben bütün gece perisan bir halde idim. Ruhum, aklım darmadagınıktı. Fakat simdi günün aydınlıgında
senin güzelligini görünce hayran oldum, saskınlıktan bambaska bir hale geldim.
• Elimden tut, beni kaldır, beni bu halden kurtar! Ben topraktanım, topraktan yaratılmısım. Senin nurunla topraktan
sıçradım kalktım.
711. Ben takdirin, o acı emrin hükmü altındayım.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa-îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1432)
• Sen de bilirsin ki, ben sensiz yok olur giderim, yok olur giderim. Yokluktada bir varlık kabiliyeti vardır. Halbuki ben
ondan da asagı bir hale gelirim.
• 0 Yusuf gibi güzel varlıktan ayrı düsünce mahzun olurum, kötü zanlara düserim. Her pismanlıga arkadas olurum.
• Irem bagına girince gamın boynunu bagladım. Onu deve gibi her taraf; çeker götürürüm. Ona dikenden baska
birsey tattırmam.
• Ben takdirin, o acı emrin hükmü altındayım. Bazen kervanbasıyım, bazen deve, bazen göç davuluna tokmak
vururum. Bazen bayragın perçemi olurum
• Rster davul, ister davul çalan olayım. 0 büyük padisahın ordugahındayım ya! Bu degisikliklerden, bu renkten renge
girislerden ne diye üzüleyim! Ne olursam olayım, padisahın hizmetindeyim ya!
• Ben bir mum gibi söz söylemeden her seyin suretini gösteririm. Egri bügrü düsünmem. Çünkü düsündeki yazının
isareti olurum.
• Ask der ki: "Ey aklı basında olan kisi! Sundugum sarabı ganimet bil. Al, iç sarhos ol! Ey aç kisi! Seni doyurduk. Ey
burnu koku almayan! Seni iyilestir dik."
• Efendimizin, sahibimizin nimetlerine sükrettik. Zaten efendimiz buna layık, bu zevkin sonu yoktur. Bu kadeh, adi
kadeh degildir. Bu ask sarabı kadehi kırılmaz.
712. Ben su anda asktan dogmusum.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III, 1409)
• Ey seher vakti bana sarap sunan sevgili! Nazı bırak da bir seyler söyle Sesinle de mest olmak istiyorum: "Hiç
olmazsa sarabı sana ben verdim." diye söylen!
• Sen kucagımdan gittinse de sarhosluk basımdan gitmedi. Yolun basına gel de gör, yol üstünde düsüp kalmısım.
• Bende kem göz vardı. Ona buna nazarım degerdi. Bu yüzden güzelligin perde altında gizlendi, benden ürktü. Ben de
güzelligini ona zarar vermeden görebilmem için kem gözümü kapattım, kendime baska bir göz buldum, baska bir göz
açtım.
• Bilhassa ahdine olan ümidimle gönlüm nasıl açılmaz, nasıl ferahlanmaz Bu yüzden de senin ahd mektubunu
gönlümün basına koydum.
• Rlk dogusum geçti, gitti. Ben su anda asktan dogmusum. Kendimde bir baskalık, bir fazlalık var. Çünkü herkes bir
kere dogar, ben iki kere dogmusum.
• Ben kafirler diyarında bulunuyordum. Ask beni esir aldı, bu ellere getirdi. Bu yüzden asıkların canlan gibi safım,
tertemizim, güzelim.
• Ben böyle yaya yürüyorsam da, bu ilde ben bir padisaha kavustum. Simdi o padisahın evindeyim. Onun güzel
saçlarını oksuyorum.
713. Sevgilinin güzel hayalinin sevdasına kapıldım da, hayal gibi oldum.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III, 1403)
• Ben senin askını basarabilmek, askını elde etmek için bas vermeye geldim. Eger sen; "Hayır!" dersen, ben o seker
kamısını kırarım, içindeki sekeri alırım.
• Akıl gibi, can gibi bütün gözlerden gizli olarak canlara ve gözlere görüs mesalesi götürmeye geldim.
• Eger gönlümü kırarsa, o gönül kırana canımı veririm. Basımdaki külahı alsa, belimdeki kemeri de ona veririm.
• 0 gözümün önüne oturmus ben nereye bakabilirim 0 gönül sehrini zaptetmis, ben nereye gidebilirim
• 0 attıgı okun keskin ucuyla dagı bile deler. 0 ok atmaya basladıgı zaman, beni kalkan yerine tutarsan, yazık bana!
• Sevgilinin güzel hayalinin sevdasına kapıldım da hayal gibi oldum. Adını kimseler duymasın diye kıskanırım da, onu;
"Ay yüzlü!" diye çagırırım.
• Sevgilim önüme sarap getirdi. "Bunu iç; sen bunu içmesen baskasına götürürüm." dedi. Rste benim bu gazelim onun
sarap ikramına bir cevaptır.
714. Sevgili! Ben yokluk aleminden bu dünyaya senin askınla geldim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1418)
• Ey gönül! Ben garibim, asıgım, mestim, yüzünü görmek özlemindeyim. Sana gelmek, seninle bulusmak için pılımı
pırtımı bagladım, denk yaptım. Rste suracıkta duruyor.
• Sen bütün dünyanın kıblesisin. Kıbleden baska tarafa dönemem. Nerede olursam olayım, hep kıbleye yüz çeviririm.
Namazımı kılarken oraya dönerim.
• Canım bedenimde oldukça, senden baskasına giden bir yola ayak basamam, buna imkan yok! Sevgili, ben yokluk
aleminden bu dünyaya senin askınla geldim.
• Senden baskasını düsünürsem, daragacına layık olurum. Senden baskasının etegine sarılırsam, elim kesilsin.
• Bütün dünya ve bütün dünyadakiler, kendi vesveselerine uymus, yollarını kaybetmisler, dinlerinden dönmüslerdir.
Bense öyle büyük bir askın lütfu ile kendi serrimden bile kurtulmusum.
• Su gönül kirlilikten kurtulmus, saf, tertemiz bir hale gelmis de yükselmis, askın yücesine çıkmıs. Bense beden
balçıgının meydana getirdigi bulanıklık yüzünden, su kirli yerde, dünyada kalmısım, yücelere çıkamıyorum.
• Sevgilinin kendisi bana gelmeye tenezzül etmedi de, lütufta bulundu, hayalini gönderdi. Ne de güzel bir hayal!
Dayanamadım, o hayalin ayaklarına kapandım, ayaklarını dudagımla yaraladım, incittim.
715. Ben asıklar arasında tanındım, meshur oldum.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. III. 1410)
• 0 güzelin esiri ve asıgı oldugum günden beri, ona karsı duydugum sevgi can gibi gönlümde gizlendi kaldı. Ben seytan
da degilim, peri de degilim. Nasıl oldu da sevgim herkesten gizli kaldı
• Sanki ben kar idim, eridim, yer beni yedi, içine çekti. Bastan basa gönül dumanı kesildim, göklere dogru yüceldim,
yükseldim.
• Benim bedenim var, ben ruhlardan degilim, canlardan de çekinirim. Can candan çekinmez. Ben de cana döndüm.
Öyle oldugu halde neden canlardan çekiniyorum
• Beni bir sey sanmayana benim sanısım gitti. Sonunda onun basında bir vehim oldum.
• Ben kendimde olmadıgımdan ötürü, gönlüm ona sahitlik etti. Bu gönlüm, elden gitti de o ne söylediyse, o oldum.
• Benim bütün feryadlarım, iniltilerim benden degildir. Hep ondandır. Dudagının sarabı yardım etti de gönülsüz, dilsiz
bir hale geldim.
• Sevgilim bana; "Mademki asıksın niçin askını gizliyorsun " dedi. îste bu sözden ötürü asıklar arasında tanındım,
meshur oldum.
• Ey cihanın canı! Senin askın yüzünden cihan isime yaramaz oldu. Ben bu cihanı ne yapayım Çünkü ben öteki
cihandan oldum.
716. Ben marangozun elindeki tahta gibiyim.
Bu yüzden ne keserden korkarım, ne çividen.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. III, 1429)
• Bende güzellikten anlamayan bir gönül yok ki, sevgiliden kaçayım. Elimdeki hançer, savasta ise yaramayacak bir
hançer degildir.
• Ben marangozun elinde bulunan tahta gibiyim. Bu yüzden ne keserden korkarım, ne de çividen kaçarım!
• Tahta gibi kendimde degilim, tahtalıga aykırı düsüncem de yok! Marangozun elinden kaçarsam, atesten baska bir
seye layık olmam.
• Tas gibi katı, sert bir hale gelirsem, lal olmaya yol bulamam. Sadık magara dostundan kaçarsam, magara gibi dar ve
karanlık kalırım.
• Yapraksız kalmaktan kaçarsam, seftaliyi öpemem. Tatardan kaçarsam, Tatar miskini koklayamam.
• Kendimden su yüzden incinip durmadayım: Ben kabıma sıgamıyorum, bir yerdeyim ki, oraya bas bile sıgmıyor.
Sarıktan kaçarsam haklıyım.
• Bulundugum hale, bu devlete ulasmam için binlerce yıl gerek. Kıymetini bilmez de bu sefer kaçarsam, bu devleti bir
daha nerede elde edebilirim
• Hasta degilim, namert de degilim. Niçin güzellerden çekineyim Mide fesadına ugramadım ki meyhaneden kaçayım.
717. Ben az sarhos oldugum günü ömür saymam.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün
(c. III, 1381)
• Ben kapımın önünde düsüp yıkılan sarhosu hor görmem. Kapımdan sürüp kovmam. Evimde sarap varsa, önüne
korum. Onunla beraber ben de içmeye baslarım.
• Misafirim olan sarhos benim canımdır. Basımın tacıdır. Benim sultanımdır. O bana o kadar azizdir ki, yerde
oturmasın, kalksın, benim basımın üstüne otursun.
• Ey sarhos dostum, ey bana çok yakın olan aziz varlık! Bana çok içir, beni çok sarhos et! Çünkü ben az sarhos
oldugum günü ömür saymam.
• Ömrümü altın gibi saraba vakfettigimden sakîden baskasının yüzüne bakmam. Sakînin emrinden dısarı çıkmam.
• Ben kendimi ne zamana kadar deneyecegim Ne zamana kadar su aklı sorguya çekecegim Ben sarhos oldugum gün
kendini düsüncelere kaptırmıs îlan canımın gemisi olurum da, gezer dururum. Halbuki aklım basımda oldugu gün, demir
atmıs bir gemi gibi, oldugum yerde kalırım.
* Beden sarabı nerede Can sarabı nerede Beden sarabı üzümden yapılır. Can sarabı ise ötelerden gelir. Gök nerede,
ip nerede Sen, sonu basagrısı olan hayırsız bir kadehle sarhossun. Bense ötelerden gelen Kevser havuzunun sarabı ile
sarhosum.
718. Ryi, kötü, güzel, çirkin her sey Hakk´ın eseridir. Her seyi o yaratmıstır.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün
(c. III, 1384)
• Ey ask! Beni put gibi kırıp döktün, senden sikayetim var. Seni kadıya götürecegim. Hiç kimse benden sahit
isteyemez, ben sahit getirmeye mecbur degilim, çünkü ben kendim sahidim.
• Hüküm verilen de sensin, hüküm veren de sen! Gelecek zaman da sensin, geçmis zaman da sen! Öfkelenen de
sensin, razı olan da sensin! Andan ana Çesit çesit görünüyorsun. Aslında her sey senindir, herseyi sen yarattın!
• Ey güzel ask! Ben senim, sen de bensin! Hem selsin hem de harman, hem nesesin hem de gam!
• Sunlar da senden ibaret, bunlar da! Bundan da münezzehsin, ondan da! 0 genis ova da sensin, su dag da! Kerem
ovası da sensin! Çünkü her seyi sen yarattın, her sey senin emrinle var oldu.
• Söz söyleme askı da sensin, susma sevdası da sen! Anlayıs da sensin, kendinden geçis de sen! Kafirlik de hidayet de
senden, adalet de sitem de sendendir.
• Ey padisahlar padisahına padisah olan! Ey akıl, ey can ülkesine taht kuran, ey yüzlerce eseri, nisanesi oldugu halde,
kendini göstermeyen! Ey yokluk denizi olan aziz varlık!
• Sana karsı güzellerle çirkinler ignenin ucundaki resme benzerler. Dilersen kagıda o igne ile güzel resim yaparsın,
dilersen çirkin yaparsın. Sonra onları ölümle, hastalıkla yırtar atarsın.
• Resimler aynı kalemden çıktıklarını bilselerdi, her resim ile süt ile bal gibi kaynasır, birlesirdi.
• Senin civarında can vermek için sana dogru gelene, gayretin; "Git!" der. Lütfun, ihsanın; "Beri gel!" diye çagırır.
• Fakat lutfun asındır. Asıkı kendine çektikçe çeker. Aydınlık nasıl karanlık-tan üstünse, lutfun da kahrından fazladır,
üstündür.
• Herkes bir vehim, bir hayal pesine takılmıstır. Yerden yere çeker durur. Fakat o hayal ordularını çeken de sensin.
• Ey mülk sahibi, ey devlet sahibi! Sonunda bir hayal getirirsin. Üstünlügü, büyüklügü bir önce gelen hayalden kapar
alırsın. Onu bunun esiri yaparsın. Hikmetinden sual olunmaz.
• Her an can diyarından bedene bir hayal gelir de kısmetleri dagıtandan habersiz olarak çocuklar gibi; "Kale bizimdir."
der.
• Susayım, dudaklarımı yumayım da su dünya benim bu sözlerimden karıs-masın, darmadagın olmasın. Zaten sen
söze sıgmıyorsun, artık fazla eksik ne söyleyeyim
"Dikkat buyrulursa anlasılacaktır ki Hz. Mevlana bu uzun gazelinde vahdet konusunu bir çok benzetmelerle hos bir
sekilde ifade buyurmaktadır. Ryi, kötü, güzel, çirkin, bütün bu zıtlar, hep O´nun eseri, hersey O´nundur. Herseyi 0
yaratmıstır. Panteistler (vahdet-i mevcuda inananlar) gibi; "Her sey O´dur" diyemeyiz, "Her sey O´ndandır, her seyi 0
yaratmıstır." diyecegiz."
719. Senin askına kurban oldugum gün benim bayramımdır.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. III, 1394)
• Bana; "Defol git!" deme! Beni basından savma, ben sarap içmedikçe bir yerlere gidemem. Arlanma; isveler etme; bu
davranıslarınla beni kandıramazsın. Ben mest olanların isvelerine aldanmam.
• Vaadlerde bulunma, vaadlerle beni oyalama, ben vaad müsterisi degilim. Ya istedigimi verirsin, yahut seni
dükkanından rehin alırım.
• Ey gönlümün de, canımın da kulu oldugu aziz varlık! Senin tatlı gülüsüne baglanıp kalmısız. Senin gülüsün nedir
Söyle, kerem deryasının cosması degil midir
• Bu davranısınızdan hayrete düsen gönlün bası döner. Gerçi ben maddî varlıgımla, bedenimle küçük, ufak tefek
görünüyorsam da, gökten de daha büyügüm. Onun bir kaç misliyim.
• Ben laf ederim, ulu orta söz söylerim, ama korkmam. Çünkü sözlerimi sen düzeltirsin. Ben naz ederim, nazım sana
dokunmaz, çünkü senin nazarında benim itibarım vardır.
• Bütün gece herkesin üzerine zehir yagsa, ben yine sekerden daha tatlıyım Çünkü ben sekerler içinde sekerim.
• Dünyada herkesin bir kimsesi vardır. Her gönlün de bir hevesi vardır. Fakat bu nerede; o nerede Ben bambaska bir
havadayım.
• Dünyanın bütün kalkanları savasta bozulur, ise yaramaz olur. Ama ben senin zahmete, gönülde açtıgın yaralara
kalkan oldugum zaman bozulmam.
• Su avare gönlüm seferden dönerse, evi bos bulacak. Benden hiçbir haber alamayacak.
• Senin askına kurban oldugum gün, benim bayramımdır. Sana kurban oldugum gün bayram sayılmazsa, ben insan
degilim, belki pek asagı varlıgım.
720. Benim bedenimde baska bir can var, canımda da baska bir can var.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün,
• Ey asıklar, ey asıklar, ben kadehi kaybettim de, kadehlerle verilmeyen, kadehlere sıgmayan baska türlü bir sarap
içtim.
• Ben "ledün" sarabından içmisim, mest olmusum. Harabım, kendimde degilim. Sen git, polis komiserine beni çekistir!
îçtigim saraptan sana da, o polis komiserine de tattırmak istiyorum.
• Ey sadıklar padisahı! Benim gibi uysal bir kisi gördünüz mü Ben senin diriliginle diriyim, ölülügünle ölüyüm.
Güzellerle, gül yüzlülerle gül bahçesi gibi açılırım, kıs gibi soguk münkirlere karsı da kıs mevsimi gibi donar kalırım.
• Ey ekmek pesinde kosan zavallı! Allah askına bana dikkatle bak; ben mestim ve kendimden haberim yok! Fakat ben
ne sarap küpünün etrafında dolastım, ne de üzüm cibresi sıktım.
• Ben mestim, ama onun yüzünden mestim. Batmısım, ama onun ırmagına batmısım, onun sekerine karısmısım.
Onun gül bahçesinde "gülbeseker" olmusum.
• Sarap kadehine sarıldım, düsüncenin kanını döktüm, sevgilimle bulustum. Perdenin arkasında oldugum için sen beni
göremiyorsun.
• Düsünceyi daragacına astım, çünkü düsünce ayrılık veriyor. Ben düsünceden hoslanmıyorum. Ondan bezdim,
usandım. Zaten ben hep akıl yüzünden, düsünce yüzünden perisan olurum.
• Benim bedenimde baska bir can var, canımda baska bir canan var. Benim zamanımda da baska bir zaman vardır.
Çünkü ben, benden kurtuldum. Ona kavustum.
721. Yanagımı tırmalaması, gömlegimi yırtması için
her nefeste bir güzelin yakasına yapısırım.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. 111, 1397)
• Su dünyada yasayan insanlar, hep "ben" ve "biz" deyip duruyorlar. Su yüzbinlerce ben ve biz içinde acaba ben nasıl
bir benim Insan kalabalıgından gelen gürültüye kulak ver! Beni konusturmamak için elini, agzıma koyma!
• Çünkü ben, bende degilim, ben elden gittim. Yoluma kadehleri koyma! Eger korsan, üstüne ayagımı basar, hepsini
kırar geçiririm.
• Gönlüm her nefeste senin hayalinin rengine boyanır. Eger siz sevinçliyseniz ben de sevinirim, mahzunsanız, ben de
mahzun olurum.
• Acılık ederseniz ben de acı olurum. Lutuflarda, ihsanlarda bulunursanız, ben de lütuflarda ve ihsanlarda bulunurum.
Ey güzel yüzlü sevgili; seninle her sey hostur, güzeldir.
• Asıl olan sensin, ben kimim Ben senin elinde bir aynayım. Sen her ne gösterirsen, ben oyum.
• Sen güzel endamınla, uzun boyunla çimenler arasındaki selvi agacı gibisin. Ben gülün gölgesi oldum, gideyim de
gülün yanında çadır kurayım.
• Sensiz bir gül koparırsam, o gül avucumda diken olur. Ben kendim bastanbasa diken olsam, senin yanında gül
olurum, yasemin olurum.
• Yanagımı tırmalaması, gömlegimi yırtması için, ben her nefeste bir güzelin yakasına yapısırım.
• Gönül ve din salahının lütfu gönlümde parladı. Zaten kuyumcu Salahaddin cihana bir gönül mumu olmustur. Ben
neyim 0 mumun samdanı!
722. Ben senin emrine kul olmus bir zavallıyım.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Miifte´ilün, Müfte´ilün
(c. III, 1393)
• Ben ölü idim, dirildim; aglardım, güldüm. Askın devleti geldi, ben ebedî devlet oldum.
• Benim tok gözüm vardır, cesaretli canım vardır, arslan yüregi gibi bir yüregim var. Ben parlak Zühre yıldızı oldum.
• Dedi ki: "Sen divane degilsin. Bu eve layık degilsin." Ben de gittim divane olup zinciriyle baglandım.
• Dedi ki: "Sen sermest degilsin, git!" Ben de gittim sermest olup nese ile doldum.
• Dedi ki: "Sen öldürülmemissin, nese ve müzik ilgin yok!" Can bagıslayan yüzüne karsı sehid oldum.
• Dedi ki: "Sen zeki bir kisisin, hayal ve süphenin sarhosusun." Ben hemen abdallastım, hayal ve süpheden sıyrıldım.
• Dedi ki: "Sen mum oldun, meclisin kıblesi oldun." Ben mum degilim!" dedim, yandım, yakıldım, duman oldum.
• Dedi ki: "Sen seyhsin, önde gidenlerdensin, yol gösterensin." "Hayır! Ben seyh degilim!" dedim. "Önde gidenlerden
de degilim. Kimseye de yol gösterdigim yok. Ben senin emrine kul olmus bir zavallıyım."
• Sen günesin kaynagısın, ben sögüt agacının gölgesi düsen yerim. Sen benim basucuma gelince, alçalır, erir, yok olur
giderim.
• Gönlüm canın parıltısını buldu. Dünyanın nuruna nail oldu. Gönlüm yeni bir atlas buldu da bu hırkaya düsman
kesildi.
* Hakk arifi "Ben her seyden hikmet dersi aldım. Yedi kat gögün üstünde parıldayan yıldız oldum." diye sükreder.
723. Ey insan! Bana yaklas da seni bundan daha güzel bir hale getireyim,
kamil insan yapayım.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. 111, 1374)
• Ey asıklar, ey asıklar! Ben topragı cevher haline getiririm. Ey çalgıcılar, ey çalgıcılar! Deflerinizi altın doldururum.
• Ey susuzlar, ey susuzlar! Ben bugün sakîlik ederim Bu çorak topragı cennete çeviririm. Kevser ırmagı akıtırım.
• Ey kimsesizler, ey kimsesizler! Kurtulus vakti geldi, ben çok dertler çekmis çok belalara ugramıs gam hastalarını
padisah yaparım.
• Ey kimya, ey kimya! Sen bana bak! Çünkü ben yüzlerce kiliseyi mescid yaparım, yüzlerce daragacını minbere
çeviririm.
• Ey kafirler, ey kafirler! Ben sizin kilitlerinizi açarım, çünkü ben mutlak hakîmim. Diledigimi mü´min ederim, diledigimi
kafir.
• Sen bir damla meni idin, kan oldun, sonra çesitli merhalelerden geçtin. Uzun boylu bir güzel insan haline geldin. Ey
insan! Bana yaklas da seni bundan daha güzel bir hale getireyim. Kamil bir insan haline getireyim.
• Ben gussayı, derdi nese haline getiririm, yolunu sasırmısları dogru yola götürürüm. Ben kurdu Yusuf yaparım, zehiri
seker haline sokarım.
• Ey gül bahçesi, ey gül bahçesi! Reyhanları, nilüferlere arkadas ederim. Gel benim bahçeme de benden gül al!
724. Ben ucu bucagı bulunmayan bir deryanın damlasıyım.
Damla damla o deryaya gidiyorum.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1667)
• Ben vuslattan ayrılıga nasıl giderim Baglık bahçelik yerleri bırakır da dikenlerle dolu çöllere nasıl düserim
• Hiç ben kendim isteyerek gider miyim Beni o çekiyor, o sürüklüyor.
• Bagı bahçeyi bırakıp gittigim için, nergisin gözü sasırdı. Bana saskın saskın bakıyor.
• Ben canımı gül bahçesinde bıraktım. Cansız gidiyorum. Akıl da durumu gördü, sasırdı. Parmagını dislemeye basladı.
• Gizli, görünmez bir el yakama yapısmıs, beni çekip sürüklüyor. Ben de ona uymusum, gidiyorum.
• Böylece kendisi görünmeyen, fakat çekisi meydanda olan el, kimin elidir Kimin eli ki, ben onun çekisi ile hem açık,
hem de gizli gitmedeyim
• Anladım ki, el önce beni derlemis, toplamıstı. Simdi de perisan bir halde gidiyorum.
• Ben böyle sasılacak bir eli seyre daldım da kendimi kaybettim. Elden çıktım, hayran oldum, saskın saskın gidiyorum.
• Ben aslında ucu bucagı bulunmayan bir deryanın katresiyim, damlasıyım. Damla damla o denize dogru gitmedeyim.
• Ben manalar madeninin arpa büyüklügünde bir zerresiyim. 0 madene dogru gidiyorum.
• Bu söz bitmez, tükenmez. Fakat ben o baslangıçtan geldim, ona dogru gidiyorum.
725. Yarattıgın bütün varlıklar, hepimiz senin sofranda karnımızı doyuruyoruz.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1673)
• Sevgilim, ben bu gece senin misafırinim. Yalnız gece mi misafir olacagım Ben gece gündüz seninim.
• Yarattıgın bütün varlıklar, hepimiz, nerede olursak olalım, nereye gidersek gidelim, Sen´in kasenin basındayız, Sen´in
sofrandayız.
• Bizler, bütün varlıklar, Sen´in san´atkar elinden çıkan resimleriz. Çünkü herseyi Sen yarattın. Bizler Sen´in çesitli
nimetlerinle yetistik, bu hale geldik. Sen´in ekmeginle beslendik.
• "Nerede olursanız olun, o tarafa dönün!-" ayetine uyarak gönül sisesi ile ben de Sen´in perini çagırıyorum.
"Bakara Suresi, 2/150. iktibas var."
• Her zaman beynimize bir resim yaparsın, bizi bir hayale düsürürsün. Sanki biz Sen´in adının, Sen´in yazının yazıldıgı
bir sahifeyiz.
• Hz. Musa gibi biz de dadıdan pek az süt emiyoruz. Çünkü biz Sen´in siütünle mest olmusuz.
• Ey ask! Sen bize arka oluyor, bizden yana çıkıyorsun. Çünkü bizim yüzümüz, Sen´in bagından, Sen´in bahçenden
gülümsemededir.
726. Öyle bir haldeyim ki, yokluga da dayanamıyorum, varlıga da!
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilat
(c. IV,1676)
• Ey cana canlar katan, dayanamadım, gittim. Kızıp gittim ama, sensiz yasamaya da dayanamıyorum.
• Ayrılıga alısayım dedim, fakat dogrusunu söyleyeyim, ayrılıga dayanamıyorum.
• Bir saman çöpü, kehribarın çekisine nasıl dayanır Ben bir saman çöpüyüm, kehribara karsı koyamıyorum,
dayanamıyorum.
• Her cefa çeken, vefa ümidine kapılır, vefa gününü bekler. Bense öyle cefa çeken bir asıgım ki, sevgilimin cefası bana
çok tatlı gelir de vefa beklemem, vefa gelirse vefaya dayanamam.
• Yumusak yumusak; "Yine geldin." der. Ona derim ki: "Ey canan, sana dayanamıyorum."
• Basıma vuruyordu da: "Sen buna layıksın." diyordu. Layık degilim, layık degilim, dayanamıyorum.
• Ölümü de denedim, yasamayı da denedim. Öyle bir haldeyim ki yokluga da dayanamıyorum, varlıga da!
• Ey mutrip! Allah askına, sen çalgınla su perdeyi çal: "Allah´ım, Allah´ım, ayrılıga dayanamıyorum."
727. Ask aynasının yüzünü benlik ve varlık nefesi ile bulandırmayalım.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1649)
• Dünyaya ait baglarımızı koparmamız, herkese yabancı kalmamız ve senin zincirinle baglanıp deli divane olmamızm
vakti geldi.
• Can feda edelim, artık böyle bir canın ayıbını çekmeyelim. Varlık ve benlik evini yakalım da ates gibi meyhaneye
kosalım.
• Cosup köpürmedikçe, su dünya küpünden dısarı çıkamayız. Küpün içinde mahpus kaldıkça, cosup küpten dısarı
çıkmadıkça, nasıl olur da biz o sürahinin, o kadehin dudaklarını öperiz
• Dogru sözü deliden duy, varlıgımızdan ölmedikçe, sakın bizim erkek oldugumuzu, insan oldugumuzu sanma!
• Su yokluk yolunda, tohum gibi yerlere dökülüp saçılırsak, bagda, bahçede agaç gibi topraktan bas kaldırıp boy atar,
kol kanat açarız.
• Biz tas gibi sert isek de, senin mühürün ugruna yumusar, mum oluruz. Mum olunca da senin güzelliginin nuruna
pervane kesiliriz.
• Ask aynasının yüzünü, varlık, benlik nefesi ile bulandırmayalım, kirletmeyelim. Mademki gönlümüz bir harabeye
döndü, hiç olmazsa biz gizli defineye mahrem olalım.
• Gönül masalı gibi elsiz, ayaksız kalalım da, asıkların gönüllerinde masal gibi yer edinelim, konaklarda konaklayalım.
• Mustafa (s.a.v.) gönlümüzü yol etmez, gönlümüzde olmaz, gözlümüze dayanmazsa, bu ayrılıktan feryat etsek,
aglasak, inlesek, Hannane diregine dönsek yeridir.
728. Bu manevî zevkler bana gayb aleminden geliyor.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c. IV, 1635)
• Zaman zaman gönül yolundan senin hayalinin habercisi geliyor, bana güzelliginden yeni yeni nurlar, parıltılar
getiriyor.
• Allah´ım bu manevî zevk ve nese kokusu cennetten mi geliyor Yahut bu hos rüzgar bulusma gününden mi esip
geliyor
• Yahut bu rüzgar dogrudan dogruya asktan mı geliyor Duydugum manevî zevkten, neseden aklım fikrim sasırdı,
kaldı. Yoksa bana sunulan bu zevk kadehi onun güzelliginin büyüklügünün sarabıyla dolu bir kadeh midir
• Yahut asktan uçup gelen bir dogan kusu mudur Yahut onun kanatları ile uçup gelen güvercin yavruları mıdır
• Anlıyorum ki, gönlümde uyanan, bas kaldıran bu manevî duygular, bu hos zevkler bana gayb aleminden geliyorlar.
Bütün bu manevî yardımlar bana, ona bagısladıgı manevî halin tadından geliyor.
729. Hepimiz puta benzer sekillere, kalıplara bürünmüsüz, bedenlere hapsolmusuz.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilfitiin, Fe´ilün
(c. IV,1652)
* Ne yazık ki gece geldi. Artık birbirimizden ayrılalım, meclis bitti. Bizse hala susuzuz, basımızda mahmurluk var.
• Bu uzun gün geçti gitti, Duygularımızın kapısı dünyaya karsı kapandı da, yücelere, ötelere dogru açıldı. Biz gün
basladıgı zaman bile mahmurduk, gecemizi sorma, gecemiz gündüzümüzden daha beter.
• Içimizde, gönlümüzde sanki gökyüzü gibi susuzluk hastalıgına tutulmus kanmaz bir susuzluk var. Rki üç gün için
hayvanlıktan kurtulmus, insan sekline bürünmüsüz.
• Rlahi duygularla beslenen gönül midemiz, bizi bırakmıs gitmis, yerine öküz midesi gelmis, yerlesmis. Yoksa biz
ölümsüzlük yaylasında öküz açlıgına mı tutulmusuz
• Kardesim, Allah´ın nazarında ne sabah vardır, ne de aksam! Bir baska anlatılamaz bir sey var ki, biz iste o baska
seye uymusuz, gidiyoruz.
• Dünya zindanı güzellerle, güzel resimlerle, nakıslarla doludur. Hepimiz de puta benzer sekillere, kalıplara
bürünmüsüz, bedenlere hapsolmusuz.
• Sen su görünen suretleri, bedenleri birer testi farzet! Testi gibi gör! Hayaller düsüncelerde, o testilerde bulunan
zehirli serbettir. Hepimiz her an testi gibi zehirli düsünce serbeti ile dolar, bosalırız.
• Bazen nese ile, çalgı ile raks doluyoruz. Bazen kederlerle, kavga ve gürültülerle doluyoruz. Bazen hiçbir seye aldırıs
ettigimiz yok! Bazen da fayda ve zarar kaydına düsüyoruz.
• Serbet testinin içinde elbette kendi kendine olmaz. Serbet baska yerden gelir, testiye konur. Bizim de tıpkı testi gibi
serbetin nereden geldiginden haberimiz yok!
• Göz görmeyi, bakısı, görüsü vereni bilmez. Kendini bile göremez. Neden göz, görüsü vereni bilmez Biz, bize görüsü
verene dalmısız, onda gark olmusuz. 0 yüzden gözlerimiz perde içinde kalmıstır.
"Aziz Hüdayi hazretleri:
"Zuhuru perde olmustur zuhura
Gözü olan delil ister mi nura " diye buyurmus.
• Bir seyden çok uzakta olan, o seyi görmez. Bizse ona çok yakın oldugumuzdan ötürüdür ki onu göremiyoruz.
"Kaf Süresi, 50/16. ayetinin meali söyle: "Biz ona sah damarından daha yakınız."
• Bazen cansızlara karısıyoruz, buz gibi donuyoruz. Bazen da seker gibi o sütün içinde eriyoruz.
• Gerçi gönül görünüste sevgili ile bulusmamıs, bu yüzden de cigerinde su yok, ama dostun cömertligi ile, keremi ile
biz, su ve ciger gibi ona bitisik bir haldeyiz.
• Ezel mühendisi, can için gizli bir ev yaptı. Biz o evin içinde mühendisle beraber oturmusuz, evin hesaplarını yapıp
duruyoruz.
• Arkasında asla sonbahar olmayan ilkbahar yüzünden hepimiz de selviler agaçlar gibi yesermisiz, boy atmadayız,
büyümedeyiz.
• Can gündüze benzer, bedenimiz ise gecedir. Biz ikisinin ortasındayız. gündüzle gece yüzünden seher vaktine
dönmüsüz.
730. Ey seçilmis dost, ben seni nasıl buldum
Fa´ilatün, Failatün, Fa´ilat ,
(c. IV.1660)
* Ey seçilmis dost, ben seni nasıl buldum Ey gönül, ey sevgili, ben seni nasıl buldum
* Her zaman bizim isimizden kaçardın, is arasında ben seni nasıl oldu da budum
* Kaç defa vaad ettin, söz verdin, sözünde durmadın. Ey güzel varlık! Bu defa nasıl oldu da seni buldum
* Yabancıların zahmetini ne zamana kadar çekecegim Yabancilar yokken nasıl oldu da seni buldum
* Ey asıkların perdelerini yırtan, perdeyi kaldır da ben seni nasıl buldugumu göreyim!
* Ey yüzünün güzelligi karsısında gül bahçelerinin utandıkları güzel! Güller içinde, gül bahçeleri içinde seni nasıl
buldum
* Ey gönül! Kötü göz az degildir, nazar deger. Bu sebeple "Seni nasıl buldum " sözünü çok söyleme!
* Ey padisahların bile rüyalarında göremedikleri güzel varlık! Sasılacak sey su ki: Ben uyanıkken nasıl oldu da seni
buldum
731. Asık olan ölür müymüs, buna imkan var mı
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV,1639)
• Senin gibi essiz bir padisahın huzurunda ölecegim gün, ne mutlu bir gündür. Senin seker madeninin kapısında
ölmek, tatlı candan ayrılmak ne hos bir gündür.
• Senin gül bahçenin selvisi gölgesinde ölürsem, topragımdan yüzbinlerce gül biter.
• Senin ayak ucunda sevine sevine el çırparak ölürsem, yasayısa harîs olan nice kisi saskınlıklarından ellerini ısırırlar.
• Kadehime ölüm serbetini sen dökersen kadehi öperim, sevine sevine ölüm serbetini içerim de neseden mest olmus
bir halde salına salına ölüme dogru gider, can veririm.
"Bu beyit, ölüme mahkum edilen Sokrates´in baldıran zehiri içerek nese içinde can verisini hatırlattı. Sokrates´in
talebesi olan Eflatun´un anlattıgına göre; Sokrates baldıran zehirini hiç bir teessür göstermeden içerken talebeleri
aglamaya baslamıslar. Sokrates onlara; "Ben size ruhun ölmeyecegini söylememis miydim Neden aglıyorsunuz, ben
ölmeyecegim, bedenim ölecek." demisti.
• Can tatlı oldugu için beser olarak ölüm haberinden sonbahar yaprakları gibi sararıp solarım, ama bahara benzeyen
güller gibi gülüp duran o güzel dudaklarının yüzünden, ölümden sikayet etmeden, güle güle can veririm.
• Senin nefesinle kaç defa öldüm, yine dirilirim. Senin yüzünden bir kere degil, bin kere ölsem korkmam. Ben yine ilk
öldügüm gibi, yine o çesit ölürüm.
"Fuzülî merhum bir beytinde:
"Bin can olaydı kas ben dil-i sikestede
Ta her biri ile bir kez olaydım feda demisti.
• Anasının kucagında ölen çocuk gibi Rahman´ın rahmet kucagında, acıyıs, bagıslayıs kucagında ölürüm.
• Bu ne biçim söz Asık olan ölür müymüs Ab-ı hayat kaynagında ölmeme imkan var mı
"Yunus hazretlerinin;
"Asık öldü diye sala verirler Ölen hayvan-durur asıklar ölmez." diye beyti de var.
• Ey Tebrizli Sems! Seninle diri olmayanlar var ya, iste ben onların yanında ölürüm de senin yanında dirilirim.
732. Biz az bir zaman için bu yıkık yerde misafiriz, ama aslında ask definesiyiz.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1645)
• Eger sen mest isen bizim yanımıza gel! Çünkü biz de mestiz. îlahi ask ile kendimizden geçmisiz. Sunu bil ki eger biz
mest olmasak, kimsenin isvesi ile, kimsenin durumu ile ilgilenmeyiz.
• Dertli gönüllere derman olan Yusuflar çok, fakat onlar mest oldukları için, gönüllere derman oluslarından kendilerinin
haberleri bile yoktur.
• Eger onlar gönüllere derman olduklarını bilseler, kendilerine deger vermezler, çünkü bize karsı derman bile basını
tutar da; "Biz derman degiliz." der.
• Biz yıkılmıs kalmısız, meyhane de bizim yüzümüzden karısmıs, alt üst olmus. Biz az bir zaman için misafir olarak bu
yıkık yerdeyiz, ama aslında ask definesiyiz. Fakat kendimizden haberimiz yok.
• Mest olmus bir kisi için gam, düsünce, tedbir ne ise yarar Mest olan kisi bas köseye mi oturmus, kapının yanına mı
çömelmis; fark eder mi
• Ancak kapıcı bas kösenin ne oldugunu bilir. Bizim degil bas köseden, canımızdan bile haberimiz yok! îste biz böyle
oldugumuz için sevgiliye kavusmusuzdur.
• Rçimiz ney gibi bom bos, saki üflüyor da söylüyoruz. Yoksa biz söz söylemek istemeyiz.
• Ne hostur o bedeni gümüs renkli güzel ki, kim oldugunu bilmez. Onun kendinden bile haberi yoktur. 0 bizim
derdimizi, yükümüzü çeker, bizse hep onu incitir dururuz.
• Sevgilimiz kendinin kim oldugunu bilir ama, bilmemezlikten gelir, bilmez görünür. Kendini degersiz sayar. "Biz pek
degersiz bir varlıgız, biz pek ucuza satılmıs bir köyüz." der.
733. Senin güzel hayalini, yol arkadası olarak yanımıza aldık.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV,1632)
• Biz yola düstük gittik ama, senin güzelliginin paha biçilmez hatırasını da yanımıza aldık, götürdük. Seninle
bulusmanın, sana kavusmanın tatlı zevkini, yol azıgı olarak bagrımıza bastık, yola onlarla düstük.
• Sana da bana da bir bulusma hatırası olsun diye, ayrılıktan ötürü kan aglayan yaralı gönlü senin evinde bıraktık. Ve
senin güzel hayalini yol arkadası olarak yanımıza aldık, yola öyle düstük.
• Yol arkadası olarak yanımıza aldıgımız hayaline yalnız biz degil, ay bile kuldur, köledir. Yeni dogmus aya benzeyen
egri kaslarının hayali de bizimle beraberdi. bile kul oldugu o tatlı gülüsünün hayalini de tatlı, uysal ve güzel olan bütün
huylarının sekerliginden aldık götürdük.
• Biz nese ile, sevinç ile güvercin gibi uçar gidersek, güvercinin yuvasına geri dönüp geldigi gibi, biz de döner yine
sana geliriz. Çünkü, biz o kanatları, senin kanatlarından elde ettik.
• Fer´ler, cüz´ler nereden uçarsa uçsun, yine döner aslına gelirler. Bizse varımız, yogumuz nemiz varsa hepsini senin
büyüklügünden, lütfundan, ihsanından elde etmistik.
• Ey Tebrizli Sems! Selamımızı seher rüzgarından duy! îster seher rüzgarı olsun, ister güney rüzgarı olsun, onların
hepsini de biz senin rüzgarından elde ettik.
734. 0 elimi tutmus, ben ise kör gibi onun elini arayıp durmadayım.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´ilün
(c. IV,1628)
• Senin güzel yüzünü gördügümden beri halka gözlerimi kapadım. Herkesi, her seyi görmez oldum. Güzelliginin
lütufları ile, bagısları ile mest oldum, kendimden geçtim, can verdim.
• Onun reyini, tedbirini görünce, kendi egri bügrü tedbirimi fırlattım attım, onun "ney"i oldum, onun dudagında
feryada basladım.
• 0 elimi tutmus, ben ise kör gibi onun elini arayıp durmadayım. Ben onun elindeyim, isin farkında degilim de
yabancılardan, ondan haberi olmayanlardan onu soruyorum.
• Sadedil idim, saftım, yahut mest idim, yahut da deliydim. Gönlümde bir seyler yoktu. Korka korka kendi
altınlarımdan kendim çalar dururdum.
• Gönül bahçesinin etrafındaki duvarın yıkık yerinden hırsızlar gibi kendi bahçeme girdim, kendi gül bahçemden
yaseminler devsirdim.
• Ayın nuru da, yıldızların nuru da Tebrizli Sems´tir. Ben onun ayrılık gamından aglar, inlersem, bayram ayına
dönerim.
735. Biz daglardan asagılara dogru akan sel gibiyiz,
sen ise denizsin, biz kosarak sana geliyoruz.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatiün, Fe´ilün
(c. IV,1633)
• Kapıyı kapa, biz bu toplulugun asıgıyız! Kapıyı kapa da, tatlı dilli sevgili ile biraz konusup seviselim!
• Biz bu mecliste oldukça, sarap ve meze bize gerekmez. Yesillikte selvi ile gül eksik olur mu
• Mesalemiz sen olunca, biz gökyüzünün nur kaynagı halini alırız, seçkin sakîmiz sen oldugun için, biz de sana layık
zamanın seçkin erleriyiz.
• Sen aklın da aklısın, gönlün de gönlüsün. Sen yüzlerce cansın, artık biz de senin sayende su gölge varlıga, su
bedene sırtımızı dönmeliyiz.
• Mademki gökyüzü damına bizim için çadır kurdular. Eseklerin yayıldıgı su yeryüzü çayırlıgından niçin çadırımızı
sökmeyelim
• Biz daglardan asagılara dogru akan sel gibiyiz. Sen ise denizsin. Biz uzun zamandan beri senden uzak
düstügümüzden ötürü basımızı ayak yapmısız. Kosa kosa yüzümüzü yerlere süre süre denize, asıl vatanımıza gidiyoruz.
• Sana dogru kosarken bu yolda sel gibi naralar atmadayız. Yüz üstü akmadayız, denize yol bulamamıs, çukur
yerlerde kalmıs, kendi çevresinde dönen kokmus su gibi kendimizi baglamamısız.
736. Eger aklın aklı basında ise eline hançeri al, onun cigerini des!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c.IV, 1629)
• Acaba gönül dün gece ne içti ki, ben bugün mahmurum Yahut kimin tuzlasını gördü ki, ben böyle acılıklar
içindeyim, perisan haldeyim.
• Bugün öyle bir haldeyim ki neyi döker kırarsam mazurum. Bugün ne söyler, ne edersem suçsuz sayılırım.
• Benim her nefeste dudaklarımdan, agzımdan can kokusu geliyor. Bu hal de canın; "Candan uzagım." diye sikayet
etmemesi içindir.
• Dudaklarını dudaklarıma korsan mest olursun. Bu isi bir dene! 0 zaman anlarsın ki ben üzüm sarabından da asagı
degilim.
• Sakî, beni bogazıma kadar suya daldır, çünkü düsünce arıya benzer, bense çırçıplagım.
• Eger akıl kendindeyse, eger aklın aklı basındaysa; eline hançeri al, onun cigerini des! Eger gönlüm askla
yaralanmadıysa, onu da param parça et!
• Sarap geldi, beni bos yere rüzgara vermek, havalandırmak arzusunda. Sakîde, mamur bedenimi yıkmaya, yere
sermeye ugrasıyor.
• Ben gece gündüz, hadiselerle, dünya isleri ile dopdoluyum. Benim iç yüzümü görebilsen, bir kadeh sanırsın. Bir
taraftan da dostlar beni öyle hırpalamıslar, öyle zayıflatmıslardır ki, sıçrayıp ayaga kalksam, belimde kemer olmadıgı halde,
belimi sıkılmıs görürsün de, bu defa da bana karınca dersin.
• Kadeh hasta olmus; "Beni tedavi et, iyilestir!" diye sarap küpünün yanına gelmis. Küp ise; "Ben senden daha
hastayım!" diye basını tutmus inlemis.
"Fuzulî merhum:
"Kime kim derdimi ızhar kıldım, isteyip derman,
Özümden hem beter derde mübtela gördüm." diye yazmıs.
• Mezarımın topragı bir yudum su gibi bedenimi içince can; "Ben beden degilim, nurum!" diye gökyüzünün üstüne
çıkar, ötelere gider.
• Ben ölüp tahtadan tabuta giren padisah degilim! Benim saltanat fermanımın yazısı - "Ölümsüz yasarlar" ayetidir.
73-Nisa Süresi, 4/57. ayete isaret var.
737. Sanki ben ölmüsüm de, içimin mezarlıgına gömülmüsüm.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV,1641)
• Sanki ben ölmüsüm de, içimin mezarlıgına gömülmüsüm. Yavas yavas çürüyorum. Fakat sen mezarımı ziyarete
gelince dirilirim, basımı kaldırır mezardan çıkarım.
• Benim için surun üfürülmesi de sensin, mahser de sensin. Ben ne yapayım îster ölü olayım, ister diri! Sen nerede
isen ben oradayım.
• Ben ney gibi cansız bir kamıs halini almısım. Senin güzel dudakların olmayınca ölü gibi susarım. Fakat sen beni elime
alıp da "ney"ime üfürünce, senin sıcak nefesinle dirilirim, sesler çıkarırım, nagmeler veririm. Bazen ayrılıklardan sikayet
ederek aglarım, feryad ederim.
• Senin zavallı "ney"in, senin seker gibi dudaklarına alısmıstır. Ben zavallıyı, hatırlı eline al, dudaklarını bana ver de,
senin duygularına tercüman olayım, seni yasatayım.
738. Kamil insan hiç kandırılabilir mi
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1634)
• Akıl der ki: "Ben onu dil dökerek, meth ü sena ederek kandırırım." Ask der ki: "Sen sus, ben onu ugrunda can
vererek aldatırım."
• Can ise gönüle der ki: "Yürü git, beni de gülünç bir hale sokma, etrafındakileri de kendine güldürme! Ben onda
bulunmayan, onun ihtiyacı olan seyle onu kandırırım."
• Gamlı düsüncelere dalmıs, ızdıraptan basına gelen belalardan bunalmıs, sarhos olmayı, kendinden geçmeyi düsünen
biri degil ki; büyük kadehle kırmızı sarap sunarak onu kandırayım.
• Dünya nimetlerine gönlünü kaptırmıs, topraktan yaratılmıs su aleme baglı degil ki; onu altınlarla, servetle, yüksek
mevki ile, dünya saltanatı ile kandıralım.
• 0 görünüste bir insan ama, aslında insan degil, melek! Söhret duygusu yok ki, güzel kadınlarla onu kandırabileyim.
• Rçi nakıslarla, güzel resimlerle süslenmis bir ev, o evi melek bile görse ürker, kaçar. Peki ben onu hangi nakıslarla,
hangi resimlerle, hangi süslerle aldatabilirim.
• At sürülerine, saf kan Arap atlarına ihtiyacı yok! Çünkü o, kanatla uçuyor. Nefis yemekler, güzel renkli hos kokular,
meyveler yemiyor; onun yedigi içtigi nur, onu nasıl olur da herkesin pesinde kostugu ekmek ile kandırabilirim
• Dünya pazarlarına asık, alıcı, satıcı bir tacir degilim ki, onu kazançla, karla, ziyanla aldatayım.
• Hiç bir sey ondan gizli degil kî,kendimi hasta göstereyim, "ah vah" diyerek, feryad ederek onu kandırayım.
• Hararetim varmıs gibi sirkeli bezle basımı baglayayım. Öksürerek, aksırarak; "Mahvoldum, hastalıktan ölüyorum!"
diye onu merhamete getireyim.
• Kıldan kıla, benim egriligimi, sapık düsüncelerimi, gizli hayallerimi, nefsani arzularımı, her seyimi bilir. Ne yaparsam
hepsini görür. Ondan gizli olan bir sey yok ki, onu o gizli seyle kandırayım.
• Söhret pesinde kosan, sairlerin meth ü senalarına, övmelerine düskün olan bir padisah degil ki, güzel beyitler
okuyarak, gazeller terennüm ederek akıp giden, insanı büyüleyen siirlerle onu aldatayım.
• Gayb aleminden, ötelerden kendisinin duydugu anlatılamaz yüce zevkler, dünya zevklerinden de ahiret zevklerinden
de çok üstündür. Onu merhamete getirmek, cehennem azabıyla korkutmak, yahut ona cennetleri vaadederek hürilerle,
gılmanlarla kandırmak da imkansızdır.
• Tebrizli Sems onun seçtigi tek varlıktır. Onun sevgilisidir. Olsa olsa onu ancak, o "Zamanın Kutbu" ile kandırabilirim.
739. Bahar geldi!
Müstef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. III, 1336)
• Dostlar, bahar geldi. Selvi agaçlarının yanına gidelim. Yüz üstü yatmıs uyuklamıs bahtı, sevgilinin bahtı gibi
uyandıralım.
• Çimen garipleri nasıl bir hileye bas vurarak, ayaksız olarak yürüyüp kostularsa, biz de hem ayagımız baglı, hem de
adım atarak o garipler yurduna gidelim.
• Toprak bedenden bas kaldıran, kurtulan ruhun adı "akan, yürütüp giden´ manasına gelen "revan"dır. Biz de, dizi
baglı canı tutalım, onların menzillerine kondukları yere götürelim.
• Akıl der ki: "Ben onu dil dökerek, meth ü sena ederek kandırırım." Ask der ki: "Sen sus, ben onu ugrunda can
vererek aldatırım."
• Can ise gönüle der ki: "Yürü git, beni de gülünç bir hale sokma, etrafındakileri de kendine güldürme! Ben onda
bulunmayan, onun ihtiyacı olan seyle onu kandırırım."
• Gamlı düsüncelere dalmıs, ızdıraptan basına gelen belalardan bunalmıs, sarhos olmayı, kendinden geçmeyi düsünen
biri degil ki; büyük kadehle kırmızı sarap sunarak onu kandırayım.
• Dünya nimetlerine gönlünü kaptırmıs, topraktan yaratılmıs su aleme baglı degil ki; onu altınlarla, servetle, yüksek
mevki ile, dünya saltanatı ile kandıralım.
• 0 görünüste bir insan ama, aslında insan degil, melek! Söhret duygusu yok ki, güzel kadınlarla onu kandırabileyim.
• Rçi nakıslarla, güzel resimlerle süslenmis bir ev, o evi melek bile görse ürker, kaçar. Peki ben onu hangi nakıslarla,
hangi resimlerle, hangi süslerle aldatabilirim.
• At sürülerine, saf kan Arap atlarına ihtiyacı yok! Çünkü o, kanatla uçuyor. Nefis yemekler, güzel renkli hos kokular,
meyveler yemiyor; onun yedigi içtigi nur, onu nasıl olur da herkesin pesinde kostugu ekmek ile kandırabilirim
• Dünya pazarlarına asık, alıcı, satıcı bir tacir degilim ki, onu kazançla, karla, ziyanla aldatayım.
• Hiç bir sey ondan gizli degil kî,kendimi hasta göstereyim, "ah vah" diyerek, feryad ederek onu kandırayım.
• Hararetim varmıs gibi sirkeli bezle basımı baglayayım. Öksürerek, aksırarak; "Mahvoldum, hastalıktan ölüyorum!"
diye onu merhamete getireyim.
• Kıldan kıla, benim egriligimi, sapık düsüncelerimi, gizli hayallerimi, nefsani arzularımı, her seyimi bilir. Ne yaparsam
hepsini görür. Ondan gizli olan bir sey yok ki, onu o gizli seyle kandırayım.
• Söhret pesinde kosan, sairlerin meth ü senalarına, övmelerine düskün olan bir padisah degil ki, güzel beyitler
okuyarak, gazeller terennüm ederek akıp giden, insanı büyüleyen siirlerle onu aldatayım.
• Gayb aleminden, ötelerden kendisinin duydugu anlatılamaz yüce zevkler, dünya zevklerinden de ahiret zevklerinden
de çok üstündür. Onu merhamete getirmek, cehennem azabıyla korkutmak, yahut ona cennetleri vaadederek hürilerle,
gılmanlarla kandırmak da imkansızdır.
• Tebrizli Sems onun seçtigi tek varlıktır. Onun sevgilisidir. Olsa olsa onu ancak, o "Zamanın Kutbu" ile kandırabilirim.
• Ey yaprak; elbette bir kuvvet buldun da dalı yarıp çıktın, ne yaptın da zindandan kurtuldun Söyle, söyle de biz de
beden hapishanesinden kurtulmak için senin yaptıgını yapalım.
• Ey selvi! Yerden bas kaldırdın, yüceldin. Seni yaratan sana ne seyir gösterdi Bilelim de biz de seyredelim.
• Ey gonca! Gülün rengine boyanıp çıktın, kendinden geçip geldin, geldin ana nasıl geldin Söyle de, ne yaptınsa biz
de onu yapalım.
• Bu hos beyaz abher rengi nereden geldi 0 anber kokusu hangi semtten geliyor Bu evin kapısı nerede, gösterin de;
o kapıya hizmet edelim, o kapının kulu olalım.
* Ey bülbül! Feryadına acıdılar, imdadına kostular. Ben senin feryadına kul olayım, köle olayım. Sen, gül yüzünden
neselisin. Ben senin ötüslerinden neseliyim. 0 ihsana nasıl sükredebilirim
* Aklını basına al da, gül bahçesinden sırlar duy! Harfsiz, sessiz, sedasız hakîkatler isit! Ey bülbül! 0 ask masalını
anlayabilirsem, sen de sazına düzen ver, güzel seslerle beni mest et!
740. Adama baktıgın zaman, onun hakîkatini gör, onu, îblis gibi, su ve toprak görme!
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c.IV, 1737)
• Sarap getir, mahmurlugum var. Allah beni giriftar etti. Ben de o yüzden saraba giriftar (düskün) oldum.
• Sarap sun askın serefine, askın canı için. Günesin bile kıskandıgı kadehi sun, çünkü ben asktan baska her seyden
bıktım, usandım.
• Sarap sun, o saraba can bile desem, dogrusu yazık olur. Çünkü ben can yüzünden çok sıkıntılara katlandım. Çok bas
agrıları çektim.
• Sun o sarabı ki, adı bile agzıma sıgmıyor. 0 yüzden sözlerim perisan bir haldedir, darmadagındır.
• Sarap sun ki onsuz ahmaklastım. Bir seycikler bilmez oldum. Fakat onu içince, onunla beraber olunca; yigitlerin, yol
vurucuların bile sahı kesildim.
• Sarap sun ki, bir an bile basım onsuz kalınca; duygusuz, donmus, kapkara kesilirim, nursuz kafirlerden biri olurum.
• 0 sarabı sun ki, beni; "Sun!", "Sunma!" demeden o kurtarır. "Nerede bulayım, nasıl sunayım " diye beni basından
savma! Sen o sarabı hemen sun!
• 0 sarabı sun da uzun gecelerde, tükenmek nedir bilmeyen feryatlarımdan gök kubbesini kurtar, huzura kavustur.
• 0 sarabı sun ki, ben kadehsiz sarap eminiyim. Karnıma giren sarabı hiç zayi etmeden gereken yerlere veririm.
• Kemigime, kanıma bakma! Beden bakımından hor, hakîr biriyim. Fakat ruh bakımından yüce bir padisahım.
• Ben bir marangozum: Yontup yaptıgım merdiveni yedinci kat göge dayadım da göklerin damına, yücelere çıktım,
ötelere yükseldim.
• Adama baktıgın zaman onun hakîkatini gör! Onu, îblis gibi, su ve toprak görme, topragın ötesindeki yüz binlerce gül
bahçesini gör!
• Sakın yanılma, bir kere daha balçıga girersem degismem, neysem oyum. Çünkü ben yüzümü örttügüm beden
örtüsüne büründügüm için utanmadayım.
741. Senin gamının dikenleri benim için güllerden daha degerlidir.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. IV, 1724)
• Gözümü açınca her seyde senin güzelligini, san´atını, yaratma gücünü görürüm. Dudaklarımı açınca hepsinin vahdet
(=birlik) sarabını içerim.
• Rnsanlarla bos yere konusmayı, onların dedi kodularını dinlemeyi haram sayarım. Fakat senden bahsettikleri, senin
güzelligini anlattıkları zaman sözü çok uzatırım.
• Beni hangi yola götürseler, bin türlü aksaklık gösteririm, fakat sana giden yolda kosarım.
• Hızır gibi elime ab-ı hayat geçse, o suyu senin bulundugun yerin topragı ile süslerim.
• Gamının verdiği elemlerden, keder dikenlerinden dikenler toplarım da nergis, sadberk gülü devsirmeyi düsünmem.
Gamının dikenleri benim için güllerden daha degerlidir.
• Yüzümü gönüller açan, hatırlar yapan padisahlar padisahına çevirince, nurum günesten de üstün olur, ay ısıgından
da!
* Günes halini alırsam, gönlümün harareti ile herkesin, her seyin bütün zerrelerini, sarhos ederim ask oyununa
düsürürüm.
742. Biz yarın ihtiyarlayacak güzel degiliz. Biz ebediyyen genciz.
Mef´ülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV, 1705)
• Bizden bıkma biz çok güzeliz! Baskalarının kıskanmasından ötürü ürktük, güzelligimizi gizledik.
• Birgün beden örtüsünü canın üstünden atınca görürsün ki; canı ay da, firkad yıldızı da kıskanmaktadır. Onların hiç
birinde canın parlaklıgı yoktur.
• Bizi görmek için yüzünü yıka, temizlen, kirliliklerden kurtul! Çünkü kirli bir insan bizi göremez. Kendini manevî
kirlerden temizleyemeyeceksen bizden uzak dur! Kendi güzelligimiz bize yeter.
• Biz yarın ihtiyarlayacak bir güzel degiliz, biz ebediyyen genciz. Gönlümüz rahattır, hostur. Biz kadîmiz, önümüze ön,
sonumuza son yoktur.
• Giydigimiz beden elbisesi eskidi, yıprandıysa da, ne gam 0 elbisenin içindeki ihtiyarlamadı. Ömür örtümüz fanîdir.
Fakat kendimiz uçsuz bucaksız bir ömürüz.
• Rblis Adem´in hakîkatini göremedi. Örtüsünü gördü de ondan yüz çevirdi. Hz. Adem ona; "Sen Hakk dergahından
sürülmüssün, kovulmussun, biz sürülmedik, kovulmadık." diye seslendi.
• Rblis secde etmedi ama meleklerin hepsi secde ettiler de; "Gönlümüz örtü altında bir güzele düstü.
• Örtü altında öyle bir güzel var ki; güzelligi aklımızdan basımızdan aldı da o güzellige karsı secdeye kapandık."
dediler.
• îhtiyarlamıs kisileri güzellerden ayırdedemezsek, aklımız, ask aleminde bu seçmeyi yapamazsa, biz askta dinimizden
dönmüs sayılırız.
• Güzelin sözü mü olur 0 Allah arslanıdır, biz çocukça sözlere daldık. Zaten de çocuklarız. Biz ask bilgisinde daha
alfabedeyiz, ebced okumadayız.
743. Biz senin gibi bir güzeli rüyada bile görmedik.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ulün
(c. IV, 1701)
• Sevgilim, senin güzelliginin sesini ruhumda duyunca, su gibi, rüzgar gibi ben de senin askına dogru kosmaya
basladım.
• Mısırlı kadınların Hz. Yusufun güzelligini görünce, kendilerinden geçip ellerini kestikleri gibi, sen de bir kerecik olsun
elini canımıza koy bak da gör ki; biz güzellikler karsısında gönlümüzde neler kestik.
• Rindlerin, müflislerin halleri meydanda, artık ne yapılabilir Biz de varımız yogumuz olan su yamalı hırkayı senin
ayaklarının altına dösedik.
• Ask aleminde bizim gibi binlerce kisi can vermistir. Fakat biz senin gibi bir güzeli rüyada bile göremedik.
* Biz sana layık bir asık olamadık da, su içen hayvanlar gibi suda aksimizi görünce, kendi çirkinligimizden ürktük.
744. Onun askının hevesi ile dokuz kat çarh edip dönüyor.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c.IV,1714)
• Ne zamana kadar hep böyle habersizce gideceksin Basını yerden kaldır da jama bak; hatta dam da bir sey mi
Söyle sen yukarılara, göklere bak!
• Hiç belli olmaz, can ansızın bir cilveye, bir cezbeye kapılır da, yüzlerce ayın, yüzlerce günesin kendisine kul, köle
olacagı bir ay halini alabilir.
• Görmüyor musun Onun askının hevesi ile dokuz kat gök çarh edip dönüyor. Canla gönül de onun sarabından kadeh
kadeh içiyorlar.
• 0 tecellî edince, canlara onun nuru vurunca can sarabını içmek mübahtır. yiyip içmek, yatıp uyumak da haramdır.
* Dünya; "Ey rüzgar ne haber var " diye sordu. Rüzgar da cevap verdi ki: Korkudan baska hiç bir seyden haberim
yok!"
745. Ben derdimi sevmekteyim, derdime gönül vermisim.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. IV,1678)
• Ben aglasam da, özür dilesem de sevgili duymaz, ilgilenmez. Çünkü o kulaklarına pamuk tıkamıstır.
• Bana ne cefa ederse etsin, sevgili yaptıgı islerden, cefalardan üzüntü duymaz. Yaptıkları kendinde kalır, ama ben o
ne cefa ederse etsin, sikayet etmeden o cefalara katlanırım.
"Eski sairlerimizden birisi bu konuda söyle yazmıs:
"Yarın cefası cümle vefadır, cefa degil!
Yarı cefa etti diyenler ehl-i vefa degil!"
• Beni adam yerine koymasa, beni yok saysa, (varsın) saysın, ben onun sitemini kerem sayarım.
• Onun bana verdiği dert, gönlüme deva olmaktadır. Bu yüzdendir ki ben derdimi sevmekteyim, derdime gönül
vermisim.
"Bu beyt Niyazî-i Mısrî hazretlerinin:
"Derman aradım derdime
Derdim bana derman imis beytini hatırlatıyor.
• Onun aziz askı beni horlayınca, kendimde yücelik bulurum, saygı görmüs olurum.
• Bedenim, üzüm gibi onun ayakları altında ezilince, mutlu olurum, sarap haline gelirim.
• Onun sevimli ayakları altında üzüm gibi ezilmek bana can verir. Sırlarım nese bulur, zevke erer.
• Halbuki bu mutluluktan gafil oldugu için, onun ayakları altında ezilen üzüm, kan aglar. "Bu cevrden, bu cefadan, bu
iskenceden bıktım!" der.
• Onu ezen ayaklar; "Ben seni bilgisizlikten ezemiyorum!" der de, kulaklarına pamuk tıkar, sikayetleri duymaz.
746. Sen bana o gizli dünyayı göster de, artık bu dünyayı yok sayayım, inkar edeyim.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat.
(c.1V.1679)
• Ben mest de olsam ayık da olsam, sevgilinin güzel gözlerinin kuluyum, kölesiyim.
• Canın ve cihanın yüzünün hayali olmadıkça, kendimden de, candan da, cihandan da bezginim, usanmısım.
• Beni gece gündüz güller, gül bahçeleri içinde bırakan güzelimin gül yüzünün kölesiyim.
• Rste ben onun gül yüzünde böyle bir ayna görmedeyim. Gözümü bu aynadan nasıl ayırabilirim
• Güzelim bana dedi ki: "Ben güzellerin canıyım!" "Evet ey sevgili!" dedim. ´Ben de seni öyle görüyorum."
• Dedi ki: "Basında eger benim coskunlugum varsa, senden kıl kadar ayrılmam, seni bırakmam.
• Ben öyle bir mumum ki pervane olanı tutar, kendi atesimin içine çeker, yakanm."
• Ona dedim ki: "Benden ne yakarsan yak, zaten ben senin ask dumanından ibaretim."
• Sakî geldi de: "Dostça bana bir sey ver!" dedi. "îste sarıgım; al sende rehin olarak kalsın!" dedim. ;
• "Hayır hayır yanlıs söyledim." dedim. "Sarıgım yerine sen basımı al da, ondan kurtulayım. Fakat biraz dur, aklım
basımda. Sen bana sarap ver aklım gitsin de ondan sonra basımı al!
• Sen bana o gizli dünyayı göster de artık bu dünyayı yok sayayım, inkar edeyim."
747. Sen edepten bahsediyorsun, ama sende edep görmedim.
Müstefilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. IV, 1690)
• Sevgilim, sensiz iki cihanda da nese görmedim. Çok güzel varlıklar, sasılacak seyler gördüm ama senin gibi güzel
göremedim.
• "Ates kafirin nasibidir." diyorlar. Senin atesine yanmamıs Ebu Leheb´den baskasını görmedim.
• Gönül penceresine nice zaman can kulagını dayadım, dinledim. Pek çok sözler isittim ama söyleyen iki dudagı
görmedim.
• Kuluna birdenbire rahmetini saçtın. Bu ihsana sebep senin hududsuz lütfundur. Baska sebep görmedim.
• Cibresi üzüm teknesine girmeyen, Halep´te bile esi bulunmayan o billur sisedeki saraptan,
• 0 kadar sun ki kendimden geçeyim. Çünkü ben varlıkta kendinde olmakta zahmetten baska bir sey görmedim.
• Ey nihayetsiz ask, ey ilahi mazhar! Sen hem güvenilir dayanaksın, hem de kuvvetli arkasın. Senin sanına, haline
uygun düsecek bir lakab görmedim.
• Kardesim sus, fazileti, edebi bırak! Sen bahsediyorsun, ama sende edep görmedim.
748. Ben sasılacak acayip bir cihanım, bir avuç toprakta gizlenmisim.
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c.IV, 1693)
• Ben tertemiz olarak ask yoluna düsmüsüm. Bu yolda gizlenmeden yürümekteyim. Ben kimseye kin gütmem, garaz
tohumu ekmem. Yokluk bile bana sıgınır, bana dayanır. Benim gözüm toktur. Ben hiç bir zaman tama´ın sırtını kasımam.
• Ne halkın dedikodusu ile rahatsız oluyorum, ne de kimseden korkum var. Ben hür bir kusum, kafes azıgına
ihtiyacam yok.
• Ben yagmurlar yagdıran bir bulutum. Rnciler saçan bir gögüm. Yeryüzünde susuzlara ab-ı hayat sunmadayım.
• 0 agaç, Hz. Müsa´ya uzaktan ates gibi göründü ama o ates gönüllere hos gelen bir nurdu, ben de uzaktan ates
görünürüm ama ates degilim, ben de nurum.
• Rüzgarla agacın dah titrer, oynar ama gövdesi hiç titremez durur. Benim de görünüste kararım yok. Hadiseler
karsısında ben de agaç gibi titriyorum ama, ruh aleminde karar etmisim. Korkmam, titremem.
• Ben sasılacak, acayip bir cihanım. Bir avuç toprakta gizlenmisim. Her gece gönlüm gündüz gibi aydınlıktır. Her
sonbaharın içinde ilkbaharlar bulunmaktadır.
• Ben tamamıyla yok olup kendimden geçtigim zaman kendime gelirim, kendimi bulurum. Bedenimin aslı olan dört
unsur ile bes duygudan kurtulunca tam adam olurum.
• Rnsan haksız yere kendisinde bir ihtiyar oldugu, cüz´î iradesi bulundugu davasına girisir. Aslında Hakk´ın ihtiyarındaki
yücelik, benim ihtiyarımı elimden almıs, beni ihtiyarsız bırakmıstır.
749. Ben degersiz bir saman çöpü gibiysem, benim kehribarım sen degil misin
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. IV,1728)
• Sen beni istemesen de ben seni canla, gönülle isterim. Sen bana kapıyı açmasan da ben kapının esiginden ayrılmam,
orada oturur kalırım.
• Ben balık gibiyim, dalga beni karaya atsa da, sudan baska sıgınacagım yer yoktur. Gönlüm sudan baska bir sey
istemez.
• Kendi kendime nereye gidebilirim Benim gönlüm mü var Ben de, beden de, gönül de ancak padisahlar padisahının
gölgesine sıgınmısız.
• Mest olup gitmissem, yıkılmıs, kendimden geçmissem, mest olusum, yıkılıp gidisim sendendir. Bir sey biliyor, bir sey
duyuyorsam bilisim, duyusum da sendendir.
• Eger bende bir gönül kalmıssa gönlümü alan sen degil misin Eger ben degersiz bir saman çöpü gibiysem, benim
kehribarım sen degil misin
• Yedigim nefis yemeklerin tatlı helvaların, çöreklerin agzımda bıraktıkları tat, o güzel dudaklarının tadından,
lezzetinden birer kırpıntı degil midir
• Ne yüksek mevkiler düsünürüm, ne sultanlık, ne mal mülk, ne söhret, ne ululuk! Bunların hiç birisinde gözüm yok!
Senin askın bunların hepsinden üstündür!
750. Su zamanda, Mansur gibi, ben senin daragacının altındayım.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.IV, 1726)
• Bana sarap sun, çoktanberi ben senin güzelliginin mahmuruyum. Ben eski bir hırkaya bürünmüsüm, ama senin
gerçek dostun degil miyim
• Su anda mahmurum, sen bana uy! Benim dedigimi yap! Mest olup kendimden geçtikten sonra zaten senin
emrindeyim, senin diledigini yaparım.
• Sen simdi "Enel-hakk" kadehini doldur! Mansur sarabından sun! Su zamanda Mansur gibi ben senin daragacının
altındayım.
• Elest demindeki sözleri, ahitleri, sartları hatırla. Benimle nelere karar vermistin Ben hala o karardayım.
• Ey avucum! Tuttugum kadehe de ki: "Sen at gibi bana binmissin, ben seni tasıyorum. Fakat aslında sasılacak sey su
ki; içindeki sarabı içince ben sana biniyorum, sen beni tasıyorsun.
• Ey kadeh! Ben asıklar halkasının ortasındayım. Sen benim etrafında dönmedesin, ama aslında beni döndüren sensin.
Senin etrafında dönen de benim.
• Ben nasıl kafir olurum ki, senin gibi bir puta tapıyorum Ben nasıl fasık olurum ki, senin sarabını içiyorum
* Gel gel! Sen zamanenin sırlarını bilensin, gönlümün sırlarını ört ki ben senin sırdasınım
751. Ask dersi, çalısmakla ögrenilmez.
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.IV,1710)
• Senin güzel yüzünü görünce, yesil çimenlerden, gül bahçelerinden vazgeçtik. Gözünü görünce de sarabı ve sarapçıyı
görmez olduk.
"Gözün döktügü kanlı yaslar, saraba benzetilmistir. Bir ilahide: "Gözüm ki kana boyandı, sarabı neyleyeyim "
denmistir.
• Oturdugumuz evi rehine verdik, geldik, senin mahalleni yurt edindik. Dükkanı yıktık, isten, kazançtan vazgeçtik.
• Neyimiz varsa hepsini ask yagma etti. Kardan, zarardan, alıs veristen vazgeçtik.
• Ask davasına girismek, sonra da hayadan, utanmaktan bahsetmek olamaz. Bu sebeple biz ask yoluna düsünce
hayadan, utanmaktan vazgeçtik.
"Bir baska beyitte Mevlana söyle buyurmustu:
"Eger sen askın asıgı isen ve askı arıyorsan, keskin hançeri al, utanmanın bogazını kes!"
• Gamın haddine mi düsmüs ki bizim adımızı ansın Elini çırp, bizi alkısla ki artık biz gamdan da, gam çeken gönülden
de kurtulduk.
• Nese yürüdü, gönül hoslugu ülkesi bize verilmis. Azın, çogun varından da yogundan da vazgeçtik.
• Biz söz söylüyoruz, sen inkar ediyorsun. Biz iki alemin ikrarından da, inkarından da vazgeçtik.
• Dünya isini paylasmayan su köpeklere bak! Nasıl da birbirlerine düsmüsler. Biz köpekten dogmadık, köpek de
degiliz. Bu sebeple biz dünya isinden vazgeçtik.
"Bu beyitte su hadîse isaret var: "Dünya bir lestir. Köpekler onu isterler."
• Gönül sırlarını ancak Allah bilir. Bu bize kafi. Bizler kötünün kötülügünden, hilecinin de hilesinden kurtulduk.
• Askın verdiği ders hiç unutulur mu Ona çalısmaya ihtiyacımız yok. Zaten o ders çalısmakla ögrenilemez.
752. Ben eskiden ettigim tövbelerden tövbe ettim.
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstefilün, Fe´ulün
(c.IV,1685)
• Ey çalgıcı! Su gazeli oku: Ben sevgiliden, her çesit gülden, her çesit dikenden vazgeçtim. Çünkü artık tövbe ettim.
• Bazen isime çok düskün olurum. Adeta isimin mesti olurum. Bazen mahmur olurum. Artık isten de, mahmurluktan
da vazgeçtim. tövbe ettim.
• Bogazıma kadar tövbe etmek suçuna gömülmüsüm. Tövbeden o kadar canım yandı ki, eskiden ettigim tövbelerden
de simdi tövbe ettim.
" Tövbe etmekten tövbe etmek ne demektir Ariflere göre bir insanın: "Ben bu isi bir daha yapmayacagım." diye tövbe
etmesi, o kisinin kendinde bir güç, bir varlık hissetmesi anla-mına gelir. Ey zavallı insan! Sen kimsin ki: "Ben bunu bir daha
yapmayacagım." diyor-sun. Her sey Hakk´tan geldigine göre, senin bir yapma gücün var mıdır Tövbe etmekten tövbe
etmek hali, bize ait degildir. Kamil insanlara aittir. Arifler, kamil insanlar, Hakk´ta fanî olduklan için, bıitiin isteklerinden,
bütiin iradelerinden kurtulmuslardır. Tamamıyla Hakk´a teslim olmuslardır. Bizim gibi insanların yaptıgı hatalardan tövbe
etmesi, o suçu bir daha islememek için ahitte bulunması ve Hakk´ın verdiği cüz´î iradeyi kullanması sart-tır. tnsanın isledigi
giitidhlardan tövbe etmesi, Kur´an-ı Kerîm´in bir çok yerlerinde emre-dilmektedir. Peygamber Efendimizin bir çok
hadîslerinde tövbe üzerinde durulmaktadır. Bu konu hassas bir konudur. Yanlıs anlasılmamalıdır. Peygamberler ve onlann
varisleri olan gerçek veliler niçin geldiler Hepsi de cüz´î iradelerimizi kullanarak imana gelmemizi, günahlardan arınmamızı
emretmiyorlar mı "
• Ey sarap satan, kadehi elime ver. Ben sıkılmayı bıraktım. Arlanmaktan tövbe ettim.
• Allah Allah! Ey çalgıcı! Ben yolumu sasırdım. Sen kendi yolunu, kendi isini iyi bilirsin. Çengi eline al da telleri üzerine
tövbe ettigimi çal!
• Düsünmekten, çare aramaktan gönlüm parça parça olmustu. Anladım ki çare, çaresizliktedir. Çaresiz tövbe ettim.
• Sen ay yüzünü göster de karanlık geceyi nurlandır, güzellestir! Ben o günahın zevkinden çok tövbe ettim.
• Tövbe vaktidir dedim. Bir çılgın asık bana: "Ben eski bir tövbe eden kisiyim, ben geçen sene tövbe ettim." dedi.
753. Bana tas tas sarap ver de; beni varlıgımdan kurtar!
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 1716)
• Bu gece su ben zavallının bedeninden canı tamamıyla al, al da bundan sonra dünyada, kimse benden bahsetmesin!
• Su anda senin mestinim. Bana bir kadeh sun da iki cihandan da vazgeçip, büsbütün sende yok olayım.
• Ben sende yok olunca, hani o senin bildigin hal basına gelince, yokluk kadehini elime alırım da kadeh kadeh senin
ask sarabını içerim.
• Can senin yüzünden yandı, yakıldı. Mum senden nur aldı, aydınlandı. Bir insan da eger senden yanmazsa, o hamdır,
ham!
• Sen bana birbiri ardınca yokluk sarabını sun! Ben tamamıyla yok olunca, yokluga dalınca, artık evi damdan
ayırdedemem.
• Ey yokluguna binlerce varlık kul olan, köle olan! Yoklugun arttıkça can sana yüzlerce secde eder.
• Bana tas tas sarap ver de, beni varlıgımdan kurtar! Sarap olgun kisilere Hakk´ın bir nimetidir. Akıl ise ham kisilere
mahsus bir seydir.
• Yokluk denizini dalgalandır da, beni kapsın götürsün! Ne zamana kadar korku ile deniz kıyısında adım adım
duracagım
754. Ben onun ask bahçesinde güller, reyhanlar, yaseminler içindeyim.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. IV, 1682)
• Ben kederle dolsam da, gülsem de o padisahın devletine asıgım.
• Padisahın askına gönül vermek, benim tacımdır. Bana bundan baska bir tac verse bile, ben onu almam.
• Onun gül dalının rengi, benim varım yogumdur. Çünkü ben onun gül bahçesinin bülbülüyüm.
• Ben onun kapısının topragından baska bir yere oturmam. Onu gönlümden, canımdan baska bir yere oturtmam.
• Gece gündüz ben onun nimeti ile besleniyorum. Ben onun ask bahçesinde güller, reyhanlar, yaseminler içindeyim.
• Dünya ister harap olsun, ister mamur olsun, benim için önemi yok! Sunu biliyorum ki, ben onun yıkılmıs, harap
olmus bir kuluyum.
• Aslım toprak oldugu için, yeryüzünün topragı ile dostum, onunla birim! ama yine de padisahım bana büyük bir
lütufta bulunmustur. Bana hiç bir yaratıga vermedigini vermistir. Bana kendinden can bagıslamıstır.
755. Biz dertlere dermanız, çaresizlere çareyiz.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlii, Fa´ilat
(c. IV, 1709)
• Biz kıtlık içinde kalmıs susuzlarız, çok nimetler görmüs, çok yemekler yemis kisileriz. Çaresiz degiliz, dertlere
dermanız, çaresizlere çareyiz.
• Mecliste saraba benzeriz, nese dagıtırız, gamlılara nese bagıslarız. Savasta Hz. Ali´nin Zülfikar´ıyız. Sükretmede sanki
kaynagız, sabretmede mermer kaya gibiyiz.
• Biz rüsvet padisahı degiliz. Biz paramparça olmus gönül hırkalarını diker, yamarız.
• Bizden sır saklama, biz senin gönlündeyiz. Her seyi biliyoruz. Bizden gönlünü çekip alma, gönlün bizim elimizdedir!
• Biz saman altında kalmıs gizli, uçsuz bucaksız bir deniziz. Yahut da göklerde parlayan günesiz.
• Mest bir halde ask evinin damı kenarında durdugumuza bakma! Dam da bilir ki, bizim kıyımız kenarımız yoktur.
• Ay ısıgı dam kenarına vurmaktan hiç korkar mı Peki biz neden gam yiyelim Biz üstün bir varlıgız, göklerde dolasan
aya binmisiz.
• Biz Ahmed(s.a.v.)´in tevhid müjdesini vermedeyiz. Hz. îsa gibi çocukken besikte konusuruz. Bütün bunlara ragmen,
biz artık konusmayalım, susalım.
756. Kan oldum, askın damarlarında dolasmaya basladım.
Gözyası oldum Hakk asıklarının gözlerinden aktım.
Fa´ilatün, Fallatün, Fa´ilat
(c. IV,1661)
• Hakk yoluna düsenlere mahrem oldum. Herkesin madde pesinde kostukları bir zamanda manaya önem verenlere
hemdem oldum, arkadas oldum.
• Altı yönden de dısarda manevî bir kubbe gördüm. Ben o kubbeye toprak aldum. Döseme oldum, kan oldum, askın
damarlarında cosarak dolasmaya basladım. Gözyası oldum, Hakk asıklarının gözlerinden aktım.
• Bazen besiginde konusan Rsa gibi bastan basa dil kesildim. Bazen de Hz. Meryem gibi susan bir gönül oldum.
• Hz. Rsa´nın, Hz. Meryem´in kaybettikleri bir sey vardı ya, eger bana inanırsan bil ki; o kaybedilen sey ben oldum.
• Zevalsiz ask nesterine karsı yüzlerce defa yara oldum, merhem oldum.
• Her adımda Azrail (a.s.) benim yol arkadasım olmustu. Ondan korktum, perisan oldumsa canım çıksın.
• Ölümle yüzyüze savasa giristim. Korkmak söyle dursun, karsıma çıktıgı için ölürnün kendisinden neseler aldım,
sevinçler elde ettim.
• Varlık yükünü tamamıyla sırtımdan attım, ölümsüzlük üzengisine ayak bastım, ölümsüzlük atına bindim.
• Gerçi belim çeng gibi büküldü ise de, yine de sen ölümsüzlük "ney"inin sesini benden duy, benden isit!
• Benim için Sems-i Tebrizî bayramların en büyügü olan "îd-i ekber" idi. Rste ben o bayrama büyük bir kurban oldum.
757. Ben neyim
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,1759)
• Ah ben ne biçim bir insanım, ne renkteyim, ne haldeyim Ne oldugum belirsiz, acaba ne zaman kendimi oldugum
gibi görecegim
• Sen bana dedin ki: "Gönlündeki sırları gizleme, ortaya dök, benim içinde bulundugum orta nerede; göster bana´."
• Hem hareketsizim, hem de kosup duruyorum. Su ruhum ne zaman süküta kavusacak
• Ben kıyısı bulunmayan öyle sasılacak bir denizim ki, denizim de kendisinde gark oldu gitti.
• Beni bu dünyada da arama, öte dünyada da! Benim bulundugum alemde her iki dünya da kayboldu.
• Ben yokluk gibi kardan da ziyandan da kurtulmusum. Ben kardan da ziyandan da haberi olmayan acaip bir kisiyim.
• Ona dedim ki: "Ey can, sen bizim ta kendimizsin." Dedi ki: "Su görünen maddî varlıgımda ben kendimi
göremiyorum, kendim neyim ki, siz olayım."
• Su halde: "Sen o´sun." dedim. "Haydi sus; öyle söyleme!" dedi. "Ben öyle bir seyim ki dile gelemem."
• Dedim ki: "Dile gelmiyorsun, söze sıgmıyorsun ama, iste ben simdi seni dilsiz, dudaksız, sözsüz söylemedim."
• Ben yokluktan ay gibi dogdum, dünyaya geldim, parlamaya basladım. îste gökyüzünde ayaksız olarak kosup
duruyoruz.
• "Ne kosuyorsun, dur da bak! Ben apaçık ortadayım ama aynı zamanda gizliyim!" diye bir ses geldi.
• Ben Sems-i Tebrizî´yi görünce essiz bir deniz oldum. Görülmemis bir inciyim, emsali bulunmayan bir hazineyim.
758. Ecel beden evini yıkmadan, biz beden evini yapana kavustuk.
Fa´ilatün, Fa-ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1670)
• Can harman yerine yine geldik. Dogan kusu gibi padisaha dogru yine uçtuk geldik.
• Gariplikten, ayrılıktan bıktık; aslımızın, baslangıcımızın yanına geldik.
• Dilencilikten, niyazdan, yalvarmadan kurtulduk. Oynayarak nazlanmanın yanına geldik.
• Sırra mahrem olanların sofrasında can besleyelim. Çünkü bizler sır perdelerinin arkasına geçtik.
• Takdir ezel kemendi attı, bizi kendine çekti. Böylece biz de sebepleri hazırlayanın yanına geldik. Sebeplere
ihtiyacımız kalmadı.
• Ecel beden evini yıkmadan, biz beden evini yapana kavustuk. Allah´a hamdolsun, biz "Ölümden evvel ölünüz!" sırrına
mazhar olduk.
• Somunumuz pisti, kokusu burnumuza geliyor. Biz o kokuyu aldık da ekmekçinin yanına geldik.
• Artık sen sus da, can, duygularımıza tercümanlık etsin; "Kötülüklerden,
kirliliklerden, bayagılıklardan kurtulduk, yücelikten yüceliklere ulastık." desin.
759. Ben onun tortulu saraba benzeyen derdine kadeh olurum.
Fe´ilStiin, Fe´iiatün, Fe´ilat
(c. IV, 1677)
• Bir an beni gül bahçesi gibi hos bir hale sokar, bir an da kıs mevsimi gibi soguk bir hale getirir.
* Bir an beni faziletli bir insan, üstad bir kisi yapar, bir an da beni okula yeni baslamıs bir çocuk eder.
• Bir an olur tas atar, beni kırar, bir an olur beni gerçekler padisahı eder.
• Bir an olur, beni günes kaynagı yapar, bir an olur bastanbasa karanlık bir gece haline sokar.
• Rki elimle etegini tuttum. Bakalım beni ne hale sokacak
• 0 beni mest olmus kisilere sakî yapar, ama ben onun tortulu saraba benzeyen derdine kadeh olurum.
• Bana seker kamıslıgı lakabını verir diye gece gündüz onun sekerini satın alır dururum.
760. însanın kendinden geçmedikçe, kendine gelmesine imkan yoktur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1669)
• Varlıgı atese attık yaktık. Yeni bastan yokluga gittik.
• Ey kardes! Sunu bil ki, iyi de kötü de varlık dünyasındadır. Yokluga gittigimizden ötürü, biz ne iyiyiz, ne de kötüyüz.
• Hayırsız felek, neyimizi çaldı, götürdü ise, biz gece bekçisi gibi gittik, çalınanların hepsini ondan geri aldık.
• Yüzlerce ben ve biz arasında biz bir kisi idik. 0 tekten arpa kadarı bile kalmadı. Biz simdi yüzlerceyiz.
• Rnsanın kendinden geçmedikçe kendine gelmesine imkan yoktur. Bu yüzden biz de kendimizden geçtik de sonra
kendimize geldik.
• Askın boyuna, bosuna göre bizim boyumuz kısaldı. Bizim boyumuz, bosumuz kısaldıktan sonra, biz yüce bir boya,
bosa sahip olduk.
• Rnsanlıgı, kemal mertebesini Hakk´tan ögrendik. Biz ask pehlivanıyız. Bu yüzden de Ahmed(s.a.v.)´in dostuyuz.
• Varlık levhinde yirmi dokuz harf vardır. Biz bu harfleri sildik, ebced içine daldık da elif gibi tek kaldık.
761. Asıkların okuyup bilgi elde ettikleri mektep, ateslerle doludur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1657)
• Dudaklanmdan içimin yanık kokusu geliyor. "Ya Rabbi, ya Rabbi!" derken agzımdan duman tütüyor.
• Gökler bile ahımdan aglamaya basladı. Her an can vermek benim adetim, yolum oldu.
• Senin uyku ile geçirdigin gecenin, benim uykusuz ve feryadlarla geçen gecemden haberi olsaydı, benim halimi
birazcık olsun anlardın.
• Asıkların okuyup bilgi elde ettikleri mektep atestir, ateslerle doludur. îste ben gece gündüz böyle bir mektebin
içindeyim.
• Yüzünü sapsarı yüzüme koy! Elini gögsüme daya! Atesler içinde tir tir titriyorum.
• Sevgiliye; "Kulagına bir sey söylemek istiyorum!" dedim. Çekindi; "Yanagımın yanmasından korkarım." dedi.
762. Ask ötelerden kalktı geldi. Bu yanmıs, yakılmıs asıga misafir oldu.
Fa-ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1656)
• Ben bu derde, dertle derman edecegim. Bu isi sabırla kolaylastıracagım.
• Ya canın ayagını bu balçık bedenden kurtaracagım, yahut da canımı da, gönlümü de güzellere vakfedecegim.
• Ben "Elest mumuna" atılmıs canını daglamıs, kanatlarını yakmıs bir pervaneyim. Simdi de padisahımın mumuna
hizmet etmedeyim.
• Ask ötelerden kalktı, geldi. Bu yanmıs, yakılmıs asıga misafir oldu. Çok mutluyum. Benim bir tek gönlüm var, onu da
misafirim olan hazret-i askın serefine kurban etmem gerekir.
• Nefis, gönül evine gelen bu mübarek konuktan hoslanmaz, kedi gibi miyavlar da aska gelme derse, nefsi tutayım,
kedi gibi dagarcıga atıvereyim.
• Melal kimin basını döndürürse, onu sema´a çekeyim, fırır fırıl döndüreyim.
763. Benim gönlüm hasta! Ey gönül derdimin devası; ben hos degilim!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. )IV,1659
» Oglum elimi tut, ben hos degilim! Ey fidan boylum, ben hos degilim!
• Hayır hayır! Elimi bırak, benim hastalıgım baska türlü bir hastalık! Benim gönlüm hasta! Ey gönül derdimin devası!
Ben hos degilim!
• Sen beni bırakıp gittiginden beri gücüm, kuvvetim, sabrım, takatım gitti. Sen gittin gideli ben hos degilim!
• Kollarını aç; kemer gibi bana sarıl! Dikkat et, bu kemer olmadıkça ben hos degilim!
• Ey doktor ! Benim kuvvetim yok. Elini nabzıma koy da anla, ben hastayırn, hos degilim!
• "Sen gönül hastası degil misin " diye ne soruyorsun Dudagının kadehi olmadıkça ister haberim olsun, ister olmasın,
ben hos degilim!
• Her an gözlerimi kapıyorum. Çünkü sen olmayınca bir seyi görmek isterniyorum. Sensiz görüsten, bakıstan
hoslanmıyorum. Zaten ben gönül hastasıyım, hos degilim!
764. Tek basına insan bir hiçten ibarettir!
Fa-ilatün, Fa-ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1671)
• Neseden de bahsetsek, gamdan da dem vursak, hep bir arada oturalım, birbirimizle dertleselim!
• Sevgilimiz ileri giderse, biz de ileri gidelim. Sevgilimiz az konusursa, biz de az konusalım!
• Gerçi biz yigit kisileriz ama, yalnız basımıza yola düsünce kadınlar gibi güçsüz, kuvvetsiz oluruz. Acılara
dayanamayız, feryada baslarız.
• Hiç yoluna yapayalnız düstün mü Yolda çok tehlikeler vardır. Yalnız basımıza zemzem kuyusuna ulasacagımızı
sanma!
• Tek basına insan bir hiçten ibarettir. Hepimiz bir araya gelince insan olurmusuz. Haydi tekrar bir araya gelelim de
insan olalım!
• Yaratılıstaki nüktenin üstü örtülür, pek anlasılamaz. Rnsan bir vasıtadır. Haydi gidelim, o pek büyük, uçsuz bucaksız
olan vahdet denizinin kıyısına çadırımızı kuralım, birlik olalım, bir olalım!
765. Toprak onun yüzünden yesermis, çayır, çimen olmustur.
Gökler onun yüzünden kararsızdır.
Müfte´ilün, Fe´ulün, Müfte´ilün, Fe´ulün
(c. IV,1655)
• Dün gece can gökyüzüne diyordu ki: "Ey sonsuz, ey pek büyük gökyüzü! Ne de çok dönmede, takla atmadasın.
Karnında sayısız yıldızların ısıkları parlıyor.
• Suçsuz günahsız oldugun halde, sonu gelmez bir dönüse mahkum edilmissin. Haklı olarak sızlanıyorsun, sikayet
ediyorsun, feryad ediyor, gürlüyorsun. Mavi renkte matem elbiselerine bürünmüssün.
• Görünüste korkunçsun, bazen insanlara yıldırım okları atmadasın, fakat içyüzünden de dertlisin, degirmen gibi
dönersin, alaca yılan gibi kıvranır durursun.
• Mukaddes gökyüzü cevap verdi de dedi ki: "Ben insanoglundan nasıl olur da korkmam Yeryüzüne sürgün
edildiginden beri o, dünya cennetini cehenneme çevirmistir."
• Halbuki Cenab-ı Hakk insanı insan seklinde hayvan olarak degil de, insan olarak kendisine ibadet etsin, iyilikler
yapsın diye yaratmıstır. 0 büyük yaratıcının avucunda toprak muma döner. 0 topragı zenci sekline kor, yine o, topraktan
Rum ülkesi halkı gibi güzel birini yaratır. 0 dogan kusu yapar, baykus yapar. 0 topraktan hem zehirli, hem sekerli bitkiler
bitirir.
• Ey dost! 0 gizlidir de kendisi gizli kalsın diye bizi böyle apaçık ortaya at-îustır.
• Senin topraktan yaratılmıs olan su bedenin, suya benzeyen canının üstünde îerdedir. Can dügünde, neseli gününde
gamlı kederli oldugu zaman da îedeni perde olarak, duvak olarak kullanır.
• Duvak altında sert huylu, ters yeni bir gelin var. Dünyanın iyisi ile de, kö-;üsü ile de alay edip duruyor.
• Toprak onun yüzünden yesermis, çayır, çimen olmus, gökler onun yüzün-ien kararsız hale gelmis, her tarafta onun
yüzünden bütün kötülüklerden curtulmus bir talihli var.
• Akıl ondan tam bir inanç istemede, sabır ondan yardım beklemede, ask înun yüzünden gizli seyleri bilmede, toprak
onun yüzünden insan sekline
766. Allahın askı pek saglam bir kaledir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1663)
• Hergün yeni bir yük çekmedeyim. Bütün bu yükü, bu belayı bir is için ^ekiyorum.
• Kıs mevsiminin dondurucu sogununa, karına, tipisine ilkbahara kavusma imidi ile katlanıyorum.
• Beni ikiyüz sehirden de sürüp çıkarsalar, ben onun, padisahın askı ile bu iürgüne katlanmm.
• Allah´ın askı pek saglam bir kaledir. Ben can yükümü o kaleye çekerim.
• Onun nergise benzeyen iki mahmur gözü için mahmurluk çekmedeyim.
• Gönül bir magara, Tebrizli Sems de bir dost. Bir dost için bu magaranın îahmetine katlanmaya mecburum.
767. Biz ilahî nürla aydınlanmıs eve kuluz, köleyiz.
Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1672)
• Bugün yagmurlu bir gün. Rahmet yagıyor. Biz de susuz kalan ask bahçe-sine ark açıyoruz ve rahmetine kavusma
ümidi ile el çırpıyoruz.
• Rahmet yagdıran bulutlar, ask denizinden gebe kalmıslardır. Biz de ask bulutundan gebeyiz.
• Sen kendini inkar ederek; "Ben mutrip, yani çalgıcı degilim!" deme, gel bi-zim aramıza katıl da seni mutrip yapalım.
• Su ev aydınlıktır. Sen; "Kimin evi " diye soruyorsun. Kimin evi olursa ol-sun, biz ilahî nürla aydınlanmıs eve kuluz,
köleyiz.
• Biz kendimizden habersiz yasıyoruz. Kendi ab-ı hayatımıza kendimiz per-deyiz. 0 ab-ı hayatın üstüne dökülmüs yag
gibi ab-ı hayata örtü oluyoruz.
768. Ben deve gibi senin gamını gevis getirmedeyim.
Mef´ulii, Mefa´iliin, Fe´ulün
(c. 111, 1562)
• Sevgilim nazlandı da bana; "Ben sana atesim!" dedi. Ben de; "Evet!" dedim, "Sen beni yakan bir ates oldun ama
sevgin de gönlümde!"
• Senin sevgin olmadan bir gül koklasam, acımadan, dikenmisim gibi hemen beni !
• Balık gibi sessiz sedasız ama dalgalar gibi, deniz gibi çırpınıp duruyorum kararım, huzurum yok!
• Deve gibi senin gamını gevis getirmedeyim. Sarhos deve gibi agzım köpürmede.
• Her ne kadar gizlesem, söylemesem de askın huzurunda apaçık meydandayım.
• Tohum gibi toprak altındayım, topraktan bas kaldırmam için baharın isaretini bekliyorum.
769. Toz gibi yolundan kalktım, sonra yine toz olarak çignenmek için senin yoluna kondum.
Mefülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. 111, 1559)
• Dün yeniden ahdettim. Hem de senin canına yemin ettim.
• Gözümü yüzünden ayırmayacagım. Kılıcı çekip beni öldürsen dahi senden yüz çevirmeyecegim.
• Baska birisinden derman aramayacagım. Çünkü derdim senin ayrılıgındandır.
• Beni basasagı atese atsan, "ah" dersem erkek degilim.
• Toz gibi yolundan kalktım, toz halinde yükseldim, sonra yine toz olarak senin yoluna kondum.
770. Mademki askının kılıcını canıma vurdun, bedenime de vur da bu isi tamamla!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1543)
*Ev sakî! Neredesin Biz asıklara sarap verdigin için, ben candan senin kölenin kölesiyim. Haydi bana sarap sun!
*Senin neyin var Nasıl sarabın var Benim elim bos, bana sarap sun! Çünkü ben çok dertliyim, kadehim cigerimin
kanı ile dolu.
• Benim durumumdan utanıyorlar da kimse benim adımı bile anmıyor. Zaten benim gibi perisan bir adamın ad kaygısı
olur mu
• Mademki askının kılıcını canıma vurdun, su isi tamamla, bedenime de vur! Çünkü yarı ölüyüm, yarı diri.
• Bana bazen zahid diyorlar, bazen da rind. Ben zavallı bilmiyorum ki hangisiyim
• Bende mum gibi bir zerre varlık kalsa, gidecegim yer atestir. Atesi bagrıma basacagım.
• Benim için yanmaktan baska çare kalmadı. Gel de hosça yanıp yakılayım. Çünkü ben çok hamım.
771. Eger ben sensem, peki sen kimsin
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
c. III, 1544)
• Bana; "Nasılsın " diyorsun, nasıl oldugumu ben ne bileyim "Nerelisin, kimlerdensin " diye soruyorsun, nereli
oldugumu, kimlerden oldugumu ben ne bileyim
* Bana; "Niçin böyle mest olmussun, kendinden geçmissin, hangi büyük kadehten içtin de bu hale geldin " diye , ben
ne bileyim
*"0 dudakta ne var ki, o dudak yüzünden böyle tatlı dillisin " diyorsun, böyle oldugunu ben ne bileyim
*Bana; "Su dünya hayatında saglıklı yasamaktan, gençlikten daha hos, daha iyi ne gördün " diye soruyorsun, ben ne
bileyim
*Onun yanagında ab-ı hayat gibi parlak bir ates gördüm fakat, o nasıl bir seydi; bilemem!
*Eger ben sensem, peki sen kimsin Sen bu musun, yoksa o musun; ben ne bileyim
*Ben kim oluyorum da böyle düsüncelere dalıyorum Sen gönlü merhaetle, sevgi ile dolu bir can mısın; ben ne
bileyim
772. Ben askı, insanı bütün belalardan, felaketlerden koruyan bir kale olarak gördüm.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1548)
*Rlkbahara benzeyen yüzünü gördüm. Sunu fark ettim ki; gül senin güzelgini görmüs de kendi güzelliginden utanmıs.
*Geldin gönlüme yerlestin, karar ettin de, ben gönlümü senin yüzünden kararsız bir hale gelmis gördüm.
*0 mahmur nergis gözlerini gördügümden beri, bastan basa nergis gibi göz haline geldim.
*Ben askı insanı bütün belalardan, felaketlerden koruyan, muhafaza eden bir kale olarak gördüm de, bu yüzden aska
gidiyorum, aska sıgınıyorum.
*Ben bütün dünya mülkünden, dünya zevkinden vazgeçtim de yalnız senin askını seçtim.
*Alemin canı sensin. Kainatta görülen binlerce varlık, mal mülk her sey, hepsi hepsi senin yarattıgın seyler. Ben onları
çokluk halinde, ayrı ayrı görmüstüm. Meger onların hepsi de birmis, senin eserinmis.
• Sehrimizde niçin sevgili arayayım Ben padisahlar padisahının dostluguna ulastım.
773. Biz senin rüzgarının önünde toz gibiyiz.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1528)
• Biz senin rüzgarının önünde toz gibiyiz. Sürüp götürdügün yere nasıl olur da gitmeyiz
• Biz senin ilkbaharının nuru ile yesiliz, hararetliyiz. Sonbaharının tesiri ile de sapsarıyız, soguguz.
• Senin hilminin aksi ile bas egmisiz, teslim olmusuz. Öfkenizin aksi ile de savastayız. Onunla bununla çekisir dururuz.
• Bizi yokluga gönderirsen, yok olur gideriz. Keremini çogaltırsan, hepimiz adam oluruz.
• Dünyadan da üstün ve ileri olanı görünce, iki dünyayı da kırar geçiririz.
• Asıkların gözlerine hem canız, hem de cihan! Kötülerin gözlerine ise ölümüz, derdiz!
• Mademki sen bize; "Yeter!" dedin, biz gülün ve gül bahçesinin bülbülü oldugumuz halde, emrine uyarız, susarız.
774. Gönül hastalarının hekimi oldugun için hasta olmayı istiyorum.
Mefa´ilün Mefa´îlün, , Fe´ülün
(c. III, 1545)
• Üzüm sarabı istiyorum. Sarhos, mahmur bir arkadas bulmak arzusundayım.
• Fakat bana Hallac-ı Mansur´dan bir koku geldi de, bu yüzden sakîden üzüm sarabı degil de Mansur sarabı istiyorum.
• Ey sakî yanıma gel, bana yaklas! Bugün ben kendimden kendimi uzaklastırmak istiyorum.
• Eger; "Beni mazur gör!" desem, "Evet!" diyor. "Ben seni mazur görmek istiyorum."
• Benim gözüme bir yol ver de senin gözüne gireyim. Ben baskalarının gözlerine görünmek istemiyorum.
• Bir an için olsun elini yüzünden çek! Ben dünyada iken cennet görmek istiyorum, huri görmek istiyorum.
• Gözüm, gönlüm senden baskasını görürse, ben o anda gözlerimin kör olmasını istiyorum.
• Sen gönül hastalarının hekimi oldugun için, hasta olmayı arzu edersem haklıyım.
• Mademki sen ölülere can veriyorsun, mezara girmemi istersem yeridir.
775. Ask ve gönül gibi hem gizliyiz, hem de meydandayız.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1531)
• Gel, biz bugün padisaha av olduk. Ne basımızı, ne de alemi düsünürüz.
• Cüssemizin sivrisinek gibi inceligine bakma! Biz himmetimizle gururun kanını dökeriz.
• 0 mana arslanının elindeyiz, aglıyoruz, sızlanıyoruz. Ama arslanlara da, fillere de üstünüz.
• Develer gibi egri bügrü yaratılmısız ama, deve gibi Kabe yoluna düsmüs gidiyoruz.
• Rki günlük devlete gönül baglamadık, ölümsüz devlete erdik. 0 sayede muradımıza kavustuk.
• Günesle ay gibi hem birbirimize yakınız, hem de uzagız. Ask ve gönül gibi hem gizliyiz, hem de açıgız, meydandayız.
• Kanlar için zalim askın köpeklerine azık olmak için dagarcındayız.
776. Muradımız muratsızlık olunca, daima murada ereriz.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1551)
• Aslında bizim hüriden dogmus olmamız gerekir ki, daima neseli olalım.
• Nesenin, zevkin istedigini verelim de askın adalet amiri olalım.
• Biliyorsun ya; bizim varlık binamızın temelini ask attı. 0 yüzden bizim huyumuz iyi olmus.
•Senin askınla gözümü açmısım. 0 yüzden hep onu gözetiyorum. Çünkü ancak askınla darlıktan kurtuluyor, gönlüm
rahatlıyor.
• Mademki bizim muradımız muratsızlıktır, bu yüzden biz daima murada ereriz.
"Muratsız olmak, bütün emellerden vazgeçmek, kemal alametidir. Fuzülî merhum bir beytinde söyle buyuruyor:
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad
Ne verseler ona sakir, ne kılsalar ona sad!"
(Bütün istekleri gönlünden uzaklastırmıs, ne verirseler ona sükrediyor, ne yapsalar memnun, sikayet yok.)
• Biz askın kullarına kul olduktan sonra, dünyanın en kudretli, güçlü hükümdarlarından oluruz.
• Mademki Mısır azizinin Yusufuyuz, satmak için bizi mezada çıkarsalar ne önemi var
• Gönlüne gelelim de, bizi hatırlasın, gönlümüzü Kuyumcu Salahaddin hazretlerine verdik.
777. Biz senin güzel ayaklarının altında hasır gibi çignenmek istiyoruz.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1573)
• Biz asıgız, gönülsüz, fakiriz. Biz çocuguz, hem genciz, hem ihtiyarız.
• Barut gibiyiz, kuru ot gibiyiz. Hemen ask atesi ile tutusur, yanarız.
• Ask atesi ile parlıyoruz fakat, simsek gibi çabucak sönüyoruz.
• "Siz hangi eli tutuyorsunuz " derlerse, de ki: "Biz senin elini tutuyoruz, biz elden tutanlardanız.
• Kendilerine tapanlara biz diken oluruz ama, dostu sevenler için ipek oluruz."
• Mum gibi yanıp yakılan asıktan ayrılmamıza imkan yoktur. Sanki biz o mumun fitiliyiz, sanki biz o mumun fitiliyiz.
• Bizden kaçma! Çünkü biz seninle sütle seker gibi birbirimize karısmısız.
• Güzellik tandırın kızmıs, biz senin elinde bir hamur gibiyiz. Bizi o tandırda pisir!
• Bizi ayaklarının altına yay! Çünkü biz senin güzel ayaklarının altında bir hasır gibi çignenmek istiyoruz.
778. Ben yeryüzüne benziyorum, sen de benim baharımsın!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1565)
• Ey benim orucumun, namazımın düsmanı! Ey benim hayatım, ey devam eden saadetim!
• -Hangi perdeyi gerdimse, onu yırttın, attın. Artık perde germek zamanı geldi geçti.
• Ben yeryüzüne benziyorum, sen de benim baharımsın! Bütün sırlarım senin yüzünden meydana çıktı.
• Pervanem muma atıldı yandı. Artık neden çekineyim
• Sen bana aklımdan da daha yakınsın. Artık ben nasıl sana yönelebilirim
• Tamamıyla vefadan ümidini kesme! Bir kere daha yalvarısımı yakarısımı duy,
• Bir kere daha bana büyü yap, bir kere daha Mesîh´in ruhu ile beni süsle!
779. Ben senin gönlünde bir keder tozu görürsem, onu gözyaslarımla temizlerim.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. III, 1568)
• Ey benim latîf canım! Ey benim cihanım! Su agır uykudan seni uyandıracagım.
• Utanmadan, sıkılmadan senden borcumu isteyecegim. Sen de bilirsin ki, ben, aman bilmez, insafsız bir alacaklıyım.
• Ben senin gönlünde toz görürsem onu gözyaslarımla yıkar, temizlerim.
• Ey can! Gül fidanı güllerini meclise serpmek için seni bagrıma basmıs bulunuyorum.
• Bana bir öpücük ver! Bu yolda ben akîkten bac, yani vergi alıyorum.
• Nice gecelerdir bu ask yolunda, ben bac almak için yol gözetlemedeyim.
• Mademki ask kervanlarından bac almak istiyorum; bekçiler gibi geceleri naralar atmalıyım.
• Feryadımdan evinde oturan kaçtı. Komsum da figanım yüzünden benden uzaklastı.
780. Gel seninle ask ilkbaharı olalım.
Mefulü. Mefailün. Fe´ülün
(c. 111, 1532)
• Gel, gel de yeni bastan asıklıga baslayalım. Su toprak dünyayı ask ile altın haline getirelim.
• Gel seninle ask ilkbaharı olalım. Ötelerden, can aleminden misk kokuları, anber kokuları getiren rüzgarlarla
ferahlayalım.
• Can aleminin yerini, dagını, ovasını, bagını, bahçesini yesil elbiseler giydirerek süsleyelim.
• Allah´ın bize lütfettigi, içimizdeki nimet dükkanını açalım. Gösterissiz, sessiz sedasız o nimetten yararlanalım. Bu
huyu ilkbaharda uyanan ter ü taze agaçtan ögrenelim.
• Görmüyor musun Agaç sessiz sedasız yiyip içtigi için yapraklandı, meyve verdi. Biz de kendi sırrımızdan
yapraklanalım, meyve verelim.
• Asıklar sevgiliye gönülden yol buldular. Biz de sevgiliye gönülden yol bulalım.
• Senin gamının mermer gibi bir gönlü var, fakat biz o mermerden yüzlerce cevher elde ederiz.
781. Ben senin askınla arsa yükselmisim.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1560)
• Askın beni öd agacı gibi yakıp yandırdı. Hayata baglılıgım kalmadı. Varlıgım tamamıyla yok oldu.
• Bazen öyle yücelirim ki gök kubbesinin kalesini bile deler geçerim. Günesin sikkesini yakarım.
• Bazen de ay olur, günesin pesine düserim, azalırım, eririm, hilal olurum çogalırım, artarım, dolunay olurum.
• Yüzlerce defa ugrastım, denedim; gönlüm sana doymuyor.
• Ask kapısının gümüs halkasını yakalamısım. Bu benim gücümden, kuvvetimden degil. Senin lütfun, senin ihsanın!
• Rster yücelere yükseleyim, ister asagılarda kalayım önemi yok! Çünkü ben senin askınla arsa yükselmisim.
• Eger gülüp durursam, bu senin lütfundur. Eger haset edersem, senin gayretindendir.
782. Gölge varlıgım bu dünyada ama, ben bu dünyada degilim, o dünyadayım.
Mef´ulü, Mefa´ililn, Fe´ulün
(c. III, 1566)
• Canım seni tanıdıgından, sana yakınlık duydugundan beri, her nereye gidersem gideyim, kendimi gül bahçesinde
buluyorum.
• Senin güzel suratın, seklin gönlüme yakın oldugundan beri, ben yeryüzünde yasamıyorum, gökyüzünde yasıyorum.
• Gölgem, gölge varlıgım bu dünyada olsa da gam degil. Çünkü ben bu dünyada degilim, o dünyadayım, mana
alemindeyim.
• Hosuma gitmeyen sey benim için igretidir. Ne hosuma giderse, ne ile hossam ben oyum.
• Ben ask gemisinde hosça bir uykuya dalmısım, ben uyurken yolculuk etmedeyim.
• Bugün cansız sandıgımız bütün varlıklar da açılıp saçılmıs. Zaten dünyada sansız hiç bir sey yok! Her sey Hakk´ı
tesbih etmede. Bu sebeple ben daima canlılar arasındayım.
• Mademki; "Kalemle ögretti." ayetine mazhar oldum. Ben yazılmıs levhi de okudum.
" Alak Süresi, 96/4. ayete isaret edilmektedir."
783. Sevgilim, nürunla mezarımın içini aydınlat, nürlandır!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. III, 1564)
• Sevgilim, mezarımın yanından geçtigim gün su feryadımı, su coskunlugumu yadet, hatırla!
• Ey benim gözüm, ey benim nurum! Nurunla mezarımın içini aydınlat, nurla doldur!
• Nurlandır da su sabırlı bedenim, mezarımda sükür secdesine kapansın.
• Ey gül harmanı! Mezarımın yanından tez geçme, bir an için olsun o güzel kokunla beni sar!
• Geçip gittigin zaman da sanma ki ben senin pencerenden, kapından uzaktayım.
• Mezarımın üstüne konan tas, toprak bedenimin yolunu bagladı, ama ben hayal yolundan gelir dururum. Seni ziyaret
ederim. Bu hususta hiç füturum, korkum yok!
• Benim atlastan yüzlerce kefenim olsa, hayalen senin giydigin elbiseye bürünmedikçe ben çırçıplagım.
• Delik delmede galiba karınca olmusum da, sarayının üstüne dogru tırmanıyorum.
• Ben senin karıncanım, sen de benim Süleyman´ımsın. Ne olur bir an için olsun beni huzurundan ayırma!
• Sustum, kalanını sen söyle! Kendi söyleyip kendi isitmemden artık bıktım!
• Ey Tebrizli Sems! Çagır beni, Sur´un üfürülmesi senin çagırmandır.
784. Biz yokluk yolunun azıgı ile geçinmedeyiz.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. 111, 1554)
* Zerreler gibi oynaya oynaya gelelim, senin günesinin ısıgı içine girelim.
• Biz her seher vakti ask masrıkından, ask dogusundan günes gibi dogalım.
• Ey nur! Biz; "Dog, parla da altın haline gelelim!" diye feryad eden nice mest olmus kisilerin feryadını duyduk.
• Onların yalvarısları, onların dertleri yüzünden gök kubbesine çıktık, yıldızlara ulastık.
• Biz yokluk yolunun azıgı ile geçinmedeyiz. Haydi biz kırmızı ask sarabı ile mest olalım.
* Bütün dünyanın zehirini verseler, biz içimizde o zehiri seker haline getiririz.
* Biz meleküt aleminde, mekansızlık dünyasında gök kubbenin yüz atına bileriz.
785. Mezarımın tasına sunu yazınız:"Ben basımı beladan ve imtihandan kurtardım."
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. III, 1546)
• Gittim, ötelere gittim. Dünyadan bir bas agrısı eksildi. Üzüntüden, gamdan canımı kurtardım.
• En yakınlarıma, dostlarıma; "Dünyada hosçakalın!" dedim. Canımı aldım, nisansız, ne oldugu bilinmeyen öteki
dünyaya götürdüm.
• Dünyadan, su altı kapılı evden çıktım. Varımı yogumu mekansızlık alemine tasıdım.-
"-Altı kapılı dünya sunları gösteriyor Sag, sol, ön, arka, yukarı, asagı."
• Penceremden sasılacak bir ay göründü. Dama gittim, merdiven götürdüm.
• Ruhların toplandıgı yer olan su gökyüzü damı, ne de hos bir yermis!
• Gül dalım soldu, pörsüdü, döküldü. Onu aldım, tekrar gül bahçesine götürdüm.
• Can dedikleri altın kırpıntısını aldım. Su kalp para basanlardan kaçırdım. 0 essiz kuyumcuya armagan olarak
götürdüm.
• Gayb aleminde uçsuz bucaksız bir dünya gördüm. Kara çadırımı o sınırsız yere götürdüm.
• Bana aglamayın! Ben bu yolculuktan memnunum, neseliyim. Ben yolumu cennetlerin bulundugu diyara götürdüm.
• Mezarımın tasına su derin manalı sözü yazınız: "Ben basımı beladan, sık sık, karsılastıgım imtihandan kurtardım!"
• Ey beden! însanlardan, kavgadan, gürültüden uzak, su daracık yerde rahat hos bir sekilde uyu! Senin haberini
gökyüzüne ben götürdüm.
• Çeneni bagla, artık sen sus! Feryadlarının, gamlarının hepsini de ben dünyayı yaratana götürdüm.
• Bundan sonra artık gönül gamını da söyleme! Çünkü gönlü de gizli seyleri bilene götürdüm.
786. Söyleyeceklerimi gizlemek için, ben seninle dilsiz olarak konusmak istiyorum.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe-ulün
(c. III, 1547)
• Söyleyeceklerimi hazır bulunanlardan gizlemek için, seninle dilsiz olarak konusmak istiyorum.
• Zaten sana söyleyeceklerimi insanların arasında açıkça söylesem de sözlerimi senin kulaklarından baskasının
kulakları duymazlar, anlamazlar.
• Hani uykuda dilsiz, dudaksız söz söylerler. îste ben uyanık iken de sözümü sana öyle söylerim.
• Acılarımı kimsenin duymaması için, ben kuyunun dibinden baska yerde inlemem, feryad etmem. Ben senin gamının
sırlarını mekandan da dısarı söylerim.
• Ben rahatça, hos bir sekilde yeryüzüne oturmus da yeryüzünün hallerinı gökyüzüne söylemekteyim.
• Her ne kadar alametini, nisanını, yarattıgı eserleri anlatıp dursam da sevgilim benden yine de gizlenir durur.
• Ben onun ayrılık gamından feryada baslayınca, latîf canlar da benimle beraber feryada baslarlar.
787. Yeryüzüne ait bir bedenle, gökyüzünün üstünde kosuyorum.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. 111, 1567)
• Bilmiyorum, bugün bana ne oldu ise, bugün bir yerde kararım yok, pek tez canlıyım.
• Nedense bugün aklın gözüne yerlesmisim, askın gözünde yerim yok.
• Ne yazık ki yeryüzünde oturup kalmısım. insaf edin, ben zamanenin keskin kılıcıyım.
• Sasılacak sey su ki: "Yeryüzüne ait bir beden ile gökyüzünün üstünde kosup duruyorum."
• Gökyüzünün çekmedigi yükü ben askın kuvveti ile çekmedeyim.
"-Ahzab Suresi, 33/72. Ayete isaret var."
• Onun gönlüne düsen ask atesinden alıyorum. Tasların, kayaların gönüllerine ulastırıyorum.
• Sekerindeki lezzetten su agzım ballarla doldu.
788. Tur dagı bile onun sarabını içince kendinden geçti. Biz ne yapalım
Biz demirden, kayadan ibaret bir dag mıyız
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1594)
• Ey asıklar! Bizler yıldızlar gibi tamamıyla ates halini almısız. Bütün gece o ay parçasının, o güzeller güzelinin
etrafında dönüp durmadayız.
• Günes dogunca yıldızlar görünmez. Bizim günesimiz görünmezken biz meydana çıktık ama, bil ki biz avareyiz.
Basıbos dolasıp duruyoruz.
• Gelin ey asıklar, gelin ey is erleri! îse yarar sarap burada! Zaten biz de onun için bu ise koyulmusuz.
• Her seher vakti o güzeller peygamberinden haber gelir: "Gelin ey çaresizler, gelin!" der. Asıklara dermanda
biçareyiz.
• Asıkların hepsinden de "Lebbeyk, lebbeyk!" sesleri göklere yükselmede, onlar diyorlar ki: "Mana mushafı sensin.
Bizler ise otuzar parçaya ayrılmısız, cüz´lerden ibaretiz."
• Dudagı bile onun sarabını içince kendinden geçti. Biz ne yapalım Biz demirden, kayadan ibaret bir dag mıyız
"-A´raf Suresi, 7/142, 143. ayetlere isaret var."
• Biz gökyüzü harmanında yıldızız ama, parça parça kesilsek, her parçamız bir arpa büyüklügünde olsa, yine de bir
zerre kadar sır vermeyiz.
• Biz Hz. îsa gibi su beden besiginde baglıyız ama, Hz. Meryem gibi Allahın nuruna gebe kalmısız.
"Meryem Suresi, 19/16-24. ayetlere isaret var."
• Bizi bu cüz´î akılda arama! Biz onun ask ovasına dalmısız, cüz´lerden kurtulmusuz.
• Ask delidir, ama biz delinin delisiyiz. Nefs-i emmare kötülükleri emrediyor. Biz onu emrimiz altına almısız.
• Ey Tebriz sehrinin iftihar ettigi Semseddin! Bu seferden bir kere daha geri dön! Allah askına gel, biz bir tek aska,
senin askına tutulmusuz, o ask ile oyalanmadayız.
789. Ben tövbe etmekten tövbe ettim.
Fa´ilatü, Fa´ilatün, Fa´ilatü, Fa´ilatün
(c. 111, 1619)
• Hoca sen bana sahit ol! Ben tövbe etmekten tövbe ettim. Çünkü askın sarabını içince, tövbe kadehi düstü, kırıldı.
• Sevgilim senin essiz cemaline arslanları uysallastıran sarabına andolsun ki, bundan sonra ben ahdin ve tövbenin
semtine ugramayacagım.
• Senin sekerler tattıran dudaklarına, senin gaybı bilen gönlüne yemin ederim ki, ben ne cihanın maskarasıyım, ne
sarapla kızarmıs, ne de ask ile sararmıs yüzün zebunuyum.
• Sabahın saadetine senin sabah sarabının coskun nesesine yemin ederim ki, ben senin nurunla gökyüzünün sicilini
bastan basa dürdüm, ortadan kaldırdım.
• Ey ebedî sah! Kendi sakîne söyle: "Asıkların toplandıgı meclise*kim asık suratlı gelirse, benim sarap tortumun
tortusunu versin.
• Haydi ikilik, eskilik, yenilik kalmasın. Zira bu mecliste, bu isret yerinde, o topluluk içinde ben tekim.
• Artık susarım, hep kulak ve suur kesilirim. Çünkü ben ne bülbülüm, ne duduyum. Ben bastanbasa sekerim ve gül
dalıyım.
790. Can alemindekilerle, bir bahçeden bir bahçeye salına salına gezmedeyim.
Fa´iluün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 111. 1590)
• Günesim, yıldızım süretten, sekilden üstün oldugu için manalar aleminden manalar alemine geçer dururum. Bu
yüzden ben pek hosum, pek mutluyum.
• Böylece manalar aleminde kaybolup gitmem daha hos olur. Bir daha da ^ekil alemine gelmem, iki dünyaya da
bakmam.
• Manalar aleminde, o alemin rengine boyanmak için eriyip gitmedeyim. Çünkü mana suya benzer, ben ise suyun
içinde erimis seker gibiyim.
• Hiç kimse hayata doymaz, canından bıkmaz. Benimse su manalar alemi yüzünden sekil aklıma bile gelmiyor.
• Can alemindekilerle bir bahçeden bir bahçeye salına salına gezmedeyim. Kırmızı gül gibi latifim, nilüfer gibi tazeyim.
• Beden gemisini dalgalarım tahta tahta kırıp dagıtınca varlıgımı söküp attım. Zaten ben kendi kendimi demirlemisim.
• Yüregimin katılıgından isimde bir gevseklik gösterirsem, hemen denizden ask atesimin alevleri çıkar, deniz alev alev
yanmaya baslar.
• Onun atesi içinde ben altın gibi gülüyorum. Mutluyum, hosum. Çünkü ask atesinden çıkarsam tıpkı altın gibi sararır
solarım.
• Bir efsun okudu da, yılan gibi onun yazısına bas koydum. Bakalım kardes, onun kader yazısından basıma neler
gelecek
• Sekle uydum da sıfatlar alemine geldim. Her sıfat diyor ki: "Buraya gel, ben yemyesil bir denizim, dal bana!"
• Tebrizli Sems bana, îskender gibi tac, taht, saltanat verdi de ben manalar ordusunun bas komutanı oldum.
791. Sevgilinin yüzünü görmezsem lale gibi gönlüme ates düser, yanar kararırım.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1592)
• Sen; "0 cefalı dilberin cefasına kırılmam, onun askı ile bütün dünyayı birbirine katarım!" dememis miydin
• Sen onun elini sıkıca tutup; "0 canın, o gönlün ugruna canımı, gönlümü feda ederim!" diye söz vermemis, ahitte
bulunmamıs mıydın
• Ey gözümün nuru! Ben mademki senin gözünün nuruyum. Beni uzak görme, basını kaldır da yukarıya bir bak, ben
penceredeyim!
• Ey benim kurtarıcım! Neselere dal, sen zamanın Hz. îsa´sısın! Gerçi ben dikis ignesine benzerim, her yere girerim
ama, sen pencereden basını çıkar da asagılara bak!
• Derler ki: "Kıyamet gününde askın bir atesi olacak, bir de dumanı!" îste o atesin nuru sensin, dumanı da ben!..
• Sevgilinin yüzlerce ilkbaharın gül bahçelerine benzeyen yüzünü görmezsem, lale gibi gönlüme ates düser yanar,
kararırım. Süsen gibi sikayet edecek yüzlerce delilim olur.
• Ey Tebrizli mana padisahı Semseddin! Sana bir tek asık olarak ben yeterim. Toplantı günlerinde mum gibi yanar,
meclisi nüurlandırırım. Nefisle savas gününde ise demir gibi dayanır dururum.
792. Gönülden bir feryat koptu. biz de o feryada uyduk, yükseldik, ötelere gittik.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. III, 1601)
• Bir kere gönülden de olduk, akıldan da olduk, candan da olduk. sevgili geldi, biz artık aradan çıktık gittik. Gönül de,
akıl da, can da onun oldu.
• Yokluktan yüz çevirdik, varlıga yöneldik. Nisansız olanı, iz bulunmayanı bulduk. Nisan aramaktan, iz aramaktan
vazgeçtik.
* îmkansız olanı yaptık, deniz altından toz kaldırdık. Dokuz gögü astık, zamanı da bıraktık, yeryüzünü de, gökyüzünü
de bıraktık.
• Rste Hakk askı ile mest olan kisiler geldi. Yoldan çekilin, onlara yol verin! fok yanlıs söyledim, biz aslında yolu da
bıraktık yolcuları da!..
* Can atesi beden yeryüzünden bas kaldırdı, yüceldi, gönülden bir feryad coptu. Biz de o feryada uyduk, yükseldik,
ötelere gittik.
• Sözü az söyleyelim, söylesek bile sözümüzü er kisi olan anlasın. Sen ask .arabını fazlaca sunmaya bak, biz yoldan
çıktık, gittik.
* Varlık, benlik kadınların isidir. Yokluk da erkeklerin isidir. Sükürler olsun bize, yokluga pehlivanlar gibi daldık, yok
olduk.
793. Ben asık olmayan kisinin insanlıgını inkar ederim.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. III, 1610)
• Ben senin askına asıgım. Bundan baska benim isim yoktur. Ben asık olmayan kisinin insanlıgını inkar ederim.
• Senin gönlünden baskasını aramam. Senden baskasının yanına kosmam. Her bahçenin gülünü koklamam, her dikeni
düsünmem.
• Sana inandım da gönlüm müslüman oldu. Gönül sana dedi ki: "Ey benim canım! Benim asla senin gibi güzel bir
sevgilim olmadı."
• Senin gözün ve dilin, benim gözüm ve dilim oldu. Aramızda artık ikilik kalmadı. Benim yalnız bir canım var ki, o da
sensin. Benim o candan baskasına inancım, ikrarım yok.
• Mademki ben senin balından yiyorum. Neden eksi suratlı olayım Senden akıl almaz gelirim var. Artık ne diye kazanç
pesinde kosayım
• Gam yemem, gam yemem, riyazattan da dem vurmam. Çok altınım yok ama, altın gibi sapsarı yüzüm var. Yüzüme
bak da altın yıgınını seyret!
• Her korkana, her emin olana hakîkati açıklardım ama içimin konusmasından bana söz düsmüyor.
• Sen delilik dagı ile daglanmıssın. Bana haber ver, nasılsın Ben ise öyle bir haldeyim ki, kendime ancak; "Nasılsın,
ne haldesin " demekten baska bir sey yapamıyorum.
794. Çenginin teli gibi feryad edip duruyorum.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. III, 1617)
• Ey sekli olmayan, ey güzelligi güzellige sıgmayan güzelim! Senden baska sevgilim yok. Gönlüm ancak seninle huzur
bulur. Ey benim dostum! Benim huzurumu ve kararımı alma!
• Senin cefan sebebiyle mahzunum. Askından baska seçtigim bir sey yok! Askından baska ne isim var, ne de gücüm!
• Yanagın ay gibi nurlu parlak. Sen ne de latifsin! Ne de güzel ! Sen benim güvendigim en aziz bir varlıksın, isim
gücüm senin himmetinle yoluna girer.
• Askından baska hiç bir sey kabul etmem. Saçından baska hiç birseye el atmam. Bu ahitte ok gibi dosdogruyum.
Çengin teli gibi feryad edip duruyorum.
• Bedenimizi tamamıyla can haline koy, hepimizi hakîkat madenindeki inciye çevir; bagımı, bahçemi neselerle sulayan
bir çesme lütfet!
795. Mademki deger bakımından günese benziyorum, yıkık yerleri aydınlatmalıyım.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. III, 1621)
• Mademki günesin kuluyum, hep günese ait sözler söylemeliyim. Ben ne geceyim, ne de geceyi sevmedeyim. Böyle
olunca rüyadan bahsetmem gerekir mi
• Mademki günesin elçisiyim, onun tercümanı olayım, ona sorayım da size cevap vereyim.
• Mademki deger bakımından günese benziyorum, yıkık yerleri aydınlatmalıyım, mamur yerlerden kaçınmalıyım, harap
sözler söylemeliyim.
• Mademki gönlüm senin topragının kokusunu almıstır, sudan bahsedersem, civarındaki topraktan utanırım.
• Yüzündeki örtüyü kaldır, yüzünü aç! Çünkü senin yüzün çok kutludur. Yüzün örtülü olarak konusmamı bana reva
görme!
• Hasetçi halimi sorarsa, gönlüm sükretmeden bile korkar da, hemen sikayete baslarım. Çektigim ızdırapları
söylemeye koyulurum.
• Dilimi susturdum. Çünkü kitap gibi bir gönlüm var. Yanıp kavrulmus gönlümün dertlerini söylemeye baslasam, senin
gönlün yanar yakılır.
796. Ben pek büyük bir sehir olan hakîkat sehrindenim.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. III, 1615)
• Elimi çırpmıyorsam, bu çırpıs kadınlar yüzünden degildir. Aslında ben ne bundanım, ne de ondanım. Ben pek büyük
bir sehir olan hakîkat sehrindenim.
• Ben ne oyunun, ne kumarın, ne de içkinin, sarabın pesindeyim. Ben ne hamur gibi yogrulmusum, ne de mahmurluga
düsmüsüm. Ne öyleyim, ne de böyleyim.
• Ben eger mest isem, harap bir hale gelmissem, yıkılmıssam, benim bu mest olusum, harap olusum, seninki gibi,
saraptan degildir. Ben ne topraktanım, ne de sudanım, ne de su zamanenin ehlindenim.
• Ademoglunun aklı, fikri bu ilahî nefesten ne haber alabilir Ben yüzlerce perde arkasındayım. Ben bütün cihandan
gizlenmisim.
• Bu sözü benden duyma, isitme! Benim parlak hatırımdan böyle bir söz kabul etme! Ben bu sözü su görünen sekilden
de, görünmeyenden de alıp kabul etmiyorum.
• Gerçi yüzün çok güzel, fakat ruhunun kafesi tahtadandır. Bu sebeple sen, benden kaç git! Çünkü benim dilim, sözüm
bir alev gibidir. Seni yakmasın!
• Ben cennetlerin gül bahçesi gibi olmusum. Dünyanın nese, zevk yurdu halini almısım. Bütün erlerin canlarına yemin
ederim ki, canım candır. Bir yere takılıp kalmamaktadır. Hep yürüyüp gitmededir.
•Ey ask, sen de sasılacak bir essin, ne de sasılacak teksin! Esin benzerin yok! Agzımı tuttun da, söyleyeceklerim
içimde kaldı.
• Fakat can, Tebriz´e Hakk´ın Semseddin´ine giderse, sözlerimdeki bütün sırları sona erdirir.
797. Artık ben hastalıklarla, dertlerle çırpınıp duran bu beden zahmetini istemem.
Mefülü, Mefa´ilün, Fe´uliin
(c. III, 1578)
• Hiç bir seye ihtiyacı olmayan Allah´tan baska, kimsecikleri istemem! Ölümsüzlük mülkünden gayrı hiç bir sey
istemem!
• Kulagına gider diye korkarım da, onsuz yasayıs düsüncesini bile istemem!
• Sarap testimi günes bile tasısa, ben onsuz isret istemem!
• Ben üzüm cıbrasıyım, üzüm gibi yumruktan, tekmeden baska bir sey istemem!
• Canım, onun gönlümde açtıgı yaraların lezzetinden, bir an bile olsa kurtulmak istese, ben onu istemem!
• Halis can olma zamanı geldi çattı. Artık ben hastalıklarla, dertlerle çırpınıp duran bu beden zahmetini istemem!
• Hakîkati örtsün, kapatsın, herkes açıkça görmesin diye Peygamber Efendimize "Ahmed" demis, ben "Ahmed"den,
"Ahad"dan baskasını istemem.
798. Canım, manalar diyarına öyle bir sefer etti ki, gökler ve ay;
"Biz böyle bir sefer yapmadık" dediler.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´iiatü, Fa´ilatün,
(c. III, 1620)
*Beser sevdası olmayan basımda, bir heves var! Bir sevda var! Bu sevda yüzünden öyle bir haldeyim ki, kendimden
bile haberim yok!
*Ask padisahı, bana her zaman binlerce memleket bagıslar. Benim ise, ondan, onun cemalinden baska hiç bir istegim
yok!
*Bana iki cihanda da onun askının kemeri ve külahı yeter! Benim kendi külahım basımdan düsse, belimde de
kemerim olmasa, benim için tasa degil, hiç üzülmem
• Seher vakti onun askı, benim hasta gönlümü öyle bir yere götürdü ki, ben orada nice geceler, gündüzler geçirdim
de seherlerden haberim bile olmadı.
• Canım ise manalar diyarına öyle bir sefer etti ki, gökler ve ay; "Biz ömrürnüzde böyle bir sefer yapmadık." dediler.
• Ayrılıktan ötürü canım, iki gözünden kanlı yaslar saçıyorsa da, sen, bunu gördügün halde, incilerle dolu bir gönlüm
yok sanma!
• 0 essiz varlıgın cemalinden, güzelliginden bir nisane, bir iz gösterirdim ama, iki cihan bir araya gelirdi. Ben kavga ve
gürültü çıkarmak niyetinde degilim.
799. Basıma her ne getirirsen nasıl olur da razı olmam, nasıl olur da onu kabul etmem
Fe´ilatü, Fa´ilatün,Fe´ilatü,Fa´ilatün.
(c.III,1622)
• Sen, benden bıktın, usandın ama, ben senden kaçmıyorum. Sevgilim; sen benden niçin kaçıyorsun Bu kaçısınla
beni öldürüyorsun.
• Sen baskansın, sen emîrsin. Hiç kimseye minnetin, hiç bir seye ihtiyacın yok! Hiç kimsenin ögüdüne de kulak
asmazsın. Sevgilim, benden ne kadar çabuk bıktın, ne çabuk askına doydun. Bu doymandan ben harap oldum, perisan
oldum.
• Ne olur, bir zaman için olsun bana aman versen de, ne sis yansa ne kebabım yansa, ziyan olsa!
• Sen ne kadar ayrılıga asıksın Ne kadar bezginsin Ne kadar vaadini geriye bırakırsın Bütün bunlara ragmen,
senden baskasının elinden içtigim sarap bana sevinç vermiyor.
• Ey ay yüzlü sevgili, odama birdenbire gireceksin diye gönlüm çarpıyor. Günesim gizlenince ben iki gözümle buluta
dönerim.
• Ben hürsem de, acizlikte zerreler gibiyim. Ne yapayım, günesim dogmakta vefasızdır.
• Gökten yaganı, hiç yer kabul etmez olur mu Sen, önüme her ne korsan, basıma her ne getirirsen, nasıl olur da
ona razı olmam Nasıl olur da onu kabul etmem -
"Fikret merhum, Fuzulî merhumu anlatırken söyle yazar;
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad,
Ne verseler ana sakir, ne kılsalar ana sad."
"Fuzülî, bütün emelleri gönlünden uzaklastırmıstır. Ne verseler ona sükreder. Ne yapsalar ondan memnundur."
• Sen benim gibi birisini ararsan, kum sayısınca çokça bulursun. Ama, ben seni çıralarla arasam da bulamam.
• Ancak sana secde ettigim zamandır ki, kendimde bir varlık bulurum. Var oldugumu anlarım. Sevgilim, sana secde
etmek imkanını bulmam dualarımın kabul edilisindendir. :
• Bana; "Herkesi gönlünden çıkar at! Gönlünü cihan halkından yıka, temizle!" demistin. Gönlümü nasıl yıkayayım
Ayrılık atesin bende su bıraktı mı
• Senin yolunda hiç olmakta, can feda etmekte benim gibisi az bulunur. Seni sevmekte yanık gönüllüyüm. Göz
yaslarımla ise bulut gibiyim.
• Seher vaktinde sabah sarabım sensin. Seferde basarım sendendir. Benim için cennet gibisin. îbadetlerimin sevabı da
sensin.
800. Canı tuttum, ezel bayramında kurban etmek için çeke çeke sevgiliye götürüyorum.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1589)
• Gözünü aç da dikkatle cana bak! Ben onu tuttum. Ezel bayramında kurban etmek için çeke çeke sevgiliye
götürüyorum.
• Mademki her sey sevine sevine aslına gider. Ben de canı o yüzden aslına götürüyorum.
• Seker kamısının, dis altına düsmedikçe hiç tadı meydana çıkar mı Bu yüzdendir ki seker kamısına benzeyen canı,
disin altına götürüyorum.
• Altın madende bulundukça parlaklık elde edemez. Onu azar azar madenden alıyor, çabucak kuyumcuya
götürüyorum.
• Atesin dumanı küfürdür. Nur da imandır. Ben ise can mumunu alıyor, küfrün de, imanın da ötesine götürüyorum.
• Günesi etkimin altına almıs, onu delil olarak günesi inkar eden her buluta götürüyorum.
• Ey Tebrizli Sems! Sana armaganım, gönül denizinin incileridir. Fakat tertemiz canından utanıyorum da onları deniz
gibi gizlice getiriyorum.
801. Üstüne bindigimiz ask burakı, arsın burakı idi.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. 111, 1595)
• Basımızı ayak edindik de, sonunda hakîkat ırmagını astık, kainatı birbirine vurduk, biz dısarı fırladık, bizim kainatla
bir ilgimiz kalmadı.
• Üstüne bindigimiz ask burakı, arsın burakıydı. Bu yüzden bir sıçrayısta gökyüzüne vardık.
• Ne oldugunu, nasıl oldugunu bir türlü anlayamadıgımız, o essiz padisahın tahtının önüne varmak için, alemi zerreler
gibi birbirine vurduk, birbirine kattık.
• Rlk menzil olarak kanlarla dolu bir deniz göründü. Kanlı ayaklarımızla dalgaları asıp geçtik.
* Hakk yolunda ilerlerken, insan anlayısı, insan vehmi, insan aklı, hepsi de yolda dökülüp saçıldı. Çünkü biz, insanın
etrafını saran altı yönü de astık, çerilerde bıraktık.
* 0 essiz Leyla´nın Mecnun´larının bulundugu sınıra gelince, atımız serkeslik etti, zapt edemedik. Mecnun´un sınırını da
astık.
* Yaptıgımız ibadetlerle, iyiliklerle gurura kapılıp Karun´a benzeyen nefs, yerin dibine geçti. Ondan sonra ercesine
onun hazinelerine dogru at sürdük.
* Çöllerde, ovalarda onun ask nuruyla astıgımız yollardan bir zerresini bulsaydı, çöl de, ova da canlanırdı.
802. Biz nefs Firavun´unu yakalar, îmran oglu Hz. Musa yaparız.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1598)
• Sevgilinin bize misafir olarak geldigi gün, ne hos bir gündür. Gözümüz, onun güzel yüzünü görünce, bir güzellikler
diyarı olur.
• Gönlümüzde ayrılık derdi varsa, onun günes gibi parlak olan yüzünden o derde derman bulunur.
• 0, gönlümüzü nasıl incitmek isterse öyle incitir. Ne dilerse, biz, onu yaparız.
• Onun diledigini yapmak canımıza minnettir. Biz ona, canla, gönülle hizmet ederiz, o padisahın hizmetinde bulunuruz.
• Rahmetinin günesi, topragımıza vurunca, topragımızın bütün zerreleri, onun günesinin nuru içinde oynar durur.
• Kapkara zerrelerimizi onun nuruyla aydınlatırız. Sasırıp kalan gözlerimizi onun güzel yüzüyle aydınlatırız.
• Kupkuru bir dal halini alan bedenimizi, bir asa gibi onun ask Musa´sının eline veririz de, mücizeler gösterir, onu bir
ejderha yaparız.
• Dünyadaki bütün sasılacak seyler bize sassa yeridir. Çünkü, biz nefs Firavununu yakalar, onu îmran oglu Musa
yaparız.
• Ben yarım söyledim, sözümün gerisi bu söylediklerimden anlasılır ama, gizlilik günü söylemek üzere yarısını
gizleyeyim.
803. îslam´ın binası bes direk üzerine kurulmustur. Allah´a yemin ederim ki,
bu direklerin en büyügü oruçtur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. III, 1602)
• Sen, orucu, sasılacak acaip meziyetleri bulunan bir sey olarak bil! Oruç, insana can bagıslar. Gönül lütfeder. Sen,
sasılacak bir sey görmek istersen, oruca sas!
• Sen, göklere çıkmak, Mi´rac etmek sevdasındaysan, sunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmis bir Arap atıdır.
• Oruç, can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de, o yüzden kıldıgın namazlar, yaptıgın
ibadetler sana o aydınlıgı vermiyor, hakîkati göstermiyor.
• Oruç, insan seklindeki hayvanın hayvanlıgını giderir. Bu yüzdendir ki oruç, insanın insanlıgını olgunlastırmaya
mahsustur.
• Asıkların hayatı, beden matbahı yüzünden kararmıstı. îste oruç, o matbahları aydınlatmak için çıktı geldi.
• Dünyada seytanın karnını desen bir bıçaga benzeyen oruçtan daha fazla seytan öldürücü, nefsin kanını dökücü bir
sey var mı
• Padisahlar padisahının kapısında kendisine gizli, özel bir vazîfe verilmis, çabucak faydalı olan, kar bagıslayan kim
var Kim olacak Oruç!
• Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazelestirir ki, zavallı balıgı bile su o kadar tazelestirmez.
• Nefis ile savasa girisen mücahidin, gönül maksadına ulasma yolunda oruç, yüz binlerce yardımcı canın yasayısından
daha da iyidir.
• Rslam´ın binası su bes direk üstüne kurulmustur: "Kelime-i Sahadet, Zekat, Hac, Oruç, Namaz." Allah´a yemin
ederim ki, bu direklerin en kuvvetlisi, en büyügü oruçtur!
* Cenab-ı Hakk, bu bes diregin her birinde orucu, orucun kaderini gizlemistir. Zaten oruç kadir gecesi gibi gizlidir.
• Midesine düskün olan, çok mide agrısı çeker, sızlanır durur. Zaten midesine düskün olanların talihlerinde oruç
yoktur.
• Oruç, Allah´ın has kullarına Hz. Süleyman´ın saltanatını bagıslayan bir yüzüktür, yahut da taçtır. Onu ancak seçkin
kullarının baslarına giydirir.
• Oruçlunun gülüsü, oruçsuzun secdedeki halinden iyidir. Çünkü oruç, o Rahman´ın sofrasma oturtacaktır.
• Sen farkında degilsin ama, yemek yedigin vakit, için pislikle dolar. Oruç hamama benzer. Seni maddî ve manevî
kirliliklerden, bütün kötülüklerden temizler.
• Sen, hiç bilgi nuruyla nurlanmıs bir hayvan gördün mü Beden de bir hayvandır. Hayvanın ardına düsüp de orucu
bırakma!
• Sen vahdet denizinden ayrı düsmüs bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulasacaksın îste oruç, sel gibi, yagmur gibi
seni alır, denize ulastırır.
• Nefsinle savasa girisince; "Ben orucu öyle ucuza satmam!" diye kendini yere at, ellerini çırp, ayaklarını vur, diret!
• Nefsin gönlüne musallat olmus bir Rüstem´dir ama, oruç, onu gül yapragı gibi tir tir titretir.
• Rçinde ab-ı hayatın gizlendigi bir karanlıktan bahsederler. Aklı basında olanlara o karanlık, oruçtur.
• Sen, canının içinde Kur´an nurunu istiyorsan, sunu bil ki, oruç bütün Kur´an´ın tertemiz nurunun sırrıdır.
• Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların basına tertemiz kisiler oturturlar. Rste oruç, sana, onlarla bir kaptan yemek
yedirir.
• Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı saf bir hale kor. Sonra da padisahla bulusma bayram gününde varlıgını kurban
eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır.
• Oruç ayına girdigin zaman, o aya kavustugun için Hakk´a sükrederek, sevinerek, neseli olarak gir! Çünkü Ramazanın
gelisinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık degillerdir.
804. Bütün dostlarımız gittiler, biz yapayalnız kaldık.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. III, 1596)
• Bütün dostlarımız gittiler, biz yapayalnız kaldık. Kimsesizler kimsesi, yalnız kalanların dostunu, her an çagırıp
duruyoruz.
• Bütün dostlar, hayal gibi gözümüzden çekilip gittiler. Biz de yalnız kalınca bütün dostlar bizi bırakıp gidince, bizler de
sevgilinin hayalini gözümüzün önüne aldık.
• Bir zaman geliyordu, sevgilinin ırmagından sular alıyor, kaplarımızı dolduruyorduk. Ayrılık atesiyle tutusmus olan
gönlümüze serpeliyorduk. Zaman oluyordu, ask agacının altında meyve silkiyorduk.
• Bir an oluyordu, bize sekerler, inciler saçıyordu. Bir an oluyordu, sekerlerine üsüsen sinekleri kovuyorduk.
• Sevgilinin hayali, evinin kapısından çıkınca, onun kapısına kapıcı olduk. Hayali kapıdan çıkıp gidince, biz o kapıda
kaldık, ayrılmadık.
805. "Beden´den kaçtım, kurtuldum ama, "can"dan çekiniyorum.
Mef´ulü, Mefa´ilü, Mefa´ilü, Fe´ulün
(c. III, 1486)
• Canım, sırlar gösteren ayna gibi olunca, agzımı tutmaya, söz söylememeye gücüm yeter, ama görmemeye,
bilmemeye gücüm yetmez.
• "Beden"den kaçtım kurtuldum. Ama "can"dan çekiniyorum. Yemin etmesini bilmem! Su kadar söyleyeyim ki: "Ben
ne bundanım, ne de ondan!".
• Ey benden bir hakîkat kokusu almak isteyen, bu ugurda benlikten ölmek sart! Diri iken bana bakma, ben gördügün
gibi degilim!
• Sen benim egriligime bakma, su dogru söze bak! Ben yay gibiyim ama, sözüm oktur!
• Su bas, sanki bir kabak gibi gelmis tepeme konmus. Su hırka da bedenim! Ben bu dünya pazarında kime
benziyorum Bilmiyorum ki, kime benziyorum.
"Bu beyit Ahmet Hasim merhumun "Basım" baslıklı siirini hatırlatıyor; Duygularla, düsünceler arasındaki fark
açıklanır."
"Bî haber gövdeme gelmis konmus,
Müteheyyic, mütefellis bir bas,
Ayırır sanki bu bastan tenimi,
Emr-i ihrama muadil bir yas."
(Heyecanlı, asık suratlı bu bas, benim haberim olmadan gelmis gövdeme konmus. Benim düsüncelerimle duygularımı
ihramın ömrü gibi binlerce sene birbirinden .)
806. Mademki gülü buldum, dikeni istemiyorum.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. 111, 1522)
• Ben onu istiyorum. Baska bir dost istemiyorum! Mademki gülü buldum, dikeni istemiyorum!
• Senin baska bir dostun varsa, ona git, ben baska dost istemiyorum!
• Onun güzel yüzünden baska bir baht aramıyorum. Onun isinden baska bir is istemiyorum!
• Ben, dogan kusları gibi padisahın bilegini seçtim. Akbaba gibi les kokusunu istemiyorum!
• Gönül ehli arasına, gönülden haska bir sey sıgmaz. Sevgiliden de gönül alıcılıktan baska bir sey beklemiyurum!
807. Sen bana; "Neden kendine gelmiyorsun " diyorsun. Sen, kendimi,
ne oldugumu bana göster de kendime geleyim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1526)
• Bilmiyorum o ilahî ask sarabıyla nasıl yok olup gitmisim 0 mekansız güzellik yüzünden neredeyim Ne haldeyim,
haberim yok!
• Zaman oldu, denizin dibine düstüm. Zaman oldu, günes gibi dogdum.
• Bir zaman olur, dünya benden gebe kalır. Bir zaman da dünya gibi dogar, meydana gelirim.
• Bir yere varmısım ki, dünyaya sıgmıyorum. Ben artık o mekanı bulunmayan, essiz sevgiliden baskasına yarasmam.
• Ben mest olmus, kendinden geçmis öyle bir rindim ki, bütün rindlerin arasında "Hay Hay" demekteyim. ;
• Sen bana diyorsun ki; "Neden kendine gelmiyorsun " Sen, kendimi, ne oldugumu bana göster de kendime geleyim.
• Ben, güzelligi mest olmus gördüm. Kendi kendine; "Ben belayım, ben belayım, ben belayım!" deyip duruyordu.
• Ona her taraftan, yüzlerce canla cevap geldi.: "Ben seninim, ben seninim, ben seninim!" diyorlardı.
• Ey güzellik, sen öyle bir türsün ki, Hz. Musa´ya; "Ben Allah´ım, ben Allah´ım!" diye seslenmistin.
808. Gel, gel de birbirimizin kıymetini, kadrini bilelim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1535)
• Gel, gel de birbirimizin kadrini, kıymetini bilelim, çünkü, belli olmaz, birbirimizden ansızın ayrılabiliriz.
• Mademki Peygamber Efendimiz; "Mü´min mü´minin aynasıdır." diye buyurdu. Ne diye aynadan yüz çeviriyoruz
• Kerim olan kisiler, dostları ugruna canlarını feda ederler. Köpekligi bırak, biz de kerim insanlardanız!
• "Kul e´uzü"leri, "Kul hüvallah"! neden birbirimizi sevmek için okumuyoruz
• Garazlar, kinler dostlugu karartır, gönlü yaralar. Ne diye garazları, kinleri gönlümüzden söküp atmıyoruz.
• Bazen, ben ölecegim, su dünyadaki uygunsuz hallerden kurtulacagım diye seviniriz, ölümü isteriz. Bazen de
birbirimizin canlarına düsman oluruz.
809. Allah küpünden verilen sarap haram olmaz.
Mefa´îlün, Mefa´îliin, Fe´dlün
(c. III, 1542)
*Su anda öyle mestim, öyle kendimden geçmisim ki, Havva´yı Adem´den yani kadını erkekten ayırdedemiyorum.
• Deniz, benim coskunlugumdan dalgalandı, köpürdü. Dünya, beni mest bir halde görünce o da mest oldu.
• Rçtigim sarap nasıl bir saraptır ki, cellat onu içince mest olmus, kendinden geçmis, insan bası kesemez olmus da
dünya artık yastan, matemden kurtulmus.
• Bu sarap haram degildir. Helal içinde helaldir. Helalin ta kendisidir. Allah küpünden verilen sarap haram olamaz.
• Rhtiyar felek, bu genç saraptan içseydi beli bükülmezdi.
• Eger yeryüzü bu saraptan içseydi, bulutlardan yagmur dilenmezdi.
• Eger dünyada sır saklayan yan mahrem bir dost bulunsaydı, akılsız gönül, bu sırrı ona açıklardı.
• Eger ayagınız saglam olsaydı, bu sarap sizi balçıktan çeker, çıkarırdı.
810. Su anda, bu alemden görünmez aleme sefer etmedeyiz.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. III, 1553)
• Birbirimizle sohbet etmeyi seçelim, adet edinelim, birbirimizden uzak durmayalım, birbirimizin etegine oturalım.
• Dostlar; "Rsimiz var" diye bizi bırakıp gitmeyiniz. Hepiniz de biraz fazla oturun, oturun da birbirimizin yüzünü daha
çokça görelim.
• Bazen birbirimizden ayrı düsüyorsak da, aslında biz ayrı degiliz. Bizi böyle sanma, biz iç yüzümüzden birbirimizle
dostuz, birbirimizle uzlasmıs, anlasmısız. Biz, birbirimize yabancı degiliz.
• Su anda Hakk asıkları beraberce oturmusuz, elimizde mana sarabı kadehi, gögsümüzde gül var!
• Su anda bu alemden görünmez aleme sefer etmedeyiz.
• Biz evden sevgi bagına, bahçesine yol bulduk. Biz selvi ile, yasemin ile komsu olduk.
• Eve kapanmayalım, her gün baga, bahçeye gidelim. Açılmıs gülleri seyredelim.
• Asıkların baslarına saçmak için etek etek güller toplayalım.
• Bahçeden topladıklarımızın hepsini de önümüze yıgalım, içlerinden güzelleri seçelim.
• Haberimiz olmadan hırsızlar gibi bizim gönlümüzü çalmayın, biz hırsız degiliz. Emin kisileriz.
• Rste gülün kokusu buradan, bizim nefesimizden geliyor. Çünkü biz, gerçek iman gül bahçesinin gül fidanıyız.
• Dünya o gülden esip gelen rüzgarın getirdigi kokuyla doldu.
• Mademki, rüzgardan onun kokusunu aldık, elbette bizim kokumuzu da oraya götürür de, biz köhnelesmis oldugumuz
halde onun kokusuyla iyilesiriz, gençlesiriz..
• Bizler askın degersiz kuluyuz, kölesiyiz, ama, tıpkı ask gibi pusudayız.
811. Biz, kitap yazmaktan baska bir bilgisizlik bilmiyoruz.
Mefa-îlün, Mefa-îlün, Fe´ulün
(c. HI, 1536)
Biz asıklarız, gel, aramıza katıl, katıl da sana ask bahçesinin kapısını açalım. Gel, gölge gibi evimizde otur, biz ask
günesinin komsularıyız.
• Bizler dünyada can gibi göze görünmüyoruz. Asıkların askı gibi bizim nisanımız, izimiz belirmiyor.
• Askımız görünmüyor ama, eserleri meydanda, sararıyoruz, soluyoruz. Bu hal aska baglı. Çünkü biz can gibi hem
gizliyiz, hem görünüyoruz, meydandayız.
• Sen, söyledigin her seyden vazgeç de yücelere bak. Biz yücelerin de yücesindeyiz, ötelerdeyiz.
• Sen, bir çukurda mahpus kalmıs, baska tarafa akamayan bir su gibisin. Bize gel, bize katıl, bozulmaktan, kokmaktan
kurtulursun! Çünkü biz, coskun akan bir ask seliyiz.
• Biz, yokluk aleminde her seyimizi harcamıs kisileriz. Biz, kitap yazmaktan baska bir bilgisizlik bilmiyoruz.
812. Ben atesten bir agaç gördüm.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III, 1414)
• Ben, atesten bir agaç gördüm. "Ey benim sevgilim!" diye bana seslendi. 0 ates, beni çagırıyordu. Yoksa ben îmran
oglu Musa mıyım
• Belalara düserek çöllere daldım. Kudret helvası, bıldırcın yedim. Kırk yıldır Musa gibi bu çölün etrafında dönüp
dolasmadayım.
• Ey benim canım, gel, sen bir Musa´sın! Bu beden de senin sopandır. Bedenini sevdin mi, bedenini tuttun mu; onu
agaçtan bir sopa yaparım. Bedenini attın, hor gördün mü; onu, hünerler sahibi ejderha haline korum.
• Sen bir îsa´sın, ben de senin bir kusunum. Sen, balçıktan bir kus yaptın. Bana bir üfürünce canlanır, kanatlarımı
açar, göklere uçarım.
• Ben, Medine´deki mescidin diregiyim. Peygamber bana dayanarak hutbesini söyledi. Bir baska yere dayanınca ben
ayrılık derdiyle aglar, inlerim.
• Ey efendiler efendisi! Ey padisahlar padisahı! Ey suretler, sekiller yaratan, fakat suretlerden, sekillerden münezzeh
olan Allah! Beni ne sekle sokacaksın Bunu ben bilemem ki, bunu ancak Sen bilirsin.
813. Biz, yücelere gidiyoruz.
Fa´ilatün, Fa-ilatün, Fa´ilün
(c. IV, 1674)
• Biz yücelerden, ruh aleminden geldik. Yine yücelere gideriz. Biz, vahdet denizindeniz, yine denize gideriz.
• Biz ne öteki alemdeniz, ne de bu alemden. Biz, mekansızlık alemindeniz, yine mekansızlık alemine gideriz.
• Basımızı bir dalga gibi kendimizden çıkardık, yine kendimizi seyretmek için böyle yükselerek yolumuza devam
ederiz.
• Haydi yol arkadaslarını, varacagın durakları hatırla da, bizim her an durmadan ezel alemine dogru gitmekte
oldugumuzu bil, anla!
• Bizim basımızda yüksek himmetler vardır. Bir yücelerden ta büyük ve essiz Allah´ımıza gideriz.
• Ey söz, sus artık! Benimle beraber gelme! Sen dünyada kal! Bak, biz kıskançlıktan ötürü dostun yolunda bizsiz
gideriz.
• Ey bizim varlık dagımız! Yolumu baglama, kapama! Bana engel olma! Biz,Hakk yolcusunun en son varacagı durak
olan Kaf dagına, zümrüd-i anka gibi gideriz.
814. Ben dünyaya mensup degilim, ben ötelerdenim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III, 1427)
• Ben ötelerdenim, ruh alemindenim. Bu dünya düsüncesinde degilim. Ben, ne sudan ne de topraktanım. Benim bu
dünya ile iliskim yok!
• Yukarılarda, gökyüzünün sonsuz boslugunda sayısız yıldızlar varmıs, denizlerde inciler bulunurmus. Ovalarda
nergisler, yaseminler, güller açarmıs. Ben, bunlarla da ilgilenemem.
• Ben öyle bir manevî zevke dalmısım ki, neselerden, sevinçlerden bile usanmısım, bıkmısım. Gönlümün yarinden
baska, hiç bir kimse bana yar olamaz, beni neselendirmez!
• Ben, ask ırmagının suyuna düstüm, yıkandım, renkten ve kokudan arındım. Sevgilimin, kalbimde açtıgı yaranın zevki
askına düstüm de, merhem aradıgım yok!
• Ben güzel gülüslü îsa´yım. Su ölü dünya benimle dirildi. Fakat ben Allah´a mensubum. Benim, Meryem´le bir ilgim
yok!
• Ben, asktan, sevgi sözünü duydum da susmayı kendime huy edindim. Aska deyiniz ki; "Ben artık dostla konusurken
´hayır, neden´ sözlerini söyleyemem."
815. Nerede olursan ol sen, her yerde hazır ve nazırsın.
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstefilün,
(c. III, 1377)
• Ey gönül gibi hem benimle beraber olan, hem de benden gizlenen sevgili! Sana gönülden selam veriyorum. Sen,
Kabe´sin. Nereye gidersem gideyim, sana yönelirim, sana varmak isterim.
• Nerede olursan ol, sen her yerde hazır ve nazırsın. Uzaktan bize bakarsın. Adını anınca, gece bile olsa ev aydınlanır.
• Göze görünmeyen bir sevgiliysen, her an niçin gönlümü incitip duruyorsun Eger sen, göz önünde isen ne diye
olmayacak düsüncelere kapılıyorum
• Beden bakımından uzaksın ama, gönlümden gönlüne açılmıs bir pencere var! 0 pencereden, ay gibi hırsızlamacasına
sana haber gönderir dururum.
• Ey günes! Sen, uzaklardan bize nurlar gönderiyorsun. Ey senden ayrı düsmüslerin canı! Canımı sana kul, köle
etmedeyim.
• Kulakta da sen varsın, akılda da, coskun gönülde de! Fakat bunlar da oluyor ki, sen, benimsin! Sen bensin! Seni
böylece övmedeyim, anlatmadayım.
816. Ben garip bir kisiyim. Basımda senin sevdan var!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c. III, 1611)
• Yapma ey dost! Ben garip bir kisiyim. Basımda senin sevdan var! Ben dertliye, yurdundan ayrı düsmüs ben garibe
hos bir sekilde bak! Ben, seni istemekteyim. Baska istegim yok!
• Senin askınla mestim, kendimden geçmisim. Benim, kendimden bile haberim yok! Hep seni durmadan istemekten
ötürü, basımı bile kasıyamıyorum.
• Gönlüm neden nurlandı, aydınlandı, neden ikbale erdi; sana söyleyeyim.
• Bu garip gönlümün aynasında, senin güzelligini, essizligini, hissediyorum, buluyorum da ondan!
• Ey dost, kıyamet gününü düsün de beni azarlama, ayıplama! Ben senin kınla cosmusum, dalgalanıyorum. Bütün
dalga olmusum. Bütün coskun olmusum. Çünkü bende senin vahdet denizinin mübarek incisi bulunmaktadır.
• Gönül sarayına girip seni görmek istiyorum. Gafletimin kapıcısı beni içeri bırakmıyor. Beni basından savmak
arzusunda ama, o bilmiyor ki, ben gizli gönül penceresinden seni seyretmedeyim, temasadayım.
• Bundan sonra artık cosmayayım, kıyametler koparmayayım. Bende senin askından söz eden gönlün varken, artık
kim benim gönlüme , hükmeder
817. Sen ne bilirsin ki, ben, gönülde hangi padisahla beraberim
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. HI,1426)
• Sen ne bilirsin ki, ben iç alemde nasıl bir padisahla oturmaktayım Sen benim sararmıs yüzüme bakma, benim demir
gibi saglam ayaklarım var!
• Ben, yüzümü beni yaratan ve bu dünyaya getiren o padisaha tamamıyla çevirmisim. Beni yarattıgından ötürü, ona
binlerce sükrüm var!
• Ben bazen günese, bazen içi incilerle dolu denize benziyorum. Tastan, topraktan yaratılmıs, degersiz bir varlık gibi
görünüyorsam da, iç yüzümle, en azîz, en serefli bir mahlukum.
• Su dünya küpünün içinde, bir arı gibi vızıldar dururum. Fakat sen, sadece benim bu sızlanmalarıma bakma, benim
balla dolu bir kovanım var!
• Su çarkı döndüren su, ne de korkunç! Fakat ben, o suyun dolabıyım. 0 suyun üstünde hos, tatlı iniltilerle dönüp
duruyorum.
• Her cüz´üm açılmıs, neden solayım, perisan olayım Altımdaki burak egerlenmis bekliyor. Neden esege kul olayım
Ayagımı akrep sokmadı ya, neden aydan geri kalayım Saglam bir ipim var, neden bu kuyudan çıkmayayım
• Can güvercinlerine, bir güvercinlik yaptım. Ey can kusum, uç, benim bunlardan da saglam yüzlerce kalelerim var!
• Evlere vurur, evlere düsersem de, ben, mana günesinin ısıgıyım. Ben, topraktan, sudan dogdum. Anam balçıktır.
Fakat ben, akîkim, altınım, yakutum!
• Sen, herhangi bir inciyi görürsen, o incinin içinde, öte yüzünde baska bir inci ara! Çünkü her zerre; "Rçimde bir
define saklıdır!" diye söylenip durmaktadır.
• Her inci sana; "Güzelligimle yetinme, alnımda parlayan nur, içimde yanan ısıktan ileri geliyor." demektedir.
• Ben sustum. Sende gerçekleri anlayacak akıl yok! "Gören, anlayan bir can gözüm var!" diye kulagını sallama,
kendini aldatma!
818. Yücelerden gelen yücelere gitmek ister.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. III, 1585)
• Ey balçıktan yaratılmıs dünya! Seni tanıdım tanıyalı yüz binlerce mihnetle, yüz binlerce dertle, bela ile tanıstım.
• Sen, eseklerin yayıldıgı bir otlaksın. Hz. Rsa´nın konak yeri degilsin. Ben eseklerin otlagını nasıl oldu da tanıdım,
bilmiyorum ki!...
• Bu balçık yurdundan kurtulus düsüncesini, kurtulus yolunu gönlüme düsürenin havasına uyayım da, agaç gibi yer
altından bas kaldırarak, ellerimi göklere uzatarak kurtulmak için ugrasayım.
• Çiçege dedim ki: "Ey çiçek, bu çocukluk yasında, nasıl oldu da tam olgunlastın; kemale geldin " Çiçek dedi ki:
"Seher rüzgarını tanıdım, o beni uyandırdı da çocukluktan kurtuldum!"
• Agacın dalı yücelerden gelmistir de onun için hep yükselir, yücelere gitmek ister. Ben de aslıma dogru yükseleyim.
Çünkü ben de aslımı bildim, tanıdım.
• Ben, ne diye bu balçık yurdunda, asagı, yukarı deyip duracagım Benim aslım, benim yerim mekansızlık alemidir.
Ben herhangi bir yerin ehli degilim. Nereden, neyi tanımısım, ki!
* Hayır, sus artık, yok ol! Yokluga var da, hiç bir sey olma! Bir bak da gör, ben, her seyi yoklukta gördüm, tanıdım.
819. Kendimi var sayarsam, ben yokum! Fakat kendimin yok oldugumu anladıgım zaman varım!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. III, 1419)
* Gönlümün halini, sevgilime bildigim gibi anlatayım. Gözlerimden yaslar bosandı, gönlüm kana boyandı, bir türlü
anlatamadım.
• Evvelki gün gönlümün halinden kırık dökük bir seyler anlatıyordum. Düsünce kadehi daraldı. Ben de küçük bir sise
gibi onu kırdım.
• Bu ask tüfanında koskoca gemiler paramparça olurken, tahta tahta kırılır, Aynlırken benim gönül kayıgım ne olur, ne
hale gelir Zaten ben dayanıksız, elsiz, ayaksız biriyim!
"Seyh Galip su beyti söylerken acaba Mevlana´nın bu beytinden mi ilham aldı:
"Yine zevrak-ı derünum kırılıp kenara düstü,
Dayanır mı sisedir o reh-i sengsara düstü."
(Yine gönül kayıgım ask denizinde dalgalara dayanamadı kenara düstü. Gönül kayıgı sise gibidir. Taslı yere düsünce
dayanır mı )
• Su gemi de dalgalardan kırıldı, dagıldı. Ne güzelligi kaldı, ne de çirkinligi. Ben de kendimden geçtim, acele bir tahta
parçasına sarıldım.
• Simdi ben, ne yüksekteyim, ne alçaktayım. Fakat, bu söz yerinde olmadı. Konuya uygun düsmedi, asagı düstü.
Çünkü bu dalgayla ben bazen yüceler yücesine çıkmadayım. Bazen de yücelerden çok asagılara inmedeyim.
• Yok muyum, var mıyım; ben ne bileyim Ancak su kadarını biliyorum ki: "Kendimi var sanırsam ben yokum! Fakat
kendimin yok oldugumu anladıgım zaman varım!"
• Kıyamette tekrar dirilecegimden süphem yok! Su dünya mahserinde yüzlerce defa düsünce gibi aglayıp inleyerek
öldüm. Yine düsünce gibi canlanıp dirildim!
• Su dünya ovasında, sevgili avcım beni avlayıncaya kadar cigerim kan kesildi. Av olmama nasıl sevinmeyeyim Beni
avladı da kurtuldum.
• Düsünce sanki bir orman, bu ormanda yüzlerce kurt var! Böyle olunca ben niçin düsünceye dalayım Ben, bana bu
düsünceyi verenin yüzünden mest oldum.
820. Gözlerime hos bir hayal göründü.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün,
(c. III, 1379)
• Ben sevgilinin gül bahçesinden ve ezel meyhanesinin mahallesinden geldigim için gözlerimde hos bir hayal var!
• Mest olusun sermayesi benim! Varlıgın, var olmanın gayesi de benim! Manen yükselen meleklesen de benim, nefsine
uyup asagılara düsen de benim! Ben dönüp duran gökyüzü gibiyim!
• Ta ezelde, baslangıçta, yaratıldıgım yerden geldim. Ben ilahî emanet olan ruh ile anlastım, dost oldum, dönüp gittim,
tekrar geldim. Pergel gibi bir noktanın etrafında dönüp duruyorum.
• Ben de ruha "Gel!" dedim, "Hos geldin, sefalar getirdin, her halde bana yardıma geldin, bana yardım et!" 0 da bana;
"Yardıma geldim, zaten bu is için geldim." dedi.
• Ben ay´ım, sen de benim ısıgımsın. Sen hem gül bahçesisin, hem de su! Bunca yolu senin için astım, ayakkabımı
giymeden, sarıgımı sarmadan kosa geldim.
* Gülerek içeriye gir; acılıgı yok et! Ey hos acılık, sad ol, neselen! Ben önce diken olarak geldim ama, sana güller
verecegim.
• Gül basını kaldırdı da; "Sabır, ferahlıgın anahtarıdır!" dedi. Her dal: "Zorluk yok! Çünkü sabrettim de inciler gibi hos
meyveler vererek geldim." (dedi).
821. Biz, Hakk´ın nuruyla diriyiz!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. III, 1576)
* Biz, Hakk´ın bize lütfettigi nurla diriyiz. 0 nur bizi yasatıyor. Biz, ona hem çok yakınız, çok dostuz, hem de ondan
uzak düsmüsüz, ona yabancıyız. Ne oldugumuzu,
* Gerçek yüzümüzü göstersek, ay utanır, kendini görmeye kendini begenmeye tövbe eder.
* Biz, kolumuzu kanadımızı açsak, günes bile kolunu, kanadını yakar, yandırır.
* Su tenimiz, bedenimiz, su insan seklinde görünen maddî varlıgımız bizim gerçek varlıgımızın perdesi, yüz örtüsüdür.
Aslında biz bütün secde edenlerin kıblesiyiz.
* Sen, balçıktan yaratılan adama bakma, ona üfürülen nefesi gör de o nefese hayran ol!
* Seytan, bizim dıs yüzümüzü, bedenimizi gördü de, bizde bulunanı göremedi. Bizi Hakk´tan ayrı tanıdı.
"Bir yerde de Mevlana söyle buyurur;
"Tevhid sırlanna isaret ettigi için, Mansur halk tarafından daragacına çekildi. Hallac sag olsaydı, sırlarımın
azametinden, taskınlıgından ötürü, o beni daragacına çekerdi." (Dîvan-ı Kebîr, c. III., 1459.)
822. Sen, su bedeni benden al da, beni bedenden kurtar!
Müstef´ilün, Miistef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´ilün,
(c. III, 1382)
• Ey gönülleri uyanık kisilerin sakîsi! Kerem kadehini sun, çünkü bizi yokluk aleminden bu dünyaya sarap içmek için
getirdiler.
• Sen bize kerem kadehini sun da, can düsünceden kurtulsun, kendinden geçsin, su benlik perdelerini yırtsın.
Düsünceyi bir tarafa atsın. Çünkü düsünce, canı hırpalar, ömrü her an azaltır.
• Güzellik, Hakk´tan haberi olan bilgi sahiplerinin güzelligidir. 0 hal ariflerin halidir. Onu görecek göz nerede Nerede
mana bilgisi Nerede gül bahçesi Nerede gül bahçesindeki güllerden ask kokusunu alacak burun
• Eger mecliste kimse bulunmasaydı, sözüm yüce olurdu. Ya nur ol, yahut da bizden uzaklas, git! Bize bu kadar
sitemde bulunma! Anlayıssız kisilerin bulundugu mecliste konusulmaz.
• Sen, göz agrısı gibisin, bir türlü gözü bırakmıyorsun. Hoca bu yapragı çevir, yoksa ben kalemimi kıracagım.
• Vatan bos kalmaz, sen, su bedeni benden al da, beni bedenden kurtar! Can sarhos bir halde balçıga saplandı kaldı.
Ayagımın kayacagından korkuyorum.
823. Onun verdiği dertten, beladan sikayet etme!
Ben yüzlerce can verdim de bu belayı satın aldım.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün,
(c. III, 1372)
• Bu sefer ben büsbütün asıklıga baglandım, tam asık oldum.
• Gönlümü kendimden söküp attım. Ben simdi gönülsüzüm. Baska bir seyle diriyim. Aklı da, düsünceyi de kökünden
yakıp yandırdım.
• Ey insanlar, ey insanlar, artık benden normal insanlık beklemeyiniz. Öyle düsüncelere daldım ki, benim
düsündüklerimi deli bile düsünemez.
• Bu yüzdendir ki, aklım, bu gün benden tamamıyla bıktı, usandı. Onu görmüyorum sanıyor da beni korkutmak istiyor.
• Ben ondan niçin korkayım Onun için ben, bir surete büründüm. Nasıl olur da ben bir define olurum Kendimi
göstermek için bir bucaga gizlendim.
• Benim yıldızların kaselerinde de, felegin sofrasında da gözüm yok! Fakat ben dilenciler ugruna nice kaseler yaladım.
• Ben bir is yüzünden dünya hapishanesine düstüm. Yoksa ben neredeyim, lhapishane nerede Ben kimin malını
çaldım da buraya düstüm
• Rstedigin kadar bana bak! Bütün gücünle, dikkatinle bak, fakat yine de beni tanımazsın. Çünkü benim bir degil
yüzlerce sıfatım, yüzlerce görünüsüm var.
• Gel, gözüme gir de, bana benim gözümle bak, çünkü ben kendime, gözlerin göremedigi bir misafir seçmisim.
• Sen, sarapla sarhossun, ben sarapsız sarhosum. Sen gülen bir asıksın, fakat ben, agızsız, dudaksız gülmedeyim.
• Ben çok tuhaf bir kusum. Acıktım da su çayırlıktan uçtum. Orada avcı da yoktu, tuzak da yoktu. Öyle oldugu halde
geldim, su beden kafesine girdim.
• Dostlarla beraber olunca, kafes, bagdan da iyidir, bahçeden de! Can Yusuflarının hatırı için kuyu dibinde konakladım,
orayı yurt edindim.
• Onun gönülde açtıgı hicran yarasından ötürü sızlanma! Onun verdiği dertten sikayet ederek aglama, hastayım diye
feryat etme! Ben yüzlerce can verdim de bu belayı satın aldım.
• Rpek böcegi gider gelir, ipekler örer. Sözüme dikkat et; ben de bir ipek böcegiyim- Belalar örer, bela iplikleri sarar
dururum.
• Ben, beden kabrinde kalmısım. Yürü benim Rsrafıl´ime git! Benim için suru üfürsün de beni diriltsin! Çünkü bu beden
kabrinde yata yata döküldüm, çürüdüm, eridim, bittim.
824. Padisahın hayali görülen her yer bagdır, bahçedir.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün,
c. III, 1383)
• Ey bana ay olan, aydınlık olan sevgili, senin güzel yüzünü gördükten sonra nerede olursam olayım neseliyim. Nereye
gidersem gideyim orası bir gül bahçesi olur.
• Padisahın hayali görülen her yer bagdır, bahçedir, gezip dolasma yeridir. Nereye gidersem gideyim, orada bir isret
meclisi kurmaktayım.
• Bu altı kapılı tekkenin bütün kapıları kapalı bile olsa, o ay yüzlü dilber mekansızlık aleminden dogar, penceremden
basını sokar, yine içeri girer.
• Girer de; "Hey!" der. "Sana selamlar olsun, sana yüz türlü sarap, yüz türlü meze getirdim. Ben padisahım,
padisahlar padisahıyım.
• Ben, nurlar saçan günesim. Ben hos bir sekilde perdeleri yırtarım. Ben ilkbaharım, dikenlikleri kökünden sökmeye
geldim."
825. Ben senin günesinin ardında ısık isteyen bir gölgeydim.
Müfte´ilün, Mefa´îlün.Müfte´ilün, ,
(c. III, 1406)
• Her gece, her seher vakti dualar ettim, seni istedim. Bilsen nasıl candan yalvararak, diller dökerek, seni Allah´tan
istedim.
• Rstedim ki, benim secdelerimden ötürü, sen, benim varlıgımın enîsi, en yakın dostu olasın. Halbuki, ben, seni candan
ve gönülden isteyince, ben kendimden, kendi varlıgımdan kurtuldum. Bu varlıgım beni bırakıp gitti.
• Senin günesin ardında, ben, ısık isteyen bir gölgeydim. Sen dogunca, senin ısıgında yok oldum gittim.
• Ben bir demir parçası gibi katı ve donuktum. Ayna senin askından nur istedi. Ben de demir donuklugundan kurtulup
ayna gibi parlamak, nurlanmak isteyince ateslere yandım, dövüldüm, yaralar aldım.
• Sana dogru kostum, ama ayak basacak yer bulamadım. Senden yer istedigim için, beni yerden, mekandan
kurtardın, çektin yanına aldın. La mekana, mekansızlık alemine ulastırdın.
826. Kalkın ey asıklar göklere yükselelim!
Mef´ulii, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c.III, 1713)
* Kalkın ey asıklar, göklere dogru yükselelim! Su yasadıgımız dünyayı gördük anladık, bir de gidecegimiz o dünyaya
varalım.
• Hayır, hayır su iki dünya bahçesi de güzel, ikisi de hos. Biz, bu ikisinden de hem dünya bahçesinden, hem de ahiret
bahçesinden vazgeçelim de, bahçıvanı arayalım, bulalım, ona dogru gidelim.
• Daglardan kosup gelen sel gibi secdeler ederek, basımızı tastan tasa vurarak, denize kadar gidelim. Denize
kavustuktan sonra da, üstündeki köpükler gibi, el çırpa çırpa kosalım, yürüyelim.
• Su kederlerle dolu alemden, bu yas aleminden dügün dernek alemine, nese alemine sefer edelim. Yüzleri sarartan
bu ızdırap dünyasından uzaklasalım da, yüzümüze kan gelsin, can gelsin.
• Alçalma, insanlıgımızı kaybetme korkusundan yaprak gibi, dal gibi titreyerek, yüregimiz çarparak aman yurduna,
kurtulus yurduna varalım.
• Zaten gurbetteyiz. Dertlerden, kederlerden kurtulmamıza bir çare yoktur. Toprak yurdunda yola düsmüsüz. Günah
tozlarından silkinip kalkmamız mümkün degil!
• Su dünyada gördügümüz güzellikler, sekiller, suretler kendisini gizleyen, büyük bir sanatkarın, bir ressamın varlıgını
ispat etmektedir. Biz kem gözden gizli, izi belirmeyen ressama varalım.
• Rnsanlık yolu, hakîkat yolu belalarla dolu bir yoldur. Fakat yol gösterenimiz ask oldugu için bizim korkumuz yok!
Çünkü, ask, bu yolda nasıl gidecegimizi bize ögretiyor. Yusuf´un sevdasıyla,
• Canımızı dünya sevgisinden, nefsin isteklerinden temizleyelim, bir ayna haline getirelim de Yusuf´un essiz güzelligine
bir armaganla gidelim.
827. Dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 1540)
• Gel de, birbirimizle candan konusalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleselim!
• Gül bahçesi gibi dudaksız, dissiz gülelim, düsünce gibi dudaksız, dilsiz görüselim!
• Akl-ı evvel mertebesinde Hakk´ın varlıgının idraki içinde, dünyanın sırrını agzımız kapalı olarak ta sonuna kadar
söyleyelim!
• Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konusmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden
birbirimize seslenelim!
• Sen, nasıl olur da eline tut dersin 0, el senin midir Mademki elimiz bir ellerimizin de bir oldugundan bahsedelim.
• El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleselim.
828. Günes de, gökyüzünde onun askıyla dönmede, onun askıyla parlamadadır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îliln, Mefa´îlün,
(c. III, 1438)
• Elsiz, ayaksız kalmıs zavallı gönlümde, onun askına direnecek güç, kuvvet kalmadıgı için mecnun gibiyim. Gece,
gündüz beni baglayan ask zincirinin ucunu geveler dururum.
• Kanlar içindeyim. Sevgilinin hayali gelirse, ben kendimde olmadıgım için onu, gönül kanıyla boyarım diye
korkuyorum.
• Ask atesiyle yanıp yakılan, aglayıp feryad eden bu asıgın gecelerini, perilerden sor! Karanlıklar içinde gidip gelirken
ayagım perilere dokunuyor.
• Paramparça olmus gönlüm bütün gece yıldız gibi yanarak dolasıp durmadadır. însafsız sevgilinin büyüsüyle
uykularım dagıldı, gitti.
• Sevgilim beni bırak da senin askınla günes gibi atesten bir elbise giyeyim de, o atesle günes gibi bütün dünyayı
süsleyeyim, aydınlatayım.
• Zaten günes de gökyüzünde onun askıyla dönmede, onun askıyla yanıp yakılmada, hem de her an, onun askına
layıgım diye sükürler etmededir.
• Sevgilim, senin askından bir dem kurtulsam, dinlensem, canım, rahat etmez, dinlenmez. Bir an için olsun senin
sevginden uzak kalmak, dinlenememek, yanmak, yakılmak, benim rahata, huzura kavustugum andır.
829. Bütün dertlerin dermanına kavusmak için ben bastanbasa dert olurum.
Müfte´ilün, Müfte´ilün,Miifte´ilün, Müfte´ilün,
(c. III, 1400)
• Kosayım, kosayım da, Hakk yoluna düsen atlılara ulasayım. Yok olayım, yok olayım da sevgiliye kavusayım.
• Hos olmusum, hos olmusum. "Benlik evini yakayım da sahralara düseyim." diye bir ates parçası olmusum.
• Toprak oldum, toprak oldum ki, senden feyiz alarak rahmet alarak yesilleneyim, çiçekler bitireyim. Canlılara yararlı
meyveler yetistireyim. Su oldum ki, köpürerek, kosarak, basımı tastan tasa vurarak, secdeler ederek senin gül bahçene
varayım.
• Ötelerden geldigim, gökten düstügüm için, zerre gibi titriyorum. Sona varınca huzura kavusurum. Emin olurum da
titremem.
• Gök seref yeridir. Toprak telef olma, yok olma yeridir. Ben padisahımın yanına varabilmek için bu iki halden de
kurtuldum.
• Hakk´ın rahmeti su gibidir. 0 ancak asagılara, alçak yerlere akar. Ben de ayak altında çignenen toprak gibi ancak
gönüllü, acındırıcı olurum ki, Rahman´ın huzuruna varayım.
• Hiç bir hekim, hastalık olmaksızın hap ve ilaç vermez. Ben de bütün dertlerin dermanına kavusmak için bastan basa
dert olurum.
830. Benim gizli alevlerim iki dünyayı da bir lokma eder, yutar.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.IV.1754)
• Agzımda senin atesinden bir ates var. 0 atesin beni nasıl yandırdıgını söyleyemem. Çünkü dilime yüzlerce mühür
vurulmus, baglanmıs.
• Benim öyle gizli sulelerim, alevlerim var ki, o suleler, iki dünyayı da bir lokma eder, yutar.
Seyh Galip hazretleri ne buyurmustu;
"Bir sülesi var ki, sem´-i canın,
Fanusuna sıgmaz asumanın."
(Can mumunun öyle bir alevi var ki, gökyüzü fanusuna sıgmaz.)
• Eger su cihan, tamamıyla yok olsa, ne gam! Dünya olmaksızın benim yüzlerce gizli dünyam var!
• Ben, seker yüklü kervanları, yokluk diyarından yola düsürdüm, yürüttüm.
• Ben, askla mest olmus bir kisi oldugumdan, bu kervanlar yüzünden kar mı ettim, zarar mı ettim, haberim yok!
• Bas gözüm vaktiyle ask derdiyle inciler saçardı. Halbuki, simdi benim, inciler saçan bir canım var!
• Ben, eve barka baglı degilim, Hz. Rsa gibi, benim de dördüncü kat gökte evim var!
• Bedene can verene sükürler olsun. Can gitti ama, canın canına sahip oldum.
• Tebrizli Sems´in verdiği bir sey var ya, iste, sen, benden onu iste, onu ara!
831. Dünyada gizli olan, paha biçilmez bir define benim canımda, gönlümde gömülüdür.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,1755)
• Benim yolumda, yüzlerce nefsanî pusu var! Ama, benim de en ince seyleri gören yüzlerce akıl gözüm var!
• Yüzümde yüzlerce secde izleri var! Onlar, varlıgını gönlümde hissettigim daima benimle beraber olan padisahımın
izleri.
• Dünyada da gizli olan en degerli, paha biçilmez bir define benim canımda, gönlümde gömülüdür.
• Benim Cebrail-i emîn(a.s.)´dan da gizli bir Cebrail´im var!
• Devlet, zenginlik atını kesmem gerekir. Çünkü ben, ask atına eger vurdum, binmek üzereyim.
• Asktan asla vazgeçmem, ayagımı diremisim. Benim demirden ayaklarım var!
• Rçimde manevî baglar, bahçeler, yaseminler var! 0 yüzden nefsimden sevgilimin kokusu geliyor.
• Öyle mutluyum ki, neseden ayaklarım yerden kesilmis. Çünkü, benim mekansızlık aleminden yerim var!
• Haydi yürü, Tebriz sehrine git! Bu hallerin açıklanmasını Semseddin´den iste! Çünkü bütün bu hallere beni
Semseddin ulastırdı.
832. Ben, can Rsa´sına ait nükteleri, eseklerin kulaklarına zorla yerlestirdim.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,1768)
• Gönlün boyuna göre kaç elbise diktim. Bu ugurda ne kadar akıl yordum ,Fikir harcadım.
• Durup dinlenme bilmeyen su ihtiyar felege, ne de sasılacak bir dönüs ögrettim.
• Kerem hazinesi bana geldi, misafir oldu. Bu yüzden keremle yoksulların borçlarını ödedim.
• Benim su üç sözden fazla sözüm yok! Yandım, yandım, yandım.
• Ben mum gibi tertemiz bir varlıgım, ne biriktirdim ise hepsini döktüm, erittim, yaktım.
• Artık yeter, ben bos yere can Rsa´sına ait nükteleri, hakîkatleri esek seklindeki insanların kulaklarına zorla
yerlestirmege çalıstım.
• Yeter, çünkü, tamamlandıkça noksanı belirir. Sus da o suh güzel; "Bıktım artık yeter!" demesin.
833. Senin güzel yüzünün sarabıyla kendimizden geçmis gitmisiz.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c.IV, 1765)
• Ben senin cana canlar katan yüzüne asıgım, ben senin sevdana kapılmısım, bana acı!
• Sen, bu güzel parlak yüzle ay gibisin, günes gibisin. Bizlerse senin ask günesinin nurunda oynasan zerreleriz.
• Sen, su perdenin arkasından yüz gösteresin diye hepimiz senin sarayının kapısında beklemedeyiz.
• Birbirleriyle anlasmıs asıklar meclisinde, senin güzel yüzünün sarabıyla kendimizden geçmis, gitmisiz.
• Ey dost, sasırıp da bizi düsman gibi öldürme! Biz senin yabancın degiliz.
• Fakat bizi öldürmek istiyorsan, öldürmeye razı olursan, ona da diyecegimiz yok. Hepimiz de senin rızanın, senin
isteginin kuluyuz, kölesiyiz.
834. Hepimiz, bütün varlıklar, senin sevdana kapılmısız da bagları kırıp atmısız.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,1761)
• Hepimiz, bütün insanlar, "Elest"de; ezel meclisinde beraberdik. El ele vermistik. Allah´a sükürler olsun, sonunda bir
kısmımız yine birbirimize kavustuk.
• Birbirimize kavusmus olan hepimizin de yolu bir, gönlü bir! Hepimiz de aynı sevgi sarabıyla mestiz.
• Biz, iki dünyada da nasip olarak kendimize askı seçtik. 0 yüzdendir ki, biz, asktan baska hiç bir seye gönül
vermedik.
• Can, ayrılıktan ne acılar tattı, neler çekti. Fakat sonunda onu bulduk, ayrılıktan kurtulduk.
• Ask penceresinden bir günes dogdu. Balçıktan yaratıldıgımız halde o günes bizi degerlendirdi, yüceltti.
• Eger biz bir la´l isek, senin nurunla la´l olmusuz. Eger varsak» senin yüzünden varız.
• Önünde zerreler gibi oynamadayız. Hepimiz, bütün varlıklar, senin sevdana kapılmısız da, baglan kırıp atmısız.
835. Rsim göklerde, artık benim yeryüzünde ne isim var
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. , 1756)
• Canla, basla o sevgiliye baglanmısız. Onun askıyla mestiz. Nur sarabına kadeh olmusuz.
• Ey gönül, sana her an can vermezsem, ben bu candan usanmısım, bezmisim.
• Ben, o mana atının etrafında, gökyüzü gibi dönüp durmadayım. Artık, benim yeryüzünde ne isim var
• Hakk´a perde olan su dünya tezgahını ortadan kaldırmak istiyorum.
• Gaflet ve uyku perdesini, uyanık gözlerimin atesiyle yakmak arzusundayım.
• Rstiyorum ki, bu hasta gönlüm Tebrizli Sems´in himmetiyle iyilessin, sıhhat bulsun.
836. Senin gönlünden benim gönlüme nasıl bir yol var
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Fa´ilat
(c.IV, 1771)
• Senin gamından gönlüm sevda evi oldu. Gönlüm seni, her tarafta aradı, durdu.
• Zühre yıldızı gibi parlak yanagı, ay gibi nurlar saçan bir yüzü olan sevgiliyi bulmak için gönlüm, gözünü göklere
çevirmis, göklere bakıyor.
• Ah bugün gönlüme neler oldu Dün birisi gönlüme neler söyledi
• Gündüz geldi, gecenin çadırını yırttı. Simdi, artık gönlüm neselenecek, perde yırtıldıgı için güzellikleri seyre dalacak.
• Senin gönlünden benim gönlüme, ne nükteli sözler, gizli isaretler gelmede. Ah senin gönlünden, benim gönlüme
nasıl bir yol var
• Artık, benim zavallı gönlüme acımazsan, benim halim ne olur. Vay bu gönlüme, vay bu gönlüme!
837. Senin kehribarına bir saman çöpü olmak istiyorum.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,1758)
• Niçin senden ayrıldıktan sonra sana kavusunca, yahut sana kavustuktan sonra senden ayrılınca, seni bileyim, seni
tanıyayım Seni baska türlü tanıyamaz mıyım
• Ya sen benim derdime düs, derdimle karıs; yahut ben derdime derman nedir; onu senden ögreneyim.
• Bilgisiz, görgüsüz oldugum için benden kaçıyorsun. Ya benimle arkadas ol, yahut görgüyü, bilgiyi senden ögreneyim.
• Bundan önce senden ayrı bir seyler ögrenmeye çalısıyordum ve sana kızıyordum.
• Mademki gece gündüz Hakk bizimle beraberdir. Sen benden ayrı düstügün için, bundan sonra ögrenecegimi
Hakk´tan ögrenirim.
• "Kusluk vaktine yemin ederim ki" ayetinin sırrını ögrenmek için günese zerre olmak istedim.
"Duha Suresi, 93/1. isaret var."
• Kehribarın samanı nasıl çektigini ögrenmek için senin kehribarına bir saman çöpü olmak istiyorum.
838. Bana su verme, sana susayayım, seni su gibi içeyim!
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV, 1751)
• Bana su verme de, sana susayayım. Seni su gibi içeyim. Beni kendine asık et, benim uykumu al götür!
• Ey hayali bana mihrap olan sevgili! Senin haberin yok, ben, gece gündüz namaz kılıp duruyorum.
• Ben, senin güzel hayalini yoklukta bulursam, hemen ölüme dogru kosar giderim.
• Sebepleri meydana getireni bulurum ümidiyle, ben sebep kervanlarının yollarını kesmedeyim.
• Ben, senin ayrılıgına dayanamıyorum, bir merhamet et! Padisahlıkta bulun, bana bir görün! Ne olur, yalvarırım sana!
• Ab-ı hayata dolap olmusum, onun için hem dönüyorum, hem sızlanıyorum, hem aglıyorum.
• Günesim de sensin, ay ısıgım da sen! Seni görmek için gözümü de, gönlümüde açmısım.
• Senin adını duydugum an, benim adım da, namım da mest oldu.
839. Onun ayrılık atesiyle her gece mum gibi yanıyoruz.
Fe´ilfitün, Mefa´iüin, Fe´ilat
(c. IV, 1760)
* Ezelden beri diri olan, her seyi bilen, her seye gücü yeten, daima tasarrufta bulunan Allah´a yemin ederim ki,
• Sems´in nuru, ask mumlarını yaktı da binlerce ilahî sır malum oldu, anlasıldı.
• Onun bir hükmüyle dünya, askla ve asık ile, hükmedenle, hükmedilenle dolup tastı.
• Tebrizli Sems´in tılsımlarında, büyülerinde sasılacak hazineler gizlendi.
• Onun ayrılık atesiyle her gece mum gibi yanıyoruz. Baldan ayrı düsmüsüz ama, onun ask atesinde yanan mum
olmusuz.
• Ondan ayrıldıgımızdan beri bedenimiz yıkıldı, harap oldu. Can da, bu beden harabesinde baykusa döndü.
• Ey Sems, sen olmadıkça sema´ haramdır. Çalgı da seytan isidir ve taslanmıstır.
• Sen yokken okunup anlasılacak, zevk alınacak bir tek gazel bile söylenmemistir.
"Bu gazel Sems-i Tebrizî hazretleri için söylenmis ve Sam´da kendisine okunmustur. Birinci mısraı kafiyesizdir. Belki de
ilk beyti unutulmustur, kaybolmustur."
840. Bazen felek gibi dönerim, bazen melek gibi uçarım.
Mefülü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. III, 1549)
• Bazen felek gibi dönerim, bazen melek gibi uçarım.
• Dönüsüm de, oynayısım da Hakk içindir. Ben onunum, onunla ortak olmus degilim ama..
• 0 güzellik madeni beni gördü, satın aldı. Ben de o yüzden böyle sevimliyim.
• Can ormanında gerçekten de bir iman arslanı var. Benim süphe dagarcıgımı muhakkak o yırttı.
• Padisahım, hükme razı olanı bir gün kadı (=hakim) yapar.
841. Herkesi mest edelim, kararsız hale getirelim.
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV, 1764)
• Bahar bülbülü gibi feryada baslayalım da, bu feryadlarla bülbülleri avlayalım.
• Sevgilinin isi nazlanmak, bizim isimiz de yalvarmak, yakarmak. Bu durumda feryad etmeyelim de ne yapalım
• Sonra mest olarak çarsıyı, pazarı dolasalım. Herkesi mest edelim, kararsız hale getirelim.
• Parayı, pulu güzel sevgiliyle beraber yiyelim, o mahmur gözlere hizmet edelim.
• Sevgiliyle sürdügümüz sefayı, ettigimiz zevki Allah´tan baska kimse bilmez.
842. Biz dünyaya, günes gibi, herkese can vermeye gelmisiz.
Fe´ilatün, Mefa´ilün,Fe´ilat
(c. IV, 1762)
• Biz dünyaya günes gibi, herkese can vermeye ve böylece herkese yararlı bir iste bulunmaya gelmisiz.
• Kalpleri kırılmıs, gamlara düsmüs kisilere dost olalım. Onların gamlarını paylasalırn. Hor görülenleri, topraga
düsenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmisiz.
• Biz altın gibi bir kaç kisinin öz malı degiliz. Biz deniz gibiyiz, maden gibiyiz, bir herkesin malıyız.
• Su alemin bedenine, canın ne oldugunu gösterelim. Gaflet içinde kalan, Hakk´ın san´atını, yaratma gücünü
göremeyen gözleri aydınlatalım. Biz dünyaya bunun için gelmisiz.
• Biz, yeryüzü gibi yagma yurdu degiliz. Gökyüzü gibi eminiz, hosuz.
• Kendine gel, sus; biz bunlardan da üstünüz. Biz, söze, dile sıgmayız. Bizde paha biçilmez bir hazine gizlenmistir.
843. Ask, bana yücelere çıkmam, ötelere gitmem için
göklerin damına dayanmıs bir merdiven oldu.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün,
(c. IV,1776)
• Ben dogdugum günden beri. gönlü de, canı da senin gözünle gören, gönlü de, canı da sana veren ihlas, samimi bir
kulum.
• Gelin ey asıklar gelin, birbirinizden uzak durmayın, bulusmaya, kavusmaya alısın! Dolunay dogdu, sevgi geldi,
nîmetler bagıslandı.
• Sana gönül veren kaybolmaz. Ben, adı sanı ne yapayım Mademki ben, bu hazineye düstüm. Gümüs, para, benim
ne isime yarar
• Ask parladı, alevlendi, sırrın üstünü örttü. Onun parıltısıyla dolunay bile görünmez oldu. Gönül de bas egdi, aska
teslim oldu.
• Nesem de sensin, bayramım da sensin. Ben, ne kadar tali´liyim, ne kadar mes´udum. Gönlümü de sana verdim.
Allah´a yemin ederim ki, ben iyi yaratılıslı bir asıgım.
• Ne yırtarım, ne dikerim, ne yaparım, ne yakarım. Ne gecenin, ne de gündüzün esiriyim. Ne de elim daralmıs, kesada
ugramısım.
• Rman günesi dogdu, etrafı aydınlattı, ruha ulastı. Nefsin karanlıkları dagıldı. Küfrün kalesi yıkıldı, yerle bir oldu.
• Zahidin de, ibadet edenin de yolu, isteksiz olmak, dünyaya ait dileklerden vazgeçmektir. Söyle bakalım, ben neyi
bırakayım Kimden vazgeçeyim Benim bütün dilegim ve istegim hep sensin.
• Ey ask, benim bütün varlıgım sensin. Rükuum da sanadır, secdem de! Nekesligim de cömertligim de senin içindir.
Zaman seninle düzene girmistir.
• Seytan bana musallat oldugu, beni kaptıgı zamanlarda hep seni anarak kurtuluyor ve seviniyordum. Simdi sen, beni,
benden öyle kaptın ki, hatırımdan anmak duygusu bile gitti.
• Zaman düsmanlarımla anlastı. Onlarla dost oldu. Ayrılık yüregimi yaraladı. Uyku beni rahatsız etti, gözümden kaçtı
gitti. Benim saadetimi, mutlulugumu uyuttu.
• Dolunayın söndügünü, yıldızların karardıgını, denizin cosup kabardıgını, geminin dalgalar arasında sıkıstıgını
görüyorum.
• Senin denizine gelince ab-ı hayat olurum. Fakat kıyıya düsersem, tas kesilirim, cansız kaya olurum.
• Rabbim bana dogru yolu buldurdu. Aska sımsıkı sarıldım. Ask bana acıdıda derman etmek için ayaga kalktı. Beni
iyilestirmeye çalıstı.
• Ask evime geldi. Elinde bir sarap kadehi var. 0 bana, yücelere çıkmam, ötelere gitmem için göklerin damına
dayanmıs bir merdiven oldu.
• Seninle düzene girince bayram gibiyim. Seninle yatınca öd agacı olurum. senin yüzünden aglarım, senin yüzünden
gülerim. Senin yüzünden gamlara batarım, senin yüzünden neselenirim.
* Seninle dirilirim, seninle ölürüm. Her seyi seninle elde ederim. Seninle kaybederim, seninle susarım, gönlüm seninle
konusur.
844. Sema´ musîkîsinin tesirine kapılmayan kisinin toprak basına olsun.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. IV,1734)
• Sema´ nedir Gönüldeki gizli erlerden haberler almaktır. Onların mektupları gelince garip gönül, dinçelir, rahata
kavusur.
• Bu haberler rüzgarıyla, akıl agacının dalları açılır, uykudan uyanır. Bu sarsılısla beden, darlıktan kurtulur, genisler,
huzura kavusur.
• Bedende tuhaf, görülmemis bir tatlılık baslar. Ney sesinden, mutribin, çalgıcının dudaklarından dile, damaga hos,
manevî zevkler gelir.
• Dikkatle bak da gör, su anda sema´ edenlerin ayakları altında binlerce gam akrebi ezilmede, kırılıp ölmede. Binlerce
ferahlık ve nese hali aramızda kadehsiz dolasmada, bize mana sarabı sunmadadır.
• Her taraftan bir Yakub, kararsız bir halde, neseyle kalkar, sıçrar. Çünkü, burnuna Yusufun gömleginin kokusu
gelmededir.
• Canımız da; "Ona ruhumdan ruh üfürülmüstür" sırrıyla dirilmistir. Bu ruh üfürülüsünü, yemeye, içmeye benzetmek
dogru degildir. Çünkü, bunun bedenle ilgisi yoktur.
• Mademki bütün yaratılmıs varlıklar, surun üfürülmesiyle hasr olacaklar, surun üfürülmesinin zevkiyle ölüler
uykularından uyanacaklar, sıçrayıp kalkacaklardır; sen de "ney"in feryadıyla uyan, kalk, kendine gel!
• Sema´ musîkîsinin tesirine kapılmayan, dönüp, buz kesilen, ölüp yok olanlardan da asagı olan kisinin toprak basına
olsun! Çünkü o, gerçek bir insan degildir. Gezip dolasan bir ölüdür.
• Sema´ın kadehsiz verilen bu helal sarabını içen beden, bu sarapla mest olan gönül, ayrılık atesinde kavrulur, piser,
tam olgunlasır.
• Gayb aleminin güzelligi, söze sıgmaz, anlatılamaz, övülemez. Onu görebilmek için ödünç olarak binlerce göz al,
binlerce göz!
• Senin içinde öyle parlak bir ay vardır ki, gökyüzündeki günes bile ona; "Ben sana kulum, köleyim" diye seslenip
duruyor.
845. Gönülleri nurlandıran o mana sarabını önümüze getir de,
gönül gibi kendi varlıgımızın balçıgından kurtulalım.
Mef´ülü, Fa´ilatu, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV, 1706)
• Kalk, sarabı sürahiyle, testiyle içelim! Bu meclis, padisahlar padisahının meclisidir. Hiç bu mecliste sarap içilmez olur
mu
• Padisah bir denizdir. Sarap da pek lezzetlidir ve içe sinen bir saraptır. 0 la´l renkli sarabı sun da, bizim özümüzü,
bizde bulunan inciyi gör!
• Günes, yeryüzüne bir kadeh nur serpti. 0 nur kadehinden serpilen damlalardan içelim! Biz de zerreler gibi mest
olarak günesin nuru içinde yücelere çıkalım.
• Batmayan, zevalı olmayan günes, mademki bize sarap sundu, biz de gururumuzdan, gökte dolasan ve zamanı
gelince batmayan günesin kadehine artık bakmayız.
• Akıllan yakıp yandıran, gönülleri nurlandıran o mana sarabını önümüze getir de, gönül gibi kendi varlıgımızın
balçıgından kurtulalım.
• Sıçra da, kandil konan yerde, parıl parıl parlayan nurla bizi aydınlat, nurlandır! Biz zaten onun nuruyla parlayıp
duruyoruz.
"Bu beyitte, Kur´an-ı Mübîn´in 24. Nur Süresi´nin 35. ayetine var."
• Sundugun sarabın tesirinden beden bir tandır gibi pek ısındı ve sogudu. Sen, bizi odun gibi o tandırda yak ki, hep
yanıp yakılalım, sogumayalım.
• Can, gökyüzü fanusu gibi ateslerle doludur. 0 bizi atesinde yakarak bakır mıyız; kalp mıyız; yoksa halis altın mıyız,
bunu denemek istiyor.
• Güzel, güzel gel de, meclise güzelligini getir! Biz herkesle hosuz ama, seninle pek hosuz.
• Ey çalgıcı, o taze nagmeyi bir kere daha söyle! Söyle de seyret ki, sen tazesin, latîfsin ama, biz senden daha tazeyiz,
daha latîfiz.
846. Ask, beni kendisine kul edindi de yüzlerce hürriyete kavusturdu.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. IV,1735)
• Ayrılık, kulagıma acı bir haber ulastırdı. "Tatlı uyku asıklara haramdır" dedi.
• Asktan yarım bir selama nail olan kisi için artık, uyku da, yeme içme de yoktur, ölmüstür.
• Sen bana bak da beni seyret! Ask canımı gönlümü kendisine kul, köle edindi de beni binlerce hürriyete kavusturdu.
• Ask belden asagı duygulara düskün olanlar için bir gösteristen, sehvetten ibarettir. Ama ruhen temiz olan kisilerce
ask, kadîm ve pek büyük bir nurdur.
• Gönlüm yaralanınca gidip tövbe etmek ister. Sen, bana da, tövbe ettin ise kendine de gül! Hangi seye, neye tövbe
ediyorsun Tövbe nerede
• Ask, ne de güzel bir günahtır ki, ona tövbe etmek kafirliktir. 0 öyle bir günahtır ki, ne arkasında kaçıp kurtulacak bir
yol vardır, ne de önünde oturup dinlenecek bir durak vardır.
847. Bütün insanlar, bir agacın dalları gibiyiz.Hepimiz aynı yasayısın,
aynı yolun yolcularıyız.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ulün
(c. IV,1702)
• Geliniz, hepimiz toplanalım! Ey sakî, sen de durmadan sarap ver! Bir an için olsun gölge varlıklarımızı ortadan
kaldıralım, ayrılıktan kurtulalım, hep bir olalım!
• Kendimizi görmeyelim, kendimizden vazgeçerek vahdet denizinde suyla aynı renge girelim! Zaten hepimiz, bütün
insanlar, bir agacın dalları gibiyiz. Bütün yaratıklar, hepimiz aynı yasayısın, aynı yolun yolcularıyız.-
"Seyh Sa´dî de "Rnsanlar bir bedenin uzuvlan gibidir" diye yazmıstı.
• Bütün varlıklar, hepimiz onun asıgıyız. Askın tabiatı geregi, bizler hem gizliyiz, hem meydandayız. Ask sehrinde
gizliyiz. Fakat askın üzerimizdeki tesiriyle, ask mahallesinde apaçık meydandayız.
• Benlikten kurtulur da kendimizi manen ölü görürsek huzura kavusuruz. Beden mezarlıgında rahatça uyuruz. Benlige
kapılınca, kendimizi diri görünce, sikayete baslarız, feryad ederiz, yüzümüzü yırtarız.
• Gönül aynamıza akseden her suret, her sekil, hiç bir seye baglı degilmis gibi görünmededir. Çünkü, biz kendimiz
aslında ondan baska hiç bir seye baglı degiliz.
• Bir sürü balıklar gibi suda yüzüp duruyoruz. Fakat sudan haberimiz yok. Bitmez, tükenmez arzular pesinde kosan,
hevesten hevese düsen su toprak bedeni, yeryüzünün suratına atalım.
848. Bir ömür boyunca senin sofrandayım, senin nimetlerinle besleniyorum.
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´ilü, Fa´ilat
(c. IV,1708)
• Ey benim iki kulagımı tutup çeken azîz varlık, sen benim parlak gözümsün. Niçin beni bahçeye götürmek istiyorsun
Benim bagım da sensin, gül bahçem de sensin!
• Bir ömür boyunca senin sofrandayım. Senin nimetlerinle besleniyorum. Senin lütuf bayragının altındayım.
• "Ey dost, gördügüm rüya mıdır, hayal midir " diye o gözümü ovuyorum. Seni gören, sana seslenen, acaba ben
miyim Bu gördügüme bir türlü inanamıyorum.
• Evet benim, fakat benligimi bırakmısım, varlıgımdan sıyrılmısım, hilal gibi senin dolunayına karsı pek ince, sönük
görünmedeyim.
• Cefa tırnagı, istek damarımı kasırsa, o tırnagın zahmetiyle çeng gibi güzel sesler çıkarırım.
• Fakat sen de anladın ki, bir tek damarım bile yok, atan, oynayan bir istek damarım varsa, onu kökünden kesip
atarım.
• Bana, "Ne isle ugrasıyorsun " diye sordun. Yok olanın isi de olmaz. Fakat ben yok degilsem, yok olmasam, neden
yokluk yurdum olmus
• Sen kıyamet günü çalınan Sür´sun! Bense bir ölüyüm. Sen ilkbaharın canısın, bense selviyim, süsenim.
• Sen söyle, ben yarım söyledim, tam söyleyemedim. Sen aklın da aklına akılsın. Bense pek akılsızım.
• Ben bir resim yaptım, ona can vermek senin isin, çünkü sen, canın da canına cansın! Bense, beden pesinde kosan,
beden isteyen bir zavallıyım.
849. Senden nerelere kaçabilirim
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün,
(c. IV,1698)
• Ey tövbemi bozan; senden nasıl kurtulayım, nereye kaçayım Ey gönlümde yer edinen, senden nereye gideyim,
nereye kaçayım
• Ey iki gözümün nuru; sensiz ben, nasıl görebilirim Ey boynumu baglayan, beni esir eden; senden nereye kaçayım
• Ey yüzünün nuruyla, altı yönü de ayna gibi parlatan güzel, ey kutlu yüzlü varlık; ben senden nereye kaçayım
• Gönlüm senin hastan olmus. Can da seninle varlıga kavusmus, seninle gelismis. Simdi de seninle bitkin bir hale
gelmis, ben senden nerelere kaçayım
• Gözlerimi kapasam da, bakmasam; sen yine gönlümdesin, oraya yerlesmissin, oradan bir türlü gitmezsin. Senden
kurtulmak için nasıl kaçabilirim ki ; nereye gitsem, sen gönlümde oldugun için benimle berabersin.
850. Kendimizi daima sana hayran kalmıs bir hale getirelim, sasırıp kalalım.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. IV, 1731)
• Yeryüzünü, gökyüzünü selamla doldursak, senin köpeklerinin gezip dolastıkları yerlere ham gümüs dösesek;
• Her seher vakti, senden uçup gelen devlet kusuna, gönülden, gözden tuzaklar kursak;
• Her yol basına, binlerce tertemiz gönlü koysak, her birinin eline gönül kanıyla yazılmıs özlem mektupları versek,
sana haber yollasak;
• Noksan sıfatlardan arınmıs tertemiz canına yemin ederim ki, bütün bunları yaptıktan sonra da, bu yaptıklarımızı hiçe
sayarak; "Daha ne yapalım " diye her tarafa bakar dururuz.
• Sonunda su karara vardık ki, kendimizi daima, sana hayran kalmıs bir hale getirelim. Sasırıp kalalım. Bizi görenler
de bizim halimize sasırıp kalsınlar.
• Sasırıp kalanlardan bize sarap sunuldugu zaman da, bir sırça yurdu olan gönül evinde, biz de onlara yüz binlerce
hayranlık kadehi hazırlayalım.
• 0 hayranlık sarabıyla canın özü cosunca dünyanın dört bucagım iki adımda geçer, gideriz.
851. Cenab-ı Hakk´ın Peygamber Efendimize hitabı.
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fa´ilün
(c. VI,1723)
• Senden vazgeçmis degilim, daima seninle mesgulüm. Her an seni biraz daha yüceltmedeyim. Biraz daha fazla azîz
etmedeyim.
• Tertemiz zatıma, padisahlık günesim üzerine yemin ederim ki, ben, seni sana bırakmam. Seni lütuflarla, keremlerle
yüceltir dururum.
• Senin yüzüne, kendi ısıklarımdan, kendi nurlarımdan nurlar saçarım. Senin basını, on tane magfıret, yarlıgama
parmagı ile kasırım.
• Rıza gögünde binlerce inayet bulutu var. 0 bulutlardan yagarsam; ancak senin basına yagarım. Baskasının basına
yagmam.
• Lütfum, sana hizmet etmek için hazırlanmıstır. Zaten ben iyiliklerle kaynagıyım.
• Bana; "Hastayım" dedigin geceden beri, binlerce sifa serbeti, sevgiyle, sefkatle kaynayıp duruyor.
• Yanıma gel de, gözlerine yeni bir sürme çekeyim. Çekeyim de, sırlarımı görüp anlamak için gözlerin nurlansın,
aydınlansın.
• Lütfum öyle çok, keremim öyle bol ki, beni inkar eden yabancıların bile ellerinden tutmadayım. En kötü insanları bile
nimetlerimle beslemekteyim. Durum böyleyken, beni sevenlerden, bana yakın olanlardan nasıl olur da lütfumu esirgerim
852. Askla varlıga ulastık, ancak askla varız!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV,1711)
• Sevgilim sen, gözünü aç da, bana bak! Zaten biz senin gözlerinin yüzünden aydınlık içindeyiz. Hasa, biz kendi
gözümüzü, o yüzden ayırıp da baska yüze bakamayız.
• Sen, gögsünü kendin için, kendi pervanen için yak, alevlendir! Alevlendirde, biz de kendimizi askla, senin gibi senin
gögsünün alevleri içine atalım, seninle birlikte yanalım, yakılalım.
• Ask, korkusunu artırdıkça artırır. Biz ondan emin olmayı istemiyoruz. Bizim emin olusumuz, senin askının
korkusundandır.
• Pervaneye her gün senin mumundan, senin atesinden; "Bana kendini at, alevlerim içinde yan!" müjdesi geliyor. Ey
pervane; öl ki, "Biz de onun atesinde ölmeyi kabul ettik." diyelim, biz de onun askının alevleri içinde yanalım.
• Benligimizden geçelim, varlıgımızı terk edelim. "Askla varlıga ulastık ancak ıskla varız" dedigimiz gün, neseliyiz,
sevinç içindeyiz.
* Sevgilim, biz senin güzellik bagını görmüsüz. 0 yüzden selvi gibi boy atmıs, o yüzden süsen gibi dillenmisiz, dilli
olmusuz.
• Sevgilinin güzel yüzüne asık olduktan, onun gül bahçesine daldıktan sonra, yürü git, dünyanın bütün gül bahçelerini
atese ver!
853. Seni bırakıp kendimle oldum da derde, eleme düstüm.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. IV, 1736)
• Senin.etrafında, dönüp dolasmadım da, kendi kuruntuma uydum, kendi etrafımda dolastım, yani seni bırakıp
kendimle oldum. Rste o zaman, derde, eleme düstüm. Kötü bahtımın etrafında dolastım durdum.
• Halk, sayılı bir kaç lokmanın etrafında döner, dolasır. Bense, yaratıcının sayıya sıgmayan nimetlerinin etrafında
dolasırım.
• Su mahdut, sınırlı alemin olusu da sınırsızlık alemindendir, durusu da! Ben de haddi asarsam, sınırsız dönüp
dolasırsam, beni ayıplama!
• Mezara benzeyen gögsümü, bir bag, bir bahçe haline getiren Rabbim, benim mezara baglanıp kalmamı layık
görmedi.
• Mezar da ne oluyor Can, göklere bile sıgmaz. Besten altıdan geçeyim de, yani bes duygudan, altı yönden geçeyim
de, çabucak, essiz olan, tek olan Rabbimin etrafında dönüp dolasayım, yani dünya sevgisini bırakayım da yalnız Hakk´ı
düsüneyim.
• Ben parlak bir aynaysam da, toz toprak korkusundan iki üç gün kirli bir yün parçasının etrafında dönüp dolasmam da
yersiz degildir.
• Eger, ben bir , su bahar yüzünden bir gül bahçesi haline geleyim. Bir el isem bu bulusmadan yüzlerce beden olayım.
• Çesit çesit sekiller arasında, su beden çaresiz, zavallı bir hale gelir. Fakat kendim, kendimi kötülüklerden, günah
kirlerinden, paslarından temizler de Ayna olursam, artık ne diye bedenin etrafında dönüp dolasayım, onu beslemeye
çalısayım
• Ben bu harf tavlasından yani dünyada görünen çesitli hallerden kurtulup hakîkat çayırına yayılmaya çıkacagım. Ben
bu maddî hayat direginin etrafında dönen baglı katır degilim.
854. Ayrılık sonbaharına doydum.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliln, Fe´ilün
(c.IV, 1727)
• Gamlara, kederlere batmayayım, yine sevgilinin bulundugu yere gideyim. 0 cennete, o gül bahçesine, o yesillige
varayım.
• Zamanımızın, yaprak döken, ayrılık sonbaharına doydum, bıktım, usandım. Sonsuzluk gül bahçesine, o solmayan,
zevalsiz baga gideyim.
• Balık, suya kanmaz, ben ne yapayım Ben su gibi secdeler ederek ırmaga dogru gidiyorum.
• Askın gamı, önünde sonunda beni çeke çeke götürecek. îyisi mi, ben simdi kendiligimden gideyim.
• Padisahların padisahlıgı bile ask eseri, askın bir lütfu. Askın pesinde kosmayayım da hangi isin pesinde kosayım
• Ask diyarında, beden tozu topragı yoktur. Orada "can ay"ı vardır. 0 göge simsek gibi çakarak gitmem gerek.
• Hilm sahibi Kelîm isem, o agaca dogru gideyim. Eger o büyükler büyügünün Halil´i isem, o kıvılcımlı atese gideyim.
"Kasas Suresi 28/30. ve Enbiya Suresi 21/69. ayetlere isaret var."
855. Allahım! Namazda gönlümü tam manasıyla sana veremezsem,
ben bu namazı namaz saymam!
Mefa´ilün, Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilün
(Yazma bir dergiden alınmıstır.)
• Allah´ım! Namazda gönlümü tam manasıyla. sana veremezsem, ben bu namazı namaz saymam!
• Ben, yüzümü Sen´in askından ötürü kıbleye çevirdim! Yoksa, bana Sen´siz usanç veren namazı ve kıbleyi ben ne
yapayım
• Ben, bu riyalı namazdan öyle utanıyorum ki, utancımdan gönlüme inemiyorum, Sen´i bulamıyorum!
• Aslında, gerçekten namaz kılanın melek sıfatlı, melek huylu olması gerekir. Halbuki ben, hala nefse uymus yırtıcı
canavar huyundayım.
"Hz. Mevlana, büyük bir velî, büyük bir Hakk asıgı oldugu halde bize ders vermek için tevazudan ötürü böyle söylüyor.
• Bir kimse, üzerindeki elbisesini bir köpege degdirirse, orasını temizlemedikçe namaz kılamaz! Ben ise, nefis köpegini
koltugumda tasıyıp duruyorum; benim namazımı kim kabul eder
• Benim namaz kılmaktan maksadım odur ki; namazda Sen´i gönlümde öyle bulayım, Sen´inle öyle beraber olayım ki,
ayrılık derdinden artık hiç bahsetmeyeyim!
• Yoksa, bu nasıl namaz olur ki Sen´inle oturayım da, yüzüm mihrapta, gönlüm çarsıda pazarda olsun!
856. Kendi Leylam´dan, bende bulunan Leylanın askından Mecnun oldum!
Mef´ulü, Fa´lün, Mef´ulü, Fa´lün
(c.V,2121)
• Kendi Leylamdan, bende bulunan Leyla´nın askından Mecnun oldum; yüzlerce Mecnun´dan daha deli, divane bir hale
geldim!
• Ey beni hoslukla, rahatlıkla terbiye eden, yetistiren; ey bana mükerrem, üstün bir varlık oldugum müjdesini veren
Allah´ım!
• Askınla beni öldürürsen, ey benim katilim; benim diyetim Sen´sin!
• Ask yüzünden kendini mest edersen, kendinden kurtulursun, varlıgına varlıklar katarsın. Hatırımız için olsun gel;
asıkların halkasına gir! 0 zaman bir baska sekilde oyunlar oynar, bir baska türlü el çırparsın!
• Sen, güzellikten de öte, yüz çesit daha güzelsin, daha hossun! Sen´i böyle gördüm de; "Ne olur, dudagını uzat!"
dedim. Ama o bana; "Onu sen tadamazsın!" dedi.
• Mezarıma gelirsen, bir bak da gör; benim gözlerime toprak dolmamıstır; mezarımda bile gözlerim askla doludur!
• Mana bagında, mana bahçesinde meyvenin, yemisin sekli yoktur; mana hazinesinde altının da sekli görünmez!
• Geceleri beden uykuya dalmısken, mezesiz, hikayesiz öyle içki alemleri olur ki, onun nasıl zevkli oldugunu bana
sorma; o, baska bir seydir!
"Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firuzanfer nıerhumun bastırdıgı en güvenilir Dîvan-ı Kebîr olan ve bendenizin
seçmelerinin kaynagını teskil eden Dîvan´da 2121 numaraya kaydedilen bu gazelin tamamı 24 beyittir. Rlk iki beyti
Rumca´dır. Diger beyitlerinin bir kısmı Farsça, bir kısmı Arapça´dır. Kafiyeleri degisiktir. Ben, sadece dokuz beyit aldım.
Firuzanfer nüshasında besinci cildin (n) harfli kafıyeli gazelleri arasına konmustur. Bu siir. Abdülbaki Gölpmarlı merhumun
Dîvan-ı Kebîr Tercemesi´nin 7. cildinin XLVIII numarasına kayıtlıdır."
857. Sema´ın ne oldugunu biliyor musunuz
Mef´ulu, Fa´ilatün, Mefulü, Fa´ilatün
(Dîvan-ı Kebir´de bulunmayan bu sema´ gazeli,Mevlana´ya ait oldugu belirtilen bir yazma mecmuadan
alınmıstır.Dogrusunu ancak Allah bilir!)
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Allah´ın; "Ben, sizin Rabbiniz degil miyim " sorusuna ruhların; "Evet;
Rabbimizsin!" deyislerinin sesini duymak, kendinden geçmek, Rabbi´ne kavusmaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Dostun hallerini görmek; lahüt aleminin, görünmez alemin perdelerinden
Hakk´ın sırlarını duymaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musunuz Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta zevalsiz, devamlı varlık tadını
tatmaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Dostun ask çarpıntıları önünde basını top gibi yapıp bassız ayaksız dosta dogru
kosmaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Nefs-i emmare ile harb etmek, yarı kesilmis kus gibi toprak ve kan içinde
çırpınıp durmaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Hz. Yakub´un derdini ve devasını bilmek, Yusufa kavusma kokusunu, Yusufun
gömleginden koklamaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Hz. Musa´nın asası gibi, her an Firavun´un sihirlerini yutmak, yok etmektir!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musunuz "Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte ne Allah´a yakın bir melek,
ne de bir peygamber aramıza giremez!" hadîs-i serîfinde buyuruldugu gibi sema´, bir sırdır! Rste, melegin bile sıgmadıgı o
yere, vasıtasız varmaktır!
• Sema´ın ne oldugunu biliyor musun Sema´, Tebrizli Sems gibi gönül gözlerini açmak, kutsal nurlar görmektir!
858. Rlkbahar gibi ol da baglara, bahçelere gezmeye çıkan güzeller sana gelsinler,
sende eglensinler! Çünkü bu güzeller, kıs soguklugundan kaçarlar!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. IV, 1847)
• Gönülde salına salına gidiyorsun; canın da, bedenin de ısıgını yakan, canlandıran sensin! Ne de güzel görünürsün, ne
de güzel gönül aydınlıgısın! Zaten gözüm, seninle aydınlanıyor!
• Sen nesin încilerle dolu güzel bir deniz, yıldızlarla dolu güzel bir gök, nergislerle dolu güzel bir ova, süsenlerle dolu
bir bahçe...
• Bedenler, senden canlı, hareketli; canlar, senden mest!. Ey topraktan yaratılmıs olan, dünyanın etegini incilerle
dolduran aziz varlık!..
* 0 ihsan sahibinin, o faziletlinin tatlılıkları, gönülden sabrı kararı aldı görürdü; dünyada O´ndan baska insana huzur
veren bir sey var mıdır
* Büyüklük, üstünlük ancak O´nda; baskasında asla yok! Kadın olsun, erkek olsun ileri gidenler de, geri kalanlar da,
hepsi acz içindeler, hepsi zavallı!..
• Odunun ateste yandıgı gibi ben de askta öyle yanıyordum! Asktan baska herkese, herseye yabancıyım; yagın sudan
kaçtıgı gibi insanlardan kaçıyorum!
• Gönülden baska neyim varsa yak, yandır! "Gönülden baska" diyorum; çünkü her an gönlü, sanınla serefinle gül
bahçesine döndürüyorsun!
• Gönül sahibi olan kisi, din bagının ortasında yemyesil bir agaç gibi gülüp duruyor! Kuru, manasız, meyvesiz agaç ne
olur Hamam külhanına odun olur!
• Gündüzün gözünden korkuyorum; gözünde büyüler var! Gecenin saçlarından ürküyorum; gece fîtnelerle doludur,
hadiselere gebedir!
• Bütün korku, varlıktan gelir; aklını basına al da, varlıktan vaz geç! Bütün ürküntü, kırılma, hor görülme, ezilme
düsüncesinden ileri gelir; kırıl, dökül, ezil de, huzura kavus!
• Rlkbahar gibi ol da, baglara bahçeler gezmeye çıkan güzeller sana gelsinler, sende eglensinler! Çünkü bu güzeller,
kısın soguklugundan kaçarlar!
• Rlkbahar olamıyorsan, bari yaz ol; sıcaklara dal, atesler içinde kal! Çünkü o güzellik, o isve olmayınca insan, pek
çirkin, pek degersiz görünür!
• Bedeninin her cüzünün konusmasını, sair olmasını, sair yüzlü görünmesini istiyorsan, su sözlerden, konusmalardan
vazgeç de, sus; ne siir söyle, ne de nesir yaz!
• Söze baslayınca düsüncen dagılır gider; gönül düsüncesinden de kendini çek, su dilin sözünden de kendini çek!
• Nice yigitler; "Söyle yapacagım, böyle yapacagım!" diye ahitlerde bulundular; fakat ben, padisahların bile ahitlerini
kırdım geçirdim! Haydi; elinden geliyorsa çabala, ugras bakalım!" diye kaza ve kader basımızda dümbelek çalmadadır!
• "Ey ahmak!" diyor. " "Bundan sonra söyle olacagım, böyle davranacagım!" diye kendinle inada giriyorsun; inatla,
kaza ve kadere karsı mı geleceksin "
859. Asıklar ne sasılacak kisilerdir ki, bunlar, ölümlerinden nese duymaktadırlar!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. IV, 1844)D378-379
• "Gönüle kötü seyler getirmeyiniz!" fermanına uymak gerek ama, benim gönlüme hep; "Gönlümü, onun ugrunda
kurban edeyim!" düsüncesi geliyor.
• Tuhaf bir gönlüm var; rahata kavusunca rahatı kaçıyor, huzursuz oluyor. Cana düsman olmamak için böyle bir gönlü
terk etmek gerek!..
• Ask meydanı nasıl bir meydandır Bu meydana ayak basan asıklar ne sasılacak kisilerdir ki, bunlar, ölümlerinden
nese duymaktadırlar! Bu meydana girebilmek için ask çevgeninin önüne bası top gibi atmak gerek!
• Asıgın gönlünde ne garip bir sevda var; basına kazalar, belalar gelince sikayet etmiyor! Gönüle gelen bu sır ne mutlu
bir sırdır; bası döndüren bu bela ne mutlu bir beladır!
• Rebapçı gözlerini kapamıs ama, yayı elinde. Kemençe yavas yavas çalmada. Biz, onun uykusundan sikayetçiyiz,
feryad ediyoruz.
• Canımda çekisler var; çekenin kim oldugunu biliyorum. Bir an için olsun dinleneyim diyorum ama, imkanı yok;
dinlenemiyorum!
• Gecenin koynundan çıkıp gelen her gün, bana bir delilik getirmede, bir baska oyun yüz göstermede; ben, onun
elinde bir oyuncagım! Ben, onun oyunlarına, getirdiklerine hayranım hayran!
• Beni, bir kadeh gibi bazan elden ele dolastırır, kadeh gibi kanımı döker; bazan sarap gibi costurur, köpürtür. Bazan
da mest eder, yerlere yıkar!
• Bazan bana çok içirir; bazan çeng gibi beni costurur! Gecenin karanlıklarını üstüme çeker, beni örter ve gündüz
gelince beni uyandırır!
860. Bedenimden baska, bedenimden daha fazla ölmüs bir ölü arama!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îüin
(c. IV, 1829)
• Dün gece aska; "Ey benim yakinim, ey benim dostum, ey benim sevgilim!" dedim. "Bir an bile yanımdan ayrılma;
beni hiç yalnız bırakma!..
• Sen, benim iki gözümün nurusun; gözümden uzak durma! Gönlümün atesisin, alevisin; kıvılcımlarını eksiltme,
basımdan yagdır!
• Sen, benim sevgilimsin, arkadasımsın; benim güzelimsin, benim latif güzelimsin! Sen, benim bagım bahçemsin!
• Bedenim, senin yüzünden yıkılmıs, harap olmus; gözüm, senin bulutun olmus! Su kararsız, zavallı gönlüm, senin
günesine bir zerre olmus; onun ısıgında titreyip duruyor!
• Bakalım; hadiselere gebe olan su gece bana ne doguracak, karsıma nasıl bir hadise çıkaracak Söyle bakalım;
mahmurlugu olmayan su mestligim, beni nereye çekip götürecek
• Bakalım; Cenab-ı Hakk´a bu sükredisim, su medh u senam, övüsüm acaba ne is basaracak Bakalım; su feryadım,
su aglayıp sızlayısım ne gibi bir tesir yapacak "
• Dedi ki: "Ne mutlu sana ki, bizim gamımızla belin büküldü! Ey dünyada beni sevme isini kendine is edinen! Senin
isin, çok güzel bir is!
• Benim için mest olmussun; benim yüzümden hor ve hakîr görülüyorsun! Ey benim ask sarabıma gönlünü vermis
asıgım; kim yükümü çekerse, benim elimden meyve yer!
• Yürü! îs de senin, eglence de senin; isret meclisini yeni bastan kur, düzene koy! Çünkü beni bekleyis, beni özleyis,
sonunda insana bakıs gücü verir, görüs gücü verir!"
• Dedim ki: "Ölüyü nasıl dirilttigini bana gösterir misin Ölü olan su dirilt de, ibret olsun diye, bana göster!
• Bedenimden baska, bedenimden daha fazla ölmüs bir ölü arama! Sen, su ölüyü hu(=o)nun nuru ile dirilt! Dirilt de,
sevgiliye canını bagıslayan su bedenim bastan basa can olsun!"
• Dedi ki: "Benim bu ölü diriltme gücümü defalarca görüp ibret almadın mı Hala benim gücüme, kudretime inanmıyor
musun "
• Dedim ki: "Ey benim sahibim, efendim, padisahım! Gönül, senin yaratma gücünü çok gördü ama, senin lütfuna,
senin sasılacak islerine gönül bir türlü doymuyor!"
• Derken, birden bire ask geldi; beni tuttu, bir köseye çekti. Bana bir afsun okudu. Rste bir av olarak gönlümün tuzagı,
onun bana okudugu bu afsundur!
• Gönül, böyle oldu ama, onun afsunu ile cana ne oldu, ne hale geldi; onu sorma, bundan hiç bahs etme; "Ne oldu "
deme! Manasız, bos sözler söylemeye kalkısma! Bu hususta fazla ileri gidersen, sen benim mahremim, sırdasım degilsin!
861. Sensiz diri olan can, can sayılmaz!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1833)
* Ey can nesesi, ey gönül huzuru özür dilemeye geldim! Ne olur, canımın günahını görmemezlikten gel; onu bagısla!..
* Aklın da, gönlün de kilidini, ancak senin kadere razı olman, sikayet etmemen açar! Canın, seni dilemekten, seninle
övünmekten baska bir istegi yoktur!
* Benim gönül bahçem de, tarlam da senin ayrılıgına dayanamadıgı için yandı, kül oldu! Ey canın ilkbahar rüzgarı!
Lutuflarda bulun, es; nefesinle onları dirilt, yesert!
• Sen mesrık (dogu) olunca, gönlün önü de, arkası da aydınlanır! Sen dilberlige baslayınca, her nefeste canlar sana
feda olsun!
• Senin ısıkların gönül penceresinden içeri girip gönlü aydınlatınca, o aydınlık, akla göz verir, görüs verir de, bu halden
can, her an ibret alır!
• Sevgilinin yolu ayrılık gamına düsünce zorlasır! Allah yolunda cana dost olan, yine Allah´tır!
• Gayb aleminin güzellerinin güllere benzeyen yüzleri güzellere görününce, çimenlik olmaksızın, canın kucagı kırmızı
güllerle dolar!
• "0, benim magara arkadasımdır!" diye söylendim. "Süphesiz, sen benim dostumsun! Kalk; vakit geçirmeden can
magarasına gel, içeri gir!"
• Gönül; "Benim hakkım!" dedi de, imtihan yurduna geldi. 0 anda daragacının dibi, "can"a sonsuz bir devlet oldu!
• Sen olmadan yeseren bagın cezasını kıs verir! Zaten sensiz diri olan can, can sayılmaz!
862. Bu deri, gam atesinin tesiri ile, deriden yapılmıs sofra gibi burusuk bir hale gelir!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. IV, 1881)
• Hakk´ın merhameti, keremi her zavallı, fakir adamın evine, can kaynagından kazmasız küreksiz bir ümid arkı açar!
• Gönül! Yüzünü cana dogru çevirdi de; "Ey asık, ey dertlere dalmıs sevdalı!" dedi. "Evinde oturup durma; sevgilinin
penceresinin önüne gel, agla, yalvar! Aglamayan çocuga süt verilmez!"
• Ey sevdalı hoca, ey kar derdine düsmüs tacir! Ovalara dogru yönel, nese bahçesine git; gamlıların gamına bakma!..
• Bu gönül, deriye benzer; gam ise ates gibidir! Gam atesinin tesiri ile, deriden yapılmıs sofra gibi bir hale gelir.
* Gönül gözün gam yüzünden toprakla dolarsa, nerden Tebriz´i bulacaksın nasıl Hz. Semseddin´e ulasacaksın
• Daha fazla sabredemiyorum; artık sırrını açıga vuracagım! Çektigim derdi, ne gögün sırtı çekebilir, ne de yeryüzünün
sırtı!..
• Benim gönlüm gamlarla dolu; senin gönlünse, kayıtsız, gama karsı duygusuz! Senin yüzün, Çin güzellerinin yüzü gibi
çok güzel; benim yüzümse, kırısıklarla dolu!
• Su dünya atesler içinde; neredeyse yanıp gidecek! Bilmem, benim gönlüm ne zamana kadar yanıp gidecek Görelim,
ne vakte kadar bu böyle sürecek
• Dayanamıyorum; bin yıllık sırrı açıga vuracagım! îster gözünü kapa, ister aç, durumu seyret!
• Gökyüzünde dolasıp duran ay, benim coskunlugumu gördü de yolundan seri döndü, benim yanıma geldi. "Kimseye
söylemem!" dedi. "Ben, seni seviyorum, senin dostunum; hep seninle düsüp kalkmadayım!"
• Onu görünce gözlerim kamastı; bir an yüzüne hayranlıkla baktım. "Ey güzel dilberim!" dedim. "Ey sudan yaratılmıs
atesli güzel!
• Ey benim güzelim! Onun cana canlar katan yüzü tıpkı bu yüz! Allah hakkı için söylüyorum; gönüller kapan çalgıcım
bu mu îste bu!..
• Sevgilim! Senin askının yoluna dösenmisim; basıp geçmen için yerlere serilmisim! Yanıyorum; ne olur atesime su
serp! Ey dünyadaki gizli ay, ey Tebrizli Semseddin!..
864. Sanki beden can tekkesi, düsünceler de sofulardır!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1834)
• Ey benim bayram hilalim; bayrama bir görün de, bayram nedir, göster! Ey benim görünmeyen ay yüzlüm; bir görün
de, göklerde dolasan ayın kulagını çek! Kendini ona göster de; "Ay, böyle olur!" de!
• Ey benim varlıgım, ey benim yoklugum; ey benim öfkem, razılıgım; ey benim gerçekligim, gösterisim; ey benim
kilidim, anahtarım!
• Sen, benim aslımsın, mayamsın; benim mescidim, benim kilisemsin; benim cehennemim, benim cennetim, benim
gencim, benim ihtiyarımsın!..
" Arif sairlerden birisi;
"Allahım! Bazan kiliseye gidip itikafa giriyorum, bazan mescide gidiyoruın. Yani ben, ev ev Sen´i arıyorum!" demistir.
• Sen bize cevr edersen, vefa olur, dert verirsen deva olur! Sana layık dilber nerede bulunur; ey benim can gözüm, ey
benim görüsüm!
• Ezelde daha canlar meydanda yokken lütfun, cana can verdi! Herkesin dilegi, istegi candır ama, benim istegim de,
dilegim de Sen´sin!..
• Ey benim güzelim! Senin yüzün benim bayram ayımdır; saçın kadir gecemdir! Senin ırmagına girince bütün
kirlerimden temizlenir, tertemiz bir insan olurum!
• Sanki beden can tekkesi, düsünceler de sofulardır! Hepsi halka olmus zikrediyorlar! Benim gönlüm de, onların
ortasında Bayezid-i Bestamî kesilmis!
• Söylemeyeyim, susayım, herkese yüzümü eksiteyim de, bana sen söyleyesin, karsımda sen olasın; ben, ancak
senden faydalanayım!
865. Baga, bahçeye, bahara söyle; güzellikleriyle övünmesinler!
Benim baharım gelince onlara güzelligi ben gösterecegim!
Müfteilün,Mefailün,Müfteilün,Mefailün
(c.IV.1828)
• Sevgilim, deve imisim gibi, yine benim yularımı tutmus çekiyor! Onun isi, sevdigini çekip götürmek; benim isim de,
yük tasımaktır!
• Beni, katarın öncüsü yapmıs; o sarhos develerin hepsini de benim katarıma katmıs! Benim de yularımı tutmus, çekip
götürüyor!
• Ben, onun sarhos devesiyim; onun yedigi dikenine gönlümü vermisim, tapmadayım! 0, bazan benim yularımı çeker
götürür, bazan da üstüme biner!
• Sarhos deve cosar köpürür, ne varsa kırar döker! Fakat hiç bir deve, benim duydugum zevki duyamaz!
• Gerçekten de cosup köpürünce onun avucuna elimi korum; avucum avucuna degince kanım kaynar, tepemden
dumanım tüter!
• Rsi küçükler gibi görürüm; yükü büyükler gibi çekerim! Yük çekmeye baslayınca, sen, isimdeki güzelligi seyret!
• Nergis gözleri benim kanımı içip mahmurluktan kurtulunca, onun sabrı karan, benim sabrımı kararımı alır göstürür!
• Onun yüzünün hayali, benim gözümün önüne kıble; altına benzeyen sözleri de kulagıma küpe olmustur!
• Baga, bahçeye, bahara söyle; güzellikleriyle övünmesinler; benim baharım gelince, onlara güzelligi ben
gösterecegim!
• Sarap içtigin zaman saraba de ki: "Basımda ne dönüp duruyorsun Galiba, benim mahmurluk veren sarabımı sen
kendi basında görmedin!"
866. Su yeryüzünde dinlenen nagmeler, güzel sesler, gökyüzü nagmesinin çok zayıf kırıntısıdır!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c.IV, 1832)
• Belki bir taraftan ansızın hos bir haber gelir diye kulagımı açtım; etrafı dikkatle dinliyorum! 0 hos haberi, sessizce
bekleyip duruyorum!
• Güzel sesleri, nagmeleri isitmeye alısmıs olan kulak; zaman zaman hem yeryüzünden hem de göklerden güzel sesler
duyar, hos nagmeler isitir!
• Aslında, su yeryüzünde dinlenen nagmeler, güzel sesler, gökyüzü nagmesinin çok zayıf kırıntısıdır! Agızlardan çıkan
beden nagmeleri de, ruh ve gönül nagmelerinin fer´idir, çok zayıf sesleridir!
• Gök gürlemesinin attıgı naraya bak; agaçlara nasıl tesir ediyor Yagmur müjdesi olan o feryaddan sayısız çiçekler
bas gösteriyor, nese ile oynasıp duruyorlar; agaçlarda meyveye gebe olan ne kadar tomurcuklar meydana geliyor
• Yokluga ses geliyor da, yokluk; "Peki!" diyor. "Mademki beni çagırıyorsun, ben, yokluktan varlık yönüne yemyesil
elbiseler giyerek neseli bir halde ayak basıyorum!"
• Bitkilerin hepsi de "elest sesi"ni duydular da, kosmaya basladılar; yaratanın mesti oldular! Onlar yoktular, yokluktan
geldiler! Gül de, lale de, sögüt de yokluk aleminden varlık alemine geldiler!
867. Baharımın nefesleri, gönlü gül bahçesine döndürdü!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV.1830)
• Ey benim gönül alan ay yüzlü güzelim! Sen benim dostum oldugun günden beri, gönlümün nuru, agzımdan çerag
gibi ısıklar saçıyor!
• Senin günesinin sıcaklıgı ile gönül, zerre zerre inci oldu; su agır balçık bedenim de, bastan basa gönül kesildi!
• Senin canın ile benim canım ayrı degiller, birlikte yasıyorlar! Ama sen, daha yakına gel, elini gögsümün üstüne koy!
• "Basımın üstüne düsen gölge, acaba kimindir " diye sasırıp kalırım da, senin lütfun seslenir! Der ki: "Kimin olacak;
benim gölgem, benim gölgem!"
• Belalarla dolu olan dünya, senin yüzünden bana cennet oldu! Lutfun, öteki dünyayı nelerle dolduracak, bana ne
ihsanlarda bulunacak, kim bilir
• Sen, elini basımın üstüne koyunca elin, benim tacım olur; belime kusandıgım kemer de, senin saçlarındır!
• Ask kesemi kaptı da, ona; "Hey! Ne yapıyorsun " diye bagırdım. 0, bana dedi ki: "Ne bagırıyorsun Hadsiz hesapsız
nimetlerim senin gözünü doyurmadı mı "
• Benim yapragım yoktu ama, yüregim yaprak gibi titriyordu! 0 bana; ´Korkma!" dedi. "Sen, benim emanımın
haremine girdin!"
• Seni bagrıma öyle bir basacagım ki, vardan da kurtulacaksın, yoktan da. Bütün gece benim çalgıcılanmı seyredecek,
sarkılarımı dinleyeceksin!
• Seni birlige ulastırayım, ebedî olarak mest edeyim de, benim ölümsüz zevkime iyice inan!..
• Baharımın nefesleri, gönlü gül bahçesine döndürdü; erguvan renkli sarabında, yüzü gül bahçesine çevirir!
868. Asık, bizim yasadıgımız su dünyada degildir;o, baska bir dünyadadır!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. IV, 1861)
• Sarhosların adeti, birbirleriyle dalasmak, gürültü çıkarıp kavga etmektir; kötülüklere düsmektir!
• Asıga gelince, asık sarhostan da beterdir! Zaten asık, bizim yasadıgımız su dünyada degildir; o, baska bir
dünyadadır! Asık olmak ne demektir; sana söyleyeyim: Ask, altın madenine düsmektir!
• Ask için altının ne degeri vardır Asık, sultanların sultanıdır; ask, insanlık tacının bastan düsmesine engel olur!
• Dervis, eski püskü bir hırkaya bürünmüstür ama, koltugunun altında inci vardır! 0, derbederlikten neden sıkılsın
• Gül bahçesinde bülbüle arkadas olup el ele vermek, ruhanî dudu kusları ile sekerler içine dalma zamanı geldi!
• Gönlüm bende degil; ben, onu sana vermisim! Senin yolunda düsmüs düsmüs yıkılmısım! Allah´a yemin ederim ki
ben, düsecek baska bir yer bilmiyorum!
• Kadehi kırdıysam, beni mazur gör! Çünkü ben, senin güzelliginle mest olmusum; aklım basımda degil! Elimi tut da,
tehlikelere düsmeme engel ol!
869. Hakk asıkları, gayb dilberine hayran olmus kalmıslardır!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. IV, 1880)
• Gece perdesinin arkasındaki su küçük zencilere benzeyenleri gör de, onlarla beraber can isreti sofrasına otur!
• Gece oldugu için halkın hepsi de uyumus ama, asıklar açılıp saçılmıslar birbirlerine ask sırları söylemeye
koyulmuslar! Askolsun; bu hal, ne de hos bir hal!..
• Dostlar, Hakk asıkları cosup köpürmüs; hepsi de candan, gönülden yanıp yakılmıslar! Hepsi de gayb dilberlerine
karsı gönüllerini de, gözlerini de açmıslar, onun güzelligine hayran olup kalmıslar!
• Senin askına kapıldıgımdan beri, dünya askı bana haram oldu; senin »açların bana tuzak olalı, geceler bana mekan
oldu!
• Gece zencisi mest oldu! Hersey sarap kadehi halini aldı! Sarap kadehi ile her varlıgın mest bir hale gelisini, artık o
zencinin gözünden seyret!
870. Sizden önce gelenler, nice akar sular, nice bahçeler terk edip gittiler!
Mefülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. IV, 1872)
• Ey bos yere kendini gamlara kaptıran, elde edemedigi dünya malı için üzülüp duran gafil! Kur´an´ı aç da; "Sizden
önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!"-99 ayetini oku!
• Cins atı, süslü egeri yüzünden öfkelenen, gönlünü hasedle, kinle dolduran, dertlere, gussalara düsen! Yürü git;
"Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Rçin bagırsaklarla, dolayısıyla pisliklerle dolu! Aslında sen, pislik içindesin; bir çesit pisliksin! Kendini nefsanî
arzularının, kinlerinin hevasına kaptırmıssın! Ey pisliklerle beraber yasayan, pisliklere bulanan gafil kisi! Git de; "Sizden
önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Ey davalarla, dünyaya ait isteklerle dolu seyh; ey manadan mahrum, gösterise kapılmıs zavallı! Ey yokken var gibi
görünen kisi! Yürü git; "Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Padisahlıgına, beyligine bakma; her gün bir parça ölüyorsun! Zaten günü gelince büsbütün öleceksin, bir yıgın
topragın altına gireceksin! Onu düsün de, git; "Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!"
ayetini oku!
• 0 güzel yüz, o güzel gözler, o isveler, nazlar, o benlikler, o kendini herkesten üstün görmeler nerede kalmıs .. Bütün
beden çürüyüp dagılmıs; o güzel gözlerin oyuklarına toprak dolmus!.. Aklını basına al da, git; "Sizden önce gelen insanlar
nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Yanagını güzellerin yanagına pek koyma, sonunu düsün; yanagın, yüzün çürümüs gitmis, onu hayal et! Yürü git;
"Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Rstersen çok zengin ol, bagın bahçen olsun; isterse konagın, sarayın bulunsun; bunlar ölüme karsı nedir ki ..
Bunlara dayanabilir misin, bunlarla ölümü yenebilir misin Yürü git; "Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice
bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Nerede Firavun gibi, Rskender gibi, Cengiz gibi memleketler alanlar, dünyayı ele geçirenler Nerede binlerce insanın
kanlarını döken zalimler Onlar halka, insanlara ne hizmette bulundular Aklını basına al da, git; "Sizden önce gelen
insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
• Ey insanların tabutlarını uzaktan görüp de ders almayan, hatta ölümü düsünmeyerek gülen zavallı; ey gözleri
açılmayan gafil! Yürü git; "Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!" ayetini oku!
Beyitlerin sonunda tekrar edilen cümlelerde, Duhan Süresi, 44/25. ayetten iktibas vardır.
871. 0 yüz, nasıl güzel bir yüzdür ki, geldi de, bagı bahçeyi süsledi!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. IV, 1879)
• 0 yüz, nasıl güzel bir yüzdür ki, geldi de, bagı bahçeyi süsledi Bu ne hos bir kokudur ki, o koku burnumuza geldi de,
bizi mest etti
• Burası cennet evi mi, yoksa meyhane mahallesi mi Ya Rabbi! Bu ne biçim ev, bu nasıl mahalle ..
• Gönülde, kırmızı saraptan ibaret, kevser gibi bir ırmak akmada; gönül, sevgi ile dolmus! Ya Rabbi! Bu ırmak, nasıl
bir ırmak
• Ey dost! Senin güzelligini, sanatını, yaratma gücünü, kudretini anlamak için bütün dünyada çesitli memleketlerde
yüzlerce bilgin kafa yormus, ölüp gitmis de, Sen yine perde arkasından çıkmamıssın ve hep perde arkasındasın! Ey dost!
Bu ne huydur
• Zevke dalan canlar, aska kapılmıslar da, ikiye ayrılmıslar! Bir kısmı senin askının tesiri ile sarap olmus, bir kısmı da o
saraba testi kesilmislerdir!
872. Sevgili; beni, kendi varlıgımdan tamamıyla kurtar!
Mefulü, Mefa-îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c.IV, 1884)
• Sevgilim! Gel; o gümüs kollarla boynuma sarıl, gögsüme yaslan da, benirn canım senin evin olsun!..
• Ey can; ben, mest oldum, elden çıktım! Ey dost! Gel; o la´l gibi dudaklarla benim mahmurlugumu dagıt!
• Ey sayıları pek az kalmıs olan Hakk asıklarının sakîsi; ey herkesi mest edip bastan çıkaran! Bu sarabı hangi küpten
doldurdun Ey zulmüne kul oldugum sevgili; beni, kendi varlıgımdan tamamıyla kurtar!
• Mademki sen benimle berabersin, hem benim utanma perdemi yırt, hem de gönlümün kanını dök! Ne mutlu bana,
ne mutlu bana!..
• Dosttan gelen sitem, sitem degildir! Mest olmus kisinin suçu bagıslanır; bos yere beni kırma, beni üzme!..
• Ey benim canım! Güzelliginin madeninden, kaynagından çık da, su meydana salına salına gel; madende kaldıkça,
altın bile parlamaz!
• Senin güzelligin, madeninden çıkmıs bir la´l; hangi asıkla beraber olursa, o asıgın canı gama, gussaya düsmez! Can
da, bedende iken hiç kimse kefene sarılmaz, mezara gömülmez!
873. Bir evde iki ev sahibi olursa, o ev yıkık yere döner!
Mefülü, Mefa-îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c.IV, 1883)
• 0 olmadan ne yürümeye, gitmeye, ne de agız açıp söylemeye imkan vardır O´nsuz oturmak mümkün olmadıgı gibi,
yatıp uyumak da mümkün degildir!
• Ey Hakk kuyusunu çalan kisi! Sen, asık olmadıgın için aklın basında oldugundan ve her an bas çekip durdugundan,
bu kapının açılmasına imkan yok tur!
• Bas çekmek, tamahtan ileri gelir! Dünya malına tamah eden kisi, altın ister servet için, yüksek mevkilere ulasmak
için olmayacak isler yapar; kan bile döker!
• Halbuki o tatlı yüzlü asık, Hakk kapısının açılması için varını yogunu, hatta canını bile ; gönül, kus gibi su penceresiz
kubbeden uçar gider!
• "Söyle olsaydı!" "Böyle olsaydı!" "Su gerek!" "Bu gerek!" gibi sözler, gizli sirkten dogar! Fakat gerçek Hakk kulu,
süsen gibi, bu vesveseden kurtulur!-
"Rbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söylemis:
"Deme, su niçin söyle
Yerindedir ol öyle
Bak, sonunu seyr eyle
Mevla görelim neyler
Neylerse giizel eyler."
• Ne gerekse 0 yapar, 0 meydana getirir! 0, tamamıyla inciler yagdırır! Yani 0 herseyi iyi olan, dogru olan tatlı sakînin
neleri vardır, neleri ..
• Bir evde iki ev sahibi olursa, o ev, yıkık yere döner! Ev sahibi O´dur; bense kulum! Ben, su gibi alttayım; 0, yag gibi
üsttedir!-
"Bir sair de; "Bir evde dü-zen olsa, düzen olmaz o evde." (Bir evde iki kadın olursa, o evde düzen olmaz.) demistir."
874. Ben gittim, sevgilinin ayaklarına kapandım;
can da geldi, benim ayaklarıma kapandı!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. IV, 1858)
* Gönlümün O´na karsı duydugu derin sevgi yüzünden dayanamadım, gittim, sevgilinin ayaklarına kapandım! Benim
bu halimi, bu nesemi gören can da, gizlice geldi, benim ayaklarıma kapandı!
* Fakat bir gün olur da, asktan haberi olmayan ham kisiler gibi, sevgiliye hizmette kusur edersem, gönlüm bana darılır
da, canıma düsman kesilir, ayrılıgı bana layık görür!
* Seher zamanlarında canımın, sevgilinin ayakları altında toprak olmasını dua ettim de, duama, candan "Amin!" sesleri
geldigini duydum!
* Bu gönül, o gizli güzele, manen nasıl yol buldu da ulastı Su can, O´nun canıma canlar katan sevgilim oldugunu nasıl
bir koku aldı da anladı
• 0 bana bir kadeh can sarabı sundu! Ben, nazlandım da; "îstemem!" dedim! "´îstemem!´ olmaz; hatırım için al!" dedi!
• 0 verdiği saf sarabı tattım; sonra bana bir de tortulu sarap verdi! Öyle bir tortulu, öyle bir yıllanmıs sarap ki, onu
içince benim saflıgım, olgunlugum kemale erdi!
875. Ask denizi ne asagıda yeryüzündedir, ne de gökyüzündedir; o, gönüldedir!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1954)
• Ey asıklar! Rçtiginiz içkiler, sevgi sarapları, her zaman içinize sinsin; sizi rahatsız etmesin, agzınızın tadını bozmasın!
Size afiyetler olsun!
• Ey asıklar; afiyetler olsun!" sesleri, arsa kadar yükseldi! Bu söz kervanı arsı astı, ta ötelere ulastı!
• Deniz kıyısından niçin bahsedeyim Can denizinin kıyısı yoktur ki! Ey asıklar; bu can denizi, mekandan da üstündür,
mekansızlıktan da!
• Ey asıklar! 0 nisansız, essiz, benzeri olmayan, o akıl almaz aziz varlıgın eserleri karsısında bizler, bazan dalgalar gibi
ayaktayız, bazan da yerlere kapanıp secdeler etmedeyiz!
• Ey asıklar, ey candan geçenler! Birisi; "Siz kimsiniz " diye sorarsa, hemen su cevabı veriniz! Deyiniz ki; "Bizler,
canın canına can olanlarız!"
• Ey asıklar! Birisi dalgıç degilse, yüzmek bilmiyorsa üzülmesin! Çünkü, can denizi bagıslayıcıdır! Hem de asıklara
incileri bedava, parasız bagıslar!
• Ey asıklar! "Su söyle olmalı imis!" "Bu böyle olacakmıs!" gibi sözler var ya bu sözler, halkı almıs bir çukura
sürüklemistir! Biz, bu sözlerden de kurtulduk, bu düsüncelerden de!
• Gayb aleminin av yerinden; "Sen atmadın; attıgın okları Allah attı!"-denmede! Ey asıklar! 0 oklar, yaysız, kirissiz
olarak her zaman atılıp durmadadır!
"Enfai Süresi, 8/17. ayete isaret var."
• Ey asıklar! Gönlümü kaybetmistim! Onu arayıp bulmaktan ümidimi kestim; döndüm geldim! Bir de baktım ki o,
sevgili ile uyumus kalmıs!
• Ey asıklar! Kaybettigim gönlü, sevgilinin yanında bulunca, ona dedim ki:
"Ne de güzel yatılacak yer seçmissin!" Gönül, güldü de bana dedi ki: "Gül alan, elbette gülbahçesinden gül alır!"
• Ey asıklar! Benim ayagımın altında gül vardır; onların ayakları altında da kil var! Fakat, bunu inkar edenlerin
meclisinde bu hakikati nasıl söyleyebilirim
• Ey asıklar! Canımızın sevgilinin askı ile mest oldugu an, ne mutlu andır! Biz, o an öyle bir hale geliriz ki, iyiyi de,
kötüyü de birbirinden ayırt edemeyiz!
• Ey asıklar! Bu ask denizi, esi görülmemis bir denizdir; buna akıl ermez! 0, ne asagıda yeryüzündedir, ne de yukarıda
gökyüzündedir! îkisinin de ortasındadır; aslında gönüldedir! ´
• Ey asıklar! Sems-i Tebrizî hazretlerinin parıltıları sarktan belirince, yeryüzü de can deryası oldu, gökyüzü de!..
876. Siirim, siirin elbisesidir; fakat, siirin içinde kim var
Fa´ilatün, Fa´ilatün. Failatün, Failatün
(c. IV,1949)
• Sen´i övdügüm zaman söyledigim sözleri ölü bir müride söylesem, mürid dirilir, kefenini atıp kalkar!
• Halbuki, benim müridim ölmez! Çünkü o, lütuflar sahibi Hakk´ın sakîlerinin elinden ab-ı hayat içmistir!
• Ey dirilere kurtulus, ölülere can olan sevgili! Sen; içimde put yontarsın, dısımda put kırarsın!
• Rüzgar, Sen´in yüzünden perdeyi söyle bir kaldırsa, gül, utancından erir, su olur! Ne yesillik güzel kalır, ne de ben
kalırım!
• Bir an için olsun, saraba benzeyen dudaklarını açarsan, gül bahçesinde her yaseminin yapragı mahmurluktan üç
batman olur!
• Bir zaman gelir de, asıklara dem sunar, gönül verirsen, can, zahitlikten kurtulur; biz de, kendimizden geçer gideriz!
• Sen´in bir seyini çalmadıysa, gönlü niçin asmıslar Hırsızın sonu asılmaktır; baska çare yok!
• Her güzellik hırsızı böyle asılsaydı, bütün alem, kadın erkek hırsız olmak sevdasına düserdir!
• Bu çesit asılmaktaki kerametlerin küçügü, ab-ı hayat içmektir, ölümsüzlüge ermektir!
• Mumdaki yanısın tadını zümrüdankaya tattırsaydın, ona pervane gibi kanatlar vermis olurdun da, kendisini yakar
yandırırdı!
• Sanatındaki güzellik, bir an için puthaneye düstü de, bazan puta tapan, put oldu, bazan da put, puta tapan oldu!
• Hz. Ahmed´in medh ü senası haçın üstüne naks edilince, puttan vahdet sırları apaçık duyuldu!
• Ey Hoten güzeli! Askın geldi, gönlün üstüne bindi de, dedi ki: "Böyle bir atı kosturdukça kosturmalı
• Coskunlugun, aklımı basımdan aldı; ben, fitnelere düstüm! Zaten akılsızın nasibi, fitnelere düsmektir; ona bu
layıktır!
• Ben neredeyim, siir nerede Fakat, Türk´ün biri gelir de bana nefes ederse üfürürse, ona; "Hey; sen kimsin " derim!
• Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açıgı çok iyi, inceden inceye bilirsin!
• Siirim, siirin elbisesidir; fakat, siirin içinde kim var Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan seytan!..
• Seytanın siirini basımızdan atalım, huriyi bagrımıza basalım!
877. Ben; susan, hareket etmeyen bir avuç topraktım;Sen beni var ettin!
Meffllü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV,1934)
• Ey aydın ısık; bizi bırakıp gitme! Gitme de, Sen´in ısıgınla benim gibi manen olmüs binlerce ölü dirilsin!
• Sen´in ısıgınla her dikenin gönlünden yüzlerce nergis, yüzlerce yasemin, yüzlerce süsen açılıp saçılsın!
• Her dal, binlerce meyve versin; her taze gül, binlerce gül bahçesi kesilsin!
*Gecenin canına, ısık gibisin; yahut, her ısık saçan kandilin canına yag gibisin!
*Evin penceresinden günes gibi içeri girersin; yahut, kapısı kapalı evin penceresisi
*Günes, Sen´in yüzünden atesler içinde kalmıs; yahut ay, Sen´in için gökyüzüne harman sermis!
*Sen´den baska hiç kimse kıs mevsiminden baharın intikamını alamaz!
• Bag da, bahçe de, çayır çimen de Sen´in askınla cosmus! Gül, Sen´in sevdana kapılmıs da, yakasını, etegini yırtmıs!
• Pazardan geçtigin gün, Sen´i gören her erkek, her kadın kendinden geçer, kendini bırakıp gider!
• Sen sabah sarabı oldugun gece, beden de, can da harap olur gider!
• "Sus!" dedin, emrine uyup susuyorum! Çünkü Sen, beni söyletmek istemiyorsun!
• Gönül rebabının kulagını bükersen, o zaman ben; "Ten, tenen, ten!" diye söylenmeye baslarım!
• Ben, zaten susan, hareket etmeyen bir avuç topraktım; Sen, beni var ederek mestettin!
• Ben, su varlıgı bırakayım, toprak olayım da, beni bir baska sekilde yarat, baska sekilde var et!
• Sus; söz de varlıktan dogar! "Susunuz!" emrine uy, dilsiz ol!
"Suresi, 7/204. ayete isaret var."
878. Her an, su gökyüzünden ses gelmededir!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1948)
• Her an, su gökkubbesinden ses gelmededir! Bu ses; "Biz, gögü kudretimizle yaptık; Biz, onu genisletmedeyiz!"
ayetini okumadadır!
"Zariyat Suresi, 51/47. ayete isaret var."
• Toprak olacak, çürüyecek bu bas kulagı ile degil de, can kulagı ile bu sesi duyanlar, zaman zaman; "Tövbe ederler,
ibadet ederler, hamd ederler, oruç tutarlar!"
" Tevbe Suresi, 9/112. ayete isaret var."
• Yüce dereceler sahibi Allah´tan bir merdiven elde edin! Çünkü: "Ruhlar da, melekler de O´na yükselirler!"
"Mearic Suresi, 70/4. ayete isaret var."
• Hayal marangozu, ne zaman göge bir merdiven kurar; buna imkan var mı Bu merdiven, ancak; "Her sey dönüp
Biz´e gelir!"diye buyuranın elindedir!
"Enbiya Suresi, 21/93. ayete isaret var."
• Bu merdiveni, sabır ve sükür keseri ile yapmadıkça; "O´na, ancak sabredenler nail olur!" ayetini okumaya kalkısma!
" Kasas Suresi, 28/80. ayete isaret var."
• Bu keser, kimin elinde, onu gör de, ona hosça teslim ol! Yoksa; "Biz üstünüz!"deyip de, keserle inada kalkısma!..
"Suara Suresi, 26/44. ayete isaret var."
• Birkaç basamak yükselince, sag taraf ehlinden, iyi insanlardan olursun fakat, damın üstüne çıkınca; "îleri gidenlerin
de ilerisine geçersin!"
"Vakıa Suresi, 56/10. ayete isaret var."
• Ey sofu! Dünya tekkesinin sofusu isen, yüksel; "Gerçekten de biz, saf kuranlarız!" diyenlerin safına gir!
"Saffat Suresi, 37/165. ayete isaret var."
• Fakirlik, yoksulluk tamamlanıp son haddine varınca; "Allah´tan baska bir sey kalmaz!" sözüne kulak ver! Fıkıh ilmi ile
ugrasıyorsan; "Onlar anlamalar!" kelamından kendini kurtar!
111 Saffat Suresi, 37/165. ayete isaret var.
112 Kasas Suresi, 28/88. ayete isaret var.
113 Enfal Suresi, 8/65. ayete isaret var.
* Nun harfi gibi rukuda isen, kalem gibi secdeye kapanmıs isen; "Nun ve kaleme ve yazdıklarına yemin ederim
ki!"ayetinde oldugu gibi, yazılanlara ulas; onların manaları ile birles!
"Kalem Suresi, 68/1. ayete isaret var."
* "Onlar görür!" vaktinden önce; "Yakında görür!" ayetinin gözü gibi ol! Dalkavukların önünde dalkavukluk edenin
hali gibi, bu dayanma, bu sabır ne olur
"Kehf Suresi, 18/53. ayete isaret var. "
• Sedir agacı gibi kök sal da; "Onda hiç bir süphe yok!" alemine dal! Böylece ölüm nefesinden, dalın, yapragın
titremesin!
"Bakara Suresi, 2/2. ayete isaret var. "
• Dikkat et de bak! 0 bahçe; "Üstünde dolasan felaket yüzünden kavrulmus, kararmıs!" Onların düsünceleri de
yanmıs, bahçeleri de! Halbuki; "Onlar, uyuyakalmıs!"
"Kalem Suresi, 68/19. ayete isaret var."
879. Yenyüzünün bütün sırları, ilkbahar mevsiminde kendini gösterir!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,1945)
• Basa hosluk veren her sey, sevgilinin bir kokusudur; gönlü hayretlere düsüren her sey, sevgiliden gelen bir ısıktır!
• Rkbahar gelince toprakda ve topraktan bas kaldıran her seyde gördügün o coskunluk nedendir, biliyor musun Benim
ask meyhanecim, yeryüzüne bir yudum ask sarabı döktü de, ondan!..
• Kimi duygusuz, donmus görürsen, bil ki, bu dünyaya, bu dünya isine asık olmus, kendini ona vermistir! Sen, onun
isine bakma; sen, benim isime bak!
• Yeryüzünün bütün sırları, ilkbahar mevsiminde kendini gösterir, meydana çıkar! Benim baharım gelince de, benim
sırlarım gönülden bas kaldırır, yeserir!
• Yeryüzünün gül bahçeleri, yeryüzü dikenleri ile örtülür! Halbuki, benirn gül bahçem açılınca, benim dikenim kalmaz!
• Sonbaharda sararıp solanlara, hasta olanlara ilkbahar bir serbet içirir; fakat benim ilkbaharım gelince, benim
hastalıgım basgösterir!
• Soguk soguk esen sonbahar rüzgarı nedir, bilir misin Senin inkarının nefesidir! îlbahar mevsiminde esen hos kokulu
tatlı rüzgar nedir Benim imanım, ikrar nefesimdir!
880. Ney gibi beni feryada getiren Sen´sin!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.IV, 1914)
• Eger beni istiyorsan, sarap kadehini bana sun; eger beni istemiyorsan, eger bana doymus, benden bıkmıs isen, iste
ben gidiyorum; beni bırak!..
• Beni ney gibi feryada getiren Sen´sin; beni, çeng gibi akord et, seslendir!
• Bana; "Senin güzel sesin var; seslen, bir seyler söyle!" diye, def gibi, silleler vurup duruyorsun!..
• Zaten ben, def gibi, senin elindeyim; yüzümü sana çevirmisim, kendimi sana teslim etmisim! Yüzümü kafa yerine
koy, silleler vur; çekinme!..
• Ey ney; sen, gece gündüz neyzenin dudagı ile dost olmussun! Ne olur, o dudaktan bir öpücük de bize iste!..
• Sen, öpüse düskünsün; daima neyzeni öpüp duruyorsun! Bu yüzden de horlanıyorsun, küçük görülüyorsun! Ama
sen; "Cömertlik et; bizi de öp!" desem, beni dinlemezsin!
* Ey ney! Sen, yaralı bir kamıs parçası idin; seni çalan dudakların efsunu ile .ekerle doldun! Ey seker kamısı; haydi,
sekerle doldugun için sükret!
* Ey ney! Güzel sesin var ama, bu sükür sayılmaz! Seker gibi tatlı bir sesin var ya, sen, o sesle seslen, o sesle
sükret!
881. Cismanî arzularının baglarından kurtul da,
can padisahının emanına ulas!
Mefülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV,1931)
• Akıl, askın elinden afyon yuttu ve bu yüzden delirdi!
• Bugün, delinin askı da, akıllının aklı da deli divane oldu!
• Denize asık olan ırmak, denize dogru kosup onun kucagına düsünce, kendisi deniz oldu; ırmaklıgı kalmadı!..
• Akıl kalktı, aska gitti; onu, bir kan denizi olarak gördü! Onun içine girdi ve ortasına oturdu!
• Kan dalgaları, aklın basından astı; onu her tarafından sarıp "cihetsizlik"e dogru götürmeye çalıstı!
• Sonunda akıl, kendisini tamamıyla kaybetti; askla gençlesip güzellesti!
• Kendini kaybedince öyle bir yere ulastı ki, orada ne yer var, ne de gök!
• Rleri gitse ayagı yok; otursa ziyan edecek!
• Derken, ansızın o mahvolus yanından (bî-çün: neliksiz, niteliksizlik) nur dünyasından
• Latîf nurlardan meydana gelmis bir sancakla yüzbinlerce mızrak gördü anlara meftun oldu!
• Saskınlıga tutulmus, yürüyemez hale gelmis olan ayagı yürür oldu; o acaip alemde yola düstü, yürümeye basladı!
• "Belki oraya ayak basarım da, kendimden de kurtulurum, kendimden asagı olanlardan da kurtulurum!" diye
düsünüyordu!
• Derken, önüne iki vadi çıktı; birisi ates dolu idi, öbürü ise güllük gülistanlıktı!
• "Atese atıl, atesin içine gir de, gül bahçesinde neselere, safalara dal!" diye hatiften bir ses geldi. 0 ses diyordu ki:
• "Dikkatli ol; eger önündeki atese dalmaz da güllük vadisine dalarsan, kendini külhan atesinin içinde bulursun!..
• Ates vadisine dalarsan, Hz. îsa gibi, meleklerin kanatları üstünde göklere yükselirsin! Eger sasırır da gülistana
girersen, Karun gibi, yerin dibine gömülrsün!
• Kaç; dünyaya ait cismanî arzularının baglarından kurtul da, can padisahının emanına ulas!"
• 0 padisah, Tebrizlilerin övündükleri Semseddin´dir! Sen de onu öv; o, bütün övgülerin, medh ü senaların üstündedir!
"Hz. Mevlana bu gazelinde, Hakk asıgının hakikate varması için atesten gömlek giymesi gerektigini, çok hos
benzetmelerle açıklamaktadır. Seyh Galib hazretleri de Hüsn ü Ask adlı kitabında, Asıgın atesten nehirleri geçmesi
gerektigini anlatır. Esrefoglu Rümî hazretleri de; "0l dost için aguları / Seker gibi yutmak gerek" diye buyuruyor. Fransız
yazan Andre Gide de Dar Kapı adlı romanında, asıgın çok ızdırap çekmesi, çok sıkıntılara katlanması, çok dar kapılardan
geçmesi gerektigi üzerinde duruyor ."
882. Küfürle iman, yumurtanın akı ile sarısına benzer!
Aralarında bir berzah vardır; birbirlerine karısmazlar!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,1940)
• Ey ermis kisilerin canı! Ay, sevkinle oynuyor; Zühre yıldızı da askınla tef çalıyor! Kadınlar da, tefleri ile askımızı
etrafa yayıyorlar!
• Benim askımla Sen´in güzelligin, her meclisde söylenmededir, her meclise meze olmustur! "Evvelce söyle idi, simdi
böyle oldu!" diye, bizim askımız, bütün sehirde herkesin dilindedir!
• Gönüllerde, ask okundan yüzbinlerce yara var fakat, ortada ne ok görülüyor, ne de yay!
• Asıgın kanı, gözyası oldu! 0 gözyasından yesillikler bitti ve bu yesilliklere gül yüzün aksetti de, her taraf güllük
gülistanlık oldu!
• Kıs gibi soguk ayrılık, yolları kesmisti, kaplamıstı da, bagın bahçenin çiçekleri bir zindanda hapsolup kalmıslardı!
• Baharın adaleti ile yollar emniyete kavustu! Bu yüzden yesillikler, ellerinde yalın kılıçlarla göründüler; goncalar da,
mızrakları ellerinde olarak meydana çıktılar!
• Ey insanlar; kalkın, dısarı çıkın! Atlarınıza binin ve kırlara açılın; baglara bahçelere gidin! Onlar; ötelerden, çok uzak
yollardan geldiler! Onları karsılamak, onlara; "Hosgeldiniz!" demek adettir!
• 0 yesillikler, yüklerini, denklerini bagladılar; yokluk ülkesinden kalktılar, deniz tarafından geldiler! Denizden gelirken
günesin yüzünden havaya çıktılar, göklere buse verdiler!
• Onlar; burç burç bütün gökleri dolastılar, her yıldızdan yararlandılar, sermaye aldılar! Ve nihayet bize, su toprak
alemine bir çok armaganlarla geldiler!
• Su ile ates, onlara, gökyüzünden her an yardım etmededir! Onlar, birkaç gün su yeryüzünde misafir olarak kalırlar;
sonra yine giderler! Bu hep böyledir; böyle gelir, böyle gider, böyle sürer!
• Onların sofraları, rüzgarın basındadır; kaseleri de seher rüzgarının elindedir! Onların yedikleri yemekler, o sofraya
oturanlardan baskasından gizlidir! Çünkü, yemek kaplarının üstünde kapaklar vardır!
• Sofralar gelince herkes; "Tabaklarda ne var " diye soruyorlar! Soranlara hal dili ile diyorlar ki:
• "Herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabaklar hiç örtülür müydü Canın gıdası, can gibi gizlidir; bedenin gıdası ise,
ekmek gibi meydandadır!
• Ekmegin zevkini, ancak aç kimse bilir; tok olan, o zevki, hiç bilmez! Ekmekçi dükkanındaki ekmeklerden dükkanın
ne haberi vardır
• Ekmekçi aç olsaydı, ekmegi hiç satmazdı; seher rüzgarı gülün kıymetini bilseydi, onu saçıp dökmezdi!
• Sevgilinin kadrini bilmeyenin, onu elden çıkaranın zevki, askı yoktur; o, asık degildir! 0, gerçekten de degersiz, alçak
bir kimsedir!
• Gizlemek, meydana çıkarmaya tam sebeptir; susmak, dilsiz gibi davranmak da, anlatısın ta kendisidir!
• Hayatta iken yaptıkların, her düsünce çocugunun, senin ölümünden sonra mezarının etrafında; "Baba, baba!" diye
dönüp dolastıklarını görürsün!
• Güzel düsüncelerinden huriler, güzel dehkanlılar dogar; çirkin düsüncelerinden ise koca seytanlar meydana gelir!
• Mühendisin gizli düsüncesini, tasavvurunu seyret; ondan kösk olmus, saray meydana gelmis! Ezelî takdirin sırrına
bak; ondan bunca dünyalar var olmus!
* Kendi sırrını, gizledigin seyi biliyorsun ama, o gizlideki gizleneni bilmiyorsun! Gizlenen, gönüle benzer; gizledigin sey
de, dil gibidir!
• Gizledigin sey güzel bile olsa, emin olma! Emin olma ki, emin olmayanlar daima eman bulurlar!
• Selvinin bas kaldırıp yükselmesi, gülün gülmesi, bülbülün ötmesi, güzel, sıcak yüzlü meyveler hep sonbaharın soguk
rüzgarının nefesidir!
• Mutlu zamanlarımızda nice defalar betimiz benzimiz sararıp soldu! Gayb aleminden fırlayıp gelen nice oklar var!
• Lalenin yanakları parıl parıl parlıyor! Padisahın kızgınlıgından gönlü yanmıs basagın içi faydalarla dolu fakat, derin
düsüncelere dalmıs, boynu bükülmüs!
• Penbe gül, kırmızı gülün inadına bir dükkan açmıs, renklerle süslenmis ama, kokusu yok!
• Asmaların ayakları kaydı da, yere yüz koydular! Fakat sonunda; "Secde ederler!" hitabıyla koruklukları öldü,
olgunlastılar ve üzüm verir hale geldiler!
"Rahman Suresi, 55/6. ayete isaret edilmistir."
• "Ey sasırıp kalmıs nergis! Aptal aptal bahçeye bakıp duruyorsun!" dedim. Dedi ki: "Ben herkesin kusurunu arıyorum;
öyle bir haldeyim ki, dünyalara sıgamıyorum!"
• "Ey süsen! Yazıklar olsun sana; dilini niçin çıkardın " diye sordum. "Ya bizim gibi konusma, dilini tut, yahut da
durumu anlat!"
• Dedi ki: "Dilim söz söylemez ama, halimizi bildirir! Rsin sonu iyi olmasaydı, hiç çimenler gelisir, yeserir miydi "
• Sögüt agacına dedim ki: "Neden bodur bir halde yaya kaldın, boyun uzamadı " Dedi ki: "Ben küçük kalmayı, gönül
alçaklıgını akarsudan ögrendimde, ondan!"
• Kırmızı elmanın eksi olusu, bir bakıma, sevgiliyi hatırlatmaktadır! Çünkü, güzellerin somurtması, onları daha güzel
bir hale getirmektedir, onları süslemektedir! "
• Ya seftali agacının dalları neden kısadır, alçaktır Seftali toplayanlara seftalilerini kolayca vermek için degil mi ,
• "Ey kavak agacı!" dedim. "Su uzayıp gitme ile, aleme rezil oluyorsun! çünkü, ne çiçegin var, ne de meyven!" "Sus!"
dedi. "Aklını basına al, böyle ; söyleme!..
• Eger benim çiçegim, meyvem olsaydı, senin gibi kendimi begenirdim, benlige kapılırdım! Halbuki simdi, kendimi
görmeme imkan yok! Basımı kaldırmısım, yukarıdan bakıyorum ama ben, kendini görenleri, benlige kapılanları seyredip
duruyorum!"
• Nar, ayvaya; "Benzin neder sarı " diye soruyor. 0 da; "Senin içinde sakladıgın inci taneleri yüzünden sarardım
soldum!" diye cevap veriyor.
• Nar ona; "îçimde sakladıgım incileri nasıl oldu da bildin " diye sordu. Avva da dedi ki: "Kabına sıgamıyorsun;
gülüyorsun, nar tanelerini gösteriyorsun! Onun için bildim!
• Sen, daima gülüyorsun! ister gül, ister gülme; alem, cennettekilerin gönülleri gibi, senin yüzünden neseli, senin
yüzünden gülüyor!
• Fakat, simsek gibi gülüs, bulut gibi aglayısın sebebidir! Bulut aglamasaydı, simsek çakmazdı, gülmezdi!"
• Topragın yüzünü kara, fakat içini aydın gördüm! Anladım ki, su geldi de onun içini yıkadı, onu tertemiz bir hale
soktu!
• Topragın içi temizlenince, o da, temiz su ile dost oldu, onu bagrına bastı! Bu dostluk, bu sevgi yüzünden kara
toprak, cennet bahçelerinde oldugu gibi, sayıya sıgmaz dallar bitirdi, meyveler verdi!
• Su hıyarlar, su kavunlar, hac kervanlarında yaya kalmıs hacılar gibi, yavas yavas ayaklarını sürüyerek yorgun argın
geliyorlar!
• Kanlar içen çöle bakarsan görürsün ki, emana kavusmak için "Ol!" emrine uyuyor da, herseyi; "Lebbeyk!" deyip
yokluktan varlık alemine kosa kosa geliyor!
"Bakara Suresi, 2/117. ayete isaret var."
• Yukarıda; "Yaya kalmıslar!" dedim; bu da söz mü Onlar; Ashab-ı Kehf gibi uykuda bile yol alıyorlar! Hani onlar yan
üstüne yatmıslardı ama, ta ötelere, göklere kadar gitmislerdi!
• Bu topluluga, su kabagı da gelip katıldı, ipe tırmandı! Bu tırmanısı o nerede gördü, nereden bildi, kimden ögrendi 0
çıkıp giden, uzayıp yükselen ipi ona verenden bildi, ondan ögrendi! .
• Su yesillikler, su yasemenler, su meyveler zaten bizim rızkımız; çöllerde, ovalarda bulunan o ot, o diken, o toprak
onun rızkı!..
• Herkesin rızkı baska çesit; o nasip, o meyve, o rızık baska toplulugun! Bizim onlardan tiksinmemiz, onların üstüne
düsmeyisimiz, onları bizden koruyor!
• Yüzbinlerce karıncanın, yılanın, yüzbinlerce rızık yiyen canlıların her biri, payını aramadadır; her biri feryad edip
durmadadır!
• Her ilaç, bir derdin dermanı; her seyin bir iste neticesi var! Hani sifalı otlar var ya, hekimlik bilgisine sahip
olanlardan baska hiç kimse onları bilmez, tanımaz!
• Ot vardır, bize zehirdir! Onlarca panzehir, bize göre dikendir fakat, deveye hurmadır!
* Cevizle bademin içi özdür, güzeldir; dısı kabuktur! Özler, tıpkı tavuk yumurtası gibi, kabukları içinde olgunlasır!
* Hurma, dıstan hostur ama, içi çekirdeklidir! Onun aksi ol, ey merhametli dost! încir gibi için de güzel olsun, dısın da!
* Agacın su çekisi kökten baslar! Cenab-ı Hakk´ın, canı merdivensiz olarak yücelere çekisi gibi, ta yukarılara, dalların
ucuna kadar çeker götürür!
* Su esip duran rüzgar, çiçek tozlarını ve meyvelerin tohumlarını erkeklerin organlarından alır, dallara, topraklara
götürür! Böylece, dallar ile topraklar gebe kalır! Rüzgarlar, sanki erkek Arap atlarıdır; dallar da disileri, asraklarıdır!
* Bahar mevsiminde kuslar, sıcak yerlere göçerler! Serseri misafirler gibi surada burada yuva yaparlar, bir müddet
orada kalırlar!
* Kuslar ötüsürken, binlerce sırlar söylerler; "Filan göçecek, filan onun yerini utacak!" derler!
* Su hüdhüdler, Hz. Süleyman´dan mektup getirmislerdir! Fakat, nerede kus dilini bilen bir kisi ki, o mektupları
terceme etsin!
* Leylek, bütün kusların arifidir; "Leklek!" der dururlar! Onun ne dedigini biliyor musun "Ey yardımı istenen Allah;
mülk de Sen´indir, emir de »Sen´indir! Hamd ve sena, ancak Sana mahsustur!.."
* Ey can! Yaylaya çıkma zamanı geldi; kıslık beden evini bırak! Türkmenlerin adetini, hiç olmazsa kuslardan ögren!..
* Kuslar gibi, kendine kendin gözcü ol! Allah´ı tesbih et; tesbihin, sana ordugah olur! Allah´ı tesbih et!
* Ask, öyle bir günestir ki, ancak asıkların gönüllerini yakar yandırır! Ona, Rkbahar, sonbahar yol bulamaz; ancak can
sevgisi yol bulabilir!
* Mademki ask bizi zamandan da, zeminden de çıkarıp götürmededir, o halde, emin olalım; yok olmayacagız! Onun
lütfu ile, ihsanı ile, onun cömertligi ile biz, ölümsüzüz!
"Faruk Nafiz merhumun su mısralan da bize müjde veriyor:
"0 büyük Rabb ki, ufuklar boyu nimetlerini
Hüsn ü an, reng-i füsun, ask-ı cünun mahserini
Gayr-i kafî görerek sevdigi biz kullarına
Simdiden va´d ediyor baska bir alem yarına"
* Su yeryüzünü de, su zamanı da, içinde bir kus yavrusu bulunan bir yumurta gibi düsün! Kus, karanlık yerde
mahbustur; kanadı kırıktır, hor ve hakir görülrnededir!
• Küfürle iman, yumurtanın akı ile sarısına benzer; aralarını ayıran bir berzah vardır! Bu sebeple, birbirlerine
karısmazlar!
"Rahman Suresi, 55/20. ayete isaret var."
• Anaç kus, Allah´ın, lütuf ve keremi sonucu olarak, ona verdiği analık duygusu ile yumurtayı kanatları altına alınca
yavru kus, küfrü de, imanı da yok ederek yumurtadan "vahdet kusu, birlik kusu" olarak çıkar!
" Bu son üç beyitte, "vahdet-birlik" konusu, yumurta örnegi ile anlatılmaktadır. Yanlıs anlasılmaması için bazı
marozatta bulunacagım: Önce; küfür nedir, iman nedir, onu arzedeyim. Küfür; Allah´ı inkar etmektir. Rman ise, Allah´ın
varlıgına inanmaktır. Aslında, küfür de bir inançtır. Yani, küfrü benimseyen kafir dedigimiz kisi de, Allah´ı inkar etme
inancını tasımaktadır. Allah´ın varlıgına inanan "mümin" ile inanmayan "kafir", birbirine zıt düsen inanç sahipleridirler.
Biz, bizim inancımızı tasımayanlara kafir diyoruz. hiristiyanlar, musevîler de, bizim dinimizde degillerdir ama, Allah´a onlar
da inanmaktadırlar. Biz, onlara da kafir mi diyecegiz
Mevlana, kafir dedigimiz kisinin son nefesinde imana gelebilecegini düsünerek hiç kimseye kafir dememektedir.
Müslümanlık, Allah´ın en son gelen semavî dinidir; Peygamber Efendimiz de en son peygamber oldugu için bizden evvel
gelen dinlerin hükmü kalmamıstır. Ama, bugün dünyada, müslümanlardan daha çok baska dinlerde olanlar var.
Allah da, yalnız müslümanların Allahı degildir; "Rabbü´l-alemîn" yani, bütün alemlerin, herkesin Rabbi´dir. Tasavvufî inanca
göre biz insanları inançlarına göre ayırıyoruz. Allah´ın nazarında bütün insanlar birdir; hepsi de O´nun kuludur. Herkes de,
kendi inancını dogru bulmaktadır.
Bugün dünyada mevcut çesitli dinler ve mezhepler arasında müslümanlık, yukanda arzettigim gibi, en son din oldugu
için "hidayet yolu"dur. Diger inançlar "dalalet-sapıklık yolu"dur. Aslında, "hidayet yolu" da, "dalalet yolu" da O´nun takdir
ettigi bir yoldur. Hz. Mevlana; "Egri yazı da, dogru yazı da Sen´in mektebinde yazılmıstır!" (Dîvan-ı Kebîr, c. VI, 2778)
buyurmaktadır. Onun için, Ziya Pasa merhum da;
"Birdir nazar-ı Hakk´da mecus ile müselman. (Mecusî ile müslüman Allah´ın nazarında birdir!)" demistir. Çünkü, ikisi de
O´nun çizdigi yolda yürümektedir. Rste, Hz. Mevlana bu uç beyitte "vahdet-birlik" görüsünü bu misallerle açıklamıstır. Bu
gazelden sonra gelen gazelin üçüncü beytini, lütfen dikkatle mutalaa buyurunuz.
883. Dünyanın bütün güzel yüzlüleri, bizden güzellik çaldı!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1947)
• Ay yüzlülerin olan sevgilim, hastalarının yanına geldi de dedi ki: ´Ey sapsarı yüzler, ey benim safran bahçem!
• Safran bahçemi sulayacagım; ab-ı hayatımla onları gül haline getirecegim !
• Zaten sarı renkler de, kırmızı renkler de, güller de, dikenler de, hepsi hepsi bizim emrimizde, bizim hükmümüzdedir!
Bizim yazımızdan, bizim fermanımızdan baska bir seye uymazlar!
* Dünyanın bütün güzel yüzlüleri, bizden güzellik çaldı; hepsi de zerre zerre bizim güzelligimizi, bizim ihsanımızı
gördü!
• Bu güzellikler, onlara belirli bir zaman için igreti olarak verildi! 0 ay yüzlüler, zamanla sararıp solarlar; yüzleri,
sonbahar yapraklarına döner! Hırsızların, bizden güzellik çalanların hali budur!"
884. Akıllının biri gelir de asıklar arasına katılmak isterse, biz, ona yer vermeyiz!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1955)
• Mest olmus, kendilerinden geçmis, akıllarını kaybetmis kisilerin arasında bir akıllının bulunması, ne acınacak bir
haldir! 0 kisiye ne yazıktır, ne yazıktır, ne yazıktır; ne yazık!
• Ey sakî! Sen, korkmadan sarap sun; herkese birbiri üstüne sarap sun da, dünyada akıllı bir tek kisi bile kalmasın!
• Sevgili bana; "Sen gerçekten asık isen, aklını kaybet, deli divane ol!" diyor! gerçekten de, delilerin içinde bir akıllının
bulunması yersizdir, manasızdır!
• Akıllının biri gelir de biz asıkların arasına katılmak isterse, ona yer vermeyiz, onu istemeyiz! Ama bir asık gelince,
onu elinden tutar, içeri alırız; ona; ´Hosgeldin!" deriz!
* Ayıp dedikleri sey neden meydana gelir Bir seyi neden ayıp görürsün Usanmıs, melül olmus akıldır! Susuz bir kisi,
yagmur bulutunu ayıplar mı
• Bir ham kisi tutar da seni bir bakırcıya götürürse, Yusuf ol, bir köle gibi satıl; zararı yok! Bir diken senin degerini
bilmezse, sakın üzülme! Sen gül bahçesi ol da, o seni diken bilsin!
• Sen, Hz. îsa ol da, senin evin olmasın; ne zararı var! Sen, göz ol da, sana bir göz örtüsü kalmayacakmıs; kalmasın!
885. Seninle benim bir ayrılıgımız yok ki; "sen" "ben" deyip duruyorsun!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV, 1930)
• Bugün sen mi daha güzelsin, ben mi daha güzelim Sen; bensiz nasılsın, benimle beraber olunca nasılsın
• Hayır, hayır! "Ben" "sen" deme; bunları bırak! Zaten sen ben ayrı degiliz ki! Seninle benim bir ayrılıgımız yok ki;
"sen" "ben" deyip duruyorsun!
"Mevlevî sairlerinden Esrar Dede merhum bir rubaîsinde söyle buyuruyor:
"Ben, ben dedigim, ben dedigim sensin hep
Canım dedigim, ten dedigim sensin hep
Manend-i kudüm sîne-i kuban oldum
Tenna tenena ten dedigim sensin hep."
Fuzulî merhum da Leyla vü Mecnun´unda, Leyla, Mecnun´u sahrada buldugu zaman Mecnun´un agzından sunları
söyler:
"Benden teberrî eyledin beni sen
Kime arz eyleyeyim seni ben
Bende olan asıkar sensin
Ben hod yokum, ol ki var, sensin
Ger ben ben isem nesin sen ey yar
V´er sen sen isen, neyim men-i
• Sen, sensiz, ötelerde, ta gögün üstünde idin; ben de, yıllar boyunca bensiz dim!
• Ben kabuktayım, kabuk gibiyim; sense özsün, özüm gibi tatsın, sudan ibaretsin! Ben nerdeyim, sen nerdesin
Kabukla öz bir olur mu
• Cömertligi ile meshur Hatem-i Tay nekesligi bırakıp cömertlik kapısını açtı da, ondan sonra; "Benim, ben!" dedi!
• Ben, nekesligi de bagısladım, cömertlikte ben, Hatem-i Tayî´den de ilerdeyim!
• Sen, güzel yüzlü, latif bir cansın; ben de, güzel yüze karsı ayna tutan bir kisiyim!
886. Ey neseli dost; dilerim, yüzün her zaman gülsün!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe-ulün
(c. IV, 1923)
* Ey ay yüzlü, neseli dost; dilerim, yüzün her zaman gülsün! » 0 ay, hiç kimseden dogmamıstır; dogduysa, süphesiz
gülerek dogmustur!
• Ey Yusufların Yusufu! Sen, adalet tahtına gülerek geçtin, oturdun!
• Daima kapalı bulunan o kapı, o ask kapısı, senin yüzüne gülerek açıldı!
• Ey ab-ı hayat! Gelip yetistin de, ates de güldü, rüzgar da güldü, toprak da güldü!
887. Ey dost; sen bizden ayrılma da, belayı, gamı bizden ayır!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe-ülün
(c. IV,1928)
• Ey dost; bizi azarlamayı bırak da, derdimize deva ara!
• Ey dost! Sen bizden ayrılma da, belayı, gamı bizden ayır; bizi onlardan kurtar!
• Düsünce, bir hırsız gibi geldi, gönle girdi! Sen sarap ver, mest et de, o hırsız defolup gitsin!
• Sen, gamlar içinde bulundugun halde neseli ol; vefasız olan, vefa nedir bilmeyen su dünyada, sen vefalı ol!
888. Sen sus, söyleme; kendi kemalini ask, kendisi söylesin!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. IV, 1926)
• Bedenin kazancı maldır, altındır; gönlün kazancı ise, dostlugu artırmaktır!
• Dostsuz, bag bahçe zindan gibidir; dostla beraber olunca, insana, zindan bile gül bahçesi gibi görünür!
"Sair Nesatî merhum; "Baga sensiz varamam, çesmime ates görünür." .
• Dostluk lezzeti, zevki olmasaydı, ne erkek meydana gelirdi, ne de kadın!
• Dostluk bahçesinde yetisen diken, binlerce selviden, binlerce süsenden daha hostur!
• Biz, igneye iplige minnet etmeden, askımızı birbirine eklemis ve dikmisiz!
• Alem evi karanlıksa, ask, o eve tam altmıs tane pencere açar!
• Eger sen, oktan kılıçtan korkuyorsan, ask zırhcısı sana zırh yapar!
• Sen sus, söyleme; kendi kemalini ask, kendisi söylesin!
889. Bu dünyada çesitli yollardan gelen zevkler,
kendini gizleyen yaratıcının kullarına bir lütfudur!
Fa´ilatün, Fa´ilaüin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1937)
• Sende bulunan hosluk, güzellik seni bırakıp gidince, sakın gam yeme, kederlenme! Ryi bil ki, seni bırakıp giden sey,
bir baska sekle bürünerek yine sana gelir!
• Bir çocuk, sütten hoslanmaz mıydı Sütten kesilince, o zevki, serbetten, baldan alır!
• Bu zevk, bu hosluk, yaratıcının kullarına birer lütfu ve ihsanı olup çesitli sekillere bürünerek kendisini gösterir ve bu
balçık alemde, kaptan kaba bosalır, bütün canlılara sunulur!
• Cömertligi, lütfu, ansızın yagmur halinde gelir, yagar; yerden çayırlar çimenler, çesitli renkte ve kokuda çiçekler,
güller, çesitli sekilde ve tatta meyveler yetisir!
• 0 zevk; O´nun lütfu olarak bazan su yolu ile, bazan ekmek, et, kebap yolu ile, bazan güzel renkli, hos kokulu,
lezzetli, güzel meyvelerle kendini gösterir! Bazan cins atlardan, süslü egerlerden gelir; bazan tatlı dilli, güzel yüzlü
dostlardan gelir! Çesitli yollardan gelen bu zevkler, hep kendini gizleyen büyük, îssiz yaratıcının kullarına ihsanıdır!
• Bütün bu perdelerin ardından, bir gün ansızın çıkagelir! Bir tecelli, seni senden alır, bütün putlar kırılır! 0 zaman, ne
bu kalır, ne de o!
* Uykuda iken can bedenden çıkıp gider, hayal alemine dalar! Beden, oldugu yerde kalır; sen, artık baska sekle
bakma!
• Sen dersin ki: "Ben rüyada kendimi gördüm! Sanki bir selvi imisim; yüzüm bir lalelik, bedenim ise gül, yasemen!.."
• Fakat uyanınca, o selvi hayali geçer gider ve can, beden evine döner gelir! îste bu hallerde, bilenlere, anlayanlara
ibretler vardır!
• Bu hususta söylenecek çok seyler var! Var ama; fitne çıkacagından korkuyorum, söyleyemiyorum!
890. Gönlün ellerini çözmek, gamın ve kederin ellerini baglamak gerekiyor!
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c.IV, 1927)
• Tövbeyi bozmak, binlerce tövbe tuzagından kurtulmak zamanı geldi!
• Gönlün ve canın ellerini çözmek, gamın ve kederin ellerini baglamak gerekiyor!
• Ruhun sevgilisini görmenin, O´nun la´l dudaklarını öpmenin tam zamanıdır!
• Ab-ı hayatla yıkanmanın, onunla bedeni kirlerden temizlemenin zamanı geldi!
• O´nun vuslatının kıyameti koptu; daha ne zamana kadar ümitlere kapılıp oturacaksın
• Sevgili, bir bagı çözer, koparırsa dikkatle bak; o çözmede, o koparmada yüzlerce baglama, yüzlerce uzlastırma
vardır!
891. Günesi gördügün zaman, sevgilinin yüzünü hatırla!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. IV, 1944)
• Günesi gördügün zaman, sevgilinin yüzünü hatırla; bulutları görünce de O´nun özlemi ile döktügüm gözyaslarını
düsün!
• Benim gibi küçülmüs, erimis yeni ayı görünce, canın hakkı için olsun, benim zayıf ve perisan halimi hatırla!
• Gökyüzüne bak; bası dönmüs gögü seyret de, bu bassız ayaksız dönüp duran asıgın halini düsün!
• Gecenin zenci ordusunun dünyayı isgal ederek onu karanlıklar içinde bıraktıgını görünce, kafir ayrılık gecesinin ele
geçirdigi esirleri hatırla!
• Gökyüzünde atesler içinde yanan Nesr-i Tair yıldızını görünce, kolu kanadı yanmıs gönül kusunun yanısını hatırla!
892. Rman ile küfr ses sese vermis, bir perdeden,
ask perdesinden sarkı söylüyorlar!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV, 1922)
• Ey can! Biz mi daha neseliyiz, sen mi daha neselisin; biz mi safız, tortulardan arınmısız, yoksa midenin gönlü mü
• Hepimiz kendi askımıza düsmüsüz; kendimizi seviyoruz, baskasını sevemiyoruz! Bu yüzden, gönülden de olmusuz;
gönülsüz kalmısız! Hepimiz kendi yüzümüze, kendi güzelligimize dalmısız, hayran olup gitmisiz
"Mehmed Akif merhum bir beytinde; "Hepimiz kendimizin asıkıyız / Sade ilanı çekilmez bu acaib askın" diye buyurur."
• Biz mi daha mest olmusuz, içinde sarap bulunan kadeh mi; biz mi daha temiziz, gönül mü, can mı
• Bir bize bakın, bir de askın yüzüne bakın; hangimiz daha begenilecek, sasılacak haldeyiz; hangimiz daha bilgiliyiz
• Rman, asktır; onu görmedigimiz için biz, küfürdeyiz! Sen, simdi küfre de bak, imana da!
"Kafîr"in lügat manası, "hakikati göremeyen, hakikatin üstünü örten kisi"dir. Bu yüzden, tohumu topragın içinde
gizledigi için çiftçiye kafir derler. Mevlana´ya göre, askı anlamayan, inkar eden kisi de küfürdedir; yani kafirdir."
• Rman ile küfür ses sese vermis, bir perdeden, ask perdesinden sarkı söylüyorlar!
"Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr´m bir baska yerinde de söyle buyurur:
"Sır gözü ile, gönül gözü ile mümine de bak, kafîre de; bunların herbirinde, kendi inançlarına göre; ´Ya Rabbi!´
sesinden, ´Ya Hayy!´ feryadından baska bir sey yoktur!" (Dîvün-ı Kebîr, c. V, nr. 2578) Yunus Emre hazretleri de; "Ask
mezhebi dindir demedi mi
• Anlayan, bilen bile bu sözü anlamazken; bilgisiz, anlayıssız olan bu sözü nasıl anlayacak
893. Sen arada olmayarak yaptıgın is, iyi bil ki, Hakk´ın isidir!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV, 1925)
• Canın, aklın, imanın düsmanı olan o güzel, yine oynayarak geldi!
• Yüzbinlerce gönül yagmalayan, yüzbinlerce dükkan yıkan...
• Yüzbinlerce fitne koparan, yüzbinlerce hayranını hayran eden sevgili geldi´
• Askın hem dadısı, hem de afeti; canın hem dostu, hem de düsmanı olan o dilber yine geldi!
• Geldi de; "Köyün haracını getir!" dedi! "Bu köyün haraç verecek hali yok bu köy, yıkık bir köy!" dedim!
• Dedim ki: "Senin tufanın, sehirleri bile kırdı geçirdi; koca bir tufana karsı yıkık bir köy ne yapabilir "
• Dedi ki: "Yıkık yer, definenin gömülü bulundugu yerdir!" Ey müslümanlar; orası, bizim yıkık yerimizdir!
• 0 yıkık yeri bana ver de, sen, dısarı çık! Beni kınama; yersiz ve manasız konusma!
* Orası, senin yüzünden öyle yıkılmıs; sen oradan çıkıp gidence, padisahın adaleti ile orası mamur olur, onarılır!
* Hile yapma; "Gittim!" diyerek kapının arkasında gizlenme!
* Kendini ölü gibi gösterme ki, insan ruhu ile dirilesin!..
* Dedi ki: "Benlikten kurtuldugun, kendin aradan çıkarak söyledigin söz, kur´an´ın esrarıdır!
• Sen arada olmayarak yaptıgın is, iyi bil ki, Hakk´ın yaptıgı istir!
* Gazelin geride kalan kısmını gizlice söyleyecegim! Çünkü bu söz; hamların, anlayısı kıt kisilerin yanında söylenecek
söz degildir!
894. Asıklar, ney gibi feryad etmedeler; ask da, sanki ney çalan kisi!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1936)
• Asıklar, ney gibi feryad etmededir; ask ise, sanki ney çalan kisi olmus! Bakalım bu ask, benim neyim ile neler
söyleyecek
• Ney meydanda, ney çalan gizli; neyim, onun dudaklarının sarabından mest olmus!
• Ney çalan, bazan neyimi oksamada, bazan da onu ısırmadadır! Ah, su güzel sesli ney - kıran(ney-zen)dan!
• Gökyüzü, bir hırka gibi sema´ ediyor; fakat, hırkanın içindeki sofu görünmüyor! Ey müslümanlar! Bedensiz bir
hırkanın oynadıgını kim görmüstür
• Hırka, beden ile oynar; beden de, canla oynar! Canın boynunu da, sevgilinin askı bir iple baglamıstır!
• Ey mahmur gönül; "Sarabın bana hiç tesir etmedi, beni sarhos etmedi!" diyorsun! însan, onun keskin sarabını içer
de, kendinde kalabilir mi
895. Çabuk gitmek, gül bahçesindeki gülün adetidir!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c.IV, 1920)
• Ey yürüyüsü canın yürüyüsüne benzeyen sevgili; geç geldin, çabuk gitme!
• Geç gelip çabuk gitmek, gül bahçesindeki gülün adetidir!
• Bana; "Nasılsın " diye sordun; nasıl olacagım Kızgın kumun üstüne düsen balıgın hali nasıl olur
• Ey padisahım! Bir sehrin padisahı insafsız ve adaletsiz olursa, o sehir ne hale gelir ben, o haldeyim!
• Ben, sensiz degilim! Fakat, sende bir gizli senlik var ya, ben senden onu istiyorum!
896. Ben, dünyada, gönlü sevgi ile dolu bir düsmanı hiç görmedim!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1935)
• Görünüste yabancı gibi duran, dıstan beni sevmiyormus gibi duran dilber, içinden beni sever! 0, bana karsı duydugu
sevgiyi gönlünde gizler; dili acı söylese de, onun agzı sekerlerle doludur!
• Gönülden bir dost, görünüste yabancı olan, gönlü sevgi ile dolu böyle bir düsmanı ben, dünyada görmedim!
• Askından bahs edersem, sevgili bana kızar; kızarsa kızsın! Ben, vefasız asık olmam; ondan asla yüz çevirmem!
• Dilberin huysuzlugu, acılıgı, sarabın acılıgına benzer! Rnsanın mizacı ile uyusur, insanı neselendirir ama, agıza acı
gelir!
• Onun karsısında ölmek, asıga, sekerden tatlı gelir! Bunu, ölen bilir; sen, bu sözü dirilere söyleme!
• Askın huzurunda bu gazeli okudugum gün, ne mutlu gündür; o gün, onun önünde yere kapanıp hemen can vermek
isterim!
• Ask, can kusuna; "Kafese girmek ister misin " diye sorar! Kus da; "Kafesten bahs etme; onu kır gitsin! Ben, yalnız
seni isterim!" der!
897. Yüzünden baska ne görürsem, gözümün nuru azalıyor!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1946)
• Keske benim canım, senden baskasını tanımasaydı; uyanık olan, manalar bilen canım, senden baska hiç bir sey
bilmeseydi!
• Ne kimseyi reddetseydim, ne tereddüde düsseydim, ne de tereddütsüz "evet" deseydim; tehlikesiz, tuzaksız, çersiz
çöpsüz kendi denizime dalıp gitseydim!
• Yüzünden baska ne görürsem, gözümün nuru azalıyor! Ey benim kirpiklerimin perdesi; kimseye yol vermeyin,
yabancı bir hayali içeri sokmayın!
• Askın güzelliklerinden, canım inceldi, pek nazik bir hal aldı! Ondan baska her seyden bıktım; ben, can da
istemiyorum, gönül de istemiyorum! Nerede benimki, nerede o
• Bir an bile olsa, benden yüzünü çevirme! Çevirme de, senin derdinden ateslerle dolu gönlümün dumanı, gökyüzünü
yakıp yandırmasın, ne var ne yoksa birbirine katmasın!
• Sustugum zamanlar, senin gül bahçenden reyhanlar toplarım; feryada baslayınca, ah edince de, alem reyhanımın
kokusu ile dolar!
• Sana karsı ben kim oluyorum Adını koydugun degersiz bir kölen! Fakat, sen benim neyimsin Sen, benim
sultanımsın, padisahımsın!
• Ey feryadımdan da, efganımdan da canıma daha yakın olan sevgili; feryadım da senden geliyor! Belki de, benim
feryadım sensin!
898. Bu koku ile, bastan basa bütün dünya, zerre zerre mest oldu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. IV, 1950)
• Bu hos koku kimin kokusudur Bu koku; güzelligi ile dünyayı süsleyen, güzellestiren, cana canlar katan sevgilinin
kokusudur! Bu koku, her seyi dirilten ilkbaharın, o ask bahçesinin, o gül fidanının kokusudur!
"Peygamber Efendimiz, güzel kokuyu çok severdi. Bir hadîslerinde; "Bana dünyanızdan üç sey sevdirildi: Kadın, güzel
koku, gözümün nuru namaz!" diye buyurdular. Güllerin, miraçtan dönerken yere dökülen mübarek ter damlalarından
bittiginden ve; "Kim benim kokumu duymak isterse, gül koklasın!" diye bir hadîsten bahsedenler de var. Veysel Karanî
hazretlerinin kokusunu duyması da, bir güzel koku sayesindedir. Keza Yusuf aleyhisselamın gömleginin kokusu, babasının
gözlerini açmadı mı "
• Bu koku ile bastan basa bütün dünya, zerre zerre her sey mest oldu! Aslında, bu kadar güzel bir kokunun
yeryüzünden gelmesine imkan yok! Bu koku; ötelerden, yücelerden, mana aleminden gelen bir kokudur!
• Göklerde bulunan yıldızlar, birbirlerine diyorlar ki: "Bu hos kokulu, günes gibi parlak yüzlü güzel kimdir "
Denizlerdeki balıklar da diyorlar ki:
"Yeryüzünde neler oluyor Bu gürültüler, bu kavgalar kimin için, hangi güzel yüzünden "
• Sevgilinin yüzünün parlaklıgı, yüzleri nurlandırıyor, günes haline getiriyor! Yüzü günes gibi parlak olan bu ay yüzlü
dilber, güzelligi ile canı bile kıskandınyor!
• Yüzyıllardan sonra, Hz. Yusufun güzelligi yine geldi; gözleri kamastırıyor! Bu güzellik, hurilere bile saskınlık veriyor!
• Ey iki dünyanın emanı, ey iki alemin sıgınagı, ey her zor iste elden tutan, yardım eden aziz varlık! En zor günlerde
kurtulusa da Sen kefilsin, Sen saglarsın!..
• 0; gökyüzüne kargasalıklarla, coskunluklarla dolu yeni bir dönme sekli ögretti! Allah´ım! Bu ne biçim asktır; nasıl
görülmemis, duyulmamıs bir sevdadır
• Ey güzel sesli aziz varlık; Sen´in güzel sesin, her gönüle ulastı! Sen, simdi, her gönüle sunu anlat; de ki: "Bütün bu
haller, bu güzellikler, o mana denizinin incileridir!"
899. Allah´ım! Söyleyeyim desem, söze gelmiyorsun;
gizleyeyim desem, buna imkan yok!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1968)
• Ey benim güzelim! Ben, Sen´in askına kapılmıs, havana uymus bir asıgınım! Sen´in askın, sanki bir denizdir; canım
da, o denizde bulunan bir balıktır! Sen, bir an benden yüz çevirirsen, bir an Sen´i görmezsem, balıga benzeyen canım ölür
gider!
• Balıklar, sudan dısarda kalınca bir an bile yasayamazlar, ölür giderler! Asıklar da, sevgililerinin ayrılıgına
sabredemezler!
• Balıgın canı sudur; balık cansız, yani su olmadan yasayabilir mi Bir insan da, cana sabredemezse, canın canına nasıl
sabredebilir
• Sen olmayınca bana, dünya da, ahiret de zindandır! Sen benden ayrıldıgın zaman, ab-ı hayat bile içsem beni
diriltmez!
• Su dünya puthanesi, Sen´in yaptıgın resimlerle, yarattıgın sekillerle dolu! Fakat, hiç biri Sen´in yerini tutmuyor! Sekil
nerede, nisan, iz nerede, sekilsiz, nisansız olan nerede
• Gönlümün kanının damlasını, adeta bir dünya haline getirdin! Öyle sasırdım ki, damla ile dünyayı ayırt edemiyorum!
• Agzıma elinle sundugun kadehi içince öyle mest oldum ki, kadeh ile agzımı ayırt edemiyorum!
• Ben kim oluyorum Yeryüzünden göklere kadar her yer Hakk asıkları ile dolu! Onlar, Sen´in sarabınla öyle mest
olmuslar ki, yerle gögü fark edemiyorlar!
• Benim gibi yüzlerce çoban, koyunlarını kurda ısmarlamıs! Kime ne diyeyim; "Koyunları ne yaptın diye kime sorayım;
çoban nerede
• Söyleyeyim desem, söze gelmiyorsun; gizleyeyim desem, buna imkan yok! Muhakkak ki, çok büyük oldugun için ne
dünyaya sıgıyorsun, ne de giz alemine!
• Ben, Hakk asıgı oldugum için su dünyada gizliyi sezersem, tanırsam, bilirsem, durumu açıga vuramadıgım için bana
"ask mümini" deme, "kafir" de!
"Kafir; hakikati gizleyen, Hakk´ı inkar eden kisidir. "Gizliyi bildigim, sezdigim halde açıga vuramadıgım için beni kafir
say!" demek istiyor. Araplar, tohumu toprak altında gizledigi için çiftçiye "kafir" diyorlar."
900. Dün gece rüyamda yoklugu gördüm!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2015)
• Dün gece rüyamda, yoklugu gördüm. Onun güzelliginden sasırdım kaldım; aklım basımdan gitti!
• Yoklugun güzelliginden, kemalinden, olgunlugundan, lütfundan ötürü ta seher vaktine kadar kendime gelemedim!
• Yoklugun la´l madenine benzeyen renginden adeta ipekler, atlaslar giydim!
• Asıkların heyheylerini çok duydum; "Afiyetler olsun, afiyetler olsun!" sesini çok isittim!
• Yokluktan sarhos olmus, kendilerinden geçmis ve halka halinde oturmus asıklar gördüm! Derken, kulagıma bir
yokluk halkasının takıldıgını gördüm!
• Sonunda, yoklugun nurunda, bir takım acaip nakıslar, sekiller gördüm; yoklugun yüzünde de, canlar canı
parıldıyordu!
• Bu hali görünce çok duygulandım; canımdan yüzlerce coskunluk costu! Ask denizi de dalgalanmaya, köpürmeye
basladı!
• Göklerde, binlerce naralar duyuldu! Ben, böyle çavusa kurban olayım!
901. Bir güzelin ayrılıgından ötürü saçlarım agardı, yüzüm burustu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,1973)
• Güzellikte Çin güzellerini geride bırakan, onların güzelliklerini unutturan bir güzelin ayrılıgından ötürü, saçlarım
agardı, yüzüm burustu!
• Can, tatlı dilli sevgilinin sözlerini kıskandıgı için kulaga; "Onun sözlerini pek isitme, az duy!" demededir! Gönül de,
onun güzelligini kıskanır da, göze; "0 güzele sık sık bakma, onun yüzünü az gör!" demektedir!
• "Gamın ayagını baglayayım!" diye zevk elini uzattım! Ey müslümanlar! Böylece, benim zevkim de gam rengine
boyandı!
• "Belki beni kurtarır!" ümidi ile bir tasa el attım. Fakat, o da, denize düsmüs, suna buna el atmada, önüne gelene
sarılmada!..
• Bugün, gönlün kapısının önünden geçiyordum. Kapıdan içeri baktım ve onu çok perisan bir halde gördüm; yüzü
sapsarı idi, elbisesi yırtılmıstı; sagını solunu bilemez bir hale gelmisti!
• Ona; "Nasılsın " dedim. Hayhaylarla aglamaya basladı. Dostundan ayrıldıgından ötürü feryadlar ediyordu.
902. Ben susuyorum; benim sırlarımı sana uyanık gönlüm söylesin!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2014)
• Sevgilim sırrını bana söylemiyor; benim de dilim tutuluyor, ona bir sey söyleyemiyorum!
• Ondan özür diliyorum da, diyorum ki: "Ben susuyorum; sana sırlarımı, benim uyanık gönlüm söylesin!"
• Halbuki, bir baskası karsımıza çıkınca o, bastan basa dil oluyor; benim sırlarımı da, kendi sırlarını da söylüyor!
• Bu halde, benim vehimli gönlüm kötü bir zanna kapıldı, bir süpheye düstü!
• 0, sırrımı ister söylesin, ister söylemesin; gerçek olan su ki; ben, sevgilinin ayrılıgına sabredemiyorum,
dayanamıyorum!
903. Benim canım, senin canın; senin canın da benim canım!
Bir bedende iki canı kim görmüstür
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
c. IV, 2012)
• Ey benim gönlümün huzuru, rahatı; ey benim gönlümü kıran, perisan eden aziz varlık! Ey hiç bir suçum yokken
kendini benden çeken sevgili!
• Sen gittin, benden uzaklastın ama, gönlümden dısarı çıkamadın, gönlümden uzaklasamadın! Çünkü sen, bir mum
gibisin; gönlüm, canım da senin fenerin!..
• Benim canım, senin canın; senin canın da benim canım! Hiç kimse iki bedende bir can görmüs müdür
• Seninle bulusmak, benim hayatımdır; senden ayrılmak da ölümümdür! Bu iki durumda beni, essiz bir hale getirdin!
• Ab-ı hayatı çok aradım, bulamadım! Sonunda, Hızır (a.s.) bana dedi ki: "Onunla bulusmadıkça canlanamazsın! Bu
sebeple, bos yere ab-ı hayatı arama!"
• Gam; senin gamına düsenin, senin gamınla gamlanarın yanına sokulamaz! Gizlice sokulursa, onun boynunu kesmek
gerek!
• Hallac-ı Mansur hazretleri; "Ey yası küçük, bedeni körpe, taze güzel!" diye baslayan siirini senin için söylemis!
• Senin güzelligin ile mest olanlara, gam yaklasamaz! Düsünce ile gam, halkındır!
"Seyh Galib; "Asıkta keder neyler; gam, halk-ı cihanındır!" diye buyurmustur."
• Kim nefsanî duygularına esir olmus, tabiat kuyusunda kalmıssa, kurtulmak için ipe benzeyen pismanlık düsüncesine
sarılmaktan baska çaresi yoktur!
• Fakat, ask kanadı ile uçabilirse, ip ise yaramaz! "Yakîn"e, tam inanca kavusunca süphe ve zandan tamamıyla
kurtulur!
• Ey gönül; dilsizlerle dil birligi yap, onların dilleri ile dost ol da, dedikoduyu rehine ver, kurtul!
904. Etrafına halkın gözü ile bakma, kendi gönül gözün ile bak!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1972)
• Ey asık! îki gözünü aç da. cennete akan su dört ırmagı kendinde bul, kendinde gör: Su ırmagı, süt ırmagıı, bal
ırmagı, sarap ırmagı!
• Ey asık! Kendine bak da, insanların isine karısma; "Su sunu söylüyor, bu bunu söylüyor!" deyip durma!
• "Filan bana diken diyor, filan yasemin diye çagırıyor!" düsüncesine kapılmayan, her söze, herkese aldırmayan gül
gibi can gözü açık insanın, ben kulu kölesiyim!
• "Filan sana kafir diyor, bir baskası da sana din adamı diyor!.." Bunlardan vazgeç, gözünü aç da, bundan sonra
etrafına halkın gözü ile bakma!
• Allah, sana basiret gözü, gönül vermis! Öyle bir göz vermis ki, senin mahmur bakıslarına karsı Cebrail´in kanadı
secdeye kapanır!
• Sekil ve suret asıkları, "Bal bulurum!" ümidiyle ayran çanagına düsen sinek gibi sekle, surete, görünüse
kapılmıslardır!
• Ey Hakk asıgı; neselen! Seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra balçıktan sana ne gam var
• Ey rahmetten kovulmus olan Seytan insan, Cebrail´in bile sana kul, köle almasını istiyorsan, benligi bırak; git, Hz.
Adem´e secde et de...
• Kanlar içen, bir çok yolcunun ölümüne sebep olan çölün sendeki kabeden haberi olsaydı, her taraftan ırmaklar akar,
gül bahçeleri yetisirdi!
• Ey kendine bakmayıp kendi kusurlarını görmeyip de, baska insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı! Allah,
senin yardımcın olsun!..
905. Sen, ayagını nereye basarsan, orada laleler, menekseler, yaseminler biter!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 2006)
• Ey benim canım! Sen, nereye ayagını basarsan, orada laleler, menekseler, yaseminler biter!
• Gül dalından bir gül koparsan da ona üfürsen, ya dogan olur, ya güvercin!
• Bir dagarcıgın üstünde elini yıkasan, elinden dökülen sularla o dagarcık, altın bir put halini alır!
• Bir mezarın basında Fatiha okursan, o ölü uyanır, kefenini yırtıp kalkar!
• Etegin bir dikene dolassa, diken, bir çeng haline girer de; "ten ten tene nen" diye nagmelere baslar!
• Ey Halil! Hangi putu kırdıysan, o put canlanır, akıllanır da bir insan olur!
• Gönül sahnesinden her an insanoglu gibi biri dogup çıkar fakat, ortada ne erkek vardır, ne de kadın!
• Derken, onun yanından, arkasından adamcıklar dökülür ve yeryüzü onlarla dolar tasar!
• Bu sekilde, daha elli beyt söylemek isterdim ama, sen agız açar konusursun, diye ben, agzımı kapadım!
906. îçine ask atesi düsen agaç yanmaz!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV.2005)
• Neden yabancılar gibi öyle uzakta oturdun Gel, ask delilerinin arasına gir!
• Neden utanıyorsun Hem asık olmak, hem de utanmak bir arada olur mu Can nedir Hem ask hevesi, ask zevki,
hem de can korkusunu kim bir arada görmüstür
"Hz.Mevlana Dîvan-ı Kebîr´in bir baska beytinde söyle buyurur"
*0, bir can karsılıgı bir öpücük veriyor; ne bedeva bir alıs veris! Git; can ver de bir öpücük satın al!
• Askı evler yıkan, harap eden sevgili kalktı da, komsuların evine geldi!
• Su deniz, asık oldugu için cosup köpürüyor; göklerde dolasan ay bile, askın önünde basını eger!
• Ey uykuları baglayan, bırakmayan sevgili! Gel de, bu gece vuslatınla uykumuzu nisansız, izsiz bir hale sok!
• Her padisahın kulları onu korurlar, bekçilik yaparlar! Bizim padisahımız ise kullarını korur, onları gözetir; onlara
gözcülük, bekçilik yapar!
• Bizim padisahımız, uykuyu da bilmez, uyanıklıgı da! 0, bize çok yakındır; o bizim canımızın, damarlarımızın içinde
dolasmaktadır!
• Bu gece bir güzel gördüm; elinde bir mesale vardı! Allah´ım; acaba o kimdir
• Onun yüzünden uykum kaçtı; coskunluksa arttıkça arttı! Hindistan´dan gelen fil, yine Hindistan´ı hatırladı!
• Allah askının atesi, yüceldikçe yüceldi; Allah´ın kaza ve kader oku, yaydan fırladı!
• Gayb yeryüzüne ekilmis tohum, topraktan basgösterdi, bir agaç gibi boy attı, apaçık meydana çıktı!
• Simsek çaktı, agaca bir ates düstü! Büyük, amansız bir simsek, büyük, aman bilmez bir atestir ama, bu ates, baska
türlü bir atestir!
• îçine ask atesi düsen agaç, yanmaz; o atesle daha da güçlenir, yesermeye baslar! Gül bahçesi de, simsekten, ask
atesinden açılıp saçılmaya baslar!
• Su, bu agaçlara zararlıdır! Çünkü bu agaçlar, atesle yeserir, boy atarlar!
• Fakat, sen meydanda iken, sen sen iken, benlikten kurtulmadıgın için, agaç gizlidir! Sen gizlenince, o meydana
çıkar!
• Ask bahçesinin parlaklıgı da, güzelligi de Tebrizli Sems´tir; ask agaçlarını yetistiren bahçıvan da odur!
"Eger sen askın açıgı isen ve askı arıyorsan, keskin hançeri eline al, utanmanın bogazını kes!" (c. I.nr. 213)
907. Nice peygamber, vatan sevgisi ugrunda gözyası dökmüstür!
Fe´ilatün, Fe´ilatün,Feilatün ,Feilün
(c. IV,2000)
• Sevgilim! Senin ayrılık acılarına dayanamayarak ölmek, benim için zevktir, nesedir! Sensiz yasamayı ben ne
yapayım Sen olmadıktan sonra ölüm, bana bal gibi tatlı, süt gibi lezzetli gelir!
• Sudan ayrı düsmüs olan balık, can verinceye kadar kupkuru kumun üstünde çırpınır durur; canı bedeninden
ayrılınca, artık her sey bitmistir!
• Acı su, denizde yasayanlara ab-ı hayattır; kuru seker yıgını ise onlara mezardır, kefenden daha beterdir!
• "Cüz´ler"in asılları olan "küll"e dogru gitmeleri ve onda yok olmaları gerekmektedir! Bu, bir oyun degildir! Nice
peygamber, vatan sevgisi ugrunda gözyası dökmüstür; peygamber oldugu halde, geldigi yeri, asıl vatanım özlemistir!
• Yurdunu, dogdugu yeri bilmeyen çocuk, ister Rstanbul´da olmus, ister Yemen´de bulunmus, o, dadı ister, süt anne
ister!
• Yıldızların dolastıkları yer gökyüzüdür; hayvan da, selvi gibi, yasemin gibi topraga baglıdır! Herkesin, herseyin bir
yurdu, bir vatanı vardır! Ey insanoglu; senin vatanın neresidir
• Kurbaganın canı sudandır, havadan degil; o havayı bilmez! Denizlerde yasayanların hepsinin isi gücü budur!
133- Eski sairlerimizden birisi; "0l mahîler ki derya içredir, deryayı bilmezler diye yazmıstır. Evet; denizde yasayanlar,
denizin ne oldugunu bilmezler!
• Rlahî nur denizinde gizlenmis olan ariflerin nefesleri nurdandır! Onlar, hep nuru teneffüs ederler; bilgisiz karanlıgı yok
ederler!
133- Eski sairlerimizden birisi; "0l mahîler ki derya içredir, deryayı bilmezler diye yazmıstır. Evet; denizde yasayanlar,
denizin ne oldugunu bilmezler!
• Buraya gelince kalem kırıldı, kagıt da yırtıldı! Lütuf sahibi Rabb´in büyüklügünü, kudretini anlayınca dag bile
paramparça olur!
908. Sen, canların canısın;asık olmayan canları kır, yok et!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2011)
• Sen, canların canısın; asık olmayan canları kır, yok et! Asıl insan sensin; insan olmayanları, insan seklindeki
varlıkları ortadan kaldır!
• Sen, ölümsüz bir cevhersin! Gel, gözlere gir, gözlerde kal; senin gibi olmayanları taslarla kır geçir!
• Ey mana günesi! Hakk´ın göklerinde ilahî nurlar saç, gözleri kamastırarak parla; gökyüzündeki yıldızları kır, birbirine
geçir!
• Halkın gönüllerini, gaybı bilir bir hale getir; kendi ayıplarını degil de, baskalarının ayıplarını görenlerin gönüllerini kır!
• Rz, eser; izi, eseri olmayana perdedir; izsizligi, esersizligi al; izi, eseri kır geçiir!-
"Aziz Hüdayî hazretleri bu hususta söyle buyurmustur:
"Zuhuru perde olmusdur zuhura
Gözü olan delîl ister mi nura"
(Onun varlıgı, kendi varlıgına perde olmustur! Gözü olan bir kimse, nuru görmek için bir delil, bir gösterici arar mı )
• Karanlık geceyi gündüz gibi aydınlat; bekçilerin insafsızlıgını kır geçir!
• Ey Tebrizli Sems! Sen, Hakk´ın bir günesisin; can mumunu da, samdanını la kır geçir!
909. Benim basımı su merhametsiz, gaddar dünyaya baglatma!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1999)
• Ey dost; gönlüme cefalar ederek onu avare, yersiz yurtsuz bırakma! Çaresiz kalmıs canımı al; cigerimi yakma!
• Sana gönüllerini vermis gamlı, kederli asıkların pek çoktur! Canın hakkı için, basın hakkı için, su zavallı, gamlı
gönlüme dokunma!
• Bana, çaresizligime, zavallılıgıma acı; senden baska çaremi bulan biri varsa, beni bırak! Sen, çaremi bulmaya
ugrasma!
• Gönül, senin ates tapınagının karsısında bir sisedir! Benim sırça bir sise gibi olan gönlüme karsı, gönlünü tas gibi
sert ve merhametsiz hale sokma!
• Her an cefacı ayrılıgın, bana ayrılıgın nefeslerini veriyor!.. 0 nefesleri korkusuzca üfle ama, cefa etme!
• Bogum bogum bedenim bir besige benziyor; gönlümse, o besikte uyuyan çocuk! Çocugu, hep besikte bırakma;
uyanınca onu kucagına al, gögsüne bastır!
• Güzel yüzünün günesi nurunda, benim canımı bir toz zerresi gibi oynat; canımı, gece gibi her yıldıza baglama!..
• Merhametsiz, gaddar dünyanın hileden iki yüz bası var. Benim basımı su gaddar dünyaya baglama!
• Su bir günlük sarabının sonsuz bir mahmurlugu var; beni, bu hain meyhanecinin sarabına susatma!
• "Nasüt" alemindeki bu düzenbazlıklar hep senin "lahut" alemindendir; artık bu düzenbaz kafîre yardım etme!
"Nasut alemi, insanın maddî ve beserî yönü; lahut alemi ise, mutlak vücudun ilk mertebesidir. Bundan evvel mertebe
yoktur. Hakîm Sena´î hazretleri bir beytinde söyle buyurur:
"Can aleminde öyle gönüller vardır ki, orada verilen kararlar bu dünyada tatbik edilir-Yani, bu dünyada bu görülen her
sey, ezelde lahut alemindeki takdire göredir. Allahım.! Artık, bu hileci kafir nefse yardım etme; bizi ezelin takdirine uydur!
910. Ask, alnımıza eziyetler, mihnetler yazdı!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV.1991)
• Hepsi de yediler, içtiler, uyudular; yurt bos kaldı! Çayırlarda, çimenlerde salına salına gezmenin, dolasmanın tam
zamanı geldi!
• Herkes içti ve gitti; biz, sag olalım! Biz zaten zamanın gönlüyüz, canıyız; zamanın bas kumandanıyız!
*Sen ab-ı hayat olunca, ölümsüz kalmayan bulunur mu Herkes ölümsüz olur! Sen sevimli, güzel bir put olunca,
herkes putperest, puta tapan olur!
• Ask alnımıza eziyetler, mihnetler yazdı. Sevgi bize fitneler üstüne fitneler takdir etti.
*Sonra, gönlümüze ferahlık geldi; cihanın hadiseleri ile gönlümüzü karmakarısık, perisan etmesinden kurtulduk!
Dünya sevgisinin engellerinden yakasını sıyıran can, Hakk´ın lütuflar, ihsanlar gül bahçelerine dogru uçar gider!
* Ey devem! Gel, buraya çök, ıh! Burası çok güzel bir konak yeri; sulak, verirnli, bolluk; tam deve yatagı!
• "Rızıklanırlar, rahat ederler!" Biz de o sarabı içelim, o mezeyi yiyelim! "Mak´ad-ı sıdk" (gerçeklik konagı), asıklara
konak oldu, yurt oldu!
"Al-i Rmran Surcsi, 3/169. ve Kamer Suresi, 54/55. ayetlere isaret edilmektedir."
• Elmanın etegini tutalım, seftaliye dogru çekelim; gonca gülden birkaç söz duyalım da, yasemine götürelim!
• Bana sarap sununca, edebe uymamı bekleme! Seriat bile sarhosu cezalandırmaz; sen de beni cezalandırma!
• Edepli olmak da, edepsiz olmak da elimde degil! Ne yapayım; mest olmus deveci ipimi tutmus, beni deve gibi çekip
götürüyor!
• Bülbül asık oldu da, gülden bir öpücük bekledi, gönlünden geçirdi! Ona; "Ne olur" dedi "Seker kamısını kır da,
benim gönlümü kırma!"
• Bülbül; "Öpücük vermezsen, bari bana ask sarabı sun!" dedi. Gül; "Onu da vermeyecegim!" dedi. "Haydi git;
üzüntülere kapıl, hüzünlere dal !.."
• Dal da yaprak da titriyor, benim gönlüm de titriyor; yapragı rüzgar titretiyor, gönlümün titreyisi ise, Hoten güzelinin
yüzünden!
• Gülün, lalenin yüzleri, bana, su lekenin altında bir mumun gizli oldugunu haber veriyor!
• Aklını basına al, çalıs çabala da bilgisizlik legenini gönlünün üstünden kaldır! Kaldır da, can
masrıkından(dogusundan) parlak bir gün belirsin, ortalıgı aydınlatsın!
• Ey Tebrizli Sems; sen, can masrıkından dog! Çünkü, senin günesin candır; bütün dünya ise bedendir!
911. Dünyayı nurlarla doldurmak istiyorsan, yüzünden elini çek!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1960)
• Ey mana günesi; dog! Gönül evini bir kere daha nurlarla doldur, dostları sevindir, düsmanları kahret!
• Tepenin arkasından çık; feyizli nurunla adî tasları la´l yap! Bir kere daha kuru korugu oldur, üzüm haline getir!
• Ey günes! Bagı bahçeyi, ovayı yaylayı, dagı bir kere daha yesert, onlara yesil elbiseler giydir; her tarafı hurilerle
doldur!
• Ey asıklar hekimi, ey göklerin çeragı; asıkların elinden tut, hastaya çare bul!
• Böyle ay yüzlü bir sevgilinin bulutlar altında kalması insafa sıgmaz! 0 ay yüzden, bir an içinde bulutu uzaklastır!
• Dünyayı nurlarla doldurmak istiyorsan, yüzünden elini çek; dünyayı karanlıklar içinde bırakmak istiyorsan, yüzünü
ört!
912. Gel de, benim gönlümden kelimesiz, sözsüz nükteler duy!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2010)
• Gel de, benim gönlümden kelimesiz, sözsüz nükteler duy; aklın almadıgı, sasırıp kaldıgı, anlamaya sıgmayan seyleri
anla!..
• Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanıyorsun însanların tas gibi duygusuz sandıgın yüreklerinde öyle bir ates vardır
ki, sır perdesini tamamıyla yakar, yok eder!..
• Sır perdesi yanınca insan, Hızır(a.s.)´ın hikayelerindeki manayı da, ledün bilgisini de tamamıyla anlar!-
"Kehf Suresi, 18/65. ayete isaret var."
• Canın da, gönlün de içinde o eski ezelî asktan güzel hayaller belirir, yeni sekiller meydana gelir!
• Sen; "Andolsun kusluga ki,.." süresini okuyunca, günesin ne halde oldugunu gör! "Hiç kimse ona es olamaz!" ayetini
okuyunca da, manevî altın madeni seyret!
138 Duha Suresi´ne isaret ediliyor.
913. Kaza ve kader yaylarından atılan oklara bedenini siper et;
bedenine ne kadar ok saplanırsa, o kadar kazanırsın!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV,1998)
• Cenab-ı Hakk´a yemin ederim ki, gül, o tatlı gülüsü senden ögrendi; dag da kemer kusanmayı senden ögrendi!
• Cenab-ı Hakk´a yemin ederim ki, benim gördügümü gökyüzü de görmüstür! Eger görmeseydi, basının üstünde
dönüp durur muydu
• Neye dedim ki: "Niçin böyle feryad edip duruyorsun " Dedi ki: "Onun hos nefesini içime çektim; bu yüzden, feryad
etmem gerekmektedir, sarttır!"
• Gökyüzündeki hilale dedim ki: "Ey yeni ay! Neden böyle azalmada, küçülmede, eriyip gitmedesin " Hilal bana dedi
ki: "Semirmem, serpilmem için o bana ot veriyor!"
• Semirmenin faydası zayıf olmadan, erimeden görülmez; kazanç için çalısmak, harcamak içindir!-
"Her seyin zıddı ile degeri artar. Eski sairlerimizden birisi söyle yazmıs: "Olmayınca hasta, kadrin bilmez adem
sıhhatin." (Rnsan, hasta olmadan saglıgının degerini bilmez.)
• Pervanenin kanadı, uçarak gidip mumun alevini bulmaya yarar! Onu bulunca, kendini alevin içine atınca, artık ne
kanat ister, ne de uçmak!..
• Varlıkların faydaları yoklukta görülür! Öyleyse, beladan sikayet etmek, aglayıp inlemek yersizdir!
• Yeter, sus artık! Kaza ve kader yaylarından atılan bela oklarına bedenini siper et; bedenine ne kadar ok saplanırsa,
ne kadar hırpalanırsan, o kadar kazanırsın, mutlu olursun!
914. Bütün çiçekler barıs taraftan, barıs istemede;
fakat kötü huylu diken kılıcını çekmis, savasa hazırlanmada!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1961)
• Ey ilkbahar; sen, bizim canımızsın! Bize yeniden can ver, canımızı tazele; bagları bahçeleri çiçeklerle doldur;
tarlaları, ovaları gençlestir!
• Gül, güzelligi ile parıl parıl parlamada; kus da, söz söylemeyi ögrenmis fakat, seher rüzgarı esmedigi için
konusamıyor! Haydi, ey seher rüzgarı, es! Es de, her sey tazelensin, canlansın!
• Selvi agacı süsene; "Dilini aç da bir seyler söyle!" diyor. Sünbül de laleye; "Vefa göster, vefakarlıgı tazele!" deyip
duruyor.
• Çınarlar def çalmaya basladı; çamlar el çırpıyor; güvencinler; "Hu, hu!" diye naralar atmada ve; "Allah´ım; bizlere
olan lütfunu ve ihsanını yenile!" diye yalvarmadalar!
• Pembe gül ayaga kalkmıs, menekse egilmis, asma yapragı secdeye kapanmıs! Bunları gör de, hepsini yeniden Hakk´ı
tesbihe çagır!
• Bütün çiçekler barıs taraftarı, barıs istemedeler fakat, kötü huylu diken kılıcını çekmis, savasa hazırlanmada!..
• Gök gürleyerek diyor ki: "Bulut geldi, yeryüzüne miskler saçmaya basladı! Haydi, ey gül bahçesi! Gel, yüzünü, elini,
ayagını yıka; bastanbasa tazelen!"
• Nergis, bülbülün yanına geldi de; "Artık ötmeye, çilemeye basla; askı tazele, nagmeyi yenile!" diye gözünü kırpıyor!
• Bülbül, nergisin göz kırpısını gördü ve sözlerini duydu da, gülün yanına gitti! "Canın sıkılmazsa, gönlü kırık su zavallı
asıgın nagmelerini dinlemek lütfunda bulun!" dedi.
• Yesil elbiseler giyenler, yesillere bürünenler bülbüle diyorlar ki: "Haydi öt; öt de, çiçekler gibi velilerin sırlarının
sırlarını tazele!"
• Van gülü, Sakız gülü, bir de yasemin hep birden bülbüle; "Hayır!" diyorlar. "Sus; sus da, susmaktaki feyzi, kimyayı
gör!"
915. Sözüm mest olmus, gönlüm mest olmus, hayalim mest olmus;
hepsi de birbirine düsmüs!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1996)
• Sevgilim! Senin hayalin oynaya oynaya gönlüme gelince, güzelligine dayanamam, mest olurum! 0 zaman ne hayaller
ederim, daha ne hayaller ortaya çıkar, hiç sorma!
• Hayalin, ay gibi ortada döner durur; öbür hayallerin hepsi de, onun etrafında oynamaya baslarlar!
• Hayaller, mest olarak kendilerinden geçmis bir halde oynarlarken, dalgınlıgından ötürü, sana çarpan bir hayal
senden nur alır da, günes vurunca parıl parıl bir ayna gibi parlar, kendisine bakanların gözlerini kamastırır.
• Sözüm, söylemek istedigim halde söyleyemedigim bir düsünce gibi agzımdan gönlüme gider; sonra, belki de yüz
kere gönlümden agzıma gelen bir sıfat yüzünden mest olur!
• Sözüm mest olmus, gönlüm mest olmus, hayalim mest olmus; hepsi de birbirine düsmüs, birbirine bakmadalar!
• Nice zamandır, hepsi de birbirlerine agız sürmede, dostluk göstermedeler! Halbuki, beden, dostlugu çekemeyip
feryad edince, onların hayalleri birbirine düsmede, birbirini kırıp geçirmedeler!
• Sanki onlar üzüm taneleri, gönlümse sıra sıkılacak tekne; sanki onlar suyu sıkılacak gül yapragı, gönlümse onların
attar dükkanı...
916. Lütfunla, can gibi oldum; kendimde gizlendim, kendimi kaybettim!
Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV, 1805)
• Canımın içinde can gibi örtünerek. kendini gizleyerek akıp gitmedesin! Ey bagımın bahçemin aydınlıgı; sen, benim
salına salına yürüyen selvimsin!..
• Mademki gidiyorsun, ey canımın canı; bensiz gitme, bedensiz gitme! Ey gözümün nuru; gözümden çıkma, ayrılma!..
• Bası dönmüs canıma güzellerin baktıkları gibi hos bir bakısla bakarsan, öyle bir güç kazanırım ki, yedi kat gögü de
yırtarım, yedi büyük denizi de asarım!..
• Beni, bassız ayaksız bir hale getirdin; elimi ayagımı aldın! Beni uykudan, yemek yemeden, su içmeden kestin! Ey
benim Yusuf-ı Kenanım; kapıdan gir, Yakub´un önüne gel!..
• Lutfunla, can gibi oldum; kendimden gizlendim, kendimi kaybettim! Ey varlıgı benim gözlerimden silinen, gizlenen;
ey benim varlıgımda gizlenen sevgili!..
• Gül, senin yüzünden elbisesini yırttı; nergisin gözleri, senden mest oldu; dallar, senin lütfunla tomurcuklandı! Ey
benim ucu bucagı bulunmayan bagım bahçem!..
• Bir an oluyor, beni daga götürüyorsun; bir an oluyor, baga götürüyorsun; bir an da oluyor, gözlerim açılsın diye,
beni ısıgın dibine götürüyorsun!
• Ey canlardan da üstün can; ey bütün dünya madenlerinden degerli maden; ey güzeller güzeli; ey benim güzelim!..
• Mademki bizim asıl vatanımız, yurdumuz toprak degil, bırak da su beden toprak altında çürüsün, dagılsın; korkum
yok! Ben, gökleri bile düsünmüyorum ey vuslatı Zühal yıldızı ile bulusmak gibi olan aziz varlık!..
• Senin ay gibi parlak ve güzel yüzünü hatırlayınca, feryada figana baslıyorum! Her an padisahlar padisahının güzel
kokusunu aldıgım için, O´nun eserlerinde sanatını, yaratma gücünü gördügüm için O´na karsı hayranlıgım artıyor!
• Can senin günesinden ayrı kalınca, havadaki zerreler gibi titrer durur! Ey benim dört temelimin temeli, ey benim
dört erkanımın aslı esası; can senden niçin ayrı kalsın
• Ey benim padisahım Selahaddin, ey yol gösterenim, ey benim temkinimden farig olan aziz varlık, ey olması mümkün
olanlardan da üstün olanım!..
917. Rüzgar, sevgilinin saçlarının kokusundan mest oldu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün,
(c. IV, 1962)
• Kardesim! Dün gece sevgilimi rüyamda gördüm. 0, çesmenin yanıbasında Agustos gülleri arasında uyuyakalmıstı.
• Huriler, ellerini kavusturmuslar, onun etrafında halka olmuslardı. Bir yanda lale bahçesi, bir yanda da yasemin
bahçesi vardı.
• Rüzgar hafıf hafif esiyor, sevgilimin saçlarını oksuyordu. Onun saçlarının her büklümünden etrafa anber kokuları,
misk kokuları yayılıyordu.
• Rüzgar o güzel kokulardan mest oldu da, ne yapacagını sasırdı, sevgilinin yüzünden saçlarını dagıttı. Parlak bir
mumun üstünden legeni kaldırdıgınız zaman etraf nasıl aydınlanırsa, tıpkı onun gibi, her taraf nura gark oldu.
• Bu rüyanın baslangıcında, rüyama; "Dur!" dedim; "Yavasla! Sabret de, bir an için olsun, kendime geleyim! Sus, artık
konusma!"
918. Neseyi ve mest olmayı, sonsuzluk sürahisinden al!
Fe´ilat, Fa´ilatün, Fe´ilat, Fa´ilatün
(c.IV, 1987)
• Yarım mest oldum; aman bana bir kadeh daha sun!.. Senin iyi bir arkadasın varsa, artık iyiyi kötüyü terk et!..
• Cefadan kim aglıyor Kim çıplak Sen, onlara bakma; sen, onun vasîsı degilsin! Otur da kendi isine bak!
-Alemde her sey ilahî bir nizam içinde adilane bir sekilde isleyip durmadadır. Biz, hadiselerin hakikati ötesinde ne
oldugunu bilemedigimiz için üzülürüz "Neden böyle oldu, neden söyle oldu " diye düsünmeye gerek yok. Rbrahim Hakkı
hazretleri:
*Saraba dogru bak; çeng ve neyin feryadını dinle! Bir taraftan da ay yüzlülere servi boylulara bakıp neselen!..
*Ben çocuk degilim ki, kuru üzümü ve cevizi arzu edeyim! Sen, kuru üzümü ve cevizi al da sepete koy!
*Ocuç ayı gelince ne kadehten bahset, ne de testiden; bundan sonra neseyi, mest olmayı sonsuzluk sürahisinden al!
• Sevgilinin semtinde otur; sema´da, dügünde, ziyafette bulun! Kimse seni görmesin; agyardan habersiz yasa!
Ahadiyyet sarabından iç, neselen!..
• Can gelini mest oldugu için yoklugu bırakır da, varlık semtine gelirse, ona ikram edecegin yemegi ilahî tabaktan ver;
onun yüzünü akıl duvagı ile ört!
• Söz söylemekten bıktın, usandın! Çünkü, kimse senin sözlerine mahrem degildir! Haydi; söz aynasını hemen bir
keçeye sar!
919. Ben, sedefe benzerim; beni kırdıkları zaman gülerim!
Rahata kavusunca, üstünlüge ulasınca gülmek, ham kisilerin isidir!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c.IV, 1989)
"Deme su niçin söyle
Yerindedir ol öyle ı
Bak sonuna seyreyle
Görelim Mevla neyler
Neylerse güzel eyler
Hep isleri faiktir
Birbirine layıktır
Neylerse muvafıktır
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler"
diye buyurmustur. Bunu da yanlıs anlamayalım. Tas yürekli olmayacagız, yardım isteyenlerin yardımına kosacagız.
Elimizden geleni yapacagız fakat, üzülmeyecegiz. Hani sairin;
"Çalıs gam-gînleri sad etmeye, sad olmak istersen
Sevindir kalb-i nası gamdan azad olmak istersen"
dedigi gibi."Rnsanların hayırlısı, insanlara yardım edendir!" hadîsini de unutmayacagız.
• Bana kıvılcımlar gibi gülmeyi ögreten güzel, tatlı gülüsü ile dünyayı cennete çevirdi!
• Gerçi ben yokluktan hos gönüllü ve gülerek dogdum ama, ask, bana bir baska çesit gülmeyi ögretti!
• "Herkese gamsız, mihnetsiz gülüsü göstereyim" diye padisah, bana günes gibi gamsız gülmeyi ögretti!
• Ben, sedefe benzerim; beni kırdıkları zaman gülerim! Bir rahatlıga, bir üstünlüge ulasınca gülmek, ham kisilerin
isidir! Rnsan olan, kırılıp ezildigi zaman güler!
• Her sabahın, her seher vaktinin canı olan sevgili, bir gece odama geldi de, bana seherler gibi gülmeyi ögretti!
• Bulut gibi yüzüm eksi ama, içimden gülüyorum! Yagmur yagarken gülmek, simsegin adetidir!
• Eger sen iyi insan isen, pek büyük bir kisi isen, git de egreti padisahlıga, egreti taç ve kemere, egreti servete, mala
mülke gülmeyi ölüm vaktinde ecelden ögren!
• Ey hoca! Eger sen Rsa huylu isen, sehvet duygularını gideremedigi için üzülen, gamlanan erkek ve kadına; "Gülmeyi
git de Hz. Rsa´dan ögren!" de!
• Gonca gibi gizli gül; agaçlar çiçek açtıkları zaman dallar üstünde gülen çiçekler gibi gülme!
920. Ruhlar, topraga ve suya esir oldular! Sen,
su balçık yurduna baskın yap da, esirleri kurtar!
Fe´ilat,Fa´ilatün,Fe´ilat,Fa´ilatün
(c.IV.1986)
• Sevgilim! Güzel ve suh gözünle bir göz isareti et de, yıktıgın bu gönlü bir bakısla tamir et!
• Su beden kabrinin içinde gönül ve can, senin askının sehitleridir! Bu sehitlerin mezarına ugra, bir ziyarette bulun!..
• Sen, Yusuf gibi gülüsünle bütün Mısırlıların ellerinin kesilmesine sebep olmussun; bari yüzünü göster de, gönlü ve
canı al, bir ticarette bulun!..
• Cefa etmeye söz verdin de, bunun için ayak sürüklüyorsun! N´olur, sözünü yerine getirme de, kefaret ver!
• "Böyle lütuflarda bulunmakla sizden ne kazancım, ne faydam olacak " deme! Karsılıgını beklemedigim lütfunun bir
faydasından bize ver de, sen zararet!
• Safran gibi sararmıs yüzleri, güller ve laleler gibi yap; üç-dört kan damlasından müjdelenmis bir gönül yap!
• Devlet, senin kulun kölen olmustur; o hiç bir emrinden dısarı çıkmaz! Ey padisah; bizimle o devletin arasında elçilik
yap!
• Mademki senin hilm dagının önünde günahlar saman çöpü gibidirler, bizim dag gibi olan günahlarımıza hakaretle,
deger vermeyen bir bakısla bak!
• Bedenimiz, ana rahminde iki damla kandi; kudretinle, sanatınla güzel bir adam oldu! Kötü huylarımızı, pis
sıfatlarımızı da yine öyle temiz sıfatlara çevir!
• Canlar, ruh aleminden geldiler, topraga ve suya esir oldular! Sen, bu balçık yurduna bir baskın yap da, esirleri
kurtar!
921. Allah´ın yeryüzündeki baharından baska bir baharı daha vardır ki,
orada ölüm yoktur; çiçekler solmaz!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, , Fe´ilün
(c. IV, 1990)
• Samandan ve ottan baska bir sey görmeyen hayvan canı, Allah´ın kudreti ile akıl, fıkir gül bahçesine layık oldu!
• Allah´ın yeryüzündeki bahar mevsiminden baska bir baharı daha vardır ki, orada ne ölü vardır, ne puta tapan vardır,
ne de put!
• 0 manevî ilkbaharın esen rüzgarından baykuslar beyaz dogan olurlar; baharın nefesi ile disi çaylak, arslandan daha
iyi, daha yigit bir hale gelir!
• Herkes, hersey dirilir ve sükretmek için agızlarını açarlar! Öpüsler bile, agızlardan gelen zevk ve nese kokusundan
serhos olurlar!
• Seher rüzgarının destanlar anlatan eli, güzel kokulu seylerin bulundugu kabı çalkaladı da, etrafa anber kokulan
yayıldı! 0 güzel kokular, çemen çocuklarına güzel seyler ögretti!
• Seher rüzgarının nefesi, Cebrail (a.s.) gibidir; agaçlar da Meryem´dir! 0 nefesin el oyununa bak ki, çiçek tozlarını
dalların üstüne serper de, karı ile kocanın yaptıklarını yapar!
• Bulut duvak altında güzeller bulundugunu gördü de, Aden incileri, mücevherleri saçtı!
• Kırmızı gül, nesesinden yenini yakasını yırttı! Hz. Yakub´a Yusufun gömlegini ulastırma zamanı geldi!
• Sevgilinin iki dudagı Yemen akigi gibi gülünce, Yemen tarafından Hz. Muhammed(s.a.v.)´e Rahman´ın kokusu geldi!-
"Hz. Mevlana bu beyitte, Veysel Karanî hazretleri için söylenen su mealdeki hadîs-i serife isaret etmektedir: "Yemen
tarafından Rahman´ın kokusunu duyuyorum!"
• Bilmiyorum, daha ne kadar böyle dagınık sözler söyleriz Zamanın o güzelinin dagınık saçlarını görmedikçe gönlüm,
bir türlü rahata kavusmuyor!
• Ey Sems-i Tebrîzî; gel, gönlüme günes gibi ısık kılıcını vur! Kalkana benzeyen cana, ancak günesin kılıcı nur
verebilir!
922. Sevgilim! Gönül ve can, senin mest olmus gözlerinin birer kölesidir!
Fe´ilat, Fa´ilatün, Fe´ilat, Fa´ilatün
(c.IV, 1985)
• Sevgilim; sarap getir de, mest olanların mahmurluklarını gider! Onların hepsi de, güzel yüzünün askı ile
kararsızdırlar!
• Onlara, yıllanmıs sarap getir; sabah sarabı ile güller açtır! Mest olanların sarabından gökler bile costu!
• 0 canın kararını, o canın gülünü, lalezarını ver de, mest olanların agızlarını, kucaklarını sekerle doldur!
• Sarap kadehini eline al, seker gibi avucunu dudaklarına götür! Kerem et, rahmet suyundan serp de, mest olanların
elem tozlarını bastır!
• Sevgilim! Gönül ve can, senin mest gözlerinin birer kölesidir! Sende bulunan o hos sarapla mest olan ihtiyarlarını,
cüz´î iradelerini ellerinden al!
• Lale renkli sarabın tadı onların damaklarına degince, mest olanların yüzlerinin, yanaklarının renginden gül bile
utanır!
• Asıklar meclisinin her tarafı saraptan sakinlesince, mest olanların zülfikarının ucu, gamın boynunu vurur!
• Sevgilim! Sen, bizim gündüzümüzsün; gamımızı kederimizi yakansın! Mest olanların islerinin güçlerinin yoluna
girmesi, yücelmesi hep sendendir!
• Arslanların kulaklarından tut da, hepsini deve gibi katar et! Çünkü sen, Hakk arslanını tutansın; mest olanların
yularları avucundadır!
• Akikten kadehin var, tam bir tadın var! Mest olanları avlamak için ne garip bir tuzagın var!
• Sen cansın; senin degerinin ölçüsüz kalmaması için söz burada kesildi! Sen sakîleri imrendirirsin; mest olanlar
seninle avunurlar!
923. Ars sarabı öyle bir sarap ki, bir kadehini ölünün avucuna koysan,
ölü dirilir, telkine cevap verir!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. IV, 1983)
• Allah´a yemin ederim ki, ne yaglı yemeklere meylim var, ne de ballı tatlıları canım istiyor! Altın dolu kesede de, altın
kasede de gözüm yok!
• Bütün yeryüzündekileri zamanı gelince öldürüyorsun! Bu hali gören ay, gökyüzünden bagırıyor! Diyordu ki: "Bu ne
sasılacak sey; bu ne kudret, bu ne temkin, bu ne cömertlik!.."
• Allah´a hamd olsun ki, bu ülkeye ulastım! Askın, bana; "Oturma, yürü!" dedi. Meger tamamıyla dogru imis! Rste,
dedigi çıktı; yürüyorum!
• Beni ayakta görünce bası ile isaret etti de; "Otur, rahatına bak!" dedi. "Ne diliyorsan dile; o, eline geçecek, muradına
eriseceksin!"
• Bütün varlıklar onun askı ile mest olmuslar da, ona secde etmedeler! Kurt ile kuzu uzlasmıs; gönüllerde ne haset
kalmıs, ne de kin!..
• Öyle mest olmuslar ki, köyün yolu ile evin yolunu ayırdedemiyorlar! Biz insan mıyız, yoksa kırmızı gül müyüz;
farkında bile degiller!
• Herkes eline bir kadeh sarap almıs; "Söyle ey sekerler gibi tatlı, güzel padisah! Ne yapayım; bunu içeyim mi, yoksa
birisine mi bagıslıyayım " diyor!
• 0 da cevap verip diyor ki: "Sen içmene bak; neden bagıslamak istiyorsun Hele sıra sana gelince, bagıslamanın yeri
mi var " Bunu duydum da içtim. Zaten ben, onun kuluyum; içmeyeyim de ne yapayım
• Sen, bu ars sarabını iç! Bu öyle bir sarap ki, bir kadehini ölününün avucuna koysan, ölü dirilir, telkine cevap verir!
924. Dostlarla beraber, yagmur gibi, baglara bahçelere yagalım!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. IV, 1913)
• Yarın, bütün dostlarla beraber bahçeye gidelim; ruhları ile anlasan, sevisen dostlarla beraber yagmur gibi baglara
bahçelere yagalım!
• Çagırdık, seslendik; "Duydum, duymadım!" demeyiniz! Yarın, baga bahçeye gitme günüdür; asıkları, dostlara hakkı
geçenleri çagırdık!
• Su bahar mevsiminde, baglarda bahçelerde yüzbinlerce güzeller, yüzbinlerce yesillik gelinleri, o güzellere gönül
verenler, o gelinlerle gerdege girenler var!
• Onların hepsi de neseli, hepsi de gülüyorlar, el çırpıyorlar; hepsi de ask padisahı, hepsinin tacı tahtı var!
• Her agacın altında bir ay yüzlü dilber var; ne kadar da güzel, ne kadar da hos! Yasemin yanaklı güzeller, güzellikleri
ile göz kamastırıyorlar!
• 0 güzellerin bir kısmı, çayırlar çimenler, yesillikler gibi yaya yürüyorlar; bir kısmı gül dalları gibi atlı!
• Ne yesilligin güle haset ettigini görüyorsunuz, ne de sevgi sarabı ile mest mahmurlugunu görüyorsunuz!
925. Artık dünya evinden bıktım, usandım; ötelere gitmek zamanı geldi!
Mefa´îlün, Mefa-îlün, Fe´ulün
(c.IV, 1896)
• Bu kadar cefa etmek ve mazlumların kanlarına girmek sana yakısmaz!
• Benim, senin için yasamam gerek; yoksa, bence can vermek kolaydır!
• Senin adını duydugum günden beri uykusuz geçen geceleri saymaktan usandım!
• Senin gibi bir kerem ve ihsan sahibinden nasibimin ızdırap duymak, meyus olmak halinde görünmesi reva mıdır
• Ey sahibim, ey efendim! Güzel yüzünü görmek ve gözünün önünde ölmekten daha serefli, daha hos bir sey olamaz!
• Mum gibi kanım atesler içinde kaldı; gönülden cosmadayım; yanaklarım sarardı soldu!
• Artık bu dünya evinden bıktım, usandım; göklerin üstüne çıkmak, ötelere gitmek zamanı geldi!
926. Yokluk bir denizdir; Su alemse, o denizde bir köpük!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´üliin
(c. IV,1902)
• Ey hakikati göremeyen körlerin emîri! Ben sana; "Delileri azdırma, imansızları costurma!" demiyor muyum
Mademki inanmıyorsun, sus, söyleme!
• Bana; "Görünmez alemde olanları göster!" diyorsun; yigit, yürekli erlerin hayvanlarla ne ilgisi var
• Uçsuz bucaksız denizde, vahdet denizinde gemi nedir, tahta nedir Bu kerem deryasına karsı yakınlar kim olur,
uzaklar kim olur
• Aslında, yokluk bir denizdir; su alemse, o denizde bir köpük! 0, bir Süleyman´dır; insanlarsa karıncalar!
• Deniz cosunca köpük meydana gelir; o denizin büyüklügü karsısında Rran ile Turan, ancak iki köpüktür!
• Söyle; bu coskunluk karsısında gayret ne ise yarar Su sabreden kisilerin sabrından kim bahsedebilir
• Çirkinler, bu denize dalınca güzellesirler; acılar, bu köpükle tatlılasırlar!
927. Gönlümü sık sık hırpalama!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c.IV, 1899)
• Ask ugrunda kanlar içen gönlümü, sık sık hırpalama; bir defa da olsun, al git! Senin gamından yüzlerce parçaya
ayrılan, param parça olan gönlümün her parçasını ayrı ayrı alma; parçaların hepsini bir araya getir de öyle al! Gönlümün
bir parçasının bile baskasına gittigini istemem!
• Bugün, ya benim canıma bir çare bul, yahut da bu çaresizin canını al gitsin!
• Dün bütün gece sabaha kadar; "Allah´ım!" diyordum: "0 kan içen zalimden benim intikamımı al!
• 0 tas yürekli nasıl benim kanımı döküyorsa, Sen de o katı tastan benim kanımı al!"
• Gönlün eliyle, sana iki-üç tane mektup gönderdim; ona acı da, o zavallının, o avarenin elinden hiç olmazsa bir
tanesini al, oku; halimi anla!..
• 0 mektuplardaki yazılarda, askın sureti ve sekilleri var; ibret olsun diye onları bir gözden geçir!
928. Akıl gelmis; "Ben ilahî askla mest olanların kuluyum, kölesiyim!" diyor!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c.IV, 1900)
• Ey mest olanların münisi, yakın dostu; gel de, mest olanların düsüncelerini gör, sevdalarını seyret!
• Ey güzellerin emîri, gel! Gel de, mest olanların yüzlerini senin pek güzel olan, pek nurlu olan yüzünün ısıgı ile seyret!
• Gelmeye tenezzül etmesen bile, köskünün penceresinden basını çıkar da mest olanların kavgalarını, gürültülerini
gör!
• Gel ey mest olanların uykularını baglayan, uykunun onların yanına varmasına engel olan; gel de, ayrıca onların
ayaklarındaki bagları gör!
• Hakk askı ile mest olanların feryatları, heyheyleri, bütün gece ta sabaha kadar ötelere, gökyüzündekilere dogru
yükselir durur!
• Gökyüzünde bulunanların hepsi de derler ki: "Biz de o sevgilinin askı ile harabız, gökyüzü de harab! Eyvahlar olsun
böyle mest olanlara!"
• Melek de, insan da, devler de, periler de mest olanların reyleri, kararları gibi altüst olmusuz!
• Su pazar yeri, su dünya Hakk askı ile mest olanlara hiç yurt olabilir mi Burada bütün ayıkların bile külahlarını
kaptılar!
*Dönüp duran gökyüzünü gördüm. Diyordu ki: "Ben, mest olanların helvasından bir lokmayım!"
• Ben, askın agzından isittim. Diyordu ki: "Ben, mest olanların güzel sevgilisiyim!"
• "Oruç ayı geldi; artık, mest olanların cana canlar katan kadehini bulamazsın, göremezsin!" derlerse,
• Onlara de ki: "Mest olanların içtikleri sarap, üzüm sarabı degildir; o sarap, can denizindendir! îlahî askla mest
olanların sakîsi, o sarabı ele, agıza sunmaz; cana, gönüle sunar!"
• Su dünyada hersey, insanoglunun aklının eseridir; bu yüzden hersey, insanoglunun aklının kölesidir! îsin tuhaf tarafı
su ki; akıl da gelmis; "Ben, ilahî askla mest olanların kuluyum, kölesiyim!" diyor!
929. Sen, bize ötelerin, o yüce alemin tertemiz sarabını sun!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. IV, 1912)
• Ey sakî; gel, bize sarabımızı sun! Sun da, o sarabın tesiri ile kazaları bizden def´ et, onları uzaklastır!
• Basımıza gelecek olan kaza ve kaderin yücelerden geri dönüp gitmesini istiyorsan, sen, bize ötelerin, o yüce alemin
tertemiz sarabını sun´.
• Tozdan topraktan ibaret olan yeryüzü de ne oluyor; sunulan sarap yeri de döndürür, gögü de, denizi de!..
• Artık, su küçücük, su degersiz fanî sevdayı düsünmüyorum! Gel de, verdigin sarapla sevda denizlerini de
döndürmeye basla!
• Eger ben sarap kadehinin mahremi degilsem, beni yok say da, sunacagın sarapla var et!
• Mest oldukları için ask yollarında egri bügrü yürüyen gönülleri, sarapla, elsiz ayaksız yürüt gitsin!
930. Bütün varlıkların her birine, degerlerine göre,
padisah mutfagından bir sofra hazırlanmıstır!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. IV,1910)
• Dünyanın her cüz´ünü, her parçasını seyret; hepsi de hareket halindeler; bir yerden bir yere geçip gitmedeler! Sunu
iyi bil ki; hersey, bir yolculuktan gelmistir!
• Bil ki; hersey, rızık ümidi ile kendini yaratan padisahın önüne basını koymustur!
• Bütün varlıklar, bunalmıs, perisan bir halde yıldızlar gibi parlamak için günesin ayagına düsmüslerdir!
• Hepsi de; "Denizi bulurum!" ümidi ile seller gibi altüst olmus, bosanarak, köpürerek, feryad ederek denize dogru
akıp gitmedeler!
• Bütün varlıkların her birine, degerlerine göre, padisah mutfagından bir sofra, bir nimet hazırlanmıstır!
• Onların, denizleri sömürüp içen, bir türlü kanmayan canlarına karsılık, su dünya denizleri degersizdir!
• Tebrizli Sems´in gözlerine bak da; incilerle dolu baska bir denizi seyret.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Divan-ı Kebir´den Seçmeler - III
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:27 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Divan-ı Kebir´den Seçmeler - III


931. Ask mahallesinde; "Gönül evine bir pencere açıldı." diye bir ses duyuldu!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. IV, 1909)
• Sevgilinin gönlü, acıklı halimi gördü de, bana acıdı, yandı yakıldı! 0 yanısın kıvılcımları, dünya harmanına düstü;dünya harmanı da yandı, kül oldu!
• Mum gibi yanan yakılan, aglayan, eriyen bir güzel de, benim canıma bir ates düsürdü! Öyle bir ates ki, onun yüzünden tasla demirin canı bile mum gibi eridi!
• 0 atesten, gece , binlerce aydın sabah meydana geldi!
• Ask mahallesinde; "Gönül evine bir pencere açıldı!" diye bir ses duyuldu!
• 0 nasıl bir penceredir ki, oradan, igne kadar bile gölgesi olmayan yepyeni, bambaska bir günes dogdu!
• Aklını basına al da, mekansızlık alemine gel! Bu alemde, her zaman bahar mevsimi hüküm sürmektedir; buradan baska her taraf soguktur, kıstır!
• Can, Semseddin-i Tebrizî hazretlerinden geldi! Sen, can çekistirmek istiyorsan, durma; git de, can çekistir!
932. Allah´ım! Bizi, bedenimize ait isteklerden, sehvet ve hiddetten kurtar!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. IV,1898)
• Gökyüzünden, Ülker yıldızından cana söyle bir ses geldi: "Sen, yeryüzüne mensup degilsin; sen, ötelerden geldin! Bu yüzden, aklını basına al da, yücelere yüksel, tortu gibi dibe çökme!..
• Hiç kimse esinden dostundan, eski bildiklerinden bu kadar uzun müddet seferde, yolculukta kalamaz! Bu ne bitmez bir yolculuk; artık sehrine geri dön!"
• Sonunda; "Geri dön!" sesini o padisahtan, o padisahlar padisahından duydun! 1 -(1 Fecr Suresi, 89/28. ayete isaret var.)
• Ey zavallı; bu dünyayı, bu yıkık yeri ancak baykuslar yurt edinir! Sen, ötelerden geldigin halde, nasıl oluyor da bu yıkık yerde oturuyorsun
• Kendisine dikenden dösek döseyen kisinin yanı, beli, sırtı hiç rahat eder mi, dinlenir mi
• Her nefeste yüzlerce Çin´e, Maçin´e deger hikmetlerle canı neden beslemiyorsun, süslemiyorsun 2 -(2 Maçin diye bir memleket yok; halk arasında Çin´i "Çin-Maçin" diye yad ederler ki, Çin demektir.)
• Fakat, bos sözlerden, dedikodulardan ibaret olan hikmetlerle degil, insanın canını Allah´a yaklastıran, manen Allah´ı görür, hisseder hale getiren hikmetlerle beslemelidir!
• Sen, bir inci ol, mücevher ol da, isteseler de istemeseler de alsınlar, seni taca taksınlar!
• Egri bügrü yürüyen ayak gibi olma! Bırak su egri yürüyüsü de, elif gibi dümdüz ol, dosdogru ol!
• Mezarlıga git de tasın, kerpiçin altına bak; yatanların baslarını ayaklarından ayırt edemezsin!
• Allah´ım! Sen, canları, Yasîn soyunun gittigi yoldan canlara ulastır!- 3
3 ("Yasîn soyu": Kur´an-ı Kerim´in 36. süresi "Yasîn" diye baslar. "sîn", Arapça´da insan manasına gelmektedir. Bu
ayette, Hz. Muhammed(s.a.v.)´e hitap edilmektedir. 0 zaman "sîn", Hz. Muhammed´in adı olmaktadır. "Yasîn soyu" da,
Peygamber´in soyundan gelen, Hz. Ali ile Hz. Fatıma´dan gelen soydur.)
• Nasıl ki, dua etmek bizden, kabul etmek de Sen´den ise, dualarımızı, Yasîn soyundan gelenlerin dualarına kat!
• Allah´ım! Nasıl ki, bizim isimiz az bir ihsanda bulunmak, Sen´in sanın da azı çok görüp begenmekse, lütfet de, bize o çesit yardımda bulun! Yani, azımızı çok olarak kabul buyur!
• Allah´ım! Bizi, nefsanî arzulardan, bedenimize ait isteklerden, sehyet ve hiddetten kurtar, akıl ve vicdan alemine ulastır! Bizi, asıl vatanımız olmayan su dünyadan al, ötelere, yücelere götür!
933. "Güzeller perde arkasından çıksınlar!" diye hakandan ferman geldi!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c.IV, 1903)
• Elbette duymussundur; hakandan; "Güzeller perde arkasından çıksınlar!" diye ferman geldi!
• Hakan; "Bu sene böyle istiyorum; güzelleri görmek kolay olsun!" diye buyurdu!
• Hakan salına salına meydanda gezerken evde oturup kalmak haramdır!
• Bizimle meydana gel de, hem apaçık, hem de gizli meclisi seyret!
• Helvalar yapılmıs, kebap olmus kuslar hazırlanmıs! Ne de çok, çesitli nimetler var; bereketli sofralar kurulmus!..
• Ay parçası gibi güzel köleler, önde de sakî, her taraftan çalgıların cana hos gelen nagmeleri duyulmada!..
• Fakat, mest olmus kisilerin canları padisahın askına tutulmus da, sakîden de vazgeçmis, sofradan da!..
934. Hz. Yusuf´un askı ile elini kestinse, sakın yarana merhem arama; git, Yusuf´a sarıl!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c.IV, 1905)
• Eger asık isen, gamı bırak gitsin! Nerede dügün varsa, oraya git, dügün seyret; yastan ve matemden uzak dur!-4-(4
Seyh Galib hazretleri; "Asıkta keder n´eyler, gam halk-ı cihanındır" diye buyurmustu. Asıkta kederin ne isi var; kederli olmak, gamlı olmak asık olmayan cahil isidir, demek istemisti.)
• Sen, deniz ol; gemiyi bir tarafa bırak! Sen, su içinde yasadıgın gamlarla, belalarla dolu alemi bırak da, kendin bir alem ol!
• Hz. Adem gibi tövbe et de, cennete geri dön; yeryüzünde birbirleri ile didisip duran ademogullarını terk et!
• Meryem oglu Hz. Isa gibi göklere çık da, Meryem oglu Isa´nın esegini yeryüzünde bırak!
• Yusuf(a.s.)´ın güzelliginin askı ile elini kestinse, sakın yarana merhem arama; git, Yusufa sarıl!..
• "Ona ruhumdan üfürdüm!" müjdesi geldi. Anlasıldı ki sen, ötelerden gelmissin; artık su fanî dünya malı için kederlenmeyi, gam yemeyi bırak!
• Gönlünü varlıktan kurtar; varlıktan elde edilmemis seyleri beklemekten vazgeç!..
• Ey arslan yavrusu! Arslanların huyunu, kendine huy edin; terbiyesiz köpekleri bırak!..
• Sen, Allah askı ugruna tacını tahtını terk eden Ibrahim Edhem hazretlerini bırakmıssın da, sana, ates gibi bir dünya hırsı musallat olmus, seni çekip götürüyor!..
935. Gel; canımda, gönlümde isledigini, gözümün önünde isle!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´uliln
(c. IV, 1907)
• Gizlice burada isen, yine öyle gizlice burada ol! Hatırlıyor musun, bir defa bir is yapmıstın; yine o isi yap!
• Dün, beni bagrına basıp sıkmıstın! Gel ey tatlı varlık; yine öyle yap, beni bagrına bas!
• Dün, benim kapımı, damımı kırmıstın! Bugün de gel, kapıdan içeri gir öyle yap!..
• Bu degersiz kölenin canının ta içine girip bir sey yapmıstın da, o yaptıgın is benim canıma islemisti! Gel; canımda,gönlümde isledigin o isi gözümün önünde de isle; benim gözümün önünden gitme!
• Ey ay yüzlüm; dün, ne de güzel cilvelenmistin! Nazı bırak; ondan daha hos cilvelen!
936. Gönül Kabesi putlarla dolu; lütf edip gel de, Rahman´ın evinden putları dısarı at.
Mefa´ilün, Fe´ulün, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. IV, 1889)
• Gönlüm, gönlüm, gönlüm için gönlümü incitme! Niçin, niçin bu davranısının manası ne; neden beni perisan edersin
• Ben, senin gül bahçesine benzeyen yüzünün askı ile destanlar gibi uzadım; gül bahçesinden de genis oldum,serviden de uzun boyluyum!
• Gel; gel de, bana bir nefes ver! 0 latif nefesin, ab-ı hayat gibi, gönlümün ömrünü uzatır!
• Sen, bizim aklımızın aklısın! Su halde, neden bizden ayrı duruyorsun Akıl bir bası bırakıp giderse, o bas aptallasmaz mı, sasırıp kalmaz mı
• Sen, gökyüzündeki parlak aysın; bizse, kapkaranlık geceyiz! Ay olmayan geceler pek karanlık olur!
• Sen, Musa(a.s.)´sın; biz de, senin elinde asayız! Asa, Musa´nın elinden baska elde ise yaramadı!
• Sen, hos nefesli Hz. Isa´sın; bizse, çamurdan yapılmıs kusuz! Bir nefes üfür de, bizim nasıl göklere yükseldigimizi seyret!
• Sen, zamanımızın Nuh´usun; bizse, sana bir gemiyiz! Nuh gemiden çıkıp giderse, o gemi bela tufanından kurtulabilir mi
• Ey benim canım; sen, benim Halil´imsin! Bütün dünya ateslerle dolu; Halil (a.s.) olmadıkça, ates, gül bahçesi olamaz!
• Sen, Mustafa(s.a.v.)´in nurusun! Gönül Kabesi putlarla dolu; lütf edip gel de, Rahman´ın evinden putları dısarı at gitsin!
• Sen, güzellik Yusufusun! Halkın gözleri baglı; hakikati görmüyorlar! Onların gözleri, Kenan´ın ihtiyarı Yakup(a.s.)´ın
gözleri gibi, seninle açılır; lütf edip gel de, gözlerini aç!
937. Ey güzeller Yusufu; gözün de, gönlün de ilacı, senin güzel yüzündür!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. IV,1891)
*Hoca! Senin elini tutup çekecegiz; seni, iyiden de, kötüden de kurtulacagız.!
• Gaflet gecesidir; senin mest olusun da uzadıkça uzadı! Ama biz, sabah günesi gibi dogup her tarafı aydınlatacagız!
• Dünya bahçelerinde her meyve oldu, kemale geldi! Ey tas kesilmis üzüm korugu; sen, bir türlü olmayacak mısın
• Su tuzakta çırpınıp duran canlara acı; sen´in kulagın, onun çırpınma sesini, feryadını duymayacak mı
• Senin, gönlünde bir can gözün var; o da hastalanmıs, agrıyıp duruyor! Elde edemedigin seyler için duydugun gam, o
gözü hasta etmekte ve yaralamaktadır!
• 0 göze igneler batmaya baslayınca, derman aramaya çalıs; onu, agrılardan, yasarmalardan kurtar!
• Ey güzeller Yusufu; gözün de, gönlün de ilacı, ancak senin güzel yüzünü görmektir!
938. Bir yaratıcı olmadan ne kimse dogabilir, ne de var olabilir!
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. IV, 1893)
• O´ndan sır duymak için yüz tane yeni kulagım açıldı! Bir yaratıcı olmadan ne kimse dogabilir, ne de var olabilir!
• Sen´i övmek için bahar rüzgarı esmeye basladı! Ben de, sanki bir bahçeyim; dallarım, yapraklarım, tomurcuklarımın
arasından eserek gelen rüzgarın Sen´i îvmesinden ötürü benim bütün cüz´lerim gebe kaldı!
• Sen´in askınla mest olanların birbirlerine düsmeleri, birbirlerinden vefa kadehini kapmaları ne kadar hostur, ne kadar
güzeldir!
• Ey benim güzelim; yüzünün askı ile gönül askını hurafelerden, aslı esası olmayan seylerden temizlemek, gerçekten
de vaciptir!
• Islıgını duydum; can kusunun ayagındaki bagı çözmek, onu uçurmak bana farz oldu!
• 0 ay, daha ne zamana kadar bulut içinde gizlenecek O´nu beklemekten canlar agıza geldi; simdi, artık görünme
zamanıdır!
• Ay yüzünün gül bahçesi, soguk kıs mevsiminden emin olmus; ey sünbül kasları biçilmekten kurtulmus güzel!
• Sen, sakî olduktan sonra içmemek, ayık kalmak küfürdür; karanlık gecelerde ay gibi dogup gönül penceresinden
içeri girdigin zaman uyumaksa haram!..
• Sen´in gibi bir Yusufun güzel kokulu gömlegini ele geçirdikten sonra baska güzel kokulardan bahsetmek, onları
övmek, misk ve anber sürünmek pek çirkin, pek soguk düser!
• Sevgiliye; "Senin güzel ayagının altını öpeyim!" dedim de, bana dedi ki: "0, ancak gözlere sürülür!"
939. Balçıktan yapılmıs beden evi nerede, can evi, gönül evi nerede
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün,
(c.IV, 1837)
• "Ya Rabbi! Sevgilinin maksadı ne; bir bilsem!" dedim. Kaçacagım yolu baglamıs; gönlümü de, kararımı da almıs
gitmis!
• Ya Rabbi! 0, beni nereye kadar çekecek; bir bilseydim! Yularımı tutmus, her tarafa çekip durmada; niçin, ne
maksatla çekip duruyor
• "Ya Rabbi! 0, benim varım yogum; o, benim merhametli padisahım! Neden merhametsiz, tas yürekli olmada; bir
bilseydim!" dedim.
• Ya Rabbi! Su tüten dumanım, su; "Ya Rabbi!" diye feryad edislerim, sızlanıslarım sevgilinin kulagına erisebilecek mi,
sevgilim bunları duyacak mı;
bunları bir bilseydim!..
• Ya Rabbi! Bir bilseydim; sonunda beni nereye çekecek! Ya Rabbi; bu bekleyis gecesi ne kadar uzadı!
• Ya Rabbi! Bu coskunlugum nedir, yüzüme gerilen perde nedir Çünkü, benim için hersey Sen´sin; bana bir de
Sen´sin, bin de Sen´sin, Sen!..
• Her an, susarken de, söylerken de gözümde Sen´in askın, Sen´in hayalin var; benim rızkım da Sen´sin, zamanım da
Sen´sin!..
• Bazan, ona "av" derim, bazan "bahar" derim; bazan, ona "sarap" adını takarım, bazan da ona "mahmurlugum"
derim!
• Balçıktan yapılmıs beden evi nerede, can evi, gönül evi nerede Ya Rabbi! Ben, buradan bıktım; asıl sehrimi,
vatanımı arzu ediyorum!
• Ey gönül; galiba sen, isin farkında degilsin! Sen, asıl kendi sehrinden sürülmüssün; sen, burada gurbettesin! "Ey
Allah´ım! Benim adamlarım nerede; soyum sopum nerede " diye feryatlar içinde, su kirli dünyada kalmısım!..
• Ya Rabbi; sehrime geri dönseydim de, padisahımın merhametini, o sehirdeki dostum, sevgilim olan canların hepsini
de görseydim!
• Kara yüzlü dünya gecesi, benim gündüzüme es olamaz; benim ilk baharımın arkasından tas yürekli sonbahar
gelmez!
• Ey gerçek duygulara, hakikatlere perde olan dudaklarım! Hiç susmuyorsunuz; bos yere konusup duruyorsunuz! Bu
manasız davul ne zamana kadar çalınacak Ah, iste perde yırtıldı gitti!
940. Içinde Sen´in hayalin olan gönüle gam ve gussanın gelmesine imkan var mıdır
•Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. IV, 1882)
• Sen, candan ibaretsin! Sen´i beden olarak gören kisi aynaya bakmıstır ama, aynayı meydana getiren demirin siyah
renginden baska bir sey görmemistir!
• Zatına yemin ederim ki; Sen´in ab-ı hayatın, ululuktan ötürü, yag gibi üste çıkmaktan uzaktır!
• Ey yüzü ay gibi parlak olan güzel! Can, bir kerecik olsun senin ayagını öpse, o öpüsün lezzeti dudaklarında kalır da,
mahsere kadar dudaklarını yalar durur!
• Gönlüme; "Nasılsın " diye sordum. Dedi ki: "Allah´a yemin ederim ki; hayaline ev oldugumdan beri. canıma canlar
katmadasın!.."
• Içinde Sen´in hayalin olan gönüle gam ve gussanın gelmesine imkan var mı Sen´in ab-ı hayatına dalan kisi, ölüm
tehlikesinden korkar mı
941. Ben, tamamıyla kendimden kopmusum;kendi yanıma ugramam, kendi yüzüme bakmam!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1841)
• Ey benim kötü zanlara kapılan güzelim; ne biçim bir zanna, ne biçim bir hayale kapılmıssın Ey benim cana
benzeyen ay yüzlü sevgilim; senin yüzünden hayale döndüm!
• Ölümümden sonra benim canım senin hayalini görürse, hemen onun pesine düser; onu bırakmaz, onun arkasından
kosar durur!
• Ben, o yüze, o güzellige kulum, köleyim; benim kemal ile, olgunlukla ne isim var Senin kemalin bana yeter! Zaten,
sende ne varsa onların hepsi benimdir; ben, senden ayrı degilim ki !..
941. Ben, tamamıyla kendimden kopmusum;kendi yanıma ugramam, kendi yüzüme bakmam!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1841)
• Ey benim kötü zanlara kapılan güzelim; ne biçim bir zanna, ne biçim bir hayale kapılmıssın Ey benim cana
benzeyen ay yüzlü sevgilim; senin yüzünden hayale döndüm!
• Ölümümden sonra benim canım senin hayalini görürse, hemen onun pesine düser; onu bırakmaz, onun arkasından
kosar durur!
• Ben, o yüze, o güzellige kulum, köleyim; benim kemal ile, olgunlukla ne isim var Senin kemalin bana yeter! Zaten,
sende ne varsa onların hepsi benimdir; ben, senden ayrı degilim ki !..
• Ben, tamamıyla kendimden kopmusum; kendi yanıma ugramam, kendi yüzüme bakmam! Çünkü, gizli seyleri gören
gözüm, kusurlu seylere, ayıplara bakmaz, onları görmez!
• Iki gözüm de, senin seyrine dalmıstır! Ben, senden baskasına nasıl bir yüzle, ne gözle bakabilirim Her iki gözümde
de gözcü ve bekçi senin nurun degil midir
• Zamanenin o sasılacak güzeli yüzünden, zamanlar neselenmistir! 0 yere göge sıgmaz, o mekansız olan ayımın
yüzünden, yerlerle gökler saf bir hal almıstır!
• Tebrizli Semseddin yenini salladıgından beri esigim, kanlı gözyasları ile sulandı, bir an bile kurumadı!
942. Feryad etme de, senin yerine ben feryad edeyim!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c.IV,1827)
• Ey gönül; dün ne içtin Dogru söyle, gizleme; suçsuz olup da susan kisiler gibi, yüzünü göge çevirme!
* Has bir sarap içmissin, kurtulus mezesi yemissin! îçtigin sarabın kokusu dısarı vuruyor; nafile agzını güzel kokularla
çalkalama!..
* Elest gününde canın, senin sofranda bir sarap içti. Bu sarap yüzünden, artık sen, mekansızlık alemine sahipsin!
Tutup da, su anda içinde bulundugun dünyaya kulluk etme, dünya malı için çırpınıp durma!..
* Ey benim param parça olmus gönlüm! Çare, onu görmektir; benim dayandıgım, güvendigim odur! Sen de aklını
basına al da, bu dünyaya güvenme!
* Sevgilim; bütün insanlar, senin "ney"in olmus, her biri senin havanla dolmus! Sema´a düskün degilsen, can neyine
el atma!
• "Ruhumdan üfürdüm!"-5 . dedin de, üfledin; herseye, herkese bir nefes verdin! Mademki "ney"in senin nefesindir,
bizim nefesimiz olmadıkça feryad etme! (5 Hicr Suresi, 15/29. ayete isaret .)
• Feryad etme de, senin için ben feryad edeyim! Sen kurtsun, ben çobanım; benim yerime çobanlık etmeye
kalkısma!..
• Asagı kisilerin sarabı dısardadır; arifin sarabı ise içerdedir! Zaten agızın kokusu, durumu bildirir; dille söylemeye
lüzum yok!
943. Ask gamı, asıgın gönlünden bir an için olsun çıkıp gidince, gönül evi mezara döner!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c.IV, 1840)
• Ey benim güzel sesli, güzel nagmeli çalgıcım! Askı söyle bir oksa, aska dair baska bir nagme çal!..
• Canım, seninle neseli; dilerim, sensiz kalmasın! Gönül, benim canımı sana verdi de, o, simdi senin gamınla dost
oldu, gamınla beraber yasıyor!
• Insana gam acı gelir fakat, ask gamı seker gibi tatlıdır! Artık bundan sonra ask gamına, gam gözüyle bakma!
• Ask gamı, asıgın gönlünden bir an için olsun çıkıp gidince, gönül evi mezara döner; evde bulunanların hepsi de
mahzun olurlar, üzülürler!
• Senin ayagını bastıgın topragın tozu, bizim gözümüze sürmedir; senin derdin, gönüle rahatlık getirir! Ey insan
yaratan padisah; Sen´in esin, benzerin yoktur!
• Seni tanıdıgımdan beri tuz gibi eridim; zaten ben, zandan ve süpheden ibaretim! Zan ve süphe, insan "yakîn"e, yani
tam inanca ulasınca yok olur gider!..
• Gönül karalıgıyla, adeta gece gibiyim; Sen´se güzel, parlak, üstün bir aysın! Yol gören, yol gösteren ayın yüzüne
karsı gece yok olur gider!
• Ask, Sen´in yüzünden can gibi olmustur; akıl, Sen´in yüzünden okumaya baslamıstır! Maden de, mekan da Sen´in
kırıntılarını aramadadır! Deniz bile Sen´in yüzünden inci taneleri devsirmededir!
• Sen´in mestin olan bosbogazdır, söylenip durur! 0, iki dünyadan da usanır! Asık, Sen´in peygamberin olmustur; her
yerin bas tacıdır!
944. Toprakta çürümek, hayvan isidir; gönlün, canın isi degildir!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. IV, 1892)
• Her aksam yemek yemek için sofra kurmak adettir; bizse, orucumuzu senin hayalinle açarız!
• Ey oruç tutanlara lütfu, ihsanı, Hz. Mesih gibi gökten sofra indirmek adeti olan Allah´ım!
• Mademki gönlün gıdası Sen´in sevgi mutfagından geliyor, oraya varmamız, 3 gıdaya tam kavusmamız gerekiyor!
• Bize, ab-ı hayat da o gönül atesinden gelmededir! 0 yüzdendir ki, biz, hos kokulu ladin külü gibi neseli bir halde
yanarız!
• Topraktan dogmak, toprakta çürümek hayvan isidir; gönlün, canın isi degildir!
945. su görünen beden, benim gölge varlıgımdır!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1824)
• Ey benim canıma canlar katan ay yüzlü sevgili; ben, senin ayrılıgına dayanamıyorum! Bana cevr etme, cefalarda
bulunma; ben, bu cevrlere, cefalara layık degilim; ben, bunları hak etmedim!
• Atesler içinde yanıyorum ama, ey benim devlet kusum, basıma gölgen düsünce, bana cevrin de hos geliyor, cefan
da!
• Dün, hayalin bana geldi de; "Gam yeme, üzülme!" dedi. "Ey derdi bana deva olan sevgili; ben, gam yemiyorum!"
dedim!
• Dedi ki: "Ben, gamı sana gölge yaptım; iki dünyayı da senin emrine verdim! Ama, eger sen bana kavusmak
istiyorsan, ikisinden de vazgeç; hem dünya nimetlerini, ahiretteki cenneti bırak, hem de gamlara, kederlere dal!"
• Dedim ki: "Ecel gelse de, can bu balçık bedeni terk edip gitse! Hayatı ve dirilmeyi arzu ederek cana dogru gidersem,
sen varken canı tekrar ararsam, ayaklarım kırılsın!"
• "Evet!" dedi. "Sen, ibret için su güle bak; kaza ve kader onu dalından ayırsa, basını koparsa bile gülmeyi bırakmaz;
gülerek takdirimin ayaklarına basını kor!"
• Ona dedim ki: "Yüzümü eksitirsem, bunu, sevgimi görüp de beni kıskanrnasınlar, sevgime göz degmesinler diye
yapıyorum!"
• Dedim ki: "Ben, ötelerden gelip bu bedene girdim, iki-üç gün bu bedende kaldım! Bu balçık bedenden beni geldigim
yere ne zaman çagıracaklar " diye korku ve ümit ile yasıyorum.
• Dedi ki: "Sen, balçıkta degilsin; sen, bu taraftasın, mana alemindesin! Su görünen, senin gölgendir! Benim sanatım,
seni tuttu, bu mana aleminden aldı götürdü, balçık bedene hapsetti; bir gölge varlık olarak seni, birkaç gün için bu
dünyada bıraktı!"
• Dilberim, beni yaratanım bu sözü söyleyince, aklım basımdan uçtu gitti! hikayenin kalan kısmından akl-ı kül bile bir
koku alamaz! Artık, ben kim oluyorum da konusuyorum, konusmak benim ne haddime!..
946. Harfler, seni anlatmaya kafi gelmiyor!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c.IV, 1877)
* Ey gönül! Seni anlatmaya dilim dönmüyor, gücüm yetmiyor; harfler, seni anlatmaya kafi gelmiyor! Seni anlatmak
için yeni harfler, yeni kelimeler bulmak gerek!
* Çalgıcı da, çalgıya, benim vuruslarımla vurmada, benim gönlüme göre çalmada! Dilimin yerine bütün varlıgım onun
çalıslarında, vuruslarında dönüp duruyor! Gönlümün halini o vuruslar dile getirmede!..
* Sakînin güzelligi karsısında kadeh de sarhos olmus, sarap da; benim canıma, benim cihanıma can da hayran olmus,
cihan da!
* Gayb aleminden bir la´l, bu dünya magarasına düstü! 0, benim madenimin yüceligini gördü de, sasırıp kaldı!
* Dün gece can, o ay yüzlüye diyordu ki: "Gönlümü incittin, yaraladın! Ey merhametsiz sevgilim; acımadan attıgın
kanlara bulanmıs su oka bak!"
947. Ey bahçıvan; sonbahar geldi!
Müstefilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV, 1794)
• Ey bahçıvan, ey bahçıvan; sonbahar geldi, sonbahar geldi! Dallarda, yapraklarda gönül derdinin eserlerini seyret!..
• Ey bahçıvan; dikkat et de, agaçların içten gelen feryatlarını duy! Her tarafta, dilsizce aglayıp inleyen yüzlerce can
var!
• Gözler sebepsiz yasarmaz, dudaklar sebepsiz kurumaz! Gönlünde bir dert olmadıkça, kimsenin yüzü sararmaz,
sapsarı kesilmez!..
• Hasılı, gam kargası geldi! Nispet verir gibi; "Gül bahçesi nerede, gül bahçesi nerede " diye sorarak sitemlerle
bahçeye ayak bastı!
• Süsenler nerede, agustos gülleri nerede Selviler, laleler nerede Çayır ve çimenler, yesiller, yesil elbiseler giyinmis
güzeller nerede Erguvan nerede, erguvan nerede
• Meyvelerin dadıları nerede Agaçların, herkese, bütün canlılara sundugu ballı sütlü meyveler nerede Herkesin canı
acıkmıs, süte hasret kalmıs!
• Güzel sesli bülbül nerede Huhu diye öten üveyik kusu nerede Nerede, güzeller gibi yakısıklı tavuslar, dudukusları
nerede
• Sanki onlar, Hz. Adem gibi, bir bugday tanesi yediler de, cennetten kovuldular, dünyaya, bu imtihan yerine geldiler;
taçları baslarından uçtu, elbiseleri üstlerinden döküldü!
• Gül bahçesi, Hz. Adem gibi, mahrumiyetlere düstü, herseyini kaybetti ama, ümidini kaybetmedi; hem aglıyor, hem
bekliyor! Söyledigi, tekrar ettigi söz de su: "Lütuf ve kerem sahibi Allah´tan ümit kesmeyin; lütuf ve kerem sahibi Allah´tan
ümit kesmeyin!"6 ( 6-Zümer Suresi, 39/53. ayete isaret edilmektedir.)
• Bütün agaçlar saf oldular! Hepsi de yaslı; siyah elbiseler giymisler! Herseylerini kaybetmisler; bir yapraga bile sahip
degiller! Bu imtihan yüzünden aglayıp feryad ediyorlar; feryad edip aglıyorlar!
• Ey leylek, ey köy agası; lütf et de, soruma cevap ver! Neredesin, yerlere mi geçtin, yoksa göge mi çıktın
• Sonunda, bahçedekiler dile geldiler de; "Ey düsman karga!" dediler. "0 herseye hayat veren su, gül bahçesine yine
akar; tıpkı cennetler gibi, bu alem, yine renklerle, kokularla dolar!
• Ey saçma sapan söylenip duran karga! Üç ay sonra görürsün; senin inadına, yine dünyanın bayramı gelir, yine
dünyanın bayramı gelir!.."
• Canavara benzeyen sonbahar ölüyor; elbette onun mezarını çigner ve tekmelersin! Ey bekçi, ey bekçi; iste simdi
devlet sahibi doguyor!
• Ey yararlı, güzel isler yapan günes; yine Hamel burcuna gel; ne buz, ne çamur; etrafa anberler saç, anberler saç!..
• Ey günes! Gül bahçesini gülüslerle doldur, su ölüleri dirilt; simdiden mahseri meydana getir!
• Görmüyor musun; tohumlar kabuklarını yarmıs, hapisten kurtulmuslar; biz de, evlerimizin kucagından kurtulup
baglara bahçelere gidelim! Bahçeler, bize, gayb aleminden yüzlerce armaganlar getirmis, yüzlerce armaganlar getirmis!..
• Gül bahçesi yüzlerce gülle dolar, dedikodu biter, zaman dogurmaya baslar, zaman dogurmaya baslar!
* Leylek, gök gibi yüksek bir köskün üstüne yuva yapmıs, leklek diye öterek; "Ey yardımı dilenen Allah; mülk
Sen´indir, mülk Sen´indir!" demek istiyor!
• Bülbül.sesi ile saz çalar; üveyik huhu diyerek öter! Öbür kuslar da, civan bahtın. genç talihin çalgıcısı olarak gelirler!
-7
(7-Hz. Mevlana, bu iki beyitte taklidî ahenk sanatı yapmıstır. Arapça "lek" "senindir" manasına geldigi için leylegin
"leklek" diye ötüsünden; "Allahım; mülk Sen´indir!" anlamını; üveyik kusunun "huhu" demesinden "0, 0" yani "Allah,
Allah" manasını çıkarmıstır.)
• Bütün ölülerin dirilip kalktıkları bu kıyamete öyle sastım kaldım ki, artık söz söyleyemiyorum; sözü bitirecegim!
Zaten gönlümdeki düsünce ve duygulan anlatmaya imkan yok!
• Babacıgım; sus da, bahçedeki kuslardan, ötelerden, gayb aleminden gelen haberleri dinle! Sanki onlar, mekansızlık
aleminden uçarak gelen birer oktur!
948. Ben her gazeli bitirdigim zaman, gönlüm, cosarak söyledigim sözlere tövbe etmek istiyor!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1823)
• Sana doyamıyorum; benim, bundan baska bir suçum yok! Ne olur; Sen de, benim verdigim zahmete, mesakkate
doyma, ey benim iki dünyada da sıgındıgım aziz varlık!
• Küp de, sakî de, onun su tulumu da benden doydular, usandılar! Ama, benim içimdeki ask deryasının balıgı hiç de
doymuyor; her an biraz daha susuz!
• Ben, gerçek yolumu buldum; ask denizine gidiyorum! Artık, size ihtiyacım kalmadı; testiyi kırın, tulumu da yırtın!
• Bilmiyorum; ne zamana kadar su zavallı gönlüm sızlanıp duracak! Vah benim yıkılmıs, harap olmus gönlüme! Ne
zamana kadar bu dudaklarım padisahın hayaline karsı feryad edip duracak
• Denize dogru git de gör; ask dalgaları nasıl cosup köpürüyor ve benim gönül evim o dalgalar arasında nasıl gark
oluyor!
• Dün gece, evimin ortasında, ask ab-ı hayatı costu köpürdü, dalgalandı; dün de, Yusufum, ay gibi gönlümün
kuyusuna düstü!
• Ansızın sel bastı, harmanımı sildi süpürdü! Gönlümden de bir ask dumanı yükseldi ve tarlayı da, bugdayı da yaktı!
• "Harmanım elden gitti!" diye gam yemiyorum; niçin gam yiyeyim Ay yüzlümün nur harmanı, benim için yüzlerce
harmandan daha degerlidir!
• Ben akıl, fikir, bilgi istemiyorum; O´nun bilgisi bana yeter! Sevgilimin güzel yüzünün nuru, gece yarısında bana seher
vaktini getirir, tan yerini agartır!
• Yine gam askerleri toplanıyor; bana saldıracaklar! Fakat ben, gam ordusundan ürkmüyorum; benim bölük bölük ask
ordularım o kadar çok ki, göklere dayanmıs!
• Ben her gazeli bitirdigim zaman, gönlüm, cosarak söyledigim sözlere tövbe etmek istiyor! Ama Cenab-ı Hakk´ın
dilegi, gönlümün yolunu kesiyor ve onu tövbeden alıkoyuyor!
949. Ben, varlıktan kurtulmusum, yok olup gitmisim; zerre zerre her sey, benim yokluktaki ihtisamımı anlatıyor!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c.IV, 1825)
• Ben sevincim, sevinç benim! Zühre yıldızı bile benim neseli nagmelerimi çalıyor; ask, asıklar arasında benim için
cilveleniyor!
• Ask, mest olup da hos bir hal alınca, kendinden geçer, huysuzluga, çekismeye baslar; gönlünü kaptıran asıklar gibi,
benim sevdamı yayar, beni herkese duyurur!
• Sevgili, benim nazımı canla basla çeker, beni hırpalar, yüzümü tırmalar! "Benim yerime neler yapıyor!" diye felek,
ona hased eder!
• Ben, basımı ellerimin arasına almısım, varlıktan kurtulmusum, yok olup gitmisim; zerre zerre her sey, benim
yokluktaki ihtisamımı anlatıp durmada!
• Ah! Gün geçti gitti; lütuf ahusu da arslanlastı! Sevgili de, dost da sözlerimden, yalvarmalarımdan usandılar!
• Sevgili gitti; gönül, bütün gece, balçık bedende üzüntü içinde kaldı! Ben, sabah sarabı vaktine kadar acı bir humarın
sersemligi ile çırpınıp duruyorum; vah bana!
• Sabah sarabı içilecek zaman gelir, tan yeri agarır, günes gökyüzünde bayragını yüceltir! Su iki kat olmus, bükülmüs
bedenim yine düzelir, yine selvi gibi tazelesir, boy atar!
• Güzel yüzlü can sakisi, Hakk´ın rızasını kazandıgı için kendini üstün gören zahidin elini ayagını kaybetsin diye, testi
testi sarap sunmaya baslar!
• Ey sakî! Benim gönlümü almak istiyorsan, Allah rızası için, o en büyük kadehi pirimin avucuna koy!
• Sakî dedi ki: "Ben, ona sarap verdim; onu gönlümün, canımın içine aldım! Benim sıfatlarımdan ona kol kanat
verdim; onu, ötelere dogru uçurdum gitti!"
• Pîr, simdi elden çıktı; adam akıllı mest olup yıkıldı! Artık onun, benim nükteli sözlerime cevap verecek hali kalmadı!
• Adam öldüren sakîm eger beni öldürürse, sikayetçi degilim, pek hosum! Onun sundugu, onun vergisi saraptır; benim
cömertligim de, can vermektir!
• Ey benim sarap verenim! Aslında, sarap sensin; bense, testiden ibaretim! Su sensin, ben kuru dereyim! Ey benim
sakim; mahallede mest olan benim!
• Daima benim emir verenim, hakimim, padisahım, Allah´ım oldugu içindir ki, ben, O´nun ask dertlisiyim; O´nun ask
küpünün dibinde oturmusum!
950. Sararmıs yüzüm ve döktügüm gözyasları, gönlümün ve askımın sahididir!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.IV, 1814)
• Senin askın bana, gönlümün dertleri ile, belaları ile dolu bir kadeh getirdi! Ona; "Ben, sarap içmem!" dedim. 0,
bana; "Gönlümün hatırı için olsun, bunu al, iç!" dedi!
• Sonra bana kendi irfan sarabından sundu ve; "Bunun nasıl bir sarap oldugunu sana söyleyeyim!" dedi. "Bu acıdır
ama, hazmı kolaydır; gönlümün vefası gibi hostur!"
• Biz, içtigimiz saraplardan mest olmusken, bir taraftan Ruh-ı Emîn çıkageldi. Ben hemen; "Su gönlümün haline bak!"
diye onun önüne kostum!
• 0; "Ey Allah´ın sırrı; yüzünü herkese gösterme!" dedi ve sonra, gönlüme asina oldugu için, onunla bulustugundan
ötürü, Allah´a sükür ve senada bulundu!
• Ve dedi ki: "Iste, o dedigin olamaz; senin askın gizlenemez! Senin askına perde olacak sey nedir; öyle bir sey var

• Senin askın çok kan dökücüdür! Dünyanın en ünlü kahramanı Rüstem bile onun karsısında çaresiz kalır! Uhud Dagı
ona dayanamayıp parça parça olursa, benim zavallı gönlüm ne yapabilir "
• Padisahım çadırıma geldigi zaman benim için ne hos, ne mutlu bir zamandır! Keremi ile benim kaftanımın bagını
çözer de,
• Bana der ki: "Bensiz perisan oldun, sararıp soldun! Bana yaklas da, gönlümün sevdası seni canlandırsın, sana hayat
versin!"
• Ona dedim ki: "Hani sizin lütfunuz Kölenizi siz arayınız; gönlümün bagını çözmesini sizden baska bilen kim var "
• "Hayır!" dedi. "Seher vaktinde gönlümden esip gelen rüzgarla, güllerden ve nergislerden daha çok sonsuzlasır,
tazelesirsin!.."
• Dedim ki: "Ey her derde, her belaya gereken devayı veren, çare olan aziz varlık! Senden baska deva yoktur;
gönlümün devası, ancak sensin!"
• Her agacın, her dalın meyvesi, O´nun cömertliginin, kereminin sahididir; sararmıs yüzüm, döktügüm gözyasları da
gönlümün, askımın sahididir!
951. Bari, canıma su dilden baska bir dil ver!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´iliin
(c.IV,1791)
• Bana, hos bir koku geliyor; bu koku, belki sevgiliden geliyor, belki de vefalı o mest sevgili beni anarak sarap
içmededir!
• Ey canımı ve gönlümü menzil edinen sevgili; nasıl olur da senin gönlünden çıkarım Sen, her an, benim hasta
gönlüme bir macun hazırlamadasın!
• Bu söylediklerim, bu sözlerim, benim gönlümün hallerine, çektiklerime perdedir! Gül bahçesine benzeyen gönlüm,
diken gibi olan düsüncemden öyle utanıyor ki...
• Bu sevdama layık nara nerede; benim nurlarımı saçan bir günes ve ay var mı
• Ya Rabbi! Canıma su dilden baska bir dil ver de, Sen´in büyüklügünü, Sen´in birligini ederken gönül sazımın teli
kopmasın!
• Gönlümün sabrını kararını aldın da, beni mest edip yerlere yıktın! Nerede bilgim, nerede hilmim; nerede her seyi
anlayan aklım
• Uyumus olan gönlüm uyandı; gece mest olan varlıgım ayıldı, kendine geldi! Yagmurla dolu olan gönül bulutumdan
canıma bir simsek çaktı!
• Ey gözlerime ibret kesilen sevgili; önce gidenlerin de, sonra gidenlerin de gözleri, benim sana karsı duydugum ask
gibi bir ask görmedi!
• Bir gün olsun kendimden geçeyim de, iyiye de, kötüye de aldırmayayım; herkesin muhtaç oldugu, fakat kendisi
kimseye ihtiyaç duymayan Allah´ın sıfatlarını, büyüklügünü, essizligini söylemeye baslayayım!
• Bir gece de nedir ki! Yüzyıllar geçti de, bu ates yine sönmedi, bu cehennem yatısmadı! Ben hayadan, utançtan su
kesildim de, bu ates, yine sakinlesmedi!
• Her an, daha fazla gençlesmedeyim, daha fazla kendimden gizlenmedeyim; O´nun lütufları sayesinde daha da fazla
güzellesmedeyim!
952. Ask, göklere uçmaktır!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(Dîvan-t Kebîr, c. IV, 1919)
• Ask; her an göklere uçmaktır, yüzlerce perdeyi yırtmaktır!
• Ask, önce kendini nefsinin isteklerinden kurtarmak, nefsanî yollarda yürümekten ayak çekmektir!
• Dünyayı yok saymak, görmemezlikten gelmektir; geldigi ve tekrar gidecegi alemi düsünmek, kendini anlamaya,
bilmeye çalısmaktır!
• Gönüle dedim ki: "Ey gönül! Asıkların arasına karısman, herkesin bakmadıgı
• Yönden cihana bakman, gönüllerin sokaklarında kosman kutlu olsun! » Ey gönül! Bu duygu sana nerden geldi, bu
çırpınma nedendir
• Ey gönül kusu, kusların dillerini söyle! Ben, senin kapalı sözlerinin anlamını bilirim!"
• Gönül dedi ki: "Su balçıktan yaratılmıs eve uçup gelmeden önce, is yurdunda, ezel aleminde idim!
• Sonra o is yurdundan, o sanat evinden uça uça, sanatı yaratanın evine geldim!"
953. "Günes nasıldır " diye soranlara, yüzünü göster;
"Tıpkı böyle!" de!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 1826)
• Birisi sana; "Günes nasıldır " diye sorarsa, ona yüzünü göster de; "Tıpkı böyledir!" de! Eger sana ay´dan bahsederse,
damın üstüne çık, ona seslen;
"Tıpkı böyledir!"de!
• Kim peri kızı görmek isterse, ona yüzünü göster; miskten bahsederse, saçlarını çöz; "Iste böyledir!" de!
• Kim sana; "Acaba ay bulutların içinden nasıl sıyrılır çıkar " diye sorarsa, kaftanının dügmelerini birer birer, yavasça
çöz, ona kendini göster de; "Tıpkı böyle çıkar!" de!
• Birisi sana; "Acaba Hz. Isa ölüyü nasıl diriltti " diye sorarsa, dudaklarını uzatıp onun önünde bize bir öpücük ver ve;
"Iste böyle diriltti!" de!
• Kim; "Acaba ask sehidi nasıl olur " diye sorarsa, ona bizi, bizim canımızı göster ve; "Tıpkı böyle olur!" de!
• "Can bedenden ayrıldıktan sonra nasıl olur da geri gelir ve tekrar bedene girer!" inancını inkar edenlere karsı, gel,
evimize gir de; "Iste böyle olur diye göster!
• Her nerede olursa olsun, bir ask feryadı duyarsanız, Allah hakkı için biliniz ki, o feryad bizim hikayemizdir, bizim
feryadımızdır! "Bizim feryadımız, iste böyledir!" demektir!
• Dostun vuslat sırrını seher rüzgarından baska kimseye açmadım, söylemedim! Seher rüzgarı da, kendi sırrının safası
yüzünden; "Evet" dedi; "Tıpkı böyledir!"
954. Agzımızdaki dil, gönül kapısının halkasıdır!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c.IV, 1821)
• Ask ab-ı hayatını damarlarımıza, iliklerimize dök, akıt; gece karanlıklarında geçen hayatımızı, sabah sarabınının
aynasına, parlaklıgına çevir!
• Ey yeni bir manevî nesenin mayası olan sarap! Sen, benim bedenimde degil de, canımın damarları içinde ak! Gökleri
gösteren bir kadeh ol; her iki cihandan da uzak dur!
• Mademki, ask okları yagdırmak senin adetindir ve aklım da senin avın olmustur, o halde, yay yüksügüne benzeyen
kalbimi parmagına tak da, bu defa okunu canıma nisan al!
• Akıl bekçisi seni ask yolundan alıkoymak isterse, bir kurnazlık et ve bir bahane ile onu basından sav; ondan kaç,
kurtul!
• Kalk, külahını yana eg; gam ve keder tuzaklarından sıçra ve kurtul! Ruhun yanagını öp, sevincin saçlarını tara!
• Kalk, gökyüzüne yüksel; meleklerle tanıs, dost ol! Gerçek sevgilinin kapısına, sıdk duragına gel; o esige bas koy!
• Mademki gönlüne sevgilinin güzel hayali yerlesti, mademki sen de askın tesiri ile eridin, hayale döndün, artık yürü;
git, gönlü ve aklı kendine yurt edin!
• Önünde iki legen var; birinde ates, öbüründe altın dolu! Aklını basına al da, elini ask atesi ile dolu legenin içine sok!
• Musa Kelimullah gibi yap; altın dolu legene bakma! Ask atesini agzına al ve dudagını alev vatanı yap!
• Ey sakî; senin isin gücün, ikiligi def etmektir! Gel; gel de, elime o birlik kadehini, tek kadehi sun; ayrılıgı, aykırılıgı
ortadan kaldır!
• Bu dünya vatanının altı yönü vardır! Orada kıbleler çoktur; tek bir kıble arama! Yürü; sen, yoklukta yuva kur; orada
yönsüzlük, vatansızlık kıble yeridir! Yokluk sırrını anlamaya çalıs!..
• Içinde yasadıgımız zaman, bir eskicidir; hep eskiler alır satar! Sen, orada ölümsüzlük arama; ölümsüz yasayıs
yaylasını, zamanın dısında ara!
• Agzımızdaki dil, gönül kapısının halkasıdır; hep konusup durarak neden kapı halkası olup kalıyorsun Sus, konusma;
cana kavusmak için kapıyı kır da içeri gir!
955. Feryad, su çok çabuk geçen ömürden feryad!..
Müstefilün, Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV, 1789)
• Ey asıklar, ey asıklar; dünyadan göçme zamanı geldi çattı! Kulagım; "Kervan kalkıyor haberini veren göç davulunun
sesini duyuyor!
• Iste simdi, kervanbası kalkmıs, hersey hazırlanmıs, yükler de develere yüklenmis; "Ey kervan halkı; uyanın, kalkın!
Ne olur ne olmaz, yollar tehlikelerle dolu; bize hakkınızı helal edin!" diyor ! -8
( 8-Sîrazlı Hafız merhum bir gazelinde;
"Sevgiliye giden yolun menzillerinde nasıl dinlenir, nasıl zevk u safaya dalabilirim Kervanın çanı; ´Yükleri baglayın!´
diye feryad edip durmada!" demistir.)
• Bu hayat yolunda önden arkadan gelen sesler, göç sesleri, kervan sesleridir; develerin boynundaki çan sesleridir!
Bizden evvel göç edenler, ölüp gidenler oldugu gibi, bizden sonra da dünyaya gelenler var; bir çok canlar, mekansızlık
aleminden gelmede, sayılı nefeslerini almaya baslamadalar!
• Ötelerden, yıldızlardan, su bas asagı dönmüs kandillerin ısıklarından, su masmavi gök perdesinin ardından, gizli
seyleri açıga vurmak için dünyanın her tarafından bölük bölük sasılacak insanlar gelmedeler!
• Su dolap gibi dönüp duran gökyüzünden, sana agır bir gaflet uykusu gelip seni bastırmıs; sen, aklını basına al da, su
agır uykudan sakın! Feryad, su çok çabuk geçen ömürden feryad!..
• Ey gönül; sevgiliye dogru git; ey yar, yarin yanında bulun! Ey bekçi, uyanık ol; bekçiler uyumaz!
• Sen, balçıktan yaratılmıs idin, gönül oldun; bilgisizdin akıllandın! Seni bu çesit buraya getiren, yine çekip sürüyerek
seni buradan oraya götürecektir!
956. Dünyada görülen bütün güzelliklerde, her güzel yüzde, O´nun nuru var!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV, 1809)
• Dün bahçede, sevgilinin hayali, gülün etrafında dolasıp duruyordu. Ona; "Bahçede neden dolasıyorsun Içeri gir de,
yüzünün nuru ile gönlümü, gönül sırlarımı aydınlat!" dedim!
• Ey yüzünün baharı ile ömrümü tazeleyen, yeserten sevgili! Benim canım da, herkesin canı da, ask tesirine kapılarak
yaptıgım islere hayran oldular, sasırdılar!
• Ey padisahlar padisahı, ey benim sultanım; ey benim sultanımın sultanı! 0 yanık olan canımı ateslere attın, yaktın!
• Yalnız yeryüzündeki insanların degil, gökyüzündeki meleklerin bile canı olan sevgili; ey denizlerdeki balıkların adını
andıkları, tesbih ettikleri essiz varlık! Dünyada görünen bütün güzelliklerde, her güzel yüzde kendinden bir nur, bir iz, bir
tatlılık bulunan güzeller güzeli! 9
(9 Arif-i rabbanî Ibn-i Fariz hazretleri meshur Ta´iyye-i Kübra Kasîdesi´nin 242. beytinde söyle buyurur:
"Her gencin ve her güzel kadının güzelliginde, Hakk´ın, muvakkat bir zaman için verdigı bir güzellik vardır!")
• Her büyük varlıgın, her üstün, her ulu varlıgın ulusu Sen´sin; her peygamberin yol göstericisi, delili Sen´sin! Hem
hüküm yürütürsün, hem adalet sahibisin; hem de benim çaresiz ask derdime Sen çaresin!
• Günesinin parlaklıgı ile su degersiz topragım, su naçiz bedenim gizli bir altın hazinesi oldu; her tarafa uçan
düsüncem, ısıgınla, nurunla kanatlandı!
• Sen´in lütuf kucagında bir çeng gibi nagmelerle doluyum; yavas vur da, tellerim kopmasın!
• Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül
halini aldı!
• Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu ve bütün
söyledigim sözler, 0 oldu!
957. Ey alemlere rahmet olarak gönderilen aziz Peygamberimiz Efendimiz!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(Dîvdn-ı Kebîr, IV, 1974)
*Ey gökleri aydınlatan ilahî çerag, ey yeryüzünü nurlandıran Allah´ın rahmeti benim dertli halimi gör, feryadımı,
iniltilerimi dinle, isit!..
*Yüzlerce beladan kaçtım, senin merhametine, inayetine sıgındım! Merhamet elini basıma koy, beni oksa; yahut iyilik
ve ihsan etegini aç, iyilikler saç!..
*Ya benim muradımı ver, isteklerimi kabul buyur, yahut bu murad ve istek duygusundan beni kurtar, bu dünya
duygularını, isteklerini benden al! verdigin lütuf sözlerini yarına bırakmaktan vazgeç, geciktirme; bugün vadini yerine getir!
Ya öyle yap, ya böyle yap!..
*Ey nebîler sultanı! Ya; "Süphe yok ki Biz,.sana apaçık bir fetih vermisizdir "10 kapısını aç da, yüzlerce zevk u safa
gülistanları, yüzlerce nese yaseminleri seyredeyim,
*Yahut; "Senin gögsünü açıp genisletmedik mi "11 ayetinin ilhamlar tasan memba´ından su, sarap, süt ve bal, bu dört
çesit lütuf, iyilik, ihsan, ask manevî ırmaklarını gönlüme akıt, feyizlerle cosayım!
*Ey Senayî, ey büyük veli; yürü! Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz´in mübarek ruhundan meded, yardım iste;
"Mustafa, alemlere rahmet olarak gönderilmistir!"12
10. Fetih Suresi 48/1.
11.Insirah Suresi 94/1.
12.Enbiya Suresi 21/107.
958. Bir zamanlar beden yoktu; ben, tamamıyla candan ibarettim!
Müfte´ilün, Mefa´ilün, Müfte´ilün, Mefa´ilün
(c. IV, 1822)
• Ey cevrinden, cefasından ahım göklere yükselen sevgili; bu kadar cevr etme! Beni çekemeyen, bana hased eden
kisi, çektiklerimi duyar da sevinir!
• Gönlümü sen aldın; benim sevgilim sensin! isime gücüme parlaklık veren, yoluna koyan sensin; bagım bahçem
sensin, baharım da sensin! Ben, senin için yasıyorum; ben, senin için varım!
• Sen, benim en yakın dostum idin; tuttun benim gece uykularımı çaldın ve bana yeni bir hırsızlık gösterdin! Halbuki,
benim senden baska bir karım yok!
• Sen, benim canımsın; sen, benim dünyamsın, benim gökyüzümün Zühre yıldızısın! Öd agacına benzeyen gönlüme
ates attın, yaktın!
• Bir zamanlar beden yoktu; ben, tamamıyla candan ibaret idim, seninle göklerde beraber idim! 0 zamanlar
birbirimizle konusamıyorduk; ne benim söz söylemem vardı, ne de söz isitmem!
959. Biz, dönüp efendimize gidenlerdeniz!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(Dîvan-ı Kebîr. V, 2129)
• Biz, dönüp yine efendimize, yaratanımıza gidenlerdeniz; hem de tertemiz bir özle! Çünkü biz, O´na isyan edenlerden
degil, emirlerine boyun egenlerdeniz!
• Efendimiz ne diye bizi satın almaya kalkısır Zaten biz, kendimizi O´na satmısız!
• Acıkan kisi fazla yerse, mide fesadına ugrar! Fakat biz, O´nun bakıslarına acıkmısız!
• Sen ölüp gidince, toprak altına atılınca, ebediyyen zayi olup gideriz sanırsın! Halbuki bizler, vade verdiği yerde
O´nunla tekrar bulusacagız!
960. Ey canıma can katan! Perdeyi kaldır; Sen´i görmek istiyorum!
Fa´ilatün, Fa-ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.IV, 1963)
• Ey benim canıma can katan hayatım; perdeyi kaldır! Ey benim gamıma, ke-derime ortak olan, nerde olursam
olayım, daima benimle beraber bulunan Rabbim! Ey geceleri bana dost olan sevgili!
• Ey vakitli vakitsiz benim yalvarıslanmı yakanslarımı duyan, ey varlıgımın bütün zerrelerine sevgi atesi salan Rabbim!
• Sen, bütün sekillerden münezzehsin, berîsin; canlardan bile temizsin! Suretin, seklin yok! Fakat, benim bütün
sekillerimin mıknatısısın; bütün varlı-gım Sana dogru kosmada, Sen´de yok olmadadır!
• Bu gece. kimselerin gelmedigi tenha gecelerden biridir! Benim kimsesizli-gime acı, lütf et ve gel; gel de, bu tenha
gecede Sana sevda defterimi okuya-yım, seni ne kadar çok sevdigimi uzun uzun anlatayım!
961. îçimde, ölümden baska devası olmayan bir dert var!´3
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstefiliin, Fe´ülün
• Git; basını yastıga koy, beni yaln z bırak! Geceleri dolasıp duran, yanmıs yakılmıs müpteladan v .´ .geç!
• Biz, geceleri, yapayı ´nız, sabahlaı ı kadar sevda dalgaları arasında çırpımr dururuz! îstersen, pd bıa bagısla; istc sen,
hicranınla bize cefa et!
13 Hz. Mcvlana´nın öl´ nı ^iiseginde söyledigi .ın siiri; oglu Sultan Veled´e hitap ediyor!
• Sen benden kaç ki, sen de benim gibi dertlere düsmeyesin! Sen, dert ) lunu terk et de, kurtulus yolunu seç!
• Biz, gam kösesinde gözyasları dökerek sürünmekte, inlemekteyiz; isters gel, gözyaslarımızla yüz yerde degirmen
kur!
• Bizim, kalbi kara tas gibi sert, merhametsiz bir sevgilimiz var! 0, asıkları dürür de, kimse ona kanının bahasını
sormaz!
• Güzeller padisahı için, ahde vefa etmek gerekmez! Ey yüzü sararmıs as sen, sabr ederek ahdine vefa göster!
• tçimde, ölümden baska devası olmayan bir dert vardır! Ben, nasıl olur ı "Gel bu derde deva kıl!" diyebilirim
• Dün gece rüyamda, ask mahallesinde bir ihtiyar gördüm; "Bizim tarafa gel!" diye eliyle bana isaret etti!
• Eger hakikat yolunda bir ejderha varsa, zümrüt gibi de bir ask vardır! îç o ask zümrüdünün saçtıgı ısıklarla ejderhayı
def et!
• Artık yetisir; birseylerden bahsetme! Çünkü ben, kendimde degilim! Eger senin hünerin varsa, Ebu-Alî Sîna´nın
tarihini söyle, Ebu´1-ala Mu´arra´nın ögütlerinden bahset!
962. Biz, orucumuzu gök sofrası ile açarız!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. IV, 1892)
• Her aksam sofra kurmak nasıl adetse, bizde de ey sevgili, orucumuzu senin güzel hayalinle açmak adetimiz
olmustur!
• Senin hayalinle, seni düsünerek oruç bozanlara, lütfedersin, yüzlerce ihsanlarda bulunursun! Bu, Hz. Isa´nın
yukarılardan gök sofrası indirmesi gibi olur !
• Gönlün gıdası senin ask mutfagından olunca, yer sofrasından el çekerek uzakta durmak gerektir!
• Gıda olarak bize, o gönül atesinden hep ab-ı hayatlar sunulur! Biz, gönül atesinin üzerinde hos kokulu ladin yagı gibi
sevinerek yanarız ve etrafa güzel kokular yayarız !
• Topraktan dogup tekrar topragın içine girerek çürümek, hayvan isidir! Bu is, gönlün ve canın isi degildir!
963. Akıllılar ve asıklar
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilün
(c.IV, 1957)
• Akıllı kisi, her zaman kendini göstermek sevdasındadır; herkesin kendisini tanımasını, sevmesini arzu eder! Halbuki
Hakk asıgı, her zaman kendinden geçmek, deli divane olmak ister!
• Akıllılar, kendilerini sevdikleri için, ask denizine batmak istemezler! Asıkların isi gücü ise, sevda denizine batıp yok
olmaktır!
• Akıllılara rahat, rahata ermekten gelir; asıklarsa, rahata kavusmaktan utanırlar!
• Asık, nerede olursa olsun, herkesten uzak ve manen sevgilisi ile beraberdir; halk içinde ve halktan ayrı kalması,
tıpkı zeytin yagı ile suyun bir arada kalmasına benzer!
• Asıklara ögüt vermeye kalkmak, sevdaya mashara olmaktan baska bir sey degildir!
• Ask, misk gibi kokar; onun için gizli kalmaz, belli olur!
• Ask, agaç gibidir; asıklar da, agacın gölgeleridir! Gölge gerçi agaçtan uzak düsse de, yine orada kalmak gerektir!
• Bir çocuk, çocuk yasta akıllı olursa, akıllılar gibi davranırsa, o çocuk yaslanmıs sayılır; yaslı adam da asık olursa, ask
makamına yükselirse, o kisi delikanlı olur!
• (Ey Tebrizli Sems!) Senin askına karsı kendini alçaltan kimse, askın gibi yücelir, sereflenir!
964. Senin askın bir deniz, gönlümse bir balık!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 1968)
• Ey gönül verdigim essiz ve yüce varlık; askına düsmüsüm, sevdana kapılmısım! Sen´in askın bir deniz, gönlümse bir
balık! Bu sebeple, bir an Sen´den ayrı düssem yasayamam!
• Balıklar, suyun dısında bir an bile yasayamazlar! Asıklar da, gönül kaptırdıkları sevgilinin ayrılıgına sabredemezler!
• Balıgın canı sudur; balık, canından ayrı düsmeye sabredebilir mi Can; sabredilemezse, canın canına nasıl
sabredilebilir
• Sen´siz bana iki dünya da zindan kesilir; Sen´den ayrı olunca, ab-ı bile içsem bana dokunur, zarar verir!
• Çesitli güzelliklerle süslenmis su dünya evinde görülen bütün güzel Sen´in güzelliginin kırpıntıları var! Fakat, hiç biri,
Sen´in yerini tutmuyor Sekil, iz nerededir; sekilsiz olan, sekilden münezzeh olan güzeller güzeli nerededir
965. Bedenin, bu dünyadandır;gönlün de, o dünyadandır!
Fe´ulün, Fe´ulün, Fe´ulün,
(c. IV, 2089)
• Bedenin, bu dünyadandır; gönlün de, o dünyadandır! Bedenin dostu heva, heves, sehvet, hiddettir; gönlün dostu da
Hakk´tır!
• Senin gönlün, bu dünyada gariptir; onun da derdi, gamı gariptir! îkisi de ne su yeryüzündendir, ne de
gökyüzündendir!
• Eger sen canın ve aklın dostu isen, hakiki dosta ulastın, canını kurtardın demektir!
• Fakat, canın ve aklın dostu degil de bedenin, heva ve hevesin dostu isen, su yeryüzünde kalmaya mahkumsun!
• Fakat, beklenmedik bir zamanda ansızın bir inayet, bir yardım, bir cezbe gelirse, o zaman yeryüzünde kalmaktan
kurtulursun! Iste ben, ansızın gelen bu cezbenin kuluyum, kölesiyim!
• Çünkü, Hakk´ın bir cezbesi, yani kulu kendine çekisi, yüzlerce çalısıp çabalamalardan degerlidir! Herseyin üstünde
olan, izi olmayanın nisanlar, belgeler, izler ne isine yarar
• Sen nisanı, izi, belgeyi köpük say; nisansız, izsiz olanı, kendini göstermeyeni deniz gibi gör! Nisan ve iz, sözle
anlatısa benzer; nisansız ve izsiz olan da, apaçık görülmektedir!
• Günesin arpa büyüklügünde bir ısıgı belirse, gökyüzünde, samanyolunda dönüp duran sayısız yıldızı siler süpürür!
Yani, ilahî nurdan küçük bir ısın parlarsa, herseyi alır götürür!
• Sus; sus ki, sususta yüzlerce dil, yüzlerce anlatıs vardır!
966. Aslında can vermek, cana kavusmaktır!
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstefilün, Fe´ulün
(c. IV, 2037)
• Canı Sen alınca, ölüm, seker gibidir; tatlı can, Sen´inle beraber olunca, ölüm bize tatlı candan da tatlı gelir!
• Ölmek, bu dünyaya mahsustur; yani, bu dünyada ölüm vardır! Öteki dünyada ölüm yoktur, dogmak vardır!
• Topraktan yaratılmıs su bedeni bırak da, can ol; öteki dünyaya oynaya oynaya git! Ölüm, burada bize acı görünür,
kötü görünür fakat, gerçekte degildir; sen, ölümden korkma!
• Ey can; ölümden ne diye korkalım, kaçalım Aslında can vermek candır ,cana kavusmaktır! Madenden niçin
kaçalım; ölüm, altın madenidir!
• Hakk seni çagırınca, kendine dogru çekince o emre uyup gitmek, cennet gibidir; ölmek ise, kevsere benzer!
• Eger iman sahibi isen, tatlı isen, ölümün de eminliktir, hosluktur; eger kafirsen, acı isen, ölümün de acıdır, kötüdür!
• Ölüm, bir aynadır; güzelligin oraya vurur, akseder, orada görünür! seni sana gösterince de; "Ölmek, çok hos bir
seydir!" der!
967. Kesretten (=çokluktan) kurtul, vahdete (=birlige) ulas;
yükseldikçe daha çok yükselmeye, daha ötelere gitmeye çalıs!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c.IV, 1876)
• Ey Hakk asıgı! Kesret (çokluk) aleminden kurtul, mekansızlık alemine git, vahdete ulas! Böylece, iki görmekten halas
ol ve ikilik inancını tasıyan bası kes, imansız kisinin boynuna tak!
• Sen sonsuzlugun mesti olunca, ezel kılıcını eline al ve yigit bir Türk gibi varlık Hintlisini bozguna ugrat!
• Su hayvana bak; bası yerdedir! Evet; otlamakla mesguldür! Sen, hayvan degilsin; Adem soyundansın! Basını
göklere kaldır!
• Hz. Adem´in medresesinde Hakk´a mahrem olunca, gökyüzünün en üst kürsüsüne otur, ilahî isimlerden ders al!
• Eger Hakk yolunda sefere çıkmak istiyorsan, mana atına bin, yüksel; yücelere çık!
• Hakikate susamıs kisilerden ol! Çünkü onlar, suya kanmazlar; yükseldikçe daha çok yükselmek isterler!
• Mecnun gibi Hakk ugrunda savasa giris! 0 zaman ask sana der ki: "Akıldan yüz çevir; onu bırak, def olup gitsin!"
• Sen, hem yakıcı ates ol, hem ham iken pis, hem de yan yakıl!.. Hem mest olup kendinden geç, hem de sarap ol!..
• Hem mahrem ol, hem sır ol; hem sohbet arkadası ol, bizimle beraber ol, hem de bizim kullugumuzu yerine getir!
968. Ey bütün insanların yöneldigi kıble!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV, 1798)
• Ey sevgili, ey sevgili; ey insafı olmayan sevgili! Ey gönlümü alan, ey bana mahrem olan, gamımı paylasan dilber!
• Ey yeryüzünde bana ay, ey gece yarısında seher olan sevgili! Ey tehlike anında benim siperim, ey benim sekerler
yagdıran bulutum!
• Ey yüzünün nuru ile gece yolcularına mesale olan, ey Hakk´a gönlünü kaptırmıs ask delilerine zincir kesilen, ey bütün
insanların yöneldigi kıble, ey benim ask yollarında kervanbasım olan sevgili!
• Sen, nasıl bir sevgilisin, anlıyamıyorum! Hem yol kesersin, hem yol gösterirsin;´hem aysın, hem müsteri yıldızısın;
hem bu dünyaya aitsin, hem öteki dünyaya; hem benim gizli hazinemsin, hem de meydandasın!
• Hem dünya zindanında benim en yakın dostumsun, hem bana gülümseyen devletim, mutlulugumsun! Allah´a yemin
ederim ki, bu söylediklerimin yüz mislisin; çok fazla övülmeye, medh ü senaya layıksın!
969. Hersey sana; "Benim gibi ol!" demektedir!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. IV, 2041)
• Ask ugrunda pervane, atese atıldı! Alevler içinde kanat çırpıyor, yanıp yakılıyor da; "Sen de böyle ol!" diyordu!
• Yagı konmus, fitili tutusturulmus kandil, kırık boynu ile hem yanıyor hemde yavas yavas, yumusak yumusak; "Sen
de böyle ol!" diyordu!
• Mum hem yanıyor, hem de aglıyordu; kendini atese, ızdıraba vermisti fakat gözyaslarını dökerken etrafa ısık saçıyor
ve bana da; "Benim gibi de böyle yan yakıl, böyle eri!" demekte idi!
• Mum; "Bu dünyada kazanç elde etmek, yararlanmak için altınlar, gümüsler saçsan, bunlar sana ne fayda saglar
Manevî kar elde etmek istiyorsan benim gibi yanmaya, erimeye bak!" diye söyleniyordu!
• Derya, etegini incilerle doldurmus, bas köseye çekilip kurulmus, içindeki incileri belli etmemek için kendisini acı
göstermeye kalkısıyor ve bana; "Gösteristen kaçın; sen de benim gibi ol!" demek istiyordu!
• Bahçede bulunan gül, yüzünü yanagını tozlardan, kirlerden arındırmıs gömlegini yırtmıs, gülüyor; dikenleri verdiği
acılara, kederlere sabrediyor ! Adeta; "Ey insanoglu; sen de benim gibi ol!" diyordu!
• Hz. Adem, tam kırk yıl özürler getirdi, günahının bagıslanması için yas tutup agladı! 0 da çocuklarına; "Siz de
babanız gibi olun!" diyordu!
• Sus, sabr et! Dagdaki su kayaya bak da, ibret al! 0 bile hiç birsey söylemiyor; o bile susmakta! Fakat, aglamakta!
Adeta; "Ey insanoglu; sus, agla!" demek istemekte!
970. Ne olurdu, su agzımdaki dilim konusmasaydı da, gönlüm konussaydı!
Müfte´ilün, Mefa´ilün, Müfte´ilün, Mefa´ilün
(c.IV, 1817)
• Gönlüme cefa etme! Cefa edersen, vah gönlüme; vah gönlüme, vah gönlüme!..
• Gönlümü hırpalarsan, üzersen, düsmanım sevinir ama, o zaman da ya senin gönlün, ya benim gönlüm incinir!
• Hayran ve mecnun gönlüm, elsiz ayaksız gönlüm, haline bakmıyor, seher vakitlerinde her tarafta dolasıp duruyor!
• Yanık ve zayıf gönlüm, senin sevgi incini elde etmek için geldi, ask denizinin kıyısına çadır kurdu!
• Gönlüm, bazan kebap gibi kavrulur, kokusu cihana yayılır; bazan da bir rebap olur ve "a-la-la" diye sesler çıkarır!
• Parçalanıp inleyen, nefisle savas safına giren gönlüm, simdi de, Kaf Dagı´nda Zümrüd-ü Anka´nın pesindedir!
• Gönül çocugum, gece dadısından süt ememiyor! Çünkü gece dadısı, gögsünü simsiyah yapmıs, görünmez olmus!
• Hz. Musa, büyük ve yalçın bir kayadan ırmak gibi bir su akıtmıstı! Benim ı de mermer gibi olan gönlümün
kaynagından Hakk´ın hikmet ırmagı akmaya basladı!
• Hz. Meryem´in îsa´sı göge çıktı da, esegi asagıda kaldı! Benim de su bedenim, gölge varlıgım yeryüzünde kaldı da,
gönlüm göklere, ötelere yükseldi!
• Sus; artık söyleme! Çünkü su agzımızdaki dilin söyledikleri, gönüle, cana perde olmadadır! Keske su yarım yamalak
konusan dilim gönlümün sırlarına vakıf olmasaydı da, gönlüm konussaydı!
971. Hakk asıgının kanı, gözyası oldu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(Dîvan-l Kebîr, c. IV, 1940)
• Ey Hakk asıklarının canı! Ay senin askınla oynamaya, Zühre def çalmaya koyulmus! Sanki, sana karsı duydugumuz
sevgiyi, oynayarak, çalarak aleme yayıyorlar!
• Ask okunun açtıgı yaradan, nice bagrı yaralı, nice avlanmıs hasta var! Faka ortada ne ok görünüyor, ne de yay!
• Asıgın kanı gözyası olmus da, gözyaslarından yesillikler bitmis ve yesilliklere de gül yüzünün aksi vurmus, her taraf
güllük gülistanlık olmus!
• Kıs gibi soguk ayrılık, yolları kesmis, baglamıstı! Bu yüzden, bagın bahçen çiçekleri, yer zindanında hapsolup
kalmıslardı!
• Baharın adaleti ile yol emin olunca, soguklar gidip yol açılınca, yesillikler, ellerinde yalın kılıçlarla göründü; gonca da,
eline mızragını almıs, çıkageldi!
• Kalk, dısarı çık; baga bahçeye gel! Onlar, uzak yoldan geldiler! Kalk! Binek atın var; ona bin ve kırlara sür,
gülistanlara sür! Uzak yoldan gelenler karsılanır!..
• Yesillikler ve çiçekler, yol yüklerini baglayıp yokluk aleminden geldiler; denizlere ulastılar, denizlerden göklere
yükseldiler!
• Burç burç bütün gökleri dolastılar; her yıldızdan bir fayda, bir hüner elde ettiler ve nihayet, yagmur halinde toprak
alemine düstüler!
• Su ve sıcaklık, her an, onlara gökyüzünden yardım etmektedir! Onlar, birkaç gün su yeryüzünde misafir olarak
kalacaklar, sonra geldikleri yere dönüp gideceklerdir! Bu, hep böyle sürüp gider!..
• Bu misafirlere rüzgarlar, basları üstünde sofralar tasırlar; seher yeli de, elinde kaselerle gelir, ikramda bulunur!
Sofraya oturacaklardan baskalarının görmemeleri için, bu yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!..
• Can ehlinden, gönül ehlinden baskalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; "Bu
tabaklarda ne var " diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki:
• "Eger herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabagın örtülmesine ne lüzum vardı Herkes bilirdi ki, can gıdası, can gibi
gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!"
972. Güller, senin yüzünden gömleklerini yırtmıslar, dallar, senin lutfunla tomurcuklarla dolmus, meyvelere gebe
kalmıslar!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV,1786)
• Sen, benim canımsın; canımın içinde, gönül evimde hırsızlar gibi sessizce gezip dolasmadasın! Ey bagımın bahçemin
aydınlıgı! Sen, benim salına salına yürüyen bir selvimsin!
• Mademki gidiyorsun, bensiz gitme! Ey canımın canı; ben, senin bedenin degil miyim Beni bırakıp bedensiz gitme!
Ey parıl parıl parlayan ısıgım; benim gözümden çıkma, ayrılma; sen, benim gözümün nuru degil misin
• Sen, benim bası dönmüs canıma dilberler gibi sevgi ile bakarsan, ben, kabıma sıgamam ve yedi kat gögü de
yırtarım, yedi denizi de asarım!
• Beni aldın, bassız ayaksız bir hale getirdin; uykudan, yeme ve içmeden vazgeçirdin! Ey benim Yusufum; mest bir
halde gülerek içeri gir!
• Lutfunla kendimden geçtim, maddî varlıgımdan kurtuldum; can gibi oldum! Ey varlıgı gözlerden silinen, ey varlıgı
gönlümde gizlenen güzeller güzeli!
• Ey gözleri ile nergisi mest eden güzel; güller, senin yüzünden gömleklerini yırtmıslar, dallar, senin lütfunla
tomurcuklarla dolmus, meyvelere gebe kalmıslar! Ey benim ucu bucagı bulunmayan bagım bahçem!..
973. Iki kerpiç parçası alırsın da, birinden Veysî, birinden Ramin yaparsın!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. IV, 1932)
• Ey aklın ve tatlı canın düsmanı, ey Hz. Musa´nın nuru ve Tur-ı Sînası!
• Senin nisanını, izini, nasıl oldugunu anlatmak için canda kudret, cesaret yoktur!
• Sensiz olan her zevk, ham incir surubudur, ejderha sokmasıdır!
• Balçıktan yapılmıs iki kerpiç parçası alırsın da, birinden Veysî yaparsın birinden Ramin.
971. Hakk asıgının kanı, gözyası oldu!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(Dîvan-l Kebîr, c. IV, 1940)
• Ey Hakk asıklarının canı! Ay senin askınla oynamaya, Zühre def çalmaya koyulmus! Sanki, sana karsı duydugumuz
sevgiyi, oynayarak, çalarak aleme yayıyorlar!
• Ask okunun açtıgı yaradan, nice bagrı yaralı, nice avlanmıs hasta var! Faka ortada ne ok görünüyor, ne de yay!
• Asıgın kanı gözyası olmus da, gözyaslarından yesillikler bitmis ve yesilliklere de gül yüzünün aksi vurmus, her taraf
güllük gülistanlık olmus!
• Kıs gibi soguk ayrılık, yolları kesmis, baglamıstı! Bu yüzden, bagın bahçen çiçekleri, yer zindanında hapsolup
kalmıslardı!
• Baharın adaleti ile yol emin olunca, soguklar gidip yol açılınca, yesillikler, ellerinde yalın kılıçlarla göründü; gonca da,
eline mızragını almıs, çıkageldi!
• Kalk, dısarı çık; baga bahçeye gel! Onlar, uzak yoldan geldiler! Kalk! Binek atın var; ona bin ve kırlara sür,
gülistanlara sür! Uzak yoldan gelenler karsılanır!..
• Yesillikler ve çiçekler, yol yüklerini baglayıp yokluk aleminden geldiler; denizlere ulastılar, denizlerden göklere
yükseldiler!
• Burç burç bütün gökleri dolastılar; her yıldızdan bir fayda, bir hüner elde ettiler ve nihayet, yagmur halinde toprak
alemine düstüler!
• Su ve sıcaklık, her an, onlara gökyüzünden yardım etmektedir! Onlar, birkaç gün su yeryüzünde misafir olarak
kalacaklar, sonra geldikleri yere dönüp gideceklerdir! Bu, hep böyle sürüp gider!..
• Bu misafirlere rüzgarlar, basları üstünde sofralar tasırlar; seher yeli de, elinde kaselerle gelir, ikramda bulunur!
Sofraya oturacaklardan baskalarının görmemeleri için, bu yemek kaplarının üstlerinde kapaklar vardır!..
• Can ehlinden, gönül ehlinden baskalarına kapalı olan bu tabakların içindeki yemekleri herkes merak eder; "Bu
tabaklarda ne var " diye sorarlar! Soranlara, hal dili ile derler ki:
• "Eger herkes bu sırlara mahrem olsaydı, tabagın örtülmesine ne lüzum vardı Herkes bilirdi ki, can gıdası, can gibi
gizlidir; ten gıdası, beden gıdası da, ekmek gibi meydandadır!"
972. Güller, senin yüzünden gömleklerini yırtmıslar, dallar, senin lutfunla tomurcuklarla dolmus, meyvelere gebe
kalmıslar!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. IV,1786)
• Sen, benim canımsın; canımın içinde, gönül evimde hırsızlar gibi sessizce gezip dolasmadasın! Ey bagımın bahçemin
aydınlıgı! Sen, benim salına salına yürüyen bir selvimsin!
• Mademki gidiyorsun, bensiz gitme! Ey canımın canı; ben, senin bedenin degil miyim Beni bırakıp bedensiz gitme!
Ey parıl parıl parlayan ısıgım; benim gözümden çıkma, ayrılma; sen, benim gözümün nuru degil misin
• Sen, benim bası dönmüs canıma dilberler gibi sevgi ile bakarsan, ben, kabıma sıgamam ve yedi kat gögü de
yırtarım, yedi denizi de asarım!
• Beni aldın, bassız ayaksız bir hale getirdin; uykudan, yeme ve içmeden vazgeçirdin! Ey benim Yusufum; mest bir
halde gülerek içeri gir!
• Lutfunla kendimden geçtim, maddî varlıgımdan kurtuldum; can gibi oldum! Ey varlıgı gözlerden silinen, ey varlıgı
gönlümde gizlenen güzeller güzeli!
• Ey gözleri ile nergisi mest eden güzel; güller, senin yüzünden gömleklerini yırtmıslar, dallar, senin lütfunla
tomurcuklarla dolmus, meyvelere gebe kalmıslar! Ey benim ucu bucagı bulunmayan bagım bahçem!..
973. Iki kerpiç parçası alırsın da, birinden Veysî, birinden Ramin yaparsın!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. IV, 1932)
• Ey aklın ve tatlı canın düsmanı, ey Hz. Musa´nın nuru ve Tur-ı Sînası!
• Senin nisanını, izini, nasıl oldugunu anlatmak için canda kudret, cesaret yoktur!
• Sensiz olan her zevk, ham incir surubudur, ejderha sokmasıdır!
• Balçıktan yapılmıs iki kerpiç parçası alırsın da, birinden Veysî yaparsın birinden Ramin.
• Sekiller yaratan sanatının karsısında su padisahlar, sanki birer oyuncaktır!
• Geceleyin yolcunun uykusunu baglarsın! Yani; "Uyuma; kalk, otur!" dersin!
• Gönlün hayal evinde otur, yaptıgın çesit çesit sekilleri seyr et!
• Seyr et de, yalancı sekilleri gör, dogrusunu gönlünde bul!
• Kalemimi övesin, begenesin diye bu sekilleri ben, senin için yaptım!
974. Yigitligi pervaneden ögren!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. IV,1848)
• Asıgın, delilikten baska ne sanatı, ne hüneri vardır
• Sevgililerin nazlanmaları da, kendilerini asıklara yabancı gibi göstermekten baska ne olabilir
• Nurun, ısıgın önünde oynamayı, sıçramayı, dönüp dolasmayı zerrelerden; yigitlikte bulunmayı, korkmadan kendini
atese atıp yanmayı da pervaneden ögren!
• Sarhos arslan gibi sıçra, atıl; ne evveli ne de ahiri, yani ne önü ne de sonu bil! Arslanlara, kedi ile savasmak ayıptır!
• Sen, sırlar kadehisin; kulagını tıka, gözünü kapa! Çatlak kase, kadehlik edemez!
• Kim, keskin kılıcın önünde kalkan gibi çırçıplak durur da paralanmak ister; kim, altın gibi, kuyumcunun tavasında
atesle bir evde oturabilir
• Irmagın suyu tatlıdır ama, denizin heybeti nerededir! Nerede saha vezir olmak, nerede her çesit kayıttan, bagdan
kurtulmak, hür olmak!
• Gece, yıldızlar ve ay yüzünden aydınlık olsa bile, gündüzün yerini tutabilir mi Boncuk parlak olsa bile, incilik edebilir
mi
975. Allahım; Sen´i, geregi gibi anlıyamıyoruz! Sen, canda ve gönüldesin ama, canın da, gönlün de Sen´den haberi
yok!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(Mecalis-i Seb´a,s.34)
Dil ü canda nihansın gerçi her sey bîhaber senden
Cihan zatınla dolmusken cihan da bîhaber senden
Nasıl bulsun seni can ve gönül senden ibaretken
Gönülde candasın amma ki can da bîhaber senden
Hayalin dilde naksı varsa da bilmez hayal zatın
Dilimde gerçi namın ah, dilim de bîhaber senden
Bütün mahluk ise nam u nisanın gerçi bilmekde
Fakat gördüm ki ben nam u nisan da bîhaber senden
Ilahî künh-i zatın bilmeye sa´y eyleyen zümre
Yuvarlandı yakîn ile güman da bîhaber senden
Cihan durdukça serh etsem seni mümkin degil zîra
Seni îzah ve serh aciz, beyan da bîhaber senden
Sinek Cibrîl kanadından nasıl bahs eyler Allah´ım
Seni ta´rif eden ehl-i cihan da bîhaber senden
• Sen, canımda gizli oldugun halde, canımın Sen´den haberi yoktur! Cihan da zatınla dopdolu; fakat, cihanın Sen´den
haberi yok!
• Sen, can ve gönülden ibaret oldugun için, can Sen´i nasıl bulabilir Sen candasın, gönüldesin ama, canın da, gönlün
de Sen´den haberi yok!
• Sen´in manevî hayalinin gönülde naksı varsa da, hayal, zatını bilemez! Bu yüzden hayalin de Sen´den haberi yoktur.
Adın dilimde, Sen´i tesbih ediyorum, zikrediyorum ama, Sen´i zikreden dilimin de Sen´den haberi yoktur!
• Aslında, yarattıgın hersey, bütün varlıklar namını nisanını bilmektedirler Fakat ben, sunu gördüm ki, nam ve nisan
da Sen´den habersizdir!
• Allahım! Sen´in zatının ne oldugunu anlamak için ugrasan, gayret sarfeden bütün mütefekkirler, bilginler, inanç ve
tahminlerinin derinliklerinde kayboldular! Yakîn, yani Sen´i tam olarak geregi gibi bilme de, süphe de Sen´de !
• Dünya var oldukça bütün insanlar, yasadıkları ömür boyu Sen´i anlatsalar, Sen´in yaratma gücünü, sanatını,
kudretini açıklasalar yine bitiremezler! Çünkü, Sen´i etraflıca anlatma, açıklama Sen´den habersizdir!
• Sinek, Cebrail(a.s.)´ın açtıgı zaman gökleri kaplayan, günesleri göstermeyen kanadından nasıl bahsedebilir Allahım;
Sen´i tarif eden, anlatan insanların hepsinin de Sen´den haberleri yoktur! 14- (14 Dîvan-ı Kebîr´de bulunmayıp
Mevlana´nın Mecülis-i Seb´a adlı eserindin 34. sayfasında bulunan ve; ( ... ) mısraı ile baslayan bu gazelini, aslına sadık
kalarak ve manzum olarak terceme eden Kitapçı merhum Hulusi Efendi "nun" kafiyesi ile tercerne ettigi için, bendeniz de
bu gazeli "dal" kafiyesine almadım, "nun" harfıne tercemesini aldım.)
976. Içimde, alev alev yanıp duran gizli bir ates var!
Fe´ulün, Fe´ulün, Fe´ülün, Fe´ul
(c. IV,2087)
• Bu yakıp yandıran aska bir ömek vereyim: Içimde, alev alev yanıp duran gizli bir ates var!
• Ister aglayıp inleyeyim, ister aglamayayım, inlemeyeyim; o ates, gece gündüz içimde yanmadadır!
• Bütün akıllı kisiler, dünyalık düsünmekte, hırkalarını dikmekteler! Halbuki, asıkların içlerindeki ates, hırkaları yakıp
durmadadır!
977. Ey sütten daha yeni kesilmis masum! Sen, Allah´a bizden daha çok yakınsın!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 21271)
• Ey yası küçük, bedeni ter-ü-taze olan güzel; ey süt emmekten daha yeni kesilmis masum! Lekesiz halinle sen,
Allah´a bizden daha çok yakınsın!
• O´nun ruhu benim ruhum, benim ruhum da O´nun ruhu; bir bedende iki ruhun yasadıgını kim görmüstür -15
(15-Hz. Mevlana bir baska gazelde bu Arapça beyti Farsça söylemisti :
Benim canım senin canın, senin canın da benim canım; hiç kimse iki bedende bir can görmüs müdür " (nr. 2019)
Baska bir yerde de; "Senin canınla benim canım birdir; bir tek can, iki bedende gizlenmistir!" demisti. (nr. 2108) )
• Benim asık oldugumu herkes anladı; yalnız, kime asık oldugumu kimse bilmiyor! 16-
16-Seyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretleri (vefatı 1238) Mevlana´nın bu beytini çok begenmis, Fusüsu´l-Hikem adlı
eserinin Kelime-i Muhammediyye kısmına aynen almıs fakat, o zamanın adeti geregi, kimden aldıgını yazmamıstır.
• Ister benimle sizin aramızı açın, ayırın, ister ulastırın, kavusturun; bence, sizden ne gelirse gelsin; iyidir, güzeldir!
978. Sen, benim canımsın, canımsın, canım!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,2107)
• Sen, benim canımsın, canımsın, canım; sen, benimsin, benimsin, benim!
• Sen, benim padisahımsın; sen, benim sevdama layıksın; sen, benim dislerime uygun sekerimsin!
• Sen, benim nurumsun; benim gözümde kal, gitme! Sen, benim gözümsün, ab-ı hayat kaynagımsın!
• Gül, seni görünce, süs çiçegine dedi ki: "Benim selvi agacım, gül bahçeme geldi!"
• Sevgilim; su iki dagınık sey yüzünden nasılsın Birisi, senin dagınık olan saçların, birisi de, benim perisan ve
darmadagınık olan halim!
• Ipe benzeyen saçların, benim ayak bagım olmustur; çenenin çukuru da, benim zindanımdır!
• El çırparak mest bir halde nereye gidiyorsun Ey benim gülen gönlüm; bana gel!..
979. Sen, ab-ı hayatsın; ben de, susuz kalmıs bir zavallıyım!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c.IV, 2081)
• Can, senin verdigin nimetlere bir türlü doymaz! Senin nimetlerin o kadar yok ki, yemek için senin sofranın basına
oturanların binlerce bogazı, binlerce agzı olması gerek!
• Gel! Sen, ab-ı hayatsın; ben de, susuz kalmıs bir zavallıyım! Ne ben senin ab-ı hayatını içmekten usanırım, bıkarım;
ne de senin ihsanına son vardır!
• Gel! Sen, bir denizsin; bense, senin denizinde bir balıgım! Ama, senin denizinin ucunu, kıyısını kim görmüstür ki
• Su çamurlu, su bulanık su, senin denizinden bir damladır! Böyle oldugu halde bu bulanık su, susuzluktan bunalanlara
hayattır, candır!
• Gel; gel ki, sen bir günessin; ben de, senin yüzünün ısıgı içinde bir zerreyim! Zerre, senin ısıgında titreyip
oynamadadır!
980. Asıga göre,bir yerden bir yere göçmenin, ölümün, yasamanın bir farkı yoktur!
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,2102)
• Bilir misin, askla asina olmak, tanısmak nedir Gönül isteklerinden tamamıyla sıyrılmak, ayrılmaktır! -17
17 Tevfık Fikret, Fuzulî hakkında yazdıgı bir siirde, Fuzulî´nin karakterini anlatırken söyle yazar:
"Bütün emelleri gönlünden eylemis ib´ad
Ne verseler ona sakir, ne kılsalar ona sad"
Fuzulî; bütün emelleri, dünyaya ait bütün istekleri gönlünden uzaklastırmıs! Ne verseler ona sükrediyor, ne
yaparlarsa yapsınlar, ondan memnun ve asla degil.
• Askla asina olmak, kan olmaktır, gönül kanını içmektir; köpeklerle beraber vefa kapısında beklemektir, bekçilik
etmektir!
• Asık, bir fedaîdir! Asıga göre, bir yerden bir yere göçmenin, ölümün, yahut yasamanın hiç bir farkı yoktur!
• Yürü ey müslüman! Kendini kötülüklerden koru, günahtan sakın; saglıklı ol, zahit olmaya ugras!
• Çünkü bu sehitler, ölüme sabredemezler; onlar, yok olmaya asıktır!
• Sen, kaza ve beladan kaçarsın; onların korkusu ise, belasız kalmaktır!
981. Senin canın ile benim canım birdir; bir tek can iki bedende gizlenmistir!
Müfte´ilün, Miifte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,2108)
• Ben, bu evden hiç çıkmam; ben, bu evin içini kendime yurt edindim!
• Bu ev, yabancının degil, sevgilinin evidir! Burası, tam oturulacak, karar kılınacak bir yerdir; burası, iman evidir!
Buradan dısarı çıkmak kafirliktir!
• Basımı, mest oldugum yere koyayım; kulagımı da, su sesin geldigi tarafa tutayım: "Te-nen ten!"
• Burası, Leyla´nın evidir; ben de Mecnun´um! Benim canım buradadır! Yürü git; benim canımı alma!
• Bu eve kim girerse, onun, bu evde benim gibi kalması gerekir!
• Ey her kadının, her erkegin yüzüne hasret çektigi, özlem duydugu güzel! Aya benzeyen o güzel yüzünü örtü ile
örtme, güzelligini gizleme!
• Ey kapısı ızdırap çekenlere, belalarla imtihan olunanlara kıble halini alan aziz varlık! Açtıgın bu rahmet kapısını
kapama!
• Mum da sensin, güzel de sensin, sarap da sensin! Sen, hem Süheyl yıldızısın, hem de Yemen akiki!
• Bundan sonra geri kalan ömrüm boyu senden ayrılmayacagım! Ben, senin kulunum, kölenim; ben, seninim!..
• Sen gülsen, ben de senin dikeninim; yesillikte dikensiz gül olmaz!
• Ben geceyim, sense aysın; ben, seninle aydınlanırım! Sen, gecenin canısın; geceyi unutma, onu gönlünden çıkarma!
• Senin canınla benim canım birdir; bir tek can, iki bedende gizlenmistir!
• Senin canınla benim canım, bir tek günes gibidir! Bu yüzdendir ki, binlerce topluluk, bütün dünya o günesle
aydınlanmaktadır!
982. Ey can Musası; sen, çoban olmussun! Sürüyü bırak, Tur Dagı´na çık!
Mef´ülü, Fa´liln, Mefülü, Fa´lün
(c. IV,2095)
• Sevgilim; gönlünü bana ver de benimle birlestir! Eger huzurunda bas egmezsem, emirlerini dinlemezsem, o vakit
benden sikayet et!
• Mecnun oldum, deli divane oldum; Allah askına, o güzel saçlarından bu deliye bir zincir yap!
• Kimsenin bilmedigi yere gitme; yol sasırtan gulyabani ile sakın yok düsme! Kervanla sefer et, toplumdan ayrılma!..
• Ey gönül çalgıcısı; o güzel nagmelerinle içimi doldur!
• Ey Zühre yıldızı, ey ay! Yüzünüzdeki parıltılarla, iki gözümü iki mesale haline getiriniz!
• Ey can Musası; sen, çoban olmussun! Sürüyü bırak, Tur Dagı´na çık!..
• Ayagından nalınlarını çıkar, Tuva Sahrası´na yalın ayak yürü!
• Sana dayanak, asa degil, Hakk´tır; asayı elinden at; ondan vazgeç!
• Heva ve heves Firavunu hayvan olunca, onun boynuna çıngırak tak!
983. Sevgili; senin güzel kokun bana ötelerden haberler getirmededir!
Mefulü, Fa´lün, Mefülü, Fa´lün
(c. IV,2093)
• Benim bagım bahçem, meyvelerim, gül dallarım, nilüferlerim, bunların hepsi de, sevgilinin yüzünden tazelesti!
• Kevserimden cosan ab-ı hayat, vefa deresinde akmaya basladı!
• Ey güzel yüzü benim gönlüm ve dinim olan sevgili; senin güzel kokun bana ötelerden haberler getirmede!..
• Benim ayna yapan ustam, beni, her an güzel yüzünün karsısında ayna haline getirmektedir!
• Kapısında toprak oldugum sevgili, benim gönlümün kapısını çalmada, vurmadadır!
• Ben sarap içmem ama, eger sevgili benim kadehimi öperse, iste o zaman içerim!
• 0 benim dadımdır, o benim anamdır; vefa memesi süt vermez olur mu
984. Gecenin karanlıgı, benim karanlıklarımın ısıgıdır!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,2112)
• Gecenin karanlıgı, benim karanlıklarımın ısıgıdır; ayın nuru, benim sevgili ile bulusmamın nurundandır!
• 0 kimya yüzünden, günahlarımla cinayetlerim, ibadet elçisi oldu!
• Gökler bile, benim manevî göklerimi seyretmek arzusuna kapıldı da, kararsız bir hale geldi!
• Ey benim burcumda günes yüzlüm; ey can padisahı, ey sahları bile mat eden güzelim!
985. Ask bahçıvanları, kendi gönüllerinden meyveler devsirirler!
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV, 2103)
• Her ne kadar aglayıp feryad etmede biraz kendini görmek varsa da,
• Bu hal, bana göre degildir! Çünkü ben, senin askınla aglamayı, feryad etmeyi huy edinmisimdir!
• Cenab-ı Hakk´a ve O´nun zatının pak olusuna yemin ederim ki, ben, kendini begenmekten kurtulmusum, arınmısım!
• Senin yüzünden baska tarafa bakan göz, baktıgı zaman acaba kimi görür
• Senden baska bir sey görmemek saadetine eren kisinin ölümden korkması ayıptır!
• Senin asıkların, bütün ölümlere gülerler; bu hal, onlara mahsustur!
• Agaçların dalları, yaprakları titrer dururlar ama, gövdeleri ve kökleri titreme korkusundan kurtulmuslardır!
• Ask bahçıvanları, kendi gönüllerinden meyveler devsirirler!
• Ey asıgın canı! Zahmetlere katlandıgın, gamlar ve kederler içinde çırpındıgın için, manevî zevkler, nevaleler devsir!
• Ey hoca! Sen, zahid olmaya, bu hususta bilgi edinmeye ugras! Çünkü sen, askı, çalısıp çabalamayla elde edemezsin!
• Bundan önce, Tebrizli Sems, bunları söylemisti; ama isitecek kulak nerede ..
986. Bazan, gönlümde gizli bulunan sevgiliden bir ses gelmededir!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV.2114)
• Gönlümden, canımdan bir ses geldi; bazan da bu ses, gönlümde gizli bulunan sevgiliden gelmededir!
• Benim gönlüm de, elim de ve Kenan Yusufum´un gam eli de yorgundur, baglanmıstır!
• Elimi gösterdim de; "Söyle; bu kimin yarasıdır " dedim. Dedi ki: "Bu yara, benim elimden ve benim ask
destanımdan açılmıstır!"
• Ona yaralı gönlümü gösterdim de; "Bak; nasıl kanlar içinde kalmıstır!" dedim! Gönül verdigim sevgili, gönlümü
kanlar içinde görünce bana acıyacagı yerde, gülmeye basladı!
• Sonra, yine gülerek bana; "Ey benim bayramımın kurbanı!" dedi. "Yürü git, bu haline sükret!"
• Ona; "Ben kimin kurbanıyım, kimin kurbanıyım " dedim! Sevgili; "Benim kurbanımsın, benim kurbanımsın!" dedi!
• Sabah gülüp açılınca, gözlerimden yaslar akmaya basladı! Padisah, benim aglayan gözlerimi görünce; "Neden
aglıyorsun " dedi. Ona dedim ki:
• "Sevgilinin sefkati yüzünden ab-ı hayat kaynagım costu, suları akmaya basladı!
• Arstan ab-ı hayat akıyordu; iman agacım, o su ile terütaze kaldı!
• Ben, bu suyun da, bu suyun sahibi emîrin de kuluyum, kölesiyim! Fakat, benim bu hayran kalmıs gönlüm, benden
daha fazla onun kulu, kölesi olmus!"
987. Sayısız insan, ask yüzünden canından olmustur! Ama, ey gönül; sen, yine de kollarınla onun boynuna sarıl!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. IV,2074)
• Yapma, yapma! Suçsuz adam öldürmek, dogru bir sey degildir! Gitme gitme! Sen, bizim ısıgımızsın, aydın
gözümüzsün; biz, sensiz karanlıklarda kalırız, gözümüz görmez!
• Lütfedip sarap küpünün agzını açtın da, basımız mahmurlastı, mahmurluktan gebe kaldı!
• Mademki açtın, küpün agzını kese gibi baglama, örtme; pencere kapanınca, ev karanlık olur!
• Gamlara düsmüs, belalara ugramıs adam, kaza ve kader oklarının hedefine benzer; onun, rıza sarabıyla mest
olmaktan, kendinden geçmekten baska zırhı yoktur!
• Askın iki eli, zırh yapan Davud Peygamber´in ellerine benzer! Onun avucunda, demir bile olsa, mum gibi yumusar!
• Aska ait sözleri, yine asktan dinlemek gerek! Çünkü ask, aynaya benzer! Ayna, herseyi oldugu gibi göstererek birçok
gerçek sözler konusur; hem de dilsizdir, susar durur!
• Gerçi halkın kanı askın boynundadır, sayısız insan onun yüzünden canından olmustur ama, ey gönül, yine de sen,
kollarınla askın boynuna sarıl!
• Çünkü ask, kan bahası vermekten korkmaz! Askın, görünmez defineleri, hazineleri vardır! Bu yüzden, ölü bile dirilir
ve kefenini yırtar, kurtulur!
• Uyku, seni kolları arasına aldı! Haydi, gayb alemine uç; seher vakti onun elinden yakan kurtulur! 0 zaman sen, seher
vaktinde buldugun etege yapıs!
• Haydi uyu da, gazelin arta kalan kısmını yarın söyleyeyim! Zaten halk, gül bahçesine sabahleyin gider, sabahleyin
gül devsirir!
988. Kendi içini günahlardan temizle de, gizli ay, perdelerden sıyrılsın, sana görünsün!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. IV,2073)
• Ey gönül! Mideleri bozulmus hastalara bal yedirme; kör kisilere de, göze ait sözler söyleme!
• 0, kuluna, boynundaki damardan daha yakındır! Fakat, Allah´tan uzak olanlara Allah da onlardan uzaktır! 18- 8 Kaf
SOresi 50/16. ayete isaret var.
• Kendi içini günahlardan temizle de, gizli ay, perdelerden sıyrılsın, sana görünsün!
• Kendini de, bu dünyayı da kaybedersen, kendinden de, dünyadan da dısarı çıkarsan, Hakk yolunda tanınmıslardan
olursun!
• Eger sen, bulusma ayı isen, bulustuguna dair bir nisan, bir belirti göster; hurilerin kollarından, yasemin gibi
bembeyaz gögüslerinden, güzel yüzlerinden bir seyler anlat!
• Eger sen, altın gibi madeninden ayrı düsmüs isen, nerede ayrılık yarası, ayrılık dagı, ayrılık damgası Sevgiliden
ayrılanların damgalı paraları, böylece donar kalır, kalplasır!
• Mademki sende ask yok, onun yerine kulluk etmeye bak! Allah, çalısanların ücretini muhakkak verir!
• Sunu iyi bil ki, "Allah askı", Süleyman(a.s.)´ın yüzügü gibidir! Nerede Süleyman´ın geliri, nerede karıncanın kazancı!
• Düsünce elbiselerinden soyun, onları üstünden at! Çünkü günes ve ay, çıplakları kucaklar!
989. Allah´ım! Putperest bile, tastan yonttugu puta secde eder de, Sen´in lütfunla, ondan manevî zevk duyar!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2109)
• Ey mihnetlere düstükleri, belalara ugradıkları zamanlarda bütün insanların basvurdukları, sıgındıkları aziz varlık! Ben
de, her dertli insan gibi, yine kendimi sana verdim, senden yardım diliyorum!
• Sen, kıyısı olmayan bir sevgi denizisin; erkekle kadının birbirlerine karsı duydukları istek, senin sevgi denizinin
sadece küçük bir damlasıdır!
• Arslanlar, o sevgi ile yavrularına süt verirler; padisah, gönlüne o denizden gelen bir acıma duygusu ile fakire; "Sen
kimsin " diye hatır sorar, yardım eder!
• Senin sevgin sebebiyle, ates Hz. Ibrahim´e dadılık eder, gömlek Yakup(a.s.)´ın gözünü açar!
• Senin sevgin yüzündendir ki, göz günesten nur alır, yasemin yeryüzünden su içer!
• Hatta, seni inkar eden putperest bile, tastan yonttugu puta secde eder de, senin lütfunla ondan manevî bir zevk
duyar!
• Senin lütfunla, kahır bile insanlara dadılık eder! Ama, insan hile yoluna saparsa, dadı ona zehir verir!
• Bir küçük kör kurt olan ipek böcegi de, senin sevginden ilham alarak insanlara giyecekler örer, kefenler biçer!
• Yeter, bundan fazla anlatma; sus! Sus da, can bülbülü dalın üstüne konsun, hutbe okusun!
990. Senin çok güzel olan gözlerin, feryadlarıma ve döktügüm merhamet etmez mi
Fa´lün, Fa´lün, Fa´lün, Fa´lün
(c. IV, 2092)
• 0 dilber yanıma gelince, ölmüs gibi olan bedenim, bastan basa, tepeden tırnaga kadar dirildi!
• Ona dedim ki: "Ey benim kurnaz sevgilim, ey asıgı çıldırtan, perisan eden güzelim; sen, bu gece benim
misafırimsin!"
• 0 benim pasam, o benim canım olan sevgili; "Hayır, olamaz!" dedi. "Çünkü, sehirde beni ilgilendiren önemli bir isim
var; ben, oraya gidecegim!"
• Ona; "Allah askına!" dedim! "Bu gece bana gelmez de gidersen, su bedenim cansız kalır, yasamaz!
• Bir gece olsun, su altın gibi sararmıs yüzümün rengine acımaz mısın
• Senin çok güzel olan gözlerin benim feryadlarıma ve döktügüm gözyaslarına merhamet etmez mi
• Yüzünün gül bahçesi, kevser gibi hos bir sekilde akan gözyası ırmagına hatıra olarak bir gül olsun atmaz mı "
• Sevgili; "Ben ne yapabilirim " dedi! "Kaza ve kader, herkesin kanını benim kadehime doldurdu!
• Hiçbir öd agacı, benim ask buhurdanımda yanmadıkça Allah´ın makbulü olmuyor, kokusu bile duyulmuyor!"
• Dedim ki: "Mademki cana kasdetmissin, benim de kandan baska sarabım, mezem olamaz!
• Sen, selvi agacısın, gül fidanısın; ben de senin gölgenim! Sen, benim haydarımsın; ben de senin sehidinim!
• Ben askım; senin kanını dökersem, mahserde seni yine diriltirim!
• Aklını basına al da, benim penceremde çırpınma; kendine gel de, hançerimden kaçma!..
• Ölümden korkup yüzünü eksitme de, kucagım, sana sükürler etsin!
• Ölüm, seni kökünden söküp çıkarınca, gül gibi gül de, seni benim sekerimle yogursun!
• Asıklar sürüsünün babası asktır; benim bütün varlıgım, ihtisamım da asktan dogmustur!"
• Bu sözleri söyledi ve seher rüzgarı gibi uçtu gitti; benim de, gözlerimden yaslar bosandı!
• Ben, arkasından seslendim: "Efendim!" dedim! "Durmuyorsun, gidiyorsun! Ne olur, hiç olmazsa birdenbire gitme,
yavas git!..
• Ey benim canım, cihanım; böyle çabuk gitme! Ey benim yüzlerce kanatlım; çabuk uçma, biraz daha yavas uç!"
• 0, cevap verdi; dedi ki: "Hiç kimse benim çabuk gidisimi görmemistir; benim en yavas gidisim budur!
• Su gökyüzü bile çalıssa çabalasa, pesimden kossa, yine bana yetisemez!
• Sus!" dedi! "Su felek kıratı bile benim karsımda topallaya topallaya yürüyebilir!
• Sus artık! Eger susmazsan, benim bu atesim dünya ormanına düser, onu bastan basa yakar!"
• Geri kalanını yarına kadar söyleme! Söyleme de, gönül agzımdan uçup gitsin!
991. Can Musam, Tur Dagı´na çıktı; benim bulusma zamanım geldi!
Müfte´ilün, Müfte´ilün,
(c. IV, 2111)
• Meyhanemden bir ses geldi; sevgili, benim hatırımı sormaya geldi!
• Çok nurlu olan ay yüzlümü görünce, münacatımın zevki arttı, haddi astı!
• Can Musam, Tur Dagı´na çıktı; benim bulusma zamanım geldi!
• Tur Dagı; "Bulusma ve görüsme yerime gelen o yorgun argın kisi kimdir " diye nida etti!
• "Simsek gibi parlayan o aydın nefes kimindir Göklerim, ta kubbesine kadar o ısıkla doldu!
• Onun gönlü, bizim mest olmus asıgımızdır; o, benim ayrılıgımdan ve afetlerimden kurtuldu!
• Yanıp yakılarak, binlerce yalvarıslarla benim lütfumu istemeye geldi!
• Daha yakına gel, daha yakına gel! Benim lütuflarımı, ihsanlarımı, benim neler bagısladıgımı gör!
• Beni istemede, bana vuslatta yok oldun; benim varlıgımda ölümsüz ömrü buldun!
• Vahdet küpünden bir kadeh sarap iç, mest ol; bu kerametlerim, hep vahdet sarabındandır!"
992. Halkın hayalleri kendilerine perde olmasaydı, hepsi de benim hayallerimden yanardı!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2110)
• Benim gönül meyhanemden bir ses geldi; Cenab-ı Hakk´a münacatımdan, samimi yakarıslarımdan gökyüzü iki kat
oldu!
• Cenab-ı Hakk´a hamd ü senalar olsun; sonunda, zafer nasip oldu! Sevgili, hatırımı sormaya geldi ve bize riayetlerde
bulundu!
• Ya Rabbi, ya Rabbi! Ey essiz, örneksiz güzel varlık! Benim çektigim belalara, sıkıntılara karsılık ne lütuflarda, ne
ihsanlarda bulundun!
• 0 aziz varlık, o kimya, sonsuz lütufları ile benim gafletimi, inkarımı, cinayetlerimi ibadete çevirdi!
• Ettigim kusurlarıma karsılık, bana kösk verdi; ayagımın kaymasına, yanlıs yollara sapmasına karsılık bagıslarda
bulundu!
• Onunla bulustugum günün manevî zevki, harareti, denizin de, dagın da gönüllerini costurdu!
• Halkın hayalleri kendilerine perde olmasaydı, hepsi de benim hayallerimden yanardı!
• Benim askla, imanla kükreyisim, davulum, sancagım, naralarım, can ordusunu zelzelelere düsürdü!
• Gece yarıları sevgili ile bulusmanın atesi, tan yerini aydınlatır, ısıklandırır!
993. Neyi istersen yak yık; yalnız ayrılıktan bahsetme!
Mefa´îlün, Fa´ilün Mefa´îlün, Fe´ilatün
(c. IV, 2076)
• Canın için olsun, bu asıktan uzaklasma; bu zavallı ile birlikte otur da, eve gitmeye kalkısma!
• Bahaneler bulmaya ugrasma, özür getirmeyi bırak! Beni asagı, hor, hakir görme; kendini üstün görerek gurura
kapılma!..
• Sarap hazır, hersey yerinde; devlet, varlık.. Dostumuz, sakîmiz de sensin! Artık, sarap sun; sakîlik nazlarına girisme,
sakinin hilelerine basvurma!
• Arkadaslarının yüzlerine bak; hepsi de senin güzelligin ile mest olmuslar! Onlar yanında iken pencereye, dehlize,
aralıga, esige bakma!
• Asıkların arasından baska yerde ömür sürme, meyhaneden baska bir yerde oturma!
• Etrafına dikkatle bak da gör ki, dünya bir tuzaktır; dünyaya ait arzularımız, isteklerimizse o tuzakta bulunan birer
yemdir! Dünya tuzagına kosma, yem hevasına düsme!
• Dünya tuzagından kurtulunca, gökyüzüne ayak bas; gökten baska bir esige ayak basma!
• Günese, mehtaba iltifat etme, yüz verme! Çünkü sen, bu dünyaya ait degilsin! Sen, ötelerden geldin; o essiz
güzelden baskasını dileme!
• Kase nasıl suyun üstünde durmaz çalkalanırsa, sen de o olmayınca bir yerde karar kılma, sen de çırpın dur! Eline
kaseyi alıp her mutfaga kosma!
• Hava, zaman olur aydınlanır, zaman olur kararır; bazan sıcak olur, bazan soguk olur! Sen, zamanların kaynagına git
ve o kaynagın basından ayrılma!
• Fakat ne çare ki, güzellerin isleri güçleri hep böyledir! Ne olur, ates alevi gibi konusma; ne olur, yakıp yandırma!..
• Söyle; neyi istersen yak yık! Yalnız, ayrılıktan bahsetme! Ben, ayrılık sitemini haketmedim; bu, bana layık degil!
Bana ayrılıgı reva görme de, ne yaparsan yap!..
994. Haydi; güzellik ile vefayı birbirine nikah et!
Fe´ilatün, Mefa´ilün, Fe´ilat
(c. IV,2100)
• Hos geçinmemiz için, arada sırada birkaç öpücük vermeyi is edin; bizi, tatlı bir gülüsle tatlılastır!
• "Allah, gönlünü yatıstırsın, huzura kavustursun!" duası, hos bir duadır; bu duaya, sen de; "Amîn!" de!
• Galiba, senin dizini yastık edinecegim zamanı rüyada görecegim!
• Senin dudagından ayrı düsmek, ecel efsunudur! Sen, simdi git de, Hz. Mesih´in usulüne göre bir efsun oku!
• Sen olmayınca, göklerin alanı asıga dar gelir! Haydi; vuslat buragına eyer vur da, asıgın önüne getir!
• Sen güzelsin; güzellige yakısan huy da, vefalı olmaktır! Haydi; güzellik ile vefayı birbiri ile evlendir, onları birbirine
nikahla!
• Muhakkak ki, asıklar ölünce acıyacaksın! Haydi; bu merhameti, onlara ölmeden önce simdi göster!
995. Cennette bile olsam, altına gümüse gark olsam, sen olmayınca ben, bir yetim sayılırım!
Müstef´ilatün, Müstefilatün, Müstef´ilatün, Müstef´ilatiın
(c. IV, 2091)
• Ey yedi deniz; inci bagısla ve su bakırları kimya ile doldur!
• Ey mest olmus kisiler toplulugunun ısıgı, ey bagın bahçenin selvisi! Ne vakte kadar bizi lafla oyalayacaksın Artık,
vefa göster!
• Her mermer, her granit kaya, bizim halimize agladı! Ey sevgili; sen de bize acı da, su derdimize derman ol!
• Ey öfkelenip de yüzünü bizden çeviren, gizleyen dost! Ne olur, bu maceraya bir an için olsun son ver; artık bize
görün!
• Bize pek çok ihsanlarda, lütuflarda bulundun; o lütufları, ihsanları simdi de esirgeme bizden!
• Ey yolu ve davranısı güzel varlık, ey yıldız, ey ay! Gece karanlıgında ay gibi cömertlik et, ısıgınla bizi aydınlat!
• Eski derdi gider, hastalıgımızı iyilestir, sıkıntılarımızı ferahlıga çevir; bize, yetimligimizi unuttur! Çünkü ben, hiçbir
seyi, hiçbir kimsesi olmayan bir yetimim!
• Cennette bile olsam, altına gümüse gark olsam, sen olmayınca ben, bir yetim sayılırım!
• Ben, agzımı kapadım; gamlar içinde otura kaldım! Yüzümdeki ellerimi aç da, kendini bana göster!
996. Yeryüzünde gökyüzünün bile göremedigi seyleri seyretmek istiyorsan, bir an için olsun, kendini görme!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,2057)
• Sevgili ol da, sevgiliyi gör; gönül ol da, dostu gör! Yürüyen selvinin pesine düs, kaynagı ve gül bahçesini seyret!
• Geçim derdini düsünen aklın yolunda tembel davranma; sıçra, ileri atıl! Büyügüne bir kumas armagan et de, tüccarın
ticaretteki parlaklıgını gör!
• Bizim bütün tüccarlarımız asıklardır, gönül ehli kisilerdir, peygamberlerdir! Bu tüccar kervanının yoldası da, cümle
suçları bagıslayan, günahları örten, gizleyen yaratıcıdır, Allah´tır! Sen, O´nun hikmetlerini gör!
• Yine Sultan Mahmud, Ayaz´ın odasına geldi! Askı seç, askla oyuna dal da, o zevalsiz devleti, o tükenmez ikbali
seyret!
• Ben, Ayaz´ın ayagı altındaki topragım! Çünkü, o da benim gibi askı huy edinmisti! Sen de asık ol, askı dile ve kurnaz
sevgiliyi gör!
• Bu çarıkla bu posta baglanmak, aslı unutmamak iyi bir adettir! Bu adeti kıble edin de, onun lütfunun gerisini
seyret!..
• Eziyete düsüp belalara ugradın mı, çarıgı görmeye baslıyorsun! Hiçbir illete ugramamıs gibi, hiç hasta olmamıs gibi
kendini yorgun say, hasta gör!
• Bizim çarıgımızı, erlik suyu gibi düsün; postumuzu da, ana karnındaki kan say! Akıl ve görüs incisini ise, padisahın
ihsanından bil!
• Padisahın önüne inciyi koy ki, seni köy agası yapsın! Eskileri ver, yenileri al; taneleri ver de ambarı gör!
• Yeryüzünde gökyüzünün bile görmedigi seyleri seyretmek istiyorsan, bir an için olsun, kendini görme ve onun
verecegi görüs elbisesini giy!
• Inciler saçan bu sözü de, sözleri verene bagısla! Ondan sonra, varlıgının her tarafından cosup fıskıran nükteleri gör,
sözlere bak!
997. Beden ressamı, gönül güzellerinin yanına gelip onların güzelligini görünce, agzı açık kaldı!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2061)
• Ey gümüs bedenli güzel! Kendini öp; yanılıp da güzelleri ile meshur olan Hoten ilinde kendini arama!.
• Hatta, senin gibi bir gümüs bedenliyi bagrına basarsan, sana bir can öpücügü vermek gerekiyorsa, sen, yine kendi
agzını öp!..
• Huriler ne yapıyorlarsa, senin için, senin güzelligin için yapıyorlar! Her er-cegin, her kadının güzelligi, senin
güzelligindendir, senin güzelliginin aksin-iendir!
• Ey çenesi güzel sevgili; senin güzelligini örten, yine senin saçlarındır! yoksa, senin güzel yüzünün nuru, alemi çoktan
aydınlatırdı!
• Beden ressamı, gönül güzellerinin yanına gelip onların güzelligini görünce eli kırıldı, gönlü mahzun oldu, agzı açık
kaldı!.
• Bu sekillerle, nakıslarla dolu beden kafesi, gönül kusunun perdesidir! Fakat sen, sekle, kafesin nakıslarına kapıldın
da gönlü göremedin!
• Gönül, Hz. Adem´in topragından perdeyi öyle kaldırdı ki, melekler, o güzellige, o ihtisama hayran oldular;
dayanamadılar ve hemen secdeye kapandılar!
998. Ney´in ayrılık hikayesi, dille anlatılamaz; dilsiz söylenir!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2063)
• Ey gülen yüzü yüzlerce gül bahçesinin aslı olan güzel! Sen, Allah bahçesisin; senin dikenlerin bile güllerden ibarettir!
içeri gir de, diken ver, gül al!
• Bu kadar canın karsısında dilsiz degilsin ya! Birseyler söyle! Fakat, ney´in ayrılık hikayesi, dille anlatılamaz; dilsiz
söylenir! Askla yanan yakılan canın feryadı, narası da agızsız atılır!
• Bugün sevgili geldi de; "Sana selamlar olsun!" dedi! iste sen o zaman, yeryüzünü de, gökyüzünü de onun nefesinde
ara, bul!
• Güzeller padisahı geldi ve güzellerden, vergi olarak baslarını vermelerini istedi! Bu istek karsısında gökyüzü isyan
etti; aya karsı; "Yazıklar olsun!" narasını attı!
• Ask gammazı geldi de, kulagıma; "Sevgili baska yerde degil, sizin aranızdadır! 0 güzeldir, latiftir ama gizlidir!" diye
fısıldadı!
• Sevgili geldi, gönlün etegini tutup çekti ve onu bir yere götürdü! Yedi kat gögün ötesinde bulunan o yer, çok
sasılacak bir yerdir!
• 0 bana dedi ki: "Ben, seninim ama, kim benden söz ederse, benim dudagımın lezzetinden bahsedecek olursa, iki
elinle onun agzına vur, onu söyletme!
• Senden bahseden, beni de aldı götürdü, seni de! Fakat benden bahseden, ikimizden de uzaklastı!"
999. Ey beden! Sus; sus da, artık can söylesin!
Fe´ulün, Fe´ulün, Fe-ulün, Fe´ül
(c. IV,2088)
• Gönlümü aldın da, kargalara verdin! Ben de buna karsılık senin hayalini tuttum, rehin aldım!
• Gelirsen gelirim, tutarsan tutarım; söylersen, ben de, mest olmus kisilerin hallerini söylerim!
• Yenimi yakamı yırtmam, etegimi çekip gömlegimi parçalamam; bana sitem etmek yakısmaz!..
• Bahsettigin sarabı getir; getir, incitme; söylemedim deme!
• Perisan olmus gönlü derleyip toparlayan sarabı getir, sun! Gönül derlenip toparlanınca, beden darmadagın olur!
• Ben, parayla pulla alınan, deger biçilen sarabı istemem! Sen, bana kıyısı olmayan, sonu bulunmayan vahdet
denizinden sarap sun!..
• Senden sarap sunmak, benden secde etmek; benden sükretmek, senden inciler saçmak!..
• Ey can; beni öyle bir hale getir ki, sükrüm kalmasın; lütfunu, ihsanını da iki kat, üç kat artır!
• 0 sarabı gönülden costur; gam sonbaharının döktügü yapraklardan bir ask ikbaharı meydana getir!
• Ey benim canım; beni yık, harab et! Çünkü, harab olmus bir sehirden sultan vergi alamaz!
• Ey beden! Sus; sus da, artık can söylesin! Hz. Osman´ın devri geçti gitti; simdi, Hz. Ali emîrdir!
• Ey can! Ben sustum; konusma sırası sana geldi! Sen, bizim Yusufumuzsun; sen, bizim Kenan güzelimizsin!
1000. Seher vaktinde içim yanarak sana dertli bir mektup yazdım!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. IV,2084)
• Gel; gel ki, senin ayrılıgın yüzünden bende ne akıl kaldı, ne de din! Bu zavallı, bu kimsesiz gönülden sabır da gitti,
karar da!
• Yüzümün sararmasını, gönlümün derdini, içimin yanısını sorup durma! Onların halleri anlatılamaz, anlatısa sıgmaz!
Gel de, ne halde olduklarını kendi gözlerinle gör!
• Senin hararetinle, senin atesinle pismis somun gibi kızarmıs yüzüm, simdi, bayat ekmek gibi ufalanmada, yerlere
saçılmadadır!
• Ben, önceden, senin güzel yüzünden ayna gibi hayaller toplar, hayallere dalardım! Gel de, sararmıs benzime bak,
bumburusuk olmus yüzümü seyret!
• Derede egri bügrü, saga sola akıp duran su gibiyim! Ayrılık, pesimi bırakmıyor; sagımda solumda pusu kurmus, beni
gözlüyor!
• Yerlere ve göklere sıgmayan güzelligine asık oldugum için, yüzümü, yeryüzü gibi, gece ve gündüz göklere
çevirmisim!
• "Allah askına, bu seferden dön ve bize dogru gel!" diye seher vaktinde içim yanarak dertli bir mektup yazdım ve
götürüp sana vermesi için onu seher rüzgarına verdim!
• 0 mektubumda dedim ki: "Basında kil bile olsa yıkama, gel! Ayagına diken bile batsa, onu çıkarmak için oturma,
vakit kaybetme!"19
19-Eski devirlerde insanlar sabun bilmedikleri için hamamlarda bir çesit beyaz renkli, yaglı çamur olan kili
kullanıyorlardı. Seyh Sadî de Gülistan´ında;
"Bir gün hamamda hos kokulu bir kil parçası, bir dostun elinden bana geldi!" der.
1001. Zaten dünyada garipsin; seni candan seven kimsen yok!
Mefülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV, 2054)
• Isittim ki, sefere çıkmayı düsünüyormussun; bu düsünceden vazgeç! Bir baskasını sevmeye, bir baskasını dost
edinmeye niyet ediyormussun; bunu yapma!..
• Zaten dünyada garipsin, yalnızsın; seni candan seven kimsen yok! Böyle oldugu halde neden gurbete düseceksin;
hangi zavallıya, hangi dertliye kasdediyorsun Bunu yapma!..
• Bizden ayrılıp yabancılara gitme! Gizlice baskalarına bakıyorsun; bakma!..
• Ey ay yüzlü sevgili; gök bile, senin askınla alt üst olmus! Bizi yıkıyor, yerlere seriyor, alt üst ediyorsun; etme!..
• Neden vaadlerde bulunuyorsun Niçin yeminler ediyor, yemin ve isveyi kendine kalkan ediniyorsun Böyle yapma!..
• Bana verdigin söz, benimle ettigin ahid nerede Bu kulla ettigin ahdi bozuyorsun; bozma!.. Verdigin sözden
dönüyorsun; dönme!..
• Ey kapısı varlıktan da, yokluktan da üstün olan sevgili! Sen, varlık ülkesinden geçip gidiyorsun; gitme!..
• Cennet de, cehennem de senin elinde, senin emrinde; sana kul köle olmuslar! Sen, cenneti bize cehennem
ediyorsun; etme!..
• Senin seker yurdunda zehirden kurtulmusuz ama, sen, o zehiri sekere katıyorsun; katma!..
• Canım, sanki ateslerle dolu bir ocak; bu yaptıgın, yakıp yandırdıgın yetmez mi Ayrılıkla yüzümüzü sararttın,
soldurdun; soldurma, etme!..
• Sen yüzünü gizleyince, ay bile derdinle kararır! Ayın tutulmasını mı istiyorsun, kastın bu mu; yapma!..
• Sen bize kırılıp darılınca, bizim dudaklarımız kurur! Neden gözlerimizi gözyasları ile ıslatırsın; bu isi yapma!..
• Mademki asıklar topluluguna tahammülün yok, neden aklını sasırırsın Sen, asıklara hiç bakma, onları görme!..
• Perhiz yüzünden hastaya helva vermiyorsun, tatlı bir yüz göstermiyorsun ama, hastayı daha fazla hasta ediyorsun;
etme!..
• Su haramlar yemeye alısmıs gözüm, senin güzelliginin hırsızı! Ey benim canım sevgilim! Sen, göz hırsızına ceza
veriyorsun; verme!..
• Ey yol arkadası; söz söyleme sırası degil! Zaten, askın bası yok! Hal böyleyken, neden basını kesmeye kalkısıyorsun;
yapma bu isi, kesme!..
1002. Kendinden geçmeyen kisi hos olmaz!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV,2060)
• Ey yüzü muma benzeyen, mum gibi ısık saçan güzel! Kalk, aramıza gel; surada hazır olanlar hakkında, onları
anlatan bir gazele basla!..
• Nurlar saçan iki yanagınla, ortalıgı aydınlatan muma nur bagısla; cana benzeyen kadehinle bu toplulugu canlandır!..
• Elini kadehe uzat; hepimizi o sevgi sarabıyla mest et! Kendinden geçmeyen kimse hos olmaz, iyi adam sayılmaz!
• Kendini bırakıp kendinden geçince, hemen su kirli ve kötülüklerle dolu olan dünyadan kaç; aklını basına al ve bir
daha yüzünü geriye çevirme!
• Ey düsünce; yeter artık, yeter! Her nefeste; "Acaba ona ne oldu " "Ah, o filanı ne edeyim " diye endiseye kapılma!
Sevgili, sana herseyi söyler!
1003. Kendini görmedigin halde ne zamana kadar baskalarının pesinde kosacaksın
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2059)
• Dudagımdan, ansızın, güle ve gül bahçesine ait bir laf çıktı da, o gül yanaklı yanıma gelip agzıma bir tokat attı!
• Dedi ki: "Padisah da benim, gül bahçesinin canı da benim! Benim gibi bir padisahın huzurunda filandan
bahsediyorsun! 20
- 20 Mevlana, bir rubaisinden de söyle buyuruyor:"Sevgili ile gül bahçesinden geçiyordum; habersizligimden,
dalgınlıgımdan dolayı gözüm güle baktı. Sevgilim bana; ´Yazıklar olsun sana! Benim yanagım burada iken sen güle
bakıyorsun!" (dedi).
• Sen, benim defimsim; kendine gel de, her adam olmayanın tokadını yeme! Sen, benim neyimsin; aklını basına al da,
herkesin nefesi ile feryad etme!..
• Kem gözler benden uzak olsun! Benim gibi bir hükümdarın, benim gibi bir padisahlar padisahının huzurunda degersiz
kisilerden bahseden utanmaz mı
• Gül bahçesinde harabeleri, ancak baykus yad eder; bahar mevsiminde de karga hatırlar sonbaharı!..
• Sen, benim kucagımda çengimsin! Mızrap vurulan tel gevser; sen de, bari gevse!..
• Dünyanın arkasını görmüssün; bir de yüzünü gör! Bir de kendine arka çevir de, dünyanın yüzünü seyret!.."
• Ey bulut altında gizlenen ay; yazıklar olsun sana! Kendini görmedigin halde ne zamana kadar baskalarının pesinde
gölge gibi kosup duracaksın
• Yeter artık; siir tuzagı bir hile yaptı! Av, ansızın elimden fırlayıp ormana kaçtı!
1004. Benim mevki ve serefim, iki dünyada da asktır!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. IV, 2062)
• Padisahıma bakmaya, onun güzelligini seyretmeye göz de, gönül de doymadı! Sen de, benim su uyanık gönlümün
güzelligine doyma!
• Ne zamana kadar yeryüzü gözyaslarıyla ıslanacak; ne zamana kadar gökyüzü benim ahlarımın, feryadlarımın
harareti ile tutusacak, yanacak
• Ne vakte kadar gönlüm; "Vay gönül, vay gönül!" deyip duracak; ne vakte kadar dudaklarım benim padisahlar
padisahımın sırlarını söyleyecek
• Her an dalga dalga cosup gelen ve benim çadırımı, varımı yogumu kapıp götüren o büyük, sonsuz denize dogru
yürü, yürü!..
• Dün gece yarısı evimden hosça bir dalga costu, köpürdü! Ansızın, güzellik Yusufu kuyuya düstü!..
• Bu Yusufun yanagından cosup gelen bir sel, benim harmanımı aldı götürdü; gönülden atesli bir ah yükseldi ve
sabrımın samanı yandı gitti!..
• Harmanımın yanıp kül olmasından benim korkum yok! Çünkü, o ay yüzlümün harmanı, benim gibi yüzlercesine
yeter!
• Aklım yok ama, ben akıl istemiyorum; sevgilinin bilgisi ve hüneri bana yeter! Vakitsiz gelip beni karanlıklar içinde
bırakan geceme de, onun yüzünün nuru aydınlık olarak yeter!
• Birisi bana dedi ki: "Bu güzel sesler, mevkii kaybettirir, edebi giderir!" Ben, mevki istemiyorum; iki dünya da da
benim mevkiim ve serefim asktır!
• 0 uyanık, herseyden haberi olan padisahım sözü aklımdan alıp götürüyor da, bu yüzden ben, her beyti söyleyince;
"Sonu geldi!" deyip duruyorum!
1005. Beden ne is yaparsa yapsın, o isi asıl yapan candır!
Fa´lü, Fe´ulün, Fa´lü, Fe-ulün
(c. IV, 2071)
• Sen, her ne yapıyorsan bil ki, o benim isimdir; beden ne is yaparsa yapsın, o isi asıl yapan candır!
• Sen, benim gözümsün; sen, benim kulagımsın! Ben, sadece bu ikisini söyledim; ötesini sen bil, sen anla!..
• 0 gizli hazine dünyada olmasaydı, dünyada yıkık bir ev olur muydu Çünkü hazineler, daima yıkık yerlerde bulunur!
• Babacıgım; sen, define iste! Elini oynat, elini oynat!..
• Onun güzel kokusu, bizim yol göstericimiz oldu; güllere, feslegenlere kadar bize yol gösterdi!
• Varlık alemi, zerre zerre sana müsteridir; aklını basına al da, sende bulunan inciyi ucuza satma!
• Ask olunca, can kaybolmaz! Sevgilinin gölgesi, basımızdan uzaklasmasın!
1006. Yüzlerce karakıs ötesinden sen, bize bir can baharı ihsan ettin!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. IV, 2075)
• Sen, bazan yol göstericisin, bazan yol kesicisin! Sen, hem bizim manevî sahire harmanımızsın, hem de harmanımıza
afet olur, ates düsürür yakarsın!
• Askla sevdiklerine, binlerce elbise dikensin! Sonra da tutar, bu diktigin elbiseleri yırtıp suçu benim defterime
yazarsın!..
• Sen, kıyısı olmayan bir denizsin; iki alem de senin denizinden bir damladır! Sen, yüzlerce altın madenisin; iki dünya
da, o altın madeninden bir parça altın kırıntısıdır!
• Emir ve hüküm senindir! Kör bir kisiye; "Gözünü aç!" dersin ve söz söyleme kudreti bagıslar, söyletirsin! Sonra da;
"0 dilsiz, o pepe konustu!" dersin!..
• Hevesle, yüzlerce mıknatıs yaparsın! Fakat her mıknatıs, o halis çakmak tasına layık bile degildir!
• Beni, mest bir halde, o çakmak tası ile mıknatısa dogru çekersin! Ben, aydın can mıyım, beden miyim, haberim bile
yok; bunlarla benim ne isim var .
• Sarap sensin; mahmurluk, mestlik sensin! Düsman sensin, dost sensin! Bu düsmana, binlerce mukaddes can feda
olsun!..
• Gerçekten de sen, Semseddin´sin, dinin günesisin, Tebriz´in övündügü cansın! Yüzlerce karakıs ötesinden sen, bize
bir can baharı ihsan ettin!
1007. Kulakların duydugu, ancak benim dudaklarımdan dökülen sözlerdir; candan attıgım feryadı kimsecikler
duymuyor!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´îlün
(c. IV, 2077)
• Bana bak; su safran gibi sararmıs iki yanagımı seyret! Benim yüzümde, bırakıp geldigim o aleme ait türlü alametler
var; onları gör!
• Gönlümdeki kadîm olan, evveline evvel olmayan pîrin canına yemin ederim ki, dilegim; "Gençligim toprak olsun da,
onun ayakları altına serilsin!"dir!
• Gözlerini iyi aç da, gözlerime bak; su benim gönüller alan dilberimden gönlünü sakın!
• 0 bahttan, o talihten dudagıma hayalî bir öpücük geldi de, tatlı dilimden hos sekerler tastı!
• Kulakların duydugu, ancak benim dudaklarımdan dökülen sözlerimden ibarettir! Fakat, candan attıgım feryadları
kimsecikler duymuyor!
• Bu nefesten dünyada, nice atesler yanıyor, parlıyor; su fanî sözlerimden, alemde nice ebedilikler cosuyor!
1008. Canın ve gönlün çaldıkları çengi, askla nagmelendir!
Müstefilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ülün
(c. IV, 2042)
• Ey tas yürekli sevgili; canı, degerli incilerle dolu bir deniz haline getir! Ey sevgilinin karanlık geceye benzeyen siyah
saçları; gece yarısında bir seher vakti ortaya koy!
• Canın ve gönlün çaldıkları çengi, askla nagmelendir; dilsiz dudaksız neyleri, o tatlı güzelin askı ile sekerlerle doldur!
• Kulagında ve gözünde, Cenab-ı Hakk´ın lütfettigi inciler gibi binlerce meziyetlere, vasıflara maliksin! Bu yüzden,
baskalarının görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyorsun! Etegine o incileri doldur da, dünyadaki körlere ve
sagırlara dagıt!
• Canlar, çok çesitli yollara düstüler fakat, bir türlü yol alamadılar! Ey canların dertlerine çare bulan; onlara, baska bir
yolu, askın nurlu yolunu göster!
• Su kuslarının da, karada uçan kusların da kanatları, balçıga saplandı kaldı! ey devlet kusu; ask kanatlarını aç ve
onlara dogru uç!
• Karınca ayagı gibi olan canı, onun huzuruna armagan olarak götür; o Süleyman´ın geçecegi her yol agzında dur, onu
bekle!..
• Deniz, acı bir sudur ama, içinde inciler vardır! Sen, acı sudan vazgeç de, inci elde etmek için derinlere dal!
1009. Senin mestin olmayan, senin güzelligin ile büyülenmeyen kim vardır
Müfte´ilün, Fa´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilün
(c. IV, 2055)
• Sonunda, mest olup ortaya çıktın; fakat, sarapla mest olmadın! Sen, kendi kendinin, kendinde bulunanın mesti
olmussun! Dünyada kendinden baska sevecek kimse yok mu, su yeryüzünde sen yalnız basına mı yasıyorsun
• Aslında sen, elestten mest olarak geldin! Bak; yine elestten bir ses geldi, yine is isten geçti! Mestlik gizlenemez;
agzın kokusu ve davranısların, senin mest oldugunu herkese bildirir!
• Topragın her zerresi ruh oldu, tertemiz can kesildi! Artık ona "toprak dünyası" deme; ona "herseyi altın haline
getiren iksirin, ilahî askın mayası" de!
• Senin gibi bir varlıgı kimsecikler görmedi! Zaten ey benim canım; hersey senindir! Kimse dedigimiz de, ancak
sensin! Dünyada esi örnegi olmayan, görülmeyen birisin! Sen, dünyada fıskırıp akan vefa suyusun!
• Ask, gerçi bir alemdir ama, alemin de canıdır! Sevgili gizlidir; ama o, gizliliklerin de basıdır!
• Senin gözün benim gözüme dedi ki: "Sen ne kadar da tamahkarsın; hem seker yemiyorsun, hem de armagan olarak
alıp götürüyorsun!"
• Alemde bulunan her beden, her can, senin topraktan yarattıklarının mesti olmuslardır! Ey nisansız olan, ey izi belli
olmayan güzel; seni görmesinler diye herkesi gaflete düsürmüssün!
• Kimseye kafir, mümin deme; iyiyi, kötüyü arama! Hepsi de senin yüzünden, senin askınla yıkılmıs, kendilerinden
geçmislerdir! Kendilerine gelmeleri için bir efsun oku!
• Senin mestin olmayan, senin güzelligin ile büyülenmeyen kim vardır Senin elinde bir tavla zarı olmayan kimse var
mı Ne olur, kerem elini aç
1011. Bana; "Nasılsın " dedin; yüzüme bak da, nasıl oldugumu anla!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ülün
(c. IV, 2030)
• Bana, acıdın da; "Nasılsın " diye sordun; sen yüzüme bak da, nasıl oldugumu anla! Biz yokken, bize; "iyi misin "
dedin; artık su kınamaları bırak!
• Gülerek; "Günlerin hos geçsin!" dedin; sen olmadıkça hiç kimsenin günü hos geçmez! Bunları bırak da, baska bir
hikayeye basla!..
• "Usandım, bıktım! Artık sen, ne zamana kadar hep asktan bahsedeceksin " dedin; sen git de, asık olmayana;
"Hikayeyi kısa kes!" de!
• Atesler içindeyim, terler döküyorum; böyle oldugum halde bir mahrem bulamıyorum! Ben, bir köseye gideyim;
baska çarem kalmadı! Bari, su kılıcı kalkan et!
• Sen, bizi küstah, terbiyesiz bir hale getirdin; "Ne istedigini ilk gün bize söyle!" dedin! Sen, durumu, bizim
derdimizden haber al!..
• "Dostların müflis oluslarından perisan oldum!" dedin; iki dudagını aç da, güzel sözlerinle dünyayı incilerle,
cevherlerle doldur!
• "Hürmetle hizmet kemerini kusan!" dedin; öyle ise, iki rahmet elini aç da, beni kucakla!..
1012. Ey Hakk asıgı; herseyi terkettigin gibi, yoklugu da terk et!
Müstef´ilün, Fe´ulün, , Fe´ulün
(c. IV, 2031)
• Ey Hakk yoluna düsen, o yolda yoklukta mahvolan, yok olan asık! Sen, yoklugu da geride bırak, yokluktan da yola
düs; sen, onu da terket! 21 Gönlünden basını çıkar da, gönlün ta kendisini, özünü seyret!.
21. Hz. Mevlana´nın bu beyitte bahsettigi terk, son merhaledir. Ariflere göre dört türlü terk vardır: l - Terk-i dünya
(dünyayı terketmek) 2- Terk-i ukba (ahiretteki nimetleri terketmek) 3- Terk-i hestî (kendi benligini, varlıgını terketmek) 4-
Terk-i terk (terki de terketmek, onda yok olmak).
• Gönül, Çin aynasıdır! Gönülle beraber oturup karsında yüzlerce kılıç görürsen korkma; o kılıçlara karsı gözünü kalkan
et!
• Biliyorum; herseyden vazgeçtin, gönülde yok oldun, yoklugun içindesin! Fakat, tam bir basarı için bir saldırıs daha
gerekmektedir!
• Bir kere daha saldır; saldır da, ask kaynagının basındaki benlik avını yakala, onu parçala! Ey gönül ormanının
arslanı; pençeni, benlik avının çenesine bas!
• Bizler, günesin ısıgı içinde titreyerek oynasan zerreleriz! Bu balçık zerresinden azıcık toprak al da, sürme gibi ayın
gözüne çek!..
• Delilik ve sevdadan ötürü, bizde can kalmadı! Ey herseyi bilen, herseyi gören padisah; bize baska seyden de degil,
kendinden bir haber ver! Biz, yalnız seni istiyoruz!
• Ey atese benzeyen ask; su sekillerle, nakıslarla, resimlerle dolu olan alemde bulunan bütün sekilleri, nakısları,
resimleri sil, yok et de, kendinden canlı bir sekil ortaya koy!
• Ey padisahım; seni sevenler, kendilerinden geçtiler, mest oldular, öldüler! Ama, rindlerin yine de sana selamlan var;
onların bulundukları yere bir defa daha ugra, ne olur
• Kaf dagındaki zümrüdanka bile Tebrizli Sems´in askıyla kanat çırpar, uçar! Sen de o varlık kanadını kökünden yol, at
da, kendine asktan kanat elde et!
1013. Nasıl olur da susuz kalırım 0 ırmak, beni arıyor!
Miistef´ilün, Fe´ülün, Miistef´ilün, Fe´ülün
(c. IV,2032)
• Ben, kimden korkarım Sevgili benimle beraber olunca, artık korkum kalır mı Zülfikar benim yanımda olunca, bir
igneden korkulur mu
• Nasıl olur da susuz kalırım 0 ırmak, beni arıyor!.. Gönlüm gamlanır mı Gamımı dagıtan gam ortagım benimle
beraber!..
• Nasıl olur da agzım acılasır, acılık çekerim Ben, sekerler ve helvalar arasındayım! Kıs, bana ulasabilir mi Ben,
ilkbaharımla beraberim!..
• Hz. Isa aklımın doktoru olunca sıtmadan, hararetten rahatsız olur muyum Ben, av emiriyim; köpekten korkar
mıyım
• Meclise gelmez olur muyum Sakî beni çekip duruyor! 0 güçlü kuvvetli padisah benimle beraber olunca, elbette
sehirler zabtederim!
• 0 kocaman küpteki sarap, bizim için köpürüp cosuyor! Artık, burada zahmetin, mahmurlugun ne isi var
• Eger ben gökyüzü ile savasa girsem, onu kırsam döksem, özür dilemeye hacet yok! Çünkü, o güzel yüzlü benimle
beraber, benim yanımda!..
• Ben, lütuflar ve nimetler içindeyim; lütfun, rahmetin mesti olmusum; bahtın, devletin kucagındayım! 0 kucaklayısı
güzel olan dost, benimle beraber!
• Ey kavgacı, gürültücü dil! Ben, söze doydum; sus artık! Yoksa, benimle sohbet etme!
1014. Herkes, ask atesine kendini atamaz! Cins atlar, padisahı tasır; ahmak atlar ise, tezek tasır!
Müstef´ilün, , Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. IV, 2043)
• Gördün mü, kıs mevsimi ne diyor Sen, harman gibi odun yıg! Kıs soguk geçmese de, ikisinin de, kısın da, odunun
da soguklugu, vebali bana, benim üstüme olsun!
• Soguk artınca, siddetlenince atese odun at; odunu esirgeme! Odun mu daha degerlidir, yoksa beden mi
• Gönlünde atesi saklayan odun, yokluk suretidir; ates ise, Allah´ın askıdır! Ey can; aska ulasmak için suretleri,
sekilleri yak, yandır!
• Suretleri, sekilleri yakmadıkça, canın üsür, donar, buz kesilir; askı bulamazsın, sekilde kalırsın! Sekilde kalırsan,
puta tapanlar gibi manevî baharlardan haberin olmaz, eminlik yurdundan uzak düsersin!..
• Atese benzeyen askın içine gir, kendini temizle; ates içinde gümüs gibi gönlünü hos tut, güzelles! Mademki Hz.
Halil´in oglusun, ates senin evindir, yurdundur!
• Ates, Allah´ın emri ile, gönlü uyanık kisilere lale olur, gül olur, çiçek olur, reyhan olur, sögüt, süsen olur! 22
22 Eski Sairlerimizden birisi; "Ates kenan, kıs gününün lalezandır" (Ates kenan, kıs gününün lale bahçesidir)
demistir.
• Allah´a inanan kisi, efsun bilir; atese efsun okuyunca, o atesin yakıcılıgı kalmaz; ates atesligini kaybeder, parlak bir
ay olur!
• Demiri bile eritip igne gibi incelten atesi yatıstıran efsuna aferin!
• Mumun atesi pervaneye pencere gibi görünür de, o yüzden onun alevi içine atılır, yanar!
• Herkes, ask atesine kendini atamaz! Cins atlar, padisahı tasırlar; ise yaramaz, ahmak atlar ise, palan yüklenirler,
tezek tasırlar!
1015. Duayı tatlılastır; dua, agzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. IV,203~)
• Önce, bizi adam et, aska layık bir kisi haline getir! Sonra, bize sarap sun; kadehi durmadan döndür!..
• Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla!
• Bizim selamet evimizi melamet evi yaptın; melamet evimizi de selamet evi yap!
• Bu ask yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lütfunla kısalt, iki adımlık yol yap!
• Bizi, nefs-i emmareye esir ettin fakat, kötülügü emreden nefsin de emiri sensin; sen, bizi emir yap da, onu bize kul
et!
• Herkese ait olan lütuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettigin lutufları herkese, bütün
kullarına lütfet!
• Her zerreye, lutfunla, bir baska günes ver; lutuf ve ihsan günesini, herkese tam olarak ver!
• Duayı bize tatlılastır; dua, agzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! "Amin!" diyene de lutfet, onu herkesin iyiligini ister
bir hale getir!
1016. Senin maddî varlıgın ve benligin, bir ayıptır; sen, bogazına kadar bu ayıbın içindesin!
Müstef´ilün, Fe´ülün, , Fe´ulün
(c. IV, 2028)
• Her ne kadar uzun zamandan beri bogazıma kadar ayrılık atesleri içinde oturdum, yandım yakıldım ise de, Allah´a
sükür, simdi de, sevgili ile bogazıma kadar vuslat suyu içindeyim!
• Sevgiliye; "Bogazıma kadar lütuflarına garkolmusum!" dedim. Sevgili, beni bogazıma kadar lütuflara garketmeye
kani olmadı da,
• Dedi ki: "Basını ayak yap, askın derinliklerine dal! Çünkü, bogazına kadar askın derinliklerine dalmazsan, isin yoluna
girmez!"
• Dedim ki: "Ey can; benim basım, senin nalınındır! Fakat iki gözüm, sen nalınlarda kalma; bogazına kadar bu isin
içine girmeye bak!"
• Sevgili bana; "Dikenden de asagı mısın " dedi. "0 da, gülleri beklerken tam dokuz ay, bogazına kadar topraga
gömülü kaldı!"
• Sevgiliye; "Diken de nedir ki " dedim. "Senin gül bahçen için, gül gibi, yok zaman ta bogazıma kadar kanlara
battım, kanlar içinde kaldım, yapraklarım kanlara boyandı!"
• Dedi ki: "Çekisme aleminden kurtuldun, ask alemine ulastın! 0 alemde ta bogazına kadar savaslara, kavgalara
dalmıstın!
• 0 çekisme aleminden kurtuldun ama, kendinden kurtulamadın, yokluga kavusamadın! Senin maddî varlıgın,
benliginin bir ayıbıdır; sen, bogazına kadar bu ayıbın içindesin!
• Yankesici gibi çok tuzak kurma; hileye az basvur! Yankesici, bogazına kadar kendi tuzagının içinde kalır!"
• Dünya sevgisi, dünya tuzagı öyle berbat, öyle fena bir tuzaktır ki, padisahlar ve arslanlar, köpekler gibi, o pisligin
içine düsmüsler, bogazlarına kadar gömülmüslerdir!
• Bundan daha fazla sasılacak bir tuzak vardır! Oraya düstünse, görürsün ki, aklı olmayan, saf olan, kendini görmeyen
kisi o tuzaga topuguna kadar batmıstır da, zeki olan, aklı basında olan kisi bogazına kadar o tuzagın içindedir!
• Artık, söylemeyi bırak; nefesin kesiliyor! Ben yorulmasaydım, nefes nefese gelmeseydim, seni, bogazına kadar söze
garkederdim!
1017. Eger nefs-i emmareni öldürebilirsen, yakandan bir çok huriler bas gösterirler!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilün
(c. IV, 2021)
• Ey genç; sabah oldu! Çabuk kalk, yükünü bagla, hazırla; kervandan geri kalma!
• Kervan geçip gider, sen gafil, uyuyakalırsan, çok ziyandasın, çok ziyandasın, çok ziyandasın!..
• Günah yollarında ömrünü zayi etme, tüketme; ömrünü tüketme de, terütaze kal, ebedî ömür al!..
• Nefs-i emmareni öldürmeye çalıs! Çünkü o, senin seytanındır! Eger onu öldürebilirsen, yakandan bir çok huriler bas
çıkarırlar!
• Sunu iyi bil ki, kötü nefsini öldürünce, yedi kat gögün üstüne ayagını basarsın!..
• Senin kıldıgın namaz, tuttugun oruç kabul edilirse, nefsine hakim olur, dogru yola düsersin! 0 zaman sen, bir
pehlivansın, bir pehlivansın, bir pehlivan!..
1018. Can; dille, dudakla, harfle, sözle anlatılamaz ki!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2016)
• Benim canım, senin canındır; senin canın da, benim canımdır! Bir bedende iki can hiç görülmüs müdür
• Ey beden; yüzlerce can ile diri olsan bile sen, yine can iste; bedenden hiç bahsetme!
• Su candan gönlünü al da, yerine koy! Bu can o olmadan canlık edemez; bos yere yorulma!
• De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir! 23" ayetini anla! Ey benim canım! Can; dille, dudakla, harfle, sözle
anlatılamaz!
23 Isra Süresi 17/85.
1019. Sen, duru bir su gibisin; yaptıgın kötülüklerle bu temiz suyu bulandırma!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
c. IV, 2045)
• Sen, duru bir su gibisin; bu duru suyu, yaptıgın kötülüklerle bulandırma, gönlünü örtme! Gönül gözünün önüne
günah perdesini çekme; yapma bu isi
* Tertemiz kisiler, gönül erleri, gönlünü seyretmek için onun etrafında topandılar! Bu temiz insanlara karsı sen de
utanç içinde kalma; sen de tertemiz ol, gönlünü utandırma!..
* Gönül; "Fanî güzellere asık olmaktan kendini çek!" diye nara atıyor! Eger sen tamamıyla can halini almıssan, gönlü
üzme, onu gerçek asktan mahrum etme, onu öyle nekes alıstırma!
*Bakırı, iksir sürerek altın ederler! Bu, bir baska bilgidir! Senin yaptıgın bu islerle bakırın altın olmaz! Ermislerden uzak
kaldıgın için, balçık mertebesinden kurtulamazsın, yücelemezsin, insan olamazsın!..
• Ey can! Gönülden ayrı düseli bir hayli zaman oldu; otuz yıldır onu arıyorsun, hala bulamadın! Bari bu otuz yılı kırk
yıla çıkarma!
• Hakk yolunda nice savaslar var! Öyle her yol basında durma; vakit geçti, gün bitiyor! Sense, lüzumsuz seylerle
oyalanıp duruyorsun!
1020. Hz. Musa gibi, ilahî askla kendinden geç, asa gibi sus; Tur Dagı gibi ses verip durma!
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa-îlü, Fa´ilat
(c. IV,2051)
• Görüyorum ki, bana cefa etmeyi düsünüyorsun; böyle düsünme! Bize çıkısmaya, bizden ayrılmaya hazırlanıyorsun;
yapma!..
• Güzelim; aslında sen, bastan basa Hakk´ın lütfusun, ihsanısın! Böyle oldugu halde, davranıslarınla, kendini Hakk´ın
azabı, Hakk´ın kahrı haline getiriyorsun; yapma!..
• Gönlümü lütfunla, kereminle elde ettin! Sonra neden lutuftarı, keremden onu mahrum ediyorsun; etme!..
• Güzel yüzünün nuru ile ayın ondördü haline gelen bu kulu, neden dertlerle yeni ay gibi yapar, iki kat edersin;
etme!..
• Ister atese tapar olsun, ister mümin olsun, hepsi de senin havana uymus, sevdana kapılmıs kulların; niçin atese
tapanla savasırsın; savasma!..
1021. Hz. Nuh´un gönlüne girmeyenleri denize at!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV,2017)
• Hoten güzeli aramıza geldi; artık, candan da, bedenden de vazgeç!
• 0 askın eline bir kılıç verdi de, dedi ki: "Benden baska kimi görürsen, onun boynunu vur!
• Güzel olsun, çirkin olsun, kadın olsun, erkek olsun; Nuh(a.s.)´dan baskasını denize at gitsin!..
• Nuh´un gönlünde yer alanları bırak; nefsanî arzularının esiri olanları, Nuh´un gönlüne girmeyenleri denize at!.."
1022. Diyorsun ki; "Gel; sabrı senin üstüne çoban yapayım!" Niçin kuzuya kurdu çoban yapıyorsun
Mef´ulü, Fa´ilatü Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV,2052)
• Bizden bıkıyorsun, sıkılıyorsun; bunu yapma, bizden sıkılma! Nedense bize kızıyorsun, bizden yüz çeviriyorsun; ne
olur, bizden yüz çevirme!
• Kendi karını düsünüyorsun, sana faydalı olan seyin pesine düsmüssün; bizim de ziyanımızı istiyorsun! Bu gibi
düsüncelerden kimse karlı çıkmadı; sende karda degilsin, ziyan ediyorsun! Bunu böyle yapma!..
• Bundan sonra, bizim ziyanımızı istemeye razı oldun! Fakat, etme; kimin kimlerin razı olması için buna katlanıyorsun
• Bize, sarap yerine gam sirkesi veriyorsun; verme! Neden derede su yerine kan ırmagı akıtıyorsun; akıtma!..
• Benim yüzümden zevk, nese ve sevinci alıyorsun ama, yüzümü bakıslarına hedef tutuyorsun; tutma!..
• Hem mazlumu öldürüyorsun, hem de ona acıyorsun; yol vuran da sensin yolu vurulan, feryad eden de!..
• Ayagım, hiçbir ise yaramıyor! Çünkü, sevgilinin mesti olmus! Mest olmus ( ayagı bırak; niçin onu çekip duruyorsun
Bırak, çekme!..
• Diyorsun ki; "Gel; sabrı senin üstüne çoban yapayım!" Niçin kuzuya kurdu çoban yapıyorsun; yapma!..
• Gündüz vakti zahidsin, hep ibadet ediyorsun; gece olunca da, zahidleri öldürüyorsun! Bu gece barıs gecesi ama, sen,
yine de o isi yapıyorsun; yapma!.
• Dostlar, kıskançlıklarından birbirlerine düsman oldular! Bu dostu, niçin öbürüne düsman edersin; etme!..
• Bana; "Sus!" diyorsun fakat, beni susturmayan, söyleten de yine sensin Askınla, bedenimdeki her kılı bir dil haline
getirirsin; getirme!..
1023. Gerçek sevgili onun o kadar çok bagrına basmıstır ki, ona, sevgilinin kokusu sinmis, onda toprak kokusu
kalmamıstır!
Mef´ulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV.2053)
• Asıklarla beraber otur kalk! Arkadas olarak her zaman asık olan kisiyi seç; asık olmayanla bir an bile dost olma!
• Eger yar, izzet perdesini, namus perdesini yüzüne indirirse, sen git, yüzünde perde olmayan güzelin yüzüne bak,
güzelligini seyret!
• Yüzünde secde izleri bulunan, gerçek sevgilinin nuru olan yüzü gör; alnında mana günesi parlayan güzeli seyret!..
• Vahdet günesi, onun yanaklarına yanaklarını koymus; ona öyle bir nur vermistir ki, ay bile, onun yüzünü görünce
kendinden geçer, yerlere serilir!..
• Onun bedeni, hayalin bedeni gibi kansız ve damarsızdır; içi de, dısı da tamamıyla mana sütü ile, mana balı ile
doludur!
• Esi benzeri olmayan sevgili, onu o kadar çok kucaklamıs, o kadar çok bagrına basmıstır ki, ona sevgilinin kokusu
sinmis; artık, onda toprak kokusu kalmamıstır!
• 0, aydınlıksız bir sabah, renksiz bir aksamdır; yönsüz bir zattır; dogmaz, dogurmaz bir hayattır!
• Günes, gökyüzünden hiç borç nur ister mi Gül fıdanı, yaseminden ödünç koku ister mi
• Balık gibi dilsiz ol, konusma; deniz suyu gibi duru, saf bir hale gel de, çarçabuk inci ve mücevher hazinesine emîn ol!
• Hiç kimseye söyleme; ben, senin kulagına söyleyeyim! Bütün bu saydıgım vasıflara sahip olan kimdir, biliyor musun
Tebrizlilerin kendisi ile iftihar ettikleri, övündükleri Semseddin´dir!..
1024. Bahar, baglarda ve bahçelerde kıyametin kopmasıdır!
Mefülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV,2046)
• Neseli bahar geldi de, mestlik, asıklık, gençlik ve bütün bu cins güzelliklerin hepsi bir araya geldiler, bir yerde
toplandılar, beraberce oturdular!
• Bunların suretleri, sekilleri yoktur! Fakat, hepsi de birer sekle büründüler, güzel birer surete girdiler! Hayal edilenler,
düsünülenler nasıl da sekillesti; gel de, bunları ibretle seyret!
• Gönül, gözün dehlizidir, kapı arasıdır; gönüle ne gelirse, oradan göze gelir ve gözde bir sekle bürünür!
• Aslında bahar, baglarda ve bahçelerde kıyametin kopmasıdır, topragın içinde gizli olan sırların açıga çıkmasıdır,
meydana vurulmasıdır, Çin güzellerinin gönüllerini göstermesidir!
• Onlar, gizli bir dille bize diyorlar ki: "Insan isen, eger sende bir gönül varsa göster! Senin gönlün, insanlıgın ne
zamana kadar balçık içinde gizlenecektir "
• Kıs mevsiminde bagların bahçelerin duası; "Allahım! Ancak Sana ibadet ederiz!" sözüdür! Ilkbaharda ise; "Ancak
Sen´den yardım dileriz!" niyazıdır!
• "Allah´ım; ancak Sana ibadet ederiz!" demekle, bir sey dilemeye, lütuf istemeye geldik; bizi, soguk kıs günlerinde,
hazanlar içinde daha fazla bekletme! Artık, zevk ve nese kapısını aç!..
• Onun; "Allahım; ancak Sen´den yardım dileriz!" deyisi ise, meyvelerin çoklugundan, agırlıgından dallarım kırılacak!
Ey yardımı istenen, yardım eden Allah´ım; Sen, beni koru! demek isteyisidir!
• Laleler, her an güllere; "Nergisler, yaseminlere acaba neden hayran hayran bakmaktalar " demektedirler!
• Süsen dile gelir de, yasemine; "Yazıklar olsun!" der. "Kimseyi hor görme!.."
• Menekseler, yalancıktan iki büklüm olmuslar! Zaten, menekselerin hile yapmada, herkesi aldatmada esleri yoktur;
onların sırlarını iyi bilen, arkadasları nilüferlerdir!
• Sümbüllerin basları, mahmurluktan saga sola egilmektedir; sag taraflarından hos kokulu bahar rüzgarı eserek onları
oksamada, soldansa, reyhanların güzel kokuları gelmektedir!
• Ata binmis, herkese yukardan bakan selvilerin ardı sıra çimenler yaya yürümedeler; goncalar, kötü gözlerden
korktukları için kendilerini gizlemedeler!
• Sögüt agaçları, ırmak kenarında yaya kalmıslardır! Onlar, ırmagın ayna gibi olan suyuna bakarak; "Bizim bu taze
dallarımız, neden böyle kollarını açmıslar, oynayıp durmadalar " diye, kendi dallarına hayran olmadalar!
• Bu dalların elleri, avuçları, önceleri böyle açılmıs saçılmıs degil idi; sonradan derlenip toplanıp açıldılar! Sanki,
ırmagın üstüne bahar incileri serpmedeler!
• Büyük, essiz yaratıcı baglarda bahçelerde böyle bir meclis kurunca, kuslar, çalgıcılar gibi terennüme basladılar!
Aferin bu kanatlı çalgıcılara!..
• 0 çalgıcıların beyinin adına "bülbül" derler! 0, mesttir; güle de asık olmustur! Asık oldugu için de, böyle güzeldir;
böyle hos sesler çıkararak öter, öter, öter...
• Kumrular, bülbüllere soruyorlar: "Ne güzel ötüyorsunuz! Simdiye kadar sizler nerede idiniz " Onlar da; "Bizler, yeri
ve oturagı olmayan ötelerde idik!" diye cevap veriyorlar!
• Sahin, dogan kusuna diyor ki: "Bu güzel avları yokluktan kim aldı da yeryüzüne getirdi "
• Bir kısım gül yanaklılar, bir kısım delikanlılar, hepsi de gayb perdesinin arkasında idiler. Onlar; "Büyüktür onlar; yazı
yazarlar!" 24 diye ayette anlatılan melekler gibidirler
!24-Infitar Suresi 82/11, 12.
• "Biz, birkaç kisiyiz; öncü olarak geldik! Bizim arkamızdan güzeller ordusu, o pusudan çıkarak gelmedeler!"
• Yusuf yüzlüler, o dünyanın Kenan elinden, tatlı dilli dilberler de, bal denizinden çıkıp geldiler!
• Iste; hurmaya, sekerkamısına, o tane tane nara, o tane tane incire ötelerden, o tatlılık, o güzellik diyarından
mektuplar geldi!
• Ötelerde bulunan ova, ne hos, ne verimli bir ovadır; elma, rengini ve kokusunu o ovadan aldı; turunç da, o güzel
kokuyu, o olgunlugu oradan elde etti!
• Üzüm, geç geldi; çünkü, atlı degildi, yaya olarak geliyordu! Ey geç gelen, olgun gelen üzüm! Sarabın anası oldugun
için sen, bir fitnesin; fakat, meyvelerin son gelenisin!
• Ey son gelip önce gelenleri geçen, ey meyvelerin gözü; sen, Allah´ın saglam ipine sarılmıssın!
• Senin tatlılıgın, görülmemis bir tatlılıktır; acılıgını ise hiç sorma! Acılıgın, akıla benzer; ser de ondandır, hayır da
ondandır; küfür de ondan meydana gelir, din de!
• Bela zamanında seker gibi tatlısın, ferahlık zamanında ot gibisin! Devedikeninin üstüne inen kudret helvasına
benziyorsun; acılıgın da tatlı bir bela!..
• Ey bilgi ve anlayıs sahibi, ey herseyin aslı, temeli; Sen´in kolun her tarafa uzanır, herseye gücün yeter; zaman,
Sen´in elindedir!
• Sen´in elinle kavun öyle bir eve konmus, gizlenmis ki, o evin ne kapısı var, ne de penceresi; Sen, cansın; ben de,
iste, gördügün gibiyim!
• Sukabagı senden kaçmıs, ipe tırmanmaga baslamıs! Fakat, o kırık testi, kaynaktan, aslından nasıl kurtulur
• Sen´i dinlemedigi için, onun boynunu bagladılar! Onun kulagı olsaydı, tutar çekerdin; o kulagı, bir hosça çınlatırdın!
1125. Alem, var gibi görünen bir yokluktur!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. IV,2040)
• Ey iki. gözüm; gündüz oldu! Penceremden bak; günesin aslı sensin! Mademki geldin, günümüzü seher vakti yap!
• Aradıklarını bul, istediklerini meydana çıkar; sen, asagı yukarı bütün varlıklardan münezzehsin! Su eskimis, harap
olmus dünya evinin altını üstüne getir!
• Çünkü alem, tamamıyla yoktur; var gibi görünen bir yokluktur! Bir an içinde onu, "kün" (ol) emriyle var et! Dünya,
zehirli bir yılandır; sen, onun zehirini seker haline getir!
• Nerede kuru, çorak bir yer görürsen, orada çesmeler akıt, orayı yesert; nerede bir tas görürsen, onu nurunla
mücevher yap!
• Asıgın arkasında bir düsman görürsen, ona bir sille vur, onu yok et!
• Ne zamana kadar; "Onlar kördür, görmezler!" diye özür dileyeceksin Onların kör olmamalarını istiyorsan, gözlerine
bir görüs ver!
• Gözlerinde perde olmamasını istiyorsan, emret ki, perdeler kaldırılsın, körlükten kurtulsunlar!
1026. Derdimi, sana gönderiyorum; ona bak! Temiz degilse, derman etme!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 2019)
• Ey sevgili! Gönlümü aldın götürdün; bari, benim canıma kasdetme, benim yaptıgımı sen bana yapma!..
• Derdimi, sana gönderiyorum; ona bak! Eger saf ve temiz degilse, ona derman etme!
• Güzellerin adeti. cefa üstüne cefa etmektir! Sen de o adete uy ve bize ihsanlarda, lütuflarda bulunma!..
• Biz, zaten ölümü göze aldık, onu gönlümüze koyduk; sen, cefa etmekte o kadar yavas davranma!
• Zevkimizin, nesemizin, yasayısımızın perdecisi ölümdür! Perdeyi indir, ört; ölümü güldürme!
• Ey Züleyha! Ask fıtnesine sebep sensin; Yusufu bos yere zindana attırma!
• Mademki sende rindlerin aklı fikri yok, rindlerin basına yemin ederek vaadlerde bulunma!..
• Sen, asıkların göz nurusun; onları kör etmek için yasama!..
1027. Dünyada, ayrılıktan daha acı bir sey yoktur!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. IV, 2020)
• Allahım; bu bulusmayı ayrılıga döndürme, askınla mest olanları aglatma!..
• Can bahçesini tazelestir, yemyesil et; bu mest olanlara, bu baga bahçeye acı onları perisan etme!..
• Gönül yapraklarını, sonbahar gelmisçesine dökme, gönül dallarını kırma; halkı perisan ve yoksul etme!...
• Üstünde, Sen´in ask kusunun yuvasının bulundugu agacın dallarını kırma kusu uçurma!..
• Kendi toplulugunu, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme; düsmanları kör et, onları güldürme,
neselendirme!..
• Hırsızlar, parlak ve aydınlık gündüze düsmandır! Ama sen, onların gönüllerinin isteklerini yapma!..
• Devlet ve ikbal kabesi, ancak bu halkındır; onların ümit kabesini yıkma!..
• Dünyada, ayrılıktan daha acı bir sey yoktur; ne yaparsan yap, bizi ayrılıkla karsılastırma!..
1028. Su bedenimizde, mest olmamıs, aklı basında bir kıl bulabilirsen, otur da, onunla hesaplas!
Mef´ulü, Fa´îlatü, Mefa´îlü, Fa´îlat
(c. IV, 2044)
• Sevgili; sarap getir, bahtımı yücelt! 0 halka halka saçlarınla gönlümü bagla, dügümle!..
• Hakk asıklarından esirgenmeyen o sarabı, düsüncelerin, üzüntülerin basına dök! Kendinden geç de, su kendini
begenmis gönlü utandır; o, bu utanmayı haketti!
• Ey gam; yürü git! Ilahî askla mest olmus kisilerle senin isin yok! Kimi ayık bulursan, onu hırpala, onun basına bela
ol!
• Mest olmus kisiler, düsüncelerden, gamlardan kendilerini kurtarmıslardır! sen git de, düsüncelerden, gamlardan
kendilerini kurtaramayanları yakala, sıkıstır!
* "Allah´a itaat eden, iyiliklerde bulunanlar, süphe yok ki, kaselerle saraplar içerler! 0 saraba, Kafur Irmagı´nın suyu
da karıstırılmıstır!"25 ayetinin sırrına erenlerin meclisinde mest olan can, heva ve heveslerine esir olanların aglayıslarına
acı acı güler!
25- Insan Suresi 76/5. Ayete isaret .
• Dünyada fanî sevgililere gönül verenlerin hepsinin de sakalı ölümün elindedir; onlara acı! Onları gerçek ask sarabıyla
mest et de, ölümden kurtar!
• Su bedenimizde, mest olmamıs, aklı basında bir kıl bulabilirsen, otur da, onunla hesaplasmaya giris, yetmis defter
karala!
• Nerede mest olursan orada otur, orasını yurt edin; nerede sarap içtiysen orada yat, uyu!
• Eger sana Hakk´ın mutfagından ruh gıdası gelmiyorsa, o zaman git, basını, su koyunların agılına sok, orada kal!
• Gökyüzü güzellerinin sana görünmelerini, cilvelenmelerini istiyorsan, gönlünü bir aynacıya (mürside) götür; cilalattır,
parlattır!
• Ey gönül; artık sus, harfsiz konus! Ötelerden, ruh aleminden dilsiz dudaksız bahset!
• Hz. Musa gibi, ilahî askla kendinden geç, asa gibi sus; neden Tur Dagı gibi ses verip duruyorsun; ses verme!...
1031. Basın hakkı için olsun, ayrılık fikrine kapılma!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. IV,2024)
• Ey güzel! Sana mat olanı, sen mat etme; ona lütuf ve riayetten baska bir sey yapma!
• Bazı kusurlarda bulundu, terbiyesizlik etti ise, onları, lütfunla bagısla; cezasını vermeye kalkısma!..
• Acımak vaktidir; ona acı, kin tutma! Kulunu belalara ugratıp da, yok etme!
• Basının hakkı için olsun, ayrılık fikrine kapılma; bulusmaktan, kavusmaktan baska bir sey düsünme!..
• Topraktan yaratılmıs olan kulunun topragını yerlere saçma; ona, göklerden baska bir yeri durak olarak verme!
• Önceden, onu, kendinden baskasına çekme; sonunda da, ona, kutluluktan baska bir sey verme!
• Neye alıstı ise, lütfunla, onu, alıstıgı seye ulastır! Onu, kendi basına bırakma; onu, manen beslemekten,
yetistirmekten bıkma, usanma!
• Ben, senin meyhanende bulunanlara kulum, köleyim; bizi, meyhaneden sogutma, meyhaneye sırt çevirtme!
• Biz kim oluyoruz ki, "Yapma, etme!" diyelim! Fakat, mademki dedik, bizim suçumuza bakma!
1032. Yalnız ben degil, hersey, onun ask atesi ile yanmaktadır!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. IV, 2025)
• Ey hakkı, hakikati inkar ederek bize bakan kisi! Ben, sana karsı baskaları gibi iki gönüllü degilim; ben, inandıgımı
yasıyorum!
• Ey bütün tatlılıkların kaynagı! Neden bize acı sözler söylemeyi düsünüyorsun; bu sana yakısır mı
• Askınla yanmıs yakılmıs gönlüme su serp! Çünkü sen, acı çekenlerin, içi yananların yardımcı güzelisin!
• Yay gibi gam oklarını basıma yagdırma; kalkanı olmayana niçin oklar atarsın
• Sevgilim! Senden güle sikayetlerde bulundum, vefasızlıgından bahsettim! Gül, bana dedi ki: "Ben de, senin sevgilin
yüzünden yakamı yırtmakta, elbisemi parçalamaktayım!"
• Nergis; "Onu benden sor!" dedi. "Ben, bakıs ve görüs sahibi olanların kulu kölesiyim!
• Yalnız ben degil, bastan basa bütün çayırlar, çimenler, baglar bahçeler benim gibi, onun ask atesi ile yanmaktadırlar!
• Ayla günes bile, onun yüzünün askı ile mest olmuslar da, bu yüzden su gökkubbede dönüp durmadalar!
• Deniz, onun ask atesi ile cosup köpürmüs; gökyüzünün de, bu agır yükten beli bükülmüstür!
• Dag, ona hizmet ederek, onun beli kemerli kullarından sayılsın diye, beline kemer kusanmıstır!"
• Kulagıma; "Bize, su sekle sıgmayanlardan bir haber ver!" diyen canların sesleri geliyor!
• Fakat, bu hali kime söyliyeyim Bu sesleri kime duyurayım Cihanda mahrem nerede Hiç birseyden haberi
olmayanlara neyi haber vereyim
• Denizin yüzü, çerçöp yeridir; içi ise, incilerle doludur!
• Benim içim dısım ise, çerçöple sıvanmıs bir avuç balçık; ama, Hakk´ın lütna mazhar olarak su denizde yol bulmus,
ona dogru geçip gitmede!..
•Su bassız ayaksız gazelimize bak! Ayagımızdan tutmus. bizi, sana dogru çekmede; basa kadar götürmededir!
1033. Sen, hakikatlerin canısın!
Mef´ülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. IV,2049)
• Ey su bedenin içindeki canı zaman zaman suretten surete, sekilden sekile koyan ve ey bu nükteleri düsünüsümden
bile yakın olan Rabbim! 26
26 Su mealdeki Kaf Suresi 50/16. Ayete isaret var: "Biz, sana, sahdamarından daha yakınız!"
• Geçmis zamanla gelecek zamanı düsünerek neden üzüleyim Zamanın tadı tuzu da Sen´sin, kıblesi de Sen´sin!
• Sen, hakikatlerin canısın; aynı zamanda, gönüller alan hayaller de Sen´sin! Anlatılamayan, su agıza sıgmayan, yüce,
büyük vasıflar, sıfatlar da Sen´sin!
1034. Biz gök sofrası ile orucumuzu açarız.
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. III, 1892)
• Her aksam sofra kurmak nasıl adetse, bizim de ey sevgili; senin güzel hayalinle orucumuzu açmamız adetimiz
olmustur.
• Senin hayalinle, seni düsünerek oruç bozanlara lütfedersin. Yüzlerce ihsanlarda bulunursun. Bu Hz. îsa´nın
yukarılardan gök sofrası indirmesi gibi olur.
• Gönlün gıdası senin ask matbahından olunca, yer sofrasından el çekerek uzakta durmak gerektir.
• Gıda olarak o gönül atesinden bize hep ab-ı hayatlar sunulur. Biz gönül atesinin üzerinde hos kokulu ladin yagı gibi
sevinerek yanar, etrafa güzel kokular yayarız.
• Topraktan dogmak, tekrar topragın içine girip çürümek hayvan isidir. Bu is, gönlün ve canın isi degildir.
1035. Askın gönülde açtıgı yaralar gönle sifadır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c.V.2119)
• Sevgilim bugün de dünkü gibi gülerek gelirse, gökler bastanbasa secdeye varır, yerlere kapanır.
• Ey aklı basında, mest olmamıs kisi! Beni öldürmek için acele etme! Zaten beni öldürdügün yere yaklastık, bir an için
yumusak davran, ayrılıgı kim önce icat etti bir sor!
• "Ey gülen gönül!" dedim. "Neden böyle sert davranıyorsun Yüregin demirci örsü gibi. Su dinmeyen gözyaslarımı
seyret! Gözyası tufanımın etrafında dön dolas!
• Senden af dilemedeyim, özürler getirmedeyim. Ey benim efendim; gam her yanımı sardı. Bu durumda vefalı olmaya
layık olan sensin, bana seytanı güldürme, onu sevindirme!"
• Bana diyor ki: "Niçin üzüleyim, niçin avare bir gönle sahip olayım Ben ne hastayım, ne de gamlıyım, bana gam,
keder kolayca yaklasamaz."
• Ey beni öldüren! Beni diriltmek, yeniden hayata kavusturmak için yanıma gel. Zaten her tarafımı sen sarmıssın, sen
kaplamıssın. Üstünlük, lütfetmekle olur. Bana yardım et!
• Yapma sevgilim, yapma! Bu sana yakısmaz. Sen hem güzelsin, hem bilgilisin. Bizden lütfunu, keremini esirgeme! Ey
padisahım, esirgeme!
• Sabırsızlıktan baska benim ne suçum var Bu huyumdan ötürü benden yüz çevirme, suçumu bagısla, bana cömertlik
göster. Günahımı görmemezlikten gel, üstünü ört!
• Sevgilimin ilgisizligi ile beraber, kalbi acır da bizi affetmek isterse buna sasılır. Rabb´im, onun bize olan sevgisini
artır, olmayacak seyi olur hale getir!
• Ey kardesler; biz, size geldik, size geldik. Bulusmamızla bize hayat veren sarabınızdan, bize sarap sunun!
Cömertliginizle bizi sevindirin.
• Bir sefaatçi çıksa da; "0 zavallı ölüyor." dese, senin gönlün bu sözü duymaz. Iste bu hal dermansız bir derttir.
• Mest bir halde ateslere atıldım. Atesi yurt edindim. Atese alıstım. Atesle arkadas oldum. Benden baska yakıcı atesle
arkadas olan var mıdır
• 0 benim yanıp yakıldıgımı görünce; "Bu hal ya bir gösteristir, yahut da simsek kıvılcımıdır." der. Göz yaslarımı
seyredince; "Bu ya göz yasıdır, yahut da yagmurdur." der.
• Dostum! Benim hem gönülsüz, hem akılsız olarak göçecegim zaman geldi Bana acı, benden yüz çevirme! Beni helak
etme! Hatırlamayarak, unutarak beni mahvetme!
• Sevgili bana der ki: "Bizim derdimiz, sekerden de, helvadan da tatlıdır Sende ya sevda illeti var, yahut da sara
hastalıgı var. Yoksa sekerden hoslanmayan, feryad eden bulunur mu "
• Güzelligi ile herkesin aklını basından alan, aldatan güzel bana der ki "Askın belası tatlıdır. Sekere benzer. Sevda
dikeni nergis gibidir, niçin yalancıktan aglıyorsun
• Benim rahmetimden hazineler, defineler sahibi oldun. Benim dikenlerime katlandıgın için gül bahçesi haline geldin.
Neden aglarsın Ben kurnazlar padisahıyım. Göz yaslarınla beni aldatamazsın."
• Askın gönülde açtıgı yaralar, gönle sifadır. Askın kederleri cana safadır. Askın sogukları üsütmez, ısıtır. Askın
atesleri, gönülde reyhanlar açar, güller bitirir.
• Yoksa, sen ham kisileri, gerçek asık olmayanları, bizim yolumuzdan çıkarmak mı istiyorsun da, onlara karsı böyle
ters bir yol tutmussun, aglayıp duruyorsun
• Zengin oldunsa hasislik etme, askla sadaka ver, yüceliklerde bulun Rızktan, yiyecek seylerden hasislik, ne kötü
hasisliktir. Bagıslarda bulunmak ne güzel cömertliktir.
• Ey asık! Isret meclisinde bulundugun zaman, hasislik etme! Çünkü sevgili de huysuzluga kalkısır. 0 da sana
güzelliginden hasislik eder.
• Ey sakî; sundukça sun! Sarabı basa kakarak verme! Kadehlerimizi döndür! Bizı mest et; zevk ve nese ancak mest
olmakla elde edilir.
• Güzel kokulu, halis mana sarabını sen içtigin gibi, sarabı isteyen dostlara da ver. Hırsı, kötü huyları bırak! Bu
meclisten baska yerde sarap içme!
• Sarabı, küçük kaselerle sunma, taslarla sun! Ey sanı yüce kisi! Bize taslarla (testilerle yardımda bulun!
´*Ey benim canım´ meyhaneden getirdigin o küçük kadehi bırak, testiyi kadeh yerini kullan! Çünkü, biz vakitsiz geldik,
geç kaldık. Bize, çok çok sarap sun !
• Rabbimiz lütfetti, bizi agırladı. Büyük taslarla içmek ne de hos! Büyük tas da pek güzel! Gam ve keder tıpkı kurt
gibidir, çok kötü bir seydir.
• Gamın boynunu kesen, o güzel kadehi getir, yüzlerce padisah o sarap kadehinin ayaklarına baslarını koymus, ondan
nese dilenmislerdir. Sen o mana dostunu, o sarap kadehini getir!
• Ey ask, bana acıyorsan, benim yasamamı arzu ediyorsan, sen benim sakim ol! Sen, benim varımı yogumu al! Borç
da sensin, borç veren de sensin.
• Ruhtan cosup gelen sarap, yokluk kadehine konunca, sonsuz olan ask gibi insana ölümsüz bir yasayıs verir.
• Ey bizi mest eden saki! Kadehlerimizi, gönlü müjdelerle teselli eden, bizi asagı duygulardan, düsmanlık
duygularından kurtaran, tertemiz hale getiren mana sarabı ile doldur.
• Ey saki! Hileyi bırak. Kendini bize baska türlü gösterme. Sen sarap sun da hepimizi ölümsüz bir hale getir. Sen de
küpteki sarap gibi saf, tertemiz bir güzelsin.
• Bu verdigin sarap, nasıl bir sudur ki, içinde ates var, yüzlerce alev var. Bir renk ki, içinde yüzlerce renk parıl parıl
parlamadadır.
• Bu öyle bir sudur ki, ates gibi yanar, yakar. Para gibi degerlidir. Hem de öyle bir para ki, kantarlarla, batmanlarla ne
sayılabilir, ne de terazi ile tartılabilir.
• Kırmızı altın gibi bir sarap fakat üzüm suyundan degil de nurdan meydana gelmis, gözlerden körlügü giderir. Insanı
Zuhal yıldızına dogru uçurur.
• 0 sarabı içip kendinden geçince, içtikçe içersin. Ve hakla olan baglılıgın artar. 0 zaman, o hep sizindir. Siz de hep
onunsunuz. Ayrılık dehsetinden kurtulursunuz.
• 0 sarap, içeni baska türlü bir sey yapınca, kendinden kurtulunca, manen Hakk´ı bulunca, onda acaib bir coskunluk
görünür. Bunun delili, belgesi ise onun Mansur gibi dudaklarından degil de, canından "Ene´1-Hakk" (=Ben Hakk´ım) sesinin
yükselmesidir. Bu ne güzel güç, ne güzel delildir.
1036. 0 sarap mekansızlık aleminde topraktan yetismemis üzümden sıkılmıstır.
Milfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2122)
• Kardesim! Ben erguvan renkli saraptan nasıl tövbe edebilirim 0 sarap mekansızlık aleminde, topraktan bitmemis
üzümden sıkılmıstır.
• Içtigimiz o sarabın kaselerine çok okunaklı bir yazı ile sunlar yazılmıstır "Bunu içen ölümden de, asagılık bir hale
düsmeden de kurtulur, aman bulur.´
• Tebriz´de yetisir, orada olur, olgunlasır, bir bu tarafa akar, bir de gönüllere akar.
1037. Basa gelen bela, zor bir seydir. Ama ona razı ol;
çünkü ayrılık beladan da zordur.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. III, 2123)
• Ask, bana; "Süslen, kendini güzellestir!" diyor. Fakat bizim süslenmemiz, güzellesmemiz, yakin ile, tam bir inançla,
tam bir anlayısla olur. Bunlara sahip olmayan güzellesemez.
• Bizden baskasına bakma da körlesme! Yakîne, tam bir inanca sahip olanın gözü sasırmaz.
• Korkan, hor ve hakir olan kisi de manen zevk alamaz. Bizim yanımızda eziyet çekme, emin ol!
• Beni seven. bana gönül veren, nasıl olur da helak olur. Beni isteyen, muradı ben olan nasıl olur da mahzun olur
• Akıl, bizim size gönderilrnis bir peygamberimizdir. Iste sana bir güzel, fakat biz ondan da daha güzeliz.
• Bela zor bir seydir. Ama razı ol, ayrılık beladan da zordur.
• Kim yücelere yükselmek istiyorsa, su sebebe, aska dayansın!
• Ey dertlere düsen, ızdırap çeken! Gel kurtul! Su yurdumuzda muradına eris, bu yurt ne de güzel bir yurttur
1038. Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Çiçekleri boya, fırça olmadan boyadık. Onlara güzel kokular bagısladık."
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. V, 2120)
• Biz bir kere daha ay gibi parlak bir harman meydana getirdik. Düsmanın körlügüne ragmen, orada yine salına salına
yürüdük.
•Günes, yine koç burcuna girdi, alemi gül bahçesi gibi güldürdü.
• Çiçek nazlandı, dudagını açtı; kusur aradıgı, gizli sikayetlerde bulundugu için süsenin dilini kestiler.
• Baglarda, bahçelerde ne varsa her sey, bahar terzisinin makassız, ignesiz kesip diktigi süslü atlas elbiseler giydiler.
• Agaçlar da baslarına, yagsız ve pekmezsiz yapılmıs helva ile dolu birer tabak koymuslar.
• Bahar davulcusu, davul çalmaya baslayınca biz de, çiçekli agaçlar altında neselendik. îstiha ile yemek yedik de, yine
karnımızı davul gibi sisirdik.
• Kıs mevsiminin soguk rüzgarlarından, suların yüzü pul pul görünen demir zırhlar giyinmis gibi idi.
• Senin baharın galiba zamanın Davud(a.s.)´u olmus da, böyle demirden zırhlar örüyor.
• Hakk, yokluk aleminden söyle nidada bulundu: "Ey reyhanlar, ey çiçekler 0 dondurucu soguklar birkaç aydan beri
oturmakta oldukları evlerinden çıktılar, baska yerlere gittiler."
• Halil Ibrahim´in kusları kondukları yerlerden nasıl geldilerse, ey çiçekler siz de gizlice varlık alemine yüz gösterin,
gelin! 27
27 Ibrahim (a.s.), Cenab-ı Hakk´ın ölüyü nasıl dirilttigini anlamak istedi. Kendisine; dört kus alıp kesmesi, onları
parçalayıp, parçaları birbirine karıstırması, birbirine karıstırılmıs kus etlerini dagların tepelerine koyması, sonra onları
çagırması emredilmis. Hz. Ibrahim emredilenleri yapınca, her kusun et parçaları bir araya gelerek dirilmisler. Bakara
Süresi 2/260. ayete isaret eder.
• Irfan sahibi leylek, gurbetten, gizlilik aleminden geldi. "Lek, lek" diye söylenerek, dilsiz peltek kusları tespih çeker bir
hale getirdi.
• Kıs mevsimi yüzünden kaçanlar, bozulanlar, gizlenenler, gizlendikleri yerlerin pencerelerinden göründüler, etrafa
bakmaya basladılar.
• Kulakları küpelerle, boyunları mücevher gerdanlıklarla süslenmis olan yesil elbiseler giyinmis güzeller ortaya çıktılar.
• Bahar mevsiminin bu sema´ ayında, binlerce huri kızları kıs mevsiminin mezarı üstünde ayaklarını vura vura
oynamaya basladılar.
• Ey sögüt agaçları! Haydi, siz de basınızı ve kulaklarınızı oynatın. Eger sizde de nergisler gibi aydın gören bir göz
varsa ne duruyorsunuz, etrafınıza gayretlebakın!
• Ben söze; "Benden vazgeç!" diyorum. Ama, o çok inatçı yüzsüz, durmadan pesimden geliyor.
• Ben de onun yüzsüzlügü sebebiyle asıklara ait sözleri söylemiyorum, susuyorum.
• Gül; "Ey Medyenliler, kim kederli ise gelsin! Bizimle ferahlansın, neselensin!" diye bagırdı.
• Cenab-ı Hakk, çıplak yeryüzüne acıdı da; "Haydi artık süslen, giyin!" diye buyurdu. Bunun üzerine yeryüzü nurlarla
yemyesil oldu.
• Yurtlarını bırakıp kaçanlar, baska yerlere göçenler geldiler, yeniden hayata kavustular. Yarın onların hepsi de
ilkbahar mahserinde toplanacaklar.
• Onlar Allah´ın emri ile öldüler. Sonra dirilip geldiler. Cenab-ı Hakk, belalarla kısın dondurucu sogukları ile onları
imtihan etti. Sonra lütfetti, onlara ihsanda bulundu.
• Allah´ın lütfu ile hararetli günes dogdu. Böylece Cenab-ı Hakk´ın sanatının, kudretinin belgesi apaçık meydana çıktı.
• Cenab-ı Hakk buyurdu ki: "Bütün dünyada bulunan çiçekleri boya, fırça olmadan boyadık. Onlara çesitli güzel
kokular bagısladık. Süt emzirmeden çiçek bebeklerini büyüttük, gelistirdik, güzellestirdik.
• Cennetler içinde cennet, cennetler içinde cennet meydana getirdik. Ey komsu, gel orasını vatan edin.
• Canları yücelere yönelttik, uçurduk. iste canlar, sevgilileri ile simdi bulustu."
• Yeter sus artık, sen onlarla sözle degil, susarak konus. Zaten sükut, gizli seyleri daha iyi anlatır, daha iyi açıklar.
1039. Gönüldeki duyguların gönülde uzun zaman kalmaması gerekir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2125)
• Bence mekandan, yani bu dünyadan göçmek, yolculukların en hayırlısıdır. Çünkü mekanlar, mekansızlık aleminin
perdeleridir.
• Mekanlar, su gibidir, mekansızlık ise, tatlı bir denizdir. Duru su, çukur yerlerdeki gölcüklerde durursa; bir yere
akmasa, kokar, pislenir.
• Gönüldeki duyguların da gönülde uzun zaman kalmaması gerekir. Bu yüz dendir ki, duyguları, düsünceleri
söyleyiste, anlayısta gönüI için bir bosalma bir ferahlık vardır. Bu hal gönülde bulunan mahpus bir kusun uçmasına
benzer. Fakat, ey gönlümün kusu gizlice uç; göz önünde apaçık uçma!
• Tavuklar avlunun içinde yeme dogru uçusurlar, kuslar kurtulmak içir havalanırlar, uçup giderler.
• Ey genç! Bu uçuslar arasında fark vardır. Biri alçaklıga uçus, öbürü cennetlere uçustur.
• Bu iki uçusta da, ilk önce bir zevk vardır. Fakat denenince, sıkıntılar baslatınca, aradaki fark meydana çıkar.
1040. Ask bahçesinin meyvesi kararmıs akılları parlatmada, güçlendirmededir.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2126)
• Ömürlerin en güzeli asıkların gittikleri yolda sürülen ömürdür. Güzel bir dilberin bulusma va´dini bildiren bir göz
isareti, bir asık için ömrün en tatlı anıdır.
• Korkulu bir yerde, hizmetçiler arasında bile huri gibi güzel olan sevgiliyi görmek cana can katar.
• Yaslarla dolu yüzüm, sevgilinin kapısının topragını istiyor. Yüzüme o kapıdan toprak serpin. 0 toprak yüzümün duru
suyunu daha da güzellestirir.
• Özürler getirirken de, kınarken de onu görsem erir giderim. Çünkü o her halinde bana Semseddin´in sıfatlarını haber
verir.
• 0 selvi boylunun gölgesi ne de güzel bir gölge. Her korkudan, her beladan, hatta o gölgeye sıgınandan da emin bir
yer.
• 0 ask bahçesinin meyvesi nurları kararmıs akılları parlatmada, güçlendirmededir. Akılları artıran, yapılacak isleri
gösteren saraba hayret edin.!
1041. Peygamberleri perde gibi önüne çekmis de; o perdenin arkasından haberler verir, sözler söyler.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V, 2181)
• Gönlün de, canın da nese yeri, huzur yurdu O´dur. Sonsuzluk koyundaki sarabın da kıvamı O´dur.
• Bütün dünyanın dili, damagı kupkuru. Herkes susuz, herkese, her seye su veren, herkesin gıdasını temin eden
O´dur.
• Gıdalar bile ondan gıda arar. Gıdalara gıda veren O´dur. Bu gıda bile buluttan suyunu onun müsaadesi ile alır.
• Biz insanlar yüzlerce azara, yüzlerce gazaba layıgız. Layık oldugumuz cezanın yularını çekip kısan, acıyan, lütfeden,
hak ettigimiz cezayı bize vermeyen O´dur.
• O´nun hilminin, yumusak davranısının yüzünden dünya küstahlasıyor. Kul, padisahlık iddiasına kalkısıyor.
• Askından mahmur olanlara, her an görünmez saraplar sunulmaktadır.
• Askı ile mahmur olmayanların da kulaklarını çeker, kulagın çekilmesi ne büyük bir devlettir ve devamlı bir ikbaldir.
• Peygamberleri perde gibi önüne çekmis de, o perdenin arkasından haberler verir, sözler söyler.
• Kullar selam etmeden önce onlara selam eden O´dur. 28
28- En´am Süresi, 6/54. Syete isaret var.
• Sabahlar da O´nundur, aksamlar da O´nundur. Ne olur, bir gece olsun, onun askı ile dirilsen, uyumasan.
• Ey dost! Hamlık eder, gaflete kapılır, uyursan, 0 seni ham bırakmaz.
• Küçüklügünden, zavallılıgından ötürü bu ana kadar çok yerlerde uyudun kaldın. Buna ragmen 0 seni asagılardan
yukarılara dogru çekti durdu.
• Sen topraga, bitkiye, erlik suyuna kaçardın. 0 seni varlık oltasına düsürdü Sana hayat verdi.
• Nice yollardan, merhalelerden çekti, seni misafirlige getirdi. Seni intikam almak için getirmedi.
• Derde düsünce O´ndan oldugunu anlarsın. 0 bir avuç topraga varlık, benlik verdi.
• Bir günes, ısıkları ile bütün dünyayı kaplamıstır. Hangisi diyen, O´nu hissetmeyen kisi ne kadar kördür.
• Insan bunalınca O´ndan baskasını çagırmaz. Ama dertten kurtulunca yine çerçöpe takılır.
• Hırsız oldugu, O´ndan çok seyler çaldıgı için insana iskence gerekir, 0 yumusaklıkla, güzellik ile yola gelmez.
• Sus! Farsça´yı bırak da Arapça söyle: "Göçmeyi onlar istemedi, benim ömrüm istedi." 29
29- Bu beytin ikinci mısraı Arapça´dır. Arap sairlerinden "Mütenebbî"nindir.
1042. Ne yüzle senden baskasından söz açayım
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V, 2183)
• Senin huzurunda tutayım da canın adını anayım. Dogru olur mu Senin karsında tutayım da gül bahçesinin sözünü
edeyim, ne yüzle
• Sen burada hazır ve nazırken, güzellerin güzelliklerinden söz açayım, dogru olur mu Sözlerimden utanmaz mıyım
• Nisanı, izi belirmeyen padisah, dünyayı güzel eserlerle süsledi. Ben o güzellikler içinde sekilden, izden bahsedeyim,
dogru mu
• Mekansızlık nuru bütün kainatı kapladı. Ben tutayım da yerden, yurttan söz edeyim, yakısır mı
• Sonsuz sırlara asina, essiz bir padisahın huzurunda gönlümden egri bügrü sözler söyleyeyim, fikirler yürüteyim, ne
yüzle
• Günesin nuru içinde dünya, yıldızlar gibi görünmez oldu. Ben tutayım da bir hiç olan, görünmez olan su dünya
malını, su dünyada olup bitenleri söyleyip durayım, bu sözler yersiz olmaz mı
• Sevgiliye dogru uçup giden canı, her cansıza yasıyor gibi görünen ölmüs kisilere anlatayırn, dogru olur mu
• Canın bile mahrem olmadıgı bir sözü dille, agızla söylemeye kalkısayım, ne yüzle, bu olur mu
• Allah´ım, sen yüzlerce canın, yüzlerce cihanın padisahlar padisahısın. Ben tutayım, candan laf edeyim, cihandan söz
açayım, yersiz sözlerimden ötürü beni affet!
1043. Gönül, sevgilinin yurdu oldu.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2163)
• Ey benim canım! Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senden gelen bela bana candan da tatlıdır. Bu yüzden ben, tatlı canı
bıraktım. Varsın senin için yansın, yakılsın.
• Can, seni görünce kendinden utanır. Gönlüm sasırır, ayagı balçıga saplanır. Benim gönülle alakam kalmadı. Çünkü o,
gönülde yasamaktadır. Gönül onun yeri yurdu oldu.
• Sen bir günessin, gönül ise bir kuyuya düsmüstür. Arada sırada ısıgını kuyuya düsür. Çünkü gönül, cana canlar
katan askınla eriyip gitmededir.
• Ben kendimde olunca bakırım. Seninle olunca altın kesilirim. Kendimde olunca tasım, seninle olunca inci haline
gelirim. Senin kaftanını giymek ümidi ile aska düsmüsüm, kemer baglamısım.
• Ey ay yüzlüm! Dökülsem de sana muhtacım, bitsem de sana muhtacım. Senin kehribarının askı ile saman çöpü gibi
uçar giderim.
• Ey güzel yurdum Tebriz! Semseddin yüzünden hayhuya düstüm. Ben senin bulusma Kabe´ne "Lebbeyk" diye diye
geliyorum.
1044. Sen burada iken, güzellerin güzelliklerinden bahsetmekten utanırım.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V, 2182)
• Senın karsında "Can´ın adını söylemek, gül bahçesinden bahsetmek saygısızlık olur.
• Sen burada iken güzellerin güzelliklerini anlatmaktan utanırım.
• Yalnız ilkbahar degil, yüzlerce bahar senden, senin güzelliginden utanmısken ben nasıl olur da sonbahar mevsiminin
hikayesini söylerim
• Sen, yüzlerce canın, yüzlerce cihanın padisahlar padisahısın. Böyle oldugu halde ben nasıl olur da candan, cihandan
bahsedebilirim
• Senin tatlı konusmaların canın bile agzına sagmazken, ben nasıl olur da dilimle seni övebilirim
• Senin ay yüzün ortaya çıkınca, dünya utancından kaybolup gider. Benim böyle bir ay´ı gizli söylememe imkan var

• Bütün alem senin güzelliginin yüzünden la´l olmus. Ben senin önünde ne yüzle la´l ma´deninden bahsedebilirim
• Senin yüzünden gönüller yakîn, yani tam inanç nuru ile dolmusken, nasıl olur da ben bu inancı süphe ile karıstırırım
• Güzelliginin nuru, günes gibi yeryüzünü aydınlattı. Bu hal karsısında benim ay´dan ve yıldızlardan bahsetmem dogru
olur mu
• Tebrizli Sems´in lütfu, ihsanı haddi asmısken, ben nasıl olur da ondan sikayet ederim, feryad ederim, buna imkan var

1045. Ey bülbül; ey binlerce ask masalı okuyan asık! Bize baharın güzelliginden bahset!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V, 2191)
• Ey ilkbaharın parlaklıgı! Bir seyler söyle; ey lale bahçesinin nesesi, söyle!
* Ey bülbül! Ey binlerce ask masalı okuyan asık! Baharın güzelliklerinden, vasıflarından bir seyler söyle!
• Ardıcın ve çınarın üstüne kon da, uzun boylu selvinin salına salına yürüyüsünü, gülün yüzünün güzelligini anlat!
• Sonbahar geçti gitti. Gül, güzel yüzünü gösterdi. Selvinin üstüne kon da çekinmeden gülü methet!
• Sana "Üzümün canı nasıldır " diye sorarlarsa yapragına bakmadan söyle!
• Özrünün kabul edilmesini istiyorsan, sen bize güzel yüzlü çiçeklerden bahset!
• Mest olmus asıkları kararsız kılmak istiyorsan, onlara mahmur nergisin gözlerini methet!
• Biz bugün sarap içmek istiyoruz. Haydi ey güzel, sen bize saki ol, güpe gündüz sarkılar söyle!
• Sarhosluk geldi; bıkma, usanma gitti. Artık yüz kere söyle, bin kere söyle!
• Ey Hakk arifi sevaba girmek, Hakk´ın rahmetini kazanmak istiyorsan; bi seyler söyle! Bize Hakk´tan, hakîkatten,
asktan bahset!
• Ey arif! Seni bekliyoruz. Çabuk gel, bizi bekletme! Atesine yakma, hemen söyle!
1046. Dertlerle, agrılarla dolu olan bu toprak, bastan baska manevî bir bas elde eder.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ulün
(c. V, 2213)
• Mest olarak salına salına ona dogru giden can, ne mutlu bir candır. 0, beden eseginden kurtulmus, sevgiliye yalnız
can olarak gitmektedir.
• 0, iki na´lini de ayagından çıkarır, böylece dünyadan da, kendinden de vazgeçer. Hz. Musa gibi sıdk, dogruluk ayagını
sevgilinin kapısına basar.
• Cercis gibi onun askı ile yüz kere sehit olur, yahut îshak gibi onun hançeri ile kesilir. 30
30 Bir peygamber olan Cercis yetmis kere sehit edildi. Her öldürülüste Allah onu diriltti. Ismail´in (a.s.) degil de
Ibrahim(a.s.)´ın oglu îshak´ı Allah´a kurban etmek istedigini yazanlar da var.
• Dertlerle, agrılarla dolu olan bu toprak, bastan baska bir bas elde eder. Magfiret; kendi migferini onun basına kor.31
31 Hz. Mevlana, baska bir gazelinde söyle buyurmustu:
"Fakat sizin iki basınız vardır. Biri dünyaya ait toprak bas, öbürü göge ait tertemiz, ruhanî bas." (Dîvan-ı Kebîr c. I,
463)
• Anası, babası, yakınları onu topraga gömdükleri zaman, o bir balık halini alır. Anası, babası da deniz olur.
• Ask, kıyısı, dibi olmayan bir hayat deryasıdır. Onun en degersiz armaganı, ölümsüz bir yasayıstır.
• Günesle ay her gece yatarlar, sanki gurub mezarına gömülürler. Fakat, büyük Yaratıcı´nın cevherinin parlaklıgı,
mezarda onlara yeni bir nur, yeni bir parlaklık verir.
• Onun mahserinden haberi olan, onun mahserini gören ölüm melegi Azrail, onun canını yüzlerce nazla, niyazla alır.
• Halkın gözünde bedenimiz, mezarda toprak altında uyumaktadır. Ama aslında ruhumuz onun yesilliginde, gül
bahçelerinde selviler gibi salına salına yürümektedir.
• Bedenin uyudugu mezar çöplügünde cana binlerce bag, bahçe var. Hal böyle iken can mezardan niçin korkar durur
• Cenab-ı Hakk, kanı, saf sarap gibi cana gıda olarak lutfetmistir. Sen simdi insanın nurlarla dolu bedenine, kırmızı
yüzüne bak!
1047. Bana ayrılıgını gösterme, ayrılıgın pek tas yüreklidir.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ulün
(c. V, 2215)
• Göz de, akıl da, can da giderse gitsin, sen gitme! Bence seni görmek, onlardan daha iyidir. Yeter ki, sen gitme!
• Günes de, gök de senin gölgene sıgınmıslardır. Eger su gökyüzü, su yıldızlar giderse gitsinler, yeter ki, sen gitme!
• Iman ehlinin hepsi de son nefeslerinde imanlarından ayrılmaktan korkarlar. Ey iman padisahı! Benim korkumsa,
senin gitmendendir. Ne olur sen gitme!
• Sen gitme, gidersen benim canımı da al beraber götür. Eger beni bu sofradan alıp kendinle beraber
götürmeyeceksen, gitme!
• Ben seninle beraber olunca, cihanın her cüz´ü bana bahçedir, bostandır. Sonbaharda bahçenin, bostanın güzellikleri
gitse bile sen gitme!
• Bana ayrılıgını gösterme, ayrılıgın pek tas yüreklidir. Ey güzelligi yüzünden tasın bile la´l oldugu sevgili, sen gitme.
• Zerre de kim oluyor ki; "Ey günes gitme!" desin Kul da kim oluyor ki; "Padisahım gitme!" demege cesaret
edebilsin
• Fakat sen ab-ı hayatsın. Bütün insanlar da o ab-ı hayatın içinde yüzen balıklardır. Keremin pek boldur. Ihsanına son
yoktur. Merhamet et, kerem buyur da gitme!
1048. Herkes asık olamaz, asık olan kisiye dert gerek.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2206)
• Kardesim! Herkes asık olamaz. Asık olan kisiye dert gerek, dert nerede Asık olan kisinin sabırlı olması, askına sadık
kalması lazımdır. Böyle bir er nerededir Gerçek asık nerededir
• Ne zamana kadar böyle yersiz, manasız düsüncelere kendini kaptıracaksın Ne zamana kadar "Ben" düsüncesine
saplanıp kalacaksın Hani atesli naralar, nerede sararmıs yüzler
• Ben kimya ve altın aramıyorum. Altın olmaya istidadı bulunan bakır nerede Aska dogru hararetli hararetli, hızlı hızlı
gideni kim bulmustur. Yarı hararetli, yarı soguk yol alan nerede
1049. Ey canımın canı; bensiz gitme!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2195)
• Ey canımın canı! Ne de hos salına salına gidiyorsun. Bensiz gitme, ey dostların hayatı, ey dostların canına can katan,
gül bahçesine bensiz gitme!
• Ey gök, bensiz dönme, ey ay bensiz parlama, ey yeryüzü bensiz yeserme, bitki bitirme, ey zaman bensiz geçme!
• Bu dünya da seninle hos, güzel, o dünya da; bu dünyada da bensiz olma, o dünyaya da bensiz gitme!
• Ey apaçık bilinen, görünen; bensiz bilme! Ey dil; bensiz okuma! Ey göz; bensiz görme! Ey ruh; bensiz gitme!
• Gece ay ısıgında yüzünü ak görür. Ben geceyim. Karanlıgımı gideren, aydınlatan sen, bana bir aysın. Gökyüzünde
bensiz yürüme!
• Diken güle sıgındı, onun sayesinde atesten emin oldu, kurtuldu. Sen bir gülsün, ben de senin dikeninim. Gül
bahçesine bensiz gitme!
• Bu yola iz bilmeden düsene yazıklar olsun. Benim aradıgım, izinde oldugum sensin. Ey izi görünmez dost, bensiz
gitme!
• Bu Hakk yoluna bilgisiz düsene yazıklar olsun. Ey yolu izi bilen! Benim bilgim sensin, bensiz gitme!
• Baskaları sana "ask" diyorlar. Halbuki ben sana "ask sultanı" diyorum. Ey sunun bunun aklına, vehmine sıgmayacak
kadar yüce varlık! Bensiz gitme!
1050. Ask kasabı ol, kibrin ve hiddetin kanını dök!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2198)
• Insanlann birbirlerine karsı duydukları hiddet, öfke; hep kibirden, kendini begenmekten, kendilerini baskalarından
üstün görmekten ileri gelir. Bu yüzden aklını basına al da, kibirden gönlünü temizle! Eger kibirli olmak istemiyorsan, kibri
bırak, alçak gönüllü ol!
• Hiddet, kızgınlık kendini begenmekten, benlikten dogar. Sen ikisini de ayagının altına al! Onları kendine merdiven
yap da, göklere yüksel!
• Sen nerede bir öfke görürsen, o öfkede kendini begenmeyi ara! Benligi ara! Yürü git, Dahhak ol!32
32-Dahhak: Üç baslı bir yılan olarak tahayyül edilen efsanevî bir kahraman.
• Kendini begenmekten ve öfkeden kurtuldunsa, bir köseye çekil! Rahatça huzur içinde yasa! Eger bu iki huyla
beraber yasamaktan zevk alıyorsan git, gamlara dal! Bahtsız bir ömür sür!
• Köpekler gibi kızmayı bırak da, arslanların kızmasına bak! Arslanların kükreyisini gördügün zaman da koyun gibi
yavas ol ! 33
33-Sırazlı Hafız merhum: "Iki dünyada da huzur içinde yasamak, dostlara lutuflarda, iyiliklerde bulunmak,
düsmanları da idare ederek yasamak gerekir." demektedir.
• Seni öfkelendirecek tatlı lokmayı yeme, hakkında; "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım!" denen essiz varlıktan
lokma ye, onun kulu, kölesi ol!34
34-Peygamber Efendimiz hakkında söylenmis bir hadîs-i kudsîde: "Habîbim, sen olmasaydın ben kainatı
yaratmazdım!" buyurulmustur.
• Yürü git "hüve"nin (=0´nun) kasabı, ask kasabı ol. Kibrin ve hiddetin kanını dök! Ne zamana kadar bu iki köpekle
beraber uyuyup kalacaksın Artık aklını basına al, onlardan kurtul!
1054. Dünyayı birbirine katan hep senin sevdandır, senin sevdandır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2202)
• Sevgilim! Dünyayı birbirine katan hep senin sevdandır, hep senin sevdandır. Yasayıstan duydugum zevk de, hep
senin tatlı lütfundan, hep senin tatlı lutfundandır.
• Gökyüzünün etegi incilerle, mercanlarla, la´llerle doludur. Gökyüzü, bunların hepsini, senin ayaklarının altına saçmak
için toplamıs, senin ayaklarının altına saçmam için toplamıs.
* Asıkların canları, seller gibi cosarak, köpürerek senin denizine dogru akmadadır, senin denizine dogru akmadadır.
• Sevgilim, asıkların mahmurlugu, senin dün gece onlara sundugun saraptandır. Bense bugün harabım, senin yarın
sunacagın sarabı düsünüyorum. Senin yarınını düsünüyorum.
• Senin gönlünün saflıgına, tertemiz olusuna dikkat ettim. Sonra senin yüzünde ben ay´ı gördüm, ay´ı gördüm.
• Ben senin yüzünde ay´ı görünce, sana; "Ay!" diye seslendim. Böyle seslenmekle ben, büyük bir suç isledigimi
anladım. Ay da kim oluyor ki, sana es olsun! Ay da kim oluyor ki, sana es olsun!
• Büyükler büyügü Semseddin Efendimiz söyle diyor: "Gönül sehrini hep senin kavgan, gürültün kaplamıs, senin
kavgan, gürültün kaplamıs."
1055. Arılar, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan, yine seni
kimikimsesiz, evsiz barksız bırakırım.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2204)
• Eger sen bana asıksan, ben seni perisan ederim. Beni iyi dinle! Su fanî dünyada az ev yap, sonra onu yıkar, viran
ederim, beni iyi dinle!
• Arılar gibi, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan yine seni kimi-kimsesiz, evsiz barksız bırakırım, beni iyi dinle!
• Sen erkek, kadın bütün insanların sana hayran olmalarını, sana karsı duydukları sevgi ile mest olmalarını istiyorsun.
Fakat ben, seni mest etmeyi, seni saskın hale getirmeyi istiyorum.
• Mademki Halil´sin, atesten hiç korkma, emin ol! îçin rahat etsin! Ben atesi sana yüzlerce gül bahçesi yaparım, beni
iyi dinle!
• Sen, Kaf dagı olsan; seni hızlı hızlı dönen degirmen haline getirir, seni fırıl fırıl döndürürüm, beni iyi dinle!
• Sen belki de hünerde zamanın Eflatun´u, Lokman´ı olsan, seni bir bakısta hiçbir sey bilmez bir hale getiririm, beni iyi
dinle!
• Ismail gibi seni kurban etmek istemem. Bogazına bıçaklar sürmem. Ne el görünür, ne yara görünür, beni iyi dinle!
• Ben devlet kusuyum. Senin basına gölge düsürmek lutfunda bulundum. Böylece seni essiz, üstün bir padisah
yapacagım, beni iyi dinle!
• Kendine gel de, az oku! Lüzumsuz kitaplarla kendini yorma! Sus, sabırlı ol! Ben seni kitap yapayım, ben seni
Kur´an´ın ta kendisi yapayım.
1056. Temiz, lekesiz bir gönüle sahip olan herkes, gönül sesi ile balçıktan meydana gelen bedenin sesini ayırdeder.
Müstefilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün,
(c.V, 2130)
• Ey asıklar, ey asıklar! Onun yüzünü görenin aklı basından gider, huyu degisir. Deli divane olur, kendinden geçer.
• Kendine gelince, sevgiliyi aramaya koyulur. Onda dünya sevgisi kalmaz Dükkanı bile yıkılır. Zerredeki su gibi, yüz
üstü sürünerek ona dogru kosar durur.
• Ask yolunda mecnun olunca, gökler gibi dönmege baslar. Böyle bir hastalıga tutulan, sonunda onun dermanını bulur.
• Ask, nice gönülleri yaraladı. Nice uykuları kaçırdı. Onun büyüleyen nergis gözleri Firavun´un sihirbazlarının bile
ellerini bagladı.
• Bütün padisahlar o benzeri olmayan sevgilinin dilencisi; bütün güzeller onun güzelliginden kırıntılar almıslardır.
Arslanlar bile onun mahallesindeki
köpeklere karsı kuyruklarını kısmıslar, ona teslim olmuslardır.
• Göklere bir bak, ermislerin kalesini seyret! Onun burcunda, kale bedeninde nice ısıklar var, nice mes´aleler yanıyor.
• Ey karanlık gecelerde, göklerde parlayıp duran ay, sen onun yüzünü mü gördün Güzelligi, nuru ondan mı aldın Ey
gece! Sen onun saçlarını mı gördün Hayır hayır, olsa olsa onun siyah saçlarının bir telini mi gördün
• Bu gece siyah elbiseler giymis; her halde yaslı olacak; kocası ölmüs bir kadın gibi siyah elbiselere bürünmüs.
• Ey gece! Bu feryadıma, bu fıganıma senden yardım istemiyorum. Çünkü, sen de benim gibi onun çevgeninin önünde
bir top gibi yuvarlayıp duruyorsun.
• Onun çevgenine top olan, saadet topunu elde eder de, gönül gibi onun çevgeninin önünde top olur, bassız ayaksız
kosar.
• Sen aska dayan, çünkü ask bastanbasa odur, onun yüzüdür. Onun gözüdür. Bu tarafa dönmüstür. Seni
gözetmektedir. Zaten askın varlıgı yüzünden gözden, görüsten baska bir sey degildir.
• Askın sekli yoktur. Fakat isi gücü sekil yapmaktır. Ey gönül! Sen bir türlü sekilden suretten geçemiyorsun. Çünkü
onun cinsinden degilsin.
• Temiz, lekesiz gönüle sahip olan herkes, gönül sesi ile topraktan meydana gelen bedenin sesini ayırt eder. Bu ses
onun ceylan sekline girmis arslanının kükreyisidir.
• Bu ask bana misafir oldu. Canımı vurdu, yaraladı. Bu ask, herkese nasip olmaz. Bu sebeple bu hal bana yüzlerce
lütuftur. Yüzlerce ihsandır. Bana vuran, ele, kola yüzlerce aferin.
• Ben elimden, ayagımdan vazgeçtim, arastırmayı bıraktım. Ey arastırması ile bizim arastırmamızı süpüren, yok eden
aziz dost!
• Ne zamana kadar; "Hey gönül!" deyip duracaksın Su gönül sevdasından vazgeç de sus artık! Gönül onun "Hu"
sesini duyunca, artık benim hay ve huyumun bir degeri kalmaz.
1057. Sana misafir olan can, ekmek yerine nese yer.
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstefilün,
(c.V, 2138)
• Ey ask! Sen mi daha biçimlisin, hossun, yoksa senin bahçen mi, bahçendeki elma agaçları mı daha düzgündür Ey
özlem duyanlara canlar bagıslayan yeni ay, bir dog, bir dön!
• Ey güzelligi ile halkın basını döndüren ask! Sen göklere merdiven dayarsın. însana kanatlar verirsin. Aynı zamanda
herkesin basını belaya sokarsın. Yüzlerce kavgaya salarsın.
• Ey ask! Sen ne güzel huylusun, ne güzel yüzlüsün. Ey ask; sen eglenmeyi, isreti de çok seversin, esine, dostuna
neseler verirsin.
• Agaçlar oynamayı senden ögrenirler. Ter ü taze tomurcuklar, seninle dala ayak basarlar. Yapraklar da meyveler de
senin ab-ı hayat kaynagından içerler, mest olurlar.
• Bahçesinden armagan olarak hazanı olmayan bir bahar istedigi içindir ki, senin güller saçan rüzgarınla, yapraklarını
döküp saçmadadır.
• Senin nese bahçelerinde, ne de hos davetçilerin var Sana misafir olan can, ekmek yerine nese yer.
• Tedbirlere giristim, fayda etmedi. Gönül zincirlerini kırdı da, canı çeke çeke, sürüye sürüye senin sadırvanının önüne
getirdi.
• Orada ne bir inatçı görüyorum, ne de soguk kisi. Orada her an bir hayat var. Her an ucuz, bol ihsanlardan bir ihsan,
bir lutuf var.
• Kıyamete kadar, senin yüzünün güzelligini anlatsam, hiç durmadan vasıflarını sayıp döksem, bitiremem, aciz kalırım.
Senin uçsuz, bucaksız denizin bir çanak su almakla biter tükenir mi
1058. Ben sözü askla söylüyorum. Çünkü dersi asktan alıyorum.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2165)
• 0 yokluktadır, 0 yokluktadır, 0 yokluktan dogandır, 0 yokluktadır. 0 her seyi bilir.
• 0 latîftir, 0 latîftir, 0 emîrdir, emîrdir. 0 mülk ve saltanat sahibi bir emîrdir.
• 0 sıgınaktır, o sıgınaktır. 0 her günahkarın, her suçlunun sıgınagıdır. 0 ısıktır, 0 ısıktır. 0 esi benzeri olmayan bir
ısıktır.
• 0 sakinliktir, 0 sakinliktir. 0 her deliligi teskin eder. 0 cihandır. 0 pek tatlı bir cihandır.
• Sen sırrını ona söyleyince 0 bütün aleme söyler. Gizlesen de bil ki, 0 her gönülde olan sırrı bilir.
• Herkes seni terk etse, 0 seni yalnız bırakmaz. Gel de su devlet gölgesine gır! 0 kaçırılmaya imkan bulunmayan bir
padisahtır.
• Sen O´nun harmanına git, 0 seni canlandırır, yetistirir, gelistirir. Ey can! Sen Onun eteginin altına sıgın! 0 kılıcı da,
oku da sana degdirmez.
• 0 ne buyurursa; "Duyduk, itaat ettik." de! Neden korkuyorsan, O´ndan seni ancak 0 kurtarır, 0 kurtarır.
• Küfür olsun, günah olsun, isterse kapkara seytan olsun, bütün bunlar O´nun günesinin ısıgında aydınlık veren bir
dolunay olurlar.
• Ben sözü askla söylüyorum. Çünkü dersi asktan alıyorum. Ben canımı O´nun önüne koyuyorum. O´na peskes
çekiyorum. 0 pek az sey kabul eder. Her seyi kabul etmez.
• Benim perde arkasında bir putum var. Bu dünya putu pek güzeldir. Ama o ölü bir puttur. Onu diri sanarak bagrına
basma! Çünkü o soguktur, zemheridir.
• 0 sık, süslü elbiseler giymistir. Yüzlerce hileler düsünmektedir. Genç görünmege çalısıyor ama, o binlerce esten arta
kalan kart bir varlıktır.
• Gönlüm costu, yüzlerce kaynak akıtmak istiyor ama, dünya putu yolumu kesti. 0 yol kesmesini pek iyi bilir.
1059. Kalbleri kırık, mahzun kisilerin evlerine ısık ol!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2164)
• Ey benim canım! Gün geçti gitti ise gitsin, sen geceleyin mest olanlara misafir ol! Bir gece sabaha kadar kendinden
geçmis olanlara misafir ol!
• Ey güzeller Yusuf´u! Yakupların gözlerinin önünden ayrılma! Bu geceyi bir Kadir gecesi yap! Kalbi kırık, mahzun
kisilerin evlerine ısık ol!
• Biz uzak isek yakınlık göster, bize acı, rahmet ol! Biz çıplaksak bize hil´at ol, elbise ol! Biz zayıf isek bize sıhhat ol,
biz dert isek bize derman ol!
• Küfür isek, bize iman ol, suç isek merhamet ol, bizi affet! Aç ve fakir isek, bize ihsan ol, cennet ol!
• Bekçilik ederek can davulunu çal! Seytanı kovmak için sihaplar at! 36
36 Mülk Süresi, 67/5. ayete isaret var.
• Sen bir denizsin, dünya ise balık! Balıkların yasamasını istiyorsan, onlara ab ı hayat ol!
• Karanlık gecelerde ay´ın bize misafir olması ne hostur. Ey benim ay yüzlüm, geceleri yolculuk edenlere dog, parla,
onlara yol göster!
• Ey ıztıraplara düsmüs gönül; sus artık! Hayırdan, serden bahsetme! Madem sırları meydana çıkaranın sırrı onun
huzurundadır, agzını kapa, gizle!
1060. Tas sana kavusma hevesine düser de yarılır, parçalanır.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2157)
• Tas, sana kavusma hevesine düser de yarılır, parçalanır. Can da senin nesene, sevgin hevesine kapılır da kol kanat
çırparak uçar!
• Senin askınla ates erir, su olur. Akıl harap olur, yıkılır. Gözlerim senin yüzünden uykuya düsman olur.
• Sabır elbisesini yırtar, akıl, kendinden geçer. Ejderha olan askın ise insanları yer, tasları yutar.
• Yürüyüp gideni baglama, gülmeyi aglamaya çevirme, bu kuluna cefa etme. Çünkü onun senden baska, senin yerini
tutacak kimsesi yoktur.
• Suyun derede aktıkça, sözlerim nasıl olur da düzgün olur Bazen senden utanırım, nefes bile alamam.
• Senin askının gıdası nedir Su yanmıs, kavrulmus cigerim, benim yıkılmıs, harap olmus gönlüm nedir Senin için
vefa kumasının dokundugu yerdir.
• Senin vasıflarını saymak, seni övmek için sarap küpü cosuyor, köpürüyor. Çeng costukça cosmada; "Sarap içen yok
mu " demede.
• Ask kapımdan içeri girdi, geldi, elini basıma koydu. Beni sensiz görünce; Yazıklar olsun sana !" dedi.
• Ben bu dünyayı yasanması zor bir menzil olarak gördüm. îsleri karmakarısık, zorluklarla dolu. Gönül de elden gitmis,
ben de orada senin eline, ayagına kapandım kaldım.
1061. Bulundugun hale sükret! Cefadan degil, vefadan bahset!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefî´îlün
(c. V, 2149)
• Ey gönlü sözlerle dolu oldugu halde susan asık; ötelerden bir haber var mı Sen "(Hel eta)" süresini oku (=La feta)"
nüktesini söyle! 37
37 Kur´an-ı Kerîm´in 76. "Hel eta" süresi "Dehr" ve "Insan" adlan ile de anılır, bu surede insanın insan haline
gelmeden önce maddî varlıgının geçirdigi safhalara isaret edilir. "Insanı erlik tohumundan yarattık, ona isitme, görme
vasıfları verdik." diye buyurulmustur. Bu surenin 8. ayetinden sonra Hz. Ali ve ehl-i beytine sevgi saygı duyulmasına isaret
edilir. " nüktesi odur. Ehl-i beytten olmayanlara degil, ehl-i beytine saygı gerekir.
• Can çadırını göklerin üstüne kur! Denizin gönlünden dalgalar kopar. Varlık tulumunu yırt. Su iki üç sakayı bırak
gitsin.
• Varlıgından yola düsüp, benliginden kurtulursan, iki dünyadan da vazgeçersin. Sen kimden çekiniyorsun; korkma
söyle!
• Manevi incilerle dolu, la´l renkli saraptan haberin var mı; yok mu Gönlümüze kıvılcımlar saç, basımıza çık da su
sorulara cevap ver!
• Gökyüzü sakîsi neseli bir halde; yeryüzü meclisinde sarap içenlerin, eglenenlerin dudakları kupkuru. Bu iki halden
gece ile gündüz meydana gelmis. Neden bu böyle olmus; söyle!
• Gökyüzünün gönlünden rahmetler yagmıs, yeryüzünde baglar, bahçeler, güller, yaseminler bitmis. Sonbahar rüzgarı
ise pusuda bekliyor. Bu neden böyle oluyor; söyle!
• Cimrilik, cömertlik, hayır, ser birbirinden ayrı degil. Bir de degil, iki de degil, iki görünen nedir, öyle!
• Ey mest olmus bülbül, gelmekte olan kıs mevsiminin rüzgarlarından, soguklarından ne vakte kadar feryad
edeceksin Cefayı hatırlayarak feryad edip durma! Bulundugun hale sükret! Cefadan degil de, vefadan bahset!
• Su fanî dünyada, su iki konaklık yolda hiçbir sükrün yok ki, sikayetsiz olsun. Yok ol, yokluga dal da safa aynasını
seyret, onu anlat!
• Cüz´ü bırak, küllden bahset! Dikeni bırak, gülden bir seyler anlat! Onun sıfatlarından geç, zatına yönel, Allah´tan
bahset!
1062. Ey balçıga bulanmıs, kirlenmis insan, su tozdan, topraktan yıkan, temizlen!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2160)
• Dünyada hiç kimseyi görmedim ki, bastan basa kanatlı olmasın. Herkes isteklerınin havasında uçmada, herkes
coskun, herkes atesli, herkes pusuda, herkes sevmek için bir bahane arıyor.
• Herkes asktan meydana gelmis, herkesin cigeri yaralı, herkes dudagını yummus konusmuyor ama, herkesin can
bahçelerinde sakayıklar açılmıs.
• Iyi, kötü bütün hakîkatler arslana benzerler, onlara dokununca alemi birbirine katarlar.
• Her insanın topraktan yaratılmıs olan bedeninde nice gökyüzü günesi vardır. Orada nice güçlü, kuvvetli kükremis
arslanlar ceylanlar sekline girmis, gizlenmislerdir.
• Bu gizli gerçek, insanların yaratılısı gibi balçık ile havadan dogmamıstır. Bu damatla bu gelinden, yani toprakla
havadan çok essiz çocuklar dogmustur. Ama bu hakîkatler onlardan meydana gelmemistir. Bunlar görünmez alemde
tasarlanmıslardır.
• Düsüncenin ayagı balçıga saplanmıstır ama, o nice yerleri dolasır, Zuhal yıldızının bile üstüne ayak basar.38
38-Hz. Mevlana bir Mesnevî beytinde; "Ey kardesim, sen düsünceden ibaretsin, geriye kalan bir yıgın et, kemiktir."
diye buyurmustur.
• "Ey balçıga bulanmıs, kirlenmis insan; su tozdan, topraktan yıkan, temizlen!" diye ta yücelerden peygamberler eliyle
lütuf ve merhamet suyu akıtılmıstır.
1063. Dilersen akik ol, elmas ol! Dilersen kerpiç ol, tas ol! Bu ülkeye o da lazım, bu da.
Müstef´ilün, Müstefiün, Müstef´ilün, Müstefilün,
(c.V, 2134)
• Dünyada böyle bir ay, böyle büyük bir varlık olamaz. Ey gönül aksak yürü, inada kalkısma! Beni savasla
korkutuyorsun. Haydi savas bakalım, savas!
• Biz ebediyet sarabı içmis, Hakk sevgisi ile mest olmus kisileriz. Sen ise akıllısın, hünerlisin; tanınmak istiyorsun,
söhret pesinde kosuyorsun.
• Sevgilinin askı ile can ver! Bu varlık, benlik dövüsü asksız çözülmez. Ey ruh, burada mest ol! Ey akıl, sen de burada
topalla!
• Onun ask ayranına düsmüssün. Zaten sen onun askından dogmussun. Esirsen yüzlerce fersah ileriye kos; bu puttan,
bu güzelden kurtulmana imkan yok.39
39-Eski insanların kullandıkları "Fersah" mesafe , bugünün bes kilometrelik bir mesafesidir.
• Mümin isen o seni aramadadır. Kafir isen seni imana çagırmadadır. istersen bu tarafa git, sıddık ol, dogru bir insan
ol. istersen o tarafa git, fırenk ol, sapık ol!
• Gözün onun bagında bahçesinde kalmıs. Kulagın onun tatlı sözlerinde. Sen onun gelirine, ihsanına dal, bal arısı gibi
ol! Onun hurma fidanına sarıl, salkım salkım meyve ver! insanlara yararlı ol!
• Gökyüzünün beli bükülmüs, onun okuna yay olmustur. Su onun emrine uymus çaglayarak denize dogru kosmadadır.
Dogru isen git bir eren ol! Insanca dogru yürümesini bilmiyorsan, egri bügrü gidiyorsan, yengeç ol!
• Onun yüce, genis bir ülkesi var. Nasıl olursan, ne olursan ol sen ona lazımsın. Dilersen akîk ol, la´l ol, elmas ol!
Dilersen kerpiç ol, tas ol! 0 büyük ülkeye o da lazım, bu da.
• La´l isen de gel, tas isen de gel, onun bela seline düs, yuvarlana yuvarlana onun "Ehadiyyet" (=birlik) denizine dogru
kos, kos da ilahî askla çırpınıp duran ask denizine misafir ol!
• Bu deniz Hızır(a.s.)´ın ab-ı hayatına benzer. Ne kadar içersen iç eksilmez. 0 denizin suyu eksilirse, senin gönlün de o
zaman daralsın, senin canın sıkılsın.
1064. Hepimiz, bütün insanlar, ayrı ayrı dillerle dosta sesleniriz. Hepimizin duygusu bir ama, dillerimiz ayrı.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün,
(c. V, 2173)
• Akıl çengimdem benlik, senlik telini kopar; onun yerine sevgi telini tak! Vakit geçirmeden gönül nagmelerini
seslendirmeye basla, bir benim için çal, bir de senin için çal!
• Bütün insanlar, ezelden geldigimiz için, oraya karsı duydugumuz istiyakta, özlemde birlesiriz, bir oluruz, ama söze
baslayınca hepimiz ayrı ayrı dillerle dosta sesleniriz. Hepimizin duygusu bir ama, dillerimiz ayrı.
• Bir magaraya girince Hz. Muhammed´le, Hz. Ebubekir gibi oluruz. Birbirimize çok yakın oluruz. Çünkü ikilik benim
için ayrı bir magaradır, senin için ayrı bir magaradır.
• Çesitli hadiselerle çalkanıp duran ve manevî dikenlerle dolu olan su dünyada çok sefer ettik, çok dolastık durduk.
Artık sen ayagından benlik senlik dikenini çıkar at!
• Ey gönül, sen kendi Mesîh´inin gölgesine sıgın da orada mest bir halde yat, uyu! 0 gitmis idi, onu kaybetmistik. Sen
de ben de onun için aglayıp inlemede idik.
• Ben altın sevdasına düstüm. Dünya malı için didinip duruyorum. Sense ey bas, ibadetle mesgulsün. Secde edip
duruyorsun. Evet, senin de issiz güçsüz durman dogru degildir. Benim için de issiz güçsüz durman dogru degil.
• Beni arayan kisi, beni senin mahallende aramalı. Çünkü ikimiz Leyla ile Mecnun gibiyiz. Birisi Leyla olsa, ancak sen
olabilirsin. Mecnun olsa o da ben olabilirim.
• Sus ki, susmak bana da övünülecek bir seydir, sana da. Söylemede sabredememek, durmadan konusmak sana da
ayıptır, bana da.
1065. Ondan baska hiçbir seyden bahsetme!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V, 2219)
• Ben, bir ay yüzlü dilberin kölesiyim. Bu yüzden benim yanımda ay´dan, ay ısıgından, sekerden baska seylerden hiç
bahsetme!
• Dün deli oldum, aklımı kaybettim. Ask, beni gördü de dedi ki, "Ben geldim, aklını basına al, artık bagırıp çagırma,
elbiselerini yırtma, hiç söylenme!"
• Ben dedim ki: "Ey ask! Ben baska bir seyden korkarım." Ask dedi ki "Ondan baska bir sey yoktur. Yalnız ondan
bahset, ondan gayrısından söz açma!"
• Ben senin kulagına gizli bir seyler söylemek istiyorum. Basını salladı da "Evet!" dedi. "Sen bana yalnız sır söyle,
baska bir sey söyleme!"
• 0 sırada can gibi bir ay, gönül yolunda belirdi. Gönül yolunda sefer etmek ne hostur, ne güzeldir; hiç sorma!
• Ben dedim ki: "0 ay yüzlü güzel, acaba melek midir; insan mıdır " Ask cevap verdi de dedi ki: "0 ne melektir, ne de
insan, bunu bana hiç sorma!"
1066. Sen ve ben!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V, 2214)
• Sevgilim! Sen ve ben, iki ayrı beden, iki ayrı suret, fakat bir can, bir ruh olarak avlunun kapısında oturdugumuz
zaman ne mutlu bir zamandır.
• Ikimiz birlikte meyve bahçesine girince, bahçenin rengi ve kusların ötüsleri, bize can bagıslar, ab-ı hayat sunardı.
• Gece olunca, gökyüzündeki yıldızlar bizi´ seyretmege geldikleri zaman sen ve ben onlara kendi ay´ımızı gösterirdik,
yani birbirimizi gösterirdik.
• Sen ve ben senlikten ve benlikten kurtularak, sensiz ve bensiz olarak zevk yönünden manen birlesiriz, bir oluruz. 0
zaman perisan hayalleri, yersiz endiseleri, bos düsünceleri bırakırız. Ne güzel neseleniriz, mutlu oluruz.
• Fakat bunların ve duyulan manevî zevklerin hepsinden de daha çok sasılacak bir sey ki, sen ve ben su anda burada,
aynı yerde, aynı kösede bulundugumuz halde, aynı zamanda hem Irak´ta, hem de Horasan´da yine beraber bulunuruz.
• Sen ve ben, görünen maddî suretimizle, bedenimizle, su yeryüzünde kederlerle, ızdıraplarla dolu, gizli dünyadayız.
Öbür suretimizle, manevî yüzümüzle ebedî cennette huzur ve tatlılıklar içindeyiz.
1067. Ben, benzeri olmayan bir mana ay´ının kuluyum.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c.V, 2219)
• Ben benzeri olmayan bir mana ay´ının kuluyum, kölesiyim. Bana yalnız ay´dan bahset, onun nurundan söz aç, onun
tatlılıklarını anlat! Ondan baska bir seyden söz etme!
• Dünya zahmetlerinden, sıkıntılarından bahsetme de, gizli defineden baska hiçbir seyden söz açma! Eger gizli
defıneden haberin yoksa, kendini yorma, zahmet etme, bize baska bir sey söyleme!
• Dün perisan bir halde idim. Adeta deli, divane oldum, ask beni gördü de dedi ki: "Feryad etme, elbiseni yırtma,
hiçbir seye aldırma; iste ben geldim."
• Ona; "Ey ask!" dedim. "Ben baska bir seyden korkuyorum." 0; "Baska sey yok!" dedi. Ondan hiç söz açma!
• Ben senin kulagına gizli sözler söyleyecegim. Askımdan bahsedecegim. Fakat, sen yalnız "peki", "evet" diye basını
salla, baska hiçbir sey söyleme.
• Ask yolunda, gönül yolunda can huylu, ilahî nurlar saçan bir ay beliriverdi. Gönül yolunda sefere çıkmak, yol olmak
ne de güzel, ne de hos. Sakın bundan hiç söz etme!
• "Ey gönül!" dedim. "Bu ask yolunda beliriveren ay, ne biçim bir ay " Gönül; "Bu senin anlayacagın bir sey degil.
Bunu geç, bundan hiç bahsetme!" diye bana isaret etti.
• "Bu gönül yolunda beliren ay yüzlü güzeller güzeli, melek midir; yoksa insan mıdır "diye sordum. "Bu" dedi,
"Melekten de baska bir sey, insandan da. Sen bundan hiç söz etme, bir sey sorma!"
• "Bu nedir " dedim, "Söyle! Bunu görünce kendimden geçtim. Altüst oldum." "Sen altüst ol, kendinden geç, fakat,
ondan hiç söz açma, ne oldugunu sorma!"dedi.
• Ey su hayallerle insanı oyalayan; güzel nakıslarla, sekillerle dopdolu olan dünya evinde oturup kalan kisi; kalk su
evden çık, pılını pırtını topla al götür! Bu hususta hiçbir söz söyleme!
• "Ey gönül!" dedim. "Gel, bana babalık et de söyle; sevmek Allah´ın huyu degil mi " "Evet" dedi, "Bu böyle ama, ey
babasının canı, bu hususta da sen hiçbir söz söyleme!"
1068. Su gaddar dünyadan bahsetme, onu bırak!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V, 2187)
• Sevgilim; tembellik etme! 0 saçlardan bahset; o gül yanagı anlat!
• Can bahçesinden iki üç gül demeti yap! Sen bize o gül bahçesinin hikayesini söyle!
• Senin güzelliginden söylenecek çok seyler vardır. Melali bir tarafa bırak da o güzellikleri çok çok söyle!
• Dünyada dostu yad etmekten daha hos ne vardır Böyle sessiz sedasız durma! Gel, dosttan haber ver, dosttan
bahset!
• Dün ne söylemistin de beni costurmustun Gel, bugün de o sözü bir kere daha tekrar et!
• Su gaddar dünyadan bahsetme, onu bırak! Sen, gizli seyleri bilenin lutfundan, ihsanından bahset!
1069. Senin gibi bir sakî her an bana Mansur sarabı sunarsa, bende akıl düsünce kalır mı
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V, 2209)
• Ey yüzünden her zaman yeni bir nur parlayan güzel, ey nuru her an yeni bir günes meydana getiren sevgili!
• Egri otur da dogru söyle; senin gibi bir sakî, her an bana Mansur sarabı sunarsa bende akıl, düsünce kalır mı
• Atesle siseyi çatlatmamak kimin elinden gelir Yahut taze üzümden yıllanmıs eski sarabı kim çıkarabilir
• Gönlü uyanık kisilere çok çok saraplar sunarak, onları costur. Su köhne dünyayı onlara tazelestir.
• Sen isi gücü zevk olan bir asıksın. Senin devletin ebedî olsun. Her günün bayram günü olsun. Her günün yeni bir
dügün dernek olsun.
1070. Bir ölüye seslenis.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. V, 2180)
• Su kirli dünyadan göklere dogru yüksel, ruhun sad olsun, ötelerde manevî yürüyüs yap!
• Kötülüklerle dolu, günah atesleri ile yanıp kavrulan bu dünya sehrinden sıçradın, çıktın. Nese ile kurtulus evini yurt
edin, orada yasamaya basla!
• Ey ruh! Su dünyada içinde yasadıgın beden öldü, yok oldu ise olsun. Ser o bedeni yaratana git! Beden yıkıldı,
topraga düstü ise düssün. Sen kendin bastan basa can ol, ruh ol!
• Ecel gelip çattıgı için yüzün safran gibi sararıp soldu ise üzülme, ötelerde erguvan renkli lalelikte oturmaya baslarsın.
• Ahbaplarından, dostlarından ayrıldın, yapayalnız kaldıysan, gam yeme, dostlukla Hakk´a yakın ol!
• Eger sudan o ekmekten uzak kaldıysan, sen kendin manevî ekmek ol da canlara, gönüllere güç kuvvet ver!
1071. bende kendi kokusunu buldu.
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. V, 2235)
• Sevgilim, senin gül bahçesi gibi olan yüzünün hayali geldi. Bana dudaklarından seker destanları getirdi.
• Ona dedim ki: "Mademki, sen canın içindeki her gizli seyi biliyorsun. Böyle oldugu halde, can ve cihan nasıl oluyor da
senin aleminden habersizdirler "
• Sen nesin Nereden geldin Nerelisin Asıl vatanın neresidir Nasıl bir cevhersin, madenin nerededir
• Ancak, ask yol gösterdi de beni çekti, sana getirdi. Bu yüzden ben önce askın kuluyum, kölesiyim.
• Sonra senin o elini, benim kan aglayan gönlümün üstüne koydu da; "Bu kimindir " diye sordu. Ben utanarak ona
yavasça; "Senindir." dedim.
• Sonra güzel gözleri ile gözlerime baktı. "Peki, bunlar nedir Kimindir " diye sordu. "Bunlar senin inciler saçan iki
nemli bulutundur dedim.
• Zagferan renginde olan ve kan aglayan gönlümü, lale bahçesi sandı. Ona; "Ey gül yanaklı, yanılma, bu gördügün
lale bahçesi degil, bunlar senin gül bahçesi gibi olan güzel yüzünün aksidir, naksıdır."dedim.
• 0 beni kokladı, her neremi kokladı ise, bende kendi kokusunu buldu. Ona dedim ki: "Gül yanaklı güzelim, iyi bak,
senin canın hakkı için söylüyorum, ben böyle buldugun gibiyim."
1072. Göklere çıkan gizli merdivenden cimriler, kötü kisiler yararlanamaz.
Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün
(c. V, 2257)
• Allah´ım ben senin büyüklügünü, üstünlügünü, güzel sıfatlarım yazınca, kalem askından, hayranlıgından yarılır.
Sen´in gibi essiz bir varlıktan ayrı düstügüm için aklım sasırır, yolunu kaybeder.
• Ben Halil Ibrahim gibi ask atesine düstüm, yanıyorum. Fakat Sen´in atesinin alevlerinden sikayetçi degilim. Amansız
gamından, verdigin sayısız dertlerinden de bas çekenlerden degilim. Çünkü Sen´i seviyorum.
• Allah´ım, müskül islerimi kolaylastır! Sen bana gönül ver, gönül ihsan et! Çünkü beni gönülsüz yaptın, bende gönül
bırakmadın.
• Ey dost! Bana gül bahçenden baska bir menzil verme!
• Melek, insan, peri, padisah, ordular, güller, günes, müsteri yıldızı hepsi Ser´in sultanlık sarayının esiginin
ihtisamından utançtadırlar.
• Bütün insanlar, yarattıgın bütün varlıklar, karıncalar gibi Sen´in harmanını kosuyorlar, Sen´in nimetlerinden
rızıklanıyorlar. Sen öyle cömert, öyle büyük bir ihsan sahibisin ki, bütün cihan, lütuflarının sofrasının bir nevalesi, bir
lokmasıdır.
• Her derde Sen´in merhamet hazinen ne devalar veriyor, Sen´in mekansızlık alemin her mekana, her yere ne
ihsanlarda, ne iyiliklerde bulunuyor sayılamaz ki!
• Beden, ten Sen´in nevalelerinin, rızıklarının pesinde; onları ummakta, gönül ise, senin cemalinin, güzelliginin
sevdasındadır. Ten, gözünü ekmegine dikmis, ona bakıyor. Gönül, Sen´in mana zevkini, can zevkini arıyor.
• Göklere çıkmak için kullarının önüne koydugun gizli merdivenden cimriler, kötü kisiler faydalanamaz.
• Ancak emin kisilere, iyi kisilere merdivenini gösterirsin ki, ruhlar kervan oradan çıkarak Sen´in göklerine dogru
yükselsinler.
• Ey gönül, sus artık söyleme! Artık onun gizli sırlarını arastırma; çünkü Sen onun gizli seylerini bilmezsin. Ama o
Sen´in gizli seylerini bilir.
1073. Sararmıs, solmus yüzümü gör de, bana hiç bir sey söyleme!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V, 2217)
• Sararmıs solmus yüzümü gör de, bana hiç bir sey söyleme! Sayısız dertlerimi seyret de, Allah askına olsun, hiç bir
sey sorma!
• Kanlarla dolmus gönlüme bak, ırmaga dönmüs gözyaslarımı seyret! Ne görürsen geç hepsinden; neymis, nasılmıs
diye bir sey sorma!
• Dün gece hayalin gönül evinin kapısına geldi de, kapıyı çaldı. "Gel!" dedi. Kapıyı aç, fakat hiç bir sey söyleme!"
• Senin verdigin ıztıraptan, gamından feryad diye elimi ısırdım. "Ben artık seninim, elini ısırma, hiç bir söyleme!" dedi.
• "Sana baglanan su canı, ne zamana kadar dünyanın etrafında döndürüp duracaksın " diye sordum. "Hiç ses çıkarma,
nereye çekersem tez gel!" dedi.
• "Sussam, hiçbir sey söylemesem, gönlün buna razı olur mu " dedim. "Bir ates yaktın, yandırdın, alevlendirdin. Sonra
da gir içine; hiç bir sey söyleme!" diyorsun.
• Benim bu sözlerime karsı sevgili gül gibi güldü de; "Gir atese!" dedi. "Gir de o ates içinde yaseminler, yapraklar,
çayır, çemenler gör ve hiç bir söz söyleme!"
• Ask atesi, bastanbasa söz söyleyen gül oldu. Gül yapraklan atesten dil kesildi de; "Bizi yaratan sevgilinin lütfundan,
ihsanından, büyüklügünden, güzelliginden baska hiç bir söz söyleme!" dedi.
1074.. Gökyüzü senin matbahın, bütün insanlar da senin çoluk çocugundur.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2150)
• Senin hilale benzeyen kaslarını seyretmedikçe, bayram insana bir ferahlık vermiyor. Senin tokmagının serefi
olmadıkça davulun sesi çıkmıyor.
• Her nefeste gönlüm sana meyl ediyor. Sense her nefeste benden biraz daha usanıyorsun. Yazıklar olsun ki,
gönlümün sana olan meyli, senin benden usanmandan utanıyor.
• Her güzellik ayetini senin ay´a benzeyen yüzün okudu. Dünyaya her çesit saadet mayası senin ay yüzündür.
• Akan tertemiz sular senindir. Baglar, bahçeler, fidanlar da hep senindir. Senin fidanın, senin tertemiz suyundan
baska içmez.
• Mülkler, tahtlar senin, saraylar, baglar, bahçeler dünyada ne varsa hepsi senindir. Seher rüzgarın esince agaçlar
neselenir, oynamaya baslarlar.
• Gökyüzü senin matbahındır. Matbahta bulunanlar da yıldızlardır. Ates, su senin malındır. Bütün insanlar da senin
çolugun çocugundur.40
40- 1892 numaralı gazelde söyle bir beyit vardır:
Gönlün gıdası, senin ask mutfagından olunca, yeryüzü sofrasından el çekerek uzakta durmak gerek
• Ask, senin en degersiz adın, gökyüzü en alçak damın. Güneslerin parlaklıgı bile, senin zevalsiz olan ay´ından bir
ısıktır.
• Bulusma ümidine kapılınca agacın hali degisir, yeserir, boy atar. Ey ay yüzlüm; canın, gönlün hali nice olur
1075. Sen kendini yabancı say, kendine yabancı ol!
Müstef´ilün, Milstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün,
(c.V, 2131)
• Ey asık; hileyi bırak! Aklı terk et, divane ol, divane! Atesin tam ortasına atıl, adeta gönlüne gir! Pervane ol, pervane!
• Kendini yabancı say, kendine yabancı ol! Hem de evini yık, harap et! Sonra gel; asıklarla, aynı evde otur, onlarla
düs, kalk!
• Git, gönlünü siniler gibi yedi kere yıka, kinden, nefretten temizlen! Sonra gel ask sarabına kadeh ol!
• Sevgiliye layık olmak için tamamıyla can halini al! Mest olanların yanına gidince sen de mest ol mest!
• Güzellerin takdıkları küpelerin sohbet yeri, bulusma yeri onların yanaklarıdır. Güzel yanaklarla, güzel kulaklarla dost
olmak istiyorsan; inci tanesi ol, inci tanesi!
• Düsüncen nereye giderse seni pesinden sürükler, oraya çeker götürür. Sen düsünceden vazgeç de, kaza ve kader
gibi en ileride yürü, en öne geç!
• Sehvete kapılmak, heva ve hevese meyl etmek bir kilittir ki, gönüllerimiz onunla kilitlenir. Sen anahtar ol, anahtarın
disi ol!
• Mustafa (a.s.) Hannane diregini oksadı. Sen bir agaçtan da asagı degilsin ya, haydi Hannane diregi ol, Hannane
diregi! 41
41 Medine´de ilk mescitte minber yoktu. Peygamber Efendimiz, bir hurma kütügüne oturarak hutbesini okurdu. Üç
basamaklı ilk minber yapılınca Peygamber Efendimiz, kenara alınan kütüge oturmamıs, minbere oturmustu. Kütük
Peygamber´den ayrı düsünce aglamaya baslamıstı. Ona Hannane kütügü dendi.
• Hz. Süleyman sana; "Kus dilini duy, ögren!" diyor. Halbuki sen öyle bir tuzaksın ki, kus senden ürker kaçar, sen
tuzak olma, yuva ol, yuva!
• Bir güzel sana yüz gösterirse, ona ayna ol, onu içine al, onunla dol! Güzel sana karsı saçlarını yüzer açarsa, sen ona
tarak ol, tarak.
• Zenginlestin, armaganlara, mallara sahip oldun da bunlara karsılık sükran olarak askı verdin. Malı bırak, mal söyle
dursun, sen aska sükrane olarak kendini ver, kendini.
• Bir müddet ates oldun, rüzgar oldun, su oldun, toprak oldun. Bir müddet de hayvan oldun, hayvanlık aleminde
dolastın. Madem ki, bir müddet can haline geldin, hiç olmazsa sevgiliye layık bir can ol, sevgiliye layık bir can.
1076. Söz herkese kolay görünür ama, binlerce kisi arasında onu anlayan bir kisi bile çıkmaz.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c.V,2141)
• Tatlı gülüsüne hayran olarak beden ve can onun kölesi olmuslardır. Akıl ve fikirde onun güzelligini görünce sasırıp
kalmıslar, gönül de onun ihsanlarına sükretmekle mesgul.
• Bizim basımızın dilegi nedir Onun insanı mest eden kadehi! Gönlümüzün istegi nedir Devletinin ebedî olarak
yasaması!
• 0 bir lesin yanına varsa, les dirilir kalkar. Yamalı bir hırka giyinmis dervisin yanına varsa, dervisin hırkası parıl parıl
parlayan bir atlas olur.
• Onun sureti, sekli hiç bir zaman gönlümden gitmedi, gitmez. Ona benzer, ona esit kimse dünyaya gelmemistir. Ve
bundan sonra da gelmez.
• Dünyanın mülkü nedir ki, onunla övünsün Aksine dünya onunla övünür: çünkü dünyanın sahibi odur.
• Ne mutlu o gönle ki, onun derdi, düsüncesi sensin; ne mutlu o köye ki, onun vergi alıcısı sensin.
• Ask bizim sevgilimizdir. Bizce onun sekli, kılıgı yoktur. Zaten onun gönlüne karsı suretin, seklin ne degeri vardır
• Sevgili bana dedi ki: "Ben bundan sonra sinekleri sekerden kovacagım. Ne mutlu o sineklere ki, onları kovan
sensin."
• Felek bir hırsızdır. Ömür kesesini ondan koru! Onun tanesi tuzaktır. Onur dirisi de ölü olur.
• Sus artık; zaten söz herkese kolay görünür. Ama, binlerce kisi arasında onu anlayan bir kisi bile çıkmaz.
1077. Biz senin güzelliginin mestiyiz.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. V.2144)
• Dünyanın isi ne olursa olsun, o nerede Senin isin nerede îki cihan güzellerle dolu olsa, o güzeller nerede, senin
kurnaz güzelin nerede
• Farz et ki, dünyayı kıtlık kaplamıs, ne yemek var, ne ekmek. Ey gizli, ey asıkar Sultan! Senin zahîre ölçegin, ambarın
nerede
• Farzet ki, dünya dikenlerle, akreplerle, yılanlarla dolmus. Ey canın nesesi, sevinci; senin bagın, çiçeklerle, güllerle
dolu gül bahçen nerede
• Farzet ki, cömertlik ölmüs, hasislik herkesi öldürmüs. Ey bizim gözümüz, ey bizim gönlümüz! Senin lütfun, ihsanın,
giydigin süslü elbiseler nerede
• Farzet ki, ayla, günes, ikisi de yola düsmüs, gitmisler, görünmez olmuslar; o kulaga, göze yardımcı olan güzelligin,
nurun nerede
• Farzet ki, müsteriye inci satacak sarraf kalmamıs, sen nasıl olur da ihsanlarda bulunmazsın Senin inciler yagdıran
bulutun nerede
• Farzet ki, dünyada senin sırlarını söyleyecek agız, dil kalmadı. Peki senin sırlarının cosması, köpürmesi nerede
•Sen kendine gel de hepsinden vazgeç! Biz senin güzelliginin, bulusmanın mestiyiz. Geç oldu, erken gel, senin
meyhanen nerede
• Bir yabancı gelmis. Ezelî sarapla mest olanların yolunu kesmede. Niçin sehnelik, polislik etmiyorsun Senin yigitligin,
onu bunu yaralaman, kurdugun daragacı nerede kaldı
• Ey sözler söyleyen, harfler saçan, sus artık! Mezarlıkta yatan, konusmayan, susanlar gibi kulak kesil; halka
tercümanlık etme! Kendi halin, senin hal yönünden, hal dile ile söyleyen sözlerin nerede
1078. Ey akıl; yanımdan çekil git de, iyiden de kötüden de kurtulayım.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2148)
• Ey ogul! Senin canına, basına yemin ederim ki, güzellikte esin benzerin yoktur. Aynaya bak, kendi güzelligini seyret!
Aslında aynada görünen güzel sen degilsin. Senin ötende bulunan kimdir; biliyor musun
• Kendi yanagını öp, kendi kulagına sır söyle, kendi güzelligini seyret, kendi kendini methet!
• Sırrın mecaz degildir, bir gerçektir. Sen bos yere nazlanmıyorsun. Nazın senin kendin içindir.
• Ey akıl, yanımdan çekil git de, iyiden de kötüden de kurtulayım. Ey gönül, seni de istemiyorum, sen de benden
uzaklas da senin hak ettigin sözleri söyleyerek seni kırmayayım.
• Sen hem babasın, hem ogul, hem seker kamısısın, hem seker. Senin yerini tutacak kim var; söyle!
• Kapadıgın dudaklarını aç, deger biçilmez akîk nedir; söyle! Zaten akîk madeni sensin. Ben sana, nasıl baha
biçebilirim
• Ey ogul! Bu dünyada ne bitti ise, ne yetisti ise hepsi senin gölgendir. Ey ogul! iki dünyaya da gölge salan senin
devlet kusundur.
1079. Hepimiz, bütün insanlar hep sana sıgınmaktayız.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2153)
• Ey basa gelen her bela için aman olan, kendisine sıgınılan aziz varlık´ Biz hepimiz, bütün insanlar, sana
sıgınmaktayız. Bizler hep senin emanındayız. Herkesin, her seyin canı, Sen´in canının lütfu ile hostur, güzeldir.
• Bütün dünyanın, bütün insanların manevî padisahı sensin. Herkesin, her seyin aslı sensin. Mademki, Sen bizimsin;
Sen´in olanlardan, sana mensup olanlardan bizim bir gamımız, bir sikayetimiz yoktur.
• Ey benim ay yüzlüm! Dün gece Sen´in gam bulutun cigerime geldi de Sen´in dilinden bana sagdan soldan olmayacak
yüzlerce seyden bahsetti.
• Onun perisan sözleri yüzünden gönlüm sıçradı. Onun hayaline dogru gitti. Ey seker huylum! Yaptıgın her sey
yerindedir, güzeldir. Bütün bu isler, bizlere layıktır.
• Agzımıza Sen´in sevgi atesin düsmüstür de, bu yüzden sana kavusma hevesi ile, Sen´in dünyana ulasma arzusu ile
bizim canlarımız bu dünyada çırpınıp durmadadır.
• Sen´in askının yolunda ne bedenimde, ne de hanemde bir nisan, bir iz vardır! Sen´den perisan bir iz bulurum ümidi
ile ben, ates gibi gidiyorum.
• Bu degersiz kul, senin mücevherini gördü de kapında topalladı kaldı. Ey mücevherat sahibi! Ben Sen´in dükkanının
yanında ayakta kalmıs, içeri giremiyorum, bana acı!
1080. Güller, susamlar, bütün çiçekler senindir.
Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün
(c. V, 2256)
• Sen´in askınla kararsız olan kisi, sana kavusunca karar bulur, huzura erer. Böylece, ayrılık dikeninle gönlü yaralanan
kimse, Sen´in gül bahçene ulasır da mutlu olur.
• Su dünyada görülen güller, susamlar, bütün çiçekler, bütün gül bahçeleri Sen´indir, Sen´in yarattıklarındır. 0 güllerin,
çiçeklerin solmaları, ölmeleri Sen´in sonbaharının hayırhahlıgındandır. Onların topraktan bas kaldırmaları, tekrar hayata
kavusmaları, neseli neseli oynasmaları da Sen´in ilkbaharının eseridir.
• Gerek yeryüzünde, gerekse göklerde bulunan canlı, cansız her varlık, her sey, her zerre asıkların canları ve gönülleri
gibi Sen´in askına düsmüsler de kararsız olmuslardır. içlerinden yanıyorlar, kosuyorlar.
• Yarattıklarının hepsi de, Sen´in askınla yasarlar. Sevdana taparlar. Bütün alem, Sen´in kudretli elindedir. Onlar,
bazen Sen´in düskünlerin, mestlerin olurlar. Bazen de Sen´in humarındadırlar.
• Varlıkların hepsi de Sen´in sevdana kapılmıs, alt üst olmuslardır. Neseyi de, kederi de Sen´den almıslardır. Ne yazık
ki, her seyi Sen yarattıgın halde, yarattıkların Sen´den habersizdirler.
• Yarattıgın eserlerde Sen´in sıfatını sezmek, hadiselerde takdirini müsahade etmek ne tuhaftır Mukadderata boyun
egerek sikayet etmeden Sen´in tecellilerini beklemek ne hostur.
• Sen´inle beraber olunca, Sen´in sevgine ulasınca, ölü ömrü, pörsümüs teni, ve donuk canı ne yapayım Sayılı iki üç
günlük ömür ne ise yarar
1081. Sakın bizi bırakıp gitme!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün,
(c. V, 2143)
• Evin aydınlıgı sensin, evi bırakıp gitme! Bizim zevkimizin, nesemizin tadısın, bizi gözet, gitme!
• Düsmanım seni aldatmaya kalkısır. Onun isvesine, tatlı sözlerine kanma! Canımı, gönlümü gamlar, kederler içinde
bırakıp gitme!
•Allah askına, senin düsmanını da, benim düsmanımı da sevindirme! Düsmanın hilesine kulak verme, dostu incitme,
gitme!
• Ey güzel, ona buna haset eden kisi, hiç kimse için iyi söz söylemez. Sen Keremine ne layıksa, dosta onu yap, gitme!
Elinden gelen lütfu, ihsanı dosttan esirgeme!
• Kötü kisiler gibi her nefeste kendini esen rüzgara kaptırma, vesveselerinin hepsini atese at, yak! Sakın bizi bırakıp
gitme!
1082. Sen, bana gök sarabından, ilahî saraptan sun!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V. 2154)
• Kendine gel, egri bügrü yalpa vurarak yürüyorsun. Yine ne içtin; ev ev, mahalle mahalle mest ve harap bir halde
dolasıyorsun
• Kiminle arkadas olmustun Kimden bir öpücük kapmıstın Kimin saçlarını halka halka, tel tel çözmüstün
• Hayır, hayır kim seninle dost olabilir Ey bütün gözlerin ısıgı güzel! Sen havuzdan havuza, dereden dereye gizli
gidersin.
• Canın hakkı için dogru söyle! Gönlüm de, canım da senindir. Benim sıseye benzeyen gönlüm, sürahi sürahi sarap
içmistir.
• Dogru söyle; gizleme! Asıklara arka dönme! Çesme nerede; söyle de testi testi su tasıyayım.
• Dün gece hayalin asıklar arasında beni arıyordu. Ne yazık ki, yüz yüze geldigimiz halde bu kulunu tanıyamadı.
• Sonra kulunu, o egri bügrü yürüyen kulunu tanıyınca dedi ki: "Hey! Eve gel; ne zamana kadar o tarafa bu tarafa
gideceksin "
• Benim bütün ömrüm odadan odaya, kocadan kocaya giden saskın kadınlar gibi; kötü ile, iyi ile, serle, hayırla
beraber yolculukta geçti.
• Ona; "Ey can Peygamberi" dedim. "Ey can ayetinin yeryüzüne inmesine sebep olan aziz varlık! Sen bana, senin
içtigin, sana sunulan gök sarabından, i-lahî saraptan sun, sun da bu dünya dedikodusundan beni kurtar."
• Can Peygamberi bana dedi ki: "Ezel kıvılcımını agzına götürürsen, agzını da yakar, bogazını da. Sonra; ´Ah bogazım,
ah bogazım!´ diye bagırır durursun.
• Allah, her yiyenin lokmasını, onun kabiliyetine göre vermistir. Bogazında kalacak lokmayı bos yere arama, arama!"
• Can Peygamberine dedim ki: "Canım da, gönlüm de sana kurban olsun Kusuruma bakma; sen bana can sarabı ver!
Ben korkak kisilerden degilim ki, asıkların hay-huyundan ürkeyim
• 0 sarapla dost olmayan, o saraptan ürken kisinin bogazı kesilsin. 0 yolda topallayan kisi bana düsmandır."
1083. Bizi görüsten mahrum etme, gözsüz bırakma! Çünkü sen bizim gözümüz, görüsümüzsün.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün,
(c. V.2174)
• Ey kalender gönüllü sevgili! Neden üzülüyorsun Gönlünü sıkıntılara sokuyorsun Daraltıyorsun Neden harabelerde
yasayan baykusla ilgileniyorsun, onu düsünüyorsun Sen üstün bir varlıksın, devlet kusunun canısın.
• Salına salına gel, ask ugrunda canlarım vermekten çekinmeyen asıkların arasına gir! Sen de canınla oyna! Sen de bu
ugurda canını vermege hazırlan! ey asıl yerinden yurdundan ayrılıp gelmis olan aziz varlık! Sen, simdi neredesin Su
dünyada gurbette degil misin
*Senin la´1 dudakların ayrılıp geldigin madenin zenginligini, ihtisamını bildirmededir. Sonunda sende bulunan o can
incisini göstermeyecek misin
• Sen pek güzelsin, pek latîfsin, pek zarifsin. Ay gibi parlak bir yüzün var. Asıklara ne cilveler yaparsın Ayrılıgın ile
onları ne belalara sokarsın
• Öyle parlaksın, öyle güzelsin ki, can güzelligine hayran olmus da, bir halka sekline girmis, gelmis kulagına takılmıs.
Fakat sen, asıklar arasına karısmayacak mısın Hiç bir halkaya girmeyecek misin
• Gönülden derdi, gamı aldın, gönlümüzü kederden, gamdan azad ettin. Gönül ilk sarabı yapan efsanevî hükümdar
Cem´in küpü gibi oldu. Bu kadeh senin için parlar durur. Ey can! Artık meydana çık!
• Ey Tebrizli Hakk´ın Semsi! Ey görüsümüzün aslı, temeli! Bizi görüsten mahrum etme! Gözsüz bırakma, çünkü sen
bizim gözümüz, görüsümüzsün.
1084. Herkes sustu ama, gayb alemi, gizli alem dilsiz, dudaksız konusmada, hutbe okumada...
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V. 2159)
• Ey güzel! Mademki sarap var, sunmaktan çekinme; olmaz deme! Bos iki elini açıp da gösterme! Çabuk o sarabı
testiden doldur, getir!
• Ey gam gideren çalgıcı! Bu testiye tas atma! Hakk kapısından bir testi su almakla onun ihsan deresinin suyu
azalmaz.
• Hani Hz. Musa, bir mücize göstermisti. Bu mücizesi ile sihirbazlara bir iman kadehi sunmustu. Onlar kendilerinden
geçmis, seve seve canlarını feda etmislerdi. Ey sakî ! Sen de bize sihirbazlara sunulan kadehle sarap sun!
• Açıkça gel, sarabı apaçık olarak sun! Ask sarabının apaçık sunulması daha iyidir. Ramazan oldugu halde, ilahî ask
sarabı yüzünden bugün herkese bayram günüdür.
• Geçen sene ölen kisi, sevgilinin yüzünden yine dirildi. 0 Mesîh huylu sevgilinin lütfu ile kefeni içinde gülmege basladı.
• Ey dirilmeyi, kıyameti inkar eden, aptalca konusma! Bahar geldi. Onun bahçesinde, selvi boylular, çemen gibi
yeniden topraktan bittiler, bas gösterdiler, gel de gör!
• Herkes sustu ama, gizli alem, dilsiz konusmada, dedikodu nagmeleri ol maksızın dünyaya hutbe okumada...
1085. Mumun sana ısık degil, karanlık saçmadadır.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V. 2155)
• Söyle bakalım, bedeni ile dünyanın bir cüz´ü olan insan, nasıl olur da dünyanın dısında kalabilir Islaklık ne zaman
sudan kurtulabilir Birincisi nasıl olur da ikincisinden kaçar, ayrılır
• Ey ogul! Hiç bir ates, bir baska atesle sönmez. Benim gönlüm, ask yüzünden kanlar içinde kalmıs. Sen benim
kanımı, kanla yıkama!
• Ne kadar kaçtımsa gölgem benden ayrılmadı. Kıl gibi incelsem de, beni vekil eden pesimden gelen yine gölgemdir.
• Gölgeleri ancak günes giderebilir. 0 bir gölgeyi uzatır, kısaltır. Sen gölge ile oynamak hünerini güneste ara!
• Iki bin yıl gölgenin pesinden kossan, sonunda geride kaldıgını görürsün. Sen yine geridesin, gölge ileridedir.
• Hizmetin, çalısman, çabalaman suç sayılmıstır. Nimetin, sana zahmet olmustur. Mumun sana ısık degil karanlık
saçmadadır. Arayıp taraman senin elini ayagını baglamıstır.
• Bunların sebebini sana anlatırdım, ama, senin gönlünün beli kırılır diye korkuyorum. Gönül sisesini de kırarsan, senin
için o kırıkları tamir etmek yoktur.
• Benden duy, benden isit! Sana gölge de lazımdır, nur da. insana ikisi de gereklidir. "Kötülüklerden sakın (=itteku)"
agacının önüne basını koy da, gölge varlıgın uzasın gitsin.
• Sen, Hakk´ın lütuf agacından yetistin, gelistin. Kanatların çıktı. Sus artık. Güvercinler gibi "bakara, bakara" demege
kalkısma!
1086. Hz. Adem, senin azarlayısının verdiği nese ile cennetin bahçesini bıraktı da yeryüzünde kapı esigini makam
edindi.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün,
(c. V.2170)
• Ey benim canım! Benim her yönümde, altı cihetimde de senin güzelliginin resmi var. Ben her tarafta seni
görüyorum. Aynada da parıl parıl senin yüzün parlamada.
• Aynasını ancak kendi miktarınca görebilir. Çünkü sen bu kadar güzellikle, bu ihtisamla aynaya sıgamazsın.
• Günes, seni ne vakit görebilirim diye, senin günesinden sordu. Günesin cevap verdi de, dedi ki; "Sen battıgın zaman
ben dogarım."
• Ey ask! Isıgı yedi kat göge sıgmayan akıl, nasıl oldu da senin tuzagına düstü, senin çuvalına girdi
• Akıl, ask harmanının ancak bir bugday tanesidir. Fakat bu bugday tanesi, senin kolunu kanadını baglamıstır.
• Hakk´ın ebedî hayat denizine dalarak ebedî canı görünce, bu can sana kol ve kanat kesildi.
• Artık aska sahip oldun. Sence su mal mülk ne ise yarar Bu alemin devleti yüksek mevkî, senin ulastıgın mevki´e ve
devlete göre, ne ise yarar Kaç pars eder
• Sana karsı köpek nefsimiz, tilkilik edecek, hilelere bas vuracak, buna imkar var mı Senin çakalına arslan bile secde
eder.
• Ey benim canım! Gece gibi, gündüz gibi, elsiz ayaksız yollara düsmüs, kosup duruyorum. Çünkü gökyüzünden her an
"gel" diye çagırdıgını duymadayım.
• Senin nuruna karsı bizim karanlıgımız da nedir Senin güzel islerine karsı bizim kötü islerimizin ne degeri olabilir
• Gündüzleri, senin agacının altına düsmüs gölge gibiyiz. Geceleri de seher zamanına kadar dertten, eleminden emin
oldugumuz halde aglayıp, inlemedeyiz.
• Hz. Adem, senin azarlayısının verdiği sevkle, nese ile cennetin bahçesini bıraktı da huzurunda kapı esigini makam
edindi.
• Gönül denizi, senin insana deger verisinden, insana ikramda bulunusundan köpürür, cosar. Fakat ben, senin
sözlerine müstakım. Onun için dudagımı kapıyorum, susuyorum.
1087. Benim canım sensin. Ben dünyaya meyleden gamlarla dolmus olan kendi canımı istemiyorum, ondan vazgeçtim.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. V. 2162)
• Yine öyle bir coskunluk halindeyim ki, canına yemin ederim. Beni ne biçim baglarla baglarlarsa baglasınlar, hepsini
koparır atarım.
• Benim aziz ömrüm sensin, ben fanî ömrü istemiyorum. Canına yemin ederim ki, benim canım sensin, ben dünyaya
meyleden gamlarla dolmus olan kendi canımı istemiyorum, ondan vazgeçtim.
• Bir su kabından su içsem, o suyun içinde senin hayalini görürüm. Canına yemin ederim ki, ben sensiz bir nefes
alsam; onsuz neden yasıyorum diye pisman olurum.
• Sen olmadan ben havalara yükselsem, göklere çıksam, siyah bulutlar içime gamlarla dolar, aglarım. Canına yemin
ederim ki, sensiz gül bahçesine girsem, kendimi zindanda hissederim. 42
42 Nesatî merhum beyti söylerken Mevlana´yı hatırladı:,
"Baga sensiz bakamam çesmime ates görünür,
Gül-i handanı degil, serv-i hıramanı bile."
"Sevgilim, ben baga sensiz bakamam, yalnız gülen gül degil servi agacı bile gözüme atesler içinde kalmıs gibi
görünür."
• Kulagım senin adından baska ses duymaz. Aklımın, fikrimin duydugu sey, senin kadehinin sesidir. Canına yemin
ederim ki, ben çok perisanım, yıkılmısım, gel de beni kaldır, canlandır.
• Ey beni dogru yola götüren azîz varlık! Mabette de maksadım sensin, mescitte de sensin. Sen, nereye yüz çevirirsen,
canına yemin ederim ki, ben de yüzümü oraya çeviririm. 43
43 Arif bir sair de;
"Allah´ım; bazen kiliseye gidiyorum bazen mescide. Böylece ev ev seni arıyonım." diye söylemistir.
• Ben askla konusuyordum, diyordum ki; "Ask arslandır. Ben de ceylanım." Fakat canına yemin ederim ki, ben
arslanlardan kaçmak söyle dursun, onları ben gözetirim, onlara bekçilik yaparım.
• Ey içten içe inkar eden; gizlice inkar etme! Canına yemin ederim ki, ben alına yazılan gizli yazıyı bile okurum.
• 0 bir türlü anlasılamayan, neliksiz niteliksiz varlık, acaba su kanlarla dopdolu gönlüme nasıl bir yakınlık gösterdi ki;
canına yemin ederim, bütün yakınlarımdan uzak düstüm.
• Sen, kurbanlık canın bayramısın. Bütün asıklar, senin kurbanlarındır. Canına yemin ederim ki, ben senin kurbanınım,
beni matbahına çek al!
• Geceleri Tebrizli Sems´in askı ile uyuyamıyorum. Canına yemin ederim ki onun yüzünden zerreler gibi dagınık bir
haldeyim.
1088. Insanların yüzleri, senin yüzünün aynası olmasaydı, insanlardan kaçardım, daglara sıgınırdım.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V. 2158)
• Sen´inle bulusma, sana kavusma arzusuna kapılmıstım da, bu arzuda ısrar etmekte idim. Sen´in vefana erismek için
bu vefalı canımı verecegim, ölüp gidecegim.
• Gönlümün arzu ettigi lütufta bulundun da gönlümü ferahlandırdın. Fakat bu Sen´in binlerce lütfundan ancak biridir.
Ben, sana karsılık olarak ne yapabilirim
• Bir tat tattırmasaydın, yesillik yerden bitmezdi; gökyüzü Sen´in çagrını duymazdı da, böyle dönüp durmazdı.
• Gül fidanlarının dünyası, Sen´in kırmızı, yesil renkli elbiselerine bürünmüstür. Gece yolcularının ümidi de Sen´in
gündüzünün uyanmasına baglanmıstır.
• Insanlann yüzleri, Sen´in yüzünün aynası olmasaydı, insanlardan kaçardım. daglara sıgınırdım.
• Cansız sandıgımız varlıklarla, bitip boy atan bitkilerle bir samanlıga benzeyen dünya, Sen´in kehribarın olmasaydı;
yokluktan nasıl meydana gelirdi
• Sen´ın; "hay, huy" diye birbiri ardınca çagırman olmasıydı, topragın gönlünden bu hay, huylar olur muydu Bu
sayısız bitkiler baskaldırır mıydı
• Eger sen çagrılmasaydın; bu dünyada senin ne isin vardı Kendiliginden bir lütuf gelir, çatar. Onu çeken kimdir Ey
gönül o kendiliginden gelis de, sana Rabb´inin bir lütfudur.
• Zerre zerreye der ki: "Ne vakte kadar havada titreyerek oradan oraya uçup duracaksın Zaten, hava da, zerre de
hepsi Sen´in havana kapılmıslar, sevdana düsmüslerdir.
• Su hava da sabahın erken saatlerinden aksama kadar yüzlerce sekle girer, her sekilde de, her durumda da, Sen´in
için çark vururlar, oynar dururlar.
• Havanın oyununu görmüyorsun ama, agaçların oyunlarına bak! Yahut da, canın Rabb´inin huzurunda secdeye
kapanısını seyret!
• Yeter, sen artık sus; sus da varlıkların her biri kendi sözüne dalsın. Bütün huylar, elbette senin dilegine asık
olmazlar.
1089. 0 sana, senden daha yakındır. Ne için onu dısarıda arıyorsun
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün,
(c. V.2172)
• Belki gelir, belki de gelmez diyordum. Ama sevgili ansızın bana misafır olarak geldi. Bu gelisten gönlüm sasırdı da
heyecanla; "Iste geldi." dedi. Can da; "Ne sasıyorsun, iste o ay yüzlü geldi, burada!" dedi.
• 0, eve geldi ama, biz deliler gibi sokaklara döküldük. Onu arıyoruz. "0 nerede, o ay yüzlü nerede " diye bagırıp
duruyoruz.
• Halbuki, o evin içinde; "Ben buradayım." diye bagırıyordu. Benim ise, evin içinden gelen sesten haberim bile yoktu
da "Neredesin " diye her tarafa bagırıp duruyordum.
• Bizim mest olmus bülbülümüz, bizim gül bahçemizde ötüp duruyordu da biz kumru gibi "Ku, ku, nerede, nerede "
diye feryad ederek uçuyorduk.
• Sanki gece yarısı, bir çok kisiler yataklarından sıçrayıp kalkmıslar; "Hırsız var, hırsız var!" diye bagırıyorlardı.
Halbuki, hırsız orada idi. 0 da onlarla beraber; "Hırsız var!" diye bagırmakta idi.
• Hırsızın kendisinin bagırması, öbürlerinin bagırmaları ile öyle karısmıstı ki onların bagırıs ve çagırıslarından sesi bile
ayırdedilemiyordu.
• "Nerede olursanız olunuz, o sizinle beraberdir."44 Yani bu arayısta o da sizinle beraber oldugu için arıyorsan asıl onu
ara!
44--(57. süre olan Hadîd Suresi´nin su mealdeki 4. ayetinden iktibas var: "Her nerede bulunursanız bulunun, Allah
sizinle beraberdir)"
• 0 sana senden yakmdır.45 Ne için onu dısarıda arıyorsun Kar gibi eri, yok ol da, kendini kendinde aramaya basla!
45--(50. süre olan Kaf Suresi´nin su mealdeki 16. ayetinden iktibas var "Biz ona yakın olan sah damarından daha
yakınız.)"
• Insan, asık olunca süsen gibi dillenir, söze baslar, konusur durur. Ama, sen dilini tut, sus! Süsenin de huyu budur,
dili vardır ama, söylemez, susar.
1090. Varlık aleminde asıl yasayıs, duyus asktır.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. V. 2265)
• Bugün dostla bulusma rüzgarı, mutlu olma rüzgarı esmededir. Bugün sevgi, verdiği sözde, ahdinde durmus, vefa
göstermededir.
• Rakip gitmis, artık sevgilinin yanında yok. Sevgili, düsmanın zahmetini çekmeden, asıkların yalvarıslarını,
yakarıslarını duymadadır.
• Ey gönül! Sana sevgili ile bulusma müjdesi, onunla birlikte sarap içme müjdesi veriyorum. Zaman senden neler aldı
gitti ise, onların hepsini sana geri verecek.
• Sükürler olsun, düsman def´ oldu gitti. Biz de sarap kadehi ile arkadasız. Bizim neseden yanaklarımız kırmızı; rakipse
kör olmus, yaslara girmis.
• Ey sevgi! Ne mutlu sana, bulusma lütfunda bulunarak kendini gösterdin. Senin canına canlar feda olsun. Zaten asıl
cömertlik mal ile degil, can ile olur.
• Sevgili, haset edenlerin gönülleri hos olsun diye, bize cefa etti. Ama bugün onunla basbasa kaldık da, o bizi
methetmege basladı.
• 0, öyle bir ay yüzlüdür ki; onun nuru, günesin ısıgından üstündür. Bugün onu gören kisi, günesi kararmıs görür.
• Bugün o, ay gibi olan yüzünden örtüyü kaldırdı. Onun nuru, günesten de, aydan da, Zühre yıldızından da üstündür.
• Aynrııktan ötürü ne rahat kalmıstı, ne de huzur. Bugün ise, yasayısımız güzellesti, tatlılastı.
• Yeni ay, her zaman günesten nur alır. Bu ay ise; günese kendi nurunu veriyor. Bu ay nasıl sasılacak bir aydır.
• Ey gönül! Bu halden faydalan, Allah´a sükret! Sevgi sana sefik olmaya, acımaya basladı. Allah da seni seviyor, ne
mutlu sana!
• Su anda ask ordusu tarafından esip gelen rüzgar hos bir eda ile el attı, onun büklüm büklüm olan saçlarından bir
büklümünü çözüverdi.
• Sevgi, bizim susuzlugumuzu gidermek için meclise geliyor. Kahvenin verdiği sarhosluk ise, zaman gibi uzadıkça
uzuyor, yeniden yeniye sarhosluklar doguruyor.
• Asıkları rahatsız eden gam, su anda kapının dısında kaldı. Damdan da asagı indi.
• Bugün o, bulusma ihsan ediyor, sifalar veriyor. Bugün ilahî askla kendimizden geçtigimiz için rüku´ ediyoruz,
secdelere kapanıyoruz.
• Sen bize o incelmis kadehi gönül sifası olarak sun! Biz çoktan beri onun zevkinden mahrum kaldık.
• Ey insanlar! Aska sarılın, onun çagrısına cevap verin. Ona gidin, onu bırakmayın. Çünkü, Allah aska ölümsüzlük
vermistir.
• 0 uyumayan, daima uyanık olan ask, gökyüzünden, ötelerden gelen sevgi bugün gafilleri, gönülleri uykuda olanları
çagırıyor.
• Varlık aleminde asıl yasayıs, duyus asktır. Asksız yasayıs, yasayıs degildir, kabuktur.46
46 Fuzülî merhum; "Ask imis her ne varsa alemde" demisti. Hz. Mevlana da bir siirinde:
"Asksız geçen ömrü, ömür sayma. Onu hiç hesaba katma."demisti. (Dîvan-ı Kebîr, 3-1129)
• Seni asktan alıp, dünya sevgisine dogru çeken dost, iyice bil ki senin düsmanındır. 0 sana haset etmededir.
• Askta konusma, asktan bahsetme yoktur. Askı yasamak vardır. Askta inlemek, gözyası dökmek vardır. Bu gözyasları
sana kafidir.
• Sus, söyleme; hiç bir sey deme! Deme de askın ne oldugunu gözyası söylesin. Gönül yanmaya baslayınca öd agacı
gibi koku verir.47
47 Bir sairimiz ;"Sen hamüs ol, macerayı, çesm-i giryan söylesin." (Sen sus bastan geçeni anlayan göz söylesin.)
demisti.
1091. Ben dünyada her seyden bıktım da senin arzundan baska bir sey istemiyorum.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2229)
• Ey adı benim mest olmus canıma gıda olan sevgili; gözüm de, aklım da senin günlerinle aydınlanmadadır.
• Senin güzel yüzünü, gözünü, boyunu, posunu, elini, ayagını gümüs renkli bedenini görünce, altı cihet de benim
yüzümün ısıgı ile altın rengini aldı.
• Bana; "Gönlüm senden bıktı, usandı." demistin. Ben de o dünyada her seyden bıktım da, senin arzundan baska bir
sey istemiyorum.
• Iste ben de oturdum, bekliyorum. Canıma, beni özledigine dair bir haber gelinceye kadar bekleyecegim.
1092. Ask ehli Tebriz sehrinin topraklarından kokular alır.
Fe´ulün, Fe´ulün, Fe´ulün, Fe´ul
(c. V. 2274)
• Bir inciye yolum düstü. Denizler onun sevdasına kapılmıslardı. Onu dolunayla cilvelesirken gördüler de sasırıp
kaldılar.
• Bir su gördüm, ruh, o suya asık oldu. Onunla arınmak, onda sefa bulmak diledi. 0 kirlilikleri temizlerdi ama, ates
degildi.
• Askın öyle bir nuru vardır ki, güneste, ona benzer bir nur yoktur. 0 nur, asıklara delil olur, kılavuz olur, onları
yürütür.
• Sevgi gelini, bir dolunaydır, karanlıklarda parıl parıl parlar. Asıkların kanları ona mahmurluk verir.
• Sevgiyi elde etmek için dünyaya sırtımı döndüm. Bana kendi diyarımdan baska türlü aydınlandı, göründü.
• Ask yolunda atlılar gördüm. Atları yaralanmıstı ama, yollarında pek hızlı gidiyorlardı.
• Onlara; "Böyle hızlı hızlı nereye gidiyorsunuz " dedim. "Sevgi diyarına gidiyoruz, sevgi diyarından kaçan helak olur."
dediler.
• Buna tam bir delil, bir örnek istersen "Tebriz" denen sehre git! Orası tam ziyaret edilecek bir sehirdir.
• Ask ehli o sehrin topraklarından kokular alır. Ruh için orada manevî süsler ziynetler vardır.
• Gider, karanlık bir gece gibi onun havasına girersin. Sonra neselenmis bir halde gündüz olursun, geri gelirsin.
1093. Hayalinin etrafında asıkların dönüp dolastıkları o kerem sahibi geliyor.
Fe´ulün, Fe´ülün, Fe´ulün, Fe´ül
(c. V. 2272)
• Ey komsu! Müjdeci, müjdeli bir haber verdi. 0 müjdeyi duyunca gönüller kendinden geçti, yandı, tutustu.
• Sizin evinizin ve çadırınızın yakınında müjdecinin agzından Hakk´ın sesi duyuldu.
• 0 müjdeci; "Karanlık gecelere, yüzü ay olan ve hayalinin etrafında asıkların donüp dolastıkları, o kerem sahibi
geliyor, yaklastı." diyordu.
• Müjdeciyi karsıladılar. Onun etrafında halka oldular. Hepsi de müjdeciye secde ettiler, onu ziyaret ettiler.
• Bela yatıstıktan sonra, gönüller de yatıstı. Ondan baht elbiseleri giydiler ve yürüdüler, gittiler.
1094. Uykudan uyanınca benim aklım olur, düsüncem olur, gelir beni bulur. Uykum gelip de uyusam, gelir, rüyama
girer.
Fe´ulün, Fe´ülün, Fe´ulün, Fe´ul
(c. V. 2251)
• Yeni bir is yapmaya baslasam; bana emir veren, yaptırtan odur. Ben gönül aramaya kalkıssam, benim gönlümü alan
dilber odur.
• Ben barıs arasam, bana barıs saglayan odur. Savasa girissem, düsmanı öldürmek için hançerim o olur.
• Eglenmek için asıklar meclisine gitsem, mecliste o bana sarap olur, meze olur. Gül bahçesine gitsem, o bana
yasemin olur.
• Bir maden ocagına insem, o madeni bastan basa akîk haline getirir, akîk olarak karısma çıkar, denize girsem, denizin
incisi olur, avucuma düser.
• Bir ovaya gitsem, bir bahçe olur gelir beni bulur. Gökyüzüne yükselsem, bu defa bir yıldız olur, karsımda parlar
durur.
• Basıma gelen bir belaya sabretmek için bir köseye çekilsem, bana minder olur, üstüne oturtur; gamdan, kederden
yanıp yakılsam, beni içine alır, buhurdanım olur.
• Nese zamanında, asıklar arasına katılsam, gelir, hem sakî olur, bana sarap sunmaya baslar, hem mutrib olur, güzel
nagmelerle beni büyüler, hem bana sarap sundugu kadeh olur, sarap içerken kendini bana öptürür.
• Uzakta bulunan dostlara mektup yazmak istesem, bana kagıt olur, kalem olur, mürekkep olur.
• Ben, uykudan uyanınca, benim aklım olur, düsüncem olur, gelir beni bulur. Uykum gelip de uyusam, bu defa gelir,
rüyama girer.
1095. Allah rızası için, bize güzelliginden bir seyler ver!
Fa´ilatün, Fa´ilatün,Fa´ilat
(c. V. 2230)
• Biz süffîer, çok uzaklardan geldik. Senin kapında bekliyoruz. Allah rızası için bize yüzünüzün güzelliginden bir seyler
ver!
• Susuz kaldık. Yanımızda bos ibriklerimiz var. Çünkü, biliyoruz ki; senin ırmagından baska bir ırmakta güzellik suyu
yoktur.
• Ey huyu her zaman merhamet ve lütuf, iyilik olan güzel! Haydi, kapında bekleyen bu yoksullarına bir seyler ver!
• Kıtlık senesinde, Hz. Yusufun güzelligi can gıdası oldu. Biz de kıtlıktan bunaldık, sana geldik.
• Süfîler, yine helva arzu etmekteler. Onların gönüllerinin arayıp özledigi senin o tatlı dudaklarındır. 0 tatlı sözlerindir.
• Dün gece, tekkede bir gürültü kopmustu. Tekke senin kokunla misklere bürünmüstü, misk kokuları ile dolmustu.
• Haydi, biz dilencilerin zembiline dogru elini uzat, aç! Senin sadaka veren eline, koluna aferinler.
1096. Insanın kendini begenme huyunu bir kokla; onda can kokusu yoktur, toprak kokusu vardır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2203)
• Meyhanenin yolu nerede Ben meyhaneye yalnız basıma gitmek istiyorum. Benimle beraber beden de gelmesin, can
da gelmesin. Böyle nadir bir küfre ait dünyada layık bir zünnar var mıdır
• Can, ilahî saraptan esip gelen rüzgarla her an mest olmada ve meyhanenin kapısına kadar kosmada, fakat onun
yükü, yani bedeni nerede
• Kulagın bulunmadıgı bir taraftan (ötelerden) bir çeng sesi geliyor. Bu çeng bildigimiz çeng degil, sevgilinin çengi. 0
çengi yapmak için tahta nerede bulunacak, tel nerede bulunacak.
• Asık beden elbisesinden soyununca, ona öyle bir can elbisesi giydirirler ki, onun kumasını hızlı hızlı çalısan çulhalar
dokumamıstır. Peki o nerede dokunuyor Ipligi nerede
• Asıgın kibrini, kendini begenme huyunu, bir kokla! Onda can kokusu yoktur. Toprak kokusu vardır. Zaten o koku
aslında topraktan yaratılan bedendendir. Böyle uçsuz bucaksız vahdet denizinde kendini begenmek ayıptır, utanç vericidir.
• Eger burnun açılır da bir hakîkat kokusu alırsa, o koku burnuna ask magarasından gelmededir. 0 koku hiç
duyulmamıs, hiçbir attarda bulunmayan acayip bir kokudur. Her tarafa kosarsın, magara nerede bilemezsin.
• Asıgın tertemiz bir halde bulunan yüzünde, renksizlik rengi vardır. Fakat o güzel yüzlü sevgilinin vefası, lütfu, sefası
nerede
• Sermedî olan yani ölümsüz olan ömürden sana bir müjde geldi. Allah´a hamdet! Artık senin ömründe ne bu senenin
bir gamı vardır, ne de geçen senenin.
• Artık orada, iyi kisilerle de, kötü kisilerle de konusup görüsmek ruha yük olur, zahmet verir. Iyilerin en iyisinin
gölgesindeki halvete kim sıgabilir
• Hakk Sems´i ve din Sems´i ölümsüzlük sefalarında büyükler büyügüdür. Onun günesinin parıltısında aklı basında
kalmıs, bir zerre bulunur mu Bu zerre nerede
1097. Senin canının çekisleri olmasaydı, topraktan yaratılmıs beden nasıl asık olabilirdi
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2223)
• Üstün insanların, seçkin kisilerin hepsi senin misafirindir. Günes bile gökte seni sormada, seni aramadadır.
• Kem göz, senin güzel yüzünden uzak olsun, binlerce can sana feda olsun.
• Sana feda olan canlar ölümsüz olurlar. Çünkü, canlar senin madeninin iksiridir.
• Sen, Hakk´ın ismet, temizlik sarayındasın. Baht ve devlet de gece gündüz sana kapıcılık yapmadalar.
• Allah´ım bu bahçeyi sonsuz baharının lütfu ile daima yesert, yemyesil, ter ü taze sakla!
• Sakla da melekler oradan meyve devsirsinler, elmalıklarında gezinsinler.
• Allah´ım, su ask ırmagının suyu, senin ihsanın, bu ırmak her tarafa aksın, hiç bulanmasın.
• Allah´ım, bu duaya, sen de amin de! Zaten dua da senin duan, amin de senin aminin.
• Dünya çenginde, dünya kanununda teller var. Her telin feryadı, senin emrine göre, senin arzuna göredir.
• Ben uyumustum, beni sen uyandırdın. Ben senin çevgeninde bir top gibiyim.
• Senin canının çekisleri olmasaydı; topraktan yaratılmıs bu beden, nasıl asık olabilirdi Toprak nerede Ask nerede
• Kuru toprak mest oldu da nagmelere basladı. Bu nagmeler senindir, nagmeler senindir, senin!
1098. Gönül, senin etegini tuttu. Beden de gönlün etegini tuttu. Vah bu çekisten, vah bu isten!
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. V. 2242)
• Senin nar çiçegi gibi olan yüzün bahçeye gelince, gülün gönlüne atesin düser, onu yakar, yandınr.
• Lalelerin gönüllerindeki atesin dumanı senin can renkli atesindendir. Senin yükünü çektikleri için, menekselerin beli
bükülmüstür.
• Can gül bahçesinin goncası, senin gül gibi olan yüzünü gördü ve dikeninin sevdasına kapıldı da gözünü hos bir
sekilde açtı.
• Süsen kılıcını çekmis, yaseminin kanını dökmüstür. Fakat süsene bu kılıcı kim vermistir Kim verecek, senin kanını
içen, kan dökücü nergis gözlerin vermistir.
• Bütün çemenler, ham sofular gibi soguk ve kupkuru idiler. Senin görünmez saraplar veren meyhaneci dudaklarından
mest oldular, yeserdiler, gelistiler.
• Askla mest oldugum için ona; "Sen, benim sevgilim degil misin " dedim. Yoksa, iki dünyada da sasıdan baska, kim
senin sevgilini görmüstür
• Gönlümde; "Ben sizin Rabb´iniz degil miyim Evet."48 yazısı var. 0 yazıyı inkar etme! Iste yazın, iste ikrarın!
48 A´raf Süresi, 7/172. ayete isaret var.
• Gönül, senin etegini tuttu. Beden de gönlün etegini tuttu. Vah bu çekistirenden, vah su isten!
• Ey can padisahlarının padisahı Tebrizli Semseddin! Bedenin gönlünde, gönlün askı var. Gönlün gönlünde ise, senin
askın var.
1099. Ey can! Gönlümün gam yemesinden ötürü beni seviyor, benden razı oluyorsan, ben gama yüzlerce gönül
verdim.
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa-ilat
(c. V. 2236)
• Sevgili! Sen Hz. Musa gibisin. Ben de senin elinde asanım. Bazen halkın dayanagı oluyorum. Bazen de senin
ejderhan!
• Ey bakî olan, ölümsüz ve sonsuz olan Allah´ım! Senin varlıgına ne gün sıgar, ne de zaman! Gönlüm de senin sevdana
kapılmıs, zamanım da!
• Bana yüzlerce gün, yüzlerce zaman bagıslasan,onların hepsi de, senin askına, muhabbetine feda olsun.
• Gözlerim, yarattıgın güzelleri, güzellikleri, çesit çesit hayvanları, bitkileri, gökleri, yıldızları gördü de, senin essiz
vasıflarını, yaratma gücünü, dilsiz dudaksız olarak gönle söyledi. Gönül, gözün anlattıklarını duyunca, kendisi bastan basa
göz oldu.
• Bu gözlerim, senden gönüle haber götüreliden beri, gönül iki gözüme, dua edip durmada.
• Gökyüzü, yüzlerce mumla, senin gönüller alan o güzel gözlerini, gece gündüz aramada, telasla dönüp durmadadır.
• Ey can! Gönlümün gam yemesinden ötürü beni seviyor, benden razı oluyorsan; ben gama yüzlerce gönül verirdim.
• Beni, senin gam havanında yüzlerce defa döv, ez. Bu ezilisle, senin tutiya´n olurum. Gözlere çekilir, gözleri
aydınlatırım.
• Can da nedir Senin güzelliginin gül bahçesinden bir yarım bayraktır. Peki gönül dedigin nedir Senin bagında
açılmıs bir çiçek.
1101. Birisi asık olunca, artık ondan vazgeç, onu arama, bırak gitsin!
Mef´ülü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. V. 2239)
• Hocanın mahallesine gittim. "Hoca nerede " diye sordum. Dediler ki; "Hoca asık olmus, hoca mest olmus, yer yer,
mahalle mahalle dolasmadadır."
• Dedim ki; "Ona bir isim düstü. Onun nerede oldugunu söyleyiniz. Ben hocanın dostuyum, ona düsman degilim, onu
çok severim."
• Dediler ki; "Hoca birisine asık oldu. Onu ya baglarda ara, ya ırmak kıyısında!"
• Mest olmus kisiler, asıklar, sevgililerinin bulundugu yere giderler. Birisi asık olunca ondan vazgeç, onu arama, bırak
gitsin!
• Suyu gören balık, kıyıya gelmez. Asık nasıl olur da renge, kokuya kapılır kalır
• Donmus dahi olsa günesin yüzünü görünce, dayanamaz, erir gider.
• Bilhassa birisi, padisahımıza, o vefalı olmakta esi bulunmayan, tatlı huylu padisaha asık olursa;
• 0, hadde hesaba sıgmayan, o kıyaslanmasına imkan bulunmayan büyük bir padisahtır. 0 kimya gibi benzeri olmayan
varlık, kime dokunursa; "Geri dön!"50 emri ile hemen onu altın haline sokar.
50 Fecr Suresi, 89/27-28. ayetlere isaret var.
• Uykuya dal, dünyadan vazgeç, altı yönden de kaç! Ne zamana kadar, aptalcasına, basıbos, surada burada dolasıp
duracaksın
• Nasıl olsa seni çekip götüreceklerdir. Bari sen kendi isteginle git de, padisahın yanında yüzün olsun, yerin olsun,
serefin olsun.
• Su dünyada öteye beriye kosan bir serseri olmasaydın, varlıgından geçseydin, sırları kesf eden Isa sayılırdın, sana kıl
kadar bir sey bile gizli kalmazdı.
• Ben, su görünen agzımı kapadım. Gizli agzımı açtım. Bir kadeh sarapla "Dedi" sevdasından kurtuldum.
1102. Senin utancın daglara düsünce dag, kan kesildi, adı da la´l oldu.
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. V. 2238)
• Ey utandıgın için, yüzü gül gibi kızaran sevgili! Ben neden çekiniyorum, senden mi Yoksa utancından mı
• Gül bahçesi, senin güzel yüzünü gördü de, yüzlerce renge boyandı. Böyle oldugu halde, sen neden, kimden
utanıyorsun da yüzün gül gibi kızarıyor
• Ben sevdadan yüz binlerce hırka diktim. Bir çok çarelere, türlü tedbirlere bas vurdum. Fakat senin utancın bunların
hepsini de yaktı.
• Senin utancının saflıgı, aslı, sebebi ötelerden geliyor. Senin utancın bu dünyaya ait degil, gayb aleminin perdesinin
arkasındadır. Senin su görünen utancın, gül bahçesine benzeyen yüzüne düsen, ötelerin utanç gölgesidir.
• Duygusuz, tas kesilmis gönül, senin utancını gördü de eridi, su kesildi. Ya Rabbî, duygulu, uyanık gönül, senin
utancını görürse ne olur
• Senin utancın daglara düsünce, tastan, topraktan ibaret olan dag, kan kesildi; adı da la´l oldu.
1103. Ask atesi bastan basa yasemin, çayır, çimen oldu.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V. 2217)
• Sararmıs yüzümü gör de bana hiçbir sey sorma, basıma gelen sayısız belaları, dertleri seyret de, Allah için olsun
bana sebebini sorma!
• Kanlanmıs gözlerime, ırmak gibi akıp duran gözyaslarıma bak! Ne görürser gör; "Ne imis, ne içinmis, nasılmıs " diye
bana bir sey sorma!
• Dün hayalin gönül evinin kapısına geldi. Kapıyı çaldı. "Gel!" dedi, "Kapıyı aç, fakat bana hiçbir sey söyleme!"
• Ayrılık gamından feryad ederek, elimi ısırdım. Halimi gördü de; "Elini ısırma, hiçbir sey söyleme, iste ben
seninim."dedi.
• Dedi ki: "Sen benim zurnamsın, dudagım olmadıkça feryad etme! Sanî çeng gibi nagmeler vermezsem, nagmemden
sikayet etme!"
• "Kederlerle dolu su dünyada, canımı oradan oraya çekip durmadasın. Bu ne zamana kadar sürecek " dedim. "Nereye
çekersem" dedi, "Oraya gel! Hiç bir sey sorma, hiç ses çıkarma !..
• "Hiçbir sey söylemesem, hiç sikayet etmesem, sen bana yaptıklarını reva görüyor musun " dedim. "Bir ates yaktın,
alevlendirdin, hiçbir sey söyleme, gir içine!" diyorsun.
• Gül gibi güzel bir gülüsle güldü de, "Gir atese!" dedi. "Gir de ask atesini bastan basa yasemin, yaprak, çayır, çimen
olarak gör! Fakat hiçbir sey söyleme!"
• Bütün ates, söz söyler gül halini aldı da; "Sevgilimizin lütfundan, kereminden baska hiçbir söz söyleme!" dedi.
1104. Senin parlak yüzün can aynasıdır.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. V. 2243)
• Senin parlak yüzün, can aynasıdır. Benim canımla senin canın, her ikisi de bir imis.
• Gökyüzünde parlayan dolunay, senin bir incindir. Gönül evi de benim degil, senindir. Akıl, vaktiyle beden evinin
efendisi, sahibi idi. Simdi senin kulun kölen oldu. Senin kapıcın oldu.
• Ruh, ezelde, "Elest" gününde senin yüzünün güzelligini görmüs, mest olmustu. Ezelden gelip bu balçık bedende
sürgün hayatı yasarken, senden ayrı düstügü için perisan oldu.51
51 Hakk asıklarından Ibn-i Farız hazretleri, Kasîde-i Hamriyye´sine su beyitle baslamıstı:
"Daha dünyada üzüm çubugu yaratılmadan önce, biz sevgilinin askı ile içtik, mest olduk."
• Bizim maddî varlıgımızdan olan toprak asagı çöktü, oturdu. Su ise simdi saftır, berraktır. Fakat simdi benimki de,
seninki de ortadan kalktı gitti.
• "Gönül devletin kıyamete kadar yasasın!" diye Rum Kayseri simdi zenciler ordusunu bozguna ugrattı.
• Ey yüzü aya benzeyen sevgili! Zaman zaman feryad ediyorum. Çünkü ince nükteleri bilen askın bile bana perde
oluyor.
1105. Hiç acımayan merhametsiz gönlü, gel de sevgilide ara!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. V. 2247)
• Eger sen, beni sagda solda arar da bulamazsan, git; beni sevgilinin yanında ara! Beni o cennette, o gül bahçesinde,
o yesillikte ara!
• Tembelim, issizim. Gölge gibi yere uzanmısım. Sen de beni ebedî olan o selvinin gölgesinde ara!
• Beni yıkılmıs, mest olmus bir halde yerlere serilmis görmek istersen, gel de o mahmur yüzlerin civarında ara!
• 0 iki mahmur göze, ilahî nurlarla dolu olan, o kıyısız denize dal da büyük yaratıcının sır incilerini ara!
• Hiç aglamayan, merhametsiz gönlü, gel de sevgilide ara! Hiç solup sararmayan dökülüp saçılmayan gülü de, o
baharda ara!
• Askın verdiği kararsızlıktan hoslanmayan, huzur arayan adam soguk bir adamdır. Sen, sabır, karar nedir bilmeyen
mest olmus asıgın canını ara!
• Çeragın yoksa, ondan çerag iste! Sarabın yoksa, ondan sarap iste, sarap ara!
• Dün gece kendimden geçtim de bir suç isledimse; zavallı aklımın o güzel yüzden iste, o gül renkli yanaklarda ara!
1106. Ey neseli gönül! Söyle, söyle!
Fa´lü, Fe´ulün, Fa´lü, Fe´ulün
(c. V. 2246)
• Ey yigitlerin bası! Söyle, söyle! Ey meydanın padisahı! Söyle, söyle!
• Ey ölümsüz ay, ey sakîlik eden padisah, ey hakîkatleri bilenin canı! Söyle, söyle!
• Sen herkesin kıblesisin. Sen muma ısıksın. Asıkların hikayelerini söyle, söyle!
• Ey bastanbasa kurnazlık olan varlık, ey mest olanların sakîsi! Gül bahçesinin sırlarından söyle, söyle!
• Sen her seyi bilirsin, hem de bastan basa cansın. Sen dîvanın basısın, söyle, söyle!
• Sen ab-ı hayatsın, seker kamısısın. Sevgiliye ait nükteleri söyle, söyle!
• Gamlanmazsın, öfkelenmezsin, ey neseli gönül! Söyle, söyle!
• 0 saf sarabı, o büyük kadehi sun, gülerek söyle, söyle!
• Ey rebab çalan dost! Her neyi bulursan, her neyi biliyorsan iman hürmetine söyle, söyle!
• Sen ne kavga edersin, ne de kaçarsın. Söyleyeceklerinin sonu da olmasa, bası da olmasa söyle, söyle!
1107. Ben, senin gönlüne asık oldum.
Fe´ilün, Fe´ilün, Fe´ilün, Fe´ilün
(c. V. 2252)
• Ben senin gönlüne asık oldum. Senin oturdugun mahallede ev tuttum.
• Ilkbahar geldi. Nefsinle bütün dünya yeserdi. Senden bir emri kabul eder her sey gönle de, cana da kıble oldu.
• Akıl da, fikir de senin deli divanen oldu. Sana ibadet eden kisi, benlikten af dünya islerinden de vazgeçti.
• Gök kuslarının, meleklerin senin yüzünden kanatları baglı, daha ötelere uçamıyorlar. Her akıllı can, sana akıl
erdiremez.
• Can; "Bogazlayasın da dirileyim." diye deve gibi boynunu sana uzatmadadır.
• Canın her müskülü seninle çözüldü. Ama, dünyada çözülmesi gereken bir müskülün olarak, yalnız ben kaldım.
• Senin ay gibi olan yüzünün ısıgı ile bizim gecemiz, gündüzden daha aydınlıktır.
• Geceleyin develer, senin kondugun yere, seni bir an önce götürmek için rehvan olarak yürürler.
1108. Hz. Yusuf güzelligini, gömlegi de kokusunu ondan almıslardır.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, , Fe´ilün
(c. V. 2218)
• Hepsi de yediler, içtiler, gittiler. Bir ben kaldım, bir de sen! Beni buldun, artık her ham kisinin sohbetini arama!
• Canın bütün yesilligi, gençligi, gönül devletindendir. Aklını basına al da, sen de yesillik gibi, sögüt agacı gibi, ırmagın
kıyısında kal!
• Gönül evi, güzel ay yüzlülerle doludur. Bunların bir kısmı, Züleyha yüzlü, bir kısmı da Yusuf yüzlüdürler.
• Ey ask! Ben de senin kulunum, sen pek güzelsin, iyi huylusun. Senin yüzün de güzel, huyun da!
• Sen, meclisin nesesisin, heyecanısın. Herkesin ab-ı hayatısın. Senin yüzünden herkes asagı duygulara, bogaza
düskünlügü unutmus, bastan basa gönül halini almıstır.
• Ey gönül Senin gözün benim gözümden daha keskin. Bana söyler misin Su sokak basında duran, yüzü günes gibi,
ay gibi parlak olan kimdir
• Yoksa o, ask mıdır 0, zaten insana benzemiyor. Padisahlar bile onun kapısında köle olmuslardır.
• Günes de, gök de ondan parıltı çalmıslar, Hz. Yusuf güzelligini, gömlegi de kokusunu ondan almıslardır.
1109. Sen bizim dileksiz mi olmamızı istiyorsun
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. V. 2245)
• Ey ay ısıgı çalgıcısı! Gel de havalarda dolasırken su dünyada neler gördüysen, neler duyduysan onları bir bir söyle;
korkma biz yabancı degiliz.
• Ey bizim padisahımız, ey bizim zevk alemimiz! Bizim canımızın içinde ne gördüysen söyle!
• Ey sevgilinin nergis gözleri! Allah size yar olsun, Allah sizi korusun. Dün gece onun gül bahçesinden neler derdin,
nasıl güller devsirdin, söyle!
• Ey benim elimden mest gönlüm gibi kaçıp kurtulan, ey her seyi oldugu gibi gören, bilen! Gördüklerinden neler
begendin, seçtin; onları söyle!
• Bayram gelir, geçer, fakat senin bayramın ebedî olarak kalır. Kimseye yardımı dokunmayan su fanî felegin
cazibesinden kendini nasıl kurtardın; onu söyle!
• Ey seker gibi tatlı sevgili! Ben can seker kamıslıgında yolumu kaybettim boguldum. Sen can seker kamıslıgında neler
tattın; onu söyle!
• Beni serap sola çekiyor, gönül de saga. Sevinerek yürü, git! Çünkü bu çesitli yönlerden çekilmek, sevgi alametleridir,
bu da hos bir seydir. Peki ama ey zavallı! Sen hayatında neler çektin, onu söyle!
• Meyhanecimizin coskunlugu, münacatımızın nuru olan güzel! Dilek perdelerimizi sen yırttın. Niçin yırttın söyle Bizim
dileksiz mi olmamızı istiyorsun söyle!
• Gökyüzündeki ay, bulutlar arasına girer, kararır. Isıkları zayıflar. Ey bulutlarla gizlenmeyen, ey bulutlardan uzak olan
"can ay"ı; sen bir seyler söyle!
• Gölgen daimî olsun, ay´ın da daima parlasın dursun. Felek de sana kul köle olsun, neden korktun, ürktün, söyle!
• Ask, dün gece, bana dedi ki; "Nasıl oldu da, bana asık oldun " Ona dedim ki: "Nasılı, nedeni bırak da, ne sekilde
gönlünü çaldıgını söyle!"
• Ben nefsi ile savasan kisiydim, akıllıydım, zahittim. Ey zahitlik, ey takva Neden kus gibi uçup gittiniz Onu söyle!
1111. Ben, onun eliyle kırılmaktan sikayetçi degilim.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. V. 2250)
• Insafsız ve imansız ask, gece yarısı beni yakaladı. Damdan beni bin kere odaya çekti, aldı. Sonra beni odadan aldı,
köyün dısına çıkardı.
• 0 beni gece gafıl avladı. Öyle vakitsiz, öyle ansızın geldi ki, neye ugradıgımı anlayamadım. Bir testinin kulagını tutar
gibi kulagımı sıkıca tuttu.
• Zaten, ben ona bir testi gibi teslim olmusum. 0 bigane isterse doldurur. Testi, sucunun esiridir. Ondan nasıl
kaçabilir
• Sucunun canı isterse, taslar atar, testiyi kırar. Sahibi odur. Her sey onun elindedir. Fakat, ben onun testisi oldugum
için memnunum. Ben onun eliyle kınlmaktan sikayetçi degilim. Bilakis seviniyorum. Beni zevkle, sevkle yenı-den
yapmasından da memnunum.
• Testi, ırmagın içinde çalkalanmak, dalgalar yutmak, hevesiyle, binlerce canla, binlerce gönülle, iki kulagını da ırmaga
teslim etmistir.
1112. Rum da, Türk de kıyamete kadar senin sofranda yesinler, içsinler.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. V. 2244)
• Ben, senin gülen dudaklarına doymam, doyamam. 0 senin güler dudaklarına, dislerine binlerce aferin.
• Ey ogul, hiç kimse kendi canına doyar mı Sen, benim canımsın. Çünki senin canınla benim canım, birdir.
• Susuzum, içtikçe içiyorum, kanmıyorum. Benim ölümüm de sudandır, diriligim de sudandır. Sen suyunu devrettir,
döndür! Ben senin suyu döndürüsünün kuluyum, kölesiyim.
• Bana peskes çekiyorsun, armagan sunuyorsun. Sen armagan olarak bana kendini sun da, ben senin gömleginden
bas çıkarayım.
• Iki elim de yoruldu, isten güçten kaldı. Ama zaten ellerim benim degil, senindir. Senin nefesin, senin hikayen
olmadıkça, benim elim ne ise yarar
• Senin askın; "Ey dost!" dedi. "Bizim evimize gir de, hiçbir hırsız evimize girmeyi düsünmesin."
• Ben de ona dedim ki: "Ey ayagı ugurlu ask! ´Senin kapının bekçisi benden incinmesin.´ diye ben bu kapıya halka
olurum."
• Bu sözüme ask su cevabı verdi: "Bilirim, sen halka gibi kapının üstündesin, hem de gönlümün içindesin. Sen hem
dıstasın, hem içtesin. îki vatan da senin yerin yurdun, malın, mülkün."
• Sus artık, söyleme, yeter! Rum da, Türk de kıyamete kadar senin yesinler, içsinler.
1113. Seni dertlerle, belalarla imtihan edisim, seni sevmedigimden ötürü degildir; senin olgunlasman içindir.
Fa´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilatün, Mefa´îlün
(c. V. 2259)
• Çabuk ol, vefakarlık davulunu çal, çünkü senin bekledigin günler geldi. Erguvan çiçeklerin açıldı. Haydi sen de
erguvan renkli sarabı sun!
• Senin bagının tatlı üzümlerinden sıkıp sıra çıkaralım. Genç taze agaçlarından meyveler toplayıp, dagıtalım.
• Canı, aklı, lütuf ve kerem sofrasından kovma! Bir iki sinek, sofrasından ne yiyebilir Onların yemeleri ile sofrandan
ne eksilir
• Bütün insanların dünya mallarına karsı duydukları hırs, tama´, senin harmanından ancak bir arpa tanesi
degerindedir. Senin mana cihanına nispetle dünya ve ahiret iki küçük köyden ibaret!
• Günes, bütün gün ısık kılıcını çekip vursa, yine de senin kılıcının korkusundan erir, zerreden daha küçük bir hale
gelir, daha da görünmez olur.
• Göklerin canı senin arkanda, yere kapanıp yeri öpünce, yer kanatlanır ama, o, hangi kanatlarla senin göklerine
dogru uçabilir
• Kanadı kırılmıs bir halde ortada kalır. Kendisine senden armagan olarak bir kanat gelsin, uçsun diye bekler durur.
• Benim feryadım ne gece, ne de seher vaktinde sana ulasabildi. Senin gece bekçisinin korkusundan feryadlarım atesli
bir hale gelemedi.
• Halbuki bana vaatlerde bulunmustun, yeminler etmistin, sana dualar ederken, yalvarırken, yakarırken göklere
çıkmam için merdivenler gelmeyecek miydi
• 0 nergis gözlerle kuluna baktıgın zaman, onun canı mekan aleminden uça da, senin mekansızlık alemine varır.
• Sen de onu oksarsın da, "Ey kendini hüzünlere kaptıran! Bundan sonra ne gam çek, ne de elem! Çünkü gökler bile
senin coskunlugundan, feryadından costu, feryad etti." dersin.
• Sana merhamet etmede, oksamada anandan, babandan daha ileriyim. San; onlardan daha fazla acırım. Seni
belalarla, dertlerle imtihan edisim, seni sevmedigimden ötürü degildir. Senin olgunlasman, piskinlesmen içindir.
• Sana baglar, bahçeler, cennetler hazırlarım. Dertlerine deva veririm. Sana su sislerle, dumanlarla gökyüzünden daha
güzel, yepyeni bir gökyüzü hazırlarım.
• Ey güzelim, sana söylenecek sözlerin hepsini söyledim. Ama, sözün aslın söylemedim. Çünkü, senin sırrını, senin
kendi agzından duyup isitmeleri daha iyi olacak.
1114. Onun yüzünün güzelligi karsısında tövbem de, günahım da yandı gitti.
Müfte´ilün,Mefa´ilün,Müfte´ilün,Mefa´ilün
(c.V.2147)
•Seni böyle her an onun tarafına dogru çeken sey nedir; amber mi Hayır! mı Hayır! Beni çeken onun kokusudur,
onun kokusu!
• Çok kıymetli paha biçilmez bir zincir var. 0 bütün tövbelere düsmandır. Bana tövbeyi bozdurdu. Ben kim oluyorum
da tövbe ediyorum. Tas atan o, kırılan testi de onun testisi.
• 0, pek çok tövbeleri bozdurur. Böyle güzele karsı, insan nasıl tövbe edebilir Perdeler yırtmak, gönüller kapmak,
onun huyudur, onun huyudur.
• Tövbem onun içindir. Tövbeyi bozduran da onun sevgisidir. Onun yüzünün güzelligi karsısında, tövbem de, günahım
da yandı gitti.
• Akıl ve can agacının dalları yoktur. Ancak onun bagında bulunur. Ab-ı hayat suyu yoktur. Ancak onun ırmagında
bulunur.
• Ask da, sarapla neselenmek de ondandır. Her taraftan, her yerden onun askının sesi gelmededir.
• Kendini begenen kimse, kabak gibi büyür, yukarılara tırmanır. Ama insan, kendi varlıgından bosalmadıkça onun
kabagı (yani bası) irfanla dolmaz.
• Yere düsen, kısalan, uzayan gölge, gölgenin yerde sürünmesi, bir seyler arayıp durması, hep can günesinin
yüzündendir.
• Aslında, gölge de odur, nur da. Derlenip toplanan, uzayıp giden de odur. Nur, onun yüzünün aksindendir. Gölge de
onun saçlarındandır.
• Ey can günesi, ey can ay´ı! Açıkça perdeleri yırt da, gökler de yedi kat per-desini yırtsın.
• Ey varlıgına karsı benim de, benligin de, senligin de yok olup gittigi güzel! Benim koynum da, varlıgım da, senden
baska ne varsa, onların hepsi bana perdedir.
1115. Ruhanî doguslarda ana rahmi olur mu
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2207)
• Askın özündeki Islam sivesi, islamî yasayıs tarzı nerede Askı, islamî sekilde yasamanın zorluklarını açıklayacak bilgi
sahibi nerede
• Kendi gönlündeki miske asık olan, yani kendinde bulunan güzelden haber olan ars ceylanının yeme bakması, yani
dünyanın maddî güzellerine bakması beklenir mi 0 tuzagın etrafında dönüp dolasacak ceylan nerede
• Ayrılık zamanında her gün insana bir sene gibi uzun gelir. Ama, ayrılık geride bırakılınca gece de nedir Gündüz de
nedir
• Canlı varlıklar, erkeklerle disilerin bulusmalarından olurlar ve ana rahminden dogarlar. Fakat ruhanî doguslarda ana
rahmi olur mu
• Ey sakî; akıl basta iken, askı bulmanın imkanı yok. Ask kadehinin kokusu beni kararsız bir hale getirdi. Karar
nerede Huzur nerede
• Hac´da ihramın giyilmesinin manası varlık, benlik elbisesini kendinden sıyırıp atmaktır ama, ihramın bu sartını
yasayan, benlikten, varlıktan kurtulan hacı nerede
• Varlıgını atınca, benlikten kurtulunca, gel de sen ruh içinde ruhu gör! Çok çok canlar, hepsi de tek olmus. Ayrı ayrı
bedenlerde yasayan canlar birlesmis. Yıldızlar nerede
• Dereler halinde denize dogru kosup duran, bütün susamıs canlar, denize kavustukları zaman, denizde yok olurlar, bu
hakîkati bilen tek varlık nerede
• Uzak, yakın mesafeler, köyler, sehirler, iklimler, memleketler, çesit çesit diller konusan, çesit çesit renkte olan, çesit
çesit dinler tasıyan insanların hepsi de bu tarafta; denizin öte tarafında ne sehir var, ne iklim, ne de memleketler, insanlar
var.
• Bu beden eliyle ne yazarsa mutlaka onu kalemle yazar. Fakat canın kendisine yazdıgı yazıda kalem bulunur mu
Kalemler nerede
• Insanın aklı da, fıkri de, ondan ayrı düstügü için, sogumasından ileri gelir. fakat insan, ask sarabı ile kırısınca, ne akıl
kalır, ne fikir.
• Evet, ask sarabı ile kendinden geçiste bir baska çesit akıl vardır. Fakat gönlü "yanık bıir kisinin aklı nerede, korkulu
ve karısık rüyalara dalmıs akıl nerede
• Kus, kafeste kaldıgı müddetçe bir baskasının emri altındadır. Kafes kırılıp da kus uçunca, ona verilecek emirler
nerededir
• Akıl basta iken, nefis suçlar isler. Fakat aklın da aklı gelince, nefsin suçları nerede kalır
• Beden, bedene temas edince, insan, hamama gitmek zorunda kalır, fakat ruhların birlesmesinde hamama ihtiyaç
yoktur.
• Asıgın yüzüne vurulursa, bu vurulus onun canına huzur verir. Onun basına gelen bela, zahmet, mesakkat ona
lütuftan, ihsandan baska bir sey degildir.
1116. Canlar Kabesi, tasla, kerpiçle degil, nurla yapılmıstır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2205)
• Asıklarda uyku olur mu Öyle oldugu halde, ben dün gece uyudum ve bir rüya gördüm. Rüyamda kendimi Kabe´nin
içinde gördüm. "Kabe´nin içinde oldugum halde, mihrap nerede " diye arayıp duruyordum.
• Karanlık bir gecede, sen Mekke´de bulunan, bildigimiz Kabe´ye gidince; "Mum nerede Ay ısıgı nerede " diye sorar
durursun. Ama canlar Kabe´sinın muma, ay ısıgına ihtiyacı yoktur.
• Canlar Kabesi tasla, kerpiçle degil, nurla yapılmıstır. Onun parıltısından canın da nurlanır, bütün dünya da nurlar
içinde kalır. Fakat, o nura tahammül edebilecek can nerede
• Canlar dergahı, bastanbasa nurdan ibarettir. Canlar dergahı kilimle, halı ile degil, akılla, bilgi ile dösenmistir. Orada
bulunan sufîler, bassız ve ayaksızdırlar. Bu yüzden o dergahta ayak patırtısı, nalın tıkırtısı duyulmaz.
• Ey bahtiyar kisi, senin içinde, gizli bir tacın, gizli bir tahtın var. Sen pek büyük bir sultansın. Dünyanın en büyük, en
güçlü sultanlarından daha büyüksün, daha güçlüsün.
• Ey gönül kusu! Onun güzelliginin bahçesinde uç! Orası emin bir yerdir Orada ne tuzak vardır, ne de sapan tası!
• Senin fanî bedeninin içinde sana hediye edilmis, gizli bir define var Kullana çok hediyeler veren, çok ihsanlarda
bulunan, o essiz, azîz varlıgın sana bagısladıgı defineyi canında ara!
• Su balçık bedenden kurtulunca, hemen o gönül bagına girersin. Orada hosa giden oyunlar, eglenceler var.
• Verimsiz, susuz beden topragını bırakıp gidince, topragı pek verimli olar can bostanına varırsın, orada çesmeler
akmada, güller, reyhanlar bitmededir.
• Orada, bedenle ilgili olmayan, binlerce güzellikler görürsün, öyle oldugu halde neden; "Kapılar açan Allah´ın cemali
nerede " deyip duruyorsun.
• Ey gafil kisi! Basına belalar gelince, eziyete, mihnete düsünce, çabucak onun kapısını bulup çalıyorsun; sıkıntılar
geçince; "0 nerede Onun dergahının kapısı nerededir " diyorsun.
• Uyanık ol da, vuslat dalgası seni kapsın. 0 dalgayı kaybedersen; "Nerede sebepler alemi " deyip durursun.
1117. Yaradanla yaratılanın bulusmaları çok sasılacak bir bulusmadır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. V. 2290)
• Dün gece, kuluna verdigin söz ne oldu Senin söz verisin, sözünden dönüsün ve güzelliginin, her üçü de yasasın, var
olsun.
• Cihanı bir bakısı, bir gülüsü ile kendine meftun eden padisahlar padisahının sözünde durmayısından, ahdini
bozmasından ne kaygısı olur
• Ey gönül! Ne istiyorsan iste, lütuflar, ihsanlar hazır, padisah burada. 0 ay yüzlü; "Haydi, git de, gelecek sene gel!"
demez.
• Padisahın canına yemin ederim ki; O´nun ihsanı pesindir, ben ondan yarın vadesini duymadım. Gökyüzünde parıl
parıl parlayan ayın aydınlık vermeyi unuttugunu hiç duydun mu
• Nerede o yardımlar, lütuflar; nerede o hikayeler; ne oldu o açıslar, nerede açan
• Hepsi de bizde, hepsi de bizimle beraber; biz de kim oluyoruz Zaten bastan ayaga kadar hepsi biziz. Bir ata sözü
var: "Dünyada arayan muhakkak bulur."
• Biz, dedim, aslında biz var mıyız Biz O´nun ayagının altında öldük. Hayır, yanlıs söyledim, O´nun askı ile dirilen, hiç
ölür mü
• Padisahın hayali, salına salına yürüdü. Kerpiç de çatladı, tas da. Kuru agaç bile gülmeye basladı. Kısır kart kadın
gebe kaldı, dogurdu.
• Padisahın hayali böyle olunca, artık onun cemalini gör ki, nasıl olur. Hayali, cemalini bize hayalimizde gösterendir.
• Hayali bir mana günesinin nurudur. Canımıza düsmüs, aksetmistir. Cemali, sanki dördüncü kat gökte, parıl parıl
parlayan günesin kursudur.
• Yemekteki tuzu, yalnız o yemegi yiyen, agzına alıp çigneyen kisi bilir.
• Sevgili ile asık neye benzerler Ezelde tanınan sasılacak bir tanıdık ile ondan ayrı düsmüs bir gafil kisinin
bulusmalarıdır. Helalayanla helalananın (=Yaratan ile yaratılanın) bulusmaları, zaten çok sasılacak bir bulusmadır.
1118. Senin hayalinden baska nerede sana es bulunabilir
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün,
(c. V. 2289)
• Önüne bir ayna koymussun, hep kendine bakıp duruyorsun. Çünkü sani benzeyen bir baska güzel yoktur. Sen´in
aynada görülen hayalinden baska esin yoktur.
• Ben, Sen´in yüzünün hayalinden baska, nerede sana erisebilir, nerede Sen´i bulabilirim Çünkü, gönlün de, canın da
gözünde görecek güç var ama görülecek yer yoktur.
• Sen, her yerden, her seyden münezzehsin. Hem de her yerdesin. Her yerde hazırsın, her seyi görüyorsun. Neliksiz,
niteliksiz olusunun delili, hem yalnızsın hem de her yerde apaçık görünmedesin.
• Sana karsı Sen bir olarak bilinmedesin. Kendime göre ise, isimlerinin tecellisi geregi, Sen´i her yerde müsahede
etmedeyim. Sen´in tarafından sana ulasmak var, kavusmak var. Benim yönümde ise, ayrılık vardır, ayrılık.
1119. Oruç ayı geldi.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V. 2344)
• Oruç ayı geldi. Hepinize kutlu olsun. Ey oruca yol arkadası olan, dost olar kisi! Yolun ugurlu olsun, hos olsun.
• Ben ayı görmek için dama çıkmıstım. Çünkü candan, gönülden orucu özlemistim, onu hasretle bekliyordum.
• Aya bakayım derken basımdan külahım düstü. Mübarek oruç padisahı benim aklımı basımdan aldı. Beni mest etti.
•Ey Müslümanlar! Ona gönül verdigimden beri ben zaten mest olmusum Aklım basımda degil. Ah, orucun ne de hos
bahtı varmıs, ne de güzel devleti varmıs, hali varmıs.
• Bu oruç ayında gizlenmis essiz bir ay var. Hem de Türk gibi oruç çadırında gizlenmis.
• Bu mübarek ayda, oruç harman yerine sıkıntısız, neseli gelen kisi, o güzeller güzeli aya yol bulur.
• Sıhhatli, atlasa benzeyen yüzünü kim sarartırsa, o orucun ipekli elbisesini giyer.
• Bu ayda dualar kabul olur. Oruçlunun ahı gökleri deler, geçer.
• Oruç kuyusunda sabr eden kisi, Yusuf gibi ask Mısır´ında sultan olur.
• Ey sahura kalkan, sahur yemegi yiyen kisi! Az konus, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.
• Gel ey Semseddin, ey Tebriz sehrinin avundugu büyük insan! Oruç askerinin bas kumandanı sensin.
1120. Kuyumcu Selahaddin hazretlerinin vefatı münasebetiyle söyledigi mersiye
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilün
(c. V. 2364)
• Ey ayrılıgı ile göklerin, yerlerin agladıgı sevgili! Ayrılıgın yüzünden gönül kanlar içinde kalmıs, akıl ile can da
aglasıyorlar.
• Dünyada senin yerini tutacak hiç kimse yoktur. Bu sebepledir ki, senin mateminde hem bu dünya, hem de öteki
dünya aglamadadır.
• Cebrail ile diger meleklerin kanatlarını mosmor olmus, bütün peygamberler, bütün velîler senin ölümün için gözyası
dökmekteler.
• Bu matem içinde öyle bir hale geldim ki, söz söylemeye kudretim kalmadı Yoksa, aglamanın ne oldugunu ben aleme
gösterirdim. Aglamada, feryad etrnede örnek olurdum.
• Sen bu dünya evinden gidince, devlet, saadet tavanı yıkıldı. Ayrılıkla, ölümle imtihan edilenlere, mutluluk dahi
aglamaya basladı.
• Ey azîz varlık; hakîkatte sen, bir kisi halinde görünen, yüzlerce alemdin Dün gece, senin için o alemin de, bu alemin
de agladıklarını gördüm.
• Sen gözden uzak düsünce, göz de senin arkana takıldı, gitti. Böylece can gözsüz kaldı da, kanlar saçmaya basladı.
• Aglamamı isteseydin; sana, yagmur gibi gözyasları dökerdim fakat, gönlümün, kanlar saçarak böyle gizlice aglaması
daha iyi.
• Senin için aglamak degil, ayrılıgınla tulumlar dolusu yas dökmek, her ar kanlarla erimek, her nefes feryad etmek
gerek.
• Yazık, yazık, yazık ki, her seyi açıkça gören, nur ve imanla dolu olan gözlere, bu fanî gözler aglamaktadır.
• Ey sah Selahaddin! Ey hızlı uçan devlet kusu! Yaydan ok gibi fırladın gittin, Simdi yay da senin için aglamadadır.
• Selahaddin gibi üstün bir varlıga aglamayı kimse beceremez. 0 aglamanın ne oldugunu, insanlara aglamasını bilen
bilir. Herkes o aglamayı ne bilsin.
1121. Bu gece yarısı gelen kimdir
Mef´ulü, Mefa´ilü, Mefa´ilü, Fe´ulün
(c. V. 2336)
• Bu gece yarısı, böyle ay ısıgı gibi nurlar saçarak gelen kimdir Bildim, bildim, bu ask peygamberidir, mihraptan
çıkageldi.
• Ask peygamberi, bir mes´ale getirmis de uykuyu ateslere vermis, yakmıs yok etmis. Bu nerelerden gelmis Bunu kim
göndermis 0, hiç uyumayan, uyku nedir bilmeyen padisahlar padisahının yanından gelmis.
• Bu sehre, bu velveleyi, bu gürültüyü salan kimdir 0, dervisin harmanına sel gibi gelip çatmıs.
• Kainatta, varlık aleminde, ondan baska kimse bulunmayan, tek olan, essiz olan kimdir; söyleyin! Bir padisah ki,
kalkmıs, gece yarısı degersiz bir kulunun yanına, bir kapıcının kapısına gelmis.
• Kimdir bu ki yarattıklarına bir kerem sofrası açmıs, herkesi yediriyor, içiriyor. Gülerek dostları davete gelmis.
• Onun büyüklüklügü, onun kudreti karsısında, bütün gönüller tirtir titremede. bütün canlar sabırsız. 0 korkunun
titreyisinin bir zerresi de cıvaya düsmüs de titreyip duruyor.
• Kullarına gösterdigi yumusaklık, o lütuf var ya; iste o yumusaklıktan, o lutuftan bir parçacıgı da, sincap postuna
nasip olmus.
• Askın getirdigi üzüntüler, gözyasları, feryadlar; iniltilerden ıslak bir nagme de su dolabına verilmis de bu yüzden
aglayarak, inleyerek dönüp duruyor.
• Askın koltugu altında bir deste anahtar var. 0 bu anahtarlarla, açılmayan bütün kapıları açmaya gelmis.
122. Ey gönül! Sen gördüklerinden mi mest oldun, yoksa görmediklerinden mi
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. V. 2406)
• Ey seher rüzgarı gibi sabah vaktinin zevkini gören, o anlardaki ilahî tecellîlerin manasını sezen gönül! Sen
gördüklerinden mi mest oldun, yoksa görmediklerin mi Gördüklerin mi göremediklerin mi seni senden aldı
• Bazen hayret, saskınlık denizine dalmadasın, kendinden geçip gitmedesin bazen tecellî dagının etegine kosuyor,
ugrasıyor; orada hakîkat cevheri, ask kehribarı görüyorsun.
• Sen, gözden de gönülden de ötelere gitmissin, sana yüzlerce pencere açılmıs. Sen gökten de, yerden de dısarı
çıkmıssın, uçup gitmissin de yüzlerce gökyüzü görmüssün!
• Denize öyle bir coskunluk düsmüs, öyle bir sis çökmüs ki, onu seyretmedeki lezzet yüzünden, bas bütün göz
kesilmis.
• Ask sebebiyle gözden cosup dalga dalga akan yaslar denize karısmıs da ne sasılacak sey, ne sasılacak sey!
Gözyasları da, deniz de bir derya olmus, yahut da deniz bir göz haline gelmis.
• Iki dünya da, onun gözünde bir horozun önüne konmus bir yem tanesi gibidir. Zaten gerçegi, ululugu görmüs
tertemiz göz de böyle olur.
• Birlik aleminde, isteyen (talip) ile, istenen(matlup)in sıfatlarını ayrı gören kisi, ne isteyendir, ne de istenen.
• Allah´ı kim tanır, bilir "La"dan, inkardan kurtulan kimse! "´La´dan, inkardan kim kurtulmustur " diye sorana de ki;
"Belalara düsmüs asık."
• Hz. Bayezid-i Bestamî´nin "Cübbemin içinde Allah´tan baska kimse yok!" sözünün gerçek manasını Hakk asıgı bilmis,
anlamıstır da, o cübbeyi basit, degersiz bir kaftan olarak görmüs, onu büsbütün üstünden atmak, hakîkî varlıgı ile
görünmek istemistir.
1
1123. Ask baharı geldi, can bahçesine gel de seyret!
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü,Fa´ilat
(c. V. 2400)
• Bahçeye gel de güle bak! Lütfetti, kerem buyurdu, alçak gönüllülük gösterdi, dikenin yanına geldi. Sevgili geldigi için
de gönül naza, edaya basladı, açılıp saçıldı.
• Ay´ı seyret, etegini çekerek, nazlı nazlı ötelerden, nurlar aleminden çıkageldi, karanlık geceye konuk oldu.
• Bir de günese bak. Yıldızların padisahı oldugu halde çamasırları ıslak kalan üzgün çamasırcılardan özür dilemek için
bulutların arkasından çıkageldi.
• Bu ask, ruh gibi, yeryüzüne ötelerden gelmis bir gariptir. Oda, Hz. Mustafa gibi, kafirleri imana getirmek için gurbete
düstü. Su toprak yurda geldi, kondu.
• 0 güzellik ilkbaharı, bizim kurumus, perisan olmus agaçlarımızı yesertmek onları diriltmek için lutuflarda bulunmaya,
bagıslar saçmaya geldi.
• Bahar gizlidir, görünmez ama, yaptıgı islere bak! Bag, bahçe onun yüzünden dirildi, onun yüzünden gelisti, yeserdi,
güzellesti.
• Can bahçesine ask baharı geldi, yerlesti. Sen de can bahçesine gel de yaptıklarını seyret! Dallara, yapraklara
dikkatle bak! Hepsi bir seyler söylüyorlar, baharın geldigini bildiriyorlar.
• Onlar neler söylüyorlar, neler bildiriyorlar "Kıyamet koptu." diyorlar. "Bahçenin uluları, tekrar dirildi." diyorlar.
1124. Ey gönül, çesit çesit perdelerden çık, sıyrıl!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. V. 2414)
• Gözüne perde kesilen lokmadan çok yeme, yoksa, gidecek yere gidemezsin, evini kaybedersin.
• Yasamanı o lokmaya baglı sanırsın, ama aslında çok yedigin lokma, can gözüne kıl, bas gözüne perde kesilir.
• Su dünya çayırlıgında pek fazla bayılıp gezme! "Neden gezmeyecekmisim " de deme! Bu fazla dolasmalar da can
gözüne perdedir.
• Beden tılsımı her zehri bal gibi, seker gibi gösteriyor. 0, kendini perde arkasında gizleyen bir gelindir. Aslında senin
gerçegi görmene bir perde olmustur.
• Fazla lokmadan elini çekersen, daha fazla hayaller belirir gelir. Daha fazla hayallere dalarsın. Fakat hayallerden
bazıları safa kapısına perde olur.
• Aslında tabiattan gelen hayal, ruh hayalinin yüzünü örter. 0 zaman akıl "Bu cana canlar katan bir perdedir." diye
haykırır.
• Ey gönül! Sen, çesit çesit, renk renk olan perdelerden çık, sıyrıl, aklını basın; al da; perdeler seni gerçek dosttan
ayırmasın.
1125. Askı inkar edene inkisar
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V. 2377)
• Allah´ım! Ona cefacı bir sevgili ver! Onu isveli, serkes, merhametsiz bir güzele düsür!
• Düsür de biz asıkların gecelerinin nasıl geçtigini bilsin, anlasın. Ona ask gamı ver, ask ver, hem de çok çok ask ver!
• Bir kaç gün sen onu hasta et de hastalık neymis, denesin, sonra onu düzenci bir hekime düsür!
• Onu çöllere sür, susuzluktan dudakları, dili kurusun! Sonra onu tas yürekli bir sakîye satastır.
• Yolunu kaybettir, sehre varan yollardan uzaklarda kalsın! Sonra onu, bosuna , egri bir kılavuza rastlat!
1126. Ruhun köskü!
Müfte´ilün, Fa´ilün, Müfte´ilün, Fa´ilün
(c. V. 3024)
• Su tenimiz ruhumuzun bir kösküdür. Orası bir tepe, bir yıkık yer degildir. Ruhumuz, bizim biricik dostumuz,
yarimizdir. 0, bize hiç bir zaman yabancı olmaz.
• Gönül yolu, korkunç bir çölden geçer. Yürekli bir er, Rüstem gibi yigit olmayan bir kisi oraya nasıl varabilir Oraya
varacak kisi, bir pehlivan gibi hasmını yere vuran, çesitli gıdalarla bedenini besleyen, kuvvetli, güçlü kisi degildir.
• Oraya varacak kisi, nefsini yenen, kendi benligini yıkıp alt eden; dünya asıgı degil, Allah asıgı olan kisidir.
• Böyle bir kisinin bedeni mezara girince, mezarın topragı ile örtülünce, o bedenden tohum nasıl bas verir, yücelirse,
tıpkı onun gibi Hakk tarafından kabul edilis agacı yükselir, boy atar.
• Nurlu bir gönül ehlinden baska, o nura asık olan kimdir Ask mumu, pervanenin gönlünden baska neyi yakar
1127. Allah´ım! Sen, hem mekandan münezzehsin, hem de her yerde hazır ve nazırsın.
Müfte´ilün. Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V. 2889)
• Allah´ım! Yarattıgın her varlık, her sey, her zerre senin san´atını, yaratma gücünü, kuvvetini, kudretini gösteren birer
ayna. Sanki, daimsî önüne bir ayna koymadasın. Bu bir gerçek ki, essizsin, benzerin yok. Aynadakinden baska sana bir es
de yoktur.
• Allah´ım; aynalara, yarattıgın eserlere, aksettirdigin güzelligine nasıl erisebilirim Gönülde, canda, gözde görecek
güç var ama, mekandan münezzeh oldugun için, görülecek yer yok.
• Ne sasılacak seydir ki, sen hem mekandan münezzehsin, hem de her yerde hazır ve nazırsın. Kemiyetsiz, keyfiyetsiz
(neliksiz, niteliksiz) olusunun delili hem yalnız sende, hem de her yerde apaçık görünmendir.
• Allah´ım; sana karsı muvahhidim, vahdet ehlindenim. Seni "bir" bilmedeyim, kendime göre ise, mübarek isim ve
sıfatlarının tecellîsi ile kesrete düsmüsüm. Çokluga kapılmısım. Bana senin tarafından gelen lütuflar, ihsanlar var. sana
kavusma, bulusma var. Benim yönümdense ayrılık var, senden ayrı düsme var.
1128. Kendini ask atesine at."
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(6brahim Hakkı Dîvanı, s. 166)
• Ey gönül! Eger sen, sevgiliyi istiyorsan; kendinden kurtul, kendine yabancı ol! Pervane gibi sevgide vefalı ol!
Bedenini, canını düsünme; ask alevinin içine kendine at!
• Tamamıyla yüzünü Hakk´a çevir, Hakk´a yönel! Gerçek asktan bahset, aklını yorma, onun boynuna halka geçir, onu
serbest bırakma da, bizim gibi mest ol,divane ol!
• Eger ölümsüzlügü istiyorsan; kendinden geç, yok ol; Allah adamı ol! Nefsanî arzuların kölesi olma da, bu ask
deryasında inci tanesi kesil!
• Bir olmak; kesretten kurtulup vahdete gelmek, tevhîde ulasmaktır. Bu dünyada ne bekliyorsun Eger sen bizden
isen, bizim mezhebimizde isen ask meyhanesinin kösesine gel!
52-Bu siir, yazma bir mecmuadan alındı. Ibrahim Hakkı Erzurumî hazretleri de bu siiri manzum tercüme etmistir.
• "Biz onları temiz sarapla doyurduk." ayetinin sırrına eren kisi, hem evveldir, hem ahirdir, hem sakîdir, hem de
kadehtir.
• Ibrahim Edhem hazretleri gibi ol; alemin mülkünden, tacından tahtından kendini kurtar. Ask yoluna basını koy,
Hakk´tan gafil olma, ondan ilgisiz kalma!
• Kalenderler gibi o dilberin vuslat kadehinden sarap içiyorsun. Sekle, görünüse bakma, küfür de, din de bir süsten,
bir nakıstan ibarettir. Sen imanın özüne baglan, masal arama, taklitle yasama!
1129. Beden, dün balçıktan meydana gelmis bir gölge varlık, ben ezelden gelmis bir ölümsüzüm.
Müfte´ilün, Fa´ilat, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. VI.3012)
• Ey merhametsiz, demir yürekli sevgili! Meger senin o demir yüregin, üstü cilalanmıs bir aynaymıs. Halbuki, ayna,
benim canımın çok eski bir dostu, çok yakın bir arkadasıdır.
• Ben aynayı çok seviyorum. Bu yüzden de ona sık sık bakıyorum. Ona baktıgım zaman hayalen onun içine düsüyor,
gönlüne giriyorum. Ayna da benim gönlüme giriyor. Beden de kim oluyor Çünkü ben beden degilim ki, ben baskayım,
beden de baska! Beden dün, evvelki gün meydana gelmis bir gölge varlık, ben ezelden gelmis bir ölümsüzüm.
• Sen bedene, bu gölge varlıga bakma, o bir görünüsten, balçıktan yapılmıs bir sekilden ibarettir. Sen, ezelden gelmis
ölümsüz bir varlıksın. Bazen padisah, kendini göstermemek için, kıyafetini degistirir, kaba, yün bir hırka giyer.53
53 Mevlana, Dîvan-ı Kebîr´in 1576 numaralı gazelinde söyle buyurur:
"Su bedenimiz, su insan seklinde görünen maddî varlıgımız, bizim gerçek varlıgımızın perdesi, yüz örtüsüdür. Aslında
biz, bütün secde edenlerin kıblesiyiz."
• Aklını basına al da, gönlünü tamamıyla ölümsüz bir dilbere ver, ver de gönlün, dünya malı kazancına, hasede, kine
düsmesin, mahvolup gitmesin.
• Hiddet, sehvet, söhret gibi manevî kirlerden arınmıs, güzel, tertemiz bir hale gelmis ve durmadan ilahî askı arayan
gönlün önünde, Tür Dagı bile aska gelir, paramparça olur, yerlere serilir, ayaklarının altına dösenir.
• Ilahî ask serbetine susamıssın. Fakat dünya hayatının mihnetleri, sıkıntıları seni yaralıyor, hasta ediyor. Sen, bu
gurbette (=dünyada) çesitli ihtiyaçlar, istekler içinde çırpınırken huzuru, tam inancı bulamazsın.
• Insanın aklı sekere benzer, bedeni ise seker kamısı gibidir. Manalar saraptır harfler ise sarap küpü! 54
54 Balçıktan yaratılmıs olan bedenimizde ilahî emanet olan ruh bulundugu için, onun etkisiyle düsünürüz, duygulanır,
hayaller kurarız. Mevlana, bu beyitte aklı sekere, bedeni de seker kamısına benzetmis. Bir kitabı elimize alıp okumak
istedigimiz zaman, gözlerimiz, harfler üzerinde dolasmaya baslar. Harfler nedir Kargacık burgacık bir takım sekiller,
çizgilerdir. Bunların birlesmesinden meydana gelen kelimeler, manalı sözlerdir. Kitaptaki kelimeler arasında sanki o harfleri
yazanın duyguları, fikirleri gizlenmistir. Harfler vasıtasıyla biz o fikirlerin, duyguların zevkine vardıgımız zaman, sanki,
(harfler küpünden) manevî saraplar içmis gibi olunuz.
• Eger gelin güzel degilse, boynuna taktıgı gerdanlıkla, parmaklarına geçirdigi yüzüklerle, bilegindeki bileziklerle,
atlastan yapılmıs, yahut altın islemeli elbiselerle göze hos görünmez. Gönüller, güzeller arar, çirkinlerden hoslanmazlar.
• Sen, mademki bu dünyadan vazgeçip can meyhanesine gitmiyorsun. Sen, evde otur da, manevî ve ruhanî zevkler
veren sarap yerine tarhana çorbası iç!
• Aklını basına al da, beden evini kirliliklerden, günahlardan temizle, orasını hos bir bag, bir gül bahçesi yap! Gönlünü
de bir mabed, bir Cuma mescidi haline getir!
• Bu hale gelmis kisiye her nefeste ruhanî, gönül alıcı bir güzel kendini gösterir. Varlıklara, Allah´ın yarattıgı her seye,
her hadiseye vahdet (=birlik) gözüyle bakarız. Hakk asıgına her an bir peri kızı, bir güzel gelir. Ona altın bir tabak içinde
badem helvası sunar.
1130. Burada gizli birisi var, kendini yalnız sanma!
Müstefilün, Fe-ulün, Müstefilün, Fe´ulün
(c. V. 2388)
• Burada gizli birisi var. Benim etegimi tutmus, kendisini geriye çekmis, göstermiyor. Perçemimden tutmus, beni çekip
duruyor.
• Burada gizli birisi var. Can gibi, candan da güzel, bana bir bag göstermis, benim evimi barkımı zabtetmis.
• Burada gizli birisi var. Gönüldeki hayal gibi gizli. Fakat yüzünün nuru, bütün varlıgımı kaplamıs.
• Burada gizli birisi var. Seker kamısındaki seker gibi gizli, tatlı mı tatlı bir sekerci, benim dükkanımı elimden almıs.
• Onunla gülsuyu ve seker gibi karısmısım. Ben onun huyunu almısım, o benim varlıgımı elde etmis.
• Dünya güzellerinin gözümde yeri yok! Dikkat et de bak; onun güzel hayali, benim kirpiklerime sinmis.
• Ben hasta asık, alemin etrafında dönüp dolastım. Kimseden bir derman görmedim. Sonunda onun derdini buldum.
Baktım ki, onun derdi, benim dermanımı da elimden almıs.
• Senin de gönlün yanmıs yakılmıs ise, buyruguma uyar da derdin etrafında döner dolasırsan elbet dermanını
bulursun.
1131. Yüzlerce çesit nimetler harmanı sana armagan edilmis, sen bir tane için didinirsin.
Mef´ülü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. V. 2332)
• Ey bütün varlık aleminden seçtigimiz güzel! Sen, bizi bırakmıssın da kendine yönelmissin, kendine bakmaktasın.
Kendini seyretmedesin.
• Bu davranısından ötürü, sen utanmıyor musun Çünkü senin aynan biziz însanı egri gösteren aynaya bakılmaz ki...
• Ey kendinden haberi olmayan! Gönlünün aksi, canların yanaklarına düstü de, orada güller açıldı, gül bahçeleri
meydana geldi.
• Yüzlerce ruh sana gönlünü vermis, senin kulun, kölen olmus; sense bir cariye gibi her an süslenerek müsteri bulmak
için esir pazarına kosuyorsun.
• Sen dünya islerine dalmıssın, ihtiyaçların, isteklerin, elde edemediklerinin üzüntüsü içinde ay gibi iki büklüm
olmussun. Halbuki, gökyüzünde senin üstünlügünün, güzelliginin nesesiyle dügünler oluyor, gök halkı bayram yapıyor.
• Yüzlerce çesit nimetler harmanı sana armagan edilmisken, sen bir tek tane için bu ihtiyaç tuzagına düsmüssün.
• Ey "ask" sözünü duymus olan kimse; adını duydugun askı gör! îsitmek nerede Görünmek nerede
1132. Ask köyünün sınırında kesik baslar görürsen ürkme!
Mef´ulü, Mefa´ilün,Fe´ulün
(c. V. 2350)
• Ay ve yıldızlar ordusu gelince, günes, onlara karsı koyamadı. Bir atlı gibi kaçtı, dagların arkasında kayboldu.
• Gündüzlerden de, gecelerden de ötelerde bulunan o mana ay´ını görecek bir göz var mıdır
• Minareyi göremeyen bir göz, minarenin üstündeki kusu görebilir mi
• Gönül bulutu, o manevî ay´ın askı ile bazen toplanıyor, bir araya geliyor. Bazen, parça parça oluyor, dagılıyor.
• Askın gönle dogunca, dünyaya karsı duyulan hırs ölür gider. Dünyada yapılacak binlerce isin varken avare olursun,
issiz güçsüz kalırsın.
• Ask köyü sınırında kesik baslar görürsen, korkup kaçma, köyün içine gir de dikkatle bak; gör ki; öldürülenler ikinci
defa dirilmislerdir, çünkü asıklar ölümsüz.
1133. Sevgilim! Sensiz yasayısın bir tadı yoktur.
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. V. 2348)
• Kızan kızgınlıkla, kinle yemin eden sevgiliden feryadlar olsun.
• Bizi de, evi de birbirimize düsürdü, birbirimize kattı. Sonra hamal tuttu, varımızı yogumuzu aldı götürdü, bizi yoksul
bıraktı.
• Gönle kocaman bir kilit vurdu gitti. Anahtarı da beraber götürdü.
• Sevgilim! Sensiz yasayısın bir tadı yoktur, acıdır. Sensiz zevk çeragı yanmaz.
• Sensiz sarap saflıgını kaybeder, tortulasır. Sensiz sema´ların da zevki yoktur.
• Ey kırmızı yanaklar, ey beyaz ten! Sensiz kaldım da sarardım soldum. Gecem sensiz kapkaranlık oldu.
• Ey askı perdeler yırtıp atan sevgili! Ne olur, perdeden bir an için olsun basını dısarı çıkar da o güzel yüzünü bize
göster!
1134. Gökyüzü feryaddarı bunaldı da, seher vaktinde gök kapılarını açtılar.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V. 2339)
• Ey Hakk yolunu sasıranlar, yanlıs yola düsenler! Padisahlar padisahı sizi geriye, dogru yola çagırmaktadır.
• Padisahlar padisahı; "Siz bizimsiniz." diyor. Haydi, ey ask yolunun çavusları; kapımıza geliniz!
• Zaten diri olan, daima kainatı idare eden Allah´ın dergahına geliniz. Seher vakitlerinde o kapıya bas vurmak, dua
etmek pek hostur.
• Kadîm olan, evveline evvel olmayan Allah´ın dogru yol ipine sanlın!
• Hz. Yusuf gibi kuyudan, zindandan çıkın; Mısır´ın azîzi ile beraber olun!
• Ey gönül; vakit gecikti, eve dön! Çünkü, o essiz, o güzel varlık gece vakti ansızın çadıra gelir.
• Sakî sarap sunmak için hazırlandı. Gönlün istedigi, o güzel ise, sevgiden mest olmus, kendinden geçmis.
• Görmez misin Demir kırıntısı, sonunda mıknatısa dogru kosar. Süphe yok ki, saman çöpü de kehribara dogru uçar.
• Gökyüzü feryaddan, ah´dan bunaldı da seher vaktinde gök kapılarını açtılar.
• Ey dostum! Gölge gibi secdeler ederek gel ki, o ay minbere çıktı.
• Gerçi görünüste o bir surete bürünmüstür. Fakat benzerlerinden, ömeklerinden o münezzehtir.
• Can hazînesi gibi, evin kösesine geldi. Çulha gibi çevresini dokuyup durmada.
• Sus da, sana pervasızca, korkmadan bazı sözler söyleyeyim. Fakat bunların manasını benden sorma.
1135. Senin rüzgarın gönül bahçesinin agaçlarını oynatmada.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ülu, Mefa-îlün
(c. V. 2314)
• Ey yüzü yüzümü ay gibi parlatan sevgili! Senin gözün, senin bakısın bedenimin bütün cüz´lerini görüs, anlayıs sahibi
yaptı.
• Senin rüzgarın, gönül bahçesinin agaçlarını oynatmada, adını andıgım zaman, agzım sekerle, ballarla dolmadadır.
• Ey benim agacımı, dallarımı yapraklarla, meyvelerle dolduran! Bilir misin, benim agacım neden oynuyor
• Yapraklarla, meyvelerle doldugundan ötürü nazlanmıyor, oynamıyor. Senin sevgin benim gönül agacımın sabrını,
kararını alt üst ettigi için oynayıp durmadadır.
1136. Akıl, askın korkusundan sasırmıs, evden eve kaçıyor.
Mefülü, Mefa´îlü, Mef´ulü, Fe´ulün
(c. V. 2335)
• Rindlerin hepsi de Deyr-i Mugane´de toplanmıslar. Sen, o tek olan pîre er büyük kadehi sun! 55
55 Deyr-i Mugane: Mug´ların manastın, mecazi olarak hakîkat meyhanesi manasına gelir.
• Kanlar döken ask, belki kapıyı da, damı da ele geçirmis. Akıl ise sasırmıs, askın korkusundan o da evden eve
kaçmaya çalısıyor.
• 0 essiz güzeller sahı yüzünden perdeyi kaldırınca, onu seyretmek için bütün dünya halkı, bütün güzeller perdelerini
attılar.
• Asıklar, ask denizine öyle bir dalmıslar ki, ne kurtarılmalarına, ne de kurtulmalarına imkan var.
• Ask kaynamakla sogumaz. Kadınların feryadlarından arslan ürkmez.
• Sen, Hakk sarabından büyük bir kadeh doldur da sun, tabiat erlerini araya sokma!
• Sen o kadehi önce, sonradan yaratılan nefse sun da; artık masal söylemesin hikayeler anlatmasın.
• 0 sarapla mest oldugu için dil tutulunca, ruhtan bir sel bosalır. 0 zaman kevn ü mekan(=olus ve mekan)dan hiçbirini
göremezsin.
1131. Yüzlerce çesit nimetler harmanı sana armagan edilmis, sen bir tane için didinirsin.
Mef´ülü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. V. 2332)
• Ey bütün varlık aleminden seçtigimiz güzel! Sen, bizi bırakmıssın da kendine yönelmissin, kendine bakmaktasın.
Kendini seyretmedesin.
• Bu davranısından ötürü, sen utanmıyor musun Çünkü senin aynan biziz însanı egri gösteren aynaya bakılmaz ki...
• Ey kendinden haberi olmayan! Gönlünün aksi, canların yanaklarına düstü de, orada güller açıldı, gül bahçeleri
meydana geldi.
• Yüzlerce ruh sana gönlünü vermis, senin kulun, kölen olmus; sense bir cariye gibi her an süslenerek müsteri bulmak
için esir pazarına kosuyorsun.
• Sen dünya islerine dalmıssın, ihtiyaçların, isteklerin, elde edemediklerinin üzüntüsü içinde ay gibi iki büklüm
olmussun. Halbuki, gökyüzünde senin üstünlügünün, güzelliginin nesesiyle dügünler oluyor, gök halkı bayram yapıyor.
• Yüzlerce çesit nimetler harmanı sana armagan edilmisken, sen bir tek tane için bu ihtiyaç tuzagına düsmüssün.
• Ey "ask" sözünü duymus olan kimse; adını duydugun askı gör! îsitmek nerede Görünmek nerede
1132. Ask köyünün sınırında kesik baslar görürsen ürkme!
Mef´ulü, Mefa´ilün,Fe´ulün
(c. V. 2350)
• Ay ve yıldızlar ordusu gelince, günes, onlara karsı koyamadı. Bir atlı gibi kaçtı, dagların arkasında kayboldu.
• Gündüzlerden de, gecelerden de ötelerde bulunan o mana ay´ını görecek bir göz var mıdır
• Minareyi göremeyen bir göz, minarenin üstündeki kusu görebilir mi
• Gönül bulutu, o manevî ay´ın askı ile bazen toplanıyor, bir araya geliyor. Bazen, parça parça oluyor, dagılıyor.
• Askın gönle dogunca, dünyaya karsı duyulan hırs ölür gider. Dünyada yapılacak binlerce isin varken avare olursun,
issiz güçsüz kalırsın.
• Ask köyü sınırında kesik baslar görürsen, korkup kaçma, köyün içine gir de dikkatle bak; gör ki; öldürülenler ikinci
defa dirilmislerdir, çünkü asıklar ölümsüz.
1133. Sevgilim! Sensiz yasayısın bir tadı yoktur.
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. V. 2348)
• Kızan kızgınlıkla, kinle yemin eden sevgiliden feryadlar olsun.
• Bizi de, evi de birbirimize düsürdü, birbirimize kattı. Sonra hamal tuttu, varımızı yogumuzu aldı götürdü, bizi yoksul
bıraktı.
• Gönle kocaman bir kilit vurdu gitti. Anahtarı da beraber götürdü.
• Sevgilim! Sensiz yasayısın bir tadı yoktur, acıdır. Sensiz zevk çeragı yanmaz.
• Sensiz sarap saflıgını kaybeder, tortulasır. Sensiz sema´ların da zevki yoktur.
• Ey kırmızı yanaklar, ey beyaz ten! Sensiz kaldım da sarardım soldum. Gecem sensiz kapkaranlık oldu.
• Ey askı perdeler yırtıp atan sevgili! Ne olur, perdeden bir an için olsun basını dısarı çıkar da o güzel yüzünü bize
göster!
1134. Gökyüzü feryaddarı bunaldı da, seher vaktinde gök kapılarını açtılar.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V. 2339)
• Ey Hakk yolunu sasıranlar, yanlıs yola düsenler! Padisahlar padisahı sizi geriye, dogru yola çagırmaktadır.
• Padisahlar padisahı; "Siz bizimsiniz." diyor. Haydi, ey ask yolunun çavusları; kapımıza geliniz!
• Zaten diri olan, daima kainatı idare eden Allah´ın dergahına geliniz. Seher vakitlerinde o kapıya bas vurmak, dua
etmek pek hostur.
• Kadîm olan, evveline evvel olmayan Allah´ın dogru yol ipine sanlın!
• Hz. Yusuf gibi kuyudan, zindandan çıkın; Mısır´ın azîzi ile beraber olun!
• Ey gönül; vakit gecikti, eve dön! Çünkü, o essiz, o güzel varlık gece vakti ansızın çadıra gelir.
• Sakî sarap sunmak için hazırlandı. Gönlün istedigi, o güzel ise, sevgiden mest olmus, kendinden geçmis.
• Görmez misin Demir kırıntısı, sonunda mıknatısa dogru kosar. Süphe yok ki, saman çöpü de kehribara dogru uçar.
• Gökyüzü feryaddan, ah´dan bunaldı da seher vaktinde gök kapılarını açtılar.
• Ey dostum! Gölge gibi secdeler ederek gel ki, o ay minbere çıktı.
• Gerçi görünüste o bir surete bürünmüstür. Fakat benzerlerinden, ömeklerinden o münezzehtir.
• Can hazînesi gibi, evin kösesine geldi. Çulha gibi çevresini dokuyup durmada.
• Sus da, sana pervasızca, korkmadan bazı sözler söyleyeyim. Fakat bunların manasını benden sorma.
1135. Senin rüzgarın gönül bahçesinin agaçlarını oynatmada.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ülu, Mefa-îlün
(c. V. 2314)
• Ey yüzü yüzümü ay gibi parlatan sevgili! Senin gözün, senin bakısın bedenimin bütün cüz´lerini görüs, anlayıs sahibi
yaptı.
• Senin rüzgarın, gönül bahçesinin agaçlarını oynatmada, adını andıgım zaman, agzım sekerle, ballarla dolmadadır.
• Ey benim agacımı, dallarımı yapraklarla, meyvelerle dolduran! Bilir misin, benim agacım neden oynuyor
• Yapraklarla, meyvelerle doldugundan ötürü nazlanmıyor, oynamıyor. Senin sevgin benim gönül agacımın sabrını,
kararını alt üst ettigi için oynayıp durmadadır.
1136. Akıl, askın korkusundan sasırmıs, evden eve kaçıyor.
Mefülü, Mefa´îlü, Mef´ulü, Fe´ulün
(c. V. 2335)
• Rindlerin hepsi de Deyr-i Mugane´de toplanmıslar. Sen, o tek olan pîre er büyük kadehi sun! 55
55 Deyr-i Mugane: Mug´ların manastın, mecazi olarak hakîkat meyhanesi manasına gelir.
• Kanlar döken ask, belki kapıyı da, damı da ele geçirmis. Akıl ise sasırmıs, askın korkusundan o da evden eve
kaçmaya çalısıyor.
• 0 essiz güzeller sahı yüzünden perdeyi kaldırınca, onu seyretmek için bütün dünya halkı, bütün güzeller perdelerini
attılar.
• Asıklar, ask denizine öyle bir dalmıslar ki, ne kurtarılmalarına, ne de kurtulmalarına imkan var.
• Ask kaynamakla sogumaz. Kadınların feryadlarından arslan ürkmez.
• Sen, Hakk sarabından büyük bir kadeh doldur da sun, tabiat erlerini araya sokma!
• Sen o kadehi önce, sonradan yaratılan nefse sun da; artık masal söylemesin hikayeler anlatmasın.
• 0 sarapla mest oldugu için dil tutulunca, ruhtan bir sel bosalır. 0 zaman kevn ü mekan(=olus ve mekan)dan hiçbirini
göremezsin.
1137. Herkes bir baska kadehle mest olmus, sasırıp kalmıs.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V. 2327)
• Her dal bir baska türlü oynuyor, her dalda ayrı renkte bir meyve var. Herkes, bir baska kadehle mest olmus,
sasırmıs kalmıs.
• Yüzlerce kadın, perde arkasına girmisler, üzüntüden yüzlerini yırtmıslar. Her biri bir baska kocadan dul kalmıs da
yüzüne vurup duruyor.
• Her balıgın damagında, bir balıkçının oltası takılı, o, ah diye feryad etmede, bu, eyvah diye sızlanmada.
• Cebrail Hakk´ın güzelligine hayran olmus, oynamada, seytan da, bir baska seytanın sevgisi ile sıçrayıp durmadadır.
• Ey istiyak çekenlerin çalgıcısı Tebrizli Sems! Bu perdeden feryad et, aman bu siveyi bırakma!
1138. Bütün bu sekiller, bu suretler onun yüzünden meydana geliyor.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V. 2324)
• Bir gün sen beni meyhanede düsmüs, yıkılmıs, sarıgını rehin vermis, seccadeden bıkmıs, usanmıs görürsün.
• Ben de mest olmusum, sevgili de mest olmus. Onun güzel saçları da elimde, masallah ne de güzel sevgili, ne de
güzel sarap; nazar degmesin!..
• Benim agzım da mest olmus, dudaklarım da. 0 yüzden öpüs yolunu kaybetmisim. Ben mest, agız mest, dudak mest,
öpüs de bize benzemis, o da mest olmus, böylece hep mest olanlar bir araya gelmis.
• Su fitneci güzel, bir hileye bas vurmus, yatmıs, uyumus. Isret meclisi ise, bütün gece dagılmadan hazır bir durumda.
• Bütün bu sekiller, suretler onun nurundan meydana geliyor. Yoksa o temiz, o kutsî ruh sekillere, suretlere sıgmaz.
• Tebrizli Sems´ül-Hakk´ın bu konulara dair serhleri vardır. Çünkü o, can aleminin padisahlar padisahıdır. Bunları ancak
o anlatabilir, baskaları anlatamaz.
1139. Gül bahçesi, ölü çiçeklerle dolu bir mezarlık gibi oldu.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. V. 2320)
• Gül bahçesinin perisanlıgına bak; deli kıs geldi, yesillik güzelleri bahçeyi bıraktılar, eve gittiler.
• 0 güzeller, ayrılıp gittikleri için, üzüntüden bagın, bahçenin rengi sarardı soldu. Gül bahçesi ölü çiçeklerle dolu
mezarlık gibi oldu. Kösk zindana benzedi.
• Peri yüzlü güzeller, yabancıların saldırısından kurtulmak için kıslıga gitmeyi hazırlanıyorlar.
• Su güzeller ne zaman kıslıktan geri dönecekler Ne zaman viranenin için den, hazîne gibi meydana çıkacaklardır
• Kıs mevsiminin sogugu ile mest olup kendilerinden geçenler, ne vakit ter ü taze, hos, hayran halde güle oynaya gül
bahçesine gelecekler
• Ambar bosalır, kap dolar. 0 alem, ambardır. Bu alemse kap!
• Kap bosalınca, doldurmak için, tanenin çürümedigi gizli ambarı aramak gerektir.
1140. Onlar, kendi güzel yüzlerinin nurlarıyla süslenirler.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü,
(c. V. 2322)
• Dervisler için "gün" mefhumu yoktur. Onlar için her gün hem bayramdır, hem de Cum´a´dır. Ne bayramları eskir, ne
de Cum´a´ları!
• Her gün onlara bayram olunca, onlar bayram gününe layık giyinirler, kusanırlar; ama yünden örülmüs, süslü
elbiseler giymezler. Ey benim canım! Onlar kendi güzelliklerinin, kendi güzel yüzlerinin yüzleri ile süslenirler, nur elbiseleri
giyerler.
• Akıl ve din gibi onların içleri de, dısları da tatlıdır. Zaten badem helvasına sarımsak koymazlar.
• Böyle nurdan bir hırka giyen de, dostların meclisinde gögüsteki aydın gönül gibi gezer, dolasır.
• Akan suda çerçöp durabilir mi Ey benim canım! Kosup duran canda, nasıl olur da kin bulunur
• Can gözü, simdi, ter ü taze dal görmede. Duygu gözü ise, eski bir masala dalmıs.
1141. Sen olmadıkça, ben hamamdaki resim gibi cansız bir suretim.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c.V. 2323)
• Ey gönül! Sen söyle; ben tavadaki balık gibiyim. Acaba o, öfkesinden mi, yoksa yalvarmasından mı çırpınıp duruyor
• Hayır, hayır, ey gönül; agla, feryad et! 0 olmadıkça ben hamamdaki resim gibi, cansız bir suretim, bir gölge
varlıgım.
• 0 benimle beraber olmadıkça, o bana zindan olur. 0 benimle beraber olmadıkça geceleri uyku nedir bilmem.
• Senin güzelligin, benim sana karsı duydugum sevgi, bütün sehre yayıldı. Her çalgıcı sözüyle ve çalgısının ahengiyle,
nagmeleriyle askımızı anlatıp duruyor.
• Ey güzelim! Sehirde bulunan süfîler de, onların giydikleri hırkalar da, zavallı köleler de, tarih yazan bilginler de
hepsi, hepsi senin sevdana kapılmıslar.
1142. Ey gökyüzünden göç davulunun sesini duyan!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. V. 2334)
• Ey ötelere gitmeye hazırlanan! Ey gökyüzünden göç davulunun sesini duyan! Ey varını yogunu, yaptıgı iyiliklerin,
kötülüklerin karsılıgını bu dünyadan öteki dünyaya çekip götüren!
• Ey nergis gözlü, lale yanaklı güzel; neredesin Bugün senin mezarından nergisler, laleler bitmede.
• Damlarda salına salına, nazlı nazlı yürürdün. Kapılardan kosarak geçerdin Simdi kapısız, damsız mezarı yurt
edinmissin.
• Nerede kaslarının cilvesi Nerede o güzel gözlerinin süzgün bakısları Ey her ikisine de ölümün gözü degen güzel!
• Ey eli birçok degerli kisilerin öpüs yeri olan azîz varlık! 0 el kesilmis gibi cansız bir halde yanına düsmüs, faniligin
elinde kalmıs.
• Senin gönül kusun beden tuzagını kırarak kurtulmus, gökyüzüne uçmussa. saydıklarımın hepsi de ona kolay gelir.
•Can tertemiz halde selamete ermis, esenlige kavusmus ise; bedenin yeryüzünde kalmasının ne önemi vardır Ayak
rahatça çizmeden kurtulduktan sonra çizme yırtılmıssa ne olur
• Ey can lezzetinden haberi olmayan kisi! Can, su bedenden kurtulursa; Allah´a yüzlerce sükürlerde bulun!
• Nerede balçıgın, çamurlu suyun tadı, nerede ab-ı hayatın tadı Nerede gök kubbesi, nerede kubbe seklindeki dam
• Ya Rabbi! Sanki bir biz büyülenmisiz acılarla, zulümlerle, kötülüklerle dolu su dünya cehenneminin dibinde
oturuyoruz da ebedî hayattan, ölümsüzlükten ürküyor, tiksiniyoruz.
• Halbuki, biz üstün bir varlıgız. Gökler bize haset ediyor. Melekler secde ediyor. Fakat kötü himmetimiz yüzünden
seytan bile bizden kaçıyor.
1143. Ben, bu yeryüzüne mensup degilim; göklerin tohumuyum.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c.V. 2319)
• 0 garip, acaib sevgili eve geldi. Sen gel de bugün, evindeki acayip halleri, görülmemis güzelligi seyret!
• Vefalı dostları gör, tertemiz kardesleri seyret! Onlar; "0 hazîne yine viraneye geldi." diye oynayıp duruyorlar.
• Ey gözüm; çimenleri seyret! Ey kulak! Onun güzel sözlerini derle topla! Ey güzel ask hikayeleri anlatan sevgili! 0 tatlı
dudaklarını aç, anlatmaya basla!
• Sen de ey sakî; bugün, dünden arta kalan sarabı kısmadan, tükenir diye korkmadan sun! Iki üç fazla kadehle
denizden ne eksilir
• Bir kadeh, bir kadeh daha! Bu ayrı ayrı kadehler sarapta ikilik meydana getirir. Bir olmasını istiyorsan, o iki kadehi
de kır, ikilikten kurtul!
• Ben, bu yeryüzüne mensup degilim, ben göklerin tohumuyum. Bir müddet toprakta kalırım. Baharın adaleti gelince,
o tohum topraktan bas kaldırır, yeserir.
• Ey bana su mavi göklerden yüz kat fazla nur veren sevgili! Söyle, bu böyle midir; degil midir
• Bu baht, gül bahçesinin ta kendisi. Ya Rabbi! Bu nasıl agaç ki, her an yüzlerce mest olmus bülbül, geliyor, bu ask
agaçta yuva yapıyor.
• Can güzel sesler dinlemek için kulagı tutmus çeke çeke geliyor, gönül de güzellerin bulundugu yere dogru kosuyor.
Çünkü bahar geldi, o yabancı, o zalim kıs öldü, gitti.
1144. Gönül, sevgilinin basıp geçtigi esige bir çivi gibi çakılıp kaldı.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. V.2351)
• Güzellikte essiz olan sevgili ne yaptı, gördün mü Geçen gün bir bahane buldu.
• Beni de, seni de bir yerlere gönderdi, kendisi iki üç peri ile evde kaldı.
• Sevgili büyüleyici edasıyla bizi aldattı. Biz ona karsı ne yapabiliriz ki
• Nasıl aldanmayalım Onun elinde öyle bir zincir var ki, onunla bizi degil, zamanın bile boynunu baglar.
• Kaslarını çatınca, zavallı akıl kaçar, kaybolur gider.
• Gönül, onun kapısında tıpkı bir çivi gibidir. Onun basıp geçtigi esige çakılıp kalmıstır.
• Sakî, sen bize kadehte kalmıs olan sarabı sun! Biz geceden kalmıs mest kisileriz.
• Gönül atesi alev alev göklere yükselmede, sen onun üstüne su serp!
• Tesbihle mesgul olan agzımda simdi siir var, rubaî var, nagmeler var.
• Nice ibadet yerlerini sel aldı götürdü. Hem de nasıl sel; sanki uçsuz bucaksız bir deniz.
• Rebabdan yaysız nasıl ses çıkmazsa, ben de mest olmadıgım zaman, benden ask hikayeleri duyulmaz.
• Bu sebeple, önce bana sarap sun, beni mest et de; sonra ask hikayelerini dinle!
• Allah sarabı ile mest olursa, zayıf bir bıldırcın degerli bir dogan kusu olur.
• Kendinde olanlar tespihleri ile Hakk´ı bulurlar, ama kendinde olmayanlar, kendilerinden geçerler de asıkane saraplar
içerler.
• Hem de nasıl sarap! Allah sarabı içerler, filan erkegin, yahut filan kadının küpünde bulunmayan bir sarap.
• Gögün bir tarafından bir ay dogdu, parladı, nurlar saçmaya basladı. Bu arada benim gönlüm de kayboldu gitti.
• Sasılacak sey su ki, gönülsüz, cansız kisi, nasıl olur da çeng gibi feryad edip duruyor
• Ask derdini, kendinde olan ayık kisiden dinleme! Çünkü ayık kisinin dudagı da soguktur, canı da.
• Hiç sen, buzlugun atesten haber verdigini gördün mü Yahut kimsecikler görmüs müdür
1145. Sen henüz bir çocuk gibisin, bu alem de besige benzer.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V. 2306)
• Ey çaresiz asık! Beri gel, görüs sahibi ol, her seyin aslını gör! Her seye bakıp duran, fakat aslını göremeyen
kisilerden, bakan körlerden olma!
• Ey yalnız ona asık olan kisi! Bu huyu yıldızlardan al! Bak günes dogup parlayınca, yıldızlar yok olur, görünmezler.
Sen de, yalnız Allah´a gönül verdigin için, Allah´tan baska her sey senin gözünde görünmez olmalıdır.
• Güçlü kuvvetli olanlar, neden senin elini bagladılar, bilir misin Çünkü, sen henüz bir çocuk gibisin, bu alem de bir
besige benzer.
• Ey yalnız dünya nimetlerine gönül veren, ey mıh gibi yeryüzüne çakılıp kalan, ötelerden, gönül sehrinden avare olan,
uzak düsen zavallı! Cenab-ı Hakk Kur´an-ı Kerim´de söz incileri dizerken "Yeryüzünü biz bir besik olarak halk ettik."56 diye
buyurdu.
56 Nebe Süresi, 78/6. ayete isaret var.
• Ey terbiyeli, edepli, yumusak huylu kul! Sen çocuk gibi bedenin esiri olmussun. Esirlikten, zavallılıktan kendini
kurtar! Sen artık çocuk degilsin, akıl dislerin çıktı. Onları göster de, mana dünyasının yemegini yemege hazırlan!
• Padisah çocuk kaldıkça ona bakan dadı çocuga hayatı zehir eder, zindan eder. Zaten ana sütü emdikçe, çocuk
padisah olamaz, sarap içemez.
• Testi tastan korkar, fakat kaya, tas su kaynagı olunca, o tasa her an testiler dolmak için gelirler.
• 0 zaman testi der ki: "Tas bundan sonra beni kırarsa, neselenirim, mutlu olurum. Çünkü o tastan akan beni
doldurdu, doyurdu. Bana yüzlerce can verdi.
• Onun yolunda ölsem ne çıkar 0 beni diriltti, yine de diriltir. Hatta beni kırıp param parça etse diye ona para, pul
veririm."
1146. Ben kendimde degilim, sen de kendinde degilsin, bizi kim eve götürecek
Mefulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V. 2309)
• Ben de kendimde degilim, sen de kendinde degilsin, simdi bizi kim eve götürecek Sana, kaç defa, iki üç kadeh az iç
diye söyledim.
• Sehirde de aklı basında kimseleri göremiyorum. Herkes öbüründen beter, deli divane, öbüründen beter taskın ve
coskun.
• Sevgili ask meyhanesine gel de can lezzetini seyret, sevgilinin sohbeti olmadıktan sonra, cana bir hosluk, bir zevk
yoktur.
• Her tarafta elinde sarap testisi, mest olmus bir kisi var. Güzelligi ile herkesi mest edip costuran sakî de eline büyük
bir kadeh almıs dolasıyor.
• Sen kendini meyhaneye vakfetmissin. Gelirin de, giderin de saraptır. Bu vakıftan ayık olanlara, aklı basında olanlara
sakın bir habbe bile verme!
• Evden dısarı çıktım. Bir sarhosa rastladım. 0 öyle güzeldi ki, her bakısında yüzlerce gül bahçesi, yüzlerce kösk gizli
idi.
• Ona; "Nerelisin " dedim. Benimle alay eder gibi; "Benim yarımım Türkistanlı, yarımım Ferganalıyım.
• Yarımım sudan topraktan, yarımım candan gönülden, yarımım deniz, yarımım bastan basa inci." dedi.
• "Bana, arkadas ol, ben senin yabancın degilim. Senin akrabanım." dedim. Bana dedi ki: "Ben akrabamla yabancıyı,
tanıdıkla tanımadıgımı ayırdedemiyorum."
• Ben asıgım, sarıgım da yok. Meyhanecinin yurdundanım. Her seyi gören gözlerle dolu bir gönlüm var. Simdi durumu
açıklayayım mı Susayım mı
• Böyle bir güzelin mesti olan, nihayet bir agaçtan, bir direkten de asagı olmaz. Hannane direginden bir feryad
kopmamıs mı idi
1147. Ey beden elbisesi giymis ruh! Sana selamlar olsun!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c.V. 2310)
• Ey bizden olan, her zaman bizimle beraber bulunan! Bizden sana Allah´ın selamı olsun! Selamette, huzur içinde kal,
mutlu ol! Ey bizden olmayan, aramızda bulunmayan! Sana da Allah´ın selamı olsun, selamette huzur içinde kal, sen de
mutlu ol!
• Ey begenilen nur, ey gözlere sürme olan azîz varlık! Sen her görünen seylerden daha güzelsin. Sana, bizden Allah´ın
selamı olsun! Selamet ve huzur içinde kal, mutlu ol!
• Ey beden elbisesi giymis ruh! Ey mü´mine de kafire de Allah´ın rahmeti olan azîz varlık. Sana bizden Allah´ın selamı
olsun, selamet ve huzur içinde kal, mutlu ol!
• Sen, dolunay dogdun derken, damdan asagı indin. Ey ayın bile güzelligine, parlaklıgına kul, köle oldugu azîz varlık!
Bizden sana, Allah´ın selamı olsun, selamet ve huzur içinde kal, mutlu ol!
• Ey herkesten, her seyden fazla beliren, her yerde bulunmayan, her halimizi gören, gözeten! Ey incilerle dolu deniz!
Bizden sana Allah´ın selamı olsun, selamet ve huzur içinde kal, mutlu ol!
• Ey noksansız güzel! Ruhu nese içinde oynatıp duran, ey mest olup su bası döndüren güzel! Bizden sana, Allah´ın
selamı olsun, ve huzur içinde kal, mutlu ol!
• Sarap, senin yüzünden cosmada, kamıstaki seker, senin yüzünden meydana çıkmada, fakat sen, ikisinden de
güzelsin. Bizden sana Allah´ın selamı olsun, selamet ve huzur içinde kal, mutlu ol!
1148. Altınımız olsa da, olmasa da gamlıyız, gamdan kendimizi kurtaramıyoruz.
Mefülü, Mefa´îlün, Mefülü, Mefa´îlün
(c. V. 2301)
• Ben sarhosum, senin de gönlün hos; bu durum karsısında gam, perisan oldu. Onun ne gönlü kaldı, ne de bası! Bu
daha iyi! Sevgiliye gönül ver, onun elinden sarap iç, bu hepsinden daha iyi!
• Dünya, sanki bastanbasa bir deniz. Beden de sedef gibi. Can ise sedef içindeki inci gibi. Zaten bunların içinde de en
iyisi inci!
• Beden, suret çarsafa, örtüye benziyor. Can bu örtüye bürünmüs. Ama, onun sureti, sekli yok. Onun bunların hiç
birisine benzememesi daha iyi.
• Sen, beden perdesini görüyorsun, ama gönle ait bir bilgin yok. Onun sekli, sureti hakkında bir sey duymadın.
Halbuki gönlün vurdugu o mızrap yok mu; o daha baska bir perdedendir, daha da güzeldir.
• Senin yüzün, altın gibi sapsarı, gamdan sapsarı olmus su yüzüne de ki: "Altınımız olsa da, olmasa da gamlıyız.
Gamdan kendimizi kurtaramıyoruz. Fakat gamlı oldugumuz halde, altınımız da olsa elbette iyidir."
1149. 0 baharların canlarıdır.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V. 2308)
• Ya Rabbi; o ay yüzlü güzel nasıl bir güzel Ya Rabbi; o ay yüzlü güze nasıl bir güzel Onun yüzünün atesi ile harman
da yandı, otag da yandı.
• Hz. Yusuf´un çenesinde bir kuyu (=çene çukuru) vardır. Fakat o kuyu öyle acayib bir kuyudur ki, yüzlerce Yusuf-ı
Kenan, o güzel kuyunun dibindedir.
• Yusuf ne yapsın 0 kuyudan kendini korusun ki, o kuyu yoldan geçenleri görmüs de onları kapıp içine almıstır. (Yani,
kuyuya düsenler, kuyunun yoldan geçenlerden kapıp aldıklarıdır.)
• Görüs ile, bakıs ile bile gidenleri çekip alan birisine karsı bir saman çöpü ne yapabilir
• Aman o bakıslardan canlarınızı sakının, onlar mest olmuslar, uyumuslardır, ama herkesin halini bilirler.
• 0, o kadar can bagıslar, o kadar can bagıslar ki, fanilerin evlerine, barklarına hem matem diüser, hem ah.
• 0 baharların canlarıdır. Agaçların canlarıdır. Canlar ondan gebe kalırlar. Hem onlara soy verir, hem de boy verir.
1150. Ruhlar, mezarlarda beden elbiselerinden soyunarak mana alemine gitmedeler.
Mefnlü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V. 2311)
• Balıkların çoklugundan ötürü, deniz gizlenmis, görünmez gelmis. Bedenler de çogalınca, cana perde olmus.
• Mana denizinden ayrı düsen seker, zehir halini almıs, zehirse o denizin sevdasına kapılınca ab-ı hayat olmus.
• Ey su kusuna benzeyen canlı; sen o denizin sevdasına kapılmıssın da asıkane çok güzel sözler söylüyorsun.
• Dün o denizden öyle bir güzel bas gösterdi ki, onun bakısı çok sert bir yaydan atılan ok gibi tesirli idi.
• Gönül, o bakısı görünce dudaklarını kımıldatmadan gizlice "Eyvah" demis, "Ben bundan canımı nasıl kurtarabilirim "
Gönlün canına yemin ederim ki, sonunda o is öyle olmus. Gönül, o bakıstan kendini kurtaramamıs, bagrı yaralı bir asık
olmus.
• Ah, ruhanî hamam, nasıl da perileri davet etmede. Bu dünyada yıkanmak için soyunanlar, o aleme dalıyor. Aslında
su mezarlık da elbiselerin çıkarıldıgı bir camekan gibidir. Ruhlar, mezarlarında beden elbiselerinden soyunarak mana
alemine gitmedeler. 57
57 Eskilerin inancına göre peri kızları, ya hamamlarda, ya kırlarda çesme baslarında, yahut harabelerde yasarlarmıs.
Fuzulî merhumun oglu oldugu rivayet edilen Fazlı adındaki bir sairimizin bir müstezatında:
"Her dem perinin menzili virane gerektir
Ya çesmeler üstü
Gönlüm gibi virane, gözüm gibi bulaga
Gel ey peri peyker!"
(Her zaman perinin yeri viranelerdedir, yahut çesme baslarındadır. Ey peri kızı gibi güzel olan sevgili, harabe
istiyorsan gönlüme gel, çesme basında oturmak istersen gözüme gel diye yazmıstır.
• Aklını basına al da, bu çesit sırrı açma, sus! Su susanlara dikkatle bak! Bastan ayaga dil olmuslar ama,
söylemelerine izin yoktur.
1151. Gönlüme kızgın olarak bakınca, gönül kendinden geçti, kendini bıraktı, yollara düstü.
Mefülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c.V. 2313)
• Ey candan canıma gizli haberler gönderen sevgili! Ben, her an seni düsünmedeyim. Her an seni hayal etmedeyim.
Her an seninle beraberim. Sen aklın dan neyi geçiriyorsan, neyi düsünüyorsan, onların hepsi bu kuluna malum olmadadır.
• Neyi düsünüyorsan, hatırına ne geliyorsa, onlar, hemen gönlüne de dogmada, aklından da geçmededir.
• Ney, her seher vakti senin dudagını hatırlıyor da feryada baslıyor. Askın, seker kamısının agzını sekerlerle, ballarla
dolduruyor.
• Gönlüme kızgın olarak bakınca, gönlüm alt üst oldu. Öyle bir hale geldi ki kendinden geçti. Kendini bıraktı, yollara
düstü, gitti.
1152. Can ile canan arasında bedenin bedenligi kalır mı
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2298)
• Ne muhtesem bir meclis, padisahlara layık saraplar. Kıpçak Padisahı ne de güzel yagma etmede.
• 0 pek yüce ve nasıl oldugu bilinemeyen Hakk´ın askı ile deliren can, simdi bu efsun ve efsane ile karar mı bulur
• Zinciri oynatmaktan, sakırdatmaktan delinin çılgınlıgının artacagını bildigi için, sevgili de asıgına karsı büklüm
büklüm saçlarını çözer.
• 0 kıvırcık siyah büklüm büklüm saçları yüzünden, gönlüm tarak disleri gibi yanlmıs, dis dis olmustur.
• Gönül arkadasları, sarhoslukla nasıl da alt üst olmuslar, yıkılıp gitmislerdir. Ey ay yüzlü sevgilim! Canın hakkı için
olsun basını uzat da su evin içine bir bak.
• Ey gönül! Sakî sana sarap vermedi diye mi balçıga düstün 0 sarap tulumunu açmadı ise kadeh nasıl oldu da sarapla
doldu
• Allah´ım! Bu ask ormanında düsünce kaybolup gitmis. Can ile canan arasında bedenin bedenligi kalır mı
1153. Sayı ile verilen nefesi bos sözlerle tüketme!
Mefulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V. 2303)
• Ben, cennet köskünden ve cennet sarayından ansızın aç ve çıplak bir halde, böyle bir dünya kapısının dibine düstüm.
• Bu dünya, benim için sevilecek bir yer, bir bayram yeri olamaz. Çünkü ben, bu dünyanın kötülügünü, çirkinligini
gördüm. 0, sapsarı suratlı yüzüne allık süren, kendini güzel göstermeye çalısan bir kahpeye benziyor.
• 0 kötü diken agacını gül renkli allık ne kadar süsler 0 diken her cigere, her ayaga batmıstır.
• 0 takma saçlarını bırakmıs, kel kafası ile ortaya çıkmıs. 0 yaslı kör kadın; kaslarını igneyle damgalayarak karartmıs.
• Onun ayak bilegindeki halhallarına bakma, o kapkara baldırını seyret! Geceleyin ask oyunu hostur. Ama bu oyun
perde arkasında olmalıdır.
• Ey yüzü yıkanmıs süfî; yürü; elini de dünyadan yıka, yani ondan uzaklas! Ey basını usturayla tıras eden, kazıyan
süfî! Gönlünü de onun sevgisinden kazı at!
• Dünyada mutluluk arayan, ona gönül veren kisi bahtsızdır, agır canlıdır. Dünyada yasama zevkine düstügü için
kavurma gibi kavrulacaktır.
• Ey sevgili! Ey bizi yoktan, yokluktan yaratıp su aleme atan azîz varlık! Bizi su dünyanın acaib isleriyle oynatıp duran;
feryadımıza yetis! Bizi agır canlılıktan kurtar!
• Sus da, o sonu bulunmayan güzelin diriltici nefesinden bahset! Susarak söz söyle, ne zamana kadar sayı ile verilmis
nefesi bos sözlerle tüketeceksin.
1154. Dün mezarlıga gitmisti. Onun yüzünden ölüler bile birbirlerine girdiler.
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. V. 2304)
• Her gün peri gibi bir güzel, perde arkasından çıkar da, bizi ve dostlarımızı neseyle oynatmaya baslar.
• Süfî, onun sevdasına kapılır da hırkasını yırtar. Bilgin de onun belasıyla sasırır, telasından sarıgı çözülür, yerlerde
sürünür.
• Herkesi aldatan hileci bile, çileye kalkısamaz. Böyle bir rindin elinden rıza kadehini içtikten sonra artık kendini
gizleyemez.
• Dün mezarlıga gitmisti. Ölüler bile birbirlerine girdiler. Ben magdurum ne yapayım, ölüden de asagı degilim.
• 0 peri kızı her gün, sarap kadehi elinde olarak çıkar gelir de; "Vallahi!" der "Sehirde duygusuz, kalbi donuk bir
kimseyi bırakmayacagım."
• Ey benim canım! Sana öyle bir sarılacagım, öyle bir kıvrandıracagım ki, kıvamında sirke iken, tatlılasacaksın, bal
olacaksın, seker olacaksın.
• Cigerini yaraladım, bir baska ciger al, ey pörsümüs kedi! Arslan cigerlerinden bir ciger edin.
• Sus, sus, gönül evinin ta içine gir; incinmis hiçbir gönül yoktur.
1155. Oruç sevdası, bambaska bir sevdadır.
Mefülü, Mefa´îlün, Mefulü,
(c. V. 2307)
• Artık, ekmege karsı agzını kapa, tatlı oruç geldi. Simdiye kadar, yemenin, içmenin hünerini gördün. Simdi de orucun
hünerini seyret!
• Oruç, Meryem oglu Isa´ya zemzem oldu. Oruç yolculuguna çıktı da dördüncü kat göge yükseldi.
• Kusların kanat çırpmaları nerede, meleklerin kanat çırpmaları nerede Kuslar yem için kanat çırparlar, melekler ise
oruca dogru uçarlar.
• Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çesit hüneri de vardır. oruç sevdası bambaska bir sevdadır.
• Oruç, çarsafa girmis, kendini gizlemis bir güzeldir. Çarsafını aç da onu seyret; o ne kadar güzelrnis!
• Boynunu inceltir ama, seni ölümden emin eder. Mide dolgunlugu, rahatsızlıgı, fazla yiyip içmeden meydana gelir.
Oruç ise seni manen mest eder.
• Otuz gün ramazan denizinde bir bastan bir basa, bir uçtan bir uca yüzer durursun. Sonunda oruç incisi elde edersin.
• Seytanın bütün hileleri, tedbirleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar, kırılır.
1156. Güle ne efsun okudun da böyle gülüp durmada
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V. 2305)
• Ne zaman, ben varımı yogumu rehine verip seninle beraber sarap içecegim" Sen basını alıp gideceksin, ben
meyhanede kalacagım, hırkamı rehin olarak bırakacagım
• Saraba gömülecegim. Kadeh gibi, testi gibi dolup bosalacagım. Perde olmadan, hiç bir engel bulunmadan sevgili ile
bas basa olacagım.
• Sen afiyetle yüzlerce kadeh sarap içeceksin. Güzel elbiseler giyeceksin. Su donuk dünya canlanacak, cosup cosup
köpürecek.
• Ay nasıl günesin nuruyla aydınlanıyorsa, benim de gönlüm, senin nurunla aydınlanacak, imbikten çekilmis gül yagı,
senin gül kokunla hos, güzel bir hale gelecek.
• Güle ne efsun okudun da, böyle neselendi, gülüp durmada Dikene ne cefa ettin ki, güzel rengini kaybetti, soldu,
kurudu, diken oldu
• Ey görülmemis isler basaran, duyulmamıs san´atlar meydana getiren aziz varlık! Sen insanı bir an olur güldürürsün,
bir an olur aglatırsın. Senin islerine akıl ermez.
• Aklı olan kisi, yaptıklarından ötürü sana gücenmez, senden incinmez Karanlık gecenin aya darılmaya hakkı var
mıdır Hiç diken gülden incinir mi
• Nice nice düsünceler, adeta deniz gibidir. Hikmetlerse o düsünceler içinde yüzen balıklardır. Düsünürken söz diridir,
söylerken ölü!
• Hayır, düsünce ag gibidir. Deniz de bu agın arkasındadır. Aga, balıktan baska ne girebilir
• Artık. sen, gönlü cennet say; dile gelen sözleri de cehennem farz et! Düsünceler ise günahı ile, sevabı ile bir
olanların yeri olan a´raf!
1157. Melek huyuna sahip ol da; seytana emir ver!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü,
(c. V, 2300)
• Paran olsa da, olmasa da gamdan yakanı kurtaramıyorsun. Hem yaralı, hem gamlı olmadansa, elbette paran varken
gamlı olman iyidir.
• Dostların sözlerini dinle, yankesicilerden kaç, topluluktan ayrılma, inatçı olma, bagırıp çagırma!
• Adem neden çırılçıplak kaldı Dünya neden viran oldu Nasıl oldu Neden oldu da tufan koptu Bu isler, küçügün
büyüge çekismesinden, bayagı kisinin yüce kisi ile inada girismesinden oldu.
• Mum aglamadıkça, alev gülmez. Beden eriyip zayıflamadıkça can semirmez, kuvvetlenmez.
• Melek huyuna sahip ol da, seytana emîr ol, ona emir ver! Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayagını gökyüzünün
basına basabilirsin.
1158. Senin her kösede bir Eyyüb´un var. Her tarafta bir Yakub gözyası döküyor.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2299)
• Gönül yolu ile göze çekinmeden geliyorsun. Tesirli efsunlar okuyorsun. Coskun, dagınık ask hikayeleri anlatıyorsun.
• Sen, gökleri nefesinle döndürüyorsun, senin efsununa karsı zayıf bir anlayıs ne yapabilir
• Iki dünyanın da günahını bir tövbe ile yıkar, temizlersin. Sonra tutarsın, bir küçük hatamızı parmaklarının arasında
evirir çevirir, ovusturup durursun.
• Senin her kösede bir Eyyüb´un var. Verdigin belalardan sikayet etmiyor. Her tarafta bir Yakub´un gözyası döküp
duruyor. Ask kapıları kırılmıs, kumaslar çalınmıs, götürülmüs.
• Salına salına git de; o ölüler bahçesinde bir bagır: "Ey eski ölü kalk!" diye seslen! Kalk ey dökülmüs beden;
oynamaya basla!
• 0 anda bütün mezarlık, sehir halini alır. Bütün ölüler mezarlarından çıkarlar. Oynamaya baslarlar. Hepsi de
neselenir, hepsinden de kaza ve kader pençesini çeker.
• Bu sözleri laf olsun diye söylemiyorum. Hayal dokumuyorum. Hayal etmiyorum. Ben bu hali yüzlerce defa
görüyorum, görmedigim seyleri söylemiyorum.
• Insanlardan kaçtım da kurtuldum diyen kisinin etegi arkadan yırtıldı ise, o, dogruyu söylüyordur.58
58 Yusuf Suresi,12/26.ayete isaret var
• Ey söyleyen! Sus sus da, sevgilinin asıga söylediklerini dinle! Çünkü, isteyen aradıkça, istenen inat eder.
1159. Gönle gamdan bir peygamber gelince, ötelerden Cebrail gönle iner. Düsünce, Meryem gibi yüzlerce Isa´ya gebe
kalır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün,
(c. V. 2297)
• Sen, gönle ayak basar basmaz, düsünce gönülden çıktı gitti. Sırlar da bellerini baglayıp yola düstüler.
• Gönül, canın yanına geldi de ona dedi ki: "Kendinde kalma, kendinle beraber oturup durma! Düsünce de gönlü agır
canlı, tembel gördü de, onu kendi haline bırakıp, kendisi acele gitti."
• Düsünceye asktan bir casus geldi. "Haydi kalk, yürü git. Önünde yeri öp!" dedi. Bu haberle düsünce kendinden geçti,
Hakk´a ulastı.
• Güzellerin meyhanesi açıldı. Düsünce, sarap küpüyle, kadehle arkadas oldu. Bu yüzden mest oldu. Aklına ne
gelmisse hepsi bir bir ona göründü.
• Düsünce mest olunca, kendinden geçti de, böylece kendini düsünmekten kurtuldu. Kendini öyle kaybetti ki;
"Düsünce denilen sey nedir Siz düsünceyi tanıyormusunuz " diye baskalarına sormaya basladı.
• Felek, gönlün korkusundan yerlere dogru alçaldı, iki elini birbirine çarptı. "Benden kimsecikler kurtulmadı. Düsünce
nasıl kurtuldu " dedi.
• Düsünceye herkes, önden arkadan tuzak kurar. Düsünceyi tuzaga düsürmek ister.
• Aslında insanın aradıgı her sey, her sekil, her suret düsünceden meydana gelir. Sen sekle baglanma, düsünceye
baglan!
• Gönle gamdan bir peygamber gelince, ötelerden Cebrail gönle iner. Düsünce Meryem gibi yüzlerce Isa´ya gebe kalır.
1160. Sarabı, sarap içmesini bilenlere, gamlı, kederli olanlara ver.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c.V. 2296)
• Bana "Nasılsın " diye soruyorsun. Nasıl olacagım Hudutsuz olan lutuf ve ihsanın gibi iyiyim. Sen ise, güzelsin.
Semizsin, gençsin, ter ü tazesin.
• Hos olan sey, tatlılıgın; aslında sevgiliye dogru at sürersin. Fakat bu yürüyüs kolay degildir. Bu yolda binlerce at
sakatlanır.
• Susmaya çalısıyorum ama, sevgilinin verdiği tatlılıktan onun gamzesinin huyunu almısım da duramıyorum. Hep
asksızları söylüyorum.
• Ey gönül, basın sert, ayagın gevsek. Mest bir haldesin. Bununla beraber, topallaya topallaya yürü! Ama acele et!
Sonra kapıyı kapayıverirler.
• 0 kurtulus sahibine git; o hayat denizine git! Benlik testisine tas at, kır! Varlık kulübesine neft dök, yak, kurtul!
• Sen, sarabı sarap içmesini bilenlere ver! Gamlı, kederli olanlara ver! Çünkü neseli görünenler. tamamıyla sekilden
ibarettir. Bu da laftır, baska bir sey degil!
• Sen hilekar nefsin inadına Hakk´ı özleyenlerin canları için su hadîsin zevkine var: "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi
sevdim, istedim de onun için insanları yarattım."
1161. Benim gönlüm düsünceler yurdu oldu.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2295)
• Ey asıkların cigerlerini yakan güzel, korkusuzca geliyorsun. Gönlümü alıp götürüyorsun sen, yine ne getirdin
bilmiyorum ki!
• Kurnaz, aldatıcı gözlerinden feryad. Öteden beri isin bu! Yavas yavas gelirsın. Param parça olmus gönlü alır gidersin.
• Neliksiz, niteliksiz ay´ı elde etmek için, felegin kahrını çekiyorsun. Deliligin belli oldu. Yaptıgın akıl karı degildir. Böyle
ise girisilmez.
• 0 ates dolu kadehi getir de, göklerden de, yıldızlardan da ötede olan o ay yüzlünün askı ile bir hosça içelim.
• Harmancı, yak bizi, herkesin gözünden düsür! Askın isi budur. Asık avare olur.
1161. Benim gönlüm düsünceler yurdu oldu.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2295)
• Ey asıkların cigerlerini yakan güzel, korkusuzca geliyorsun. Gönlümü alıp götürüyorsun sen, yine ne getirdin
bilmiyorum ki!
• Kurnaz, aldatıcı gözlerinden feryad. Öteden beri isin bu! Yavas yavas gelirsın. Param parça olmus gönlü alır gidersin.
• Neliksiz, niteliksiz ay´ı elde etmek için, felegin kahrını çekiyorsun. Deliligin belli oldu. Yaptıgın akıl karı degildir. Böyle
ise girisilmez.
• 0 ates dolu kadehi getir de, göklerden de, yıldızlardan da ötede olan o ay yüzlünün askı ile bir hosça içelim.
• Harmancı, yak bizi, herkesin gözünden düsür! Askın isi budur. Asık avare olur.
• Su zavallı gönlü, kinle yaralayacaksan yarala! Ne yapsın, bu çaresiz gönül, buna da dayanır.
• Benim gönlüm, düsünceler yurdu oldu. Yahut siselerle dolu bir dükkan halini aldı. Söyle ey Tebrizli Sems! Senin
gönlün tas mıdır Kaya mıdır
1162. Oraya gönülden baska bir sey götürme!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa-îlün
(c. V. 2294)
• Su param parça olmus gönül, senin askının "çekil çekil" seslerini duyunca kendinden de geçti, iki dünyadan da!
• Yokluk denizine dalınca, varlık gözüne hor göründü. Derken ansızın bir mes´ale belirdi. 0 kanlar içen candan
üstündü.
• Kibirle, kinle dolu olan varlık, nasıl olur da bir an için olsun sırları görecek Yeryüzünde elde edilen bir yasayıs,
denizde ne ise yarar
• Ey insan canı, mademki, noksanlık alemindesin, bari gece karanlıgı basınca, bir yıldız gibi dolas!
• Allah adamlarından bir yardım görürsen, ebedî bir yasayısa, sonsuz bir zevke ulasırsın. Kötülügü emreden nefsi
kahretmek için bir ordu elde edersin.
• Varlıgı, benligi sildin süpürdün, nefsin basını vurdun, ezdin; gözüne öyle bir güzellik belirdi ki, onun ne yüzü vardır,
ne de yanagı!
• Orada yüzlerce dolunay bir hiçten ibarettir. Orada topragın her zerresi altın olur. Oraya gönülden baska bir sey
götürme! Orada ancak ask yüzünden param parça olmus gönül vardır.
* Can gözü açık olanlara inciler bagıslayan bir deniz vardır. Kumlar sayısınca canlar, onun askı ile avare olmuslardır.
1163. Duygunun öte tarafında yagmuru tamamıyla can olan bir bulut vardır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2293)
• Hem gözümün içinde, hem de dısında bulunan bir ay yüzlü güzel görüyorum. Onun güzelligini ne bir göz görmüstür,
ne de bir kulak duymustur.
• 0 yüze, ona ezdirmeden, hırsızlamaca baktıgımdan beri dili de, canı da, gönlü de kendinden geçmis görüyorum.
• 0 ay´ın yüzünün güzelligini Eflatun görseydi benden daha fazla deli divane olurdu. Benden daha fazla cosar,
köpürürdü.
• Kadim, ezelî olan varlık sonradan yaratılanın aynasıdır Sonradan yaratılan, önü olmayan varlıgın aynasıdır. Onun
ayna gibi parlayan yüzünde her ikisini de, ikiye ayrılmıs saçlar gibi birbirine karısmıstır.
• Duygunun öte tarafında öyle bir bulut vardır ki, onun yagmuru tamamıyla candır. iste o bulut, topraktan yaratılmıs
bedenine can yagmurları yagdırmıstır.
• Gökyüzünde bulunan ay yüzlüler, melekler, onun yanagının aksini görmüsler de, onun güzelliginden utanmıslardır.
• Ebed, ezelin elini tutmus da, o ay yüzlünün kösküne götürmüstür. Gayret her ikisini görmüs de gülmeye baslamıs.
• Çünkü köskün etrafında ne arslanlar var. Onlar, kıskançlıklarından canları ile oynayanların, gerçek asıkların canlarına
kastetmisler, kükreyip duruyorlar.
• Ansızın agzımdan kaçtı. 0 padisah kimdir Kim olacak; Tebriz´in Semseddin! Bu söz agzımdan kaçtı ama, bu söz
yüzünden de kanım costu, kaynamaya basladı.
1164. Mest ol da kendi kendinden kaç!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V. 2292)
• Dün, nesrin laleye dedi ki: "Haydi kalkalım, mest bir halde gidip yeni açılmıs gülün etegine sarılalım!"
• Onun güzel yüzünden, o gül yanaklarından sarap üstüne sarap içelim, biz de gül ve lale gibi birbirimize yakın dost
olalım. Çünkü dünyada dostluktan daha güzel bir sey yoktur.
• Yasemin, nergisin suh bakısını gördü de, nesrine; "Kalk!" dedi. "Biz de mest olalım, kavgaya giriselim."
• Sekere benzeyen, seker gibi tatlı olan gül yüzlü güzel, gonca gibi kapalı idi. "Mademki gonca açılıp saçıldı, bizim de
inciler saçma zamanımız geldi." dedi.
• Ezel meclisinden gelen canlar, kendilerinden geçmis, mest bir halde gelirler. 0 yüzdendir ki, balçık da mest olmus
gibi ayagı kayıp duruyor.
• Ey gönül! Su nese içinde azadlıgı, selviden ögren de mest olarak suça da, tövbeye de hiç aldırmayalım.
• Selahaddin, en dogru yolu bilir, görür. Onun için mest olarak kendi kendinden kaçmak ister.
1165. Sarabı kadehe doldur; düsüncenin boynunu vur!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. V. 2283)
• Benim güzel yüzlü, kutlu yüzlü sakim! 0 nar renkli kadehi sun, benim hatırım için vermiyorsan, bari sevgilinin hatırı
için ver!
• Gönül alan sakî sensin, hastalara derman sensin! Nesenle insanı mest edersin. Çünkü sen, nese sarabısın. Sifa
ilacısın, acele ask hastalarına kadehi sun!
• Sarabı kadehe doldur, düsüncenin boynunu kes! Ey sevgili! Sakın gönlümüzü kırma, sen bize sarap ver!
• Kapalı olan meyhaneyi aç, su gürültüyü, su kavgayı bırak! Saraba susamıs sakiye meyhanecinin küpünden sarap
ver!
• Sen baharın da, yesilliklerin de canısın. Selviye de yasemine de parlaklıgı sen verirsin. Ey kurnaz sevgili! Bahaneler
etme, sen bize sarap ver!
• Hile yoluna sapar da mest olanların elinden kaçarsan, düsmanımız sevinir Kör olsun düsman, sen bize kadeh ver!
• Gam verme, ah ettirme, neseden baskasına yol gösterme! Ah edis yol bulamamaktandır. Sen bize yolu aç,
yükümüzü de ver! Biz gidelim. Sana yük olmayalım.
• Hepimiz de kavusma mahmuruyuz. Sonsuzluk kadehine susamısız. Hırkayı, sarıgı sakiye rehin olarak ver!
• En eski susuz benim. Gönlü, gögsü yanan benim. Kadehi ve kaseyi kır! Bize ölçüsüz yol bul, sarap ver!
• Zaten ay da sensin, ay ısıgı da sen! Ben, su ask ırmagının balıgıyım. Balık ay´a ulasamaz. Su halde ay´dan bana gelir
ver!
1166. Yazıklar olsun sana! Özü bırakmıssın, kabuga yönelmissin.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün,
• Ey kimseye yalvarmamak, yüz suyu dökmemek için, ab-ı hayatı yerlere saçan! Ey minnetle sükretmemek için,
zehirleri agzına alan mert kisi! 59
59 Mevlana´nın bu beyti eski sairlerimizden birisinin su beytini hatırlattı:
"Kase kase zehr-i gam içmek cana safadır canan elinden,
Minnetle içmem ab-ı hayatı dil tesne olsa nadan elinden."
"Sevgilinin elinden bardak bardak gam zehri içmek cana safa verir. Susuz bile olsam, minnetle ab-ı hayatı degersiz
kisinin elinden içmem."
• Böylece mest ve harap olmussun, yerle gögü, iyi ile kötüyü, birbirinden ayırdedebiliyorsun. Kirli su yerine temiz Fırat
suyunu yerlere dökmüssün.
• Ruh ol, taraf arama! Meshur kahraman Zal gibi ol! Sıfattan söz açma! Hiç bir yerde bulunmayan, bu tevcihatları
dökmüs atmıs olan padisaha bak!
• Ah, yazıklar olsun sana! Özü bırakmıssın, kabuga yönelmissin. Için içine kapanacagın yerde, dısa yüzünü
çevirmissin, ne yazık neseyi bırakmıssın, gama yenilmissin.
• Gama yenildigin için, gönül padisahı huzursuz olmus, evden eve gidiyor. Piyadelerin de kurtulus endisesi ile betleri
benizleri sararmıs, solmus.
• Can beratı onda kalmıs. Gamın yüzünü tekrar görünce kesesi yırtılmıs, bütün beratlar dökülüp saçılmıs.
• Sıfatlarımız, onun sıfatı yüzünden, gülün dikenini tanıdı. Fakat tekrar sıfatlanmız gül gibi zat yoluna döküldü.
• Seni götürüp günah tuzagına düsüren kanat, igreti kanattır. Ölüm gününde uyandıgın zaman, o kanadın dökülmüs
oldugunu görürsün.
1167. Ey insan! Içinde yasadıgın toprak yurdunda göklere dogru uç!
Müstefilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´ilün
(c. V. 2280)
• Ey asıklar, ey asıklar! Ben deliyim, divaneyim. Delileri bagladıkları zincir nerede Ey can zincirini oynatıp
sakırdatan! Dünya senin yüzünden zincir sakırtısı, zincir gürültüsü ile doldu .60
60 Deli olan bedenlere zincir vurmak mümkündür. Ama ilahî ask ile deli olan canları hangi zincire vurabilirsiniz
Seyh Galip hazretleri:
"Bir sülesi var ki, sem´i canın
Fanusuna sıgmaz asumanın" demisti.
Can mumunun alevi gökyüzü fanusuna sıgmazsa, can delisini hangi zincirle baglayabilirsiniz.
• Sen bir baska çesit zincir yaptın da boynuma taktın, ask kervanının yolunu kesmek için gökyüzünden atlılar
gönderdin.
• Kalk ey can, kalk ey mana cihanı! Ey insan! Içinde yasadıgın toprak yurdundan uç; gökyüzünde yanan su ask
mes´alesi, bizim için yanıp durmada. Pervane gibi ona dogru uçalım, onun alevine atılalım.
• Gönlünde ask derdi olanın yolunu, yagmur nasıl vurur Su beden hamuru ona nasıl engel olur Onu yoldan alıkor
0 ancak askta konaklar, onun asktan baska konagı yoktur.
• Ona söz söyleyecek, onu tesellî edecek akıl nerede Onu kosturacak, onu dünya hadiselerinin sarsıntısından
kurtarıp ask denizine daldıracak ayak nerede
• Eger su dünya süprüntülügunden çıkabilirsen, padisahlar padisahı olursun. Saltanatın gelip geçici olmaz. Zühal
yıldızından bile yüce olursun.
(c. V. 2286)
• Gönül sahibi isen, gönlünü ver, asık ol! Gönülsüz hale gel! Aklın varsa aklını terket, deli ol! Çünkü, bu küçük, zavallı
akıl, senin askının gözünde bir su kabarcıgı gibi görünür.61
61 Hz. Mevlana´ya göre akıl, Hakk yolunda asıka bazen engel olur. Bu isde esas, ask yoludur, gönül yoludur. Akıl,
her seyin nedenini, niçinini arastırır. Mevlana;
"Ben onu bunu bilmem, ben ask kadehi ile mestim." diye buyurmaktadır. Mevlana´ya göre aklın kifayetsizligi hakkında
etraflıca bilgi almak isteyenler, Ötüken Nesriyattan çıkan, Mevlana, Hayatı, Sahsiyeti, Fikirleri adlı kitabın lütfen 163.
sahifesine baksınlar.
• Sonunda gayb alemi gelir yetisir. Seni su içinde yasadıgın suret aleminden çeker, çıkarır.
• Fakat, sen yine de bu yolda rahatça yürümen için, yürürken etegini çekmen gerek. Çünkü yürüdügün yol, asıkların
kanları ile bulanmıstır.
• Ey gönül! Bu yolda kervanla beraber yürü! Yapayalnız bu yola düsme! Çünkü hadiselere gebe olan zaman, kim bilir
ne fitneler dogurur
• Dedigim gibi gidersen zahmetsizce gidersin. Hakk´ın emanında olarak yol alırsın. Denizde kayık gibi yürürsün, Ey
gönül; mademki gittin, gidiyorsun, bari zahmetsizce, sikayetsiz git!
• Gönlünü canından kurtarırsan, iç savastan da, barıstan da kurtulursun. Dükkana da ihtiyacın kalmaz, azıga da!
• Canın düsünme belasından kurtulur, tehlikeli yolları kapatır, dilegin gelir sana ulasır. Dostlukla seninle uzlasır.
1168. Su yıkık gönül köyünü Bagdad sehriyle bile degisme!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. V. 2284)
• Sen, bizi yad etmesen bile zararı yok. Yeter ki sen bize sarap ver, sarap ver. Bugün nese günüdür. Oturma, bize
yardımda bulun, sarap ver!
• Seninle bulusma haberinin verdiği zevkle mest olarak geldim. Ben varlıktan geçmis yokluk kılıcına kurban olarak
gelmisim. Ben böyle degilsem, beni neselendirme, beni hiç sevindirme!
• Hocam! Sen irfan sahibisin, sen her seyi anlarsın, bilirsin. Devlet davulunu da çalmıssın. Can kamili, can olgunu
olmus. gelmissin. Artık elini üstada verme, artık senin üstada ihtiyacın yok.
• Haberin var mı Senin dertlerle, kederlerle harap olmus, yıkılmıs gönlünde, Hakk´ın gizli bir hazinesi vardır. Aklını
basına al da, su yıkık gönül köyünü, Bagdad sehri ile bile degisme!
• Allah´a yemin ederim ki, senin su karanlık gecen, yüzlerce gündüzden daha iyidir. Geceyi verme, gündüzü arama!
• Iki dünyada da Allah´tan baska gerçek, sadık devlet yoktur. Senin her neyin varsa, sakın, ondan baskasına verme,
varını yogunu ancak ona ver!
• Sen, su beden çadırının içinde yasıyorsun. Ama sunu iyi bil ki, bu çadırın içinde çadır kuranla beraber yasıyorsun.
Sakın gönül ipini, çadırın karanlıgından baskasına baglama!
• Ey can sakîsi! Ömrünü sözle harcama, ask yetimlerinin malını yeme de sonunda feryada baslama!
• Ey yesillikte, lalelikte yasamıs, uyumus güzel; uyan, kalk, kalk da sarabı, Allah sevgisiyle mest olanlardan baskasına
verme!
• Hem sen sensin, hem sen benim. Benim yurdumdan hiç gitme! Sen kussun. Ben de yavruyum. Kıymet bilmez ham
kisilere verme!
• Kendine rehin olmus, kendine baglanmıs kisinin bilgisine kulak asma! Hünerine deger verme, senin bildigin sana
yeter. 0 sundan suna nakledilerek gelen sözlerle fikrini yorma!
• Sen benlik dagını delenlere, padisahlar, padisahısın . Elinde agır, saglam bir ask külüngü var. Onu, Ferhat´tan
baskasına verme!
1169. Acaba atesinle kimi yakacaksın
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. V. 2278)
• Bu kimdir, bu kimdir Güzel ve tatlı hali ile nalınları koltugunda mest olarak gelmis, evimize girmis.
• Güzelligi karsısında ev ona hayran olmus. Düsüncenin bası dönüyor. Yüzlerce can, yüzlerce akıl elsiz ayaksız olarak
onun arkasına düsmüs geliyor.
• 0 la´l dudaklı güzel, hileye bas vurdu. Elinde kürek, ates istemeye geldi. Onun böyle, yalnız gelmesinden maksadı ne
idi Acaba, atesiyle kimi yakacak
• Ey ates madeni! Gel, bizden ne diye ates istersin Ey ansızın gelen sevgili! Allah´a yemin ederim ki; bu ates istemen
bir kurnazlıktır. Hiledir, senin maksadın ates almak degil, buraya gelmektir.
• Ey yüzü kusluk günesi gibi parlak güzel! Sen geldin. Senin yüzünün nuru ile evin her kösesi bir ova, bir sahra gibi
genislendi ve aydınlandı.
• Ey Yusuf! Kuyunun basına geldin. Kuyuya baktın. Güzel yüzünün aksı suya düsünce kuyunun suyu senin askından
costu, köpürdü. Agzına kadar kaynadı, etrafa tastı.
• Ey gönüller alan güzel! Sen, hiç bir kucaga sıgmazsın. Ey askı ugruna denizlerden fazla gözyası döktügüm sevgili! Ey
sevgili! Senin ay gibi nurlu yüzüne karsı, yeryüzü de, gökyüzü de ayna olmus. Sonra o ayna canlanmıs da seni seyretmeye
baslamıs.
• Ey atesinin dumanları baslara sevda olan asık! Sen sus, sus da sözlerimi bir baska yoldan, gönül yolundan dinle!
1170. Isteyen de odur, istenen de o! Yusuf da odur, Yakub da o!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Miistef´ilün
(c. V. 2281)
• Allah´ım, senin lütfunla toprak beden olmus. Topraktan yarattıgın beden de düsünmeye, söz söylemeye baslamıs.
Sonra söz de, düsünce de gayb aleminde nice suretlere, sekillere gebe kalmıs.
• Her sekli, her sureti besleyip yetistirmissin. Fakat bir mana var ki; onu gizlemissin. Aslında sekil de suret de o
mananın eserleri oldukları için, onun eserlerinde varlıgı belirmektedir.
• Birisi buzu görse, onun aslı nedir bilmez. Sadece buzu, buz olarak görür Buz eriyince, onun aslının su oldugunu
anlar. Süphesi kalmaz.
• Iyi seylerden baska bir sey düsünme! Çünkü, düsünce, suret dokumasının ipligidir. Güzellesen, iyi olan her
düsünceden dogan her suret güzeldir, iyidir
• Aydın olan kisiyi dost edin! Çünkü ona gönülden bir pencere açılmıstır Toprak gül, süsen bitirir ama, ona su
gerekmektedir.
• Daima, manen Hakk´la beraber olursan, güzel, mutlak bir can olursun. Ey benim canımın canı! Böyle olursan ne de
parlak bir hale gelirsin.
• Hiç ummadıgın bir taraftan bir devlet, bir ikbal gelmis olur. Artık ah vat etme zamanı geçmistir. Hey hey diye
neselenme vakti gelmis olur. Dolunay gibi elsiz ayaksız dolasır durursun.
• Her zerreye mahrem olan O´dur. Çünkü her zerrenin gönlünde O´nun sevdası vardır. 0 yüzden her zerre kararsızdır.
Herkese hos nefesi ile devlet olar O´dur. Hakîkati göremeyen taklitte kalmıs, sekle baglanmıs, zahid olmus Gören O´nun
yüzünden rind olmus, hiç bir seye aldırıs etmez olmus.
• Ey sevdası Allah askı olan! Ey her seyde, her eserinde O´nu arayan! verdiği dertlerde O´nun tecellisini sezen! Ey
hakîkat madenini isteyen!
• Isteyen de O´dur, istenen de O! Seven de 0, sevilen de 0. Yusuf da O´dur, Yakup da O´dur. 0 hem gerdanlık olmus,
hem gerdan!
1171. Herkes isteklerinin, arzularının kulu, kölesi olmustur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V. 2379)
• Sen bize can sarabını sun! Hepimiz yine öyle bir haldeyiz ki, sarabı kadehten, basımızı da ayagımızdan
ayırdedemiyoruz.
• Hepimiz de yesermisiz, süsenden, gül fidanından daha tazeyiz. Hepimiz bastanbasa can olmusuz da can gibi parıl
parıl parlıyoruz.
• Herkes isteklerinin, arzularının kulu, kölesi olmustur. Halbuki isteklerle arzular bizim kulumuz, kölemiz olmustur.
Çünkü biz, zamandan, zamanın dönüsünden çıkmıs kurtulmusuz.
• Dogunun parıltısı, bedenimizi gölge gibi yuttu. Suretimiz, görünüsümüz, yersiz, yurtsuz kevne(=olusa)
benzemededir.
• Yesilligin, lale bahçesinin dostuyuz. Fakat kötü gözden, nazardan korktugumuz için yüzümüz sarardı.
• Mushaf getirelim de, senden baskasının elinden sarap içmeyecegimize dair sakîye yemin edelim.
• Kimin canı varsa, ancak o, can bahçesinden koku alır. Fakat ona sahip olan da bastan basa ondan ibaret oldugunu
anlar.
• 0 kadeh yüzünden öyle tez canlı olmusuz ki, gönlümüz, kus gönlü halini almıs da bedenimizin dısında çırpınmada.
• Biz, insan bedeni kesafetinin, karanlıklarının perdesi arkasında oturmusuz da seher vaktinin nuru gibi karanlık
perdeleri yırtarız.
• Biz gece idik. Mana günesinin nuru ile aydınlandık, sabah haline geldik. Biz yırtıcı kurt idik, ilahî feyizle, tanınmıs bir
çoban olduk.
• Tebrizli Sems, cana benzeyen yüzünü gösterdi de, ruh gibi, hepimiz, canla basla ona dogru kosuyoruz.
1172. Hakk´ın lütfuyla gül bahçesinde dikenle gül arkadas olmuslardır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2381)
• Cenab-ı Hakk´ın kudretine bak ki, askı, asıklarla, ruhu da topraktan yaratılmıs su bedenle uzlastırmıstır.
• Ne zamana kadar sunu bunu, iyiyi kötüyü birbirinden ayrı göreceksin Sen, isin sonuna bak, onlar mezarda
birbirlerine karısacaklardır.
• Ne vakte kadar bunun nisanı, izi var; ötekinin nisanı yok, izi yok diyeceksin Izi belirleyene bak, asıl izi belirenle
birlesmis.
• Ne zamana kadar o cihan, bu cihan deyip duracaksın 0 cihana bak, bu cihanla nasıl da karısmıs. Çünkü, bu cihan, o
cihanın ekin yeridir
1171. Herkes isteklerinin, arzularının kulu, kölesi olmustur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V. 2379)
• Sen bize can sarabını sun! Hepimiz yine öyle bir haldeyiz ki, sarabı kadehten, basımızı da ayagımızdan
ayırdedemiyoruz.
• Hepimiz de yesermisiz, süsenden, gül fidanından daha tazeyiz. Hepimiz bastanbasa can olmusuz da can gibi parıl
parıl parlıyoruz.
• Herkes isteklerinin, arzularının kulu, kölesi olmustur. Halbuki isteklerle arzular bizim kulumuz, kölemiz olmustur.
Çünkü biz, zamandan, zamanın dönüsünden çıkmıs kurtulmusuz.
• Dogunun parıltısı, bedenimizi gölge gibi yuttu. Suretimiz, görünüsümüz, yersiz, yurtsuz kevne(=olusa)
benzemededir.
• Yesilligin, lale bahçesinin dostuyuz. Fakat kötü gözden, nazardan korktugumuz için yüzümüz sarardı.
• Mushaf getirelim de, senden baskasının elinden sarap içmeyecegimize dair sakîye yemin edelim.
• Kimin canı varsa, ancak o, can bahçesinden koku alır. Fakat ona sahip olan da bastan basa ondan ibaret oldugunu
anlar.
• 0 kadeh yüzünden öyle tez canlı olmusuz ki, gönlümüz, kus gönlü halini almıs da bedenimizin dısında çırpınmada.
• Biz, insan bedeni kesafetinin, karanlıklarının perdesi arkasında oturmusuz da seher vaktinin nuru gibi karanlık
perdeleri yırtarız.
• Biz gece idik. Mana günesinin nuru ile aydınlandık, sabah haline geldik. Biz yırtıcı kurt idik, ilahî feyizle, tanınmıs bir
çoban olduk.
• Tebrizli Sems, cana benzeyen yüzünü gösterdi de, ruh gibi, hepimiz, canla basla ona dogru kosuyoruz.
1172. Hakk´ın lütfuyla gül bahçesinde dikenle gül arkadas olmuslardır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2381)
• Cenab-ı Hakk´ın kudretine bak ki, askı, asıklarla, ruhu da topraktan yaratılmıs su bedenle uzlastırmıstır.
• Ne zamana kadar sunu bunu, iyiyi kötüyü birbirinden ayrı göreceksin Sen, isin sonuna bak, onlar mezarda
birbirlerine karısacaklardır.
• Ne vakte kadar bunun nisanı, izi var; ötekinin nisanı yok, izi yok diyeceksin Izi belirleyene bak, asıl izi belirenle
birlesmis.
• Ne zamana kadar o cihan, bu cihan deyip duracaksın 0 cihana bak, bu cihanla nasıl da karısmıs. Çünkü, bu cihan, o
cihanın ekin yeridir.
• Gönül bir padisaha benzer. Dil de onun tercümanıdır. Fakat padisaha bak ki, tercümanı ile uzlasmıs, bir bedende
dostça beraber yasıyorlar.
• Yeryüzü ile gökyüzü, birbirleriyle içli dıslı arkadas olmuslardır. Çünkü Allah, onları bizim için birbirleriyle
uzlastırmıstır. Ey birbirlerine yan bakanlar, birbirlerinden hoslanmayanlar! Su ayrılıgı bırak da siz de birlerinizle uzlasın,
dost olun !
• Suya, atese, rüzgara, topraga bak! Birbirlerine düsman oldukları halde, dostlar gibi nasıl birbirleriyle uzlasmıslar,
arkadas olmuslardır.
• Kurt, koyun, arslan, ceylan, bunların dördü de birbirlerinin zıtları iken, yigit bir terbiyecinin korkusuyla bir arada
uzlasmıslardır.
• 0 padisahın kudretine bak ki, onun lütfuyla, gül bahçesinde dikenle gül, birbirleriyle arkadas olmuslar, bir arada
yasamaktadırlar.
• Su bulutlara dikkatle bak! Parça parça oldukları halde Hakk´ın feyziyle birleserek su haline gelip nice oluklardan akıp
durmadalar.
• Ilkbaharla sonbahar ortaya koydukları eserlerle, çesit çesit meyveleri yetistirmek için nasıl birbirleriyle karısmıslar,
dost olmuslardır.
• Nice kimseler egri, huysuz ve hırsızdır. Ama, birbirleriyle ok ve yay gibi uzlasmıslardır.
1173. Içine üfürülmeden ney´in feryad ettigini kim görmüstür
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V. 2378)
• 0 güzel yüze söyle bir hırsızlamaca bakan kimsenin yüzünde yüzlerce mahmurluk, yüzlerce nese vardır.
• Onun mest olusunda yüzlerce nese var. Yüzlerce heves var. Belki de o kendi eliyle kendi yüzünü oksamıstır.
• Sevgilinin dudaklarından çıkan selamı duyan kimse, zamanenin hilesine, isvesine aldanmaz.
• Ey zamanenin iyi islerinin, kötü islerinin etkisi altında kalarak kıvranan zavallı! Sen sevgilinin saçlarındaki büklümleri,
kıvrımları görmedigin için kıvranmakta, üzülüp durmadasın.
• Elbette bir ney yapan vardır ki, kamısa sekil, suret veriyor. Nefes verilmeden, içine üfürülmeden, neyin feryad
ettigini kim görmüstür
• Yerden biten kamıs, insan gibi üstün bir varlıgın dudagına dost olacagını bilseydi; hiç kesilmeden korkar mıydı
• Allah´ın "kün" (=ol) 62 emrinin bir damlasını su topragın üstüne döktügü içindir ki, cihan asıklarının dudakları, senin
kapının topragını yalıyorlar.
62 Yasin Suresi, 36/82. Ayete isaret edilmektedir.
1174. Allah´ın sevdigi kullarına sundugu gökyüzü sarabından sun!
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. V. 2376)
• Ey güzel! Acını dagıtmak için içtigin saraptan birazcık da bize ver! Kat kat olan gamını bir yudumcuk neseyle beraber
biraz bize de sun!
• Gamın bizi yedi bitirdi. Sen bize fazlaca nese sarabı sun da gama, gussaya hak ettikleri cezayı ver!
• Allah´ın sevdigi kullarına sundugu gökyüzü sarabından sun! Sen onu düsmanlara göstermeden dostlara ikram et!
• Savasları durdur! Çengleri oksa, çenglere Irak-îsfahan perdesinden nagmeler ver!
• Köpek agzını açınca, binlerce susuz mest kisi; "Bana da sun, bana da sun!" diye kadehler getirdiler.
• Ey güzel! Su sonbahara bak! Su çıplakları gör de onlara atlas gibi saraptan birer kaftan giydir.
• Gençleri seyretmek için ihtiyarlar oturmuslar. Su iki üç ihtiyara genç saraptan bir baston ver de ayaklansınlar,
yürüsünler.
• "Sen padisahsın, sarabın da var. Can sarabından bize de lütfet!" diye aglaya, inleye Selahaddin´e bas vur!
1175. Oruç harmanından can bugdayı satın al!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. V. 2375)
• Oruç anası keremlerde bulundu, çocuklarına geldi, kavustu. Çocugum! Fırsatı kaçırma, oruç ananı sıkıca tut,
bırakma!
• Oruç anasının güzel yüzünü seyret! Onun lütuf sütünü em! Onun yurdunu yurt edin! Orucun kapısında otur!
• Rıza çölüne bak, Allah´ın ilkbaharını seyret! Oruç nergisleri ile dolu olan can cennetini müsahede et!
• Ey gonca! Sen çok güçsüzsün. Gelismemissin. Ipte oynayan bahar cambazı gibi sıçra, oruç çemberinden geç!
• Ey gül! Kanlara batmıssın, hal böyle iken, neden gönlün hos, neden gülüp duruyorsun Yoksa Halil´in Ishak´ı mısın
ki, oruç hançerinden hoslanıyorsun
• Neden ekmege asıksın Bahar mevsiminde gençlesen dünyayı seyret! Oruç harmanından can bugdayı satın al!
1176. Biz kendimizden de, yakınlarımızdan da tövbe ettik.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. V. 2352)
• Mana sarabıyla bir kadeh, yüz binlerce candan daha iyidir. Kalk kumasımızı rehine koy da o saraptan al, bize sun!
• Biz kendimizden de, yakınlarımızdan da tövbe ettik. Biz asla bu köyden baska bir yere gitmeyiz.
• Büyük, küçük bir olmamız için sarap bizi bir renkli yapar.
• Dervis kendinden bosaldı. Sen yokluk sarabını dolu sun, dolu!
• Kalk kemanın kirisini çek, kemanı ger! Biz keman gibiyiz. Sarap da kiris!
• Hünerle dolu akıl, yerinde kaldı. Zaten sisman ihtiyara layık olan da budur.
• Biz gam yemeyiz. Bunu kim görmüstür Sen yük çekesin de o ah desin.
• Gamdan kaç, padisahın bulundugu tarafa git! îgreti evden çık, orada oturma.!
1177. Ask, kucagını açınca, düsünce korkusundan kaçtı.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. V. 2357)
• Ey gönlü mermer gibi katı olan sevgili! Biz, tas gibi, mermer gibi duygusuza karsı ne yapabiliriz
• Siseler mermere karsı ne yapabilirler Kendilerini çarpıp, param parça olmalarından baska ne çareleri vardır
• Yıldız, karsısında can versin diye, gerçek sabah gibi gülüyorsun.
• Ask, kucagını açınca, düsünce korkusundan kaçtı, bir köseye gizlendi.
• Sabır, düsüncenin bozguna ugradıgını görünce, o da tek basına kaçtı. Bir köseye sıgındı.
• Sabırla düsünce kaybolunca, sevda yalnız basına ortada kaldı. 0 hem aglıyordu, hem de yanıp yakarıyordu.
• Isler böyle olunca, biz de, akıl ile bin tarakta bezi olan gönlü tanımaz olduk. Onlara yabancı kesildik.
• Gerçekten de ask beyliktir, ululuktur, siir de onun davuludur, bayragıdır.
• Ask beyi pek huysuzdur, hırçındır, kendini koru. 0 seher vakti her seyi yagma eder. "
• Sen, onu bunu bırak da ayrılıgı anlat! Çünkü ayrılıgın korkusundan sözün bile ödü kopuyor.
• Ey müezzin! Imam, askın korkusundan kaçtı, gizlendi. Sen de artık sus; minareden in!
1178. Asktan çok bahsetme, askı yasa!
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. V. 2354)
• Sevgilim! Sensiz yasayıs tatsız, tuzsuz, manasızdır, adeta donmus gibidir Sen olmadıkça musikî ve sema´ ölüdür,
ölü!
• Biz ask kapısının halkasını tutmus çalıyoruz. Sen ise kapıyı kilitlemissin Anahtarını almıs gitmissin.
• Her yanan ates senin nefsinle yanmadadır. Sana sayı ile verilmis olan nefse acı! Merhamet et, onu bos yere
harcama!
• Biz ham kisileriz, gel bizi ask atesinde çerçöp gibi yak, yandır!
• Biz Hz. Musa gibi kimsenin sütünü emmedik. Biz senin sütünle beslendik Senin sütünle huy sahibi olduk.
• Ey bizim gözümüz gibi olan sevgili! Perde arkasında durma! Gözde perde bulunması hos bir sey degildir.
• Asktan çok bahsetme, askı yasa! Askı sarap gibi iç, onu tat! Söylemek yemeye içmeye benzemez.
1179. Can, kendine secde etmede idi.
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. V. 2353)
• Beden uykuda iken can, beden atından inmis, basit bir aleme, rüya alemine yaya olarak gelmisti.
• Derken bir ask seli geldi. Canı kaptı götürdü. 0 sel, denizlerden bile coskundu, ziyade idi.
• Ask seline kapılan can, telasla iki gözünü açtı. Kendini latif bir su olarak gördü.
• Bu su, seker gibi kendiliginden tatlı idi. Sarap gibi kendiliginden cosup köpürüyordu.
• Halk, bir halde cana bakmakta idi. Can da sasırmıs halka degil, kendine kendi haline bakmakta idi.
• Orası mekansızlık alemi idi. Çünkü ne secde eden vardı, ne de secde edilen seccade vardı. Iste böyle halde can
kendine secde etmekte idi.
• "Ey can nesesi! Ey neseli can!" diye dudagını kendi dudagına koymus, kendini öpüyordu.
• Her sey, birbirinden dogar. Ey can! Sen hiç kimseden dogmadın.
• Derken, can deve olmustu. Beden de onun yuları haline girmisti de Tebriz sehrine dogru gitmede idi.
1180. Bizde bir hayalden baska bir seycik kalmadı.
Mef´ulü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. V. 2356)
• Biz kadîm olan, önüne evvel düsünülemeyen bir zamandan beri aska düsen kisileriz. Bizden olmayanların, bizden
geri kalanların hepsi de bize seyirci olmuslardır.
• Fakat seyirciler usandı. Ortada yalnız kızgın ask suleleri ile beslenen gönül kaldı.
• Biz, gökyüzü gibi günesin arkadasıyız, dostuyuz. Biz onun ısıgında yıldız gibi gizli kalmayız.
* Biz minarenin üstündeki deve gibi parmakla gösteriliyoruz, tanınmısız.
• Bizde bir hayalden baska bir seycik kalmadı. 0 da parça parça oldu, ortadan kayboldu.
• Hakk sevgisi yolunda yürüyenler, çare aradılar. Anladılar ki, varlık kaldıkça çare yoktur.
• Demir, bakır, kaya gibi ask atesinde yanmak için sıraya girdiler.
• Erkekçesine, korkmadan, sonsuz olan, kıyısı bulunmayan ask denizine daldılar.
1181. Dogudan batıya kadar nur dalgaları gelip durmadadır.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. V. 2358)
• Biz iki gözü de, canı da sasırmıs kalmıs kisileriz. Sen dalıp gitmis, kendilerinden geçmis asıkları görmek istiyorsan
bize bak!
• Sen bir mana ay´ısın. Bizse senin parlak yüzünün etrafında saskın gökyüzü gibi basımız dönmüs bir halde dolasıp
duruyoruz.
• Akıl, senin davranıslarının, yaptıgın islerin etrafında dönüp dolasan bir çobandır. Ben bu saskın çobandan feryad
etmedeyim.
• Gözde binlerce mum yanmada, binlerce ısık parlamada, fakat bu göz, samdan gibi sasırmıs kalmıs.
• Dogudan batıya kadar gizli alemden nur dalgaları, saskın bir halde bas gösterip durmadadır.
• Bu ölmüs alemden dısarıda bir padisah var. Aska hayran olmus kalmıs bir baska dünya var.
• Bana o baska dünyadan bir iz ver, haber ver, nerede oldugunu söyle diyorsun. Saskın, ancak saskının izini
gösterebilir.
• Selahaddin´in yüzüne bak da, hayranlıgın ifadesini orada bul!
1181. Dogudan batıya kadar nur dalgaları gelip durmadadır.
Mefulü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. V. 2358)
• Biz iki gözü de, canı da sasırmıs kalmıs kisileriz. Sen dalıp gitmis, kendilerinden geçmis asıkları görmek istiyorsan
bize bak!
• Sen bir mana ay´ısın. Bizse senin parlak yüzünün etrafında saskın gökyüzü gibi basımız dönmüs bir halde dolasıp
duruyoruz.
• Akıl, senin davranıslarının, yaptıgın islerin etrafında dönüp dolasan bir çobandır. Ben bu saskın çobandan feryad
etmedeyim.
• Gözde binlerce mum yanmada, binlerce ısık parlamada, fakat bu göz, samdan gibi sasırmıs kalmıs.
• Dogudan batıya kadar gizli alemden nur dalgaları, saskın bir halde bas gösterip durmadadır.
• Bu ölmüs alemden dısarıda bir padisah var. Aska hayran olmus kalmıs bir baska dünya var.
• Bana o baska dünyadan bir iz ver, haber ver, nerede oldugunu söyle diyorsun. Saskın, ancak saskının izini
gösterebilir.
• Selahaddin´in yüzüne bak da, hayranlıgın ifadesini orada bul!
1182. Sen askı atesten bir merdiven yap da gökyüzüne daya!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c.V. 2359)
• 0 sofrayı getir, ortaya ser! 0 kaseyi de asıkların önüne koy!
• Ekmegi de çok çok, bol bol getir! Çünkü sofradakilerden birinin "Ekmek yok!" demesi çirkin bir seydir.
• Sen bedeni ekmekle avla, onun önüne ekmek koy! Canın önüne de can koy!
• Bugün senin kıyametin koptu. Kalk, gökyüzüne ayak bas!
• Sen, askı atesten bir merdiven yap da gökyüzüne daya!
• Eger gönül ask yarasından ziyana giriyor da sikayet ediyorsa; o ziyanın üstüne bir baska yara daha aç!
• Mademki göz yolu ile nükteli sözler söylüyorsun, bizim her zaman agzımızı mühürle, kapat!
• Ey gözyası! Mademki, gözümün kapısından çıktın, gidiyorsun, bari sevgilinin kapısına git de, basını onun esigine koy!
1183. Elini, gül bahçesi olan güzel yüzünden çek de, oradan deste deste güller devsireyim.
Mef´alü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c.V. 2361)
• Ey mübarek kutlu gün! Biz Hakk asıkları bir yerde toplanmısız. Sen de gelmissin, bize katılmıssın, aramızda
oturuyorsun.
• Ey aynı havayı beraber teneffüs ettigimiz sevgili! Yanımıza gel de hasta, kırık, dökük olan nefeslerimiz, senin
nefesinle canlansın.
• Söyledigim su iki üç söz, gönlün sana ulastırmak istedigi haberlerdir, Lütfen su kırık dökük sözlere kulak ver!
• Bana bir kerecik olsun "Ben senin kulunum." de de; bütün zahmetlerden, eziyetlerden kurtulayım.
• Su elini gül bahçesi olan yüzünden çek de, oradan deste deste güller devsireyim.
• Bir kerecik olsun, dudaklarını aç, sekerler saç da kafesten kurtulmus, dudu kusunu seyret!
1184. Mana denizinin ehli olanlar incileri bile degersiz görürler.
Fa´ilatün, Fa´ilatiin, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2370)
• Bu göklerden kopup gelen nasıl bir ask kasırgasıdır ki, yüz binlerce gemi ondan mest olmus, basları dönüp duruyor.
• Geminin kurtulması, yelken açıp yol alması rüzgardan oldugu gibi, batması, sulara gömülmesi de rüzgardan. Sanki
gemi rüzgarla dirilmistir, rüzgarla ölmüstür.
• Nefes alma nefes verme nasıl senin emrinde ise, rüzgar da Allah´ın emrindedir. Sen de nefsi methederek, överek,
bazen de hakaret ederek, küfrederek harcar durursun.
• Takdir yelpazesi ile esip duran rüzgarların çesitli olduklarını bil! Seher rüzgarı tatlı tatlı eser, bitkileri gelistirir,
meyvelerin olusmasını saglar. Dünyayı adeta ma´mur hale getirir. Bazı rüzgarlar siddetle eser, yıkar, harap eder, etrafa
veba salar.
• Ya Rabbi! Rüzgarları gösterdin. Yelpazeyi gizleme! Yelpazeyi görmek temiz kisilerin gönüllerine ısıktır.
• Sebebi gören gerçekten de surette, sekilde kalır. Sebebi yaratanı gören mana nurunu görür.
• Suret ehli bir boncuk arzusu ile can verirler. Mana denizinin ehli ise incileri bile degersiz görürler.
1185. Kadın ve erkek vasıtası olmadan dogan güzellik, ask bahçesinde kadını da erkegi de büyülemis.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2365)
• Güzelim; güzellik gül bahçendeki yasemin ayak vurarak oynamaya baslamıs. Her sözündeki dogruluk, uygunluk,
yüzlerce Hoten ülkesini canlandırmıs.
• Kadın ve erkek vasıtası olmadan dogan güzellik, ask bahçesinde kadını da erkegi de büyülemis. Onları ask oyununa
sokmus, oynatmaya baslamıstır.
• Can, onun güzel yüzünden bir pervane getirmis de, yüz binlerce gönül mumu samdanlarında yanmaya, oynamaya
baslamıslar.
• Asıkların agızları, damakları Mansur sarabı ile, o sarabın lezzeti ile dopdolu Böylece yüzlerce Mansur´un, senin
askınla daragacında ayakları sallanıp durmada.
• Can, senin zevkine kapıldı da zayıflıktan kurtuldu. Öyle semizledi ki, dünya derisine sıgmaz oldu. Nese ile oynayıp
durmadadır.
• Hüthütler kafeslerinde ask Süleyman´ından pek memnun kaldılar. Fakat uçmaya yol bulamadıkları için kendi
vatanlarında oynamıyorlar.
• Asıgın canı, mekansızlık alemindedir. Su beden, canın gölgesidir. Can günesi, bu bedende raksa girmistir de oynayıp
durur.
• Sems-i Tebrizî´nin yüzü ile gül ile nergisin degerini aksettirir de bedenim, o gülün, o nergisin arasında nese ile
oynayıp durur.
1186. Git de ask yüzünden yıkılan varlık evinin harabesini seyret!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2363)
• Saçlarının Hindistan´ından yol kesiciler çıkıp ask kervanının önünü kesince, erkeklerden de, kadınlardan da bir feryad
yükseldi.
• Güzel yüzünün atesi, can ormanını tutusturdu. Yanan canlardan çıkan duman yedi kat gögü de astı.
• Manalar aleminden sakîler, can gibi görününce gönüllerden görünmez süt ırmakları, sarap ırmakları akmaya basladı.
• Kafirin gözüne bir iman sürmesi çekince, kafir, mü´minler arasındaki din güzelini görür.
• Beden, duvar gibidir. Bu duvarın arkasında bir gönül yıkılmıs kılmıstır. Bu yıkıntı altında kalan gönlün halini anlatmak
için dil bu sözlere baslamıs.
• Sen git de ask yüzünden yıkılan varlık evinin harabesini seyret! Evin tavanı çökrnüs, esigin izi bile kalmamıstır.
• Her ne kadar o "Asıklara deger vermem." derse de inanma! 0 her asık basına yüzlerce merhametli kisi göndermistir.
1187. Onların gözlerinde gizli tesirler, görünmez atesler vardır.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2362)
• Ey gözleri sihirbazlara nükteler, isveler, nazlar ögreten, canlara canlar katan sevgili!
• Dünyada nerede kapalı bir kapı varsa anahtarı sensin. Ask, senin talebendir. Gönül kapılarını açmayı ona sen
ögrettin.
• Gönülleri temiz süfiler için meclisler kurmussun. Sonra da süfilere sıla etmeyi, halkı manevî sofraya çagırmayı
ögretmissin.
• 0 süfiler arasından o süfiyi seçmissin. Ona gizlice gerçek sevgilinin sırrını ögretmissin.
• Derken bir baskasını aramıssın, onu da imtihan için ayrılıga atmıssın. Ask sırlarını ögrenmek isteyenleri belalara
ugratmıssın.
• Aska düsenlerin yarısı yalvararak yakararak asık olur, yarısı da nazlanır, niyaz nedir bilmez. Bunların dilekleri
makbul olmustur. Öbürlerine de ask, dua etmeyi ögretmistir.
• Onun lütuf suyu önünde atesin diz çöküp yalvardıgını gör! 0 Eflatun´un hikmetleri gibi yüzlerce deva ögretmededir.
• Cefa ile dolu olanlar, gönüllerinde kafirlik varken, tutarlar vefalı olanların kulaklarını çeker, cefa ögretirler.
• Onların gözlerinde gizli tesirler, görünmez atesler vardır. Demirlere bile saf, parlak, tertemiz olmayı onlar ögretirler.
1188. Iblis, ask sarabını içince îblisligi bırakır, Adem olur.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c.V.2371)
• Ne vakit o güzelin topragı bizim kanımızla yogrulacak Su bedenlerimizin birbirini seven canlarımızla karısması ne de
hos bir seydir.
• Bu kadar uzun bir ayrılıktan sonra, gönlümüzün su sedefleri tertemiz vefal incilerle karısmıs.
• Su ile ates birbirine dost olmuslar, gece, gündüz bir bedende oturup duruyorlar. Allah´ın lütfuyla kahrı, tortu ile
duruluk bir arada bulunuyorlar.
• Vuslat ile hicran birbirleri ile anlasmıslar, barıs halindeler. Küfür de imanla bir olmus; bizim padisahımızın vuslat
kokusu da seher vaktinde esen rüzgarla karısmıs.
• Kurt, Yusuf huylu olmus, onda kurtluk kalmamıs, gitmis. Gömlegin kokusu gelmis de körlüge karısmıs, gözleri açmıs.
• Toprak topraklıgı bırakmıs, kara renk ondan ayrılmıs. Yeryüzündeki sular da sarap olarak akmaya baslamıs. Onlarda
bulanıklık kalmamıs. Duruluk nuru ile karısmıs, saf bir hale gelmis.
• 0 ne mutlu gündür ki, o gün, ölümsüz canların sevgilisi mest olarak meclise gelir de aramıza karısır.
• Herkesi mahmur gözleri ile mest eder, kendilerinden geçirir de yabancılarla asinaları, bildikleri birbirlerine karıstırır.
• Ask sarabını fazla içince, îblis bile Iblisligini bırakır, Adem olur. Böylece Iblis´e karsı duyulan lanetle, Adem´e karsı
duyulan övgü birbirine karısır.
• Iblis´e karsı ebedî olarak kapalı bulunan merhamet kapısı, Allah´ın lütuf anahtarı ile açılır. Böylece vefasızlık anahtarı
ile vefalılık anahtarı birlesir.
• Kulun Hakk´ın huyu ile birlestigini göstermek için Semseddin´in sırrı meydana çıkmıstır.
• Asıklar yolunda huzur bulunur mu Onun verdiği her mihnette yüz binlerce lutuf vardır; fakat o lutuflar belalarla
karısmıstır.
• Onun bir katre zehrinde yüz binlerce sifa vardır. Hz. Isa´nın devlet nefesi veba ile karısmıstır.
• Orada horlukla yücelik birbirleriyle anlasmıslar, bir olmuslar da orada üstünlük ile asagılık birbirine karısmıstır.
• Canlar canına karsı can, toprak bahasınadır. Burada canlar, pahalılıklara karısmıs, ama orada ucuz mu ucuz.
• Canlar, o cana can olanın arkasında öyle bir inci olmus ki, bakıra benzeyen can kimya gibi canlar canı ile karısmıs.
• Baht sarayına, yani Tebriz´e git de, orada bu dünyanın öteki dünyaya karıstıgını, birlestigini gör.
1189. Gözünü aç da bedenlerden kaçmıs canları seyret!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2369)
• Gözünü aç da bedenlerden kaçmıs canları seyret! Can kafesini kırmıs, gönül de bedeni bırakmıs, kaçmıs gitmis.
• Canları terbiye eden, yola getiren yüzlerce aklı gör! Kendinden kendine sıgınmıs binlerce varlıgı seyret!
• Yüz binlerce can, yüz binlerce gönül kaçıp gitse aldırıs bile etmem, çünki benden kaçanların mest bir halde geri
geleceklerini biliyorum.
• Yüz binlerce susuz, susuzluktan can vermistir. Yüz binlerce bülbül, yesillikleri, gül bahçelerini bırakmıslar, ötelere,
mana gül bahçelerine kaçmıslardır.
1190. Seni övmek benim aklımı, fikrimi aldı, konusamaz oldum.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. V. 2380)
• Ey padisah! Senin hudutsuz olan, sonsuz olan affının coskunluguna karsı tövbe etmek günah sayılır.63
63 Bu beyitler yanlıs anlasılmasın. Hz. Mevlana, bizi günah islemeye tesvik etmiyor. Cenab-ı Hakk´ın hudutsuz olan
merhametinden, onun "Errahmanirrahim" (Merhamet edenlerin en çok merhamet edeni) oldugunu anlatmak istiyor.
Mesela; Sirazlı merhum Hafız, gönül kırmanın büyük günah oldugunu anlatmak için;
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap, bizim seriatımızda bundan baska günah yoktur." dedigi zaman, "Kalp
kırma da ne günah islersen isle!" manası çıkarılmamalıdır. Nitekim Cenab-ı Hakk´ın merhametini anlatmak için sairler bazı
beyitler söylemislerdir: "Ne kadar mücrim isem kesmem ümit kereminden ki, O´dur bahr-ı muhit." (Ne kadar suçlu
olursam olayım. Kereminden ümidi kesmem. Çünkü keremin okyanus gibidir.)
"Ger günahım güh-ı Kaf olsa ne gamdır ya Halîl
Rahmetin bahrına nisbet, ´innehu sey´ün kalîl.´"
(Benim günahım Kaf dagı gibi çok olsa, senin merhamet denizine göre o çok az bir seydir.)
• Yolunu kaybetmis kisiye öyle acır, onunla öyle mesgul olursun ki, yol kaybeden kisi, yolunu kaybetmeyen kisiden
daha talihli sayılır.
• Senin hayranın olarak, seni övmek, benim aklımı, fikrimi aldı. Konusamaz oldum. Bir ah etme gücüm kaldı.
• Niçin ah ettigimi, ah derdimi anlatacak bir mahrem, samîmi, çok yakın bir dost bulamıyorum Ben de Hz. Ali gibi
kuyuya ah ediyorum. 64
64 Bir rivayete göre Peygamberimiz Hz. Ali´ye bazı sırlar söylemis. Hz. Ali dayanamamıs bu sırları bir kuyuya
söylemis. 0 kuyunun agzında bulunan bir kamıs bu sırları duymus. Onu kesip ney yaptıkları zaman o gizli sırları feryad
ederek etrafa yaymıs. Bu beyitlerde Hz. Mevlana bu halk hikayesine isaret buyurmaktadır.
• Kuyu, benim ahımdan cosar da, agzında kamıs biter. 0 kamıs da ney olur feryada baslar. Benim gönül sırlarımı
etrafa yayar.
• Ey ney! Feryad etme, sus! Çünkü biz sana mahrem degiliz. Bu yüzdendir ki, kamıstaki seker, bizden özür dilemede,
kamıstan da özür dilemede.
1191. Ahmaklardan kaç, gözünü zevalsiz nura aç!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. VI.3091)
• Eger bir an için olsun heva ve hevesini, sehevî arzularını bırakır, uygunsuz hallerden vazgeçersen; peygamberlerin,
velîlerin gördügünü görürsün.
• Kendine tapmaz, kendini hasa Allah bilmezsen gerçekten kul olursan Mütezile´nin inkar etmesine ragmen Allah´ı
görürsün.
• Eger tam bir rind isen, ahmaklardan kaç, gözünü zevalsiz nura, Allah´a dogru aç!
• Insanların ayıplarını söyleme, gaybı bilene bak! Bilgisizlik dilini kes! Artık hileye, onu bunu aldatmaya kalkma!
• Gözyaslarınla abdest al! Sadece seninle baglı olarak degil candan yalvarıp yakararak namaz kıl! Ezelî sarapla
kendinden geç, mest ol, harap ol!
• Gönül; Tur dagına çık da "Allah´ım bana görün." diye nara at! Nefıs kafırinin boynunu vur! Hz. Ali gibi savas!
• Tebrizli Sems´ten mana sekerinin dükkanını iste! Fakat sen nefse uymussun, sirke satan biri olmussun. Nasıl mana
balına layık olacaksın
1192. Ask yolunda basa sahip olmak, düsünmek bir ayıptır.
Mefulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa-ilat
(c. VI.3001)
• Ey ney! Herkesin bilmedigi gizli sırları bildigin için, pek hossun, pek hos sesler çıkarıyorsun. Zaten duygulu insanlara
hos gelen bu sesleri, bütün isleri, bütün gizli sırları bilen çıkarabilir.
• Ey ney! Sen de bülbül gibi, o essiz, o bulunmaz güle asıksın. Bu yüzden sen de inliyorsun, feryad ediyorsun,
bilmiyormus gibi davranma! Senin dikensiz olan, o benzeri bulunmayan gülden haberin var.
• Neye dedim ki: "Sen muhakkak dostun dostusun, hemdemisin. Bu sebeple, her seyi biliyorsun. Sırları benden
gizleme!" Ney bana dedi ki: "Bu isin üstüne fazla düsme, benim bildiklerimi tamamıyla hissedersen, duyarsan, anlarsan
helak olursun, yok olup gidersin."
• Ona dedim ki: "Zaten benim kurtulusum, perîsan olmam da, helak olmamdadır. Bana iyilik etmek istiyorsan, benim
üstüme kıvılcımları, alevleri saldır! Beni ateslere yak, yandır da, ne duygum kalsın, ne bilgim, ne anlayısım."
• Ney dedi ki: "Ben, yakıcı seslerimle, feryadlarımla ask kervanının önünü nasıl kesebilirim Biliyorum ki, kervan bası
(=mürsit) her seyi bilen, anlayan biri."
• Ona dedim ki: "Mademki sevgili, ask yolunda kaybolanları aramıyor, onlarla ilgilenmiyor, artık bu durumda anlayıs
bile anlayıstan usanmıstır. Bu yüzden anlamamak, duymamak, bilmemek, görmemek gerek."
• Sen, bastanbasa göz kesilmissin, her seyi görüyorsun, biliyorsun ama, senin kendinden bile haberin yok. Biz asıklara
anlayıs, bilis gözümüze perde olmustur.65
65 Mevlana asıgı, Pakistanlı Ikbal merhum bir beytinde söyle demis:
"Hakk´ı inkar eden, hocanın nazarında kafirdir. Kendini inkar eden bana göre kafırin kafiridir."
• Ey ney! Senin basını kesmisler de o yüzden ney çalanın (=neyzen) dudagı ile hemdem olmussun, arkadas olmussun.
Zaten, ask yolunda basa sahip olmak, düsünmek bir ayıptır, bir kusurdur. Bilgili ve anlayıslı olmak ise utanılacak bir haldir.
• Ey ney! Sen, kendinden sıyrıldın, çıktın, varlıktan, benlikten kurtuldun, için de bombos. Bu yüzden hiç kimsenin
bilmedigi sırlarla doldun. Ötelerden aldıgın haberlerle aglıyorsun, inliyorsun, bir seyler demek istiyorsun. Ama, bizde o
sırları anlayacak kulak yok. Sen, bir gölge varlık oldukları halde kendilerine tapanları biliyorsun. Hakk´ı inkar edenleri de!
• Mademki sen, herkese nasip olmayan bir mutluluga erdin, görünmez sevgili ile bulustun, ona çok yakın oldun. Böyle
oldugu halde neden yanık yanık aglıyorsun, feryad ediyorsun Bırak da bizim zavallı bilgimiz, anlayısımız Hakkı idrak
hususunda acizligini anlasın da, aglasın, feryad etsin.
• Hayır hayır, sen, kendin için feryad etmiyorsun, ey kerem sahibi! Bu kesret aleminde, agyar var zannedenlere, agyar
görenlere vahdetten, birlik görüsünden uzak düsenler için aglıyorsun, inliyorsun.
1193. Duman atesten dogdugu halde, atese perde olmaktadır.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. VI.2946)
• Aslını ararsan, askın bu fanî alemle ilgisi yoktur. Ötelerde, gayb aleminde bir öd agacı var, yanıyor. Ask, onun bize
ulasan hos kokulu bir dumanıdır. Bir de yok rengine boyanmıs, kendini yok gibi gösteren çok güçlü bir varlık var Kainatta
görülen her seyi o yaratmıstır, bugün de yaratmaktadır.66
66 Ariflerden biri de: "Dünya, var gibi görünen bir yokluk. Allah, yok gibi görünen bir varlık." demisti.
• Evet, her türlü hatadan, kusurdan münezzeh çok kudretli bir varlık var. 0 gözümüzden gizlenmis. Fakat gayb
aleminde, dumanın arkasına saklanmıs ates gibi yanmada, sanki, yarattıgı eserleri kendine perde yaparak kendini bizden
gizlemededir.67
67 Hz. Mevlana, Dîvan-ı Kebîr´in II. cildinin 1963 numaralı gazeline su beyit ile baslamıstı:
Ey benim canıma can katan hayatım, aziz varlık! Perdeyi kaldır, seni görmek istiyorum. Ey benim gamıma, kederime
ortak olan, nerede olursam olayım, daima benimle beraber bulunan Rabbim! Ey geceleri bana dost olan sevgili, perdeyi
kaldır!" diye buyurmustu. Yunus Emre hazretleri de;
"Ey beni yoktan yaratan!
Kaldır perdeyi aradan!" demisti.
• Her ne kadar duman, atesten dogduysa da, yine de atese perde oluyor. Sen de varlık dumanından vazgeç, aklını
basına al da yok gibi görünen gerçek varlıga kavusmak için varlık dumanından, benlik dumanından kurtul! Dumandan bir
fayda yoktur.
• Can, dumandan vazgeçseydi, nurun ta kendisi olurdu. Yani ruh, kendini kötülüklerden, günahlardan arındırarak,
daha ölmeden önce, su bedenden manen kurtulsaydı, Hakk´a ulasırdı. Can, muma benzer, beden ise onun üstüne
kapatılmıs legen gibidir. Legen mumun nurunu gizlemektedir. Can, bir sudur. Beden ise, içinde suyun aktıgı bir dere
yatagıdır.
• Can, benlige kapılmasaydı, alçalsaydı, alçaldıkça yücelere çıkardı. Felek kursunu (degirmisini) bile kırar, geçerdi.
Yokluga sarılsaydı, varlıklardan da üstün olurdu. Gerçek varlıga kavusurdu.
1194. Haydi kalk, ölümü kökünden sök at, artık kimsecikler ölmesin.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI.2934)
• "Avlanacagım." dedin gittin. Seni avladılar, sen kendin av oldun. "Huzura kavusacagım" dedin, büsbütün huzursuz
oldun.
• Sen ab-ı hayat içtin, bu yüzden nasıl olur da ben sana Hızır diyemem Senin huzurunda nasıl can vermeyeyim ki,
dostun da dostu oldun, sevgilinin de sevgilisi oldun
• Senin etrafında nasıl dönüp dolasmayayım ki; sen Allah´ın evi olmussun Yerlere, göklere sıgmayan o essiz varlık,
senin gönlünde yer almıs, senin ayagını nasıl öpmeyeyim ki; sen, sonsuzluga ermissin
• Haydi kalk, sen ölümü kökünden sök at! Artık dünyada kimsecikler ölmesin. Çünkü sen, sözün sesisin. Sonbaharı
yakala, boynunu vur, onu öldür. Çünkü sen, ebedî ilkbahar oldun.
• Ey melek gibi can! Ey bastan basa Hakk´ın nuruyla yogrulmus can! Sen ihtiyardan da, cüz´i iradeden kurtuldun.
Çünkü sen, iradenin ve ihtiyarın ta kendisi oldun.
• Kederlere kapılmıstın, gamlara av olmustun, yardımcın yoktu. Perisan bir halde idin. Hakk´a ulastın da kederlerden
kurtuldun, güç kuvvet sahibi oldun.
1195. Benim aklım basımda oldugu gün çok sinirliyim.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI.2602)
• Ey benim aklımın düsmanı! Ey akılsızlıgımın devası! Ben bir küpe benziyorum. Sen de, benim içimde sarap gibi
kaynamadasın, cosmadasın.
• Evvel de sensin, ahir de. Dısta da varsın, içte de. Hem padisahsın, hem sultansın, hem perdecisin, hem çavussun.
• Hem iyi huylusun, hem kötü huylusun. Hem gönlü yakar yandırırsın, hen de gönül alıcısın. Hem kendini
göstermezsin, yüzünü örtersin, hem de ay yüzlü Yusufsun.
• Hem uzaksın, yabancısın, hem de çok yakınsın, akrabasın. Hem kötü düsünceli bir dostsun, hem de balsın,
serbetsin.
• Ey kendinden geçenlerin yolunu vuran, yol kesen, hem de dervislere hazînesin. Ya Rabbi! Ahlak, davranıs, huy
bakımından birbirlerine zıt olan varlıklar, seni sevdikleri, sana gönül verdikleri, seni gönüllerine aldıkları zaman ne kadar
hos bir hale gelirler. Hepsi de birbirlerini severler, hepsi de birbirlerinin olurlar.
• Benim aklım basımda oldugu gün, çok sinirliyim, çok kavgacıyım. Gürültüler çıkarırım, ortalıgı birbirine katarım,
fakat sarhos olup kendimden geçince çok iyi insan olurum. Herkesle iyi geçinirim, sabırlı olurum, susar otururum.
1196. Aklını basına al da onun kendinden degil, güzelliginden vefa bekle!
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI.2569)
• Neden durumlarını anlamak için gönülleri uyanık kisilerin arasına giriyorsun Gögsünü kapatmazsan sana bir ok
saplanabilir. Yani ermislerin hallerini arastırmak sana zarar verebilir.68
68 Saib merhumun su beyti akla geldi:
Eger huzur istiyorsan nazarbazlıktan vazgeç, gönlümdeki bütün üzüntüler, nazarbazlıktan basıma geldi."
• Ermislerin arasında nazarbazlık etme de basını eg, gönlünü daha da kuvvetli tut, suna inan ki, orada kırgın ve hasta
gönülleri tedavi eden bir mana padisahı bulunmaktadır.
• Manevî hastalıklardan kurtulmak, her an mest olmak istiyorsan, bazen onun la´l renkli sarabından, bazen de zevkler
ve neseler veren kadehinden içmek arzusunda isen,
• Agzını aç; fakat sarapta tortu, kusur arama! Ayıklık sarabında tortu bulunur mu
• Hocam! Neden düsünmeden o sevgiliden vefa ümit edersin, gönül alıcılık beklersin Onun insanı büyüleyen güzel
yüzünün gönlünü alması, canını ok-saması sana yetmez mi Aklını basına al da, onun kendisinden degil de güzelliginden
vefa um, sevgi bekle!
• Dün sevgiliden ´bir mektup aldım. Mektubunda benlikten kurtulustan, kendinden geçisten bahsediyordu. 0 mektubu
okuyunca ben de dünyadan bezip usanmaya, dünyadan vazgeçmeye dair yüzlerce mektup yazdım.
• Sevgilim! Senin suretin ile benim suretim yanak yanaga vermisler de, senin suretin kulagıma, ya gönül derdini, ya
da can kıssasını (=hikayesini) anlatıp duruyor.
• Sevgilinin askı, yüzümün renginde kendi güzelliginin aksini gördü de, bana yaptıgı zulmün, kalbimi kırma günahının
özrünü dilemek için ayaklarıma kapandı.
• Ey Tebrizli Hakk günesi! Sen aramıza gelirsin, seni görmezler. Çünkü sen, can gibi gelirsin, seher rüzgarı gibi renksiz
esersin.
1197. Ayrılık savasında kanlar içindeyim, canımdan yaralanmısım.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. VI.2529)
• Ey cana ve gönle yakın olan dost! Bu çesit uzaklıgı, bize nasıl oluyor da uygun görüyorsun Vuslatından dogan canı,
nasıl olur da ayrılıga atarsın Sen bu hali bize layık görüyor musun
• Farzet ki, ben acı bir tohum elde ettim. Bu tohum ne ekmege yarar, ne de yemege. Sen o kadar tatlılıgınla bu acılıgı
bize reva görürmüsün
• Sen öyle bir nursun ki, nurunun suyuyla cehennemi bile söndürürsün Gönlümü bu sekilde yakıp yandırmayı reva
görür müsün
• Ayrılık savasında kanlar içindeyim, canımdan yaralanmısım. Harzem ordusu ile Gur ordusunun savası gibi çok çetin
bir savası bana da reva görür müsün
• Sen, bana "Bagıslanmıssın. Sen nur kıblesinin sevdigi bir varlıksın." dedin Bagıslayıs, suçlarımı örtüsten sonra bu
çesit azapları bana layık görür müsün
• Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senin nurlu gözünü gören gözlerin kem gözlülerin nazarına ugrayıp kör olmasına gönlün
razı olur mu
1198. Edepsiz, terbiyesiz bir adamla görüsüp konusmak, hem de sevgiliden ayrı düsmek iki çesit beladır.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. VI.3060)
• Manalar, manasız dosttan gizlendi. Yani, hakîkatler, hakîkatsiz olan dosttan gizlendıi Hakîkati anlamak için gönlün
temiz olması lazım. Nereye varsam, gitsem, karsıma insan seklinde bir seytan çıkıyor.
• Korkuluk olarak, esek bası dikilmemis bir bostanı kim görmüstür Ben, böyle bir bostanı ömür boyu aradım, bir
kerecik olsun göremedim. Yani herkes manevî varlıgı, dini, imanı üstüne degil de maddî varlıgı, malı mülkü üstüne
titremektedir .69
69 Bazı yerlerde, bahçeleri, bostanları kuslardan korumak için, yahut nazar degmesin diye, esek basını bir sırık
üstüne baglar, bahçeye dikerler. Seyh Sa´dî hazretleri böyle bir bostan sahibine sormus: "Bu esek basını neden bu bostana
diktin " Bostan sahibi; "Kuslardan bu bahçeyi korusun" cevabını verince; "Bu hayvan sag iken kuyrugunun altına konan
sinekleri kovmaktan acizdi. Simdi, bu kuru kafa nasıl bekçilik yapacak " diye bostan sahibine takılmıs.
• Ressamın kendisine; "Ey Mani; bundan sonra bu çesit resim yapma! Böyle hosa gitmez putlar yontma!" de! 70
70 Mani (Maniche): Manihezm mezhebini kuran, aynı zamanda eski Iran´ın en tanınmıs ressamlanndan ve heykel
yapanlarından birinin adı. Miladın üçüncü asrında, 240 senesinde dogmus. Kurdugu mezhep, Hıristiyan dini ile Zerdüst
Mezhebi karması. Iran hükümdarlarından Behram, Mani´yi diri diri derisini yüzdürerek öldürtmüstür. Bu mezhebin
batılılarca adı Manicheans´dır.
• Ressamın yaptıgı resimler hep bu cinsten ise, hep böyle biçimsiz resimler, çirkin heykeller yontacaksa, onları
görmemek için gören göz istemem. Bu biçimsiz insanları, bu uygunsuz halleri görmeyen kisi ne mutlu kisidir. 71
71 Hz. Mevlana, Insanlann manayı ihmal ederek, hep madde pesinde kostuklarını görüyor. Mecazî olarak insanları
yenilemek istiyor, yeni bir dünya arzu ediyor.
• Edebsiz, terbiyesiz adamla görüsüp konusmak, aynı zamanda Leyla´dan ayrı düsmek, Mecnun´un canına katmerli
eziyettir. Iki çesit beladır.
• Perdenin arkasında çirkin bir seytan bas çıkardı, ona: "Ölüm sen misin Sayısız insanın ölümüne sebep olan savas
sen misin " diye sordum "Evet." dedi.
• Ona dedim ki: "Gönlüm, Allah´ın lütf ve ihsan yurdudur. Allah´ın kahrının orada ne isi var
• Mahser günü, çirkinlerin giydikleri elbiseler, üzerlerinden çıkanlınca, onlar yarılçıplak kalınca, yani kendi manevî
çirkinliklerinin farkına vardıkları zaman, kaçmaya baslarlar, kimseye görünmek istemezler.
• Ben bu sözleri söylüyorken, ansızın Allah´ın kudreti ile o çirkin seytan bir huri sekline girdi.
• 0 huri ne kadar da güzeldi. Onun yüzünün allıga, boyaya ihtiyacı yoktu. Kınalanmamıs güzel, zarîf bir eli vardır.
• Çirkin bir seytan güzel bir huri oldugu gibi, ilkbahar gelince de siyah, hosa gitmez dikenler degisiyor, yaseminlik de
gül yüzlülük davasına girisiyor.
1199. Sonunda can alemine uçtun, gittin...
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa-îlün
(c. VI,3051)
* Sonunda uçtun, gizli aleme gittin. Acaba hangi yola düstün de dünyadan
• Beden kafesinde mahpus bir kus gibiydin, çok kanat çırptın. Nihayet kafesi kırdın da havalandın, can alemine uçup
gittin.
• Baykusların arasında kalmıs, ask sarhosu bir bülbül gibi idin. Gül bahçesinin kokusunu alınca, dayanamadın, oraya
dogru uçup gittin.
• Bu dünyada görülen tatsız hallerden ötürü mahmurluklar içinde idin Cok bas agrıları çektin. Sonunda ebedîlik
meyhanesine gittin. ´
• Cihan, yol sasırtan gulyabanîler gibi seni, yanlıs yollara düsürdü. Bu yüzden çok sıkıntılar, ızdıraplar çektin. Sen
sonunda Allahın inayeti ile o yanlıs yolların hepsini bıraktın. fani olmayan, ebedî olan sevgiliye dogru uçtun gittin.
* Duydum ki sen iki göz olmussun, cana bakmadasın. Neden cana bakıyorsun Çünkü sen artık cansın, cana
kavustun.
1200. Tamamıyla kendimden geçis. kendimden kurtulus pek hosuma gitti.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI, 2842)
• Sevgilim neseli bir halde gülerek kapıdan içeri girdi. Onu öyle görünce ben de su muratsızlık dünyasında gönlümün
muradına erdim.
• Mademki geldi, içeri girdi, ona; "Artık hiç dısarıya gitme olmaz mı " diye sor! Zaten girmek, çıkmak cansız varlıkların
sıfatıdır. Onlar ne içeri girerler, ne de dısarı çıkarlar. Giren, çıkan bizim gölge varlıklarımızdır.
• "Bu nasıl oldu Nereden geldin " diye sorarak, beni sasırtma, yanıltma! Zaten niteliksiz alemden çıktı geldi. "Sen
nasılsın " diye hatırını sor! Sen de niteliksiz alemden dogdun geldin.
• Yoklukta nelik, nitelik nasıl olur Ayak olmayınca hiç ayak izi olur mu Sen pek iyi huylusun, sen ilk adıma bak!
• Tamamıyla kendimden geçis, kendimden kurtulus pek hosuma gitti. Gönül gibi gülmeye basladım. Mademki bu
duyguyu bana verdin, bana böyle bir kapı açtın, bin nese ile sana kulluga hazırlandım.
1201. Ne olur gel! Canımın yerine sen benim bedenime gir de, bana can ol!
Mefa´îlü, Fe´ilatün, Mefa´îlü, Fa´îlün
(c. VI,3050)
• Sevgilim sen güzellik hulasasısın, özüsün! Güzelligin essiz padisahısın! Sen her insan gibi balçıktan yaratılmadın,
büyük yaratıcı seni akılla, canla yogurarak yarattı. Bu yüzden sen bastanbasa cansın, akılsın!
• Gel, gel ki sen halkın hayatısın, canısın, kurtulususun! Gel, gel ki sen Hz. yakub´un gözdesisin, gözünün nuru da
sensin!
• Suyuma, topragıma, su balçık yaratılmıs bedenime ayagını bas, beni güzel ayaklarının altında ez! Ez de suyun
bulanıklıgı, topragın karanlıgı gitsin, su da arınsın, toprak da arınsın, senin sayende kirlilikten kurtulayım, tertemiz insan
olayım.
• Senin nurunla taslar yakut olsun, sana gönül veren, seni arzu eden kisi, senin lütfunla kendisi istenen, gönül verilen
bir güzel olsun ve güzeller arasına karıssın.
• Sen bu güzelliginle yüzlerce cana bedelsin! Ne olur gel, canımın yerine sen bedenime gir de bana can ol!
1202. Gizli dilber.
Mef´ulü, Fa´ilatün, Mef´alü, Fa´ilatün
(c. VI,2931)
• Gözlere görünmeyen, gizlenip duran o sevgiliden eger can kokusu alırsan, ondan bir iz, bir eser görürsen cosar,
tasar, yüzlerce cihana sıgamaz olursun.
• Can günesi görebilirsen, ordusuz bir padisah kesilirsin de, hem gayb mülkünü elde edersin, hem gizli sırları bilene
kavusursun. Duyup, istedigin ve sevdasına kapıldıgın hazineyi yer yüzünde göremedi isen, onu gökyüzünde bulursun.
• Aska hiyanet etmezsen emniyet kazanırsın; nice Çin güzellerini kolayca görür, kolayca elde edersin...
• 0 mübarek gönül aynasında, süpheden temizlenmis o berrak aynada, daha bu dünyada iken cennetteki güzelleri,
güzellikleri bir bir bulursun, görürsün.
• Ask oku seni yaraladı, sevgili seni mest etti mi; can elinden giderse kaygılanma! Onun gibi daha yüzlerce can
bulursun.
• Eger gönül vesveselerinin elinden bir an için olsun kurtulursan, çözülmesi pek zor olan tılsımın anahtarını elde eder,
o tılsımı bozarsın.
• Can padisahının askıyla, putları kır, dök de onları yapanı, onları naks edeni apaçık gör!
1201. Ne olur gel! Canımın yerine sen benim bedenime gir de, bana can ol!
Mefa´îlü, Fe´ilatün, Mefa´îlü, Fa´îlün
(c. VI,3050)
• Sevgilim sen güzellik hulasasısın, özüsün! Güzelligin essiz padisahısın! Sen her insan gibi balçıktan yaratılmadın,
büyük yaratıcı seni akılla, canla yogurarak yarattı. Bu yüzden sen bastanbasa cansın, akılsın!
• Gel, gel ki sen halkın hayatısın, canısın, kurtulususun! Gel, gel ki sen Hz. yakub´un gözdesisin, gözünün nuru da
sensin!
• Suyuma, topragıma, su balçık yaratılmıs bedenime ayagını bas, beni güzel ayaklarının altında ez! Ez de suyun
bulanıklıgı, topragın karanlıgı gitsin, su da arınsın, toprak da arınsın, senin sayende kirlilikten kurtulayım, tertemiz insan
olayım.
• Senin nurunla taslar yakut olsun, sana gönül veren, seni arzu eden kisi, senin lütfunla kendisi istenen, gönül verilen
bir güzel olsun ve güzeller arasına karıssın.
• Sen bu güzelliginle yüzlerce cana bedelsin! Ne olur gel, canımın yerine sen bedenime gir de bana can ol!
1202. Gizli dilber.
Mef´ulü, Fa´ilatün, Mef´alü, Fa´ilatün
(c. VI,2931)
• Gözlere görünmeyen, gizlenip duran o sevgiliden eger can kokusu alırsan, ondan bir iz, bir eser görürsen cosar,
tasar, yüzlerce cihana sıgamaz olursun.
• Can günesi görebilirsen, ordusuz bir padisah kesilirsin de, hem gayb mülkünü elde edersin, hem gizli sırları bilene
kavusursun. Duyup, istedigin ve sevdasına kapıldıgın hazineyi yer yüzünde göremedi isen, onu gökyüzünde bulursun.
• Aska hiyanet etmezsen emniyet kazanırsın; nice Çin güzellerini kolayca görür, kolayca elde edersin...
• 0 mübarek gönül aynasında, süpheden temizlenmis o berrak aynada, daha bu dünyada iken cennetteki güzelleri,
güzellikleri bir bir bulursun, görürsün.
• Ask oku seni yaraladı, sevgili seni mest etti mi; can elinden giderse kaygılanma! Onun gibi daha yüzlerce can
bulursun.
• Eger gönül vesveselerinin elinden bir an için olsun kurtulursan, çözülmesi pek zor olan tılsımın anahtarını elde eder,
o tılsımı bozarsın.
• Can padisahının askıyla, putları kır, dök de onları yapanı, onları naks edeni apaçık gör!
1203. Sen her hayale canım diyorsun, cihanım diyorsun.
Mefulü, Fa´ilatü, Mefulü, Fa´ilat
(c. VI,3003)
• Keske bir an için olsun kendini bilseydin! 0 insanı büyüleyen güzel yüzünden haberin olsaydı.
• Sen katırlar gibi çamura düsmüssün, balçık içinde yatmıs uyumussun. Ne olurdu aklını basına alsaydın da, kendini
güzellerin evlerindeki zevk ve safa meclislerine çekip götürseydin!
• Sen zavallı kendi etrafında dönüp dolasıyorsun, kendini seviyorsun, kendini görüyor, kendini göstererek meshur
olmak istiyorsun. Halbuki sende gizli bir hazine var, var ama, onu senin benligin gizliyor, göstermiyor.
• Sen böylece hep bedenden ibaret bulundukça, yani yiyerek, içerek, zevk ederek, sadece bedenin için yasadıkça,
ruhundan haberin bile olmayacaktır. Ama bedenden ibaret degil de, ruhdan ibaret olursan o zaman ruh mülküne girer,
orada ebedî olarak kalırsın.
• Diger insanlar gibi iyiye, kötüye kapılmaktasın, iyi isen iyi ile, kötü isen kötü ile berabersin.
• Bir tek yemek olsaydın, tek bir çesit lezzetin olurdu. Tek bir kazana girmis olsaydın, hep aynı tarzda kaynar
dururdun.
• Tortulu bir nesne gibi, sen de bu kaynayısta saf bir hale gelseydin; kirliliklerden kurtulmus, temizlenmis olurdun da
yücelirdin, göklere yükselirdin.
• Sen zavallı, gölge varlıklara takılıp kalıyor, her hayale canım diyorsun, cihanım diyorsun! Hayallere kapılmasaydın,
hayallerden geçseydin sen kendin can olurdun, cihan olurdun.
1204. Kendinden geçis ne de hostur, ne de tatlıdır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. VI, 2504)
• Ister zehir sebep olsun, ister seker! Insanın benlikten kurtulusu, kendinden geçisi ne de hostur Ne de tatlıdır Külah
ararsın, bulursun da o külahı giyecek bas bulamazsın. Çünkü sen kendinden geçmissin, kendinde degilsin. Artık benligi
düsünecek basın da yok.
• Sevgilinin tuzagına düsüp de, kadehindeki ask sarabını içince kendini bırakır, kendinden kaçmak istersin ama, kapı
bulamazsın. Çünkü kendinden kaçmak, kurtulmak çok zordur. Bu sebeple kendinden geçis pek hostur, pek tatlıdır. Bu her
adamın karı degildir. Has kullara mahsustur.
• Korkma; sen insan degil misin Ölmedin ya, söyle bir kımılda! Sence altın gibi degerli olan benligini, altını seven o
gümüs bedenliye ver, benlikten kurtul; benlikten kurtulus, kendinden geçis ne tatlı seydir
• Sen kendinde kaldıkça çok soguksun, kar kesilmissin! Haydi ask günesi ile eri! Yok ol da, derece al, yücel! Varlık
gamını az ye; kendinden geçis ne kadar tatlıdır ne kadar hostur!
• "Ben dünya sevgisi tuzagına düsmüsüm. Verilen sayılı nefes bitmek üzere, ömür kadehim de agzına kadar dolmus."
deme! Askın yardımı ile ihtiyarlıkta yeni bir ömür elde et de, nasıl gençlestigini seyret! Ihtiyarlıktan kurtuldugun gibi,
kendinden de kurtul! Kendinden geçis, kendinden kurtulus ne hostur.
• Kardesim! Ne diye aklını basında tutuyorsun Onu at gissin, sen önündeki sarapla dolu ask denizini görmüyor
musun Ey kafir nefis artık müslüman ol ! Kendinden geçis, kendini bırakıp gidis ne tatlıdır, ne hostur! 72
72 Necib Fazıl merhum "Akıl bir çürük dis, at kurtulursun" diye yazmıstı.
• Sevgilim! Haydi kalk ask bahçesine gel! Mest olmus, kendinden geçmislerin arasına karıs! Her birinin elinde bir
kadeh var, ask sarabı içmisler, kendilerinden geçmisler. Kendinden geçis ne tatlıdır!
• 0 tek olan, benzeri bulunmayan padisahı gör! 0 her yerde hazır, ve nazırdır. Yani 0 her yerde bulunmakta, her seyi
de görmektedir. O´ndan hiç bir sey saklanamaz, 0 gönüllerden geçeni bile görür. Yarattıgı bütün canlılarla ilgilenmekte,
onları gözetmededir, yarattıklarını bası bos bırakmamıstır. Sen O´nun ask denizine dal da kendinden geç, kendinden geçis
ne de hosdur, ne de tatlıdır!
1205. ´Sen su gibisin, ben de kuru bir dereyim.
Gel bulusalım, gel benim içimde ak!
Mef´ülü, Mefa´îlün,Mef´ailü, Mefailün
(c. VI,2613)
• Yoldan dönüp geldigin gün ne mutlu gündür. Gökteki parlak ay gibi gelir can penceresinden ısıgını gönüle
düsürürsün. Bizi bizden alırsın, baska bir aleme götürürsün.
• Ayın on dördü gibi nurlu ve parlak olan güzel yüzünle, yeryüzüne dösenmis kara topragı gökyüzü yaparsın, ars gibi
süslersin.
• Su kirli yeryüzünü nurunla aydınlattıgın zaman, benlik balçıgına saplanıp kalan nice ayagı baglı akıllı kisiler
kendilerinden geçerler, varlıklarından kurtulurlar. Nice canlar yeniden manevî ballar yemeye, manevî sekerler çignemeye
basladılar.
* Su altı köseli konak yerinden, yani dünyadan su ana kadar yiyeceksiz, devesiz, atsız olarak nice kervanlar gelip
geçtiler. Mekansızlık alemine dogru yola düstüler.
• Sen benim canımı canlandır, aydınlat da, canım bedenime seslensin de desinki: "Ey hoca! Sen gelecek zamanı
düsünme, yarını bırak da bugünü düsün, bugünü seyret, bugünü yasa!"
• Sen su gibisin, ben de kuru dereyim. Ben seninle bulusmaktan gayrı ne isterim Gel benim içimde ak, benim ol, gel,
seni kucaklıyayım, ben seni seviyorum, seni istiyorum. îçinde su akmayan dere ne ise yarar
• Sen su oldugun için herkesten ilerde kosuyorsun. Herkesten ileri oldugun için sevin, mutlu ol! Fakat Allah´a yemin
ederim ki, sen kendinden yana çıktıkça, kendini begendikçe, kendini, kendi gerçek varlıgını bulamayacaksın ve huzura
kavusamayacaksın.
• Ben kaybolan gönlümü aramaya çıkmıstım, yolda ona rastladım. Onu, tedavisi güç bir hastalıga tutulmus, bir
sevdaya düsmüs, perisan olmus bir halde buldum.
• Ey Tebrizli Sems! Senin ayrılıgın beni ezdi, öldürdü. Fakat yüzlerce defa daha beni ezsen, ayaklar altına alsan,
öldürsen yine senin askından ayrılamam
1206. Sehvet çamurlarına bulanmıs kanatlarını yıka, temizlen, uçmaya hazırlan!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2873)
•Yürü ey can! Yürü acele yürü! Sen sasılacak, acayip bir yolculuktasın Durma haydi, manalar denizine dogru git!
Çünkü o deryanın en degerli incisisin!
• Bedenin, maddî varlıgın bir çok konaklar astı. Mineral, bitki, hayvan mertebelerinden geçti; geldigin yerleri
hatırlamakta inat etme! Bu tavlada, bu hayvanlık konagından da geçip giderek ...
• Aklını basına al da; beden balçıgından da kurtulmaya çalıs! Sehvet çamurlarına bulanmıs kanatlarını yıka, temizlen
vakit geçirmeden uçmaya basla! Neden senden evvel uçup giden dostların pesine düsmedin, senin burada ne isin var
• Ey ab-ı hayat! Ey can! Seni içinde mahbus tutan, senin hürriyetini alan su beden testisini kır da, su can ırmagında
akmaya basla! Yani ölmeden evvel öl, nefsanî arzulardan kurtul, her testiyi kıranın önünde ne zamana kadar kasecilik
edeceksin Yani müritligi bırak da merd ol, kamil insan ol!
• Su dagın basından asagılara dogru kosan sel gibi, ak! Basını tastan tasa vurarak, cosarak, köpürerek feryad ederek
vahdet denizine kos! Bu dagda kimse kemer kusanamaz, yani bu dagda kalmakla kimse yararlı insan olamaz, kendinden
kurtul, insanlıga karıs!
1207. Dünyada hased gibi, insanın hem kendisine, hem de baskalarına zararı dokunan bir sey yoktur
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2659)
• Tenbel tabiatlı olan ve hayatta basarıya ulasamayan kisi, hiç kimsenin saglıgını, hoslugunu istemez.
• Aklını basına al da, basarıya ulasanlara hased eden kisilere etegini kaptırma, onlar seni asagılara çekerler.
• Dünyada hased gibi, insanın hem kendine, hem de baskalarına en fazla zararı dokunan bir sey yoktur.
• Yusuf (a.s.) gibi sana hased eden, seni çekemeyen kardeslerden ayrılırsan, Mısır´a sultan olursun, kurtlardan kendini
kurtarırsın.
• Hased eden kisi, yüzüne gülüp iki ayagını öpse de bil ki iç yüzünden iki eliyle sana hançer saplar.
• Onun merhameti ve sevgisi yoktur; neden ona güvenirsin Onun gönlü yoktur; niçin ona gönül verirsin
• Eger, sen takva kalesine sıgınırsan, yol bulur da o kaleye girebilirsen; ebedi olarak hasedden de, hased eden kisiden
de kurtulursun.
1208. Benim gibi bir dilenciye senin gibi bir padisahlar padisahının karsılık vermesi dogru mudur
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. VI,2661)
• Ettigin ahd, ettigin yemin, verdigin söz ne oldu Nerelere gitti
• Hani gökyüzü döndükçe, bası dönmüs bu saskın asıktan yüz çevirmeyecektıin Sen böyle dememis miydin
• Günesin gönlü sıcak kaldıkça, bizim askımızın sıcaklıgına bir sogukluk gelmez dememis miydin
• "Bütün ermislerin canlarına, erkekligine yemin ederim ki. gönlümüz bir kalacak, birbirinden ayrılmayacak." diyen sen
degil miydin
• "Sen bana daha önce cevretmistin de, onun için ben de sana cevr ettim " diyorsun.
• Benim gibi bir dilenciye senin gibi bir padisahlar padisahının karsılık vermesi dogru olur mu
• Ben degersiz bir varlıgım, topragım, rüzgarının önünde toz olur savurulursam beni ayıplama, hos gör!
• Benim gibi bir hiç olan, ayaklar altında çignenen tozdan yola bir ayıp gelmez. Senin askın yüzünden solmasından,
sarı olmasından altın utanmaz.
1209. Sen can oglusun, senin isin küçük asktır.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2660)
• Neden bir düsünceye takıldın, çaresiz kaldın Kendi içine kapandın, gamlara battın
• Sen parça parça iken, yani maddî varlıgın çesitli yerlere dagılmıs iken, unsurlara takılıp, kalmısken ben seni bir araya
topladım, neden vesveseye düstün, yüz parça oldun
• Benim ask mülkümden varını yogunu çektin götürdün de, su gurbet yurdunda dünyada avare oldun, perisan oldun.
• "Yeryüzünü senin için besik yaptım."73 Sense, ni´metin, lütfun kadrini bilmeyerek, döndün sanki besik tahtası oldun
73 Taha Suresi, 20/53. ayete isaret var.
• Tastan sana ab-ı hayat akıttım. Sen kirli, kupkuru bir aleme gittin, manevî duygularını kaybettin, tas oldun, kaya
oldun.
• Sen can oglusun, senin isin küçük asktır. Neden asıl isini bıraktın da baska çesit islere kendini verdin
• Seni yüzlerce defa parlayan, bir çok ihtiyaçlar pesinde kosturarak hırpalayan, harap eden bu dünya evinin kapısına
düstün, çevresinde dönüp dolasıyor oradan bir türlü ayrılamıyorsun.
• Can helvası ile beslendigin, yüzlerce tatlılar tattıgın mana evine güvenemedin, tuttun nefs-i emmareye kul oldun.
1210. Bu sarap, üzüm suyundan yapılmamıstır;bunun kadehi de yoktur.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. VI,3058)
• Sevgilim seher vaktinde bana bir sarap sundu. Ne olur, daha bir sey yememis su ham adama, bana verilen saraptan
veriniz!
• Bu sarap tuhaf bir saraptır. Bu üzüm suyundan yapılmamıstır. Onun kadehi de yoktur. Sarhosların sarap içerken
yedikleri badem, seker gibi mezesi de mevcut degildir.
• Bir saman çöpünü rüzgar nasıl havaya uçurursa, o sarap da beni öyle havalandırdı. Beni benden kurtardı. Iste sevgili
seher vaktinde o atesli sarabıyla beni böyle agırladı.
• Çok yalvardım; "Bana sarap verme!" dedim, fakat o bana; "Yapma, yapma iç; bu fırsat daha ele geçmez.
• Böyle hos bir sarap, benim gibi bir sakî, sen de sanki içi bos bir ney gibisin. Bu durumda hangi akılsız, hangi bilgisiz;
´Ben sarap içmem.´ der "
1211. Aslında ask sultanlıktır, olgunluktur, murada ermektir
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün,
(c. VI, 3059)
• Asıgın ayıplanmadan, adının kötüye çıkmasından korkusu olur mu Çünkü aslında ask sultanlıktır, olgunluktur,
manen murada ermektir.
• Ask kaplanı, cihanın renginden, kokusundan hiç korkar mı Yokluk timsahı, cehennemi yutmaktan çekinir mi
• Asık, o sarabın verdiği mestlikle ne hallere düser, kadeh bile o sarabın yüzünden erir, kadehlikten çıkar.
• Topragın da yeri mi, sözü mü olur Tür dagına o ask sarabının bir katresi döküldükte, dag, binlerce gürültü ile
oynamaya basladı. Binlerce coskunlukla düstü.
• Sen dayanıksız sırça bir gönüle sahip oldukça, ask kadehinin ne oldugunu, onun gücünü ve tesirini ne bileceksin
Sen dünya sevgisi, dünya nimetleri tuzagına düsmüs bir kussun. Ask tuzagının ne oldugunu nereden bileceksin
• Bana bak da gör, bu dünyada halkın en asagısıyım. Ama öyle kendimden geçmisim ki; kim ileridedir, kim asagıdadır,
ayırdedemiyorum
1212. Gönlüm bedenimden sıçrayıp çıksaydı da bir daha geri gelmeseydi.
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, MUfte´ilün
(c. VI,2461)
• Gönlüm bedenimden sıçrayıp çıksaydı da bir daha geri gelmeseydi. Böylece ben, beni çok hırpalayan, perisan eden
gönülden kurtulsaydım ne iyi olurdu. Ben gönülsüz kalınca, dünyada hosa gitmeyen ne varsa, hepsi güzellesir, hepsi hosa
giderdi . 74
• Iyi olsun kötü olsun, dogru olsun egri olsun, az olsun çok olsun, hoca bunların hepsinden de kurtulurdu.
• Lüzumsuz bir is kalmazdı. Bıkmak, usanmak yok olur, giderdi. Ne bilgi kalırdı, ne abdallık; mutluluk meydana çıkar,
davul çalmaya baslardı.
• Toprak yıgınımın yani mezarımın üstüne çık da bagır; de ki: "Ey beni öldüren kisi; ben görünüste mezardayım ama,
aslında çayırlıktayım, çimenlikteyim."
• Insan, Allah ile beraber olduktan sonra, mezarda bulunması ne hostur, ne güzeldir. Allah´ın sevgi tuzagına düsmüs
kisiye seytan ne yapabilir Onu hiç tuzaga düsürebilir mi
• Fazlaca Allah´tan ayn düsen kisi "Hallac-ı Mansür" olsa karıncadan bile güçsüzdür. Küçüktür, zavallıdır. Çünkü onun
dayanacagı, güvenecegi yoktur.
74 Bu beyitlerde Hz. Mevlana, insanı perisan eden duygularından kurtulmayı anlatıyor. Daha dogrusu, kendini
begenmeyen, kendinden kurtulmak isteyen bir insanın ruh halini dile getiriyor. Nitekim Mesnevî´nin V. cildinin 668-670.
beyitlerinde aynen söyle buyurur:
"Damarlarım attıkça, canım bedenimde oldukça kaçmadayım, insanın kendinden kaçıp kurtulması kolay olur mu
Baskasından kaçan, ondan uzaklasınca, ondan kurtulunca, kaçmayı bırakır, oldugu yerde durur. Ben ise, hem kendimin
düsmanıyım hem de kendimden kaçıp kurtulmak istiyorum. Kaçarken kendimi de beraber götürdügüm için kendimden
kurtulmama imkan yok. Bu yüzdendir ki, benim isim kıyamete kadar durmadan kaçmaktır, kaçmaktır." Ahmed Hasim
merhum da "Basım" adlı siirinde düsünceleri ile gönlü arasındaki uçurumu anlatır.
"Bî-haber gövdem gelmis konmus
Müteheyyiç mutakallis bir bas
Ayırır sanki bu bastan etimi
Ömr-i ihrama mu´adil bir bas
Ürkerim kendi hayalatımdan
Sanki kandır sakagımdan akıyor
Bu kızıl çehrede ates gözler
Bana güya ki içimden bakıyor
1213. Ask, Allah evidir, ey Hakk asıgı; sen de o evde oturmaktasın.
Mefulün, Failat, Mefa´îlün, Fa´ilat
(c. VI,2997)
• Ey basımızın üstünde dönüp duran gökler! Siz de o mana günesinin askına tutulmussunuz, siz de, benim giydigim
gibi ask hırkasını giymissiniz. Sizler de benim gibi asıksınız.75
75 Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr´in baska bir yerinde:
"Eger basımızın üstünde dönüp duran su gökler asık olmasalardı, gögüsleri böyle saf ve temiz olmazdı." diye
buyurmustur. (c. 6, nr: 2674)
• Vallahi asıksınız. Bunu nereden anladıgımı söyleyeyim: Içiniz de, dısınız da pırıl pırıl, lekesiz, ter ü taze yem yesil...
• Sizin biz zavallı insanları etkileyen dört unsurla ilginiz yok. Su sizi ıslatamamıs, toprak sizi kirletmemis, ondan
uzaksınız, ates de sizi yakamaz. Hele´ rüzgar size hiç bir sey yapamaz.
• Ey degirmen çarhı gibi dönüp duran gök, seni hangi ırmagın suyu döndürüyor Bir defacık olsun söyle Sen ne de
saglam demirden yapılmıs bir çarksın...
• Bazen bir dönüste yeryüzünü îrem bagı gibi süslersin, her tarafı çiçeklerle, güllerle, meyvelerle doldurursun, bazen
öfkeye kapılır, ortalıgı kırar geçirirsin, agaçları bile köklerinden söker atarsın.
• Sanki günes bir mumdur, sen de, ey gök, onun pervanesisin. Bu yüzdendir ki, gönül verdiginin etrafında dönüp,
duruyorsun.
• Ey gökyüzü! Sen de hacılar gibi ihrama büründün, maddî bir örtü sarındın Kabe´yi tavaf ediyorsun.
• Allah; "Hac edilecek yere erisen emandadır."76 diye buyurdu. Ey Hakk´ır emrine uyan, gökyüzü, bu yüzden sen
afetlerden kurtulmussun.
76 Al-i Imran Suresi, 3/97. ayete isaret vardır.
• Su dünyada gördügümüz hersey, hepsi bahanelerdir. Ne varsa asktan ibarettir. Ask, Allah evidir. Ey Hakk asıgı, sen
de o evde oturmaktasın.77
77 Hz. Mevlana´nın su ruba´îsi aynı konuyu ifade etmektedir:
"Her nereye basımı koysam secde edilen ancak odur, altı cihette de ve altı cihetin dısında da ma´bud ancak odur. Bag,
gül, bülbül; güzel dost, bunların hepsi birer bahanedir. Bunların hepsinden de maksat yalnız odur.
• Artık bundan fazla söylemem. Fakat Allah´a yemin ederim ki, su gönülde söylenecek ne nükteler, ne manalı sözler
var. Var ama onları söylememe imkan yok.
1214. Ey bası kesilmis ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!
Mefulü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fe´ilat
(c. VI,2994)
• Ey güzel sesli ney! Çıkardıgın seslerle gönüller almadasın. Hossun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin.
Soguklukları silip, süpürmedesin.
• Için bombos, ne bogum var, ne baska bir sey! Sen dertlere düsmüs, perisan olmus gönüllerden, dertlere düsmüs
canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kisilerin yerine sen feryad
etmekte, sen aglamaktasın.78
78 Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr´inin baska yerlerinde, ruba´îlerinde de ney hakkında güzel siirler söylemistir. Mesnevî´ye
"Bu neyi dinle!" diye baslamıstır. Mevlana asıgı merhume Fevziye Çamsever Hanım´ın Mesnevî basındaki "Dinle neyden"
ilham alarak yazdıgı "Dinledim Neyden" baslıklı siirinden birkaç kıt´a alarak bu siiri açıklamak istiyorum:
"Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını
Nagmesinden topladım bin bir fırakın yadını
Peyrev eyler ahına güya gönl-i nasadını
Dinledim neyden, bu aksam, hasretin feryadını
Kah cosar askın sesiyle simdi mestane eda
Kah yanar fırkat diliyle sanki bir vuslat-ı cuda
Yükselir kurb-ı cemale, nefha nefha her sada
Dinledim neyden bu aksam, firkatin feryadını
Ruhlara serin nevayi yaralı bir ney midir
Nagmeler, nagme degil de bir ilahî mey midir
Öyle mest olmus ki ruhum nesve de bir sey midir
Dinledim neyden bu aksam hasretin feryadını
Nagmesi güya sada-yı ´bisinev ez ney´den gelir
Sîne-i asıga ugrar da ilaha yükselir Sır mıdır
Sevda mıdır Sekva mıdır Bilmem nedir
Dinledim neyden bu aksam firkatin feryadını"
• Herkesin gönlüne göre sesleniyorsun, sızlanıyorsun. Herkesin sevgilisine benzer resimler yapıyorsun, okuma yazma
bilmiyorsun ama, iç yüzde, gönüller aleminde çok basarılı resimler yapan bir ressamsın.
• Ey bütün görünen ve görünmeyen seylerin, hakîkatlerin, aslı, sekli, sureti olan güzel varlık! Sen simdi hangi
perdedesin, hangi makamdasın, hangi nagmedesin Ey seker gibi tatlı olan azîz varlık; ne olur lütfet, ney´in nagmeleri
arasından bir bas göster, bize görün!
• Sanki gözlerin dokuz göz olmus, can da sana on kulagını vermis, nagmelerini her tarafa, altı yöne de üfle! Çünkü altı
yön de senin tanıdıgındır. Senin için yabancı yoktur. Sen herkesin dostusun.
• Ey bası kesilmis ney; dilsiz, dudaksız olarak nagmelerle, sırlarla söyle! Seni üfleyenin nefesinden aldıgın sıcak, içli
duyguları, seni dinleyelere de bir bir hos sekilde duyur!
• Ney´in içine ates düstü. Yanıyor, alemi duman kapladı. Ey ney; senin sesin, ask sesidir. Sen ateslisin, için yanarak
ask sesini duyurmadasın.
• Ey ney; kendi askınla, ask atesinle Leyla´nın, Mecnun´un ask sırlarını dile getir, inle, feryad et! Ey ney; bu halinle
gönüle ne hos seyler duyuruyorsun, cana ne huzurlar bagıslıyorsun.
• Galiba senin nefesinde Tebrîz sehrinden bir koku var. Böyle oldugu için, güzelligin ile, güzel nagmelerinle nice
gönüller elde etmedesin.
1215. Denizden gebe kalmıs olan bulutlarda, baba evinden ayrılan gelinin gözündeki aglayısa benzer tatlı bir aglayıs
var.
Mefülü, Mefa´îlün, Fe´ulün (c. VI, 2735)
• Ne oturuyorsun Haydi sıçra, kalk! Bahar mevsimi geldi. Herkesi çagırıyor, sen de bu çagrıya uy, seher vakti esen
rüzgar gibi salına salına bahçeye gir!
• Hafîf sabah rüzgarı ile, neseli neseli sallanan agaç dallarından oynamayı ögren, sen de içindeki sıkıntıları at, onlara
katıl, oynamaya basla! Kulagından
gaflet pamugunu çıkar. Bahçedekilerin konusmalarını dinle! Çok yakınında bulunan lalelerden ve çok uzaklardaki
dagdan gelen sesleri duy!
• Dikkat et reyhan bos durmuyor. Yesilligi bir sır fısıldıyor. Bülbül ötmeyi bırakmıs "Biraz da sen öt hep ben ötecek
degilim ya!" der gibi gülden bir nagme bekliyor.
• Çayırlar, çimenler esen hafif, tatlı rüzgarla dalgalanıyorlar, cosuyorlar, deniz tarafından da bir asinalık, bir dostluk
havası esip gelmede.
• Denizden gebe kalmıs olan bulutlarda, baba evinden ayrılan gelinin gözündeki aglayısa benzer bir aglayıs var.
• Bulutun aglayısından, simsegin ısıklı gülüsünden güç aldıkları için sünbül boy atmıs, selvi de göklere dogru yücelmis.
• Dedi kodudan hoslanan kumru, söz kapmak için kulagını adeta tuzak gibi kurmus, bütün dikkatiyle etrafı dinliyor. Bir
seyler ögrenmek istiyor.
• Bu sırada nergis söze karısıyor, süsene "Haydi" diyor "Sessiz durma, sen de bir seyler söyle! Ya birisini öv, yahut da
kına, çekistir!
• Haydi ey yüzlerce dili olan süsen; hiç olmazsa kuslara su meshur zümrüd-i anka(=devlet kusu)´nun hikayesini
anlat!"
• Süsen, "Sus!" diyor, "Degeri çok pahalı olan bir kadehle içtim, sarhos oldum.
• Ben öyle sarhosum ki, kendimde degilim, olur ya dilimden yanlıs bir söz çıkar, istemedigim halde durup dururken bir
gönül kırmıs olurum."
• Süsen, nergise diyor ki: "Sen, dedikoduyu bırak da, çiçeklere, ipek elbiseler giydiren o büyük padisaha yüzünü çevir,
niyazda bulun!"
• Sögüt agacı da, kendini tutamadı, söze karıstı, basını sallaya sallaya: "Biz kıs ejderhasının elinden kurtulduk. Bahara
tekrar kavustuk." diye söylendi ve selviye dedi ki:
• "Ey selvi; yaradanın bu lütfuna sükr ederek, basını göklere kaldır, ayagını yere vurarak oyna, oyna!"
1216. Bugün askın tam dostuyuz.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2728)
• Bahar var, bag var, bahçe var, uzun boylu, nazlı nazlı sallanan selviler var Biz burayı bırakıp baska yerlere
gidemeyiz.
• Bugün askın tam dostuyuz, hiç bir sey düsünmeden, sevgi kadehini elimize alalım.
• Ey güzel sesli çalgıcı, ey hos sesler çıkaran ney; bugün sen de yüksek sesle feryad etmelisin, yüksek sesle
inlemelisin.
• Ey nese, ey muradına ermis sakî, durma! Hemen bize ask sarabı sun!
• Sun da onu hosça içelim, sonra da zevalsiz olan, o essiz varlıgın lütfu gölgesinde yatıp rahatça uyuyalım.
• Bu sundugun sarabı biz, bogaz yolu ile degil, gönül yolu ile içelim, içelim de gecelerin getirmedigi, gecelerin
bilmedigi baska türlü bir uykuya dalalım.
• Ey gönül! Senden bir ricada bulunacagım: 0 kadeh, baska kadehlere benzemedigi için eline alır almaz onu hemen
içme, ona sevgi ve saygı göster! Onu öp, yüzüne gözüne sür!
• Sen gönül yolu ile içilen sarapla mest olunca tam olgunluga ulasacaksın, iste o zaman kamil insan olacaksın.
• "Rabbleri onlara tertemiz bir içki içirmistir."79 sırrına erer de o mana sarabı ile ölümden, yok olmadan kurtulursun.
79 Insan Suresi, 76/21. ayetten iktibas var.
1217. Mutlu Güne Methiye
Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fa-lün
(Bir yazma nüshadan alınmıstır. )
• Ey gün; sen bugün pek güzelsin, pek hos bir günsün. Ey gün; sen ne çesit bir günsün, sen binlerce yıldan daha
degerlisin.
• Ey gün; bütün günler sana kul olsun, köle olsun. Baska günler hicrandır, ayrılıktır, ama sen vuslatsın.
• Ey gün; senin gerçek yüzünü kim görebildi Ey gün; bugün senin pek büyük bir güzelligin var.
• Ey gün, aslında senin kendi güzelligini, kendi yüzünü ancak sen kendin görebilirsin. Seni daha iyi görmesi için
gözümün kulagını tuttum, çektim, "Kendine gel!" dedim, "îyi bak, dikkatle bak da su günün güzelligini gör!" 80
80 Fransız sairlerinden La Martine(1790-1869)´in Göl baslıgını tasıyan bir siirinde sevgilisi ile göl kenarında
otururken; "Ey zaman sakın geçme dur!" diye zamana bir yalvarısı vardır-Fransız Akademisi azası edib ve münekkid Emile
Faguet Lamartine´nin siirindeki bu bulusa, bu duyguya hayran olmus, sairi pek meth etmistir. Münekkid Faguet,
Mevlana´nın hiç bir sairin düsünemedigi ve tahayyül edemedigi bu güzel ve içli duygularına asina olsaydı acaba ne söylerdi
Bırakalım yabancıları, biz kendi büyüklerimizden habersiz yasıyoruz
• Ey gün sen gündüzün meydana gelen, günesin aydınlattıgı bir gün degilsin. Hiç bir güne benzemeyen, bambaska bir
günsün sen! Pek büyük olan, tek olan, essiz olan Allah´ın nurundan meydana gelmis bir günsün.
• Her aksam günes batarken senin ayagına kapanır, sana secde eder de, ay´a der ki: "Ey ay; ben gidiyorum; karanlık
geceyi hos, tatlı ısıklarınla aydınlat ve saygı ile, istiyakla günün gelmesini bekle!"
• Ey günler içinde gizlenmis olan mutlu gün! Ey zevalsizlik, sonsuzluk aleminde oturmakda olan gün!
* Artık fazla söylemeyeyim ve senin büyüklügünü, degerini belirten olgun sözlerden vazgeçeyim, susayım. Çünkü sen
her olgunlugun, her derin düsünenin, her hos sözün, içli duyguların ilerisinde, ötesindesin.
• Olgunlugun sözle anlatılamaz ki, sen sözden, sesten daha açık olarak meydandasın.
• Sözden hayal belirir, halbuki sen vehimden de, hayalden de, tasavvurdan da yücesin.
• Ey sulara tatlılık, duruluk veren aziz varlık! Vehim de, hayal de sana susamıstır. Onlar da seni aramaktadırlar.
• Vehim de, hayal de; ikisi de can suyuna dalmıs. Fakat hem seninle dolu, hem sensiz olan su alemde ikisinin de agzı
kupkuru.
• Bu gazelin (bu siirin) arta kalan kısmı da, perdenin arkasına girdi, senden gizlendi. Çünkü çok söyledin, usandın,
yoruldun.
1218. Peygamberimize övgü.
Müfte´ilün, Fe´ulün, Müfte´ilün, Fe´ulün
(c. VI, 2892)
• Ey ebediyyetin, sonsuzlugun padisahı! Ey gökyüzünün ay´ı! Sen yasayısın kaynagısın, sen mekansız alemin gül
bahçesisin.
• Senin tatlı, berrak suyunu görünce can hikayesini duydum, can gibi mana aleminin derinliklerine daldım, görünmez
oldum.
• Hos kokulu misk asıgı olan kisi, misk ahularını avlamak için onları kovalarken, ahular sarhoslar gibi kosarak
göbeklerindeki misk kokusunu etrafa yayarlar.
• Senin insana canlar bagıslayan, seker gibi gülüsün yüzünden seker bile sana kul köle olmus. Diri olan can senin
askınla dirilik denizine batmıs, kaybolmus.
• Ey dünya sevgisine kapılmıs, gaflet sarhosları! Peygamber mübarek yüzü ile bilgisizlik karanlıklarını aydınlattı.
Gündüz oldu, uyanın, kalkın, Hak bülbüllerinin gül bahçelerinden gelen gönül alıcı seslerini isitin, mest olun!
• Yaseminler gibi cilvelen, manevî nese ile basını oynat, salla! Etrafa sekerler dagıtmak, agızları manen tatlılandırmak
istiyorsan, evini ballarla doldur!
• Nergis gözlerin mest oldu. Sen perî misin, yoksa melek misin Sekerlerle yogrulmussun, sen gül bahçesinin goncası
mısın
• Kardesim, gece gündüz mest olmak, kendinde olmamak çok hos bir seydir. Aklını basına al da büyükler büyügü
Allah´ın askıyla mest ol, bu halden daha iyi hal düsünülemez. Bir ikincisi yoktur.
• Onun mübarek adı, canlara candır. Onu anmak, zikr etmek, madenlere la´ldir, yakuttur. Onun askı ruhlara hem
güvenlik, hem de emellerin özüdür.
• Adını andıgım zaman bahtım yeserir, kutlu bahta kavusurum. Isminin anlamını yasamıs olurum.
• Bu kadehteki sarap, sizi bulmak, agızsız bir yoldan size ulasıp gönülde, canda parlamak, sizi sizden alıp götürmek
için acele ediyor, çırpınıyor duruyor.
• Ey anlayısı olan akıllı kisi! Manen kör olmus kisinin körlügünü gider! Bundan baska yapacak bir sey yok. Imtihana
kalkısma!
• Bundan baska bir yol yoktur. Bundan baska bir padisah yoktur. Bundan baska bir ay da yoktur. Bundan baska ne
varsa hepsi fanîdir, gelip geçicidir.
• Hayır sus, artık sus! Yalancıktan yüzünü eksit, akıllı kisileri bırak da gizlice mansur sarabı iç!
1219. Güzellerin testilerinden su içenler, suyun kaynagından haber alırlar.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. VI, 3080)
• Sen ya can gözüsün, nurusun, yahut da bizim iki gözümüzsün. Çünkü parıl parıl, sule sule gözümüzün nuruna nur
katıyorsun.
• Sanki sen, çok parlak bir günessin de, gönlüm pesinde bir gölge. Iki gözünü de sana dikmis, her tarafa gidip
duruyor.
• Dünya güzelleri senin güzelliginin ırmagından testilerini doldurdular da ask yolunun susuzlarına bardak bardak su
verdiler.
• Ne mutlu o ask susuzlarına ki, güzellerin testilerinden su içtiler de o tatlı duru suyun kaynagından haber aldılar.
• Artık onlar sekil testilerini tasa vurup kırarlar da, senin ab-ı hayatını içmek susuzluklarını gidermek için yücelere,
ötelere giderler.
• Ey Tebriz´in iftihar ettigi, övündügü Semseddin; tekrar Konya´ya gelirsen gerçekten de bizler yüzlerce murada
erisiriz.
1220. Devesini kaybeden kürd.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2544)
• Bir ovada Kürdün birisinin devesini kaybettigini duydum. Kürd ovanın her yanında devesini aradı.
• Deveyi bulamayınca, gönlü devenin hasreti ile dolu, düsüncesi darmadagın, perisan ve gamlı bir halde yolun
kenarında yattı, uyudu.
• Sonunda gece geldi. Ortalıgı kapladı, her tarafı karanlıklara bogdu. Kürd gece yarısı, gönlü gamla dolu bir halde
uykudan uyandı. Bir de ne görsün Yusyuvarlak, parlak bir ay gökyüzünde parıl parıl parlamada, etrafa nurlar saçmada...
• Ay ısıgı ile etrafına bakınca Kürd devesinin biraz ötede yolda durdugunu gördü. Sevincinden nisan yagmuru gibi
gözyasları dökmege basladı.
• Yüzünü, nurlar saçan ay´a dogru çevirdi de: "Ben seni nasıl anlatayım Senin vasıflarını nasıl dile getireyim " dedi.
"Sen güzelsin, hem iyisin, hem hossun, alımlısın, hem de nurlar saçmadasın."
• Allah´ım suracıkta, su dünyada kerem et de, nurunu artır, artır da insanın aklı basına gelsin, nefsine uyup kaybettigi
insanlıgını tekrar bulsun!
1221. Ah ne olurdu ben Sems-i Tebrîzî´nin kapısında bir ask tercümanı olsaydım
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2493)
• Ben tamamıyla can gibi olmasaydım, sana yüzümü gösterirdim. Benim bir belirtim, bir nisanım olsaydı, belirtimi
sana gösterirdim.
• Ey Allah´ım senin lütfun beni bırakmıyor, yoksa senin sevdana kapılırdım da, zamanı hesaba katmadan, sonsuza
kadar seninle kalabilmem için, bütün zamanları sinek gibi kovar dururdum.
• Can, gül fidanı askına kapıldı da; "Askın sırlarını açıga vurmaktan korkmasam, susam gibi bastan basa dil olurdum."
diye söylendi.
• Halk bana "Sen akıllı bir kisisin." diyor. "Bir an için kendine gel, bu sevdadan vazgeç!" Onlara dedim ki: "Evet, her
ne kadar akıllı idiysem de, simdi böyle ask delisi oldum."
• Geceleri ay gittigi zaman, hos ısıklar saçan gümüs kaftanı sana layık bir kaftan olsaydı, elimi uzatır, onun
kemerinden tutardım, çeker sana getirirdim.
• Senin askının havasının dalgası, beni bir an için bıraksaydı, atesler haline gelirdim de, asıkların askını artırma çaresi
arardım. Onları yakar, yandırırdım.
• Kıskançlık oku ile korkutup zamanenin gözünü yumdurmasaydı, o zaman apaçık görürdü ki; ben onun elinde bir
yaydan baska bir sey degilim.
• Bu söz ancak Tebrîzli Semseddin´e bir isarettir. Ah ne olurdu ben onun kapısında bir ask tercümanı olsaydım.
1222. Kendinde bulunan defineden haberi olmayan agır canlı olur, tenbellesir.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2492)
• Iki dünyada da gönlünü kötülüklerden, günahlardan temizleyen, saf, tertemiz bir hale gelen insan ezeldeki "Ben sizin
Rabbiniz degil miyim " sesine karsı "Bela" (=Evet) demesinin yokluk oldugunu görmüs, anlamıstır.
• Su topraktan yaratılmıs dünya, bir tepecik gibidir. Yokluk ise onun altına gömülü bir defınedir. Tepenin altında ne
oldugunu bilmeyen çocuklar, onun üstünde kosusurlar, eglenirler, neselenirler.
• Kimin gözü gafletle perdelenirse, onun hakîkati arama istegi yatısır, defineden haberi olmayan kisi ise agır canlı olur,
tenbellesir.
• Ay gibi parlak bir güzellik defınesi var. Can onu gördü de, "Aman ne kadar da güzel, nazar degmesin!" dedi. Bu
define, ne kadar da büyük; o elde edilmesi gereken çok degerli bir sey.
• Sevgilinin dudagını överdim, onun can yüzünü açarak güzelligini anlatmak isterdim. Fakat onu anlayacak, ona
ulasmak için gereken gayreti sarf edecek kisi nerede
• Iki köyde de, yani iki dünyada da, ona layık kimsecik yok. Yok ama, varsın olmasın, sen aklını basına al da onun
yoluna canını da, bedenini de at gitsin! Onun yolundan bas çekme, basını yere koy da, ona secde et!
• Ey tanınmıs Tebrîz sehri! Sen de hizmet etmek için kemer bagla, Semseddin´in kapısına git, basını yere koy! Çünkü
basın büyük bir velînin ayagına kapanması kutlu bir seydir.
1223. Gel Mansur sarabını iç de, kendinden geç!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. VI, 3073)
• Gel, gel bizden ayrı düstügün, uzakta kaldıgın için sonunda pisman olacaksın, biz sana tatlılıkla, diller dökerek "gel"
diye yalvarıyoruz. Sen ise köpürüp duruyorsun. Bunun sebebi nedir
• Gel ki bu toplulukta hayat var, yasama zevki var. Sanki yasayıs dalga dalga köpürüyor. Allah lütf ediyor, bizlerden
yardımını esirgemiyor. Bu yüzden her tarafta mana sarabı, Mansur sarabı var.81
81 Mansur sarabı ilahî hazînenin, Allah´a karsı duyulan hayranlıgın verdiği manevî zevk. Ilahî bilgiye mazhar olan,
kendinden geçen, mest olan ve kendinde Hakk´ın varlıgını hisseden, "Ene´l-Hakk" (=Ben Hakk´ım) diyen Hallac-ı Mansur
hazretlerini daragacına götüren askın dogmasına sebep olan manevî sarap. Onun adına nisbetle Mansur sarabı adı
verilmistir. Lutfen ® harfindeki gazeller arasında bulunan (1135) numaralı siiri okuyunuz.
• Ey ümitsizlige düsen kisi! Buraya gel, gel de binlerce mutluluk kadehini eline al afıyetle iç! Binlerce mana altınları al,
güçlen!
• Burada binlerce çesit Züleyhalar, binlerce çesit Yusuflar var. Mana sarabı cana canlar katıyor, tanburlar çalınıyor.
• Burada bulunan herkes, bal denizinden yararlanmakta; "Haydi siz de gelin, biz baska türlü bir bal bulduk, artık bal
arısının balından kurtulduk." diye bagırmaktalar.
• Kıyamet kopmus, bütün sırlar, bütün yapılan isler, hadiseler meydana çıkmıs, ortaya dökülmüs. Sur sesi, boru sesi
ölüleri diriltmekte.
• Ey çürümüs, erimis, dökülüp gitmis kemik yıgını; ey yılanlara, çıyanlara, karıncalara gıda olmus beden! Haydi diril;
kalk, topraktan bas çıkar!
• Ey zavallı beden! Sen vaktiyle Hakk´ın (Kün=) "Ol !" emrine uyarak su fanî dünyaya gelmistin. "Ol" emrini veren o
yüce varlık simdi seni yılanlardan, karıncalardan satın aldı. Onun emrine uydugun için beden halindeki beylik elbiseni
tekrar giy, ortaya çık!
• Farkında degilsin ama zavallı insan, inci mücevher hazinesi sendedir, senindir. Aklını basına al, dükkan derdinden
kurtul, tertemiz nurla gıdalan! Nur elbette tandır ekmeginden iyidir.
• Mansur sarabını meydana getiren ilahî ask çiçekleri açıldı, artık solmaya mahkum olan çiçekleri de, üzüm sarabının
mahmurlugunu da bırak gitsin.
• Ey yere ekilen tohum! Topraktan bas kaldır, boy ver, agaç ol! Iznimizle bizim halîfemizsin. 82
82 Bu beyitte Bakara Süresi´nin su mealdeki 35. ayetine isaret var: "Bir zamanlar Rabbin meleklere: ´Ben
yeryüzünde bir halîfe yaratacagım´ diye buyurmustu." Böylece insanın yeryüzünde Rabbin temsilcisi, Rabbin sıfatlarının
mazharı olarak yaratıldıgına isaret var.
• Kıyamet gününü; böyle bir günü kim görmüstür 0 gün öyle bir gündür ki her seyi, herkesî gecenin karanlıgından
kurtarmıs, Insanları körlükten, görmemezlikten halas etmistir.
• Hz. Musa´nın eli gibi parıl parıl parlayan bir el, keremler etmistir de, dünya Tur-ı Sîna´ya dönmüs, her seyi apaçık
gösteren nurlarla dolu bir sîne, bir gönül haline gelmistir.
• Ey gönül! Sen simdi canlar meclisinde otur. Canlar evinde, o ma´mur, güzel evde oturanların ev sahibi sensin.
• Gönül meyhanesinde Mansur sarabı içerek elde ettigin sarhosluga baglanıp kalma, büsbütün yıkıl, harap ol; sunu iyi
bil ki, ma´murlugun aslı harap olmaktır.83
83 Bu beyit, 1630 senesinde vefat eden Azmî-zade Haletî merhumun su ruba´îsini hatırlattı:
"Mahzun oluruz, kaçan ki dilsad olsak
Vîran kalırız eger ki abad olsak
Ol mürg-ı cefa perver ask biz kim
Dama düseriz kafesten azad olsak."
• Nerede hasta varsa, gelsin can saglıgına basvursun. Hastalıgın sözü mü olur Sen ölünün dirilmesini seyret!
• Siiri sen söylüyorsan ben o siirin kuluyum, kölesiyim. Çünkü sen Israfil´in canına cansın surun üfürülüsüsün!
• Vay bu uzaklıktan, vay bu ayrılıktan, mademki söz ok´a, dil de yay´a benzer. Elbette söz er geç bir gün hedefe varır,
• Can sözü, harfle, sesle söylenemez. Yarlıgayıcı olmazsa, yarlıganmıs olamaz.
• Çünkü öte tarafta, öyle gönüller vardır ki, onlar ne Rum diyarındandır, ne Türk´tür, ne de Nisaburlu. Onlar dilsiz ve
dudaksız söylenen sözleri du- yarlar .84
84 Hz. Mevlana gerek Mesnevî de gerekse Dîvdn-ı Kebîr´de "dilsiz, dudaksız konusmaya" temas eder. Mesela Dîvan-ı
Kebîr´in III. cildinin 1540 numaralı gazelinde söyle buyurur:
"Gel de birbirimizle candan konusalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleselim, gül bahçesi gibi dudaksız, dissiz
gülelim, düsünce gibi dudaksız, dilsiz görüselim."
• Gel seninle beraber Tur Dagı´na kadar Hz. Musa´ya yoldas olalım. Musa´ya "Tur Dagı´nda Allah ile konustu." denmedi
mi 85
85 Bu beyitte, Bakara Süresi 2/253. ve Nisa Suresi 6/164. ayetlere isaret var. Esrefoglu Rumî hazretleri de´ bir
siirinde söyle buyurur:
"Asıklar dost dîdarını kande baksalar göreler
Musa gibi münacata Tur´u tayin etmeyeler
Tur ne hacet, asıklara çün her yerde ma´suk bile
Daim münacat edeler bir dem ayrı olmayalar!"
• Acayip bir ask benim etegimi tutmustur da, aç adamın yemek kabını tutup çekmesi gibi beni çekip durmadadır.
• Askın elinden kim kurtulmustur ki, benim gönlüm de kurtulabilsin Gönülleri yaralayan o uzun kılıcın kabzası ancak
askın elindedir.
1224. Su toprak perdesinin ötesinde gizli bir zevk var.
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ülü, Mefa´îlün
(c. VI, 2573)
• Ey benim canım! Su toprak perdesinin ötesinde gizli bir zevk, gizli bir mutlu yasayıs vardır. Her seyi gizleyen bu
örtünün ardında yüzlerce güzel Yusuflar vardır. Bu ten, bu görünen beden ortadan gidince, asıl varlıgın olan ruhun kalır. Ey
sonsuz olan ruh, ey fanî olan ten!
• Bu halin nasıl oldugunu anlamak istersen, her gece kendine bak! Uykuya dalınca tenin ölmüs gibidir, ruhunsa cennet
bahçelerinde kanat çırpmaktadır.
1225. Mevlana bu siiri hasta yatagında yatarken Konya´da olan depremler esnasında söylemistir.
Mef´ülü, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2729)
• Allah´ım bu kadar sevgi ile, bu kadar merhametle beraber yine de bana siddet ve hiddet gösteriyorsun, fakat ne
olursa olsun ben sana gönül vermis degil miyim
• Seni görebilmemiz için bütün bu can siselerini kırıp durmadasın. Bütün bu kırılmalar, dökülmeler, senin "Beni
göremezsin." sözünden ötürü degil midir
• Dünya evi deprem içinde sarsılıp duruyor. Çünkü evden esya tasınıyor, ötelere göç var.
• Yüz binlerce hasta, senin askından aglayıp inlemede. Sen de çok iyi bilirsin, onlar sensiz yasayamazlar.
• Dünya gece gibidir. Sen ise bir günessin. Halk bütün suretten, sekilden, tenden ibaret. Sen ise cansın.
• Insanlar kazanca, isteklere düsmüsler, didinip duruyorlar, candan gafletteler. Fakat can yerinden oynayınca, yani
ölüm gelince feryad ve figana baslarlar. Can gidince, hayat günesi tutulunca ne geçim kalır, ne nese. Insan sagken,
hayatta iken kimse canı aklına getirmez. Fakat can gizlenince eyvahlar olsun, neler olur neler!
• Ey meclisin nesesi, parlaklıgı, ey pazarın canı, hayatı! Ey evin de dükkanın da tatlılıgı, lezzeti; sus! Çünkü söz ortada
duran manalar denizine bir perdedir.
1226. Içli gönüllere, iman sahibi ruhlara seher vaktinde sunulan can sarabı.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. VI, 3056)
• Sana can sarabı içirsem de artık gam yeme; kedere kapılma! Gamın da yeri mi Artık her neseli kisiden rehin olarak
nese al!
• Can sarabı içireyim de, seni iki yüz kanatlı bir melek yapayım. Bütün beseri kirliliklerden, günahlardan temizlenesin.
Böylece insanın isledigi suçları, kötülükleri, vasıfları, huyları üstünden atarak, insan seklinde bir melek olasın.
• Daha hayatta iken, ruhun bedenden kurtulması, insanın kendinden kaçması nasıl olurmus, eteginden canlılık
tozlarını silkerek, daha yasarken ölen kisi ne hale gelirmis, onları, o halleri sana göstereyim.
• Içli gönüllerin, iman sahibi ruhların halis ve Özel sarap içtikleri seher vaktinde, seni öyle bir mest edeyim ki, artık
günleri ve geceleri saymaktan kurtulasın.
• Kaza ve kader, yasadıgın hayat sartları geregi karsına çıkardıgı hadiselerin, belaların oklarını atar durur da sonra
sana acır, yardım eder, isini kolaylastırır.
• Rüzgar bulusma seker kamıslıgından esip gelmede, o rüzgar öyle tatlı bir rüzgar ki tadına bakıyor da seker bile,
sekerim diyemiyor.
• Sevgili lütfetti. Seher vaktinde günes gibi bir kadeh sundu. 0 Mansur sarabını içtim, öyle kendimden geçtim, öyle
mest oldum ki, bedenimin her cüz´ü, her zerresi duydugu heyecandan oynamaya basladı.
• Ben çok mest oldum. 0 vakit "Dur." dedi. "Sana bir kadeh daha sunayım da su ayrılık artık aramızdan kalksın."
• Ey cihan sakîlerinin canı! Sun, sun!.. Kerem sahibi, keremlerde bulunur, ay da aylıgını yapar, gökyüzünde ısıklar
saçarak mahzun mahzun dolasır durur.
• Esi benzeri olmayan Allah´ın Celal günesine and olsun ki, su basımızın üstünde dönüp duran, gezip dolasan gök
kubbesi, yaratıldıgından beri senin gibi bir güzeli bulamadı, göremedi.
• Güzellikte kusursuz, edada essiz olan sevgili; ben susuyorum. Söylediklerimin tamamını sen söyle! Çünkü seher
vaktinde sundugun can sarabının mestligi beni benden aldı götürdü.
1227. Insanlık günesi çok yükseldi.
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. VI,3076)
• Insanlık günesi çok yükseldi. Bu ne tatlılık, bu ne ask, bu ne mestlik, bu ne kolaylık.
• Dünya senin parlak nurun karsısında degersiz kaldı. Adeta görünmez oldu. Sen nesin Gönül kapan büyücü müsün
Yoksa güzelligin definesi mi
• Seni böyle çok hos ve gönül alıcı bir sekilde çizen kalem, ne güzel kalemdir. Sen herkesin mektubunu yazılmadan
okuyorsun.
• Sen artık altı cihet çadırından dısarı çık! Çünkü canlarda can kalmadı. Onlara asktan haber ver, biraz göster!
• Ey gönül; padisahlar padisahının doganı seni avladı. Sen artık kusların dillerindeki sırrı anlayan bir tercüman oldun.
• Tercüman da nedir Sen simdi yücelerden yüce bir devlet kusu oldun. Yüzlerce Süleyman´ın can bakıslarına afet
kesildin.
• Ey insanlık günesi; her seher vakti dogup parlayınca can horozu ötmege baslar. "Gel!" der, "Can da sensin, cihan
da"
• Mademki Tebrîzli Sems canıma can kattı, ben su dünya gül bahçesini bırakarak, canımı aldım, onun gülleri solmayan
gül bahçesine götürdüm.
1228. Gizli defineyi yeryüzünde arama; gönüllerde ara!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fa´ilün
(c. VI, 2931)
• Gözlere görünmeyen, her zaman gizlenip duran o sevgiliden eger bir can kokusu alırsan, ondan bir iz, bir eser bulur,
onun varlıgını hissedersen, yüzlerce cihana sıgmaz olursun.
• Can günesini manen görebilirsen, orduları olmayan bir padisah gibi olursun. Hem gayb alemini elde edersin, hem
gizli sırları bilene kavusursun.
• Isittigin, duydugun ve sevdasına kapıldıgın o gizli hazîneyi yeryüzünde bulamadınsa, onu, artık yeryüzünde arama
da göklerde ara!
• Askta eger emniyet kazandınsa, Çin ülkesinin nice güzellerini hem kolayca görür, hem kolayca elde edersin.
• 0 mübarek gönül aynasında, o seksiz o süphesiz saf, tertemiz aynada, daha bu dünyada iken cennetteki güzelleri ve
güzellikleri bir bir bulursun, görürsün!
• Ask oku seni ise, sevgili senin aklını basından aldı ise ve can elder gıtti ise üzülme! Onun gibi yüzlerce can elde
edersin.
1229. Gök kapılan geceleyin açılır.
Mef´ülü, Fa´ilatün, Mef´ülü, Fa´ilatün
(c. VI,2932)
• Ey kardesim! Bir gececik de olsa uyumazsan ne olur Mum gibi diri olsan, kıvılcım gibi uyunlasan...
• Gök kapılan geceleyin açılır. Talihler, bahtlar uyanır. Sen de ay gibi uyuma da tali´ yıldızın parlasın, güzellessin.
• Sen gökyüzüne mensup bir kisi isen, elbette o alemi, gökyüzünü özlemek vardır. Bu kirli dünyada, gökyüzünden
asagılarda kalamazsın, yücelerden baska bir yerde yatıp uyuyamazsın.
• Geceleyin yürü ki, yollar geceleyin alınır, menzillere geceleri varılır. Eger sen essiz padisahı istiyorsan, onun yoluna
düsmüs, sefere çıkmıssan, seferde uyumamak gerekir.
• Ey insanlar! Bahtlı kisiler, Allah´ın merhameti ve sevgisi gölgesinde uyurlar. Kardes; sakın sen de baska bir yerde
uyuma!
1230. Sen büyük bir alemsin.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. VI, 2821)
• Sen bedeninin her zerresinden bir feryad duy, bir inilti isit! Çünkü sen büyük bir sehirsin, hem de bir sehir degil,
belki binlerce sehirsin.
• Senin bedeninde cüz´lerin, hücrelerin hepsi susarlar ama, senin gizli seylerini görüyorlar ve çalısmalarını senden
gizlemiyorlar. Onlar bütün gün; "Gel bakalım, senin neyin var " diye cosup köpürüyorlar.
• Sen ölümsüz, uçsuz bucaksız bir deryasın! 0 deryada sayısız balık var Bilgisizlik yüzünden, sende bulunan degerleri,
meziyetleri reddetme! Ne diye inkar basını kasıyıp duruyorsun
• Evet görünüste senin bedeninde bulunan hücreler susmada ama, onların hepsi de gizli isler yapıyorlar, hepsi de
kallesçesine varlıgınla kumar oynuyorlar, hepsi de hem görünüyor, hem gizli. Hepsi de birbirini yemekle mesgul
birbirlerinin hem avı, hem avcısı.
• Bedeninin bütün zerreleri sana sesleniyorlar, diyorlar ki: "Sana ne oldu" Bütün istedigin, söyledigin sözler bos sözler.
0 sözlerde sevgiden, dostluktan hiç bahsedilmiyor."
• Varlıgın sonbahar gibidir. Fakat o sonbaharların içinde bir ilkbahar gizlidir. Içindeki ilkbahar canlanınca gönül bahçesi
içten içe güler durur.
• Sen mana balından yedigin halde, ne diye su fanî dünya mumunun etrafında pervane gibi döner, durursun Ne diye
kanatlarını yakarsın Bilmiyor- musun; sen kendin nurdansın, hak nurundansın, sen nardan, seytanın yaratıldıgı atesten
degilsin.
1231. Bizler agaçlar gibiyiz. San´atın, esip gelen dönüp giden rüzgardır.
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c.VI.2959 )
• Cümle alem, senin varlıgının bir eseridir. Ama bu eseri öyle bir yaraladın ki, bunun sebebini ancak sen bilirsin.
• Istersen bir kere daha yarala, ben senden merhem istemem. Bütün alem yok olursa ne gam Sen yüzlerce alemsin.
• Seni anlatmaya imkan yok. Çünkü sen, Cenab-ı Hakk´ın sırrının açıklanmasısın. Sen canın canının canı oldugun halde
neden cana gelmezsin
• Bizler agaçlar gibiyiz, san´atın esip gelen, dönüp giden rüzgardır. Rüzgar göze görünmez ama, isterse agaçları kırar
geçirir.
• Bizler o rüzgar yüzünden tohumlandık, yeserdik. 0 rüzgar yüzünden sarardık. Sen yaprakları dökersen nasıl olur da
meyve elde edersin
• Görünüste bahçe önce gelir, ama bahçeden maksat meyvedir. Sen ilk önce inciyi, sonra gümüsü seversin.
• Isterim ki, hep senden bahsedeyim. Baskalarından bahsetmeyeyim. Fakat sen gizlenirsin de, bizi ileri sürersin.
1232. Bu gidisle menzile nasıl varırsın
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´îlün
(c. VI,2894)
• Bu gidisle menzile, varacagın yere nasıl varacaksın Bu tenbellikle, bu huyla diledigine nasıl ulasabileceksin
• Bu sırrı çözmek, bu sırra mahrem olmak sana nasip olmamıs, müskül sırrı açmayı nasıl basaracaksın
• Su gibi, su çamur içinde hapsolup kaldın! Bedeninin aslı olan bu balçıktan ne vakit tertemiz, arınmıs olarak çıkıp
kurtulacaksın
• 0 lütuf ve ihsan denizinin yardımı olmadıkça, bu kirlilik, bu günah dalgasından nasıl kurtulup mutluluk sahiline
varacaksın
• Ask buragı Cebrail(a.s.)´ın gayreti, kılavuzlugu olmadıkça, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz gibi nasıl olur da o en
yüksek makama yükselebilirsin
• Sen tutuyor, fanî varlıklara güveniyorsun, sıgınacagı olmayanlara sıgınıyorsun. Devlet ve ikbal sahibi padisahlar
padisahına nasıl sıgınacaksın
1233. Her zerre, hayat bulmak için kosmada, çırpınmada.
Müstefilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2961)
• Ey yasayısların ayıbı! Sevgilinin rengine bak da, yasayısın rengini gör! Yani yasamak nasılmıs anla! Senin yüzüne de
yasayıs rengi gelsin, konsun.
• Her zerre hayat bulmak için kosmada, çırpınmada. Sende zerre kadar yasayıs arzusu yok mu
• Yasayıs, mesela bir tas gibi olsaydı. 0 yasayıs tasından çok hos çesmeler fiskırır akardı.
• Aynaya baktım, aynada geçici bir hayal gördüm. "Sen nesin Kimsin " diye sordum. 0 hayal dile geldi de bana cevap
verdi. Dedi ki: "Ben yasayısın rengiyim."
• Aslında sen gerçekten yasayanları ebedî hayatta bulursun. Bu yasayanlar kimdir Yasayıs aleminde gönülleri
daralanlar, gönülleri kırılanlar.
• Barısı arayanlar, huzur içinde yasamak isteyenler, bu dünya hayatındaki savasları bıraktılar, didinmekten
vazgeçtiler. Adam olmayanlar ise, hayat mücadelesıni devam ettirdiler, dünya nimetleri için çırpınıp durdular.
1234. Gözünde hastalık yoksa, gözünü aç da O´nun yarattıklarını seyret!
Mefülü, Fa´îlat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,2995)
• Kainatta bulunan bütün varlıkların arasındaki 0 tek varlık, nasıl bir candır Ben benzeri bulunmayan 0 essiz varlıga
tek bir can diyemem. 0 bütün canların canı olan bir cihandır. Bütün canlara 0 can vermistir.
• O´nun güzelligine, benzeri olmayan bir güzel olduguna, kemaline, olgunluguna yemin ederim ki; 0 tek varlık, kendi
gözünden bile gizlenir.
• O´nun askı yeryüzüne su kadar topraga rahmet suyunu akıttı da baglar, bahçeler meydana geldi. 0, ask bahçesinde
salına salına yürüyen selvi boylu, essiz bir varlıkdır.
• Bütün dünya güzelleri, O´nun bahçesinin çiçekleridir. 0 bahçenin meyvesini, tohumunu 0 yarattı, o güzellerin hepsi
de altın gümüs kırıntılarıdır. Onların madenini de 0 tek essiz varlık yarattı.
• Gönül sessizce O´nun huylarından, sıfatlarından dalgalanıp durmadadır. Çünkü 0 tek varlık açıklanmaktan üstündür.
Serh ve beyana sıgmaz. Kelimelerle 0 anlatılamaz, anlatısa sıgmaz.
• Su kadar söyleyeyim ki, 0 varken ne yer vardı, ne gök! Ne kainat vardı, ne zaman! 0 tek varlık, yerlerden de,
göklerden de, zamandan da, mekandan da üstündür.
• Hakk asıklarının kıskançlıgı yüzünden agzıma kilit vurulmustur. Bu yüzden ben "0 essiz varlık fılandır!" diye
söyleyemem.
• Her an göz ucu ile, onun yarattıgı güzelleri, güzellikleri görürüm de "Allah´ım" derim, "Yaratmakta, sen essizsin,
senin benzerin yoktur. Sen tek bir varlıksın."
• Gözünde hastalık yoksa, aç gözünü de onun yarattıklarını seyret! Çünkü O tek varlık günes gibi ortada
parlamaktadır. Her zerrede, her seyde kendi varlıgını, sıfatını yaratma gücünü göstermededir.86
86 Hz- Ali (r-a.) "Ben görmedigim Allah´a ibadet etmem." diye buyurmustu. "Ya Ali; sen bu bas gözü ile Allah´ı nasıl
görebilirsin " diye soranlara; "Her seyde, her zerrede onun kudretini sıfatını görüyorum." diye cevap vermisti.
• Aklını basına al! Huzurunda candan secde et de, mana padisahı ol! Çünkü 0 tek, 0 essiz, varlık padisahlar
padisahıdır. Padisahlıgı da istedigine 0 verir.
• Su dünyada yüz binlerce imansız insan, senin yolunu kesseler de sana;
"Allah yoktur!" deseler, onların sözüne inanma, süpheye bile düsme! îyi bil ki, o essiz 0 tek varlık vardır.
• Tebrîz sehrinin kendisi ile iftihar ettigi büyük varlık(sahs)a "O´na bir bak!" dedim, dedi ki: "Sasırıp kalma, 0 essiz
varlık, 0 tek varlık, iste öyledir."
1235. Ey dostlar aglayın, yagmur gibi gözyası dökün de ferahlayın!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI, 2964)
• Dün gece sevgilinin etegini tuttum da; "Ey kerem cevheri!" dedim. "´Gecen hayırlı olsun´ diyerek beni yalnız bırakıp
gitme; bu gece lütfet, bizimle beraber kal!"
• Onun güzel yüzü parladı, ates gibi kızardı, öfkelendi. "Yeter, benden elini çek!" dedi, "Beni rahatsız etme! Bu
yüzsüzlük, bu dilencilik ne zamana kadar sürecek "
• Ona dedim ki: "Peygamber Efendimiz ´Bir sey isteyeceksen onu güzellerden, güzel yüzlülerden iste!´ diye buyurmadı
mı "87
87 Hz. Mevlana´nın yukarıdaki beyte aldıgı hadîsin aslı söyle:
"Hayrı güzel yüzlülerden isteyiniz." Cami´u´s-Sagîr, c. I, s. 43.
• "Evet öyle buyurdu ama, güzel kisi, güzelligi ile benlige kapılır da baskasını düsünmez, ancak kendini düsünür. Bu
sebeple onun huyu da serttir. Nazlansa da, cevr etse de insana dokunmaması gerekir."
• Dedim ki: "Is böyle ise, onun cevri cana can bagıslar, dene de gör. Göreceksin ki denedigin her sey bir defınenin
tılsımı gibidir."
• Dayanamadım aglamaya basladım; "Hüküm senindir." dedim. Ey insanı ızdırabın karanlıgından kurtaracak olan
nurun kaynagı! Benim feryadıma yetis, bana yardım et! ´
• 0 göz yaslarımı görünce bana acıyacagı, teselli edecegi yerde gülmeye basladı. 0 güzel varlıgın acılarımı
görmemezlikten gelerek gülmesi, onun bana yakınlıgının belirtisi, bir lütuf olarak göründü de, o lütuftan, dogu tarafı da
batı tarafı da dirildi.
• Ey ask yolu arkadasları! Ey dostlar! Aglayın, aglayın, yagmurlar gibi gözyası dökün! Dökün de güzeller, yesilliklerde
size de gönül alıcı güzel yüzlü dilber ihsan etsinler.
1236. Sen bedende can gibisin.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2889)
• Sevgilim sen ab-ı hayat çesmesisin. Ilkbaharsın, yesilliksin. Sen tıpkı bensin. Kim kendi kendine; "Sen tıpkı bensin."
diyebilir
• Ben geceyim, sen aysın. Senin olan, seni basının üstünde dolastıran geceden kaçma! Ay da kim oluyor Sen yüzlerce
toplulugun günesisin.
• Ay ömrün kadehidir. 0 kadeh bazen doludur. Bazen da bos. Sen kadehe sıgmazsın. Çünkü zamanın ömrüsün.
• Su zaman da tıpkı beden gibidir, sen ise o bedende cansın. Senin gibi bir can bedenin canı olunca, beden de artık
bedenlikten çıkar, can olur.
• Melekler Hz. Adem´in bedeninde senin can ısıgını gördüler de hemen secdeye kapandılar.
• Seytan ise, onun balçıktan yaratıldıgını gördügü için secde etmedi. Bunun üzerine "Yürü git; sen seytansın!" diye
Hakk´ın cezasına ugradı.
1237. Senin ayaklarının altına toprak olurum.
Miistef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2951)
• Benim zavallı halime acıyasın, inciler gibi gözyasları dökesin diye senir ayaklarının altına toprak oldum. Güzel
parmaklarınla basımı kasıyasın da saçlarıma dokunasın arzusu ile yemeden içmeden kesildim, zayıfladım, kıl gibi inceldim.
• Bana deger vererek elimi tutmak lütfunda bulunmanız için nefsimle savasa giristim. Benligimden, varlıgımdan
kurtuldum. Sonra gönlüme gelesin diye hayale döndüm.
• Gönül masrıkından (=dogusundan) ay gibi dogasın, basını gösteresin diye aska düstüm. Gece gündüz askla
pençelestim, yakalar yırttım.
• Senin güzelligin, ilkbaharın beni de bahara döndürür ümidine kapıldım da, bahar bulutlan gibi gözyasları döktüm.
• Lütfun yardım eder diye düsündüm, ona güvendim de göklerin bile kabul etmedikleri emaneti kabul ettim,
yüklendim. 88
88 Bu beyitte 33. Ahzab Suresi´nin su mealdeki 72. ayetinden iktibas var: "Biz emaneti göklere, yere ve daglara
vermek istedik, onu yüklenmekten kaçındılar (onun sorumlulugundan) korktular. Onu insan yüklendi. (Bununla beraber
onun hakkını tam yerine getiremedi.) Çünkü insan çok zalim, çok cahildir."
• Padisahım; acırsın da gerçek sevgiliyi bulamayan puta tapanlar için (yani seni degil de fanî varlıkları sevenler için)
her an gönül levhasına, bir sekil, bir suret yapar, onları oyalarsın.
• Allah´ım sen çok güçlüsün, her seye kadirsin. Lütfet; gönüle sıgmayacak bir varlık, bir sekil, manevî bir suret
hissettir de puta tapanlar da tapmaktan kurtulsun, put yapan da yapmaktan vazgeçsin. 89
89 Bu beyitte de "Ben yerlere sıgmadım mü´min kulumun gönlüne sıgdım" hadîsine isaret var.
1238. Bütün güzellerden ve güzellikten maksat senin güzelligindir, öbürleri bir bahane.
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa-ilat
(c. VI,2973)
• Ey bütün dünya güzellerinde kendi güzelliginden birer zerre bulunan! Hepsi de kendi eserin, kendi yarattıkların olan
büyük yaratıcı! Dünyada görülen bütün güzellerden, güzelliklerden maksat senin güzelligindir. Öbürleri hep birer
bahanedir. 90
90 Ibn-i Fariz hazretlerinin Kasîde-i Taiyye´sinin 242 numaralı beyti, Hz. Mevlana´nın bu beytini açıklamakta:
"Her güzel gencin ve her güzel kadının güzelligi hep onun güzelliginden muvakkat bir zaman için insanlara verilmistir."
Hz. Mevlana da bir rubaisinde söyle buyurur:
"Her nereye basımı koysam, secde edilen ancak O´dur.
Altı cihette ve altı cihetten dısarıda da ma´büd ancak O´dur.
Bag, gül, bülbül, güzel hep birer bahanedir.
Bunların hepsinden de maksat hep O´dur."
• Güzel resimler, tablolar, bütün güzel eserler meydana getiren büyük san´atkarlar, eger senin güzelligini göz önünde
bulundurmazlarsa, onların ortaya koydukları eserlerin ne degeri olur
• Tek bir alev, tek bir ısık meydana getirmek için, yüz binlerce mum, senin askının tandırı etrafında yanmadadır.
• Ey halka halka saçları ile bizi baglayan, kölelestiren güzel! Ne olur o güzel saçlarının arasında gönül kusuna bir yuva
yap! 91
91 Fuzülî merhum bir beytinde
"Asiyan-ı mürg-ı dil zülf-i perisanındadır
Kande olsam ey perî gönlüm senin yanındadır."
Gönül kusunun yuvası senin dagınık, perisan olan saçlarının arasındadır. Ey güzel sevgili; ben nereye gidersem
gideyim gönlüm senin yanındadır.) diyerek aynı düsünceyi belirtmisti.
• Diyorsun ki: "Haddi hududu olmayan, yeri yurdu bulunmayan, mekandan münezzeh olan o essiz padisahın meclisine
ben nasıl varabilirim "
• Bu lütfu sana kim verebilir Seni manen oraya kim ulastırabilir Ancak Tebrîz sehrinin övündügü bir tohumdan bir
agaç ihsan eden Semseddin seni oraya, o meclise ulastırır.
1239. Sevgili gönlüne gelse onu tanır mısın
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ulun
(c. VI,2938)
• 0 ay yüzlü, esi benzeri olmayan güzel gönlüne gelse, acaba onu tanır mısın "0 gönle nasıl gelir " diye sorarsan,
derim ki: "Umulmadık bir zamanda, beklenilmeyen bir yoldan gelir."
• "Ben görsem O´nu tanırım." dersen, büyük bir laf etmis olursun. Çünkü onu kimse tanıyamaz. "Ben O´nu ne
bileyim " dersen, kafir olursun. Çünkü O´nu bilmemek, tanımamak küfürdür.
• Zaten insanlar, O´nu bilirim, O´nu bilmem görüsü ile dönüp durmadalar. Sesi, nefesi çıkmayan katırlar gibi gözleri
baglı dönüp dolasmadalar.
• Sessiz sadasız olarak istesen de, istemesen de dön dur! Sakın´dayanma, kadr yolunda inada kalkma! Çünkü sen
zaten baglısın, zaten onun elindesin, onun kulusun.
• Satanın körlügü, esircinin hasedi yüzünden bir kör Yusufu onsekiz akçeye satın aldı.
• Sen de beden kuyusuna düsmüs Yusuflardansın. Iste ip surada; sarıl da dısarı çık! Beden kapısından dısarı çıkınca
yeryüzünde gamlardan, elemlerden kurtulursun.
• Ey nefs-i mutma´inne, Allah sıfatlan ile sıfatlan! Iste baha biçilmez elbiseler surada! Ne zamana kadar o yırtık pırtık
hırkayı giyip duracaksın 92
92 Nefs-i mutma´inne: Kötü sıfatlardan kurtulmus, iyiden iyiye inanmıs, süphesi kalmamıs, huzur ve süküna
kavusmus nefis.
1240. Allah´ım sen iyilikler, ihsanlar, lütuflar kaynagısın.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI,2853)
• Sen kendini sevmeyi sormuyorsun Sen çok güzelsin. Sen çok gönül alıcı sın, sen yüzünü göstersen iki dünya
birbirine girer.
• Sen sarap gibisin, biz de testiyiz. Seninle doluyuz. Sen suya benzersin, bizde arkız, sen bizim içimizde akmadasın.
Senin ne yerin var, ne yurdun, her yerde bizimle berabersin.
• Gönül sana dogru nasıl heyecanla, telasla kossun Bakısı, görüsü nasıl ara sın, bulsun Söz ne cesaretle agzımdan
çıksın da sana "Nerdesin " diye sorsun
• Sen gönlün kulagına ne söyledin ki gülmege basladı Seker kamısının agzına ne verdin ki sekerler çignemeye
basladı
• Saraba nasıl bir coskunluk verdin Bala ne çesit bir tat bagısladın, akla nasıl bir güç verdin de yeni yeni kesiflerde,
icatlarda bulundu; hakîkati anlamak için derin düsüncelere daldı
• Senin yüzünden, yeryüzü; ormanlarla, göllerle, derelerle, çayırlarla, çimenlerle, çiçeklerle süslenmis, yeryüzünde
yasayanların gönülleri halden hale girmis, hos olmayanlar bile senin yüzünden hos olmus. Sen ne kadar da hos sun ve
hoslugu artırıp durursun
• Nese seninle neselendi. Insanları sasırtan seyler senin yüzünden sasılacak sey oldular. Lütuf, ihsan, cömertlik, iyilik
duygusu senin sayende gönle geldi. Sen kerem sahibisin, durmadan bagıslarda bulunursun.
• Yorgun, hasta, yaralı gönlü sen arar sorarsın, hadiselerin üzüntüsünden onu sen kurtarırsın. Ona dertli bir söz
söylersin, ama o söz ona deva olur.
• Bulut, göklerde senin yüzünden aglamakta, simsek senin yüzünden ısıklarla gülmede, daha saymakla bitmez
binlerce çesit isler senin lütfun ile olup durmada. Sen ihsanlar, iyilikler kaynagı, vefa madenisin.
1241. Sen merhametsiz, insafsız ayrılıgın boynunu vur, sen zamanın adalet kılıcısın.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI, 2852)
• Gönül iyiden iyiye anladı ki, sen canın canının canısın. Yardım kapısını aç! Sen pek güçlüsün! Her sey senin elindedir.
Dünyalar senin üzerinde duruyor, sen yüzlerce dünyanın diregisin.
• Ayrılık; merhametsiz, insafsız, emir dinlemiyor, serkes asıklarının kanlarına kısas olarak onun boynunu vur. Çünkü
sen zamanın adalet kılıcısın.
• Can bahçesinde ne çalgılar çalınmada, ne semalar olmada, testilerden, kaplardan neler dolup bosalmada, kulaga def
sesleri, ud sesleri, sarkı sesleri gelmede.
• Su gül bahçesi ask destanları okuyan bülbüllerin sesleri ile dolu, sarhosların hay huylarından kadehle sarabı
birbirinden ayırdedemiyorsunuz.
• Bütün dalların çiçeklerle dolu. Mana padisahları, velîler ellerine kadehleri almıslar, hepsi de gökyüzü sarabıyla
kendilerinden geçmisler.
• Sen benim can selamımı o mana padisahlarına ulastır. Ulastır ama kimseyi aklı basında bulamazsın ki, canın selamını
onlara söyleyesin.
• Sivrisinek bile o gökyüzü sarabını içmis de kendini kaybetmis, Nemrud´un burnuna girerek onun varlıgını yok etmis.
• Bir sivrisinege bu gücü veren sarap, fil´e verilirse, fil sarhos olursa neler yapar Ben ne bileyim Mekansızlık aleminin
sarabının neler yaptıgı anlatılamaz ki...
• Iste bu can sarabını içtigi içindir ki Ashab-ı Kehfin köpegi köpeklikten çıkmıs, arslan kesilmisti de Hakk sarhosları
magarasının etrafında bekçilikten baska bir sey yapmıyor.
• Bir köpek bile bu hale gelirse, kudurmus arslan ona vefalı olursa, o sarap yüzünden insan neler elde etmez, artık sen
düsün!
242. Ates seni görse atesligi bırakır, erir, tatlı su olur.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c.VI,2823 )
• Maddî yönden sen fakirsin, fakirsin, fakir oglu fakirsin ama, manevî yönden, tasıdıgın ilahî emanet sebebiyle
büyüksün, büyüksün, büyük oglu büyüksün.
• Ey sekle bürünmüs, beden elbisesini giymis can! Sen kat kat talihsin. devletsin. Aslında sen ne topraktansın, ne
suretsin, ne göktensin; sen ezelden, göklerin bile ötesinden gelmissin.
• Sen o gizli ezel sehrindensin, varlıgımızı da o gizli sehre çeker, götürürsün. Sen ne sey´e aldanırsın, ne de birinin
özrünü kabul edersin.
• Sen bastanbasa ab-ı hayatsın, bastanbasa sekersin, seker kamısısın. Herkese sükürsün, kurtulussun, ne mahmursun
ne de mahmurluk verirsin.
• Degersiz, küçük bir kurda, bir böcege ipekler, atlaslar dokutursun, sana hiç bir kimse ziyan vermez. Sükredersin,
sükürlerde bulunursun.
• Yokluga baktım da dertlerden, elemlerden kurtulmus, senin ask kanadınla uçan zerreler gördüm.
• Ates seni görse, atesligini bırakır, erir, tatlı su olur. Inkar eden seni görse, Inkarından kurtulur, mümin, inanan bir
kisi olur.
1243. Senin güzelligin beni büyüledi, canıma kasdetti.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. VI,2823)
• Ey yüce meclis sen nerdensin Senin yerin neresidir Bir an daralmıs gönüldesin, bir an damın üstündesin.
• Ey benim canım, ey benim cihanım sen gökyüzünün de, yeryüzünün de diregisin. Yüce kisiler de seni istemede,
asagılık kisiler de...
• 0 parıl parıl parlayan nedir Yoksa güzel yüzün mü perde arkasından parlıyor Ay da günes de onun emrine boyun
egmisler, O´na kul köle olmuslar. O´nun hizmetine girmisler, gökyüzünde dönüp duruyorlar. 93
93 Mevlana bir Mesnevî beytinde söyle buyurur:
"Yüzünü, yüzündeki beni, kaslarını, akik gibi dudaklarını seyredince, sanki Cenab-ı Hakk ince bir tül pedesinden tecellî
etmis gibi idi." (Mesnevî, c. V, 963).
• Asıgın gözü senin güzelliginin gül bahçesini görünce artık o kalkar da ömrü az olan, çabucak solan güllerin bahçesine
gelir mi Fanî olan dünya bahçelerine ancak gafıl kisiler, ham kisiler gelir.
• Ey efendim! Sen nerelisin Neredensin Senin güzelligin beni büyüledi, canıma kasdetti.
• Güzellikte benzeri olmayan bir ay dogdu. Bizleri nurlara gark etti. Artık O´nu sevmek bize farz oldu. Ask etrafımızda
yükseldi. Bizi ısıgının içine aldı. Ask uykumuzu kovdu, bizden uzaklastırdı.
• Meyveleri pek tatlı olan bir ask agacı var. Ölümsüzlük agacı bile ona feda olsun. Gönül umdugunu onda buldu ey aziz
dostlarım. Bu agacın meyvelerinden yeyin yeyin!
1244. Mısırlı kadınlar, Hz. Yusuf´un güzelligini gördüler de ellerini kestiler, ya senin güzelligini görselerdi
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatiin, Fe´iiatün
(c. VI, 2820) .
• Ben senin sehrine geldim, sen benden kaçtın, bir köseye gizlendi Sehrinden çıkıp gittim, veda için beni görmeye bile
tenezzül edip gelmedin.
• Sen bana ister lütuflarda bulun, ister kin besle! Her ne yaparsan yap; sen benim canımsın, hayatımsın. Hayatımın
bütün huzuru, mutlulugu sendendir Çünkü ben ancak seninle yasarım; bayramımın süsü, nesesi bile sensin. Sensiz
bayramı ben ne yapayım
• Senin gizli olusun, gözlere görünmeyisin kendini kıskandıgın içindir.
Yoksa apaçık günes gibi meydandasın. Sen her seyden, her zerreden görün durursun.
• Imansızın gönlü senin yüzünden dagınık, perisan, huzursuz. Sana inananı seni gönlünde bulanın, hissedenin bası da
ask sarabıyla mest olmus. Ne sasılacak seydir ki, sen hem herkesin aklını fıkrini aldın, hem de onların akılını, fikirlerini
baslarına getirdin. Onları dogru yola düsürdün.
• Bütün güller kısa rehin, bütün baslar da saraba rehin. Sen ise hem gülle ölümün elinden alıp kurtardın, hem de
baslarını saraba rehin olmaktan halı ettin.
• Mısırlı bazı kadınlar, Hz. Yusufun güzelligine hayran oldular. Kendileri kaybettiler de ellerini kestiler. Ya senin
güzelligini görselerdi Sen yüzlerce Yusufun ellerini degil, akıllarını, fikirlerini kestirirdin.
• Bir pisligin kokusundan insan uzaklara kaçar. Halbuki sen herkesin igrendigi bir pis damladan, bir pis seyden, bir kan
pıhtısından bir insan yarattın.
• Sonra tutarsın yarattıgın insanı topraga lokma olarak verirsin. Onun çürüyen bedeninden tertemiz bitkiler, hos
kokulu çiçekler bitirirsin. Ona can verirsin, nebatî ruh bagıslarsın, pisi, pis kalmaktan kurtarırsın 94
94 Kur´an-ı Kerîm´in haber verdigine göre hersey canlıdır. Her sey Allah´ı tesbîh etmektedir "Insanda insanî ruh,
hayvanda hayvanî ruh, bitkide nebatî ruh, cansız sandıgımız seyler de cemadî ruh vardır." Atomlar ilmî olarak Kur´an´ın bu
haberini dogrulamıslardır.
• Ey gönül! Bir de tutar göklere dogru yükselirsin, hayvanların yaylasında yayıldıgın yer yaylasından göklerde Allah
yaylasına ulasırsın, orada yer alırsın.
1245. Güzel kanatlı kusa bak, hatip gibi minbere çıkmıs hos ötüslerle Allah´ı övüyor.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI, 2854)
• Can leylegi geldi. Nerdesiniz Bahan görmüyor musunuz diye bize seslendi. Bütün dünya açıldı, saçıldı. Agaçlar
yapraklandı, cana canlar katan güller açıldı.
• Gel de Yusuflann yüzlerini gör, hepsi de kuyudan bas gösterdiler. Gül yanaklıları seyret! Hepsi de kendilerini
göstermedeler.
• Gönül meyveleri kırılmıstı, toprak içinde mahpus kalmıslardı. Gözlerini açtılar da Allah´ın lütfu ile kıs belasından
kurtulduklarını gördüler.
• Çayırlar, çimenler de kıs zindanının kapısını kırdılar, görmüyor musunuz Güller, laleler Allah´ın ihsanıyla
süslenmisler; nes´eli nes´eli gülüp duruyorlar.
• Meyve agaçlarının dallarına çiçeklerden sonra gelen olgunlasmıs Meryemler, kendilerine dokunulmamısken gebe
kalmıslar, arifler de agaçların altlarına oturmuslar. Allah´ın yaratma gücünü, büyüklügünü, kudretini düsünerek gönüllerini
ona vermisler, ona yüz çevirmisler.
• Güzel kanatlı kusa bak! Hatip gibi minbere çıkmıs, hos ötüslerle Allah´ı övüyor.
1246. Ask yüzünden dert bana deva, cefa da vefa oldu.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün
(c. VI,2817)
• Yapma dostum, yapma! Seni çagırdıkları halde gelmezlik ediyorsun. Geldigin zaman da hemen gitmek istiyorsun. Ey
aziz dost! Bu hali sana yakıstıramıyorum.
• Ey benim iki gözüm! Ey benim nurum ısıgım; cosacagım, kabıma sıgmayacagım zaman geldi. Senin gönlünün
Musa´sına Tur Dagı oldum, fakat sen Tur Dagı´nı bıraktın gittin. Neredesin Gel bana seslen; seslen de ask yolunda benim
parça parça olmama yardım et!
• Bana ne yaparsan yap, yemin ederim ki ben senden yüz çevirmeyecegim dönmeyecegim, cosup köpürecegim, essiz
olan, benzeri bulunmayan Allah´a sıgınacagım.
• Ey dost! Bir çerag ol, bizi aydınlat! Çünkü sen yıldızlardan da, gökyüzün den de üstünsün, nurlusun. Ey dost! Gel gel
de biz hastalara, biz dertlileri hekimlik et! Çünkü sen her derdin devasısın.
• Harap olan gönlüme yolunu sasırıp da bir baykus gelip girse, onun üstüne senin nurun düsünce o baykus bir
zümrüd-i anka, bir devlet kusu olur.
• Yasadıgımız su zamanda hayat sartlarının basımıza getirdigi belalar, sıkıntılar kötülükler, iyilikler, hosluklar, askı
gönül evinden dısarı atamaz. Çünkü ask masal degildir. Kötülüklerle dolu bu kirli dünya ile onun bir ilgisi yoktur Ask
ötelerdendir, göklerdendir. 95
95 Merhume Fevziye Çamseven Hanım Efendi, "Ey Ask" baslıgı tasıyan siirinde:
"Asktır ibadet, asktır namazım
Sazımda asktır, ruh ihtizarım
Mihrab dilde en çok niyazım
En son du´amın tekrarı sensin" diye yazmıstı.
• Ask yüzünden dert bana deva, cefa da vefa oldu. Bu yeryüzü günahlarla cinayetlerle, kötülüklerle dolu yeryüzü
olmaktan çıktı da, iyiliklerle, güzelliklerle dolu gökyüzü haline geldi. Artık ben "Ömrü uzadıkça uzasın." du´asını ne
yapayım
1247. Sen canlara can katan bir güzelsin.
Fe´ilatii, Fa´ilatün, Fe´ilatiı, Fa´ilatün
(c. VI,2857)
• Sen canlara can katan bir güzelsin. Sen bizim canımızdasın, canımızın içindesin. Canımıza neler göstermedesin Ne
manevî zevkler vermedesin Sen neden bu kadar hossun; neden bu kadar tatlısın
• Sen bir yol bulup da gönle gelince, bir ay gibi degil bin ay gibi parlarsın, nurlar saçarsın Gönlün gözünü
kamastırırsın. Sen dört unsurdan yaratılmamıssın, ne atessin, ne de su! Sen neden bu kadar hossun; neden bu kadar
tatlısın
• Senin askının gamı, atlı olarak degil, yaya olarak sadece nur ordusu ile sefere çıkmıs, bir çok gönül kalelerini ele
geçirmis. Sen neden bu kadar hossun; neden bu kadar tatlısın
• Sen Tur Dagı´nın çeragısın. Sen binlerce denizsin, binlerce göksün. Istiyorum ki canım dünyada senden baska bir
sey, senden baska birisini görmesin. Sen neden bu kadar hossun; neden bu kadar tatlısın
• Senin hayalin gönlüme gelince içime sanki bir ates düser. Gönül evini atesler kaplar, tutusup yanmaya baslar. Sen
neden bu kadar hossun; neden bu kadar tatlısın
• Yüzünde, o güzel yanaklarında nasıl bir güç var Etkisi ile binlerce asıgın aklını, fıkrini alır gider. Sen neden bu kadar
hossun; neden bu kadar tatlısın
• 0 güzel gülüsün herkesi kendine kul eder. Senin nefesinle ölü bile dirilir, kalkar. Sen neden bu kadar hossun; neden
bu kadar tatlısın
• Sende Allah´ın güzelligi var. Senin terinden bir damla denize düsse, deniz ask delisi olur da çırpınmaya baslar, cosar
köpürür. Binlerce dalga meydana getirir. Sen neden bu kadar hossun; neden bu kadar tatlısın
1248. Kendini ucuza satma, senin degerin pek agırdır.
Fe´ilatü, Fa´ilatn, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI, 2840)
• Her dilenciye bakma! Sen kendini de bir dilenci gibi görme! Sen bizim en gözde, en has bir adamımızsın. Kendini
ucuza satma, senin degerin pek agırdır.
• Sen bizim Müsa´mızsın. Kendini göster, asa ile denizi ikiye ayır; sen Hz. Mustafa´nın nurundansın, sende onun gücü
var. Elini göge uzat, ay´ın kaftanını yırt gitsin!
• Güzellerin testilerini kır, onların güzelliklerinin degeri kalmadı. Çünkü sen güzellikte bir Yusufsun. Isa nefesinin
te´sîrini göster; ölü gönülleri dirilt! Sen de o havadansın.
• Sen ruh bakımından ölümsüzsün, iç alemin de pek güzel. Sen celal sahibi Allah´ın sevgili bir kulusun, onun
nurundansın.
• Sen henüz görünmüyorsun, gizlisin, perdeler ardındasın. Kendi güzelligini de göremiyorsun. Allah lütfeder de, bir
seher vakti kendi içinden bir günes gibi dogarsın.
• Ne yazık ki, sen bulut arkasında gizlenmis bir ay gibisin. Görünmüyorsun ve halbuki senin çok parlak, çok güzel bir
yüzün var. Ten bulutunu yırt, dagıt da güzelligini ortaya koy, göster!
• Sen Hz. Ali´nin kılıcı Zülfikar gibisin. Bedenin de tahta bir kındır. 0 kın kırılırsa senin gönlün neden kırılsın
• Kardesim, ask atesinin alevlerinden kaçma! Imtihan için onun içine girersen ne olur Kıyamet mi kopar
• Allah´a yemin ederim ki ask atesi seni yakmaz. Çünkü sen Halil Ibrahim´in oglusun. Zaten eskiden beri o atese
yabancı degilsin. Gir o atese, kirliliklerden arınırsan yüzün altın gibi parlar.
1249. Yusuf senin içinde, neden Mısır´a gidip Yusuf arıyacaksın
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI,2839)
• Bu gece sevgili; "Sen bizimsin." diye kulagımı çekti. Kulagımı çekiyorsun ama sevgilim sen nerdesin Ben seni
göremiyorum. Bana kendini gösterir misin
• Kendini gizlemek hususundaki bahaneyi bırakır da, onun yolunu bana gösterirsen; ayaklarımla degil, basımla,
gözlerimle yürüyerek gelir, seni bulurum. Çünkü sen paha biçilmez bir kimyanın madenisin.
• Gecem karanlıgı senin saçlarından aldı. Gündüzümün aydınlıgı, parlaklıgı da senin yüzünün nüurundandır. Yüzündeki
örtüyü bir kaldırsan ay gökden yere düser.
• Güzelim, sen bir arslansın, bense senin eline düsmüs bir ahuyum. Senin esîrinim. Esîrin oldugum halde beni serbest
bırakırsın diye ödüm kopuyor. Dünyada kurtulmaktan korkan bir avı, bir esîri kim görmüstür
• Uykumun yolunu kestin. Hiç olmazsa sevgin ile mest olma yolunu kesme! Beni herkesten, her seyden ayırdın, barî
kendinden ayırma!
• Asıklarının hepsi de dükkanlarını dagıtmıslar, kırıp dökmüsler. Uykunun, yiyip içmenin yolunu baglamıslar. Bir
köseden çıkar gelirsin diye oturmuslar, seni bekliyorlar.
• Sana karsı bir kisinin ümidinin ne önemi vardır Sen herkesin, bütün dünyanın ümidisin. Neden sarap elde etmeye
çalısıyorsun Sen kendin lütuf ve ihsan sarabısın.
• Yusuf senin içinde. Neden Mısır´a gidip Yusuf arayacaksın. Perdeyi kaldır içeri gir de ne kadar güzel bir yüzün
oldugunu gör!
• Çalgıcı da senin içinde, baska yerde degil. Bedenin ney´den degersiz degildir. Can da ney üfleyenden asagı degil!
1250. Akıllar, kendi evlerini bıraktılar da deliligin evine tasındılar
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI,2803)
• Ey sakî! Aklın bir ise yaramadıgı anlasıldı da akıllar kendi evlerini bıraktılar, deliligin evine tasındılar, onunla beraber
yasayacaklar. Ortada akıl kalmadıgı için çok kisi asık olacak ve ask yolunda çok kanlar dökülecektir. Bu yüzden delilik
kadehi agzına kadar kanla doldu.
• Akıllarını kaybedip çılgına dönen delilik yigitleri aska susamıs yüzlerce erkegin, kadının varlık evlerini atese verdiler,
yaktılar.
• Delilik taragı sevgilinin asıklarını zincire vuran saçlarını taradı, onu süsledi de, biz kıskançlıktan tarak gibi serha
serha iki baslı olduk.
• Yanarak aglayan, tükenen, eriyen ask mumunun alevlerine ask padisahından zaman zaman delilik pervanesi geliyor.
Kendini alevlere atıp yanıyor. Sen bunu görmüyor musun
• Akıldan delilik efsanesini duyduklarından beri; can da, gönül de iki dünyanın varolus masalına karsı kulaklarını
pamukla tıkadılar, dinlemez oldular
1251. Seninle bulustugum zaman, ayrılık atesine yanarım. Senden ayrı düsünce de vefalı imissin derim.
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI,2856)
• Ey güzel varlık! Bilmem ki nasıl söyleyeyim Sen bizim canımızın nurusun. Sen kendi nurunu gösterince canın gücü
kuvveti kalır mı
• Ey benim canım sen öyle bir devlet kususun ki, senin gölgenin altında bütün kargalar devlet kusu olurlar.
• Senin keremin dünyadaki bütün suçluların özürlerini diler. Her belaya emansın, her dügümü çözersin, her zor seyin
altından kalkarsın.
• Sen öyle degerli bir incisin ki, binlerce deniz sende yok olur. îlahî sıfatlarınla, üstün vasıflarınla sen pek büyük, uçsuz
bucaksız, kıyısı olmayan bir denizsin.
• Seninle bulustugum zaman sanki ayrılık atesine düsmüsüm gibi yanarım da; "Sen ne vefasız dostsun!" diye inlerim,
aglarım. Senden ayrı düsünce de "Sen ne kadar vefalı sevgili imissin!" diye feryad ederim .97
97 Bu beyit Nesîmî merhumun;
"Hicr erisince canıma aynı visal içindeyim
Senden ayrı düsünce, seninle bulusmus gibi olurum."
görüsünü hatırlatmaktadır.
• 0 ay yüzlü sevgili ile bulusunca neler olur Orasını Allah bilir! Çünkü sen ayrılık zamanında bana bulusma zevki
vermedesin, cana canlar katmadasın.
• Gönül deli olmussa haklıdır. Çünkü onun aklını, sen aldın götürdün, yüzünü açıp gösterdigin zaman da, yüzün ondan
özür diler.
1252. Hak yolunun ihtiyarları elbette gençlesir.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. VI,2633)
• Evimde beni ziyarete gelen padisahtan kalmıs bir iki sey, bir la´l yüzük, bir de hazine malı bir kemer buldum.
• Meger dün gece ben uykuya daldıgım sırada o gönül nurum, o can mahremim gelmis.
• Padisahım dün gece evime gelince, o bildigin mestane cilveleri ile evde bulunan yüzlerce kaseyi, yüzlerce testiyi
kırmıs, dökmüs.
• Bugün su evin içini, bütün sevgilimin kokusu doldurmus. 0 yüzden evin her kösesinde gizli bir güzellik var.
• Onun evde bıraktıgı güzel kokunun tesiri ile bedenimdeki bütün kan hep sarap kesildi. Sanki tenimde bulunan her
tüy geceleyin sevgilimin güzellik sarabını içmis, sarhos olmus birer Hintlidir.
• Kulak ver de o sarhos Hintlinin çeng gibi bükülmüs olan bedeninden gelen güzel sesli sarkıcıların seslerini duy,
mestane naralarını isit!
• Simdi mademki sarap da, ates de, çadır da hazırdır; hak yolunun ihtiyarları elbette gençlesir.
1253. Bugün sen baska bir cansın.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI, 2800)
• Gel canımın içine gir de, otur! Bugün sen bir baska cansın. Senin güzelligine bu dünya bile sasırmıs kalmıs da
saskınlıktan ötürü dönüp duruyor. Kararsız olmus. Çünkü sen bir baska cihansın.
• Ey can selvisi, hosça salın! Çünkü sen bugün bir baska cansın. Ey gül bahçesi! Neseli neseli bir hosça gül! Çünkü sen
bir baska gül bahçesisin. Bütün dünya bahçelerindeki güllerin ömürleri kısadır. Çabucak solar giderler. Halbuki senin
bahçendeki güller solmak bilmezler, sonsuza kadar ter ü taze kalırlar.
• Bütün insanlar bu dünyada ekmek ve su derdi ile didinip durdular, kendilerini harcadılar. Ey zamanın Yusufu, sen ise
su dünya kıtlıgında bir baska ekmeksin, bir baska susun.
• Sen hayatsın, yasayıs alemisin. Halbuki bu dünya kulluk, kölelik dünyası. Allah´a yemin ederim ki, sen o esi benzeri
olmayan padisahlar padisahının bir baska eserisin. Senin benzerin olamaz. Sen bir harikasın.
1254. Asıklar ızdırap potasında eriyerek, halis olanları meydana çıkar.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI, 2801)
• Asıkları yakıp yandıracak gizli bir ates gerek. Yalnız asıklara mahsus olan bu ates onları kederlerle, belalarla imtihan
eder. Onları ızdırap potasında eritir, Hangilerinin halis, hangilerinin kalp olduklarını meydana çıkarır.
• Aslında asıkların gönüllerini ezelde padisah daglamıstır. Padisahın tahtı ortadadır. Fakat herkes oraya yaklasamasın
diye padisahın dört yanı atesle çevrilmistir.98
98 Büyük Hakk asıgı Galib Dede hazretleri bir beyitlerinde söyle buyurmustur:
"Ne zaman ki bezm-i canda bulusuldu kale-i kam
Bize hisse-i muhabbet dil-i pare pare düstü."
(Ezelde can meclisinde herkese nasibi dagıtılır gibi bize muhabbet hissesi olarak parça parça olmus bir gönül düstü.)
• Ask günesi, göz kamastıracak bir halde dogmus, parlamıs, her asıgın gönül penceresinden içeri girmis, gönlü
aydınlatmıstır. Bizler, zerreler halinde ask günesinin atesi içinde oynayıp duruyoruz.
• Haydi asıklar, buyurun! Ask ates yiyenlere bir sofra hazırladı. Sofranın ortasında çok harlı bir ates var.
• Bu atesin alevi, gök aynasına vurdu da, su dönen kainatın her tarafına yıldızlardan ates yagdırdı.
1255. Ey çalgıcı; sen de sevgilimizin hikayesini söylemiyorsun.
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI,2802)
• En son sunu söyleyeyim ki: Ey dilber! Sen bizi azıcık bir zaman için olsun aramıyorsun. Ey sakî! Senden de
sikayetçiyim. Birazcık olsun, bizim içimizi yıkayarak bizi gamdan, kederden kurtarmıyorsun.
• Ey çalgıcı! Sen de sevgilimizin hikayesini söylemiyorsun. Çok çok söylemek söyle dursun, azıcık bile olsun
söylemiyorsun.
• Benim sana kötü sözler söyledigimden bahsettilerse inanma; ben senin hakkında kötü bir söz söylemedim. Kötü bir
sey demedim. Ancak su kadar dedim ki: "Sevgili azıcık da olsa çabuk darılıyor, bana kızıyor."
• Güzellikte, edada, kibarlıkta, sana benzer bir dost, sana es bir sevgili yok. Sekerler yapılıp satılan bir diyardansın
ama, birazcık suratın asık, birazcık suratın sirke satıyor.
• Su gazele bak! Bastanbasa gönül kanına bulanmıs, birazcık koklasan, onda gönül kanının kokusunu duyarsın.
1256. Alet olmadan bu eserleri kim yaratabilir
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2626)
• Ey gönül! Insanların birbirleri ile didiklestikleri bu dünyada, su yagmada, su talanda ne gördün ki varını, yogunu,
dükkanını bırakıp ötelere gittin
• Hırs örümcegi gibi su yıkık evde, tükürükle ördügün agda sinekleri avlamaya çalısıyorsun.
• Dünya nimetlerinin zevkinden, lezzetinden, verdiği sarhosluktan ötürü hakîkati göremiyorsun da, gönlünün dünya
tuzagından kurtuldugunu sanıyorsun.
• Sellerin kopup geldigi su alçak yerde, sel ugragında kim balçıktan ev yapar Sen tuzakta yem yiyerek karnını
doyuranı hiç duydun mu
• Ey gönül! Zamanı gelmisken su dünya tuzagından sıçra, kurtul! Ezelde canlar bahçesinde uçup gördügün yerlere git!
• Ey tavus kusuna benzeyen ruh! Akıl kanadını aç, yüksel! Arsta uçtugun yerler aklına gelmiyor mu
• Ötelerde, ars üstünde pek mutlu oldugun yerlerde iken kaza ve kader îcabı uçtun, su kirli yeryüzüne düstün. 0
güzelim kanatlarını verdin de iki üç tane yem satın aldın.
• Kıtlıktan çıkmıs, çok acıkmıs bir kisi gibi bu lokmaya öyle bir saldırdın ki, bazen dudagını ısırmada, bazen elini
dislemedesin.
• Nerede o padisahca himmet Sehzadeye içirilen saadet sütü ne oldu
• 0 sütle damarlarına karısan padisahca huy, kamil insan huyu ne oldu Allah´a yemin ederim ki, o içtigin ilk süt kana,
pislige karısmaz.
• 0 padisahlar padisahı bizim çamurumuzu eliyle yogurdu da; o himmeti, o ululugu, o yüceligi sen onun elinden tattın.
• Allah´a yemin ederim ki, elest sesinin duyuldugu o dergahta padisah sana seyhligi de, müritligi de ögretti.
• Gönülle sevgilinin bir oldugunu, ayrı olmadıklarını; bazen kilit oldugunu, bazen anahtar kesildigini o sana haber
verdi.
• 0 bazen ögüttür, bazen kayıttır, bagdır. Bazen zehirdir, bazen sekerdir; bazen tazelesir, boy atar, bazen eskir,
köhnelesir kurur gider.
• Ey sel bu yolda bazen yukarılardan asagı dogru kosarsın, aktıgın yerlerin rengine boyanırsın! Fakat denize
kavusunca artık renklerin kalmaz.
• Ey yeryüzü! Seni çok hırpaladılar. Durmadan seninle ugrastılar, seni kazıp durdular. Param parça ettiler. Fakat bütün
bu iskencelere ragmen yaralanmadın, sikayet etmedin. Ey gökyüzü! Senin de bu agır yük altında belin bükülmedi mi
• Ey hakîkatler denizi! Yeryüzü, varlıklar senin dalgan ve köpüklerdir. Hem gizlisin, hem meydandasın. Her iste ve
güçtesin, her an sayısız varlıgı öldürürsün.
• Ey ısıklar saçan günes! Sen de o denizden costun, karanlıklar perdesini ısıklarla yırttın, ortaya çıktın, ondan aldıgın
göz kamastırıcı ısıkları, nurları saçıyorsun.
• Ey azîz varlık! Eline aldıgın her toprak altın kesildi. Hangi tası seçtiysen la´l oldu, zümrüd oldu.
• Nice acılar, nice eksiler senin yüzünden helva oldu, sekere döndü. Seçtigin meyve güzellesti, olgunlastı. Kokular aldı,
renklere girdi.
• Kimin talebesi olabilirsin ki, bütün kainatın yaratıcısı, ustasısın. Sen alet olmadan bu güzel san´atları, eserleri
yaratmak, ortaya koymak kimin elinden gelir
1257. Sen askın ta kendisisin, bizse senin gölgeniz.
Fe´latün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2890)
• Ey dudakları helva gibi tatlı olan sevgili! Acı söz söyleme! Ey yücelige ulasmıs dilber! Kendini üstün görme! Lütfet,
kerem et; basını eg, alçak gönüllü ol!
• Zaten sen acı da söylesen tatlı da söylesen, onlar tatlı dudaklarından çıktıgı için hostur. Gözün de, gönlün de
nurusun. Sen cana canlar katarsın.
• Ey güzel varlık! Yüzünü gördügüm gündenberi can da, gönül de mest oldu. Akıl da sevdalara düstü.
• Sen askın ta kendisisin. Bizse, senin gölgeniz. Bir an beni çirkinlestirirsin bir an da beni süslersin, güzellestirirsin.
• Bana öyle geliyor ki, dün gece rüyamda seni gördüm de, o yüzden bugün bende bir hal var. Dünyalara sıgmıyorum.
• Aklını basına al da sus! Çünkü nefis ile gönül atesi alevleniyor, su anda yükselen alevler, nefes almaya basladı. Sen
ne buyuruyorsun Konusarak alevleri arttırmak mı istiyorsun
1258. Sessizligin ötesinden gelen nice feryadlar duydum.
Müstefilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. VI,2955)
• Sevgilim, nurlar saçan atesli yüzünü bir an için olsun örtmüyorsun. Ben ne zamana kadar güzel yüzünün karsısında
cosayım, kendimden geçeyim
• Sen benim bu halimi bilmezlikten gelerek bana; "Ne vakte kadar cosup köpüreceksin.
• Zaten yüzündeki parıltı, nur böyle olunca örtü ne ise yarar Yüzlerce örtü örtünsen yüzlerce peçe taksan, duvaklar
altına girsen yine bu yüzü gizleyemezsin."
• Can neylerine her an sen üfürüp duruyorsun. Sende bu coskunluk olduktan sonra neyin ne suçu var
• Aklın varsa ne diye deli oldun Yani asık oldun Sen aska ait degilsen baska yaratılısta isen neden aska kendini
verdin
• Bütün cüz´lerimi, varlıgımı askın kapısında susmus, sessizce duruyor, gördüm. Fakat her sessizligin, her sususun
altından gelen nice feryadlar, naralar duydum.
• Sems-i Tebrîz´e "Bu susanlar kimlerdir " diye sordum. Dedi ki: "Vakti gelince sen de ögrenirsin."
1259. Allah´ım, hasretlerle dolu gönlümü kırmayı takdîr buyurursan, beni sevgilime kavustur da ondan sonra kır!
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,2999)
• Beni ne zamana kadar ayrılık acısı ile inciteceksin, kıracaksın, benim feryadımı duymuyor musun
• Ayrılık elin elimi kırdı. Beni isten güçten etti. Beni ne vakte kadar kıracagını, perisan edecegini bir bilseydim!
• Ey ayrılık sisesi ile oynayıp duran sevgili; dikkat et, taslık bir yere geldin. Sırça gönlüm daraldı, aman aklını basına
al; onu düsürüp kırmayasın.99
99 Mevlevî sairlerinden Seyh Galib Dede merhum da;
"Yine zevrak-ı derunum, kırılıp kenare düstü
Dayanır mı sisedir o, reh-i seng-sare düstü"
(Gönül kayıgım kırıldı, kıyıya düstü. 0 siseden idi. Taslı yola düserse kırılmaz mı ) diye, bir gazeline bu beyitle
baslamıstı.
• Bu taslı ayrılık yolundan çabucak ayrılalım da bulusma bahçesine gidelim. Bu taslı yolu bırakmazsan beni muhakkak
kırarsın.
• Ayrılık yüzünden kanım içimde dondu, nar tanelerine döndü. Narı kırdıgın zaman kanı iste böyle akar.
• Allah´ım, hasretlerle, acılarla dolu gönlümü kırmayı takdîr buyurdunsa bana, bari o vefasız sevgilinin yüzünü göster,
beni ona kavustur da ondan sonra kır, dök.
• Ey herkesin kendisine kul köle oldugu Semseddin! Sen görüs aleminde padisahlar padisahısın. Bir bakısla yüzlerce
gönül alanı kırar, dökersin.
1260. Gönlün ne oldugunu ancak gönül sahibleri bilir.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2722)
• Gönlü geregi gibi anlamak için bir zaman gönül mahallesine girdim. Orada kaldım. Böylece gönlün halinden bir iz, bir
nisan aramaya koyuldum.
• Bakayım "Gönlümün halleri nedir; nasıldır " diye düsündüm. Gördüm ki, yalnız ben degil, bütün dünya ondan
sikayetçi, onun yüzünden feryada düsmüs.
• Her ovada, her sehirde rastladıgım bilginlerden, akıllı kisilerden gönüle dair ne düsündüklerini, ne destanlar
söylediklerini sordum.
• Hepsi de gönlün elinden yakındı, yaka silkti, hepsi de feryada geldi. Bu hal bana dokundu. Gönül konusu üzerinde bir
süpheye, bir zanna düstüm.
• Sonunda bu konu üzerinde aklın bir ise yaramadıgını anladım. Aklımı bıraktım, gönüle dogru sefere çıktım, yola
düstüm. Fakat onun bulunmadıgı hiç bir yer de görmedim.
• Aslında su gönül, arif ile ma´rüf, yani bilen ile bilinen arasında tercümanlık edip durmada.
• Gönlün ne oldugunu ancak gönül sahibleri bilir. Ruhsuz kisi gönlün degerini ne bilsin
• Sen gönlü ancak Allah kapısında, ilahî dergahta bulabilirsin. Gönül filanda fismanda bulunmaz.
• Alemde kırık gönülleri onaran, eksiklikleri tamamlayan, diledigini zorla yaptırmaya gücü yeten, her izi olanı, her izi
bulunmayanı geregi gibi gören Allah´tan baskasında gönlü bulamazsın. Çünkü Allah, gönlü ev edinmistir.
1261. Karanlık gece bu kederli kula acır da onun halini hatırını sorar.
Mef´ulü, Fa´ilatün, Mef´ulü, Fa´ilatün
(c. VI,2962)
• Sana sitemlerim var. Sevgili, sen neden böylesin, neden hep beni üzüyorsun Görüyorsun ki hastayım, gücüm
kuvvetim yok. Neden gelmiyorsun Neden beni görmek istemiyorsun
• Gördün ki sapsarı olmusum. Beni bu halde görünce ölmüs sandın. Bir insanın arkadası, dostu sen olursan o hiç ölür

• Efendim, ruhum; hastalandım, atesler içinde yandım da gelip beni görmedin, halimi hatırımı sormadın. Ey saglıgım!
Ey ilacım! Benim iniltilerimi bile duymadın.
• Çok çekindim, çok saygılı oldum. Uzun müddet sabrettim. Fakat artık sabrım kalmadı da bugün nazlılıgın, nazın aslı,
kaynagı olan naz etmeye basladım.
• Bu gece ay dogdu. Nice benim can ilacım gelir. Ey zahmet, ey ızdırap! Sen demirden yapılmıs bir burç bile olsan
yumusarsın, mum olursun...
• Karanlık gece acır da bu kederli kulun halini hatırını sorar. Geç kalmaktan korkmaz. Sonunda kadehsiz, mezesiz onu
mest eder gider.
• Ey feryad! Ne zamana kadar süreceksin, bu feryad bitmeyecek mi Sen çig tanelerinden de fazlasın. Bu zavallı
kimsesiz kula pusu kurmussun.
1262. Yaratıcının mecnunu olan kisi, onun dîvanesi kesilen kisi hiç Leyla´yı ister mi
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstefilün, Müstef´ilün
(c. VI, 2449)
• Ben bundan önce sözlerime müsteri arardım. Sözlerimi anlayacak, alacak kisi isterdim. Ben simdi senden benim su
sözlerimi almanı istiyorum.
• Herkesin tapması için nice putlar yaptım, herkesi aldattım. Ama bugün Azerlige doydum, put yontmayı bıraktım,
putları kıran Ibrahim´in sarhosuyum.100
100 Azer: Birçoklarının sandıgı gibi Azer, Hz. Ibrahim´in babası degildir. Put yontan, put yapan bir kisi olup, ana
tarafından Ibrahim´in amcasıdır. Azer, put yapan bir putçu, Hz. Ibrahim ise put kırandır. Asaf Halet Çelebi merhumun
"Ibrahim" adlı siirinin ilk kıtası söyle:
"Ibrahim içimdeki putları devir elindeki balta ile
Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim "
• Öyle bir put karsıma çıktı ki, ne rengi var, ne kokusu. Ona daldım da isten, güçten oldum. Sen artık putçu dükkanına
bir baska usta ara!
• Dükkanı elden çıkardım. Ben artık put yontmaktan vazgeçtim. Akıldan da kurtuldum. Deliligin kadrini, kıymetini
tanıdım, ögrendim; düsünceyi de bıraktım.
• Eger gönlüme bir güzelin hayali gelirse, onu azarlarım. Ey yol sasırtan; defol git, çık dısarı! Eger agır davranır
çıkmak istemezse, onu yere yıkar, param parça ederim.
• Büyük yaratıcının mecnunu, onun deli dîvanesi kesilen kisi hiç Leyla´yı ister mi Canı ordan, o taraftan olan kisidir ki,
onun yeri bayragın dibidir.
1263. Ey ruhanî güzel, niçin bizden kaçıyorsun
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2558)
• Ey ruhanî güzel! Ey can güzeli! Niçin bizden kaçıyorsun Sen bizdensin, ev halkındansın, yabancı degilsin ki; sen
kulun halini, ne durumda oldugunu bilirsin.
• Döktügüm sıcak gözyaslarımın hakkı için, sapsarı yüzümün hakkı için acı bana! Sana öyle gönül vermisim, öyle
baglanmısım ki, insan insana böyle baglanamaz. Bu baska türlü bir baglanıs, baska türlü bir sevgi.
• Öyle bir haldeyim ki, bütün dünya, herkes gülse, neselense sen olmayınca gülmek söyle dursun, dünya bana
zindandır. Her seyden mahrum olan bu zavallı kuluna merhamet et!..
• Bütün yakınlarımla, akrabalarımla, dostlarımla beraber bulunsam, sen benden uzak olunca ben yıkılırım, perisan
olurum, mahvolurum. Allah´ım, hiç kimse benim gibi perisan olmasın.
• Ey insafsız sevgili, sen dokuz kat gögü assan, ötelere gitsen, yedi denizi yaksan, yandırsan beni yıldıramazsın. Ben
gökleri de askla, sabırla deler geçerim, atese verdigin denizleri de asar gelirim.
• Günes gibi göklerin üstüne, dördüncü kata çıksan, gölgen gibi gizlice senin yanında sürüklenir, yine senden
ayrılmam.
1264. Sen nurlar saçan mumun pervanesi degil misin
Mef´ülü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2627)
• Su sersemligi bırak, aklını basına al da asık ol, asık! Sen padisah oglusun Bu esir olus, ne zamana kadar sürecek
• Bir padisah ogluna beylik de, vezirlik de yakısmaz, ayıp olur. Sakın asktan baska bir seyin pesinden kosma!
• 0 yükselmis, beylige ulasmıs kisinin beyligi, beylik degildir. Ecel beyidir, Yüksek mevkî ve vezirlik sevdası aslında
günah ve vebalden ibarettir.
• Bu tarafta, yani bu dünyada halk senin nasıl bir varlık oldugunu bilemez, ama mana aleminde sen essiz, ömeksizsin.
• Bu dünya ölümlü dünyadır. Bu fanî dünyada sen yüksek bir mevkîde degilsen, beylik, vezirlik elde etmedinse ne
çıkar Bunun ne önemi var Sen öte tarafta manen ölmüyorsun, yasıyorsun ya, bu sana yetmez mi
• Sen insanoglu kılıgına girmis, Allah arslanısın. Nefsinle yaptıgın savastan Hakk için, insanlık için çalısıp didinmenden
bu belli olur.
• Gamlar geldi geçti, üzülme; mademki sen varsın, Allah´ın nuru içindesin. Bu hal er olmus, geç olmus ne önemi var
• Sevgilinin degeri, kadri onu sevenin sevgisi ile ölçülür. Ey çaresiz asık! Bak bakalım senin kadrin ne, degerin ne
• Pervanenin güzelligi de, mumun derecesine baglıdır. Sen de o nurlar saçan mumun pervanesi degil misin
1265. Sana kurban olmak için, ben her zaman seher vaktini beklerim.
Müfte´ilün, Fa´îlün, Müfte´ilun, Fa´îlün
(c. VI, 3019)
• Ey güzel varlık! Sen asıklarını korkutmadan, ürkütmeden tatlı bir sekilde öldürmedesin. Su anda eger beni
öldüreceksen, bari canımı bir hosça al!
• Hırpalamadan, tatlı, güzel bir sekilde öldürmek senin elinin bir hususiyeti, bir hüneridir. Bu yüzdendir ki sen, güzel
gözlerinin kendilerine bakmasını isteyenleri, bir bakısta öldürüyorsun.101
101 Hz. Mevlana Divan´ının 972 numaralı gazeline de söyle baslamıstı:
"Gerçeklerden haberli olarak ölen Hakk asıkları, sevgilinin huzurunda seker gibi erirler.
• Ben sana kurb´an olmak için seher vaktini bekliyorum. Bekliyorum, çünkü herkesten önce, herkes uykuda iken beni
öldürmedesin. Bu ölümden kimsenin haberi yoktur. Bu öldürülüs ne tatlı bir öldürülüstür.
• Senin verdigin ızdırap, dert, bela da bize senden geldigi için seker gibi tatlı gelmektedir. Ne olur bize yardımda
bulunun. Senden gelenlerin kapısını kapamayın, zaten sonunda beni bakıslarınla, kapı önünde öldürüp gidiyorsun. Hiç
olmazsa bunu yapma!
• Ey nefsi cigersiz, karınsız olan sevgili! Ey gamı, gamları gideren! Ey bizim içimizde sıcak nefesi ile kıvılcımlar
düsürerek, alevler salarak bizi yakıp giden azîz varlık.
• Bize karsı her an kendini haklı çıkarmak için kalkan gibi bahaneler öne sürmedesin, kılıcı elinden atmıssın da
kalkanla mı bizi öldürmek istiyorsun
1266. Senden hiç kimsenin haberi yok.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. V, 2929)
• Ey gönle gelip geçen hayal! Sen ne perisin, ne insansın. Hatta ne de hayalsin. Sen anlasılamayan, sasılacak bir
seysin.
• Senin gönlümden çıkıp nereye gittigini anlamak için ayagının izlerini aramadayım. Fakat ne yeryüzünde, ne de
gökyüzünde o izleri bulamadım.
• Gönlü uyanıkların, ötelerden haber alanların bile senden haberleri yok, ama senin senden haberi olmayanlardan,
seni arayıp duranlardan, seher vakitlerinde senin askınla gözyası dökenlerden haberin yok mu Onlara lütuflarda
bulunmayacak mısın
• Su halde sen ya bu gönlümün dostusun, sevgilisisin, yahut senin kendir gönülsün. Belki de sen benim bakısımdasın,
gelmis gözüme girmissin, gözümde yer edinmissin. Yahut bakıs da, göz de, görüs de hep sensin.102
102 Mevlana Mecalis-i Seb´a adlı eserinin 34. sayfasında aynen söyle buyurur:
"Dil ve canda nihansın, gerçi her sey bî-haber senden
Cihan zatınla dolmusken cihan da bî-haber senden
Nasıl bulsun seni can ve gönül senden ibaretken
"Gönül de, can da senin anca ki can da bî-haber senden."
• Ey gönül! Ne olur, bir lütufta bulun, bir iyilik et de az bir zaman için bir an bile olsa gel meydana çık, göz önünde
dur!
• Acele edip geçip gitme! Seher ısıgı ile geceyi nurlandır, gündüze döndür de öyle git!
1267. Sevgilinin hayalini almıs, gönle hapsetmissin.
Müstef´ilün, Müstef´ilun, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. V, 2450)
• Hiç bir tarafa, hiçbir kimseye bakmayasın diye sevgilinin hayalini almıs gönlüne hapsetmissin. Haddini asmayasın
diye o da sana hadsiz, hesapsız lutuflarda bulunmada...
• Su altı kapılı tekkeden, dünyadan dısarı ayak atar, yani dünyaya gönül vermekten kurtulabilirsen, tertemiz Hakk
asıkları ile bulusur, onlarla anlasır, onlarla düser kalkarsan, manevî zevkler duyar, vecde gelirsin.
• Sende gizli bir kapı var. Altı kapıyı, altı tarafı arastırıp durma! 0 gizli kapıdan her gece çıkar, göklere yükselirsin,
uçar ötelere gidersin.103
103 Altı kapı, altı yön "Sag, sol, ön, arka, üst, alt" tavla zarı gibi altı taraf. Gizlı kapıdan maksat gönül kapısıdır.
• Sen uçmaya baslayınca tamamıyla uçup gitmeyesin, sabah olunca tekrar beden evine dönüp gelesin diye ayagına
hayalî bir ip baglarlar. 0 iple seni çeker geri getirirler.
• Rahim zindanına geri dön! Yaradılısın tamamlanıncaya kadar, temizlenmen, iyi bir insan olman için sana verilen
ömür bitinceye kadar "Gir su rahime!" derler. Ey zavallı insan! Bu dünya rahme benzer. Sen onun içinde kanlar içmedesin,
kanlarla beslenmedesin, bu isten haberin yok.
• Can kusunun kanatları bitip de beden yumurtası kırılınca, can Ca´ferlik göstermek, yani uçmak, ötelere geçmek için
Ca´fer-i Tayyar olur.
1268. Eger ben her derdin, her gamın, her belanın basıma gelmesinden sikayet etseydim, sarsılsaydım bir adam
olamazdım.
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,2996)
• Eger ben her derdin, her gamın, her belanın basıma gelmesinden sarsılsaydım, sararıp solsaydım bir adam
olamazdım.
• Hakk asıklarına ask Mısır´ının, yani ask ülkesinin ilahî kokusunu getirecek bir kılavuz olmasaydım, hırs, tama´ çölüne
düsenler gibi yolumu sasırır, kaybolup giderdim.
• Eger canlara can katan, canları aydınlatan mana günesi göklerde dolasmasaydı da, evde oturup kalsaydı, ben de o
zaman kapıyı açmak, girenin çıkanın derdi ile ugrasmak zorunda kalırdım.
• Eger can gülistanı, ızdıraplara, kederlere katlanan, onlardan sikayet etmeyen kisiyi oksamasaydı, ona lutuflarda
bulunmasaydı, nasıl olurdu da ben seher rüzgarı gibi vefa bahçesinin habercisi olurdum
• Ask çalıp çagırmaya, oynamaya def çalmaya düskün olmasaydı ben ney gibi, çeng gibi inler durur muydum
• Eger ask sakim bana beni gelistirecek, kuvvetlendirecek deva sunmasaydı, sırça kadehin dudagı gibi incelir,
giderdim.
• Topragıma Hakk´ın emanetinin nuru düsmeseydi, ben de topragın tabîatı gibi pek zalim ve bilgisiz kalırdım.104
104 "Biz emaneti göklere, yeryüzüne ve daglara arz ettik. Yüklenmekten çekindiler, ondan korktular, insana
yükledik." (Ahzab Suresi, 33/72).
• Mezardan cennete bir yol olmasaydı beden mezarında yasar mıydım
• Lutuf gönül bahçesi olmasaydı ben yasayabilir miydim Allah´ın lutfu cosmasaydı ben var olabilir miydim
• Sus da hikayelerin dogusunu günesten duy! 0 dogus olmasaydı ben zaten dogmaz, söner giderdim.
1269. Her sey, senin nurunla varlık magarasından çıkıyor, ezel bahçesine geliyor.
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2632)
• Ey su karanlık künbetten, yani dünyadan göçüp kurtulan can! Senin yokluk ve yoksulluk diyarında çok yapacagın
isler var.
• Ey varını yogunu gizli görüs evine, yani ahirete, öteki aleme çekip götüren varlık! Neden aglıyorsun
• Yüzlerce yamadan ibaret olan kirli beden hırkasından soyunmus, kutlu sıfatlar elbisesi giyinmissin. Sen insan
seklinde üstün bir varlıksın.
• Gül senden utandıgı için güzel, mübarek ayaklarının altına yapraklarını saçmıstır. Senin lütfunla diken dikenlikten
kurtulmus, kimseyi incitmez olmustur.
• Var, yok; hersey senin nurunla varlık magarasından çıkıyor da ezel bahçesine geliyor. Ey mana sevgilisi, sen nasıl bir
sevgilisin Ey magara, sen ne biçim bir magarasın
• Senin elinden bir is, bir çalısma serbeti içen kisi, kendince bir ise, sevgi, insanlık isine dalar da, dünya islerinde issiz
güçsüz kalır.
• Safa bahçesinde bir agacın altında güzel bir dilbere gözüm ilisti. "Sen ne kadar güzel bir varlıksın! Nasıl bir güzelsin
ki " dedim. "Güzelligin zevkine vardılar da agaçlar, senden çiçeklere gebe kaldılar Sen bir güzel degil de yoksa baharın
canı mısın "
• Onun güzelligi karsısında kendimden geçtim, secdeye kapandım da: "Ey sevgili!" dedim. "Allah askına söyle! Sen
nasıl bir sevgilisin "
• Dedi ki: "Nurlu yüzünün ne kadar güzel oldugu anlatılamayan Tebrizl Sems var ya, iste ben onun nurundan bir
nurum."
1270. Gönlünde gizledigini baskalarının bilmedigini mi sanıyorsun
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilat
(c. VI, 2928)
• Gönlünde gizledigini baskalarının bilmedigini mi sanıyorsun 105
105 Rıza Pasa merhum:
"En ummadıgın kesf eder esrar-ı derunun
Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın " demisti
• Allah sana uyanıklık ihsan etsin! Sen gönülleri uyur mu sandın
• Gül mü bitecek, diken mi çıkacak Her agaç, gönlünde ne var ise onu ortaya kor.
• Seni hasta sansınlar diye, yarasa gibi gündüzden gizlenen kisi!
• Allah´a yemin ederim ki, kendini gizlemissin ama sen herkesten daha çok meydandasın.
• Çeng her ne kadar feryad etmese de, feryada baslayınca ne hal alır, ne olur Herkes bilir.
• Bir gamdan ötürü feryad etse de, yine herkes bilir ki onun aklı basında degildir.
1271. Kim maddî varlıgından kurtulursa hakîkate ulasır.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2891)
• Bir kimseye yokluk dünyasından bir haber gelirse, onda beseriyet halinden yani bedene ait ihtiraslardan, nefsanî
arzulardan bir eser kalmaz. 0 adeta meleklesir.
• En yüksek yerlerden en asagı yerlere kadar her tarafı illet, yani oluslar, sebepler kaplasa, o ermisin himmeti
sebeplere, olaylara önem vermez. 0, hadiseler üzerinde durmaz. Onun bütün varlıgı, gönlü, aklı fikri Hakk´a yönelmistir.
• Kim maddî varlıgından kurtulur, benliginden çıkar, yok olursa, ancak o hakîkat gözü ile Hakk´a yönelir.
• Etten, kemikten bir yıgın olan bu bedende oturmakla beraber, o hadiselere, sebeplere bürünerek karsısına çıkan saf
cevheri görür.
• Görünüsteki sekli ile tanısmayı, konusmayı bir tarafa at da, bir baska hale gir, baska bir kılıga bürün! Çünkü o da bir
baska halle senin karsına çıkmıstır.
• Ona sükretmeyi benden isit, benden duy! Senin canına, basına yemin ederim ki, o tatlılıkta bir sekeri ne tatmısımdır,
ne de görmüsümdür.
1272. Bütün dünya güzelleri gelsinler, o güzelin kurbanı olsunlar.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ülün
(c. VI,2970)
• Binlerce masal ile öyle bir dost hayali geldi ki, bütün dünya güzelleri gelsinler, onun ayagının önünde can versinler.
• Çok güzeller gördün! Hüri´ye benzeyen çok dilberlerin vasıflarını, güzelliklerini duydun. Fakat buraya gel de su
sevgilinin güzelligine bak, edasını seyret!
• Canım onu bulunca varlıgım yok oldu. Ayagını tuttum. Elden oldum, elim artık bir is göremez oldu.
• Onun askının gül bahçesinden cigerime bir diken battı. Fakat o öyle bir diken ki, yüzlerce gül bahçesi o dikene kul
olsun, köle olsun.
• Askının verdiği zevke, güzellik günesinin nuruna karsı ten nedir Bir tozdan ibarettir. Can nedir. Bir buhar, bir
bugudur.
• Onun yüzünün ask bahçesinde sasırır da gülden, yahut çınardan bahsedersen, dilerim Allah senin düsmanın olsun.
• Güzellerinin büyüsü ile büyülendik de, senin sairin olduk. Bir baska güzel yüzlüye gönül vermiyoruz. Asık
olamıyoruz. Ma´zeretimiz pek büyük.
• Ya Rabbi! 0 gün gelecek mi ki, o güzeller güzelini bütün dünyaya, yüzünün nurundan nurlar saçarak salına salına
gelirken görecegim.
• Benim acı canımın, onun balı ile tatlandıgını, hos bir hal aldıgını, onun güzelliginin bir kıvılcımı ile canıma yeni bastan
bir heyecanın düstügünü görecek miyim Ömrüm buna müsaade edecek mi
1273. Gönül agız açınca, dil konusmaz olur, susar.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2957)
*Can kırıldı da çok güzel, latîf bir can ortaya çıktı. Bu cihan yok oldu da, baska bir cihan kendini gösterdi. Maddî cihan
yok olunca, mana cihanı belirir.
• Madeni bulmak için yeri kazarken, kazmaların açtıgı yaralarla altın madeni kırılır, dökülür, parçalanır ama,
kuyumcuların dükkanları altınlarla dolar, tasar.
*Sen susmadıkça, düsünce bir sey söyleyebilir mi Düsünceyi ancak konusarak belirtirsin, sen sustugun zaman,
düsünce içinde hapsolur kalır. Ama gönül agız açınca, dil konusmaz olur, susar.106
106 Hz. Mevlana dilsiz, dudaksız konusma üzerinde çok durur. Dilsiz, dudaksız konusmak, gönüllerin birbirine
seslenmesidir. Gönülden gönüle yol vardır.
*Dünyayı dolduran binlerce ev, binlerce yapı, gizlice mühendisin gönlüne gelmeden meydana çıkmadı.107
107 Nasıl bir mühendis binayı yapmadan önce onun planını hazırlarsa, Cenab-ı Hakk da bilinmez gizli bir hazine iken,
bilinmek diledi. Kainatı yarattı. Arifler a´yan-ı sabiteyi tarif ederken ilahî tasavvur üzerinde dururlar. Hasa Allah maddî bir
varlık degildir ki mühendis gibi plan yapsın. Ama "kün" (=ol) emrini vermeden yaratılacakların hepsi ilahî ilimde belli idi.
*Sırların da ötesinde gizli bir sır var. Yani herseyin ötesinde büyük yaratıcı var. 0 öyle gizli bir sırdır ki, mühendisin
hatırına, gönlüne gelenler hep ondan, o sırdan meydana gelmektedir.
*Gönül tertemiz olursa; günahlardan, suçlardan yakasını kurtarırsa, o sır dünyayı tutar. Iste o zaman mekansızlık
alemi belirir, madde kalkar, hiç kimse ölmez, herkes sonsuzlasır.108
108 Ölüm su madde alemi için var. Mana aleminde sonsuzluk var. Mana aleminde zaman yok, mekan da yok.
*Tebrizli Semseddin´e yalvar da de ki: "Lutfet, o zamansızlık bahçesinden bir kerecik olsun, bize bak!"
1274. Su yaptıklarımızı biz yapıyoruz sanırız,
halbuki bizim yaptıklarımız Sen´dendir.
Mef´ulü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,2979)
• Hergün seher vaktinde bizi arayan Sen´sin. Biz gafletteyiz, uykuya dalmısız. Bizim uyanık devletimiz, saadetimiz
Sen´sin.
• Sen´in yüzlerce baharın var. 0 yüzden biz gül bahçesine döndük, sevgilimiz Sen oldugun için çok mutluyuz.
Gönlümüz rahat ve apaydın...
• Sen´in sevgi denizinde, gemiden daha elsiz, ayaksızız. Sesimiz de Sen´sin, nes´emiz, oynamamız da Sen´sin.
Sallanmamız, yürüyüp gitmemiz de sensin.
• Gönül nelere dalmıssa, nelere vurulmussa hepsinden sogumus, vazgeçmis de ondan sonra gönle: "Bize tutulan,
vurulan Sen´sin." demissin.
• Bazı bazı cüz´î irademiz var da, su yaptıklarımızı biz yapıyoruz sanırız. Fakat bizim yaptıklarımız da Sen´dendir.
Çünkü süphelerimizin, zannımızın öz mayası da Sen´dendir.
• Çektigimiz her seyi, hakîkatte Sen çekmedesin. Aldıgımız bir sey yok ki hakîkatte onu bize alan Sen olmayasın.
• Ey efendim! Ey padisahım! Sahid ol; konusmaya tövbe ettim. Artık bir sey söylemeyecegim, Çünkü sözsüz, feryadsız
sırlarımızı bilen Sen´sin Sen!
1275. Ey bas! Neye, kime secde ettigini bil!
Mef´ülü, Fa´ilat, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,2977)
• Hergün seher vakti bir peri kızı gelir. Beni çeker dısarı çıkarır, bana der ki: Canım benim, beni bırakıp nereye
gidiyorsun
• Sen bir asık isen, benim gibi birisini bulamazsın, tacir isen benim gibi alıcı nerede var Benim gibi candan bir müsteri
bulunur mu
• Bir arif isen gerçekten de canın bildigi, tanıdıgı varlık benim; yok hiç bir sey degilsen benimle dost olursan, öyle bir
hale gelirsin ki adeta kendiliginden uçarsın.
• Yolunu sasırmıs bir kisi isen, sana Mustafa(s.a.v.)´in nurunu veririm, degersiz bir bakır iken seni en degerli ca´ferî
altını haline getiririm.
• Alemin dayandıgı, güvendigi bir kisi bile olsan, yine bizim yüzümüze muhtaçsın. Nurlu bir sabah haline gelsen, yine
bir mana günesine ihtiyacın vardır.
• Karadan ve denizden vazgeç de hakîkat Kaf dagına çık; kurunun, yasın üstüne oturma, yani iyi ve kötü insanlarla
ilgilenme, yaratılanları hos gör!
• Ey gönül! Sen gerçekten gönül isen, kendini o mana sevgilisinden ayırma! Ey bas! Eger sen de gerçekten bas isen,
serserice secdeye kapanma! Neye, kime secde ettigini bil!
1276. Ask sehrinde yasayan insanların her günü bayramdır.
Mefnlü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ülün
(c. VI, 2637)
• Bugün bu sehirde acayip bir gürültü, bir feryad var. Bütün bu isler bir güzeller güzelinin gözlerinin büyüsünden
meydana geldi.
• Ey ask sehri! Sen nasıl bir sehirsin ki, sende yasayan insanların her günü bayramdır Ey sehir! Güzellikle, letafetle
mekanın zaman haline gelmis de sen mekansız bir mana sehri olmussun. Sen dünyada gözle görülen sehirlerden degilsin.
• Böyle bir sehirde aslında mekanın yeri olmadıgı gibi, zaman da yoktur. Ey güzel varlık! Senin mübarek nefesinle her
yer görülmemis, isitilmemis, duyulmamıs bir hale dönmüs.
• Bugün bu Mısır´da güzellik Yusufunun yüzünden, zorlamadan, alıstırmadan her kurt çoban haline gelmis.
• Bu sehirde iki yüz yasına basmıs ihtiyarlar, o ilahî nefesle Yusufun askını düsmüsler de Züleyha gibi gençlesmislerdir.
• Bu sehirde gönüllere, canlara hükmeden odur. Allah´ın takdîri gibi her sey askın emri ile olmaktadır.
• Gecenin karanlıgı ay ısıgında nasıl yok olup giderse, benim gibi senin gibi yüzlerce insan benlikten, bizlikten geçmis
de onun güzelliginin nurunda yol olmuslardır.
• Onun varlıgından, huzurundan baska yerde mana fakîrlerine murat kapısı yoktur. Günese benzeyen yüzünün
nurundan baska yerde kurtulus bulunamaz.
• Onun vasfına, nasıl olduguna dair bir seyler söyledim ama iki sözüm kaldı onu da dinle: "Gücüm, kuvvetim yok ki
bahs ettigim filandır, deyeyim."
1277. Gönül yerinden fırladı, acayip bir yere gitti.
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2860)
• Bizimle beraber oturanların akıllarını, fıkirlerini kapıp götüren birisi var. 0 bir ay mıdır Ugurlu bir haber midir Acaip
bir dert midir Acaip bir deva mıdır
• Bizimle beraber oturanların arasında öyle bir saf yaran var ki, onun bakısından acayip bir nur, bir ısık gönül
penceresinden parıldıyor.
• Bu nasıl bir candır ki, canım ona; "Sonsuz ol, ebedî olarak yasa!" demek için sonsuzlugun ta kendisinden basını
dısarı çıkardı, seslendi.
• Gönüllerinde gam karanlıgından, ızdıraptan bag, köstek bulunanlar, onun himmeti sayesinde acayip bir çözüm yolu
bulurlar.
• Topraktan yaratılmıs bu ten kalıbından, bu bedenden nasıl oldu da böyle göz kamastıran bir ay parladı. Onun
güzelligi karsısında gönül yerinden fırladı. Acayip bir yere gitti.
• Gönül hadiselerin vehm ve hayal evinden dısarı çıkınca acayip bir sarayı gördü.
• 0 sarayın duvarlarında, kapısında ruha ruh bagıslar bir sekilde sekiz cennet parıl parıl görünüyordu.
• Ey Sems-i Tebrîzî; bu kadar korku ve ümitten bizi kurtar da görülmemis bir korku ve ümit, yokluktan çıksın ve
görünsün!
1278. Gönül sırları
Mef´ulü, Fa´iIat, Mefa´îlü, Fa´îlün
(c. VI,2978)
• Ey gönül! Sabahtan beri sende bir baska hal var. Öyle coskunsun, öyle kendinden geçmissin ki, senin gibi coskun ve
dagınık olan beni göremiyorsun.
• Ey gönül! Sen nasıl bir atessin ki, nereden gelirse gelsin, her rüzgar seni canlandırıyor, alevini artırıyor Hayır, hayır
sen atesten de üstünsün, rüzgardan da!
• Ey gönül! Ben seni anlatamam ki, sen her ne isen o´sun. Ancak ben su kadarını biliyorum ki, sen simdi günes gibi
göklerin perdelerini yırtmadasın.
• Ey gönül! Sen nasıl bir incisin Senin degerini ne gökler bilir, ne de müsteri! Gönlü yarattıgın için canım sana feda
olsun Allah´ım!
• Otuz sene Mecnun gibi senin arkandan kostum, durdum. Hem de ıssız vahsi bir adada. Yas ve kum bulunmayan bir
adada senin ardında kostum.
• 0 zamanlar ben her seyin, her varlıgın senin eserin oldugundan habersizdim, gafildim; aklım, îman ve küfür
düsüncelerine takılıp kalmıstı.
• Halbuki iman da senden gelen, senin nurundan ibaret bir lütuf; kafırligin süphesinin, her seyi yapma gücünün bizde
olduguna dair inanç da senin bir takdîrindir.
• Sen hem cennetsin, hem cehennem, hem de kevser havuzu.
• Ey gönül! Sen iki cihandan da dısarı, bütün bir kainatsın. Her sey senden ibaret. Fakat sen, her seyden
münezzehsin, her seyden berisin.
1279. Sensiz ben baharı ne yapayım
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün,
(c. V, 2458)
• Sise fabrikasına dogru tas atma! Gönlü yaralı bir kimsenin gönlünü yaralama!
• 0 tasların hepsini benim gönlüme at! Çünkü baskalarının gönlünden benim gönlüm degersizdir. Baskalarının
kalplerini kırma, sînelerini yaralama, onlara yazıktır.
• Ben kulundan baskasının yüzüne cefa ile bakmamam için, istersen, cefa çeken bütün esirleri esirlikten kurtar, yalnız
ben esirin olarak kalayım.
• Ben vefa ile de, cefa ile de arkadas olmusum. Onlarla hosum. Vefa göstereni de, cefa edeni de seviyorum, ama ne
vefa ile ne de cefa ile yol arkadası olmak istemem. Ben yalnız seninle yola çıkmak isterim.
• Cihan zindanına gelmeden önce, ben hep seninle beraberdim, keske ızdıraplarla dolu bu dünya tuzagına
düsmeseydim. Çünkü senin yanında çok mutlu idim.
• 0 kadar çok söyledim: "Ben yerimden memnunum, sefere çıkmak istemiyorum" dedim. Dedim ama anlatamadım.
Bak bu güç yolculuga düstüm. Yükseklerden yeryüzüne indim.
• Lütfun beni aldattı da dedi ki: "Korkma, git! Benim keremim, bu yolculukta kılavuz olur, sana bir zarar gelmez.
• Gurbete gidersen, asıl yurdundan ayrılırsan, çekecegin zahmetler, ızdıraplar seni pisirir, hamlıgın kalmaz. Sonra
olgun bir halde, hünerlerle dolu bir bilgin olarak yine vatanına dönersin."
• Ona dedim ki: "Ey bilgilerin canı; sensiz ben bilgiyi ne yapayım Bilgi almak için senin yanından kim gider; ancak
senin büyüklügünden haberi olmayan gider."
• Senin elinden sarap içtigim zaman, aklım basımdan gider. Hos bir sarhoslugu tadarım. 0 zaman tehlikesiz, korkusuz
bir kimse olurum. Beserî kötülüklerden kurtulurum.
• Efendim kulagıma yol kesenlerin sözleri gibi bir takım sözler söyledi, beni bastan çıkardı. Sersem edip yola salıverdi.
• Benim ötelerden bu dünyaya sürgün edilisimin hikayesi çok uzundur Eger o essiz varlıgın keremi bizim kederlerle
dolu gecemize hos bir seher göndermezse, ah hîlesinden ah...
1280. Mutluluk neyinden yine hos bir ses geldi.
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. V],2967)
• Mutluluk ney´inden yine hos bir ses geldi: Ey can! Sen, neselen, el çırp! Ey gönül; sen de oynamaya basla!
• Manalar madeni, parlamaya basladı. Cihan mutluluktan kahkaha attı. Güzel bir sofra hazırlandı. "Haydi sofraya
buyurun!" diye sesler geliyor.
• Ilkbaharın hos kokularını cigerlerimize çekiyoruz. Yesillikleri seyre daldık. Biz hay huylar içinde, bir güzel yüzlünün
askı ile mestiz.
• 0 güzel varlık, bir deniz gibidir. Biz ise, bulutuz. 0 gizli bir hazinedir. Biz ise bir viraneyiz. 0 nurlar saçarak parlayan
bir günestir. Bizler onun nuru içinde oynasan zerreleriz.
• Ben asıgım, günahlardan, kötülüklerden arınmısım. Beni bırak söyleyeyim!.. Hz. Mustafa´nın nuru ile ay´ı
yarıvereyim.
1281. Asık ol da elemden kurtul!
Mef´ulü, Fa´lün, Mef´ulü, Fa´lün
(c. VI, 3036)
• Hakikat yollarında yürürken, bazen deve gibi bir bataklıga batarsın. Bazen da av gibi!
• Oglum neden böyle kosup duruyorsun Anlıyorum, sonunda dogru yolu bulacaksın.
• Ey gönül! Sen tarafsız tarafa git de, Hakk´ı orada ara! Hakk her seyden münezzehtir. Sen onu bulmak için sebeplere
takılıp kalıyorsun.
• Sen onu isterken, hak yolunda yürürken manevî zevklere kapıldın. Kaba saba, aba içinde iken, süslü ipekli elbiseler
giydin.
• Aklını basına al da Hak asıgı ol! Çünkü asıklıktan baskası bas agrısı verir, dert verir, huzursuzluk verir.
• Çengi çalmak üzere eline alınca, seni ayıplıyacaklar diye utanırsın. Ama çalmaya baslayınca, etraftakileri
neselendireyim derken kendin neselenirsin.
• Bu yolda gayeye varmak için aklı bırak! Düsünceden vazgeç! Hayranlık mutlulugunu elde et!
• Aklına bir düsünce gelince, onun zıttı oldugunu da bil! Birbirine zıt iki düsünceden hayretler içinde kalır, ihtimallere
kapılırsın...
• Çünkü tereddüt insanı hayrete, hayret de tereddüde götürür. Bu iki degisik halden ötürü, sasırır kalırsın, yerinde
sayarsın, ilerleyemezsin.
• Düsünceye baslayınca bunun yolunu gör! Daha ne vakte kadar hakîkati söylemekle anlamaya çalısacaksın
1282. Sen büyük ve üstün bir varlıksın. Kötülüklerle dolu bu dünyada ne isin var
Mütefa´îlün, Fe´uliin, Miütefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2837)
• Müjde, ey asıklar müjde! Bu ayrılık kalmaz. Sevgiliye kavusma zamanı gelir. Elbette Allah Allah´lıgını yapar, darda
kalanlara acır.
• Kereminden iyi haberler ulasır, binlerce bayram gelir. Iki cihanın manevi nimetleri önünüze konur. Siz henüz
nerdesiniz
• Allah´ın keremi kendine seni çeker de, gönül muradına erer. Artık gönülde onun bunun gamı kalmaz. Safa üstüne
safa duyulur.
• Ey sadık asıklar! Dostun yolunda dogruluktan ayrılmayın. Yanlıs yollara sapmayın! Çünkü sizin içinizde vefasızlıgı
reddeden, ezelde verilmis mutlu bir söz, bir ahd vardır.
• Ey Hakk yolcusu! Senin maddî varlıgın toprak makamında iken gizli bir sefer yapmıstı. Adamlık makamına gelince,
üstünlük mertebesini bulman gerek.109
109 Bu beyitlerde insan ruhunun ezelde Cenab-ı Hakk´ın ruhlara "Ben sizin Rabbiniz degil miyim " hitabına karsı
ruhların "Evet" diye cevap vermeleri sebebi ile, Hakk´la adeta bir sözlesme, ahid yaptıklarına, bu yüzden dogru, vefalı
olmaları gerektigine isaret var. Ayrıca insanın maddî varlıgının, bedeninin geçirdigi safhalara da isaret var. Ariflerce
"Devriye´ diye adlandırılan bedenimizin unsurlarının, minerallerden, bitkilere, bitkilerden hayvanlara, hayvanlardan
insanlara geçen bir sefer yaptıgı hatırlatılmaktadır. Bu sefer yanlıs anlasılmamalıdır. Ruh Allah´ın emrindedir. Bu seferin
ruhla ilgisi yoktur. Sadece maddî varlıgımız bahis konusudur. Çünkü tenasühü, ruh göçünü müslümanlar kabüul etmezler
ve buna inanmazlar.
• Sen aslında bu dünyada bir misafirsin. Geldigin yere, göklere, ötelere sefer et! Sen ibadetle, riyazetle bedenini,
maddî varlıgını hırpala ki, Allah sana kurtulus yolunu göstersin.
• Gönül adını verdigin bir damla kana baksana! Bu manevî varlık ayakla, kanatla gidilmeyen bir yoldan, bütün
dünyanın çevresini dönüp dolasıyor.110
110 Gönül, manevî bir duygudur. Kalple, kanla ilgisi yoktur. "Damla kan" mecazî bir mana tasır.
• Bazen batıya dogru gider, bazen doguyu dolasır. Velilerin nuru gibi bazen ars ve kürsü üzerine çıkar.
• Göklere kadar yükselen gözdeki nura bak! Göze o nuru vereni düsün! Onu mana içinde bul! Onun yarattıklarına
hayran ol! Onu kendine çok yakın olarak bil!
• Sözü uzatmaktan vazgeç! Sus artık, senin ayagın yok mu Ayagın varsa ve sen üstün bir varlık, Allah´ın keremine,
ihsanına na´il olmus, manen yücelmis bir insan isen, bu kirli dünyaya neden tapıyorsun Neden onun esiri oldun
1283. Ben senin elinde bir kalem gibiyim.
Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün
(c. VII, 3306)
• Sevgilim! Ben senin çadırınım, istedigin zaman kurarsın, istedigin zaman bozarsın. Ben senin elinde bir kalemim;
istedigin zaman yontarsın, istedigin zaman da kırarsın.
• Ben bir sancak parçasıyım. Beni bazen bas asagı edersin, bazen da tutar dagın tepesine çıkarır dikersin.
• Ben bir pencerenin nurunda, hava içinde görünen bir zerreyim. Sen pencerenin üstünde oldugun içindir ki titreyerek
pencereye dogru gidiyorum.
• Sen sakın bana zerre deme! Beni bir cihan gibi gör! Iki cihan da günes olmasa aydınlanabilir mi
• Eger ben, sensiz padisah olsam ne ise yararım "Biz" ve "ben" demem de yalan olur. Ama ben topraktan
yaratıldıgım halde seninle beraber bulunursam, o benlik ne hostur.
• Ben sana sızlanırım, inlerim. Halbuki sen diyorsun ki: "Ben seni uzaklastırdım." Görelim bu havada sen zerreye ne
yapacaksın
• Bir zerreye günes tenezzül edip de danısır mı Hem sen öldür, hem sen dirilt.
• Sen bu gönüle ne verdin ki, böyle saga sola sapıyor Bazen da ne sag, ne sol, ne korku, ne güven biliyor.
1284. Can hekimi ne getirdi
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. VI,2566)
• Can hekimi bana bir tepsi içinde yol armaganı getirdi. 0 tepsinin içinde bulunanlardan yiyince bunak bir ihtiyar da
olsan, taze ve güzel bir genç olursun.
• 0 yediklerin bedene canlılık, kuvvet; canına da sarhosluk verir. Gönülden gevsekligi, yüzden de sarımtıraklıgı giderir.
• 0 Hz. Isa´nın tepsisi idi. Isa´dan can hekimlerine miras kalmıstı. Ecel zehrini bile içsen, o tepsinin içinde
bulunanlardan tiryak, deva elde edersin, ölümden kurtulursun.
• Ey bu tepsiyi arzu eden kisi! Yüzünü bu kıbleye dön! Hakk´a yalvar! îIbadet et! Ona layık bir kul ol! Hakk´a candan
yöneldigin için temizlenir, cihanın ay yüzlüsü olursun.
• 0 tepside saklı olan can armaganı nasıl bir seydir ki, dise dokunmaz 0 ne yastır, ne kuru, ne sıcaktır, ne de
soguktur. 0 öyle mübarek bir haptır ki, ondan bir tane alsan, Hz. Isa´nın bulundugu, kendisine ev edindigi gök kubbenin
üstüne çıkarsın. Sonunda kamil bir insan olursun.
• Her aciz kisi, senin bu lütfundan, ihsanından kazançlar elde etti. Senin besledigin asla zayıflamaz, perisan olmaz.
• Senin yer verdigin, bir makam ihsan ettigin kimse, bulundugu yerden bir sey kaybetmez. Gamdan temizledigin
gönlü, artık gam isgal edemez.
1285. Sen ilk önce yaratılan bir ruhsun, hiç kimseden dogmadın.
Mütefa´îlün, Fe´ulün, Mütefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2845)
• Sevgilim, beni kınayarak; "Niçin böyle yol ortasında düstün kaldın " diyor. "Sevgili!" diyorum, "Sen bana öyle bir
sarap verdin ki beni yere serdin."
• Ben yere öyle serildim, öyle kendimden geçtim ki, mahserde bile kalkamam. Sarap kabının kapagını senin öyle edalı
bir halde açısın, kadehi de nazik parmaklarınla öyle bir tutusun var ki:
• Mest olmusum, kendimi kaybetmisim. Fakat su kadarını biliyorum ki, sen hemen geldin, elinle basımı tutup gögsüne
dayadın.
• Sevgilim; sen gerçekten üstün bir varlıksın. Askının sakîsi olan o güzel gözlerin yok mu Onlar bana kadehsiz sarap
sunmadalar.
• Bu hal de senin lütfunu, ihsanını gösteriyor; gözlerinin sarabı ile mest olmasam, aklım basımda kalsa sevinçten
çatlardım.
• Sen bana sarap sundun, ben ellerimi hemen neseden birbirine vurdum.
• Sundugun o bir kadeh yok mu Beni binlerce elemden, mahrumiyetter kurtardı.
• Hele senin o yarı mest gözlerinden nese, sevinç dogmustur. Su bir gerçektir ki: "Sen ilk önce yaratılan bir ruhsun,
sen hiç kimseden dogmadın."
1286. Asıkların namazı
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI,2831)
• Aksam namazı vakti gelince, herkes ısıgını yakar, sofrasını kurar; ben de, gönlümde sevgilinin hayalini bulur, feryad
ü figana baslarım!
• Gözyaslarımla abdest aldıgımdan ötürü, namazım böyle atesin olur! Ezan sesi, mescidimin kapısına gelince, onu,
yakar yandırır!
• Kıblemin yönü ne taraftadır ki, benim namazım kazaya kaldı! Sana da, bana da daima kazadan bir imtihan
gelmededir!
• Acaba, Allah askıyla mest olanların namazı dogru mudur; sen söyle! Zira, mest olan ne zamanı bilir, ne de mekanı!
• Acaba, bu kıldıgım ikinci rek´at mıdır, yoksa dördüncü rek´at mıdır Acaba, hangi sureyi okudum .. Çünkü,
heyecandan dilim tutulmustur!
• Hakk´ın kapısını nasıl çalayım Zira, bende ne el kaldı, ne de gönül! Ben, bende degilim; benim elimi de Sen aldın,
gönlümü de!.. Allahım; bende hiç bir sey kalmadı! Hiç olmazsa Sen, bana bir güven ver. bir eman ver!
• Allah´a yemin ederim ki, namazı nasıl kıldıgımın farkında degilim! Rüku´ı tamamladım mı, imam kimdir; haberim bile
yok!
• Bundan sonra ben, her imamın önünde ve arkasında gölge gibi olayım da, benim gölgemi düsürenin, beni yaratanın
korkusundan bazan secdeye kapanıp güçleneyim, bazan de ayaga kalkıp uzayayım!
• Gölgenin ne degeri vardır Onun rükü´ına da bakma, kıyamına da önem verme; gölgeden bir sey bekleme! Gölge
cansızdır; onda bir can vardır sanma!
• Gölge, hesaba katılmaz; gölge, bir hiçten ibarettir! Çünkü o, baskasının canı ile kımıldanır, hareket eder! Gölge,
bazan iki elini çırpar kendini meydana getiren sahibini arar!
• Varlıgım kalmadıgı için hep gölgeden bahsedip dururum! Gölgede agız bulunur mu Gölge, kendini düsürenin
emrindedir; ona tabi olur!111
111 Bizler, dünyayı sevdigimiz, kendimizi islerimize çok verdigimiz için, namazda, Hakk´ın huzurunda oldugumuzu
düsünmeyiz de, yaptıgımız yahut yapacagımız isleri düsünür dururuz. Ne kadar ugrassak bu hatalardan kurtulamayız.
Hatta, aklımıza gelen dünya islerine kendimizi o kadar veririz ki, namazı sasırırız. Yukarıdaki siirde görüldügü üzre, Hz.
Mevlana, ask namazı kıldıgı için, Allah sevgisi ile mest oldugu için hangi süreyi okudugunu, kaçıncı rek´atta bulundugunu
bilemiyor. Bizlerse, dünya sevgisi ile sarhos oldugumuz için namazı sasırıyor, hatıraları gönlümüzden atamıyoruz.
1287. însan Allah´a yakın olunca, tuttugu yol ne güzel yoldur!
Fe´ilatü, Fa´ilatün, Fe´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI, 2830)
• Ey konak bekçisi; sen, ne biçim bekçisin Geceleyin hırsızlar gizlice bizim bütün varımızı yogumuzu alıp götürmüs!
• Yüzüne soguk su vur, uyan; bagır çagır! Senin uykuya dalısından, kazandıgımız bütün kar ziyan olup gitti!
• Tembelligi bırak da, yıldız gibi, geceleri yol al, ibadetle mesgul ol! Sen, manen göklere yükselmissin;
yeryüzündekilerden ne korkarsın
• Bir insan, Allah´la beraber bulunur, Allah yol arkadası olunca, o yol ne güzel yoldur Sert cehennem bile, onun için
ebedî cennet olur!
• Hatırlanmaya sebep olsun diye; "Ne armagan götüreyim " deme! Günes ve aya, armagan olarak kendi parlak yüzleri
kafıdir!
• Sen, güzelce yat, uyu; bahtın, senin için uyumaz!112 Sen, öyle ugurlu bir kisisin ki, eline tas alsan akik madeni olur!
112 Bu mısra, Fuzülî merhumun su beytini hatıra getiriyor:
"Seb-i hicran yanar canım, döker kan çesm-i giryanım
Uyarır halkı efganım, kara bahtım uyanmaz mı "
1288. Asıklar toplulugunun rengiyle boyan da, can zevki al!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V, 2577)
• Hakk asıkları toplulugunun rengiyle boyan da, can zevki al, manevî heyecanlar duy! Ask meyhanesinin bulundugu
semte gel ki, orada, mana sarabını son damlasına kadar içenleri göresin!
• Hakk Asıkları meyhanesine gel de, bir sevda kadehi çek! Bırak; ham kisiler seni çekistirsinler, onlara rüsva ol! Su
fani basın iki gözünü bagla ki, gizli olan gözü göresin!
• Eger cananı, gerçek sevgiliyi kucaklamak arzusunda isen, iki elini aç! Topraktan yaratılmıs olan beden putunu, benlik
putunu kır ki, güzellerin yüzünü göresin!
• Ne zamana kadar binbir kocadan arta kalan bir acuze için, yani dünya için kendini harcayıp duracaksın, ona deger
vereceksin! Üç dilim ekmek için bu didinmeler, bu ıztıraplar, bu paralanmalar deger mi
• Gerçek sevgili, geceleyin herkes uyuyunca ev ev dolasır, asıklarını arar! Sen, aklını basına al da, bu gece, hashas
yiyerek uykuya dalma; seni uyutacak yemekten el çek ki, mana yemegi yiyesin, agzının tadını bulasın!
• "Düsman, beni filandan ayırdı!" diyorsun! Yürü; filanı terket de, bir filan yerine yeni bir filan göresin!
• Sana sevme duygusunu vereni, düsünce lütf edeni, yani Allah´ı düsün; baska bir sey düsünüp de üzülme! Gerçek
sevgiliyi düsünmek, elbette ekmek kazanmayı düsünme yüzünden çekilen ızdıraptan iyidir!
• Bu sözleri artık bırak, sus! Sus da, bu sözleri sana söyleteni düsün, ona dogru yönel! Candan cihandan geç ki, asıl
canı, asıl cihanı göresin!
1289. Ne zamana kadar gurbette kalacaksın
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V, 2572)
• Sevgilim! Gurbet ellerinde neden bu kadar çok kalıyorsun; daha ne kadar perisan olacaksın Bu gurbetten vazgeç,
geri dön!
• Ben, sana yüzlerce mektup gönderdim, geri dönmen için yüzlerce yol gösterdim! Ya mektuplarımı okumuyorsun,
yahut dönme yolunu bilmiyorsun!
• Artık, gurbetten geri dön! 0 bulundugunuz yerde, kimse senin kadrinı kıymetini bilmez! Sen, mana madeninin pek az
bulunur bir incisisin; o tas yüreklilerle oturma!
• Sen; hem susun, hem ırmaksın, hem de hakikat suyunu arıyorsun! Sen; hem arslan, hem ahusun, hem de bunların
hepsinden daha iyisin!
• Can, daha ne kadar ayrılık atesine yanacak Sen mi daha güzelsin, yoksa can mı Canım ile öyle karısmıssın ki, sen
can mısın, yoksa cananın ısıgı, nuru musun
• Geceleri ayın nurusun, dudaklarda halis sekersin, agızlarda lezzetsin! Ya Rabbi; Sen, nasıl bir varlıksın Ya Rabbi;
Sen, dünyanın görülmemis bir güzelisin!
• Bizim için, askınla can vermek, seker gibi ölmektir! Sen´in avucundan seker yemek, hayat kaynagının basıdır!
1290. Hayalin, daima, iki gözümün önündedir!
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V, 2598)
• Ey canım, ey cihanım! îyilik olsun diye bir an için olsun, yüzünü bize döndürür isen ne ziyan edersin, neyin eksilir
• Yüzün ates gibi parlak, kokun gül kokusu gibi hostur! Aman ya Rabbi; sende nasıl bir güzel yüz var! Aman ya
Rabbi; sende nasıl hos bir koku var!
• Senin hayalin, hep iki gözümün önündedir; uyanık oldugum halde ne güzel bir rüya görüyorum!
• Hayalin gönlümü oksadıgı zaman, hasta gönlüm bu iltifatın, bu manevî zevkin yüzünden kabına sıgmaz olur!
• Saglıklı da olsam, hasta da olsam, sana bakarım da; "Sen, ay parçası mısın; sen, göz nuru musun Yoksa sen,
bambaska bir can mısın " diye sorarım!
• Senin güzelliginden utandıgı için, gül dalı, basını önüne egmistir; bülbül, benim inleyisimden ötürü, inlemez
olmustur!
• Bütün bunlara ragmen, ey gözüm, ondan ümidini kesme; gözyasları ile ötelerden inciler yagdıran bahar bulutu gibi
ol, sen de inciler yagdır!
1291. Kainatta hersey, sevinç ve neseyi senden alır!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün,
(c. V, 2485)
• Benim yaverim, yardımcım sensin; Allah için olsun, bana dostluk göster! Senin için, benim hasta ve zavallı
gönlümden daha zayıf hiç bir av olamaz!
• Eger sen, tenezzül buyurup lütfedip beni kucaklayıp sıksaydın, ızdıraplar, kederler, üzüntüler beni sıkar mıydı
• Eger sen, merhamet bulutundan benim "basıma yagdırsaydın, gözlerim, bulut gibi gözyasları döker mi idi
• Eger sen, hos kokulu güzel saçlarını oksamama müsaade etseydin, hiç olmazsa saçlarının ucunu olsun avucuma
verseydin, ben, elimi uzatırdım da gögün kulagını bükerdim!
• Eger sen, bir gece lütfedip basımı kasısaydın, ben, "ay"ın basından külahını kapıp alırdım!
• Sen, lütuf güllerinden basıma serptigin içindir ki, yürürken hiç bir diken ayagıma batmadı!
• Ey dudagım; fazla konusma, sus! Kulagını ötelere dogru çevir; ötelere kulak ver de, sesler duy! 0 sesler, sana gam
otagı olsun!
1292. Ey ruhani varlık; beni benden alıp götürdün!
Mef´ülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V, 2592)
• Ey ruhanî varlık! Bugün bana ne getirdin Ne getirdigini bilmiyorum ama, sunu biliyorum ki, beni benden alıp
götürdün!
• Ey güzelligin gül bahçesi! Bugün ne kadar güzelsin, ne kadar hos kokuyorsun! Hangi gül fidanında gülerek açıldın,
koku saçıyorsun; hangi gül bahçesi seni bagrına bastı, besledi
• Bugün, sende sasılacak bir hal var; sarhossun, düse kalka yürüyorsun Söyler misin, hangi bahçede açıldın, kimin
elinden sarap içtin
• Sendeki o cömertlik, o altın saçan huy, o sultanlık yok mu, ihtiyarlara da gençlere de cömertlik ögretti!
• Hem yol arkadasısın, hem dert ortagısın; toplulukta da varsın, ferdle de berabersin; hem sevensin, hem sevilensin!
• Bununla beraber, toplulukta otur; benimle de gelme! Korkarım ki, yolda benimle gelirken geri döner kaçarsın!
• Eger gelecek olursan, yalnız gel; gönlünü (varlıgım, benligini) bırak, getirme! Çünkü, gönülden, iki gönüllülük
çıkmaz; bazan sıcaklık, bazan sogukluk görülür!
1293. Sen, su anda kendi bedeninin kabrinde bulunmaktasın!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. IV, 2454)
• Dünyadaki yasayısımız, bazan tatlıdır, hostur, bazan da kederlerle doludur, hos degildir! Aklını basına al da sen,
daima hos yasama mülkünü bagıslayana gönlünü ver; fani dünyaya degil, ebedî hayat lütfedene asık ol!..
• Bütün ömrümüzün gecesi siyah, gündüzü aydınlık olarak geçer! Sen, ilahî nurla daima aydınlık olan bir ömrü ara!..
• Ey, arasıra mezarı ve lahdi aklından geçiriyorsun, son nefesini verince gidecegin yeri düsünüyorsun! Halbuki sen, su
anda, daha ölüm gelmeden kendi bedeninin kabrinde yatmaktasın! Gafil oldugun için, bu nükteyi anlayamıyorsun!..
• Sana rızık vereni düsünmek, ona sükretmek, onu hatırlamak, minnet hisleri duymak sana helal rızık yerine
geçecektir! Sen, onu bırakıp da sayılı rızık pesinde didinip duruyorsun, dükkan sevdasına kapılıyorsun!..
• Can alemi, safa denizidir; bedenin, maddî varlıgın da onun köpügü gibidir! Safa denizine bak; köpüklerden elini
çek!..
• Köpük, denizin üstünde hiç durmadan oynar! Çünkü, arka arkaya gelen dalgalar onu rahat bırakmaz!
• Köpük kıyıya vurunca su kesilir! Çünkü, birlik denizinin gönlünde iki renklilik yoktur!
• Bütün canlar birdir, bir yerden gelmistir! Görünen her sey, kainatın sahibi, kainatı yaratan büyük bir varlıgın
bulunusunun belirtileridir! Eger aklın varsa, sası gözünü düzelt de, kainata öyle bak!..
1294. Sevgilin yoksa, neden aramıyorsun
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. VI,3061)
• Eger sevgilin yok ise, niçin aramıyorsun Eger sevgiline kavusdu isen, niçin sevinmiyor, neselenmiyorsun
• Nefse uymak (Ebu Cehillik), seni Hakk´tan gizliyorsa, sana perde oluyorsa, Ebu Cehil ile, Ebu Leheb ile ne diye
savasmıyorsun
• "Bu nefisle savasmak ne zor, ne sasılacak istir!" diye tembel tembel oturuyorsun! Nefisle savasmayarak ask
hevasına uymadıgın için asıl sasılacak kisi, sen olmussun!
• Senin varlıgının gecesinde gizlenmis, pusuya girmis öyle parlak bir ay varken, gece yarısı kalkıp ne diye duaya
koyulmaz, yalvarıp yakarmazsın
• Benim sarabım ask atesidir; hem de, bu sarabı Hakk lütfetmekte, sunmaktadır! Canını böyle bir atese odun
etmedigin için yasayıs sana haram olsun!
1295. Allahım; her seyi Sen takdir buyurursun!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´îlün
(c. VI,2778)
• Ey Allahım! Hastalara ferahlık veren Sen´sin; lütuflar ve merhametler arasında can gibi gizlenen Sen´sin!
• Kullarını, Sana yalvarsınlar yakarsınlar diye hasta edersin! Çünkü, inlemenin, yalvarmanın, figan etmenin alıcısı,
kabul edicisi Sen´sin!
• Su dünyada herkes, derdine derman aramaktadır! Halbuki, dertlilerin dertlerinin dermanı ise Sen´i arıyor! Çünkü,
derdi de, dermanı da yaratan, süphesiz Sen´sin!
• Insanı, sunun bunun kapısına düsüren dertler, önceden meydana gelen bir perdedir! Bu perdenin sonunda, son
ucunda, yine Sen varsın! Her dertli, sonunda yine Sen´in lütuf kapına basını vurur!
• Sonunda, süküunete kavusmaları, rahat etmeleri için hastaları inletir durursun! Halbuki, hakikatte bizim derdimiz de,
inleyen, feryad eden de Sen´sin!
•"Sen´sin!" diyen de, vallahi Sen´sin! Bu meydanda oynanan top da Sen´sin topu çeviren de Sen! Bu top oyununu
seyreden de Sen´sin!
• Kölelik de, efendilik de, sultanlık da hep Sen´in yazındır! Egri yazı da : dogru yazı da hep Sen´in mektebinde
yazılmıstır!
• Bizim bedenlerimiz, birer evdir; ruhlarımız da, o evlerde birer konuk! Ey Allahım! Biz, yokuz; bedenlerimiz de,
canlarımız da Sen´in gölgenden ibarettir! Aslında tenlerimiz de, misafir olan canlarımızın canı da Sen´sin!
1296. Ey gül koklayan bülbül!
Mefülü, Mefa´îlün, Mefülıi, Mefa´îlün
(c. V, 2593)
• Eger sen günesten yararlanmak istiyorsan, geceleri ay ısıgını arzu ediyor isen, iste dogudan günesi gönderen,
geceleri ayı göklerde dolastıranı anla! Eger sen ibadet etmek için seher vaktini düsünüyorsan, sabahı arzu ediyorsan, onları
sana lütfedeni tefekkür et; gönlün, minnet ve sükran hisleri ile dolsun!
• Ey Ken´an diyarının Yusufu, ey Süleyman´ın canı! Eger sen taç ve kemer istiyorsan, iste sana bir taç ve kemer
bagıslayan essiz varlık!..
• Ey gaza safının Hamzası, ey savasların Rüstemi! Eger kılıç ve kalkan istiyorsan, iste sana bir kılıç ve kalkan ihsan
eden!..
• Ey gül koklayan bülbül, ey hos konusan papagan! Eger tat ve seker istiyorsan, iste sana tat ve seker veren!..
• Ey aklın ve zekanın düsmanı, ey asık öldüren asık! Eger kulak ve göz istiyorsan, iste onları sana lütfeden varlık!..
• Ey kinle dolu seytan, ey insanın en eski düsmanı! Eger sen fitne ve ser istiyorsan, iste sana ilahî adaleti yerine
getirmek için insanların basına fitne ve ser yagdıran!..
• Sus; o kadar söylenme! Kalk, yola düs! Eger yol arkadası istiyor isen, iste sana yol arkadası yollayan!..
• Ey Tebrizli Semsülhakk! Güzelliginizden ve gönül alıcı olusunuzdan ötürü, dertli bir asık arzu ediyor isen, iste sana
dertli bir asık!..
1297. Bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek; bu senlik benlik nedir
Müfte´ilün, Fa´îlün, Müfte´ilün, Fa´îlün
(c. VI,3020)
• Gel, gel, daha yakın gel! Bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek Mademki sen bensin, ben de senim,
artık bu senlik ve benlik nedir
• Biz, Hakk´ın nuruyuz, Hakk´ın aynasıyız! Su halde, kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çekisip duruyoruz Bir
aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor
• Biz, hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücut halinde olgun bir insanın varlıgında toplanmıs gibiyiz! Fakat, neden böyle
sasıyız Aynı vücudun birer uzvu oldugumuz halde neden zenginler yoksulları böyle hor görürler
• Aynı vücutta bulunan sag el, ne diye kendi sol elini hor görür Her ikisi de, mademki senin elindir, aynı tende ugurlu
ne demek, ugursuz ne demek
• Biz, hepimiz, bütün insanlar, hakikatte tek bir cevheriz; aklımız da bir, basımız da bir! Fakat, bu kambur felek
yüzünden, biri iki görür olmusuz!
• Haydi, su benlikten kurtul; herkesle anlas, herkesle hos geçin! Sen, kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin!
Fakat, herkesle birlestin, herkesle kaynastın mı, bir ummansın, bir madensin!
• Bütün insanlarda aynı ruh vardır; fakat bedenler, tenler yüzbinlercedir! Nitekim, dünyada sayısız badem vardır; ama
hepsinde de aynı yag bulunmaktadır!
• Dünyada çesitli diller, çesitli lügatler var; fakat hepsinin de anlamı birdir! Çesitli kaplara konan sular, kaplar kırılınca
birlesirler ve bir su halinde akarlar!
• Tevhidin ne demek oldugunu anlar da, birligi ararsan, gönülden sözü, manasız düsünceleri söküp atarsan, can,
mana gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara gerçekleri söyler!
1298. Gamdan, ızdıraptan daha tatlı bir sey olamaz!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2675)
• Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz´den ögren de, Allah sana ne verirse, ona razı ol!
• Basına gelen derde, belaya razı olur da ses çıkarmazsan, o anda hemen sana cennet kapısı açılır!
• Eger gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karsıla, onu kucakla! Zaten o, sana yabancı degildir; onunla
asinalıgın vardır!
• Sevgiliden gelen cefaya karsı sakın suratını asma! Onu, nese ile karsıla; ona "Merhaba, hos geldin!" de!
• Onu güler yüzle, tatlı sözlerle karsıla da, gönül alıcı o essiz varlık, hosa gitmeyen çarsafını üstünden atsın ve
güzelligi ortaya çıksın!
• Gam çarsafına bürünerek gelmis olan o dilberin çarsafının ucundan sıkıca tut ve asla bırakma! Onun çarsafının
kirliligine bakma; içindeki dilber çok güzeldir, çok tatlıdır, pek de vefalıdır!
• Bu yüzdendir ki, bu mahallede, en çok kadına düskün olan benim! Böylece ben, her güzel yüzlünün çarsafını çeker
dururum!
• Güzellerin hepsi de, çirkin görünsünler diye, kirli, biçimsiz çarsaflara bürünerek karsımıza çıkmıslardır! 0 çarsafın
içinde korkunç bir varlık, bir ejderha varmıs hissini vermek istemislerdir!
• Gam belası, beni, korkmus, endiseye kapılmıs olarak degil, gülerek görür! Ben, nese kılıgına girerek gelen derdi
davet etmem; aksine, dert kılıgında gelen devayı çagırırım!
• Sunu iyi biliniz ki; gamdan, ızdıraptan daha tatlı, daha mübarek bir sey olamaz; karsılıgı sonsuzdur!
1299. Bu fani dünyaya baglanıp kalma!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(Bu siir, bir eski yazma mecmuadan alındı.)
• Ey gönül! Bu fani dünyaya, bu toprak yurda neden baglanıp kalmıssın Bu agıldan dısarı çık; çünkü sen, can
aleminin kususun!
• Sen, naz aleminin sevgilisisin; sen, sır perdesi altında oturanlardansın! Bu fani yerde, ne diye oturuyorsun
• Kendi haline bir bak da, suret alemine hapsolmaktan kurtul, manalar çimenligine sefer et!
• Sen, kutsal alemin kususun; ünsiyet, dostluk meclisinin nedimisin! Sen, bu degersiz yerde kalırsan, yazıklar olur!
• Bu cihanda hakikî mutluluk, devlet arama; bulamazsın! îki cihanda selameti, ona kul olmaklıgından iste!
• Ask sözünü bırak! Zira o, bir geçit yoludur, bir köprüdür! Sen, elinden geldigi kadar Allah´a kulluk et, iyi bir insan ol!
• Tebriz´in iftihar ettigi Sems´ten ukba saadetini iste! Çünkü o, manaların ör safında, marifetler günesidir!
1300. Padisah, dilenciden dilenir mi
Fe´ilatün, Fa´ilatün, Fe´ilatün, Fa´ilatün
(c. VI,2838)
• Sevgilim! Sen gönle geldigin zaman Allah´ın sıfatını alırsın da, ilahî tecelliye mazhar olan Tür-ı Sîna´nın parıltısını
sineden apaçık gösterirsin!
• Sen, geceleyin eve gelince, nurlar saçan çerag gibi olursun da, bütün evi nurlandırırsın!
• Sen, hangi topluluga gelirsen, ne çesit insanların arasına karısırsan, güzelligin ile sarap vasfını alırsın da, herkesi
sarhos edersin; güzelliginin etkisi ile orada bulunanlara coskunluklar, taskınlıklar verirsin!
• Cihan donmus, ölmüs olsa, sen, gayb aleminden baska ne cihanlar gösterirsin!
• Kararsızların, perisan kisilerin gönüllerine gelen arzular, istekler de hep sendendir! Yoksa, kara balçıktan yaratılmıs
olan insanların gönüllerinde bu istekler nasıl belirebilirdi
• Felek, gökler, topraktan olan dünyanın ve topraktan yaratılmıs olan insanların çevresinde gece ve gündüz dönüp
duruyor! Ey felek; bizden ne istiyorsun Sen, nur kaynagı, ısık kaynagı degil misin
• Ey insanoglu! Bazan aglıyorsun, gözyası döküyorsun, bazan da altın sevdasına kapılıyor, toprak eliyor, altın kırıntıları
arıyorsun! Fakat düsünmüyorsun ki, sen, altın madenisin, degerli bir kimyasın!..
• Bir dilenci, padisahtan ihsan isterse, sasılmaz! Ama, bir padisah. dilenciden bir seyler ister, dilenirse, iste buna
sasılır!
• Daha sasılacak sey su ki; o padisah, dilenciye o kadar çok yalvarır, o kadar çok niyazda bulunur ki, dilenci, bu
yakarıslara aldanır da, kendisini padisah sanır!
1301. Ey altın kırıntısı, zerresi; oyna! Çünkü sen, altın madeninin aslının aslındansın!
Mef´ulü, Fa´ilatün, Mef´ulü, Fa´ilatün
(c. VI,2960)
• Ey altın zerresi; nese ile oyna! Oyna; çünkü sen, manevî altın madeninin aslının aslındansın! Her neyi arıyorsan;
titreyerek, oynayarak her neyin pesinde kosuyorsan, bil ki sen, onun aynısın, tıpkısısın!113
113 Bu beyitlerde Hz. Mevlana, vahdet-i vücüd görüsünü, bazı benzetmelerle anlatmaktadır Söyle ki: AItın zerresi,
ezelden, aslından ayrılıp gelmis olan insanın sembolüdür. Zerre i-lahî sarabı içtigi için, onun manevî günesinde, onun askı
ile oynayıp durmakta, onu aramaktadır.
• Günes, bütün ihtisamıyla yüzünü gösteriyor ve zerreden oynamasını istiyor. Ey zerre; sana da, eteklerini toplayarak
onun ısıgında askla sevkle oynamak yarasır!
• Ey zerre; sen, bir gün bir günesi kucaklarsın! Hem nasıl biliyor musun Kanadını onun kanadının üzerine koyarak. Bu
nükteyi anlarsın ya!114
114 Mevlana, bir Mesnevî beytinde; "Bir küp denize gizli bir yol bulup da onun suyu ile dolunca, artık o deniz sayılır!"
diye buyurmustu. Bir damla denize düsünce ne olur Sebüsterî Gülsen-i Raz adlı eserinde; "Bir su damlasının kalbini
yararsan, orada bir deniz bulursun!´ diye yazmıstı.
• Günes, zerrenin önüne bir sarap getirir de; "Ey zerre; bunu iç!" der! Zerre o sarabı içince, bir can günesinde
mahvolur gider!
• Aslında zerre, sarabı içmekle, "Len-teranî" (=Beni göremezsin!) ihtarından dogan tecelli ile bir günes olur; daha
dogrusu, güneste yok olur!115
115 Bu beyitte, 7. A´raf Suresi´nin su mealdeki 143. ayetine isaret var: "Musa; ´Rabbim; bana kendini göster, Sana
bakayım!´ dedi. Rabbi buyurdu ki: ´Sen, Ben´i göremezsin; fakat daga bak! Eger o yerinde durursa, sen de Beni
göreceksin!´ Rabbi daga tecelli edince, onu paramparça etti. Musa da ...."
• Allahım! Bizler, birer ham meyveleriz; Sen´in günesinin nuru içinde oynar dururuz! Çünkü Sen, bizi sevgi atesi içinde
pisirirsin!
• Ey pisme; sana, esi olmayan bir can günesinden merhabalar!
• Muhterem Sems-i Dîn´im! Sen, Tebriz´in padisahlar padisahısın; sen, benim canımsın, gönlümsün! Sen bilirsin; bütün
canlar sana teslim olmuslardır!
1302. Asık ol; asık ol da, üzüntüden kurtul!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2627)
• Asık ol; asık ol da, üzüntüden kurtul! Sen, padisah oglusun; ne zamana kadar dünyanın esiri olarak kalacaksın
• Bu fani dünyada kimse seni bilmesin, tanımasın!.. Fakat sen, yönü olmayan o alemde essizsin, benzerin yoktur!
• Bu alemde hersey, gelip geçicidir; bu dünya, ölümlü dünyadır! Bu fani dünyada bey degilsen ne çıkar Ölmüyorsun,
yasıyorsun ya; bu sana yetmez mi
• Sen, insan seklinde bir Allah aslanısın! Bu hal, faziletinden, çalısıp çabalamandan, yigitliginden belli!
• Ömür, geldi geçti! Fakat, mademki sen varsın, Allah´ın nuru içindesin; ha er olmus, ha geç!
• Sevgilinin degeri, kadri, sevenin izzeti iledir! Ey çaresiz asık! Bak bakalım; kadrin ne, degerin ne
1303. Ask, bir çesit deliliktir!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2470)
• Asıklara canlar feda olsun! Ask, hos bir hevestir! Ey ogul! Aska baglan; geri kalan seyler bostur, hevadır!
• Gökyüzünden ta yeryüzüne kadar atesten bir ask zinciri sarkıtmıslardır! Eger Hakk´ı hakikati seviyorsan, o zincire
sarıl, yukarılara çık!
• Sen; "Ask, nasıl seydir " diye sorma! Ask, bir çesit deliliktir, divaneliktir; insanı, zincire vurdurur! Fakat bu zincir,
ahmak ve akılsızlara vurulan zincıir degildir!
• Ask yoluna düsüp yokluga ulastıktan sonra, sana, nerede ve kim düsman olacak Senin gücün kuvvetin kimde
olabilir Sen, yakıp kavuran tam ve gerçek bir atessin!
1304. Haberin yok mu
Mütefa´îlün, Fe´ülün, Mütefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2727)
• Yeni bir haber geldi; galiba senin haberin yok! Bu haberden, hasetçinin içi yandı, bagrı kanadı! Sen, gamsızsın, isin
farkında degilsin!
• Gizli kader yayından gece ve gündüz oklar uçuyor; tatlı canı korumak için siperin yoksa ne yapacaksın
• Senin içinde, sekerlerle dolu bir sehir var; eger dısardan seker yardımı görmüyorsan üzülme!
• Sen, puta tapanlar gibi, maddî güzellere gönül vermissin; sen, Yusuf gibi çok güzel bir varlıksın! Fakat, kendine
bakmıyorsun; dısardaki fani güzellere bakıyorsun!
• Kendi manevî yüzünü aynada görebilsen, Allah hakkı için söylüyorum, kendi sevgilin kendin olursun da, baska sevgili
aramazsın!
• Senin bedenin, gönül kabesine giden bir devedir! Sen, esekliginden ötürü, gönül kabesine gidemedin; yoksa,
binecek esegin olmadıgından degil!
• Sen, eger Kabe´ye gidemedinse, mutluluk seni oraya çeksin götürsün! Ey bos seylerle ugrasan zavallı; kaçma!
Çünkü, Hakk´tan baska kaçacak yerin yok!
1305. Tebrizli Sems hazretleri kaybolunca bu siiri söyledi.
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2648)
• Ey gönül yari; yazıklar olsun! Birçok dertlerle, hasretlerle bizi bıraktın gittin!
• Biliyorum; bizden ayrılmayı istemedin! Sızlandın, sikayetler ettin; ama, faydası olmadı! Insaf etmeyen, aman
vermeyen hükme, emre uydun, geçtin gittin!
• Her tarafa kostun; yanımızda kalmak için çareler aradın, bahaneler düsündün! Fakat, bir çare bulamadın, çaresiz bir
halde gittin!
• Güllerle dolu olan kucagın, ay gibi nurlu yüzün ne oldu Nasıl oldu da hor ve hakir bir halde bir altına gittin
• Dostların toplantılarından ayrıldın, seninle düsüp kalkanların arasından çıktın da, toprak altına, karıncalarla yılanlar
arasına gittin!
• 0 nükteli sözler, o güzel konusmalar ne oldu 0 ilahî sırlara asina olan akıl ne oldu
• 0 elimizden tutan mübarek eller ne oldu Meram baglarına, o gül bahçelerine giden ayaklar ne oldu
• Nazik idin, latîf idin; insanların gönüllerini kazanmasını, insanları sevmesini bilirdin! Simdi tuttun, insanları
sevmeyen, insanları yiyen toprak içine gittin!
• Ne oldu Nasıl bir fikre kapıldın da uzun, sapa, bozuk bir yola düstün gittin
* Sen, aglaya aglaya o yola düsünce, gökyüzü gözyası döktü; ay da, yüzünü tırmaladı, yırttı!
• Gönlüm, kanlarla doldu; ne bileyim de, ne sorayım Bari, sen söyle; acab; uyanık mı gittin
• Mademki bizi bırakıp gittin, acaba, Hakk asıklarının, ermislerin sohbetini mi seçtin; yoksa, asktan mahrum mu
kaldın
• Inkar ederek mi gittin Sana sordukları sorulara verdigin o güzel, o tatlı cevapların ne oldu Artık sustun,
söylemekten vazgeçtin
• Bu, ne biçim atestir; bu, ne biçim hasrettir Ansızın yola düsen misafir gibi hiç haber vermeden çıktın gittin!
• Nereye gittin ki, izin tozu bile belirmiyor Bu sefer gittigin yol, ne de kanlarla dolu yol ki, kin güderek çektin gittin.
1306. Ask buragı aklımı da, gönlümü de aldı götürdü!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. VI, 3039)
• Manaların ask buragı, aklımı da, gönlümü de aldı götürdü! "Nereye götürdü " diye, sen, bana sor! Aklımı da,
gönlümü de senin bilmedigin o tarafa, ötelere götürdü!
• Ben, öyle bir revaga, öyle bir kemer altına ulastım ki, orada, ne ay gördüm, ne de gök! Öyle bir dünyaya eristim ki,
orada, dünya da dünyalıktan çıkar, dünyalıgını kaybeder!
• Bir an için olsun, müsaade et, eman ver de, aklım basıma gelsin! Gelsin de, canın ne oldugunu anlatayım! Onun
güzelliklerinden bahsedeyim. Sözlerimi yabana atma; kulak ver bana! Senin de canın var; canı anlamaya çalıs!
• Sevgilinin bize lütufları var, keremleri var, ihsanları var, armaganları var! Bunlar, acaip, görülmemis lütuflar,
ihsanlardır! Bunlar, esi benzeri olmayan keremlerdir; duygu yolundan apaçık ısıklar gelmede, gönüller aydınlanmaktadır !
• Süheyl yıldızına benzeyen can, Rükn-i Yemanî tarafından görününce, ay da görünmez olur, günes de, yedi gögün
kutbu da! Canın nuru, onların hepsini alt eder!
• Bir an için, altın kırıntısına benzeyen "din"i al, dilinin altına koy da, senin kendi gönlünde, kendi içinde nasıl çok
kıymetli bir maden bulundugunu gör, anla!
• Sende bulunan bes duygu ısıgını gönül nuru ile aydınlat! Duygulan, bes vakit namaz gibi bil! Senin gönlün ise, yedi
ayetten ibaret olan Fatiha Suresi´ne benzer!
• Her sabah, göklerden bir ses gelir; gönlünden dünya sevgisini atabilirsen, o sesi duyar, hakikat yolunun izini bulur,
yol alır gidersin!
1307. Ey ruh aleminden gelen garip! Bu diyarda ne haldesin
Mütefa´îlün, Fe´ulün, Mütefa´îlün, Fe´ülün
(Tercî´ler, 40)
• Ey ruh aleminden gelen nadir garip! Bu diyarda nasılsın, ne haldesin Ey degerli varlık, ey Hakk devletinin nedimi!
Ezelî mahmurlukla nicesin
• Padisahlar padisahından ayrı düstügün için çok kederlisin; bu ayrılık acılarına nasıl katlanıyorsun, zamanını nasıl
geçiriyorsun Ey mutluluk, ey manevî saadet gülü! Seni hırpalayan, yaralayan dünya dikenleri arasında ne yapıyorsun
• Sen, öyle üstün bir varlıksın ki, dünyaya hayat veren günes bile sana; "Sensiz içime ates düsmüstür, yanıyorum!"
diye seslenmede! Baglar, bahçeler, çiçeklerle dolu çayırlar da herseyi sende bulmakta ve sana; "Ey bahar; nasılsın "
demedeler!
• Bütün canların hayatı sensin. Böyle oldugu halde, neden sekle, maddeye baglanıp kalmıssın Gönüllerin kararı,
huzuru seninle oldugu halde, sen, neden böyle kararsızsın
• Her dügünün, dernegin canı sensin; iki dünyanın da dügünü, dernegi sensin! Böyle oldugu halde, kendin neden
yaslısın, matemler içindesin; aklın sasıp kalıyor!
• Sen, dünyanın Yusufu degil misin Sana bir sorum var: "Sen, kendi isteginle neye kendini kuyuya atıyorsun, neden
kendini zindana sokuyorsun "
• Ey yücelik gögü; neden maviler giyinmissin Ey mana günesi; nurlar saçan bu dönüsünle nicesin
• Baban, iki bugday tanesinin belasından ötürü cennetten çıktı geldi; sen cennet hevesini tasıdıgın halde neden herise
(=helile) yersin
1308. Kulunu geceleyin yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2538)
• Gözünün perdesini açarsan, pek sevdigi kulunu geceleyin yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Hz.
Peygamber´e Miraç´ta kendi cemalini gösterirsin; geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! 116
116 Burada, 17. Isra Suresi´nin su mealdeki 1. ayetinden iktibas var: "Eksiklikten uzaktır´ 0 Allah ki, geceleyin
kulunu Mescid-i Haram´dan çevresini bereketli kıldıgı Mescid-i Aksa´ya yürüttü!"
• Ask sarabı olur, cosar köpürürsün! Bu yüzden, daha fazla kendinden geçer, aklını kaybedersin! Binlerce aklı da alır
götürürsün! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Canın basına bir taç geçirirsin, gönlünü alır, Mirac´a çıkarırsın; onu, iki dünyadan da ötelere yükseltirsin! Kulunu,
geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Gönül, Sen´in lutfunla yükselir, uçar; çölleri, ovaları asar ve bütün canlardan ileriye geçer! Derken, ansızın karsısına
Sen çıkarsın! Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Lutfu ile, sevgisi ile yücelttigini, ötelere götürdügünü, mekansızlık bahçesine kondurur, ona ikramlarda bulunursun!
Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Nerede olursak olalım, bizimle beraber oldugun için öyle seviniyorum ki, gönlüm, her an uçmada, her an sabır
elbisesini yırtmadadır! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Altı cihetten (yönden) de kaçar, o lütuf kapısına sarrılırım! Çünkü Sen, pek gönüller baglayansın, pek güzelsin!
Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir!
• 0 büyük ve essiz varlık, canlara can verdi, gönülleri nese ile oynatmaya basladı! Yokluga bile sevda verdi, onu
sevdalı kıldı! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!
• Ey gönül! Yücelere, ötelere dogru kaç; yani, Salahaddin´e git! Çünkü sen, elsizsin ayaksızsın! Geceleyin kulunu
yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!
1309. Ev, dumanlarla dolmustu; bir pencere açtılar da duman çıktı gitti!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(Tercî´ler, 43)
• Su dumanlarla dolmus evde bir pencere açtılar da, duman çıktı gitti; eve, günesin nuru doldu!
• 0 ev nedir; neyin sembolüdür 0 ev, gönül evidir; içeri dolan duman da, üzüntülerimizi, kederlerimizi
göstermektedir! Aslında, bos düsüncelerimiz, endiselerimiz, bizim manevî zevkimizin, ruhanî nesemizin boynunu
kırmaktadır!
• Ey Hakk yoluna düsen kisi! Aklını basına al, gaflet uykusundan uyan da, düsünceden de kurtul, hayalden de!.. Ya
Rabbi! Su bizim uykuya dalanlarımıza bir davulcu gönder!
• Uykuya dalan kimse, bir hiç için binlerce gam yer, kederlere kapılır! Rüyasında ya kurt görür, ya da yolunu kesen
eskiya!.. Insan, rüyasında yüzbinlerce kılıç, yüzbinlerce mızrak görür; fakat uyanınca, kılıçlar, mızraklar söyle dursun,
bakar ki, bir igne bile yok!..
• Ölüp gidenler (bu dünyaya gözlerini kapayıp da manen öteki alemi görmeye baslayınca) derler ki: "Bos yere ne
olmayacak gamlar yemisiz, üzülüp durmusuz! Ömrümüz, çesitli vesveselerle geçti gitti!
• Bir hayal için dügünler yapmısız, evler kurmusuz; yine hayal için zırhlar giyinmisiz, savasa girmisiz!
• 0 dügün de, o savas da, o yas da hep bos seylermis; bütün bunlar, bu nefsin isleri imis!.. Bugün ne ondan bir oyun
kaldı, ne bundan bir agıt, bir feryad!.."
• Dünya aleminde baslarına gelenlerden ötürü yüzlerine vururlar, yüzlerini yırtarlar, dövünürler dururlar. Fakat, gaflet
uykusu sona erince, görürler ki yüzlerinde bir tırmık beresi bile yok!
• Nerede o bizimle sütle bal gibi kaynasan, nerede o bizimle su ile yag gibi bir türlü uzlasamayan .. Simdi, gerçekler
belirdi; uyku da geçti, hayal de!. Simdi, huzur var, rahat var; emniyet, istirahat var; ne bizlik kaldı, ne benlik!..
• Simdi, ne ihtiyar var, ne genç; ne esir var, ne de eskiya (haydutlar); ne yumusak var, ne sert kaldı!.. Artık ne mum
var, ne demir!..
• Bir renklilik, bir sıfata bürünmüs birlik (vahdet) var; bedenden uçup gitmis bedenden kurtulmus bir can var!..
1310. Bu tecellilere, bu rabbanî cilvelere karsı ne yapılır
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fa´lün
(c. VI,2883)
• Ne de hırsın var! Beni yemeksiz, uykusuz bırakırsın; istediklerimi vermezsin! Benden yüz çevirirsin ki, mihraba
yöneleyim de, el açıp Sana yalvarayım!
• Bazan, suyu, agzımda zehirden de acı bir hale getirirsin! Korkunç hadiseleri karsıma çıkarır, ödümü koparırsın!
Bazan da, derdinle beni eritir, su edersin!..
• Benim hacca gitmemi istersin; o takdirle beni, çöllere sürersin! Sonra, önüme eskiyaları düsürür, yolumu keser,
devemi de, varımı yogumu da Araplara pay edersin!..
• Bazan kuraklık verir, meyvelerimi, ekinlerimi kurutursun; bazan da, yagmur yagdırır, hepsini de sellere verir, siler
süpürürsün!..
• Edepli, terbiyeli bir hal takınsam, "Yürü; sen, rind degilsin, mest degilsin! Edepli olmak, sana benlik vermis!" dersin!
Nefse uyup edepsizlik etsem, bu defa da bana, tutarsın, edep ve terbiyeye ait hikayeler anlatmaya koyulursun!..
• Uzlet düsünsem, inzivaya çekilsem; "Rahibe benzedin; Müslümanlık´ta rahiplik yoktur!" dersin! Insanlarla ülfet
etsem, sohbet etmeye koyulsam, dilimin sürçmesi ile beni, dostlara düsman edersin!..
• Tevekkül yoluna düssem, yalnız Sana güvensem, sebeplere sırt çevirsem;
"Sebeplere tutunmak yolumuzdur!" dersin! Sebeplere yapıssam, sebepleri elimden kaçırmaya baslar; "Onlarda is yok!"
demeye kalkarsın!
• Hikmetinden sual olunmaz: Herseyi yok edersin; sonra tutar, yok ettiklerinin yüzlerce fazlasını verirsin! Kıs
mevsimlerini yollar, ardından ilkbaharları getirirsin, yeryüzünü yesertir, kurumus topraklara can verirsin!
1311. Askın verdiği rahatlıkların, ask gibi, sonu yoktur!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2468)
• Gönül ehlinden (asıklardan), canın ölümsüzlügünden baska bir rivayet gelmemistir! Askın verdiği rahatlıkların da,
ask gibi, sonu yoktur!
• Bu topluluk ne kadar hostur! Hepsinden de sükürler duydum! Sen, kendine gel de, asktan sikayet edenin sikayetine
kulak asma!
• Her seher vaktinde, baska bir tatlılık, baska bir güzellik vardır; her tarafta bir baska terütazelik vardır! Sanki hersey,
yeniden yasamaya baslamıstır! Her adımda bir sasılacak sey, her nefeste bir baska lütuf, bir baska kerem hissedilir!
• Canın güzelligi haddi asınca, Hakk´tan ona yardım üstüne yardım gelir! Fakat, hasedin kötü gözü kurumaz ki!..
• Gökyüzü, her zaman askı arayıp durdugu için, sırtı, asıkların sırtı gibi bükülmüstür! Çünkü, onun güzelligi, essiz ve
ömeksiz bir güzelliktir!
• Seher vakitleri günesin mızrak çekmesi, sabahın bayrak açması, askın yüzünün parıltısıdır!
• Ask yol gösterince, can rahata kavusur; basını gökyüzünden çıkarır da; "Ne güzel memleket!" der!
• Allah, askına; "Senin güzelligin olmasaydı, ben, varlık aynasına itibar eder miydim " diye buyurdu!
• Ne zamana kadar anlatıp duracaksın Canın hakkı için, daha fazla söyleme! Gönül, senin dilinden dertlere düsüyor,
tasalara batıyor!
• Halvete girenler, yalnızlıgı arayan kisiler kaçmıslar, sesin azıgını dökmüsler! Çünkü susmak, sarhos olanlara güçtür,
kuvvettir!
• Bülbüllerin ötmesi, asıklara ilaçtır, devadır! Ama, sen sus da, ask, sana daha baska bir güç, daha baska bir kuvvet
versin!
1312. Gamının dikenine katlanmadıkça, gülistandan gül toplayamazsın!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2455)
• Güzellerin yanından geçtigin zaman, güzellerin gönüllerinden baska bir sey alıp gidemezsin! Ey gönül! 0 sevgiliden
kendini çekme; ne yapsan, canını ondan kurtaramazsın!
• Kapısının topragı olmadıkça, razı olup kapı açmaz! Gamının dikenine katlanmadıkça, gülistandan gül toplayamazsın!
• Dagı bir hayli kazmadıkça, eline bir la´l geçmez; denize dalmadıkça, inci ve mercan elde edemezsin!
• Sen alçak gönüllü olmadıkça, felek, sana bas egmez; nakdinin degeri dogru olmadıkça, kimse senin nakdini almaz!
• Allah´ın mesti olmadıkça, gam, keder, sıkıntı senden ayrılmaz; kurt kılıgına girmedikçe, Ken´an Yusufu´nu
kapamazsın!
• Teni çesitli nimetlerle beslemek, insana hamlık verir! Halbuki, mihnet ve mesakkat, onu yola getirir! Din mihnetini
çekmedikçe, iman devletini elde edemezsin!
• Ey dudagım; gönlüm açılıncaya kadar hiçbir sey söyleme! Çünkü sen, bir tas yürekli ile düsüp kalktıkça, Bedahsan
la´lini bulamazsın!
1313. Gel; gel ki, sen, bizim gibi bir dost bulamazsın!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. VI, 3055)
• Gel; gel ki, sen, benim gibi bir dost bulamazsın! Iki dünyada da bizim gibi gönüller asıgı bir dost bulamazsın!
• Sen, kupkuru çorak bir vadi gibisin; bizse, sevgi yagmuruyuz! Sen yıkılmıs, harab olmus bir sehirsin; biz ise, yıkık
yerleri tamir eden, yeni binalar yapan mimarız!
• Uykuya yatınca, rüyada binlerce sekil görürsün; gezer tozar, insanlar arasına karısırsın! Uyanınca, o insanlardan hiç
birinin mevcut olmadıgını anlarsın!
• Aklını basına al da, seni yaratanın sifa yurduna gel; bütün hastalara sifa bagıslayan o büyük hekimden hiç bir hasta
çekinip kaçamaz!
• 0 essiz padisah olmasa, dünya, bassız bir bedene döner! Sen, benzeri olmayan o basın etrafina sarık gibi sarıl da,
ondan asla ayrılma!
• Yüzün kara degilse, yani, yüzünde günahlardan arta kalan lekeler yoksa, aynayı elden bırakma! Çünkü can, senin
aynandır; balçıktan yaratılmıs bedeninse, o aynanın pasıdır, lekesidir!
• Gel de, beni zaman zaman hatırla, beni aklına fıkrine getir! Çünkü, o aklı, o düsünceyi sana ben verdim! Eger la´l
satın almak istiyorsan, benim madenimden al!
• Eger yürüyüp gideceksen, sana ayak lütfeden, yürüme gücü veren o büyük varlıga dogru git; iki gözünü aç da, sana
görüs verenin, güzel eserlerle dünyayı süsleyenin yarattıklarında, onu görmeye çalıs!
• Cosan, dalgalanan, köpürüp duran denizi hayranlıkla seyrediyor, neseleniyor, el çırpıyorsun! Seni neselendiren
köpükler, onun denizinin köpükleridir! Bu yüzden, onun nesesine ne gam gelir, ne keder!
• Onun sözlerini bas kulagı olmaksızın duy; ona, dilsiz dudaksız hitap et; söz söyle! Çünkü, dille söylenen sözlerin
bazan hos. olmayan yalan sözler, bazan da gönül kıran acı sözler olmamasına imkan yok!
1314. Benim coskunlugumu, benim duyduklarımı Allah bütün aleme dagıtsa, herkese pay etse, o zaman dünyada akıllı
tek bir insan bulamazsın!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fe´ilün
(c. V, 2537)
• Ben, dün kendimde degildim; adeta hasta idim! Sevgili hakkında bazı sözler söyledim! Dostlugumuz hakkı için,
yaptıgımız sohbet hakkı için söyledigim sözleri sevgiliye duyurmayın!
• Allah korusun, o ay yüzlü sevgili söylediklerimi ansızın duyarsa, isitirse, gece karanlıgında bana ne yapar, ne eder;
artık kendisi bilir!
• Aklı basında olmazsa, sevda masalı perisan olur, dagılır gider! Akıl, bazan alta düser, bazan üste çıkar; bazan nefisle
savasa girer, bazan aglar inler!
• Bendeki coskunlugu, benim sevdamı Allah bütün aleme dagıtsa, herkese pay etse, o zaman dünyada akıllı tek bir
insan göremezsin; herkes deli divane olur, herkes aklından olur!
• Ey akıl; durmadan basıma vesveseleri döküyorsun! Ey bulut; sen de, aralık vermeden üstüme acılar, kederler sarabı
mı yagdırıyorsun
• Ey müslümanlar, ey müslümanlar! Gönlünüze sahip çıkın, gönlünüzü kederden, vesveseden koruyun! Bana ne yakın
olun, ne de, acılar çektigim için bana acıyın, ne de beni teselli edin!
1315. Bizim sevdamız, bir baska sevdadır!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´îlün
(c. VI,2784)
• Bütün dünyayı arayıp tarasan, sevdasız bir bas bulamazsın! Fakat bu bizim sevdamız, baska türlü bir sevdadır! Bu
sevda, dünyada görülmemistir; bunun esi benzeri yoktur!
• Bu öyle bir sevda ki, bütün sevdalar, bu sevdanın hasretini çekerler! Çünkü, bunun insanı yüceltecek, mana alemine
götürecek yüzlerce kolu kanadı vardır! Halbuki, öteki sevdaların bir tek kanadı bile yoktur!
• Öteki alemin bagına bahçesine karsı su dünya bahçesinin güzelligi, hamamlardaki nakıslara benzer! Su fani dünyanın
meyvelerinin de ebedîligi yok; dallar da, her zaman taze, her zaman yas degil!
1316. Benim mezhebimde, kendinde olustan daha beter bir cinayet yoktur!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2476)
• Horoz öttü! Haydi! Gafletten uyan, kendine gel; seher vaktinin gönlü uyanık kisilere sundugu mana sarabını içme
zamanı geldi! Feyzini uzunca anlatamıyorum; akıllı ve anlayıslı kisiye, bir isaret yeter!
• Zaten, sen de uyanık bir kisisin, akıllısın. temiz gönüllüsün! Mana sarabını getir de, gönlümü al! Böylece, seninle bir
alıs veris yapalım!
• Ney´i eline al, üfür! Zaten, mübarek seher vakti bizim gafletimiz için aglamakta, feryad etmektedir! Çeng de,
ayrılıktan sikayet edip durmaktadır!
• Altın renkli saraptan bize bir kadeh sun da, bizi bizden al! Bizim mezhebimizde kendini begenmekten, kendinden
yana çıkmaktan daha beter bir cinayet yoktur!117
117 Bu beyit, Sirazlı Hafız merhumun su beytini hatırlattı:
"Kimsenin gönlünü kırma da, ne yaparsan yap! Bizim seriatimizde bundan baska günah voktur!"
• Nefis, hırslı ve huyludur; nekestir, dünya malına asıktır; dedikodudan hoslanır! Bu kötü huyları yüzünden, sendeki
gizli rahmet hazinesinden habersizdir!
• Ey gönül! Kendine gel; "Zahmet çekmeye gücüm kuvvetim yok!" deme! Kendi saçma görüslerinden vazgeç; sen,
güçsüz degilsin!
• Herkesin zahmetini bol bol çekiyorsun da, sende bulunan gizli hazineyi aramak zahmetine katlanmıyorsun! Bu;
tembelliktir, hasisliktir, asagılıklıktır!
• Gönlünde ne varsa, o, senin sözünde, feryadında gizlenmistir! Onlar; sözünle, feryadınla meydana çıkarlar ve
derlenir toplanır, kıyameti koparırlar!
• Müridin canı da, gönlü de, benlik ve bizlik sehvetinden, ancak senin tertemiz denizinden baska bir seyle
temizlenmez.
• Günah islemekten çekinenler, temiz gönüllü kisiler, sabah aksam çölde yol alırlar, Kabe´ye gitmek isterler! Halbuki
Kabe, onları ziyaret etmek için onlara dogru gelir, onları karsılar!
• Ruh, ona secdeye kapanır, onun varlıgına sükürler eder! Allahım! Ruh, Sana ibadette bas olmustur, yücelmistir!
• Günes gibi gülüsündeki lutfa, kereme, zerre zerre her sey, bir baska çesit sehadette, tanıklıkta bulunur!
• Herkes, her sey, Sen´i arıyor; Sen´in mahallende itikafa girmis, Sen´in kereminin, lütfunun kabesine yüzlerini
dönmüsler, ibadet ediyorlar!
• Bazan çeng gibi, kapının önünde Sana rüku etmekte, bazan ney gibi, Senin nefesinin ümidi ile kamet getirmektedir!
• Yeter ey akıl! Artık, bu hüzünlü feryadı bırak; acıklı hikayeyi söyleme! Cesur olan her gönül,´konusarak degil,
susarak hakikatin kokusunu alır!
1317. Hem bedene can verirsin, hem de bedenden gizlenirsin!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI, 2795)
• Ey yüzlerce gül bahçesinin canı! Yasemene kendini göstermedin, ondan gizlendin fakat, ey benim canımın canının
canı olan sevgili; sen, nasıl oldu da, benden gizlendin
• Gökler, seninle aydınlandıgı, seninle nurlandıgı halde sen, niçin kendini gizlersin, göstermezsin Su bedeni
canlandıran, yasatan sensin! Peki, ne diye can verdigin bedenden de gizlenirsin
• Hakk´ın gayretinin kemalinden ve kendi güzelliginin üstünlügünden ötürü mü, kendi güzelligini kendinden mi
kıskanıyorsun Ey padisahlar padisahı: böylece, erkeklerden de, kadınlardan da gizleniyorsun!
• Ey kendinden geçen, kendinden bile gizlenen essiz, benzeri olmayan ay´ Bizden de gizlensen, iki dünyadan da
gizlensen sasılmaz!
• Ey canlara, gönüllere apaçık görünen aziz varlık! Öyle bir gizlendin, su fani gözlerimize öyle bir görünmez hale geldin
ki, bu asırı gizlenisle sen gizlilikten bile gizli kaldın!
• Ey Tebrizli Sems! Sen, Hz. Yusuf gibi, bir kuyuya düsmüs, kendini gizlemissin! Ey ab-ı hayat, ey bizi ölümsüzlüge
kavusturacak bengisu! Seni elde etmek için kuyuya sarkıtacagımız ipten bile gizlendin; seni nasıl bulabilecegiz
1318. Bir sırları söylemeye imkan yok; bütün zerreleri açsan, her birini bir agız yapsan, yine bu sırlar anlatılamaz!
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2465)
• Sen; benim sırrımı, gizlediklerimi herkese söylemeye, nisanı izi belli olmayan o padisahı göstermeye, izini belirtmeye
geldin!
• Dün aksam, sarhos hayalin bana geldi; elinde bir sarap kadehi vardı! "Ben, içki içmem!" dedim; "Içmemezlik yapma,
ziyan edersin!" dedi!
• "Eger içersem, aklım basımdan gider, utanma nedir bilmem! 0 zaman elimi saçlarının üstüne korsam, sen, hemen
benden kaçar gidersin!" diye korkuyorum!"
• Nazlanmamı gördü de, bana; "Sen, bir acayip adamsın!" dedi. "Can, sana yüzünü dönüyor, iltifat ediyor, sen, ondan
yüzünü çeviriyorsun!
• Herkese karsı dalavere yapıyorsun, düzenler kuruyorsun ama, benim gibi birisine de mi dalavere .. Ben ki, sana
dostum, sana çok yakınım; benden de mi sır saklıyorsun
• Yeryüzünün gönlünün hazinesiyim; ne diye basını yere koyuyorsun, secde ediyorsun Gökyüzünün de kıblesi benim;
ne diye yüzünü göge tutuyor, ondan birsey diliyorsun
• Sana görüs nurunu veren padisaha dogru bak! Eger inadından ötürü ondan bas çekersen, ecel gününde halin nice
olur
• Egri otur fakat, dogru söyle; insana, dogru söz yarasır! Senin canın da, ruhun da benim! Halbuki sen, beni bırakıp
baska tarafa gidiyorsun!"
• Yeter; bu söz anlatılamaz, agıza gelmez! Hatta, bütün zerreleri açsan, herbirini bir agız haline getirsen, yine
anlatılamaz!
1319. Gönlüme, görülmemis, acayip bir ates düsürdün.
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2488)
• Ey güzel varlık! Gönlüme, canıma görülmemis, acayip bir ates düsürdün! Düsürdügün ates, gönlümde yerlesti kaldı!
Sen, ne diye yolculuga çıktın
• Atesin gönlüme yerlesti kaldı, gönlüme dost oldu! Gönlüme attıgın atese de ki: "Gönül senden sikayetçi degil; sana,
ab-ı hayat gibi ´Hos geldin!´ diyor!"
• Senin hayalinin lezzeti, gönlümü yaktı yandırdı! Güzelim; sanki senin gamın tatlılastı, seker oldu da, gönlüm, bir
kagıt gibi ona sarıldı!
• Mum, atesinle yandıgı için sızlanmadı, sabretti de, her tarafı nur kesildi! Nur, herseyden iyidir; hele ölümsüz, sonsuz
olursa!..
• Nur, bir an bas kaldırdı mı, ruhu isteyen, tek basına kalır! Allah´ın lütfu, ihsanı olmadıkça, benim ay yüzlüm de
görünmez olur!
• Fakat, yine bir ihsana ugrar, Allah´ın yardımından yine bir lütuf gelir de, sonsuz birlik imam olur, kendisine uyulur!
• Allah, kahır kaplanını baglar, sevgi kapısını açar ve sehrin üstüne bir kubbe kurar da, bütün sehir kötülüklerden
kurtulur!
1320. Ay gibi bir güzellik definesi
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2492)
• Iki dünyada da gönlünü nefsanî arzulardan temizlemis her insan, "Elest" sesine karsı, "Bela" (evet) demenin yokluk
oldugunu görmüs ve anlamıstır!
• Topraktan yaratılmıs olan su dünyayı küçük bir tepe say; yokluk, onun altında gömülü bir hazine! Tepenin üstünde
oynayıp eglenmek, ancak çocukların zevkidir, nesesidir!
• Kimin gözü baglanırsa, onun hırs parıltısı azalır! Gizli hazineden haberi olmayanın ise, hantallıgı ve tembelligi artar!
• Ay gibi bir güzellik hazinesini can gördü de; "Aman ne kadar da güzel göz degmesin!" dedi. Binlerce padisah, onun
yoluna düsmüs, onu arıyor! Ah ne de büyük, ne de elde edilmesi gereken yüce bir sey!
• Onun güzelligini överdim, dudaklarından bahsederdim; canın yüzünü açardım, onu anlatmaya çalısırdım! Fakat, onu
anlatacak, ona ulasacak kisi nerede
• Iki köyde, yani iki dünyada, ona layık kimse yoktur! Ama, varsın olmasın; sen, onun yoluna canını da at, kendin de
atıl! Bas çekme; basını yere koy!
• Ey tanınmıs Tebriz! Semseddin´in kapısında kemer kusan; yani, ona hizmete hazırlan! Çünkü, basın, bir mübarek
kisinin ayagına kapanması pek kutlu, serefli bir seydir!
1321. Nerdesiniz, ey gök kapılarını açmasını bilenler
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2707)
• Ey ask kerbelası çölünün belasını candan arayanlar, ey Allah yolunda sehit olan aziz varlıklar; neredesiniz
• Ey tez canlı asıklar, ey havadaki kuslardan daha hızlı uçanlar; neredesiniz
• Ey gökyüzünun padisahları, ey gök kapılarını açmasını bilenler; neredesiniz Geliniz; bize, gökyüzünün kapılarını
açınız, bizi ötelere gönderiniz!
• Ey benlik zindanının kapısını kıranlar, ey nefsin esaretine düsmüs rahmanî duyguları uyandıranlar, hapisten
kurtaranlar; neredesiniz
• Ey gizli hazinenin, gönül hazinesinin kapısını açanlar, ey mana yoksullarının varı yogu olanlar; neredesiniz
• Ey "Nerdesiniz, nerdesiniz .." diye sorduklarım, aradıklarım! Siz, öyle bir denizdesiniz ki, su alem, o denizin
köpükleridir! Zaten, sizin, çok önceden o denizle asinalıgınız vardı; siz, o denizde yüzmeyi çok önceden bilirdiniz!
• Su içinde yasadıgımız dünyada görülen sekiller, suretler o vahdet denizinin köpükleridir! Eger senin askın ve aklın
varsa, eger sen temiz kisilerdensen, su köpüklerle ugrasma, onlarla mesgul olma, onları geç!
• Eger sen bizden isen, eger sen de Hakk´ı arıyorsan, sekli sureti bırak da gönüle dogru yürü, gönüle gel!..
• Ey Tebrizli Sems! Dogudan dog; çık, görün! Çünkü, her ısıgın aslının aslının aslı sensin!
1322. Bütün bu sesler, kıyısı olmayan denizdendir!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ülün
(c. VI,2693)
• Bedenin burada ama, gönlün, mana bahçelerinde dolasıyor! Sen avlanmayı düsündükçe, seni avlarlar!
• Bedenin ile, kamıs gibi belini baglamıs, dügümler atmıssın, buraya baglanmıssın, buradasın! Fakat, iç yüzün
kararsız, rüzgar gibi dolasıyor!
• Bedenin, denize dalmak için soyunan dalgıcın elbisesi gibi kıyıda kumlar üstünde; gönlün ise, balık gibi denize
dalmıs, yüzüp durmada!
• Bu denizde asil ruhlu, iyi huylu damarlar da vardır, kapkara, kötü ruhlu damarlar da bulunmaktadır. Çünkü bu alem,
zıtlar alemidir!
• Gönül temizligi, asil ruhluluk, faziletli olus, o temiz damarlar yüzündendir! Kanadını açıp uçmaya baslayınca, o
damarların izini bulursun!
• Sen, kan gibi o damarlardan gizlisin; bir parmagını bassan, yani kendi içine inip kendi kusurunu görsen, kendinden
utanırsın!
• Güzel telli çengin sesi de, o damarlar yüzündendir; bu aglayıs, o aglayıstaki güzelligin durusudur! Yani, çengin de
insan gibi bir dıs yüzü, tellerinin sesi var, bir de iç yüzünün, gönlünün sesi var!
• Bütün bu sesler, bu nagmeler, kıyısı bulunmayan denizdendir! Deniz kıyısızdır fakat, cosar, dalgalanır, köpürür!
1323. Sen, nereden geldigini biliyor musun
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI, 2927)
• Nereden gelmissin, biliyor musun Sen, Hakk´ın hareminden gelmissin;
• 0 ruhanî alem, o güzellikler hiç hatırına gelmiyor mu
• Onları unuttun da, bu dünyada saskına döndün, böyle sasırıp kaldın!
• Senin basın dönüp durmada! Bir avuç toprak karsılıgında canını veriyorsun; bu ne ucuz alıs veris
• 0 topragı geri ver; kendi degerini bil! Sen, köle degilsin; sen padisahsın, sultansın haberin yok!
• Gökyüzünden nice güzel yüzlüler, senin için gizlice yeryüzüne inmisler!
1324. Dünya, güzellerin ateslerinden yandı!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2690)
• Ask bana geldi de; "Benim yolumda can verir misin " diye sordu! Arkasından; "Neden hemen; ´Evet, evet; can
veririm!´ demiyorsun " dedi!
• Dünya, güzellerin ateslerinden yandı yakıldı! Askın güzelligi, askın yüzü hertarafı sardı!
• Can, askın yüzünü görünce; "Ben elden çıktım; öyle oldugu halde, bana yine de el vermiyorsun!" dedi!
• Ben, askı, bir nur burcu olarak gördüm! Fakat, o nur burcunun içinde ne yakıcı ates var; ah bir bilsen!
• Canlar, askın yüzüne karsı birer hayaldir! Üstünde yasadıgımız su kocaman dünya, onun atının ayagında bir toz
zerresidir!
• Onun atının nalından yükselen tozdan ovalarda, tarlalarda güzeller, güzel yüzlüler bitmekte, boy atmaktalar!
• Benden, baska bir seycikler sormayınız; ben, yalnız sunu biliyorum: "Ask yolunda yüzlerce kisi bir pula satılmaz!"
1325. Benimle beraber oldugun halde neden gizleniyorsun
Mütefa´îlün, Fe´ülün, Mütefa´îlün, Fe´ulün
(Dîvan-ı Kebîr, Külliyat-ı Sems-i Tebrîzî, 3238)
• Allahım! Beni, ezelde yarattıgın zaman askım kemal derecesinde idi! 0 zamanlar ne yer vardı, ne dünya vardı, ne
günes mevcuttu, ne de ay mevcuttu! Sen, benim duamı, yalvarıslarımı isittigin zaman;
• Ne bir insan bası vardı, ne de onun külahı vardı. Beni kendi askın için seçtigin zamanlar, hiç bir sey mevcut degildi!
• Ben, ezelde, en eski zamanlarda Sen´inle beraber idim, Sen´in nedimin, dostun idim! Böylece, mademki ben Sen´inle
beraber oldum, Sen de benimle oldun! Su halde, niçin görünmüyorsun.
• Gören göz de Sen´sin, söyleyen, isiten de Sen´sin; gözümüze perdeler çeken, hakikati bize göstermeyen de Sen´sin,
perdeleri yırtan da Sen´sin!
1326. Ey gönül; oruçlu iken Allah´a misafirsin!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe-ülün
(c. VI,2672)
• Ey gönül! Oruçlu iken Allah´a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakısır!
• Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın! 118
118 Bu beyit, Fuzülî´nin su beytini hatırlattı:
"Ramazan ayı gele, açıla cennet kapısı
Ne reva kim kala meyhane kapısı baglı"
• Topraktan, atesten, sudan, rüzgardan dikilmis olan beden hırkasını çıkar, at!
• Can, askın kapısına geldi de; "Beni affet; sen, özürlerin canısın!" diye yalvardı!
• "Ey ask!" diye sızlandı. "Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!"
• Ask da, gülerek cana dedi ki: "Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın!
• Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın!
• Perhize gir de, sana bir serbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!"
• Sustum; artık bunu ask anlatsın! Çünkü, onun gözü, canlara can katar!
1327. Su dünya üstünde hayat, aslında, bir ölümdür!
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Fa´îlün
(c. VII, 3172)
• Ey bu dar ten kafesinde uçan kus! Sen, varını yogunu aldın, göklerin üstüne yücelttin!
• Bundan sonra yepyeni, taze bir zindelik, bir dinçlik gör! Ne zamana kadar bu yeryüzündeki serseri zindeligi, dagınık,
zevksiz hayatı sürdüreceksin
• Su dünya yüzündeki hayat, aslında, bir ölümden ibarettir! Bizi korkutan ölüm de, hakikatte, hayattır! Bunu ters
düsünmek, yani, ölümü, bir baska aleme dogmak degil de yok olup gitmek gibi sanmak imansızlıktır!
• Eger Hakk ten hanesini yıkarsa, sakın inleme, sikayet etme! Sunu iyi bil ki, aslında sen, ten zindanında mahbussun;
ölüm gelip de orası yıkılınca kurtulacaksın!
1328. Sen, hile ile gönül sekline girmissin!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. V, 3071)
• Ey gönül! Sen, bulusma devlet kususun; kimin basına konarsan, o, gerçek sevgiliye kavusur! Böyle olunca, neden
uçmuyorsun, ne diye insanları mutluluga götürmüyorsun Seni kimse tanımaz; sen ne insansın, ne de peri!
• Sen, çok güzel bir sevgilisin; gönül degilsin! Fakat sen, binlerce insanın gönlünü elde edesin, onları ask yoluna
düsüresin diye, hile ile, düzen ile "gönül" sekline girmissin!
• Sen, bir an vefalı ol, topraga karıs, onunla arkadas ol, ayaklar altında ezil; sonra kal, bir an da göklere yüksel,
arsın da, fersin de, iki dünyanın da hududunu as, ötelere git!
• Ruh, neden seni bulamaz Sen, onun kolusun, kanadısın! Göz, neden seni göremez Sen, gözün de, görüsün de
aslısın, temelisin! 119
119 Bu beyit, Namık Kemal merhumun su beytini hatırlatıyor:
"Münferid vasıta-i ru´yet iken
Göremez kendini dîde bile"
Yani; yalnız görme vasıtası oldugu halde göz, kendisini göremiyor!
• Tövbenin haddine mi düsmüs ki sana tövbe etsin Haber kim oluyor ki, seninle bulundugu halde baska bir seyden
haberi olsun
• Bütün bilgiler, akıllar, gökteki yıldızlar gibidir; sen ise, onların perdelerini yırtan bir dünya günesisin!
• Su dünya, sanki kardır, buzdur; sense Temmuz ayısın! Senin etkin baslayınca ondan eser bile kalmaz; erir gider!
• Zavallı ben kim oluyorum; bana söyle ! Kimim ben ki, seninle beraber olayım da, yine varlıgıma sahip bulunayım!
Sen, bana dogru bir baktın mı, ben de yok olur giderim, benim gibi yüzlercesi de!..
1329. Sen saraptan, ben de onun kokusundan mest oldum!
Müstefilün, Fe´ulün, Müstefilün, Fe´ulun
(c. VI,2947)
• Ya ben tuhaflastım, ya sen tuhaflastın; birçok kadeh içtin de, bana bir kadeh bile vermedin!
• Sen saraptan, ben de onun kokusundan mest oldum! Büyük bir padisahın meclisinde sarap kokusu ile mest olmak,
kendinden geçmek de az bir lütuf degildir!
• Birçok asıkları öldürdün ama, sen, yine de suçsuzsun! Çünkü, onları eziyet vererek, gamlara, kederlere düsürerek
öldürmedin; zevkle, nese ile öldürdün!
• Dünya, seninle karanlıklardan çıkar, aydınlanır; insan seninle muradına erer, istedigini bulur! Durum böyle iken,
neden gittin de sen muratsızlık köyünde ev tuttun, oraya yerlestin
• Neden böyle yaptıgını anlıyorum: Zira, aydın ısık, gece karanlıgında daha iyi belli olur! Dünyada dert olmasaydı
derman da bulunmazdı; derman, derde gelir, dertliye gelir! Zaten isin ustalıgı da buradadır; her seyi zıddı ile belirtiyorsun!
• Senin gamından baska bir sey içmeyeyim; ne Amîd´in nüktesini, ne de Imad´ın sözünü duymayayım! Bir söy
söylemeyeyim diye agızımı tuttun, kulagımı tıkadın! 120
120 Amîd (Mansur oglu Amîd): Iran Selçukluları hükümdarı Turgut Bey´in veziri. Çok güzel konusan bir kimse
oldugu için, sözleri darb-ı mesel haline gelmistir. Ne yazık ki bu büyük insan, bu büyük edip ve hatip, siyasete kurban
gitmis, 1064 tarihinde idam edilmistir. Imad´a gelince; 949 senesinde Siraz´da vefat eden Al-i Büveyh Devleti´nin
kurucusunun adı. Bu da edip bir kisi imis.
• Tebrizli Semseddin´e, hakikatle mest olmus, kendinden geçmis olanların selamlarını götür, önünde yere kapan da
de ki; "Ey ruhum, canım efendim! Kaçtın, halvete mi çekildin "
1330. Bu dünyada hayat, bir zehir gibidir; sen de, o zehri etkisiz bırakan bir panzehirsin!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ülün
(c. VI, 2734)
• Sevgilim! Sensiz yasamak, benim için haramdır; sen olmayınca, bu dünyada nasıl yasanılır, nasıl hayat sürülür 121
121 Mevlana´mızın bu lirik beyitleri, eski sairlerimizden Nesatî ve Faruk Nafîz merhumların su mısralarını hatırlattı:
"Baga sensiz bakamam, çesmime ates görünür
Gül-i handanı degil, serv-i hıramanı bile"
Faruk Nafîz de sunları söylemis:
"Bir goncasın ki ıtrını senden alır bahar
Sensiz kalınca yapma çiçekten ne farkı var
Mevsim seninle kol kola gelmezse gelmesin!"
• Senin bulunmadıgın yerde hayat sürmek, senin güzel yüzünü görmeden yasamak, yasayıs zannedilen, yasayıs adı
verilen bir ölümdür!
• Dünya acılarla, kederlerle, ızdıraplarla dolu; adeta zehir gibidir... Sen ise, bu zehri etkisiz bırakan bir panzehirsin!
Dünya bir tuzaktır, sen de o tuzagın yemisin; senin yüzünden biz, dünya tuzagına düsmüsüz, yasıyoruz!
• Sen bir incisin; bu cihan da, sanki inci kabı, hokkadır! Yasayıs bir kadehtir; sen de o kadehte bulunan bir sarap!..
• Senin sevgi suyun olmasa, gül bahçesi çoraklasır, dikenlerle dolu bir çöl olur! Senin cosup kaynaman, heyecanın
olmasa, hayatın hiç bir tadı kalmaz; ham, çig bir meyve gibi olur!
• Kusursuz olan, her bakımdan tam olan güzelligin olmazsa, yasayısın tadı, zevki tam olmaz, tam yasayıs sayılmaz;
hayat, zevksiz ve manasız bir sey olur!
• Sen olmadıktan sonra kabul edilen dualar, ulasılan muratlar, dilekler ne ise yarar Bu hal; duaların kabul
edilmemesi, muratların, dileklerin olmaması ve bizim yasayıs muradına ulasmamamız olur.
1331. Güzellerin gözlerine mahmurluk, büyücülük, gönül alıcılık vermissin!
Mef´ülü, Mefa´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2733)
• Ey vuslatı ab-ı hayat olan sevgili; dünya isteklerinden kurtulusumuzun çaresini ancak sen bilirsin!
• Sen, gözden kaybolma; çünkü sen, göz nurusun! Gönülden de ayrılma; sen, cansın! Ben, sensiz yasayamam!
• Gözümden kayboldugun zaman canım, gizli gizli aglamaya baslar!
• Ben kim oluyorum ki vuslatı, sana kavusmayı arayayım; sen lütfediyorsun, güzelliginle, beni kendine dogru
çekiyorsun!
• Birisi bana; "Asıklık nedir " diye sordu. Ona dedim ki: "Sen, bu manaları bana sorma!
• Asıklıgın ne oldugunu, benim gibi olursan görürsün, anlarsın! Seni çagırdıkları zaman, sen de onları çagırırsın! 122
Yani, sevilirsen, sen de seversin!
122 Hz. Mevlana, MesnevTnin ikinci cildinin önsözünde de söyle buyurmustur:
"Birisi; ´Asıklık nedir ´ diye sordu. Ona dedim ki: ´Benim gibi olursan bilirsin, anlarsın
• Sevgilim! Sen, güzelliginin baharı hevesine kapıldıgın, yani gençlik çagında güzelliginin gururunu yasarken ben,
ömrümün son baharında, her nefesimde son bahar rüzgarı estirmedeyim.
• Sevgilim; sen, güzelligin ile bagı bahçeyi sonbaharın soguk rüzgarlarından, cevrinden, cefasından kurtamadasın!
• Allahım! Sen, küçük bir et parçasına söylemek ve dinletmekte, tercümanlık vazifesi vermissin!
• Peygamberlerin dillerine kadîm olan, evveline evvel olmayan o tek varlıgın sırlarını vermissin, onları söyletiyorsun!
Yani, vahiy yolu ile peygamberlerin dilleri ile konusuyor, onları hidayete erdiriyorsun! 123
123 Bir Mesnevî beytinde Hz. Mevlana söyle buyurmustur:
"Gerçi Kur´an Peygamber´in dudagı ile söylenmistir; bu yüzden kim ki; ´Kur´an´ı Hakk soylemedi!´ derse, o, kafir olur!"
• Velilerin ruhlarına, ölümde ölümsüzlük yasayısını lütfetmissin! 124
124 Hallac-ı Mansur hazretleri; "Muhakkak ki benim ölümümde hayat vardır!" demisti.
• Iyi düsünemeyen, anlayıssız akla, beden sehrinin bas damında bekçilik vazifesi vermissin!
• Sen, her gece uykuya dalınca, insanların ellerinden bes duyguyu alırsın!
• Gül yanaklı güzellerin gözlerine mahmurluk, büyücülük, gönül alıcılık vermissin!
• Iki damla gönül kanına (ana rahmine düsen iki damlaya), ince seyleri anlama ve düsünme kabiliyeti vermissin!
• Aska da lütfetmissin, yigitlik, pehlivanlık, cesaret vermissin!
• Senaî hazretlerinin bir nasihati su: "Eger Hakk´ı apaçık, ayan olarak hissetmek istiyorsan, canınla oyna; riyazet ve
ibadetle nefsini yen, sıkıntılara katlan!"
• Ey Tebrizli Sems; sen, bastan basa nurdan ibaretsin! Çünkü sen, göklerin nurlar saçan çeragısın!
1332. Biz, varlıgımızı yok ederek, tamamıyla ask olduk!
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´nlün
(c. VI,2942)
• Biz, savasta yüzümüze kalkan tutmayız! Yani, biz asıklar, nefisle savasırker korkmadan, kahramanca savasırız!
Sema´ ederken de kendimizden geçeriz ne neyden, ne de deften haberimiz olur!
• Biz, zaten, Hakk´ın askı ile yok olmusuz, askının ayakları altına serilmisiz´ Biz, kat kat askız; biz kel degiliz, biz sagır
da degiliz!..
• Biz, kendi kendimizle, kendi benligimizle savasmıs, varlıgımızı yok ederek tamamıyla ask olmusuz; bizde, bakıstan
ve görüsten baska bir sey kalmadı! Artık, bize, göze çekilen sürmenin faydası yoktur!
• 0 yanıp eriyisin tesiri ile askın beni oksamasından ötürü, cigerim kan kesildi; artık, bende ciger yok!
• Gönlüm de yüz parça oldu, avarelesti. Bugün arayacak olsan, bende, gönülden bir eser bile bulamazsın!
• Yusyuvarlak aya baksana; o, her gün erimede; ayın sonunda göge baktıgın zaman, gökteki ayı göremezsin!
1333. Cihanın her cüz´ü, her seyi asktır!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2674)
• Haydi ey ab-ı hayat, yani ask! Bir nagmeye basla da, beni sevkle, heyecanla degirmen tası gibi döndür!
• Böyle yap! Böyle yap da, hep böyle olsun; perisan, darmadagın olarak, ben bir tarafta, gönül bir tarafta olsun!
• Agaçların dalları ve yaprakları, rüzgar olmasa oynamaz; kehribar olmadan saman çöpü de uçup gitmez!
• Insaf et; saman çöpü bile rüzgar esmedikçe hareket etmez ise, dünya nasıl olur da rüzgarsız, rüzgar olmadan, bir
tesir eden bulunmadan kendi kendine hareket eder
• Aslında, dünyanın her cüz´ü, her seyi asıktır; her seyin, her zerrenin, her atomun bile içine bir ask atesi düsmüstür!
Her sey, sevgili ile bulusmak için çırpınır durur; her sey bulusma sarhosudur!
• Fakat onlar, kendi sırlarını sana söylemezler! Çünkü sır, layık olandan baskasına söylenmez!
• Bütün varlıklar, ev sahibinin, yani Allah´ın tatlı sofrasından yemekte içmektedirler!
• Her sey canlı, her sey yiyor içiyor, konusuyor! Böyle olmasaydı, karıncalar Süleyman´a sır söylerler miydi, dag
Davud Peygamber´le beraber ilahî okur muydu, seslenir miydi
• Su gökler asık olmasaydı, gögsü böyle saf, temiz, masmavi olur muydu
• Eger günes de asık olmasaydı, yüzünde bir nur, bir ısık bulunmazdı!
• Yerler, daglar asık olmasalardı, gönüllerinden bir ot bile bitiremezlerdi!
• Deniz asktan habersiz olsaydı, askı anlamasaydı, böyle çırpınıp durur muydu, köpürüp cosar mıydı
• Ey insan! Sen de asık ol, askı tanı; vefalı ol da, vefa bul!
• Gökyüzü, emanet yükünü kabul etmedi! Çünkü, asıktı; hata etmekten korktu!
1334. Ey gülen bahar; ne kadar da hossun!
Müstef´ilün, Fe´dlün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2936)
• Ey gülüp duran ilkbahar; ne kadar da neselisin! Sen, mekansızlık aleminden geldin; bize bir sey getir! Sevgilimizden
ne gördük ..
• Gülüyorsun, yüzün terütaze; yemyesilsin, misk gibi kokuyorsun! Sen, ya bizim sevgilimizle aynı renktesin, yahut bu
güzel rengi ondan aldın!
• Ey mevsim; sen, ruh gibi hossun! Gözlerden gizlisin; eserlerinle meydandasın, görünüyorsun ama, kendin meydanda
degilsin!
• Ey gül; ne diye gülmüyorsun neselenmiyorsun Ayrılıktan kurtuldun, bahara kavustun!.. Ey bulut; sen de neden
aglamıyorsun, göz yası dökmüyorsun Sevgilinden ayrılmadın mı ..
• Ey gül; bahar yesilligini süsle, açıkça gülmeye basla! Çünkü, üç ay gizlice, kimseye görünmeden soguk dikenler
arasında kosup durdun, baharı bekledin!..
• Ey bahçe; su yeni yetisen çimenleri, fidanları güzelce besle, yetistir, gelistir! Çünkü, o zavallıların nasıl geldiklerini
gök gürültüsünden duymadasın!
• Ey rüzgar; dalları oynat! Bir gün güllere dogru esecegini hatırla da, dalları nese ile oynat!
• Bak; agaçlar, talihli insanlar gibi neseli! Ey menekse; senin boynun neden gamdan bükülmüs
• Süsen, goncaya; "Gözün kapalı ama, bahtın açık! Günden güne ugurlu bir talihe kavusmadasın! Açılacaksın,
güleceksin; güzel renkle boyanacaksın, hos kokular saçacaksın!" dedi.
1335. Bütün agaçların dalları oynuyor; hepsi de neseli, hepsi de gülüyor!
Mütefa´îlün, Fe´ulün, Mütefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI,2849)
• Ey baharın nefesi, ey baharın hos kokular getiren rüzgarı; ey bahar mevsimi! Bize ötelerden, bize can baharından
haber ver; senin çiçeklerinin kokularından, renklerinden, hafif hafif sallanıslarından anlıyorum ki, sen de can baharından
mest olmussun!
• Ey çiçekler! Açılınız; bakınız, ben de açıldım! Can baharından bir seyler anlatın; ben de dilimin döndügü kadar
söylüyorum, anlatıyorum! 0 tertemiz varlıktan, o padisahlar padisahının güzelliginden, büyüklügünden, essizliginden bir
seyler bahsediniz!
• Ilkbahar kendini gösterince, kıs mevsiminin ödü kopar; fani bir insan gibi, onun da eceli gelmistir, onun da sayılı
nefesleri tükenmek üzeredir!
• Bütün baglar, bahçeler, gönülleri avlamak için tuzak olmuslar; her yer yesil bir renge bürünmüs! Gül ile lale, ellerine
sarap kadehlerini almıslar, insanlara sesleniyorlar: "Buraya gelin; neyiniz var, söyleyin!" diyorlar!
• Zaten gülle lale, renkleri ile, kokuları ile gönülleri avlayan tuzaga benzerler, kendilerini seyredenleri avlarlar! Öteki
çiçekler de öyle; onlar da gözleri, gönülleri avlayan birer tuzak! Meyveler de, onlara av olmus!
• Güzel kokulu susam, parlak gözlerini yasemine çevirdi de dedi ki: "Toprak topraklıktan çıktı, güzeller doguran bir
ana oldu! Diken de yumusadı, kimseye batmaz bir hale geldi; dikenligi bıraktı!
• Ey lale; ne güzel rengin var! Sana bu rengi kim verdi Hakk´ın lütuf sarabı ile sersem olmussun, bir sey
söylemiyorsun! Güzelsin, güzel yanaklısın; bu özrün padisaha yeter!"
• Lalenin yanakları alev alev nar gibi kızarmıs; bu hal, nergisin gözünden kaçmadı da, sanki ona; "Güzellere kötü
gözle bakma!" diyordu!
• Rüzgar, bahçeler arasında eserek dalları neselendirdi, onları oynattı ve çiçekleri de oksayarak geçti, kırlara, ovalara
açıldı; oraları misk kokusu ile doldurdu!
• Bütün agaçların dalları oynuyor; hepsi de neseli, hepsi de gülüyor! Yeni gelinler gibi hepsinin de elleri kınalı!
• Agaçların çiçeklerle dolu dallarının hepsi de, sanki Hz. Meryem gibi meleklerin nefesi ile gebe kalmıslar ve zamanı
gelince güzel kokulu, hos renkli, tatlı meyveler dünyaya getirecekler! Zaten agaçların, fidanların hepsi de, kara topraktan
dogmus birer huri!
• Yeryüzü, sanki cennet olmus; bütün güzeller, gece gündüz neseden kararsız bir hale gelmisler, ayaklarını vurarak,
baslarını yenlerini sallayarak oynasıp duruyorlar!
• Bulut, bahar mevsimine sesleniyor ve diyor ki: "Kıs mevsiminde yeryüzüne ne döktümse, ne saçtımsa, hep senin için
döktüm ve saçtım; sen, bunlara layıksın!"
• Ey gönül; su baharı seyret! Bu hal, gerçekten de bir kıyamet! Bütün yıl, iyi-kötü ne ekildiyse bahar mevsiminde
onlar bitmekteler, kendilerini göstermekteler!
• Bahar da diyor ki: "Ey can! Sen, nefesini bir tohum gibi bil; iyi tohum ek de, karsılık olarak su kara topraktan sana
güzel fidanlar baskaldırsın, bitsin!"
• Gerçekten de, gizli seyler, gizli sırlar, kıyamet kopmus gibi meydana çıktı. Ey güzeller güzeli, ey efendimiz,
sahibimiz, essiz sevgili! Sen, ne diye kendini gizlersin artık Zaten Sen de, yarattıgın, dünyayı süsledigin eserlerinle
ortadasın, açıkça görünmedesin!
1336. Ask aleminde bilgi, bilgisizliktir!
Müstefilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI, 2956)
• Ey can! Meshur olmayı, iyi bir nam bırakmayı gönlünden tamamıyla çıkar at da; benlikten kurtuldugun, manen
arındıgın için, herkesin anlayamadıgı sırları birer birer anla!..
• Ey Hakk asıgı! Halkın kınamasından korkuyor, ar, haya kaydına düsüyorsan, ask aleminde ar, haya kaydına düsmek,
böylece mana padisahı görünmek, ayıplanmanın, çekistirilmenin zevkine varmamak hamlıktır!
• Ask aleminde bilgi, bilgisizliktir; bilginin serefi, pek de o kadar önemli sayılmaz! Askın cahili, su dünya islerinin
alimlerinden daha degerlidir!
• Izi, nisanı belirmeyen taraftan, o bilgi ve bilgisizlik yönünden, o canının canına can olan yerden ask geldi, sana
selamlar getirdi!
• Gönülleri çekip alan saçlarla perdelenmis o güzel yüz, o nurlu yüz yok mu, iste can, o saçların tuzagına düstü, o
halkaları boynuna geçirdi, böylece, kendi istegi ile askın kölesi oldu!
• Gamın sertçe, siddetle; "Kan dökme zamanı geldi; senin kanını dökecegim!" diyor. Ey gönül, ey can; siz kim
oluyorsunuz ve ona karsı ne yapabilirsiniz
• Ey can; dogdugun, dünyaya geldigin gece ona teslim oldun; verecegini verdin, ona bas egdin, itaat ettin!
• Ey ruh! Uçtun, bir kıyıya gittin; orada gezdin tozdun, gelistin ve gönül verdigin, kul köle oldugun güzeli elde ettin!
1337. Fanî bir güzelin hayalini gönlüne yerlestiriyor, sonra ona tapıyorsun!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´lün
(c. VI,3045)
• Ben, senin gördügün adam degilim; sen, beni görebilsen de, tanıyamazsın. Sen, beni bir hayalden, bir gölgeden
baska bir sey göremezsin! Çünkü sen, uykudasın, uyku sarhosu, uyku sersemisin!
• "Bu dünyada nicesin, ne haldesin " diye sen, beni bana sor! Bir gör esirci eline düsen Yusuf nasıl olabilir!
• Sunu iyi bil ki; Can Yusufu´nun yüzü, ancak ask gözü ile görülebilir; sende ise ask gözü yok! Sen, vehim adamısın,
kıyaslara düsmüs bir kisisin!
• Göze görüs ve bakıs nimetini verdiği için Allah´a sükretmek gerekir; bunu böyle bil! Kalp gümüs gibi, kalp altın gibi
potadan kaçma! Sen, sükredis madenisin; bundan haberin yok!
• Potadan, yani yanarak, ızdırap çekerek arınmadan korkarsan, gerçekten de sen, hayale taparsın; hayalinde bir put
yontarsın, sonra da o puttan korkarsın! Yani, arınarak, ızdırap çekerek gerçek sevgiliyi bulamayınca, fani bir güzelin
hayaline gönlünde yer verirsin, sonra; "Onu kaçırırım!" diye üzülür durursun!
• Sen zavallı, gerçek sevgiliyi bulamadıgın için, hayalinde bir put yapıyor, fani bir güzelin hayalini gönlüne
yerlestiriyor, sonra ona secde ediyorsun; kafır gibi putlara tapıyorsun!
1338. Kulagın sagır degilse, dünyaya ait söylenenleri tersine duy!
Mef´ulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2625)
• Eger hakikat meyhanesi bilgisi senin içine sinseydi, dünyada ögrendigin bu bilgi, bu hüner, sana bir rüzgardan, bir
hevesten ibaret görünürdü!
• Ruh aleminin kusu, ga´ib kusu, senin basına gölgesini düsürseydi, dünya zümrüdankası senin gözüne adi bir sinek
gibi görünürdü!
• Eger saadet sabahı seni karsılasaydı, seni aydınlıga kuvustursaydı, gece bekçisinden korkar mıydın
• Seni dünyada bırakıp gidenler, sana küçük bir yardımda bulunsalardı gönlündeki emeller, arzular ve düsünceler,
sana manasız görünürdü!
* Can kulagın sagır degilse, hakikatin sesini duyabiliyor isen, dünyaya ait söylenilenleri tersine isit, tersine duy! Yani,
dünya malının mülkünün, yüksek makamlarının faydasından bahsettikleri zaman, bunları ters duy, faydalı olmadıklarını
anla ve mana aleminin yararlı oldugunu kabul et! Zaten asıklar defterinden bir harf bile kafıdir, yeter!
• 0 bilgin geçinen ahmak; "Bizden evvel ölenlerin hepsi de gitti; bir tanesi bile geri gelmedi!" diyor; eger o gönlü
uyanık bir adam olsaydı, geri geleni görürdü!
• Can alevin, ömrünün mumu, ölüm kasırgasından tir tir titriyor; eger onun ötelerden bir haberi, ölümsüzlükten bir
sezgisi olsaydı, titremezdi!
1339. Su benlik, bizlik de ne oluyor
Müstef´ilün, Fe´ulün, Müstef´ilün, Fe´ulün (c. VI, 2965)
• Ey bizim yapma gücümüzü, cüz´î irademizi elimizden alan! Aslında, bizim irademiz yoktur; bizim irademiz Sen´sin!
Biz, safran dalları gibiyiz; bizim lale bahçemiz Sen´sin!
• "Beni Sen´in gamın öldürdü!" dedim; cevap olarak dedi ki: "Gamda o cesaret, o güç var mıdır Senin bizim
dostumuz oldugunu gam bilmiyor mu "
• Ben, bagım bahçeyim fakat, sonbahar beni vurdu, yaktı yandırdı; benim bagımı bahçemi dirilt, güldür! Çünkü Sen,
bizim baharımızsın!
• Bana; "Sen, bizim çengimizsin!" dedi. "Senin çıkardıgın ses, bizim sesimizdir! Sen, bizim kucagımızda oldugun halde
ne diye aglayıp duruyorsun "
• "Her hayal basımı agrıtıyor, beni rahatsız ediyor!" dedim. Dedi ki: "Hayallerin basını kes de kurtul; sen, bizim
zülfıkarımız, kılıcımızsın!"
• Elimi basıma götürdüm; yani; "Mahmurum!" dedim. Dedi ki: "Mahmursun ama, bu mahmurlugu sana Biz vermedik
mi; bizim mahmurumuz degil misin "
• "Vallahi" dedim. "Dönüp duran su gök gibi kararsızım, bir yerde durabilyorum!" "Evet!" dedi. "Kararın yok; ama sen,
bizim kararsızımız degil misin´ "
• "Sevgilim; Sen´in dudakların seker gibi tatlı!" dedim; dudaklarını ısırdı! Yani; ´Bu sırrı gizle!" dedi. "Sen, bizim
sırdasımız degil misin "
• Ey seher vakti öten bülbül! Hep ötüp durma; arada sırada bizim hatırımızı sor! Cünkü, sen de bizim gibi bir garipsin;
sen de bizim diyarımızdansın!
* Sen, göklerde uçan bir kussun; su kirli topraga konan kus degilsin! Sen, bu dünyaya mensup degilsin; öteki
dünyanın avısın! Sen de bizim çayırlıgımızdansın, bize yabancı degilsin!
• Sen, kendi varlıgından kurtulmus, yok olmussun da, sevgilinin varlıgına bürünmüssün, onun varlıgı ile var olmussun!
Sen, ya Hakk´ın nurusun, yahut sende Hakk tecelli etmistir!
• Sudan, topraktan, dolayısıyla balçıktan dogdun; sonra, bir ates içine düstün! Mademki bizimle aynı hayatı yasıyor,
bizimle kumar oynuyorsun, karı da, ziyanı da bir say!
• Buraya ikilik sıgmaz; su benlik, bizlik de ne oluyor Mademki bizim sayımızdansın, yani bizdensin, su ikisini de bir
say!
• Sus; artık senin her nüktende, her manalı sözünde bir can var! Herkese can verme; sen, bize can vermedin mi
1340. Sen de gönül Meryemi´ne gebe kalabilirsin!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îliin, Fe´ilün
(c. VI, 3072)
• Bana bak; benden baska her neye, her kime bakarsan, Allah´ın askından habersiz oldugun anlasılır!
• Cenab-ı Hakk´ın nuru, güzelligi hangi yüzde varsa, o yüze bak! Olabilir ki, o yüz hürmetine bahta, devlete, saadete
erisirsin!
• Arifler, aklı, baba yerine koyarlar; bedeni de ana sayarlar! Sen, gerçek bir ogul isen, babanın yüzüne bak!
• Sunu iyi bil ki, pîr, mürsid, bastan basa Hakk´ın sıfatları ile sıfatlanmıstır! 0, insan seklinde görünür ama, is
göründügü gibi degildir!
• 0, sana karsı köpük gibi görünür ama, kendi sıfatına göre, kendince deryadır! Halkın gözü, insanlar, onu bir yerde
oturtuyor, orada ikamet ediyor görüyorlarsa da o, her an seferdedir, yoldadır, hakikat yolculugundadır! 0, gönüllerde
dolasmaktadır!
• Kuruluktan, yaslıktan, her seyden münezzeh olan Hakk´tan gönül Meryemi´ne bir suret geldi!
• Gönüllerde dolasan elçi, içinde ruhun gizli oldugu bir nefes ile gönül Meryemi´ni gebe bıraktı!
• Ey gönül; sen, o padisahlar padisahına gebe kaldın! Çocuk karnında oynamaya baslayınca, isi anlarsın!
• Tebrizli Sems´ten mana yolu ile gebe kalırsan, sen de bir gönül olursun ve gönül gibi, gayb alemine uçar gidersin!
1341. Yer kapısını çalma; gök kapısını çal!
Müstef´ilün, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´dlün
(c. VI,2933)
• Ey ask imamı! Sen, mademki Allah askı ile mest olmussun, kendinden geçmissin, sevgili ile manen bulusmak için
namaza dur! Niyet et, tekbir getir ve bir ölü gibi iki elini yanına sal! Su dünya hayatını, varlıgını artık düsünme; onlardan
usanç getir, yaka silk! Benlikten de vazgeç, kurtul!..
• Namaz kılmak için vakti bekliyordun, acele ediyordun; iste namaz vakti geldi! Haydi kalk; neden oturuyorsun
• Aslında sen; "Gerçek kıbleyi, Hakk kıblesini bulurum!" ümidi ile yüzlerce varlıga yöneldin, kendine yüzlerce kıble icad
ettin; o güzelin askı ile yüzlerce puta tapmadasın; bundan haberin yok! 125
125 Neyzen Tevfık merhum da aynı fikirde. Allah´a hitap ederek diyor ki:
"Degil binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insanlar
Sen´in hep gölgeni sevmis, özünden bîhaber gitmis!"
• Ey can! Su fani varlıklara gönül vererek yerlerde sürünme; ask kanadını aç da, birazcık yüksel, uç! Çünkü ay, yerde
degildir, yücelerdedir; gölge ise asagılardadır!
• Dilenciler gibi her kapıyı çalma, her kapıdan bir sey bekleme! Aklını basına al, yer kapılarını çalma da gök kapısını
çal! Korkma; sen, üstün bir varlıksın! Elin göklere kadar uzanır; gök kapısını çalabilirsin!
• Gökyüzü sarabıyla mest olup bu hale geldigin için, artık kendinden kurtul, kendini bırak, kaç ve su fani dünyada bir
yabancı gibi yasa!
• Ben sana; "Nasılsın, nicesin " diye soruyorum! Soruyorum ama, göze görünmeyen, nasıl oldugu, niceligi, niteligi
bilinmeyen üstün bir varlıga bu soruları kim sorabilir
• Ey gönlümüzün içinde gizli resimler yapan, bizi çesitli hayallere düsüren essiz ressam! Sen´in, aydan baska, daha
yüzlerce, binlerce resimlerin var!
• Allahım! Sen, bir kapıyı kaparsan yüzlerce kapı açarsın; bir gönlü kırarsan, yüzbinlerce can, yüzbinlerce gönül
bagıslarsın!
• Ben, deli oldum; ne söylersem, deliligimden söylüyorum! Elest dostu, elest alemi mahremi isen, yürü sen; benim
akıl almaz delice sözlerime; "Evet, evet!" de!..
1342. Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün, Mefa´îlün
(c. V, 2501)
• Ben zengin olsaydım, gümüsüm, altınım olsaydı, hiç ahbabım, dostum, arkadasım az olur muydu Eger sevgilim
fakir olsaydı da, fakir oldugu halde altına, gümüse deger vermeseydi, benim de ne gamım kalırdı, ne de derdim!
• Ey güzel! Alımlısın, gönül çekicisin; dilenci gibi görünmeyi bırak! Senin gözün tok olsaydı, felek bize kul köle
kesilirdi!
• Akrabanın, dostların bile yabancı görünmesi, insanın tamahı yüzündendir! Insan tamah sahibi olmasaydı, herkes ona
amca olurdu, dayı olurdu!
• Ey ay yüzlü güzel! Gel, bize benze; ne nimet ara, ne devlet iste! Seytan da böyle olsaydı, bayrak sahibi bir padisah
olurdu!
• 0 seytanlıktan ayrılırdı da, kötü söz bile ona medh ü sena, övgü gibi gelirdi; cefayı vefa sayardı, sakatlık ve hastalık,
ona kerem gibi görünürdü!
• Yokluk, yoksulluk Allah´ın bir lütfudur! Kendinden geçis, benlikten kurtulusda öyle sırlar vardır ki, bunları bilseydin,
sence bütün varlık, yokluk alurdu!
• Dünya bir hiçtir; biz de hiçleriz! Dünya da, biz de hayalden, rüyadan ibaretiz! Is böyleyken, dünyalık elde etmek için
çırpınır dururuz! Uyuyan kisi uykuda oldugunu bilseydi, rüya gördügünü anlasaydı, hiç üzülür müydü
• Su uykuya dalmıs kisi, bir hayal görür, düsüncelere dalar! Su dagınık uykudan sıçrayıp kalksaydı, rüyadaki
sıkıntıların gittigini ve nimetler içinde oldugunu anlardı!
* Birisi, rüyada kendini gam zindanına düsmüs görür, birisi îrem Bagı´na ulasır! Uyandıkları zaman ne zindan kalır, ne
de îrem Bagı!
1343. Berrak ve kutlu gönül aynasında, daha dünyada iken, cennetteki güzelleri gör!
Müstef´ilun, Fe´ülün, Müstef´ilün, Fe´ulün
(c. VI,2931)
• Gözlere görünmeyen, gizlenip duran o güzelden bir can kokusu alırsan, ondan bir iz, bir nisan bulursan, cosar tasar,
yüzlerce cihana sıgmazsın!
• Can günesini görürsen, ordusuz bir padisah olursun; hem öteleri, gayb mülkünü elde edersin, hem de gizli sırları
bilene kavusursun!
• Hani, duydugun gizli define yok mu, eger onun sevdasına kapıldın da, onu aradın ve yeryüzünde bulamadıysan, onu,
ancak gökyüzünde bulabilirsin!
• Eger askta hainlik yapmadınsa, emniyet kazandınsa, nice Çin güzellerini hem kolayca görür, hem kolayca bulursun!
• Süpheden temizlenmis, berrak ve kuvvetli gönül aynasında, daha dünyada iken, cennetteki güzelleri, güzellikleri
birbir bulursun, görürsün!
• Ask oku seni yaraladı, sevgili de seni sevda sarabıyla mest ettiyse ve bu durumda can seni terkedip giderse, sakın
üzülme; onun gibi yüzlerce can elde edersin!
• Eger gönül vesveselerinin elinden bir an kurtulursan, çözülmesi zor olan tılsımın anahtarını bulursun, o tılsımı
bozarsın!
• Can padisahının askına düs, putları kır, dök; yani, gönül verdigin fani güzelleri gönlünden at da, onları yaratanı
apaçık hisset!
1344. Ben, Sen´in bana giydirdigin atesten gömlegin kuluyum, kölesiyim!
Mefulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´ilün
(c.V,2611)
• Sevgili, yol arkadası olan Hakk dostları birbirinin dostluk atesinden ne diye yanarlar; buna dair bir örnek ver, bir
nükte söyle! Ben söylemeyecegim; çünkü ben, ask denizine dalmıs bir balık gibiyim; balıgın sesi çıkmaz!
• Ey göklerin efendisi, ey üstün varlık! Sen, dün gece gökyüzü çadırının konugu idin; ay sana secde edip duruyordu!
• Günes, senin yüzünden taç sahibi oldu, göklerin padisahı kesildi; ay da, senin lütuf ve ihsanınla güzellesti ve karanlık
gecelerde nurlar saçmaya basladı! ,
• Sevgilim; ne zaman birlesecegiz, ne zaman her ikimiz bir olacagız Sen, ates olacaksın, ben de yag olup yanacagım,
sende yok olacagım! Ne vakit kısmet olacak da sen Yusuf olacaksın, ben de kuyu olacagım; seni çekip alacak, gönlüme
düsürecegim
• Sunu iyi bil ki, benim bu coskunlugum, senin atesinden meydana gelmektedir! Fakat beni saran, yakan yandıran
atesse, bana giydirdigin o atesten gömlege, ben kulum köleyim; sen, beni bir düsman gibi kovsan da, yahut bir dost gibi
çagırsan da, o atesten gömlek sırtımdadır!
• Benim su çok az olan bilgim, senin bilgine perdedir, örtüdür! Ben, seni geregi gibi anlayamadıgım, bilemedigim için
feryad ediyorum!
• Ey Tebrizli Sems; seni neselendiren, güldüren sabahın arkasında, nasıl olur da gece bulunabilir Hiç gece senin
rahmet sabahınla beraber bulunabilir mi
1345. Ask susuzu
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2474)
• Kum, suya kandı; fakat ben, ask suyuna kanamadım! Hey gidi hey; bu nasıl bir susuzluk! Su dünyada benim sert ve
kaskatı yapıma uygun bir kiris yok mudur Yani, cihanda benim gibi bir ask susuzu var mıdır; bu hususta bana kim es
olabilir
• Ben öyle bir ask susuzuyum ki, deniz, benim için bir yudum sudur; dag ise küçük bir lokma! Allahım! Ben, ne biçim
aç bir timsahım; ben ne ile doyacagım Bana bir çare bul, yol göster!..
• Ben, insanları birer birer yutan, fakat bir türlü kanmayan ecelden de daha susuzum; cehennem gibi çırpınmadayım!
Acaba, bana çok büyük, kocaman bir lokma nasip olacak mı
• Ask hastasına vuslattan baska çare yok; ona, vuslattan baska ilaç bulunamaz! Sen, askın agzına ne verilecegini
nerden bileceksin Senin avucun, ona, ancak alaf verir! Sanki sen, ask arslanına ot veriyorsun!
• Akıl, kendini begenmistir, çeviktir ama, askın tuzagına düsünce basını da, her seyini de kaybeder!
• Seni tanıyanların, bir bilenlerin (muvahhidlerin) gönüllerine iman dogrulugunu veren Sen´sin Allahım! Sen´i,
insanlara ve baska mahluklara benzetenlerin gönüllerine, sekilleri, hayalleri veren de yine Sen´sin;126 hikmetinden sual
olunmaz.
126 Allah´ı, hasa, mahluka benzeten, O´na hayallerinde sekil verenler, cisim gibi gösterenlere mücessime=müsebbihe
denir. Bu inançta olanlar, Kur´an´daki bazı benzetmelere dayanarak Allah´ı insan seklinde ve arsta oturuyor gibi tahayyül
ederler. Halbuki Allah, her seyden münezzehtir. Kur´an´daki bazı ayetler, müminler anlasınlar diye istiare yoluyla
belirtilmistir; "Sen atmadın, Ben attım!" gibi.
• Nuh, Sen´in köpürüp cosan, kabaran dalgaların yüzünden bir tahta parçasına sıgındı; ruh da, Sen´in ötelerden gelen
manevî hos kokunla sasırıp kaldı, mest oldu, harap oldu!
• Hakk´ın büyüklügü, kudreti, yaratma gücü, essizligi hakkında konusanlar gibi konusma! Bunları anlatmaya kimin
gücü yeter Sen sus; sus da O´nun eserlerine hayran olarak konusmayanların, susanların kösküne gir! Ey Hakk yolunda
yürüyen kisi; sen lafı bırak da, yine kendi sehrine, asıl vatanına geri dön!
1346. Ask ile dert ortagı ol!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilün
(c. VI,2865)
• Askın yüzüne bak da, sıfat bakımından da, huy bakımından da er ol! Manadan haberi olmayan soguk kisilerle düsüp
kalkma ki, sen de soguklasmayasın!
• Askın yüzünden, suretten, görünüsten baska bir sey ara! Çünkü asıl is, asıl mesele su ki: Sen, askla dert ortagı ol,
onunla derdini paylas! ,
• Sen, kerpiç gibi duygusuz ve kaskatı oldukça, havaya yükselemezsin, ötelere gidemezsin! Fakat kırılır, parçalanır,
yerlerde, ayaklar altında sürünür, çignenir de toz haline gelirsen; iste o vakit, havanın üstünde dolasırsın!
• Sen kendi kendini kıramazsan, yani, kötü huylarını yok ederek ölmeden önce kendini öldürmezsen, seni yaratan
öldürerek kırar; ölüm seni kırınca da, sen ne vakit tek bir inci haline gelirsin, ne zaman sende bulunanı kesfedersin
• Yapraklar sararınca, ıslak gök yine onları yesertir! Ask yüzünden sararıp solmaktan ne diye korkuyorsun Seni bir
yeserten bulunur!
1347. Gönüldeki bahar
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe´ulün
(c. VI, 2697)
• Bu gönül, kendinde, kendi gönlünün içinde bir bahar mevsimi gördü Seher vakti herkes uykuda iken o, kendi
gönlüne indi ve orada, görülmemis bir çayırlık, isitilmemis bir gül bahçesi seyretti!
• 0 çayırlıkta, dünya hayatından bıkmıs usanmıs asıgın ruhuna huzur veren, rahat ettiren bir de kösk bulunuyordu;
orada, dudaksız öpüsme ve kolsuz kucaklasma vardı!
• Cennet bahçesi bile o gül bahçesinin kulu kölesi olurdu; onun yesilligini ve güllerini görünce utanır, sasırır kalırdı!
• 0 yemyesil çayırlıgın her yerinde bir nese, bir sema´ meclisi vardı; her agacın altında da, essiz bir güzel bulunuyordu!
• Oraya saçı sakalı agarmıs, kafür gibi bembeyaz olmus bir ihtiyar gelse, gül yanaklı, misk saçlı bir delikanlı olur!
• Can bu güzellikleri görünce, arslan gibi, zincirlerini kırdı da, deli divane kesildi ve çıldırmısçasına kosmaya basladı!
• Ben; "Nereye gitti " diye canın pesine takıldım! Takıldım ama, bu gidis, benim basıma büyük bir is açtı!
• 0 genis çayırlıkta, o gül bahçelerinde gönül çekici, göz oksayıcı, essiz köskler gördüm; fakat, canın izinin tozunu bile
göremedim!
• Sen, aziz dost; gel de, bu sırrı bana söyle! Acaba, can geri dönecek mi; dönmeyecekse, bari sen geri dön!
• Oradan armagan olarak bir seyler getir de, beni kötülüklere, günahlara dogru çekip götüren su gölge varlıgımı,
bedenimi tutup oraya götürüp daragacına asayım, ondan kurtulayım!
1348. Dünyanın hayrına da, serrine de gülüyorsun!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fa´lün
(c. VI, 2868)
• Sevgilim; gönlünde ne var ki, tatlı tatlı gülüyorsun Görüyorum ki, bugün, seher vakti gibi pek hossun, neselisin,
gülüyorsun! Dün gece kiminle beraberdin; söyle bakalım!
• Ey bahara benzeyen güzel varlık; dünya, senin güzel dudaklarının yüzünden gülmede! Sen, yaseminler arasında bir
çiçek gibi açılmıssın; çiçek açmıs agaç gibi gülüyorsun!
• Mest bir halde, güle oynaya Hakk asıkları meyhanesinden geliyorsun; hakikati sezmis, hayatın manasını anlamıssın
da, bir kıvılcım gibi, dünyanın hayrına da, serrine de gülüp duruyorsun!
• Anlıyorum ki, senin göbegini Allah, gül gibi gülerek kesmis de, bu yüzden hiç somurtmuyorsun, suratını asmıyorsun;
hep gülüp duruyorsun! Fakat, ey ay yüzlü sevgili, bugün sen, bir baska türlü gülüyorsun!
• Sonbaharda, baglardaki bahçelerdeki bütün agaçlar yapraklarını dökerler ve kuru dallar da soguktan donmus bir
halde rüzgarda titresir dururlar! Laleler de, güller de, solarlar, ölür giderler! Fakat sevgili, sen hangi bagın, hangi bahçenin
gülüsün ki, kıs mevsiminde bile solmuyorsun, daima gülüyorsun
• Seni neye benzeteyim, bilmem ki Sen, hava atına binmis bir misk kokususun; atını kırlarda, ovalarda kosturuyor,
her tarafa güzel kokular yayıyorsun! Sen, güzellikte göz kamastıran bir günessin; çok uzaklardan, kendini göstermeden,
ayın hasta, solgun ısıklarına bakıp gülüyorsun!
• Sen, apaçık görülen bir yakînsin, tam inançsın! Artık sen, zanna da, süpheye de, taklide de gülüyorsun; tamamıyla
görüs olmussun da, rivayete de, habere de gülüyorsun!
• Sonsuzluk makamında gören de sensin, görünen de sen! Bu yüzden gerçegi anlamıssın da, yola da gülüyorsun,
yolcuya da; göçe de gülüyorsun, sefere de! Sonsuzluk makamında bütün bunlar gülünç olur!
• Yoklukla yok olus arasından varlık basını meydana çıkardın da, basa da gülüyorsun, taca da, hükümdarlık kemerine
de gülüyorsun!
• Bütün halk, bütün insanlar, bir türlü doymayan aç köpek gibi, agzını, dünya lokması kapmak pesinde açmıs. Sense,
öyle bir arslansın ki, insanların bu açlıgına, doymazlıgına gülüyorsun!
1349. Hem insanın gönlüne derdi sen verirsin, hem de devayı lutfedersin!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI,2796)
• Ey ayagının bastıgı yere canların kurban olması gereken aziz varlık; bir takım endiseler, bahaneler icad ederek
gelmissin! Yalvarırım sana; elini uzat, kapıyı aç, içeri gir! Sen, zaten yabancının evine gelmedin ki; kendi evine geldin!
• Vara yoga vurdun kırdın, toz yükselttin; sen de o toz içinde kendini gizledin! Ne olurdu, yarattıklarının ötesinde
saklanmasaydın da, kendini bize gösterseydin!
• Iki dünyada da kaide, kural budur: Önce zahmet, ızdırap, cefa, sonra zevk, safa! Fakat Sen, bu iki halin de, iki
duygunun da ötesindesin; Sen, iki dünyaya da mensup degilsin; Sen, zahmetsiz zevksin, acısız tatlısın; Sen, esi benzeri
bulunmayan, üstün bir varlıksın!
• Bildigin ayrı bir zevki vardır, yabancının ayrı! Sen´se, hem evveline evvel olmayansın, hem de yepyenisin; Sen, hem
bildiksin, hem yabancı!
• Kalenderin, gönül ehlinin gönlüne de, canına da ızdırabı, derdi veren, onu inleten, onu yaralayan Sen´sin; onu teselli
eden, dertten kurtaran ve açtıgın yaraya merhem olan da Sen´sin! Fakrın ve yoklugun da, hem yarası, hem merhemi
sensin!
1350. Sen, henüz bir çocuksun; ask meyhanesinde senin ne isin var
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI,2619)
• Gül bana dedi ki: "Senin aklın yok mu Dikenden ne beklersin Onun kimseyi incitmemisini, batmamasını,
yumusaklık göstermesini mi istersin " Dedim ki: "Sen de, ne diye asık olanlarda, kendilerini bir sevdaya kaptıranlarda akıl
ararsın "
• Gül bana dedi ki: "Asık oldugun, gönül verdigin sevgili kimdir Onu bana gösterebilir misin " Ona dedim ki: "Sen,
asık degilsin; kimseye gönül vermedin! Su halde, ne diye sevgiliyi sorarsın, ararsın Senin asktan, haberin yok ki!.."
• Gül bana dedi ki: "Mademki sen asıksın, sevgi seni mest etmis, ben de mest olmak istiyorum! Ne olur, lütfet, ask
meyhanesinin yolunu bana göster!" Dedim ki: "Senin o meyhaneye gidecek halin yok; sen, henüz bir çocuksun! Ask
meyhanesinde senin ne isin var "
• Dedi ki: "Sen ne kadar da fazla içmissin, ne kadar da kendinden geçmissin! Seni bu hale getiren, seni kendinden
alan o sarap nasıl bir saraptır Ben onu nerede bulabilirim Lütfen bana söyler misin " Ona cevap verdim de dedim ki:
"Aptalca konusma; haydi, defol git! Aklını basına al! Sen ne arıyorsun Aradıgın sarap, senin bildigin üzümden yapılan
sarap degildir; sen, o sarabı bulamazsın!"
• Dedi ki: "Dünyada kokusu gelmeyen, kokusu olmayan bir gül bahçesi var mıdır " Ona dedim ki: "Gül bahçelerinden
sana koku gelmiyorsa, senin burnun koku almıyorsa, ne yüzle gül bahçesi ararsın, sorarsın "
• Gül bana dedi ki: "Insanlardan vefa bekleyenler, vefa umanlar, uykuya dalmıslar, rüya görüyorlar!" Dedim ki: "Sen,
neden uyanık iken rüya görmek istiyorsun; onun hayaline kapılır da, onu arar durursun "
1351. Her zerre kendinden geçmis de, Mansur gibi; "Ben Hakk´ım!" demede!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V, 2599)
• Ey pazarında yüzlerce dervis hırkası bir´zünnara satılan dost! Sen´in yüzünden, seni bulmak ümidi ile alemde her
yüz, bir duvara dönmüs, bir tarafa yönelmistir! 127
127 Zünnar; Hristiyan papazlarının bellerine bagladıkları bir çesit kusak. Hz. Mevlana, bu beyitte, ahlakan düsük olan
dervisleri, ibadeti gösteris için yapan ham sofuları kınamaktadır. Aynı zamanda, dünyada bütün insanların çesitli dinlerde,
çesitli sekillerde, çesitli mabedlerde Allah´a yöneldiklerini, kendi dilleri ile O´na yalvardıklarını anlatmak istiyor. Bundan
sonra gelecek beyitlerde de, kesretteki vahdete, yani çokluktaki teklige isaretler vardır. Mevlana, bu inancı, istiare yolu ile
çesitli benzetmelerle açıklamaktadır.
• Sen´in günesinin nuru ile nurlanan her zerre, kendinden geçmis de; "Ene´l-Hakk" (=Ben Hakk´ım!) diyor; her kösede
birisi, Mansur gibi, daragacına asılmıs!
• Sasılacak sey su ki: Herkes bir küpten baska çesit sarap içrnede, baska bir nese ile sarhos olmada! Yine sasılacak
sey su ki: Bir tek gülden, herkesin ayagına ayrı ayrı dikenler batmadadır!
• Her dal; "Ben bir baska türlü mest oldum, kendimden geçtim!" diyor! Her akıl; "Ben bir baska türlü hayran oldum,
sasırdım kaldım!" diye sesleniyor!
• Gül, yarattıgı eserler arkasında kendini gizlemis olan üstün varlıga, o güzeller güzeline duydugu istiyaktan, özlemden
ötürü, yakasını yırtmıs; ask, onun sevgisi ile kendinden geçmis, sarıgını, külahını basından atmıs!
• Insanların bir kısmı, akıllarını begenmisler ve akıl sarhosu olmuslardır; bir kısmı da, akılları baslarında yokmus gibi
akıllarını bırakmıslar, sarhos olmuslardır! Fakat, akıllılardan ve akılsızlardan ayrı bir kısım insan da var! 128
128 Akıl ile mest olanlar (akl-ı me´as), dünyaya ait islerde kullanılan akıl. Dünyada görülen uygarlık, insanı rahata
kavusturan yeni kesifler, icatlar hep akl-ı me´asın eseridir. Ortaya koydugu eserler yüzünden insan, aklını begenir, onunla,
adeta mest olur. Bir de, insanda "akl-ı me´ad" vardır ki, bu akıl ile insan, dünya islerini düsünmez de, nereden geldigini,
nereye gidecegini düsünür. Bu yüzden, kendisini ibadete ve insanî vazifelere verir. "Akl-ı me´ad" sahibi de, bazan yaptıgı
ibadetleri begenir de, kendini baskalarından üstün görür, kendi aklına hayran olur. Bu da, bir çesit mestlik verir. Bu iki aklı
da, yani dünyayı da, ahireti de hiçe sayan ve kendisini sadece ve sadece Allah´a veren ariflerde vardır.
• Bazılarımız Tur Dagı´na benziyoruz; Hz. Musa´nın kadehinden ask sarabı içmisiz de, kendimizden geçmisiz! Bu
yüzden, nefis Firavunu´nun zahmetinden de kurtulmusuz; agyarın, Hakk´a ve bize yabancı olan huysuz insanların gamından
gussasından azad olmusuz!
• Sarap gibi, meyhane küpünün içinde cosuyoruz, köpürüyoruz; her ne kadar küpün agzı anlayıs ve sezis balçıgı ile
kapalı ise de, biz, içten içe yine kaynasıp duruyoruz!
• Hatta, sarabın cosup kaynamasından, küpün agzına sıvanan samanlı balçık bile sarhos olmus, oynamaya koyulmus!
Allah´a yemin ederim ki, dünyada bundan daha hos bir hal, hos bir sey yoktur!
1352. 0 sonsuza kadar kalacak olan sevgiliye gönül verseydin, her bagdan kurtulurdun!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI, 2612)
• Kimin mahallesinde dönüp dolasıyorsun; ne istiyorsun 0 çadırda mahbus bulunan dilber yüzünden, galiba, benim
gibi senin de ayakların baglandı da, baska bir yere gidemiyorsun, hep burada dolasıyorsun!
• Yazıklar olsun sana; sen, fani bir sevgiliye degil de, sonsuza kadar kalacak, ihtiyarlamayacak, çirkinlesmeyecek o
essiz sevgiliye baglansaydın, her bagdan kurtulurdun; ne kimseye hizmet etmek isterdin, ne padisahlıgı, ne sultanlıgı arzu
ederdin!
• Dünya sevgisine kendini kaptırmıs, hiç öteleri düsünmez olmus dünya sarhoslarının hizmetleri gibi, senin hizmetlerin
de bir masal oldu! Sen, kalburla su tasıyorsun; adeta, balık gibi su içinde bos yere secde ediyorsun!
• 0 sarhos olup yıkıldı da, secde ettigi yer su oldu! 0, sevaptan da vazgeçti, yoldan, yolsuzluktan da kurtuldu;
yapayalnız, tek basına kaldı!
1353. Sana ögüt vermek isterim ama, anlayıssız kisilerin yüzünden dilimde kilit var!
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´îlün
(c. VI,2866)
• Usanır da, bu sevdalı asıktan kaçarsan, bir zaman sonra pisman olursun; yüzünü, yine o sevdalıya çevirir, ellerini
çırpa çırpa döner, yine onun yanına gelirsin!
• Seni çekip duran su hayalden vazgeç; ondan vazgeçmezsen, sonra çok pisman olursun!
• Ona yüzünü döndür de; "Efendi!" de! "Beni nereye çekiyorsun " Gökyüzü bile bu güzellikte bir ay görmemistir!
• Dünya, kokmus, çirkinlesmis bir ihtiyar kadın gibidir; yepyeni, göz alıcı bir çarsafa bürünmüstür! Dıstan cilveler,
nazlar, edalar göstererek insanın gönlünü kapar ama, içi, iç yüzü çok fenadır, çok kötüdür, çok igrençtir!
• Görünüse aldanıp da felakete dogru gitme; ters düsüncelere kapılma; manasız heveslere düsme! Bu haller, seni
aldatmasın! Nice köskler, nice kasırlar aykırı düsünceler, ters hevesler yüzünden yıkıldı, harab oldu; simdi harabelerinde
baykuslar ötüyor!
• Sana yol göstermek, ögüt vermek isterim ama, anlayıssız kisiler yüzünden dilim kilitlendi! Artık ben, susarak, sana
gizlice, dilsiz dudaksız ögüt veriyorum!
• Bütün bu korku, bu iki yüzlülük, bu iki gönüllülük de ne oluyor Sen, tek olan, esi bulunmayan, merhametli Rabb´in
koruması altında degil misin; O´nun devletine kul olmadın mı
1354. Ben, kendi varlıgımdan geçtim, kayboldum; sen onu bulabilirsen, benim selamımı söyle!
Müfte´ilün, Fa´îlün, Müfte´ilün,
(c. VI, 3018)
• Ey güzelligi yüzünden aynaya sık sık bakan sevgili; aynaya böyle sık sık bakmayasın diye, istiyorum ki, aynan yansın
yakılsın da, artık ise yaramaz olsun!129
129 Lale Devri sairlerinden Nedim merhum bir beytinde söyle der:
"Niçin sık sık bakarsın böyle mir´at-ı mücellaya
Meger sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kafir"
( Sevgilim! Neden aynaya sık sık bakıyorsun Sen de kendi güzelligine hayran mı oldun )
• Benim canım, ask denizinden ates gibi bir su içti! Bu yüzden, benim can kadehimde su bile atese döndü, ates oldu!
• Onun nergis gibi güzel bakısları ile ayna gülbahçesi haline gelince, can ve gönül ona hased ettiler de, yakıcı ates
kesildiler!
• Ben, varlıgımdan geçtim, kayboldum; sen, eger onu bulabilirsen, benim selamımı söyle de, ona de ki: "Nasılsın, hos
musun; eski halinden daha da hos musun "
• Eger sen, benden kaçıp kaybolan beni bulabilirsen, ben´e de ki: "Ben peri gibi avare oldum, gizlendim!" ,
• Dostum! Ben sarhos degilim; aklım da basımdan gitmedi! Onun o sihirli bakısı, benim canımı büyüledi, beni de
büyücü yaptı!
• Senin aklın basında ise, ona bir bak da anla ki, sevgilim o is yanlıs degildir, dogrudur!
1355. Sen, zaten benim gönlümsün!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI, 2618)
• Sevgili; lütfet, o güzel gözlerinle bize bir bak! Çünkü sen, bakısların ve görüslerin canısın; sana nasıl; "Gönlümü
aldın!" diyebilirim ki; sen, zaten gönlümün ta kendisisin, sen benim gönlümsün!
• Sen, gönlümüzü ayaklar altına aldıgın zaman canlar neselenir, ayak vurarak oynamaya baslarlar! Gönlümü kırdıgın,
yaraladıgın zaman gönül, adeta ballar yer, sekerler çigner!
• Kollarını iki tarafa salarak oynamaya baslayınca beden, sana canını verir Böylece sen, cilvelerle, naz ve eda ile
oynarken ölmüs kisi bile tuhaf bir hal alır, adeta dirilir!
• Senden gelen cevr u cefa böyle hos ve tatlı oldugu için vefa ekinine kıtlık düsmüstür de, insanlarda vefa bulunmaz
olmustur! Ey gönül; ne duruyorsun Onun cefasına karsı canınla oyna, onun cefasına canını ver!
• Bugün öyle mestim, öyle mestim ki, tamamıyla kendimden geçmisim! Dostum; benim elimden tut; sen neredeysen,
beni de oraya çek!
• Sana lazım olan seyleri, gökler hemen dogurup sana sunar! Senin mana incilerin hiç azalır mı Zaten sen, inciler
denizinin dibindesin!
• Ey benim canım, sevgilim; her gözbebegi, senin sayende adam oldu! Ey görüsün özü, anlayısın temeli; sen
olmayınca gözün ne degeri vardır
• Ey can; onun mesti olmak serefıne nail oldugun için neselen, el çırp! Bu varlık, ne hos bir varlıktır; sen, aynı
zamanda birlik aleminin, vahdet aleminin içindesin; ne de hossun!
• Ey ruh; neden korkuyorsun Sen, maddî bir varlık degilsin ki toprak olup gidesin ve sen, beden degilsin ki, seni
mezara defnetsinler! Sen, nefis de degilsin! Beden, korku kaynagıdır, korku madenidir; halbuki sen, zevksin, nesesin!
1356. Eger senin gönlün varsa, gönül kabesini tavaf et!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa-îlün, Fe´ilün
(c. VI.3104)
• Eger senin gönlün varsa, gönül kabesini tavaf et; topraktan yapılmıs sandıgın Kabe´nin manası gönüldür!
• Cenab-ı Hakk , görünen ve bilinen suret kabesini tavaf etmeyi, kirlillklerden temizlenmis bir gönül kabesi elde edesin
diye sana farz kılmıstır!
• Sunu iyi bil ki, sen, Allah evi olan bir gönlü incitip kırarsan, yaya olarak bin defa Kabe´ye gitsen de, Allah bu
ziyaretini kabul etmez!
• Sen, varını yogunu, malını mülkünü ver de, bir gönül al, al da, o gönül mezarda, o kapkara gecede sana ısık versin,
nur versin!
• Allah´ın huzuruna altın dolu binlerce keseler götürsen, Cenab-ı Hakk; "Bize bir sey getirmek istiyorsan, kazanılmıs bir
gönül getir!" diye buyurur!
• "Çünkü. altın ve gümüs, bizim için hiç bir sey degildir! Eger bizi, bizim rızamızı istiyorsan, bizim istedigimiz gönülden
ibarettir!"
• Senin deger vermedigin, bir saman çöpü saydıgın yıkık gönül, Ars´tan da üstündür, Kürsi´den de, Levh´den de,
Kalem´den de!..
• Harap gönül, Hakk´ın nazargahıdır, Hakk´ın baktıgı, Hakk´ın sıgındıgı yerdir! Onu yaratan varlık ne de büyüktür, ne
de kuvvetlidir!
• Kırılmıs, ikiyüz parça olmus zavallı bir gönlü yapmak, tamir etmek, Cenab-ı Hakk´ın nazarında hacdan da, umreden
de degerlidir!
• Hakk´ın defineleri, harap gönüldedir! Harabelerde, pek çok defıneler gömülüdür!
• Mutlu olmak, manen yükselmek istiyorsan, gönüller almaya, gurur ve kibiri bırakmaya bak!
• Kazandıgın gönüllerin yardımı seninle beraber olursa, kalbinden hikmet kaynaklan fıskırır, akar!
• Dilinden sel gibi ab-ı hayat akar; nefesin, Hz. Isa´nın nefesi gibi, hastalıklara deva olur!
• iki dünya da, bir gönül için yaratılmıstır; "Sen olmasaydın, bu kainatı yaratmazdım!" hadîsinin manasını düsün!
• Eger böyle olmasaydı, senin varlıgın, mekanın, günesin, ayın, yeryüzünün, su gök kubbenin varlıgı nereden olacaktı
• Sus; bedeninin her bir kılında iki yüz dil olsa da onlarla gönlü anlatmaya çalıssan, yine de anlatamazsın; gönül
anlatılamaz, anlatısa sıgmaz!
1357. Kendinden geçis lütfu
Fa´îlatün, Fa´îlatün, Fa´îlatÜn, Fa´îlat
(c. VI,2775)
• Istiyorum ki, can kusu, kendini görüs ve kendini begenis hevasından çıksın da, yalnız kendinden geçis hevasında
uçsun; can mumu da, benlik sarayında degil, kendinden geçis sarayında yansın, oralara nur saçsın!
• Kendinden geçis devlet kusu, her seye, herkese gölge salsın da, kendilerini üstün görenleri, gurura kapılanları,
kendilerine tapanları, bu kötü huylarındar vaz geçirsin! Allah´ın lütuf günesi de, Hakk asıklarının baslarında parlasın, onları
aydınlatsın!
• Asık, en yüksek mevkilere çıksa, dünyanın en zengin adamı olsa, yüzbinlerce devlete erisse, yüzbinlerce nimete
kavussa, onun nazarında bunların hiç bir kıymeti yoktur! 0, ancak Hakk´ı bulmak için kendinden geçis belasını ister! l30
130 Hz. Mevlana, Dîvan-ı Kebîr´in bir baska yerinde bu konuya temas eder:
"Allah, bitmez tükenmez cömertligi ile bana hesapsız mülkler verse, ne kadar gizli hazineleri varsa hepsini önüme
koysa, ben, candan secde ederek yüzümü topraga korum da, derin ki: ´Bunların hepsinden filanın askı benim için daha
degerlidir!´"
• Bu istegin ne oldugunu anlamak için beni seyret de gör; ben, kendinden geçis yoklugunda öyle manevî zevkler
tattım, öyle mutlu oldum ki, kendimi, sevine sevine belaların önüne attım!
• Kendinden geçis arzusu ile kendinden geçmek, Hakk´ta fani olmak, öyle anlatılamaz bir mertebe ki, bu yüksek
mertebeye ulasmak isteyen kisiye, bir can degil, yüzlerce can kurban olsun!
• Ey asık; istedigi dünya nimetlerine ulasamadıgı için kendini üzüntülere, gamlara, kederlere kaptırmıs kisilerle düsüp
kalkma ki, kendinden geçis zevkini kaybetmeyesin!
• Kendinden geçmenin, kendinden kurtulmanın ne oldugunu bilir, anlarsan, sende bulunan yüksek mevki istegi, servet
ve devlet arzusu yok olur gider! Ey kendinden geçis hali; zenginlik, söhret, beylik, pasalık bunların hepsi de senin ayagının
altına serilsînler, toprak olsunlar!
• Dünya sevgisine kapılmamak, padisahlıgı, yüksek mevkileri, söhreti, serveti istememek; muhakkak ki, güzel bir
seydir! Fakat, bunların hiç biri kendinden geçmis kisiye es olamaz, kendinden geçmisin karsılıgı olamaz!
• Ey kendinden geçmis ve gönül evini dünyevî arzulardan temizlemis kisi; gönül evini, kendinden de temizle! Hatta,
kendinden geçme istegini bile gönülden at gitsin; onun gelmesi için, kendin de gönül evinden çık git!
1358. Bahar mevsiminde kokusu ile insanı büyüleyen gül bahçesini, kendi güzellikleri ile 0 süsledi!
Mefa´îlün, Mefa´îlün, Fe-ulün
(c. VI, 2696)
• Bahar, güzelligi ile beni neselendiriyor, güldürüyor; bana sundugu manevî sarabın verdiği mahmurluk da, basımı
döndürüyor!
• Bu sırada ay yüzlü bir güzel de, beni döndürüp oynatıyor; beni essiz dostsuz bırakarak, gönlümde yalnız kendisi taht
kurmak istiyor!
• Bir çeng çalan var; çıkardıgı hos seslerle, beni büyüledi; ben öyle bir hal aldım ki, adeta, onun teline döndüm!
Çengin çıkardıgı ses meydanda ama, aglayan, feryad eden, titreyen teli görmmüyor!
• Allah, göklere dogru yükselen bir toz dünyası meydana getirdi; kendisi ise, rüzgar gibi, çıkardıgı toz içinde gizlendi
gitti!
• 0 padisah, kıvılcım gibi bir hayat, bir yasayıs parlattı da, kendisini, yanıs gibi, o kıvılcımın içinde gizledi!
• Su bahar mevsiminde kokusu ile insanı büyüleyen gül bahçesini, kendi güzellikleriyle süsledi; sonra, etrafa güzel
kokular yayan, fakat kendisini göstermeyen nadide bir gül gibi, dikenler arasında gizlendi!
• Bahar mevsiminin güzellikleri karsısında ben, mest oldum; bir sey söyleyemeyecegim! Ey görünmez güzellikler
sarabı sunan sakî; bu güzelliklerden sen bahset! Çünkü, senin aklın basında!
• Acaip bir aynacının elinde olan bu gönlüm, ayna gibi, susarak, dilsiz dudaksız bir seyler söylüyor, gördügü
güzellikleri aksettiriyor!
• 0 aynacının, o büyük ve essiz yaratıcının lütfu ile, zaman zaman gönül aynasında acaip sekiller, benzeri olmayan
güzellikler, insanı büyüleyen hayaller görünmede!
1359. Bir bilgin, bakısları ile, Sen´in güzel yüzünün sofrasından rızıklanırsa, ne olur
Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fe´ilatün, Fa´lün
(c. VI,2869)
• Allahım; Sen´in verdigin gamlarla, kederlerle perisan olmus bir bilgin var! 0 bilgin, denenmek için çok ızdırap
çekiyor, çok belalara ugruyor! 0, adeta, ates üstünde bulunan potadaki gümüse benziyor!
• 0 bilgin, Sen´in keremine, lütuflarına, ihsanlarına ümid baglamıs da, kalkmıs, ezelden çok uzak yollar asarak, bir çok
sıkıntılara, zahmetlere katlanarak, çesitli merhalelerden geçerek gelmis, Sen´in merhamet kapına sıgınmıs!
• 0 bilgin, ask yolunda çok ızdırap çekmis, yolunu eskiyalar kesmis, hırpalanmıs, yaralanmıs!..
• Ey dost! Bir bilgin, bakısları ile, Sen´in güzel yüzünün manevî sofrasından rızıklanırsa, kuvvet bulursa, Sen´in
güzelliginden bir sey eksilir mi; Sen, bir zarara ziyana ugrar mısın
• Senin güzelliginle dolu bir çılgınlık kadehini, sen hayranlarına sunarsan, bir bilgin, nasıl olur da kaidenin, törenin
dısında kalır da, sundugun kadehi almazlık eder
• Sen´in insafın, merhametin ve asaletin, bir bilginin bos yere na-ehiller arasında kederlerle, gamlarla öldürülmesine
nasıl müsaade eder 131
131 Sinasî merhum bir beytinde;
"Bedbaht ona derler ki, elinde cühelanın
Kahrolmak için kesb-i kemal ü hüner eyler"
(Cahiller, na-ehiller arasında kahrolmak için ilim, hüner ve olgunluk elde eden kisi, bahtsız bir kisidir!)
• Herkese ısık veren, sıcaklık bagıslayan Hakk´ın günesi, bir bilginin buz gibi soguk, anlayıssız kisiler arasında donup
kalmasını nasıl hos görür
• Sen´in verdigin derslerden yararlanması için, lütfun ve ihsanın tutmus, bir bilgini ask medresesine, ask dersinin
verildigi okula çekmis almıs ve böylece onu, faydasız bilgiler ögrenmekten kurtarmak istemistir!
1360. 0 perinin yüzünün nurundan, insan, melek oldu!
Müfte´ilün, Fa´ilatü, Müfte´ilün, Fa´ilat
(c. VI, 3027)
• Peri kızının, Hz. Süleyman´ın huzurunda saygı ile elbaglayıp durmasına sasılmaz; sen, asıl o perinin karsısında
Süleyman´ın elpençe divan durmasını seyret!
• 0 öyle bir peri ki, yüzünün nurundan, insan, insan seklini bıraktı da melek oldu; peri de, zahmetten, derman bulma
gamından kurtuldu!
• 0 perinin terbiyesi, ilgisi ile insanın gözü açıldı; o perinin yüzünden seytan da melek de can incisini buldular!
• Onun güzelligi ile, insanlar "benlik-bizlik" davasından vazgeçtiler; erlik tohumları kurudu da, sehvetten kurtuldular!
Peri insan oldu, insan da peri kesildi!
• Tebriz sehrinin de, canın da övündükleri Sems-i Dîn´in yüzünün nuru ile peri neselendi ve candan bile daha neseli bir
hale geldi!
1361. Düsüncelerden kendini kurtar; aklı fikri at gitsin!
Mefülü, Fa´ilatü, Mefa´îlü, Fa´ilat
(c. VI,3000)
• Sakî; o büyük sarap kadehini sun! Yapılması gereken bir is, bir sevgi isi var ya, onu düsün; baska düsüncelerden
kendini kurtar, aklını fikrini at gitsin!
• Çünkü, akıl fikir duragında tamamıyla korku vardır, endise vardır, tehlike vardır, titreyis vardır; rahat, huzur,
mutluluk hep akılsızlıktadır! 132
• Akla fîkre kapılmayanlar meclisinde bulunanlar, derin düsüncelere dalmadıkları için her bagdan kurtulmuslar,
hürriyete kavusmuslardır! Onların hepsi de, sevgi günesinin ısıgında zerreler gibi oynar dururlar! .
132 Su hadîs-i serîf, bu konunun anlasılmasında bize yardımcı olabilir: "Cennet ehlinin çogu, ebleh, yani akılsız
kisilerdir." Cenab-ı Hakk, aklını yoranları, felsefî düsüncelere varanları sevmiyor, safiyetle candan inananları seviyor. Sevgi
yolunda kılı kırk yararcasına düsünmek, asıgı yoldan alıkor. Asık, gönül yolundadır, akıl yolunda degildir. Pervane
düsünseydi, kendini atese atıp yakmazdı. "Ben, onu bunu bilmem; ben, ask kadehi ile mest olmusum!" diyen Erasmus,
Akılsızlıga Medhiye adlı kitabında, aynı konuyu ele almıstır.
• Ey can günesi! Senin nurunun ısıgının tek bir pencereden gelmesine gönlümüz razı olmadıgı için, beden binasının
kapısını, duvarını yak yandır, bizi engellerden kurtar; bizi, perdeler arkasında bırakma!
• Sunu bil ki, senin ask nurunu bulmak için çırpınısın gibi, bütün asıkların feryadları, hayhuyları hep bir gül bahçesinin
kokusudur, ondan meydana gelmededir! Fakat, o bahçenin nasıl bir bahçe oldugundan kimsenin haberi yoktur!
1362. Ben; gönlümü de, canımı da kederin gamın önüne atmısım!
Fa´ilatü, Fa´ilatün, Fa´ilatü, Fa´ilatün
(c. VI,2850)
• Ayrılık gamınla inleyerek, sızlanarak aglayıp durmadayım! Ama sen, benim çektigim ızdırabı çekme; sen, sad ol,
neseli ol! Bana gamlar, kederler verdigin için sana darılmadım; yine de seni bekliyorum; sen, sad ol, neseli ol!
• Sen, beni ask oku ile yaralanmıs perisan bir halde görsen, tatlı bir bakısla bana bakarsın ve acımak söyle dursun,
çektigim ızdıraptan hoslanırsın! Zaten ben gönlümü de, canımı da gamın, kederin önüne atmısım; yeter ki sen sad ol,
neseli ol!
• Sen, benim gönlümün gamlı olusuna sevinirsin; cefa çektirmekte essiz bir ustasın! Ben, nese ile bir nefes almasam
bile, sen sad ol, neseli ol!
• Ey güzel varlık! Sen, güzelligine yakısmayan davranıslara girisiyorsun; hançer gibi, bu zavallı kulunun kanına
susamıssın! Zararı yok; ben kanlı gözyasları dökmeye razıyım; sen sad ol, neseli ol!
• Beni biraz neseli görsen, canın sıkılır, bana kızarsın; gönlün, kinle ve nefretle dolu! Bense, bu davranıslarına hiç
aldırmam, sana darılmam; sen sad ol, neseli ol!
• Bana verdigin gamlardan, çektirdigin ızdıraplardan öyle mutluyum ki, kendimi padisah gibi görüyorum! Senin
yüzünden tahta kavustum, mevki sahibi oldum! Ben, bütün bu hallere aldırmıyorum; sadece, senin gönlünü
gözetmedeyim! "Allah onu korusun!" diye niyazdayım! Ben, bu karardayım; sen, benim acılarıma bakma! Yeter ki, sen sad
ol, neseli ol!
• Zamanımızın canısın, bizim hayatımızsın; bizi yasatan sensin! Verdigin acılara ragmen, gönlümüzde taht kurmussun!
Çektirdiklerine birtakım bahaneler buluyorsun! Ben, kenara çekildim; bir seye karısmıyorum, hiç bir sikayetim yok! Yeter
ki, sen sad ol, neseli ol!
• Sevgilim; ben, kendimle ugrasmadayım! Çünkü, beden ile nefis ölmedikçe, ne gönül, ne de can günahlardan
arınamaz! Benim bütün gücüm, içimi manen temizleyerek günahlardan kurtulmaya çalısmamdır; sen, beni kendi halime
bırak; sen sad ol, neseli ol!
1363. Her seher vaktinde, her sabah bu akıl, senin askınla deli divane olmada!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI,2601)
• Güzelim; her tasın basında, lal dudaklarından bir nur vardır! Saçlarının perisanlıgı, karısıklıgı, her tarafta bir karısıklık
meydana getirmis!
• Cennet gibi olan güzellik bagının her tarafında, agaçlarının altında, ask sarabı sunan sakîler var, huriler var!
• Her tarafta, ask sarabı doldurulmus küpler var; her tarafta, ask sarabı içmis, kendinden geçmis canlar var! 0
küplerdeki sarap, üzüm sarabı gibi pek tatlı, pek nefis!
• Zaten, her seher vaktinde, her sabah bu akıl, senin askınla deli divane olmada ve benlik damına çıkarak tanbur
çalmadadır!
• Padisahı ask olan sehir, ne mutlu bir sehirdir! 0 sehrin her mahallesinde bir meclis kurulur, nefis ask sarabı içilir; her
evde bir dügün vardır!
• Bir manastırın önünden geçtim; karsıma bir kesis çıktı! 0, vahdet (birlik) kapısında oturmus, senin askınla bir nefir
çalmada idi!
• 0 kesise; "Bu kadar hos, bu kadar güzel nefir çalma gücünü kimden aldın " diye sordum. Bana; "Bu gücü öyle bir
padisahtan aldım ki, o hem seven, hem sevilen, hem yardım eden, hem de yardım görendir!" diye cevap verdi!
1364. Ben, nasıl olur da, "Bende bulunan sensin; sen, benden hiç ayrılmıyorsun!" diyebilirim
Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün, Müfte´ilün
(c. V, 2460)
• Ben, senin gibi degilim; sen de benim gibi degilsin! Ne sen benim bulundugum haldesin, ne de ben senin
bulundugun haldeyim!
• Ben, her zaman senin emrindeyim; sen de, hep benim kanımı dökmek istiyorsun! Ben, gökyüzünde günes olsam, ay
olsam, yine de senden çok asagıyım!
• Sen, dün, benim kapımın önünden geçtin! Ben, senden bir koku alamadım! Fakat, geçenin sen oldugunu, ruhum
kulagıma gizlice fısıldadı!
• Ey benim canım, ey benim gönlüm! Sence canın da, gönlün de ne degeri vardır ki Senin basıp geçtigin kapının
önündeki toprak, ot yerine can bitirir, gönül yetistirir!
• Gözün bize bakmaktadır; sen de, akıl gibi, daima bizimle berabersin! Fakat, kendimde güç, cesaret bulamıyorum ki,
kalkayım da sana; "Bende bulunan sensin; sen, benden hiç ayrılmıyorsun!" diyebileyim!
• Kulagımdan tuttun, beni çeke çeke bulundugum yerden alıp götürdün! Fakat, sen beni nerelere götürdünse oralarda
gördügüm her seyde, seyrettigim her yerde, her manzarada hep seni buldum, seni gördüm; senden baska bir sey
göremedim!
• Ben mestim; sen de, benim yüzümden mestsin! Yanıldım, hata ettim; ben, nasıl olur da; "Benim yüzümden
mestsin!" diyebildim Ben, kim oluyorum Benim sana ulasmama, seni manen bulmama imkan yok; beni sana, ancak,
sen ulastırırsın!
• Dilim sasırdı da, "sen"sin dedi; bu suçun özrü olarak, bundan sonra susayım; acı sabırlara katlanayım, zehirler
içeyim!
1365. Askın agzı olsaydı, bütün dünya ona bir lokma olurdu!
Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. V, 2435)
• Ben, gönül sırrını, dün gece tas yürekli bir dilberin yüzünde gördüm!
• Askın agzı olsaydı, bütün dünya ona bir lokma olurdu; askın kapısı olsaydı, bütün padisahların canları o kapıda
kapıcılık ederdi!
• Ey can; gel de, inciler topla! Ey gönül; gel de, güzelligi gör! Ey müslümanlar; insanı felakete sürükleyen bu
güzelden, bu afetten sakının!
• Beden, onun atlarının ayakları altına serilmeye layık degildir; bas da, böyle bir güzeller sahının huzurunda yerlere
kapanmak serefini kazanmamıstır!
• Onun yanagı, her an bana; "Senin, benim gibi güzel yanaklı sevgilin var mıdır " diye soruyor! Gönlüm de ona her
an; "Benim gibi sana candan baglı bir kulun var mıdır " diyor!
• Ey dostlar; ilkbahar geldi! Haydi; kalkın, gül bahçesine gidelim! Ama, benim ilkbaharım sensin; ben, senden baska
bir seye bakamam!
• Bahçedeki çiçeklerin, meyvelerin kendilerine mahsus bir hos edaları var; biz de, senin gül bahçesine benzeyen
yüzünde açmıs bir nilüfer gibiyiz!
• Bülbül, çalgıcı gibi def çalmada, agaçların yapraklarıysa el çırpmadadır! Gonca, kendini begenmis de, "Acaba
dünyada benim gibi hos, benim gibi güzel, benim gibi taze bir gonca var mı " diye söyleniyor!
• "Bahçe, çiçeklerle süslensin; kuslar kanatlansın, uçsun!" diye, gönlü sevgi ile, merhametle dolu olan ilkbahar, nazlı
bir gelin gibi eteklerini sürüyerek, salına salına ötelerden geldi!
• Yarattıklarındaki güzellikleri göremeyen körlerin, sözünü duyamayan gönül sagırlarının inatlarına ragmen, ilkbaharın
içinde kendini gizleyen sevgili, insanları hayran bırakmak, canlara can katmak için geldi!
1366. Gönül bahçesine girersen, hos kokular elde edersin!
Miistef´ilün, Miistef´ilün, Müstef´ilün, Müstef´ilün
(c. V, 2444)
• Gönül bahçesine girersen, hos kokular elde edersin; göklere kanat açarsın da, melekler gibi ay yüzlü olur, nurlar
saçarsın!
• Ask, seni kandildeki yag gibi yaksa yandırsa, ne mutlu sana! 0 yanısla, etrafındakilere yararlı olursun; karanlıkları
aydınlatırsın! Askın, basına getirdigi gamlardan, kederlerden ötürü zayıflasan, erisen, kıla dönsen, o zaman da, asıklar
meclisinin basına geçersin!
• Ask, sana çok seyler kazandırır; su fanî dünyadan, mekan aleminden kurtulursun, ötelere, mekansızlık alemine
gidersin! En önemlisi de, ask yolunda sana engel olan, seni nefsanî arzulara dogru çekip götüren bedenden, kendi maddî
varlıgından ayrılırsın da kendinde kendi öz varlıgını bulur, onunla beraber Hakk yoluna düser, yol alırsın; tıpkı deredeki su
gibi, bineksiz, ayaksız yürür gidersin! 133
133 Kendinden kurtulmakla ilgili olarak Hz. Mevlana, Mesnevî´nin V. cildinin 269-270 numaralı beyitlerinde söyle
buyuruyor: "Baskasından kaçan, ondan uzaklasınca kurtulur! Ben ise, hem kendimin düsmanıyım, hem de kendimden
kaçıp kurtulmak istiyorum! Kaçarken kendimi de beraber götürdügüm için kendimden kurtulmama imkan yok! Bu
yüzdendir ki benim isim, kıyamete kadar durmadan kendimden kaçmaktır!"
• Sen, her acıyı tatlılastırırsın, her uzagı yakınlastırırsın! Askın ve insanlıgınla dokuz kat göklerin üstüne çıkarsın da,
kendinden kurtuldugun için, artık maddî varlıgın nura perde olmaz!
• Içindeki heva ve hevesi, nefsanî arzuları atarsın, bombos bir hale gelirsin ve nefes almaksızın canlı kalırsın! "Ya Hu"
denizine batınca, artık, "Ya Hu" diyemez olursun! 134
134 "Hu, Hüve": Arapça "0" zamiridir. "O", burada Allah´ı göstermektedir. "Ya Hü", (Ey Allah manasına gelmektedir.
Dervisler Allah´ı anarken; "Ya Hu" yahut sadece "Hu" diye anarlar "Ya Hu denizi": Hakikat denizini göstermektedir. Arif
hakikat denizine varınca, onda yol olur. Bir damla denize düsünce, damladan eser kalır mı
• Sen, her eve pencere olursun; yani, Hakk yoluna düsmüs kisilerin irfar sahibi oldugun için gönüllerine senden nur
dogar! Her bag, seninle gül bahçesine döner, senlikten benlikten kurtulur. Kendi varlıgını yok edersen, sen benimle
olmaksızın ben olursun!
• Gerçek aydınlıga kavustugun için, artık, aydınlık istemezsin! Kendinle hiç, ilgilenmezsin; padisah gibi, fakirleri,
kimsesizleri yedirip içirirsin! Yani, manî yoksullarını nurunla aydınlatırsın! Etrafa manevî nurlar saçtıgın halde, kendin
göstermek için ay gibi, bulutlar arkasına gizlenirsin, karanlıklar ararsın!
• Can istemezsin, can bagıslarsın; her derde derman olursun! Sen, kendinden geçtigin için, kendi yarana merhem
aramazsın da, baskalarının yaralarına merhem olursun!
1367. Kalk da, fanî olmayan, ölümsüz olan yaratıcının eserlerini seyret!
Mefulü, Mefa´îlü, Mefa´îlü, Fe´ulün
(c. VI,2624)
• Sevgili! Kalk da bak; can var, cihan var, gençlik var! Günes de dogdu, etrafa parlak, göz kamastırıcı ısıklar saçıyor!
• Ey zamanımızın Yusufu, ey güzel varlık; kalk! Hani, Züleyha´nın rüyasında arayıp durdugu, fakat bir türlü bulamadıgı
bir güzel, bir güzellik vardı ya, sen, ondan yüz kat daha güzelsin!
• Solda, sagda her tarafta mahluktan, yaratılmıstan, Halık´a, Yaratan´a bir isaret var, bir belge var! Yaratan´ın
varlıgına, yaratma gücüne en güzel belge sensin! Fakat gönülsüz asık, bir belge ile kanaat etmez, daha çok belge arar!
• Kalk da, fani olmayan, ölümsüz olan yaratıcının yarattıgı eserlerdeki ihtisamı, güzelligi seyret! Seyret de, fani
dünyadan, dünyaya ait islerden, nimetlerden çabucak vazgeç, kurtul!
• Essiz olan o büyük varlık, aziz bir ömürdür, bir hayattır, bir yasayıstır! Sen, yaradanı düsünmekten, onun varlıgını
hissetmekten kaçamazsın! 0, dünyanın ruhudur, dünyayı yasatan odur; sense bir sekilden, bir gölge varlıktan ibaretsin!
• 0 aziz varlık öyle güçlüdür ki, tastan yonttugu bir sekle bile dokunsa onu canlandırır; sen tastan asagı mısın Sen bu
candan mahrum kalırsan, sana yazık olur; kalk da, onu kendi varlıgında hisset, sen de canlan!
1368. Hayalin gelmis, gönlümü oksuyor!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. VI,2598)
• Ey bizim canımız, cihanımız; bir an için olsun lütfetsen de yüzünü bize döndürsen, yüzüne bakmamıza müsaade
etsen ne zarar edersin 135
135 Bir Iranlı sair, bütün güzelliklerin Hakk´ın güzelliginin bir tecellisi oldugu inancına vardıgı için:
"Sevgilim! Senin güzelligin, Allah´ın lütuflarının bir aynasıdır; bırak da, aynada Hakk´ı görelim!" diye yazmıstır.
• Ey yüzü ates gibi parlak olan, nurlar saçan güzel; ey gül gibi güzel kokar varlık! Nasıl da güzel bir yüzün, nasıl da
hos bir kokun var!
• Senin güzel hayalin, her zaman gözümün önünde dolasıyor; böylece, uyanık oldugum halde, yine de hos bir rüya
görüyorum!
• Hayalin gelmis, gönlümü oksuyor; zavallı gönlüm de, bu iltifattan ötürü kabına sıgamıyor!
• Ayın ondördüne benzeyen yüzünden mi, onun görüsündeki nurdan mı bahsedeyim Bambaska olan, hiç kimseye
benzemeyen ruhundan mı, yoksa, senin dertlere derman olusundan mı söz edeyim
• Bahçedeki gül dalı seni görmüs de, utanıp basını önüne egmis; bülbül de, benim feryadımı duydugu için ötmez
olmus!
• Aklını basına al da, her seyden vazgeç! Çünkü, onun bulundugu yerde senin bulunmana imkan yok! Hem o, hem sen
bir yerde olamazsınız; onun bulundugu yere sen sıgamazsın; orada, ondan baska dost, ondan baska yardımcı olamaz!
• Her ne olursa olsun, ey göz; sakın ümitsizlige düsme! Bahar bulutu haline gel de, askla inciler saç!
1369. Benden daha çok "ben" olan; gel, gözümde yerini al!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI,2798)
• Ey benden daha çok ben olan, benim benligimi yok edip ben kesilen; gel! Gel benim gözümde otur! Otur da, senin
nurlu, güzel yüzüne göre ayın ne kadar küçük, ısıgının ne kadar hüzünlü, solgun oldugunu gör! Çünkü sen, aydan daha
parlaksın; daha hos, daha parlak ısıklar saçıyorsun!
• Bahçeye gel de, güller, senin güzelligini, gül yanaklarını görsünler, utansınlar, renklerini, kokularını kaybetsinler!
Çünkü sen, yüzlerce bag ve bahçeden, yüzlerce gülsenden, gül bahçesinden daha güzelsin, daha edalısın! Aslında, sen
kendin dünyada benzeri olmayan Hakk´ın solmaz güller ihsan ettigi, bir gül bahcesisin!
• Bahçeye gel de, uzun boyu ile ögünen selvi, senin boyunu görünce utansın, küçülsün, boyunu gizlesin! Süsen de
görsün seni ve dilini yutsun! Çünkü sen, ondan daha üstün, daha güzel bir süsensin!
• Ey can mumu! Lütuf zamanında, mumdan bile daha yumusaksın; nazlanma vaktinde ise, çelikten de sertsin!
1370. Ey benim kararsız gönlüm; sen nerelisin, nereden geldin
Müfte´ilün, Mefa´îlün, Müfte´ilün, Mefa´îlün
(c. V, 2480)
• Ey benim kararsız gönlüm! Dogru söyle; sen, nasıl degerli bir cevhersin Ates misin, rüzgar mısın, insan mısın, peri
misin; nesin sen
• Sen nerelisin; nereden, ne taraftan geldin Geldigin yokluk aleminde neler görmüssün ki, yine yokluga gidiyorsun
• Senden baska her hayvan, her canlı yokluktan kaçar, sakınır; sense, varını yogunu yokluga dogru çekip
götürüyorsun!
• Sen, sanki bu dünya dagının üstünden asagılara dogru akan bir selsin; basını taslara, kayalara çarparak,
köpürerek, aglayarak hızla mekansızlık denizine dogru kosuyorsun!
• Senin, bu askla geldigin yere, aslına dogru kosusundan, bahar mevsimi de sasırıp kalmıs bahçelerde... Sen nasıl bir
gülsün, nasıl bir nergissin Senin yüzünden, hem süsen hem de selvi sarhos olmuslar ve süsen yerlere serilmis, selvi ise
ayakta duramıyor, yıkılacak gibi sallanıyor!
• Ben, insanların içindeyim, onların aralarındayım, onlarla beraber yasıyorum! Fakat, toprakta gizlenen halis altın gibi,
onlardan kaçmısım, onların içinde oldugum halde onlardan ayrılmısım!
• Altın, binlerce defa; "Ben altınım!" diye bagırsa, madeninden dısarı çıkmadıkça, kimse ona müsteri olmaz, kimse onu
almak istemez!
1371. Insanı Hakk´a ulastırmayan bilgiden daha beter iskence yoktur!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´îlün
(c. VI,2922)
• Sen, hem mumsun, eriyorsun, yanıyorsun, aglıyorsun ama, çevreni aydınlatıyorsun! Sen, hem gönül alıcı bir
güzelsin, hem de güzelligin ile insanları sarhos eden bir sarapsın, kıs ortasında bir bahar gibisin!
• Her taraf, askından yanmıs yakılmıs; günes ve günes gibi yüzbinlerce varlık da, senin atesinle yanmıs, kül olmus!
• Senin atesin, daima kuru kamıslara düser ve onları cayır cayır yakar! Seker bu hali görmüs de, senin atesinle
yanmak arzusu ile gelip kamısın içine girmis, gizlenmis!
• Askın ile, yüzbinlerce kisinin basını kestin! Hiç bir can, cesaret edip de "Hey! Beni niye kesiyorsun, ben ne suç
isledim " diyemedi!
• Insanın askını artırarak, onu Hakk´a ulastırmayan bilgiden beter iskence yoktur! "îyi, kötü" diye insanları ayıranlara,
ayrı görenlere yazıklar olsun!
• Mısır´daki kadınlar, Yusuf aleyhisselamın güzelligini gördüler de, kendilerinden geçtiler, ellerini dogradılar ve; "Of!"
bile diyemediler!
• Miraç gecesinde Peygamber Efendimiz, ilahî ask ile kendinden geçti de yüzbinlerce yıllık yolu asıverdi!
• Ey Tebrizli Sems; sen de bizi askla yok et! Çünkü, sen bir günessin; biz de gölgeleriz!"
1372. Akıl bana; "Seni hos edip ask yoluna düsürmek için sarap oldum!" dedi!
Fa´ilatün, Fa´ilatün, Fa´ilat
(c. VI, 2924)
• Asıklardan kaçıp uzaklasan o hurinin askından ah ederim!
• Askın öldürüsünde, yepyeni bir hayat, bir dirilik vardır; hastalık bile, onun yüzünden bir sıhhat, bir saglık olmustur!
• Aklıma; "Ey aklım; neredesin Seni bulamıyorum!" diye sordum! Akıl dedi ki: "Ben, sana artık yol gösterecek
degilim; senin dünyaya olan baglılıgını koparmak, seni sarhos edip ask yoluna düsürmek için sarap oldum! Bu yüzden,
benim özümle hiç bir ilgim kalmadı!
• Canını yak, külünü sürme et, gözüne çek de, o can sürmesi yüzünden, artık, iki dünyada da körlük kalmasın, her
seyi açıkça gör!
• Cansız canlar, sema´a girsinler, canlansınlar da, ezel balının etrafında arılar gibi dönüp dursunlar!
• Sems-i Tebrîzî hazretleri de, Allah´ın kudreti ile, bütün kırılmıs kalpleri tamir etsin!"
1373. Ölümsüz bir canın var; neden ölümden bos yere korkuyorsun
Mefülü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V, 2594)
• Ey zavallı insan! Ölümsüz bir canın var; neden bos yere ölümden korkuyorsun Sen, Allah´ın bir nuruna maliksin; bu
nurla sen, o daracık mezara sıgabilir misin
• Gönlünü hos tut; alem, sende bulunan o incinin, o ilahî emanetin yüzünden, bastan basa altın kesildi! Gönül verdigin
o güzel varlıga benzer bir güzel nerede var; öyle bir güzeli gösterebilir misin
• Beden, ask ile arkadas olunca, onunla düsüp kalkmaya baslayınca dayanamadı da, kendini fazlaca içkiye verdi! Ey
hoca; neden benim bu halimden ürküyorsun da, bana bakıp yüzünü eksitiyorsun
• Renksizlik aleminde, mest olup kendinden geçmek var, suhluk var! Ey seyh efendi; senin gönlün neden böyle
daralıyor, neden kendini gamları kederlere kaptırıyorsun Herhalde, senin asktan haberin yok!
• Bu kadar kedere kapılma, bu kadar çok gam yeme! Ne zamana kadar böyle yaslara gömüleceksin Sen, acılar
çekmeye, yaslara gömülmeye layık degilsin! Bizim sana bagısladıgımız o sevgiyi kaybetmedinse, gamı kederi bırak da,
bizimle beraber ol, bizimle aynı renge boyan!
• Sevgili! Verdigin nüurla, can, öyle manevî bilgiler elde etti, öyle derin bir bilgin oldu ki... Buyur ey efendimiz, buyur;
sende de sarap dolu kadehler var!...
1374. Hep istediginiz burada, sevgilinin yanında!
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V, 2593)
• Ay mı istiyorsun, günes mi arzu ediyorsun Iste; ay da burada, günes de burada! Yok, feyizli seher vaktinin
gelmesini, sabah olmasını mı istiyorsun Onlar da, iste surada, sevgilinin yanında!..
• Ey Kenan Yusufu, ey Süleyman´ın canı; taç ve taht mı istiyorsun Iste taç, iste taht; onlar da burada, sevgilinin
yanında!..
• Ey savasların Hamzası, ey cenklerin Rüstemi! Kılıç, kalkan istiyorsanız, baska yerde aramayın; onlar da burada,
sevgilinin yanında!..
• Ey hos gül kokulan koklayan bülbül, ey tatlı sözler söyleyen papagan; gül mü istiyorsunuz, seker mi arzu
ediyorsunuz Geliniz, geliniz; gül de burada, seker de burada, sevgilinin yanında !
• Ey Hakk yoluna düsen, Hakk´ı arayan, ilahî tecelliye mazhar olmak dileyen zamanın Musası! Hakk´ı görecek mana
gözü, O´nun buyruklarını duyacak mana kulagı istiyorsan, iste, onlar da burada, sevgilinin yanında!..
• Ey gönlü kinle, nefretle dolu seytan, ey bizim eski düsmanımız; fitne mi istiyorsun, fesat mı istiyorsun, ser mi arzu
ediyorsun 0 kötülüklerin hepsi burada, sevgilinin yanında!..
• Sus; bu kadar fazla söyleme! Kalk Hakk yoluna düs! Yol arkadası mı istiyorsun Iste burada; sevgili yol arkadası!
Baska ne arıyorsun ..
1375. Gaflet uykusuna dalmısız da, gözümüz perdeli; göremiyoruz!
Mefülü, Mefa´îlün, Mef´ulü, Mefa´îlün
(c. V, 2580)
• Ey saskın bakıslı kisi; ırmagın kıyısına gel! Gel de, duru sudan iç; suyun üstünde dönen dolap gibi, ne diye bos yere
dönüp duruyorsun
• Baksana; ova sekerlerle, deniz de incilerle dolu! Ama çalısmadıkça, sebeplere el atmadıkça, Hakk´ın bu lütuflarından,
bu ihsanlarından bir arpa tanesi bile elde edemezsin!
* Eger sen güzelliklere, güzel seylere bakmaktan hoslanıyorsan, neden gözünü açıp da bakmıyorsun Ay ısıgının
güzelligi, gözleri açıp bakmaya degmez mi
• Biz, susuz kalmısız; her.tarafta; "Bir ab-ı hayat çesmesi buluruz." ümidine kapılmısız! Halbuki önümüzde, arkamızda
deniz gibi cömert birçok seyler bagıslayan, veren bir ele sahip, tek, essiz, sayısız seyler ihsan eden, lütuflarda bulunan biri
var!
• O´nunla bizim aramızda nasıl bir yol var; hangi yola düsersek O´na varabiliriz Bizim, hakikati görmekteki
eksikligimizden, perdeli olusumuzdan baska bir sey yoktur! Aramızdaki perde nedir Agır bir gaflet uykusuna dalmısız da,
gözümüzü açamıyoruz! Bu yüzden, O´nunla bizim aramıza perde gerilmis!
• Hakk´ın lütfettigi buluttan, altı nur, yani altı duygu yagıp durmada! Beden bir dam gibidir; altı duygumuz da (görme,
isitme, tatma, yoklama, koklama ve bir de sezis duygusu), o damın kenarlarındaki birer oluktur!
• Her gece biz uykuya dalınca, o altı kaynak, altı duygu durur ve o oluklardan bir sey akmaz olur! 0 duyguları veren, o
kapıları açan, onları, bazan rüya alemine dogru götürür!
• Gündüzleri günes, geceleri de ay, bazan kuyuya düserler ve Hakk, onlar aletsiz ipsiz çeker, kuyudan çıkarır!
• Hakk´ın muhtesem ve sasırtıcı yüzlerce sıfatı, yüzlerce güzel eserleri var Onlar, senden gizlidir; onları göremiyorsun;
gördüklerine de akıl erdiremiyorsun! Çünkü sen, zayıfsın, zavallısın; onun gibi gücün kuvvetin yok!
• Sayısız eserlerle dolu, dayalı döseli yeryüzü, bir çok güneslerin, yıldızların dönüp durdugu gökler, hatta sınırı
olmayan göklerin ötesi bile, Allah´ın kudretli avucunda korkularından cıva gibi titrer dururlar!
1376. Nerede sevgilimin yüzünden senin yüzüne akseden nur
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mefulü, Mefa´îlün
(c. V, 2589)
• Allahım! Zümrüt renkli dokuz kat gögü havada, sonsuz bosluk içinde hapsettin; topraktan yarattıgın insanı da, çarkla
beraber oynatıp duruyorsun!
• Ey su; sen neler yıkamaktasın; göklerden, insanların kirlerini yıkamaya mı geldin Ey rüzgar; sen de eserek, dünyayı
dolasarak gizlenmis insan mı arıyorsun Ey yıldırım; neden gürlüyorsun Ey gök; ne diye dönüyorsun
• Ey ask; neden gülüyorsun Ey akıl; hırsımızı mı baglamak istiyorsun Ey sabır; neden rahat oturuyorsun Ey yüz;
sana ne oldu; birisinden mi korktun ki, sarardın
• Vefalı olmak hususunda basın ne degeri vardır; canın, cömertlik yönünden ne degeri vardır
• Kamil o kisiye derler ki, yokluga av kesilir, can verir! Çünkü, birlik (=vahdet) dairesine bir kıl bile giremez!
• Eger benim ay yüzlü sevgilimi gördüysen, nerede onun yüzünden senin yüzüne akseden ve parıl parıl parlayan nur
Can sarabını içtiysen, onun verdiği sarhosluk nerede Galiba, can sarabı sana tesir etmedi!
• Gönlünü yıkayıp kötü huylardan, kötü düsüncelerden temizlyememissin! Yüzünü yıkamaktan sana ne fayda var
Hırstan, tamahtan süpürgeye dönmüssün; toz toprak içindesin!
• Benim her günüm Cuma´dır; ben, daima hutbe vermekteyim! Su minberim yücelerden yücedir; ben, mertlik ve
insanlık maksuresinde oturmaktayım!
• Su hutbe okunan minberin basamagı, yeri gelir de, insanlardan bosalırsa, canlar, melekler Hakk´ın emri ile gayb
aleminden birini bulurlar gönderirler, oraya oturturlar; o minberi, asla bos bırakmazlar!
1377. Çeng, niçin aglayıp inliyor Senden ayrı düstü de ondan!..
Mef´ulü, Mefa´îlün, Mef´alü, Mefa´îliin
(c. V, 2590)
• Ey perdeler perdesi, ey gizliden de gizli olan güzel varlık! Bir bak da, gör bize neler ettin, neler!.. Gönlü de aldın
götürdün, canı da; burada hiç bir sey bırakmadın!
• Ey hevesleri, istekleri alıp götüren; ey gönül kuslarının kafeslerini kırıp döken güzel! Haberin var mı; gönül
kusumuzu da yaraladın! Sonra da, hiç bir sey yapmamıs gibi, göklere dogru uçup gitmeyi düsündün!
• Uçup gitmeye de kalksan, bize eza ve cefa etmeyi de tasarlasan, biz bir sey yapamayız! Nasıl cesaret eder de sana;
"Dostum; bize neler ettin " diyebiliriz
• 0 yanıp yakılan mum, neden sessizce aglıyor Neden agladıgını, sana söyleyeyim: Sen, sıkıntılar verdin, kahrettin;
onu, balından ayırdın! Sonra da mum haline getirdin, onun içine ates düsürdün; onu yakıyorsun! 0 aglamasın da kim
aglasın
• Ya o çeng neden durmadan aglayıp inliyor Dur; sebebini sana söyleyeyim: Senden ayrı düstügü için! Onun boyu, bu
kölenin boyu gibi kamburlastı, iki büklüm oldu da, o yüzden aglıyor, inliyor!
• Bunca cefalar edersin fakat, güzel yüzünü gösterince, her sey unutulur zehir zehirligini kaybeder, seker olur; benim
derdim de, deva haline gelir!
• Her yaprak, yiyecek bulamadı da el açtı, sana duaya basladı! Onların agızsız dilsiz yalvarmalarına dayanamadın,
keremler ettin, lütuflarda bulundun ve ilkbaharda, onlara süslü elbiseler giydirip çesitli yiyecekler vererek dileklerin yerine
getirdin!
1378. Gel; gel ki, derdinle sevdalara düstüm!
Mefa´îlün, Fe´ilatün, Mefa´îlün, Fa´ilün
(c. VI, 3097)
• Gel; gel ki, derdinle sevdalara düstüm! Kapıdan gir, içeri gel; içeri gel ki çok perisanım; can vermek üzereyim!
• "Acaba, acaba" diyorum; "Evden halimi sormak için mi çıktın; senin askının delisi oldugum için, ne hale geldigimi,
zavallılıgımı gel de, kendi gözlerinle gör!
• Geldin, degil mi Peki armagan olarak bana ne getirdin Onu bana ver; bana ver yahut getirdigini önüme koy da,
söyle karsımda otur! Hiç olmazsa, bir an için olsun, karsımda dinlen, dinlen!..
• Gitme; gitme, yalvarınm sana! Neden biraz oturup dinlenmeden hemen gitmek istiyorsun Söyle; söyle, neden bana
gelmede gecikiyorsun; neden hep böyle geç geç geliyorsun
• Senden ayrı düstügüm için her an, nefes nefes feryadlar etmedeyim ve zaman zaman güzel yüzünü görmedigim için
sevdalara düsmedeyim!
• Hiç olmazsa, bundan sonra, sakın cefa yolunu arama; arama! Bu cefaları yapma; yapma ki, isimiz kötüye dogru
gidiyor; her sey anlasılacak, aleme rezil olacagız!
• Geldin, birazcık oturdun, hemen gidiyorsun! Git, git; istemiyorum! Nasıl da, salına salına, isvelerle gidiyorsun! Ama,
gitme; dayanamıyorum! Gel, gel; ne hos cilveler yapıyorsun; sen, ne de edalı dilbersin
Cilt 3´ün Sonu

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Divan-ı Kebir´den Seçmeler - IV
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:26 AM - Forum: Islam Tasavvufu Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Divan-ı Kebir´den Seçmeler - IV

RUBAİLER
1
Ey gece, neselisin, hep böyle neseli gel, neseli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın
gitsin, dostun yüzünün güzelliginden, hatırında öyle bir ates var ki, ey üzüntü, eger cesaretin varsa
gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını basına al, seferin nereye Hangi diyara gitmek istiyorsun Nereye gidersen git,
sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düsmüs bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar
çekeceksin Kupkuru kalmıs dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan sikayet
incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhos ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı
orada mıdır Ya maksadıma eriseyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, basımı da
vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neselensin, söyledikçe
söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamıs gibi sekerler çignesin, ballar
yesin.
5
Asık, bütün yıl sarhos olmalıdır. "Ayıplayan olur mu " diye düsünmeme-lidir. Asık. coskun
olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her seyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne
olursa olsun!" der isin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah baska bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te suracıkta
tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Ask, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında baska bir
hayat, baska bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın asıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir
denizdeyiz. Bir gemiye binmisiz, gece, bulutlu bir gece... Allah´ın denizinde Allah´ın lütfu ile, onun
ihsan ettigi güçle, basarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Sarab kadehini eline almıstı... Bu gördügüm onun hayali idi. Ben
hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da
layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize sarab sunarsın."
9
Bu ask atesi bizi pisirir, her gece harabata dogru çeker götürür. Baskası bizi bilmesin,
görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtigin yolda, o alev alev yanan, o ates dolu, o sevda
dolu gönlü gördün mü 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti atesiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi
göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlıgı olmadan bizi
göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolasan ay senin çevreni bulamamıstır. Geceleri seni bulmak
için ugrasana, dönüp dolasana senin ayından armaganlar gelir. Her ne kadar safagın çevresi, al
yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden degil, senin sapsarı yüzünün güzelliginden mahcup
olusundan, utanısındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını basından alan nergis
gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmissin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını
görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayagını bassan, sevine sevine o yerin
topragı oluruz. Sevgilim, asıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni
görmeyelim
15
Ben bir müddet taklit ile kendimi bildim, kendimi begendim. Ben o vakitler kendimde idim ama,
asıl kendi varlıgımı sezememis, anlayamamıstım. Çünkü, o zaman ben kendimi görememis,
kendimi tanıyamamıstım. Sadece adımı isitmistim. Fakat ne zaman ki, kendimden çıktım, benligimi
terkettim;iste asıl o zaman kendimi gördüm, kendimi buldum.
16
Ben kendime bazen; "Emîr´im, bey´im" derim. Bazen de tutar; "Ben bir esirim" diye haykırırım.
0 haller geldi, geçti. Bundan sonra ben artık kendime gelemem. Zaten kendime gelmemeyi,
kendimde olmamayı huy edindim.
17
Gönlümü, belanın geçtigi yola koydum. Yalnız senin arkandan kossun diye, gönlün ayak bagını
çözdüm... Bugün rüzgar, bana senin güzel kokunu getirdi, ben de Teşekkür için ona gönlümü
verdim.
18
Benim zatım, bahr-ı küll, bütünlük aleminin denizi haline gelince, zerre-lerin güzelligi, Hakk´ın
yarattıgı bütün varlıkların hoslugu, nizamı, bana aydınlanıp görünür. Ben ilahî tecellilerin
heyecanına kapılırım da bütün vakitlerimin bir vakit olması için, ask yolunda gece.gündüz mum
olup yanmak isterim.
19
Beni önce binlerce lüfuf ile oksadı. Sonra tuttu binlerce kahır ile, binlerce dertle beni eritti...
Benimle, sevgisinin zarı gibi oynuyordu. Ben, benligimden geçip o olunca, ben onda yok olunca,
beni bırakıp gitti.
20
Benim asktan baska bir arkadasım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelme-den önce, ne de daha
sonra asksız yasadım. Canım içimden bana söyle sesleniyor: Ey ask yolunun olgun yolcusu, bana
kapıyı aç!
21
Ben zerreyim, sen benim günesimsin; ben gam hastasıyım, sen tam benim ilacımsın! Kolsuz,
kanatsız arkanda uçar dururum, sanki ben bir saman çöpü olmusum, sen de benim kehribarımsın.
22
Ey durmadan akıp giden gözyası; gönlümüzdeki sevdayı artıran güzelimize, o bagımız, o
baharımız, o hos seyran yerimize de ki: "Birlikte geçirdigimiz gecelerimizden bir geceyi anınca,
edepten dısarı çıktıgımızı düsünerek tasalanmasın, bizi mazür görsün"
23
Sevgilim, senin gönlün, inci ve mercan denizidir. Sen. incileri, mercanları dagıtmaya, saçmaya
bak! Az harcayan nekeslere hak yolu kapalıdır. Ten, sedef gibi agzını açmıs da ah ederek diyor ki:
"Canın yol bulamadıgı bir yere ben nasıl sıgarım .."
24
Senin canında bir can vardır. Sen o canı ara! Senin teninin dagında çok kıymetli bir inci
bulunmaktadır. Sen o incinin madenini ara! Ey hak yolunda yürüyüp giden süfî! Eger
arayabiliyorsan, onu sen kendinde ara, kendinden dısarda arama!
25
Dünyaya ait duygular, üzüntüler senin gözlerini karartmıs da; bahtsız insanların acılarını,
günleri kararıp giden kisilerin kederli hallerini, gözyaslarını göremiyorsun. Cehennemde yananlann
feryadları, uzaktan duyulmaz... Gönle huzür veren, cana can katan güzelleri sevdigini ne diye iddia
ediyorsun Ask kendini alçaltanların kandır, iyi nam sahiplerinin ask ile ne isi var
26
0 meftunun, o tutkun asıkın gözlerini, sevgilisinin gözünde gör, seyret! 0 kudretine son
olmayan, o yaratma gücüne akıl ermeyen, nasıl yarattıgı anlasılamayan Allah´ın halk ettigi
güzelliklerde, gösterdigi nükteyi, manayı, inceligi iyice duy, anla sonra da, o nergis gözlerin içtigi
hepsinin de benim gözlerimden aktıgını seyret, gör!
27
Güzel huylu, sevgilimi denedim, o büyük bir ırmak gibidir, bulanık sel suları, onu asla
bulandıramaz. Ben bir gün bile onun kaslarını çatık görmedim. Onu, tıpkı ölümsüz (fanî olmayan)
hayata benzetirim.
28
Zaman halktaki bu birbirine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, su gürültüyü patırtıyı kısa
keser. Ölüm kurdu, bu sürüyü birbirine katar, parçalar gider. Herkesin basında bir gurur, bir ululuk
vardır. Fakat ecelin sillesi, günü gelince her kafaya iner.
29
Ey nazlı nazlı yürüyen selvi, hazan rüzgarı sana degmesin. Ey cihanın gözbebegi, kem göz
senden uzak olsun. Sen göklerin de canısın, yerin de!.. Canına, rahmetten, rahattan baska bir sey
dokunmasın!
30
Ey gönül; gönlümüzün dumanı sevdamızı belirtir, sevdamızdan haber venr: Ey gönül gönülden
tüten dumanın, askla yanan, yakılan gönlün dumanı oldugu apaçık görünür. Ey gönül; bir gönlün
kandan dalgalanması, o gönlün gönül degil, belki bir ask deryası oldugunu gösterir.
31
Dostun hayali bizimle oldukça bütün ömrümüz seyirle, seyranla geçer, mutlu bir hayat yasarız.
Ey gönül; gönül nerede muradına ererse, sevdigine kavusursa, oradaki bir diken, binlerce
hurmadan daha iyidir, daha hostur.
32
Atımız, ask yükleriyle, yokluk diyanndan yola çıktı. Gece idi, fakat gecemiz karanlık degildi,
vuslat sarabiyle hep aydınlanıyordu, mezhebimizde ha-ram olmayan ask sarabından,
dudaklarımızı, yokluk sabahına kadar asla kuru bulmayacaksın.
33
Mademki Cenab-ı Hakk tezce ayrılmamızı yazmıstı. Bizim o kavgamız, o tiksinmemiz ne içindi
Kötü idiysem zahmetten, sıkıntıdan kurtuldum; iyi idiysem, seninle birlikte yaptıgımız konusmaları,
tatlı sohbetlerimizi yad et, an!
34
Peygamberimizin yolu, izi asktır. Biz, ask ogullarıyız. Ask, bizim anamızdır. Ey ten çadırında
gizlenen anamız, sen bizim hakikatı örten, gerçegi göremeyen tabiatımızdan, nefsimizden
35
Gevherimiz, mayamız, la´l renkli saraplarla yogruldu. Kadehimiz, çok sarap içtigimizden ötürü
elimizden sikayete, feryada geldi. 0 kadar çok mey üstüne mey içiyoruz ki, ne biz sarabın basından
ayrılıyoruz, ne de sarap bizim basımızdan ayrılıyor.
36
Eger ben ölürsem, beni ölü olarak alın, götürün, sevgilime teslim edin. Sevgilim, eger benim
pörsümüs, çürümüs dudagımı öper de, ben o anda dirilirsem sakın sasmayın.
37
Sevgilim! Ne vakte kadar bize, uzaktan seyirci olacaksın Biz, çare bulucuyuz. Ask bizim çaresiz
bir zavallımızdır... Can kimdir Besikte yatan aciz bir çocugumuz. Gönül kimdir Bir garip, avare
konugumuz.
38
Bazen temizligimizi melekler kıskanırlar, bazen korkusuzlugumuzu, yap-tıgımız kötü isleri
görür de, Seytan bile bizden kaçar. Su topraktan olan tenimiz, Hakk´ın bize lutfettigi emaneti
tasımaktadır, çevikligimize, gücümüze, kuvvetimize ask olsun.
39
Bizim topraktan yaratılmıs olan tenimiz, göklerin nürudur. Bizim hak yolundaki çevikligimizi
melekler kıskanırlar. Bazen bizdeki temizlige melekler imrenirler, haset ederler. Bazen de,
hayasızlıgımızdan, kötülügümüzden seytanlar kaçar.
40
Sevgilim, incir satan bir kisiye, hangi is daha iyidir Ey can kardesim, elbette, incir satmak daha
iyidir. îste bize de yarasan, iyi gelen sey, sermest yasamak, mest ölmektir. Sevgilim, mahsere de
kosa kosa mest olarak varmaktır.
41
Tanbur; "Tentenen" diye inlemeye baslayınca ten zindanında mahpus olan gönül, elsiz ve
ayaksız zincirini koparmaya koyulur... Çünkü tanburun nagmelerinin mehtabında, gizlenmis birinin
sesi, ona; "Ey yolunu sasırmıs, ayrılık hastalıgına tutulmus gönül, gel!" diye seslenir.
42
Seni, kimseye muhtaç olmadan tek basına yaratan o essiz varlık, seni sevda içinde tek basına
bırakmaz.. Kendi içine kapanıp hayaller, düsünceler meydana getirdigin evde, yani senin gönül
evinde, seni yalnız bırakmamak için, sana yüzlerce güzel yüzlü es, dost belirtir.
43
Seninle birlikte oldugum zaman, sevgiden, dostluklar yüzünden uyuyamam. Sensiz oldugum
vakit de, inler dururum, üzüntüden gözümü kapaya-mam. Sasılacak sey.. Her iki gece de uyanıgım,
fakat bu iki uyanıklıgın arasındaki farkı sen gör!
44
Ey dönek huylu felek, türlü kötülüklerle, hile ile gönlümün rahatını kaçırdın, bana ne oyunlar
ettin! Ama bir gün beni senin sofrana oturmus, ay gibi nürdan kaseler yaparken görürsün.
45
Ask atesinden dünyada sıcaklıklar vardır. Askın vefa sütünden cefa bile yumusar. Günesin bile
utandıgı bir ay´dan utanmayan kisi, ne utanmazdır, hem ne utanmaz!
46
Ey günes gibi essiz olan sevgili, gel! Senin güzel yüzün olmadıkça, bag da, yapraklar da sarı
sarıdır. Gel, sevgilim gel! Dünya sensiz, tozdur, topraktır. Su meclis. su nese, su zevk alemi, sensiz
tatsızdır, soguktur.
47
Gel sevgilim, senin güzel yüzünün nüm ısıgı örtülecek, gizlenecek bir nür degildir. Senin
güzelligin, erlik suyunda meydana gelmis bir güzellik degildir... Gel, sevgilim; kendini öfke perdesi
içinde gizleme!.. Gel; gel ki senin güzelligin gizlenecek güzellik degildir!
48
Ey her agacın, her bagın, her otun yesilligi, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım,
yüceligim!.. Ey yalnızlıgım, ey sema´ım, ey ihlasım ve riyam!.. Gel; gel ki sensiz, sen olmadıkça
bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir!
49
Efendim, mevlam! Ben eskiden islenmis günahlara, geçmiste yaptıklarıma tövbe ederim. Telef
olmus, yok olup gitmis bir asıkın özrünü kabul etmez misin Benim pismanlıgım, her ne kadar
senin bol kereminden, merhametinden kendi varlıgıma yönelmek ve cömertligini incitmekse de,
efendim, Allah´ım beni affet, beni affet, beni affet!
50
Bizi dirilten o dost, ne kadar temiz, ne kadar tatlıdır, ne kadar hostur, güzeldir... Biz insanlar,
ruhlardan, gönüllerden ibaret idik, bedenlerimiz yoktu. 0 aziz dost, bedenlerimizi, ruhlanmıza
konuk evi olarak yarattı. 0 dostumuz, o efendimiz, lutfeder, kerem buyurursa bizi affeder, nasıl
önceden yarattıysa, gene yaratır, bizi tekrar diriltir.
51
Ask geldi, beni her seyden, herkesten ayırdı, beni maddî isteklerden alıkoydu, üzdü, perisan
etti. Sonra bana acıdı, lütfetti ihsanlarda bulundu, beni oksadı. Allah´a sükürler olsun ki, seker gibi
vuslat suyunda eritti, beni kendine kattı.
52
0 dost, beni sevgi ile, nazla, çesit çesit nimetlerle besledi. Etten, deri ve damarlardan
dokunmus çok degerli bir kumastan arkama usta bir terzinin diktigi süslü püslü bir elbise giydirdi.
Aslında, tenimiz bir hırkadır. Onun içinde bulunan gönül, süfî bir dervistir. Su gökkubbesinin
içindeki bütün alem, bir ibadet yeridir. Seyhimiz de O´dur.
53
Seni kucaklayamadıgımdan beri aglıyorum. Aglamadan kaldıgımı gören yok! Sen canımda,
gönlümde ve gözümdesin, bu sebeple unutulmamaktasın. Allah için sen de beni unutma!
54
Bu sendeki gurur ne kadar artacak Çesit çesit görünüsünün hayali, sende daha ne kadar
sürecek .. Sübhanallah, sende sasılacak bir tavır, anlatılamayacak bir is, bir hal var. Ben sana "hiç"
diyecegim ama, sen "hiç" de degılsin. Bu kendini bir sey görmen, hep senin zannın, vehmindir.
55
Hakk´ın nüriyle nürlanma kabiliyeti olan gönül sahibinin canı, Hakk´ın sırlarıyla dolar. Sakın
benim etten, kemikten, deriden ibaret olan tenimi, o sırlardan habersiz tenler arasında sayma!
Çünkü bu ten, Hakk´ın ihsan ve lütuf denizine girdi, bastan basa lütuf ve ihsan kesildi.
56
Allah´ı zikretmekle, degerli bir insanın degeri artar, nürlanır. Yolunu kaybetmis kisiyi zikir,
hakîkat yoluna getirir. Her sabah, her aksam, her namazda, bu "La ilahe illallah" (=Allah´tan baska
mabud yoktur) sözünü kendine vird edin.
57
Eger yasıyorsan, canın varsa, gel, orada can feda et! Oradaki sen, buraya gelmeden önce orada
idin. Orası senin asıl vatanındı. Can bir nükte duydu, bir buyrukla o yerden ayrıldı, buraya geldi.
Burada yüzlerce nükte duydugu, yüzlerce isaret aldıgı halde nasıl oldu da o yere dönmedi
58
Eger kendini, gerçek varlıgını bulmak istiyorsan, kötü huylarından, nefsanî arzularından kurtul!
Kendi maddî varlıgından dısarı çık! Dereyi bırak, Ceyhun dogru gel! Felegin yükünü öküz gibi ne
diye çekip duruyorsun Bir takla at, sıçra felegin üstüne çık!
59
Hakk yolunda ten pamugundan can esvabını ayıran o efendi Mansur idi. Aslında Mansur; "Ben
Hakk´ım!" demedi, bu sözü Hakk dedi. Mansur nerede;bu söz nerede Bu sözü söyleyen Hakk idi,
Hakk idi.
60
Gene gel! Gene gel! Her ne isen oldugun gibi gene gel! Hakk´ı tanımıyorsan, atese tapıyorsan
puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi degildir. Yüz kere tövbeni
bozmussan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Semsî 1342 (1963) senesinde
Tahran´da bastırdıgı ve benim tercümeme esas teskil eden Ruba ´î Dtvanı´nda ve bendenizde
bulunan baska yazma ruba´îler arasında bulamadıgım bu ruba´înin Hz. Mevlana´ya ait olmadıgını
soyleyenler varsa da, Mevlana´dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin
baska güzel siirleri yokmus gibi hep bu ruba´i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba´î:
"Allah´ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bagıslar. Çünkü o çok bagıslayan,
çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hosumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmussan yine gel!" sözü, "Ümitsizlige kapılma! Allah´ın
rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)´in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık
bozmanın Hakk´a karsı küstahlık oldugunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve essiz Peygamberimiz söyle
buyurmuslardır: "Günah islemekte ısrar ettigi halde günahlardan tövbe eden kisi, adeta Allah ile
alay etmis olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra islenen bir günahı, tövbeden evvel islenmis
yetmis günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuslardır.
_ran´ın yetisirdigi en büyük sairlerden Sîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah
oldugunu anlatmak için miibalagalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim serîatimizde bundan baska bir günah
yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülügü yap!" mı demek istemistir Yukarıdaki
ruba´îyi okurken bu husüsu da düsünmek gerekir.
61
Rebab, îsrafîl´in nefesiyle seslenmede, feryad etmededir. Bu sebepledir ki, rebabın sesi, ask
atesi ile kavrulan gönülleri diriltir. Onlara yeniden can verir, onları gençlestirir. Zamanın iyi ettigi
sevgi yaralan kanamaya baslar, batıp yok olan sevdalar küçük balıklar gibi bir bir suyun dibinden
yukarıya çıkarlar.
62
Ya Rabbî! Ya Rabbî; rebabın tesbihi hakkı için! Çünkü rebabın tesbihinde yüzlerce soru,
yüzlerce cevap vardır... Ya Rabbi; yanmıs, kavrulmus gönül, yaslarla dolu göz hakkıyçün
söylüyorum, biz, küpteki saraptan daha çoskunuz.
63
Biliyor musun, su rebabın sesi ne diyor Diyor ki: "Benim arkamdan gel;beni takip et de yolu
bul! Çünkü dogruya varmak için yola çıkmıssın ama, egri bir yol tutmussun... Çünkü sormakla
cevaba yol bulunur."
64
Bugün de her gün gibi yine harabız. Yine harab olmusuz. Endise kapısını açma! îçli feryadları
ile, yanık sesiyle bize her seyi unutturan rebabı eline al, çalmaya basla! Her zerrede, her seyde
kainatı yaratanın kudretini görenler ve onun ilahî güzelligini kendilerine mihrap edinenler için, yüz
çesit namaz, yüz çesit rükü, yüz çesit secde vardır.
65
Bizim sarhos olmamız için, saraba ihtiyacımız yoktur. Meclisimizin neselenmesi için çeng ve
rebab da istemeyiz! Biz gönül alıcı bir güzelin yüzünü görmeden, hos sesli çalgıcıyı dinlemeden
mest olmusuz, kendimizden geçmisiz.
66
Bizim sarabımız, kadehsiz olarak sunulmaktadır. îçimize bir ates düsmüstür, yüregimiz yanıp
tutusmaktadır. Fakat, bu gönül yangınının dumanı görülmemektedir. Ask rebabının feryadı,
inlemesi gerçek sevgilimizin, gönül sultanımızın yayından, O´nun mızrabındandır. Sakın; "Bu
rebabdır, bu sesi rebab çıkanyor." deme!
67
0 essiz, parlak incinin hayali gözümün önüne geldi. 0 anda kendimi tutamadım, aglamaya
basladım. Gözyaslarım akarken içim yanıyordu. Heyecandan sasırmıstım. Gizlice gözümün kulagına
dedim ki; "Biliyor musun Gelen konuk çok kıymetlidir, çok azizdir. Ona bol bol ask sarabı sun!"
68
Sübhanallah! Ey parlak, ey essiz inci! Seninle ben, her hususta birbirimize aykırı düsüyoruz.
Ben, senin bahtınım, beni hiç uyku tutmuyor, geceleri uyuyamıyorum. Sen ise, benim bahtımsın,
uykudan kendini alamıyorsun, hiç uyanmıyorsun.
69
Düsünme! Bos yere kafanı yorma! Kendini uykuya ver, uyu! Çünkü düsünce, gönlün ay yüzüne
perde olur. Gönül ay gibidir. Düsünce bulut olur, onu örter, nürunu gizler. Bu sebeple gönülde
düsünceye yer verme, düsünüp tasınmayı suya at!
70
Uyku geldi, göze girmek istedi fakat gözde yer bulamadı. Çünkü, göz senin sevdan yüzünden
atesler içinde kalmıs, yaslarla dolmustu. Göze giremeyen uyku, bu defa gönle dogru gitti. Civa gibi
yerinde duramayan kararsız bir gönül buldu, sonra o, tene dogru yol aldı, oraya yerlesmek istedi,
orayı da harap, hem de çok harap gördü.
71
Ey uyku! Sen tadı hos, içilmesi hafif bir ab-ı hayat bile olsan, bu gece bizim yanımızda ise
yaramazsın, senin bizimle isin yok. Ey uyku, basındaki saç sayısınca basın olsa, bu gece bir bas
kadar ise yaramaz, kendi basını bile kasıyamazsın.
72
Sakî! Cananın güzel yüzü askı için, sevabına bana o toprak ve su görme-yen ask sarabından
sun! Ben beden hastası degilim, hastasıyım. Ben, serbeti ne yapayım Sen bana sarap sun, sarap!
73
Gece geldi. Su gönüldeki yanısın acaba sebebi nedir Ben sanıyorum ki, tanyeri agardı, acaba
gündüz mü oldu Sasılacak sey! Askın gözüne ne gece sıgar, ne de gündüz... Su askın gözü acaba,
gözleri mi baglıyor... însanı görmez hale sokuyor.
74
Sen öyle güzel, öyle essiz bir varlıksın ki, gökler bile seninle neselenir, seninle güler. Hal böyle
iken, eger bir insan tutar da sana asık olursa, buna sasılır mı Bu sebeple sen beni istesen de,
istemesen de, ben yasadıgım müddetçe sana, kul köle olacagım.
75
Sen bu gece birdenbire perdeleri kaldır! Korku ve endiseyi üstünden at! îki dünyadan da
tamamiyle vazgeç, onlarla zerre kadar ilgilenme! Dün sen candan ve gönülden bahsetmis, onlardan
sikayette bulunmustun. Bu gece ben onları yakaladım. Canı öldürülmüs, kesilmis bir halde, gönlü
de aglar ve inler bir durumda önüne bırakıyorum.
76
Sırlara dalanlar, sırlar içinde varlıktan kurtulanlar, bu gece, kendilerinden geçmisler, sevgili ile
perde arkasında, halvette oturmuslardır. Ey yabancı varlık! Ask yolundan çekil, bu gece
yabancıların aramızda bulunması bizi üzer, bize zahmet verir.
77
Dostların hatırı için bu gece uyuma! Gecenin kulagını tut, bük, uyuma! "Fitnenin uyuması daha
iyidir." derler. Sen de bir fitnesin. Fakat senin gibi güzel bir fitnenin uyanıklıgı daha iyidir. Bu
sebeple acele etme, uyuma!
78
Ey talihimi, bahtımı uyandıran sevgili uyuma! Ey ilkbaharın, ey giil bahçesinin rengi, parlaklıgı
uyuma! Ey kanlar içen nergis göz! Bu gece zevk gecesidir, nese gecesidir, sakın uyuma!
79
Ey ay yüzlü, böyle bir gecede ay gibi sen de uyuma! Su dönüp duran gökkubbe gibi dönmeye
basla, uyuma! Bizim uyanıklıgımız, alemi aydınlatan ısık olur, çerag olur. Sen de bir gece ısıgı
bekle, onu koru, gözet uyuma!
80
Ey yar, senin gibi bir sevgili yoktur! Senin benzerin bulunmaz. Her is seninle yola girer, senden
düzenlenir. Sen uyuma! Bu gece senin güzel nürlu yüzünden yüzlerce ısık parlayacak, etrafı
aydınlatacaktır. Zaten sen bizim içimizdesin, sakın,uyuma!
81
Ey sevgili, yine bize yakınlık göster, dostluk et, bize yar ol! Bizi sensiz bırakma, uyuma! Ey
sarhos bülbül, gül bahçesinde uyuma, garip olan, kimsesiz bulunan dostalan düsün, onları gözet,
koru, uyuma! Bu gece, lutuf gecesi, bagıs gecesi, ihsan gecesidir, sakın uyuma!
82
Eger sonsuz bir hayat ve mutluluk istiyorsan, uyuma, dostun ask atesiyle yan, yakıl, uyuma!
Yüzlerce gece uyudun, ondan ne elde ettigini, ne kazandıgını gördün. Allah için olsun bu gece
sabaha kadar uyuma!
83
Agza sıgmayan lokmayı iste! Rüh gıdası gönül lokması ara! Kitaplarda yazılı olmayan ledün
ilmini ehlinden ögrenmeye çalıs! Cenab-ı Hakk ile kamil insanların, ermislerin gönülleri arasında
öyle bir sır vardır ki, Cibril bile oraya girip o sırrı ögrenemez. îste sen o sırra asina olmaya gayret
sarfet!
84
Dînî vazifelerini yapmadan, iyj, yararlı bir insan olmadan Cenneti isteme! Hakk´a layık bir kul
olmadan, onun lütfuna, ihsanına nail olmadan Süleyman mülkünü taleb etrne. Mademki, isin
sonunda ecel vardır, ölüm bir gün gelip yakana yapısacaktır, hiç bir müslümanın hatta hiç bir
insanın kalbinin incinmesini arzu etme!
85
Müskülünü çözen, seni hakikata ulastıran bilgiyi, ölüm gelip çatmadan önce iste, ögrenmeye
çalıs. Aklını basına al da, su dünyayı, yani var gibi görünen yogu bırak, yok gibi sandıgın varı iste!
86
Bu gece, dosta kavustugum için sevinç içindeyim, pek mutluyum. Bu gece ayrılık kaygısından
kurtuldum. Dostla kucaklastık, sarmas dolas olduk. Bu ugurlu, bu mes´ud anlarda gönlüme
sesleniyor, diyorum ki; "Allah bana acısa da, bu gecenin anahtarı kaybolsa; ne olur; sabahın kapısı
açılmasa.
87
Bu seher vakti esen rüzgar, Hakk asıklarının gönüllerindeki sırlara asinadır. Bu ugurlu zamanda
sen de uyuma. Bu zaman yalvarma, yakarma zamanıdır, uyuma zamanı degildir! îki cihanın halkına,
ilahî bir lütuf olarak ezelden ebede kadar kapanmayan dilek kapısı, seher vaktinde açıktır. Fırsatı
kaçırma, yatıp uyuma!
88
Ansızın bir seker kamısı bitti, filizlendi, birdenbire böyle bir ab-ı hayat kaynayarak costu.
Ansızın padisahlar padisahından lütuflar, ihsanlar, sadakalar gelmeye basladı... Hz. Mustafa´nın
aziz ve mukaddes ruhunun sad olması için
89
Biz askın asıkıyız. Çünkü ask kurtulustur. Can Hızır gibidir. Ask ise ab-ı hayata benzer. Ask
padisahından beratı olmayana yazıklar olsun! Hayvanın, askı besleyen, ruha gıda olan manevî
tatlılıklardan, can sekerinden ne haberi olacak ..
90
Sıfatların sekline, rengine baglanmıs olan o ruh, Hz. Mustafa´nın nüruyla zat-ı ilahîye yükseldi...
0 rüh Hakk´ın zatına dogru yükselirken, sevincinden, Hz. Mustafa´nın rühunun sad olması için
salavat getirmeye basladı.
91
Her iki gözüm, o mahmur gözlerinden mest olmustur. Sunu anla ki, senin askından, senin
elinden ben elden çıktım. Bari bana uy da sen de basını salla, peki de! Basında ask havası esiyorsa,
bu haller sende de vardır.
92
Yarla hos geçinen kimse yarsız kalmaz. Müsterisi ile uzlasan tacir, müflis olmaz. Ay geceden
ürkmedigi, karanlıgından kaçmadıgı içindir ki nürlandı.gül , o güzel kokuyu dikenle hos geçinmekle
kazandı.
93
0 padisah, kötü huylu kullarından yüz çevirmez. Senin gibi yüzlerce kulunun suçuna,
edepsizligine bakmaz. Bu sözü sen söyleme, bunu onun deniz gibi sonsuz olan lütfu söylesin. 0 öyle
merhamet sahibidir ki, bizim kötülügümüzden kara seytan kaçar da, o kaçmaz!
94
Gönlüm beni kavgaya düsürdü, kendisi kaçtı gitti. Beni yalnız bıraktı. Can halime acıdı geldi.
Fakat sevdamı görünce, o da dayanamadı, kaçtı. Bu defa ürküp Zühre yıldızı, benim feryadımı
duydu, gökten yere indi, yanıma geldi. Beni atesler içinde bulunca, korktu, acele ile sazını yere
bırakarak o da, kaçtı gitti.
95
Rüzgar geldi, bahçede içki içenlerin baslarına güller saçtı. Yar geldi, dostların kadehlerine mey
doldurdu. 0 taze sünbül gibi kokan saçlar, güzel kokular satanların karına engel oldu. 0 mest nergis
gözler, aklı basında olanların kanlarını döktü.
96
Yagmur, askla gönlü yanan, birisinin basına yagıp durmadaydı. 0 kadar çok yagdı ki, asık
hemen eve kaçtı. Bu hali gören hos bir kaz, kanadını çırparak dedi ki: "Yagmuru benim üstüme
yagdır, çünkü Allah benim canımı sudan yarattı, benim su ile ülfetim vardır
97
Sevgilim! Gönül seni anınca senlendi, neselendi. Allah´a yemin ederim ki, o neseyi, zevki
saraptan almayı düsünmedi de elindeki kadehi içmeden yere döktü. Gönül sensiz kendini cansız ölü
bir kalıp gibi gördü. Zaten candan kaçanın layıkı da iste budur.
98
Rüzgar, sevgilinin dagınık saçlarını oksayınca, ay, o güzellige hayran olur da, ona candan dua
eder: "Ömrün uzun olsun!" der. Ey bana ögüt veren kisi, asktan, gönlümün aldıgı manevî zevki, sen
de tatsaydın, beni bırakır, kendine ögüt verirdin!
99
Güzelim! Senin zaten bahanen azmıs gibi, simdi de "uykum geldi" bahanesiyle bizden kaçarsın
degil mi Hosça yat, uyu! Ben seher vaktine kadar, gözümü kapamadan, senin uykuya bulanmıs
nergis gözlerinden feryad edip durayım.
100
Senin içinde bulunan, o çok yakın dostun, sana hayat veriyor, seni yasatıyor, sana konusma,
hissetme, düsünme gücü lutfediyor. Hatta, hareme, o güzel, o rühanî yerlere ulasmak ümidini de
veriyor, sen son nefesine kadar onun sundugu meyi iç, çünkü o isveden degil, kereminden bunu
sunmaktadır
101
0 nedir ki, sürete, sekle lezzet ondan gelir 0 ne seydir ki, onsuz sekil de kederlidir, bulanıktır,
süret de 0 sey, bir an olur ki süretten gizlenir. Bir an olur ki mekansızlık aleminden sürete
akseder, sekilde parlar, görünür.
102
Ey cahil nefsinin havasına uyan kisi! Ey baskalarının halinden ibret almayan! Senin bütün
hayrın, su içilecek yere bir tas koymaktan ibaret. Sen istiyorsun ki, bu tastan bütün sehir halkı
senin hayrına su içsinler, kansınlar degil mi
103
Ay yüzlü sevgilim, bugün ellerini çırpa çırpa gelmis, can gibi gelmis; can, nasıl hem apaçık
meydanda, hem de gizli, görünmez ise, o da öyle gelmis. Sevgilim, kendinden geçmis, hos neseli ve
aman bilmez bir halde gelmis. 0 öyle geldigi için ya, ben de bu haldeyim.
104
Bugün nasıl bir gündür ki, günes, hergünkü gibi parlamıyor îki misli kuvvetli parlıyor. Bugün
ayrı bir gün, günlerden hiç birine benzemiyor. Bugünkü günde baska bir tecellî nüru görünüyor. "Ey
asıklar, ey gönüllerini yitirmis kisiler! Size müjdeler olsun, bugün sizin gününüz diye gökten
yeryüzündekilere sesler gelmede, saçılar saçılmada.
105
"Hayatta oldugum müddetçe, egri gitmeyeyim, dogruluktan ayrılmayayım." diye tevbe ettim.
Fakat egriye, dogruya bakıyorum ve her baktıkça görüyorum ki; bütün egri de dogru da,
sevgilimizin dogru ve egrisidir.
106
Bu evde bir ısık vardı, ne oldu Simdi nerededir 0 ısık gözde idi. Simdi gönüllerdedir. Hos bir
hayal gibi geldi, gönülde oturdu, kalktı. Hayır, hayır gönülden gitmedi, hala da bizim gönlümüzün
içindedir.
107
Ne asagıda, ne yukarıda olmayan ay, acaba nerededir Ne bizsiz, ne de bizimle olan degerli
nesne, nerededir Sakın, orada, burada deme! Bütün alem onun kudretiyle, sanatıyla doludur. Ama
gören nerede
108
Dünyada sabırsız, asıktan daha bîçare, daha zavallı kim vardır Çünkü bu ask, devasız bir
derttir. Ask gamının dermanı, ne cimriliktir, ne de riyadır. Gerçek askta, ne vefa vardır, ne de cefa...
109
Bazı insanlar vardır ki, gamlıdırlar, bu gamın nereden geldigini bilmezler. Bazı insanlar da
vardır ki, neselidirler, onlar da bu nesenin Hakk´tan geldigini bilmezler... Ne kadar solda, sagda
bulunanlar, egri, dogru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, sagdan, egriden, dogrudan haberleri bile
yoktur. Ne kadar;"ben ve biz" diyenler vardır ki, onların da "ben ve biz"den haberleri yoktur.
110
Gayb aleminin atlısı geçti, gitti. Onun geçtigi yerden bir toz bulutu yükseldi. 0 atlı, yerinden
gitti, fakat kopardıgı toz hala orada yerli yerinde duru-yor. Ey Hakk´ı ve hakikati arayan kisi, sen
saga, sola bakma, dosdogru bak da gör ki o toz koparanın tozu burada, kendisi ise ölümsüzlük,
sonsuzluk alemindedir.
111
Dediler ki: "Her tarafta, altı yönde de hep Hakk´ın nüru parlamaktadır." Halk; "Hani o nür
nerede " diye feryada basladı. Gerçegi göremeyen kisi, saga, sola her yöne baktı, bir nür göremedi.
Bunun üzerine, ona, dediler ki;"Bir an için olsun sagsız, solsuz olarak bak! 0 vakit, o nüru
görürsün."
Her zerre, aç bir insan gibi Hakk´ın sofrasına oturmus, yiyip içmededir. Bütün varlıklar, hiç
durmadan, o sofrada yeseler, içseler yine de yiyecekler eksilmez. 0 sofra ebedî olarak açıktır,
kaldırılmaz, oldugu gibi yerinde durur. Hal böyle iken, bu ezel sofrası basında, halk her ne kadar aç
gözlülüklerinden bırbırleri ile çekisirler, kavga ederlerse de, yaratıldıkları günden bugüne kadar
yedıkleri gibi, hala da yemektedirler, yine de yiyeceklerdir. Sofra kaldırılmamıstır. Oldugu gibi
durmaktadır.
113
Ey dost, böyle yapma, bugünlerin bir de yarını vardır. lyilik de, kötülük de gün gibi görünür,
meydana çıkar. Asıklık mezhebinde hainlik reva degildir. Ben dogru gideyim de sen egri gidesin, bu
dogru degildir.
114
Birisi diyordu ki: "Güzeller güzeli bir peri var, fakat ortada yok, görünmüyor, mekandan
münezzeh olan o mukaddes can acaba nerededir Nerede bulunmaktadır " Iki cihan da onun
nimetleriyle orucunu bozmadadır. Fakat, agızsız, damaksız oruç bozmak ancak ona mahsustur.
115
Seni rüyamda gördügüm o gece geçip de gündüz olunca, gönül gündüz gibi, kavga ve gürültü
ile dolar... Dün gece rüyasında Hindistan´ı görüp de ayagının bagını koparan fili tutmaya kimin
kuvveti, gücü yeter
116
Ay yüzlü sevgilim, daima sag taraftan parlar, sag taraftan yüz gösterir, dogardı. Bir gün ona;
"Sola bakmak haramdır, hatadır." dedim. Bu defa o ay;yüzlüm, sol tarafını da süsleyince, sol
yönünü de nürlandırınca dedim ki; "Sol da, sag da, saglar da, sollar da hep sevgiden ibarettir. her
tarafta, her yerde Hakk tecellî etmektedir.
117
Senin askın neden böyle hikmet sahibi, pek bilgili ve hünerli Sevgin ve sefkatin neden böyle
saglam ve sarsılmaz bir halde Ask, eger hos ve güzel degilse neden onun üstüne böyle titriyorum;
onu çok seviyorum Eger ask, hossa, güzelse bu feryadlar, bu sızlanmalar, bu sikayetler neden
118
Bana dediler ki: "Sende olan bütün bu dertlerin bu acıların sebebi nedir Bu feryadlarm, bu
yaygaraların, bu gürültülerin, bu solgun yanakların sebebi nedir " Dedim ki: "Böyle söyleme,
bunda yanılıyorsun. Git de benim ay yüzlü sevgilimi gör, o zaman müskülün kalmaz. Bütün
bunların nedenini anlarsın."
119
Eger gönlün atesi yoksa, bu tüten duman nedir Eger, öd agacı yanmıyorsa bu buram buram
tüten öd agacı kokusu nereden geliyor Benim bu var olusum meydanda iken, asıkın yoklugu ne
demektir Mumun yanmasından pervane neden hoslanıyor
120
Deli oldum, divane oldum. Deli bir kisinin uyuması hatadır. Deli bir insan, uykunun yolu
nerededir bilmez ki, onu bulsun da uyusun! Allah uyumaz, o uykudan beridir, arınmıstır. Sen Allah´ı
o kadar düsün, o kadar sev ki Allah delisi ol; "Nerde olursan ol, ben seninle beraberim." sırrına er
de, Allah´la yat,kalk...
121
Senın bülundugun yerde hep gam vardır, savas vardır, cefa vardır, dert vardır, elem vardır.
Fakat sen kendinden geçer, Hakk´ta yok olursan, hep ´lütuf vardır, ihsan vardır, vefa vardır. Dogru
olursan, neyimiz varsa senin olur. Fakat sen dogru olmasan da, kötülük yollarında yürüsen, ben
senin kötülüklerini bile iyilik sayarım.
122
Sendeki varlıgı yiyip bitiren bu sade ates, yarının yüzlerce güzelinden, yüzlerce yakısıklı,
gösterisli dilberlerinden daha iyidir, görmüyor musun 0 sehvet atesi de ne kadar safdır, ne kadar
sadedir ama, o sade olan atesten ne kadar yakısıklı güzeller meydana geldi, yaratıldı...
123
Kimde gönül varsa, o bizim dilberimizdir. 0 simsek nereden parlar, han-gi yönden çakarsa, o
bizim cevherimizdendir. Allah´ın; "Ben sizin Rabbiniz degil miyim " sorgusuna karsı "Evet!" diyen,
her rühun sevgi ve heyecanını ta-sıyan mana altını, hangi madende olursa olsun, o bizim
altınıınızdandır.
" Bu ruba´îde A´raf Suresi 7/172-173. ayetlerine isaret vardır."
126
Felek, bizim kendi re´yini begenmis olan tabiatımızın kölesi degildir. Bu cebeple gönlümüzün
dilegini dinlememektedir. Su varlık alemine gelip, bize vokluk sermayesi olmustur. Onun sayesinde
yokluga ulasacagız. Perdelerin arkasında gizlenmis, bizi terbiye eden bir dadımız var. Aslında biz,
dünyaya gelmis degiliz. Bu dünyada yasar gibi görünen, dolasan, gezen bizim gölge-lerimizdir.
125
Senin elinin, gözünün, ayagının iki olması dogrudur. Fakat gönül ve sevgiliyi ayrı ayrı sanmak
hatadır. Bunları ayrı ayrı görmek yanlıstır. Sevgili dedigimiz varlık bir bahanedir. Aslında gerçek
sevgili Allah´tır. Kim bunları bir bilmez de iki zannederse ya yahüdîdir, yahut hıristiyan...
126
Bu gece, öyle bir gecedir ki, bütün gecelerin rühudur. Bu gece öyle bir gecedir ki, bütün dualar
kabul edilir. Bu gece, ihsan gecesidir. Bu gece bagıslarda bulunma, nimetlere erme gecesidir. Bu
gece, Hakk´ın sırlarına mahrem olanın gecesidir.
127
0 öyle bir güzeldir ki, yüzünün sevdasından arsa kadar velveleler yükseliyor. Gönülde paha
biçilmez güzelligi için, yanagının pazarından akseden güfültüler duyuluyor. Onun sarap testisinden
canın avucundaki kadehe sarap konurken hos seda çıkmaktadır. Gönlün boynunda onun
saçlarından örülmüs gibi baglar var.
128
Asıkların bu naraları zevk ve nese mumunun yüzündedir. Sasılacak sey su ki, mum geldi,
yanıyor, fakat pervaneden eser yok, görünmüyor. îste bu mum, öyle bir mumdur ki, gündüzden de,
geceden de üstündür. Ey can; kos, kos ki, gönül mumu can istiyor.
129
Ey gece! Sen nasıl bir gecesin ki gündüzler sana kul, köle kesilmistir Sen bir denizsin, canın
canı ise, senin dalgalarının geceleyin gösterdigi bir alevindir, bir korundur. Senin basındaki o ask
atesi, o fitne, o afet, bu gece, alev alev yanmada ve ısıklar saçmadadır.
130
Zamanın devri gelip geçmesi; ve bu ab-ı hayat çesmesinin hasreti beni öldürdü sanma!.. însanı,
can düsmanının öldürmesine sasılmaz, benim asıl sasırıp kaldıgım sudur ki: Beni düsmanımın degil
de, canımın canının öldürmesidir.
131
Kanlı yaslarla dolan, gama es olan, arkadas olan bir gözden sen, uyku umma, onu uyur sanma!
Böyle bir göz nasıl uyuyabilir Ondaki bu uykusuzluk halinin geçecegini sanarak, ona; "Uykusu
gelince uyur." diyen kisi! Sen asktan habersiz oldugun için böyle söylüyorsun.
132
Ben tövbeyi ne yapayım Nasıl tövbe edeyim ki, benim tövbem senin sayendedir, senin
lütfunladır Tövbenin bütün aslı, bütün hasılı senin sermayendir. Huzurunda tövbeden daha büyük
bir günah olamaz. Senin büyüklügüne layık tövbe nerede Böyle tövbeyi kim yapabilir
133
Ben seninim, benim isteklerimi yerine getirmen, her hususta beni memnun etmen gerek. Çiinkü
bu sehirde herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılastır, bana sert davran,
ister yumusak ol, beni oksa.. Ne olursan ol, ne sekilde hareket edersen et, ben senin o katı
gönlünden el çekmem, çünkü seni seviyorum.
134
îsteklerimi yerine getirmen, çaresiz gönlümü memnün etmen lazımdır. Çünkü bu sekilde,
herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılastır, bana sert davran, ister
yumusak ol, beni oksa... Sert bir kayanın içinden fıskırıp çıkan tatlı bir kaynak gibi akacak, bana
geleceksin.
135
Sevgilim! Senin askında bas vurdugum her hile hiçe gitti. Senin için bos yere kan agladım,
yandım, yakıldım, acılar çektim; çektiklerimden haberin bile olmadı, bütün bunlar sensiz, hiç olup
gitti. Bana verdigin ızdıraba, düsürdügün derde hiç bir yüzden, hiç bir kimsedenbulamadım.
Aslında, kim bana derman edebilir ki, benim çektigim derd de bir hiçten ibarettir.
136
Sana, gamına ortak bir yar oldugu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma! 0,
seni kandırmak için dil dökmededir, sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün cihan senin
dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.
137
0 kimseye ki, Allah senin gibi çok güzel bir sevgili lütfetti, ona kararsız, huzursuz bir gönül, bir
can verdi... Öyle bir kisiden sakın bir is bekleme, bir istekte bulunma. Çünkü, Cenab-ı Hakk, ona
bambaska, hiç bir ise benzemeyen, görülmemis bir is vermistir. Onu, askla vazifelendirmistir.
138
Mademki etrafımızda bulunan kisileri görmedeyiz, su halde biz yalnız degiliz, tek bir fert
degiliz. Biz bu gerçegi anlamıyor da, sayılara takılıp kalıyoruz. îyiden de, kötüden de haberimiz var,
onları da duyuyor, anlıyoruz. Aslında bu anlayıs, bu idrak bizim için kötü bir haldir. Bu duygular
yüzünden, benlikten kurtulamıyor, kendimizden geçemiyoruz. Kendinden geçmeyen gönül ayak
altındadır, iskencededir.
139
Bugün bir ben varım, bir de elimdeki sabah sarabının kadehi var... Düsüyorum, kalkıyorum,
sarhos sarhos dönüyorum. Servi boylu sevgilimle ben mestim, kendimden geçmisim, alçalmısım,
ondan baska bir var, bir varlık kalmasın diye, ben yok olmusum.
140
Bir can ki, ask-sarabını ötelerde, ezelde, rüh aleminde içmistir; o güzel yüzlünün hakikat
bagının üzümünden yapılmıs mana sarabını tatmak saadetine ermistir. 0 bag, o mutlu canın
bogazına sarılır da der ki: "Ben, onun kanını dökerim, çünkü, o bizim kanımızı içmistir."
141
Ey can sakisi, mutribimize ne oldu Neden hos bir ahengle çalmıyor Onun güzel nagmelerinin
yolunu kim kesmis Mutrib bilir ki, askın iyisi de var, kötüsü de. Askın iyisine de, kötüsüne de
mutribin yardımı vardır.
142
Bize dost olan bir can vardı, o can bize yabancı oldu. Hekim olup hastalıkları iyi eden akıl da,
deli divane oldu. Padisahlar, bütün hazineleri yıkık yerlere, viranelere, gömerler. Bizim viranemizse
(yıkık gönlümüzse) dostun hazinesinden ötürü virane olmustur. Dostun ilahî emanetine
dayanamamıs,yıkılmıs, bu hale gelmistir.
143
Gece gözü görmeyen gam, niçin bana sarılmıs, yakamı bırakmıyor Acaba, o kör müdür, yahut
beni mi kör sanıyor Aslında ben gokteyım, su balçıktan yaratılmıs fanî cismim, benim aksimden,
gölgemden ibarettir. Suya akseden yıldızı, bir kimsenin sudan çaldıgı müdür
144
Seni zahir gözü ile, bas gözüyle gören, mananı görmeyen, gülünç olmustur. Seni kendisiyle
kıyaslayan yoksulun gözlerinde ne dikenler vardır, ne dikenler...
145
Günesle ısınan, atesler yagdıran toprak, yemyesil olur. Çiçeklerle, çimenlerle süslenir. Hele,
bahusus o toprak ki, söz söyleyen, uyanık olan toprak olursa... 0, neler nelerle süslenmez. Geline
benzeyen su topragın, kendini süsleyenden haberi yoktur. Ne de hos, tuhaf habersizlik! Kendini
süsleyenden, uyandırandan haberi yok.
146
Geceleyin yürü, gece, sırlar rehberidir, herkes uyurken, ilahî ask sırları, mana zevkleri gönle
gelir. Çünkü geceleyin gönlün kapılan açılır, yapılan isler, yabancıların gözlerinden gizlenir.
Geceleyin, gönlümüz ask ile,gözlerimiz ise uyku ile karısmıs oldugu halde, bizim yarin güzel yüzü
ile isimiz vardır, bulusmamız vardır.
147
Bagda, bahçede görülen selviler, güller, aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının
aksidir. Düsüncem; rüh aleminde verilen ezelî ikrarla mest olmustur. 0 ikrarın zevki ile yalnız ben
mest degilim, bütün insanlardan bir tane bile ayık varsa, ben imansızım.
148
Benim bagımda bahçemde görülen selviler, güller aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun,
yanaklarının aksidir. Billah sevgilim! Senin ikrarın olan o ada yemin ederim ki, bugün benim bir
damarım bile kendinde degildir.
149
Benim bu gecem pek zayıftır, bitkindir, inlemektedir. Bu gece, sırların düzenlendigi, açıklandıgı
bir gecedir. Sırlardan bahsettim; benim gönlümün bütün sırları, sevgilinin hayali, baska bir sey
degil. Ey gece! Çabuk geçme, bizim seninle isimiz vardır.
150
Ayna gibi olan su gökyüzü, dönüp durdukça, askın gönlünden kan dalgaları cosup
kabarmaktadır. Kan dalgaları, bir gün geliyor, görünüyor, bir gün gelmiyor, görünmüyor, fakat
gönlün içindeki dalgalara gece ve gündüz sükünet yoktur.
151
însaf et, ask güzel bir istir. O´nun bozulması, güzelligini kaybetmesi, tabiatın kötü niyetli
olusundandır. Sen, kendi sehvetine, ask adını koymussun, halbuki, sehvetten kurtulup, aska
ulasabilmek için çok uzun yollardan geçcek
152
Ben, bir dagım, sesim, sözüm, yarin sadasıdır, yarin sözüdür. Ben bir resimim, benim ressamım
o güzeldir. Sen sanıyorsun ki, konustugum zaman agzımdan çıkan sözler, benim sözümdür. Hayır;
anahtar kilide sokulur da açılırken ses çıkarır ya, iste benim sözlerim böyledir.
153
Sevgilim, ne dersem diyeyim, senin gamın, hepsinden de beter... 0 gönlün zahmeti, agrısı, tenin
atesi, hastalıgı, kalbin yanısı, kavrulusu, her hangi bir¦ sey, yenildikçe azalır. Fakat senin gamın
öyle degildir. Ben senin gamını ne kadar yesem, eksilmek söyle dursun, o daha ziyade artar.
154
Gönlüm, gamınla her gün biraz daha sızlıyor, biraz daha inliyor... Sevgilim, merhametsiz
kalbim, her gün benden biraz daha bıkıyor... Gamından biz vazgeçtik, ama gamın bizden
vazgeçmedi. Gerçekten de, gamın senden daha vefalı imis.
155
Asık suratlı günde, bulutun gözü yaslıdır. Bulutun bu aglayısı, yaprakların, meyvelerin gülüsü
içindir. Çocukların oyunları, neseleri, gülüsmeleri de,annelerinin, babalarının çalısıp
çabalamalarından, geçinmelerini saglamak için didinip yorulmalarındandır.
156
Ey Yüsuf, senin için kurtulus yeri; babanın evidir. Ovalar, kardeslerinin vanı, ölümlerle,
tehlikelerle doludur. Kurtla anlas, arkadas ol fakat, sakın hasetçilerle oturup kalkma, çünkü haset
kurdu, daglarda bulunan kurttan beterdir.
157
Ey la´l, ey akik, ey inci, ey mana denizi, ey saglık, esenlik! Yerden, yurttan vazgeçmissin, fakat
mübarek ayagını, hakikata saglamca basmıssın, Hakk yolundan dönmüyorsun. Ey rühlann efendisi,
ey rühlara rüh katan! Ruhu da, gönlü de yasatan aziz varlık! Geç gelmissin, geç gelmen de
kutludur, sana yarasır.
158
Perde arkasına gizlenmis olan o sevgilinin canına, basına and olsun ki, sevgiliyi bizden
saklayan, bize göstermeyen bu perde, perde degildir; aslında yar, perde arkasında degildir, perde
yırtılmıstır. Sevgili, ister perde arkasında olsun, ister perdeyi yırtıp görünsün, sen onun niyaz
kapısını çal, yalvar, yakar;sunu iyi bil ki, sevgilinin kapısı, onu senin gözünden gizleyen perdelerin
ar-kasındadır.Bu, Peygamberimize hitap olsa gerektir.
159
Bir kisi aklına güvenip, düsüncelere kapılarak Hakk´ı inkar ederse, onun, inkarı da Hakk´tandır,
Hakk´ın yazısı iledir. Fakat inkarcının bu hakikattan haberi yoktur. Sevgiliye dedim ki: "La´l
dudaklanndan bana verilecek bir sekerj var mı " "Yok!" dedi, fakat bilmedi ki, onun "yok" demesi
de bir sekerdir.
160
Ayagının bastıgı toprak baslara tac olan o padisaha dedim ki: "Senin ayrılıgın ölümümden
beterdir. îste su sararmıs yüzüm benim sahidimdir." Padisahım bana; "Yürü git!" dedi, "Ask
yüzünden sararmıs, altına dönmüs bir yüzün sikayete ne hakkı vardır "
161
Zahirde, batında; hayır, ser ne varsa, hepsi Allah´ın hükmünden, kaza kaderindendir. Ben
gayret sarf ederim, çalısır çabalanm, fakat kaza bana d ki; "Senin elinde olmayan, senin
yapamayacagın baska bir is var. 0 isten ser haberin yok."
162
Senin askın yüzünden tehlikeye düsmüs, felakete ugramıs olan bir can için, bilgisizlikleri,
irfansızlıkları sebebiyle, ona acıyanlar, aglayanlar, feryat edenler vardır. Aslında o asık canın
yüzünde, onun mutlulugundan haberdar olan binlerce belirtiler vardır, göz onu görür, fakat gerçegi
anlayamaz.
163
Asıkların meclisindeki durum baskadır. Bu ask sarabındaki mahmurluk da baskadır...
Medresede ögrendikleri o ilim baska bir is, ask gene baska bir istir.
164
Bizim basımızda baska bir himmet, baska bir is vardır. Bizim güzel sevgilimiz, baska güzellere
benzemeyen bambaska bir güzel. Allah´a yemin ederim ki, biz yalnız ask ile de kanaat etmeyiz, askı
da yeter bulmayız. Bizim bu sonbahardan sonra gelecek baska bir baharımız vardır.
165
Sendeki bu süzgün bakıs, baska bir nurdandır. Sendeki bu tefekkür, bu düsünceler, baska bir
hale, baska bir mertebeye geçisindendir. Agız oynatarak yutkunman onun tatlılıgından ise de,
zevkle el çırpısın baska bir sevdadan, baska bir coskunluktandır
166
.Bu bahar mevsimi deyil baska bir mevsimdir. Her gözdeki mahmurluk, baska bır bulusma
neticesidir. Her ne kadar bütün dallar, rüzgarların tesiriyle sallanıyor, oynuyorlarsa da, aslında, her
dalın kımıldanısının bir sebebi vardır.
167
Bizim bu dilden baska bir dilimiz vardır. Cehennemden, cennetten ayrı baska bir yerimiz vardır.
Hür gönüller, baska bir canla dirilirler. Onların o tertemiz cevherleri baska bir madendendir.
168
Senin sesin, Sur´un üflenmesinden bir armagandır. Bu yüzdendir ki o, ask hastası olan her
gönlün kuvvetidir, gıdasıdır. Sen sesini yükselt ki, her nerede amir, her nerede memur varsa, hepsi
sana karsı alçalsınlar, kul, köle olsunlar.
169
Ey dar fikirli, düsüncesi baglanıp kalmıs kisi! Senin ayagın da bagdan kurtulmus degildir. Sen
de gördün ki, hareketlerimiz, gidis gelislerimiz adeta bir sır! Fakat su da bir hakikat ki, harekette
bereket vardır. Hareketle, gezip dolasmakla (yakîn) tutuklugu, manevî sıkıntı gider, insan
genisler, ferahlıga kavusur. Kaynak suyu, ırmak suyu hareket ettikleri için, durgun sulardan üs-tün
tutulurlar. Akan sular çer çöpü alır götürür, üstlerinden atar, arınırlar.
170
Cihanı aydınlatan o yücelik, o güzellik, neseye, zevke aydınlık veren gizli yüz, bugün mademki
bizımle beraberdir, biz ona sımsıkı sarılalım. Dün geçti evvelki gün de geçti, bugüne bakalım.
Çünkü, gün, bu gündür..
171
Sevgilimiz her ne kadar, yumusak huylu oldugundan çok cefalar çeker, çok sıkıntılara
katlanırsa da, asıkların aglayıp inlemeleri de hostur. Aslında asıkların tenleri sıtmaya yakalanmıs
hastalar misali tir tir titrerse de, canları, gül bahçesi gibi güzel kokular yayarak güler.
172
Gönül, isrete oturunca, seni yad etti de saki olan kadehi aldı, yere attı, kırdı. Sonra perisan bir
halde costu, dısarıya fırladı. 0 ne kendini kaybetmis mest bir halde idi, ne de aklı basında uyanık
bir halde idi... Etrafa; "0 delirdi, divane oldu." diye bir ses yayıldı.
173
Ey benim gönlümün içinde oturan! Gel, gönülde oturma vakti, geldi. Ey tövbe bozan! Gel
tövbeyi bozma zamanı geldi. Ey böyle güzel, hos renge giren, gül renkli sarap! Gel, gül gibi elden
ele gezmek vakti geldi.
174
Bensiz, bizsiz oldugu halde hos olanın, benlikten kurtuldugu için mutlu olanın kulu, kölesiyim.
Sikayet etmeden, kimseye yük olmadan, kendi acıları basbasa kalarak yalnızlıktan hoslanan kisinin
gamı ile arkadasım. Sevgılinin vefakarlıgı ne kadar hostur Onun vefalarında da ne zevkler vardır "
diye sordular, onlara dedim ki: "Onun vefalarından haberim yok, bence onun nazları, cefaları
hostur.
175
Gönül, bizi bıraktı da, kalktı, bensiz, bizsiz oldugu halde hos olanın, benlikten kurtuldugu için
mutlulugu elde eden birinin yanına gitti. Aslında gam hos bir sey degildir. Fakat, sevgilinin verdiği
ızdıraplar, gamlar çok tatlıdır, çok hostur. Sevgili, can almak istiyor. Ben, istedigini hemen yerine
getirmeyecegim. Canımı bir kaç gün vermeyecegim. Fakat sevgilinin ugrunda canın, can vermenin
ne önemi var Asıl önemli olan, hos olan sey, onun istedigidir, edasıdır.
176
Sevgilinin yalnız gülüsü, yüzü güzel degildir, onun öfkesi de, hiddeti de, katı yürekliligi de, kini
de, sinsiligi de güzeldir... Benden basımı istedi. Versem de, vermesem de bu önemli bir sey degil!
Sevgilinin ugrunda basımın ne yeri¦ vardır Yalnız onun isteyis tarzı, edası pek güzeldir, pek
hostur.
177
Sen cansın, sen cihansın. Cihan, ancak seninle hostur. Sen beni yaralasan mızragının tenimde
açtıgı yara, senin açtıgın yara oldugundan benim için bir lütuf olur. Avucuna aldıgın bir toprak
parçası bile, bir kimya madenidir Hulasa; hos olmayan her sey, seninle hostur, güzeldir.
178
Su yeryüzü, cansız, aklı fikri yok sanmayasın diye tavsan uykusuna yat mıs uyur gibi görünüyor,
halbuki, o uyanıktır, canlıdır, o da senin gibi kendi hayatını yasamakıa, Hakk´ın kendisine verdiği
vazifeleri yapmaktadır. Görmez misin Ocakta ates üstünde kaynayan tencerenin agzına binlerce
köpük yükselir durur. 0 köpükleri gören halk tencerenin kaynadıgını anlar. Su yeryüzünün
kalbinden fıskırıp çıkan çesitli renkli çiçekler, sayısız bitkiler, agaçlar neyi ifade eder
179
Kendi kusurunu gören, kendi benligini yok etmeye ugrasan her dervisi, hayal pesinde kosuyor
sanma! 0 hos gidislinin otagının bulundugu yer, varlıktan da, mekandan da ve bütün alemden de
ileridir.
180
Dediler ki: "Baga gel, bahçeye gel, orada eglence var, zevk var, ferahlık vardır. Orada ne
gezme, dolasma, yorgunlugu var, ne de kuzgun sesi... Halbuki, benim gönlümün içinde, boyaları
çok güzel kullanan büyük bir ressam var ki, çiçeklerin, bagların, asmaların rengini çok hos bir
sekilde boya-maktadır. 0, öyle essiz bir sanatkardır ki, bir kuzgunun kanadında bile yüzlerce bag ve
bahçelerin rengi vardır.
181
0 nedir ki, semalara seref ondandır 0 nedir ki, o gidince degerli bir seyin oradan eksildigi belli
olur Meclis bozulur, nesesi kalmaz Semalarda duyulan manevî zevkin, rühanî sevkin neyden,
defden olmadıgı anlasılsın diye, gizlice gelir, gizlice gider.
182
Kadehinin nakısları ask olan bir sarapla mest olmusum. Öyle bir at üstündeyim ki onun agzına
ask gemi vurulmustur. Benim ay yüzlü sevgilimin askı az bulunur asklardan degildir. 0 çok büyük
bir asktır. Fakat, ben aska köle olanın degil de, askı kendisine köle yapanın kulu, kölesi olmusum.
183
Ask geldi, tövbeyi bir sise gibi kırdı. Sise kırıldıktan sonra, onu kim eski haline getirir Kim
onarabilir Kıngı eski haline getirecek, onaracak biri varsa, yine asktır, askın tövbe sisesini kınp
onarmasından nasıl kurtulabiliriz, nerelere kaçmamız gerek
184
Ayrılık, her ne kadar ümidin belini kırsa, ızdıraplar, cefalar isteklerın. emellerin ellerini baglasa
da, Allah sevgisi ile mest olan asıkın gönlü, ümitsizlige düsmez, Hakk´tan ümidini kesmez. însanlar,
gayret ettiklerine muhakkaki ulasırlar, her ne süretle olursa olsun, kapalı bir kapıyı, himmetle
açarlar.
185
Sevgili kucagında, ask sarabı elinde, kendini kaybetmis bir halde, elest n,ecSen çıktı geldi...
Ben, ask sarabmm sütünü ıçerken. akıl bana; Ey askatapan,afiyetolsun."diyordu.
186
Su toprak bedenim, gönlün kadehidir. Piskin ve olgun fikrim de, gönlün henüz olmamıs ham
sarabıdır. Su zavallı bilgi kınntılarımızın hepsı gonul tuzagının yemidir, bugdayıdır. Bu sözleri ben
söyledim sanma, bu sozler go-nülden gelmektedir.
187
Derler ki: "Bilgiler, fenler, hünerler sahibi Akl-ı Küldür. Su bas asagı göge sermaye veren, onu
kuran, onu döndüren, sasmaz kanunlarla onu idare eden Akl-ı Küldür. 0 aklın ki aklı vardır. o, Akl-ı
Külden bir cüz´dür. Eger, akıldan akıl giderse, iste böyle akıl, o vakit Akl-ı Küldür."
188
Askta, her ne kadar evvellik içinde evvellik varsa da asıl evvellik, o evvellikten daha evveldir,
daha eskidir... Yokluk evi olan §u dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki
gözlerimizi iyice ogusturur da bakarsak,çogu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur.
189
0 mest dilber, ansızın kapımdan içeri girdi. Elinde bulunan, la´l renkli sarap kadehinden içerek
oturdu. Onun güzel saçlarını görmekten, onları tutup, hayranlıkla oksamaktan ötürü yüzüm bütün
göz kesildi, gözlerim de, bakıslarım da, bütün el oldu.
190
0 mest dilber, her gün yeniden yeniye, yeni güzel bir sîma ile gelir. însanın aklını, fıkrini bozan
fitnelerle, fesatlarla dolu bir kadehi elinde tutarak bana gösterir... Ben ne yapayım Eger o kadehi
alsam akıl testisi kırılacak, aklım basımdan gidecek; almasam, bilmem ki, o güzelin elinden nasıl
kurtulurum
191
Sarhos bir halde, o güzel ayaklar sultanın harem dairesinde yürür dururdu. 0 nazik eller
gülbahçesinde güller devsirir, desteler yapardı. Ecel tuzagı agzını açıp kapayınca o eller kesildi, o
ayaklar kırıldı.
192
Sevgilimizi sevindiren, her canın bası, daima neselidir, gönlü daima güler... Öyle bir güzellik,
öyle bir lütuf cana göre degildir, cana nisbet edilemez. canda olamaz. Yavas söyleyeyim, bunlar
olsa olsa canandadır.
193
Senin heveslerinin, isteklerinin üzümü bitmis, sarhos gibi asmanın dallarına yapısmıs, sallanıp
durmada. Eglence dalı, bir ogula gebe kalmıssa, o eglenenlerin, zevke dalanların göz bebegi olur.
194
Bütün arzulardan, isteklerden vazgeçebilirim, üstüne düstügüm her sey-den, herkesten
kopabilirim. Ancak canımıza can olan aziz varlıktan imkanı yok ayrılamam. Birinden ayrılan kayan
herkes, senin için ayrılır. Fakat senden bir an bile kim ayrılabilir Buna imkan var mı
195
Ne seninle rahat, düzenli bir sekilde bir an bile oturabiliyorum, ne de sensiz bir an yasamama
imkan var. Düsünce, bu hadiseden bası döndü, ser-semlesti. Hayır, bu hadise degildir, dermanı
olmayan bir derttir.
196
Senin sevgi gammın diyarında sabır ferman, emir dinlemez. Göz senın için yas döküyor, onda
sabra karsı mahrumiyet vardır. Gönül de, senın der-manı olmayan dertlerini çekmektedir. Ben
sikayetçi degilim, seni çok sevdigim için bunların hepsine razıyım. Bu sözleri sadece dilim
söylemiyor. Bu sozleri gönlüm söylüyor, bu sözler candandır.
197
Geceye dedim ki: "Seni aydınlatan ay´ı seviyorsan, ona imanın varsa, bu çabucak geçüp gitmen
ona vefasızlıktır, sevgi noksanlıgıdır. Gece, yüzünü bana dönerek söyle bir özür beyan etti: "Bizim
ne günahımız var Askın sonu yok ki."
198
Geri gel, sevgili sözünde durmaktadır. Yüz defa oldugu gibi yine de senin sevginden
vazgeçmedi. Senin bir tek canın oldugu halde sevgide vefalısın. Ya o canın, canının canı nasıl olur,
ne yapar
199
Bu gece, o sonsuz devlet gecesidir, saadet gecesidir. Bu gece, gece degildir, Allah´ı arayanların
dügün günüdür. 0 güzel varlık, bir diyenlere, tevhid ehline es olmustur. Bu gece, güzel yüzlülerin
yüzlerini örten, gizleyen bir duvak olmustur.
200
Yol ne kadar uzun, sonsuzsa da, sen o Hakk yoluna ayagını bas. Çünkü o yola uzaktan bakmak,
insan olmayanların isidir... Bu yolu gönül diriliginden elde et! Zira, gönül diriligi insanın, ten diriligi
ise hayvanın sıfatıdır.
201
Bir ömürdür ki can benligini terk etmis bir kisinin kulu, kölesi olmustur. Bu yüzdendir ki,
dünyada bulunan erkekler de, kadınlar da onu parmakla gösteriyorlar. Candan, cihandan
vazgeçmek zor degildir. Sevgilim asıl zor olan sey senin mahallenden kalkıp gitmek, senden uzak
düsmektir.
202
însaf et, bu kadar gönül kıran, o acı sözler, bu güzel agıza hiç yakısır mı Su var ki, sevgilinin o
latîf, o tatlı dudaklarından hiçbir zaman acı söz çıkmaz. Fakat onun gönül kıran acı sözler
söylemesi, benim kendi acı bahtındandır.
203
Artık bildim ki, ask benden ayrılamaz, bana baglanıp kalmıstır. Onun örtülmüs saçları benim
elimdedir. Dün, her ne kadar ben kadehin sarhosu idiysem de, bugün öyleyim ki, kadeh benim
sarhosumdur.
204
Sevgilimin bana karsı olan ahdinde, vefasında, gösterdigi ilgisizlikten otürü, gece ve gündüz
gözlerimden kanlı yaslar dökmek adetim oldu, o bir "aska sevgili, benden vazgeçmis, rahat rahat
oturuyor. Ben ise, aptallar gıbi oturmusum; o, benim sevgilimdir deyip duruyorum.
205
Dedim ki: "Gönlüm benim aletımdir, edevatımdır. Rebab gibi benimle aynı seste, aynı
terennümdedir." Ben bu gonlümü, kendime dost sanıyordum, meger, bu gönlüm, baska birinin
dostu imis, haberim yok.
206
Sevgilim, senin sayende gönlüm güllerle, yaseminlerle dolu. Senin lutfuna, ihsanına nail olmus
benim gibi kim var Candan ve cihandan vaz geçmek zor degildir, asıl zor olan sey, senin
mahallenden ayrılmak, senden uzak düsmektir.
207
Tenimin her cüz´ünde sevgilimin bir belirtisi vardır. Vücüdumun her parçası sevgilimin bir dili
gibidir. Ben sanki bir çeng olmusum da onun güzel gögsüne dayanmısım. Bendeki bu inleyis, bu
feryad sevgilimin parmaklarındandır.
208
Ayagının bastıgı toprak, canımın saadetidir. Toprak, onun ayakları altında çignendigi için
bastan basa gül olmustur. Yasemin olmustur. Sevgilim, ayagını bastıgın yerler sana meyveler verir,
çiçekler, çimenler bitirir. 0 ayagını bastıgın topraktan, yüz nasıl kaldırılabilir
209
Kavusma, bulusma zamanında güzel yüzü, benim gülen bir gülümdür. Ayrılık anında, hayali
benim gönlümdür, imanımdır. Gönül benimle, ben de gönülle hep kavga ediyoruz, bir türlü
barısamıyoruz. Her birimiz, "0 güzel senin degil, benimdir." diyoruz.
210
Güzelligin, sevimliligin sultanı benim o düzgün endamlı ay yüzlümdür. Su deli gönlüm, onun
ask zincirine vurulmustur... Ben o ay yüzlümün kapı-sının topragını gönül kanıyla sulamaktayım.
Halbuki onun kapısının topragı, kanımdan daha kıymetlidir, daha degerlidir.
211
Sevgilim, senin yüzünün günesi göklere sıgmaz. Çünkü güzelligin, dille anlatılacak bir güzellik
degil. 0 bambaska bir güzellik... Senin askın, cana, cihana sıgmazken, sasılacak bir seydir ki, geldi,
benim içime, benim gönlüme sıgdı, gönlümü kendine yer edindi.
212
Yerde ve havada olan her zerreye iyi bak ki onlar da bizim gibi bir kudretin meftunu ve
mecnünudur. Neseli, nesesiz; iyi, kötü her zerre, essiz bir gönlünü kaptırmıs, dönüp durmaktadır.
213
Sevgili zariftir, naziktir; günahı budur. Güzeldir, latîfdir, hostur; günahı budur. Acaba hangi
ayıbımı gördüler de ondan kaçıyorlar ... Onun ayıbı yoktur, afîftir; günahı budur.
214
Eger sevgiliye kavustunsa, baglı, bahçeli cennet budur. Eger ayrı düs-tünse cehennem, ates
budur. Ask kadimdir, ondan önce hiçbir sey yoktur. Fakat ask, cihanda örtülmüs, bir sır olarak
kalmıstır. Ne gariptir ki, örtülü olan kendini örteni meydana çıkanyor, ask Allah´ı buluyor; oyun,
saka iste budur.
215
Benim yasadıgım müddetçe sanatım, isim, gücüm budur. Avcılıgım, avlanmam, avım budur.
Günüm, zamanım budur. Rahatım, kararım, gam ortagım budur.
216
Ey gönül, bir sen varsın, bir de O´nun derdi var. O´nun dertlisi olmak ne hostur. O´nun derdi,
senin dermanındır. Bu sebeple O´nun verdiği, ızdırabı, çek, sakın sikayet etme, sızlanma. O´nun
takdiri, onun femanı, budur. Maddî arzularını ayak altına alırsan, o zaman, nefsin köpegini
öldürürsün ki asıl kurban da budur.
217
Gözümden uzaksın, bakıs ve görüsüm sana varamıyor. Sebebi su: Bizim gözlerimiz hala süreti
görmekte, renk ve sekil üzerinde durmaktadır. Senin vüzünü görmeye, cemalini müsahede etmeye
ehliyeti, kabiliyeti yoktur. Fakat böyle olmakla beraber gönül senden kendini nasıl çeksin Sen
cansın, can da tatlıdır.
218
Ölümde, adalet ve din ehline bir baska hayat vardır. Ölümden, temiz ruhlara huzür ve sükün
gelir. Ölüm, Hakk´a kavusmadır. Cefa etmek, kin gütmek degildir. Fakat, ölmeyen bir kimse,
ölecegim diye, boyuna ölür durur. Zaten en büyük dert de budur.
" Bu ruba´î; "Ölmeden evvel ölünüz." hadîsinin yardımı ile demanalandırılabilir."
219
Sözün altın gibi degerli olsa, isledigin isler kötü ise, kimsenin yanında bir pul bile etmezsin.
Degeri sırtındaki eyerden asagı olan bir ata nasıl güvenir de yola sürersin
220
Bizim günesimiz, yıldızlarımız, dolunayımız O´dur. Bostanımız, gül bahçemiz, sarayımız, bas
kösemiz O´dur. Kıblemiz, orucumuz, sabrımız O´dur. Bayramımız 0, Ramazanımız 0, Kadir gecemiz
0, her seyimiz O´dur.
221
Isle güçle dolu olan bu gönül, onun mektebindendir. Bugün ki ben ask hastasıyım, bu hastalık,
onun verdiği hararettendir. Hekimin bana emrettigi her seyden perhiz ederim, sakınırım. Ancak
onun güzel dudaklarının sarabından ve sekerinden asla perhiz edemem.
222
Her nereye basımı koysam, secde edilen ancak O´dur. Altı cihette ve altı cihetten dısarda
mabud ancak O´dur. Bag, gül, bülbül, güzel hepsi birer bahanedir. Bunların hepsinden maksat,
bütün O´dur.
223
Senin basını kesen, seni öldüren aslında sana iyilik eden, seni gamdan, ız-dıraptan kurtaran bir
kisidir. Basına taç koyan kisi ise, seni aldatan, senin iyi huylarını, tevazuunu, insanlıgını çalıp
çırpandır... Sana yük veren, meta veren, dünyalık veren, senin yükün olmaktadır. Senin gerçek
dostun, seni, senden alan kisidir.
" Bu ruba´îyi daha iyi anlamak ve zevkine varmak için, Hallac-ı Mansur hazretlerinin "Gerçekten
de benim öldiirülmemde hayat vardır." sözünü hatırlamamız iyi olur."
224
Gönlümün içi de, dısı da O´dur. Bedenim de, can da, damar da, kan da bütün O´dur. Artık böyle
bir yere imansızlık ve iman nasıl sıgar Bu halde, nasıl olur da benim varlıgım kalır Ben artık
yokum, bütün varlıgım 0 olmustur.
225
Ey özden, içten haberi olmayan, dıs görünüse aldanan, madde ile gurura kapılan, aklını basına
al! Senin rühunda, gönlünün içinde bir dost var. Duygu senin teninin özüdür, duygunun özü ise,
senin canındır. Fakat, tenden, duygu-dan ve candan öteye geçersen her seyin yalnız 0 oldugunu
anlarsın.
226
Eger, sevgili, benim derimi yırtar, parçalarsa feryad etmem, aglamam;"Bu dert ondandır."
demem, bu derdi sevgiliden bilmem. Aslında herkes, bize düsmandır, dostumuz yalnız Allah´tır.
Dosttan düsmanlara sikayette bulunmak, hos bir sey degildir.
227
Sevgilinin yakın dostlugundan ötürü, mutlulugumdan kabıma sıgamıyorum. Çünkü gönül
verdigim sultan essizdir, pek güzeldir. Hiçbir sevgili, asla, asıkın istedigi, özledigi gibi davranarak
hayat süremez. Fakat asıgın emelince hayat süren,uyan sevgili ancak O´dur.
228
Ask geldi; derimin, damarlarımın içinde akan kan oldu. Beni, benden bosaltarak dost ile
doldurdu. Vücudumun her tarafını, bütün zerrelerini dost kapladı. Benden, bana ancak ad kaldı ve
arta kalan hep 0 oldu.
229
Askla beraber ol, birlikte yasa! Çünkü ask, canın cevheri, özü, mayasıdır. Gelip geçici sevdaların
pesinde kosma, ebediyyen senin olarak dostu ara! Canıma dert olana, gam olana, can diye
seslenme! Eger 0, senin ekmegin bile olsa, onu kendine haram say!
230
Sen bu kıymetli cihanın en kıymetli, en degerli bir madenisin. Herkesin pesinde kostugu su
dünya, sana nisbetle bir yarım arpadır. Cihanın aslı, temeli sensin, cihan senin yüzünden
yaratılmıstır, senden hayat bulmustur. Alemi, mes´aleler, mumlar kaplasa, aydınlatsa, çakmak
olmayınca, bunların hepsi de bir rüzgarın esmesiyle söner.
231
Dost, visal dudagını benden esirgiyor, gönlümü cefalarla, acı sözlerle kın-yor. Bundan sonra
ben ve gönül kırıklıgı, her ikimiz birlikte dostun kapısındayız. Çünkü dost, kırık gönlü seviyor,
kendine dost ediniyor.
"Burada kalbi kırıkların yanındayım." hadîsine isaret var.
232
Ey dost, senin adını anmak, güzel yüzünü görmeye, seyretmeye engel olmaktadır. Yüzünün
nüru, yanagının simsegi latîf çehreni perdelemektedir. Dudaklarını tahayyül edince, dudaklarından
mahrum kalıyorum. Bu yüzdendir ki, dille, dudakla, dudaklarının güzelligini söylemek, onları hayal
etmek, dudaklarına perde olmustur.
"Bu ruba´îde, gönül gözü ile, bas gözünün ifade edilmektedir."
233
Dostun varlıgının, sana açılıp aydınlanmasını istiyorsan özün içine gir, de-riden vazgeç! Dost,
öyle bir zattır ki, etrafında kat kat perdeler var. 0, kendi varlıgına gark olmus, iki cihan da onda
gark olmustur.
234
Ey can! Senin gönlünden, benim gönlüme bir yol vardır. Benim gönlüm, o yolu arastırmak
hususunda uyanıktır. Çünkü gönlüm, berrak, duru su gibi hostur. Berrak, duru, saf su ise aya ayna
tutar.
" Burada saf, lekesiz, temiz gönülde Hakk´ın tecellîsi belirtilmektedir."
235
Padisahın çadırına girip, onun huzuruna çıkmak mutluluguna eren kisi,¦ bu saadete ancak
padisahın lütfu ile, keremiyle, ihsanıyla ulasır. Her çesit kendinden geçiste, sen saha ulasabilir
misin Buna imkan var mı Her kendinden geçisin ötesinde Hakk´a varmak için daha binlerce yol
vardır.
236
Hakikata vakıf olan, bu yolu tanıyan her aziz can, bilir ki, basa ne gelirse gelsin hep ondan
gelmektedir. Onun takdir tezgahından çıkmaktadır. Dünyadan ve hadiselerden niçin sikayet ediyor
ve dünyayı suçluyorsun Bu dünya kendi dönmesinden sorumlu degildir, günahı yoktur.
237
Herhangi bir süret, herhangi bir güzel gelir, görünürse, ondan daha güzelinin de bulunmasına
imkan vardır. Su halde, mademki ondan daha iyisi vardır, bu karsıma çıkana gönül vermem dogru
degildir, o benim sevgilim olamaz. Sen gönülden bütün süretleri, fanî güzellerin hayallerini sür
çıkar, çı-kar ki, o süretsizin süreti o güzeller güzeli gönül evine gelsin.
238
"Nasılsın " diye sordun, nasıl olacak; kulun bildigin gibidir. Sevdan basında, elim de
sakagımdadır. Basımda bir sey dönüp dolasıyor. Beni düsündürenin, mesgul edenin adını
söyleyemiyorum. Fakat o çok hos, çok tatlı birisidir.
239
Bize hep hatalar yapma, günahlar isleme yazısı yazılmıs. Bizim askta adımız kötüye çıkmıs, ask
rüsvaylıgı, divanelik, sarhosluk hepsi de bizde toplanmıs. Ey dost! Mademki zamaneden, yasayıstan
maksat sensin, su halde sikayete yer yoktur. Mademki sen varsın, her sey vardır.
240
_nle, inle ki bu iniltiyi isiten bir komsun vardır. Bu komsu sana sahdamarından daha yakın olan
birisidir. Inle, inle ki, çocugun inlemesi, aglaması, süt annesinin sevgisini uyandırır. Her ne kadar,
rüh çocugunu terbiye eden büyük terbiyeci, kendi re´yindedir, seni dinlemez gibi davranırsa da,
seni sevdigi için, sana zararlı olacak istekleri yerine getirmese de, sen yine inle, agla, çünkü
aglamak, askı besler, ona sermaye olur.
241
Bunalmıs, daralmıs gönlümdeki su fitne nedendir Asıkın belini büken, onu çenge çeviren bu
ask nereden geliyor Bu hasta gönül, bedenimde gece gündüz benim ile onun yüzünden cenk ve
cidaldedir, bunun sebebi nedir
242
Sevgilim dedi ki: "Filan, ne ile diridir Mademki ben onun canıyım, o cansız nasıl yasar " Ben
dayanamadım, agladım... Dedi ki: "Bu defa sasılacak bi´" seydir Ben ki, onun iki gözüyüm, o bensiz
nasıl aglayabildi
243
Bizim cansız sandıgımız her zerre, her varlık, her hayal, uyanıklık gibidir ve uyanıklık içindedir.
Bu sebeple, bizim neselerimizden, kederlerimizden dilsiz, dudaksız bize haberler verir, bizi
uyandırırlar. "Ey insanlar!" derler, "Hısımlarınız, akrabalarınız arasında ne diye yabancı gibi
duruyorsunuz Ne diye birbirinizi sevmiyorsunuz Neden birbirlerinizle anlasamıyorsunuzl Birlik ve
varlık aleminden haberi olanlardan habersiz yasamak kötü bir istir kötü bir haldir.
"Ruba´îde atomların uyanıklıgından bahsediliyor. Bütün kainatın bir birlik halinde oldugunu
anlatıyor."
244
Bil ki, senin için bir magaraya benzer, o magaranın ötesinde acayib bir çarsı vardır. Herkes, o
çarsıda kendine münasib bir is seçmis ve bir yar tutmustur. Bu yar görünmez, gizli, anlasılmaz bir
yardır.
245
Alemde senden daha güzel bir yar, senin yüzünü görmekten daha güzel» bir is olur mu Hasa
olmaz! îki cihanda da, güzelim, yarim olman bana yeter.! Ben senden baskasını istemem. Esasen,
her nerede bir güzel varsa, bir güzelliki görülüyorsa, onların hepsinde senin güzelligin görülmede,
hepsinde senin nü run parlamaktadır.
246
Gönlümde, perileri bile kıskandıran bir güzel mevcutken, bu dünyada, benim gibi neseli ve
mutlu kim vardır Allah´a and olsun ki, ben nese olma-dan yasayamam. Ben gam denen bir sey
varmıs diye isitiyorum, fakat onun ne oldugunu bilmiyorum.
247
Güzel yüzü perileri bile kıskandıran o, bir seher vakti, ansızın geldi. Benim yanan yakılan harap
gönlüme baktı. Acılarına dayanamadı da aglamaya basladı. Ben de aglıyordum. Sabah oluncaya
kadar her ikimiz de aglastık. Sonunda, sabah geldi, her ikimizi de aglarken görüp; "Acaba bu
ikisinden hangisi asık " diye sordu.
248
Gözümün biri ayrılık gününden ötürü aglıyordu. Öteki gözüm, ona;"Neden aglıyorsun " diye
sordu. Ayrılık günü bitip de sevgiliye kavusunca, aglamayan gözüme dedim ki: "Sen mademki
ayrılık günü aglamadın, simdi sevgiliye bakmaman gerekir."
249
Dün dam kıyısından bize bakan, ya bir melegin canı, yahut da bir perinin ruhu idi... Onun güzel
yüzünü görmeden yasayan kisi, ölü bir kisidir. Onsuz bır seyden haberdar, hiç bir seyden haberi
olmamaktan ileri gelir.
250
Gözüm, senin yüzünü gördügü günden beri, bir an bile geçmedi ki, ayrılık gamınla kan
aglamasın. Sensiz elime bir kadeh alırsam bana zehir olsun;Sensiz yasamaklıgım gerekse, bana bu
yasamak ölüm olsun.
251
Sevgiliye; "Gel!" dedim. 0 öfke ile bana baktı. Ben; "Bu öfkeli bakısın, gönülden degildir, bu bir
hiledir! Benden ne diye kaçıyorsun, burada kaçtıgınj bir sey mi var " dedim. Sen ask yolunda ölmüs
bir varlıksın. Bir ölüde utanma duygusu, sundan bundan arlanma duygusu olur mu
252
Senin varlıgın, benligin, seninle beraber oldukça, emin olarak rahatça oturma, zira senden
putperestlik gitmemistir. Hala benlik putuna tapmadasın. Farzedelim ki, süphe putunu kırdın,
tutalım ki zan putunu akıl baltası ile parçaladın, böylece zandan, süpheden kurtulma basarısına
ulasınca, bu defa kendine güvenme sana put oldu kaldı.
253
Ney´e dedim ki: Senin canını kim yaktı, kim zulmetti Kimden feryad ediyorsun Dilsiz oldugun
halde, bu inlemenin, bu aglamanın, bu sikayetin, sızlanmanın sebebi nedir Ney bana dedi ki: "Beni
bir seker dudaklıdan kestiler, ayırdılar. Ondan ötürüdür ki inlemek ve feryad etmeksizin yasamayı
ben bilmem."
254
Ey beden esegi, haberin var mı Senin sırtında kim var Sırtında essiz, benzeri bulunmayan bir
peri var. Bu yüzden sen yere degil, gökyüzünün basına, arsa ayak bas... Öyle birisini tasıyorsun ki,
günes bile bütün ömrünce, bir defa bile onun yüzüne bakmaya cesaret edemedi.
255
Ey can, haberin var mı; sevgilin kimdir Ey gönül, haberin var mı; senin misafirin kimdir Ey
ten! Sen her türlü hile ile bir kaçamak yolu arıyorsun. Halbuki, o sevgili seni çekiyor. Bak, gör ki,
seni arayan kimdir
256
Ey ask hastası gönül! Kendine gel, cesür ol. Bugün yigitlik gösterecek bir gündür. Ben senin
askına baglıyım. Yabancı gibi durmanın yeri degildir. Aklın tedbirine, tasarrufuna giren her seyi
bırak, simdi coskunluk, divanelik zamanıdır.
257
Varlıga da, yokluga da yabancılıgım vardır. Ne varlıga seviniyorum, ne de yoklugu istiyorum.
Fakat her ikisinden de el çekmek insanlık, mertlik, degildir. Gönlümde öyle acayip, sasılacak var ki,
deli oldugum için çıldırmıyorum. Eger aklım olsaydı, gönlümdeki acayip seylerden muhakkak
çıldırırdım.
258
Aklın sermayesi, divaneligin sırrıdır. Askın divanesi ise, dünyanın en akıllı, en derin düsünceli
adamıdır. Bir kimse, ızdırap ve dert yolundan giderek, gönül sırlarına asina olursa, gönülle
tanısırsa, onun kendinden haberi olmaz, hatta kendine karsı binlerce yabancılıgı vardır.
259
Hakk yolunda giden erenlere, ayak olmayan bas eksik olsun. 0 gönül ki, candan o sevdaya dalıp
gark olmaz, yok olsun... Dediler ki: "Asıkla masukun arasına bir kıl bile sıgmaz." Bu sebepledir ki,
ben bir kıl kesildigim halde oraya sıgamadım.
260
Ey akıl, var git, burada hep asıklar var. Tek akıllı bile yok. Sen kıl kesil-1 sen, yine burada
sıgacak yer bulamazsm. Gündüz oldu. Gündüz yakılan her´ ısık, uyandırılan her akıl mumu, ask
günesi karsısında hiç bir ise yaramaz, rezil, rüsva olur.
261
Bu ask, bir padisahtır, sancagı görünmez. Bu Hakk´ın Kur´an´ıdır, ayetleri, esrarı gizlidir. Her
asık, ask avcısından bir ok yemistir. Kan aglar, kan yutar, fakat yarası görülmez.
262
Ab-ı hayat, bizdeki ilahî emanet, su ve topraktan yaratılmıs olan balçık ten içinde gizlenmistir.
Bu yüzden görünmemektedir. Nefis de gönlün kapısına mühür vurmus, sevgiyi hapsetmistir. Sen, o
mührü kopar ve sevgiyi kurtar. Kimden korkuyorsun, utanıyorsun Sen, gönlünü kurtar, onun
görünmeyen yoluna düs, gerçek sevgiliyi bul!
263
Dünyada hiç kimse yoktur ki bir hevesle, deli divane olmasın! Hiç kimse yoktur ki, basında bir
sevda bulunmasın. Sevk, istek uyandıran o zevkin ipucu meydanda, sezilmekte, ama, kendi
görünmez, gizlidir.
264
Bu bizim sarhoslugumuz, kırmızı saraptan degildir. Bizim sarabımız, ask kadehinden baska
yerde bulunmaz. Sen, benim sarabımı dökmek için geldin. Fakat ben, görünmez bir sarabın
sarhosuyum, bu sebeple benim sarabımı görüp dökemezsin.
265
Can kusunun hep yüksege dogru uçmaya meyli yoktur. Çünkü onun altı yöne de kanat çırparak
uçmasında, yükselmesinde bir mahzur, bir güçlük yoktur. "Ya onu bulmak için hangi yöne uçsun "
diyorsun. Hayır, kendisi nereye uçsun, orada 0 yok mudur
266
De ki: "Gece oluncaya kadar, bizim gündüzümüze gece yoktur. Çünkü, bizim gündüzümüzün
günesi, asktır. Ask mezhebinde aska yol bulunamaz. Ask, öyle bir engin denizdir ki, ne kenarı, ne
de ucu bucagı vardır. Asıklar, o denize dalmıslar, batmıslar da onların inlemesi, feryadı; "Ya Rabb!"
demeleri duyulmaz.
267
Ah etsem, ah buna yetmez; onun lütfuna karsı bir sey yapmıs olmam, onun ugrunda toprak
olsam, yerlere serilsem; bu hali sultanım yeter bulmaz. Bütün gece, gölge gibi, her yana secdeler
etsem; neden gizleyeyim; ay yüzlüm, bunu da yeter bulmaz. ´
268
Büyük kisinin küçülmesi, alçak gönüllü olması küçüklük degildir. Süphe yok ki, küçülmek,
çocukluk etmek, çocuk gibi olmak, kemalden gelir, olgunluk alametidir. Bir baba, çocuk gibi
konusursa, akıllı kisi bilir ki, o baba, çocuk gibi konusuyor ama, çocuk degildir.
269
Ruh gibi hafif ve latîf olmayan kisi, asık degildir. Geceleri, yıldız gibi ayın etrafında dönüp
dolasmayan asık olamaz. Bu sözü benden duy; bu söz bos degil: Rüzgar esmedikçe, sancagın
dalgalanmasına imkan yoktur.
270
Güzeller içinde, sevgilim gibi bir güzel yoktur. Onun cihan gibi, yok ol-ması, sonu yoktur.
Saskının biri çene çalar, lüzümsuz sözler söylerse, ona de ki: "Sen ne dersen de, sevgilimin, bundan
daha güzel olmasına imkan yoktur."
271
Cihanda, senin huyundan daha güzel bir huy olamaz. Dünyada hiç bir gönül yoktur ki, senin
mahallende oturup kalmasın, kendisini sana adamasın. Bas kılı da nedir ki Dünyada bulunan
bütün insanların baslarını düsünüyorum. Söyle bir bakıyorum ki, onların hepsi de, senin basındaki
saçın bir kılına feda olup gitmis.
272
Ey gece! Ben senin sarabınla kendimden geçmiyorum. Uykusuzlugum da manasız, bos yere
degildir. Uykum, gökyüzüne dönmüs, göklere uçup gitmistir. Çünkü onu, bu kirli dünyada, suçlarla,
günahlarla dolu bu asagı yerde çok aradım, bulamadım.
273
Azlık, çokluk, zenginlik, yoksulluk, baglarından kurtulmus olan kisi, rahattır, mutludur. Böyle
bir kisi dünyaya da aldırıs etmez, dünya halkının gamına da. Kendi ile de onun zerre kadar yakınlıgı
kalmamıstır. Onun zerre kadar varlıgı ve benligi de yoktur. 0 Allah´tan baska her seyden
274
Ey can, ey cihan! Her sey gelip geçicidir. Kadîm olan asktan baska, ne güzel vardır, ne de sakî.
Asık, yokluk Kabe´sini tavaf etmektedir. Aslında, asık Kabeye mensubdur, Kabe´dendir. Hatta
kendisi Kabe´den baska yerden degildir.
275
Ey sevgili, dünyada senin gibi temiz bir varlık yoktur. Senin gibi bir güzel, bir latîf, çevik ve
canlı bir dilber bulunamaz. Ask yolunda bu çesit ayıplamalar, kınamalar çok olur ve olacaktır. Sen
bizimle nasılsın Dostsun ya bu bize yeter. Bundan baska bizim için korku yoktur.
276
Ask yolunda bir sır vardır, fakat bir dava, bir yorum yoktur. Çünkü askın manadan baska vasfı
yoktur. Gerçekten de, asık fetvaya cevap vermez, bu mesele, yokluk meselesidir, varlık meselesi
degildir.
277
Sende bir sey vardır ki, o sey sensiz onu arar. Senin topragının içinde bir inci vardır ki, o inci,
onun madenindendir. Ata o binmis, top onun çevgeninin önünde. 0 onundur, o onundur, o ancak
onundur.
278
Ey sasırmıs gönül! Dosta, candan giden bir yol vardır. Ey yolunu kay-betmis kisi! Dosta apaçık
da, gizli de bir yol vardır. Eger altı taraftan da senin yolunu keserler, kapatırlarsa da, korkma!
Çünkü senin gönlünün derinliklerinden sevgiliye giden gizli bir yol vardır.
279
îmansızlık ve iman cihanından dısarda bir yer vardır. Orası her genç ve toy kisinin, her güzelin
yeri degildir. Öyle essiz bir yere, bir makama ulasmak isteyen kisinin, can sükranesi olarak can
vermesi, gönül bagıslaması lazımdır.
280
îmansızlıktan ve müslümanlıktan da dısarda bir ova vardır. 0 ovanın ortasında, bizim bir
sevdamız bulunmaktadır. Arif olan kisi oraya varınca basını yere kor, secdeye vanr. Çünkü orada ne
kafirlik vardır, ne de müslümanlık.
281
Eger sundan, bundan utanmak gerekiyorsa, insanların ayıplarını, kusurlarını görmemek,
örtmek, yer altına gömmek lazımdır. Ayna gibi iyiyi, kötüyü oldugu gibi göstereceksen, ayna gibi
katı yüzlü ve olmalıdır.
282
Sünbülde, senin güzel saçlarını kıskanmak, sitem etmek, onları azarlamak düsüncesi yoktu.
Onda güzellik aleminde senin saçlarının parlaklıgı da yoktu. Sünbül parlaklıktan, güzellikten, bir
hayli laf etti, bir hayli kıvranıp durdu ama, senin saçlarının büklümlerini, güzelligini elde edemedi.
283
Lutfum öyle bir cihan yarattı, öyle bir mutluluk bagısladı ki... Bütün bu tertipleri, bu sasırtıcı
seyleri, bir nesneye yazdı. 0 yazdıgından bu cihan denizine, bir katre damladı. Sonra sonsuz lütuf
anbarından tek bir tohum su varlık sahrasına ekti. îste cihanda gördügümüz güzellikler,
gördügümüz nimetler, ihsanlar hep o tohumun feyzinden meydana geldi.
284
Ey güzel yüzüne bütün dünya güzellerinin hasret oldukları güzel varlık! Ey iki hos kasının bütün
zahidlere kıble oldugu güzel! Ben, bütün beserî sıfatlarımı üstümden attım, soyundum. Senin o
güzellik ırmagına, çıplak olarak dalmak istiyorum.
285
Ey sevgili! Her gönlü uyanık kisi, senin haberlerine asinadır, senin varlıgından haberdardır. Her
uyuyan kisi de, senin iyiligine, ihsanına nail olmus, lütuf kapında yatmıs uyumustur. Aslında, su
kainatta, görünen, görünmeyen senden baska hiç bir varlık, hiç bir sey yoktur. Fakat korkuyorum
da, bu hususta fazlasını söyleyemiyorum.
286
Muvakkat bir zaman, bir iki gün tende misafir olan can ile, öyle anlasmıs, öyle kaynasmıs, dost
olmussun ki, sana, ölümden bahsetmem yersiz ve manasız geliyor. Fakat, senin çok sevdigin, bir
türlü ayrılmak istemedigin can ise sonunda gidecegi konak yerini istemektedir. Konak yeri ise
ölümdür, bilhassa ölmeden evvel gelen mutlu ölümdür. Ne yazık ki, canı varacagı yere götürecek
olan beden esegi, yolun yansında, yol ortasında yattı, uyudu.
287
Sevgilim, askın gönlüme geldi, sonra neseli bir halde gitti, tekrar geldi. Bu defa ask yükünü
bırakıp gitti. Giderken, ona dedim ki; "Lütfet, iki üç gün daha kal!" Hemen "Peki" dedi ve kaldı...
Simdi, galiba yerini pek begenmis olmalıdır ki, gitmeyi artık unuttu.
288
Ask sarabının küpünün agzını örttüm, bagladım, ama, kokusu çıkıp gitti, her yola, her diyara
yayıldı. Onun kokusundan, asık gönüllerin kanı ırmaklar gibi aktı, aktı, çıkıp geldigi ezel alemine
dogru aktı.
289
Her tarafı gam kaplasa, bütün insanlar kederli olsalar, asık olan, aska sı-kıca tutunan kisi
gamsızdır, kedersizdir. Zerreye bak. 0 zerre aska ayak bastı da, öyle bir hale geldi ki, o zerre bir
cihan oldu, iki cihanı da tuttu.10
" Seyh Galip merhüm, bu ruba´îden ilham aldı da: "Asıkta keder neyler / Gam halk-ı cihanındır."
dedi. Burada askın kudreti, insanı ne hale getirdigi
290
Akıl geldi, asıklara ögüt vermeyi tasarladı, gitti, yola oturdu. Yol kesmeye basladı. Gelen geçen
asıklara nasihat ediyordu. Fakat, asıkların basında nasihat kabul edecek yer bulamayınca hepsinin
ayaklarını öptü, sonra basını alıp gitti.
291
Sen gönül sahibi olmadıgından ötürüdür ki, gönül, senin elinden tutmadı, sevgiden nasibini
alamadın, sevmek saadetine eremedin, kimseyi sevemedin. Sunu iyi bil ki, gönül kimin elinden
tutarsa, o kimse, kirli arzuların çamuruna düsmez, kirlenmez. Bir defa bile, benim gülüm rengi ile,
kokusu ile gönül sıfatından, gönül huyundan baska bir huy edinmedi. Benim elimde bir sey yok,
ben yokluk içindeyim. Fakat bu yokluk beni her seyi elde etme yoluna, aslı yoluna sevk etti.
292
Gönlümün kusu, su yemden vazgeçti. Dünyevî istekleri bıraktı. însaf et de dogruyu söyle! 0
gerçekten de çok iyi, erkekçe hareket etti. Gönlü terk edince, benlikten kurtulunca, sevgilisi elini
tuttu. Candan vazgeçince cananmı buldu, onun ayaklarına kapandı.
293
Eger, sehvetin ve nefsin havasına kapılır gidersen, ben sana haber vereyim ki, eli bos, nasipsiz
gideceksin. Eger sehvetten vazgeçersen, bu dünyaya niçin geldigini ve nereye gidecegini apaçık
görürsün.
294
Dedim ki: "Güvercin gibi avucundan uçar kurtulurum." 0, bana dedi ki:"Eger sen avucumdan
uçar gidersen ´gamım´ seni hafiflikle, vefasızlıkla suçlar, ayıplar." Dedim ki: "Ben senin ugrunda hor
görüldüm, alçaldım, telef oldum." Dedi ki: "Benim ugrumda telef olmak, horlanmak senin için
izzettir, yüceliktir, sereftir."
295
Bir kimsenin gönlünde bir gamı olup da, onu sevdigine açabiliyorsa, açsın, söylesin! Çünkü
gönülde bulunan gam, söz ile gidebilir. Fakat gönlümüzde açılan su acayip, su güzel gülü düsün ki,
onun ne rengini gösterebiliyoruz, ne de gizli kokusunu duyurabiliyoruz.
296
Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyecegim. Bütün kulaklardan gizli olan seylerden
bahsedecegim. Sana anlatacagım bütün bu sözleri herkesin içinde söyleyecegim, fakat, senin
kulagından baska hiç bir kulak, bu sözleri duymayacak, anlamayacak.
297
"Ben Hakk´ım" diyen Hallac-ı Mansür, o sözü söylemeden önce, Hakk yoluna düsmüs, o yolun
topragını kirpiklerinin ucu ile süpürür olmustu. 0, kendi yoklugunun denizine daldı, daldı da ondan
sonra "Ben Hakk´ım incisini deldi.
298
Herhangi bir kimse ile birlikte oturdugun zaman, rühun zevk almaz gönlün huzur duymaz ve
beseriyyet halinden kurtulamazsan, o kimseni¦ sohbetinden sakın, yoksa ermisler ve aziz
varlıkların canları, haklarını sana helal etmezler.
299
Gönül kanatlarını açtın, varlık ovasına uçtun gittin. Senin gönlünün genis alanında,
sonsuzlugunda ova küçüldü, küçüldü, kayboldu, yok oldu Senin gönlüne nazaran ova nedir ki Yedi
gök bile senin gönül denizin açılmıs bir avuç gibidir.
"Hz. Ali´nin; "Sen kendini küçük bir varlık sanıyorsun, halbuki sende büyük bir alem gizlidir."
sözünü hatırlatıyor. "
300
Gamından gönlüm hasta, yaralı, aglayıp inlemedeyim. Perisan bir haldeyim, güçsüzüm,
dermansızım. Senin derdinden gözlerimden kanlı gözyasları akıyor. Senin için duydugum kederden
can vermek üzereyim. Fakat, senin gamından ayrılacagım diye daha çok gamlanıyor, daha çok
ızdırap duyuyor.
301
Göz, ayrılıgımızdan ötürü çokça gözyasları döküyor. Gönül, hasretlerle, çok çok sizi anmaktadır.
Geçip giden zaman, bize döner gelir mi Heyhat!.. Zaman, hiç geri gelir mi Heyhat!..
302
, Gökyüzünde, arsta, yüzünün sevdasından velveleler var. Gönülde yanaklarının güzelliginden
bahsedenlerin gürültüleri duyuluyor. Sarabında, can köpügünün kabarcıkları görülüyor. Gönlün
boynunda da sevgilinin saçlarından zincirler var.
303
Ben, öyle bir içkiden içtim ki, ruh onun kadehidir. Öyle bir güzelden mest oldum ki, akıl onun
divanesi, delisidir. Yüzünden nürlar saçan bir güzel yanıma geldi, içime öyle bir ates düsürdü ki,
günes onun pervanesidir.
304
Gönlüm daralmıstır, çok kederliyim. Hakk´a sükürler olsun ki, güzel yüzün imdadıma yetisiyor,
bana ferahlık veriyor. Yanaklarının hos rengi olmazsa bu yasayısım bana bir zindan hayatı olur.
Ayrılıgının getirdigi gamdan, kederden içime düsen atesi, canımın çektigi üzüntüyü, hiç bir gönül,
hiç bir ten , yazıktır...
305
Puthanede, sevgilimizin hayali bulundukça, Kabe´yi tavafa gitmek, ayni hatadır. Kabe, eger
ondan gerçek sevgiliden koku vermiyorsa, atesgededir. Sevgilimizin visali kokusu ile atesgede,
bizim Kabemizdir.
"Bu ruba´î´de, Hakk´ı gönülde bulmak bahis konusudur. Evi degil, ev sahibini aramak, bulmak
tavsiye edilmektedir. Yoksa Kabe´yi tavaf, durumu müsait olan her müslüman için dinî bir
farîzadır."
306
Sevgilime: "Gönlüm senden bir öpücük istiyor." dedim. "Bizim öpücügümüzün degeri candır."
diye cevap verdi. Bu cevabı duyan gönül geldi ve canın yanına gitti. Gönül, bu hareketiyle ona:
"Güzelim! Gel; bu satıs, bu deger ucuzdur." demek istedi
307
Ben Hakk´ın mahvıyım, Hakk da benimdir. Hakk´ı sagda, solda, baska yerlerde aramayın. Hakk
benim canımdadır. Sultan benim, fakat ben size yanlıs görünüyorum. Biri vardır ki, benim
sultanımdır, diyorum.
308
Hakk´ı arayanların yolunda akıllı ile deli birdir. Ask dilinde, akraba ile yalancı birdir. Hakk´ı idrak
eden kisinin mezhebinde, Kabe ile put evi birdir.
309
Askta içki, ancak beka sarabım içmektir. Askta yasamaga, canlanmaya delil, ancak can
vermektir. Sevgilime dedim ki: "Seni tanıyayım da ondan sonra öleyim." Sevgilim: "Beni tanıyana,
ölüm yoktur!" diye cevap verdi.
310
Dervislikle asıklık bir arada olursa sultanlıktır. Askın gamı, gam degil çok kıymetli bir hazinedir.
Fakat bu hazine gizlidir. Ben gönül evini kendi elimle yıktım, viran ettim. Çünkü definenin viranede
saklı oldugunu bildim.
311
Gönlümün diriligi, zindeligi, senin ask gamın içindir. Gamını sevdigim, onunla dost oldugumdan
ötürüdür ki gönlüm halka yardımcıdır. Bu hal, senin ask gamının bana bir lütfudur, bir ihsanıdır.
Yoksa, benim dar gönlüm, senin gamına nasıl yer olabilirdi
312
Bizim dilimizden gönlümüze giden bir yol vardır. 0 yola, cihanın vej canın sırları baglıdır. Dil
sustugu müddetçe o yol açıktır. Dil konusmaya baslayınca, o yol kapalıdır
313
Alnımızdaki o parlak nür, Hakk asıkının gönlündeki o iman ziyası, secdej eseri olarak
müminlerin yüzlerinde görülen bütün bu nürlar, belki her n0run¦ nüru, Allah´ın sevgili peygamberi
Muhammed´in nürundandır.
316
.Ey gönül! Anlamayanlar seni üzerler, rahatsız ederler. Hatta seni deli, di-vBne ederler, ayagını
baglarlar. Sen içi tatlı, özlü bir yemise benzersin. Bu yüzden seni hep kırarlar.
317
Ey Hak yolunun yolcusu! Eger sende bu yolun sevdası varsa, senin ba-sında bu kapının, bu
dergahın sevgisi bulunmuyorsa Hakk ehlinin açtıgı iman ve sevgi kapılarının anahtarı nedir Biliyor
musun 0, "Lailahe illallah (=Allah´tan baska ilah yoktur)" kelimesini çokça, hosça söylemektir.
318
Gögsünün içindekini hakîki gönül sanan kimse, Hakk yolunda iki üç adım attı da, her sey oldu
bitti sandı. Aslında tesbih, seccade, tevbe, sofuluk, ´ günahtan sakınma, bunların hepsi yolun
basıdır. Hakk yolcusu aldandı da bunları varacagı konak sandı.
Bu görünen ben, ben degilim. Su halde, "ben, ben" dedigim kimdir;söyle! Söyleyen, ben
degilim. Peki benim dilim ile söyleyen kimdir; söyle! Aslında, ben bastan ayaga kadar bir
gömlekten fazla bir sey degilim. Benim, gömlegi oldugum varlık kimdir; söyle!
319
Ey Efendi! Sende maddî güzelligin gamı, yüksek mevkinin özlemi var. Sen baglara, bahçelere,
çayırlık ve harman yerlerine sahip olmak istiyorsun. Bizler ise tevhid aleminin yanıklarıyız. Bizde
Lailahe illallah(=Allah´tan baska ilah yoktur)daki sır vardır.
Padisahla birlikte, hosluk ve ferahlık sarayında oturan kimseye, bu lütuf ve ıhsan, sahın lütfu,
ihsanıdır. Sen padisahla beraber olursan, nereye vanrsın, "ilıyor musun Kendinde olmamaya! Iste
o kendinde olmamak yönünde,giden binlerce yol vardır.
320
Bizim ezelden geçmis baska bir yerimiz vardır. îçinde bulundugumuz bu cesetler alemi baska
bir diyardır, bizim asıl yerimiz degildir. Ey geceleri kalkan, namaz kılan zahid! Sen kıldıgın
namazlarla övünüyorsun. Halbuki namazın da dısında, ötesinde baska bir hal, baska bir zaman
vardır.
321
Görmeyerek yol yürürsen, bu aynı hatadır. Eger herseyi görüyorum sa-narak, gözüne
güvenirsen, bu bela okudur. Kilisede, medresede bulunanların, hakîkatlerini bilmeden, mecaz
yolundan, onların gerçek yerlerini, onların nerede bulunduklarını sen ne bilirsin
322
Cihandan ve candan dısarı, bize bakan, bizi yediren, bizi büyüten bir dadımız vardır. Onu geregi
gibi bilmek, bizim haddimiz degildir. O´nun hakkında ancak sunu biliriz: Biz O´nun gölgesiyiz, cihan
da bizim gölgemizdir.
323
Tenden ve candan dısarı olan dervistir. Yeryüzünden ve göklerden yük-sek olan dervistir.
Cenab-ı Hakk´ın bu cihanı yaratmak için bir maksadı yoktu. Hakk´ın bütün bu cihanı yaratmaktan
maksadı, dervistir. Yani, dervis olmasaydı, Allah cihanı yaratmayacaktı.
" Burada dervisten murad Peygamber Efendimiz ve dolayısıyle kamil insandır."
324
Derdimin getirdigi acılar, kederler, dermana sebeb olunca, kötü huylanm eitti. îyi huylar geldi.
Günahlanm sevap, imansızlıgım iman oldu. Can, gönül, ten bu üçü yolumu kesiyor. Hakk´a
varmama engel oluyorlardı. Simdi, ten, gönül oldu; gönül, can oldu; can da canan oldu.
325
Hep dostun süretiyle, hayaliyle dolu bir gözüm var. Dostun hayali orada bulundukça, gözümle
aram iyidir. Aslında, gözden dostu ayırt etmek, göz ile dost arasında fark görmek hos degildir.
Çünkü ya dost gözün yerindedir, yahut da gözüm dostun kendisidir.
326
Herhangi bir kimsede, gizli bir ask derdi yoksa, o yasıyormus gibi görünse de, onun gönlü ve
canı yoktur. 0 adeta gezen, dolasan bir ölüdür. Eger aklın varsa git de Hakk´dan dert iste! Çünkü
dertsiz olmak, ask derdine düsmemek, tedavisi imkansız bir hastalıktır.
327
0 öyle bir sevgilidir ki, onun askının getirdigi gam, her hastanın devası-dır. Her kim onu sevmis,
ona yar olmussa, o da onu sevmis, ona yar olmustur. Bana diyorlar ki: "Bos durma! Daima bir isle
ugras!" Ben issizim, bir isle mesgul degilim, ama herkesin ugrastıgı su dünya islerinden uzak
durmak da büyük bir istir.
328
Sevgilim! Senin güzel kokun ben kulunun burnundan asla gitmedi.] Güzel yüzünün hayali de
gözümün önünden gitmedi. Senin istedigin gibi,´ gece gündüz ömrümü harcadım durdum. Bütün
ömrüm geldi geçti. Fakati senin istegin, arzun bitmedi, tükenmedi.
329
Ey can! Cihanda benden daha degersiz bir mahluk yoktur. Senden daha üstün, daha büyük,
daha güçlü bir kimse de mevcut degildir. Sevgilim, sen bensiz olarak benden hep korkup
duruyorsun. Ben seninleyim. Eger sen de benimleysen korku kalmaz.
330
Yüzü daima taze, dudakları daima rtıütebessim olan o candan, gönülleri kendine çeken
sevgilimiz hoslanır. Öyle bir yüzün güzelligi canla ölçülernez. Yavas söyleyelim: Yoksa o canan
mıdır
331
Ey kainatı yoktan var eden Allah´ını! Unutmaktan, sonradan var olmak-tan sen münezzehsin.
Basımdan, senin fîkrinden, seni düsünmekten, seni sev-mekten baska ne varsa hepsi aynı hatadır.
Dilde seni zikretmekten, tesbih etmekten baska ne varsa hepsi sapıklıktır, bostur.
332
Mademki mizacımız, huyumuz ask ile düzeliyor, o halde bizim hekimimiz de, ilacımız da asktır.
Bu ask ile elele vermedikçe, bu aska baglanmadıkça Hakk yoluna düsüp, gidilemez. Bu ask,
kimseden dogmadı, kendi de dogurmadı.
333
Ya Rabbi! Ben gece gündüz iyilikten, düzenlikten baska bir sey isteme-yen birisi idim. Gecegündüz
hep iyiligi ve düzeni aramaktaydım. Fakat bu yıl öyle bir haldeyim ki, onu söyleyemem,
gelecek yıl fikrim ne olacak îyiligi, düzeni arayabilecek miyim Vah bana, vah düzelmeye!...
334
Ey yüzü, letafette, güzellikte can aynası olan sevgilim! îstiyorum ki, sabahleyin, hayalinin
ayaklarını yüzüme ve gözlerime süreyim. Fakat oka benzeyen kirpiklerim hayalinin ayaklarını
yaralar diye korkuyorum.
335
Ey benim ask sarabımı içmemi inkar eden! 0 sarabı sen üzümden çıkmıs sanma! Coskunlugum
benim sarabımdır. Gönlüm de kadehimdir. 0 sarabı bana sunan da, karanlıklan açan, aydınlatan,
sokakları
336
Ask sizin sevimli, güzel bir dostunuzdur. Bu dost sizi fasih sözlerle, açık bir ifade ile çagırır, der
ki: "Ask, askı isteyenden esirgenmez. Bilhassa, bir güzel, bir güzeli-severse sevgi ondan asla
esirgenmez."
337
Vefasız gönül, gamlara batsın, mateme girsin. Kimde vefa yoksa, o kisi dünyada yok olsun.
Yasamasın daha iyi. Gördün ya, beni dünyada gamdan baska kimse hatırlamıyor, bu vefasız
dünyada benim en vefalı dostum gamdır. 0 gama çok çok aferin!
338
Sevgilim, basın daima üzüntüsüz, saglıklı ve rahat olsun. Dudaklarından tebessüm eksik
olmasın. Senin gibi güzel bir varlıgı görüp de sevinmeyenin, boynu altında kalsın, bahtı kara, gönlü
perisan olsun.
339
Ney yapan usta, kamıslıktan bir kamıs kesti. Ona dokuz delik deldi, adına da Adem koydu. Ey
ney! Sen seni çalan neyzenin dudaklarından feryada geldin, inlemeye basladın. Fakat sen, seni
nefesiyle feryada getiren neyzenin dudaklarını degil, o dudaklara nefes veren dudakları gör!
" Ney, kamil insanın sembolüdür. Insan, Hakk´tan ayn düstügü için feryad etmektedir. Ney gibi
insanın bedeninde dokuz delik vardır."
340
Senin askının gamına düstügümden beri, çaresiz kalan zavallı gönlüm, çok çok ızdırab çekti,
çok dertlere düstü. Gönlüm, askın gamına çok defa düsmüstü. Fakat bu seferki gibi hiç
inlememesti, hiç sızlanmamıstı.
341
Can incisi (rühumuz) su dört unsurdan ibaret olan bedenin içine dü-sünce, birbirine zıt olan bu
fesad unsurlar (su, toprak, hava, ates), o can incisi ile komsu oldular, bu tende beraber yasamaya
basladılar. Fakat, nasıl kötü üzümden iyi üzüm renk alırsa, onun rengine boyanırsa, can incisi de
dört unsurun rengine boyandı. Rabbim kimseye kötü komsu vermesin!
342
Bütün zahmetler, sıkıntılar aç gözlülügümüzden, çok istekler pesinde kosmamızdan ileri gelir.
Nefsanî arzularına uyan, sehvetine ve midesine düskün olan ne belalara ugrar! Zaten kus da yem
yüzünden tuzaga düser, daracık kafese kapatılır. 0 kafes dam kenarına asılır.
343
Elif gibi olan boyum, ask yüzünden büküldü, "cim"e döndü. Senin bulundugun yerde, güzellik
artar, iki kat olur. Ey can ve ey cihan! Gönlüm senin zevalsiz güzelligini aldıgından ötürüdür ki, o
zevalsize dogru kosuyor
" Arap harflerinde " 1 =elif", dümdüz bir harfdir," £.ise bükük bir sekildedir."
344
Sevgilim! Senin güzel yüzünün hayali, gözümün önüne gelince uykumj bana sırt çevirdi, kaçtı
gitti. Hayaline karsı senden adalet, insaf temenni ediyorum, yardım istiyorum. Simdi uykum geri
geldi, bu defa da gitti, eliyle senin eteklerine yapıstı. Fakat, hayalin tekrar gözümün önünde
belirince, uykum can verdi, öldü.
345
Haydi artık uyu, sevgili müsaade etti. Çektigin zahmetler hududu astı ve! sen azat oldun,
kurtuldun. Sevgili yasadıkça, benim uykum tekrar ölür. Uykum toprak altında yattıkça, Allah sana
ömür versin!
346
Ey Efendi! Söyle, köle misin Hür müsün Kötülükte bulunsun, bozgunculuk etsin, fesad
çıkarsın diye kim köle satın alır Ey ellerini kaldırıp dua eden, isteklerde bulunan kisi îstemek
gücünü, dilek için kaldırdıgın eli sana´ kim verdi Kendi muradından, isteklerinden vazgeç de, asıl
O´nu iste! Muradın yalnız 0 olsun.
347
Ey salına, salına yürüyen selvi, sana hazan rüzgarı dokunmasın. Ey ciha nın gözü, sana kem göz
degmesin. Sevgilim! Sen gökyüzünün de, yeryüzü nün de canısın, senin güzel canına rahatlıktan,
rahmetten baska bir sey gelme sin!
348
Ask odur ki, halkı neselendirir, sevinç içinde bırakır. Ask odur ki, neselere nese katar. Bizi,
anamız dogurmadı. Bizi o ask dogurdu. Bizi doguran o anaya yüzlerce rahmet, yüzlerce aferin!
349
Sen mübarek ayagını yere basınca yeryüzünün topragı neselenir, sevinç içinde kalır. Duydugu
sonsuz zevk ve neseden ötürü toprak gebe kalır, yüzlerce gül goncası dogurur. Bu hali gören
yıldızlar da, gökyüzünde heyecana kapılırlar, alkıs gürültüsü sevinç sesleri ile gök kubbesini
çınlatırlar. Bu sevinç, bu alkıs sesleri içinde ay´ın gözü bir yıldıza düser.
350
Lakabım her ne kadar Bahauddin Veled ise de sen, rühlara hiikmeden, ebedî bir sultansın. Bizi
kendimize bırakma! Elimizden tut ki vefa kadehi kı-rılmasın. Eger vefa kadehi kınlırsa, sevgi
sarabıyla sarhos olanların ayagına batar, ayaklarını yaralar. Yapma bunu!
"Mevlana bu ruba´îyi babası Sultanü´l-Ulema´nın vasfında söylemistir. Sipehsalar´ın kita-bının
Sultanii´l-Ulema menkibesinde de bu vardır."
351
Yastıga yaslanıp uyuyan bas, ondan haberi olmayan, onu bilmeyen bastır. Ondan haberi olan,
onu idrak eden, onun yüce varlıgını gönlünde hisseden! nasıl olur da uyur Ask gelir, bütün gece iki
gözüme bakarak: "Onsuz uyu yan kisiye yazıklar olsun!" diye söylenir durur.
352
Benim gönlümle, gözümle hiç bir isim yok. Ancak sevgilimle bulusunca¦ gönlüme, gözüme isim
düser. 0 zaman gözüm onun güzel yüzüne bakıncai nürlanır, gönlüm de bulusma zevkiyle heyecana
kapılır, sevinir, oyalanır. Gönül kanıyla gözyasımı yagmur gibi akıttıgım zamanlar, benim gönlüm
ve gözüm olan, sevgilimin kucagıma düstügünü sanırım.
353
Zamanede serefsizlik ragbet bulursa, serefli erlerin, iyi insanların adları kötüye çıkarsa, böyle
insanların ilahî takdire boyun egmeyerek kendilerini iyiye çıkarmaya ugrasmaları, ada, sana, nama
düsmeye kalkısmaları, onların sereflerini büsbütün düsürür. Inci arıyorsan, denizin dibinde ara!
Kıyıya vuran ancak köpüktür.
354
Ey can! Hizmetinde ben yerlere kapanınca o secdem benim kendi bahtıma karsı oluyor. Böylece
ben bahta kavusuyor, devlete erisiyorum. Ayagına her kapanısta, canım da içimde benim ayagıma
kapanıyor.
355
Bu bir sasılacak seydir ki yar, benim gönlüme sıgıyor. Binlerce tenin canı, bir tene sıgıyor. Bir
bugday tanesinin içinde binlerce harman bulunuyor. Bir igne gözüne de, yüzlerce alem sıgmıs.
356
Seviniyorum ki, gamın gönlüme sıgıyor. Çünkü senin gamın, aydınlık bir yere sıgar. Göklere ve
yere sıgmayan o gam bir igne gözü gibi olan bir gönü-lün içine sıgar.
"Buradaki gam, ilahî tecellînin, ilahî sevginin sembolüdür. Bu ruba´îde "Ben, yere, göge agmam,
mümin kulumun gönlüne sıganm kudsî hadîsine isaret var."
357
Benden yüz çevirdigin gün, elinle öldürülmem bana zor gelmez. Fakat suna üzülüyor, gam
yiyorum ki, gözlerin benim matemimle yasanrsa, canıma kıydıgım için ne özür bulacaksın Ve
özrünü ne vakit, kime söyleyeceksin
358
Varlıgın, yoklugun mahiyetini anlayan ve bu görüsün derinliklerine inen bir kisi için, artık
varlık, yokluk inancı onun Hakk yolunda yürümesine engel olamaz. Böyle bir kisi. sıfatlara ve
yaratılan seylere, yapılan islere takılıp kalır tnı 0 Allah´ın güzel eserlerinin, sanatının dısına
çıkarak, yaradanı bulmaz mı ona hayran olup kalmaz mı
359
Gam, nasıl olur da asıkları tedirgin eder, gönülsüz bir hale getirir Asıkın gönlü, daima
sevgilinin saçlarının zincirine baglıdır. Asıkın rühunun derinlik-j lerinde anlasılması güç, karısık
sesler çıkaran bir rebab inlemektedir.
360
Sevgili günes gibi panldamaya baslayınca asık zerre gibi oynar, titrer, döner. Ask baharının
rüzgarı esince, her sey canlanır, kum olmayan her dalj oynamaya baslar... ;
361
Gam kim oluyor ki Hakk asıklannın gönlü etrafında dolassın Gam asıkara yanasamaz. 0 ancak
duyguları donmus, buz kesilmis, kalpleri nasırlasmı$¦ kisilerin çevresinde dolasır. Baslarına bela
olur. Allah adamlarının gönülle-j rinde öyle bir deniz vardır ki onun çok hos bir dalgalanısından
aska gelir de gökyüzü dönmeye baslar.
362
Bu ask, yigitlerin yanlarına gelir. 0 arslanlarla dönüp dolasan bir ceylandır. Bu ask evi, ezelden
beri mamurdur. Sensiz yıkılıp gidecegini mi sanıyorsun
Ey müskülümü çözen, zorluklarımı kolaylastıran yüce varlık! Serviler, güller, baglar, bahçeler senin
lütfunla, ihsanınla mest olmuslardır. Gül, senden hos bir koku almıs, senin güzelligini görmüs,
hayran olmus, kendinden geçmistir. Gülün yanındaki diken de sarhos ve baygın bir haldedir. Bana
bir sevei kadehi lütfet de ben de kendimden geçeyim, böylece hepimiz senin sarhosun olup çıkalım.
364
Gam, padisahın kullarma hiç yaklasabilir mi Padisaha gönül vermis sadık kullarının basında
bahtlar, devletler, mutluluklar döner dolasır. Onların ya-sayıslarında, neseden de üstün, bambaska
bir hal, bambaska bir sey vardır. 0 sey onların sermest, mahmur baslarında döner durur.
"Bu ruba´î; Seyh Galip hazretlerine; "Asıkta kader neyler, gam halk-ı cihanındır" dizelerini
yazdırtmıstır.
365
Kendini göstermeyen o gizli güzel meydana çıkıp da salına salına yürü-meye baslayınca, her
gizli sey, her örtülü güzel, elbiselerini, örtülerini üstlerinden atarlar, oldukları gibi görünürler. 0
zamana kadar, güzelliklerini giz-^yen nice hasisler, onun güzelligi karsısında, her seylerini ortaya
korlar. Hasis, tas bile olsa, gizli güzeli görünce, inciler satan bir maden kesilir.
"Bu ruba´î´yi Hz. Mevlana her halde bir ilkbahar günü bahçelerin uyandıgı,"
366
Bizim gönlümüzde dönüp duran bir sır vardır. Yaratılan her sey o sırra baglıdır, hatta kat kat su
gökyüzü bile, onun yüzünden dönüp duruyor. 0 sır, yüzündendir ki, ne basın ayaktan, ne ayagın
bastan haberi vardır. Bas da, ayak! da o sır ile bassız, ayaksız dönüp duruyor.
" Bu ruba´îde esref-i mahlük olan insanın yaradılısına ve her seyin bu yaradılısa baglı
bulunusuna isaret var."
367
Bu gece, ne güzel, ne hos geçiyor. Bu gecenin öyle bir letafeti, öyle anlatılamaz bir güzelligi var
ki, hiç kimse, bu güzellige akıl erdiremez. Ruhların gezip dolastıkları gül ve sünbül bahçelerinde,
uyku, bu güzellige hayran olmus, sasırıp kalmıstır. Asıklar, ise yüz yüze bakarak, gecenin bu
letafeti ile mest olmuslardır.
368
Ramazan ayında geregi gibi oruç tutarsan, senin vücut topragmı altınj ederier. Senin fanî
varlıgını tas gibi ezerler de göge sürme yaparlar. Iftar vaktinde yedigin yemek lokmasının her biri,
birer mana incisi olur. Ramazan´da, yemekte, içmekte, kötü söz söylemekte, kötü is islemekte
sabırlı oldugun için, bu sabır, senin manevî görüsünü artırır, gönlünün gözünü açar.
369
Her ne kadar söz, agızda dönüp dolasıyor ve biz dilimizin, dudaklarımızın hatta dislerimizin
yardımı ile konusabiliyorsak da, sasılacak bir halde, sözün, sözümüzün etrafında dönüp
dolasmasıdır. Söz bize demek istiyor ki: "Benim, kendi çevremde dolastıgıma ve söz söyledigime
saskın saskın bakma! Benim çevremde dönüp dolasanı, bana bu sözleri söyleteni düsün, bul!"
"Görünüste sözü biz ama, sözü bize söyleteni göremiyoruz."
370
Her gönül ki, sevgilinin, o güzel dudaklarının hasretiyle yıkılmıs, harab olmustur. 0, bahar
mevsiminde baglarda, bahçelerde, ırmak kenarlarmda ne-den dolassın dursun Küçük dallar,
birbiri ardınca Hakk´a secde etsinler diye, rüzgar, agacın dalı etrafında dönüp dolasmakta...
371
Asıkların gönüllerinin yanıslannda kıvılcımlar vardır. Gönüllerini, sevgiliye vermis olanların
gönüllerindeki derdin belirtileri vardır. Sen, hiç duymadın mı Yanıp yakılanların gönüllerinden
çıkan, atesli bir "ah" ta Allah´ın rahmet huzuruna geçer, gider.
380
Canında senin ask havalarından bir feryad, bir sikayet bulunmaktadır. Ruhumun muratlardan
öte bir muradı, isteklerden baska bir istegi vardır. Bu ask sarabıyla, kendimi bir kuru yaprak misali,
senin sevgi rüzgarının önüne atmısım. Çünkü, bu ask sarabında senin sevdandan esip gelen bir
hava, bir sevgi kokusu var.
381
Balçıktan yaratılmıs bir sevgilisi olan, bir gün ona kavusur, sükün bulur, rahatlar. 0 kimse ne
acayip, ne sasılacak nadir bir kimsedir ki, su balçık be-deninden dısarı çıkar, kendi kirli maddî
varlıgından kurtulur da, senin gibi essiz bir sevgilinin muhabbetine düser, nadir bir sultanın
sevgisini kazanır.
382
Sevgilim! Senin yüzünden, yüzümde bir güzellik var. Gözlerimde, yüzünün güzel hayali
bulunuyor. Gönlüm senin feyzinle, rahmetinle dolu. Bugün, sema´mızda da ayrı bir kemal, ayrı bir
güzellik mevcut.
383
Dünyada yarım ekmegi olanın, oturmak için bir de yuvası bulunanın iyi bir hali vardır. 0,
kimseyi dilemez, istemez. Kimse de onu istemez, dilemez. Böyle bir kisiye: "Nese ile yasa!" de!
Çünkü, o isteklerden, arzulardan kurtulmus, mutlu olmustur. Onun kendine göre hos bir alemi
vardır.
384
Gece karanlıgı, nasıl günesi alır, baska taraflara götürürse, uyku da gelir. Hakk asıkının yanan,
yakılan gönlünü alır götürür. Fakat asık aglamaya, gözyasları dökmeye baslayınca uyku kaçar
gider, gelmez. Geri gelirse, asıkın gözyası seline kapılıp, gideceginden korkar.
385
Sevgilinin güzel yüzünün mehtabını bulup seyreden kisi ne mutlu bir kisidir. îyilik yapmasını
seven sakînin sundugu rnana sarabıyla kendinden geçmek, harab olmak da hos bir seydir. Asıkların
gözyasları akar durur da uykuları gelmez, çünkü, uyku gelirse gözyası seline kapılıp gideceginden
korkar.
386
Askın cihandan rahatlıgı, esenligi aldı götürdü. Ayrılıgın ecel kesildi, can alıyor. Yüzbinlerce
cana karsılık vermeyecegim gönlü, senin bir gülüsün bedava aldı götürdü.
387
Canı, Hakk´a, Hakk´ın huzuruna tertemiz bir halde, hiç bir seye baglı olmadan, mahrem olarak
götürmelidir. Gönlü, sahte neselerden, zoraki kahkahalardan arınmıs, fakat ask gamıyla, ahlarla,
ızdırapla dolu olarak götürmelidır. Sen kendinden, kendi varlıgından kurtulmadıkça, bize asla yol
bulamazsın. Bize yol bulmak için, kendi benliginden vazgeçerek, bizden bize dogru
388
Gönüller alan sevgilim, beni ne hos, ne güzel bir yere götürüyor! 0, benim cismimi de, canımı da
alıyor, cihandan ötelere götürüyor. "Gitmem." dedim, bahanelere basvurdum. "Gitmezsen, seni
çeke çeke alır götürürüm." dedi.
389
Melek ülkesinin kusu gökyüzüne dogru; o yönü olmayan yöne dogru uçar, o yana uçar gider.
Simurg´un yunıurtasından dogan kus, Simurg´un bulundugu yerden, baska bir yere nasıl uçar gider;
söyle
" Simurg = zümrüdü anka: Efsanevî bir kus; ismi var, cismi yok. Tasavvuf dilinde, seyr ve
sülükünü iyice bitirerek, asil maksadına eren salikten kinaye olur."
390
Gönlün, sevgilinin derdiyle doldugu gün, sükrane olarak binlerce can feda etmelidir. Ey iyi ve
seçkin adam! Ask yolunda, asıklık yolunda sükretmeden iyilerin sillesini yiyemezsin, onların
yaptıkları kötülükleri hos göremezsin.
391
Hem safım, duruyum, hem de tortuluyum. Hem çok yaslıyım, pîrim, hem küçücük bir çocugum.
Ben, ölürsem sakın bana "öldü" demeyin. Aslında ben ölü idim, dirildim, beni dost aldı götürdü.
"Bundan sonra gelecek ruba´î, bu ruba´î´nin aynıdır. Belki de, Hz. Mevlana bu ruba´îyi söylerken,
yazanların yazıslan yüzünden, bir ruba´î iki ruba´î"
392
Ben hem küfürüm, hem dînim, hem duruyum, hem de tortuluyum. Ben hem ihtiyarım, hem
gencim, hem küçük çocugum. Ben ölürsem bana "öldü" demeyin. Deyin ki: "0 ölü idi dirildi, onu
dost aldı götürdü."
393
Sevgilim, yanımızdan geçerken topraga bakıyor, istiyor ki, benim yüzüm, onun tatlı bakısları ile
nürlanan topragı kıskansın. Onun önünde, toprak olmaktan daha güzel bir sey olamaz ki! Böylece,
umulur ki, yolu bize düser de, bizi çigneyip, geçmek lütfunda bulunur.
394
Hayat denizinde, geçip giden bir gemide bulunan kisi, karsı kıyılardaki kamıslıgı seyrederken,
kamıslıgın yürüyüp geçtigini sanır... Tıpkı bunun gibi dünyadan göçüp gidiyoruz da sanıyoruz ki
dünya gidiyor.
395
Gönlümü, ask gamına düsürecegim. Canımı bela okuna hedef yapacagım... Senin askında
harcanmayan ömrümü, bugün gönül kanına kaza edecegim...
396
Bu gece sakî, sarabı kadehte degil, testi ile döndürüp sunmadadır. sundugu sarabla o gönlü
yagma etmis gitmisti; geldi, simdi de imana el attı, onu da alıp gidecek. Gönlü de, imanı da bende
bırakmayan sakî, o kadar çok sarap sundu ki, sundugu sarap bir tüfan oldu, bu tüfan aklın evini
barkını yıktı götürdü.
397
Sus, senin sözlerin, güzel, hos konusman beni susturdu, konusmaz bir lale getirdi. Senin
islerindeki tatlılık, üstünlük, tertip, düzen, beni islerimden utandırdı, issiz güçsüz bıraktı. Ben senin
tuzagından kaçtım, gönül evine sıgındım. Fakat, gönül kendisi senin tuzagın oldu da beni tuttu.
398
Dün baglar, bahçeler, kıstan kurtulduklan için sana sükür selamları gönderiyorlardı. Çiçeklerin
yüzlerinde senin lutfunun, ihsanının belirtileri görülüyordu. Yemyesil çayırdaki selvi boy atmıs,
öteki agaçlarla üstünlük davasına kalkısmıstı. Gül ise gülerek göz göre göre rengi ile, kokusu ile
neseleniyor, kıyametler koparıyordu.
399
Askın gönlünün dünyaya bakmasın; dünyaya kapılmasına imkan yoktur. Hasa bu olamaz. Zaten
asktan baska bakılacak, görülecek ne vardır Ecel günü askı bırakıp da, korkudan, can derdine
düsen, cana bakan gözden bıkmısım, usanmısım.
400
Yarattıgı eserlerini kendine perde yaparak kendini gizlemis olan, essiz güzeli mana gözüyle
gören gönül, nasıl olur da, gelip geçici olan dünya mülküne bakar Ben ecel gününde bile, gizli
sevgilinin yüzünü bırakıp da, canını düsünen ve canını gören gözden memnun olmam.
401
Dısarıya da, içeriye de bakan, gören, askın divanelerinden yüz çesit bakıp gören göze dikkat et
bak, o nasıl göriiyor Gözden dısarı bakan ve gören bi-risi
. Acaba o kimdir Biliyor musun , çiçeklerin güldügü bir zamanda söylemis.
402
"0 ebedî diri öldü." diyen kimdir "Umut günesi söndü." diyen kimdir günes düsmanı dama
çıktı, iki gözünü yumdu, günesi görmez oldu da:
îünes söndü." dedi.24
403
Bir adamın birçok hünerler, fenler, bilgiler, sahibi olduguna bakma! îrdigi sözde, ahdinde
duruyor mu Vefası var mı Asıl ona bak. Hakk ile ;igi ahdi yerine getiriyor, insanlara verdiği sözde
duruyorsa, vefalı ise, onu fidigin kadar öv, onun iyi vasıflannı bir bir say! 0 senin övgünden,
saydıgın sziyetlerinden de daha üstün bir kisidir.
404
Gün nese günüdür, ne diye gam yiyelim, üzülelim Bugün, sevgiliye ndan baglı olma günü, vefa
kadehiyle sarap içmek gerek... Ne zamana ka-r bir ekmekçinin, bir sakanın elinden rızkımızı yiyip,
içecegiz Biraz da in-ndan degil, Hakk´dan rızık talep etmemiz gerek.
Bu ve bundan sonraki ruba´î Hz. Sems için söylenmis.
405
Ask sarabı içmek, bir bas belası olan akıldan kurtulmak ve utanmanm nerdesini yırtmak için
insanın asık olması lazımdır. Benim sarap içmeme lü-zurn var mı îçsem bile, basımda zaten akıl
kalmadı ki, sarap neyi alıp götürecek
406
Senin askın, felegin beyninde yer tutunca, arsa kadar, bütün alemi fitne-ler kaplar, alem
kavgalarla dolar. Senin askın, yükselen rühu yakalayınca, ci-hanın üstü de, altı da bastan basa rüh
olur.
407
Varlıklann gerçek sevgiye kavustukları, benlikten kurtulup yoklugun yü-celıklerine ulastıkları
gün, bakalım kimin kılıcı, Hakk ugrunda ta kabzasına kadar kana bulanacak Kim ikbal atesi ile
yanmadan kendini kurtaracak, ma-nen yükseltecek
408
Kendini koyverme! Zira vesvese seni perisan eder, zebün eder. Vesvese, yılan gıbi hile ile,
efsunla seni tutar, baglar. 0 hikmetinden sorgusuz olan K^ ın nüranî ay´ı, seni nürlandınncaya
kadar vesveseye meydanı bırakma. 0
senı öyle korur ki, gök bile buna hayran olur.
ROhumun, göklerin yolunu tuttugu, tenimin her cüz´ünü, toprak dagıtıp;
perisan ettigi vakit, sen mezarımın basına gelip, topragıma parmagmla "kalk" diye yaz! Yaz ki,
bedenime can gelsin de, mezardan sıçrayıp kalkayım.
Su yalnızlık, binlerce candan, binlerce kisi ile beraber bulunmaktan daha havırlıdır, daha
kıymetlidir. Bu azadlık, bu hürlük, cihan mülküne sahip ol-maktan da daha iyidir. Az bir zaman
halvette Hakk ile yalnız kalmak, candan da degerlidir, cihandan da; sundan da üstündür, bundan
da!
Seni anınca, yüregim heyecanla çarpmaya baslar. Gözlerimden kanlı yaslar dökülür. Nerede,
dostun gelecegine dair bir haber duyarsam zavallı gönlüm kanatlanır, bedeninden uçar gider.
Askın, gönlümle savastıgı gün, can telasa düser. Yalınayak aradan kaçar, gider. Ben asık bir
kisiyim, beni akıllı sanan delidir. Benden sakınan, çekinen kisi de akıllıdır.
Hakk sevgisinin sabahı aydınlanmaga baslayınca, dirilerin tenlerindeki can, nOrlu bir hava
içinde uçmaya baslar. Hakk asıgı, öyle bir yere varır ki, her nefeste gözü, zahmet çekmeden,
rahatça dostu görmeye baslar.
Ask, insanın basına tatlı belalar getiren hos bir seydir. Bu yüzdendir ki, askın getirdigi
belalardan çekinen, korkan kisi asık degildir. Ask isinde mert kisi odur ki, ask atesi canına düsünce
o ugurda canını verir, canından geçer.
412
Hizmetinde bulunmak için, beline kemer kusanan günes, senin önünde can verir. 0 solgun
benizli, cigeri yaralı, hasta ay da senin karsında ölür gider. 0 boy atmıs selvi huzurunda yerlere
kapanır, hayatını kaybeder. 0 yeni açılmıs, saçılmıs gül de, boynunu büker, yapraklannı döker, ölür.
Bu gönlünü sana kaptırmıs asık ise, zaten senin önünde her zaman ölüp durmadadır.
Senin askından gençlik atesi çıkar. Askınla asık gençlesir, gönülde essiz bır canın güzellikleri
belirir. Sevgilim! Beni öldüreceksen öldür! Bu öldürmen ^nın ıçin günah degildir, helaldir. Çünkü
dostun öldürmesinde hayat vardır "ırilik vardır.25
Surada: ^L> ^Lî u* ^ "Öldüriilmemde hayat vardır"hatıra gelir.
Sevgilim! Deniz senin askından cosmada, köpürmede, hırçın dalgalarla kıyılara çarpmadadır.
Bulutlar, yagmur halinde senin mübarek ayaklarına inciler saçmadadır. Askından bir simsek
çakmıs, yeryüzüne düsmüstür de bu yüzden §u duman göklere yükselmededir.
Dün gözlerin görenleri büyülüyordu. Yüzünün nüru gök kubbeye vur-roadaydı. Saçlarının
gölgesinde parıldayan günes yüzünü can gördükçe, zerre misali havada dönüp duruyordu.
422
Çalgıcı, terennümlerini alçalttıkça Irak makamında olan perdelerle birles-r tirir. 0 zaman gönül,
aklı bir tarafa atar, akıldan kurtulur, tenden de kaçar gider. Böylece, gönül bu alemden kurtulur,
ötelere gider. Gönül demek ister ki: "Ben atesim, bu nagmeler de birer nefestir. Çalgıcı, bu
nefeslerle bana üf-leyince, ben alevlenirim. Çünkü her ates üflenince alevlenir."
Dostun askından cefa gören, zulme ugrayan kisiye dost acır da zahme-tinden, fazlından ona
lütuflarda bulunur. Ona "Ömrün kısalıgına bak da benim vuslatımı ara, bul." der. Çünkü kısa ömrün
feryadına ancak vuslat, bulusma yetisir, çaresaz olur.
423
Gönüller feth eden çok hos bir yol arkadasıyım. Kıymetimi bil, aklını ba-sına al da, ask kadehini
düz tut, egri tutma ki, içindeki dökülmesin! Su kirli toprak aleminde, kendini begenmek havasıyla
esen rüzgar, süphe yok ki her lahza toz kaldırır. ı
Bulusmanın sana bir ziyanı dokunmaz. Sana yemin ederim ki, vuslat ca-nına da bir zahmet
vermez. Dostun, her an senin gönlünde olmanı, gönlünü yalnız senin doldurmanı istiyor ve sana
kem göz degmesin diye korkuyor.
420
Gönlii bir an "Ben Hakk´ım" diye çarpan kisi bugün, su ask ipinin üs-tünde asılıp durmaktadır.
Gözleriyle mutlak büyüler yapıp herkesi büyüleyen de senin gamınla kendisi için inceliyecek bin
türlü hakîkat sırları bulur.
424
. Gönlü senin coskunluguna erismek için cosuyor. Senin aklına kavusmak çın kendi zavallı aklını
bırakıyor. Senin tatlılıgını, lezzetini geregi gibi tada-
"rnek ıçin zehir içiyor. Güzel kulagına takılmak arzusu ile bir halka gibi
425
Senin bulundugun yerden, senin havandan gelen tozu, topragı istiyorum. Olur ya, belki
ayaklarının bastıgı yerden, gözlerime, rüzgar toz getirir. Canım cefaya da sevinir, neselenir. Zira
ben cefadan da senin vefa kokunu alırım.
Gönüller alan o büyük, o essiz varlıgın yakınlıgı, sanmam ki canda bile bulunsun. 0 bize
canımızdan daha yakındır. Vallahi ben onu asla anmam. Cünkü insanın yanında bulunmayanlar
anılır.26
426
Günes de kim oluyor ki, senin yüzünün parlaklıgını, güzelligini elde et-sin Yahut hızlı esen
rüzgar da kimdir ki, senin saçının bir kılına dokunabilsin Vucut sehrinin efendisi, reisi olan akıl
bile senin mahallene gelince deli, diva-ne olur.
Eger asık olur da bir an heyecansız, sevksiz kalır, bir yerde kararın olursa senin asıklar safında
ne isin var Çünkü asıklık kararsızlık demektir. Askta diken gibi keskin baslı ol da, kokusu ile, rengi
ile güle benzeyen sevgili, bazen seni bagrına bassın, bazen yanına alsın.
427
Sevgilim! Senin gömleginin kokusu gelince ben ne yapabilirim 0 ko-kuyu alınca gökyüzü bile
sasırır da elbisesini yırtar... 0 güzel Yüsufun hos kokulu gömlegi nerede ki, gelsin de bugün senin
gömleginin kokusunu alsın.
Eger her iki dünya da gam dikeniyle dolsa, deve olan dikenden kork-nıaz. Can ve cihan tasaya
bulansa; kederlere, üzüntülere bulassa, bir kisiye ask yıkayıcı, temizleyici olursa, o kisi hepsinden
temizlenir, kurtulur.
428
Deli divane olan, halk arasında açıkça görünür, çünkü o sevda atina binmistir. Asıl deli divane
olan kisi o Hakk asıgını tanımıyandır. Bize göre delı, Hakk´ı tanıyandır, bilendir.
Bu ruba´î Meviana hazretlerinin §u mealdeki beytini hatırlatıyor."Hakk´ı bagırarak, yüksek ^sle
zikr etmek dogru degildir. Ancak uzakta bulunanlara, ´Ey, yahu´ diye bagrılır." Bu
ruba´î aynı zamanda •^1 J"*-1>´AJ1 ^1 V" -» "Biz ona sah damanndan daha yakınız." (Kaf
^Oresi 50/16)isaret vardır.
432
Hakk´ın öyle lütuflanna erdim ki, benim zindanım kurtulustan daha¦ ostur. Nefretim, öfkem
sekerden daha tatlıdır. Kılıcım, yasayıstan daha gü-i¦ eldir, yakutum zekattan (manen tertemiz
olmaktan) daha saf, daha temizdir.
433
Senin sevdalın olmaya, bir bahane yeter. Korkuttuklarına, dehsete düsür-jî düklerine neseli,
tatlı sesin kafi gelir. Onların bütün korkularını, endiçelerini¦´ giderir. Bizi öldürmek için, cefa kıhcını
ne diye vumyorsun Bizim basımızaj kamçının ucu ile dokun, yeter.
434
Senin gibi ay yüzlü güzelin dudaklarından çıkan küfürler, kötü sözler, aslı atesten olan la´l gibi
degerlidir, kıymetlidir. Dudakların, acı sözlerin gü-j¦ zellessin, gönülleri çeksin diye konusuyor,
gülden esip gelen ruzgar elbette^ güzel kokar.
435
îkbal sahiplerinin, ermislerin nefesleri, gül gibi hostur. Bahtsız kisiyse dı-ken gibi keskin ve dik
baslı olur. Gülle görüstügü, gülle beraber bulundugu için diken atesten kurtulur. Fakat, dikenle
görüsüp konustugu yüzünden de, gül atesler içinde kalmıstır.
Tam bir ilahî nese içinde bulunan bir kisi gam yer mi Hele su gökkub-benin haricinde bulunan,
ötelere geçmis olan bir gönül hiç gamlanır mı Hakk´ın askının cazibesine kapılıp, boslukta dönen
su dünya, su yeryüzü nasıl olur da gam tohumunu kabul eder 27
Gögsünde tam bir gönül degil, çok ufak bir gönül kırıntısı, bir zerre bu-lunan kisiye, senin askın
olmaksızın yasamak çok güç gelir. Senin o güzel, o büklüm büklüm saçlarını görüp de aklı basında
kalan kisi, aslında bir delidir,bir divanedir.
"Söyle!" dedim, söyleyeyim ama dil ne kadar mahrem olur; nasıl mah-rem olur Dil degil,
alemde ne varsa hiçbiri mahrem olamaz... Vallahi, Ademin topragı tabiatında olan bir kimsenin, o
îlahî "nefha"nın sözünü söy-lemesine imkan yoktur.28
Seyh GSlib merhum da: "Asıkta keder neyler / Gam, halk-ı cihanındır" demisti.
Bu ruba´îde ( ^J ü* ^ ^^J ) "Ona mhumdan üfledim" (Sad SOresi 38/72) ayetine isaret va´´-
Bir arif o demi söyle açıklıyor:
"Nefha-i feyz-i Huda´ya urefa ´dem´ dediler,
0 deme mazhar olan kisiye ´adem´ dediler,
Yoksa her süret-i bîcana denilmez adem,
Adem oldur ki; ´dem´i ademe mahrem, dediler."
Seninle sevinen, seninle neselenen, senin nnrunla aleme günes olan gamlanır mı Sana çok
yakın olan, mahrem olan bir kimseye, cihanın sırları nasıl olur da kapalı kalır
Asık olan bir kisiye ya ölüp yok olmak gerek, yahut ask yolunda can vermek ve ölümsüz hayata
kavusmak gerek. Yoksa "Ask ab-ı hayat kayna-gından su içmektir." sözü, bir laftan ibarettir29.
Havanın bulutlu, yagıslı oldugu günlerde, dostların bir arada toplanıp oturmaları sarttır. Çünkü
dost, dostu tazelestirir. Nasıl ki, ilkbaharda güller, bir bahçede, öteye beriye serpilmis olarak degil
de, bir arada toplu olarak bulun-dukları zaman bahara ayrı bir ihtisam verirler, güller adeta
birbirlerine tazelik ve güzellik bagıslarlar.
Eger isitmeye gücün varsa bana kulak ver. Sunu bil ki, ona ulasmak kendinden geçmektir. Sezis
ve göriis cihanına varınca sakın konusma, sus, hiçbir sey söyleme! Çünkü, kamil insanlann
söylemeleri hep görüstür.30
Sade yanan tandırlar sıcak olmaz. Sen sevgilim, birdenbire kapımdan içeriye gir de bak, orada
ne sıcaklar bulursun. 0 zaman yaz gelir, ben ısınınm. Soguk da her zaman soguk olmaz, kara kıs
sürüp gitmez. Fakat, sen söz verir de gelmezsen, iste asıl o zaman soguk olur, o zaman kıs gelir.
442
0 kumaz, o düzenbaz güzel bizden kaçıyor. Bizim dostlugumuzdan yaz hoslanmıyor, kaçıyor.
Evet o nürlu, aydın bir akıldır. Biz ise, onun güzelligı´ nin sarhosuyuz. Elbette, akıl sarhos olandan
kaçar.
îstiyorum ki, gönlüm O´nun gamıyla anlassın, arkadas olsun. Gönlüm, O´nun gamını elde ederse
ne iyi olur Ey asık gönül! Aklını basına al da, O´nun verdiği gamın kıymetini bil. O´nun gamını
yakala, bagnna bas. Gözünü
kapayıp açma! O´nun gamının gam degil, bizzat kendisi oldugunu anlayacak-sın.
Ab-ı hayat: Bengisu" Bu kaynaktan su içenler ölmezmis, sonsuz bir hayata kavusurmus.
"burada insan-ı kamile isaret ediliyor. Dolayısıyla hakîkati idrak edenlerin susmalan
belirtiliyor.
446
Askta ne asagılık, süflîlik vardır, ne üstünlük. Askta, ne kendinden geçis vardır, ne de aklı
basında olus vardır. Askta, hafızlık, seyhlik, müridlik de yoktur. Askta düskünlük, kalenderlik,
rindlik vardır.
447
Senin gibi bir güzelin bulundugu yerde cosmamak, hareket etmemek, heyecansız donup
kalmak küfürdiir. Seni görüp de kaçıp gitmeyen, basta ka-lan akıl kötü bir yılandır, onun bası
ezilmelidir.
448
Güzelim! Senden bir hayal peyda eden, senin hayaline kapılan bir canın, geçip gitmesine, yok
olmasına imkan var mı Ay küçüldükçe hilal olur, fakat bu küçülme, bu eksilme yeni bir gelismenin,
kemalin, dolunay haline gelmenin bir baslangıcıdır.
449
Bana öyle bir ask geldi ki, benim askımla, bütün asklar ask oldu, sevda oldu. Ben yandım kül
oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat sevgilim! Se-nin ask atesinde tekrar yanmak arzusuyla
külüm yeniden canlandı, süretleı´ bagladı. Iste bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.31
31 Burada bütün varlıklann bir anda yok olup, tekrar var oluslanna, varlıktan tekrar yokluga
dönüslerine, yokluktan tekrar varlıga gelislerine isaret edilmektedir.
450
Gece asıkların gönülleri gibi sevdalarla doldu, dünyanın kem gözünden de gizlendi, iyi
gözünden de... Gönlümün kaniyle yaptıgım gizli yolculuga isaret ederek diyorlar ki: "Onun gibi
aslına dönmek için, yola düsme çaeı geldi, hazırlan!" - -
401
Dısarıya da, içeriye de bakan, gören, askın divanelerinden yüz çesit bakıp gören göze dikkat et
bak, o nasıl göriiyor Gözden dısarı bakan ve gören bi-risi
. Acaba o kimdir Biliyor musun , çiçeklerin güldügü bir zamanda söylemis.
402
"0 ebedî diri öldü." diyen kimdir "Umut günesi söndü." diyen kimdir günes düsmanı dama
çıktı, iki gözünü yumdu, günesi görmez oldu da:
îünes söndü." dedi.24
403
Bir adamın birçok hünerler, fenler, bilgiler, sahibi olduguna bakma! îrdigi sözde, ahdinde
duruyor mu Vefası var mı Asıl ona bak. Hakk ile ;igi ahdi yerine getiriyor, insanlara verdiği sözde
duruyorsa, vefalı ise, onu fidigin kadar öv, onun iyi vasıflannı bir bir say! 0 senin övgünden,
saydıgın sziyetlerinden de daha üstün bir kisidir.
404
Gün nese günüdür, ne diye gam yiyelim, üzülelim Bugün, sevgiliye ndan baglı olma günü, vefa
kadehiyle sarap içmek gerek... Ne zamana ka-r bir ekmekçinin, bir sakanın elinden rızkımızı yiyip,
içecegiz Biraz da in-ndan degil, Hakk´dan rızık talep etmemiz gerek.
Bu ve bundan sonraki ruba´î Hz. Sems için söylenmis.
405
Ask sarabı içmek, bir bas belası olan akıldan kurtulmak ve utanmanm nerdesini yırtmak için
insanın asık olması lazımdır. Benim sarap içmeme lü-zurn var mı îçsem bile, basımda zaten akıl
kalmadı ki, sarap neyi alıp götürecek
406
Senin askın, felegin beyninde yer tutunca, arsa kadar, bütün alemi fitne-ler kaplar, alem
kavgalarla dolar. Senin askın, yükselen rühu yakalayınca, ci-hanın üstü de, altı da bastan basa rüh
olur.
407
Varlıklann gerçek sevgiye kavustukları, benlikten kurtulup yoklugun yü-celıklerine ulastıkları
gün, bakalım kimin kılıcı, Hakk ugrunda ta kabzasına kadar kana bulanacak Kim ikbal atesi ile
yanmadan kendini kurtaracak, ma-nen yükseltecek
408
Kendini koyverme! Zira vesvese seni perisan eder, zebün eder. Vesvese, yılan gıbi hile ile,
efsunla seni tutar, baglar. 0 hikmetinden sorgusuz olan K^ ın nüranî ay´ı, seni nürlandınncaya
kadar vesveseye meydanı bırakma. 0
senı öyle korur ki, gök bile buna hayran olur.
409
ROhumun, göklerin yolunu tuttugu, tenimin her cüz´ünü, toprak dagıtıp;
perisan ettigi vakit, sen mezarımın basına gelip, topragıma parmagmla "kalk" diye yaz! Yaz ki,
bedenime can gelsin de, mezardan sıçrayıp kalkayım.
Su yalnızlık, binlerce candan, binlerce kisi ile beraber bulunmaktan daha havırlıdır, daha
kıymetlidir. Bu azadlık, bu hürlük, cihan mülküne sahip ol-maktan da daha iyidir. Az bir zaman
halvette Hakk ile yalnız kalmak, candan da degerlidir, cihandan da; sundan da üstündür, bundan
da!
410
Seni anınca, yüregim heyecanla çarpmaya baslar. Gözlerimden kanlı yaslar dökülür. Nerede,
dostun gelecegine dair bir haber duyarsam zavallı gönlüm kanatlanır, bedeninden uçar gider.
Askın, gönlümle savastıgı gün, can telasa düser. Yalınayak aradan kaçar, gider. Ben asık bir
kisiyim, beni akıllı sanan delidir. Benden sakınan, çekinen kisi de akıllıdır.
411
Hakk sevgisinin sabahı aydınlanmaga baslayınca, dirilerin tenlerindeki can, nOrlu bir hava
içinde uçmaya baslar. Hakk asıgı, öyle bir yere varır ki, her nefeste gözü, zahmet çekmeden,
rahatça dostu görmeye baslar.
Ask, insanın basına tatlı belalar getiren hos bir seydir. Bu yüzdendir ki, askın getirdigi
belalardan çekinen, korkan kisi asık degildir. Ask isinde mert kisi odur ki, ask atesi canına düsünce
o ugurda canını verir, canından geçer.
412
Hizmetinde bulunmak için, beline kemer kusanan günes, senin önünde can verir. 0 solgun
benizli, cigeri yaralı, hasta ay da senin karsında ölür gider. 0 boy atmıs selvi huzurunda yerlere
kapanır, hayatını kaybeder. 0 yeni açılmıs, saçılmıs gül de, boynunu büker, yapraklannı döker, ölür.
Bu gönlünü sana kaptırmıs asık ise, zaten senin önünde her zaman ölüp durmadadır.
Senin askından gençlik atesi çıkar. Askınla asık gençlesir, gönülde essiz bır canın güzellikleri
belirir. Sevgilim! Beni öldüreceksen öldür! Bu öldürmen ^nın ıçin günah degildir, helaldir. Çünkü
dostun öldürmesinde hayat vardır "ırilik vardır.25
Surada: ^L> ^Lî u* ^ "Öldüriilmemde hayat vardır"hatıra gelir.
417
Sevgilim! Deniz senin askından cosmada, köpürmede, hırçın dalgalarla kıyılara çarpmadadır.
Bulutlar, yagmur halinde senin mübarek ayaklarına inciler saçmadadır. Askından bir simsek
çakmıs, yeryüzüne düsmüstür de bu yüzden §u duman göklere yükselmededir.
Dün gözlerin görenleri büyülüyordu. Yüzünün nüru gök kubbeye vur-roadaydı. Saçlarının
gölgesinde parıldayan günes yüzünü can gördükçe, zerre misali havada dönüp duruyordu.
418
Çalgıcı, terennümlerini alçalttıkça Irak makamında olan perdelerle birles-r tirir. 0 zaman gönül,
aklı bir tarafa atar, akıldan kurtulur, tenden de kaçar gider. Böylece, gönül bu alemden kurtulur,
ötelere gider. Gönül demek ister ki: "Ben atesim, bu nagmeler de birer nefestir. Çalgıcı, bu
nefeslerle bana üf-leyince, ben alevlenirim. Çünkü her ates üflenince alevlenir."
Dostun askından cefa gören, zulme ugrayan kisiye dost acır da zahme-tinden, fazlından ona
lütuflarda bulunur. Ona "Ömrün kısalıgına bak da benim vuslatımı ara, bul." der. Çünkü kısa ömrün
feryadına ancak vuslat, bulusma yetisir, çaresaz olur.
419
Gönüller feth eden çok hos bir yol arkadasıyım. Kıymetimi bil, aklını basına al da, ask kadehini
düz tut, egri tutma ki, içindeki dökülmesin! Su kirli toprak aleminde, kendini begenmek havasıyla
esen rüzgar, süphe yok ki her lahza toz kaldırır. ı
Bulusmanın sana bir ziyanı dokunmaz. Sana yemin ederim ki, vuslat ca-nına da bir zahmet
vermez. Dostun, her an senin gönlünde olmanı, gönlünü yalnız senin doldurmanı istiyor ve sana
kem göz degmesin diye korkuyor.
420
Gönlü bir an "Ben Hakk´ım" diye çarpan kisi bugün, su ask ipinin üstünde asılıp durmaktadır.
Gözleriyle mutlak büyüler yapıp herkesi büyüleyen de senin gamınla kendisi için inceliyecek bin
türlü hakîkat sırları bulur.
424
. Gönlü senin coskunluguna erismek için cosuyor. Senin aklına kavusmak çın kendi zavallı aklını
bırakıyor. Senin tatlılıgını, lezzetini geregi gibi tadarnek ıçin zehir içiyor. Güzel kulagına takılmak
arzusu ile bir halka gibi
425
Senin bulundugun yerden, senin havandan gelen tozu, topragı istiyorum. Olur ya, belki
ayaklarının bastıgı yerden, gözlerime, rüzgar toz getirir. Canım cefaya da sevinir, neselenir. Zira
ben cefadan da senin vefa kokunu alırım.
Gönüller alan o büyük, o essiz varlıgın yakınlıgı, sanmam ki canda bile bulunsun. 0 bize
canımızdan daha yakındır. Vallahi ben onu asla anmam. Cünkü insanın yanında bulunmayanlar
anılır.26
426
Günes de kim oluyor ki, senin yüzünün parlaklıgını, güzelligini elde et-sin Yahut hızlı esen
rüzgar da kimdir ki, senin saçının bir kılına dokunabilsin Vucut sehrinin efendisi, reisi olan akıl
bile senin mahallene gelince deli, divane olur.
Eger asık olur da bir an heyecansız, sevksiz kalır, bir yerde kararın olursa senin asıklar safında
ne isin var Çünkü asıklık kararsızlık demektir. Askta diken gibi keskin baslı ol da, kokusu ile, rengi
ile güle benzeyen sevgili, bazen seni bagrına bassın, bazen yanına alsın.
427
Sevgilim! Senin gömleginin kokusu gelince ben ne yapabilirim 0 kokuyu alınca gökyüzü bile
sasırır da elbisesini yırtar... 0 güzel Yüsufun hos kokulu gömlegi nerede ki, gelsin de bugün senin
gömleginin kokusunu alsın.
Eger her iki dünya da gam dikeniyle dolsa, deve olan dikenden kork-nıaz. Can ve cihan tasaya
bulansa; kederlere, üzüntülere bulassa, bir kisiye ask yıkayıcı, temizleyici olursa, o kisi hepsinden
temizlenir, kurtulur.
428
Deli divane olan, halk arasında açıkça görünür, çünkü o sevda atina binmistir. Asıl deli divane
olan kisi o Hakk asıgını tanımıyandır. Bize göre delı, Hakk´ı tanıyandır, bilendir.
Bu ruba´î Meviana hazretlerinin su mealdeki beytini hatırlatıyor."Hakk´ı bagırarak, yüksek ^sle
zikr etmek dogru degildir. Ancak uzakta bulunanlara, ´Ey, yahu´ diye bagrılır." Bu
ruba´î aynı zamanda •^1 J"*-1>´AJ1 ^1 V" -» "Biz ona sah damanndan daha yakınız." (Kaf
Suresi 50/16)isaret vardır.
432
Hakk´ın öyle lütuflanna erdim ki, benim zindanım kurtulustan daha¦ ostur. Nefretim, öfkem
sekerden daha tatlıdır. Kılıcım, yasayıstan daha gü-i¦ eldir, yakutum zekattan (manen tertemiz
olmaktan) daha saf, daha temizdir.
433
Senin sevdalın olmaya, bir bahane yeter. Korkuttuklarına, dehsete düsür-jî düklerine neseli,
tatlı sesin kafi gelir. Onların bütün korkularını, endiçelerini¦´ giderir. Bizi öldürmek için, cefa kıhcını
ne diye vumyorsun Bizim basımızaj kamçının ucu ile dokun, yeter.
434
Senin gibi ay yüzlü güzelin dudaklarından çıkan küfürler, kötü sözler, aslı atesten olan la´l gibi
degerlidir, kıymetlidir. Dudakların, acı sözlerin gü-j¦ zellessin, gönülleri çeksin diye konusuyor,
gülden esip gelen ruzgar elbette^ güzel kokar.
435
îkbal sahiplerinin, ermislerin nefesleri, gül gibi hostur. Bahtsız kisiyse dı-ken gibi keskin ve dik
baslı olur. Gülle görüstügü, gülle beraber bulundugu için diken atesten kurtulur. Fakat, dikenle
görüsüp konustugu yüzünden de, gül atesler içinde kalmıstır.
Tam bir ilahî nese içinde bulunan bir kisi gam yer mi Hele su gökkub-benin haricinde bulunan,
ötelere geçmis olan bir gönül hiç gamlanır mı Hakk´ın askının cazibesine kapılıp, boslukta dönen
su dünya, su yeryüzü nasıl olur da gam tohumunu kabul eder 27
Gögsünde tam bir gönül degil, çok ufak bir gönül kırıntısı, bir zerre bu-lunan kisiye, senin askın
olmaksızın yasamak çok güç gelir. Senin o güzel, o büklüm büklüm saçlarını görüp de aklı basında
kalan kisi, aslında bir delidir,bir divanedir.
"Söyle!" dedim, söyleyeyim ama dil ne kadar mahrem olur; nasıl mah-rem olur Dil degil,
alemde ne varsa hiçbiri mahrem olamaz... Vallahi, Ademin topragı tabiatında olan bir kimsenin, o
îlahî "nefha"nın sözünü söy-lemesine imkan yoktur.28
Seyh GSlib merhum da: "Asıkta keder neyler / Gam, halk-ı cihanındır" demisti.
Bu ruba´îde ( ^J ü* ^ ^^J ) "Ona mhumdan üfledim" (Sad SOresi 38/72) ayetine isaret va´´-
Bir arif o demi söyle açıklıyor:
"Nefha-i feyz-i Huda´ya urefa ´dem´ dediler,
0 deme mazhar olan kisiye ´adem´ dediler,
Yoksa her süret-i bîcana denilmez adem,
Adem oldur ki; ´dem´i ademe mahrem, dediler."
439
Seninle sevinen, seninle neselenen, senin nnrunla aleme günes olan gamlanır mı Sana çok
yakın olan, mahrem olan bir kimseye, cihanın sırları nasıl olur da kapalı kalır
Asık olan bir kisiye ya ölüp yok olmak gerek, yahut ask yolunda can vermek ve ölümsüz hayata
kavusmak gerek. Yoksa "Ask ab-ı hayat kayna-gından su içmektir." sözü, bir laftan ibarettir29.
440
Havanın bulutlu, yagıslı oldugu günlerde, dostların bir arada toplanıp oturmaları sarttır. Çünkü
dost, dostu tazelestirir. Nasıl ki, ilkbaharda güller, bir bahçede, öteye beriye serpilmis olarak degil
de, bir arada toplu olarak bulun-dukları zaman bahara ayrı bir ihtisam verirler, güller adeta
birbirlerine tazelik ve güzellik bagıslarlar.
Eger isitmeye gücün varsa bana kulak ver. Sunu bil ki, ona ulasmak kendinden geçmektir. Sezis
ve göriis cihanına varınca sakın konusma, sus, hiçbir sey söyleme! Çünkü, kamil insanlann
söylemeleri hep görüstür.30
441
Sade yanan tandırlar sıcak olmaz. Sen sevgilim, birdenbire kapımdan içeriye gir de bak, orada
ne sıcaklar bulursun. 0 zaman yaz gelir, ben ısınınm. Soguk da her zaman soguk olmaz, kara kıs
sürüp gitmez. Fakat, sen söz verir de gelmezsen, iste asıl o zaman soguk olur, o zaman kıs gelir.
442
0 kumaz, o düzenbaz güzel bizden kaçıyor. Bizim dostlugumuzdan yaz hoslanmıyor, kaçıyor.
Evet o nürlu, aydın bir akıldır. Biz ise, onun güzelligı´ nin sarhosuyuz. Elbette, akıl sarhos olandan
kaçar.
îstiyorum ki, gönlüm O´nun gamıyla anlassın, arkadas olsun. Gönlüm, O´nun gamını elde ederse
ne iyi olur Ey asık gönül! Aklını basına al da, O´nun verdiği gamın kıymetini bil. O´nun gamını
yakala, bagnna bas. Gözünü
kapayıp açma! O´nun gamının gam degil, bizzat kendisi oldugunu anlayacak-sın.
Ab-ı hayat: Bengisu" Bu kaynaktan su içenler ölmezmis, sonsuz bir hayata kavusurmus.
"urada insan-ı kamile isaret ediliyor. Dolayısıyla hakîkati idrak edenlerin susmalanbelirtiliyor.
446
Askta ne asagılık, süflîlik vardır, ne üstünlük. Askta, ne kendinden geçis vardır, ne de aklı
basında olus vardır. Askta, hafızlık, seyhlik, müridlik de yoktur. Askta düskünlük, kalenderlik,
rindlik vardır.
447
Senin gibi bir güzelin bulundugu yerde cosmamak, hareket etmemek, heyecansız donup
kalmak küfürdiir. Seni görüp de kaçıp gitmeyen, basta ka-lan akıl kötü bir yılandır, onun bası
ezilmelidir.
448
Güzelim! Senden bir hayal peyda eden, senin hayaline kapılan bir canın, geçip gitmesine, yok
olmasına imkan var mı Ay küçüldükçe hilal olur, fakat bu küçülme, bu eksilme yeni bir gelismenin,
kemalin, dolunay haline gelmenin bir baslangıcıdır.
449
Bana öyle bir ask geldi ki, benim askımla, bütün asklar ask oldu, sevda oldu. Ben yandım kül
oldum. Hatta külüm de yok oldu. Fakat sevgilim! Senin ask atesinde tekrar yanmak arzusuyla
külüm yeniden canlandı, süretleri bagladı. Iste bu böylece binlerce defa tekrarlandı durdu.
Burada bütün varlıklann bir anda yok olup, tekrar var oluslarına, varlıktan tekrar yokluga
dönüslerine, yokluktan tekrar varlıga gelislerine isaret edilmektedir.
450
Gece asıkların gönülleri gibi sevdalarla doldu, dünyanın kem gözünden de gizlendi, iyi
gözünden de... Gönlümün kaniyle yaptıgım gizli yolculuga isaret ederek diyorlar ki: "Onun gibi
aslına dönmek için, yola düsme çagı geldi, hazırlan!"

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mesnevi´den Hikayeler- I
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:22 AM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Mesnevi´den Hikayeler- I

içindeki Hikayelerin Listesi

GİRİŞ (İLK ONSEKİZ BEYİT)
GERÇEK AŞK
İKİ ŞARABIN FARKI
AHMED´E DOĞRU 1
AHMED´E DOĞRU 2
TEVEKKÜL MÜ ÇALIŞMAK MI
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ
TACİRİN HİKAYESİ
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI
MAŞALLAHU KAN SÖZÜNÜN TEFSİRİ
ÇENK ÇALAN İHTİYAR
YAĞMURUN SIRRI
KADININ FENDİ -1-
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ
KADININ FENDİ -2-
PİR KİMDİR SIFATLARI
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR
ASLAN´IN ADALETİ
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ
VAHYİN IŞIĞI
GURURUN AKILA OYUNU
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ

Mesnevi´den Hikayeler- I

MESNEVİ´NİN İLK ONSEKİZ BEYTİ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın... herkes ağlayıp
inledi.
Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki iştiyak derdini açayım
Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.
Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.
Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin
yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!
Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğundur ki şarabın içine
düşmüştür.
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır.
Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir müştak kim
gördü
Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.
Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok.
Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!
Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.
Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.
GERÇEK AŞK
Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir
Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına
malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana
caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya
başladı. Mal verdi o halayığı satın aldı.Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o
halayık hastalandı.
Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt
kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik
kırılmış!
Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin
elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim,
hastayım, dermanım o .Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve
mercanımı ( atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir)”.
Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi
edelim. Bizim her birimiz bir alem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.”
Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler. Allah da onlara insanların acizliğini
gösterdi.”İnşaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek
katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızi bir halet olan inşaallah’ı
söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle söylemeyen
vardır ki canı “inşaallah” la eş olmuştur.
İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık arttı maksat da hasıl olmadı.O
halayıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı ırmağa döndü.
Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yağı da kuruluk tesirini göstermeye
başladı. Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi ateşe yardım etti.
Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu.Mescide gidip
mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri göz yaşından sırsıklam oldu.Yokluk istiğrakından
kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medhü senaya başladı:
“En az bahşişi dünya mülkü olan Allahm! Ben ne söyleyeyim Zaten sen gizlileri
bilirsin.Ey daima dileğimize penah olan Allah! Biz bu sefer de yolu yanıldık.Ama sen
“Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.
Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı.Ağlama
esnasında uykuya daldı.
Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki: “Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın
bir yabancı gelirse o, bizdendir.O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin
ve gerçek erenlerdendir.İlacında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede
et.”
Vade zamanı gelip gündüz olunca... güneş doğudan görünüp yıldızları
yakınca:Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu.Bir de
gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir
güneş;Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi
görünmekte.
Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör!Onların
başları da, savaşları da hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir hayalden
ötürüdür.Evliyanın tuzağı olan o hayaller, Allah bahçelerindeki ay çehrelilerin
akisleridir.
Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp
duruyordu.Padişah bizzat abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun
huzuruna vardı.Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik) öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de
dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı.
Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyada iş işten çıkar.Ey aziz,
sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime
gayret kemerini bağladım” dedi.
Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’nın lütfundan
mahrumdur.Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı
ateşe vermiş olur.
Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç
kimse terbiyesizce “hanı sarımsak, mercimek” dediler.Ondan sonra gökyüzünün
sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.Sonra İsa şefaat edince
Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine küstahlar edebi terk
ederek sofradan yemek artığını aşırdılar.
İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kişinin sofrası
başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi.O rahmet kapısı,
hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı.Zekat verilmeyince
yağmur bulutu gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.İçine kasavetten,
gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.
Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten
dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz
olmuşlardır.Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine
küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.
Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti.Elini, alnını
öpmeğe, oturdu yeri, geldiği yolu sormaya başladı.Sora sora odanın başköşesine
kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey
vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın, dedikodusuz
hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini
tutan sensin.
Ey seçilmiş,ey Allah’dan razı olmuş ve Allah rızasını kazanmış kişi, merhaba! Sen
kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır.Sen, kavmin ulususun, sana müştak
olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse...”O ağırlama, o hal
hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.
Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü.Hekim,
hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve
sebeplerini de dinledi.
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler.
Onlar, iç ahvalinden haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.”
Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi.
Hastalığı safra ve sevdadan değildi.
Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül
hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden
belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.
Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Allah sırlarının usturlabıdır. Aşıklık
ister cihetten olsun, ister bu cihetten... akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh
etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden
mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha
aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar,
aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı , aşıklığı
yine aşk şerh etti.
Güneşin vucuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım ise güneşten yüz çevirme.
Gerçi gölgede güneşin varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can nuru
bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır
(nuru görünmez olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey yoktur. Baki
olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla gurub etmez.
Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden
esir olan güneş, öyle bir güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz.
Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!
Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi başını çekti, gizlendi. Onun adı
anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi çekiyor.
Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden
tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece
daha fazla sevince, neşeye dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi
yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık olmayan kişinin her
söylediği söz... dilerse tefekküre düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya
kalkışsın... yaraşır söz değildir.
Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık değil!
Bu ayrılığın, bu ciğer kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak!”
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey
yoldaş, ey arkadaş! Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş görür).
“Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değilmisin Vara
veresiyeden yokluk gelir”.
Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen, artık
hikayelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait sözler
içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak, gizli
anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak
yatmam” dedi.
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın,ne kucağın
kalır, ne belin! İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti
yoktur.
Bu alemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! Fitneyi,
kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme.
Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye başla, onu tamamlamana bak.
(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.Köşeden , bucaktan
kimse kulak vermesinde ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”
Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla
yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi Çünkü her memleket halkının ilacı
başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var Kime yakınsınız; neye
bağlısınız Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati
soruyordu.
Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını
arar durur, bulamazsa orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu derece
müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir Cevabını sen ver! Her çer çöp
(mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir
miydi
Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna
çifte atar. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı
bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz
yerini daha yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .
Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu. Halayıktan hikaye yolu ile
dostların ahvalini sormakta idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi
durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi.
Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat
etmekte idi. Nabzı kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu).
Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı.
“Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun ”dedi.
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzının atması
başkalaşmadı.Efendileri ve şehirleri birer birer saydı;o yerleri, yurtları, oralarda
geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi.Şehir şehir, ev ev
saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.
Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabii haldeydi fazla
atmıyordu.Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o,
Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı.O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve
belanın aslına erişince:“Onun semti hangi mahallede ” diye sordu. Kız, “Köprü
başında, Gatfer mahallesinde” dedi.
Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler
göstereceğim;Sevin, ilişik etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana
onu yapacağım;Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz
babadan daha şefkatliyim;Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden
bunu ne kadar sorup soruştursa yine sakla;Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın
çabucak hasıl olur;dedi.
Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erişir.” Tohum
toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile neticelenir. Altın
ve gümüş gizli olmasalardı... madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş
haline gelirlerdi O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı korkudan emin etti. Hakiki
olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar.
Kerem ehlinin vaadleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların,
kerem sahibi bulunmayanların vaadleri ise gönül azabıdır.
Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.; padişahı bu meseleden birazcık
haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı
getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla, elbise ile aldat.” Padişah,
hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli,
kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi.
O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak Semerkand’e kadar geldiler. Dediler
ki: “Ey lütuf sahibi üstad, ey marifette kamil kişi! Öğülmen şehirlere yayılmıştır. İşte
filan padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek
kamilsin. Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de padişahın havassından
ve nedimlerinden olursun.”
Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden çoluk çocuktan ayrıldı. Adam
neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap atına
binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı.
Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı ile kötü bir kazaya giden.
Hayalinde mülk, şeref ve ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin” demekte!
O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü; Güzellik
mumunun başı ucunda yakılması için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.
Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi
ki: “Ey büyük sultan o cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin, visalinin suyu o
ateşi gidersin.”
Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet müştakını birbirine çift etti.
Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karşısın da
erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı,
onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu, çirkinleşip hastalanınca kızın
gönlüde yavaş yavaş ondan soğudu.
Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keşke
kuyumcu baştan başa ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da başına bu
kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına
düşman kesildi.
Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice padişahlar vardır ki kuvvet ve
azametleri helaklerine sebep olmuştur.
Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu avcı, benim saf kanımı
dökmüştür. Ah ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular,
başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek için filci benim kanımı döktü. Beni
benden aşağı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz! Bu
gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düşürür; fakat o gölge, gölgeyi
meydana getirene avdet eder.
Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir”
dedi.Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti.
O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi
değildir, çükü ölü tekrar bize gelmez.
Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını
seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder.
O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile kuvvet ve kudret buldular, iş
güç sahibi oldular. Sen “Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme. Kerim
olan kişilere hiçbir iş güç değildir.
O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı. Allahnın
emri ve ilhamı gelmedikçe hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.
Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz.
Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne buyurursa o buyruk, doğrunun
ta kendisidir. Can bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli Allah elidir.
İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde sevinerek gülerek can ver. Ki
Ahmed’in pak canı, Ahad’la ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser
bir halde kalsın. Aşıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.
Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma münakaşayı bırak. Sen
onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp
durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş
suda tortu bırakır mı
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir.İyinin
kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.
Eğer işi Allah ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten
de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı, fakat zahiren kötü
görünüyordu.
Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar
nur ve hünerle beraber Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya
kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı
takma. Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma
alırsam! Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan
kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.
O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi
böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir,en iyi bir makama çeker
yüceltir.Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf
nasıl olurda kahretmeyi isterdi
Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından
sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu
Onu verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara
düşmüşsün; iyice bak!
İKİ ŞARABIN FARKI
Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yeşil, güzel sesli ve söyler duduydu.
Dükkanda dükkan bekçiliği yapar; bütün alış veriş edenlere hoş nükteler söyler,
latifeler ederdi. İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu, dudu gibi ötmede de
mahareti vardı.
Efendisi bir gün evine gitmişti. Dudu, dükkanı gözetliyordu. Ansızın fare tutmak için
bir kedi, dükkana sıçradı. Duducağız can korkusundan, dükkanın baş köşesinden
atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişesini de döktü.
Sahibi evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki
dükkan yağ içinde, elbisesi yağa bulanmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili
tutuldu, başı kel oldu. Dudu birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi.
Bakkal nedametten ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet
güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılsaydı; o güzel sözlünün başına
nasıl oldu da vurdum
Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekteydi.
Üç gün üç gece sonra şaşkın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkanda otururken, ve
binlerce gussaya, gama eş olup; bu kuş acaba ne vakit konuşacak; diye düşünüp
dururken, Ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu. Dudu
hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı:
“Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün “ Onun bu
kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.
Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan manasına gelen) şir,
(süt manasına gelen) şire benzer. Bütün alem bu sebepten yol azıttılar.
Allah Abdallarından az kişi agah oldu. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de
onlar gibiyiz dediler); Velileri de kendileri gibi sandılar.
Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemeğe bağlıyız,
onlar da. “Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu
bilmediler. Her iki çeşit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hasıl oldu, ondan bal.
Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk.Her iki
kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş öbürü şekerle dopdolu.
Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var, aralarında bulunan yetmiş yıllık farkı
sen gör! Bu, yer; ondan pislik çıkar... o, yer; kamilen Allah nuru olur. Bu, yer; ondan
tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder... o, yer; ondan tamamı ile Tek Allah’nın nuru
husule gelir. Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o şeytan ve
canavar!
Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır. Zevk
sahibinden başka kim anlayabilir
Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını işte o anlar. (Zevk sahibi olmayan) sihri, mucize
ile mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır.
Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asası gibi asa aldılar. Bu asa
ile o asa arasında çok fark var, bu işle o işin arasıda pek büyük bir yol var. Bu işin
ardında Allah laneti var, o işe karşılık da vade vefa olarak Allah rahmeti var. Kafirler
inatlaşmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir afettir.
İnsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördüğünü yapıp
durur. O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahluk aradaki farkı nereden
bilecek Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savaş için.
İnatçı kişilerin başlarına toprak saç! O münafık, muvafıkla beraber, inat ve taklide
uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için değil.
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekatta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler.
Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.İkisi de bir oyun
başındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü
Rey’li!
Her biri kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.
Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir.
Onun adı zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, afetleri yüzünden,
nifakla sıfatlanmış olan zatından dolayıdır.
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir.
Ona münafık dersen... o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar. Bu ad, cehennemden
ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var O kötü adın çirkinliği harften
değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir.
Harf kaptır ondaki mana su gibidir. Mana denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan,
kendisinde olan zattır.
Dünya da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz
karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de
geç, ta... onun aslına kadar yürü.
Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahmini
olarak bilemezsin.
Allah kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırdedebilir.
Diri bir kişinin ağzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman
rahatlar. Binlerce lokma arasında ağzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu
duyar sezer.
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni. Bu hissin
sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habib’den (H.Muhammed’den) . Bu
hissin sağlığı, vücut sağlamlığındandır, o hissin sağlığı vücudu harabetmektedir. Can
yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.
Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mana aşkıyla evini, barkını, mülkünü, malını
bağışlamıştır. Altın definesi için evi harabetmiştir; fakat o altın definesini elde ettikten
sonra o evi daha mamur bir hale getirmiştir. Suyu kesmiş suyun aktığı yolu
temizlemiş, ondan sonra arka içilecek su akıtılmıştır.
Deriyi yarmış,termeni çıkarmış... ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmiştir. Kaleyi
yıkıp kafirden almış, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıştır.
Hikmetinden sual edilmeyen Allah´’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim
erişebilir Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zaruri sözlerdir. Gah
böyle gösterir, gah bunun aksini.
Din işinin kühnünü anlamaya imkan yoktur. Ona ancak hayran olunur. Fakat din
işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş ondan haberi olmayan bir hayran değil,
sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendisinden geçmiş bir hayrandır.
Birisinin yüzü sevgiliye karşıdır, öbürünün yüzü yine kendisine doğru. Her ikisinin
yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır
olman mümkündür. Zira nice insan suratlı şeytan vardır. Binaenaleyh her ele el
vermek layık değildir.
Kuş tutan avcı, kuşu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar. Aşağılık kişi
dervişlerin sözlerini, bir selim kalpli kişiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.
Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Aşağılıkların işi hile ve utanmazlıktır. Dilenmek için
yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının şekline bürünür, onlar gibi görünürler),
Ebu Museylim’e Ahmet lakabı verirler. Ebu Müseylim’in lakabı yalancı olarak kaldı,
Muhammed’e de akıllar sahibi dendi. O hak şarabının mührü, şişenin kapağı; halis
misktir. Adi şarabın mührü, şişesinin kapağı ise pis koku ve azaptır.
AHMED´E DOĞRU 1
Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı.
İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah.
Allah yolunda o iki Allah demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya “yürü, var, o
şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim Açıkça söyle dedi.
Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta,
beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca
ikiside gözden kayboldu.
İnsan taraf girlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Şişe birdi onun gözüne iki
göründü. Şişeyi kırınca ne o şişe kaldı, ne öbürü. Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar;
doğruluktan ayırır. Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze, yüzlerce perde iner.
Kadı kalben rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt
edebilir
Padişah, yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi, aman! Musa
dininin koruyucusuyum, arkasındayım diye yüz binlerce mazlum mümin öldürttü.
Padişahın öyle yol vurucu, öyle hilekar bir veziri vardı ki hile ile suyu bile düğümlerdi.
Dedi ki: “Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini padişahtan gizlerler. Onları az
öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu çıkmaz; misk ve öd ağacı değil ki!
Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dışı sana malumdur ama içi aksine.”
Padişah : “Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne hile ve tezvirde bulunalım,
çaresi ne Ne yapalım ki dünya da ne açık dindar, ne gizli din tutar bir Hıristiyan
kalmasın” dedi
Vezir dedi ki: “Bana gazebederek hükmet, kulağımı elimi kestir; burnumu, dudağımı
yardır! Ondan sonra beni dar ağacına götür. O esnada bir şefaatçi suçumun affını
dilesin. Bu işi dört yol ağzı bir yerde, tellal pazarında yaptır. Ondan sonrada beni,
huzurundan uzak bir şehre sür ki ben, onların arasına yüz türlü din kayıtsızlığı
sokayım.
Bu halde diyeyim ki: ben gizli hıristiyanım; ey sır bilen Allah; sen benim gönlümü
bilirsin!Padişah, benim imanımı anladı; taassuptan dolayı canıma kasdetti.
Dinimi padişahtan saklamak, onun dininden görünmek istedim. Padişah, benim
sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda kusurlu göründü.
Dedi ki: “Sözlerin, içinde iğne olan ekmek gibidir. Benim gönlümden senin gönlüne
pencere var. Ben o pencereden halini gördüm, artık lafını dinleyemem.” Eğer İsa’nın
ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine beni parça parça ederdi .İsa için
başımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz binlerce minnet bilirim. İsa’dan
canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine iyiden iyiye vakıfım. O pak dinin cahiller
arasında mahvolması, bana dokunmakta.
İsa’ya şükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk. Belimizi zünnarla
bağladığımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk. Ey halk; devir, İsa’nın
devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin!”
Vezir, bu hileyi, padişaha sayıp dökünce padişahın gönlünden endişeyi tamamiyle
giderdi.
Padişah vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı
şaşırıp kaldı. Onu hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra halkı
davete başladı.
HIRİSTİYANLARIN VEZİRİN HİLESİNE İNANMALARI
Yüz binlerce hıristiyan, azar azar ozun etrafına toplandı.O onlara gizlice İncil’in,
zünnarın ve namazın sırrını anlatmaktaydı.Görünüşte din hükümlerini
anlatıyordu;fakat bu anlatış, hakikatte onları avlamak için ıslık ve tuzaktı.
Bunun için (gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan) bazı Ezhab, Peygamber’den,
azgın ve hilekar nefsin hilesini sorarlar;
“Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır ” derlerdi.
Peygamber’den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar;”Apaçık ayıp
hangisidir ”diye kötü huyları sorarlardı. Gülü kerevizden fark edercesine kıldan
kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi. Eshab’ın kılı kırk yaranları,
umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı.
Hıristiyanlar tamamı ile ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne olabilir
ki Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu İsa’nın halifesi sandılar. O ise
hakikatte tek gözlü melun Deccal’dı.
Ey Allah, feryadımıza yetiş; sen ne güzel yardımcısın! Ey Allah, yüz binlerce tuzak ve
yem var, bizler de yemsiz kalmış halis kuşlar gibiyiz. Her an yeni bir tuzağa
tutuluyoruz, istersek her birimiz, birer doğan ve simurk olalım.
Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarmaktasın. Ey gani ve müstağni Allah, biz yine bir
tuzağa doğru gitmekteyiz! Biz bu ambarda buğday biriktirmede, toplanan buğdayı
yine kaybetmekteyiz. Biz, bu vahşi mahluklar topluluğu, düşünmüyoruz ki buğdayın
noksanlaşması farenin hilesindendir. Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar
harab olmuştur. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış,
çabala!
O büyükler büyüğünün haberlerinden birini dinle: “Huzuru kalb olmadıkça namaz
tamam olmaz.” Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı
nerde Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda
toplanmıyor
Çakmak demirinden birçok ateş yıldızı sıçradı, o yanmış gönül, onları kabul edip
çekti.Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice kıvılcımlara parmak basmakta.Onları,felekte bir
çırağ parlamasın diye, birer birer söndürmekte.
İnayetlerin bizimle oldukça o bayağı hırsızlardan bize nice ve ne vakit korku olabilir
Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok! Her gece ten
tuzağından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin.
Ruhlar her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hakimi,ne de mahkumu
olmayarak feragate ulaşırlar. Geceleyin zindan haberleri yoktur, sultana mensup
davetliler, geceleyin devletten haberdar değildirler.Ne gam var, ne kar ve ne zarar
düşüncesi.Ne bu filan kadının hayali, ne o filan erkeğin kuruntusu!
Arifin hali , uyanıkken de budur, Allah”onlar uykudadırlar” dedi. Bunu inkar
etme.Onlar gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabbin elinde evirip çevirdiği
kalem gibidirler.Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini kalemden
sanır.Allah arifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise hisse
mensup uyku kapladı(gaflete dalıp arifi anlamadılar.) Onların canı:sırrına akıl almaz
sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.Sonra tekrar bir ıslıkla onları tuzağa
çeker, hepsini teklif kaydine düşürürsün.
*Sabah vaktinin nuru baş kaldırıp feleğin altın gerkesi kanat çırpınca, Sabahı zuhura
getiren, İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret alemine getirir; Yayılmış ruhları cisim
yapar, her cismide tekrar gebe bırakır. Can atlarını eğersiz kor; bu, “uyku ölümün
kardeşidir”sırrıdır.
Fakat gündüzün geri gelmeleri için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.Ta ki o çayırdan,
onu geri çeke ve otlaktan yine yük altına getire.Keşki Eshab-ı kehf gibi, yahut Nuh’un
gemisi gibi bu ruhu koruyaydı. Da bu fikir, bu göz ve kulak;şu uyanıklık ve akıl
tufanından kurtulaydı. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin
yanıbaşında ve önündedir. Mağara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda,
senin gözünde ve kulağında mühür var
Halife, Leyla’ya dedi ki:”Sen o musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve
kendini kaybetti.Sen başka güzellerden güzel değilsin.” Leyla, “Sus, çünkü sen
mecnun değilsin” diye cevap verdi.
Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklığı uykusundan beterdir. Canımız
hak uyanı olmazsa uyanıklık, bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir.
Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan, elden çıkarma,
kaybetme korkusundan. Ne temizliği kalır, letafeti, ne kuvveti, ne de göklere çıkacak
yolu!
Uyumuş ona derler ki o,her hayalden ümitlenir, onunla konuşur; Uykuda Şeytan’ı Huri
gibi görür, sonra şehvetle Şettan’a erlik suyu döker.Nesil tohumunu çorağa dökünce
uyanır, kendine gelir, hayalde ondan kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, beden
pisliğidir. Ah o zahirde görünen, hakikatte görünmeyen, aslı olmayan hayalden!
Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür.Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya
kalkışır, takati kalmayıncaya kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi
olduğundan; o gölgenin aslının nerde bulunduğundan haberi yok! Gölgeye doğru ok
atar. Bu araştırma yüzünden okluk bomboş kalır.
Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada yandı eridi! Bir
kişinin dadısı, Allah gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.Allah’a kul
olan, Allah gölgesidir. O bu alemden ölmüş, Allah ile dirilmiştir. Fırsatı kaçırmadan ve
şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.
Allah gölgeyi nasıl uzattı (ayeti) evliyanın nakşidir. Çünkü veli , Allah güneşi nurunun
delilidir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi “Ben batanları sevmem de”!
Yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi’nin eteğine yapış! Bu düğün ve
gelinin bulunduğu yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin’den sor!
Haset yolda gırtlağına sarılsa... bil ki İblis’in tuğyanı hasettir. Çünkü o, haset
yüzünden Adem’den arlanır... Kutlulukla haset yüzünden savaşır. Yolda bundan daha
güç geçit yoktur. Ne kutludur o kişi ki yoldaşı, haset değildir. Bu beden, haset evi
olagelmiştir. Soy sop hasetten bulaşık bir hale düşer. Ten haset evidir ama Allah, o
teni tertemiz etmiş, arıtmıştır.
“Evimi temizleyin” ayeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa
da hakikatte nur definesidir. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o
hasetten gönül kararır. Allah erlerinin ayakları altına toprak at!
O vezirciğin yaratılışı hasettendi, onun için abes yere kulağını, burnunu yele verdi! O
ümitle ki haset iğnesinden akan zehirle mahzunları ta canlarından zehirliye.
Hasetten burnunu koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır. Burun, odur ki
bir koku alsın ve kokuda, koku alanı bir yüzün bulunduğu tarafa götürsün. Kim koku
almazsa burunsuzdur, koku da ancak din kokusudur.Bir koku alıp onun şükrünü eda
etmiyen kimse, küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir. Hem şükret,
hem şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedi hayat kazan! Vezir gibi
sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Allah kullarını namazdan menetme.
O kafir vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı!
Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler.O, garezle karışık
latif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetinin içine zehir dökmekteydi. Sözünün
dış yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevşek ol demekteydi.
Gümüşün dışı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir hale hale gelir. Ateş
kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptığı işin sonundaki karanlığa bak!
Yıldırım, bakışta saf bir nurdan ibaret görünür;(fakat) göz nurunu çalmak (gözü
kamaştırmak) onun hassasıdır.
Vezirin sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan başkaları için bir boyun halkasıydı
(onun sözlerini kabul etmişler,ona uymuşlardı).Vezir padişahtan altı ay ayrı kaldı, bu
müddet zarfında İsa’ya uyanlara penah oldu. Halk umumiyetle dinini de, gönlünü de
ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda ediyordu.
Padişahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padişah, ona gizlice vahitlerde
bulunuyordu.
Nihayet muradının hasıl olması, hıristiyanların toprağını yele vermesi için. Padişah
“Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini gamdan tez kurtar”diye mektup yazdı. Vezir
de “padişahım; işte şimdicik İsa dinine fitneler salma işindeyim” diye cevap verdi.
Hükümetleri zamanında, İsa kavminin on iki emri vardır.Her fırka bir emre tabiydi;
kendi beyine tamah yüzünden kul olmuştu.Bu on iki emirler kavimleri, o kötü vezire
bağlanmışlardı.Hepsi, onun sözüne itimad ediyordu, hepsi onun mesleğine
uymuştu.O, öl, der demez her emir hemen o anda ölürdü.
Vezir, her emrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın yazısı, başka bir olaydı.
Her birinin hükmü başka bir çeşittir. Bu baştan aşağıya kadar ona aykırıdır.Birinde
riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü, Allah’ya dönüşün şartı yapmış.
Birinde “Riyazat faydasızdır, bu yolda cömertlikten başka kurtuluş yoktur” demişti.
Birinde demişti ki: “Senin açlık çekişin, mal verişin mabuduna şirk koşmadır. Gam ve
rahat zamanında Allah’ya dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi
hiledir, tuzaktır.”
Öbüründe demişti ki: “Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düşüncesi suçtan
ibarettir.”
Birinde; “Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için değil, aczimizi bildirmek içindir. Ta ki
onlardan aciz olduğumuzu görelim de Allah kudretini bilelim, anlayalım” demişti.
Öbüründe, “Kendi aczini görme, uyan, kendine gel; o aczi görüş, küfranı nimettir.
Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kudretini, nimeti bil ki, kudret odur”
demişti.
Birinde demişti ki: “Bu ikisinden de geç, nazarına her ne sığarsa put olur!”
Öbüründe; “Bu mumu söndürme ki bu görüş, meclise mum mesabesindedir. Eğer
nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visal mumunu söndürmüş olursun”
demişti.
Birinde demişti ki: “Söndür, hiç korkma ki yüz binlerce karşılığını göresin. Çünkü
nazar mumunu söndürmekle can mumu artar, kuvvet bulur. Sabrının yüzünden
Leyla’n Mecnun olur! Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse dünya onun önüne
çok, daha çok gelir!”
Başka birinde; “Hak sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılaşmıştır, kolaylaştırmıştır.
Onu güzelce al; kendini zahmete sokma” demişti.
Birinde demişti ki: “Kendine ait olanı terk et, çünkü tabiatının kabul ettiği, merduttur,
kötüdür. Birbirine aykırı yollar, nefse kolaydır, herkese bir din, can olmuştur,eğer
Hak’kın din işlerini kolaylaştırması, doğru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi,
Allah’yı duyar, anlardı” demişti.
Öbüründe demişti ki: “Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın gıdası ola. Tabiatın
hoşlandığı her şey, vakti geçince, çorak yere ekilmiş tohum gibi mahsul vermez. Onun
mahsulü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun kazancı, sahibine ziyandan başka
bir şey getirmez. O zevk, sonunda da önünde olduğu gibi kolay ve hoş görünmez;
nihayette adı güç olur, güçlenmiş bir hale gelir.
Sen güçlendirilmişle, kolaylaştırılmışı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna
nazaran gör, onun yüzünü de sonuna nazaran”Bir tomarda da; “Bir üstad ara. Akıbeti
görme hassasını nesepte (şunun bunun soyundan gelmiş olmakta ve bununla
öğünende) bulamazsın.
Her çeşit din salikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tabi olmaksızın işlerin
akibetlerini gördüler, kendi akıllarınca netice hakkında istidlallerde bulundular da bu
yüzden hata ve dalalete düştüler. Akıbet, görme elle dokunmuş, örülmüş değildir.
Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu ” demişti.
Bir tanesinde demişti ki: “Usta da sensin, çünkü ustayı da sen tanırsın. Er ol erlerin
maskarası olma; kendi başının çaresine bak sersemleşme.”
Bir diğerine; “Bunların hepsi birdir. İki gören kimse şaşı adamcağızdır” demiş.Bir
tomarda da; “Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düşünür, meğer ki deli olsun! Bunların her
biri, öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle şeker nice bir olur Zehirden de şekerden de
geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin demişti.
O İsa dinine düşman olan vezir bu tarz da bu çeşitte on iki tomar yazdı.
İhtilaf; gidiş tarzındadır, yolun hakikatinde değil
O, İsa’nın bir renkte oluşundan koku alınamamıştı. O, İsa küpünün mizacından huy
kapmamıştı.
Yüz renkli elbise, İsa’nın saf küpünden saba rüzgarı gibi sade ve latif bir hale gelir,
tek bir renge boyanırdı. Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek
renklilik değildir.
Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi hayat ve neşe içindedirler.
Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların kurulukla cengi var!
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah, ona
benzesin!Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan
huzurunda secde ederler.
Nice ihsan yağmuru yağdı da deniz, inciler saçıcı bir hale geldi. Nice kerem güneşi nur
saçtı da bulut ve deniz cömertlik öğrendi. Suya ve toprağa zatının ışığı vurdu da o
sebeple yeryüzü, tane ve tohum kabul eder oldu.
Toprak emindir; ona her ne ekersen ihanet görmeksizin onun cinsini toplar,
devşirirsin.Toprak bu eminliği o eminlikten bulmuştur, çünkü adalet güneşi ona nur
saçmıştır.
İlk bahar, Hak fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açığa vurur O, öyle bir
cömert ve vericidir ki bu haberleri, bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemada , kuru
yeryüzüne vermiştir. Fazıl ve ihsanı, kuru toprağı haberdar eder, kahır ve celali de
akıllı insanları kör eyler.
Canda, gönülde o coşmaya takat yoktur. Kime söyliyeyim Cihanda bir tek kulak yok!
Nerede bir kulak varsa; onun yüzünden, göz oldu. Nerede bir taş varsa; onun lütfiyle
yeşim taşına döndü.
Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki Mucize bağışlayıcıdır,simya ne
oluyor ki Benim bu öğüşüm, öğmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu öğüş,
varlık delilidir, varlık ise hatadır.Onun varlığına karşı yok olmak gerektir:onun
huzurunda varlık nedir Manasız bir şeyden ibarettir! Varlık kör olsaydı... Ondan
erirdi, güneşin hararetini tanır, anlardı. Bu zahiri vucudun Allah’ın varlığıyla var
olduğunu bilmemesi körlüğüne delildir.
Padişah gibi vezir de cahil ve gafildi. Varlığı vacip olan Kadim Allah ile
pençeleşiyordu. Öyle kudretli bir Allah ile pençeleşiyordu ki bir anda yoktan bu gibi
yüz tanesini var eder.
Senin gözüne kendini görmek hassasını verince nazarında alem gibi yüzlerce alem
meydana getirir. Her ne kadar dünya senin yanında azametli ve nihayetsizse de bil ki
kudrete karşı bir zerre bile değildir. Zaten bu alem sizin canlarınızın hapishanesidir;
uyanın, o tarafa gidin! Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.
Bu alemin hududu vardır, o alem ise esasen hadsizdir. Nakış ve suret, o manaya
settir,maniadır.
Firavun’un yüz binlerce mızrağını tek bir Musa’nın bir tanecik asası ile kırdı.Yüz
binlerce Calinus’un yüz binlerce hekimlik hünerleri vardı; İsa’nın ve nefesinin yanında
batıl oldu. Yüz binlerce şiir defterleri vardı, bir tek Ümmi’nin kitabına karşı ayıp ve ar
haline geldi.
Aşağılık olmayan kişi böyle galip Allah huzurunda niçin ölmesin.Çok dağ gibi gönüller
kopardı. Kurnaz kuşu, iki ayağından asakoydu. Akıl ve zekada kemale ermekle
Allah’ya varılmaz. Padişahın fazıl ve ihsanı aczini bilen kişiden başkasını kabul etmez.
Hey gidi hey... Çok köşe, bucak kazıcı ve hazine doldurucular; o kurup duran kişiye, o
öküze(vezire) maskara oldular. Öküz kimdir ki sen onun maskarası olasın.
Bir kadının kötü işten yüzü sararınca, utanınca Allah, onu çarpıp Zühre yıldızı yaptı.
Bir kadını Zühre yapmak çarpma oldu da balçık haline geliş, çarpılma değil midir Be
inatçı!!!Ruh seni en yüksek göklere çıkarırken sen en aşağılıklara, su ve çamura doğru
gittin.Akılların bile imrendiği öyle bir varlığı, bu alçaklık yüzünden değiştin. Şimdi
bak, bu senin kendini çarpman nasıl O çarpılma yanında bu, gayet aşağı. Himmet
atını yıldız cihetine sürdün, nücum ilmi ile uğraştın da secde edilmiş Adem’i
tanımadın!
Ey hayırsız evlat! Nihayet sen Ademoğlusun, ne vakte dek alçaklığı şeref
sayarsın.Niceye dek “ben alemi zaptedeyim, bu cihanı kendi varlığımla doldurayım”
dersin Dünyayı baştan başa kar kaplasa güneşin harareti, bir görünüşte onu eritir.
O vezirin vebalini de, daha onun gibi yüz binlercesinin vebalini de Allah bir kıvılcımla
yok eder. O, aslı olmayan hayelleri, tamamı ile hikmet yapar; o, zehirli suyu şerbet
haline getirir.O zan ve şüphe doğuran sözleri, hakikat ve yakin haline getirir. Kin ve
adavet sebeblerinden dostluk ve muhabbet belirtir.
İbrahim’i ateş içinde besler; korkuyu, ruhun emniyeti ve selameti yapar. Onun sebep
yakıcılığına hayranım. Onun hayallerinde Sofestai gibiyim.
O vezir kendince başka bir hile kurdu. Vaiz ve nasihati bırakıp halvete girdi. Müritleri
yakıp yandırdı. Tam kırk elli gün halvette kaldı. Halk onun iştiyakından, hal ve tavrı ile
sözünden, sohbetinden uzak düştükleri için deli oldular.Onlar yalvarıp sızlanıyorlardı,
vezir ise halvette riyazattan iki büklüm olmuştu.
Hepsi birden”Biz sensiz kötü bir hale düştük, karışıklık içindeyiz, değneğini yeden
birisi olmadıkça körün ahvali ne olur İnayet et. Allah için olsun, bundan ziyade bizi
kendinden ayırma! Bizler çocuk gibiyiz, sen bize dadısın; sen bizim üzerimize o
gölgeyi döşe” demişlerdi.
Vezir dedi ki: “Ruhum dostlardan uzak değildir. Fakat dışarı çıkmaya izin yok. Emirler
rica ve şefaate, müritler dil uzatmaya başladılar:“Ey kerem sahibi! Bu ne kötü talih ki
sensiz gönülden de yetim kalmışızdır, dinden de. Sen bahaneler ediyorsun, biz ise
dertle yürek yangınlığından soğuk soğuk ah edip duruyoruz. Biz senin sohbetine
alışmışız. Biz senin hikmet sütünle beslenmişiz. Allah aşkına bize bu cefayı yapma;
lütfen bu günü yarına bırakma! Gönlün razı olur mu, aşıkların, akıbet istifadesiz
kalsınlar Hepsi de karadaki balık gibi çırpınıyorlar. Suyu aç ırmağım bendini yık! Ey
zamanede naziri olmayan zat! Allah aşkına halkın imdadına yetiş!”
Vezir dedi ki: “Dikkat ediniz, ey dedikodu düşkünleri! Dilden çıkan ve kulakla duyulan
zahiri vaizleri arayanlar! Bu aşağılık duygu kulağına pamuk tıkayın, ten gözünden
duygu başını çözün! O gizli kulağın pamuğu, baş kulağıdır, bu kulak sağır olmadıkça o
can kulağı sağırdır. Hissiz, kulaksız, fikirsiz olur ki “İrcii-Allahna geri dön” hitabını
işitesiniz.
Sen uyanıklık dedikodusunda oldukça uyku sohbetinden nasıl olur da bir koku
alabilirsin! Bizim sözümüz işimiz, hariçte yürümektedir. Batıni yürümek ise gökler
üzerinde olur.
Cisim kuruluğu(bu alemi) gördü, çünkü kuruluktan (bu alemden) doğdu; can İsa’sı
ayağını denize attı. Kuru cismin yürümesi, kuruya düştü, ama canın yürümesine
gelince: Ayağını denizin ta ortasına bastı. Ömür kuruluk yolunda; gah dağ, gah deniz,
gah ova aşarak geçip gittikten sonra...
Abıhayatı, nerede bulacaksın; deniz dalgalarını nerede yaracaksın Kara dalgası,
bizimkuruntularımız, anlayışımız ve fikrimizdir. Deniz dalgası ise kendinden geçiş,
sarhoşluk ve yokluktur.
Sen bu sarhoşlukta oldukça o sarhoşluktan uzaksın. Bundan sarhoş oldukça o
kadehten nefret eder durursun.Zahir dedikodusu toz gibidir. Kulak gibi bir müddet
dinlemeyi adet edin!”
Hepsi birden dediler ki: “Ey bahane arayan hakim bu cefayı bize reva görme!
Hayvana takati derecesinde yük yüklet. Zayıflara iktidarları nispetinde iş havale et!
Her kuşun yiyeceği lokma, kendine göredir. Nasıl olur da her kuş bir inciri(bütün
olarak) yutabilir Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu öldü bil! Ondan
sonra dişleri çıkınca kendi kendine onun içi ekmek ister.
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa her yırtıcı kedinin lokması olur. Ama
kanatlanınca o kendisinden teklifsizce,iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.
Senin sözün Şeytan’ı susturur, senin lütuf ve keremin, bizim kulağımıza akıl ve fehim
verir. Söyleyen, sen olunca kulağımız, tamam akıldan ibarettir.
Madem ki deniz sensin, kurumuz da denizdir! Ey (sekizinci gökteki) Simak burcundan
(denizin dibindeki) balığa kadar her şey kendisinden nurlanmış olan! Seninle olunca
yer, bize gökten daha iyidir. Sensiz, biz göğün ta üstünde bile karanlık içindeyiz.
Ey ay! Gayrı bu felek, nedir ki seninle mukayese edilebilsin Göklerin süreta
yüksekliği var. Mana yüzünden yükseklik temiz ruhundur. Süreta yükseklik,
cisimlerindir, fakat mana huzurunda cisimler, isimlerden ibsrettir.
Vezir dedi ki: “Delillerinizi kısa kesiniz; nasihatimi can ve gönülden dinleyiniz. Emin
isem, emin adam ittiham edilmez göğe ver desem bile!Eğer ben mahzı kemal isem
kemali inkar nedir Değilsem bu zahmet bu eziyet ne oluyor Ben bu halvetten
çıkmayacağım çünkü, kalp ahvali ile meşgulüm.”
Hepsi birden dediler ki: “Ey vezir, inkar etmiyoruz, bizim sözümüz ağyarın sözü gibi
değildir. Ayrılığından göz yaşlarımız akmakta, canımızın ta içinden ahu vahlar
coşmakta!”
Çocuk dadı ile kavga etmez. Gerçi ne kötüyü bilir ne iyiyi... Fakat boyuna ağlar durur!
Biz çenk gibiyiz sen mızrak vurmaktasın; inleme bizden değil, sen inliyorsun!
Biz ney gibiyiz bizdeki nağme senden. Kazanıp kaybetmede satranç oyunu gibiyiz; ey
huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.
Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz
yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman
zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin
vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin.
Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini... mezeyi, şarabı ve
kadehi esirgeme!Esirgersen kim arayıp tarıyabilir Nakış nakkaşla nasıl mücadele
eder Bize bizim efendimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!
Biz yoktuk, mücadelemiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemiş sırlarımızı da
işitiyordu. Nakış, nakkaşın ve kaleminin huzurunda ama karnındaki çocuk gibi aciz ve
eli bağlıdır.
Kudret huzurunda bütün alem mahlukları, iğne önünde gergef gibi acizdir.Kudret
gergefe bazen şeytan resmi, bazen insan resmi işler; gah neşe, gah keder
nakşeder.Gergefin eli yok ki onu def için kımıldatsın; dili yok ki fayda, zarar
hususunda ses çıkarsın.
Sen beytin tefsirini Kur’an dan oku Allah “Attığın zaman sen atmadın” dedi.Biz bir ok
atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan Allah’dır.Bu “cebir” değil,
cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Allah’ya tazarru ve niyaz içindir.
Bizim figanımız muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız
da elimizde ihtiyar olduğuna delildir.Yapıp yapmamada ihtiyarımız varsa utanma ne
Bu acıklanma, bu utanış, bu teeddüp ne Hocaların şakirtleri terbiye etmesi niçin;
fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor
Eğer sen “O, cebirden gafildir. Hak’ka mensup olan ay, bulutta yüzünü gizliyor”
dersen.Buna hoş bir cevap var; dinlersen küfürden geçer dini tasdik eder, bana tabi
olursun:Hasret ve figan, hastalık zamanındadır.
Hastalık zamanı tamamı ile uyanıklık zamanıdır. Hasta olduğun zaman günahından
istiğfar eder durursun.Sana günahın çirkinliği görünür; iyileşince yola geleyim diye
niyet edersin. Bundan sonra kulluktan başka bir iş ihtiyar etmiyeyim diye ahdeylersin.
Şu halde bu yakinen anlaşıldı ki hastalık sana akıllılık bahşediyor. Ey asılı arayan
kimse! Şu aslı bil ki kimde dert varsa o, koku almış, dermana ermiştir.Kim daha
ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha
sarıdır.
Hak’kın cebrinden agah isen feryadın nerede Cebbarlık zincirini görüşün hani
Zincire bağlanan nasıl olur da neşelenir Hapiste esir olan nasıl hürlük eder Eğer
ayağını bağladıklarını, başına padişah çavuşlarının dikildiğini görüyorsan...Gayrı
sende acizlere çavuşluk etme. Çünkü bu vazife acizlerin huyu ve tabiatı
değildir.Madem ki görmüyorsun; Allah’nın cebrinden bahsetme! Görüyorsan hangi
gördüğünün nişanesi
Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; hangi işe
meylin ve isteğin yoksa... Bu Allah’dandır diye kedini Cebri yaparsın! Peygamberler,
dünya işinde Cebridirler, kafirler de ahiret işinde. Peygamberlerin, ahiret işinde
ihtiyarları vardır, cahillerin de dünya işinde.
Zira her kuş, kendi cinsinin bulunduğu yere gider, bedeni, geride uçmaktadır, canı
daha tez, daha ileri gitmekte.! Kafirler “Siccin” cinsinden olduklarından dünya
zindanına rahat rahat gelmişlerdir.
Peygamberler, (İlliyyi) cinsinden olduklarından can ve gönül İlliyyine doğru
gitmişlerdir.Bu sözün sonu yoktur, fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım:
Vezir içerden seslendi: “Ey müritler, benden size şu malum olsun. Ki İsa bana “Hep
yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol, yüzünü duvara çevirip yalnızca otur,
kendi varlığından da halveti ihtiyar et” diye vahyetti.Bundan sonra konuşmaya izin
yok, bundan sonra dedikodu ile işim yok.
Dostlar elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim. Bu suretle de ateşe
mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatler içinde yanmayalım. Bundan sonra
dördüncü kat gök üstünde, İsa’nın yanında oturacağım.”
Neden sonra o emirleri yalnız ve birer birer çağırıp her birine bir söz söyledi.Her
birine “İsa dininde Allah vekili ve benim halifem sensin. Öbür emirler senin
tabilerindir. İsa, umumunu senin taraftarın ve yardımcın etti. Hangi emir, baş çeker,
tabi olmazsa onu tut; ya öldür yahut esir et, hapse at. Ama ben sağ iken bunu
kimseye söyleme, ben ölmedikçe, reisliğe talip olma. Ben ölmedikçe bunu hiç
meydana çıkarma. Saltanat ve galebe davasına kalkışma.
İşte şu tomar ve onda Mesih’in hükümleri... Bunu ümmete tasih bir tarzda oku!” dedi.
O, her emire ayrı olarak şunu söyledi: “Allah dininde senden başka naib yoktur!”Her
birini ayrı ayrı ağırladı. Ona ne söyledi ise buna da onu söyledi. Her birine bir tomar
verdi, her tomar öbürünün zıddını ifade ediyordu. O tomarların metni “Ya” harfinden
“Elif” harfine kadar olan harflerin şekilleri gibi birbirine aykırıdır. Bu tomarın hükmü,
öbürünün zıddıydı, bu zıt diyeti bundan önce bildirdik.
Ondan sonra daha kırk gün kapısını kapadı. Kendisini öldürüp varlığından
kurtuldu.Halk onun ölümünü haber alınca kabrinin üstü kıyamet yerine döndü. Bir
hayli halk onun yası ile saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı üstüne yığıldı.
Arap’tan ,Türk’ten, Rum’dan, Kürt’ten oraya toplananların sayısını da ancak Allah
bilir.Mezarın toprağını başlarına serptiler. Onun derdini yerinde ve dertlerine derman
gördüler. Bir ay ahali, mezarı üstünde gözlerinden kanlı yaşlara yol verdiler. Onun
ayrılığı derdinden padişahlar da, büyükler de, küçükler de ah u figan ediyorlardı.
Bir ay sonra halk dedi ki: “Ey ulular! Siz beylerden o vezirin makamına oturacak
kimdir. Ki biz o zatı, vezirin yerine imam ve mukteda tanıyalım. Elimizi de, eteğimizi
de onun eline teslim edelim.
Madem ki güneş battı ve bizim gönlümüzü dağladı, onun yerine çırağı yakmaktan
başka çaremiz yok.Sevgili, göz önünden kayboldu mu, onun visalinden mahrum kaldık
mı, yerine birisinin vekil olması, birisinin bize yadigar kalması gerekir.Gül mevsimi
geçip gülşen harap olunca gül kokusunu nereden alalım Gül suyundan!
Ulu Allah açıkça meydan da olmadığından, bu peygamberler Hakk´ın vekilleridir. Hayır
yanlış söyledim. Vekil ile vekil edeni iki sanırsan (bu) hatadır, iyi bir şey değil.Sen
sürete taptıkça ikidir. Süretten kurtulana göre ise birdir. Bir adam, gözün nuruna
bakarsa iki gözün nuru, birbirinden ayırdedilemez.
Bir yerde on tane çırağ bulundurulursa görünüşte her biri, öbüründen ayrıdır. Nuruna
yüz çevirirsen şüphesiz ki birinin nurunu öbürlerinden ayırt etmeye imkan yoktur.
Yüz tane elma, yüz tane de ayva saysan her biri ayrı ayrıdır. Onları sıkarsan yüz
kalmaz hepsi bir olur. Manalar da taksim ve sayı yoktur, ayırma birleştirme olamaz.
Dostun, dostlarla birliği hoştur. Mana ayağını tut (ona yönel), süret serkeştir.Serkeş
süreti, eritip mahveyle ki onun altında define gibi olan vahdeti göresin. Eğer sen
eritmezsen onun (Allah’nın) inayetleri, esasen onu eritir.
Ey gönlüm kulu olan Allah!O hem gönüllere kendini gösterir, hem dervişin hırkasını
diker. Hepimiz yayılmıştık ve bir. Orada başsız ve ayaksızdık; Güneş gibi bir
cevherdik, düğümsüz ve saftık... su gibi.O güzel ve latif nur sürete gelince kale
burçlarının gölgesi gibi sayı meydana çıktı. Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölüğün
arasından ayrılık kalksın.
Mutlaka ben bunu açar, anlatırdım, fakat bir fikir bile sürçmesin, (bundan) korkarım.
Nükteler keskin bir çelik kılıç gibidir. Eğer kalkanın yoksa gerisin geriye kaç!
Kalkansız bu elmasın karşısına gelme. Çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez.Ben bu
sebepten kılıcı kına koydum; Ters okuyan birisi, aykırı mana vermesin.
Hikayeyi tamamlamaya, doğrular topluluğunun vefakarlığından bahse geldik: O reisin
ölümünden sonra kalktılar, yerine bir vekil istediler.
O emirlerin birisi öne düşüp o vefalı kavmin yanına gitti. Dedi ki: “İşte o zatın vekili;
zamanede İsa halifesi benim. İşte tomar, ondan sonra vekilliğin bana ait olduğuna
dair burhanımdır.”
Öbür emirde pusudan çıkageldi. Hilafet hususunda onun davası da bunun davası
gibiydi. O da koltuğundan bir tomar çıkardı, gösterdi. Her ikisinin de Yahudi kızgınlığı
başladı.
Diğer emirler de bir bir katar olup (birbirlerinin ardınca davaya kalkışıp keskin kılıçlar
çektiler.) Her birinin elinde bir kılıç ve bir tomar vardı; sarhoş filler gibi birbirlerine
düştüler.
Yüz binlerce Hıristiyan öldü, bu suretle kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel
gibi kanlar aktı. Havaya dağlarcasına tozlar kalktı. O vezirin ektiği fitne tohumları,
onların başlarına afet kesilmişti.
Cevizler kırıldı; içi sağlam olan, kırıldıktan sonra temiz ve latif ruha malik oldu. Ancak
ten nakşına ait olan öldürmek, nar ve elmayı kırmak, kesmek gibidir. Tatlı olan
nardenk şerbeti olur, çürümüş olanın ise bir sesten başka bir şeyi kalmaz. Esasen
manası olan meydana çıkar; çürümüş olan rüsvay olur, gider.
Ey sürete tapan! Türü, manayı elde etmeye çalış! Çünkü mana süret tenine kanattır.
Mana ehliyle düş, kalk ki hem ata ve ihsan elde edesin, hem de feta olasın. Bu cisimde
manasız can; hilafsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir. Kılıfta bulundukça kıymetlidir.
Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur. Tahta kılıcı muharebeye götürme, ah-ü figane
düşmemek için önce bir kere kontrol et; Eğer tahta ise, yürü... başkasını ara; eğer
elmassa sevinerek ileri gel!
Elmas kılıç, velilerin silah deposundandır. Onları görmek size kimyadır. Bütün bilenler,
ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: bilen alemlere rahmettir. Nar alıyorsan gülen
(çatlak) narı al ki onun gülmesi, sana tanesi olduğunu haber versin. O ne mübarek
gülmedir ki can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir.
Mübarek olmayan gülme, lanetin gülmesidir: Ağzını açınca kalbinin karanlığını
gösterir. Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.Katı taş ve
mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini
ta... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül
verme.
Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma güneşler var. Gönül seni gönül
ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Agah ol, bir gönüldeşten gönül
gıdasını al... onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!!!
İncil´de Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o sefa denizinin adı vardı. Sıfatları,
şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yiyişi anılmıştı. Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri
zaman sevap için. Yüce adı öperler; latif vasfa yüz sürerlerdi.
Bu söylediğimiz fitne esnasında o taife, fitneden, kargaşalıktan emindiler. Onlar, o
emirlerin ve vezirin şerlerinden emin olup Ahmed adının sığınağında korunmuşlardı.
Onların neslide çoğaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yar oldu.
Hıristiyanlardan AHMED adını hor tutan diğer fırka, fitnelerden ve o tedbiri de şom,
fitnesi de şom vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi. Manaları ters, sözleri
aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müşevveş bir hale geldi, hükümleri
de!
Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur Ahmed adı sağlam bir kapı
olunca o emin ruhun zatı ne olur
Vezirin belası yüzünden yoldan çıkmış olan o nasihat kabul etmez padişahtan sonra.
AHMED´E DOĞRU 2
İsa dinini mahvetmek için aynı Yahudinin neslinden diğer bir padişah meydana çıktı.
Bu diğer padişahın meydana çıkışını haber almak istersen “Vessamai zatülburüc”
süresini oku.
Birinci padişahtan doğan kötüye adeta bu padişahta ayak uydurdu.
Bil ki o çeşit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Allah, günahını artıksız, eksiksiz ilk
zalimden sorar.
Kim fena bir adet koyarsa ona her an lanet gider durur. İyiler gittiler, güzel usul ve
adetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lanetler. Kıyamete kadar o kötülerin
cinsinden kim vucuda gelse yüzü o kötülüğedir.
Bu tatlı suyla tuzlu su; damar damardır. Halk arasında sür üfürülünceye dek birbirine
karışmadan böylece gider durur. İyilere tatlı su miras kaldı. O ne mirastır “Evrensel
kitap” mirası.
Dikkat edersen taliplerin dileği Peygamberlik cevherinin şuleleridir, o şuleleri
dilerler.Şuleler mücevherlere tabi olarak parıldar ve dönerler. Şule, nereden çıkıyorsa,
madeni nerede ise oraya gider.
Güneş, bir burçtan bir burca gidip durduğundan pencereye vuran ziyası da evin
etrafında döner dolaşır. Kimin bir yıldızla alaka ve merbutiyeti varsa o, kendi yıldızı ile
döner, dolaşır, o yıldızın tesiri altındadır.
Talihli Zühre ise şevki, çalıp çağırmayı, aşkı diler, onlara adamakıllı meyli vardır.
Kan dökücü huylu Mirrih’e mensup ise cenk, bühtan ve düşmanlık arar.
Yıldızların ardında yıldızlar vardır ki onlarda ihtirak ve nahis olmaz. Onlar bu yedi kat
gökten başka diğer göklerde seyir ve hareket ederler. Birbirlerine bitişik ve
birbirlerinden ayrı olmayan bu yıldızlar, Allah nurlarının ışığında dururlar. Her kimin
talihi o yıldızlardan olursa o kimsenin zatı, kafirleri taşlayıp yakar.
Onun hışmı, bazen galip gelen, bazen mağlup olan ve tesiri böylece değişerek
yürüyen Mirrih’in hışmına benzemez.
Galip nur, noksandan ve karanlıktan emindir. Allah nurunun iki parmağı arasındadır.O
nuru, canlara Hak saçtı. Devletliler, onunla eteklerini doldurmuşlardır.O nur saçışını
bulan yüzünü Allah’nın gayrısıdan çevirmiştir.Kimin aşk eteği yoksa o nur saçışından
nasipsiz kalmıştır. Cüzülerin yüzü, külle doğrudur. Bülbüllerin aşkı güledir.
Öksüzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinde ara. İyi
renkler temizlik küpünden hasıl olur.
Çirkinlerin rengi ise, kirli kara sudan meydana gelir.O latif rengin adı “Sıbgatullah-
Allah boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise... Allah lanetidir. Denizden olan, yine
denize gider; nereden gelmişse, yine oraya varır.
Dağ başından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aşkla karışık olarak akıp
giden can, aslına gidip kavuşur.
O köpek Yahudi, bak, ne tedbirde bulundu Ateşin yanına bir put dikti. “Kim bu puta
taparsa kurtulur. Secde etmeyen, ateşin tam ortasına oturur” dedi.O, nefis putunun
cezasını vermeyince nefis putundan, başka bir put doğdu.Putların hası nefsinizin
putudur. Çünkü o put yılan, bu put ejderhadır.
Nefis; demir ve taştan yapılan çakmaktır, put kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.Fakat
taş ve demir,(çakmak), su ile söner mi Ademoğlunda, bu ikisi oldukça ne vakit ve
nasıl emin olur Taş ve demir, ateşi içlerinde tutarlar, su onların ateşine işlemez, tesir
edemez.Irmak suyundan harici ateş söner. Fakat taş ve demirin içine su nasıl girer
Küpün ve testinin suyu fanidir. Lakin pınarın suyu daima taze ve bakidir.
Ateş ve dumanın asli demir ve taştır. Hıristiyan ve Yahudi küfrü, ikisinin fer’idir.
Put bir testide gizli kara sudur. Nefsi, muhakkak olarak o kara suyun pınarı bil.O
yontulmuş put, kara sel gibidir. Put yapan nefis, anayolda bir pınardır.Bir taş parçası
yüz testiyi kırar ama pınar suyu durmadan kaynar.
Put kırmak kolay, gayet kolaydır. Fakat nefsi kolay görmek cahilliktir.
Ey oğul, nefsin misal ve süretini istersen yedi kapılı cehennemin kıssasını oku.Nefsin
her anda bir hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla boğulmuş.
Musa’nın Allah’sına ve Musa’ya kaç; Firavunluk ederek iman suyunu dökme!Ahad ve
Ahmed’e yapış, ey kardeş, ten Ebucehl’inden kurtul.
O Yahudi, bir kadını çocuğu ile putun önüne getirdi, ateş yalımlanmıştı. Çocuğu
anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın put önünde
secde etmek isteyince çocuk ateş içinde “ben ölmedim” diye haykırdı.
“Ana gel. Gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum. Bu ateş; perde
olarak zahirde bir gözbağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkartmış, zuhur
etmiş bir rahmettir. Ana gel, Allah’nın buhranını gör ki bu süretle Hak hastalarının
zevk ve işaretini göresin.
Ana hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bir alemden çık, bu ateşe gir de
ateşe benzeyen suyu gör. Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in
sırlarını gör. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan çok pek
korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir
zindandan kurtuldum. Şimdi şu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana
rahmi gibi görmeye başladım.
Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Şekli yok kendisi
var bir cihan... O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilden ibaret.
Ana, analık hakkı için gel, gir... bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel, gir... tam talih
ve devlet zamanı. Ana, gel, gir... devleti elinden kaçırma.
O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Allah’nın lütuf ve kudretini gör. Ben sana
acıdığımdan ayağını çekiyorum, yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim.
İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içinde sofra kurmuştur.
Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin; din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir.
Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye
bağırdı.
O, cemaat ortasında böylece bağırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı.
Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, ateşe atmaya başladılar. Hem de
memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost aşkı ile. Çünkü
sevgili, her acıya lezzet verir.
Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı.
O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü
sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede
daha fazla sadık oldular.
Şükür olsun ki , Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini
yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan
dışarı padişahın yüzüne bulaştı.
O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam
kaldı.
Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaylı andı, ağzi çarpıldı öyle kaldı. Pişman olup “Ey
Muhammed, affet! Ey peygamber, sen, Min ledün ilminden lütuflara mazharsın.Ben
bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum”dedi.
Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ta’netmeye
meylettirir. Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı
hakkında ses çıkaramaz olur.
Allah, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve munacatta bulunmak meylini verir.
Onun için ağlıyan göz ne mübarektir. Onun aşkı ile yanıp kavrulan yürek ne
mukaddestir.
Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur. Akar su
nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen
dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı
dökenlere acı... Merhamete nail olmak istersen zayoflara merhamet et!
Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık
nerede Niye yakmıyorsun Ne oldu senin hassan Yoksa bizim talihimizden niyet mi
değişti Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu
Ateş! Sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kaadir mi değilsin Bu göz
bağı mı, yoksa akıl bağı mı Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz Seni birisi büyüledi mi,
yoksa simya mı Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi
Ateş dedi ki: “Ey şaman! Ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi
gör! Benim tabiatım da değişmedi, unsurum da. Ben Allah kılıcıyım, izinle keserim.
Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına
yabancı biri uğrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür.
Kullukta, ben köpekten aşağı değilim; Allah’da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı
kalmaz.
Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış, din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi
eğer sana sevinç verir ise ona o sevinci din sultanı verir.
Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Halik emri ile tesir eder. Allah isterse bizzat
gam, neşe... bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur.
Rüzgar, toprak, su,ateş; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak
onun emrini tutarlar.
Ateş Allah huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp
durmaktadır. Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı
çakmanla değil), Allah fermanı ile dışarı ayak basar.
Zulüm demiri ile taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi meydana
çocuk getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettirler ama ey iyi adam, sen daha ileriye
bak. Çünkü bu sebep, hakiki sebep olmaksızın nasıl meydana gelir Enbiyaya sebep
olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir.
Bu müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar,
hükümsüz bırakır. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de Enbiyadır.
Bu sebep kelimesinin Türkçe’si nedir Denirse iptir diye cevap ver. Bu ip bu kuyu da
işe yarar. Çıkrığın dönmesi ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrığı
döndüreni görmemek hatadır. Dünyada bu sebep iplerini, sakın ha, sakın ha... bu başı
dönmüş felekten bilme. Ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın;
akılsızlıktan çırağ gibi yanmayasın!
Rüzgar Hak’ın emriyle ateş olur; her ikisi de Allah şarabı ile sarhoş olmuşlardır.
Ey oğul! Eğer gözünü açarsan hilim suyunun da, hışım ateşinin de Hak’tan olduğunu
görürsün. Rüzgarın canı Hak’ka vakıf olsaydı, Ad Kavmini (müminlerden) nasıl ayırt
ederdi
Hüd, müminlerin bulundukları yerin çevresine bir çizgi çizdi. Rüzgar, oraya gelince
hafif ve latif bir halde esiyordu.
Çizgiden dışarıda olanların hepsini,havada parça parça ediyordu. Şeyban-ı Rai de
sürünün etrafına böyle apaçık bir çizgi çekerdi. Cuma günü, namaz vakti Cuma
namazına gidince kurtlar sürüye saldırmasın,yağmalamasınlar diye böyle yapardı.
Hiçbir kurt, çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dışına çıkmazdı.
Allah elinin dairesi, kurdun hırs yeline de set ve mania olmuştu,koyunun hırs yeline
de. Böylece ecel rüzgarı da ariflere gül bahçelerinden esip gelen rüzgar gibi latif ve
hoştur.
Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Allah seçilmişiydi onu nasıl ısırabilir
Din erbabı da şehvet ateşinden yanmaz; halbuki başkalarını ta yerin dibine
geçirmiştir. Deniz dalgası Allah fermanı ile koşunca Musa kavmini Kıptilerden ayırt
etti. Allah fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla ta dibine çekti.
Su ile toprak, İsa’nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanat açtı, kuş olup uçtu. Allah’yı
tesbih etmen, su ve topraktan meydana gelmiş olan cesedinden çıkan bir buhardan,
bir nefesten ibarettir. Fakat gönül doğruluğu yüzünden cennet kuşu olmuş, oraya
uçup gitmiştir.
Dağ bir aziz sufi olursa şaşılacak ne var Musa’nın cismi de bir kesik parçasından
ibaretti.O Yahudi padişahı acip mucizeleri gördü. Fakat ancak taan ve inkarda
bulundu.
Nasihatçiler: “İşi haddinden ikeri götürme, inat hayvanını bu kadar ileri sürme”
dediler. Nasihatçilerin ellerini bağlayıp hapsetti. Zulmünü birbirine uladı (biteviye ve
daha fazla zulmeder oldu).
Madem iş bu dereceye vardı. Ey köpek, sabret; kahrımız erişti!” diye bir ses
geldi.Ondan sonra ateş kırk arşın alevlendi; bir halka teşkil etti ve o Yahudileri yaktı.
Onların asılları önceden de ateşti; sonunda da asıllarına gittiler. Zaten o zümre
ateşten doğmuştu. Cüziler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler. Onlar ancak mümini
yakan bir ateştiler. Kendilerini kendi ateşleri çer çöp gibi yaktı. Anası (mayası) Haviye
olan kimsenin mekanı, ancak Haviyedir. Çocuk anası, onu arar; asıllar, mutlaka
feri’leri izler.
Su havuz içinde zindanda mahpus gibidir ama hava onu çeker. Zira su, erkana
mensuptur (dört erkan denen havuz, ateş, su ve topraktandır. Havanın fer’idir.Onu
havuzundan kurtarır azar azar ta madenine kadar götürür. Azar azar olduğundan
nihayet sen, nasıl alınıp götürüldüğünü görmezsin.
Bu nefes de bizim canlarımızı azar azar dünya hapishanesinden öyle çalar. Sözlerin
temizleri, bizden çıkarak ona yükselir, ondan başkasının bilmediği yere kadar varır.
Nefeslerimiz, temizlik sebebi ile hediye olarak beka yurduna yücelir.
Sonra ululuk sahibi Allah’dan, rahmet olarak sözlerimizin mükafatı, iki misli bize gelir.
Sonradan kul na,l olduğu şeylere bir daha nail olsun diye bizi, yine o güzel sözlere
sevk eder, yine bize o çeşit sözler söyletir.
İşte böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle o sözlerin çıkmakta, Allah rahmeti
inmektedir ve bu iki hal sende daimidir.
Farisi söyleyelim: Bu şevk ve cezbe, o zevkin geldiği taraftan gelir. Her kavmi gözü,
bir günceğiz zevk sürdüğü cihette kalmıştır.
Yakınen her cinsin zevki kendi cinsiyledir. Bak; cüz’ün zevki kendi küllünden olur.
Yahut o şey, bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir.
Su ve ekmek gibi bizim cinsimiz değilken bizim cinsimizden oluverdi ve vucudumuzu
besledi, kuvvetimizi arttırdı. Su ve ekmeğin süreta bizimle cinsiyeti yoktur ama
sonucu bakımından onu cinsimiz bil.
Eğer, bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk alıyorsak o da ancak bizimle
cinsiyeti olana benzer bir şeydir.
Cinse benzeyenden alınan zevk, daimi değildir. O zevk ariyettir. Ariyet nesne ise
akıbet baki kalmaz.Kuşa ıslıktan zevk gelirse de cinsini bulamayınca ok gibi uçar
gider. Susuz kimseye seraptan zevk gelir, fakat ona erişince kaçar ve yine su arar.
Müflisler kalp altından hoşlanırlarsa da, o altın darphanede rüsvay olur.
Dikkat et; altın suyu ile boyaman seni yoldan alıkoymasın! Dikkat et; batıl hayal seni
kuyuya düşürmesin.
Bu hikayeyi tekrar tekrar oku ve kıssadan hisse almaya bak.
TEVEKKÜL MÜ - ÇALIŞMAK MI
Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan,
daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu.
Hileye baş vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek verip
doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peşine düşme ki bu otlak bize
zehrolmasın.”dediler.
Aslan dedi ki: “Hileye uğramasam, vefa görecek olsam dediğiniz doğru. Ben şundan
bundan çok hileler görmüşümdür.
İnsanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak olmuşum; o yılanlar, o
akrepler tarafından çok ısırılmışım.
İçinde pusu kurmuş olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan
beterdir.
Benim kulağım “mümin, bir zehirli hayvan deliğinden iki kere dağlanmaz” sözünü
işitti; Peygamberin sözünü canla gönülle kabul etti.”
Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı
kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte perişanlık ve kötülük
vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir.
Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya tutuşmasın.
Tanyerini ağartan Allah’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü
gibi olması lazımdır.”
Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de, Peygamber’in sünnetidir.
Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayağını bağla” dedi.
“Çalışan kimse Allah sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı esbaba teşebbüs
hususunda tembel olma” dedi.
Hayvanlar ona: “Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden, harislerin
boğazları miktarınca bir riya lokmasıdır.
Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha
sevgili ne var
Çokları beladan belaya; yılandan ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi
kendisine tuzak oldu... can sandığı, içici bir düşman kesildi! Kapıyı kapadı, halbuki
düşman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de işte buna benzer
masallardandı.O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin içinde idi.
Madem ki bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüşünü dostun görüşünde
yok et! Bizim görüşümüze bedel onun görüşü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün
maksatları onun görüşünde bulursun.
Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omuzuna biner. Halkın canları; el
ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düşmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu.
Vakta ki”İniniz” emriyle hapis olundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret kayıtlarına
düştüler.
Biz Hak’kın hayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Allah hayalidir”
dedi.
Gökten yağmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir” dediler.
Aslan dedi ki: “Evet ama Kulların Allah’sı bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.
Dama doğru basamak basamak çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır.
Ayağın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var niye pençeni saklarsın
Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan el de,
Allah işaretlerindendir. Sonu düşünmek hassası da onun ibarelerindendir. Allah’nın
işaretlerini canına nakş ederek ve o işarete vefakarlık ederek can verirsen.
Sana nice sır işaretleri bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi eder.Şimdi
yük altındasın; Allah seni yükler, bidirir... Şimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra
seni makbul eder.
Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi vuslat arıyorsun,
ondan sonra da vasıl olursun. Allah’ını nimetlerine şükretmeye çalışmak kudrettir.
Senin cebriliğin ise o nimeti inkardır.
Onun verdiği kudrete şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır.
Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya
dalma! Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün.
Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş
nasıl olur da kurtulur Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi
sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk kesilir!
Zira şükür etmemek uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hal, şükretmeyeni, ta ateşin dibine
kadar çeker götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da
sonra Allah’ya dayan!”
Hepsi ona bağırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler...”
Kadın, erkek nice yüz binlerce kişi, neden oldu da zamanın menfaatlerinden mahrum
kaldılar
Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O bilgili,
idrakli kavimle hileler düzmüşler, tedbirlerde bulunmuşlardır. Öyle tedbirler ki o
tedbirlerle dağ bile ta dibinden kopar, yerinden ayrılırdı.
Allah, onların hile ve tedbirini “o tedbirler yüzünden dağların tepeleri bile oynar,
yıkılır, dümdüz olurdu” diye övdü.
(Bunca tedbirlerine rağmen) o avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen
kısmetten başka bir şey yüz göstermedi... Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar,
çalışmadan da; ortada Allah’nın işi ve hükümleri kaldı.
Adı sanı belli kişi! Kazanmayı bir addan başka bir şey bilme; ey kurnaz ve hilekar
adam! Çalışmayı bir vehimden başka bir şey sanma.”
Saf bir adam, bir kuşluk çağında koşa koşa Süleyman’ın adalet sarayına erişti.Yüzü
gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona “Efendi ne oldu ” dedi.O
“Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki...” dedi.Süleyman “Peki şimdi ne
diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey canları koruyan rüzgara emret; Beni ta
Hindistan’a götürsün; belki kullunuz oraya gidince canını kurtarır.”
İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma
olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı,
çalışmayı da sen Hindistan farz et!
Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.
Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail’e dedi ki:
“O müslümana ne sebeple hışımla baktın Ey Allah elçisi, bana anlat. Acaba bu işi o
adamın hanümanından avare etmek için mi yaptın
Azrail, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padişahı! O ters anladı; ona hayal
göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım Onu yol uğrağında görünce
şaşırdım.Çünkü Hak bana “Haydi bugün var onun canını Hindistan’da al” buyurdu.
Taacüple “yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.
İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz,
kendimizden mi Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı Ne boş
zahmet.
Aslan dedi ki: “Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör. Cefadan,
kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular; Allah onların mücadelesini zayi etmedi.
Onların baş vurdukları çareler her hususta latif oldu. Çünkü zariften ne gelirse
zariftir.Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı.
Ey ulu kişi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve kaderle pençeleşmek
mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da kaza ve kaderdir.
Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmişse kafirim!
Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül!
Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi
bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı
terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir, emredilmiştir.Hile ve çare diye bir
zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş,
soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı
del kendini kurtar!
Dünya nedir Allah’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve
kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber “ne
güzel mal” demiştir.
Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin
yürümesine yardımcıdır.
Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını
takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su
üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o
denizin üstünde durur.
Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir.Şu halde
kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da bağla mühürle!
Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da ısrar
eder durur.”
Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O cebriler aslanın cevabına kandılar. Tilki,
geyik, tavşan ve çakal cebre inanışı ve dedikoduyu bıraktılar. Bu biatte ziyana
düşmemek için kükremiş aslanla ahitlerde bulundular...
Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın başka bir teşebbüse ihtiyacı
kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi koşar,
teslim olurdu.
Bu kadeh dönerek tavşana gelince; tavşan haykırdı: “ Niceye dek bu zulüm ”
Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır ahdimize biz vefa ederek can feda ettik. Ey
inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebep olma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü :
çabuk, çabuk!”
Tavşan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim
hilemle canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın.
Her peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtuluş yerine davet etti.
Peygamberler, halk nazarında gözbebeği gibi küçük görünürlerdi ama felekten
kurtuluş yolunu görmüşlerdi. Halk, peygamberleri; gözbebeği gibi küçük gördü,
gözbebeğinin manen büyüklüğünü kimse anlayamadı.”
Hayvanlar ona: “Ey eşek, kulak ver! Kendini tavşan kadrince tut, haddini aşma! Bu ne
laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile getirmezler. Ya gururlandın,
yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin gibisine nereden yaraşacak
Dediler.
Tavşan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey ve
tedbire nail oldu. Hak’kın arıya öğrettiğini, aslan ve ejderha bilemez. Arı, terütaze
balla dolu petekler yapar. Allah ona o ilimden kapı açtı.
Hak’kın ipekböceğine öğrettiğini hiçbir fil bilir mi
Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar
bütün alemi aydınlattı; Allah’ya şüphe eden kişinin körlüğüne rağmen meleklerin
adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının ağzını bağladı.
Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve sağlam köşkün etrafında dönüp
dolaşmasına mani oldu.
Duygu ehlinin, yalnız zahire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emmeleri
için ağız bağıdır.
Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiştir.
Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı Senin manasız canın süretten kurtulmadı
gitti. Eğer insan, süretle insan olsaydı Ahmet’le Ebucehil müsavi olurdu.
Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret bakımından nesi
eksik
O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan cevheri ara;
Eshab-ı Kehf’in köpeğine el verilince, dünyadaki bütün aslanların başları alçaldı.
Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin süretin ne ziyanı var
Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine ait vasıflar değil, “ alim,
adalet sahibi “ gibi zatına ait vasıflar yazılır:
Bilgi ve adalet sahibi... Hep manadır, onları önde, artta... bir yerde bulamazsın; zata
ait sıfatlar Lamekan elinden cana şule vermektedir; can güneşi, göklere sığamaz”
dedi.
Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavşan hikayesini anla! Eşek kulağını sat, başka bir
kulak al ki bu sözü eşek kulağı anlayamaz!
Yürü, tavşanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düşüncesini ve aslanı mağlup edişini
gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim candır.
Bu hüner yüzünden denizlerin, dağların, ovaların mahlukatı, insanoğluna karşı aciz
kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada, dağda
bütün vahşi hayvanlar gizlenmişlerdir.
O yüzden periler, şeytanlar, kenarı boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan
tutmuşlardır.
İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kişi akıllıdır.
Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını çalıp
dururlar.
Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi diken
suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın.
Vahiy ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kişiden gelir, bir kişiden değil. Şüphe
ediyorsan sabret, duyguların değişince onları görürsün, müşkül hallolur;
O vakit kimlerin sözlerini ret etmişsin, kimleri kendine ulu eylemişsin görürsün.
Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavşan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir aslanla
pençeleşen, kavgaya girişen, düşündüğün şeyi söyle!
Danışmak, insana anlayış ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder.
Peygamber “Ey tedbir sahibi, danış ki kendisiyle danışılan kişi emindir” dedi.
Tavşan, “Her sır söylenemez, gah çift dersin, tek olur; gah tek dersin, çift çıkar!
Aynanın berraklığını, yüzüne karşı översen nefesinden ayna çabucak buğulanır,
bulanır, bizi göstermez olur.
Şu üç şey hakkında dudağını kıpırdatma: Gittiğin yol, paran, bir de mezhebin.
Çünkü bu üçünün de düşmanı çoktur. Düşman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki
kimseye söyledin mi, artık sırra veda et. İki kişiyi aşan bir başkasına da söylenen her
sır, yayılır. İki üç kuşu birbirine bağlasan elem içinde yerde hapis kalırlar. Üstü örtülü
güzel bir tarzda, kurtulmak için konuşur, danışırlar. Danışmaları, görenleri yanıltacak
şekilde kinayelerledir.
Peygamber, kapalı bir tarzda meşveret ederdi. Eshap cevap verir, düşman haberdar
olmazdı. Düşman, baştan ayağı bilmesin, bir şeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle
söylerdi. Bu misalle muradını anlatmış olurdu. Ağyar sorusundan bir koku bile
duymaz, hiçbir şey anlamazdı” dedi.
Tavşan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti.
Aslan tavşan gecikti diye pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi:
“Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demiştim.
Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte
kadar Tedbirsiz emir adamakıllı aciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü
görür, ne ardını!” dedi.
Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoş ama içinde mana kıt. Sözler,
yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün kumudur.İçinde su kaynayan
kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oğul ! O kum, Allah eridir. O er kendinden
ayrılmış Hak’a ulaşmıştır.Ondan dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. İstekliler o
sudan hayat bulurlar, gelişirler, yetişirler.
Allah erinden başkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu
içer, mahveder.
Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın. Hikmet arayan hikmet
kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teşebbüsten kurtulur.
Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz alır. Önce
aklı hoca iken, sonra akıl ona şakirt olur.
Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, budan
sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır” der.
Tembellik yüzünden şükür ve sabırla kalan, ancak şunu bilir: Ayağını “cebir”
tutmuştur. (Bana bunu Allah vermiş demektedir).Cebir iddia eden, hasta değilken
kendisini hasta göstermiştir. Nihayette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır.
Peygamber, “Şakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet
mum gibi söner gider” dedi.
Cebir ne demektir Kırık sarmak, yahut kopmuş damarı bağlamak. Madem ki bu yolda
ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın Çalışma yolunda ayağı
kırılana derhal Burak geldi ona bindi.
Din emirlerini yüklenmişti, şimdi kendi bindi... Ferman kabul ediciydi, makbul
oldu.Şimdiye kadar Padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan sonra
askere ferman verir! Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat
yıldızı üzerine emredici olur.
Eğer sen bundan şüphelenirsen o halde “Şakk-ı Kamer” den de şüphelisin.
Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille olmasın.
Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının
kilididir. Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur’anı değil. İsteğine göre
Kur’anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aşağılandı, aykırı bir şekle girdi!!!
Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine
sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş.
Doğan kuşlarının övüldüğünü işitmiş; “ Şüphe yok ki ben vaktin Anka´sıyım” demişti.
O sinek eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş
kaldırıp. “ Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm. İşte
şu deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım” dedi.Deniz
üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.O sidik
sineğe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede Onun alemi
kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre!
Batıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi eşek sidiği, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.Eğer
sinek kendi reyiyle sağlandığı tevilden geçse, baht o sineği hüma yapar. Bu ibret
gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak derecede yüksek bir zat
olur.
Aslanla pençeleşen o tavşan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine layık
olur
Aslan hiddetle: “ Düşman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri beni
bağladı, tahta kılıçları vucudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü
dinlemem. Onlar hep şeytanların, gulyabanilerin sesleri!
Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden başka bir şey
değildir! diyordu.
Deriden maksat nedir Renk renk laflar... su üstündeki, durmalarına imkan olmayan
menevişler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir, mana, can.
Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısı ile Gayb alemi.
Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur.
Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin
(pişman olur).
Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Allah’nın haberi kalır,
ondan haber alırsın. Allah’nın haberleri çok hoştu; çünkü baştan sona kadar ebedidir.
Peygamberlerin ululuğundan ve hutbelerinden gayrı padişahların hutbeleri,
ululukları, adları, sanları değişir baki kalmaz.Çünkü padişahların kuvvetleri
hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Allah’dandır.Paralardan
padişahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hakkederler.
Ahmed’in adı, bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde
demektir.
Tavşan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaştırdı. Bir
hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düştü.
Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim şu şeklimiz
bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça kap, suyun
yüzündedir. Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem görünüp durur. Bizim
şeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından ibarettir.
Süret o denize ulaşmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile yüzünden
daha uzağa atar.
Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini uzağa atanı görmedikçe. Atımı kaybettim
sanır, bindiği atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koşturur! O yiğit atını kaybolmuş
sanır. At ise onu yel gibi koşturmuştur!
O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar sorar:
“Atımı çalan nerede, kimdir ” Efendi, şu uyluğunun altındaki mahluk ne
Evet, bu attır; fakat bu at nerede Ey at arayan yiğit binici, kendine gel!
Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu,
dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeşil ve sarı... bu üç renkten önce ziyayı görmezsen
bunları nasıl görürsün
Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru görmene
perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu
görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal
rengi de böyledir. Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri
ise yüce nurların aksiyle görünür.
Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana
gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan
Allah nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla sana sabit oldu
ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.
Allah; bu zıddıyetle gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye
hastalığı ve kederi yarattı. Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyetle ortaya çıkar. Hak’kın
zıddı olmadığından gizlidir.
Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu için
meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır gösterir. Varlık
aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin.
Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa ile Tur
kısasında gör!
Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düşünce gibi bil. Bu söz, bu ses,
düşünceden meydana geldi. Fakat düşünce denizi nerede Onu bilemezsin. Ama latif
bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın.
Bilgiden düşünce dalgası zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü. Sözden
bir şekil doğdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret süretsizlikten çıktı,
yine süretsizliğe döndü. Zira biz yine Allah’ya döneceğiz.
Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa “dünya bir andan
ibarettir” buyurdu.
Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur Allah’ya gelir. Her nefeste dünya
yinelenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar
değiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir.
Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi
görünürse de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.
Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah’nın tez
tez halk etmesindendir. Allah’nın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü öyle
uzun ve daimi gösterir.
Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliğinden bilemez,
ona de ki: işte Hüsamettin buracıktadır. O ,yüce bir kitaptır. (ondan öğren)
Aslanın kızgınlığı arttı, titizlendi. Baktı ki tavşan uzaktan geliyor. Korkusuz ve çalımlı
bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde koşmakta, çünkü müteessir ve
zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü şüpheyi giderir.
Aslanın hizasına yaklaşıp ilerleyince aslan bağırdı: “Bire adam evladı olmayan!
Ben ki filleri parça parça etmişim; ben ki erkek aslanların kulağını burmuşum; bir
tavşan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın! Tavşan uykusunu
ve gafletini bırak; ey eşek, bu aslanın kükreyişini dinle!”
Tavşan dedi ki: “Eğer efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var.”
Aslan “Ey ahmaklardan arda kalan, bu ne biçim özür Padişahlar huzuruna bu zaman
mı gelinir Sen vakitsiz öten horozsun, başını kesmeli. Ahmağın mazereti dinlenmez.
Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir.
Ey tavşan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavşan değilim ki kulağıma sokasın” dedi.
Tavşan “Padişahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine
kulak ver! Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu şaşıranı kendi yolundan sürme!
Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır. Deniz bu
kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden aşağılanmaz” dedi.
Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve layık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin
elbisesini boyuna göre biçerim.”
Tavşan “Dinle, eğer lütfa layık değilsem kahır ejderhasının önüne baş koydum, ne
yaparsan yap! Ben kuşluk vakti yola düştüm, arkadaşımla padişahıma geliyordum.
Arkadaşlarım, senin için başka bir tavşanı da bana yoldaş etmişler.
Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kastetti. Yolda, bu iki yoldaşa da sataştı. Ben ona
“Biz padişahlar padişahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı yoldaşıyız” dedim.
Dedi ki: “Utan be! Padişahlar padişahı dediğin kim oluyor Benim huzurumda öyle her
adam olmayanın adını anma! Eğer huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de,
padişahını da paramparça ederim.”
“Beni bırak, bir kerecik daha padişahımın yüzünü görüp seni haber vereyim” dedim.
Dedi ki: “Yoldaşını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.”
Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldaşımı alıp beni yalnız bıraktı. Arkadaşım
hem şişmanlık ve letafetçe, hem de güzelli ve irilik bakımından benim üç mislimdi.
Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıştır, böyle bir düşman
yüzünden,Padişahım, yol bağlıdır.
Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben doğru söylüyorum, doğru söz acıdır.
Sana tahsisat lazımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi.
Aslan dedi ki: “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o Doğru söylüyorsan düş
önüme! Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün yalansa
seni cezalandırırım.”
Tavşan; onu, kurduğu dolaba düşürmek için kılavuz gibi öne düştü. Nişan koyduğu bir
kuyuya doğru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıştı. Her ikisi de
kuyunun bulunduğu yere yaklaştılar. İşte sana hilebaz, saman altından su yürüten bir
tavşan!
Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dağı nasıl sürükler acaba Onun hile
tuzağı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavşan ki bir aslanı avlıyor!
Bir Musa, Firavun’u askeriyle, başındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür; Bir
sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca başın beynini yarar.
Düşman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın uğradığı cezayı gör!
Haman’ı dinleyen Firavun’un, Şeytan’ı dinleyen Nemrud’un hali budur.
Düşman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse
de sen onu tuzak bil! Sana şeker verirse sen bunu zehir bil, bir lütufta bulunursa onu
kahır bil! Kaza gelince kabuktan başka bir şey göremez, düşmanları dostlardan
ayıramazsın.
Böyle olunca yalvarmaya başla, ağlayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et!
“Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye yalvar,
yakar!
“Ey aslanları yaratan! Eğer biz bir köpeklik etmişsek bu pusudan bizim üstümüze
aslanı saldırma! Güzel suya ateş şeklini, ateşe de su letafetini verme!” diye niyaz et!
Yarabbi, sen kahır şarabıyla insanı sarhoş edersen yok olan şeylere varlık suretini
verir, onları var gibi gösterirsin. Sarhoşluk nedir Taşı gevher, yünü yeşim taşı
görecek derecede gözün bağlanması, görmemesidir. Sarhoşluk nedir Ilgın ağacı göze
sandal ağacı görünecek kadar duyguların değişmesidir!
Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuşlar huzuruna geldiler. Onu kendi
dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, başla bir bir koştular.
Bütün kuşlar, cik cik ötmeyi bırakmışlar; kardeşinin seninle konuşmasından daha
fasih bir surette Süleyman’la konuşmaya başlamışlardı. Aynı dili konuşma, hısımlık ve
bağlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.
Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler. Nice iki Türk de vardır kibirbirlerine
yabancı gibidirler. Şu halde mahremlik dili, bambaşka bir dildir. Gönül birliği dil
birliğinden daha iyidir. Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman
zuhur eder. Kuşların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve işaretlerine ait şeyleri.
Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için
öğünüyorlardı. Bu öğünmek kibirden, varlıktan dolayı değildi. Her kuş, onun huzuruna
varsın, yakınlarından olsun diye öğünüyordu.
Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o
efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal
gösterir. Hüthüdün hünerini arz etme sırası geldi; sanatını ve düşüncelerini bildirme
nöbeti erişti.
Dedi ki; “Ey Padişah, en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim. Kısa söylemek daha
iyidir.”
Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir ” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde
uçtuğum zaman, havadan bakınca yerin ta dibindeki suyu görürüm. O su nerededir,
derinliği ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taştan mı Hepsini görür,
bilirim.
Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür” dedi.
Süleyman da “Ey iyi yoldaş! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadaş ol; bu
suretle su bulur, seferde yoldaşlara saka olursun” dedi.
Karga, bunu işitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü söyledi.
Padişah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve olmayacak söz
olursa. Eğer onun böyle bir görüşü olsaydı bir avuç toprak altındaki tuzağı nasıl
görmezdi Nasıl olur da tuzağa tutulurdu, nasıl olur da ümitsiz bir halde kafese
girerdi ” dedi.
Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman layık
mı, akla sığar mı Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhoş gösteriyor, huzurumda
sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun ”
Hüthüt dedi ki: “ Padişahım, Allah aşkına bu çıplak yoksul hakkında düaAşmanın
söylediği sözü dinleme! Eğer ettiğim dava yalansa işte başımı koydum, boynumu vur!
Kaza hükmünü inkar eden karga, binlerce aklı olsa yine kafirdir. Sende “kafirler”
sözünden “ “ harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının ferci gibi şehvet
yerisin, pis pis kokarsın .
Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada da görürüm. Fakat kaza
gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir
ki Kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve kaderdendir”.
“Allemelesma” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası,
her şeyin adını, nasılsa öylece bilmiş sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agah
olmuştu. O, eşyaya ne lakap verdiyse değişmemiştir; çevik dediği tembel çıkmıştır.
Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kafir olacak adamda ona
belli oldu.
Her şeyin adını bilenden işit; “Allemelesma” remzinin sırrını duy! Bize göre her şeyin
adı, görünüşe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat Allah’ya göre iç
yüzüne hakikatine tabidir.
Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi. Bu alemde Ömer’in
adı puta tapan idi, halbuki “Elest” te onun ismi mümindi.
Bizim yanımızda adı meni olan şey, Hak yanında şu benlikle zahir olan süretti. Bu
meni yokluk aleminde vardı; eksiksiz, artısız aynen Allah’nın ilminde mevcuttu.
Hasılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuştur. Allah insana
akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil!
Adem’in gözü Allah’nın pak nuru ile gördüğünden adların hakikati ve iç yüzü ona
ayan olur. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar.
Adını andığım şu Adem’i kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten
acizim! Adem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya
düştü. Acaba bu nehiy, haram olduğundan mıdır, yoksa korkutmak için mi
Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayrette iken tabiatı, buğdaya doğru koştu.
Bahçıvanın ayağına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp kaçtı.
Adem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız eşyayı iş yerinden
götürmüş! “Rabbena İnna zalemna” deyip ah etmeye başladı. Yani “karanlık bastı yol
kayboldu” dedi.
Bu kaza, güneşi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan
etmektedir. “Kaza ve kader zuhur edince bir tuzağı bile görmüyorsam bu yolda cahil
olan yalnız ben değilim ya!”
Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kişi ne kutlu kişidir; o, iyi bir işe sarılmıştır.
Eğer kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur. Yüz kere canına
kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazadır. Bu kaza yüz kere
yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne kurar. Seni eminlik mülküne
götürmek için bu korkutmasını inayet bil!
Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavşanla aslan hikayesini dinle.
Kuyu yanına gelince aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Dedi ki: “Niçin ayağını geri
çektin. Ayağını geri çekme ileri gel!”
Tavşan “Ayağım nerede Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor,yüreğim yerinden
oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun Altın sarısı gibi. Rengim, ne halde
olduğumu bildiriyor.
Allah yüze “bildirici” demiştir. Onun için ariflerin gözü, yüze dalmış kalmıştır. Renk
ve koku, can gibi haber verir; atın kişnemesi atın mevcudiyetini bildirir.
Eşeğin sesini kapının sesinden fark edesin diye her şeyin sesi, o şeyi haber verir.
Peygamber insanları ayırt etmek hususunda “insan sözünde gizlidir” dedi.
Yüzün renginde gönül halinden bir nişan vardır. Bana acı sevgimi kalbinde tut!
Kırmızı yüz sahibinin, refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, meşakkat ve bela
içinde olduğunu bildirir.
Elimi, ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana
uğradım. Önüne geleni kırana, ağaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana sataştım.
Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım.
Bunlar cüziyattır, küllüyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları
bozulmuştur. Cihan; gah sabredip gah şükrettikçe bağlar, bahçeler gah giyinir, gah
çırılçıplak kalır. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar;
göklerde parıldayan yıldızlar; zaman zaman ihtirake uğrarlar. Güzellikte yıldızlardan
daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve edepli olan bir yeri
de sarsıntı sıtmaya düşürür.
Nice dağlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir!
Ruhla eş olan hava bile kaza baş gösterince veba kesilir, ufunetlenir:
Ruhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir; azametli
ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir!
Denizin halini de ıstırabından, coşkunluğundan anla, akılının değişik durduğunu,
kalıptan kalıba girdiğini bil! Allah rızasını arayıp duran başı dönmüş feleğin hali de
oğullarının hali gibidir:
Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz
zamanlar var! Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerin halini de
kendinden kıyas et! Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların
cüzilerinin yüzü nasıl sararmaz
Hele birbirine zıt olan şeylerden; su, toprak, ateş ve yelden meydana gelmiş cüzü...
Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey bu koyunun kurda gönül
vermesidir! Sağlık zıtların sulhüdür; aralarında savaşın başlamasını da ölüm bil!
Allah’nın lütfu, bu aslanla yaban eşeğine, bu iki zıtta, vefakarlık hususunda bir ülfet
vermiştir. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına şaşılır mı ”
Tavşan aslana bu çeşit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim” dedi.
Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak ta şu geriye çekilmenin sebebini söyle, benim
maksadın o.”
Tavşan, O “aslan bu kuyunun içinde oturuyor; bu kalenin içinde bütün afetlerden
emin” dedi.
Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmiştir. Çünkü gönül, sefaları halvetler.
Kuyunun karanlığı, halkın verdiği karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayağını tutan,
halkla karışıp görüşen; başını kurtaramamış, selamete erişememiştir.
Aslan “İleri yürü. Benim açacağım yara, onu kahreder, bir bak , o aslan orada mı ”
dedi.
Tavşan “Ben o ateşten bir kere yanmışım. Sen beni kucağına alırsan, ey kerem
madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi.
Aslan onu kucağına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı. Kuyunun
içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi parıldadı. Aslan su içinde parıldayan aksiiini
gördü. Suda bir aslan şekliyle kucağında şişman bir tavşan şekli gördü. Su içinde
düşmanını görünce tavşanı bırakıp kuyu içine sıçradı.Kendi kazdığı kuyuya kendi
düştü. Çünkü yaptığı zulüm kendi başına geldi.
Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle dediler:
Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye daha kötü
ceza verilir” buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak
hazırlıyorsun. İpek böceği giiibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari
kararlıca kaz! Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’andan “İza cae
nasrullah”ı oku.
Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse sana ceza olarak işte ebabil kuşu gelip çattı.
Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar. Sen birisini
dişinle ısırıp da kan içinde bırakırsan diş ağrısına tutulunca ne yaparsın
Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düşmanından ayırt
edemedi. Kendi aksini kendi düşmanı sandı,
hulasa kendine kılıç çekti.
Ey Adam! İnsanlarda gördüğün bir çok zulümler, senin huyundur; sen kendi huyunu
onlarda görüyorsun.
Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiştir. Sen o sun, sen kendini
yaralamaktasın. O anda lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun!
O kötülüğü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin candan
düşman olurdun. Ey ahmak kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine
saldırıyorsun. Ahlakının künhüne erişir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın
senden olduğunu bilirsin. Aslan; başka bir aslan gibi görünen şeklin, kendi aksinden ,
ibaret olduğu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın dişini söken, o ters gören aslanın
işini işlemektedir.
Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan
nefret etme! “Müminler birbirinin aynasıdır”. Bu haberi Peygamberden rivayet
etmediler mi
Gözünün önüne gök renkli bir cam koymuşsun, o sebepten alem sana gök görünüyor.
Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil. Kendine kötü de başkasına deme!
Eğer mümin Allah nur ile bakmamış olsaydı; gaip mümine bütün çıplaklığı ile nasıl
görünürdü Fakat sen Allah nuru ile değil Allah ateşi ile baktığından kötülükte kaldın
iyilikten gafil oldun.
İyiliği kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun; iyilikten de. Ey gama
kedere dalmış adam! Azar azar ateşe nur serp ki ateşin nura dönsün.
Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de alemin şu ateşi tamamıyla nur olsun.
Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ateş de.
Sen istersen ateş, latif su olur; dilemezsen su bile ateş kesilir. Bizim şu niyazımızı da
yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır. Sen bize bu
isteği, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlar da bulundun.
Tavşan kurtulduğuna sevinerek ovaya, av hayvanlarına koştu. Aslanın kuyuda
öldüğünü görünce çayıra doğru güle oynıya gitmekte idi. Ölümün pençesinden
kurtulduğundan ayağı yerden kesilmiş, sevinmiş; el çırpmakta, dallar, yapraklar gibi
yeşermiş neşelenmiş, oynamaktaydı.
Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgarın eşi
arkadaşı olurlar. Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın ta üstüne
çıkarlar.
Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’nın şükrünü terennüm eder.
Bizim aslımızı ihsan sahibi Allah yetiştirdi, nihayet ağaç kalınlaştı, doğrulup yükseldi
de. Su çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca
gönülleri sevinç dolu bir halde.
Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale
gelirler. Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir Sorma! Tamamı ile can olanlara
gelince; onları hiç sorma (anlatmaya imkan yok!)
Tavşan aslanı zindana soktu, aslan için ne ayıp şey; bir tavşancıktan geri kaldı! Böyle
bir ayıba sahip olduğu halde şaşılacak şey şurasıdır ki bir de kendisine Fahrettin
lakabını takmalarını ister!
Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. Tavşan gibi olan
nefsin seni nasıl kahretti Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa
etmekte. Sen ise şu dedikodu, bahis ve münakaşa kuyusunun dibindesin!
O aslan avcısı tavşan, av hayvanlarının bulunduğu yere koşup “birbirinizi muştulayın.
Size müjdeci geldi. Müjde ey zevki sefaya dalmış olanlar! Müjde ki o cehennem
köpeği, geldiği cehenneme gitti.
Müjde! Allah, o can düşmanının dişlerini söktü. Pençesiyle nice başlar ezen düşmanı,
ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü gitti” dedi.
O zaman bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü öptüler.
Etrafına halka oldular. O çırağ gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler ona secde
ettiler.
“Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin Hayır ne meleksin ne peri! Sen,
erkek aslanların azrailisin! Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona galip
geldin, elin kolun sağ olsun!
Allah bu suyu senin arkından akıttı; eline koluna aferin. Bir daha söyle! Onu hile ile
nasıl inandırdın; o zalimi düzenle nasıl kahrettin
Bir daha söyle ki hikayen dertlere derman, canlara merhem olsun! Bir daha söyle ki o
sitemkarın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler.
Tavşan dedi ki: “Ey ulular! Allah yardım etti, yoksa dünyada bir tavşan kim oluyor ki
Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi, cenneti, huriyi kucağıma attı.
Üstünlükler Hak’tan gelir, hallerin değişmesi de ondandır. Hak; bu kuvvet kudreti zan
ve yakin ehline nöbetleşe göstermektedir.
Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük
taslama! Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedi bulunan nöbet davulunu yedi
yıldızdan üstün bir yerde çalarlar.
Nöbetten üstün olanlar, baki padişahlardır; onlar daima ruhlara sakidir. Bir iki gün su
içmeyi terk edersen ağzını ebediyet şarabına daldırır, o hakikat şarabını içersin.
HZ.ÖMER´İN KERAMETİ
“KÜÇÜK MUHAREBEDEN BÜYÜK MUHAREBEYE DÖNDÜK” SÖZÜNÜN TEFSİRİ
Ey padişahlar! Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var.
Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz.
Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi
denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.
Taşlar, taş yürekli kafirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir halde cehenneme girerler.
Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:
“Doydun mu” denir. O kurt ve sırtlan gibi “Hayır doymadım” der. İşte ateş, işte sana
hararet! Bütün bir alemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu”
diye bağırır.
Nihayet Hak onun üstüne Lamekan aleminden ayağını koyar da işte o vakit derhal
sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima
küllün tabiatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hak’ın ayağıdır. Zaten nefsin
yayını Hak’tan gayrı kim çekebilir Yaya ancak doğru ok koyarlar. Bu yayın ters ve
eğri okları da vardır. Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun,
yaydan fırlayacağına şüphe yok.
Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum. Biz şimdi küçük muharebeden
döndük; Peygamberle beraber büyük muharebedeyiz. Allah’dan denizleri yaran bir
kuvvet isterim ki bu kaf dağını iğne ile yerinden koparıp atayım.
Şunu bil ki safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır. Asıl aslan nefsini mağlup
edendir. “
Bunun hakkında sen bir hikaye dinle de sözümden hisse al:
Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri aşarak bir elçi geldi. Medine halkına
“Halifenin köşkü nerededir ki atımı, eşyamı oraya çekeyim” dedi.
Halk dedi ki: “Onun köşkü yok; Ömer’in köşkü ancak aydın canıdır.
Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübeciği var.
Kardeş onun köşkünü nasıl görebilesin Gönül gözünde kıl bitmiş. Gönül gözünü
kıldan ve hastalıktan arıt, sonra köşkünü görmeyi gözet. Kimin canı heveslerden
arınmışsa derhal tertemiz Allah tapusunu, Allah dergahını görür.
Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz çevirse orada
Allah cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk eden vesveselere yoldaş, oldukça “Semme
vechullah”ı nasıl bilebilirsin
Kimin kalbinde kapı açılırsa gönül göğünde yüzlerce güneş görür. Yıldızların içinde ay
nasıl görünürse başkaları arasında Allah da öyle görünür. Fakat iki parmağını iki
gözünün üstüne koy; bir şey görebilir misin İnsaf et!
Sen görmesen de dünya yok değildir. Kusur, ancak şom nefsin parmağında. Kendine
gel! Gözünden parmağını kaldır da ne istiyorsan gör.
Nuh’un ümmeti, Nuh’a “nerede sevap” dediler. Nuh “duymamak, görmemek için
elbisenize büründüğünüz cihette. Elbiselerinizi bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız;
ondan dolayı gözünüz olduğu halde görmediniz” dedi.
İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de dostu gören göze derler. İnsan
dostu görmeyince kör olsun, daha iyi. Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan
yeğdir".
Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek iştiyakı arttı. Gözünü o
padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da. O iş erinin ardına düşmüş, her
tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı. “Dünyada böyle adam da olur mu ki
cihandan can gibi gizlenmiş” diyordu.
Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur. Bir bedevi karısı, onun
yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını anlayıp “İşte şuracıkta, şu hurma ağacının
altında ; hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız gölgelikte uyuyan Allah
gölgesini gör” dedi. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı.
O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hal geldi. Muhabbet ve heybet
birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.
Kendi kendine “Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum.
Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. Aslanlar,
kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı. Bir çok savaşlarda
bulundum; savaş başlayınca ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette yaraladım.
Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.
Bu adam silahsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi azam tir tir titremekte; bu ne Bu
heybet Hak’tan halktan değil; bu heybet şu abalı adamdan gelmiyor” dedi.
Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse
korkar. Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan
uyandı.
Elçi Ömer’i tazim etti, ona selam verdi. Peygamber “önce selam sonra söz” demiştir.
Ömer, selamı alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti, karşısına oturdu.
Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar. “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan
hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır.
Korkusu olmayana nasıl” korkma” dersin Niye ona ders veriyorsun O, derse muhtaç
değil ki! Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan
sonra en güzel bir yoldaş olan Allah’nın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı.
Elçiye makam nedir Hal neye derler Anlasın bilsin diye Allah’nın Abdallara
gönderdiği lütuf ve ihsanları nakletti.
Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.
Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak aziz
padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete
giren ancak padişahtır.
Sufiler içinde hal ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. Ömer elçiye can
mevzilerini söyledi, ruh seferlerini anlattı.
Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet
makamından. Ruh simurgunun, bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından
bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden
de ileri gidiyordu, hırslarından da! Ömer, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu,
canının Allah sırlarını dilediğini anladı.
Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşit,
onun irşat edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü; tertemiz tohumu temiz yere ekti.
Elçi “ya Emirülmü’minin! Can yücelerden yere nasıl indi Hiçbir şeyle mukayyet
olmayan can kuşu nasıl kafese girdi ” diye sordu. Ömer dedi ki: “Hak, ona afsunlar
okudu, hikayeler söyledi.
Allah; gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca onlar, coşmaya başlarlar;
varlık alemine konarlar. Yok olanlar, onun afsunu ile varlık diyarına takla atarak ve
derhal gelirler. Sonra var olana yine bir afsun okuyunca onu yokluğa derhal ve iki
çifte atla sürer.
Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü. Taşın kulağına bir şey söyledi, akik ve
maden haline getirdi. Cisme bir ayet okudu, can oldu. Güneşe bir şey söyledi parladı.
Sonra yine güneşin kulağına korkunç bir şey üfler yüzüne yüzlerce perde iner. O
kelam sahibi Allah, bulutun kulağına bir şey okur; gözünden misk gibi yaşlar akıtır.
Toprağın kulağına ne söyledi ki murakebeye vardı, dalgın bir halde kaldı!
Tereddüt içinde kalan, hayretlere düşen kişinin kulağına da Hak, bir muamma
söylemiştir. Bu süretle onu iki şüphe arasında hapseder. “Ey yardımı istenen Allah!
Şunu mu yapayım, bunu mu ” der. İki şıktan birini üstün tutar, üstün tuttuğunu
yaparsa o da yine Hak’tandır.
Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıka. Ki
Allah’nın o muammalarını anlasın, gizlice ve açıkça söylenen sözleri idrak edesin.
Böyle yaparsan can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir Zahiri duygudan gizli söz.
Can kulağı ile can gözü, zahiri duyguya yabancıdır; o duygu, bu duygudan
bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta muhlistir
Cebir meselesi, aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı. Aşık olmayansa
cebri hapsetti, onu inkar yahut takyid eyledi.Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir,
cebir değil... Bu, ayın tecellisidir bulut değil. Cebir bile olsa, herkesin bildiği cebir;
yalnız kendi menfaatini gözeten Nefsi Emmarenin cebri değildir.
Ey oğul! Allah, kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal
onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı
da başka türlüdür, cebri de. Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedeften
dışarıda küçük, büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük, büyük inciler.
Onlarda misk ahusunun göbeğindeki kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları,
bunların içlerinde misktir. Sen dışarıdaki kan, göbeğin içinde nasıl misk olur Deme!
Bu bakır, dışarıda adi ve bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın olmuş da deme!
İhtiyar ve cebir, sende bir hayalden ibarettir. Onlardaysa Allah azametinin nuru
haline gelmiştir. Ekmek sofrada durduğu müddetçe cansızdır. Fakat insan vucudunda
neşeli ruh kesilir. Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır. Fakat
can, sel sebil suyu ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir.
Ey doğru okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir; bir düşün, o canlar canının
kuvveti ne olabilir İnsanın bir tek kolu, candan gelen kuvvetle dağı, denizle
madenlerle yarıp delmekte. Dağ yaran (Ferhat) ın candan gelen kuvveti taş delmek,
canlar canının kuvveti de ayı ikiye bölmektir.
Gönül, Allah sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider.
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti. Ancak bir
hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid eyledin.
Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken; bunu bir
fayda elde etmek için yaparsın da.
Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim gördüğümüzü nasıl görmez Mananın
kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var. Bu faydaların her biri, canın cesede
girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok. Elçi, bu bir iki kadehle
kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber! Allah kudretine hayran
olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz oldu. Tane ekinliğe
vardı ekin oldu.
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı. Sürme taşı, (döğülüp) gözlere
çekilinceiyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.
Kur’an; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!).
Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar
gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden
kurtulan ruhlar, Allah’ya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın
bundan başka çaresi yok!
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan
aşağımıdır ki ”
Ömer’den, bu sözleri işitince elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Sual de mahvoldu
cevapta... hatadan da kurtuldu, doğrudan da.Aslı anladı, ferilerden geçti.
Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı:
Ömer’e “O duru suyun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne, bunda ne sır var
Duru su, toprakta gizlenmiş; saf can cisimlerde mukayyet olmuş, sebebi ne ” dedi.
Ömer dedi ki: “Sen derin bir bahse dalıyorsun. Mesela manayı harflerle takyid eder
(bir söz söylersin). Serbest olan manayı hapsettin, nefesi bir kelime ile takyid
eyledin.Sen faydadan mahçup iken; ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken;
bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da. Fayda, kendisinde zuhur eden Allah, bizim
gördüğümüzü nasıl görmez Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda
var. Bu faydaların her biri, canın cesede girmesindeki faydaya nispetle pek değersiz.
Cüzilerin cüz’ü olan senin bu nefesin, bu söz söylemen, külli bir fayda temin ederse
ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül, neden faydasız olsun Sen bir cüz iken
fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor, onu neden kınıyorsun
Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış! Allah’ya
şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür
değildir. Şükretmek surat ekşitmeden ibaretse sirke gibi şükreden hiç kimse yok!
Sirke, ciğere gitmek için yol arıyorsa ona “şekerle karış da sirkengübin ol” de!
Manayı şiire sıkıştırmaya çalışmak, haptolmakla müsavi, ondan gayrı bir şey değil.
Şiirde mana, sapan gibi istenen yere gitmesine imkan yok.
Elçi, bu bir iki kadehle kendinden geçti; hatırında ne elçilik kaldı, ne getirdiği haber!
Allah kudretine hayran olup kaldı; makam erişip sultan oldu. Sel denize kavuştu deniz
oldu. Tane ekinliğe vardı ekin oldu.
Ekmek Adem Atanın vucuduna karıştı, ölü iken dirildi, haberdar oldu. Mum ve odun,
ateşe can verip yanınca nursuz vücutları nurlandı.
Sürme taşı, (dövülüp) gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi.
Ne mutlu o adama kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır! Yazık o diriye ki ölü ile
oturmuş, ölmüş; hayatını kaybetmiştir!
Allah Kur’anına kaçar, sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.
Kuran; Peygamberlerin, Allah’nın temiz ululuk denizindeki balıkların halleridir.
Fakat okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün
(inanmadıktan onlara uymadıktan sonra ne fayda!). Kuran’ın hükümlerini tutar,
kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.
Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden
kurtulan ruhlar, Allah’a layık ve halka rehber olan peygamberlerdir.
Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu
ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın
bundan başka çaresi yok!
Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk
arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan
aşağımıdır ki ”
ŞEYTAN ADEM´E NEDEN SECDE ETMEDİ
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim
yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa,
her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Allah’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz
Allah işinin eseridir.
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl
görebilir İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir.
Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün
zaman ardını nasıl görebilirsin
Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o
iş yapma kudretini yaratır Ey oğul! Allah, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda
diğer bir işi yapmasına mani olamaz.
Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.
Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.
Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’ya isnad etmedi. Allah’nın halk ettiğini
gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.
Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben
yaratmadım mı ” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu
gizledin ” dedi.
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni
kayırdım” dedi.
Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler
içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de
anlayasın:
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el... her iki hareketi de
bil ki Allah yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur.
İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın
pişman olduğunu ne vakit gördün
Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye
söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl
değildir ki.
Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir
makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada
Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can
bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla
beraber his ve akıl bakımından kamildi.
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can
bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.
Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören
kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği
meydandadır.
Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki
Cehil bahsine gelirsek o Allah’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve
sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden
bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!
Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.
Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama
hiçbir şeyi yoktur!
TACİRİN HİKAYESİ
Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmiş, güzel bir duduydu. Tacir,
Hindistan’a gitmek üzere yol hazırlığına başladı. Kerem ve ihsan dolayısıyla,
kölelerinin, cariyeciklerinin her birine “Çabuk söyle, sana Hindistan’dan ne
getireyim ” dedi. Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adam hepsine, istediklerini
getireceğini vad etti. Duduya da “Sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne
getireyim ” dedi. Dudu dedi ki: “Oradaki duduları görünce benim halimi anlat. Dedi ki:
Sizin müştakınız olan filan dudu, Allah’nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur. Size
selam söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.
Dedi ki: Reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim. Sıkı bir hapis içinde
olayım da siz gah yeşilliklerde, gah ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz. Dostların vefası
böyle mi olur Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde. Ey Ulular! Bir seher çağı
şarap meclisinde bu inleyen garibi de hatırlayın!
Dostların sevgiliyi anması, sevgiliye ne mutludur. Hele anan ve anılanın biri Leyla,
öbürü Mecnun olursa. Ey güzel endamlı sevgilinin mahremleri! Kendi kanımla
doldurduğum peymaneleri içmem reva mı Sevgili! Bana da bir nasip vermek istersen
beni anarak bir kadeh iç! İçerken bu yerlere serilmiş düşkün aşığı yad ederek toprağa
bir yudum şarap dök! Şaşılacak şey! Nerde o ahit, nerde o yemin Oşeker gibi dudağın
verdiği vaadler hani Bu kulun ayrı düşmesi, fena kulluktansa... kötüye kötülükle
mukabele edersen aramızda ne fark kalır
Fakat hiddetle, şiddetle senden gelen kötülük, sema’dan, çengin namelerinden daha
zevkli, daha neşeli. Ey cefası devletten daha güzel, intikamı candan daha sevimli
dilber! Ateşin bu... acaba nurun nasıl matem, bu olunca düğünün nice Cevrinde öyle
tatlılıklar var ki...malik olduğun letafet yüzünden kimse seni hakkıyla anlayamaz.
Hem inlerim, hem de sevgili inanır da kereminden o cevri azaltır diye korkarım.
Kahrına da hakkıyla aşığım, lütfuna da. Ne şaşılacak şey ki ben bu iki zıdda da gönül
vermişim. Allah hakkı için bu dikenden kurtulur, gül bahçesine kavuşursam bu
sebepten bülbül gibi feryat ederim. Bu ne şaşılacak şey bülbüldür ki ağzını açınca
dikeni de gül bahçesiyle beraber yutar, ikisini de bir görür! Bu bülbül değil ateş
canavarı! Onun aşkıyla bütün kötü şeyler, kendisine hoş gelmekte! Güle aşık, halbuki
esasen kendisi gül, kendisine aşık, kendi aşkını aramakta!”
Can dudusunun hikayesi de bu çeşittir. Fakat nerede kuşlara mahrem olan kişi
Nerede zayıf ve suçsuz bir kuş ki onun içine Süleyman, askeriyle ordu kurmuş olsun!
Şükür yahut şikayetle feryat edince yere, göğe zelzeleler düşsün! Her demde ona
Allah’dan yüz mektup, yüz haberci erişsin; o bir kere “Ya Rabbi” deyince Hak’tan
altmış kere “Lebbeyk” sesi gelsin! Hatası, Allah indinde ibadetten daha iyi olsun;
küfrüne nispetle bütün halkın imanı değersiz kalsın! Öyle kişiye her nefeste hususi
miraç vardır. Allah, onun tacının üstüne yüzlerce hususi taç koyar. Cismi topraktadır,
Canı Lamekan Aleminde, O Lamekan Alemi, saliklerin vehimlerinden üstündür.
(vehimlere sığmaz.) O Lamekan Alemi, vehmine gelen bir alem olmadığı gibi hayaline
de doğmaz.(ne idrak edebilirsin, ne tahayyül!) Cennetteki ırmak, nasıl cennettekilerin
hükmüne tabi ise mekan alemiyle Lamekan Alemi de, o alemin hükmüne tabidir. Bu
ilahi akıl kuşlarına ait olan bahsi kısa kes, bu sözden yüzünü çevir, sukut et!
Doğrusunu, Allah daha iyi bilir. Dostlar biz yine kuş, tacir ve Hindistan hikayesine
dönelim: Tacir, Hindistan’daki dudulara, dudusundan selam götürmeyi kabul etti.
Hindistan uçlarına varınca kırda birkaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi, dudunun
selamını ve kendisine emanet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan birisi, bir hayli
titredi ve düşüp öldü, nefesi kesildi.
Tacir, bu haberi verdiğinden dolayı pişman oldu, dedi ki: “Bir cana kıydım, Bu dudu,
olsa olsa o duducağızın akrabası olacak, galiba bunların cisimleri iki, canları bir. Bu işi
neye yaptım, o haberi neye verdim Bu münasebetsiz sözle biçareyi yaktım,
yandırdım.” Bu dil, çakmak taşıyla çakmak demiri gibidir.
Dilden çıkan da ateşe benzer. Manasız yere gah hikaye yoluyla, gah laf olsun diye
çakmak taşıyla demirini birbirine vurma! Zira ortalık karanlıktır, her tarafta pamuk
dolu. Pamuk arasında kıvılcım nasıl durur Zalim onlardır ki gözlerini kapamışlar,
söyledikleri sözlerle bütün alemi yakmışlardır.
Bir söz, bir alemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder. Canlar aslen İsa nefeslidir; bir anda
yara, bir anda merhem olurlar. Canlardan perde kalkaydı; her canın sözü, Mesih´i’
sözü gibi tesir ederdi. Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma , bu helvayı
yeme! Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler. Helva ise,
çocukların istediği şeydir.
Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır! “Ey gafil! Sen nefis
ehlisin, toprak içinde kan yiyedur! Fakat gönüle sahip olan kişi , zehir bile yese o zehir
bal olur.” Gönüle sahip olan kişi, apaçık öldürücü bir zehir bile yese ona ziyan gelmez.
Çünkü o, sıhhat bulmuş, perhizden kurtulmuştur. Fakat zavallı talip (kemale ermemiş
salik), henüz hararet içindedir.
Peygamber buyurdu ki:”Ey cüretli talip! Sakın hiçbir matlup ile mücadele etme!”
Sende Nemrut’luk var, ateşe atılma, atılacaksan önce İbrahim ol! Madem ki sen ne
yüzgeçsin, ne de denizci... aklına uyup kendini denize atma! Yüzgeç ve denizci,
denizden inci çıkarır, ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kamil, toprağı tutsa
altın olur; nakıs, altını ele alsa toz toprak kesilir. O gerçek er, Allah’ya makbul
olmuştur, bütün işlerde onun eli Allah elidir.
Nakıs kimsenin eli ise Şeytan’nın, ifritin elidir. Çünkü Şeytan’nın teklif ve hile
tuzağına tutulmuştur. Kamile göre bilgisizlik bile bilgi olur, nakısın bildiği bilgi ise
bilgisizlik kesilir. İlletli kimse, ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve
şeriat haline gelir. Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu
müsabakada kazanmayacak , onu geçmeyeceksin, iyisi mi, dur!
Melun Firavun’un zamanında sihirbazlar Musa ile kin güderek mücadeleye girdiler.
Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, ağırladılar. Zira ona “Ferman senin.
İstiyorsan önce sen asanı at” dediler.
Musa “ Hayır, ey sihirbazlar, önce siz büyülerinizi meydana koyun” dedi.
Musa’ya karşı gösterdikleri o kadar hürmet , din sahibi olmalarına sebep oldu; inat
yüzünden de elleri ayakları kesildi. Sihirbazlar Musa’nın hakkını anladıklarından
evvelce işledikleri suça karşılık olarak ellerini, ayaklarını feda eylediler.
Yemek yemek ve nükte söylemek, kamile helaldir; madem ki sen kamil değilsin yeme
ve sukut et! Çünkü sen kulaksın, o dildir; o senin cinsinden değil, Allah, kulaklara
“Ansitü” buyurdu.
Çocuk önce, süt emme kabiliyetinde doğar, bir müddet susar ve tamamı ile kulak
kesilir. Lakırdı söylemeyi öğreninceye kadar bir zaman dudağını yumması, söz
söylememesi gerekir. Kulak vermezse “ti ,ti “ diye manasız sözler söyler; kendisini
alemin dilsizi yapar. Anadan sağır doğan ise hiç dinlemediği için dilsiz olur; nasıl dile
gelsin Çünkü söz söylemek için önce dinlemek gerekir. Söze, kulak verme yolundan
gir. Evlere kapılardan girin; rızıkları, sebeplerine teşebbüs ederek arayın! Dinleme
ihtiyacı olmaksızın anlaşılan söz, ancak tamahsız ve ihtiyaçsız olan Allah’nın sözüdür.
Allah, yarattığını eşsiz, örneksiz yaratır; üstada tabi değildir. Herkes ona dayanır;
onun dayanacağı bir varlık yoktur. Ondan başka bütün mahlukat; hem sanatında, hem
sözünde üstada tabidir, örneğe muhtaçtır. Bu söze yabancı değilsen bir hırkaya
bürün, bir viraneye çekil ve göz yaşı dök! Çünkü Adem, Allah itabından ağlamakla
kurtuldu; tövbekarın nefesi ıslak göz yaşlarıdır. Adem, yeryüzüne, ağlamak için,
daima feryadetmek, inlemek ve mahzun olmak için gelmiştir.
Adem, Firdevs’ten, yedi kat göklerin üstünden ayakları dolaşarak en adi yere, ta kapı
dibine, özür dilemek için gitti. Eğer sen de Ademoğluysan onun gibi özür dile, onun
yolunda yürü!
Gönül ateşiyle göz yaşından çerez düz. Bahçe, bulutla güneş yüzünden yetişmiş,
yeşermiştir. Sen göz yaşı zevkini ne bilirsin Görmedikler gibi ekmek aşığısın! Bu
karın dağarcığından ekmeği boşaltırsan ululuk incileri ile doldurursun. Önce can
çocuğunu Şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere ortak yap.
Sen karanlık, mükedder ve bulanık oldukça bil ki melun Şeytanla süt kardeşisin! Nur
ve kemali arttıran lokma, helal kazançtan elde edilen lokmadır. Çırağımıza katılınca
söndüren yağa yağ deme, çırağı söndüren yağa su de!
İlim ve hikmet helal lokmadan doğar; aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir. Bir
lokmadan hasede uğrar, tuzağa düşersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana
gelirse, sen o lokmayı haram bil!
Hiç buğday ektin de arpa verdiğini gördün mü Hiç attan eşek sıpası olduğunu
gördün mü Lokma tohumdur mahsulü fikirlerdir. Hizmete meyletmek ve o cihana
gitmek azmi, ağza alınan lokmanın helal olmasından doğar.
Tacir alışverişi bitirip muradına nail olarak evine geri geldi. Her köleye armağan
getirdi, her halayığa ihsan da bulundu. Dudu “ Bu kulun armağanı hani Ne gördün ve
ne dedinse söyle” dedi.
Tacir, “Söylemem, zaten elimi çiğneyip parmaklarımı ısırarak, cahilliğimden,
akılsızlığımdan böyle saçma haberi niye götürdüm diye hala pişman olup
durmaktayım” dedi.
Dudu, “Efendim, pişmanlık neden, bu hiddete bu gama ne sebep oldu ” dedi.
Tacir dedi ki: “Şikayetlerini sana benzeyen dudulara söyledim. İçlerinden biri senin
derdini anlayınca ödü patladı, titreyip öldü.” Ben “Ne yaptım da bu sözü söyledim”
diye pişman oldum ama bir kere söylemiş bulundum. Pişmanlık ne fayda verir
Ağızdan bir kere çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. Oğul, o ok gittiği yerden
geri dönmez, seli baştan bağlamak gerek. Sel önce bir kere coşup da etrafı
kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz.
Yapılan işin gayp aleminde eserleri doğar, o meydana gelen eserler, halkın hükmüne
tabi değildir. onların bize nispeti varsa da hepsi, ancak tek Allah tarafından
yaratılmıştır. Mesela Amr’e Zeyd bir ok atar; o ok, Amr’i kaplan gibi yaralar. Yara, bir
yıl kadar Amr’ın vucudun ağrılar, sızılar meydana getirir. O dertleri, Hak yaratmıştır,
insan değil.
Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse, yahut ölümüme kadar bedeninde
yaralar, oluşursa, o ağrılardan, o illetlerden ölürse Zeyd’e; ilk sebepten, ok attığından
dolayı katil de! Hepsi, Allah’nın icadı ise de o ağrıları Zeyd’e nispet et!
Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep
Hak’ka mutidir (eken, nefes alan, tuzak kuran, çiftleşen kuldur; bitiren, yaşatan,
tuzuğa düşüren, doğurtan yahut bunların aksini meydana getiren Hak’tır).
Velilerde Allah’dan öyle bir kudret vardır ki atılmış oku yoldan geri çevirirler. Allah
velisi, pişman olursa sebeplere eserlerin kapılarını kapar (fiilleri neticesiz bırakır).
Fakat bunu Allah eliyle yapar. Allah kudretiyle; söylenmiş bir sözü söylenmemiş hale
getirir. Bir hale ki ne şiş yanar ne kebap! Bütün kalplerdeki nükteleri işitir,
gönüllerden o sözü yok eder.
Ey ulu kişi! Sana delil ve huccet gerekse “Min ayetin ey nünsiha” ayetini oku.
“Ensevküm zikri” ayetini de oku velilerin kalplere nisyan koyma kudretini anla!
Veliler, hatırlatma ve unutturmaya kadirdirler; şu halde herkesin gönlüne
hakimdirler. Veli, unutturma kudretiyle bir kişinin istidlal yolunu bağladı mı, o adamın
hüneri bile olsa bir iş yapamaz.
Siz, yüce kişileri alaya aldınız, bundan bir şey çıkmaz sandınız ama Kuran’da
“Ensevküm” ayetini bir okuyun!
Şehir ve köye sahip olan, cisimlerin padişahıdır. Gönül sahibi ise gönüllerinizin
sultanıdır. Hiç şüphe yok ki işler, görüşlerin ferridir. Şu halde insan, ancak göz
bebeğinden ibarettir. Ben bunu, tamamı ile söyleyemiyorum, çünkü merkez sahipleri
(Peygamberler) men ediyorlar. Madem ki halkı unutması, ve hatırlaması onun
elindedir, imdatlarına da o erişir.
O güzel huylarla huylanmış olan zat, her gece gönüllerden yüz binlerce iyi ve kötü
hatırayı giderir; gündüzün gönülleri, yine o hatıralarla doldurmakta; o sedefleri,
incilerle dopdolu bir hale getirmektedir. Evvelki düşüncelerin hepsi, Allah’nın
hidayetiyle sahiplerini tanırlar. Uyanınca, sanat ve hünerin, sebepler kapısını açmak
üzere yine sana gelir.
Kuyumcunun hüneri demirciye gitmez, bu güzel huylunun huyu, öteki kötüye mal
olmaz. Hünerler ve huylar, kıyamet günü, çeyiz gibi sahibine döner. Güzel olsun,
çirkin olsun... bütün huylar ve hünerler, sabah çağında sahiplerine gelir; nitekim
posta güvercinleri, gönderilen mektupları, yine uçtukları şehre getirirler.
Dudu, o dudunun yaptığını işitince titredi, düştü, kaskatı oldu. Sahibi, onun böyle
düştüğünü görünce yerinden sıçradı, külahını yere vurdu. Onu, bu renkte, bu halde
görerek yerinden fırlayıp yakasını yırttı.
Dedi ki: “ Ey güzel ve hoş nağmeli dudu! Sana ne oldu, niçin bu hale geldin Vah
yazık, benim güzel sesli kuşum! Vah yazık, benim gönüldeşim, sırdaşım. Yazık, benim
güzel nağmeli kuşum; ruhumun neşesi, bahçem, çiçeğim! Süleyman’ın böyle kuşu
olsaydı hiç başka kuşlarla uğraşır mıydı Vah yazık; ucuz bulduğum kuştan ne çabuk
ayrıldım! Ey dil, sen bana çok ziyan veriyorsun! Söyleyen sen olduktan sonra ben sana
ne diyeyim Ey dil, sen hem ateşsin, hem harman! Ne vakte kadar harmanı ateşe
vereceksin Can, ne dersen onu yapmakla beraber gizlice yine senin elinden feryad
etmektedir.
Ey dil, sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!
Hem kuşlara çalınan ıslık, yapılan hilesin; hem yalnızlık ve ayrılık zamanının enisisin!
Ey aman bilmez! Bana hiç aman vermiyorsun. Sen, yayını beni öldürmek için
kurmuşsun. İşte benim kuşumu uçurdun. Zulüm ve sitem otlağında az otla! Ya bana
cevap ver, yahut insafa gel, yahut da bana sevinç ve neşe sebeplerinden birini an!
Eyvah benim karanlığı yakıp mafeden nurum; eyvah, benim gündüzü aydınlatan
sabahım!
Vah benim güzel uçan; ta sondan başlangıca kadar uçup gelen kuşum! Cahil insan
ilelebet mihnete aşıktır. Kalk, “Fikebed” e kadar “La uksimü” yü oku!
Senin yüzünü gördüm de mihnetten kurtuldum; senin ırmağında köpükten, tortudan
arındım. Bu eyvah demeler, bu acınmalar onu görmek, peşin ve elde olan kendi
varlığından kesilmek hayali iledir.
(Bu kuşun ölümüne sebep) Allah’nın gayreti (kıskanması) idi. Hak’kın hükmüne çare
bulunmaz. Nerede bir gönül ki Allah’nın hükmünden yüz parça olmamış olsun!
Gayret (kıskançlık) de her şeyden gayrı olan; vasfı söze ve sese sığmayan Allah
gayretidir (kendisinden başka her şeyi kıskanır).
Ah keşke gözyaşım deniz olsaydı da o güzel dilberimin yoluna saçaydım! Benim
dudum, benim anlayışlı kuşum; düşüncelerimin, sırlarımın tercümanı! Rızkını vereyim,
vermeyeyim... benim enisimdi. İlk söylenen sözlerden onu hatırlarım benimle ezeli bir
aşinadır. O öyle bir duduydu ki sesi, vahiden gelirdi; varlığı varlık meydana gelmeden
önceydi.
O dudu, senin içinde gizlidir. Sen, şunda bunda onun aksini görmüşsün. O, kuş senin
neşeni alır, fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü, adalet gibi kabul
edersin.
Ey can uğruna canını yakıp duran! Canını yaktın, tenini aydınlattın. Ben yandım,
kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin, benden tutuştursun da çerçöpü alevlensin,
yaksın! Kav, ateş alma kabiliyetindendir, şu halde ateşi cezbeden kavı al!
Vah vah vah; yazıklar olsun... öyle bir ay bulut altına girdi!
Nasıl bahsedeyim Gönül ateşi şiddetle alevlendi; ayrılık aslanı çıldırdı, kan döker bir
hale geldi. Ayıkken bile titiz ve sarhoş olan, kadehi ele alınca nasıl olur
Anlatılamayacak derecede sarhoş olan bir aslan, çayırlığa gelince oraya yayılmış
yeşilliklerden neşelenir, sarhoşluğu büsbütün fazlalaşır.
Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: “Yüzümden başka hiçbir şey düşünme!
Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin.
Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir Üzüm bağının çitten duvarı.! Harfi
sesi sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü olmaksızın konuşayım!
Adem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim. Halil’e
bile söylemediğim sırrı, Cebrail’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile dem vurmadığı,
hatta Allah’nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.”
Biz (ma) kelimesi, sözlükte nasıl bir kelimedir İspata ve nefye delalet eden bir
kelime. Halbuki ben ispat değilim; zatım, varlığım yoktur ki ispat edilebilsin. (Varlığım
olmadığından ) Nefiy de değilim (yokun varlığı nefiy de edilemez, esasen olmadığı için
yoktur da denemez).
Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi
kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün hak, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur.
Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin
yolunda ölür. Avcı onları ansızın avlamak için kuşlara av olmaktadır.
Dilberler; aşkları, canla, başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Kimi
aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarfından
sevildiği cihette maşuktur da. Maden ki aşık odur, sen sus artık. Maden ki o, kulağını
çekmekte, sen tamamıyla kulak kesil.
Sel akmaya başlar başlamaz önünü kes, yolunu bağla. Yoksa alemi perişan ve harap
eder, her tarafı yıkar. Fakat harap olmaktan niye gamlanayım Harebenin altında
padişah hazinesi var! Hakka dalan kişi daha ziyade dalmak, can denizinin dalgası
altüst olmak ister.
Denizin altı mı daha hoştur, yoksa üstü mü Onun oku mu daha ziyade gönül çekici
ve güzeldir, o oka karşı siper tutmak mı
Şu halde ey gönül! Neşe ve sefayı cefa ve beladan ayırt edersen vesveseye zebun
olmuş olursun. Tutalım ki senin isteğinde şeker tadı var; sevgilinin isteği, isteksiz
murat ve maksadı terk etmek değil mi Onun her bir yıldızı yüzlerce hilalin kan
diyetidir. Ona, alemin kanını dökmek helaldir!
Biz değeri de bulduk kan diyetini de. Ve o yüzden can vermeye koştuk. Ey aşık !
aşıkların hayatı ölümledir. Gönlü gönül vermeden başka bir süretle bulamazsın.
Yüzlerce naz ve işveyle gönlünü almak istedim; sevgili bana istiğna yüzünü gösterdi,
bahaneler etti.
“Bu akıl, bu can, senin aşkına gark olmuş değil mi ki ” dedim, dedi ki: “Git, git; bana
bu efsunu okuma! Ben, senin ne düşündüğünü bilmez miyim Ey iki gören! Sen,
sevgiliyi nasıl gördün; buna imkan mı var Ey ağır canlı! Sen onu hor gördün; çünkü
çok ucuz aldın! Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inciyi bir somuna değişir.
Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma
batmış, yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da!
Ben, aşkı kısaca söyledim, tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar
yanar hem dil! Lep (dudak) dersem maksadım leb-i derya (deniz kıyısı) dır; La (hayır)
dersem muradım illa (ancak, evet) dir.
Tatlılıktan dolayı yüzümü ekşitmiş olarak otururum; fazla sözden dolayı sükut
etmekteyim. İsterim ki bu suretle tatlılığımız, yüzümüzün ekşiliğiyle iki cihandan da
gizli kalsın; bu söz, her kulağa girmesin. Onun için yüz ledün sırrından ancak birini
söylemekteyim.
Hak kıskançlıkta bütün alemlerden ileri gittiği içindir ki bütün alem kıskanç oldu. O,
can gibidir, cihan beden gibi. Beden; iyiyi, kötüyü, canın tesiriyle kabul eder.
Kimin namazında mihrap ve kıblesi Ayn (Allah’nın zatı cemali) olursa onun tekrar
iman tarafına gitmesini ayıp ve kusur bil.
Padişaha esvapçıbaşı olan kişinin, padişah hesabına ticarete girişmesi ziyankarlıktan
ibarettir. Padişahla birlikte oturan kimsenin padişah kapısında oturması yazıktır,
aldanmaktır.
Bir kimseye padişaha elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu, suçtur. Her ne
kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nispetle hatadır,
düşkünlüktür. Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse kıskanır.
Allah’nın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır.
Kıskançlıkların aslını haktan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Allah
kıskançlığının fer’idir. Bunu anlatmayı bırakayım da o, on gönüllü hercai sevgilinin
cefasından şikayet edeyim. Feryadedeyim, çünkü feryat ve figanlar, hoşuna gidiyor.
İki alemden de ona ancak feryed ve figan lazım. Onun macerasından acı acı nasıl
feryad etmiyeyim ki sarhoşlarının halkasına dahil değilim. Onun gözünden ayrı, güne
gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken nasıl gece gibi kapkara
olmam
Onun hoş olmayan şeyi de benim canıma hoş geliyor. Ogönül inciten sevgilime canım
fede olsun! Naziri olmayan tek padişahımın hoşnut olması için ben, hastalığıma da
aşığım, derdime de. İki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için gam toprağını
gözüme sürme gibi çekmekteyim. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir; halk
gözyaşı sanır. Ben canlar canından şikayetçi değilim, hikaye etmekteyim.
Gönül,” ben ondan incindim” dedikçe, gönlün bu asılsız ve ehemmiyetsiz nifakına
gülmekteyim.
Ey doğruların medar-ı iftiharı! Doğrulukta bulun. Ey baş köşe! Ben senin kapında
eşiğim. Mana aleminde baş köşe nerede, eşik nerede Ey canı biz ve ben kaydından
kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir
olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalcınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle
huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve
“sen” ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonunda da sevgiliye mustağrak olurlar.
(Ben, biz, ben ve bizim, varlıkların varlığı ve yokluğu, hulasa) söylediklerimin hepsi
vardır, vakıdir. Ey kün emri, ey gel denmekten ve söz söylemekten münezzeh Allah,
sen gel!
Ten gözü, seni görebilir mi; senin gamlanman, neşelenip gülmen hayale gelir mi
Gama, neşeye merbut olan gönüle, onu görmeye layıktır, deme! Keder ve neşeye
bağlanmış olan; bu iki ariyet vasıfla yaşar. Halbuki yemyeşil aşk bağının sonu, ucu,
bucağı yoktur. Orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var! Aşıklık bu iki halden
daha yüksektir; baharsız, hazansız terütazedir.
Ey güzel yüzlü! Güzel yüzünün zekatını ver; yine pare pare olan canı şerh et, onu
anlat (dedim!).Fettan gözünün ucuyla ve nazla bir baktı da gönlüme yeni bir dağ
vurdu. Kanımı bile dökse ona helal ettim. Helal sözünü söyledikçe o, kaçmaktaydı.
Mademki topraktakilerin feryadından kaçmaktasın. Kederlilerin yüreğine niye gam
saçarsın Her sabah; doğudan parlayınca seni, doğu pınarı (güneş) gibi coşmak ta,
zuhur etmekte buldu.
Ey şeker dudaklarına paha biçilmeyen güzel! Divanene ne bahaneler buluyorsun Ey
eski cihana taze can olan! Cansız ve gönülsüz bir hale gelmiş olan tenden çıkan feryat
ve figanı işit!
Allah aşkına olsun, artık gülü anlatmayı bırak da gülden ayrılan bülbülün halini anlat!
Bizim coşkunluğumuz gamdan neşeden değildir; aklımız irfanımız, hayal ve vehimden
meydana gelmemiştir. Nadir bulunur bir halettendir; inkar etme ki Hak’kın kudreti
pek büyüktür. Sen bu hali insanların ahvaline kıyas etme, cevir ve ihsan menzilinde
kalma!
Cevir ve ihsan, mihnet ve neşe, gelip geçicidir. Gelip geçenlerse ölürler; Hak onlara
varistir.
Sabah oldu, ey sabahın penahı Allah! (Ben özür serd edemiyorum), bize hizmet eden
Hüsamettin’den sen özür dile! Aklı-ı Küll’ün ve canın özür dileyeni sensin; canların
canı, mercanın parıltısı sensin.
Sabahın nuru parladı, biz de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.
Senin feyzin bizi böyle mest ettikçe şarap ne oluyor ki bize neşe versin! Şarap,
coşkunlukla bizim yoksulumuzdur; felek; dönüşte aklımızın fakiridir. Şarap bizden
sarhoş oldu, biz ondan değil... Beden bizden var oldu, biz ondan değil!
Biz arı gibiyiz, bedenler mum gibi. Allah, bedenleri bal mumu gibi göz, göz ev, ev
yapmıştır. Bu bahis çok uzundur, tacirin hikayesini anlat ki o iyi adamın ne hale
geldiği, ne olduğu anlaşılsın.
Tacir, ateşler, dertler, feryatlar içinde, böyle yüzlerce karmakarışık sözler
söylüyordu. Gah birbirini tutmaz sözler söylüyor, gah naz ediyor, gah niyaz eyliyor;
gah hakikat aşkını, gah mecaz sevdasını ifade ediyordu. Suya batan adam fazla
debelenir, eline geçen ota tutunur. O tehlike zamanında elini kim tutacak diye can
korkusuyla şuraya, buraya elini sallar durur, yüzmeye çalışıp çabalar. Sevgili, bu
divaneliği, bu perişanlığı sever. Beyhude yere çalışıp çabalamak, uyumaktan iyidir.
Padişah olan; işsiz, güçsüz değildir. hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, şaşılacak
şeydir! Allah, ey oğul, onun için “Külle yevmin hüve fi şe’n “ buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma! Olabilir ki son
nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder. Padişahın kulağı, gözü
penceredir; erkeğin canı olsun, kadının canı olsun... bir can neye çalışırsa, onu duyar,
görür!
Tacir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk, uçup bir yüksek ağacın
dalına kondu. Güneş, ufuktan nasıl süratle doğarsa o dudu da, o çeşit uçtu.
Tacir, hiçbir şeyden haberi yokken kuşun esrarını bu işe şaşırıp kaldı. Yüzünü çevirip
“Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip ver! Hindistan’daki dudu ne yaptı
da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın!” dedi.
Dudu dedi ki: “O, hareketiyle bana nasihat etti; “Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi
bırak; çünkü söz söylemen seni hapse tıktı” dedi. Bu nasihati vermek için kendisini
ölü gösterdi.
Yani “Ey avama karşı da, havassa karşı da nağme ve terennümde bulunan! Benim gibi
öl ki kurtulasın. Taneyi gizle, tamamı ile tuzak ol. Goncayı sakla damdaki ot ol. Kim
güzelliğini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.
Düşmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri; kovalardan su boşalır gibi başına
boşalır. Düşmanlar kıskançlılarından onu parça, parça ederler; dostlar da ömrünü
heva ve hevesle zayi eder, geçirirler.
Bahar zamanı, ekin ekmekten gafil kişi, bu zamanın kıymetini ne bilsin! Allah
lütfunun himayesine sığınman gerektir. Çünkü Allah, ruhlara yüzlerce lütuflar döktü.
Allah’nın lütfuna sığınman gerek ki bir penah bulasın. Ama nasıl penah Su ve ateş
bile senin askerin olur.
Nuh’a ve Musa’ya deniz dost olmadı mı Düşmanlarını da kinle kahretmedi mi Ateş,
İbrahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı Dağ, Yahya’yı
kendisine çağırarak ona kastedenleri taşlarıyla paralayıp sürmedi mi Ey Yahya! Kaç,
bana gel de keskin kılıçlardan seni kurtarayım, demedi mi “ dedi” diye cevap verdi.
Dudu ona hoşa gider bir iki nasihat verdi, sonra “Allahaısmarladık, artık ayrılık
zamanı geldi” dedi. Efendisi dedi ki: “Allah selamet versin git. Sen bana yeni bir yol
gösterdin”.
Tacir kendi kendine dedi ki: Bu bana nasihatti. Onun yolunu tutayım, o yol aydın bir
yol. Benim canım neden dududan aşağı olsun Can dediğin de böyle iyi bir iz izlemeli.”
BENLİĞİN ŞIMARTILMASI
Ten kafese benzer. Girenlerin, çıkanların, insanla dostluk edenlerin aldatmasıyla can
bedende dikendir. Bu, “Ben senin sırdaşın olayım” der. Öbürü “Hayır, senin akranın,
emsalin benim”der.
Bu der ki: “Varlık aleminde güzellik fazilet, iyilik ve cömertlik bakımından senin gibi
hiçbir kimse yok.” Öbürü der ki: “İki cihan da senindir. Bütün canlarımız senin canına
tabidir.” O da, halkı, kendisinin sarhoşu görünce kibirlenir, elden, avuçtan çıkmağa
başlar. Şeytan onun gibi binlerce kişiyi ırmağa atmıştır!
Dünyanın lutfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır, ama az ye. Çünkü ateşten bir
lokmadır! Ateş gizlidir, zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar.
Sen “Ben o medihleri yutar mıyım O, tamahından methediyor. Ben, onu anlarım”
deme! Seni metheden, halk içinde aleyhinde bulunursa onun tesiriyle gönlün,
günlerce yanar.
Onun; mahrumiyetten senden umduğunu elde edemeyip ziyan ettiğinden dolayı
aleyhinde bulunduğu halde, O sözler, gönlüne dokunur, onun tesiri altında kalırsın.
Medihten de bir ululuk gelir, dene de bak! Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın.
O medih canın ululanmasına, aldanmasına sebebolur.
Fakat bu tesir, zahiren görünmez, çünkü methedilmek tatlıdır. Kınanmak acı
olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer,
yahut yutarsa uzun bir müddet ızdırap ve elem içinde kalırsın.
Tatlı yersen onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez.Zahiren uzun sürdüğü
için de tesiri, gizlidir. Herşeyi, zıddıyla anla! Medhin tesiri, şekerin tesirine benzer;
gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücütta deşilmesi icabeden bir çiban çıkar.
Nefis çok öğülmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol; ululuk
taslama! Elinden geldikçe kul ol, sultan olma! Top gibi zahmet çekici ol, çevgan olma!
Yoksa; senin bu letafetin, bu güzelliğin kalmayınca o, seninle düşüp kalkanlar, senden
usanırlar.
Evvelce seni aldatıp duranlar, o vakit seni görünce “Şeytan” adını takarlar. Seni kapı
dibinde görünce hepsi birden “Mezarından çıkmış hortlak” derler; Genç oğlan gibi.
Ona önce Allah adını takarlar, bu yaltaklıkla tuzağa düşürmek isterler. Fakat kötülükle
adı çıkıp da zaman geçince bu kötülükte sakalı çıkınca; artık ona yaklaşmaktan
Şeytan bile utanır.
Şeytan, adamın yanına bir kötülük için gelir; senin yanına gelmez. Çünkü sen
Şeytan’dan da betersin. Şeytan, sen insan oldukça izini izler, ardından koşar, sana
şarabını tattırırdı.
Ey bir işe yaramaz adam! Şeytan huyunda ayak direyip şeytanlaşınca senden Şeytan
da kaçmaktadır. Eteğine sarılan kimse de, sen bu hale gelince senden kaçar!
“MAŞALLAH KAN” SÖZÜNÜN TEFSİRİ
Bunların hepsini söyledik ama Allah inayetleri olmadıkça Allah yolunda hiçiz, hiç!
Allah’nın ve Allah erlerinin inayetleri olmazsa...melek bile olsa defteri kapkaradır. Ey
Allah, ey ihsanı hacetler reva eden! Sana karşı hiçbir kimsenin adını anmak layık
değil. Bu kadarcık irşat kudretini de sen bağışladın, şimdiye kadar nice ayıplarımızı
örttün. Ezelde bağışladığın irfan katrasını, denizlerine ulaştır.
Canımdaki, bir katra ilimden ibarettir; onu ten havasından, ten toprağından kurtar!
Bu topraklar, onu örtmeden; bu rüzgarlar, onu kurutmadan önce sen halas et! Gerçi
rüzgarlar, onu kurutsa, mahvetse bile sen, onlardan tekrar kurtarmağa ve almağa
kadirsin.
Havaya giden, yahut yere dökülen katra, senin kudret hazinenden nasıl kaçabilir
Yok olsa, yahut yokluğun yüz kat dibine girse bile sen onu çağırınca başını ayak yapıp
koşar.
Yüz binlerce zıt, zıddını mahveder; sonra senin emrin yine onları varlık alemine
getirir Aman ya Rabbi! Her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüz
binlerce kervan gelip durmakta! Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar, o ucsuz
bucaksız derin denizde batar, yok olurlar. Yine sabah vakti, o Allah’ya mensup ruhlar
ve akıllar, balıklar gibi denizden baş çıkarırlar.
Güz mevsiminde o yüz binlerce dallar, yapraklar; bozguna uğrayıp ölüm denizine
giderler. Kara kuzgun; yaslılar gibi siyahlar giyinerek bağlarda, yeşilliklerin matemini
tutar. Varlık köyünün sahibinden, yokluğa, “Yediklerini geri ver” diye tekrar ferman
çıkar.
“Ey kara ölüm; nebattan, ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse
geri ver!” (diye emredilir) Kardeş, bir an için aklını başına al! Sende de her an hazan
ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil, terütaze, goncalar, güller, serviler ve
yaseminlerle dolu olduğunu gör! Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş; güllerin
fazlalığından kır ve köşk görünmüyor.
Akl-ı Külden gelen bu sözler de, o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur.
Gülün olmadığı yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp
çoştuğunu hiç gördün mü ki Koku sana kılavuz ve rehberdir. Seni ta ebedi Cennete
ve kevser ırmağına götürür.
Koku, göze ilaçtır, nurunu artırır. Yakub’un gözü, bir kokudan açıldı. Kötü koku gözü
karartır. Yusuf’un kokusu ise göze nur verir. Yusuf değilsen bile Yakup ol; onun gibi
matlubuna erişmek için ağla!
Hakim-i Gaznevi’nin şu nasihatini dinle de eski vücudunda bir yenilik bul: “Naz için
gül gibi bir yüzün yoksa kötü huyun etrafında dönüp dolaşma, nazlanma! Çirkin ve
sarı bir yüzün nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı oluşu müşküldür.
Yusuf’a karşı nazlanma, güzellik iddia etme! Yakub’casına niyaz etmek ve ah
eylemekten başka bir şey yapma!
Dudunun ölümünün manası niyazdı. Sen de niyaz ve yoksullukta kendini ölü yap!
İsa’nın nefesi seni diriltsin, kendisi gibi güzel ve mutlu bir hale getirsin! Baharların
tesiriyle taş yeşerir mi Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.
Yıllarca gönüller yırtan, kalblere elem veren taş oldun; bir tecrübe et, bir zaman da
toprak ol!
ÇENK ÇALAN İHTİYAR
(Bilmem) işittin mi Ömer zamanında pek güzel, pek latif çenk çalan bir çalgıcı
vardı. Bülbül onun sesinden kendini kaybeder; bir namesini dinleyenlerin şevki, yüz
misli artardı. Meclisleri, cemiyetleri, onun nağmeleri süsler; onun sesinden kıyametler
kopardı. Sesi, israfil gibi mucizeler gösterir, ölülerin bedenlerine can bağışlardı. Yahut
İsrafil’e yardım ederdi; onun namelerini dinleyen fil bile kanatlanırdı. İsrafil, birgün
namesini düzer ve yüzlerce yıllık çürümüş ölüye can verir.
Peygamberlerin de içlerinde öyle nağmeler vardır ki o nağmelerde isteyenlere, değer
biçilmez bir hayat erişir. Fakat o nağmeleri his kulağı duymaz, çünkü his kulağı ,
kötülükler yüzünden pis bir haldedir. İnsanoğlu perinin nağmesini işitmez; çünkü
perilerin sırlarına yabancıdır.
Gerçi perinin nağmesi de bu alemdedir ama gönül nağmesi her iki sesten de
yüksektir. Zira peri de, insan da mahpustur; ikisi de bu bilgisizlik ve gaflet
zindanındadır.
Rahman Suresinden “Ya ma’şaralcinin” ayetini oku; “Tenfüzu testa’tiu “nun manasını
iyice bil! Velilerin içi nağmeleri evvela der ki: “Ey yokluk aleminin cüzüleri! Kendinize
gelin; nefis yokluğundan baş çıkaran; bu hayali, bu vehmi bir tarafa atın!
Ey Kevn ü fesat aleminde tamamiyle çürümüş canlar! Ebedi canlarınız ne vücuda
geldi, ne doğdu!” O nağmelerden pek az, pek cüzzi bir miktarını söylesem canlar,
mezar ve merkatlerinden baş kaldırırlar.
Kulak ver! Onağmeler uzakta değil; fakat sana söylemeğe izin yok. Agah ol ki veliler,
zamanın israfil’idirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler. Ölü canlar, ten mezarında
kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar.
Derler ki: Bu ses, öbür seslerden bambaşka; çünkü diriltmek Allah sesinin işidir. Biz
öldük, tamamiyle çürüdük, mahvolduk. Fakat Allah sesi gelince hepimiz dirildik,
kalktık.
Allah sesi ister hicab ardından, ister hicabsız gelsin...Cebrail, Meryem’e, yakasından
üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir. Ey derileri altında yokluğun
çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün, tekrar var olun!
O ses, Allah kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka Padişahtan gelmektedir.
Allah ona dedi ki: “Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve
gazabınım,
Yürü! Benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek Bizzat sır
sensin. Sen mademki hayret aleminde “Lillah” sırrına mazhar oldun, ben de senin
olurum. Çünkü “Kim, Allah’nın olursa Allah onun olur.”
Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben aydın ve
parlak bir güneşim. Her nerede bir çırağlıktan parlasan orada bütün alemin müşkülleri
hallolur.
Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizden kuşluk çağı
gibi aydınlanır. Adem evladına esmasını bizzat gösterdi. ( Adem’i, isimlerine mazhar
etti); diğer mevcudata esma, Adem’den açıldı. Nurunu, istersen Adem’den al, istersen
ondan...şarabı, dilersen küpten al, dilersen küpten al, dilersen testiden!
Çünkü bu testi, küple adamakıllı birleşmiştir; o iyi bahtlı testi, senin gibi ( zahiri
zevklerle şad değil, hakiki neşeyle neşelenmiş) tir. Mustafa, “Beni görene benim
yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu” dedi.
Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Bu tarzda o
mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta
yüzüncü muma kadar, hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek,
hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.
İstersen o nuru, son çırağdan al, istersen ilk çırağdan...hiç fark yok. Nuru dilersen
son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan.
Peygamber, “Hakkın güzel ve temiz kokuları ,bu günlerde esecek o vakitlere kulak
verin, aklınız o vakitlerde olsun ki, bu çeşit güzel kokuları alasınız, bu fırsatı
kaçırmayınız dedi.
Güzel koku geldi, sizin haberiniz yokken esip, esip gitti... Dilediğine can bağışlayıp
geçti. Başka bir koku daha erişti; uyanık ol ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da
mahrum kalmayasın.
Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can,
onun lütfu ile hoş bir hale geldi. Ateşli can, onun yüzünden söndü. Ölü, onun
aydınlığından kaftan giyindi.
Bu tazelik, Tubâ ağacının tazeliği; bu hareket, Tubâ ağacının hareketidir. Halkın
hareketlerine benzemez.
Eğer bu ebedi nefha, yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi.
Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan, gökler, yeryüzü ve dağlar o
emaneti yüklenmekten çekindiler. “Feebeyne en yahmilnehâ” ayetini oku da gör.
Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı “Eşfekna minha” denir miydi
Bu Allah kokusu dün gece bize bir başka türlü zuhur etti, fakat birkaç lokma geldi,
kapıyı kapadı.
Lokma için bir Lokman rehin oldu. Şimdi Lokman´ın sırası; ey lokma sen çekil. Bir
mihnet ve meşakkat lokması yüzünden Lokman´ın ayağına batan dikeni çıkarın.
Onun ayağında diken değil, gölgesi bile yok. Fakat siz, hırstan onu fark
edemiyorsunuz. Hurma olarak gördüğünü diken bil. Çünkü, sen çok nankör, çok
görgüsüzsün. Lokmanın canı, Allahnın bir gül bahçesindeyken neden can ayağı bir
dikenden incinsin. Bu diken yiyen vücut, devedir. Mustafa’dan doğan da bu deveye
binmiştir.
Ey deve! Sırtında öyle bir gül dengi var ki kokusundan sende, yüzlerce gül bahçesi
meydana gelmiştir.
Halbuki sen, hala mugeylan dikenine ve kumsala meylediyorsun. Bu arta kalası
dikenden gül nasıl toplayacaksın
Ey bu arama yüzünden taraf taraf, bucak bucak dolaşıp duran! Ne vakte kadar
“Nerede bu gül bahçesi” diyeceksin
Ayağındaki bu dikeni çıkarmadıkça gözün görmez. Nasıl dönüp dolaşabilirsin Ne
şaşılacak şey, cihana sığmayan Ademoğlu, gizlice bir dikenin başında dolaşıp
durmakta!
Mustafa bir hem dem elde etmek için geldi; “Kellimini ya Humeyra” dedi.
“Ey Humeyra! Nalı ateşe koyda bu dağ, lal haline gelsin” buyurdu.
Humeyra kelimesi, müennestir can da müennsi semaidir. Araplar cana müennes
demişlerdir. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü, ruhun ne erkekle bir
alakası var, ne kadınla!
Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu, kurudan yaştan meydana gelen ruh (u
hayvani) değildir ki. Bu can, ekmekten kuvvetlenen, yahut kâh şöyle, kâh böyle bir
hale gelen can değildir.
Bu ruh hoşluk verir, hoştur, hoşluğun ta kendisidir. Ey maksadına erişmek için
vesilelere baş vuran! Hoş olmayan insanı hoş bir hale getiremez. Sen şekerden tatlı
bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir, bu mümkündür.
Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl
olurda şekerden tat ayrılır, imkanı var mı
Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalanırsa bu
makamda artık akıl kaybolur, (bu sırra akıl ermez). Aklı cüzi sırra sahip gibi
görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Zekidir bilir; fakat yok olmamıştır. Melek bile
yok olmadıkça Şeytandır.
Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten
bir yoktan ibarettir. Varlıktan fani olmadığı için o, hiçtir, yoktur. Kendi dileğiyle yok
olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.
Can kemaldir, çağırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa “Ey Bilal bizi dinlendir
ferahlandır; Ey Bilal! Gönlüne nefh ettiğim o nefhadan, o feyizden dalga dalga coşan
sesini yücelt. Adem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete
düşüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.
Mustafa o güzel sesle kendinden geçti. Ta’ris gecesinde namazı kaçtı. O mübarek
uykudan baş kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kuşluk çağı geldi. Ta’ris gecesi,
o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine erişti.
Aşk ve can... her ikisi de gizli ve örtülüdür. Allah’a "gelin" dediğim için beni
ayıplama.
Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut
ederdim.
Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin
zuhurundan başka bir şey değildir” demekte. Ayıptan başka bir şey görmeyene
ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu, hiç ayıp görür mü Ayıp cahil mahluka nispetle
ayıptır; makbul Allah’a nispetle değil.
Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir afet,
bir felakettir. Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın
sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü, nebatat ve sap;
ikisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.
Şu halde büyükler, bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de, can
gibi saftır. Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur,
nefisleri de suretleri de. Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman,
tavla oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır, ancak bir addan ibarettir.
Düşman toprağa girdi, tamamı ile toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp tamamı ile
arındı. O tuz, öyle bir tuzdur ki Muhammed, ondan meslahat kazanmış, o yüzden
melih sözü fasih olmuştur.
Bu tuz, bu melahat, ondan miras kalmıştır; varisleri de seninledir, ara bul! Varisler
senin huzurunda oturuyorlar, fakat nerede senin huzurun Senin önündedirler, fakat
nerede önü sonu düşünen can.
Eğer sen, kendinde ön, art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın, candan mahrumsun.
Alt, üst, ön, art; cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzeh ve
cihetsizdir.
Kısa görüşlüler gibi zanna düşmemek için gözünü, o pak padişahın nuruyla aç! Sen
madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin... Ancak ve ancak bu gam ve neşe
alemindesin. Ey hakikatte yok olan! Yok olan, nerede ön nerede son
Yağmurlu gündür, gece çağına kadar yürü! Bu yağmur, bildiğimiz yağmur değil! Allah
yağmurlarından.
O, öyle çalgıcıydı ki alem, onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden
garip garip hallere düşüyorlardı. Gönül kuşu onun nağmesiyle uçmakta; canın aklı,
sesine hayran olmaktaydı.
Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı, acizlikten sinek
avlamaya başladı. Sırtı küp sırtı gibi eğrildi, kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar,
adeta eyer kuskununa döndü.
Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç , çirkin yürek tırmalayıcı geldi. Zühere’nin
bile haset ettiği o güzel sesi, kart eşeğin sesine benzedi. Zaten hangi hoş vardır ki
nahoş olmamıştır Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir.
Ancak sur’un üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri,
bundan müstesnadır; onların sesleri bakidir. Onların gönülleri, öyle bir gönüldür ki
gönüller, ondan sarhoştur. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız, o
yokluktan varolmuşlardır.
Her fikrin, her sesin kehlibarı (fikirleri ve sesleri çeken) o gönüldür. İlham, vahiy ve
sır lezzeti yine o gönülden ibarettir. Çalgıcı bir hayli ihtiyarlayıp zayıflayınca
kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi.
Dedi ki: “Allahm, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lutuflarda
bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Bu
gün kazanç yok, senin konuğunum. Çengi sana çalacağım, gayrı seninim.”
Çengi omuzlayıp Allah aramağa yola düştü; ah ederek Medine Mezarlığına doğru
yollandı. Allah’dan kiriş parası isteyeceğim. Çünkü o kendisine karşı halis olan
kalplere kerem ve ihsanıyla eder” dedi.
Bir hayli çenk çalıp ağladı ve başını yere koydu, çengi yastık yaptı bir mezara
yaslandı. Çalgıcıyı uyku bastırdı, can kuşu kafesten kurtuldu; çalgıyı da bırakıp
sıçradı. Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.
Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi: Beni burada bıraksalardı. Canım
bu bahçede, bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir, bu ovanın bu gayb laleliğinin
sarhoşu olurdu. Başsız, ayaksız seferler eder, dişsiz, dudaksız şekerler yedim.
Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler
ederdim. Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz, avuçsuz güller, reyhanlar
devşirirdim...Çalgıcı bir su kuşuydu; bu alem de bir bal denizi. Bu bal Eyyub
Peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı.
Eyyub, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün
hastalıklardan arındı, pirüpak oldu. Mesnevi hacım bakımından felekler kadar bile olsa
yine bu alemin, hatta küçük bir cüz’ünü ihata edemezdi.
Halbuki çok geniş olan o yerler gök, darlıktan gönlümü paramparça etti. Bu bir
alemdir ki bana rüyada göründü; açıklığıyla kolumu, kanadımı açtı. Bu alemde bu
alemin yolu meydanda olsaydı dünyada pek az kimse, ancak bir lahzacık kalırdı.
İhtiyar çalgıcıya “Burada kalmaya tamah etme, mademki ayağından diken çıkmıştır,
haydi git” diye emir gelmekte. Can ise orada, Allah’nın rahmet ve ihsanı meydanında
“Durakla, bekle” demekteydi.
O sırada Hak Ömer’e bir uyku verdi ki kendini uykudan alamadı. “Bu mutat bir şey
değildi. Bu uyku, gayb aleminden geldi. Sebepsiz olamaz” diye taaccüpte kaldı. Başını
koydu, uyudu. Rüyasında hak tarafından bir ses geldi, bu sesi ruhu duydu. Bu ses öyle
bir sesti ki her sesin nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi
sedadır.
Türk, Kürt, Zenci, Acem, Arap bütün milletler kulağa, dudağa muhtaç olmadan bu sesi
anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun... o sesi dağlar taşlar bile
işitmiştir. Her dem Allah’dan “ Elestü” sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var
olmaktadırlar.
Gerçi bunlardan zahiren “Bela” sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var
olmaları “Bela” demeleridir. Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik
bunu anlatan şu hikayeyi dinle!
Hannane direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.
Peygamber, “Ey direk, ne istiyorsun ” dedi. O da “Canım, ayrılığından kan kesildi.
Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Mimberin üstüne çıktın” dedi.
Bunun üzerine Peygamber dedi ki: “Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle ne
istersin Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de,
batıdakiler de senin hurmanı yesinler.
Yahut Allah, seni o alemde bir servi yapsın da ebediyen terü taze kal” dedi. Hannane
“Daim ve baki olanı isterim” dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!
Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.
Bunu duy da bil ki Allah, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden
vazgeçmiştir. Kim, Allah’dan tevfika mazhar olursa o aleme yol bulmuştur. Bir
kimsenin Allah sırlarından nasibi olmazsa cemadın inlemesini nasıl tasdik eder
Evet der ama yürekten değil. Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere
uyar, zahiren tasdik eder. Eğer cemadat Allah’nın “Kün-ol” emrine vakıf olmasalar
( ve bu emri duyup, bu emre uyup, varlık alemine gelmemiş bulunsalardı) bu söz
alemde o vakit reddedilirdi.
Yüz binlerce taklit ve istidlal ehlini, pek cüzi bir vehim, şüpheye düşürür. Çünkü
taklitleri de istidlalleri de, hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir. O aşağılık
Şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe takla düşerler.
İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz pek karasızdır. Sebatiyle
dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir.
(İstidlale değer vermez). Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır
sopa.
Askerin, yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir! Gören padişah! Her
ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada
gözlükler ve padişahlar olamasaydı bütün körler ölürlerdi.
Körler elinden ne demek gelir, ne biçmek gelir, ne alışveriş gelir, ne de kar ve kazanç.
Allah onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istidlal değnekleri hemencecik
kırılırdı. Bu sopa nedir Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi Gören Allah!
Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size
sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz.
Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz Aranıza bir gören kişi alın!
Sen de sana sopa verenin eteğini tut. Bak bir kere Adem Peygamber istidlal ve isyan
yüzünden neler çekti Musa ve Muhammed’in mucizelerine dikkat et. Sopa nasıl yılan
şekline girdi, direk nasıl irfan sahibi oldu Sopa yılan şekline girdi, direkten de inilti
duyuldu. Bu mucizeleri, dini izhar için günde beş kere ilan ederler.
Bu din lezzeti eğer akla aykırı olmasaydı bunca mucizeye hacet var mıydı Akıl akla
uygun olan her şeyi; mucizesiz, keşmekeşsiz kabul eder. Bu bakir yolu, akla aykırı
(akıl hududundan hariç, kıyas ve istidlale sığmaz) gör ve bu görüş, her devlet
sahibine makbuldür; buna da dikkat et.
Şeytanlarla canavarlar, nasıl insan korkusundan ve hasetlerinden ürküp adalara, ıssız
yerlere kaçtılarsa, münkirler de Peygamberlerin mucizelerinden korkup başlarını
otların içlerine sokmuşlar.
Bu suretle müslümanlık ediyle anılarak yaşamak, kim olduklarını, ne inanışta
bulunduklarını sana bildirmemek istemişlerdir. Kalpazanlık, kalp paraya nasıl gümüş
sürerler ve üstüne padişahın adını kazarlarsa,onları sözlerinin dış yüzü de tevhit ve
şeriattir; fakat iç yüzü, ekmekteki delice tohumuna benzer.
Felsefecinin, dini inkara, yahut din ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye
girişirse Hak din, onu mahveder. Onun eli, ayağı cansızdır. Canı ne derse ikisi de
fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler, dilleriyle cansız şeylerin hareketini,
seslenmesini inkar ederse de elleriyle ayakları, bunun imkanına şehadet edip durur.
Ebucehl’in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmed, şu avucumdaki nedir
Çabuk söyle! Mademki göklerin sırlarına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı ”
Peygamber “Onlar nedir, ben mi söyleyeyim; yoksa onlar mı doğru olduğumuzu
söylesin, bizi tasdik etsinler; hangisini istersin Dedi.
Ebucehil “Bu ikinci daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Allah ondan daha
ilerisine de kadirdir.” Derhal Ebucehl’in avucundaki taşların her biri, şahadet
getirmeye başladı. “İbadete layık hiçbir şey yoktur, ancak Tek Allah’ya tapılır” dedi ve
“Muhammed, Allah elçisidir” incisini deldi. Ebucehil, taşlardan bu sözü işitince
hiddetle taşları yere vurdu.
Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı, beklemekten bunalınca.
Ömer’e yine ses geldi! “Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir
kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et.
Ey Ömer, kalk. Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say! O parayı
huzuruna götürüp “O parayı huzuruna götürüp “Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu
kadarcığı al ve bizi mazur gör.
Bu kadarcık para sana ancak ibrişim (kirşi) parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel”
de. Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini
bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıyı arayıp taramak
için mezarlığa yüz tuttu.
Mezarlığın etrafını bir hayli döndü, dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi
göremedi. “Bu olmasa gerek” deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu, fakat yine o
ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine “Hak, bana dedi ki: bizim saf, makbul
ve mübarek kulumuz var;
İhtiyar bir çalgıcı, nasıl olur da Allah haslarından olur Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş
ve garip!” Ava çıkan aslanın dönüp dolaşması gibi bir kere daha mezarlık etrafını
dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimsenin olmadığını iyice anlayınca “ karanlıklar
içinde parlak gönüller çoktur” dedi.
Gelip edebe fazlasıyla riayet ederek oraya oturdu. Bu sırada Ömer aksırdı, ihtiyar
uyanıp sıçradı. Ömer’i görünce şaşırdı, kaldı. Gitmek istedi, fakat titremeğe başladı.
İçinden dedi ki: “Yarabbi senin elinden eleman! Şimdi de çalgıcı ihtiyarcağıza
muhtesip geldi, çattı.”
Ömer, o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış çehresini sararmış görünce, “Benden
korkma, ürkme; çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim. Allah, senin huylarını o
derece methetti ki nihayet Ömer’i, senin cemaline aşık etti. Otur şöyle önüme;
uzaklaşmağa kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim.
Allah sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden,
kederlerden, ne haldesin Buyuruyor. Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak
al, harca da bitince yine buraya gel!
O ihtiyar, bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmağa, elbisesini
yırtmaya başladı. “Ey naziri olmayan Allah! Ziyade utancından zavallı ihtiyar su
kesildi” diye bağırmağa koyuldu. Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere
çalıp parça parça etti.
Dedi ki: “Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yoldan azdırıp
sapıtan!
Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara eden! İhsan ve vefa
sahibi Allah, cefalarla, suçlarla, geçen ömrüme sen acı! Allah bana öyle bir ömür verdi
ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü,
her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim.
Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık
zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Küçük makamının tazeliği yüzünden
gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü.
Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamının sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey,
Allah, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet!
Şikayetim en çok kendimden...
Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü
bana bu varlık, her an ondan gelmekte... Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm,
başkasını değil.”Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın, kendine değil; bu
da ona benzer.
Bunun üzerine Ömer, çalgıcıya dedi ki: “Senin bu ağlaman, aklının başında olduğuna
delalet eder. Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir
günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’ya
perdedir,geleceğin de.
Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte
kadar ney gibi boğum boğum olacaksın Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir;
dudağın, sesin mahremi olamaz.
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça
nasıl olur da Kabeye gelmiş sayılırsın Haberlerin haber vericiden bihaberdir; tövben
günahından beterdir. Ey geçen hallerden tövbe etmek isteyen! Bu tövbe etmekten ne
vakit tövbe edeceksin, söyle! Gah sır nağmesini kıble edinirsin; gah ağlayıp inlemeyi
öper durursun.”
Faruk, sırlara ayna olunca ihtiyar çalgıcının canı da cisminde uyandı. Artık can gibi,
ağlamadan gülmeden kurtuldu. Canı gitti, bambaşka bir canla dirildi. O zaman
gönlüne öyle bir hayret geldi ki yerden de dışarda kaldı, gökten de ( bütün alemi
unuttu).
Ona arayıp tarama hududu ardında öyle bir arayıcılık düştü ki ben bilmiyorum; sen
biliyorsan söyle! Halden de öte, kaalden de ileri şöyle bir hale, öyle bir kaale erişti;
ululuk sahibi Allah’nın cemaline dalıp kaldı. Ama tek bir kurtuluş imkanı bulursun...
Yahut denizden başka onu bir tanıyan, gören olsun... Hayır bu çeşit dalış değil.
Bu sözler, her an zuhura gelmeseydi, durmadan zuhur ediş, bu sözlerin söylenmesine
sebep olmasaydı aklı cüzi, külle ait sözler söylemezdi. Fakat birbiri ardınca durmadan
zuhur ettikçe zuhur ediyor. Bundan dolayı da denizin dalgaları buraya gelip durmakta.
İhtiyar çalgıcının hikayesi buraya varınca ihtiyarda yüzünü perde arkasına çekti,
ahvali de. İhtiyar, eteğini dedikodudan silkti; ona ait bizim ağzımızda ancak yarım bir
söz kaldı. Bu ayşü işreti düzüp koşma uğrunda yüz binlerce can feda edilse değer. Can
ormanında doğanki avcılıkta doğan ol; cihanın güneşi gidip canla oyna!
Yüce güneş, can vere gelmiştir; her nefeste boşaldıkça (nurla ) doldururlar. Ey
manevi güneş, can ver de eski cihana yenilik göster. İnsanın vücuduna akıl ve ruh,
gayb aleminden akar su gibi gelmekte.
Peygamber dedi ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir surette nida ederler: Ey
Allah, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur, verenleri doyur, verdikleri her
dirheme karşılık yüz bin ihsan et!
Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!” Fakat
nice esirgemeler vardır ki vermeden iyidir. Allah malını Allah’nın buyurduğu yerden
gayriye verme, ki halde hesaba sığmaz hazine elde edesin ve bu suretle kafirlere,
küfranı nimet edenlere katılmayasın.
Kafirler; kılıçları, Mustafa’ya üstün olsun diye develer kurban edenlerdi. Allah emrini,
Allah’ya ulaşmış birisinden sor, öğren. Her gönül, Allah emrini anlayamaz. (Yersiz
ihsan), asi bir kölenin, güya adalet ediyorum, ihsanda bulunuyorum diye padişahın
malını asilere dağıtmasına benzer.
Kuranda “onların bütün ihsanları hasretten ibarettir” diye gaflet ehlini korkutan bir
ayet vardır. Şu asinin adlü ihsanı, onu padişahtan daha ziyade uzaklaştırır, gözden
düşürür ve ancak yüzünü kara eder.
Mekke ulularının Peygamberle harp ederken kurban kesmeleri de , Allah tarafından
kabul edilir ümidiyleydi. İşte bunun için mümin tevfika mazhar olamamak
korkusundan daima namazda “İhdinas sıratal mustakim” der.
O para veriş cömert kişiye layıktır. Can vermekse esasen aşıkın vergisidir. Hak
uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can
bahşederler. Şu çınarın yaprakları dökülürse Allah, ona yapraksızlık azığı bağışlar.
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında
çiğnetir mi Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip
bitirirler.
Bu cihan tamamiyle fanidir; aradığını sebatlı, kararlı alemde ara! Suretin sıfırdan
ibarettir; dilediğini mana aleminde dile! Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de
tatlı bir deniz gibi olan canı al!
YAĞMURUN SIRRI
Mustafa, bir gün, dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla mezarlığa gitti. Onun
mezarına toprak doldurdu, tohumunu yeraltında diriltti. Bu ağaçlar, toprak altındaki
insanlara benzerler. Ellerini topraktan çıkarıp; halka doğru yüz türlü işaretlerde
bulunurlar, duyana söz söylerler.
Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar. Kazlar gibi başlarını
su içine çekmişler...Karga gibiyken tavus haline gelmişlerdir. Allah, onları kış vakti
hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir.
Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.
Münkirler der ki: “Eskiden beri olagelmiş bir şey. Neden bunu kerem sahibi Allah’ya
isnad edelim ” Onların körlüğüne rağmen Allah, dostların gönüllerinde bağlar,
bahçeler bitirmiştir.
Gönülde kokan her gül, kül sırlarından bahisler açar.
Onların kokuları, münkirlerin burunlarını yere sürtmek için perdeleri yırtarak
dünyanın etrafını dönüp dolaşırlar. Münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek
gibidirler; dayanamazlar. Yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf
kimseye benzerler.
Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar.
Göz yumarlar ama, onların bulundukları makamdaki göz değildir ki. Göz odur ki bir
sığınak görsün.
Peygamber, mezarlıktan dönünce Sıddıka’nın yanına giderek konuşup görüşmeye
başladı. Sıddıka’nın gözü, Peygamber’in yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstünü,
sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.
Peygamber, “Böyle acele acele ne arıyorsun ” dedi. Ayşe “Bugün hava bulutluydu,
yağmur yağdı. Elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü, başını
yağmurdan ıslanmamış görmekteyim” dedi.
Peygamber “O sırada başına ne örtmüşsün, baş örtün neydi Diye sordu. Ayşe senin
ridanı başıma örtmüştüm”dedi. Peygamber dedi ki: “Ey yeni yakası tertemiz Hatun!
Allah onun için temiz gözüne gayb yağmurunu gösterdi.”O yağmur, sizin bu
bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir.
Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi
vardır. Fakat o, ancak havassa görünür, diğerleri “ Öldükten sonra tekrar yaratılıp
diriltileceklerinden şüphe ederler.”
Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar.
Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak
bir derecededir. Güz yağmuruysa, bağa sıtma gibidir.
Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.
Kış, yel ve güneş de böyledir; bunların tesirleri de zamanına göre ve ayrı ayrıdır. Bunu
böyle bil, ipin ucunu yakala!
Tıpkı bunun gibi gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı.
Bazı yağmurlar berekettir, bazıları ziyan. Abdalin bu nefesi de işte o bahardandır.
Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter.
Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar. Fakat
bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama! Rüzgar, işini yaptı,
esti. Canı olan da, rüzgarın tesirini candan kabul etti.
Peygamber, “Dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar
rüzgarı, ağaçlara nasıl tesir ederse sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz
serinliğinden kaçının. Çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa sizin vücudunuza da
onu yapar “dedi.
Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat
etmişlerdir. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni
görmemişlerdir.
Allah’ya göre güz, nefis ve hevadır. Akılla cansa baharın ve ebediliğin ta kendisidir.
Eğer senin gizli ve cüzi bir aklın varsa cihanda bir kamil akıl sahibini ara! Senin cüzi
aklın, onun külli aklı yüzünden külli olur. Çünkü Akl-ı kül, nefse zincir gibidir.
Binaenaleyh hadisin manası teville şöyle olur: Pak nefesler bahar gibidir, yaprakların
ve filizlerin hayatıdır. Velilerin sözlerinden, yumuşak olsun, sert olsun, vücudunu
örtme, çünkü o sözler, dininin zahiridir.
Sıcak da söylese, soğuk da söylese, hoş gör ki sıcaktan, soğuktan ( hayatın
hadiselerinden) ve cehennem azabından kurtulasın. Onun sıcağı, hayatın ilkbaharıdır.
Doğruluğun, yakinin ve kulluğun sermayesidir.
Çünkü can bahçeleri, onun sözleri ile diridir. Gönül denizi, bu cevherlerle doludur.
Eğer gönlün bahçesinden cüzi bir zevk ve hal eksilse aklı başında olan kişinin
gönlünü, binlerce gam kaplar.
Sıddıka’nın aşkı çoşup edebe riayetle Peygamber’e sordu: “Ey şu varlığın hülasası,
vücudun zübdesi! Bu günkü yağmurun hikmeti neydi Bu yağmur, rahmet
yağmurlarından mıydı, yoksa tehdit için mi yağıyordu, pek yüce, pek azametli
Allah’nın adaletinden miydi
Bu yağmur, bahara ait lutuflardan mıydı, yoksa afetlerle dolu güz yağmuru muydu ”
Peygamber dedi ki: “Bu yağmur musibetler yüzünden insanın gönlüne çöken gamı
yatıştırmak için yağıyordu.” Eğer Ademoğlu, o keder ateşi içinde kalıp duraydı
ziyadesiyle harabolur, eksikliğe düşer, ( hiçbir şey yapamaz bir hale gelir) di.
O anda bu dünya harap olurdu, insanların içlerinde hırs kalmazdı. Ey can, bu alemin
direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık, bu dünya için afettir. Akıllılık o alemdedir, galip
gelirse bu alem alçalır. Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Akıllılık sudur, bu alem
kirdir.
Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık, ancak sızar, sızıntı
halinde gelir. Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır, ne de ayıp.
KADININ FENDİ -1-
Eski zamanda bir halife vardı ki, Hatem’i cömertliğine köle etmişti. İhsan ve adalet
bayrağını yüceltmiş, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı kaldırmıştı. Deniz ve inci, onun
vergisine nispetle ehemmiyetsiz bir hale gelmiş lutuf ve ihsan Kaf’tan Kaf’a yayılmıştı.
O padişah, topraktan ibaret olan şu yeryüzünde bulut ve yağmurdu. İn’am ve ihsan
sahibi Allah’nın vericiliğine mazhardı. Deniz ve maden, onun ihsanına karşı zelzeleye
düşmüş, onun cömertliğine doğru kafile kafile gelip duruyordu.
Kapısı, hacet kıblesiydi. Şöhreti, cömertlikle bütün aleme yayılmıştı. Onun
vergisinden, onun cömertliğinden Acem de şaşırmıştı,Rum da. Türk de hayrete
dalmıştı, Arap da. Hayat suyu, kerem deniziydi. Onun yüzünden Arap da dirilmişti.
Acem de!
Bir gece bir bedevi karısı, dedikoduyu hadden aşırarak kocasına dedi ki: “Bütün bu
yoksulluğu, bu cefayı biz çekmekteyiz. Alemin ömrü hoşlukla geçiyor. Sade biz kötü
bir haldeyiz.
Ekmeğimiz yok, katığımız dert ve haset... Testimiz yok suyumuz gözyaşı. Gündüzün
elbisemiz güneşin ziyası... Geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan değil
mi ayı, okkalık ekmek sanıp elimizle gökyüzüne saldırıyoruz.
Yoksullar bizim yoksulluğumuzdan ve gece gündüz yiyecek düşünmemizden
arlanıyorlar. Samiri’nin halktan kaçtığı gibi akraba, yabancı... herkes bizden kaçıyor.
Birisinden bir avuç mercimek isteyecek olsak bize “Sus, geber, babalar çıkarasıca!”
diyor.
Arabın iftiharı, savaş ve ihsandır. Sence arap içinde yazıda kazınıp yok edilecek bir
yanlışa benziyorsun. Ne savaşı Zaten biz savaşsız öldürülmüş, bitmişiz; yoksulluk
kılıcıyla başımız uçurulmuş, gitmiş!
İhsan nerede Yoksulluğun etrafında dönüp dolaşarak ağ örmekte, havada uçan
sineğin damarını sokup kanını emmekteyiz. Hele bize misafir gelsin... Geceleyin
uyuyunca elbisesini soymazsam ben de adam değilim!
Bundan dolayı bilenler, hikmetle dediler ki: ihsan ve kerem sahiplerine konuk olmak
gerek. Halbuki sen, öyle birisinin müridisin ki hasisliği yüzünden kendisi galip değil,
seni nasıl galip edecek Sana nur vermesi şöyle dursun... bilakis kapkara bir hale
koyar.
Kendisinin nuru yok, onunla görüşüp konuşanlar nereden nurlanacak Bir çeşit şeyh,
gözü akan ve görmeyen kişiye benzer. Gözüne ilaç çeker ama zararlı ilaçtan başka bir
şey çekemez ki. Yoksulluk ve meşakkatta bizim halimiz de böyledir. Bize aldanıp da
hiçbir konuk gelmez.
On yıllık kıtlığı mücessem olarak görmedinse gözünü aç da bize bak! Görünüşümüz
davacı adamların içi gibi gönlü kapkara, fakat dili şaşalalı! Allah’dan onda ne bir koku
var, ne bir eser. Fakat davası Şit’ten de ileri, Adem’den de!
Hatta ona, Şeytan bile kendisini göstermez. Böyle olduğu halde o “Biz Abdallardanız,
hatta daha ilerdeyiz. Kendisini adam sansınlar diye dervişlerin bir hayli sözünü çalmış
çırpmıştır. Söz söylerken lafı Bayezid’den ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur.
Halbuki onun içyüzünden Yezid arlanır.
Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne bir kemik bile
atmamıştır. O ise “Sofrayı yaydım, Hakkın vekiliyim, halife oğluyum” diye bağırıp
durmaktadır. “ Ey aşağılık saf kişiler, gelin... gelin de ihsan keremimin sofrasından,
kimse mani olmaksızın yeyin” demektir.
Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şeyh “ Yarın” der.
Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz. Ademoğlunun, az çok sırrı meydana çıkabilmek
için uzun zamanlar lazımdır.
Tek duvarın altında define mi var, yoksa alan karınca ejderha yuvası mı Oyalancı
şeyhin hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya kadar talibin de ömrü tükenmiş olur:
artık anlamanın ne faydası var
Fakat nadir olarak talibin itikadındaki parlaklık yüzünden şeyhin yalanı talibe faydalı
olur. Şeyhi, can sanır, ceset çıkar ama talip, kendi iyi niyeti yüzünden öyle bir
makama erişir ki... Hali, tıpkı gece ortasında kıble arayana benzer. Kıble bulunmasa
bile namazı caizdir.
Davacı ve yalancı şeyhin can kıtlığı gizlidir. Fakat bizdeki ekmek kıtlığı meydanda.
Niçin bunu, davacı şeyh gibi gizleyelim Neden fayda olmadığı halde utanıp arlanarak
can çekişelim ”
Kocası dedi ki: “Daha ne vakte kadar gelir ve mahsul arayıp duracaksın; zaten
ömrümüzden ne kaldı ki Çoğu geçip gitti. Akıllı kişi, artığa, eksiğe bakmaz; çünkü
ikisi de sel gibi geçer. Sel ister saf olsun, ister bulanık... Mademki baki değildir, ondan
bahsetme
Bu alemde binlerce canlı, sıkıntısız, hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.
Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde ağaçta Allah’a şükreder.
Bülbül “Ey duaya icabet eden Allah, rızık hususunda itimadımız sana” diye Allah’a
hamdeyler.
Doğan, rızkını padişahın elinden umduğundan bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.
Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat Allah ailesidir; Hak da ne güzel
aile reisi. Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, heva ve hevesimizin, varlığımızın tozundan,
dumanından meydana gelir. Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer.
Bu böyle oldu kuruntuları da vesveselerimizdir.
Bil ki her hastalık ölümden bir parçadır. Çaresi varsa, ölümün bir cüz’ünü kendinden
kov! Ölümün bir cüz’ünden bile kaçamadığın halde onun hepsini başından aşağıya
dökecekler, bunu iyice bil!
Ölümün cüz’ü olan hastalık sana taht geliyorsa bil ki Allah küllü, yani ölümü de sana
tatlılaştırır. Hastalıklar, ölümden elçi olarak gelmektedir; ey boşboğaz, ölümün
elçisinden yüz çevirme!
Tatlı yaşayan, sonunda acı öldü. Ten kaydında olan canını kurtaramadı. Koyunları
kırdan sürer getirirler; hangisi daha besli ise onu keserler. Gece geçti, sabah oldu. Sen
ne vakte kadar bu altın masalını yeni baştan söyleyip duracaksın
Gençken daha kanaatliydin; şimdi altın istiyorsun, halbuki sen önceden altındın.
Üzümlerle dolu bir asmaydın; nasıl oldu da kesada uğradın; üzümün tam olacakken
bozulup gittin Meyvanın günden güne daha tatlı olması lazım.
İp eğirenler gibi gerisin geriye gitmenin luzumu yok! Sen bizim eşimizsin; işlerin
başarılması için eşlerin aynı huyda olmaları lazımdır. Eşlerin birbirine benzemesi
lazım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak! Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar
gelirse ikisi de işine yaramaz.
Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu Ormandaki aslana kurdun çift
olduğunu hiç gördün mü Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç, devenin
üstünde doğru duramaz. Ben sağlam bir yürekle kanaat yolunda gidiyorum; sen neye
kınama yolunu tutuyorsun ”
Kanaatkar adam ihlasla, yüreği yanarak sabaha kadar karısına bu yolda sözler
söyledi. Kadın ona haykırdı: “Ey namustan gayri bir şeyi olmayan, artık bundan fazla
senin afsununu istemem. Yürü git. Gayri bu davadan bahsetme; kibir ve azamete dair
saçma sapan şeyler söyleyip durma!
Ne vakte kadar bu tumturaklı sözler, bu işler güçler Kendi halini, kendi işini gör de
utan! Kibir çirkindir ama dilencilerden olursa daha çirkin. Soğuk gün ortalık kar... Bir
de elbise ıslak olursa...
Ey örümcek ağı gibi evi olan! Ne vakte kadar dava, çalım; Ne vakte kadar kibir,
azamet! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki Kanaatten ancak bir ad
öğrendin. Peygamber “Kanaat nedir Hazinedir Dedi.
Sen hazineyi mihnet ve meşakkatten ayırt edemiyorsun. Bu kanaat daimi bir
hazineden başka bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gam ve elem veren
artık beyhude sözlere dalma!
Yürü bana “Eşim” deme, az koltukla. Ben insafın eşiyim, hilenin değil. Neden
padişahtan, beyden dem urup durmaktasın Yoksulluktan havada sivrisineği bile
avlamaktasın. Bir kemik parçası için köpeklerle dalaşmakta, içi boş ney gibi inleyip
durmaktasın.
Bana öyle horlukla kötü kötü bakma ki damarlarının içinde dolaşan sırları
söylemeyeyim. Kendi aklını benden fazla görüyorsun; Ya şu az akıllı olan beni nasıl
gördün ( Büsbütün aşağı değil mi )
Çirkin kurt gibi üstümüze atlama. Senin gibi insanı utandıracak akla sahip
olmaktansa akılsızlık daha iyi! Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl
değildir, yılan ve akreptir. Senin hile ve zulmünün hasmı Allah olsun; hile elin bize
uzanmasın!
Ne şaşılacak şey ki sen hem yılansın, hem afsuncu... Ey Arap, sen yılansın, hem de
çirkin yılan! Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi. Afsuncu
düşman gibi, yılana afsun okur, yılan da onu afsunlar.
Yılanın afsunu, yılancıya tuzak olmasaydı yılanın afsununa aldanır, onunla meşgul olu
muydu Afsuncu, kazanç hırsına düşünce yılanın kendisini afsunladığını anlamaz.
Yılan “ Ey afsuncu, kendine gel. Kendine gel. Kendi hünerini gördün, bir de benim
afsunumu gör!
Sen beni Hak’kın adıyla afsunladın, bu suretle de beni halka rüsvay etmek istedin.
Beni Hak’kın adı bağladı, senin tedbirin değil. Hakk’ın adını tuzak yaptın, yazıklar
olsun sana! Senden benim hakkımı Allahnın adı alacak. Ben canımı da Allah adına
ısmarladım, tenimi de. Allah adı, beni yaraladığın için ya can damarını koparsın, yahut
seni de benim gibi mahsup etsin!” der. Kadın bu yolda sert sözlerle genç kocasına
tomarlar okudu.
Bedevi dedi ki: “ Ey kadın, sen kadın mısın, yoksa hüzün ve keder atası mı
Yoksulluk, benim için iftihar edilecek bir şeydir; başıma kakma! Mal ve para başta
küllah gibidir. Küllaha sığınan keldir.Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince:
küllahı giderse ona daha hoş gelir.
Allah eri göz gibidir. Gözün kapalı olmaktansa, açık olması daha iyidir. Esirci, esiri
satarken ayıp örten elbiseyi soyar. Esirin bir kusuru olursa hiç onu soyar mı Soyması
şöyle dursun, bir hile ile ne yapıp yapar, onu elbiseyle gösterir.
“Bu iyiden kötüden, olur olmaz şeyden utanır. Soyarsam utanıp senden ürker” der.
Zengin kulağına kadar ayıp içine dalmıştır: fakat malı vardır ve mal ayıbını örter.
Tamahkar tamahı yüzünden zengin ayıbını görmez. Tamahkar bütün gönülleri kaplar.
Yoksul, halis altın gibi sevilse yine kumaşı, dükkana yol bulmaz, sözünü kimse
dinlemez. Yoksulluk, senin anlayacağın şey değildir; yoksulluğa hor bakma; Çünkü
yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’dan pek büyük bir rızıkları vardır.
Ulu Allah adildir; adiller, nasıl olur da çaresiz biçarelere zulmederler
Birisine nimet, mal, matrah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar mı Böyle bir iş,
Allah’dan, iki cihanı yaratan umulur mu “Elfakru Fahri” hadisi, saçma ve asılsız bir
söz mü; bu sözde binlerce naz ve nimet gizli değil mi
Hiddetle bana lakaplar taktın; ben sevgilimin dostuyum, onu elde ederim. Halbuki sen
bir yalancı, afsuncusun dedi. Yılan tutsam bile dişini söker, bu suretle onu başı
ezilmekten kurtarırım. Çünkü o diş, onun can düşmanıdır; ben, düşmanı da bu suretle
kendime dost ederim.
Ben asla tamahtan afsun okumam. Ben bu tamahı baş aşağı etmişimdir. Allah
göstermesin... Benim halka karşı tamahım yok. Gönlümde kanaatten bir alem var. Sen
armut ağacı tepesinden böyle görüyorsun. Aşağı in de sende o şüphe kalmasın. Biraz
dönersen başın dönmeğe başlar; evi dönüyor görürsün... Halbuki dönen sensin!
Ebucehil, Ahmed’i görüp “Beni Haşim’den çirkin bir çehre zuhur etti” dedi. Ahmet ona
dedi ki: “ Haddini tecavüz ettinse de doğru söyledin.” Sıddık görüp “Ey güneş! Ne
doğudasın, ne batıdan. Latif bir surette parla, alemi nurlandır” dedi.
Ahmet dedi ki: “Ey aziz, ey değersiz dünyadan kurtulan! Doğru söyledin.” Orada
bulunurlar “ Ey halkın ulusu, ikisi birbirine zıt söz söyledi, sen ikisine de doğru
söyledin, dedin... “Neden ” diye sordular.
Peygamber “Ben Allah eliyle cilalanmış bir aynayım. Türk, Hintli nasılsalar, bende o
sureti görürler” dedi. Kadın! Eğer beni tamahkar görüyorsan bu kadınca arayıştan
yüksel! Kanaate dair söz söylemek, tamaha benzer ama hakikatte rahmettir. O
nimetin bulunduğu yerde tamah ne gezer
Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör.
Yoksulluğa sabret, bu gamı, gussayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’nın yüceliği
yoksulluktur. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can
gör.
Yoksulluk acılığı çeken yüz binlerce cana bak... Gül gibi gülbeşekere karışmış, o
lezzetle lezzetlenmiş. Ah yazık; sende kavrayacak kabiliyet olsaydı da, canımdan
gönül şem’ası zuhur etseydi!
Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve
arayıcı olursa vazeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa
dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı, perde
arkasına girer, gizlenir.
Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki
peçeleri açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir
ve bem nağmeleri, nasıl olurda sağır kulak için terennüm edilir
Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı Koku duyan için yarattı; koku
almayan için dedi. Hak yeri göğü yaratmış, aralarında da bir çok nur ve nar
yüceltmiştir. Bu yeri yerdekiler için yaratmış, göğü de göktekilerin yurdu yapmıştır.
Aşağılık kişi yükseğin düşmanıdır. Her şeyin müşterisi meydana çıkar. Ey kapalı
örtünüp bürünmüş kadın, sen hiç kör için süslendin mi Dünyayı en değerli incilerle
doldursan nasibin yoksa ne yapayım
Ey kadın, kavgayı, darılmayı bırak; bırakmayacaksan beni bırak! Ben iyiyle kötüyle,
kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşmak şöyle dursun; gönlüm barışlardan bile
ürkmekte. Susacaksan ne ala: yoksa öyle bir iş yaparım ki şu anda hemen kalkar,
evimi, barkımı bırakır, giderim.”
Kadın onu titiz ve hiddetli görünce ağlamaya başladı. Zaten ağlamak, kadının
tuzağıdır. “Ben, senden bunu mu umardım Senden başka ümidim vardı” dedi. Kadın
yokluk yoluna girip dedi ki: “Ben senin karın değil, ayağının toprağıyım. Cismim,
canım, nem varsa senindir; hüküm de senin, ferman da!
Yoksulluk yüzünden sabrım tükendiyse bu da kendim için değil, senin için. Sen bana
dertli zamanlarda deva oldun; muhtaç olmanı istemiyorum. Canın için, bu kendim için
değil. Bu ağlayış bu inleyiş hep senin için.
Ben, Allah hakkı için varlığımı her nefeste huzurunda feda etmek isterim. Canım sana
kurban olsun... Ne olurdu ruhun bana vakıf olsaydı. Fakat sen hakkımda böyle kötü
zanna düşünce candan da usandım, tenden de.
Ey canımın rahatı! Sen bana böyle aykırı olunca altına da toprak saçtım, gümüşe de
( artık ikisi de gözümde değil) Canımda da sen varsın, gönlümde de sen. Öyle olduğu
halde bu kadarcık bir şeyden dolayı benden ayrılmaya kalkışıyorsun.
Kudret senin elinde, ayrılabilirsin; fakat senin bu niyetine karşılık candan özürlüler
dilemekteyim. O zamanları hatırla ki ben put gibi güzeldim, sen de karşımda puta
tapan şamana benzerdin.
Bu kul sana tabidir; gönlü, senin dileğine göre aydınlanmış, yanmıştır. Neyi “pişir,
hazırla” dersen hemen “pişti, yandı bile” derim. Ben senin ıspanağınım. İster ekşili
pişir, ister tatlılı... Küfür söylemiştim; işte imana geldim. Can ve gönülle hükmüne tabi
oldum. Senin şahane huyunu takdir edemedim. Huzuruna küstahça eşek sürdüm.
Fakat affından bir mum düzüp yakınca tövbe ettim; itirazı bıraktım.
Kılıçla kefeni huzuruna koyuyorum; önüne boynumu uzatıyorum; vur! Acı ayrılıktan
gem vuruyorsun. Ne istersen yap fakat bunu yapma! Gönlünde benim için gizlice bir
özür dileyici vardır ki o, ben olmasam da bana şefaat edip durur.
Gönlündeki o özür dileyicim senin huyundur. Ona güvendiğimden gönlüm, kendisine
suç aradı. Ey ahlakı yüz batman baldan daha güzel, daha tatlı olan kızgın adam! Sen
de bana gönlünden ve gizlice merhamet et.”
Bu suretle güzel, açık açık söylerken kadına bir ağlamadır geldi. Ağlaması bile yüzünü
güzelliğiyle gönülleri cezbeden o güzelin, hüngür hüngür ağlaması haddinden aşınca.
O gözyaşı yağmurundan bir yıldırım zuhur etti, o naziri bulunmayan erin gönlüne bir
kıvılcım sıçradı.
Adamın, güzel yüzüne kul olduğu dilber, kulluğa başlarsa hal ne olur, insan ne hale
gelir Azametinden yüreğini oynatan, kibirinde4n seni tir tir titreten sevgili, gözünün
önünde ağlamaya başlarsa ne hale girersin
Naz ve istiğnası ile can ve gönülleri kan haline getiren güzel, niyaza girişirse hal ne
olur Cevrü cefası, bize tuzak olan dilber, özür dilemeye kalkışırsa biz ne mazeret
bulabilir, ne söyleyebiliriz
Züyyine linnas, hükmünce Allah’nın insanlar için bezediği şeylerden halk, nasıl
kurtulabilir Allah; kadını erkeklere munis olmak üzere yarattı. Adem nasıl olurda
Havva’dan ayrılabilir Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa Hamza’dan bile ileri
geçse yine hükmetme hususunda karısının esiridir.
Adem sözlerinden alemin sarhoş olduğu Muhammed bile “Kellimini ya Humeyra”
derdi. Gerçi zahiren su, ateşten üstündür; fakat bir kaba konunca ateş, onu fıkır fıkır
kaynatır. İkisinin arasında bir tencere, bir çömlek oldu mu ateş, o suyu yok eder, hava
haline getirir.
Görünüşte su nasıl ateşten üstünse, sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona
mağlupsun, sen onu istemektesin.
Böyle bir hassa ancak Ademoğlundadır. Çünkü insanda muhabbet vardır. Hayvanın
muhabbeti azdır ve bu da onun nakış olmasından ileri gelmiştir.
Peygamber dedi ki: “Kadınlar; akıllı kişilere ehli dil olanlara fazlasıyla galip olurlar.
Fakat cahiller, kadına galebe ederler.” Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar.
Onlarda acıma, lutfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında yaradılışlarında hayvanlık
üstündür.
Sevgi ve acıma, izsanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse... hayvanlık vasfıdır. Kadın, Hak
nurudur, sevgili değil... Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir!
Avamdan olan birisinin ölüm anında avamlıktan pişman olması gibi o bedevi de
söylediğine pişman oldu. “Canımın canına nasıl oldu da düşman kesildim; canımın
başına nasıl oldu da tekmeler savurdum ” dedi.
Aklımız baştan ayağı fark etmesin diye kaza geldi mi, gözümüzü örtüyor. Kaza
geçince, insan kendisini yemeğe başlar. Perdesi yırtılan, sırrı meydana çıkan, yakasını
yırtar. Bedevi dedi ki: “Ey kadın, pişman oluyorum. Kafir olmuşsam bile müslüman
olmaktayım. Sana karşı suçluyum bana acı; beni kökümden, dibimden kamilen söküp
atma!” İhtiyar kafir, pişman olursa özür getirmeye başlar ve müslüman olur. Allah
tapusu, rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da ona aşık yokluk da.
Küfür de o ululuk sahibi Allah’ya aşıktır, iman da; bakır da o kimyanın kuludur,
gümüş de!
Musa’nın da mana cihetinden bir yolu vardır, Firavun’un da. Fakat, zahiren Musa
yolludur, Firavun yolsuz. Musa , gündüzün Allah huzurunda ağlayıp inledi; Firavunda
gece yarısı ağladı, Dedi ki; “Ey Allah, boynundaki bu demir zincir nedir Boynumda
demir zincir olmasa kim “ Ben, benim” der (asılsız davaya. Benliğe kalkışır )
Şüphe yok ki Musa’yı nurlandıran iradenle beni de karanlıklara daldırdın. Musa’yı ay
yüzlü bir hale getirten dileğinle canımın aynı kara yüzlü bir hale getirdin. Yıldızım
aydan daha iyi, daha talihli değil ki. Tutulursa ne çarem var Halk, benim nöbetimi
Allah diye, Sultan diye tutuyor ama doğrusu ay tutulmuş, tas çalıyorlar! Onlar tas
çalıp gürültü ediyorlar ama o gürültüyle ayı rüsvay etmektedirler.
Ben ki Firavun’um, şöhretten el-aman! “Enerabbüküm-ül a’la" demem de beni rüsvay
eden tas gürültüsüdür. Musa’da ben de aynı kapının kuluyuz. Fakat senin ormanında
senin baltan işliyor; dalları senin baltan kesmektedir; Bir dalı yetiştiriyor, öbürünü
kesip atıyor. Baltaya karşı dalın eli var mı Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden
kurtulabilir mi Balta senindir, o kudret hakkı için kereminden bu eğrilikleri doğrult!”
Firavun yine kendi kendine “Ne şaşılacak şey! Ben bütün gece “Ey Rabbimiz” diye
yalvarmıyor muyum Yalnızken mütevazi bir hale geliyor, düzeliyorum. Neden
Musa’ya karşı öyle oluyorum
Kalp altınının rengi halis altından on derece daha parlak olsa ataşe karşı nasıl yüzü
kara bir hale gelir!
Kalbim de kalıbım da onun hükmünde değil mi Bir zaman, beni iç haline kor, bir
zaman kabuk haline. Bir zaman beni ay haline kor, bir zaman karartır. Allah’nın işi,
bundan başka nedir ki Ekin ol der beni yeşertir. Çirkinleş der, sarartır. Varlığı emriyle
yaratan Allah’nın çevganları önünde mekan aleminde de koşup duruyoruz. Lamekan
aleminde de.
Renksizlik alemi, renge esir olunca bir Musa öbür Musa ile savaşa düştü. Renksizlik
alemine ulaşırsan Musa ile Firavun’un karıştığı aleme erişirsin. Bu nükte yüzünden
hatırına “renk, nasıl olur da kıylü kalden kurtulur Şaşılacak şey... Bu renk, renksizlik
aleminden zuhura geldiği halde, renksizlikle nasıl savaşa girişir
Yağın aslı sudandır ve su ile artar. Sonunda nasıl olur da suya zıt olur Mademki yağı
su ile yoğurdular; yağ sudan oldu; su ile yağ neden birbirine zıt oldu
Gül dikenden meydana meydana gelmiştir, diken de gülden... böyle olduğu halde niçin
savaşa, maceralara düşmüşlerdi .. gibi bir sual hatıra gelirse (bil ki bu) ya hakikatta
savaş değildir, bir hikmet içindir, eşek satanların kavgaları gibi bir hiledir, bir sanattır;
yahut ne savaş ne hikmet...Hayretten ibarettir.
Bu, viraneliktir, içinde define aramak gerek. Sen define sandığın şey yüzünden, o
vehminden defineyi kaybediyorsun. Sen vehmi de, tedbirleri, düşünceleri de mamure
bil, mamur yerlerde define olmaz. Mamur yerlerde varlık, didişmek olur.
Yok olan, varlıklardan utanır, arlanır. Varlık yokluktan feryad etmemiştir. Yokluk, o
varlığı, kendisinden uzaklaştırmış, gidermiştir. Ben yokluktan kaçıyorum deme.
Hakikatte o, senden yirmi kere daha fazla kaçmakta! Görünüşte seni kendisine
çağırmaktadır. Ama içinden seni reddetme sopasıyla sürmektedir. Bu işler, kovalayanı
yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa´dan nefretini
sen Musa´dan bil.
Tabiata inananlar; gök bir yumurtadır, yer de onun sarısı diye itikat etmişlerdir.
Birisi, “Bu yeryüzü yeri kaplayan göğün ortasında nasıl duruyor Havaya asılmış bir
kandil gibi ne aşağıya gitmekte, ne çıkmakta” dedi. O hakim, “Altı cihetten de göğün
çekmesi yönünden hava ortasında kalır. Mıknatıstan bir yuvarlak olsa ortasına konan
demir, ortada kalır” diye cevap verdi. Öteki hakim de “Saf gök, kara toprağı kendisine
çekmez. Onu altı taraftan da iter. Ondan dolayı da yeryüzü, kuvvetli yeller ortasında
muallakta kalmıştır” dedi.
Kemal ehlinin gönülleri de firavunların canlarını böyle defeder de, onlar dalaletde
kalırlar. Onları bu cihan da defeder o cihan da. O yolsuzlar da bu yüzden o cihanda da
mahrum kalırlar, bu cihanda da. Ululuk sahibi Allahnın kullarından, velilerden baş
çeker, uzaklaşırsan bil ki onlar senden hoşlanmıyorlar, onlar seni istemiyorlar.
Onların kehlibarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi oaln varlığını
deliye döndürür, kendilerine çekerler. Kehlibarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlığa
teslim ederler. Hayvanlık mertebesi nasıl insanlığa esir ve mağlupsa. İnsan
mertebesinin de Allah velilerinin elinde hayvan gibi mağlup olduğunu anla ey yoksul!
Ahmed, irşadederken halka “Kullarım” dedi. Allah bütün alemi “ Kul ya ibadi” diye
çağır buyurdu. Senin aklın deveciye benzer, sen de devesin, Akıl, seni ister istemez
hükmünce çekip durmaktadır. Veliler akılların aklıdır. Akıllar da ta en sonuncusuna
kadar develere benzer. Onlara ibretle bak: bir kılavuz, yüz binlerce can! Ne kılavuzu
ne deveciyi!
Sen güneşi gören gözü bul da sonra bak! Bütün cihan, gece içinde kalmış, karanlıklara
mıhlanmış, güneşi ve gündüzü bekleyip durmakta. İşte sana zerrede gizli güneş, işte
sana kuzu postuna bürünmüş erkek aslan. İşte sana saman altında gizli bir deniz!
Kendine gel, o samana şüphe ile ayak basma! Ama yol gösterici hakkında içe gelen
şüphe, Allah rahmetidir.
Her peygamber dünyaya tek gelmiştir. Tektir ama içinde yüzlerce alem gizli. Alem-i
Kübra, kudretle sihir yaptı da cimrini, küçücük bir suret içinde gizledi. Ahmaklar onu
tek ve zayıf gördüler. Hiç padişahın dostu olan zayıf olur mu Ahmaklar,"O, ancak bir
tek kişiden ibaret!” dediler. Vay akıbeti düşünmeyene!
SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ
Salih’in devesi görünüşte deveydi, o zalim kavim, bilgisizlik yüzünden deveyi kestiler.
Su için deveye düşman olduklarından kendileri, mezara su ve ekmek oldular. ( helak
olup mezarı doyurdular).
Allah devesi, ırmaktan buluttan su içmekteydi. Onlar, Hakk’ın suyunu Hak’tan
esirgediler Salih’in devesi, salih kişilerin cisimleri gibidir; onlar kötülerin helaki için
tuzaktır. Neticede” Allah devesinden ve içeceğinden çekinin” hükmü, o ümmeti ne
dertlere uğrattı, onları nasıl helak etti! Allah kahrının şahnesi, bir devenin kanına
diyet olarak onlardan bütün bir şehri diledi.
Ruh, Salih gibidir,ten de deveye benzer. Ruh vuslattadır ten ihtiyaç içindedir. Temiz
ruha zarar vermenin imkanı yoktur. Allah yaralanmaz. Böyle ruha sahip olanlara
kimse galip gelemez. Zarar gelse bile sedefe gelir, inciye değil. Temiz ruha zarar
vermenin imkanı yoktur. Allah’nın nuru, kafirlere mağlup olmaz. Can, toprağa mensup
cisme, kötü kişiler, incitsinler de Allah imtihanını görsünler diye ulaştı, bu yüzden
cisimle bağdaştı, birleşti.
Canı inciten kişinin, bu incitmenin Allah’yı incitme olduğundan haberi yoktur. Bilmiyor
ki bu küpün suyu ırmak suyu ile birleşmiştir. Allah bütün aleme penah olsun diye bir
cisme alaka bağlamıştır.
Onların gönüllerine kimse muzaffer olamaz. Sedefe zarar gelir, inciye gelmez. Allah
velisinin cisim devesine kul ol ki Salih Peygamberle kapı yoldaşı olasın.
Salih peygamber, “ Madem ki haset ettiniz, bu işi yaptınız, üç gün sonra Allahdan
azap erişecek. Ondan üç gün sonra da can alıcı Allahdan başka bir afet gelecek ki
onun üç alameti vardır: Hepinizin yüzünüzün rengi değişir. Birbirinize bakınca
yüzlerinizi türlü türlü renklerde görürsünüz. İlk günlerde yüzleriniz safran gibi
sararır; ikinci günü erguvan gibi kızarır. Üçüncü günü yüzleriniz tamamı ile kararır,
ondan sonra da Allahnın kahrı gelir, çatar. Eğer bu tehdide benden delil isterseniz
devenin yavrusunu daha doğru kovalayın!
Eğer tutabilirseniz derdinize çare bulunur. Tutamazsanız ümit kuşu uzaktan kaçtı,
gitti!” dedi.
Bu sözü duyunca hepsi birden köpek gibi onun ardından seğirtmeğe başladılar. Kimse
yavruya erişmedi; dağlar arasına dalıp kayboldu.
Temiz ruh gibi ten ayıbından, nimet ve ihsan sahibi Allah’ya kaçıp gitmekteydi.
Salih dedi ki: “Gördünüz mü Allahnın bu kazası nasıl geldi Artık ümidin boynunu
vurdu.” Devenin yavrusu nedir Salih Peygamberin gönlü. Onun hatırını ele alın,
onun isteğini yerine getirin. Onun gönlünü alırsanız azaptan kurtuldunuz yoksa,
pişman olduğunuzun, ümitsizliğe düştüğünüzün günüdür.
Salih’ten bu bulanık vadi duydukları gibi azaba göz dikip beklemeye başladılar. Birinci
gün yüzlerinin sarardığını gördüler.Ümitsizlikle soğuk ,soğuk ah etmeye başladılar.
İkinci günü hepsinin yüzü kızardı. Artık ümit ve tövbe nöbeti kayboldu. Üçüncü gün
hepsinin yüzü kapkara kesildi. Salih Peygamberin hükmü: cenksiz, cidalsiz doğru
çıktı. Hepsi de ümitsiz bir hale gelince kuşlar gibi ayaklarını altlarına alıp iki dizlerinin
üstlerine çöktüler.
Cibril-i Emin, bu diz çökmeyi Peygambere “Casimin” ayetini getirerek Kuran’da
anlattı. Sana diz çökmeyi öğrettikleri ve seni bu çeşit diz çökmeden korkuttukları
vakit, yani bela gelmeden diz çök!
Salih’in kavmi, Allah kahrının zahmını beklediler: o kahır ve azap da gelip o şehri yok
etti. Salih, halvetten çıkıp şehre doğru gitti; gördü ki şehir duman ve ateş içinde.
Onların hak ile yeksan olmuş cüzülerinden bile feryat ve figanlarını duyuyordu; feryat
duyulmaktaydı ama ortada feryat eden yok! Kemiklerinden iniltiler, sızıntılar duydu;
canları çiğ taneleri gibi yaş döküyor, ağlıyordu. Salih bunu duyup ağlamaya başladı:
feryat edenlere feryat etmeye koyuldu:”Ey batıl yolda yaşayan kavim! Ben sizin
çevrinizden Allah’a şikayet etmiş ağlamıştım.
Allah, bana “Onların eziyetlerine sabret; onlara nasihat ver. Zaten devirlerinden çok
bir zaman kalmadı” demişti. Ben cefaları eziyetleri yüzünden onlara nasihat
edemiyorum. Nasihat sütü sevgiden, saflıktan coşup akar” demiştim. Bana o kadar
eziyetler ettiniz ki nasihat sütü damarlarımda dondu. Allah, bana “Ben sana lütuf ve
inayet eder, o yaralara merhem koyarım” buyurdu. Hak, gönlümü gök gibi saf bir hale
getirdi. Gönlümden, sizin cefalarınızı sildi, süpürdü.
Yine size nasihatler vermeye, şeker gibi temsiller getirmeye , sözler söylemeye
başladım. Şekerden taze süt çıkarıp balla şekeri sözlerime katmaya, size tatlı, tatlı
öğütler vermeye koyuldum. O sözler, size zehir gibi tesir etti. Çünkü siz baştan aşağı
zehir membaı, zehir madeniydiniz, zehirden ibarettiniz. Nasıl gamlanayım ki gam baş
aşağı yuvarlanıp gitti.
Ey inatçı kavim! Gam sizdiniz. Gamın ölümüne ağlayıp feryat eden olur mu Baştaki
yara iyileşince bu yüzden saçını sakalını yolan bulunur mu ” Salih, yüzünü kendine
çevirip dedi ki: “Ey feryat eden, onlar feryat etmeye değmez!”
Ey Kuran’ı doğru okuyan! Eğri okuma. Zalim kavmin ardından nasıl yas tutayım Fakat
yine gözünden, gönlünden yaşlar akmaya başladı. Onda sebepsiz bir merhamet hasıl
oldu. Gözyaşı damarları (yağmur gibi) yağmaktaydı, kendisi de şaşırmıştı. Bu
katralar, cömertlik ve kerem denizinin sebepsiz akan katralarıydı.
O ağlarken aklı diyordu ki: “Bu ağlama neden Seninle eğlenen o çeşit bir kavme
ağlamak reva mı Neye ağlıyorsun söyle. Yaptıkları işlere mi O gidişleri kötü kin
askerine mi Onların paslı karanlık gönüllerine mi, yılan gibi zehirli dillerine mi
Onların Segsar’larınkine benzeyen nefes ve dişlerine mi Akrep yatağı olan ağız ve
gözlerine mi İnatlarına mı, alaylarına mı, kınamalarına mı Şükret; bak, Allah onları
nasıl hapsetti, helak eyledi! Elleri eğri, ayakları eğri, gözleri eğri, bakışları eğri,
savaşları eğri, öfkeleri eğri...
Onlar, geçmişleri taklit edip nakil ettikleri reylere uyduklarından bu akıl pirinin
başına ayak bastılar. Birbirlerine görünmek ve duyulmak kaygısı ile hür ihtiyar
olmadılar, kart eşek oldular. Allah cehennemlikleri göstermek üzere dünyaya
cennetten kullar getirdi...”
Cehennemlikler, cennetlikler bir dükkanda otururlar. Aralarında bir perde vardır,
birbirlerine karışmazlar. Nar ehliyle nur ehli, görünüşte karışıktır ama aralarında kaf
dağı çekilmiştir.
Bunlar, madende toprakla altının birbirine karışmasına benzerler. Toprakla altın
karışıktır ama aralarında yüzlerce ova, yüzlerce konak var! Bu, bir dizide hakiki inci ile
yalancı incinin bir gecelik konuk gibi misafir olmasına benzer. Denizin yarısı şeker gibi
tatlı, lezzetli, rengi ay gibi parlak; Diğer yarısı, yılan zehri gibi acı,lezzetsiz, rengi de
katran gibi kara.
Cennetlikle cehennemlik olanlar da deniz gibi alttan üstten, dalgalanıp dururlar. Dar
ve küçük bir cisimden dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta
birbirlerine karışmalarına benzer. Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.
Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri altüst eder. Sevgi acıları tatlıya çeker,
tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir. Kahır ise, tatlıyı acılığa
çekmektedir. Acı, tatlı ile bir arada bulunur, bağdaşır mı Acı tatlı;bu gözle görünmez.
Basiret ehli, onları, akıbet penceresinden görmeyi bilir. Akıbeti gören göz, doğuyu
görebilir. Ahiri gören göz ise gururdan, körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün,
anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark
eder. Şeytan “Yiyin” diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan
reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbat edince
anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini
delen bir acı peyda eder.
Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise
ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet
verirlerse mutlaka mahşer günü azap ederler.
Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. Lalin, güneşin tesiriyle renk,
parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay
içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce ve Ulu Allah,
bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun
ya; her kılın kulak kesilsin...
Bu duyduğun abıhayattır, afiyet olsun! Bu söze söz deme, abıhayat de. Bu sözü, eski
harfler teninde yepyeni bir ruh olarak gör. Arkadaş; başka bir nükte daha duy. Bu
nükte can gibi hem apaçık, meydandadır, hem gayet ince ve gizli. Bir yer olur ki bu
yılan zehri, Allahnın tasarruflarıyla gayet tatlı ve lezzetli bir hale gelir. Bir yerde
zehirdir, bir yerde ilaç... Bir yerde küfürdü, bir yerde tam layık ve yerinde. Orada cana
zarar verir ama burada derman kesilir. Su koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince
tatlılaşır, güzelleşir. Sonra küpün içine girince acır, haram olur...Sirke olunca ne güzel
katıktır!
Veli, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar. Süleyman”Rabbi
hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.” Yahut benden başkasına
bu lütufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.
La yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını
onun nekesliğinden bilme. Hatta o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan
saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir. Baş
korkusuyla can ve din korkusu... Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz.
Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin.
Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu.
Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da.
Şefaat edip”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver. Bu saltanatı,
kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.
O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hatta benimle ne
demek O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.
KADININ FENDİ -2-
Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikayesinin neticesini
istemekte. Karıkoca hikayesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali
bil.
Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de mutlaka lazımdır, kötü kişiye de. Bu ikisi,
toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savaşta macera içinde. Kadın
durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin şerefini, yani eve lazım olan ekmeği, yüceliği,
hürmeti diler durur.
Nefis, kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gah toprağa döşenir, tevazu gösterir;
gah ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde
Allah gamından başka bir şey yoktur.
Hikayenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış
yüzünün tamamını dinle. Eğer yalnız manaya ait anlatış kifayet etseydi alem halkı,
tamamı ile işten güçten kalır, alemin nizamı bozulur giderdi. Sevgi düşünce ve
manadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zahiri suretleri de kalmaz, yok
olurdu. Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait
şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet
eder. Çünkü, ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir. Şahidin de bazen
doğrucu, bazen yalancı olur.
Sarhoş bazen şaraptan olur, bazen da ayrandan! Ayran içen de kendisini sarhoş
gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu
sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.
Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde gizli olan şeye
alamettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o eğri, yalancı
alameti,doğrusundan ayırt edelim.
Hiç, bu temyize nasıl malik olur Allah nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi
elde eder. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi...Akrabalık
sevgiyi bildirir. Fakat imam ve muktedası Allah nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne
sebeplere. Sevgi gönülde şulelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur.
Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kainata yaymıştır. Bu
sözün tamamlanması için hayli tafsilat var ama sen ara. Gerçi mana, bu suretten zahir
olmaktadır ama bir cihetten manaya yakındır, bir bakımdan manaya uzak!
Delalet hususunda mana ile suret, su ile ağaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan
birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar. Sen mahiyetleri de bırak, hususları da. O iki rızık
arayan karıkocanın ahvalini anlat.
Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin. Kılıcı kından çek, emret. Ne
dersen ben sana tabiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü... ona bakmam. Senin uğruna
feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar.” Kadın
“Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun ” dedi.
Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Adem Safi’yi yaratan Allah hakkı için (Seni
seviyorum.) Allah, Adem’e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne varsa
hepsini gösterdi. Allah, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve
“Allemelesma” sından ders verdi, öğretti. Bu suretle melekler, onun ders vermesine
hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir mukaddesliğe
eriştiler. Adem’in yüzünden nail oldukları fütühata, göklerde bile erişememişlerdir.
Adem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı. Peygamber
“Allah; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam. Bunu, ey aziz, yakinen
bil. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan
gönüllerde ara buyurdu” dedi.
Allah dedi ki: “Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu
suretle beni görme cennetine erişesin.” Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber
Adem’ görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat manaya karşı
suret nedir ki Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı.
Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk.
Yere olan bu meylimize, bu alakamıza da şaşmaktaydık. Gökten yaratıldığımız halde
yeryüzüne bu alakamız nedir Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden Nur
zulmetlerle yaşayabilir mi Ey Adem! O ülfet, senin kokundanmış. Çünkü cisminin
nesci yeryüzü. Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada
buldular. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet, bundan önce cisminin yoğrulduğu
topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan
defineden haberimiz yoktu. Allah da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu
yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Allah’a deliller getirerek “Ey Allah! Bizim
yerimize kim gelecek Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.
Allah hükmü, bize rahmet yaygısını döşedi:”Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlatların
babalarına söyledikleri gibi ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler,
yaraşmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.
Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler salmaktayım; Sen
söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkar
eden ağız açamasın.
Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp
mahvolur. O babaların, o anaların hilmi, şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin
köpüğüdür. Köpük gider gelir ama deniz bakidir dedi.” Hayır, ne dedim O inciye karşı
bu sedef, köpük değil, köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o saf deniz
hakkı için bu söz bir sınama, bir laf değil.
Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmiştir. Huzuruna varacağım
Allah hakkı için. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına. Sırrını
saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettiğini buyur!
Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne
yapabileceksem kabul edeyim. Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var Bir bak hele,
canım ne işe yarar ki ”
Kadın dedi ki:”Bir güneş doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır. O Allah vekili,
Allah halifesidir. Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir. O padişaha ulaşabilirsen
padişah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın
İkbal sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede
Ahmed’in gözü Ebubekir’e o bir tasdik yüzünden sıddık olmuştur.” Kocası, “Ben
padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim
Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi
Mecnun gibi ki, birisinden Leyla’nın bir parça hastalandığını duydu. Eyvah, dedi;
bahanesiz nasıl gideyim Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim Keşke
hazık bir hekim olaydım...O vakit Leyla’ya koşa, koşa giderdim.
Allah, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın
giderilmesine sebep oldu. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün
uçup gezerler, dönüp dolaşırlardı” dedi.
Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padişah meydana girer, kendisini gösterirse
aletsizlik, aletin ta kendisi, vesileden mahrum oluş, vesilenin aynı olur. Çünkü alet,
vesile; davaya düşmektir, varlık alametidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır."
Arap “Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde edeyim Müflisliğime de bir delil
gerek ki padişah halime acısın. Sen, bana dedikodudan ve hileden başka bir şahit
göster de o şen padişah merhamete gelsin. Çünkü sözden ve kötü hileden ibaret olan
bu şahitlik o hakimler hakiminin yanında mecruhtur. Müflisin şahidi doğruluk olmalı ki
nuru, söylemeden parıldasın (halini arzetmeden hali anlaşılan)” dedi.
Kadın dedi ki: “Doğruluk varlığından tamamı ile çıkıp arınarak, isteğini terk etmendir.
Testimizde yağmur suyu var. Malın, mülkün, sermayen bundan ibaret. Bu su testisini
al, git; padişahlar padişahın huzuruna var, armağan götür. De ki: Bizim bundan başka
hiçbir malımız, mülkümüz yok. Çölde de bundan iyi su hiç yoktur. Padişahın hazinesi
ağır elbiselerle doluysa da bunun gibi suyu yoktur. Bu su az bulunur.
O testi nedir Bizim mezar gibi cismimiz, içinde de bizim acı ve hislerimizin suyu var.
Ey Allah! “Allah, cennet karşılığına iman edenlerin canlarını, mallarını satın aldı”
ayetindeki fazıl ve kereminden bizim bu küpümüzü, bu testimizi kabul et! Bu beş
duygudan meydana gelme beş lüleli testideki suyu her türlü murdar şeylerden, her
çeşit pisliklerden temiz tut. Bu suretle şu testinin denize bir menfezi olsunda testim
deniz huyuyla huylansın.
Armağanı padişaha tertemiz götürünce onu görür, anlamak ister. Ondan sonra da
artık testinin suyu nihayetsiz bir dereceye gelir. Testinin suyundan yüzlerce dünya
dolar. Lüleleri kapa, testiyi de küpten doldur.
Allah” Gözlerinizi heva ve hevesten yumun” buyurdu. Arap, kimin böyle bir hediyesi
var Hakikaten bu armağan, öyle bir padişaha layık diye gururlanmaktaydı. Kadın da
bilmiyordu ki, orada yol üzerinde şeker gibi Dicle akıp durmakta. Şehrin ortasından
gemilerle, balık ağlarıyla dolu, deniz gibi akıp gitmekte. Padişahın huzuruna var da
şevketi, azameti gör; altından nehirler akan bahçeler diye övülen yerlere bak! O saffet
denizine nispetle bizim, anlayışlarımız bir katradan ibarettir.
Arap, evet, dedi. Testinin ağzını kapa, hakikaten armağan, bize faydalı. Keçeye sar
sarmala. Padişah, orucunu armağanla açsın. Çünkü dünyada bunun gibi su yoktur. Bu
halis şarap, zevk ve sefa kaynağı! Çünkü onlar acı tuzlu suları içmekten daima
hastadırlar, yarı kör olmuşlardır. Durağı, yatağı acı subaşı olan kuş; saf berrak suyu
ne bilsin Yurdun acı su kaynağı; Şatt’ı, Ceyhun’u nereden bileceksin
Ey şu fani konaktan kurtulmayan! Sen yokluğu, sarhoşluğu ve neşeyi ne bilirsin ki!
Bilsen bile babandan, atandan nakil ve rivayet yoluyla bilirsin.
Senin yanında bu adlar ebced gibidir. Ebced, hevvez. Bunlar, bütün çocuklara apaçık
ve meydandadır, fakat manası yok. Hulasa, Arap testiyi alıp yola düştü. Gece, gündüz
onu taşımaktaydı. Testiye bir ziyan gelecek diye korkusundan titreyerek çölden ta...
şehre kadar götürdü.
Kadın da evde seccadesini yaymış, namaz kılıp dua etmekte; “Suyumuzu, bayağı
kişilerden koru...Ya Rabbi, bu inciyi o denize ulaştır. Her ne kadar kocam uyanıktır,
hünerlidir ama incinin binlerce düşmanı olur.Cevher dediğin de nedir ki... Bu su
Kevser suyudur. İncinin aslı, bunun bir katrasıdır” diyordu.
Kadının ağlayıp yalvarması; erkeğin derdi ve ağır yükü bereketiyle, Arap, testiyi
hırsızlara kaptırmadan, taşla kırdırmadan durup dinlenmeksizin ta Hilafet Şehrine
kadar götürdü. Orada bir tapu gördü ki nimetlerle dolu.
Haceti olanlar oraya tuzaklarını yaymışlar Zaman, zaman her tarafta bir haceti olan
o tapudan ihsana nail olmuş, hil’atler elde etmiş. O kapı; kafire, Müslüman’a, güzele,
çirkine güneş gibi! Bir bölük halk gördü, huzurda bezenmiş duruyor. Bir bölük halk
gördü ayakta, hizmet bekliyor. Süleyman’dan karıncaya kadar herkes, içinde... Hepsi
sur üfürülmüş te dirilmiş canlar gibi. Görünüşe aldananlar, cevherlere gark olmuşlar...
İç yüzüne ehemmiyet verenler, mana denizini bulmuşlar. Himmetsizler, himmete
erişmiş... Himmet sahipleri nimete erişmiş!
Kapıdan ses gelmekteydi: Ey istekli, gel! Cömertlik, yoksul gibi, yoksullara muhtaçtır.
Cilalı ve tozsuz ayna arayan güzeller gibi cömertlik de yoksul ve zayıf kişileri arar.
Güzellerin yüzü ayna ile güzelleşir. Onlar aynaya bakıp bezenirler. İhsan ve keremin
yüzü de yoksula bakmakla görünür. Bundan dolayı H “Vedduha” suresinde “ Ey
Muhammed, yoksula bağırma” buyurdu. Mademki yoksul, cömertliğin aynasıdır, iyi bil
ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır. Allahnın bir çeşit cömertliği, yoksulları
meydana çıkarır, bir başka cömertliği de onlara bol ,bol ihsanda bulunur. Şu halde
yoksullar, Allah cömertliği aynalarıdır. Hak ile Hak olan ve varlıktan tamamı ile geçen
hakiki yoksullarsa mutlak nur olmuşlardır.
Bu iki çeşit yoksuldan başkaları(yani varlığı olmayanlarla varlıktan geçenlerden
başkaları) esasen ölüdür. Bu çeşit adam bu kapıda değildir, perdedeki, nakıştan,
suretten ibarettir.
O kişi, yoksulun resmidir, canı yoktur, ekmek yemez. Köpek resmine kemik atma. O,
Allah fakiri değil, lokma fakiridir. Ölü resmin önüne yemek tabağını koyma. Ekmek
yoksulu, karada balıktır. Şekli balık şeklidir ama denizden ürküp kaçar. O evde
beslenen kuştur, havada uçan Simurg değil. Nefis şeyler yiyip içer, gıdası Hak’tan
değildir. Yemek, içmek için Allah aşığıdır; cam güzelliğe aşık değildir. Allahnın zatına
aşık olduğunu vehmetse bile sevdiği zat değildir; vehmi, esma ve sıfatın verdiği
vehimdir. Vehim; vasıflardan, hadlerden doğar.
Hak ise doğmamıştır, doğurmaz. Kendi tasvir ettiği şeye, kendi vehmine aşık olan
kişi, nereden nimet ve ihsan sahibi Allah aşıklarından olacak O vehme aşık olan,
doğrucuysa mecazi sevgisi, kendisini nihayet hakikate çeker, götürür.
Bu sözü iyice anlatmak, açmak lazım; fakat eski düşüncelilerden, onların köhne
anlayışlarından korkuyorum. Kısa görüşlü köhne anlayışlar, fikre yüz türlü kötü
hayaller getirirler. Herkesin doğru işitmeye kudreti yoktur. Her kuşcağız, bir inciri
bütün olarak yutamaz. Hele ölmüş, çürümüş, hayallere dalmış kör bir kuş olursa...
Balık resmine ister deniz olmuş, ister toprak. Kara yüzlüye ha sabun, ha kara boya!
Kağıda gamlı bir adam resmi yaparsan o resmin ne gamla alışverişi vardır, ne neşeyle.
Resim, görünüşte gamlıdır ama, kendisi gamla alakasızdır.
Görünüşte gülen bir resmin de neşeyle münasebeti yoktur. Gönülde bir haletten
başka bir şey olmayan dünya gamı dünya neşesi; hakiki neşeye hakiki gama nispetle
resimden ibarettir. Resmin gamlı bir surette görünüşü, o resim yüzünden mananın
doğrulması, hakiki gamı anlaman içindir. Bu hamamlardaki resimler camekanın
dışından bakılırsa elbiseler gibidir; cansız, hareketsiz durup durmaktadırlar Sen ancak
dışardan elbiseleri görürsün. Elbiseni çıkar, soyun da bir içeriye gir arkadaş!
Çünkü elbiseyle içeriye yol yoktur. Ten elbiseden, elbise de tenden haberdar değildir.
O bedevi Arap uzak çöllerden Hilafet Şehrinin kapısına vardı. Kapıcılar, bedeviyi
karşılayıp üstüne lütuf gülsuyunu serptiler. Bedevi söylemeden ihtiyacını, dileğini
anladılar. Zaten onların işi istetmeden ihsan etmekti.
Ona “Ey Arab’ın en asili, en yücesi! Hangi diyardansın, yol yorgunluğuyla nasılsın ”
dediler. Bedevi dedi ki: “Eğer bana yüz verirseniz asilim, yüceyim. Fakat ardınıza atar
mühimsemezseniz ne asaletim var ne yüzüm! Ey yüzlerinde ululuk nişanesi olanlar,
ey şevketleri Caferi altından daha hoş kişiler! Sizi bir kerecik görmek, sizinle bir
kerecik buluşmak, yüzlerce kişileri görmeye, yüzlerce güzellerle buluşmaya bedeldir.
Sizi görmek için mal, mülk, servet... hepsi feda olsun!
Ey Allah nuruyla bakanlar, bu dereceye erişmiş olanlar, padişahlar padişahının
ahlakıyla ahlaklanmış kişiler! Kimya gibi olan bakışı nızla bakıra benzer insanlara
bakar, onları altın haline getirirsiniz. Ben garibim, padişahın lütfunu umarak çöllerden
geldim. Onun lutfunun kokusu çölleri tuttu, kum zerrelerini kapladı, o zerreler bile
lütfiyle canlandı.
Buralara kadar paraya kavuşmak için gelmiştim, fakat ulaşınca sizin yüzünüzden
sarhoş oldum. Birisi, ekmek almak için ekmekçi dükkanına koştu, fakat ekmekçinin
güzelliğini görünce canını verdi. Birisi, gezip eğlenmek üzere gül bahçesine gitti,
bahçıvanın yüzü teferrüç yeri oldu. Kuyudan su çekerken Yusuf’un yüzünden abıhayat
içen bedevi gibi.
Musa ateş elde etmek için gitti., öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti. İsa
düşmanlardan kurtulmak için kaçtı. O kaçış, onu dördüncü kat göğe kadar çıkardı.
Buğday başağı, Ademin tuzağı oldu da bu suretle varlığı, insanlara başak oldu; bütün
insanlar ondan var oldu. Doğan kuşu, karnını doyurmak üzere tuzağa tutulur, fakat bu
yüzden devlet ve kuvvet bulur, padişahın kolu, durağı olur. Çocuk, babası lutfedecek,
kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.
Mektepten çıkınca yücelir, en yüksek mevkiye sahip olur. Hocaya aylık verirken alemi
aydınlatan bir bedir haline gelir. Abbas, kin güderek eski dinin öcünü almak ve
Ahmed’i ortadan kaldırmak üzere harp etmeye gelmişti. Öyle olduğu halde o ve
evlatları, hilafet makamında kıyamete dek dine arka oldular, o makama şeref verdiler.
Ben bu kapıya bir şey dilemek için geldim; daha dehlizde baş köşe oldum, yüceldim.
Ekmek ümidiyle armağan olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni ta cennetin baş
köşesine kadar çekti, götürdü. Ekmek, bir Adem’i cennetten sürdürdü; beni ise
cennetliklerle kaynaştırdı. Melek gibi sudan da vazgeçtim, ekmekten de. Bu kapıda
gök gibi ihtiyarsız dönmekteyim. Aşıklarının cisimlerinin, aşıkların canlarının
dönmesinden başka dünyada garezsiz bir dönüş yoktur. Her şey bir maksatla hareket
eder, her şey bir maksatla dönüp dolaşır.”
Kül aşığı olanlar, bu cüz’e müştak olmazlar, Cüz’e müştak olan, külden mahrum kalır.
Cüzü, cüze aşık olunca maşuku, çabucak küllüne gider, aşık ayrılığa düşer. Cüz’ü
seven, maskaralaştı, başkalarına kul oldu. Denize düştü, boğulmak üzere; eline geçen
ota yapışmakta. O zayıf maşuk, hakim değildir ki aşığın derdine derman olsun.
Efendisinin işini mi görsün, kendi işini mi
“Zina edersen hür kadınla et” sözü bu yüzden ata sözü olup kaldı.”Çalacaksan inci
çal” sözü de neye meyledeceksen en iyisine meylet manasına geldi. Kul yani maşuk;
efendisinin, Allahsı’nın yanına gitti. Aşık ağlayıp inler bir halde kaldı. Gül kokusu, güle
gitti; o, hor hakir kala kaldı.
Dirliğinden uzaklaştı... Çalışması zayi oldu. Çektiği eziyet hiçe gitti, ayağı yaralandı.
Gölge avlayan avcıya benzedi. Hiç gölge ona sermaye olur mu Adam kuşun gölgesini
sımsıkı tutmuş. Kuş da ağacın dalında ona şaşmakta ve.” Bu akılsız adam neye
seviniyor ” demekte... İşte sana batıl, işte sana çürümüş sebep!
Eğer cüzü külle muttasıldır, ayrılmaz dersen diken ye, gül isteme. Diken de gülden
ayrılmaz. Cüz’ü kül’ ancak bir yüzden bağlıdır. Yoksa Allahnın peygamberleri
göndermesi abes olurdu. Çünkü peygamberler, kulları Allah’a ulaştırmak için
gelmişlerdir. Herkes bir tenden ibaretse, Allah ile kul, kül ile cüz ise birbirine bağlıdır;
kiki kime ulaştırırlar Oğul bu sözün sonu yoktur. Gün sona erdi, hikayeyi tamamla!
Su testisini sunup tapuya hizmet ve tazim tohumunu ekti. Dedi ki:” Bu armağanı o
sultana götürün, padişahtan murat isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli
su...Yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testi de güzel, yepyeni.” Padişah
kullarının bu söze gülecekleri geldi. Fakat o armağanı can gibi kabul ettiler. Çünkü
basiret sahibi padişahın tabiatındaki lütuf, bütün saray erkanını da sirayet etmişti.
Padişahların huyu halka da tesir eder.
Yeşil gök, yeryüzünü de yeşertir. Padişah bir havuza benzer. Maiyetini de lüleler gibi
bil. Su, göllere lülelerden akar. Lülelerden akan suların hepsi, tertemiz bir havuzdan
geldiği için her lüle, zevkli ve tatlı su akıtır. Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her
lüleden aynı su akar. Çünkü her lüle havuza muttasıldır.
Sen bu sözün manasına iyice dal, adamakıllı dikkat et, düşün! Yurdu olmayan
padişahlar padişahı can da, bak, bütün bedene nasıl tesir etmiştir. Tabiatı, soyu sopu
hoş aklın lutfu da, bak, bütün bedeni nasıl müeddep bir hale getiriyor. Kararı, sükunu
olmayan şuh ve şen aşk da bütün bedeni nasıl cünuna sürüklüyor Kevser gibi olan
deniz suyunun letafeti yüzünden dibindeki ateş parçalarının hemen hepsi inci ve
mücevherdir. Usta hangi hünerde tanınmışsa, hangi hünerle şehvet bulmuşsa çırağı
da o hünerde ilerler ,o hünerde meşhur olur.
Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın
yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur.
Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta
mahvolur, yokluğa erişir.
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir .
Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp,
“Sen hiç nahiv okudun mu ” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün
hiçe gitti.”
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar
gemiyi bir girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin,
söyle!” nahivci “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince “Nahiv alimi, bütün ömrün
hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.
İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan
tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri
olursa nerede kurtulacak Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları
denizi, seni başının üstüne kor.
Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın.
İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör,
zamanın yokluğunu da!” dedi.
Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için hikaye arasında hikaye ettik. Fıkhı
bilmeyi de yok olmada bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de, ey
yüce sevgilim!
O su testisi bizim bilgilerimizdi; halife de Allah bilgisinin Diclesi. Biz dolu testileri
Dicle’ye götürüyoruz. Böyle olduğu halde eşek olduğumuzu bilmezsek hakikaten
eşeğiz! O Arap, bari o hususta mazurdu. Çünkü Dicle’yi bilmiyordu, çok uzaktaydı.
Bizim gibi Dicle’den haberi olsaydı o testiyi alıp konaktan konağa kona göçe
götürmezdi. Hatta Dicle’yi bilseydi o testiyi kırar, bu işten tamamı ile vazgeçerdi.
Halife, bunu görüp bedevinin ahvalini duyunca o testiyi altınla doldurdu, daha fazla
da ihsanda bulunup. Hediyeler, hususi hil’atler verdi, bedeviyi yoksulluktan kurtardı.
O Ulu padişah, o ihsan dünyası, o adalet denizi, adamlarından birisine. “Bu altın dolu
testiyi ona ver. Dönerken de onu Dicle yoluyla götür. Çöl yolundan buraya gelmiş.
Halbuki Dicle yolu,
yurduna daha yakındır” dedi.
Bedevi, gemiye binip Dicle’yi görünce utancından iki büklüm olmaya, yere
kapanmaya başladı. “Bu ihsan sahibi cömert padişahın lutfuna şaştım. Daha ziyade
şaşılacak şey de şu ki, o suyu aldı. O cömertlik denizi öyle hor ve kalp armağanı nasıl
oldu kabul etti ” diyordu.
Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilmle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bu ilim
ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığamayan kişinin (zuhuru, zatının
muktazası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah’nın )Dicle’sinden bir
katradır.
O gizli bir defineydi. Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti. Toprağı ,
göklerden daha parlak bir hale getirdi. Gizli bir hazineyken coştu; toprağı atlas giyen
bir sultan haline soktu. O Bedevi, Allahnın Dicle’sinden bir katrayı görseydi hakikatte
bir deniz olan o katranın önünde testisini atardı.
Onu görenler, daima kendilerinden geçmiş bir haldedirler. Bu yokluk halinde
testilerini taşlayıp kırmışlardır. Ey himmet edip testiyi kıran! O testi, kırılmakla daha
iyi yapılmış olur. Küp kırılır ama içindeki su dökülmez. Bu kırılmada yüzlerce
sağlamlık vardır.
Küpün bütün parçaları oynamakta, hallenmektedir. Fakat Akl-ı Cüz’i, bunu imkansız
görür. Bu halette ortada ne testi görünür, ne su. Bunu iyice gör, doğrusunu Allah daha
iyi bilir. Mana kapısını döversen açarlar. Fikir kanadını terket ki seni iri bir doğan
haline getirsinler.
Fikir kanadı, çamurlara bulanmıştır, ağırdır. Sen toprak yemeğe alışmışsın; onun için
toprak, sana can gibi geliyor. Ekmek et... Bunlar topraktır, bunları daha az ye de
toprak gibi yeryüzünde kalma. Acıkınca kızgın geçimsiz, aslı kötü bir köpek oluyorsun.
Karnın doyunca murdarlaşıyor, ayak üstünde duran ve hiçbir şeyden haberi olmayan
bir duvar kesiliyorsun.
Şu halde sen bir zaman pis, murdar bir hale geliyor, bir zaman köpekleşiyorsun.
Aslanların yolunda nasıl yürüyebilecek, nasıl koşup seğirteceksin Sana avlanmakta
yarayan ancak köpektir. Bunu böyle bil de köpeğe daha az miktarda kemik at. Çünkü
köpeğin karnı doyarsa daha ziyade serkeşleşir. Bu serkeşlikle ava istediğin gibi gider
mi
O Bedeviyi, oraya yoksulluk çekiyordu. Nihayet o kapıyı, o devleti gördü. O penahı
olmayan yoksula padişahın ihsanını hikaye etmiştik. Aşık, aşk diyarında ne söylerse
söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur. Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait
sözler çıkar; o sözlerden yokluk kokusu gelir.
Küfre ait bahis açsa o bahsinde din kokusu vardır. Şüpheye dair söz söylese sözleri,
yakıni anlatmış olur. Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler.
Doğruluk denizinden zuhur eden o eğri köpük, feridir. Saf asıl, o fer’i de saflıkla
bezemiştir.
O köpüğü saf ve makbul bil. Sevgilinin dudağından çıkan azarlayış say. Aşığın, pek de
istemediği o azar, sevgilinin yüzünün hatırı için hoş görülür. Şekeri ekmek şekline
sokar, pişirirsen tadınca yine onda şeker lezzeti vardır, ekmek lezzeti bulunmaz.
Bir mümin, altından yapılmış bir put bulsa hiç onu Şamanlara bırakır mı
Bırakmadıktan başka alır, ateşe atar. Onun ariyet şeklini bu suretle eritip bozar.
Altında put şekli kalmaz. Çünkü suret, ibadete manidir, yol vurucudur.
O putun hakikati, yani altın; Allahnın bir ihsanıdır. Sonradan put şekline sokulmuştur.
Altın, Allah ihsanı olup altınlık nasıl bu ihsan için ariyet put şeklide altın için arızi bir
surettir. Bir pire için yepyeni kilimi yakma. Sineğin verdiği baş ağrısı yüzünden
gününü zayi etme.
Surette kalırsan putperestsin. Her şeyin suretini bırak, manaya bak. Hacca gidersen
hac yoldaşı ara. Ama ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Onun şekline rengine bakma;
azmine ve maksadına bak. Rengi kara bile olsa değil mi ki seninle aynı maksadı
güdüyor, aynı senin rengindedir, sen ona beyaz de.
Bu hikaye parça buçuk söylendi (araya sözler karıştı, başka hikayeler girdi.) Aşıkların
işi gibi başsız, ayaksız nakledildi. Fakat hakikatte başı yoktur, ezel gibi evveline evvel
bulunmaz. Sonu da yok. Ebetle eş!
Hatta su gibidir; her katrası hem baştır, hem ayak. Hem de başsız, ayaksız koşup
gider. Haşa, bu hikaye değil, kendine gel! Bizim ve senin bugünkü halimizdir, dikkat
et! Kuvvet ve kudret sahibi olan sofilerin yanında geçmiş anılmaz.
Arap da biziz, testi de biziz, padişah da biziz, hepsi biziz. Ezelde mahrum olanlar,
bunu anlamaktan mahrum kaldılar. Aklı erkek bil. Kadın da bu nefis ve tabiattır. Bu
ikisi zulmete mensup ve münkirdirler; akıl ise ışıktır.
Şimdi dinle, asıl inkar neden meydana geldi, Şundan: küllün çeşit, çeşit cüzileri
vardır. Bu küllün cüz’ü, cüzülerin külle nispeti gibi değildir (terkip kabul etmez);
gülün cüz’ü olan gül kokusu gibi de değildir.(cüzülenmez. Bu cüz ve kül itibaridir).
Yeşilliğin letafeti güldeki güldeki letafetin (itibari olarak) cüz’ü olduğu gibi kumrunun
sesi de (yine itibari olarak) bülbül nağmesinin bir cüz’üdür. Eğer bu husustaki müşkül
şeyleri anlatmaya, onlara cevap vermeye koyulsam susamışlara ne vakit su
vereceğim
Eğer sen, burada müşkül vaziyete düştüysen sabret. Sabır, gamdan kurtulmak için
anahtardır. Sakın, endişelerden sakın! Fikir aslan ve yaban eşeğidir, gönüller de
ormanlıklar. Perhizler, ilaçların başıdır. Çünkü kaşınma, uyuzluğu arttırır. Perhiz,
şüphe yok ki ilacın aslıdır. Düşüncelerden perhiz et de can kuvvetini gör!
Sen, kulak gibi bu sözlere kabiliyet kazan da sana altından küpe takayım. Küpe de
ne Altın madeni olursun Aya, Süreyya’ya kadar yükselirsin. Önce şunu duy ki bu
muhtelif halkın canları da “elif”ten “ya” ya kadar olan harfler gibi muhteliftir.
Bir yüzden baştan ayağa kadar hepsi birse de yine muhtelif harflerde birbirlerine
benzerlik yoktur. Harfler; bir yüzden birbirlerine zıt, bir yüzden birbirleriyle bir, bir
yüzden faydasız ve alaydan ibaret, bir yüzden tamamı ile faydalı ve ciddidir.
Kıyamet günü her şeyin Allah’a arz edileceği, Allah tarafından görülüp sorulacağı en
büyük bir gündür. Kendisini göstermeyi süslenip bezenen kişi ister. O görünüş günü;
Hindu gibi yüzü kapkara olan kişiye rüsvay olmak nöbetinin gelip çattığı gündür, Yüzü
güneş gibi olmayan, ancak yüzünü peçe gibi örten geceyi ister.
Dikeninde bir gül yaprağı bile bulunmadığından baharlar onun sırlarına düşman
kesilmiştir. Fakat bahar, baştan ayağa kadar gül ve süsen olana iki aydın gözdür.
Manadan mahrum olan diken, gül bahçesiyle bir arada bulunabilmek için güz
mevsimini ister güz mevsimini!
Çünkü güz, hem gülün öğünecek halini, hem dikenin ayıbını örter. Bu suretle sen de
onun rengiyle bunun halini görmezsin. Şu halde güz, dikenin hayatıdır, baharıdır.
Çünkü güzün ikisi de bir görünür. Ama bahçıvan, gülü güzün de görür. Bu bir kişinin
görüşü yok mu Yüzlerce cihanın görüşünden iyidir.
Zaten Cihan o bir kişiden ibarettir. Geri kalanlar, hep onun tabileridir, hep onun
yüzünden geçinenlerdir. Onun için bütün güzel çiçekler “ Müjde, müjde; işte bahar
gelmekte “ deyip dururlar; Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, meyveler,
tomurcuklanmak için hep baharı isterler. Baharda çiçek dökülünce meyve baş
gösterir. Ten de harap olunca can görünür.
Meyve manadır, çiçek onun sureti. O çiçek, müjdedir, meyve de nimeti! Çiçek döküldü
mü meyve meydana çıkar. O kayboldu mu bu fazlasıyla görünür. Ekmek kırılıp
yenmeyince kuvvet verir mi; salkımlar sıkılmadıkça şarap olur mu Hileli, ilaçların
arasında kırılıp ezilmedikçe ilaçlar, nereden sıhhati arttıracak
PİR KİMDİR PİR İN SIFATLARI
Ey Hak Nuru Hüsameddin! Bir iki kağıdı fazla al da pirin sıfatlarını anlatayım. Gerçi
vücudun nazik ve çok zayıf , fakat sensiz cihanın işi yoluna girmiyor. Gerçi ışık ( gibi
nurlu, latif) ve sırça ( gibi ince ve nazik) oldun. Fakat gönül ehlinin başısın, onlara
muktedasın.
Mademki ipin ucu senin elindedir, senin isteğine tabidir; gönül gerdanlığının incileri
de senin ihsanıdır. Yol bilen Pirin ahvalini yaz; Piri seç, onu yolun ta kendisi bil. Pir,
yaz mevsimidir; halk ise güz ayı...Halk, geceye benzer, Pir aya...
Genç ve terü taze talihe Pir adını taktım. Fakat o, Halk tarafından Pir olmuştur,
günlerin geçmesiyle değil. O öyle bir Pirdir ki iptidası yoktur, ezelidir. Öyle tek ve
eşsiz inciye eş yoktur. Eski şarap esasen kuvvetlidir, hele “ Min ledünn” şarabı
olursa...
Piri bul ki bu yolculuk, Pirsiz pek tehlikeli, pek korkuludur, afetlerle doludur. Bildiğin
ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa şaşırırsın. Kendine gel! Hiç görmediğin
o yola yalnız gitme, sakın yol göstericiden baş çevirme!
Ey nobran! Pirin gölgesi olmazsa gulyabani sesi, seni sersemleştirir, yolunu şaşırtır.
Gulyabani, sana sana zarar verir, yolundan alıkor. Bu yolda nice senden daha dahi
kişiler kaybolup gittiler. Yolcuların yollarını şaşırdıklarını, kötü ruhlu İblisin onlara
neler yaptığını Kuran’dan işit!
Onları ana yoldan yüz binlerce yıl uzak olan yola götürdü, felakete uğrattı, çırçıplak
bıraktı. Onların kemiklerine, kıllarına ( onlardan kalan eserlere) bak da ibret al;
eşeğini onların yoluna sürme. Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve
görenlerin yoluna sür.
Onu boş bırakma, yularını tut; çünkü o, yeşilliğe gitmeği sever. Gaflet edip de bir an
boş bıraktın mı çayırlara doğru fersahlarca yol alır. Eşek yol düşmanıdır, yeşillik
görünce sarhoş olur. Onun yüzünden nice ona kul olanlar telef olup gitmişlerdir.
Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı yoldur. Kadınlarla meşverette bulunun, ne
derlerse aksini yapın. Şüphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helak oldular. Heva
hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol. Çünkü seni Allah yolundan çıkaran, yolunu
şaşırtan, heva ve hevestir.
Cihanda bu heva ve hevesi, yoldaşların gölgesini kırıp öldürdüğü gibi hiçbir şey
kıramaz, yok edemez.
Peygamber, Ali’ye dedi ki: “ Ey Ali! Allah aslanısın, kuvvetlisin, korkmazsın,
yüreklisin. Fakat aslanlığına dayanma, güvenme. Ümit ağacının gölgesine sığın! Hiç
kimsenin rivayetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı akıllı bir kişinin gölgesine gir.
Yeryüzünde onun gölgesi Kafdağı gibidir, ruhu da Simurg gibi çok yükseklerde
uçmakta, yücelerde dolaşmakta. Kıyamete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu
övüşe bir kesim, bir son arama.
Güneş, insan suretiyle yüzünü örtmüştür, insan suretinde gizlenmiştir; artık sen
anlayıver. Doğrusunu Allah daha iyi bilir. Ya Ali! Sen, Allah yolundakini bütün
ibadetler içinde Allah’a ulaşmış kişinin gölgesine sığınmayı seç. Herkes bir çeşit
ibadete sarıldı, kendisi için bir türlü kurtulma çaresine yapıştı.
Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli, gizli savaşan düşmandan kurtulasın. Bu,
senin için bütün ibadetlerden daha iyidir. Bu suretle yolda ilerlemiş olanların hepsini
geçer, hepsinden ileri olursun. Bir Pir ele geçirdin mi hemen teslim ol; Musa gibi
Hızır’ın hükmüne girip yürü.
Ey münafıklık nedir, bilmeyen! Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır” Haydi git, ayrılık
geldi” demesin. Gemiyi kırarsa ses çıkarma; çocuğu öldürürse saçını başını yolma.
Mademki Hak, onun eline “kendi elimdir” dedi; “Yedullahi fevka eydihim” hükmünü
verdi; Şu halde Allah eli, onu öldürse de yine diriltir. Hatta diriltmek nedir ki Ona
ebedi hayat verir.
Bu yolu, nadir olarak yapayalnız aşan bile yine Pirlerin himmetiyle aşmış, varacağı
yere onların sayesinde ulaşmıştır. Pirin eli, kısa değildir, gaiptekilere de erişir. Onun
eli, Allah kabzasından başka bir şey değildir ki. Gaipte bulunanlara böyle bir hil’ati
verirlerse huzurda bulunanlar şüphesiz gaiptekilerden daha iyidir. Gaiptekileri bile
doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık konuğun önüne ne nimetler koymazlar
Huzurlarında hizmet kemeri bağlanan nerede, kapı dışında bulunan nerede Piri seçip
ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık gibi gevşek ve sölpük bir
halde bulunma. Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl
ayna olacaksın ”
PERİŞANLIKLAR İKİLİKTEN DOĞAR
Rivayetçiden şu hikayeyi de dinle: Kazvinlilerin adetleridir; Vücutlarına, kol ve
omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne ile mavi dövmeler dövdürürler. Bir
Kavzinli, tellağın yanına gidip “Bana bir dövme yap; fakat canımı acıtma” dedi.
Tellak “ Söyle yiğidim; ne resmi döveyim ” diye sorunca “ bir kükremiş aslan resmi
döv” dedi; Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi
adamakıllı yap!” Tellak “Vücudunun neresine döveyim ” dedi. Kavzinli “ İki omzumun
arasına”” dedi.
Tellak, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp, “ Aman usta, beni
öldürdün gitti. Ne yapıyorsun ”diye bağırdı. Usta “ Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli
sordu:” Neresinden başladın Usta “ Kuyruğundan” dedi. Kazvinli dedi ki:” Aman iki
gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim
kesildi, boğazım tıkandı.
Aslan varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”
Usta, “Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını dövmeye
başladı. Yiğit yine bağırdı “Burası neresi ” Usta: “Kulağı” dedi. Kazvinli “ Bırak,
kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi. Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca
Kazvinli yine feryat etti: “Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor ” Usta:”Azizim, karnı”
dedi.
Kazvinli “Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince
Tellak şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı. İğneyi yere atıp “ Alemde kimse
böyle bir hale düştüm mü ki Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü Allah bile
böyle bir aslan yaratmamıştır” dedi.
Kardeş, iğne yarasına sabret ki gavur nefsin iğnesinden kurtulasın.
Varlıkların kurtulmuş olanlara felek de secde eder, güneş de, ay da. Vücudunda nefsi
ölen kişinin fermanına güneş de tabidir, bulut da. Gönlü ışık yakmayı, şulelenmeyi
öğrenmiş olan kişiyi güneş bile yakamaz.
Allah; doğması, batması muayyen olan güneş hakkında “Doğduğu ve battığı zaman
onların mağaralarına vurmaz; o mağara hiç güneş yüzü görmezdi”demiştir. Bir cüzü,
külle ulaşırsa o cüz’ün yanında diken bile, gül gibi baştanbaşa letafet kesilir.
Allah’ı ululamak, yüceltmek, nasıl olur Kendini, varlığını horlamak, toprak
mesabesinde tutmakla. Allah’ı levhidetmeyi öğrenmek nedir Kendini tek Allah
önünde yakıp tok etmek. Gündüz gibi şulelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen
varlığını yak!
Varlığını o varlığı meydana getirenin varlığında bakırı kimya içinde eritir, yok eder
gibi eritir, yok eder gibi erit, yok et (de altın ol) Sen, sıkı sıkıya ben’e, yapışmış
( yokluğu ve birliğe ulaşmış) sın. Bütün bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar,
ikilikten meydana çıkıyor.
ASLAN´IN ADALETİ
Bir aslan, bir kurt, bir tilki avlanmak için dağlara düşmüşler. Birbirlerine yardım
ederek av hayvanlarını adamakıllı yakalamayı, onların yolunu kesmeyi kurmuşlardı.
Üçü de beraberce o geniş ovada birçok av elde etmek niyetindeydiler.
Aslan, onlarla beraber avlanmaktan utanmaktaysa da yine onları ağırladı, onlara
yoldaş oldu. Böyle bir padişaha maiyetindeki asker, ancak zahmettir. Fakat bu
“Topluluk rahmettir” deyip onlara uydu. Böyle bir ay, yıldızlarla beraber gezmeden
utanır. O, yıldızların içinde ancak onları parlatmak, onlara ihsan etmek için bulunur.
Reyine, tedbirine benzer isabetli bir rey, yerinde bir tedbir bulunmamakla beraber
yine Peygambere “ Şavirhum” emri geldi. Terazide arpa, altınla arkadaş olmuştur.
Fakat bununla arpanın da altın gibi kıymetlenmesi icabetmez.
Ruh, şimdilik kalıba yoldaş olmuştur. (kalıp, ruhu korumaktır). Nitekim köpek de bir
zaman için kapıyı korur. Bunlar; kudretli, şevketli aslanın maiyetinde dağa doğru
gittikleri zaman işleri rast geldi, bir dağ öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan
avladılar.
Savaşçı aslanın maiyetinde giden kişinin kebabı, gece olsun, eksik olmaz. Ölmüş
yaralanmış, kan içinde bulunan avlarını dağdan çeke, çeke ormana getirince, kurt ve
tilki padişahlara layık bir adaletle av hayvanlarının paylaşılmasına tamahlandılar.
İkisinin de tamahı, aslana aksetti, o tamahın sebebini anladı.
Sırların aslanı ve beyi olan, kalpten geçenleri bilir. Kendine gel, ey düşüncelere
dalmayı huy edinen gönül! Onun huzurunda kötü düşüncelerden sakın! O bilir, o anlar,
eşeği sükut içinde sürer. Sırrını bildiğini anlatmamak, ayıbını yüzüne vurmamak için
de yüzüne güler.
Aslan, onların vesveselerini anladıysa da açmadı, bir şey söylemedi, onları korudu.
Fakat kendi kendine “Yoksul hasisler sizi! Ben, sizin cezanızı veririm, size gösteririm
ben! Size benim hükmüm kafi gelmedi mi Benim ihsanım hususunda zannınız bu mu
Sizin akıllarınız, reyleriniz de benden; benim dünyamı aydınlatan ihsanlarımdandır.
Resim ressamı nasıl ayıplayabilir Resme o ayıbı, o kötü görünüşü veren ressamdır.
Benim hakkımda böyle hasisçe bir zanna mı düşeceksiniz Zamanın ayıbı, arı asıl
sizsiniz.
Allah hakkında kötü zanda bulunanlar, sizin kellenizi uçurmazsam bu işim, hatanın ta
kendisidir. Dünyayı sizin ayıbınızdan kurtarayım da bu hikaye, dünya durdukça
söylenip dursun dedi. Aslan bu düşünceyle açıkça gülüyordu. Aslanın
gülümsemelerine emin olma. Dünya malı, Allahnın gülümsemeleridir. Bizi bu suret
sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.
Ey Kadri yüce kişi! Sana yoksulluk ve hastalık iyidir. Çünkü o gülümseme nihayet
tuzağını kurar, seni düşürür!
Aslan “Bunları payet. Ey koca kurt, adaleti tazele! Pay etmede benim vekilim ol da ne
mahiyettesin, meydana çıksın” dedi. Kurt “Padişahım, yaban öküzü senin payın. O
büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin. Keçi orta boyda, orta irilikte, onun için benim.
Tilki, sen de tavşanı al. Tavşan tam sana münasip” dedi.
Aslan dedi ki: “Ey kurt, hele bir daha söyle, ne dedin Ben varken sen pay istiyorsun
ha! Kurt, ne köpek oluyor ki benim gibi misli, naziri bulunmayan bir aslanın
huzurunda kendisini görüyor, varım sanıyor! Kendini beğenen eşek, ileri gel!” Kurt
ileri gelince bir pençe vurup onu parçaladı.
Onda akıl ve isabetli bir tedbir görmeyince cezasını verip derisini yüzdü. Mademki
beni görmek, seni kendinden geçirmedi, huzurumda yok olmadın. Böyle cana
inleyerek ölmek gerek. Mademki huzurumda mahvolmadı, boynunu vurmak farz oldu.
Allah’dan başka her şey fanidir. Mademki onun zatında fani değilsin, varlık arama!
Bizim hakikatimiz de yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa” dadır,
“La” dan geçmiştir. “illa” da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, biz’den dem vuran
kapıdan sürülür, “la” makamında dolaşıp durur.
Birisi, bir dostunun kapısına gelip kapıyı çaldı. Dostu “Kapıyı çalan kim ” deyince.
“Benim” diye cevap verdi. Dostu “Git, şimdi zamanı değil. Böyle bir sofra, ham kişinin
makamı olamaz. Hamı, ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir, nifaktan ne kurtarabilir
“ dedi .
Adamcağız gitti, tam bir yıl dostunun ayrılığıyla yanıp yakıldı. Yanıp pişerek tekrar
döndü, geldi. Dostunun evinin etrafında dolaşmaya başladı. Kapıya varıp ağzından
edepten dışarı bir söz çıkmasın diye yüzlerce korku ile edepli, edepli halkayı çaldı.
Sevgilisi “Kim o ” deyince “Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi. Sevgili “
Mademki bensin, ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor dedi. İğneye geçirilecek
iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Mademki birsin, bu iğneden geç! İpliğin iğne ile
münasebeti vardır, geçer. Fakat deve, iğne yordamından geçmez ki.
Devenin vücudu riyazat ve ibadet maksadından başka bir şeyle incelir mi Bu işe
Allah eli kudreti gerektir. Çünkü Allah, her hayali, bir iradesiyle var eder. Her
olmayacak şey, onun eliyle mümkün olur; her serkeş onun kokusuyla sakinleşir.
Anadan doğma kör ve alaca illetine tutulmuş kişiler nedir ki Onları bir tarafa bırak;
ölü bile o aziz Allahnın afsuniyle dirilir. Ölüden daha ölü yokluk bile, onun var etme
avucunda muztar kalır, (varlığa bürünür).
Külle yevmin hüve fi’şe’n ayetini oku da onu katiyyen işsiz, güçsüz bilme. En az işi bu
dünyaya her gün üç bölük asker yollamasıdır. Bir bölük asker, rahimde (çocukların)
yetişip yeşermesi için babaların bellerinden analarına gider.
Bir bölük asker, dünyayı erkek ve kadınla doldurmak üzere rahimlerden bu
yeryüzüne sefer eder. Bir bölüğü de herkesin yaptığı işin karşılığını görmesi için
yeryüzünden ecel tarafına yürür. Bu sözün sonu yoktur. Kendine gel de iki temiz
dostun hikayesine dön!
Sevgilisi “Ey tamamı ile ben olan, içeri gir. Yeşillikteki gül ve diken gibi aykırı
değilsin. İplik bir oldu, artık ey yanlışlık, ortadan kalk! Kaf ve Nun harflerini iki
görürsen de hakikatte bir-dir” dedi. Yokluğu, büyük ve müşkül işleri cezbetmek için
Kaf ve Nun çekicidir.
İş yapma hususunda bir olmakla beraber halat, surette iki kattır. İster iki ayak olsun,
ister dört... Yol yürür. Makasa benzer, iki ağızlı olduğu halde birden keser. Bez
yıkayan iki arkadaşa bak. Görünüşte o, buna aykırı iş görmekte.
Birisi bezi suya sokar, öbür arkadaşı kurutur. Sonra yine öteki ıslatır. Sanki
birbirlerine aykırı iş görürler. Fakat, ey genç! Görünüşte birbirlerinin zıddına iş görür
gibi olan bu iki arkadaşın gönülleri de birdir, yaptıkları iş de.
Her Peygamberin, her velinin bir mesleği vardır. Fakat değil mi ki hepsi halkı Hak’ka
ulaştırıyor, birdir. Dinleyenler, onların sözlerinden uykuya daldılar mı... Değirmenin
taşlarını su götürdü demektir. Bu suyun akışı, değirmene sizin için gitmektedir. Fakat
değirmene ihtiyacınız kalmadığı için değirmenci, suyu yatağına koyuverdi, asıl dereye
akıttı.
Söz söyleme kudreti, öğretmek için ağza gelir; yoksa o sözün ayrı bir mecrası vardır.
Sessizce, akışı tekerrür etmeksizin, bir akan cüz’ü bir daha akmaksızın ta... altında
nehirler akan gül bahçelerine kadar akıp gider.
Allah, harfsiz söz beliren o makamı, canımıza sen göster. Ki pak can, başını ayak
yapıp yokluğun o uzak ve geniş sahasına koşsun. Yokluk alemi, pek geniş ve hudutsuz
bir alemdir. Bu hayal ve varlık, o alemden yüzlerce gıda alır, o alemden belirir,
beslenir. Hayaller, yokluk alemine nispetle dardır. Onun için hayal, darlık ve sıkıntıya
sebep olur.
Varlık da hayalden daha dardır. O yüzden aylar, bu alemde hilal gibi görünür. Duygu
ve renk aleminin, yani bu dünyanın varlığı ise... yokluğa, hayale ve varlığa nispetle
büsbütün dardır, adeta daracık bir zindandır.
Alemdeki terkip ve sayı, darlığa sebeptir. Fakat bizi duygularımız, terkip alemine
çekip durmaktadır. O duygularla birlik alemini bil, eğer birlik alemini diliyorsan o
tarafa yürü. Kün emri, bir tek iş yapar, fakat sözde Kaf ve Nun harflerinden meydana
gelmiştir. Manası, yine tek ve saftır. Bu söze nihayet yoktur. Dön de o kurdun o
savaşta ne olduğunu anlat.
O yüce aslan; iki baş, iki üstünlük kalmasın diye kurdun başını kopardı. Koca kurt!
Mademki padişahın huzurunda kendini ölü saymadın, cezanı gör. İşte” Fentekamna
minhüm ” budur. Sonra yüzünü tilkiye dönüp “Hadi, bunları yememiz için pay et”
dedi.
Tilki secde edip dedi ki: “Bu semiz öküz, ey emin padişah, kuşluk yemeğin. O keçiden
de bahtı aydın padişaha gün ortasında yemesi için bir yahni olur. Tavşan da lutuf ve
kerem sahibi padişahın akşam yemeğidir.”
Aslan “Tilki, adaleti parlattın, apaydın bir hale getirdin. Bu çeşit pay etmeyi kimden
öğrendin Ey ulu kişi! Bu pay edişi nereden belledin “ deyince Tilki dedi ki “
Padişahım, kurdun halinden!” Bunun üzerine aslan “ Mademki sen bizim aşkımıza
kendini rehin ettin; üçü de senin olsun, üçünü de al, git.
Ey tilki, sen baştanbaşa bizim oldun, seni nasıl incitebilirim Mademki sen, biz oldun;
Biz de seniniz, bütün avlar da. Ayağını yedinci kat göğün üstüne bas, yüksel. Alçak
kurttan ibret aldığın için artık sen, tilki değilsin, benim aslanımsın” dedi.
Akıllı o kişidir ki çekinilen belada dostların ölümünden ibret alır. O zaman tilki “
Aslan, bana bunu kurttan sonra teklif ette” diye yüzlerce şükürde bulundu. “ Eğer
önce bana, bunu pay et, diye teklif etseydi, ondan canımı kurtarmama imkan mı
vardı “ diye şükürler etti.
Şu halde bizden de Allah’a şükürler olsun ki, bizi ancak helak olanlardan sonra
dünyaya getirdi. Bu suretle Hak’ın, geçmiş zamanlarda gelip geçen kavimleri nasıl
helak ettiğini duyduk. Nihayet, o önce gelip geçen kurtların halini duyup da tilki gibi
kendimizi koruyabiliriz.
İşte Allahnın o hak Peygamberi, o sözü doğru peygamber, bize bu yüzden “Acınmış
ümmet” adını taktı. Ey ulular, o kurtların kemiklerini, tüylerini apaçık görün de bu
halden ibret alın! Akıllı, bu varlığı, bu kibir ve gururu terk eder; çünkü Firavun’un
halini hatıra getirir. Eğer ululanmayı bırakmaz, ibret almazsa onun azgınlığından
başkaları ibret alır!
Nuh “Ey serkeşler! Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm, varlığımı terk ettim. Allah
ile diriyim. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Allah bana duyuş, anlayış, görüş
oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz söyleyen,
inkarda bulunan kafirdir” dedi.
Bu tilki suretinde aslan gizlidir. Bu tilkinin bulunduğu yerde yiğitlik taslamağa
gelmez. Suretine bakıp aslan olduğuna inanmıyorsan ondan aslan kükreyişini de
duymuyor musun Nuh’ta Allahdan bir kudret yoktu da bütün dünyayı neden birbirine
vurdu
Bir vücutta yüz binlerce aslan vardı. O, ateş gibiydi, alemse bir harman. Harman,
onun onda bir hakkını gözetmeyince o da harmana böyle bir şuleyi saldı, yakıp kül
etti. Kim, bu gizli aslanın önünde kurt gibi ağız açıp edepten dışarı konursa,
Aslan, kurdu nasıl paraladıysa onu da paralar, ona nasıl “ Fentekamna” ayetini
okuduysa buna da okur. Aslan pençeyi yer. Aslanın önünde yiğitlik satanın aklı yoktur.
Keşke o yara yalnız vücuda gelseydi de gönül ve iman selamette kalsaydı... Söz
buraya gelince kuvvetim kesildi. Bu sırrı nasıl açayım
O tilki gibi siz de boğazınızı az düşünün, onun huzurunda hileye az sapın. Huzurunda
bütün bizi, beni terk edin... Mülk, onun mülküdür; mülkü ona teslim edin. Doğru yola
yoksulca gelirseniz aslan da sizindir, aslanın avladığı av da sizin.
Çünkü o, paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batını şeylerden de müstağnidir, zahiri
şeylerden de. Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları içindir.
Padişahın hiçbir şeye tamahı yoktur, O, bütün bu devleti halk için düzüp koşmuştur;
ne mutlu anlayana!
Dünyanın ve ahiretin devletleri; devleti, dünyayı ve ahireti yaratan kişinin ne işine
yarar Şu halde Süphannın huzurunda gönlünüzü koruyun ki sonra kötü düşünceden
utanmayasınız. Çünkü o; halis sütün içindeki siyah kıl gibi bütün gizli şeyleri,
düşünceleri arayıp taramayı...her şeyi görür.
Suretten geçip gönlünü arıtan kişi, gayp suretlerine ayna olur. Şüphe yok, sırrımızı
anlar; çünkü mümin, müminin aynasıdır. Nakdimizi mehenge urunca derhal yakini
şüpheden ayırt eder. Canı, nakitlerin mehengi olunca elbette ayarı sağlam olanı da
görür, kalp olanı da.
Hatırlarsan duymuşsundur; padişahların böyle bir adeti vardı: Sol taraflarında
yiğitler, bahadırlar dururdu, çünkü kalp vücudun sol tarafındadır. Defterdarlarla
hesap memurlarının ve kalem ehli olanların makamı sağ taraflarındaydı. Çünkü yazı
yazmak ve bir şeyi tespit etmek sağ elin işidir.
Sofilere karşılarında yer verirlerdi. Zira onlar, can aynasıdırlar, hatta aynadan da
iyidirler. Gönül aynasının bikir suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş
suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle cilalamışlardır.
Yaratılış sulbünden temiz ve güzel doğan kişinin önüne ayna koymak gerektir. Güzel
yüz, aynaya aşık olduğu gibi cana cila, kalplere de temizlik verir.
KILIÇ SAPINI KESEBİLİR Mİ
Uzak yerlerden bir merhametli dost, Yusuf-u Sıddıyk’a konuk oldu. Çocukluktan beri
birbirlerini tanırlardı. Eskiden beri aşinalık yastığına yaslanmışlardı. Konukla, Yusuf’a
kardeşlerinin yaptığı cefayı, onların hasetlerini konuştular. Yusuf “o haset ve cefa,
zincirdi; biz de aslandık.
Aslanın zincire vurulması ayıp değildir. Bizim Allahnın kaza ve kaderinden şikayetimiz
yok. Aslan, boynunda zincir bulunmakla beraber bütün zincir yapanlara beydir” dedi.
Dostu Yusuf’a “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin ” dedi. Yusuf cevap verdi:
“Ay, bedir halinden çıkar ve eski ay haline gelir ya... işte öyle” Eski ay görünmez,
sonra hilal olur da iki büklüm bir halde görünür. Fakat sonunda yine gökte bedir
haline gelmez mi İnci tanesini havanda döverler ama kadri yine yücedir, ya ilaç
olarak göze çekilir, yahut macun haline getirilir, kalp ferahlığı için yenir.
Buğdayı toprak altına attılar ama sonradan topraktan başaklar çıktı. Ondan sonra
değirmende öğüttüler, değeri arttı, cana can katan gıda oldu. Sonra ekmeği bir kere
daha diş altında ezdiler; akıllı kişiye akıl ve idrak oldu.
Daha sonra da o can, aşkta mahvoldu da Hak yolunda ekildikten sonra mahsul verdi,
ekincileri hayrete düşürdü. Bu sözün sonu gelmez. Sen, o iyi adamın Yusuf’a ne
dediğini anlatmaya başla.
Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra “ Eh...bize ne armağan getirdin,
bakalım ” dedi. Ey ulu kişi! Dostları görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız
gitmeye benzer. Ulu Allah bile mahşer günü, halka “ Kıyamet günü için armağanın
nerede;
Bize yapayalnız, azıksız, adeta sizi yarattığımız gibi geldiniz. Kendinize gelin! Kıyamet
günü için ne hediyeniz var, ne getirdiniz Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor
muydunuz, size bugünün vadesi batıl mı göründü ki Der.
Ona konuk olacağımızı inkar ediyorsan bu mutfaktan ancak toprak ve kül alabilirsin.
İnkar etmiyorsan niçin böyle elin boş. O sevgilinin kapısına böyle nasıl ayak
atacaksın Yemeyi, uyumayı biraz azalt da onunla görüşmek için bir armağan götür.
Geceleri az uyuyanlardan seher çağlarında istiğfar edenlerden ol.
Sen de rahimdeki çocuk gibi az oyna da sana da nurları gören duygular bağışlasınlar.
Rahim gibi olan dünyadan çıkınca yeryüzünden daha geniş bir sahaya dalacaksın. “
Allah yeri geniştir” derler ya; o geniş yer, bil peygamberlerin gidip daldıkları sahadır.
O geniş sahada gönül daralmaz; yaş ağaç, orada kuru dal haline gelmez.
Şimdi duygular, sen de. Fakat bir gün yorgun, bitkin, baş aşağı bir hale geleceksin.
Uykuda duygularını taşımazsın, duygular seni taşır. Bu yorgunluk, bitkinlik gider,
eziyetten, sıkıntıdan kurtulursun. Sen uyku halini, velilerin uyanıkken de duygularını
taşımamaları halinde bir çeşni bil.
Be inatçı; veliler, Eshab’ı Kehf’dir. Ayakta olsalar da, yürüyüp gezseler de
uykudadırlar. Allah, onları, kendilerinin haberi olmadan işletir; sağa sola çevirir. O
sağa çevrilme nedir İyi iş. Ya sola çevrilme O da bedene, varlığa ait işler.
Bu iki hal de peygamberlerden, dağdan ses gelir gibi zuhur eder. Onların, her
ikisinden de haberleri yoktur. Dağ, hayır olsun, şer olsun... Senin sesini sana verir,
duyurur. Fakat ikisinden de bihaberdir.
Yusuf “Hadi, armağanını çıkar” deyince konuk, bu istekten utanıp adeta figan
ederek.”Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim,
layık görmedim. Bir habbeyi alıp da madene, bir katrayı alıp da ummana nasıl
götürebilirim
Sana gönül ve can bile getirsem Kirman’a kimyon götürmüş sayılırım. Senin, misli
olmayan güzelliğinden başka bir tohum yoktur ki bu ambarda olmasın. Sana gönül
nuru gibi bir ayna getirmeyi layık gördüm.
Ey güneş gibi gökyüzünün ışığı olan güzel! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü
görürsün. Gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni
hatırlarsın” dedi. Koynundan aynayı çıkarıp sundu. Güzeller, aynayla meşgul olurlar.
Varlığın aynası nedir Yokluk. Ahmak değilsen yokluğu ihtiyar et. Varlık, yoklukta
görünebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilirler. Ekmeğin saf aynası açtır; kav da
çakmak taşının aynasıdır. Bir yerde yokluk ve noksan oldu mu...bu, bütün sanatların
güzelliğine aynadır.
Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti görünebilir mi Budaklar
yontulmamış olmalı ki marangoz onu yontsun, rendelesin... Ondan asla, yahut fer’e
ait bir şey yapsın. Usta kırıkçı nerede ayağı kırılmış varsa oraya gider. Hasta ve arık
kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür
Ey ulu kişi! Bakırların bayalığı, aşağılığı olmasa kimya nasıl olur da zuhur eder
Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır. Çünkü
yakinen zıt, zıddı gösterir. Ondan dolayı bal, sirke ile görünür, (sirkengebin olur)
Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde tekemmül
yolunda koşar. Kendisini kamil sanan, ululuk sahibi Allahnın yolunda uçamaz. Ey
mağrur ve sapık! Canında kendini kamil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.
Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar,
gözünden de! İblis’in illeti “Ben, Adem’den hayırlıyım” demesiydi. Bu hastalık, her
mahlukta vardır. Bu hastalığa müptela olan, kendisini hor görse bile sen onu, altında
pislik olan saf su bil!
İmtihan kasdıyla onu bir karıştırsan hemen su bulanır, pislik rengini alır. Ey yiğit!
Irmak sana saf ve berrak görünüyor ama senin ırmağının dibinde de pislik var. Yol
bilen anlayışlı pir, Nefs-i küll bağlarına ark kazıcıdır.
Irmak, kendisini nereden temizleyecek İnsanın bilgisi, Allah bilgisiyle fayda verir.
Kılıç sapını kesebilir mi Yürü, bu yarayı bir cerraha göster. Kimse, yarasının
kötülüğünü görmesin diye her yaranın üstüne sinek düşer.
O sinekler; senin düşüncelerin, mallarındır; yaran da ahvalindeki zulmet! Eğer o
yaraya pir merhem korsa o zaman derdin iyileşir, feryat ve figanın kesilir. Yara sahibi,
merhem konunca sıhhat buldum sanır. Halbuki hakikatte oraya merhemin ışığı
vurmuştur.
Kendine gel, ey sırtı yaralı, merhemden baş çekme; iyileşince de kendi kendime
iyileştim deme, sıhhati merhemden bil!
VAHYİN IŞIĞI
Osman’dan önce bir katip vardı. Vahyi yazmağa gayret ederdi. Peygamber, kendisine
vahiy edilen ayetleri söyledi mi o, hemen kağıda yazardı. Vahyin ışığı, katibe vurunca,
gönlüne bazı hikmetler doğardı.
Peygamber de onun içine doğanları aynen söylerdi. O herzevekil, bu kadarcık bir
şeyden azdı. Yoldan çıkıp.” Allahdan nur alan Peygamber, ne söylüyorsa o söylediği
şey, benim gönlümde, o hakikat benim de gönlüme doğmakta” dedi.
Düşüncesinin ışığı, Peygambere vurdu, katibin canına Allahnın kahrı gelip çattı. Hem
katiplikten çıktı, hem dinden. Kinlenip Mustafa’ya ve dine düşman oldu. Mustafa “ Ey
inatçı kafir! Nur, sendense niçin şimdi kapkara kesildin
Eğer Allah ırmağının kaynağı olsaydın böyle bir kara suyun bendini açmaz,
akıtmazdın” dedi. Şunun, bunun yanında namusum bir paralık olmasın düşüncesi,
ağzını bağladı. Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat şaşılacak şey şurası ki tövbe
de edemiyordu. Ah ediyordu, fakat ah etmesi faydasız. Kılıç gelmiş, kelleyi uçurmuştu.
Allah, namusu, ar ve hayayı yüz batman ağırlığında bir demir yapmıştır. Nice kişiler,
görünmez bağlarla bağlanıp kalmıştır!
Kibir ve kafirlik, o yolu, o kadar bağlamıştır ki kibir ve küfür sahibi, açıkça ah edemez
bile! Allah “Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını kaldırmışlardır,
indiremezler “ dedi. Bu zincirler, bizden dışarıda değil.
“Önlerine, artlarına manalar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu. Fakat bu
hale uğrayan, önündeki, ardındaki manaya görmez. O dikilen mananın çetinliği
görünmez. Çünkü o kişi, kaza ve kaderin tesiriyle kurulduğunu bilmez.
Senin sevgilin, asıl sevgilinin yüzünü örtmekte...mürşidin, asıl mürşidin, sözünü
dinlemene mani olmaktadır. Nice kafirler vardır ki din sevdasındadırlar. Fakat namus,
kibir, şu bu; onların manaları, halleridir.
Bu, gizli bir bağdır ama demirden beter. Demir bağı, ancak balta kırar...Demir bağı
kırmak, kaldırmak ne de olsa yine mümkündür. Fakat gayptan bağlanan bağa kimse
çare bulamaz. Bir adamı arı sokarsa tabiatı, derhal o kötülüğü gidermek için
uğraşmaya başlar.
Bu da arı sokmasıdır ama kendi varlığından, senden meydana gelmedir. Böyle olunca
da gam kuvvetlenir, illet bir türlü geçmez. İçimden bunu açmak, iyice anlatmak
geliyor ama ümitsizlik verir diye korkuyorum.
Hayır , ümitsizlenme, sevin o feryada erişen Allah’ya feryat et! Ey affetmeyi seven
Allah, bizi affet! Ey eskimiş nasır illetinin bile hekimi, bizi bağışla! Hikmetin gönlüne
aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme ki bu görüş senden toz
kaldırmasın.
Kardeş sana akıp duran hikmet “ Allah Abdali’ndendir, sana ariyettir. O kendisinde bir
nur bulmuştur ama o nur, padişahların eşiğinden vurmuştur. Şükret, mağrur olma,
ululanma, kulak as ve hiç kendini görme. Yüz binlerce ah ki bu ariyet hal, ümmetleri
ümmetlikten uzaklaştırdı.
Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye kul olayım. Adamın bir
gün evine varabilmesi için bir çok konakları terk etmesi lazımdır. Demir kıpkırmızı
oldu ama hakikatte kızıl değildir ki. Bu kızıllık, bir ocağın demire verdiği ariyet
kızıllıktır.
Penceredeki cam, yahut ev; nurlanırsa, ışık verirse onu parlak sanma , anla ki
parlaklık güneştedir. Her kapı, duvar “ Ben parlağım, başkasının nuruyla
parlamıyorum. Parlayan benim” diyebilir. Fakat güneş “Ey ham! Hele ben bir batayım
da ne olduğun meydana çıkar” der. Yeşillikler “ Biz kendimizden yeşerdik, sevinç
içindeyiz, gülümseyip duruyoruz, ta ezelden beri bu yücelik bizde var” diyebilirler.
Fakat yaz mevsimi, onlara “ Ey ümmetler, ben geçeyim de o vakit kendinizi görün”
der. Vücut güzellikle öğünür, nazlanır durur. Çünkü ruh, kuvvetini, kolunu kanadını
gizlemiştir. Vücuda der ki: “Ey süprüntülük! Sen kim oluyorsun ki Bir iki gün benim
ışığımla yaşadın: Nazın işven dünyaya sığmıyor Hele dur, bekle; ben senden çıkayım
da gör.
Seni o ziyadesiyle sevenler, mezara tıkarlar; karıncalara, yılanlara gıda ederler. Çok
defalar senin önünde ölüme razı olan yok mu İşte o, senin pis kokundan burnunu
tıkar!” Söz, göz, kulak... Hep ruhun ışığıdır. Suda coşan pırıldayan, ateşin parıltısıdır.
Canın ışığı nasıl tene vuruyorsa Abdal’ın ışığı da benim canıma vurmakta. Canın canı
olan o Abdal’ın ışığı candan ayak çekti mi...Ten, cansız ne hale gelirse o hale gelir.
Şunu bil ki, Ben kıyamet günü bu sözüme şahit olsun diye yere baş koyuyorum.
Yerlerin şiddetle sarsıldığı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların hallerine şahit
olur. Gizlediği haberleri ap aşikar söyler. Yeryüzü ve dikenler söze gelir. Filozof; kendi
fikrince, kendi zannınca bunu inkar eder. Ona de: Sen var, başını o duvara vura gör!
Gönül ehlinin duyguları; suyun, toprağın, çamurun sözünü duyar durur. Filozof,
Hannane direğinin inlemesini inkar eder. Çünkü velilerin duygularından haberi yok,
onlara yabancı. Der ki: “ halkta sevdanın aksi, birçok hayaller yaratır, onlara gösterir”
Halbuki bu fikir, onun fesat ve küfrünün aksidir.
Bu inkar hayali; ona fikrinden, inanışındaki bozukluktan gelmiştir. Filozof; cini,
şeytanı inkar eder; fakat inkar eder etmez bir cinin, bir şeytanın maskarası olmuştur.
Ey filozof, eğer şeytanı görmedinse kendine bak!( Başını duvara vurup çürütmüşsün,
gömgök olmuş) Deli olmadan alın böyle göğerir mi Kimin gönlünde şüphe, vesvese
varsa felsefeye inanmıştır, gizli münkirdir. Bazen dine inanır ama bazı ,bazı da o
filozofluk damarı yüzünü kapkara eder.
Sakının müminler; o felsefeye inanış sizde de vardır. Sizde nice sonsuz alimler var.
Bütün bu yetmiş iki din ve şeriat sendedir. Senden zahir olduğu gün eyvah haline!
Kimde o aykırı inanıştan bir yapracık varsa o günün korkusundan yaprak gibi titrer.
İblis’e cine, kendini iyi adam gördüğünden güldün. Fakat can, postunu ters giyer ,
içindekini dışarı verirse din ehlinden ne kadar ahlar vahlar çıkar. Dükkanda altın gibi
görünen madenlerin hepsi güler. Çünkü imtihan taşı gizlidir.
Ey ayıpları örten Allah! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım et, bizi
kurtar! Geceleyin kalp altın, hakiki altınla yan yanadır. Altın ise gündüzü bekler. Hal
diliyle der ki: “ Yalancı, hele bir dur. Herkesin meydana çıkacağı gün bir gelsin!”
Lanetlenmiş İblis; yüz binlerce yıl Abdal’ dandı, müminler beyiydi. Naz ve istiğnası
yönünden Ademle savaştı, kuşluk vakti kokmaya başlayan pislik gibi rüsvay oldu.
Dünya halkı, Baur oğlu Bel’am’a zamanın İsa’sına mağlup oldukları gibi mağlup ve
zebun olmuştu. Ondan başka kimseye secde etmezlerdi. Afsunu, hastalara şifa verirdi.
Kendisini beğendiği, ulu gördüğü için Musa ile savaştı. Sonra hali, duyduğun gibi oldu.
Dünyada yüz binlerce iblis ve Bel’am vardır ki gizli, açık hep bu hale düşmüşlerdir.
Allah, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti; Bu iki hırsızı darağacına
çekti, yükseltti. Yoksa kahrına uğramış daha nice hırsız var! Bu ikisini aşikare
kahredip şöhretlendirdi; yoksa onun kahrıyla ölenler sayılamayacak kadar çok!
Nazeninsin, nazlısın, ama haddince Allah aşkına olsun haddini aşma! Eğer kendinden
daha nazenin birisine çatarsan seni yerin yedi kat dibine sokar. Ad ve Semud
kavminin hikayeleri ne için söylenip duruyor Peygamberlerin nazik, nazenin
olduklarını bilmen için.
Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı...Hep bu vakalar, nefs-i
natıka sahiplerinin yücelerini bildirmek içindir. Bütün hayvanları insan için öldür,
fakat bütün insanları da bir akıllı kişi için öldür. ( hiç beis yok!)
Akıl dediğin nedir Akıl sahibinin akl-ı Küll’ü. Cüzi akıl da akıldır ama pek arıktır.
İnsanlardan kaçan vahşi hayvanların hepsi, ehli hayvanlara nispetle aşağılıktır. Vahşi
hayvanların kanı mübahtır. Çünkü yüce akıldan kaçmaktadırlar. Akılları yoktur.
İnsanın emrine uymuyor diye vahşinin yüceliği bu dereceye düşmüştür.
Şu halde ey garip adam! Aslandan kaçan yaban eşeklere benzedikten sonra senin ne
şerefin var ki Eşek, işe yaradığı için öldürülmez. Fakat yaban eşeği olursa kanı
mübahtır. Eşeğin kendisini kötülükten koruyan iyiliğe sevk eden bir bilgisi olmadığı
halde Allah onu mazur tutmuyor.
Ey yüce sevgili! İnsan (akıllı olduğu halde) o nefesten, ( Peygamberlerin, velilerin
sözlerinden)kaçar, vahşileşirse nasıl mazur olur Hulasa oklar ve süngüler önünde
kafirlerin kanı mübahtır. Çünkü onlar, işe yaramaktan uzaktırlar. Onların karıları ve
çocukları da esir sayılır. Çünkü akılları yoktur, merdut ve aşağılık kişilerdir. Artık bir
akıl, aklın aklından kaçarsa akıllılar taifesinden hayvanat zümresine geçmiştir.
GURURUN AKILA OYUNU
Aklın aklından kaçan, peygamber ve velilere uymayan kişi meşhur Harut’la Marut’a
benzer. Onlar da gururları yüzünden zehirli ok yediler. Mukaddes yaradılışlarına,
melek olduklarına itimat ettiler. Fakat bu itimat, su sığırının aslana itimadı gibidir.
Manda, aslana ne kadar itimat edebilir
Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalışsa yine aslan, onun
boynuzunu değil; boynuzunun boynuzunu bile parça parça eder. Kirpi gibi baştan
aşağı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz öldürür.
Kasırga, birçok ağaçları kökünden sökerse de alçacık bir ota ihsanda bulunur. O sert
rüzgar, otun zayıflığına acır. Gönül, artık sen de kuvvetten dem vurma. Balta
ağaçların, dalların çokluğundan, sıklığından hiç korkar mı Hepsini paramparça eder,
kesip biçer. Fakat bir ota saldırmaz. Neşter yaradan başka yere vurulmaz. Aleve
odunun çokluğundan ne gam Kasap koyun sürüsünden kaçar mı
Manaya nispetle suret nedir Çok zayıf, çok aciz. Kötüyü baş aşağı tutan ondaki
manadır. Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut. Onun dönmesi nedendir Onda
müdebbir olan akıldan. Oğul, siper gibi olan bu kalıbın dönüşü, hareketi de gizli
ruhtandır.
Bu rüzgarın hareketi onun manasından ( o suretle zahir olan manadan, Allah
kudretindendir) değirmen çarkına benzer; çark, ırmak suyunun esiridir. Bu nefesin
alınıp verilmesi, girip çıkması da hevesli candan başka kimdendir Can, o nefesi,
nefesle çıkan sözü, bazen cim haline kor; bazen de ha ve dal haline ( bu suretle de
inkar da bulunur). Gah o sözü barış sözü yapar, gah savaş sözü.
Can, o nefesi bazen sağa götürmektedir, bazen sola ..Bazen gül bahçesine
koymaktadır, bazen diken haline. Yine böyle Allahmız, bu rüzgarı Ad kavmine ejderha
yaptığı halde, Yine aynı rüzgarı; müminlere rahmet, hayat ve emniyet verici bir hale
getirmişti.
Alemlerin Rabbinin manalar denizi olan bin Şeyhi, “ mana Allah’dır” dedi. Bütün
yerler, gökler; o yürüyen denizde, o can deryasında çör çöp gibidir. Suda çör çöpün
saldırması, oynaması, suyun dalgalanmasındandır. İnat eder de onları hareketsiz
bırakmayı dilerse kıyıya atıverir. Kıyıdan dalgalandığı yere, kendisine çekti mi... ateş,
ota ne yaparsa deniz de onlara onu yapar (hepsini siler, süpürür, yok eder) Bu söze
de son yoktur. Ey genç sen yine Harut Marut hikayesine dön.
Bu iki melek, cihan halkının günahını, kötülüğünü görünce, hiddetlerinden ellerini
ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı. Bir çirkin, aynada
kendisini görünce yüzünü çevirmiş, kızmış. Kendisini gören kendisini beğenen;
birisinde bir suç gördü mü...İçinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu
kibre din gayreti adını takar; kendi kafir nefsini görmez.
Din gayretinin başka alameti vardır. O ateşten bütün bir dünya yeşerir, hayat bulur.
Allah; Harut’la Marut’a “ Eğer siz, nurdan yaratılmış, masum melekseniz aldanmış,
ziyankar suçları görmeyin.
Ey gökyüzünün askerleri, benim kullarım! Şükredin ki şehvetten ve cinsi temayülden
kurtulmuşsunuz. Eğer size de şehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez. Sizdeki
masumluk, benim ismetimin, benim korumamın aksindendir. O masumluğu benden
bilin, kendinizden değil. Kendinize gelin, kendinize... Lanetlenmiş Şeytan, size galip
gelmesin” dedi.
Nitekim Peygamberin vahiy katibi de hikmeti kendisinde gördü, kendine de vahiy
geliyor zannetti.
Allah kuşlarının sesi, kendinde de var sandı, o kötü ıslık, o kuşların sesi gibi güzeldir
zannına düştü. Sen, kuşların seslerini övüp dururken nereden kuşun muradını
anlayacaksın. Bülbülün sesini öğrensen, tanısan da gül ile ne yapıyor, ne işi var
Nereden bileceksin
Kıyas ve şüphe yoluyla bildiğini farz edelim... O biliş sağırların, dudak oynamasından
anladıkları kadar bir anlayış ve bilişten ibarettir.
Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi bir sağıra “ komşun hasta” diye haber
verdi. Sağır kendi kendisine dedi ki: “ Bu sağır kulakla ben onun sözünü nereden
anlayacağım. Hele hasta olur, sesi pek çıkmazsa... Fakat mutlaka da gitmek lazım.
Dudağını oynar görünce ne dediğini kıyas yoluyla kendiliğinden düşünür, bulurum.
Ey benim mihnete düşmüş dostum, nasılsın Derim. O, elbette iyiyim, yahut hoşum,
diyecek. Şükürler olsun diye cevap verir, ne çorbası yedin diye sorarım. O mesela,
mercimek çorbası diye cevap verir. Afiyet olsun der, hekimlerden kim geliyor, kendini
hangisine tedavi ettiriyorsun derim.
O, filan deyince derim ki: ayağı çok kutludur. Geldi mi işin yoluna girdi demektir. Biz
de onun kademini denedik. Nerede vardıysa dilek hasıl oldu.” O iyi adam, kıyas
yoluyla tasarladığı bu cevapları düzüp koşarak hastaya hal hatır sormaya gitti.
“Nasılsın “dedi. Hasta “öldüm” deyince dedi ki: “ Çok şükür!” Hasta, bu sözden
hiddetlendi, canı pek sıkıldı. “ Bu ne biçim şükür O bizim kötülüğümüzü istiyormuş,
anlaşıldı” diye düşündü. Sağır bir sözdür, tasarladı ama yanlış düştü. Sonra “Ne
yedin diye sorunca hasta
“Zehir” dedi. Sağır “ Afiyet olsun” der demez hastanın kahırlanması fazlalaştı.
Sağır, bundan sonra da “ Tedavi için hekimlerden kim geliyor ” diye sordu. Hasta “
Hadi be, defol, Azrail geliyor!” diye cevap verdi. Sağır “ Ayağı pek kutludur, sevin,
neşelen!”dedi. Sağır; şükür, böyle bir zamanda hal hatır sorup komşuluk hakkını
gözettim diye sevinerek dışarı çıktı.
Sağır, eşekliğinden tamamı ile aksini sandı, ziyanın ta kendisi olan o işi kar zannetti.
Hasta ise “Bu, bizim canımıza düşmanmış, onun cefa madeni olduğunu
bilmiyormuşuz” diyordu. Hatırına yüz türlü kötü şeyler geliyor, ona türlü ,türlü haber
göndermeyi kuruyordu.
Kötü bir yemek yiyenin o yemeği kusuncaya kadar gönlü bulanır. İşte hiddeti yenmek
budur; onu kusma ki karşılık tatlı sözler duyasın. Hasta olmadığı için hasta
kıvranmakta, “ nerede bu kötü sözlü köpek ki. Söylediklerinin hepsine karşılık
vereyim. O zaman tamamı ile hastaydım, aslan gibi olan aklım uyumuştu, hatırıma bir
şey gelmedi. Hal hatır sorma, gönül almak ve teselli etmek içindir. Halbuki bu, hatır
sorma değil, düşmanlık!
Düşmanını zayıf ve bitkin bir halde görüp memnun olmak istemiş” diyordu. Nice
ibadetten vazgeçmiş, kulluktan çıkmış kişilerin gönüllerinde Allahnın rızasını almak,
sevaba nail olmak vardır, bunu umarlar. Halbuki bu, esasen gizli bir günahtır.
Nice bulanık şeyler vardır ki sen, onları saf ve berrak sanırsın. O sağır gibi...Sağır,
iyilik yaptım sanmıştı, halbuki aksi zuhur etti. O, bir hastaya iyilikte bulundum hatırını
ele aldım, komşuluk hakkını ele getirdim diye rahatça oturmuştu. Halbuki hastanın
gönlünde bir ateş alevlenmiş, kendisini de yakmıştı. Yaktığınız ateşlerden korkun. Siz,
onu günahlarınızla çoğalttınız, günahınız yüzünden alevdesiniz.
Peygamber bir riyakara namaz kıldığı halde “ Ey yiğit kalk, namaz kıl, çünkü senin
kıldığın namaz değil” dedi. Bu korkular yüzünden her namazda “ ihdinassıratal
müstakime- sen bizi doğru yola hidayet et” denir.
Yani “ Ey Allah! Bu namazımı yolunu azıtmışların, riyakarların namazıyla karıştırma”
O sağır adamın seçtiği kıyas yüzünden on yıllık konuşma hiç olup gitti. Ulu kişi, hele
bu kıyas, tavsif edilemeyecek vahiyde aşağılık duygusunun kıyası olursa... Senin
duygu kulağın harfleri anlayabilirse de bil ki gaybı duyan kulağın sağırdır.
Allah nurlarına karşı bu kıyasçıkları ileri süren ilk kişi, İblisti. Dedi ki: “ Şüphe yok,
ateş topraktan daha iyidir. Ben ateşten yaratıldım Adem kapkara topraktan. Şu halde
fer’i, asla nispetle mukayese edelim: O zulmettendir, biz aydın nurdan.”
Allah “ Hayır, soy sop yok. Zahitlik ve şüpheli şeylerden çekinmek, faziletin
mihrabıdır. Bu, fani dünyanın mirası değildir ki soy sop yüzünden onu elde edesin. Bu
can mirasıdır. Hatta peygamberlerin mirası. Bunun varisi şüpheli şeylerden sakınan
müminlerin canıdır.
O Ebucehl’in oğlu, açıkça müslüman oldu; şu Nuh Peygamberin oğlu yolunu
yanılanlardan. Topraktan yaratılan, ay gibi nurlandı. Ateşten yaratılan sen, yüzü kara
oldun, defol!” dedi.
Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.
Fakat güneş doğmuş, Kabe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!
Kıyas yüzünden Kabe’yi görmezlikten gelme, ondan yüz çevirme.
Doğruyu Allah daha iyi bilir. Allah kuşundan bir ötüş duyunca ders beller gibi yalnız
zahirini beller, hatırında tutarsın. Sonra da kendinden kıyaslar yapar, hayalin ta
kendisini hakikat sanırsın. Abdalların ıstılahları vardır ki sözlerin, onlardan haberi
yok. Sen, kuş dilini, yalnız ses bakımından öğrendin; yüzlerce kıyas ve hevesler
ateşledin.
Fakat o hastanın incindiği gibi senden de gönüller incindi, kederlendi. Halbuki sağır,
kendi zannına kapılıp, isabet ettiğini sanıp sevincinden sarhoş oldu. O vahiy Katibi de
kuşun sesini duyup kendini de o kuşla eşit sandı. Fakat kuş, bir kanat vurup onu kör
etti işte... Onu ölümün ve elemin ta dibine kadar götürdü.
Kendinize gelin, sizde bir akis, yahut zan yüzünden göklerdeki duraklarınızdan
düşmeyesiniz. Harut’la Marut’sanız da, “ Biz sana saf ,saf ibadet ediyoruz” damının
üstünde herkesten ileriyseniz de. Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin kendini
görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın. Kendinize gelin. Allah gayreti, pusudan
çıkmayı görsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.
İkisi de dediler ki: “ Allah, ferman senin ihsanın, senin koruman olmazsa nerede bir
ihsan, nerede bir koruyan ” Hem bunu söylemekte, hem de yeryüzüne inip
hükmetmek için yürekleri oynamaktaydı. “ Bizden kötülük gelir mi Biz ne güzel
kullarız!” diyorlardı.
Bunların bu gurur ve istekleri, kendilerini rahat bırakmadı: nihayet bunları kendilerini
beğenmiş bir hale soktu.
“Ey toprağa, suya, yere, ateşe mensup insanlar, ey ruhanilerin temizliğinden haberi
olmayanlar. Biz şu gökyüzünün üstünde perdeler dokuyor, yeryüzüne inip şadırvanlar
kuruyoruz. Adalet yapar, ibadet eder; her gece yine göklere uçar gideriz. Bu suretle
de şu devrin şaşılacak büyükleri olur, yeryüzüne adalet ve emniyeti yayarız”
diyorlardı. Gökyüzü ahvalini yeryüzüne kıyas ettiler, fakat bu kıyas, doğru değil...
Arada büyük bir fark var!
Perde altına girmiş olan Hakimin sözünü dinle: Şarap içtiğin yere baş koy, yat.
Meyhaneden çıkıp yol, yanılan sarhoş, çocukların maskarası ve oyuncağı olur. Her
tarafa, her yola, çamurların içine düşer, her ahmak da ona güler. O bu haldeyken
onun sarhoşluğundan, içtiği şarabın neşe ve zevkinden haberleri olmayan çocuklar
peşine takılırlar.
Allah sarhoşundan başka bütün halk, çocuktur. Heva ve hevesinden kurtulmuş
kişiden başka baliğ yoktur. Allah “ Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan
ibarettir, siz de çocuklarsınız.” Dedi. Allah doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe
çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz
Dünyada daima istenen, peşinde koşulan, bir türlü terk edilemeyen bu şehvet; bil ki
çocukların cimaı gibidir. Çocuğun cimaı nedir ki Bir Rüstem’in, bir yiğidin cimaına
nispetle oyundan ibaret. Halkın savaşı da çocukların savaşı gibidir. Tamamı ile
manasız, esassız ve hor! Hepsi sopadan kılıçlarla savaşırlar.
Hepsi faydasız bir şeyle uğraşıp dururlar. Hepsi, bu bizim Burak’ımız Düldül
yürüyüşlü atımız diye bir sopaya binmiştir. Sırtlarında yük var, fakat
bilgisizliklerinden kendilerini yüksek görüp ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.
Hele dur... halk atlıları, bir gün atlarını sürerek dokuz kat gökten geçsinler de bak! O
gün ruh ve melek Allah’ya yücelir. Ruhun yücelmesinden gök titrer! Siz ise
umumiyetle çocuklar gibi eteğinize binmişsiniz... Ata binmiş gibi eteğinizin ucunu
tutmuşsunuz!
Allah’dan “ Şüphe yok ki zan fayda vermez” hükmü gelmiştir. Zan merkebi nerede
gökler koşacak İki türlü zan olursa kuvvet hangisindeyse o tercih edilir. Fakat güneş
zuhur etti mi... onun varlığında ve parlaklığında inat edilmez. İşte o zaman bindiğiniz
şeyleri görürsünüz; anlarsınız ki ancak ayaklarınıza binmişsiniz...
Vehmi, fikri, duyguyu, anlayışları sopa gibi çocuk atı bil! Gönül ehlinin ilimleri,
kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür. Gönle uran, adamı gönül
ehli yapan ilim; insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim
yükten ibarettir.
Allah “ Yahmilü esfara-Tevrat’ı bilip onunla amel etmeyen kitap taşıyan eşeğe
benzer” dedi. Allah’dan olmayan bilgi yüktür. Allah’dan vasıtasız olarak verilmeyen
ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider. Fakat bu
yükü iyi çekersen yükünü alırlar, rahat ettirirler.
Heva ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki içindeki ilim ambarını göresin. İlmin
rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar. Allah kadehi olmadıkça heva ve
heveslerden nereden geçeceksin Ey Allah’ya ait yalnız “HU” ismine kani olan!
Sıfattan, addan ne doğar Hayal! O hayal, sahibine ancak vuslat delili olur. Medlulü
olmayan bir delalet edici hiç gördün mü
Yol olmadıkça katiyen gül de olmaz... Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut
Kar ve Lam harflerinden gül topladın mı Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da
ara. Ayı gökte bil derede değil!
Addan ve harften geçmek istersen hemencecik kendini tamamı ile kendinden arıt
(yok ol!) Demir gibi demirlikten çık, renksiz bir hale gel. Riyazatta tozsuz passız bir
ayna ol! Kendini kendi vasıflarından arıt ki asıl kendi saf, pak zatını göresin.
O vakit kitap, müzakereci ve üstat olmaksızın gönlünde peygamberlerin ilimlerini
görür bulursun. Peygamber “ ümmetimden öyleleri vardır ki onlar, benimle aynı
yaratılıştadırlar, benimle aynı himmete sahiptirler. Ben onları hangi nurla görüyorsam
onların canları da beni mutlaka aynı nurla görür” dedi.
Bunlar Peygamberi, Shihayn kitapları, hadisler, hadisi rivayet edenler olmaksızın,
bunlara hacet kalmaksızın abıhayat kaynağında (gönüllerinde) görürler. “Kürt olarak
yattık” sırrını bil, “ Arap olarak sabahladık” sırrını oku! Gizli ilme dair bir misal
istersen Rum halkıyla Çinlilere ait hikayeyi söyle:
GÖNÜL MÜ ALLAHDIR ALLAH MI GÖNÜL
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine
daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve
güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,
bilişikte yok olmuşlardır.
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz
daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı”
dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine
daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları
karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum
ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine
hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı
kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale
getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir.
Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve
güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine
sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan,
idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye
mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle
nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi
göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.
Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama
gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden
arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız
suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da
parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar
hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül
aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu :
Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka
bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen
her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste
zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel
yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar,
bilişikte yok olmuşlardır.
Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse
onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.
Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir.
Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan
da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!
GÜNDÜZÜ GECELEYİN ARA
Peygamber bir sabah Zeyd’e “ Ey temiz ve saf arkadaş, sabahı nasıl ettin Diye sordu.
Zeyd: “ Mümin bir kul olarak” deyince “ İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa
nişanesi nerede ” dedi. Zeyd dedi ki: “ Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan,
yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden,
gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de
bulaşmadı.)
Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir
saat aynı. Ezelle ebet birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz.”
Peygamber “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına
getirdiğin bir hediye var mı, nerede Çıkar bakalım!” dedi.
Zeyd dedi ki: “ halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle
görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi
apaçık ve meydanda. Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker
tanıyorum.
Cennetlik kim, yabancı nerede Bence yılan ve balık gibi ap aşikar. “ Kıyamet günü,
bazı yüzler ak olur, bazıları kara...” Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir
kısmının yüzü ak, bir kısmının kara.”
Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana
rahminde olduğu için hali, halka gizliydi. Şaki, ana karnında şaki olur (fakat bilinmez)
Cisim alemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.
Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir. Bu
dünyada geçmiş canların hepsi, “ O ferahlı can acaba nasıl doğacak ” diye
beklemektedirler. Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkanı yok... O
çok güzel olacak, derler.
Vücudun canı, ahiret alemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz. Kara ise
Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp
götürürler. Fakat doğmadıkça anlamak, alemdeki müşkül işlerdendir.
Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Bunu anlayan kişi, ancak
Allah nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, batına da nüfuz edebilir. Nutfenin
aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi; Nutfeye renk verir, onu
en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge,
en bayağı bir şekle sürer, götürür.
Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım. Bir gün
her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü Meydana
çıkar. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi...
herkes görür anlar.
Zeyd “ Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık
görüyorum. Hemen şimdicik söyleyeyim mi Yoksa kapayayım mı ” dedi. Mustafa,
dudağını ısırarak sus demek istedi.
Zeyd dedi ki: “Ey Allah Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada
kıyameti koparayım mı Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim
güneş gibi parlasın; Güneş benim nurumdan tutulsun...
Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim.
Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim. Elleri kesik
Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...
Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini... Şakilerin pırtıl elbiselerini
göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım. Cehennemi,
cennetleri, ikisinin arasındaki Araf’ı apaçık olarak kafirlerin gözlerinin önlerine
getireyim.
Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta.
“İç. İç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu...
Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.
Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte. İşte gözümün
önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar; Birbirlerinin ellerini
ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.
Aşağılık kişilerin hasret naralarından, “ ah, ah” diye bağrışmalarından kulağım sağır
oldu. Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama
Peygamberi incitmekten korkuyorum.”
Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını
büktü. Dedi ki: “ Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. “Allah haya etmez”
hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi
yalan söyler mi
Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı Ayna ile teraziye
yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir. Sen benim
sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan
bile) Onlar sana “ Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede
Allah, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu
doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık ”
derler. Fakat sen, gönlüne Sina dağındaki Allah tecellisi vurduysa bile yine aynayı
koynuna koy!”
Zeyd, “ Allah güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı Aslı olmayan şeyleri de yırtar,
yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi. Peygamber dedi ki: “ Bir
parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.
Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alamettir. Bir
suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa
uğratır. Dudağını yum, denizin dibine bak. Allah, denizi, insana mahkum etmiştir.
Nitekim selsebil ve Zencebil ırmakları da Allah’nın cennete koyduğu kulların hükmü
altındadır. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir. Fakat bu gücümüzden,
kuvvetimizden değil...Allah emriyle böyledir.
Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir;
onları nereye istersek oraya akıtırız. Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın
fermanına tabi bulunan iki göz çeşmesi gibi...
Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı
şeylerden ibret alır. Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli
şeylere akar. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta
hapseyler.
Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tabi ise) aynı tarzda gönle
tabidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür. Gönül ne tarafı işaret ederse
beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.
Musa’nın elindeki sopa nasıl Musa’ya tabi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine
tabidir. Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar.
Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.
El gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu
vekil etmiştir. Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye
yardımcı olur. Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.
Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep! Gönül,
acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi
işaret etmekte! Beş zahiri duygu dışarıda kolayca onun mahkumu olmuş, beş batıni
duyguda içeride onun memuru...
On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok
kuvvetler... Gayri sen say. Gönül mademki ululukta sen de bir
Süleyman’sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet! Bu
saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.
Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar.
Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir. Allah
kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak “ Ah
hasretlik!” der, durursunuz. Hadi, tutalım, kendi hileni inkar edersin; canını teraziyle
aynadan nasıl kurtaracaksın ”
Lokman efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakir görünmekteydi.
Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi.
Lokman, kullar içinde, adeta onlara tabi bir kuldu. İçi manalarla dolu, görünüşü gece
gibi kapkaranlıktı.
Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler. Efendilerine de “ Lokman
yedi” dediler. Efendi, Lokman’a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı. Lokman bunun
sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.
“ Efendi; hain kul, Allah yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz. Ey kerem
sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir. Ondan sonra beni büyük bir
sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur. O zaman kötülük yapanı
gör, sırları açan Allah’nın işlerini seyret” dedi.
Efendi, kullara saki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler. Sonra onları
ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı koşup duruyorlardı. Nihayet iyice
yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı.
Lokmanın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.
Lokmanın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Allah’nın hikmeti
nelere kadir değildir Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin
de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini
rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.
Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için
kafirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur. O taş gibi gönle biz kaç kereler
yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.
Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilaç konur, eşeğin başına köpeğin dişi
layıktır. “Habis olan şeyler habisler içindir” hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan
çirkin eştir. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Allah’da mahvol, onun
sıfatlarını kazan!
Nur istersen nura istidat kazan; Allah’dan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş! Yok,
eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et
de yaklaş!
Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak’ını bağla! Söz söyleme kabiliyeti ayıbı
açar; gayb perdelerini yırtar. Allah, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu
kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sıraların gizli kalması, herkesin gizli zannından
mesrur olması daha iyi.
Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevirmemelerini istemektedir;
Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar;
Allahnın merhameti herkese şamil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.
Her bey, heresir, ümit ve korkuyla Allah’dan çekinsin. Bu ümit ve korku: herkes bu
perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir. Ümit ve korku
perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şaşaasıyla ortaya çıkar.
Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, “Bu balıkçı Süleyman olmalı” diye
zanna düştü. Süleyman’sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu
derece Süleyman’a benziyor ”
Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı. Dev
onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü. Yine
yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.
Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına
katılıp huzura vardı. Süleyman’ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu
tamamı ile geçti.
Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir.
Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana
çıktı mı, kuruntu geçer.
Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan
kurtarır; Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır.
Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul! Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara
yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.
Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fani konağın penceresini örttüm. Nasıl
izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl “ Bunda
bir ayıp, bir noksan gördün mü ” diyebilirim
Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir; İşler bir zaman
aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler... Böylece bir nice sultan, bir nice yüce
himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.
Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk
iyi ve hoş bir kulluktur. Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken
bile ondan utanıp çekinen nerede.
Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı; Kaleyi
düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz, Padişah orada
değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakarlıkta bulunursa; O
dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden
daha değerlidir.
Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk
etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür. Kulluk ve iman, şimdi
makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.
Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın
kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir. Kardeş, sözden el çek ki bizzat Allah,
sende Ledün ilmini meydana çıkarsın. Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Allah’dan
daha ulu şahit kimdir
Hayır... söyleyeceğim çünkü Kuran’da şahadet hususunda hep beraberce Allah da
anılmıştır, melek de alimler de. Allah da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de:
Şüphe yok ki Rabb, ancak daimi Allah’dır...
Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Allah ile müşterek olsun! Çünkü
ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve
güneşe takatleri yoktur. Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa
güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten
mahrum kalır)
Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil! “ Biz o
tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık” diye şahadet ederler.
Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret
sahibidir.
O şule; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta,
onları nurlandırmaktadır. Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer.
İnsanların akılları arasında da çok fark vardır. İyilikte olsun, kötülükte olsun her
insana kendisine benzer bir melek arkadaştır. Gözü tahammül edemediği için çipile,
yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.
Peygamber “ Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır” dedi.
Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı. Ve ey aşağılık kişi,
güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne luzum kalırdı
Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: “Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy
geliyor. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir
nur verdi. Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle
nurluyum. Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri
değilsin
Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana
geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum. Hasta adam
hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör.”
Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde “Er Rahmanu alel arşisteva” sırrı zuhur
etti. Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu. Bu
sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!
Artık Zeyd’i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile
bıraktı! Sen kim oluyorsun Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini
kaybetti, bulamadı! Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hatta ne de saman
uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!
Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu. (Bu
mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç alemde “Ledeyna Muhdarun” denizinde
dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.
Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine,
güçlerine koyulurlar. Allah akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler
olduğu halde geri verir. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar,
nazlı nazlı “Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin” derler.
O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir; Kıyamet
günü, şükrederek, yahut kafir olarak yokluktan varlığa hamle ederler. Niçin başını
çevirir, görmezlikten gelirsin Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin
“Beni nerede yerimden tedirgin edecek Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin.
Allah’nın sun’u; görmüyor musun Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek:
Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı. O yokluk da daima Allah’ya
kuldur. Ey dev kulluk et. Süleyman diridir!
Dev havuzlar gibi kaseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin,
yahut emredene bir cevap versin! Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip
durmaktasın Yokluğu da aynen böyle tir,tir titrer bil! Dünya mansıplarını elde etsen
bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.
En güzel olan (Güzeller güzeli ) Allah’nın aşkından başka ne varsa can çekişmeden
ibarettir, hatta şeker yemek bile! Can çekişme nedir Ölüme yaklaşmak, abıhayatı
elde edememek. Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı,
yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.
Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu
gece gitti gider! O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz
yap! Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir,
karanlıktadır.
Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz
Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa
koyuldu. Senin düşmanın kimlerdir Bilmiyorsun.
Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır. Ateş suyun ve
oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır. Suyun ve çocuklarının
düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür. Bütün bunlardan sonra ( şunu da
bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır. Dış alemdeki ateşi su
söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider. Şehvet ateşi, su ile sakin
olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.
Şehvet ateşine ne çare var Din nuru. Müminler ;nurunuz kafirlerin ateşini söndürdü.
Bu ateşi ne söndürür Allah nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine usta yap. Ki
öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!
Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur. Bir
ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu
çekinme ateşe su serper. Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren
kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı
Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı.
Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa
başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!
Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini
artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.
Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor ” dediler.
Ömer “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu
bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin” dedi.
Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.
Ömer dedi ki: “ Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık
olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan.
Allah’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”
Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme! Din ehlini
kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine
( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu
suretle bir iş yaptım sanır.
HZ.ALİ´YE GÖRE BÜYÜK SAVAŞ
Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Allah kuluyum ten memuru değil! Allah
aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir. Ben “Attığın zaman sen
atmadın, Allah attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Allahdan gayrısını yok bildim. Bir gölgeyim
sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil. Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta
diriltirim, öldürmem. Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgar nasıl olur da bulutumu
yerinden teprendirebilir Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga
dağı kımıldatabilir mi Bir rüzgarla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir.
Çünkü muhalif esen nice rüzgarlar var!
Hışım, şehvet ve hırs rüzgarı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür. Ben dağım;
varlığım, onun binasıdır. Hatta saman çöpüne benzesem bile rüzgarım, onun
rüzgarıdır. Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır.
Askerimin başbuğu, ancak tek Allahnın aşkıdır. Hiddet, padişahlara bile padişahlık
eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir. Hilim kılıcım,
kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Allah hışmıysa bence rahmettir. Tavanım, damım
yıkıldı ama nura gark oldum.
Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim. Savaşırken içime bir vesvese,
bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm. Bu suretle “Sevgisi Allah içindir”
denmesini diledim; ancak Allah için birisine düşmanlık etmeli.
Cömertliğimin Allah yolunda olmasını, varımı yine Allah için sakınmamı istedim.
Benim sakınmamam da ancak Allah içindir. Vermem de... Tamamı ile Allahnınım,
başkasının değil. Allah için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale
kapılarak, şüpheye düşerek de değil.
Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum. Hüküm çıkarmadan
arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Allah eteğine yapıştım. Uçarsam uçtuğum yeri
görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri. Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi
biliyorum.
Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum. Halka bundan fazla söylemeye imkan yok;
denizin ırmağa sığması mümkün değildir. Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden
söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir. Garezden hürüm ben; hür olan
kişinin şahadetini duy Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!
Şeriatte dava ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur. Senin aleyhinde binlerce
köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz. Şehvete
kul olan, Allah indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.
Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı
dirilir, acı ölür. Şehvet kulu, Allah’nın rahmeti, hususi bir lutuf ve nimeti olmadıkça
kulluktan kurtulamaz. Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur.
Ona cebir değildir, cevir de değil!
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip
bulamıyorum. Artık yeter... Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor Mermer bile kan
kesilir. Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve
talihsizliktendir.
Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe
yararken kan kesil!
Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye
derler ki gulyabani kölesi olmasın. Kuran’da peygambere “Biz seni şahit olarak
gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.
Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder Burada Allah
sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel! Beri gel ki Allah’nın ihsanı seni azat etsin.
Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.
Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.
Küfürden ve dikenliğimden kurtuldun, artık Allah bahçesinde bir gül gibi açıl! Ey ulu
kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm
Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın.
O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi Ömer´in
Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi
Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı Onlara da bu yüzden ikbal
yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi Onların büyüsü, onların inkarı
olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı Onlar da asayı ve mucizeleri
nereden göreceklerdi
Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu. Allah ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü
günah ve suç ibadet olmuştur. Çünkü Allah, şeytanların rahmine suçları ibadete,
sevaba tebdil eder. Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.
Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister. “ O
günahın ibadet olduğunu gördü mü ” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır. Beri gel;
ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.
Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu
çeşit baş korsam, vefa edene ne bağışlarım Anla! Cennetlerde ebedi mülkler ihsan
ederim
Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lutuf şerbetim, kahır zehri olmadı.
Peygamber, hizmetkarımın kulağına, bu başımı boynumdan onun ayıracağını söyledi.
Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacağını haber verdi.
O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlış iş zuhur etmesin” demekte;
Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karşı nasıl hile
edebilirim ” demekteyim.
O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni Allah hakkı için ikiye böl,
ki bu kötü akıbete uğramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der; Ben de daima
“Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader
kaleminden nice bayraklar, baş aşağı olur.
Gönlümde, sana hiçbir düşmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki. Sen
Allah aletisin; yapan, Allahnın eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl
itiraz edeyim ” derim
O, “Öyle ise kısas niçin ” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır. Eğer
Allah, kendi yaptığı işe itiraz ederse bu itiraz yüzünden bağlar, bahçeler yeşertir.
Kendi yaptığı işe itiraz, ancak onun karıdır. Çünkü kahırda da tektir, lutufta da.
Bu hadiseler şehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur, Aletini kırarsa
kırılanı tekrar iyileştirebilir.” Ulu kişi, “ hiçbir ayeti değiştirmedik ki ardından daha
hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.
Allah hangi şeriatın hükmünü kaldırdıysa otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir. Gece,
gündüz meşguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen şu uykuya bak! Sonra tekrar
gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ateş yüzünden
donukluk, uyku yanar, gider.
O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette değil mi Akıllar, o zulmetle
tazelenmiyor mu Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu
Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte... Allah, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.
Peygamberin savaşı sulha sebep oldu. Bu ahir zamandaki sulh o savaş yüzündendir.
O gönüller alan sevgili ( Peygamber), alemdekilerin başları aman bulsun diye yüz
binlerce baş kesti. Bahçıvan, fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.
Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin diye bahçedeki otları yolar.
Sevgilinin ağrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük dişi çekip çıkarır.
Noksanlarda nice fazlalıklar var. Şehitlere hayat yokluktadır. Rızk yiyen boğaz kesildi
mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir. Hayvanın boğazı
kesilince insanın boğazı gelişir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti
artar.
İnsanın boğazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır Artık agah ol da onu
bununla mukayese et. Öyle bir üçüncü boğaz doğar ki o, Allah şerbetiyle, Allah
nurlarıyla beslenir, gelişir. Kesilen boğaz, bu şerbeti içer ama “La” dan kurtulmuş
“Bela” da ölmüş boğaz!
Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kişi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak
Beyaz ekmek için yüzsuyu döktüğünden dolayı söğüt ağacı gibi meyven yok! Duygu
canı, bu ekmeğe sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!
Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme! Ekmek
orucunu bozduysa kırıkçıya yapış, yücel! Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyileştirir...
Şu halde onun kırması şüphe yok ki yapmaktır. Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap
bakalım.” Elin ayağın yok ki yapamazsın.
Şu halde kırmak, kırığı sarıp iyileştiren adamın hakkıdır. Dikmeyi bilen yırtmayı da
bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır. Evi yıkar, hak ile yeksan eder; fakat bir anda
da daha mamur bir hale getirir.
Bir bedenden baş kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder. Canilere kısas
emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi, Kimin haddi vardı ki kendiliğinden,
Allah hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!
Çünkü Allah, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir
kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve
kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!
Adem Peygamber, ansızın esasen şaki olan İblise hor baktı. Kendisini beğenip,
kendisini ulu görüp melun şeytanın yaptığı işe güldü. Allah gayreti bağırdı: Ey
tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun. Eğer Allah kürkü ters giyerse dağı bile ta
kökünden temelinden söker.
O zaman, yüzlerce Adem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmuş suçsuz,
günahsız iblis yaratır! Adem “Bu hor görüşten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça
düşünceye düşmem” dedi.
Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle öğünmeye
imkan yok. Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri
bizden defet; kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Allah’ya razı olan kardeşlerden
ayırma!
Senin ayrılığından daha acı bir şey yok... Sana sığınmazsak sen esirgemezsen işimiz,
gücümüz ancak kargaşalıktır. Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün
yolunu kesmekte... Zaten cismimizi soyup çırçıplak bırakmakta!
Elimiz, ayağımıza kastettikten sonra artık kim, senin lutfun olmadıkça canını
kurtarabilir ki Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardığı şey ancak
idbar ve tehlike sermayesi kesilir.
Çünkü can, canana ulaşmadıkça ebediyen kördür... ebediyen yaslıdır. Esasen senin
inayetin olmazsa can, adeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et. Sen
kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Allah hakkındır, yaparsın.
Aya, güneşe kusurlu, nursuz... Servinin boyuna iki büklüm; Feleğe, arşa hor ve
aşağı... madene, denize yoksul dersen, Kemaline nispetle yaraşır. Çünkü yokluklara
kemal verip onlara eriştirme kudreti ancak senindir. Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç
yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.
Yetiştiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir. Her güz; bağı
bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere
boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir.
“ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelleş, güzel sesli bir hale gel” diye
hepsini yeniden yaratır. Nergisin gözü körleşir, o, tekrar açar... Kamışın boğazını
keser, sonra yine kendisi tekrar okşar, ondan nağmeler çıkarır. Biz mademki
masnu’uz, sani değiliz... Şu halde ancak zebunuz, ancak kanaatkarız.
Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz.
Sen buna lutufta bulunmazsan şeytanız. Sen bizim canımızı körlükten kurtardığından,
gözümüzü açtığından dolayı Şeytandan kurtulduk.
Kim hayattaysa değnekçisi, yol gösteren sensin. Değneğin, değnekçisi olmadıkça kör
nedir ki, ne yapabilir ki Senden gayrı hoş olsun, hoş olmasın... Her şey, insanı yakar,
ateşin aynıdır.
Kim ateşe dayanır, ateşe arka verirse hem Mecusidir, hem zerdüşt! Allah’dan başka
her şey batıldır, asılsızdır. Allahnın ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.
Tekrar Ali ve katilinin hikayesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve
mürüvveti anlat. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona
bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum. Çünkü ölümüm, bana can
gibi hoş geliyor; dirilmemle adeta bir.
Ölümsüzlük ölümü bize helal olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir. Ölümün
görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise
ebediliktir. Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni
baştan bir hayat var.
Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye
atmayın” nehyi asıl bizedir. Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet
yok ki.
Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir. Bana
da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” ayeti benim
içindir. Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim
ebedi hayatım öldürülmemdedir.
Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım
Bu alemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok,
Allah’ya dönenleriz” denmezdi. Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir;
zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir.
Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı
görmeyeyim. Sana helal ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.
Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına
yürüse. Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen
beni öldüreceksin.
Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil!
Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim. Hançer ve
kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim... bağım, bahçemdir.”
Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik
hırsına düşer O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zahiren
makam işleriyle ve hükümle uğraşır; Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilafet
fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.
Peygamber, Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir
O öyle bir kişiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem
yüzünü yumdu, hem gönlünü kapadı.
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur. Hepsi
kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve
muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki.
O, Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştur ki bu dereceye, bu makama Allah
ehli bile yol bulamaz. “Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne
melek, hatta ne de ruh” dedi. Artık düşünün anlayın!
“Göz Allahdan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga değiliz;
alemi renk ,renk boyayan Allah sarhoşuyuz; bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!
Göklerin, hazinelerin akılları bile Peygamberin gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz
görünürse. Artık Mekke, Şam ve ırak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak
çeksin!
Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese
eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin
nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!
Atlı bir er, atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu
Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu toprağın fer’idir. Benim gibi ateş alınlı
birisinden nasıl üstün olur ” dedi. Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in
mirasıdır
Be inatçı, İblis’in oğlu olmasan o köpeğin mirası nasıl olur da sana düşer Ben köpek
değilim, Allah aslanıyım. Allah aslanı suretten kurtulandır. Dünya aslanı av ve rızk
arar, Allah aslanı hürlük ve ölüm! Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlığını
pervane gibi yakıp yandırır.
Ölü isteği, doğru kişilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudilere
imtihan oldu. Allah Kuran’da “Yahudiler, doğrulara ölüm; futuhat, sermaye ve
ticarettir. Sermaye ve ticaret isteği var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.
Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dileği, bu ölüm
temennisini dile getirin” dedi. Muhammed, bu bayrağı kaldırınca bir tek yahudi bile bu
istekte bulunmaya cüret edemedi.
Peygamber “Eğer bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi.
Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ışığı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç
verdiler. Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!
Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yiğit! Savaşırken. Sen benim yüzüme tükürünce
nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim
ki o anda savaşımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. Allah işinde ortaklık
yaraşmaz.
Sen Allah nakışısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim değil.
Allah’nın nakışını yine Allah eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin taşını at!” Kafir bu
sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti. “Ben, cefa tohumunu
ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.
Halbuki sen Allah huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin! Meğer
sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin! Ben o
görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış,
aydınlanmıştır...
Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder. Bana kelimei
şahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi. Onlar
beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de aşıkçasına dine yüz
tuttular, müslüman oldular. Ali, ilim kılıcıyla bu kadar boğazı, bu kadar halkı kılıçtan
kurtardı.
İlim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha
üstündür. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoşkunluğu dondu,
yatıştı.
Bir buğday tanesi, Adem Peygamberin güneşinin tutulmasına... arzın, güneş ile ay
arasına girmesi , dolunayın kararmasına sebep oldu. İşte sana gönlün letafeti! Bir
avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ayırmadağın bir hale gelmekte!
Ekmek manevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok,
kalbi daraltıyor. Manevi ekmek, yeşil diken gibi... deve yiyince yüz türlü fayda,
yüzlerce lezzet bulmakta.
Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince; Damağını avurdunu yırtar,
paralar. Yazıklar olsun; öyle yetişmiş gül kılıç kesildi. Ekmek de manevi oldukça o
yeşil dikendi. Fakat şimdi zahiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.
Ey nazlı nazenin varlık (ey hüsameddin), bundan önce onu yemeğe alışmıştın. O
alışkanlıkla bu kuru ekmeği de alıp yemek istiyorsun ama gayri mana, yerle karıştı;
Toprakla karışık, kaskatı, dili damağı yırtar bir hale geldi. Ey deve, şimdi otu yeme,
ondan çekin!
Söz, toprakla pek karışık bir hale geliyor, su bulandı... Kuyunun ağzını kapa ki Allah
onu yine saf, yine hoş bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da. Maksada sabırla
erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir.
BİRİNCİ CİLDİN SONU.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mesnevi´den Hikayeler- II
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:21 AM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Mesnevi´den Hikayeler- II

içindeki Hikayelerin Listesi

NEDEN GECİKTİ BİR BİLENE SORMALI
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA LA HAVLE
CAHİLİN SEVGİSİ HELVA SATAN ÇOCUK
EŞŞEK GİTTİ İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI
VİRANEDEKİ DOĞAN LOKMAN´IN SINAVI
HÜTHÜD İLE BELKIS
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN
AĞIZA KAÇAN YILAN
HASTA HATIRI
BİR AKILLI ARIYORUM
İBLİSTEN DOST OLUR MU
AYKIRI GİDİŞ
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR
İHTİYARLIKTAN
NİŞANELERİ OKUMAK
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU
KURU AKIL NEYE YARAR
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ
SECCADESİZ NAMAZ
GEMİDEKİ DERVİŞ
YAHYA PEYGAMBERİN İSA´YA SECDESİ
HAYAT AĞACI

Mesnevi´den Hikayeler- II

NEDEN GECİKTİ

Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman lazımdır. Bahtın yeni
bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy. Hak Ziyası
Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesneviye başlandı.
Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar
açılmamıştı.
Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı.
Ruhların cilası olan Mesneviye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı. Bu
alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi. Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp
yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı. Bu doğanın konağı, padişahın
kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.
Bu kapının afeti, heba şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur. Bu ağzı
kapa da o alemi gör. O aleme gözbağı, boğaz ve ağızdır. Ey ağız, sen esasen
cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin! Baki nur, aşağılık
dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır. Oraya ihtiyarsız bir attın mı.
sütün karışır, kan haline gelir.
Adem peygamber. Nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri,
boğazına geçti. Melek, Şeytan!dan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma
ekmek için ne kadar gözyaşı döktü. Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki
gözde bitmişti. Adem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler
serdetmezdi.
Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur. Fakat nefis,
başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz. Yalnızlıktan
ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir. Yürü, tez bir Allah
dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur. Halvette oturup gözünü yuman
da bunu yine dosttan öğrenmiştir.
Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil. Akıl
başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar. Fakat nefis, bir başka nefisle
sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.
Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut. Sakın dil süpürgesiyle ona toz
kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme. Zira mümin, müminin aynası olunca
yüzü buğulanmadan kurtulur. Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın
yüzünü nefesle buğulandırma. Nefesinden buğulanıp yüzünü senden öretmemesi için
her nefeste soluğunu tutman lazım. Topraktan aşağı mısın ki Toprak bile sevgiliyi
bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu. O yaş ağaç sevgiliyle
buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.
Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti. “ kötü dostla
ünsiyet, belaya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer. Uyuyayım da
Eshabı Kehif’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi”
dedi. Eshabı kehif’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini,
haysiyetlerini korumuş oldu.
Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye ! kargalar, güz
mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar. Çünkü gül bahçesi
olmayınca, bülbül sükut eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür. Ey güneş ! Sen
yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun. Fakat marifet güneşi, bir
yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer
değildir. Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, alemi aydınlatmak olan o cihanın
kemal güneşi hiç kaybolmaz.
İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!
Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına aşık kesilir. Senin
yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru
akmakta. Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.
Ey eşeklere karışan, utan! Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular
kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi. Tanıyışta anlayışta mahareti olanlar, o pazarda
nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası
yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.
Ey duygularını derleyip toplayarak gayp alemine götüren! Musa gibi elini koynundan
çıkar. Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu alem güneşi, bir sıfatla mukayyettir. Halbuki
sen gah güneş olursun gah, deniz. Gah Kafdağı kesilirsin, Gah Anka. Fakat hakikatte
sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!
Ruh ilimle akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var Ey naakşı, sureti
olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem
muvahhit! Gah müşebbihi muvahhit yapmakta, gah suretler mu vahidin yolunu
kesmekte. Gah sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gah ey yaşı küçük ey bedeni taze ve
yumuşak güzel diye hitabeder. Bazan da kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi
tenzih etmek için yapar.
Duygu gözünün mezhehi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünni’dir.
İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini sünni gösterir. Duyguda
kalan kişi, Mutezili’dir. Sunni’yim dese de cahillikten der. Duygudan çıkan kişi
Sünni’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle
eşek de Allah’ı görürdü. Sen de hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı
bir duygu olmasaydı.
Adem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra
mahrem olurlardı Sen suretten kurtulmadıkça Allah’a surette sığmaz, yahutb sığar
demen, aslı olmıyan bir sözden ibarettir. Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle
iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır. Eğer körsen teklif yoktur. Değilsen
yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır ilacı, gözlerin perdesini de yakar,
göğüsleri gönülleri de yarıp açar. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan,
topraktan hariç suretler görürsün.
Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.
Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta. Allah’a
şükrolsun ki o zahir olunca can onun hayalinden, kendi hayalini gördü. Kapısının
toprağı, gönlümü teşhir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!
Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lütfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten
çirkinlikler bile bana güler! Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim.
Bakalım, ona layık mıyım, değil miyim O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı,
kart bir ihtiyarı nasıl seçer Temizler, kimlerindir Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel
güzeli sever, güzeli ister. Şunu bil ki güzel güzeli cezbe der. “ Temizler,temizler
içindir” ayetini oku!
Alem de her şey, bir şey cezbe der. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu. Aslı olmayan,
aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta. Cehennem ehli
olanlar, cehennem ehli olanları cezbe der. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup
olanları ister. Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ızdıraba
düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.
Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün
nurundan ayrılamaz. Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna
kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.
Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki sıkıntı gönlünün iki gözü de kapalı
olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır. O iki ebedi
nurun firkati seni tasalandırmaktadır. Onu koru! O madem ki beni çağırmakta, ben de
kendime bakayım. Onun cazibesine layık mıyım, yoksa çirkin miyim
Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir. Acaba yüzümü nasıl
göreyim Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim gece gibi mi Diye can suretimi hayli
zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu. Nihayet dedim
ki ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye
değil mi Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı,
çok değerlidir. Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.
Dedim ki: Ey gönül sen külli bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez! Kul, bu istek
yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti. Gönlüm gözünü
görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi. Seni ebedi olarak
külli bir ayna gördüm. Gözün den kendi suretimi müşahede ettim. Nihayet ben beni
buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim
Vehmin; kendine gel o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi. Suretim
gözünden seslendi: Birlikte ben senim sen de bensin. Hayal bu zevali olmayan aydın
gözdeki hakikatlardan nasıl yol bulur da girer Suretini, benden başkasının
gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet! Çünkü benden başkası, gözüne
yokluk sürmesi çekmekte hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte. şarabı,
Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.
Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulasa o yokları var görür. Benim gözüme ululuk
sahibi Allahnın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil. Gözünde bir
tek kıl olsa hayalin de gevher, yeşim taşı gibi görünür. Hayalinden tamamıyla
geçersen o vakit yeşim taşını ayırdedebilirsin. Ey gevher tanıyan kişi, bir hikaye dinle
de meydan da ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et
BİR BİLENE SORMALI
Ömer zamanın da oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu. Oruç ayının
Hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, işte hilal”
dedi. Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana
geldi. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilali nasıl olur da
görmem Elini sıvazla. Ondan sonra hilale bak!” dedi. Adam elini ıslayıp kaşını
sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi. Ömer dedi ki:
“Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi: yaydan sana bir ok attı” Onun yolunu bir eğri kıl
kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa
bütün vücudun eğri olunca halin ne olur Her Cüzü’nü doğrulara uyup doğrult. Ey
doğru yola giden,o eşikten baş çekme! Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin
değerini azaltan da yine terazidir.
Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır. Yürü kafirlere karşı
şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç! Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel;
tilkilik etme, aslan ol ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü
dikenler, bu güle düşmandır. Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş
serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır. Kendine gel, Şeytan sana “ babasının
canı” der bu suretle o lain seni aldatır
Bu kara yüzlü babana da bu şeytanlığı yaptı Ademi’ de mat etti. Bu kuzgun, satranç
başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme! Çünkü o kadar çok oyunlar
bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.! Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir
Mevki ve mal sevdası. Ey kararsız kışı, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa
Abıhayatı içirmez. Malini, düzenbaz bir düşman çıkacak olsa bir yol keseni, başka bir
yol kesen dolandırmış demektir.
Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet
saymaktaydı. Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp
inleterek öldürdü. Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “onu benim yılanın
öldürdü,canından etti. Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip
duruyordum,Gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu. Allah’a şükrolsun ki o dua kabul
edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış dedi.”
Nice dualar vardır ki ziyanın helak olmanın ta kendisidir. Pak tanı, onları kereminden
kabul etmez.
İSA´DAN TEN DİRİLİĞİ ARAMA
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.
İsa dedi ki: “ Yarabbi, bunlar ne sırlardır Bu ahmağın şu mücadeleye girişmesi
nedendir Bu hasta nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor Bu murdar herif neye
kendi canını derdine düşmüyor Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı bir ölüyü diriltmeye
kalkıştı!” Allah ,Gerileme de gerilemeyi arar. Diken eken ancak yeşermiş taze diken
elde edebilir. Dünyada diken eken kişi, Sakın ektiğin dikeni gül bahçesinde arama! O,
eline gül bile alsa diken olur. Bir dosta varsa dost,yılan kesilir. şaki kötülüklerden
çekinen kişinin kimyası hilafına zehir ve yılan kimyasıdır (her şeyi zehirler, her şey
ona karşı yılan haline gelir.)
İsa, o gencin isteğiyle kemiklere Allah adını okudu. Allahnın hükmü, o çiğ herif için o
kemikleri diriltti. Aradan bir kara aslan da dirilip sıçradı, ahmağa bir pençe vurup
öldürdü. Kellesini kopardı, hemen beynini yere akıttı. Kafasında bir ceviz içi kadar
beyin bile yoktu. Zaten beyni bile olsaydı o kırılmakta, o helak olmakla ancak bedeni
zail olur,ruhu kalırdı. İsa, Aslana “Neden derhal onu paraladın” dedi. Aslan “ Sen
ondan sıkılmış, perişan bir hale gelmiştin de ondan” diye cevap verdi. İsa “ o, halde
niçin kanını içmedin ” deyince de dedi ki: “O benim rızkım değildi. Bana nasip
olmamıştı”
Nice kişiler vardır ki, o kükremiş aslan gibi avını yemeden dünyadan gitmiştir. Kısmeti
bir saman çöpü bile değilken hırsı dağ kadar Allah’a yüzü yok, Alem yanında kadir
kıymet kazanmış! Ey bize güç şeyleri kolaylaştıran Allah ! Bizi abes ve boş şeylerden
kurtar. Bize rızk diye gösterdin, halbuki tuzakmış.
Bize her şeyi olduğu gibi göster. O aslan “Ey Mesih, bu avlanma ancak ibret içindi.
Eğer benim dünyada rızkım olsaydı, ölülerle ne işim vardı, nasıl olurdu da ölürdüm
Fakat berrak suyu bulup da eşek gibi içine işeyenin layığı budur. Eşek o ırmağın
kadrini bilse ayağını sokacağı yerde başını kaldırdı. Hayat veren bir suya sahip öyle
bir peygamber bulur da, “ Ey Abıhayat sahibi, bizi ol, emriyle dirilt” deyip nasıl ölmez
Dedi.
Sen de kendine gel köpek nefsini, diriltmeyi isteme. Çünkü o nice zamandır senin
düşmanındır. Bu köpeği can avından alıkoyan kemiğin başına toprak! Köpek değilsen
neden kemiğe aşıksın, sülük gibi neden kanı seviyorsun O ne biçim gözdür ki
görmez,sınamalarda ancak rüsva olur.!
Zanlarda bazen hata olur; fakat bu ne biçim zandır ki yoldan kör olarak gelmektedir!
Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetçik otur da kendine ağla! Dal, ağlayan
buluttan yeşerir, tazeleşir. Çünkü mum, ağlamakla daha aydın bir hale gelir. Nerede
ağlıyorlarsa orda otur, çünkü sen ağlamaya daha layıksın! Çünkü fani ayrılıkta olanlar,
baki olan laf madeninden gafildir. Çünkü gönülde taklit nakşı var; yürü bendini göz
yaşıyla yık!
Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikatte samandan ibarettir. Kör;
kuvvetli ve tez kızar olsa bile bir et parçasıdır, gözü yok! Kıldan ince bir söz söylese
bile gönlünün, o sözden haberi olmaz. Kendi sözüyle sarhoş olur ama onunla şarap
arasında ne kadar yol var! Irmağa benzer, su içemez ki su ,arktan su içecekler için
akıp gider. Onun içindir ki, su içemez ki!
Taklide düşen ney gibi feryat eder ama ancak o feryadı dinlemek isteyen için.
Mukallit,söz söylerken ağlasa bile habisin maksadı, ancak tamahtır. Ağlar da yanık
sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerede, yırtılan etek nerede Muhakkikla
mukallit arasında çok fark vardır.
Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi! Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş
köhne sözleri belleyip nakleder. Kendine gel, kendine gel! O hüzünlü sözlere kapılma.
Öküzün üstünde de yük var, kağnı da feryat edip ağlıyor! Ama mukallit de sevaptan
mahrum değildir. Hesaba gelince ağlayıcıya da para verirler. Kafir de Allah der,
mümin de. Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var. O yoksul ekmek için Allah der,
haramdan çekinense candan,gönülden.
Eğer yoksul, söylediği sözü bilseydi gözünde ne az kalırdı, ne çok! Ekmek isteyen
yıllardır Allah der, fakat saman için Mushaf taşıyan eşeğe benzer. Dudağındaki
gönlünden doğsa, gönlünü aydınlatsaydı bedeni ,zerre,zerre olurdu. Şeytanın adı
büyü yapmaya yarar,sen de Allah adıyla mangır elde edersin!
LA HAVLE
İsa ile bir ahmak yoldaş oldu. Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince, “ Yoldaş
ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı, bana da öğret de bir iyilikte bulunayım, o
adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.
İsa dedi ki : “sus Bu senin sözünün harcı değil! Nefesin yağmurlardan daha arı, duru
olması o nefes sahibinin melkelerden daha idrakli bulunması lazımdır. Adem
ömürlerce yandı, yakıldı da arındı; felekler hazinesine emin oldu. Sende sağ eline bir
sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede” O ahmak “ Benim sırlara
kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku” dedi.
Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu. Bir hayvanı, vardı
ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu. Arkadaşlarıyla
murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline
gelir (Allahnın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur) Sofinin
defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi
bembeyaz ve temiz gönüldür. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen
eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir Ayak izleri!
Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer. Bir
müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu,
yolu gösterir. Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol
alma yüzünden muradına ulaşır. Misk kokusunu duyup bir konak yol almak
iz,izleyerek yüz konaklık yol almadan yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha
iyidir. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır”
sırrıdır.
Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci! Senin aynada açıkça
gördüğünü pir, hem de daha önce bir kerpiç parçasında görür. Pir olanlar o kişilerdir
ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı. Bu tene düşmeden önce
nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler! Nakıştan, suretten evvel
canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!
Allah, alemi ve ademi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların
canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu. Melekler,buna mani
olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.
Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı.
Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler; Akılsız, gönülsüz
fikirlerde dolmuşlar, askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi. O apaçık anlayış,onlara
nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta
kendisidir. Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal
olur
“Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür” Onlar da Keyfiyete düşecek olan her şeyi
keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kapı fark etmişlerdir. Üzüm
yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır. Onlar, sıcak
temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.
Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler. Gök,
onların işret meclislerinde ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer.
Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin!
Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgar,zahiren çoğaltır. Halkın can güneşi,
halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde mahcup olan kişi şüphededir.
Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir. Hak onlara madem ki nurundan
saçtı, Hakkın nuru artık ayrılmaz . Yoldaş bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek
benini sana anlatayım Onun güzelliği anlatılmaz, iki alem de nedir Onun yüzündeki
benim aksi! Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak,
parçalamak istiyor. Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip
gidiyorum,hatta kendi cirmimden kendi haddimden fazla yük çekmekteyim
O aydınlığın bile hasedettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lazım ve farz olan
sırları söyleyeyim. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da
köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.
Şimdi dinle, hikayenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu Dinleyenin gönlü başka bir
yere gitti. Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı.
Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikayeyi söylemek icap
ediyor. Fakat ey aziz sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi
cevize,üzüme düşüp kalacaksın
Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç! Eğer sen geçmezsen
Allahnın lütfu Allahnın keremi seni dokuz kat gökten geçirir. Şimdi hikayenin zahirini
dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!
O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince.
Konuğa yemek getirdiler. Konuk o zaman hayvanı hatırladı, Hizmetçiye”Ahıra git,
hayvana saman ve arpa ver ”dedi. Hizmetçi dedi ki :“ la havle... Bu ne fazla söz!
Eskiden beri bu işler benim işim.” Sofi “önce arpayı ısla.
Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi. Hizmetçi “ Lahavle Ey ulu bunu niye
söylüyorsun Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi. Sofi “önce semerini
indir,sırtına da ilaç koy” dedi. Hizmetçi “Lahavle ey hakim, benim senin gibi yüz
binlerce konuğun geldi; Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.
Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi. Sofi “suyunu ver ama ılık olsun” deyince
hizmetçi “ Lahavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi. .Sofi “Arpaya az saman karıştır”
dedi. Hizmetçi “ Lahavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi. Sofi “Yerini süpür, taş toprak
kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.
Hizmetçi “Lahavle a babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi.
süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi. Hizmetçi “Lahavle a
babam, lahavle de Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle! Dedi. Sofi “Eşeğin sırtını
tımar et” dedi.
Hizmetçi “ Lahavle. Baba, artık utan.!” Dedi. Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı.
“işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi. Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız
sofiyi aldattı. Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye onunla alay
etmeye koyuldu.
Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye
başladı: Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu
Uyanıp “Lahavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki ” dedi.
Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gah, bir kuyuya, gah bir çukura düşüyor
gördü. Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan
Karia suresini okuyordu. “ çare ne Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da
kapadılar” dedi. Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki
Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim Aksine o
bana neden kinlendi ki Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı
vefakar eder” diyordu. Sonra tekrar “ lütuf ve ihsan sahibi adem iblise bir cefada
bulundu mu ki
İnsan yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler. Kurdun
huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”, Sonra yine “ Böyle
kötü zanna düşmek hatadır. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum ”
Diye söylenmekteydi, Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire
sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu ” Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe
gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!
Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur. Yol
yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz gah can çekişmekte,gah ölüm haline
gelmekteydi. Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman
olsa” diye sayıklıyordu. Hal diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz
hizmetçinin elinden yandım” diyordu. O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak
karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!
Nihayet biçare eşek açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı. Gündüz
olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu. Eşekçiler gibi birkaç
sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı. Eşek
dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!
Sofi merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı.
Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu. Birisi
kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta, Diğeri nalında taş
aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi. Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal
Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun ” dediler. Sofi (Geceleyin
“lahavle” yiyen eşek, ancak böyle gider. Merkebin azığı geceleyin “lahavle”
olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.
İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma! Hepsinin de
gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lafına pek kulak asma! Şeytanının ağzından
çıkan “Lahavle”’ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer. Dünyada
Şeytancın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hissîne kanarsa. O eşek
gibi arıklıktan ve sersemlikten İslam yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak
gelir.
Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme. Yüz
binlerce “ Lahavle” okuyan Şeytana bak; ey adem, iblisi gör,bak nasıl yılanda
gizlenmiş! Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye
hitabe der. Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay
haline! Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda
bulunur. Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını da!
Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması
gibi bil. Kimsesizlik, Adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir. İnsanların arazisine ev
kurma, kendi işini,gör yabancı kişinin işini değil! Yabancı kişi kimdir Senin toprak
bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.
Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin. Teni
miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Miski tene
sürme, gönüle sür. Misk nedir Ululuk sahibi Allahnın adı. O münafık miski tene sürer
de ruhu külhanın ta dibine sokar. Dilin de Allah adı canındaysa imansız düşüncesi
yüzünden pis kokular!
Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene
benzer. O yeşillik orda ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir. Temiz şeyler
temizlere aittir; pislere de pis şeylere... kendine gel! Kin yüzünden yol azıtanlara kin
tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.
Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küllün cüzcüdür, dinin de düşmanı. Mademki sen
cehennemin cüzcüsün; aklını başına al cüzü küllünün yanında karar eder. Ey adı sanı
duyulmuş kişi! Cennetin cüzcüysen zevkin de cennet gibi ebedidir. Acı mutlaka acılara
katılır. Batıl söz nasıl olur da Hakka ulaşır
Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa
kemik ve deriden başka bir şey değilsin. Düşünceden, manevi varlığın gülse, Gül
bahçesisin; dikense külhana layıksın. Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler;
sidik gibiysen dışarı atarlar.
Koku satanların tabaklarına bak her cinsi kendi cinsinin yanına korlar. Cinsleri, kendi
cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler. Fakat
mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar. Tablalar kırıldı,canlar
döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.
Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.
Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kafir, Müslüman, çıfıt.
zahiren hepsi birdi. Alemde kalp akçala sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık
tamimiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk. Peygamberlerin güneşi
doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.
Rengi göz ayırt edebilir; lali, taşı göz bilebilir. İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için
çerçöp göze batar. Bu kalpazanlar, gündüze aşıktır. Çünkü gündüz,kuyumcu ve
sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır. Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz
gösterdiğinden Allah kıyamete gün lakabını taktı. Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır.
Gündüz onların aylarına nispetle gölgelere benzer. Gündüzü,Allah erinin sırrının aksi
bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.
Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur. Allah
kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.
Yoksa fani olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fani şeyin Allahnın
sözüne girmesi layık olur mu
Halil “ Ben fani olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fani
şeyi diler, sever “Velley!” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa
mensup olan cismidir. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan
tene “seni Rabb’in terk etmedi” dedi. Belanın ta kendisiden vuslat meydana geldi; “
Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti. Esasen her söz bir halete
alâmettir. Hal ele benzer, söz de alete.
Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner. Çiftçinin yanında
kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman,eşeğin önünde kemik gibidir. “Enel Hakkı”
sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah”Sözü, Firavunun ağzında yalan! Sopa,
Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı. İsa,
bu yüzden yoldaşına Tek Allahnın o yüce adını belletmedi. Çünkü bilmez de alete
noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı Elle alet taşla demire benzer. Çift
olması gerek ki ateş çıksın. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Allahdır. Sayıda
şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.
İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler.
Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki üç diyenler de bir derler. Onun meydanında bir
topsan, ona bir diyorsan durma, çevgehanının etrafında dön dolaş! Top padişahın
elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.
Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilaç ver! Temiz söz,
hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider. Çarpık
ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan
gönüllere uyar. Hikmeti istediğin kadar tekrarla. ona ehil değilsen hikmet, senden ne
kadar uzak! İster yaz, beller. İster bahset, söyle! O, Ey inatçı senden yüzünü çeker,
gizlenir; bağlarını koparır, kaçar. Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp
yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir. Tavus kuşu, nasıl köylü evinde
olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!
CAHİLİN SEVGİSİ
Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen kocakarının evine gitmesi, bilgisizliğindendir. O
kadıncağız, çocuklarına tutmaç pişirmeye savaşırken o cinsi güzel, Kendisi hoş doğanı
görünce,tutup ayacığını bağladı, kanadını kesip güdük bir hale getirdi, tırnağını kesti,
yesin diye de önüne saman koydu.”Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın
haddini aşmış, tırnağın da uzamış. Na ehil kişiler seni hasta ederler. Ananın yanına gel
ki sana iyi baksın!” dedi. Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima
çarpık, daima yampiri gider.
Padişahın günü,doğanı aramakla geçti, nihayet o kocakarının çadırına yöneldi. Ansızın
orada doğanı, toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya başladı. Dedi ki: “Her ne
kadar, bize dosdoğru vefakarlıkta bulunmadığın için bu hal sana layıktı. Çünkü
cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadığından gaflet ederek cennetten kaçtın,
cehennemde karar ettin. Halinden haberdar olan padişahtan sersemce bu kokuşuk
kocakarının evine kaçağın layığı budur”
Doğan kanadını padişahın eline sürmekte, hal diliyle “Ben günah ettim”; Ey kerem
sahibi, sen iyilerden başkasını kabul etmezsen kötü nereye varsın da halini arz edip
ağlasın Padişah, her kötüyü iyi ettiğinden onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu
cinayetleri yaptırmaktadır” demekteydi.
Yürü çirkin işlerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda
çirkin görünmektedir. Hal bu ki sen ettiğin hizmeti ona layık sandın da cürüm
bayrağını onun için yücelttin. Sana onu anmaya, Onu çağırmaya izin verdiler de o
yüzden günlüne gurur düştü. Kendini Allah ile konuşur gördün. Halbuki niceler vardır
ki bu şüphe yüzünden ondan ayrı düşer. Gerçi padişah seninle beraber yerde oturur
ama sen kendini tanı, haddini bil de daha iyi daha edepli otur!
Doğan dedi ki: “padişahım, pişmanım, tövbe ettim, yeniden Müslüman oldum. Sarhoş
ederek aslanı bile tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettiğin kişi sarhoşluk
yüzünden yolunu sapıtırsa özrünü kabul et. Tırnağımı kestilerse de sen beni kabul
eder, benden yüz çevirmezsen ben, güneşin bile perçemini koparırım. Kanadım
gittiyse de beni okşarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karşı mat
olur. Bana kuvvet kemerini bağışlarsan dağı yerinden koparırım, bana kudret kalemini
verirsen bayrakları yıkar, orduları kırarım. Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de
aşağı değil ya... Ben de Nemrut mülkünü kanadımla vurur, tarumar ederim. Tut ki
zayıflıkta Ebabilim, tut ki düşmanlarımın her biri bir fildir. Bir fındık kadar, fakat
yakıcı kurşun atarım, kurşunum, yüzlerce mancınık derecesinde tesir eder.
Taşım nohut kadarsa da savaşta ne baş bırakır,ne miğfer! Musa, savaşı bir tek
sopasıyla gitti ama o sopayla Firavunu da, kılıçlarını da kırdı geçirdi. Her peygamber,
o kapıyı yalnızca döğmüş, bütün dünyaya tek başına saldırmıştır. Nuh, ondan kılıç
isteyince Tufan dalgası, Allah kudretiyle kılıç kesilmiştir. Ey Ahmet, yeryüzünün askeri
kim oluyor ki Aya bak,ayın bile alnını yar! Bu suretle yıldızların yomlu, yomsuz
olduğuna inanan bi,haberler, bu devrin senin devrin olduğunu,kamerin devri
olmadığını anlasınlar.
Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelim olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.
Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhurunu gördü de; “
Yarabbi, o ne rahmet devri... o devir, rahmetten de ileri ... o devirde rüyet var. Musa’
nı denizlere daldır da Ahmet’in devrinde izhar et’’ dedi. Allah dedi ki : “ Sana o devri
onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtım”
Ey Kelm, sen o devirden uzaksın; ayağını çek, çünkü bu iklim uzundur. Ben kerem
sahibiyim. Tamaha düşüp ağlasın diye mahluka ekmek gösteririm. Ana, çocuk uyansın
da gıdasını istesin diye çocuğun burnunu ovar. Çünkü çocuğun, açlığından haberi
olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.
Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erişmiş bir ümmet gönderdim.” Can ve
gönülle dilediğim bütün keremleri sana Allah gönderdi de sen onlara tamah ettin.
Ahmet, ümmetler “ Yarab” desinler diye dünyada nice put kırdı. Ahmet’in çalışması
olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.
Ahmet’in ümmetler üzerindeki hakkını bil, başın puta secde etmekten, bunu bilesin
diye kurtuldu. Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanın şükrünü söyle de Allah, seni
batın putundan da kurtarsın. O, nasıl, başını putlardan kurtardıysa sende o kuvvetle
gönlünü kurtar. Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını
şükretmeden çevirdi. Miras yedi. Mal kadrini ne bilsin
Rüstem can verdi, Zal bedava şeref kazandı! Ben, birisini ağlatırsam rahmetim coşar;
ağlayıp taşanda nimetime erişir. Birisine bir şeyi vermek istemezsen o isteği
göstermem. Fakat gönlünü kapattın mı artık açmam. Rahmetim, o ağlamalara
bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya başlar.
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın
koludur” diyordu.
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,
padişahın elinden dem vurmakta.
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine
şahidim, Allahdır.
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla
tadabilirsin.
HELVA SATAN ÇOCUK
Bir şeyh vardı. Cömertlikle anılmıştı o yüzden de daima borçluydu. Büyüklerden on
binlerce lira borç almış, alemdeki yoksullara harc etmişti. Borçlu birde tekke kurmuş,
canını da,malını da tekkesini de Allah uğruna feda etmişti. Allah, Halil’e nasıl kumu un
etmişse onun da borcunu her taraftan öderdi. Peygamber dedi ki: “pazarlarda iki
melek daima dua eder.
Ey Allah sen verenlere ihsan edenlere fazlasıyla ver; nekeslerin malını da telef et!
Bilhassa canını bağışlayan, kendisini Allah’a kurban eden, İsmail gibi boynunu veren
kişiye fazlasıyla ver!” Hiç o boyna bıçak işler mi Şehirler de bu yüzden diridirler, bu
yüzden zevk ve sefa içindedirler. Sen kafir gibi yalnız kalıba bakma! Çünkü Allah
onlara karşılık olarak ebedi ve gamdan, mihnetten, kötülükten emin bir can vermiştir.
Borçlu Şeyh, yıllarca bu işte bulundu, vazifesi buymuş gibi halktan borç
almakta,halkça vermekteydi
Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ölümüne kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.
Şeyhin ömrü sona erip de vücudunda ölüm alametlerini görünce. Borçlular etrafında
toplandı. Şeyh, mum gibi kendi kendisine eriyip gidiyordu. Borçluların ümidi kesildi,
suratları ekşidi,dertlerine dert katıldı. Şeyh “ Şu kötü şüpheye düşenlere de bak!
Tanı’nın dört yüz dinar altını yok mu ki ” dedi.
Bu sırada dışarıdan bir çocuk, birkaç para kazanmak ümidiyle “Helva” diye bağırdı.
Şeyh, hizmetçiye “git helvanın hepsini al, Borçlular yesinler de bir müddetçik olsun
bana acı, acı bakmasınlar” diye başıyla işaret etti. Hizmetçi, helvanın hepsini almak
üzere hemen dışarı çıktı. Helvacıya “Bu helvanın hepsi kaça ” diye sordu.
Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi. Hizmetçi “yoo. Sofilerden çok isteme. Sana yarım
dinar veriyorum, artık söylenme” dedi. Helvayı bir tabağa koydurdu ve tabağı getirip
Şeyhin önüne koydu. Sır sahibi Şeyhin esrarına bak! Borçlulara “Buyurun, şu mübarek
helvayı helalinden bir güzelce yiyin” diye işaret etti. Tabak boşalınca, çocuk tabağını
aldı. “ Ey Kamil kişi ,paramı ver” dedi. Şeyh dedi ki: “parayı nereden bulayım Ben
borçlu bir adamım,aynı zamanda da ölüyorum!”
Çocuk, deddinden tabağı yere vurdu, feryat figana başladı. Eleminden hayhayla
ağlamaya koyuldu, “Keşke iki ayağım da kırılaydı, keşke külhana gideydim de bu
tekkenin kapısından geçmez olaydım” diyordu. Boğazına düşkün,yemeye alışkın
sofiler, köpek gönüllüdürler,fakat kedi gibi yüzlerini yıkarlar, temiz görünürler.
Çocuğun feryadından hırlı, hırsız birçok kişi başına toplandı. Çocuk “Ey kötü Şeyh,
beni ustam muhakkak öldürür. Eğer yanına eli boş gidersem beni keser, buna razı
mısın ” diyordu. Borçlular inkara düşüp Şeyhe yüz çevirerek “ Bu ne oyun ki ” Bizim
malımızı yedin, Borçlu gidiyorsun. Böyle olduğu halde neden başka bir zulümde daha
bulundun ” diyorlardı.
Çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı. Şeyhe gelince gözlerini yummuş, ona hiç
bakmıyordu. Bu cefaya bu aykırı işe aldırış etmemekteydi. Ay gibi yüzünü yorganın
içine çekmişti. Ezelle hoş, ecelle sevinçli... havas ve avamın kınamasından,
dedikodusundan el ayak çekmiş! Can, bir adamın yüzüne gülerse ona halkın ekiş
suratlı oluşundan ne zarar. Can birisini öperse felekten ve feleğin hışmından gam yer
mi Mehtaplı gecede ay, simak burcundayken köpeklerden, köpeklerin havlamasından
ne korkusu olur
Köpek vazifesini yerine getirir, ay da ışığını yere döşeyip durur. Herkes kendi
işceğizini görür. Su bir çöp için durulduğunu terk etmez. Çöp, çöpçesine su üstünde
yürür durur, saf su da bulanmadan akıp gider. Mustafa, gece yarısı ayı ikiye böler;
Ebuleheb, kininden saçma sapan söylenir! İsa ölüyü diriltir; Yahudi hiddetinden
sakalını yolar. Köpeğin sesi ayın kulağına girer mi Hele o ay, Allah hası olursa.
Padişah, sabaha kadar musiki alemi yapar, su kenarın da şarap içer, kurbağaların
seslerinden haberi bile olmaz. Çocuğun parası, orada bulunanlara Mütesaviyen takdim
edilseydi herkese birkaç akça düşerdi, çocuk da parasını alırdı. Fakat Şeyhin himmeti
bu cömertliği de bağladı. Bu suretle kimse çocuğa bir şey vermedi. Pirlerin kuvveti,
bundan da fazladır.
İkindi vakti oldu. Hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin verdiği bir tabak altını getirdi.
Mal sahibi halli bir kişi,Şeyhin halini biliyordu, ona hediye göndermişti. Tabağın bir
köşesinde dört yüz dinar vardı, bir tarafında da kağıda sarılı yarım dinar.
Hizmetçi gelip Şeyhi ağırladı, o misli bulunmaz Şeyhin önüne o tabağı koydu. Tabağın
üstünden örtü kaldırılınca halk Şeyhin kerametini gördü. Hepsinden de feryat yüceldi:
“ Ey Şeyhlerin de başı, şahların da bu neydi ” Bu ne sır, bu ne sultanlık Ey sır
sahiplerinin efendisi! Biz bilemedik affet; saçma sapan, uluorta hayli söylendik.
Körcesine sopa sallamaktayız, elbette kandilleri kırarız. Sağırlar gibi bir tek söz
duymadan kendi aklımızca cevap vermeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk. Biz
Musa’dan da ibret almadık. O bile Hızır’ı kınadı da yüzü sarardı. Hem gözü o kadar
yüceleri gördüğü gözünün nuru göklere bile nüfuz ettiği halde!
Ey zamanın Musa’sı değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse
kalkıştı”dediler. Şeyh “ Bütün o sözleri size helal ettim. Bunun sırır şuydu, ben Allah
dan bunu diledim. Allah da bana doğru yolu gösterdi. O, dinar gerçi az para bir
paraydı. Fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helva satan çocuk ağlamasaydı
rahmet denizi coşmazdı” dedi. Kardeş, çocuk senin cisim çocuğundur. İyice bil ki
muradına erişmen de ağlamana bağlı. O libası elde etmek istersen cesedindeki göz
çocuğunu ağlat.
Bir zahide, çalışıp savaşan bir dostu “ az ağla ki gözün bozulmasın” dedi. Zahit dedi
ki: iş iki halden dışarı olamaz. Göz ya o yüzü ya görür, ya görmez. Eğer Allah nurunu
görürse ne gam Allah visaline erişmek için iki gözden olmak pek değersiz bir şey!
Yok eğer Allah nurunu, Allah ziyasını görmeyecekse böyle kötü gözün kör olması daha
iyi” Gözden dolayı gam yeme ki İsa, senindir.
Eğri yürüme de sana iki doğru göz bağışlasın. Ruhunun İsa’sı senin yanındadır, ondan
yardım dile. Çünkü o, yardım etti mi adamakıllı yardım eder. Fakat ey temiz can
kemiklerle dolu olan tenle İsa’nın gönlüne, saldırma onun gönlünü çiğneme! Doğru
kişilere anlattığımız hikayedeki ahmağa benzeme
İsa’dan ten diriliği arama, Musa’dan Firavunluk muradı dileme! Gönlüne geçim
kaygısını az koy, sen kapıda oldukça rızkın azalmaz. Bu beden, ruha bir otağdır. Yahut
da Nuh’un gemisine benzer. Türk sağ oldukça mutlaka kendisine bir otağ bulur, hele
Hak kapısının azizi olursa.
EŞŞEK GİTTİ
Köylünün biri, öküzünü ahıra bağlamıştı. Aslan gelip öküzü yedi,yerine geçip oturdu.
Köylü geceleyin ahıra gidip köşeye, bucağa el atarak öküzü aramaya koyuldu. Elini
aslana sürmekte, sırtını yağrısını aşağı okşamaktaydı. Aslan “ aydınlık olaydı ödü
patlar, yüreği kan kesilirdi. Fakat şimdi pervasızca beni okşuyor, kaşıyor. Çünkü gece
vakti beni öküz sanıyor demekteydi.
Hak da “Ey mağrur kör, Tur dağı benim adımdan paramparça olmadı mı Eğer biz
kitabımızı dağa indirseydik dağ parçalanır, yerinden kopar, başka bir yere göçerdi.
Eğer Uhud Dağı beni anlasaydı o dağdan ırmak, ırmak kan akardı.” Deyip duruyor. Sen
bu adı babandan,anandan işittin de onun için bu ada gafilce yapıştın. Bu sırrı taklitsiz
anlasan Allah lütfüyle nişansız bir hale gelir, hatife benzersin. Tehdit için
söyleyeceğimiz şu hikayeyi duy da taklidin zararını bil!
Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra çekti. Eliyle
sucağınızı, yemceğinizini verdi. Bundan önce söylediğimiz hikayedeki gibi yapmadı.
İhtiyatlı davrandı, fakat kaza gelince ihtiyatın ne faydası olur Sofiler, yok, yoksul
kişilerdi. Yoksulluk, az kala helak edici bir küfür ola yazdı.
Ey zengin, sen toksun, sakın o dertli yoksulun aykırı hareketine gülme! O sofiler,
acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler. Zarurette murdar da
mubahtır. Nice kötü şeyler vardır ki zarurette iyi ve doğru olur. Hemencecik o
eşekceğizi sattılar, yiyecek aldılar. Mumlar yaktılar. Tekkeye, bu gece yemek var diye
bir velveledir düştü. “ Bu sabır niceye dek, bu üç günlük oruç ne vakte kadar, bu
zembil taşıyıp dilenme ne zamana sürüp gidecek Biz de halktanız, bizim de canımız
var. Bu gece devlete erdik, konuk geldi” dediler.
Hakikatte can olmayanı can sandıkları için batıl tohum ektiler. O konuk da uzak
yoldan gelmiş, yorulmuştu. O iltifatı, Sofilerin kendisini birer, birer ağırladığını, güzel
bir surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını,Kendisine olan meyil ve
muhabbetlerini görünce “ Bu gece eğlenmeyeyim de ne vakit eğleneyim ” dedi.
Yemek yediler semaa başladılar. Tekke, tavanına kadar toza dumana boğuldu. Bir
taraftan mutfaktan çıkan duman, bir taraftan o ayak vurmadan çıkan toz,bir taraftan
sofilerin iştiyak ve vecitle canlarıyla oynamaları ortalığı birbirine katmıştı. Gah el
çırparak ayak vuruyorlar,gah secde ederek yeri süpürüyorlardı. Dünyada tamahsız
sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.
Ancak Allah nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi, bundan
müstesnadır. Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun
sayesinde yaşarlar. Sema, baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük semai usulünce
taganniye başladı. “ Eşek gitti, eşek gitti”demeye koyuldu. Bu hararetli usule hepsi
uyup, Bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul, eşek gitti, eşek
gitti” dediler.
O, konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya başlamıştı. O
aysuişret, o sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti. Tekke
boşaldı,sofi kaldı. Eşyasının tozunu silkmeye başladı. Nesi var, nesi yoksa hücreden
dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi.
Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat
eşeğini bulamadı. “ hizmetçi suya götürmüştür. Çünkü dün gece az su içmişti.” Dedi.
Hizmetçi gelince sofi, “Eşek nerede ” dedi. Hizmetçi “ sakalını yokla!” diye cevap
verdi, kavga başladı. Sofi “Ben eşeği sana vermiştim onu sana ısmarlamıştım.
Yolu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma. Sana ısmarladığım eşeğimi getir. Sana
verdiğimi senden isterim. Onu iade et. Peygamber dedi ki. “Elinle aldığını geri vermek
gerek” Serkeşlik eder de buna razı olmazsan mahkeme işte şuracıkta, kalk gidelim”
dedi. Hizmetçi “ Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hale
düştüm. Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya
kalkışıyorsun.
Yüz açın önüne bir parçacık ekmek atıyor, yüz köpeğin arasına zavallı bir kediyi
bırakıyorsun!” dedi. Sofi dedi ki: “ Tutalım senden zulmeden aldılar ve benim gibi
yoksul birisinin kanına girdiler. Ya niçin bana gelip de söylemiyor, biçare, eşeğini
götürüyorlar, demiyorsun Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım, yahut
da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.
Onlar o vakit buradaydılar. Yüz türlü çare bulunurdu. Halbuki şimdi her birisi bir
tarafa gitti! Kimi tutayım Kime gideyim Bu işi başıma sen açtın, seni kadıya
götüreyim de gör! Niçin gelip de “ Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye
haber vermedin”
Hizmetçi “ Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim. Fakat sen de “
oğul, eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli
söylemekteydin. Ben de “ o da biliyor, bu işe razı, arif bir adam” deyip geri döndüm”
dedi.
Sofi “Onların hepsi hoş, hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.
Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lanet olsun! Hele
böyle ekmek için yüzsuyu döken saçma adamları taklide! Onların zevki bana da
aksediyor, bu akis yüzünden gönlüm zevkleniyordu” dedi.
Dostlardan gele akis, sen denizden muhtaç olmaksızın su almaya iktidar kesbedinceye
kadar hoştur. İlkönce gelen aksi taklit bil. Sonradan birbiri üstüne ve biteviye gelirse
anla ki hakikidir. Hakiki akse erişinceye kadar dostlardan ayrılma. Sedefi terk etme, o
katra daha inci olmadı ki. Gözün, akın ve kulağın saf olmasını istiyorsan o tamah
perdelerini yırt.
Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan
içinde kalır. Yemeğe, zevk ve semaa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi
göstermezdi. Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı
Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.
Ben delilim müşteriniz Allahdır. Allah, benim tellallığımı iki baştan da verdi. Benim
ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama. Onun kırk bini benim
ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi ” demiştir. Bir hikaye
söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!
Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül
aydınlanır, buna imkan var mı Tamahkar adamın gözünün önünde makam ve altın
hayali, gözdeki kıl gibidir.
Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.
Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden
ibarettir. Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz
bir hale gelir. Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikaye dinler de haris kulağına girmez.
İFLASI SABİT OLUNCAYA KADAR
Evsiz barksız, kimsiz,kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara
giriftar olmuştu. Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı
yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi. Şerrinden kimsenin bir lokma
ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.
Allah davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır. O adam da mürüvveti ayak
altına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti. Bir rahata
kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir afet çıkar. Afetsiz, felaketsiz
hiçbir köşe yoktur. Allahnın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata
kavuşmak mümkün değildir.
Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan,
hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur. Vallahi fare deliğine girsen yine bir
kedi pençeliye çatarsın. Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.
Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider.
Yılanların akreplerin içinde bile olsan Allah, seni güzel hayallerle avutursa, Yılanlar,
akrepler sana munis olur. Çünkü , hayalin, aşağılık şeyleri altın yapan bir kimyadır.
Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır.
Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin. O,
kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına
uğrarsın. Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın
imanı da yoktur.
Peygamber “Allah, gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir.” Dedi. O, senin
gözüne yılan gibi görünür ama ötekinin gözüne güzel görünür. Çünkü senin gözünde
onun küfrünün, kötülüğünün hayali var, halbuki dostun gözünde onun müminlik
hayali cilve etmekte. Görüyorsun ya..
Bu bir kişide iki iş de var. Gah balık oluyor, gah olta! Yarısı mümin, yarısı kafir. Yarısı
hırs, yarısı sabır! Allahnın “ İçimizde mümin var de var, kafir ve eski putperest de”
dedi. Öküz gibi... yarısı kara, yarısı ay gibi bembeyaz. Bu yarısını gören onu almaz,
öbür tarafını gören almak ister, üstüne düşer.
Yusuf, kardeşinin gözünde canavar gibiydi, fakat yine o Yusuf, Yakub’un gözüne huri
gibi geliyordu. Fer’e ait göz, kötü hayal yüzünden onu çirkin gördü, asli gözse ortada
yoktur. Zahiri gözü, o asli gözün gölgesi bil. O ne görürse bil ki, bu da onu görür. Sen
bir mekandasın, aslın lamekandır. Bu dükkanı kapa da o dükkanı aç. Altı cihete
kaçma, çünkü o cihetlerde altı kapı vardır. Tavlada altı kapı da alındı mı karşıda ki mat
olu! Mat.
Zindandakiler, Kadının anlayışlı vekiline şikayet ederek dediler ki: “ Hemen bizim
selamımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi söyle. O, boşboğaz, obur
ve muzır herif, bu zindanda kalıp duruyor. Kötü ve çirkin huyu yüzünden sinek gibi
çağrılmadan selamsız,sabahsız her yemeğe konmada.
Altmış kişinin yemeği ona yetişmiyor. Ne kadar söylesek vurdumduymazlıktan
geliyor. Yüzlerce hileli tedbirlerle sofraya oturdu mu zindandakilere bir lokma bile
kalmıyor. Sofra serildi mi o cehennem boğazlı herif hemen gelip oturuyor. Delili de şu:
Allah, yiyin dedi! Üç yıllık kıtlığa benzeyen bu adamdan elaman .
Efendimizin ömrü ebedi olsun! Ya bu sırrı zindandan defolup gitsin, yahut doyması
için vakıftan bir maaş tayin edilsin. Ey hem erkeğin, hem kadının memnuniyetini
kazanan, bize imdat eyle imdat!”Tatlı sözlü vekil, kadının yanına gelip halkın
şikayetlerini bir ,bir anlattı.
Kadı, o adamı zindandan çağırttı. Kendi adamlarından da işi tahkik etti.
Zindandakilerin şikayetlerinde haklı olduklarını anladı. “ Hemen zindandan git;
sahipsiz kalası herif, var evine yıkıl!” dedi. Herif dedi ki: “ Benim evim, barkım, senin
ihsanından ibaret. Kafir gibi, zindanın bana cennettir.
Eğer beni zindandan sürersen yoksulluktan, ihtiyaçtan öldüm gitti! İblis gibi, Yarabbi,
beni kıyamete kadar yaşat. Ben bu dünya zindanında rahatım. Beni yaşat da
düşmanımın evladını tepeleyeyim. Kimin imandan nasibi varsa , kimin yol için bir
lokma ekmeği mevcutsa, Ondan, o azığı o, ekmeği gah hile, gah hud’a ile alayım da
pişmanlıktan feryada başlasın.
Onları bazen yoksullukla korkutayım, bazen güzelliğin saçlarıyla, benleriyle gözlerini
bağlayayım. Dedi. Bu zindanda iman azığı azdır. Bu azığa sahip olanlar da köpeğin
korkusundan ıstırap içindedir. Namazdan, oruçtan, yüz türlü çaresizlikten meydana
gelen zevk azığını da gelip birden alır, götürüverir. Allah Şeytanından Allah’a
sığınırım; ah, onun azgınlığından helak olup gittik! Bir köpek ama binlerce kişiye
saldırmada, kime saldırır, kimin kanına girerse o adam da Şeytan kesiliverir.
Kim seni haktan, hakikatten soğutursa bil ki Şeytan o adamın içindedir. Derisinin
altında gizlenmiştir. Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın suretine bürünüp
seni aldatmazsa hayaline girer de seni o hayalle kötülüğe sevk eder. Seni gah, gezip
eğlenme, gah dükkan açıp alışveriş etme, gah ilim öğrenme, gah ev bark kurup çoluk
çocuk sahibi olma hayallerine düşürür. Kendine gel hemen “ lahavle” de. Ama sade
dille değil; candan gönülden!
Kadı “ müflisliğini ispat et” dedi. Adam, “ İşte bütün zindandakiler tanık” deyince.
Kadı “ Onlar, senden şikayetçi. Senden kaçıp kurtulmak istiyorlar, senin elinden kan
ağlıyorlar. Senden kurtulmak istedikleri için yalan yere şahadette bulunabilirler” dedi.
Mahkemede bulunanların hepsi “Biz onun hem müflisliğine,hem kötülüğüne
şahidiz”dediler. Kadı, o adamı kime sorduysa “Efendim, bu müflisten elini
yıka,bundan hayır gelmez” dedi. Kadı dedi ki: “ bu müflis fazlasıyla da dolandırıcı bir
adam diye şehri alenen dolaştırın.
Tellallar, yer ,yer bağırıp onun müflisliğini her tarafta ilan etsinler. Kimse ona
veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin. Birisi hilesine
uğrar da o yüzden davaya kalkışırsa artık onu hapse atmam. Çünkü iflası bence sabit
olmuştur. Elinde ne parası var,ne pulu!” dedi. Ademoğlu da iflası sabit oluncaya kadar
bu dünya hapishanesinde kalır.
Allahmız da İblisinin müflisliğini Kur’anla bize bildirmiş, her tarafa yaymıştır. O
hilekar,müflis ve kötü sözlüdür. Onunla hiçbir suretle ortak olma, oyuna girişme.
Alışverişe girişirsen kar edemezsin, çünkü o müflistir, ondan nasıl olur da bir şey elde
edebilirsin Diye anlatmıştır. İş bu dereceye gelince odun, satan bir Kürdün devesini
getirdiler.
Zavallı Kürt, hayli feryadetti, hatta memura para verdi, fakat kar etmedi. Devesini
çağından akşama kadar aldılar. Feryat ve figanına aldırış etmediler. O müthiş kıtlığı
deveye bindirdiler. Deve sahibi de devenin ardından gitmekteydi. Taraf, taraf yer, yer
gezdirip bütün halka teşhir ettiler.
Her hamamın, her çarşının önünde biriken halk ona bakıyordu. Türk, Kürt, Rum, Arap
ve sair milletlerden sesi gür olan tellallar da kendi dillerince, “ Bu müflistir, hiçbir şeyi
yoktur. Ona hiçbir kimse bir pul bile ödünç vermesin. Zahiren, batınen bir habbesi bile
yok. Müflisin biri, kalpın biri, kötü adamın biridir; bir hile, hud’a kabıdır. Kendinize
gelin, aklınızı başınıza alın, onunla arkadaşlık etmeyin.
Size satmak için bir öküz bile getirse mutlaka çalmıştır,öküzü hemen tutup bağlayın.
Eğer aldanır da bu herifi davaya kalkışırsanız ben bu ölü herifi zindana atmam. Bu
herif, tatlı sözlüdür, boğazı da pek boldur. Üstündeki libas yenidir ama içindekiler
paramparça. Hile için o elbiseyi giyerse bilin ki kendisinin değildir, halkı aldatmak için
giymiştir” diye bağırıyorlardı.
Ey temiz kalpli, hakim olmayan kişinin dilindeki hikmet sözünü de iğreti elbise bil!
Hırsız, bir güzel elbise giyse bile o eli kesik, senin elini nasıl tutar, sana nasıl yardım
edebilir Akşam vakti müflis deveden inince Kürt dedi ki: “ Evim uzak, vakit de geç.
Kuşluk çağından beri deveye bindin. Arpadan vazgeçtim,hiç olmazsa bir avuçtan az
bile olsa biraz saman ver!” Müflis “ Şimdiye kadar niçin gezip dolaştık Aklın nerede
Hiç anlamadın mı Müflis olduğuma dair davul çaldılar, sesi yedinci kat göğe kadar
vardı; duymadın mı
Kulağın galiba ham tamahla dolu. Tamah insanı sağır ve kör eder. Bu sözleri kerpice,
taşa kadar her şey işitti. “ Bu kaltaban müflistir, müflis” diye bağırıp durdular.” Dedi.
Bu sözü akşama kadar söylediler de devecinin kulağı tamahla dolu olduğundan
duymadı. Kulakta, gözde Allah mührü var; işitmiyor,duymuyor.
Yoksa hicaplarda nice suretler var, sesler var! Allah güzellikten, kemalden, cilveden
hangisini isterse göze onu gösterir; Güzel sesten, müjdelerden,coşkun ve neşeli
sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur. Sen şimdi, ondan gaflettesin ama
ihtiyaç vaktinde Allah onu izhar eder. Peygamber “Kadri yüce Allah, her derde bir
derman yarattı” demiştir. Fakat sen, onun fermanı olmadıkça o dermandan derdine
yarayacak bir renk göremez, bir koku duyamazsın.
Ey çarelere başvuran, ölünün gözü nasıl cana bakarsa sen de gözünü Lamekan
alemine çevir, aklını başına al. Varlık alemi çarelerle doludur da Allah, bir yere perde
çıkmadıkça yine çare yok! Bu cihan, cihetsiz Lamekan aleminden meydana gelmiş, bu
cihana lamekan aleminden bir mekan verilmiştir.
Allah’ı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön. Bu yokluk, gelir yeridir;
ondan kaçınma. Bu varlık da çok olsun az olsun, gider yeridir! Allah sanatının tezgah
evi, mademki yokluktur... O halde tezgah evinin dışında ne varsa değersizdir. Ey Hilim
sahibi Allah; bize, duyanın insafa gelip kabul edeceği ince sözler hatırlat. Dua da
senden, icabet de. Emniyet de senden korku da.
Yanlış söylediysek düzelt. Ey söz sultanı,düzeltme de senden. Öyle bir kimyan var ki
onu değiştirebilir, kan ırmağıysa Nil haline getirirsin. Bu çeşit tebdil edişler, senin
işin, bu türlü iksirler senin sırlarındır. Suyu toprağı birbirine kattın; sudan topraktan
adem teninin suretini düzdün.
Sonra onu karıya,dayıya,amcaya,binlerce düşünceye, neşeye ve gama kattın. Daha
sonra da bazılarına hürlük verdin; bu gamdan, bu neşeden kurtardın: Kendisinden,
soyundan halas etti, her güzeli, gözüne çirkin gösterdin. Böyle adam, his alemine
mensup ne varsa reddeder, görünmeyene dayanır.
Aşkı meydandadır da maşuku gizli. Zahiri sevgili de, cihanda o gizli maşukun bir
imtihanından ibaret. Bunu bırak, surette olan aşklar mutlaka surete ve güzel kadına
değildir. İster bu cihanın aşkı olsun ister o cihanın aşkı . Hakiki maşukta suret yoktur.
Hakikaten surete aşıksan sevgili ölünce onu niye terk ediyorsun
Sureti yine yerinde, bu terk ediş neden Aşık iyice ara, maşukun kim Sevgili hisle
idrak edilseydi her hisle idrak edilene aşık olurdum. Vefa, aşkı artıyorsa,suret nasıl
olur da vefayı değiştirir Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir
parlaklık, bir ziya elde etti.
Ey temiz ve saf kişi neden bir kerpice gönül veriyorsun Ebedi olan bir aslı iste. Ey
kendi aklına aşık olan ve kendisine surette tapanlardan üstün gören! Hissine hakim
olan, akıl ziyasıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın bil. İnsanlardaki güzellik, altın
yaldızdır. Öyle olmasaydı nasıl olurdu da sevgilin kart bir eşek haline gelirdi Melek
gibiyken Şeytana döndü ya.
Elbette çünkü o güzellik ona ariyetti. O güzelliği yavaş ,yavaş alıyor, taze fidan gitgide
kuruyor. Var, “Yaşattıkça kuvvetlerini azaltır” ayetini oku da gönül iste, kemiğe gönül
verme. Çünkü o gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, Abıhayata sakidir.
Esasen abıhayat da kendisidir, saki de kendisi, sarhoş da.
Tılsımın bozuldu mu üçü birleşir. Fakat bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey
kendini bilmez, saçma sapan söylenme. Senin mana sandığın surettir, eğretidir. Sen
kendince övünüp seviniyorsun! Mana odur ki seni senden alır; suretten müstağni
kalır. Seni kör ve sağır eden, insanı, surete bir kat daha aşık eyleyen, mana olamaz.
Köre nasip olan, ancak gam arttıran hayallerdir.
Gözün nasibi bu fani hayallerden ibarettir. Körler, Kuran’ın harflerini ezberlemişlerdir.
Eşeği görmezler de semeri dövüp dururlar! Gözün açıksa kaçan eşeği gör; ey puta
tapan, niceye dek semercilik ! Eşeğin oldukça semer de mutlaka az çok gelir. Eşeğin
sırtı hem dükkandır, hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbinin incisi, yüzlerce
kalbe sermayedir. Ey boşboğaz, eşeğe çıplak bin. Peygamber, çıplak binmedi mi
Peygamber, çıplak eşeğe bindi. Yaya yürüdü de denmiştir. Eşek nefsin kaçıyor, onu bir
kazığa bağla. Ne zamana kadar işten, yükten kaçacak İster yüz yıl olsun, ister otuz
yıl. Mutlaka sabır ve şükür yükünü yüklemeli. Hiç bir suçlu başkasının suçunu
çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.
Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey
yemek insana hastalık verir. Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum.,
dükkanla,alışverişle ne işim var Der. Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret
oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak define bulmaya mani değil ya. Sen
işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin.
Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım, yahut bunu
yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin. Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğe
demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi. O münafık da “eğer” derken,
işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret
götürebilirdi!
Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp “ Eğer
tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum. Evde bir oda daha
olsaydı çoluğun ,çocuğun rahat ederdi” dedi. Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik
komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkan yok!” Bütün alem, hoşluğu ister,
bu yüzden de ateş içindedir. İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister.
Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki. Halis altın kalp akçaya bir
ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma. Ayarın
varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et. Yahut da ruhundan
mehenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola üşüp ilerleme. Yolda gulyabaniler vardır,
sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer. “ Ey kervan halkı,
buraya gelin, işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar. Yolda gulyabaniler vardır, sesleri
bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer
“ Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar Gulyabani kervan
halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır.
Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş,
yol uzun, gün de geçiyor.! Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır “Mal isterim,
mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle. İçimden bu sesleri menet de sırlar
keşfedilsin. Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu
gergese karşı kapa. Subhu sadıkı, subhu kazipten, şarabın rengini kadehin renginden
ayırdet ki. Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zahiri gözden başka bir göz elde edersin.
O gözle bu renklerden başka renkler, taşlar yerine mücevherler görürsün. Hatta
gevher nedir ki Sen, kendin bir deniz olur, göklerde seyreden bir güneş kesilirsin. İş
sahibi, iş yurdun da gizlidir. Yürü, onu ancak iş yurdunda apaçık görürsün. Madem ki
iş yurdu; iş sahibinin mekanıdır, dışarıda kalan gafildir. O halde iş yurduna, yani
yokluğa gel ki sanatı da sanatkarı da bir arada göresin. Madem ki iş yurdu;apaçık
görüş yeridir, tabii iş yurdundan dışarısı da hicap mahallidir. İnatçı Firavun, varlığa
yüz tuttu çünkü, onun yerini görmüyordu. Hulasa kaderi değiştirmek istiyor, kazayı
savuşturmak arzusunda bulunuyordu. Kaza da o hileciye bıyık altından kıs, kıs
gülmekteydi. Allahnın hükmünü, Allahnın takdirini bozmak için yüz binlerce çocuk
öldürttü.
Bu suretle Musa Peygamberin zuhuruna mani olmak istiyordu., boyuna binlerce zulüm
aldı, binlerce kana girdi. O kadar kan döktü ama Musa, yine doğdu ve onu kahretmek
için hazırlandı, Eğer zevali olmayan Allahnın sanat yurdunu görseydi eli, ayağı kurur,
hile yapamazdı. Musa, onun evinde rahatça yaşadığı halde o, dışarıda beyhude yere
çocukları öldürüp durmaktaydı.
Tenini besleyip yetiştiren; nefsine hizmet eden, sonra da başkalarının kendisine haset
ettiğini,düşmanlıkta bulunduğunu sanan kişi gibi. Bu, benim düşmanım, şu bana haset
ediyor, der durur, halbuki kendisine haset eden, kendisine düşman olan o tendir,kendi
nefsidir. O, adam Firavuna benzer, bedeni de Musa’ya. Böyle olduğu halde dışarıda “
Nerede düşman ” diye koşmaktadır. Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir.
Kendisi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta.
ÖLEN Mİ ÖLDÜREN Mİ
Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri ona “ Huyunun
kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye
söylemiyorsun, o sana be yaptı ki ” dedi. Adam “ çok ayıp bir iş işledi,bende onu
öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi. Kınayan “Be adam, ananı
öldüreceğine o kişiyi öldürseydin”deyince dedi ki: “her gün başka birisini mi
öldüreyim
Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum, halkın boğazını boğazını
keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!” O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir
olan nefsindir. Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!
Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Allah ile de
savaşıyorsun, halkla da.
Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz. Bir
kimse peygamberlerle velileri düşünüp sözümüzden şüpheye düşer. “Peygamberlerin
nefisleri helak olmamış mıydı Onların neden düşmanları vardı, onlara niye haset
ediyorlardı ” derse, Ey doğru söz arayan, kulağını aç!
Bu şüpheye, bu tereddüde vereceğimiz cevap şu: O münkirler kendilerinin
düşmanlarıydı; onlar kendilerini yaralıyorlardı. Düşman, ona derler ki cana kastetsin.
Kendi kendisine can çekişene düşman demezler. Yarasacağız, güneşin düşmanı
değildir, hicaba girmiş,kendi kendisine can çekişene düşman olmuştur. Güneşin ziyası
onu öldürür; fakat güneş, yarasanın zahmetini hiç çeker mi, yarasa güneşe bir
kötülükte bulunabilir mi
Düşman ona derler ki ondan bir azap,bir eziyet gelsin; kabiliyeti olan taşın güneş
tesiriyle lal olmasına mümanaat etsin! Halbuki kafirlerin hepsi de peygamberlerin
cevherlerindeki ziyadan kendilerini men ederler.! Halk nasıl olur da o tek kişinin
gözüne perde olur Bilakis kendi gözlerini kör eder, kendi gözlerini kötü bir hale
sokarlar.
Efendisiyle inada girişip kinlenerek kendisini öldüren Arap köle gibi! Köle, sahibine
ziyan vermek için kendisini damdan baş aşağı yere atar,helak olup gider! Hasta,
doktora düşman olmuş; çocuk, kendisini terbiye edene düşmanlık beslemiş;( zarar
kime )! Hakikatte hasta da çocuk da kendi yolunu vurmakta, kendi akıl ve canının
yolunu kesmektedir. Bez yıkayan, güneşe kızar;balık, denize hiddet ederse,Bir
bak,ziyanı kime Sonunda bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır Allah seni çirkin
yarattıysa kendine gel de bari hem yüzü çirkin, hem huyu çirkin olma!
Ayakkabın olsa bile taşlığa gitme. İki boynuzun varsa dört boynuzlu olma! Sen “ Ben
filan kişiden daha aşağı mıyım ki talihim böyle ters gidiyor” diye haset ediyorsun ama,
Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayıp. Hatta bütün aşağılıklardan daha
beter! Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telakki etti de kendisini yüzlerce
kötülüğe düşürdü.
Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede Kanlara bulanıp kaldı. Ebu cehil,
Muhammet’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya
çalıştı. Adı Ebül Hakemdi Ebu cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden
na ehil olup kalmışlardır. Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir
ehliyet görmedim. Fazileti, mahareti,hüneri bir tarafa bırak.
Bu yolda hizmet ve iyi huy işe yarar. Allah,mihnet ve ıstıraplarla hasetler meydana
çıksın diye peygamberleri vasıta etti. Çünkü Allahdan kimse arlanmaz, Allah’a kimse
hasedetmez. Fakat, halk, Peygamberi de kendisi gibi bir adam sanır, o yüzden ona
hasededer. Fakat peygamberlerin büyüklüğü tahakkuk etti mi, artık ona kimse
hasededemez, ona herkes uyar. Şu halde her devirde peygamber yerine bir veli
vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin
kalbi sırçadansa sınmıştır.
İşte diri ve faal imam, o velidir, ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol
arayan, Mehdi de odur, Hadi de o. Hem gizlidir hem senin karşında oturmakta. O, nura
benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.
Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe
bakımından dereceler vardır. Çünkü Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur
perdelerini bu kadar kat bil1 Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmama
kadar bu perdeler saf saftır.
Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön
saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat
getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve afettir.
Şaşkınlıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri,
yahut altını saf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı
Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet
isterler. Halbuki o hararet, o, şuleler, demir için kafi değildir. Çünkü demir, ejderha
gibi olan ateşin yalımını ister. O demir meşakkatlere tahammül eden fakirdir. Çekicin
altında, ateşin içinde kıpkırmızı bir hale gelir, ondan hoşlanır. Bu çeşit fakir, ateşin
vasıtasız perdecisidir, vasıta ve vesile olmaksızın ateşin ta ortasına kadar girer. Fakat
su ve su oğulları, hicap olmaksızın, bir vasıta bulunmaksızın ne ateşten olgun bir hale
gelirler, ne ateşin hitabına mazhar olurlar.
Ayağa yürümek için nasıl ayakkabı lazımsa bunlara da ateşten feyz almak için bir
tencere; yahut tava lazımdır. Yahut da ortada bir yer gerektirir ki hava ısınsın, kızsın
da harareti suya müessir olsun. Fakir ona derler ki şulelerle vasıtasız rabıtası vardır.
Hakikatte alemin gönlü odur. Çünkü ten (gibi olan aleme) bu gönül vasıtasıyla feyz
gelir, ten (gibi olan cihan), bu gönül yüzünden işe yarar. Gönül olmasa ten,
konuşmayı ne bilir Gönül aramasa ten, araştırmadan ne anlar Demek ki şulelerin
nazargahı o demirdir. Şu halde Allahnın nazargahı da gönüldür, ten değil! Sonra bu
cüzi olan gönüller de hakiki maden olan gönül sahibinin gönlüne nispetle ten gibidir.
Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye
korkuyorum.
Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım,
bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından,ihtiyarım elimde bulunmadığından.
Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.
PADİŞAHIN İKİ KÖLEYİ SINAMASI
Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu. Köleyi
anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti
zuhur eder. Ademoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir. Bir rüzgar
esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.
O evde inci mi var, buğday mı altın hazinesi mi var, yoksa yılan akreple mi dolu
Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte Çünkü altın hazinesi
bekçisiz olmaz. Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa
düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.
Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu. Ondan parlayan
her incinin nuru, Hak ile Batılı ayırır. Kuran’ın Nuru da Hak ile Batılı zerre,zerre fark
eder, bize gösterir. O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz
sorardık,cevabı da biz verirdik. Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu
bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.
Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu! Düşünceni doğrult,
iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır. Kulaktan gönüle doğan her
cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der. Kulak vasıtadır, vuslata erense göz;
Göz hal sahibidir, Kulaksa dedikoduda!
Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, halbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri
bile değiştirir. Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakin hasıl ettinse pişmeyi
iste, sözde kalma. Yanmadıkça o bilgi,aynel yakin değildir. Bu ya kini istiyorsan ateşe
dal. Kulak hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönüle tesir
etmez. Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı,onu anlat.
Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “beri gel”diye emretti. Buradaki sevgiye ve
acımaya delalet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğula
“yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz. İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı
kokuyordu,dişleri de kapkaraydı. Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi
var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.
“ Bu şekilde, bu pis kokulu ağzıyla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.
Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir
yerde oturamazsın. Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin.
Ben hünerli bir doktorum. Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da
büsbütün göz yummak doğru değil. Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikaye söyle
de aklın nasıl bir göreyim dedi.
O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı. Huzurundaki köleye
“Aferin sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil. Kapı yoldaşın,
hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın
bizi senden soğutuyordu. Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir,
münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlaksızdır, lanettir,şöyledir, böyledir demişti.”
Dedi.
Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim. Doğru
söyleme yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem. O iyi düşünceli adamı ben
körü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu. Padişahım, olabilir ki o bende bazı
ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir. Herkes önce kendi
kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi Halk kendisisinden gafildir
babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurlarını görürler.
Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü
görürsün. Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır. O
ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür. Kendi yüzünü, gözünün önünde
apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir. Padişah “Şimdi o senin ayıplarını
söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle, Ki benim dostum olduğunu,
memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.
Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:
Kusuru. Sevgi, vefa, insanlık, doğruluk, zeka ve dostluktur. En ehemmiyetsiz kusuru
cömertlik, düşkünlere yardım etmektir. Ama nasıl cömertlik Canını da verir. Allah bu
can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Bunu görmeyen kişi nasıl
cömert olabilir Eğer görseydin nasıl olur da can vermeden çekinir, bir can için bu
kadar tasalanırdın Su kenarındayken suyu sakınan, esirgeyen, ancak ırmağı
görmeyendir.
Peygamber “Kıyamet gününde verilecek karşılığı yakinen bilen, Bire on karşılık
verileceğini anlayan kişinin cömertliği artıp durur, bu çeşit adam, türlü, türlü
cömertlikler icabeder.” Dedi. Cömertlik bütün karşılıkları görmedir. Şu halde karşılığıörüş, korkunun zıddıdır. Nekeslik de karşılıkları görmedir. İnciyi görmek, denize
dalan dalgıcı sevindirir.
Eğer cömertliğe karşılık verilecek olan şeyleri herkes görseydi dünyada kimse nekes
olamazdı. Çünkü hiçbir kimse karşılıksız bir şey bağışlamaz. Şu halde cömertlik
gözden gelir, elden değil. İşe yarayan görüştür, gözü açıktan başkası kurtulamaz.
Arkadaşımın bir kusuru da kendisini görmemesidir. O, kendisinde kusur arar durur.
Kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. Herkesi iyi bilir, herkesle dosttur da kendisiyle
dost değildir.” Padişah “ Arkadaşını övmede ileri gitme. Onu överken kendini övmeye
kalkışma. Çünkü onu imtihana çekersem ilerde utanırsın” dedi.
Köle dedi ki; “ Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Ulu Allah’a andolsun
Peygamberleri, ihtiyacı olduğundan değil de fazlından, kereminden gönderen, Aşağılık
topraktan, yüce padişahlar yaratan, onları topraktan yaratılmış mahlukatın
tabiatlarından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan, Ateşten saf bir nur
yaratıp onunla bütün nurları parlatan, Nurlara doğan nurları aydınlatan nuru yaratan,
Adem peygamberin feyz alıp marifete eriştiği aydın ziyayı meydana getiren, Adem’den
bitip şiş’in devşirdiği nuru, Adem’in görüp Şis’i yerine halife ettiği nuru.
Nuh’un feyz aldığı, can denizi havasında inciler yağdırdığı nuru halk edene andolsun.
İbrahim’in canı o nurlardan Nurlandı da pervasızca ateş şulelerine koştu, ateşe atıldı.
İsmail, onun ırmağına düştü de o yüzden parlak bıçağın önüne baş koydu, boyun
verdi. Davud’un canı onun şulelerinden hararetlendi de ondan dolayı elinde demir
yumuşadı, eridi. Süleyman, onun vuslatından süt emdi de cinler periler onun için
fermanına tabi oldular.
Yakup, onun kaza ve kaderine teslim oldu da ondan oğlunun kokusuyla gözü açıldı,
aydınlandı. Ay yüzlü Yusuf, o güneşi gördü de rüya tabirinde o kadar uyanık hale
geldi. Asa, Musa’nın ellinden su içti de o yüzden Firavununun saltanatını bir lokma
etti. Meryem oğlu İsa, merdivenini buldu da dördüncü kat göğün üstüne çıktı.
Muhammed, o mülkü, o nimeti buldu da hemencecik ayı ikiye böldü.
Ebubekir, tevfika mazhar oldu da öyle bir padişahın müsahibi oldu, öyle bir padişahı
candan tasdik etti. Ömer, o maşuka aşık oldu da gönül gibi hakkı batılı ayırt etti.
Osman, o apaçık görüşün ta kendisi oldu da feyizli bir nura nail olup Zinnüreyn oldu.
Mürteza, onun yüzünden inciler saçtı da can vadisinde Allah aslanı kesildi.
Cüneyd, onun askerinden yardıma nail olunca eriştiği mertebeler sayıdan üstün oldu.
Bayezid onun ihsanına yol bulunca Allahdan “ Kutbül Arifin” adını duydu. Kerhi, onun
harimine bekçi olunca aşk halifesi oldu, nefesleri Allah nefesi haline geldi. Edhemoğlu,
atını sevinçle o tarafa koşturunca adil sultanların sultanı oldu.
Şakik, o ulu yolun meşakkati yüzünden güneş gibi aydınlatıcı bir reye, her şeyi gören
bir göze erişti. Daha nice yüz bin gizli Padişahlar var ki o nur aleminde yüceliğe
sahiptirler, makamları vardır. Allah her yoksul, onların adlarını anmasın diye
gayretinden adlarını gizledi. O nura ve denizde balıklar gibi yaşayan nuranilere
andolsun. O nura ve denizi,denizin canı desem de layık değil.
O aleme yeni bir ad aramaktayım. O Allah’a andolsun ki bu da ondandır, o da ondan.
İçler, hakikatler, ona nispetle kabuktur, zahirdir. Andolsun o Allah’a ki kapı yoldaşım
ve dostum, bu benim sözlerinden yüz kat daha üstündür. Ardadaşımın evsafından
bildiklerimi söyledim, fakat, ey kerem sahibi inanmıyorsun; ne diyeyim. Padişah dedi
ki : “ Şimdi artık kendi halinden bahset. Ne vaktedek şunun, bunun halini
anlatacaksın Söyle bakalım,senin neyin var, ne elde ettin, deniz dibinde ne inciler
getirdin
Ölüm günü, bu duygun kalmaz. Can nurun var mı ki gönlüne yar olsun Mezarda bu
göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı Bu elin, ayağın gidince canının
uçması için kolun kanadın var mı Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki
bir cana sahip misin Şart, iyilik etmek değil, iyilikte gelmek, bu iyiliği Allah’a
götürmektir. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi Bu arazlar yok
olunca nasıl götüreceksin ki Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’a nasıl ileteceksin ki
Çünkü araz, iki zaman zarfında baki kalmaz, yok olup gider, bir anlıktır. Arazları
götürmeye imkan yoktur. Fakat cevherden hastalıkları giderirler. Bu suretle de
cevher, bu hastalık arazlarından kurtulur, değişir. Perhiz yüzünden hastalığın geçmesi
gibi. Perhiz arazı, çalışmalarıyla cevher olur; acı ağız perhizle tatlılaşır. Ziraatla
topraklar ekinle, başakla dolar. Saç ilacı, örgü, örgü saç bitirir. Kadını nikahlamak
arazdı, mahvolup gitti.
Fakat o arazdan bize evlat cevheri meydana geldi. Atı deveyi çiftleştirmek arazdır.
Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek. Bostan ekmek arazdır, Bostanda biten
mahsul cevheridir. Zaten maksat da budur. Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o
kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir. Aynayı cilalamak da arazdır. Fakat bu
arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir. Şu halde “ Ben ibadette bulundum”
deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme. Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus,
koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma!”
Köle dedi ki : “Padişahım, araz tebeddül etmez dersen bu söz, akla ancak ümitsizlik
verir. Padişahım araz gider de bir daha geri gelmezse bu, kulu ancak meyus eder.
Eğer arazlar başka bir şekle tebeddül etmeseydi, başka bir şekle bürünüp var
olmasaydı iş batıl olur, sözler manasız bir hale gelirdi; Bu arazlar başka bir varlık
suretine bürünüp başrolur. Her şey, neye layıksa o şekle tebeddül eder. Sürünün
çobanı, sürüye layık kişidir. Mahşerde her arazın bir sureti vardır,her araz suretinin de
bir nöbeti. Kendine bak, sen de araz değil miydin, anandan, babandan hasıl olmadın
mı ve bir maksat uğrunda birisiyle eş değil misin
Evlere köşklere bak. Bunlar mühendisin tasavvura tından ibaretti. Güzel olarak
gördüğümüz sofası hoş. Tavanı, kapısı mükemmel olan filan ev ,(mühendisin
zihnindeydi) Mühendisin zihnindeki o araz, o düşünce aletleri hazırladı, ormanlardan
direkleri getirdi 8ev yapılıp meydana çıktı.) Her hünerin aslı, esası, hayalden,arazdan
düşünceden başka nedir ki Dünyanın bütün cüzülerine, fakat gararsızca bak; arazdan
başka bir şeyden meydana gelmemiştir.
Önceki fikir, sonun da fiile gelir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil.
Meyveler, gönülde evvelce vücuda gelir de sonunda fiile çıkar. İşe girişip de ağaç
diktin mi ilk harfi,sonunda okudun demektir. Gerçi dal, yaprak ve kök evveldir ama
onların hepside meyve için vücut bulur. Feleklerin dimağı olan o baş da bunun için en
sonunda “ Levlak” sırrına mazhar oldu.
Bu sözler arazların nakline ait bahislerdir. Bu aslan ve tuzak, hep bunun içindir. Bütün
alem,esasen arazdı. “ Hel Eta” suresi, bu manayı izah için geldi. Bu arazlar neden
doğar Suretlerden. Ya bu suretler neden vücuda gelir Düşüncelerden. Bu cihan, Aklı
Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer, suretler de
peygamberlere. İlk alem, imtihan alemidir.
İkinci alem şunun bunun yaptıklarının mükafat ve mücazatını görme alemidir.
Padişahım, kulun hain olsa o araz yani hainliği, zincir ve zindan olmakta. Yerinde ve
değerinde bir hizmette bulunsa, savaşta bir yararlık gösterse o araz da bir hil’at
şeklinde temessül etmekte. Bu arazla cevher kuşla yumurtadır; bu ondan olmakta, o
bundan doğmakta
Padişah, köleye “ Tut ki dediklerin doğru, hepsini kabul ettim. Fakat arazlardan bir
cevher doğmadı ki” dedi. Köle “ Bu iyi ve kötü dünyası, gayp alemi haline gelsin,iyilik
ve fenalık apaçık bilinmesin diye akıl onları gizlemiştir. Çünkü fikrin şekil ve suretleri
meydana çıksaydı kafir ve mümin,yalnız Allah’ı zikreder, başka bir söz söyleyemezdi.
Eğer iyilik ve kötülükten meydana gelen suretler gizli olmayıp da meydana bulunsaydı
küfür ve iman,apaçık meydana çıkar,aklında yazılırdı. O takdirde nasıl olurdu da bu
alemde put kalır, puta tapan bulunurdu
Nasıl olur da kimsenin kimseyle alay etmeye mecali kalırdı. O vakit bu dünyamız
kıymet kesilirdi. Kıyamette kim suç işleyebilir” dedi. Padişah “ Allah bütün mücazatı
gizledi, gizledi ama avamdan gizledi, kendi haslarından değil. Ben bir emiri tuzağa
düşürmek dilersem emirlerden gizlerim, fakat vezirden gizlemem.
Hak bana işlerin mükafat ve münacazaatını, amellerden yüz binlerce sinin büründüğü
suretleri gösterdi. Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Ay, bulurla örtülse de bana
gizli değildir” dedi. Köle madem ki olanı ,biteni olduğu gibi biliyorsun; beni
söyletmeden kastın ne Deyince. Padişah “ Dünyayı izhar etmekteki hikmet, Tanının
ilmindekileri izhar etmektir. Bildiğini izhar etmedikçe alemdeki zahmet ve
meşakkatleri belirtmez.
Senden bir kötülük yahut iyilik meydana gelmeksizin hatta bir an bile duramazsın. Bu
amelleri izhar etme zarureti, sırrının, açığa çıkması içindir. Nasıl olur da ipliğin ucunu
gönlün çekip durduğu halde iplik eğirme aletine benzeyen tenin işlemez Tasalanman,
dertlenmen; gönlünün o çekişine, isteğine alamettir.
O işi yapmamak da sana açıkça can çekişmedir, ölümdür. Bu alem de daimi olarak
doğurur, o alem de. Her sebep anadır, eser çocuğunu meydana getirir. Eser doğdu mu
ondan da şaşılacak sebepler doğması için sebep hakline gelir. Bu sebepler, nesilden
nesli yürür gider. Fakat görmek için adamakıllı aydın bir göz lazım dedi” dedi.
Padişah, onunla konuşurken söz buraya gelince o köleden bir alamet gördü mü ,
görmedi mi Bilmem.
Hakikati arayan o padişahın, köleden bir nişan, bir alamet görmesi, hiç de
umulmayacak bir şey değil. Fakat gördüğünü söylemek için bize izin yok. Öbür köle
hamamdan gelince padişah, onu da huzuruna çağırdı. “Sıhhatler olsun,daimi afiyetler
olsun. Ne de latif, ne de zarif, ne de güzelsin. Yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu
kötü huyların da olmasa ne olurdu
O zaman yüzünü gören neşeye dalardı. Seni görmek, cihana malik olmaya değerdi”
dedi. Köle dedi ki: “ padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini bir parçacık anlat!”
Padişah “ Önce iki yüzlülüğünü anlattı. Ona göre sen görünüşte bir deva, fakat haki
katta bir dertmişsin”dedi.
Köle, dostunun kötülüğünü bu suretle padişahtan duyunca derhal, kızgınlık denizi
köpürdü. Ağzı köpüklendi, yüzü kızardı, onun aleyhinde bulunma dalgasına düştü, bu
dalgalar, hadden aştı. Dedi ki : “ o evvelce benimle dost tu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi
hayli pislik yemişti.” Çan gibi durmadan onun aleyhinde bulunmaya başlayınca
padişah, elini ağzına götürüp “ kafi” dedi. “ Bu sımamayla onu da anladım, seni de.
Senin canın kokmuş onun ağzı. Ey kokuşuk canlı, uzak otur. O amir olsun, sen onun
memuru ol!”
Ulular bunun için “ Dünyada insanın rahatı, dilini korumasındandır” dediler. “ riya ile
tespih, külhanda biten yeşilliğe benzer” mealinde bir hadis vardır, bunu böyle bil ey
ulu kişi! Güzel ve iyi suret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez!
Bil ki zahiri suret yok olur, fakat mana alemi ebedidir, kalır. Testinin suretiyle ne
vaktedek oynayıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa suya yürü. Suretini
gördün ama manadan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar. Alemdeki bu
sedefe benzeyen kalıpların hepsi can denizinden diriyse de, Her sedefte inci
bulunmaz, gözünü aç da her birinin içine bak1 Onda ne var bunda ne var Onu anla
çünkü o değerli inci nadir bulunur.
Surete talip olursan (bu şuna benzer) bir dağ, görünüşte büyüklük bakımından lalin
yüzlerce mislidir. Senin elin, ayağın,saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa daha
büyüktür. Fakat iki gözün, bütün azadan daha kıymetli olduğu meydandadır. Gönlüne
gelen bir tek düşünce yüzünden de yüzlerce cihan, bir anda baş aşağı devrilir gider.
Padişahın cismi, surette birdir ama yüz binlerce asker, arkasından koşar.
Fakat o tertemiz padişahın şekli ve sureti de gizli bir fikre mahkumdur. Gör ki bu
sayısız halk, bir tefekkür yüzünden yeryüzünde akıp giden sel gibidir. Halk, o
düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama sel gibi cihanı suya boğar ,alıp götürür.
Alem de her hünerin fikirle kaim olduğunu, Evlerin, köşklerin, şehirlerin,dağların,
sahraların, nehirlerin hep onda meydana geldiğini, Denizdeki balığın denizin
vücuduyla yaşadığı gibi yerin de denizin de, güneşin de, göğün de fikirle diri
bulunduğunu madem ki görmektesin. Neden kör gibisin, neden ahmaklık ediyorsun,
neden sence ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi
Gözüne dağ, büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük
sanıyorsun. Alem, gözünde pek korkunç, pek büyük görünmekte. Buluttan,
gökten,gök gürlemesinden ürküp korkuyor,tir, tir titriyorsun. Halbuki ey eşekten
aşağı kişi, fikir aleminden emin ve gafilsin, bir taş gibi o, cihandan haberin yok!
Çünkü suretten ibaretsin, akıldan nasibin yok. İnsan huylu değilsin, bir eşek sıpasısın!
Bilgisizlikten gölgeyi adam görüyorsun da insan o yüzden sence bir oyuncaktan
ibaret, değersiz bir şey. O fikir, o hayal örtüsüz bir surette kol kanat açıncaya kadar
dur.
O zaman dağları yumuşak pamuk gibi görürsün, bir de bakarsın ki bu soğuk, sıcak
yeryüzü yok oluvermiş! O zaman ezeli ve ebedi hayata ve muhabbete sahip olan
Allahndan başka ne göğü görürsün ne yıldızı! Bir misal, ister doğru olsun, ister yanlış
doğrulukları aydınlatsın da.
Padişah, lütfüyle bir köleyi bütün adamların içinden seçmiş, onlardan üstün etmişti.
Elbisesinin pahası, kırk emirin maaşına bedeldi. Onun kazandığı kadir ve kıymetin
onda birini, hatta yüz vezir bile görmemişti. Talihin yaverliği, bahtının müsait oluşu
yüzünden yücelmiş, adeta bir Eyaz olmuştu.
Padişah da sanki zamanın Mahmut’uydu. Ruhu padişahın ruhîyle birdi. Bu ten
aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş,
tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş arifindir, Çünkü arif,
şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.
Buğday mı ekildi, arpa mı Gece, gündüz gözü ondadır. Gece, neye gebeyse onu
doğurur. Bunu menetmek için yapılan hileler, başvurulan tedbirler havadan ibaret!
Allahnın takdirini, kendi tedbirinden üstün gören kişi, nasıl olur da kendi tedbirleriyle
gönlünü avutabilir Aklına tedbirine güvense tuzak içinde olduğu halde tuzak kurar,
fakat canına andolsun, ne bu kurtulur,ne o! Yüzlerce çayır, çimen bitse de, dökülse de
sonun da yine Allahnın ektiği çıkar!
Ekilmiş ekinin üstüne ekin ekerler ama bu ikincisi fanidir, ilki doğrudur,ilki yerindedir.
İlk ekin kemal bulur, seçilip toplanır. İkinci tohumsa bozulur, çürüyüp gider.
Sevgilinin huzurunda tedbirini terk et; filvaki tedbiri de onun tedbirinden, onun
kaderinden doğmadır ya! Hakk’ın yücelttiği iş ne yarar.
Nihayet biten, ilk ekilendir. Madem ki sevgiliye esirsin, ey aşık ektiğini onun için ek!
Hırsız nefsin etrafında dolaşma, onun işine bulaşma. Bir iş, Hakk’ın işi değil mi Hiçtir
hiç! Kıyamet günü gelmeden, gece hırsızı, mal sahibinin yanında rüsvay olmadan bu
işten vazgeç. Hilelerle, tedbirlerle çalınmış olan malın vebali adalet günü çalan
adamın boynunda kalır. Yüz binlerce akıl, bir araya gelip onun tuzağına aykırı bir
tuzak kurmak isterler, kurarlar da.
Kurdukları tuzağı pek kuvvetli pek yerinde ve kafi bulurlar ama bir çöp parçası
rüzgara nasıl dayana bilir Eğer sen “Şu halde varlığın ne faydası var ” dersen senin
bu sualinde fayda var mı inatçı adam Sualinde fayda yoksa bu abes ve faydasız suali
niye dinleyeyim Eğer bir çok faydaları varsa neden bu cihan faydasız olsun öyle ise
Cihan, bir cihetten faydasız başka bir cihetten faydalarla dopdoludur. Sana faydalı
olan şey, bana faydasızsa mademki sence faydalı, onun yapmaktan geri durma.
Yusuf’un güzelliği kardeşlerince abesti,lüzumsuzdu. Fakat bütün bir aleme faydalıydı.
Davud’un sesi kadar güzeldi ama güzel sesten anlamayanlar dinlemek istemezlerdi.
Nil nehrinin suyu, abıhayattan daha hoştu, daha feyizliydi.
Fakat nasipsiz ve münkir olanlara kandı. Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için
ölüm ve çürüme! Alemde bir sürü halkın mahrum olmadığı bir nimet var mı Söyle.
Şekerden öküze, eşeğe ne fayda var Her canın başka bir gıdası vardır. Fakat o gıda,
gıdalanan kişiye arızî ise ona nasihat etmek de onu doğru yola getirmek demektir.
Birisi hastalık dolayısıyla toprak yemeyi sevse toprağı,kendisine gıda sanır ama, asıl
gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur. Şerbeti bırakmıştır
da zehir yemektedir. Hastalık yüzünden alıştığı gıda kendisine tatlı gelmiştir. İnsanın
asli gıdası Allah nurudur, ona hayvan gıdası layık değil!
Fakat gönül, hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece gündüz bu suyu içmekte,
bu toprağı yemektedir. Bu gıdayı yiyen kişinin yüzü sapsarıdır. Ayağı tutmaz kalbi
helacana uğrar. Nerede yol, yol olan göklerin gıdası nerede bu O, gıda devletin has
kullarına mahsustur. O, boğazsız aletsiz yenir. Güneşin gıdası, arş nurundandır,
hasetçinin, Şeytanın gıdası ferş dumanından!
Allah, şehitler için “ Onlar rızıklanırlar” buyurdu. O, gıda için ne ağız vardır, ne tabak!
Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır. Herkesin
yüzünden bir şey yemekte, her buluştuğundan bir şey almaktasın. Yıldız, yıldızla kıran
etti mi mutlaka her ikisine uygun bir şey doğar. Erkekle kadının buluşmasından çocuk
doğduğu gibi taşla demirin birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir.
Toprağın, yağmurla kıranı, meyvaları, yeşillikleri, çiçekleri bitirir. İnsan, yeşilliğe
baksa gönlü hoşlanır,gamı gider, neşelenir. Canımız neşelenirse bizden iyilikler,
ihsanlar doğar. Güzelce, dilediğimiz gibi gezdik, eğlendik mi karnımız acıkır iştahımız
artar. Rengin kızarması karanlıktandır.
Kan da hoş ve gül renkli güneştendir. Renklerin en güzeli kırmızı renktir. O renk de
güneştendir, güneşten meydana gelir. Zuhale karin olan her yer çoraklaşır, oraya ekin
ekilemez. Bir şeyin bir şeyle birleşmesi,kuvvetin halindeki fiili meydana çıkarır;
Şeytanın münafıkla birleşmesi gibi.
Bu manalara, dokuzuncu kat gökten yüce derecesiz, dereceler, mekansız yücelikler
vardır. Halkın makamı. Derecesi ariyettir. Fakat emir alemi olan Melekut diyarının
makam ve derecesi aslidir. Halbuki halk, makam ve derece için aşağılıklara
katlanır,bayağı hallere düşer, yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır,hoşlanır!
On günlük yücelik için zilleti çekerler, gam ve gussa ile boyunlarını iğ gibi ipince bir
hale korlar. Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikten aydın güneş
olduğum mekana gelmiyorlar
Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden
dışarıdır! Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar.
Ne dolunur! Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz.
Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şemsin etrafında dönüp dolaşmaktayım.
Buna sebep deyini Şemsin ışığı, aydınlığı! Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana
getirmede hem de sebepler, vesileler ona erişememekte!
Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi Şemsten. Buna inanır mısınız Ben
güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın!
Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğimde güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan! Sanat,
nasıl olur da sanatkardan ayrılır Hiç var olan,varlıktan başka bir yerde oylar mı
Bütün varlıklar bu bahçede yayılır.
İster Burak olsun ister Arap atları, ister eşek! Fakat bu hareketlerin bu denizden
olduğunu görmeyen, her an yeni bir mihraba yüz çevirir. O, tatlı denizden acı su içe,
içe nihayet o acı su, gözünü kör etmiştir. Deniz “ Ey kör, benden sağ elinle su iç de
gözün açılsın” der. Burada sağ el, hüsnü zandır. Çünkü iyinin, kötünün nereden
geldiğini hüsnü zan bilir.
Ey mızrak, seni bir döndüren var. O yüzden bazan dümdüz dikilmekte, bazan iki kat
olmuş gibi eğilmektesin. Şemseddin’in aşkıyla tırnağımız yok ki. Yoksa bu körün
güzünü açardık! Ey hak ziyası Hüsameddin, sen hasetçinin gözünün körlüğüne
rağmen hemen yürü, onun illetini tedavi et! Senin ilacın çabucak tesir eden ululuk
tutyası, eseri mutlaka görülen karanlıklar dağıtıcı bir ilaçtır. O ilaç, bir körün gözüne
konsa yüzyıllık zulmeti derhal giderir.
Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et! Fakat seni inkar eden hasetçiyi tedavi
etmek. Hatta, sana kasteden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can
bağışlama. Güneşe has ededen güneşin varlığından incinen kişi yok mu Ah, işte sana
devası olmıyan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediysen kuyunun ta dibine
düşmüş kalmış bir kişi! O ezeli güneşi yok etmek ister, fakat söyle, bu muradı nasıl
olur da yerine gelir, imkan var mı
Padişah beylerinin hikayesi,o ebedi sultan kölelerinin has köleye hasetleri. Söz, sözü
aça, aça hayli geri kaldı. Yine o hikayeye başlamak, onu tamamlamak gerek. İkbal
sahibi ve bahtlı melek bahçıvan nasıl olur da ağacı ağaçtan fark etmez Acı ve kötü
ağaçla bire yedi yüz meyve veren meyveli ağacı.
Nasıl olur da bir görür, ikisini de yetiştirmek için zahmet çeker, hele gözü her şeyin
sonunu görüp dururken buna imkan mı var O iki ağaç, filvaki şimdi görünüşte bir
görünüyor ama ağaçlardan maksat ne Meyve vermek değil mi Allah nuruyla gören,
sondan önden agah olan şeyh; Ahiri gören gözü Allah uğrunda yummuş menzile
ulaşma hususunda sonu gören gözü , açmıştır. O hasetçiler, kötü ağaçtır.
Yarattıkları acı, bahtları kötüdür. Hasetten coşarlar,ağızları köpürür durur. Gizlice
hileler kurarlar. Bu suretle has kölenin boynunu vurmak, dünyadan kazımak dilerler.
Canı padişahın canı olan kişi nasıl fani olur Birisinin gönlünü Allah korursa o adam
nasıl yok olur Padişah o sıralara vakıftı, fakat Ebubekr-i Rebabi gibi ses
çıkarmıyordu. Yaratılışları kötü, ahlakları fena kişilerin gönüllerini görüyor, o
testicilerle gizlice alay ediyordu. Hileciler hile düzüp koşuyorlar,padişahı çömleğe
sokmak istiyorlardı. O kadar büyük bir padişah, a eşekler, nasıl bir çömleğe sığar
Padişah için bir tuzak ördüler ama nihayet bu hileyi de ondan öğrendiler. Ne kötü
talebedir o talebe ki hocasıyla baş koşar, onunla kendisini bir görür. Hem de hangi
hocayla Huzurunda gizli, aşikar bir olan cihan hocasıyla. Onun gözü, Allah nuruyla
bakmakta, bilgisizlik perdelerini yırtıp yakmaktadır. O talebe eski kilim gibi
paramparça, delik deşik olmuş gönülleri bir perde yapıp o hakimin önüne gerer.
Halbuki o perde bile yüzlerce ağzıyla ona gülüp durur.
Her ağzı hocaya bir delik olmuştur. ( deliklerden talebenin gönlünü seyreder durur.)
Hoca , talebeye der ki; “ Ey köpekten de aşağı olan, bana hiç mi vefan yok Haydi beni
kuvvetli, müşküller halledici bir hoca farz etme, tut ki senin gibi bir talebeyim, senin
gibi gönül gözüm kör. Fakat canına, gönlünün yardımı da mı dokunmadı Sana ben
olmadıkça bir feyiz bile akmıyor.
Şu halde görüyorsun ya, gönlüm, senin bahtının tezgahı. Be doğru düzen olmayan, bu
tezgahı niye kırarsın Çakmağı gizlice çakıyorsun dersen kalpten, kalbe pencere yok
mu ki Gönül nihayet senin fikrini de pencereden görür andığın şeye şahadet eder.
Tut ki kereminden yüzüne vurmuyor, yüzünü yerlere sürtmüyor, ne söylersen gülüp “
Evet, evet” diyor.
Fakat senin hilene, Huda’na gülmüyor. Kötü huyuna, yaptığın şeylere gülüyor. Hile
edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir. Büyük testiyi vur kır, küçük testiyi
al iç, işite layığın bu! Eğer o senden razı olur, bu yüzden gülerse sana yüz binlerce gül
açılır. Gönlün senden razı olursa bil ki o. Hamel burcunda bir güneş kesilir. O yüzden
hem gündüz güler hem bahar.
Çiçeklerle yeşillikler birbirine karışır. Yüz binlerce bülbülle kumru ötüşmeye başlar;
sessiz cihanı sesle doldurur. Ruh yaprağını sararmış bir halde görüyorsun da
padişahın gazabından yine haberin yok. Padişahın güneşi itap burcunda olunca yüzleri
kebap gibi karatır. O Utar idin sahifeleri , bizim canımızdır; o sayfalardaki beyazlık,
karalık, bizim mizanımız. Sonra ruhları; sevdadan, acizlikten kurtarsın diye tekrar
kırmızı ve yeşil bir ferman yazar. Hulasa ilkbaharın yazıp çizdiği şeyler de kavsikuzah
gibi kırmızı ve yeşil sayılır”.
VİRANEDEKİ DOĞAN
Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör
doğandır. Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı. O
rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;
Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.
Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar arasına uğrattı. Padişahtan ayrı
düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya
başladılar. Baykuşlar arasına Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya
geldi” diye bir velveledir düştü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir
halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.
Doğan, “ Ben baykuşlara layık mıyım ” Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane
bağışladım. Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim. Tasalanıp
kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim. Bu harabe, sizin
gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın
koludur” diyordu.
Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor. Hile ile bizi
yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama
Allah hakkı için bütün harislerden beterdir. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya
kuyruğunuzu kaptırmayın. Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan,
padişahın elinden dem vurmakta.
Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu
sözü, O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi Hiç sarımsakla badem helvası
yenir mi Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul
edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir
tuzak! Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır .
Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir En aşağı bir baykuş , onun
beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede ” demekteydi.
Doğan dedi ki: “ benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.
Baykuş kim oluyor ki Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,
Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.
Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır. Hayalim,
padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz. Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi
gönül yücelerinde uçarım. Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.
Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle
bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.
Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir
zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları
doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar, talihi yar olur da sırrımı anlar.
Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili
olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.
Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.
Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğimi yemiyorum. Padişah,
uzaktan benim davulumu döven “İrcii” sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine
şahidim, Allahdır.
Padişahın cinsinden değilim, haşa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle,
onun nuruna sahibim. Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta
toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgarın
cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz,
padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.
Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde
toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi
var.” Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın. Sizi
şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin. Nice
kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.
Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi Göz nuru iç
yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli. Neşe ciğerin kızılındandır, gam
karasında, akıl bir mum gibi beynim içinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadır.
Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana alakalandı; can ondan
bir inci alıp boynuna koydu. Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da
onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.
Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir.
O,Mesih’in şanı seyahatten yücedir. Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan,
böyle candan gebe kalır. Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir
mahşer gösterir. Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.
Bu, sözler, mana bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının
nefesini avlamağa tuzaktır. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı
geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder Fakat bu “ lebbeyk” öyle
bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla
tadabilirsin.
Bir ırmak kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz
duruyordu. Suya erişmesine o duvar maniydi. Susuz adam, adeta su için balık gibi
çırpınmaktaydı. Birden suya bir kerpiç parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına
geldi. O ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.
O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan kerpiç
kopararak suya atmaya başladı. Su sanki “Ey adam, bana taş atmadan ne fayda elde
ediyorsun ki ” diye bağırmaktaydı. Susuz dedi ki. “ Ey su,, iki fayda var. Onun için ben
bu işten el çekmem. Birinci fayda şu: su sesini duymak, susuzlara rebap dinlemek
gibi.
Su sesi İsrafil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten hayat bulmada. Yahut bu ses,
bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor. Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler,
ne kadar güzelleşiyor, Çiçeklerle dolar. Yahut yoksula zekat zamanını geldiği
söylenmiş, Mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş gibi. Muhammet’e Yemen’den gelen ve
ağızsız söylenen Rahman nefesine.
Yahut asilere şefaate gelen Ahmed’in, Yahut da zayıf Yakub’un canına erişen güzel ve
latif Yusuf’un kokusuna benziyor. Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya
attığım her taş, her kerpiç parçası, Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her defasında
duvar biraz daha inmiş oluyor. Duvarın alçalması, suya yaklaşmama sebep olmakta.
Duvardaki o taşları, kerpiçleri koparmak “Secde et de yaklaş” ayetindeki yakınlığı
mucip olan secdedir. Duvarın boynu yüksekken bu baş indirmeğe manidir. Bu toprak
bedenden kurtulmadıkça Abıhayata secde edemem. Duvar üstündekilerden en fazla
susuz kimse, taşı, topacı en çabuk koparıp atan da odur.
Suyun sesine en fala aşık olan duvardan en büyük taşı koparıp atar. O adam, suyun
sesinden, adeta boğazına kadar şaraba batmışçasına neşelenir. Yabancı kişi ise
kerpicin suya düşünce bluk diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz. Ne mutlu o
kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder. Kudretli olduğu günlerde
sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır. Çünkü gençlik çağı,
yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyvaları yetiştirir. Genç adamın
kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.
Gençlik, mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer. Ne
mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple
bağlamadan. Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak
yerden güzel nebatat asla yetişmez. İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir, şehvet suyu
akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası dokunmaz.
Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur. Yüzü buruşur,
kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir şey kesmez bir
hale gelir. Gün geçip gitmiş, akşam çapı gelip çatmış,leş gibi beden topallamakta,
yolsa uzun. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş. Kötü huyların kökleri kuvvetlenmiş,
onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış!
Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.
Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler,
fakat fayda etmedi. Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden
kanamaktaydı.
Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.
Vali ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ evet, bir gün sökerim” diyordu. Bir müddet
“yarın, yarın” diye vade verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti,
kuvvetlendi. Vali bir gün “ Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi
sürüncemede bırakma” dedi. Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün
olmazsa yarın!”
Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu
bil ki gün geçtikçe, O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp
aciz bir hale geliyor. Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse
ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte. Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.
Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta1 O daha ziyade
gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi. Her
kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte. Nice
defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek
duygusuzlaştın.
Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,
gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem
başkalarına! Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar. Yahut bu
dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nara kavuştur Da onun nuru senin
ateşini söndürsün, vuslatı, dikenini gül bahçesi haline getirsin.
Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir. Mümine ateşi söndürmek imkanı var .
Mustafa, cehennemin sözünü naklederek buyurdu ki: “ Cehennem, korkusundan
mümine yalvararak, “Padişahım, çabuk geç, Nurun, ateşimi söndürecek” der.
Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur. Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle
gidermek imkansızdır. Adalet gününde ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan
meydana gelmedir, nur, ihsan ve fazıldan. Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin
gönlüne rahmet suyunu saç! O rahmet suyunun kaynağı mümindir.
Abıhayat , ihsan sahibinin pak ruhudur. Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen
ateştensin, o su ırmak suyu. Ateş, sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır. Senin
duygun, fikrin hep ateşten. Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur. Onun nur suyu
ateşe damladı mı ateşten cız ,cız sesi çıkmaya başlar. O cızladıkça sen ona “ Öl, bit”
deki bu nefis cehennemin sönsün. Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın, senin adalet
ve ihsanını söndürmesin.
O söndükten sonra ne dikersen biter. Laleler , ak güller, marsamalar çıkar. Yine doğru
yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön ger, yolumuz nerede Şunu anlatıyorduk.
Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri de adamakıllı uzak. Yıl geçti, ekin vakti
değil. Yüz karanlığından, kötü işten başka da mahsul yok.
Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lazım. Yolcu kendine gel, kendine
vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu. Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken
kocalığını hak yoluna sarf et. Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık
müddetten uzun bir ömür bitsin. Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen
fitilini düzelt, yağını tazele. Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.
Ekin zamanı tamamıyla geçmesin,agah ol! Nasihatımı dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır.
Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun! Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini
bırak, cömertliği ele el. Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet
yüzünden düşen kalkmamıştır. Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar
olsun böyle bir dalı elinden bırakana. Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir.
Bu dal, canı göğe çeker. Ey güzel yollu cömertlik dalı seni çeke çeke aslına eriştirdi
mi güzellik Yusuf’un, bu alem kuyu gibidir. Bu ip de Allah emrine sabretmedir. Ey
Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit geçiyor. Allah’a hamdolsun ki
bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine kattılar.
Bu ipe yapış da yeni bir can alemi apaşikar, fakat görünmez bir alem göresin.
Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan cihan da
adamakıllı gizlenmede. Rüzgar esti mi toz toprak görünür, uçup savrulur, rüzgar
görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgara perde olur. Zahiren iş işleyen,
hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir; asıl odur. Toprak, rüzgarın elinde
bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve tabiatı yüksek bil. Toprağa mensup gözün bakışı
da toprağa düşer. Rüzgarı gören göz başka bir çeşittir. Atı at bilir, at, atın eşitidir.
Binicinin ahvalini de binici bilir. Duygu gözü arttır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça
at, zaten işe yaramaz ki. Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa
padişah onu kabul etmez. Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın
gözü olmadıkça at, bir şet göremez. Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde
değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.
Allah nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Allah’a rağbet etmiştir. Binici
olmayan at yol gitmeyi ne bilir Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lazım. Nuru,
binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir. His nururunu
benzeyen, Allah nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” ayetinin manası zuhur eder.
His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür. Çünkü duygularla idrak
edilen alem, çok aşağılık bir alemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi
gibi. Fakat duyguya binmiş olan meydan da değildir, iyi eserlerinden, güzel,
sözlerinden başka bir şey görünmez. Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani
olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.
Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün
Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da
gizli olmaz Bu cihan, gayp rüzgarının elinde bir saman çöpüne benzer,tamamıyla
acizdir. Gayp aleminin dileği,
Onu gah yüceltir, gah alçaltır. Gah doğrultur, gah kırar. Gah sağa götürür, gah sola
gah gül bahçesi haline kor, gah diken haline. El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At
oynayıp seyirtmekte, binici meydan da değil. Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar
meydan da canların canı görünmüyor. Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok
değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır.
Hak, “ Ma remeyte iz remeyte” dedi. Allahnın işi, bütün işlere örnektir misaldir. Kendi
kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir. O kanlara
bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür. Meydanda olan
acizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görinmiyense pek kuvvetti ve galip.
Biz avlardan ibaretsiz, kimin böyle bir tuzağı var Çevganın önünde toplardan başka
bir şey değiliz, çevganı idare eden nemde Yırtıyor, dikiyor, nemde bu terzi Üflüyor,
yakıyor, nemde bu ateşi yakan Bir an içinde sıddıkı kafir eder, bir an içinde zındıkı
zahit. Onun içindir ki ihlas sahibi, varlığından tamamıyla halas olmadıkça tuzağa
düşmek tehlikesindedir. Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız.
Ancak Allah amanında olan kurtulur. Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlas
sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür. Fakat ihlas sahibini Allah ihlas
makamına ulaştırırsa ihlas sahibi kurtulur, emniyet makamına varır. Hiçbir ayna
yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki
tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.
Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline
gelmez. Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.
Kendinden kurtuldun mu tamamıyla burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin.
Bunu apaçık görmek istersen Salahaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.
Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir. Şeyh. Allah gibi
aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir. Gönül onun elinde mum gibi
yumuşaktır. Mührü, gönle gah ayıp, gah şeref damgasını basar.
Mumunda ki mühür,bir yüzüğe alamettir. Onu hatırlatır ya asık o yüzük de ki nakış
kimin alametidir, kimi hatırlatmaktadır O nakı ş, efkarının her halkası, öbürüne
geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.
Gönül dağlarında ki bu ses kimin Bu dağ, gah sesle dopdolu gah bomboş ve sessiz.
Ev sahibi, nemde olursa olsun hakim ve üstat dır,yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül
dağı, onun sesinden hali kalmasın! Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir. Dağ vardır yüz
misli. Dağ; o ses den ,o sözden yüz binlerce halis ve saf kaynaklar sızdırır. Fakat
dağdan o lütuf kesildi mi sular kaynakların da kan kesilir.
O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden tur dağı lal haline geldi. Dağın cüzzüleri
canlandı akıllandı, ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki ne candan bir çeşme
coşmakta ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta. Onda ne bir iştiyak
sahibinin sesi var, ne sakinin bir yudum şarabının neşesi! Nemde hamiyet ki böyle bir
dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.
Belki cüzülerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur! Kıyamette dağlar
yerlerinden sökülecek. Senin bir davranmanda ne vakit böyle bir keremde bulunacak
Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır O kıyamet yaradır, bu merheme
benzer. Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile
ihsan sahibidir. Ne mutlu o çirkine ki güzele eş arkadaş oldu, vah eşi kış olan gül
yüzlüye! ölmüş ekmek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.
Kara odun ateşe eş olur, karanlığa gider, baştan başa nur kesilir. Ölmüş eşek tuzluya
düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır. Allah gününün rengi Allah boyasıdır.
Onda her şey bir renge boyanır. Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “
Beni kınama. Küp benim der.”
O “ Ben küpüm” demek “ ben, Hakk’ım”demektir. Demir demirdir ama ateş rengine
girmiş, o renge boyanmıştır. Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sukut
eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır. Madendeki altın
gibi kızarınca sözü, ağızsız, dudaksız “ Ben ateşim” sözüdür.
Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki. “ ben ateşim ,ben ateş! Sen
şüpheye düşşen de ben ateşim, istersen bir tecrübe et, elini sür. Ben ateşim, eğer
şüphe ediyorsan bir an olsun yüzünü bana koy!” Ademoğlu, Allahdan nurlanırsa seçilir
de meleklerin mescudu olur. Cani melek gibi azgınlıktan ve şüpheden kurtulan kişi de
alemde secde eder.
Ateş nedir demir nedir Dudağını yum. Bu benzetişte bulunanla alay etme. Ayağını
denize pek basma, denizden çok bahsetme dudağını ısırarak susup kıyısın da dur!
Benim gibi yüzlercesi bile denize tahammül edemezler. Fakat yine de denizde
boğulmaktan korkmuyor, ona dalmadan duramıyorum. Canım da denize feda olsun,
aklım da. Canın da kan diyetini bu deniz vermekte, aklın da. Ayağım oldukça denizde
yürürüm, ayağım kalmazsa yine su kuşları gibi denize dalarım. Huzur da bulunan bi
edep kişi huzurda bulunmayan kişiden daha hoştur. Halka da eğridir ama nihayet
kapıda değil mi
Ey teni bulaşmış, pislenmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan, havuzun
dışındayken nasıl temizlenir Havuzdan uzak düşen kişi nasıl temiz olur O adam
batın temizliğinden bile uzak düşmüştür. Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur.
Cisimlerin temizliği ise pek az bir miktarda olabilir. Çünkü gönül havuzdur ama gizli.
Bu havuzun, denize gizli bir yolu var. Senin muayyen miktarda ki temizliğin yardım
ister. Yoksa sayılı şey, harcandıkça azalır. Su, pis adama “ Bana koş der” Pis adamsa “
Sudan utanıyorum der.”
Su der ki: “ Bu utanma, bensiz nasıl zail olur, bu pislik, bensiz nasıl temizlenir ”
Bulaşık ve pis adam; sudan utanır, gizlenirse bu utanma, “Haya, imana manidir”
sözünün tahakkukuna sebep olur. Gönül, ten havuzunda çamura bulandı ama ten,
gönül havuzunda arındı. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan
sakın!
Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var,
birbirlerine karışmazlar. İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri
kalma. Padişahların huzurunda can tehlikesi var ama himmetleri yüce kişiler can
korkusu yüzünden padişahtan çekinmezler. Padişah, şekerden daha tatlı olunca canın
tatlılığına gitmesi de daha hoş, daha doğru.
Ey beni kınayan, sen sağ esen ol. Ey selamet arayan, sen beni bırak! Benim canım
ocaktır, ateşten hoşlanır, ocağa ateş yurdu olmak yeter. Bana ocak gibi aşka yanmak
düştü. Bundan kör olansa zaten ocak değildir. Azıksızlık azığı sana azık olursa baki
olan can bahçen güllerle, süsenlerle dolar. Başkasının korktuğu şeyler, sana emniyet
verir. Su kuşu denizden ,kuvvet bulur, ev kuşuysa perişan olur.
Ey tabip, ben; yine divana oldum. Sevgili, ben yine kara sevdalara uğradım. Zincirinin
halkalarından her halkanın başka, başka fenleri var. Her halka başka bir delilik
vermede. Her halkanın eseri, başka, başka fenler. Onun için her an başka deliliklerim
var. Darbı meseldir. Delilikler; fen fen , çeşit çeşittir. Hele böyle ulu bir beyin zincirine
bağlanmış kişide olursa! Bağımı, öyle bir divanelik kopardı ki bütün divaneler bana
nasihat verirler.
Bu çeşit delilik, zünnunun Mısri’nin de başına geldi. Onda yeni ,yeni coşkunluklar,
cezbeler meydana gelmekteydi. coşkunluğu adeta göğün üstüne erişecek bir dereceyi
buluyor, ciğerler acısı bir hale geliyordu. Kendine gel ey çorak toprak, kendi
coşkunluğunu bu işe sahip olan temiz kişilerin coşkunluğu ile bir tutma! Halk onun
deliliğine tahammül edemez bir hale geldi.
Ateşi, adeta halkın sakalını tutuşturmaktaydı. Avamın sakalına ateş düşünce onu
körlüklerinden, inatlarından tutup bağladılar. Halk, bu yolda umumiyetle dara düşse
de yine yuları geri çekmeye imkan yoktur. Bu padişahların hepsi halk dan can
korkusuna düştüler. Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok! Hüküm
külhaniler eline geçince nihayet zünnun zindanına düştü. Bir tek ulu padişah, tek
başına atına binmiş, gitmekte ardına düşen, ona uyan yok. Böyle bir eşi bulunmaz
inci, çocukların eline düşmüş kadrini bilen anlayan yok. İnci de nedir ki Bir katrada
gizlenmiş bir deniz bir zerreye sığmış güneş! Öyle bir güneş ki kendisini zerre
gösterdi de yavaş, yavaş yüzünü açtı.
Bütün zerreler,onda yok oldu. Alem onun yüzünden sarhoş oldu, onun yüzünden
kendisine geldi. Fakat kalem, bir gaddarın elinde oldu mu şüphe yok. Mansur, dara
çekilir. Bu hüküm, bu hükümet, kötü kişilerin elinde oldukça elbette peygamberleri
öldürmek lazım. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından peygamberlere “ Biz, sizi şom
bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor” dedi.
Hıristiyanların cehaletine bak ki asılan bir Allahdan medet ummaktadır. Çünkü onlarca
İsa’yı Yahudiler asmıştır. Peki iş böyleyse ona kim imdat etsin O padişahın yüreği,
onların yüzünden kan olunca “ Sen, onların içinde oldukça Allah onlara azap
göndermez” hükmü nasıl olur da sürüp gider Hain kalpazandan, halis altınla
kuyumcu, daha fazla korkar. Yusuflar, çirkin kişilerin hasedinden korkup gizlenirler.
Güzeller, düşman korkusundan ateş içinde yaşarlar.
Yusuflar, kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyuya düşmüşlerdir. Çünkü o kardeşler,
hasetlerinden Yusuf’u kurtlara verip dururlar. Hasetten Mısır Yusuf’unun başına neler
geldi Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur. Hulasa halim Yakub, Yusuf’a bir şey
yapmasın diye bu kurttan daima korkar. Zahiri kurt, Yusuf’un etrafında dönüp
dolaşmadı. Fakat bu haset, işlediği işle kurtları da geçti!
Bu haset kurdu, Yusuf’u yaraladı da “ biz onu elbiselerimizin başında bırakmış,
gitmiştik, kurt kapmış diye tatlı sözlerle özür serdetti. Bu hile, yüz binlerce kurtta bile
yok Hele dur, bak, bu kurt sonunda nasıl rüsvay olur! Ondan dolayı herkesin yaptığı
kötülüğün zararını göreceği gün hasetçiler, muhakkak kurt şeklinde
haşredileceklerdir.
Hırsla dolu aşağılık ve haram yiyici kişi, o sayı günü domuz şeklinde, zina
edenler,avret yerleri kokarak, şarap içenler, ağızları kokarak dirilirler. Gönüllerin
duyduğu o gizli koku, mahşerde açığa çıkar, duyulur. İnsanın varlığı bir ormana
benzer. O deme agahsan çekin bu varlıktan çekin! Vücudumuzda binlerce kurt,
binlerce domuz. Temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var.
Herhangi huy galipse hüküm onundur. Maden de altın bakırdan fazlaysa o maden altın
sayılır. Vücudunda hangi huy galipse o huyun suretine göre haşredilmen gerekir.
İnsan da bir an olur, kurtluk zuhur eder, bir an olur, ay gibi Yusuf yüzlü bir güzel
haline gelir. İyiliklerle kinler gizli bir yolda gönüllerden gönüllere gidip durmaktadır.
Hatta insandan öküzle eşek bile bilgi sahibi olur, akıllanır,hüner elde eder. Serkeş at,
rahvan bir hale gelir, alışır. Ayı oynar, keçi de selam verir.
Köpeğe insanın huyu geçer, nihayet çoban olur, av, avlar yahut sürüyü korur. Eshabı
Kehf’in köpeğine onlardan öyle bir huy sirayet etti ki sonunda Allah’ı aramaya
koyuldu. Kalb de her an bir çeşit şey baş gösterir. İnsan bazan şeytanlaşır, bazan
melekleşir. Bazan tuzak kesilir, bazan yırtıcı hayvan! Aslanların bildiği o acayip
ormandan, gönüller tuzağına gizli bir yolu bulunan o meşelikten, içten içe hırsızlık et,
can mercanını çal1 Ey köpekten aşağı, ariflerin gönüllerinden o mercanı elde et.!
madem ki hırsızlık ediyorsun, bari latif inciyi çal! Mademki hamallık ediyorsun, bari
yüce bir yük yüklen!
Dostlar Zünnunun bu işinde düşünceye daldılar, zindana gittiler, bu hal hususunda
konuşup fikirlerini söylemeye başladılar: Dediler ki “Bunu herhalde kasten yapıyor.
Bunda bir hikmet var. O bu dinle bir kıbledir, bir delildir. Ona delilik hükmetsin, o
çaldırsın imkan mı var Böyle bir şey onun deniz gibi hudutsuz aklından ne kadar
uzak! Haşa delilik bulutu, onun ayını örtsün. Böyle bir şey onun ulu makamının
kemalinden değildir.
O halkın şerrinden bir bucağa sindi. Akıllılardan utandı da divane oldu. Tane tapan
sersem akıldan usanmış da bu yüzden mahsus kendisini deli göstermiştir.” Maden de
der ki: “ yiğit , beni bağla öküz kuyruğundan yapılma kamçı ile başıma sırtıma vur.
Fakat deşeleme! Kamçı yarasından hayat bulayım.
Musa’nın öküzü yüzünden dirilten maktul gibi dirileyim. Öküz kuyruğundan yapılma
kamçının açtığı yaradan iyileşeyim, Musa’nın mucizesiyle dirilen o öldürülmüş adam
gibi canlanayım. O öldürülmüş adam öküz kuyruğu kamçısının açtığı yaradan dirildi.
Bakır gibi kimya yüzünden altın oldu. Sıçrayıp kalktı, sırları söyledi, kanını dökenleri
gösterdi.
Beni bumlar öldürdü, bu fitnenin tohumunu bunlar ekti diye açıkça söz söyledi. Bu
ağır beden de öldürüldü mü sırları bilen ruh varlığı dirilir. O adamın canı cenneti de
görür, cehennemi de bütün sırları da tanır, bilir. Kanlı şeytanları, hile ve hud’a
tuzağını ve şeytanlıkları gösterir. Kuyruğunun açacağı yara yüzünden can kurtulsun
diye öküz kesmek, yol şartlarındandır. Sen de tez öküz nefsi tepele de gizli ruh
dirilsin, akıllansın.
Onlar, ahvali anlamak üzere zünnun’un yanına yaklaşınca Zünnun onlara bağırdı: “
Hey, kimlersiniz Sakının!” Onlar, edepli, edepli “ Biz dostlardanız. Buraya canla başla
hal hatır sormak için geldik. Nasılsın ey hünerli, marifetli akıl denizi Akıllı olduğun
halde niye kendini deli gösteriyorsun, bu ne bühtan Güneşe külhanın dumanı erişir
mi Anka, kargaya zebun olur mu Bizden çekinme, şunu anlat.
Biz seni sevenleriz. Bize bu işi etme. Sevenleri, kendinden uzaklaştırmak yaraşmaz.
Onlardan işi gizlemek onları hileyle aldatmak doğru değildir. Padişahım, sırrı açığa
vur. Ey ay yüzlü, yüzünü bulutla gizleme. Biz seni seviyoruz,sana sadıkız, aşıkız. İki
alemde de gönlümüzü sana verdik” dediler. Zünnun, sövüp saymaya başladı,
delicesine saçma sapan sözler söyledi. Sıçrayıp onlara taş topaç yağdırmaya, sopa
sallayıp fırlatmaya koyuldu. Hepsi yaralanıp ezilmek korkusundan kaçtılar.
Zünnun, kahkahayla gülüp başını salladı. Dedi ki: “ Şu dostların heva ve hevesine bak.
Dostlara bak! Hani dost olanların nişanesi Dostlara zahmet can gibi sevimlidir.
Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine
benzer.
Dostluk nişanesi beladan, afetlerden, minhetlerden hoşlanmak değil midir Dost altın
gibidir. Belada ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”
LOKMAN´IN SINAVI
Tertemiz bir kul olan lokman, gece gündüz kullukta çevik ve gayretli değil
miydi Efendisi, onu ileri tutar, oğullarından üstün görürdü. Çünkü lokman, filvaki kul
oğluydu ama efendiydi, heva ve hevesten hürdü. Bir padişah, konuşma esnasında bir
şeyhe dedi ki: “ Benden bir şey dile” Şeyh “ Padişahım, bana böyle söylemekten
utanmıyor musun Hele biraz daha yüksel! Benim iki kulum var. Onlar hor hakir
kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.
Padişah “ Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler deyince şeyh “ Birisi, kızmak öbürü
şehvet” dedi. Padişahlıktan feragat edeni padişah bil. Onun nuru ayla güneş,
olmaksızın da parlar durur. Mahzene sahip olan, zatı mahzen olmuş kişidir. Varlığa,
mağlup olan, varlığa düşman olan kişidir. Lokman’nın efendisi, görünüşte onun
efendisiydi ama hakikatte Lokman’nın kuluydu.
Bu ters dünyada benzerler çoktur. Onların nazarında bir gevher, çöp parçasından da
bayağıdır. Her çöle, çeçip kurtulunacak yer adı verilmiştir. Ad ve suret, halkın
akıllarına tuzaktır. Bir güruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.
Mürailik sureti de bir güruhun adını zahitliğe çıkarmıştır.
Halbuki kendisi riyaya boğulmuştur. Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki,
onu sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın. Bu nura sahip olan , akılyoliyle onun
kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz. Gaybı adamakıllı bilen
Allahnın has kulları can aleminde kalb casuslarıdır.
Hayal gibi gönle girerler. Gizli şey ve hal, onların önünde apaçıktır. Serçenin
vücudunda ne kuvvet ne kudret vardır ki sırrı doğanın aklından gizli kalsın Allah
sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlukatın sırrı nedir ki Göklere çıkan adama
yeryüzünde yürümek güç gelir mi Be zalim, Davud’un elinde demir mum haline gelir
erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor
Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.
Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir. Kendisi de o
kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar. Kullar gibi onun ardından
yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz. Ey kul sen baş köşeye otur. Ben, eski
bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.
Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama. Şimdi hizmetin, bence bana hizmet
etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim”
der. Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir. Onların
gözleri toktur efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lazım olan işi yapa gelmişlerdir.
Halbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi
gösterirler. Efendi kulluk edebilir fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez
ki. Şunu bil ki o alemden bu aleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır.
Lokman’nın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü. Sırrı bildiği için
o yol gösterici,iş başarmak için eşeğini güzelce sürmekteydi.
Lokman’nı daha önceden azad ederdi ama hoşnutluğunu diliyordu. Çünkü lokman’nın
muradı buydu. O aslan, o yiğit, istiyordu ki kimse sırrına ermesin. Sırrını kötülerden
gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman,kendinden de
gizlemendir. Fakat sen işini gözünden bile gizle de işine kötü göz değmesin. Kendini
ücret tuzağına teslim et de sonra kendinden, kendiliğin olmaksızın bir şey çal.
Yaralıya, vücudundan temreni çıkarabilmek için afyon verir, uyuturlar. Ölüm vaktinde
de adama elem ve ıstıraplar verirler. O halde meşgulken canını alıverirler. Şu halde
anlıyorsun ya, gönlünü herhangi bir düşünceye verdin mi, gizlice senden bir şey
alacaklardır. Her ne düşünür. Her ne elde edersin hırsız, emin olduğun terden gelip
çatmaktadır. Binaenaleyh bari en iyi işe koyul da hırsız senden hiç olmazsa en bayağı,
en aşağı bir şeyi alıp götürebilsin. Tacirin yükü suya düşerse ondan daha iyi bir
kumaşa el atar. Senin de madem ki suya bir şeyin düşecek, mahvolacak. En aşağı şeyi
terk et de daha iyisini bul.
Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, lokman’a adam gönderip çağırtır,
Önce o yemeğe lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi. Bu suretle onun
artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi. Hatta yese bile
gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.
Bir gün lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ git,
oğlum lokman’ı çağır” dedi Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim
verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın
efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi; Yalnız bir
dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir
karpuz” dedi .
Çünkü lokman, öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı
geliyordu. Efendisi o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili
uçukladı, boğazı yandı. Bir eyyam acılığından adete kendisini kaybetti. Sonra “ A
benim canım efendim, Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı
nasıl oldu da lütuf saydın Bu ne sabır Neden böyle sabrettin Sanki canına kastın
var Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin ” dedi.
Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki
utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu
acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzüleri senin nimetlerinden
meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;Bu kadarcık bir acıya
dayanamaz, feryadedersem vücudumun bütün cüzüleri hak ile yeksan olsun!
Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı Sevgiden
bakırlar altın kesilir. Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru bir hale gelir, sevgiden
dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi
neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki
Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk,
cansız şeylerdir.
Noksan bilgi sahibi, cansız bir şey de dilediği şeyin rengini görünce adeta bir ıslıktan
sevgilinin sesini duymuş gibi olur. Noksan bilgi, fark ve temyize malik değildir.
Nihayet şimşeği güneş sanır. Bu yüzden peygamber, noksanı olan kişiye melun dedi.
Fakat bu noksan, tevil de akıl noksanıdır. Teninde noksan bulunan acınır, acınan
kişiye lanet etmek böyle bir adamı yaralamaksa hiç de yaraşır bir şey değil.
Kötü hastalık lanet edilmesi icap eden, uzaklığa layık olan illet, akıl noksanıdır. Zira
noksan akılları tamamlamak, yani akıllanmak mümkündür, fakat bedendeki noksanı
tamamlamaya imkan yok. Allahdan uzak düşen her kötü kişinin kafirliği, firavunluğu,
umumiyetle akıl noksanından ileri gelmiştir. Beden noksanı için Kuran’ da “ köre teklif
yok” diye bir genişlik var. Şimşek çabucak sönüp gider, pek vefasızdır. Sen aydın ve
parlak olmayan geçici şeyi baki olandan ayırt edemiyorsun. Şimşek güler o kişiye.
Kime biliyor musun onun nuruna gönül bağlayana.
Felek nurlarının sonu yoktur. O nurlar, şarkta ve garpta bulunmayan Allah nuruna
benzer mi hiç Şimşek bil ki göz nurunu alır, baki nur da, bil ki gözlere yardımcıdır.
Deniz köpüğü üstüne at sürmekle şimşek ziyasiyle mektup okumak, Hırs yüzünden
akıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir. Aklın hassası, işin sonunu
görmektir. Akıbeti görmeyen akıl nefistir. Nefse mağlup olan akıl, nefis haline
gelmiştir. Müşteri, Zuhal tesiri altında kalırsa Zuhalleşir. Sen bu yomsuzluk içinde
gözünü döndür de sana bu nuhuseti verene bak! Bu cezirle meddi gören kişi,
yomsuzluktan kurtulur, saadete erer.
Allah, bir halden bir hale döndürme esnasında her şeyi zıddıyla meydana çıkararak
seni halden hale döndürür durur. Bu suretle de Eshabı Şimalden olmaktan korkar
durur, erler gibi de Eshabı Yemi’nin lezzetini umarsın. Bir yandan korkuya, bir yandan
ümide düştün mü iki kanadın olur. Bir kanatlı kuş katiyen uçamaz acizdir. Ya beni
bırak, hiç söylemeyeyim, yahut da izin ver tamimiyle söyleyeyim.
Yoksa ne bunu istiyor, ne onu istiyorsan yine ferman senin. Kim ne bilir ki maksadın
ne, muradın nerede Can İbrahim canı olmalı ki nuriyle ateş içinde cennetler, köşkler
görsün. Derece, derece aya, güneşe kadar yücelsin; halka gibi kapıya kalmasın. Halil
gibi yedinci kat gökten de geçsin. Çünkü ben batanları, geçenleri sevmem. Bu ten
alemi, şehvetten kurtulan kişiden başkasını yanılta gelmiştir, yanılta gider.
HÜTHÜD İLE BELKIS
Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun. Allah, ona yüzlerce erkeğin aklını vermişti. Bir hüthüt
kuşu, Süleyman’dan birkaç satırdan ibaret bir mektup getirdi. Belkıs okudu. Elçinin
getirdiği o şümullü nükteleri hor görmedi. Gözü hüthütü gördü, gönlü onun Anka
olduğunu anladı. Duygusu onu bir köpekten ibaret gördü, gönlüyse bir derya.
Akıl, bu iki renkli tılsımlar yüzünden Muhammet’le, Ebucehil’lerin savaştığı gibi duygu
ile savaşır durur. Kafirler Ahmet’i beşer gördüler. Çünkü onun ayı böldüğünü
görmemişlerdi. Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de.
Allah duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi. Çünkü o köpüğü
gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi.
Bu günün sahibi de odur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur
de o, hazineden bir pul bile görmez. Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o
zerreye kul, köle kesilir. Birlik denizinin elçisi olan katra ya yedi deniz esir olur. Bir
avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş
koyar. Ademin toprağı Allahdan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde
ettiler. Göğün yaratılması neden di Toprakla olan münasebeti kaldıran, müşkülleri
halleden bir gözden. Toprak, kesafeti yüzünden suyun dibine gider. Öyle olduğu halde
toprağa bak ki çevikleşti, süratle arşı bile geçti. Bil ki o letafet sudan değildir, ancak
verici ve eşsiz, örneksiz yaratıcının ihsanından,. Dilerse havayı, ateşi aşağılatır,
dilerse dikeni gülden üstün eder. Allah hükmedicidir, dilediğini yapar.
Derdin ta kendisinden deva yaratır. Havayı, ateşi aşağılatırsa onları karartır,
bulandırır, ağırlaştırır. Yeri ve suyu yüceltirse kainat yolunu ayaklarıyla arşınlarlar,
yürürler. Gayrı tamamıyla anlaşıldı ki dilediğini yüceltir, toprağa mensup olana
“Kanatlarını aç” der. Ateşe mensup olana der ki: “ yürü, iblis ol, yedinci kat yerin
altında şeytanlık et. Ey topraktan yaratılan adam, sen de yürü, Süha yıldızını bile geç.
Ateşten yaratılan iblis, sen de yerin dibine git. Ben dört tabiat ve illet-i şla değilim.
Her şeyi tasarruf etmede Baki ve daimiyim .İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey
kötü düşünceli; takdirim, sebebe bağlı olamaz. Bir vakit olur,adetimi değiştirir, bir
vakit olur, bu tozu yatıştırırım. Denize “ Durma, hemencecik ateşlerle dol” derim.
Ateşe “ Haydi, gül bahçesi kesil” diye emrederim.
Dağa derim ki: “ Pamuk gibi hafifleş! Göğe derim ki: “Göze baş aşağı görün” Güneşe “
Ey güneş, ayla birleş” der, ikisini de iki kara bulut haline getiririm. Güneş çeşmesini
kurutur, kan çeşmesini, sanatımla misk haline getiririm” Allah güneşle ayın
boyunlarına boyunduruk vurur, onları iki kara öküz gibi bağlayıverir.
Kuran okuyan biri, Kuran’dan “ Maüküm gavra” yani “ suyu kaynağından keser, yerin
derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem, benim gibi
ihsanda, ululukta misalsiz olan tek Allahdan başka kim vardır ki suyu tekrar
kaynağına getirebilsin ” ayetini okuyordu. Bir hor, hakir felsefeci, bir aşağılık
mantıkçı, mektep yanından geçerken, bu ayeti duyup hoşuma gitmedi. Dedi ki: “ Suyu
külünkle biz çıkarırız. Belin kazmanın darbesiyle ta yerin dibinden kaynatırız”
Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam felsefeciye bir tokat vurdu. İki
gözünü de kör etti. Dedi ki: “ ey kötü kişi eğer doğrucuysan, gözün doğruysa bu iki
göz kaynağını da, haydi kazma ile nur landır” gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan
kalktı. Gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş! Eğer ağlayıp
inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur Allah keremiyle yine zuhur
ederdi.
Fakat istiğfar etmek de elde edilir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz. Yapılan
işlerin çirkinliği, küfür ve inkarın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mani
oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı. Gönlü katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe onu ekin
ekmek için nasıl yarabilir Nerede Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere
toprak haline getirsin. Halil’in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş
mümkün oldu.
Yahut Mukavkıs’ın Peygamberden dilemesi üzerine taşlık yer gayret güzel bir tarla
haline geldi. Bunlar gibi o kötü adamın inkarı da aksine olarak altını bakır haline
getirir. Sulhu savaş yapar. Bu kötü kişi çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş
topaç yapar. Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil. Kendine
gel de “ tövbe eder, Allah’a sığınırım” diye cürümde bulunma, günah etme. Tövbeye
de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart. Meyvenin olması için
hararet ve su lazımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder. Gönül şimşeğiyle iki
göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır Vuslat zevkinin yeşilliği nasıl
yetişir, kaynaklardan arı, duru su nasıl coşar Gül bahçesi; yeşilliğe nasıl sır söyler,
menekşe nasıl olur da yaseminle ahdedebilir Çınar, dua için nasıl el açar, ağaç
havada nasıl baş sallar
Çiçek bahar mevsiminde ( renklerle, kokularla dolu olan) eteğini nasıl serper Lalenin
yüzü nasıl kan gibi kızarır Gül, kesesinden nasıl altın saçar Nasıl olur da bülbül gülü
koklar; üveyik kuşu, bir istekli gibi “Kü-kü nerede, nerede” diye öter Nasıl olur da
leylek “ lek, lek – senin sesin” sesini canla, başla çıkarır. Ey yardımı dilenen Allah,
senin de ne demek Zaten her şey senin mülkünden ibaret.
Nasıl olur da yaprak, içteki sırları gösterir Nasıl olur da bahçe gökyüzü gibi
aydınlanır Bu güzel ve ağır elbiseleri nereden getirdiler Hepsini de kerem sahibi
Allahdan hepsini de merhamet sahibi Allahdan! O letafetler, bir güzellik nişanesidir, o
nişane de ibadet edici bir erin ayak izi. Padişahtan nişane gören sevinir. Görmeyene
gelince, uyanıp kendine gelemez. Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak
kendinden geçen kişinin ruhu bu gün de Rab bini görür, kendinden geçer.
Şarap kokusunun şarap içen tanır. Şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin Hikmet,
müminin kaybolmuş devesine benzer, Hikmet, teşrifatçı gibi adamı padişahla
görüştürür. Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana vade verir, alametler söyler.
Muradın olacak, nişanesi de bu: Yarın sana filan kişi gelecek.
Onun bir alameti atlı oluşudur. Bir alameti de şu; Seni görünce kucaklayacak. Bir
alameti de seni görünce gülmesi, diğer bir nişanesi de sana karşı el kavuşturmasıdır.
Diğer bir alameti de şudur ki: Heveslenip bu rüyayı yarın hiç kimseye
söylemeyeceksin. Bu alamet, Yahya’nın babasına da gösterilmiş, ona da “ üç güne
kadar kimseye bir söz söylemeye muktedir olamazsın.
Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk
olacağına alamettir. Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delalet
eder. Kendine gel. Bunları dile getirme. Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti. Sana da
bu alametleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler. Hatta bunlar nedir ki
Daha yüzlerce nişaneler var. Bu rüya; durmadan dinlenmeden biteviye Allahdan
dilediğin saltanata, istediğin makama erişeceğine alamettir. Olması için uzun
gecelerde ağlayıp inlediğin seher çağlarında niyaz ettiğin muradına, eline girmedikçe
günlerini karatan, boynunu iğ gibi incelten maksadına erişeceğine delalet eder. Temiz
erler nasıl varını, yoğunu verdin, Malını, mülkünü, uykunu feda ettin, yüzünün rengi
kaçtı, hatta başından bile geçtin, bir kıl gibi kaldın; Nice demdir ödağacı gibi ateşlere
atıldın.
Kaç kereler miğfer gibi kılıç önüne gittin! Bunlar yüz binlerce biçarelikler, aşıkların
huyudur. Bunlar, sayıya gelmez ki! Geceleyin bu rüyayı görünce gündüz oldu mu o
ümitle günün aydınlanır. O alametler nerede acaba diye gözünü sağa, sola çevirir
durursun. Eyvah, gün geçer de o alametler zuhur etmezse diye yaprak gibi titrersin.
Mahallelerde, pazarlarda buzağsını kaybetmiş adam gibi koşarsın.
Birisi “ baba, hayrola, ne koşup duruyorsun Burada bir şey mi kaybettin, kaybettiğin
ne” dese, “ hayırdır ama bana. Benden başka kimsenin bilmesi caiz değil. Söylersem
bana gösterilen nişaneler kaybolur. Onlar kayboldu mu ben, öldüm gitti” dersin. Her
atlının yüzüne dikkatle bakarsın. Baktığın adam, sana “ Bana deli gibi bakma be”der.
Ben, bir sahip kaybettim. Onu aramaya yüz tuttum.
Ey atlı, devletin daimi olsun. Aşıklara acı, onları mazur tut” dersin. Madem ki gayretle
aradın dikkatle baktın, bu işe adamakıllı sarıldın. Elbette bulursun. Bir işe ciddi bir
suretle sarılan yanılmaz demişler. Ey iyi bahtlı, ansızın atlı gelir, seni sımsıkı kucaklar.
Sen kendinden geçer, dostlarından ayrılırsın. Bu işten haberi olmayan da “ İşte sana
riyakar, işte sana münafık!” der.
Ne bilsin o, kendisinden geçen kişinin coşkunluğu nedir Bu kimin vuslatı nişanesi
Bilmez ki Bu nişane gören kişinin hakkındadır. Başkasına bu nişane nereden zuhur
edecek Âşığa her an, ondan bir nişane görünmekte Canına can katılmaktadır. Sanki
çaresiz kalmış balığın önüne su gelmiş, bu nişaneler, o kitabın delilleridir.
Peygamberlerde olan nişaneler de aşina olan cana mahsustur.
Bu söz noksan kaldı, bir karara bağlanmadı. Gönlüme malik değilim ki mazur gör.!
Zerreleri kim sayabilir ki Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam
olursa! Bağdaki yaprakları keklik ve ötüşleri sayabilir miyim Bunlar sayıya gelmez
ama ben sınanmış adamı ir şadetmek için sayıyorum. Zuhal yıldızının nuhusiyetiyle
müşterinin saadeti saymaya kalkışan da sayıya sığmaz.
Fakat böyle olduğu halde bu ikisinin bazı tesirini yani zarar ve faydalarını anlatmak
yine lazımdır. Bu suretle kaza ve kaderin eserlerinden cüzi bir miktarı saadet ve
nuhuset ehlince anlaşılmış olur. Talihi müşteri olan kişi, neşesinden, ululuğundan
sevinir; Talihi Zuhal olan da şer işlere düşmemek için yaptığı şeyler de ihtiyat etmek
lüzumunu anlar.
Yıldızı Zuhal olan kişinin ahvalini tamamıyla söylesem zavallı,o yıldızının ateşinden
yanar. Padişahımız, bize “ Allah’ı anın” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde
gördü de nur ihsan etti. Dedi ki: “ Filvaki ben, sizin beni anmanızdan müstağniyim.
Beni tasvir etmek, övmek, anmak layık değil.
Fakat tasvire, hayale kapılan bizim zatımızı misalsiz, tasvirsiz anlayamaz” Cisme
mensup anış nakıs bir hayaldir. Padişahlara layık olan tavsif, cismani anışlardan
arınmıştır. Birisi padişaha, “ Çulha değildir” dese bu ne biçim medih Yoksa padişahın
çulha olmadığını bildirmiyor mu ki
MUSA PEYGAMBER VE ÇOBAN
Musa, yolda bir çoban gördü. Çoban, şöyle söylenip duruyordu: “ Ey kerem sahibi
Allah! Neredesin ki sana kul, kurban olayım, çarığını dikeyim, saçını tarayayım
elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elceğizini
öpeyim ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim.
Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yadınladır
Allahm!” o çoban, bu çeşit saçama sapan şeyler söyleyip duruyordu. “Musa kiminle
konuşuyorsun ” diye sordu. Çoban, “ bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle” diye
cevap verince, Musa dedi ki: “ vah ,vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan
kafir oldun, bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey Ağzına pamuk tıka
küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı. Çarık, dolak,ancak
sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var Böyle sözlerden ağzını
kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar. Zaten ateş gelmedi de bu duman ne
Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı Allahnın her şeye kadir ve her
hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret
ediyorsun Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Allah, bu çeşit hizmetlerden ganidir.
Sen bunları kime söylüyorsun. Amcana, dayına mı
Allah sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı Büyüyüp gelişmekte olan süt
içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer eğer bu dedikodu, kulu içinse. Allah, onun
hakkında da “ o, benim” dedi. Yine beyhude ve batıl. Allah onun hakkında, “
hastalandın da yine halimi hatırımı sormadın. Yalnız o hastalanmadı, ben de hasta
oldum” demiştir. Bu çeşit sözler, “ benimle duyar benimle görür” haki katına erişen
kişi içinde batıldır.
Allah haslarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür amel defterini kapkara bir hale
koyar. Sen bir erkeğe Fatma desen erkekle kadın hep bir cinsten olmakla beraber
imkan bulursa kanına kasteder, isterse hattı zatında halim ve mülayim olsun. Fatma
sözü, kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder.
El ayak bizim için övünç vesilesidir; fakat Allahnın arılığına nispetle kusur. “ Doğmaz,
doğurmaz” vasfına layıktır . Babayı da halk eden o, oğlu da doğma, cisim olanın
vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur. Çünkü doğan kevnü fesat
alemindendir aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette onu bir meydana getiren lazım
çoban, “ ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın” dedi; elbisesini yırtıp
yana ,yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.
Musa’ya Allahdan şöyle vahiy geldi: “ Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı
geldin, yoksa ayırmaya mı Kaadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en
hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.
Ona medih olan söz, sana zemdir, ona göre baldır, sana göre zehir! Bizse temizden de
münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!
Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara
ihsanlarda bulunayım diye. Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihtir. Sintlilere, sintlilerin.
Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini
saymakla kendileri temizlenirler.
Biz dile söze bakmayız gönle hale bakarız. Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse
sözünde kulluk ve aşağılık olmasın! Çünkü gönül cevherdir söz söylemekse araz. Bu
yüzden araz, ariyettir,maksat cevherdir. Manası gizli kapalı, yahut başka olan bu çeşit
laflar ne vakte kadar sürecek Yanıp yakılmak isterim ben yanıp yakılmak.
O ateşe düş! Canda sevgiden bir ateş tutuşur, düşünceyi sözü, baştanbaşa yakıver!
Musa, edep bilenler başka, canı ruhu yanmış aşıklar başka. Aşıklara her nefeste bir
yanış var. Yıkık köyden haraç aşar alınmaz. Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme.
Kana bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış
sözde yüzlerce doğrudan yeğ. Kabe’nin içinde kıbleden eser yoktur dalgıcın ayağında
dolak olmazsa ne gam1 yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça
olana yamadan bahsetme. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da
Allah’tır, mezhebi de. Lain, lal olduğunu ispat eden bir damgası olmasa da ne çıkar
Aşk gam denizinde gamlanmaz ki!
Ondan sonra Hak, Musa’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi; Musa’nın gölüne
sözler döktüler. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar. Nice defa kendisinden
geçti, nice defa kendisine geldi. Kaç kere ezelden ebede uçtu1 eğer bundan ötesini
anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum.
Çünkü bunu açmak bunu anlatmak anlayışın ötesindedir. Söylesen akıllar hayran olur.
Yazsam birçok kalemler kırılır! Musa Allahdan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın
ardınca koştu. O hayran aşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti. Aşık ve hayran
adamların ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrılır, hemen belli olur. Aşık, ruh gibi
bir ayağını yukardan aşağıya atar, bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar. Bazen bir dalga
gibi bayrak diker, yücelir.
Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez. Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi
ahvalini toprak üstüne yazar. Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: müjdemi ver
Allahdan izin geldi. Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu
söyle! Senin küfrün, din, dinin can nuru. Sen emniyete erişmişsin, bütün bir cihan da
senin yüzünden amanda.
Ey Allah “ Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi
pervasızca yürü, dilini aç! Çoban “ ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi
gönlümün kanına bulandım. Ben Sidret-ül Müntehadan da aşmış, oradan bile yüz
binlerce yıl öte gitmiştim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kainatı aştı.
Nasutumuzun mahremi Lahut’u olsun artık.
Aferin eline koluna! Şimdi benim halim söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim
ahvalim değil. Ayna da bir suret görürsün ya fakat o senin suretindir, aynanın değil.
Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi
Bu ses neyin harcı mı, neyzenin harcı mı ” dedi. Kendine gel, kendine! Allah’ı övsen
de bu övüşünü, çobanın layık olmayan övüşü gibi bil, öyle tanı.
Senin övüşün, çobanın övüşüne nispetle daha iyidir. Ama Allah’a nispetle onun da
değeri yok, onun da sonu gelmez. Ne vakte dek ben Allah’a hamlederim deyip
duracaksın Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana
çıkar. Allah’ı anışımın makul olması Allah rahmetindendir.
Adeta istihaze olan kadının namaz kılması gibi bir ruhsattan ibarettir. Onun namazına
nasıl kan bulaşmışsa senin Allah’ı anışını da benzetiş ve zannediş bulaşmış! Kan pistir
ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki: Allahnın lütuf
suyundan gayrı bir şeyle arınmaz ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.
Keşke secden de kıbleden yüzünü çevirmiş olaydın da tek “ Sübhane rabbiyel A’la”’nın
manasına ereydin! “ Allahm secdem de varlığın gibi sana layık değil. Sen kötülüğe
iyilikle mukabele et” diyeydin. Bu yeryüzünde Hakk’ın hikmetinden eser vardır. Ondan
dolayı pislikleri giderir, çiçekleri bitirir. Bizim pisliklerimizi örter, karşılığın da ondan
koncalar biter. Kafir vergide, cömertlikte topraktan daha aşağı, daha verimsiz
olduğunu görüp, varlığından çiçek ve meyve bitmediğini hatta bütün temizlikleri
bozup pislemekten başka bir şey yapmadığını anlar da “ Ben aykırı anlamış,
yanılmışım yazık keşke toprak olsaydım, Keşke topraktan sefer etmeseydim
Keşke bir avuç toprak gibi ben de bir tane düşürüp yetiştirseydim. Topraktan sefere
düştüm ama beni yol imtihan etti bu yolculuktan ne armağan getirdim ki ” der. Kafir
yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır. Adamın
yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır.
Yüzünü yola çevirmesi; doğruluktan niyazdan. Büyümeye meyli olan her ot, büyüyüp
durur, yaşar günden güne gelişir. Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür,
kurur, noksan bulur, mahvolur. Ruhumun meyli, yüceliklere ise yücelir durursun
varacağın yer de orasıdır. Aksine olarak başını yere eğdin mi battın gitti, Hak “ Ben
batanları sevmem” demiştir.
Musa “ Ey kerem sahibi, ey her işi yapan, ey bir an zikri, uzun bir ömre bedel olan
Allah! Bu balçık aleminde eğri büğrü bir iz gördüm. Gönül melekler gibi itiraz etti. “
Bir nakış yapıp ona fesat tohumunu ekmekteki maksat nedir Zulüm ve fesat ateşini
alevlendirip mescidi de secde edenleri de yakmakta ne hikmet var
Bir yalvarış için kan ve irin kaynağını coşturmak neden ” dedim. Ben bunların aynı
hikmet olduğunu biliyorum. Fakat maksadım, bu hikmetin büsbütün açığa çıkması ve
benim açıkça görmem. O yakın bana “sus” dediği halde görme hırsı “ hayır, coş!”
demekte. Sen meleklere sırrını gösterdin. Böyle bir lezzet, kahır ve minhete değer!
ademin nurunu Meleklere açıkça arz ettin, müşküllerini halledeydin.
Ölümün sırrını hasredilmen söyler, yaprağın hikmetini meyveler anlatır. Kanın
meninin sırrı da insanın duygusudur; her artmanın sonu da nihayet eksilme! Yazan
kişi önce yazı yazacağı tahtayı yıkar, temizler; sonra ona harfleri yazar. Allah da önce
gönlü kan eder, hor hakir gözyaşıyla yıkar, sonra o gönle sırları kaydeder. Yıkamakla,
o levhi bir defter yapmak istediklerini bilmek, anlamak gerek.
Bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski ve evvelki yapıyı yıkarlar. Sonunda arı
duru su çıkarmak için önce yerden toprak çıkarırlar. Çocuklar hacamattan ağlarlar.
Çünkü işin hikmetini bilmezler ki. Halbuki adam hacamatçıya para verir, kan içen
hançere iltifatlarda bulunur. Hamal ağır yükün altına koşar, yükü başkalarından
kapar. Yük için hamalların savaşlarına bak.
Din işinde çalışma da böyledir. Rahatın aslı zahmet olduğu gibi acılıklar da nimetin
önüdür. Cennet, hoşumuza gitmeyen şeylerle kaplanmış, cehennem de zevkimize
giden şeylerle dolmuştur. Ateşin aslı yaş ağaç olduğu gibi ateşe yanan da Kevser’e
ulaşmıştır. Zindan da mihnetlere düşen adam bir lokmanın bir zevkin yüzünden
düşmüştür. Bir köşkte devlete erişen de bir savaş, bir mihnet karşılığı olarak o devleti
bulmuştur.
Kimi altına, gümüşe sahip olmuş, zenginlikte naziri olmayan bir dereceye erişmiş
görürsen bil ki o, kazanma zahmetine sabretmiştir. Gözü açık olan bunları sebepsiz,
Allah hikmeti olarak görür. Fakat madem ki sen duygu alemindesin, sebeplere kulak
as! Sebeplere yapışmamak, onları görmemek makamı ruhu taba yi aleminden
kurtulmuş olanındır. Bu çeşit adam, peygamberlerin mucizeleri çeşmesini sebepsiz
görür.
Onları sudan ottan meydana geliyor bilmez. Bu sebep, doktorla hasta, kandille fitil
gibidir. Gece kandiline yeni bir fitil bük, fakat güneş kandilini bunlara muhtaç sanma.
Yürü aşevinin damı için samanlı balçık hazırla. Fakat bil ki kainatın damı, buna
muhtaç değil. Ah sevgilimiz gamımızı yakıp mahvedince gece yalnızlığı bile geçti,
gündüz oldu. Ay, ancak geceleyin cilve eder.
Gönlün istediği sevgiliyi gönül derdinden başka bir şey de arama. Fakat sen İsa’yı
bıraktın da eşeği besledin. Hulasa eşek gibi perdenin ardında kaldın gitti! Bilgi ve
irfan. İsa’nın talihidir, ey eşek sıfatlı, eşeğin talihi değil! Eşeğin anırmasını duyar,
acırsın. Halbuki bilmezsin ki eşek, sana eşeklik telkin ediyor.
İsa’ ya acı eşeğe değil tabiatı aklına baş etme. Bırak tabiatını ağlaya dursun sen
ondan al, canın borcunu öde! Yeter artık yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul
olan , eşeğin ardından gider. “ Onları atta bırakın” dan murat nefsindir. Nefis geride
aklın ilerde gerek. Ama bu aşağılık akıl da eşekle aynı mizaçta. Çünkü bütün fikri onu
nasıl elde ederimden ibaret. İsa’nın eşeği gönül mizacına malik olmuş akıllar
makamında yer tutmuştur. Çünkü akıl galebe çalmıştı, eşekse zayıftı.
Eşek şişman ve kuvvetli biniciden zayıflar. Ey eşek değerli; aklının azlığından bu eşek,
ejderhalaştı. Gönlün İsa’dan hastalandıysa yine ondan iyileşir, sıhhat yine ondan
gelir, onu bırakma. Ey nefesi hoş Mesih, cihanda yılansız hazine olmaz. Eziyetlerle
nasılsın İsa Yahudileri görünce ne hale gelir; Yusuf hasetçi kardeşler elinde ne olur
Sen gece gündüz bu azgın kavmin ardından koştukça nasıl olur da gece gibi gündüz
gibi ömre medet bağışlar, yardım edersin
Ah safra illetine tutulmuş o hünersiz kişilerden. Safradan ne hüner meydana gelir
Ancak baş ağrısı. Sen hemen doğu güneşinin yaptığını yap. Bizse nifak hile, hırsızlık
ve riya içinde yüzelim. Sen dünyada da balsın dinde de. Bizse sirke. Safraya ancak
sirkengübin iyi eder, giderir. Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde
boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terk etme de balı artır!
Bizden bu layıktı, bunu yaptık. Kum, gözde ancak körlüğü fazlalaştırır. Fakat ey aziz
sürme senden her değersiz şey, değer bulur, bir şey olur; sana bu layıktır. Bu
zalimlerin ateşinden gönlün kebap olduğu halde daima “ yarabbi, kavmime hidayet
et” diye hitap ediyordun. Sen o öd ağacı madensin. Seni ateşe atsalar bu alem, ıtırla,
fesleğen kokusuyla dolar.
Sen o öd ağacı değilsin ki ateşte yansın, eksilip bitsin. Sen o ruh değilsin ki gama esir
olsun. Öd ağacı yanar ama madeni yanmadan uzaktır. Rüzgar, nurun aslına nasıl
hamle edebilir. Ey göklere saflık veren, ey cefası vefadan daha iyi olan! Çünkü
akıllıdan bir cefa gelse o cefa cahillerin vefasından iyiyidir. Peygamber, “ Akıllının
düşmanlığı, cahilin sevgisinden yeğdir” dedi.
AĞIZA KAÇAN YILAN
Akılı birisi, atına binmiş geliyordu. Uyumakta olan birisinin ağzına da bir yılan kaçmak
üzereydi. Atlı onu görüp adamcağızı kurtarmak yılanı ürkütüp kaçırmak için koşmaya
başladı. fakat fırsat bulamadı. Aklı kendisine yardım ettiğinden pek akılı kişi
olduğundan o uyumakta olan adama şiddetlice birkaç topuz vurdu. O şiddetlice
vurulan topuzun acısı, adamı bir ağaç altına kadar kaçırdı.
Ortaya bir hayli çürük elma dökülmüştü. Adama “ Ey dertli kişi bunları ye” dedi. “
Beyim, ben sana ne yaptım, bana ne kastın var Eğer bana hakikaten bir kastın varsa
vur kılıcı, birden kanını dök! Sana çattığım saat ne menhus saatmiş. Ne mutlu senin
yüzünü görmeyene! Dinsizler bile kimseye suçsuz günahsız, az çok bir şey yapmadan
böyle sitem etmezler, bu sitemi caiz saymazlar” diyordu.
Söz söylerken ağzından kan geliyordu “ yarabbi cezasını sen ver!” diye bağırmakta,
her an ona kötü söylemekte, lanet etmekteydi. Atlı ise “ bu ovada koş”diye onu
dövüyordu. Adam, topuz acısıyla atlının korkusundan yel gibi koşmağa başladı. Hem
koşuyor, hem yüzüstü düşüyordu. Karnı toktu, uykulu ve gevşemiş bir haldeydi.
Ayağında, yüzünde yüz binlerce yara vardı.
Atlı o adamı akşam çağına kadar çekiştirip durdu. Nihayet, adamın safrası kabardı,
kusmağa başladı. İyi, kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da içinden
dışarı çıktı. O yılanı görünce kendisine iyilik eden atlıya secde etti. O kapkara çirkin ve
heybetli yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. Dedi ki: “ Sen, bir rahmet cebrailisin,
yahut da velinimet Allahsın ne kutlu saatmiş ki beni gördün.
Ölüydüm, bana yeni bir can bağışladın. Sen beni analar gibi aramaktayken, ben
eşekler gibi senden kaçıyordum. Eşek sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki
sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer. Onu bir fayda elde etmek bir ziyandan
kurtulmak için aramaz. Kurt, yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye arar. Ne mutlu
yüzünü görene, yahut ansızın senin bulunduğun yere ulaşana!
Pak ruh bile seni övmüş. Halbuki ben sana ne kadar kötü ve saçma şeyler söyledim.
Fakat efendim, padişahlar padişahı sultanım onları ben söylemedim, bilgisizliğim
söyledi. Bir parçacık olsun bu hali bilseydim böyle abes sözler söyleyebilir miydim Ey
iyi ruhlu eğer bana bu hali kinaye ile bile olsa çıtlatsaydın seni bir hayli överdim.
Fakat sükut ederek kızgın göründüm. Hiçbir şey söylemeksizin kafama vurmaya
başladın başım sersemleşti, aklım gitti. Hele benim bu başım zaten aklı da kıt!
Ey yüzü de güzel işi de güzel adam affet, deliliğimden söylediğim sözleri bağışla. Atlı “
eğer ben bunu biraz çıtlatsaydım derhal yüreğin su kesilir ödün patlardı. Yılanı
anlatsaydım korkudan canın çıkıverirdi. Mustafa “ canınızdaki düşmanı size olduğu
gibi anlatsam. Yiğitlerin bile ödü patlar ne yol yürümeğe ta katları kalır, ne bir işin
tasasına düşerler! Ne kimsenin gönlünde niyaz etmeğe kudret kalır, ne tenin de oruç
tutmaya, namaz kılmaya kuvvet” buyurdu.
Bunu duyan kedi önündeki sıçan gibi yok olur; kurt önündeki kuzu gibi mahvolur. Ne
uyku uyuyabilir ne yemek yiyebilir. Onun için ben sizi bunu söylemeden terbiye
etmekte, yetiştirmekteyim. Ebu Bekr-i Rebabi gibi susmakta, Davut gibi demire el
vurmaktayım. Bu suretle de olmayacak şey, benim elimde mümkün olur, bir hale yola
girer, kanadı yolunmuş kurşun bile kanadı çıkar. Çünkü Allahnın eli insanların
ellerinden üstündür. Tek Allah da bizim elimize “ Benim elim” demiştir.
Şu halde şüphe yok ki benim kolum uzundur,her yere erişir. Ta yedinci kat gökten bile
aşar. Elim gökte bile hünerler göstermiştir. Ey Kuran okuyan “İnşakkal Kamer”
ayetini okuyuver! Bu övüş de akıllar zayıf olduğu içindir. Zayıf olanlara kudreti
anlatmaya imkan mı var* uykudan başkaldırırsan anlarsın.
Bu iş böyledir işte doğrusunu Allah daha iyi bilir. Eğer sen içinde ki yılanı bilseydin ne
elma yemeğe kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye ne de kusmağa1 sen beni
sövüyordun, ben de seslenmiyor, fakat atımı sürüyordum. Gizlice de Yarabbi, sen
işimi kolaylaştır demekteydim. Sebebi söylememe izin yoktu, fakat seni kendi haline
bırakmaya da kaadir değilim.
Her an gönlümdeki dert yüzünden Yarabbi, kavmime yolu sen göster çünkü onlar
bilmiyorlar, demekteydim” dedi. Derdinden kurtulan adam, secdeler etmekte “ Ey
bana saadet, ikbal ve hazine olan! Ey yüce kişi Allahdan hayırlar bul! Bu zayıfın sana
şükretmeye kudreti yok. Mükafatını Allah versin. Ağzım dilim sana şükretmekte aciz”
demekteydi. İşte akıların düşmanlığı bu çeşittir. Onların zehirleri bile cana neşe verir.
Ahmağın dostluğu ise eziyettir, sapıklıktır. Misal olarak birde hikayeyi dinle.
Bir ejderha bir ayıya yakalamıştı. Yiğidin biri giderken ayının bağırmasını duydu.
Alemde düşkünlere yardımcı erler vardır. Onlar, mazlumlar feryat ettiler mi derhal
yetişirler. Mazlumların seslerini her yerden işitirler, Hak rahmeti gibi o tarafa
koşarlar. Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan gizli dertlerin tabibi
bulunan o erler; muhabbetin, adaletin rahmetin ta kendisidirler.
Onlar, hak gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine “ can ve gönülden ettiğin
bu yardım için, neden yardım ediyorsun ” denilse ancak “ yardım isteyenin gamından,
çaresizliğinden” der erin avı merhamettir. İlaç alemde dertten başka bir şey aramaz.
Nerede bir dert varsa deva oraya gider. Su neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet
suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç sarhoş ol. Ta başa kadar rahmet
içinde rahmet var. Oğul bir tek rahmete dalma, bir tek rahmete kani olma.
Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy! Kulağından
vesveseler ayıp kılından arıt ta gayp selviliğini gör. Burnundan beyninden nezleyi
gider de Allah kokusu burnuna gelsin. Sıtmadan, safradan hiçbir eser bırakma da
alemden şeker lezzetini bul. Sen yüz türlü güzel yüzlü evlat olması için erlik ilacını
kullan, erlikten kesilmiş olarak koşup tozma.
Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis etrafında dönüp dolaşsın. Hasislik
zincirini elinden boynundan at eski felekte yeni bir baht bul. Lütuf kabesine uçmaya
kanadın yoksa çare bulana arz et. Ağlayıp inleme kuvvetli bi sermayedir, külli rahmet
pek güçlü bir dadıdır. Dadı ve ana çocuk ne vakit ağlayacak diye bahaneler ararlar.
Allah da sizin hacet çocuklarınızı ağlasın da süt meydana gelsin diye yarattı. “Allah’ı
çağırın” dedi, ağlayıp inlemeyi bırakma ki Allahnın merhamet sütleri coşsun. Rüzgarın
sesi de bizim gamımızı teskin etmek içindir. Bulutun süt yağdırması da. Hele bir an
sabret. “ Rızkınız gökyüzündedir” ayetini duymadın mı Neden bu aşağılık yere
saplanıp kaldın Korkunu, ümitsizliğini gul sesleri bil. Onlar, seni aşağılıkların ta
dibine kadar çekerler. Seni yücelere çeken her ses, bil ki yücelerden gelmektedir.
Sana hırs veren her sesi de adamları paralayan bir kurt sesi bil. Bu yücelik, mekan
bakımından değildir. Bu yücelikler, akıl ve can yücelikleridir. Her sebep eserinden
yücedir.
Çakmak, kıvılcımdan üstündür. Birisi azametli birinin alt yanına otursa bile hakikatte
üst tarafına oturmuş sayılır. Çünkü orasının üstünlüğü şeref bakımındandır. Baş
köşeden uzak olan yer alçaktır. Kıvılcım çıkarmak için taş ve demir gerek. Bunların
varlığına lüzum olduğundan bu ikisi kıvılcımdan üstün sayılabilirse de.
Çakmaktan maksat taş ve demirden meydana gelen kıvılcım olduğundan, kıvılcım
onlardan çok ileridedir. Taş ve demir evvel, kıvılcım sonra. Fakat bu ikisi ten, kıvılcım
can. Kıvılcım, zaman itibariyle çakmaktan sonra ise de değeri bakımından ondan
üstündür. Zaman bakımından dal, meyveden öncedir, fakat hüner bakımından daldan
üstün. Çünkü ağaçtan maksat meyvedir; şu halde meyve evveldir, ağaç sonra gelir.
Ayı, ejderhadan feryat edince o er ayıyı onun pençesinden kurtardı.
Hile ile babayiğitlik birleşti, er de ejderhayı bu kuvvetle alt edip öldürdü. Ejderhanın
gücü vardır ama hilesi yoktur. Senin hilen var ama hilenden üstün hile de var! Hile ve
tedbirini görünce yürü, o hile, o tedbir nereden geldi O başlangıç tarafına dön, o
tarafa yönel. Aşağılık alemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydı, var, gözünü
yüceliklere dik. Yücelere bakmak önce gözü alır, kamaştırır ama sonra bakışa bir
aydınlık bağışlar. Gözünü aydınlığa alıştır.
Yok eğer yarasaysan karanlıklara baka dur! Akıbeti görme, nurunun nişanesidir, bu
şehvete düşmense senin mezarın. Yüz türlü oyun görüp, yüz türlü tecrübe geçirip
akıbeti gören kişi, bir tek oyun görene benzemez. Bir oyun gören, o tek ona öyle
mağrur oldu ki ululanması yüzünden üstatlardan uzak kaldı. Samiri gibi o, kendisinde
bir hüner görünce ululanıp Musa’dan baş çekti.
Halbuki o hünerini Musa’dan öğrenmişti. Öyle olduğu halde öğretmeninden gözünü
yumdu. Hulasa Musa’da başka bir oyun etti de onun oyununu kapıverdi, kendisini de!
Başta dönüp dolaşan nice hünerler, nice bilgiler vardır ki insan onlarla baş oluncaya
kadar elden gider! Başının gitmemesini istersen ayal ol, rey ve tedbir sahibi Kutb’a
sığın! Şah bile olsan kendini ondan üstün görme.
Bal bile olsan onun otundan başka bir şey devşirme. Senin fikrin surettir, onun ki can .
senin paran kalptir, onunki maden. O, sensin. Kendini onda ara “Ku, Ku- Nerede,
nerede ” diye onun civarında bir üveyik ol! Sefa ehline hizmet etmek istemezsen
ejderha ağzına düşen ayıya benzersin. Belki bir üstat seni kurtarır, tehlikelerden
çekip çıkarır. Madem ki gücün kuvvetin yok ağlayıp inle! Madem ki körsün yol
görenden baş çekme. Ayıdan daha aşağı mısın ki derdinden ağlayıp inlemiyorsun. Ayı
feryat ettiği için dertten kurtuldu. Ey Allah, bizim taş yüreğimizi mum gibi yumuşat,
kerem et de feryadımıza acı!
Bir kör vardı, derdi ki: “Ey zamane ehli, elaman, benim iki körlüğüm var. Şu halde
bana iki kat acıyın. Çünkü iki kat körüm, bu iki körlüğe birden müptelayım” Birisi “ bir
körlüğünü görüyoruz. Öbür körlüğün nedir Göster dedi. Kör dedi ki; “ sesim çirkin,
avazım bed. Ses çirkinliği ve körlük iki kat körlüktür çirkin sesim halka keder
vermekte. Halkın acıması, sesim yüzünden azalmakta. Kötü sesim nereye varırsa
hiddet, gam ve kin meydana gelmekte. İki körlüğe siz de iki kat acıyın. Böyle hiçbir
yere sığmayan kişiyi gönlünüze sığdırın, hoş görün” bu şikayet, bu sızlanma
yüzünden sesinin çirkinliği kalmadı. Halkın hepsi ona acımaya başladı.
Sırrını söyleyince gönlünün güzel sesi sesini güzelleştirdi, sesindeki çirkinlik gitti.
Fakat birisinin gönül sesi de çirkin olursa o adamda üç ebedi körlük vardır. Fakat
sebepsiz illetsiz hacetleri reva edenler, olabilir ki onun çirkin başına bir el korlar. O
dilencinin sesi hoş ve acınacak hale gelince taş yüreklilerin yüreği bile muma döndü.
Kafirin sesi çirkin olduğundan icabete eş olamaz. “ susun” emri kötü ses hakkındadır.
Çünkü o ses, halkın kanından köpek gibi sarhoş olmuştur. Ayının feryadı bile
acındıracak bir ses olur da senin feryadın olmazsa bu çok kötü bir şeydir! Bil ki sen
Yusuf’a kurtluk etmişsin, yahut bir suçsuzun kanını içmişsin. Tövbe et içtiğini kus.
Eğer yara eskidiyse yürü, dağla!
Ayı ejderhadan kurtulup o babayiğit erden o keremi görünce, Eshab- Kehf’in köpeği
gibi onun peşine takıldı. O Müslüman hastalanıp yastığa baş koyunca da ayı ona
bağlanmış, gönül vermiş olduğundan bırakmadı, başın da beklemeye başladı. Birisi
oradan geçerken “ halin nasıl Kardeş, bu ayıyla ne işin var” dedi.
Er ejderha hikayesini nakletti. O adam “ ayıya güvenme be ahmak. Ahmağın dostluğu
düşmanlıktan beterdir. Ne suretle olursa olsun sürülmesi gerek” dedi. Er dedi ki;
“Vallahi bunu hasedinden söyledin, yoksa sen ayıya ne bakıyorsun, sevgilisini gör!”
adam “ ahmakların sevgisi aldatıcı bir sevgidir, benim bu hasedim, onun sevgisinden
iyidir. Be adam gel benimle bir ol da o ayıyı sür, defet.
Hemcinsini bırakıp ayıya güvenme” dediyse de Er, “git, git hasetçi herif, kendi işine
bak” dedi. Adam “İşim buydu ama sana nasip değil. Yüce kişi ben bir ayıdan daha
aşağı değilim ya onu bırak da eşin dostun ben olayım. Başına bir şey gelecek diye
yüreğim titriyor. Böyle bir ayı ile ormanlığa gitme. Yüreğim asla olmayacak şeyden
titremedi. Bu seziş Allah nurundandır, saçma değil.
Ben müminim “ mümin Allah nuruyla bakar” sırrına mazharım. Kendine gel, kendine!
Bu ateşgedeyi bırak!” dedi. Bu sözler erin kulağına girmedi. Suizan adama kuvvetli bir
seddir. Ayının elini tuttu adamın elini bıraktı. Adam da “ senin aklın başında değil,
gidiyorum” dedi. Er dedi ki: “ git benim kaydıma kalma. Boş boğaz herif, o derece
bilirlikten dem vurup durma” adam tekrar “ Ben senin düşmanın değilim. Peşimden
gelirsen kendine lütfetmiş olursun” dedi.
Er “ Uykum geldi. Bırak beni işine git”dedi. Adam “ yahu, ne olur bir dosta uy da,akıllı
birisinin himayesinde, gönül sahibi bir dostun civarında uyu” dedi. Babayiğit, o
adamın ısrarından hayallenip kızıverdi, yüzünü çevirip, “ bu galiba bir katil bana
kastetmeye geldi, yahut bir şey umuyor, dilenci ve külhani herifin biri.
Yahut da beni bu ayıyla korkutma hususunda evvelce dostlarıyla bahse girişmiş
olmalı” dedi, İçinin kötülüğünden hatırına iyi bir şey gelmedi. Bütün hüsnü zannı
ayıyaydı. Sanki ayıyla aynı cinstendi! Bir köpek uğruna bir akılıyı itham etti, ayıyı
muhabbet ve merhamet sahibi bir dost bildi!
Musa bir hayal sarhoşuna dedi ki: “ Ey kötülükten sapıklıktan fena düşüncelere
saplanmış kişi, Benden bunca bürhan görmene ne benim bu derece güzel huyuma
rağmen peygamber olup olmadığıma dair yüzlerce şüphen vardı. Benden yüz binlerce
mucize gördüğün halde hayalin yüz kat artmakta, o derece şüpheye.
Zanna düşmekteydin. Hayalden, vesveseden daraldın, peygamberliğime ta’nedip
durmaya başladın. Seni Firavuna uyanların şerrinden kurtarmak için denizden apaçık
toz kopardım. Gökten kırk yıl kaselerle yemek geldi, duam bereketiyle taştan ırmak
coştu. Bu ve buna benzer nice yüzlerce mucize senin vehmini azaltmadı, eksiltmedi.
Fakat sihirli bir buzağı ses verdi.
Allahm sensin diye derhal secde ettin. O vehimlerini Nil götürdü, o soğuk anlayışın
uykuya daldı. Onun hakkında da niye kötü bir zanna düşmedin Ey kötü suratlı, onun
önüne nasıl baş koydun Niçin onun hilesinden şüphelenmedin, onun ahmakları
aldatan sihrinden niye işkillenmedin Be aşağılık kişiler, samiri kim oluyor ki alemde
bir Allah düzüp koşsun. Onun bu hilesine nasıl oldu da kapıldın, nasıl oldu da ona
uydun, onunla aynı fikirde bulundun
Nasıl oldu da bütün şüpheleri attın,kurtuldun Sence öküz, bir lafla Allahlığa layık
oluyor da sonra benim peygamberliğimde şüpheye düşüyorsun ha Bir öküze
eşeklikten secde ettin aklın Samirinin sihrine av oldu. Ululuk sahibi Allahnın nurundan
göz yumdun. İşte sana adamakıllı bilgisizlik, işte sana sapıklığın ta kendisi! Yuf olsun
sendeki akla, irfana. Senin gibi bilgisizlik madenini öldürmek gerek.
Altından yapılan öküz ses verdi de ne dedi ki, ahmaklar ona bu derece rağbet ettiler
Ben size daha ziyade şaşılacak pek çok şeyler gösterdim. Fakat aşağılık kişiler nasıl
olur da hakkı kabul ederler Batılları ne cezbede bilir Ancak batıl! Tembellere ne hoş
gelir tembellik! Çünkü her cins, kendi cinsini çeker. Öküz nasıl olur da erkek aslana
yüz tutar Kurt neden Yusuf’a aşık olacak Ancak hile ile onu sever görünür, sonra da
onu parçalayıp yer. Fakat kurt, kurtluktan kurtulursa Yusuf’a mahrem olur.
Eshab-ı Kehf’in köpeğin gibi ademoğullarından sayılır. Ebubekir, Muhammet’ den bir
koku alınca “Bu yüz yalancı yüzü değil” dedi. Fakat Ebu cehil, dert sahiplerinden
olmadığı için yüzlerce Şakkı Kamer gördü de yine inanmadı. Leğeni damdan düşen,
şöhreti aleme yayılan dertliden Hakk’ı gizledik, fakat gizlenmedi gitti. Cahil olan ve
Allah derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o
görmedi. Gönül aynası saf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin”
O Müslüman, kızarak ve içinden “ La havle” diyerek ahmağı bırakıp gitti. “ Benim ona
ciddiyetle nasihat vermemden, üstüne düşmemden, gönlündeki hayaller attı,
büsbütün vehimlendi. Demek ki nasihat yolu kapandı” dedi. “ fa!rıd anhum” emrine
bağlandı. Verdiğin ilaç derdi arttırırsa sen de sözü isteyene söylet. Abese suresini
okusana. Allah “ kör, Hakk’ı diliyorsa onun yoksulluğu yüzünden gönlünü kırmak
yaraşmaz. Sen halk ulularından öğrensin diye uluları irşat etmek istiyorsun ama Ey
Ahmet, büyüklerin bir kısmı seni dinlemeye koyulunca hoşlandın,belki, bu ulular, dine
güzelce yardımcı olurlar, bunlar Arab’a Habeş’e reistir. Bunların yüzünden İslam
dininin şöhreti Basra’yı Tebük’ü aşar. Çünkü halk padişahların dinindendir. Diye
düşündün, bu yüzden de hidayet isteyen körden yüz çevirdin, onun sohbetinden
sıkıldın. “ Bunlar her vakit ele geçmez. Sen dostlarımızdansın, vaktin de geniş. Bu dar
vakitte işime mani olma.
Bunu sana darılarak kızarak söylemiyorum, nasihat yollu söylüyorum” dedin. Fakat Ey
Ahmed , Allah indinde bu bir tek kör, yüzlerce Kayserden, yüzlerce vezirden yeğdir.
İnsanlar madenlerdir sözünü hatırına getir. Öyle maden olur ki yüz binlerce
madenden daha değerlidir. Gizli kalmış lal ve akik madeni, yüz binlerce bakır
madeninden değerlidir. Ey Ahmed, burada malın faydası yok.
Aşkla derle dumanla dolu gönül lazım. Gönlü aydın kör gelince kapıyı kapama. Ona
nasihat ver nasihat onun hakkıdır. İki üç ahmak seni inkar etse neden acılaşırsın, sen
zaten şeker madenisin. İki üç ahmak seni itham etse bile Hak, sana tanıklık eder”
dedi. ( Muhammed dedi ki:) “ Alemin ikrarından fariğim. Birisine Allah tanık olursa
gayrı ona ne gam! Yarasa, güneşi göremez.
Görüyorum dese bile gördüğü güneş değildir. Yarasaların nefretinden de anlaşılıyor ki
ben ulu Allahnın parlak bir güneşiyim. Bir gül suyuna bokböcekleri rağbet etseler bu,
onun gül olmadığına dalalet eder. Kalp akça mehenk istese mehengin mehenk oluşun
da şüphe hasıl olur. Bil ki hırsız geceyi ister, gündüzü değil.
Ben gece değilim, cihanda parıldayan gündüzüm. Bey ayırıcıyım. Benden bir saman
çöpü bile geçmesin diye kalbur gibi her şeyi eler ayıt ederim. Bunların nakışlarından,
suretlerden ibaret olduğunu, onlarınsa can bulduğunu göstermek üzere unu kepekten
ayırırım. Ben dünyada Allah terazisiyim.
Hafif olan her şeyi ağırdan tefrik eder, gösteririm. Öküz elbette bir buzağıyı Allah
tanır. Eşek müşteri olup bir şey alsa elbette ham kavun alır. Ben öküz değilim ki beni
buzağı satın alsın. Ben, diken değilim ki beni deve yesin! O, bana cevrettim sanır,
halbuki hakikatte adeta aynamı siler, cilalar.”
Calinus, eshabı na “ Bana filan ilacı verin” dedi. İçlerinden birisi dedi ki: “ Ey her fenni
bilen üstat, bu ilacı delilik için verirler. Delilikse, senin aklından uzak. Bu sözü bir
daha söyleme!” Calinus, “ bana bir deli baktı. Bir müddet güzelce yüzümü seyretti.
Bana göz kırptı, sonra yenimi yakamı yırttı. Eğer benim, onunla bir münasebetim
olmasaydı o çirkin suratlı nasıl olur da bana yüz çevirirdi
Eğer bende kendisiyle bir cinsiyet, bir münasebet görmeseydi nasıl olur da bana gelip
çatardı Nasıl olur da kendi cinsinden olmayana musallat olurdu İki kişi birbiriyle
uzlaştı., birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr’i müşterek vardır. Kuş
ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet adeta
mezara girmedir” diye cevap verdi.
Bir hakim dedi ki “ Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta
olduğunu gördüm. Hayret ettim, bakalım aralarında ki kadr-i müştereke ait emare
bulabilir miyim diye hallerini araştırmaya koyuldum. Hayretle yanlarına yaklaşınca
gördüm ki ikisi de topal!” hele arşa mensup bir doğanla ferşin malı olan bir yarasa
nasıl olur da beraber bulunur Biri İlliyin’in güneşi öbürü Siccin’in yarasası.
Biri her ayıptan arınmış tertemiz bir nur, öbürü her kapıdan dilencisi bir kör. Biri
Pervin burcuna ziya veren bir ay , öbürü fışkıda debelenen bir kurt. Biri Yusuf yüzlü,
İsa nefesli öbürü bir kurt, yahut çıngıraklı bir eşek. Biri la mekan aleminde uçmakta.
Öbürü köpekler gibi samanlıkta kalakalmış! Gül, hal diliyle bokböceğine şu sözleri
söyleyip durmaktadır: “ Ey koltuğu kokmuş, Gül bahçesinden kaçıyorsun ama bu
nefretin gülistanın kemaline delalet eder. Benim gayretim, senin başına dikilmiş bir
yasakçıdır.
Ey bayağı mahluk, buradan uzak ol” gül bokböceğine şöyle bağırmaktadır: “ Ey
aşağılık mahluk, sen benimle ihtilat edersen benim madenimdesin diye bir şüphe hasıl
olabilir. Bülbüllere çayı, çimen yaraşır. Bokböceğine vatan da pisliktir. Allah, beni
pislikten murdarlıktan arıttı. Başıma bir murdarı dikmesi layık mıdır Benim de bir
damarım onlardandı, fakat Allah o damarı kesip attı.
Artık o kötü damar bana nasıl hükmedebilir Adem’in bir nişanı ezelde şuydu:
melekler, ona secdeye layık olduğu için baş indirdiler, secde ettiler. Başka bir nişanı
da İblisin “şah ve ulu benim” diye baş indirmemesiydi. Fakat İblis de Adem’e secde
etmiş olsaydı Adem , Adem olmazdı, başka birisi olurdu. Her meleğin ona secde
etmesi, Adem’in Ademliğine delil olduğu gibi o düşmanın, iblisin inadı da bir delildir.
Meleğin ikrarı, ona bir şahit olduğu gibi o köpeğin inkarı da bir şahittir”
Adam uyudu, ayı sinek kovalamaktaydı. Sinek, kovulunca kalktı, fakat inadına gene
kalktığı yere gelip kondu. Ayı o gencin yüzünden kaç kere sineği kovdu. Fakat sinek
gene derhal kalktığı yere gelip konmaktaydı. Ayı sineğe kızıp gitti dağdan kocaman
bir taş yakalayıp getirdi. Sineğin gene uyuyan adamın suratına konmuş olduğunu
görünce, o koca değirmen taşını alıp sineği ezmek için adamın suratına fırlattı.
Taş uyuyan adamın suratını paramparça etti. Bu mesele de bütün aleme yayıldı;
Aptalın sevgisi şüphesiz ayının sevgidir. Kini sevgidir, sevgisi kin. Ahdi gevşek, zayıf
ve bozuk sözü büyük, vefası artık. Ant içse bile inanma. Eğri sözlü adam andını da
bozar. Madem ki yeminsiz sözü yalan. Hilesine yeminine inanma.
Onun nefsi beydir, aklı esir farz et ki yüz binlerce defa Mushaf’a yemin etmiş olsun!
Mademki yeminsiz ahdi bozuyor, yemin etse onu da bozar. Çünkü nefsi ağır yeminle
bağlanan nefis bundan daha ziyade daralır, perişan olur. Bu bir esirin hakimi
bağlanmasına benzer. Hakim o bağı, kölesinin kafasına fırlatıp atar.
Nefis de o yemini, kendisine esir olan adamın suratına vurur. Sen onun “ ahitlerinize
vefa edin” hükmünden el yıka. “ Yeminlerinizi koruyun, ahitlerinizde durun” hükmünü
ona söyleme. Kiminle ah ettiğini bilen tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır,
o ahdi örer durur.
HASTA HATIRI
Sahabeden biri hastalandı, o hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi. Mustafa
halini hatırını sormaya geldi. Çünkü Peygamberin huyu tamamıyla lütuf ve keremden
ibaretti. Hasta halini, hatırını sormaya gitmekte fayda vardır. Faydası da gene
sanadır. Birinci faydası şudur; O hasta adam bir kutup, bir ulu şah olabilir.
Mademki inatçı adam, gönlünün iki gözü de yok, odunu ödağacından ayırt edemezsin.
Alemde hazineler var. Beyhude üzülme, yorulma yalnız hiçbir viraneyi de definesiz
bilme. Her dervişe ne olur, ne olmaz diye mülazemette bulunadır, bir nişane buldun
mu da artık onun etrafında adamakıllı dön dolaş! Mademki sende o can gözü yok, her
vücutta define var san! Kutup olmasa bile belki bir yol dostudur, padişah değilse bile
bir atlı askerdir. Kim olursa olsun ister yaya, ister atlı yol dostlarıyla buluşmayı,
onların halini sormayı hatırlarını ele almayı lazım bil.
Hatta o adam düşman bile olsa yine iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düşman bile adama
dost olur. Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak kine
adeta merhemdir. Bundan başka daha nice faydaları var ama ey iyi adam, sözü
uzatmadan korkuyorum. Sözün hülasası şu: Topluluğa dost ol. Hatta bir dost
bulamazsan put yapan amad gibi taştan bir yont, onu sev! Zira kalabalık ve kervan
halkının çokluğu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder.
Allahdan Musa’ya şu hitap geldi “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören! Seni Allahlık
nurunun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Allah’ım hastalandım da niçin halimi
hatırımı sormaya gelmedin ” Musa “ Allah” sen kusurdan münezzehsin. Bu ne
remizdir, Yarabbi, bunu bildir” dedi. Bunun üzerine Allah, yine “ Hastalığımda kerem
edip niçin halimi sormadın ” buyurdu. Musa “ Yarabbi, senin bir noksanın olamaz.
Aklım şaştı, bu sözün haki katını anlat” dedi. Allah “ Evet, has ve seçilmiş bir kulun
hastalanmıştı. İyice bir bak hele o, benim.
Onun özür serdetmesi benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır”
buyurdu. Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun. Velilerin
huzurundan kesilirsen helak oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün. Şeytan
birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz kimsesiz bir hale kor, o halde de
bulununca başını yer, mahvedip gider. Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki şeytanın
hilesinden ibarettir.
Bir bahçıvan , bahçesine iç tane hırsızın girdiğini gördü. Bu üç kişinin birisi bir şerif,
bir tanesi de bir sofi idi. Üçü de hafif meşrep ve vefasız kimselerdi. Bahçıvan kendi
kendine “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, bunları ilzam için getireceğim
yüzlerce deliller var. Fakat bunlar, bir topluluk. Topluluksa kuvvettir,tek başıma bu üç
kişinin hakkından gelemem, önce onları birbirinden ayırmak lazım. Her birisini
öbüründen ayırayım. Ondan sonra birer ,birer saçlarını, sakallarını yolarım” dedi. Hile
edip arkadaşlarıyla arasının açmak üzere sofiyi yola vurdu. Sofi gidince öbür iki
arkadaşıyla yalnız kaldı.
Sofiye “ Eve git, bu arkadaşlar için bir kilim getir” dedi. Fakihe “ sen fakihsin, bu da
ünlü bir şerif. Biz senin fetvanla ekmek yemekte, senin bilgi kanadında uçmaktayız.
Bu da bizim şehzademiz sultanımız. Seyit ve Mustafa’nın soyundan, sop undan. Bu
pisboğaz, bu hasis sofi kim oluyor ki sizin gibi padişahlarla düşüp kalkıyor. Gelince
onu savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, çayır çimenliğimde kalın.
Hatta bağ da nedir ki Canim bile sizin.
Siz benim sağ gözüm mesabesindesiniz” dedi. Onları vesveselendirip kandırdı. Ah
arkadaştan ayrılmamak gerek. Sofi gelince onu davdılar. Bu sefer bahçıvan koca bir
sopayla ardından seğirtti. Dedi ki : “ Ey köpek sofi demek sen cüret edip benim
bağıma giriyorsun ha! Sana bu hususta Cüneyt mi yol gösterdi, Bayezid mi Bu sana
hangi şeyhin, hangi pirinden kaldı Sofiyi yalnız bulunca bir iyice dövdü, adeta yarı
canlı bir hale koydu, başını yardı. Sofi “ benim nöbetim geçti.
Fakat arkadaşlar, bir iyice sıranızı gözetin. Beni ağyar bildiniz. Fakat bilin ki bu
kaltanbandan daha ağyar değilim. Benim yediğimi siz de yiyeceksiniz. Bu çeşit şerbet,
her aşağılık kişiye layıktır. Bu alem dağdır, senin sözlerin, yine ses vererek sana gelir”
dedi. Bahçıvan sofiden kurtulunca yine o çeşit bir bahane kurdu. Şerife “ Ey şerif, eve
git de kuşluk öğünü için, yufka ekmeği pişirmiştim, evin kapısını vur.
Kaymaza söyle, o yufka ekmeğiyle kazı getirsin” dedi. Şerif gidince, fakihe dedi ki: “
Ey işi yerinde güneş görmüş her şeyi anlar bilir adam, den fakihsin, bu meydanda. O
şerif, manasız bir iddiada bulunuyor. Anasının ne iş ettiğini kim bilir ki Karıya ve karı
işine gönül bağlıyor, hem kadınlar nakıs akıllıdır diyor, hem de onlara itimat
edemiyorsunuz. Zamanede nice ahmaklar, Ali’ye peygambere nispet iddia ederler.”
Zinadan ve zina edicilerden olan herkes, Allah mensupları için işte bu zanda bulunur.
Dönen ve bu yüzden başı dönmüş olan kişi elbette evi de kendisi gibi döner görür. O
edepsiz bahçıvanın söylediği sözler kendi haliydi. Evladı Resulden o işler, uzaktır. O
bahçıvan mürtetlerin dölü olmasaydı Peygamber hanedanı hakkında böyle söyler
miydi
Afsunlar, okudu, fakih de bunları dinledi. Bunun üzerine o sitem kar fakih şerifin
ardından gidip, “ Ey eşek, bu bağa seni kim davet etti Hırsızlık sana Peygamberden
mi miras kaldı Aslan yavrusu, aslana benzer, sen söyle bakayım, peygambere ne
yüzden benziyorsun ” dedi. O zalim herif, şerife, harici Al-i Yasin’e ne yaparsa onu
yaptı.
Hatta şeytan ve gul Al-i Resul’e Yezid ve Şimir nasıl kin tutarlarsa o da öyle kin tuttu,
öcünü aldı . şerif, o zalimin zulmünden harap oldu, fakihe “ Ben sudan çıktım Ayağını
tetik bas şimdi yapayalnız kaldın davula benze boyuna karnına tokmak ye! Şerifliğimi
bir tarafa bırak. Hatta tut ki arkadaşlığa da layık değilim, fakat sana karşı bu çeşit bir
zalimden de aşağı değilim ya” dedi.
Bahçıvan ondan da kurtulup fakihe geldi ve dedi ki: “ Ey fakih! Ne fakihi, ey her sefih
kişinin bile arlandığı herif! Ey eli kesilecise, bağlara gir de, caiz midir Emir var mı bile
deme. Fetvan bu mu senin Böyle bir ruhsatı Vasit’temi okudun Yoksa bu mesele
Muhit’te mi var ” fakih “ Vur, vur, hakkın var. Fırsat ele geçti. Dostlardan ayrılanın
layığı budur” dedi.
Hastanın hatırını soruş, dostluğu, birliği temin etmek içindir. Bu birlik bu dostluk da
yüz türlü sevgi doğurur. Naziri olmayan Peygamber, hastayı dolaşmaya hatırını
sormaya gidince o sahabeyi ölüm halinde gördü. Velilerin huzurundan uzaklaşırsan
hakikatte Allahdan uzaklaşırsın. Yoldaşlardan ayrılmanın sonu bile gam olursa
padişahlardan ayrılık nasıl olur da ondan daha aşağı olur. Her an durma padişahların
gölgesini ara bul ki o gölgede güneşten de iyi bir hale gelesin. Sefere çıkarsan bu
niyetle çık, oturuyorsan yine bundan gafil olma!
Ümmet Şeyhi Bayezid, hac ve umre için yola düşmüş, Mekke’ye doğru koşa, koşa
gidiyordu. Hangi şehre varıyorsa önce o şehirdeki azizleri arıyor, bu şehirde basiret
sahibi, gönül gözü açık kim var diye dolaşıp araştırıyordu. Allah “ Sefer esnasında
nereye varırsan önce bir er araman gerek” dedi. Hazine elde etmeye çalış, çünkü kar,
zarar, işin ardından gelir, sen bunları feri bil.
Biri buğday elde etmek için ekin ekerse sonunda saman da elde eder. Fakat saman
ekersen buğday elde edemezsin ki. İnsanların gözbebeği olan insanı ara insanların
gözbebeği olan insanı, insanların gözbebeğini! Hac zamanı gelince Kabe’yi ziyaret
etmeye niyetlen. Oraya vardın mı Mekke’yi de görürsün. Miraçtan maksat dostu
görmektir.
Yeni bir mürit günün birinde bir ev yaptırdı. Pir gelip evini gördü. Şeyh, o yeni
müridini, o iyi düşünceli kişiyi imtihan etmek maksadıyla dedi ki “ Yoldaş, eve niçin
pencere açtın ” o da şöyle cevap verdi “ ışık gelsin diye” şeyh “ O feridir. Şunu niyaz
etmek gerek: Bu pencereden ezanı duyasın” dedi. Bayezid, seferde vaktin Hızır’ı olan
kişiyi bulmak için uğraşmakta, böyle bir er araştırmaktaydı. Vücudu hilal gibi incelmiş
bir pir gördü; onda erlerin halini, kalini buldu.
Pirin gözü görmüyordu, fakat gönlü güneş gibiydi. Adeta rüyasında Hindistan’ı
görmüş bir file benziyordu gözünü yummuş, uyumakta .Gözünü açarsa nasıl olurda
görmez Şaşılacak şey! Rüya deyince şaşılacak şeyler açığa çıkar. Gönül uykuda
pencere kesilir. Uyanık olduğu halde güzel rüya gören ariftir.
Sen onun bastığı toprağı gözüne sürme gibi çek. Bayezid o pirin huzuruna varıp
oturdu, halini sordu ; onun hem fakir hem de aile etrafı çok olduğunu anladı. Pir “ ey
bayezid nereye gidiyorsun gurbet pılı pırtısını nereye kadar çekip sürüyeceksin” dedi.
Bayezid “ hac mevsimi Kabe’ye gidiyorum” diye cevap verdi. Pir dedi ki : “ yol masrafı
olarak yanında ne var ” Bayezid “ İki yüz dirhem gümüşüm var. Ridamın ucuna
sımsıkı bağladım işte” deyince Pir “ Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac
tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de ey cömert kişi bana ver.
Bil ki hac ettin muradın hasıl oldu. Umre ettin ebedi ömre nail oldun, saf bir hale
geldin, Safa’ya koştun, Saiy erkanını yerine getirdin. Canın gördüğü Hak hakkı için ki
o, beni kendi evinden daha üstün daha makbul etmiştir. Kabe her ne kadar onun lütuf
ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi Allah Kabe’yi kurdu ama kurdu
kuralı ona gitmedi .Halbuki bu eve benim vücuduma o ebedi diri olan Allahdan başka
kimse gelmedi. Beni gördün ya bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin etrafında
tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın hakkı benden ayrı
sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin” dedi.
Bayezid, o nükteleri dinledi, altın bir küpe gibi kulağına taktı. Bu yüzden derecesi
yükseldi, fazileti arttı. Hakikat yolunun sonuna erişmiş olan Bayezid, artık ondan
sonra bir son tasavvur edilemeyecek olan bir makama vardı.
Peygamber, o hastayı görünce halini hatırını sordu, o hakiki dosta iltifatlarda
bulundu. Adam, peygamberi görünce dirildi, sanki o anda yeniden yaratılmıştı. Sahabe
“ hastalık beni bu bahta eriştirdi, bu sultan sabah çağında beni dolaşmaya geldi. Bu
suretle bana sıhhat erişti, saltanatına bir hudut olmayan bu padişahın kademi
bereketiyle iyileştim. Ne güzel, ne mübarek ağrı sızı.
Ne mutlu, ne kutlu hastalık hararet, dert ve gece uykusuzluğu! İşte Allah bana bu
kocalığımda lütuf ve kereminden böyle bir hastalık, böyle bir illet verdi. Arka ağrısı
ihsan etti de her gece yarısı uykudan uyandırdı. Bütün gece manda gibi
uyuyamayayım diye Hak, lütfetti, bana dertler ihsan etti. Bu sınıklıktan da
padişahların merhameti coştu. Cehennem de beni tehdit etmeden vazgeçti, sukut etti”
dedi.
Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Rahmetler ondadır. Deri yırtıldı mı iç tazelenir. Kardeş,
karanlık yere soğuğa, gama kırıklığa ve hastalığa sabretmek, Abıhayat kaynağı ve
sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıktadır. Baharlar güz mevsiminde
gizlidir, güz mevsimi de baharda.
Kaçma ondan! Gama yoldaş o, vahşetle ünsiyet kesbet. Ölümünden uzun bir ömür
isteyip dur! Nefsinin “ Bu kötü” dediğine kulak asma. Çünkü onun işi hep zıddınadır.
Onun dediğinin zıddını yap. Alemde peygamberlerin de vasiyetleri böyledir. Sonun da
az pişman olasın diye yapacağın işlerde müşaverede bulunmak vaciptir.
Ümmet “ Kiminle meşveret edelim ” dediler de peygamberler “ Mukteda olan akılla”
diye cevap verdiler. Hatta soran adam “ İyi ama ya hiçbir tedbiri isabetli aklı olmayan
bir çocuk, yahut kadın gelirse onunla da meşverette bulunalım mı Deyince,
Peygamber, “ onunla da meşverette bulun, fakat ne derse onun zıddını yap, ona aykırı
yola git” dedi.
Nefsini kadın bil, hatta kadından da beter. Çünkü kadın cüzüdür, nefsinse şerrin küllü!
Nefsinle meşveret edersen o aşağılığın dediğine uyma, aksini yap; Hatta sana namaz
kıl, oruç tut diye emretse bile, nefis hilecidir, o emriyle bile sana bir hile kuracaktır.
Yapacağın işte nefsinle meşveret etmek ve ne derse aksini yapmak kemaldir. Onunla
başa çıkamaz, onun inadına karşı koyamazsın; yürü bir dost kazan onunla uzlaş! Akıl,
başka bir akıldan kuvvet bulur.
Şeker kamışı, şeker kamışından kemal kazanır. Ben nefsimin hilesinden neler gördüm
neler. Sihriyle akıl ve temyizi bile giderir. Sana yeniden yeniye vaitlerde bulunur da
binlerce kere bozar. Ömrün, sana yüzlerce yıl mühlet verse nefis, her gün yeni bir
bahane bulur, sana mani olur; soğuk vaitleri sıcak bir surette söyler.
O öyle bir sihirbazdır ki insanı kıskıvrak bağlar. Ey hak ziyası Hüsamettin, gel bu
çoraklıkta sensiz ot bitmiyor. Bir velinin gönlünün kırılması yüzünden nefse uyanların
önüne bir perde çekilmiştir. Bu kazaya yapılacak ilacı yine kaza bilir. Halkın aklı
kazaya pek şaşkındır. Yola düşmüş bir kurt gibi olan o kara yılan, ejderha kesilmiştir.
Fakat ejderha da yılan da senin elinde asa kesilir, ey Musa’nın canını bile sarhoş eden,
ey Musa’yı bile kendisinden geçiren! Allah; sana “ Onu al, korkma, ejderha elinde asa
haline gelecek” hükmünü vermiştir. Ey padişah, haydi, Yedi Beyzayı göster.
Kara gecelerden yepyeni bir sabah meydana getirir. Bir cehennem yandı alevlendi.
Ona üfür ey nefesi, denizin nefesinden üstün ve artık olan! Deniz, hilebazdır, sana bir
köpük gösterir; cehennemdir, sana bir hararet izhar eder. Onun için de özüne
ehemmiyetsiz görünür, bu suretle onu zebun görürsün, hışmın tepreşir. Nitekim
kalabalık askerde peygamberin gözüne pek az göründü.
De peygamber, tehlike görmeksizin onlara hücum etti. Eğer fazla görseydi çekinirdi.
Ey Ahmet o bir inayetti ve sen onun ehliydin. Yoksa gönlün kötüleşir bozulurdu. Allah
o, zahiri ve Batıni savaşı ona da ehemmiyetsiz gösterdi, Eshabına da. Bu suretle de
kolay şeyi ona kolaylaştırdı, güçten de artık yüz çevirmez oldu. Düşmanı ona
ehemmiyetsiz göstermek kutlu bir şeydi.
Çünkü ona dost olan yol yordamı öğreten Allahydı. Fakat zafer için yardımcısı Allah
olmayan kişiye gelince, ona tavşan bile erkek aslan görünür. Vay uzaktan yüzü bir
görünürde gururlanarak, savaşa girişirse! Zülfikar bir harbe gibi, erkek aslan da bir
kedi gibi görünür de, ahmak, yiğitçesine savaşa girişir, bu hileyle pençeye düşer. Bu
suretle ateşe tapanlar, ateşgedeye kendi ayaklarıyla gelmiş olurlar. O iş sana bir
saman çöpü gibi görünür. Hemencecik onu üfler, yerinden uçururum sanırsın.
Halbuki kendine gel, o saman çöpü dağları bile, yerinden söker. Onun yüzünden alem
ağlamaktadır., o ise gülmekte1 Bu ırmak suyunun dibindeki topuk da görünür ama
Uc-ibn-i unuk gibi yüzlercesi onda boğulup gitmiştir! Kan dalgası, misk tepesi deniz
gibi kuru toprak görünür. Kör firavun da o denizi kuru gördü de erlik gösterip içine at
sürdü. Fakat içine dalınca denizin dibini boyladı. Firavunun gözü nasıl olur da görür
Göz Allah yüzüyle görür. Hak, nerede her ahmağın sırdaşı olacak
Şeker görünür ama o gık demeden öldüren zehir kesilir. Yol sanır, fakat yol gösteren
esas, esasen gul sesinden ibarettir. Ey felek, ahır zaman fitnelerine pek sıkı sarıldın,
nihayet bir an mühlet ver! Sen bizim kastımıza çekilmiş keskin bir hançersin; bizi
hacamat etmek için zehirli bir hacamat aletisin.
Ey felek, Allahnın merhametinden merhamet öğren. Yılan gibi, karıncaların gönlünü
yaralama Bu yapının üstünde senin çarkını döndüren hakkı için. Kökümüzü söküp
çıkarmadan biraz da başka türlü dön, merhamete gel. Emriyle önce dadılığımızı
yaptığın, fidanımızı sudan, topraktan bitirdiğin Allah hakkı için seni saf yaratan sen de
bu kadar meşaleler meydana getiren padişah hakkı için.
O seni o kadar mamur ve baki bir hale soktu ki Dehri nihayet senin evveline evvel yok
sandı. Şükrolsun ki senin evvelini bildik. Peygamberler sırrını söyledi. İnsan olan bilir
ki o sonradan yapılmalıdır. Fakat evde ağ kuran örümcek ne bilsin! Sivrisinek ne bilir,
bu bağ kimin Baharın doğar, kışın ölür. Tahta içinde sınık bir halde doğan kurt
tahtanın fidanlık halini bilir mi
Bilse,bilse o vakit mahiyeti itibariyle akıl sahibi olur, isterse sureti kurt olsun. Akıl,
kendini renk, renk, çeşit,çeşit gösterir, ama peri gibi o suretlerden fersahlarca
uzaktır. Hatta peri de nedir ki Melekten bile üstündür. Fakat sen sinek kanatlısın da
onun için aşağılarda uçuyorsun. Gerçi aklın, seni yüceliklere çekmekte; ama taklit
kurşun aşağılıklarda yayılmakta.
Taklitten doğan bilgi canımızın vebalidir, iğretidir. Bizse o bizim malımızdır diye
oturup kalmışız. Bu çeşit akıldansa cahil olmak daha iyi. Deliliğe vurmak daha yeğ!
Faydanı nede görüyorsan ondan kaç. Zehir iç, abıhayatı dök! Seni öveni söv,
kazancını, sermayeni müflise borç ver! Eminliği bırak, korku yerine var. Namusu terk
et, apaçık rüsvay ol! Ben uzun uzadıya ilerisini düşünen aklı denedim. Bundan böyle
divaneliğe vuracağım!
Peygamber, o hastayı dolaştı, o ağlayıp inleyen zavallının halini hatırını sordu. Sonra
dedi ki : “ acaba sen bir çeşit dua mı ettin, bilmeyerek bir zehirli aş mı yedin Hele bir
hatırla bakayım, nefsin, hilesinden coşunca ne çeşit duada bulundun ” Hasta “ Hiç
hatırıma gelmiyor. Himmet et de Hatırlayayım” dedi.
Mustafa’nın nur bağışlayan huzuru hürmetine duayı hatırladı. Her yanı aydınlatan
Peygamberin himmeti, ona hatırlayamadığını hatırlattı. Hakla batıl arasını ayırt eden
aydınlık, gönülden gönüle açılmış olan pencereden parladı. Dedi ki : “Ya Resulellah,
bir hezeyandır ettim, şimdicik duamı hatırladı.
Daima günaha giriftar olup duruyordum. Denize düşenin yılana sarılması gibi önüme
ne gelirse sarılıyordum. Sen suçluları çok şiddetli azaplarla tehdit etmiştin. Istıraba
düştüm, çarem kalmadı. Bağ pek sıkı, kilit kapalıydı. Ne sabredebiliyordum. Ne
kaçacak, kurtulacak yer vardı. Ne tövbe etmeye bir ümidim kalmıştı, ne dayanmama
imkan. Elemden Harut!la Marut gibi ah ederek dedim ki : Ey yaratan Allahm Harut’la
Marut tehlikesinden kurtulmak için Babil Kuyusunu dilediler.
Gürbüz, akılı, hatta sihirbaza benzer, her şeye muktedir oldukları halde onlar bile
ahret azabını o kuyuda çekmek istediler. İyi de ettiler, tam yerinde bir işti. Dumandan
çekilen zahmet ateşe nispetle elbette kolaydır, ehemmiyetsizdir. Ahiret azabını
tavsife imkan yoktur. Onun yanın da dünya azabının ehemmiyeti olamaz. Ne mutlu o
kişiye ki savaşır, çabalar, bedenine azap eder.
O cihanın azabından kurtulsun diye bu azap çekme ibadetine katlanır. Ben de,
Yarabbi, bana o azabı hemencecik burada çektir de, O alemde rahat edeyim diye dua
edip durmaktaydım. İstek kapısının halkasını bu suretle çalışıyordum. Derken bu
hastalığa tutuldum. Canım zahmetten aramsız bir hale düştü.
Zikrinden, evradımdan kaldım. Kendimden de haberim yoktu, iyiden, kötüden de
Yüzünü görmeseydim, ey kutlu, ey kokusu güzel ve mübarek Peygamber ; Hayat
kaydından tamamıyla sıyrılacaktım. Bana padişaha lütfedip derttaş oldun da bu
gamdan kurtardın” peygamber “ ne yaptın Sakın bir daha bu duada bulunma. Kendi
kökünü kendin kazıp sökme.
Ey zayıf karınca, senin ne takatin var ki böyle bir yüce dağı yüklenmeye
kalkışıyorsun” dedi. Adam dedi ki : “ Sultanım, tövbe ettim. Bir daha böyle bir cürette
bulunmam, böyle bir laf etmem” bu cihan bir çöldür, sen Musa’sın. Biz de günahımız
yüzünden çölde iptilalara uğramış kişileriz. Yılarcadır yol görüyoruz, fakat sonun da
yine ilk konakta esiriz. Musa’nın kavmi bir hayli yol aldıkları halde sonunda yine
kendilerini ilk adım attıkları yerde buldular. Musa’nın gönlü bizden razı olsaydı, bu
çöle bir yol, bir uc bulunurdu.
Fakat bizden tamamıyla usanmış olsaydı hiç yemeğimiz gökten gelir miydi Bir taş
parçasından kaynaklar coşar mıydı çölde canımızı kurtarabilir miydik Hatta bundan
vazgeçtik, yemek yerine üstümüze ateş yağar, konduğumuz bu konakta alevlenir,
yanardık. Musa, bizden hem hoşnut, hem değil gah dostumuz, gah düşmanımız.
Hışımı; pılımızı, pırtımızı ateşlemekte hilmi belaya siper olmakta. Nasıl olur da hem
hilimle muamele eder, hem hışımla Fakat ey aziz Allah, bu senin lütfundan, bu lütuf,
az görülmüş, bir şey değil ki. Adamın karşısında bulunan kimseyi yüzüne karşı
medhetmesi hoş bir şey değil. Onun için Musa’nın adını mahsus anıyorum. Yıksa değil
Musa kim olursa olsun senin karşında başka birinden bahsetmem yaraşır mı
Bizim ahitlerimiz yüzlerce binlerce defa bozuldu. Fakat senin ahdin dağ gibi , yerinden
bile oynamıyor. Bizim ahdimiz saman çöpüne benzer, her çeşit rüzgara karşı
zebundur. Senin ahdinse dağ gibi, hatta yüzlerce dağdan da kuvvetli. O kuvvet hakkı
için ey renklere sahip olan, bizim renkten renge girişimize bir acı!
Kendimizi de gördük, rüsvay oluşumuzu da Padişahım, bizi fazla imtihana çekme. De
ey kerem sahibi ve yardımı istenen Allah, öbür ayıplarımızı, öbür kötülüklerimizi gizli
bırak. Sen cemalde, kemalde sonsuzun; biz eğrilikte sapıklıkta sonsuz! Şu bir avuç
aşağılık kişililerin kötülükteki sonsuz lütfunla, cemal ve kemalinle ört.
Aman elbisemizden zaten bir tek iplik kaldı. Bir şehirdik, tek bir duvarımız yerinde. Ey
sahibimiz, şu kalanı koru, şu kalanı koru da Şeytan, tamamıyla sevinmesin. Bizim
hatırımız için değil, suçluları yine arayıp kayırdığın o kadim lütfun hakkı için Yarabbi.
Mademki kudretini gösterdin, merhametini de göster ey et ve yağ parçalarına
merhametler ihsan eden Allah. Eğer bu dua gazabını arttırıyorsa ulu Allah sen bize bir
dua öğret.
Nitekim adem cennetten çıkınca ona tövbe etmeyi nasibettin de kötü Şeytandan
kurtuldu. Şeytan da kimdir ki Ademden üstün olsun, böyle bir düzenle oyunu
kazansın, onu alt etsin. Bunların hepsi de hakikatte Adem’in faydasını temin etti.
Şeytanın hilesi, düzeni, o hasetçiye lanet edilmesine sebep oldu. Şeytan, bir oyunu
gördü de iki yüz oyunu göremedi. O yüzden kendi evinin direğini kendisi kesti.
Gece vakti başkalarının ekinini ateşlemek istedi, fakat yel, ateşi kendi ekinine sürdü.
Lanet, Şeytana bir gözbağı oldu, bu yüzden hileyi düşmanı olan Adem’e ziyan sandı.
Lanet dediğin de işte insanı böyle ters görünüşlü yapar. Hasetçi, kendini görür,
beğenir, kindar bir hale gelir. Nihayet kötülüğün, sonunda dönüp kötülükte bulunana
geleceğini, ona ziyan vereceğini anlamaz.
Kendisini mat edecek şeylerin hepsini aksine görür. Halbuki mat olan kendisidir,
kendisi ziyan eder! Çünkü kendisi bir hiçten ibaret olduğunu görse, yarasının öldürücü
ve şiddetli olduğunu bilse, böyle görüş, böyle biliş ,adamın gönlünü dertlendirir. Dert
de onu hicaptan çıkarırdı. Anaları doğum ağrısı tutmasa çocuk doğmaya hiçbir yol
bulamaz. Bu emanet gönüldedir, gönülde gebe.
Bu nasihatlerse ebeye benzer. Ebe “ Kadının ağrısı yok, ağrı lazım, ağrı çocuğa
yoldur” der. Dertsiz kişi yol vurucudur, dertsizlik “Enel Hak- ben Hakk’ım” demektir.
Bu “ene” sözünü vakitsiz söylemek, lanete düşmektir, “ Ene” yi vaktinde söylemek
rahmettir. Mansur’un “ Ene” deyişi, şüphe yok ki rahmetten ibarettir, fakat Firavunun
“ Ene” deyişine bir bak, lanetin ta kendisi!
Hulasa vakitsiz öten her horozun ibret için başını kesmek gerekir. Baş kesmek nedir
Dünyada nefsi öldürmek, nefsin dileklerini terk etmek. Bu da öldürülmekten kurtulsun
diye akrebin iğnesini çıkarmak gibidir. Taşla tepelenme belasından kurtulsun diye
yılanın zehirli dişini sökersin ya! Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O
nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. eteğini sıkıca tuttun mu , bu, Allah tevfikidir.
Sende beliren her kuvvet, onun seni çekişinden dileyişinden meydana gelir. “ Ma
remeye iz remeyte” iyi bil. Canın nesi varsa canlar canındandır. Elini tutan, yükünü
yüklenen odur. Her an, her nefes o anı, o nefesi ondan um! Onun feyzine geç mazhar
olduysan gam yeme. Bilirsin ki ihmal etmez, imhal eder. Allah rahmeti geç erişir ama
adamakıllı erişir, seni bir an bile huzurundan ayırmaz, her an seninledir. Bu vuslatın,
bu muhabbetin şerhini duymak istersen adamakıllı düşünerek “Vedduha” suresini
okuyuver! Eğe sen kötülükler de ondandır dersen öyledir ama bundan onun kemaline
noksan mı gelir ki
Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim:
Meselâ ressam iki türlü resim yapar. Güzellerin resimleriyle,çirkin resimleri. Yusuf’un
yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkinliğine delil olamaz, bilakis
üstatlığına delildir. Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler,
onun etrafında döner, örülür.
Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkar eden rüsvay olur.
Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nakıstır. İşte bu yüzden Allah hem
kafirin yaratıcısıdır, hem müminin. Bu yüzden küfür de Allahlığına Şahittir, iman da.
İkisi de ona secde eder. Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Allah
rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır.
Kafir de istemeyerek Allah’a tapar ama onun maksadı başkadır. Padişahın kalesini
yapar amam beylik davasındandır. Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat
nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam
sahibi, mevki sahibi olmak için değil. Çirkin, “ Ey çirkini de yaratan padişah, sen
güzeli de yaratmaya kaadirsin, çirkini de” der. Güzel de “ Ey güzellik padişahı, beni
bütün ayıplardan arıttın” der.
Peygamber, o hastaya dedi ki: “ Sen, şunu söyle; Allah, sen bize güçlükleri kolaylaştır.
Dünya yurdunda bize iyilik ver, ahiret yurdunda da. Yolumuzu gül bahçesi gibi latif bir
hale getir, ey yüce Allah, konağımız zaten sensin” Müminler mahşerde derler ki; “ Ey
melekler, cehennem müşterek bir yol değil miydi
Mümin de oraya uğrayacaktı, kafir de. Fakat biz bu yolda ne duman gördük, ne ateş.
İşte burası cennet, emniyet yurdu. Peki o aşağılık uğrak nerede ” Melekler derler ki: “
Hani geçerken filan yerde gördüğümüz o yemyeşil bahçe vardı ya. Cehennem, o
şiddetli azap yurdu, işte orasıydı. Fakat size bağlık, bahçelik, yeşillik bir yer oldu. Siz,
bu cehennem huylu, kötü suratlı, ateş meşrepli nefsi.
Çalışıp çabalayıp tertemiz bir hale getirdiniz; Allah için ateşi söndürdünüz: Şulelenip
duran şehvet ateşini takva yeşilliği hidayet nuru haline soktunuz; Hırs ateşiniz hilim,
bilgisizlik karanlığı ilim oldu; Hırs ateşini attınız; o ateş diken gibiydi, gül bahçesine
döndü. Mademki siz kendinizdeki bütün ateşleri bizim için söndürdünüz, bu suretle de
zehir, bal haline geldi.
Madem ki ateşe mensup olan nefsi bir bahçe yapıp oraya vefa tohumları ektiniz.,
Oradaki zikir ve tespih bülbülleri, yeşillikte, ırmak kıyısında güzel bir tarzda ötüşmeye
koyuldular. Allah’a çağırana icap ettiniz, nefis cehennemine su serptiniz. Bizim
cehennemimiz de size yeşillik, gül bahçesi, ağaçlık haline geldi.” Oğul ihsanın karşılığı
nedir Lütuf, ihsan ve en değerli sevap. Siz biz kurbanız, varlık, iyilik vasıflarına karşı
faniyiz: Kalleşsek de divaneysek de o sakinin, o kadehin sarhoşlarıyız; onun hükmüne,
onun fermanına baş koymakta, tatlı canımızı ona peşkeş sunmaktayız. Sevgilinin
hayali, gönüllerimizde oldukça işimiz, kulluk ve can vermedir demediniz mi
Nerede bir bela çırağı uyandırdılarsa orada yüz binlerce aşığın canını yaktılar. Evin
içinde ki aşıklar, sevgilinin cemali çırağına pervanedirler. Gönül, seninle nurlanan
yere belalardan sana siperlerden olanların meclisine, Sana canların da yer verenlerin
seni şaraplarla dopdolu bir kadeh haline getirenlerin yanına git! Onların canlarında
yurt kur;; Ey aydın dolunay, gökyüzünde mekan tut!
Onlar sana sırları belirtmek için Utarit gibi gönül defterini açarlar. Madem ki yerin
yurdun yok, bildiklerin yanına var, ay parçasıysan kamil ve tamam bir aya yüz vur!
ne . Cüzcün küllünden çekinmesi de ne oluyor Muhalifle bu kaynaşma da Cinse bak,
bir nev’ile karışınca o cinsin nev’i olmuş Gaypları gör, ayn’ın nuru ile ayn kesilmiş.!
Be akılsız, karı gibi işvelendikçe yalana işveye kalkıştıkça nasıl üst olacaksın Halkın
seni öğrenmesini, sana yaltaklanmasını, halkın tatlı ve kandırıcı sözlerini alıyor, altın
gibi cebine indiriyorsun! Sana Padişahların sövmesi, vurması, sapıkların övmesinden
daha iyidir . Padişahların tokadını ye de aşağılık kişilerin balını yeme. Bu suretle er
olanların ikbali yüzünden sen de bir er ol. Çünkü onlardan hilat gelir, devlet gelir.
Onlar, ruhun penahında cesedi, can haline getirirler.
Nerede bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki bir kamilden kaçmıştır. Gönlünün
dilediğini yapmak, o kör, o kötü ve sermayesiz gönlün istediğini yerine getirmek için
bir üstattan firar etmiştir. Eğer ustanın dilediğine uysaydı kendisini de bezerdi
akrabasını da . Dünyada kim ustadan kaçarsa devletten kaçar, bunu böyle bil. Ten
kazancında bir sanat öğrendin, din sanatına da bir el ur!
Dünyada elbisen var, zenginleştin; fakat bu alemden gidince nasıl edeceksin Ahiret
için de bir sanat öğren ki mağfiret kazancını elde edesin. O cihan da pazarla, kazançla
dolu bir şehirdir. Zannetme ki kazanma yalnız bu alemdedir ve bu kazanç kafidir! Ulu
Allah “ Bu cihanın kazanç, o kazancın yanında çocuk oyuncağıdır” dedi.
Hani bir çocuk, öbür çocuğun üstüne yürür, onunla konuşuyor birleşiyor gibi
hareketlerde bulunur ya. Çocuklar, dükkancılık oynarlar ya fakat zaman geçirmeden
başka ellerine bir şey girmez. Gece gelip çatar, çocuk evine aç döner, Öbür çocuklar
giderler, tek başına kalakalır. Bu alem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin,
fakat kese bomboş,sen de yorgun argın!
Bu serkeş herif, din kazancı, aşktır, gönül cezbesidir, hak nuruna kabiliyettir. Bu
aşağılık nefis, senden fani kazanç ister. Fakat niceye bir aşağılık şeyleri kazanıp
duracaksın, bırak artık, yeter.! Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile
bu dilekte hile ve düzen vardır.
BİR AKILLI ARIYORUM
Seyyid-i Ecel, bir gece Delkak’a “ Hemencecik bir orospuyu neden aldın Bunu bana
söylemeliydin. Sana namuslu bir kız alırdık” dedi Delkak “ Dokuz tane namuslu, temiz
kadın aldım, hepsi (:::) oldu. Derdimden eridim, bittim. Bunun üzerine bu hiçbir işe
yaramaz orospuyu aldım. Görelim bakalım, bunun sonu ne olacak Dedi. Ben birçok
defalar aklı sınadım. Bundan sonra bir tarla arayacak, oraya delilik tohumunu
saçacağım!
Birisi” Bir akıllı arıyorum, onunla meşverette bulunacağım, bir müşkülüm var, ona
söyleyeceğim” dedi. Bu sözü duyan da “ şehrimizde kendisini deliliğe vuran birisi var,
ondan başka akıllı yok. İşte bir sopaya binmiş, çocuklarla beraber koşup duruyor. Rey
ve tedbir sahibi, ateş parçası gibi bir adamdır.
Kadri gök gibi yüce, yıldızlar yağdırıcı bir zattır. Kudreti parlaklığı, Kerrubilere can
olmuştur. O kendisini bu divanelikte gizlemiştir.” Dedi. Fakat her divaneyi kendine
can sayma. Samiri gibi buzağıya secde etme. Bir veli sana gayb’a ait yüz binlerce şeyi,
yüz binlerce sırrı apaçık söylese bile, Sen de o anlayış, o bilgi olmadıkça yine fışkıyı
ödağacından ayırt edemezsin.
Veli kendisine deliliği perde etti mi, ey kör, sen onu nasıl tanıyabilirsin Eğer yakın
gözün açıksa bak da her taşın altında bir erin gizli olduğunu gör! Yol gösterici ortada,
göz önünde, her Kelimin bir kilime bürünmüş olduğu meydandadır. Veliyi meşhur
eden yine velidir. Veli kime dilerse nasip verir. Fakat deliliğe vurdu mu kimse akıl edip
de onu anlayamaz. Bir hırsız, körden bir şey çaldı mı kör, onu bulabilir mi hiç Hırsız,
gelip ona çatsa bile kör, hırsız kimdir Ne anlasın Köpek, kör yoksulu ısırsa bile kör,
kendisini dalayan köpeği nereden bilecek
Bir köpek mahallede bir kör bir dilenciye savaş aslanı gibi saldırdı. Ay bile yoksulların
izi tozunu gözüne sürme gibi çektiği halde köpek, kızgınlıkla yoksullara saldırır. Kör,
köpeğin sesinden korktu, aciz oldu. Ona tazim etmeye başladı: “ Ey avcılar beyi, ey av
aslanı, el senin elin (hüküm senin hükmün), benden el çek” demeye başladı.
Hakimin biri de zaruret yüzünden eşeğin kuyruğunu ağırlamış, o kuyruğa kerim
lakabını takmıştır. Kör de zora gelince köpeğe “ Ey aslan, benim gibi arık birisini
avlayıp da ne yapacaksın Dostların çölde yaban eşeği avlamaktalar, sense mahallede
kör avlıyorsun, bu ne kötü şey! Dostların avda yaban eşeği arıyorlar, sen sokakta hile
düzüp kör arıyorsun” dedi. Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre
kasteder. Köpek bile, ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar
avlar.
Köpek bile alim olunca savaşta çevikleşir. Köpek bile arif olunca Eshab-ı Kehif’ten
olur. Köpek bile avcıları kimdir, anlar, tanır. Yarabbi, her şeyi tanıtan o nur nedir ki
Körün tanıyamaması, gözü olmadığından değildir; bu, onun bilgisizlikten sarhoş
olması yüzündendir.
Kör, bu yeryüzünden de daha gözsüz değil ya! Halbuki bu yer bile Allah inayetiyle
düşmanı tanıdı! Musa’nın nurunu gördü, ona iltifat etti, Karun’u ise tanıdı yere geçirdi.
Benlikte bulunan her kişiyi helak etti, Allahnın “ ya ard ublai” emrini anladı. Toprak
su, yer ve kıvılcımlı ateş, bizimle her şeyden habersiz fakat Allah ile her şeyden
haberdardırlar. Bizim ise onun aksine Hak’tan gayrı her şeyden haberimiz var da
Hak’tan haberimiz yoktur. Tehditçilerden bihaberiz.
Hülasa onların hepsi Allah emanetini yüklenmekten korktular, çekindiler. Fakat
hayvanla karışınca bu çekinmeleri, bu çalışmaları körleşti, neticesiz bir hale geldi! “
Hepimiz de halkla diri, Hak’la ölü bir hale gelen bu hayattan bizarız” dediler. Birisi,
anası babası öldü mü yetim olur. Hak’la ünsiyet için kalb-i selim gerek! Hırsız, bir
körden bir kumaş çaldı mı kör, bilmeden feryada başlar.
Fakat hırsız ona “senin malını ben çaldım ben hilebaz bir hırsızım” demedikçe kör
hırsızı nereden bilecek Gözünün nuru, gözünün ışığı yok ki! Ama sesini duydun mu
onu sımsıkı tut, koy verme de çaldığı şeyleri söylet. Hırsızı yakalayıp, sıkıştırmak,
çaldığını çırptığını söyletmek cihadı ekberdir. O , önce senin gözünün sürmesini çaldı.
Onu elde ettin mi, yine gözlerine nur gelir. Gönül’ün kayıp malı olan hikmet kumaşı,
ehli dilden elde edilir. Kör olan gönül, canı, kulağı.
Gözü olsa bile hırsız Şeytanın izini bulamaz, onu elde edemez. Şeytanın izini bulmayı
hırsızı elde etmeyi, gönül ehli olanlardan um, bu işi onlardan iste; taştan topraktan
değil. Çünkü halk, gönül ehline nispetle taş, topaç gibidir, adeta cansızdır. Danışacak
adam arayan da o deliliğe vurmuş delinin huzuruna geldi dedi ki : “ Ey kendini çocuk
gösteren baba, bana bir sır söyle” veli dedi ki: “ Git bu halkayı çalıp durma. Kapı
kapalı. Bu gün sır söylenecek gün değil, başka vakit gel. Eğer La mekan aleminde
mekana yer olsaydı ben de şeyhler gibi dükkanda oturur, alışverişe koyulurdum”
Muhtesip gece yarısı bir yere uğradı. Duvar dibinde bir adamın uyuduğunu gördü. “
Hey, sarhoş musun, ne içtin Söyle dedi. Adam dedi ki: “ Testidekinden içtim!”
Muhtesip “ Söyle, testide ne var ” diye sordu. Adam “İçtiğim şey” diye cevap verdi.
Muhtesip “ Bu gizli bir laf. Ne içtin içtiğin ne ” diye sordu. Adam “ Testide gizli olan
şey işte” dedi. Bu sual cevap, birbirine ulanıp gitti.
Muhtesip de eşek gibi çamura saplanıp kaldı. Ona “ Gel de bir ah de bakalım” dedi.
Sarhoş söz söylerken “ Hu, hu” dedi. Muhtesip “ Ben sana ah dedim, hu de
demedim,sen hu diyorsun” deyince adam “ ben neşeliyim sen gamdan iki büklüm
olmuşsun. Ah, dertten ; gamdan, zulümden olur. Sarhoşların bu hularıysa
neşedendir.” Dedi. Muhtesip “ ben şunu bilmem,bunu bilmem,kalk.
Marifet satıp durma. Bu dırıltıyı bırak”dedi. Adam, yürü be sen neredesin, ben
nerede ” deyince Muhtesip “ Hadi kalk, zindana gel” dedi. Sarhoş dedi ki: “ Be
Muhtesip, beni bırak da yürü işine. Çıplak adamdan rehin alabilir misin sen Eğer
benim yürümeye kuvvetim olsaydı burada yatar mıyım. Evime giderdim. Eğer benim
de aklım olsaydı imkanını bulsaydım şeyhler gibi dükkan başında bulunurdum.”
O, büyük adamın ahvalini öğrenmek isteyen adam “ Ey sopayı at edinip binen atlı, bir
an için olsun atını bu tarafa sür dedi. Adam “ Çabuk söyle, atım çok serkeştir, pek
huyludur. Çabuk ol ki seni tepmesin. Ne soracaksan açıkça sor bakalım” diyerek
sopasını o tarafa sürdü. Adam gönlündeki sırrı söylemeye imkan bulamadı. Ondan
vazgeçip veliyi alaya aldı. Dedi ki: “ Bu sokakta oturan kadınlardan birini almak
itiyorum. Benim gibi bir adama acaba hangisi layık ”
Veli, “ Dünyada üç türlü kadın vardır. İkisi zahmet ve mihnetten ibarettir, biri dimi bir
hazinedir. Onu alırsan tamamıyla senin olur. İkincisinin yarısı senin olur, yarısı
senden ayrı kalır. Üçüncü ise hiç hiç sana mal olmaz. Bunu duydun ya. Hadi şimdi
yürü, ben gidiyorum. Sen de durma atım seni tepelemesin. Yoksa bir düştün mü, bir
daha kalkamazsın!” dedi. Şeyh sopasını, sürüp çocukların arasına katıldı.
O genç adam ona tekrar bağırdı. “ Gel de hiç olmazsa şunu etraflıca anlat. Bu
söylediğin üç çeşit kadın kimlerdir Onu bir söyle!” Şeyh, yine onun yanına ay sürüp
dedi ki : “ Bakir, tamamıyla sana mal olur, gamdan kurtulursun. Yarısı senin olan da
duldur. Fakat hiçbir suretle sana mal olmayan, evladı olan kadındır. İlk kocasından
evladı olursa sevgisi de, bütün hatıraları da oraya gider. Hadi git, atım seni tepmesin.
Uzaklaş, yoksa serkeş atımın nalı seni ezer! Şeyh yine hay huy edip sopasını sürdü,
yine çocukları yanına çağırdı. Adam tekrar bağırdı : “ Ey ulu padişah, bir sualim kaldı,
gel!” dedi. Şeyh tekrar o tarafa gelip “ Çabuk söyle, nedir Çok duramam, çünkü o
çocuk meydandan topumu kaptı!” dedi. Adam “ Ey Padişah, bu kadar akla, edebe
sahip olduğun halde bu ne divanelik, bu ne iş. Şaşılacak şey! Sen söz söylerken Aklı
Küllünde ötesindesin; bir güneş olduğun halde nasıl delilikle gizleniyorsun*” dedi.
Şeyh dedi ki: Bu külhanbeyleri beni bu şehre kadı yapmaya karar verdiler. Reddettim
imkanı yok. Senin gibi alim , fazıl kimse yok. Şeriatta da senden aşağı birisini
kendimize ulu yapmamıza müsaade yok, dediler. Bunun zoruyla kendimi deli
gösterdim, deliliğe Allah rahmeti geç erişir ama adamakıllı eriyordum. Fakat hakikatte
evvelce ne idiysem yine oyum benim ben. Aklım hazinedir, ben viraneyim. Deliyim
hazineyi gösterirsem! Divane odu ki divane olmadı, divane odur ki bu bekçiyi gördüğü
halde evine girmedi. Benim bilgim cevherdir, araz değil.
Bu değerli bilgi, bir maksada erişmek için değil ki. Ben şeker madeniyim, şeker
kamışıyım, hem benden yetişmekte, hem ben yiyorum. Bir bilgiyi işiten kişi beğenmez
kabul eylemez, feryat ederse o bilgi taklit bilgisidir, öğrenilerek elde edilmiştir.
( adama mal olmamıştır.) Çünkü geçim elde edilmiştir, gönül aydınlatmak için değil,
bu ilim de talibi gibi aşağılık dünya ilmidir.
Bazı adamlar, havas ve avama görünmek için ilim öğrenmek ister, bu alemden halas
olmak için değil. Böyle adam fareye benzer; her tarafı deler ama vuslat nurlarından
gafildir. Nuru, sahraya yol bulamadığı için ona bu karanlık kuyusu, hoş bir meskendir.
Fakat Allah, ona akıl kanadını ihsan ederse farelikten kurtulur, kuşlar gibi uçar.
Kanat aramazsa yerin dibinde kalır, simak burcuna yol bulmaktan ümitsiz bir hale
düşer. Söze gelen ilim, cansızdır; satın alıcıların yüzüne aşıktır. Münakaşa ve
mübahase zamanı o ilim, büyük görünür ama alıcısı olmayınca ölür gider. Halbuki
benim müşterim Allahdır. Beni o yüceltir., o satın alır.
Benim kanımın diyeti ululuk sahibi Allahnın cemalidir. Ben kendi kan diyetimi
yemekteyim, bu bana helal bir kazançtır. Bu müflis alıcıları bırak. Bir avuç toprak, ne
satın alabilir ki Toprak yeme, toprak alma, toprağı arama. Çünkü toprak yiyenin yüzü
daima sapsarıdır. Gönül ye de daima genç kal. Benzin tecelliden erguvana dönsün!”
Yarabbi , bu ihsan bizim işimiz değil. Senin lütfun, gizli lütfe yol göstericidir.
Ey düşkünlerin ellerini tutan, elimizi tut. Bizi al perdeyi kaldır, perdemizi yırtma. Bizi
bu murdar nefisten kurtar. Çünkü bıçağı bıçağı kemiğimize kadar dayandı. Ey tacı,
Tahtı olmayan padişah, bizim gibi biçarelerden bu kuvvetli bağı kim çözebilir Ey
muhabbet ihsan eden muhabbetli Allah, böyle sağlam bir kilidi, senin fazlından başka
kim açabilir. Biz kendimizden vazgeçer, yüzümüzü sana tutarız.
Çünkü sen, bize bizden yakınsın. Bu dua da senin öğretmenledir, senin ihsanındandır.
Yoksa külhanda nasıl olur da gül bahçesi yetişir. Kan ve bağırsak arasında kalmış
olan anlayış ve akıl senin ikramından başka bir şey nakletmez ki, İki parça yağdan
çıkan bu ruhani nurun nurani dalgası göklere vurmakta. Bu dil dene et parçasından
hikmet nehri ırmak gibi akmakta.
Kulak denen deliklerden akıp meyvesi akıl ve anlayış olan can bağına kadar gitmekte.
Canlar bağının ana yolu da o anlayışın yolu. Alemin bağları, bostanları onun fer’inden
ibaret. Bu hoşlukların aslı ve kaynağı o. Haydi, hemen “ o, bahçelerin inişlerinde
nehirler akar” ayetini oku artık.”
İBLİSTEN DOST OLUR MU
Rivayet ederler : O Muaviye köşkünde bir bucakta uyumuştu. Köşkün kapısı içerden
kilitliydi, çünkü Muaviye halkın gelip gitmesinden yorulmuştu. Ansızın birisi onu
uyandırdı. Muaviye gözünü açınca adam gözden sır oldu. Kendi kendisine “ köşke
kimse giremez. Bu küstahlıkta, bu cürette bulunan kim acaba ” dedi. Etrafı dolaştı,
gizlenen adamdan bir nişan bulmak için her tarafı araştırdı. Kapı ardında bir herif
gördü. Adam kapıya sinmiş, yüzünü perde ile örtmüş gizlenmişti. Muaviye “Hey sen,
kimsin, adın ne ” diye sordu. Adam “ adım açıkça söyleyeyim, şaki İblis” diye cevap
verdi. Muaviye “ niye gayret ettin, beni niçin uyandırdın Bana doğru söyle, aykırı
konuşma” dedi.
Şeytan “ Namaz vakti geldi. Hemen mescide koşmak gerek. Mustafa, mana incisini
delerek “ Acele edin, ibadetleri vakti geçmeden yapın buyurdu” dedi. Muaviye “ hatır,
hayır senin böyle bir maksadın olmaz. Bana hayra delil olasın, imkanı mı var Hırsız,
evime gizlice giriyor da “ Bekçilik ediyorum” diyor. Ben o hırsıza nasıl inanayım
Hırsız, sevabı, ecri ne bilir” dedi.
Şeytan dedi ki: “ Biz, evvelce melektik. İbadet yoluna canla başla düzülmüştük . yol
saliklerine mahremdik, arş sakinlerine hemdem, ilk sanat gönülden çıkar mı İlk sevgi
nasıl olurda unutulur Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini
görmekle vatan sevgisi kalbinden çıkar mı İlk sevgi nasıl olur da unutulur
Seferde Rum diyarı ehlinden birisini, yahut Huten’li birisini görmekle vatan sevgisi
kalbinden çıkar mı Biz de bu şarabın sarhoşlarındandık, biz de kapısının
aşıklarındandık. Gözbebeğimizi onun sevgisiyle kestik, sevgisini canımıza ektiler.
Zamanede güzel günler gördük, baharda rahmet suları içtik. Bizim varlığımızı da “
Onun fazıl” ve ihsan eli ekmemiş midir Bizi de yoktan yaratan o değil mi
Ondan nice lütuflar görmüşüz, rıza gülistanında nice dolaşmışız. Başımıza rahmet
elini koyar, bize de lütuf çeşmelerini izhar ederdi. Ben daha çocukken, süt emiyorken
beşiğimi kim salladı O! Onun sütünden başka kimden süt emdim, onun tedbirinden
başka beni kim yetiştirdi Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır
Kerem denizi bir itapda, bulunda bile kerem kapılarını kapalı bırakır mı Onun asıl
peşin ihsan ettiği para, lütuf ve vergisidir.
Kahırsa o paranın üstüne konmuş arızi bir tozdan ibarettir. Alemi lütfetmek için
yarattı. Zerrelere, onun güneşi riayetlerde bulundu. Ayrılık bile, onun kahrından
doğmakla berber vuslatın kadrini bilmek içindir. Bu suretle diler ki ayrıldığı, canın
kulağını bursun, onu tedibetsin de can, vuslat günlerini bilsin. Peygamber “ Allah
alemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti.
Yarattım ki benden bir fayda görsünler, balıma parmaklarını bansınlar. Ben bir fayda
göreyim, çıplak adamdan bir libas elde edeyim diye yaratmadım dedi” buyurmuştur.
Birkaç gün oldu ki beni huzurundan kovdu. Fakat yine gözüm onun güzel yüzünde.
Böyle bir yüzden bu çeşit kahra uğramak şaşılacak şey.
Herkes sebeple meşgul olup durmakta. Halbuki ben sebebe bakmam. Çünkü sebep
sonra meydana gelen bir şeydir. Sonradan meydana gelen bir şeyin varlığına sebep
olur. Ben ezeli lütfe bakar, sonradan meydana geleni yırtar, iki parça ederim. Tutalım,
Adem’e secde etmemem hasettendi. Ama o haset de aşktan meydana geldi, inattan
inkardan değil. Her haset şüphesiz dostluktan meydana gelir. Sevgiyle başkaları bir
arada oturunca haset baş gösterir. Aksırana “ Çok yaşa “ demek dostluktan olduğu
gibi kıskançlıkta dostluğun şartıdır. Onun oyununda bundan başka bir oyun yoktu ki
Oyna dedi, ben ne bilirim ki ona katayım Bir tek oyunum vardı, oynadım, kendimi
kaldırıp belaya attım. Bela da onun lezzetlerini tatmak istedim, ona mat oldum, ona
mat oldum, ona mat oldum!
Ey ulu kişi, bu altı cihetli alemde kim kendisini altı duygu kapısından kurtarabilir ki
Altının cüz’ü, nasıl olurda Küllünden kurtulur Hele keyfiyetsiz Allah onu eğri
yaratmışsa! Bu altı cihet içinde ateşe dalmış kişiyi ancak altı ciheti yaratan Allah
kurtarabilir. Küfür olsun, iman olsun onun eliyle dokunmadır, onundur.”
Emir ona dedi ki: “ Bunlar doğru. Fakat bunlardan senin payın eksik. Sen, benim gibi
yüz binlerce kişinin yolunu urdum delik deldin, hazineye girdin! Hem ateş ve neft
olasın, hem yakmayasın, buna imkan var mı Kimdir ki senin elinden elbisesi
yırtılmamış olsun! Ey, ateş senin tabiatın yakmaktır, bir şeyi yakmaman mümkün
değil. Allah seni yakıcı bir hale getirmiş, bütün hırsızların üstadı etmiştir. İşte lanet
budur.
Allah ile yüz yüze konuştum. Ey düşman, senin hilene karşı ben kim oluyorum Senin
marifetlerin, ıslık sesi gibidir, kuşların seslerine benzer, fakat kuş avlar. O, yüz
binlerce kuşun yolunu urmuştur. Kuş aşina bir kuş geldi sanıp aldanmıştır. Havada
uçarken ıslık sesini duyunca havadan iner, burada esir olur. Nuh’un kavmi senin
hilenden feryada düşmüşler, gönülleri yanmış, göğüsleri paramparça olmuştur.
Cihanda Ad kavmine rüzgarı sen yolladın, onları azaplara, minhetlere sen düşürdün.
Lut kavminin başına taş yağmasına sen sebep oldun. O kara suyun içinde, senin
yüzünden boğuldular. Nemrut’un beyni, senin yüzünden döküldü binlerce fitneler
meydana getiren Şeytan1 Filozof, zeki Firavunun aklı körleşti, senin yüzünden bir şey
anlamaz oldu. Ebuleheb de senin yüzünden na ehil,oldu.
Ebulhakem de senin yüzünden Ebu cehil kesildi. Ey bu satrançta nam için yüz binlerce
ustayı mat eden! Ey müşkül oyunlarıyla gönülleri yakan ve gönlüne merhamet
gelmeyen! Sen hile denizisin, halk bir katradan ibaret. Sen dağ gibisin, selim kalpli
insanlara ancak bir zerre! Ey düşmanlık edip duran, Şeytan senin hilenden kim
kurtulabilir Hepimiz tufana gark olmuşuz. Ancak Allahnın koruduğu müstesna. Nice
saadetli yıldız, senin yüzünden ihtiraka düşmüştür. Nice askerler, nice topluluklar,
senin yüzünden darmadağın olmuştur!”
İblis Muaviye’ye dedi ki: “ Bu bağı çöz. Ben kalpla halis için mehenğim. Hak, beni
aslanla köpeği imtihan etmek için yarattı, halisle kalpı ayırt etmek için halk etti. Ben
kalpın yüzünü ne vakit karatmışım Kuyumcuyum ben, ona daima değerini verdim.
İyilere yol gösteririm, kuru dalları keserim. Bu otları niye ortaya koyarım
Hayvan hangi cinstendir, meydana çıksın diye. Kurt, ceylandan bir yavru doğursa
onun kurt, yahut ceylan oluşunda şüphe edilir. Önüne otla kemik koy. Bakalım
hangisine tezce adım atacak, hangisine meyledecek Eğer kemiğe gelirse köpektir,
ota meylederse şüphe yok, ceylan cinsindendir. Kahırla lütuf, birbirine eş oldu. Bu
ikisinden bir hayır ve şer alemi doğdu. Sen otla kemiği göster, nefis ve can gıdasını
arz et. Nefis gıdasını isterse aşağılıktır, ruh gıdasını isterse serverdir. Tene hizmet
ederse eşektir. Can denizine dalarsa inci bulur. Gerçi bu ikisi birbirine aykırı, hayır ve
şerdir ama ikisi de bir iş başındadır.
Peygamberler, ibadetlerini arz ederler, düşmanlar şehvetlerini. Ben iyiyi nasıl
kötüleştirebilirim Allah değilim ya! Ben bir davetçiyim, onları yaratan değil! Güzeli
çirkin yapabilir miyim Rab değilim ki. Güzele çirkine bir aynayım. Hintli, bu, adamı
kara suratlı gösteriyor diye aynayı yaktı.
Ayna dedi ki: suç benim değil. Benim yüzümü cilâlayana kabahat bul! O beni gammaz
yaptı, çirkin kimdir , güzel kim Söyleyeyim diye o, beni doğru sözlü etti. Ben
şahidim, şahidi zindana atmak nerede görülmüş Zindan ehli değilim. Allah
şahidimdir. Ben de nerede meyveli bir ağaç görürsem onu dadı gibi besler,
yetiştiririm. Fakat nerede bir acı ve kuru ağaç görürsem fışkı, miskten kurtulsun diye
keserim. Kuru ağaç, bahçıvana “ Yiğit, suçsuz,günahsız niye benim başımı
kesiyorsun ” der.
Bahçıvan der ki: “ Sus, kötü huylu. Kuruluğun suç olarak yetmez mi ” Kuru ağaç “Ben
doğruyum, eğri değil. Niçin suçum yokken beni kesiyorsun der ” der. Bahçıvan der ki:
“ Kutlu bir şey olsaydın da keşke eğri olsaydın, fakat yaş olsaydın! Öyle olsaydın
Abıhayatı çeker, dirilik suyu ile karışır, hayat bulurdun. Tohumun kötüymüş, aslın
kötüymüş, güzel bir ağaca ulaşamamışsın. Güzel bir ağaç dalı, kötü bir ağaca aşılansa
o güzellik, kötü ağacın tabiatını da güzelleştirir.”
Emir, Şeytana dedi ki: “ Ey yol urucu, delil getirme. Beni kandırmağa yol bulamazsın,
yol arama. Sen bir dolandırıcısın ben de garip bir tacirim. Getirdiğin her elbiseyi nasıl
alabilirim Kafirlik edip pılımın, pırtımın etrafında dolaşma. Sen hiç kimsenin malına
müşteri değilsin.
Dolandırıcı müşteri olamaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir.
Kim bilir, bu hasetçinin kabağında ne var Allah, bu düşmanın elinden bizi kurtar.
Feryadımıza yetiş! Bir kere daha bana üfürür, beni bir kere daha afsunlarsa bu hırsız,
hırkamı kaptı gitti! Onun bu sözü duman gibidir. Ey Allah, elimi tut, yoksa kilimim
elden gider. Bir delil getirmekle İblise üst olamam.
Çünkü o her yüce, her aşağılık kişinin fitnecisi, imtihancısıdır. “ Allemel esma” ya bey
olan Adem bile bu köpeğin yıldırım gibi koşuşuna karşı yaya kalmıştır. Şeytan,onu bile
cennetten yeryüzüne atmıştır. Adem bile Simak burcundayken balık gibi onun oltasına
düşmüş, “ Rabbena, zalemma” diye ağlayıp feryat etmiştir. Onun hilesine, düzenine
nihayet yoktur.
Onun her sözünde bir şey vardır, her sözünde yüz binlerce sihir gizlidir. Erlerin
erliklerini bir nefeste bağlar, kadının erkeğin hevesini bir nefeste arttırır. Ey halkı
yakıp yandıran fitneci İblis, niçin beni uyandırdın Doğruyu söyle1 Şeytan “ Kötü zan
sahibi olan kişi, yüz nişan da olsa doğruyu işitmez. Bir gönül, hayale düştü mü delil
getirsen bile hayali artar. Söz, o gönülden illet haline gelir, gazinin kılıcı hırsıza alet
olur. Bu takdirde öyle adama verilecek cevap susmaktan ibarettir.
Ahmakla konuşmak deliliktir. Ey ahmak benim şerrimden Allah’a ne ağlayıp
sızlanıyorsun Sen, o aşağılık nefsinin şerrinden ağla, sızlan! Sen helva yersin, çıban
olur; sıtmaya tutulursun, sıhhatin bozulur. Sonra da iblise suçu yokken lanet edersin.
Niçin o şeytanlığı kendinde görmezsin Bu ey azgın, iblisten değil,sendendir. Tilki gibi
kuyruk peşinde koşup durmaktasın. Yeşillikte bir kuyruk gördün mü tuzaktır, bunu
niye bilmiyorsun Bilmiyorsun çünkü kuyruğu meylin seni bilgiden uzaklaştırdı,
gözünü, aklını kör etti. Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder, düşmanlığa kalkışma,
bu cinayeti, kara nefsin işledi. Bana suç bulma , aykırı görme.
Ben kötülükten de bizarım, hırstan da kinden de! Bir kere kötülük ettim, hala
pişmanım; gecem gündüz olsun diye bekleyip duruyorum. Halk arasında müttehim
oldum, herkes kadın olsun erkek olsun kendi işini bana isnat ediyor. Zavallı kurt, aç
bile olsa uyduruyor diye itham edilir. Zayıflıktan yol yürümeye kudreti olmasa bile çok
yemeden imtila olmuştur derler” dedi.
Muaviye dedi ki: “ Seni doğruluktan başka bir şey kurtaramaz. Adalet, seni doğruluğa
davet etmekte. Doğru söyle de elimden kurtul. Hile , savaşımın tozunu yatıştıramaz.”
Şeytan “ Ey hayal kura, düşüncelere dalan, doğruyu, yalanı nasıl anladın ” dedi.
Muaviye “ Peygamber nişanesini bildirmiş, kalpla sağlamı anlamak için mehenk
vermiş; “ yalan kalplerde şüphe uyandırır, doğru kalplere emniyet ve neşe verir
“demiştir. Gönül yalan özden istirahat bulmaz.
Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez. Doğru söz kalbe istirahat verir. Doğru
sözler, gönül tuzağının taneleridir. Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o vakit
doğruyla yalanın tadını almaz. Fakat gönül ağrıdan illetten salim olursa yalanla
doğrunun lezzetini adamakıllı bilir, anlar.
Adem’in buğdaya hırsı artınca bu hırs, gönlünden sıhhati, selameti kapıp götürdü.
Senin yalanına, işvene kulak astı, aldanıp öldürücü zehri içti. O anda akrebi
buğdaydayken ayıt edemedi. Hevesle mest olan kişinin temyizi uçup gider. Halk, arzu
ve heva sarhoşudur. Onu için senin yalanını dinler. Fakat hevadan vazgeçen, gözünü
sırlara aşina etmiştir.
Birisini kadı yaptılar. Ağlayıp inlemeye koyuldu. Naip “ Kadıya bu ağlama nedir diye
Ağlamak, feryat etmek zamanım değil. Sevinecek kutlanacak zamanın “ dedi. Kadı, bir
ah edip dedi ki: “ Gönlüne hakim olmayan, işin iç yüzünü bilmeyen kimse nasıl
hükmedebilir O işin hakikatini ilen iki kişi arasında bir cahilden başka bir şey değildir
ki. O iki hasım , ne yaptıklarını bilirler.
Zavallı, kadı o iki kişinin hilesini ne bilsin Hallerini bilmez, gafildir. Böyle olduğu
halde kanlarına, mallarına nasıl hükmedecek ” Naip “ Hasımlar, bilgili ama illetlidir.
Halbuki sen cahilsin ama şeriat mumusun. Çünkü sende bir kasıt ve illet yok. İşte şu
illetsizlik yok mu Gözlerin nurudur. O iki bilgiyi, garazları kör etmiştir. Bilgilerini de
kasıtları, illetleri mezara tıkmıştır.
Kasıtsızlık, bilgisizi alim yapar, kasıt ve garaz, ilmi aykırı bir hale sokar, zulüm haline
koyar. Sen rüşvet almadıkça kör değilsin, fakat tamah ettin mi körsün, kul köle
kesilirsin” dedi. Ben hevadan vazgeçmişim, şehvet lokmalarını az yemişim. Gönlümün
tat alma duygusu aydın. Doğruyu yalandan ayırt eder.
Sen niçin beni uyandırdın Be hilebaz, sen uyanıklığa düşmansın. Sen, afyona
benzersin, daima uyutursun. Şaraba benzersin, aklı, bilgiyi giderirsin. Seni çarmıha
gerdim. Haydi doğru söyle. Ben doğruyu bilir anlarım, hileye sapma. Ben herkesten,
tabiatında, huyunda ne varsa neye sahipse onu ararım. Sirkeden şeker lezzetini
aramam. Karı tabiatlı erkeği asker yerine saymam.
Gavurlar gibi bir putun hak oluşunu, yahut Hak’tan bir alamet, bir nişan buluşunu
ummam. Fışkıdan misk kokusunu istemem. Irmak içinde kuru kerpiç araştırmam.
Ağyar olan Şeytandan beni hayır için uyandırmayı ummam.” İblis birçok hileye,
düzene kalkıştıysa da Emir, onun inadını, inkarını dinlemedi.
Bunun üzerine sözü ağzının içinde geveleyerek dedi ki: “ Ey Muaviye, ben seni şunun
için uyandırdım: Cemaate yetişesi, devletli Peygamberin ardında namaz kılası. Eğer
namaz fevt olsaydı, vakit geçseydi bu cihan, sana nursuz, kapkaranlık kesilecekti. Bu
ziyandan bu dertten dolayı ağlayacak, gözlerinden adeta kaselerle yaş dökecektin.
Herkes, ibadetten bir zevk alır, bu yüzden de bir an bile sabredemez, ibadette
bulunur. Fakat o dert, o gussa yüzlerce namaza değer. Nerede namaz, nerede o
niyazın ışığı ”
Birisi mescide girerken baktı ki halk mescitten çıkıyor. Cemaat dağıldı mı ki herkes
acele,acele mescitten çıkıyor ” diye sordu. Birisi “Peygamber, cemaatle namazını eda
etti, duasını bile bitirdi. Ey ham adam, nereye gidiyorsun Peygamber, çoktan selam
verdi” dedi. Adam bir ah çekti ki ahının dumanı göründü.
Bir vah etti ki gönlünden kan kokusu geldi. Cemaatten biri “Sen bu ahı bana ver, ben
o namazı sana bağışlayayım” dedi. Adam “Verdim, namazı da kabul ettim” dedi.
Öbürü o ahı, yüzlerce niyazı aldı. Gece rüyasında hatif ona “ Sen abıhayatı, derde
dermen olan ameli aldın, O ahı seçmen, o aşıklar zümresine girmen yüzü suyu
hürmetine de bütün cemaatin namazı kabul edildi” dedi.
Bunun üzerine Azaail dedi ki: “ Ey emir, artık hilemi açığa vurayım. Eğer namazın fevt
olsaydı gönlüne dert düşecek ah ve figana başlayacaktım o teessüf, o figan, o niyaz,
yüzlerce zikirden, namazdan üstün olacaktır. Böyle bir ah, hicapları yakmasın diye
korktum da seni, onun için uyandırdım. İstedim ki öyle bir ah etmeyesin, bu suretle
de o yola sahip olmayasın. Ben hasetçiyim, işte böyle bir hasette bulundum.
Düşmanım; işim, gücüm, hile ve kinden ibarettir” Muaviye, bunun üzerine “ İte şimdi
doğruyu söyledin, senden bu beklenir, layığın budur. Sen örümceksin, ancak sinek
tutabilirsin. Halbuki ben sinek değilim, zahmet etme a köpek! Ben ak doğanım, beni
padişah avlar. Örümcek, etrafımızda nasıl olur da ağ örebilir Kudretin varken yürü,
sinek avla, sinekleri bir ayran tası civarına çağır! Onları bala çağırsan bile bu çağırış,
şüphe yok yalandır çağırdığın şey de yine ayran! Sen beni uyandırdın ama o uyandırış,
uykunun ta kendisiydi. Bana gemi gösterdin ama gösterdiğin gemi, girdaptan ibaretti.
Sen beni, daha iyi bir hayırdan mahrum etmek için hayra sevkettin” dedi.
Bu, şuna benzer: Bir adam, odasında hırsız görüp kovalamaya başladı. Birkaç kere
peşinden dolaştı, iyice terledi. Nihayet son saldırışta hırsıza yaklaştı. Bir sıçrasa
tutacaktı. Biri “Buraya gel de bela nişanelerini gör! Çabuk ol savaş eri, çabuk gel de
burada ki ahvali bir gör” diye bağırdı. Adam herhalde orada da bir hırsız
olacak,hemen gitmezsem başıma bela kesilecek, çoluğuma ,çocuğuma el uzayacak. O
vakit bunu tutmaktan ne faydam olur Bu Müslüman, kerem edip beni çağırıyor.
Hemencecik gitmezsem herhalde bir kötülüğü düşeceğim deyip. O iyilikçi
Müslüman’ın şefkatine güvenerek hırsızı bıraktı yola düzüldü. Varıp “ Aziz dost ne
var Böyle kimin elinden feryat ediyorsun ” dedi. Adam “ İşte, hırsızın ayak izine
bak. Hırsız çalacağını çalıp bu tarafa gitmiş işte o kaltabanın ayak izi. Yürü, bu izi izle,
ardından koş!”dedi. Adam “ Be ahmak, sen ne söylüyorsun
Ben onu tutmuşum. Sen bağırınca koy verdin. Sen bir eşekmişsin meğerse. Bense seni
adam sandım. Bu ne herze, bu ne hezeyan Ben kendisini tutmuştum, ayak izini ne
yapayım ” dedi. Sen bir hilebazsın, yahut aptalın birisin. Hatta belki de hırsızın ta
kendisisin ve bu işi de mahsus yaptın. Öbürü “ Ben ayak izini gösteriyorum. İşin haki
katından agahım” dedi. Adam dedi ki: “Sen ya düzenbazsın, ya ahmak, belki de
hırsızın ta kendisisin de işi biliyorsun.
Ben hasmımı çeke, çeke yakalamak üzereydim. İşte ayak izi diye sen koyuverttin. Sen
cihetten bahsediyorsun, bense cihetlerden çıkmış, kurtulmuşum. Vuslatta delil ve
alamet olur mu ” sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür. Zatı kaybeden
kişidir ki sıfatlarda kalır. Oğul, Allah’a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır. Artık onlar
sıfatlara nazar ederler mi Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin
Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı
Güzel bir halıyı bırakmış, köhne bir kilimi almış olursun. Avamın ibadeti, havasın
günahıdır. Avamın vuslatı bil ki havsın hicabıdır. Padişah bir veziri muhtesip yapsa
onun dostu değildir, düşmanıdır. Mamafih o vezir belki suç işlemiştir. Böyle birden
bire muameleyi değiştirmek elbette sebepsiz olamaz. Çünkü önce muhtesip olan
kişiye baht ve devlet nasip olmuş demektir. Fakat önceden padişaha vezir olanı sonra
muhtesip yapmak kötü bir iş yaptığından olabilir.
Fakat padişah, seni eşikten huzuruna çağırmış sonra tekrar eşiğe sürmüşse, şüphe
etmeksizin bil ki bir suç ettin. Bilgisizlikle cebre yapışır. Kısmetim buymuş dersen
neden önce o devlet kısmetin olmuştu Bilgisizlikle kendi kısmetini kendin teptin.
Halbuki ehil olan kişi kısmetini artırır.
AYKIRI GİDİŞ
Aykırı gidişe Kurandan getireceğimiz başka bir misal de dinlesen yerindedir.
Münafıklar, buna benzer bir çift, tek oyununu da Peygamberle oynamışlardı. “Ahmet
dinini yüceltmek için bir mescit yapalım” dediler. Halbuki bu mürtetlikten başka bir
şey değildi. Bu çeşit aykırı bir oyuna girişerek Peygamberin mescidinden başka bir
mescit yaptılar. Döşemesini, tavanını, kubbesini düzdüler.
Fakat bununla cemaati ayırmak diliyorlardı. Yalvararak Peygamberin yanına geldiler,
deve gibi huzuruna çöktüler. “ Ey Allah Peygamberi, lütfedip o mescide kadar bir
zahmet etsen; kademlerinle kutlasan. Günlerin kıyamete kadar ter-ü taze olsun!
Topraklı, bulutlu günün, zaruret ve yoksulluk gününün mescidi işte. Diledik ki oraya
bir garip gelirse yer bulsun, bu hizmet konağında bolluğa ersin.
Bu suretle de din şiarı çoğalsın, etrafa yayılsın, dostlarla olunca acı yemiş bile hoştur.
Bir an orayı şereflendir, bizi tezkiye et sen aysın biz de gece. Bir an olsun bizimle ol
da. Gece cemalinle gündüze dönsün, ey cemali, geceleri aydınlatan güneş.!” Dediler.
Ah ne olurdu bu sözleri gönülden söyleselerdi de muratları olsaydı. Gönül istemeden
ağza gelen latif sözler, külhandaki yeşilliğe benzer dostlar. Uzaktan bak, geç. Yavrum
onlar yemeye kokmaya değmez.
Vefasızlara gitme. Onlar; iyi dinle, yıkık köprüdür. Bilgisiz biri oraya ayak basarsa
köprü de yıkılır, ayağı da kırılır. Asker, nerede bir bozgunluğa uğrarsa iki üç karı
tabiatlı adamın yüzünden uğrar. O, erkek gibi silahlanıp savaş safına girer. Diğerleri
de, işte tam dost diye ona güvenirler. Fakat savaş zahmetlerini gördü mü yüz çevirir.
Onun kaçışı senin manevi kuvvetini de kırar. Bu bahis, uzundur. Uzadıkça uzar,
maksat da gizli kalır, geçelim.
Halk Peygambere masallar okumakta; yalan dolan atını sürmekteydiler. O
merhametli, şefkatli Peygamber gülümseyerek ancak “ Peki” diyebildi. O cemaatin
teşekkür edilmesi icap eden işlerini anladı, icap edeceğini söyleyerek haber
getirenleri sevindirdi. Onların hileleri gözünün önünde görünüp duruyor, o hileleri sür
içinde kıl görür gibi birer, birer görüyordu. Fakat o lütuf sahibi Peygamber, kılı
gömemezlikten geliyor, o zarif kimse sütü övüyordu. Yüz binlerce hile ve hud’a
kıllarına o an gözünü yummuştu.
O kerem denizi doğru buyurmuştu. “ Ben sizi sizden ziyade esirgerim, ben adeta
dehşetli surette alevlenmiş, yalınlanmış bir ateşin kıyısına oturmuş bir adama
benzerim. Siz pervane o tarafa koşuyorsunuz. Ben de iki elimle pervane
koymaktayım” Münafıkları dileği üzerine Peygamber, o tarafa yürüyünce Allah gayreti
haykırdı: “ Gul sesini dinleme, bu habisler hile ettiler, söyledikleri sözlerin hepsi
aykırıdır.
Maksatları kara yüzlülükten başka bir şey değildir. Hıristiyanlarla, Yahudiler, en
hayırlı dini nasıl olur da aralar Cehennem köprüsü üstüne bir köprü kurdular, Allah’a
tavlada hileye giriştiler” maksatları Peygamberin sahabesinin arasını bozmaktı. Her
herzevekil Hakk’ın fazıl ve ihsanını nasıl tanır Şam’dan buraya bir Yahudi getirmek
niyetindeydiler. Yahudiler, o Şamlı Yahudi’nin va’zından sarhoş olmuşlardı.
Peygamber, “ Gelmeğe gelirim ama şimdi yol üstündeyiz. Savaşa gidiyoruz. Savaştan
dönünce o mescide giderim” buyurdu; Onları defetti; savaşa gitti. O kötü, o yalancı
kişileri bu suretle avuttu. Dönünce münafıklar, tekrar gelip evvelki va’dini
hatırlattılar. Allah, “ Peygamber, açıkça söyle. Neticesi savaş bile olsa onların
hıyanetlerini açığa vur” dedi. Peygamber de “ Ey hilebaz Kavim susun da sırlarınızı
söylemeyeyim” deyip sırlarından birkaçını söyleyiverdi. Derhal halleri kötüleşti.
Münafıkların elçileri ,hemen “haşa, haşa” demeğe başladılar.
Her münafık, koltuğuna bir Mushaf urup hile ile Peygambere koştu; yemin etmeye
koyuldu. Çünkü yemin etmek siperdir ve yemin etmek,yalancı kişilerin adetidir.
Yalancı, dolancı adam, dinde vefakar olmadığından her an yemininin bozar.
Doğruların yemin etmeğe ihtiyaçları yoktur. Onların gözleri aydındır. Ahdi, misakı
bozmak, ahmaklıktandır.
Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa temiz kişinin işidir. Peygamber dedi ki :
Sizin yemininize mi inanayım, Allahnın yeminine mi ” Münafıklar, yine ellerin de
Mushaf olduğu halde güya ağızlarının orucuyla yemin etmeye giriştiler. “ Bu doğru ve
temiz kelam hakkı için o mescidi kurmamız Allah rızası içindir.
Bu hususta hiçbir hilemiz, düzenimiz yok. Orada ancak Allah’ı anacak, doğru bir
yürekle Allah’a ibadet edeceğiz” dediler. Peygamber dedi ki : “ Allahnın sesi, kulağına
diğer sesler gibi gelmekte. Hak, kulaklarınızı mühürledi de Allah sesini
duymuyorsunuz. İşte apaçık kulağıma Allah sesi gelip duruyor. Adeta tortuyu saftan
süzmekteyim” nitekim ey bahtı kutlu, hak sesi, Musa’ya da bir ağaçtan gelmişti. “ Ben
Allah’ım” sesini bir ağaçtan duymuştu. O sesle beraber nurlar belirmiş, parlamıştı.
Vahiy nuruna karşı aciz kalınca yine yemin etmeye koyuldular. Allah yemine siper
demiştir. Savaşçı ,siperi elden bırakır mı Peygamber, yine apaçık onları yalanladı ve
fasih bir surette onlara “ Şüphe yok, yalan söylüyorsunuz” dedi.
Peygamber, va’dinden dönünce sahabe beden birisinin gönlüne inkar düşüncesi
düştü. Peygamber böyle ak sakallı, kamil, koca kişileri utandırıyor. Nerede kerem,
nerede ayıp örtmek, nerede haya Hani Peygamber, yüz binlerce ayıbı örterlerdi
Dedi; derhal yine bu itiraz, yüzümüzü saratmasın, mahcup düşmeyeyim diye
gönlünden istiğfar etti.
Münafık kişilerle dost olmanın şomluğu mümini de onlar gibi çirkinleştirdi, asileştirdi.
Yine “ Ey gizli şeyleri bütün inceliğiyle bilen Allah, beni küfrümde ısrar eder bir halde
bırakma. Bakışım nasıl elimde değilse gönlüm de elimde değil. Yoksa bu an hışımla
gönlümü yakardım” dedi.
Bu düşünceyle uykuya daldı, münafıkların mescidini fışkı ile dolu gördü. Mescidin
taşları pislik içinde harap olmuştu. Onlardan kara dumanlar tütüyordu. Çıkan
dumanlar, adamın boğazına girdi, boğazı yandı. O acı dumanın kokusundan uyandı.
Hemen yüzüstü kapanıp ağlamaya başladı. Allah bunlar, münkirlik nişanesi.
Kahır ve gazap, beni iman nurundan ayıran böyle bir şefkatten daha iyi” diyordu.
Mecaz ehlinin çalışıp çabalamasını araştırsan görürsün ki soğan gibi kat, kattır. Fakat
her katı, öbüründen daha içsiz, daha boş. Halbuki doğruların her işi öbüründen daha
iyi, daha yerindedir. Münafıklar, ziyneti libaslarının üsütne. Kuba Mescidini yıkmak
için yüzlerce gayret kemeri kuşanmışlardı. Onlar, Eshab-ı Fil’e benziyorlardı.
Habeşistan’da bir Kabe yapmışlardı da Allah, Kâbelerine ateş vurmuştu.
Bunun üzerine öç almak için Kabe’yi yıkmaya niyetlendiler. Halleri nice oldu, Kuranı
oku anla! Dinde kara yüzlü olanların hileden düzenden,savaştan başka bir şeyleri
yoktur. Her sahabe, mescit hakkında apaçık bir rüya gördü, bu suretle münafıkların o
mescidi yapmaktaki maksatları meydana çıktı. Bu rüyaları bir, bir söylesem şüphe
edenlerce de hakikat apaçık anlaşılır. Fakat sırlarını açmaktan ürküyorum. Çünkü
peygamberler nazenindirler, onlara naz yaraşır.
Onlar şeriatı, taklide uymaksızın kabul etmişler, o peşin parayı mehenge vurmadan
almamışlardır. Kuranın hikmeti müminin kayıp malıdır. Herkes kaybını bilir, tanır.
Mesela bir deven olsa da kaybetsen, araştırmaya koyulsan bulunca, senin deven
olduğunu nasıl bilmezsin Arapça da “ Dalle” kaybolmuş, elinden kurtulup kaçmış, bir
yere gizlenmiş deveye derler. Kervan, yükü yüklemeğe gelmiş. Seninse deven
kaybolmuş, ortada yok. Dudağın kupkuru o yana bu yana koşup durmaktasın, kervan
da uzaklaşıyor. Gece de yakın.
Pılı pırtı kokulu yerde, toprak üstünde kalmış, sen deve peşinde şuraya buraya dönüp
dolaşıyorsun. “ Müslümanlar; sabahleyin ahırdan bir deve kaçtı göreniniz var mı kim
söylerse kim haber verirse şu kadar para veririm” demeye başlarsın; Herkesten sorup
soruşturursun. Her aşağılık adam, sana bıyık altından güler. Biri “ Bir deve gördük, şu
tarafa, çayıra doğru gidiyordu” der. Öbürü “ Ha ,ha kulağı da kesikti” der, bir başkası
da der ki: “Üstünde nakışlı bir çuval vardı.” Diğer biri “ Gördüm, tek gözlüydü” der, bir
diğeri de der ki “ uyuzluktan tüyü filan da kalmamıştı Müjde almak için her bayağı
adam, yüzlerce nişan söyler durur.
Bu şuna benzer: herkes marifet hususunda gayp mefsufunu bir sıfatla över. Filozof
onu başka bir çeşitte anlatır. Mübahase eden, onun sözünü cerh eder. Başka biri her
ikisini de kınar. Bir başkası da riya ile can çekişir. Halk, bunları da o köyün adamı
sansın diye her biri, bu yola ait deliller söyler. Hakikatten şunu bil ki bunların hepsi
hak değildir. Fakat bu sürünün hepside sapık değil. Çünkü hak olmadıkça, batıl
meydana çıkmaz. Ahmak, kalp altını, altın kokusunu duyar da alır.
Alem de sağlam ve geçer akçe olmasaydı kalpı nasıl harcıya bilirdin Doğru olmasaydı
yalan olur muydu hiç O yalan, doğrudan nurlanır. Doğru ümidiyle eğriyi de alırlar.
Zehri şekere dökerler de öyle içerler. Güzel ve tatlı buğday olmasaydı buğday gösterip
arpa satan ne yapardı
Şu halde bütün bu sözler batıldır. Batıllar hak ümidiyle gönüle tuzaktır. Ama hepsi
hayalden, sapıklıktan ibarettir de deme. Çünkü alemde hakikatsiz hayal olmaz. Allah
kadir gecesidir. Kadir gecesi, insan her geceyi ibadetle geçirsin diye geceler içinde
gizlidir ya Allah da öyle gizli.
Ey genç, her gece Kadir gecesi değildir ama bütün geceler de ondan hali değil. Hırka
giyenler arasında bir Allah fakiri vardır. Sana da haksa ona yapış! Nerede anlayışlı bir
mümin ki padişahtan yoksulu ayırt etsin. Alemde her şey ayıpsız olsaydı ticaret
edenlerin hepsi aptal olurdu.
Bu taktirde kumaş tanımak pek kolaylaştırdı. Madem ki ortada ayıp yok, ehil ne
oluyor, na ehil ne oluyor Fakat eğer her şey de ayıplı olsaydı bilginin ne faydası
olurdu Mademki hepsi odun, burada ödağacı yok demektir. Her şey hak demek
ahmaklıktır, fakat her şey batıl diyen de şakidir. Peygamberlerin tacirleri kar ettiler,
renk ve koku tacirleriyse ziyan!
Yılan, güzel mal gibi görünür. İki gözünü de ovuştur da iyice bak! Bu alışverişe gıpta
ile bakma, firavunla Semud kavminin ziyanını gör!
Şu göğe defalarca bak. Çünkü Allah “ Ona bir kere daha dön de bak” buyurdu. Bu
nurani tavana bir kere bakmakla kani olma, defalarca bak, “ Bir çatlak görebilir
misin ” Allah, sana “ Bu güzel göğe ayıp arayan kişi gibi defalarca bak” dedi. Gök
hususunda böyle olunca ya bu kara yeri görmek, fark edip anlayarak beğenmek için
bilir misin. Ne kadar bakmak gerek!
Tortuyu süzmek, safı meydana getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi
lazım. Kış ve güz imtihanlarıyla yazın harareti, can gibi olan bahar, yeller, bulutlar,
şimşekler, hep hadiselerin zuhur etmesi; Rengi toprak olan yerin yeninde, yakasında
bulunan lalle adi taşı meydana çıkarması içindir. Bu abus suratlı toprak, hak
hazinesinden, kerem deryasından ne çalmışsa, takdir şahnesi, hadi der, doğru söyle.
Aldığın neyse bir kılına kadar anlat! Hırsız, yani toprak “ Hiçbir şey almadım, hiçbir
şey” derse de şahne, onu durmadan çekiştirip durur, eğip büker. Şahne, ona gah
şeker gibi latif sözler söyler; gah onu asar, en kötü işkencelerde bulunur. Bu suretle
kahırla, lütufla, korku ve can ateşinin tesiriyle o gizli şeylerin açığa vurulmasına
gayret eder.
O baharlar, Kibriya, şahnesinin lütfudur. Hazan da Allahnın korkutması, tehdit
etmesidir. Kış da “ Ey gizli hırsız, meydana çık” diye manevi bir çarmıhtır. Savaş
erinin gönlü bir zaman ferahlar, bir zaman daralır, derde, gıllıgüşa düşer. Çünkü
bedenlerimiz olan bu su ve toprak, bu balçık, münkirdir.
Canların ziyasının hırsızıdır. Ulu Allah, ey yiğit, sıcağı soğuğu. Zahmeti, derdi
bedenlerimize havale etmiştir. Bütün bunlar, korku, açlık,malların azlığı, bedenimizin
hastalığı, hepsi can nakdinin meydana çıkması içindir. Vaitlerle tehditler, bu birbirine
karışmış olan iyi ve kötüyü ayırt etmek içindir.
Hakla,batıl birbirine karıştığından, sağlam parayla kalp akçayı bu hareme
döktüklerinden dolayı. Ayırt etmek için haki katları sınamış, görmüş bir mehenk
gerektir ki, Bu hileleri fark etsin, şu tedbirlerin esası olsun. Ey Musa’nın anası,
Musa’ya süt ver, belaya düşeceğine düşünme, suya at! Kim, elest gününde o sütü
emmişse Musa gibi sütü fark eder.
Çocuğun fark ve temyiz sahibi olmasını cidden istiyorsan, ey Musa’nın anası, hemen
şimdi onu emzir de, anasının sütündeki lezzeti anlaşılsın, yaratılışı kötü dadılara
teslim olmasın.
Ey itimada layık adam, sen bir deve kaybetmişsin, herkes sana devenden bir nişan
vermekte. Sen devenin nerede olduğunu bile bilmiyorsun ama o söylenen nişanların
yanlış olduğunu biliyorsun. Devesini kaybetmeyen de taklitle devesini kaybeden kişi
gibi bir deve arar. “ Ben de devemi kaybettim. Kim bulursa müjdesini vereceğim” der.
Deve aramakta seninle yoldaşlık eder, deveye tamah ettiğinden böyle bir oyuna
girişir.
Sen kime “ Bu söylediklerin yanlış” dersen o da sana uyup aynı sözü söyler. O yanlış
nişaneyle doğrusunu ayırt edemez ama senin, sözün o mukallidin asasıdır, ona
dayanır. Doğru ve benzer bir nişane verirlerse inanırsın, şüphen kalmaz. O, nişane,
hasta canına şifa olur, benzinin rengi yerine gelir, iyileşir, kuvvetlenirsin.
Gözün ışıklanır, ayağın tutar, yürür. Cismin can olur, canın tamamıyla ruh kesilir. “
Doğru söyledin ey emniyetli kişi, bu nişaneler, tamamıyla deveme ait. Bu nişaneler,
apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet etmekte, adeta
berat ve kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” Der, bu nişaneleri vereni “ haydi, önden
yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim. Doğru sözlü kişi,
devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne salarsın. Fakat deve
sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin,bu nişanelerle yakını artmaz,
ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örter de kendi kaybını
unutturur. Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost
ve yoldaş olur.
Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı, ansızın doğru olur. Devenin koştuğu o
ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an hakikaten deveye talip
kesilir.
Bu nişaneler, apaçık ve inanılır deliller. Bu nişaneler, devemi gördüğüne delalet
etmekte, adeta Berat ve Kadir, adeta kurtuluşun ta kendisi” der, bu nişaneleri vereni
“ haydi, önden yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, ben senin ardınca geleyim, doğru
sözlü kişi, devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne saların.
Fakat deve sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin, bu doğru nişanelerle
yakını artmaz, ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.
Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması
saçma değil, elbette bir aslı var! Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve
kaybetmiştir. Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örterde kendi kaybını
unutturur.
Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost ve yoldaş
olur. Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı ansızın doğru olur. Devenin koştuğu
o ovada yalancı da kendi devesini buluverir. Onu görünce devesini hatırlar; dostunun,
arkadaşının devesinden tamahını keser. Devesini orada otlar görür de mukallitten
muhakkik olur. Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an, hakikaten deveye talip
kesilir.
Ondan sonra yalnızca yürümeye başlat, gözünü kendi devesine açar. Asıl deve arayan
“Beni bıraktın mı, halbuki şimdiye kadar arkadaşlık ettik” deyince, “ şimdiye kadar
abes bir şeyle meşguldüm,tamahtan sana yaltaklanıp duruyordum. Bu arayışta
senden zahiren, cismen ayrıldım ama asıl şimdi seninle derttaş oldum.
Şimdiye kadar devenin evsafını senden çalmıştım . Halbuki şimdi canım, benimkini
gördü, artık gözüm doydu. Onu görmedikçe aramadım, istemedim. Fakat şimdi bakır
mağlup oldu, altın üst geldi. Bütün suçlarım, şükür olsun,ibadet oldu, alay fena buldu,
doğruluk kaldı.
Suçlarım, Hakk’a vesile oldu. Gayri suçlarımı kınama, onlara dokunma. Seni
doğruluğun arayıcı etmişti. Bana da ciddiyetim ve araştırmam doğruluk kapısını açtı.
Seni, doğruluğun aramaya sevk etti, beni de aramam doğruluğa çekti. Alay olsun diye,
iş olsu diye yere devlet tohumu ekiyordum. Halbuki onun aslı varmış, hakiki
kazancımmış. Ektiğim her taneye bedel yüzlerce tane çıktı” diye cevap verir. Hırsız,
bir eve girmeğe kalkışır, girince görür ki girdiği kendi eviymiş! Ey soğuk, hararetlen ki
sınasın, sertliğe alış ki yumuşayasın.
O iki deve değildir ki bir devedir. Fakat söz dar, mana ise pek geniş! Söz manaya
daima kifayetsiz. Onun için peygamber” Allah’ı bilenin dili tutulur” dedi. Söz, hesapta
usturlaba benzer. Usturlap, göğü güneşi ne kadar bilebilir ki Hele bu gök olursa. Bu
öyle bir gök ki gökyüzü, buna nispetle bir katre. Bu güneş,o güneşe nispetle bir zerre!
Münafıkların yaptıkları mescidin hakiki bir mescide olmayıp hile yurdu, Yahudi tuzağı
olduğu anlaşılınca, Peygamber “ Onu yıkın! Süprüntülük, küllük, gübürlük yapın”
buyurdu. Mescidin sahibi de mescit gibi kalptı. Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik
sayılmaz ki.
Oltandaki et lokması, balığı avlamak içindir. Öyle bir lokma ne ihsandır, ne cömertlik!
Kuba’lıların Mescidi, taştan, topraktan ibaretken yine kendisinin naziri olmayan
Mescid- i Dırar’ın vücuduna meydan vermedi. Taşa toprağa bile böyle bir zulüm ve
sitem yapılmadı. Adalet emiri olan Resulellah, kuba mescidine benzemeyen o mescide
şule vurdu, onu yakıp yıktı! Asılların aslı olan haki katların da bil ki farkları, ayrılıkları
vardır.
Ne hayatı onun hayatına benzer, ne mematı onun mematına. Hatta kabrini bile
öbürünün kabri gibi sanma. O cihanın farkını ben nasıl söyleyeyim Ey iş eri, sen işini
mehenge vur da bir Mescid’i Dırar da sen yapma. Sen o mescit yapanları kınıyor,
onlarla alay ediyorsun ama gözünü çevirip baksan görürsün ki sen de onlardansın!
KENDİ AYIBINI GÖREMEYİNCE
Dört Hintli bir Mescitte Allah’a ibadet için namaza durmuşlar, rüku ve sücuda
koyulmuşlardı. Her biri niyet edip tekbir alarak huzur ve huşuyla namaz kılmaktaydı.
Bu sırada meyzin içeriye girdi. Hintlilerin birisinin ağzından bilaihtiyar bir söz çıktı; “
meyzin, ezanı okudun mu, yoksa vakit var mı ” öbür Hintli, namaz içinde okuduğu
halde “ Sus yahu, konuştun, namazın bozuldu.” Dedi.
Üçüncü Hintli ikincisine dedi ki : “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini
kına!” dördüncü “ Hamd olsun ben, üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi. Hulasa
dördünün de namazı bozuldu. Alemin ayıbını söyleyen daha fazla yol kaybeder. Ne
mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görürse o alınır, o ayıbı kendisinde bulur.
Çünkü insanın yarısı ayıptandır, yarısı gayıptan! Madem ki başında onlarca yara var,
merhemini başın vurmalısın. Yarayı ayıplamak, ona merhem koymaktır. Sınık bir hale
düşü mü “ Bir kavmin azizi zelil oldu mu acıyın ona”hadisine mazhar olur. Sende o
ayıp yoksa da yine emin olma. Olabilir ki o ayıbı sen de yaparsın, günün birin de o
ayıp, senden de zuhur edebilir.
Allahdan “ Emin olmayın” sözünü duymadın Peki o halde neden müsterih ve emin
oluyorsun İblis, yıllarca iyi adla anılarak yaşadığı halde nihayet bak, nasıl rüsvay
oldu,, adı ne oldu Yüceliği alemde tanınmıştı, aksiyle tanındı, yazık!
Emin değilsen, tanımayı isteme. Yürü, yüzünü korkuyla yıka da sonra göster. Güzelim,
sakalın çıkmıyorsa başka sakalsızları kınama. Şu işe bak: Şeytan, belalara düştü de
sana ibret oldu. Sen belaya uğrayıp ona ibret olmadın. O zehri içti, sen şerbetini iç,
(ibret almana bak!)
İLK ÖZEL SON DEĞERLİDİR
Kan dökücü oğuz Türkleri, malları yağma etmek üzere bir köye girdiler. O köyün
eşrafından iki kişi yakalayıp birini öldürmeye niyet ettiler. Öldürmek üzere elini
bağladıkları zaman dedi ki : “ Padişahlar yüce erler. Niye benim kanıma
kastediyorsunuz. Neden benim kanıma susadınız Öldürülmemde ki maksat, garaz
ne Görüyorsunuz ya, gördüğünüz gibi yoksulum, çırçıplak bir adamım”
Oğuzların biri “ arkadaşın korksun, ürksün de altınları çıkarsın diye öldürüyoruz”
dedi. Adam “o benden yoksul” deyince oğuz “ haber verdiler onun altını var” dedi.
Adam dedi ki : “Madem ki bizim ikimizden bir şey umuyorsunuz, evvela onu öldürün
de ben korkayım, altınların yerini göstereyim!”
Şimdi sen de Allahnın keremine bak ki biz ahir zamanda geldik Zamanlardan
sonuncusu, ilk devirlerden daha üstündür. Hadiste “ Ahirunes Sabikun” denmektedir.
Merhamet sahibi Allah, Nuh ve Hud kavimlerinin helakini bize gösterdi. Biz korkalım
ibret alalım diye onları kahretti. Ya aksi olsaydı vay haline!
Peygamberlerden hangisi, suça, ayıba dair bir şey söylediyse taş gibi katı gönüle,
kapkara cana Allah fermanlarına ehemmiyet vermemeye yarın ki ahret gününün
düşünmeyip rahatça keyfine bakmaya, bu aşağılık dünyaya heves etmeye,bu aşağılık
dünyaya aşık, karılar gibi nefse zebun olmaya,nasihat edenlerden kaçmaya, temiz
kişilerle buluşmaktan çekinmeye,gönüle gönül ehline karşı yabancı durmaya,
padişahlara hile düzmeye, onlara karşı tilkilik yapmaya kalkışmaya, gözü tok kişileri
yoksul sanmaya,onlara haset edip gizlice düşman olmaya dair söyledi.
Onlardan biri verdiğin bir şeyi kabul ederse yoksul dersin kabul etmezse riyakar ve
mürai! İnsanlara karışırsa tamahkar dersin. Karışmaz, çekingen davranırsa kibirli!
Yahut da münafıklar gibi “ Çoluğun, çocuğun nafakasını kazanmaya uğraşıyorum, ne
başımı kaşımaya vaktim var , ne din kaydına düşüp ibadet etmeğe!
Lütfet, bizi himmetle bir an da sonunda biz de velilerden olalım” diye mazeret
serdedersin. Fakat bu sözde, dertten aşktan değildir. Adeta uyuyan bir adamın bir
aralık uyanıp sayıklayarak tekrar uykuya dalmasına benzer. “Ayalimin rızkını
kazanmaktan başka bir şey yapmıyorum. Ne çare Dişimle, tırnağımla çalışıp
çabalıyor, helalinden kazanıyorum” dersin.
Ey sapıklara karışan, ne helali Senin kanından başka helal göremiyorum. Çare
Allahdandır. Lokmandan değil. Çare dindendir puttan değil! Ey aşağılık dünyaya bile
sabredemeyen, bu yeryüzünü güzel bir tarzda döşeyen Allah’a nasıl
sabredebiliyorsun
Ey naz ve nimete bile sabredemeyen, kerim Allah’a nasıl sabredebiliyorsun Ey
temize, pise bile sabırsız, yaradanına nasıl sabredebiliyorsun Nerede bir Halil ki
mağaradan çıkıp ayı görünce “ Bu benim Rabbim”dedikten sonra battığını görünce
kendisine gelip “ Nerede kainatı yaratan Allah ” desin.
Ben bu iki meclis sahibini görmedikçe iki alemi de görmek istemem. Allah sıfatlarını
görmedikçe ekmek bile yesem boğazımda kalır. Onun yüzünü görmedikçe, onun
gülünü , gül bahçesini temaşa etmedikçe lokma nasıl siner Allah’ı ummadan bu suyu
bir an bile kim içer Ancak öküz ve eşşek!
Hayvan gibi olanlar, hatta ondan da aşağı bir dereceye düşmüş bulunanlar, hileyle
dolu olsa bile yine pis, murdar, kokmuş kişilerdir. Böyle kişinin hilesi de baş aşağı
olmuştur. Kendisi de. Zamanı geçip gitmiş, günü bir türlü gelmez olmuştur. Düşüncesi
körleşmiş aklı bozulmuş ömrü hiçe gitmiştir. Elif gibi hiçbir şeyi yoktur! “ ben de bu
düşüncedeyim” dese bile bu da o nefsin hilesinden,masalındandır.
“ Allah yargılayıcıdır, merhametlidir” demesi de aşağılık nefsin hilesinden başka bir
şey değildir. Ey elimde ekmeğim yok diye gamdan ölen, Allah yargılayıcı ve
merhametliyse ya bu korku ne
İHTİYARLIKTAN
İhtiyarın biri, bir doktora “ Dimağım yorgun, aklım yerinde değil” dedi. Doktor dedi
ki . “ O akıl zayıflığı ihtiyarlıktandır” ihtiyar “ Gözüm de kararıyor” dedi. Doktor “Koca
ihtiyar, ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Arkam dehşetli ağrıyor”deyince doktor dedi ki: “A
zayıf ihtiyar, ihtiyarlıktan!” Adam “ Ne yiyorsam hazmedemiyorum” dedi. Doktor “
Mide zayıflığı da ihtiyarlıktan” dedi. Adam “ Nefes alırken sıkıntı çekiyorum, nefes
darlığım var” dedi.
Doktor dedi ki: “Evet, nefes darlığı da ihtiyarlıktan. İhtiyarlayınca insanda iki yüz
türlü illet peyda olur.” İhtiyar kızıp “ Be ahmak, lafın hep bu mu, sen doktorluktan
yalnız bunu mu belledin Be herif, Allah her derde bir dermen verdi, bunu bilemiyor
musun Sen ahmak bir eşeksin,bilgin de kıt, aklın da ayağın kısa olduğundan
yeryüzünde kalakalmışsın” dedi.
Doktor cevap verdi “ Ey yaşı altmış, işi bitmiş adam bu kızgınlık, bu hiddet de
ihtiyarlıktan!” vücudun bütün cüzüleri, zayıflar, yıpranır, sabır da azalır. İki çift söze
bile tahammül edemez, haykırır. Bir yudum suyu bile hazmedemez, kusuverir! Ancak
Allah sarhoşu olan ihtiyar müstesna. O tertemiz bir yaşayışa sahiptir.
Zahiren ihtiyardır ama hakikatte çocuk. Zaten o veli ve nebi nedir ki Eğer iyinin,
kötünün yanın da zahir olmasalar bu aşağılık kişilerin onlara şu hasedi neden
Onlar yakin ilmini bilmiyorlarsa onlara karşı bu buğuz, bu hilekarlık, bu kin ne Onlara
düşman olanlar ölümden sonra dirilmeyi ve kıyamet günün bilselerdi kendilerini
keskin kılıca nasıl atarlardı.
O pir sana gülümser, fakat sen onu öyle görme, onun için yüzlerce kıyamet var.
Cennet, cehennem hepsi onun cüzüleri. Ne düşünürsen, o, o düşünceden de üstün. Ne
düşünüyorsan yokluk kabul eder, fakat düşünceye sığmayan yok mu İşte Allah odur.
İçin de kim olduğunu biliyorsa, evin kapısında ki küstahlık neden Ahmaklar Mescidi
ulularda gönül ehlinin gönlünü yıkmaya çalışır. Halbuki o mecazidir be eşekler, bu
hakikat. Uluların gönülden başka Mescidi yoktur. Herkesin secdegahı olan velilerin
gönül mescitlerinde Allah vardır. Allah erinin gönlü derde düşmedikçe Allah, Hiçbir
milleti rüsvay etmemiştir.
Peygamberlerle savaşa girişenler, onları cisim görüp kendileri gibi insan sanmışlardır.
Sen de o ilk gelenlerin ahlakı var. Nasıl oluyor da sen de onlar gibi helak olmaktan
korkmu yorsun Onlarda ki nişanelerin hepsi sende de var. Maden ki onlardansın,
nerede kurtulacaksın
NİŞANELERİ OKUMAK
Çocuğun biri, babasının tabutu önünde ağlamakta, başına vurmaktaydı. “ Baba, seni
nereye götürüyorlar Nihayet seni toprağın altına yatıracaklar. Öyle bir dar, öyle bir
elemli eve götürüyorlar ki orada ne halı var, ne hasır. Ne geceleyin bir ışık var, ne
gündüzün bir dilim ekmek. Ne yemek kokusu var, ne yiyecekten eser.
Ne mamur bir kapı var, ne damın da bir yol, ne de sığınılacak bir komşu! Halkın
öptüğü cismin o elemli yurda nasıl gidecek Amansız bir ev, dar bir yer orada ne bet
kalır ne beniz” demekte. Bu suretle o evin vasıflarını sayıp gözlerinden kanlı yaşlar
saçmaktaydı.
Cuha babasına dedi ki: “ Babacığım, vallahi bu adamı bizim eve götürüyorlar.”
Babası , Cuha’ya “ Ahmak olma” dedi. Cuha, “ Baba, şu nişaneleri dinle. Birer ,birer
saydığı bu nişanelerin hepsi, şeksiz şüphesiz bizim evin nişaneleri. Ne hasır var, ne
ışık var, ne yemek. Ne kapısı mamur, ne içi, ne damı!”
Halkta da bu suretle kendilerine ait yüzlerce alamet olduğu halde azgınlar, bu
nişaneleri görmezler. Kibriya güneşinin şuanından mahrum ve ışıksız olan gönül evi,
Yahudilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allahnın zevkinden
mahrumdur. Ne güneşin o gönüle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı
açılır. Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık!
Ey şuh ve neşeli can, dirisin, diri oğlusun. Bu dar gönül mezarında nefesin daralmıyor
mu Sen vaktin Yusuf’un, gökyüzünün güneşi. Bu çölden bu zindandan çık yüzünü
göster! Yunus balığın karnında pişti. Yunus Peygamber, bu beladan ancak tespihle
kurtuldu. Balık karnında tespih etmeseydi kıyamete kadar o hapiste, o zindan da
kalırdı. Yunus balıktan Allah’ı tespih ederek halas oldu. Tespih nedir Elest gününün
nişanesi. Eğer can tespihini unutursan şu balıkların tespihini dinle. Allah’ı gören
Allah’a mensuptur, o denizi gören, o balıktır.
Bu cihan denizdir, ten balık, ruh da sabah nurundan mahcup Yunus. Yunus Allah’a
tespih ettiği için balıktan kurtuldu, yoksa hazmolur, yok olup giderdi. Bu deniz can
balıklarıyla dopdoludur. Sen görmüyorsun amam etrafında uçuşup duruyorlar. O
balıklar, sana kendilerini çarpmaktalar. Gözünü aç da apaçık gör.
Balıkları görmüyorsan bile bari kulağın, tespihlerini duysan. Sabretmek, canın
tespihleridir. Sabret asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret,
asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret, “ Sabır, sıkıntının,
darlığın anahtarıdır.” Sabır sırat köprüsüne benzer, cennetse öbür tarafta, her güzelin
bir çirkin lalası vardır.
Kırılan sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin Hele o Çikil güzeline ulaşmak için
çekilen sabrın lezzetini! Savaş zevki, kudret ve kuvvetli ere göredir, karı tabiatlı
adamsa ancak zekerden zevk alır. Zekerden başka ne dini vardır. Ne zikri; o düşünce ,
o adamı ta aşağılık yere kadar çekip götürür.
Gökyüzüne bile çıksa korkma ondan. Çünkü sesi lardan gelse bile atını aşağıya doğru
sürüp durur.! Yoksulların alemlerinden korkulur mu O alemler lokma elde etmek için
bir yoldur.
Bir iri adam bir oğlanı ele geçirdi. Bu adam bana kast eder diye çocuğun yüzü sarardı.
Adam dedi ki “ güzelim, emin ol. Sen benim üstüme bineceksin. Ben korkunç
görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme, sür”
İnsanların suretleriyle manaları da böyledir. Dışardan adam görünürler, içerden melül
Şeytan! Ey Ad gibi ip iri adam, sen rüzgarın tesiriyle dalın vurduğu davula
benziyorsun. Tilki hava ile dolu tulum gibi bir davul yüzünden avını yele verdi.
Davulda bir can olmadığını, içinin hava dolu olduğunu görünce dedi ki: “ Domuz bile
şu bomboş tulumdan yeğ!” davul sesinden tilkiler korkar, fakat akıllı kişi onu öyle
döver ki deme gitsin!
SÜVARİDEN KORKAN OKÇU
Bir atlı cins ata binmiş, pür silah, heybetle bir ormana dalmış, gidiyordu. Usta bir okçu
görüp korkarak yayını çekti. Onu vurmak isterken atlı bağırdı: “Ben cüssece iriyim
ama hakikatte zayıf bir adamım. Sakın benim iriliğime bakma, savaş zamanı
kocakarıdan da aşağıyım.”
Okçu “ haydi git, iyi ki söyledin, yoksa korkumdan seni vuracaktım” dedi. Nice
adamlar vardır ki erkek olmadıklarından ellerinde kılıç olduğu halde karşıdakini
silahla tepelenmişlerdir. Rüstem’lerin silahını bile kuşansan ehli olmadıktan sonra
canından olursun. Oğul, kılıcı bırak da can siperini ele al. Bu padişahtan ancak başsız
olan başını kurtarır. Senin silahın; hilen, düzenindir.
Hem senden doğar hem canına kast eder. Bu hilelerden madem ki bir fayda elde
edemedin, hileyi bırak da devletlere kavuşasın. Madem ki hileden bir meyve elde edip
yiyemedin, bırak hileyi, Allah’ı ara! Bu bilgiler, sana madem ki kutlu değil, kendini
ahmak yerine koy, şom şeyi terk et! Melekler gibi “ Allahm, bizim bilgimiz, ancak
senin bildirdiğin bilgidir, başka bir şet bilmiyoruz” de.
KURU AKIL NEYE YARAR
Bir bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiş, birisi onu lafa tuttu. Vatanından sorup
konuşturdu ve o suallerle bir hayli inciler deldi. Sonra dedi ki: “ o iki çuvalda ne dolu
Doğruca söyle!” Bedevi “ bir tanesinde buğday var. Öbürü kum, yiyecek bir şey
değil1” dedi. Adam “ neden bu kumu doldurdun” diye sordu.
Bedevi cevap verdi: “ O çuval boş kalmasın diye”. Adam; “ Akıllılık edip buğdayın
yarısını bu çuvala, yarısını da öbür çuvala koy. Bu suretle hem çuvallar hafifler, hem
devenin yükü “ dedi. Bedevi bu fikri pek beğenip “ Ey akıllı ve hür hakim, böyle bir
ince fikir, böyle bir güzel rey sahibi olduğun halde neden böyle çırçıplaksın, yaya
yürüyor, yoruluyorsun ” Dedi. O iyi kalpli bedevi, hakime acıdı, onu deveye bindirmek
istedi. Tekrar “ Ey güzel sözlü hakim, birazcık halinden bahset. Böyle bir akılla, böyle
bir kifayetle sen ya vezirsin ya padişah. Doğru söyle!” dedi. Hakim dedi ki: “ İkisi de
değilim, halktan bir adamım. Halime elbiseme baksana!” bedevi “ Kaç deven, kaç
öküzün var ” diye sordu.
Hakim cevap verdi: “ Uzun etme. Ne ona malikim, ne buna!” Bedevi, “ peki, bari
dükkanındaki mal ne, onu söyle!” dedi. Hakim dedi ki “ Benim dükkanım nerede,
yerim yurdum nerede Bedevi, öyleyse paranı sorayım: sen yapayalnız gidiyorsun,
hoş nasihatlar da bulunuyorsun, ne kadar paran var
Alemdeki bakırları altın yapacak kimya senin elinde, akıl ve bilgi incilerin tümen,
tümen dedi!” dedi. Hakim, “ Ey Arabın iftiharı, vallahi para şöyle dursun, bir gecelik
yiyecek alacak mangırım bile yok. Yalınayak başı kabak koşup duruyorum. Kim, bir
dilim ekmek verirse oraya gidiyorum. Bu kadar hikmet, fazilet ve hünerden ancak
hayal ve baş ağrısı elde ettim” deyince; Arap dedi ki : “ yürü, yanımdan uzaklaş. Senin
nuhusetin benim başıma da çökmesin. O şom hikmetini benden uzaklaştır. Sözün
zamane halkına şom. Ya sen o yana git, ben bu yana gideyim. Yahut sen önden yürü,
ben arkadan yürüyeyim. Bir çuvalımda buğday, öbüründe kum olması, senin
hikmetinden daha iyi be hayırsız! Benim ahmaklığım, çok mübarek bir ahmaklık.
Gönlümde azığım var, canım pehrizkar!”
Sen de şekavetin azalmasını istiyorsan çalış, sendeki hikmet azalsın. Tabiattan doğan,
hayalden meydana gelen hikmet, Allah nurunun feyzinden nasipsiz bir hikmettir.
Dünya hikmeti, zannı, şüpheyi attırır, din hikmetiyse insanı feleğin üstüne çıkarır.
Ahir zamanın adi ukalası, kendileri evvelce gelenlerden üstün görürler. Hileler öğrenip
ciğerler yakmışlar, hileler, düzenler bellemişlerdir. Asıl sermaye iksiri olan sabrı,
ihsanı, cömertliğiyle vermişlerdir.
Fikir ona derler ki bir yol açsın. Yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin. Padişah
ona derler ki kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil. Zira
kendiliğinden padişah olursa padişahlığı, Ahmet’in pak dininin yüceliği gibi ebedidir.
İBRAHİM ETHEM´İN KERAMETİ
İbrahim Ethem’den rivayet edilmiştir; bir yerde deniz kıyısında oturmuş, o can
sultanı, hırkasını dikmeğe koyulmuştu. Ansızın oraya bir emir geldi. o emir, şeyhin
kullarındandı. Şeyhi tanıyıp hemen secde etti. Şeyhin hırka dikmekte olduğunu görüp
şaşırdı. Şekli de değişmişti, huyu da! Emir, kendi kendisine “ öyle bir ulu sultanlığı
terk etti de şu yoksulluğu ihtiyar etti. Bu ne acayip iş! Yedi iklim padişahlığını
kaybetsin de yoksullar gibi kendi hırkasını diksin” diyordu.
Şeyh onun düşüncesini anladı. Şeyh, ümit ve korku gibi gönüllere girer, yürür. Cihan
esrarı ona gizli değildir. Ey sermayesizler, gönül sahiplerinin huzurunda gönüllerinizi
koruyun! Ten ehlinin yanında edep, zahiri muameleden ibarettir. Çünkü Allah,
onlardan gizli şeyleri örtmüştür. Fakat gönül ehillerinin yanında edep, batini bir
muameledir. Batına aittir. Zira onların gönülleri, gizli şeyleri anlar.
Sen ne aykırı iş yapıyorsun. Körlerin yanına bir makam kapmak hevesiyle gidiyor,
huzur ile edebe riayet ederek ta kapı yanına oturuyor. Gözlülerin yanındaysa edebi
terk ediyorsun. Onun için şehvet ateşine odun oldun ya! Madem ki anlayışın yok,
hidayet nurundan mahrumsun. Körler için yüzünü cilala, süsle dur.
Gözlülerin huzurunda da yüzüne pislik sür, sonra da bu kokmuş halinle nazlan! Şeyh,
derhal iğnesini denize attı ve yüce sesle iğneyi istedi. Yüz binlerce Allah balığı, her
birinin ağzında birer altın iğne olduğu halde, Ey şeyh Allahnın iğnelerini al, diye Allah
denizinden baş çıkardı. İbrahim Ethem, yüzünü o emire dönüp dedi ki; Ey emir, gönül
saltanatı mı iyi, öyle bayağı bir saltanat mı
Bu zahiri bir işaretten ibaret, bir hiç hile değil. Batın alemine varırsan bunun yirmi
mislini görürsün. Şehre bahçeden bir dal getirirler. Fakat bağı bostanı oraya nasıl
götürsünler Hele bu gökyüzü, ancak bir yaprağı olan bir bağ olursa. Hatta o alem bir
içtir, hakikattir de şu cihan, onun kabuğuna benzer. Sen, o bağa doğru adım
atamıyorsun. Fazla koku kokla da nezleni gider!
Bu suretle o koku, canını çeksin de gözlerinin nuru olsun. Yakup Peygamberin oğlu
Yusuf, bu koku hakkında “ Gömleğimi alın, götürüp babamın yüzüne koyun” dedi.
Ahmet bu koku için vaizlerinde daima “ Gözüm namazda ışıklanır” buyurdu. Beş
duyguda birbirleriyle birleşmiştir.
Çünkü beşi de bir asıldan meydana gelmedir. Bu beş duygudan biri kuvvetlense
öbürleri de kuvvetlenir; birisi her birisine saki olur. Gözün görüşü, söz söyleme
kabiliyetini artırır. Gözdeki aşk da doğruluğu. Doğruluk, her duygunun uyanıklığıdır,
bu suretle duygulara zevk, munis olur.
Sülukta bir duygu, bağını çözdü mü öbür duyguların hepsi birden değişir. Bir duygu,
zahiri duygularla idrak edilemeyecek şeyleri duydu, gördü mü, gayba ait şeyler bütün
duygulara aşikar olur. Sürüden bir koyun yürüyüp dereyi atlayınca öbür koyunlar da
birer, birer o tarafa atlarlar.
Sen de duygu koyunlarını sür, Allah yazısında yay, otlat. Da orada sümbül ve ağustos
gülü yesinler, hakikat bahçelerine yol bulsunlar. Öbür duyguların hepsi birer, birer o
cennete ulaşsın diye her duygun, duygulara peygamberlik eder. Duygular, senin
duyguna dilsiz, dudaksız, hatta hakikatten de öte, mecazdan da öte sırlar söyler.
Çünkü bu hakikat dediğin türlü, türlü tevil edebilir. Bu vehimlenme de hayaller
doğurur durur. Halbuki ayan alemine mensup olan hakikatse hiçbir suretle tevil
edemez. Her duygu senin duyguna kul olunca gayri felekler bile senden ayrılamaz.
Bar derinin sahibi kimdir diye dava çıksa, deri kiminse içi de onundur.
Bir saman denginin kime ait olduğunda nizaa düşülse buğday kimin Sen ona bak!
(çünkü saman da buğday sahibinindir.) felek kabuktur, ruhun nuru iç. Bu görünürde o
görünmez. Ayağın kaymasın, sallanma, kendine gel! Cisim zahiridir, ruhsa gizli. Cisim
yen gibidir, ruh el gibi. Akılsa ruhtan daha gizlidir. Duygu, ruhu çabucak anmalı.
Mesela bir hareket gördün mü anlarsın ki o hareket eden diridir. Fakat akıllı mı acaba
Bunu bilemezsin. Mevzun hareketlere başlar, bakırın kimya ile altın oluşu gibi o da
hareketlerini bilgisiyle tanzim ederse, ele benzeyen ruhun o münasebetli, o
muntazam hareketlerinden anlarsın ki aklı vardır.
Vahiy kabul eden ruhsa akıldan da gizlidir. Çünkü o gayptır, gayp alemindendir.
Ahmed’in aklı kimseden gizli değildir, herkes onun akıl ve kemal sahibi olduğunu
bilirdi. Fakat vahiy ruhunu her can anlayamadı. Vahiy ruhuna münasip şeyler de
var,fakat onları akıl anlayamaz. Çünkü o ruh pek yücedir.
Akıl, o ruhun işlerine gah delilik diye bakar, gah şaşkınlık diye. Çünkü onu anlamak, o
olmaya bağlıdır. Hızır’a göre alelade olan işler Musa’nın aklını şaşırttı, Musa onları
görünce bulandı. O işler Musa’ya aykırı göründü. Çünkü Musa o hale sahip değildir.
Musa’nın aklı bile gayp işlerine ermezse, ey ulu kişi bir farenin aklı nedir ki bu işlere
ersin! Taklit bilgisi, satış içindir, bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce
satar.
Fakat hakikat bilgisine müşteri, Allahdır. Bu bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima
parlar. Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşteri Allahdır.
Ademin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir. Adem, senin
dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.
Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini
bulunmayan, kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri
topraktan ibarettir. Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir, o , her
yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir. Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah
fareye de miktarınca akıl vermiştir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye ihtiyacından artık
bir şey vermez.
Eğer alemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı alemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı. Bu
titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk
etmezdi. Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.
Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.
Şu halde varlıkların kemendi,( yoklukları çekip varlık alemine getiren) ihtiyaçtır.
Allahnın ihsanı ihtiyaç miktarınca zahir olur. Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allahnın
kereminden cömertlik denizi coşsun. Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş
olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler. Kör , sakat, hasta illetli olduklarını
gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler. “ Ey halk, ekmek verin.
Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç
Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.
Köstebek, gözsüz de pekala yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var*
zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu
hırsızlıktan arıtsa, o da kanatlanır, kuş olur; melekler gibi göklere uçup gider.
Allahnın gül bahçesinde her an bülbül gibi yüzlerce nağme çıkarır. “ Ey çirkin
sıfatlardan kurtaran, ey cehennemi cennet haline getiren, Bir yağ parçasına aydınlık
bahşetmekte, bir kemiğe işitme kabiliyeti vermektesin ey gani Allah. Fakat o
maanınin cisimle ne alakası var
Keramet ırmak gibidir, ruh akıp giden su gibi. O ırmak akıp gitmektedir, fakat sen ona
duruyor dersin. O koşup gelmektedir, sen onu bir yere kımıldamıyor sanırsın.
Eğer su yerden yere gitmiyorsa, eğer su akıp durmuyorsa üstündeki yeniden, yeniye
görünen çerçöp nedir ki Senin çerçöpün de fikri suretlerindir. Aklına her an yeniden
yeniye el dokunmamış düşünceler gelmektedir. Düşünce ırmağın yüzü de güzel ve
sevimsiz çerçöpten hali değil. Bu kadar suyun üstünde görünen kabuklar, gayp bağı
meyvelerinin kabuklarıdır.
Bu kabukların içini suda ara. Çünkü su ırmağa bağdan kaynamakta, bağdan
gelmektedir. Abıhayatın akışını görmüyorsan ırmağın üstündeki dalların,
yaprakların,çerçöp de daha çabuk sürüklenip gider. Bu feyiz şiddetle zuhur etti mi
gayri ariflerin gönüllerinde gam gelmez, o gönüllerde elem eğleşmez olur. Nitekim
ırmak da dopdolu olur, pek hızlı akarsa üstünde çerçöp eğlenmez!
Birisi, şeyhin birini “ Kötü adam, doğru yolda değil. Şarap içiyor, mürai ve pis herif.
Böyle adam nereden müritlerin imdadına yetişecek ” diye kınadı. Başka biri de ona
dedi ki “ Edebe riayet et. Büyükler hakkında böyle zanda bulunmak yaraşmaz. Onun
saf seli, bulanıversin. Bu ondan ve onun sıfatlarından ne kadar uzak!
Hak ehline böyle bühtanlarda bulunma, bu senin hayalinden ibaret, çevir yaprağı!
Böyle bir şey olmaz ya şayet olsa bile ey toprakta uçan kuş, bahrumuhite pislikten ne
zarar! O iki testiden az, yahut küçük bir havuz değil ki. Bir katracık pislik onu nasıl
bulandırır, nasıl kirletir. Ateş, İbrahim’e bir ziyan veremedi. Kim nemrutsa sen ona
de : kork ateşten! Nefis Nemruttur, akılla can da Halil. Ruh, işin tam içindedir.
Kılavuza ihtiyaç yok kılavuza muhtaç olan nefistir.
Kılavuz yolcuya, çöllerde her an kaybolma lazımdır. Menzile ulaşanlara gözden,
ışıktan başka bir şey lazım değil. Onlar kılavuzdan da kurtulmuşlardır, çölden de. Eğer
o vuslat eri bir delil getirirse henüz mücadele içinde bocalayanlar anlasınlar diye
getirir. Baba, küçük çocuğuna onun dilince “ Ti, ti” der, aklı, alemi ölçüp biçse bile!
Üstat “ Elifte bir şey yok” dese fazileti eksilmez, yücelikten düşmez. Henüz söz bilmez
cahile bir şeyler öğretmek için kendi dilini terk etmek, onun dilince konuşmak gerek.
Ancak bu suretle senden bir bilgi, bir fen öğrenebilir. Bütün halk da şeyhin çocukları
mesabesindedir. Nasihat verdiği zaman pire, onların seviyesine inmek lazım”
Şeyhin müridi, o kötü sözlüye, o küfürle, sapıklıkla dopdolu kişiye dedi ki: kendini
keskin kılıç üstüne atma. Aklını başına al, padişah ve sultanla savaşa girişme. Havuz ,
deryaya omuz vurur, onunla boy ölçüşmeye kalkışırsa mahvoldu gitti.
O, öyle bir deniz değil ki ucu, kıyısı bulunsun da sizin pisliğinize bulansın! Küfrün de
bir haddi, hududu var. Fakat şeyhe ve şeyhin nuruna bir kenar, bi had yok! Haddi
hududu olmayanın yanında mahdut olan şey, yok demektir. Allahdan başka her şey
fanidir. Onun bulunduğu yerde ne küfür var, ne iman.
Çünkü, o içtir. Küfürle imansa deri. Bu yokluklar, yüze perdedir. O leğen altında gizli
ışığa benzer. Hulasa bu ten başı, o başa perdedir. O başın önünde bu ten başı kesilmiş
gibidir, bir şeye yaramaz. Kafir kimdir Şeyhin imanından gafil olan. Ölü kimdir
Şeyhin canından haberdar olmayan!
Can tecrübelerle sabittir ki haberdar olmaktan ibarettir. Kim daha fazla haberdarsa
daha ziyade canlıdır. Canımız hayvan canından daha üstündür neden Çünkü onlarda
Hissi Müşterek yoktur. Ehil olanların canlarıysa meleklerin canlarından üstündür,
şaşkınlığı bırak! Melekler, Ademe secde ettiler; çünkü onun canı, meleklerinkinden
üstündür.
Üstün olmasaydı secde ederler miydi Üstün olanın daha aşağı mertebede bulunana
secde etmesini emretmek doğru bir şey değil değildir, yaraşmaz. Allahnın adaleti,
Allahnın lütfu bir gülün dikenine secde etmesini hoş görür mü Bir can oldu da son
mertebeyi de aştı mı artık her şeyin canı ona muti olur.
Kuş, balık, in,cin,insan hepsi ona itaat eder. Çünkü o üstündür, öbürleri noksan.
Balıklar, hırkasını diksin diye ona iğne getirirler. Bu ipliğin iğneye tabi olmasına
benzer. O emir, balıkların İbrahim Ethem’in emrini yerine getirdiklerini, balıkların
ağızlarında iğneyle sudan baş çıkardıklarını görünce vecde geldi. bir ah çekip “ Balık
bile piri tanıyor. Yuh olsun o tapudan sürülen tene! Balıklar bile piri biliyorlar da biz
ondan uzağız. Biz bu devletten mahrumuz da onlar erişmiş” deyip, secde ederek
ağlaya ,ağlaya perişan bir halde yola düzüldü; bu kerametin aşkından divaneye
döndü.!
Hey yüzünü yıkamamış pis herif, neredesin sen kiminle kavgaya girişiyor, kime
haset ediyorsun ! Sen aslanın kuyruğuyla oynamakla, meleklere saldırmaktasın.
Hayırdan ibaret olana neden kötü söylüyorsun. kendine gel, o alçalışı yücelme sayma.
Kötü nedir Aşağılık ve muhtaç bakır, Şeyh kimdir Ucu, sonu olmayan kimya! Bakır
kimya yüzünden altın olmak kabiliyetinde değilse kimya bakır yüzünden bakırlaşmaz
ya! kötü nedir İşi ateş gibi serkeş kişi, şeyh kimdir Ezel denizinin ta kendisi.
Ateşi daima su ile korkuturlar. Fakat suyun hiç ateşle korkutabilirler mi Sen ayın
yüzünde ayıp noksan buluyor, cennette diken topluyorsun. Ey diken arayan, cennete
gitsen bile orada senden başka bir diken göremezsin. Güneşi balçıkla sıvıyor, kamil
bedirde gedik arıyorsun. Alemde parlayıp duran güneş bir yarasa için nasıl gizlenir
Ayıplar, pirler ret ettiğinden ayıp oldu.
Kayıplar onların hasedi yüzünden kayıp kesildi. Huzurdan uzaksan bari dost ol,
çabucak nedamet getir, işe güce koyul, da o yoldan sana da bir rüzgar essin. Rahmet,
suyuna neden hasetle mani oluyorsun Uzaktaysan bile bulunduğun yerden o tarafa
yönel, “ Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün”
Eşek bile hızlı yürüyeyim der derken balçığa saplandı mı oradan kurtulmak için
anbean oynar durur. Orada kalmak için yerini düzeltmeğe kalkışmaz, bilir ki orası
geçim yeri değildir. Duygun eşek duygusundan daha aşağı mı ki gönlün bu balçıktan
sıçramadı bile. Balçığın içinde tevile ruhsat vermektesin çünkü orada gönlünü almak
istemiyorsun ki.
“ Bana bu layık ihtiyarım elimde değil. Allah kerimdir. Bir acizi de suçlu tutacak değil
ya” dersin. Ey sırtlan gibi kötülüğe giriftar olmuş kişi sen gafletinden bu muahezeyi
görmüyorsun. Sırtlanı mağaranın içinde değil, dışarıda arayın derler. De mağarayı
kapatırlar, halbuki sırtlan “ Benden haberleri yok. Bu düşmanlar, benden haberdar
olsalardı sırtlan nerede, hani ya Diye bağırırlar mıydı”
Şayb zamanında birisi, “Allah benden nice ayıplar gördü. Nice suçlarda bulundum.
Böyle olduğum halde kereminden bana ceza vermiyor” dedi. Ulu Allah, Şuayb’ın
kulağına dedi ki. “ Ona gayp aleminden fasih bir dille cevap ver: sen, ben ne kadar suç
işledim, öyle olduğu halde Allah kereminden suçuma bakmıyor, bana mücazat etmiyor
dedin ama, Ey aykırı düşünceli, ey sersem, ey yolu bırakıp da çölü tutmuş!
Seni nice kereler cezalandırdım. Fakat senin haberin yok. Ayağından tepene kadar
zincirler içinde kalmıştır. A kara kazan, isin, pasın kat,kat; için, yüzün berbat!
Gönlünde is üstünde is kurum üstünde kurum. Bu is ve kurum bir derecede ki nihayet
gönlün, bütün sırlara karşı kör olmuş. Eğer o is kurum, yeni bir kazana ursa bir arpa
tanesi kadar küçük bile olsa eseri görünür.
Çünkü her şey zıddı ile meydana çıkar. Bembeyaz kazanın beyazlığı ütünde o kara is
berbat bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiriyle kazan karardı mı artık
onun üstünde isi, kurumu kim görür a inatçı Demirci zenci olursa yüzü, dumanla isle
aynı renktedir.
Fakat beyaz adam demirciliğe kalkışırsa yüzü yer ,yer kararır, kızarır. Bu takdirde de
günahın tesirini derhal anlar da ağlayıp sızlanmaya başlar. Ve “ Aman yarabbi” deyiş
ondan zail olur, gönül aynasının yüzünü beş kat pas örter. Paslar demiri yemeğe
gevherini yok etmeye başlar.
Beyaz bir kağıda yazı yazarsan o yazı kağıda bakar bakmaz okunur. Yazılı kağıda bir
yazı yazarsan okunur ama iyi anlaşılmaz, insan yanılabilir. Çünkü o karalanmış kağıt
kağıt üstüne kara yazıldı mı her iki yazı da körleşir, hiçbir manası kalmaz. O kağıda
üçüncü defa bir şey yazarsan kafirlerin canı gibi tamamıyla kapkara olur. Şu halde her
şeye çare bulan Allah’a sığınmaktan başka ne çare var
Bakırın ümitsizliğine iksir, ancak onun nazarıdır. Ümitsizlikleri ona arz edin de devasız
derdinizden kurtuluverin!” Şuayb ona bu nükteleri söyleyince Şuayb’ın nefesleri
yüzünden adamın gönlünde güller açıldı. Canı, gökyüzünden gelen vahiy sesini uydu.
Dedi ki. “ eğer bizi cezalandırdıysa nişanesi nerede ”
Şuayb “ Yarabbi, beni kabul etmiyor. Bu muhazeye, bu cezaya nişane aramakta” dedi.
Allah “ Ben ayıpları örtücüyüm, sırları söylemem. Ancak iptilasına dair şu tek remzi
söyleyeyim. Onu cezalandırdığımın bir nişanesi şu: oruç tutmak da dua etmekte.
Namaz kılmakta, zekat vermekte. Başka ibadetlerde bulunmakta. Fakat ruhu bir zerre
bile zevk duymuyor. Ne güzel ibadetler ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor. Fakat bir
parçacık bile tat yok.
İbadeti kışırdan ibaret, iç, yok. Cevizler çok ama içleri boş! İbadetlerin netice vermesi
için zevk gerek tohumun ağaç olması için iç gerek! İçsiz tohum, fidan olur mu Cansız
surette hayalden başka bir şey değil.
O habis şeyh hakkında hezeyanlarda bulunmaktaydı. Eğri bakan kişinin gözü daima
eğri ve aykırı görür. “ ben, onu bir mecliste gördüm, takvası yok, bir müflisten ibaret.
inanmıyorsan bu gece kalk da şeyhinin fıskını apaçık gör” dedi. Geceleyin o adamı bir
pencere başına götürdü, dedi ki : “ fasikliğe bak, işreti gör”
Gündüzün riyasiyle gecenin fıskını seyret. Gündüz Mustafa gibi, gece Ebuleheb ! gibi.
Gündüz adı Abdullah gece , elinde kadeh, neuzibillah!” pirin elinde dolu bir kadeh
vardı. mürit bunu görünce “ Şeyhim, sen de mi aldatıcısın Sen Şeytan, şarap
kadehine hemencecik işeyiverir” demez miydin ” dedi.
Şeyh dedi ki: “Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile
sığmaz. Bir bak hele buraya bir zerre bile sığar mı Sen sözü yanlış anlamışsın,
aldanmışsın. Bu zahiri şarap, zahiri kadeh değil ki. Onu, gaybı bilen şeyhten uzak bil.
Be ahmak, şarap kadehi, şeyhin varlığıdır. Oraya şeytanın sidiğine asla yol yok1 o
varlık, Allah nuruyla dolu, hem de dudağına kadar. Ten kadehi kırılmış, mutlak nur
kalmıştır. Güneşin nuru, pislik üstüne düşmekle pislenmez ya, yine aynı nurdur”
Şeyh bu sözleri söyledikten sonra “ bu ne kadehtir, nasıl şarap, bir gel de bak be hey
münkir” dedi. Mürit gelip baktı, gördü ki halis bal. O manasız düşmansa kör oldu, bir
şey göremedi. O zaman pir müridine dedi ki: “ Yürü ey ulu mürit bana şarap bul, bir
hastalığım var, şarap içmek zaruretindeyim. Hastalıktan ölüm haline geldim, hatta bu
halden de iler bir hale düştüm.
Zaruret vakti her pis temiz sayılır. İnkar edene lanet başına toprak! Mürit meyhaneleri
dönüp dolaşmaya,şeyh için her küpten şarap taşımaya başladı. Fakat küplerin hiç
birin de şarap bulamadı. Hurma şarabıyla dolu olan küpler, balla dolmuştu. “ rintler,
bu ne hal, bu ne iş Hiçbir küpte şarap bulamıyorum” dedi. Bütün Rintler, ağlayıp
ellerini başlarına vurarak Şeyhin yanına geldiler. “ Ey ulu Şeyh, sen meyhaneye
geldin, bütün şaraplar, kudümün hürmetine bal oldu. Şarabı arıttın, bizim canlarımızı
da kötü huylardan arıt. Tebdil et “dediler. Cihan baştanbaşa ağız, ağıza kanla dolu
olsa Allah kulu yine ancak helal yer.
SECCADESİZ NAMAZ
Bir gün Ayşe, peygambere dedi ki “ Ey Allah resulü, sen aşikar, gizli, neresini bulursan
orada namaz kılmaktasın. Halbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. Sen de bilirsin
ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.”
Peygamber, şunu “ Bil: Allah, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir. Hakkın lütfu, bu
yüzden secdegahımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi. Kendine gel,
kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terke hasedi. Yoksa alemde sen de bir iblis
olursun. Veli zehir yese bal olur. Sen bal yesen zehir kesilir. O varlığını Allah varlığına
tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir.
O lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur. Ebabil kuşlarında
Allah kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fiili helak edebilirdi Koca bir
orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Allahdan olduğunu bil. Eğer
bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku. Onunla inada kalkışır,
beraberlik davasına girişirsen, yok mu Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de
kafir bil sen
Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve ,
tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne
de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye
aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi.
Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile
o ırmakta zebun olurdu. Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada
bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın Irmağa ercesine ayak bas, gir
suya1 sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.
Fare dedik ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş,ben boğulmaktan
korkuyorum” deve “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ” deyip hemen ayağını attı.
Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın ” fare,
“ Sana karınca bize ejderha1 dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama
benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi.
Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın.
Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Fare “ tövbe ettim,
Allah hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi. Deve acıdı, “ haydi hörgücüme
sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi.
Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir
makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle
alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup
kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut
et. Madem ki Allah dili olamadın, kulak kesil.
Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve
kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat
yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan
vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye
kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men
edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i
kendisinden aşağı gördü.
“ Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi ” dedi.
Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesna. Dağ yılanla
dolu ise içersinde panzehir yeri bulundukça korkma. Kafana ululuk yerleşmiş, onun
için kim seni kırarsa onu ezeli düşman sayarsın.
Birisi huyuna aykırı söz söylerse ona bir hayli kinlenirsin. Beni huyumdan çevirecek,
şakirt haline sokacak, kendisine tabi kılacak dersin. Böyle adamın kötü huyu serkeş
olmasa, o huya aykırı şeylere niye ateşlenir, kızar; yahut muhalife müdana eder, onun
gönlünde bir yer kazanır. Çünkü kötü huyu adamakıllı kuvvetlenmiştir.
Karınca gibi olan şehvetti, itiyat yüzünden adeta ejderha kesilmiştir. Şehvet yılanını
önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır. Fakat herkes, yılanını karınca görür.
Sen kendini bir gönül sahibine sor! Bakır altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah
olmadıkça müflisliğini bilmez.
Bakır gibi sen de iksire hizmet et. Gönül dildarın cevrini çek. Dildar kimdir İyice bil.
Dildar ehli dildir. Çünkü ehli olan, gece ve gündüz gibi cihandan kaçıp durmakta,
alemde eğleşmemektir. Allah kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına.
GEMİDEKİ DERVİŞ
Bir gemide bir derviş vardı. Erliği kendisine arka yastığı yapmış, ona dayanmıştı.
Gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradılar. Birisi onu da gösterip, “ Bu uyuyan
yoksulu da arayalım” dedi. Para sahibi derdinden onu da uyandırdı. “ Bu gemide bir
kese kayboldu. Herkesi aradık, bu arayıştan sen kurtulamazsın. Hırkanı çıkar, soyun
da senin hakkında kimsenin şüphesi kalmasın” dedi.
Derviş “Yarabbi, şu aşağılık kişileri, kulunu töhmet altına alıyorlar, fermanını eriştir”
dedi. Dervişin gönlü dertlenir dertlenmez hemen denizin her tarafından yüz binlerce
baş çıkardı. Her birinin ağzında bir inci vardı. Ama ne inci Her tanesi bir memleket
haracı. Allahdan geliyor, elbette eşi bulunmaz. Derviş gemiye birkaç inci atıp fırladı,
havayı adeta kendisine bir taht edip oturdu.
Padişahlar gibi tahtının üstüne bağdaş kurup kuruldu. O havanın yücesin de, gemi de
onun önünde! Dedi ki: “Yürüyün, gidin. Gemi sizin Hak benim, yoksul bir hırsız sizinle
bir arada olasın! Bakalım, bu ayrılıktan kim ziyan eder Ben hoşum, Hak’la çift,
halktan tek! O, beni hırsızlıkla töhmet altına alır ne yularımı bir gammaza verir!”
Gemidekiler dediler ki: “ Ey ulu, sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler ” derviş,
“Yoksulu töhmet altına almak, hor hakir bir şey için Hakk’ı incitmek yüzünden. Haşa
bu yüzden değil. Ululara tazim ettiğinden çünkü ben, yoksullar hakkında hiç kötü
zanna düşmedim. Onlar öyle latif, öyle nefesleri hoş kişilerdir ki onları ululamak için
Allahdan “ Abese” suresi geldi.
Onların yoksulluğu, dünyayı dönüp dolaşma yüzünden ve dünyalık için değil. Hak’tan
başka hiçbir şey olmadığından onlarda yokluğu, yoksulluğu kabul etmişlerdir. Nasıl
töhmet altına alabilirim ki Hak, ondan yedinci kat göğe kadar hazinelerine emin
etmiştir” dedi. Töhmetli duygudur; latif nur değil. Nefis sofestai olmuştur, vur nefsin
kafasına! Çünkü hakikati kötekle anlar delil getirmekle değil.
Mucize görür, aydınlanır. Sonradan der ki: o bir hayaldi. Hakikat olsaydı o gördüğüm
şaşılacak şey gece gündüz gözümün önünde dururdu. Halbuki o temiz gözlerde
mukimdir, hayvan gözüne karin olmaz. O şaşılacak şey, o mucize, bu duygudan utanır
çekinir. Tavus kuşu, hiç dar bir kuyuya girer mi Sakın bana, çok söylüyor deme. Ben
yüzde birini söylüyorum, söylediğim de pek cüzi, muhtasar!
Sofiler, bir sofiyi kınayıp tekke şeyhinin yanına gelerek, Şeyhe “ Ey ulumuz, medet bu
sofiden öcümüzü al”dediler. Şeyh “ sofiler, şikayetiniz neden” diye sorunca birisi “ bu
sofinin üç kötü huyu var; söze başladı mı çan gibi susmak bilmez, boyuna söyler.
Yemeğe girişti mi yirmi kişinin öğününden fazla yemek yer.
Yattı mı uyudu mu Eshabı Kehf’ benzer” dedi. Sofiler, bu üç huy, yol ehline yaraşmaz
diye şeyhin huzurunda savaşa giriştiler. şeyh o fakire yüz çevirip dedi ki: “ Ne halin
olursa olsan, o halde itidali koru. “ işlerin hayırlısı orta hallidir” diye haberde bile var
vücuttaki ahlat itidal yüzünden faydalı.
Bunların biri herhangi bir arızî sebeple fazlalaştı mı insanın bedeninde hastalık
meydana gelir. Yoldaşına pek yüklenme çok söz söyleme, onu pek övme, çünkü bu,
nihayet ayrılığa sebep olur. Musa’nın sözü, kendince haddindeydi ama o iyi dosta
fazla geldi. o fazlalık da Hızır’la arasının açılmasına sebep oldu. Musa’ya “ Haydi git
sen çok söylüyorsun gayri ayrılık gelip çattı! Musa, sen ne fazla konuşuyorsun, git
uzaklaş yahut da benimle olunca kör dilsiz kesil.
Yok eğer gitmez, inadına oturursan hakikatte de bence gitmiş, benden ayrılmış
sayılırsın” dedi. Mesela namazda ansızın yellensen , biriside sana git yeniden aptes al
dese, gitmez orada kakılır kalır namaz kılmaya devam edersen istediğin kadar eğil
bükül yat kalk be şaşkın, zaten namazın gitti. Yürü seninle eş olanların, sözünü
sohbetini susamışçasına sevenlerin yanına var.
Bekçi uyuyanlara göredir. Balıkların bekçiye ne ihtiyacı var Çamaşırcıya elbise
giyenler muhtaçtır. Çırçıplak canın ziyneti Allah tecellisidir. Ya çıplakları bırak, bir
yana çekil yahut onlar gibi elbiseden vazgeç! Yok eğer tamamıyla soyunamıyorsan
bari elbiseni azalt da orta halli ol!”
Fakir, o şeyhe ahvalini anlattı, suçuna özürler diledi. Şeyhin sualine, Hızır’ın cevapları
gibi güzelce, doğruca cevaplar verdi. Nitekim Kelimin suallerine Hızır’ın Alim Allahdan
verdiği cevaplarlarla; Musa’nın müşkülleri halloldu. Hızır Musa’ya her müşkülü için
anlatılamayacak derecede miftahlar verdi.
Dervişe Hızır’dan mirastı, o da şeyhin suallerine cevap vermede himmet etti. Dedi ki :
“Orta yol hikmetse de bu orta hallilik de nispidir. Su deveye göre azdır, fakat fareye
göre deniz gibiydi. Birisinin dört ekmeğe ihtiyacı olurda iki, yahut üç tanesini yerse
bu, orta bir yiyiştir. Fakat dördünü de yerse bu yiyiş, orta bir yiyiş değildir ki. O adam,
kaz gibi hırsına esir olmuştur. Birisinin on ekmeğe iştahı olsa da altısını yese bu orta
sayılır.
Fakat benim elli ekmeğe ihtiyacım var, senin altı yufkaya müsavi değiliz ki. Sen on
rekat namaz kılınca usanırsın, ben beş yüz rekat namaz kılsam usanmam. Birisi, ta
Kabe’ye kadar yaya gider, öbürü mescide varıncaya kadar kendisinden geçer. Birisi o
kadar cömerttir ki gönlü bulanmadan canını bile verir, öbürü bir dilim ekmek
verebilmek için can çekişir.
Bu orta halli oluş, sona göredir, önü, sonu olan şeye nispetledir. Bir şeyde evvel, ahir
olmalı ki ortası tasavvur edebilsin. Sonsuz şeyin önü, sonu nasıl olur önü sonu
olmayanın ortası nasıl bulunur Allah “ Deniz mürekkep olsa biterdi de Rabbimin
kelimeleri bitmezdi” dedi. Kimse Allah tecellisinin evvelini ahirini göremedi.
Hatta yedi deniz tamamıyla mürekkep olsa gene biteceğini umma. Bağ, orman
baştanbaşa kalem olsa bu söz, yine eksilmez. O, mürekkebin o kalemlerin hepsi
biterde sonu olmayan bu söz yine kalır. benim halim uyuyan adamın haline benzer.
Gören sapık, beni uyuyor sanıyor. Halbuki bil ki gözüm uyur, gönlüm uyanıktır. Bil ki
işsiz güçsüz gibi duruyorum ama işimde var, gücüm de!
Peygamber “ Gözlerim uyur ama Allah lütfüyle kalbim uyumaz” dedi. Senin gözün
açık, kalbi uyuyor; benim gözüm uyuyor, gönlüme kapı açılmış! Gönlün ayrı beş
duygusu var, gönül duygusuna iki cihan da pencere. Sen kendi zayıflığınla bana
bakma sana gece çağı ama o gece, bana kuşluk vakti.
Sana zindan, fakat o zindan bana bahçe gibi. Meşguliyetin ta kendisi bana istirahat
hali. Senin atağın balçıkta, bana balçık gül kesilmiş sana yas, bana düğün, dernek
davul zurna ! seninle yeryüzünde oturup duruyorum ama Zuhal yıldızı gibi yedinci kat
göğün üstünde koşup durmaktayım. Seninle oturan ben değilim, benim gölgem.
Mertebem düşüncelerden üstün.
Çünkü ben düşüncelerden, vesveselerden geçtim, onların dışında koşup gezmekteyim.
Ben endişelere hakimim, mahkum değil. Usta binaya hakimdir. Bütün halk, endişelere,
vesveselere mahkumdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır.
Onların arasından çıkıp kurtulmak istersem kendimi mahsustan endişeli gösteririm.
Ben yücelerde uçan bir kuşum, endişe sinek! Sinek nasıl olurda beni elde edebilir
Ayakları kırık olanlar da benimle buluşsunlar konuşsunlar diye göğün yücelerinden
kasten aşağıya inerim. Aşağılık sıfatlardan usandım mı melekler gibi uçuveririm.
Benim kanadım, kendinden çıkmadır. Vücuduma iki kanat yapıştırmadım ben.
Cafer-i Tayyar’ın kanadı kendindendir, Cafer-i Tarrar’ın kanadı ise iğreti. Tatmayan
adama göre bu, davadan ibarettir. Fakat makamı yüce kişilere göre dava değil,
manadır. Bu söz,kargaya göre laftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe göre
dolu tencere ile boş tencere birdir. İçinde lokma gevher olduktan sonra çekinme
muktedir olduğun kadar ye!
Şeyhin biri bir gün, halkın kötü zannını gidermek için leğene kustu, leğen inciyle
doldu. Bu suretle o basiret sahibi pir, halkın az akıllılığına acıyıp ancak akılla anlaşılır
inciyi gözle görülür inci haline getirdi. Fakat midende temiz de pis murdar bir hale
geliyorsa boğazını kilitle, anahtarı da sakla. Lokma, kimde ululuk nuru haline gelirse
ne dilese yesin ona helal!
Eğer benim canıma aşina isen bilirsin ki şu manalı sözüm boş dava değildir. Gece
yarısında bile senin yanındayım; kendine gel geceleyin korkma; ben senin adamımım,
hısmınım dersem, bu iki iddia da eğer hısımlarının sesini tanırsan sence doğrudur.
Yanında olmak da, hısmın bulunmak da idiadır ama iyi anlayan kişiye göre ikisi de
manadan ibarettir ve doğrudur.
Senin yakından gelişi de şehadet eder ki bu nefes, bir sevgilinin yanından gelmekte.
Hısımların seslerindeki tat da o hısmın doğruluğuna şahittir. Fakat Allah ilhamına
mazhar olmayan ve bilgisizliğinden yabancı sesiyle akraba sesini birbirinden ayırt
edemeyen ahmağa göre, bu adamın sözü davadan ibarettir. Bu ahmağın bilgisizliği,
inkarına sebep olur. Fakat gönlünde Allah nurları olan akıllı, anlayışlı kişiye göre bu
ses, mananın ta kendisidir ve doğrudur.
Bu şuna benzer: Arapça bilen birisi, Arapça “Ben Arapça bilirim” dese, onun Arapça
bilirim demesi davadır ama Arapça söyleyişi de manadır, davanın ispatıdır. Yahut bir
katip, kağıdın üstüne “ Ben katibim, yazı okuyabilirim, yüce bir kişiyim” diye yazsa,
bu yazı filvaki davadır ama yazılan şeyde davanın doğruluğuna şahittir.
Yahut da bir sofi “ Dün akşam rüyada birisini gördün ya hani omuzun da seccade vardı
işte o benim. Rüyada sana nazardaki feyizleri anlatmıştım. Onları kulağına küpe et. O
sözü aklına rehber yap, sözlere uy” dese, Bu söz sana rüyayı hatırlatır. Yeni bir
mucize, eski bir altındır. Bu söz, dava gibi görünür ama rüyayı görenin ruhu” Evet”
der. Tasdik eder. Hikmet, müminin kaybolmuş malı olduğundan kimden duysa inanır,
kabul eder. Fakat kendisini hikmetin yanında bulursa nasıl şüphe edebilir. Nasıl
yanılabilir
Susuz birisine “ acele et, çabuk, kadehteki suyu al iç” desen susuz, “Bu bir davadan
ibaret. Yürü ey davacı benden uzaklaş” Yahut Kadehtekinin su, o içilen güzel, berrak
su olduğuna dair bana bir delil göster!"”der mi Ana, süt emer çocuğuna “Gel yavrum,
süt em, ben senin ananım” dese, çocuk “Ana, sütünü emersem karnım doyacak mı bir
delil göster!” der mi
Her ümmetin gönlünde Hak’tan bir tat vardır. Peygamberlerin yüzü ve sesi de
mucizedir. Peygamber, dışardan seslendi mi ümmetin canı, içerden secde eder. Çünkü
can kulağı, alemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır. O misilsiz ruh, o
misli olmayan sesten neşelenir, Allah’a yaklaşır.
YAHYA PEYGAMBERİN İSA PEYGAMBERE SECDESİ
Yahya’nın anası, Meryem’e hamlini vazetmeden az önce gizlice dedi ki: “ Karnında bir
padişah var. Ülülazm ve her şeyi bilen bir peygamberdir. Ben bunu yakinen gördüm.
Sana rastlatınca karnında ki çocuğum hemen secdeye vardı. Karnındaki çocuk,
karnındaki çocuğa secde etti. Secdesinden bedenime titreme düştü” Meryem de “Ben
de karnımdaki çocuğun secde ettiğini hissettim” dedi.
Ahmaklar derler ki: “Bırak şu masalı. Yalan, yanlış. Meryem, doğuracağı zaman
yabancıdan da uzaktı, akrabadan da. O güzel hatun şehirden dışarı çıktı.
Doğurmadıkça şehre girmedi. Doğurunca yavrusunu kucağına alıp, bağrına basıp
soyunun, sopunun yanına geldi. Yahya’nın anası, onu nerede gördü de bu hikayeyi
anlattı, bu sözü söyledi ”
Bunu ilhama mazhar olan, afakta, gayp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi
bilen kişi anlar. Yahya’nın anası, uzakta olmakla beraber Meryem’in yanında
bulunabilir. Vücut, göz, göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü
görülebilir. Mamafih baş gözüyle de görmediğini farz et ne çıkar Ey düşkün sen
kısadan hisse almaya bak!
Kıssaları duyup” Nakış” kelimesine “ Ş” harfinin eklendiği gibi o kıssaların suretine
bağlanan, dış yüzüne kapılan kişiye benzeme. Dilsiz dimme, kelıle’ye meramını nasıl
anlatırdı Tutalım, bunlar, birbirlerinin sözlerini anladılar, söz söylemeden
meramlarını ifade eden bu hayvanların ne demek istediklerini insan nasıl anlayabilir
Dimne, aslanla öküz arasında nasıl bir elçi oldu, ikisini de nasıl kandırdı O akıllı öküz
nasıl aslana vezir oldu. Fil ayın aksinden nasıl korktu Bu Dimme,ve Kelile hikayesinin
hepsi yalan yoksa karganın leylekle ne alışverişi olur,nasıl leylekle savaşır ” deme
kardeş, kıssa bir ölçeğe benzer, mana içindeki taneye. Akıllı kişi taneyi alır ölçek var
mı yok mu ona bakmaz. Aralarında sözden eser yok, fakat bülbülle gülün
macerasına dinle!
Mumla pervanenin başından geçenleri duy, bunların manasına vakıf ol güzelim.
Aralarında bir söz yık ama sözün sırrı, manası var ya. Agah ol, yücelere uç, baykuş
gibi aşağılarda uçma. Birisi “ Burası satrançta ruh hanesi” demiş. Bu sözü duyan “ o
evi nereden elde etmiş ” satın mı almış, yoksa mirasa mı konmuş ” diye sormuş. Ne
mutlu mana anlayan!
Nahivcilerden biri “ Zeyd, Amr’ı dövdü” diye bir misal getirmiş. Dinleyen “Suçu
yokken neye dövmüş Amr’ın ne suçu varmış ki o çiğ Zeyd, onu köleler gibi suçsuz
dövüyor ” der. Nahivci “ Bu mana ölçeğinden ibaret. Sen buğdayı almaya bak, ölçeğe
lüzum yok. Zeyd’le Amr, irap için kullanılan misallerde geçer, onlar yalan olsa bile sen
irabı düzeltmeye çalış!” derse de öbürü “ Ben onu bilmem. Zeyd, Amr, fazla olarak bir
“V” çalmıştı. Zeyd, anlayınca o hırsızı dövdü. Çünkü Amr, haddi aşmıştı, tabii haddini
bildirmek lazım.
Bunun üzerine o adam “ Hah, doğru şimdi bunu canla başla kabul ettim” der. Doğru
bile eğrilere eğri görünür. Bir şaşıya “ Ay birdir” desen “ ikidir”. Bir olmasında şüphe
var” der. Birisi alay eder, güler ve “ Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder.
Kötü huyun layığı budur Yalancılar yalanla konuşurlar “Pis şeyler, pislere aittir” sözü
ışık verip durmaktadır. Gönlü açık olanların elleri de açık olur. Körlerin taşlık erde
düşmeleri de pek tabidir.
HAYAT AĞACI
Bilgili biri, hikayenin yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar,
ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu
ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan
yollar. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.
Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime
sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne ” diye güler, alay eder. Niceler alaya alıp
döverler, niceler istihza edip “Akıllı, senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında
elbette bir esas var, hiç boş olur mu ” derler.
Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu eni konu tokattan da beter!
Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filan iklimde,
falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç her dalı koskocaman”
derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.
Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir
hayli zahmetlere uğrar, nihayet aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de
sözden başka bir şey! Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına
dönmeye niyet eder, ağlıya, ağlıya yola düşer.
Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi
kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir halde “ önce onun tekkesine
gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bari duası
yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır. “
şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi lütfedecek an, bu an!” der.
Şeyh “ Ümitsizsen bile söyle. Matlubun ne Neye yüz tutun ” diye sorar. Nedim. “ Bir
padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. Ama nasıl ağaç Alemde
bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı. Yıllardım aradım bir nişanesini bile
bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!”
der. Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.
Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her
tarafı kaplayan deniz gibi Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı
elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz
adını takarlar, gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık
hassası, sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır.
Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin
baban olur ama başka birisinin de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında
kahırdan ibarettir. Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam
olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür
vasfını bilmeyebilir. Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi
ümitsizliğe düşer, perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı
talihsiz bir hale düşersin Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın.
Halkın ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.
Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi “Ben bu parayı “engur’a”
vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engür istemem”
üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim”
dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları biz İsrafil isteriz”
Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini
yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi,
yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. Onlara “ Ben bu bir
dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.
Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin
hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır,
birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm,
sizleri birleştirir.
Siz susun dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz
türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur.
Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da yiyince
yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik
vardır.
Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır. Şu halde
şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana
gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin
nefesi ise tefrika. Süleyman, Allah tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini
öğrenmiş oldu.
Onun adalet devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın
pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında
meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya
benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman
buracıkta, sen ne arıyorsun
Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem
taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur.
Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir
ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” ayetini oku. Allah “ Hiçbir ümmet
bulunamaz ki içlerinde bir Allah halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.
O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz.
Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir
nefis” demiştir. Onlar Allah resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri,
öbürüne tam bir düşmandı.
Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne Hazrec denirdi. Adeta bir kabile
öbürünün kanına susamıştı. Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslam ve saflık
nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular. “ Şüphe
yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği
bıraktılar,tek bir ten oldular.
Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla üzüm
birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur. Koruk
halinde kalan üzüme Allah ezelden kafir demiştir. Değil kardeşim değil. Artık o tek bir
nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir
söylesem alemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.
Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak
oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin
nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş
kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.
Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir olan, kendisiye savaşır mı Aferin Üstat Aklı
Küll’e yüz binlerce zerreye birlik bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara
benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın
birleşmesi, nakıştır, can, buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem
korkarım aklın karışır. Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu
göremiyoruz.
Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi. Biz ince sözlere
dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz.
Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp
gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş
gibi.
Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur
gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz
olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın.
Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.
Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her
tarafı elde ettiler” bak hele “ Bir kurtuluş var mı ” Türk, Rum ve Arabın kavgasından
engur ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen
Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın
şu davulunu duyun! Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin.
Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.
O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden
hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara
düşmanız hulasa viranelere de kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu
yüzden de Allah azizlerini incitmeye kastediyoruz. Süleyman’dan aydınlanan kuşlar,
nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar
Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin
yoktur. Hoş kuştur onlar hoş kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce
Belkıs’ın yolunu açar; Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mazaga”
sırrına mazhardır onlar. Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar,
güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor.
Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.
Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların
ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan
kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri
kuşdili nerede Sen ne bilirsin kuşların seslerini Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!
İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç mağripten de. Her ahengi,
kürsi’den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün
cihanı istila eder. Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey
kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın
gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,
topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!
Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz
palazısın. Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa
tapardı. Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat
kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz!
Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize!
Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada
da yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin
ya. Sen “Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem
denize! “ Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan
kurtar, denize yürüt.
Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok. Sen, ten
itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem
gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm vahye
kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o
güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden
de ancak deniz anlar.
Hulasa Süleyman denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman’da seyredip
duruyoruz. Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su Davud’a olduğu gibi sana da
yüzlerce zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset
kıskançlık göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan,
herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun
başını ağrıtır.
Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar suda. Gökten yağan
rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu
yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören cihan sebeplerine
gönül kor mu
Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de
dalmış, kendisinden geçmişti. Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o
kupkuru yerde bir zahit gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı
yumuşak. Çölün samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler
içinde selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir
kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.
Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak’a Düldüle binmiş!
Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından
daha hoş! O namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış,
kendisinden geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde
gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi
aptes suyundan ıslak. “ Bu su nereden ” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp “gökten”
diye cevap verdi.
Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin Hemen yağmur yağar
mı Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim. Sırlarından bir sırrı
bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe
kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya
alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.
Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan
eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir latif bulut peyda
oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda
gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.
Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden
bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden
yakını arttı. Allah, doğru yolu daha iyi bilir. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip
hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı, söz de burada bitti.
İKİNCİ CİLDİN SONU.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mesnevi´den Hikayeler- III
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:19 AM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Mesnevi´den Hikayeler- III

içindeki Hikayelerin Listesi

ÜÇ SÜNNETTİR
FİL YAVRULARI
GÜNAHSIZ AĞIZ
KÖYLÜNÜN FENDİ
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI
DERVANLILARIN HİKAYESİ
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU
HARUTLA MARUTUN HİKAYESİ
FİRAVUNUN RÜYASI
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN
KARANLIKTAKİ FİL
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR HAYRET
TEMBELİN DİLEĞİ MESNEVİ´YE DAİR
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ GÖREBİLEN GÖZ
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR

HAYVANLARIN DİLLERİ HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP
ZITLARIN ÇEKİMİ
ÜÇ SÜNNETTİR

Mesnevi´den Hikayeler- III

Ey hak ziyası Hüsameddin, şu üçüncü defteri de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere
yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini aç, özürleri bir yana at. Senin
kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmekte. Hararetle atan damarlardan değil. Şu
aydın güneş çırağı, fitille, pamukla ,yağla, aydınlanmıyor ya.
Böylece durup duran gök kubbenin ne ipi var, ne direği1 Cebrail’in kuvveti mutfaktan
değil, varlığı yaratanın cemalinden. Hak Abdal’ inin kuvveti de bil ki Hak’tandır;
yemekten tabaktan değil. Onların cisimlerini nurla da yuğurdular. Onlar bu yüzden
ruhu da geçtiler, meleği de. Sen de ulu Allahnın sıfatlarıyla sıfatlandın.
Halil’e olduğu gibi sana da ateş gül bahçesi haline geldi. ey unsurlar, mizacına köle
olan, beş duyguyla altı cihet ram oldu. Her mizacın mayası anasıdır. Fakat senin şu
mizacın, her mertebeden üstün. Senin mizacın, şu yayılmış, şu geniş alemde birlik
vasfını bir araya derleyip toplayıvermiştir.
Ne yazık halkın anlayış sahası pek dar halkın havsalası yok! Fakat ey Hak ziyası,
reyindeki isabet ve kudret, o kadar büyüktür ki helvan, taşa bile boğaz verir. Tur dağı,
tecelliye uğrayınca boğazlandı, şarap içti, hatta o şaraba tahammül edemedi de
yarıldı, zerre, zerre oldu. Hiç dağın deve gibi oynadığını gördünüz mü
Herkes, herkese bir lokma bir şey verebilir, ama boğaz bağışlamak ancak Allah işidir.
Allah, cisme de boğaz verir, ruha da. Her uzvuna ayrı, ayrı boğaz bağışlar. Fakat bu
ihsanı, kendini ululuğa verdiğin, kötülükten ve hileden arındığın vakit yapar da sen de
padişahın sırrını kimseye söylemez, şekeri sineğe sunamazsın.
Ululuk şarabını o adamın kulağı içer ki susen gibi yüzlerce dili olduğu halde dilsizdir.
Allahnın lütfu, su içsin de yüzlerce ot bitirsin diye toprağa da boğaz ihsan eder. Sonra
topraktan yaratılan mahluklara boğaz verir, dudak verir. Onlar da arayıp topraktan
biten otları otlarlar. Hayvan, ot yedi de semirdi mi insana gıda olur, ortadan kalkar.
Fakat toprak da, ruh çıktı, insan görüşten ayrıldı mı insanı yiyip sömürür. Zerreler
gördüm: Hepsi ağızlarını açmışlar, gıdalarını söylesem söz uzar gider. Yaprakların
gıdası onun kereminden dallara dadı, onun umumi ve şamil lütfu rızıkların rızkını o
vermekte. Buğday, rızıksız nasıl baş gösterir, biter
Bu sözün sonu gelmez. Ben, bir miktarını söyledim, öbürlerini sen anlayıver. Bil ki
bütün alem yiyen ve yenenden ibarettir. Hak’la baki olanları da Hakk’a yönelmiş ve
Hakk’ın makbulü olmuş bil. Bu alem de daima neşre uğrayıp durur, bu alemdekiler de.
O alemle o alem alemlere gidenlerse daimi ve ebedidir.
Bu alemin de sonu yoktur, bu aleme aşık olanların da. O alem ehliyse ebedi ve bir
aradadır. Kerem ona derler ki insan kendisini ebedi kılacak abıhayatı kendisine versin.
Kerem sahibi, “Bakıyat-us salihat” ‘ın ta kendisisidir. Yüzlerce afetten, tehlikeden
korkudan kurtulmuştur. Onlar, binlerce kişi olsalar yine bir kişiden fazla değildirler.
Hayallere kapılanlar gibi sayı düşünmezler ki. Yiyenle yenenin boğazı gırtlağı var.
Galiple mağlubun aklı reyi. Allah adalet asasına boğaz verdi de o kadar sopaları o
kadar ipleri yedi. Öyle olduğu halde o yemeden semirmedi, şişmedi. Yiyişi de hayvan
yiyişi değildi, kendisi de hayvan değil.
Allah her doğan hayali yesin diye yakınına da asaya verdiği gibi boğaz verdi. Ayan gibi
maaninin de boğazı vardır. Maaniyi rızıklandıran da Allahdır. Balıktan aya kadar
mahlukattan hiçbiri yoktur ki gıdayı çekecek. Yitecek ağzı olmasın. Nefsin boğazı
vesveseden boşaldı mı ululuk vahyine konuk olur.
Akılla gönlün boğazında fikir kalmadı mı midenin hazmına muhtaç olmayan bakir rızkı
bulur. Fakat bil ki bunun şartı mizacı tebdil etmektir. Çünkü kötülerin ölümü kötü
mizaçtandır. İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan
hastalanır, düşkün bir hale gelir.
Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar. Dadı. Süt emer
çocuğunu türlü, türlü nimetlerden gıdalandırır. Ama çoğunu memeden kesti mi ona
yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar. Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce
nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.
Hulasa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş, yavaş kendini gıdadan
kesmeye çalış. Vesselam. İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı kanladır.
Bedenin neşçi kanla vücut bulur. Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince
lokma yemeğe başlar.
Lokmadan kesildi mi lokman kesilir, gizli matluba talip olur. Ana karnındaki çocuğa
birisi dese ki: Dışarıda pek düzgün, pek güzel bir alem var. Boyuna, enine geniş bir
yeryüzü orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler. Dağlar ,denizler, ovalar,
bostanlar, bağlar, çayırlar.
Pek yüksek, ziyadar bir gökyüzü güneş,ay ışığı yüzlerce Süha yıldızı. Yıldızdan,
poyrazdan, doğudan, batıdan esen yeller, bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte,
bezenmekte. O alemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki. Sen neden bu kapkaranlık
yerde mihnetler içindesin
Bu daracık çarmıhta kan yemektesin, hapis içinde, pislikler içinde, sıkıntılar içindesin.
Çocuk kendi haline bakıp bunları inkar eder bu elçilikten yüz çevirir, kafir olur.
Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil der. Kör adamın vehmi, bunu
anlamaktan ne kadar uzak.
Buna benzer bir şey görmediği için münkir idraki bunu da kavramaz. İşte cihandaki
halk da buna benzer. Abdal, onlara öbür alemden bahsetti mi, “ Bu dünya kapkaranlık,
dapdaracık bir kuyudur. Bu kuyunun dışında renksiz, kokusuz bir alem var” dedi mi.
Bu söz onların hiçbirinin kulağına girmez.
Çünkü bu dünya tamahı, kuvvetli ve büyük yerdedir. Tamah, kulağa bir şey duyurmaz.
Garez, gözü kapar adama bir şey anlatmaz. Nitekim o ana karnında ki çocuk da kana
tamah ettiğinden o aşağılık yurtlara kan onun gıdası olduğundan. Tamah ona bu
aleme sözü duyulmaz bedendeki kanı, gönlüne sevdirir.
Sende bu alemin güzelliğine tamah etmektesin de bu tamah, o ebedi alemin
güzelliğine perde oluyor. Gururla dopdolu olan bu hayatın zevki seni doğruluk
hayatından uzaklaştırmakta. İyi bil ki tamah seni kör eder. Şüphe yok senden yakını
örter. Tamah yüzünden hak, sana batıl görünür.
Tamah yüzünden sende körlükler artar durur. Doğrular gibi tamahtan çekinde ayağını
o eşiğin üstüne bas. O kapıdan girdin mi kurtulursun gamdan da dışarıya ayak atmış
olursun neşeden de. Can gözün aydınlanır hakkı görür, küfür karanlığından kurtulur
din nuru kesilir. Erlerin öğüdünü. Canla başla dinle de korkudan kurtulup emniyete
eriş.
FİL YAVRULARI
Bilmem işitin mi Akıllı bir adam, Hindistan da dostlarından iki üç kişinin uzak bir
seferden geldiklerini, aç ve çıplak bir halde bulunduklarını gördü. Bilgiden doğma
merhameti coşup “ Hoş geldiniz” dedi, güller gibi açıldı. Biliyorum karnınız bomboş,
pek açsınız. Açlıktan adeta Kerbela’ya düşmüşsünüz. Bu yüzden bütün mihnetlere
uğramışsınız.
Fakat dostlar, aman Allah için olsun sakın fil yavrusu yemeyin. Şimdi gideceğiniz
yolda filler vardır benim öğüdümü can-ü gönülden dinleyin. Yolunuzdaki fil yavrularını
avlamak istersiniz. Bu gönlünüze pek hoş gelir. Onlar pek kuvvetsiz. Pek latif ve
semizdir. Fakat anaları pusudadır, onları korur.
Yavrusunun ardından feryad-ü figan ederek yüz fersah yol yürür, evladını arar durur.
Hortumundan ateşler saçar, dumanlar savurur. Yavrularına merhameti çoktur. Sakın
ha yavrularını avlamayın” dedi. Yavrum, veliler de Allah çocuklarıdır. Onlar ortada
olsun, olmasın.
Allah, mallarını, canlarını korur, onların ahvalinden haberdardır. Sakın noksanlarını
bulup aleyhlerine gıybet etme. Onlar için kin güden, onların öcünü alan Allahdır. Allah
dedi ki : Bu veliler benim çocuklarımdır. Gariplik alemindedirler, eşleri yoktur. Ne
işleri vardır, ne güçleri.
Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim,
nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim
cüzülerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. Binlerce kişi arasında
yüz binlerce kişidirler. Fakat yine de hepsi bir vücuttur.”
Öyle olmasaydı Nuh, bir beddua ile doğuyu batıyı sulara gark edebilir miydi İhsan ve
kerem sahibi lut, zalimlerin şehirlerini perişan eyleyebilir, yerlere batırabilir miydi
Cennete benzeyen şehirleri karasu oldu. Diclesi oldu Git de gör. Bu karasu Şam
tarafındadır. Kudüs’e giderken yolda görürsün.
Hakk’a tapan yüz binlerce peygamber yüzünden her devirde nice azaplar oldu.
Söylesem uzun sürer. Ciğerde ne oluyor ki Dağlar bile kan kesilir. Dağlar kan kesilir
de sonra yine donar, kalır. Sen bu kan oluşu görmezsin, çünkü körsün, kötüsün. Bu
görüşten ne kadar uzaksın!
Bu kör, ne şaşılacak şey kördür, uzağı görür, gözü de keskin. Fakat yalnız devedeki
yükü görür. İnsan hırsından her şeyi kıldan kıla görür, bilir ama oynayıp salınmasında
hayır yoktur. Bu oynayış şerle doludur. Benliğini kıracak yerde oyna, salın da şehvet
yarasının üstündeki pamuğu çek, kopar.
Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler. Varlıklarından
kurtuldular mı Ellerini çarpar, noksanlarından ayrıldılar mı raksa girerler. Çalgıcıları,
içlerinden def çalar, denizler, onların coşkunluğunu görüp köpürürler. Sen görmezsin
ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.
Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi Buna can kulağı gerek, ten kulağıyla
duyulmaz ki. Baş kulağını alaya, yalana, dolana kapa da aydın can şehrini gör.
Muhammet’in kulağı, sözlerin iç yüzünü duyar. Allah ona Kuran da “ Kulağın ta
kendisi” der.
Bu peygamber baştanbaşa kulaktır, gözdür. Onun merhameti sütninedir., biz de onun
süt emer çocuklarıyız. Bu sözün sonu gelmez. Sen yine o fil hikayesine dön, yine o
hikayeye başla da onu anlat.
Fil onların her birinin ağızlarını koklamakta, hepsinin midelerinin etrafın da dönüp
dolaşmakta. Yavrusunu kim kebap edip yemişse, bularak öç almaya, kuvvetini
göstermeye çalışmaktaydı. Sen de Allah kullarının etlerini yemekte, onların aleyhinde
bulunup günah kazanmaktasın.
Kendinize gelin, sizin ağzınızı koklayan da Allahdır. Doğrudan başka kim canını
kurtarabilir Bir adamın kabirde ağzını koklayan Münker, yahut Nekir olursa yazıklar
olsun o acımağa değer kişiye.! O ulu meleklerden ne ağzını gizlemeye imkan var, ne
güzel kokularla iyi bir hale getirmeye çare.
Mezara girene, onlara yaltaklanmak mümkün değil; akıl, fikir için hileye sapmaya yol
yok! Saçma sapan söyleyen adamın başına gürzler iner, pençeleri batar. Azrail’in
sopasını, demirini gözünle görmüyorsan gürzünün eserine bak! Bazı zamanlar suret
bakımından da görünür de onun için yalnız, hasta bunu, anlar, duyar.
O hasta dostlar, der, Bu tepenin üstünde duran kılıç nedir ki Dinleyenler de “ Biz öyle
bir şey görmüyoruz . bu hayalden ibaret” derler . halbuki ne hayali Göçme zamanı
bu! Ne hayali bu aşağılık felek bile bunun korkusuyla hayal haline geldi. ölüm haline
gelen hastanın önünde gürzlerle kılıçlar his alemine girdiler.
O, bu kılıçların ona çekildiğini görür. Fakat ondan başka düşmanın gözü de bağlıdır,
dostun gözü de bunları gören yoktur. Dünya hırsı gitti de o yüzden hastanın gözü
kuvvetlendi; gözü, kan dökme zamanı aydınlandı. Kibrinin, hışmının yüzünden gözü,
vakitsiz öten horoza döndü.
Vakitsiz çan çalan, vakitsiz öten horozun başını kesmek vaciptir. Her an canının bir
cüzü ölüm halindedir. Her an can verme zamanındadır. Can verme anında imanını gör,
gözet! Ömrün altın kesesine benzer, geceyle gündüz de para sayan adamdır.
Bilmeden, anlamadan sayar durur, nihayet kese boşalır, ay tutulur.
Dağdan alsan da yerine koymasan dağ bile yerin de kalmaz, yok olur gider. Şu halde
her an yerine karşılık koy ki: “ Secde et de yaklaş” ayetinin maksadı neyse bulasın.
Bütün işlere böyle çalışma, dindeki işten başka iş için savaşma. Sonra sonunda
tamamlamadan geçip gidersin.
İşlerin sona ermez, ekmeğin de ham kalır. O mezarını lahdini yapma işi taşla, tahtayla
kilimle, keçeyle olmaz. Kendine gönülde bu benliği görmen gerektir. Onun toprağı
olman, gamına gömülmen lazım ki nefesin, nefesinden yardımlara nail olsun, nefesin
kutlu ve tesirli bir hale gelsin .
Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak, mana sahiplerine makbul değildir. Bir
bak da gör, diri iken atlaslara bürünen kişinin aklını o ipekler, o atlaslar hiç
fazlalaştırır, onun reyine isabet verir mi
Canı Münker ve Nekir’in azabına uğramış gamlı gönlünde de gam akrepleri yer
tutmuştur. Zahirini süslemiş püslemiş ama içi düşünceler den feryatlara düşmüş
başka birini de görürsün ki eski elbiseler giyinmiş ama o köhne libaslar içinde kamışa
benzer, sözü de şeker gibidir.
Öğütçü dedi ki “ Bu öğüdümü tutun da gönlümüz, canınız belalara düşmesin. Otlara,
yapraklara kaani olun fil yavrularını avlamaya varmayın. Ben boynumdaki öğüt
borcumu ödedim. Öğüdü tutanın sonu, ancak kutluluktur. Ben sizi nedametlerden
kurtarmak için elçiliğimi yaptım.
Kendinize gelin, sakın tamah yolunuzu urmasın. Tamah, yaprak yapraklarınızı ta
kökünden söker, çıkarır” bunları söyleyip “ Haydi, hayra karşı” diyerek onları
uğurladı, selametledi gitti. Onlar, yolda kıtlığa düştüler, susuzlukları artıkça arttı.
Ansızın yolda yeni doğmuş güzel bir fil yavrusu gördüler.
Sarhoş kurtlar gibi başına üşüştüler. Onu tertemiz yiyip bu işten ellerini yıkadılar.
Yoldaşlarından biri, onlara öğüt verdi. O adamın öğüdü hatırındaydı. Bu söz adamın o
fili kebap edip yemesine mani oldu. Eski ve tecrübe görmüş akıl, sana yeni bir baht
bağışlar.
Onlar fil yavrusunu yiyip yattılar, uyudular. O aç adamsa sürüyü bekleyen çoban gibi
uyanıktı. Birdenbire baktı ki kızgın bir fil çıkageldi. Önce o gözetleyene gelip çattı.
Ağzını üç kere kokladı. Fakat ondan hiçbir kötü koku gelmedi. Birkaç kere etrafın da
dönüp dolaşarak gitti.
O iri fil, adama hiç dokunmadı. Uyuyanların hepsinin ağızlarını kokladı, hepsinden de
koku aldı. Yavrusunu kebap edip yiyenleri hemencecik paraladı öldürdü. O anda
hepsini de birer ,birer paralıyor, onlardan hiç de ürkmüyordu. Onların her birini
havaya kaldırıp yere vurarak parçalamaktaydı.
Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş, halkın malı kanı demektir. Çünkü mal güçle,
kuvvetle çalışmayla ele geçer. O fil yavrularının anaları kan güder, fil yavrusunu
yiyenden öç alır, öldürür. Ey rüşvet alan, sen fil yavrusu yemektesin, sana düşman
olan fil, kökünü kazır, seni mahveder.
Hilelere sapanı koku, rüsvay etti. Fil yavrusunun kokusunu bilir. Hak kokusunu
yemenden duyan bendeki batıl kokuyu nasıl olurda duymaz Mustafa ta uzak yol dan
koku alır da ağzımızda ki güzel kokuyu nasıl almaz Duyar, duyar ama yüzümüze
urmaz, örter.
İyi koku da göklere çıkar kötü koku da. Sen uyuyup durursun, o haram koku ise şu
yeşil gökyüzüne urup durur. Seni çirkin nefeslerine yoldaş olup felekte kokuları
alanlara kadar gider. Kibir, hırs, şehvet kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
Yemin eder de “Ben onları ne zaman yedim
Soğandan da çekinmekteyim, sarımsaktan da” dersen o yalan yemini ederken nefesin,
kovuculuk eder. Kokusu seninle beraber oturanların dimağına vurur. O koku
yüzünden dualar ret edilir. O kötü kalp, sözle kendisini gösterir. O duaya “ Sesinizi
kesin” cevabı gelir. Her azgının cezası onu kovan sopadır. Fakat sözün eğri, özün
doğru olursa o söz eğriliği, Allah’a makbuldür.
GÜNAHSIZ AĞIZ
O doğru sözlü Bilal, ezan okurken “Hayyı alessela, Hayyı alelfelah- Haydin namaza,
Haydi felaha” cümlelerindeki “ Hayyı- haydin” kelimesini “Heyyi” diye okurdu.
Nihayet Peygambere dediler ki: “ Ya Resulallah, bina yeni kuruluyor. Bu hata, hiç de
doğru değil.
Ey Allah habercisi, ey Allah resulü, ey Allah meydanının tek binicisi, daha fasih bir
müezzin getir. Din daha yeni kurulur, doğruluk düzenlik daha yeni meydana gelirken “
Hayyı alelfelah”’ı yanlış okumak ayıptır. Peygamberin hiddeti coştu, gizli inayetlerden
bir iki remiz söyleyip dedi ki :
“ Ey aşağılık adamlar, Allah yanında Bilal’in Heyyi’si yüzlerce hadan, hıdan, yüzlerce
dedikodudan iyidir. İşi çok karıştırmayın da sırrınızı açmayayım, önünüzü, sonunuzu
söylemeyeyim.” Her duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü özü sözü doğru
kardeşlerden dua iste!
Allah, “ Ey Musa, bana suç etmediğin, kötü söylemediğin bir ağızla sığın, dua et” dedi.
Musa, “Bende o ağız yok deyince Allah, “ Başkasının ağzıyla dua et” başkasının
ağzıyla nasıl günah edebilirsin Yarabbi diye başkasının ağzıyla çağır” buyurdu. Sen
de öyle muamelede bulun ki ağızlar gece gündüz sana dua edip dursunlar.
Günah etmediğim ağız, başkasının özürler dileyen ağzıdır. Yahut da kendi ağzını
temizle, ruhunu çevik bir hale getir. Çünkü Allah adı temizdir, temizlik geldi mi pislik,
pılısını pırtısını toparlayıp gider. Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz.
Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.
Birisi her gece Allah der durur, bu zikrinden ağzı tatlılaşır, zevk alırdı. Şeytan “Ey çok
söz söyleyen, bunca Allah demene karşılık onun Lebbeyk demesi nerede Allah
tahtından bir cevap bile gelmiyor. Böyle utanmadan sıkılmadan ne vakte dek Allah
deyip duracaksın” dedi.
Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu, yattı. Rüyada yeşiller giyinmiş Hızır’ı gördü.
Hızır “ Kendine gel, niçin zikri bıraktın, çağırdığın addan nasıl usandın, zikrinden nasıl
pişman oldun ” dedi. Adam, cevap olarak “Lebbeyk sesi gelmiyor, kapıdan
sürüleceğimden korkuyorum” deyince ;
Hızır” Senin o Allah demen, bizim Lebbeyk dememizdir. Senin o niyazın derde
düşmen, yanıp yıkılman, bizim haberci çavuşumuzdur. Senin hilelere düşmen çareler
araman, seni kendimize çekmemizden, ayağını çözmemizdendir. Korun da bizim
lütfumuzun kemendidir, aşkın da.
Her yarabbi demende bizim, efendim, buyur dememiz gizli” dedi. Bilgisiz adamın canı,
bu duadan uzaktır. Çünkü Yarabbi demesine izin yok ki! Zarara, ziyana uğrayınca
Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de. Ağzı da bağlı, gönlü de.
Firavuna yüzlerce mal, mülk verdi, o da nihayet ululuk, büyüklük davasına girişti. O
kötü yaradılışlı, Hakk’a sızlanmasın diye ömründe baş ağrısı bile görmedi. Allah, ona
bütün dünya mülkünü verdi de dert, elem, keder vermedi. Dert, Allah’ı gizlice
çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından yeğdir.
Dertsiz dua soğuktur, bir şeye yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir. O
gizlice niyazın, o önü sonu anman yok mu İşte saf, halis ve hüzünlü dua odur. “Ey
Allahm ey feryadıma erişen ey yardımcım” demendir. Allah yolunda köpeğin sesi bile
Allah cezbesiyledir. Çünkü Allah’a her yönelen, bir yol kesicinin esiridir.
Eshabı kehf’in köpeği gibi, pis şeyden kurtulunca padişahlar sofrasının başına oturdu.
Mağaranın önünde kıyamete kadar dağarcıksız heybesiz arifcesine rahmet lokmasını,
rahmet suyunu yiyip içmekte. Nice köpek postuna bürünmüş adsız sansız kişiler var ki
perde ardında şarapsız kalmazlar.
Oğul bu şarap için can ver. Savaşsız, sabırsız yenme olur mu hiç Bunun için sabır güç
bir şey değildir. Sabret, sabır, güçlüklerin sıkıntıların anahtarıdır. Bu pusudan sabır ve
ihtiyat etmeksizin kimse kurtulmadı. Sabır da ihtiyatın eli ayağıdır. İhtiyatta bulun, bu
zehirli otu yeme.
İhtiyat riayet, peygamberlerin kuvvetin nurundandır. Her yelden oynayıp duran
samandır. Dağ, hiçbir yele ehemmiyet verir mi Her yanda bir gulyabani, seni çağırır,
“Kardeş gel, yol istiyorsan işte buracıkta. Yoldaş, sana yol göstereyim, yoldaşın
olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum” der.
Fakat ne kılavuzdur o ne de yol bilir. Yusuf o kurt huylunun yanına az var! İhtiyat ona
derler ki seni bu dünyanın yağlı ballı şeyleri, bu alemin tuzakları, hileleri aldatmasın.
Çünkü bu alemin ne tadı vardı ne tuzu. Sihir okur da kulağına üfler durur.
“ Ey nur gibi apaydın adam, ev senin sen de benimsin” der. İhtiyat ona derler ki
“Midem dolgun tokum” yahut “ Hastayım, bu mezardan hastalandım” yahut “ Başım
ağrıyor, sen bunu geçirmeye bak” yahut da “ Benim dayımın oğlu çağırdı, davetliyim”
deyip başından savasın.
Çünkü bir şerbeti bile zehirlerle sunar, tatlısı vücudunda yaralar, bereler meydana
getirir. Sana elli altmış bile verse ey balık, o verdiği şey , oltada ettir. Verdi, farz
edelim fakat o hilebaz nereden verecek Hilebazın sözü çürümüş cevizdir. Onun
gürültüsü aklını alır, beynini altüst eder.
Yüz binlerce aklı bile bir pula saymaz. Dostun, kesendir, hurcundur, Ramin’sen
Viseden başkasını arama vise de sensin, maşukun da sen. Bu zahiri şeylerin hepsi
sana afettir. İhtiyat ona derler ki seni davet ettiler mi bunlar, benim sarhoşum bunlar
benim dostum, beni seviyorlar, beni istiyorlar demeyesin.
Davetlerini, kuşlara çalına ıslık bil. Avcı, pusu da gizlidir de kuş gibi örter durur.
Önüne de seslenen, ören çığıran budur, zannını vermek için bir ölü kuş koymuş.
Kuşlar onu kendi cinsinden sanıp toplanırlar o da onların derilerini yüzer. Ancak Allah
hangi kuşa ihtiyat ve tedbir duygusu vermişse o kuş o taneye, o tuzağa aldanıp
gelmez. İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir. Unu anlatan şu hikayeyi de
dinle.
KÖYLÜNÜN FENDİ
Kardeş, eskiden bir şehirliye köylünün tanışıklığı vardı. Köylü şehre geldikçe şehirlinin
mahallesine çadır kurar, evine kurulup otururdu. İki ay, üç ay ona konuk olur,
dükkanına geçer oturur, sofrasına çökerdi. Şehirli köylünün ne ihtiyacı varsa
bedavaya yerine getirir, düzer koşardı.
Köylü bir gün yüzünü şehirliye döndü de dedi ki: “A efendimi sen hiç köye gelmez, hiç
seyre seyrana çıkmaz mısın Allah aşkına olsun bütün oğullarını getir. Şimdi tam gül
mevsimi, ilkbahar. Yahut da yazın meyve zamanı gel de hizmetine kemer kuşanayım.
Soyunu, sopunu, çoluk çocuğunu akrabalarını getir, köyümüzde üç, dört ay kal.
Bahar çağında köy pek hoş olur, çayırlık, çimenlik, gönle ferah veren gönül çeken
lalelik kesilir” şehirli başından savmak için ona vaatte bulundu, vaadinin üstünden de
sekiz yıl geçti. Köylü, her yıl “ Ne vakit geleceksin. Kış gelip çattı” der. O da “ Bu yıl
filan yerden konuk geldi. müsaade edin de gelecek yıl, işten güçten kurtulursam
gelirim” der.
Köylü “ ailem, ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu bekleyip duruyor” diye karşılık
verirdi. Her yıl leylek gelince köylü de gelir, şehirlinin evine konardı. Şehirli, her yıl
altınından, malından köylüye harc eder, onun üstüne kanat gererdi. Nihayet son defa
o yiğit köylü, tam üç ay şehirliye misafir oldu.
O da ona sabah akşam sofra yaydı, yedirdi, içirdi. Köylü, utanıp yine “ Efendim, kaç
keredir vaat ettin, beni kaç kere beni kaç keredir aldattın bu niceyedir” dedi. Şehirli
dedi ki: “ Canım da, bedenim de buluşmayı isteyip duruyor ama her hareket, onun
takdiriyle. İnsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgarı estiren bakalım onu ne yana
sürecek ”
Köylü, yine şehirliye antlar vererek “ Ey kerem sahibi, çoluğunu, çocuğunu al, gel de
ikramı gör” deyip elini tuttu. Üç kere ant verdi “ Allah için olsun gayret et, tez gel”
dedi. Bunun üstüne on yıl geçti. Her yıl böyle laflar eder, tatlı, tatlı vaatlerde
bulunurdu. Şehirlinin çocukları “Baba ay ad sefer eder, bulut da gölge de.
Köylü bunca hakkın geçti. onun için nice zahmetler çektin. O da sen ona konuk olasın
da hiç olmazsa bu hakların bir kısmını olsun ödemek ister. Bize, onu kandırın, köye
getirin diye gizlice bir çok ricalarda bulundu” dediler. Şehirli dedi ki: “yavrucuğum,
doğru ama iyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın demişler.
Dostluk, son demdedir. Korkarım ki bir şey olur da tohum bozulur”sohbet vardır,
keskin bir kılıca benzer, bostanı, ekini kış gibi kesip biçer. Sohbet vardır, ilkbahar
gibidir. Her tarafı yapar, sayısız meyveler verir. İhtiyat ve tedbir ona derler ki kötü
zannı gideresin. Kaçıp kötülüklerden kurtulasın.
Peygamber “ Tedbir sui zandır” dedi. A boşboğaz, her adımın bir tuzak bil. Sahranın
yüzü dümdüz ve geniştir ama her adımda bir tuzak var, küstahça koşmayı bırak. Dağ
keçisi nerede tuzak ” diye koşar. Fakat yürüdü mü tuzağa koşar, boğazından
yakalanır. Nerede tuzak diyordun ya, işet buracıkta, bak da gör. Ovayı gördün ama
tuzağı görmedin.
A şaşkın, çayırlıkta tuzak, pusu ve avcı olmadıkça kuyruk mu olur Bu yere küstahça
gelenlerin kemiklerini, kellerini gör! Ey seçilmiş kişi, mezarlığı var da onların
kemiklerine başlarından geçenleri sor! O kör sarhoşlara bak da aldanış kuyusuna baş
aşağı nasıl düştüler, açıkça gör!
Gözün varsa körcesine gelme, gözün yoksa eline sopa al. Tedbir ve ihtiyat sopan
yoksa bir gözlüyü kılavuz edin. Tedbir ve ihtiyat sopan yoksa kılavuzsuz her yolun
başında durma. Körün adım atması gibi ihtiyatla adım at da ayağın kuyudan da
kurtulsun, köpekten de. Kör bir kazaya uğramayayım diye titreye, titreye korkar ve
ihtiyatlı adım atar. Ey dumandan kaçıp ateşe düşen lokma olan.
Köylü, yaltaklandıkça, yaltaklandı. Nihayet şehirlinin reyi, tedbiri elden gitti, şaşırdı,
ahmaklaştı. Köylünün haber üstüne haber salması, nihayet şehirlinin duru suyunu
bulandırdı. Bir taraftan da çocukları neşeyle “ Baba, gezer oynarız, ne olur ” demeye
başladılar. Yusuf gibi. Onu da “ Gezer oynarız” sözü tuhaf bir takdir neticesi babasın
gölgesinden ayırdı. O oyun değil, canlı oynayış hile , düzen, hainlik. Seni dostundan
ayıran özü dinleme.
O sözde ziyan vardır, ziyan1 hatta o sözde sad edenler sad vefkının faydası bile olsa
aldırış etme altın için hazineyi bırakma yoksul’! şunu dinle, Allah peygamberin
eshabına iyi kötü nice şeyler söyleyip kaç kere itabetti. Çünkü kıtlık yılında davul
sesini duyunca Cuma namazını hemencecik bırakıverdiler.
Başkaları daha ucuza almasınlar, o alışverişle bizim karımızı onlar elde etmesinler
dediler. Peygamber, namazda kendini tamamıyla niyaza vermiş iki üç yoksulla
kalakaldı. Allah: “ Davul sesi, abes işler ve alışveriş, Allah Rasülünden sizi nasıl
ayırdı
Şaşkın bir halde buğdaya doğru dağılıverdiniz de Peygamberi atakta yalnız bıraktınız.
Buğday için olmayacak tohumlar ektiniz, o Hak Resulünü terk ettiniz. Onun sohbeti
oyundan da hayırlıdır, maldan da. Hele bir gör, kimi bıraktın, gözünü ov da bak!
Hırsınızın yüzünden şunu yakinen bilmediniz mi ki rızık verici benim, rızık veren Allah,
senin ona dayanmanı nasıl olur ad zayi eder Buğday için gökyüzünden buğday
gönderenlerden ayrıldın ha!
Şehirli, işe koyuldu, hazırlığını tamamladı, azim kuşu köye doğru koşmaya, uçmaya
başladı. Ehli, çoluğu, çocuğu da yol hazırlığını görüp eşyalarını azim öküzüne
yüklediler. Neşeli bir halde koşa, koşa yola düştüler. “Köyden istifadeler edeceğiz,
bize köyden müjde ver, müjde!” diye, diye köye doğru yöneldiler.
“ Gittiğimiz yer güzel bir çayırlık, çimenlik. Orada da sevdiğimiz kerem sahibi bir
dostumuz var. Bizi binlerce istekle çağırdı. Bizim için ihsan ağacını dikti. Uzun kışın
azığını köyden tedarik edip şehre getiririz gayri. Hatta dostumuz, bağını bile,bize
bağışlar. Bize canında yer verir.
Yoldaşlar, çabuk olun da istifadeler edelim” diyorlardı. Fakat akıl içerden içeri “
Öğünmeyin!” Allah faydasıyla faydalanın, şüphe yok, rabbim, sevinen, öğünen kişileri
sevmez. Allahnın size ihsan ediverdiği şeylere sevinin, neşelenin. Sizi işgal eden şey,
sizi Hak’tan alıkor aldatır.
Gamdan neşelenen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam
bahardır, başka şeyler kış! Ondan başka her şey, seni yavaş, yavaş helake doğru
götüren düşüncelerindir. İsterse sana taç, taht, mal, mülk olsun! Gamdan sevin gam
vuslat tuzağıdır.
Bu yolda aşağıya düşüş, hakikatte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve
meşakkat çekişine maden, fakat bu söz, çocuklara nereden tesir edecek Çocuklar,
oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeğiyle yarışa girişirler. Ey yaban eşekleri, bu
yanda tuzaklar var. Bu yandaki tuzaklarda kan içiciler var.
Oklar uçuşup durmakta yay, gayb aleminde gizli, gençlere yüzlerce ihtiyarlık okları
erişmekte. Gönül ovasına adım atmak gerek, çünkü bu ovada ferahlık, genişlik, neşe
olamaz. Dostlar, gönül eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar gül bahçeleri içinde
gül bahçeleri var.
Yolcu, kalbe yürü orada seyret, orada gez dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var
orada. Köye gitme. Köy, adamı ahmak bir hale sokar. Aklı, nursuz, fersiz bir hale
getirir. Ey seçilmiş temiz adam, peygamberin sözünü dinle, köyde yurt tutmak, aklın
mezarıdır. Köyde sabah, akşam bir gün kalan kişinin aklı, bir ay yerine gelemez.
Tam bir ay onun ahmaklığı gitmez. Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki
Köyde bir ay kalan kişi, nice zaman bilgisiz ve kör kalır. Köy nedir Hakikate
ulaşmamış, elini taklit ve huccete atmış şeyh! Aklı kül şehrine karşı bu duygular,
gözleri bağlı değirmen eşeklerine benzer.
Bunu geç de hikayeye giriş, inciyi bırak. Buğday tanesini ele al. İnciye yol yoksa
hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. Zahir,nihayet insanı
batına götürür. Her insanın evveli suretten başka nedir ki* ondan sonra lezzet gelir ki
lezzet meyvenin manasıdır. Önce çadır kurarlar da sonra türkü konuk çağırırlar.
Bil ki suretin çadırıdır, manan Türk. Manan bil ki kaptandır, suretin gemi! Allah için
şunu bir nefes olsun bırak da şehirlinin eşeği çanını çalsın!
Şehirli ve çoluğu, çocuğu hazırlıklarını tamamladılar, eşyalarını katırlara yükleyip
köye doğru yollandılar. Hayvanlarını neşeli ,neşeli sürmekte, “Sefer edin de ganimet
bulun” demekteydiler. Ay, sefer ede ,ede Keyhusrev olur. Tolunay hâline gelir. Sefer
etmeksizin nasıl padişah kesilir ki
Beydak, seferle satrancın en üst hanesi olan ferzin hanesine gelir, ferzin olur. Yusuf,
seferden faydalanır, yüzlerce muradına erişir. Onların da gündüzün yüzlerini güneş
yakıyor, geceleyin yıldızla yol buluyorlar. Kötü yol, onlara güzelleşiyor, köyün
neşesiyle cennet gibi görünüyor, bu suretle gidip duruyorlardı.
Acı, tatlı dudakların tesiriyle tatlılaşır, diken, gül bahçesi dolayısıyla gönül çeker bir
hale gelir. Ebu cehil karpuzu, sevgili yüzünden hurma kesilir, ev, evdeki dost
yüzünden ova olur. Gül yanaklı, ay yüzlü sevgilisi yüzünden niceler sırtı yaralı hamal
olmuştur. Gece gelsin de ay ( yüzlü sevgilinin) yüzünü öpsün diye demirci, yüzünü
simsiyah etmiştir.
Esnaf, gönlüne bir serviyi diktiğinden akşama kadar dükkanda çarmıha çakılmış gibi
bekler durur. Tacir, deniz demez, kara demez yürür durur ama evinde oturan bir
sevgilinin aşkıyla koşup yeler. Kimin bir ölüye, bir taşa, toprağa sevdası varsa bir diri
yüzlünün sevdasıyla sevdalanmıştır.
Dülger, tahtaya yüz tutmuştur ama ay yüzlü güzeline hizmet etmek ümidiyle, sen de
bir dirinin ümidiyle çalış, çabala ki o, bir gün sonra cansız bir hale geliversin. Aşağılık
yüzünden bir saman çöpünü kendine munis olarak seçme. Onun munisliği ariyettir.
Ananla, babanla munistin Allahdan başka munislerin sana vefakarsa hani o ünsiyet
Haktan gayrı birisiyle dostluk, yerindeyse dadınla, lalanla ünsiyetin ne oldu Sütle,
memeyle olan ünsiyetin kalmadı. Mektepten nefret ederdin o nefret de geldi geçti. O
ünsiyet, onların duvarına varan güneş ziyasından ibarettir. O akis güneşe gitti.
Yiğidim, o ışık nereye düşerse sen ona aşık oluyorsun.
Her vara taalluk eden aşkın, Allah vasfından, meydana gelir, o şeyin yaldızından, o
şeyin zahiri güzelliğinden değil. O şeyin altın yaldızı aslına gitti de bakırı kaldı mı
insanın tabiatı doyar, onu boşlayıverir. Onun yaldızlı, zahiri sıfatlarından ayağını çek.
Bilgisizlikle kalpa pek hoş deme.
Kalplardaki o hoşluk, o güzellik eğretidir. O, süsün, püsün altında süssüzlük vardır.
Kalpın üstündeki altın, madenine gider. Sen de onun gittiği madene git. Duvardaki ışık
güneşe varır. Sen de sana layık olan o güneşe git. Ondan sonrada madem ki oluktan
vefa görmedin, suyu yağmurdan iste.
Kurdun tuzağı, kuyruk madeni değildir. O koca kurt, kuyruk madenini nereden tanıyıp
bilecek O aldanmış kişilerde altını çıkınlamış sandılar da köye doğru koştular.
Gülerek oynayarak o dolaba doğru çark ura, ura yürüdüler. Köye doğru uçan bir kuş
görseler sabırsızlıktan elbiselerini yırtıyorlar, köyden bir adam geliyor görseler
yüzünü, gözünü öpüyorlar, “ Sen bizim dostumuzun yüzünü gördün. Sen bizin
canımızın canısın, bizim gözümüzsün sen” diyorlardı.
Tıpkı Mecnun gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.
Etrafında eğilip bükülerek onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker
şerbeti veriyordu. Bir herzevekil dedi: “ a ham mecnun, bu yapıp durduğun şey ne
delilik, ne sersemlik.
Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler” köpeğin ayıplarını bir
hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz. Mecnun dedi
ki. “ Sen baştanbaşa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!
Bu köpek, bence Allah’nın bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leyla’nın mahallesinin
bekçisi.
Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş neresini yurt
edinmiş O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim dert daşım, gam
daşım. Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu
aslanlardan yeğdir. Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili. Anlatmaya imkan
yok ki, sus vesselam!..”
Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesi içersinde gül
bahçesidir. Suretini kırdın yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Artık her
sureti kırar, haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın. O saf şehirli de surette
zebun oldu, köylünün kötü sözleriyle köye doğru yola düştü.
O yaltaklanma tuzağına tutularak neşeli, neşeli gidiyordu. Taneyle sınanmaya giden
kuşa benziyordu. Kuş o taneyi kerem ve ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o
ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o ihsan yüzünden saçılmış sanır. Halbuki o
ihsan hırsın son derecesidir.
Kuşcağızlar taneye tamah ederek sevinip o hileye doğru uçar, koşarlar. Şehirlinin de
sevinçlerini de anlatsam korkarım ki yolcu, seni yolundan alıkorum. Onun için kısaca
geçiyorum. Yolda bir köy göründü. Fakat o köylünün köyü değildi, başka bir yola
saptı. Bir aya yakın bir müddet köyden köye dolaştılar
Çünkü köyün yolunu iyi bilmiyorlardı. Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık
yol olur. Kabe’ye delilsiz giden bu başı dönmüş zavallılar gibi zillece düşer. Ustaya
müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi şehre de alay mevzuu olur, köye de! Doğuda
da, batıda da anasız, babasız bir insan doğması pek nadirdir.
Bir işe girişen, çalışan kişi mal kazanır. Ama nadir olarak bir adam, bir hazine
bulabilir. Fakat nerede bir Mustafa ki cismi can olsun da “ Er rahman, Allemel Kuranrahman,
ona Kuranı öğretti” sırrına ersin. Ten ehlinin hepsi kalemle, okuyup yazmakla
öğrenir, öğretir. Allah kereminin bolluğuyla kalemi, öğretiş ve öğrenişe vasıta halk
etmiştir. Oğul, her hırs sahibi mahrumdur. Harisler gibi öyle koşma, aheste yürü.
Şehirli ve çoluk çocuğu da o yolda karada yaşayan kuşun suda çektiği eziyetler,
zahmetler çektiler. Köye de karınları toktu artık, köylüye de. Öyle usta olmadan şeker
yapmaya da doymuşlardı, hatta.
Bir ay sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir halde o köye vardılar. Köylüye
bak ki kötü niyeti yüzünden falan feşman diye zırvalamaya, gündüzleri, bağına,
bahçesine yüz tutmasınlar diye onlardan yüzünü gizlemeye koyuldu. Gizlediği yüz de
zaten tamamıyla hile ve riyadan ibaretti. Öyle yüzün, Müslümanlardan gizli kalması
daha iyi.
Öyle yüzler vardır ki şeytanlar, sinek gibi başına üşüşür. Bekçi, gibi orada yurt tutar,
otururlar. Bu çeşit adamların suratını gördün mü ya bakma, yahut da madem ki
baktın, hoşlanıp gülme. O çeşit habis ve asi suratlar hakkında Allah, “ Alnının
perçeminden yakalar, çekeriz” dedi.
Konuklar, köylünün evini sorup buldular, akraba ve bildikleri gibi kapıya koştular.
Köylünün evindekiler kapıyı kapadılar. Şehirli, bu aykırı hareketten deli gibi oldu.
Fakat zaten sertlik gösterilecek zaman değildi. Kuyuya düştükten sonra sertliğin ne
faydası var
Tam beş gün, geceleri soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanıp yakılarak
kapısının önünde kaldılar. Orada kalışları ne gafilliklerindendi, ne eşekliklerinden.
Zaruretten, açlık ve susuzluk yüzündendi. İyiler, zaruret yüzünden kötülerle
bağdaşırlar, adam zaruret yüzünden ölü eti bile yer!
Şehirli, köylüyü gördükçe selam vermekte, “ Yahu, ben filan kişiyim, adım da şu”
demekteydi. Köylü” Olabilir, fakat sen kimsin, nesin ben ne bileyim Belki kötü bir
adamsın, belki temiz bir adam. Ben, gece gündüz, Allahnın işlerine hayran kalmış,
dalmış gitmişim. Seninle hiçbir surette mukayyet olmam ben.
Kendi varlığımdan bile haberim yok. Varlığımdan bir kıl ucu kadar bile eser kalmadı.
Aklım, Allahdan başka hiçbir şeyden agah değil. Gönlümde de Allahdan başka bir şey
yok, canımda da” diyordu. Şehirli dedi ki: “ bu an, tam kıyamete benzedi: Kardeş,
kardeşinden kaçmada!”
Şehirli, köylüye “ Soframdan fazlasıyla yemek yemedin mi sen Ben o adam değil
miyim Filan gün sana feşman şey almadım mıydı, seninle buluşup görüşmez miydik
Aylarca bana konuk olmaz mıydı , sayısız ihsanlarıma, inamlarına nail olmadın mı
Halk, aramızda ki sevgiyi duymuş, işitmiştir.
Boğaz, nimet yerse yüz utanır”diye anlatıp duruyor. Köylü de “saçma sapan ne
söylenip duruyorsun ki Ne seni tanıyorum, ne adını, ne yerini!” diyordu. Beşinci gece
gökyüzünü bulutlar kapladı. Bir yağmur başladı ki gök bile bu yağışa şaşa kaldı. Artık
bıçak kemiğe dayanınca şehirli “ Ev sahibini çağırın” diye kapısının halkasını dövmeye
başladı.
Köylü yüzlerce ısrardan sonra nihayet kapıya gelip “ Babasının canı ne istersin, ne
var” deyince şehirli, dedi ki: “ Bunca haktan vazgeçtim,bütün zanlarımı,
düşüncelerimi terk ettim. Zavallı cancağızım, beş günde bu sıcakta yanıp şu soğukta
donarak beş yıllık zahmet çekti.” Bildikten, dostani soydan gelen bir cefa, ağyarın üç
yüz bin cefasına eşittir.
Çünkü insan, eşin dostun cevrü cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun
lütfuna, vefasına alışmıştır. İnsanların uğradıkları bela ve mihnet, dikkat edersen
anlarsın ki alışmadıkları şeylerden meydana gelir. Şehirli: “ Ey sevgi güneşi zevale
erişen arkadaş, kanımı bile döksen helal ederim. Yalnız şu yağışlı gecede bize bir
bucak ver de kıyametten sen de bunun ecrine nail ol” dedi.
Köylü, “Orada bağcının sığındığı bir bucak var. Bağcı, o bucakta kurtları bekler. Kurt
gelirse öldürmek için eline yayını, okunu alır, bekler durur. Sen de o zahmeti
çekebilirsen ne ala, orası senin olsun. Fakat bu işi başaramazsan kendine başka bir
yer ara” deyince,
Şehirli dedi ki: “Sana yüzlerce hizmette bulunayım, sen tek yer ver. O yayı, oku da ver
elime. Ben uyumam, üzümleri beklerim. Kurt gelirse tam kellesinden vururum. İki
yüzlü münafık. Allah için olsun sen beni gece vakti yağmur altında, çamur üstünde
bırakma da!” o bucak boşaltılınca şehirli, çoluk, çocuğuyla beraber o daracık, o dönüp
kımıldamağa bile imkansız yere gitti.
Selden, mağara bucağına sığınmış çekirgeler gibi adeta birbirlerinin üstüne
binmişlerdi. Bütün gece “ Aman yarabbi, sen acı. Biz değil buna, hatta bunun iki yüz
misline bile layığız. Aşağılık kişilerle dost olanın, adam olmayanlara adamlık
gösterenlerin layığı budur. Ham tamaha düşüp ulular kapısındaki hizmeti bırakan,
buna layıktır.
Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak aşağılık adamlara hizmetten, onların
bağına, bahçesine nail olmaktan yeğdir. Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların
başına taç olmadan daha iyi. Ey yol çavuşu, ey aykırı yollarda koşup duran, sen şu
toprak yüzündeki padişahlardan davul sesinden başka bir şey bulamazsın ki.
Şehirliler bile ruha nispetle yol uran hırsızlardan ibaretken köylü dediğim kim oluyor
Feyizden mahrum bir ahmak! Aklına, tedbirine uymayıp gulyabani sesi duyunca o sese
tabi olana bu layıktır” diyorlardı. Yaptığı işe candan gönülden nadim oldu, oldu ama
artık soğuk, soğuk ah etmenin ne faydası var.
Şehirli de bütün gece elinde yayla ok, her yanı gezip dolaşmakta, her tarafta kurt
araştırmaktaydı. Halbuki asıl kurt, kıvılcım gibi ona sıçramış, musallat olmuştu da o
bundan habersiz hala kurt arıyordu. Sivrisineklerle pireler, kurt gibi o viranede
onların başına üşüşmüş, onları yaralayıp duruyordu.
İnatçı kurdun saldırması korkusuyla sivrisinekleri kovmaya da mecalleri yoktu. Kurt
gelir de sürüye bir ziyan verirse köylü şehirlinin saçını sakalını yolardı. Dertleri aşırı
bir derecede, yürekleri ağızlarına gelmiş bir halde beklerken, ansızın bir tepeden
saldırıp gelmekte olan bir kurt karaltısı göründü.
Şehirli, yayını kurup bir ok attı, hayvanı vurdu, tepeden aşağı düşürdü. Hayvan
düşerken bir yellendi. Köylü, duyup eyvah dedi, ellerini dizlerine vurdu. “ Be hey
mürüvvetsiz, eşeğimin sıpasını vurdun” dedi. Şehirli, “ Yok canım, dev gibi kurt.
Karaltısına baksana, kurdun ta kendisi. Şeklinden de kurt olduğu anlaşılıp duruyor”
dediyse de, köylü, “Hayır, yellendi ya tanıdım ben. Onun yellenmesini suyu şaraptan
nasıl ayırt edersem öyle ayırt eder, anlarım. Çayırlıkta benim sıpamı vurdun,
öldürdün. Dilerim, neşe yüzü görmeyesin” dedi. Şehirli, “;y, bak. Vakit gece, insan,
geceleyin iyi göremez.
Gece ekseriye adamı yanıltır, başka şeyler gösterir. Herkes geceleyin gördüğünü fark
edemez. Hele bu gece hem karanlık, hem bulut var, hem şiddetli yağmur yağmada. Bu
üç karanlık, adamı pek yanıltır” dedi ama, köylü “ Hayır. Bu bana gün gibi aşikar.
Tanırım ben, bu yellenme, benim eşeğimin sıpasının yellenmesi.
Yolcu azığı nasıl tanırsa ben de yüz yel arasında bile o yeli tanırım” deyince, şehirli
dayanamadı, sıçrayıp köylünün yakasına yapıştı. Dedi ki: “ A hilebaz sersem, a bunak
mendebur, sen hem afyon yutmuş, hem esrar içmişsin. Bu üç karanlık içinde eşeğin
yellenmesini tanıyorsun da beni nasıl tanımıyorsun be hey avare!
Gece yarısı eşek sıpasını tanıyan adam, güpegündüz dostunu nasıl tanımaz Kendini
dalgın ve arif gösteriyor da mürüvvetin, vefanın gözüne toprak serpiyorsun. Benim
kendimden ile haberim yok, gönlüme Allahdan başka hiçbir şey sığmıyor ki. Dün
yediğim bile aklımda değil.
Bu gönül, hayretten başka bir şeyden neşelenmiyor diye kendini müstağrak
gösteriyorsun ama asıl akıllı, fakat Allah mecnunu benim, bunu hatırında tut da şu
kendimde olmayışımı mazur gör. Bir insan, şer’an murdar olan hurma şarabı içse
kendinde değilse şeriat, onu mazur tutar.
Sarhoş ve esrarkeşin karı boşaması ve bir şey satması, makbul ve muteber değildir.
O, çocuğa benzer, yaptığı affedilir, hürdür, serbesttir. Asıl tek padişah olan Allahdan
gelen sarhoşluksa insana yüz küpün şarabından ziyade tesir eder, yüz küpün
şarabından ziyade adamın aklını alır.
Haydi yürü artık böyle adama nasıl teklif olabilir ki At düştü, elsiz, ayaksız bir hale
geldi. alemde eşek sıpasına kim yük yükler Ebumerre’ye kim Farsça okutabilir At
topallamaya başladı mı, üstündeki yükü alırlar. Çünkü Allah “ Köre teklif” yok dedi.
Ben de kendime karşı kör, fakat Allah’ı görür oldum. Şu halde azdan da affedilmişim,
çoktan da!
Halbuki, sen, dervişlikten dem vuruyorsun, kendinden olmadığını söylüyorsun, ebedi
sarhoşlar gibi hayhuylarda bulunuyor, naralar atıyorsun. Yeri gökten fark etmiyorum
diyorsun ama Allah gayreti seni bir sınadı ki! Eşek sıpasının yellenmesi seni böyle
rüsvay etti, senin, ben yoktum diye kendini nefyedişini ret ederek, varlığını ispat etti.
Allah, sersem adamı böyle rüsvay eder, kaçan avı böyle yakalar işte!” hey babam hey
ben, padişah kapısına çavuş oldum diyene yüz binlerce sınama var. Halk, onu bu
sınamayla tanımasa bile ileri gelenler, onun davasına delil ister, yolundan nişan
sorarlar. Aşağılık bir adam, terzilik davasına kalkışsa padişah, onun önüne bir atlas
kumaş atar.
Bundan bir geniş kaftan yap der. Bu sınamayla yersiz davaya kalkışanın başında iki
boynuzdur peyda olur, öküzlüğü anlaşılıverir. Eğer kötüleri sınama olmasaydı her
puşt, savaşta Rüstem kesilirdi! Farz et ki puşt zırh giymiş, kaç para eder Savaşa
girişip sıkışınca esir olacak değil mi
Allah sarhoşu, kasırgadan ayrılır mı hiç O , sur üfürülünceye kadar kendine gelmez.
Allah şarabı doğrudur, doğru yalanı yok. Sense şarap değil ayran içmişsin. Ayran
içmişsin , ayran içmişsin, ayran içmişsin.! Kendini Cüneyd ve Bayezid gösteriyorsun.
Yürü be, ben, baltayı kilitten fark edemem ki diyorsun ama.
A düzenbaz, kötülüğü tembelliği, kızgınlığı ve ihtirası bu sersemlikle nasıl
gizleyebileceksin Kendini Mansur-ı Hallac göstermede, dostların pamuğuna ateş
urmadasın. Ben Ömer’i Ebuleheb’den ayırt edemem de gece yarısı eşek sıpasının
yellenmesini tanırım diyorsun ha!
Senin gibi eşeğin bu sözüne inanan da kendisini, hatırım için kör ve sağır eden bir
eşektir. Kendini öyle pek yol erlerinden sanma. Sen yol kesicilerin adamısın, herze
yiyip durma! Sersemlikten uç, akla doğru koş. Mecazi akıl, göklere uçabilir mi hiç
Kendini Allah aşıkı gösteriyorsun ama kapkara Şeytanla aşkbazlık ediyorsun.
Kıyamet günü aşıkla maşuku birbirine bağlarlar da herkesin önüne çıkarı verirler. Sen
kendini nasıl oluyor da ahmak, dalgın gösteriyorsun Üzümün kanı nerede Sen bizim
kanımızı içmişsin! Yürü, benden uzaklaş hemen. Ben seni tanımıyorum. Kendini
bilmeyen bir arifim ben, köyün Behlül’üyüm ben diyorsun ha!
Allah yakınlığına eriştin de sanat, sanatkardan ayrı olmaz sanıyorsun ha! Şunu olsun
görmez misin Allah velilerinin eriştikleri yakınlıkta yüzlerce keramet, yüzlerce iş güç
var. Mesela demir, Davud’un elinde mum oluyor. Halbuki senin elinde mum, demir
kesiliyor!
Yaratma ve rızık verme yakınlığında herkes müsavidir, bu sıfatlar herkeste var. Fakat
bu ulular, Allah aşkının vahyi yakınlığına sahip olurlar. Babacığım, yakınlık de çeşit,
çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da! Fakat güneşin altına bir yakınlığı var ki
söğüdün bundan haberi bile yok!
Kuru dal da güneşe yakındır, yaş dal da. Güneş hiç ikisinden de gizlenir mi ki Fakat
yaş taze dalın yakınlığı nerede O daldan olgun meyveler devşirmede, olgun meyveler
yemedesin. Fakat bir de bak, kuru dal, güneşe yakınlığından kuruluktan başka ne
bulabilir
Akıllı, aklın başına gelince pişman olacak bir sarhoşluğa düşme. O sarhoşlardan ol ki
onlar şarap içmeye koyuldular mı olgun akıllar bile onlara hasret çeker. Ey kedi gibi
kocalmış fareyi tutan, o şaraptan içmiş onunla gıdalanmışsan aslan tut aslan! Ey
hayale kapılıp aslı olmayan kadehten hayal şarabı içen, hakikat sarhoşları gibi
sarhoşluk etme, o tarafa sarkıntılıkta bulunma.
Sarhoş gibi şu yana bu yana düşüp durmadasın ama sana bu tarafa yol yok, o tarafa
yürü. O yana yol bulursan ondan sonra bazan bu tarafa salın, bazan o tarafta.
Tamamıyla bu tarafa mensupken o tarafta dem varma. Madem ölümün gelmemiş
yalan yere can çekişme. Fakat ebedi hayata erişen ve ecelden korkmayan Hızır canlı
kişi mahluku tanımasa da caiz.
Damağını vehmin zevkiyle çeşnilendirir, varlık tulumuna üfürür, kendini havayla
şişirip gururlanırsın ama, bir iğneyle o yel kaçıp gider. Dilerim akıllı adam, bu çeşit
semirmesin! Kışın kardan testiler yapıyorsun, iyi ama hiç onlar suya dayanır mı
SEBALILAR VE NİMETTEN AZMALARI
Seba halkının macerasını okumadın mı Belki de okudun, okudun ama sesten başka
bir şey duymadım. O dağ, sesi anlamaz ki dağın aklı manaya gidemez ki. Dağ akılsız,
kulaksız ses verir durur. Fakat sen sustun mu o da susar. Allah Seba’lılara pek büyük
bir genişlik ve rahatlık verdi. Yüz binlerce köşk, hayvan ve bağ ihsan etti.
O kötü yaradılışlı adamlar buna şükretmediler. Vefada köpekten de aşağı oldular.
Köpeğe bir kapıdan bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur. Kapıya
bekçi kesilir. Ona eziyet edilse yiyeceği layıkıyla verilese bile o kapıyı bırakmaz. Orada
karar eder, başka bir kapıya gitmez.
Oraya bir garip köpek gelse oradaki köpekler onu gece gündüz tedibederler. İlk
konağına git. Oradan nimetlendin, o nimetlerin hakkı, gönlünü oraya rehin etmendir
derler. Yerine git, o nimetin hakkını bundan fazla terketme diye onu diye onu ısırırlar.
Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli abıhayat içtin, gözlerin açıldı.
Canın, ehlin diller gönlünden nice şükür, vecir ve kendinden geçiş gıdaları yedi. Sonra
da yine hırs yüzünden bu kapıyı bıraktın, hırs yüzünden her dükkanın etrafında dönüp
dolaşmadasın. O çömleği yağlı ihsan sahiplerinin kapısına arda kalasıca bir tirit için
koşup duruyorsun. Bil ki can, asıl burada yağlanır, ümitsiz bir hale düşenin işi burada
düzelir.
İsa’nın ibadet yeri, gönül ehlinin sofrasıdır. Kendine gel, kendine ey derde müptela
sakın bu kapıyı bırakma. Halk her taraftan toplanır, kör, çolak, kötürüm, topal, hepsi.
Sabahleyin İsa’nın ibadet ettiği yerin kapısına gelir, onun nefesiyle illetten kurtulmayı
umarak bekleşirdi.
İsa, o güzel gidişli, evradını bitirince kuşluk çağı dışarı çıkar. Zayıf, perişan bir çok
dertlinin şifa ümidiyle kapıya oturup bekleştiğini görür. Dua ederde “ Allah, hepinizin
muradını verdi, maksatlarınıza eriştiniz. Şimdilik illetsiz zahmetsiz yürüyün, Allahnın
yargılama ve kerem etmesine doğrulun” der.
Hepsi ayaklara bağlı develere benzerken himmet edip bağlarını çözer. Onlarda
hemencecik sıhhat bulup onun duasıyla neşelenerek yürür giderlerdi. Sen de bunca
afetlere uğradın, hepsinden tecrübeler gördün. Padişah meşrepli erlerden sıhhat
buldun. Topallığın kaç kere düzeldi, canın kaç defa gamdan, mihnetten kurtuldun.
Sense gafilcesine kendini de kaybetmemek için ayağına ip bağlamış durmaktasın be
herif! Şükretmiyorsun, nail olduğun nimetleri unutmuşsun. Bu unutuş o bal yediğin
zamanları hatırına getirmiyor. Hulasa o yol sana bağlandı. Çünkü gönül ehlinin gönlü,
senden incindi, sana darıldı.
Çabuk onları bul, kusur dile, tövbe et. Bulut gibi ağla inle. De sana onların gül
bahçeleri açılsın, sana olgun meyveler saçılsın. O kapıda dön dolaş Eshabı kehf’in
köpeğiyle kapı yoldaşıysan köpekten aşağı olma. Köpekler bile, gönlünü ilk eve bağla
diye köpeklere nasihat ederler.
Kemik yediğin ilk kapıya sıkı bağlan, hak gözetmeyi terketme derler. Edeplensin de
oraya gitsin, kurtuluşu o ilk kapıda bulsun diye onu ısırırlar. A azgın köpek,
velinimetine isyan etme. Halka gibi o kapıya bağlan. O kapıda bekçilik et. O kapıda
çevik davran, o kapıda sıçra.
Vefasızlığını apaçık gösterme, beyhude yere vefasızlığı faş etme. Köpeklerin adeti
vefakarlıktır. Yürü be bari köpeklerin adını kötüye çıkarma derler. Ulu Allah bile
vefakarlıkla öğündü de “ Bizden gayrı ahdine kim vefa eder ki ” dedi. Hakları
reddettikten, saymadıktan sonra isteğin kadar vefakar ol.
Bil ki bu vefa, vefasızlığın ta kendisidir. Çünkü hiç kimse Allah hakkında daha ziyade
hak sahibi değildir ki. Ana hakkı bile Allah hakkında sonra gelir. Çünkü Allah, anayı
senin ana karnındaki şekline borçlu etmiştir. Allah, seni onun cisminde bir surete
bürümüş, gebelik halinde ona seninle istirahat ve huzur vermiş onu sana alıştırmış.
O da seni kendisinin bir cüzü görmüştür. Allahnın tedbiri anaya ilişik olan o cüzü
ayırmıştır. Allah binlerce sanat ve fen düzdü de ana, sana sevgi bağladı, şefkat
gösterdi. Şu halde Allah hakkı, ana hakkından öncedir, Allah hakkını bilmeyen eşektir.
Anayı, ananın memesini, sütünü yaratan, onu babayla çift eden odur. Ona serkeş
olma.
Ey Allah, ey ihsanı kadim olan, bildiğim de senindir, bilmediğim de. Sen Allah’ı an,
çünkü benim hakkım hiç eskimez. O sabah çağında, sizin Nuh’un gemisinde
koruduğumuzu, bu suretle lütuflarda bulunduğumuz an. O zaman sizin aslınızı,
atalarınızı tufandan, tufan dalgasından korudum, onlara aman verdiğim.
Ateş huylu su, yeryüzünü kaplamıştı. Dalgası dağların tepelerine kadar çıkıyordu. Sizi
ret etmedim, atanızın, atasının, atasının varlığında sizi korudum. Madem ki baş oldun,
sana nasıl ayağımla vururum, kendi iş yurdumu nasıl ziyan ederim Vefasızlara
kendini feda ediyor, kötü bir zan yüzünden o tarafa doğru gidiyorsun.
Bense unutmadan, vefasızlıktan beriyim. Benim yanıma gelsen bile kötü bir zanla
gelirsin. Sen, hani kendine benzeyenlerin önünde iki kat olursun ya. İşte onlar
hakkında kötü zanda bulun. Nice ulu, ulu dostlar, yoldaşlar edindin. Sana nerede onlar
diye sorsam gittiler dersin.
İyi dostun yüce göklere gitti. Kötülük dostunsa yerin dibine geçti. Ara yerde sen
kalakaldın, yardımsız, yardımcısız kervandan arta kalan ve sönmeye mahkum ateşe
döndün. Ey baba, yiğit dost, yukardan, aşağıdan münezzeh olanın eteğini tut. O, ne
İsa gibi göklere ağar, ne Karun gibi yerlere geçer.
Sen yerden yurttan alımdan, satımdan kaldın mı o, mekan aleminden de seninle
beraberdir, lamekan aleminde de. Bulanıklardan, duruluklar çıkarır, cefalarını vefa
yerine tutar. Cefakarlıkta, bulunursan noksandan kurtulup kemale erişesin diye
kulağını burar.
Sulukta virdini terk edersen zahmete, mihnete düşer, sıkıntıya uğrarsın ya. İşte o
tediptir. Yapma, o eski ahdi hiç değiştirme demektir. Bu iç sıkıntısı bir zincir şeklini
almadan, bu gönlünü sıkan şey, ayağını bağlamadan önce. Bu işareti, beyhude zan
etmemen için uğradığın o makul zahmet, duyguna hitap eder bir hale gelir ve
meydana çıkar.
Suç işlediğin zaman iç sıkıntıları gönlünü kaplar, bu sıkıntılar, ecelden sonra ist zincir
şekline bürünür. Burada bizi anmaktan çekinen kişiye dar bir yaşayış verilir ve
körlükle cezalanır. Hırsız, insanların mallarını çaldı mı bir iç sıkıntısı, bir darlık
gönlünü tırmalamaya başlar. O, bu sıkıntı, bu darlık nedir ki Der. Şerrinden ağlayan
mazlum yok mu İşte onun sıkıntısı, onun darlığı.
Bu darlığa, bu sıkıntıya pek aldırış etmezse bu inadının rüzgarı ateşini üfler. Hulasa
gönül sıkıntısı, memurların sıkıştırması haline gelir, o manalar, duyulur, görülür bir
hale gelip meydana çıkar. Dertler, zindan ve çarmıh olur. Dert; kök tut . kök, dal
budak verir. Kök gizliydi, meydana çıktı. Sen de darlığını, ferahlığını bir kök bil. Kötü
kökse hemencecik, çabucak onu sök ki çimenlikte çirkin bir diken çıkmasın. İç
sıkıntısı görünce ona bir çare bul. Çünkü dallar, hep kökten meydana gelir. Genişlik
gördün mü de onu sula, yetişip meyve verince dostlara dağıt.
Seba’lılar, heveslerine uymuş ham kişilerdi. İşleri, güçleri büyüklerin nimetlerine
karşı nankörlükte bulunmaktı. Bu nankörlük, adeta sana ihsan eden adama karşı
kötülükte bulunmana, onunla savaşmana benzer. Mesela, o iyilik edene, ben bu iyiliği
istemiyorum, bundan inciniyorum, neden beni incitiyorsun
Lütfet de bu iyiliği yapma. Ben göz istemiyorum, beni kör et dersin, işte bunun gibi.
Seba’lılar da “ Şehirlerimiz birbirine çok yakın onları uzaklaştır. Kötülük, çirkinlik bize
daha iyi bizim ziynetimizi güzelliğimizi al. Biz, bu köşkleri, bağları, bahçeleri
istemiyoruz. Ne güzel kadınlarla işimiz var, ne emniyet ve huzurla.
Şehirler, birbirine pek yakın. Halbuki orada ne boş bir çöl, ne güzel bir ova var. Orada
yırtıcı hayvanlar, canavarlar vardır” dediler. İnsan yazın kışı ister, fakat kış geldi mi
bundan da vazgeçer, istemez. Bir hale katiyen razı olmaz. Ne darlıktan hoşlanır, ne
genişlikten, boşluktan.
Geberesi insan, efendisine ne de kafirdir ya hidayete nail oldu mu tutar, inkara sapar.
Nefis bu çeşit mahluklardandır da onun için gebertilmeye layıktır. Onun için ulu Allah
“ Öldürün nefislerinizi” demiştir. Nefis, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar,
ondan kurtulma imkanı mı var Heva ve hevesi terketme ateşini vur şu dikene, iyi işli
dosta uzat elini, sarıl ona!
Seba’lılar, haddi aşınca bize veba, seher yelinden daha iyi diyecek derecede taşkınlık
gösterince, Öğütçüler, onlara öğüt verdiler, kötülüklerine, küfürlerine mani olmaya
çalıştılar. Fakat onlar öğütçülerin kanlarına kastediyorlar, kötülük ve kafirlik tohumu
ekiyorlardı.
Kaza geldi mi bu cihan daralır, tatlı helva bile ağzında zehir kesilir demişler. Kaza
gelince göz kapanır da göz gözü görmez olur. O atlının hilesi, bir toz kopardı mı o toz ,
seni yardım dilemeden bile uzaklaştırır. Atlıya doğru yürü, toza doğru değil. Yoksa
atlının tozu, seni ezer bitirir.
Allah bu kurdun yediği adama “ Kurdun tozunu gördü de neden feryad etmedi
Kurdun kopardığı tozu bilemedi. Bunca bilgisiyle, bunca hüneriyle neden yayılıp
otlamaya koyuldu Koyunlar bile kendilerine zarar verecek olan kurdun kokusunu
duyar, ondan taraf, taraf kaçarlar.
Hayvan bile aslanı kokusundan anlar da otlamayı bırakır” Aslanın kızgınlığından bir
koku aldın mı dön Allah’ ya sığınmaya, yalvarmaya koyul. Onlar, kurdun tozundan
ürkmediler, çekinmediler. Tozun ardından o koca mihnet kurdu çatıp geldi. O
koyunları, hışımla paraladı gitti. Onlar, akıl çobanından göz yummuşlardı. Onları,
çoban ne kadar çağırdı da gelmediler, çobanın gözüne toz toprak serptiler.
“ Yürü be, biz senden ziyade çobanız. Her birimiz başız, uluyuz. Böyle olduğu halde
nasıl sana uyarız Biz kurtlara lokmayız, senin adamın değil. Ateşin odunlarıyız,
utanma arlanma yok bizde” dediler.
Bilgisizlik, akılda bir taassuptur ki buna tutulanların şehirlerinde kargalar şom, şom
bağrışırlar, yerleri yurtları harabeye döner. Onlar mazlumlar için kuyu kazdılar ama
kazdıkları kuyuya kendileri düştüler, ah etmeye başladılar. Yusufların derilerini
yüzdüler, fakat kendi yaptıklarını birer, birer buldular.
O Yusuf kimdir Senin hak arayan gönlün, o gönül, bir esir gibi senin yurdunda
bağlıdır. Bir Cebrail’i direğe bağlamış, koluna, kanadına yüzlerce yara açmış, perişan
etmişsin de. Sonra da önüne kebap olmuş dana getiriyor, bazan da onu samanlığa
götürüp hadi ye, işte bizim yağlı gıdamız budur diyorsun.
Halbuki ona Allah vuslatından başak gıda yoktur. O dertlere düşmüş zavallı da bu
işkenceden bu sınanmadan kırılıp senden Allah’a şikayet ederek der ki: “ Yarabbi, bu
kocamış kurttan eleman” Allah da ona “ Sabret, işte vakit geldi. haberi olmayan her
kişiden öcünü alacağım” der. Feryada erişen Allahdan başka kim feryada erişir ki.
O “ Yarabbi yüzünün ayrılığından sabrım bitti. Yahudiler elinde aciz kalmış Ahmed’im
Semud kavminin hepsine düşmüş Salihim. Ey Peygamberlerin canlarına kutluluk
bağışlayan Ya beni öldür, ya kendine çağır, yahut da sen gel! Kafirlere bile ayrılığına
tahammül yok.
Onların bile her birisi keşke toprak olsaydım der. “ Kafirin bile hali böyle olursa senin
olanın hali, sensiz e olur ” der. Halk da der ki “ Öyledir, doğru ey temiz adam fakat
söz dinle, sabret sabır iyidir. Sabah yaklaştı, sus, çok coşma. Ben senin için çalışıp
duruyorum, sen çalışma!”
DOĞANIN KAZLARI OVAYA ÇAĞIRMASI
Doğan ,Kaza “ Sudan çık da şekerler akan ovaları bir gör” dedi. Akıllı kaz dedi ki: “ Ey
sudan uzakta kalmış doğan, su bizim kalemizdir, huzurumuzdur, neşemizdir” şeytan
da doğan gibidir. Kazlar, koşun, kendinize gelin, su kalesinden dışarıya az çıkın.
Doğana deyin ki: “haydi yürü, yürü dön geri Ey aşağılık adam başımızdan el çek.
Biz senin davetinden uzağız, bu davet senin olsun. Biz senin şu nefesini içmeyiz bile a
kafir! Kale bizim olsun, şekerle şeker yurdu senin. Bize senin hediyenin lüzumu yok,
al senin olsun! Can oldu mu gıda eksik gelmez elbet. Asker var mı, bayrak elbette
bulunur! Tedbirli şehirli, birçok özürler getirdi, o merdut ifrite nice bahaneler serdetti.
“ Şimdi mühim işlerim var. Gelirsem onlar yüz üstü kalır. Düzene girmez. Padişah
bana mühim ve nazik bir iş buyurdu, geceleri bile uyumuyor, benim bu işi başarmamı
bekliyor. Padişahın emrinden dışarı çıkamam, huzurunda yüzü kapkara olamam. Her
sabah, her akşam hususi çavuşu gelip işin neticesini soruyor.
Reva görür müsün, köye geleyim de padişah bana yüzünü assın, kaşlarını çatsın
Kızarsa kızgınlığına karşı ne çare bulurum, diriyken kendimi topraklara mı gömeyim ”
dedi. Daha da bu çeşit yüzlerce bahaneler etti, fakat hileleri, Allah takdirine eş
olmadı. Alemin zerreleri birbirine girse yine Allahnın kaza ve kaderine karşı hiçtir hiç!
Bu yeryüzü, gökten nasıl kaçabilir, yeryüzü kendini gökten nasıl gizleyebilir Gökten
yeryüzüne ne yağarsa yağar, yeryüzü, ne kaçabilir, ne bir çareye başvurabilir.,ne bir
pusuda gizlenebilir. Güneşten ateş yağsa yine o, gökten yağan ateşe karşı yüzünü
yerlere döşemiştir.
Yağmur yağsa da tufanlar coşsa, üstündeki şehirler yıkılıp yerle yeksan olsa o yine
Eyyup gibi teslim olmuştur, ben bir esirim ne dilersen yağdır demektir. Sen de bu
yeryüzünün bir cüzünün,baş çekme. Allah hükmünü görünce isyan etme. “ Sizi
topraktan yarattık” sözünü duydun ya, demek ki senden toprak olmanı istiyor, yüz
çevirme!
( Allah diyor ki:) “ Toprağa nice tohum ektim. İnsan da toprağın bir tozundan ibaretti,
onu ben yükselttim. Yine bir hamle et de kendine topraklığı sıfat edin, alçal. Ben de
seni bütün beylere emir yapayım. Su, yukardan aşağıya, akar da sonra aşağıdan ya
akar. Buğday, yukardan aşağıya, yerin dibine gider de ondan sonra yerden baş çıkarıp
yükselir.
Her meyvenin tohumu yerden biter de ondan sonra yerden baş verir. Nimetlerin aslı
felekten ta yere kadar umumiyetle aşağıya geldiler, alçaldılar da temiz cana gıda
oldular. Tevazula felekten toprağa inince de diri ve yiğit adamın cüzi oldular. Bu
suretle o cemad, insan sıfatlarını kazandı, arşın yücesine uçtu, neşelendi. Önce diri
alemden geldik, sonra yine aşağılıktan yücelere çıktık.
Diyerek bütün cüzüler, hareket ve sukün hallerinde “ Biz, şüphe yok, yine gerisin geri
Allah’ ya dönüyoruz “ derler. Gizli cüzlerin zikir ve tespihleri, bir gulguledir salar.
Kaza, hileler düzmeye başladı mı köylü şehirliyi mat etti. Şehirli, binlerce rey ve
tedbiri olduğu halde mat oldu ve bu seferden afetlere uğradı.
Kendi sebatına itimadı vardı, bir dağdı ama yarım bir sel, onu kapıp götürdü. Kaza ve
keder, felekten baş çıkardı mı akılların hepsi kör ve sağır olur Balıklar, kendilerini
denizden dışarı atarlar. Tuzak, uçan kuşu zebun eder. Peri ve şeytan, şişe içine girer.
Hatta Babil Harut’unu bile kaza ve kader kapar, avlar.
Ancak kaza ve kaderden yine kaza ve kadere kaçan kişi kurtulur. Hiçbir tedbir onun
kanını dökemez. Allah’nın kaza ve kaderinden yine Allah’nın kaza ve kaderine kaçan
kişiden başka hiçbir kimseyi, hiçbir hile, kaza ve kaderden kurtaramaz.
DERVANLILARIN HİKAYESİ
Darvanlılar’ın hikayesini okumadın mı Okuduysan niçin hileye sapmakta ısrar edip
duruyorsun Birkaç akrep iğneli kişi, birkaç yoksulun rızkını çarpmak için hileye,
düzene giriştiler. Gece vakti, sabaha kadar birkaç, Amır’la Bekir yüz yüze verip hile
düşündüler. Sırlarını , Allah anlamasın diye gizli söylüyorlardı.
Sıvacıya çamur sıvamaya koyuldular, hiç, el gönülden gizli bir iş yapabilir mi Allah, “
Seni yaratan, düşünceni, gizli konuşuşunda, fısıltısında doğruluk mu var, hile mi bunu
hiç bilmez mi ” buyurdu. Sabahleyin yola çıkanı gözüyle gören, ertesi gün nereye
konacak, bundan sonra nasıl gafil olur
Yüzünü nereye döndürdüğünü, sayısını, yolunu, yordamını, ineceği, çıkacağı yeri nasıl
bilmez şimdi sen de kulağını gafletten temizle de o dertlinin ayrılık derdini dinle.
Onun derdine kulak astın, elemlerini dinledin mi bil ki bu, o dertliye verdiğin bir
zekattır. Gönül hastalarının dertlerini dinler, yüce canın su ve toprak ihtiyacını
anlarsan, bu bir zekattır.
Dertli adamın tereddütle dolu, dumanlarla dolu bir gönül evi vardır. Derdini dinlesen o
eve bu pencere açmış olursun. Senin bu dinleyişin ona bir nefes yolu oldu mu gönül
yurdunda o acı duman azalır. Yolcu, eğer yüce Allah’a gidiyorsa bize dert daş ol,
derdimize çare bul.
Bu tereddüt, bir hapistir, bir zindandır. Canın bir tarafa gitmesine müsaade etmez ki.
Bu şu tarafa çeker, o bu tarafa, her biri, doğru yol benim der. Bu tereddüt, Allah
yolunun tuzağı, sarp yeridir. Ne mutlu ayağı çözük kişiye. O, doğru yolda tereddütsüz
gider. Eğer yol bilmiyorsan öyle bir hür adamın adımı nerede Onu ara!
Ceylanın izini izle, her şeyden kurtulmuş bir halde yola düş de onun izini izleye, izleye
nihayet miske erişesin. Bu çeşit yürüyüşle zahiren ateşe bile girsen yine apaydın
yücelere kadar varırsın “ Mademki “ Korkma” hitabını duydun, ne denizden korkun
var ne dalgadan, ne köpükten! Allah sana hak korkusunu verdi mi bunu “Korkma”
hitabı say. Sana tabak yolladı mı ekmek de yollayacak demektir. Korku, korkusu
olmayan adamındır. Dert burada dönüp dolaşmayan kimsenindir.
KENDİNİ BİLMEZLİĞİN SONU
Bir çakal boyacı küpüne düştü, orada bir müddet kaldı. Sonra postu boyanmış olarak
çıkıp “Ben illiyyin tavusuyum, demeye başladı. Postu boyanmış pek güzel parlamış,
güneş de o renklere vurmuştu. Çakal, kendini yeşil, kızıl, pembe ve sarı renklerde
görüp o çeşitli renklerle öbür çakallara göründü.
Hepsi de “A çakalcık, bu ne hal Fazlasıyla neşelere dalmışsın, pek memnunsun.
Neşeden adeta bizden nefret ediyorsun! Bu ululuğu nereden elde ettin ” dediler.
Fakat çakallardan biri “ Sen ya hile yapıyorsun, yahut da hakikatten bir neşeye sahip
oldun, neşeliler arasına katıldın.
Mimbere çıkmaya, lafla ulu görünüp bu halkı, kendine meftun etmeye kalkıştın bir
hayli çalıştım, fakat bir aşk, bir hararet görmeyince hileye sapıp utanmazlığı ele
aldım” dedi. Doğruluk ve yanıp yakılma, velilere adettir. Utanmazlık da her aşağılık
kişinin sığındığı bir sanat. Bu suretle neşeliyiz diye halkı kendilerine çekerler ama iç
yüzlerine bakılırsa hiç de hoş değildirler.
Aşağılık bir adam, bir kuyruk parçası buldu. Her sabah bıyıklarını onunla yağlar,
devlet sahiplerinin yanına varıp “Evde yağlı yemek yedim” der. Sözünün doğruluğunu
ispat için de, bıyıklarıma bakın gibilerden eliyle bıyıklarını sıvazlarlar. “ İşte sözümün
doğruluğuna şahit, bıyıklarım, yağlı, yağlı şeyler yediğime delil” demek isterdi.
Karnı ise sessiz, sedasız “ Allah, yalancıların düzenini kurutsun! Senin lafın bizi
ateşlere yaktı. O yağlı bıyığın kökünden kopsun. A yoksul şu kötü davan olmasaydı
belki bir kerem sahibi bize acırdı. Yahut da noksanını, yoksulluğunu söyleseydin, bu
yalanları, bu düzenleri düzüp koşmasaydın, bir doktor çıkarda derdine dava ederdi.”
Dedi.
Allah” Ey eğri adam , kulağını, kuyruğunu sallama, doğrulara, doğrulukları fayda
verir” dedi. A cenabet, mağarada eğri büğrü yatma. Neyin varsa göster, “doğrul,
doğru ol” ayıbını söylemiyorsan bari sus, gösterişte, hileyle kendini öldürme! Bir para
elde ettiyse ağzını açma, yolda sınama taşları var.
Sınama taşlarının önünde de halli, hallerine sınamalar var, onlarda imtihanlara tabi!
Allah, “ Doğumdan bu ana kadar onlara her iki kere sınanırlar” dedi. Babam, imtihan
içinde imtihan var. Derlen toplan da ufacık bir imtihanla kendini satma!
Babur oğlu Bel’am’la melun iblis, en son imtihanda alçaldılar. “ o adam da kendi
iddiasınca devletli görünürdü ya, fakat midesi, bıyığına lanet eder, “ Yarabbi, şu
adamın gizlendiğini sen dışarıya meydana çıkar. Bizi yaktı, yandırdı, sen onu rüsvay
et” derdi. Onun bedeninin bütün cüzleri, ona düşman olmuştu. O bahardan dem vurdu
ama onlar, kışın ta kendisindeydiler.
Adam, ihsandan, keremden dem vururdu ama merhamet dalını, ta kökünden
kesmekteydi. Ya doğru ol, doğruluğunu göster, yahut sus da merhamete eriş, sonra
coş. Adamın karnı da bıyıklarına düşman kesilmiş, gizlice el kaldırıp dua ediyor. “
Yarabbi, sen bu aşağılık herifi rüsvay et de kerem sahipleri bize merhamete gelsinler”
diyordu.
Karnın duası kabul oldu. İhtiyaçtan doğan yanıp yakılma dışarıya kadar bayrak açtı,
görünür bir hale geldi. Allah “ Beni çağırdın mı, suçlu olsam da, putperest de olsam
ben yine icabet ederim. Onun için duadan hiç çekinme; hiç usanma. Dua, nihayet seni
gulyabani nefsin elinden kurtarır.” Demiştir.
Karın, kendini Allah’a ısmarlayınca ansızın bir kedi gelip o kuyruk parçasını kaptı,
götürdü. Ev halkı, kedinin peşine düştüler, fakat kedi koşup kaçtı. Babamın azarına
uğrayacağım diye çocuğunun beti, benzi kaçtı. Babası, bir toplulukta otururken o
çocukcağız gelip işi anlattı. O lafla geçinen adamın şerefini bir paralık etti.
Dedi ki: “ Hani her sabah dudaklarını, bıyıklarını yağladığın o kuyruk parçası yok
muydu Kedi geldi onu kapıverdi. Ardına düştük, bir hayli koştuk ama faydasız
yakalayamadık ki!” oradakiler şaşırıp gülüştüler. Bu hale acıdılar. Onu davet edip
doyurdular, yeryüzüne benzeyen varlığına merhamet tohumunu ektiler. O da
ululardan doğruluk zevkini görünce ululuğu bırakıp doğruluğa kul oldu.
O rengarenk çakal gizlice çıkagelip kendisini kınayanın kulağına dedi ki: “ Hele bir
bana bak. Şamanın bile böyle bir putu yoktur. Gül bahçesi gibi ne de güzel bir hale
geldim, ne de hoş yüzlerce renklere boyandım. Benden baş çekme, secde et bana! Şu
güzelliğime, şu letafetime, şu rengime bak da bana Fahri Dünya, Rükn-i din de!
Allah lütfuna mazhar oldum ululuk sırlarını şerheden levh haline geldim. Çakallar,
oraya toplandılar, mumun etrafındaki pervaneye döndüler. Hiç çakalda bunca güzellik
mi olur ” “ peki a elmasım, sana ne diyelim ” diye sordular. Çakal. “ Müşteri yıldızına
benzer erkek aslan deyin” dedi.
Bunun üzerine dediler ki: “ İyi ama can tavusları gül bahçelerinde salınır
cilvelenirler.” “ Sen de öyle cilveleniyor musun ” çakal, “yok canım çöle düşmeden
nasıl Mina’ya vardım diyebilirim ” dedi. Peki tavus kuşları gibi bağırabilir misin ” diye
sordular. “kara taştan kaynak mı çıkar hiç” diye cevap verdi.
Bunun üzerine dediler ki. “ Tavusun güzellik elbisesi gökten gelir, ezelidir. Hileyle
dava ile hiç, o güzelliği elde edebilir misin sen
Firavun da saçını, sakalını süslemişi eşekliğinden kendisini Musa’dan yüce
göstermeye, ondan daha yücelere bir derece üstün uçmaya kalkışmıştı. O da, boyacı,
küpüne düşen dişi çakalın soyundandı. O da mal ve mevki küpüne düşmüştü! Kim
onun Mevkiini, malını gördüyse secde etti, o da saçma sapan heriflerin secdelerine
kapandı.
O yamalı hırka giyen yoksul halkın secdesinden, malına mülküne karşı şaşırmasından
adeta kendinden geçmiş, bir sarhoşçuk oluvermişti! Mal yılandır, onda zehirler var.
Halkın mal sahibini büyük sayması, ona secde etmesiyse ejderhadır adeta. A firavun,
ululanıp durma, sen bir çakalsın, tavusluk davasına kalkışma.
Tavusların arasına varsan aciz kalır, onlar gibi salınamaz, rüsvay olursun. Musa ile
Harun, tavuslara benzerlerdi. Karşısında salındılar, cilvelendiler, seni perişan ettiler.
Çirkinliğin meydana çıktı, rüsvay oldun gitti. Yücelikten aşağılıklara düşüverdin!
Mehenk taşını görünce kalp akça gibi simsiyah oldun.
Üstündeki aslan nakşı gitti, köpekliğin meydana çıktı. A uyuz çirkin köpek, hırsından,
kızgınlığından aslan postuna bürünme. Aslan kükrer de seni sınar. O vakit üstünde
aslan, sureti olduğu, fakat hakikatte köpeklerin huylarına sahip olduğun anlaşılır.
Allah, söz gelişiminde Peygambere dedi ki: “ Münafıkların anlaşılması için en kolay ve
görünür delil şudur: münafık iri yarı, korkunç, zahiren babayiğit görünse bile sen
onun sesinin tonundan ve sözünden tanır anlarsın, testi aldığın zaman o testilere
vurursun değil mi
Neden vurursun Sesinden kırık testiyi anlama için. Kırık testinin sesi daha başka
türlü olur. Ses, çavuşa benze, önde gider” ses gelir de o şeyin ne olduğunu anlatır,
onun ahvalini sayar, döker. Ses matara benzer, fiil de o mastarı tasrif eder! Sınama
sözü gelince hemencecik Harut hikayesini hatırladım.
HARUT´LA MARUT´UN HİKAYESİ
Bundan önce de bu bahse dair az bir söz söylemiştik. Fakat zaten ne kadar söylesek
ancak binde birini anlatabiliriz. Bu vakayı adamakıllı anlatmak istedim ama şimdiye
kadar söz, sözü açtı, birçok sebeplerle kalıp gitti. Hele bir hamle daha edeyim de
çoğundan azını, adeta filin tek bir uzvunu söylemiş olayım.
Ey yüzüne kul, köle olduğumuz, Harut ve Marut kıssasını dinle! Allah lütfunu ,
padişahın lütuf şeklinde tecelli eden şaşılacak kahırlarını seyretmekten sarhoş
olmuşlardı. Allahnın kahırlarında böyle sarhoşluklar varken Allah miracının ne
sarhoşlukları var
Tuzağındaki tane,insana böyle bir sarhoşluk verirse ya nimet sofrası ne yapar ne
lütufkarda bulunur Harut da Marut da sarhoş olmuşlar, bağlarını çözmüşler, kayıttan
kurtulmuşlar, aşıkçasına hayhuylar ediyorlar naralar atıyorlardı. Fakat yolda öyle bir
tuzak, öyle bir imtihan vardı ki kasırgası dağları bile saman çöpü gibi kapıp
götürebilirdi.
Bu sınama bunları altüst etmekteydi. Fakat sarhoşun bunlardan ne haberi olabilir ki
Sarhoşun önünde hendek de birdir, meydan da, ona kuyu da doğru yol kesilmiştir,
hendek de! Dağ keçisi, yüce dağ başlarında yiyecek arar, hiçbir zarara uğramadan
koşar durur.
Yiyecek bulmak, yayılmak üzereyken ansızın feleğin sınaması gelir çatar. Öbür dağa
bakar, orada bir dişi dağ keçisi görür. Derhal gözleri kararır. Bu dağdan ta o dağa
sıçramak ister. Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona kadar yakın görünür ki oraya
sıçramak ister.
Dişi keçinin bulunduğu dağ, ona o kadar yakın görünür ki oraya sıçramak, ev kapısının
etrafında koşup dolanmak kadar kolay gelir. Binlerce arşın yol ona iki arşınlık bir
mesafe görünür, o sarhoşlukla sıçramak ister. Sıçrayınca da iki amansız dağın
arasında ki çukura düşüverir. O avcılar dan dağa kaçmıştı, kaçıp sığındığı yer, kanını
döker.
Avcılarsa o iki dağ arasındaki yarda oturmuş, bu azametli kaza ve kaderin zuhurunu
beklemekteler. Dağ keçisi, ekseriyetle böyle avlanır. Yoksa bu hayvan, pek yürük, pek
çeviktir, düşmanını sezer anlar. Rüstem’in kellesi, kulağı yerindedir, sakallı bıyıklı bir
adamdır. Ama ayağını tutup onu kafese sokan tuzak şehvettir.
Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil, bu sarhoşluğu, devede seyret.! Sonra da bu
alemdeki bu şehvet sarhoşluğu, bil ki meleklerin sarhoşluğuna karşı pek hordur, pek
bayağıdır. O sarhoşluk, bu sarhoşluğu kırar, mahveder. Melek, nasıl olur da şehvete
iltifat eder ki Tatlı suyu tatmadıkça acı su, insana gözünün nuru gibi hoş gelir.
Gökyüzü şaraplarının bir katrası bile insanı şaraptan da vazgeçirir, sakilerden de.
Artık düşün sen, meleklerin ne sarhoşlukları olur, tertemiz ruhlar, ululuktan ne
mestiliklere düşer! Onlar bu şaraptan bir koku alarak gönüllerini vermişler bu alemi
şarabın küpünü kırmışlardır.
Ancak, ümitsiz ve o alemden uzak olanlar, kafirler gibi kabirlerinde gizlenmişler, iki
alemden de ümitlerini kesmişler, hadde hesaba gelmez dikenler ekmişlerdir. Harut la
Marut,sarhoşluklarından “ Ah ne olurdu, bulut gibi biz de yeryüzüne rahmet
yağdırsak, bu zulüm yurduna adalet, insaf, ibadet ve vefayı yaysaydık” dediler.
Onlar bunu dedi ama kaza ve kader de “ durun ayaklarınızın önünde gizli tuzaklar pek
çok. Kendinize gelin de körcesine Kerbela’ya at sürmeyin! Çünkü o çölde helak
olanların kıllarından kemiklerinden yolcu, ayak basacak yer bulamaz. Yol, baştan başa
kıl, kemik, sinir, doludur. Allahnın kahir kılıcı, nice varları yok etmiştir. Allah “
Allahnın inayetine erişen kullar, yeryüzünde yavaş ve mülayim bir surette yürürler”
dedi.
Ayağı yalın olan dikenlikte nasıl yürür Dura, dura. Düşüne, düşüne, ihtiyatla adım
ata, ata! Diyordu. Kaza bunu söylüyordu ama onların kulakları, coşkunlukları
yüzünden tıkanmış, sağır olmuştu. Varlıklarından kurtulanlardan başka herkesin
gözlerini bağlamışlar, kulaklarını tıkamışlardır.
Gözleri, Allah inayetinden başka ne açar, kızgınlığı sevgiden başka ne yatıştırır
Dilerim, Allah ihsanı olmayan muvaffakiyete ulaşmak için çalışıp çabalama, dünyada
kimseye mukadder olmasın, doğruyu Allah daha iyi bilir.
FİRAVUNUN RÜYASI
Firavunun çalışıp çabalaması, Allah ihsanı olan muvaffakiyete ulaşmamıştı. Allah
muvaffakiyet vermediği için de diktiği yırtılıp sökülüyordu. Hükmünde binlerce
müneccim, binlerce düş yorucu, binlerce büyücü vardı. Firavuna rüyasında Musa’nın
doğacığını, firavunu ve saltanatını mahvedeceğini göstermişlerdi.
Düş yorucularla müneccimlere “ Bu hayalin, bu kötü rüyanın delalet ettiği şeyi nasıl
defetmeli ” dedi. Hepi de dediler ki: “ Bir tedbirde bulunalım, çocuğun doğmasına
mani olalım” doğum gecesi gelince Firavun kulları şu tedbiri kabul ettiler, şunu
münasip gördüler: o gün İsrail oğullarını erkenden meydana, padişahın huzuruna
götüreceklerdi.
“ Ey İsrail oğulları haydin sizi padişah filan yerde huzuruna çağırıyor. Sizi örtüsüz,
nikapsız yüzünü gösterecek, sevaba ermek üzere size ihsanlarda bulunacak” diye
tellallar bağıracaklardı. Çünkü o esirler, Firavuna hiç yaklaşmazlardı, onu görmelerine
izin yoktu.
Hatta yolda ona rastlasalar yüzü koyun yere kapanmaları emredilmişti. Kanun buydu:
hiçbir esir, ister vakitli olsun, ister vakitsiz, o padişahın yüzünü göremeyecek. Yolda
çavuşların seslerini duydu mu, yüzünü görmemek için duvara dönecekti. Şayet
yüzünü görürse mücrim sayılır, başına gelecek en kötü şeyler gelip çatardı. Onlarda
görmeleri men edilen o yüzü görmeyi pek isterlerdi. İnsan man edildiği şeye haristir
derler.
( tellallar bağırdılar:) “ esirler meydana doğru koşun. Umulur ki padişahlar padişahı
size yüzünü gösterecek. İhsanlarda bulunacak!” israiloğulları bu müjdeyi duyunca
padişahın didarına susuz ve müştak olduklarından, hileye inandılar. Süslenip ,
püslenip o tarafa doğru koştular.
Hani şunun gibi: Burada da hilekar Moğollar, “ Mısırlılardan birini arıyoruz . Mısırlıları
bu tarafa toplayın da aradığımızı ele geçirelim” derler. Kim gelirse “ hayır bu değil.
Sen geç oracıkta otur”derler de . Bu suretle herkes derlenip toparlandı mı bu hileyle
hepsinin boynunu vurular. Onlar, ezan sesi duyunca Allah davetçisine uymazlardı ya.
Onun şomluğu yüzünden.
Hilekar Moğolların daveti, onları ölüme kadar çekti, sürdü. Akıllı kişi, sakın Şeytanın
hilesinden ! Yoksulların, muhtaçların seslerini içesiye duy da hilebaz kişinin sesi
kulağını tutup çekmesin! Yoksullar, tamahkar ve kötü huylu adamlarsa bile sen yine
gönül sahibini onların içinde ara”
Denizin dibinde inciler, taşlarla karışık olarak bulunur. Övülecek şeyler, ayıplar
kusurlar arasında olur. İsrail oğulları coşarak erkenden meydana doğru koştular.
Firavun bu hileyle onları meydana götürünce güzelim yüzünü onlara gösterdi.
Gönüllerini aldı, ihsanlarda bulundu, vaitler etti.
Ondan sonrada “ Canınız için ne olur. Bu akşam hepiniz bu meydan da kalın, burada
yatın uyuyun” dedi. Cevap vererek dediler ki, sana kulluk eder, sözünü dinler hatta
dilersen burada bir ay otururuz”
Firavunun, geceleyin “ Bu gece doğum gecesi, fakat hepside karılarından ayrı” diye
sevinerek geri döndü. Haznedarı İmran da yanındaydı. Onunla konuşa , konuşa Şehre
geldi. ona “ imran, bu gece sen de burada yat, karının yanına gitme onunla buluşma”
dedi.
İmran, “ Peki, burada yatarım, senin gönlünün istediği şeyden başka bir şey
düşünmem bile” dedi. İmran da İsrail oğullarındandı fakat Firavunun adeta gönüllü ,
candı. Firavun onun isyan edeceğini, gönlünü korktuğu şeyi yapacağını nereden akıl
edecekti
Firavun gitti, İmran da orada yatıp uyudu. Gece yarısından sonra karısı, onu görmeye
geldi. Üstüne kapanıp dudaklarından öpmeye koyuldu. Gece yarısı, onu uykudan
uyandırdı. İmran uyanıp karısını gördü. Kadın, hoşuna gitti, dudak dudağa öpüşmeye
başladılar. İmran, “ Bu zamanda nasıl geldin dedi ” kadın “Sana iştiyakımdan.
Allahnın kaza ve kaderi bu” diye cevap verdi.
İmran, karısını sevgiyle kucakladı kendini tutamadı. Onunla buluştu ve emaneti ona
verdi. Sonrada dedi ki: “ Kadın, bu küçük iş değil!” demir taşa çalındı, bir ateştir
sıçradı. Hem de öyle bir ateş ki padişahtan da saltanatından öç alıcı, padişaha da,
saltanatına da kin güdücü bir ateş.
Ben buluta benziyorum sen yersin Musa’da nebat Allah , satranç oyununda şahı
sürüyor. Bir yutulduk mu yutulduk! Hanım, yutulmayı da hakiki padişah olan Allahdan
bil, yutmayı da o işi bizden bilip bize hayıflanma! Firavunun korktuğu şey yok mu
Seninle buluştum meydana geldi işte!
Sakın bunu kimseye söyleme, gizle de bana da yüzlerce türlü gam gussa gelmesin,
sana da. Sonucu, bunun eserlerini meydana çıkar çünkü nazeninin alametleri belirdi!
Tam o sırada meydandaki halktan naralar duyulmaya yer gök naralarla dolmaya
başladı. Firavun, bu naralardan korkup sıçradı gürültünün ne olduğunu anlamak için
yalınayak koştu.
Meydandan gelen ve dehşetinden cinleri ve perileri bile korkutan bu naralar, bu
gürültüler nedir anlamak istiyordu. İmran, “ Padişahımızın ömrü uzun olsun
İsrailoğulları lütfundan neşeleniyorlar. İhsanlarına seviniyorlar, oynuyorlar, ellerini
çırpıyorlar “dedi. Firavun dedi ki” Olabilir. Fakat beni adamakıllı bir vehim bir
endişedir kapladı”
Bu gürültü asabını bozdu. “Bu acı dertle, kederle beni kocattı.” Padişah, bütün gece
ağrısı tutmuş gebe kadın gibi bir yandan bir yana gidip geliyor. Her an “İmran, bu
naralar beni dehşetle yerinden sıçrattı” diyordu. Zavallı İmra’nın kudreti yoktu ki
karısıyla buluştuğunu söylesin karısı gebe kalınca gökte Musa’nın yıldızının belirdiğini
anlatsın. Her peygamber ana rahmine düşünce yıldızı da gökte zuhur eder, parlamaya
başlar.
Kör Firavunun hilelerine, tedbirlerine rağmen gökyüzünde Musa’nın yıldızı belirdi.
Sabah olunca İmran’a “ Git de o gürültünün, o patırtının ne olduğunu anla” dedi.
İmran meydana koşup “ Bu ne gürültüydü Padişahlar padişahı uyuyamadı” deyince,
her müneccim, yaslılar gibi başı açık, yeni yakası yırtık bir halde toprağı örtü.
Yaslılar gibi sesleri ses veriyor, feryatları ortalığı dolduruyordu. Saçlarını, sakallarını
yolup, yüzlerine vuruyorlar, gözleri kanlı yaşlarla doluyordu. İmran “ Hayrola. Bu ne
feryat, bu ne hal Bu yomsuz yıl, kötü alametler mi gösteriyor yoksa ” dedi. Özürler
serdederek dediler ki: “Emir Allahnın kaza ve kaderi bizi esir etti.
Her çareye başvurduk, fakat padişahın devleti karadı, düşmanı dünyaya geldi, galip
oldu. Geceleyin gökyüzünde o çocuğun yıldızı göründü, bizi kör etti. O peygamberin
yıldızı gökte yüceldi, biz de ağlamaya, yıldızlar gibi gözyaşları dökmeye başladık”
İmran , içinden sevindi, fakat zahiren “ Eyvahlar olsun!” diye elini başına vurup,
kızgın suratı asık bir halde deliller gibi akılsız ve güya kendini bilmez bir halde
müneccimlerin üstüne yürüyüp onlara oyun oynuyordu. “ Padişahımızı aldattınız,
hıyanetten, tamahtan vazgeçmediniz.
Onu bu meydana kadar sürükleyip yüzünün suyunu dökünüz, şerefini hiçe saydınız.
Ellerinizi, göğüslerinize koyup padişahı dertlerden kurtaracağız diye vaitlerde
bulundunuz” dedi. Padişah da bunu duyunca “ Hainler, dedi, ben de sizi asayım da
görün. Kendimizi gülünç hallere soktuk, düşmanlara mallar ihsan edip ziyana girdik.
Bu gece bütün İsrailoğulları, karılarından uzak kaldılar diye, mal da gitti, şeref de. İşe
gelince hiçbir şey olmadı. Bu mudur iyi adamların muaveneti, bu mudur iyi kişinin
yapacakları iş
Yıllardır paralar, libaslar alıyor, ülkelerin servetini rahatça yiyip duruyorsunuz. Bu mu
sizin tedbiriniz, bu mu nücum bilginiz Siz besbedava lokma yiyen hilekar ve şom
kişilersiniz. Sizi öldürür, parçalatır, ateşlere atar, burunlarınızı, kulaklarınızı,
dudaklarınızı kestirir.
Sizi ateşe odun yapar, yiyip içtiklerinizi fitil, fitil burnunuzdan getiririm.”
Müneccimler, secde edip “Padişahım, Şeytan bu sefer bize galebe etti. Fakat yılardır
nice belalar defettik. Yaptıklarımıza vehim bile hayran olmakta. Bu sefer tedbirimiz
hiçe çıktı. O peygamberin anası gebe kaldı, o ana rahmine düştü.
Düştü ama padişahım, suçumuzu, affettirmek için biz de doğum gününe dikkat ederiz.
Bu fırsatı da kaçırmamak, kaza ve kaderin zuhuruna mani olmak için doğacağı günü
hesaplayacak gözleyeceğiz. Ey akıllara fikirler, reyinin kulu, kölesi olan padişah, bunu
da yapamazsak bizi öldür” derler.
Firavun düşmanları vurup öldüren takdir oku, yayından fırlamasın diye günden güne
dokuz ayı sayıp duruyordu. Takdirle savaşa girişen, takdire baskın yapmaya kalkışan,
baş aşağı gelir, kendi kanına bulanır. Yer göğe düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü
haline girer .Resim, ressamına pençe vurmaya kalkarsa kendi saçını sakalını yolmuş
olur!
Dokuz ay sonra padişah, yine tahtını meydana kurdurup tellallar çağırttı. Tellallar, “
Kadınlar, bütün israiloğullarının kadınları çocuklarıyla meydana gelsinler. Bundan
önce erkekler, ihsanlara nail oldular, elbiseler, altınlar elde ettiler. Kadınlar, bu yıl
devlet sizin herkes dilediği şeye nail olacak.
Padişah kadınlara elbise verecek, ihsanlar edecek. Çocukların başlarına da altın
külahlar koyacak. Padişah diyor ki “Hele bu ay doğanlar yok mu bilhassa onlar
ihsanıma, hazinelerime ulaşacaklar” diye bağırdılar. Kadınlar sevindiler çocuklarıyla
çıktılar, padişahın otağına kadar gittiler.
Yeni doğurmuş olan her kadın, hileden kahırdan emin bir halde şehirden çıkıp meydan
yöneldi. Kadınların hepsi toplanınca erkek çocukları analarının kucaklarından aldılar.
Düşman doğmasına, felaket artmasın diye güya ihtiyata riayet ederek başlarını
kestiler.
Musa’yı doğurmuş olan İmran ’ın karısına gelince elini, eteğini çekmiş, o
kargaşalıktan, o toz dumandan kurtulmuştu. Fakat o alçak Firavun , evlere de hafiye
olarak ebeler gönderdi. “ Burada bir çocuk var, anası , ürktüğü, şüphelendiği için
meydana gelmedi. Bu sokakta güzel bir kadın var, bir de çocuk doğurmuş fakat pek
akıllı pek tedbirli bir kadın” diye kovaladılar. Bunun üzerine memurlar eve gelince
Musa’nın anası, Allah emriyle Musa’yı tandıra attı. Bilen Allahdan kadına “Bu çocuğun
aslı Halil’dendir. Ey ateş, soğu yakma emrinin koması yüzünden ateş yakmaz, bir
zarar vermez” diye vahiy gelmişti.
Kadın vahiy üzerine Musa’yı ateşe attı, fakat ateş Musa’yı yakmadı. Memurlar bunu
görünce meyus olup muratlarına erişmediler, çekilip gittiler. Fakat kovucular, yine bu
işi anlayıp, Firavundan birkaç para koparmak için memurlara macerayı anlattılar. O
tarafa dönün, pencereden iyice bir bakın dediler.
Musa’nın anasına yine “Çocuğunu suya at, saçını başını yolma, ümitlen itimat et, onu
Nil’e at, ben onu yüzü ak olarak sana kavuştururum” diye vahiy geldi. bu sözün sonu
gelmez ki. Firavunun bütün hileleri, yakasına paçasına dolaşmaktaydı. o dışarıda yüz
binlerce çocuk öldürüyordu. Musa ise evinin içinde baş köşede yetişmekteydi.
O uzağı gören kör Firavun , hilelere sapıp deliliğinden nerede yeni doğmuş bir çocuk
varsa öldürtmekteydi. İnatçı firavunun hilesi ejderha idi, bütün alem padişahlarının
hilelerini yutmuştu. Fakat ondan daha firavun birisi zuhur etti. Onu da yuttu, hilesini
de! O bir ejderha idi, asa da bir ejderha oldu.
Bu onu Allah tevfikiyle sömürüp yutuverdi. El üstünde el var. Nereye kadar bu. Ta son
erişilecek menzile, ta Allah’a kadar. Çünkü o öyle bir denizdir ki ne dibi var, ne kıyısı,
bütün denizler, ona karşı sele benzer. Hileler tedbirler ejderha ise tek Allah önünde
hepside hiçtir.
Sözün, buraya gelince yere baş koyup mahvoldu. Doğru yolu Allah daha iyi bilir.
Firavunda olan yok mu Sen de var. Fakat senin ejderha kuyusuna hapsedilmiş!
Yazıklar olsun bunların hepsi de senin ahvalin. Fakat sen, onları Firavuna isnat etmek
istersin. Senin halinden bahsettiler mi canın sıkılır, başkasından bahsettiler mi sana
masal gelir.
Lakin nefis seni de harap etmiş bu arkadaşın da seni hikayelerle uzaklara atmakta!
Senin ateşine atılan odun atılmamakta, onun gibi fırsat bulamıyorsun sen. Yoksa
fırsat bulsan senin ateşin de firavunun ateşi gibi yalımlanır!
Firavun, Musa’ya “ Ey Kelim, sen neden halkı öldürdün, neden halka korku saldın
Halk senden yılgınlığa düştü, kaçışırken ayaklar altında çiğnenip öldü. Hulasa, halk
sana düşman kesildi. Sana karşı erkeğin gönlünde de kin var, kadının gönlünde de
halkı kendine davet ediyorsun ama iş aks çıktı.
Sana aykırı hareket etmekten başka çareleri kalmadı. Ben de senin şerrinden kaçıyor,
sana aşikare karşı durmuyorum ama aleyhine çömlek kaynatıp duruyorum. Beni
aldatmayı gönlünden çıkar, arkandan, gölgenden başka kimsenin geleceğini umma.
Bir iş becerdim, halkın gönlüne bir korkudur saldım diye mağrur olma.
Bunun gibi yüzlerce iş becersen sonunda yine rüsvay olursun, hor hakir bir hale
gelirsin, seninle alay eder, sana gülüşürler. Senin gibi nice hilebazlar varı. Bizim
Mısırımız da nihayet rüsvay oldular” dedi.
Musa, Firavuna dedi ki: “Ben Allah emrine karışamam. Emreder de kanımı bile
dökerse korkum yok. Ben bu alemde rüsvay olayım, buna hem razıyım, hem de
şükrederim. Tek hak yanında yüce olayımda. Halka karşı hor hakir olayım, benimle
alay etsinler, bana gülsünler. Allah’a karşı sevgili olayım,o beni istesin, beğensin.
Yeter bu bana.
Bunları da söz olsun diye söylüyorum hani. Yoksa Allah seni yarın kara yüzlülerden
edecek, bu muhakkak! Yücelik onundur, onun kullarınındır. Onun nişanesini Adem’le
iblisin hikayesini oku da anla! Allahnın zatına nasıl son yoksa hikmetlerine de son
yoktur. Aklını başına al da ağzını yum, yaprağı çevir”
Firavun, Musa’ya “ Yaprak bizim elimizde şimdi defter de bizim hükmümüzde, divan
da bizim! Bütün bu alem halkı beni seçmiş beni kabul etmiş A Musa, bütün alemde en
akıllı sen misin ki A Musa, sen kendini beğenmiş, almışsın haydi oradan be, kendini
az gör, kendine güvenip gururlanma. Dünyanın sihirbazlarını toplayayım da bütün
şehre senin bilgisizliğini göstereyim. Fakat bu, bir iki gün içinde olmaz. Bu yaz
çağında bana kırk günceğiz mühlet ver” dedi.
Musa dedi ki: “ Bana bu hususta izin yok. Ben bir kulum, sana mühlet vermeye emir
almadım. Sen hükümdarın, galipsin, benim yardımcım dostum yok. Fakat Allah
fermanına tabiim, başka bir şeyle işim yok. Diri oldukça seninle canla başla
savaşacağım, ben kulum yardımla, yardımcıyla ne işim var Allahnın hükmü zuhur
edinceye kadar seninle uğraşacağım, her hasmı düşmanından Allah ayırır”
Firavun, hayır dedi, mutlaka bir mühlet vermek gerek. Beni aldatıp durma, yel alıp
poyraz satma. Bu sırada ulu Allahdan Musa’ya “ Ona bol, bol mühlet ver, korkma. Bu
kırk gün mühleti, ona gönül rızasıyla ver de çeşit, çeşit hileler düzsün. İstediği gibi
çalıp çabalasın. Ben uyumuyorum ki. Ona söyle, hızlı gitsin, fakat yolu ben tuttum,
pusuda ben varım.
Onların hilelerini ben birbirine katar, onların arttırdıklarını ben eksiltirim. Su
getirirlerse ateş haline sokar, şerbet içerlerse zehir yaparım. Birbirlerine muhabbet
bağlasalar sevgilerini yıkar, berbat ederim. Vehimlerine bile gelmeyen şeyleri yaparım
ben. Sen korkma, ona uzun bir müddet mühlet ver asker topla, yüzlerce hileler düz
de” diye vahiy geldi.
Musa, “ Emir geldi, mühlet sana. Bizden kurtuldun, şimdilik ben yerime gidiyorum”
dedi. Musa yola düştü, ejderha da bilgili ve dost bir av köpeği gibi peşine takıldı. Av
köpeği gibi kuyruğunu sallayarak gidiyor, ayaklarının altında taşları kum gibi
eziyordu. Taşı demiri nefesiyle çekip sömürmekte, demiri apaşikar bir surette ağzında
ezip çiğnemekteydi.
Havalanıp burçların üstüne çıkmakta, Rum gürcü herkes ondan kaçmaktaydı. Deve
gibi ağzından köpükler saçıyordu. O köpüğün bir katresi kimin üstüne düşse cüzzam
illetine tutuluyordu. Dişlerinin gıcırtısı, yürekleri yerinden oynatıyor, kara aslanların
bile canları elden gidiyordu.
O seçilmiş peygamber, kavminin yanına varınca ejderhayı boğazından yakaladı,
ejderha asa oldu yine. Asya dayandı da dedi ki. Ne şaşılacak şey. Bizim yanımızda
güneş, düşmana karşı gece! Ne hayret edilecek şey ki bu ordu, kuşluk güneşiyle
dopdolu olan bu alemi görmüyor. Göz de açık, kulak da sonra da bu zeka Allahnın
gözbağcılığına hayretteyim!
Ben onlara şaşırıyorum, onlar da bana şaşırıyorlar. Baharın onlar diken,ben yasemin:
onlara nice lezzetli şaraplarla dolu kadehler sundum. Fakat onlara kadehteki şerbet
taş kesildi. Gül desteleri yaptım, götürdüm, her gül, diken oldu, şerbet zehire döndü.
Bu kendisinden geçenlerin oldukça nasıl meydana çıkar
Yanımızda uyanık bir uyur gerek ki uyanıkken rüyalar görsün! Halkın düşüncelere
dalması bu güzelim uykunun düşmanıdır. Halk düşünceleri yatışmasını uyumasın diye
bu güzelim uykunun boğazını sıkar. Bir hayret lazım ki düşünceleri silip süpürsün,
hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri!
Hüner ve marifette kim daha kamilse mana bakımından artta sureta ileridedir. Allah “
Geri dönenler” dedi. Geri dönmek sürünün yazıdan gelip ağıla gitmesine benzer. Sürü,
yazıdan dönüp geldi mi giderken en önde olan keçi artta kalır. Giderken geride kalan
topal keçiye gelince suratı asıkları bile güldürecek bir halde öne düşer.
Bu kavim laf olsun diye topal olmadılar ya, öğünmeyi terk ettiler de arı satın aldılar.
Bu kavim, hacca ayakları kırık olduğu halde topallaya, topallaya giderler. Sıkıntıdan
kurtuluşa gizli bir yol vardır. Bu tarife gönüllerini bilgilerden yıkayıp arıtmışlardır.
Çünkü bu yol, zahiri bilgiyi tanımaz.
Bu yolda, aslı o alemden olan bir bilgi gerek. Zira her feri, aslında yol gösterir. Her
kanat, denizi aşacak kudrete nereden sahip olacak Allah bilgisi gerek ki insanı
Allah’a ulaştırsın. Şu halde adama sonunda gönülden silinip arıtılması lazım olan
bilgiyi neye öğretirsin Öyleyse bu alemde ileri gitmeye heves etme, topal ol da geri
dönerken en öne düş. Ey nazik adam, ileri giden son gelenlerden ol. Taze ve turfanda
meyve ağaca nazaran daha ileridedir. Derecesi de daha üstündür. Gerçi meyve
ağaçtan sonra vücuda gelir, fakat hakikatte evvel odur, çünkü ağaçtan maksat odur.
Melekler gibi “ Bizim bilgimiz yok de , de “ Ancak seni bildirdiğin bilgiyi biliriz” sırrı
elini tutsun. Bu mektep de hecelemeyi bilmezsen Ahmed gibi akıl ve irfan nuriyle
dolarsın. Şehirlerde ad san sahibi olmazsan, Allah kullarının halini daha iyi bilir ya,
kaybolmazsın, merak etme. Ayın definesini bilinmeyen viranelere gizlerler
Hiç defineyi bilinen yere koyarlar mı İşte kurtulmanın, halas olmanın da zahmet ve
meşakkatlerde gizlenmesi buna benzer. Burada hatıra birçok şüpheler, tereddütler
gelebilir ama iyi at, kösteklerini kırar, bukağıdan kurtuluverir. Onun sevgisi, şüphe ve
tereddütleri yakan bir ateştir.
Gündüzün nuru, bütün hayalleri siler süpürür. Ey Allah rızasını elde eden, bu sula,
sana o taraftan geldi, cevabını da o taraftan ara. Gönlün köşesiz köşe yok mu İşte o
bucak, padişaha varan bir yoldur. Gönlün doğudan da olmayan, batıdan da olmayan
aydınlığı, tek bir aydan meydana gelir.
Ey mana dağı, sen yoksullar gibi bu tarafa o tarafta neden ses arayıp durursun. Derde
düşünce iki büklüm olup “ Yarabbi” diye yalvardığın taraf yok mu, bu sesi de o tarafta
ara. Dert ve ölüm zamanı o tarafa yönelir, feryat ve figana düşersin. Dertten
kurtulunca neden yabancıya dönüyor, hiç o tarafı aklına bile getirmiyorsun
Mihnet zamanında “ Allah” demeye başlar, sıkıntın geçti mi “ Nerede ona yol ”
dersin. Bu hal, şundan ileri geliyor: “ Allah’ı şeksiz, şüphesiz bilen, tanıyan, daima
onu anlar, ondan hiç ayrılmaz. Fakat akıl ve şüphesiz bilen, tanıyan daima onu anlar,
ondan hiç ayrılmaz.
Fakat akıl ve şüphe hicaplarında kalan kişiye Allah tecellisi, gah örtülür, gah yenini,
yakasını yırtıp görünür. Aklı cüzi gah üstündür, gah baş aşağı ,aklı külli ise bütün
hadiselerden kurtulmuştur, emindir. Akılla hüneri sat da hayreti satın al. Oğul,
horluğa doğru git, Buhara ya değil!
Biz neyse bu derece de söze daldık Hikaye söyleyelim derken hikaye olduk gitti. Ben
yokum zaten ağlayıp, ağlayıp sızlayarak masal oldum gitti. Bu suretle secde edenler
arasına katılayım, onlarla beraber yuvarlanayım bari. İş bilen, söz anlayan adama bu
söz, hikaye değil. Halimi anlatıyorum ben, sevgilinin huzurundayım ben!
Asi, bunlar önce gelip geçenlere ait aslı yok masallar dedi ya. Kuran hakkında
söylenen bu söz, nifak eseridir. İçinde Allah nuru olan Lamekan aleminde nerede
geçmiş, nerede gelecek, nerede hal, geçmiş, gelecek, sana göredir. Yıksa hakikatte
ikisi de birdir. Fakat sen iki sanırsın.
Bir adam, onun babasıdır, bizim oğlumuz, Zeydin altında olan dam, Amr’ın üstündedir.
Damın altta, üstte oluşu, o iki adama göredir. Hakikatteyse dam tek bir şeydir, işte o
kadar! Bu söz, onun misli değildir, bir misaldir ancak, eski harfler, yeni manayı ifade
edemez ki. Ey tulum, burası madem ki ırmak kıyısı değil, ağzını kapat. Bu şeker
denizinin ne kıyısı var, ne kenarı!
Musa, dönüp firavun kalınca bütün rey ve tedbir sahiplerini danışmak üzere çağırdı.
Bizim de sihirbazlarımız var. Her birisi sihirde tek, bütün sihirbazlar onlara uymakta”
dediler. Padişahın, Mısır sultanı olan Firavunun Mısır civarındaki bütün sihirbazları
çağırmasını kararlaştırdılar.
Firavun hemen bütün sihirbazların toplanması için etrafa bir hayli adam gönderdi.
Nerede ünlü bir büyücü varsa gelmesi için on haberci yolladı. İki genç vardı ki büyü de
pek şöhret bulmuşlardı. Sihirleri aya bile tesir ederdi. Aydan apaşikar süt sağarlar, bir
yere gidecekleri vakit küplere binip giderler.
Ay ışığını bez şekline sokup ölçer, biçer satarlardı. Müşteri, para verip alır. Sonra
anlayınca eyvahlar olsun deyip hayıflanmaya, yüzüne vurmaya başlardı. Onların, buna
benzer nice sihirleri vardı ki herkes apaçık görür dururdu. Onlara da “ Padişah şimdi
sizden bir çare aramakta. İki yoksul adam gelip padişahın köşkü önüne otağ kurdu.
Bir sopadan başka bir şeyleri yok. Fakat emirleriyle ejderha oluyor. Padişah da çaresiz
kaldı, ordusu da. Bu iki kişinin elinden hepsi feryad ve figana geldi. bir çare bulmanız
için bu kulunu size gönderdi. Size haber gönderip buyuruyor ki: bunları defetmek için
bir çare bulun.
Karşılık olarak size hesapsız hazineler bağışlayacak” diye haber gönderdi, bu haberi
duyunca iki büyücünün de gönüllerine hem korku düştü, hem sevgi. Cinsiyet damarı
atmağa başladı, ikisi de hayretlerinden başlarını dizlerine koydular. Sofinin meşk yeri
dizidir. Müşkülünü halletmek hususunda iki diz, adeta sihirbazdır.
O iki büyücü, bu haberi alıp hayrete daldıktan sonra annelerine “ Anne, babamızın
mezarı nerede Bize göster” dediler. Anneleri, onlara rehberlik etti, babalarının
mezarını gösterdi. Üç gün Allah rızası için oruç tuttular. Sonra “ Baba, padişah
korkmuş, bize emir göndermiş.
İki adam, onu sıkıştırmış, ordusunun önünde şerefine, haysiyetine dokunmuş. Onların
ne silahları var, ne askerleri. Bir tek asaları var ama o asa da kıyametler
koparıyormuş. Sen zahiren toprakta yatıp uyuyorsun ama hakikatte doğrular ülkesine
gitmişsin. Eğer onların yaptıkları sihirse bize haber ver.
Canım babacığımız, onlar Allah eriyse, yaptıkları iş Allahdansa yine bildir. De onlara
uyalım, secde edelim, kendimizi bir kimyaya atalım ( da halis altın olalım). Ümidi
kesilmiş biçareleriz. Bize bir ümit ver Allah tapısından sürülmüşleriz, bizi o tapıya yine
onun keremi çekti” diye yalvardılar.
Babaları, onlara rüyalarında dedi ki: “Oğullarım bunu açıkça söylemeye imkan yok.
Apaçık ve olduğu gibi söylememe izin yok. Ama bu sır, uzak değil gözümün önünde.
Size bir nişane göstereyim de gizli şey aşikar olsun. Gözlerimin nurları, oraya varın da
onun uyumakta olduğu yeri anlayın. O hakikat sahibi uyurken korkmayın asayı almayı
kalkışın.
Eğer çalabilirseniz o sihirbazın biridir. Sihirbaza karşı çare bulmayı bilirsiniz siz. Yok
eğer çalışmasanız aman ha aman. Kendinize gelin, o Allah eridir. Ululuk sahibi ve
hidayet verici Allahnın elçisidir. Yeryüzü doğudan batıya kadar Firavunla dolsa savaş
zamanı Allah, yine onu üstün eder. Firavun baş aşağı gelir.
Babalarının canı yavrucuklarım, bu doğru nişaneyi verdim işte. Buna göre iş yapın,
Allah doğrusunu daha iyi bilir. Yavrularım, sihirbaz uyuyunca sihrinin, hilesinin hükmü
kalmaz. Çoban uyudu mu kurt emin olur. Çoban uykuya daldı mı dikkati elden gider.
Fakat bir hayvana Allah çobanlık ederse kurt, oraya nereden yol bulur, onu kapmayı
nasıl umabilir
Hakk’ın yaptığı sihir, haktır, yerindedir. O yerli yerinde olan şeye sihirbazlık demek
hatadır. Babalarının canı yavrular, bu keskin bir nişanedir. O peygamber, zahiren ölse
bile Allah yine onu yüceltir, kadrini yükseltir.
Allahnın lütufları, Mustafa’ya vaitlerde bulundu da dedi ki “ sen ölsen bile bu din, bu
iman ölmez. Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kurandan bir şey eksiltmeye, ona
bir şey katmaya yeltenen kişiye ban mani olurum. Ben seni iki cihanda da korurum.
Sözünü kınayanları terk eder, onları hor hakir bir hale korum.
Hiç kimse kuranı değiştirmeye kudret bulamaz ona ne bir şey ilave edebilirler, ne
ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama! Senin
parlaklığın gün geçtikçe artırır, adını altınlara, gümüşlere bastırırım. Senin için
mimberler, mihraplar kurdururum.
Ben, seni öyle seviyorum ki senin kahrın, benim demektir. Şimdi adını korkudan
gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Melun kafirlerin
korkusundan dinin mağaralarda gizili kalıyor ya. Bütün alemi minarelerle
dolduracağım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben.
Kulların şehirler alacak mevkiler bulacak. Dinin balıktan aya kadar her tarafı
kaplayacak, ey Peygamberimiz, sen sihirbaz değilsin, doğrusun sen de Musa’nın
giydiği elbiseyi giymişsin, sen de onun gibi bir Peygambersin. Kuranın Musa’nın
asasına benzer küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar.
Sen toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asa gibi her şeye agahtır. Kast
edenlerin elleri o asaya ulaşamaz. Uyu ey padişah uyu uykun mübarek olsun! Bedenin
uyur ama nurun göklere ağar, düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger.
Felsefeci, aleyhine söylenmeye yeltenir ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur.”
Hakikaten de öyle oldu, hatta bu vaitten de üstün şeyler vücuda geldi. o uyudu, fakat
bahtı, ikbali uyumadı. Babalarının canı yavrularım, sihirbaz uyudu mu işinin parlaklığı
gider, sihrinin tesiri kalmaz.” Bu sözleri duyup uyandılar, ikisi de kabri öpüp o ulu
savaş için Mısır’a hareket ettiler.
Mısır’a varınca Musa’yı, Musa’nın evini aramaya başladılar. Onların Mısır’a geldikleri
gün de Musa tesadüfen bir hurma ağacının altında uyumaktaydı. Sordukları adamlar
onlara “ Varın hurmalıkta arayın” dediler. Hurmalığa geldikleri zaman bir de baktılar
ki hurma fidanlarının dibinde bir uyuyan var, fakat cihanın uyanığı!
Naz ederek baş gözlerini yummuş ama arş de gözlerinin önünde, ferş de! Gözleri açık,
fakat gönlü uykuda nice adamlar var. Zaten su ve toprak ehli olanın gözü ne görebilir
ki Fakat gönlü uyanık olanın baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır. Gönül
ehli değilsen uyanık ol, uyuma. Bir gönül işte, mücadeleye giriş.
Gönlün uyandın mı güzelce uyu. Gayri gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne altı
cihet! Peygamber “ Gözüm uyur ama kalbim nasıl uyur, buna imkan mı var ” dedi.
Bekçi farz et ki uyumuş fakat padişah uyanık ya, gönül gözleri açık olduğu halde
uyuyanlara can feda!
Ey manevi er, gönül uyanıklığını anlatmaya kalkışsam binlerce mesneviye sığmaz.
Sihirbazlar, Musa’yı sırt üstü yatmış görünce asayı çalmaya kalkıştılar. Hemencecik
asayı çalmak için Musa’nın ardından gidecekler, sopayı kapıvereceklerdi. Onlar, azıcık
yürüyüp bu işe niyetlenir niyetlenmez asa titremeye başladı.
Öyle bir titremeye başladı ki her ikisi de korkudan yerlerinde katılıp kaldılar. Sonra
asa ejderha oldu, onlara saldırdı, ikisi de sapsarı kesilip kaçmaya başladılar. Korkudan
her inişte sendeleyip yuvarlanarak yüz üstü düşüyorlar, kalkıp yine kaçmaya
çalışıyorlardı. Katiyetle anladılar ki bu iş Allah işi, sihirbazların harcı değil bu!
Korkularından adeta sıtmaya, hummaya tutulmuş gibi titriyorlardı; ölüm haline
gelmişlerdi. Yaptıkları işten dolayı özür dilemek üzere Musa’ya bir adam gönderdiler.
“ Evvelce sana hasat ediyor, seni kıskanıyorduk, o yüzden sınadık, yoksa seni
sınamak kimin haddine düşmüş
Sen bir Padişahsın, senin yanında biz mücrimiz bizi affet ey Allah dergahı haslarının
hası! Diye ricada bulundular. Musa onları affetti, derhal iyileştiler, sıhhat buldular,
Musa’nın önünde yere secde ettiler. Musa dedi ki: “ Ey ulular, sizi affettim. Cehennem
teninize haram oldu, canınıza da.
Ey dostlar, ben sizi görmemiş olayım, siz de beni görmemiş gibi davranın. Kalben
aşina, fakat zahiren yabancı bir halde padişahın huzuruna benimle savaşmaya gelin!”
bunun üzerine sihirbazlar yeri öpüp gittiler, çağırıldıkları zamanı ve fırsat vaktini
gözetmeye koyuldular.
Sihirbazlar Firavunun huzuruna geldiler. Firavun onlara bir çok ihsanlarda bulundu,
elbiseler veri. Onlara daha bir hayli ihsanlarda bulunacağına dair vaitlerde bulundu,
önceden de kullar, atlar, ağır ve değerli şeyler, yiyecek ve içecek verdi. Ondan sonra:
“ Ey devletimle ileri giden kişiler, imtihandan galip gelirseniz, size o derecede
ihsanlarda bulunacağım ki cömertlik de utanacak” dedi. Sihirbazlar da cevaben
dediler ki: “ Padişahın sayesinde galebe edeceğiz, düşmanın bitik bir hale gelecek. Biz
bu fende saflar bozan yiğitleriz alemde kimse bizimle başa çıkamaz.”
Musa’nın anılışı, hatırları oraya bağlıyor, bu hikayeler evvelce olup biten şeylere aittir
zannını veriyor. Halbuki Musa’yı anmamız işi gizlemek için yoksa Musa’nın nuru, ey iyi
adam, senin bugün elinde. Musa da sende, Firavun da. Bu iki düşmanı da kendindin de
ara sen. Musa, kıyamete kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur değil. Değişen
yalnız kandildir.
Bu kandille fitil başka, fakat nuru başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan
kayboldun gitti. Çünkü ikilik ve sayıya sığış, kandile göredir. Fakat nura baktın mı
ikilikten de , önü sonu bulunan cisim aleminin sayısında da kurtulursun. Ey varlık
hulasası, müminle Mecusi ve Yahudi’nin birbirlerine aykırılığı, hep bakış, görüş
yüzündendir.
NEFSİNİZİ ÖLDÜ SANMAYIN
Eski vakaları bilip söyleyenden bir hikaye dinle de bu üstü örtülü sırdan bir koku al.
Bir yılancı, afsunlarla yılan tutmak üzere dağlara yüz tuttu. Arayan ister yavaş gitsin,
ister hızlı ,nihayet aradığını bulur. İki elini de aramadan çekme. Arama yolda en iyi bir
kılavuzdur.
Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi halde, hatta edepsizcesine de olsa ona
doğru kımıldan, onu ara. Gah lafla, gah susarak, gah şuraya, buraya boynunu
uzatarak, o padişahın kokusunu almaya çalış. Yakup oğullarına “ Yusuf’un kokusunu
haddinden fazla arayın” dedi.
Siz de her duygunuzu istidatlı bir hale getirin de her yanda adamakıllı onu araştırın.
Allah, “ Allah lütfundan meyus olmayın, ümit kesmeyin” dedi. Çocuğunu kaybetmiş
Yakup gibi sen de bucak, bucak yürü. Onu ağzınla sorup soruşturun. Dört yana kulak
verip onu araştırın!
Nereden bir güzel koku alırsan koklayın. Ne taraftan o aşinanın kokusunu alırsanız o
tarafa yürüyün! Nerede bir kişiden lütuf görürsen o adama mukayyet ol, belki o lütfun
aslına yol bulursun, olur ya! Bütün bu hoşluklar, ulu bir denizdendir. Sen cüzü bırak
da külle dön.
Halkın savaşları hep güzellik içindir, hep iyilik içindir. Fakat yoksulluk azığı yok mu,
asıl saadet nişanesi odur. Halkın kızışları sulh içindir ama rahata ulaşma tuzağı, daima
rahatsızlıktır, zahmetle rahata ulaşılır. Her sille, okşamak içindir. Her şikayet, insana
şükretmeyi andırır.
Ey kerem sahibi cüzden,kül kokusunu al. Ey hakim, zıttan zıddı istidlal et! Doğrusu
savaşlar, barışa sebep olur. Yılancıda kim için yılan aradı. İnsan, geçim için, rahatlık
için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yiyip durur. O da karda, kışta dağları
dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.
Derken bir dağda iri bir ölmüş, yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.
Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yılan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü. Yılancı,
halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte sana halkın bilgisizliği! İnsan, bir dağa
benzer, dağ nasıl aldanır, nasıl olurda bir yılana hayran olur
Yoksul ademoğlu kendisini tanımadı, bilmedi. Fazilet makamından gelip bu noksan
alemine düşüverdi. İnsan kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı
gitti! Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o , niçin hayretlere düştü, yılan
sevdasına kapıldı Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı hayrete düşürmek için Bağdat’a
geldi.
Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi. “ Ölü bir
ejderha getirdim. Avlamak için ne zahmetler çektin” diyordu. O, ejderhayı ölü
sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi. Kıştan, soğuktan donmuştu.
Diriydi ama ölü gibi görünüyordu. Alem de donmuştur da adı cemad olmuştur.
Üstadım, camit, donmuş demektir.
Mahşer güneşi doğuncaya dek sabret de alem cisminin hareketini gör. Musa’nın elinde
asa, yılan oldu ya, bütün alemi de buna kıyas et. Senin bir avuç topraktan ibaret olan
varlığını nasıl bir cisim haline getirir Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi
bilmek gerek. Bunların hepsi de bu aleme göre ölü.
Fakat hakikat aleminde diridir. Burada susup duruyorlar ama orada söylemekteler.
Onları hakikat aleminden bize yolladılar mı işte asa, bize ejderha kesilir. Dağlar, sese
gelir, Davut’la beraber ırlar, ilahi okur, demir bile avucunda mum gibi yumuşar.
Rüzgar, Süleyman’ı yüklenir, taşır; deniz Musa ile konuşur.
Ay, Ahmet’in işaretini emrini anlar, fermanına uyar, ateş, ibrahim’e ağustos gülü olur.
Toprak, Karun’u yılan gibi sömürür, yutar; Hannane direği akla, fikre sahip olur. Taş,
Ahmet’e selam verir; Dağ Yahya’ya haber yollar. Hepsi de bunlara “ Biz size karşı
duyar, görürüz. Sizinle hoşuz, neşeliyiz. Fakat namahremlere karşı susup
durmaktayız” derler.
Ama siz bir cemada gidiyor, ona yöneliyorsunuz. Artık cematların canına,sırrına nasıl
mahrem olursunuz ki Cematlardan can alemine gidin de alemin cüzülerinin ahengini
duyun! O vakit cansız şeylerin tespihlerini apaçık duyarsın da tevil vesveselerine
kapılmazsın. Can aleminde kandiller yok da görmek için tevillere yapışıyorsun.
“ Tespihten maksat, nasıl olur da zahiri tespih olur Bu tespihte bulunan bu cansız
şeyleri görmek de sapıklıktan başka bir şey değil. Doğrusu şu: onları gören, ibret alır
da Allah’ı tespih eder. Sana Allah’ı tespih etmeyi hatırlıyor ya. İşte bu tespihe delil
olmaları, onları tespih etmesi demektir” dersin.
İtizal ehlinin tevili budur işte. Hal nuruna sahip olmayan kişinin işi budur. İnsan,
duygudan çıkmadı mı gayb alemine tamamıyla yabancıdır. Bu sözün sonu gelmez.
Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke, çeke Bağdat’a kadar geldi. o maceracı adam,
çarşıda bir hengamedir koparmak için. Yılanı Şat kıyısına koydu.
Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu. “ Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip
görülmemiş mefret bir şey. Nasıl da avlamış ” diye. Yüz binlerce ahmak adam
toplandı. Ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar. Onlar yılanı görmek
için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamıyla toplansın diye bekliyordu.
Halk iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun diyordu. Yüz binlerce herzevekil
toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi! kalabalıktan erkeğin kadından
haberi yoktu. Halkla ileri gelenler birbirlerine girmiş adeta kıyametten bir alamet
olmuştu. Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna
basıp boyunlarını uzatıyordu.
Ejderha, zemheriden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı. Yılancı, ihtiyatı
elden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı. Fakat halkın toplanmasını beklerken
epeyce bir zaman geçmiş, ırak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu. Güneş onu epeyce
ısıtınca azasından soğuk ahlar sıyrılıp gitmişti.
O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamaya başladı. Ölü
yılanın kımıldadığını görünce halkın hayreti birken yüz bin oldu. Şaşkınlıklarından
naralar atarak hep birden kaçışmaya koyuldular. Ejderha halkın gürültüsünden çatır,
çatır bağlarını koparmaya başladı. İplerin her biri bir yana düştü.
İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen
çirkin, mefret bir ejderha! Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayak altında
kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu. Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne
getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.
O kör koyun kurdu uyandırdı. Cahil, Azrail’in yanına kendi ayağıyla gitti. Ejderha o
ahmağa bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var. Sonrada bir direğe
sarılıp kendisini sıkı, karnında herifin kemiklerini çatır, çatır kırdı. Senin nefsinde bir
ejderhadır. O, nereden öldü ki
Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa! Firavunun eline geçenler, onun da
eline geçse neler yapmaz! Irmak bile, Firavunun emriyle akardı. Onun eline de böyle
bir kudret düşse hemen Firavunluğa başlar, yüzlerce Musa’nın da yolunu vurur,
yüzlerce Harun’un da!
O ejderha, yoksulluk elinde bir kurtcağız kesilir. Mevki ve mal yüzünden bir sivrisinek
büyür, çaylaklaşır! Ejderhayı ayrılık karı içinde tut, sakın onu Irak güneşinin altına
getirme. Ejderhan donmuş bir halde iken selamettesin fakat kurtuldu, kendine geldi
mi ona lokma olursun.
Onu mat et de mat olmaktan emin ol. Ona pek acıma, o iyilik edilecek kişi değildir.
Üstüne şehvet güneşi vurdu mu o geberesice hemen yarasa gibi kanatlarını çırpmaya,
uçmaya başlar. Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş. Allah, sana
vuslatıyla karşılık versin!
Hulasa o adam ejderhayı getirip de o korkunç şey, sıcak havada kendine gelince. O
fitneleri meydana çıkardı. Hatta azizim, söylediklerimizin yüz kat üstününü yaptı! Sen
ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakar bir halde tutmayı mı umuyorsun
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur Ejderhayı öldürmeye bir Musa gerek. Yüz
binlerce halk onun tedbiriyle mağlup oldu. Ejderhasından yılıp kaçtı, ölüp gitti!
KARANLIKTAKİ FİL
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek
için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle
görmenin imkanı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini
sürmeye başladılar. Birisin eline kulağı geçti, “ Fil bir oluğa benzer” dedi.
Başka birisinin eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benzer.” Bir başkası da
sırtını ellemişti. “ Fil bir taht gibidir” dedi. Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili
ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu.
Birisi dal dedi, öbürü elif. Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık
kalmazdı.
Duygu gözü ancak avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle
bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir.
Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun.
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize
çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama
asıl denizin denizine bak. Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir
ruhu var. onu istediği tarafa çeker çevirir Güneş bütün varlık ekinini suladığı vakit
Musa neredeydi, İsa nerede Allah bu yaya kiriş taktığı zaman Adem neredeydi.
Havva nerede Bu söz de noksandır, bu sözün de bir neticesi yoktur. Noksan olmayan
söz o tarafa, hakikat alemine ait olan sözdür.
Fakat sana söylense ayağın sürçer, söylenmese hiçbir şey anlamazsın, vah sana! Bir
misalle söylense hemencecik o misale yapışır, o sureti hakikat sanırsın a yiğidim! Ot
gibi ayağın yere bağlı hakikatte erişemezde bir yelle başını sallar durursun. Ayağın
yok ki bir yerden bir yere gidebilesin.
Yahut çalışıp çabalayıp ayağını bu balçıktan. Hayatını terk etmekse senin için pek
müşkül bir şey! Fakat ey yoksul adam, Hak’tan hayat bulursan topraktan müstağni
olur, bu balçığı o vakit terk edersin. Süt emen çocuk dadıdan vazgeçti mi yemek
yemeğe başlar, artık onu bırakır gider.
Sen, topraktan biten taneler gibi yerin sütüne bağlanmış, ona alışmışsın. Kalplerin
gıdasına alış da bu sütten kesilmeye bak! Ey hicapsız nurları kabul etmeye istidadı
olmayan kişi, hiç olmazsa harflerde gizlenmiş bir nur olan hikmet sözlerini duy, onları
ye! Böyle, böyle o hicapsız nuru da kabul etmeye istidat kazanır, gizili nuru da
hicapsız olarak görürsün.
Bu suretle yıldız gibi felekte seyreder, hatta felekten hariç keyfiyetsiz seferlere
düşersin! Yokluktan varlığa geldin ya kendine gel, geldin ama nasıl geldin Sarhoşça
hiç kendinden haberin yok. Geldiğin yollar aklında bile kalmadı. Fakat biz yine sana
bir remiz söyleyecek, bir şey hatırlatacağız. Bu aklı terk et de hakiki akla ulaş.
Bu kulağı tıka da hakiki kulak kesil! Hayır, hayır söyleyeceğim çünkü henüz hamsın
sen. Daha ilkbahardasın, Temmuzu görmedin bile! Ey ulular, bu cihan bir ağaca
benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler,
daha iyice yapışmıştır, ardan kolay, kolay kopmazlar.
Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır
bir hale geldi mi artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden
adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı
yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.
Sen ana karnında çocuk halindeyken işin gücün ancak kan içmeden ibarettir.
Söylenecek bir şey daha kaldı ama onu ben söylemeyeceğim, sana onu Ruhulkudüs
bensiz söylesin. Hayır, hayır ruhulkudüs değil, sen kendin kendi kulağına söylersin.
Orada hakikatte ne ben varım ne benden ne başkası, sen de bensin zaten canım
efendim.
Bu rüyaya benzer. Uykuya daldın mı kendinden geçer, fakat yine kendinden kendine
gelmiş olursun. Kendini duyar, dinler de senden başka gizli bir adam rüyada sana söz
söylüyor sanırsın. A güzelim yoldaşım, sen alelade tek bir adam değilsin ki. Sen bir
alemsin, sen bir derin denizsin.
O senin muazzam varlığın yok mu. O belki dokuz yüz kattır. O, dibi kıyısı bulunmayan
bir denizdir. Yüzlerce alem, o denize dalar gark olup gider. Zaten burası ne uyanıklık
yeri, ne uyku yeri. Buradan bahsetme. Allah, doğrusunu daha iyi bilir. Bahsetme de
asıl bu alemden bahse muktedir olanlardan dile gelmez, söze sığmaz bahisler işit!
Bahsetme de o güneşten kitaba yazılmaz, hitaba girmez sözler duy! Bahsetme de
sana bu alemden ruhun bahsetsin. Nuh’un gemisinde yüzgeçlik bahsini bırak! Bu
bahse girersen Kenan’a benzersin. Bana düşman olan Nuh’un gemisini istemem diye o
da yüzmeye girişmişti.
Nuh ona “ Hey, gel babanın gemisine gir de behey aşağılık oğul, tufana gark olma”
demişti. O “ Hayır, ben yüzme öğrendim. Senin mumundan başka bir mum yaktım”
diye cevap verdi. Nuh “Kendine gel, buna bela tufanının dalgası derler. Bu gün yüzme
bilenin eli, ayağı bir işe yaramaz” dedi.
Fakat Kenan dedi ki: “ yok, yok ben yüce dağa çıkarım. O dağ beni her türlü beladan
kurtarır” Nuh, “ Aklını başına topla, şimdi dağ, bir saman çöpü mesabesindedir. Allah,
kendi dostundan başkasına aman vermez” dediyse de Kenan, ben ne vakit senin
öğüdünü dinledim ki benim de sana uyanlardan olmama tamah ettim.
Senin sözün bana hiç hoş gelmedi ki ben iki alemde de senden uzaktım” dedi. Nuh,
“Yapma yavrum, bugün, naz günü değildir. Allah’nın ne işi var, ne benzeri! Şimdiye
kadar inat etmedin ama bu zaman nazik bir zaman. Bu kapıdan kimin nazı geçer ki O
ezelde “ Doğmadı da , doğurmadı da” hakikatine mazhardır.
Allah’nın ne babası var, ne oğlu, ne amcası! Oğulların nazını nereden çekecek,
babaların niyazını nereden duyacak ” Ey ihtiyar, ben doğmadım, bana az nazlan, ey
genç, ben baba değilim, öyle pek salınma! Ben koca değilim, şehvetimde yok. Hanım
nazı bırak. Bu hususta kulluktan, ihtiyaçtan, zaruretten başka hiçbir şeyin itibarı yok”
demekte.
Dedi ama Kenan “ baba, yıllardır bu sözleri söylemektesin, yine de söylüyorum. Cahil
misin ne bu sözleri herkese ne kadar söyledin de nice soğuk cevaplar aldın, kötü
sözler duydun. Bu soğuk sözlerin kulağıma girmedi, şimdi mi girecek Artık ben bilgi
sahibiyim, büyüdüm” diye cevap verdi.
Nuh, “ A yavrum, bir kerecik olsun babanın öğüdünü tutsan ne olur ” dedi. O, böyle
güzel, güzel nasihatlar ediyor, Kenan’da bu çeşit ağır sözlerle karşılık veriyordu. Ne
babası, Kenan’a öğüt vermeden usandı, ne o kötü oğlun kulağına babasının bir sözü
girdi! Onlar böyle konuşup dururlarken bir çevik dalgadır geldi.
Kenan’ın başından aştı, onu boğup götürüverdi. Nuh “ Ey sabırlı padişahım, eşeğin
öldü, yükü mü sel götürdü. Bana nice defalar, sana mensup olanlar tufandan
kurtulacaklar diye vaitlerde bulundun. Ben de safım, senin vaitlerine kandım,
ümitlendim iyi ama neden sel kilimini aldı, götürdü ” dedi.
Allah dedi ki: “O senin ehlinden, yakınlarından değil. Kendin de görmedin mi sen
aksın o mavi dişine kurt girdi mi çıkartmaktan başka hiçbir çaresi yoktur. Çıkarmalı ki
vücudun, onun yüzünden elemlere düşmesin, o senin oğlundu ama sen onu terk et,
benim bir şeyim değil de.”
Nuh dedi ki: “ Yarabbi, senden başka kimsem yok. Sana teslim olan ağyar sayılmaz.
Sana karşı ne haldeyim, ihlasım nasıl Zaten biliyorsun. Çayırlıklar, çimenlikler, nasıl
yağmura muhtaçsa, nasıl yağmurdan yeşerir, yetişirse ben de sana öyle muhtacım,
onlar gibi senden yetişmekteyim; hatta ihtiyacım onlardan yirmi kat fazla, yoksul
seninle diridir. Seninle neşelenir; vasıtasız hailsiz senden gıdalanır, ben de böyleyim
işte. Ey kemal sahibi Allah ne seninleyim, ne senden ayrı, seninle keyfiyetsiz,
sebepsiz, illetsiz bir haldeyim. Biz, balıklarız, hayat denizi sensin, en iyi sıfatlı Allah,
senin lütfunla diriyiz.
Sen düşünceye de sığmazsın, sebeple de izah edilemezsin, bu tufandan önce de her
macerada söz söylediğim sendin, tufandan sonra da söz söyleyeceğim sensin. Ben
seninle konuşuyorum, ey yepyeni sözler bağışlayan ve eski sözlere sahip olan
Rabbim, onlarla değil. Aşk gece gündüz gah çadır yerlerinde kalan çerçöpe, gah
harabelere hitap eder.
Zahiren çadır yerlerinde kalan süprüntülere, çerçöpe yüz tutar, onlara hitap eder ama
kimi övüyor, kimi Şükrolsun tufan gönderdin de o süprüntüleri o yapı bakiyelerini
ortadan kaldırdın. Çünkü onlar kötü ve aşağılık binalardı, kötü ve aşağılık yığınlardı.
Bize ne sesleniyorlar, ne sesimize karşılık veriyorlardı!
Ben öyle yapılar isterim ki onlara hitap edince dağ gibi sesime ses versinler. De adını
i,ki kere duyayım. Ben canımı can olan, ruhuma istirahat veren adına aşığım. Her
Peygamber,senin adını iki kere duysun diye dağı sever. O alçak ve taşlık dağ, farenin,
yurdu olmaya layıktır, bizim yurdumuz değil.
Ben söyleyeyim de bana yar olmasın, sözlerim cevapsız kalsın, sesime ses bile
vermesin ha! Öyle dağı yerle yeksan etmek, insana hemden olmadığından onu ayaklar
altına atıp ezmek daha iyi!” Allah “ Ey Nuh eğer istiyorsan bütün boğulanları yeniden
ve tekrar dirilteyim, yeryüzüne getireyim.
Senin hatırını bir Kenan için kırmam ben. Fakat seni ahvalden haberdar ediyorum”
dedi. Nuh, “ Hayır, hayır eğer beni gark etmek istesen yine hükmüne razıyım. Her an
beni gark et. Hoşlanırım bundan, hükmün cana benzer, canla başla razıyım. Hiç
kimseciğe bakmam, baksam bile o bakış bahanedir, gördüğüm sensin.
Şükür zamanında da senin yaptığın işe, sana aşkım, sabır zamanında da, kafir gibi hiç
seni yarattığına aşık olur muyum Allah hükmüne aşık olan nurlanır, yarattığına aşık
olansa kafir olur” diye cevap verdi.
KÜFRE RAZI OLMAK KÜFÜRDÜR
Dün mubaseyi seven birisi, bana bir sual sordu. Dedi ki: “ Küfre razı olmak küfürdür.”
Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra da yine “
Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır” buyurdu. Kafirlik ve
münafıklık da Allahnın kaza ve kaderiyle değil mi
Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız Razı olmasak o
da suç, peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım.” Ona dedi ki: “ Bu küfür,
Allahnın hükmüyle, Allahnın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin
eserlerindendir.
Hocam, Allahnın kaza ve kaderini, Allahnın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün
kalmasın. Küfrede razıyız, çünkü Allahnın bilgisine muvafıktır, fakat bizim
fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı değiliz. Küfür
Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kafir deme, burada dur!
Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün takdiri, Allahnın bilgisidir.
( Allah, kafirin kafirliğini ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder). Rüya ve mülayimlik
manasına gelen hilm ile, sümük manasına gelen hilm nasıl bir olur Çirkin resim,
ressamın çirkinliğini icap ettirmez ya.
Çirkin de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak. Hatta hem çirkin resmi, hem de
güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir. Bu bahsi
açar, düzüp koşarsam sual ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini
kaybederim. Allah’a hizmet, başka bir şekle döner, maksat hidayetten dalalet olur.
HAYRET
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki
sakalımdaki akları ayır, yol bir yeni gelin aldım der. Berber, adamın sakalını dipten
tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “ benim bir işim çıktı sen ayırıver!”işte bunun
gibi bu sual şu da cevabı, artık sen ayırıver!”
Din kaygısı, bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz. Birisi Zeyd’e bir sille vurur. Zeyd de
hileye sapıp onu dövmek üzere üstüne saldırınca, adam: “ Dur, senden bir şey
soracağım, cevabını ver, sonra beni döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir sestir
çıktı. Şimdi burada dostça senden bir sualim var:
Bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı ye uluların öğündüğü
ulu zat ” dedi. Adamcağız dedi ki: “ Acıdan kurtulmadım ki bu düşünceye dalayım.
Senin derdin yok, sen düşüne dur.” Dert sahibi böyle düşüncelere saplanamaz,
kendine gel!
Sahabenin ruhlarında Kuran’a karşı fevkalade bir iştiyak vardı ama aralarında hafız
pek azdı. Çünkü bir meyve oldu mu kabuğu adamakıllı incelir, çatlar, dökülür. Ceviz,
fıstık ve badem bile olunca kabukları incelir. İlmin hakikati de kemale gelince kışrı
azalır. Zira sevgilisi, aşıkı yakar, yandırır.
İstenen, sevilen kişinin vasfı, isteyen, seven kişinin vasıflarının zıddıdır. Vahiy ve nur
şimşeği, peygamberi yakar. Kadim olan Allahnın sıfatları tecelli edince hadisinin
sıfatlarını yakar, mahveder. Sahabe arasında birisi Kuranın dörtte birini ezberledi de
duyuldu mu, sahabe, bu bizim ululumuzdur derdi.
Böyle bir büyük mana ile sureti bir arada cem etmek, hayretlere düşmüş, mest olmuş
padişahtan başka kimseye mümkün değildir. Böyle bir sarhoşluk aleminde edep
kaidelerine riayet etmenin zaten imkanı yoktur, bu imkan bulunsa bile şaşılacak
şeydir doğrusu! İstiğna aleminde niyaza riayet etmek, yuvarlak bir şeyle uzun bir
şeyi, zıddoldukları halde bir arada cem etmeye benzer.
Sopa, esasen körlerin sevgilisidir. Kör, Kuran sandığına benzer ancak. Körlerin sözleri,
Mushaf harfleriyle, eski hikayelerle, korkutuşlarla dolu sandıklardır. Fakat kuranla
dolu sandık, boş sandıktan iyidir elbet. Yüksüz sandık fareler ve yılanlar dolu
sandıktan daha iyidir.
Hasılı insan, vuslata erdi mi vasıta olan kadın, adamın gözüne soğuk görünmeye
başlar. Güzelim istediğin şeye ulaştın mı artık bilgi sahibi olmayı istemek kötüdür.
Göklerin damlarına çıktıktan sonra da merdiven aramak manasızdır. Hayra ulaşan
kişi, dostluk ve başkasına bir şey öğretmek maksatlarından başka bir maksatla yine
hayır yolunu arar.
O yoldan bahsederse bu iş, soğuk bir şeydir. Aydın ayna saf ve cilalı bir halde iken onu
cilalamaya kalkışmak bilgisizliktir. Padişah tarafından kabul edilip huzurunda oturduk
dan sonra mektup ve elçi araştırmak çirkin bir şeydir.
Sevgili aşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Aşık aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin
huzurunda okumaya başladı. Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz yoksulluk,
birçok laflar vardı. Maşuk dedi ki: “ Eğer bu okuma, benim içinse vuslat zamanı ömür
zayi etmektir bu!
Ben yanımdayım, sen mektup okuyorsun. Bu aşıklık alameti değil ki!” aşık dedi ki: “
Doğru, sen buradasın ama ben, istediğim zevki, istediğim gibi bulamıyorum ki, geçen
yıl senden aldığım zevki, şimdi vuslatına erişmiş olduğum halde alamıyorum ben bu
kaynaktan arı, duru su içtim, o suyla gözümü de yeniledim, gönlümü de.
Şimdi kaynağı görüyorum ama su yok. Yoksa su yolumu birisi mi kesti” dedi. Maşuk
dedi ki: “ Şu halde ben, senin sevgilin değilim. Ben Bulgar türküyüm, sen katu Türkü
istiyorsun. Sen bana değil, bir hale aşıksın. Fakat yiğidim, hal elde kalmaz ki senin
tamamıyla istediğin ben değilim. Alemde istediğin şeyin bir kısımcağızı da ben de var.
Sevgilin değilim, sevgilinin eviyim, halbuki aşk, peşindir, eldedir, sandıkta değil!
Sevgili, tek olan sevgiliye derler. Gelişin de ondandır, sonuncu gidişin de ona! Onu
buldun mu başkasını beklemezsin gayri. Ortada görünüp duran da odur, gizli olan da
o! O hallere sahip bir hakimdir, mahkum değil.
Aylar, yıllar, o ay yüzlünün kuludur, kölesidir. Dilerse söyler, hale ferman eder.
Dilerse hükmeder, cisimleri can haline getirir. Bekleyip duran, oturup hal arayan, hal
bekleyen kişi, işin sonuna varmış değildir. Sona varan kişinin eli, hal kimyasıdır, elini
oynattı mı bakır, sarhoş bir hale gelir, altın olur.
Dilerse söyler, hale fermen eder. Dilerse, hükdiken ve neşter, nerkis ve ağustos gülü
kesilir. Hale mahkum olansa hal gelince derecesi artan, halsiz kalınca rütbesi eksilen
bir adamdır. Hulasa sofi “ İbn-al vakit” tir, fakat vakitten de kurtulmuştur, halden de.
Haller, onun azmine onun reyine mahkumdur, haller, onun Mesih’in nefesine
benzeyen nefesleriyle diridir.
Sense hale aşıkısın, bana değil. Sen, bir hale sahip olmak ümidiyle benim etrafımda
dönüp dolaşıyorsun. Bir an eksilen, bir an artıp kemal bulan hal, Halil’in mabudu
olamaz, batar gider. Batıp giden, gah böyle, gah şöyle olan güzel değildir, ben batıp
gidenleri sevmem.
Bazan hoş, banan nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen, Ayın burcudur
ama ay değil. Put gibi güzeldir, ama güzelliğinden haberi bile yok! Saf sofi, İbn-al
vakit” tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır. Bu çeşit
sofi, tamamıyla ululuk sahibi Allahnın nuruna gark olmuştur.
Kimsenin oğlu değildir o vakitlerden de kurtulmuştur hallerden de! Doğurmayan nura
batmıştır. Doğmayan, doğmayan zatsa ancak Allahdır. Diriysen yürü, böyle bir aşk
ara. Yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun. Çirkin güzel nakışlara bakma da kendi
aşkına, kendi dileğine bak!
Hor musun, zayıf mı Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak! Ne
halde olursan ol boş durma, ey dudakları kurumuş susuz, daima su araştır! O, susuz, o
kupkuru dudağın yok mu O dudak, sudan haber verme de. Nihayet kaynağa
ulaşacağını bildirmede.
Dudak kuruluğu, suyu haber verir. Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya
ulaşacağına delalet eder. Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek,
maniler giderir. Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur,
bayraklarının yardımcısıdır. Bu istek, horoz gibi “ Sabah geliyor” diye nara atarak
müjdeler verir.
Aletin yoksa bile iste ara. Allah yolunda alete ihtiyaç yoktur. Oğul, kimi arayıcı
görürsen ona dost ol, önünde baş indir. De isteklilerin civarında sen de istekli ol.
Galiplerin sayesinde sen de galebe et! Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini
hor görme, himmetine bak! Elinde mala, sanat ve hünere dair ne varsa önce onu
istemez miydin, ona bu sayede nail olmadın mı
TEMBELİN DİLEĞİ
Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın yanında, daima şöyle
dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir rızık bir servet ver. Beni
tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin. Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla
katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.
Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben
çalışmadan ver. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan
ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette
başka çeşitte bir rızık vermişsindir.
Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur. O hüzün sahibinin rızkını
da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür! Yeryüzünün ayağı olmadığından
cömertliğin bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta. Çocuğun ayağı olmadığı için
anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır.
Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek
den başka bir şeye çalıştığım nerede ki ” bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta
kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu. Halk onun sözlerine, tam tamahına, bu
çalışıp çabalamasına gülerdi.
Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı.
Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş,
rızkını öyle elde eder. Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin. Evlere kapılarından
girin denmiştir.
Şimdiki zamanda Allah elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut
peygamberdir. Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar nazü naime sahip olduğu, dostun
inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor. Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan
dalgaları birbiri üstüne gelip duruyor.
Adem Peygamberden bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. Her vaazında
iki yüz kişi ölmekte. Güzel sesi insanları candan etmekte. Aslanlar, ceylanlar vaazın
gelmekte. Ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan. Sesine dağlar da ses veriyor,
kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem.
Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. yüzünün nuru
cihetlere sığmıyor. Bütün cihetleri de kaplamış. Bunca yücelikle beraber Allah, onun
bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan ması çalışmasına bağlı. Bunca yüceliğine
rağmen zırh yapmadıkça zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor.
Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış,
felekzede olmuş gitmişsin. Halbuki bu adam bunca tersliği ile, bunca adiliği ile
beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini karla doldurmayı istemekte. Bu çeşit ahmak bir
herif ortaya çıkmışta gök yüzüne merdivensiz çıkayım diyor.”
Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı, müjdeci geldi” demekte, öbürü gülüp “sana
gelenden bize de hediye ver” diye alay etmekteydi. O ise halkın bu kınamasına, bu
alayına hiç aldırış etmez duayı niyazı azaltmazdı bile. Böyle, böyle şehirde tanındı, boş
ambardan peynir aramakta diye şöhret buldu. O yoksul ham tamahlılıkla darbımesel
oldu ama yinede bu istek den bu niyazdan ayrılmıyordu.
Nihayet bir gün kuşluk çağında yine ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken,
birdenbire evine doğru bir öküz koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı.
Küstahçasına evine girdi. Adam hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı.
Durmadan, aman vermeden hemencecik boğazını kesti. Derisini, yüzdürmek için
gövdesini alıp koşa, koşa kasaba götürdü.
O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte, Allahdan eziyetsiz, zahmetsiz,
çalışmadan kazanmadan helal rızık istemekteydi. Bundan önce onun bazı hallerini
söylemiştik, fakat araya başka şeyler girdi. Bu hikaye de öylece kaldı gitti. Şimdi onun
hali neye vardı.
Allahnın lütuf ve ihsan bulutundan hikmet yağmuru yağınca o yoksul ne oldu Öküzün
sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden
benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın ” dedi. Adam “ Ben Allahdan
rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua
kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap dediyse de öküz sahibi
yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu.
Çeke, çeke Davud Peygamberin yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak.
Saçma sapan lafları bırak azgın herif. Aklın başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua
Alemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Allah’a dua
ettim, feryadü figan ederek nice kanlar yuttum.
İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü var, başını taşlara vur.”
Dediyse de adam “ Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin. Dua nasıl olur da benim
malımı ona mal eder Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün alem dua eder. Mal mülk
sahibi olurdu.
Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece
gündüz dua ediyorlar, yarabbi bize para ver, mal mülk ver diyorlar. Sen vermezsen
kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Allah, bize ihsan kapısını da sen aç
derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat.
Bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi. Halk, “ Bu Müslüman doğru
söylüyor. Bu dua satan, zalim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir
Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet
eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip
olamazsın ki.
Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam,
yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi benim halimi senden başka kimsecikler
bilmez, gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Laf olsun
diye dua etmedim ya. Yusuf gibi rüyalar görmüştüm”
Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü. O rüyaya
adamakıllı inandı, kuyuda ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da. Ona
dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok
kınanmaktan!
Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına
güveniyordu. Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Allahdan kulağına şu ses gelmişti. Ey
yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine
vurursun.
Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana
bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa
o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o
kuvvetle tahammül etti. Neşeyle çekti.
Nitekim elest sesinin zevki de her müminin gönlünde ta mahşere kadar sürer gider.
Bu yüzden müminler, ne belaya itiraz ederler. Ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar.
Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Allah hükmü, onlara
gülbeşeker gelir. Tatlı, tatlı yerler, hazmederler.
Allah hükmünü kabul etmeyip inkar eden, o lokmayı yese bile kusan kişiyle yaramaz.
Elest gününde bir rüya gören, Allah’a ibadet yolunda sarhoş olur. Sarhoş deve gibi bu
ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur. Ağzının etrafındaki tasdik
köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir.
Deve kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin altında az
yer, az içer. Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker. Hatta dağ bile ona bir
kıl gelir! Elest aleminde böyle bir rüya görmeyen bu dünyada ne kul olur, ne mürit!
Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır.
Bir an şükrederse bir yıl şikayet eder. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve
inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider. Bunu da ileride
anlatırım, borcum olsun. Eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah” suresini
oku! Bu manayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne kenarı.
Yürü öküzünü dava edene doğru eşek sür! Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç yüzünden
şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas yarabbi Ben ne vakit körcesine
dua ettim. Allahdan başka kime ihtiyacımı söyledim Kör, bilgisizlikle halktan bir
şeyler umar. Ben senden umuyorum. Her güç şey sana kolaydır.
Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi bile! Benim bu
körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim sevdiği şey insanı kör ve sağır yapar derler ya. Bu
körlük, o körlüktür. Allahdan başkasını görmüyorum, fakat onu görmüyorum. Aşkımın
muktezası da bu değil midir söyle.
Yarabbi, sen görmektesin, beni sen de kör sanma, senin lütfünün etrafında dönüp
dolaşmaktayım, ey lütfunun etrafında dönüp dolaştığın, ey kendisinden ayrılmadığım
Allah! Yusuf-ı Sıddıyk’a rüya gösterdin da ona güvendi. Onun gibi lütfun bana da bir
rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya!
Fakat halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor. Hakları da var. gayb
sırrının, sırlarını adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Allahdan başka kim
bilebilir ki ” düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun Bana çevir de
doğru söyle! Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan Allah’a yakınlıktan dem
vuruyorsun
Sen gönlü ölmüş bilirsin. Hangi yüzle yüzünün göklere tutuyorsun ” bu hasise
yüzünden şehre bir velveledir düştü. O Müslüman’sa “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme.
Kötülük yaptıysam bile sırrımı halka açma. Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce
tazarrula sana niyaz edip durdum. Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok,
onlar bilmez bunu fakat senin yanında aydın bir mum gibi sana aşikar” diye niyaz
etmekte, yüzünü yerlere vurmaktaydı.
Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi. Davacı dedi
ki: “ Ey Allahnın peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş. O da onu
kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.” Davut, “ Ey kerem sahibi,
neden sana haram olan o öküzü kestin
Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dava görülsün, bitsin” dedi. Adam
dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Allahdan. Yarabbi, helal ve
zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın, herkes
feryadımı bilir, hatta çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar.
Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Haltan hem gizli sor, hem de aşikare. Bak bu
eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla. Bu dualardan, bu
feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş. Gözüm karadı. Ama
lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani. O ayıpları bilen Allah duam
kabul etti, bun şükrane olsun diye öküzü kestim”
Davut, “ Bu sözlerden el yıka, davana şer’i delil getir. Reva görür müsün delilsiz bir
hüküm vereyim de bu şehirde batıl bir sünnet koyayım, kötü bir adet bırakayım, bunu
sana kim bağışladı Satın mı aldın, mirasa mı kondun Ekine nasıl sahip olabilirsin,
sen mi ektin Ektinse senindir.
Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Ektinse
ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun katiyetle anlaşılır.
Yürü, eğri büğrü söylenme, bu Müslüman’ın malını ver. Paran yoksa borç al, ver
beyhude konuşma!” dedi.
Adam, “ Padişahım, sitem karlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana”
deyip secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Allahm, Davud’un
gönlüne de o nuru ver. Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da Sal. Ey ihsan sahibi
Rabbim.” Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış
ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı.
“ Ey öküzü dava eden, bugün bana mühlet ver, bu davanın görülmesinde ısrar etme.
Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de sırları bilen Allahdan sorayım.
Namazda Rabbime bağlanırım, namaz gözümün nurudur” sırrı zuhur eder, bu benim
huyumdur. Can pencerem zevk ve şevkle açıktır. Allahnın lütfu oraya vasıtasız gelir.
Allahnın lütfu, rahmeti nuru madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime
girer. Penceresi olmayan ev cehennemdir. Ey kul dinin aslı pencere açmıştır. Her
ormanı öyle pek baltalama. Pencere açmak için balta vur.
Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan hariç olan hakikat güneşinin
aksinden ibaret. Bilirsin ki bu zahiri görüşün nurunu hayvan da görür. Şu halde benim
Adem’ “ Keremna” demem nedir ben nurlara dalmış, gark olmuş bir güneşim.
Kendimi nurdan ayırt edemiyorum.
O halvete gitmeme, namaz kılmam, halka öğretmek için bu alem doğrulsun diye
ayağımı eğri atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.” İzin yoktu, yoksa Davut,
bu sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı! Davut, bu çeşit söyleyip
durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken, arkasından birisi, “
Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud’un eteğini çekti. Davut, kendine geldi. sözünü
kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti.
Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul
edildiği yere yöneldi. Allah, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla
gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam hangisidir, bildi. Ertesi
günü iki davacı ile Halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Davacı yine aynı davayı
tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi.
Davud “ Sus, bu davayı bırak, öküzü bu Müslüman’a helal et de yürü git. Yiğit madem
ki Allah, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükut et” dedi. Öküz
sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın.
Adalet aleme yayıldı, yer, gök, adaletinle güzel kokulara bürünmüş.
Kör köpekler bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden bu cefadan hararetlendi de taş
da yarıldı, dağ da!” diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “ Ey ahali , gelin de görün
zulmü!” diye bağırıyordu.
Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla,
yoksa bak sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.”
Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü
artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, davud, tekrar
onu huzuruna çağırıp, dedi ki. “ Ey bahtı körleşmiş herif, madem ki talihin yok gayri
yavaş, yavaş karanlıklar basmaya başladı. Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile
yazık. Öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha!
Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, karın da! Artık fazla söylenme!” davacı iki
eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir gidip gelmekteydi.
Halk da Davud’u kınamaya başladı. Davacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki.
Bir insan, saman çöpü gibi havaya kapılmış, maskara olmuşsa zalimi mazlumdan nasıl
fark edebilir Zalimi mazlumdan ayırt eden, zulüm kar nefsinin boynunu vurmuş
kişidir. Yoksa içten içe nefse zebun olan kişi, deliliğinden mazlumlara düşman kesilir.
Köpek, daima yoksula, acize saldırır, fırsat bulursa ısırır da.
Komşularından av kapmak aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil. Zalime tapan,
mazlumu öldüren kişilerin hepsi de pusudan çıkarak köpekçesine saldırdılar. Davud’a
yüz tutup “ Ey peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir
zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahretsin” dediler.
Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. hepiniz
kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filan ovada büyük bir ağaç
vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş
bir yeri kaplanmıştır, kökü de yere yayılmıştır.
İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. bu
kötü talihli herif, onun altında efendisi öldürmüştür. Allahnın hilmi, bunu şimdiye
kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Efendisinin çoluğuna, çocuğuna
ne nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda.
O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp
sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi. Bu melun herif şimdi de bir öküz için onun
oğlunu yere vuruyor. Günahının perdesini kendi kaldırıyor, yoksa Allah, suçunu
örtüyordu. Bu kötü zamanede kafir olsun, fasık olsun herkes, kendi perdesini kendi
yırtar. Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir.
Hele bakın, benim boynuzlarım var, şu alemde cehennem öküzünü bir görün diye
kendisini kendisi gösterir!”
Halk şehirden çıkıp o ağca doğru gidince Davut, “ Önce ellerini bağlayın şu zalimin de
sonra suçunu meydana koyalım, adalet bayrağını ovaya dikelim” dedi. Sonra dedi ki:
ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün. Sen o zatın kölesiydin, bu yüzden onun
kanına girdin. Efendisini öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Allah bunu
meydana çıkardı.
Karın yok mu, onun cariyesiydi. Onunla birleştin de bu kötü işi yaptın. Ondan erkek,
dişi ne doğduysa hepsine mirasçı bu adamdır. Çünkü sen bir kölesin, çalışıp
çabalarsın, eline geçen onundur. Şeriat mı aradın, alsana mükemmel bir şeriat, hadi
şimdi yürü bakalım!
Sen burada efendini zari, zari ağlatarak öldürdün, efendin sana burada, aman yapma,
etme diyordu. Korkunç bir hayal gördün, korktun. Acelenden bıçağı da adamcağız
başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi,
kazın şurasını!
Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, efendisine işte böyle bir hilede, böyle bir
zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da! Halka bir
velveledir düştü. Hepsi de zünnarlarını kestiler. Ondan sonra öküzü kesene “ Gel
buraya hak sahibi, bu yüzü karadan hakkını al” dedi.
Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti. Ne hile yaparsa yapsın,
Allah bilgisinden kurtulabilir mi hiç Allahnın hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama
adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar. Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak,
müşkülünü halletmek merakı düşer.
Kıyamet gününün sahibi olan Allahnın adaleti, şunun, bunun gönlünden zuhur eder
durur. “ Filan ne oldu, hali nedir, kim öldürdü acaba ” diye topraktan ekin fışkırır gibi
şunun, bunun gönlünden meraklar fışkırır. Gönüllerdeki bu meraklar, bu araştırmalar,
bundan bahsetmeler, hep o kanın kaynamasıdır.
O adamın gizli sırrı meydana çıkınca Davud’un mucizesi halka yayıldı; bu mucize bir
dereceyken halk tarafından adeta iki derece meşhur oldu. Herkes baş açık gelip
yerlere secde etmekte. “ Biz doğuştan körmüşüz, senden yüzlerce şaşılacak şey
gördük. Taş, Talut’la beraber savaşa giderken sana söyledi, beni al dedi.
Sen elinde bir sapan, üç tane de taş olduğu halde geldin, yüz binlerce adamı birbirine
kattın., kırdın geçirdin. Taşların yüz binlerce parçaya ayrıldı, her parçası bir düşmanın
kanını içti. Demir, elinde mum gibi yumuşadı, onunla zırh yaptın, bu da aleme yayıldı,
herkes bildi. Dağlar sana şükredici risaleler oldu, seninle berber adam gibi Zebur
okudular!
Senin sözünle yüz binlerce kişinin can gözü açıldı, gayb alemine hazırlandı. Fakat
onların hepsinden kuvvetli mucizen bu, sen; insana hayat bağışlamaktasın, bu
bağışlaman daimi. Zaten bütün mucizelerin canı da bu ölüye ebedi hayat bağışlamak!”
demekteydi. Zalim öldürüldü, bütün bir dünya dirildi. Halkın hepside yeni baştan
Allah’a kul oldu.
Nefsini öldür de alemi dirilt. Nefis efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle
yap! Kendine gel, öküzü dava eden senin nefsindir kendisini efendi yerine koymuştur,
ululuk taslamaktadır. Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni
inkar etme! Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak, tabak nimetler
ister.
Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır Kötülüğün aslı olan öküzün
öldürülmesine. Nefis “ Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün ” der. Çünkü nefis
öküz, ten suretidir. Velinimet zade olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis,
efendi olmuş, öne geçmiş! Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin Ruhların gıdası,
peygamberlerin rızıkları.
Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine
arayan yerleri kazıp duran! Dün biraz bir şey yemiştim, onun için layıkıyla
anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları anlayışının eline teslim ederdim.
Ama dün bir şey yedim demem de masaldan ibaret çünkü ne gelirse o gizli evden
geliyor.
Güzel gözlülerden işve, cilve öğrenmişsek neden gözümüzü sebeplere dikip
duruyoruz. Sebeplerin de başka sebepleri var. sebebe bakma da asıl ona bak!
Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına
ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular.
Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde
ibrişim olurdu. Bütün Kuran, sebebi gidermeye aittir. Zahiren yoksul olan
Peygamberin yüceliğini, yine zahiren yüce olan Ebuleheb’in helakini anlatır durur.
Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirirler.
Ta larda uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder. Öldürülmüş adama kesilmiş
öküzün kuyruğuyla vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın. Kesilmiş boğazı, yerinden
davransın, kanını dökenlerden kanını istesin denir. Bunlar ve bunlara benzer daha
nice şeyler var. kuran baştan sona sebepleri illetleri nefyeder vesselam.
Fakat bunları anlamak, işi uzatıp duran aklın harcı değildir. Kulluk et de bunlar sana
keşfolsun! Felsefeye sarılan kişinin aklı. Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla
anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının ( Akl-ı
Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk.
Hayvan midesi daima kabuk arar. İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar, iç
temiz kişilere helâldir, temiz kişilere. Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille
ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç
Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün alemi ayla doldurur,
nurlandırır.
O karadan da kurtulmuştur, aktan da onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana
da. Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp alemi aydınlatan
Kadir gecesinden elde etmiştir. Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın
olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var
Nitekim tenin değeri de canla, fakat canın değeri de cananın ışığıyladır. Can, ışıksız
diri olsaydı hiç kafirlere “ Ölü” denir miydi Kendine gel, söyle, söyle ki söyleme
kabiliyeti bizden sonraki zamanlarda aksın diye ırmak yolunu kazmakta. Her devirde
söz söyleyen bulunur; bulunur ama geçmişlerin sözleri daha faydalıdır.
Ey şükreden kişi, Tevrat, İncil ve Zebur, Kuranın doğruluğuna şahadet etmedi mi
Zahmetsiz ve sayıya gelmez bir rızık ara da Cebrail sana cennetten elma getirsin.
Hatta bahçıvanın laflarıyla başın ağrımadan ekmek zahmetine düşmeden cennetin
sahibinden rızıklanasın. Çünkü ekmekteki fayda ve lezzet, Allah ihsanıdır. Dilerse
sana o faydalı kabuğu, yani ekmeği vasıta ekmeksizin de verir. Ekmeğin sureti,
ekmekteki faydaya, zevk ve lezzete bir sofradır. Fakat sofrasız ekmek yemek, velinin
harcıdır.
Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp
çabalamayla elde edebilirsin Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla
sana ram olur. Öküz sahibi de Davud’un sözünü anlayınca ram oldu. Şeyh sana dost
oldu mu avda aklın, köpek nefse galip olur.
Nefis, yüzlerce hile, Hud’a sahibi bir ejderhadır. Fakat şeyhin yüzü, o ejderhanın
gözüne karşı tutulan bir zümrüttür. Öküz sahibini zebun etmek istersen onu eşekler
gibi bizle, o tarafa sür be hoyrat adam! Nefis, Allah velisine, yaklaşırsa dili yüz arşın
kısalır. Onun yüz dili vardır, her dilinde yüz lügat, hilesi riyası anlatılamaz ki!
Öküz nefsi dava eden fasih sözler söyledi, yüz binlerce doğru olmayan delil getirdi.
Bütün şehri kandırdı, yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi bilen padişahın yolunu
vuramadı! Nefsin sağ elinde tespih ve Kuran vardır ama yerinde de hançer ve kılıç
gizlidir. Onun mushafına, onun riyasına kanma, kendini onunla sırdaş, haldaş yapma!
Seni aptes al diye havuzun kenarına getirir de havuza, suyun ta dibine atıverir! Akıl,
nurani ve iyi ir hak ve hakikat arayıcısıyken neden zulmani nefis ona galip oluyor.
Neden mi Nefis, kendi evinde, kendi yurdunda akılsa garip! Köpek bile kapısında
korkunç bir aslan kesilir. Hele sabret, aslanlar ormana gitsinler. Bu kör köpekler, o
vakit onlara inanırlar.
Şehirli. Nefsin hilesini tenin düzenini ne bilsin O ancak kalbe gelen vahiyle
kahredilebilir. Kim onun cinsiyse ona dost olur. Ancak şeyhin olan Davut müstesna!
Çünkü o varlığını tebdil etmiştir. Allah, kimi gönül makamına vasıl ederse o kişide ten
cinsiyeti kalmaz. Halk, umumiyetle bu cihan içinde illetlidir.
İllet, şüphe yok ki illete dosttur. Her aşağılık kişi Davutluk davasına kalkışır.
Anlamayan kişiler de ona yapışır. Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar
gider. Davut olmadığı halde Davutluk davasına kalkışan, kendi malı olan şeyle
başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi.
Kendine gel de manevi bir adam bile olsa kaç ondan! Onun yanında kurtulmuş kişiyle
bağlı kişi birdir. Yakınına eriştim diye iddia etse de şüphedir. Böyle adam, halk
yanında zekadan ibaret bile olsa mademki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok
ahmaktır! Kendine gel, ondan ceylan, aslandan nasıl kaçarsa öyle kaç! Ey bilgili yiğit,
sakın onun yanına koşma!
MESNEVİ´YE DAİR
Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu manaları içimde oynatıp duran Allah, mademki
bunun tamamlanmasını diliyorsun, kolaylaştır, yol göster, muvaffakiyet ver. Yahut da
bu isteği, bu iştiyakı gider, bizi muahaze etme. Madem ki müflise altın ihtiyacını ilham
ediyorsun, ey gani padişah, gizlice ona altın ihsan et.
Sen olmadıkça, senin inayetin lütfetmedikçe gece gündüz nazım ve kafiyenin ne
değeri olabilir,bu çeşit meydana gelen şiire kim bakar ki Ey bilgi sahibi padişah,
nazım da, cinas da kafiyede korkudan senin emrine kuldur. Sen her şeyi, seni tespih
eder bir hale koymuşsun, akıl ve temyiz sahibi olanlar da seni tespih eder, akıl ve
temyiz sahibi olmayanlar da.
Her birinin başka çeşit bir tespihi var. Bunun halinden onun haberi bile yok! İnsan,
cansız şeylerin tespih etmesini inkar eder ama cansız şeyler, ona kullukta üstattır.
Hatta yetmiş iki milletin her biri öbürlerinin halinden bihaberdir. Hepsi de şüphe
içinde kalmıştır.
Konuşan, söz söyleyen iki kişi bile birbirinin halinden haberdar olmazsa duvarla kapı,
nasıl birbirini anlar, duyar Ben söz söyleyen adamın bile tespihinden gafil olursam
gönlüm, sessiz sedasız bir şeyin tespihini nasıl duyar Sünni, Cebri’nin tespihinden
bihaberdir.
Cebriye de Sünni’nin tespihini eser etmez. Sünni’nin hususi bir tespihi vardır. Fakat
cebrinin de bunun zıddı olan bir tespihi vardır ki, ona sığınır. Bu “ O, sapıktır, yol
azıtmıştı” der durur. Halbuki onun halinden de haberi yoktur, “ Kün” emrinden de!
O, da “ Bunun hakikatten ne haberi var ki” demektedir. Allah takdir etmiş de onları
savaşa düşürmüştür, bu suretle de her birinin aslını meydana çıkarır. Bir cinse
mensup olmayandan izhar eder. Herkes kahrı lütuftan ayırt eder. Anlar. İster bilgi
sahibi olsun, ister cahil, ister aşağılık.
Fakat kahır içinde gizli olan lütfü, yahut lütuf içinde gizlenmiş bulunan kahrı, az kişi
anlar. Meğer ki gönlünde bir can mehengi olan Allah’a mensup bir er olsun. Bundan
başkaları kahırda gizli olan lütufla,lütufta gizli bulunan kahrı anlayamaz, şüpheye
düşerler. Onlar, adeta yuvalarına bir kanatla uçup ulaşmak isteyen kuşlara benzerler.
BİLGİNİN İKİ KANADI VARDIR ŞÜPHENİN İSE TEK
Bilginin iki kanadı vardır, şüpheninse tek. Zan noksandır, uçmaz. Tek kanatlı kuş,
çabucak baş aşağı düşer. Sonra uçmaya savaşır ama ya iki adımlık bir yer aşabilir, ya
birazcık daha fazla. Şüphe kuşu düşe kalka ümit yuvasına tek kanatla uçmaya savaşır.
Fakat şüpheden kurtuldu da bilgi sahibi oldu mu o tek kanatlı kuş,iki kanatlı kesilir.
Kanatlarını açar.
Ondan sonra yüzüstü, eğri büğrü değil, doğru yolda güzelce uçur gider. Cebrail gibi iki
kanatlı şüphesiz, hilesiz, kıylı kalsiz uçar. Bütün alem, ona “ Sen Allah yolundasın,
dinin doğru” dese. O onların lafına güvenmez, o sözlerden gururlanmaz, onun tek
canı, onlara çift olmaz.
Yahut herkes “ Sen yol azıtmışsın, kendini dağ sanıyorsun ama bir saman çöpüsün
sen” dese, bir zerre bile hayale düşmez, azıcık olsun kınayanların kınamasından elem
duymaz.
Bir mektebin talebesi, hocalarından bıkmışlar, çalışıp çabalamadan usanmışlardı. Ne
yapıp yaparak bir iş becermek, bu suretle de muallimi derde düşürmek için
birbirleriyle görüşüp danıştılar. “ Hoca hiç hastalanmıyor ki birkaç günceğiz olsun
mektebe gelmesin de rahat kalalım.
Bir hapisten bu darlıktan, bu çalışıp çabalamadan kurtulalım. Mermer kaya gibi
yerinde durup duruyor” dediler. İçlerinden birisi, en zekileriydi. Bir tedbir düşündü. “
Hocam, nasılsın, neden böyle benzin sararmış Hayır ola, rengin kaçmış senin bu ya
hava çarpmasından, ya sıtmadan derim.
Hoca, elbette bu sözden biraz olsun vehme düşer. Sen de bu çeşit sözlerle bana
yardım edersin kardeşim. Mektebin kapısından içeri girer girmez, “ Hayır ola hocam,
bu halin ne” dedi. Vehmi biraz daha artar, akıllı adam bile vehimle delirir gider.
Üçüncü, dördüncü, beşinci sözler, acıklanırlar.
Otuz çocuk da hep bu sözü söylerse adamı iyice vehim kaplar, iş olur biter” dedi.
Çocukların hepside “ Aferin zeki çocuk, bahtın daima yaver olsun, Allah sana yardım
etsin” dediler. Birleşip hiç birisinin bu kavilden, bu karardan dönmeyeceklerine ait
kuvvetlice ahdettiler. Sonra o zeki çocuk, içlerinden kimsenin bunu söylememesi için
hepsine yemin ettirdi.
O çocuğun bu tedbiri, hepsinin tedbirinden üstün olmuştu, onun aklı, bütün çocukların
aklından ileriydi. Güzellerin bazıları, nasıl bazılarından üstün, bir kısmı da
öbürlerinden aşağıysa insanların akılları da fazla, yahut eksiktir. Ahmed, “ Erlerin
güzelliği, dillerinin altında gizlidir” mealinde bir söz söyledi.
Akıllardaki aykırılık, yaratılıştadır. Bu hususta Sünnilerin sözünü dilemek, onların
hükmünü kabul etmek gerek. Bu hüküm itizal ehlinin sözlerine aykırıdır. Onlar, “
Akıllar yaratılışta aynı derecededir. Tecrübe ve öğreniş, aklı çoğaltır, azaltır, bu
suretle bir adam, öbüründen daha bilgili olur” derler.
Bu söz batıldır. O zeki çocuk, herhangi ir meslekte tecrübe sahibi değildi ya. Fakat o
küçük çocuk, öyle bir tedbirde bulundu ki yüzlerce tecrübe sahibi ihtiyar, o tedbirinin
kokusunu bile alamadı. Zaten yaradılışta olan üstünlük, çalışıp çabalama, düşünüp
taşınma ile elde edilen üstünlükten elbette iyidir. Sen söyle, Allah vergisi mi daha iyi,
yoksa topal eşeğin rahvan atı taklidi mi
Ertesi gün oldu. Çocuklar, bu düşünceyle mektebe geldiler. Hepsi de dışarıda bu fikri
ortaya atan zeki çocuğu bekliyorlardı. Çünkü bu tedbirin kaynağı oydu. Baş, daima
ayağın reisidir. Ayağı çekip götüren baştır. A mukallit, gök nurunun bir kaynağı olan
kişiden üstün olmayı isteme.
Çocuk geldi, hocaya, selam verip hocam, hayır ola, benzin sararmış” dedi. Hoca
“Hasta filan değilim, saçmalama geç yerine otur” dedi. Dedi ama hatırına da bir vehim
tozudur kondu, az bile olsa gönlüne bir endişedir düştü. Derken öbür çocuk içeri girdi.
O da öyle söyleyince o vehim arttı. Böyle, böyle arttıkça arttı. Haline şaştı kaldı, hasta
olduğuna hükmetti.
Kadın, erkek, çoluk, çocuk halkın secde etmesi de Firavunun gönlüne tesir etti,
hastalandı. Herkes ona Allahsın, padişahsın dedikçe vehimlendi, bu vehimleşti öyle bir
dereceye geldi ki, Allahlık, davasında yiğitleşti, ejderha kesildi, doymak nedir bilmez
oldu! Aklı cüzinin afeti vehimdir, zandır.
Çünkü onun vatanı karanlıklar diyarındadır. Yerde yarım arşın enlikte bir yol olsa
insan, hiç vehimlenmeden rahatça yürür. Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen
yolun genişliği iki arşın olsa yine eğri büğrü gidersin. Hatta gönlüne düşen vehim
yüzünden belki de düşersin. Vehimden gelen korkuya iyice dikkat et de vehimin
kötülüğünü anla.
Hoca vehimden korkudan hastalandı. Yerinden sıçrayıp kalktı, kilimini başına örttü. “
Zaten sevgisi az, ben u halde, olduğum halde halimi sormadı bile. Renginin
solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber bile vermedi. Bana kastediyor., benden
kurtulmaya yol arıyor.
Kendi güzelliğinden kendi cilvesinden kendisi sarhoş olmuş. Benimse haberim bile
yok. Halbuki leğenim, damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim” diye karısına kızgın
bir halde, evine gelip kapıyı şiddetle açtı. Çocuklarda hocanın ardından geliyordu.
Karısı : “Hayır ola, erken geldin. Allah esirgesin, başına kötü bir şey gelmesin de”
dedi.
Hoca dedi ki. “ Kör müsün sen Bir benzime, bir halime baksana Yabancıların bile
derdimle dertleniyor, feryada geliyor. Sen evimin içinde olduğun halde bana
düşmanlığından, bana karşı münafıklıkta bulunduğundan yanıp yakıldığımı,
görmüyorsun bile”
Kadın, “ A hocam, senin bir şeyin yok. Bu endişen manasız ve saçma bir vehimden
ibaret” dediyse de, “ A (:::) inat mı ediyorsun Halimde ki kırgınlığı, tir, titrediğimi
görmüyor musun Körsen benim ne cürmüm var ben kendi derdime düştüm, bu
gussadan perişan bir haldeyim zaten” dedi. Kadın “ Hocam, ayna getireyim de bak.
Benim bir suçum var mı
Yalan söylüyor muyum, anla” dediyse de hoca, “ Git, aynan da batsın, sen de bat.
Zaten daima buna buğzetmede, daima bana kin gütmede, benimle inat edip
durmadasın sen. Yatağı yay, yorganı getir ben yatayım hele başım ağırlaştı” dedi.
Kadın biraz duraklayınca “ Hadi behey düşman senin layığın bu laf, durmasana” diye
bağırmaya başladı.
Kocakarı, yatak yorgan getirip döşedi. “ İçi vehim ateşiyle dolu, imkan yok. Bir şey
söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık sahiden hastalık
haline gelecek. Kötüye yorma, vehimlenme, insanı hiçbir hastalığı yokken hasta eder.
Kabul edilmesi farz olan Peygamber hadisidir bu: hasta değilken kendinizi hasta
gösterirseniz sahiden hastalanırsınız.
Hasta değilim desem, bu karı yalnız kalmayı istiyor, yapacağı bir iş var. beni evden
atacak sonra da ne kötülükte bulunacaksa bulunacak diyebilir” dedi. Hoca yorganını
çekip uzandı, ahlayıp puflamaya, inim, inim inlemeye başladılar. “ Bunca işler işledik,
bunca düzenler düzdük; yine de zindandayız. Kurduğumuz yapı, kötü yapıymış, biz de
kötü kurucular!” diyorlardı.
O zeki çocuk, “ Arkadaşlar, dersinizi bağıra, çağıra okuyun” dedi. Hepsi birden bağıra,
, bağıra okumaya başlayınca dedi ki. “ Çocuklar, bizim bağırmamız hocaya fena gelir.
Bu gürültü hocanın baş ağrısını fazlalaştırır. Bu dert, bir kuruşa değer mi Hoca doğru
söylüyor, başımın ağrısı fazlalaştı. Hadi gidin!” dedi.
Çocuklar, yeri öpüp “ Kerem sahibi, hastalık, senden uzak olsun” dediler. Mektepten
fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koşuştular. Anneleri kızarak “Bu gün
mektep var. sizse oyuna dalmışsınız” dedi. Özür getirip dediler ki: “ Dur hele anne,
suç bizim değil, bizim kabahatimiz yok. Nasılsa hocamız hastalandı, perişan bir hale
geldi”
Anneleri dedi ki. “Hile , düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz. Hele sabah
olsun, hocanıza gideyim de bu hilenin aslını öğreneyim” çocuklar, “ Peki, git de doğru
mu söylüyoruz, yalan mı, anla” dediler.
Sabah olunca anneleri, hocayı dolaşmaya gittiler. Bir de baktılar ki hoca, ağır bir
hastalığa tutulmuş, yatmakta. Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için
kan-tere batmış. Hafif, hafif ah etmekte. Hepsi La havle demeye başladılar. “ Hayrola
hocam, bu baş ağrısı ne Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yok” dediler.
Hoca” Benim de haberim yoktu. Bu (:::) oğulları haber verdiler işte, ben çalışıp
çabalıyor, kıylı kaalle meşgul bulunuyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde
dehşetli bir hastalık varmış” dedi. İnsan bir işe ciddiyetle koyuldu mu hastalığını
göremez, körleşir.
Mısır kadınları da Yusuf’un güzelliğine daldılar, haberleri bile olmadı da, ellerini
paramparça ettiler. Hayrete düşen ruh, ne önü görür, ne ardı! Nice babayiğit erler
vardır ki savaşta elleri, ayakları kesilir de, yine savaştan el çekmez, kendini sağlam
sanırlar. Fakat sonradan görür ki el kesilmiş, bir hayli de kan akmış da haberi bile
yok!
Bil ki bu ten, elbiseye benzer, yürü, bu elbiseyi giyeni ara, elbiseye sürünüp durma.
Ruha Allah’ı tevhit etmek hoş gelir. Görünmeyen bir başka el, ayak var. rüyada el
ayak görür, bir şey alır bir yere gider, birisiyle görüşür, konuşursun ya onu hakikat bil
saçma zannetme. Sen bedensiz bir bedene sahipsin, gayri canının cisminden
çıkacağından korkma.
DAĞDA HALVET EDEN DERVİŞİN HİKAYESİ
Dağlarda oturan bir derviş vardı. Yalnızlık, onun arkadaşı ve nedimiydi. Allah şarabını
içmiş olduğundan erkeklerin sözlerinden de usanmıştı, kadınların sözlerinden de. Bize
bir yerde oturup yerleşmek nasıl kolay geliyorsa bazı kimselere de bir yerden bir yere
gezip durmak öyle kolay gelir.
Sen nasıl ululuğa aşıksan bir sanatkar da mesela demirciliğe aşıktır. Herkesi bir iş için
yetiştirmişler, gönlüne o işin meylini vermişlerdir. Gönülde bir meyil olmadıkça el,
ayak nasıl hareket eder. Su, rüzgar olmadıkça çerçöp nasıl akar, savulur Kendinde
göğe doğru çıkmaya bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!
Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryat et , ağlayıp inlemeyi hiç
bırakma. Akıllılar önceden feryat ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar!
Sen, işin önünde sonunu sor da kıyamet günü pişman olma.
Birisi, kuyumcunun birine giderek “ Altın tartacağım, bana terazisini versene” dedi.
Kuyumcu dedi ki. “ Babacığım, hadi git, bende kalbur yok!” Adam: “Alay etme
benimle. Ver şu teraziyi” dedi. Kuyumcu dedi ki. “ Dükkanımda süpürge yok” Adam “
Kafi yahu, bırak alayı” ben senden terazi istiyorum. Sağırlıktan gelme şu tarafa, bu
tarafa, bu tarafa gidip durma, ver teraziyi” dedi.
Kuyumcu dedi ki. “ Sağır değilim, sözünü duydum, söylediğim sözleri de manasız
sanma. Sözünü duydum ama sen kuvveti, kudreti kalmamış bir ihtiyarsın, hiç şüphem
yok, zayıflıktan elin titreyecek. Tartacağın altın da külçe değil, tozu var, kırık dökük
bir şey, elin titreyecek, yere dökeceksin.
Sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin.
Altını süpürüp bir yere toplayınca da güzelim kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben
işin sonunu önceden gördüm. İyisi mi hadi sen başka bir yere git.” Artık o dağlıklarda
yurt tutup, orada yiyen, içen tek ve ulu şeyhin hikayesini tamamla.
O dağlarda ağaçlar, meyveler, sayısız elmalar, armutlar, narlar vardı. O derviş,
meyvelerle gıdalanır, başka hiçbir şey yemezdi. Allah’a “ Yarabbi seninle ahdım
olsun. Bu ağaçlardan meyve toplamayayım. Rüzgarlarla yere düşen meyvelerden
başka hiçbir meyve yemeyeyim, elimi hiçbir dala uzatmayayım.” Dedi.
Bir müddet nezrine vefa etti. Fakat nihayet kaza ve kaderin imtihanları çıkageldi. Bu
yüzden, sözlerinizde daima inşallah deyin, ahitlerinizde de Allah dilerse sözünü
söyleyin. Çünkü beni gönüle her zaman başka bir meyil verir, her an gönüle başka bir
dağ vururum.
Biz her sabah yeni bi işte, yeni bir güçteyiz. Her şey, bizim dileğimize göre meydana
gelir denmiştir. Hadiste “ Gönül, ovada rüzgarlara tabi bir tüy benzer. Rüzgar, tüyü
her tarafa uçurur, gah sola, gah sağa götürür durur.” Denmektedir. Başka bir hadiste
de denmiştir ki: “ Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!”
Gönlün her an başka bir dileği vardır. Fakat bu dilek kendisinden değildir, başka bir
yerdendir. Şu halde gönlün reyine, gönlün dileğine neden emin olur da ahdeder,
sonunda da pişman olur, nedamete düşersin Fakat bu yine de Allahnın
hükmündendir. Allahnın takdiridir. Kuyuyu görürsün de çekinmeye kudretin olmaz.
Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine taaccüb edilmez ki. Şaşılacak şey
şudur: hem tuzağı görür, hem mıhı görür de yine sonunda ister istemez o tuzağa
düşer! Gözü açık kulağı açık, tuzak önde, yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar.
Bir kişizade görürsün. Çula, çuvala bürünmüş, baş açık belalara uğramış. Bir kahpenin
sevdasıyla yanıp tutuşuyor. Elbiselerini, malını, mülkünü sarış. Elindeki avucundaki
gitmiş, adı kötüye çıkmış hor hakir bir hale gelmiş, düşmanlarının isteği gibi tepesi
üstüne yuvarlanıp gidiyor.
Adamcağız bir zahit gördü mü “ Ey ulu, Allah için bana bir himmet et. Bu aşağılık ve
kötü sevdaya düştüm, elimdeki maldan, altından, nimetten oldum. Bir himmet et,
belki bu dertten kurtulur, bu kara balçıktan sıçrar, çıkarı der”. Halktan da dua
etmelerini istemektedir. İleri gelenlerden de.
“ Aman, beni kurtarın, kurtarın, kurtarın!” demektedir. Eli de açık, ayağı da. Ne onu
bağlamışlar, ne başında bir adam var, ne ayağın da bukağı! A adam, hangi bağdan
kurtulmak istiyor, hangi hapisten kaçmak diliyorsun Hangi bağdan olacak Tertemiz
ruhtan başka kimsenin göremediği takdir bağından gizli olan kaza bağından!
Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincirlerden de! Çünkü
demir zincirleri demirci kırabilir, bir adam zindanın temelini kazıp duvarını yıkabilir.
Fakat şaşılacak şey şu ki gizli olan kuvvetli bağı kırmaktan demirciler bile acizdir. O
bağı Ahmed görebilir de, “ Boynunda da hurma lifinden bir ip var” der.
Ahmed, Ebuleheb’in karısının sırtındaki odun yükünü gördü de ona “ Odun hamalı”
dedi. İpi de ondan başka kimse görmedi, odunu da. Ona da her görünmeyen şey,
görünür. Başkaları umumiyetle tevil ederler; bu akılsızlıktan böyle söylüyor derler.
Sanki onların akılları başlarındaymış!
Tevil ederler ama hakikatte onun sırtı, o odun yükünün altında iki büklüm olmuştur,
gözünün önünde feryat edip durmakta. Bana bir dua edin., bir himmet edin de
kurtulayım, şu gizli bağdan sıyrılayım demektir. Bu nişaneleri apaçık gören, nasıl olur
da şakiyi saitten ayırt edemez.
Bilir, tanır ama Allah sırrını açmak helal olmadığından ululuk sahibi Allahnın emriyle
örter, gizler. Bu sözün sonu yoktur, gelelim hikayeye: o yoksul, açlıktan zayıf, perişan
bir hale geldi, harekete bile mecali kalmadı.
Derviş tam beş gün armut ağacını silkmedi, fakat açlık ateşi de sabrını tüketmekteydi.
Bir dalda birkaç armut gördü. Fakat yine sabredip kendisini çekti. Bu sırada bir rüzgar
geldi, dalı eğdi. Dervişin nefsi, onları yemeye yeltendi. Galebe de etti. Açlık, zayıflık,
bir yandan da takdir, zahidi nezrine vefadan alıkoydu. Ahdini bir yana bıraktı, daldaki
armudu kopardı yedi. Fakat hemencecik Allah azabı erişti, gözünü açtı kulağını çekti.
Yirmi tane yahut daha fazla hırsız, oraya gelip konmuştu. Çaldıkları şeyleri aralarında
pay ediyorlardı. Birisi şahneye haber vermişti. Derhal şahnenin adamları oraya gelip
hepsini yakaladılar. Şahne hiddete gelip cellada “ Bunların ellerini, ayaklarını kes”
dedi. Cellat, oracıkta hepsinin sol ayaklarıyla sağ ellerini kesmeye başladı. Bir
gürültüdür koptu.
O arada zahidin eli de yanlışlıkla kesildi. Cellat, ayağını kesmek üzereyken, rütbesi
pek büyük bir atlı gelip yetişti, cellada “ Behey köpek kendine gel, bu, filan Şeyhtir,
Allah abdalıdır. Neden onun elini kestin ” diye bağırdı. Cellat, elbisesini yırtıp giderek
yana yaklaştı şahneye hali anlattı. Şahne yalınayak geldi. Allah şahit ki bilmedim diye
özürler dilemeğe. Ey kerem sahibi, ey cennetliklerin ulusu, bu kötü işi affet, hakkını
helal eyle. Beni bağıla demeye başladı.
Şeyh dedi ki: “Ben, bunun sebebini biliyor, suçumu anlıyorum. Ben onun yemininin
hürmetini terk ettim, onun adaleti de benim( yeminim) sağ elimi kestirdi! Ben kötü
olduğunu bildiğim halde ahdimden döndüm. Bunun kötülüğü elime geldi. ey vali
sevgilinin hükmüne elimiz de feda olsun ayağımız da, beynimiz de, derimiz de! Bu
bana kısmetmiş! Sana helal ettim.
Sen bilmeyerek yaptın, bir suçun yok ki. Halimi bilenin, fermanı yürür. Allah emrine
itiraz etmek nerede ” nice kuş vardır ki uçup tane arar. Boğazı, boğazının kesilmesine
sebep olur. Nice kuş vardır ki açlık ve midesi yüzünden dam kenarında, kafes içinde
mahpustur.
Nice balık vardır ki su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya
tutulmuştur. Nice namuslu, örtülü kadın vardır ki ferciyle boğazının şomluğundan
rüsvay olmuştur. Nice bilgili ve iyi huylu kadı vardır ki boğazının yüzünden rüşvet
almış, utanıp yüzü sararmıştır.
Hatta Harut’la Marut bile o şarabı tatmışlardır da o şarap, onların göğe çıkmalarına
mani olmuştur. Bayezid, bu yüzden çekindi işte, kendisinde namaz kılma hususunda
bir tembellik gördü. O çok akıllı şeyh, sebebini düşündü., fazla su içmesinde buldu. “
Tam bir yıl su içmeyeceğim” dedi. Dediğini de yaptı, Allah sabır ve tahammülünü
verdi.
Onun bu pek ehemmiyetsiz mücahedesi, din içindi bu yüzden de sultan oldu, arifler
kutbu oldu. Şeyhin de eli boğazı yüzünden kesildi ve o zahit adamın şikayet kapısı
bağlandı. Adı halk arasında “ Şeyh-i Akta- eli kesik şeyh” kaldı., halk onu bu adla
tanıdı.
Onu birisi ottan,çöpten yapılmış bir gölgelikte ziyaret etti. İki elle zembil örmekte
olduğunu gördü. Şeyh ona “ Ey canının düşmanı, neden böyle küstahlık edip yanıma
geldin Neden izinsiz içeri girdin ” dedi. Adam, “ Sevgimden fazla iştiyakımdan”
deyince, Şeyh gülümsedi de dedi ki: “ Öyleyse gel fakat ey ulu kişi, bunu gizle.
Ben ölmeden ne bir dosta, ne bir sevgiliye ne de bir aşağılık kişiye, hiç ama hiç
kimseye söyleme! Bundan sonra bir bölük halk onu iki elle zembili örerken
penceresinden gördüler. Şeyh “ Yarabbi, hikmetini sen bilirsin. Ben gizliyorum, sen
aşikar ediyorsun” dedi. Ona şöyle ilham geldi. “ Birkaç kişi, senin elinin kesik olması
kınadılar, sana münkir oldular.
O halde yolda yalancıydı ki Allah, onu bu, tarife arasında rüsvay etti dediler. Ben
onların kafir olmasını, bu azgınlıkla, bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini
istemem. Ben de şu kerameti aşikar ettim. İş işlediğim vakit sana iki el ihsan ettiğimi
gösterdim. Ki o biçareler, hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdud
olmasınlar. Ben sana bu kerametler olmaksızın da daha önce bizzat teselliler verdim.
Bu mumu ancak onlar için yaktım. Sen ölümden, bedeninin cüzlerinin ayrılacağından
korkmaktan geçtin. Sen de başının, ayağının gideceğine dair korku kalmadı. Vehmi
bırakmak, senin için ulu bir siper oldu.”
Firavun, sihirbazları yeryüzünde öldürmekle tehdit etmedi mi Sizin ellerinizi,
ayaklarınızı çaprazına kestirir sizi asarım, affetmem demedi mi O sihirbazların
vehme düşeceklerini, korkacaklarının, vesveseye uğrayacaklarını sanıyordu.
Titremeye başlayacaklarını, ürküp korkacakların, bu tehditlerden vehmedeceklerini
umuyordu.
Bilmiyordu ki onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü pencerenin
önüne oturmuşlar, gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini bilmişler, çevik bir
hale gelmişlerdir. Bir gül bahçesinde felek havanı, onları yüzlerce defa dövüp ezse
bile. Bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık vehmin ferilerinden pek
korkmazlar.
Bu alem, bir rüyadır, zanna kapılma sen, rüyada bir el kesilse bile zararı yok. Rüyada
başın kesilse de hakikatte yine başın yerindedir, ömrün de uzun olur. Rüyada kendini
ikiye biçilmiş görsen bile kalktın mı vücudun da sağlamdır. Bir hastalığında yoktur.
Hasılı rüyada vücudunu noksan görmekten ne çıkar Yüzlerce parçaya ayrılsan bile ne
korkacaksın ki
Suretle kaim olan bu cihan hakkında da Peygamber, uyuyanın gördüğü bir rüya dedi.
Sen u sözü taklit yoluyla kabul ettin, fakat salikler bunu rivayet edilmedin de
gözleriyle gördüler. Sen gündüzün de uykudasın. Bu uyku değil deme. Gölge feridir,
asıl ise ancak ay ışığından ibarettir.
Ey yiğit bil ki uykun da uyanıklığın da uyuyan adamın rüya içinde rüya görmesine
benzer. Bu adam, kendisini uyuyorum sanır ama bilmez ki ikinci uykudadır, iki kat
uyku içindedir. Testici, bir testiyi kırarsa dilediği zaman yine yapar da. Kör, her
adımda kuyuya, çukura düşmekten korkarda binlerce korkuyla yol yürür.
Fakat gören kişi yolun enini, boyunu görür, çukuru, kuyuyu bilir. Her adımda ayakları,
dizleri titremez. Her dertten yüzünü ekşitir mi ki Sihirbazlar, “ Ey firavun, halk biz,
her sesten, her gulyabaniden ürküp duracak adam değiliz. Bizim hırkamızı yırt, onu
diken var. olmasa bile çıplak olmamız daha iyi.
Bu güzeli çıplak olarak koçmamız daha hoş. A bir işe yaramaz , bir şey beceremez
düşman! Tenden mizaçtan soyunmaktan daha hoş bir şey yoktur, a ilhama mazhar
olmayan sersem Firavun!” dediler.
GÖREBİLEN GÖZ
Katırın biri deveye “ Arkadaş, yokuş olsun iniş olsun en dar yolda bile, sen güzelce
gidiyor, hiç kapaklanmıyorsun. Bense durmadan tepesi üstü düşüp duruyorum. Yol
ister kuru olsun, ister balçık daima yüzüstü kapaklanıyorum. Bunun sebebi ne Bana
bir söyle de ne yapmalı, nasıl etmeli anlayayım” dedi. Deve dedi ki: “ Benim gözüm
senin gözünden daha kuvvetlidir, daha iyi görür.
Sonra ben, yukardan bakmaktayım, bu sebeple hiç yüzüstü düşmem. Yüce bir dağın
başına çıktım mı en son çukuru bile görürüm. Allah bütün inişleri çıkışları özüme
gösterir. Her adımımı nereye atacaksam görür de öyle atarım. Bu yüzden de
sürçmekten, düşmekten kurtulurum.
Sense iki üç adım ötesini görmezsin. Taneyi görürsün de tuzağı görmezsin. Konak,
iniş ve yürüyüş yerlerinde hiç körle gözlü bir olur mu Allah ana karnında ki çocuğa
can verdi mi mizacına vücudunu kuvvetlendirecek cüzüleri çekmek kabiliyetini verir.
Yediği şeylerle bu cüzüleri çeker, bu suretle de cisminin nescini dokur durur.
Allah, insana kırk yaşına kadar bu cüzüleri çekme kabiliyetini, bu hırsı verir. O da
kendisini yetiştirir büyür, gelişir, kuvvetlenir. Ruha, cüzüleri çekmeyi öğreten o tek
padişah nasıl olur da cesedin cüzüleri bir araya getirmeyi bilmez Bu ruh zerrelerini
bir araya toplayan ;
Sana hayat kabiliyetinin veren güneş, gıda vasıtasıyla olmaksızın da varlığının
zerrelerini toplayıp bir araya getirmeyi bilir. Uykudan uyanınca senden gitmiş olan
akıl ve duyguyu yine sana iade eder. Buna bak da ölünce de bil ki onlar kaybolmaz,
Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.
Allah dedi ki. “ Uzeyr, eşeğine bir iyice bak. Çürümüş etleri dökülmüş. Onun
cüz’ülerini gözünün önünde bir araya getirecek, başını, kuyruğunu, kulaklarını,
ayaklarını düzüp koşacağım. Görünürde bir el olmadığı halde bütün cüzüleri bir araya
getiren, cesedin parçalarını bir yere toplayan benim. Şu yama yamama sanatına bak
hele, eski palasları iğnesiz dikip durmada
Diktiği sıralarda ne ip var, ne iğne, fakat öyle bir diker ki ortada terzi bile görünmez.
Gözünü aç da haşri apaşikar gör. Kıyamette hiçbir şüphen kalmasın. Varlık zerrelerini
nasıl tamamıyla topluyorum, gör de ölürken bu hayata sarılıp titreme. Uyurken
bedeninin duygularının mahvolmayacağından eminsin ya. Uykun geldi mi duyguların
dağılır, harap bir hale gelir ama mahvolacaklar diye korkup titremezsin”
Bundan önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağdı.
Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı.
Peygamber, “ İleri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer” dedi. Bir
sabah evindekiler ona dediler ki. “ A güzel huylu, nasıl da yüreğin katı, neden böylesin
sen, biz senin oğullarının ölümünden iki büklüm oluyor, zarı, zarı ağlıyoruz da. Sen hiç
ağlamıyor, feryat etmiyorsun bile. Bu neden ki yoksa gönlünde merhamet mi yok.
Yüreğinde merhamet yoksa senden ne umabiliriz ki Ey ulumuz, rehberimiz,
kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidiz sende. Mahşer günü tahtı bezedikleri zaman
o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz. Öyle bir amansız günde senin
ihsanına ümit bağlamışız.
Hiçbir mücrime aman verilmeyen o gün el bizim erek senin! Peygamber “ Kıyamet
günü suçluları ağlar, inler bir halde nasıl terk ederiz Ben o gün canla başla onların
suçlarını affettirir. Onlara şefaat eder, onları ağır işkencelerden kurtarırım. Suçluları,
büyük günahlarda bulunanları çalışıp çabalar, ne yapıp, yapıp Allah azabından halas
ederim.
Ümmetimin iyileri zaten kurtulurlar, o azap günü benim şefaatime ihtiyaçları olmaz.
Hatta onlar bile suçlulara şefaat ederler, onların bile sözleri geçer, hükümleri yürür.
Hiç kimse başkasının suçunu almaz, yükünü yüklenmez, yüklenmez ama yüklenen
ben değilim ki, onların yüklerini alan, onları hafifleten Allahdır.” Dedi.
Civanım, yükü olmayan şeyhtir. Allah onu eldeki yay gibi eline almış, kabul etmiştir.
Şeyh kime derler İhtiyara, yani saçı sakalı ağarmış adama derler. Fakat ey ümitsiz
adam, bunun manasını bil. Kara saç, kara sakal, onun varlığıdır. Varlığından tek bir kıl
bile kalmamalı.
Birisinin varlığı kalmadı mı pir ona derler. İster saçı sakalı siyah olsun, ister kır. O
kara saç, kara sakal, insanlık sıfatıdır. Söylediğimiz kıl, sakal, bıyık kılları söylediğimiz
saç baştaki değildir. İsa beşikte “ genç olmadan şeyhsiz, piriz” diye bağırır. Oğul
insan insanlık sıfatlarının bir kısmından kurtuldu mu şeyh olmaz, fakat olgun bir adam
olur.
İnsanlık sıfatlarından bir tek kara kıl bile kalmadı mı şeyh olur, Allah’a makbul bir
adam haline gelir. Fakat bir adam yaşlansa da saçı sakalı ağarsa hakikatte ne pirdir,
ne Allah hası! Varlığında insanlık sıfatlarından bir tek kıl bile kalsa mensub olamaz,
alem halkından birisidir o!
Şeyh, kendisine bu sözü söyleyen karısına dedi ki: “ Arkadaş, merhametim, şefkatim
yok, yüreğim katı sanma, biz kafirler, Allah’a küfranı nimette bulunmuş olmakla
beraber onlara acırız. Hatta halk onları taşlıyor diye köpeklere acırız. Ben beni ısıran
köpeğe de dua eder. Yarabbi sen onu bu huydan vazgeçir. Adamları ısırmasın da
halkın taşını topacını yemesin derim.
Allah velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir. Onlar halkı Allahnın
haremine davet ederler. Hakk’a da yarabbi bunları sen kurtar diye dua ederler. Bu
yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi, Yarabbi, sen
bunlara acı sen kapını kapama derler. Halkın mazhar olduğu rahmet, cüzi rahmettir.
Fakat himmet sahibi er, külli rahmete mazhardır. Allahnın cüzi rahmetine mazhar olan
külli rahmete ulaştı mı rahmet denizi kesilir, yol gösterici olur. Ey cüzi rahmet, külle
ulaş ey külli rahmet sen de yürü halka yol göster. Cüzi rahmete mazhar olan ve o
mertebede kalan, denizin yolunu bilmez, kuyuları da denize benzer sanır!
Denizin yolunu bilmedikçe nasıl yol alır, halkı nasıl denize götürür. Denize ulaştırır
Sel ve nehir gibi denize kadar akıp gitti mi o vakit denize ulaşır, denizle birleşir.
Bundan önce halkı davet etse bile bu daveti taklittir. Yolu, varılacak makamı görerek
yahut Allahdan vahiy ve ilhamla, Allah kuvvetiyle değil!”
Kadın “ Peki madem ki herkese acıyorsun, bu sürünün çobanı gibi sürünün etrafında
dönüp dolaşıyorsun demektir. Ecel celladı, oğullarını vurup öldürdüğü halde nasıl
oluyor da kendi oğluna ağlamıyorsun Gözyaşları merhamete delildir, yürek
yanmadıkça göz yaşaramaz, neden gözlerinde yaş yok, niçin ağlamıyorsun ya ” dedi.
Şeyh kadına yüz çevirip dedi ki. “ Kocakarı, kış mevsimi, temmuz ayına benzemez.
İsterse hepsi ölsün, isterse diri kalsın gönül gözünden kaybolmuyorlar ki! Onları
gözümün önünde görüp dururken neden senin gibi yüzümü yırtayım Zamanın
devranından çıktılar, çıktılar ama onlar yine benimle beraber, etrafımda oynayıp
duruyorlar!
Ağlayış ya elemden olur, ya ayrılıktan. Halbuki ben aziz sevgililerimle vuslattayım,
koşuşup duruyorum. Halk onları rüyada görür. Bense uyanıkken onları apaşikar
görüyorum. Bu cihandan kendimi gizledim mi, duygu yaprağını varlık ağacından
silktim mi onlarla beraberim.
Kadınım, duygu akla esirdir, fakat bil ki akılda ruhun esiridir. Can, aklın bağlı olan
ellerini çözdü mü haline imkan bulunmayan işleri de yapar, düzer. Duygularla
düşünceler, duru suyun yüzünü çer çöp gibi kaplamıştır. Aklın eli, onları bir tarafa
atar, su meydana çıkar. Çer çöp habbeler gibi suyun yüzünü örter.
Fakat bunlar bir tarafa sürüldü mü su görünür. Allah, aklın elini açmadıkça hava,
suyumuzun yüzünün çerçöple, süprüntüyle doldurur. Suyu daima örter; hava buna
güler; akılsa ağlar durur. Allah korkusu, havanın ellerini bağlarsa Hakk aklın ellerini
çözer.
Hizmetkarın akil olursa sana galip olan duygularda mahkumun olur. Gayba mensup
sırlar, can aleminden zuhur etsin diye duyguları zahiri olmayan bir uykuya daldırır da.
İnsan uyanıkken rüyalarda görür. İnsana gök kapıları da açılır.
Yoksul şeyhin biri, bir vakitler kör bir pirin evinde bir musaf gördü. Temmuz ayı idi.
Ona mihman olmuştu. O iki; zahit birkaç gün araya gelmişlerdi. Kendi kendisine “
Burada mushafın ne işi var bu adam kör” dedi. Bu düşünceye düştü, huzuru kaçtı “
Burada bu körden başka kimsede yok, bu ne iş
Burada yalnız o var, bir de buraya mushaf koymuş ben ne bunağım, ne sersem. Onun
için hiçbir şey sormayayım, sabredeyim de sabırla muradıma erişeyim” dedi. Sabretti,
bir müddet gönlü sıkıldı, fakat nihayet meseleyi anladı. Çünkü sabır, genişliğin
anahtarıdır.
Lokman’ın, tertemiz Davud’un yanına gitmiş, onun demir halkalar yapmakta olduğunu
görmüştü. O yüce padişah demir halkalar yapıyor, halkaları birbirine takıyordu.
Lokman silah yapma sanatını pek görmemişti., şaşırıp kaldı, vesveseleri arttı. Bu nedir
acaba, şunu bir sorsam, bu kat, kat halkalarla ne yapıyorsun desem, dedi.
Sonra yine kendi kendisine dedi ki. “ Dur hele sabır daha iyi. Sabır, adamı maksadına
çabucak ulaştırır. Sormazsam iş daha çabuk anlaşılır. Sabırlı kuş, bütün kuşlardan
daha iyi uçar. Fakat sorarsam maksadı daha geç anlarım, kolaycıcık anlayacağım şey,
bu sorgumla güçleşir.
Lokman, orada bir müddet sabredip durdu. Bu müddet içinde Davud da zırhı yapıp
tamamladı. Kerem ve sabır sahibi Lokman’ın önünde bedenine geçirip giyindi. “
Civanım, bu, savaşta yaralanmamak için güzel bir elbisedir” dedi. Lokman dedi ki. “
Sabır da güzel bir iş. Her dertte ona sığınmak gerek, her gamı o giderir.”
A kişi “ Vel asri” suresinin sonunu dikkatlice oku da bak. Allah o surede sabrı hakla
beraber andı, sabrı hakka eş etti. Allah, yüz binlerce kimya yarattı ama insan sabır
gibi bir kimya görmedi.
Konuk da sabretti. Ansızın müşkül halloldu, anlamak istediğini anladı. Gece yarısı
Kuran sesini duydu. Uykusundan sıçradı, şu acayip şeyi gördü. Kör, mushaftan Kuran
okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki: “
Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen
Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin.
Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.”
Kör dedi ki. “ Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki Neye
şaşırıyorsun
Ben Allah’a ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl
düşkünse ben de Kuran okumaya öyle düşkünüm. Fakat hafız değilim ki, Yarabbi
Kuran okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver, benim gözlerimi aç da Kuranı
elime alıp okuyayım diye dua ettim.
Allahdan ey Kurana düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini
kesmeyen kişi. Senin bize karşı öyle bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel
demekte. nE vakit Kuran okumak istersen, ne vakit mushafı eline alırsan, ben de o
zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi.
Öyle de yaptı Allahm, ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam, her
şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan o ulu padişah. O tek Allah, gece çırağı gibi
gözlerimin nurunu ihsan etmekte” Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Veli
bu sebeple Allah’a itiraz etmez.
Bağını mı yaktı Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder. Yas içinde neşe verir. O elsiz
çolağa da el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.
Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir şey bile olsa mademki bize karşılık olarak
ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz etmemize imkan yok.
Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni ısıttıktan sonra ateşimi
söndürse de razıyım. Madem ki mumsuz da aydınlık vermekte, mumuna sönüşüne
neye feryat ediyorsun
RIZA MAKAMINA ULAŞANLAR
Şimdi dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit. Velilerden dua edenler, gah
diken, gah sökenler var. bunlar başka. Bir de velilerden öylelerini tanırım ki ağızları
yumulmuştur, hiç dua etmezler. O, ulular, Allah hükümlerine razı olmuşlardır.
Takdirin define çalışmak onlara haramdır.
Bunlar, kaza ve kaderde hususi bir zevk bulurlar, bundan kurtulmayı dilemek onlarca
küfürdür. Allah bunların gönlüne öyle bir hüsnü zan vermiştir ki derde düşüp hiç
yaslanmazlar, gök renkli yas elbisesi giymezler.
Behlül, dervişin birine “ Derviş, nasılsın Anlat bakalım ” dedi. Derviş, Dünyadaki işler
daima bir adamın dilediği gibi olur; seller, ırmaklar muradınca akar, yıldızlar
hükmünce hükmeder; hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği yere gider.
Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun derse.
Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa. Onun fermanı,
onun rızası olmadıkça alemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali nasıldır İşte o
haldeyim ben” dedi. Behlül, padişahım doğru söyledin. Bu hale sahip olduğun
nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta. Böylesin, hatta yüz mislisin.
Doğru ama bunu bir güzelce anlat. Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul
etsin, bir şeyden anlamaz adam da. Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir
tarzda anlat. Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası,
her çeşit aşlarla doludur. Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi
gıdasını bulur. O sofra, kurana benzer; Kuranın da yedi manası vardır; alelade halk da
ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de” dedi. Derviş dedi ki: “ Herkesçe
şu muhakkaktır ki alem Allah emrine ram olmuştur.
O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan yaprak bile düşmez. Allah lokmaya, gir
içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez. İnsanların yuları, dizgini olan,
insanları dilediği yere sürüp götüren istekler de o gani Allahnın emriyle meydana
gelir. Yeryüzünde olsun, göklerde olsun bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat
çırpmaz, harekete gelemez.
Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya imkan da
yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil. Ağaçların yapraklarını kim sayabilir sonu
olmayan şey, nasıl söze sığar Sen şu kadar duy, madem ki bütün işler, Allahnın
emrine tabi. Allahnın emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.
Allahnın takdiri, kulun rızası olur; kul Allah takdirine rıza verir. Onun hükmünü diler,
isterse. Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu hazırlık kendiliğinden meydana
gelir, ona hoş görünürse. Artık o kul yaşamayı bu lezzetli hayattan zevk almak için
istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan çıkar.
Ezeli emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur. Yaşarsa Allah için
Allah için yaşar, mülk ve hazine için değil. Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan
değil! İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet için, ağaçlar, ırmaklar için değil!
Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye korkudan değildir. Allah içindir.
Bu ahlak, ona ezelden verilmiştir. Gözü ve sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş
aydın olmuştur. Bu çeşit kul, Allah rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle
yapılmış helva gibi gelir. Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa alem, onun emrine,
onun fermanına tabi değil de nedir ”
Peki neden dua edip de Yarabbi bu takdiri sen tebdil et diye yalvarsın İşte şeyhe
göre Allah rızası bakımından kendi ölümü de evlatlarının ölümü de helva gibiydi. O
vefakar, o yoksul şeyhe evlat ölümü, kadayıf gibi gelmişti. O halde Allah rızasını,
duada görmedikçe neden dua etsin Doğru yolu bulan bu çeşit kulun şefaati de
acımaktan değildir, duası da.
O Allah aşkının mumunu yakar yakmaz kendi acımasını da yakmış yandırmıştır. Onun
aşkı, vasıflarına cehennem kesilmiştir o, kendi vasıflarını kıldan kıla tamamıyla
yakmıştır. Fakat geceleyin yol alanlar, bunları nereden anlayacaklar Bunları Dekuki
gibi yalnız bu devlete koşan, devlete ulaşan kişi bilir.
Dekuki , iyi bir hale sahipti. Aşık ve keramet sahibi bir zat. Yeryüzünde de öteki ay
gibi seyreder dururdu. Gece yolcularının gönülleri, onunla aydınlanır, nurlanırdı. Bir
yerde az otururdu., bir köyde iki inden fazla kalmazdı. “ Bir evde iki günden fazla
otursam kalbimde oranın sevgisi alevlenir. Eve barka mağrur olmaktan çekinir, hadi
ey nefis zenginleşmek bir şey elde etmek için sefere düş derim. İmtihanda muvaffak
olması için kalbimi hiçbir yere alıştırmam derdi. Gündüzleri yol yürür, sefer eder,
geceleri ibadette ulunur, namaz kılardı. Gözü açıktı o erin.
Padişahı görürdü. Bir doğan kuşunu benzerdi. Halktan çekilmişti, fakat huyunun
kötülüğünden değil. Kadından da ayrılmıştı, erkekten de, fakat ikilik korkusuyla değil.
Halka şefkat gösterirdi, su gibi faydalıydı. Onlara güzel bir şefaatçıydı, duası da Allah
tarafından kabul edilirdi.
Daima iyiyi de esirgerdi, kötüyü de herkese karşı anadan daha iyi babadan daha
düşkün ve muhabbetliydi. Peygamber: “ Ey ulular, ben size baba gibi şefkat ederim,
sizi babanız gibi severim. Çünkü siz benim cüzülerimsiniz. Neden cüzü külden
ayırırsınız ” demiştir. Cüz külden ayrıldı mı bir işe yaramaz. Tende bir uzuv kesildi mi
o uzuv murdar olur
Tekrar aslına ulaşmazsa ölür kalır, candan haberi bile olmaz. Oynasa hareket etse bile
bu, onun diriliğine delil olamaz. Senin kesilen uzvun da bir müddet oynar, hareket
eder. Cüzi külden ayrılırsa bir tarafa gider, kaybolur, kül de noksan kalır. Fakat bu
bahsettiğimiz kül o noksan kalan kül değildir. O külün kesilmesi, ulanması söze
sığmaz ama misal için ( zaruri olarak) nakıs bir şey söylüyoruz.
Peygamber, Ali’ye de temsil yoluyla aslan demiştir. Aslan onun benzeri değildir. Ama
misal bu. Böyle demiştir işte. Sen misalden benzerden, aralarında ki farktan vazgeç
de Dekuki hikayesine gel civanım. Dekuki, fetvada adeta halkın imamıydı., takva
topunu meleklerden bile çelmişti.
Bir yerde durup dinlenmede gezip tozmada ayı bile mat etmişti. Dindarlıkta din bile
ona haset ederdi. Bu kadar takva ve ibadetle bile, bu derece evrada, zikre koyulmuş
olmakla beraber yine de daima Allah haslarını aradı. Zaten seferden asıl maksadı d
buydu. Bir an olsun Allah hasına rastlayayım demekteydi.
Yola düştü mü, yarabbi, beni haslarından birisine ulaştır, ona arkadaş et. Yarabbi
tanıdığım erlere gönlüm kuldur. Köledir. Canım Allah’ım, tanımadıklarımı da hicap
içinde düşmüş kuluna merhametli kıl derdi. Allah ey ulular ulusu, bu ne aşk, bu ne
susuzluk Beni seviyorsun ya başkasını ne yapacaksın Der.
O da şöyle cevap verirdi! Ey sırları bilen rabbim, niyaz yolunu gönlüme açan, gösteren
sensin. Denizin ortasındayım ama yine de testideki suya tamahım var. ben Davud’a
benziyorum, doksan koyunum var, ama arkadaşımın bir koyununa da tamah
ediyorum. Senin aşkında haris olmak övülecek bir şeydir, bir yüceliktir.
Fakat senden başkasının aşkına düşüp de harislikte bulunmak ayıptır, ardır. Erlerin
şehveti, erlerin hırsı, önden gelir, puştların hırsıysa ayıp bir şeydir, kötü bir yoldur.
Erkeklerin hırsı öne aittir, puştların hırsı arda ait! O hırs erliğin kemalidir, bu hırs
rezalettir, soğuk ve kötü bir şeydir. Ah burada pek gizli bir sır var.
Öyle bir sır var ki onu anlamak için Musa bir Hızır’a koştu. Sen de suya kanmamış bir
susuz gibi, Allah için olsun, elde ettiğine kanaat etme, durma! Bu kapıda nihayetsiz
makamlar var. baş köşeyi bırak, senin baş köşen yoldur.
Ey kerem sahibi, bunu Musa’dan öğren. Kelim bile iştiyakından bak, ne diyor: bunca
makama sahip olduğum, yüce bir peygamber bulunduğum halde kendimi görmüyor,
kendime varlık vermiyorum, Hızır’ı aramaktayım. Ona, ey Musa, sen kavmini bıraktın,
bir izi kutlu kişinin ardına düştün.
Öyle bir ulusun ki korkudan da kurtulmuşsun, ricadan da niceye dek dönüp
dolaşacaksın, ne vakte kadar arayacaksın Aradığın sende bunu sen de bilirsin. Ey
gök ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın Dediler. Musa “ Beni bu kadar
kınamayın, güneşte ayın yolunu kesmeye savaşmayın.
Ben zamanın padişahıyla sohbet etmek için ta Mecmaal Bahreyn’e kadar gideceğim.
Hakikate ulaşmak için Hızır’ı sebep edecek, ona ulaşıncaya kadar yürüyecek, nice
zamanlar sefer edip duracağım. Yıllarca bu kanatlarımla o uğurda uçacağım. Yılarda
nedir ki Binlerce yıllar koşacağım. Bu binlerce yıllar uçup gitmeme değmez mi yoksa
Ben sevgilinin aşkını ekmek aşkından daha adi görmem! Bu sözün sonu gelmez. Sen
yine Deduki’nin hikayesini söyle.
Allah Rahmet etsin, Deduki dedi ki: nice zamandır doğuda, batıda sefer edip dururum.
Yıllarca, aylarca bir ay yüzlünün aşkıyla gittim. Ne yoldan haberim vardı, ne belden!
Allah kudretlerine hayran bir halde yürüdüm. Birisi ona : “ Dikenliklerde, taşlıklarda
yalınayak mı gidiyorsun ” dedi.
Dekuki dedi ki: “ Ben hayretler içindeyim, kendimde değilim ki. Sen bu ayakları yere
basıyor sanma, öyle görme. Çünkü aşık şüphe yok ki gönül yurduna sefer eder. Gönül,
sevgilinin sarhoşudur, yoldan, konaktan yolun kısalığından, uzunluğundan ne haberi
var” yolun uzunluğu, kısalığı, tenin vasıflarıdır ruhların gidişi başka çeşit bir gidiştir.
Sen meni iken akıl alemine kadar sefer edip geldin. Bu seferinde ne adım attın ne bir
yerde konakladın, ne de bir yerden bir yere göçtün. Canın gezip yürümesi, keyfiyetten
hariçtir, anlatılamaz. Cismimiz de gezmeyi candan öğrendi. Dekuki de cisim aleminde
olan gezmeyi gayri bıraktı da manevi bir keyfiyete büründü, gizlice ve keyfiyetsiz
olarak gitmekte.
Dekuki dedi ki: “ Bir gün, sevgilinin nurlarını insanda görmeye iştiyakım arttı. Katrede
bahri muhiti, zerrred4 güneşi görmek arzusuna düştüm. Gide,gide bir deniz kıyısına
vardım. Vakit gecikmişti, akşam olmuştu.
Ansızın ta uzaktan o sahilde yedi mum gördüm, mumların bulunduğu yere doğru
koşmaya başladım. O yedi mumun her birinin nuru gökyüzüne kadar vurmuştu.
Hayretlere düştüm, hatta hayret bile hayran oldu. Hayret dalgası aklımın başından
aştı! “ Bu mumlar, ne çeşit mum
Halk nasıl oluyor da bunları görmüyor; aydan daha aydın olan mumlar durup dururken
başka bir mum arıyor Halkın gözünde ne şaşılacak bir bağ var ki bunları görmüyor.
Allah doğru yolu dilediğine gösteriyor sahiden” diyordum.
Bir de baktım ki o yedi mum bir mum oldu. Nuru, gökyüzünü bile delip geçmekteydi.
Sonra yine o tek mum, yedi mum oldu. Benim sarhoşluğum, hayretim arttı. O
mumların birleşmesini dille anlatmaya imkan yok ki! Gözün bir an içinde gördüğünü
dil, yıllarca söylese anlatmaz.
Kulak idrakin bir an içinde gördüğü şeyleri, yıllarca dinlese bitmez. Mademki bunun
sonu yok, hadi var, yine o hamdinde aciz olduğum şeyi anlat! O mumlar ulu Allahdan
ne çeşit nişanelerdir diye koşa, koşa gidiyordum derken kendimden geçtim,
acelemden yere yıkıldım, harap oldum.
Topraklara serildim, bir müddet akılsız, idraksiz bir halde kaldım. Sonra kendime gelip
yine kalktım, yola düştüm, fakat bir yere gidiyordum ki ne başım bendeydi ne ayağım!
Derken bu yedi mum, nurların ta lacivert kubbeye kadar yükselen, gündüzün nurların
bile bir karaltı gibi gösteren, aydınlıklarıyla bütün nurları silip süpüren yedi adam,
şekline girdi.
Sonra o yedi adam, yedi tane ağaç oldu. İnsan yeşilliklerinden neşeleniyordu.
Yapraklarının çokluğundan dalları görünmekte, meyvelerinin bolluğundan yaprakları
kaybolmaktaydı. Dallar ta Sidre’ye kadar yükselmiş, hatta Sidre de ne oluyor Hala’yı
bile aşmıştı. Kökleri, yerin dibine kadar girmiş, yayılmış öküzle balığı bile geçmişti.
Kökleri, dallarından daha taze, daha latifti. Bunları seyredenin aklı, hayretlere
düşüyor, altüst oluyordu. Olgunluktan yarılan meyvelerinden su gibi nur şimşekleri
fışkırtmaktaydı! Asıl şaşılacak şeye gelince. O ovalardan, o çöllerden yüz binlerce
adam geçiyor, gölgelik için can veriyorlar, başlarını kilimlerle örtüyorlardı da, onların
gölgesini bile görmüyorlardı. İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuuh!
Allahnın kahrı gözleri bağlanmış yoksa gözleri bağlı adam, ayı görmez de Suhayı
görür.
Güneşi görmez de zerreyi görür. Fakat yine de Allahnın lütfundan, kereminden ümit
kesilmez ya1 kervanlar aç susuz ağaçların altına dökülen bu olgun meyveleri
görüyorlar. Yarabbi, bu ne sihir Halk, çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve
doymaz adamlar, bu pörsümüş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.
O dallar, meyveler, yapraklarsa anbean “ Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu ”
diyorlardı. Her ağaçtan “ A bahtsız kişiler, bize gelin, bize” diye ses geliyordu. Fakat
Allah’dan da ağaçlara: “ Onların gözlerini bağladık, onlara sığınacak yer yok!” sesi
gelmekteydi.
Onlara birisi “ Bu yana gelin de bu ağaçlardan faydalanın” dese. Hepsi birden “ Bu
sarhoş yoksul, Allahnın takdiriyle deli olmuş. Bu yoksulun beyni başa çıkmaz
sevdalarla, sonu gelmez riyazatlarla soğan gibi çürümüş kokmuş!” diyorlardı. Dekuki
şaşıp kalıyor, “ Yarabbi bu ne hal Halka bu perde, bu sapıklık neden geliyor ki
Çeşit, çeşit adamlar, yüzlerce tedbire sahip oldukları halde o tarafa bir adım olsun
atamıyorlar. Akılları fikirleri de hep birden inkara düşmüşler. Onların bu azgınlığına,
bu isyanına bakıyorum da şüpheleniyorum. Yoksa ben mi çıldırdım, ben mi sersem
oldum Şeytan, benim kafama mı bir şey vurdu
Her an gözlerimi ovup duruyordum, bu cihanda rüya mı görüp durmaktayım yoksa
Fakat bu nasıl rüya olur İşte ağaçlara doğru gidiyorum, meyvelerini yiyorum. Buna
nasıl inanmayayım Sonra yine münkirlere bakıyorum, görüyorum ki bu bahçeden
haberleri bile yok.
Son derece iştiyaka düşmüşler, fevkalade ihtiyaçlarından bir yarım koruk için can
veriyorlar. Bu yoksullar, açlıklarından bir yaprak için ah edip duruyorlar! Sonra yine
acaba ben mi kendimden değilim, ben mi hayale düştüm, gözüme görünen muhayyel
bir ağacın dalına el attım Diyorum” demekteydi.
Peygamberler bile ye’se düşünce kendilerine yalan söylendi sandılar ayetini oku da
bak. Bu ayetteki “ Küzzibü-tekzib edildiler, onlara yalan söylüyorsunuz dendi”
kelimesini teşditsiz “ Küzibu- Kendilerine yalan söylüyorlar sandılar” tarzında oku. Bu
takdirde mana şöyle olur: Peygamberler bile kendilerini aldanmış sandılar.
Peygamberler bile kötü kişilerin ittifakına baktılar da şüpheye düştüler. “ Bu şüphe ve
tereddütten sonra onlara yardım ettik. Neyse, sen bunları bırak da can ağacına gel!
Kısmetin neyse ye yedir deniyor, ona her an vahiyden sihirler öğretiliyordu. Halk
şaşılacak şey bu ses nedir sahrada ne ağaç var ne meyve var kara sevdaya tutulmuş
olanların yakınınızda bahçe var sofra var demelerinden adeta aptallaştık. Gözümüzü
ovuyor bakıyoruz . fakat burada bahçe yok ki önümüzdeki saha ya çöl yahut aşılması
güç bir yol! Fakat bu kadar uzun uzadıya söylenen sözlerde beyhude olmaz ya.
Acayip şey nasıl olurda bu kadar sözün aslı olmaz. Fakat varsa nerede söyle! Dekuki
macerasını şöyle anlatır “ Ben de tıpkı onlar gibi acayip şey demekteyim, Allah
bunların gözlerini ne de sıkı bağlamış Bu kavgalardan bu aykırı hareketlerden
Muhammed’de şaşmaktaydı. Ebu leheb de.
Fakat bu şaşmakla o şaşmak arasında fark var. Dekuki tez, tez yürü sükut et ne vakte
kadar söylenip duracaksın ne vakte kadar Duyup anlayan kulak kıt.
Deduki dedi ki. “ Bahtım yaver oldu, ileriye doğru yürüdüm, bir de baktım ki o yedi
ağaç bir ağaç olmuş. Her an bir ağaç yedi ağaç olmakta, yedi ağaç bir ağaç haline
gelmekteydi. Hayretten ne hale geldim, bilir misin Dondum, kaldı! Sonra ne göreyim,
ağaçlar, cemaat gibi toplanmış, saf düzmüş, namaza durmuşlar.
Bir ağaç, imam gibi önlerine geçmiş, öbürleri de onun ardında kıyamdalar! Onların
kıyamı rüku etmeleri, secdeye varmaları beni büsbütün şaşırttı. O anda Allahnın “
Yıldız ve ağaç, Allah’a secde eder” özünü hatırladım. Bu ağaçların ne dizleri vardı, ne
belleri! Nasıl rükua, secdeye varıyorlar, bu ne biçim namaz Derken, Allahdan ilham
geldi: A nurlu, pirli kişi hala bizim işimize şaşıyor musun Bizce bu işler, şaşılacak
işler değil ki!
Bir müddet sonra ağaçlar, yedi tane adam oldu. Hepsi de tek Allahnın huzurunda
ka’dedeydi. Gözlerini ovuşturup bu yedi aslan kimlerdir. Alemde ne işleri var ki Diye
bakmaktayım. Yanlarına yaklaşıp onlara uyanık bir gönülle selam verdim. Selamımı
alıp “ Ey Dekuki, ey uluların tacı büyüklerin övündüğü zat” dediler.
Kendi kendime beni nasıl tanıdılar Bundan önce beni görmemişlerdi dedim.
Hatırımdan geçeni hemencecik anlayıp birbirlerine baktılar. Gülerek “ Ey aziz, bu sır,
şimdi sana gizli mi ki Allah’a ulaşıp hayrete varan bir gönüle solun, sağın sırları gizli
kalabilir mi ” dediler. Yine kendi kendime bunlar hakikatlere ermişler.
Hakikatler alemine ulaşmışlar ala, fakat bu surete ait ismi, bu surete ait harfi nasıl
biliyorlar Dedim. İçlerinden biri “ Veli bir adı bilmezse bil ki bu istiğraktan ileri gelen
bir şeydir, cahillikten değil” dedi. Ondan sonra bana “ Et temiz dost, biz namazda
sana uymak istiyoruz” dediler.
Peki dedim, fakat bir an müsaade edin zamanın devrine ait müşküllerim var. temiz
sohbetinizle o müşküller hal olsun. Topraktan üzüm bile sohbetle biter. İçi dolu olan
tane kara toprağa ulaşır. Toprakta halvet eder. Kendisini toprakta tamamıyla
mahveder nihayet ne sarı , ne kırmızı rengi kalır, kokusu da mahvolur da tamamıyla
mahvolur kabza eriştikten sonra kol kanat açar, basta erişir atını sürmeye başlar.
Aslının önünde varlığından geçince suret ortadan gider, manası cilvelenir.
Hüküm senin diye baş eğdiler. Onların bu baş eğmelerinden öyle hararetlendim,
gönlümden öyle bir ateş çıktı ki! Bir zaman o seçilmiş kişilerle mürakabeye daldım,
kendimden geçtim. O zaman canım, zamandan kurtuldu. Zaman insanı gençken
kocaltır. Bütün renkten renge girişler, zamandan meydana gelir.
Zamandan kurtulan, renkten renge girmekten de kurtulur. Bir zaman, zamandan,
zaman kaydından kurtuldun mu keyfiyetsiz kalmaz, keyfiyetsiz Allah’a mahrem
olursun. Zaman zamansızlığı bilmez. Zamansızlık alemine varmak için hayretten
başka yol yoktur. Bu arayıp tarama aleminde herkesi, zamanın bir hususi tavlasına
bağlamışlardır.
Her tavlaya bir memur dikilmiş oranın ehli olmayan memurdan izinsiz oraya giremez.
Bir tavlada bağlı olan, hevese düşüp de bağlarını çözdü, başkalarının tavlasına gitti
mi, hemen ahır memurları onu aramaya koyulur, bulup yularını tutar, çeke, çeke
yerine getirir! Seni koruyanları görmüyorsan kendine bak! İhtiraını elinde mi senin.
Zahiren ihtiyarın elinde elin ayağın bağlı değil peki, ya neden hapistesin, neden, seni
koruyan memuru inkar etmeye yüz tuttun da dilediğin şeylerden seni alıkoyan nefsin
tehditleri adını taktın ha!
Dekuki’ye “ Bu sözün sonu yoktur. Namaz vakti, hemencecik öne geç. Ey tek kişi bize
iki rekat sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize
imamlık et. İmam olanın gözü açık olması lazım. Şeriat de körün imamlığı mekruhtur.
Hafız, akıllı ve fakih olsa bile körün imamlığı hoş değil.
Sersem ve suçlu olsa bile gözü açık imam bu çeşit körden iyidir. Kör, pisliklerden
çekinemez. Çekinmenin asıl sebebi, asıl vesilesi gözdür. Kör yolda yürürken pisliği
göremez. Dilerim hiçbir müminin gözü kör olmasın. Zahiri kör, görünen necasetlere
bulaşır. Fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır.
Bu görünen pislik bir parça suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar. İçteki
pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez, Allah, kafire “ Pis
murdar” demiştir. Bu pislik bu murdarlık, onun dışında değildir. Kafirin dışı, pisliklere
bulaşmıştır. Pislik onun huyundadır, dinindedir.
Zahiri pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, batını pisliğin kokusuysa Rey’den tut
da Şam’a kadar gider! Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur! Bu
söylediğin sözler yok mu Senin anlayışın miktarı ancak öldüm iyi ve doğru anlayışın
hasretinden!
Anlayış sudur, beden testi. Testi kırılınca içindeki su dökülür gider! Bu testinin beş
tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar! “ Gözlerinizi sımsıkı yumun”
emrini duydun da yine ayağını doğru atmadın. Söz söylemem, manasız çan, çan
etmem, ağzın dan anlayışını alıp götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir!
Öbür deliklerinden de aynı bunun gibidir. O gizli anlayış suyunu çeker, emer.
Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline
getirirsin. Neyleyim ki vakit yok, yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık
olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim.
Denizin suları harcandıktan sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım. Yüz
binlerce canlı mahluk, denizden su içmekte bulutlarda ondan su alıyorlar. Sonra yine
deniz, onların karşılığını almakta, nereden alıyor Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar
bilir. Bu kitap da birçok hikayelere başlayıverdik. Fakat onlar noksan kaldı.
Ey hak ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah
doğurmamıştır. Sen cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir şey
yapamadığından can d mahçuptur, gönül de! Geçmiş kavimleri ne kadar methettim,
fakat bütün bunlardan maksadım sensin.
Dua çıktığı evi bilir. Sen kimin adını anarsan an, kimi översen öv! Övüşleri namahrem
olanlardan gizlemek için Allah bile hikayeler söylemekte, misaller getirmektedir. O
medihler de sana karşı hiçtir. Onlar da sen den utanıyorlar ama yoksul, elinden ne
gelebilirse armağan olarak sunar, Allah, bu armağanı da kabul eder.
Allah aciz kişinin aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder.
Zaten körün gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki Ben o güzelim adı pek
kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor balık da! Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp
haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler!
Ama zaten hasetçi, onun hayalini nereden bulacak Hiç fare deliğinde dudu kuşu
oturur mu O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki. O hilal değil, onun
kendi kaşının kılı! Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde
öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekuki ileri geçip imam oldu.
Tahiyatta, Salih kişilere selam verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur;
hepsinin methi, birbiriyle yoğururlar. Medihler, birbirine karışır, adeta testilerdeki
sular, bir leğene dökülür. Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan
dolayı dinler, mezhepten ibarettir.
Bil ki her övüş, Allah nuruna varır, ulaşır; suretlerle şahısları övüşse ariyettir.
Müstahak olmayanı kim met eder ki Fakat bilmeyenler, şunu bunu methediyor
sanırlar da yol azıtırlar. Bu şuna benzer: bir duvara herhangi bir nurdur vurur. Duvar o
nurun aksetmesine bir vasıtadır.
Fakat ayın aksi aslına ulaştı mı, yol azıtan kişi ayı kaybeder, övüşü terk eder. Yahut da
ay, bir kuyuya akseder, adam da bu aksi görür, başını kuyuya uzatır, bakar durur.
Methe başlarsa hakikatte ayı metheder, isterse bilgisizlikle ayın aksine yüz tutmuş
olsun. Övüşü aya aittir, ayın aksine ait değil.
Fakat birisi, Hakk’ı övmez de mahluku överse yanlış bir iş yapmış olur ki bu, küfürdür.
Bu işi yapan kötülükten yolunu kaybetmiştir. Ay gökyüzündeyken o, aşağıda
sanmıştır. Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara
dokunan pişman olur. Çünkü bir hayale şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.
Hayale meylin yok mu Senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikatte
yükselirsin. Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın, o hayal de
senden kaçar gider. Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere
yüceltsin.
Halk kendilerini güzel yaşıyoruz. zevk ve işrette bulunuyoruz sanır ama onlar, bir
hayal uğruna kendi kanatlarını kendilerini yolarlar. Bu nükteyi başka bir yerde
anlatmak borcum olsun. Şimdi bana mühlet ver, halim yok susayım.
Deduki, namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti, o kadar birleştiler, o kadar
kaynaştılar ki sanki onlar atlas bir kumaştı. Dekuki de o kumaşın sırması, süsü! O
padişahlar, saf olup o ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi
alemden çıktılar. Ey ulu tekbirin manası şudur:
Yarabbi huzurunda kurbanız. Koyun keserken “ Allahu ekber-Allah uludur” dersin ya o
geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. Allahu ekber de,de o şom nefsin başını
kes, kes de can, mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer can Halil’e can bu
semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi,
Ten kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur. Besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban
haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile
konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak,
kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.
Hak, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin Ömrünü neyle bitirdin,
verdiğin gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin, gözünün nurunu
nerelerde tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait
bütün cevherlerini harcadın. Ferş aleminden bunlara karşılık ne satın aldın
Sana kazma ve bal gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım, ne
yaptın onları ” der. Hak’tan buna benzer seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler
gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükua varır.
utanmadan ayakta durmaya kudreti kalmaz, rükuda Allah’ı tespih eder.
Allahdan “ Başını kaldır, rükudan kıyama dön de Allahnın sorgularına birer, birer
cevap ver” fermanı gelir. O utanan kul, rükudan başını kaldırır. Fakat olgun bir iş
yapamamış olduğundan bu sefer yüzüstü düşer. Yine emir gelir: “ Başını kaldırır ama
yine yılan gibi yüzüstü düşüverir! Allah, tekrar “ Başını kaldır da şöyle. Kıldan kıla
yaptıklarını araştırmak istiyorum” der. Artık ayakta durmaya kuvveti kalmadığından,
Allahnın heybetli hitabı, canına tesir etmiş olduğundan;
O ağır yükün altında, yere oturur. Allah “ Söyle bana sana nimet verdim, nasıl
şükrettin Sermaye verdim, hadi göster kazandığını!” der. Kul, sağ yanına dönüp
peygamberlere, o ululara selam verir; “ Padişahlar, bu kötü kişiye şefaat edin. Ayağım
da balçıkta kaldı, kilimim de” der.
Peygamberler, “ Çareye başvuracak gün geçti. O orada yapılacak bir şeydi, elde alet
oradaydı, orada kaldı! A bahtsız kişi, git oradan sen vakitsiz öten bir horozsun. Bırak
bizi, kanımıza bulaşma!” derler. Bunun üzerine sol tarafa baş çevirir, hısımından
akrabasından yardım ister. Onlar da “ sus,”
Allah’a kendin cevap ver. Bizi kim oluyoruz ki Bizden el çek!” derler. Ne bu yandan
bir çare olur, ne o yandan. O biçarenin canı da yüz parça olur! Herkesten ümidini
keser de ellerini açar, duaya başlar: yarabbi, herkesten ümidim kesildi. Evvel de
sensin, ahır da sen; senden başka önü, sonu olmayan yok, diye niyaza koyulur.
Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun eninde sonunda böyle olacağını bil! Namaz
yumurtasından civcivi çıkara gör yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere
başvurup durma!
Dekuki, o kıyıda namaz kıldırmak üzere imam oldu. Onlar da arkasında saf olup
namaza durdular. İşte güzelim bir cemaat, işte seçilmiş bir imam! Namazdayken
denizden “ İmdat!” seslerini duydu. Ansızın gözüne gir gemi ilişti. Gemi, dalgalar
arasına düşmüş, belalara uğramış, perişan bir hale gelmişti.
Hem gece, hem bulutlu bir hava, hem de dalga bu üç karanlık bir yandan, batma
korkusu bir yandan. Fırtına Azrail gibi saldırıyor, dalgalar sağdan soldan hücum edip
duruyordu. Gemidekiler, korkudan canlarından olmuşlar gibi feryatlarını göklere
çıkarıyorlardı. Bağrışıp çağrışıyorlar.
Başlarını dövüyorlardı. Kafir ve mülhit hepsi de imana gelmişti. Yüzlerce niyazlarda
bulunarak candan ahitler ediyorlar, adaklar adıyorlardı. Karmakarışık işlere dalmış,
yüzleri bir an olsun kıbleye dönmemiş olanlar bile baş açık secdeye kapanmışlardı.
Halbuki evvelce onlar, bu kulluğun faydası yok diyorlardı. Fakat o anda kullukta
yüzlerce hayat görüyorlardı. Dostlardan, dayıdan, amcadan, babadan, anadan,
herkesten ümitlerini kesmişlerdi. Kötü kişinin can verirken Allahdan korkması gibi
zahit de Allahdan korkuyordu, fasık da! ne sollarından bir ümit vardı ne sağlarından.
Hileler öldü, bitti mi dua zamanı gelir.! Onlar da ağlayıp inleyerek duaya
koyulmuşlardı, gemiden gökyüzüne kadar bir duman yükselmişti. Şeytan ise o sırada
düşmanlığından her birinin karşısına dikilip “ A köpeğe tapanlar, işte size iki illet! A
münkir, münafıklar, hem korkun, hem geberin. Nihayet bu olacaktı zaten.
Kurtulunca yine gözleriniz kurur, yine şehvet için yaratılmış birer şeytan kesilirsiniz.
Allahnın sizi kazadan kurtarmak üzere elinizden tuttuğu, sizi tehlikeden kurtardığı
gün, hatırınıza bile gelmez” diye bağırmaktaydı. Şeytan böyle söylüyordu ama can
kulağı ile duyanlardan başkası bu sözü duymuyordu ki!
Mustafa, o kutup, o padişahlar padişahı, o temizlik denizi bize ne doğru buyurmuştur:
“ Cahilin sonunda göreceği şeyi akıllılar önce görür.” İşlerin sonu ilk zamanlarda
gizlidir ama akıllı akıbeti önce görür; günaha dalıp ısrar edense meydana çıkınca! Her
şeyin sonu, önden belli olmaz, gizlidir. Fakat meydana çıkınca akıllı da görür, cahil de!
Mademki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme behey inatçı!
İhtiyat nedir Her ana ansızın gelebilecek bir belayı görmek!
Hani ansızın bir aslan çıkagelir de adamı kapıp ormanlığa götürür ya, o adam, aslan
tarafından götürülürken ne düşünürse sen de ey din üstadı, onu düşün! Kaza ve kader
aslanı, bir işle güçle meşgulken bizim canımızı alır, ormanlara götürüverir. Bu da şuna
benzer: halk yoksulluktan korkar, ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.
O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikar olurdu.
Hepside gam korusuyla gamın içine batmışlar, varlık kaygısıyla yokluğa düşmüşlerdir!
Dekuki o kıyameti görünce merhameti coştu, gözyaşları akmaya başladı. Yarabbi, dedi
onların yaptıklarına bakma, ey lütuf sahibi padişah, ellerini tut, imdatlarına yetiş. Ey
eli denize de yetişen, karaya da. Onları sağlıkla, selametle kıyıya çıkar. Ey ebedi
kerem merhameti sahibi, o kötü kişilerden bu kötülüğü defet!
Bedava olarak insanlara yüzlerce göz, yüzlerce kulak veren, rüşvetsiz akıl, fikir ihsan
eden Allah. Sen, biz hak etmeden lütuflarda, ihsanlarda bulunursun. Nimetlerine karşı
yaptığımız kafirliklerle hatalarımızı hep görürsün. Ey ulu Allah, bizim şanımız ulu, ulu
günahlarda bulunmaktır. Fakat sen, bunların lütfunla affetmeye kaadirsin.
Biz, hırstan, şehvetten kendi kendimizi yaktık. Bu duayı da senden öğrendik Yarabbi.
Bize duada bulunmak için müsaade etmen, dua öğretmen, böyle bir karanlığı
aydınlatman hürmetine sen bunlara acı. İhtiyarsız bir surette şefkatli analar gibi dua
edip duruyor. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendisinde olmaksızın ettiği dua,
gökyüzüne yüceltmekteydi.
O ihtiyarsız dua, yok mu. Bambaşka bir şeydir. O da adamın kendisinden değildir,
Allahdandır. Allah ilhamıdır. O esnada insan yok olur, o duada bulunan Allahdır; dua
da Allahdandır, icabette. Arada vasıta olarak mahluk yoktur. O niyazdan cisminde
haberi yoktur, canın da.
Lütuf ve merhamet sahibi olan Allah kulları, işleri düzeltmekte Allah huyuna
sahiptirler. Onlar, şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlukata acırlar
yardımda bulunurlar. Ey belalara uğramış adam, kendine gel de bunları ara. Kendine
gel de bela vaktinde onların duasını ganimet bil!
O Allah erinin duasıyla gemi kurtuldu. Gemidekilerse kendi gayretleriyle, kendi
ihtiyatlarıyla hünerler gösterip oku hedefe attılar, gemiyi kurtardılar zannındaydılar.
Av esnasında tilkiyi ayakları kurtarır da mağruru tilki, kendisini kuyruğu kurtardı
sanır. Canımızı pusudan bu kurtardı diye kuyruğu ile oynar kuyruğunu sever!
A tilki, ayağını taştan koru. A aç gözlü sersem, ayak olmasa kuyruk ne yapabilir ki
Biz de tilkilere benzeriz, bizi yüzlerce çeşit belalardan kurtaran ayaklarımız
ulularımızdır. Derin hilelerimiz, kuyruğumuza benzer de biz onunla sağdan, soldan
oynar, onunla oynaşır dururuz. İstidlale yapışır, hileye koyulur, falan adam, feşman
adam bize şaşsın kalsın diye kuyruğumuzu sallarız! Halkın hayran olmasını isteriz,
hatta tamah elimizi Allahlığa bile uzatırız. Afsunlarla gönüller alalım deriz ama çukura
düştüğümüzü görmeyiz. Behey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen.
Başkalarını bırak, kendine bak!
Güzel hoş bir bahçeye var da ondan sonra halkın eteğini tut. Çek! Ey dört unsurlu beş
duyguya, altı cihete hapis olup kalmış adam, ne güzel yerin var, hadi başkalarını da
çek oraya! Ey eşeğe kul olan, ey eşeğin kuyruğunun altına layık ola, öpülecek bir yer
buldunsa hadi bizi de götür! Sevgilinin kulluğu, sana el vermedikçe bu padişahlık
meyli nereden geldi sana
Sen halkın sana aferin, yaşa demesi halkın takdir etmesi havasındasın! Halbuki
canının boynuna bir kiriştir bağlamışsın! Behey tilki, bu hile kuyruğunu bırak, gönlünü
gönül sahiplerine vakfet. Aslana sığınırsan kebabın azalmaz. Murdar ölü etine pek
koşma! Gönül, sen bir cüze benzersin, küllüne varır, ulaşırsan Allah’a makbul
olursun.
Allah, “ Biz gönüle bakarız, su ve topraktan ibaret olan surete değil” diyor. Sen dersin
ki bizim gönlümüz var. öyle ama gönül arşın yücesindedir, aşağılıklarda değil! Kara
toprakta da su olur ama o suyla aptes alamazsın ki! O da sudur, sudur ama toprakla
karışık, gayri sakın gönlüne gönül deme.
Göklerden yüce olan gönül, ya Abdal’ın gönlüdür, ya da Peygamberin. Su, topraktan
arındı mı saf olur, artar, her işe yarar. Su topraktan arınınca denize kavuşur;
zindandan kurtulur, denize katık olur. Bizim suyumuza, dikkat et de bak, toprakta
hapsedilmiş. Ey rahmet denizi, sen de çek bizi! Fakat deniz, “ Ben seni çekip
duruyorsun ama sen, ben iyi tatlı bir suyum demektesin. Senin lafın, seni mahrum
ediyor. O zannı bırak da bana gel” demektedir. Topraktaki su denize gitmek isterse de
ayağını toprak tutmuştur, onu kendisine çekmektedir.
Ayağını toprağın elinden kurtarırsa toprak, kupkuru bir hale gelir, o da hür kalır,
başına buyruk olur! O toprağın suyu çekip mahvetmesi nedir Senin halis şarapla
mezeye düşkünlüğün! Böylece cihandaki her şehvet, ister mal olsun, ister mevki, ister
ekmek. Bunların her biri seni sarhoş eder.
Bunları bulmazsan başın ağrımaya başlar, sersemleşirsin. Bu gam sersemliği,
bulamadığın şeyin seni sarhoş ettiğine delalet eder. Bunların ihtiyaçtan fazlasına
meyletme de, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Sen, ben de gönül sahibiyim,
başkasına ihtiyacım yok, Allah’a ulaştım diye baş çekersin ama.
Bu halin toprakla bulanık olan suyun, ben de suyu, neden başkasından yardım
isteyecekmişim ki diye serkeşlik etmesine benzer. Bu bulaşık şeyi gönül sandın da
gönlünü gönül sahiplerinden çektin. Süt bal sevdasına düşen bu gönlün, gönül
olmasını reva görür müsün, sen böyle.
Sütün balın güzelliği, gönlün onlara aksiyle hasıl olur. Her güzele güzellik gönülden
gelir. Şu halde gönül cevherdir, alem araz. Gönlün gölgesi, nasıl olur da gönüle
maksat olur Mala, mevkiye aşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!
Yahut da karanlıklarda hayallere kapılmıştır.
Dedikodu için o hayallere tapıp durmaktadır! O nur denizinden başkası gönül olamaz,
gönül, hem Allahnın nazargahı olsun, hem kör. İmkan var mı buna Yüz binlerce
halktan, yüz binlerce ileri gelenlerde bulunan gönül değildir. Gönül, bir tek kişide olur.
O tek kişide olur. O tek kişi hangisidir, hangisi
Sen o kırık dökük, parça buçuk gönül kırpıntılarını bırak, asıl gönül ara da o kırık
dökük, gönül de onun sayesinde dağ kesilsin. Gönül, bu vücut ülkesini kaplamıştır,
cömertliğinden altınlar saçıp durmaktadır. Alemdekilere Allah selamından selamlar
saçmaktadır. Kimin eteği sağlamsa, kimin eteği hazırsa o gönül saçısına nail olur.
Senin eteğin de o niyazdır, o huzurdur. Kendin gel de kötülük taşlarını eteğine koyma.
Koyma da o taşlar eteğini yırtmasın. Eteğin yırtılmasın sana asıl parayı uydurma
paradan fark edesin. Sen, eteğini cihandaki taşlarla, çocuklar gibi altın ve gümüş farz
edilen taşlarla doldurdun.
Fakat hayali altın ve gümüş, hakiki altın ve gümüşe benzemez. Onlar senin doğruluk
eteğini yırttı, derdini artırdı. Akıl, el atıp da eteklerini tutmadıkça çocuklar, taşın taş
olduğunu nasıl görürler insan akılla bir olur; saçı sakalı ağarmakla değil. O talihe, o
devlete ümit kılı sığmaz, o devlet ümit ile, rica ile bulunmaz!
O gemi kurtuldu, murat hasıl oldu, o cemaatin namazı da tamamlandı. Onlar,
birbirleriyle fısıldaşmaya başladılar. “ Baba, bu aramızda ki herzevekil kim acaba”
diyorlardı. Her biri, öbürüne gizlice söz söylüyordu. Dekuki’nin arkasında
olduklarından görünmüyorlardı. Her biri, ben şimdiye kadar böyle bir duayı ne
içimden geçirdim, ne dilime getirdim demekteydi.
Birisi, “ her halde bu işe karışan biz değiliz. Galiba imamımız derde düştü, üzerine
lazım olmayan bir işe karıştı, münacatta bulundu” diyor. Öbürü” canım dostum, bana
da öyle geliyor. O bir boşboğazmış, canı sıkılınca Allahnın dileğine itiraz etti galiba”
diyordu. Dekuki, şöyle anlatır: sonra bakayım, o kerem sahipleri ne diyorlar Dedim.
Bir de baktım ki hiçbiri yerinde yok, hepsi de gitmiş. Ne solda adam var, ne sağda, ne
yukarda kimse kalmış, ne aşağıda. Keskin gözüm, onların hiçbirini göremedi! Sanki
inciymişler de erimişler, su olmuşlar. Ne ayak izleri kalmış, ne sahrada tozları var!
hepsi de Allah kubbelerine gizlenmişler. O cemaat, acaba hangi bahçeye gitti ki
Allah, bunları nasıl oldu da benim gözümden gizledi Şaşırdım kaldım. Onlar, balıklar
nasıl dereye dalar, kaybolursa Dekuki’nin gözünden öyle kayboldular. Öyle
gizlendiler. Yılarca onların hasretiyle yandı, ömürlerce iştiyaklarından gözyaşı döktü.
Ama sen dersin ki Allah’a erişmişken nasıl olur da insanı anar
A adam, bu suale karşı ancak eşek kakılır kalır. Sen, onların can olduklarını görmedin,
onları insan suretinde gördün. Ey hamhalat, işte iş bu yüzden harap oldu ya. Onları,
alelade adamları uydun da insan gördün! İblis de “ Ben ateşten yaratıldım, Adem
topraktan” dedi. İşte sen de onları, iblisin ademi gördüğü gibi gördün.
O iblis gözünü bir an olsun yum; ne vakte kadar suret görüp duracaksın, ne vakte
kadar, ne vakte kadar Ey Dekuki, ırmak gibi yaşlar döken gözlerinle onları ara, gafil
olma, ümidini kesme! Gafil olma, ara,ara ki devlet, aramaktadır. Gönüle gelen her
ferah, bir sıkıntıya bağlıdır.
Alemin bütün işlerini bırak da canla başla üveyk kuşu gibi “ Kü, Kü – nerede, nerede ”
de! Ey perde altında kalan iyi dikkat et, Allah “ Dua edin, beni çağırın. Size icabet
edeyim” dedi. İcabetin şartı bile duadır. Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası
ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.
Elin ayağın, içinde sakladığın şeye bu alemde de şahadet eder. İtikat ettiğin şeyleri
söyle, gizleme diye gönlündeki şey, başına dikilir. Hele kızdığın, söylenmeye
başladığın zaman yok mu gizlendiğin şeyleri kıldan kıla meydana çıkarır. Zulümde
cefa, bu alemde senin başına dikiliyor, bu iş için tayin edilmiş bir memur kesiliyor da
hadi, ey, el, ey ayak, yaptıklarını söyle, beni meydana çıkar diyor ya.
İçinde gizlediğin şey, sırrının gemini ele alıyor, hele kızıp coştuğun zaman onu
istediği gibi sürüp götürüyor ya. Demek ki gizlediği şeyi ta ovalara çıkarsın da bayrak
gibi diksin, el aleme göstersin diye Allah, zulmeden kötülükte bulunan kişinin başına
bu memuru, dikiyor.
Bunu yapan Allah, mahşer gününde sırrını meydana çıkarmak için başka memurlar
yaratmaya kadirdir. Zaten ey zulümde, kinde elden ele geçmiş, herkesçe ne olduğu
bilinmiş, anlaşılmış adam, senin için dışın meydanda. Elinin ayağının şahadetine ne
ihtiyaç var kötülüğünü, ziyankarlığını etrafa yaymaya hacet yok.
Senin ateşten ibaret olan içini herkes biliyor. Nefsinden, her an, beni görün, ben
cehennemliğin diye yüzlerce kıvılcım sıçramada. Ben ateşin cüzüyüm, işte aslıma
gidiyorum. Nur değilim ki Allah’a gideyim demekte. Bu hak hukuk tanımaz zalim gibi.
Bir öküz, yüzlerce deve almıştı. Babacığım işte senin nefis dediğin de budur.
Tek hemen ondan kesile gör! Bu zalim, bir gün bile Allah’a yüz tutup ağlamadı
inlemedi. Ağzından bir kerecik olsun aşkla, dertle “ Yarabbi” sözü çıkmadı. “ Allah’ım,
düşmanımı hoşnut et. Ben bir ziyankarlıkta bulundum ama sen onu kara tebdil eyle.
Yanlışlıkla bir adam öldürdüysem diyetini vermek, akrabama düşer.
Elest gününden beri benim canıma yakın olan sensin” demedi. Ey hür can, sen ona
tövbe etmesi, yargılanma dilemesi için inci verirsin de o sana taş bile vermez. İşte
nefsin insafı!
AHMAKLARDAN DAĞA KAÇIŞ
Meryem oğlu İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi
bir dağa kaçıyordu. Birisi, ardından koşup dedi ki: “ Hayrola peşinde kimse yok, neden
böyle kuş gibi kaçıyorsun ” İsa, öyle hızlı koşmaktaydı ki acelesinden cevap bile
vermedi. Adam, bir müddet İsa’nı peşinden koştu.
Ardını bırakmayıp bağırmadı bağırdı: “ Allah rızası için bir an olsun dur. Neden
kaçıyorsun. Merak ettim. Ardında be aslan var, ne düşman. Ne bir şeyden korkmana
lüzum var, ne bir şeyden ürkmene sebep! O tarafa doğru neden koşuyor, kimden
kaçıyorsun a kerem sahibi ”
İsa dedi ki: “ Bir ahmaktan kaçıyorum. Yürü, benim yolumu kesme, kendimi
kurtarayım!” adam dedi ki: “ Körün gözlerini, sağırın kulağına açan Mesih sen değil
misin İsa “ Evet, benim” dedi. Adam “gayb afsunlarına me’va olan. O afsunu ölüye
okuyunca ölüyü, av bulmuş aslan gibi sıçrayıp dirilten padişah sen değil misin!” dedi.
İsa “ Benim” dedi. Adam dedi ki: “ A güzel yüzlü, topraktan kuşlar yapan sen değil
misin !” İsa. “ Evet benim” dedi. Adam “ Peki, öyleyse ey tertemiz ruh, dilediğini
yaparken kimden korkuyorsun Alemde bu kadar mucizelerin varken senin
kullarından olmayan kim ”
İsa dedi ki . “Teni eşsiz örneksiz yaratan, canı ezelden halk eden Allahnın tertemiz
zatına ant olsun. Onun pak zatiyle sıfatları hakkı için felek bile yenini, yakasını
yırtmış, ona aşık olmuştur. O afsunu, o ism-i Azam’ı köre okudum, gözleri açıldı;
sağıra okudum, kulakları duydu.
Taş gibi dağa okudum, yarıldı göbeğine kadar hırkasını yırttı! Ölüye okudum dirildi.
Hiçbir şey olmayan vücudu bulunmayan şeye okudum, meydana geldi,bir şey oldu!
Fakat ahmağın gönlüne yüz binlerce kere okudu, fayda vermedi. Mermer bir kaya
kesildi, ona tesir bile temdi. Adeta kuma döndü, ondan bir şey bitmesine imkan yok!”
Adam, “ Allah adının köre, sağıra ölüye tesir edip de ahmağa tesir ermemesinin
hikmeti ne Onlar da illet, bu da illet. Neden onlara tesir ediyor da buna tesir
etmiyor ” dedi. İsa dedi ki. “ Ahmaklık, Allah kahrıdır. Hastalık, körlük, kahır değildir,
bir iptiladır. İptila, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da.
Fakat ahmaklık öyle bir illettir ki ahmağa da mazarrat verir, onunla konuşan da!
Ahmağa vurulan dağ, Allah mührüdür. Ona bir çare bulmanın imkanı yok!” İsa nasıl
kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava,suyu yavaş,
yavaş çeker, alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.
Kıçının altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa
ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa’nın kaçışı
korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri
rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam
Hatırıma Seba’lıların hikayesi geldi. ahmaklık yüzünden seher yeli, onlara veba
kesilmişti. Seba, çocuklardan duyduğun masallardaki gibi pek büyük bir şehirdi. Hani
çocuklar masal söylerler ya fakat masallarında nice sırlar, nice öğütler vardır.
Görünüşte saçma şeyler söylerler ama sen onları masal sanma sakın!
Bütün viranelerde define aramaya koyul! Seba şehri, pek büyük, pek azametli bir
şehirdi. Büyüklüğü bir tepsiden fazla değil! Pek ulu, pek geniş, pek uzun, pak
kocamandı, bir soğan kadar! On şehir halkı oraya toplanmıştı; fakat hepsi de yüzleri
yıkanmamış üç kişiden ibaret!
Orada sayısız adam vardı ama hepsi yalnız ölmüş hayvan eti yiyen o üç ham adam!
Canana ulaşamayan, sevgiliye kavuşmaya çalışmayan can, binlerce bile olsa yarım
tenden ibarettir. Üç kişinin birisi pek uzakları görürdü, fakat gözü kör, Süleyman’ı
görmezdi de karıncanın ayağını görürdü!
Öbürü pek keskin işitirdi, fakat sağır! Adeta bir defineydi. İçinde yarım arpa kadar bile
altın yok! Üçüncüsü çırılçıplak, edep yeri açık bir adamdı. Elbisesinin etekleri uzun!
Kör dedi ki: “ İşte bak, şuracıktan atlılar gelmekte. Onların hangi kavimden
olduklarını ve kaç kişiden ibaret bulunduklarını görüyorum.”
Sağır “ Evet, ben de seslerini duydum, gizli açık ne söylüyorlarsa işittim” dedi. Çıplak
“ Benim korkum da şundan: gelirlerse elbisemin eteğini keserler!” dedi. Kör dedi ki: “
İşte bak, yaklaştılar. Hadi onlar gelip çatmadan, bizi yakalayıp dövmeden,
bağlamadan biz kaçalım.”
Sağır dedi ki: “ Hakikaten dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor, haydin! Çıplak, eyvahlar
olsun, dedi. Gelirlerse tamah ederler, elbisemi alırlar, ben hiç emin değilim! Şehri
bırakıp çıktılar, koşa, koşa bir köye geldiler. O köyde semiz bir kuş buldular, kuş pek
semizdi, vücudunda zerre kadar et yoktu, öyle arıktı ki!
Ölmüş bir kuştu, karalgarın gagalamasından kemikleri bile incelmiş, ipliğe dönmüştü.
aslanların avlarını yemesi gibi o kuşu yediler üçü de tok filler gibi semirip şiştiler. Üçü
de üç tane besili, semiz ve büyük file döndüler. Üç genç de öyle şişmanladı ki
şişmanlıktan aleme sığamaz oldular!
Bu kadar şişmanlıkta, bu koskocaman kelleyle, kulakla, bu iri yedi endamla beraber
kapının çatlağından süzülüp geçtiler! Ölüm de halka görünmez, ölümün yolu da
gizlidir. Ölüm de göze gelmez. Acayip bir çıkış yeridir. İşte bak, kervanlar birbiri
ardına ulanmış, o kapının gizli çatlağından geçip gitmede! Fakat o çatlağı arasan
göremezsen. Pek gizlidir ama ondan bunca kişileri geçirdiler, gelin evine güvey
götürür gibi götürdüler.
Sağır, istektir, dilektir. Bizim ölümümüzü duydu da kendi ölümünü duymadı, kendi
görünüşünü görmedi. Kör d hırstır. Halkın ayıbı zerre kadar göremez, fakat gene de
alemin ayıbını arar! Çıplak, elbisesinin eteğini kesecekler diye korkuyor ama çıplak
adamın eteğimi olur ki kessinler!
Dünyaya kapılan da hem müflistir, hem de korkmakta, halbuki hırsızlardan hiç de
korkmaması lazım. Zaten dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecek böyle olduğu halde
hırsızlardan korkusundan yüreği kan olmakta. Fakat hayattayken bunca feryad-ü
figan etti. Ağlayıp sızladı ya.
Ölürken kendiside bu korkusuna şaşar güler. O zaman zengin hiçbir pulu olmadığını
zeki hiçbir hüneri bulunmadığını anlar. Hayattaki bu korku, eteğine saksı kırıkları
doldurup da kendisini mal sahibi sanan, onları kaybedeceğinden korkan, onların
üstüne titreyen çocuğun korkusuna benzer.
O saksı kırıklarından bir parçasını bile alsan ağlamaya başlar; geri verirsen de sevinir.
Gülmeye koyulur. Bilgi elbisesini giymedikçe çocuğun ağlamasına da ehemmiyet
verilmez, gülmesi de. Ahmak da eğreti malı kendisinin sanır da onun üstüne titrer.
Hay aşağılık adam hay!
Uykuda kendisini mal sahibi görür, çuvalını hırsız çalacak diye korkar! Fakat kulağı
çekildi de uyandı mı kendi korkusuyla kendisi alay eder. Bu cihanın aklına, bu alemin
bilgisine sahip olan alimlerin korkusu da buna benzer. Hünerlere fenlere sahip olan bu
akıllılara Allah kuran’ da “ Onlar bir şey bilmezler” dedi.
Her biri kendisinde bilgi var zannına kapılır. Da birisi çalacak diye korkuya düşer.
Zamanımı alıyorlar der. Halbuki bir fayda, bir kar elde eden kişinin zamanı zaten onda
yok! Halk beni işimden, gücümden alıkoydu der. Ama canı ta boğazına kadar işsizliğe,
güçsüzlüğe dalmıştır.
Çıplak adam elbisemi sürüyüp duruyorum. Eteğimi onların pençesinden nasıl
kurtaracağım der! Alim de bilgilerin yüz binlerce çeşidini bilirde zalim herif kendisini
bilmez. Her cevherin haysiyetini bilir de kendi cevherine gelince bir eşeğe döner! Be
hey alim, sen ben caiz olan şeylerle caiz olmayanları bilirim dersin ama kendin caiz
misin, işe yarar mısın, yoksa bir kocakarı mısın Bundan haberin yok!
Bu yerinde doğru şu yerinde değil eğri bunu biliyorsun ama sen doğru musun, eğri
mi Bir de iyice bak! Her kumaşın değeri nedir Biliyorsun da kendi değerini
bilmiyorsun. Bu ahmaklıktır. Yomlu yıldızlarla yomsuz yıldızları biliyorsun. Fakat sen
yomlu musun, yoksa cem cenabet biri misin Buna bakmıyorsun bile
Bütün bilgilerin ruhu budur bu. Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim; demen
bunu bilmen gerek! Din usulünü bildin ama kendi aslın kendi mayan iyiyse bir de ona
bak, onu bil! Seni için bu iki usulden kendi aslını bilmeme daha iyidir ey ulu kişi!
PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ
Seba’lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Allah’a ulaşma sebeplerinden kaçarlardı.
Allah onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından
onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti. Ağaçlardan dökülen
meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler, geçemez oluyorlardı.
Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim diye şaşırır kalırlardı.
Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı.
Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler rüzgarla düşer, nicelerin etekleri,
meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip
geçenlerin başlarına yüzlerine sürtünürdü.
Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengini ki altın kemer
kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi. Kurt, yiyecek bolluğundan imtila
illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de, keçi bile büyük
kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail
oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru
olun, doğruluk yapın!” demişti!
Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi.
“Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede Şükrü merkebi yatıp uyusa bile
siz onu uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen
kendisine ebedi hışım kapısını açar.
Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir Allah
insana baş verir, şükür için de bir secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma
diler” dediler. Seba’lılar dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı
götürdü’ şükürden de usandık, nimetten de.
Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat!
Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa
vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan doğruyu
anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek
insana hiç kuvvet verir mi
Ey inatçı önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı
gitti! Bu güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun
senin aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence o
büyük ve yüce oldu.
Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün canlara sirayet eder. O illeti derhal
geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı
şey insana kötü ve acı gelir. İnsan Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır.
Sen de o huy var mı Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!
O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u
naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir
kıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat
nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman
geçtikçe azalır.
Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır. Dostluğu bilişiği de
çabucacık bozar! Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa
dost ol, akla yar ol! Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır,
elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!
Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından
söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan
anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi artık.
Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.
Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar,
ondan da nefret edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş,
söylenmiş söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve
havenkleri bitirir, yetiştirir.
Biz böyle hekimleriz, öyle Allah şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı.
Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle
vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı
gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır.
Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır.
Öbürünün yolunu keser. Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni
yaralar! O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize
ulu Allahnın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz,
noksanlardan arı olan Allahdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız, hastalara
birebirdir.
Seba’lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize
deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek
yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak
tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz
Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi
peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi,
ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o
illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.
Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu
mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim
nerede mücevher Derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.
Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu yatıp durma.”
Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede ” deden güneş “ kör herif, Allahdan kendine
göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir
delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı
sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Allah ihsanını
bekle!” der.
Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!
Sabır ve sükut Allah rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. “
Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine
nail ol.
Ey terbiyeli edepli kişi illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun
önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can,
mevki ve para pul bağışlamayı satın al. Bu suretle de Allah seni övsün, rütbene gök
bile haset etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir,
ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız.
Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu doktorlara Allah tarafından lütfedilmiş
bir hidayettir. Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!
Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Allah falanı, filanı
kendisine vekil eder Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak
nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği
hüma kuşuyla bir tutalım
Hüma nerede sinek nerede Toprak nerede, Allah nerede Gökteki güneşle zerrenin
ne münasebeti var bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi
Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av
hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi
de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen
düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı.
Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu
gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay diyor ki :
“ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa sizin gözünüzü kör
ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım.
Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan
de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil padişahı, filan
gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek
için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da
hareket etti.
Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı.
Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi.
Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin
bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler.
Ne yazık derdinize verilen ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze Allah hışmım
perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği
arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün!
İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir Hele o gemi fışkıyla dolu olursa.
Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz,
örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan
yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem’in baharını kış gösterdi.
Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner!
Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk
oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi
çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan
lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz.
Zannınızca taştan yapılma putlarınız Allah’a eş oluyor da akıllı can nasıl Allah sırrına
sahip olmuyor Demek ki bir ölü sinek Allah’a eş oluyor sizce peki, o halde diri olan
insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın Yoksa ölü sineğe benzeyen put,
sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Allah’a eş olmaya layık
Diri, diri insan, Allah Mahluku olduğundan mı Allah sırrın mahrem olamıyor Siz
kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların kuyruklarına layık olan elbette yılan
başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet!
Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir.
Kuyruk ve baş o iki dost birbirine tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir
güzelce dinlesen görürsün; Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de
boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam
uygundur. Huylarla canlar, tam birbirine denktir.
Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk
eden Allahdır. Allah madem ki huyu cana, uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu
gözle kaş gibi yarinde ve birbirine münasip bil! Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde,
çirkindeki huylar da Allahnın yazdığı harfler birbirine tam münasip!
Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Allahnın iki parmağı
arasında! Gönül kalemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gah sıkıntıya düşer, gah
feraha çıkar. Ey kalem, ululuğa layıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör!
Senin bütün kastin, bürün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor.
Başın dört yol ağzında kahrın, lütfun doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir. Bu
halden hale giriş harflerin onun yazıp bozmasından meydana gelmekte. Bir işe
niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle! Niyazdan
yalvarıp yakarmadan başka yol yok. Bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem
bilmez. Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir. İyi de kendi kadrini izhar
eder, kötüde de! Seba’lılar tavşanla fil hikayesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezeli
sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler.
Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi,
misal getirmek, Allahnın bir de onun gizli ve aşikar bilgisine bir delil olan kişinin
hakkıdır. Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl
misal getirebilirsin Musa bile sopayı, alelade bir sopa gördü ama değildi ki. O bir
ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi.
Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne
bileceksin Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da
hakikate ulaşmaya yol bulur. O misal bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça
eder! İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melun oldu.
Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti. Sen bu getirdiğin
misali kuzgun ve baykuş bil. Onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan
oldu!
Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya
kalkıştılar. “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!”
dediler. Biri diyordu ki. “ Gemi hadi yürü koş!” öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de
kanat tak!” Nuh da “ Ben, bunu Allah emriyle yapıyorum bu alaylarla işime kesat
gelmez” demekteydi.
Şu hikayeyi dinle de bak! Hırsızlığı alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini
delmekteydi. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu. Dama
çıkıp aşağıya eğildi. Hırsızı görüp “ baba” ne yapıyorsun Hayırdır, inşallah gece yarısı
ne ediyorsun kim sen” dedi.
Hırsız “ davulcuyum azizim”diye cevap verdi. Adam “ Pek, burada ne yapıyorsun ”
deyince hırsız “ Davul çalıyorum” dedi. Ev sahibi dedi ki. “ Be adam, davul sesi hani ”
Hırssız “ Dur hele, sesini yarın duyarsın eyvahlar olsun! Dediğin zaman kulağına dank
eder!” Kelile’ de ki o hikaye da yalan, saçma, düzme fakat o saçma hikayenin ne
demek olduğunu, o hikayenin maksadının anlamadın ki!
A herzevekil, o tavşanın hakikati Şeytandır. Senin nefsine elçi olarak geldi de ahmak
nefsini, Hızır’ın içtiği Abıhayattan mahrum eti. Sen onun manasını ters anladın. Küfür
söyledin, azabına hazırlan! Arı duru suda ayın hareketini, bununla tavşanın filleri
korkuttuğunu anlattın.
Tavşan hikayesini, fili, suyu, ayın hareketinden fillerin korkmasını söyledin. Fakat ey
ham körler, bu ay, halkı da halkın ileri gelenlerini de zebun etmiş olan aya nasıl
benzer ki Ay nerede, güneş nerede, gök nerede akıllar nerede nefisler nerede, melek
nerede hatta güneşin güneşi nerede
Nasıl söylerim bu sözü, uykuda mıyım, sayıklıyor muyum Ey yol sapıtmış kişiler,
padişahların hışmı yüz binlerce şehri harap etmiştir. Dağlar bile, onların hışmından
yarılır, yüzlerce parça olur, güneş bil, onların etrafında döner, onları tavaf eder.
Erlerin hışmı, bulutu kurutur, gönüllerinin kızgınlığı alemleri yakar, yıkar.
Ey kefensiz adamcıklar, ey yıkanmamış ölücükler. Lut Peygamberin şehri nasıl yere
battı, na hale geldi bakın da görün! Fil de kim oluyor ki üç tane kuşcağız, o fillerin
kemiklerini kırdı. Kuşların en zayıfı Ebabil olduğu halde filleri, bir daha
yamanmalarına imkan bulunmayacak bir tarzda yırttı, parçaladı.
Nuh tufanını duymayan, yahut Firavunla Musa’nın savaşını işitmeyen var mı Ruh gibi
olan Musa, onları mağlup etti, sulara boğdu; su da bunları zerre, zerre parçaladı.
Semud kavminin ahvalini, kasırganın Ad kavmini mahvettiğini duymayan var mı Bir
defacık olsun gözünü aç da gör.
Savaşta filleri yıkıp öldürdüğü halde, bu derecede kuvvetli filler, bu kadar zalim
padişahlar bile gönül hışmına uğramışlar, taşlanıp durmaktadırlar. Ebediyen
zulmetten, zulmete gidiyorlar. Ne yardım eden var, ne imdatlarına yetişen! İyi adla
kötü adı duymadınız mı yoksa Hakikati herkes gördü de siz görmediniz mi yoksa,
görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız.
Meydanda olan şeyleri bile ,bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adamakıllı açacak
elbet. Tut ki alem, güneşle, nurla dopdolu sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra
elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun! O kerem sahibi aya pencereni
kapatırsan o ulu nurdan elbette nasibin olmaz!
Sen köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş alemlerin ne günahı var kurt
huylarıyla huylanmış olan ruh, Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle! Davud’un sesi
dağlara taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına girmedi. Har an akla insafa
aferin! Doğrusunu Allah bilir ya! Ey Seba’lılar peygamberleri tasdik edin, Allah’a olan
ruhu tasdik edin!
Tasdik edin; onlar doğmuş güneşlerdir. Onlar sizi kıyametin azaplarından kurtarırlar.
Tasdik edin; onlar kıyamet kopmadan önce oraya varmanızdan evvel sizi de
nurlandıran, alemi de nurlandıran aydın dolunaydır. Tasdik edin; onlar karanlıkları
aydınlatan ışıklardır. Ulu tutun, ağırlayın.
Onla, rica ve niyaz anahtarlarıdır. Hayrınızdan başka bir şey dilemeyenleri tasdik edin.
Kendinizden başka kimseyi azdırmayın, kimseye tecavüz etmeyin! Bırak bu Arapça’yı,
Farsça konuşalım. Ey sudan topraktan ibaret insan, o Türk’ün Hindusu ol (o güzelin
yanağına bi siyah ben kesil!) kendinize gelin de padişahların seslerini duyun. Onlara
gökler bile inandılar, gökler bile.
Önce gelenlerin hallerine bakın, yahut sonradan gelenlerin tarafına doğru ihtiyatla
uçun! İhtiyat nedir İki tedbir arasında tereddüde düşmeyip hangisi seni
sürçtürmeyecekse onu yapmaktır. Birisi, “ Bu yedi günlük yolda hiç su yoktur. Bütün
yolu ayakları yakıp kavuran kumluk” dese, öbürü de “ Yalan, yürü de bak, her gece bir
akan kaynak görürsün” dese,
İhtiyat kokudan kurtulmak ve doğruya ulaşmak için yanına su alıp yola düşmendir.
Yoksa su varsa, yanına aldığın suyu dök. Fakat ya yoksa o vakit vay susuz yola
düşenin haline! Ey halife oğulları, insaf de kıyamet günü için ihtiyatlı davranın! O
düşman yok mu, o düşman Sizin atanıza da kin güttü de onu İliyyinden zindana
attırdı.
Gönül satrancının şahını bile mat etti de cennetten çıkarttı, belalara uğrattı, maskara
etti. Güreşte onu yere yıkmak, yüzünü saratmak için onunla savaşa girişti, ona ne
oyunlar oynadı. Öyle bir pehlivana bile böyle oyunlar yapan düşmanı sakının,
ehemmiyetsiz görmeyin!
O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tacını tahtını bile al el çabukluğuyla kapıverdi;
onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Adem, yıllarca
zarı, zarı ağladı. Neden asiler defterine kaydedildim diye öyle bir ağladı ki göz
yaşlarının aktığı yerlerde nebatlar bitti!
Bir bak da hilebazlığını anla. Öyle bir ulu bile, onun hilesi yüzünden saçını, saklını
yoldu. Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman. Onun kafasına “ La havle”
kılıcını vurmaya bakın! Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet
etmeyin sakın! Avcı daima taneler saçar, saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük
görünmez.
Nerede tane görürsen sakın oradan. Sakın da tuzağa düşme, kolun, kanadın
bağlanmasın! Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona
kani olduğundan uzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz.
Bir kuş, bir duvarın üstüne kondu, tuzaktaki taneleri gördü. Bir ovaya bakıyordu,
gönlü orasını çekmekteydi; bir da tanelere bakıyordu, hırsı kendisini oraya
sürüklemekteydi. Bu iki istek arasında çırpındı, durdu. Nihayet aklı başından gitti;
tanelere meyletmedi, sahraya uçup gitti. Neşeli bir surette kol kanat açtı; ne mutlu
ona! Bütün hürlerin ulusu, başı oldu.
Onu kendisine baş yapan da kurtuldu, emniyet makamına ulaştı. Çünkü bu kuşun
gönlü, ihtiyata riayet edenlerin padişahı kesildi de konağı, güllükler, çimenlikler dolu!
O ihtiyatından razı, ihtiyatı ondan işte sen de tedbirde bulunacaksın böyle bir tedbirde
bulun, bu işe sarılacaksan böyle bir işe sarıl!
Nice defalar hırs tuzağına düştün, boğazını kesilmeye teslim ettin. Tövbeler kabul
eden Allah, yine seni azad etti. Tövbeni kabul ederek seni neşelendirdi. “ Tövbenizi
bozar, kötülüğe başlarsanız biz de tekrar size azap ederiz. Biz yapılan işlere uygun
karşılıkları çift ettik” dedi.
Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa, koşa
mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde
bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir karının kocasını esir ederek
götürse karısı, kocasını araya, araya çıkagelir.
Sen de bir kere daha bu tuzağa geldin, bir kere daha tövbenin gözüne toprak serptin!
Tövbeleri kabul eden, suçluları yargılayan Allah tekrar o düğümü çözdü de “ Kendine
gel bu tarafa yüz tutma” dedi. Fakat tekrar unutkanlık pervanesi geldi, canınızı ateşe
doğru sürükledi!
Ey pervane, öyle çok unutkan olma, öyle pek şüpheye düşme yanan kanadına bak bir
kere! Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha tane olan yere hiç
uğramamandır. Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan
uzak bir nimet ihsan etsin.
Allahnın sizi azat etmesine karşılık şükretmeniz, Allah nimetini anmanız gerek. Nice
zahmetlere, nice belalara düştün de “ Yarabbi, beni bu tuzaktan kurtar. Sana itaat
edeyim, ibadetlerde bulunayım, Şeytanın gözüne toprak serpeyim” dedi.
Kış geldi mi köpek ezilir, büzülür. Kışın soğuğu onu perişan bir hale kor. “ Kışa
dayanamıyorum sağ olursam taştan bir ev kurmam lazım. Yaz gelince dişimle
tırnağımla çalışıp çabalayayım, kışın barınmak için bir taş ev kurayım” der. Fakat yaz
gelip de ısındı mı kellesi, kemiği yerine geldi mi, ilikleri, kemikleri kızışıp derisi gerildi
mi,kendisini koskocaman görür de “ İyi ama ben hangi eve sığarım ki ” der.
İrileşir, yayığını çeker. Tembel ,tembel, karnı tok sırtı pek, kendisine güvenmiş bir
halde bir gölgeye çekilir. Gönlü “ Bir ev kur” derse de o, “ Söyle be yahu, ben nasıl
olur da bir eve sığarım ki ” Diye cevap verir. Sen de bir belaya, bir musibete düştün
mü büzülürsün, hırs kemiklerin bitişir; küçülür, kalırsın. “ Tövbeden bir ev kurayım,
kışın o evceğizde barınayım” dersin.
Fakat dertten kurtuldun da hırsın büyüdü mü köpek gibi ev sevdası geçer gider.
Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükreden kişi, hiç şükretmeyi bırakır da
nimet sevdasına düşer mi Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni
sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.
Nimet, insana gaflet verir, şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet
avlamaya gör! Şükür nimeti, gözünü doyurur, seni bey yapar. Bu suretle de yoksullara
yüzlerce nimet bağışlarsın Allah yemeğinden ye doy da senden oburluk, tamah ve
şuna buna ihtiyacını arz etme illeti geçsin.
Onlar dediler ki: “ A öğütçüler, iyi söylüyorsunuz ama bu köyde adam olsa!Allah bizim
gönlümüzü kilitledi, kimse Allahdan ileri geçemez ki. Her şeyi düzüp koşan Allah, bizi
de böyle düzdü koştu. Kimse bu dedikoduyla kaderimizi değiştiremez. Taşa istersen
tam yüzyıl boyuna lal olsana de. Eskiye tam yüzyıl yenilen diye söyle dur.
Toprağa yüzyıl su gibi arı duru ol desen, suya bal ol, süt kesil desen ne fayda! Gökleri
ve göklerdeki şeyleri yatan, suyu toprağı ve topraktakileri halk eden Allah, göğe
dönmeyi takdir etmiş, onu saf bir hale getirtmiş suyla toprağa da bulanıklık vermiştir.
Gayri nasıl olur da gökyüzü bulanır, suyla balçık durulur Allah, hepsine bir şey takdir
etmiştir. Bir dağ, çalışmakla saman çöpü olur mu hiç
Peygamberler dediler ki. “ Evet, Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan sıfatlar
yaratmıştır. Fakat arızi sıfatlar da yarattı ki onları terk etmek mümkündür;herkesin
nefretini kazanan kişi, sıfatları terk eder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini
kazanır, herkes ondan razı olur.
Taşa altın ol demek beyhudedir ama bakıra altın ol dersen yeri var; bakır pekala altın
olabilir. Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Fakat toprağa balçık ol desen
bu söz yerindedir, toprak, balçık olabilir. Allah, insana topallık, yassı,burunluluk,
körlük gibi çaresiz illetler vermiştir ama, ağız yüz çarpıklığı, yahut baş ağrısı gibi bazı
illetler vermiştir ki bunlara çare varır.
Allah bu ilaçları, insanlara iyilik vermek için yarattı, derler, devalar saçma değil ya!
Hatta dertlerin çoğunun devası, çaresi vardır. Adamakıllı aradın, üstüne düştün mü
ele geçer!
Onlarsa “ Bu, bizim derdimiz, deva kabul eder dert değil. Siz yıllarca öğütler verdiniz,
afsunlar okudunuz. Bizim de ger lahza derdimiz arttı, bağımız kuvvetlendi. Eğer bu
hastalık, iyileşecek bir hastalık olsaydı nihayet bir zerresi olsun geçerdi. İnsan
susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğere gitmez. Denizi içse başka bir yere gider.
Nihayet el ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü geçirmez” dediler.
Peygamberler dediler ki: “ Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allahnın ihsan ve
rahmetlerine son yoktur. Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu
rahmete el atın, yapışın! Nice işler vardır ki ilk önce güç görünür de sonradan
kolaylaşır, o güçlük geçer gider.
Ardında nice güneşler var! ümitsizlikten sonra nice ümitler var. Karanlığına esasen
tutalım yürekleriniz taş kesildi, kulağınıza, gönlünüze kilitler vuruldu. Sözümüzü
kabul edecek yahut etmeyeceksiniz. Biz buna aldırış etmeyiz. Aldırış ettiğimiz şey
Allah’a teslim olmak, fermanını yerine getirmektedir.
Bize o kulluğu o buyurdu. Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki! Canımız, onun
emrini yerine getirmek için bunun için yaşıyoruz, bunun için yaratıldık. Kuma tohum
ek dese bile biz ekeriz. Peygamberin canına Allahdan başka bir dost yoktur. Halk
sözünü kabul edecekmiş, reddedecekmiş, bununla hiçbir alışveriş bulunmaz ki!
Allah emirlerini halka bildirir, bunu için alacağı ücreti de Allah verir. Biz sevgilinin
uğrunda halka çirkin göründük; yüzümüz, düşman yüzüne benzedi gitti! Fakat bu
kapıdan usanmadık da usanmayız da yol uzun olduğundan her yerde oturup
dinleniyoruz.
Sevgiliden ayrılan, hapislere düşen adamın gönlü soğur, o çeşit adam usanır, bıkar.
Halbuki bizim sevgilimiz, bizim dilediğimiz canan, bizimle beraber rahmetini saçıp
durmakta; canımız da ona şükretmekte. Bizim gönlümüzde lalelik var, gül bahçesi
var. oraya solmanın, perişan olmanın yolu yok!
Daima terütazeyiz, daima genciz, latifiz. Daima güzeliz, tatlıyız, daima gülüp
durmadayız, zarifiz! Bizce yüzyılla bir saat birdir. Uzun yol, kısa zaman bize göre
değil. O uzunluk, kısalık cisimlere göredir, cana nasıl sığar. Eshabı Kehif üç yüz dokuz
yıl yattılar. Uyudular ama bu üç yüz dokuz yıl, onlara bir gün geldi. ne gamlandılar,ne
teessüf ettiler.
Uyandıkları anda uyudukları o uzun yıllar, kendilerine bir gün gibi göründü. Çünkü
ruhları yokluktan tekrar bedenlerine geldi. bu alemde geceyle gündüz, ayla yıl bile
olmazsa usanç, ihtiyarlık, bıkkınlık nasıl olur. Yokluk gülistanında insan kendisinden
geçer, o alemdeki sarhoşluk, Allah lütfunun büyük kadehindedir. Onu içmeyen tadını
tatmayan bilmez, anlamaz.
Gül kokusu, bok böceğinin aklına gelir mi Bu zevk mevhum değildir. Mevhum olsaydı
da mevhumlar gibi yok olurdu. Cehennem, nasıl olur da aklına cenneti getirir Çirkin
domuzda güzel yüz ne gezer Kendin gel, aklını başına devşir de böyle bir lokma
ağzına kadar gelmişken kendi boğazını kendin sıkma a aşağılık kişi! Biz sarp yolları
vardırdık. Bize uyanlara yolu kolaylattık.
Seba’lılar, Siz kendinizce yomlu yıldızlarsanız ama bize göre yomsuzsunuz, bizimle
zıtsınız, bize aykırısınız siz. Hiçbir düşüncemiz yokken bizi dertlere, meşakkatlere
saldınız. Biz, birbirimizle uzlaşmış bir topluluk, sizin kötü haberlerinizle aramıza
yüzlerce ayrılık düştü. Biz şekerler yiyen dudu kuşlarıydık. Sizin yüzünüzden ölümü
düşünen baykuşlara döndük.
Nerede bir gam masalı varsa, nerede bir kötü, bir kabul edilmeyecek ses duyulursa.
Bu alemde nerede bir kötüye yormak,nerede bir kötü surete dönmek, nerede bir azap
varsa, hepsi sizin söylediğiniz sözlerde sizin getirdiğiniz misallerde, sizin yormanızda.
Bütün hırsınız, zevkiniz, alemi derde düşürmek” dediler.
Peygamberler dediler ki: “ Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen
bir şey. Bu kabahat biz de değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da baş
ucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi “ Çabuk kalk, yoksa ejderha
yutacak” diye seni uyandırırsa,“ Neye kötüye yoruyorsun” der misin Ne yorması,
kalk da aydınlık bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna
götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agah eden adamdır.
O, cihan halkının örmediği şeyleri görmüştür.
Bir doktor sana “ Koruk yeme, san şu çeşit kötü bir hastalık verir” dese, “ Neden
kötüye yoruyorsun” der misin Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir.
Müneccim “ Bugün sefere çıkma sakın” dese, müneccimin yüz kere bile yalanını
tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın.
Bizim nücum bilgimize asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da
doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor O doktorla
müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor,
söylüyoruz.
Cehennemin dumanını, cehennemin ateşini, cehennemin ateşini, cehennemin
münkirlere saldırdığını uzaktan görüyoruz. Sense, sus yahu, bırak şu sözü, kötüye
yormak bize ziyan veriyor demektesin. Ey öğütçülerin öğüdünü dinlemeyen, kötü
yoruş nereye varırsan var, seninledir!
Adeta ardından bir yılan gidiyor; birisi de damdan görüp haber veriyor. Ona sus, beni
dertlendirme, bana keder verme diyorsun. Adamcağız peki benden günah gitti diyor.
Fakat yılan seni boynundan sokunca bütün neşen zehir kesilir de o adama, “ Be adam
mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin
Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini
bildirmedin ”dersin. o adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası
var sana çok söyledim ama kar etmedi ki. Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten
kurtarmak için öğütler verdim. Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin, öğüdüm,
seni büsbütün azdırdı.
Bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der. Aşağılık, kötü
kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi sana kötülük eder. Sabırla nefsin belini
bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona! Kerem sahibi birisine ihsanda
bulunursan değer, bire karşılık sana yedi yüz verir.
Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur.
Kafirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde aman
yarabbi diye bağırıp dururlar.”
Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakar
olurlar. Şu halde onların ibadet edeceklerini mescit cehennemdir. Yabancı kuşun
ayağını bağlayan tuzaktır. Zindan da hırsızın alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima
Hakk’ı anar durur.
Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesidir. Şu halde
ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her
işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak
bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki
maksat, ibadetten başka bir şey değil.
Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya. Fakat
ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır. Kılıcı mıh yaparsan
zafere mağlubiyeti tercih ettin demektir. İnsandan maksat ilimdir. Doğru yolu
bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var.
Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça
şükreder alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin.
Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar
oldukça şükretsinler!
Hulasa Allah iki mescid yaratmıştır. Cehennem onların mescidi, cennet bunların! Musa
o iki iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı. Çünkü
onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı niyaz kapısıdır.
Cehennemdir.
İyi bak kendine gel! Allah padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk
etti ya. Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü Allah’a secde etmenin
düşmanıdır onlar! Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü. O mihrabın adı da
bey, padişah! Bu tertemiz kapıya layık değilsiniz ki. Temiz kişiler, şeker kamışıdır,
sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz.
Bu çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle ki kişiye
hürmet etmek öyle adi adama inanmak aslana ardır. Fare huylulara kedi bey olur.
Fare kim oluyor ki aslandan korksun Fare huyludur, Allah köpeklerinden korkarlar,
uluların virdi, ( Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür.
Bu aptallara layık olan Rab ise kendisinde Allah kuvveti vehmeden dünya
büyükleridir. Fare nasıl olurda savaş aslanlarından kokar. Onlardan korkanlar, misk
ceylanlarıdır ancak. Yürü ey çömlek yalayıcı, kase yalayıcısın yanına git. Onu kendine
Allah say, velinimet say!
Kafi yeter artık. Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar,
hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar. Hulasa ey kerem
sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun
eğsin, teslim olsun.
Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkar eder, azgınlaşır. İşte
mihnete, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve
hilebaz olmaları bu yüzdendir. Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler,
padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu, şükreden odur işte.
Mal mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi Şükür mihnetten ve
meşakkatten biter, gelişir.
SOFİNİN BOŞ SOFRAYA SEVDALANMASI
Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya
başladı, elbisesini yırtıyor. İşte azıkların azığı. İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye
naralar atıyordu. Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı. Sofilerde ona
uydular, semaa başladılar. Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular. Defalarca
kendilerinden geçip kendilerine geldiler.
Herzevekilin biri, sofiye “ Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki
seni bu derece zevke, vecde getiriyor ” dedi. Sofi dedi ki: “ Yürü git be sen manasız
bir suretten ibaretsin. Sen varlık peşinde koş, aşık değilsin sen. Aşıkın gıdası,
ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır. Aşkın doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.
Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, karı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur.
Alemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mana kokusunu
duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Aşıklar, yoklukta çadır
kurarlar. Onlar yokluk gibi bir renktedirler. Bir tek ruhları vardır onların!
Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir Perinin gıdası kokudan ibarettir. Fakat
insan oğlu perinin kokusundan koku alabilir mi Huyu onun huyunun zıddıdır. Perinin
az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın. Nil
ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğullarına sudur. Deniz, Firavunu
boğduğu halde İsrailoğullarına bir ana cadde haline gelir.
Yakub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakub’a mahsustu. Kardeşleri bunu
nereden görecekler Bu sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü
kininden sevgiliye kuyu kazar. Sofra onun önünde ekmeksizdir, bomboştur. Fakat
yakub’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.
Yüzünü yıkamayan hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “ Namaz ancak huzur-u
kalple kılınır” demiştir. Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası açlıktır.
Yakup, Yusuf’a acıkmıştı. Ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. Halbuki
Yusuf’un gömleğini alıp koşa, koşa Yakub’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı
bile.
Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakub, Yakub olduğundan Yusuf’un gömleğinin
kokusunu duyuyordu. Nice alimler vardır ki hakiki ilimden hakiki irfandan nasipleri
yoktur. Bu çeşit alim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil. Onun sözlerini duyan kişi
alelade bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.
Çünkü böyle alimin eline düşen gömlek eğretidir, bir zaman içindir. Esir tellalının
elindeki cariye gibi. Tellalın eline düşen cariye, müşteri içindir. Tellala ne fayda var
rızık vermek Allahnın işidir. Herkes Allahnın takdirine göre hareket eder, başka türlü
hareket etmesine imkan yoktur. Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir.
Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir.
Allah öyle bir Allahdır ki bir hayalden bağ bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem
haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır! Peki o halde onun gül bahçelerinin
yolunu külhanlarının yerini kim bilebilir ki Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne
yanından geliyor, fırsat bulup göremez ki.
Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu
keser, gelmelerine mani olurdu. Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya
casus, nasıl ayak atabilir Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün
yapışması diye buna derler işte!
Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can
ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! Birisi çayırlıkta, çimenlikte akar u
kıyısında onun yanı başındaki de azap içinde! Azap çeken, öbürüne bakar da “ Bu zevk
neden ki ” diye şaşırır kalır. Bu da meşakkat çekeni görür de “ Acaba bunu kim
hapsetmiş ki ” diye hayretlere düşer.
Zevk içinde olan azap çekene “ Kendine gel neden böyle perişansın Bak, burada ne
güzel kaynaklar var. neden böyle benzin sararmış Burada yüzlerce deva var.
arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “ Canım efendim
gelemiyorum ki!” diye cevap verir.
Bir bey hamama gitme lüzumunu duydu. Seher çağı, kölesine “ Sungu, uyan başını
kaldır. Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili Altından al da hamama gidelim haydi”
diye seslendi. Sungur hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola
düştüler. Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.
Namaza pek düşkündü. Dedi ki. “ Ey kuluna iltifatlarda ihsanlarda bulunan beyim, sen
şu dükkanda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” Bey dükkanda oturdu. İmamla
cemaat namazı kılıp camiden çıktılar. Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey,
bir müddet bekledi.
“ Sungur neye dışarı çıkmıyorsun ” diye seslendi. Sungur içerden “ Efendim,
koyuvermiyorlar. Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu
biliyorum, unutmadım” dedi. Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi.
Nihayet Sungurun bu cilvesinden usandı, aciz kaldı, sabrı tükendi.
Sungur, beyin her seslenişinde “ Efendim, dışarı çıkacağım ama daha
koyuvermiyorlar” diyordu. Bey “ Yahu, mescitte kimse kalmadı koyuvermeyen kim,
seni orada kim tutuyor ” diye bağırdı. Sungur dedi ki: “ Seni dışardan içeriye
sokmayan yok mu İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.
Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mani olmakta. Senin bu
tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mani oluyor!”
balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta. Balığın aslı
sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.
Bu işe hile ve düzene başvurmanın, tedbirlere girişmenin faydası yok ki. Kilit pek
kuvvetli, açıcıda Allah. Teslimiyete yapışa gör, rıza göster! Tedbirini unuttun mu
pirinden o taze bahtı bulur, devlete erişirsin. Kendini unuttun mu seni anarlar. Kul
oldun mu azat ederler!
Peygamberler bile, “ Şuna buna nasihat edip duruyoruz. Niceye bir soğuk demiri
dövüp duracak, niceye bir kafese üfleyip yatacağız ” diye hatırlarından geçirdiler.
Halkın yaptığı işler, Allahnın kaza ve kaderiyledir. Dişin keskinliği, midenin hararet ve
kuvvetinden ileri gelir.
Nefs-i Kül, insanın cüz’i nefsine tesir etti de olacaklar oldu. Balık baştan kokar,
kuyruktan değil! Bunu böyle bil ama eşeğini de yine ok gibi süre dur. Çünkü Allah “
Emirlerimi tebliğ et” diye emretmiştir; emrinden dışarı çıkmaya imkan yok. ( bir fırka
cennetliktir, bir fırka cehennemlik) bu iki fırkanın hangisindesin, bilemezsin ki. Ne
olduğunu görünceye kadar çalış, çabala!
Gemiye yükünü yükledin mi Allah’a dayanman gerek. Yolda gark mı olacaksın,
kurtulup sağlıkla selametle gideceğin yere mi varacaksın Bu ikisinden hangisi başına
gelecek, bilemezsin ki, eğer ne olacağım, başına ne gelecek Bunu bilmedikçe gemiye
binmem. Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım Ne olacağımı
bildir bana.
Ben başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmeme dersen, hiçbir
ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gayb dadır, sırdır. Pul şişe gibi ruhu incecik
olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür ne ziyan
eder. Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur.
Kimde yanış varsa nuru o bulur. Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini
üstün ve ön planda tut da kurtul. Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok.
Allah doğrusunu daha iyi bilir.
MUKALLİDİN İMANI KORKU VE ÜMİTTİR
Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir,
ihtimaldir. Sabahleyin dükkanına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider. Rızık
ümidi olmasa nasıl olur da gidersin Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet
bulursun Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir.
Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için
çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni aciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor
Deseler, dersin ki: “ Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. var ama
bu korku tembellikte daha fazla.
Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok. Tembellikte daha fazla zarar var.
peki a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusunu eteğini tutuyor
öyleyse Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne karlar
elde ettiklerini görmedin mi ki
Onlara bu dükkanı terk etmekle neler yüz gösterdi. Bu pazarda nasıl karlar ettiler.
Haberin yok mu ki Ateş onlara halhal gibi ram oldu, deniz onların emrine uydu, onları
baş üstüne taşıdı. Demir onlara ram oldu, mum kesildi, rüzgar onlara kul oldu,
hükümlerine girdi!
(Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidir. Bu zahir halkına
nereden meşhur olacaklar Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin
gözü görmez! hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Allah hareminde
gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.
Sen yoksa Allahnın keremlerini bilmiyor musun ki seni “ Gel” diye onların bulunduğu
tarafa çağırıp duruyor. Alemin altı ciheti da onun keremleriyle dolu nereye baksan
onun bayrakları orada dikildi! Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik
atıl ateşe beni yakar mı deme bile!
Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu. O hikaye eder.
Yemekten sonra, peşkirini sararmış, kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi
kadın, “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi. Enes’in sırlarına vakıf olan o
hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.
Bütün konuklar şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını
umuyorlardı. Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz
olarak getirdi. Oradakiler, “ Ey Peygamberle görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir
nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi ” dediler.
Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!” ey ateşten,
azaptan korkan gönül, böyle bir ele böyle bir ağıza yaklaş! Bu el, bu ağız, cansız bir
şeye böyle bir yücelik verirse aşıkın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz Kabe’nin
taşını kerpicini öptü. Kabe ( put haneyken) kıble oldu.
Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol ( erler seni de putlardan
arıtsınlar!) sonra o hizmetçi kadına dediler ki. “ Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize
halini söylemez misin O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra
attın Tutalım o sırlara erişmiş.
Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım ” hizmetçi, “
Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki. Peşkir
de ne oluyor Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese, ona olan itimadımın
bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Allah kullarından ümidim çoktur.
Her kerem sahibi her sır bilir ere itimadım var. bu yüzden değil peşkiri, başımı bile
atarım” dedi. Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati,
kadından aşağı değil ya! Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül
işkembeden de bayağıdır gayrı.
ÇÖLDEKİ ARAP KERVANI
Çölde bir Arap kervanı susuzu kalmış, yağmur susuzluktan kırbalarında bir damlacık
olsun su kalmamıştı. Bütün kervan, o çöl ortasında bunalmış, ölüm haline gelmişti.
Ansızın o iki dünyanın imdadına yetişen Mustafa, onların imdadına erişmek üzere yola
çıka geldi. çölde, o sarp ve sonsuz yolda, o kızgın kumların üstünde bunalıp kalmış
olan o kalabalık kervanı gördü.
Develerinin dilleri, ağızlarından çıkmış, adamlar, taraf, taraf kumlara serilmiş
kalmıştı! Bu hali görünce acıdı. “ Kalkın, bir kaçınız derhal o kum yığınına doğru
koşun! Orada zenci bir köle kırbayla beyine su götürüyor. O zenci deveciyi devesiyle
beraber ister istemez tutup bana getirin” dedi.
Birkaç kişi kalkıp kum tepesine doğru koştular. Bir müddet sonra hakikaten dediği
gibi, zenci bir kul gördüler, kırbasını doldurmuş, devesine binmiş, beyine su
götürüyordu. Zenciye “ Şu tarafa insanların iftihar edecekleri zat, Kainatın hayırlısı
olan Peygamber seni çağırıyor” dediler. Adam “ Ben onu tanımıyorum, o da kim ”
dedi.
“ Ay yüzlü, şeker huylu Muhammed” dediler. Nasılsa öylece anlattılar, öylece övdüler.
Zenci “ O galiba bir şair olacak. Bir kısım halkı sihirle zebun etmiş ona yarım arşın bile
yaklaşmam ben” dedi. Nihayet herifi yakalayıp zorla çeke, çeke o tarafa sürüklemeye
başladılar. Zenci bağırıp çağırıyor, sövüp sayıyordu.
Zenciyi Azizin yanına getirdikleri zaman Peygamber, “ Su için, mataralarınızı,
kırbalarınızı da doldurun “ dedi. Hepsini o bir tek kırbadan kandıra, kandıra suvardı.
Hem adamlar, hem develer o bir kırbadan kana , kana su içtiler. Kölenin kırbasından
herkes kırbasını, matarasını doldurur.
Gökyüzündeki bulut bile hasedinden şaşırdı kaldı! Bunu kim görmüştür Bir tek
kırbadan bunca cehennemin harareti sönsün Kim görmüştür bunu su dolu bir tek
kırbadan bunca kırba ağzına kadar dolsun! Kölenin kırbası zaten bir vesileden hakikati
örten bir sebepten ibaretti. Peygamberin emriyle ihsan dalgaları, asli denizden coşup
köpürmekte, kopup gelmekteydi!
Su kaynayınca buhar haline gelir, havaya çıkar havadaki buhar da soğuyunca su olur,
öyle mi Doğrusu şu; yaradılış bu hükümlerden hariç olarak sebepsiz, illetsiz
yokluktan sular coşturmada. Sen çocukluğundan sebepleri görüyor, bilgisizliğinden
sebeplere yapışıyorsun. Sebepleri görüyor da müsebbipten gaflet ediyorsun.
Bu hakikati örten, müsebbibin yüzünü gizleyen sebeplere ondan meyletmektesin sen.
Sebepler gitti mi başına vurmağa başlar, aman yarabbi demeye koyulursun. Allah da
sana “ Hadi yürü, sebebe git ne acayip şey, sen beni, yarattığım sebepler için andın
ha!” der. O vakit kul “ Bundan böyle hep seni göreceğim, sebebe, o laftan ibaret
saçma şeye bakmayacağım artık” der ama,Allah “ Seni tekrar sebep alemine
göndersem yine sebebe yapışırsın. Senin için bu, a tövbesinde durmayan ahdi çürük
adam! Fakat ben bu işe bakmam, rahmetim boldur. Rahmet etrafında dönüp
dolaşırım, herkese rahmet ederim ben! Senin kötü ahdine bakmam, mademki şimdi
bana niyaz ediyorsun, keremimden sana ihsan eder, muradını veririm” der.
Evet kafile halkı Peygamberin mucizesine hayran oldu. “ Ya Muhammed, ey deniz
huylu Peygamber, bu ne Küçücük bir kırbayı sebep ittihaz ettin, Arab’ı da suya gark
ettin. Kürdü de!
Ey köle, şimdi kırbanın dolu olduğunu da gör de şikayet edip iyi kötü söylenme”
dediler. O zenci köle, Peygamberin, bu mucizesine hayran oldu, imanı Lamekan
aleminden doğmaktaydı. Gökten akan bir çeşme gördü o kırbası onun coşkunluğuna
bir vesile onun hakikatine bir örtüydü.
Gözünden bütün örtüler, bütün sebepler yırtılıp sıyrıldı. Böylece gayb çeşmesini
görmeye başladı. Göz pınarları doldu, efendisini de unuttu, durağını da. Elsiz ayaksız
kaldı, yola gitmeye ne eli vardı, ne yağı. Allah ruhuna bir titremedir saldı. Mustafa iş
görmesi için tekrar onu o alemden çekti de dedi ki. “ Kendine gel, ey faydalanmak
isteyen yürü.
Şaşırıp kalacak zaman değil. Asıl şaşılacak şey daha ileride. Şimdi öyle durma;
davranıver bakalım; çevik bir yola düş!”mübarek eliyle kölenin yüzünü sıvazladı, onu
kutlu bir hale getirdi. O kölenin o Habeş oğlunun yüzü bembeyaz oldu; gecesi ayın on
dördü gibi aydınlandı, gündüz gibi nurlandı!
Güzellikte işvede bir Yusuf kesildi. Peygamber ona “ Hadi şimdi git de hali anlat” dedi.
Köle elsiz ayaksız sarhoş bir hale geldi, elden çıktı, ayağını tanımaz oldu! Kervan
halkından ayrıldı, suyla dolu iki kırbasını aldı, yola düştü.
Efendi köleyi uzaktan görüp şaşırdı. Şaşkınlıkla o köy halkını çağırdı. “ Bu kırba bizim
kırbamız, deve de bizim devemiz. Fakat zenci köle ne oldu ki Bu uzaktan gelen ayın
on dördü gibi bir delikanlı. Yüzünün nuru balkıyıp durmakta. Gündüzü bile nursuz
bırakmakta. Kölemiz nerede Acaba birisi mi öldürdü, yoksa kurt mu paraladı da
öldü ” demeye başladı. Köle yanına gelince “ Sen kimsin ” Yemenli misin, Türk
müsün Söyle doğru söyle kölemi ne yaptın Öldürdüysen gizleme, hileye sapma!”
dedi. Köle dedi ki: “ Öldürmüş olsam yanına nasıl gelirim.
Kendi yağımla kanımı döktürmeye gelir miyim hiç Bey “ Hey ne söylüyorsun, kölem
nerede benim Doğruyu söylemekten başka çare yok, kurtulamazsın elimden” dedi.
Köle dedi ki. “ Köleyle arandaki sırları birer ,birer tamamıyla söyleyeyim. Beni satın
aldığın zamandan şimdiye kadar ne gelmiş geçmişse anlatayım da.
Kapkara vücudumdan bir sabah açılmış olmakla beraber senin kölen olduğumu anla!”
kölenin rengi değişti ama tertemiz ruhun rengi yoktur ki ruhun ne rengi vardır, ne
unsurlara bağlıdır, ne toprağa mensuptur. Yalnız teni tanıyanlar, bizi çabucak
kaybederler su içenler, tulumu da bırakırlar, küpü de!
Fakat canı tanıyanların sayılarla işleri yoktur. Onlar, keyfiyetsiz ve kemiyetsiz olan
denize gark olmuşlardır. Can ol da can yoluyla canı tanı! Görüş dostu ol, kıyas oğlanı
değil! Melekle akıl, aynı yaradılıştadır hikmeti var da iki suret oldu. Melek kuş gibi
kanatlı olmuş, akıl kanadı bırakmış, nura bürünmüştür.
Hulasa ikisinin de manası aynı olduğundan ikisinin de hakikati bir olduğundan o iki
güzel, birbirlerine arka olmuşlar, birbirlerine yardımcı kesilmişlerdir. Melek de Hakk’ı
bulmuştur akıl da. Her ikisi de Adem’e yardımda bulunmuştur, her ikisi de Adem’e
secde etmiştir. Nefisle Şeytansa ezelden bir olduğundan Adem’e düşmandır. Ona
haset edip durur.
Adem’i bedenden ibaret gören ondan kaçmış ona secde etmemiştir. Fakat onu
emniyete mazhar olmuş bir nur olarak gören karşısında eğildi, secde etti. Melekle
aklın o ikisinin gözleri Adem’i ancak toprak olarak gördü. Bu anlatışımda işte kara
saplanmış eşek gibi kalakaldı. Yahudi’ye İncil okunmaz ki.
Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi Fakat köyün
bir bucağında tek bir adam bile varsa bu hayhuyum kafidir, o anlamıştır ya yeter!
Anlatılması icap eden şeyi taşlar, kerpiçler bile dile gelir de anlayana adamakıllı
anlatır!
BUNALMA BİR ŞEYE HAK KAZANMIŞ OLMAYA ŞAHİTTİR
Küçücük bir çocuk olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz
etmesidir. Meryem’in cüzü olan İsa, Meryem’in diliyle değil kendi diliyle onun yerine
söz söyledi. Senin cüzünün cüzü de gizlice söz söyler durur. A kişi elin ayağın sana
şahit olur. Niceye bir münkirliğe el sunacak ayak atacaksın.
Anlatılanı anlamaya,söyleneni dinlemeye liyakatın yoksa söz söyleyenin söyleme
kabiliyeti seni görür anlar yatar uyur. Arayan aradığını bulsun diye yerden ne biterse
ihtiyaç sahibi için biter. Allah, gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı.
Nerede dert varsa deva oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet oraya varır.
Müşkül neredeyse cevap oradadır, gemi neredeyse su orada! Suyu az ara, susuzluğu
elde et de sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın! Boğazcağızı nazik
yavrucak doğmasaydı onu besleyecek süt nasıl olur da memeden akardı Yürü bu
inişlerde bu yokuşlarda koş da susa, hararetlen!
Ey ulu er, ondan sonra havadaki arı ( gibi) bulutlardaki ırmakların sesini iç! İhtiyacın
otlardan, sebzelerden az mı ki suyun önünü keser, sebzelere akıtırsın. Suyun kulağını
çeker, kurumuş nebatlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün. Cevherleri gizli
olan can ekinleri içinde Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var. susuz kal, susa da
sana “Onları Rableri sular” hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!
Yine o köyden bir kafir karısı Peygamberi sınamak için koşa,koşa eşeğiyle beraber
yanına geldi. kucağında da iki aylık bir çocuk vardı. Çocuk Peygambere “ Allah sana
selam söyledi. Ya Rasullallah, sana geldik işte” dedi. Anası kızgınlıkla “ Sus be , bu
şahadeti kulağına kim üfürdü A yumurcak, bunu sana kim söyledi de böyle dilin
açıldı, söyleyip duruyorsun ” dedi.
Çocuk dedi ki: “ Evvela Allah, sonra da Cebrail ben, bu sözde Cebrail’e ahenk
uyduruyorum.” Kadın “ nerede Cebrail ” deyince çocuk dedi ki. “ Nah, başının
üstünde. Görmüyor musun Kafanı kaldır da bir ya bak! Cebrail başının üstünde
duruyor; bana yüz çeşit delil olmakta!”
Kadın “ Sahi görüyor musun ” dedi. Çocuk dedi ki. “ Evet başının üstünde ayın on
dördü gibi durmakta. Bana Peygamberi vasfediyor. Beni bu suretle bu aşağılıklardan
yüceltmede!” sonra Peygamber, “ Ey süt emer yavru adın ne Hadi bunu da söyle de
sonra anasının isteğine uy, sus” dedi.
Çocuk” Adım Allah yanında Adülaziz, fakat bu bir avuç edepsize göre Abdül Uzza!
Halbuki ben sana bu peygamberliği veren Allah hakkı için Uzza’dan usanmışım,
beriyim!” dedi. İki aylık çocuk ayın on dördü gibi parlamış, baş köşeye geçen bilgi
sahipleri gibi yetişmiş kişilere ders veriyordu.
Bu ırada çocuğun burnuna da, anasının burnuna da cennetten kafuru kokusu geldi.
her ikisi de yaşarsak yine bu mertebeden düşer, kafir oluruz korkusuyla bunu
söylediler ve bu kokuyu duya, duya can verdiler. Birisini Allah överse ona cansızlar da
yüzlerce kere doğrudur, haktır der, canlılar da! Birisini koruyan Allah olursa ona kuş
da gözcü bekçi kesilir, balık da!
Tam bu sırada Mustafa, yücelerden ezan sesini duydu. Aptes tazelemek üzere su
istedi. O soğuk suyla elini, yüzünü yıkadı. Ayaklarını da yıkayıp pabuçlarını giymek
üzereyken bir kuş gelip pabucunun bir tekini kapıverdi. O güzel sözlü Peygamber tam
pabucu eline almışken tavşancıl pabucunu elinden kapıvermişti.
Kuş yel gibi havalandı, pabucu tersine çevirdi. İçinden bir yılan düştü. Kapkara bir
yılandı tavşancıl, bu hareketiyle Peygambere iyilik etmek istemiş Allah inayetine
sebep olmuştu. Kuş sonra pabucu getirip “ Buyur namaza git” diye Peygamberin
önüne koydu. Adeta “ Bu küstahlığı zoraki yaptım, yoksa benim de edep ağacından bir
dalcağızım var, ben de hadimce edep erken nedir bilirim” diyordu.
Vay o kişiye ki küstahça adım atar, nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir.
Peygamber, şükretti de dedi ki: “ Biz bunu cefa sanıyorduk halbuki vefanın ta
kendisiymiş!” papucumu kaptın, aklım karıştı, canım sıkıldı, sen beni gamdan
kurtarıyormuşsun, bense gama düşmüştüm.
Allah bize bütün gaypları gösterdi ama o sırada gönlüm, kendimle meşguldü!”
tavşancıl “ Sen gafil olmazsın, bu senden uzak Ey Mustafa, benim gaybı görmem de
sendeki bilginin aksinden! Havadayken pabucun içindeki yılanı görmeme, kendimden
değil, senden aksetti bu bana” dedi. Nurlu kişinin aksi de aydındır. Zulmette kalanın
aksiyse baştanbaşa külhan kesilir. Allah kulunun aksi tamamıyla nurdur, yabancının
aksiyse tamamıyla körlük! Ey can, herkesin aksi nedir, bunu bil. Dilediğin kişinin
yanında otur!
Ey can o hikaye Allah hükmüne razı olasın diye sana ibrettir. İbret al da kötü bir işe
düşünce aklını başına devşir, ye’se düşme hüsnü zanda bulun! Başkaları, o hadiseden
korkup sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da ziyan zamanında da
gül gibi gülmeye bak! Gülün yapraklarını birer, birer koparsan da yine gülmeyi
bırakmaz, yine sokup gamlanmaz.
Bir dikenden niçin gama düşeyim Zaten bu gülmeyi diken yüzünden buldum der.
Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler muhakkak senden belayı giderir. Bunu böyle bil!
Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular da dedi ki: Sıkıntı zamanı, gönülde neşe ve
ferah bulmak! Allahnın verdiği mihnet ve cefayı da Peygamberin pabucunu kapan
tavşancıl say.
Tavşancıl, Peygamberin ayağını yılan sokmasın diye pabucu kaptı, yoza toprağa
bulanmış akla ne mutlu! Allah “ Kaybettiğiniz şeylere eseflenmeyin hatta kurt gelse
de keçinizi yese bile” buyurdu. O bela daha büyük belaları defetmek o ziyan daha
dehşetli ziyanları men etmek içindir.
HAYVANLARIN DİLLERİ
Musa’ya bir delikanlı dedi ki: “ Hayvanların dillerini öğrenmek istiyorum. Bu suretle
kurdun, kuşun sözlerini duyayım da dinime ait işlerde ibret sahibi olayım çünkü
ademoğullarının bütün sözler, suya ekmeğe şana şerefe ait. Belki hayvanların bu
dünyadan göçme zamanındaki tedbirleri, bu tedbirler yüzünden başka bir dertleri
var!”
Musa “ Hadi efendim, hadi vazgeç bu hevesten bunun önünde sonunda pek çok
tehlikesi var. ibret almayı, uyanmayı Allahdan dile, kitapdan, sözden, harften,
duraktan değil!” dedi. Adam, Musa men ettikçe kızıştı, üstüne düştü. Zaten insan, bir
şeyden men edildi mi, o şeye haris olur, büsbütün üstüne düşer!
Dedi ki. “ Ya Musa, nurun parlayınca her şey kadrini, kıymetini, senin sayende buldu.
Beni bu muradımdan mahrum etmek lütfuna düşmez ey cömert er! Bu zamanda
tanının vekili sensin. Muradımı vermezsen beni meyus edersin.” Musa “ Yarabbi,
taşlanmış Şeytan,bu saf adamlar alay mı ediyor Öğretsem ziyankarlardan olacak,
öğretmesem gönlüme bir kötülük gelecek” dedi.
Allah dedi ki. “ Ya Musa, öğret çünkü biz keremimizden hiçbir duayı asla reddetmeyiz.
Musa dedi ki: “ Yarabbi, sonra pişman olacak, elini dişleyecek, elbiselerini yırtacak.
Kudret, herkesin harcı değil. Aciz, Allahdan çekinen kişiye en iyi sermayedir. Eli bir
şeye erişmeyen Allahdan korktu, çekindi.
Kendisini ibadete verdi. Yoksulluk işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir. Zengin
zenginliği yüzünden Allah kapısından ret edildi. Çünkü kudreti var; sabrı terk etti,
dilediğini yapıverdi! Acizlik, yoksulluk, insana hırslarla, gamlarla dolu olan nefis
belasından aman verir.
Gam olmayacak dileklerden meydana gelir. Çünkü gulyabanilere avlanmış olan insan,
o olmayacak dileklere alışmış onlarla huylanmıştır. Toprak yiyen, toprak ister; o
biçare gülbeşekerden hoşlanmaz; gülbeşekeri hazmedemez!”
Allah Musa’ya “ Ya Musa, sen onun dileğini ver de eline aç, dileğini yapsın!” dedi.
Dileğini yapmak kudreti, ibadetin tuzudur, lezzetidir. Yoksa bu gökyüzü de ihtiyarsız
dönüp durmada. Fakat düşünüşünden dolayı ne bir sevaba girer ne bir günaha. Çünkü
hesap vakti sevap da ihtiyari olarak yapılan işe verilir azap da!
Zaten bütün alem Allah’ı tespih eder. Fakat bu zoraki tesbihten bir sevap elde
edilemez. Erin eline kılıcı ver, onu acizlikten kurtar, onu kudret sahibi yap da ya gazi
olsun, ya yol kesici eşkıya! Adem “ Kerremna” sırrına dilediğini yapabilme kudretiyle
erişti. İnsanların yarısı bal arısı oldu, yarısı yılan! Müminler, bal arısı gibi bal madeni
oldular. Kafirler, yılan gibi zehir madeni. Çünkü mümin, seçilmiş, helal otlar yer,
tükürüğü bile bal arısı gibi hayat verir!
Kafire gelince, irin şerbeti içer, gıdasından da zehir meydana gelir. Allah ilhamına
erenler, hayatın ta kendisi kesilirler, hava ve hevesle süslenenlerse ölüm zehiri! İyilik
ederler, uyanık hareketleriyle kendilerini korurlarda o yüzden övülürler, takdir
edilirler. Cihandaki bu medihler, bu takdirler, hep ihtiyar yüzünden meydana gelir.
Külhaniler, zindanda oldukça Allahdan çekinirler, zahit olurlar, Allah’a anarlar! Fakat
kudret gitti mi amel kesata uğrar. Kendine gel de ecel, sermayeyi elden almasın!
Kendine gel kudretin, kar elde etmek için bir sermayedir. Kudret zamanını kaçırma,
kıymetini bil! İnsan “ Kerremna” kır atına binmiş, ihtiyar dizginini de akıl eline
vermiştir.
Musa, tekrar ona şefkatle öğüt vererek “ İstediğin seni mahcup eder, yüzünü sarartır.
Gel bu sevdadan vazgeç, Allahdan kork. Şeytan seni aldatmış, o sana ders vermiş!”
dedi.
Adam “ Bari hiç olmazsa kapı dibinde yatıp duran ev bekçiliği eden köpekle kümes
hayvanlarının dileklerini öğret” dedi. Musa dedi ki. “Hadi peki bu ikisinin dillerini
anlayacaksın, yürü git!” adam, sabah çağı bakalım sahiden dillerini öğrendim mi
anlayacak mıyım ki Diye kapısının eşiğinde beklemekteydi.
Hizmetçi kadın sofra örtüsü silkelerken bir lokmacık bayat ekmek de düştü. Ekmek
parçasını horoz, hemencecik kapıverdi. Köpek dedi ki. Sen bize zulmettin. Buğday
tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem ki yerimde, yurdumda bundan acizim ben.
Sen buğday da yiyebilirsin, arpa da darı, mısır gibi başka şeyler de. Halbuki ben
bunları yiyemem. Böyle olduğu halde bizim kısmetimiz olan şu bir parçacık ekmeği
bile kapıyorsun!
Bu sözü duyan horoz, “ Merak etme, Allah sana buna karşılık başka şeyler verir. Bu ev
sahibinin atı sakatlanacak, yarın sabah adamakıllı doyacaksın, kederlenme. Atın
ölümü, köpeklere bir bayram olacak çalışıp çabalamadan bir hayli rızık dökülüp
kalacak” dedi. Adam, bu sözü duyunca derhal atı sattı. Horozun dediği çıkmadı,
köpeğe karşı mahcup vaziyette kaldı.
Ertesi günü yine horoz, ekmeği kapınca köpek ağzını açtı, dedi ki. “ A düzenbaz horoz
bu yalan niceye birebir Niceye bir bu zulüm karlık, bu yalancılık, bu kara yüreklilik
Hani at sakatlanacak dediydin nerede Sen düzenci körün birisin, sözünde hiçbir
doğru yok!” her şeyden haberi olan horoz, köpeğe “ Atı sakatlandı, sakatlandı ama
başka yerde. Atını satıp ziyandan uğrayacağı ziyanı başkalarına yükletti. Fakat yarın
katırı sakatlanacak, o nimet, ancak köpeklere nasip olacak” dedi.
O haris adam, hemencecik katırı da sattı, dertten de kurtuldu, ziyandan da. Üçüncü
günü köpek, horoza dedi ki: “ Ey beyliği davulla dümbelekle ilan edilen yalancılar beyi
hani nerede vaadin ” horoz, “ Acele katırı da sattı. Fakat yarın kölesi ölecek. Ölünce
de akrabası, yoksullara köpeklere ekmekler dağıtacaklar” dedi.
Adam, bunu duyunca köleyi de satıp ziyandan kurtuldu, yüzü parladı, neşelendi.
Şükürler etmekte, alemde üç ziyandan da kurtuldum. Kümes hayvanlarıyla köpeklerin
dillerini öğrendim de kötü takdirlerde kendimi kurtardım demekteydi. Ekmekten
mahrum kalan köpek, üçüncü gün “ Ey tek, çift atıp duran herzevekil ve yalancı
horoz!
Yalanın düzeni niceye bir sürecek Sen yalandan başka bir söz söylemez misin ” dedi.
Horoz dedi ki: “ haşa ne ben yalan söylerim, ne benim cimsimden olan öbür horozlar.
Biz yalandan yummuş, arınmışız! Biz horozlar, müezzinler gibi doğru söyler, güneşi
gözetler, vakit geldi mi ki diye bekler dururuz.
Bizi bir leğen altına kapatsalar yine içten içe güneşi gözler, onun nerede olduğunu
anlarız. Veliler güneşin bekçileridir. İnsanlar içinde Allah sırlarını bilir, anlar onlar.
Allah ,bizi namaz vaktini bildirmek üzere adem oğluna hediye etmiştir. İçimizden biri
yanılır da vakitsiz öterse o ötüşü ölümüne sebep olur. Vakitsiz” haydin namaza”
dememiz, kanımızı mübah eder.
Masum olan, yanılmayansa ancak vahye mazhar olan can horozudur. Kölesini de sattı.
Köle satılır satılmaz öldü, alan da iki kat ziyana girdi. Malını kaçırdı ama iyi bil ki kendi
kanına girdi. Bir ziyana uğramak bir çok ziyanları def edecekti. Cismimiz, malımız,
canlarımıza fedadır, canımıza gelecek bela, cismimize, malımıza gelir. Gazaba uğradın
mı padişahlara malını verir, başını kurtarırsın. Fakat iş bilmez cahil misin Kazaya
düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.
Fakat şimdi de yarınki gün ev sahibi ölecek. Mirasına konan feryat ve figan bir öküz
kesecek. Yarın adam ölünce sana epeyce yemek düşecek. Köyde halk da, ileri gelenler
de kurban etleri, lalangalar, yemekler yiyecekler. Yoksullara, köpeklere bir hayli öküz
eti, koca , koca ekmekler dağıtılacak.
Atın eşeğin, kölenin ölümü bu ham mağrura gelecek kazayı defedecekti. Fakat o
malının ziyan olmasından ve bu yüzden derde düşmesinden kaçtı, malını çoğalttı.
Çoğalttı ama kendi kanına girdi. Dervişlerin bu riya zatları neden Çünkü cisme
verilen o eziyetler, canların bakasına sebep olur. Salik, ebediliğe erişmese nasıl olur
da tenini hastalıklara uğratır, helak eder
Ruhu karşılığında elde edeceği şeyleri görmese insan elini açar da cömertlik eder,
ibadette bulunur mu Kar ummaksızın veren ancak Allahdır. Allahdır, Allah. Yahut da
Allah huylarıyla huylanmış olan nur olan Allah Parıltısını elde eden Allah velisi. Çünkü
o ganidir, ondan başka herkes yoksul, bir yoksul, karşılık ummadan al diyebilir, mal
verebilir mi Çocuk elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç
Bütün bu alışverişlerde maksat var. herkes bir şey elde etmek için dükkanına geçmiş,
kurulmuştur. Yüzlerce güzel matahlar gösterir, gönlünden elde edeceği karşılığı
düşünür durur. Ey din ulusu, bir selam bile duymaksızın ki selam veren, sonunda
yenini, yakanı yakalamasın. Kardeş, ben halkın ileri gelenlerinden de geri
kalanlarından da tamahsız bir selam bile işitmedim vesselam!
Yalnız Allahnın selamında bir tamah yoktur, işte o kadar. Sen ev, ev yer, yer onu ara,
gaflet etme! Ben ağzı güzel kokan adamın ağzından hem Allah haberini duydum, hem
Allah selamını! Bu Allah erlerinin selamını da canla, gönülle kabul eder; Allah selamını
onların selamından duyar, içerim.
Çünkü onun selamı da Allah selamı olmuştur. Çünkü kendi varlığını ateşlere atmış,
yakmıştır. Kendi varlığından ölmüş, Allahyla dirilmiştir. Onun için Allah sırlarını iki
dudağının arasından çıkıp durmadadır. Riyazatta tenin ölümü diriliktir. Bu bedenin
eziyet çekmesi ruha ebedilik verir. O habis herif de horoz ne diyecek diye kulak
vermiş dinliyordu.
Bunları duyunca ateşlenip koşa, koşa Musa Kelimullah’ın kapısına dayandı. Korkudan
kapısının toprağına yüz sürmekte, ey Kelim, feryadıma yetiş demekteydi. Musa, “
Yürü yüzünü yerlere döşe de kurtul. Mademki usta oldun, kuyudan sıçra çık! Hadi
Müslümanlara ziyan ver, keseni, dağarcığını iki kat doldur. Ben sana aynada görünen
bu kaza ve kaderi kerpiçte gördüm.
Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisiz kişiye
sonunda!” dedi. Adam tekrar feryat edip dedi ki. “ Ey iyi ahlaklı lütfet. Başıma kakma
yüzüme vurma. Ben iyiliğe layık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim,
ettim de. Sen benim liyakatsizliğime iyi bir karşılık ver, lütfet.”
Musa “ oğul şastten bir okur fırladı, geri gelmesi adet değildir ki. Fakat bir iyilikte
bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin, imanı yoldaş
edindin mi dirisin, imanla gittin mi ebedisin” dedi. Tam bu sırada adamın hali değişti
gönülü bulandı, leğen getirdiler. Bu yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil,
ölüm alameti1 a ham betbaht, kayetmenin ne faydası var sana
Dört kişi alıp evine kadar götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu.
Musa’nın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha. Fakat kendini çeliği
sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun! Kılıç, seni canın alıverir, hiç utanıp sıkılmaz.
Kardeş, bu senin layığındır, layığın.
Musa, o seher çağı duya başladı: “ yarabbi, sen onun imanını alma. Padişahlıkta
bulun, bağışla onu o yanılmış şaşırmış haddini bilmemiş haddinden fazla ileri gitmiş.
Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı, başımdan savuyorum sandı.
Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir. Dudağını yumup söylemeyen
sırrı gizleyebilen gayb sırrını öğrenebilir.
Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver, doğrusunu Allah daha iyi bilir.
O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor, ey merhametli Allah
sen elini tut!”
Allah dedi ki. “ Peki imanını bağışladım. Hatta dilersen şimdi dirilteyim de. Değil
yalnız onu hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim. Musa “ Yarabbi, bu
dünya ölümlü dünyadır, sen onun o aydınlık alemde dirilt. Bu fena dünya varlık
dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi ariyet dirilmede ne fayda var
Sen şimdi onlara gözlerden gizli olan “ Ledeyna muhdarun” yurdunda rahmet saç!”
dedi. Ey insan, cisim ve mal ziyanı, cana faydadır, canı vebalden kurtarır. Sen de
riyazata canla başla müşteri ol. Tenin riyazata verdin mi canını kurtardın demektir. Ey
bahtı yaver kişi, gönlüne ihtiyatsız riyazat isteği secdeye baş koy, şükranelikler ver.
Mademki Allah, o riyazat isteğini verdi, şükürler et. O istek, sana kendiliğinden
gelmedi, seni “ Kün” emriyle riyazata o çekti.
Bir kadın vardı, her yıl bir çocuk doğururdu. Fakat çocuk, altı aydan fazla yaşamazdı.
Üç aylıkken, yahut dört aylıkken ölür giderdi. Kadın feryat ederek dedi ki. “ Yarabbi,
bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç aycağız da ferahlık veriyor. Bana verdiğin
nimet eleğim sağmadan da tez geçip gidiveriyor!”
Allah erlerine ağlayıp yalvarmakta, çocuklarının ölümünden şikayet etmekteydi. Bu
suretle tam yirmi oğlu öldü, ciğerine bir yaman ateştir düştü. Nihayet bir gece o
kadına rüyasında yemyeşil güzel, kusursuz edebiyet yurdunu, cenneti gösterdiler.
Keyfiyete sığmayan nimete cennet dedim.
Bağ bahçe dedim. Çünkü orası, nimetlerin de aslıdır, bağların bahçeleri de toplandığı
yer. Yoksa ne bağı Orada öyle şeyler var ki gözler görmemiştir. Allah da gayb nuruna
çırağ demiştir. Bu ancak bir misaldir, onun misli değil. Bu misal de anlamaktan aciz
olan bir koku alsın, anlasın diye getirilir.
Hulasa kadıncağız, cenneti görüp mest oldu. O teselliye uğrayınca elden çıktı,
kendinden geçti! Köşkün birinde adının yazılı olduğunu gördü, o aşık orasını kendinin
sandı. Sonra ona dediler ki: “ Bu nimet, canını feda etmede doğru olan ve bu
fedakarlıkta doğruluktan ayrılmayan kişinindir.
Bir hayli hizmet gerek ki sen de bu kuşluk kahvaltısından yiyesin! Fakat sen, Allah’a
sığınmada tembellik ediyorsun. Allah da ona karşılık olarak sana o musibetleri verdi.”
Kadın “ Yarabbi, yüzyıl, hatta daha fazla bir müddet benden kan dök, evlatlarımı
öldür, razıyım” dedi.
Yavaş, yavaş adım, adım o bahçeye girince bütün çocuklarını orada gördü de, dedi ki.
“ Yarabbi, ben kaybettim ama sen kaybetmemişsin!” evet insan, gaybı gören göze
malik olmadıkça insan olamaz. Sen istemezsin, sebep olamazsın ama burnun kanar,
bir hayli de kan akar. Derken ateşin geçer, kurtulursun. Her meyvenin içi,
kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi iç bil! İnsan, pek latif bir içe maliktir.
İnsansın bir an olsun onu ara!
HAMZA´NIN SAVAŞA ZIRHSIZ GİRMESİ
Peygamberin amcası Hamza, gençlik çağında savaşa daima zırh giyerek girerdi. Son
zamanlarındaysa savaş saflarına zırhsız olarak katılır, sarhoşça savaşa atılırdı. Göğsü
açık, vücudu çıplak olarak kendini kılıçlara atardı. Halk “ Ey peygamberin amcası, ey
saflar yaran aslan, ey erlerin padişahı.
Allah buyruğunda “ Nefislerinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın “ emrini
okumadın mı ki Peki, neden kendini böyle bir savaş esnasında tehlikeye atıyorsun
Gençken iri yapılı ve kuvvetliyken saflara zırhsız katılmazdın. Şimdi ihtiyarladın,
zayıfladın, belin büküldü öyle olduğu halde hiçbir şeye aldırış etmez oldun.
Her şeye boş veriyor; bir kılıç ve bir mızrakla savaşa atılıyor, adeta kendini
sınıyorsun. Kılıç ihtiyara hürmet etmez. Hiç kılıçla okun aklı temyizi olur mu ” dediler.
O bihaberler, Hamza’nın kaydına düşüyorlar, gayretlerinden ona bu çeşit öğütler
veriyorlardı.
Hamza dedi ki. “ gençken ölümü, bu dünyaya veda etme tarzında görürdüm. Kim
ölüme isteyerek gider Kim, ejderhanın karşısında soyunur Fakat şimdi
Muhammed’in nuruyla bu fani şehre zebun değilim ki. Duygudan hariç olan ve halk
nuru askeriyle dolu bulunan padişah ordugahını görmekteyim.
Çadırlar, çadırlara geçmiş çadır direklerinin ipleri, ipleri sarılmış, şükürler olsun ki
Allah beni uykudan uyandırdı. Ölüm kimin nazarında tehlikeyse “ Tehlikeye atılmayın”
emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm hakikat kapısının açılışından ibaret
olursa ona Haydin çabuk olun “ hitabı” gelir.
Ey ölümü görenler, uzaklaşın ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun! Ey lütuf
görenler, ferahlanın sevinin, ey kahir görenler, bu bir beladır, gamlanın! Ölümü bir
Yusuf gören, canını feda eder, kurt olarak görense yolunu sapıtır! Oğul, herkesin
ölümü, kendi rengindedir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir. Ey can, aklını
başına devşir. Ölümden korkup kaçarsın ya doğrucası sen kendinden korkmaktasın.
Gördüğün ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün, canın bir ağaca benzer ölüm
yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir, kötüyse de hoş, nahoş gönlüne gelen bir şey,
senden senin varlığından gelir. Bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir.
Atlas olsun, ipek olsun, ne giymişsen kendin eğirmişsindir. Bil ki iş, ona verilen
karşılıkla aynı renkte olmaz. Hiçbir hizmet, o hizmete mukabil verilen şeyle bir renkte
değildir.
Ücret alanların ücreti, yaptıkları işe benzemez. Çünkü o iş, arazdır, buysa cevher ve
ebedi. İş, güçlükten, zordan, alın terinden ibarettir. Buysa gümüştür, altındır,
tabaklarla verilen ihsandır. Sana bir yerden bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin
birisi mihnete düşmüş, beddua etmiştir.
Ama sen dersen ki ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım.
Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin nasıl olurda meyve vermez
Zina edene yüz sopa vururlarda zinakar, ben kimseyi dövmedim ki der. Fakat bu bela
bu dövüş, o zinanın cezası değil mi Ama sopa, gizli bir yerde edilen zinaya nasıl
benzer
Ey Kelim yılan hiç sopaya benzer mi Ey hakim dert, devaya benzer mi Sen de o sopa
yerine menini nasıl döktün de o meni güzelim bir şahıs oldu O menin bir dost oldu,
yahut bir yılan kesildi. Asa’nın yılan olduğun şaşırıyorsun değil mi Fakat buna daha
ziyade şaşmak icap etmez mi
Hiç meni, o çocuğa benzer mi Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi Adam, bir rüku,
yahut sücud etti mi onun rüku ve sücudu, o alemde bağ, bahçe olur. Ağzından Allah’a
bir övüş uçtu mu tan yerinin ağartan Allah, o övüşü bir cennet kuşa yapar. Kuşun
menisi de yeldir, havadır ama senin Allah’ı övüşün, Allah’ı tesbih edişin, hiç de kuşa
benzemez.
Yoksullara ihsanda bulundum, zekat verdin, elinle bir hayırda bulundum mu o alemde
bu hayır, ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur. Sabır suyun, cennetteki nehirler, cennetin süt
ırmağı sevgin aşkındır. İbadetten zevk alman, bal nehri, Allah aşkıyla sarhoş olman,
şevk duyman şarap ırmağıdır.
Bu sebepler, o eserlere benzemez. Fakat Allah nasıl oldu da bu sebeplerin yerine o
eserleri getirdi Kimse bilmez. Bu sebepler,dünyada nasıl senin ihtiyarınla senin
fermanınla meydana geldiyse o dört ırmak da ahrette şüphe yok, senin fermanına tabi
olur. Onları ne tarafa dilersen akıtırsın. Sebepleri nasıl tasarruf ettiysen onları da öyle
tasarruf edersin. Menin nasıl sana tabiîyse meniden gelen soy sop da derhal senin
emrine girer, sana tabi olur.
Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum
biter. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gitti. Ateşin
burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.
Kızgınlığın ateşin adamlara saldırmakta ya ondan meydana gelen ateş de adamlara
saldırır. O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan
yakalar.
Velilere uymadın, onları bekletip durdun, orada da kıyamet gününün beklenmesi sana
yar olur, bekler durursun. Hele yarın hele öbür gün diye vaad eder. Allah’a dönmeyi
sallar durursun ya. işte bu bekleyiş, mahşerdeki beklemendir, vay sana! O uzun günde
hesap için, canlar yakan güneşin altında bekler kalırsın. Çünkü sen dünyada göğü de,
göktekileri de elbette yola girerim, tohumunu eke, eke beklemiştin!
Kızgınlığın, cehennem ateşinin tohumudur, kendine gel de şu cehennemi söndür” der.
Allah’a şükürler olsun! Nura sahip olmadığın halde yavaşlık, mülayimlik gösterirsen
bu kötü bir şeydir. Çünkü ateşin sönmemiştir, küllenmiştir. Bu hal bir tekellüftür, bir
örtüdür. Aklını başını al, ateşi din nurundan başka bir şey söndürmez!
Din nurunu görmedikçe emin olma , çünkü gizli ateş, bir gün olur ortaya çıkar. Nuru
bir su bil suya yapış suyu elde ettin mi ateşten korkma! Ateşi su söndürür. Çünkü
ateş, huyu muktezası suyun soyunu, sopunu, oğullarını ( yani ağaçları, otları) yakar,
yandırır! Birkaç günceğiz o su kuşlarının yanına git de seni Abıhayata ulaştırsınlar.
Kara kuşuyla su kuşu, suret bakımından birdir ama suyla yağ gibi hakikatte birbirine
zıttır. Bunlar birbirlerine benzerler ama her biri kendi aslına kuldur, köledir. Dikkat ve
ihtiyaçla hareket et. Nitekim vesveseyle elest deminin vahyi, her ikisi duyguyla değil,
akılla anlaşılır, fakat aralarında fark var.
Her ikisi de gönül pazarının tellalıdır, her ikisi de matahlarını över durur. Gönül
sarrafıysan fikrini anla, gönlüne geleni bil de esir tellalı gibi bu iki fikri birbirinden ayır
et. Eğer şüpheye düşüyor ve bu iki fikri ayırt edemiyorsan “ Aldatmaca yok” de, acele
etme, koşma.
ALIŞVERİŞTE ALDANMAMANIN ÇARESİ
Bir dost, Peygambere “ Ben alışverişte daima aldanıyorum, bir şey satan, yahut alan
kişinin hilesi sanki sihir, gelip benim yolumu kesiyor” dedi. Peygamber dedi ki.
“Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al.
Çünkü şüphe yok yavaş iş Rahmandandır. Acele edişinse melun Şeytandan.”
Önüne bir lokma atsan köpek bile köpekliğiyle önce koklar, biz aklımızla koklarız.
Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz. Allah bile bu
yerlerle gökleri yavaşlıkla ve tam altı günde yarattı. Yoksa “ Kün” der demez yerler de
olurdu, göklerde; Allah, buna kaadirdi.
Hatta bir emreder etmez yüzlerce yer ve gök yaratabilirdi. Allah bütün kudretiyle
beraber insanı yavaş, yavaş ve tam kırk yılda kemal sahibi eder. Bir anda yokluktan
elli kişiyi uçurup bu aleme getirmeye kaadirdi. ama. İsa, bir dua ile hemencecik ölüyü
diriltir de.
İsa’yı yaratan, insanları bir anda yaratmaya kaadir değil midir İsa’ya nazaran
kudreti, kat, kat üstün mü değil Dilediğin şeyi yavaş, yavaş fakat sağlam bir halde
yapman lazım. İşte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. Daima akıp duran küçük
bir dere ne pislenir, ne kokar.
Bu yavaşlıkla insan, ikbale, devlete erişir. Yavaşlık yumurtadadır, devlet de kuşlara
benzer. A inatçı adam, kuş hiç yumurtaya benzer mi Ama yumurtadan çıkar ya! Sen
de davran da cüzülerin, yumurtalarından kuşlar çıkarsın. Yılan yumurtası da serçe
kuşu yumurtasına benzer, fakat aralarında ne kadar fark var!
Armut da elmaya benzer, benzer ama aralarında ki farkları bil ey yüce kişi! Yapraklar
da bakılınca bir renktedir. Fakat meyveleri çeşit, çeşittir. Yapraklara benzeyen
bedenler de birbirine benzer, benzer ama herkes bir iş için yaratılmıştır. Halk yolda
her bir tarzda yürür durur; fakat birisi zevk içinde, öbürü dertli, kederli! İşte tıpkı
bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz ama yarımız ziyan içindedir.
Bilal; zayıflıktan hilale dönmüş, yüzüne ölüm rengi çökmüştü. Karısı görüp “ Ah bu, ne
elem, bu ne keder” dedi. Bilal “ Hayır, hayır bu ne zevk ve neşe! Şimdiye kadar
hayattan, elem duymaktaydım, ölüm nasıl bir zevktir, nedir, nedir Sen bunu ne
bileceksin ”
Demekte, bu sözleri söylerken de yüzünden nerkisler, güller, laleler açılmaktaydı!
Yüzünün parlaklığıyla nurlu gözleri, sözünün doğruluğuna şahadet ediyordu. Her
gönlü kara adam onun yüzünü simsiyah görürdü ama o insanların gözbebeğiydi,
neden gözbebeği de siyah
Yüzü kara olanlar, hakikati görmeyenlerdir. İnsanların gözbebeği olan adam ise ayın
aynasıdır. Zaten dünyada can gözüne sahip olanlardan başka, senin gözbebeğini kim
görebilir ki Onu gözbebeği haline gelenlerden başka kim, onun renginin görüp anlar
İnsanların gözbebeği olan kişiden başka herkes, mertebesi yüce insanın sıfatlarını
taklit eder. Hakikati bilmez.
Karısı “ Ah ayrılık, ah ayrılık” deyince Bilal “ Hayır, hayır vuslat, vuslat!” dedi. Karısı “
Bu gece gurbete gidiyorsun, soyunun sopunun gözlerinden kaybolacaksın” dedi. Bilal
dedi ki. “ Hayır, hayır bu gece ruhum, gurbet elinden vatanına ulaşacak!” karısı “
Gayrı senin yüzünü nerede göreceğiz biz ” dedi.
Bilal dedi ki. “ Allah haslarının halkasında ! başını kaldırır da aşağıya değil ya
bakarsan Allah haslarının halkasını görürsün. Yüzük taşının yüzüğe nur saçtığı gibi
Alemlerin rabbi de o halkayı nurlandırıp durmaktadır!” karısı “ Yazıklar olsun, bu ev
yıkıldı artık” dedi. Bilal dedi ki: “ Buluta bakma aya bak” akrabam kalabalık, ev de
küçük. Allah daha mamur bir hale getirmek için yıktı!
Ben evvelce sıkıntılar içinde hapis olmuş adama benzerdim, şimdi ruhumun nesli
doğuyu da kapladı, batıyı da. Bu kuyuya benzeyen evde bir yoksuldum, şimdi padişah
oldum, padişaha bir köşk, bir saray lazım! padişahlar, köşklerde saraylarda otururlar,
ölüye yurt olarak bir mezar kafi.
Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lamekan alemine gittiler. Kalbi
ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü, görünüşü büyük, geniş fakat hakikatte
dar! Dar olmasaydı bu feryat neden Baksana daha evvel doğup bu aleme gelenlerin
hepsi iki büklüm oldu!
İnsan uyku zamanında bak nasıl azat olmakta ruh, o varlığı, ulaştığı mekandan nasıl
neşelenmekte. Zalim, zulüm tabiatından kurtuluyor. Zindandaki mahpus hapse
düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor. Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin
çökeceği zaman pek daralmakta. Bu dünyanın genişliği bir göz bağı, oysaki pek dar.
Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.
Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır, oysaki hamam geniştir, uzundur. O
hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz
peki, mekanın genişmiş ne fayda Yahut da mesela dar bir ayakkabı giyersin de geniş
bir ovada yürürsün. Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki. O ova o sahra sana adeta
zindan kesilir. Seni uzaktan gören ovada bir lale gibi açılmış der.
Bilmez ki sen, zalimler gibi görünüşte gül, bahçesindesin, fakat ruhun feryat edip
duruyor! Uyuman o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun
bedenden kurtulur. Azizim uyku, Allah velilerinin malı, mülküdür. Dünyadaki Eshabı
Kehif gibi! Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa
giderler.
Ev dar. Ruhun bu daracık evde eli, ayağı, çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların
sarayları genişletmek, mamur, bir hale koymak için yıkar. Ben de ana rahminde iki
büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek! Anamı doğum ağrısı
tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.
Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı,
doğum yolunu açıyor. Ey tabiat, rahmini aç. Kuzu büyüydü, çıksın da o yemyeşil ovada
yayılsın, otlasın artık! Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın
yıkılması gibidir.
Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım Diye ağlar çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler!
Göğün altındaki analar ( Ateş, yel, su toprak) la cansız şeyler, canlı mahluklar,
nebatlar. Hulasa ne varsa, hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve
kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.
Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini
bilemez. Amca, sen kendi halini bilmezsin. Fakat gönül sahibi yok mu, senin halini o
bilir işte!
Gaflet, tenden ileri gelir. Ten ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırtları görür.
Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için.
Nerede bir gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil! Duman,
kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.
Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat, akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. Her
ağırlık, her yorgunluk,tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.
Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır. Ak beniz,
balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.
Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak
sebepleri görebilir! Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne
illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür. Ademoğlu, ikinci defa doğdu mu
ayağını sebeplerin başına kor.
Artık, onun dini illet-i ula değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez. O, doğruluk
geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır. Hatta ufuktan da
dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekansız bir alemdir. Hatta
akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer. Müctehit, nassı görür, tanırsa
herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki. Fakat bir şeyde nas yoksa orada
kıyasa hüküm verir.
Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, aklı cüzinin kıyası, bundan aşağıdadır. Kıl, canla idrak
sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olurda aklın tasarrufuna girer Fakat
ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir. Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi
senide tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede
Nuh tufanı
Akıl eseri ruh sanır ama güneşin nuru güneşin cirminden büsbütün ayrıdır. O yüzden
salik, ruhun nurundan aslına ulaşmak için bir lokma ekmeğe kanaat etti. Çünkü
aşağılara vuran nur, gece gündüz daimi değildir ki geçer gider. Fakat nurun aslına
ulaşıp orada yurt edinene kişi, daima o nura gark olmuştur. Ne bulut yolunu keser, ne
nuru gurub eder. , artık ayrılıktan kurtulmuş, güzelleşmiştir. Bu makama eren kişinin
aslı, ya göklerdendir. Yahut topraktır da topraklıktan tamamıyla çıkmıştır.
Çünkü bu güneşin şuası daimi olarak dursa toprağa mensup olan tahammül edemez
ki. Güneşin ziyası daima toprağa vurup dursa toprağı öyle bir yakar ki yeryüzünde
hiçbir verim kalmaz, hiçbir meyve bitmez. Daima suda kalmak balığın harcıdır. Yılan
nereden balıkla yoldaşlık edebilecek
Fakat dağlarda öyle düzenbaz yılanlar vardır ki bu denizde balıklık etmeye kalkışırlar.
Hileleri halkın aklını başından alırsa da denizden nefretleri, nihayet kendilerini rezil
eder gider. Bu denizde de öyle hünerli balıklar vardır ki yılana bile sihir yapar, balık
haline koyarlar.
Ululuk denizinin dibindeki balıklara deniz, sihri helal öğretmiştir. Olmayacak şey,
onların himmetiyle olur. Pis, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer. Bu sözü
kıyamete kadar söylesem, bu bahsi kıyamete kadar uzatsam bitmez. Yüzlerce kıyamet
kopar, geçer de yine bu bahis tamamlanmaz.
Bu sözlerim, insanlara bir tekrarlamadır, ama bence tekrarlanan tazelenip uzayan bir
ömürdür. Mum, birbiri üstüne çakan kıvılcımlarla yanar., alevlenir. Toprak, birbiri
üstüne vuran ziyalarla altın haline gelir, parlar. Binlerce istekli olsa da bir de usanan
kişi bulunsa elçi, elçilik yapmak istemez, gönlü soğur.
Bu sır söyleyen gönül elçileri, İsrafil huylu dinleyici isterler. Padişahlar gibi azamet
sahibidir bunlar. Cihan halkından kulluk isterler. Huzurlarında edebe riayet etmedikçe
elçiliklerinden nasıl faydalanabilirsin Önlerinde iki büklüm eğilmedikçe emaneti sana
verirler mi hiç Onlarca öyle her edep, her terbiye de beğenilmez.
Çünkü onlar ulu bir tapıdan gelmişlerdir. Onlar yoksul değiller ki ettiğin hizmetlere
karşı teşekkür etsinler, minnet altında kalsınlar a müzevir! Fakat ey gönül, bunca
rağbetsizliğe rağmen sen yine padişahın sadakasını saç, esirgeme! Ey gökyüzünün
elçisi, sen usananlara bakma atını sıçrata dur, oynata dur.
Ne mutludur o Türk ki savaşa girişir, dayanır da atını ateşler dolu hendeğe bile sürer,
ateşler dolu hendekten bile sıçratır. Atını öyle sürer, öyle şahlandırır ki gökyüzüne
çıkmaya kalkışır. Ne kimseyi görür, ne kimsenin hasedine bakar, her şeyden gözünü
yummuştur; ateş gibi kuruyu da yakmıştır, yaşı da.
Yaptığı işten bir pişmanlık duyar ve bu pişmanlık ona bir ayıp olursa o, önce
pişmanlığa ateş salar, yakıp yandırır. Zaten adam, bir işte ayak diredi mi hiç yoktan
pişmanlık meydana gelmez ki.
SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ
At, aslanın sesini de tanır, kokusunu da duyar, hayvandır ama düşmanını bilmemesi,
duymaması pek nadirdir. Hatta zaten yalnız at değil, her hayvan, düşmanını,
nişanından, eserinden tanır , bilir. Yarasacık gündüz uçamaz, hırsızlar gibi geceleyin
çıkar, yayılır. Hayvanlardan hepsinden daha mahrum olan yarasadır. Meydanda ki
güneşin düşmanıdır o.
Fakat ne ben senin düşmanınım diye güneşe karşı koyabilir, ne nefretiyle onu
uzaklaştırabilir! Güneş yarasanın derdine, kahrına bakıp yüzünü döndürürse, gizlense
bu,güneşin son derece lütfuna, güneşin en üstün bir kemale sahip bulunuşuna delalet
eder. Yoksa hiç yarasa güneşe mani olabilir mi
Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir
edebilmek mümkün olsun. Katra denizle nasıl savaşa girişebilir Girişirse aptaldır,
kendi saçını, sakalını yolar. Hilesi, saçından sakalından ileri gidemez ki. Nasıl olur da
ayın odasındaki perdeyi yırtabilir
Güneşe düşmanlık eden şu azara uğrar: Ey güneşin güneşine düşman olan, sen öyle
bir güneşe düşmansın ki onun ışığından güneş de titremektedir, yıldız da! Sen onun
düşmanı değilsin kendinin düşmanısın. Sen odun olsan ateşe ne gam, o ne yapsın Ne
şaşılacak şey, hiç senin yanışınla onun ışığı, onun harareti azalır mı
Yahut da hiç sen yanıp yakılıyorsun diye gamlanır mı Onun merhameti, insanın
merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.
Mahlukun acıması elemle karışıktır. Allahnın rahmetiyle dertten de paktır, elemden
de. Babam, Allah rahmetini şöyle bil: O rahmet, vehme bile sığmaz, yalnız eseri
görür.
Onun rahmet eserleriyle rahmet meyveleri meydandadır. Fakat onun mahiyetini
ondan başka kim bilebilir Kemal vasıflarının mahiyetleri, yalnız eser ve misalleriyle
bilinir. Bundan başka bir tarzda kimsecikler bilemez. Çocuk çiftleşmenin mahiyetini
bilemez ki helva yok mu, işte onun gibi lezzetlidir dersen o başka.
Fakat ey taklide yapışmış adam, çiftleşmede ki lezzet, helvada ki lezzete benzer mi
O, nerede, bu nerede Fakat sen çocuk gibisin de o akıllı adam, sana güzellikle o
misali getirdi. Çocuk da işin mahiyet ve hakikatini bilmese bile misalle anlar hiç
olmazsa. Bu misalden sonra ben, bunu biliyorum desen yanlış olmaz, doğrudur. Fakat
bilmiyorum desen sözün yine yalan ve uydurma olmaz.
Birisi “ Nuh’u o Allah elçisini, o ruh nurunu biliyor musun ” dese, sen de “ Nasıl
bilmem o ay yüzlüyü Güneşten de meşhurdur, aydan da. Küçücük çocuklar bile onu
Tarih kitaplarında okuyorlar, hocalar, bütün mihraplarda söylüyorlar. Kuran’da adı
açıkça okunuyor. Geçmiş zamanlarda ki macerası fasih bir surete anlatılıyor” desen.
Doğru söylüyorsun, sana Nuh’un mahiyeti keşfedilmediyse de onu sana söylediler,
övdüler. Sen de naklediyor, onu övüyorsun.
Fakat desen ki: “ Ben Nuh’u ne bileyim A yiğit, onu onun gibi bir er bilir. Ben topal
bir karıncayım, fili ne bileyim Bir sivri sinek, İsrafil’i nereden bilecek Bu söz de
doğru çünkü mahiyet bakımından Nuh’u bilmezsin ki. Mahiyetleri anlamaktan aciz
olmak, halkın halidir ama bu sözü istisnasız söyleme. Çünkü mahiyetlerle onların
sırrını sırrı, kamillerin gözü önünde apaçıktır.
Varlık aleminde Allahnın sırrından Allahnın zatından daha ziyade anlayıştan uzak ve
bir görüşe sığmaz ne var o bile mahremlerden gizli kalmazsa artık bir şeyin mahiyeti
bir şeyin vasfı nedir ki gizli kalsın Akıl, bir bahiste bu olmayacak şey, akıldan uzak
tevile sığmaz, olmayacak şeyi dinleme der.
Kutup da, sana der ki “ A düşkün, anlayışından üstün gördüğün şeylere olmayacak
şey diyorsun. Şimdi sana keşf olan vakalar da sana evvelce olmayacak şeyler
görünmüyor muydu Allah keremiyle seni on tane zindandan kurtarmışken bu tih,
ovasını kendine sitem hapishanesi yapma!”
Bir şeyin hem nefyetilmesi caizdir, hem ispat edilmesi. Çünkü zahiri görünüş aykırıdır,
nispet de iki türlü olabilir. Allahnın “ O taşları attığın zaman yok mu Onları sen
atmadın ki. Allah attı” demesinde hem hem nefiy vardır, hem ispat ve ikisi de
yerindedir. Onları sen attın, çünkü taşlar senin elindeydi.
Fakat sen atmadın, çünkü o atış kuvvetini Allah izhar etti. İnsan oğlunun kuvvetinin
bir haddi, bir hududu vardır. Bir avuç toz, toprak nasıl olur da bir orduyu bozar, kırıp
geçirir Avuç, senin avucundur ama atış bizden, bu iki nispetin nefyi de yerindedir,
ispatı da.
Peygamberlerin zıtları olan kafirler de Peygamberleri, evlatlarını tanıdıkları, bildikleri
gibi tanırlar bilirler. Münkirler onları yüzlerce delille, yüzlerce nişanla evlatlarını tanır
gibi tanırlar, bilirler ama, kıskançlıkları, hasetleri yüzünden bildiklerini gizlerler “
Bilmiyoruz ki” diye bilmezlikten gelirler. Baksana, Allah bir yerde “ Onları bilirler”
dedi.
Nuh’u hem bilirsin, hem bilmezsin, değil mi İşte bunu da bu ayetle hadiste izhar
edilen izhar edilen manaya kayas et!
Birisi dedi ki. “ Alemde derviş yok. Olsa bile o derviş dervişlik makamına erişmişse
yok olmuş demektir. Doğru çünkü varlığı, sureti bakımındandır, görünüşe göre vardır.
Fakat sıfatları, Allah sıfatında yok olmuştur. O, güneşe karşı yanmakta olan muma
benzer. Mumun alevi de var sayılır ama güneşin önünde yoktur. Fakat muma bir
pamuk tutun mu yanar. Şu halde vardır. Öyle ama sana bir aydınlık vermez ki; güneş,
onu yok etmiştir. Bu bakımdan da yoktur.
İki yüz batman bala bir okka sirke koydun mu, sirke balın içinde erir gider. Tattın mı
sirke lezzeti olmadığından yoktur. Fakat tartın mı balın okkası artmıştır, vardır. Alanın
önünde ceylanın aklı başından gider, kendisinden geçer. Varlığı, aslanın varlığında
mahvolur.
Kemale ermeyenlerin Allah’a karşı yürüttükleri bu kıyas yok mu aşk coşkunluğundan
ileri gelen bir şeydir, ebedi, terbiyeyi terketme değil! Aşıkın, nabzı, edepten dışarı
atar. Aşık kendini padişahın terazisine kor, sevgilisinin tapısına varır. Dünyada ondan
edepsiz, ondan terbiyesiz kimse yoktur.
Fakat hakikatte ondan terbiyeli, ondan edepli kimse de yoktur. Ey aslı, nesli belli kişi
bu edeplilikle edepsizliği birbirine uygun bil. Zahirine bakarsan edepsiz gibi görünür.
Çünkü başında aşk davası vardır ( bu dava da varlık alametidir). Fakat hakikatte dava
nerede
O padişahın önünde dava da fanidir, aşık da! Zeyd öldü desek bu cümlede Zeyd faildir
ama hakikatte fail değildir, elinden bir şey gelmez ki. Nahiv bakımından faildir, yoksa
hakikatte mefuldür, ölüm onu öldürüverir. Nerede zeydin failliği Öyle mahvolur ki
bütün faillikler, ondan uzak kalır.
AŞIKLAR İÇİN CAN VERMEK KOLAYDIR
Buhara’da Sadr-ı Cihanın kulu bir töhmete uğradı, mevkiinde düştü, gizlenmeye
mecbur oldu. On yıl gah Horasan’da, gah Kuhistan ve gah Deşt’te başıboş bir halde
gezip dolaştı. On yıl sonra iştiyaktan takati kalmadı, ayrılık günleri sabrını tüketti.
Dedi ki artık ayrılığa tahammülüm kalmadı. Sabır, insanı küstahlıktan alıkoyabilir mi
hiç
Ayrılık yüzünden bu topraklar bile çoraklaşır, sular bile sararır, kokar, bulanır! Adamın
canına can katan rüzgar, ufunetli bir hale gelir, veba kesilir, ateş kül haline gelir,
savrulur! Cennet gibi olan bağlar, bahçeler sararır, solar, yapraklar kurur, dökülür, bir
hastalık yurdu olur! Her şeyi anlayan akıl bile olsa dostların ayrılığıyla yayı kırılmış
okçuya döner.
Cehennem bile ayrılık yüzünden, gençlik çağına hasret çeken ihtiyarın titrediği titrer,
yandığı gibi yanar kavrulur. Kıvılcım gibi insanı yakan, mahveden ayrılığı kıyamete
kadar anlatsam yine yüz binde birini olsun anlatamam. O halde onun yakıcılığını
anlatmaya kalkışma sus, yarabbi, beni sen kurtar, sen kurtar da ancak.
Dünyada neyin visaliyle neşelenirsen o vuslat zamanında ondan ayrıldığını bir düşün
hele! Senin neşelendiğin şeyle çok kişiler neşelendi fakat sonunda sahibine vefa
etmedi, yel gibi geçti gitti! Gönül, sana da vefa etmez sen ondan vazgeçmeye çalış.
Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de surete “ senden Rahmana sığınırım” de
Meryem yapayalnızken canlara can katan birisini gördü. Bu adam, öyle güzeldi ki
gönülleri alıyordu. Ruhulemin onun gözünün ay gibi güneş gibi yerden doğuverdi.
Güneş, doğudan nasıl çıkarsa o da örtüsüz, nikapsız Meryem’in önünde yerden doğdu.
Meryem çıplaktı, bir kötülük yapar diye korktu eli ayağı titremeye başladı. Gördüğü
adam öyle dilberdi ki Yusuf bile görse Yusuf’u gören kadınlar gibi şaşırıp kalır, ellerini
doğrardı. Gönülden baş gösterip çıkan bir hayal gibi o gül yüzlü, Meryem’in önünde
topraktan bitivermişti.
Meryem kendisinden geçti ve bu dalgınlık aleminde, bu adamdan Allah’a sığınayım
dedi. O yeni, yakası temiz kızın adetiydi, bir şeyden ürktü mü pılısını pırtısını gayp
alemine çeker, Allah’a sığınırdı. Dünyanın kararsız bir alem olduğunu görmüş ihtiyata
riayet ederek Allah’a sığınmayı adet edinmişti.
Bu suretle de ölüm zamanına dek gideceği yolu düşmanın kesmemesini diler, Allah
tapısının kendisine bir kale olmasını temin etmek isterdi. Allah’a sığınmadan daha iyi
bir kale görmemişti, bu yüzden de kale civarında yurt edinmişti. Meryem o akılları
yakan, ciğerleri oklayan bakışları gördü. Padişahta o bakışlara kulağı küpeli bir köle
olmuştu, askerde.
O bakışlar, akıl padişahlarının akıllarını almış, onları divaneye döndürmüştü. O güzel
gözler, yüz binlerce dolunayı hilal haline getirmişti. Zühre de bile ondan bahsetmeye
kudret yoktu. Aklı kül bile onu görünce noksanlaşırdı. Ben ne söyleyebilirim, ağzı,
ağzımı kapattı; söylemeye takatim kalmadı ki!
Ben yalnız o ateşin bir dumanıyım ateşe delalet etmekteyim. O padişahtan
uzaktayken, onu görmeden hakkında ne söylenmişse hepsi de asılsız, hepside saçma!
Zaten güneşe alemi kaplayan nurundan başka bir delil olamaz ki. Gölgenin on delalet
etmesine imkan mı var gölge onun yanında hor, hakir olup kalıyor ya işte bu kafi
ona!
Bu ululuk, ona Tam doğru bir delil bütün anlayışlar geridedir, o ilerde. Bütün
anlayışlar topal eşeklere binmiş o, ok gibi uçup giden rüzgara! Padişah kaçarsa
tozunu bile kimse bulamaz onlar kaçarlarsa padişah, yolarını kesiverir! Alemde bütün
anlayışlar, durup dinlemezler meydanda koşup yelme zamanıdır, oturup zevkle içkiye
dalma zamanı değil.
Birinin vehmi, bir doğan gibi uçup geçer, öbürünün vehmini mesafeleri delip geçen ok
gibi uçar! öbürünün ki yelken açmış gemi gibi gider. Bir başkasınınkiyse her an
gerileyip durur! Bütün bu vehimler, bütün bu anlayış kuşları uzaktan bir av gördüler
mi hep birden saldırırlar.
Av ortadan kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av ortadan
kayboldu mu şaşırırlar, baykuşlar gibi viranelere dalarlar! O av tekrar nazlana,
nazlana salınsın, görünsün diye bir gözünü açıp bir tekini yumarak beklerler. Av
gecikince beklemekten usanır, sıkılırlar da acaba gördüğümüz av mıydı, hayal miydi
derler. Bir an istirahat ederek güçlenip kuvvetlenmeleri daha doğrudur. Eğer gece
olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helak
ederlerdi.
Herkes bir şey elde etmek, bir kar kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp
yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Allah rahmeti gibi zuhur
etti. Yolcu sana da bir sıkıntı, bir gönül darlığı geldi mi alevlenme, meyus olma. Senin
için muvafıktır o. Çünkü ferahlık ve genişlik zamanında varını yoğunu harc edip
duruyorsun demektir. Harc etmeye karşılık bir de gelir lazım elbet!
Ya mevsimi sürüp gitseydi güneş, bağları, bahçeleri yakar kavururdu. Nebatları
kökünden yakardı, bir daha o yanıp kavrulan şeyler yenilemezdi, yeşerip
tazelenmezdi. Kışın yüzü ekşidir ama şefkatlidir. Yaz gülümser ama yakar, yandırır!
Darlık geldi mi onda genişlik gör de canlan alnını kırıştırma!
Çocuklar gülüp dururlar, bilenlerinse yüzü ekşidir. Gam kara ciğerden meydana gelir,
neşe akciğerden! Çocuğun gözü, eşek gibi ahırdadır, akıllı adamsa gözünü işin sonuna
diker. Akılsız, ahırdaki otu tatlı görür akıllı ahırdaki hayvanın nihayet kasap elinde
telef olacağını görür, bilir.
Şu kasabın verdiği ot yok mu acıdır, acı kasap o otu bizi semirtmek, tartıda ağır
gelmemizi temin etmek için veriyor. Yürü, Allahnın verdiği hikmet otunu ye! Çünkü
Allah, onu ancak cömertliğinden ihsanından dolayı karşılık istemeksizin vermiştir.
Allah “ Allahnın verdiği rızıktan yiyin” dedi. Sen buradaki rızkı ekmek sandın, hikmet
olduğunu anlamadın ha!
Allahnın verdiği rızık, insan mertebesine göre hikmettir. O rızık sonunda senin
boğazında durmaz seni öldürüp mahvetmez. Bu ağzını kapadın mı başka bir ağız
açılır. O ağız sır lokmalarını yer tutar. Bedenini Şeytan aslanından kurtarabilirsen
Allah sofrasında nice nimetler yersin! Ben bu sözü, Türklerin et yemeği gibi yarı
pişmiş, yarı ham bir halde anlattım.
Sen tamamını Hakim-i Gazneviden duy! O gayb hakimi, o ariflerin övündükleri zat,
bunu ilahinamede anlatır: gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların
ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker! Neşe şekeri, gam
bahçesinin meyvasıdır. Bu ferah yaradır, o gam merhem. Gamı gördün mü aşkla
kucakla, Şam’a Rübve tepesinden bak! Akıllı adam, şarabı üzümde görür. Aşık varı
yokta bulur.
Geçen gün hamallar, sen alınca, o yükü ben aslan gibi taşırım diye birbirleriyle
savaşıp duruyorlardı. Neden Çünkü o zahmette rahmet, o eziyette kar görüyorlardı
da yükü her biri, öbüründen kapıyorlardı. Nerede Allahnın verdiği ücret, nerede o
sermayesiz herifin verdiği ücret Bu sana ücret olarak bir hazine bağışlar, o birkaç
mangır verir!
Allahnın bağışladığı altın, sen ölüp kumlar, topraklar altında yatsan bile seninledir.
Öldükten sonra kalıp başkalarına nasip olan mal değildir o! Allah malı adım, adım
cenazenin önünden gider, kabirde sana gurbet arkadaşı olur. Ebedi aşkla kapı yoldaşı
olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!
Sabır, gayret perdesi ardındaki sevgilinin nar gibi yüzünü, o isteğin, o dileğin ikiye
ayrılmış saçlarını görmektedir. Gam, çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya
benzer, bu zıt olan şeyde buna zıt olan şeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda
neşeyi görür, sabırda muradına ulaşmayı, gamda neşeyi seyreder.
Zahmetten, eziyetten sonra da onun zıddı, yani genişlik, zevk ve neşe yüz gösterir. Bu
iki hali, eline bak da gör, anla. Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın. Elin daima
yumulu, yahut daima açık olsa bu bir hastalık eseridir. Elini açıp yummakla iş güç
görür, çalışır, kazanır, işini düzene korsun. Bu bel açıp yumma, kuşun iki kanadı gibi
ele lazım bir şeydir. Meryem bir müddet, karaya vurmuş balıklar gibi çırpındı.
O Allah rahmetini gösteren melek, Meryem’e bağırdı: “ Ben, Allah tapısının eminiyim,
benden ürkme. Allahnın yücelttiği kimselerden baş çekme. Bu çeşit güzel
mahremlerden çekinme!” Hem bu sözleri söylüyordu, hem de dudaklarından pak
nurlar çıkıyor, birbirine ulanıp göğe ağrıyordu.
Melek diyordu ki: “ Sen, benim varlığımdan yokluğa kaçıyorsun ama ben yokluktan bir
padişahım bir bayrak sahibiyim. Zaten yurdu orası, ağırlığım da orada sana görünen
bir suretimden ibaret. Ey Meryem, bir bak hele ben, anlaşılması müşkül bir nakşım,
hem hilalim, hem gönüllerde ki hayal!
Gönlüne bir hayal geldi de yerleşti mi nereye kaçsan o seninledir. Ancak gelip geçici
bir aslı olmayan hayal müstesna o çeşit hayal yalancı sabah gibi gözden kayboluverir.
Bensen Allah nurundan doğmuş düpedüz sabahım, gündüzümün etrafında gece hiç
dönüp dolaşamaz. Kendine gel Lahavle deyip durma ey İmran’ ın kızı ben zaten,
buraya Lahavle makamından gelip üştüm.
Daha Lahavle denmeden önce Lahavlenin nuru benim aslımdı, benim gıdamdı. Sen,
benden Allah’a sığınmadasın ama ben o sığındığın Allahnın ezelde düzüp koştuğu bir
suretim zaten. Seni defalarca kurtaran o sığındığın makam, benim makamım Allah’a
sığınırım diyorsun ya; o sığınmak yok mu Ben ta kendisiyim zaten.
Tanımazlıktan beter bir afet yoktur. Sen sevgilinin yanındasın da aşk bazlığı
bilmiyorsun. Yari, ağyar sanmada, neşeye gam adını takmaktasın. Sevgilimizin şu
miskler gibi saçları, biz deli olursak zincirimiz olur! Nil gibi akıp duran şu lütuf, biz
firavun muyuz kan kesilir bize!
Kan, akılını başını al, ben suyum, dökme beni ben Yusuf’um fakat sana kurt gibi
görünüyorum a savaşçı der. Sen görmüyorsun yoksa halim, selim sevgili, onunla zıt
oldun mu yılanlaşır. Halbuki ne eti başkalaştı, ne yağı sen onu kötü gördün de ondan
kötüleşti!”
Meryem’in mumunu bırak, yana dursun. Evet o yanıp yakılan aşık, Buhara ya
dönüyordu. Gönül, ne de sabırsızsın ateşler içindesin. Yürü Sadr-ı Cihana doğru kaç!
Şu Buhara ok mu bilgi kaynağıdır. Kimde ateş varsa Buharalıdır zaten! Şeyhin
huzurunda oldukça Buharadasın, sakın Buharayı hor görme!
Şeyhin denize benzeyen gönlü taşar çekilir, taşar çekilir. Bu met ve cezir, o Buharaya
horluktan başka bir surette gidene yol vermez. Ne mutlu kişiye ki nefsini
aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi alrında kalmıştır! Sadr-ı Cihanın
ayrılığı, o aşıkın canına tesir etmiş, varlığını parçalamış gitmişti.
Diyordu ki, yine oraya gideyim, kafir olmuşsam bile tekrar imana geleyim. Oraya
varayım da yerlere döşeneyim; o iyi düşünceli Sadr’ın huzurunda kendimi yerlere
atayım, diyeyim ki, işte canımı önüne attım. İster dirilt, ister koyun gibi kes başımı!
Ey ay yüzlü, senin huzurunda kesilip ölmek, başka yerde dirilere padişah olmaktan
yeğ.
Ben bin kere, hatta daha da fazla sınadım. Anladım; sensiz yaşamam pek acı,
tahammül edilir şey değil! Ey emelim, maksadım sevgili, sur üfürür gibi nağmelerle
terennüm et de beni dirilt, ey devem çök artık neşe tamamlandı! Ey yeryüzü, göz
yaşlarımı em, yeter gayri ey nefis, iç o tatlı suyu, bulanıklığı geçti, duruldu artık!
Ey yeryüzü göz yaşlarımı em, yeter gayri merhaba ey seher yeli! Bize dostun
kokusunu getirdin ne güzel de estin ya! Dostlar, dedi, ben gidiyorum, elveda. Ben o
emire, o emrine itaat edilen Sadr-ı cihana gidiyorum. Anbean onun aşkıyla, onun
ayrılığıyla yanmaktayım. Artık ne olursa olsun, gidiyorum ben!
Sevgilinin gönlü mermerler gibi katı bir hale gelse bile ruhum yine Buharaya gitmek
istiyor. Orası sevgilimin konağı, padişahımın şehri benim vatanım orası. Aşıklara
vatan sevgisi budur.
Bir güzel, aşıkına dedi ki. Yiğidim, gurbette birçok şehirler gördün. Hangi şehir daha
ziyade hoşuna gitti. Aşık, “ Sevgilinin oturduğu şehir” padişahımız, nereye yaygısını
yayar, oturursa orası, iğne deliği kadar dar bile olsa bize sahra gelir. Ay gibi Yusuf
neredeyse orası, kuyunun dibi bile olsa cennettir.” Dedi.
O aşığa da öğütçünün biri dedi ki. “ Ey bihaber, aklın varsa işin sonunu düşün, aklını
başına devşir de işin önüne, sonuna dikkat et. Pervane gibi kendini yakıp yandırma!
Delicesine Buharaya gidersen zincire vurulmaya hapishaneye atılmaya layıksın. Sadr-ı
Cihan, sana kızgın, adeta demir çiğnemede, dişlerini gıcırdatıp durmada, seni yirmi
gözle bekliyor.
Senin için bıçak bileyip duruyor. O adeta kırlıkta kalmış bir köpek, sense unla dolu
dağarcıksın! Allah, bir fırsat verdi, kurtuldun sonrada zindana gidiyorsun ha. Ne oldu
sana
Sana on çeşit memur dikseler bile onlardan kaçıp gizlenmen lazım; akıl, bunu
emreder. Halbuki senin başında tek bir memur bile yok. Neden böyle önden, arttan
yolun bağlandı ” gizli aşk, onu esir etmişti. O öğütçü o korkutucu o gizli memuru
görmüyordu ki! Her memurun başında gizli bir memur var.
Böyle değil de o memur, neden köpeğe benzeyen tabiatına esir. Neden onun
bağlarıyla bağlı. Padişahın kızgınlığı ruhuna tesir etmiş, onu memurluğa, kara
yüzlülüğe bağlamış. Hadi vur şu adamı diye onu dövüp duruyor! Benim feryadım, işte
o gizli memurlardan!
Kimi ziyanda görürsen bil ki görünüşte yapayalnız bile olsa hakikatte o ziyana bir
memurla sürüklenir, gider. Bu hali bilseydin feryad eder, o padişahlar padişahına
sığınırdın. Padişahın huzurunda başına topraklar saçar da o korkunç Şeytandan
kurtulurdun. A karıncadan daha aşağı, daha kuvvetsiz ve ehemmiyetsiz adam, kendini
bey görüyorsun ha, sen körsün de ondan başına dikilmiş olan o memuru
görmüyorsun.
Bu yalancı kanatlarla gururlandın ha, adamı suça, ziyankarlığa çeken kol kanat, ama
da kol kanattır ya! Kanat dediğin adamı yücelere çeker topraklara bulandı mı da
ağırlaşır, adam uçamaz gayrı!
Aşık dedi ki: “ Ey öğütçü, sus niceye bir öğüt vereceksin, niceye bir Vazgeç bu
öğütten; bağ, pek kuvvetli. Senin öğüdünden daha da kuvvetlendi. Senin alimin aşk
nedir, tanımadı ki! Bir yerde aşk fazlalaştı, derdi arttırdı mı orada ne Ebu Hanife bir
ders verebilir, ne Şafii!”
Beni ölümle tehdit etme. Kendi kanına susamış birisiyim ben zaten! Aşıklara ben
zaten! Aşıklara her an bir ölüm var aşıkların ölümü bir çeşit değil! Aşık doğru yolun
ruhunu bulmuş, o ruhla iki yüz cana sahip olmuştur da her an iki yüzünü de feda edip
durmadadır. Feda ettiği her cana karşılık da on tana ecir alır. Kuran’dan “ Kim bir
iyilik yaparsa on mislini bulur” ayetini okusan a!
O güzel yüzlü sevgili, kanımı dökerse neşeyle dönerek, zevkimden ayaklarımı yerlere
vurarak canımı saçarım! Ben sınadım, benim hayatım ölümümde. Bu hayattan
kurtuldum mu ebediyete erişeceğim. Ey inanılacak, güvenilecek kişiler, beni öldürün.
Öldürülmemede hayat içinde hayat var.
Ey aydın yüzlü, ey daimi varlığın ruhu, ruhumu kendine çek, bana vuslatınla cömertlik
et! Öyle bir sevgilim var ki sevgisi kalbimi yakıp kavurmada, dilerse gözlerimin
üstünde yürür! Arapça daha hoş ma Farsça söyle. Zaten aşkın bunlardan başka daha
yüzlerce dili var ama, sevgilisinin kokusu uçup geldi mi o dillerin hepside şaşırır. Lal
olur kalır.
Artık ben susayım, kafi sevgili söylemeye başladı. Dinle, kulak kesil. Allah, doğruyu
daha iyi bilir. Aşık tövbe etti mi işte o zaman kork. Çünkü aşık ayyarlar gibi
daracığında ders verir! Bu aşık, buharaya gidiyor ama ders okumaya üstada hizmet
etmeye değil.
Aşıklara dostun güzelliği müderristir. Defterleri, derleri, meşkleri de onun yüzü!
Susarlar ama tekrar, tekrar atıkları naralar sevgilinin arşına, tahtına kadar ulaşır.
Dersleri fitne, oyun, dönüş ve titreyiştir. Onlar ne ziyadat okurlar, ne silsile. Bu
kavmin silsilesi, sevgilinin simsiyah ve kıvırcık saçlardır. Onlarda devir meselesinden
bahsederler ama sevgilinin devrinden.
Eğer birisi sana kese meselesini sorarsa ona de ki: “ Allah hazinesi keselere sığmaz ki!
Aşıklara aralarında Hul ve Mübara’dan dem vururlarsa hoş gör. Hakikatte Buharayı
anıyorlar demektir. Her şeyi anış, başka bir hassa verir. Her sıfatın başka bir mahiyeti
var.
Buhara da her hünere ermiş, olgun bir hale gelmişsin ama horluğa yüz kodun mu
hepsinden vazgeçer, her şeyi unutursun. O Buharalı aşık da bilgi derdinde değildi.
Gözünü görüş güneşine dikmişti o. Kim halvette görüşe yol bulur, hakikati görürse
artık bilgilerle yücelmeyi dilemez. Can güzelliğiyle bir kaseden şarap içilen, ağızdan
duyulma haberlerle bilgilerden tasalanmaz.
Görüş, ekseriyetle bilgiden üstündür, bilgiye galebe eder. Bu yüzden halk nazarında
dünya galiptir, sevimlidir. Çünkü dünyayı gözler görür, bu eldeki matahtır. Ahireti ise
verilmesi va’dedilen borç bilirler.
Kanlı göz yaşları döken o aşık yüreği çarpa, çarpa hararetle, iştiyakla koşarak
Buhara’ya yüz tuttu. İştiyakından çölün kumları, ona ipek geliyor, Ceyhun’un suyu
küçücük bir şey görünüyordu1 çöl önünde gül bahçesi kesilmekte, gül gibi gülerek
düşe kalka, yuvarlanarak koşup gitmekteydi.
Şeker, Semerkant’tedir ama o, şekeri Buhara’da bulmuş Buhara yolunu tutmuştu. “ Ey
Buhara, sen akıllara akıl katardın ama benim aklımı da aldın dinimi de! Ben bir
tolunay aramaktaydım, o yüzden hilale döndüm. Kapı dibinde Sadr-ı ( baş köşeyi)
istiyorum! Demekteydi.
Buhara’nın karaltısını görünce gam karanlığında bir beyazlıktır göründü. Yere yığıldı,
uzun bir müddet kendisinden geçti. Aklı sır bahçesine uçup gitti. Onu ayıltacak, aşk
gül suyuydu, bunu bilmediklerinden başına, yüzüne gül suları serptiler. O gizli gül
bahçesi görmüştü. aşk, onu yakalamış kendisinden geçirmiş gitmişti.
Sen donmuş, taş kesilmiş birisin; bu söze, bu nefese layık değilsin evet, sen de
kamışsın ama içinde şeker yok! Akılın başında, akıllısın sen. “ Görmediğiniz askerleri
yolladı” ayetinden gafilsin.
Sevine, sevine o emniyet şehrine sevgilisinin bulunduğu yere, Buharaya geldi.
gökyüzüne uçan ay tarafından kucaklandığını, kendisine sen de beni kucaklasana
dendiğini sanan sarhoşa benziyordu. Onu bUhara’da her gören “ Durma, görünmeden
hemen bir tarafa sıvış!
Padişah gazap etmiş, tam on yıllık öcünü almak için seni arayıp duruyor. Allah aşkına
olsun kendi kanına girme kendine pek o kadar güvenme! Sadr-ı Cihan’ın Şahnesiydin,
itimadına mazhar olmuş üstat bir mühendistin. Ona hıyanette bulundun, cezadan da
kaçtın neyse, bu suretle kurtulduğun halde şimdi nasıl oldu da tekrara geldin
Yüzlerce hileyle beladan kurtulmuşsun, seni buraya aptallığın mı getirdi, ecelin mi
Aklın Utaridi bile beğenmez, kınardı. Fakat kaza ve kader, aklı da ahmak bir hale
sokuyor, akıllıyı da! Sen, aslanı arayan talihsiz tavşansın. Nerede aklın, nerede bilgin,
nerede çevikliğin, çabuk anlayışın
Kaza ve kaderin böyle yüzlerce afsunları vardır. Kaza geldi mi alem daralır derler.
Sağda, solda yüzlerce kaçıp kurtulunacak yer vardır da kaza ve kader, gelince hepsi
bağlanır, kapanır; kaza ve kader bir ejderhadır” diyordu.
Aşık dedi ki. “ Ben, susuzluk hastalığına tutulmuş birisiyim. Biliyorum da su beni
öldürür. Fakat bu hastalığa tutulan, sudan kaçamaz ki isterse su onu yüzlerce defa
öldürsün, harap etsin! Elim karnım şişse bile suya olan aşkım azalmıyor. Karnımı
görüp bu ne diye sordukları zaman keşke bütün deniz, karnıma aksaydı diyorum.
Bir tuluma benzeyen karnım, isterse su dalgalarından yırtılsın, ölsem bile ne mutlu bir
ölüm! Ben, nerede bir ırmak görsem ah, o ırmak ben olsam diye haset etmekteyim.
Elim defe benzese, karnım davul gibi şişse yine gül gibi neşeyle onun sevda davulunu
döver dururum. O ruhulemin, kanımı dökse yer gibi yudum, yudum kan içerim.
Bu yer gibi karnındaki çocuk gibi kanlar içiyorum. Aşık oldum olalı işim gücüm bu!
Geceleri tencere gibi ateş üstünde kaynamakta gündüzleri kum gibi akşamlara kadar
kan içmekteyim. Hileye saptım, o bana kızmıştı, yapmak istediğim şeye mani oldum,
hışmından kaçtım diye nadimim.
Söyleyin kızgınlıkla bana ne yapmak istiyorsa yapsın. O kurban bayramıdır, aşık da
kurbanlık! Öküz uyur, istirahat eder, bir şey yerse kurban bayramı için besleniyor
demektir. Beni Musa’nın kurban edilerek ölüyü dirilten öküzü bil Cüzlerimin cüz’ü bile
hür kişinin hasredilmesine sebeptir.
Musa’nın öküzü de kurban olmuştu. En küçük cüz’ ü bile bir öldürülmüşe hayat verdi.
Öküzün bazı yerleriyle ölüye vurun hitabı geldi vurdular. O öldürülmüş adam dirildi,
fırlayıp kalktı. Eğer şu ruhların haşredilmesini istiyorsanız ey ulu kişilerim bu sözü
kesin! Ben cemaattandım. Öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken
öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm
de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne korkayım
Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine geçip kol kanat açayım.
Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek, “Her,
şey fanidir, helak olur, ancak onun hakikati bakidir.” Bir kere daha melekken kurban
olur da o vehme gelmeyen yok mu. İşte o olurum.
Yok olurum, suretlerin hepsini terk ederim de erganun gibi “ Biz, mutlaka geri
dönenleriz, ona ulaşanlarız” derim. Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli
olan Abıhayat yok mu ölümdür o. Nilüfer gibi ırmağın bu tarafında bit. Susama
hastalığına uğrayan adam gibi haris ol, ölümü ara!
Susama hastalığına uğrayanın ölümü sudur da yine su ara, su içer durur. Allah,
doğrusunu daha iyi bilir. Ey ayıp ve ar hırkasını giyinen donmuş üşümüş aşık sen can
korkusuyla candan kaçıyorsun. Ey karılara bile ayıp ve ar olan kişi, hele bak onun aşk
kılıcının önünde yüz binlerce can, elceğizlerini çırparak ölüme müştak!
Irmağı gördün ya. Testideki suyu ırmağa döküver. Su hiç ırmaktan kaçar, çekinir mi
Testideki su ırmağa döküldü mü ırmakta mahvolur, ırmak kesilir. Vasfı yok olur da
zatı kalır. Artık bundan böyle ne kaybolur, ne kötüleşir, pislenir! Ben de ondan
kaçtığım için pişmanım özümü bildirmek üzere kendimi onun fidanına astım!”
Top gibi başının yüzünün üstüne kapanıp secdeler ederek gözleri yaşlı bir halde Sad-ı
Cihan’ın huzuruna gitti. Herkes, acaba onu yakacak mı, asacak mı diye başını havaya
dikmiş bekliyordu. Sad-ı Cihan, işte o vakit zaman talihsiz kişilere ne gösterirse bu bir
avuç ahmağa onu gösterdi.
İşten anlamayan ahmak, pervane gibi alevi nur sandı, ahmakçasına aleve atıldı,
canından oldu. Fakat aşk mumu, o muma benzemez ki. Aşk, aydınlıklar içindeki
aydınlıklar aydınlığıdır. O ateşli mumların aksine bir şeydir. Ateş gibi görünür ama
baştanbaşa nurdur, güzellikten hoşluktan ibarettir.
Ey izi tozu güzel, bir hikaye söyleyeyim, dinle; Rey şehrinin kıyısında bir mescit vardı.
Hiç kimse yoktu ki orada gecelesin, yatsın da korkudan ödü patlayıp ölmesin; oğlu o
gece yetim kalmasın. Ona nice aç, çıplak garip gitti. Hepsi de sabah çağı yıldızlar gibi
battı, mezara girdi! Sen de bunu iyice anla, kendine gel. Sabah geldi çattı, uykuyu
bırak artık!
Herkes orada kuvvetli periler var, orada konaklayanları kör kılıçla kesip öldürüyorlar
derdi. Bazıları sihir ve tılsım var. Düşmanın canını almak için gözetip durmada
diyordu. Bazı kimseler, kapısına açıkça “ Ey konuk, burada kalma. Canına kastın yoksa
geceyi burada geçirme, burada yatıp uyuma. Yoksa ölüm sana pusu kurar” diye
yazalım demekteydi. Bir diğeri de derdi ki. “ Geceleri kilitleyin de bilmeyen bir adam
girip kalmasın!”
Nihayet bir gece vakti mescide bir konuk geldi mescidin o aşılacak şöhretini o da
duymuştu. Bir tecrübe etmek istiyordu. Çünkü hem pek yiğitti, hem de canından
bezmişti, hayatına doymuştu. Dedi ki: “ Bu başa, bu gövdeye pek o kadar aldırış
etmem. Tut ki can hazinesi için bir habbe gitmiş ne çıkar Ten sureti gidiversin, ben o
suretten ibaret değilim ya. Ben baki oldukça suret eksik olmaz elbet.
Allah lütfuyla “ Ben insana ruhumdan ruh üfürdüm” sırrına mazharım. Kamış gibi olan
tenden ayrılırsam yalnız Allah nefesi olarak kalırım. Allahnın nefesi, bu tene gelmesin
de inci de bu dar sedeften kurtulsun artık. Allah “ Ey doğru kişiler, ölümü dinleyin”
dedi. Ben de doğrucuyum, bu söze canımı veririm!”
Halk “ Sakın burada geceleme, yoksa can alıcı, seni posa gibi eziverir! Sen garipsin,
bunu bilmezsin. Burada kim yattı, uyuduysa mahvoldu. Bu bir tesadüf değil. Bunu biz
de nice defalar gördük, akıllı bilgiler kişiler de. Kim bu mescitte konakladıysa gece
yarısı müthiş bir zehirle zehirlendi gitti.
Bir kişiden yüz kişiye kadar nice ölenleri gördük. Birisinden duyup da rivayet
etmiyoruz. Peygamber “ Din nasihattir” dedi. Nasihat, lügatte hıyanetin zıddıdır. Bu
nasihatte dostlukta doğruluktan ibarettir. Doğru söylemez, aldatırsan, hainsin, köpek
postuna bürünmüşsün, köpeksin! Sana bu nasihati muhabbetimizden veriyoruz. Sakın
akıldan insaftan ayrılma!” dedi.
Aşık dedi ki: “ Ey öğüt verenler, ben yaptığım den nadim değilim. Hayata doydum. Ben
yaralanmayı isteyen, arayan bir tembelim. Tembelden yola gitmeyi umma. Ama
yiyecek, içecek tembeli değilim ben. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir
tembelim! Aleme el avuç açan kendisine para pul toplayan tembel değilim. Bu
köprüden çevikçe geçen bir tembelim.
Her dükkana başvuran, halini söyleyen tembel değilim. Varlıktan sıçrayıp kurtulan ve
bir madene ulaşan tembelim. Kuşa kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse bana
da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki
kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait
güzel, güzel hikayeler söylerler. Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görürde ne
iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!
Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O
kuşun gönlüde dışarıdadır, canı da böyleyken kafesi açıversen ne yapar O kuş,
kafese kapanmış kafesin etrafında da kediler birkaç halka olmuş kuşa benzemez ki.
Bu çeşit kuş korkuya, vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o hatta o
kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister.
Bu şuna benzer; Akıl ve hikmette üstün olan Calinus da bu dünyanın havasına
kapılmış, dünya muradına gönül vermiş olduğundan, “ yarı canlı bir halde dünyayı bir
katır götünden görmeye bile razıyım, tek ölmeyeyim” dedi. Kafes etrafında kedilerin
toplanmış olduğunu görmüş bir kuşa benzeyen ruhu uçmaktan meyus olmuştu.
Yahut da bu cihandan başka her şeyi yok görmüş, yokluktaki haşri görmemişti. Ana
karnındaki çocuk gibi hani. Allahnın keremi onu rahimden dışarı çeker de o yine
rahme doğru kaçar durur. Allahnın lütfu, onun yüzünü bu aleme çıkacağı tarafa
döndürür, o yine büzülüp ana karnına sokulur.
Bu şehirden, bu yurttan dışarı çıkarsam acaba bir daha burasını görebilir miyim
Rahimde bir kapı olsaydı da o havası ufunetli şehir görünseydi. Yahut da bir iğne
yordamı kadar delik bulunsaydı da dışarısını bir görseydim der! Ana karnındaki çocuk
da rahmin dışında bir alem olduğundan gafildir, o da Calinus gibi namahremdir.
Bilmez ki rahimdeki yaşlıklarda dışarıdaki alemin feyziyledir. Dünyadaki dört unsur da
kendilerine Lamekan aleminden yüzlerce yardım geldiğini bilmezler. Kuş, kafeste su
ve tane buluyor ama su da kafesin dışındaki bağdan, bahçeden gelmede tane de!
Peygamberlerin canları bu alemden göçer, bu alemden kurtulurken o bağı, o bahçeyi
görür de.
Bu yüzden onlar, Calinus’a da aldırış etmezler. Aleme de. Ay gibi göklerde doğar,
göklere ışık saçarlar. Eğer bu söz, Calinus’a iftira ise cevabım Calinus’a değil. Bunu
söylemiş olan kişiye. Çünkü bunu söyleyen nurlarla dolu gönüle eş olmamıştır. Can
kuşu, kedilerden “ Hele durun bakalım” sesini duyunca delik arayan fareye
dönmüştür.
O yüzden canı, fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir. Bu delikte
yapılar yapmaya girişmiş, bu deliğe layık bilgilere sahip olmuştur. Ona bu delikte
yarayacak onu burada yüceltecek sanatları seçti de diğerlerini bıraktı. Çünkü dışarı
çıkmadan ümidini kesti, bedenden kurtulma yolu kapandı.
Örümcekte Anka tabiatı olsaydı tükürüğüyle çadır kurar mıydı hiç Kedi pençesini
kafese de atar. Pençesinin adı dertti, elemdir, ıstıraptır. Kedi ölümdür, pençesi de
hastalık, kuşu da kuşun kanadını da pençeler. Kuş, bucak, bucak ilaç bulmaya koşar.
Ölüm kadıya benzer, hastalık şahide. Bu şahit, kadıdan gelen adam gibidir. “ Gel kadı,
seni mahkemeye istiyor” der. Ondan kaçıp kurtulmak için bir mühlet istersin verirse
ne ala vermezse “ Olmaz, hadi kalk” diye emreder. Mühlet istemen, mühlet alman
ilaçlardır tedavidir. Adeta ten hırkasını yamalarla yamarsın!
Fakat nihayet bir sabah kızgın bir hale gelir. “ Bu mühlet niceye bir sürecek Utan
artık!” der. Ey hasetlerle dopdolu olan adam, o gün gelmeden önce davran da
padişahtan özür iste! Atını karanlıklara süren adam, gönlünü o nurdan tamamıyla
ayırır. Şahdan da kaçar, şahitten de, götürmek istediği yerden de. Çünkü o şahit, onu
kazaya hükme davet etmektedir. Bu sözü bırak da o gece mescide konuk olan adamın
ahvalini anlat!
Ahali dedi ki: “ Babayiğitlik satma, yürü bu sevdadan vazgeç de elbisen de burada
rehin kalmasın, canın da! Burada gecelemek, uzaktan kolay görünür ama bu geçit
sonunda güçleşir! Nice kişiler vardır ki kasınır, böbürlenir. Fakat elem ve ıstırap
zamanında yapışacak, el atacak bir şey arar!
Savaştan önce halkın gönlüne iyi bak ve kötü hayal kolay görünür. Fakat adam savaşa
girdi mi iş o zaman sarpa sarar! Madem ki aslan değilsin, ileriye ayak atma. Çünkü
ecel kurttur, canınsa koyun! Yok eğer Abdal’dan olmuşsan, koyunun aslan haline
gelmişse korkma, emin bir halde gel ileri ölümün sana mağlup olur, bir şey yapamaz!
Abdal kimdir Varlığı değişmiş olan, Allahnın değiştirmesiyle şarabı sirke kesilen!
Fakat sarhoşsan kendini aslanları bile tutarım. Emrime ram ederim sanıyor,
sarhoşlukla aslan olduğunu zannediyorsan kendine gel, sakın ileri atılma! Allah doğru
yolu bulmamış kötü münafıklar hakkında “ Onların savaşmaları, kendi aralarında
şiddetlenir” dedi.
Kendi kendilerine kaldılar mı er kesilirler. Fakat savaşta evdeki karılara dönerler. O
gayp askerinin başbuğu Peygamber dedi ki: “ Ey yiğit, savaştan önce yiğitlik olamaz!”
sarhoşlar, savaş lafına kalkıştılar mı ağızlarından köpük saçarlar ama savaş kızışınca
köpük gibi kalırlar, hiçbir işe yaramazlar.
Bu çeşit adamın kılıcı savaş sözü olunca, uzar. Asıl savaştaysa soğan gibi kat, kat
kınlara gömülür! Savaşı düşündüğü zaman gönlü, yaraları arar, saflara dalar, erlikler
gösterir. Savaş zamanındaysa bucak, bucak kaçar Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman
kaçan, sonra da safa dileyen kişiye şaşarım doğrusu.
Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide, şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki!
Kadı, senden şahit isterse incinme. Yılanı öp ki hazineyi elde edesin! Zaten o cefa sana
değildir ki ey oğul sendeki kötü hulyadır. Sopayla kilime vuran, kilimi dövmez,
tozlarını silker! Kızıp atı döven, hakikatte atı dövmez, aksak yürüyüşünü döver.
Bu yürüyüşü bıraksın da iyi yürüsün, rahvanlaşsın der. Üzüm suyunu şarap olsun diye
hapis edersin ya. Birisi bir yetimi dövse gören der ki. O yetimceğizi neye dövüyorsun.
Allahdan korkmuyor musun Döven de “ Canım, dostum, ben onu ne vakit dövdüm ki
Ben, ondaki Şeytanı dövüyorum” der.
Annen, sana “ geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.
Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da! Bunlar, kendilerini kınayanları
da savaştan döndürürler. Nihayet böyle rezil ve (:::) bir halde kala kaldılar.
Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini saçma gururlarını aza dinle, bu çeşit
adamlarla savaş safına girme.
Allah bunlar hakkında “ Onlar size uyunca sayınızı çoğaltmazlar, ancak aranıza nifak
sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar” dedi. Er olmayan kaypak arkadaşlara uyma, çevir
onların yaprağını! Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa gaziler de saman gibi içsiz bir
hale düşerler. Size uymuş görünür, sizinle beraber safa girerler ama sonra kaçarlar,
safı da bozar perişan ederler.
Bu çeşit adamdansa münafıklardan pek kalabalık kişinin size uymadansa azlık asker
daha iyi. Az, fakat adamakıllı olmuş güzel badem, acımış kötü fakat çok bademden
iyidir elbette. Suret bakımından acı da birdir, tatlı da fakat hakikatte bunlar birbirine
zıtdır, ikidir.
Kafir o alemin varlığından şüphe eder, dirileceğini ummaz. Bu yüzden gönlünde korku
vardır. Yola düşüp gider ama bir konak bile bilmez. Gönlü kör olan adam, korka, korka
adım atar. Yolcu, yol bilmezse nasıl gider Tereddütlerle gönlü kanla dolu olarak!
Birisi “ Hay adam hay yol burası değil ki!” dese korkusundan hemen oracıkta
duruverir.
Fakat gönlüyle hakikati duyan, yolu bilen kişinin kulağına hiç öyle hay huylar girer
mi Şu halde bu deve yüreklilerle yoldaş olma. Çünkü onlar, darlık ve korku
zamanında kayboluverirler. Onlar, laf da Babil sihrine maliktirler, her şeyi yapar,
çatarlar ama iş dara geldi mi kaçar, seni yapayalnız bırakıverirler.
Kendine gel ve züppelerden savaş umma. Tavus kuşlarından av avlama hünerini
bekleme! Tabiat tavus kuşuna benzer, sana vesveseler verir, saçma sapan söylenir
durur; nihayet seni yerinden yurdundan eder.
O himmeti yüce garip dedi ki. “Beni, bu mescitte kalacak, bu mescitte uyuyacağım. Ey
mescit bana Kerbela olsan yine aldırış etmem. (zaten yok olmayı, zaten ölmeyi
istiyorum) sen beni muradıma eriştiren bir Kabe olacaksın ey seçilmiş ev, aman beni
kurtar da Mansur gibi ipimle oynayayım.
Size gelince. Öğüt vermede Cebrail bile olsanız Halil ateş içinde medet istemez ki. Ey
Cebrail git, ben tutuşmuş yanmaktayım amber ve öd ağacı gibi yanmakta bana daha
hoş geliyor. Ey Cebrail, sen bana yardım ediyorsun, kardeş gibi beni görüp
gözetiyorsun ama ben ateşe atılmada pek çeviğim yanmakla azalacak, yanmakla
çoğalacak, yaşayacak can değilim ki!
Ot yemekle artan, gelişen can hayvan canıdır. O can ateşe mensuptur, odun gibi de
telef olur gider. Odun olmasaydı meyve verir, ebediyen mamur bir halde kalır, her
şeyi de mamurlaştırırdı. Bu ateş bil ki yakıcı bir yelden ibarettir. Asıl ateşin ışığıdır,
kendisi değil. Asıl ateş esirdedir. Yeryüzündeki onun ışığı onun gölgesidir.
Hulasa ışık ve gölge, daima oynar durur. Baki kalmaz. Yine koşa, koşa madenine
gider, aslına kavuşur. Boyun daima olduğu gibidir de gölgesi bir an kısalır bir an uzar
çünkü ışıkların hiç kimse sebat ettiğini görmemiştir; akisler yine döner; asıllarına,
analarına giderler. Kendine gel, ağzını yum; fitne, dudaklarını açtı. Kuru sözlere giriş,
doğrusunu Allah daha iyi bilir.
Bu hikaye sone ermeden hasetçilerden bir kötü dumandır geldi. ben bundan korkmam
ama bu tekme belki bir gönlü saf kişinin ayağını çeler. O Hakimi Gaznevi, perde
ardında kalanlara ne güzel manevi bir misal getirdi. Sapıklar, kuranda sözden, laftan
başka bir şey görmezlerse şaşılmaz ki.
Körün gözüne nurlarla dolu güneşin ışıkları gelmez de yalnız bir hararet gelir. Göbekli
biri ansızın eşek yurdundan şunu, bunu kınayan karılar gibi baş çıkararak “ Bu söz
yani Mesnevi aşağılık bir söz Peygamberin hikayesi ona uymaya anlatıp durmakta.
Bunda öyle velilerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler yüksek şeyler yok.
Dünyadan ve Allahdan başka her şeyden kesilmeden tut da yokluk makamına kadar
derce, derece mertebe, mertebe Allah’a ulaşıncaya kadar. Her durağın her konağın
şehri de yok ki bir gönül sahibi onunla kanatlanıp uçsun” dedi. O kafirler Allahnın
kitabını da u çeşit kınadılar.
“ Bu esatirden eski masallardan ibaret öyle derin bahisler yüce hakikatleri eşelemeler
yok bunda bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek yahut edilmeyecek
emirlerden nehiylerden ibaret. Yusuf, Yusuf’un büklüm, büklüm zülüfler. Yakub,
Zeliha’ın derdi.
Hep bunlar değil mi Bunları herkes anlar bilir. Nerede bir söz ki akıl onu idrak
edemesin de hayretlere düşsün” dediler. Allahda dedi ki. “ eğer bu sana kolay
görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver. Cinlerinize insanlarınıza kudret
ve sanat sahibi olanlarınıza söyleyin de ehemmiyetsiz gördüğünüz ayetler gibi bir
ayet meydana getirsinler!”
Bu tertemiz aslan adama mescitte neler göründü. Sen onu söyle yine mescitte suya
gark olmuş adam nasıl uyursa öyle uyudu. Gam denizine batmış aşıkların uykusu
daima kuş ve balık uykusudur. Gece yarısı korkunç bir sestir geldir. Ey kendisine
fayda dileyen geleyim mi, geleyim mi. Bu şiddetli ses tam beş kere geldi, korkudan
adamın yüreği çatlıyor paramparça oluyordu.
O Burara’lı aşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay
gelmekteydi. Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sad-ı Cihan’nın
gönlüne merhamet gelmişti. O bir suç işleseydi, biz de o suçu gördük. Fakat “ Ey
Allah, acaba o avaremizin hali nasıl Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki
merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.
Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var. fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli.
Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye
korkutayım. Ateş, soğuk tencerenin altına konur, kaynayan coşkunluğundan baştan
çıkan tencerenin altına değil!
Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim.
Ben yamacıyım yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet
veririm. Kişinin sırrı ağacın köküne benzer yaprakları o kökten feyz alırda kupkuru
gövdesinden çıkar yeşerir.
Yapraklar köke göredir ağaçta böyle olduğu gibi nefislerde akıllarda da böyledir. Vefa
ağaçlarından göklere yücelmiş kollar kanatlar var. Kökleri yerli yerinde de ferileri
gökte. Aşk yüzünden gökte kollar kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’nın gönlüne
nasıl merhamet gelmez. Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı.
Zaten gönülden gönüle pencere vardır. Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak.
İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz. İki kandilin yağ konan kapları
birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir. Hiçbir aşık yoktur ki
sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın dilemesin.
Fakat aşk aşıkların vücutlarını inceltir zayıflatır. Sevgililerin vücutlarını ise
güzelleştirir semirtir. Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi
vardır. Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor. Tek elin sesi
çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler!
Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir. Biz suyunuz, su bizim. Allah
hikmeti ezelde bizi birbirimize aşık etti. O ezeli hükme göre kainatın büyük zerreleri
çift çifttir ve her cüzü de kendi çiftine aşıktır.
Alemde her cüzü de muhakkak kendi çiftini ister. Kehlibar nasıl saman çöpünü
çekerse her cüzü de muhakkak kendi çiftini çeker. Gökyüzü yere merhaba der,
demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim. Gökyüzü aklen erkektir. Yer kadın
onun verdiğini bu besler yetiştirir. Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar.
Rutubeti bitti mi rutubet verir. Gök yüzünde bulunan ve toprağa mensup olan burç
yere yardım eder. Suya mensup burç yere rutubet verir. Yeri terü taze bir hale sokar.
Yele mensup burç yele bulutları sevk eder. Yerdeki buharları ufunetleri çeker alır.
Ateş burcu da güneşe hararet verir. Güneşin önü de ardı da o burçtan kızmış tava gibi
kızarmıştır.
Kadına nail olmak için kazancının etrafında dönüp dolaşan erkek gibi felek de zamane
de dönüp dolaşmaktadır. Bu yeryüzü hanımlıklar etmekte doğurduğu çocukları
emzirip yetiştirmektedir. Şu halde yerle göğün de aklı var böylece bil. Çünkü
akıllıların işlerini işliyorlar. Bu iki güzel birbirlerinden süt emmeseler, birbirlerini
sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden
ne hasıl olur Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlansın diyedir. Bu birlikte
alem baka bulsun diye Allah erkekle kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi. Her
cüze de diğer bir cüze meyil verdi. İkisinin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut
bulur.
Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz, sureta birbirlerine
aykırıdır ama hakikatte birdir. Geceyle gündüz görünüşte birbirine zıttır, düşmandır,
fakat her ikisi de bir hakikatin etrafında dönmekte ağ kurmaktadır. İşini gücünü
başarıp tamamlamak için her biri canciğer gibi öbürünü ister. Çünkü gece olmayınca
insanın geliri, kuvveti olmaz. Bu gelir olmayınca da gündüzler neyi harc eder
ŞEYTANIN ŞEYTANLIĞI
Şeytan gibi o da asker içine girdi, yüzün biri oldu. “ Ben size yardımcıyım” dedi.
Onlara afsun okudu, onları aldattı. Fakat Kureyş, onun sözüne uyup hazırlanarak iki
ordu karşılaşınca, müminlerin saflarında melek askerlerini gördü. Sizin görmediğiniz o
gayp askerlerinin saf kurduklarını görünce canı, korkudan bir ateş gede kesildi.
Ayağını gerisin geriye çekmeye başladı. “ Ben pek kalabalık bir ordu görüyorum.
Allahdan korkarım ben, o bana yardım etmez. Çekilin gidin ben sizin görmediğinizi
görüyorum” dedi. Haris dedi ki: “ Ey Suraka, neden dün böyle söylemiyordun ”
Suraka şekline girmiş olan Şeytan “ Şimdi savaşın başlamak üzere olduğunu
görüyorum” dedi. Haris “ Sen, ancak Arapların hor hakir bir topluluğunu görmektesin.
Bundan başka bir şey görmüyorsun ama ey aşağılık herif, o zaman laf zamanıydı,
şimdi savaş zamanı.
Dün ben dayanır, ayak direrim, size yardımda bulunurum, bu suretle de üst gelirsiniz
diyordun. A melun, dün ordu kumandanı kesilmiştin, şimdi namertleştin, bayağılaştın,
korkaklaştın. Senin sözüne kandık da geldik. Bu bela tuzağına düştük” dedi. Haris, bu
sözleri söyleyince o melun bu azardan kızdı, hiddetlendi.
Bu sözlerden gönlü dertlendi, kızgınlıkla elini, Haris’in elinden çekti. Göğsünü döverek
kaçıp gitti. O biçarelerin kanını da bu hileyle döktü. O bunca alemi yktı, harap etti de
sonra “ Ben sizden değilim” dedi. Meleklerin heybetini görünce Haris’in göğsüne bir
yumruk aşk edip yere yıktı, kaçıverdi! Nefisle Şeytan, ikisi de birdir.
Surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da birdir, himmeti var da onun için iki suret
oldu, içinde aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var.
Bir an kertenkele gibi saldırır, derken hemencecik bir deliğe kaçıverir. Gönlün de nice
delikler var. her delikten baş çıkarıp durmada!
Şeytanın insanlardan gizlenmesine, bir deliğe girip saklanmasına “ Hunus” derler.
Onun gizlenmesi de kirpinin büzülüp gizlenmesine benzer. Kirpi büzülür de kafasını
çıkarır. Tekrar gizler ya o da öyle işte. Allah şeytana “ Hannas” dedi. Şeytan, kirpinin
kafasına benzer. Kirpi, kötü avcıdan ürker de büzülür, başını gizler.
Fırsatını bulunca başını çıkarır. Bu hileyle yılanı bile zebun eder. Nefis senin iç
aleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi Seni kötü
şeylere şehvetten, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa tamaha, afete esir olmuştur.
O gizli memur yüzünden hırsız oldun, kendini berbat ettin de nihayet bu görünen
memurlar, seni kahretmek için yol buldular.
Hadisteki şu güzel öğüdü duy; düşmanlarınızın en kuvvetlisi, içinizdedir. Bu düşmanın
palavrasını dinleme kaç ondan çünkü o da inatta İblise benzer. Dünya sevgisi dünya
geçimine savaşma yüzünden sana o ebedi azabı ehemmiyetsiz gösterir. Ölümü bile
ehemmiyetsiz bir hale getirirse bun da şaşılacak ne var ki O, sihriyle bunun gibi
yüzlerce iş yapar!
Sihir bazen sanatla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir hale sokar. Sihrin hali
budur; afsunlar üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir. Bir an gelir, insanı
eşek gösterir, bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür. İşte senin içinde
böyle bir sihirbaz gizlidir.
Vesveselerde daimi bir sihir kudreti vardır. Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü alemde
öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin bittiği
ovada tiryak da bitmiştir ey oğul! Tiryak, sana “ Gel, beni kendine siper et. Ben sana
zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder, benim sözüm de
sihir ama onun sihrini def eder” der!
“ O güzel yiğit, o Peygamber “ Sözde sihir hassası var” dedi. Doğruda söyledi. Ey
kerem sahibi kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma bizi
de! Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler. Bir alçak, yarın bize bir ateştir salar.
Onu zalimin birisi doğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti. Mescidin adı çıkmış
zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi,
diyebilir.
Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma. Zaten düşmanların hilelerinden emin
değiliz. Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı
arşınla ölçülemez! Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda
birer, birer tutam, tutam sakallarını yoldular! Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa
kes, yürü git, kendini de vebale sokma bizi de!”
Dedi ki: “ Dostlar, ben bir Lahavleyle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim. Bir çocuk,
ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı. Kuşlar, o küçücük defin
sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu. Kerem sahibi
Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.
Gökteki yıldılar kadar çok , talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya
kondu. Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına
yüklemişlerdi. Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de. O deve, tarlaya
giriverdi. Çocuk, ekinleri korumak için o küçücük defi çalmaya başladı.
Bir akıllı kişi çocuğa dedi ki. “ Def çalıp durma. O esrik deve, zaten davul taşıyan deve.
O sese alışmış. A çocuk senin bu defceğizin ona vız gelir. O bu defin yirmisi kadar olan
koskocaman nöbet davulunu taşıyor! Ben de La kılıcıyla kurban olmuş bir aşıkım.
Canım, bela davulunun nöbet vurulduğu yer!
Sizin bu tehditleriniz yok mu bu gözlerin gördüğü şeylere karşı ancak bir defceğizin
gümbürtüsünden ibaret! Erler, ben, hayallere kapılıp bu yolda duracaklardan değilim.
Ben İsmail Peygambere mensup olanlardanım, öldürülmeden çekinmem yok. Hatta
İsmail gibi başından geçmiş bir adamım ben!
Gösterişlerden de geçmişim riyadan da “ Söyle geliniz” emri canıma gel demiştir.
Peygamber dedi ki: İhsan edilen şeye verilecek karşılığı iyice bilen bu dünyada
ihsanda bulunur. Verilen şeye verilecek yüzlerce karşılığı gören derhal cömertliğe
ihsana başlar. Herkes, kar elde etmek için malını vermek üzere pazara, çarşıya
bağlanmıştır.
Dağarcıktaki altın sahibi bir kar elde etsin de onu yoksullara versin diye ısrarla
oturmuş beklemektedir. Satıcı, elindeki kumaşın fazla para ettiğini gördü mü ona olan
aşkı soğuyuverir. Kumaşların fazla bir kar getirdiğini görmez de o yüzden onlara
ısınır, onları elden çıkarmaz. Bilgi, hüner ve sanatlarda böyledir.
Bunlara sahip olanlar, bunlardan daha şerefli, daha üstün bir şey görmezler de o
yüzden ehemmiyet verirler. İnsan için candan iyi bir şey yoksa can azizdir. Fakat
candan iyi bir şeye sahip oldu mu, canın adı hor, hakir olur gider. Çocuğun canı, çocuk
kaldıkça, büyümedikçe oyun için yapılan bebeciktir. Bu düşünceler bu hayallenmeler
de bebeciklerdir. Sen çocuk kaldıkça onlara ihtiyacın vardır.
Fakat çocuk, çocukluktan kurtuldu da kemale erişti mi, adam oldu mu artık
duygulardan da vazgeçer, düşüncelerden de hayallerden de! Mahrem yok ki açıkça
söyleyeyim. Sükut ettim; Allah hakikate uygun olanı daha iyi bilir. Malla beden,
hemencecik eriyip giden kardır. Fakat satılığa çıkarılınca onların alıcısı Allahdır.
Bu kar, sana neden paradan daha iyi geliyor, bilir misin şüphedesin, yakinin yok da
ondan. Behey aşağılık adam, bu sendeki zan, ne acayip zan ki yakin bahçesinde hiç
uçmuyor. Oğul, her şüphe yakına susamıştır. Şüphe arttıkça yakına ulaşmak için daha
ziyade çırpınır, kol kanat açar, uçmaya çalışır.
İlim mertebesine ulaştı mı kanadı ayak kesilir, gayri uçmaya ihtiyacı kalmaz. Çünkü
bilgisi yakın kokusunu almaya başlamıştır. Çünkü bu sınanmış yolda ilim yakından
aşağıdır, şüphe . Bil ki ilim yakını arar. Yakin de apaçık görüşü. Elhakümü suresinde “
Kella lev ta’lemune” den sonrasını oku da bunu ara, bul anla.
Ey bilgi sahibi, bilgi insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakın sahibi olsalardı
cehennemi gözleriyle görürlerdi. Görüş, şüphe yok ki yakinden doğğar; nitekim hayal
de zandan doğmaktadır. Elhakümü suresinde bu anlatılmıştır. İlm-el yakin olur, bak
da gör! Bana gelince; ben, şüpheden de yüceldim, yakinden de kınanmadan başım
dönmüyor.
Onun helvasını yedim, gözüm aydınlandı, onu gördüm gayri. Şu halde evime
gidiyorum demektir, elbette ayağımı küstahça basarım, ayağım titremez körcesine
gitmem ki! Allah güle bir söyledi de gülü güldürdü ya gönlüme de onu söyledi de
gülden yüz kat fazla güldürdü. Selviye bir şey yaptı. Boyunu dümdüz etti. Nerkisle
ağustos gülü de ondan feyz aldı, güzelleşti.
Bir tecellisiyle kamışı, canı da tatlı, gönlü de tatlı bir hale getirdi. Toprağa mensup
insan, onun lütfuyla Çigil güzeli oldu. Kaşı o dertçe fitneci, işveci bir hale getirdi yüzü
gül ve nar gibi kıpkırmızı bir renge boyadı. Dile yüzlerce sihirbazlık öğretti; madene
Caferi altın hassasını ihsan etti. Silah deposunun kapısını açınca güzellerin bakışları
aşıkları koklamaya başladı.
Bu tecelli ile, bu feyz ile benim gönlüme de ok attı, beni de sevdalara saldı. Beni şükre
de aşık etti, şekere de! Öyle bir sevgiliye aşıkım ki her alım, onun alımıdır. Alık da
onun bir kuluna kuludur, can da! Ben kuru laf etmem; bir söz söylesem bile su gibi
söylerim de ateşi söndürmede hiçbir ıstırabım olmaz.
Ben nasıl bir şey çalabilirim Hazinedar o nasıl kuvvetlenmem arkam o. Kimin arkası
güneşten kızar, ısınırsa yüzü pek olur, kuvvetlenir. Artık ona ne korku vardır, ne
utanma! Yüzü, hiçbir şeye aldırış etmeyen güneş gibi düşmanı yakar, perdeleri yırtar.
Her peygamberin dünyada yüzü pektir, bir tek binici olduğu halde padişahların
ordularına saldırır, onları ezer, bozar!
Bir şeyden korkmaz, gamlanmaz bu yüzden de hiçbir şeyden yüz çevirmez tek başına
bütün dünyayı mağlup eder. Taşın yüzü pektir, gözü tok. Dünya dolusu kerpiç olsa
korkmaz. Çünkü kerpiç, kerpiççi tarafından o hale konmuştur, taşıysa Allah yapmıştır,
ondan dolayı serttir, katıdır.
Koyunlar, sayıya sığmayacak kadar çok olsa kasap, onların çokluğundan korkar mı
hiç Hepiniz de çobansınız. Peygamber de çobandır. Halka gelince sürüye benzer.
Peygamber, onların çobanıdır, onları sürer durur. Çoban koyunlarla savaşa
girişmekten korkmaz, bilakis onları soğuktan, sıcaktan korur.
Kızar, kahreder de koyunlara bağırırsa bu bağırışı sevgisindendir, hepsini de sever de
ondan bağırır! Her an yeni bir talih kulağıma söyleyip duruyor. Seni gamlandırsam
bile gamlanma! Ben seni kötü gözlerden gizlemek için gamlandırırım. Kötü gözler,
yüzünden ırak olsun diye kederlendiriri, ahlakını acı bir hale getiririm.
Sen, benim avcım değil misin Bana kavuşmak için tedbirler kurmadasın benim
ayrılığımla herkesten ayrılmış beni arayıp durmaktasın, kimsesiz bir hale gelmişsin!
Dertlere düşmüş, izimi bulmak için çarelere başvurmuşsun, dün senin yanık, yanık ah
ettiğimi duydum.
Seni bekletmeksizin de kendime kavuşturmaya sana yol gösterip kendime almaya
kaadirim ben. Bu suretle bu devranın girdabından kurtulur, vuslat hazineme ayak
basarsın. Fakat varılan yerin tatlılığı, lezzetleri, seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.
Ne kadar gurbet çeker, mihnetler zahmetlere uğrarsan, şehrinden, akrabandan o
derece lezzet alır, zevk bulursun!
Bir bak nohut tencerede ateşten zebun oldu mu ya doğru sıçramaya başlar. Tencere
kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüzlerce coşkunluk
göstermeye koyulur. “ Neden beni ateşe attın, kaynatıyorsun. Madem ki satın aldın,
neye bu hallere uğratıyorsun” der.
Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki. “ Yok güzelce kayna,
tencereden çıkmaya kalkışma. Seni sevmediğimden senden hoşlanmadığımdan
kaynatmıyorum seni ki. Bir zevkle, bir çeşniye sahip ol da. Gıda haline gel, yen cana
karış diye kaynatıyorum. Bu imtihan, seni horlamak için değil. Bostanda sular içtin,
yeşerdin, terü taze bir hale geldin ya. İşte o su içiş, bu ateşe düşmen içindi.
Allahnın rahmeti, kahrından ileridir, kahrından fazladır ve ezelidir. Bu yüzden de bir
kimseyi belalara uğratması, rahmetindendir. Varlık sermayesi elde edilsin diye
rahmeti, kahrından ileridir, üstündür. Etle deri lezzetsiz meydana gelmez. Fakat onlar
meydana gelmedikçe sevgilinin aşkı, onları nasıl eritebilir
İşte bu takdir neticesi olarak sen de kahırlara uğrarsan eseflenme bu kahırlar
yüzünden elindeki sermayeyi sevgiliye bağışlarsın. Sonra bunun özrü olarak tekrar
lütuf eder, yıkanıp arındın, dereden atladın, artık o mihnetler geçti der. Der ki. Ey
nohut , baharın otladın yeştin.
Şimdi zahmet ve eziyet, sana konuk oldu, hoş tut da. Konuk şükürler ederek
minnetler duyarak geri dönsün, padişaha gidip senin ikramını, ihsanını anlatsın.
İkram ettiğin şeylere karşılık olarak da sana o nimetleri veren gelsin bütün nimetler
sana haset etsinler! Ben Halil’im sen de bıçağım önündeki oğlum başını koy, rüyada
seni kestiğimi gördüm!
Gönlünü bozma, başını kahır önüne koy da İsmail gibi boğazını keseyim. Başını
kopartayım. Fakat bu baş, zahiri kesilmekten, koparılmaktan münezzeh olan baştır.
Ancak ezeli maksat, senin teslim olmandır. Ey Müslüman teslim olmayı araman,
dinlenmen gerek! Ey nohut, belalara düş, kayna, piş de ne varlığın kalsın, ne sen kal!
O bostanda güldüyse can ve göz bostanının gülü olduğundan güldün. Su ve toprak
bahçesinden ayrıldıysan lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin. Gıda ol, kuvvet ol,
düşünce ol evvelce süttün şimdi ormanlarda aslan kesil! Vallahi sen, önce onun
sıfatlarından ayrıldın da geldin tekrar çevikçe acele et, yine onun sıfatların ulaş!
Buluttan, güneşten, gökten geldin. Yine Allah sıfatları haline döndün mü göklere
gidersin. Yağmur ve ışık suretinde geldin, Allahnın tertemiz sıfatları suretine bürünüp
gidiyorsun. Güneşin, bulutun, yıldızın cüzüydün. Nefis, iş söz ve düşünceler oldun.
Nebatın ölümü, hayvanın varlığı oldu, bu suretle de “ Ey güvendiğim, inandığım
kişiler, beni öldürün” sözü doğru çıktı.
Madem ki ölümden sonra bize böyle bir hayat var; “ Şüphe yok ki ölümümde hayat
vardır” sözü doğru. İş, söz ve doğruluk, meleğin gıdasıdır. Melek bunlarla göğe ağar.
Nitekim o yemek de insana gıda olunca cemadat halinden yücelir. O canlı bir hale
gelir. Bunu adamakıllı, etraflıca anlattık başka bir yerde gelecek.
Kervan, daima göklerden gelmekte, alışverişte bulunup yine göklere gitmekte. Şu
halde hırsız gibi acılıkla zorla değil de istekle tatlı, tatlı güzel, güzel git! Seni
acılıklardan yıkayıp arıtmak için acı söylüyorum. Donmuş, soğuk çalmış üzümü
donukluğu gitsin diye soğuk suya atarlar. Seni de acıklıklarla gönlün kanlara
bulanırsa içindeki bütün acılıklar gider.
Av köpeği olmayan köpeğin boynunda tasma yoktur. Ham ve kaynamamış şey,
mutlaka lezzetsizdir.” Nohut, bu sözleri duyunca “ Mademki iş böyledir hanımcığım
güzel, güzel kaynarım, sen de bana yardım et ama, sen bu kaynatmada beni yapıp
yoğuran bir mimara benziyorsun. Vur bana kepçeyle ne de güzel vuruyorsun. Ben fil
gibiyim vur başıma, yarala beni vur yarala da Hindistan’ı Hindistan bahçelerini
görmeyeyim.
Bu suretle de kendimi kaynamaya, vereyim de onun kucağına ulaşayım, ona
kavuşmaya bir yol bulayım. Çünkü insan zenginlikle azgın olur. Rüyasında Hindistan’ı
gördü mü filciyi dinlemez, azgın bir hale gelir.
Hanım, nohuda der ki: “ Ben de bundan önce senin gibi yeryüzü cüzülerindenim. Ateş
gibi mücadeleyi içercesine tadınca makbul oldum. Bir müddet yeryüzünde kaynadım,
bir müddet de ten tenceresinin içinde. Bu iki kaynayışla duygulara kuvvet oldum, ruh
kesildim de sonra seni pişiriyorum. Cematken, bu sıfattan koşar, geçersen bilgi olur
manevi sıfatlar haline gelirsin derdim.
Ruh sahibi oldum ama bu sefer de diyorum ki: Bir kere daha coş, kayna da bu canlı
suretten de geç! Allahdan inayet iste u ince bahislerde ayağın sürçmesin, mananın
künhüne, işin ta sonuna eriş! Çünkü çok kişiler Kuranı anlayamadılar da yol azıttılar.
Bazı kişilerse o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine gittiler. A inatçı yücelere çıkmak
sevdasında değilsen ipin ne suçu var.
KURAN´IN ZAHİRİ VE İÇYÜZÜ
Bil ki Kuranın bir zahiri var. zahirin de gizli ve pek Kudretli bir de iç yüzü var. o batının
bir batını onun da bir üçüncü batını var ki onu akıllar anlayamaz hayran kalır. Kuranın
dördüncü batınıysa eşsiz örneksiz Allahdan başka kimse görmemiş kimse bilmemiştir.
Oğul sen kuranın dış yüzüne bakma şeytanda ademi topraktan ibaret gördü
hakikatine eremedi. Kuranın zahiri insana benzer sureti görünür. Meydandadır da canı
gizli insanın amcası dayısı bile insana o kadar yakın olduğu halde yüzyıl beraber
yaşasa halini bir kıl ucu kadar olsun göremez anlayamaz.
Veliler halkın gözünden gizlenmek için dağlara giderler derler ya hakikatte halka
nazaran bunlar yüz tane dağın tepesine çıkmışlar ayaklarını yedinci kat göğün üstüne
atmışlardır. Onlar halka nazaran yüzlerce denizden yüzlerce dağdan ötedeyken neden
dağlara giderler de gizlenirler
Velinin dağa kaçmaya ihtiyacı yoktur ki gök tayı bile onun ardından koşar. Ayağından
yüzlerce nal sökülür düşer de yine de izine yetişemez. Gök yüzü bile döndü dolaştı da
o canın tozuna erişemedi. Bu yüzden de yaslandı gök elbiselere büründü. Hani zahiren
peri gözden gizlidir ya insan perilerden daha gizlidir.
Akılıya göre insan gizli olan periye nazaran yüz kat daha gizli. Akıllıya nazaran insan
bu kadar gizli olunca gayb alemindeki seçilmiş insan nasıl olur.
İnsan Musa’nın asasına benzer. İsa’nın afsunu gibidir. Müminin kalbi adalet sahibi
olan ve yardım dilenen Allah elindedir. Allahnın iki parmağı arasındadır. Asa
görünüşte bir sopadan ibarettir ama ağzını açtı mı bütün varlık ona bir lokmadır.
İsa’nın afsunundaki harfe sese bakma ondan ölüm bile kaçıyor. Sen ona bak.
Afsunda ki o ehemmiyetsiz, o değersiz sözlere bakma, o afsunla ölünün sıçrayıp
oturuşunu seyret. O sopayı ehemmiyetsiz görme. Yemyeşil denizi nasıl böldü, onu
gör! Uzaktasın da yalnız birer kara çadırdır görüyorsun bir adım ilerle de orduyu gör!
Uzak olduğundan yalnız bir toz dumandır görüyorum ama birazcık yaklaş, ileri var da
topun içindeki adama bak! Onun tozu gözleri aydın eder. Onun erliği dağları yerinden
söker! Musa, çölün bir ucundan kalkıp gelince Tur dağı, onun gelişinden neşelendi,
rakkas kesildi.
Davud’un yüzü Allah nuriyle parladı. Dağlar onunla beraber feryada geldiler, dağ
Davud’a yoldaş oldu. Her iki çalgıcıda bir padişahın aşkıyla sarhoş oldu. “ Dağlar
Davud’un sesine ses verin onunla beraber ırlayın” diye emir geldi. dağla Davud. İkisi
de bir sesle seslendi bir perdeden seslendi.
Allah dedi ki. “ Ey Davud sen yerinden yurdundan ayrıldın benim için hemdemlerinden
cüda düştün. Ey garip olmuş tek ve muinsiz kalmış olan Davud iştiyak ateşi gönlünden
şule vermekte çalgıcılar hanendeler arkadaşlar istersin. O kadim Allah dağları senin
huzuruna getirir.
Dağlar sana çalgı çalarlar şarkı okurlar zurnacılık ederler. Hepsi de huzurunda yel gibi
ses çıkarır. Sesine ses verirler.! Dudağı dişi yokken dağın ses vermesi feryat etmesi
caiz oluyor ya bil ki velinin de ağızsız dudaksız sözleri feryatları var. o her şeyden
arınmış mescidin cüzülerinden her an nağmeler çıkar.
O nağmelerle her an velinin can kulağına ulaşır. Yanında oturanlar duymazlar,
işitmezlerde o duyar işitir. Ne mutlu o cana ki gayba inanmıştır. Veli kendi kendine
yüzlerce söz söyler, dinlerde yanında oturan kokusunu bile alamaz! Lamekan
aleminden gönlüne yüzlerce sual yüzlerce cevap gelir. Menziline kadar erişir. Bunları
sen duyarsında başkaları kulaklarını ağızlarına kadar yaklaştırsalar yine duymazlar.
Tutalım Velilerin sessiz harfsiz sözlerini duymuyor, işitmiyorsun; işte gördün ya. Misli
sende de var neden inanmıyorsun A sağır.
MESNEVİ´Yİ KINAYANA CEVAP
Ey kınayan köpek sen hav ,hav edip duruyor da Kuranı kınamakla hükmünden kendimi
kurtarırım mı sanıyorsun. Bu o aslan değil ki ondan canını halas etmeğe muvaffak
olasın. Yahut kahrının pençesinden imanını kurtarasın. Kuran kıyamete kadar ey
kendilerini bilgisizliğe feda edenler diye nida eder.
Der ki. “ Siz beni masal sandınız da kınama ve kafirlik tohumunu ektiniz. Fakat
kınayıp da aslı yok masaldan ibaret dediniz. Ama gördünüz ya siz yok oldunuz siz
masal oldunuz. Ben Allahnın kelamıyım Allahyla kaimim canım canına gıdayım arı
duru parlak bir yakutum. Ben güneşin nuruyum sizin üstünüze vurdum sizi
aydınlattım.
Fakat güneşten ayrılmış değilim. Bakın ben aşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta
akıp duran bir abıhayatım. Hırsınız hasediniz bu kötü kokuyu almasaydı, Allah sizin
mezarlarınıza da bundan bir katrecik saçardı. O hakimin sözünü o hakimin öğüdünü
tutmaz mıyım hiç her kötü ve yanlış kınama yüzünden gönlümü bozmam işimden
sözümden kalmam.
Hakim-i Gaznevi buyurmuştur ki: tayla anası su içerken seyisler atlar gelsinler su
içsinler diye ıslık çalıyorlardı. Tay ıslık sesini duyunca başını kaldırdı ürküp su
içmekten vazgeçti. Anası “ Yavrucuğum neye ürküyorsun su içmiyorsun” diye sordu.
Tay dedi ki. “ Bunlar ıslık çalıyorlar hep birden ıslık çalmalarından korktum. Yüreğim
titredi yerinden oynadı. Hep birden ıslık çalıp bağırmaları beni korkuttu”
Anası “Dünya kurulalı abes işler de bulunanlarda vardı. Bu dünya böyle kurulmuş
böyle gider! Benim akıllı yavrucuğum onların kendi saçlarını sakallarını yolmaları
yakındır” vakit var tertemiz ve gür su da akıp gidiyor. Sudan ayrılırsın ayrılık seni
şahrem, şahrem eder. Bundan önce davran da abıhayatla dolu olan ırmaktan su
içmeye bak.
İç de senden nebatlar bitsin ey gafil susuz biz velilerin sözlerinden Hızır’ın Abıhayatını
içmekteyiz gel. Bu gür suyu görmüyorsan bari körler gibi gel de testini suya daldır. Bu
ırmakta su var bunu duydun ya köre taklitle iş yapmak gerek. Suyu sayıklayıp duran
testini ırmağa daldır, daldırınca ağırlaştığını anlarsın. Anlarsın da su olduğuna
inanırsın. Gönlün o zaman bu kuru taklitten kurtulur. Kör ırmak suyunu açıkça
göremez ama testinin ağırlaştığını anlayınca su olduğunu bilir. Çünkü testi önce hafif
di ırmağa daldırınca ağırlaştı. İçi hayli suyla doldu. Evvelce her yel beni kapıp beni
götürürdü. Fakat şimdi ağırlaştım beni yel kapamaz artık.
Akılsız kişileri her türlü yel kapıp gider. Çünkü onların kuvvetleri sağlam değildir.
Kötü ve hayırsız adam lengersiz gemidir. Ne demir atmıştı ne bir yere bağlıdır. Deli
rüzgarlardan kurtulamaz ki. Akıllıya emniyet ve huzur veren akıl lengeridir.
Akıllılardan bir lenger dilen.
İnsan o cömertlik denizinin inci hazinesinden alık fikir kazanırsa bunların yardımıyla
gönlü marifetler elde eder. Gönüllükten çıkar yücelir gözleri de nurlanır. Çünkü nur
gönülden doğar da bu göze vurur. Gönül olmasa gözün hiç bir şey göremez. Gönül akıl
nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir.
Bil ki gökten inen mübarek su gönüllere gelen vahiydir. Dillere gelen doğru sözdür.
Biz de tay gibi ırmaktan su içelim de bizi kınayan vesveseciye bakmayalım aldırış
etmeyelim. Peygamberlerin izini izliyorsan yola düş. Halkın bütün kınamalarını hava
say. Yol aşan menzil alan yol erleri ne vakit köpeklerin havlamasına kulak astılar.
Sen de din yoluna girmeyi o yolda çalışmayı kurarsın ama şeytan içinden seslenir “ A
sapık o yola gitme eziyetlere düşer yoksul olur kalırsın. Dostlarından ayrı düşer hor
hakir bir hale gelir pişman olursun” sen de o melun şeytanın sesinden korkar
yakinden kaçar sapıklığa düşersin.
“ Hele yarın hele öbür gün din yoluna girer koşar yürürüm, daha önümüzde vakit var”
dersin. Sağdan soldan ölümün gelip çattığını görürsün komşuların ölür evlerinden
feryatların yükselir derken yine can korkusuyla din yoluna girmeye niyetlenir bir an
olsun kendini adam edersin.
Ben korkup ayağımı geri çekmem diye ilimden hikmetten silahlar kuşanırsın. Bu
sırada şeytan yine hileye sapar seslenir. Bu kulluk kılcından kork geri dön. Yine
korkar aydın yoldan kaçar o ilim ve hüner silahlarını atarsın. Yıllardır bir ses bir
bağırış yüzünden ona kulsun. Hırkanı böyle bir karanlığa atmışsın.
Şeytanların bağırışlarındaki heybet halkı kıskıvrak bağlamış boğazlarını sıkmıştır.
Onların canları nura kavuşmaktan öyle meus olmuştur ki kafirlerin ruhları da
kabirdekilerin dirilmesinden ancak o kadar meustur. O melunun sesinin heybeti bu
olursa gayrı Allahnın sesindeki heybet ne olur.
Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur çünkü
doğan sinek avlamaz ki. Sinekleri ancak örümcekler avlar. Şeytan örümcek senin gibi
sineğe galiptir. Keklikle karakuşla işi yok. Şeytanların bağırışları kötü kişilere çobanlık
eder. Padişahın sesiyse velilerin bekçisidir. Bu suretle birbirinden uzak olan bu iki ses
birbirine karışmaz tatlı denizden bir katra bile acı denize taşmaz.
Şimdi o şiddetli ses hikayesini dinle. O iyi bahtlı konuk sesi duyunca yerinden bile
kıpırdamadı. Dedi ki. “ Bu ses, bayram davulu sesi., neden korkacakmışım Tokmağı
yiyen davul; o korksun! Ey kalbi olmayan boş davullar, can bayramınızdan kısmetiniz,
tokmaktan ibaret.
Kıyamet bayramında dinsizler davul. Bizse gül gibi gülmekteyiz, bayrama erişenlere
benziyoruz. Şimdi duy da bak, bu davul nasıl ses vermekte devlet tenceresi nasıl
kaynamakta. O er, davulun sesini duyunca “ Gönlüm, titreme korkma yakine erişmiş
kötü gönüllülerin canları öldü gitti. Haydar gibi ya ülkeyi zapt ederim ya canım
bedenimden gider.”
Yerinden fırladı bağırdı. “ Ey ulu adam, işte buracıkta hazırım hadi ersen gel! Tılsım
hemencecik bozuldu, her taraftan ulam, ulam altın dökülmeye başladı. Öyle altın
döküldü ki oğlancağız, kapının bile kapanıp açılmayacağından korktu. Ondan sonra o
kuvvetli aslan kalktı, ta seher çağına kadar altını dışarıya götürmekteydi. O canıyla
oynayan er gerisin geriye çekilip kaçan korkakların ramine definelerine sahip oldu.
Her kör ve hakikatten uzak kalmış altına tapan kişinin hatırına bu hikayeyi duyunca
derhal zahire altın gelir. Çocuklar saksıları kırar o kırık parçalara altın adını takar
eteklerine koyarlar. Oyun oynarken o parçalara altın adını taktın ya artık ne vakit altın
desen çocuğun aklına saksı kırıkları gelir. Fakat erlerin kastettikleri altın ne o altındır
ne bu altın.
Onlar üstüne Allahnın adı basılmış hakiki altını kast ederler. O altın ne fesada uğrar
ne ziyana ebedi ve daimidir. O altın öyle bir altındır ki bu zahiri altın parlaklığını
ondan almış kadir ve kıymeti ondan bulmuştur. Gönül o altından ganileşir parlaklık ve
aydınlıkta aydan bile üstündür. O mescit bir mumdu, adamda pervane. O pervane
huylu adeta canıyla oynamaktaydı.
Ateş kanadını yaktı ama daha güzel kanat ihsan etti. O ateşe atıma aşıka pek kutlu
geldi pek. O bahtı kutlu Musa’ya benziyordu. Ağacın civarında bir ateştir görmüştü.
Allah ona birçok inayetlerde bulunmuştu. O gördüğünü ateş sanıyordu ama nurdu.
Oğul sen de Allah erini görünce ondan insanlık ateşi var sanıyor onu insan
görüyorsun. Sen onu kendiliğinden insan görüyorsun.
Halbuki o sıfat sende. Batıl zannın ateşi de bu tarafta dikeni de. O Musa’nın ağacıydı.
O ışıklarla dopdoludur. Bir kerecik olsun ona ateş demede nur de. Bu dünyadan
vazgeçmekte ateş görünmedi mi Fakat salikler o makama gittiler bu alemi terk
ettiler de nurdan ibaretmiş. Bil ki din mumu yücedir ateşten ibaret olan mumlara
benzemez.
Bu zahiri mum ateş görünür fakat sevgiliyi yakar. Din mumuysa sureti ateş görünür.
Fakat ziyaretçilere gül kesilir. Bu zahiri mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı
yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır. Allah’a layık olan pak nurun
şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.
ZITLARIN ÇEKİMİ
Toprak bedenin toprağına “ Dön geri canı bırak toz gibi bize gel sen bizim
cinsimizdensin bedenden o rutubetli yurttan kurtulup bize gelmen daha doğru” der.
Bedende “ Doğru benden senin gibi ayrılıktan perişanın fakat ayağım bağlı”diye cevap
verir. Sular “ Ey yaşlı gurbetten gel bize ulaş” diye bedenin yaşlığını aramakta.
Esir “ Sen ateştensin aslına ulaşma yolunu tut” diye bedenin hararetini çağırıp
durmaktadır. Unsurların ipsiz halatsız çekişleri yüzünden bedende yetmiş iki türlü illet
vardır. İllet, unsurlar birbirlerini bıraksınlar diye bedeni koparıp dağıtmak üzere gelir.
Bu unsurlar ayakları bağlı dört kuştur. Ölüm, hastalık ve illet de onların ayak bağlarını
çözer.
Birbirlerine bağlı olan ayakları çözüldü açıldı mı her unsur kuşu hemencecik uçuverir.
Bu asıllarla feri’lerin birbirlerini çekişi yüzünden her an bedenimizde bir illet zuhur
eder. Kuşa benzeyen her cüzün aslına uçması için bu ulaşmayı bozup yırtmak ister.
Fakat Allahnın hikmeti bu aceleye mani olur. Onları ecel gelinceye kadar sıhhat
vasıtasıyla toplu tutar. “ Ey cüzler daha ecel gelip görünmedi, ecelden önce kanat
çırpmanızda bir fayda yok” der. Her cüzü kendi aslına arkadaş olmayı diler ararsa
ayrılıkta kalan bu garip canın hali ne olur Var sen kıyas et.
Can der ki. “ Ey benim şu yeryüzüne mensup cüzülerim benim garipliğim sizin
garipliğinizden daha acı. Ben arşa mensubum.” Tenin meyli yeşilliğe akarsuya çünkü
aslı onda canın meyli ise diriliğe diriye, çünkü aslı Lamekan’ın canı. Can, hikmete
bilgilere. Ten bağa bahçeye üzüme meyleder.
Can yücelmeye yükselmeye can atar. Ten kazanca ota yiyeceğe içeceğe. O yücelmenin
aşkı, o yücelmenin meylide canadır. “ Allah onları sever onlarda Allah’ı” ayetini
bundan anla! Bunu anlatmaya kalkışsam sonu ucu gelmez. Mesneviye daha böyle
sekiz misli kağıt bile yetişmez. Hasılı kim bir şey isterse istediği şey de ona rağbet
eder.
İnsan, hayvan, nebat, cemat her şey, birbirine aşıktır. Bir adam bir şeyi sevdi de
muradı o oldu. Başka bir şey dilemez bir hale geldi mi o muradı olan sevgilide
muratsız hale gelen aşıkına aşıktır. Muratsız hale gelen aşıklar bir murat etrafında
döner, dolaşır yalnız sevgililerini dilerler ama muratları maksatları olan sevgililerde
onları kendilerine çekip dururlar.
Fakat aşıkların meyil ve muhabbetleri aşıkları zayıf bir hale getirir. Maşukların meyil
ve muhabbeti ise onları güzelleştirir parlak bir hale sokar. Sevgililerin aşkı onların
yanaklarını parlatır. Aşıkların aşkı aşıkların canlarını yandırır. Kehlibar niyazdan
müstağni davranan bir aşıktır.
O uzun yola düşen o uzun yolda savaşansa saman çöpü bunu bırak o susamış aşıkın
aşkı Sadr-ı Cihan’nın gönlünde parladı. O aşkın o ateş gedenin dumanı ona kadar
vardı. Gönlünü yumuşattı. Fakat onu aramayı namusuna kibrine yediremiyordu.
Merhameti o yoksula müştak olmuştu. Saltanat bu lütfe mani oluyordu.
Akıl burada hayran acaba bu mu onu çekti yoksa bu çekiş o taraftan mı oldu. Cüretten
vazgeç sen bunu bilmezsin anlamazsın dudağını yum gizli sırrı Allah daha iyi bilir.
Bundan böyle bu sözü gizleyeyim beni o çeken çekmekte. Ne yapayım ben. Ey bir işe
sarılıp savaşan onu güzelce başarmaya uğraşan seni çeken bundan bahsetmeye
bırakman kim
Bir yere gideyim diye yüzlerce defa karar verir davranırsın fakat seni bir saik başka
yere çeker durur. Binici dizgini her tarafa çevirir. Ta ki ham at üstünde bir binicinin
bulunduğunu başı boş bulunmadığını anlasın diye. Fakat terbiyeli at üstünde binici
olduğunu bilir bundan dolayı iyi yürür.
O yok mu senin gönlünü yüzlerce sevdaya bağlamış nihayet seni muratsız bir hale
getirmişte sonrada gönlünü kırıvermiştir. İlk kararının kolunu kanadını kırdı ya peki
niçin o kanat kıranın varlığı doğru olmuyor niçin kendini ona teslim etmiyorsun Onun
kaza ve kaderi senin tedbir ipini koparıverdi pak ala neden kaza ve kaderine
inanmıyor niçin kazasına rıza vermiyorsun
Yapacağın işlere iyice niyetlenir yapmayı kurar kararlaştırırsın. Bazan bu kararın denk
gelir. Gönlün tamahtan düşer niyetini sağlamlarsın. Sonra tekrar o niyet bozuluverir.
Seni tamamıyla muratsız bir hale getirseydi gönlün ümitsizlenirdi dilek tohumunu
nasıl ekebilirdi.
Ama emel tohumunu ekseydin akılsız bir hale düşseydin Allah hükmünde olduğun
onun emri alrında bulunduğun nasıl meydana çıkardı. Aşıklar muratsız kaldılar da
Allahlarından haber aldılar. Muratsızlık cennete kılavuzdur. Ey yaradılışı güzel “
Cennet istenmeyen hoşa gitmeyen şeylerle murada nail olmayışlarla kaplanmıştır”
hadisini işit.
Senin muratlarının görüyorsun ya ayakları kırık ama öyle adam vardır ki bütün
muratları olur. Şu halde onun tarafından gönülleri kırılanlar onun yolunda onun
aşkında doğru olanlardır. Fakat nerede aşıkların gönül kırıklığı nerede başkalarından
gönül kırıklığı. Akıllıların gönülleri mecburi kırılır. Dilediklerini yapamazlar meyus
olurlar.
Aşıklarda yüzlerce ihtiyar var dilediklerini yüzlerce kere yapabilirler. Öyle olduğu
halde ona tabi olurlar. Gönülleri bu yüzden kırılır emellerine bu yüzden
erişememişlerdir. Akılı başında olanlar bağla bağlanmış kullardır aşıklar ise hürdür
şekerlenmiş ballanmış canlardır onlar. Akıllıların yuları zorla gelin emridir gönlünü
kaptıranların baharı dileyerek gelin emri.
Peygamber bir bölük esir gördü. Onları çekip sürüklüyorlardı. Hepside feryadü figan
ediyordu. O sırları bilen aslan zincirlere vurulmuş olduklarını gördü. Gizlice onlara
bakmaya başladı. Her biri hiddetinden o hak Peygambere dilerini gıcırdatmakta
dudaklarını çiğnemekteydi.
Fakat bu kadar kızgın oldukları halde ağız açmaya kudretleri yoktu. Hepsi de on
batmanlık kahır zincirine vurulmuştu. Memur onları şehre doğru çekmekte küfür
ülkesinden alıp kahırla sürüklemekteydi. Ne yerlerine başkası kabul ediliyor ne
koyuverilmeleri için para alınıyor, ne de bir ulu kişi onlara şefaat ediyordu.
Peygambere “ Alemlere rahmet” diyorlar ya öyle olduğu halde bütün bir alemin
boynunu boğazını kesiyordu. Onlar Peygamberi binlerce defa inkar ederek ağızlarının
içinden hareketini kınayarak gidiyorlardı. Diyorlardı ki: nice çarelere başvurduk çare
olmadı zaten bu adamın yüreği taş gibi katı .
Biz binlerce Alpaslanken iki üç çıplak ve yarı canlının elinde, bu derece aciz kaldık.
Uygunsuz hareketimizden mi, yıldızımızın düşüklüğünden mi yoksa sihirden mi Bahtı
bahtımızı yırttı; tahtı, tahtımızı baş aşağı etti. İşi sihirle yüceldi, büyüdüyse bir de
sihir yaptık, neden tutmadı, neden tesir etmedi
Eğer davamız doğru değilse bizim kökümüzü sök diye putlara da dua ettik. Allah’a da.
Hak kimdeyse kim doğrucuysa ona yardım et. Onun yardımında bulun biz doğruysak
bize, o doğruysa ona muin ol dedik. Bu duada çok bulunduk, Lat, Uzza ve Menat’a nice
secdeler ettik. Dedik: “ Eğer Muhammed haksa meydana çıkart değilse onu bize zebun
et.
Şimdi onun Allah yardımına mazhar olduğunu gördük işte. Biz umumiyetle
zulmetmişiz, o nur! Bu bize cevap: dilediğiniz işte meydana çıktı. Hanginizin doğru
olduğu açığa vuruldu.” Sonra yine fikirlerindeki bu düşünceyi körletiyorlar, bu sözleri
bırakarak diyorlardı ki: “ Bu düşüncemiz de işimizin tersine gitmesinden meydana
geldi; gönlümüzde onun doğru olduğuna dair bir düşüncedir peydahlandı.
Birkaç kere galip geldiyse ne oldu ki bundan ne çıkar Zaman da herkese galebe
çalıyor! Biz de zamaneden kam aldık, bizim bahtımız da yaver oldu. Biz de ona birkaç
kere üst geldik.” Sonra yine “ O da mağlup oldu ama mağlup oluşu, bizim mağlup
oluşumuz gibi çirkince, alçakça değildi. İyi bahtı o bozgunlukta, o mağlubiyette bile
ona el altından gizlice yüzlerce neşe verdi.
Hatta o hiç de mağluba benzemiyordu. Ne gamı vardı, ne üzülüyordu” demekteydiler.
Müminlerin nişanesi mağlubiyettir ama müminin alt oluşunda da bir güzellik var! misk
ve amberi kırsan dünyayı güzel kokularla doldurursun. Fakat ansızın eşek tezeğini
kırsan evler, baştanbaşa pis kokuyla dolar. Peygamber, perişan bir halde
Hudeybiye’den dönerken “ İnna Fetahna” devletinin davulu çalındı.
Allah devletinden haber geldi; “ Yürü bu zafere erişemediğinden gam yeme. Şimdi
elindeki bu horluk yok mu Nimetlere erişmen demektir. İşte şuracıktaki filan kale,
filan yer senin” hakikatten de oradan çabucak dönünce bak hele, Kurayza’nın Nazir’in
başına neler geldi. o iki kaleyle çevrelerindeki yerler teslim oldu. Ganimetlerden
faydalar elde ettiler. Öyle olmasa bile şu taifeye bak. Onlar gam içinde, keder içinde
Allah’a meftun ve aşıklar.
Zehri şeker gibi yemekteler gam dikenlerini deve gibi otlamaktalar! Hem de bunu,
gamdan kederden kurtulmak için de yapmıyorlar; gama uğradıklarından yapıyorlar.
Bu horluk, onlarca rütbelere, mevkilere erişmek! Kuyunun dibinde öyle neşeliler ki
oradan çıkıp taca tahta nail olacağız diye korkuyorlar. Sevgiliyle beraber oturduğum
yer, yerin altı da olsa yine arştan yücedir.
Peygamber dedi ki: “ Benim miracım Yunusun miracından üstün değildir. Benimki
göklere çıkmakla oldu, onun ki yerlere inmekle zaten Allah yakınlığı hesaba sığmaz ki.
Yakınlık ne ya çıkmaktır, ne aşağıya inmek. Allah yakınlığı varlık hapsinden
kurtulmaktır. Yok olana nedir aşağı ne Yok olanın ne yakınlığı olur, ne uzaklığı ne
geç kalışı!
Allahnın sanat yurdu da yokluktandır. Hazinesi. Sen varlığa aldanmış kalmışsın.
Yokluk nedir, ne bileceksin Hulasa onların kırıklığı hiç bizim kırıklığımıza benzer mi a
ulu kişi Onlar biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp
ellerindekini telef edince öyle neşelenirler. Bu çeşit adamın malı geliri yokluk
varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk ona iftihardır, yüceliktir.
Esirlerden biri dedi ki. “ Peki niçin Peygamber bizim halimizi görmedi bizi böyle
zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü. Hani onun huyları değişmişti, hani o
Allah huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindan
dan kurtulduğundan. Pekala ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor,
neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor.
Erkek aslanlara kolayca üstün geldi muzaffer oldu diye neşelenmekte. Gayri anladık ki
o da hür değil. Dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü
şad olmuyor Yoksa nasıl gülebilir ki O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye
de . İyiyi de esirger, kötüyü de”
Esirler birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı. Memur
duymasın, duyarsa o padişaha söyler,sözlerimiz kulağına gider, iye fısıltıyla
konuşuyorlardı.
Memur, o sözü duymadı ama Allah bilgisine sahip olan Peygamberin kulağına vardı.
Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu.
Şeytanlar gökyüzünün çevresinde döner, dolayısıyla da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp
sırlarını duyamazlar. Muhammed’se dayanıp yatmış uyurken o sır gelir, başucunda
döner durur! Helvayı kime nasipse o yer parmakları uzun olan değil!
Delici Şahab şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed den sır öğrenin diye kovar sürer.
Ey iki gözünü de dükkana dikmiş ümidini oraya bağlamış adam kendine gel mescide
yürü de rızkını Allahdan iste. Peygamber onların sözlerini duyup söylediklerini anladı
da dedi ki. “ O gülüş savaşa galebe ettim diye değil ki. Onlar ölmüşlerdir, yokluk
aleminde çürüyüp gitmişlerdir.
Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir. Onlar da kim oluyor ki Ben savaşta
ayak diredim mi ay bile yarılır! Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz
zamanlar yok mu işte ben o vakit sizi böyle bağlamış zincirlere vurulmuş görüyordum.
Ey malla mülkle, soyla sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki
devesin. Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün
önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı! Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum
yok’a bakıyorum açıkça varı görüyorum. Sırra bakmakta, daha dünyada Adem’le
Havva vücuda gelmemişken gizli bir alem görmekteyim.
Siz daha Elest deminde zerrelerden ibarettiniz. Daha vakit ayaklarınız bağlı, baş aşağı
ve alçalmış bir haldeydiniz, sizi öyle görüyordum ben. Direksiz desteksiz gökyüzü
yaratılmadan bildiğim şeyler, alem yaratıldıktan sonra da hep o hiç artmadı. Ben daha
sudan topraktan vücut bulmamış, bu surete bürünmemişken sizi baş aşağı olmuş
görüyordum.
Siz ikbaldeyken de bunu böyle görüyordum. Yeni bir şey görmedim ki sevineyim! Gizli
bir kahra uğramış, gizli bir kahırla bağlamıştınız. Gayri bu ne kahırdır, unu kim anlar
Siz şeker yerdiniz de o şeker de zehir olurdu. Böyle zehirlerle dolu şekeri düşman
yerse afiyet olsun. Neden ona haset ediyorsun ki Sizde o zehri neşe ile içiyordunuz.
Eceliniz gizlice kulaklarınızı tıkamıştı.
Ben üst geleyim de dünyayı zaptedeyim diye harp etmiyorum ki. Çünkü bu cihan
murdardır, pistir. Ben böyle pis bir şeye nasıl haris olurum Köpek değilim ki ölünün
perçemini çekip koparayım. Ben İsa’yım, ölüyü diriltmeye gelirim. Sizi helak olmaktan
kurtarayım diye savaş saflarını yarmaktayım. İnsanların başlarını; yüceleyim, devlete
erişeyim diye kesmem.
Kessem, kessem bütün alem kurtulsun diye birkaç baş keserim. Çünkü siz,
bilgisizliğinizden pervane gibi ateşe atılmaktasınız. Bense sizi ateşe düşmeyesiniz
diye sarhoşçasına iki elimle ateşten kovmaktayım. Siz kendinizi fetihler elde ettiniz,
üst geldiniz sanıyorsunuz ama asıl o vakit bahtsızlık tohumu ekiyordunuz.
Hadi gayret, hadi gayret diye birbirinizi teşvik ediyordunuz ama adeta ejderhanın
üstüne at sürüyordunuz. Güya kahır ediyordunuz, halbuki kahrın ta kendisine
çatmıştınız. Asıl siz zaman aslanın kahrıyla kahrolmuştunuz!
Hırsız, ev sahibini kahreder, altın çalar, hırsızlıkla meşgulken valinin adamları gelip
çatar. Eğer o anda ev sahibinden kaçsaydı vali, ona o adamları yollar mıydı hiç
Hırsızın kahredişi kahrolmasıdır; çünkü onun kahredişi, kendi başını kapar. Ev
sahibine üstün oluşu, hırsıza bir tuzaktır. Bu suretle vali gelir, hırsızı kısas eder.
Sen halka galip geldin, savaşta üst oldun ama Allah seni çeke, çeke zincire vurmak
için onları mahsustan mağlup etmiştir. Kendine gel de mağlup olanın ardını bırak,
dizginini kas, pek at sürme, ezilir paralanırsın sonra! Seni bu suretle tuzağa düşürdü
mü ondan sonra o kalabalığın saldırışını görürsün sen. Alık bu üstünlükte bozgunluğu
görürken nasıl olur da sevinir
İleriyi gören akıl gözü keskendir. Allah o gözü kendi sürmesiyle sürmelemiştir.
Peygamber “ Cennet ehli olanlar, bazı şeyler yüzünden savaşlarda düşmanlıklarda
mağlup ve zebun olurlar” dedi. Bu alt oluş, bu zebunluk noksan yüzünden gönüllerinin
kötülüğünden, yahut da din zayıflığından değil, son derecede ihtiyata riayet
ettiklerinden, düşüncelerine inanmadıklarındandır.
Peygamber, Hudeybiye’de kafirlere üstün gelmişken gizlice “ İman etmiş erler
olmasaydı” hikmetini işitti. Müminlerin halas olması için melun kafirlerden el çekmek
farz oldu. Hudeybiye ahdi nasıl oldu, oku da “ Allah, kafirlerin ellerini çekti, size
dokunamadılar” ne demektir tamamıyla anla!
Peygamber galip gelmişken bile kendisini Allah tuzağında mağlup olmuş gördü de “
Ben sizi ansızın bastırdım, zincirlere vurdum diye gülmüyorum. Sizi zincirlerle
bukağılarla selviliklere, güllük gülistanlıklara çekiyorum da ona gülüyorum. Ne
şaşılacak şey sizi zincirlere vurup amansız ateşten çayırlıklara, çimenliklere
götürüyorum.
Cehennemden ağır zincirlerle ta ebedi cennete kadar sürükleyip götürüyorum dedi.
İyi kötü: Bu yolda her mukallidi de böylece bağlı olarak Allah kapısına çekerler.
Velilerden başka herkes, bu yolu korku ve bela zinciriyle aşar. Gayret et de nurun
parlasın, aydın olsun sülukun, hizmetin kolaylaşsın.
Çocukları da zorla mektebe götürürsün ya çünkü onların gözleri kördür, faydalarını
görmezler. Ama mektebin faydasını anladılar mı koşa, koşa giderler, içleri açılır, neşe
duyarlar. Çocuk mektebe kıvrana, kıvrana gider. Çalışmasına karşılık hiçbir şey
görmemiştir ki! Fakat kesesine birkaç para gündelik kondu mu geceyi hırsız gibi
uykusuz geçirir. Gayret et de ibadetinin karşılığı gelsin. Bak o zaman ibadet edenlere
nasıl haset edersin. Mukallitlere “ Zorla gelin” yaradılışı temiz kişilere de “ İsteyerek
gelin” denmiştir. Bu Allah’ı bir maksat için sever. Öbürünün dostluğunda hiçbir garez,
hiçbir maksat yoktur.
Bu dadısını sever ama sür için sever. Öbürünü ancak onu aşık olduğundan, o
görünmeyen güzele gönül verdiğinden sever. Çocuk dadının güzelliğini anlamaz ki
onda sütten başka bir istek yoktur. Öbürüyse zaten dadıya aşıktır. Bu sevgide muradı
maksadı ancak ona ulaşmaktır. Şu halde Allahdan bir şey umarak, Allahdan korkarak
sevenler, taklit defterinden ders okumaktadırlar.
Nerede Hakk’ı ancak hak için seven garezlerden maksatlardan ayrılmış aşık Fakat
ister öyle sevsin, ister böyle madem ki Allahnın hayrına nail olayım diye Allah’ı seven
de. Allahdan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de. Her ikisinin bu
sevgisi bu arayıp taraması da o alemdendir. Bu gönül kaptırma o dilberden o güzelin
güzelliğinden ileri gelmedir.
Şimdi şuraya geldik: Eğer Sadr-ı Cihan o aşıkı gizlice çekmese, dilemese istemeseydi.
O aşık, ayrılığa tahammül edemeyecek bir hale gelir, ona kavuşmak için tekrara koşa,
koşa yollara düşer miydi Sevgililerin meyli gizlidir, örtülüdür. Fakat aşıkın meyli iki
yüz davul zurnayla ilan edilir, o kadar meydandadır. Burada ibret için bir hikaye
söylemek var ama Buharalı aşık beklemekten aciz oldu.
Sevgilisini arayıp duruyor, ölmeden kavuşsun yüzünü görsün diye söylemekten
vazgeçtik. Ölümden kurtulsun, kurtuluşa erişsin. Çünkü sevgiliyi görmek Abıhayat
içmektir. Görülmesi, ölümü gidermeyen sevgili, sevgili değildir. Onun ne meyvesi
vardır, ne yaprağı! Ey iştiyak çeken sarhoş iş iştir ki sen o işteyken ölüm bile gelip
çatsa sana hoş gelsin.
Delikanlı, iman doğruluğunun nişanesi, o sırada ölsen bile sana ölümün hoş
gelmesidir. Canım imanın böyle değilse kamil değildir, demek yürü, dini tamamlamaya
savaş! Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse sevdiğin iş, işte o iştir.
Ölümün kötülüğümü gitti mi zaten artık o ölüm değildir, ölümün bir suretidir, bir
göçmeden ibarettir, o.
Ölümdeki kötülük gitti mi ölümle fayda var demektir. Gayri dosdoğru anlaşıldı ki ölüm
geçti gitti! Sevgili dediğin bir Hak’tır, bir de Allahnın “ Sen benimsin, ben senin”
dediği. Şimdi kulak ver de dinle: Aşk, aşıkı liften örme ipliklerle bağlamış sürükleyip
getirdi. Sadr-ı Cihan’nın yüzünü görür görmez sanki can kuşu bedeninden uçup gitti.
Bedeni kuru bir ağaç gibi kalakaldı.
Tepesinden tırnağına kadar buz kesildi! Yüzüne gül suları serptiler, yanında buhurlar
yaktılar, neler yaptılarsa faydasız kıpırdamadı, seslenmedi bile! Padişah, onun safran
gibi sararmış yüzünü görünce atından indi, yanına geldi. dedi ki. “ Aşık hararetle
sevgiliyi arar, fakat sevgili geldi mi o aşık yok olur, kendisinden geçer gider!
Sen Allah aşıkısın; Allah ona derler ki geldi mi sen de bir kıl kadar olsun varlık kalmaz.
O nazarın karşısında senin gibi yüzlercesi fanidir hocam meğerse sen kendini yok
etmeye aşıkmışsın! Sen bir gölgesin, güneşe aşıksın. Şems geldi elbette gölge derhal
yok olur!
Bir sivrisinek çayırlıktan çimenlikten gelip Süleyman’ın huzuruna çıkarak hakkını
istedi de dedi ki: “ Ey Süleyman, Şeytanlar insanoğulları ve periler arasında adaleti
yaydın; Kuş da senin adaletine sığınmış balık da kimdir o kaybolan kimdir o mahrum
ki adaletin onu arayıp bulmamış olsun Bize de insaf et bizim de hakkımızı al çok
perişanız bağdan da nasibimiz yok gül bahçesinden de!
Her zayıf kişinin müşkülünü halledersin sivrisinek zaten zayıflığın misalidir. Biz
zayıflıkla kanadı kırık olmakla acizlikle tanınmışız, sen lütufla yoksullara yardımla
tanınmışsın. Sen kudret derecelerinin en sonuna varmışsın biz acizliğin zavallılığın
son derecesine varmışız! İmdat et, bizi bu gamdan kurtar, ey eli Allah eli olan, elimizi
tut.
Süleyman “ Ey hak isteyen , kimden şikayet ediyorsun Söyle. Kimdir o zalim ki ululuk
satarak sana zulmetti, yüzünü gözünü tırmaladı. Bizim zamanımızda zalim nerede
Şaşılacak şey nasıl oluyor da hapsedilmemiş nasıl oluyor da bizim zindanımızda değil
Bizim doğduğumuz gün zulüm öldü. Kimdir bizim zamanımızda zulmeden Nur geldi
mi zulmet yok olur. Zulmün aslı ve arkası da zulmettir. Bak şeytanlar bizim için
çalışmada kazanmada bize hizmet etmede hizmetten çekinenler de zincirlerle
bağlanmış bukağılarına vurulmuş!
Zalimler, şeytanın iğvasiyle zulmederler, zalimlerin zulmünün aslı Şeytandan gelir.
Şeytan bağlarla bağlanmış zincirlere vurulmuşken nasıl olup da zulümde bulunabilir
Allah bize padişahlığı halk göklere el açıp ağlamasın diye verdi. Ah ve feryatların
yücelere çıkmasın, gök yüzüyle süha yıldızı ıstıraba düşmesin. Arş yetim feryadıyla
titremesin, hiç kimse sitemle perişan olmasın diye bize saltanat ihsan etti.
Göklere “ Yarabbi” sesi çıkmasın diye ülkelerde yol yordam olarak bu adaleti, bu ihsan
kaidesini bir kanun haline getirdik. Ey mazlum gökyüzüne bakma zamanede gök gibi
ihsan ve feyz sahibi bir padişahın var” dedi. Sivrisinek dedi ki. “ Benim feryadım
rüzgarın elinden o bize zulüm ellerini uzattı, bize zulmetti. Onun zulmünden daraldık,
onun yüzünden dudağımız yumulu, kanlar yutmaktayız!
Süleyman “ Ey güzel sesli Allah emrini candan dinlenmek gerek. Allah bana dedi ki. “
Ey adalet sahibi hasmı da hazır olmadıkça kimsenin şikayetini dinleme. İki hasım da
hazır olmazsa hakim, hak hangisindedir, bilemez. Birisi yalnız gelse de yüzlerce
şikayette bulunsa yüzlerce feryat etse bile sakın ha sakın. Hasmı olmadıkça sözünü
kabul etme.
Ben fermandan yüz çeviremem. Hadi git, hasmını al, öyle gel” dedi. Sivrisinek dedi ki.
“ Sözün doğru, delilin tam yerinde düşmanım rüzgar, o da senin emrinde!” o padişah “
Ey seher yeli, sivrisinek, zulmünden feryat ediyor. Gel. Hadi geç hasmının karşısına da
anlat, ona cevap ver davasını reddet!” dedi. Rüzgar, bu emri duyunca çabucacık esip
geldi fakat sivrisinek kaçma yolunu tuttu.
Süleyman “ A sivrisinek nereye Dur da ikinizi de dinleyip hüküm vereyim” dedi.
Sivrisinek dedi ki. “ Padişahım, ölümüm, onun varlığından zaten günüm, onun
dumanından kararmakta. O gelince ben nasıl durabilirim Benim kökümü kazan o!”
tıpkı bunun gibi Allah tapısını arayan da Allah geldi mi yok olur.
O vuslat ebedilik içinde ebediliktir ama o ebedilik yokluk suretinde tecelli eder. Nur
arayan gölgeler, nur zuhur etti mi yok olur. Aşık, başını verince akıl kalır mı gayrı
Her şey helak bulur, yalnız onun hakikati kalır. Onun hakikatine karşı var da yok olur,
yok da. Yoklukta varlık bu pek acayip bir şey! Bu makamda akıllar elden çıkar, kalem
buraya vardı mı kırılır, bir şey yazamaz olur!
Sadr-ı Cihan o aşıkı yavaş, yavaş istiğrak aleminden çekmekte, söz söyleme
makamına getirmekteydi. Padişah aşıkın kulağına dedi ki: “ Ey yoksul eteğini aç, sana
altın saçmaya geldim. Canın ayrılığımla heyecan içindeydi. İmdadına geldim, nasıl
oldu da ürküp kaçtı Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını kahrını, kahrını,
lütfunu gören aşık, kendine gel, dön geriye!
Akılsız bir tavuk, deveyi evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker! Bizim aklımız,
fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Allah devesini arar. Deve başını
suya toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül. Aşk öyle bir fazilettir
ki insanı faziletler sahibi yapar. Fakat insan bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem
pek zalimdir, ham de pek cahil!
İnsan hakikaten bilgisizdir. Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı
kucaklamaya çalışıyor! Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı,
buna imkan mı var insan, canına da zulmeder, nefsine de, fakat şu zulme bak, şu
zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir.
Bilgisizliği ilimlere üstattır. Zulmü adaletlere doğru yol gösterir.
Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş aşık ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir
diye aşıkın elini tuttu. “ Bu bedeni ölü, bu canı uyanık aşık benimle diriliyor. Şu halde
o, benim canım, bana yüz tutuyor. Ben onu bu candan yücelteyim. Bu cana muhtaç
olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!
Namahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında
olan can görür. Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o latif ruhu derisinden çıksın deyip
Aşıka “ Ey belalar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık gel, gel!
Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan ey varlığı, varlımızdan ibaret
bulunan aşık! şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim
dinle!
Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar bu nefesten ürkerler. Bu
nefes gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir. Şimdi can kulağını aç da “ Allah
dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi. Aşık vuslata çağrıldığını duyunca
yavaş, yavaş kımıldanmaya başladı. Aşık topraktan da aşağıyı değil ya. Toprak bile
sabah rüzgarının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır! Meniden de aşağı
değil ya meni bile Allah emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!
Rüzgardan da aşağı değil ya kün emrini işitir de rahimde tavus olur, güzel, güzel söz
söyleyen kuş kesilir! taştan, topraktan meydana gelen dağdan da aşağı değil ya. Deve
doğururu da o deveden de deve yavrusu doğar! Bunların hepsini bir tarafa bırak,
yokluk koskoca bir alem doğurmadı mı Hala da her an bütün varlıklar ondan
doğmuyor mu Aşık sıçradı, titredi, neşeli, neşeli bir iki döndü, bir iki çark vurdu, yere
kapandı, secdeye vardı.
Dedi ki. “ Ey çevresinde canın tavaf edip durduğu Allah ankası şükrolsun, kaf
dağından döndük, Ey aşkın kıyamet yerinde İsrafillik eden sevgili ey aşkın aşkı, ey
aşkın dileği! Bana hilat vermeden önce dilerim, kulağını pencereme daya. Kalbim
tertemizdir, bu yüzden halimi bilirsin ey kulları yetiştiren ey kullarına lütuflarda
bulunan sevgili sözlerimi duy!
Ey misli olmayan Sadr, nice zamandır halimi duymanı arzulayıp durdum. Bu arzuyla
aklım, fikrim uçtu gitti. Nice zamandır sözlerimi dinlemeni, derdimi duymanı o cana
canlar katan gülüşlerini benim eksik, artık sözlerimi işitmeni benim kötülükler
düşünene canımın işvesini düşünüp durdum, özleyip yattım. Benim sence malum olan
kalp akçelerimi sağlam para gibi kabul ettin.
Şuh bir küstahlığına gösterdiğin hilme karşı bütün hilimler, bir zerreden ibaretti. Dinle
bak, hizmetinden ayrıldığım andan itibaren nelere uğradım. İlk önce benim için ne
evvel kaldı, ne ahir. Ön de gözümden kalktı, son da! İkinci ey güzel sevgili, çok
aradım ama sana bir ikinci bulamadım. Üçüncüsü senden ayrıldım ayrılalı Allah, üçün
üçüncüsüdür demiş gibi oldum.
Dördüncüsü ayrılık tarlamı ekinimi yaktı; Hamise’yi Rabia’dan ayır edemez oldum!
Nerede topraklar üstünde kan görürsen hiç şüphe etme ki biz oradan geçtik, kanlı göz
yaşlarımızı takip ederek izimizi izleyebilirsin. Sözlerim bu feryad-ü figanın adeta gök
gürültüsü yeryüzüne bulutlardan yağmur yağdırmak istiyor!
Söylemekle ağlamak arasında mütereddidim. Nasıl edeyim, ağlayayım mı söyleyeyim
mi Söylesem ağlayamam, fakat ağlarsam sana nasıl şükredebilir, seni nasıl
övebilirim Padişahım, gözlerimden gönül kanları akmakta bak, gözlerimden neler
akıyor ” o zayıf şık bunları söyleyip ağlamaya başladı haline aşağılık kişilerde
ağladılar. Yüce kişilerde.
İçinden öyle bir hay haydır coştu ki Buhara halkı etrafına toplandı. Hayran,hayran
söylemekte hayran, hayran gülmekteydi. Kadın erkek büyük, küçük, herkes ona şaştı
kaldı! Bütün şehir onun rengine boyandı, herkes onunla beraber ağlamaya başladı.
Kadın erkek birbirine karıştı, kıyametten bir alamet oldu!
O anda gökyüzü yere kıyameti görmedinse gör diyordu! Akıl, bu ne aşktır, bu ne
haldir. Onun ayrılığına mı şaşmalı kavuşmasına mı hangisi daha ziyade şaşılacak şey
diye hayran olmuştu. Gök o anda kıyamet nameyi okumuş, saman uğruna kadar
elbisesini yırtmıştı! Aşık iki aleme de yabancıdır, aşkta yetmiş iki türlü divanelik var!
Aşk pek gizlidir ama şaşkınlığı meydanda Padişahların canları bile ona hasret
çekmektedir. Aşk dini, aşk mezhebi, yetmiş iki şeriatta da dışarıdır. Padişahların
tahtları, aşka karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir. Aşk çalgıcısı, sema
vaktinde şunu çalar: kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı!
Şu halde aşk nedir Yokluk deryası! Aklın ayağı orada kırıktır! Kulluk da malum
sultanlık da aşıklık bu iki perdeden gizli! Keşke varlığın bir dili olsaydı da varlardan
perdeyi kaldırsa hakikati anlatsaydı! Ey varlık nefesi, ona ait ne söylersen bil ki onun
üstüne bir perde daha örttün.
Onun anlamanın afeti sözdür, haldir kanı kanla yıkamanın imkanı yok! ben onun
sevdalılarının mahremiyim, gece gündüz kafes içinde ondan bahsetmedeyim! Ey can,
pek sarhoşum, pek kendinden geçmiş pek perişan ve harap olmuşsun dün gece hangi
yanına yattın ki Kendine gel kendine bu sırdan pek bahsetme önce bir sıçra kendine
mahrem bir dost iste!
Aşıksın sarhoşsun, dilin açılmış Allah, Allah sen, oluk üstünde bir devesin! Dil, onun
sırrından onun nazından bahse kalkıştı mı gök “ Ey hakikatini güzelce örten Allah”
demeye başlar. Fakat aşkı örtmek nedir Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemek! Ne
kadar örtsen o kadar meydana çıkar! Ben onu örtmeye çalıştım mı o, bayrak gibi baş
kaldırır, işte buracıktayım der.
Benim inadıma o iki kulağımdan yakalar da, a kendi bildiğine giden, beni nasıl
örteceksin, nasıl gizleyeceksin Hadi gizle bakalım der. Derim ki: hadi git, coşmuşsun
ama can gibi hem meydandasın hem gizli! Der ki: Bu benim küp içinde mahpus fakat
şarap gibi küp içinde ıslık çalmaktayım! Derim ki: bir yere rehin olmadan, sarhoşluk
afeti gelmeden çekil git.
Der ki. İçimi güzel latif kadehin içinde ta akşam namazı vaktine kadar gündüzün
dostuyum akşam gelip de kadehimi çaldı mı, ona daha benim akşamım gelmedi,
kadehimi ver derim! Şarap içmeye alışmış olan, şaraba doyamaz, Arap onun için
şaraba müdam adını taktı. Hakikat şarabını aşk kaynatır coşturur. Doğru sözlü, doğru
özlü aşıka gizlice saiklik eden aşktır.
Allah inayetiyle aşka ulaşmayı dilersem şarap can suyudur, sürahi de beden! Hidayet
şarabı çoğaldı arttı mı şaraptaki kuvvet, sürahiyi kırar. Saki de su kesilir, sarhoş da
nasıl olur deme doğrusunu Allah daha iyi bilir. Şaraba vuran ışık sakinin ışığıdır.
Şarap, bu ışıkla coşar, köpürür, oynar kuvvetlenir! Gayri sen o şaşkına sor: Sen
şarabın bu halini ne vakit gördün Düşünceye hacet yok, her bilinene aşikardır.
Coşana elbette bir coşturan var.
Bir delikanlı kızın birine delicesine aşık olmuştu. Fakat bir türlü vuslat zamanı
gelmiyordu. Aşk ona yeryüzünde bir hayli işkenceler etmişti. Aşk neden önce aşıka
kinlenir Neden önce kanlı katil gibi davranır Doğru aşık olmayan kaçsın, aşktan
vazgeçsin diye! O delikanlı da kadına birisini yollasa o yolladığı adam, hasedinden
zavallının yolunu vururdu.
Sevgilisine bir mektup yazıp yollasa okuyan, kelimeleri yanlış okurdu. Sabah
rüzgarını, vefatını arz etmek üzere gönderse rüzgar toza dumana gark olur, karardı.
Kuşun kanadına bir kağıt parçası bağlayıp uçursa kağıttaki ateşli sözlerden kuşun
kanadı yanardı. Allahnın kıskançlığı çare yularını bağlamış, düşünce askerinin
bayrağını kırmıştı.
Önceleri bekleyiş, gamına munisti. Sonradan bekleyiş o bekleyişi de kırdı, geçirdi
mahvetti! Gah derdi ki: Bu derdin devası yok. Gah derdi ki: Hayır bu dert bizim,
canımıza can ve hayat! Gah varlığı galebe eder, bir şeyler yapmaya niyetlenirdi; gah
yokluğa düşer, yokluktan meyveler yer, gıdalanırdı.
Nihayet bu hale bir çare bulamayıp ümitsizliğe düşünce birlik kaynağı kızıştı, coştu!
Gurbet azıksızlığıyla azıklanınca azıksızlık azığı çaresizlik çaresi ona doğru koştu!
Düşünce salıkları çöpsüz bir hale geldi o aşık, ay gibi gece yolcularına kılavuz kesildi!
Nice güzel sözlü dudular vardır ki susarlar nice tatlı özlüler vardır ki ekşi yüzlüdürler!
Yürü bir an mezarlığa var da susarak otur. O söz söyleyip duran susmuşları gör!
Onların topraklarını bir renkte, bir halde görürsün ama halleri bir değildir ki! Dirilerin
da yağları, etleri bir fakat birisi gamlı, öbürü neşeli! Sözlerini duymadıkça hallerini ne
bileceksin. Halleri senden gizli kalır. Söyletsen da sözlerinden ancak bir hay huydur
duyarsın. Yüz kat gizli olan hallerini nereden göreceksin ki
Bir suretimizde bile birbirine zıt vasıflar var. toprak da bir ama ruhlar ayrı, ayrı!
Seslerde böyle ses olmak bakımından bir, fakat birisinin sesi dertli, öbürünün nazlı,
edalı! Savaşta atların kişnemelerini koşuşup uçuşurken kuşların cıvıltılarını duyarsın
ya. Birisi kızgınlığından, hasedinden, öbürü arkadaşlarıyla birleşme yüzünden
kişner,cıvıldar. Biri derdinden bağırır, öbürü neşesinden!
Fakat onların hallerini anlamaktan uzak olana göre o sesler hep birdir! O ağaç
baltadan titrer, şu ağaç seher yelinden! Bu arada kalası tencere yüzünden çok
yanıldım çünkü kapağı kaynıyor! Doğrulukla kaynayan da o kaynayışla o
coşkunluğuyla seni çağırır, gel der. Yalanla riya ile kaynayan da! Eğer insanları
yüzlerinden tanıyan candan bir koku almadıysan eğer o kabiliyet sende yoksa yürü.
Kokudan anlayan bir dimağa sahip olmaya çalış! O gül bahçesinde dönüp dolaşan
dimağa sahip olmaya uğraş. Yakubların gözünü bile o dimağ aydınlatır. Hadi, o gönlü
hasta aşıkın ahvalini anlat, oğul neye Buhara’lı aşıktan uzak düştün.
O delikanlı tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu vuslat hayaliyle hayale döndü! Allahnın
gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan nihayet aradığını bulur. Peygamber dedi ki: bir
kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar görünür. Bir adamın oturduğu
yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün, bir kuyudan
her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.
Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin. Taşı
demire vur da kıvılcım çıkmasın. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir. Bir adamın bahtı
yaver olmaz, bir adamın nasibinden kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan
şeylere bakar! Filan kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da
içinde inci yoktu.
Baüroğlu Bel’amla melun İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi ne
ibadetleri der de o kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber yüz binlerce hak
yolunana gidenler gelmez bile! Bula, bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu
iki misali ulur. Fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki Nice
kişiler vardır ki neşeli, neşeli ekmek yerken ekmek boğazlarına durur, ölümlerine
sebep olur!
A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari! Nice yüz binlerce
adam da vardır ki ekmek yer kuvvetlenir, can besler. Ezelden mahrum ve bir ahmağın
oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın Şu alem güneşin ayın
nuruyla dopdolu da o başını kuyunun dibine eğmiş. “ Aydınlık var diyorlar, bu söz
doğruysa nerede hani ” deyip duruyor.
A alçak, başını kuyudan kaldır da bak! Bütün dünya doğu, batı, o nurla nurlanmış,
fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki! Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git
burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş! Kendine gel, filan adam filan yıl ekin
ektide mahsulünü çekirgeler yedi.
Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım
deme. Ekin ekmeyi terk etmeyen işten güçten kalmayan ektide sen kör gibi durup
dururken ambarlar doldurdu. O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu;
nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi. Bir gece bekçinin
korkusundan kaçıp bir bağa girdi.
Orda sevgilisini mum gibi buluverdi. O sebebi halk eden Allah’a o anda hamd ederek
dedi ki. “ Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!” bilinmez anlaşılmaz sebepler halk
etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın! Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor
görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin. Ayak kırıldı mı Allah kanat ihsan eder.
Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.
Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma, beni gör, bana bak ki yolun
anahtarı benim, yolu ben açarım der!” kardeşim gayrı bu hikayenin arda kalan kısmını
anlamak istersen dördüncü ciltte ara!
ÜÇÜNCÜ CİLDİN SONU.

Bu konuyu yazdır

Dini-1 Mesnevi´den Hikayeler- IV
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 02:17 AM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Mesnevi´den Hikayeler- IV

içindeki Hikayelerin Listesi

AYDAN DA PARLAK VAİZ
AŞIĞIN AHMAKLIĞI
KÖTLÜK BİR TOHUMDUR
SINAMA
MESCİT-İ AKSA
HALİN VERDİĞİ
İNSAN ALEMDİR
BELKIS´IN HEDİYESİ
KORUYAN ADALETTİR
İBRAHİM ETHEM´İM GÖÇÜ
PUTLARIN SECDESİ
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI
DEVİN SÜLEYMANLIĞI
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR
KÖLENİN ŞİKAYETİ
ARİFİN GIDASI
DERT VE ELEM KOKUSU
EBUYEZİD´İN MÜJDESİ
PEYGAMBER TAKDİRİ
BAHİS
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU
KATIR VE DEVE
NİL´İN SUYU
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ
AYDAN PARLAK

Mesnevi´den Hikayeler- IV

Ey Hak Ziyası Hüsamettin, sen öyle bir ersin ki Mesnevi, senin nurunla ayı bile geçti,
aydan bile parlak bir hale geldi. Ey lutfu, keremi ile umulan, yüce himmetin bu
Mesneviyi nereye çekmekte Allah bilir. Bu Mesnevinin boynunu bağlamış, bildiğin
yere doğru çekmektesin.
Mesnevi, koşup gitmekte... çeken gizli. Fakat görecek gözü olmayan gafilden gizli.
Mesnevinin yazılmasına önce sen sebep olmuşsun... artar, uzarsa arttıran, uzatan
yine sensin. Madem ki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor... Allah takva
sahiplerinin dileğini ihsan eder.
Evvelce sen, varlığını Allah’a verdin... karşılık olarak Allah da varlığını sana verdi.
Mesnevi sana binlerce şükretmede... ellerini kaldırıp dualar eylemede... Allah,
Mesnevinin diliyle, eliyle sana şükrettiğini gördü de ihsanlarda bulundu, lutuflar etti,
keremini çoğalttı. Çünkü Allah, şükredenin nimetini çoğaltmayı vaat etmiştir.
Nitekim secdenin karşılığı, Allah’a yakın olmaktır. Allahmız “Secde et de yaklaş”
dedi... bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın Allah’a yaklaşmasına sebeptir.
Mesnevi, ziyadeleşiyorsa, uzuyorsa bu yüzden ziyadeleşiyor, bu yüzden uzuyor... fazla
ve büyük görünmek için değil!
Üzüm çubuğu, yazdan nasıl hoşlanırsa, onunla nasıl bağdaşmışsa biz de seninle öyle
bağdaşmışız, senden öyle hoşlanmaktayız... istiyorsan emret, çek de çekip götürelim!
Ey sabır, varlığın anahtarıdır sırrının emri, bu kervanı güzel güzel ta hacca kadar çek,
götür!
Hac. Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erliktir. Hüsamettin, sen bir güneşsin,
onun için sana ziya edelim... bu iki söz, Hüsam ve Ziya, senin vasıflarındır. Bu Hüsam
ve Ziya birdir... Şüphe yok ki güneşin kılıcı ziyadandır.
Nur, ayındır, bu ziya da güneşin... Kuran’ı oku da bak! Babacığım, Kuran güneşe ziya
dedi, aya da nur... hele bak da gör! Güneş, aydan daha üstündür ya... Şu halde Ziyayı
da mertebe bakımından nurdan üstün bil!
Hiç kimse gidilecek yolu ay ışığıyla görmedi de güneş doğunca yol meydana çıktı,
göründü. Güneş, alınacak, satılacak şeyleri güzelce gösterdi de bu yüzden pazarlar
gündüzleri kuruldu. Kalp akçeyle sağlam akçe iyice ayırt edilsin, kimse hileye
kapılmasın, aldanmasın diye.
Güneşin nuru yeryüzüne adamakıllı vurdu, alışveriş edenler için alemlere rahmet
kesildi. Fakat bu, kalpazanların istemedikleri bir şeydir. Onlara pek ağır gelir bu iş...
çünkü güneşin nuru, onların işine kesat verir, kalp akçeleri görünür, fark edilir de
geçmez olur
Kalp akçe, sarrafın can düşmanıdır... yoksula köpekten başkası düşman olur mu
Peygamberler, düşmanlarla savaşırlar... melekler de “Yarabbi, sen koru!” diye dua
ederler. Allahnın pek nurlu olan bu kandili hırsızların üflemesinden, onların
nefesinden uzak tut! Hırsız ve kalpazan, nura düşmandır vesselam...
Ey feryada yetişen Allah, sen feryadımıza yetiş! Hüsamettin, bu dördüncü deftere
nurlar saç! Çünkü güneş de dördüncü kat gökten doğar, alemi nurlara gark eder. Sen
de bu dördüncü defterle alemlere güneş gibi nurlar saç da şehirlerle ülkelere
parlarsın, her tarafı nura gark etsin!
Bu kitap, masal diyene masaldır... fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini
anlayan kişi de erdir! Mesnevi, Nil ırmağının suyudur... Kıptiye kan görünür ama Musa
kavmine kan değildir, sudur! Bu sözün düşmanı, şimdi gözüme şöyle görünmede...
Cehenneme baş aşağı düşmüş!
Ey Hak Ziyası, sen onun halini gördün... Hak, sana, onun işlerine karşılık verdiği
cevabı gösterdi! Gayb alemini gören gözün, gayb alemi gibi üstattır. Bu görüş, bu
ihsan, şu alemden eksik olmasın!
Bizim halimiz olan şu hikayeyi burada tamamlarsan yakışır. Adam olmayanları, adam
olanların hatırı için bırak; hikayeyi bitir, hikayeye son ver! Hikaye üçüncü cilt de
tamamlanmadıysa işte dördüncü cilt... onu, burada düzene koy, tamamla!
O adamın, bekçiden korkup bağa at sürdüğünü anlatıyorduk. O adamın aşık olup bu
dertle tam sekiz yıl yanıp yakıldığı güzel de meğerse o bağdaymış! Aşık o sevgilinin
gölgesini bile görmeye imkan bulamıyordu. Ancak Zümrüdüanka’yı duyar gibi onun da
vasfını işitmekteydi.
Kazara nasılsa onu, bir kerecik görmüştü, o ilk görüşte ona vurulmuş, ona gönül
vermiş gitmişti. Ondan sonra ne kadar çalıştı çabaladıysa o sert huylu dilber, bir türlü
mecal vermemiş, bir türlü kendisini göstermemişti. Ne yalvarmamın bir çaresi
olmuştu, ne mal, mülk vermenin... o fidan sevgilinin gözü toktu, tamahı yoktu!
Allah, her hüner ve sanata, her dilenen ve istenen şeye aşık olan kişinin dudağını, ilk
önce o şeye dokundurur, ona lezzeti tattırır... Ondan sonra aşıklar, o lezzetle,
dileklerini aramaya koyuldular mı her gün önlerine bir tuzak çıkarır, ayaklarına bir
bağ vurur!
Aramayıp taramaya giriştiler mi “hele nikah parasını getir bakalım” diye kapıyı kapar.
Aşıklar da, o ümitle döner dolaşır, koşarlar... Her an ricaya düşerler, her an
ümitsizliğe kapılırlar. Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır... nihayet
bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O
kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir!
O genç de hoş bir halde o bağa girince ansızın ayağı defineye batıverdi! Allah bekçiyi
sebep etti... bekçi korkusundan geceleyin koşa koşa bağa girdi, sığındı da, Bağdan
geçen ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgilisinin elinde bir fener, yüzüğünü
aramakta olduğunu gördü.
O anda neşesinden Allah’ya şükürler ederek bekçiye hayır dualarda bulunmaya
başladı:
“Bekçiden huylanıp kaçtım, ziyanlara girdim, ama yarabbi, sen onun yirmi misli altın
ve gümüşü onun başına saç! Onu, kötü kişilerin şerrinden kurtar... ben nasıl
neşelendiysem onu da sen neşelendir! Onu bu alemde de mesut et, o alemde de... Onu
kötülükten, köpeklikten kurtar!
Allahm, gerçi o kötü kişinin huyu daima halkın belasını istemektir. ( ama yine sen onu
koru). Kötü kişi, padişah, Müslümanları suçlu buldu diye bir haber duydu mu semirir,
neşelenir... Yok... eğer padişah, merhamet etti, o cezayı cömertliğiyle
Müslümanlardan bağışladı diye bir söz duysa, bu söz yüzünden canı sıkılır, yaslara
düşer... kötü kişide daha buna benzer yüzlerce yomsuzluklar vardır.
Fakat o aşık, kötü bekçiye hayır dualar edip duruyordu. Çünkü rahata onun yüzünden
kavuşmuştu. Bekçi herkese zehirdi, fakat ona panzehir! Bekçi, onun sevgilisine
kavuşmasına sebep olmuştu. Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey
yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki,
Alemde hiçbir zehir, yahut şeker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın!
Evet... birine ayak olur, öbürüne bukağı. Birisine zehirdir, öbürüne şeker gibi tatlı!
Yılanın zehiri, yılana hayattır, insanaysa ölüm! Deniz mahluklarına deniz, bağ, bahçe
gibidir...fakat karada yaşayanlara ölümdür, dağdır!
Ey iş eri, bu nispeti birden tuttur da böylece bine kadar saya dur! Zeyd, birisine göre
şeytandır, öbürüneyse sultan! O, zeyd pek yüce bir kişidir der... Bu zeyd gebertilecek
bir kafirdir der!
Zeyd, bir adamdır ama ona öyledir, bunaysa baştanbaşa zahmettir, ziyandır! Eğer
onun, sana göre de şeker haline gelmesini istiyorsan var, onu aşıklarının gözüyle gör!
O güzele kendi gözünle bakma... isteneni isteyenlerin gözüyle gör!
Kendi gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin...Hatta ariyet olarak
ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak! Bak da bıkmadan,
usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı peygamber, bunun için “Kim kendini Allah’a
verirse Allah, kendisini ona verir” dedi...
“Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de... bu suretle devleti, bahtsızlıktan
kurtulur” buyurdu. Ne olursa olsun, kötü ve istenmeyen bir şey bile olsa değil mi ki
sana kılavuzluk etti,sevgiline ulaştırdı, sevimlidir, dosttur!
VAİZ
Bir vaiz vardı... mimbere çıktı mı yol kesenlere duaya başlar, ellerini kaldırıp “Yarabbi,
kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et! Hayır sahipleriyle alay edenlerin
hepsine, bütün kafir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamette bulun” derdi.
Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı.
Ona “Hiç böyle bir adet görmedik... sapıklara dua etmek mürüvvet değildir” dediler.
Dedi ki: “ Ben onlardan iyilik gördüm... bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. O
kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm ve cevir ettiler ki nihayet beni şerden
kurtardılar, hayra ulaştırdılar.
Ne vakit dünyaya yöneldimse onlardan eziyetler gördüm, meşakkatler çektim,
dayaklar yedim. Bu yüzden de iyilik tarafına kaçardım... beni o kurtlar yola
getirirlerdi. Benim iyiliğime sebep oldular... ey aklı başında adam, bu yüzden onlara
dua etmek, boynumun borcudur benim!”
Kul dertten, elemden Allah’ya sızlanır, uğradığı zahmetten yüzlerce şikayette bulunur.
Allah da der ki: Gördün ya, nihayet dert ve zahmet, seni, bana yalvarır bir hale getirdi,
seni doğrulttu, Sen, seni yolundan alıkoyandan, bizim kapımızdan uzaklaştırıp
kovandan şikayette bulun!
Hakikatte her düşman senin ilacındır... sana kimyadır, seni faydalandırır, gönlünü alır
senin! Çünkü ondan kaçar, halvet bucaklarına sığınır, Allah lutfundan yardım dilersin.
Dostlarınsa hakikatte düşmanlarındır; onlar seni Allah tapısından uzaklaştırır, seni
meşgul ederler!
Bir hayvan vardır ki adına porsuk derler... dayak yedikçe şişmanlar, semirir, semirir.
Ona sopayı vurdukça iyileşir. Sopa vuruldukça semirir, büyür... İşte müminin canı da
hakikatten bir porsuktur, o da zahmet ve meşakkatlerle kuvvetlenir, semirir.
Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar... onların çektikleri
meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha artıktı!
Çünkü canları da, bütün canlardan daha büyük, daha üstündü... onun için de onların
uğradıkları belaya başka bir taife uğramadı.
Deri, ilaçlarla belalara uğrar da Taif derisi güzel bir hale girer. Yoksa ona o acı ve
keskin ilaçlar sürülmeseydi pis pis kokar, berbat bir hale gelirdi! İnsanı da
tabaklanmamış deri say... rutubetten nem kapar, çirkin bir hale gelir, ağır ağır
kokar!Sen, ona acı ve keskin ilaçları fazlaca ver de temizlensin, latif bir hale gelsin,
semirsin!
Buna kudretin yoksa senin dileğin olmaksızın Allah bir zahmet verirse ona sabret, ona
razı ol! Çünkü dosttan gelen bela, sizi temizler... onun bilgisi, sizin tedbirlerinizden
üstündür! Bir adam, belada safa görürse bela,tatlılaşır... hasta iyileştiğini görünce
ilaç, kendisine hoş gelir. Mat olduğu halde kazandığını görür de “ Ey sözlerine,
özlerine inanılır kişiler, beni öldürün!” der.
Bu kötü kişi de başkasına fayda verdi ama kendi hakkında merdut bir adam kesildi.
İmandan gele merhamet, ondan alındı... Şeytan sıfatı olan kin, ona çattı, sataştı!
Hiddetin, kinin yapılıp düzüldüğü tezgah oldu... bil ki kin, sapıklığın, kafirliğin
temelidir!
Akıllı birisi, İsa’ya “Alemde her şeyden daha sarp, daha güç nedir Diye sordu. İsa
dedi ki: “Ey can, en sarp, en güç şey, Allah gazabıdır. Çünkü o gazaptan cehennem
bile su gibi titrer!” Adam “Peki, bu Allah gazabından nasıl aman bulmalı ” deyince İsa
şöyle cevap verdi: “Kızdığın zaman kızgınlığına uyamamak gerek!” Kötü kişi bu
kızgınlığın madenidir... onun çirkin kızgınlığı yırtıcı canavarların kızgınlığını da geçer!
O hünersiz kişi, kızgınlıktan vazgeçmekten başka Allah’dan ne rahmet umabilir ki
Gerçi bunların alemde bulunmamasına imkan yok; bunlar da lazım bu dünyaya... fakat
bu sözü söylemek, onları büsbütün sapıklığa atmaktır! Dünyada çare yok, sidik de
bulunur; bulunur ama arı duru su değildir ya!
AŞIĞIN AHMAKLIĞI
O ahmak adam, sevgilisini yapayalnız görünce hemencecik kucaklamaya, öpmeye
kalkıştı. O güzel, “Küstahlık etme, edepsizliğin lüzumu yok, aklını başına al” diye
heybetle bir bağırdı. Aşık “Burası ıssız, halk yok... su ortada, benim gibi de bir susuz!
Burada rüzgardan başka kımıldayan yok... kim var, kim bu açılıp saçılmamıza mani
olacak ” dedi. Sevgili dedi ki: “A deli herif, meğerse sen budalaymışsın... akıllılardan
bir şey duymamış, işitmemişsin! Rüzgarı esiyor gördün mü bil ki burada onu bir
estiren, bir harekete getiren var.
Allah sanatının dilediği gibi iş görme yelpazesi, bu rüzgarlara dokunmada, onu estirip
durmada! Bizim hükmümüzde olan ehemmiyetsiz ve cüz’i bir rüzgar bile yelpazeyi
sallamadıkça esmez.
A aptal adam, bu cüz’i rüzgar bile sen ve yelpaze olmadıkça meydana gelmez.
Dudaktaki nefes yeli de canın, bedenin emrine tabidir, onların emriyle harekete gelir.
Gah o nefesle birisini över,birisine haber yollarsın... gah birini kınar, aleyhinde
bulunur, söversin!Buna bak da öbür rüzgarların hallerini de bil...akıllılar cüz’de küllü
görürler.
Allah, rüzgarı gah bahar rüzgarı yapar, gah kışın onu, bu güzellikten soyar, ayırır. Ad
kavmine kasırga halinde getirir, Hud Peygambere ise aynı rüzgarı güzel kokulu bir
halde estirir. Bir rüzgarı zehirli sam yeli haline sokar; sabah rüzgarını da gelişi kutlu
bir hale kor.
Her türlü yeli onunla mukayese edesin diye sana da bir nefes yeli verdi. Lutuf ve kahır
yeli olmadıkça söz olmaz... söz, bir bölük halka baldır, bir bölüğüne zehir! Yelpaze,
birisini serinlendirmek için sallanır... fakat sivrisineklerle kara sinekleri de kahretmek
içindir!
Artık Allah takdirinin yelpazesi, neden mihnetlerle, belalarla dolu olmasın
Mademki cüz’i olan nefes rüzgarı, yahut yelpazenin çıkardığı yel bile ya bir şeyi
bozmak, ya bir şeyi düzene koymak için esmekte... Bu şimal rüzgarı, bu seher ve bu
batı yeli nasıl olurda lutuftan, ihsandan uzak olur Bir avuç buğdayı gördün mü
ambarı düşün, ambarı gör... anla ki ambardakiler de hep böyle.
Gökyüzünün rüzgar burcundan kopup gelen bütün rüzgarlar da o rüzgarı koparanın
yelpazesi olmasa nasıl eser Ekinciler, ekin devşirme zamanı harman başında
Allah’dan rüzgar istemezler mi
İsterler... buğdaydan samanı ayırmak, buğdayı ambara koymak, yahut kuyulara
gömmek için rüzgar isterler. Rüzgar gecikti mi hepsinin de Allah’ya yalvarmaya
başladığını görürsün. Doğum zamanı da böyledir... o doğum yeli, o doğum sancısı
gelmezse eyvahlar olsun, aman yarabbi seslerini duymaya başlarsın. Rüzgarı onun
gönderdiğini bilmeseler yalvarmanın manası mı kalır
Yelkenli gemiye binenler de rüzgar dilerler, Allah’dan bir uygun yel isterler. Diş ağrısı
da yelden olursa yana yakıla tamam bir itikatla Allah’dan o yelin yatışmasını dilersin.
Askerler de yalvarıp yakarırlar, Allah’dan, “Ey muradımızı veren Rabbim, sen bize bir
zafer rüzgarı ver” diye dua ederler. Doğum gecikince, gebenin yakınları, her azizden
muska isterler.
Hepsi de adamakıllı bilir ki rüzgarı, Alemlerin Rabbi Allah göndermekte. Zaten her
bilen kişi, aklen bilir ki hareket edenin bir hareket ettiricisi vardır. Sen onu gözünle
görmüyorsan eserleri görünüyor ya... onlara bak da anla!
Beden de canla hareket eder: fakat canı görmezsin. Görmezsin ama tenin hareketine
bak da canı anla! Aşık, “Edebe riayet bakımından aptal bile olsam vefada, istekte
akıllıyım, anlayışlıyım” dedi. Sevgili dedi ki: “Eğer şu görünen hareket, edebe riayetse
artık ötesini sen daha iyi bilirsin!
Edep buysa o gömülü olan, o henüz görünmeyen huyların, mutlaka bundan beter
olacak... bunu iyice anladık, bildik!
Bu testiden ne sızmışsa bundan sonra da şüphe yok, aynı şey, aynı tarzda sızıp
duracak!
KÖTÜLÜK BİR TOHUMDUR
Sofinin biri, bir gün eve geldi... evin bir kapısı vardı, karısı da bir kunduracıyla
içerdeydi. Kadın, nefsinin hilelerine uymuş, kunduracıya kul köle kesilmiş, odada
adamla buluşmuştu. Sofi, kuşluk çağı kapıyı sıkıca döver dövmez ikisi de şaşırdılar...
ne bir hileye başvurmaya imkan vardı, ne kaçıp kurtulacak bir yol!
Sofinin, o zamanda dükkanı bırakıp eve gelmesi hiç adeti değildi. Karısından bir şeyler
sezinlenmiş, şüpheye düşmüş, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmişti. Kadınınsa
onun, hiçbir defa işini bırakıp o zamanda eve gelmeyeceğine itimadı vardı. Fakat
nasılsa bu fikri doğru çıkmadı... Allah suçları örter... örter ama cezasını da verir!
Kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah,
onu mutlaka bitirir! Birkaç kere, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye örter,
gizler. O müminler ulusu Ömer, halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.
Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bağırdı, beni öldürtme... bu, ilk suçum! Ömer dedi ki:
“Haşa, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez. Lutfunu meydana
çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;
Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lutfunun muştucu, kahrının da
korkutucu olmasını diler.” Kadın da defalarca bu kötü işte bulunmuştu da kolaycacık
işi atlatmıştı... bu iş ona kolay görünüyordu artık.
Gevşek ayaklı akıl, testinin daima ırmaktan kırılmadan sapasağlam gelemeyeceğini
bilmiyordu ki! Fakat bu sefer kaza ve kader, onu öyle bir daraltmış, münafıkı ansızın
ölüm nasıl yakalarsa öyle bir sıkı yakalamıştı ki!
Ne yol vardır , ne yoldaş, ne de kurtulma imkanı...(münafık, böyle bir haldeyken) can
alıcı melek de gelir çatar, canına el uzatır ya! İşte kadın da o cefa odasında dostuyla
belalara uğramış, öylece adeta kuruyup kalmıştı
Sofi, gönlünden, hay kafirler hay... size kin güdüp duruyorum ama hele sabredeyim.
Şimdilik bunu bilmezlikten geleyim de herkes bu çanın sesini duymasın, diyordu. Hak
yolundaki er de
size gizlice böyle kin güder... istiska hastalığı gibi kinini yavaş yavaş, azar azar
belirtir.
İstiskaya tutulan adam buz gibi her an erir durur... fakat her an, kendisini daha
iyiceyim sanır!
Hani, “sırtlan nerede Burada yok yahu” diye aranırlar da sırtlan bu söze inanır, bu
suretle tutulur, avlanır ya! Kadının evinde de gizlenecek bir yer; bir tümsek, bir aralık,
yukarıya çıkacak bir yol yoktu.
Ne bir tandır vardı, oynaşını oraya gizlesin... ne bir çuval vardı, perde gibi önüne
gersin! Evin içi kıyamet günü arasat meydanı gibi dümdüzdü... ne bir çukur vardı, ne
bir tepe, ne de kaçacak bir yer! Allah bu kıyamet gününü anlatırken mahşer meydanı
için “Orada bir çukur, bir tümsek göremezsin” demiştir.
Kadın hemen çarşafını oynaşının üstüne attı, erkeği kadın şekline sokup kapıyı açtı.
Çarşafın altında adam, apaçık rüsvay olmuş, görünüp durmaktaydı... adeta merdiven
üstünde bir deveye benziyordu. Kadın oynaşı için kocasına dedi ki: “Şehir
büyüklerinden birinin karısı... malı var devleti var, pek zengin! Yabancı birisi,
cahilcesine gelmesin diye kapıyı kapadım.”
Sofi, ala dedi... ne hizmeti var,hele söyle de minnetsizce, seve seve yapayım. Karısı
dedi ki: “Bize akraba olmak istiyor... iyi bir kadın ama içini Allah bilir artık. Kızı
görmek istiyordu ama tesadüf bu ya, kız da mektepte. Fakat ister un olsun, ister
kepek... onu canla gönülle gelinliğe kabul ederim dedi. Öyle bir oğlu var ki şehirde
misli yok... güzel, anlayışlı, çevik, hem de iyi bir geçimi var.”
Sofi dedi ki: “İyi ama biz yoksuluz, perişanız... bu kadının ailesiyse mallı, mülklü
kişiler. Nasıl olurda bize eşit olabilir Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden...
böyle şey olur mu hiç Nikahta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lazım... yoksa iş
bozulur, geçim olmaz!”
Kadın dedi ki: Ben de bu özrü söyledim, ama o, “Çeyiz filan arayanlardan değilim... Biz
mala, altına doymuş, imtila olmuş, usanmışız... halk gibi hırs sahibi değiliz, mal ve
para toplama düşüncesi yok bizde. Bizim istediğimiz şey, yalnız kapalı, temiz ve
namuslu oluşudur. Zaten iki alemde de kurtuluş, bununla olur.”dedi.
Sofi, yine yoksulluk özrünü ortaya koydu; bunu gizli kalmasın diye tekrar tekrar
anlattı. Kadın dedi ki: “Ben de bunu tekrarladım, çeyizimizin olmadığını iyice anlattım.
Fakat onun inanışı dağdan da sağlam... yüzlerce yoksulluktan bile şikayet etmiyor.
Benim istediğim şey namustur, sizden dilediğim doğruluktur, himmettir deyip
duruyor.”
Sofi dedi ki: “Zaten çeyizimizi, malımızı gördü... gizli aşikar başka neyimiz varsa
onları da hep görür. İşte daracık bir evimiz, bir kişi sığacak kadar bir yerimiz var...
öyle dar ki orada bir iğne bile gizlenemez. Temizliğe, kapalılığa, namuslu oluşa
gelince: o, bunu zaten bilir!
Kapalılığını, örtülü ve namuslu oluşunu o, önünde de, sonunda da, başında da,
nihayetinde de bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi görür. Zaten kızımızın çeyizi
çimeni, aşçısı, işçisi olmadığı meydanda... iyi ve namuslu oluşuna gelince: o, bunu
zaten bilir.
Kızın namuslu olduğunu babanın anlatması şart değil ya... nasıl olduğu esasen onca
aydın gün gibi meydandadır. Senin de yanlışın meydana çıktı, rezil rüsvay oldun... bari
az söyle; bu hikayeyi onun için anlattım.
A davada ayak direyip duran, senin anlayışın, hüküm çıkarışın da bundan ibaret işte!
Sen de sofinin karısı gibi hainsin, kötülükte hile tuzağını kurmuşsun! Bu suretle her
yüzü yunmadık pis kişiye temizliğini anlatır durursun... kendinden utanır da Allah’dan
utanmazsın!
Allah, her şeyi görür, bu görüş de daima seni korkutsun diye kendisine “gören”dedi.
Kötü sözlerden dudağını yumasın diye de kendisini “duyan diye anlattı. Korkasın da
bir fesat düşünmeyesin diye “bilen”adını takındı.
Fakat bunlar, mesela zenciye kafur adının verildiği gibi Allah’ya konmuş adlar
değildir. Allah ismi, sıfattan türeme, sıfattan meydana gelmedir, Allah sıfatlarıysa
kadimdir, evveli yoktur. İlleti Ula misali gibi batıl ve saçma değildir.
Öyle olmasaydı sağıra duyan, köre aydın adlarının verilmesi gibi alay olur, maskaralık
olurdu. Tanınma için konan ad, mesela terbiyesiz ve utanmaz birisine mahcup, yahut
kara ve çirkin birisine güzel diye konuvermiş bir addır.
Yeni doğmuş çocukcağıza hacı, yahut da soyunda var diye gazi adını koymaktır. Bu
lakapları, övmek için söylerlerse övülende bu sıfatlar yoksa övüş, doğru olmaz ki. Ya
alaya almaktır, yahut da öven delidir. Allah ise zalimlerin söylediklerinden beridir,
paktır.
Ben seninle buluşmadan önce de biliyordum: Güzel yüzlüsün ama kötü huylusun sen!
Ben seni görmeden de inatçı bir adam olduğunu, kötülükte ayak diremiş, kötülüğe
alışmış bulunduğunu biliyordum. Gözüm kızarırsa, az görsem bile yine o illete
tutulduğumu bilirim ya!
Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de bekçim, gözcüm yok sandın.
Aşıklar, bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert
sebebiyle de ağlarlar, inlerler. O ceylanı çobansız, o esiri ucuz sanırlar. Nihayet
“Gözcüsü, bekçisi benim... az bak!” diye bir bakış okudur gelir, ciğerlerine saplanır!
Ben, bir kuzudan da, keçiden de aşağı mıyım ki ardımda gözcüm, bekçim olmasın
Öyle bir bekçim var ki saltanat, ona yaraşır... bana nasıl bir yel esmekte O bilir! O yel
soğuk mudur, sıcak mı O bilen Allah, gafil değildir... bilir a kötü kişi!
Fakat şehvete mensup olan nefis Hak’tan sağırdır, kördür. Ben de senin körlüğünü ta
uzaktan gördüm. Onun için sekiz yıldır hiç seni sormadım... çünkü seni bilgisizlikle kat
kat dolu gördüm ben. Külhandaki adama nasılsın diye neye sorayım Nasıl olacak; baş
aşağı bir halde işte!
Dünya şehveti, külhana benzer. Takva hamamı da onunla aydınlanır. Fakat takva
sahipleri bu külhanda safa ve zevk içindedirler... çünkü onlar, hamama girmiş, yunup
arınmışlardır. Zenginlerse hamamdakileri ısıtmak için tezek taşıyanlara benzerler.
Allah, hamam ısınsın, tavlansın diye onlara bir hırs vermiştir. Bu külhandan vazgeç de
hamama git... külhanı terk etmek, bil ki hamama girmenin ta kendisidir. Külhanda
kalan dünya şehvetine sabreden, dünyadan el etek çeken kişiye hizmetçi
mesabesindedir.
Hamamda olan, yüzünden, yüzünün temizliğinden, güzelliğinden anlaşılır.
Külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman, is ve tozdan belli olurlar.
Yüzünü görmezsen kokusuna dikkat et... koku, her köre sopa gibidir! Kokusunu da
alamadıysan onu konuştur; yeni sözden eski sırrı anla!Altın babası külhancı der ki:
Bugün akşama kadar tam yirmi küfe tezek taşıdım.
Bunun gibi senin hırsın da, bu dünyada ateşe benzer... her alevi, yüzlerce ağız
açmıştır! Gerçi tezek, ateşi alevler, kuvvetlendirir ama akla göre bu altın, hiç de hoşa
gitmeyen fışkıdır, tezektir. Ateşten dem vuran güneş, yaş fışkıyı ateşe atılmaya değer
bir hale getirir. İşte bunun gibi hırs külhanı yüzlerce kıvılcımla kıvılcımlansın,
alevlensin diye o taşı altın haline getiren de yine güneştir.
Mal topladım diyen ne diyor yani Bu kadar fışkı, bu kadar tezek getirdim diyor!
Bu söz, rezilliği arttıran bir sözdür ama külhandakiler, aralarında bununla övünürler!
Sen akşama kadar altı küfe tezek getirdin... halbuki ben, hiç zahmet çekmeden
tamam yirmi küfe tezek taşıdım, derler. Külhanda doğup temizlik nedir görmeyen
kişiye mis koklatsın incinir, hasta olur!
Birisi, güzel koku satanların pazarına gelince aklı başından gitti, büzülüp yere yıkıldı.
Kerem sahibi attarlardan gelen güzel kokular, başını döndürdü, yere düştü! O bihaber,
gün ortasında yol uğrağına bir leş gibi yıkıldı, kaldı. Derhal halk, başına üşüştü...
Herkes lahavle diyerek derdine derman aramaktaydı.
Birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu. Bilmiyordu ki o
alanda onun başına ne geldiyse gülsuyundan geldi. Biri bileklerini başını ovuyor,
öbürü hararetlensin diye samanlı ıslak balçık getiriyordu.
Biri ödağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, başka biri elbisesinin bir kısmını soyup
üstündekileri hafifletiyordu. Birisi nasıl atıyor diye nabzını yokluyor, öbürü ağzını
kokluyor. Şarap mı içti, esrar mı... yoksa afyon mu yuttu... anlamak istiyordu. Halk,
onun neden bayıldığını anlayamamış, şaşırıp kalmıştı.
Derhal akrabalarına haber verdiler, falan adam feşman yerde perişan bir halde düşüp
kaldı dediler. Neden bayıldı, ne oldu da leğeni damdan düştü Kimse bilmiyordu! O
tabağın iriyarı, güçlü kuvvetli, bilgili anlayışlı bir erkek kardeşi vardı, hemencecik
koşa koşa geldi.
Yenine biraz köpek pisliği almıştı, halkı yardı, feryat ederek kardeşinin başucuna
geldi. Ben neden hastalandı biliyorum, dedi... hastalık teşhis edildi, sebebi bilindi mi
tedavisi kolaydır. Sebebi bilinmezse tedavisi güçleşir... hangi ilaç iyi gelecek Yüz
türlü ihtimal vardır.
Fakat sebebi bilindi mi iş kolaylaşır. Sebeplerini bilmek, bilgisizliği giderir.
Adam kendi kendine, onun iliğine damarına kat kat köpek pisliği sinmiştir. Rızkını
elde etmek için her gün, akşamlara kadar pisliğe gömülmüştür, tabaklığa gark
olunmuştur demişti. Büyük Calinus da böyle demiştir: Hastaya, neye alışkınsa onu
ver! Aykırı olan şeylerden zahmet çeker; onun için hastalığının ilacını da alıştığı
şeylerde ara!
Bokböceği, daima pislik taşır durur... bu yüzden de gülsuyundan bayılır. Onun ilacı
yine köpek pisliğidir... çünkü ona alışmıştır, onunla halli hamur olmuştur. “Pisler,
peslerindir” ayetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!
Öğütçüler, pis kişiyi, ona bir kapı açılması, iyileşmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi
etmek isterler! Fakat ey inanılır, itimat edilir kişiler, pislere temiz şeyler layık değildir
ki! Onlar, vahyin güzel kokusuyla eğrilmişler, sapıtmışlardır da “Siz bize
uğursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüğe uğradık” diye feryada başlamışlardır.
“Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz... sizin vazınız iyi değil, bize
iyi gelmiyor. Eğer yine susmaz da nasihata başlarsanız derhal sizi taşlar, öldürürüz.
Biz, oyunla, abes ve saçma şeylerle semirmişiz... öğüte hiç alışmamışız!
Bizim gıdamız yalandır, asılsız laftır, saçma sapan sözlerdir... sizin bildirdiğiniz şeyler,
midemizi bozuyor. Siz bu sözlerle hastalığımızı yüzlerce defa artırıyor... akla ilaç
olarak afyon veriyorsunuz” demişlerdir.
Delikanlı, kardeşine yapacağı ilacı kimse görmesin diye halkı uzaklaştırdı. Gizli bir
şeyler söyler gibi ağzını kulağına götürdü, sonra da o şeyi burnuna koydu. Köpek
pisliğine avucuna sürtmüştü... pis beynin ilacını bu pislikle görmüştü. Avucunu
koklatır koklatmaz adam, deprenmeye başladı. Halk, bu pek mühim bir afsun
dediler...
Afsunu okuyup kulağına üfürdü... adam adeta ölmüştü, afsun imdadına yetişti! Kötü
kişilerin hareketi o yandandır... zina, bakışla, göz ve kaş işaretiyle harekete gelir.
Kime öğüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır.
Allah, müşrikler, ta ezelden pislik içinde doğduklarından onlara “Necis-pis” demiştir.
Pislik içinde doğan kurt, ebediyen huyundan dönmez, ambere bakmaz! Ona nur saçısı
isabet etmemiştir... o, tamamı ile cisimden ibarettir, kabuk gibi içsiz, gönülsüzdür o!
Hak nuru saçısından nasibi varsa, bu nur, ona da değmişse pisliğe düşse bile Mısır’da
olduğu gibi o pislik içine gömülen yumurtadan bir kuş meydana gelir! Fakat meydana
gelen kuş, evde beslenen pis tavuk cinsinden değildir, bilgi ve anlayış kuşudur.
Sen de nurdan nasipsize benziyorsun; çünkü burnunu pisliğe sokmadasın!
Ayrılığından yüzün, benzin sarardı ama sarı bir yapraksın, olmamış bir meyvesin!
Çömlek, ateşten, isten simsiyah oldu, is rengini aldı; fakat et, kartlığından öylece
duruyor, hiç pişmemiş!
Seni tam sekiz yıl ayrılık ateşiyle kaynattım ama hamlığın, münafıklığın, bir zerre bile
eksilmemiş! Hastalıktan donmuş kalmış koruksun sen... Halbuki koruklar, şimdi kuru
üzüm haline geldi, sense hala hamsın!”
Aşık dedi ki: “Kusuruma bakma... bakayım, bana uyacak mısın, yoksa namuslu musun
diye seni sınadım. Senin namuslu olduğunu sınamadan da biliyordum ama haber
alma, gözle görmeye benzer mi ya
Sen bir güneşsin; adın sanın meşhur olmuş, aleme yayılmış! Güneşi böyle bir
tecrübeye aldımsa ne ziyanı var Sen bensin, ben kendimi her gün fayda da, ziyanda
sınar dururum. Düşmanlar, peygamberleri de sınadılar, sınadılar da onlardan
mucizeler zuhur etti.
Gözümü, nurla sınadım, ey gözlerinden kötü gözler, uzak olasıca sevgili! Bu dünya bir
viraneye benzer, sense definesin... definede seni aradıysam incinme bana! Seni
küstahça sınadım... bu suretle düşmanlara da her zaman söyleyeyim; Dilim seni
anınca gözüm de gördüğüne tanık olsun!
Hürmet yolunu bulduysan ey ay yüzlü sevgili, işte boynumda kefen, elimde kılıç...
huzuruna geldim! Ben bu eldenim başka elden değil ... lutfet, elimi ayağımı sen kes de
beni, başkasına öldürtme!
Ayrılıktan dem vuruyorsun... dilediğini yap, fakat beni kendinden ayırma, bunu
yapma! Şimdi söz ülkesine yol aldık... fakat vakit geçti, söylemeye imkan yok! İşin dış
yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldı... sağ olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz
elbet!
Sevgili, ağzını açıp şöyle cevap verdi: “Bizce senin halin gün gibi aydınlık ama sence
gece! Bu kara hileleri adalet gününde gören kişilerin önüne neye getirir, yayar
dökersin ki Gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada,
hepsini de gün gibi görüp duruyoruz. O suçu, kulumuza acır da örtersek sen neden
yüzsüzlük eder, haddini aşarsın
Babandan öğrensene... Adem, suç işleyince hemencecik ayak çıkarılan yere geldi; O
gizli sırları bilen Allah’yı hazır nazır gördü de iki ayak üstüne durup suçunun
affedilmesini dilemeye koyuldu.
Keder külünün ortasına geçip oturdu; hileye, bahaneye sapıp bir daldan bir dala
sıçramadı. “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi... çünkü önünde, ardında azap
meleklerini gördü. Can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa,
ta gökyüzüne kadar uzanıyordu.
Kendine gel... Süleyman’ın huzurunda karınca ol da bu sopa, seni paramparça
etmesin! Doğruluk durağında başka bir yerde bir an bile durma... insana kimse, gözü
gibi lalalık edemez. Kör, öğütle arınıp temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.
Ey Adem, senin gözün var, kör değilsin... fakat kaza geldi mi göz kör olur! Gözlü
adamın, bir tesadüf neticesi kuyuya düşmesi için ömürler lazım. Fakat bu kaza, körün
yoldaşıdır. Çünkü düşmek, onun tabiatıdır, huyudur.
Kör, pisliğe düşer de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pisliğe bulaşmış da
ondan mı Bilemez ki. Ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin
lutfundan değil!
Hasılı ey gözü açık kişi, bu iki göz, sana yüzlerce anadır, yüzlerce baba!
Hele gönül gözü yok mu O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece
kuvvetlidir... bu iki duygu gözü, onun nimetiyle geçinmededir. Yazıklar olsun ki yol
kesiciler oturmuşlar, dilime yüzlerce düğüm vurmuşlardır! Ayağı bağlı olan, nasıl
rahvan gidebilir!Ağır bir bağdır bu... mazur gör!
Ey gönül, bu söz, kırık dökük geliyor. Bu söz incidir, Allah gayreti de değirmen. İnci
küçük ve kırık bile olsa hasta göze tutya olur. Ey inci, kırıldığına acınma... kırılmakla
parlayacak apaydın olacaksın! Böyle o kırık dökük söylenecek... fakat Allah ganidir,
sonunda onu düzgün bir hale getirir. Buğday, kırıldı,ufalandıysa zayi olmadı ya... un
haline geldi de dükkana girdi, ekmek oldu.
Ey aşık, senin de suçun belli oldu... artık suyu yağı bırak da kırık dökük bir hale gel!
Adem’in has çocuklarına mahsustur bu... onlar, “Rabbimiz, biz nefsimize
zulmettik”derler.
Sen de hacetini arz et, lanetlenmiş yüzsüz iblis gibi delil getirmeye kalkışma! Yok
eğer yüzsüzlük, İblis’in ayıbını örttüyse sen de inada giriş, yüzsüzlükte bulun, bu
yolda çalış, didin!
Ebucehil, Peygamber’den, kindar Oğuz Türk’ü gibi bir mucize istedi. Fakat Allah
Sıddık’ı mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten doğrudan başka bir şey söyleyemez ki
dedi. Sen nerede, senin gibi birisinin benliğe düşerek benim gibi bir sevgiliyi sınaması
nerede
SINAMA
Allah’yı ululamayı bilmeyen bir inatçı, bir gün Murtaza’ya dedi ki: “Peki yüksek bir
yapının damındasın... ey aklı başında olan, Allah’nın koruyacağını biliyorsun değil
mi ” Murtaza, evet dedi... o koruyucudur, ganidir... bizim varlığımızı, bizi ta
çocukluğumuzdan adamlığımıza kadar hep o korur, o görüp gözetir!
Yahudi, peki dedi... mademki öyledir, kendini bu damdan aşağıya at... Allah’nın
koruyuculuğuna tamamı ile güven! Kendini aşağıya at da ben de adamakıllı inandığını
anlayayım, güzelim inanışını, deliliyle göreyim!
Müminler emiri ona dedi ki: sus, defol git de bu cüret yüzünden canın belaya
sataşmasın! Kulun, iptilalara düşerek Allah’yı sınaması hiç yaraşır mı A nadan, a
budala, kulun ne haddi vardır ki edepsizliğe kalkışıp Allah’yı sınamaya girişsin
Sınama Allah’ya yaraşır... O, kullarını her an sınar durur. Bu sınamayla da içimizde
gizlediğimiz inanışlarımızı bize apaçık gösterir. Adem, bu suçla, bu hata ile Hakk’ı
sınadım dedi mi hiç “Padişahım, senin hilmin nereye kadardır Onu görmek istedim”
gibi bir söz söyledi mi hiç Ah, bu mecal kimde var, kimde Senin aklın şaşmış, pek
sersemlemişsin... özrün günahından beter!
Gök kubbeyi yücelteni sınamak ha! Sen, bunu ne bilirsin ki A hayrı, şerri bilmeyen,
sen kendini sına, başkasını değil! Kendini sınadın mı başkalarını sınamadan
vazgeçersin. Şeker parçası olduğunu bildin mi, şeker yapılan ve satılan yere layık
olduğunu da bilirsin.
Sınamaksızın şunu bil ki Allah, yersiz, zamansız şeker göndermez sana. Sınamaksızın
şunu bil ki eğer başsan Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez! Akıllı kişi, hiç
değerli bir inciyi abdes hane de sidik gölcüğüne atar mı Anlayışlı hakim bile buğdayı
saman ambarına göndermez.
Mürit, önden giden, kılavuz olan şeyhi sınamaya kalkışırsa eşektir. Din yolunda onu
sınamaya kalkıştın mı a hakikatten haberi olmayan, sen sınanmış olursun... Senin
cüretin, senin bilgisizliğin çırçıplak olur, aleme yayılır... yoksa o, bu araştırmayla
nereden anlaşılır; nasıl meydana çıkar
A yiğidim, bir zerre, kalkar da dağı tartmağa girişirse terazisi parçalanır gider!
Onlarda kendi akıllarınca bir terazi düzenler de Allah erini o teraziyle tartmağa
kalkarlar! Halbuki o, akıl terazisine bile sığmaz... akıl terazisini bile kırar, parçalar!
Onu sınamak, ona emrine göre hükmetmek gibidir... öyle bir padişaha buyruk
buyurtmaya kalkışma sakın!
Hiç ressamlar, öyle bir ressamı sınayabilir, öyle bir ressama hüküm yürütebilir mi
Eğer ressama bir sınama belirdiyse, ressam bir sınama bilgisine sahip olsaydı onu da
çizen yine o ressam değil midir Artık o ressamın bilgisindeki suretler nazaran bu
ressamın çizdiği suret nedir ki
Sana bir sınama vesvesesi geldi mi onu kötü talih bil... gelip çatmış, boynunu
vurmuştur! Böyle bir vesveseye uğradın mı çabucacık Allah’ya dön secdeye var...
Secde yerini gözyaşınla ısla... ey Allah, beni bu şüpheden kurtar de! Sınamayı diledin
mi işte o zaman din mescidin keçiboynuzuyla dolu demektir!
MESCİT-İ AKSA
Davut iyiden iyi taşla Mescid-i Aksa’yı yapmaya niyetlendi, bu niyetle daraldı, bu işe
girişmeyi iyice kurdu. Allah, “Bu işten vazgeç... bu mescidi sen yapamazsın. Ey
seçilmiş kişi, Mescid-i Aksa’yı senin yapmanı biz takdir etmedik” diye kendisine vahiy
etti.
Davut “Ey sırları bilen Allah, suçum nedir Neden mescidi yapma diyorsun bana ”
dedi. Allah dedi ki: “Suçsuzsun, suçun yok ama kanlara girmişsin... mazlumların
kanlarını boynuna almışsın! Senin sesinden sayısız halk can verdi; sayısız halk, ona av
oldu! Sesin bir hayli kana girmiş, canlar yakan güzel nağmelerin bir hayli adamı
canından etmiştir!”
Davut dedi ki: “Senin mağlubundum, senin sarhoşundum... elim, senin kuvvet ve
kudretinle bağlıydı. Padişah mağlup olana acınmaz mı Mağlup, adeta yok demek
değil midir
Allah buyurdu ki: Bu mağlup, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmuş
değildir, iyice anlayın bunu! Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en
iyisi, en ulusu olmuştur.
O, Allah sıfatlarına nispetle yoktur... fakat hakikatte ona yoklukta bir varlık vardır.
Bütün ruhlar onun tedbirindedir... bütün cesetler onun hükmündedir. Bizim lutfumuza
mağlup olan iradesiz, ihtiyarsız ve aciz kalmış değildir; o, bizim sevgimizde ihtiyar
sahibi olmuştur.
Zaten ihtiyar ve iradenin sonu da budur, yani insanın mevhum irade ve ihtiyarının bu
makamda yok oluşudur. Zaten nihayet o, mevhum varlıktan mahvolmasaydı hiçbir
ihtiyar ve iradeden lezzet alamaz, zevk bulamazdı.
Dünyada ister yenecek lokma olsun, ister içilecek bir şey... onun lezzeti, lezzetten
kesilmesinin fer’idir. (İnsan, yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyeceği ve
içeceği şeylerden lezzet alamaz. Maddi lezzetlerden kesilmedikçe manevi lezzeti
bulamaz) Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırış etmez bir hale gelir ama
hakikatte kendisi lezzet kesilir, lezzetten hiç ayrılmaz olur!
Bu iş senin zorunla, senin kuvvetinle olmayacak ama o mescidi, oğlun yapacak! Ey
hikmet sahibi, onun yaptığı senin yaptığındır... evveline evvel olmayan bir zamandan
beri inananlar, birbirlerinin aynıdır, birdir onlar! İnananlar sayılıdır, çoktur ama iman
birdir... cisimleri çoktur ama canları tektir.
İnsanda öküzün, eşeğin anlayışından ve canından başka bir akıl, başka bir can vardır.
O deme erişen, o makamda Allah velisi olan kişide de, insandaki candan, akıldan
başka ve ayrı bir can ve akıl vardır. Hayvani canlarda birlik yoktur... bu birliği rüzgarın
ruhunda arama!
Bu hayvani can, ekmek yese insani ruhun karnı doymaz; bu yük çekse o, sıkıntı
çekmez! Hatta onun ölümüyle bu hayvani ruh, neşelenir, sevinir... insani ruhun bir şey
elde ettiğini görünce de hasedinden ölür!
Kurtların, köpeklerin canı, hep ayrı ayrıdır. Bir olan Allah aslanlarının canlarıdır.
Canları diye cemi sırasıyla söyledim... çünkü o bir tek can, cisme nispetle yüz olur!
Gökteki bir tek güneşin bir tek nuru da ev içlerine vurunca yüzlerce nur olur ya!
Fakat ortadan duvarları kaldırdın mı hepsinin de nuru bir olur. Evlerin temelleri
kalmadı mı müminler bir tek insana döner, bu sır meydana çıkar. Bu sözden farklar
belirir, müşküller doğar... çünkü hakikatte buna benzemez bu iş ki; bu bir misaldir.
Aslanla yiğit bir Ademoğlu arasında sonsuz farklar vardır. Fakat ey hoş gün gören kişi
misal getirildiği zaman aradaki birlik, yiğitlik ve canla başla oynama bakımındandır.
Çünkü o yiğit, her bakımdan aslanın misli değildir, nihayet yiğitlik bakımından aslana
benzer.
Bu alemde her bakımdan bir olan bir nakış, bir suret yoktur ki sana mislini
göstereyim. Aklı şaşkınlıktan kurtarayım diye yine nakış bir misale el atayım:
Geceleyin her eve bir kandil, bir mum korlar ve onun ışığıyla karanlıktan kurtulurlar
ya...O kandil, bu tene benzer, nuru da cana.
Kandil, fitile, şuna buna muhtaçtır. Bu duyguların o altı fitilli kandili, umumiyetle
uykuya, yemeye, içmeye dayanır... o kandilin temeli, bunlardır. Yiyip içmeden, yatıp
uyumadan yarım nefeslik bir zaman bile yaşayamaz... fakat yiyip yatmakla da
yaşayamaz! Fitili, yağı olmadıkça bakası yoktur; fakat fitille, yağla da vefası yoktur.
Çünkü sebebe bağlı olan, sebepsiz meydana gelmeyen ışığı, ölümü arar durur... nasıl
yaşayabilir ki aydın gün, onun ölümüdür. İnsanın bütün duygularının da bakası
yoktur... zira mahşer günü, hepsi de yok olur gider!
Fakat atalarımızın duygu ve can ışığı, tamamı ile de ot gibi bitip ot gibi yitmez...
tamamı ile fani olmamıştır. Yalnız güneşin nurunda yıldızların nuru ve ay ışığı
mahvolur ve görünmez! Pirenin ısırmasından meydana gelen yanış, dert ve zahmet,
yılan ısırınca mahvolur ya!
Çıplak adam arıların sokmasından kurtulmak için suya atlar ya! Arılar adamın
tepesinde dolaşır dururlar... başını bir çıkardı mı hiç affetmezler, hemen sokarlar!
Allah’yı anış sudur, zamanede şu kadının, bu erkeğin anılışı da arı!
Allah’yı anış suyuna dal, nefesini tut, sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden
kurtul! Ondan sonra da sen, tepeden tırnağa kadar o arı duru suyun tabiatına
bürünürsün... Öyle bir hale gelirsin ki o kötü arı, sudan nasıl kaçar, çekinirse senden
de öyle kaçar, öyle çekinir!
Sonra dilersen sudan uzaklaş... içten suyun tabiatına sahip olursun, hakikatte ondan
ayrılmamış sayılırsın! Dünyadan geçen kişilerde yok olmamışlar, fakat Allah
sıfatlarına bürünmüşlerdir. Onların sıfatları, Hak sıfatlarına karşı, güneşin
karşısındaki yıldızlara dönmüştür.
A inatçı Kuran’dan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır!”
Haklarında “Huzurumuzdadır” denenler yok olamazlar, iyi dikkat et de ruhların
bakasını iyice anlayasın! Bakadan mahcup olan ruh azaptadır, Allah’ya vasıl olan
ruhsa baka aleminde hicaplardan kurtulmuş bir haldedir.
İşte bu hayvani duygu kandilinden ne murat edilmişse, bu kandilin hakikati neyse
sana söyledim... kendine gel de sakın bu hayvani duyguyla ruh arasında bir birlik
tasavvur etme! Çabuk, ruhunu, yolcuların kutlu ruhlarına ulaştır!
Yüz tane kandilin olsa ister sönsünler, ister yansınlar, değil mi ki hepsi ayrı ayrıdır...
bir olamazlar! İşte bu yüzden bizim ashabımız, hep savaştadır... fakat peygamberlerin
birbirleriyle savaştıklarını kimsecikler duymamıştır.
Çünkü peygamberlerin nurları güneştir; duygu ışığımızsa kandil, mum ve is! Biri
söner, öbürü gündüze kadar kalır... biri yanıp erir, öbürü parlar durur! Hayvani can
gıda ile dirilir...her iyi kötü şeyle de ölüverir! Fakat bu kandil söndü, ortadan kalktı mı
komşunun evi neden karanlık kalsın
Madem ki o evin ışığı, bunun ışığı olmaksızın da duruyor... şu halde her evin duygu
ışığı ayrı ayrıdır. Bu hayvani canın misalidir... Rabbani canın değil! Gece Hindusundan
ay doğdu mu ışığı, her pencereden vurur, her tarafı aydınlatır!
O yüzlerce evin ışığını sen, bir say... çünkü ay battı mı bu evin sönüp öbürününki
kalmaz. Parlak güneş tan yerinde durdukça ışığı her eve konuk olur. Fakat can güneşi
battı mı bütün evlerin nuru kaybolur, gidiverir! Bu söz nurun misalidir, misli değil...
sana doğru yolu gösterir, düşmanın da yolunu vurur!
O münkir, o kötü huylu, örümcek gibi kokmuş ağlar kurar... Tükürüğü ile nura perde
gerer; fakat kendi anlayış gözünü kör eder. Atın boynunu tutarsa murat alır,
maksadına erişir... fakat ayağını yakalarsa tekmeyi yer!
Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma... kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy
vesselam! Bu azmini sakın hor görme, ehemmiyetsiz sanma... bu yolda sabır lazım,
çekilecek mihnetlere tahammül gerek!
Süleyman, Kabe gibi temiz, Mina gibi yüce olan o yapıya başladı. Yapısında
tekellüflerde bulundu... öbür yapılar gibi rasgele ve değersiz ve değersiz bir yapı
değildi o! Yapı için dağdan kesilen her taş, apaçık “Önce beni götürün” derdi.
Adem’in yoğrulduğu su ve toprak gibi o yapının her kerpicinden nur parladı. Taş,
hammalsız geliyordu... o kapı, o duvarlar, adeta canlıydı. Allah daima der ki: Cennetin
duvarları, bu duvarlar gibi cansız ve çirkin değildir.
Ten kapısı, ten duvarı gibi uyanıktır... cennet evi de diridir; çünkü padişahlar
padişahına mensuptur orası! Ağaç da cennet ehliyle konuşur, söz söyler, meyve de,
akan duru sular da! Çünkü cenneti aletle yapmamışlardır ki... orası amellerden,
niyetlerden yapılmadır. Bu yapı ölü sudan, ölü topraktan yapılmıştır; o yapı diri
ibadetlerle kurulmuştur. Bu aslına benzer, dağınıklıklarla doludur... o da aslı olan
ilme, amele benzer!
Oradaki taht da, köşk de, taç da, elbise de cennet ehline sorular sorar, cevaplar verir!
Döşemesi, döşeyen olmaksızın döşenmiştir... o ev, süpürgesiz süpürülmüş,
temizlenmiştir! Gönül evine bak! Gamla tozlandı mı süpürgeci olmaksızın tövbeyle
süpürülür, arınır.
O yurdun tahtı, kimse taşıyıp götürmeksizin gider yürür... kapı halkası da güzel
seslerle şarkılar söyler, çalgılar çalar, kapı da!
Gönülde de o ebediyet yurdu olan cennetin diriliği var... fakat ne fayda, dilime
gelmiyor ki, söyleyemiyorum ki! Süleyman her sabah çağı halkı irşad için mescide
girdi mi, Gah sözle, gah nameyle, sazla gah işle, yani rüku ederek, yahut namaz
kılarak halka öğüt verirdi.
İşle olan öğüt, halkı daha ziyade çeker... çünkü bu öğüdü sağırların bile can kulakları
duyar! Sonra bu öğüt de emirlik vehmi de az olur... bu yüzden halka adamakıllı tesir
eder!
HALİN VERDİĞİ
Osman, halife olur olmaz hemen koşup minbere çıktı. Ulular ulusu peygamberin
minberi üç basamaktı. Ebubekir, minbere çıkınca ikinci basamağa, Ömer de
zamanında İslama ve dine saygısı dolayısıyla üçüncü basamağa oturmuştu.
Osman’ın devri gelince o üst basamağa çıktı, o bahtı kutlu, oraya oturdu. Herzevekilin
biri ona sordu: “İlk iki halife, Peygamberin yerine oturmadılar. Sen nasıl oldu da
onlardan üstün olmaya kalkışıyorsun Halbuki mertebe bakımından onlardan aşağısın
sen.”
Osman dedi ki: “Üçüncü basamağa otursaydım beni Ömer’e benziyorum sanırlardı.
İkinci basamağa otursaydım diyebilirlerdi ki bu Ebubekir’e benziyor, onun misli!
Bu üst basamak, Mustafa’nın makamı... o padişaha benzememe zaten imkanı yok.
Ondan sonra o merhametli halife, hutbe okuyacak yerde ta ikindiye yakın bir zamana
kadar sustu kaldı. Kimsede, hadi okusana diyecek bir kudret de yoktu, mescitten çıkıp
gidecek kudret de!
Halkın ileri olanlarına da bir heybet çökmüştü, bayağılarına da. Mescidin içi, damı
nurla dolmuştu! Can gözü açık olanlar o nuru görüyorlardı... bırak onları, körler bile o
nurla hararete gelmiş çoşmuşlardı!
Körün gözü, güneşin doğduğunu hararetinden anlar. Fakat bu hararet, her duyulanın
hakikatı görülsün diye gözü açar... ve hararetinde bir sıkıntı bir hal vardır... hakiki
güneşin hararetiyle gönlü açar, gönüle bir ferahlık, bir genişlik verir!
Kör, evveline evvel olmayan Allah nuruyla hararetlendi mi ferahından, ben
görüyorum, gözlerim açıldı benim der. Güzelim, adamakıllı ve hoş bir sarhoşluktur
bu...yalnız can gözünün açılması için aşılacak az bir yol vardır.
Bu körün güneşten nasibidir...Allah doğrusunu daha iyi bilir ya... bunun gibi belki
yüzlerce nasibi de var! O nuru gören kişinin ahvalini anlatmak, hiç Ebu Ali Sina’nın
harcı mıdır Yüz kat kuvvetli bile olsa bu dil, kim oluyor ki eliyle görüş perdesini
oynatmaya kalkışıyor Perdeye elini sürerse vay ona... Allah kılıcı elini kesiverir!
Hatta el de nedir ki Bilgisizliğinden serkeşlik eden başı bile keser, koparır! Bunu söz
olsun diye söyledim... yoksa onun eli nerede, o nerede Hani derler ya ... teyzenin
tenasül aleti olsaydı dayı olurdu, işte bu sözde onun gibi!
Dilden, sınıklıktan arınan göze... söylenen nakledile gelen sözden görülen,bilinen
hakikate yüz binlerce yıllık yol var desem yine de az söylemiş olurum! Fakat kendine
gel, sakın gökyüzünün nurundan ümit kesme... Allah dilerse o nur, bir anda sana
erişiverir!
Mesela yıldızların madenlere yüzlerce tesiri vardır... Allah kudreti onu, madenlere her
an ulaştırmadadır. Gökyüzünde bir yıldız olan güneş, karanlıkları giderir... Allah
güneşiyse Allah sıfatlarında daimidir.
Ey yardım isteyen, güneşin tesiri, beş yüzyıllık yola olan gökten yeryüzüne geliverdi
ya! Zuhale üç yüz bin beş yüz yıllık, hatta daha da nice fazla bir yol var... fakat tesiri,
anbean görünüp durmada!Dilerse Allah, güneş doğunca gölgenin dürülüp kaybolduğu
gibi onun da tesirini dürer kaybeder... güneşe karşı gölgenin ne değeri olabilir
Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir, yardım eder!Görünüşte
o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız,
bizim içyüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir!
İNSAN ALEMDİR
Surette sen küçük bir alemsin ama hakikatte en büyük alem sensin. Görünüşte dal,
meyvenin aslıdır; fakat hakikatte dal, meyve için var olmuştur. Meyve elde etmeye bir
meyli, meyve elde etmeye bir ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, ağaç diker miydi Şu
halde meyve, görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç, meyveden vücut
bulmuştur.
Mustafa, onun için “Adem’le bütün peygamberler, benim ardımda ve sancağımın
altındadır” dedi. O hünerler sahibi, onun için “Biz, sonda gelen, fakat en ileri giden ve
ön dölü alanlarız” buyurdu.
Suret bakımından ben Adem’den doğmuşum ama hakikatte onun atasının atasıyım
ben! Melekler bana secde ettiler... Adem, benim ardımdan yürüdü, yedinci kat göğün
üstüne çıktı! Hakikatte babam, benden doğdu...ağaç, meyveden vücut buldu.
İlk düşünce, iş aleminde son olarak zuhur etti. Hele vasfa mazhar olan düşünce! Hasılı
bir an içinde gökten nice kervanlar gelmekte, göğe nice kervanlar gitmektedir! Bu yol
bu kervana uzun gelmez... ova, üstün gelen kişiye geniş gelir mi hiç
Gönül her an Kabe’ye gitmekte... benden de Allah lutfu ile gönlün tabiatına
bürünmede! Bu uzunluk, kısalık, bedene göredir... Allah’nın bulunduğu yerde uzunun,
kısanın lafı mı olur Allah, cismi tebdil etti mi gayri fersaha bile bakmadan yürür
gider!
Ey yiğit, lafı bırak gayri! Şimdi yüzlerce ümit var, hemen adım ata gör! Gözünü bir
yumdun mu bakarsın ki gemide oturmuşsun, uyuyorsun... öyle olduğu halde yol
almadasın!
Peygamber, bunun için “Ben; zamane tufanına gemi gibiyim; Biz ve ashabım, Nuh’un
gemisine benzeriz. Kim bu gemiye el atar, kim bu gemiye girerse kurtulur” buyurdu.
Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın... gece gündüz gitmektesin; gemidesin.
Canlar bağışlayan cana sığınmışsın... gemiye girmiş,uyuyorsun; öyle olduğu halde yol
almaktasın!
Zamanın peygamberlerinden ayrılma... kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme!
Aslan bile olsan değil mi ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın,
hor hakirsin. Ancak şeyhin kanatlarıyla uç da şeyhin askerlerinin yardımını gör! Bir
zaman olur, onun lutuf dalgaları, sana kanat kesilir; bir an gelir, kahır ateşi seni taşır,
götürür! Kahrını, lutfunun zıddı sayma pek...tesir bakımından ikisinin de birliğini gör!
Bir zaman seni toprak gibi yeşertir...bir zaman seni sevgilinin havasıyla doldurur,
şişirir! Arifin bedenine cemat vasfını verir de orada neşeli güller, nesrinler bitirir!
Fakat bunları o görür, başkası değil... temiz içten başka hiçbir şey, cennetin kokusunu
alamaz!
İçini, sevgiyi inkardan arıt da orada onun gül bahçesindeki reyhanlar bitsin! İçini arıt
da Muhammed’in Yemen ülkesinden Rahman kokusunu aldığı gibi sen de benim
sevgilimin ebedilik kokusunu bul! Miraç edenlerin safında durursan yokluk, seni Burak
gibi göklere yüceltir. Yere mensup ve ancak aya kadar yüceltebilecek miraç değildir
bu... kamışı, şekere ulaştıran miraca benzer!
Bu miraç, buğunun göğe ağması gibi bir miraç değildir... ana karnındaki çocuğun bilgi
ve irfan derecesine ulaşmasına benzer! Yokluk küheylanı, ne de güzel bir buraktır...
yok olduysan seni varlık makamına götürür!
Dağlar, denizler ancak tırnağına dokunabilir; o derece süratlidir... duygu alemini
derhal geride bırakıverir! Ayağını gemiye çek de can sevgilisine giden can gibi
oturduğun yerde yürüye dur!
Elsiz, ayaksız evveline evvel olmayan Allah’ya kadar git... canların, yokluktan elsiz
ayaksız varlık alemine koştukları gibi! Duyan, gaflet uykusunda olmasaydı, can kulağı
açık bulunsaydı sözde kıyas perdesini yırtardın ya!
Ey felek, onun sözlerine inciler saç... ey cihan onun cihanından utan! Eğer inciler
saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır... camit cismin görür, sevilir bir hale gelir. O
saçtığın incileri kendin için saçtın demektir... Çünkü her çeşit sermayen yüz misli
artar!
BELKIS´IN HEDİYESİ
Belkıs’ın hediyesi kırk katır yükü altın kerpiçti. Hediyeleri getirenler, Süleyman’ın
saray meydanına girince bir de gördüler ki yer, tamamı ile halis altınla döşenmiş! Altın
üstünde tam kırk konaklık yol aldılar...Artık altın gözlerine su gibi bile görünmüyordu,
o kadar ehemmiyetsiz bir hale gelmişti.
Defalarca bu altınları, getirdiğimiz yere götürelim... biz ne olmayacak iş yapıyoruz;
Toprağı bile halis altın olan bir yere hediye olarak altın götürmek aptallıktır dediler.
Ey Allah’ya aklı hediye götüren, akıl, orada yoldaki topraktan da aşağıdır!
Hediyenin makbule geçmeyeceğini anladıklarından utangaçlıkları, adeta onları gerisin
geriye itmekteydi! Sonra yine dediler ki: İster makbule geçsin, ister geçmesin... bize
ne Biz emir kuluyuz!
Altın olsun toprak olsun...biz, götürmeye mecburuz... buyruk verenin buyruğunu
yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Geri götürün derlerse yine fermana uyar,
getirdiğimiz hediyeyi geri götürürüz!
Süleyman, hediye getirenleri ve getirdikleri hediyeyi görünce gülmeye başladı. “Ben,
sizden tirit istedim mi ki Ben,bana hediye verin demedim; hediyeye layık olun dedim.
Bana gayb aleminden eşi görülmedik hediyeler gelmekte... öyle hediyeler ki insan,
onları istemeye niyetlense aklına bile getiremez!
Siz, yer altındaki madeni altın haline getiren bir yıldıza, güneşe tapıyorsunuz... o
yıldızı yaratana yüz tutun! Değeri yüce olan canınızı hor hakir ederek gökteki güneşe
tapıyorsunuz. Güneş Allah emriyle bizim aşçımızdır, çiyleri pişirir... artık ona Allah
dersen aptallıktır bu!
Güneş tutulursa ne yaparsın Ondaki o karaltıyı nasıl giderirsin Nihayet yine Allah
tapısına yüz vurup ya Rabbi. O karaltıyı gider, yine ona nurunu ver demez misin Gece
yarısı seni öldürmeye kalkışsalar ağlayıp yalvaracağım, yahut aman dileyeceğim
güneş nerede
Hadiselerin çoğu da hep geceleyin olur... halbuki geceleyin taptığın Allah ortada
yoktur. Allah’ya gönül doğruluğu ile eğilirsen yıldızlardan kurtulur, Allah’ya mahrem
olursun! Mahrem oldun mu sana ağız açar, sırları söylerim... bu suretle gece yarısı bir
güneş görürsün sen!
Onun, temiz ruhtan başka doğuşu... yok doğmasında da geceyle gündüz farkı olamaz.
Gündüz, onun doğduğu zamana derler... geceleyin doğdu, parladı mı ortada gece
kalmaz. Bu görünen güneş, o güneşin önünde adeta güneşe karşı zerre nasıl
görünürse öyle görünür!
Alemi aydınlatan, parlatan bu güneşin gözü, o güneşi görünce kamaşır şaşırır kalır!
Arşın nuruna... arşın o sonsuz ve hadsiz ışığına karşı bu güneşi bir zerre gibi
görürsün! Göze Allah’dan bir kuvvet gelince zahiri güneşi hor ve yoksul görür, bayağı
bulursun! Allah, öyle bir kimyagerdir ki onun bir tesiriyle duman, yıldız haline
gelmiştir...
Öyle bir görülmedik iksiri vardır ki karanlığı güneş haline getirmiştim. Bir acayip
sanatkardır ki bir sanatıyla zühale bu kadar hassa vermiştir... artık sen öbür can
yıldızlarıyla can incilerini de var, buna kıyas et!
Duygu gözü, güneşe zebundur; ilahi bir göz ara, ilahi bir göz bul da, Onun bakışına
karşı şimşekler saçan güneşin nurları zebun olsun! O bakış nura mensuptur, bu bakış,
nara... ateş, nura karşı adamakıllı kara görünür!
Şeyh Abdullah-ı Mağribi dedi ki: “Altmış yıldır ben gece nedir, görmedim. Bu altmış yıl
içinde ne gündüz, ne de gece... hiçbir sebeple bir karanlığa düşmedim.” Sofiler de
şeyhin sözünün doğruluğunu söylemişler, demişlerdi ki: “Geceleri ardında giderdik.”
Dikenlerle, çukurlarla dolu olan çöllerde yürürdük... o, dolunay gibi önümüzde giderdi.
Yüzünü geriye çevirmeden gece vakti, “Dikkat edin, önünüzde çukur var, sola doğru
yürüyün” derdi. Bir an sonra da “Sağa gidin, ayağımızın altında diken var”diye
seslenirdi.
Gündüz olur, biz ayağını öperdik... görürdük ki ayakları gelin ayağı gibi! Ne topraktan
eser var, ne çamurdan... ne diken yırtmış, ne taş yaralamış! Allah, Mağribi’yi maşrıki
etmişti... Batıyı ona doğu gibi nurlar saçan bir hale getirmişti! Bu serkeş güneşin
nuru, aşk meydanının öyle bir atıdır ki halkın ileri gidenlerinin gününü de o korur, geri
kalanların gününü de o!
O yüce nur nasıl korumaz ki binlerce güneşi izhar eden odur. Sen onun nuru ile
emniyet içinde yürüye dur... ejderhalar, akrepler arasında yol almaya bak! O pak nur,
senin önünde gider durur... her yol vuranı tutar, paramparça eder!
“Allah, kıyamet gününde Peygamberini utandırmaz” ayetini doğru bil; “ Müminlerin
nurları, önlerinde ve sağlarında yürür yollarını aydınlatır” ayetini oku! O nur
kıyamette çoğalır ama Allah’dan o nuru burada da istemeli! Çünkü Allah istenen şeye
delalet etmeyi daha iyi bilir ama buluta da can nuru bağışlar karanlığa da!
Süleyman Peygamber, o elçilere dedi ki: “Ey utanan elçiler, geri dönün ... altın sizin
olsun; bana gönül getirin, gönül! Benim bu altınlarımı da alın da o altınlara ilave
edin... körlüğünüzü anlayın da o altınları katırın fercine sokun! Katırın ferci, altın kilit
vurulmaya layıktır... Aşığın altınıysa sapsarı yüzüdür!
O yüz, Allah’nın nazar ettiği yerdir... halbuki altın madenine güneş nazar eder! Maden
güneş ışığının nazargahıdır. Şimdi de bana gelip çattınız, benim esirimsiniz ama yine
benim sizi yakalamamdan korkun, canınızı siper edin!
Taneye kapılmış kuş dam üstündedir ama kanadı açık olduğu halde tuzağa
tutulmuştur o! Mademki gönlünü canla başla taneye verdi... sen onu tutulmadan
tutulmuş bil! Taneye bakıp duruyor ya... sen o bakışları, ayağına vurulan düğüm say!
Tane, sen şimdi bana hırsızlama bakıyorsun ama hele sabret; asıl ben seni
çalıyorum;O bakış, sonunda seni bana çekince anlarsın ki ben senden gafil değilim
der!
Toprak yemeyi adet edinmiş olan birisi bir aktara gidip kelle şekeri almak istedi. O
hilebaz ve gönlü bozuk aktarın terazisinde dirhem ve taş yerine toprak vardı. Dedi ki:
Benim terazimin dirhemi topraktır. Şeker almaya niyetin varsa sabret de dirhem
bulayım.
Adam “Mühim bir işim var, şeker almam lazım... dirhemin ne olursa olsun, zararı yok”
dedi. Kendi kendisine de “Toprak yemeyi adet edinen kişiye taş nedir ki Toprak
altından daha iyi! Hani o kılavuz kadın gibi...oğlum, pek güzel bir kız buldum.
Pek güzel ama ondan başka bir şey daha var:o namuslu kız, helvacı kızı demiş de,
Evlenecek adam böyle olması daha iyi ya... helvacının kızı daha yağlı, daha tatlı olur
demiş! Onun gibi senin de taş dirhemin yok da taş yerine toprak kullanıyorsan daha
iyi ya... toprak benim gönlümün istediği meyve!” diyordu.
Aktar, terazisinin dirhem gözüne dirhem vazifesini gören taş yerine toprak parçasını
koydu. Öbür gözüne koymak üzere de o toprağın ağırlığınca şeker kırmaya koyuldu.
Şekeri kesip kıracak bir aleti olmadığı için biraz gecikti, müşteriyi de orada bıraktı.
Aktarın yüzü öbür yanaydı... toprak yemeyi adet edinmiş olan müşteri, dayanamadı...
gizlice ve güya aktara göstermeden toprağı koparıp yemeye başladı. Ansızın döner de
beni görüverir diye de korkmaktaydı.
Aktar, bunu gördü... gördü ama kendisini meşgul gösterdi. Diyordu ki: “A sararmış
suratlı, hadi biraz daha fazla çal! Toprağımı çalıyorsan bana bir şey olmuyor; sen,
adeta kendi yanından et koparıyor, kendi etini yiyorsun!
Benden korkup duruyorsun ya eşekliğinden... ben de az yiyeceksin diye
korkmaktayım! Meşgulum ama kamışımdan sana fazla şeker verecek kadar da ahmak
değilim ben! Alacağın şekeri görünce kimin ahmak ve gafil olduğunu anlarsın, hele
dur”
Kuş, o taneye baktıkça bakar, hoşlanır ama tane de uzaktan o kuşun yolunu vurur!
Göz zinasından hoşlanırsın ama nihayet kendi yanından kopardığın eti kebap edip
yemiyor musun ki Bu uzaktan bakış ok ve zehir gibidir... gittikçe sevgin artar, sabrın
eksilir!
Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır...ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu
ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı! Hatta bu ahiret mülkü, öyle bir derin tuzaktır ki
ulu kuşları avlar!
Ben Süleyman’ım, sizin mülkünüzü istemem... mülk istemek şöyle dursun, ben sizi,
helak edecek şeylerden kurtarırım! Şimdi siz, malın, mülkün esirisiniz... mala mülke
sahip olan kişi, helak olmaktan kurtulan, mala, mala mülke esir olmayan kişidir.
Halbuki ey aleme esir olan, aksine adını bu cihanın emiri taktın!
Hakikatte sen, bu alemin esirisin, canın, bu cihan hapsine düşmüştür... öyle olduğu
halde niceye,bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın
Ey, elçiler, tez sizi elçi olarak gönderiyorum... bu hediyeleri reddetmem, sizin için
kabul etmemden yeğdir. Belkıs’ın yanına gidince gördüğünüz şaşılacak şeyleri, altın
ovasını hep söyleyin.
Söyleyin de benim altına tamah etmediğimi, altını yaratandan altın elde ettiğimi
anlasın. O Allah, öyle bir Allah’dır ki dilerse bütün yeryüzünü baştanbaşa altın ve
değeri biçilmez inci haline getirir.
Ey altını seçen, onu seven, onun için Allah mahşer gününde bu yeryüzünü gümüşten
halk edecektir. Biz altına aldırış bile etmeyiz... sanatlarımız çok bizim; bütün
yeryüzündekileri altın haline getiririz biz! Sizden altın mı isteriz biz Biz sizi kimyager
yaparız.
Sebe mülkü bile olsa vazgeçin o dünya mülkünden... suyun toprağın dışında nice
mülkler var!
Senin taht dediğin şey, tahttan yapılma tuzaktır... konduğun yeri baş köşe sanmışsın
ama kapıda kala kalmışsın!
Sen daha kendi sakalına hüküm yürütemiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık
nasıl olurda iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın
İstemediğin halde sakalın ağarıyor... gayri ey eğri ümitli, sakalından utan!
Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibindir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan
dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder. Fakat Allah
tapısında bir secde, sana iki yüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.
Ben ne mal isterim, ne mülk... ne devlet isterim, ne saltanat... bana o secde devletini
ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın! Cihan padişahları, kötülüklerinden
dolayı kulluk şarabından bir koku bile almamışlar.
Yoksa onlar da Edhem gibi, hemencecik coşarlar, sarhoş olurlar, dünya saltanatını
vurup kırarlardı! Fakat Allah, bu alem dursun, mamur olsun diye gözlerini ağızlarını
kapamıştır. Bu suretle de onlara taht ve taç tatlı gelir, alemdeki halktan haraç alalım
derler...
Fakat haraç ala ala kum gibi altın yığsın yine ölür, geberirsin, onlar senden arta kalır!
Mal, mülk, devlet ve altın, canına yoldaş olmaz... sen altın ver de görüşünün
kuvvetlenmesi için sürme al! Bu sürmeyi çek de şu alemin daracık bir kuyu olduğunu
gör; Yusufcasına ipe el at!
Kuyudan çıkıp dama yücelince görenler, müjde, işte bize bir köle desinler!
Kuyuda göz, akisler yapar, insana hayaller görünür... onların en bayağısı şudur: Taş
altın şeklinde görünür! Oyun zamanı çocuklarda kızışırlar... o taş topaç kırıklarını altın
ve mal görürler ya. Fakat Allah arifleri kimyager olmuşlardır da onlara madenler bile
değersiz görünür artık! Süleyman Peygamber de savaşacağı yerde Belkıs’ın
adamlarını ve askerini kendisine çekti.
Ey azizler dedi, çabucak gelin... çünkü cömertlik denizi dalgalanmaya başladı.
Köpüren dalgaları, her an kıyıya zararsız, ziyansız, yüzlerce inci atar!
Ey doğru yolu bulanlar, sala dedim size... Rıdvan, şimdicek cennet kapısını açtı.
Süleyman dedi ki: “ Ey elçiler, gidin, Belkıs’a varın, onu bu dine inandırın! Deyin ki:
Hep buraya gelin... çabuk şüphe yok ki Allah, sizi esenlik yurduna çağırtmada!
Ey devlet isteyen, tez buraya gel... bu zaman, feyiz zamanı, kapıların açıldığı çağ! Ey
dilemeyen sen de gel... sen de gel de bu vefalı sevgiliden dilek sahibi olasın! Belkıs,
kendine gel, aklını başına topla... yoksa fena olur. Askerin, sana düşman kesilir,
senden döner! Perdecin, perdeni yırtar... canın, canına düşmanlık eder! Yerdeki,
gökteki zerrelerin hepsi, sınama çağında Allah askeridir.
Yerli gördün ya, Ad kavmine ne yaptı! Suyu gördün ya, tufanda neler bitti! O kin denizi
Firavun’a ne işler açtı... bu yeryüzü Karun’a ne işler gösterdi! Ebabil kuşları, file neler
etti... sivrisinek, Nemrud’un başını nasıl yedi!
Davud, eliyle koca taşı kaldırıp atınca taş tamam altı yüz parçaya bölündü, ordu da
bozguna uğradı! Lut’un düşmanlarına taş yağdı da nihayet kara su içinde dalga yutup
boğuldular! Alemdeki cansız şeylerin akıllıca peygamberlere ettikleri yardımları
söylemeye kalkışsam,
Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve bile aciz olur, çekemez! El, kafirin aleyhine
şahadette bulunur; Allah askeri olur, Allah’nın buyruğuna baş kor!
Ey işte, güçte Allah’nın zıddına ders gösteren, kork... sen de Allah askerleri
arasındasın. Cüz’ünün cüz’ü bile ona uymuştur, onun askeridir. Şimdi nifak yüzünden
sana muti görünür! Allah, gözüne, “Onu sık” dese göz ağrısı senin yüzlerce defa
kökünü kazır!
Dişine “Ona bir ceza ver” dese bir de bakarsın ki dişin, kulağını çekip burmaya başlar!
Tıp kitabını aç da hastalıklar bahsini oku... ten askerinin neler yaptığını gör! Mademki
her şeyin canının canı odur, canın canıyla düşmanlığa girişmek kolay mıdır
Belkıs, cin ve şeytan askerlerini bir tarafa bırak, çünkü onlar, benim emrime canla
başla uyarlar, benim hükmümle saflar yararlar! Belkıs, önce saltanatı bırak... çünkü
beni buldun mu bütün devlet ve mal, mülk senin olur!
Yanıma gelince zaten anlayacaksın ki bensiz bir hamam nakşından, hamamdaki bir
resimden ibaretmişim! Resim, ister padişah resmi olsun, ister zengin resmi ... değil mi
ki resimdir, candan nasibi yoktur! O, başkaları için bezenmiştir... beyhude yere ağzını,
gözünü açmıştır.
Sen, kendi kendine savaşa girişmişsin... başkalarını kendin olarak tanımamış,
anlamamışsın! Sen hangi surette rastlasan, bu, benim diye durup kalıyorsun ama
vallahi o, sen değilsin! Bir zamancağız halktan uzaklaşsan, yapayalnız kalsan ta
boğazına kadar gama, endişeye batarsın.
Halbuki bu, nasıl sen olabilir Sen o tek kişisin; sen kendinin güzelisin, kendinin
dilberisin, kendinin sarhoşusun! Kendinin kuşu, kendinin avı, kendinin tuzağısın...
kendinin baş köşesi, kendinin döşemesi, kendinin damısın!
Cevher ona derler ki varlığı, kendi kendine olsun... onunla var olan, onun feri bulunan
şey, arazdır. Sen de Ademoğluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!
Testide ne vardır ki nehirde olmasın... evde ne vardır ki şehirde bulunmasın!
Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu alem odadır, gönülse
görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!
Hemencecik gel... ben, seni davet eden bir elçiyim... ecel gibi şehveti öldürücüyüm,
şehvete esir değil! Hatta şehvetin olsa bile şehvette emirim... bir güzelin yüzünü
görüp şehvet esiri olmam ben!
Aslımızın aslı, Halil ve bütün peygamberler gibi putları kıran kişilerdir. Ey esir, biz put
haneye girsek bile puta secde etmeyiz, put bize secde eder. Ahmet de put haneye
gitti, Ebu Cehil de... fakat bunun gitmesiyle onun gitmesi arasında pek büyük bir fark
var!
Bu put haneye girdi mi putlar baş kor, secdeye kapanır... o girdi mi ümmetler gibi
putlara secde eder! Şehvete mensup olan bu alem de put hanedir... Hem
peygamberlere yuvadır, hem kafirlere! Fakat şehvet, pak kişilere kuldur... halis altını
ateş yakmaz! Kafirler kalptır, temiz kişilerse altına benzerler. Her iki kısım da bu
potanın içindedir.
Potaya kalp olan girdi mi hemen kararır... altın girdi mi altınlığı belli olur. Altın, elini
kolunu açar da potaya atılır, ateş içinde hoş bir surette gülümser durur! Alemde
cismimiz, bizim yüzümüzü örtmektedir... biz, samanla örtülü deniz gibiyiz!
Din padişahına toprak diye bakma a bilgisiz! Melun Şeytan da Adem’e bu bakışla
bakmıştı. Sen söyle bana bakayım... hiç bu güneş, balçıkla sıvanabilir mi Nura
yüzlerce toz toprak döksen yine görünür, yine baş gösterir, parlar! Saman da nedir ki
suyun yüzünü örtsün! Toprak da kim oluyor ki güneşi kapatabilirsin!
Kalk ey Belkıs, Ethem gibi padişahcasına şu iki üç günlük saltanat dumanını dağıt!
İştiyak çekercesine Sebe’e ait hikayeyi söylüyorum... çünkü seher yeli, laleliğe esip
geldi! Bedenler vuslat günlerini buldu... çocuklar asılları olan analarına, babalarına
kavuştular. Ümmetler içinde gizli olan aşk ümmeti, çevresini kınamalar kaplamış
cömertliğe benzer.
Ruhların aşağılanması, bedenler yüzündendir. Bedenlerin yüceliği, ruhlardandır! Ey
aşıklar, arı- duru şarap sizindir, size sunulur. Baki olan sizsiniz, beka sizindir! Ey!
Yüreklerinde aşk derdi olmayanlar, kalkın aşık olun... işte Yusuf’un kokusu gelmekte,
hemen koklayın, o kokuyu alın!
Ey Süleyman’a mensup kuş dili, gel! Hangi kuşun sesi gelirse ona göre nağmeler düz!
Allah sesini kuşlara göndermiştir... her kuşun nağmesini sana öğretmiştir! Cebri olan
kuşa cebir dilince söyle ... kanadı kırılmış olana sabırdan bahset! Sabreden kuşu hoş
gör, affet... Anka’ya Kaf dağının vasıflarını oku!
Güvercine doğandan korunmasını emret... doğana hilmi anlat, can yakmadan
çekinmesini söyle! Çaresiz kalan, nurdan mahrum olan yarasayı nura eş et, nura aşina
kıl! Savaşan kekliğe sulh öğret... horozlara sabah çağının alametlerini göster!
Hüthütten karakuşa kadar bütün kuşlara böylece yol göster... Allah, doğruyu daha iyi
bilir!
Süleyman, Sebe’deki kuşlara bir ıslık çalınca hepsini kendisine bend etti. Ancak canı
ve kanadı olmayan, yahut balık gibi aslından sağır ve dilsiz olan müstesna! Hayır...
yanlış söyledim, sağır bile Allah vahyine karşı baş koyup secde etse Allah ona duygu
ihsan eder.
Belkıs, canla, gönülle Süleyman’a gitmeyi kurdu... geçmiş zamanlarına acıklandı!
Aşıkların adı sanı, arı namusu terk ettikleri gibi o da malını, mülkünü terk etti. O nazlı
nazenin kölelerle cariyeler, gözüne porsumuş, kokmuş, çürümüş soğan gibi
görünmeye başladı.
Bağlar, köşkler, ırmaklar, aşk yüzünden gözüne külhan gibi görünüyordu. Aşk, kızıştı
da akın etti mi bütün güzeller, göze çirkin görünür. Aşk gayreti, zümrüdü bile insanın
gözüne pırasa kadar adi gösterir... İşte “La” nın manası budur.
Ey sığınacak yer arayan, “La ilahe illa Hu” budur... ay bile sana kararmış çömlek gibi
görünür! Belkıs da hiçbir mala hiçbir hazineye, hiçbir değerli şeye ehemmiyet
vermiyordu... yalnız tahtından geçememişti.
Süleyman, Belkıs’ın gönlündekini anladı... Çünkü Süleyman’ın gönlünden Belkıs’ın
gönlüne yol olmuştu! Karıncaların sesini bile duyan, elbette uzaktakilerin feryadını da
duyar. “Bir karınca dedi ki” sırrını söyleyen, bu köhne kemerin, bu eski dünyanın
sırrını da bilir.
Uzaktan gördü ki o kendisini bile teslim eden Belkıs’a, yalnız tahtından ayrılmak acı
geliyor! Bunun sebebini söylesem, tahtına neden bu kadar aşıktı... anlatmaya
kalkışsam söz uzar. (Belkıs, tahtla aynı cinsten değildi... doğru, fakat) bu kalem de
duygusuzdur, katiple aynı cinsten değildir ama ona munistir, eştir, arkadaştır. Her
sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkarın munisidir.
Anlayış gözünde nem olmasaydı bu sebebi daha açık anlatırdım! Taht haddinden fazla
büyüktü; nakledilmesine imkan yoktu. Pek ince sanatlıydı... beden gibi eczası, tamamı
ile birbirine bitişmişti... ayrılıp götürülmesi de mümkün değildi, kırılabilirdi.
Süleyman dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soğuyacak ya!can, birlik alemine
ulaşır, o alemden baş gösterirse birliğin nuruna karşı bedenin nuru kalmaz artık. İnci
denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakir görürsün!
Nurlar saçan güneş doğdu, baş gösterdi mi artık akrebin kuyruğunda kim yurt tutmak
ister Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lazım. Getirtmeli
de buluştuğu vakit üzülmesin... çocukça dileği yerine gelmiş olsun.
O taht bizce adi bir şey ama onca pek aziz...ne yapalım, hurilerin sofrasında birde
şeytan bulunsun! Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz’a hırkasıyla çarığı nasıl ibret
olduysa ona da ibret olur! Bu tahta bakar da neye tutulduğunu, nereden nereye
geldiğini, ne haldeyken ne hale büründüğünü bilir,anlar!
Allah da toprağı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu A
kötü niyetli bak... seni ne halden ne hale getirdim Şimdi onlardan nefret ediyorsun
değil mi Sen o devirlerde o toprağa, meniye, et parçasına aşıktın... o zamanlar bu
kerem ve ihsanı inkar ediyordun!
Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl ve ruh sahibi olacağım diye) inkarda
bulunuyordun ya... bu kerem ve ihsan, o inkarını gidermek içindir. Canlanman, evvelki
inkarına karşı reddedilmez bir delildir... şu hastalığın dermandan da beter oldu ya!
Toprağın bu işi yapmasına imkan mı var... meni, düşmanlıkta bulunur, inkara düşer mi
hiç O zamanlar gönülsüz ve ruhsuzdun... bu yüzden düşünceyi de inkar ediyorsun,
inkarı da! Cemadken insan olacağını inkar edersin, şimdi de haşr olmayı inkar etmede
ayak diredin! Sen şuna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “ Ev
sahibi evde yok diye bağırır. Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden anlar ve
ev sahibi içerdedir... halkadan elini çekmez!
Senin inkarın da Allah’nın cemad aleminden yüzlerce haşirde bulunduğunu, yüzlerce
can yarattığını gösterir, belli eder! Su ve toprağın “Hel eta” dan inkar doğurmasına
dek, (insanın asli maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan meni haline gelip
duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, koşuldu!
İşte su ve toprak (yani insan) da (inkarda bulunuyor ama hakikatte) inkar
etmemekte... yalnız o ev sahibi gibi “ o haber veren içerde yok” diye bağırmakta!
Bunu yüz türlü açar, anlatırım ama ince sözlerden insanın aklı sürçer... onun için
vazgeçiyorum!
Bir ifrit dedi ki: Sen daha yerinden kalkmadan ben, tahtını getiririm. Asaf da “ İsm-i
azam kudretiyle ben, bir anda bu tahtı buraya getiririm” dedi. İfrit, sihirde üstattı
ama o taht, Asaf’ın nefesiyle geldi.
Belkıs’ın tahtı derhal Süleyman’ın huzurunda belirdi... fakat Asaf’ın himmetiyle;
ifritlerin hilesiyle değil! Süleyman, Allah’ya hamd olsun dedi... bu nimeti de alemlerin
Rabbi’nin lutfuyla gördüm, bunun gibi yüzlercesini de!
Sonra tahta baktı da dedi ki: Evet sen ahmakları aldatabilirsin ey ağaç! Nakşedilmiş,
bezenmiş tahta ve taş önünde nice aptallar baş kor, secde eder! Secde edenin de
canından haberi yoktur, secde edilenin de... ancak canından bir hareket ve azıcık bir
eser görmüştür, işte o kadar!
Şaşırıp kaldığı sıralarda taşın söz söylediğini, işarette bulunduğunu görmüş de
büsbütün hayretlere dalmıştır! O kötü kişi, ibadet tavlasını yerinde oynamamıştır da
bu yüzden taştan aslanı sahici aslan sanmıştır. Hakiki aslan da, kereminden cömertlik
etmiş, hemencecik köpeğin önüne bir kemik fırlatıp atmış... O köpek, doğru özlü değil
ama bizim kemik verişimiz, umumi bir lutuftur, demiştir
Kalk ey Belkıs, gel de devleti, saltanatı gör...Allah denizi kıyısında inciler topla! Kız
kardeşlerin, yüce göklerde oturuyor...sen neden murdar bir şeye padişahlık eder
durursun O padişahın, kız kardeşlerine yüce ve bol bahşişlerden neler verdiğini hiç
bilir misin Halbuki sen neşeyle “külhanın padişahı ve başbuğu benim” diye davul
dövmedesin!
Ey süleyman, Mescid-i Aksayı yap, Belkıs’ın kavmi namaza geldi! Süleyman, mescidi
yapmaya başlayınca cin ve insan, hepsi işe koyuldu. Bir bölüğü aşkla, istekle... bir
bölüğü istemeyerek işe girişti. Tıpkı kulların Allah buyruğuna uymaları, ibadet
etmeleri gibi!
Halk da cinlere benzer... şehvet, onları dükkana alış verişe, mahsule ve yiyeceğe
çeken zincirdir. Bu zincir, korkudan ve şaşkınlıktan yapılmadır... halkı, zincirsiz ve hür
sanma! Bir bölüğünü kazanca, ava çeker... bir bölüğünü madene, denizlere sürükler!
Onları iyiye, kötüye çeker götürür... Allah, “boynunda liften örülmüş bir ip var...
boyunlarına bir ip attık...o ipi, huylarından ördük, meydana getirdik... hiçbir pis ve
kötü, yahut temiz ve iyi kişi yoktur ki amel defteri boynuna asılmamış olsun”
demiştir.
Kötü işe hırsın, ateşe benzer...kömür, ateşin rengiyle güzelleşir. Kömürün karalığı
ateşte gizlenir... ateş söndü mü karalık meydana çıkar! Kömür, senin hırsından ateş
haline geldi, ateş halinde göründü... fakat hırs geçti mi o kömür, kapkara , berbat bir
halde kalakalır!
O zaman kömürün ateş gibi görünmesi, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşindendi!
Hırs, senin işini gücünü bezemişti... hırs gidince işin gücün kapkara kaldı! Şeytan’ın
bezediği ekşi otu aptal adam, olmuş ve iyi sanır.
Fakat denedi mi ne olduğunu anlar, dişleri kamaşır kalır! Heves yüzünden o tuzak
tane görünmededir...o esasen hamdır, fakat hırs şeytanının aksi onu güzel gösterir.
Hırsı din işinde ve hayırda haris ol. Bu işler, zaten güzeldir... hırsın geçse bile güzel
görünür!
Hayırlar, esasen güzel ve latiftir, başka bir şeyin aksiyle güzel görünmüş değildir. Bu
işlerde hırsın parlaklığı geçse bile hayrın letafeti, hayrın parlaklığı kalır. Halbuki
dünya işinden hırsın parlaklığı gitti mi ateşin harareti ve parlaklığı gitmiş, kömür
kalmış demektir... tıpkı buna benzer.
Çocukları da hırs aldatır da zevklerinden bir değneği at yaparlar, eteklerini çemreyip
güya ata binerler! Fakat çocuktan o kötü hırs geçti mi öbür çocuklara gülesi gelir. Ben
neler yapmışım, ne işlere girişmişim... sirke bana hırsımdan bal görünmüş diye
gülmeye başlar.
Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu... onun için boyuna parlayıp duruyor,
parlaklığı boyuna artıyordu. Ulular, nice mescitler yaptılar... fakat hiçbirinin adı
Mescid-i Aksa değildi. Her an şerefi artan Kabe’nin yüceliği, İbrahim’in
ihlaslarındandı!
O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi... yapıcısında hırs ve savaş yoktu da
ondan! Ne onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer... ne mescitleri,
başkalarının mescitlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine,
malına mülküne!
Ne edepleri başkalarının edepleri gibidir. Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti,
azabı gibidir. Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de!
Her birerinin başka bir nuru, feri var... can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar!
Gönül, onların halini andıkça titrer durur... onların işleri, bizim işlerimize kıbledir!
Onların kuşlarının yumurtası altındandır... canları, gece yarısı, seher çağını görür!
O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersem söyleyeyim, noksan söylemiş olur;
onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine
geldi vesselam! Bu devlerden, perilerden baş çeken olursa bütün melekler, onları
tutar, bağlar, tomruğa vurur!
Dev, bir an bile hileye düzene girişir de eğri büğrü yürürse derhal başına şimşek gibi
bir kamçıdır gelir!
Sen de Süleyman’a benze de devlerin. Yapına yardım etsinler, taş kessinler! Süleyman
gibi vesvesesiz, hilesiz ol da cinle dev, senin de buyruğuna uysun! Senin hatemin bu
gönüldür... aklını başına al da dev, hatemini avlamasın! Avladı, ele geçirdi mi artık
sana boyuna Süleymanlık eder... hatemli devden sakın vesselam!
Gönül, o Süleymanlık gelip geçici bir şey değildir... sen zahiren de Süleymanlık etme
kabiliyetindesin, içinde de o ehliyet var senin. Dev de bir zaman olur, Süleymanlık
eder ama her dokumacı nereden atlas dokuyacak Elini oynatır ama ikisinin arasında
ne kadar fark var!
KORUYAN ADALETTİR
Dervişin biri hikaye etti: Ben rüyada Hızır’a mensup olan erenleri gördüm. Onlara: “
Helal olan ve hiç vebali bulunmayan rızkı nereden elde edeyim Dedim. Beni dağlara
ormanlara götürdüler... ormanlarda meyveleri silktiler.
Allah, himmetimizle bunları sana tatlı etti... Hemen ye bunlar temiz, helal ve sayısız...
aynı zamanda uğraşmaksızın, başın ağrımadan, yükünü çekmeden, yukarı aşağı
koşmadan elde edilen rızıklardır dediler.
Onları yedim, sözümde öyle bir feyiz, öyle bir tesir hasıl oldu ki sözlerim, akılları
hayran etmeye başladı. Rabbim dedim, bu bir imtihan...sen bana bütün halktan gizli
bir ihsanda bulun! Söz söyleyemez bir hale geldim... hoş bir gönüle sahip oldum;
zevkimden nar gibi yarıldım!
Dedim ki içimdeki bu zevk yok mu ya... cennette bundan başka bir zevk olmasa bile,
başka bir nimet istemem... bunu bırakıp da ceviz ve şeker yemeğe girişmem!
Kazancımdan elimde bir iki habbe kalmıştı. Onları cübbemin yenine dikmiştim.
Dervişin biri de odunculuk etmekteydi... yorgun argın ormandan geldi. Onu görünce
dedim ki: Artık benim rızıkla işim yok... bundan sonra rızık için gam yemiyorum. Kötü
meyveler bana güzel ve hoş gelmekte... hususi bir rızka nail oldum ben.
Mademki boğaz derdinden kurtuldum, birkaç habbem var, onları şuna vereyim... Şu
oduncuya bağışlayayım da o da iki üç günceğiz rızık derdinden kurtulsun! Oduncu
içinden geçeni anlıyormuş meğerse... çünkü kulağı, Allah nuruyla nurlanmış!
Her düşünce , ona göre bir şişe içindeki kandil gibi. Hepsini görüyormuş! İçten geçen
ondan saklanamıyor... o, bütün gönüllerden geçenlere emir kesilmiş! O sırrına
şaşılacak er, benim bu düşünceme karşı ağzının içinden söylenip durmaktaydı.
Padişahlar hakkında böyle düşünüyorsun ha... onlar, sana rızık vermeseler nasıl
rızıklanacaksın ki demekteydi. Ben sözünü anlayamıyordum ama azarlanması
gönlüme iyice aksediyordu. Derken aslan gibi heybetle önüme geldi, sırtındaki odun
demetini yere bıraktı.
Odunları yere korken halindeki heybetten yedi azami bir titremedir aldı! Dedi
ki:Yarabbi, senin duaları kutlu izleri yomlu has kulların varsa, onların hürmetine
lutfunun bir sanat göstermesini diliyorum... şimdicek bu odun yığını altın olsun!
Bunu der demez bir de gördüm ki odunlar altın olmuş, yeryüzünde ateş gibi parlayıp
duruyorlar! Ben bunu görünce kendimden geçtim... bir hayli zaman baygın kaldım. O
şaşkınlığım geçip kendime gelince,
Dedi ki: Allah’nın o ulular, gayret sahibi ve şöhretten kaçar kişilerse, Onların
hürmetine yine bu altını hemen odun yap, eski haline getiriver! Bu söz üzerine derhal
o altın dallar, yine odun oldu... o erin işini görünce akıl da sarhoş oldu, kendisinden
geçti. Bakış da!
Ondan sonra odunlarını yükleyip yürüdü... hızlı hızlı önümden şehre gitti! O
padişahtan, ardından gidip müşküllerini sormak, sözünü duymak istedim ama,
Heybeti mani oldu gidemedim... bayağı kişilerin has erlere varmasına yol yok!
Eğer biri can- beş vererek yol bulursa bu da onların rahmeti ve cezbesiyle olur. Şu
halde o tevfike erişmeyi ganimet bil...eğer bir doğru erin sohbetini bulduysan bunu
fırsat say! Padişaha yakın olduğu, padişahın yakınlığına erdiği halde bu kutluluğu
değersiz görüp yolundan olan ahmağa benzeme!
Ahmak kurbanlık koyundan bol ve iyi bir parça verdiler mi “Bu, galiba öküz budu” der.
A iftiracı, bu öküz budu değil ... fakat eşekliğinden sana öküz budu görünmede. Bu
rüşvetsiz verilen padişah ihsanı... bu rahmet yüzünden verilen hususi bir ihsan!
İBRAHİM ETHEM´İN GÖÇÜ
Sen de Edhem gibi devlet ve saltanatı hemencecik terk et de ebedi bir saltanata eriş!
İbrahim Edhem, geceleyin tahtında uyumaktaydı. Gözcüler, bekçiler de damda gürültü
edip duruyorlardı.
Padişah, bekçilerin hırsızları ve kötü kişileri defetmelerini istemiyordu. Çünkü
kendisinin adalet sahibi olduğunu, kendisine hiçbir kötülük gelmeyeceğini biliyordu,
gönlü emindi. Muratları, dilekleri koruyan adalettir... geceleyin damlarda sopalarını
kakıp gezen bekçiler değil!
Fakat padişahın, rebap sesini dinlemeden maksadı, iştiyaklar çekenler gibi Allah
hitabını hayal etmekti. Zurna ve davul sesleri, bir parçacık o külli nefirin, kıyamet
gününde çalınacak olan Sur’un sesine benzer.
Hakimler, bu musuki nağmelerini göklerin dönüşünden aldık demişlerdir. Halkın
tamburla çaldığı, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler, hep göğün hareketinden
alınmadır. Müminler derler ki cennetin tesiriyle bütün kötü ve çirkin sesler de latif
olur.
Biz hepimiz Adem’in cüz’üleriydik...cennette o nağmeleri dinledik, duyduk! Gerçi
suyla toprak, bize bir şüphe verdi ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz. Fakat
musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zir ve bem perdeleri, nereden o nağmeleri
verecek
Su, sidik ve pislikle karışınca bozulur, mizacı acı ve sert bir hale gelir. İnsanın
cesedinde de birazcık su vardır... sen onu sidik bile saysan yine ateşi söndürür ya! Su,
pis bile olsa yine tabiatı bakidir... o tabiatla gam ateşini söndürür!
İş bu yüzden güzel sesi dinlemek aşıklara gıdadır... çünkü güzel ses dinlemede kalp
huzuru ve Allah ile birleşme zevki vardır. Adamın içindeki hayaller kuvvetlenir, hatta
hayaller, o güzel sesten, o güzel nağmeden suretlere bürünür. Suya ceviz atanın ateşi
nasıl kuvvetlendiyse aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulunur!
Su pek derin bir yerdeydi... susuzun biri suyun üst tarafında bulunan ceviz ağacına
binmiş, ağacı silkeliyordu. Ağaçtan cevizler, suya düştükçe suyun sesini dinliyor,
sudan meydana gelen habbeleri seyrediyordu. Bir akıllı adam, bunu görüp dedi ki:
Yiğidim bu cevizler, seni susatır!
Suya bir hayli ceviz düşüyor ama su derinde... senden uzakta! Sen, yukarıdan aşağıya
zahmetlerle ininceye kadar su da onları daha uzağa götürecek! Adam dedi ki: Benim
bu ağaç silkelemeden maksadım ceviz toplamak değil... görünüşe bakma da
maksadıma iyi dikkat et!
Benim maksadım suyun sesini işitmek ve suda hasıl olan şu habbeleri görmektir.
Alem de susuzun, daima havuzun çevresinde dönüp dolaşmaktan başka ne işi var
Hacının Kabe’nin çevresini tavaf etmesi gibi o da ırmağın, suyun çevresinde dolanır,
suyun sesini dinler durur!
İşte ey halk ziyası Hüsameddin, o susuzun maksadı gibi benim de bu Mesnevi’den
maksadım sensin. Mesnevi, ferileri bakımından da, tamamı ile senindir... onu sen
kabul etmişsindir.
Padişahlar, iyiyi de kabul ederler, kötüyü de ... bir şeyi kabul ettiler mi artık
reddetmezler. Mademki bir fidan diktin, onu sula... mademki açtın düğümleme!
Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın, onu şiir halinde söylemedeki muradım
senin sesindir. Bence sesin, Allah sesidir... aşık, haşa; sevgilisinden ayrılmaz.
Nasın caniyle nasın rabbi arasında keyfiyetsiz, kıyasa sığmaz bir ulaşma, bir birlik
vardır. Fakat nas dedim, nesnas değil... nas canın canı olan Allah’ya aşina olanlardır,
başkaları değil! Nas dediğim adamdır, adam nerede Sen adamların başını, görmedin,
kuyruksun sen!
Görünüşte o toprağı atan sen idin, hakikatte Allah idi” ayetini okumuşsun ama
cisimden ibaretsin, cüz’ülerde kala kalmışsın! A ahmak, cisim ülkeni Belkıs gibi
Süleyman Peygamber için terk et! Lahavle diyorum ama sözümden değil... o kötü
düşüncelinin vesveselerinden lahavle demekteyim! Çünkü o, benim sözlerime karşı
hayallere düşmekte, gönlündeki vesveseler ve şüpheden doğan inkarlar yüzünden
hayaller kurmaktadır.
Lahavle diyorum; yani çaresi yok... çünkü senin gönlünde benim sözlerimin zıddı olan
düşünceler ve sözler var! Sözlerim, boğazına takıldı kaldı, artık ben sustum... hadi
sen, sana layık olanı söyle bakalım!Güzel sesli bir neyzen ney çalarken ansızın aşağı
tarafından bir yeldir çıktı! Neyzen neyi aşağı tarafına tutarak, hadi bakalım dedi...
benden iyi üfleyeceksen üfle!
Ey müslüman,edep nedir diye arar sorarsan bil ki edep, ancak her edepsizin
edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir. Kimi falan adamın huyu kötü, tabiatı fena
diye şikayet eder görürsen, bil ki bu şikayetçinin huyu kötüdür; kötüdür ki o kötü
huylunun kötülüğünü söylüyor!
Çünkü iyi huylu, kötü huylulara, fena tabiatlılara tahammül eden, onların kötülüğünü
söylemeyen kişidir. Fakat şeyh, birisinin kötülüğünü söylerse bu, Allah emriyledir
kızgınlığa, heva ve hevese uymadan değil!
Onun şikayeti, şikayet değildir, onu ıslahtır... o şikayet, peygamberlerin şikayetine
benzer. Peygamberlerin sabırsızlığı, bil ki Allah emriyledir... yoksa onların hilmi, kötü
şeylere tahammül eder.
Onlar kötülüğe tahammül ede ede tabiatlarını öldürdüler... artık onlardan bir
tahammülsüzlük zuhur ederse kendilerinden değildir, Allah’dandır. Ey Süleyman,
kuzgunla doğan arasında Allah hilmine bürün de bütün kuşlarla uzlaş! Ey hilmi,
yüzlerce Belkıs’ı zebun eden, ey “Rabbim, kavmine sen doğru yolu göster, onlar
bilmiyorlar” diyen!
O iyi adlı, iyi sanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, bir hay huy
duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu... kendi kendine kimin ne haddine
dedi. Sarayın penceresinden “Kim o... bu, insan olamaz, peri olmalı herhalde” diye
seslendi.
Hiç görülmemiş bir bölük halk, damdan başlarını indirdiler... dediler ki: Kaybımız var,
gece vakti onu arayıp duruyoruz. İbrahim Ethem “Ne arıyorsunuz ” dedi. Dediler ki:
Develerimizi! İbrahim Ethem “Damda deve arandığını kim görmüş ” deyince,
Dediler ki: “ Peki... öyleyse sen taht üstünde oturur, padişahlık ederken Allah’yı
bulmayı nasıl arıyor, nasıl umuyorsun ” İşte bu oldu, bundan sonra bir daha İbrahim
Ethem’i kimse görmedi... peri gibi insanların gözünden kayboldu!
Kendisi, halkın gözü önündeydi ama manası gizliydi... halk, sakaldan, hırkadan başka
neyi görür ki Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de... işte ondan sonra
zümrüdü anka gibi alemde meşhur oldu.
Hangi kuşun canı, Kafdağına geldiyse bütün alem onu söyler, ondan bahseder. Bu
doğu nuru da Sebe’e vurunca Belkıs’a da, oradaki halka da bir velveledir düştü! Ölmüş
ruhların hepsi dirildiler, kanat çırptılar... öldüler, ten mezarlarından baş kaldırdılar!
Birbirlerine “Bak... gökten bir sestir geldi” diye müjde vermeye başladılar. O sesten
dinler gürbüzleşti... Gönüllerin dalları, yaprakları yeşerdi! Süleyman’dan gelen o
nefes, Sur üfürülmüş gibi ölüleri mezarlarından kurtardı.
Ey dinleyen, yakini Allah daha iyi bilir ya, bu devir geçti... ( Kendi zamanına ve
zamanının Süleyman’ına dikkat et de) bundan böyle kutluluk senin olsun!
PUTLARIN SECDESİ
Sana Halime’nin gizli hikayesini söyleyeyim de gönlünden gam gitsin! Mustafa’yı
sütten kesince fesleğen ve gül gibi elini alıp bağrına basarak... Her iyi ve kötüden
kaçırıp esirgeyerek o padişahlar padişahını atasına teslim etmek üzere Mekke’ye
geldi.
O emaneti, zayi etmeden korkarak Kabe’ye geldi, Hatim’e girdi. Fakat bu sırada
havadan “ Ey Hatim, sana pek büyük bir güneş doğdu...Ey Hatim, bugün sana
cömertlik güneşinden yüz binlerce nur isabet ediverdi... Ey Hatim, bugün sana, talih
ve bahtın, ardında çavuş olduğu ulular ulusu bir padişah gelip kondu...
Şüphe yok ki yeni baştan yücelikler alemine mensup canların konağı olacaksın...
Tertemiz canlar her yandan bölük bölük, takım takım, şevklerinden sarhoş olarak
sana gelecekler” diye ses geliyordu. Halime bu sese şaşırıp kaldı... ne önde kimse
vardı, ne artta!
Altı cihette de kimse yoktu... fakat bu canlar feda olası ses, ardı ardına gelip
durmaktaydı. Halime, o güzel ses nereden geliyor, kim söylüyor diye araştırmak üzere
Mustafa’yı yere bıraktı. Her tarafa göz gezdirdi... o sırlar açan, gizli şeyler söyleyen
padişah nerede diye her tarafa baktı. Yarabbi, böyle yüce bir ses sağdan, soldan
gelmede... fakat söyleyen kim Diyordu.
Kimseyi göremeyince şaşırdı, ümidi kesildi, söyleyeni bulamayacağını anladı... söğüt
dalı gibi her tarafı tir tir titriyordu. Tekrar o aklı başında olan çocuğu bıraktığı yere
döndü... bir de ne baksın, Mustafa, koyduğu yerde yok! Büsbütün şaşırdı... Konağı
dertlerle karardı adeta!
Şu yana, bu yana koşup bağırmaya, bir tanecik incimi kim aldı benim diye feryat
etmeye başladı. Mekke’liler biz bilmiyoruz... hatta orada bir çocuk olduğunu bile
görmedik dediler. Halime öyle bir feryat edip ağlamaya başladı ki onun ağlamasını
görüp başkaları da ağladılar! Göğsünü döverek öyle yanık yanık ağlıyordu ki
ağlamasına bakıp yıldızlar bile ağlamaya koyuldular!
Bu sırada ihtiyar bir adam, elindeki sopasını kaka kaka çıkageldi. Dedi ki: “A Halime,
başına ne geldi senin Neden böyle ağlıyor, yasla ciğerler dağlıyorsun ” Halime “Ben
Ahmed’in inanılır, güvenilir süt ninesiyim...onu atasına teslim etmek üzere getirdim.
Fakat Hatime gelince kulağıma havadan sesler gelmeye başladı.
Gökten gelen o sesleri duyunca çocuğu oraya bıraktım...Bu sözleri kim söylüyor,
göreyim dedim... çünkü pek latif, pek güzel bir sesti o. Ne etrafımda kimseyi gördüm,
ne de bir an o ses kesildi. Şaşırıp kaldım, şaşkınlıkla şuraya buraya giderken bir de
baktım ki çocuk, koyduğum yerde yok... eyvahlar olsun, yazık oldu bana!”
İhtiyar, “Meraklanma, kederlenme... ben sana bir padişah göstereyim. O sana
çocuğun ne olduğunu, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu söyler” dedi. Halime,
canım feda olsun sana ey güzel yüzlü, tatlı sözlü ihtiyar!
Hadi, hemen bana o yüce bakışlı padişahı göster de çocuğun halinden haber alayım,
dedi. İhtiyar, Halime’yi Uzza’nın yanına götürdü... dedi ki: “Bu put, kayıpları haber
vermede tecrübe edilmiştir.
Biz, ona tapı kılarak vardık mı binlerce kaybımızı bulmuştur.” İhtiyar, puta secde edip
derhal “Ey Arabın velinimeti, ey cömertlik denizi! Ey uzza! Sen bize nice lutuflarda
bulundun da biz tuzaklardan kurtulduk. Lutufların yüzünden Arap’ta hakkın var...
Arab’ın sana ram olması farz olmuştur.
Sad kabilesinden olan Halime, derdine derman olacağını umarak senin gölgene gelip
sığındı. Onun bir küçük çocuğu kaybolmuş... adı Muhammedmiş!”dedi. Arap,
Muhammed derdemez derhal bütün putlar yere kapandılar, secde ettiler.
“A ihtiyar, Muhammed’i ne çeşit arayış bu Biz onun yüzünden işten kalacak, hor hakir
olacağız! Biz onun yüzünden yüz üstü düşeceğiz, taşlanacağız... onun yüzünden
karımıza kesat gelecek, ayarımız mahvolacak!
Fetret zamanında heva ve heves ehlinin arada bir bizden gördükleri o hayaller, Onun
devri gelince yok olacak... su görününce teyemmümüm hükmü kalmayacak! A ihtiyar,
uzaklaş bizden sınama ateşini alevlendirme; Ahmed’in kıskançlığıyla bizi yakma!
Allah aşkına uzaklaş ey ihtiyar... uzaklaş da takdir ateşi, seni de bizimle beraber
yakmasın! Biliyor musun ki bu, adeta ejderhanın kuyruğunu sıkmaktır... hiç biliyor
musun, bu ne çeşit haber getiriştir Bu haberden denizin de yüreği coşar, madenin
de ... bu haberden yedi kat gök bile tir tir titrer!” dediler.
O gün görmüş, yaş yaşamış ihtiyar, taşlardan bu sözleri duyunca sopasını yere attı.
Titremeye başladı... o seslerden korkmuştu; dişleri takır takır birbirine vuruyordu.
Kışın çıplak adamın titremesi gibi titremekte “ Eyvahlar olsun, helak olduk”
demekteydi.
Halime ihtiyarın bu halini görünce büsbütün şaşırdı, ne yapacağını unuttu. Dedi ki: “ A
ihtiyar, ben de mihnetteyim ama şimdi temelli şaşırdım kaldım! An olur rüzgar bana
hatiplik eder, zaman gelir taşlar edep öğretir!
Rüzgar, bana söz söyler... taş ve dağ, eşyanın hakikatını anlatır! Gah olur gayb erleri,
gökyüzünün yeşil kanatlı melekleri çocuğumu kaparlar! Kime ağlayıp sızlanayım...
kime şikayet edeyim Yüzlerce gönülle sevdalara kapılanlara döndüm şimdi.
O çocuğun gayreti, gayb sırlarını söyletmiyor, ağzımı yumuyor benim...şu kadar
söyleyeyim: çocuğum kayboldu! Fakat şimdi başka bir şey söylesem halk, beni delirdi
sanır, zincirlere vurur!”
İhtiyar dedi ki: “Halime, şad ol... şükür secdesine kapan, yüzünü pek yırtma. Gam
yeme... o kaybolmaz, belki bütün alem onda kaybolur! Her an onun önünde, ardında
yüz binlerce gözcü bekçi var; onu korurlar.
Görmedin mi O hünerli putlar, çocuğun adını duyunca nasıl yerlere kapandılar, secde
ettiler! Bu devir yeryüzünde acayip bir devir... ben ihtiyarladım gittim de buna benzer
bir şey görmedim. Bu haberden taşlar nasıl feryada geldiler Bilmem artık suçlulara
neler olur
Taşa biz mabut diyoruz, mabut oluşta onun bir suçu yok ... sen de ona kul olmaya
mecbur değilsin! ( Fakat ona sen mabut diyorsun, o da bunu reddediyor, kabul
etmeye mecbur.) O, mecburken bu derecede korkarsa artık suçluya neler olacak, bir
düşün!
Mustafa’nın ceddi, Halime’nin halini, halk içinde ağlayıp sızladığını, sesi, bir millik
mesafeye yetişecek kadar feryat ve figan ettiğini duyunca, işi anladı... eliyle göğsünü
yumruklamaya, bağırıp ağlamaya koyuldu. Derken yana yakıla Kabe kapısına gelip
dedi ki: “ Ey gece sırlarını da, gündüzün gizlenen işleri de bilen Allah!
Kendimde bir hüner, bir marifet görmüyorum ki senin gibisiyle sırdaş olayım.
Kendimde bir ehliyet görmüyorum ki bu kutlu kapıda makbule geçeyim. Ne başımda
bir değer var, ne secdemde... ne de ağlamamla bir devlet gülümser benim.
Ancak o eşi bulunmaz tek incinin yüzünde senin lutuf eserlerini görmüşüm ey kerem
sahibi Allah’m. O bizden ama bize benzemiyor... biz hep bakırız, Ahmet kimya! Onda
gördüğüm şaşılacak şeyleri ne bir dostta gördüm ben, ne bir düşmanda!
Bu çocuğa ihsan ettiğin faziletleri, birisi yüzyıl mücadelede bulunsa elde edemez”,
nişanesini bile bulamaz. Senin ona olan inayetlerini iyice gördüm... anladım ki o senin
denizinin biricik incisi!
Ben de işte sana onu şefaatçı getirmedeyim... onun yüzü suyu hürmetine ey herkesin
halini bilen Allah, o ne haldedir; bana bildir! Kabe içinden derhal bir ses geldi: “şimdi
sana yüz gösterecek ! O yüzlerce devletle bizden nasip almıştır... yüzlerce bölük
melek, onu korumadadır.
Onun zahirini, aleme meşhur edeceğiz... batınını da herkes den gizleyeceğiz! Su ve
toprak altın madeniydi; bizse kuyumcuyuz... gah onu halhal yaparız, gah yüzük! Gah
kılıç bağı yaparız... gah aslanın boynuna tasma! Gah onu tahtı bezeyen turunç yaparız,
gah devlet isteyen padişahların başına taç ederiz!...
Bu toprakla aşklarımız vardır bizim...çünkü o rıza ka’desine oturmuştur. Gah ondan
böyle bir padişah çıkarırız... gah o padişahı da bir padişaha aşık ederiz! O topraktan
yüz binlerce aşık, yüz binlerce maşuk yaratırız... hepsi de feryad-ü figandadır, arayıp
taramadadır!
Bizim işimize candan meyli olmayanın körlüğüne işimiz budur işte! Nevaleyi azıksızlar
üzerine koruz...işte o yüzden toprağa bu faziletleri veririz biz. Çünkü toprak, tozlu ve
kapkara görünür ama içinde nurlu sıfatlar vardır. Dış yüzü iç yüzüyle savaştadır... iç
yüzü inci gibidir, dışı taşa benzer.
Dışı, biz, ancak buyuz der... içi, dikkat et, işin önüne, ardına iyi bak der! Dışı içimizde
hiçbir şey yoktur diye inkarda da bulunur... içi hele dur da sana hakikatimizi
gösterelim der. Dışıyla içi savaştadır... ve içi, dışına sabrettiğinden Allah yardımına
nail olur.
İşte biz bu ekşi suratlı topraktan suretler düzer onun gizli gülümsemesini meydana
çıkarırız. Çünkü toprağın dışı kederden, ağlayıştan ibarettir ama içinde yüz binlerce
gülüşler vardır. Biz sırları açığa vururuz... işimiz budur bizim!bu gizli şeyleri pusudan
çıkarır dururuz! Hırsız inkardan gelir, susar bir şey söylemez ama sahne onu sıkıştırır,
hırsızlığını meydana çıkarır!
Bu topraklarda da nice nimetler çalmıştır...onu belalara uğratır, ikrar ettirir.
Onun nice şaşılacak çocukları var... Fakat Ahmet hepsinden üstün! Yerle gök, bizim
gibi iki çiftten böyle bir tek padişah doğdu diye gülmekte, sevinip neşelenmektedir.
Gökyüzü neşesinden yarılmada ... yeryüzü, azadeliğinden süsene dönmektedir!
Ey güzel toprak, mademki dış yüzün iç yüzünle savaşta, çekişte... kim kendisiyle
savaşa girişirse nihayet hakikati, bulur, rengin, kokunun ( görünüşün ) düşmanı olur.
Karanlığı nuruyla muharebeye girişenin can güneşine zeval yoktur.
Bizim için sınamalara giren, bizim için çalışan kişinin ayağına gök bile sırt verir!
Zahirin karanlıklardan feryat etmede ama içyüzün gül bahçesi içinde için de gül
bahçesi! O, ekşi suratlı sofiler gibi nur söndüren kişilerle karışıp uzlaşmamak
niyetinde.
Ekşi suratlı arifler, kirpiye benzerler...sert dikenlerin dibinde gizlice zevki safadadır
onlar. Bahçe gizlidir de bahçenin çevresindeki diken meydanda... yani ey düşman
hırsız, bu kapıdan uzaklaş derler!
Ey kirpi, kendine dikeni bekçi yapmışsın... başını, sofiler gibi içine çekmişsin.
İstiyorsun ki şu gül yüzlü, fakat diken huylu kişilerden hiç kimse, senin azıcık bir
zevkine bile ilişmesin! Senin çocuğun, çocuk huylu ama iki alam de onun yavrucağı...
onun için yaratılmış!
Biz, alemi onunla diriltir, feleği onun hizmetine kul, köle ederiz! Abdulmuttalip “ şimdi
nerede ey gizlileri bilen, bana ona varacak doğru yolu göster” dedi.
Kabe içinden Abdülmuttalib’e ses geldi: “Ey o aklı başında olan çocuğu arayan, filan
vadide, falan ağacın altında!” O iyi bahtlı, bu sesi duyunca hemen yürüdü. Ardınca da
Kureyş emirleri gidiyorlardı. Çünkü Peygamber’in atası Kureyş ulularındandı.
Adem Peygambere kadar bütün geçmişleri, mecliste de en ulu kişilerdi, savaşta da! Bu
soy, zahiri soyuydu... ulu padişahlar padişahından süzülmeydi. İçiyse zaten soydan,
soptan uzaktı, paktı... balıktan “simak” denilen yıldıza kadar onunla cins ve eşit
olacak kimse yoktu!
Hak nurunun kimden doğduğunu, nasıl vücut bulduğunu kimse aranmaz. Allah
halkının nescini arayıp sormaya ne luzum var Allah’nın sevap karşılığı olarak verdiği
en bayağı hil’at bile güneş ziyasından daha parlak, daha üstündür!
Hani bir köpek, çukur içinde kör dilenciyi gördü de saldırdı, hırkasını yırttıydı ya! Bunu
söyledik ama tenkit için bir kere daha söylüyoruz. Kör dedi ki: Senin dostların şimdi
dağlarda av arıyorlar...
Hısımların dağda yaban eşeği avlıyorlar... sense köy ortasında kör tutuyorsun! A
yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü toplamış acı suya
benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir...ben de acı suyum. Benden içerler de
böyle kör olurlar diyorsun!
Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk,
yaban eşeği avlayan Allah aslanlarını gör... sen, neden köpek gibi hileyle kör
avlamadasın Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim... fakat yaban eşeği de nedir ki
Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar... hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur
sarhoşudur!
Avı ve padişahın avcılığını seyrederken hepsi de avlanmayı bırakmışlar, hayran olup
can vermişlerdir! O cinsten olan kuşları avlamak için avcılar nasıl ellerine ölü bir kuş
alırlarsa sevgili de onları eline almıştır.
O ölü kuş vuslat ve firkat arasında ihtiyarsız bir haldedir. “ Kalp, Allah’nın iki parmağı
arasındadır” hadisini okumadın mı Ölü kuşa avlanan dikkat ederse görür ki padişaha
avlanmıştır. Bu ölü kuştan baş çeken, asla avcının elini bulamaz!
Ölü kuş der ki: benim murdarlığıma bakma padişahın bana olan aşkına bak... bak da
beni nasıl görüp gözetmekte, bir gör! Ben pis değilim... beni padişah öldürdü; suretim,
ölüye benzedi. Bundan önce kanadımla uçuyordu; şimdiyse hareketim, padişahın
elinden. Fani hareketim, derimden çıktı gitti... şimdiki hareketim baki, çünkü ondan!
Benim hareketime karşı eğri harekette bulunanı, simurg bile olsa perişan eder,
ağlatır, inletir, öldürürüm! Diriysen aklını başına topla da beni ölü görme... kulsan
benim padişah elinde olduğumu gör!
İsa, keremiyle ölüyü diriltti... halbuki ben, İsa’yı yaratanın elindeyim. Allah elinde
oldukça hiç ölü kalır mıyım İsa’nın elinde bile olsam buna imkan yok! İsa’yım ama
nefesimden can bulan bir daha ölmez, ebediyen diri kalır.
İsa’nın nefesiyle dirilen, tekrar öldü... fakat bu İsa’ya can verene ne mutlu! Ben,
Musa’mın elindeki asayım... Musa’m gizli de ben, önünde görünüp durmaktayım.
Müslümanlara deniz üstündeki köprü kesilir, sonra da Firavun’a ejderha olurum!
Oğul, yalnız bu asayı görme... Allah elinde olmasa asa, bu işleri yapamaz! Tufan
dalgası da asa kesildi... o dertte büyücülere tapanların şatafatlarını sömürüp yedi!
Allah asalarını saymaya kalkışsam şu Firavun’a mensup olanların hilelerini yutarım
ya...
Fakat bırak, bu zehirli tatlı otu birkaç günceğiz otlasınlar hele! Firavun’un mesnedi ve
başlık, başbuğluk, olmasaydı cehennem nereden beslenecekti ki A kasap, önce
semirt de sonra kes... çünkü cehennemdeki köpekler azıksız! Dünyada düşmanlar
olmasaydı halktaki kızgınlık yatışır, geçer giderdi!
Cehennem dediğin o kızgınlıktır... düşmanlık gerek ki yaşasın. Yoksa merhamet, onu
söndürüverirdi! O vakit kahırsız ve kötülüksüz lutuf kalırdı; bu takdirde padişahlığın
kemali nasıl zahir olurdu ki
O münkirler, öğütçülerin sözlerine, getirdikleri misallere aldırış etmediler, onların
sakallarına güldüler! İstersen sen de gül... fakat a murdar, ne vakte dek
yaşayacaksın, ne vakte dek Ey sevenler, niyaza başlayın, şad olun, bu kapıda
yalvarın... çünkü bu kapı, bugün açılacak!
Bahçede soğan, sarımsak vesaire gibi sebzelerin her birine ayrı bir evlek vardır. Her
biri, kendi cinsiyledir, kendi evleğindedir...yetişip olmak için orada rutubetten
gıdalanır durur! Sen safran evleğisin, safran olur... başka sebzelerle karışıp uzlaşma!
Ey safran, sudan gıdanı al da safran ol, zerdeye gir! Şalgam evleğine girip ağzını açma
da onunla aynı tabiatta, aynı huya sahip olma! Sen bir evleğe konmuşsun, o bir
evleğe... çünkü “Allah’nın olan yeryüzü pek geniş!”
Hele o yeryüzü yok mu O kadar geniş ki sefere çıkan devler, periler bile orada
kaybolmada!
O denizde, o ovada, o dağlarda vehim ve hayal bile yol alamaz; kaybolur gider! Şu
ova, o yeryüzündeki ovada uçsuz bucaksız denizdeki bir kara kıl gibi kalır!
Orada öyle durgun sular var ki akmaları gizlidir... hepsi de akarsulardan daha taze,
daha hoştur! İçten içe can ve ruh gibi gizli gizli akarlar, akıp giden ayakları
vardır!dinleyen uyudu, sözü kısa kes ey hatip... su üstüne yazı yazmayı bırak gayri!
Kalk ey Belkıs, alışveriş pazarı kızıştı...şu kesatçı hasislerden kaç!
Kalk ey Belkıs, ölüm gelip çatmadan şimdi ihtiyarınla kalk! Sonra ölüm, kulağını öyle
bir çeker ki hırsız gibi can çekişe sahneye gelir, teslim olursun! Bu eşeklerden ne
vakte dek nal çalıp duracaksın Eğer bir şey çalacaksan bari gel de laal çal!
Kız kardeşlerin ebedilik mülkünü elde ettiler, sense bu yaslı yurtta kalakaldın! Ne
mutlu ona ki bu yurttan sıçradı, çıktı...çünkü ecel, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!
Kalk, gel ey Belkıs de bir kerecik olsun din padişahlarıyla din sultanlarının yurdunu
gör!
Onlar, görünüşte dostlar arasında nağmelerle deve sürüyorlar ama iç aleminde gül
bahçesinde oturmuşlar, zevki safa ediyorlar. Bahçe, onlar nereye giderse beraber
gitmekte...fakat bu halktan gizli! Meyveler, beni topla, beni devşir diye yalvarmada...
abıhayat, benden iç diye niyaz etmede!
Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilal gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!..
yürümeye başladın mı ruh gibi ayaksız yürürsün... çiğneme zahmetine uğramadan
yüzlerce yemekler yersin! Ne gemime gam timsahı çarpar...ne ölümden kötüleşirsin!
Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht... sen hem iyi bir bahta nail olursun, hem
bizzat baht ve talih kesilirsin! Fakat zahirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa
ne fayda... bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!
Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hale düşersin... ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen
devlet kesil! Ey manevi er, kendin baht olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin Ey
güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin...
imkan mı var buna
ŞAİRE PADİŞAHIN İHSANI
Şairin biri, padişahtan elbise almak, rütbeye erişmek, ihsana nail olmak ümidiyle bir
şiir yazıp götürdü. Padişah ikram sahibiydi, şaire bin kırmızı altın verilmesini, bundan
başka daha da ihsanlarda bulunmalarını emretti.
Veziri dedi ki: Bu pek az... Hiç olmazsa ona o bin altın ver de safayı hatırla gitsin!
Hatta böyle bir şaire senin gibi ihsanda avucu denize benzer bir padişahın ona bin
altın vermesi bile azdır! Vezir, padişaha, harmanın onda biri şaire verilsin diye geçmiş
padişahların ihsanlarına dair hikayeler söyledi, hikmetlerden bahsetti.
Padişah da şaire on bin altınla değerli elbiseler verdi... şairin içini şükür ve sena yurdu
haline getirdi. Şair sonradan bu kimin gayretiyle oldu, padişaha benim ehliyetimi kim
bildirdi diye araştırdı.
Dediler ki: adı da Hasan, huyu da Hasen olan vezir yok mu, işte o buna sebep oldu.
Şair, bunu duyunca veziri methetti, bu hususta uzun bir kaside yazdı, vezirin evine
gidip sundu. (Bu kasidede padişahın methi hiç yoktu. Çünkü padişahın nimetleri,
hilatları, zaten dilsiz, dudaksız, padişahı methedip duruyordu!)
Birkaç yıl sonra şair, yine yok yoksun bir hale düştü, muhtaç oldu... rızıklanmak, ekin
parası bulmak ümidiyle, dedi ki: Yokluk ve darlık zamanında sınanmış şeyi aramak,
ona başvurmak daha iyi... Kerem ve ihsanda sınadığın kapıya gideyim de yine
ihtiyacımı arz edeyim.
Sibeveyh, Allah sözünün manasını anlatırken “Halk, hacet zamanında ona
sığınır...İhtiyaçlarımızı sana arz eder, sana sığınırız...hacetlerimizi senden diler, sen
de buluruz demektir” dedi. Binlerce akıllı kişi, dert ve ihtiyaç zamanında umumiyetle
o tek Allah’nın huzurunda ağlar, inler.
Hiçbir aklı eksik ve deli yoktur ki acizliğini varsın da bir nekese arz etsin! Akıllılar,
binlerce defa ihtiyaçlarının giderildiğini görmeselerdi hiç o tapıya canla başla giderler
miydi Hatta deniz dalgaları arasındaki bütün balıklar, yücelerde uçan bütün kuşlar
bile...
Fil, kurt, avlanan aslan, koca ejderha, karınca, yılan...Hatta toprak, su, yel ve her bir
kıvılcım bile kışın da dileğini ondan elde eder, baharda da! Bu gökyüzü, her an,
yarabbi, beni bir zaman bile aşağılatma diye ona yalvarır...
Benim direğim, senin korumandadır... bütün gökler sağ elinde dürülmüş, yayılmıştır,
der. Bu yer, beni su üstünde yükleyen sensin, kararımı elden alma diye niyaz eder.
Hepsi keselerini onun nimetiyle doldurup büzmüşler... hepsi hacet vermeyi ondan
öğrenmişlerdir.
Her peygamber, “Sabır ve namaz hususunda ondan yardım isteyin” diye ondan berat
ve ferman getirmiştir. Kendinize gelin; ondan isteyin... başkasından değil. Suyu
denizde arayın, kuru derede değil! Başkasından isteneni de o verir...o kimsenin sana
meyleden eline cömertliği ihsan eden yine Allah’tır.
İtaatından çekineni bile altınlara gark eder, Kanun yaparsa itaat eder de ona yüz
tutarsan neler yapmaz Şair, bir kere daha ihsan sevdasıyla yüzünü o ihsan sahibi
padişaha tuttu. Şairin hediyesi ne olacak Yeni bir şiir... onu ihsan sahibine götürür,
sunar, adeta rehin bırakır!
İhsan sahipleri, yüzlerce kerem ve cömertlikle altınlar yığarlar, şairleri beklerler.
Onlarca bir şiir, yüz denk kumaştan daha iyidir... hele denize dalıp da dibinden inciler
çıkaran bir şairin şiiri olursa! İnsan, önce ekmeğe haristir... çünkü gıda ve ekmek,
cana direktir. Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere
başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır. Fakat az bir şey elde eder de ekmek
için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şairlerin methine aşık olur.
İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler... lutfunu, ihsanını anlatmada
mimberler kursunlar...
Bu suretle de onun lutfu, ihsanı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun!
Allah, bizim huyumuzu da kendi huyuna uygun, kendi suretine göre yarattı, bizim
vasfımız da onun vasfından bir ödenektir.
Yaratıcı Allah da, kendisine şükür ve hamd edilmesini ister... bu yüzden insanın huyu
da böyledir;o da kendisinin övülmesini diler. Hele fazilette çevik ve üstün olan Allah
eri, sağlam tulum gibi o yelle doludur. Fakat insan, o methe layık değilse, o methin
ehli olmazsa yalancı yel, fayda vermez...tulumu yırtar, parlatır!
Bu meseli kendiliğimden söylemedim arkadaş; aklın başındaysa ve ehilsen serserice
dinleme! Bunu hakkındaki hicivleri duyunca, müşriklerin “ Ahmet neden medihten
hoşlanıyor, neden medihten memnun oluyor ” dediklerini işitince söyledi.
Şair, ihsan ölmedi ya diye evvelce nail olduğu ihsana şükran olarak yazdığı şiiri alıp
padişaha götürdü, sundu. İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı... ne mutlu o kişiye ki
bu merkebi sürdü! Zalimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı... vay o
cana ki bu hileyi, bu kötülüğü yaptı!
Peygamber “ Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir.
İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki... Allah indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz
bir şey değildir! Eyvahlar olsun o kişiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı... sakın, öldü de
canını kurtardı sanma ha!
Bırak bunu şimdi...şair, yol üstünde borçlu ve paraya pek ihtiyacı var! Şair önceki
ihsana nail olurum ümidiyle söylediği şiiri götürüp padişaha sundu. Güzelim incilerle
dolu olan o latif ve nefis şiiri, evvelki ihsan ve ikramın ümidiyle arz etti. Padişahın
adetiydi , yine adeti veçhile bin altın verin dedi.
Fakat bu sefer bu cömert vezir yücelik Burak’ına binmiş, dünyadan göçüp gitmişti.
Onun yerine başka birisi vezir olmuştu... bu vezir pek merhametsiz, pek hasisti. Dedi
ki: Padişahım, masraflarımız var... bir şaire bu kadar ihsanda bulunmak layık değil!
Ben, o şairi bu ihsanın onda on da birinin dörtte biriyle hoşnut ve razı ederim.
Oradakiler, önce o, padişahtan tam on bin altın almıştı. Şeker yedikten sonra şeker
kamışını nasıl çiğner... padişahtan sonra nasıl olur da dilencilik eder Dediler.
Vezir dedi ki: Ben onu öyle bir sıkarım ki nihayet beklemeden usanır, bizar olur...
Yoldan toprak alıp versem yeşillikten gül yaprağı veriyorum gibi kapar. Bunu bana
bırakın... Bu işte üstadım ben; işe girişen ateş bile olsa ben yatıştırmasını bilirim!
Süreyya yıldızından saraya dek uçsa yine beni görünce yumuşar!
Padişah, peki dedi... ne yaparsan yap, hüküm senin. Yalnız onu sevindir, çünkü bizim
iyiliğimizi söyler. Vezir, onu da, onun gibi daha iki yüz tane ümitlenip duran kişiyi de
bana bırak sen, dedi.
Vezir, şairi bekletti durdu... kış geldi geçti de bahar geldi! Şair bekleye bekleye
ihtiyarladı...bu dertle bu tedbirle adeta zebun oldu. Dedi ki: Altın yoksa bari bana söv
de canımı kurtar, kölen olayım!
Bekleme beni öldürdü, bari git de, yoksul canım rehinden kurtulsun! Nihayet vezir,
şaire o bin altının onda birinin tam dörtte birini, yani yirmi beş altın verdi... şair derin
bir düşünceye daldı. Kendi kendisine önce verilen ihsan, hem peşindi, hem de o kadar
çoktu. Bu ise hem geç kaldı. Hem de açılınca gördüm ki bir deste diken, dedi.
Şaire dediler ki: O cömert vezir dünyadan gitti, Allah rahmet etsin! O ihsan, onun
yüzünden kat kat artmıştı... onun zamanında ihsanlarda yanlışlık pek az olurdu. Şimdi
o gitti, ihsanı da beraber götürdü... o ölmedi, doğrucası kerem ve ihsan öldü!
O cömert, o akıllı vezir geçip gitti. Yoksulların derisini yüzen bu vezir gelip çattı. Yürü,
bunu al da hemencecik bu gece buradan kaç... yoksa bu inatçı, seni yakalar, elindekini
de alır! Senin bizim çalışmamızdan haberin bile yok...biz, ondan bu hediyeyi de
yüzlerce hileye başvurduk da aldık!
Şair, yüzünü onlara çevirdi de dedi ki: “ Ey beni esirgeyenler, bu kötü vezirler nereden
geldi Bu insanın elbiselerini soyan vezirin adı ne Söyleyin bana! Onlar “Hasan”
dediler. Şair, Yarabbi dedi... Onun adı da Hasan, bunun adı da... Ey din rabbi, yazıklar
olsun; nasıl oluyor da ikisinin de adı bir oluyor
Onun adı Hasan... fakat onun kaleminin bir yazısıyla yüzlerce cömert kişi padişaha
vezir ve muhasip olabilirdi... Bunun adı da Hasan... fakat bu Hasan’ın çirkin
sakalından yüzlerce ip örebilirsin! Padişah, böyle bir vezirin sözünü dinlerse kendisini
de rezil rüsvay eder, devletini de!
Firavun, Musa’nın sözlerini işittikçe kaç defa yumuşadı, ram oldu. Musa’nın sözleri,
öyle sözlerdi ki o eşsiz sözlerin güzelliğini duysa, taştan süt akardı. Fakat huyu kinden
ibaret olan veziri Haman’la görüşüp danışınca, Haman, ona “Şimdiye kadar
padişahtın... şimdi bir yamalı hırka giyenin hilesine kapılıp kul mu oldun ” derdi.
Bu söz, mancınıktan atılan taş gibi gelir, Firavun’un sırçadan yapılma sarayını
kırıverirdi! Güzel sözlü Kelim’in yüz gün uğraşıp yaptığını o, bir anda yıkar giderdi!
Senin aklın da vezirdir ve heva ve hevesine mağluptur... vücudun da Allah yolunu
kesip durmaktadır...
Allah’ya mensup bir öğütçü, sana öğüt verse o sözü, bir hileyle tesirsiz bırakmakta;
Bu, yerinde bir söz değil, kendine gel de yerinden, yurdundan olma... iş öyle değil,
kendine gel, delirme demektedir. Vay o padişaha ki veziri budur... her ikisinin yeri de
kin güden cehennemdir
Ne mutlu o padişaha ki müşkül işe düştü mü elini tutacak Asaf gibi bir veziri vardır.
Adaletli padişah, Asaf’a eş oldu mu “Nur üstüne nur” olur... “Padişah Süleyman”
veziri de Asaf oldu mu nur üstüne nurdur, amber üstüne amber!
Fakat padişah Firavun, veziri de Haman olursa ikisi de talihsizlikten, kötülükten
kaçamazlar, çaresiz perişan olur giderler! Karanlıklar üstüne çöken karanlıklara
düşerler de ne akıl, onlara yar olur, ne de kıyamet günü devlete erişirler!
Ben kötülerde kötülükten başka bir şey görmedim... sen gördüysen var selam söyle!
Padişah cana benzer, vezir de akla... fesatçı akıl, ruhu kötülüklere götürür. Akıl
meleği Harut’laşınca yüzlerce kötü kişiye sihir öğretir!
Cüz’i aklı kendine vezir yapma. Aklı küllü vezir yap padişahım. Heva ve hevesini
kendine vezir yapma da pak canın namazdan, niyazdan kalmasın. Çünkü bu heva ve
heves, hırslarla doludur ve içinde bulunduğu hali görür... aklın düşüncesiyse din
gününün düşüncesidir.
Aklın gözleri işin sonunu gözetir... Akıl, bir gül için diken zahmetini çeker durur! Fakat
o gül, öyle bir güldür ki ne solar, ne de güzün dökülür... koku almayan her kötü
kişinin burnu ondan uzak olsun!
DEVİN SÜLEYMANLIĞI
Aklın varsa başka bir akılla dost ol, görüş, danış! İki akılla bir çok belalardan kurtulur,
ayağını göklerin ta yücesine korsun! Dev kendine Süleyman adını taktı, devleti elde
etti, ülkeyi hükmüne aldı. Süleyman’ın yaptığı işleri görmüştü, onun gibi hareket
ediyordu... fakat iç yüzden yine devliği suratına vurmakta, devliği görünüp
durmaktaydı!
Halk, bu Süleyman’da o nur o temizlik yok; Süleyman’dan Süleyman’a ne farklar var.
O uyanıklığa benziyordu, buysa derin bir uyku gibi. Adeta o Hasanla bu Hasan gibi
aralarında pek büyük bir fark var diyordu. Dev de, “ Allah benim şeklimde güzel bir
dev yaratmıştır. Bir dev’e benim suretimi vermiştir; sakın o, sizi aldatmasın.
Meydana çıkar da Süleyman benim diye davaya kalkışırsa sakın onun suretine itibar
etmeyin” diyordu. Dev, hileyle onlara bu sözleri söylüyordu ama iyi adamların
gönüllerinde bunun aksi görünmekteydi. İyiyi kötüyü fark eden adamla oyun olmaz;
hele o adamın bu fark edişi ve aklı, gaypları görür söylerse!
Onlar, kendi kendilerine “A eğri sözlü, tersine gidiyorsun... Böyle tersine tersine gide
gide ta cehennemin en dibine kadar gideceksin ya! Süleyman, Süleymanlıktan kaldı,
yoksul oldu ama alnında o aydın dolunay parlayıp durmada. Sen, nihayet bir yüzüktür
kapmışsın ama zemheri gibi donmuş kalmış bir cehennemsin yine!
Biz neredeyiz... ululuk, sayvan ve kök önünde secde etmek nerede Böyle şeylerin
önüne baş komak şöyle dursun, hayvan tırnağını bile komayız biz! Hatta gaflete düşer
de baş komaya kalkarsak bile bir pençe gelir, başımızı yerden iter, mani olur...
Bu aşağılık kişiye baş komayın, kendinize gelin... bu bayağı adama secde etmeyin
der” demekteydiler. Ben, bu cana canlar katan hikayeyi anlatmaya kalkardım ama
Allah gayreti olmasaydı! Kanaat et, bu kadarcığını kabul eyle de başka bir vakit bunu
anlatayım!
Dev, adını Süleyman Peygamber taktı ama ancak çoluk çocuğu kandırmak için!
Namuzsuzun suretini, adını bırak... lakaptan addan kaç, manaya yürü! Onu halinden
işinden sor... onu halinde işinde ara!
Her sabah Süleyman Mescid-i Aksa’ya gelir, tam bir ihlasla Allah’ya ibadet ederdi. Her
gün mescidde yeni bir otun bittiğini görür, adın nedir, ne faydan var Ne biçim ilaçsın,
nesin, sana ne derler... kime ziyansın, faydan kime Diye sorardı.
Her ot, adını, tesirini söyler; “Şuna can’ım, öbürüne zehir...Buna zehirim, ona şeker...
adım, kader levhinde şudur diye dile gelirdi. Doktorlar Süleyman’dan o otu
öğrenirler,bilgi sahibi olurlar, ona uyarlardı. Bu suretle doktorluk kitapları düzdüler...
bedenleri hastalıklardan kurtardılar. Bu nücum ve tıp bilgileri, Peygamberlerin
vahiyleridir...yoksa akıl ve duygunun o tarafa nereden yolu olacak
Cüz’i akıl, bir şeyden hüküm çıkaracak akıl değildir. O, ancak fen sahibinden fenni
kabul eder, öğrenmeye muhtaçtır. Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir. Ama
vahiy sahibi ona öğretir. Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir,
fakat sonra akıl, onların üstüne bazı şeyler katar!
Dikkat ey de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadıkça öğrenebiliyor mu
Hile kılı kırk yarar ama usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez! Sanat bilgisi, bu
akılla olsaydı ustasız bir sanat meydana gelirdi!
Mezar kazma, en bayağı bir sanat... düşünceden, düzenden, fikirden doğacak değil ya!
Fakat Kabilde bu anlayış olsaydı Habili başı üstünde taşır mıydı Ben bu ölüyü, bu
kana, toprağa karışmış ölüyü ne yapayım, nasıl yok edeyim der miydi Bir de gördü ki
bir karga, ölü bir kargayı ağzına almış, hemen geldi...
Havadan indi Kabile öğretmek için mezar kazıcılığına başladı. Tırnaklarıyla yerden bir
toz kopardı, yeri kazıp hemen hemen ölü kargayı o mezara koydu; gömüp üstünü
toprakla örttü... bu suretle karga, Allah ilhamı ile bilgi sahibi oldu. Kabil, bunu
görünce yuh olsun benim aklıma dedi... bir karga bile bilgide benden üstün!
Allah, Aklıküll’e “Mazagalbasar” dedi... fakat cüzzi akıl her yana baka durur. Has
kişilerin nuru, Mazagalbasar aklıdır... karga aklıysa ölülere mezar kazma üstadı!
Karga, ardınca uçan canı nihayet mezarlığa götürür! Kendine gel de kargaya benzeyen
nefsin ardından git... Kafdağına, gönül Mescid-i Aksa’nda yeni bir ot yeni bir kök
bitmede!
Süleyman gibi sen de onlara dikkat et... onları izle, onların üstüne ret ayağını koyma!
Çünkü bu durup duran yeryüzünün halini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker
kamışı mı bitmiş, yoksa alelade kamış mı... her biten ot, bittiği yerin halini,
kabiliyetini bildirir! Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler
de gönüldeki sırları gösterir.
Mecliste bana söz söyleyecek adam bulsam çimenlik gibi yüz binlerce gül bitiririm.
Fakat söz söylerken de nefes öldüren bir pezevenk olsa gönüldeki nükteler hırsız gibi
kaçar. Herkes
in hareketi kendisini çeken ne yandaysa o taraftadır... doğru adamın çekişi, yalancının
çekişine benzemez.
Gah sapık bir halde, gah doğru yolu bulmuş olarak gider durursun...ne seni
sürükleyen ip meydandadır, ne çeken adam! Kör bir deveye benzersin... boynundaki
yular seni yeder durur; fakat sen çekeni gör, yuları değil!
Kafir, köpeğin ardına düşüp gittiğini görseydi güçlü kuvvetli Şeytan’a mazkara olur
muydu Hiç Onun ardına bir namussuz gibi düşer miydi hiç Hemencecik ayağını
çeker, kurtulurdu!
Sığır kasapların ne yapacağını bilseydi hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi
Yahut ellerinden kepek yer miydi... yahut da onların yüze gülücüğüne aldanır onlara
süt verir miydi
Hatta ot yese bile, neden beslendiğini bilseydi o otu hazmedebilir miydi Şu halde
alemin direği gafletten ibarettir...devlet nedir Dev yani koş kelimesiyle let yani
dayak kelimesinden meydana gelme bir kelime! Önce koş... koş da sonunda dayak ye!
Bu yıkık yerde devlet sahibine eşekçesine ölümden başka hiçbir şey yok!
Sen, bir işe el atar, o işe iyice sarılırsın...o işteki ayıp ve noksan o anda sana
örtülüdür. Allah, senden o işin ayıbını örttüğünden canla başla o işe girişebilirsin.
Hararetle sahip olduğun fikrin de ayıbı senden gizlidir. Sana o fikirdeki ayıp ve kusur
belli olsaydı ondan kaçardın...canın, bu fikirle aramda keşke mağriple maşrik arası
kadar uzaklık olsaydı der!
Nihayet ondan usanır, pişman olursun ya...bu hal, evvel olsaydı hiç ona koşar mıydın
Şu halde ona girişelim, kaza ve kadere uygun olarak o işi görelim diye önce ondaki
ayıbı, kusuru, bizden gizlemiştir.
Kaza ve kader, hükmünü izhar edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlıkta
ayrı bir kaza ve kaderdir...bu pişmanlığı bırak da Allah’a tap! Pişman olmayı kendine
adet edinirsen boyuna pişman olur durur, nihayet bu pişmanlığı da daha ziyade
pişman olursun! Ömrünün yarısı perişanlıkta geçer, öbür yarısı da pişmanlıkta heder
olur gider!
Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de daha iyi bir hal, daha iyi bir dost ve daha iyi bir iş
ara! Elinde daha iyi bir iş yoksa pişmanlığın neye Neyi fevt ettin de pişman oluyorsun
ki Eğer biliyorsan bilirsin ki doğru yol, Allah’a tapmaktan ibarettir...yok bilmiyorsan
herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki
İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin...ey yiğit zıt zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri
terk etmekten acizsin... o vakit günah işlememekten de acizdin! Aciz olduktan sonra
pişmanlık neden O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara! Alemde bir kadir olmadıkça hiç
kimse, ne bir acizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur... bunu böyle bil!
Böylece, olmasına çalıştığın her isteğin ayıbından bihabersin... onun ayıbı ve noktası,
sana örtülüdür! O istediğin ayıp ve noksanı sana görünseydi canın o araştırmadan
kaçıverirdi! O işin ayıp ve noksanı sence belli olsaydı seni hiç kimse o işe, hatta çeke
çeke bile olsa götüremezdi! nefret ettiğin öbür iş yok mu Ondan neden nefret ettin
Çünkü ayıbı, noksanı meydana çıktı da ondan!
Ey sırları bilen güzel sözlü Allah, kötü işlerin ayıbını, noksanını bizden gizleme! İyi
işleri de bize ayıplı gösterme de o işe gidelim ,sarılalım... çalışmamız heba olmasın,
gayretimiz soğumasın! Yüce Süleyman, adeti veçhile alaca karanlıkta mescide giderdi.
Her gün, adeti veçhile mescitten yeniden yeniye hangi ot, hangi kök bitmiş... o
padişah,bunu arar araştırırdı. gönül haktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle
görür, tanır.
Sofinin biri, bir bağda neşelenip açılmak için soficesine yüzünü dizine dayamış,
varlığının derinlerine dalmış gitmişti. Her zevekilin biri onun bu uykusundan usandı.
Dedi ki: Ne uyuyorsun ya hu Bir başını kaldır da üzüm çubuğuna, şu ağaçlara,
“Allah’ın rahmet eserlerine bakın” dedi... yüzünü şu rahmet eserlerine çevir, seyret!
Sofi dedi ki: A heveskar kişi, Allah eserleri gönüldür... dışarıdakilerse ancak ve ancak
Allah eserlerinin eserleridir. Bağlar, bahçeler, yeşillikler, gönüldedir... dışarıdakiyse
akarsuya vuran akislere benzer. O görünen bağ, suya akseden hayali bir bağdır...
suyun letafeti yüzünden oynar durur!
Bağlar, bahçeler, meyveler, gönüldedir. Onların letafetinin aksi, şu suya toprağa
vurmuştur! O neşe selvisinin aksi olmasaydı Allah bu aleme aldanış yeri demezdi. Bu
aldanış şudur; yani bu hayal, erlerin gönülleriyle canlarının aksinden hasıl olmuştur.
Bütün aldananlar, cennet budur sanarak bu akse gelmişlerdir.
Asıl bağlardan, bahçelerden kaçarlar da bir hayalle eğlenir kalırlar! Fakat bu gaflet
uykusu başa geldi de uyandılar mı doğruyu görürler ama o görüşte ne fayda var
Sonra mezarlığa bir feryadu figandır, bir ahu vahdır düşer... kıyamete kadar bu
yanılmalarına hasret çekip dururlar!Ne mutlu o kişiye ki ölümden önce öldü... yani bu
üzümün aslından bir koku elde etti!
Derken Süleyman bir bucakta başağa benzer bir yeni otun bitmiş olduğunu gördü.
Yeşil, taze, görülmedik bir ottu bu... adeta yeşilliği göz alıyordu. Süleyman, o ota
derhal selam verdi; o da selamını aldı; Süleyman, otun güzelliğine şaştı kaldı. Dedi ki:
adın ne... dilsiz dudaksız söyle bakalım! Ot ey alem padişahı bana keçiboynuzu derler,
dedi.
Süleyman, sen de ne haysiyet var Dedi. Ot dedi ki: Bittiğim yer yıkılır viran olur. Ben
keçiboynuzuyum... bittiğim yer perişan olur; şu suyun toprağın yıkıcısıyım ben!
Süleyman, derhal ecelinin geldiğini, göçme vaktinin göründüğünü anladı. Dedi ki:ben
hayatta oldukça şüphe yok ki bu mescit, yeryüzündeki afetlerden bozulup yıkılmaz.
Ben yaşadıkça nasıl olurda Mescid-i Aksa perişan olur, yıkılır gider
Şu halde şüphe yok, mescidimiz, ölümümüzden sonra yıkılacak! Bedenin secdegahı
olan mescit, gönüldür... kötü dost da her yerde mescitte biten keçiboynuzudur! Sende
kötü dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel... ondan kaç, onunla az konuş, görüş!
Onu kökündeki sök, çıkar ... çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker,
mahveder, mescidini de!
Ey aşık, eğrilik, sana keçiboynuzu gibidir...çocuklar gibi niye eğriliğe doğru gider,
sürtünürsün Kendini suçlu bil suçlu gör...korkma da o ders üstadı, senden dersi
çalmasın. Cahilim, bana öğret demen, bu çeşit insaf sahibi olman, namus ve şeref
gözetmenden iyidir! Ey yüzü nurlu çocuk, “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” demeyi
babandan öğren!
O, ne bahaneler buldu, ne hileye kalkıştı, ne de düzen bayrağını yüceltti. Fakat İblis,
bahse girişti, bahse girişte, benzin kırmızı, beni sen sararttın... renk, senin verdiğin
renktedir...beni boyayan sensin; suçumun da aslı sensin, uğradığım afetin,
dağlandığım dağın da, dedi!
Kendine gel de “Rabbi bima agveyteni”yi oku...oku da cebri olma, ters bir kumaş
dokumaya kalkışma! Cebir ağacına ne vakte dek sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir yana
bırakacaksın İblis ve soyu sopu gibi Allah ile savaşta, mübasedesin... Eteklerini
çemrer de isyana öyle koşar, gidersin... bu kadar hoşlukla, bunca istekle cebir olur
muymuş
O kadar istekle kim, kötülüğe gider... böyle oynaya oynaya kim sapıklığa koşar Sana
başkaları öğüt verdikçe o işin iyiliğini söyler, belki yirmi erle bu hususta savaşa
girişir, yirmi ere karşı ayak direrdin! Doğrusu budur...yol ancak budur...ve bundan
ibarettir; adam olmayandan başka kim beni kınar ki Dersin!
Mecbur olan adam böyle söz söyler mi Yolsuz olan kişi, böyle savaşır mı Nefsin neyi
isterse ihtiyarın var, fakat aklının istediği şeyde mecbursun ha! Bahtı yaver ve talihi
kutlu olan bilir ki akıl ve zeka taslamak iblis’tendir, aşk Adem’den!
Akıl ve zeka denizde yüzgeçliğe benzer... bundan az kişi kurtulur ve yüzgeçlikte
bulunan nihayet gün gelir, gark olur gider! Yüzgeçliği bırak, kibirden, kinden
vazgeç...bu ırmak değil; denizdir deniz! Hem de öyle sığınılacak bir yeri olmayan
uçsuz bucaksız deniz ki yedi denizi bir saman çöpü gibi kapı verir!
Aşk, ileri gidenler için bir gemiye benzer...gemiye binen kişinin bir afete uğraması
nadirdir, çok defa kurtulur. Aklı zekayı sat da hayranlığı satın al... akıl ve zeka zandır,
hayranlıksa bakış görüş! Aklı Mustafa’nın önünde kurban et...Hasbiyallah de, yani
Allah’ım bana yeter!
Kenan gibi gemiden baş çekme... ona da zeki aklı bu gururu vermiş aldatmıştı. Ben
yüce bir dağın üzerine çıkar kurtulurum, neden Nuh’a minnet edeyim Dedi. A akılsız
nasıl olurda onun minnetini çekmezsin! Allah bile onun mihnetini çekmekte. Nasıl olur
canımız ona minnettar olmaz! Allah bile ona şükretmede, minnet etmede!
A hasetle dolu mağrur kişi, onun minnetini Allah bile çekiyor! Keşke o yüzme
öğrenmeseydi de Nuh’a minnet etse, gemiye girmeye tamah etseydi! Keşke çocuk gibi
hilelere cahil olsaydı da çocuklar gibi anasına el atsa, anasına sarılsaydı! Yahut da
nakli bilgi ile az dolu olsaydı da gönlü bir veliden vahiy ilmini kapsaydı!
Böyle bir nur varken kitabı önüne açarsın vahiy ile dinlenen ruhunda seni azarlar!
Zamanın kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye
benzer! Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü...ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin!
Babam, insanların padişahı, bunun için “cennetliklerin çoğu aptaldır” dedi. Akıl ve
zeka sana kibir ve gurur verir... aptal ol da gönlün doğru kalsın! Aptallık dediğim
halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir... bu aptallık, ona hayran olan
adamın aptallığıdır!
Kendilerini unutup Yusuf’un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar... bu yüzden
ellerini doğrayanlar yok mu işte onlar aptaldır! Aklı, dost aşkında kurban et...akılların
hepside o taraftandır, odur!Akıllılar akıllarını o tarafa göndermişlerdir. Yalnız sevgili
olmayan ahmak, bu tarafta kalmıştır!
Hayretle şu baştan aklın gitti mi başındaki her saç, bir baş, bir akıl kesilir! O tarafta
akla, beyne düşünce zahmeti yoktur...çünkü orada her ova, her bahçe akıl ve beyin
bitirir! Bu ovadan geçer, o taraftaki ovaya gelirsen nükteler duyarsın... oradaki
bağlara, bahçelere gelirsen hurma fidanın sulanır, yeşerir!
Bu yoldaki köşkü, sayvanı, şöhreti şanı terk et... kılavuzun hareket etmedikçe hareket
etme! Başsız hareket eden, kuyruk olur... böyle adamın hareketi akrebin hareketine
benzer! Eğri gider, geceleri görmez, çirkindir, zehirlidir... işi gücü, temiz bedenleri
dalamak ,sokmaktır!
Başını ez onun...huyu hep budur, ahlakı hep bu ...bu huyundan vazgeçmez o! Onun
için en iyi şey, başının ezilmesidir...çünkü bu suretle can kırıntısı da o kötü tenden
kurtulmuş olur! Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun! Fakat
elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini... yoksa yüzlerce zarar yapar.
Kötü yaradılışlı kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkiyanın eline kılıç vermeye
benzer! Sarhoş zencinin eline kılıç vermek, adam olmayana bilgi belletmekten yeğdir.
Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir. Savaş delilerin
ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere farz olmuştur.
Onun canı delidir, teni de elindeki kılıçtır... o çirkin huylunun elindeki kılıcı al!
Bilgisizlere, geçtikleri mevkiinin yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse
yapamaz! Çünkü ayıbı gizliyken meydan bulur da yılanı, delikten çıkar, sahralara
uğrar! Cahil kötü hükümler yürüten bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple
dolar!
Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğini
dileyen kendisidir. Çünkü o ya hasisliğe kalkışır, az verir... yahut cömertliğe girişir,
yersiz ihsanlarda bulunur! Şahı, beydak hanesine kor... ahmak, ihsanda bulundu mu
ihsanı, buna benzer işte!
Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu mevki sanır ama hakikatte kuyuya düşmüş
demektir! Yol bilmez ,kılavuzluk etmeye kalkışır... kötü ruhu, cihanı yakar, yandırır!
Yokluk yolunun çocuğu, pirlik etmeye girişirse ardına düşenler, devletsizlik
gulyabanisine çatarlar! Gel de sana ayı göstereyim der ama o nursuz pirsiz, ayı hiç
görmemiştir ki! Ömrümde ayın aksini suda bile görmemişken nasıl olurda
gösterebilirsin a hamhalat, a bön! Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime
çektiler!
Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey ürküp kaçan, kilimden çık! Kilime baş
çekme, yüzünü örtme... çünkü alem şaşkın bir beden, sense bu aleme akılsın! Kendine
gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme... çünkü sende vahiy mumunun nurları
var! Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!
Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir...sana sığınmadıkça aslan bile Tavşan
kesilir! Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... çünkü sen, ikinci Nuh’sun!
Akıllılara bir yol gösterici lazım... Hele yol, deniz yolu olursa! Kalk da yolu vurulmuş
kervana bak...her yanda kaptan kesilmiş gül yabanileri gör!
Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin... Ruhullah gibi yalnız
yürümeyi adet edinme! Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe
benziyorsun... bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil
topluluğa gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sense Hümasın!
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür... köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü
bırakmaz. Kınayanlar, senin dolunayına karşı köpeklere benzerler... sana karşı
yürüyüp dururlar! Bu köpekler, “ Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar...
ahmaklıklarından senin dolunayına karşı hav havlayıp durmaktalar!
Ey şifa, hastayı terk etme... Ey şifa hastayı terk etme... sağıra kızıp körün sopasını
bırakma! Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Allah’dan yüzlerce ecir alır,
yüzlerce sevaba girer! Kim bir kötü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu
bulur!”
Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin... ahir zamanın yasına
neşesin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları, yakın makamına
kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu
ben vururum, sen tasalanma, neşelen, neşeli neşeli yürü!
Onun körlüğüne körlükler katarım... o, şeker sanır ama ben ona zehir veririm! Akıllar
benim nurumla parlar, aydınlanır... hileler, benim hilemden öğrenilir! Alemdeki erkek
fillerin ayaklarına göre Türkmenin kara çadırı nedir ki
Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karşı nedir Derhal korkunç
sur sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın! Sen vaktin israfilisin; doğruca kalk
da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Ey mihnetlere düşmüş de soru soran kişi,
dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce alem kopmada!
Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmağın sorusuna verilecek cevap sükuttan ibarettir
padişahım! Duamız kabul edilmeyince Allah göğünden isteğimize sükutla cevap verilir
canım! Harman devşirme zamanı geldi ama yazıklar olsun... gün bahtımız yüzünden
geçti gitti! Gün dar... halbuki bu söz, o kadar geniş ki bütün bir ömür bile ona az gelir!
Bu daracık çukurlarda mızrak oyununa girişmek, bu oyunu oynayanları utandırır!
Vakit dar... fakat oğul, halkın hatırı ve anlayışı da vakitten yüz kere daha dar!
Ahmağın cevabı, mademki sukuttur... ne diye sözü uzatıp durursun Allah rahmetinin
yüceliği ve kerem denizinin dalgalanması yüzünden her çorak yere yağmur yağdırıp
ıslatmada!
AHMAĞA VERİLECEK CEVAP SUSMAKTIR
Bir padişahın aklı ölmüş, şehveti diri bir kölesi vardı. Padişahın ince hizmetlerini
bırakır, kötü düşüncelere dalar, fakat yaptığını iyi sanırdı! Padişah nafakasını azaltın...
söylenir dırlanırsa adını kullar arasından silin dedi. Kölenin aklı azdı, hırsı çok...
nafakasını az görünce kızdı, serkeşleşti.
Aklı olsaydı kendi kendinin etrafında döner dolaşır, düşünür taşınır da suçunu görür,
kendisini affettirirdi. Eşekliği yüzünden bir ayağı bağlanmış eşek serkeşliğe kalkıştı
mı iki ayağı da boynuna bağlanır! Eşek, bana bir bağ kafidir derse aldırış etme! Çünkü
bu iki bağ, o bayağı hayvanın hareketi yüzünden bağlanmıştır!
Hadiste gelmiştir: Ulu Allah, halkı üç çeşit yarattı. Bir bölüğü, tamamı ile akıldan,
bilgiden ve cömertlikten ibaret... bunlar meleklerdir, secdeden başka bir iş bilmezler!
Yaradılışlarında hırs ve heva yoktur... mutlak nurdur onlar, Allah aşkıyla dirilmişlerdir.
Bir bölüğü ise bilgisizliktir... hayvan gibi ot otlamakla semirirler.
Onlar, ahırdan, ottan başka bir şey görmezler... kötülükten de gafildirler, yücelikten,
iyilikten de! Üçüncü bölükse Ademoğullarıdır, insanlardır. Bunları yarı yaradılışları
bakımından melektirler, yarı yaradılışları bakımından eşek! Eşek olan yarıları,
aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!
İlk iki bölük savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat bu bölük,
yani insan ikisine de aykırıdır ve azap içindedir. Bu insanda sınanma yönünden
bölüklere ayrılmıştır... hepsi insan şeklindedir ama üç kısımdır: Bir kısmı, mutlak
varlık olan Allah’ya dalmış, kendini kaybetmiş olanlardır... bunlar İsa gibi meleklere
katılmışlardır.
Surette insandır bunlar, fakat hakikatte cebrail... kızgınlıktan heva ve hevesten,
dedikodudan kurtulmuşlardır. Riyazattan da kurtulmuşlardır, zahitlikten ve savaştan
da... sanki onlar, insanoğlundan doğmamışlardır! İkinci kısmı eşeklere katılmış
olanlardır. Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet
kesilmişlerdir.
Bunlardaki cebrail’lik meleklik sıfatı gitmiştir... çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük,
sığamadı, geçip gitti! Canı olmayan adam ölür... canında bu sıfat bulunmayan kişi de
eşek olur. Çünkü bu sıfatta olmayan can bayağıdır, aşağıdır... bu sözü sofi söylemiştir,
doğrudur! O hayvanlardan da fazla can çekişir... alemde ince işlere girişir!
Onun örüp dokuduğu hile ve şeytanlık, başka bir hayvandan zuhur edemez! Altın
sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır... Hendese bilgilerinin en ince
noktalarını bilir, yahut nücum, tıp ve felsefe bilgilerini elde eder! Çünkü onun, ancak
bu dünya ile alakası vardır... yedinci kat göğe çıkmaya yolu yoktur.
Bütün bu bilgiler, ahır yapısına yarar... ahır da öküzle devenin varlığına destektir!
Hayvanların birkaç gün yaşamalarına yarayan bu bilgilerin adını, şu ahmaklar
remizler, ince şeyler kodular. Allah yolunun, Allah durağının bilgisini ancak gönül
sahibi, yahut da gönül sahibinin gönlü bilir! İşte Allah bu terkiple latif bir hayvan olan
insanı yarattı, onu bilgilere eş etti.
O bölüğe “hayvanlar gibi” dedi... çünkü uyanıklığın uykuyla ne münasebeti var
Hayvani ruhta ancak uyku bulunur... bu çeşit insanlarda aksine duygular vardır. Fakat
uyanıklık gelmedi de hayvani uyku kalmadı mı duygusunun aksi ve aykırı olduğunu
levhten okur anlar! Uykuya dalan kişinin uyandığı zaman, rüyada gördüklerinin aksini
görmesi gibi! Hülasa o aşağılık kişi, aşağılık alemdendir ... onu bırak, “ Ben batanları
sevmem, de!”
çünkü hayvani ruha sahip olan kişinin, huylarını değiştirmeye, nefsiyle savaşa
girişmeye, aşağılıktan kurtulmaya istidadı vardı ama o istidadı fevt etti! Halbuki
hayvanda istidat yoktur... hayvanlıktaki özrü apaçıktır! İnsandan yol gösteren bu
istidat gitti mi ne yerse yesin eşek beynidir!
Aklı arttıran bir ilaç olan beladür yese afyon kesilir... kalp illeti ve akılsızlığı artar!
Gece gündüz savaşta, çekiştedir bunlar... sonu yani insanlığı, önüyle yani
hayvanlığıyla savaşır durur.
Bu, Mecnun’la devesine benzer... o, ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!
Mecnun’un sevdası, önde bulunan Leyla’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp
yavrusuna ulaşmak! Mecnun, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri
döner, geriye giderdi.
Mecnun, tamamı ile aşkla, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine
imkan yoktu. Kendisini gözetleyen akıldı... fakat aklını, Leyla’nın sevdası kapmıştı!
Deveye gelince o, çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı... yularını gevşek hissetti mi,
anlardı ki Mecnun daldı gitti... hemen geriye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa
doğru gitmeye başlardı.
Mecnun kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini
anlardı. Üç gün böyle yol aldılar... Mecnun, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.
Nihayet dedi ki: A deve, ikimizde aşığız ama birbirimize aykırıyız... arkadaşlığa layık
değiliz! Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da senden ayrılmak gerek!
Bu iki arkadaş da, birbirinin yolunu vurmada...tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol
azıtır gider! Senin canın da arşın ayrılığı ile yoksulluğa düşmüş... teninse diken aşkıyla
deveye dönmüş! Can, yücelere kanatlar açmada...ten, tırnaklarıyla yere sarılmada! Ey
vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça canım, Leyla’dan uzak kaldı gitti!
Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi bende seninle bu hallere düştüm...
ömrüm geldi geçti! Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret... halbuki ben,
senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kalakaldım!
Yol yakın... fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adamakıllı usandım artık! Bu
sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım,
yandım artık, dedi! Ona o geniş ova daracık bir hale geldi... kendisini bir taşlığa
atıverdi! Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi...
Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı! Ayağını bağladı, top olurum de
dedi, onun çevganının önüne düşer, yuvarlanarak giderim! İşte güzel sözlü hakim,
tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.
Allah aşkı, hiç Leyla’nın aşkından az değersiz olur mu Ona top olmak elbette daha
doğru, daha yerinde! Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevganiyle yuvarlanarak git!
Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Allah çekişiyle olur... halbuki önceki
gidişimiz, deveyle idi!
Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır... bu gidiş cinlerin gidişiyle de olmaz, insanların
çalışmasıyla da! Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir... bunu, Ahmed’in lutfu
meydana getirdi vesselam!
KÖLENİN ŞİKAYETİ
Sözü kısa kes de padişaha mektup yazıp gönderen köleyi anlat! O köle, nazenin
padişaha savaşla, varlıkla, kinle dolu bir mektup yazıp gönderir. Kalıbın, cesedin
mektuptur, ona dikkat et, padişaha layık mı, değil mi Bir anla da sonra gönder!
Bir bucağa git, mektubu aç, oku... bak bakalım, içindeki sözler,padişahlara layık olan
sözler Layık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz! Fakat ten
mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü! Bu
mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil! Hepimiz,
fihriste kani olmuş kalmışız... çünkü heva ve hevese, hırsa bulaşmışız!
Halbuki o fihrist, ona baksınlar da metni de öyle sansınlar diye halka bir tuzaktır.
Mektubu aç, bu sözden baş çevirme! Allah, doğruyu daha iyi bilir! Mektubun fihristi,
dille ikrar etmeye benzer... halbuki sen gönül mektubunun metnini sına! Bak bakalım,
ikrarınla muvafık mı Buna bak da işin, münafıkların işine dönmesin!
Ağır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dışına bakmakla yükü hafiflemez ki!
Asıl içine bak...çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de taşımaya değerse taşı! Yoksa
çuvalındaki taşları boşalt... kendini bu saçma işten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!
Çuvala aklı erer padişahlara, sultanlara götürülebilecek şeyleri doldur!
Bir fakih, bez parçaları toplamış, sarığın içine ezip büzerek yerleştirmişti. Bu suretle
kavuğunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet vermesini ve
mescide gelince baş köşeye geçirilmesini istiyordu. Elbiselerden parçalar almış,
onlarla sarığını büyütmüştü. Sarığının dışı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat
içi, münafık gönlü gibi rezil, çirkin bir şeydi.
Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarığın içine gömülmüştü. Bir sabah çağı,
bu şatafatla bir şeyler elde etmek üzere medreseye giderken, hırsızın biri de dar bir
yolda her türlü hilelere başvurup bir şeyler yapmak üzere bekliyordu.
Fakih, o yola sapınca hemen başından kavuğunu kaptı, işini başarmak için koşup
gitmeye başladı. Fakih arkasından bağırdı: oğul, sarığı çöz de öyle götür! Böyle dört
kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdüğün hediyeyi bir aç da gör! Onu, elceğinizle
bir aç, ovala da sonra götür, sana helal ettim! Hırsız, kaçarken sarığı çözer çözmez
içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...
O bir şeye yaramaz, o olmayasıca sarığından kala kala hırsızın elinde ancak bir arşın
doğru düzen bezceğiz kaldı! Hırsız, elindekini yere vurup “A aşağılık adam, bu hileyle
beni işimden gücümden ettin” dedi.
Fakih dedi ki: “ Hileyle seni yolundan alıkoydum ama nasihat yollu işi de anlattım!
Dünya da böyledir işte... bir hoşça açılır saçılır ama vefasızlığını da bağıra bağıra
söyler! Bu oluş ve bozuluş aleminde o hile, oluştur, nasihat da bozulmuş üstadım!
Oluş der ki: İzim kutludur... ardımdan gel! Bozuluş da git der, ben hiçbir şey değilim!
Ey baharların güzelliğine şaşırarak dudağını dişleyip duran, güzün sapsarı benzine ve
mevsimin soğukluğuna bak! Gündüzün güneşin yüzünü güzel görmektesin ama onun
bir de batma zamanında ölümünü düşün!
Dolunayı şu güzelim çardakta bir hoşça seyredersin ama ay sonunda bir de hasretine
bak onun! Bir oğlan, güzellikle halkın efendisi olur... olur ama yarın da bunar, halka
rezil rüsvay olur! Gümüş bedenli güzellerin vücudu, seni avladıysa ihtiyarlıktan sonra
bir de pamuk tarlasına dönen bedene bak!
Ey yağlı, ballı yemekleri gören, yiyen, onların fazlasını git de helada seyret! Pisliğe
nerede senin o güzelliğin... nerede senin tabaklarda o hoş görünüşün, yerken senden
duyulan o zevk, o lezzet, de! O sana der ki: o taneydi... ben de onun tuzağıydım... sen
avlanınca o tane gizlendi!
Nice parmaklar vardır ki üstatlar bile onları kıskanır ama sonunda iş işlerken tir tir
titrer! Can gibi güzel baygın gözler, nihayet görmez olur, onlardan su damlamaya
başlar! Aslanların safında giden aslan gibi yiğit er, sonunda bir fareye mağlup olur!
Sanat sahibi ve çevik istidatlı kişiye sonunda bak! İhtiyar eşeğe döner, bunar gider!
Akıllılar alan siyah ve miskler saçan kıvırcık saçlar, nihayet boz eşeğin çirkin
kuyruğuna döner! Önce açıla saçıla oluşuna güzelce bir gör, sonunda da bozuluşunu,
rüsvay oluşunu seyret! Önce sana tuzağını apaçık gösteren şey, sonunda ona kapılan
hamların bıyığını, sakalını yoldu!
Artık dünya, beni hileleriyle aldattı...yoksa aklım, onun tuzağından kaçardı elbet
deme! Altın gerdanlığı, hamaili bir gör de bak...hakikatte nasıl bir tomruktur, bir
zincirdir o! Böylece bütün alem cüzlerini say dök... hepsini önünden ve sonundan bir
gör! Kim daha ziyade sonu görürse o, daha kutludur... fakat kim ahırı görürse o daha
fazla kovulmuş, sürülmüştür!
Her şeyin yüzünü güzel ve parlak ay gibi gör...fakat evvelini gördükten sonra sonunu
da seyret! Seyret de kör iblise dönme... o, noksan olduğundan noksan görür, bir yanı
görür de bir yanı görmez! Adem’in toprağını gördü de dinini görmedi... bu alemi gören
maneviyatını görmedi.
Ey, yiğit er, erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal mülk bakımından
değildir. Öyle olsaydı aslan ve fil, daha kuvvetli olduğu için insandan yüce, daha üstün
olurdu a kör! Ey yalnız bu anı gören, erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin
kadına nazaran daha ziyade sonu görür olmasındandır!
Erkek, işin sonunu göremezse işin sonunu görenlere nazaran kadın gibi noksan
sayılır! Alemden iki zıt ses gelmektedir... bakalım sen hangisine istidatlısın Bir
tanesi, iyi kişilere hayattır... öbürü kötü kişilere hile! Bir ses, ey güzel ve bana düşkün
olan kişi, ben diken çiçeğiyim... çiçek dökülür, ben kalırım; diken dalından ibaretim
ben der.
Çiçeği, ey gül satan, gel bu yana der... dikenin sesiyse bizim yanımıza gelmeye
kalkışma der! Bu seslerden birini kabul ettin mi öbürünü duymazsın bile... çünkü
seven kişi, sevgiliye aykırı olan kişilerin sözlerine sağır olur! O seslerin biri işte ben
buracıktayım, hazırım der. Öbür ses de, sen benim sonuma bak der.
Cihanın bozuluşu, “benim şimdiki halim biledir, pusudur... sonumu, bir aynaya
benzeyen önüme bak da gör!” der. Bu iki çuvaldan birine girdin mi öbürüne zıt olur,
artık ona layık olmazsın! Ne mutlu ona ki erlerin akıllarının duyduğu bu sesi, önceden
işitti! Gönül evini hangi ses boş bulursa o gelir, tutar... artık sahibine ondan başkası
ya eğri görünür, yahut acayip! Yeni testi sidiği emerse artık su, ondan o pisliği
gideremez!
Alemde her şey, bir şeyi çekmektedir... küfür, kafiri, doğruluk, doğru yola götüreni!
Kehlibar da vardır, mıknatıs da... sen demir de olsan, saman çöpü de olsan elbette bir
tuzağa düşersin! Demirsen seni bir mıknatıs kapar... yok saman çöpüysen kehlibara
tutulur, ona gidersin!
İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötülerin yanında yer alır, onlara komşu olur! Musa,
Kıpti’ye göre pek kötüdür ama Haman da İsrailoğullarına göre taşlanmış melunun
biridir. Haman’ın canı Kıpti’ye çeker, Adem’in midesi buğdayla suyu! Karanlık
yüzünden birisini tanıyamadın mı, kendisine kimi imam edinmiş, kime uymuş... bak,
ne olduğunu anlarsın!
ARİFİN GIDASI
Her yavru, anasının ardından gider... bununla da cinsiyet anlaşılır. Adem oğluna süt,
göğüsten gelir, eşeğin sütü de bedeninin yarısından, aşağılık tarafından akar. Adalet
taksimcidir, bölüşülecek şeyleri o bölüştürür... fakat şaşılacak şey şu ki bunda ne
cebir vardır ne de zulüm! Cebir olsaydı pişmanlık olur muydu Zulüm olsaydı Allah’nın
koruması olur muydu
Gün geçti, ders yarına kaldı... sırrımız hiç güne sığar mı ki Ey kötü kişinin
yaltaklanmasına inanan, sözleri doğru sayan, sen su habbelerinden bir kubbe
yapmışsın ama o öyle bir çadır ki ipleri pek kuvvetsiz, hile yıldırıma benzer... onun
ışığıyla yolcuların, yolu görmelerine imkan yok! Bu alemde de bir şey yok, bu
alemdekilerde de! Her ikisi de vefasızlıkta aynı gönüle sahip!
Dünyanın oğlu dünya gibi vefasız... sana yüz tutar ama o, yüz değildir, arkadır! Fakat
o cihanın ehli, o cihan gibi ebedi olarak ihsan ve keremdeki ahitlerinde,
peymanlarında dururlar! Hiç iki peygamberin birbirine zıt olduğunu, birbirlerinin
mucizesini kapıp aldığını gördün mü O alemin meyvesi solar, bozulur mu Akla
mensup neşe kederlenmez ki!
Nefis, ahdinde durmaz; o yüzden gebertilecek bir şeydir ya! Kendisi de alçaktır,
kıblegahı da alçaktır. Nefislere de bu alçaklar topluluğu layıktır... ölüye mezarın,
kefenin layık olduğu gibi! Zekidir, ince şeyleri bilir... bilir ama değil mi ki kıblesi
dünyadır, onu ölü bil sen!
Allah’nın vahiy suyu bu ölüye ispat etti de ölü topraktan bir diri zuhur etti. Fakat sen
vahiy gelmedikçe sakın o yüzüne sürdüğün ömrü uzun olasıca kırmızılığa güvenip
aldanma, gururlanma ha! Nazardan düşücü olmayan bir ses, bir şöhret... batmayan bir
güneşe mensup parlaklık ara! O ince hünerler, o dedikodular, Firavun’un kavmine
benzer, ecel Nil nehrine!
Onları parlaklığı kemerleri, sayvanları ve büyüleri, halkı boyunlarından zorla çeker
ama, Hepsini de büyücülerin büyüsü bil... Ölümse ejderha haline gelen o sopadır.
Bütün büyüleri bir lokma yaptı da yuttu... geceyle dolu olan bir alemi sabahın yalayıp
yutması gibi hani!
Fakat o yutmakla sabahın nuru artmadı ki... evvelce nasılsa yine de öyle! Çokluk,
fazlalık eserdedir, zatta değil... zata ne artma vardır, ne eksilme! Allah alemi
yaratmakla çoğalmadı, artmadı... zaten önce olmayan şimdi olmuş değildir ki! Fakat
halkın yaratılmasıyla eser çoğaldı, arttı. Yalnız bu iki artmanın arasında hayli fark var!
Eserin artması onun zuhurudur... bu suretle sanatları ve işi zahir olur, görünür. Zatın
artmasına gelince bu, o zatın sebeplere bağlı ve sonradan meydana gelmiş olduğuna
delildir.
Musa, büyü de insanı şaşırtır... ben ne yapayım ne işleyeyim Halk, mucizeyle büyüyü
ayırt edemez ki dedi. Allah dedi ki: O fark edişi ben onlarda izhar eder, doğruyu eğriyi
ayırt edemeyen aklı görür, bilir bir hale getiririm. Onlar deniz gibi köpürdüler ama
korkma ya Musa, sen üstün olacaksın!
Sihir, zamanında övünülecek bir şeydi... fakat asa ejderha olunca bütün sihirler
utanılır bir şey oluverdi! Herkes güzellik şirinlik davasındadır ama şirinliklere mihenk
taşı ölümdür! Büyü de geçti gitti, Musa’nın mucizesi de... her ikisinin de varlık
damından leğenleri düştü! Büyü leğeninin sesinden yalnız lanet kaldı; din leğeninin
sesinden de yalnız yücelik!
Mihenk taşı, erkekte de yok, kadında da... o gizli kalmış; artık ey kalp, gel, safa karış
da laf et, tam sırası! Lafın tam zamanı şimdi... çünkü mihenk yok ortada, artık seni
yüce tutarlar, elden ele gezersin ey kalp! Kalp her an gururlanır da der ki ben daima
senin gibiyim a altın... ne vakit senden aşağıyım ki
Altında evet ey kapı yoldaşı, der...fakat mihenk geliyor hazırlan hele! Bedenin ölümü,
sır ehli için bir hediyedir...halis altına makastan ne noksan gelir ki Kalp, eğer sonuna
baksaydı sonradan kararacağına önceden kararırdı: önceden kararınca da nifaktan,
kötülükten uzak kalırdı.
Fazilet ve ihsan kimyasını isteseydi aklı, hilesinden üstün olurdu. Gönlü kırık bir hale
gelince de kendisini anlar, kırıkları düzelten Allah’yı önünde görürdü. Davacı, sonunu
görünce kırık, sınık bir hale gelir de derhal bağlanır, sarılır, kırıklığı geçiverir!
Allah ihsanı, bakırları iksire doğru sürer götürür... fakat o altın yaldızlı, bu ihsandan
mahrum kalır. Ey altın yaldızlı, davaya kalkışma da sana müşteri olan hep böyle kör
kalmaz, sen onu gör! Mahşer nuru, onların gözlerini açar... onların gözlerini sen
bağlıyordun ya... bu yüzden rüsvay olursun sen!
İşin sonunu gören, canların ve gözlerin hasedini çeken kişileri gör! Bir de bu günkü
gören kişileri seyret! Bunlar, içleri bozuk kişilerdir... asıldan baş çekmişler,
ayrılmışlardır! Bugünü görenlere, bu yüzden bilgisizlikte ve şüphede kalanlara göre
suphu sadıkla suphu kazibin ikisi de birdir.
Suphu kazip, yüz binlerce kervanı helak yeliyle süpürmüş, gitmiştir civanım! Cihanda
hiçbir nakit yoktur ki o, isteklileri yanıltmasın... vay o kişinin canına ki mihengi
makası yoktur!
Ebu Süleyman dedi ki: ben de Ahmet’im... Ahmet’in dinini hileyle vurup kıracağım!
Ebu Süleyman’a de ki: Pek kibirlenme, işin önüne bakıp böbürlenme, sonuna bak!
Başına adam toplama hırsıyla kılavuzluğa kalkışma... kılavuza uy, ardından git de
önünde mum gidedursun, sen de yolunu gör!
Mum, ay gibi maksadını gösterir... bu tarafta tane var, yahut burası tuzak der! Elinde
bir ışık oldu mu istesen de istemesen de doğan iziyle karga izini görür, ayırt edersin!
Fakat mumun yoksa buna imkan yoktur. Çünkü bu kargalar hilekardır... akdoğanların
seslerini öğrenmişlerdir.
Yiğit, hüthüdün sesini öğrense de nerede hüthüdün sesi, Seba’nın haberi Arızi sesi,
asıl sesten bil...padişahların taçları, hüthütlerin taçlarından alınmadır! Dervişlerin
sözleriyle ariflerin nüktelerini şu hayasızlar, dillerine dolamışlardır. Eski ümmetlerin
helak olması, hep katı taşı öd ağacı sanmalarındandır!
Onu anlayacak, meydana çıkaracak temyiz kabiliyetleri vardı ama hırs ve tamah,
insanı kör ve sağır eder! Körlerin körlüğü rahmetten uzak değildir, onlara acınır.
Fakat hırs körlüğüne özür yoktur! Padişahın çarmıha gerdiği adama acınır, fakat haset
çarmıhına gerilen bağışlanmaz!
A balık, sonuna bak işin, oltaya değil! Fakat pis boğazlığın, senin işin sonunu gören
gözünü kapattı! İki gözle evveli sonu gör... kendine gel, iblis gibi tek gözlü olma! Tek
gözlü ona derler ki yalnız içinde bulunduğu hali görür... hayvanlar gibi başka şeyden
haberi yoktur.
Öküzün iki gözünü çıkarmanın cezası bir gözü çıkarma cezasıdır... çünkü onda şeref
yoktur ki! Öküzün iki gözü, değerinin yarısıdır... çünkü onun iki gözle yapacağı şeyi,
sen ona yaptırabilirsin! Fakat bir insanın tek gözünü çıkarsan değerinin yarısını
vermek gerek! Zira insan gözü, başlı başına başka birinin yardımı olmaksızın bir iş
görebilir!
Eşeğin gözü, işin sonunu görmediğinden eşek, çift gözlü olsa da tek gözlü
hükmündedir. Bu sözün sonu yoktur... o hafif akıllı, ekmek tamahı ile padişaha
mektup yazmaya koyuldu.
Mektubu yazmadan mutfak eminine gitti... ey cömert padişahın mutfağındaki hasis
adam, dedi... nafakamdan bu kadar şey kesmek padişahtan, padişahın himmetinden
uzaktır! Mutfak emini dedi ki: öyle iktiza etmiştir de ondan kesmiştir... ne
hasisliktendir bu, ne de darlığından!
Köle, hayır dedi... vallahi bu söz, bu emir, padişahın değildir... padişahın yanında eski
altın bile topraktır adeta! Mutfak emini, ona on türlü delil getirdi... fakat o hırsından
hepsini reddetti. Kuşluk vakti nafakası az gelince bir hayli söylendi, kötü sözler
söyledi, fakat hiçbir faydası olmadı.
Dedi ki: siz bunu kasten yapıyorsunuz. Mutfak emini “ hayır biz emir kuluyuz!” bunu
feri’den sanma, asıldandır bu... yaya pek kabahat bulma, oku atan koldur. “Attığın
vakit sen atmadın” ayeti bir iptiladır... fakat Peygambere de pek günah bulma; bu iş
Allah’dandır!
“A gözü kamaşmış adam, su baştan bulanıktır... gözünü bir iyice aç da işin önüne
bak!” dedi. Köle kızgınlıkla, dertle bir bucağa çekildi, padişaha kızgınlığını bildirir bir
mektup yazdı. Mektupta padişahı övdü... onun cömertlik incilerini deldi!
“Ey avucu, hacetler isteyeni hacetini vermede denizden de cömert olan, buluttan da
cömert olan! çünkü bulut verir ama ağlaya ağlaya verir... halbuki senin elin, gülerek
biteviye sofralar yayar” dedi. Mektubun zahiri medihti ama o medihlerden
kızgınlığının kokusu duyuluyordu.
Senin işin de tıpkı onun işi gibi nursuz ve çirkin... çünkü sen, yaradılış nurundan
uzaksın, uzak! Bayağı kişilerin işi kesatlıdır... taze meyve gibi o, çabucak bozulur,
çürür! Dünyanın parlaklığı ve revacı da ondan kesat bulur... çünkü o, oluş ve
bozulmuş alemindendir. Methedende kin oldu mu onun karihasından doğan medihler,
insana hoş gelmez! Gönül, kinden, pislikten arın da sonra çevikçe hamd suresini oku!
Ağzınla hamd ediyorsun ama için bunu reddetmede... dilindeki hamd, ya şeytanlıktır,
ya efsun!
İşte onun için Allah “Ben dışa bakmam, içe bakarım” dedi.
Bu ovanın ne başı var zaten, ne sonu... o köle de mektubuna cevap gelmediğinden
sıkılıp duruyor! Ne şaşılacak şey, padişah neden bana cevap yazmadı... yoksa
kızgınlığından mektubu götüren bir hıyanetlikte mi bulundu Mektubu mu gizledi,
yoksa padişaha vermedi mi Acaba bir münafık mıydı, saman altından su mu yürüttü
Tecrübe için başka bir mektup yazar, hünerli, terbiyeli bir başka elçi arar bulurum
demekte, Cahilliğinden o bihaber, padişahı, mutfak eminini, mektup götüreni
ayıplamaktaydı. Hiç ben din yolunda eğri gittim, gavurluk ettim diye kendisine
gelmiyor, kusuru kendinde bulmuyordu
O kötü zanda bulunan köle kınamalarla, feryadu figanlarla dolu bir mektup daha
yazdı. “ Bundan önce padişaha bir mektup daha yazdım... fakat bilmem eline değdi
mi ” dedi. Güzel yüzlü padişah o mektubu da okudu; ona da cevap vermedi,
seslenmedi.
Padişah ona aldırmamaktaydı... o da tam beş kere padişaha mektup yazdı. Nihayet
perdeci başı “ o da sizin kulunuz... bir cevap verseniz değer. Cevap verirseniz, bir
kula, bir köleye lutuf ile bakarsanız padişahlığınızdan ne eksilir ki ” dedi.
Padişah dedi ki: bu kolay... fakat köle sersem... ahmak adam çirkindir, Allah
merdududur. Suçunu, kabahatini affederim ama illeti bana da sirayet eder sonra! Bir
uyuz, yüz kişiyi uyuz eder... hele bu hareketi beğenilmez habis uyuz , büsbütün
beterdi!
Kafir bile akılsızlık uyuzuna tutulmasın... yoksa şumluğu, bulutta bile yağmur
bırakmaz! Şumluğu yüzünden buluttan bir katra yağmur yağmaz... şehir, onun
baykuşluğu yüzünden viraneye döner! O ahmakların uyuzluğu yüzünden Nuh tufanı,
koca bir alemi kötülüklerle yıktı gitti!
Peygamber “ Kim ahmaksa düşmanımızdır... yol kesen gulyabanidir... akıllıysa
canımızdır; ondan gelen serin esinti ondan gelen rüzgar bize fesleğendir. Akıl, bana
sövse razıyım... çünkü benim feyiz vericiliğimden bir feyze sahiptir. Onun sövmesi
faydasız değildir... boş elle kalkıp konukluğa gelmez.
Ahmak, ağzımı helva tıksa onun helvasından hastalanır, ateşlenirim! dedi. Latifsen.
Gönlün aydınsa şunu iyice bil: eşek götünü öpmede bir lezzet yoktur! Faydasız yere
bıyığını pis pis kokutur... yemek yemeksizin elbise, onun tenceresiyle kararır! Yemek
dediğim akıldır, ekmek ve kebap değil... oğul, cana gıda akıl nurudur.
İnsana nurdan başka bir yiyecek yoktur... o candan başka bir şeyle beslenip yetişmez
insan. Bu yiyecekleri yavaş yavaş azalt... çünkü bunlar, eşek gıdasıdır, hür adamın
gıdası değil! Bunları azalt da asıl gıdayı almaya kabiliyetin olsun, nur lokmalarını
yiyesin!
Bu ekmeğin ekmek oluşu, o nurun aksiyledir... bu canın can oluşu, o canın feyziyledir.
Bir kerecik nur yemeğini yedin mi ekmeğin başına da toprak saçarsın, tandırın başına
da! Akıl, iki akıldır: Birincisi kazanılan akıldır... sen onu mektepte çocuk nasıl
öğrenirse öyle öğrenirsin.
Kitaptan, üstattan, düşünceden, anıştan, manalardan, güzel ve dokunulmadık
bilgilerden. Aklın artar, başkalarından daha fazla akıllı olursun... fakat bu
ezberlemekle de ağırlaşır, sıkılırsın! Geze dolaşa adeta bir ezberleme levhası
kesilirsin... halbuki bunlardan geçen Levhimahfuz olur!
Öbür akıl, Allah vergisidir... onun kaynağı candadır. Gönülden bilgi ırmağı coştu mu ne
kokar, ne eskir, ne de sararır! Kaynağın yolu bağlı ise ne gam! Çünkü o anbean ev
içinden çoşup durmaktadır!tahsil ile elde edilen akıl, ırmaklara benzer... o, şuradan
buradan çıkar, evlere gider. Yolu kapandı mı çaresiz kalır, akmaz! Sen, çeşmeyi
gönlünde ara.
DERT VE ELEM KOKUSU
Birisi, Irak’tan bir hırkayla çıkageldi. Dostları, ayrılığını sordular; Dedi ki: doğru,
ayrılık vardı ama yolculuk bana pek kutluydu, adeta beni muştulamaktaydı. Halife,
bana tam on kat elbise verdi... yüzlerce methüsena, ona yakın olsun! Onu bir hayli
övdü, şükürlerde, hamitlerde bulundu... nihayet şükür, haddini aştı.
Dediler ki: senin perişan halin, yalanına şahadet etmekte. Bedenin çıplak, başın
kabak, için yanmış... bu şükürleri, bir yerden mi çaldın, yoksa birisinden mi öğrendin
Nerede methettiğin emirin şükür ve hamd nişaneleri Onların, şu şerefsiz başında,
ayağında görünmesi gerekti.
Dilin, o padişahı methetmede ama yedi azan da şikayet edip duruyor. O cömertlik
padişahını, o kerem sultanını övüyorsun ama bu övüşe karşılık ayağında bir ayakkabı,
bacağında bir şalvar olmalıydı bari! Ben, dedi... bütün verdiklerini dağıttım;emir
ihsanda kusur etmedi hiç!
Bütün ihsanlarını aldım, fakat hepsini yetimlere, yoksullara bağışladım. Mal verdim,
karşılığında uzun bir ömür aldım... çünkü içim pek temizdir benim!
Bunun üzerine dediler ki: o kutlu mal gittiyse içindeki bu duman, bu hararet nedir ya
İçinde diken gibi yüzlerce pislik var...hiç keder, muştulanma nişanesi olur mu
Söylediğin o geçmiş şeyler doğruysa nerede aşk, bağışlama ve razı olma nişanesi
Hadi tutalım mal kayboldu gitti, meyil nerede Sel geçip gittiyse geçtiği yer hani
Gözün evvelce cana canlar katan siyah bir göz idiyse hadi diyelim o güzellik geçti...
fakat neden şimdi gözün gök A ekşi suratlı, temizlik nişanesi nerede Senden eğri
lafların kokusu gelmekte, sus! Mal bağışlamanın gönülde yüz türlü nişanesi olur... iyi
işin yüzlerce alameti görünür!
Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir!Allah
tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonra temiz mahsul vermesin... imkanı yok! Allah
bahçeleri de mahsul vermezse artık Allah yeri geniştir denebilir mi Söyle!
Bu yokluk yeri bile mahsul vermemezlikte bulunmaz... artık bundan çok geniş olan
Allah yeri nasıl olur da mahsul vermez Bu yerin bile sayısız mahsul verme kabiliyeti
vardır, en aşağı bir tohuma yedi yüz verir! Hamd ediyorsun, hani hamd edenlerin
nişanesi Bu nişaneler ne içinde var, ne dışında!
Arifin Allah’ya hamd etmesi doğrudur... çünkü o hamdın şahidi eldir, ayaktır! Hamd
ediş, arifi karanlık cisim kuyusundan çekip çıkarır... dünya zindanından kurtarır!
Sırtındaki takva atlasıyla ülfet nuru, hamd etmesinin nişanesidir. Bu eğreti alemden
kurtulmuş, gül bahçelerinde, akarsu kenarlarında yurt tutmuştur.
Oturduğu yer, yurt, vasıl olduğu makam ve rütbe, yüce himmetinin sır sedirinin
üstüdür! Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki doğruların hepsi de orada latif, neşeli
ve sevinçli yüzlerinden belli olarak yurt tutmuşlardır! Onların hamd etmeleri, gül
bahçesinin bahara hamd etmesi gibidir... yüzlerce nişanesi, yüzlerce alameti ve eseri
vardır!
Baharın geldiğine kaynak, fidan, çimen... o gül bahçesi, o elvan çiçekler şahittir.
Güzelin her tarafta binlerce şahidi vardır... sedefteki incinin oluşuna şahadet edenler
gibi. Halbuki senin nefesinden kötü sırrın kokusu gelmede... ey lafazan, derdin
başından, yüzünden parlayıp görünmede!
Alem meydanında kokudan anlayan maharet sahipleri var... öyle ataklık edip pek
hayhuy etmeye kalkışma! Misten bahsetme... ağzından soğan kokusu gelmede, sırrını
açığa vurmada! Sen daima gülbeşeker yedim diyorsun ama nefesinden gelip duran
sarımsak kokusu, yavelenme be demekte!
Gönül, büyük ve geniş bir eve benzer... gönül evinin gizli komşuları vardır.
Pencereden, duvardaki delikten görüp gözetir, sırları anlarlar! Ev sahibinin
sezinlemediği, hiç bilmediği bir yarıktan, bir delikten onlar, her şeyi görürler.
Kuran’ı okusan a... Şeytan ve kavmi, gizlice insanların halinden koku alırlar. İnsanın
bilmediği bir yoldan insanın sırrını anlarlar... bu yol, duyguyla duyulur, yahut buna
benzer bir şeyle bilinir yol değildir. Görenlerin ortasında hileye kalkışma... mihenk
ortadayken lafa girişme ey kalp!
Mihengin, halisi de anlamaya kabiliyeti vardır, kalpı da... Allah, onu beden ve kalp
emiri yapmıştır! Şeytanlar bile o kabalıklarıyla, o kötülükleriyle sırrımızı, fikrimizi,
gittiğimiz yolu biliyorlar... onların bile içimize hırsızlama bir yolu var... biz, onların
hırsızlıklarından baş aşağı gelmedeyiz...
Her an, bize büyük ziyanlar veriyorlar... delikleri var, yarıkları var; bizi gözetliyorlar...
E artık alemdeki aydın canlar, neden gizli hallerden bihaber olsunlar Gökyüzüne
çadır kurmuş canlar, insanın vücuduna girmede şeytanlardan aşağı olurlar Şeytan,
hırsızlama olarak göğe çıkmaya kalkışır da yakıcı şahapla kovulur, sürülür.
Kötü kafir, savaşta mızrakla nasıl beyni üstüne düşerse o da gökten baş aşağı öyle
düşer! Şeytanları, o gönüllerin beğendikleri ruhları kıskandıklarından gökten böyle
baş aşağı atarlar...Artık çolak, topal, kör ve sağır değilsen ulu ve yüce ruhlara karşı bu
zanda bulunma... utan, az söylen, can çekişme... cismi gözeten, sırlarını anlayan nice
casus var!
Bu beden doktorları pek bilgilidirler... senin hastalıklarını senden daha iyi bilirler!
İdrara bakıp ahvalini anlar... fakat sen; hastalığını o tarzda bilemez, teşhis
edemezsin. Sonra nabızdan benizden, kandan da her türlü hastalığın kokusunu alırlar.
Alemdeki Allah doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da halini anlamazlar senin
Nabzından da gözünden de, benzinin renginden de, sende derhal yüzlerce hastalık
bulur, anlarlar. Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten... onlar,
hastalığı teşhis için idrara vesaireye muhtaçtır. Fakat kamil, Allah doktorları, uzaktan
adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler! Hatta sen doğmadan yıllarca
evvelki hallerini bile görürler!
EBUYEZİD’İN MÜJDESİ
Bayezid’in Ebulhasan’ın halini daha evvelce nasıl gördüğünü duymadın mı Bir gün o
takva sultanı, dervişleriyle sahradan geçerken, ansızın ona Rey civarında Harkan
tarafından bir kokudur geldi. Orada iştiyaklı bir feryat çekti, rüzgardan koku aldı.
Aşıkçasına bir kokladı; adeta ruhu rüzgardan bir şarap tatmaktaydı.
Buzlu suyla dolu olan bir testinin dışında ter gibi sular peydahlanır. O, havanın
soğukluğundan meydana gelir... yoksa testinin içinden dışarı su sızmaz! Koku getiren
rüzgar, onu su haline getirmiştir... işte onun gibi su da Bayezid’e halis şarap haline
gelmişti! Bayezid’de sarhoşluk eseri görününce bir müridi ona gelip sordu: “Beş
duyguyla altı cihetten dışarı olan şu hoş hal nedir Yüzün gah kızarmakta, gah
ağarmakta... bu ne hal, bu ne müjde Koklayıp duruyorsun ama görünürde gül yok,
şüphesiz bu, gayb aleminden, hakiki güllerin açtığı gül bahçesinden.
Ey her kendini tanıyan, bilen kişinin muradı ve maksadı olan er, her an sana gayb
aleminden bir haber, bir mektup gelmekte, Her an Yakup gibi sana da bir Yusuf’tan
şifa kokusu erişmekte. Bize de o testiden bir katra dök... bize de o gül bahçesinden bir
kokucuk anlat!Biz buna alışmamışız ey yüce ve güzel er... bizim dudağımız kuru, sen
bu şarabı yalnızca içiyorsun!
Ey, çevik er, ey gökyüzünü dönüp dolaşan er, içtiğin şaraptan bize de bir yudumcuk
sun! Bu zamanda meclisin beyi sensin, senden başkası değil... bize de bak! Bu şarap,
gizlice içilir mi ki Şarap, muhakkak adamı rezil, rüsvay eder! Kokusunu gizlesen bile
sarhoş gözlerini ne yapacaksın ki
Zaten bu koku, alemde yüz binlerce perde altında gizlenebilecek bir koku değil ki! O
kekin kokuyla ovalar, çöller doldu... hatta ova da nedir ki O koku, dokuz feleği bile
geçti! Bu şarabın bulunduğu testinin başını balçıkla örtme... zaten bu öyle bir açıkta
şarap ki örtülmesine imkan yok!
Ey sırlar bilen sır söyleyici, seni avlayanı lutfet, söyle! Bayezıd dedi ki: “Şaşılacak bir
koku geldi bana... Peygambere Yemen’den gelen koku gibi! Muhammet demiştir ki.
Seher yelinin eliyle bana Yemen’den Allah kokusu gelmekte. Vise’nin ruhuna Rahim’in
kokusu geldiği gibi Üveys’ten de Allah kokusu geliyor.
Üveys’ten, Karen kabilesinden garip bir koku geldi de Peygamberi sarhoş etti,
neşelendirdi! Üveys kendinden geçmiş, yere mensupken göklere mensup olmuştu!
Heliyle, şekerle karışmış, halli hamur olmuş, acı tadı kalmamıştı artık! Heliyle,
varlığından tamamıyla geçmişti... yalnız heliyle şeklindeydi ama lezzeti kalmamıştı
ki!”Bu sözün sonu gelmez. O aslan er, gayb aleminin vahyinden neler söyledi Sen
onu anlat!
Bayezıd dedi ki “Bu taraftan bir dostun kokusu gelmekte... bu köyden bir padişah
geliyor! Bunca yıldan sonra bir padişah doğacak... otağını göklere kuracak! Yüzü
Allah’nın gül bahçelerinin tesiriyle gül rengine dönecek... makam ve rütbe bakımından
benden üstün olacak!”
Dediler ki: Adı ne Bayezid, Ebül Hasan dedi... onun şeklini, kaşının çenesinin ne
şekilde olduğunu anlattı. Boyunu, rengini, şeklini, saçlarını, yüzünü bir bir anlattı. İç
huylarını, manevi sıfatlarını... ruhunu, yolunu, yerini, varlığını hep söyledi. Ten şekli,
ten gibi iğretidir... ona pek gönül verme... o bir anda gelir geçer!
Tabii ruhun şekli, hali de fanidir... o can şeklini, sıfatını iste ki gökyüzündedir! Onun
bedeni, yeryüzünde mum gibidir... nuru ise yedinci kat tavanın üstündedir! Güneşin
ışıkları odadadır ama güneş, dördüncü kat göktedir. Gülün suretini, latife yollu
burnunun altında görürsün ama gül kokusu dimağın ta tavanına, sayvanına kadar her
yeri tutmuştur.
Uyuyan adam, Aden’de bir azaba uğradığını görür ama aksi, bedeninde ter halinde
görünür! Gömlek, Mısır’da bir harise rehin olmuştur ama Kenan ülkesi o gömleğin
kokusuyla dolmuştur!Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettiği zamanı
yazdılar... adeta şişe benzeyen kamış kalemlerini kebapla bezediler.
Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padişah doğdu... devlet satrancını oynadı!
Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti, Ebul Hasan dünyaya geldi. O padişah,
Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.
Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... neden mahfuzdur o levh Hatadan! Bu,
ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah
vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.
Sen istersen onu gönül vahyi farzet... Gönül zaten onun nazargahıdır... Gönül, ona
agah olunca nasıl hata eder Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün...
hatadan, yanılmadan eminsin!
Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir. Çünkü cennet,
hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... merhamet, gönlü kırık acizlerin
nasibidir. Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allahnın merhameti nasip olur, ne halkın!
Bu sözün sonu yoktur... evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan
oldu! Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... boncuğu inci olur, kendisi deniz kesilir! O
hususi Allah nafakasını duyan, Allahnın yakınlığına erer,gayb nafakasını elde eder.
Fakat ruh nafakası noksan olan kişinin canı o noksan yüzünden titremeye başlar.
Anlar ki bir hata etmiştir de bundan dolayı rıza yaseminliği perişan olmuştur. İşte o
adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı. Mektubunu o
yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.
Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, başka bir şey değil... ahmağa verilecek en iyi cevap
sükuttur. Ayrılık ve vuslat derdi onda hiç yok... fer’e bağlanmış, aslı hiç aramıyor. O
ahmağın biri... varlığa kapılmış, ölmüş gitmiş fer’in derdiyle asla aldırış bile
etmemekte.
Göklerle yeri bir elma farz et... Allahnın kudret ağacından bitmiş! Sen, bu elmanın
içindeki bir kurda benzersin; ağaçtan da haberin yok, bahçıvandan da! Elmada bir kurt
daha var; fakat onun canı dış aleminde bayrak sahibi! Onun hareketi elmayı yarar...
elma onun hareketine karşı koyamaz!
Hareketi, perdeleri yırtar... sureti kurt ama hakikatte o, bir ejderha! Demirden çıkan
ilk ateş, dışarıya yavaş ,yavaş adım atar. Dadısı pamuktur önce... fakat sonunda
şuleleri ta esire kadar çıkar, İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır... fakat nihayet
meleklerden de üstün olur.
Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar! Karanlık
alemi aydınlatır... demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!
Ateş de cismanidir ama ne ruhtandır, ne de ruhani alemden! Cisme, o yücelikten bir
nasip yoktur... cisim, can denizinin önünde bir katra gibidir! Cisim, canla artar, gün
günden fazlalaşır... fakat can gitti mi cisme bak, ne hale gelir
Cisminin haddi, bir iki arşından fazla değildir... fakat canın, ta göklere kadar çıkar,
dolaşır! En iyi kişi, ruha ta Bağdat’a Semerkand’a kadar olan mesafe tasavvurda yarım
adımdır ancak! Gözünüz iki dirhemlik taş ağırlığında bir yağ parçasıdır ama ruhunun
nuru göklere dek her tarafı kaplar.
Nursa, bu göz olmadan da uykuda her şeyi görür... fakat göz, bu nur olmayınca ancak
harap olur gider! Canın, tenin sakalıyla, bıyığıyla alış verişi yoktur... fakat ten, can
olmayınca murdardır, aşağıdır! Bu cisim, hayvani ruhun debdebesine sebeptir... sen
daha önceden git de insani ruhu gör!
İnsandan da dedikodudan da geç de Cebrail’in ruhunun dayanıp kaldığı deniz kıyısına
var! Ondan sonra Ahmed’in canı (esrarı faş etme sakın diye) sana karşı dudağını
ısırsın... Cebrail, senden korksun, geride kalsın! Bir yay kadar ileri varır, sana doğru
gelirsem derhal yanarım desin!
Rüzgar, Süleyman’ın tahtına ters esti...Süleyman dedi ki: Ey rüzgar, ters esme!
Rüzgar da ey Süleyman dedi, ters hareket etme... ters hareket edersen, benim
tersliğime kızma! Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti. Sen
eksik dirhem korsan ben eksik tartarım... sen benimle apaydın muamelede
bulunursan ben de seninle apaydın muamelede bulunurum!
Böylece Süleyman’ın tacı da eğrildi... aydın günü ona gece etti adeta! Süleyman dedi
ki: Ey taç, neden başımda eğrilirsin... A güneş, doğumdan eksilme benim! O eliyle tacı
düzelttikçe taç eğrilmekteydi yiğidim! Tam sekiz kere doğrulttu, sekiz kere eğrildi...
dedi ki: Ey taç, bu ne bu Eğrilme artık!
Taç dedi ki: Beni yüz kere doğrultsan yine eğrilirim... çünkü inanılır kişi, sen
eğrilmedesin! Süleyman, bunun üzerine kalbini doğrulttu... gönlündeki şehvetten
soğudu... Tacı da derhal doğruldu... nasıl istiyorsa başında öyle durdu.
Süleyman, bundan sonra onu mahsustan eğriltmede, taç da inadına doğrulmadaydı. O
ulu Peygamber, tacını sekiz kere eğriltti; her defasında taç, başında doğruldu. Taç,
dile geldi de ey padişah, nazlan dedi... kanadından mademki tozu, toprağı silktin; uç!
Bana izin yok ki bundan ileriye geçeyim... bu sırrın gayb perdelerini yırtayım!
Elini sen ağzıma koy da kapat... ağzım, beğenilmeyen şeyler söylemesin! Hasılı sana
ne dert gelirse başkasına kabahat bulma; kendine bak! Dostum, bu iş başkasından
oldu sanma... o kölenin uğraştığı gibi uğraşıp durma! Köle, gah elçiyle, mutfak
eminiyle uğraşıp savaşmasaydı... gah cömert padişaha kızmadaydı.
Tıpkı Firavun gibi... hani o da Musa’yı bırakmıştı da halkın yavrucaklarının başlarını
kestiriyordu. Halbuki düşman, o kör gönüllünün evindeydi... oysa başka çocukların
başlarını kopartıp duruyordu! Sen de dış aleminde başkalarıyla kötü oluyorsun da
içten kötü nefsinle uzlaşıyorsun.
Düşmanın o... fakat sen ona şeker vermedesin... dışarıdan da herkesi töhmetli
tutmadasın! Sen Firavun gibi körsün, kör gönüllüsün... düşmanla iyisin de suçsuzları
aşağılatmadasın. A firavun, niceye dek suçsuzları öldürecek, asıl suçlu olan nefsini
hoş tutacaksın Firavun’un aklı, padişahların aklından üstündü ama Allah hükmü onu
akılsız ve kör etmişti!
Bir adamın can gözünü, can kulağını Allah kapattı mı o adam Eflatun olsa hayvanlaşır!
Hasılı Bayezit hakkındaki gayb hükmü nasıl zuhur ettiyse Allah hükmü levh üstünde
( çaresiz) zuhur eder.
Ebulhasan, Bayezid’in buyurduğu gibi zuhur etti... ve bunu adamlarından duydu.
Bayezid, Hasan benim dervişim ve ümmetim olur... her sabah benim mezarımda
benden ders alır demişti. Kendisi de dedi ki: ben de Şeyh’i rüyamda gördüm...
ruhundan bu sözü duydum.
Her sabah, onun mezarına yüz tutar, ta kuşluk çağına kadar huzurunda dururdu. Ya
bir şeyhin huzuruna gider gibi o mezarın başına gelir, yahut da sözsüz müşkülleri
hallolurdu. Nihayet yine bir gün kutlulukla o mezarın başına geldi... yeni kar yağmıştı,
mezarlar karla örtülmüştü.
Mezarın üstünde kat kat karların bayrak gibi yüceldiğini, kubbe kubbe yığıldığını
görünce gamlandı. O diri Şeyh’in mezarından ses geldi. Ben buradayım, bana gel diye
seni çağırıp duruyorum. Kendine gel... sesime koş; bu yana seğirt! Alem karla dolsa
da sen, benden yüz çevirme! O gün, Ebulhasan’ın hali düzeldi... önce duymuş olduğu
şaşılacak şeyler, o gün kendisinde zuhur etti.
Bir adam, birisiyle meşverette bulunuyor, tereddütten kurtulmak, hapisten halas
olmak istiyordu. O adam dedi ki: Hoş fakat benden başkasını ara bul da danışacağın
şeyi ona danış! Ben senin düşmanınım, bana sarılma... düşmanın tedbiri, aydın
olamaz! Git, sana dost olan birisini ara... dost şüphe yok ki dostun hayrını diler.
Ben düşmanım, benim gibisinden bir çare olmaz... eğri gider, sana düşmanlık ederim.
Kurttan bekçilik istemek doğru bir şey değildir... bir şeyi bulunmadığı yerde aramak,
aramamak demektir. Hiç şüphe etme ki ben sana düşmanım... senin yolunu keserim
ben, nasıl olur da sana yol gösteririm
Kim dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir... fakat zamanede
düşmanla düşüp kalkan gül bahçesinde bile olsa külhandadır! Biz, ben diye varlığa
düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın! Allah için halka hayır yap, yahut
kendi canın için herkese hayırda bulun da. Daima gözüne dost görünsün... gönlüne
kin yüzünden çirkin suretler gelmesin!
Fakat birisine düşmanlıkta bulundun mu ondan çekin... seni seven bir dostla görüş,
danışacağını ona danış! Adam dedi ki: Ey iyi kişi, biliyorum seni... sen benim eski
düşmanımsın. Fakat akıllı ve manevi bir adamsın; aklın eğri gitmeme razı olmaz.
Tabiat, düşmandan hıncını çıkartmak ister ama akıl, nefse demirden bir bağdır; Gelir,
onu kötülükten men eder, geri çeker... akıl, onun iyi ve kötü hareketlerine adeta bir
şahnedir. İmana mensup akıl adil bir şahneye benzer... gönül şehrinin bekçisidir,
hakimidir. Kedi gibi aklı uyanıktır onun... hırsız, fare gibi delikte kalakalır! Nerede fare
çıkar, bir şeye el uzatırsa ya orada kedi yoktur, yahut varsa bile sureti vardır!
Kedi nedir Aslanları yıkan aslan... tendeki imana mensup akıl! Onun görünüşü yırtıcı
hayvanlara hakimdir... narası otlayan hayvanları men eder! Şehir, hırsızlarla, elbise
soyanlarla dolu... söyle, ister şahne olsun, ister olmasın!
O muhteşem fakir Bayezid, dervişlerine “İşte Allah benim” dedi. O fenlere sahip er,
sarhoşça apaçık “Benden başka Allah yoktur...bilin de bana tapın” buyurdu. O hal
geçince sabahleyin “Sen böyle dedin... bu doğru değil” diye kendisine söylediler. Dedi
ki: “Bunu bir daha dalar da söylersem hemen o anda beni bıçaklayın!
Allah, tenden münezzehtir... benimse tenim var. Böyle söylediğim zaman öldürülmem
lazım! O hür er, bu tavsiyede bulununca her derviş bir bıçak hazırladı. Bayezid, yine o
koca kadehi dikip sarhoş oldu... tavsiyeleri aklından çıktı. Meze geldi... aklı avare
oldu; sabah geldi, mumu çaresiz kaldı!
Akıl şahneye benzer... sultan gelince biçare şahne bir bucağa büzüldü! Akıl Allah
gölgesidir, Allah güneş... gölge, güneşe karşı dayanır, durabilir mi hiç Peri ve cin,
insana üstün olunca insandaki insanlık sıfatı kaybolur... ne söylerse o peri söyler...cin
tutmuş adam söyler ama hakikatte o sözler, cinindir, perinindir!
Perinin bile yolu yordamı böyle olursa o perinin Allah’sı nasıl olur Varlığı gider insan
peri kesilir...ilhama nail olmayan Türk arapça konuşmaya başlar! Fakat kendine
gelince hiçbir lugat bilmez. Peri de bile böyle bir varlık, böyle bir sıfat olduktan sonra,
artık perinin ve insanın Allah’sı, nasıl olur da periden aşağı olur
Aslanı bile tutacak derecede sarhoş olup yiğitleşen kişi, kalkar da erkek aslanın
sütünü emerse sen artık bu işi o yapmadı, şarap yaptı dersin! Eski altınlardan söz
düzer, mükemmel söz söylerse yine dersin ki o sözü de şarap söylemiştir! Şarapta bile
bu zor, bu kuvvet olursa Allah nurunda olmaz mı hiç Allah nuru, seni tamamı ile
senden alır... sen aşağılarsın, onun sözü üstün olur. Kuran, gerçi Peygamber’in
dudağından çıkar ama kim Allah söylemedi derse kafirdir.
Kendinden geçiş hüması uçmaya başlayınca Bayezid yine o söze koyuldu. Aklı
şaşkınlık seli kaptı götürdü... o sözü evvelce söylediğinden daha zorlu söyledi.
“Hırkamda, varlığımda Allahdan başka bir şey yok... yerde gökte nice bir arayıp
durursun ” dedi.
Dervişler deli divane oldular... bıçaklarını tertemiz bedenine sapladılar. Her biri
Girdeküh mülhitleri gibi pervasızca pirlerine bıçak saplamaya koyuldular.
Fakat şeyhe kılıç vuranın kılıcı, tersine dönüyor kendisini yaralıyordu. O hünerli
şeyhin vücudunda bir eser bile görünmüyordu. Fakat dervişler perişan oldular,
kanlara battılar.
Boynuna bıçak saplayanın kendi boynu kesildi, ağlaya inleye yıkılıp öldü. Göğsünü
yaralayanın göğsü yarıldı, ebedi bir surette geberip gitti.
O sahip kıranın mertebesini bilen ise onu yaralamaya hiç yeltenmedi, böyle şeye
gönül vermedi. Yarı aklı onun elini bağladı; canını kurtardı... yoksa oda kendisini
perişan ederdi. Sabah oldu o dervişler eksilmişti... evlerinden bir feryat-ı figan
yüceldi.
Bayezid huzuruna binlerce kadın, erkek üşüştü. Dediler ki: “Ey iki alemi de gömleğe
sığdıran er! Senin şu bedenin insan bedeni olsaydı insanların bedenleri gibi hançer
yaraları ile mahvolur giderdi.
Kendisinden olan kendinden geçmişe gelip çattı... kendisinde olan, kendi gözüne
diken batırdı.
Ey kendinde olmayanlara Zülfikar vuran, aklını başına al, o Zülfikarı sen, kendi
kendine vurmaktasın. Çünkü, kendinden gecen fanidir,kurtulmuştur... ebedi olarak
emniyet bucağında oturur. Sureti fanidir; o bir ayna kesilmiştir... o aynada
başkalarının yüzünden gayrı bir şey görünmez.
Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüş olursun... aynaya vurursan yine kendine
vurursun. Orada çirkin bir surat görürsen gördüğünde sensin... İsa ve Meryem’i
görürsen yine gördüklerin senden ibarettir.
O ne budur, ne o... her şeyden arı durudur... yalnız senin önüne senin suretini kor. Söz
buraya gelince dudak yumuldu... kalem buraya gelince kırıldı, durdu! Fasahat el verdi
ama dudağını yum, sus; Allah, doğruyu daha iyi bilir!
Ey daimi sarhoş, sen dam kenarındasın... ya otur, ya aşağıya in vesselam! Ne vakit
muradına erersen o hoş zaman dam kıyısına gelişindir, böyle bil bunu. İyi zamanda
kork... o zamanı define gibi sakla, açığa vurma.
Açığa vurma da sevgiye ansızın bir bela gelip çatmasın... kendine gel de o gizlilik
yerinde korka korka yürü.
Neşeli zamanda neşenin geçip gitmesinden korkarsın... işte bu, gayp damından canın
göçüp gitmesidir. Sır damının kenarını, sen görmüyorsun ruh görüyor da tir tir
titriyor.
Ansızın gelip çatan her bela, neşe damının korkuluğu kıyısında gelip çatmıştır. İnsan,
damın kenarında olmadıkça düşmez Nuh ve Lüt kavimlerine bak da ibret al.
PEYGAMBER TAKDİRİ
Peygamber, kafirlerle savaşmak, abes şeyleri gidermek için bir ordu gönderiyordu.
Huzeyl kabilesinden bir genci seçti, orduya emir etti. Askerin aslı kumandandır...
kumandansız kavim, başsız bedene benzer! Şu ölüşün, solup gidişin, hep başbuğu
terk etmendendir. Usançtan, nekeslikten, benlikten baş çekmede, kendini başbuğ
saymadasın!
Tıpkı yükten kaçan katır gibi... o da başını alır, dağları boylar! Sahibi, a sersem... her
tarafta eşek avlamak üzere sinmiş bir kurt var... şimdi gözümden kayboldun mu her
yandan kuvvetli bir kurt çıkagelir. Kemiklerini şeker gibi ezer, ufalar... artık bir daha
diriliği göremezsin bile!
Hadi kurdu bir tarafa bırak... odsuz kalırsın ya! Ateş, odun olmadı mı söner gider.
Kendine gel de sahipliğimden kaçma, yükün ağırlığından çekinme... senin canın benim
diye ardına düşer, koşar durur! Sen de bir katırsın... çünkü nefsin üstün. A kendisine
tapan, hüküm üstünündür.
Fakat ululuk ıssı Allah, sana eşek demedi at dedi... Arap, arap atına “Taal” der.
Cefakar nefis katırlarını bakmak, yola getirmek için Mustafa, Hakk’ın imrahorudur.
Kerem ve ihsan çekişiyle “Kul tealev” dedi... “Gelin de sizi riyazatla terbiye edeyim
dedi, azgın ve serkeş atları alıştırır, yola getiririm ben.
Nefisleri azgınlıktan geçinceye dek bu katırlardan ne tekmeler yedim. Nerede
azgınları yumuşatan bir er varsa onların tekmelerinden kurtulmasına bir çare yoktur!
Hasılı belaların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek, zaten bir
beladır. Siz, kaidesiz, nizamsız gitmektesiniz; sözüme uyun da rahvan gidin... bu
suretle de uysal bir hale gelin,padişahın bineceği bir at olun!
Allah dedi ki: “onlara gelin de, ey terbiyeye alışkın olmayan katırlar, gelin de! Fakat
gelmezlerse gamlanma... o iki temkinsiz için kinlenme! Bazılarının kulakları bu, gelin
sözüne karşı sağırdır... her hayvanın ayrı ahırı vardır. Bazıları bu sesten ürker,
kaçarlar...her atın ahırı ayrıdır.
Bazılarının de bu hikayelerden canı sıkılır...çünkü her kuşun kafesi başkadır. Melekler
bile bir cinsten değildirler; bu yüzden göklerde saf saf dururlar. Çocuklar, gerçi bir
mektebe giderler, giderler ama ders bakımından her biri, öbüründen üstündür.
Doğuya mensup olanın da duyguları var, batıya mensup olanın da... fakat görmek
göze kısmet olmuştur, mesnet ona verilmiştir. Yüz binlerce kulak saf saf düzülse yine
de hepsi aydın bir göze muhtaçtır. Sonra kulakların da can sesini, Allah haberlerini,
Peygamber buyruklarını duymada bir mesnedi var
Yüz binlerce göze ses duyma kabiliyeti verilmemiştir; hiçbir gözün ses duymadan
haberi yoktur. Böylece her duyguyu birer birer say... her biri, öbürünün işini göremez!
Beş tane dış, beş tane de iç duygusu... hepsi on tane duygu, ayakta saf kurmuştur.
Din safından baş çeken giden, gider, en son safa katılır!
Sen, gülün sözünü terk etme... söyleye dur! Bu söz pek büyük bir kimyadır. Bir bakır
senin sözünden nefret eder, kaçmaya kalkışırsa yine sen kimyayı ondan esirgeme!
Büyücü nefesi şimdi, bu söze uymadıysa sözün, belki sonunda ona tesir eder, bir
fayda verir.
Oğul, gelin de gelin... sizi Allah esenlik yurduna çağırmada! Hocam, benliği bırak,
başbuğ olma sevdasından vazgeç! Bir başbuğ ara, ona uy... başbuğ olmaya pek
özenme!
Peygamber, Allah yardımına nail olan askerine Huzeyl kabilesinden olan o genci
başbuğ yapınca, bir herzevekil, hasedinden dayanamadı... itiraza bunu kabul
edemeyiz bayrağını kaldırmaya kalkıştı. Halka bak hele... bunlar karanlık
alemindendir...geçici bir matah için nasıl geçici bir hale düşer, nasıl itiraza kalkışırlar!
Ululuk yüzünden hepsi dağınıklığa düşmüşler, canlarını vermişler, ölü bir hale
gelmişlerdir. Fakat savaşta, diridir onlar!
Şaşılacak şey şu: Zindanın anahtarı, bu çeşit adamın elindedir de yine kendisi
zindanda mahpustur! O genç tepeden tırnağa kadar pisliğe batmıştır... fakat akarsu,
eteğine dokunup akmaktadır!Dilediği ile daima yan yanadır da yine de bir dayanacak,
huzur bulacak kişinin yanına varabilsem diye ne sabrı vardır, ne kararı!
Nur gizlidir... arayıp sormak, gizliliğine şahit. Fakat gönül, saçma sözlerden kurtuluş
dilemez ki! Fakat dünya zindanında bir kurtuluş yeri olmasaydı gönül ne sıkılırdı, ne
de halas olmayı araştırır, isterdi! Sıkılıp üzülmen, seni bir memur gibi “ Hadi ey sapık,
ey yolsuz... bir doğru yol ara” diye çekip çekiştirmededir...
Doğru yol vardır... fakat pusuda gizlidir. Bulmak için durmadan, dinlenmeden
delicesine aramak gerek; böyle arayan bulur! Dağınıklık, pusuda topluluğu arar... sen
hemen bu isteyende istenenin yüzünü gör! Bağdaki cansız mahsulat, köklerinden
sürmüş, yetişmiştir... onlara diriliği vereni anla!
Hiç müjde verecek biri olmasaydı bu zindandakilerin gözleri, hep kapıya dikilir, kalır
mıydı
Irmak olmasaydı yüz binlerce ırmağa batıp ıslanan olur muydu Yanını yere koyup
yatamıyor, rahatsız oluyorsun... bil ki evde bir yatağın, yorganın var! Karar edilecek
bir yer olmadıkça karasız kişi olmaz...sersemliği gideren bir şey bulunmasa sersemlik
bulunmaz!
O adam dedi ki: “Hayır hayır ey Allah elçisi. Askere ihtiyar birisini başbuğ yap!
Ey Allah elçisi, genç, aslan oğlu aslan bile olsa askere , ihtiyardan başkası kumandan
olmasın! Zaten sen söyledin...şahidim senin sözün: Kendisine uyulacak kişi pir
olmalıdır, pir! Ey Allah elçisi, şu askere bak! Ondan daha yaşlı daha ileri bunca kişi
var! Bu ağaçtaki şu sarı yaprağa bakma da onun olgun elmalarını devşir!
Onun sarı yaprakları nasıl olur da bomboş olur... zaten yaprağının sararması, olgunluk
ve kemal alametidir. Yüzün sararması, saçın sakalın ağarması, olgun aklı müjdeler!
Yeni sürmüş, yeni yeşermiş yapraklarsa meyvenin hamlığına delalet eder. Azıksızlık
azığı her şeyden vazgeçiş, ariflik nişanesidir.
Altının sarılığı, sarrafın yüzünü kızartır,benzine kan getirir. Gül yüzlü, sakallı, bıyığı
yeni terlemiş genç, henüz mektepte okuma, yazma öğrenmededir. Yazısı, yazısının
harfleri eğri büğrüdür... gürbüz olsa bile delikanlıdır, aklı azdır onun! İhtiyarın ayağı,
hızlı adım atmasa da aklının iki kanadı vardır, yücelerde uçar!
Örnek istiyorsan Cafer’e bak! Allah, ona elinin, ayağının yerine iki kanat verdi! Altını
bırak... bu söz örtülüdür, gönlüm civa gibi ıstıraplara düştü! İçimizden güzel sözlü,
güzel sesli yüzlerce sükut, elini ağzına komada, yeter artık demede!
Sükut denizdir, söylemek ırmağa benzer... deniz seni aramada, sen ırmağı arama!
Denizin işaretlerinden baş çevirme... sözü bitir doğrusunu Allah daha iyi bilir! O
edepsiz, Peygamberin huzurunda o soğuk dudaklarından sözler çıkarmada, böylece
söylenip durmadaydı.
O bihaber, söz fırsatını bulmuştu, boyuna söylenip duruyordu...zaten haber de görüşe
göre saçma sapan bir şeydir! Bu haberler, hep görüş yerine geçer, görüş olmayınca
habere ehemmiyet verilir...göz önünde olandan haber verilmez; göz önünde
olmayandan haber verilir!
Birisi görüş makamına vardı mı artık bu haberlerin onca hiçbir değeri yoktur.
Sevgiliye ulaştın, onunla düşüp kalkmaya başladın mı kılavuzları affet artık!
Çocukluktan geçip adam olan kişiye mektup da soğuk gelir, kılavuzluk eden kadın da!
Mektubu okusa bile bilmeyenlere öğretmek için okur...söz söylerse bile anlatmak için
söyler!
Gözlüler önünde haberden bahsetmek hatadır...çünkü bu bahis bizim gafil
olduğumuza noksanlığımıza delalet eder. Gözlünün önünde susmak, sana fayda verir.
“Kuran okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir. Can gözü açık olan
kamil, sana söyle derse güzelce, edeplice söyle, sözü uzatma! Uzat diye emrederse
yine emre uy, utanarak söyle!
Nitekim şimdi ben de bu güzelim Mesnevi’yi yazarken öyle yapıyorum ey Hak Ziyası
Hüsamettin! Akıllı davranıp kısa kesmeye kalkıştım mı,o, beni yüz çeşit vesileyle
söyletmeye kalkışır. A ululuk ıssı Allah’nın ışığı Hüsamettin, görüyorsun mademki;
sözden ne istersin ki Bu herhalde fazla iştahtan olacak... hani şair de “Bana hep
şarap sun, hem de işte bu, şaraptır”da demiştir ya!
Şu anda onun kadehi, senin ağzında... fakat kulak da kulağın nasibini ver, diyor! Ey
kulak, senin nasibin hararetlenip kızarmaktır... işte hararet, işte sarhoşluk! Fakat
kulak, ben bundan daha fazlasını istiyorum, harisim ben demekte!
Şeker huylu Mustafa’nın huzurunda o Arap, sözü haddinden aşırınca, O “Vecnecmi”
padişahı, “Abese” sultanı, o soğuk nefesiyle “ Sözün kafi artık” diye dudağını ısırdı.
Söylemesin diye elini ağzına koydu... gizlileri bilen kişinin yanında nice bir söyleyip
duracaksın
Kuru fışkıyı gözü açık erin önüne götürmüş, bunu misk yerine satın al diyorsun! Deve
pisliğini burnunun altına koyuyor, bir de oh oh diyorsun a beyni kokmuş kişi! A akılsız
şaşı! Kötü kumaşın revaç bulsun diye bir de oh ohtur tutturmuşsun!Bu suretle bu
tertemiz burnu aldatmak, o göklerin gül bahçelerinde yayılan eri kandırmak
istiyorsun!
Onun yumuşaklığı, kendisini ahmak göstermede ama senin de kendini bir parçacık
bilmen lazım! Bu gece de tencerenin ağzı açık kaldıysa kedinin de utanması icap eder!
O ışığı güzel arif kendisini uyuyor göstermede ama adamakıllı uyanıktır... sakın
sarığını aşırmaya kalkışma!
A pis inatçı, bu Şeytan masalını Mustafa’nın huzurunda nice bir söyleyeceksin
Bunların yüz binlerce hilmi vardır...bir tek hilmleri bile yüzlerce dağa bedeldir!
Hilmleri, uyanık adamı bile aptal eder... yüz binlerce gözü olan zeka sahibini şaşırtır,
yolunu kaybettirir, sapığa döndürür! Hilmleri, güzel ve latif bir şarap gibi tatlı ta
beynin üst yanına gider, bütün bedene yayılır!
O sert şaraptan sarhoş olana bak! Sarhoş Ferzin gibi eğri büğrü gitmeye başladı!o
adamın çabuk alan şarabın tesiriyle genç, bir ihtiyar gibi yol üstünde düşüp kalmada!
Hele şu “Bela” küpünün şarabı yok mu... öyle sarhoşluğu bir gecelik şarap değil bu!
Ashabı kehf, o şarabı içtiler de tam üç yüz dokuz yıl akıllarını kaybettiler, ne mezeye
el sundular, ne bir yere kıpırdadılar! Mısır kadınları bu şaraptan bir kadehçik içtiler de
ellerini şahrem kesip doğradılar! Büyücüler de Musa’nın sarhoşluğuna
düştüler...darağacını sevgili sandılar! Cafer-i Tayyar, o şaraptan sarhoş oldu da elini,
ayağını feda etti!
Peygamber hadsiz sarhoşluğundan o aptala bir ışık vurmuş, onu neşelendirmiş,
sarhoş etmişti. Neşesinden çok konuşmaya başladı. Sarhoş, ebedi bırakır, baş aşağı
düşer! Fakat her yerde kendinden geçen, kötülük etmez... şarap zaten edepsiz olanı
edepsiz eder. Şarap içen akıllıysa daha ziyade akıllı olur... kötü huylu ise büsbütün
berbat bir hale gelir. Fakat insanların çoğu kötü ve ahlaksız olduğundan şarabı
herkese haram ettiler.
Hüküm üstündür halkın çoğu da kötüdür; bu yüzden kılıcı yol kesicilerin elinden
aldılar. Peygamber dedi ki: Ey işin dış yüzünü gören, sen onu genç ve hünersiz görme.
Nice kara sakallı ihtiyarlar vardır... nice de gönülleri, zift gibi kapkara ak sakallılar.
Onun aklını defalarca denedim... o genç işlerde ihtiyarlık etti.
İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğlum... saçın, sakalın ağarmasıyla adam, adam olmaz.
İblis’ten daha ihtiyar kim var Fakat değil mi ki aklı yok, hiçbir şeye yaramaz. Birisi
çocuktur ama İsa nefesli, gururdan, nefesten arınmış olursa ona nasıl çocuk
diyebilirsin
Saç ağarması, ancak gözü bağlı ne kısa görüşlü kişiye göre pişkinlik alametidir. O
mukallit, alamet olarak delilden başka bir şey bilmediği için daima buna yol arar.
Onun için bir işe girişeceksen o pire danış dedi. Çünkü o, taklit perdesinden çıkmış
kurtulmuştur da ne varsa her şeyi Allah nuru ile görür. Onun pak nuru delilsiz,
beyansız deriyi yırtar, içi meydana çıkarır.
Yalnız dışı görene göre kalp nedir, geçer altın ne Hurma sepetinde ne var O bilir.
Nice altınları, hasetçi hırsızların elinden kurtulsun diye dumanla karartmışlardır. Nice
bakırlar vardır ki aklı kıt olanlara satsınlar diye onları altın suyuna batırmışlar, altın
yaldızla yaldızlamışlardır.
Biz bütün ülkelerin iç yüzünü görenleriz... gönlü görürüz, dış yüzüne bakmayız biz!
Zahirin etrafında dönüp dolaşan kadılar, zahiri görünüşe göre hükmederler.
Birisi şahadet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptı mı bunlar, derhal o adamın
mümin olduğuna hükmederler. Bu suretle de nice münafıklar, zahire sığınmışlar...
böylece de yüzlerce iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.
Çalış çabala da akıl ve din piri ol... bu suretle aklı kül gibi iç alemini gör. O güzelim
akıl, yokluktan yüz gösterince Allah ona bir elbisedir giydirdi, binlerce de ad taktı. Bu
güzel adların en aşağısı işte şu: O, hiç kimseye muhtaç değildir. Akıl bir kere yüz
gösterse, suretini şu aleme izhar etse gündüz bile, onun nuruna karşı kapkaranlık
kalırdı. Ahmaklık da mesela, meydana çıkıverse gecenin karanlığı, onun yanında
apaydın kalır. Çünkü o, geceden daha karanlıktır, daha karadır. Fakat ne fayda Kötü
yarasa karanlıların satın alır.
Yavaş, yavaş gündüzün ışığına alış... yoksa yarasa gibi nura kavuşmaz, kalakalırsın!
Yarasa nerede bir güçlük, bir müşkül varsa orasını sever... nerede bir devletlinin ışığı
yanıyorsa oraya düşman kesilir. Bilgisi görgüsü daha fazla görünsün diye gönlü daima
müşküller arar. O her müşkülle seni oyalar... kendi kötü tabiatına karşı gaflete
daldırır.
Akıllı ona derler ki elinde meşalesi vardır... kafilenin önünde gider, onlara kılavuzluk
eder. o önde giden kendi nuruna uymuş, onun ardına düşmüştür... o kendinden
geçmiş bir halde yola düşüp giden, kendisine tabidir.
O kendisine inanmıştır... sizde onun canının yayıldığı nura. O nur alemince inanın.
Yarım akıllıda kendisine bir akıllıyı göz etmiş, göz diye bu akıllıyı bilmiş tanımıştır.
Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atmıştır... bu suretle onunla göz sahibi
olmuş,çevikleşmiş ululaşmıştır.
Bir arpa ağırlığınca bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk
etmiştir. Az,çok... bir yol da bilmez. Fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten
sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde gah topallayıp meyus olarak,
gah koşup yortarak gider durur.
Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün... hatta yarım bir ışık bile bulamaz
ki ondan bir nur dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki
ölsün, kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hale gelsin de kendisini aşağılık
yerden dama yüceltsin!
Tam aklın yoksa kendini ölü hale getir... sözü diri bir akıllıya sığın. Böyle olmayan
adam diri değildir ki İsa’ya hemdem olsun... ölü değildir ki İsa’nın ölüleri dirilten
nefesine mazhar olsun. Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur ama bir türlü
kurtulamaz.
A inatçı, bu, içinde üç büyük balık bulunan gölcüğün hikayesine benzer. “Kelile” de
okumuşsundur ama o kabuktan ibarettir, bu anlatışımızsa canın ta içidir.
Birkaç balıkçı, o gölcüğün yanından geçtiler, o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ
getirmeye gittiler. Balılar bunu anladılar... içlerinden akıllı olan yola düştü; hiç de
gidilmesi istenmeyen o güç yola yürüdü. Bunlarla danışmayayım dedi türlü, türlü
fikirlerde bulunur, azmimi gevşetirler. Yurtlarının sevgisine kapılırlar; tembellikleri,
bilgisizlikleri bana da sirayet eder.
Danışmak için bir iyi ve diri kişi lazım ki seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri
Ey yolcu yolcuyla danış, kadınla değil... çünkü kadının reyi seni topal eder. Vatan
sevgisinden dem vurma; durma,yürü... vatan oradadır, burada değil canım efendim!
Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç... bu doğru hadisi eğri ve yanlış okuma!
Hadiste aptes alınırken yıkanan her uzuv için ayrı dua rivayet edilmiştir. Burnunu
yıkar, burnuna su çekerken gani Allahdan cennet kokusu iste. İste de bu koku, seni
cennete çeksin götürsün... gül kokusu gül bahçesinin delilidir.
Aptes bozduktan sonra yıkanırken de okunacak virt edilecek dua şudur: Yarabbi sen
beni bu pislikten arıt. Benim elin buraya yetişti, burasını yıkadı... elim canımı
yıkamada gevşek.
Adam olmayanların canları, ihsanınla adam olmuştur... canlara erişen, senin lütuf ve
kerem elindir. Ben aşağılık bir kişiyim... buna kudretim yetişti. Ey kerem sahibi Allah,
arıtmaya kudretim olmayan iç pisliğimi de sen temizle! Rabbim ben pislikten derimi
yıkadım, arıttım... içimi de hadiselerden sen yıka, arıt!
Birisi aptes bozduktan sonra temizlerken “Yarabbi, beni cennet kokusu ile eş et” diye
dua etti. Birisi duyup dedi ki: “Güzel dua ettin ama deliği kaybetmişsin! Bu dua,
apteste burna su verilirken okunacak dua... sen burun duasını oturak yerini yıkarken
okuyordun!”
Hür kişi cennet kokusunu burnundan duyar... hiç oturak yerinden cennet kokusu gelir
mi
Ey aptal kişilere karşı alçaklık gösterip de padişahlara karşı ululanan, o ululuk,
aşağılık adamlara karşı olursa güzeldir, iyidir... fakat kendine gel, tersine hareket
etme; bu, senin yolunu bağlar!
Gül, burun için bitti,yetişti... a hoyrat adam koku almak burnun işidir. Ey yiğit, gül
kokusu burun içindir... bu aşağıdaki delik, o kokunun yeri değildir. hiç buradan sana
cennet kokusu gelir mi Sana koku lazımsa yerinden ara!
Bunun gibi “Vatanı sevmek imandandır” hadisi de doğru ama hocam, önce iyice vatanı
tanı!
O akıllı balık dedi ki: Bir yol bulayım da gönlümü şunlarla danışmadan, şunların reyine
uymadan çekip çevireyim. kendine gel şimdi danışma zamanı değil; yola düş... Ali gibi
kuyuya ah et. O ahın mahremi pek azdır... geceleri git, hem de bekçi gibi gizlice yürü.
Bu gölcükten denize doğru git... denizi ara, şu girdabı bırak.
Göğsünü ayak yaptı da yola düştü... çekingen balık, o tehlikeli yerden ta nur denizini
kadar yürüdü, denize ulaştı. Ardına köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile
kalsa koşar ya... işte o da onun gibi koşmaktaydı. Artık köpek varken tavşan
uykusuna dalmak hatadır... zaten korkan adamın gözüne uyku girer mi
O balık gitti deniz yolunu tuttu... pek uzun olan o yola düştü. Bir hayli zahmetler çekti,
fakat sonun da emniyet ve afiyet makamına yetişti. Kendisini uçsuz bucaksız, hiçbir
yandan kıyısı görünmez denize attı.
Derken balıkçılar ağ getirdiler... yarı akıllının neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi
ki: Fırsatı teptim, nasıl oldu da o yol gösterene arkadaş olmadım O ansızın gitti...
gitti ama benim de hararetle ardına düşmem gerekti. Fakat geçene acınmak hatadır...
gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur.
Birisi hileyle tuzağına bir kuş düşürdü. Kuş, ona dedi ki: Ey ulu hoca. Sen birçok
öküzler, koyunlar yedin... birçok develer kurban ettin. Dünyada onlarla bile
doymadın... benimle de doymazsın sen! Beni bırak da sana üç öğüt vereyim... bak
bakalım aptal mıyım, akıllı mıyım Birinci öğüdü elimdeyken vereyim, ikincisini
samanla karışık balçıktan yapılma damının üstünde. Üçüncüsünü de ağacın üstünde
veririm... bu üç öğütle bahtın iyileşir.
Elindeyken vereceğim öğüt şu: Olmayacak söze kim söylerse söylesin inanma. Bu ulu
öğüdü elindeyken verip azat oldu, duvarın üstüne konup, dedi ki: Geçmiş gitmiş şeye
gam yeme... fırsatını kaybettin mi üzülme artık! Sonra “Şu küçücük bedenimde on
dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci var. Seni de oğullarını da devlete eriştirdi... o
inci senin hakkındı... fakat kısmetin değilmiş, kaçırdın... öyle bir inci dünyada
bulunmaz” dedi.
Adam gebe kadın doğururken nasıl feryat ederse öyle bağırmaya başladı. Kuş dedi ki:
Sana geçmiş şeye gam etme diye nasihat etmedim mi, mademki geçip gitti, neden
gam yersin Ya öğüdümü anlamadın, yahut da sağırsın sen. Sonra bir de sana
sapıklığa düşme olmayacak söze sakın inanma demedim mi Bu ikinci öğüdüm değil
miydi Ben, kendim üç dirhem gelmem aslanım... içinde on dirhemlik inci nasıl
bulunur
Adam, bu söz üzerine kendine geldi, hadi dedi... o üçüncü güzel öğüdü de ver
bakalım.
Kuş dedi ki: Evet. Allah için o ikisini iyi tuttun da üçüncüsünü sana bedava
söyleyeceğim ha! Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum
saçmaktır. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez... ey öğütçü, ona hikmet
tohumunu pek saçma.
Öbür balık, o bela çağında aklının gölgesinden ayrı düştü de dedi ki: O, denize vardı,
gamdan azat oldu... ben öyle bir iyi arkadaştan ayrıldım.
Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım... şimdi kendimi ölü
göstereyim ben... suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtı mı aşağıya verip kendimi
Salı vereyim... su, nereye götürürse gideyim. Yüzen kişi gibi değil de adeta bir saman
çöpü gibi su üstünde sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım...
ölümden önce ölmek, azaptan kurtuluştur.
Ey yiğit ölümden önce ölmek emniyettir... bize Mustafa böyle buyurdu. Dedi ki: Size
ölüm, sınamalarla gelmeden hepiniz ölün. Balık, güya öldü, karnını yukarıya çevirdi...
su, onu gah yukarıya çıkarıyor, gah aşağıya alıyordu.
Balıkçıların her biri eyvah dediler... en iyi balık öldü... hepsi de pek kederlendi. Balık
onların eyvah demelerinden sevindi... bu oyunla kılıçtan kurtuldum galibi dedi.
Balıkçının biri onu yakaladı... tuh yazıklar olsun deyip fırlattı, torağa attı. Balık çırpına
çırpına gizlice suya fırladı gitti. Öbür ahmak, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak
sıçrayıp kilimini kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu.
Fakat avcılar ağı attılar... ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde tava
içinde ahmaklıkla eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça akıl ona “sana hiç
korkutucu bir zat gelmedi mi ” diyordu.
O da, o işkencenin, o belanın içinde kafirlerin canları gibi “Evet, geldi” demekteydi.
Sonra da eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam, denizden başka
yerde yurt tutmam... bir gölcükte oturmam artık.
Uçsuz bucaksız bir su ararım da emin olayım... ebediyen emniyet ve sıhhat içinde
ömür süreyim diyordu.
Akıl, ona diyordu k: Ahmaklık, seninle değil mi Ahmaklıkla ahde vefa edilmez.
Ahitlerde vefa etmek, akılla olur... sense aklın yok a eşek değerli. Akıl, ahdini
hatırlar... akıl, unutkanlık perdesini yırtar. Aklın olmadı mı unutkanlık, sana hakim
olur... sana düşmanlık eder, tedbirini bozar.
Aşağılık pervane, aklının azlığından kendini ateşe vurur... ateş, ateşin yakıcılığı,
ateşin sesi, aklına bile gelmez. Fakat kanadı yandı mı tövbe eder ama hırsı ve
unutkanlığı yine onu ateşe atar. Bir şeyi kavramak, anlamak, hıfzetmek ve
hatırlamak, aklın işidir... akıl bunların derecesini yüceltir.
İnci olmayınca parlaklığı nasıl olur da bulunur Hatırlatan olmayınca adam, o işten
nasıl kaçınır Bu vakitsiz istek de sahibinin akılsızlığındandır. Çünkü ahmaklığın nasıl
bir huyu vardır Göremez ki!
O, nedamet zahmetinin sonucudur... define gibi aydın olan aklıdan gelmez. Zahmet
geçti mi o nedamet de yok olur gider... o tövbe ve nedamet, toprak değerinde bile
değildir. o nedamet, gam ve elem karanlığı yüzünden yükünü bağladı... fakat gündüz
geldi mi gecenin sözünü mahveder.
O gam karanlığı gitti de hoşluk vakti geldi mi gönülden de onun neticesi, o derdin
doğurduğu nedamet geçip gider.
O adam, tövbe eder ama akıl piri ona “Tekrar dünyaya döndürülseler yine yapma
denen şeylere bulaşırlar. Onları yaparlar” diye bağırıp durur.
Ey yiğit, akıl, şehvetin zıddıdır... şehveti dokuyan akla akıl deme. Şehvete mağlup
olana vehim de... vehim, halis akıllar altınının kalpıdır. Vehimle akıl, mihenk
olmadıkça meydana çıkmaz. Her ikisini de hemen mihenge vur. Bu mihenk de
KURANDIR. Peygamberlerin halidir... mihenk kalpa gel der. Gel de benim yüzümden
ne hale girdiğini gör... çünkü sen benim ne inişimin ehlisin ne çıkışımın.
Aklı bir testere ikiye biçse o ateşteki altın gibi yine gülümser. Vehim, alemleri yakan
Firavundur; akıl, canları parlatan aydınlatan Musa’nındır. Musa, yokluk yoluna gitti...
Firavun, ona dedi ki: Sen kimsin Musa, ben akılım... ululuk ıssı Allahnın elçisiyim...
Allahnın ulu burhanıyım, azgınlıktan insana emniyet veren kişiyim ben.
Firavun dedi ki: Sus, huyluyu bırak da sen bana eski adını söyle. Musa dedi ki: Benim
nispetim, Allahnın şu toprak yurdunadır... asıl adım da onun kullarının en aşağısı. Ben
o Allahnın kulunun oğluyum... onun cariyesiyle kulundan doğmuşum. Asıl mensup
olduğum topraktır; su ve balçıktır... Allah suya toprağa canla gönül vermiştir.
Bu toprak bedeninim dönüp gideceği yer de yine toraktır... senin gideceğin yer de
topraktır a mağrur. Bizim de bütün serkeşlerin de aslı topraktır. Hepimiz
topraktanız... buna da yüz türlü nişane var. Bedenine toraktan yardım gelmededir...
boynun toraktan biten gıdalarla düzelip kalınlaşmadadır.
Can gitti mi beden o korkunç, mezar da toprak olur gider. Sen de, biz de, sana
benzeyenlerde hep toprak olurlar... senin mevkiin rütben de kalmaz.
Firavun dedi ki: Bundan, bu soydan başka bir adın daha var senin... sana ne ad daha
ala yaraşır. Firavunun kulu kullarının kulu... bedeni, canı, önce onun nimetleriyle
beslenip yetişen kul. Asi, azgın ve pek zalim kul... kötü işi yüzünden yurttan kaçan
kul. Kanlı katil, gaddar,hak bilmez kul... artık sen bu sıfatlara bak da var kıyas et
nesin
Gariplikte hor, yoksul, çıplak bir kul, öyle bir kul ki ne bizim hakkımızı tanır,ne bize
şükreder.
Musa şöyle cevap verdi: Haşa... o padişaha, padişahlıkta kimse şerik olamaz. Mülk ve
devlette tektir, eşi yok. Kullarına ondan başka başbuğ yoktur.
Halkına ondan başka kimse sahip değildir. helake düşmüş kişiden başka kimse ona
şeriklik davasına kalkışamaz. Beni nakşeden, bana bu sureti veren odur; nakkaşım
odur benim... başkası bu davaya kalkışırsa zalimdir. Sen benim kaşımı bile yaratmaya
kadir değilsin... böyleyken Nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin
Asıl o gaddar, o azgın sensin ki Allah’a şerik olmak davasına düşmüşsün. Ben bir kötü
kişiyi öldürdüysem ne nefsime uyduğumdan öldürdüm, ne de eğlence için. Ben bir
yumruk indirdim o da derhal ölüverdi... zaten canı yoktu can verdi geberdi gitti.
Ben bir köpek öldürdüm... fakat sen peygamber oğullarını, yüz binlerce suçsuz,
ziyansız çocukları öldürdün ya! Onları öldürdün; hepsinin kanı senin boynundadır...
bakalım hele, bu kan içmeden başına neler gelecek
Yakup soyunu öldürdün... maksadın da hep beni öldürmekti, bunu umuyor, bunu
istiyordun sen! Allah, seni kör etti de beni seçti... nefsinin pişirip kotardığı hile, baş
aşağı geldi.
Firavun dedi ki: Bunları bırak hele... şüphesiz benim hakkım, tuz ekmek hakkı buydu
ha. Beni halkın önünde rezil rüsvay edesin... aydın günü gönlüme karartasın... sen de
olan hakkıma karşılık yapacağın bumu senin
Musa, kıyamet gününün horluğu daha güçtür... hayırda, şerde bana riayet etmezsen
kıyamette halin bundan beter olur. Bir pirenin acısına tahammülün yok; yılanın
acısına nasıl tahammül edeceksin Görünüşte senin işini yıkıyorum ama bir dikeni gül
bahçesi haline getiriyorum dedi.
Birisi geldi yeri bellemeye, sürmeye başladı. Aptalın biri dayanamayıp feryat etti. Dedi
ki: Bu yeri neden yıkıyorsun... neden yarıyor dağıtıyorsun
Adam dedi ki: A ahmak, yürü git... benimle uğraşma! Sen, yapılmayı yıkılmada bil. Bu
yer, böyle çirkin ve yıkık bir hale gelmedikçe nasıl olur da gül bahçesi, buğday tarlası
haline gelir. Düzeni alt üst olmadıkça nasıl olur da bostanlık, ekinlik olur; mahsul ve
meyve yetiştirir Yarayı neşterle deşmedikçe iyileşir onulur mu hiç Ahlatın, ilaçla
yıkanmadıkça hastalığın nasıl geçer, nasıl şifa bulursun
Terzi kumaşı paramparça eder... bir kimse çıkıp da o sanatını bilen terziye, bu canım
atlası neden bu hale getirdin... neden kestin; ben kesik kumaşı ne yapayım der mi
Her eski yapıyı yaparlar, yenilerlerken eski yapıyı yıkmazlar mı Marangoz, demirci ve
kasap da bunun gibi yıkıp yakıp harap etmezler mi O halileyi, belileyi dövmek, onları
adeta telef etmek, bedenin yapılmasıdır. Buğdayı değirmende ezmeseydin ondan
ekmek yapabilir miydi
A balık, yediğim tuz ekmek, seni ağından kurtarmak için beni böyle uğraştırıyorsun
ya! Musa’nın öğüdünü kabul edersen sonu kötü olan böyle bir oltadan kurtulursun!
Kendini hayli zamandır heva ve hevese kul, köle ettin... yeter artık! Küçücük bir kurdu
ejderha haline getirdin. Ben de senin ejderhana karşı ejderha getirttim... onunla
anbean seni ıslah etmek niyetindeyim. Onun nefesi, bunun nefesiyle tutulsun...
ejderham, o ejderhayı mahvetsin!
Eğer razı olursan iki yılandan da kurtulursun... yok, razı olmazsan o ejderha, canını
kökünden siler süpürür, seni mahveder!
Firavun dedi ki: Pek usta bir büyücüsün... bu ülkeye bir ikiliktir saldın. Gönlü bir olan
halkı iki bölüğe ayırdın... öyledir; büyücülük, dağa, taşa bile tesir eder... onları bile
yarar, yıkar.
Musa şöyle cevap verdi: Ben, Allah emirlerine gark olmuşum... hiç Allah adı ile
büyücülük görülmüş şey midir
Büyücülüğün temeli gaflettir, kafirliktir... halbuki Musa’nın canı, din meşalesidir. A
çirkin, ben büyücülere benzer miyim Nefesine Mesih bile haset etmededir benim.
A cenabet, benim nerem büyücülere benzer Kitaplar, canımda nurlanır, ışıklanır.
Fakat sen heva ve heves kanadı ile uçtuğun için benim hakkımda şüpheye
düşüyorsun. Kim hilebazlarla canavarların işini işlerse elbette kerem sahipleri
hakkında şüphelenir.
Sen, bir alemin cüzüsün... ne olursan ol, mutlaka o alemin külünü kendi sıfatlarında
görürsün sen, azgın herif!döndün de başın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.
Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün! Bir savaştan,
bir çekişten canın daralırsa bütün dünyayı dar görürüsün!
Dostların dilediği gibi hoşluğa erersen, gönlün hoş olursa bu alem, sana gül bahçesi
görünür.
Nice kişiler, ta Hint ülkesine, Herat şehrine dek vardılar da oralarda alış verişten
başka bir şey bulamadılar! Niceler, Türkistan’a, Çin’e vardılar da oralarda hileden,
tuzaktan başka bir şey görmediler!
Sefere giden renkten, kokudan başka bir şey göremezse söyle ona: Bütün iklimleri
dolaşsın; hep bunu görür. Öküz Bağdat’a geliverir... bir ucundan öbür ucuna kadar
şehri dolaşır... bütün o yaşayıştan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak
sokaklardaki karpuz kabuğunu görür! Öküzün yahut eşeğin seyrine layık olan şey,
sokaklara atılan samanlarla yolarda biten otlardır!
Tabiat mıhına kurumuş et gibi asılı kalan kişinin canı, sebeplere bağlanmıştı... bundan
ötesini göremez. Ey baş köşede oturan ulu kişi, sebeplerin kalktığı ova, Allahnın geniş
yeryüzüdür. Orada can, her an suret değiştirir... her an yeniden yeniye ve apaçık bir
alem görür.
Fakat bir sıfata kapılmış, o sıfatla donup kalmış kişiye, cennette, cennet ırmaklarının
kıyısında, olsa orası yine kötü ve çirkin görünür!
Cihanı görme çerçeven anlayışıncadır... pak kişilerin sence perde ardında olması,
onları görmemen, pis duygundandır. Bir zaman duygunu görüş suyuyla yıka...
sofilerin çamaşır yıkamaları budur, böyledir... bunu böyle bil. Sen temizlendin mi
perde yırtılır... pak kişilerin canları sana görünmeye başlar.
Bütün alem nurla, suretlerle dolsa o güzellikten ancak göz haberdar olur. Gözünü
yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan, kulak der ki: Ben
sureti göremem... ancak suret, bir ses verirse o sesi duyarım. Bilirim, bilirim ama
kendime ait olan şeyleri bilirim... bana ait şey de harften, sesten başka bir şey
değildir. kendine gel, hadi ey burun... şu güzeli gör, desen imkanı yoktur.
Sana der ki: Mis, yahut gülsuyu olursa koklarım... benim işim budur, bilgim bu
kadardır. Ben o baldırı gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm Aklını başını devşir de
yapamayacağım şeyi teklif etme bana! Eğri duyguda eğriden başka bir şey göremez...
onun önüne ister eğri getir, ister doğru. Hocam şaşı göz bil ki tek göremez.
Sen de Firavunsun... tepeden tırnağa kadar hile ve riyadan ibaretsin... onun beni
kendinden farklı görmemektesin. A eğri görüşlü, sen bana kendi gözünle bakma,
benim gözümle bak da biri, iki görme! Bana, bir an olsun benim gözümle bak da
varlıktan öte bir meydan gör. Darlıktan da kurtul, addan, şöhretten de... aşk içinden
aşk gör vesselam. Bil ki beden çerçevesinden kurtuldun mu kulağın da göz olur,
burnun da.
O tatlı dilli padişah doğru söylemiştir: Ariflerin her kılı göz kesilir. Göz evvelce göz
değildi... o, rahimde bir et parçasından ibaretti. Yağ parçası görmeye sebep olmaz
oğlum... öyle olsaydı hiç kimse rüyada görülen şeyleri göremezdi. Mesela şeytan ve
peri de görür... fakat ikisinin gözünde yağ parçasına benzer bir şey yoktur.
Nurun yağla ne münasebeti var Fakat yaratıcı sevgi ihsan edici Allah bu münasebeti
bağışlamıştır işte! İnsan topraktan yaratılmıştır fakat toprağa benzemez ki... cinlerin
ateşle bir münasebeti yoktur; fakat onlar da ateşten yaratılmışlardır. Perinin aslı
ateştir; fakat dikkat edersen ateşe hiç benzemez.
Kuş, havadan yaratılmış olmakla beraber havaya nereden benzer Allah, münasebeti
olmayan şeylere münasebet verdi.
Bu fer’lerin asıllarıyla münasebeti vardır... Allah onlara bu münasebeti vermiştir;
fakat bu münasebete akıl ermez, keyfiyeti bilinmez! İnsan hiçbir değeri olmayan
topraktan meydana gelmiştir... fakat bu oğlun,babası ile ne münasebeti var
Bir münasebeti varsa bile akıldan gizlidir, keyfiyetine akıl ermez; akıl nereden bu
münasebeti izleyecek bulacak Yele göz vermemiş olsaydı Ad kavmini nasıl fark
ederdi Mümini nasıl olur da düşmandan ayırt eder... şarabı, nasıl olur da testiden
fark ederdi
Nemrut’un yaktığı ateşe göz olmasaydı Halil’e nasıl olur da, kendisini zahmetlere
sokup saygı gösterirdi Nil’in gözü olmasaydı, görmeseydi, Kıpti ile İsrail oğullarını
nasıl ayırt edebilirdi Dağda taşta görüş yoktu da nasıl Davut’a yar oldu Bu
yeryüzünün can gözü yoktu da Karun’u neden öyle sömürüp yuttu Hannane direğinin
gönül gözü olmasaydı o tek kişinin, o eşsiz erin ayrılığını görür müydü Kırık taşlar,
görmeselerdi avuç içinde nasıl şahadet ederlerdi
A akıl, sen kanatlarını aç da “İza zülziletil arzu zilzaleha” suresini oku! Kıyamet günü
bu yeryüzü, görmeseydi iyiye kötüye nasıl şahadet ederdi ki Halbuki halini,
kendisinde olan haberleri söyleyecek... yeryüzü bize sırlarını açacak. Beni senin gibi
bir padişaha göndermesi de bir delildir... gönderen bilir ki. Böyle bir illete böyle bir
ilaç lazım bu ilaç, o umulmaz yarayı kolayca iyileştirecek elbet. Bundan önce rüyalar
görmüştüm... Allahnın beni seçip göndereceğini anlamıştım. Ben elime asayı ve nuru
alacak, senin gibi bir küstahın boynuzunu kıracaktım. Bunun için kıyamet gününün
sahibi olan Allah sana çeşit çeşit rüyalar gösteriyordu.
Bunlar senin kötü içine, azgınlığına layık rüyalardı. Bunların sana, senin haline tam
uygun olduğunu bildirmek diliyordu. Allah, sana bunları gösteriyordu ki onun hikmet
sahibi ve her şeyden haberdar, aynı zamanda derman kabul etmez dertlerin
dermanını ihsan eder bir Allah olduğunu bilesin.
Fakat sen bu rüyaları tevile kalkıştın... kör ve sağır kesildin, bunlar; ağır uykudan
meydana gelen hayaller dedin. Doktorlarla müneccimler de kendilerinde olan nur
pırıltısı ile tabirini gördüler, fakat tamahlarından hakikati söylemediler. Kederlenmek,
devletine bir gussa gelmek, senin devletinden, padişahlığından uzaktır. Ya çeşitli
gıdalardan, yahut yemekten insan, hep böyle rüyalar görür dediler. Çünkü gördüler ki
sen öğüt istemiyorsun, kaba ve hoyratsın, kan içicisin... yok, yoksul huylu değilsin!
Padişahlar, bir iş için kan dökerler ama merhametleri kızgınlılarından üstündür.
Padişahın Allah huyuyla huylanması gerektir. Allahnın gazabın arıktır. Şeytan gibi
gazabının üstün olması gerekmez, öyle olursa hile yüzünden lüzum yokken kan döker!
Namussuzların hilmi gibi halim olması da doğru değildir... çünkü karısı da (:::) olur
cariyesi de! Halbuki sen, gönlünü şeytan evi haline getirdin... kinini, kendine kıble
yaptın. Keskin boynuzların nice ciğerleri deldi... işte şu asam, senin küstah boynuzunu
kırdı!
Cisme mensup askerler, ruhanilerin kalelerine saldırırlar. O taraftan tertemiz birisi
gelmesin diye gayb derbendine hücum ederler. Gaziler, savaşa pek gitmediler mi
kafirler, yürür saldırılar. Gayb gazileri, hilimlerinden sana saldırmazlar kötü gidişli.
Gayb derbentlerine saldırdın... gayb erlerinin bu tarafa gelmemesini diledin!
Ata bellerine, ana rahimlerine pençe attın... kötülükle yolu kesmek istedin! Ululuk ıssı
Allahnın soy sop yetişmesi için açtığı ana yolu sen nasıl kapatabilirsin A inatçı, sen
derbentleri tuttun ama körlüğüne rağmen, yine bir er çıktı işte.
İşte o çıkan er benim... senin maksadını yıkıp yakarım; Allahnın adı ile senin adını
sanını yok ederim! Sen var, derbentleri iyice tuta dur... ne vakte dek sakalına bıyığına
gülüp duracaksın Kader bıyığını sakalını birer birer yolar... nihayet kadere karşı
çekinmenin fayda vermediğini anlarsın. Senin bıyığın sakalın mı daha kuvvetlidir,
Ad’ın bıyığı sakalı mı Onların nefesinden şehirler titrer dururdu.
Sen mi daha inatçısın Semud mu Varlık alemine onlar gibisi gelmedi gitti. Bunlardan
yüz tanesini daha söylesem fayda yok; sen sağırsın... duyarın da duymazlıktan
gelirsin!
Söylediğim sözden tövbe ettim; tam senin ilacını yaptım. Bu ilacı senin ham sakalına
korum da pişer, yahut da yanar... sen de ebedi olarak yaralı kalırsın. Bu suretle de
bilirsin ki Allah, her şeyi bilir... her şeye, ona layık olan ilacı verir ey düşman. Ne vakit
bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da onun ardından derhal layığını
görmedin
Ne zaman gökyüzüne bir nefes bir dua gönderdin de ardınca ona benzer bir iyilik
gelmedi Dikkat etsen, uyanık olsan her an, yaptığın işin cevabını görürsün!
Dikkat ederde ipe sarılırsan senin için kıyametin gelmesine hacet yok. Remiz ve
işareti gören kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç var mı Bu bela sana aptallığından
gelir... nükteleri remizleri anlamazsın!
Gönül kötülük yüzünden karardı da kapkara oldu mu artık anla... burada
sersemleşmenin lüzumu yok! Yoksa o karalık, sana bir ok olur... sersemliğinin cezası
sana erişir! Ok gelmezse lütuf ve kerem yüzünden gelmez; o kötülük görülmediğinden
değil.
Kendine gel de eğer sana gönül gerekse dikkat et... çünkü her işin ardından senin için
bir şey meydana gelir. Himmetin bundan fazla olursa dikkatle işin, daha yücelir.
Sen de görünüşte kapkara bir demire benzersin ama kendini cilala, cilala! Bu suretle
de gönlün, suretlerle dolu bir ayna kesilsin; ona her cihetten gümüş bedenli bir güzel
aksetsin! Demir gerçi karadır nursuzdur... fakat cilalamak ondaki karalığı giderir.
Demir cilalanır, yüzünü güzelleştirir... bu suretle suretler onda görünebilir. Topraktan
yaratılan beden kabadır, karadır ama cila kabul eder, onu cilala. Cilala da onda gayb
şekilleri yüz göstersin... huri ve melek akisleri görünsün!
Allah bil ki sana bir akıl cilası vermiştir... onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır. A
binamaz, cilalanmayı bırakmışsın da heva ve hevesinin iki elini de açmışsın. Heva ve
heves kapandı mı eli açılır. Gayb aynası olan demirde bütün suretler görünür. İçini
kararttın, paslattın, işte “Yeryüzünde fesada çalışırlar” ayetinin manası budur.
Şimdiye kadar böyle hareket ettin durdun artık böyle harekette bulunma... suyu
kararttın, daha ziyade karartma. Bulandırma da bu su durulsun... o suyun içinde ay ve
yıldızları tavaf eder gör. Çünkü insan ırmak suyuna benzer... bulandı mı artık onun
dibini göremezsin. Irmağın dibi incilerle, mercanlarla dopdolu... sakın bulandırma o
saf ve durudur.
İnsanların canı havaya benzer... tozla karıştı mı gökyüzünde perde olur, gökyüzünü
göstermez. Güneşin görünmesine mani olur... fakat tozu gitti mi saf ve parlak bir hale
gelir. Canın kapkara olmakla beraber Allah, kurtuluş yolunu bulasın diye sana rüyalar
göstermiştir.
Allah, sonunda olacak şeyleri kudretiyle kapkara demirde gösterdi. Bu suretle senin
daha az kötülük etmeni diledi... fakat sen, hep bunları gördüğün halde daha beter
oluyordun! Sana rüyada kötü şeyler gösterdi... onlardan ürktün, halbuki o kötü şeyler
senin suretindi. Hani aynaya bakınca yüzünü çirkin görüp aynayı pisleyen Zenci gibi!
Tükürmüş de sen çirkinsin, layığın ancak bu demiş, aynada çirkinliğim, senin
çirkinliğin a kör ve aşağılık adam! Bu pisliği de kendi çirkin yüzüne bulaştırdın, bana
değil... çünkü ben apaydınım demiş!
Sen gah elbiseni yanmış gördün; gah ağzın tutulmuş, gözün kör olmuş gördün. Gah
bir canavar kanına kastetti... gah yırtıcı bir hayvan, başını ısırdı! Kendini gah lağıma
baş aşağı düşürüyorsun gördün... gah kanlı sellerde gark olmuşsun gördün. Bazen
rüyada bu tertemiz gökyüzünde sana “kötüsün, kötüsün, kötü” diye ses geldi... bazen
dağlardan apaçık “hadi git be sen de ashabı şimaldensin” sesini duydun! Bazen her
cansız şeyden “Firavun, ebediyen cehenneme düştü gitti” sedasını işittin!
Bundan beter rüyalar da gördün... fakat utancından söyleyemiyorsun ki ters tabiatın
büsbütün tersleşmesin, kızmayasın.
Ey öğüt kabul etmeyen azıcığını söylüyorum sana... bu azıcığı duy da bil ki ben
biliyorum. Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve
kör ettin. Ne vakte dek kaçacaksın İşte hileler düzen anlayışın körlüğü, önüne geldi
çattı.
Kendine gel, bundan böyle çekin artık... çünkü Allah keremiyle tövbe kapısı açıktır.
Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır, o kapıdan yüz
çevirme! Cennetin Allah rahmetiyle sekiz tane kapısı var... oğul, o sekiz kapıdan birisi
de tövbe kapısıdır.
Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bazen kapanır... fakat tövbe kapısı hep açıktır. Bunu
ganimet bil... kapı açık, hasetçinin körlüğüne rağmen derhal pılını pırtını oraya çek.
Kendine gel de benden bir öğüt kabul et, karşılık olarak dört şey al! Firavun, o bir
öğüt, hangi öğüt O tek öğüdü bana birazcık anlat dedi.
Musa dedi ki: O tek öğüt şu: Apaçık şöyle deki Allah tektir, ondan başka tapacak
yoktur. Göklerin yıldızların... insanlarla şeytanların cin ve perilerin, kuşların yüce
yaratıcısıdır. Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı o dur... ülkesinin sınırı yoktur,
kendisinin benzeri yoktur. Firavun ey Musa dedi... buna karşılık bana vereceğin o dört
şey nedir onları da söyle. O güzel vaadin lutfiyle kafirliğin çarmıhı gevşesin. Belki bir
ganimet olarak elde edeceğim o hoş vaatler yüzünden yüz batmanlık küfür kilidim
açılır... belki bal ırmağının tesiri ile bedenimdeki kin zehri ballaşır.
Yahut o tertemiz süt ırmağının aksiyle esir aklım bir an olsun beslenir. Yahut o şarap
ırmaklarının aksiyle sarhoş olur da Allah emrinin zevkinden bir koku alırım. Yahut
ırmakların letafetinden çorak ve yıkık bedenim tazelenir. Çorak bedenimden bir
yeşillik meydana gelir... dikenliklerim cennet-i Me’va kesilir. Belki cennetin ve dört
ırmağın aksiyle can, Allah, yardımına mazhar olur da sevgiliyi aramaya koyulur.
Nitekim cehennemin aksiyle de ateş kesilmişim. Hak kahrı ile karışmışım.
Cehennem yılanının aksiyle yılana dönmüşüm... cennet ehline zehirler yağdırma da,
onları dalayıp durmadayım. Gah cehennemdeki kaynar suyun kaynamasının,
köpürmesinin tesiri ile zulüm suyum, halkı çürütür eritir.
Ben zemherinin aksiyle zemheri olmuşum... yahut da cehennemin aksiyle cehenneme
benzemişim. Şimdi yoksul ve mazlumlara cehennemim... vay onu zebun bulursam.
Musa dedi ki: O dördün birincisi, bedenin ebedi olarak sıhhatte kalır. Tıp bilgisinde
söylenen illetler, ey akıllı er, bedeninden uzaklaşır. İkincisi, ömrün uzun olur... ecel,
ömründen çekinir! İyi bir ömür sürdükten sonra alemden, muradına erişmeden
gitmezsin. Hatta süt emer çocuğun süt istemesi gibi eceli istesin... fakat seni esir
eden bir zahmet, bir dert yüzünden değil.
Ölümü arasın ama bir eziyete uğrayıp aciz kaldığından değil de evin harabesinde
defineyi gördüğünden. Bunun üzerine kazmayı eline alır da hiç düşünmeksizin evi
yıkmaya başlarsın. Çünkü evi, definenin perdesi görürsün... bilir anlarsın ki bu bir tek
tane, yüzlerce harmana mani olmaktadır. Artık bir taneyi ateşe atarsın, erlik sıfatı ile
sıfatlanır, er olursun.
Ey bir yaprak uğruna bağdan olan... sen yaprağa kapılıp kalan ve bu yüzden üzümden
olan kurda benziyorsun. Fakat Allahnın lütfu ve keremi, bu kurdu uyandırırsa
bilgisizlik ejderhası seni yer, siler süpürür.
Kurt meyvelerle, ağaçlarla dolu bir bağ kesilir... işte bahtı, talihi iyi olanlar, böyle bir
değişikliğe nail olurlar.
Evi yık... bu Yemen akiği ile yüz binlerce ev yapılır. Hazine ev altındadır, ev
yıkılmadıkça ele geçmesine çare yok... evi yıkmaktan ürkme, durma! Çünkü bu
hazinenin ele geçecek bir parası ile zahmetsiz, meşakkatsiz binlerce ev yapılabilir.
Nihayet bu ev zaten viran olacak... altındaki hazine de apaçık ortaya çıkacak. Fakat o
vakit hazine senin olmaz... çünkü o ele geçen ganimet, ruhun evi yıkma ücretidir.
“İnsan ancak çalıştığını kazanır.” O işten hiçbir ücrete sahip olamayınca, artık,
eyvahlar olsun... böyle bir ay bulut altındaymış da görmedim.
İyilik edip bana söylenen sözleri tutmadım... artık hazine gitti, elim bomboş diye elini
ısırır, hayıflanır durursun. Mesela; sen ücretle bir ev kiralarsın... fakat o evi satın
alsan bile senin değildir ki! Bu evde iş işleyesin diye kira müddeti, eceline kadardır.
Dükkanda eskicilik yamacılık edersin... fakat bu dükkanının altında iki maden
gömülüdür. Bu dükkan kiralıktır çabuk ol, kazmayı al da dibini kaz! Birdenbire kazma
madene rastlasın da dükkandan da kurtul, yamacılıktan da. Yamacılık dediğin nedir
su içmek yemek yemek... bu yamalarla köhne hırkanı yamar durursun!
Bu beden hırkası daima yırtılır... sen de bu yemekle içmekle onu yamarsın. Ey talihi
yaver padişah soyundan gelen, kendine gel de yamacılıktan utan. Bu dükkanın dibini
bir parçacık kaz da o iki maden başını yüceltsin.
Bu kiralık evin müddeti bitmeden kendine gel... yoksa bu müddet biter, sende ondan
bir fayda elde edemezsin! Sonra dükkan sahibi seni dükkandan çıkarır; bu dükkanı da
hazineyi elde etmek için yıkar. Sen gah hasretle başına vurursun; gah ham sakalını
yolar durursun.
Yazıklar olsun; bu dükkan benimdi... kör müydüm ki buradan bir fayda elde etmedim.
Yazılar olsun, bu bizimdi... yel götürdü! Biz kullara da ebediyen hasretlere düşüp
eyvahlar olsun demek kaldı dersin!
Ben evde bir süs, bir nakış gördüm de o evin sevgisiyle kararsız bir hale geldim. Gizli
hazineden haberim bile olmadı... yoksa kazma, elimde çiçek demeti kesilirdi. Ah, o
zaman kazmanın hakkını verseydim şimdi gamdan kurtulmuş olurdum! Gözümü
nakşa, takmış, çocuklar gibi aşk oyunlarına dalıp kalmıştım.
O muradına erişmiş hakim, sen bir çocuksun... ev de nakışlarla, suretlerle dolu
diyerek ne de doğru, ne de güzel söylemiştir.
“İlahimane” de vasiyetlerde bulunmuş, tozu dumana ver, varlığının kökünü kazı
demiştir. Firavun ey Musa dedi; kafi... gönlüm, ıstıraptan eridi gitti... artık üçüncü
vaadini söyle!
Musa dedi ki; üçüncüsü şu: Devletin iki kat artar, iki alemin de düşmanından arınmış
devlet ve saltanatına nail olursun. Şimdiki devlet ve ikbalinden daha fazla devlete,
ikbale ve ülkelere sahip olursun... şimdiki devletin savaş içindedir, o devlet sulh ve
huzur içinde.
Savaş aleminde sana böyle bir devlet ve ülke ihsan eden, bir gör de bak... sulhta
ülkene nasıl bir sofra kurar. Keremiyle cefa zamanında onları veren, vefa zamanında
seni nasıl görüp gözetir, arayıp yoklar... bir bak da gör.
Firavun ey Musa, dördüncüsü nedir çabuk söyle... çünkü sabrım yetti, hırsım arttı
dedi.
Musa dedi ki: Daima genç kalırsın... daima saçın, sakalın katran gibi siyah, yüzün
erguvan gibi kırmızı olur.
Bizce rengin, kokunun değeri yoktur... fakat sen aşağılıksın, onun için aşağı alemden
konuşuyorum. Renkle, kokuyla, mevki ile öğünmek, çocukları sevindirir, aldatır. İşim
çocuğa düştü... gayrı çocukların ağzını kullanmam lazım!
Mektebe git de sana kuş alayım, yahut kuru üzüm, ceviz ve fıstık getireyim diyeyim!
Sen beden gençliğinden başka bir şey bilmiyorsun ya, al işte bu gençliği... a eşek, nah
sana arpa. Yüzün hiç buruşmaz pörsümez... kutlu gençliğin hep bu halde kalır. Ona ne
ihtiyarlık buruşması gelir... ne de selviye benzeyen boyun iki kat olur. Ne sendeki
gençliğin kuvveti azalır, ne dişlerin ağırır, sallanır.
Kadınların erkeklerden nefretine sebep olan gevşekliği kadına yaklaşmamak derdini
görmezsin. Gençlik çağının parlaklığı seni öyle bir açar, neşelendirir ki Ukaşe’nin
müjdesi de Peygamberi öyle açmış, öyle neşelendirmişti işte.
Ahır zaman Peygamberi Ahmet Rebüyülevvel ayında göçtü... bunda hiç itilaf yoktur.
Gönlü, bu göç zamanını haber alınca can ve gönülden o vakte aşık oldu. Safer gelince,
bu ay bitince sefer edeceğim diye neşelendi. Her gece bu buluşmanın iştiyaki ile
sabahlara kadar “Ey yücelerden yüce arkadaş” der dururdu. “Bana kim safer ayı çıktı
diye müjde verirse... kim safer gitti, Rebiyyülevvel geldi diye beni muştularsa ben de
onu cennetle muştular, ona şefaatçi olurum” dedi.
Ukaşe gelip müjde dedi... safer çıktı gitti. Peygamber de “Ey ulu aslan, cennet
senindir” buyurdu. Başka biri de gelip safer çıktı dedi... Peygamber dedi ki: O müjdeyi
Ukaşe aldı. Erler, görüyorsun ya, alemden göçmeden neşeleniyorlar... şu çocuklarsa
alemde kalmalarına seviniyorlar. İyi suyun tadını tatmayan kör kuşa, acı su, kevser
görünür.
Musa da senin saf ikbaline bir dert erişmez diye bu tarzda kerametler sayıp
dökmekteydi. Firavun, pek güzel... iyi söyledin ama bir de iyi bir dostla görüşeyim,
danışayım dedi.
Firavun, bu sözü Asiye’ye açtı. Asiye dedi ki: A gönlü kararmış, bu vaatlere can ver.
Bu sözlerde ne büyük inayetler var. Ey iyi huylu padişah, durma hemen bunları elde
et. Ekim zamanı geldi... hem de ne faydalı ekim ya! Bu sözleri söyledi ve iştiyakinden
ağlamaya başladı. Yerinden sıçradı, ne mutlu sana dedi... a kelceğiz, güneş başına taç
oldu. Kelin ayıbını külah örter... hele o külah güneş ve ay olursa ne mutlu!
Daha o mecliste bunu duyunca neden evet... yüzlerce hamt olsun demedin Bu söz,
güneşin kulağına değseydi buna nail olmak ümidiyle baş aşağı yere inerdi. Hiç bildin
mi, ne vaattir bu, ne lutüftur Hak İblisi arayıp soruyor adeta. O kerem sahibi, seni
böyle bir lutfa, böyle bir ihsana çağırdı da nasıl tahammül ettin Şaşılacak şey. Nasıl
yüreğini eritmedi bu Eritseydi iki cihandan da nasip alırdın. Adamın yüreği Allah için
erirse şehitler gibi iki alemde de lütfa, ihsana mazhar olur.
Gafillik de hikmettir, bu kör oluşun da bir hikmeti var... var ama neden bu dereceye
kadar olsun Sermayenin çabucak elden uçmaması için gafillik, hem hikmettir, hem
nimet. Fakat umulmaz bir yara haline gelmemeli... aklın ve canın zehri olmamalı,
adama eziyet vermemeli. Kim böyle bir alışverişi edebilir Bir gülle gül bahçesini satın
alıyorsun! Bir taneye karşılık yüzlerce ağaçlık... bir habbeye karşılık yüzlerce maden.
Kim her şeyi Allah için yapar, Allah’a karşı ihlas sahibi olursa” demek, o taneyi
vermektir. Bu suretle de “Allah da onun olur, her dilediğini verir” sözünün hakikati
elde edilir. Çünkü bu arık ve kararsız varlık, o ebedi Allahnın zevalsiz varlığından var
olmuştur. Fani varlık, kendisini ona verdi mi baki olur, asla ölmez. Yelden, topraktan
korkan ve bu ikisi yüzünden helak olan katra gibi.
Katra, aslı olan denize kavuştu mu güneşin hararetinden de kurtulur, yelden,
topraktan da. Zahiri, denizde yok olur ama zatı yok olmaz, ebedileşir,iyileşir. Kendine
gel ey katra da pişman olmaksızın varlığını ver... ver de bir katraya karşılık uçsuz
bucaksız denizi bul. Kendine gel ey katra da bu şerefi bul, denizin avucuna düş, o
avuçta telef olmaktan emin ol. Böyle bir devlet, kimin eline düşmüştür; bir deniz bir
katrayı dilemekte istemekte!
Allah hakkı için, Allah hakkı için çabuk sat ve satın al... bir katrayı ver, incilerle dolu
denizi elde et. Allah hakkı için, Allah hakkı için hiç geciktirme... bu söz, lütuf
denizinden gelmede! Lütuf bile bu lütuf içinde kaybolur... aşağılık bir adam, yedinci
kat göğe çıkıyor.
Kendine gel, hiçbir kimse bunu aramakla bulamaz... nasılsa bir acayip oyuna
rastladın. Firavun, bunu bir de Haman’a söyleyin; padişaha vezirin reyini almak
lazımdır, dedi.
Asiye dedi ki: Bu sırrı Haman’a söyleme. Kör kocakarı, doğanın kıymetini ne bilir. Bir
ak doğanı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser.
Halbuki asıl iş gördüğü, avlandığı uzvu, tırnaklarıdır... kör kocakarıcağız körcesine o
tırnakları kesiverir. Anan neredeymiş ki der... a ulu yavrum, tırnakların böyle uzamış
senin Kötü kocakarı, doğanın tırnağını, gagasını kanatlarını keser... sevgi çağında
işte bunları yapar. Doğanın önüne tutmaç kor da o, az yedi mi kızar... sevgiyi yırtar
atar!
Senin için böyle bir tutmaç pişirdim de sen ululuk gösteriyor, haddini bilmiyorsun ha!
Sen o eziyetlere, belalara layıksın... devletin ikbalini kadrini nereden bileceksin sen
Der. Tutmaç yemiyorsan bari al, bunu iç diye doğana tutmaç suyu verir. Halbuki
doğan, tutmaç suyundan hoşlanmaz, içmez... kocakarı büsbütün kızar; kızgınlıkla o
sıcak çorbayı doğanın başından aşağı döker, hayvanın başını yakar, kel eder!
Canı yanar teessürle gönülleri parlatan padişahın lütfunu anarak ağlamaya başlar;
padişahın çehresinden yüzlerce kemale nail olan o nazenin, o işveli gözlerinden yaşlar
döker.
“Mazagal basar” sırrına nail olan gözleri o karganın açtığı yaralarla dolar... güzel ve
güzel göz, zaten kötü göz yüzünden dertlere, elemlere uğrar! Halbuki o öyle engin bir
gözdür ki iki alem bile ona bir kıl kadar görünmektedir.
Gözüne binlerce gökyüzü görünse kaynağın denizin yanında kayboluşu gibi kaybolur!
O göz, bu duygu alemine ait şeylerden geçti mi gayb alemini görür de bu kabiliyet
yüzünden öpülür durur. Zaten bir kulak bulamıyorum ki o güzel göze ait bir nükte
söyleyeyim.
O gözden ulu ve kutlu yaşlar süzülse Cebrail, katrasını kapardı... O güzel gidişli dilber,
müsaade ederse bu kaptığı katrayı kanadına, gagasına sürerdi.
Doğan der ki: Kocakarının kızgınlığı alevlendi ama kuvvetimi, nurumu, sabrımı ve
ilmimi yakmadı ya. Can doğanım yüzlerce suret dokur, durur... deveyi, yaralar Salih’i
değil! Salih, ululukla bir nefes aldı, bir dua etti mi dağdan, o çeşit yüzlerce deve
doğar!
Gönül der ki: Sus, aklını başına al... yoksa gayret, varlık nescini çeker yırtar! Fakat ne
çare... padişahlık gururu, öğüt dinletmiyordu; nihayet öğüdü gönlünden koparıp attı.
Allah gayretinin yüzlerce gizli hilmi vardır... yoksa bir anda yüzlerce cihanı yakardı.
Mutlaka Haman’la görüşüp danışmam lazım... ülke ona dayanmaktadır, ben onunla
kuvvet, kudret bulmaktayım, dedi. Mustafa’nın meşveret ettiği zat, Allah Sıddıkı idi...
Ebucehel’e fikir veren Ebuleheb’di. Cinsiyet onu öyle bir çekti ki o nasihatler, kulağına
bile giremedi. Her şey kendi cinsinden olana yüzlerce kanatla uçar gider... ona ulaşma
hayali ile bağlarını yırtıp yürür!
Muratza’nın yanına bir kadın gelip dedi ki: Çocuğum oluğun üstüne kaydı. Çağırsam
ele geçmez... bıraksam düşüp helak olacağından korkuyorum. Akıllı değil ki
tehlikelerden kurtul, yanıma gel deyeyim de anlasın.
Elle işaret etsem anlamaz... anlasa bile kötülük şu ki dinlemez. Mememi, sütümü
gösterdim ama benden gözünü, yüzünü çevirip duruyor. Allah hakkı için ey ulular, siz,
bu alemde de acizlerin ellerinden tutan, onlara yardım eden erlersiniz, o alemde de!
Benim derdime tez bir derman bul ki gönlümün meyvesini kaybedeceğim diye
yüreğim titremede.
Ali dedi ki: Dama bir çocuk çıkar... çocuğun kendi cinsini görünce, derhal oluktan
dama gelir... cins, cinsine ebedi olarak aşıktır. Kadın öyle yaptı... çocuğu o çocuğu
görünce ona yüz tuttu; oluktan dama geldi. Her cins, kendi cinsinden olanları çeker,
bunu böyle bil.
Çocuk sürtüne, sürtüne öbür çocuğun olduğu tarafa geldi ve aşağıya düşme
tehlikesinden kurtuldu.
Peygamberler de kulları oluktan kurtarmak için insan olarak gönderilmişlerdir.
Peygamber, ben de sizin gibi insanım... kendi cinsinize gelin kaybolmayın buyurdu.
Çünkü cinsiyetin acayip bir çekiciliği vardır... nerede birisini veya bir şeyi arayan
varsa onu aratan, bir yana çeken cinsiyettir.
İsa ve İdris, meleklere aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar. Harun’la
Marut’sa ten cinsindendiler; yücelerden aşağıya indiler. Kafirler şeytanlarla aynı
cinstendir... canları şeytanların şakirdi olmuştur. Şeytanlarda yüz binlerce kötü huylar
öğrenmişler, akıl ve gönül gözünü kapamışlardır. Onların kötü huylarından en
ehemmiyetsizi hasettir. Hani İblisin boynuna vuran haset.
O köpekler bunlara ululuk ve haset öğretmişlerdir... onlar, halkın ebedi bir mülke, bir
devlete nail olmasını istemezler. Kimde sağdan, soldan bir yücelik görürlerse hasetten
adeta kulunçları kabarır, dertlenirler. Çünkü harmanı yanmış talihsiz, kimsenin
mumunun yanmasını istemez.
Kendine gel de sen de bir yücelik elde et başkalarının yüceliğinden dertlenme.
Allahdan bu hasedin defini dile de Allah, seni cesetten kurtarsın! Allah bir yudumcuk
şaraba öyle bir hassa vermiştir ki adamı sarhoş eder, iki alemden de kurtarır.
Bir avuç yeşil ota, esrara öyle bir hassa vermiştir ki bir zaman olsun insanı
kendisinden alır. Allah uykuya öyle bir hal vermiştir ki düşünceyi iki alemden de
keser. Mecnun’u bir deri aşkından öyle bir hale getirmiştir ki dostu düşmandan fark
etmez olmuştur. Senin anlayışına havale edilecek bunun gibi yüz binlerce şarabı
vardır onun.
Nefsin kötülük şarapları var ki o kötü kişiyi bunlarla yoldan çıkarır! Aklın kutluluk
şarapları var ki insan onların neşesi ile zevalsiz bir konak bulur. Sarhoşlukla gök
kubbe çadırını o yandan söker, yola düşer.
Kendine gel ey gönül de mağrur olma... İsa, Allah sarhoşudur, eşek arpa sarhoşu! Şu
küplerden o çeşit şaraplar ara ki sarhoşluğunun sonu gelmesin. Çünkü her sevgili,
dolu bir küpe benzer... o tortuludur bu inci gibi saf.
Ey şarabı anlayan, tanıtan er, ihtiyatla tat da karışıksız, katıksız arı duru bir şarap
bulasın! Her iki şarap da sarhoşluk verir ama bunun sarhoşluğu, adamı da Allah’a
kadar çeker götürür. Bunu iç de düşünceden, vesveselerden, hile ve düzenlerden
kurtul; akıl bağı olmaksızın deve gibi coş, raksa giriş.
Peygamberler ruh ve melek cinsindendirler o yüzden gökteki meleği çekerler. Yel,
ateş cinsindendir onun dostudur... her ikisi de yücelir, yücelere çıkar. Boş testinin
ağzını kapadın da havuza, yahut ırmağa attın mı Kıyamete kadar batmaz... çünkü
içerisi boştur o boşlukta hava vardır; yelin meyli yüceleredir... içinde bulunduğu kabı
da yücelere kaldırır.
Peygamberlerin cinsinden olan canlar da çekişe, çekişe onların yanlarına giderler.
Çünkü bu kısımdan olan kişinin aklı üstündür... şüphe yok ki akıl da yaradılış
bakımından melekle aynı cinstendir. Nefis havası da düşmana üstündür... fakat nefis,
aşağılık cinstendir, aşağılık alemine gider!
Kıpti kötü Firavunun cinsindendi... İsrail oğulları kabilelerine mensup olanlar da Allah
kelimi Musa’nın cinsinden. Haman, tan Firavunun cinsindendi... Firavun o yüzden onu
seçmiş, baş köşeye geçirmiş, kendisine vezir etmişti. Hasılı sonunda da Haman onu
baş köşeden ta cehennemin dibin e kadar çekti... çünkü o iki pis adam cehennem
cinsindendi. İkisi de cehennem gibi yakıcıydı... ikisi de nurun zıddı idi... ikisi de
cehennem gibi gönül nurundan çekinen ve nefret eden kişiydi! Çünkü cehennem, ey
mümin, sırattan çabuk geç, nurun ateşimi söndürecek. Ey mümin nurun eteğimi
sürüdü mü ateşimi mahvedecek; hemen geç der.
Cehennemlik de nurdan ürker, kaçar... çünkü güzelin cehennem tabiatlıdır o. Mümin
canla başla nasıl cehennemden kaçarsa cehennem de müminden öyle kaçar. Çünkü
müminin nuru ateş cinsinden değildir... nuru arayan, hakikatte ateşin zıddıdır.
Hadiste gelmiştir: Mümin duada Allah’a yalvarır, cehennemden aman diler ya;
cehennemde canla başla ondan aman diler... Yarabbi, beni falandan uzak et der.
Cinsiyet cazibesini şimdi bir gör hele... bakalım sen hangi cinstensin; küfür cinsinden
mi, iman cinsinden mi
Haman’a meylin varsa Haman’dansın... Musa’ya meylin varsa Subhan’dan! İkisine de
meyilsen, iki cinsten de katışığın var... nefisle akıl, ikisi de sende karışık! İkisi de
savaşta... kendine gel, kendine! Çalış da manalar suretlere üstün olsun.
Düşmanını her an bozguna uğramış, mağlup olmuş göresin... savaş aleminde bu
sevinç kafirdir doğrusu! O inatçı suratlı Firavun, nihayet Haman’a kabalıkla bu sözleri
söyledi, Allah Kelim’inin vaatlerini anlattı... o sapığı kendine mahrem etti.
Firavun Haman’ı tenha bulunca bunları anlattı. Haman sıçrayıp yakasını yırttı. O
melun naralar attı, ağladı... kavuğunu, sarığını yere attı.
Dedi ki: Böyle küstahça ve abes sözleri nasıl oldu da padişahın yüzüne karşı söyledi
Sen, bütün alemi hükmüne almış, işini bahtın yardımı ile altın haline getirmişsin.
Padişahlar, inatsız, ısrarsız doğudan da sana vergi getirmedeler, batıdan da!
Ey ulu padişah, bütün padişahlar, sevinçle senin kapının eşiğini öpüyorlar! Düşmanın
atı atımızı gördü mü, sopa görmeden yüz çevirmede! Şimdiye dek alemin tapındığı
secde ettiği sendin... şimdi kulların en aşağısı mı olacaksın Bir efendinin kula
tapmasındansa binlerce defa ateşe atılması daha hoş!
Hayır buna imkan yok! Ey Çin ülkesini bile hükmü altına alan padişahım, önce beni
öldür de seni bu halde görmeyeyim! Padişahım önce benim boynumu vur da bu
alçalmayı gözlerim görmesin! Böyle bir şey olmamıştır ya... fakat olmasın da! Yer, gök
olacak, gökyüzü yer ha!
Kullarımız, bizimle kapı yoldaşı olacaklar... esirlerimiz, gönüllerimizi yaralayacak, öyle
mi
Düşmanların gözleri aydın olacak da dost körleşecek... sonra da bize mezarın dibi, gül
bahçesi kesilecek ha!
Haman, dostla düşmanı tanımıyor, tavlayı körcesine ters oynuyordu. A melun senin
düşmanın senden başkası değil... kinine uyup da suçsuzlara düşman deme!
Sence bu kötü hal devlettir... yani evveli “Devkoş”, sonu da “Let-dayak ye!”bu
devletten sürüne, sürüne kaçmazsan şu baharın daima güz olur gider! Doğu ve batı,
senin gibi niceleri görmüştür... sonunda hepsinin de başı, bedeninden kesilmiş
gitmiştir.
Doğuyla batının bile kararı yokken nasıl olur da bir adamı ebedi edebilirler
Korkuda,zindana
Girmekten ürkme yüzünden halk, sana birkaç günceğiz yaltaklandı... onunla
öğünüyorsun Ha!
Fakat halk kime secde ederse onun canını zehirliyor demektir.
Bir kere devlet, yüz çevirdi, bir kere bahtı döndü mü kendisine secde edenin kendisini
zehirlediğini de analar, bilgi sahibi olan adam da. Ne mutlu ona ki nefsini
aşağılatmıştır... vay o kişiye ki serkeşlikle dağ gibi baş kaldırmıştır.
Bu ululuk bil ki zehirli bir şaraptır... o şarapla aptal kişi sarhoş olur. Bir devletsiz,
zehirli şarabı içti mi bir zamancağız neşeden başını sallar ama, bir an sonra zehir,
canına tesir eder; can verip can almaya başlar. Onun zehirli olduğuna inanmıyorsan
bak da gör; Ad kavmine o zehir neler etti
Bir padişah, başka bir padişahı tuttu mu ya öldürür, ya bir zindana hapseder! Fakat bir
düşkün dertliyi görse derdine merhem bulur; ona ihsanlarda bulunur! O ululanma
zehir değilse neden padişah, onu suçsuz, hatasız öldürüyor
Öbürüne de kendisine bir kullukta bulunmadığı halde neden iltifat ediyor Bu iki
harekete bakıp zehri anlamak mümkündür! Yol kesen, asla bir yoksulu dövüp
vurmaz... Kurt ölü kurdu katiyen ısırmaz.
Hızır gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mademki kırık
gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve
madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.
Kılıç boynu olanın boynunu keser... gölge yerlere döşenmiştir o hiç yaralanmaz.
Ululuk fazla ateştir a kızgın... kardeş, kendini ateşe nasıl atıyorsun ki Yerle bir olan,
bak hele oklara hedef olur mu hiç Fakat yerden baş kaldırdı mı o zaman hedefler gibi
çaresiz yaralanır. Bu bizlik, benlik, halkın merdivenidir... halk nihayet bu merdivenden
düşer!
Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptaldır... çünkü düşünce onun kemikleri
daha beter kırılır. Bunlar fer-ileridir... asılları ise şudur: Yücelik Allah’a şirk koşmadır.
Ölmedin de onunla dirilmedin mi ona ortak olmaya, ülke ve devlet kazanmaya
savaşan bir düşmansın! Fakat onunla dirildin mi, zaten dirilen odur... bu, tam birliktir;
nerede şerik oluş Fakat bunu işlerinin aynasında gör, çünkü bunu sözle, dedikoduyla
anlayamazsın! İçimdekini söylersem çok ciğerleri kan kesiliverir!
Artık bu kadarını kafi göreyim... zaten anlayanlara bu yeter... köyde kimse varsa iki
kere seslendim işte. Hasılı Haman, o kötü sözlerle böyle bir yolu Firavuna kesti.
Devlet lokması da ağzına kadar gelmişti... Haman Firavunun boğazını kesiverdi.
Firavunun harmanını o yele verdi... hiçbir padişahın böyle bir veziri olmasın.
Musa dedi ki: Ben sana lütuflar gösterdim, cömertliklerde bulundum... fakat ne
yapayım Allah sana kısmet etmemiş! Hakiki olmayan padişahlığı ne el bil, ne yen!
Çalma, çırpma padişahlık, cansız, gönülsüz ve gözsüzdür. Sana padişahlığı halk
verdiyse borç alır gibi yine senden alır!
İğreti padişahlığı Allah’a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakiki padişahlık
versin!
BAHİS
Arap beyleri toplanıp Peygamberin yanına gelerek çekişmeye başladılar. Dediler ki:
Sen bir beysin... bizim de her birimiz birer beyiz! Şu beyliği bölüşelim, ülkenin sana
düşen kısmını al! Her birimiz, kendisine düşen bölüğe razı olsun; sen de artık bizim
hissemizden el yıka.
Peygamber dedi ki: Bana beyliği Allah verdi... o, bana başbuğluk ve mutlak bie beylik
ihsan etti.
Buyurdu ki: Bu devir, Ahmed’in devridir, bu zaman, Ahmed’in zamanı... kendinize
gelin de onun emrine uyun!
Kavim, biz de Allahnın takdiri ile hükmediyoruz... bize de beyliği veren Allahdır dedi.
Peygamber fakat dedi... Allah, bana beyliği bir mülk olarak verdi, sizeyse bir vesileyle
iğreti. Benim beyliğim kıyamete dek bakidir... iğreti beylikse çabucak geçip gider!
Kavim ey emir... çok söyleme; üstün olduğunu iddia ediyorsun, delilin nedir dediler.
Derhal Allahnın kahır emri ile gökyüzünde bir bulut peydahlandı. Sel bastı, bütün o
civarı kapladı. O pek korkunç sel şehre yüz tuttu... şehirliler feryat ederek korkudan
kaçışmaya başladılar. Sınama zamanı gelmişti... şüphenin kalkacağı hakikatin apaçık
ortaya çıkacağı zamandı. Peygamber dedi ki: Her bey mızrağını atsın da şu sel dursun!
Hastalıkta da iyi gıdadan olur, kuvvet de! Beyliğinizi bir sınayalım! Hepsi mızraklarını
attılar. Mustafa’da elindeki sopayı, o buyruklar yürüten inanmayanları aciz bırakan
sopayı attı.
O coşkun inatçı ve şiddetli sel, bütün o mızrakları saman çöpü gibi önüne katıp
sürükledi. Bütün mızraklar kayboldu... sopaysa bir gözcü gibi suyun üstünde
duruyordu! O sopanın himmetiyle o şiddetli sel, şehirden yüz çevirdi, başka bir tarafa
akıp gitti.
Bu büyük işi gören Arap beyleri, korkularından hep Mustafa’nın beyliğini tasdik
ettiler. Yalnız hasetleri pek üstün olan üç kişi inanmadı... inatlarından büyücü ve
kahin dediler.
İğreti beylik böyle zayıf olur... Allah vergisi olan beylikse böyle yücedir işte.
Ey soyu sopu belli kişi, o mızraklarla sopayı görmediysen o beylerin adları ile
peygamberin adına bak. Onların adlarını kuvvetli, şiddetli ölüm seli sildi süpürdü...
fakat Ahmed’in adı ve devleti baki.
Onun nöbetini günde beş defa vuruyorlar... bu, kıyamete kadar her gün böyle sürüp
gidecek! Aklın varsa sana lütuflarda bulundum... eşeksen eşeğe de asayı getirdim.
Seni bu ahırdan öyle bir çıkarırım ki sopayla başını, kulağını kanlara boyarım!
Bu ahırdaki eşekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda! İşte sevilmeyen
her eşeği yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben! Seni kahretmek için o
sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de işte ve huyda bir ejderha kesilmişsin. Sen
amansız bir dağ ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak!
Bu sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlığa kaç. Yoksa benim
dişlerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz demektedir.
Allahnın cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken şimdi ejderha olmuştur.
Allah, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün yücelerini kuşa ökse ve
tuzak haline getirir. Dişlerine bir ağrı verir ki bu diş ağrısı cehennem, ejderha dersin.
Yahut da tükürdüğünü bal haline kor... bu, cennet ve cennet elbiseleri dersin!
Dişlerinin dibinden şeker bitirir... bu suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!
Şu halde dişlerinle suçsuzları ısırma... çekinemeyeceğin, kurtulamayacağın silleyi
düşün. Allah Nil’i Kıpti’lere kan haline getirdi... İsrail oğullarını da beladan korudu.
Buna bak da Allahnın yoldaki aklı başında kişiyle sarhoşu ayırt ettiğini anla. Nil bu
ayırt edişi Allahdan öğrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bağladı. Allah
lütfu, Nil’e akıl verdi... kahrı ise Kabil’i sersemleştirdi. Keremi ile cansız şeylerde akıl
yarattı... kahrı ile aklının aklını aldı. Lütfuyla cansız şeyde akıl peydahlandı... kahrı ile
bilgi akıllardan kaçtı. Emri ile oraya yağmur gibi akıl yağdı... bunun aklıysa Allah
hışmını görüp kaçtı gitti!
Bulut, güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler. Her
biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar. Bunu nasıl
oldu da peygamberlerden anlamadın sen Onlar, taşa sopaya bilgi ihsan ettiler.
Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde sopaya, taşa kıyas et! Taşla
sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız şeylerin halinde de haber verir...
onlar da “Biz, Allah’ı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes
şeyler değiliz” derler.
Nil suyuna bak da anla... boğarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya! Yer, nasıl Karun’u
kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil’i de öyle bilgi sahibi bil. Ay da öyle... emri
duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya.
Nerede bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selam verdi ya! İşte
cansızların hepsini de böyle bil, böyle tanı!
Dün birisi, alem, sonradan yaratıldı... bu gökyüzü fanidir, varisi Hak’dır diyordu. Bir
filozof dedi ki: Sonradan yaratıldığını nasıl biliyorsun Yağmur bulutun sonradan
yaratıldığını nasıl bilir Bu değişip duran alemden sen, bir zerre bile değilsin... öyle
olduğu halde güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin ki
Pislik içinde gömülü olan bir kurtcağız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek
Sen bu sözü babandan duydun... taklitle aptallığından ona sarıldın Sonradan
yaratıldığına delil nedir söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma!
Adam dedi ki: Bu derin denizde bir gün iki bölük halkın bahse giriştiklerinin gördüm.
Onlar çekişir bahsederken halk onların başına üşüştü. Ben de kalabalığın arasına
karıştım, onların sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim.
Bir bölüğü alem fanidir... şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu. Öbür
bölüğün bu alem kadimdir, evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile
kendisidir diyordu.
Allah’a inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve rızk veren
Allah’a münkir oldun, dedi.
Filozof ben dedi... delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! Hadi
delilini göster... yoksa bu alemde delilsiz söz dinlemem ben!
Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın içinde gizli delilim var! Senin gözün
zayıftır, hilali göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma.
Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmiş alemin başına, sonuna hayran
olup kaldılar. Mümin dostum dedi... gönlümde bir delil var... bence, bu, alemin
sonradan yaratıldığına bir alamet! İyice inanmışım... inancımın nişanesi de şu: İyice
inanan ateşe bile girse, aşılardaki aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz,
mahvolmaz! Sözlerinin sırrı, ancak yüzümün sarılığından, zayıflığından anlaşılır.
Yanaklara akan kanlı göz yaşları, sevgilinin güzelliğine delildir.
Filozof, ben halkın hepsine de delil olamayan bu şeylere ehemmiyet vermem, bunları
delil saymam, dedi.
Mümin dedi ki: Kalp akçe ile halis akçe bahse girişseler... halis akçe, sen kalpsın; ben
halisim, iyiyim dese, son sınama ateştir... bu iki arkadaş ateşe düştüler mi. Halkın ileri
gidenleri de hallerini anlar, alelade olanları da... herkes, şüpheden kurtulur, onların
ne olduklarını iyice anlar bilir.
Canım, su ve ateş de gizli olan halis akçayla kalpı sınamak, için yaratılmıştır. Sen ve
ben... ikimiz de ateşe girelim... bu işe şaşıp kalanlara baki bir delil olalım! Ben de, sen
de birden denize dalalım... çünkü ben de bu halka bir delilim sen de!
Öyle yaptılar; ateşe girdiler... ikisi de kendilerini kızgın ateşe attılar. Allah var diye
iddia eden kurtuldu öbür haramzede yandı, mahvoldu. Bu haberi müezzinden duy...
ham ruhun körlüğünü bir kat daha arttırır!
Ecelle ölümle Mustafa’nın adı yanmamıştır... çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi
uludan ulu. Bu devirde bahse girişenlerin yüz binlercesi münkirlerin perdelerini
yırtmıştır.
Müminle filozof bu işe karar verdiler... mucizelerin devam ettiği zuhur etti; doğru olan
galip oldu... bu cevaptan anladım ki alemin evveli vardır, bu gök kubbe sonradan
yaratılmıştır diyen haklıdır. Münkirin getirdiği delilin yüzü daima sarıdır... o inkarın
doğruluğuna nerede bir nişane
Münkirlerin övüldüğü bir minare nerede Alemde böyle bir minare göster bana da
onların doğruluğuna nişane olsun. Hani nerede bir mimber ki oraya birisi çıksın da bir
münkirin zamanını ansın. Paraların üstüne basılan peygamber adları, kıyamete kadar
onların doğruluğuna alamettir.
Padişahların paraları değişir duru... fakat Ahmed’in parası, kıyamete dek sürer gider!
Altın olsun, gümüş olsun... bir paranın üstünde bir münkirin adını gösterene!
Hadi bunu mucize sayma! Peki bir de güneş gibi apaydın olan ve adına Ümmül Kitap
denen yüz dilli Kuran’a bak! Kimsenin ondan bir harfi çalmaya, yahut sözüne bir söz
katmaya ne haddi var, ne kudreti.
Üstünün dostu ol ki üstün olasın... kendine gel be hey azgın, mağluplara dost olma!
Münkirin delili, ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey
görmüyorum! Hiç düşünmez ki nerede bir görünen şey varsa o, gizli hikmetleri haber
vermededir.
Her görünen şeyin faydası, faydanın ilaçlarda gizli oluşu gibi o şeyin içinde gizlidir.
GÖKLER YERLER VE İKİSİ ARASINDAKİLER
Hiçbir ressam var mıdır ki yaptığı resmi, hiçbir menfaat ümidi gözetmeden yalnız
resim yapmak için yapsın. Hem resim yapmak için yapar, hem de uluların büyüklerin
bir vesile ile kederlerinden kurtulmalarını ister. Çocukların neşelenmesini, bu resimle
ölüp gitmiş dostların, dostlar tarafından hatırlanmasını diler.
Hiçbir testici yoktur ki içine su konmasını düşünmeden testisini, sırf testi yapmak için
yapsın! hiçbir kaseci yoktur ki kaseyi ancak kase olmak için yapsın da içine yemek
konmak için yapmasın!
Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı yalnız yazısını, yazısının güzelliğini
göstermek için yazsın da okumak için yazmasın.
Görünen suret gayp alemindeki surete delalet eder, o da başka bir gayp suretinden
vücut bulmuştur. Böylece bunları, görüşünün miktarınca ta üçüncü dördüncü, onuncu
surete kadar say dur.
Oğul bunla, satrançtaki oyunlara benzer... her oyunun faydasını ondan sonrakinde
gör. Bu oyunu, o gizli oyunu oynamak için, onu da diğer bir oyun için... nihayet o
oyunu da bir başka oyun için oynarlar.
Gözünü böylece etraftan ileriye çevir de ta karşındakini mat edip oyunu kazanıncaya
dek ne oyunlar oynayacaksan hepsini gör. Merdiven basamaklarına çıkmak için önce
birincisine, sonra ikincisine basmak lazım. ikincisi de bil ki üçüncüsüne çıkmak için
kurulmuştur... böyle, böyle merdivenin son basamağına çıkar dama varırsın.
Yemek meni içindir... meni de soy sop üretmek, gönlü gözü aydınlatmak içindir. Fakat
kısa görüşlü adam, ilk işten başka bir şey görmez... aklı yerde yetişen otlara benzer,
yere mahkumdur, gezmez dolaşamaz. Otu, ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın... ayağı
toprağa kakılmış kalmıştır. Rüzgarın tesiri ile başını sallasa da baş sallanmasına
aldanma.
Başı, ey seher yeli, duyduk, peki der ama ayağı isyan ediyoruz bırak bizi der. Kısa
görüşlüde gezip dolaşmayı bilmediğinden aşağılık kişiler gibi sürünüp gider... körler
gibi Allah’a dayanıp adım atar.
Savaşta Allah’a dayanmaktan ne fayda çıkar ki Bu tavla oynayan acemilerin Allah’a
dayanmasına benzer. Donup kalmamış olan keskin bakışlarsa, ileriyi delip gider,
perdeleri yırtıp görür. Bu bakışa sahip olanlar, on yıl sonra olacak şeyi şimdicik, hem
de gözleri ile görürler.
Böylece herkes bakışı ve görüşü miktarınca gaybı da görür, geleceği de... hayrı da
görür şerri de. Gözün önünde ardında bir hail kalmadı mı bütün dünya dümdüz olur,
göz, gayp levhini bile okur.
Gözünü ardına çevirdi mi varlığın başladığı zamandan itibaren büütün macera ve
alemin yaradılışı gözüne görünür! Yer meleklerinin ululuk ıssı Allah ile babamızın
halife olması hususunda bahse giriştiklerini duyar görür. Ön tarafa baktı mı mahşere
kadar ne olacaksa onların da hepsi gözünün önünde canlanır.
Şu halde arkaya bakınca aslın aslına kadar... önüne bakınca kıyamete kadar her şey
gözüne apaçık görünür. Herkes gönlünün aydınlığı ve cilası nispetinde gaybı görür.
Kim gönlünü daha fazla cilaladı ise daha ziyade görür... ona daha fazla suretler
görünür.
Sen eğer bu arılık Allah lütfu dersen gönlünü arıtmaya muvaffak oluş da onun
vergisidir, onun lütfundandır. O çalışma da o dua da himmet miktarıncadır... “İnsan,
ancak çalıştığını elde eder!” himmeti veren ancak Allahdır... hiçbir saman çöpü,
padişahın himmetine sahip değildir.
Allahnın bir adamı bir işe ayırması, bir işe koşması, dileği, isteği, ihtiyar ve iradeyi
men etmek değildir ki! Fakat talihsize bir zahmet erdi mi o pılısını pırtısını toplar,
küfür ve ,isyan semtine çeker. Talihli birisine bir zahmet verdi mi o, pılısını pırtısını
daha yakına çeker getirir. Kötü yürekliler, korkularından savaşta kaçma sebeplerini
ele alırlar, onlara yapışırlar. Cesur erlerse yine can korkusundan düşman saflarına
hücum ederler.
Korku ve tasa Rüstem’leri ileri götürür... o kötü yürekli korkaksa korkusundan olduğu
yerde ölür gider. Bela ve can korkusu mihenktir... onun içindir yiğitler, tehlike anında
korkaklardan ayırt edilirler.
Allah Musa’nın gönlüne vahyetti: “Ey seçilmiş kişi ben seni seviyorum.” Musa ey
kerem sahibi dedi: sebebini söyle de neyse onu arttırayım.
Allah dedi ki: Çocuk , anası kendisine kızsa bile yine anasına sarılır! Ondan başka
birisinin varlığını bile bilmez... ondan mahmurdur, ondan sarhoş. Anası ona bir sille
indirse yine anasına gelir, ona sokulur. Ondan başka kimseden yardım istemez...
bütün şerri de odur, bütün hayrı da o.
Senin hatırında da hayırdan, şerden bizden başka kimse yok... başka yerlere dönüp
bakmıyorsun bile! Benden başka ne varsa sence taştan, kerpiçten ibaret... ister çocuk
olsun, ister genç, ister ihtiyar, hiç kimseye aldırış ettiğin yok.
Namazda “İyyake nabüdü- yalnız sana taparız” ve bela vakitlerinde “Sensen
başkasından yardım istemeyiz” demek de buna benzer. Bu “İyyake nabüdü” sözlükte
hasrdır ve ancak ziyanı gidermeye münhasırdır.
“İyyake nestain” de hasr içindir ve yardım istemeyi yalnız Allah’a hasreder. Yani bu
ayetin manası şudur: Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz.
SÖZ MANAYI AÇAR MI ÖRTER Mİ
Bir padişah, nedimlerinden birine kızdı, onun tozunu dumanına katmak, onu
mahvetmek istedi. Kılıcını kınından çekti, yaptığı hareketin cezasını verecek, nedimin
başını kesecekti. Kimsede bir şey söyleme, yahut birisinin şefaat edip bağışlanmasını
dilemeye kudret yoktu. Yalnız padişah yakınlarından İmadüllah adlı birisi,
Mustafa’casına şefaate kalkıştı; yerinden sıçrayıp hemen secdeye kapandı... padişah
da derhal kılıcını elinden bıraktı.
Dedi ki: “İfrit bile olsa bağışladım... Şeytan bile olsa sucunu örttüm. Ayağını ortaya
attın mı atmadın mı Yüzlerce ziyanda bulunmuş olsa razıyım. Yüz binlerce
kızgınlıktan geçebilirim... senin benim yanımda o derece bir değerin vardır. Senin
yalvarmana aldırış etmezlikten gelemem... senin yalvarman benim yalvarmam
demektir. Yerle gök birbirine karışsaydı bu adamı yine affetmezdim. Vücudumun her
zerresi, ayrı, ayrı yalvarsaydı yine başını kılıçtan kurtaramazdı.
Fakat bağışladım diye seni minnetli bir hale getirmiyorum ha... yalnız benim
yanımdaki değerinin anlatıyorum ey benim yanımdaki değerini anlatıyorum ey benim
nedimim! Bunu sen yapmadın, ben yaptım... ey sıfatları, bizim sıfatlarımızda
görülmüş, ey varlığını biz e vermiş olan nedim.
Bu işi sen dileyerek yapmadın, içinden öyle geldi... seni bu işe sevk eden biziz...
Çünkü ben, sana kendimi vermiş değilim, sen varlığını bana vermişsin. “Sen atmadın
o taşları... hakikatte Allah attı” ayetine mazhar olmuşsun... kendini köpük gibi
dalgaya salıvermiş, bırakmışsın! Mademki la oldun, illanın yanında ev kur... şaşılacak
şey şu: Hem esirsin hem bey!
Ne verdiysen padişah verdi, sen vermedin... doğruyu Allah daha iyi bilir ya, ortada var
olan ancak odur. O nedim zahmetten beladan kurtuldu, fakat bu şefaatçiye öyle bir
incindi ki selam bile vermez oldu. O ihlas sahibi kişiden dostluğu kesti... yolda
rastlasa yüzünü duvara döner, selam vermezdi! Kendisini kurtaran arkadaşına adeta
yabancı olmuştu... halk şaşırdı, bu iş, ağızlara yayıldı, hikaye gibi söylenmeye
başlandı. Herkes, deli değilse neden canını satın alan arkadaşı ile dostluktan vazgeçti.
O, onun başını kurtardı, canını satın aldı... ayağının bastığı yer toprak kesilmeliydi.
Halbuki bu tersine hareket etti, ondan vazgeçti, böyle bir dosta kin gütmeye başladı
diyordu. Aralarını bulmak isteyen birisi onu kınadı da dedi ki: Böyle bir öğütçü dosta
neden bu cefada bulunuyorsun Padişahın o has dostu, senin canını satın aldı, boynun
vurulmadı, kurtuldun, fakat seni o kurtardı! Kötülük bile yapsaydı kaçmaman
gerekti... halbuki o temiz ve iyi dost, sana iyilikte bulundu.
Nedim dedi ki: Ben, canımı padişaha feda edecektim... o, neden araya girdi de
şefaatte bulundu O anda ben Allah’la öyle bir haldeydim ki aramıza seçilmiş bir
peygamber bile giremezdi! Padişahın kahrından başka bir rahmet istemem, ondan
başka kimseye sığınamam. Ben, padişaha yüz tutmuş, onu sevmiş, ondan başkasını
yok bilmişim! Kahrı ile başımı kesse bile bana altmış tane can bağışlar! Benim işim
başımla oynamak, arlıktan geçmektir... padişahımın işi de baş bağışlamaktır.
Padişahın eliyle kesilen başa ne mutlu... yazıklar olsun ondan başkasına eğilen başa!
Padişah kahreder de geceyi zift gibi karanlık bir hale sokarsa gece, öyle bir yüce
dereceye erer ki binlerce bayram günü olmadan bile arlanır! Padişahı gören kimsenin
padişahın etrafında dönmesi kahrın da üstündedir, lütfun da; küfürden de üstündür,
dinden de!
Buna ait alemde bir söz yoktur... gizlidir, gizlidir gizli! Çünkü bu güzel ve temiz adlarla
sözler, Adem kirmanından zuhur etti.
“Allemel’esma” Adem’e imamdı, fakat ayın lâm elbisesi ile değil! Adem başına sudan,
topraktan bir külah koyunca o cana ait adların yüzü karardı. Suyla topraktan mana
zuhur etsin diye cana ait adlar, harf ve nefes nikabiyle yüzlerini örttüler. Söz, gerçi bir
bakımdan manayı açar ama on bakımdan da örter, gizler!
Ben, zamanın Halil’iyim, o da Cebrail’dir. Bela çağında onun kılavuzluğunu istemem
ben! O, Halil’e şefaat eden Cebrail’den edep öğrenmedi mi ki Cebrail Allah Halil’ine
“Muradın var mı Söyle de yardım edeyim... yoksa derhal çekip gideyim”... deyince
İbrahim, “hayır... sen aradan çık. Hakikat meydana çıktıktan sonra vasıta zahmettir”
dedi.
Peygamber bu dünya için kulları Allah’a ulaştıran bir bağdır. Çünkü o müminlerle
Allah arasında bir vasıtadır. Fakat her gönül, gizli vahyi duyup işitseydi alemde harf
ve sese ne lüzum kalırdı
Gerçi o Allahdan mahvolmuştur, başsızdır... fakat benim işim ondan da ince! Onun
yaptığı iş Allah işidir, ben ona göre zayıfım... doğru, fakat bu iş, yine bana pek kötü
görünmede! Halka lütfun ta kendisi olan şey, yüce ve nazenin erlere kahırdır. Şu
halde halk, zahmet ve belalar çekmeli de aradaki farkı görüp anlamalı!
Ey hakiki dost, manayı anlamaya vasıta olan bu harfler, manaya erişmiş adama göre
dikendir, hordur hakirdir! Öyleyse saf ruhun harflerden kurtulması için pek çok
belalar çekmesi, pek anlayışlı olması lazımdır.
Fakat bazıları bu sesten büsbütün sağır kesilirler, bazıları ise daha yücedir, daha
üstün olurlar! Bu bela Nil ırmağına benzer, iyilere sudur, kötülere kan. Kim, sonu daha
fazla görürse daha kutludur... daha ciddiyetle işe sarılır, ekin eker de daha fazla
meyve toplar. Çünkü bilir ki bu ekim dünyası, mahşere hazırlanmak, ahirette burada
ektiğini toplamak, devşirmek için yaratılmıştır. Hiçbir bağlantı yoktur ki yalnız o bağ
için bağlansın... o bağlantı, bir ticaret elde etmek, bir kâr kazanmak içindir. Dikkat
edersen görürsün ki hiçbir münkirin inkarı, sırf inkar için değildir...
Hasedinden düşmanı kahretmek, yahut üstün olmayı dilemek, kendini göstermek
içindir. O üstünlük isteği de başka bir tamahladır... hasılı manalar olmadıkça
suretlerin bir lezzeti olamaz! İşte onun için “Neden bunu yapıyorsun ” diye sorarsın...
çünkü suretler zeytin yağıdır mana ışık. Değilse bu “Neden” sözü neden Çünkü suret,
ancak o suret ,ç,n olsaydı “Neden bunu yapıyorsun ” diye sormazdın ki!
Bu “Neden” diye sormak, bir şey öğrenmek içindir... bundan başka bir suretle neden
diye sormak kötüdür. Ey emin adam, bunun faydası, sırrı bundan ibaretse neden
hikmetini arıyorsun ya! Göğün ve yer ehlinin suretleri, ancak bu suretler için
yaratılmışsa bunda bir hikmet yoktur ki! Bir hikmet sahibi yoksa bu tertip nedir... bir
hikmet sahibi varsa işi nasıl boş ve abes olabilir Doğru, yanlış, bir şey düşünmeksizin
ne kimse hamama bir resim yapar, ne bir yeri boyar!
HZ.MUSA´NIN ALLAH’A SORUSU
Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Allah, yapıp düzdün, neden yine bozar
yıkarsın Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın... sonra bunları yıkar,
mahvedersin; neden
Allah dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun,
biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat
bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun... bunu bilip sonra da
halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun. Sen bunu
biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.
Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu
soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... nitekim diken de toprakla sudan biter,
gül de!
Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... nitekim acı da rutubetten hasıl
olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir... hastalık da iyi gıdadan olur,
kuvvet de!
Allah Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi
yaptı. Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.
Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar,
çekişir dururlar.
Allah buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.
Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin
bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı.
Gaybtan kulağına bir ses geldi:
Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun Musa dedi ki:
Yarabbi, burada tane de var saman da... onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman
ambarına konması layık değil... saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu
ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka eklerken ayıt etmek lazım.
Allah dedi ki: Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun Musa
Allahn bana bu temyizi sen verdin dedi... Allah dedi ki: Öyleyse bende nasıl olur da
temyiz olmaz Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış kara ruhlar da.
Bu sedeflerin hepsi bir değil... birisinde inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları
samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip. Bu alem halkı,
hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.
Ben bir hazineydim dedi Allah, hem de gizli... bunu duyda cevherini kaybetme,
meydana çıkar!
Ayran içinde yağ nasıl gizliyse, doğruluk cevherinde yalan da gizlidir. O yalanın, şu
fani tendir... doğrun da Allah’a mensup olan can! yıllardır şu ten ayranı meydandadır
da can yağı onda fani ve değersiz bir hale gelmiştir.
Nihayet Allah, bir elçi kulunu, ayranı yayığa koyup döven birisini gönderir de, bende
bir ben gizli olduğunu bileyim diye sıfatla hünerle o yayığı döver. Yahut da zatından
adeta bir cüz olan bir kulunun sözünü izhar eder de o söz, vahiy arayan kişinin
kulağına girer.
Müminin kulağı, vahyimizi kavrar, beller... öyle kulak, insanı Hakk’a davet edenin
eşidir, arkadaşıdır. Adeta çocuğun kulağına benzer; anasının sözleriyle dolar da söze
başlar, konuşur. Çocukta anlayan bir kulak olmazsa anasının sözünü duymaz, dilsiz
olur.
Anadan doğma sağır, daima dilsizdir de... söyleyen kişi, sözü önce anasından
duymuştur. Bil ki sağır ve dilsizin kulağı, afetlerden bir afettir... ne söz dinlemeye
kabiliyeti vardır, ne de bellemeye. Belletilmeden söyleyen Allahdır, çünkü onun
sıfatları, sebeplerden ayrıdır. Yahut Adem gibi ana ve dadı hicabı olmaksızın Allah
telkini ile söyler. Yahut da Allah belletmesiyle Mesih gibi doğar doğmaz konuşur.
Doğuşundaki zina ve fesat töhmetlerini ret etmek, zinadan doğmadığını anlatmak için
dile gelir.
Çalışmada bir hareket gerek ki ayran, gönüldeki yağdan ayrılsın. Yağ, ayran içinde
adeta yok gibidir de ayran, varlık alemine bayrak dikmiştir. Sen de var olarak görünen
deriden ibarettir... fani görünen yok mu Asıl var olan odur işte! Yağlanmamış,
eskimemiş ayranın varsa dövüp yağını çıkarmadıkça sakın harcama!
Hemen onu bilgiyle elden ele alarak döndüre dur da gizlendiğini meydana çıkarsın.
Çünkü bu fani ola şey, bakinin delilidir... nitekim sarhoşların yalvarmaları da sakiye
delildir!
Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlığından haber verir. Yeller
esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi
Aslanın hareketlerinden rüzgarın sabah yeli, yahut cenup rüzgarı olduğunu anlarsın...
bu hareket, o gizli rüzgarı anlatır. Şu beden de bayraktaki aslana benzer... düşünce
onu her an oynatır durur! Doğudan gelen düşünce sabah yelidir... batıdan gelen
ufunetli cenup yeli! Bu düşünce yelinin doğuşu, başka doğudur... bu düşünce yelinin
batısı, o yandadır! Ay cansızdır, doğusu da cansız... fakat gönlün doğusu canlar
canının canıdır!
Gündüzün doğan şu güneş yok mu... iç alemini aydınlatan güneşin doğuşundan bir
kabuktur, onun bir aksidir ancak! Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık
onca ne gündüz vardır, ne gece! Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz
bakidir, düzenlidir. Nitekim göz, rüyada ay ve güneş olmadığı halde ayı da görür,
güneşi de!
Arkadaş uykumuz ölümün kardeşidir... bu kardeşe bak o kardeşi anla! Sana, rüya
ölümün fer’idir derlerse sakın ha, hakikatine erişmedikçe bu sözü dinleme! Ruhun
uykuda öyle şeyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin!
Rüyanı tabir ettirmek için bir hayli zaman bilgiç padişahlara koşar, şu rüyanın tabiri
nedir diye sorarsın... böyle bir sırra fer’i demek köpekliktir! Bu söylediğimiz rüya,
alelade halkın gördüğü rüyadır... Allah’a yaklaşmış erlerin rüyası ile Allah seçmesinin,
Allah yakınlığının ta kendisidir.
Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında Hindistan’ı görsün! Eşek, hiç Hindistan’ı rüyada
görmez... çünkü Hindistan’dan ayrılmamış, gurbete düşmemiştir ki! Fil gibi adam akıllı
bir can gerek ki uykusunda iştiyakla Hindistan’a gitsin! Fil Hindistan’ı arar, ister... o
yüzden bu istek bu anış geceleyin bir surete bürünüp ona görünür.
“Allah’ı anın” emrine uymak, bir herzevekilin işi değil... “Allahna dön “ emrine uymak,
her kalleşin ayağının harcı değil. Fakat sen meyus olma; file benze! Fil değilsen bile fil
olmaya çalış. Alemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların
seslerini duy! Onlar gök boşluğuna suretler düzerler... benim için senin için işler
yaparlar!
Ey tavuk karasına uğramış adam! Yeni yakası misler kokan erleri görmüyorsan şu
sana dokunan şeyleri gör bari! Toprağından her an yeniden yeniye otlar biter; onları
gör... her an anlayışına yeni bir şey dokunur; onlara bak!
İbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan’ını gördü de,
zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu! Şu iş Hindistan’ı
görmenin nişanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli divane olur.
Bütün tedbirlerin başına toprak saçar... zincirlerin halkalarını kırar geçer!
Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nişanesini söylediği gibi hani...
Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nişanesi şudur: İnsan bu yalan yurttan uzaklaşır, neşeler
yurdu olan ahiretten de geçer!
Ey temiz dost, Mustafa’nın bu hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyeceğiz, dinle.
Bir padişahın yiğit bir oğlu vardı... zahiri de hünerlerle bezenmişti, batını da. Bir gece
rüyasında çocuğunun ansızın öldüğünü gördü. Padişaha alemin arılığı tortulu bir hal
oldu. Yanışının tesiri ile gözyaşları bile kurudu, ağlamaya bile iktidarı kalmadı. Öyle
dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!
Ölüm isteği ile cesedi, iş görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemiş, ömrü varmış;
uykudan uyandı. Bu sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç
görmemişti. Sevinçten ölecekti adeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında
tomruğa vurulmuştu! Bu ışık gam soluğu ile de söner, neşe soluğu ile de... işte sana
bir alay, işte sana bir eğlence! O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruğa vurulmuş
olduğu halde gülünecek bir şey!
Padişah kendi kendine dedi ki: bu neşeye sebep, o gamdı; Allah sebep ihsan etti,
sevindim. Ne şaşılacak şey! Bir hadise bir yönden ölüm, öbür yönden dirim ve sevinç.
Şu bir yönden tatlıdır, zevk vericidir. Diğer bir yönden de öldürücü, azap vericidir. Ten
sevinci dünyaya mensup olana göre yücelik... fakat ahiret gününe göre noksan ve
zeval!
Düş yorucu rüyada gülmeyi ağlamaya, hayıflamaya, kederlenmeye yorar. Ağlamayı da
sevince, feraha verir ey şen, esen kişi!
Padişah, bu gam geçti gitti ama can, bu çeşit şeylerden kötü şüphelere düşer diye
düşünceye daldı. Gül gider de dedi, ayağıma böyle bir diken batarsa hiç olmazsa
ondan bana bir yadigar kalmalı! Yokluğa sayısız, sonsuz sebepler var... hangi yolu
kapayalım ki Isırıcı ölüme yüzlerce pencere var, yüzlerce kapı var... açılırken her biri
cik cik etmekte!
O ölüm kapılarının acı cik ciklerini haris kişinin kulağı, mal ve mülk hırsından duymaz.
Bir taraftan bedenin dertleri, kapıların sesi... bir taraftan düşmanların cefası kapıların
sesi.
Canım efendim, hele bir tıp fihristini oku hastalıların yalımlı ateşini gör! Bütün o
alillerden bu eve yol var... her iki adımda akreplerle dolu bir kuyu var!
Rüzgar şiddetli, ışığım sönmek üzere... çabuk davranayım da onun ışığından bir ışık
daha uyandırayım. Bari bu ikisinden biri kalsın da yel, ışığın birini söndürürse onunla
eğleneyim. Arifler gibi hani... arif de bu noksan beden kendiliğinden kurtulmak için
gönül kandilini yakar da günün birinde ansızın bu kandil sönerse onun yerine can
kandilini koyayım der.
Padişah bu işi anlamadı da aldandı... fani kandilin yerine başka bir fani kandile
kapıldı!
Padişah bunun üzerine, evlensin de soyu sopu üresin diye şehzadeye bir kız almak
istedi. Bu doğan, tekrar yokluk alemine yüz tutarsa o doğanın yerini yine bir doğan
tutsun...
Bu doğanın sureti, eğer şu alemden giderse manası, oğlunda baki kalsın dedi. Onun
için o uyanık padişah, Mustafa “Çocuk babanın sırrıdır” buyurdu. İşte bu yüzden
bütün halk, sevgilerden çocuklarına sanat öğretirler de, onların kalıpları gözden
gizlenince o manalar alemde baki kalsın derler.
Allah, hikmetiyle istidat sahibi olan her küçük çocuğun doğru yolu bulması için onların
hırsına bir ciddiyet vermiştir.
Ben de kendi soyumun devamı için oğluma mezhebi meşrebi iyi bir kız alacağım.
Fakat alacağım kızın kötü bir padişahın soyundan değil, temiz bir kişinin soyundan bir
kız olmasını isterim.
Padişah, zaten bu temiz kişidir... hür olan da odur... ne şehvetin esiridir, ne boğazının.
Fakat halk, aksine olarak esirlere padişah adını taktılar... Zenciye Kâfur adı takıldığı
gibi hani! Kanlar içen çöle kurtuluş yeri, bayağı, nekes ve kutsuz kişiye kutlu adını
verirler ya!
Şehvet, kızgınlık ve istek esirine bey, yahut “Sadr ecel – en ulu vezir” dediler. O ecel
esirlerine halk, şehirlerde beyler ve “Emirani ecel – Ulu beyler” adını taktılar. Canı,
ayakkabıcıların safında alçalmış, yani mevkiye mala kapılıp kalmış olma “Sadr – Ulu
ve baş köşeye geçen vezir” derler.
Padişah bu zaidi seçince bu haber, kadınların kulağına vardı! Şehzadenin anası,
aklının noksan oluşundan itiraz ederek dedi ki: Evlenmede gerek akıl, gerek nakil, eşit
olmayı şart koşmuştur. Halbuki sen nekesliğinden, cimriliğinden kurnazlık ederek
oğlumuzu bir yoksulla akraba yapıyorsun
Padişah dedi ki: Temiz bir kişiye yoksul demek hatadır... çünkü onun kalbi ganidir ve
bu da Allah vergisidir. Böyle adam, takvasında kanaat bucağına kaçar, yoksul gibi
nekesliğinden, tembelliğinden değil!
Kanaattan meydana gelen darlık, takvadandır... bu, aşağılık kişilerin yokluğundan,
darlığından apayrı bir şeydir. Nekes, bir habbe bulsa başını bile verir... halbuki temiz
kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, terk edip gider! Hırsından, her çeşit
harama kasten padişaha ulu kişiler, yoksul derler.
Kadın dedi ki: Nerede onda çeyiz olarak verecek şehir ve kaleler... yahut saçı olarak
saçacak inciler, paralar pullar
Padişah, yürü yahu dedi... kim, din gamına düşerse Allah, öbür dertleri artık ondan
alır. Nihayet padişah üstün geldi, ona yaradılışı güzel ve bir temiz kişinin soyundan bir
kız aldı. Kızın güzellikte eşi yoktu... yüzü, kuşluk güneşinden daha parlaktı! Kızın
güzelliği buydu, huyu da güzelliği gibiydi... hasılı ahlakı o kadar iyiydi ki anlatmaya
imkan yok!
Dini avlamaya bak ki onunla beraber güzellik, mal, mevki ve sana fayda veren baht da
senin olsun! Ahiret, bil ki deve katarıdır; dünya malı devenin yükü ve tüyü. Katara
sahip oldun mu yünü, tüyü de onunla beraber gelir. Fakat yünü alırsan deve senin
olmaz ki... deve senin olursa yünün ne değeri kalır
Padişah temiz ve riyasız soydan gelen o kızı nikahla oğluna aldı. Fakat kaza ve kader
bu ya... o güzelim şehzadeye bir ihtiyar büyücü de aşık olmuştu. O Kabil’li kocakarı,
şehzadeye öyle bir büyü yaptı ki Babil büyücüleri bile bu büyüye haset ederler.
Şehzade, o çirkin kocakarıya aşık oldu... gelinden de geçti güveylikten de! İşte böyle
bir kara ifrit, böyle bir Kabil’li karı ansızın şehzadenin yolunu vuruverdi! O ferci
kokmuş doksanlık kocakarı, şehzadenin ne aklını bıraktı, ne ağzını, zavallıda
konuşacak iktidar bile kalmadı. Şehzade tam bir yıl o karıya esir oldu... o kokmuş
karının ayakkabısının tasmasını öpüp durdu. Kocakarının sohbeti, şehzadeyi kesip
biçmekte, eritip mahvetmekteydi... adeta yarı canlı bir hale gelmişti.
Başkaları onun zayıflığından derde düşerken o büyünün tesiri ile kendisinden bilen
bihaberdi. Dünya padişaha zindan kesildi... şehzade ise babası ve akrabası ağlarken
gülmekteydi! Padişah pek çaresiz kaldı... gece gündüz kurbanlar kestirmede,
sadakalar vermekteydi! Ne çare varsa hepsine başvurdu... fakat oğlan, kocakarıya
gittikçe daha fazla aşık oluyordu. Padişah, bunda mutlaka bir sır, bir hikmet
olduğunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir çare bulunabileceğini iyice
anladı.
Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür... Allah mülkünde Allahdan başka kimin
hükmü geçerki Fakat bu yosul çocuk öd ağacı gibi yanıp duruyor... ey merhametli
Allah, elini tut” demeye başladı.
Nihayet onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta
bir büyücü çıkageldi. O büyücü uzaktan o çocuğun bir ihtiyar karıya esir olduğunu
duymuştu. Bu karının büyüde eşsiz örneksiz olduğunu ve bir ikincisinin bulunmadığını
işitmişti.
Yiğidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de el elin üstündedir arşa varınca!
Ellerin sonu Allah elidir... deniz, şüphe yok ki sellerin varıp döküldüğü son yerdir.
Bulutlar da suyu denizden alır... seller akıp gider nihayet ona varır.
Padişah bu oğlan elden gitti dedi. Adam dedi ki: İşte ulu bir derman olarak geldim ya!
Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya eşit olamaz... ancak ben, o yandan geldim,
büyüde bilgim çoktur... onunla ben başa çıkarım! Musa’nın eli gibi Allah izniyle onun
büyüsünü kökünden yıkar, mahvederim. Çünkü bana bu bilgi Allah tarafından verildi...
hor hakir büyücülere şakirtlik ederek öğrenmedim. Onun büyüsünü bozmak
şehzadenin benzinin sarılığını gidermek için geldim ben! Seher çağında mezarlığa git
de orada duvarın yanında kireçle boyanmış bir ak mezar var. Orasını kıbleye doğru
kaz; Allahnın kudretine, kuvvetine bak!
Bu hikaye pek uzundur, sen de usandın... bari fazlasını bırakayım da hulasasını
söyleyeyim.
O sıkı düğümleri çözdü şehzadeyi mihnetten kurtardı. Çocuk kendisine gelince koşa,
koşa babasının tahtına vardı, yüzlerce mihnetle, secdeye kapandı, yüzünü yerlere
sürdü... koltuğunda da bir kılıç ve bir kefen vardı.
Padişah şenlikler yaptırdı şehir halkı sevindi, o ümidini kesmiş gelinde muradına erdi.
Alem yeni baştan dirildi, parladı! Şaşarım doğrusu o günde bir gündü bugün de bir
gün! Padişah ona öyle bir düğün yaptı ki köpeklerin önüne bile gülsuyu şerbeti kondu.
Büyücü kocakarı kederinden geberdi... çirkin yüzünü de cehennem Malikine tapşırdı
çirkin huyunu da! Şehzade o kocakarı benim aklımı nasıl oldu da çeldi diye hayretlere
düşmüştü!
Güzellikte aya benzeyen ve güzellerin güzellik yolunu kesip vuran gelini görünce, aklı
başından gitti düşüp bayıldı... tam üç gün aklı başına gelmedi! Üç gün üç gece
kendisini kaybetti. Halk onun baygınlığından meraka düştü. Gül suları ile, ilaçlarla
nihayet kendisine geldi... yavaş yavaş açıldı, iyiyi, kötüyü anlamaya başladı.
Bir yıl sonra padişah söz arasında ona dedi ki: Oğlum hele o eski sevgiliyi hatırla
bakalım! O seninle beraber yatanı, o yatağı bir hatırla da bu derece vefasız ve acı
sözlü olma.
Şehzade bırak baba dedi... ben, neşe yurdunu buldum, gurur yurdunun aldanma
diyarının kuyusundan kurtuldum. Mümin yol buldu da karanlıktan Hak nurunun
bulunduğu tarafa yüz çevirdi mi öyle olur işte!
Kardeş bil ki şehzade sensin bu eski dünyada yeniden doğmuşsun! Kabil’li büyücü bu
dünyadır... erleri bile rengine kokusuna esir etmiştir. Bu bulanık ırmağa düştün mü
her an “Kul eüzü” leri oku kendine üfle. Bu büyüden bu ıstıraptan kurtul, sabah,
Allahsına sığın ondan yardım iste!
Dünya, halkı büyü yaparak kuyuya atmıştır da Peygamber onun için dünyaya büyücü
demiştir. Kendine gel bu kokmuş kocakarının kuvvetli büyüleri vardır... sıcak nefesi
padişahları bile esir eder. Gönülde onun tükürüklü üfürükler salan büyücüleri var...
büyü düğümlerini düğümleyen odur! Dünya büyücüsü pek ilginç bir karıdır... onun
büyü ipini çözmek herkesin ayağının harcı değil! Eğer akıllar onun bağladığı
düğümleri çözseydi Allah peygamberleri yollar mıydı
Kendine gel de nefesi kutlu, düğümler çözen, Allah dilediğini işler sırrını bilir birisini
ara! Dünya seni de balık gibi oltasına takmıştır... şehzade bir yıl kaldı, sense altmış
yıldır o oltadasın! Tam altmış yıldır onun oltasında mihnetler içindesin... ne bir
hoşluğum var, ne bir sünnete uyarsın!
Günahkar bir bedbahtsın... ne dünyan güzel, ne vebalden, günahtan kurtulmuşsun!
Dünyanın üfürüğü bu düğümleri pek sıkı düğümledi... sen artık tek yaratıcının
üfürüğünü iste!
İste de “Ben Adem’e ruhumdan üfürdüm” üfürüğü, seni bundan kurtarsın ve yücel
desin! Büyü üfürüğünü Allah üfürüğünden başka bir şey bozmaz... bu kahır
üfürüğüdür, o lütuf üfürüğü!
Allahnı rahmeti kahrından arıktır, ileridir. Sen de ileri olmak istiyorsan yürü, bir ileri
gitmiş er ara. Bu suretle amelleriyle, yahut, hurilerle evlendirilmiş kişilerin
mertebesine eriş... ey büyülenmiş padişah işte sana kurtuluş çaresi!
Dünya kocakarısı senin yanında oldukça ve sen, onun ,işvelerine kapılıp kaldıkça ne
onun ağı, tuzağı çözülür, ne büyü düğümleri. Ümmetlerin ışığı olan peygamber, bu
dünya ile öbür dünyaya ortaklar demedi mi Şu halde bununla buluşmak ondam
ayrılmaktır... bu bedenin sıhhati, canın hastalığıdır. Bu geçitten ayrılmak müşküldür, o
duraktan ayrılmaksa bil ki daha müşkül! Nakıştan ayrılmak bile sana güç geliyor...
nakkaşından ayrılmak ne kadar güç gelir ya! Ey aşağılık dünya ayrılığına sabretmeyen
dost, Allah ayrılığına nasıl sabredeceksin
Bu kara sudan ayrılamıyorsun da Allah kaynağından ayrılmaya nasıl katlanıyorsun ya
Bu kara suyu içmedikçe pek dinlenemiyor, esenleşemiyorsun... iyi kişilerden ve
onların içtikleri kaynak suyundan ayrılınca halin ne olur
Bir nefescik Allah güzelliğini görsen canın da ateşlere düşer, vücudun da! Ondan
sonra bu suyu cife görürsün... Allah yakınlığının debdebesini gördün mü, şehzade gibi
sevgiline kavuşursun... ayağındaki dikeni çıkarırsın!
Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul... doğrusunu Allah daha iyi bilir.
Aklını başına devşir; her zaman kendinle eş olma... her an eşek gibi balçığa düşme. Bu
sürçme, gözünün iyi görmeyişindendir... kör gibi inişi yokuşu göremiyorsun.
Yusuf’un gömleğinin kokusunu kendine senet yap... çünkü onun kokusu gözleri aydın
eder! O gizli suretle o alındaki nur, peygamberlerin gözlerini uzakları görür bir hale
getirmiştir. O yüzün nuru, insanı ateşten kurtarır... kendine gel de iğreti nura kani
olma. Bu nur, insana ancak içinde bulunduğu zamanı gösterir; bedeni aklı ve ruhu
uyuz eder. Görünüşü nurdur ama hakikatte ateştir. Eğer ışık istiyorsan iki elini de bu
nurdan çek!
Ancak içinde bulunduğu zamanı ve hali gören göz ve can, nereye giderse gitsin
anbean yüzüstü düşer. Bu çeşit insanlar içinde uzağı gören olsa bile hünersizdir...
görür ama uykuda uzağı nasıl görürse öyle görür. Dere kıyısında dudakların
kupkuru... yatar uyursun; su aramak içinde seraba doğru koşup gidersin! Uzaklarda
serabı görür ona koşar... görüşüne aşık olur, uykuda arkadaşlarına gönlü gözü açık
olan benim, perdeleri deler, her şeyi görürüm ben... işte bak, şimdi de o tarafta su
gördüm... hadi, koşalım, oraya varalım diye atar tutarsın... halbuki o gördüğün
seraptır senin. Her adımda bu güzelim sudan biraz daha uzaklaşırsın... koşa, koşa seni
aldatan o seraba güya yaklaşır, fakat hakiki sudan uzak düşersin. Azmin, bu sana
gelmiş, akmış ulaşmış olan hakiki suya tam bir perde!
Nice kişiler vardır ki ulaşmak istedikleri yerden hareket eder oraya varmak için yola
düşerler. Uyuyan kişinin ne gördüğü şey işe yarar, ne söylediği laf! Gördüğü şey de
söylediği söz de bir hayalden başka bir şey değildir, ondan elini çek. Uykun gelmişse
yolda uyu... Allah hakkı için, ancak Allah yolunda yat. Olur ya, belki bir yolcu, rastlar
da seni hayallerden, uykudan kurtarır. Uyuyan kişinin düşüncesi, kılı kırk yarsa fayda
yok... o incelikle yine köy yolunu bulamaz.
Uyuyan kişinin düşüncesi, ister iki kat olsun, ister üç kat... yine hata içinde hatadır,
yine hat içinde hat. Ona hiç çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun
çöllerde koşar durur! Su, ona şah damarından yakındır da o susuzluktan yanar yakılır!
Hani şunu gibi: Kıtlık yılında bir zabit, bütün kavim ağlayıp sızlarken gülerdi. Dediler
ki: “Gülünecek yer değil... kıtlık, müminlerin kökünü kurutmada, rahmet bizden
gözünü yumdu... ova, kızgın güneşin tesiri ile yandı, kavruldu! Bağlar üzümler
simsiyah oldu... ne yerde bir nem var, ne yukarıda ne aşağıda.
Halk, bu kıtlıktan, bu azaptan sudan çıkmış balık gibi onar onar, yüzer yüzer ölmede...
Müslümanlara acımıyor musun Müminler kardeştir... yağları da birdir etleri de...
hepsi bir vücuttur. Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir... ister
sulh çağında olsun, ister savaş; bu, budur.”
Zahit dedi ki: Bu, sizin gözünüze kıtlık görünüyor... fakat bence yeryüzü cennet gibi,
ben böyle görüyorum. Ben her ovada, her yerde ta bele kadar boyu atmış gürbüz
başaklar görmekteyim. Başaklar seher yeli ile dalgalanmada... ova pırasayla dopdolu!
Acaba doğru mu diye sınıyor, elimi uzatıyor, onları yokluyor, tutuyorum... artık ben,
nasıl elimi keser gözümü çıkartırım
A aşağılık kavim, siz, ten Firavununun dostusunuz... onun için Nil size kan
görünmede. Hemencecik akıl Musa’sına dost olasınız kan görmez, ırmak suyunu
görürsünüz. Babanla aranda bir şey geçti mi babanı köpek gibi görürsün, gözüne
böyle görünür! Baban köpek değildir senin; o cefanın tesiri ile öyledir; öyle bir
merhametli adam bile sana köpek görünür!
Kardeşleri Yusuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı... bu yüzden onu kurt şeklinde
gördüler. Fakat babanla barıştın da kızgınlığın gitti mi köpek ortadan kalkar, baban,
sana ateşli bir dost olur.
Bütün alem, aklıküllün suretidir... bütün insanların babası odur. Birisi aklıkülle karşı
küfranını artırırsa bütün alem ona köpek görünür. Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su
ve toprak, sana altın döşeme görünsün.
Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hal ve zaman, adeta kıyamet kesilir... gözünün
önünde gök de değişir yer de! Ben daima bu babayla uzlaşmış haldeyim... onun için şu
alem, bana cennet görünmede!
Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim... yeni görmekle de
elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı
nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan coşup akmada...
Bu suların sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tövbekar
dervişler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve şarkı okuyanlar gibi el çırpıyor. Ayna,
keçeden yapılma kılıf içindeki şimşek gibi parlayıp durmada... artık ayna görünürse
nasıl olur Ben, bunun binde birini bile söyleyemiyorum; çünkü her kulak, şüphelerle
dolu! Vehme göre bu söz müjdedir... fakat akıl der ki: Müjde ne demek bu benim
halimdir zaten.
Hani Üzeyr’in çocukları gibi... yolda babalarının ahvalini soruşturmaktaydılar. Onlar
ihtiyarlamışlardı, babaları ise gençti... derken babaları ansızın önlerine çıkıverdi. Ona
“Ey yolcu bizim azizimizden bir haberin var mı acaba Birisi bize onun bugün
geleceğini, bizi ümitsizliğe düşürdükten sonra bugün erişeceğini söyledi” dediler.
Uzeyr dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi işitince
sevindi. Ey muştucu şad ol diye bağırdı. Bir tanesi Uzeyr’i tanıdı; a sersem, müjdenin
yeri mi ki Şeker madeninin tam içine düştün deyip kendisinden geçti, yere yığıldı.
Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü vehim gözü perdelidir,
hakikati göremez. Kafirlere derttir, müminlere muştucu... fakat işin iç yüzünü gören
göz göre vuslatın ta kendisi. Çünkü aşık, anı daimde daima sarhoştur... hasılı
küfürden de yücedir o, imandan da! Küfür, içteki kuru kabuktur, iman içteki lezzetli
kabuk! Küfür de, iman da... ikisi de onun kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de
kabuktur.
Kuru kabukların yeri ateştir... içe yapışık kabuksa hoştur lezzetlidir. İçe gelince:
Zaten o, hoşluk mertebesinden de yüksektir... lezzetlet veren odur. Bu sözün sonu
yoktur; geri dön de Musa’m denizin dibinde toz koparsın! Bu sözler alelade halkın
aklına göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmiştir!
A töhmetli kişi, senin akıl altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga
vurayım Aklın yüzlerce mühim işe dağılmış... binlerce isteğe mala mülke bölünmüş!
Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale
gelsin! Onları en küçük parçasına kadar toplar şüpheden arınırsan sana padişah
sikkesi basılabilir.
A ham kişi, ağırlıkta bir miskalı geçersen padişah senden bir altın kadeh düzer. O
kadehte padişahın hem adı, hem lakapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen.
Nihayet sevgilin sana hem ekmek olur, hem su... hem ışık kesilir, hem güzel, hem
meze olur, hem şarap!
Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim. Çünkü söz söylemek, tasdik
edilmek içindir... Allah’a şirk koşan can, doğruya inanmaz. Feleğin abes şeylerine
bölünmüş olan can, altmış sevda ortasında müşterek bir hale gelmiştir.
Artık, böyle kişiye bir şey söylenemez, ona karşı susmak daha iyidir... çünkü
ahmaklara verilecek cevap sükuttur. Bunu bilirim ben... bilirim ama ten sarhoşluğu
ağzımı, ben istemediğim halde açar. Aksırık ve esnemekle de bu ağzın, istemediğin
halde açılır ya, işte öyle!
Peygamber gibi hani... “Söylemeden hakikatleri saçmadan dolayı her gün yetmiş kere
tövbe ederim. Fakat o sarhoşluk tövbemi bozar... bu elbiseler soyan beden
sarhoşluğu, tövbeni unutturur” dedi. Çok eski zamanın ahvalini izhar etmek için
Allahnın hikmeti, sır bilen kişiye bir unutkanlık verir.
Gizli sırlar, “Yazılan yazıldı kalem de kurudu” kaynağından coşan bir ırmak kesilir,
bunca davullarla, bayraklarla ortaya çıkar! Ey insanlar, sonsuz rahmet her an
akmaktadır fakat siz uykudasınız, anlamıyorsunuz! Uyuyan kişinin elbisesi, ırmak
suyunu içer de uyuyan, uykuda serap arar!
Orada belki su vardır ümidi ile koşar durur... ve bu düşünceyle suya varacak yolu
kendi kendine kaybeder gider! Çünkü orada der, buradan uzaklaşır... bu hayale
kapılır, hakikatten ayrılır! Bunlar güya uzağı görürüler, fakat ruhları uykudadır... ey
yolcular acıyın bunlara! Ben insana uyku getiren bir susuzluk görmedim... ancak
akılsız kişinin susuzluğu uyku getirir!
Akıl zaten ona derler ki Allah yaylasında yayılmış, Allah nimetlerini yemiş olsun...
Utaritten gelen akla akıl demezler!
Bu aklın ileri görüşü,mezara kadardır... fakat gönül sahibinin aklı sur üfürülünceye
dek olacak şeyleri görür. Bu akıl, mezardan, topraktan ileriye geçemez... bu ayak,
şaşılacak şeylerin bulunduğu sahaya gidemez. Bu ayaktan, bu akıldan bez, yürü...
kendine gaybı görür bir göz ara da berhudar ol.
Üstada bağlanan kitap şakirdi olan kişi, Musa gibi yeninden, yakasından parlayacak
nuru nereden bulacak Bu bakış, bu akıl, adama ancak baş dönmesi verir... bırak
görüşü artık da bekle bakalım! Söz söylemeden yücelik aramayın... bekleyen kişiye
dinlemek söylemekten yeğdir.
Belletme mevkii de bir nevi şehvettir ve her çeşit şehvet, yolda puttur. Her fuzuli kişi,
Allahnın fazlına, ihsanına erişebilseydi Allah, bunca peygamber yollar mıydı Cüz-i
akıl, şimşek ve aydınlık gibidir... şimşeğin verdiği aydınlıkla vahye erişebilir misin hiç
Şimşeğin ışığı yol göstermeye yaramaz... o ağla diye buluta bir emirdir! Bizim akıl
şimşeğimizde ağlamak içindir... yokluğun, varlık iştiyaki ile ağlamasına yarar.
Çocuğun aklı, yazı yazanların etrafında dön dolaş der ama insan, kendi kendine bir
şey belleyemez. Hastanın aklı hastayı doktora çeker, götürür ama kendisi, derdine
derman olamaz!
İşte bak... şeytanlar gökyüzüne çıkmak ister, kulaklarını yukarı alemdeki surlara
dikerler. O sırlardan az bir miktarını çalarken hemen gökten şahaplar gelir, onları
sürer. Gidin de onlara; gidin... yeryüzüne peygamber gelmiştir; ne istiyorsanız ondan
isteyin, ondan elde edin. Değer biçilmez inciler istiyorsanız “Evlere kapılarından
girin!” kapı halkasını dövün, kapıda durun... gökyüzü damından sizlere yol yok!
İhtiyacınızı bu uzun yoldan gideremezsiniz... biz, sırların sırlarını topraktan yaratılan
kulumuza verdik. Hain değilseniz onun huzuruna gelin... boş kamışsanız bile onun
himmetiyle şeker kamışı olun! O kılavuz, senin toprağından yeşillikler bitirir... bu,
Cebrail’in atının nalından uzak bir iş değil! Bir Cebrail’in atının ayağına toprak olursan
yeşillik kesilir, yenilenir tazelenirsin!
Samiri, buzağı hamuruna canlar bağışlayan yeşilliği koydu da o yeşillik, altından
yapılan o buzağıda bir inci haline geldi, buzağı adeta canlandı! Canlandı da içindeki o
yeşillik öyle bir ses verdi ki düşmanlara bir sınama oldu!
Sır ehline emin olarak gelirseniz doğan gibi başınıza geçirilen külahtan kurtulursunuz.
Doğanı miskin ve çaresiz bir hale getiren ve gözünü, kulağını örten üsküf, doğanın
bütün meyli, kendi cinsine olduğundan gözünü bağlamak, kendi cinsini göstermemek
içindir.
Fakat doğan, kendi cinsinden vazgeçti de padişaha dost oldu mu doğancı, onun
gözünü açar, başından üsküfünü çıkarır. Allah da şeytanları, gözetleme yerinden...aklı
cüz-iyi kendi müstakil reyinden, pek başbuğluk davasında bulunma... sen, reyinde
müstakil değilsin, ancak gönlün şakirdisin ve istidadın var diye sürer!
Der ki: Yürü gönle git... çünkü sen gönlün cüzüsün; kendine gel, sen adil padişahın
kulusun! Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir... çünkü “Ben ondan hayırlıyım” sözü,
şeytan sözüdür. Be aşağılık, Adem’in kulluğu ile İblis’in kibrine bak da aradaki farkı
gör. Adem’in kulluğunu seç. Yol güneşi olan peygamber bile “Nefsini aşağılayan kişiye
ne mutlu” dedi.
Tuba gölgesini gör de güzelce uyu... o gölgeye baş koy da serkeşlik etmeden uykuya
dal! Nefsi aşağılama gölgesi, güzel bir yatılacak yerdir... o arılığa istidadı olana hoş bir
uyku verir. Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen çabucak asi olur, azar,
yolunu kaybeder gidersin!
Şu halde yürü, şeyhin, üstadın emrinin gölgesi altına git; sus emre uy! Böyle
yapmadın mı istidat ve kabiliyet sahibi bile olsan kamillik davasına kalkıştığından
değişir, çarpılır, istidat ve kabiliyetini kaybedersin! Sır bilen ve haberdar olan üstada
serkeşlik edersen istidattan da olursun! Şimdilik ayakkabı dikiciliğine razı ol, sabret...
yoksa sabretmezsen yamacı, eskici olur kalırsın!
Eskicilerde sabır ve hilm olsaydı hepsi de öğrenir, yeni ayakkabı diker, ayakkabıcı
olurlardı. Çok çalışır, çok didinirsen nihayet usanır da sen kendin, akıl bir bağmış
meğerse dersin! Felsefeye kapılan adam gibi hani... o da ölüm gününde aklı, kolsuz
kanatsız gördü de, kararsızca itiraf etti o zaman... dedi ki: Zeka ile atımızı saçma ve
asılsız yerlere sürdük! Gururlandık aldandık da erlerden baş çektik... hayal denizinde
yüzdük durduk.
Halbuki ruh dininizde yüzgeçlik hiçmiş... burada Nuh’un gemisine girmekten başka bir
çare yokmuş. O peygamberler padişahı da böyle buyurdu: Bu kül denizinde, bu
okyanusta gemi benim! Yahut da benim can gözüme varis olan, doğrulukta benim
yerime geçen halifemdir.
Yiğit, gemiden yüz döndürmemem gerek... işte biz, denizdeki Nuh gemisiyiz! Kenan
gibi her dağa gitme... Kuran’dan “Bu gün kurtuluş yoktur “ayetini duy! Gözün bağlı da
bu gemi, onun için sana aşağı, düşünce dağın da pek yüksek görünmede!
Aman ha aman bu alçacık gemiye hor bakma... Allahnın buna gelip duran ihsanına
bak. Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma... çünkü onu bir dalga altüst ediverir!
Eğer Kenan’san, sana bunun gibi iki yüz nasihat versem yine bana inanmazsın! Bu
sözü Kenan’ın kulağı nereden kabul edecek Onu Allah mühürlemiş gitmiş.
Allahnın mühürlediği kulağa öğüt mü girer Sonradan olan şey, ezeli hükmü nasıl
değiştirir Fakat Kenan değilsin ümidi ile yine sana bir hoş söz söyleyeyim:
Nihayet bunu ikrar edeceksin, bari kendine gel de ilk güne bak, son günü gör! Son
günü görebilirsin sen... yalnız sonu gören gözünü yıpratma, kör etme. Kim
kutlucasına işin sonunu görürse hiçbir an yolda sürçmez. Her an bu düşüp kalkmayı
istemiyorsan bir erin ayak bastığı toprağı gözüne çek. Onun ayağının bastığı toprağı
gözüne sürme yap da bu külhaniliği başından at! Çünkü bu şakirtlikte, bu yokluğa
düşmeyle iğne bile olsan Zülfikar kesilirsin. Her seçilmiş erin ayak bastığı toprağı
gözüne sürme gibi çek; o toprak, gözünü hem yakar, hem aydınlatır. Deve gözü
ışılansın diye diken yer de onun için gözü nurlar saçar!
Allahdan ehemmiyetli bir vahiyle Musa’ya şöyle bir vahiy geldi: Eğriliği bırak, doğru ol
şimdi! Bu beden ağacı Musa’nın asasıdır... Allah emri geldi: Onu elinden at. At da
hayrını şerrini gör... sonra da tekrar onu Allah emri ile eline al. Atmadan önce o bir
sopadan başka bir şey değildi... fakat Allah emri ile eline alınca iyileşti, güzelleşti.
Evvelce o kuzulara ağaçtan yaprak silkerdi... fakat o mağrur kavme mucize oldu!
Firavuna uyanların başına hakim kesildi... sularını kan yaptı, elleri ile başlarını
dövmelerine sebep oldu. Tarlalarına çekirgeler üşüştü ne varsa yediler, süpürdüler...
ekinleri kıtlık ve ölüm mahsulü verdi!
Musa nihayet işin sonuna bakınca kendinden geçti de duaya başladı. Dedi ki: Yarabbi,
bütün bu mucizeler, bu çalışmalar neden Çünkü bu topluluk doğru yola gelmeyecek
ki!
Allahdan emir geldi: Nuh’a uy... malum olan akıbeti görmeyi bırak! Onu bilmezlikten
gel; çünkü sen yola davetçisin... “Allah emrini tebliğ et” diye emredilmiştir... bu, boş
değil ya!
Senin bu ısrarla onları doğru yola çağırışının en ehemmiyetsiz hikmeti şudur: Onların
inadı ısrarı meydana çıkar da, Allahnın yol göstermesi ve sapıklığa sevk etmesi, bütün
fırkalarca bilinir. Varlıktan maksat, Allah kemalini izhar etmektir... şu halde halkı,
öğütle azdırmakla sınamak gerek!
Şeytan onları azgınlık yoluna götürmede ısrar eder, şeyh doğru yola götürmede ısrar
eder. O dertli işler, birbiri ardına olup durdukça Nil, tamamı ile kan kesilmekteydi.
Nihayet Firavun bizzat Musa’nın yanına gelip iki büklüm olarak yalvarmaya başladı.
Padişahım biz ettik sen etme... söz söylemeye de yüzümüz yok bizim. Uğruna öleyim
parça, parça olayım... niyazımı kabul et. Ben yüceliğe alışmışım beni hırpalama. Lütfet
ey emniyet sahibi, rahmetle dudağını kımıldat da bu ateşli ağız kapansın.
Musa dedi ki: Allahm Firavun beni aldatıyor... sana aldananı aldatmak istiyor.
Dinleyeyim mi yoksa ben de ona hile mi yapayım da o hilenin ferine yapışan hilenin
aslını anlasın mı Çünkü her hilenin, her düzenin aslı bizdedir... yerde olan her şeyin
aslı göktedir.
Allah dedi ki: o köpek buna değmez! Köpeğe uzaktan bir kemik atıver! Hadi, o sopayı
kımıldat da topraklar, çekirgelerin mahvettiklerini yeniden bitirsin! O çekirgeler
derhal yansın, kavrulsun, kapkara kesilsin de halk, Allahnın her şeyi nasıl
değiştirdiğini görsün.
Bir işi yapmak için sebebe ihtiyacım yoktur, o sebep, hakikati örtmek gizlemek içindir.
Bu suretle tabiata inanan, ilaca sarılır... müneccim yıldıza yüz tutar.
Münafık hırsından, malım kesata uğrar diye korkup sabah karanlığı pazara gelir! Rızk
peşine düşen, lokma arayan kulluk etmemiş, yüzünü yıkamamış kişi de cehenneme
lokma olur gider. Yayılıp otlayan kuzu gibi halkın canı da hem yer, hem de yenir.
Kuzu yayılıp otladıkça kasap, o bizim için istek yaprağını yemekte, bizim için
semirmekte diye sevinir. Yemede içmede cehennem gibi oburluk eder, cehennem için
semirir durursun! Kendi işine koyul, bir gün olsun hikmet yaylasında yayıl, otla da
saltanatlı gönül semirsin. Bedenin yiyip içmesi, bu yemeye manidir... cani tacire
benzer, beden de yol kesiciye. Yol kesen hırsız, odun gibi yanıp yakıldı mı tacirin
mumu yanar, parlar!
Çünkü sen akıldan ibaretsin; başka neyin varsa ancak aklı örter, gizler... kendini
kaybetme de saçma sapan şeylerle de uğraşma! Bil ki her şehvet şarap ve afyon gibi
akla perdedir... akıllılar bunlarla hayretlere düşerler! Fakat aklı gideren, insanı sarhoş
eden yalnız şarap değildir ki... şehvete ait ne varsa hepsi gözü kulağı bağlar, örter!
Şeytan, şarap içmekten ne kadar uzaktı... sarhoştu ama ululukla, inat ve isyanla
sarhoş olmuştu. Sarhoş, olmayan şeyi gören kimsedir... mesela bakırı, demiri altın
görür.
Bu sözün sonu gelmez... Ey Musa, hemen sen dudağını depret de tarlalardan ekinler
bitsin!
Musa emre uydu; derhal yeryüzü yeşerdi, sümbüllerle, iri taneli başaklarla doldu!
Kıptiler derhal kıtlık görmüş, sığır açlığa uğramış, ölüm haline gelmiş adamlar gibi
onları yemeye koyuldular.
Müminler, insanlar, hayvanlar, Allahnın ihsanı ile birkaç gün yediler doydular.
Karınları doyunca nimeti inkara başladılar... o zaruret gidince yine azdılar, isyan
ettiler. Nefis Firavundur sakın ha doyurma... doyurma da eski küfrü aklına gelmesin!
Ateşin hararetine düşmedikçe nefis güzelleşmez... demir, kor haline gelmedikçe sakın
dövmeye kalkışma!
Beden, aç olmadıkça harekete gelmez... tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak, bil ki
soğuk demiri dövmektir adeta! Zari, zari ağlayıp inlese de aklını başına al Müslüman
olmak istemez bu nefis! O Firavuna benzer... Kıtlıkta Firavun gibi Musa’nın huzurunda
secde eder, yalvarır. Fakat işi bitti mi azar... hani eşek, yükünü atınca çifte atmaya
başlar ya, tıpkı onun gibi!
İş ileri gitti, muradı oldu mu ağlayıp inlemeleri hep unutur gider! Hani bir adamla
yıllarca bir şehirde kalır da bir an gözünü kapadı, uyudu da rüya görmeye başladı mı,
kendisini iyi ve kötü şeylerle dolu bir şekilde bulur... kendi şehrini hatırlamaz bile.
Ben oradaydım... bu yeni şehir benim şehrim değil, ben buraya mal olamam, nasılsa
şöyle bir gelivermişim demez bile! Böyle demesi şöyle dursun, kendini orada dünyaya
gelmiş, oraya alışmış sanır! Ne şaşılacak şeydir ki ruh da oturduğu, doğup yetiştiği
yerleri yurtları, hatırına bile getirmez; bulutun yıldızı örttüğü gibi şu yıkık dünyanın
gözlerini bağladığını düşünmez! Hele ruh, bunca, şehirler çiğnemiş, bunca şehirler
gezmiştir... anlayış yüzünden o şehirlerin tozları daha silkilmemiştir bile!
İnsan, görüp geçirdiği şeyleri görüp bilmesi için sıkı bir azimle işe girişip de gönlünü
arıtmıştır ki; insanın gönlü saf olmalı da sırları mazhar olarak baş çıkarmalı... gözün
açılmalı da önü, sonu görmeli!
Önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan nebatat alemine düşmüştür. Yıllarca
nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de nebat, cansız şeylerin zıddı olduğu halde
bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir.
Nebatlıktan hayvanlığa düşünce de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamaz. Yalnız
yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar geldi, çiçekler açıldı mı! Hani çocukların da
analarına meyilleri vardır... fakat çocuk, anasına ana sütüne neden meylediyor; bu
sırrı bilmez! Hani, her yeni derviş de genç pire, o yüce bahta şiddetle meyleder ya!
Çünkü bu aklın cüz-ü, o aklın külündendir... bu gölgenin hareketi, o gül dalının
hareketindendir. Nihayet gölgesi onda yok olur da bu meylin, bu araştırmanın sırrını
bilir, anlar!
A iyi bahtlı kişi, bu ağaç oynamadıkça o dalın gölgesi nasıl oynar ki Bildiği yaratıcı
tekrar onu hayvanlıktan insanlığa çekip çevirir... böylece iklimden iklime giden
nihayet insan aleminde akıllı, bilgili ve yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları
hatırlamadığı gibi bu akıldan da geçip değişeceğini aklına bile getirmez.
Nihayet bu hırsla, istekle dolu akıldan da kurtuldu mu yüz binlerce şaşılacak akıllar
görür! Gerçi uyumuştur, önceki ahvali unutmuştur... fakat hiç onu bu unutkanlık
aleminde bırakırlar mı ki Yine o uykudan uyandırırlar; uyanınca kendi haline gülmeye
başlar... uykuda uğradığım o gam, e keder neydi... nasıl oldu da doğru düzen halleri
unuttum...
Nasıl oldu da o derdin, o illetin rüyadan aldatıştan, hayalden ibaret olduğunu
bilmedim der! Dünya da buna benzer... adeta uyuyan kişinin gördüğü hayallerdir.
Uyuyan sanır ki bu hayaller, hakikattir ve sürüp gidecek! Fakat ansızın ecel sabahı
geldi mi zan ve hile karanlığından kurtulur. Yerini yurdunu görünce gamlanıp
tasalandığına gülmeye başlar. Uykuda gördüğün iyi ve kötü şeyler, mahşer gününde
birer, birer zuhur eder.
Bu alem uykusunda neler yaptıysan uyanınca hepsini apaçık görürüsün de, anlarsın
da rüya da bu kötü işleri yaptın ama onlar geçip gitmedi; hepsinin bir tabiri var!
Ey esire sitem ve cefalarda da bulunan, bu gülüş, düş yorma günün de ağlayıp feryat
etmelidir. Rüyadaki derdin, elemin, zari zari ağlayışın bil ki uyanınca neşeleneceğine
delalet eder.
Ey Yusuf’ların derisini yırtan, bu derin uykudan uyanınca kurt olarak haşredilirsin!
Huyların birer birer kurt olur da kızgınlıkla uzuvlarını paralar senin. Kısastan sonra
ölürsün ama ölümünden sonra da o kan uyumaz... öldüm kurtuldum artık deme ha!
Bu şimdiki kısas, alemin nizamı için düzendir... oradaki kısasa nispetle bir oyundan
ibarettir. Onun için Allah dünyaya oyun dedi... çünkü bu ceza, o cezaya karşı bir
oyundur. Bu ceza, savaşı ve fitneyi yatıştırmak içindir... o, adamı hadım etmektir; bu,
sünnet etmek!
Ey Musa, bu söze son yoktur... kendine gel de o eşekleri bırak, otlasınlar. Otlasınlar da
o güzelim otlardan semirsinler... çünkü aklını başına al; bizim kızgın kurtlarımız var!
Kurtlarımızın feryatlarını biliriz... bu eşekleri onlara verir, onlara yediririz.
Dudaklarından çıkan o güzel nefesin kimyası, bu eşekleri adam etmek istedi... sen
lütfettin ihsanlarda bulundun da onları bir hayli çağırdın... fakat o eşeklerin talihleri
yok, kısmetleri değil! Artık nimet yorganını onların üstüne ört de hemen gaflet
uykusuna dalsınlar. Dalsınlar da bu gaflet uykusundan sıçrayıp uyanınca bakıp
görsünler ki mum sönmüş, saki gitmiş!
Onların azgınlıkları seni şaşırttı ama onlar, ahirette de hasret şarabını içecekler... bu
suretle adaletimiz, dışarıya ayak basar, kendini gösteriri de kıyamette her kötü işe,
tam layık olan bir ceza verir. Apaçık görmedikleri padişah, daima gizli olarak onlarla
beraberdir. Hani akıl gibi... sen onu göremezsin ama o da seninle beraberdir.
Sen onu göremezsin ama o, seni sınamadadır, duruşunu, hareketini görür durur! Ne
şaşılacak şeydir bu, böyleyken sen, aklı yaratanın seninle oluşunu caiz görmezsin!
İnsan akıldan gaflet eder, kötü işlerde bulunur; sonra aklı, insanı kınamaya başlar!
Sen akıldan gafilsin ama o kınama, aklın varlığından değil midir ya
Eğer aklın olmasaydı, senden gaflet etseydi nasıl olur seni kınar, bu kınamayla sana
sille vururdu Fakat senin nefsin, ondan gafil olmasaydı bu delilikte bulunur, bu pis
işlere girişir miydin Şu halde aklın, bir usturlaba benzer... varlık güneşinin yakınlığını
onunla bilirsin! Aklının sana yakınlığı keyfiyete sığmaz... ne sağdadır, ne solda... ne
arttadır, ne önde! Aklın bile sana yakınlığı, aklın bile sendeki varlığı keyfiyetsiz,
anlatılmaz bir haldeyken ve o yolda akıldan bahis bile edilemezken o padişahın,
Allahnın sana yakınlığı neden keyfiyetsiz olmasın
Parmağındaki hareket, ne parmağının önündedir, ne ardında... ne sağındadır, ne
solunda! Uyku ve ölüm halinde o hareket parmağından gider... uyanıkken gelir. O
hareket olmadıkça parmağından bir fayda hasıl olmaz... peki ne yolla geliyor o
hareket Gözünün nuru, gözbebeğindeki ışık, altı cihetten de gelmiyor... fakat ne
yolla geliyor Taraf ve cihet halk alemindedir... emir ve sıfat alemini cihetsiz bil.
Güzelim bil ki emir aleminde cihet yoktur... artık emir sahibi olan Allah, elbette
büsbütün cihetten münezzehtir. Aklın bile ciheti yok... elbette beyanı iyice bilen Allah
akıldan üstün akıldır, candan üstün can!
Hiçbir mahluk yoktur ki onunla alakası olmasın... fakat babacığım, bu alaka,
anlatılamaz, keyfiyetsizdir. Çünkü ruhta ne ulaşma vardır, ne ayrılma, fakat zan,
ayrılık ve birlikten gayrı bir şey düşünemez! Bu buluşma, birleşme ve ayrılmadan
gayrı bir delilin izini bul... fakat iz izlemek, susuzu kandırmaz ki!
Aslıdan uzaksan birteviye iz izle dur da erlik damarın seni vuslata eriştirsin! Akıl, bu
alakaya nasıl yol bulsun, bu alakayı nasıl anlasın... bu akıl, ayrılık ve buluşma
alakalarına bağlıdır. Mustafa, bunu için bize “Allahnın zatından pek bahsetmeyin” diye
vasiyette bulundu.
Zaten Allahnın zatını düşünmek, hakikatte zatını düşünmek değildir ki! Çünkü
düşünenin zannı ve düşüncesi, ancak yolla taallük eder... o zan ve düşünceyle Allah
arasındaysa yüz binlerce perde vardır!
Herkes, bir perdeyle kapanmış, ulaştım sanmıştır ama Allah sandığı, ancak kendi
vehmidir. İşte peygamber, bu yüzden o vehim sahibinin yanlışa düşüp de
malihulyalara kapılmaması için vehmini gidermiştir.
Çünkü onun vehminde ebedi terk ediş vardır. Edepsizi de Allah baş aşağı eder. Baş
aşağı oluş da şudur: İnsan aşağılara gider durur da kendisini üstün sanır. Zaten
sarhoşun yapacağı şey budur: O, göğü yerden fark etmez.
Allahnın şaşılacak eserlerini düşünün... ululuğunu, büyüklüğünü görün de kendinizi
kaybedin! İnsan onun sanatına dalar da sakalını, bıyığını kaybederse haddini bilir,
sanat sahibini düşünmeden vazgeçer, sesini bile çıkarmaz!
Candan yürekten “Ben seni övmem” sözünden başka bir şey söyleyemez...çünkü o
bahis, zaten sayıdan, hadden dışarıdır!
KATIR VE DEVE
Katırın biri bir gün bir deveyle buluştu... ikisi de bir ahıra düştüler. Katır dedi ki: “Ben
tepede, düzde, pazarda, köyde çok düşüyorum. Hele dağ terekesinden aşağı inerken
her zaman korkumdan tepe taklak kapanırım. Sense yüz üstü pek az düşersin... be
neden Yoksa senin arı canın devletlik mi ki
Ben her an tepesi üstü düşer, dizimi vurur, yüzümü, dizimi kanlara bularım! Palanım,
yüküm baş aşağı olur; kiracıdan da daima dayak yerim. Hani az akıllı adam gibi... o da
aklının kıtlığından günahından tövbe eder... her an da tövbesini bozar. O tövbe bozan
reyindeki, azmindeki gevşekliğinin yüzünden zamanede İblise maskara olur.
Her an yükü ağır olan ve taşlık yolda gitmeye savaşan topal beygir gibi tepesi üstüne
düşer. O ters huylu, tövbesini bozduğu için kafasına gaybtan tokatlar yer durur. Sonra
tekrar gevşek azmiyle tövbe eder... fakat Şeytan “Ne yaptın ” der demez tövbesini
bozar. Pek zayıftır... fakat kendisini öyle ulu görür, öyle kibirlenir ki Allah’a
ulaşanlara bile hor bakar!
Ey deve, sense mümine benzersin; yüz üstü az düşer, burnunu az vurursun! Sende ne
var ki afete uğramıyorsun... sürçmüyor, yüz üstü az düşüyorsun
Deve dedi ki: “Her kutluluk Allahdandır ama benimle senin aranda çok fark var! Benim
başım yüce, iki gözüm yücelerini görüyor... yüce görüş sahibini zarardan korur. Ben
dağın başındayken dağın eteğini görürüm... her çukuru, her düzü kat, kat görürüm.
Nitekim o ulu er de eceline kadar başına ne gelecekse gördü. Yirmi yıl sonra neler
olacak o iyi huylu bütün bunları bilir. Hatta o takva sahibi yalnız kendi halini görmez...
batıdakilerin halini de görür, doğudakilerin halini de! Nur, onun gözünde, gönlünde
yurt tutar... neden mi dedin Vatan sevgisi yüzünden!
Hani Yusuf gibi... o da ayın, güneşin kendisine secde ettiğini önce rüyasında gördü.
On yıl önce hatta daha önce gördükleri Yusuf’un başına geldi. “Mümin Allah nuru ile
görür” sözü saçma değil... Allah nuru, gökleri bile delip geçer.
Senin gözünde o nur yok... yürü, sen hayvani duygulara kapılıp kalmışsın! Sen,
gözünün zayıflığından ayağının önünü görürüsün... zayıfsın kılavuzun da zayıf! Elle
ayağa kılavuzluk eden gözdür... basılacak tutulacak yeri de o görür, basılmayacak
tutulmayacak yeri de o! Sonra bir de benim gözün pek aydındır... bir de şu var:
Yaradılışım tertemizdir benim. Çünkü ben, helâlzadeyim... zinadan olma ve
sapıklardan değilim. Sense şüphe yok ki zinadan olmasın... yay kötü oldu mu ok eğri
gider!”
Katır doğru dedin ey deve dedi... bu sözü söyler söylemez de gözleri yaşlarla doldu.
Bir müddet ağladı, devenin ayağına kapandı; dedi ki: Ey kulların Allahsınca seçilmiş
er, lütfetsen de beni kulluğa kabul etsen ne ziyana girersin
Deve, mademki huzurumda ikrar ettin dedi... yürü, zamanenin afetlerinden kurtuldun.
İnsafa geldin, beladan halas oldun; düşmandın muhabbet ehline katıldın! Kötü huy
zaten senin aslında yoktu... aslı kötü olandan inattan, kötülükten başka bir şey
gelmez. Fakat aslında kötülük olmayan ve iğreti olarak kötü huylara sahip olan,
kötülüğünü ikrar eder, tövbe etmeyi diler. Adem peygamber gibi. Onun işlediği o pek
ehemmiyetsiz suç da iğretiydi de derhal tövbe etti. Fakat İblisin suçu, asil olduğundan
canım tövbeye yol yoktu ona.
Yürü, kendinden de kurtuldun, kötü huydan da, cehennem alevinden de halas oldun,
yırtıcı hayvanların dişlerinden de! Yürü, şimdicik devleti elde ettin, kendini ebedi bir
kutluluğa attın.
“Kullarımın arasına katıl” devletine eriştin, “Cennetime gir” kumaşını dokudun! Kulları
arasına girmeye yol buldun, gizli bir yolda ebedi cennete sokuldun. “Bize doğru yolu
göster” dedin; doğru yolda elini tuttu seni ta cennete kadar götürdü.
Ey aziz kişi, ateştin, nur oldun... koruktun yaş ve kuru üzüm oldun. Allah doğrusunu
daha iyi bilir ya, yıldızdın güneş kesildin...neşelen artık!
Ey Hak ziyası Hüsamettin, balını tut, süt havuzuna at da, o süt, bozulmadan
kurtulsun... lezzet denizinde lezzeti büsbütün fazlalaşsın. Elest denizine ulaşsın.
Deniz oldu mu her türlü bozulmadan kurtuldu demektir. Süt, bal denizine akacak bir
yol bulursa da artık hiçbir afete uğramaz, ekşiyip kesilmez.
Ey Allah aslanı, aslancasına bir kükre de o kükreyiş ta yedinci göğe çıksın! Fakat
usanmış bıkmış canın ne haberi olur ki Fare, aslan kükreyişini ne bilsin Gönlü deniz
gibi engin ve yaradılışı iyi olanların istifadesi için ahvalini altın suyu ile yaz! Bu cana
canlar katan söz, Nil suyudur... Yarabbi sen onu Kipti’nin gözüne kan göster.
NİL´İN SUYU
Duydum ki bir kıpti, susuzluktan bunalıp İsrail oğullarının birisinin evine geldi; dedi
ki: Seninle dostum, arakadaşım... bugün de bir hacetim var, senden istemeye geldim.
Çünkü Musa büyücülük, afsunculuk etti... nihayet nilin suyu bize kan kesildi.
İsrail oğulları alınca duru su oluyor, içiyorlar... halbuki Kıpti’nin gözü bağlanmış, ona
kan oluyor. Kıpti kavmi işte buracıkta susuzluktan ölüp gidiyor. Bu, ya
bahtsızlığından, ya kendi kötülüğünden! Kendin için bir tas su doldur da bu eski dost
suyundan içsin senin! Çünkü o, kendin için doldursan kan olmaz temiz ve duru su
olur! Ben de sana tabi olarak su içmiş olayım... tabi olan kişi, tabi olduğu kişinin
lütfiyle dertten kurtulur.
İsrail oğlu peki canım efendim dedi... sana bir hizmet edeyim, istediğini yapayım a
gözümün nuru! Senin muradına gideyim, seni sevindireyim... kulun, kölen olayım da
hürlük edeyim! Tası Nil’den doldurdu, ağzına dayadı, yarısını içti. Sonra tası su
isteyene doğru eğdi, sen de iç dedi... su derhal kara kan kesildi. Tekrar kendi tarafına
eğdi, kan su oldu... Kıpti kızdı alevlendi. Bir müddet oturdu... hiddeti geçince dedi ki:
Ey ulu kılıç, ey kardeş, şu düğümün açılmasına çare nedir
İsrail oğlu dedi ki: Bunu takva sahibi içer. Takva sahibi da Firavunun gittiği yoldan
usanan, Musa’laşan kişidir. Musa’ya uy, Musa kavmi ol da bu suyu iç... ayla uzlaş da
ay ışığını gör. Allah kullarına kızgınlığından gözünde yüz binlerce karanlık var!
Kızgınlığını yatıştır da gözlerini aç, neşelen... dostlarından ibret al da üstat ol!
Sende kaf dağı gibi küfür varken nasıl olur da Nil’den avucuna su almada bana tabi
olabilirsin sen Dağ iğne deliğinden geçer mi hiç Geçer... ancak tek bir iplik haline
gelirse! Dağı tövbenle saman çöpü haline getir de suçları bağışlananların kadehini
güzelce al, hoş bir hal de çek gitsin. Fakat bu hileyle onu nasıl içebilirsin ki Allah, onu
kafirlere haram etmiştir.
A iftiralara uğramış iftiracı, hileyi düzeni yaratan Allah, nasıl olur da senin hilene,
düzenine kapılır Musa kavminden ol... hilenin faydası yok... senin hilen yel ölçmekten
ibaret! Suyun haddimi var, Allah emrini terk etsin de kafirlere su olsun! Sen sanıyor
musun ki ekmek yemektesin Yılan zehri, ömür törpüsü yiyorsun sen! Fakat sevgilinin
buyruğunu terk eden kişiye nasıl yarar
Sanır mısın ki Mesnevi sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın!
Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin ağzına gelsin! Duyarsın,
duyarsın ama sana masal gibi gelir... dışyüzünü duyarsın, iç yüzünü değil! Bir güzel,
başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş! İnadından Kuran, sana
nasıl gelirse Şehname yahut Kilile ve Demine de öyle gelir! İnayet sürmesi gözünü
aydınlatır, açarsa doğrucuyla mecazı o vakit ayırt eder, anlarsın! Yoksa koku almayan
adama mis de bir, fışkı da... değil mi ki koku almıyor!
Ululuk ıssı Allahnın sözünü okumaktan maksat kendini usançtan, elemden
kurtarmaktır. Çünkü vesvese ve gussa ateşi, bu sözle yatışır... bu söz, insanın derdine
deva olur. Bu kadar bir ateşi söndürmede akılca duru ve temiz su da birdir, sidik de!
Vesvese ateşini, su da sidik de... her ikisi de uykunun, dert ve gussa ateşini
söndürmesi gibi söndürür. Fakat Allahnın ruhlu sözü olan bu temiz suyun, candan
bütün vesveseleri tamamı ile giderdiğini bilsen gönül, gül bahçesinin yolunu bulur, o
bahçeye varır.
Çünkü Allah kitaplarının sırrından bir koku alan, bağlarda, dere kıyılarında uçar durur.
Sen yoksa velilerin yüzünü de bizim gördüğümüz gibi midir sanırsın Peygamber bile
müminler nasıl oluyor da benim yüzümü göremiyorlar diye hayrette kaldı.
Halk nasıl oluyor da yüzümün nurunu görmüyorlar Halbuki o nur, doğu güneşinin
nurunu bile aştı... yok, görüp duruyorlarsa bu şaşırma nedir diyordu. Nihayet o yüz,
gizlilikler alemindedir diye vahiy geldi. Yüzünü kafirler görmesin diye sence ay ama
halka göre bulut. Bu şaraptan halk ve ileri gelenler içmesin diye sence tane ama halka
göre tuzak!
Allah, “Onlar sana bakarlar” fakat hamam duvarındaki resimlere benzerler...
“Bakarlar da görmezler” dedi. Ey resme tapan, resim de o iki sönük gözle sana
bakar,öyle görünür. Onun huzurunda terbiyeni takınırsın... fakat onun hiç aldırış
etmediğini görünce neden bana riayet etmiyor ki diye hayretlere düşersin. Neden bu
güzel resim, sorularına cevap vermiyor... neden verdiğim selamı almıyor Ben, ona
yüzlerce secde ettiğim halde neden o, bir lütfedip başını, sakalını oynatmıyor dersin
Allah dış alemde görünmez, baş oynatmaz ama buna karşılık içine öyle bir zevk verir
ki, o zevk, iki yüz baş sallamaya değer... işte akıl ve can böyle baş sallar!
Çalışıp çabalar akla hizmet edersen aklın sana yapacağı şey şudur: Seni doğru yola
ulaştırır; bu yola ulaşma vesilelerini arttırır . Allah sana açıkça baş sallamaz ama seni
başlara başbuğ yapar! Allah, sana gizlice öyle bir şey verir ki bütün dünyadakiler sana
secde ederler. Nitekim bir taşa da değer verdi mi o taş, yani altın, halka göre yüce
olur. Bir katra su, Allah lütfuna nail olur da inci kesilir, altını bile geçer.
Beden topraktır, fakat Allah ona bir ışık verdi mi alemi kaplamada, dünyayı zapt
etmede ay gibi üstat olur. Kendine gel... bu hükümdarlar, bir tılsımdan, ölü bir
resimden ibarettirler. Fakat bakar gibi görünürler de ahmakların yollarını keserler.
Bakar, göz kırpar gibi görünürler de aptallar, onlara bir varlık verir, onları delil
edinirler!
Kıpti dedi ki: Sen bana bir duada bulun... çünkü benim gönlüm kapkara, bu yüzden de
o ağız yok! Dua et de belki bu gönlün kilidi açılır... çirkin, güzeller meclisinde yer alır.
Çarpılmış kişi dua bereketiyle güzelleşir... yahut da bir şeytan, yeniden melek olur!
Yahut da kuru dal, Meryem’in elindeki kuvvetle misler kokar, yaş bir hale gelir, meyve
verir!
İsrail oğlu o anda secdeye kapandı da dedi ki: Ey Allah, ey aşikar ve gizli işleri bilen!
Kul, senden başka kimin huzurunda el kavuşturur Dua da senden, duayı kabul
etmede senden! Önce duaya meyil veren de sensin... sonradan duayı kabul eden de
sen! Evvel de sensin, ahır da sen... bizse arada söze bile gelmeyecek hiçin hiçi! Böyle
söylenip dururken nihayet leğeni damdan düştü... gönlü kendinden geçti. Dua
ederken tekrar kendisine geldi... “İnsan, ancak çalıştığını elde eder!”
O dua ile meşgul iken Kıpti’nin yüreği coştu. Ansızın bir nara attı, bir kükredi. Dedi ki:
“Durma, hemen bana iman ederken ne diyeceğini öğret de derhal eski zünnarımı
keseyim! Canıma bir ateştir saldılar... bir şeytana , candan bir iltifattır ettiler. Senin
dostunum seni görmeden duramam... Allah’a hamt olsun bu dostluk, nihayet elimi
tuttu. Sohbetlerin bir kimya idi herhalde... gönül evinden ayağın eksik olmasın! Sen
cennet fidanından bir daldın... ona yapıştım da beni cennete dek götürdü. Bedenimi
kapıp götüren bir seldi... bu sel, beni de lütuf ve ihsan denizinin kıyısına dek iletti. Su
ümidiyle sele doğru gittim; fakat denizi gördüm, kile kile inciler elde ettim.”
İsrail oğlu ona hadi, şimdi su al diye tas getirdi. Kıpti dedi ki: Yürü git sular gözümde
hor hakir oldu. “Allah müminleri satın aldı” sırrından bir şerbet içtim ki artık kıyamete
kadar susamam ben! Irmaklara kaynaklara su ihsan eden, içimde bir kaynaktır
coşturdu! Ciğerim susuzluktan yanıp kavrulmakta, su istemekteydi... şimdi öyle bir
himmete nail oldu ki suyu hakir görmede!
“Kaf hâ yâ ayn sâd” vadindeki doğruluğa delil olarak Allah, Kâfi adının “Kef”i oldu.
Kafiyim, sana bütün hayırları, sebepsiz, başkasının yardımını vasıta etmeden veririm.
Kafiyim, seni ekmeksiz tutuyorum... ordusuz, askersiz sana beylik, padişahlık ihsan
ederim... Bahar olmadığı halde sana nergis ve ağustos gülü verir; kitapsız ustasız
sana bilgiler belletirim... kafiyim, ilaçsız sıhhat verir; mezarı, kuyuyu meydan haline
getiririm...
Musa’ya bütün alemin başına indirsin diye bir sopa verir; kuvvet kudret bağlarım...
Musa’nın eline bir nur, bir parlaklık veririm ki güneşe bile tokat atar! Sopayı yedi başlı
yılan haline getiririm... hem öyle bir yılan ki erkek bir yılanın belinden gelmemiş, dişi
bir yılandan doğmamış.
Nil suyuna kan karıştırmam; kudretimle suyunu kan haline getiririm. Nil suyu gibi
neşeni gam haline getiririm de bir daha neşeye yol bulamazsın. Sonra tekrar imanını
yeniledim mi yine Firavundan bezersin. Görürsün ki rahmet Musa’sı gelmiş... kan gibi
görünen Nil, onun yüzünden su olmuş!
İçten ipin ucunu bırakmazsan zevk Nil’in hiç kan kesilmez. Ben, iman edeyim de bu
kan tufanından bir su içeyim diyordum. Ben ne bilirimdim ki Allah beni değiştirecek,
gönlümü başka bir hale koyacak da beni Nil yapacak! Başkalarının gözünde eskisi
gibiyim ama benim gözüme akıp duran bir Nil görünmede!
Nitekim bu alem de Peygamberin gözüne tespihe gark olmuş görünmede... bize
göreyse aptalca durup duruyor. Onun gözüne bu alem aşk ve ihsanla dolmuş
görünüyor; başkasının gözüne ise ölü ve cansız. Yukarı olsun, aşağı olsun onca her
yer, hızlı hızlı yürümede... o, taştan topraktan nükteler duymada!
Halbuki halka bunların hepsi kapalı... her şey ölü görünmede... ben, bundan daha
ziyade şaşılacak bir perde görmedim. Bütün mezatlar bizce bir. Fakat velilerin
gözünde kimisi cennet bahçesi, kimisi cehennem çukuru! Halk, Peygamber ekşi
suratlı; neden böyle niye zevki yok ki derlerdi.
İleri gelenlerse derlerdi ki: Sizin gözünüze öyle görünüyor o. Bir zamancağız bizim
gözümüzle bakın da “Heletâ” daki gülüşleri görün hele! O ters şey, armut ağacının
üstünde öyle görünü... a genç ağaçtan in de bak! O armut ağacı, varlık ağacıdır... sen
ırada oldukça sana yeni şey eski görünür.
O ağacın üstünde oldukça alem pis bir dikenlik, kızgın akreplerle, yılanlarla dopdolu
bir yer görünür. Fakat ağaçtan inersen derhal alemi gül yüzlü dilberlerle, dadılarla,
tayalarla dolu görürsün.
Bir kadın oynaşı ile aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına
a iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyve toplamak istiyorum dedi. Ağaca çıkınca kocasına
baktı ağlamaya başladı. Dedi ki: A merdut ahlaksız... üstündeki lüti kim Karı gibi
onun altına yatmışsın... meğerse sen ne ibneymişsin!
Kocası senin başın döndü galiba... çünkü burada benden başka kimse yok dedi. Kadın
o üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele diye birkaç kere daha sordu, söylendi.
Adam a kadın ağaçtan in; başın döndü; adam akıllı bunadın sen dedi. Kadın, ağaçtan
indi; kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: A (:::)
maymun gibi üstüne çıkan o adam kim Kadın burada benden başka kimse yok ki
dedi... kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama. Adam, bu sözü birkaç kere
söylediyse de kadın, “Bu armut ağacından olacak! Ben de armut ağacının
üstündeyken öyle şeyler gördüm be hey kaltaban! Aşağıya inde bak... benden başka
kimse yok, bütün bu hayaller armut ağacından!
Şaka ve latife bir şey belletmeye yarar... onu ciddi gibi dinle; görünüşte latife oluşuna
kapılma! Her ciddi şey, maskaralara göre maskaralık, şakadır... fakat akıllara göre de
latifeler, ciddidir.
Aklı kıt olanlar armut ağacı ararlar... fakat bu armut ağacından o armut ağacına uzun
bir yol var! Armut ağacından inde yürümeye koyul... senin gözün de kamaşmış yüzün
de! Bu ağaç, benliktir... evvelki varlıktır. İnsan, bu varlıkla kaldıkça gözü şaşı olur,
olmayacak şeyler görür. Fakat armut ağacından indin mi düşüncede de bir eğrilik,
sapıklık kalmaz, gözde de sözde de! O vakit bu ağacı,dalları yedinci kat göğe kadar
yücelmiş büyük bir devlet ağacı olmuş görürsün. Aşağı indin de ondan ayrıldın mı
Allah, rahmetiyle o ağacı değiştirir. Bu aşağıya inme, bu tevazu yüzünden Allah
gözüne doğru bir görüş kabiliyeti verir. Doğru görüş kolay ve bedava olsaydı Mustafa
Allahdan bu görüşü diler miydi
Dedi ki: “Yarabbi, yukarıda olsun, aşağıda olsun, her cüzü bana olduğu gibi
göster!”aşağıya indikten sonra yine o ağaca çık... çünkü artık o ağaç, “OL” emriyle
değişmiş yeşermiştir.
Musa’nın ağacına dönmüştür bu ağaç! Pılını pırtını Musa’nın bulunduğu yere çekersen
görürüsün ki, bu ağacı ateş yeşertir, neşeli bir hale kor... dalı, “Şüphe yok ben
Allah’ım der durur!”
Gölgesine bütün hacetler reva olur... işte ilahi kimya böyledir. Artık o benlik, o varlık
helal olur sana... çünkü onda ululuk ıssı Allahnın sıfatlarını görürüsün! Eğri ağaç
doğrulur, Allah’ı gösterir... “Kökü yerdedir dalları budakları gökte!”
ZÜLKARNEY´İN KAF DAĞI ZİYARETİ
Zülkarneyn, Kaf dağına gitti... o dağın saf zümrütten olduğunu gördü. Bütün alemi
halka gibi çepeçevre çevirmişti... Zülkarneyn, o dağı görüp şaşırdı.Dedi ki: Sen dağsan
öbür dağlar ne Onlar senin yanında bir oyuncak adeta!
Kaf dağı dedi ki: O dağlar, benim damarlarımdır... onlar, güzellikte, alımda bana eş
olmazlar. Benim her şehirde gizli bir damarım vardır... alemin çevresi damarlarıma
bağlıdır. Allah, bir şehirde yer deprentisi yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan
damarı oynatırım. O şehre ulaşan damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir.
Allah yeter deyince damarım yatışır... durur görünürüm ama daima işteyim ben!
Merhem gibi dururum ama hayli iş görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz,
ondan doğar, harekete gelir. Fakat bunu aklı kavramaya göre yer deprentisi yerdeki
buharlardan olur.
Bir karıncacık,kağıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi. Dedi
ki: O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip şekiller
yaptı.O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... şu kalem, yaptığı işte parmaklara
tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi.
Üçüncü karınca dedi ki: Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle
o nakışları çizdi. Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti. Nihayet birazcık anlayışı
olan ve karıncaların ulusu bulunan bir karınca, dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor
sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir. Suret elbise
ve sopa gibidir... bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz!
Halbuki o da, akılla canın, Allahnın döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir
şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu. Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka sahibi
olan akıl, aptallılar yapar.
Zülkarneyn, Kafdağı’nın konuştuğunu, söz incilerini deldiğini görünce, dedi ki: Ey
sırları bilen ve her şeyden haberi olan, söz söyleyen dağ, bana Allah sanatlarından
bahset.
Kaf dağı dedi ki: Yürü... Allah sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok
üstündür. Yahut kalemin ne haddi var ki sayfalara o sanatların nişanesini yazabilsin!
Zülkarneyn, ona ait küçük bir hikaye olsun söyle... Allahnın şaşılacak kudretlerinden
bahset ey iyi huylu alim dedi.
Kaf dağı dedi ki: “İşte sana üç yüz yıllık yol olan şu ova. Padişah, onu kar dağlarıyla
doldurmuştur. Dağ, dağın üstüne sayısız olarak yığılmıştır... daha da her zaman oraya
kar yağıp durmada! Bir kar dağının üstüne başka bir kar dağı yığılıp durmada... karın
soğukluğu, ta yerin dibine kadar işlemede! An be an o uçsuz bucaksız, o büyük
ambardan kardan meydana gelen bir dağ üstüne kardan bir dağ daha yığılmada!
Padişahım böyle bir ova olmasaydı cehennemin harareti beni mahvederdi!”
Gafilleri kar dağları bil! Allah, akılların perdeleri yanmasın diye onları böyle soğuk
yaratmıştır. Karlar yağdıran bilgisizliğin aksi olmasaydı o Kafdağı, iştiyak ateşiyle
yanar erirdi. Zaten ateş de Allah kahrından bir zerredir... aşağılık kişileri korkutmak
için adeta bir kamçıdır. Fakat bu kadar büyük ve üstün olan kahrı ile beraber yine de
bak... lütfunun soğukluğu ondan ileri! Keyfiyetsiz ve manevi bir ileri oluştur bu... geri
kalanı da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör. Göremezsen bu aşağılık anlayışındandır...
zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak!
O takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kuş,
nasıl olur da gök yüzünü aşar geçer Koşup dönüp dolaşacağı en yüce yer havadır...
çünkü onun meydana gelişi, şehvetten, heva ve hevestendir. Şu halde sen evet, hayır
demeksizin hayran ol da Allah rahmetinden önüne bir binek gelsin!
Bu şaşılacak şeyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır. Evet demez
de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden Allahnın kahrı, senin
pencereni kapatır. Şu hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arttan Allah
yardımı gelsin. Hayran olur şaşırır kalır, varlığından geçersen hal dili ile “Yarabbi bizi
doğru yola götür” dersin!
Bu iş pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye başladın mı o büyük şey, sana
yumuşar, dümdüz olur. Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... aciz oldun mu lütuftur,
ihsandır o.
Mustafa Cebrail’e “Ey dost, suretin nasıl... Apaşikar olarak bana öyle görün de seni
göreyim, sana bakayım “ dedi.
Cebrail dedi ki: “Takatın yoktur göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!”
Peygamber “Görün bakayım da bu beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz
olduğunu anlasın” dedi.
İnsanın bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.
İnsanın bedeni ile ruhu taşla demire benzer. Fakat bu taşla demir, sıfat ve eser
bakımından bir çakmaktır. Ateş, taşla demirden doğar... doğar da bu iki babaya
kahırlar yağdırır! Ateş, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder, alevler çıkarır!
Öyle olduğu halde yine bedende öyle bir ışık vardır ki ışık, İbrahim gibi ateş burcunu
kahreder!
Hasılı o bilgili peygamber “Biz, ileri gidenlerin artta gelenleriyiz” remzini söyledi.
Görünüşte bu ikisi de bir örse zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir
madenlerinden bile üstündür. İşte insan da görünüşte cihanın fer-i dir... fakat sıfat
bakımından insanı, cihanın, aslı bil! İnsan zahiren bir sivri sineğin tesiriyle mustarip
olur; fakat içyüzü, yedi kat göğü bile kaplamıştır.
Peygamber, Cebrail’in asli suretiyle görünmesine ısrar edince Cebrail, birazcık
göründü... fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu. Bir kanadı
doğuydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa, görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrail
Mustafa’yı korkusundan baygın bir halde görünce kucakladı, bağrına bastı.
O heybet, yabancıların nasibi... bu lütufsa dostların kısmeti! Padişahlar, tahtlarına,
oturdular mı çevrelerinde ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuşlar bulunur. Bu
çavuşlarda sopalar, mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse
heybetlerinden titrerler. Çavuşların seslerinden, çevganlarından canlar ürker,
heybetlerinden herkes korkar! Fakat bu yoldaki alelade, yahut ileri gelen halka,
padişahlar padişahından haber vermek içindir.
Bu heybet, halk ululanmasın, kimse başına ululuk külahını giymesin diyedir, halka bir
gösteriştir. Bu suretle onların benliğinin kırılması, kendini görüp beğenen nefsin, az
fesatta bulunması, az kötülük etmesi istenir.
Padiaşhın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulunduğu bu suretle halka bildirilmiş olur
da şehir emniyette kalır. Böyle nefislerdeki kötülük hevesleri ölür... padişahın heybeti,
o kötülüklere mani olur. Fakat padişah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi
kalır, kısas mı Padişah orada pek halimdir; merhametleri coşar... alemde ancak
çenkle neyin coşkunluğunu işitirsin. Savaş zamanında heybetli davullar, kösler
çalınır... işret zamanında da ileri gelenlerle konuşulur, çenk sesi duyulur.
Halka soru, hesap divanı... peri yüzlü güzellere de şarap kadehi! O zırh, o tulga
savaşta giyilir... bu ipekli kumaşlarla çalgı padişahın sayvanında giyilip çalınır. Ey
cömert er, bu sözün sonu yoktur... Allah, doğruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü.
Hazreti Ahmet’teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta...
saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş... doğruluk makamında! Değişenler bedene
ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir güneş. O hiç değişmez, hiç başka bir hale
gelmez... çünkü ne doğudandır ne batıdan! Hiç güneş zerreden kendini kaybeder mi
Hiç ışık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi
Hazreti Ahmet’in bedeninin o yüce ruhla alakası vardı... bu değişme, bil ki bedene ait
bir haldir. Hastalık gibi, uyku ve ağrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır.
Anlatamam... yoksa canın vasfına bir girişsem bu dünyaya da deprenti düşer, olmuş
altmine de! Onun tilkisi bir an perişan olduysa can aslanı o anda uykuda olmalı
herhalde. Uykudan münezzeh olan o aslan uykudaydı. İşte sana hem yumuşak ve
hilm, hem de korkunç ve heybetli bir aslan!
Aslan kendini öylece uyur gösterir... bütün bu köpekler de sahiden uyuyor, hatta
ölmüş sanırlar! Yoksa alemde kimin ne kudreti olurdu ki bir zayıftan en ehemmiyetsiz
şeyi bile çalıp çırpsın! Cebrail’e baktı da Hazreti Ahmet’in ancak köpüğü yaralandı...
denizi köpük sevgisiyle coştu, köpürdü.
Ay, baştan başa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı
var ki Varsın olmasın! Hazreti Ahmet eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrail,
ebedi olarak kendisinden geçip gider. Ahmet, sidreden ve Cebrail’in gözetme
yerinden, makamından sınırından geçince, Cebrail’e “Hadi ardımca uç” dedi. Cebrail
dedi ki: “Yürü, yürü ben senin eşin, eşitin değilim!”
Hazreti Ahmet tekrar “Ey perdeleri yakan, gel... ben daha kendi yüce makamıma
gitmedim ki” dedi. Cebrail dedi ki: “A benim güzel nurlu arkadaşım, bir kanat çırpıp
buradan ileriye geçsem kolum kanadım yanar!”
Bu hikayeler hayret içinde hayrettir... Allah hasları, daha has olanların ahvalini
görünce kendilerinden geçerler. Bütün kendinden geçişler, burada oyundan ibarettir...
ne kadar canın var ki senin Burası can verme makamıdır!
Ey Cebrail, ister yüce ol, ister büyük... sen ne pervanesin ne de mum! Mum yanınca
pervaneyi çağırdı mı pervanenin canı yanmadan çekinmez! Bu ters sözü göm de
aksine olarak aslanı, yaban eşeğine av yap. İçinden sözler alıp aleme saçtığın
tulumun ağzını kapa... saçma sapan sözler dağarcığını açma!
Gözleri yeryüzünden geçememiş, yükselmemiş olan kişiye bu sözler ters ve saçma
gelir. Onlara aykırı harekette bulunma; onlarla hoş geçinmeye bak ey garip olarak
onların evlerine konmuş olan sevgili.
Diledikleri, istedikleri şeyi ver, onları razı et, ey onların yurtlarına konmuş, orayı yurt
edinmiş olan dost! Padişaha ulaşıncaya dek, onun güzelim naz ve edalarını görünceye
kadar ey Rey’li, Maragal’lıyla hoş geçim!
Ey Musa zamane Firavun’unun tapısında yumuşak söz söylemek gerek! Kaynayan
yağın üstüne su dökersen ocağı da yakarsın tencereyi de! Yumuşak söyle ama sakın
doğrudan gayrı bir şey söyleme... yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!
İkindi oldu, sözü kısa kes ey ikindisi, asrı uyandıran er! Toprak yemeyi adet edinmiş
adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme... şeker daha iyidir de!
Harfle sesle alıverişin yok ama yine de can sözlerine can bahçesisin sen!
Şeker kamışına asılakonan şu eşek başı, nice kişileri hor hakir bir hale koydu! Onu
uzaktan gören, orada ancak o var sandı... hani mağlup olan koç kıçın kıçın geri gider
ya; o da öyle geri gitti. Harf suretini mana bağına, yüce ve güzelim bahçeye konan
eşek başı bil!
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, bu eşek başını kavun karpuz bostanına getir. Getir de eşek
başı, salhanede nasıl öldüyse bu çiğ erin piştiği yer de ona başka bir hayat versin! İşte
bizden suret düzmek, senden can vermek... hayır, yanlış söyledim... bu da senden, o
da!
Ey apaçık alemi aydınlatan güneş, gökyüzünde övülmüşsün sen... yer de seni tanısın,
yeryüzünde de ebediyen övül! Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle
gönülleri bir, kıbleleri bir, huyları bir olsunlar! Ayrılık kalksın, şirk ve ikilik kalmasın!
Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır. Benim canım senin canını tanıdı mı görüp
geçirdikleri şeylerin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar.
Yeryüzünde Musa ve Harun kesilirler... sütle bal gibi güzelce birbirlerine karışır,
kaynaşırlar. Fakar azıcık tanır, bilir de inkar ederse bu inkar edişi de birliği örten bir
perdeden ibarettir. Nice tanıyıp bilenlerde sonra yüz çevirdiler... İşte o ay yüzlü, bu
çeşit adamın şükretmeyişine kızdı ya!
Bunların hepsini okudun, bildin... şimdi “Lem yekün” suresini de oku da bu eski
kafirin inadını, ısrarını bil! Hazreti Ahmet’in sureti, bu aleme ziya salmadan önce onun
vasıfları, her kafirin muskasıydı. Böyle bir zat var, gelecek derlerdi... yüzünün
hayaliyle yürekleri çarpardı! Secde ederler, ey insanların Rabbi, onu ne kadar
mümkünse o kadar tez meydana çıkar diye yalvarırlardı.
Hazreti Ahmet’in adı ile fetih dilerler... düşmanları, bu yüzden baş aşağı gelirdi.
Nerede bir korkunç savaş olsa Hazreti Ahmet’in döne döne hücumu, onlara yardım
ederdi. Nerede müzmin bir hastalığa uğrasalar onu anarlar da bu suretle şifa
bulurlardı. Sureti gönüllerinde, kulaklarında, ağızlarında ve yollarındaydı.
Fakat onu hakiki suretini her çakal bulabilir mi hiç O suret, ancak, onun fer’iydi, yani
hayalden ibaretti. Onun sureti duvara aksettiyse duvarın gönlünden kan damlar.
Sureti, duvara öyle bir kutlu gelir ki duvar, derhal iki yüzlülükten kurtulur. Temiz ve
pak kişilerin temizliğine nispetle o iki yüzlülük duvara ayıptır doğrusu. Fakat nihayet
onu görünce bütün bu ululamayı, yüceltmeyi... bütün bu sevgiyi adeta yel aldı,
götürdü. Kalp akçe ateşi görünce hemen karardı... hiç kalp, kalbe yol bulabilir mi ki
Kalp, mihenk taşına iştiyakını söyler durur, kendisine uyanları bu suretle şüphelere
salar... adam olmayan, onun hilesine kapılır gider. Zaten bu şüphe her bayağı kişide
baş gösterir!
Der ki: Eğer bu ayarı bütün akçe olmasa, sınama taşını ister mi O mihenk ister ama
kalplığını meydana çıkaracak mihenk değil!
Kalpın vasfını gizleyen, açığa vurmayan mihenk, ne mihenktir, ne bilgi nuru! Yüzün
ayıbını, her kaltabanın hatırı için gizleyip göstermeyen ayna. Ayna değildir
münafıktır... kudretin yeterse böyle ayna arama sen!
DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU.

Bu konuyu yazdır