Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,270
» Toplam Yorumlar 8,406

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 MEŞHURLARIN SON SÖZLERİ - II
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:56 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

MEŞHURLARIN SON SÖZLERİ - II

Hz. Sa’d Bin Ebi Vakkâs’ın son sözleri
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve İran’ı fetheden ordunun kumandanıdır. Sağlığında Cennetle müjdelenen on sahabîden biridir. Nebesi hem baba tarafından, hem de anne tarafından Peygamber efendimizle birleşir.
Hazret-i Sa’d, heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesur, sözü, özü doğru büyük bir zattı. Çok cömert olup, sadeliği severdi.
Hazret-i Sa’d, Veda Haccı’ndan sonra hastalandığında, Peygamber Efendimiz kendisini ziyarete gelmişti. Sa’d hazretleri hastalığı şiddetlendiğinden duâ almak için Peygamberimize “Yâ Resûlallah siz Medine’ye döneceksiniz de ben burada ölüp dostlarımdan geriye mi kalacağım?” dedi.
Peygamber efendimiz de “Hayır! Sen bizden geri kalamazsın! Burada kalırda Sâlih ameller işlersen, elbette onunla derecan artar, merteben yükselir. Umarım ki: Sen uzun zaman yaşayacaksın! Öyleki senden, bir takım kavimler faydalanacak, bir takımları da mahrum kalacak” dedi. Ve “Yâ Rab! Eshâbımın Mekke’den Medine’ye dönüşünü tamamla!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine iyileşti, şifâ buldu. Medine’ye döndü.
Ömrünün sonlarına doğru, gözleri görmez olmuştu. Bu halde iken Mekke’ye gelmişti. Mekke halkı etrafına toplanıp, “Bana duâ et, bana duâ et” deyince hepsine duâ ediyordu. Abdullah bin es-Sâib anlatır: “Ben genç idim, bir ara O’na yaklaştım ve kendimi tanıtmağa çalıştım. Beni tanıdı ve “Ben Mekke’nin en iyi okurlarından birisin” dedi. Ben de “Evet” dedikten sonra bir ara: “Amca senin duân makbul, herkese duâ edip duruyorsun, kendin için duâ etsen de gözlerin acılsa olmaz mı?” dedim. Sa’d gülümseyerek “Oğlum Allahü teâlânın benim hakkımdaki takdiri (gözümün görmemesi), gözümün görmesinden daha güzeldir” buyurdu.
Hayatının sonlarına doğru, Medine’ye yakın Akik denilen yerde hastalandı ve orada 675 yılında vefat etti. Mübarek cesedi Medine-i Münevvere’ye götürüldü. Namazını Medine Valisi Mervan kıldırdı. Son arzusu, “ Bedir Harbinde giymiş olduğum elbisesi ile defnedin” oldu. Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Cennetle müjdelenen on sahâbiden (aşere-i mübeşşereden) en son vefât edendir.
“Ey Anne, senin yüz canın olsa..”
Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri ilk Müslüman olanların yedincisidir. Annesi oğlunun Müslüman olduğunu duyunca ok sinirlenip, Onu İslâm dîninden döndürebilmek için çeşitli yollara müracaat etti. Oğlu Sa’d’ın kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bildiğinden İslâm dîninden döndürebilmek için;
“Allahın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya daima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değilmisin?” dedi. Hazret-i Sa’d da “Evet” dedi. Bunun üzerine annesi asıl maksadını bildirmek için şöyle söyledi:
“Yâ Sa’d! Vallahi, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helâk oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne kâtili olarak insanlarca ayıplanacaksın.”
O güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemişti. Allahü teâlâ ve Resûlüne bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu îmân kuvveti üstün geldi, annesinin isteğini kabul etmedi. Annesinin yiyip içmediğini ve bunda inat ettiğini görünce, şöyle dedi:
“Ey Anne, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dînimden vaz geçmem. Artık ister ye, ister yeme.”
Annesi Hazret-i Sa’d’ın dînine bağlılığını, îmânındaki sebâtını görünce şaşırdı, çaresiz kaldı. Yemeye ve içmeye tekrar başladı.
Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri ile annesi arasında geçen bu hâdiseden sonra Allahü teâlâ evladın anne ve babaya hangi hallerde tâbi olacağını, hangi hallerde tâbi olmayacağını bildiren Ankebût sûresi, sekizinci âyeti kerimesini göndererek;
“Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu hususta) itaat etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı (amellerinizin karşılığını) size vereceğim” buyurdu.
“Anam, babam sana fedâ olsun!”
Hazret-i Sa’d bütün gazâlarda bulundu. Savaşlarda çok kahramanlıklar gösterdi. Uhud Harbinde de, müslümanların sıkışık durumlarında büyük bir metanetle çarpışmış, Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayıp, düşmana karşı savaşmıştır.
Hazret-i Sa’d ok atmakta çok maharetliydi. Her attıağı ok isabet ediyordu. İslâmiyette, Allah yolunda ilk ok atan sahâbi olup, okçuların (kemankeşlerin) reisiydi. Uhud Harbinde, 1000’den fazla ok attı. Peygamberimiz tarafından, büyük iltifatlara ve duâlara mazhar oldu.
Peygamberimiz ok atarken Ona, “At ya Sa’d! Anam, babam sana fedâ olsun!” diye duâ etmiş, her ok atışında “İlahî bu senin okundur. Atışını doğrult.” “Allahım sana duâ ettiğinde Sa’d’ın duâsını kabul eyle” diye duâ etmiştir.
Peygamber efendimiz, hayatında “Anam, babam sana fedâ olsun” diye sadece Hazret-i Sa’d için duâ etmiş, bunun dışında hiçbir kimseye böyle duâ etmemiştir.
Hazret-i Âişe anlatır: Resûlullah gazvelerin birinde, geceleyin Medine’ye dönüp geldiğinde “Ne olurdu, sâlih bir kimse beni korumağı üzerine alsaydı!” buyurdu. Birden bir silâh sesi duyduk. “Bu kimdir?” buyurdu. “Benim, Sa’d bin Ebî Vakkas” dedi. Peygamberiniz “Seni buraya hangi şey getirdi” yâni buraya niçin geldin? buyurdu. Hazret-i Sa’d: “İçimden bir ses Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir sıkıntı ve eziyet verirler dedi. Bunun için O’nu korumağa ve hizmetine geldim.” Bunun üzerine Resûlullah ona duâ etti ve uyudu.
Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona “Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin” diyerek iltifatlarda bulunurdu.
Resûlullah her namazın ardından; “Allahım, korkaklıktan, cimrilikten sana sığınıyorum. Rezil bir hayata düşmekten, dünyanın ve kabrin imtihanınından sana sığınıyorum.” diye dua ettiğini bildirmiştir. “Duâ kabûl olmak için helâl lokma yiyin” hadis-i şerifini de rivayet etmiştir.
Peygamberimiz Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerine duâsı kabul olması için dua ettiğinden müslümanlar O’nun duasını almaya çalışırlardı. Düşmanlar da, her attığı ok isabet ettiğinden, çok korkarlardı.
Sa’d bin Ebî Vakkas hazretleri buyurdu ki: Hayatımda üç gün ağladım. Bunlardan biri, Resûl-i ekrem’in vefât ettiği zaman, ikincisi Hazret-i Osman’ın şehid edildiği zaman, üçüncüsü de Hakka sığınırken ağladım.” Yine buyurdular ki: “Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece okursa sabaha kadar duâ eder.”
Hz. Talha bin Ubeydullah’ın son anları
Hz. Talha bin Ubeydullah, İlk îmâna gelenlerden ve aşere-i mübeşşeredendir. “Talha, ile Zübeyr, Cennette komşularımdır” hadîs-i şerîfi ile medhedildi.
Son derece sevimli idi. Orta boylu, geniş göğüslü, yakışıklı bir zattı. İsraf ve aşırılığa kaçmadan iyi giyinirdi. Onun ahlâkının güzelliğine bir misâl olarak şu hadise anlatılır: Eshâb-ı kirâmdan bir çok zât Ümmi Ebân hatunla evlenmek için teklifte bulunmuşlardı. Fakat O hiç birisini kabul etmedi. Talha bin Ubeydullah teklifte bulununca kabul etti. Sebebi sorulduğu zaman: “Onun ahlâkını bilirim. Evine girerken güler yüzle girer, evinden çıkarken mütebessim olarak çıkar. Kendisinden istenildiğinde verir, kendisine bir iyilik yapıldığı zaman teşekkür eder. Bir kusur görünce affeder.” diye cevap vermiş ve Hz. Talha ile evlenmişti.
Hz. Talha çok büyük bir zenginliğin içinde bulunmasına rağmen gayet az yer, son derece sade giyinirdi. İsraf etmez ve israf edenleri sevmezdi. Bazen de çok güzel elbiseler giyerdi.
Hz. Talha ahlâk, edep ve fazilet bakımından çok yüksek idi. Kalbi Allahü teâlâ’nın korkusuyla ve Resûlünün muhabbetiyle doluydu. Bu muhabbeti aşk derecesinden de çok ötelerde idi. O bu aşkının en güzel isbâtını Uhud ve diğer gazâlarda göstermiştir.
Uhud savaşında aldığı ağır yaralar sesebiyle komoya girdi, Resulullahın duasıyla iyileşip, Resulullahla birlikte Medine’ye döndü. Resulullahın vefatından sonra da çok üzülüp tenha bir köşeye çekildi. Yıllar sonra Cemel vakası şehid oldu. Hz. Ali hap meydanını gezerken Hz. Talha’yı maktüller (ölenler) arasında görünce çok üzüldü, çok pek çok ağladı. Kucağına aldı. Yüzündeki toprakları sildi ve “Ey Ebû Muhammed (Talha) semânın yıldızları altında seni toprağın üzerinde serilmiş olarak görmek bana pek ağır geldi, beni kalbimden vurdu. Keşke yirmi yıl önce ölseydim” buyurdu. Hz. Ali, Hz. Talha’nın namazını kendi kıldırdı.
Vefâtından yirmi yıl sonra kızı Âişe bir gece rüyâsında Hz. Talha’yı gördü ve Ona “Yâ Âişe kabrimin bir tarafından sızan su bana eziyyet veriyor, beni buradan çıkar da başka yere defnet”, diye tenbih buyurdu
Bunun üzerine kızı Âişe çok üzüldü ve akrabalarından bazılarını alarak kabr-i şeriflerini açtılar. Sızan sudan dolayı vücûdunun bir tarafı hafif yeşillenmiş ise de, diğer yerleri yeni defnedilmiş ve bir kılına dahi zarar gelmemiş olduğu halde buldular. Başka bir kabre naklettiler.
Gelen oka karşı elini kalkan etti
Hz. Talha bin Ubeydullah Uhud savaşında üstün gayretler, kahmanlıklar göstermişti. Savaş anına kendisi şöyle anlatır:
“Gördüm ki, Eshâb-ı kirâm dağıldı. Müşrikler hücûm ettiler ve Resûlullahı her taraftan kuşattılar. Resûlullahın önünden mi, arkasından mı, sağından mı, yoksa solundan mı gelen taarruzlara karşı duracağımı bilemiyordum. Bir önden gelenlere bir arkadan gelenlere koştum onları uzaklaştırdım. Nihayet dağıldılar.”
Hz. Talhanın, Uhud’un bu anında vücûdunun her yeri heyecandan ve Resûlullaha bir zarar gelir korkusundan tirtir titriyordu. O Uhud günü Resûlullah’a bir zarar gelmemesi için en çok uğraşan en fazla canını hiçe sayanlardan idi. Eshâb-ı kirâmdan birçoğu bazı anlar Resûlullahın yanından ayrıldıkları halde Hz. Talha bir an ayrılmamış idi.
Sa’d bin Ebî Vakkas bu hali haber verdikten sonra; “Biz Resûlullahın yanına döndüğümüz zamanlar Hz. Talha’yı hep O’nun etrafında dönerek çarpıştığını ve kendisini Resûlullaha kalkan yapıp koruduğunu gördüm.” buyurmuştur.
Müşriklerden çok keskin nişancı, attığını vuran bir okcu vardı. Bu Malik bin Zübeyr idi. Bu hain Peygamberimize nişan alıp bir ok attı. Resûlullahın başına doğru gelen bu oka başka hiçbir
şekilde karşı koyamıyacağını anlayan Hz.Talha elini açarak oka karşı tuttu. Ok elini parçaladı. Parmaklarının bütün sinirleri kesildi. Elinin kemikleri kırıldı. Atılan oka elini tutması, candan çok ötelere yükselmiş bir aşkın, kemâle gelmiş bir imânın, muhabbet ile yanan, anlatılamayan hakikî bir sevginin fiili olarak ortaya çıkmasıdır.
Hz. Peygamber “Eğer Talha oka elini beni korumak için tutarken Bismillah deseydi, insanların gözü önünde Cennete giderdi.” Başka bir rivâyette ise Talha’ya “Eğer Bismillah deseydin insanlar sana bakışırken, melekler seni göklere yükseltirdi.” buyurmuşlardır. Yine “Uhud günü yer yüzünde sağımda Cebrâil solumda Talha bin Ubeydullah’dan başka bana yakın bir kimse bulunmadığını gördüm” buyurmuşlardır.
Hz. Talha, “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah ile olan ahidlerine (harp meydanlarında sebat) gösterirler. Onların bir kısmı ahdini yerine getirdi (şehid oldu), bir kısmı ise şehid olmayı bekliyor” (Ahzab 23) âyet-i kerîmesine muhatap olmakla şereflendi.
“Allahım ona şifâ ver kuvvet ver!”
Uhud savaşında, Hz. Talha bin Ubeydullah’ın her yeri kılıç ve ok darbeleriyle delik deşik olmuş, vücûdunda yaralanmayan ve kana bulanmayan bir yer kalmamış idi. O gün vücûdunda altmışaltı büyük yara açılmıştı. Küçükler ise vücûdunda sayılamıyacak kadar çoktu.
Bu haliyle dahi savaşa devam ediyordu. Sonunda, başından aldığı şiddetli iki kılıç darbesi kendinden geçerek bayıldı. Bunu gören Peygamberimiz yanına gelen Hz. Ebû Bekir’e hemen Hz. Talha’ya yardıma koşmasını emrettiler. Hz. Ebû Bekir onu baygın bir vaziyette buldu. Hemen başını kaldırdı ve yüzüne su serpti. Hz. Talha ayıldı. Ayılır ayılmaz ilk sorduğu soru “Resûlullah nasıl, ne yapıyor?” olmuştur.
Böylece sevgi ve bağlılığın en güzelini göstermiştir. Eshâb-ı kirâmda bu aşk, bu muhabbet, bu imân olduğu için, Resûlullaha böyle gönül verdikleri için Peygamberlerden sonra insanların en en üstünü olmuşlar, onun için onların verdiği bir avuç arpa sadaka, onlardan olmayanların verdiği Uhud Dağı kadar altın sadakadan daha kıymetli olmuştur.
Hz. Ebû Bekir, “Resûlullah iyidir. Beni sana O gönderdi.” deyince Hz.Talha “Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sonra her musibet hiçtir.” buyurdu.
İşte bu sırada âlemlerin efendisi, iki cihanın sultanı Hz. Muhammed Mustafa oraya teşrif ettiler. Hz. Talha’nın bütün vücûdunu mübârek elleriyle mesh ettiler, sıvazladılar ve ellerini açıp “Allahım ona şifâ ver, Ona kuvvet ver” diye duâ buyurdular.
Hz.Talha biraz sonra sapa sağlam kalktı ve düşmanla yine harbetmeye başladı. Müşriklerden Ebû Zâtülyed, bir ata binmiş “Ben Ebû Zâtülyed’im. Bana Muhammed’i gösteriniz” diye bağırarak Resûlullah’a doğru geliyordu. Hz.Talha onun önünü kesti, mızrağını bu müşrikin göz bebeğine sapladı ve onu bağırtarak öldürdü.
Resûlullahı sırtına alarak Uhud kayalığına taşıdı. Hz. Talha işte bu Uhud günü Talhat-ül Hayr (hayırlı Talha) lâkabı ile şereflendi ki ona bu lâkabı Resûlullah vermiştir. Kayalıklara gelince Peygamberimiz bir kayanın üzerine çıkmak istedi. Fakat gayet zayıflamış ve üst üste iki zırh giymiş ve kendisine yetmişten ziyade kılıç vurulmuş olduğundan takat getiremedi. Bunun üzerine Talha oturdu ve Resûlullah omuzuna basarak taşın üzerine çıktı. O zaman Resûlullah efendimiz “Talha Resûlullaha yardım ettiği zaman Cennet ona vacib oldu” buyurdular.
Hazret-i Fatıma’nın son anları
Hazret-i Fâtıma, Resûlullah efendimizin mübarek kızıdır. Hz. Meryem’den sonra, bütün kadınların en üstünüdür. Aklı, zekâsı, hüsnü cemâli (güzelliği) zühdü (dünyaya düşkün olmaması) takvası ve güzel ahlâkı ile bütün insanlara çok güzel bir örnektir.
Yüzü pek beyaz ve nurlu olduğundan “Zehrâ” denildi. Zühd ve dünyadan kesilmekte en ileri olduğu için de, “Betül” çok temiz denilmiştir. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile medhedilmiştir.
Resûlullahın efendimizin vefâtından sonra güldüğü hiç görülmedi. Ayrılık ateşi ile daima yanmış ve Resûlullah efendimizin verdiği müjde zamanını bekler olmuştur. Bu, Resûlullahın, vefatları esnasında kızları Hazret-i Fatıma’ya: “Ehl-i beytimden en önce bana sen kavuşursun” müjdesiydi. Gerçekten altı ay sonra Hazret-i fatıma da vefat etti.
Ömrünü, gündüzleri oruç tutarak geceleri diğer ibâdetlerle geçirmiştir. Vefât edeceğine yakın: “Ölünce beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum” buyurmuştu. Esma binti Ümeyr şöyle anlatır:
Habeşistan’da iken hurma dallarını çadır gibi ördüklerini görmüştüm, bu üzüntüsünü görünce, Hz. Fâtıma’ya bunu anlattım. “Bunu yanımda yap da göreyim” dedi. Yapıp gösterdim,
çok hoşuna gitti ve duâ etti. “Öldükten sonra beni sen yıka, Ali de bulunsun. Başka kimse içeri girmesin!” diye vasiyet etti. İşte bunun için de Hz. Ali cenazesine kimseyi çağırmadı. Ehl-i beytden birkaç kişi ile cenaze namazını kılıp, gece defin ettiler.
Ertesi gün Ebû Bekri Sıddîk, Ömer Farûk ve bir çok sahâbi hasta ziyareti için, Hz. Ali’nin evine geldiler. Vefat edip defnedildiğini öğrenince,”Bize niçin haber vermedin? Namazını kılardık. Hizmetini görürdük” diyerek üzüldüklerini bildirdiler. Hz. Ali kendisini erkeklerin görmemesi için, gece defin olunmasını vasiyet ettiğini, vasiyeti yerine getirmek için böyle yapıldığını söyliyerek özür diledi.
Ebû Bekr Sıddîk , “Allahü teâlâ, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile süslerim. Biri Peygamberlerin üstünü Muhammed’dir (aleyhisselâm), Biri Allah’tan korkanların üstünü Ali’dir. Üçüncüsü kadınların üstünü, Fâtıma-tüz Zehra’dır. Dördüncü köşedeki de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin’dir” buyurduğunu bildirmiştir.
Hz. Fâtıma, Resûlullahın vefâtından altı ay sonra, Ramazan-ı şerîfin 3. Salı gecesi akşam ile yatsı arasında vefât etmiştir. Vefâtında yirmidört yaşında idi.
“Ben de hanımlara şefâat edeyim!”
Hazret-i Fatıma’nın evlenmesi şöyle oldu: Cebrail aleyhisselam gelip; “Ya Resulallah, Hak teâlâ selam etti. “ Ben habibimin kızı Fatıma’yı Ali’ye verdim. Arş-ı a’zamda nikah ettim. Habibim de Eshab-ı Arasında nikah etsin. Cennet elbiselerini de giydirsin!” emrini getirince, Resûlullah şükür secdesi etti. Eshâb-ı kirâmın toplanmasını emir buyurdu. Cebrâil aleyhisselâma:“Kızım benim hatırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyada giymeğe değmez. Bunları tekrar Cennete geri götür.” buyurdu.
Eshâb-ı kirâm toplanmış kimlerin vekil olacağını merak ediyorlardı. Bir duraklama olmuştu. Derhal Cebrâil aleyhisselâm geldi. “Yâ Resûlallah Hak teâlâ sana selâm ediyor. Hazreti Ali’nin yerine hiç kimsenin vekil olmamasını, nikâhda bizzat kendisinin bulunmasını emir buyurdu.” dedi.
Dört yüz akça mehr ile nikâh yapıldı. Müjdeciler, Hazreti Fâtıma’ya müjde götürdüler. Fâtüma-tüz Zehra râzı olmadı. Hemen Cebrâil aleyhisselâm geldi. “Yâ Resûlallah! Fâtıma dörtyüz akçeye razı olmuyorsa, dörtbin akçe olsun.” dedi.
Hazreti Fâtıma bunu kabul etmedi. Yine razı olmadı. Cebrâil aleyhisselâm tekrar geldi. “Dörtbin altın” olsun dedi. Fâtıma-tüz Zehra dörtbin altına da râzı olmadı. Cebrâil aleyhisselâm bir daha nâzil oldu. “Yâ Resûlallah! Hak teâlâ bu sefer senin bizzat gidip Fâtıma’nın maksadının ne olduğunu öğrenmeni emir buyurdu.” dedi.
Resûl-i ekrem temiz kerîmesinin yanına vardı, maksadını sordu. Hazreti Fâtıma “Babacığım, kıyâmet günü sen, mü’minlerin günâhkârlarından ne kadar kimseye şefâat edersen, ben de onların hanımlarına şefâat etmek istiyorum. Muradım budur.” dedi.
Resûl-i Ekrem kızının isteğini Cebrâil aleyhisselâma söyledi. Cebrâil aleyhisselâm, Hak teâlânın, Hz. Fâtıma’nın arzusunu kabul ettiğini, onun da hesap günü şefâat edeceğini bildirdiğini söyledi. Fâtıma-tüz Zehra: “Babacığım! Senin âhirette şefâat edeceğine Kur’ân-ı kerîmin âyet-i kerîmeleri delildir. Benim şefâat edeceğimin delili nerede?” diye sordu.
Resûlullah “Ey Ciğerpârem! Cenâb-ı Hakka murâdını arz edeyim. Ne ferman buyurursa, sana söylerim” buyurdu. Dışarı çıkıp Cebrâil aleyhisselâma, Hz.Fâtıma’nın istediğini bildirdi.” Cebrâil aleyhisselâm, tekrar geldiğinde elinde bir beyaz ipek vardı. Burada “Kıyâmet günü günahkâr mü’min kadınlara Fâtıma kulumu şefâatçi tayin ettim. Bu huccet elinde bâki kalsın” yazılı idi. Hzret-i Fâtıma bu senedi görünce, nikâha râzı oldu. Bu senedi vefatına kadar sakladı.
“Bu Cennet yemeklerindendir!”
Hazret-i Fatıma’nın, diğer Ehl-i beytin fazilet ve üstünlüğü pek çoktur. Saymakla bitmez. Onları anlatmağa, medh etmeğe insan gücü yetişmez. Onların kıymetleri ve büyükleri, ancak âyet-i kerîme ile anlaşılmaktadır. Ehl-i beyti sevmek her mü’mine farzdır. Son nefeste imân ile gitmeğe sebep olur.
İmâm-ı Şâfiî bunu çok güzel bildiriyor, diyor ki: “Ey! Ehl-i beyti Resûl, sizi sevmeği, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde emr ediyor. Namazlarında size duâ etmeyenlerin namazlarının kabul olmaması, kıymetinizi, yüksek derecenizi gösteriyor.”
Bir gün, Resûlullah efendimiz Hz. Ali’ye: “Yâ Ali! Allahü teâlâ hazretlerini sever misin?” diye sordu. Hz. Ali “Evet severim” dedi. “Beni sever misin?” buyurdu. Hz. Ali de: “Evet” dedi. “Hasan ve Hüseyin’i sever misin?” buyurdu. Hz. Ali yine: “Evet severim” dedi.
Habib-i Ekrem: “Yâ Ali! Bu kadar sevgiyi bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?” buyurdu. Hz. Ali buna bir cevap veremiyeceğini söyledi. Hz. Fâtıma’ya durumu anlatınca: “Bunda düşünecek ve üzülecek ne var? Hak teâlâyı ve Resûlünü sevmen imândandır. Beni sevmen nefsin içindir.
Hasan ve Hüseyin’i sevmen tabiatındandır.” dedi. Hazreti Ali bu cevabı Resûlullaha söyledi. Resûl-i ekrem “Bu meyve ancak Peygamberlik ağacından alınmıştır” buyurdular. Yani bu cevap senden değil Fâtıma’dandır,demek istediler.
Hz. Osman, Resûlullaha ziyafet vermişti: Hz. Ali ziyafetten çıkıp eve geldi. Hz. Fâtıma, Hz. Ali’yi üzüntülü gördü. Sebebini sordu. Hz. Ali “Yâ Fâtıma! Biz de biraz zengin olup da, Resûlullahı davet etseydik. Fâtüma-tüz Zehrâ : “Biz de davet edelim. O, Allahü teâlânın sevgilisidir. Hak teâlâ Ona yemek verir” dedi.
Hz. Ali, Resûlullahın huzuruna vardı: “Yâ Resûlallah! Kerimeniz Fâtıma, sizi evine davet ediyor”, dedi. Resûlullah Eshâb-ı ile kalkıp, Hazreti Fâtıma’nın evine teşrif ettiler. Fâtüma-tüz Zehra, “Yâ Rabbi! Biliyorsun, Habîbin ve Eshâbı bu miskinin evini şereflendirdiler. Onlara ikrâm edecek bir şeyim yok. Sen onlara ihsân, ikrâm et, ni’metler ver!” diye duâ etti.
Bir tenceresi vardı. Ocağa koydu. Hak teâlâ, lütfederek tencereyi yemekle doldurdu. Hazreti Fâtıma bu yemeği Resûlullahın huzuruna götürdü. Eshâb-ı kirâm ile beraber yediler.Az bir yemek olmasına rağmen herkese yetti. Resûlullah, “Bu Cennet yemeklerindendir.” buyurdu.
“Ey Abdullah! Böyle yapma!”
Abdullah bin Amr bin Âs, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olan Amr bin As’ın oğludur. Babasından önce iman etmiştir. İlim, ibâdet ve zühdü çok olan bir zâttı. Kur’ân-ı kerîm’in tamamını ezberleyen hâfızlardandı. Resûlullah efendimizden çok hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.
Ömrünün tamamını ibâdet yapmakla geçirmişti. Gündüzleri oruç tutardı. Gece de sabahlara kadar namaz kılardı. Hatta o kadar ki, geceleri lâmbayı söndürür, daima ağlardı. Ağlamaktan gözleri hastalanmış, ömrünün sonuna doğru görmez olmuştu. Annesi, Abdullah bin Amr için göz ilâcı ve sürme yapar, ona verirdi.
Abdullah bin Amr bin Âs hazretleri, çok ibâdet yapardı. Bütün hayatını ibâdet etmeye vakfetmişti. Zühd ve takvâsı çoktu. Hatta bu hâli sebebiyle evlendiği zaman, günlerce hanımının yanına varmadı.
Babası Hz. Amr bin Âs, bu durumu Resûlullah’a arz ederek, evlilikten de nasibini almasını istemişti. O kadar ibâdet yapma arzusu vardı ki, hayatta bulundukça her gün oruç tutmak ve her gece namaz kılmak üzere Allah’a yemin ederek nezirde (adakta) bulundu. Onun bu halini Resûlullah efendimize haber verdiklerinde, Ona:
“Ey Abdullah! Böyle yapma! Bazı günlerde oruç tut, bazı günlerde iftar et, oruç tutma! Gecenin bir kısmında uyu, bir kısmında da namaz kıl! Çünkü şu bedeninin senin üzerinde hakkı vardır; gözünün de bir hakkı vardır, hanımının bir hakkı vardır, komşunun da bir hakkı vardır. Binâenaleyh, bu hakların hepsini yerine getirerek her ayda üç gün oruç tutmak sana kâfidir. Her yapılan iyiliğe ve her hayır ve ibadete karşılık olarak on misli sevap ve mükâfat verileceğine göre, her ayın üç gün orucu, bütün sene orucu demektir” buyurdu.
Hz. Abdullah da: “Yâ Resûlallah! Ben bundan daha fazla ibâdet etmek için kendimde kuvvet buluyorum” dedi. Resûlallah, “Öyle ise Davud aleyhisselâmın orucu gibi oruç tut, fazla tutma!” buyurdu. O da: “Davud peygamberin orucu ne kadardır?” diye sordu.
Resûlullah efendimiz cevabında buyurdu ki: “En makbul oruç, kardeşim Davud aleyhisselâmın orucudur. Bir gün yer, bir gün tutardı.” Allahü teâlâya yemin vererek adak verdiği için ömrünün sonuna kadar böyle ibâdet yapmıştır.
Yaklışık 100 yaşındalken, 684 yılırda Şam’da vefat etmiştir. Vefat tarihi ve yeri hakkında değişik rivayetler vardır.
“Müslümanın hangisi hayırlıdır?
Eshab-ı kiramdan, en çok hadis-i şerif ezberleğenlerden biri de Abdullah bin Amr bin Âs hazretleridir. Bizzat Peygamber efendimizin mübârek ağızlarından işiterek çok ilim öğrenmiştir. Bizzat Peygamberimizden birçok ilimleri öğrenmeye aşırı derecede meraklı idi. O’ndan işittiği her şeyi yazmak için izin istemiş ve aldığı müsâade üzerine pekçok hadîs-i şerîf yazmıştır.
Eshâb-ı kirâmdan ençok hadîs-i şerîf rivâyet eden Hz.Ebû Hüreyre Onun ilminin çokluğunu itiraf buyurarak: “Resûlullah’ın hadîs-i şerîflerini, benden çok ezberleyen ve rivâyet eden olmamıştır. Fakat Abdullah bin Amr, benden daha çok ezberlemiştir. Çünkü o, yazıyordu. Ben yazmamıştım” dedi.
Abdullah bin Amr’ın, Resûlullah’tan her işittiğini yazdığını gören Eshâb-ı kirâmın ileri gelenleri, O’na: “Sen Resûlullah’tan her şeyi yazıyorsun. Halbuki Resûl-i Ekrem bazan gazab, kızgınlık halinde, bazan da sevinçlilik halinde bulunup söz söyleyebilir.” dediler.
Bunun üzerine Hz. Abdullah, işittiklerini yazı ile kaydetmek hususunda tereddütte kalmış ve meseleyi Resûl-i Ekrem’e arzetmişti. Resûlullah efendimiz, Onu dinledikten sonra, buyurdu
ki: “Yazmaya devam et! Çünkü, Allahü tealâya yemin edeim ki, ağzımdan hak (yani doğru, gerçek) Olandan başka bir şey çıkmamıştır.”
Resûlullah’tan işittiği bütün hadîs-i şerîfleri, “Sahife-i Sâdıka” adı verilen bir kitapta toplamıştır. Bu eserinde, bizzat Resûlullah’dan işiterek aldığı hadîs-i şerîfler mevcuttur. Kendisine bir suâl sorulduğunda, yazdıklarına bakararak cevap verirdi
Bir gün kendisine, Kostantiniyye (İstanbul) ve Roma şehirlerinden hangisinin daha evvel fethedileceği soruldu.
Hz. Abdullah suâli dinledikten sonra bir sandık getirtmiş ve şu cevabı vermişti: “Bir gün Resûlullah’ın etrafında oturmuş, hadîs-i şerîf yazıyorduk. Derken Resûl-i Ekrem’e şöyle soruldu: Kostantiniyye veya Roma şehirlerinden hangisi daha evvel feth edilecek? Resûlullah buyurdu ki: “En önce Herakliyus’ün şehri olan Kostantiniyye (İstanbul) feth olunacaktır.”
Birgün kendisine, “Şerrin en fenası ve hayrın en iyisi hangisidir?” dediler. Buyurdu ki: “Hayrın en iyisi doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin de en fenası yalan söz, fena kalb ve itaat etmiyen hanımdır.”
Kendisi şöyle bildiriyor: “Bir gün Resûl-i Ekrem’e, “Yâ Resûlallah! Müslümanın hangisi hayırlıdır?” diye sordum. Buyurdular ki: “Fakirleri doyuran, tanıyıp tanımadığı her müslümana iltifat eden.”
“Eğer gerçeği bilseydiniz çok ağlardınız!”
Eshab-ı kiramın meşhurlarından Abdullah bin Amr hazretleri son derece cömert idi. Eline geçen herşeyi hemen dağıtırdı. İlme de çok önem verir, Resulullahtan öğrendiği bilgileri yayardı. Bunun için dinin öğrenilmesinde önemli bir görevi ifa etmiştir. İbadete çok önem verirdi. “Çok ağlayın! Ağlayamazsanız, ağlamaklı bir halde bulunun. Eğer hakikatı bilseydiniz, sesiniz kesilinceye kadar ağlar ve beliniz kırılıncaya kadar namaz kılardınız.” buyururdu.
Anne baba hakkının önemi ile ilgili şunları anlattı:
Bir gün birisi Resûl-i Ekrem’e geldi ve: “ Geride ana ve babamı ağlar bıraktım, sana geldim” dedi. Resûl-i Ekrem ona “Geri dön, onları ağlattığın gibi güldür.” buyurmuştur.
Birisi de Resûl-i Ekrem’e gelip, cihad için müsâade istemişti. Resûl-i Ekrem sordu: “Senin ebeveynin (anne, baban) hayatta mı?” Gelen adamı: “Evet”, dedi. Resûl-i Ekrem emretti: “Gön ve onlara bak.”
Abdullah bin Amr hazretleri bunlar gibi çok hadis-i şerif bildirmiştir. Bildirdiği diğer hadis-i şeriflerden bazıları da şunlardır:
“İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.”
“Cebrâil bana komşu haklarından o kadar çok bahsetti ki, komşunun komşuya mirasçı olacağını zannettim.”
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delil ve kurtuluş olur. O’na devam etmeyenler kıyâmet günü perişan olurlar.”
“Cemâatle namaz kılmak için yola çıkan kimsenin, attığı her adımda bir günahı silinir ve amel defterine bir sevâb yazılır.”
“Allaha ve âhiret gününe imân eden, misafirine ikram etsin. Allaha ve âhiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allaha ve âhiret gününe imân eden, hayrı söylesin, yahut sussun.”
“Cehennemden uzaklaşıp, Cennet’e girmek isteyen kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.”
“Dört sıfata sahip olduktan sonra dünyadan başka bir şey kazanamadığına ehemmiyet verme! Bunlar, emaneti muhafaza etmek, sözün doğrusunu söylemek, güzel huylu olmak, afif olmak.”
Abdullah bin Mes’ud’un son sözleri
Abdullah bin Mes’ud hazretleri, Eshâb-ı kirâmın meşhurlarından ve İslâma gelenlerin altıncısıdır. Genç iken imân etti. Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîf ezberlerdi. İki kerre Habeşistan’a ve Medine’ye hicret etti. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi.
Abdullah ibni Mes’ud, Peygamberimizin müşaviri olup, her zaman Peygamberimizin huzuruna hatta evine girmeye izin verilmiş, eshâbın seçilmişlerinden idi. Her zaman Resûlullahın yanında bulunarak Kur’ân-ı kerîmi iyi öğrendiği gibi pek çok hadîs-i şerîf de dinlemiş ve ezberlemiştir.
Abdullah bin Mes’ud, Resûlullahın sünnetine tamamen uyardı. Son derece misafirperverdi. Çok namaz kılardı. “Ben nafile oruç tutunca namaza zayıf kalıyorum. Halbuki namaz benim için nafile oruçtan daha kıymetlidir.” Derdi. Adalete çok dikkat ederdi. Buyururdu
ki: “Zalimi seven kimse, Kâbe’den 70 yıl ibâdet etse, yine de kıyamet günü Allahü teâlâ onu o zalim ile beraber bulunduracaktır.”
Bir gün kendisine: “Ey İbn-i Mes’ud! Emr bil-mâ’rûf ve nehy ani’l-münker’e riâyet etmeyenler helâk olur” demişlerdi. O da “Hayır, kalbini ma’rûf ile doldurmayanlar helâk olur” cevabını vermişlerdir.
İbn-i Mes’ud Hazreti Osman’ın hilâfetine kadar Kûfe’de kalıp, O’nun da’veti üzerine Medine-i Münevvere’ye döndü. Altmış yaşları civarında hastalandı. Rüyasında Peygamberimizi görmüş, Resûlullah onu kendi tarafına davet etmiş, o da bu daveti büyük bir şevkle kabul etmişti. Bundan çok az bir zaman sonra da vefat etti. Bakî’ mezarlığına defnolundu. Abdullah bin Zübeyr ve oğlu Abdullah techiz ve tekfin etmişler ve bütün vasiyyetlerini yerine getirmişlerdir. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırmış, Osman bin Mazun da kabre koymuştur.
Hastalandıkları zaman Hazreti Osman hususî olarak yanına gelip, “Allahü teâlâya kavuşma halin yakın; bir sıkıntın, şikâyetin, isteğin var mıdır?” dedi.
Cevâben: “Günahımdan şikâyet ediyorum, rahmet-i ilahiyyeyi isterim” buyurdular. “Bir tabib getirelim mi?” deyince “Hacet yok, beni hasta eden Tabîbdir” cevâbında bulunmuştur.
Abdullah ibn-i Mes’ud hazretlerinin kız evlâdı çoktu. Hazreti Osman’ın; “Kızlarınıza ne bıraktınız? Onların geçimleri dardır.” Demesiyle “Ben onlara Vâkıa’ sûresini öğrettim. Ben Cenâb-ı Peygamberden işittim ki: “Her kim geceleri, akşamdan sonra, Vâkıa’sûresini tilâvet ederse fakirliğe, darlığa düçâr olmaz.” cevabını vermiştir.
“Sen muallim olacak bir gençsin!”
Abdullah bin Mes’ud hazretleri, Resûlullahın huzurunda, meclislerinde sık sık bulunurdu. O derece ki Resûl-i Ekrem’in Ehl-i Beyt’inden olduğu sanılırdı. Resûlullahın eşyalarını taşırdı. Onlara hürmetinden çok güzel giyinirdi. Resûlullahın hususi hizmetinden ve O’na yakınlığından meclisine müsâdesiz girerdi. Her emrini yerine getirirdi.
Resûlullah Onun için, “Sen muallim olacak bir gençsin” buyurmuştur. 70 sûreyi Resûlullahın mübarek ağızlarından işiterek ezberlemiştir. Âsım, Hamza, Kısâi, Halef, A’meş gibi meşhur kıraat imamlarının silsilesi İbni Mes’ud’da son bulmaktadır. Peygamber efendimiz, Abdullah bin Mes’ud’u Kur’ân-ı kerîm öğretenlerin başında sayardı. “Kur’an-ı kerîm’i, İbni Mes’ud, Sâlim, Ubey bin Ka’b ve Muaz bin Cebel’den öğrenin!” buyururdu.
Resûl-i Ekrem Kur’ân-ı kerîm’i ondan dinlemeyi çok severdi. Sesi çok güzel idi. Birgün, “Nisa sûresini oku, Dinleyelim” buyurdu. İbni Mes’ud, “Kur’ân-ı kerîm size indi. Biz onu sizden okuduk ve sizden öğrendik” dedi. Resûl-i Ekrem, “Evet öyledir. Fakat ben Kur’ân-ı kerîmi başkasından dinlemeyi severim” buyurdu.
İbni Mes’ud okumaya başladı. 41. Âyet-i kerîme olan, “Halleri ne olacak! Her ümmetten şahid getireceğimiz. Seni de onların üzerine şâhid getireceğimiz zaman...” âyet-i kerîmesine gelince, Resûlullah’ın mübarek gözlerinden yaşlar boşandı.
İbni Mes’ud gençliğinde fakir idi. Bundan dolayı Ukbe bin Ebi Huayf’ın koyunlarını güderdi. Bir gün koyun güderken Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir ile karşılaştı. Peygamberimiz “Ey genç, içmemiz için sütün var mı?” diye sordular.
Olmadığı cevabını alınca; Peygamber efendimiz hiç yavrulamamış bir koyunun memesini mübarek elleri ile sıvazladı ve bir duâ okudu. Koyunun memeleri derhal süt ile doldu. Hz. Ebû Bekir derince bir toprak çanak getirdi. Peygamberimiz onun içerisine süt sağdı. Kendisi içti, sonra Hz. Ebû Bekir içti, sonra İbni Mes’ud içti.
Sonra Peygamberimiz “Çekil, büzül” buyurdular. Koyunun memeleri büzüldü, eski halini aldı. Bundan sonra Abdullah bin Mes’ud Resûlullahın yanına geldi. “Yâ Muhammed o söylediğin sözden bana da öğretir misin?” dedi. Resûlullah İbni Mes’ud’un başını sıvazladı ve “Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Sen (hakkı) öğrenebilecek bir çocuksun” buyurdu. Abdullah ibni Mes’ud hemen orada müslüman oldu. Böylece altınca olarak imân etmiş ve Sâbikûn-el evvelîn (ilk müslüman olanlardan) olmuştur.
“İktisâda riayet eden fakir olmaz.”
Abdullah ibn-i Mes’ud hazretlerine Resûlullah sorulduğu zaman tir tir titrer ve ter içinde kalırdı. Çünkü O’nun hakkında yanlış bir şey söylemekten korkardı. Konuşurken gayet yavaş, ihtiyatlı, ağır ağır ve sözlerini düşünüp tartarak konuşurdu.
Vücudları çok zayıf, bacakları ince idi. Resûl-i Ekrem, birgün eshâba hitâben: “Siz İbn-i Mes’ud’un vücutca zayıf olduğuna bakmayın, mizânda hepinizden ağırdır” buyurdular.
Hikmetli veciz sözleri çoktur. Bunlardan bazıları:
“İnsana helaldan olan fakirlik hali, haramdan gelen zenginlikten hayırlı olmadıkça, imânın hakikatına vâsıl olamaz.”
“Kâmil insan, övüldüğü veya kötülendiği vakit hali değişmeyendir”
“Hayır eken büyük mahsül alır. Şer eken nedâmet biçer.
“Dünyada büyük fenâlık şirret-i lisandır (kötü dilli olmak) “
“Sıkıntısı olan kimse, çok istiğfâr okusun.”
“Bir gün Peygamber efendimiz bize bir doğru çizgi çizdi ve “Bu insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan doğru yoldur” buyurdu. Sonra, bu hattın iki tarafına, balık kılçığı gibi, eğik çizgiler çizip, “Bunlar da, şeytanların saptırdığı yollardır” buyurdu. O halde, bir kimse Peygamberlere, sünnete tabi’ olmadan, doğru yolda yürümek isterse, muhakkak eğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse istidracdır. Ya’nî sonu zarar ve ziyandır.
Peygamber efendimizden bizzat işiterek bildirdiği hadîs-i şerîflerden bazıları da şunlardır:
“İktisâda riayet eden fakir olmaz.”
“Said olan kimse başkalarından nasihat alandır.”
“Dünyayı âhirete tercih eden kimseye Allahü teâlâ üç tane belâ verir: Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulamayacağı fakirlik ve doymak bilmeyen hırs.”
“Allahü teâlâ dünyayı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Âhireti ise ancak sevdiğine verir.”
“İki şeyden birine kavuşan insana gıbta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslâm ilimlerini ihsan eder ve bu da her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerlerde harçar.”
Abdullah bin Ömer hazretleri
Abdullah bin Ömer hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ve fıkıh, tefsir, hadîs ilminde en üstün olanlarındandır. Müslümanların gözbebeği Hz. Ömerü’l-Faruk’un oğludur.
Abdullah bin Ömer, Peygamber efendimize çok bağlıydı. O’nun yolunda gitmek, ahlâkı ile ahlâklanmak tek arzusuydu. Huzur-u seâdetinden ayrılmak istemezdi. O’nu daima takib ederdi. Resulullah nerede namaz kılsa izini takip ederek oraya giderdi. Beraber namaz kılardı. Sünnet-i seniyeyi yerine getirmek için Resûlullah’ı daima taklid ederdi.
Pek çok hâdiseye şâhid olup, hadîs-i şerîf dinlemekle şereflendi. Eshâb-ı kirâm içinde en fazla hadîs-i şerîf rivâyet edenlerden oldu. İbâdet, sohbet ve gazâlarda, Vedâ Haccı’nda hep Resûlullah ile beraber bulundu.
Resûlullah’ı görmek, sohbetinde bulunmak, O’na hizmet etme şerefine nail olduğu ve fıtrâten üstün hâllere sahip olması sebebiyle bütün ilimlerde mahir üstad idi. Haram ve şüplelilerden sakınması, ilmi dünyâya düşkün olmaması örnek durumdaydı. Her işte çok araştırıcı, inceleyici ve dikkatliydi. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri hususunda sahâbenin ileri gelenlerinden idi. Helala ve harama âit hadîs-i şerîflerin çoğunu O bildirmiştir. İşittiği hadîs-i şerîfleri yazardı.
Ali’den rivayet edildiğine göre, bir sohbetinde, “Kıyamet gününde aksaklar diye çağırılacak kişiler vardır” dedi. Cemaat, “Aksaklar kimlerdir?” diye sorduklarında, “Sağa sola bakmak ve hareketler yapmak suretiyle namazlarını eksilten ve aksatan kişilerdir” cevabını verdi.
İlk imâna gelenlerdendir. Babası İslâmiyetle şereflenince, çocuk yaşta müslüman oldu. Medine-i Münevvere’ye hicret etti. İslâm terbiyesiyle yetişti. Yaşı küçük olduğundan Bedir ve Uhud gazâlarına götürülmedi. Resûlullah ile diğer gazâlara katıldı. İlk önce Hendek gazasında bulundu. Mûte ve Yermük gazâlarıyla Mısır ve Kuzely Afrika’nın fethinde bulundu. Horasan ve Taberistan seferlerine katıldı. Devlet kadrosunda vazife almaktan uzak durdu. Babası şehadetinden önce kendisine veliahd olarak oğlunu göstermesini isteyenlere; “Bir evden bir şehid yeter” buyurdu. Seçilmemek şartıyla Şûra üyeliğinde bulundu.
Abdullah bin Ömer, Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve Resulullahın kayın biraderi Hz. Muâviye’nin hilâfetinde Bizans seferine katıldı. Eyyüb Sultan hazretleriyle İstanbul surları önünde Bizanslılar ile savaştı.
Mekke-i Mükerreme’de hicretten ondört (m.608) sene önce doğup, aynı yerde 692 yılında vefat etti. Kabri Muhasseb’dedir.
“Veren el alan elden hayırlıdır!”
Abdullah bin Ömer, iyilik etmesini, hayrı, sadakayı, köle azad etmesini çok severdi. İyi ve güzel huylu olup, kötülükten uzaktı. Her işini ve her şeyini Allah için yapardı. Yüzüğünün taşında “Abede’l-lâhe lillah” (Allahü teâlâya Allah için, hâlis ibâdet etti) yazılı idi.
Dünya malına hiç gönül bağlamazdı. Câbir bin Abdullah der ki: “Hz. Ömer ve oğlu Abdullah’dan başka içimizde dünyaya meyli olmıyan kimse yoktur.”
Abdullah bin Ömer, “Müslümanlıkla şereflendikten sonra en büyük sevinç ve neş’em, gönlümün, herkesi peşinden koşturan bir takım istek ve arzûlara meyletmemiş olmasıdır” buyururdu.
Azadlılarından olan İmâm-ı Nâfî efendisi ile ilgili olarak buyurdular ki: “Abdullah bin Öber, bin kişi azâd etmeyince, ruhunu teslim etmedi. Bazan bir ay geçerdi de bir parça et yemezdi. Ancak, misafiri bulunduğu veya Ramazan-ı şerîfte yerdi.”
Allah rızâsı için, bir ihtiyacı olana verirdi. Bu meyanda Allahü teâlânın, “Beğendiklerinizden çıkarıp vermedikçe zinhâr iyilik mertebesine erişemezsiniz!” âyet-i celîlesiyle amel ederdi.
Birgün, Hz. Abdullah’ın canı balık istemişti. Kızartıp önüne koydular. Tam bu sırada bir fakir geldi ve Hz..Abdullah, balığı o fakire verdi.
Abdullah bin Ömer’in akşam yemeklerini yalnız yediği hiç vâki değildir. Mutlaka misafir arar, bulurdu. Bir yerde misafirliği üçgünü geçince, kendi parasını harcamaya başlardı.
Zamanının zenginlerinden Abdülaziz bin Hârûn, “Her ne ihtiyacın varsa bana bildir”, diye Abdullah bin Ömer’e mektup yazmıştı. Ona şu cevabî mektubu gönderdi: “Resûlullah’dan; “Önce geçindirmekle yükümlü olduğun kişilere ver; yüksek el, alçak elden hayırlıdır!” buyurduklarını işittim. Yüksek elin ancak veren el, alçak elin de ancak alan el olduğunu sanıyorum. Senden herhangi bir isteğim yoktur. Allahü teâlânın bana sevkettiği bir nimeti de geri çevirmem...”
Hz. Abdullah, temizliği seven ve bu konuda titizlik gösteren bir sahâbiydi.Cuma namazına gitmeden önce mutlaka yıkanır ve güzel kokular sürünürdü. Bayram namazları için de aynı şeyi yapardı.
İhram için, Mekke’ye giriş için ve Arafat’ta vakfe için de yıkanırdı. Günde iki defa güzel koku sürünürdü. Elbiselerinin daima tertemiz ve kokusunun güzel olmasına dikkat ederdi. Hz. Nâfî’e Hz. Abdullah’ın evindeki hayatı sorulduğunda şöyle anlattı: “Her namaz için abdest alır ve bunların arasında Kur’ân-ı kerîm okurdu.
“Allah için seni hiç sevmiyorum!”
Abdullah bin Ömer hazretleri gündüzleri çok namaz kılardı. Sonra geceleri de çok namaz kılmaya başladı. Gece namazına başlamasını kendisi şöyle anlatır: “Asr-ı seâdette bir rüya görmüştüm. Güyâ elimde ipekli bir kumaş parçası var ve ben Cennetden nereyi istiyorsam bu ipekli kumaş parçası sayesinde oraya uçuyorum. Derken iki kişi beni tutup Cehenneme götürmek istediler. Derhal karşılarına bir melek çıktı. Ve bana “Korkma!” dedi. Bunun üzerine beni bıraktılar. Hz. Hafsa benim bu rüyâmı Resûlullah’a anlattı. Cenâb-ı Peygamber, “Abdullah ne iyi insandır! Keşke geceleri de namaz kılsa!” buyurdular. O tarihten itibaren gece namazlarına da başladım. Geceleri sabahlara kadar namaz kıldım.
Takva sahibi idi haramlardan çok korkardı. Tâbiînin büyüklerinden ı Nâfî’ hazretleri anlatır:
“Abdullah bin Ömer ile beraber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Abdullah kulaklarını parmakları ile kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. “Ney sesi daha işitiliyor mu?” dedi. “Hayır işitilmiyor” dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. “Resûlullah de böyle yapmıştı” dedi.
Birisi İbni Ömer hazretlerinin yanına gelip, “Allah için, seni çok seviyorum” deyince. Ben de “Allah için, seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen, ezânı, tegannî ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun” buyurdu.
Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Bir günde yolculukta önlerine bir yırtıcı hayvan çıktı. Yanındakiler çekinerek yürümediler. Abdullah bin Ömer hayvanın yanından korkmadan yürüyüp geçti. Sonra da yanındakilere, “Resûlullah’tan işittim. İnsanoğlu Allah’dan başkasından korkmazsa Allahü teâlâ ona hiçbir şeyi musallat etmez.” buyurdu.
Dostlarından birisi ona bir ilâç hediye ederek. “Bu önemli bir ilâçtır! Sana Irak’tan getirdim” dedi. “Bu ilâç neye kullanılır?” diye sordu. O kimse, “Hazmı kolaylaştırır” deyince, İbni Ömer gülümsedi ve dostuna şu mukâbelede bulundu: “Hazmı kolaylaştırır mı? Ben hiçbir yemekten karnımı doyururcasına yemedim. Benim hazım ilâcına ihtiyacım olacağını zannetmiyorum.” Yani çok az yerdi. Acıkmayınca da bir şey yemezdi.
Hz. Abdullah kötülüğe karşı iyilikle mukâbele ederdi. Zeyd bin Eslem’den rivâyet edilmiştir. Bir kimse yolda Abdullah bin Ömer’e sövüp saymaya başladı. Hz. Abdullah evinin kapısına varıncaya kadar onu dinledikten sonra adama dönerek. “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz” buyurdu.
Adam çok mahcub olup özür dileyip yanlarından ayrıldı.
“İnananların en akıllısı kimdir?”
Abdullah bin Ömer hazretleri Eshab-ı kiramın en çok hadis-i şerif rivayet edenlerindendir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ve Peygamberimizden gördüklerinin bazıları şunlardır:
Sa’d bin Ebî Vakkâsı abdest alırken, Resûlullah gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin isrâf ediyorsun?” buyurdu. “Abdest alırken de israf olur mu?” dedik de, “Büyük nehirde de olsa, abdestde fazla su kullanmak israf olur.” buyurdu.
Bir genç ayağa kalktı ve “Yâ Resûlallah” dedi. “İnananların en akıllısı kimdir?” Peygamber efendimiz şöyle buyurdular: “Ölümü en çok hatırlayan ve gelmeden önce ona en iyi hazırlananlar; işte en akıllıları onlardır!..”
“Allahü teâlâya karşı sorumluluğunun şuûruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında densiz ve değersizdir, ama yarın kurtulacaktır! Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli kuşamlı da vardır ki, yarın kıyâmet gününde kurtulamıyacaktır!”
“İstediğini ye, istediğini giyin! Fakat isra etme! İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür.”
“Nasihat olarak ölüm yeter.” “Allahım Senden sıhhat, âfiyet ve güzel ahlâk isterim.”
“Ancak iki kişiyi gıbta edilir. Bunlardan birine Allah servet vermiş, o da bur serveti hak yolunda sarf etmiştir. Diğerine de ilim vermiş o da ilmiyle amel etmiş ve başkalarına da
“Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş, Allah için bozul, velîlik mertebesini ancak bununla elde edebilirsin. Namazı ve orucu çok olsa bile bu minvâl üzere olmayan kişi imânın tadını alamaz.”
“Abdullah! Sabahladığı zaman akşam için kendini kaygılandırma ve akşamladığın zaman, sabah için kendini kaygılandırma! Sağlında hastalığın ve hayatında ölümün için tedbir al...” “Abdullah! Dünyada bir yabancı veya yolcu gibi ol ve kendini kabir halkından say!”
Abdullah bin Ömer hazretlerinin hikmetli sözlerinin bazıları:
“Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, harâmdan kaçınmadıkça kabul olunmaz.”
“Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az konuşmaktır.”
“İnsanın mahiyeti arkadaşından anlaşılır.”
“Kendinden üsttekine hased, aşağıdakine tahakküm eden ehl-i ilim sayılmaz.”
“Bana kesin söz vermelisiniz!”
Abdullah bin Revâhâ hazretleri, Peygamber efendimizin, eshâbı içinde çok sevdiği, şairlerdendir. Hz. Abdullah bin Revâha, ikinci büyük Akabe bîatında müslüman oldu. Peygamber efendimiz ikinci Akabe gecesinde, İslâm’a dâvet ve teşvik ettikten sonra iki şartını bildirdi: “Yüce Rabbim için şartım: O’na hiçbir şeyi eş ortak koşmaksızın ibâdet etmeniz, namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir. Kendim için isteğim de: Allahü teâlâ’nın Resûlü olduğuma şehâdet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır.” buyurdu.
Abdullah bin Revâha, “Böyle yaptığımız zaman bize ne var?” diye sordu. Peygamber efendimiz: “Cennet var”buyurdu. Orada bulunanlar bu dâveti kabul edip, “Yâ Resûlallah! Sana nasıl bîat edelim, söz verelim” dediler.
Peygamber efendimiz: “Allahü teâlâ’dan başka ilâh olmadığına ve benim Resûlullah olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, mallarınızın zekâtını, sadakasını vereceğinize, neşeli ve neşesiz zamanlarınızda sözlerimi dinliyeceğinize, emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize, darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın, Allah yolunda Allah için hakkı söyliyeceğinize, iyiliği buyurup kötülüklerden sakındıracağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz.” buyurdu.
Bunun üzerine, orada bulunanlar Peygamber efendimize bîat ettiler. Hz. Abdullah bin Revâha: “Biz, Allahü teâlâ’dan ve O’nun Resûlünden geleni kabul ettik...” dedi.
Ömrü boyunca bu sözünde durdu. Mute savaşında şehid olduğunda Resulullah efendimiz çok üzüldü. Mübârek gözlerinden yaşlar akarak; “Bende gördüğünüz üzüntü, beni hüzün içinde bırakan şey, Eshâbımın şehid olmaları idi. Bu hal, onları Cennette karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar devam etti. Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı. Nihayet şehid edildi. O şimdi Cennete girdi. Orada koşup duruyor. Sonra sancağı Cafer bin Ebî Talib aldı. Düşman ordularına saldırdı. Çarpıştı ve nihayet o da şehid oldu. O, şehid olarak Cennette girdi ve yâkuttan iki kanat ile dilediği gibi uçup duruyor. Câfer’den sonra sancğı Abdullah bin Revâha aldı. Elinde sancak olduğu halde düşmanlarla çarpıştı ve şehid oldu ve Cennete girdi. Onlar, Cennette altından tahtlar üzerinde bana gösterildi.” buyurdu.
“Yâ Ömer! O’na mâni olma!”
Hz. Abdullah bin Revâha, Hayber’in fethinde, Resûl-i Ekrem’in maiyetinde bulunmuş, daha sonra Hudeybiye andlaşmasının olduğu yıl yapılamıyan Umre haccını yapmak üzere Mekke’ye gitmişti. Peygamber efendimiz , Kusvâ adındaki devesinin üzerinde bulunduğu ve devenin yuları Hz. Abdullah bin Revâha’nın elinde olduğu halde en sadık arkadaşları da çevrelerinde, kılıçlarını kuşanmış bir şekilde, yürüyerek Mekke’ye girdiler.
Peygamber efendimiz umre için Mekke’ye gittiğinde, Müşriklerin ileri gelenleri; yürekleri kin, hınç ve kıskançlıkla dolu olarak, Peygamber efendimizi gözetlemek için Handeme, Kuaykıan dağına çıkmışlardı. Mekkeli erkek, kadın, çoluk çocuklar da, Peygamber efendimizle Eshâbını seyretmek için Darünnedve’de sıralanmışlardı.
Hz. Abdullah bin Revâha Kusvâ’nın yularını çekerek Peygamber efendimizin önlerinde yürümekte ve müşrikleri kötüleyen şiir söylemekte idi.
Hz. Ömer; “Ey İbn-i Revâha! Sen Resûlullah’ın önünde ve Harem-i Şerifte nasıl şiir okuyabiliyorsun” deyince, Peygamber efendimiz : “Yâ Ömer! O’na mâni olma. Allahü teâlâya yemin ederim ki, O’nun sözleri, bu Kureyş müşriklerine ok yağıdrmakdan daha çabuk, daha çok tesirlidir. Ey İbn-i Revâha devam et” buyurdu. Hz. Ömer sustu. Peygamber efendimiz biraz sonra Hz. Abdullah bin Revâha’ya:
“Allahü teâlâ’dan başka ilah yoktur! Bir olan O’dur. Va’dini gerçekleştiren O’dur! Bu kuluna yardım eden O’dur! Askerlerini güçlendiren O’dur! Toplanmış olan kabileleri, bozguna uğratan da yalnız O’dur!” de! buyurdu. Abdullah bin Revâha da şöyle devam etti:
“Allahü teâlâdan yoktur başka bir ilâh,/Yoktur O’nun şeriki, lâ ilâhe illallah./O’dur müslümanların, askerlerine güç veren,/Ve O’dur kâfirleri, dağıtan, mağlub eden.”
Peygamberimiz, Hz. Abdullah bin Revâha’yı çok sever, hastalandığı zaman hemen ziyaretine gider, hâl ve hatırını sorardı. Bedir’den başlı(Zeker), şehid olduğu Mûte savaşına kadar Peygamberimizin iştirak etmiş olduğu bütün savaşlarda bulunan Hz. Abdullah bin Revâha, Peygamber efendimizin şâir ve hatiplerindendi. Kendisi “Vahiy katibiydi.” Şâirlikteki kudreti herkes tarafından bilinir ve takdir edilirdi. Peygamber efendimiz , onun şiirlerini beğenirdi ve bu işirlerin düşmana ok atmadan daha tesiril olduğunu beyan ederdi. Peygamber efendimiz onunhakkında, “Cenâb-ı Hak, Hz. Abdullah bin Revâha’ya rahmet eylesin. Melâike onun meclisi ile iftihar ederlerdi” buyurdu.
“Kadınlara, çocuklara, yaşlılara dokunmayın!”
Hicretin sekizinci senesinde, Mûte savaşı oldu. Resûl-i Ekrem Busra reîsi olan Emîre bir mektup göndererek O’nu İslâmiyyete davet etmişti, bunlar, Resûl-i Ekrem’in elçisine hüsn-i kabûl göstereceklerine elçiyi katletmişler, müslümanlara karşı harp yapacaklarını ilân etmişlerdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem 3000 kişiden, meydana gelen bir kuvvet hazırlamış onu Zeyd bin Hârise’nin kumandasına vermişti.
Ordu gitmeğe hazırlandığı sırada, Hz. Abdullah bin Revâha, peygamber efendimizin yanına varıp vadalaştıktan sonra: “Yâ Resûlallah! Bana ezberliyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şeyi emir ve tavsiye buyurur musunuz? dedi.
Peygamber efendimiz O’na: “Sen, yarın Allah’a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın, orada secdeleri, namazları çoğalt!” buyurdu. Hz. Abdullah bin Revâha, “Yâ Resûlallah! Bana, nasihatini artırır mısınız? dedi.
Peygamberimiz : “Allahü teâlâyı dâima zikret, hatırla çünki, Allah’ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur” buyurdu.
Peygamber efendimiz , Seniyyet’ül Vedâ’da mücahidlerle vedalaştı. Onlar; “Haydi Allah’ın ismi ile gazâ ediniz. Allah’ın ve sizin Şam’da bulunan düşmanlarınızla çarpışınız! Orada nasrânîlerin kiliselerinde, halktan ayrılmış kendilerini ibâdete vermiş, bir takım kimseler bulacaksınız, sakın onlara dokunmayınız! Siz, ne bir kadını, ne süt emen bir çocuğu, ne yaşlanmış bir pîr-i fâni’yi öldürecek, ne bir ağaç yakacak veya kesecek, ne de bir ev yıkacaksınız.” buyurdu. Hz. Abdullah bu savaştan geri dönemedi, şehid oldu.
Hz. Abdullah bin Revâha, dinine son derece bağlı, dünya malına ve rütbesine kıymet vermezdi. Allahü teâlâya ibâdet etmekte ve Peygamber efendimizin emirlerini ölüm pahasına da olsa yerine getirmekte eşine az rastlanırdı. Şehid edildiği Mute savaşında bunu gösterdi; 3 bin kişilik asker ile 100 bin kişilik Rum askerin üzerine yürümekten çekinmedi. Tarihte eşine az rastlanır kahramanlıklar gösterdi.
Bir defasında, Peygamber efendimizin , hutbe okurken cemaate “oturunuz” buyurduğunda, Hz. Abdullah bin Revâha, mescidin dışında bir yerde bulunuyordu ve hemen olduğu yerde oturdu, hutbe bitinceye kadar, hiç kımıldamadan orada bekledi. Onun bu hareketi, Peygamberimize ulaştırılınca, Peygamber efendimiz, “Allahü tealâya ve Resûlüne gösterdiğin itaatde Allahü teâlâ hırsını artırsın” buyurdu.
“İnsanlar uykuda iken namaz kılınız!”
Cennetlik olduğu hadîs-i şerîfte bildirilen Hz. Abdullah bin Selâm, Hz.Yusuf’un soyundan ve Medine’deki Yahudi Benî Kaynuka kabilesinden idi. Cahiliyyet devrinde Husayn olan ismini Müslüman olunca Resûlullah “Abdullah” olarak değiştirdi.Tevrat ve İncil’i iyi bilen Hz. Abdullah bin Selâm iman etmeden önce Yahudi âlimlerindendi. Hz. Abdullah bin Selâm’ın müslüman oluşu ibretlidir.
Kendisi müslüman oluşunu şöyle anlatır: “Ben Tevrat’ı ve tefsirini babamdan okumuş, öğrenmiştim. Birgün âhir zamanda gelecek olan Peygamberin sıfatları, alâmetleri ve yapacağı işleri bana anlattı ve “Eğer o, Harun evlâdından gelecek olursa ona tabi olurum, yoksa tabi olmam!” dedi ve Resûlullah’ın Medine’ye gelişinden önce öldü.
Resûlullah’ın Mekke’de nübüvvetini ilân ettiğini işittiğim vakit onun sıfatlarını ismini ve geleceği vakti biliyordum. Bu sebeple O’nu gözleyip duruyordum. Resûlullah’ın Medine yakınında Kuba denilen yerdeki amr bin Avf oğullarının evinde misafir olduğnu birinden öğreninceye kadar bu halimi yahudilerden saklayıp sustum.
Birgün ben kendi hurma ağacımın üzerinde uğraşıp, yaş hurma toplarken, Nadir oğullarından birisinin “Bugün, Arapların adamı geldi” diye bağırdığını duydum. Beni bir titreme tuttu. Hemen “Allahü Ekber” diyerek tekbir getirdim. O anda halam Halide binti Hâris, hurma ağacının altında oturuyordu. Kendisi çok yaşlı bir kadındı. Tekbirimi işitince: “Allah seni umduğuna kavuşturmasın, elini boşa çıkarsın? Vallahi sen Musa bin İmran’ın geleceğin işitmiş olsaydın bundan fazla sevinmezdin!” diyerek bana çıkıştı. Ona dedim ki: “Ey hala! O, vallahi Musâ bin İmrân’ın kardeşidir ve O’nun gibi bir peygamberdir. Onun dininedir ve onun gönderildiği tevhid ile gönderilmiştir” dedim. Bunun üzerine bana: “Ey kardeşimin oğlu! Yoksa o kıyamete yakın gönderileceği bize bildirilen Peygamber midir?” dedi. “Evet” dedim. “Öyleyse haklısın” dedi.
Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman halk etrafına toplandı. “Resûlullah geldi!” denilince O’nu görmek için hemen halkın arasına karıştım. O’nu görür görmez: “O’nun yüzü yalancı bir yüz olamaz!” dedim. Resûlullah toplanan insanlara İslâmiyeti anlatıyor, nasihatler veriyordu. Burada Resûlullah’tan işittiğim ilk hadîs-i şerîf şudur:
“Selâmı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız (yakın akrabaları ziyaretediniz), insanlar uykuda iken namaz kılınız. Böylece Cennet’e selametle girersiniz.”
“Birinci şehâdetiniz bize kâfidir!”
Resulullah efendimiz, Hz. Abdullah bin Selam’ı daha ilk gördüğünde: “Sen Medine âlimi İbni Selâm değil misin?” diye sordu. O da: “Evet” deyince, Peygamberimiz: “Yaklaş” buyurarak, şu suâli sordu: “Ey Abdullah, Allah için söyle! Tevrat’ta benim vasıflarımı okuyup öğrenmedin mi?”
Abdullah dedi ki: “Allah’ın sıfatları nelerdir söyler misiniz?” Bu suâle karşılık Resûlullah biraz bekledi ve Cebrâil İhlâs sûresini indirdi: “De ki: O Allah birdir. Hiçbir şey O’nun dengi (ve benzeri) değildir.”
Abdullah bin Selâm bu âyet-i kerîmeleri işitince Peygamberimize hemen: “Evet yâ Resûlallah! Doğru söylüyorsun, şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Sen O’nun kulu ve Resûlüsün” diye kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Hz. Abdullah bin Selâm bundan sonrasını şöyle anlatır:, “Resûlullah ismimi sordu. Ben “Husayn bin Selâm” dedim. Hayır, Abdullah bin Selâm” buyurdu. Ben de “Evet, Abdullah bin Selâm, seni hak ile gönderen Zâta yemin ederim ki, bugünden sonra başka bir ismimin olmasını istemem” dedim. Bundan sonra devam ederek:
“Yâ Resûlallah! Yahudiler, insanı hayrete düşürecek kadar yalan söyleyen, asılsız isnad ve iftiralar eden, zâlim bir millettir. Eğer sen benim seciye ve her hâlimi onlardan sorup öğrenmeden önce, onlar benim müslüman olduğumu duyup öğrenirlerse, muhakkak sizin yanınızda bana, akla gelmeyen iftirâda bulunur! Siz önce beni onlardan sorunuz!” dedim ve evin bir tarafına saklandım. Onun peşinden bir grup yahudi ileri gelenleri içeri girdi. Bu esnâda Resûlullah yahudilere:
“Aranızdaki Husayn bin Selâm nasıl bir adamdır?” diye sordu. Yahudiler de: “O bizim en yüksek âlimimiz ve en büyük âlimimizin de oğludur! İbni Selâm bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın da oğludur!” dediler. Bunun üzerine Yahudilere:
“Eğer o müslüman olduysa siz buna ne dersiniz?” diye sordu. Yahudiler: Allah onu böyle birşeyden korusun! diye karşılık verdiler.
O sırada Hz. Abdullah bin Selâm saklandığı yerden çıkıp, Müslüman olduğunu söyleyince, Yahudiler: “O bizim en kötümüzdür ve en kötümüzün de oğludur! dediler. Resûlullah yahudilere: “Birinci şehâdetiniz bize kâfidir, ikincisi ise lüzumsuzdur,” buyurdu. Hz.
Abdullah hemen evine döndü. Ailesini ve akrabalarını İslâmiyet’e davet etti. Halası da dahil hepsi müslüman oldular.
Kin beslemez, boş söz söylemezdi
Abdullah bin Selâm hazretleri anlatır: Hz. Peygamber zamanında bir rüya görmüştüm ve Resûlullah’a arzetmiştim. Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü rüyamda kendimi sanki bir bahçede gördüm. O bahçenin bir tarafında demirden bir direk vardı. Bu direğin bir ucu yerde, bir ucu gökte idi. Yukarısında da tutacak bir kulp, bir çember vardı. Bana “Haydi bu direğe çık!” denildi. Ben de “Gücüm yetmez!” dedim. Bunun üzerine yanıma bir hizmetçi gelerek sırtımdaki elbisemi çıkardı. Bunun üzerine direğin tâ tepesine kadar çıktım. Kulpu tuttum. Bana “Halkayı iyi tut, bırakma!” diye tenbih edildi. Böylece direğin kulpu elimde olarak uyandım. Resûlullah’a rüyayı anlattım, dinledikten sonra buyurdular ki:
“Gördüğün bahçe İslâm dinidir. Direk de İslâm dininin direği (tevhid) dir. O kulp da çok sağlam olan (imân) dır. Sen ölünceye kadar İslâm dini üzerine yaşayacaksın (Cennetlik olacaksın!)”
Resûl-i ekrem bir defasında: “Şu kapıdan ilk girecek olan, Cennet ehlinden (Cennetliklerden) biridir” buyurdu. Biraz sorna Abdullah bin Selâm içeri girdi. Eshâb-ı kirâm Resûlullah’ın bu müjdeli haberini kendisine bildirdiler ve hangi ameli ile bu dereceye kavuştuğunu sordular. Hz. Abdullah, “Ben zayıf bir kimseyim. Benim en kuvvetli ümidim, kalb selâmeti, yani kimseye karşı içimde kötülük beslememem ve boş sözleri terketmemdir. Bundan başka (beni kurtaracağından ümitli olduğum) bir amelim (işim) yoktur” dedi.
O, nefsini kötü huylardan ve isteklerden tamamen temizleyip terbiye etmek için çalışırdı. Kendisi zengin olduğu halde bazan Medine çarşısında sırtında bir yük odunla dolaştığı görülürdü.
Yine birgün, onu bu halde görenler kendisine: “Çocukların ve hizmetçilerin var, onlar senin bu kadar işini göremiyorlar mı?” diye sorduklarında Hz. Abdullah “Evet var ve bu işimi yaparlar, fakat ben kendimi tecrübe etmek isedim. Acaba bu işi yapmak nefsime ağır gelecek mi? diye düşündüm. Eğer bende kibir varsa ondan kurtulmak istiyorum. Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse Cennete giremiyecektir” cevabını verdi. Başka bir zamanda: “Meyva veya herhangi birşeyi kendi eliyle evine götüren, kibirden uzaklaşmıştır” buyurmuştur.
Resulullahın müezzini Bilâl-i Habeşî
Bilâli Habeşî hazretleri, ilk imân edenlerden idi. Müşriklere karşı müslüman olduğunu açıkça bildiren yedi Sahâbiden biridir. Müslüman olmadan önce Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halefin kölesi idi.
Bilâli Habeşî yine bir kervanla Ümeyye bin Halefin mallarını satmak üzere Şam’a gitmişti. Bu kervanda Hz. Ebû Bekir de vardı. Bu ticaret seferi, Hz. Ebû Bekir ile Bilâli Habeşi arasında dostluk krulmasına sebep oldu.
Hz. Ebû Bekir, Şam’da bulunduğu sırada bir rüyâ görmüştü. Bu rüyâsını tâbirettirmek üzere giderken yanında Bilâli Habeşi’yi de götürmüştü. Rüya tabircisi, Hz. Ebû Bekir’e “Senin rüyân sadık bir rüyâdır. Bir peygamber gönderilecek sen onun hayatında yardımcısı, vefâtından sonra da halifesi olacaksın,” dedi.
Bilâli Habeşi, bu sözleri ibret ve hayretle dinledikten sonra, “Putlar mı gönderecek?” dedi. Tabirci, “Hayır, semâvâtı, arzı ve herşeyi yaratan Allah önderecektir. O peygamber, eşi ve benzeri olmayan Allaha ibadet etmeyi ve putların kırılmasını emredecek” dedi. Bilâli Habeşi derin derin düşündükten sonra “Putların kırılacağı gün,” diye mırıldandı. Tabirci, “ evet onların hepsini kıracak!” dedi. Bu kervan Şam’dan Mekke-i Mükerremeye döndüğünde artık İslâmın nuru alemi aydınlatmıştı. İnsanlar birer ikişer müslüman oluyordu.
Bilâli Habeşî bir gece yarısından sonra kaldığı evin kapısının yavaş yavaş çılındığını ve “Bilâl! Bilâl!” diye fısıldayan bir ses duydu. Gecenin bu saatinde nedir bu ses diye doğruldu. Yine “Bilâl! Bilâl!” diye fısıldayan ses işitti. Karanlıkta ürpererek sesin geldiği yere yaklaştı. “Kimsin? “dedi. Ben Ebû Bekir deyince, “Bu saatte ne istiyorsun? Ne söyleyeceksen sabah söyleyemez miydin?” dedi. Hz. Ebû Bekir “Hayır ya Bilâl! Söyleyeceğimi, sâhibinin yanında sana açamam,” dedi.
Bilâli Habeşi, “Nedir öyleyse o haber?” dedi. “Bu ümmetin Peygamberi geldi. Bilâli Habeşi bu ümmetin Peygamberi!” diye tekrar edince, “ evet Yâ Bilâl” dedi. “Kimdir o?” deyince Hz. Ebû Bekir, “Muhammed bin Abdullah”dır dedi. Bilâli Habeşî, “Nasıl bildin?” dedi. Ben kendisine sordum. Bana,” Evet Yâ Ebâ Bekir! Rabbim beni insanlara müjdeleyici ve korkutucu olarak, Hz. İbrahim’i gönderdiği gibi beni de bütün insanlara peygamber olarak gönderdi,” diye cevap verdi. Ben de, “Sen yüksek bir ahlâka sahipsin yalan söylemezsin”
dedim. Elini uzattı ben de elini tuttum ona tabi olup, müslüman oldum. Bilâli Habeşî başını eğip, bir müddet sessizce bekledi. Yolculuktaki rüyayı hatırladı. Sonra da Hz. Ebû Bekir’in bildirdiği gibi kelimeyi şehâdet getirerek müslüman oldu.
“Zengin olarak değil fakir olarak öl
Medine-i Münevvereye hicretten birmüddet sonra Mescid-i Nebi yapıldı. Peygamberimiz Eshâb-ı kirâma beş vakit namazı cemaatle bu mescidde kıldırıyordu. Namaz vakti gelince “Es-salâtü câmia” denilerek namaz vaktinin girdiği bildiriliyordu. Daha sonra ezan okunması bildirilince, Hz.Blâl, Resulullahın müezinini oldu.
Hz. Bilâli Habeşi’nin sesi gür çok güzel ve pek tesirliydi. O, ezan okumaya başlayınca, herkes büyük bir aşk ve vecd içinde dinler kendinden geçerdi. Ezan okurken herkesi ağlatırdı. Peygamberimizin vefâtına kadar müezzinliğe devam etti. Bilâli Habeşî’nin müezzinlikten başka bir vazifesi daha vardı. O da bayram namazlarında “Anaze” denilen mızrağı taşırdı. Bu âsâyı Peygamberimiz namaza veya duâya durunca önüne dikerdi.
Mekke’nin fethedildiği günde Peygamberimiz has müezzini Bilâli Habeşi’yi yanında bulundurmuştur. Mekke-i Mükerreme fethedilip, Ka’be putlardan temilenince Peygamberimiz Bilâli Habeşî’ye, Ka’be’de ilk ezanı okutturdu. Onun tatlı ve gür sesiyle tevhid sedaları dalga dalga Mekke semalarında yayıldı. Bunu işiten Eshâb-ı kirâm artık küfrün ortadan kaldırıldığını, hakkın gelip bâtılın silindiğini görerek sevinç gözyaşları döktüler.
Peygamberimizin vefâtından sonra Bilâli Habeşî ayrılık acısına tahammül edemez olmuş, artık bir daha ezan okumamıştır. Resûlullah’a olan muhabbetiyle hergün yanıp, tütüyor gözyaşı döküyordu. Sonra da Medine’de kalmaya tahammül edemediği için Şam’a gitmeye karar verdi. Hz. Ebû Bekir kalmasını arzu edince, “Yâ Ebâ Bekir sen beni âzad etmemişmiydin, eğer kendin için âzad etmişsen kalayım, Allah için âzad etmişsen müsâade et gideyim” dedi. Hz. Ebû Bekir “istediğin yere gidebilirsin” diyerek müsâade etti. Böylece Şam’a gidip orada yerleşti.
Hz. Ebû Bekir devrinde orada yapılan savaşlara katılıp cihad etti. Hz. Ebû Bekir’in vefâtından sonra da Şam’da kalıp, Hz. Ömer’in Şam taraflarında yaptığı savaşlara katıldı. Hicretin onaltıncı senesinde Hz. Ömer ordusuyla Şam’a gelmişti. Bilâli Habeşî de orduya katılıp Kudüs’e gitmişti. Burada Hz. Ömer, Peygamberimizin vefatından beri ezan okumayan Bilâli Habeşî’ye ezan okumasını rica etmişti. Hz. Ömer’in ısrarına dayanamayıp ezan okumaya başlamıştı. O ezan okumaya başlar başlamaz Hz. Ömer ve orada bulunan Eshâb-ı kirâm, Peygamberimizin zamanını hatırladılar. Hepsi kendinden geçmiş gözyaşı döküp ağlamışlardır.
Hz. Bilal, şu hadisleri rivayet etmiştir: “Gece badetine devam edin; zira bu, sizden önceki salihlerin ibadetidir. Çünkü, gece ibadeti, Allah’a yakınlık ve günahlara kefaret olup, insanın bedenini hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.” “Ey Bilâl, zenin olarak değil fakir olarak öl” buyurdu.
“Beni ziyaret etmeyecek misin Yâ Bilâl”
Bilâli Habeşî hazretleri, Şam’da iken bir gece rüyasında Peygamber efendimizi görmüştü. Peygamberimiz “Beni ziyaret etmeyecek misin Yâ Bilâl” buyurdu. Bunun üzerine hemen Medine yoluna düştü. Medine-i münevvere’ye gelince doğruca Peygamberimizin kabri şerifine gidip, Ravda-i mutahharaya yüzünü, gözünü sürerek ziyaret etti. Resûlullah ile geçirdiği günleri hatırlayıp, hasret ve muhabbet gözyaşları dökerek uzun müddet ağladı.
Bu sırada Peygamber efendimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin onu görüp boynuna sarıldı. Bilâli Habeşî’nin Medine’ye bu gelişinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin bir ezan okuması için çok ısrar etti. Bilâli Habeşî bu ısrara dayanamayarak bir gün sabah namazı vaktinde ezan okumaya başladı. Peygamberimizin mescidinden Bilâli Habeşî’nin sesiyle yükselen ezanı duyan Eshab-ı kirâm yerlerinden fırlayıp, kadın, erkek, çoluk, çocuk hep sokaklara dökülmüşlerdi.
Hepsi Resûlullah ile yaşadıkları saâdetli günleri, Bilâli Habeş^ı’nin okuduğu ezan sedalarıyla hatırlayıp ağlaşmışlardı. Fakat Bilâli Habeşî ezanda “Eşhedü enne Muhammeden resûlullah” derken, Peygamber efendimizin mübârek ismi geçince hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ezanı tamamlamak için kendini zorladı, gene gözyaşlarını tutamadı. Böylece ağlaya ağlaya ezanı bitirdi.
O gün Eshab-ı kirâm sanki Resûlullahın bulunduğu günlerden bir gün yaşadı. Peygamberimize olan hasretleri ve derin muhabbetleriyle ağlaştılar, o günleri yâd ettiler. Bu ezan Bilâli Habeşî’nin okuduğu son ezan oldu. Birkaç gün Medine’de kaldıktan sonra Şam’a döndü. Fakat yolda çok hastalanıp evine güçlükle varabildi. Bu hastalıkla ömrünün son günlerini geçirdi ve vefât etti.
Vefât edeceği sırada büyük bir sevinç içinde “Oh ne tatlı artık Resûlullah ve arkadaşları ile buluşacağım” demiştir.
Bilâli Habeşî bir gün Mescidi Nebîde iken büyük bir neş’e ile coşuyor, yerinde duramıyordu. Hz. Ömer bu halini görüp ne yapıyorsun Yâ Bilâl Mescidde böyle yapılır mı? Dedi. Bu sırada Peygamberimiz de Mescidde oturuyordu. Bilâli Habeşî Resûlullaha soralım Yâ Ömer dedi. İkisi birlikte Peygamberimizin yanına varıp oturdular. Durumu arzettikten sonra Peygamberimiz Bilâli Habeşî’ye bu halinin sebebini sordu. Bilâli Habeşî nasıl sevinip, neşelenmeyeyim Yâ Resûlallah , Allahü teâlâ bana hidayet nasib etti. Halbuki Kureyşin ileri gelenlerinden niceleri inadları sebebiyle bu hidayetten ve ebedi seadetten mahrum kaldılar. Onlara da hidayet nasib olmadı, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ona dokunulmamasını ve sevinip neşelenmesinde serbest olduğunu tasdik buyurdu.
İki kanatlı Ca’fer-i Tayyar hazretleri
Peygamber efendimiz, 36 yaşlarında bulundukları sırada Hicaz topraklarında şiddetli bir kuraklık ve açlık hüküm sürüyordu. Hemen herkes her geçen gün bunun ağırlığını daha çok, daha derinden hissediyordu.
Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib, kalabalık bir ailenin reisiydi. Ailesini geçindirecek bir servete sahip değildi. Bunun için geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu. Peygamber efendimiz, küçük yaşından beri yanında büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına bu sıkıntılı zamanında bir yardım yapmak, onun geçim yükünü hafifletmek istiyordu.
Bu sebeple, amcalarının en zengini olan Hz. Abbas’a bir gün: “Ey amcam biliyorsun ki, kardeşin Ebû Tâlib’in çok çocuğu vardır. İnsanların uğradığı şu kıtlık ve açlığı da görüyorsun. Haydi, Ebû Tâlib’e gidelim, onun aile yükünü biraz hafifletelim. Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben yanıma alayım, birisini de sen yanına alırsın. Evlatlarından iki tanesini onun üzerinden almak kâfi gelir” diye buyurdu.
Hz. Abbâs: “Olur” deyince, kalktılar. Ebû Tâlib’in yanına vardılar. Ona; “Halkın, içinde bulunduğu kıtlık ve darlık kalkıncaya kadar, senin çocuklarından bir kısmını yanımıza alıp yükünü hafifletmek istiyoruz.” buyurdular. Ebû Tâlib, “Oğullarımdan Akâl’i ve Tâlib’i bana bırakıp, istediğinizi alabilirsiniz” dedi. Böylece Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi, Hz. Abbâs da Hz. Câfer’i yanına aldı.
Birgün Ebû Tâlib, oğlu Câfer ile şehrin dışında yürürken Hz. Peygamberimizi gördü. Hz. Ali ile beraber namaz kılıyorlardı. Ebû Tâlib oğlu Cafer’e, “Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla” dedi.
Câfer gidip, Hz. Ali’nin yanında namaza durdu. Namazdan sonra, Peygamber efendimiz, Ona duâ etti. “Hak teâlâ, sana iki kanat versin. Cennette onlar ile uçarsın” buyurdu. Allahü teâlâ bu duâyı kabul etti. Hz. Câfer, Mü’te gazâsında, şehid olmakla şereflendi
Hicri 8. (m. 629) yılda, üçbin askerle, Şam civarında (Mû’te) denilen yerde Rumlarla harb ederken şehid olduğunda, 41 yaşındaydı Hz. Cafer. O gün yetmişden fazla yara almıştı.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 MEŞHURLARIN SON SÖZLERİ - I
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:54 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

MEŞHURLARIN SON SÖZLERİ - I

Sevgili Peygamberimiz; MUHAMMED ALEYHİSSELAM’ın
son sözleri
Alemlerin efendisi, hastalığı ağırlaşıp, şiddetli ağrılarının olduğu gün, Eshabını mescidde toplayıp,“Ey Eshabım! Bilmiş olunuz ki, aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa, benden istesin. Benim yanımda sevgili olan, benden hakkını istesin veya helal etsin ki, Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım” buyurdu.
Sonra evine çekildi. Alemlerin efendisi, artık son anlarını yaşıyordu, mübarek dudaklarından,
“Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların üzerlerine elbise giydiriniz, karınlarını doyurunuz. Onlara yumuşak konuşunuz. Namaza, namaza devam ediniz. Kadınlarınız ve köleleriniz hakkında Allahü teâlâdan korkunuz!.. Ey Allah’ım! Beni yarlıga! Bana rahmetini ihsan eyle!.. Beni Refik-i ala zümresine kavuştur!..” cümleleri döküldü.
Cebrail aleyhisselam gelince de ona; “Allahü teâlâ kat üç muradım vardır: Biri; ümmetimin günahkarlarına beni şefaatçı etmesi, ikincisi; dünyada yaptıkları günahlardan dolayı onlara azab etmemesi, üçüncüsü; Perşembe ve Pazartesi günleri ümmetimin amellerinin bana arzedilmesidir.” buyurdu.
Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabul edildiği haberini verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz rahatladı. Son nefesinde bile “Namaza! Namaza! Ellerinizdeki kölelerinize...” diye tavsiyede bulunmaktan geri durmamakta idi. eygamberimizin en son sözü “Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allah’dan korkunuz!” buyruğu oldu.
Rebiül’evvel ayının on ikinci Pazartesi günü kuşluk vakti, Hz. Aişe, şifa bulması için dua edince, Peygamberimiz “Hayır! Ben, Allah’dan, Refik-ı ala zümresine katılmayı Cebrail, Mikail ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!Ey Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur! Ey Allahım! Bana, rahmetini ihsan et! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur!” diyerek duaya devam ediyordu. Sonra, gözü evinin tavanına doğru dikildi ve “Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kat!” diye dua etti. Sonra da gözlerini kapadı...
Veda hutbesi
Peygamber efendimiz, miladi 632 hicri 10 yılında, Zilkade ayında hac için hazırlık yapmalarını emir buyurdu. Kırkbini aşkın, Eshabıyla o sene hacca gitti.
Arefe günü, Arafatta, devesi Kusva üzerinde, hutbe irad etti. Bu hutbeye Veda Hutbesi denildi. Çünkü bu seneden sonra, bir daha hac etmek nasip olmadı. İşte bu hutbesinde, Resûlullah efendimiz, şöyle buyurdu:
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemiyeceğim.
Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.
Eshabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulanmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Eshabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, o ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlânın emriyle, faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.
Eshabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu (amcamoğlu) Rebia’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Harbedebilmek için haram ayların yerlerini değiştirmek, şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kâfirlerin kendisiyle dalalete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene, helal olarak kabul ettikleri (bir ayı), öbür sene haram olarak ilan ederler. Cenab-ı Hakk’ın helal ve
haram kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram ederler.Hiç şüphe yok ki, zaman, Allahü teâlânın yarattığı gündeki şekil ve nizamına dönmüştür. (Devamı yarın)
Veda hutbesi (2)
Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurma gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlânın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile mahremiyetinizi, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini te’min etmenizdir.
Ey müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet, Allahü teâlânın kitabı Kur’an-ı kerimdir. (Başka rivayetlerde; “Sünnetim” ve “Ehl-i beytim” diye de bildirilmiştir.)
Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz! Müslüman, Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
Eshabım! Nefsinize (kendinize) de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.
Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sahibine hakkını (Kur’an-ı kerimde) vermiştir. Varise, vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahud efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allahü teâlânın gazabına, meleklerin ve bütün Müslümanların lanetine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ile şehadetlerini kabul eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!...” Eshab-ı kiram; “Allahü teâlânın dinini tebliğ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bize vasiyet ve nasihatte bulundun, diye şehadet ederiz” dediler.
Bunun üzerine Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mübarek şehadet parmağını kaldırarak cemaat üzerine çevirip indirdiler ve; “Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab!” buyurdular.
Hz. Ebu Bekir’in son sözleri
Hz. Ebû Bekir’in hastalığı ağırlaşmıştı. Mescide çıkamıyordu artık. Ziyaretine gelenlere o gece gördüğü rüyasını anlattı: “Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbiseyi giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyorum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim...”
Rüyasını anlattıktan sonra Eshab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare edip, hazret-i Osman’a şu vasiyeti yazdırdı: “Ben Ömer ibni’l Hattab’ı hilafete seçtim. Onu dinleyin, ona itaat edin. Sizin için hayırlı olanı tespitte kusur etmedim. Eğer sabır ve adaletle hükmederse beni tasdik etmiş olur. Böyle yapmazsa ben gaybı bilemem, mazurum. Ben ancak hayır murad ettim. Herkes amelinin cezasını bulur. "
Kendisinden nasihat istediklerinde,” Yakında size pek ziyade rızık kapıları açılacak. Birkaç günlük ömre aldanıp da yarın Cenab-ı Hakkın huzurunda mahcub olmayın” buyurdu.
Hazret-i Ömer, halifeliği müddetince, devlet malı olarak yanında, sadece bir köle, bir deve bir de kaftan bulundurmuştur. Vefat etmeden önce kızı Hz. Aişe’ye şunları söyledi: “ Halife olalıdan beri, Müsümanların parasını kullanmadım. Herkesin yediği sıradan yemekleri yedim. Kaba elbiseler giydim. Devletin malı olarak, Müslümanların ihtiyaçlarını görmek için, bir köle, bir deve bir de kaftan kullandım. Vefatımdan sonra bunları Ömer’e gönder.”
Hazret-i Ömer’i çağırıp şunları söyledi: “Ben ümit ediyorum ki, bu gün vefat ederim.Sen hemen halkı cihada davet eyle! Dinin emrini yerine getirmede sizi hiçbir musibet mani olmasın.
Resulullahın vefatında benim ne yaptığıımı gördün. Halbuki insanlara onun gibi bir musibet görmemişlerdi...”
Dediği gibi oldu. O günün gecesi akşam ile yatsı arasında hasret kaldığı Resulullaha kavuştu. Son sözü: “ Teveffeni Müslimen ve elhıknî bissalihıyn” (Yusuf/101)yani, Ya Rabbi, Müslüman olduğum halde ruhumu al ve beni salihlere ilhak eyle!” ayeti oldu.
“Müminlerin sığınağı idin!”
Hazret-i Ebu bekir vefat edince, herkes ağladı. Hz. Ali, ölüm haberini işitince, ağlayarak geldi kapı önünde durup şunları söyledi:
Yâ Ebâ Bekir! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşâviri idin. Önce İslâma gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idi. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin.
Resûlullahın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun. İkrâmda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ismi ile şereflendirdi.
Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzurunda, harplerde, O’nun yanında idin, O’nun ümmetinin halifesi, O’nun dininin kouyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Resulullahın yolunu tuttun.
Eshâbın az konuşanı ve en beliği, edibi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlünh erkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslâma sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın. İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin.
Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münafıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler vresin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun”
Eshâb-ı kirâmın hepsi, sessizce, Hz. Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.
“Kendinizi iyi tanıyın!”
Hazret-i Ebu Bekir şu nasihatlarda bulundu:
“Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasihat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelam hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helâk olmuştur. Büyüklenmekden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..
Çalışın ve nefislerinizi, içinde yer alacakları ölüm ötesi için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah’ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın.Çünkü, Allahü teâlâ, “ Mahşer gününde herkes,dünyada hayır ve kötülük olarak yaptığı her şeyi hazır bulacak ve isteyecek ki, kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyendir.”
O halde, Allah’tan korkun, O’nun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız. Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun.
Allah’ım! Bizleri de o âlemlerin Efendisine salât ve selâm etmekle şereflendir, bizleri onun havzından su içen bahtiyarlardan kıl! Allahım, sana boyun eymemiz hususunda bize yardımcı olu! Bizleri düşmanlarımız karşısında muzaffer kıl!”
“Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı pişman olur. “
“Allah’tan Af ve afiyet isteyiniz. Çünkü, mümine İslamdan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Allaha teâlâ size dünyayı fethettirecek, açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!”
Hazret-i Ömer’in son sözleri
Hz. Ömer, 645 yılının son ayında Ebû Lü’lü Firuz adında Yahudi bir köle tarafından namaz kılarken şehid edildi. Bu köle Hz. Ömer’e gelip efendisinden alınan verginin çok olduğunu iddia etti. Hz. Ömer, “Senden alınan miktar fazla değildir” dedi.
Hz. Ömer’in bu sözüne razı olmayıp, düşmanlık gösteren Firuz, Hz. Ömer’e kastetmeyi plânladı. Görünüşteki sebep böyle görünmekle beraber işin isası böyle değildi. İran casusu olarak aldığı emri yerine getiriyordu. Hz.Ömer bir gün esnaf teftişinde iken, Firuz’a, “ Duydum ki, senin değirmen yapmanda üzerine yokmuş” deyince, “ Şayet sağ kalırsam,sana öğle bir değirmen yapacağım ki, doğda ve batıda herkeks ondan bahsedecek” demişti. Hz. Ömer ‘de, “ Vallahi bu beni tehdit etti” buyurmuştu. Buna rağmen açıkca suç teşekkül etmediği için cezalandırmamıştı.
Hz Ömer ile vergi tartışmasından bir gün sonra elbisesi içine bir hançer saklayıp, sabah namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeye başladı. Hz. Ömer safları düzeltip tekbir alarak namaza durur durmaz, Firuz yerinden fırlayıp Hz. Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden biri karnına isabet etti. Firuz bir kişiyi daha yaralayıp kaçtı ve yakalanmadan önce intihar etti. Hz. Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet sonra ayılıp “Katilim kimdir? diye sordu. Ebû Lü’lü Firuz olduğu söylenince “Allah’a şükürler olsun ki bir Müslüman tarafından vurulmadım...” dedi.
Ağır öldürücü bir darbe alan Hz. Ömer’e kendisinden sonra oğlu Abdullah bin Ömer’i halife tayin etmesi iistenince, “Bir aileden bir kurban yeter!” buyurdu. Kendinden sonra halife olacak kimsenin tayini için Eshâb-ı kirâmdan, Cennet ile müjdelenenlerden altı kişiyi seçti.
Bundan sonra oğlu Abdullah’a “Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye git ve O’na Ömer İbni Hattab’ın selâmını söyle, müminlerin emiri deme, ben bugün müminlerin emiri değilim. O’na Ömer, sahibinin yanına defnedilmek için izin istiyor de!” buyurdu.
Hz. Âişe, izin verince “Bu benim en büyük dileğimdi” buyurarak çok memnun oldu. Vefat ederken oğluna, “Başımı yastıktan al da yere koy, umulur ki, Cenab-ı hak, beni bu halimden dolayı merhamet edip affeder!” Yaralandıktan yirmidört saat sonra kelime-i şehadet getirerek vefat etti.
“Nimetin kıymetini bilin!”
Hz. Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Zamanında çok fetihler oldu. O’nun zamanında sekiz bin câmide Cum’a namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse, zafer bulup, sağ salim olarak ganimetle dönerdi. Ordusunun mağlup olduğu görülmemiştir. Çünkü çok hazırlıklı, tedbirli ve adâletli hareket ederdi.
Kuvveti, adâleti, askerleri üç kıtayı titreten İslâm halifesini görmeye gelenleri hayrette bırakmıştı. Kudüse geldiğinde orada bir hutbe okudu ve buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, bizi İslâm dini ile şerefli kıldı. Muhammed aleyhisselâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adavetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı.
Ey müslümanlar, bu büyük nimete hamd ediniz. Zirâ böyle yapmamız, nimetin artmasına sebep olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim” Sizlere kendisinden başka her şey fâni olan, kendisi Bâki olan, Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. O’na itaat eden evliyasından olur. O’na isyan edenin ahireti yok olur.
Ey insanlar, mallarınızın zekâtını veriniz, böylece kalblerinizi ve nefislerinizi temizlersiniz. Allah’tan başka hiçbir mahluktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz. Öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı olan dinini muhafaza eder. Saîd olan başkasının nasihat ve öğüdünü kabul eder. İslâmiyete, Resûlullah’ın sünnetine yapışınız. Kur’ân-ı kerîm’in emirlerine uyunuz. Zira O’nda dertlere deva ve sevâb vardır.”
Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hz. Ebû Bekir’dir. Ondan sonra Hz. Ömer’dir. Hadîs-i şerifte buyuruldi ki: “Cebrâil bana gelip dedi ki: “Ömer’in ölümü üzerine bütün İslâm âlemi ağlayacaktır.”
Hz.Ömer’in nasihatı: “Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samimi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zinetdirler. Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanlarından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır.
“İzzeti, şerefi başka yerde aramayız!”
Hz.Ömer’in güzel sözleri:
“Hz. Ömer bir defasında Şam’a gitmişti. Orada giydiği eski elbiselerden dolayı söz edildiğini duyunca “Biz İslâmiyet ile izzet bulduk, izzeti, şerefi başka yerde aramayız.” buyurdu. Yolu bir mezbeleden geçse, orada durur ve: “İşte hırsla sarıldığımız dünya” derdi. Dul kadınlara, yetimlere sırtında un taşırdı. Bu halini gören biri: Bırakın biz taşıyalım deyince, Hazreti Ömer: “Ya kıyamet günü günahımı kim taşır” buyurdu.
“Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.”
“Çok gülenin heybeti azalır. Çok şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır. Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.”
“Hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu bilemediğim için darlık (fakirlik) ve bolluk (zenginlik) günlerimin hiçbirine aldırış etmedim.”
“Amellerin efdali farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyyetdir.”
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce tartınız.”
“Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyaya ait işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.”
“Tevbe edenlerle oturun, onların kalbleri yumuşak olur.”
“Tevazunun başı, bir müslüman ile yolda karşılaşırsan ilk önce selamı senin vermen, bir mecliste en geride oturmaya razı olman ve şöhretten uzak durmandır.”
“İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyası için satandır.”
“Allahü teâlâ başkasına acımayana acımaz, affetmeyin affetmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.”
“Tevbe’den maksad günahı bilip yapmamaktır. Amel-i salihte bulunmaktan maksad, kendini beğenmemektir. Şükürden maksad, aczini itiraf edip kulluğu bilmektir.”
“Mescidde oturan kimse, Allahü teâlâ’nın huzurunda bulunuyor demektir.”
“Helâlin onda dokuzunu harama düşmek korkusu ile terk ederdik.”
“Bana ayıplarımı, kusurlarımı söyleyen kimse Allahü teâlânın merhametine kavuşsun.”
Hazret-i Osman’ın son sözleri
Dört büyük halifeden Hz. Osman zamanında fitne, anarşi hızla yayılmaya başlamıştı. İslâm düşmanları, çeşitli dedikodular çıkararak, fitne ve fesadı yaymak teşebbüsüne geçtiler. Fitnenin ve fesadın en büyük kaynağı Mısır’da idi. Buradaki fitne hareketini, Yemenli bir Yahudi olan Abdullah İbni Sebe adındaki bir münafık yapıyordu.
Kurduğu gizli teşkilâktla, cahil ve başı boş Mısır kıbtilerini aldatarak bir çapulcu alayı topladı. Âsilerden onüçbin kişi, Medine-i münevvere şehrini sarmağa kadar ileri gidip, halifeye, hilâfetden çekilmesini zorladılar.
Hz.Osman ise, “ Resulullahın bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam” buyurdu. Fakat, âsîler ısrarlıydılar.Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Kuşatma, kırk gün devam etti.
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selam hazretleri bu hali şöyle anlatır:
“Kuşatmada altında bulunan Hz. Osman’ı ziyaret etmek üzere yanına gittim. Bana rüyasını anlattı: “Kardeşim bu gece rüyamda şu pencereden Resûl-i Ekrem’i gördüm bana “Osman seni muhasara ettiler öyle mi?” diye sordu. Ben de “Evet yâ Resûlallah” dedim. Resûl-i Ekrem “Seni susuz bıraktılar, öyle mi?” diye tekrar sordular. Ben de “Evet yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem bana bir bardak su verdi ve ben de o suyu içtim. Hatta soğukluğunu göğsümde duyarcasına kandım. Sonra Resûl-i Ekrem bana “İstersen seni onlara galip getirelim. İstersen iftarı bizim yanımızda yap” buyurdu. Ben de Resûl-i Ekrem’in yanında iftarı tercih ettim” dedi.
Hz. Osman âsilere sordu: “ Benim de orada bulunduğum bir zamanda Efendimiz, “Ey Şebir dağı dur. Zira senin üzerinde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehidden başka kimse yoktur” buyurmadı mı? “ Onlar: “Vallahi doğru söylüyorsun” dediler. Hz. Osman “Allahü Ekber” diye tekbir aldıktan sonra: “Kâ’be’nin abbi hakkı için şahid olun ki, ben şehidim” dedi.
Şam valisi Hz. Muaviye, işin ciddiyetini görerek, asker gönderme teklifinde bulununca,”Hasbünallah ve ni’mel vekil” Allah bana kafidir, O ne güzel vekildir, buyurdu.
Asiler, komşu duvarından aşarak içeriye girdiler. Hz.Osman oruçlu olup, Kur’ân-ı kerîm okuyordu üzerine saldırıp şehid ettiler. Kan damlaları, “ Allah sana kâfidir” mealindeki ayet-i kerime üzerine düştü. Son sözü, “Yâ Rabbi Ümmet-i Muhammed arasındaki tefrikayı kaldır ve kendilerini birleştir” diye üç kere duâ etmek oldu. Kelimeyi şehadet getirerek vefat etti. Abdullah bin Selâm diyor ki: “Hz. Osman bu şekilde duâ etmeseydi, kıyamete kadar Müslümanlar bir araya gelemezdi.”
“Ahlâkı bana en çok benzeyen odur.”
Hz. Osman daima adaletli davrandı. Müslümanların rahatı için büyük titizlik gösterdi. Fitne hareketine birtakım ithamlarla başlayan âsilerin her türlü bozuk iddialarına, ikna edici cevaplar verip, delillerini gösterdi. Fakat âsilerin maksadı karışıklık çıkarmak ve fitne yaymak olduğundan Hicret’in 35’nci yılında Hz. Osman’ı şehid ettiler. Peygamber efendimiz onun hakkında “Her peygamberin Cennetde bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman’dır.” buyurmuştu.
Birgün Resûlullah efendimiz yakında meydana gelecek fitneleri zikir ediyordu. O sırada oradan bir kişi geçiyordu. Server-i âlem: “O fitne günü bu şahıs hidayet üzere olacaktır.” buyurdular. Kalkıp o şahsa baktım. Osman bin Affân idi.
O şahsı Resûl-i Ekrem’e göstererek “Yâ Resûlallah. Bu mudur?” diye sordular. “Evet” buyurdular. Yine aynı hususta Âişe-i Sıddıka’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte “Yâ osman! Allah sana (hilâfet denen) bir gömlek giydirecek. Eğer münafıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşasıya kadar sakın onu çıkarma” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hz. Osman muhasara edildiği zaman kendisi halifelikten çekilmemiştir.
Hz. Osman, edep, haya timsali bir zattı. Resûlullah kızı Rukıyye’yi Osman’a verdikten bir zaman sonra kızına “Osman bin Affanı nasıl buldun” dedi. Hayırlı, iyi gördüm dedi. “Ey canım kızım. Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur.” buyurdu.
Hz. Osman bir defasında Resûlullahın evinde hiç yiyecek kalmadığını işitmişti. Hemen bir semiz koyun, bir miktar bal ve bir çuval un alıp, Hz. Âişe’nin evine götürdü. Hz. Âişe’ye şöyle dedi: “Ey müminlerin annesi, Resûl-i Ekrem’in bunu diğer hanımları arasında paylaştıracağını zannediyorum. Hiç paylaştırmasın çünkü ben onlara da bunların aynısını gönderdim.” dedi. Peygamberimiz eve gelip durumu öğrenince “Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş gelecek, gizli, aşikâr bütün günahlarını affet” diyerek duâ etti.
Hz. Osman buyurdu ki:
“Ölümü bilip gülene, dünyanın fani olduğunu bilip ona rağbet edene, işlerin takdirle olduğunu bilip, istediği olmayınca üzülene, hesaba inanıp mal toplayana, Cehenneme inanıp günah işleyene, Allahü teâlâya inanıp dünya ile rahatlıyana, şeytanı düşman bilip, ona itaat edene çok şaşarım!”
“On şey zayi olmuştur... “
Hazret-i Osman’ın hikmetli sözleri:
“On şey çok zayi olmuştur: suâl sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabul edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, infâk edilmeyen mal, binilmeyen vasıta, dünyayı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür”
“İnsanların en iyisi Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden razı eden, içine girmeden önce kendi kabrini en güzel yapandır.”
“İnsanların en iyisi, dünya onu terk etmeden, dünyayı terk edendir. Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden râzı edendir.”
“İbadetin tadını dört şeyde buldum: Allahın farz kıldıklarını yapmada, yasaklarından sakınmada, Allahdan sevâb bekleyerek emr-i ma’rûf yapmada ve Allahın gadabından kaçınarak nehy-i münker etmede.”
“Dört şey vardır ki, dışı fazilet, içi farzdır: Sâlihlerle düşüp kalkmak fazilet, onlara uymak farz; Kur’ân okumak fazilet; onunla amel farz; kabir ziyareti fazilet, kabir için hazırlanmak farz, hasta ziyareti fazilet, vasıyyetini almak farzdır.”
“Beş vakit namazı vaktinde devam üzere kılana dokuz şey ikram edilir: Allah onu sever, bedeni sağlam olur, melekler onu korur, evine bereket iner, yüzünde salihler simâsı olur, Allahü
teâlâ kalbini yumuşatır, sıratı parlak şimşek gibi geçer, Allahü teâlâ “Onlar için korku ve üzüntü yoktur” zümresine onu ilhak eyler, Allahü teâlâ onu Cehennemden korur.
Hz. Âişe validemiz anlatır: Resûlullah evinde yatıyordu. Hz. Ebû Bekir kapıya gelip izin istedi. Habib-i ekrem izin vrediler. Hallerini değiştirmediler. Sonra Hz. Ömer gelip izin istedi. Ona da izin verdiler ve mübarek baldırlarının bir kısmı açık olarak yattıkları vaziyette sohbet ediyorlardı. Hz. Osman gelip izin isteyince, Resûl-i Ekrem oturdu ve örtündü. Böyle yapmasının sebebini sorduğumda buyurdu ki:: “Meleklerin hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmez miyim?” buyurdular. Bir rivâyette ise Resûlullah “Osman çok hayâ sâhibi bir kimsedir. Eğer o halde izin verseydim içeri girip söyleyeceğini anlatmazdı.” buyurmuştur.
Hazret-i Ali’nin son sözleri
Hazret-i Osman zamanında çıkan fitne ateşi Dört büyük halifenin sonuncusu olan Hazret-i Ali zamanında da devam etti. Bunun için beş sene süren hilafeti zamannıda sükun ve huzur bulamadı.
Zamanındaki fitne ocağı olan Haricilere savaşmış ve hepsini de perişan etmişti. Bunlardan, kin ve intikam ateşiyle dolu olanlar, zaman zaman bir araya gelerek, nasıl intikam alacaklarını planlıyorlardı. Sonunda; Hz. Ali , Hz. Muaviye ve Hz. Amr bin Âs’ı öldürmeğe karar verdileri. Hz. Ali’yi , Abdurrahman bin Mülcem öldürecekti.
İbnü Mülcem, Hazret-i Ali’i kollamağa başladı. Bir gün sabah namazından önce Halifenin geçeceği yola pusuya yattı. Hz. Ali’nin geldiğini görünce İbni mülcem âniden arkadan üzerine atılarak zehirli kılıcını indirdi.
Hz. Ali ağır yaralıydı. Durmadan kan kaybediyordu. O vaziyette iken bile yanındakilere dönerek, camie gidip sabah namazını kılmalarını, vakti geçirmemelerini söyledi. Namazı kıldırmak için de yerine vekil tayin etti.
Oğlu Hz. Hasan’ı yanına çağırarak:“Bunun yemeğini yedirip istirahatini de temin edin. Eğer yaşayacak olursam ya affederim veya cezasını veririm. Eğer ölürsem, cezasını verin fakat aslâ haddi tecavüz ederek Müslümanların kanlarına girmeyiniz. Zira Allah haddi tecavüz edenleri sevmez” buyurdu.
Kendisine, “Yâ Emire’l mü’minin, şayet size bir hal olursa oğlun Hasan’ı halife saçelim mi?” diye sordular.“Ben bu hususta sizlere ne emrederim ve ne de nehyederim. Siz işinizi daha iyi bilirsiniz. Resûl-i Ekrem’in bu meseleyi bıraktığı gibi ben de bırakacağım.” buyurdu.
Durumu gittikçe ağırlaşyordu. Devamlı olarak kelime-i tevhid ile âyet-i kerimeler okuyordu. Bir ara yanına oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çağırdı. Onlara şu şekilde nasihatta bulundu:
“Evlâtlarım! Sizlere Allah’a karşı müttaki olmanızı vasiyet ederim. Daimâ doğru söyleyin ve yetimlere acıyın. Âhiret için iyi ameller işleyerek sıkıntıya düşenlerin imdâdına koşun. Zâlimin hasmı olup mazluma daimâ yardım edin. Allah'n kitabı ile amel edin ve Allah yolunda olmaktan sizi hiçbirşey alakoymasın.”
Bu nasihatlerden sonra Hz. Ali âyet-i kerimeler okumağa başladı. Vefatında, son sözü “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” oldu.
“Benim gördüklerimi sen görmüş olsan...”
Hicretin kırkıncı yılının Ramazan-ı şerîf ayının onyedinci Cuma günü sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir haricî tarafından başına zehirli bir kılıçla vurularak yaralanan Hz.Ali iki gün sonra altmışüç yaşında iken şehid edildi. Techiz ve tekfini, oğlu Hz. Hasan tarafından yapılmış ve namazı edâ olunduktan sonra Kûfe’nin kabristanı sayılan Necef’e defnedilmiştir.
Amr İbni zi-Mürr el-Hemadânî şöyle anlatır: Hz. Ali, Kûfe’de kılıç darbesini aldıktan sonra huzuruna girdim. Başını bir şey ile sarmıştı. Dedim ki: “Ey mü’minlerin emiri! Yarayı bana gösterir misin? Hemen sargıyı açtı. Baktım. Bir şey yok, hafif bir yaradan ibâret, dedim.
Hz. Ali: “Evet sizden ayrılmaktayım” dedi. Kerîmesi Ümmü Gülsüm perde arkasından ağlamaya başlamıştı. Hz. Ali: “Kızım sükût et! Eğer benim gördüklerimi görecek olsan ağlamazsın” dedi. “Yâ Emire’l-Mü’minin, ne görüyorsun?” diy esordum. Buyurdu ki: “İşte bunlar melekler ile nebîler cemâati; işte bu da Muhammed aleyhisselâm! Yâ Ali, müjde sana, teveccüh etmekte bulunduğun hâl, şu içinde bulunduğun halden daha hayırlıdır, diye buyuruyor.”
Hz. Ali, İbni Mülcem tarafından yaralandığında oğlu Hz. Hasan ağlayarak yanına girdi. Hz. Ali: “Seni ağlatan nedir oğulcuğum” dedi. “Nasıl ağlamayayım, sen vefat üzeresin” dedi
Hz. Ali: “Yaptığında sana zarar vermeyecek sekiz tavsiyemi ezberle oğulcuğum” dedi. Hz. Hasan: “Onlar nedir? babacığım” deyince şöyle buyurdu:
“Zenginliğin en iyisi akıl zenginliğidir. En büyük fakirlik de ahmaklıktır. En büyük yalnızlık kendini beğenmektir. En büyük şeref güzel ahlâktır.”
Hz. Hasan “Babacığım bu dört tanesi. Bana diğer dördünü öğret" dediğinde ise Hz. Ali şöyle buyurdu: "Ahmakla arkadaş olmaktan sakın. Sana faydalı olmak isterken zararı dokunur. Yalancı ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir. Cimri ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o kendisine en çok ihtiyaç duydğun anda senden uzaklaşır. Fâsıkla, kötü kimse ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o, çok değersiz bir şeye seni satar.”
“Kendinize Allah yolunda kardeşler edininiz. Çünkü onlar dünya için de, âhiret için de lâzımdır. Cehennem ehlinin “Artık bizim için, ne şefâatçiler, ne de candan bir dost yok.” (Şuarâ, 100-101) sözlerini işitmiyor musunuz?” Hadîs-i şerîfte de şöyle gelmiştir: “Bir kul, Allah yolunda yeni bir kardeş edindimi, Allahü teâlâ da Cennette onun için bir derece ihdas eder.”
“Öyle zaman gelecek ki... “
Hazret-i Ali vefatından önce ileride olacakları şöyle haber verdi:
“İleride öyle zamanlar gelecek ki, kıtâl ve zulümsüz hükümdarlık etmeyen kalmayacak; çılgınlık ve cimrilik etmeden zengin olmak mümkün olmayacak; kişilerin arzularına uymadıkça da insanlarla sohbet etmek mümkün olmayacak. Bu zamana kim yetişecek olur da sohbet ve metânet gösterir ve kendisini korursa, Allahü teâlâ ona elli sıddîk sevâbı verir.”
“Âhir zamanda bir mü’min, halk arasında adını unutturmadıkça rahat edemeyecektir.”
“Öyle zamanlar gelecek ki kötülükleri men edenlerin sayısı, insanların onda birinden az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.”
“Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.”
“İki şey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek.”
“Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz”
“Dünya bir cîfedir, leştir. Ondan bir şey isteyen köpeklerle dolaşmaya dayanıklı olmalı.”
“İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukâbilinde teşekkür edene yapılan iyilikten mizanda daha ağır basar.”
“Arkadaşlarımdan bir grup toplayıp kendilerine bir ziyafet vermem, benim için bir köle azad etmekten daha sevimlidir.”
Peygamber efendimiz, Hz. Ali’ye buyurdu ki: “Yâ Ali altıyüz bin koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veyahut altıyüz bin nasihat mı istersin?” Hz. Ali, “Altıyüzbin nasihat isterim.” deyince, buyurdu ki: “Şu altı nasihata uyarsan, altıyüz bin nasihata uymuş olursun.”
1. “Herkes nafilelerle meşgûl olurken, sen farzları ifâ et.
2. Herkes dünya ile meşgûl olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla. Yani din ile meşgul ol, dine uygun yaşa, dine uygun kazan, dine uygun harca!
3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol!
4. Herkes, dünyayı imâr ederken, sen dinini imâr et, zînetlendir.
5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözet. Allahü teâlâya yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!
6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!”
“Yâ Rabbi, ilimle doldur yumuşak huylu eyle!”
Hz. Muâviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetli, idi. Güzel konuşur, güzel idâreli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimli idi. Arabistan’da şöhret yapmış dört Sahâbiden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmışdı.
Hattâ Hz.Ömer, Hz. Muâviye’de her bakışta “Bu, ne güzel bir Arab Sultânıdır” derdi. Cins atlara biner, kıymetli elbislere giyerdi. Fakat Resûlullah’ın sohbetinin bereketi ile dinden hiç ayrılmazdı. Hz. Ali onun hakkında “Muâviye’nin hakimliğini kötülemeyiniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur.
Birgün Resûlullah hayvanına binip Hz. Muâviye’yi arkasına bindirmişti. Giderken “Yâ Muâviye, bana en yakın hangi uzvundur?” uyurdu. Karnım, deyince “Yâ Rabbi, bunu ilimle doldur ve yumuşak huylu eyle” diyerek hayır duâ buyurdu.
Af ve ihsânı hikâyeler teşkil etmiştir. Yumuşaklığı ve sabrı atasözü hâline gelmiştir. Birgün Hz. Hasan borçlarının çok olduğunu söyleyince, seksen bin altın hediyye etti. Amr İbni Âs’dan
gelen bir mektuba yazdığı cevabta şöyle buyurdu: “Bilmiş ol ki, iyi işlerde düşünerek hareket etmek, insanı daha doğru neticelere ulaştırır. Hedefine ulaşan, acele etmiyendir. Acele eden, hüsrandadır. İşinde sebat eden, isabet eder veya hedefe yaklaşır. Acele olan hataya düşer yahud hataya yaklaşır. Yumuşaklık kendisine kâr etmiyen kimseye, hiddet zarar verir. Tecrübelerden ders almayan şeref kazanamaz.”
Vefatına yakın oğlunu çağırıp şu vasiyeti yaptı: “Oğlum, seni harblerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arapları sana itaat ettirdim. Hicaz halkını gözet, onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi onlardır. Irak’dakileri de gözet! Memurların azlini isterlerse azlet. Şamlıları da gözet ki onlar senin yardımcılarındır. Hüseyn bin Ali mübârek bir zattır. Kûfeliler onu senin karşına çıkarabilirler. Onu, iyi karşıla. Onun bize yakınlığı ve büyük hakkı vardır. Resûlullahın torunudur” dedi.
Buyudu ki: “Herkesi memnun etmek, mümkündür, yalnız hasetçi olanı memnun etmek zordur. Çünkü o ancak haset ettiği şeyin yok olması ile memnun kalır.” “Yumuşaklık gösterin ve tahammül ediniz ki, daima fırsat sizin elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz af edersiniz.”
“Kötülük yapanları da af eyle!”
Hazret-i Muaviye İslamın yayılmasında çok kıymetli hizmetlerde bulundu. Sicistan, Sudan, Afganistan, Buhara, Hindistan’ın kuzey kısmı, Tunus bunun zamanında alındı. Kıbrıs Bisanstan kurtarıldı. Kudüs geri alandı. Yine zamanında, İstanbul kuşatıldı; her sene yüklü vergi vermek şartıyla kuşatma kaldırıldı.
Peygamber efendimiz kendisine , “ Benden sonra ümmetimin yerine hakim olursun. O zaman iyilere iyilik et! Kötülük yapanları da af eyle!” buyurmuştu. Resulullahın bu hayır duasının bereketiyle, İslamiyet Hz. Muaviye zamanıda bu kadar yayıldı.
Büyük İslâm âlimi Abdullah ibni Mübârek’e “Hz. Muâviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye soruldukda “Resûlullah’ın yanında giderken, Hz. Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir” buyurmuştur.
Hz. Muâviye, Peygamberimizden çok hadîs rivâyet etmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden birkaçı şunlardır:
“Allahü teâlâ kime iyilik murâd ederse, onu din âlimi yapar ve dinene zarar verecek şeyleri ona bildirir. Ona doğruyu gösterir.”
“Amel bir kab gibidir, sonu iyi olursa evveli de iyi olur.”
“Ehli kitab, dinlerinde 72 fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise 73 fırkaya ayrılacak, hepsi Cehennemde olacak, yalnız bir tânesi müstesnâ, o da Ehl-i sünnet velcemâattır. Ümmetimden bir kavim ortaya çıkacak ki, bunlar, köpeğin sâhibi peşinden koştuğu bir nefsin arzularına uyacaklardır.”
“Bütün günahları Allah’ın bağışlaması umulur, yalnız müşrik olarak ölenin ve kasden bir mü’mini öldürenin afvolması umulmaz.”
“Ben sâdece bir haznedârım. Her kime gönül hoşnutluğu ile bir şey versem, Allah onu ona hayırlı kılar. Yine her kimse bir şeyi, isteği ve aç gözlülüğü sonucu verirsem, onun durumu yiyip yiyip doymayana benzer.”
“Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur!”
Cenâb-ı Hak, Eshâb-ı kiramın hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Eshâb-ı kiram aralarındaki bazı meselelere rağmen birbirlerini çok severlerdi.İstisnasız Eshabın hepsini sevmek Ehli sünnetin şartıdır. Hz. Muaviye de Eshâb-ı kirâmdan hatta büyüklerindendir. Ayrıca Resulullah efendimizin kayın biradedir. Bunun için O’nun da son sözlerine yer vermeden geçemedik.
Peygamberimizin, “Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl” ve “Yâ Rabbi! Muâviye’ye yazı ve kitab öğret, onu azabından koru” “Yâ Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl” duâlarıyla şereflenmiştir.
Hz. Muaviye vahy katibidir. Vahy katibliğine alınması, Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile olmuştur. Hz. Cebrâil’in getirdiği Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimiz’in mektublarını yazardı.
Peygamber efendimiz namazda rükûdan kalkarken “semiallahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan Hz. Muâviye “Rabbenâ lekelhamd” derdi. Bunu söylemek bütün müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hz. Muâviye Huneyn gazâsında Resûlullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük gazvesine katıldı. Vedâ Haccında bulundu.
Hz. Muâviye ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbede şunları söyledi:
“Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Ben de sizden usandım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Yâ Rab! Sana kavuşmak istiyorum, sana kavuşmamı nasib eyle! Beni mübârek ve mes’ud eyle!”
Hastalığı arttğında “Resûlullah bana bir gömlek giydirmişti. O mübârek gömleği bu güne kadar sakladım. Bir gün kesteği tırnaklarıda bu şişe içine koyup saklamıştım. Vefat ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. O tırnakları da gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine cenâb-ı Hak beni affeder” dedi. Sonra da “Ben öldükten sonra cömertlik ve ihsanda kalmaz, çok kimselerin gelirleri kesilir. İsteyenler eli boş döner. Keşke Zî Tûva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da emirlki, hâkimlik ile uğraşmasyadım” diyerek 680 senesinin Receb ayında Şam’da hayata gözleni yumdu.
Ebû Ubeyde hazretlerinin son sözleri
Hz. Ebû Ubeyde, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Peygamber efendimiz tarafınhdan, “Ümmetin Emini” sözü ile övülmüştür.
Hz. Ebû Ubeyde, bütün savaşlarda bulunup kahramanlıklar gösteren bir kimsedir. Uhud savaşında, Resulullahın mübarek yanağına batan iki demir halkayı dişleri ile çıkardı.
İmana geldiğinde 31 yaşındaydı. O günden vefatına kadar malıyla, canıyla, mevkisi ile İslamiyeti yaymak için çalıştı. Şam orduları komutanı iken adaletiyle Rum halkını hayretler içinde bıraktı.
Hz. Ebû Ubeyde, Uhud, Hendek, Hayber gazâlarında görülmemiş şekilde cenk etti. Mekke’nin fethinde de Peygamber efendimizin yanlarında bulundu.
630 senesinde Peygamberimizin huzuruna Necran’dan bir hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra Resûlullah’ın Peygamber olduğunu kabul ettiler... Ve:
“Yâ Muhammed! Senden râzıyız ne istersen sana verelim. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim!” dediler.
Peygamberimiz de yemin edip, “Gayet emîn bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâbı kirâm emin olarak kimin şerefleneceğini merak ediyorlardı. Resûlullah “Kalk yâ Ebâ Ubeyde!” buyurdu. “Ümmetimin emini budur” diyerek beraber gönderdi. Hz. Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı.
639 senesinde Şam’da veba hastalığı salgın haldeydi. Çok müslümanın ölümüne sebep olmuştu. Hz. Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı, öleceğini anlayınca orada hazır ulunanlara bir vasiyetinin olduğunu bildirdi:
“Namazınızı kılınız. Orucunuzu tutunuz. Sadakanızı veriniz, Haccınızı yapınız. Birbirinize iyilik yapınız. Âlimlere ve büyüklerinize itaat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Hepinize Allahü teâlânın selâmı ve rahmetini, lütuf ve bereketini niyaz ederim. Haydi, yâ Muaz, cemaate namazı kıldır” diyerek gözlerini yumdu. Vefat ettiğinde 58 yaşında vefât etti.
Muaz bin Cebel hazretleri cemaate bir hutbe okudu: “Yemin ederim ki, bugün siz öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, ondan daha dînine bağlı, daha temiz ve merhametli bir kimse görmedim. Dünyaya hiç meyletmeyen, halkına hep iyiliği ve birbirlerini sevmeyi emreden bu mubârek Ebû Ubeyde Hazretlerine hakkınızı helâl edin ve duâ ediniz!”
Hıristiyanları bile şaşırtan adalet!
Hz. Ömer, Hz. Ebû Ubeyde’yi baş kumandan olarak fetihlere devam etmesini emredince, Ebû Ubeyde ordusuyla Humus’a hareket etti. Barış ile Humus’u aldı. Rum Kayseri Herakliyüs’ün büyük ordularını perişan eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak Rumlara halife Hz.Ömer’in emirlerini bildirdi.
Humus şehrini alınca da “Ey Rumlar! Allahın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretenizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmıyacaktır. İslâmiyetin adaleti, aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gleen düşmana karşı müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız.
Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve uşr aldığımız gibi sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir” dedi.
Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beytül-mal emîni Habib bin Müslim’e teslim ettiler. Bir müddet sonra, Herakliyüs’ün, bütün memleketinden asker toplı(Zeker) Antakya’ya
hücuma hazırlandığı haberi alınınca, Humus şehrindeki askerin de merkezdeki kuvvetlere katılmasına karar verildi.
Ebû Ubeyde hazretleri, şehirde memurlar bağırtıp: “Ey hıristiyanlar! Size hizmet etmeği, sizi koumağı söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifemiz Hz. Ömer’den aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bunun için hepiniz Beytül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız. İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır” dedi.
Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve sev emüslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı İslâm askerine casuluk yaptılar. Ebû Ubeyde böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı.
“Ey kardeşim, dünya seni değiştiremedi”
Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah, faziletlerin timsali bir zâttı. Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmazdı. Hz. Peygamberimize muhabbeti pek ziyade idi. Peygamber efendimizden aldığı bir emri yerine getirmek için, canını fedâdan çekinmezdi.Zühd ve takvâ sahibi ve pek merhametli idi. Askerlerine ve halkına çok şefkatli bir baba idi.
Hz. Ömer, Şam’a gittiği zaman, Onu karşılayanlara “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sordu. “Geliyor efendim” diyerek gelmekte olan Hz. Ebû Ubeyde’yi gösterdiler.
Sağlığında, Cennet ile müjdelenen iki sevgili, selâmlaştılar. Hz. Ömer, Ona: “Haydi senin evine gidelim” deyince Hz. Ebû Ubeyde Ona: “Buyurunuz yâ Emir-el-Mü’minin” diyerek evine götürmüştü.
Hz. Ömer, Ebû Ubeyde’nin evinde bir şey görememiş, Ona “Nerede senin eşyan? Burada bir keçe, bir kırba gibi şeylerden başka bir şey yok. Sen Emirsin, senin burada yiyecek bir şeyin yok mu?” dediğinde, Hz. Ebû Ubeyde Ona bir zenbil getirerek birkaç lokma çıkardığında Hz. Ömer ağlamıştı. Sonra da “Ey kardeşim Ebû Ubeyde, dünya herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi” buyurmuştu.
Bir defa Hz. Ömer, Hz. Ebû Ubeyde’nin şahsına dört bin dirhem göndermiş, bu parayı Ona götürecek elçiye “Dikkat et, bakalım, bu parayı ne yapacak?” diye tenbih etmişti. Hz. Ebû Ubeyde bu parayı aldıktan sonra onu hemen askerleri arasında taksim etmişti. Elçi, geri dönünce hâdiseyi anlatmış. Hz. Ömer de “Hamd olsun ki müslümanlar arasında böyle insanlar var.” demişti.
Resûlullah efendimiz Ebû Ubeydeyi Cizye mallarını toplaması için Bahryen’e göndermişti. Eshabı kiram Medine dönüşünde bir sabah namazı vakti kendisini karşılamaya çıktılar.
Resûlullah efendimiz eshâbını bu halde görünce, gülümseyerek onlara: “Öyle sanıyorum ki siz, Ebû Ubeyde’nin hayli dünyalıkla geldiğini duydunuz, Onu sevinçle karşılıyorsunuz!) buyurdu. Onlar da: “Evet yâ Resûlallah” diye tasdik ettiler.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz “Şâd olunuz ve sizi sevindirecek nimetleri bundan böyle her zaman umunuz! Vallahi bundan sonra sizin, fakir olacağınızdan korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünya nimetlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze de yayılarak onların birbirlerineh haset ettikleri ve nefsaniyet güttükleri gibi sizin de birbirlerinize düşmeniz ve onların helâk oldukları gibi sizinde mahvolup gitmenizdir." buyurdu.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Süfyân-I Sevrî Hazretlerinden Nasihatlar
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:49 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

SÜFYÂN-I SEVRÎ HAZRETLERİNDEN NASIHATLAR


"Ey kardeşim! İlmi, amel etmek için öğren. Alimlere karşı övünmek,

cahillerle münâkaşa etmek, zenginlerin yemeğinden yemek veya

fakirlerin sana hizmet etmesi için ilim öğrenme.

İlminden, ancak amel ettiğin senin lehine, amel etmediğin ise

aleyhinedir.

Zamanımızda hayır yolunda olanlar garib olur. Bundan dolayı üzülme. Rabbinin yolunda dosdoğru devam et. Eğer böyle yaparsan Allâhü Teâlâ sana yardımcı olur, Cebrâil ve sâlih mü'minler de dostun olurlar. Başkalarının ayıplarını araştırmak yerine kendi ayıplarınla meşgul ol. Ömrünü, âhiretin için değil de dünya için harcadığın zaman üzül. Sırtına yüklediğin günahlar için çok ağlarsan kurtulursun. Hayırdan ve hayır ehlinden usanma, onlardan uzaklaşma. Onlar, senin için diğer insanlardan daha hayırlıdır.

Cahillerden ve onların boş ve batıl işlerinden uzaklaş. Cahillerle dost olanlar -Allâhü Teâlâ'nın rahmetiyle korudukları hariç- kurtuluşa eremez.

Sâlihlere kavuşmak istersen, sâlihlerin amellerini işle. Dünyadan payına düşenle yetin.

Seni unutmayan Rabbini sen de unutma. Yaptığın her şeyi takip edip yazan, gizli ve açıkta seni gözetleyen Allâhü Teâlâ'nın vazifeli meleklerinden gafil olma.

Şah damarından daha yakın olan Allâhü Teâlâ'dan hayâ et. Muhtaç ve hakîr olduğunu iyi bil.

Sen bugün varsın, yarın yoksun. Ölümün geldiğini farzet. Gâfil ve cahiller gibi gaflete düşme. Kendin için çok ağla. Eğer düşünürsen gülmen için bir sebep yoktur.

Allâhü Teâlâ, "(Ey gafiller!) Siz gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz." (Necm sûresi âyet 60) buyurarak gülenleri fakat akıbeti için ağlamayı terk edenleri yermiştir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Şâh-I Nakşibend Hazretlerinden (K.s.) Güzel Sözler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:48 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

ŞÂH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNDEN (K.S.)

Silsile-i Saadatın 15. halkası olan Şâh-ı Nakşibend Hazretleri çok zâhid ve verâ sahibi idi. Şüpheli şeylerden kaçınır, bilhassa yemek hususunda buna çok dikkat ederdi. Talebelerini helâl yoldan kazanıp yemeye teşvik eder ve Resûlullâh Efendimiz'in (s.a.v.) şu hadîs-i şerîflerini okurdu:

"İbadet on kısımdır: Bunların dokuzu helâl kazançtır. Kalan biri ise diğer ibadetlerdir."

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, öfkeli, isteksiz olarak ve meşakkatle pişirilen yemeğe el sürmez, kendisi ile beraber olanların da o yemekten yemelerine mâni olurdu. Bir ziyaretinde müritlerinden birisi yemek getirmişti. Yemeğe baktı ve şöyle dedi: "Bunu yapan kimse hamurunu yoğurmasından, pişirip bu hale getirinceye kadar hep öfkeli idi. Ondan yemek bize yakışmaz. Öfke ile yapılan yemekte hayır da yoktur bereket de yoktur. Şeytan bir yolunu bulup ona girer. Bu halde ondan nasıl iyi bir netice alınabilir?"

Bir gün Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinden kerâmet göstermesini istediler. Şöyle buyurdu:

"Bunca günahımıza rağmen yeryüzünde yürüyebilmemizden daha açık kerâmet mi olur!"

Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Resûlullâh Efendimiz'in (s.a.v.) "İnsanların senden görmelerini istemediğin bir şeyi yalnızken de yapma!" hadîs-i şerîflerini şöyle izah etmiştir:

"Hak yolcusunun, boş ve yalnız olduğu yerleri dolu olarak görmesi lazımdır. İnsanların yanında nasıl hareket ediyorsa, yalnızken de öyle hareket etmelidir."

"Bizim yolumuz ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resûlullâh Efendimiz'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine sarılmaktan, Ashâb-ı Kirâm'ın takip ettiği yola uymaktan başka bir şey değildir."

"Dostlarımızın ayıbına bakacak olursak, dostsuz kalırız. Zira hiç kimse beşerî sıfatlardan; ayıp ve kusurdan arınmış olamaz..." "Hakk'a komşu olmak, Hakk'ın yarattıklarına komşu olmaktan evlâdır." (Kaddesellahu Sırrehu'l-Azîz)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Evliya Çelebi'ye Baba Nasihati
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:45 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

EVLİYA ÇELEBİ'YE BABA NASİHATİ

Evliya ,Çelebi'ye ,Baba ,Nasihati

"Oğul, besmelesiz yemek yeme, fakir olursun.

Ser verecek sözün (sırrın) var ise sakın hanımına deme.

Cünüp iken yemek yeme.

Elbisenin söküğünü üstündeyken dikme.

İyi adını kötüye takma ve kötüye yoldaş olma, zararını çekersin.

Gözüm, yürü ileri, kalma geri. Alay bozma, tarla basma, dostların
ayağına sarkma, komadığın yere el uzatma, iki kişi söyleşirken dinleme,
ekmek ve tuz hakkını gözet, nâmahreme bakıp ihanet etme.

Davetsiz bir yere varma, varırsan güvenilir yerde dürüstlere var. Sır saklar ol, her mecliste duyduğun sözleri sakla.

Evden eve dolaşıp söz gezdirme, kınamaktan, koğuculuktan ve çekiştirmekten uzak ol.

İyi huylu ol, herkesle güzel geçin, inatçı ve sivri dilli olma.
Senden ulular önünde gitme, ihtiyarlara saygı göster. Dâimâ temiz olup
dinin yasakladığı her kötülükten kaçın. Beş vakit namazını kıl, iyi
halli ol, ilimle meşgul ol.

Oğul, dünya için nasihatim odur ki, dâimâ zarif ve tok gözlü ol.
Oturup kalktığın vezirlere, devlet adamlarına ve büyüklere varıp dünya
için bir şey isteme, bu yüzden senden nefret edip seni küçük
görmesinler.

Rıza lokmasına kanaat eyle, eline giren malı da israf etme, kanaatle
geçin. Hadîs-i Şerifte 'El-kanâ'atü kenzün lâ yefnâ' (Kanaat tükenmez
bir hazinedir) buyurulmuştur.

Dünya malını lokma ve hırka için sakla ki nâmerde muhtaç olma. Yarın,
sağlıkta ve sayrılık (hastalık)ta lâzım olur. Paranı isrâf eylemekden
kendini pek sakla.

Gezip dolaştığın yerde kendini daima koru. Su uyur, gaddar ve hain
düşmanlar uyumaz. Bu nasihatlerimi kulağına küpe eyle, Yürü, sonun hayır
ola" dedi.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Evliya Çelebi´den Nasihatler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:42 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Evliya Çelebi´den Nasihatler

Besmelesiz yemek yeme.

Sırrın var ise sakın kimseye söyleme.

Cünüp iken yemek yeme.

Elbisenin söküğünü üstünde dikme.

İyi adını kötüye çıkaracak davranışlarda bulunma.

Kötüyle arkadaş olma, pişman olursun.

Dâima ileri hedefin olsun, geriye takılıp kalma.

Harama tevessül etme.

Kimsenin payına/hakkına göz dikme.

Bir şey koymadığın yere el uzatma.

İki kişi konuşurken dinleme.

Ekmek ve tuz hakkını gözet.

Namahreme bakıp ihanet etme.

Davetsiz bir yere gitme. Gidersen emin olduğun yere, namuslu kimseye git.

Sır sakla.

Her mecliste duyduğun şeyleri/sözleri aklında tut.

Evden eve söz taşıma.

Kötülemekten, fenalıktan uzak ol.

Ahlaklı ol.

Herkesle iyi geçin.

İnat ve kötü sözlü olma.

Senden büyüklerin önünden gitme.

İhtiyarlara hürmet et.

Daima temiz ol.

Haram ve yasak edilen şeylere yaklaşma.

Beş vakit namaza devam edip iyi hâl ile tanınarak, ilim ve faziletle meşgul ol.

Her zaman geniş kalbli ve hoş meşrep ol.

Beraber olduğun, tanıştığın kişilerden asla birşey isteme. Buna riayet etmezsen seni küçük görürler, itibarını kaybedersin.

Rıza lokmasıyla yetin.

Elindeki imkânları israf etme.

Kanaatkâr ol. Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hacı Bayram-ı Veli´den Sultan Murad´a Nasihatlar
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:37 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Hacı Bayram-ı Veli´den Sultan Murad´a Nasihatlar

Fasıklardan Uzaklaş Hacı Bayram-ı Veli´den Sultan Murad´a Nasihatlar

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne´den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murâd Hana şöyle dedi:

"Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusûr etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bâzı beseleler görüşülürse, yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddiâ ederlerse, onlara hemen muhâlefet etme.

Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiği cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler.

"Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devâmı sağlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve îtibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsâmaha göster. Hiçbir kimesye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran."

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mesnevi´den Cevher Kıymetinde Beyitler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:33 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Mesnevi´den Cevher Kıymetinde Beyitler

2007 yılı Türk Edebiyatının ölümsüz şairlerinden Mevlana’nın 800.doğum yıldönümü. Bu münasebetle Unesco 2007 yılını Mevlana Yılı olarak ilan etmiş bulunuyor. Biz de Mevlanayı anma ve anlama çabalarına onun ölümsüz eseri Mesnevi’den seçtiğimiz bir güldesteyi sitemiz okuyucularına takdim etmek suretiyle katılmak istedik. Seçilen beyitlerin kenarındaki cilt ve beyit numaraları için merhum hocamız Amil Çelebioğlu’nun hazırladığı “Manzum Nahifi Tercümesi”(Sönmez yayınları,1967) esas alınmıştır. Mesnevi beyitleri yanında çeşni olması amacıyla Nahifi(17.yy)nin bazı manzum tercümelerine de yer verdik. Beyitleri anlamlandırmaya gelince.. Anlaşılmayı ve istifadeyi öncelediğimiz için kendimizi lafızla mukayyed saymadık ve beyitlerin arkasındaki fikre tercüman olmaya çalıştık.

Prof.Dr. Cihan Okuyucu

1

Hem hayvansın hem melek:

Tâ be-ten hayvan be-câni ez-melek

Tâ revî hem ber-zemin hem ber-felek 2/3814



Ey insan,ne tuhaf bir varlıksın sen. Zıtlıklar sende birleşmiş. Hayvan da melek de yerinde sabit ama sen bunları nefsinde cem etmiş ten hayvanıyla can meleğini bir araya getirmişsin.. Bu yüzden hem göğe mensupsun hem yere .Bu ikili yapını bil ve ona göre dikkatli davran.. Ta ki tenin canına diş geçirmesin, kötülük iyiliğine baş eğdirmesin. Gökler dururken bürtü böcek gibi toprağın altını vatan edinme.

2

Eşek misin İsa mı:

İsîye bak rağbet-i har eyleme

Tab’ını akl üzre server eyleme (2/1871)


Eşek de sensin, eşeğe binen de. Eşek senin maddi varlığın, yontulmamış tabiatındır. O eşeği sürüp götüren aklın ve ruhun ise İsaya benzer. Sen İsaya değer ver, eşeğe değil. Eşeğe benzeyen tabiatını akıl İsasının üzerine çıkarma. Bırak bedenin ruhuna hizmet etsin, ulvi gayelerin peşinde yorulsun. Yakışığı kölenin şaha hizmetidir, şahın köleye değil.



3

Sen bu libas değilsin:

Bil ki oldu rûha ten gûyâ libâs

Bî-libâs ol lâbisi kıl iltibâs 3/1616



Sen insan bedenini insanın kendisi sanmadasın. Oysa bu beden ruhun elbisesinden başka nedir ki Hiç insanın değeri giydiği elbiseyle ölçülür mü Değer ya da değersizlik onun ruhuyla ilgildir, bedeniyle değil. O halde sen gözünü ten elbisesinden çek de o libasın içindekine dikkat et. Şekle değil manaya bak.Eğer şekilce benzerlik insan olmaya yetseydi iyi de kötü de bir olurdu.



4-5

Sen devesin akıl deveci:

Akl-ı tu hemçün şütürbân tu şütür
Mîküşâned her taraf der-hükm-i mur

Akl-i aklend evliyâ vü enbiyâ

Ber-misâl-i üştürân tâ-intihâ 1/2597



Deve yük taşımakta güçlüdür ama kendi başına iş göremez. Her devenin başında bir sahibi vardır. Devenin de gözü var ama o kendi gözünü bırakır sahibinin gözünü göz edinir. Deve kendi aklını ve isteğini sahibinin aklına ve isteğine kurban etmiştir.Kendi istediği yere değil çekildiği tarafa gider. Sen de tence deve gibisin, aklınsa deveci. Akıl tenini her tarafa çeker, durur.Sen tenine değil aklına uy. Nebi ve kamil velilerse aklın aklıdırlar; bütün diğer akılları bir deve katarı gibi çekip götürürler. Akıllılık daha üstün akla uymaktır,kendi aklına değil.

6

Kamil ve hamın eli:

Kâmilî ger hâk gired zer şeved

Nâkıs er zer bürd hâkister şeved 1/1674


Hamla olgunun bir farkı eldeki imkanı kullanış biçimidir. Olgun kişi toprağı ellese altın kesilir. O kötülükten bile iyilik çıkarır, imkansızlığı imkana çevirir. Leşin kokusunu duymaz da parlayan dişlerine hayran olur. Güneş gibi çiği pişirir, misk gibi yaklaşanı kokular. Nasipsiz hamın elindeyse altın bile küle döner. Kendi yumsuzluğunu çevresine de bulaştırır,düşerken başkalarını da düşürür. Değer bilmediği için altın değerindeki insanlar onun yanında geçmez mangıra döner, hor ve hakir duruma düşerler.

7

Şeker ekmek olur mu:

Ger şekerler olsa şekl-i kurs-ı nân

Nan değil ta’mı şekerdir bî-gümân 1/2980



Dış benzerliği iç benzerliği demek değil. Nasıl ki şekeri ekmek şekline de soksan tadı ekmek değil yine şekerdir. Yediğin şeyin şeker mi ekmek olduğunu bilmek için tatmak lazım. Gözün tatmadan yana nasibi yok çünkü. O halde kalıbı şekere benzeyen her adamı da şeker sanma. Bu dünya elbisesiz adamlar ve adamsız elbiselerle doludur.

8

Balık resmi su içer mi:

Nakş-ı mâhîra çi deryâ vü çi hâk

Reng-i Hindûra çi sabûn u çi zâk 1/2866



Canlı balık için deniz hayat kara ölümdür. Ama kağıda bir balık resmi yapsan onun ne denizden haberi olur, ne karadan. Bunların benzerliği sadece şekilden ibarettir. İnsanların kimisi de yalnız kalıp insanıdır. Dışardan bakınca onların gözü kulağı, dili dudağı var sanırsın. Gerçekteyse kalıbın burnu yoktur ki iyilikten bir koku alsın, kulağı ve gözü yoktur ki hayırlı sözleri işitsin, güzeli görsün. Yüzü kara zenciye sabun da bir kara boya da. Gerçek zenci ise gönül zencisidir. O gönlün terazisi kırıktır; bu yüzden iyilikle kötülüğün farkını tartamaz.

9-10

Gündüz mumu kim yakar:

Rûz-ı Rûşen her ki o cûyed çerâğ

Ayn cesten kûriyeş dâred belâğ (3/2733)

Kim çerağ isterse gündüzde ayan

Ol talep kör olduğun eyler beyan


Güneş ortalığı aydınlatmışken mum yakmaya kalkmak ortalığa“ben körüm” diye bağırmaktan başka nedir . Güneşin parlaklığından yarasaya ne fayda. O körlüğü kendine değil güneşe hamletmeye kalkar. Ey vahiy güneşi doğmuşken akıl mumuyla aydınlanmaya kalkan yarasa tabiatlı ! Güneşin ışığında kusur yok; kusur senin gözlerinde. Hz.Mevlana’nın ifadesiyle senin güneşten anladığın ısıdan ibaret:

Ger şu’â-ı âfitab pür zi-nûr

Gayr-ı germî mî-neyâbed çeşm-i kûr 3/4263

Güneşin par par parlayan ışığıyla bütün alem dolup taşsa körün gözün bundan bir nasibi yok. Onun bütün kısmeti sırtına vuran ısıdan ibaret. Güneşin bin bir nimeti var, onu bir mangal mevkiine indirmek caiz mi Akıl ve idrak körü de böyledir.O değerli bir şeyi kendi idrakine kendi seviyesine indirir de güneşi mangal, altını pul eder.


11

Bu nasıl körlük:

Ey dirîg ol dîde-i kûr u kebûd

Mihri görmez zerreyi eyler şuhûd 3/2770



Görmek ve körlük de çeşit çeşittir.Vah yazık o göze ki zerreyi görür de güneşi görmez. Uzaktakini tanır da yakındakini bilmez. Önemsizin farkındadır önemli olandan gafil. Mahluk da halıka göre zerreden bile kemdir. Yaratılmışı görüp yaratanından gafil olmak! İşte gerçek körlük budur.

12

Ucuz alan ucuz verir:

Her ki o erzân hared erzân dehed

Gevherî tıflî be-kurs-ı nân dehed 1/1824



Her şeyin değeri ödenen bedel kadardır. Atadan dededen kalan, yolda belde bulunan şeyin değeri olmaz. Zira bir şeyi ucuza alan ucuza verir. Cahil çocuk yolda bulduğu incinin kıymetini ne bilsin. Bu yüzden bir hazine değerindeki o inciyi gider de bir somun ekmeğe değişir. İncinin kıymetini denizin dibine dalan dalgıça,ya da inci satıcısına sor sen. Aslında o çocuk sensin; inci de ata mirası olan dinin. Sen o hazineyi beşiğinde hazır buldun, sahip olduğun şeyin farkında olmayışın bundan.

13

Gerçek altın güneşi özler:

Kalb pehlû mîzened bâ-zer be-şeb

İntizâr-ı rûz mîdâred zeheb 1/3399


Gece kalpazanın bahtı sahihin bahtsızlığıdır. Karanlıkta iyiyle kötü, kalp altınla sahici olan kucak kucağadır. Kalp altın ister ki bu gece hiç bitmesin ve foyası ortaya çıkmasın. Saf altınsa gündüze aşıktır.Ta ki bulaşıklık töhmetinden kurtulsun, kadri kıymeti belli olsun.O gece dünyadır gündüzse ahiret. Bu alemde hakla haksızlık, iyilikle kötülük, zulümle adalet iç içe kucak kucağadır. Ama hesap günü kurulacak terazi kimin kaç ayar olduğunu tek tek açıklayacak. O gün altın gibi bir gönül götürenlerin günüdür, gönül kalpazanlarının değil.


14-15

Ayna yalan söyler mi:

Oldu mîzân ile âyine mehek

Anları hizmette çeksen bin emek 1/3654

Ger terazide olaydı meyl-i mâl

Müstakim olamazdı anda vasf-ı hâl 2/579


Bin türlü emek harcasan,diller döksen, iltifatlar etsen ne teraziyi ne de aynayı doğruyu söylemekten vazgeçiremezsin. Çirkinsen ayna sana çirkinsin demekten utanmaz. Terazi kaç paralık bir adam olduğunu söylemekten vaz geçmez. Çünkü ne ayna ne de terazi kendisi için tartmaz. Eğer terazide mal sevgisi olsaydı doğru tartamazdı. Sen Peygamber ve veliler de hizmetleri karşısında ücret istemedikleri için o ayna ve o terazi bil. Sana ne söylerlerse candan kabul et.

16

Doğru yerde ara:

Dürrü kıl cevf-i sadefden cüstücû

Fenni kıl ehl-i hırefden cüstücû (5/1062)


Akıllı her şeyi bulacağı yerde arar. Binlerce kutular da açsan, inciyi sadef kutusundan başka yerde bulmana imkan yok. O halde ilim ve bilgi incisini de sen o bilgiye sadef olmuş gerçek bilginlerden öğren. Sadefin kapağını kaldırmadıkça boş mu dolu mu olduğunu bilemezsin. Bilgi incisine hamile olan bilginlerin ağzı da sadef gibi mühürlüdür. Sen o mührü kaldır ki inci açığa çıksın.

17

Terazi tartmaz dağı:

Zerre vezn-i kûha eylerse murâd

Kûhdan mîzânın eyler vakf-ı bâd 4/385


Hangi terazi dağı tartabilir ki ! Bu işe kalkanın yerinde yeller eser .Ey haddini bilmez akıl terazisi ! Sen kim, Hak ve hakikat dağını tartmak kim. O dağın altına girmeye kalksan ne izin kalır ne tozun. O halde aczini bil haddini aşma. Ziya Paşanın nasihatına uy ve şöyle de:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez

Zira ki bu terazi bu kadar sıkleti çekmez

18

Akıl başta değil:
Var mıdır iblisden pîr-i cihân
Çünkü bî-akl o ldu lâ-şeydir hemân 4/2185

Gerçi insan akıl ve bilgisi yılların semeresidir. Bilgi anbarının dolması için nice hasat mevsiminin geçmesi gerek. Saçtaki sakaldaki ak insanın çok şey gördüğüne , tecrübeler ve bilgilerle akıl anbarını doldurduğuna işaret eder. Ne var ki insanın bir şey öğrenmeye niyeti yoksa,akıl anbarının kapılarını sürgülemişse gelip geçen mevsimler ve mahsuller ne yapsın. Nitekim dünyada iblisten daha yaşlısı yok ama o hala ilk günkü kopkoyu küfür ve cehaleti içinde. O halde bilgi ve akılda yaşına layık olmaya bak,saçını sakalını yalancı çıkarma.


19

Akıllılık ne demek:

Akl ile bîmâr eder azm-i tabîb

Lîk akl olmaz devâsında musîb 4/3346



Akıllı olmak her şeyi bilmek değil, bileni bulabilmektir. Nasıl ki hastanın da aklı kendi sahibini tedavi edemiyor ama onu alıp bir doktora kadar götürüyor.Tedavi etmek doktorun işidir,ama her hasta doktorun yolunu bulmayı da beceremez. O halde sen doktor değilsen de doktorunu bulacak kadar bir akıllılık göster.

20

Kulak ol,dil konuşsun:

Müstemi’ çün teşne vü cûyende şüd

Vâiz er mürde buved gûyende şüd 1/2481



Soru ve cevap bir alışveriş, bir arz-talep meselesidir. Zira marifet iltifata tabidir ve müşterisi yoksa meta zayidir. Hatibi konuşturan dinleyicinin aşkı, şevki,arzusudur. Memedeki süt bile elin maharetine göre artar eksilir, ağız kulağa göre laf yapar. Dinleyen istekli olursa ölü vaiz bile bülbül kesilir de inciler saçmaya başlar. O halde iyi şeylere karşı baştan ayağa kulak kesil ki hikmetin dili kurumasın.

21

Ey gölge avcısı:

Sâye-i murgî girifte merd-i saht

Murg hayran geşte ber-şâh-ı dıraht 1/2911



Her şeyin bir hakikati bir de gölgesi vardır Kuş başka kuşun gölgesi başkadır.. Gölge yerdedir gerçeği gökte. Ahmak yerdeki kuşun gölgesini kavramış kuşu

tuttuğunu sanmakta. Ağacın tepesindeki kuş ise onun bu komik haline şaşmada. A şaşkın dünya avcısı! Ömrünü gölge peşinde seğirterek harcayan o avcı senden başkası değil. Meyveli dal dışarıda, sense mağara duvarına akseden gölgesinden meyve devşirmeye çalışmadasın. O gölge bu dünyadır,ahiret ise dalın gerçeği. Gölgenin amacı gerçeği hatırlatmaktır. O halde sen de gölgeyi bırak aslına bak.

22

Muma ihtiyacın yok:

Bî-çerâgî çün dehed o rûşenî

Ger çerâget şüd çi efgân mikünî 3/1384


Amaç aydınlanmaktır,mum değil. Mum bu işe vasıta olduğu için değerlidir. Cenab-ı Hak

isterse ışığını mumsuz, nimetini vesilesiz de gönderir. O zaman mumsuz aydınlanır, yemeden doyar, içmeden kanarsın. Allah sana gönlünde doğan koca bir güneş vermişken sen dışarıdaki mumunun söndüğüne üzülme. Say ki mangırını düşürdün, parlak bir altın buldun; kirli külahını yel kaptı ama başına cevherli bir taç kondurdular. O halde sevin.

23

Aslan sofrasında aç kalmazsın:

Eksik olmaz şîr bezminde kebâp

Rûbeh-âsâ cîfeye etme şitâb 3/2252



Ey tilki tabiatlı. Sen bir aslan sofrasındasın.Aslan sofrasında kebap eksik olur mu hiç Aslanın pençesinden hangi av kurtulmuş ki sen aç kalasın. Hem o sofradasın hem de gözün dışarıda bir leş aramada. Bu sofra sahibine saygısızlıktır. Eğer kebap beklemeye sabrın yoksa bari sofradan kalk git de aslanı da töhmet altında bırakma.

24

Kendimden nereye kaçayım:

Benki hasmem hem yine bende-gürîz

Tâ ebed olmakda kârım hîz hîz 5/675



Bir düşmanı olan ondan kaçıp uzaklaşınca kurtulur. Ama benim halim bir değişik: Zira kaçan da benim kovalayan da. Ben kendi kendime hasm olmuş,kendi yolumu kesmişim. Bir yanım iyiliğe koşmakta diğer yanım ona çelme takmakta. Ne denizlerin dibine dalmak, ne göklere çıkmak beni paklar. İnsan kendi kendisinden nasıl kaçar, gölgesinden nasıl kurtulur. O halde kendimi ıslah etmediğim takdirde bu kaçıp kovalamadan ta kıyamete kadar bana kurtuluş yok.

25

Mührü çaldırma,aman:

Kalbin oldu hâtemin ol hûşyâr

Tâ senin div etmesin mührün şikâr 4/1171



Hz. Süleymanın mührü üzerindeki yazının hürmetiyle her kapıyı açan bir güç ve kudret kazanmıştı. Aynı yazıyı yazarsan senin kalbin de Süleymanın mührüne döner. Dünyada da ahirette de geçer akçe o mühürdür. Aman dikkat et ve mührün üstüne titre. Eğer kalbini şeytana kaptırırsan, yüzüğünü çaldıran Süleyman gibi ortada kalakalırsın.

26

İkinci doğum:

Çün düvüm bâr âdemizâde bi-zad

Pây-ı hod ber-fark-ı illethâ nihâd 3/3599



Bu dünyada herkes bir defa doğar;Hak erleri ise iki defa.İlk doğum için sebepler vesileler lazım. Anasız babasız doğum olmaz. Lakin bu doğum sanki bir hapishaneye doğmaktır. Bu sebep-sonuç aleminde insanı iç içe kuşatan binbir kafes vardır. Sonra bazı Hak erleri maddi alemden yeni bir aleme doğar da bütün bu zaruri bağlardan kurtulur, hepsini ayaklarının altına alırlar. Aslında bu ikinci doğuş Yunusun :”Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası”diye tarif ettiği daimi bir doğuştur. Doğuşun gerçekleştiği aşıkların gönlü bir süt gölüdür. Bu yeni alem çekişmelerden, zıtlıklardan uzaktır;orada güller solmaz, bülbüller susmaz,baharlar kışa dönmez. Bu ikinci doğuştan sonra kişinin eski kimliğinden geriye sadece bir gölge kalır.

27-28

Güneşe is bulaşmaz Ay ışığı kirlenmez:

Dûd-ı külhen key resed der-âfitâb

Çün şeved ankâ şikeste ez- gurâb 2/1463

Nûr-ı mâh âlûde olsun mu ebed

Olsa pertev-güster-i her nîk ü bed 5/1266



İyiliğin daima alnı ak aynası parlaktır. Düşkün başkasını da düşürmek, kara başkasına da is çalmak ister. Ama istediği kadar tütsün külhanın dumanından güneşe ne gam. Güneşin alnına kara çalmaya kalkan kendi alnını karartır. Karga istediği kadar arkasından gaklasın,o gak guk sesini Ankanın ruhu bile duymaz. İnsanlar arasında da kimisi güneş gibi kimisi külhan ;anka tabiatlı olan da var karga huylu olan da. Peygamber ve veliler güneş ve anka gibi bütün karalamaların ve ayıplamaların üzerindedir. Işığı mezbelelikte sürünüyor diye ayın kirlendiğini sanma. Ay yücelere taht kurmuş oturmaktadır. Işığını göndermesi onun aczinden değil kereminden, cömertliğindendir. Ay gibi yücelere taht kurmuş Hak erlerinin de düşkün insanlara el uzatmakla eli kirlenmez. Onlar güneş gibi, yağmur gibi, ay gibi insanlara rahmettir.

29-30

Doğru ol menzile var:

Lâzım oldu kavse tîr-i müstakîm

Menzil almaz şüphe yok sehm-i sakîm

Müstakim ol tîrveş hatta kemân

Eyleye îsâl-i menzil bî-gümân 1/1443-44



Yaya düzgün ok lazımdır. Yay ne kadar güçlü çekilirse çekilsin düz olmayan ok uzağa gidemez. O halde ey Hak yolunun yolcusu !Sen de niyetinle amelinle bu yolda ok gibi dümdüz ol ! Ta ki üstadın bir yay gibi seni ötelerin ötesine ulaştırsın.

31

Haktan kork ki korksunlar:

Kim ki Hakdan havf ederse bîgüman

Havf eder andan zemîn ü âsümân 1/1485



Hak Taala kendisinden korkana öyle bir heybet ve haşmet verir ki yer de ondan korkar, gök de ! Yani Hakdan korkan cümle korkulardan kurtulur. O sığınaktan mahrum olanlara ise çepeçevre alem düşman görünür.


32

Hürmet bulmak istersen:

Kimki hürmet eyleye hürmet bulur

Kand isti’mâl eden lezzet bulur 1/1556



Herkes ektiğini biçer, ettiğini bulur.Saygılı olanın hakkı saygı,iyilik yapanın ücreti iyiliktir. Saygı ve iyilik şekerine maden olan dudak nasıl olur da o tattan nasiplenmez!

33

Ey turşu satıcısı:

Türşrû olmak olaydı şükr bes

Sirkeden şâkirter olmaz idi kes 1/1590



Ey yüzünü ekşite ekşite şükreden âbid. İbadet ve taat Hakkın nimetlerine şükür ve hoşnutluk ise bu nasıl şükür,nasıl teşekkür.Eğer böyle şükür şükür olsaydı sirkeden daha şükreden kimse bulunmazdı. Ekşi bir suratla selam veren kişiye şairin söylediğin duymadın mı hiç:

Reddeyledik selamını vech-i abusuna

Şükrün belirtisi olarak biraz yüzün gülsün. Yoksa senin de şükrünü alırlar da o ekşi suratına çarparlar.

34

Dilimin ettikleri:

Ey zeban hem berk u hem harmensin ah

Ateşinle harmenim ettin tebâh 1/1767


Ey dilim,sen benim hem servetimsin hem felaketim. Beni abad eden de sensin berbad eden de. İyi kullanıldığında harmanımsın kötü kullanıldığında şimşek. Ey kırmızı dil, bir ateş parçası gibi harmanımı yakıp küle çevirdin! Seni tarif için Yunusun şu sözlerinin üstüne söz olmaz:

Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Dem ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz

35

Toprak ol da yeşer:

Bin bahar olsa ne kâbil feyz-i seng

Toprak ol ta güller olsun reng reng 1/1983


Bin bahar gelip geçse taşın yeşermesi ne mümkün. Kabahat baharda değil senin kibirle taşlaşmış gönlünde. Sen toprak gibi alçak gönüllü olmaya bak. Gör o zaman o gönül toprağından nasıl renk renk güller açılıyor, baharlar yeşeriyor.

36

Hem kel hem fodul olma:

Zîşt kibr amma fakire zîştter

Kar yağar hem gün soğuk hem câme ter 1/ 2420



Kibir çirkindir ama fakirin kibri daha da çirkin. Bu şuna benzer: Karlı ve soğuk bir günde ıslak elbise giymişsin. O halde yama üstüne yama ekleme, kusur üstüne kusur işleme. Kelliğine bir de fodulluk ekleme.


37

Havuz ve çeşmeler:

Havza benzer şeh tevâbi’ lüleler

Ab-ı havzı lüleler icrâ eder 1/2923



Şah havuz gibidir,memurları ise musluk. İyi kötü havuzda her ne varsa çeşmelerden akan odur.O halde iyiliği de kötülüğü de kurnadan değil havuzdan bilmeli. Beri tarraftan nasıl musluk havuza tabi ise memurlar da idarecilerine bağlıdır. Bu sebeple Dicle kıyısında kurdun kaptığı kuzunun hesabı bile Ömerden sorulur memurdan değil.

38

Kargalar öterse:

Çün şitâda zâğlar pür-cûş olur

Uzlet eyler bülbülân hamûş olur 2/20



Her mevsimin ve her iklimin müşterisi başkadır. Bahar bülbüllerin velvelesiyle inler.Kış mevsiminin saltanatı ise kargalara aittir. Karganın sesi yükselince bülbüle de susmak ve bir kenara çekilmek düşer. Yani iyilik iyilikle kötülük kötülükle beraberdir. Bülbül nasıl baharı özlerse iyiler adalete ve güzelliğe aşıktır. Karga tabiatlıların baharı ise kıştır. Biraz hava bulanıp,soğuk rüzgarlar esmeye görsün kenarda köşede saklı kargalar nasıl da birden çoğalır ve bahara lanetler yağdırırlar. Eh,bahar ülkesine bülbül kış harabesine karga yakışır.Senin içinde de bir bahar ve güz var. Kalp bahçeni ihmal etme ki meydan kargalara kalmasın


39

Alçaltan yükselme:

Ser-nigûn oldu edip âheng-i zîr

Zann eder kendin ola bâlâ mesîr 4/3729



Düşkünlükten düşkünlüğe de fark var. Kimi düşkün kendi durumunun farkındadır.Asıl düşkünlük ise boyuna alçalırken kendisini yükseliyor sanmaktır. Günahkarın günahı gizlemesi di bir meziyettir. Bedbaht ise kendi herzeleriyle övünür ve “ey insanlar, bakın ne güzel boynuzlarım var” diye kepazeliğini cümle aleme yayar.

40

Nereye koşuyorsun:
Niceler bî-câ idüp azm-i sefer
Menzil-i maksûdunu eyler güzer 4/3257



Pek çok insan yakında olanı uzakta arar. Hazine eşiğinin altındadır ama hırs ve sabırsızlık onu uzaklara doğru sefere çıkarmıştır.Doktoru hemen yanıbaşında iken o semt semt doktor arar. Okunu vuracağı ava değil vuramayacağına atar. Böylece ömür sermayesini yele verir ve elinde yol yorgunluğu kalır.

41

Suç ipte mi,sende mi:

Merresenra nist cürmî ey anûd

Çün türa sevdâ-yı ser-bâlâ nebud 3/4243



Ey gayretsiz heveskar! İşte direk işte ip. Çıkmak istiyorsan durma ipe asıl. Ama sende o gayret yoksa suçu ipin çürüklüğüne direğin yağlı oluşuna bağlama. Anlaşılan sen bir kalpazansın,yükselmeye niyetin ve o yolda akıtacak terin yok ki böyle bahanelere sığınmadasın. Maddi manevi her yükselişi sen böyle bir ip bil. İplerin başı da Allahın kelamı. Ona sarılırsan bu nefs çukurundan çıkarsın.Hala o çukurdaysan bari o ipe bühtanda bulunma da kendi nefsini kına.

42

Sen camını açmazsan:

Nûr-ı tâbândan size yokdur nasib

Beste revzen mâhdan bulsun mu zîb 3/2844


Ey nasipsiz! Hem pencereni sımsıkı örtüyor, perdeleri çekiyor hem de ay ışığından nur umuyorsun. Dışarıda dolunay pırıl pırıl olmuş neye yarar. Sen yol vermedikçe o kapından içeriye giremez. Bu dünya gecesinde de iman nuruyla aydınlanmak istiyorsan gönül pencereni Hakka ve hakikata aç, gözünden o örtüyü kaldır.


43-44-45

Dert devaya davettir:

Kanda derd olsa devâ andan ayan

Kanda pestî olsa âb oldu revân 1/1957

Kanda derd olsa devâ anda gider

Kanda fakr olsa nevâ anda gider 3/3232

Doğmadıça tıfl-ı pâkize-dehen

Bestedir pistân-ı mâderde leben 3/3235



Sen sanır mısın ki dert kötüdür. Hayır ! Dert devaya bir davetiyedir. Dert ve düşkünlük yer alçağına benzer, deva ise suya. O yüzden nerede dert varsa deva oraya koşar. Neresi alçaksa su oraya akar. O halde derdini sev,ilahi rahmeti celbeden kırıklığını nimet bil..Zira

İlahi yardım ihtiyaca göre tecelli eder. Dertli ol ki o seni iyileştirsin, fakir ol ki doyursun. Görmüyor musun, o ipek ağızlı bebek doğmadıkça annenin memesi kupkuru. Ne zaman ki bebek ağzını açar, Cenab-ı Hak o ağzı beslemeye anne memesini memur eder. Çocuk büyüyüp eli ayağı tutmaya başlayınca ona; madem artık aciz değilsin git de artık ekmek ye derler. Bebek gibi aciz ol, tam bir teslimiyetle Hakka karşı ağzını aç! Ta ki sana sebep memelerinden süt gibi nimetler aksın


46

İç körlüğünden sakın:

Kûr-ı zâhir der-necâset zâhirest

Kûr-ı bâtın der-necâsât-ı sırest 3/2100



Körlük de türlü türlüdür. İç körlüğü dış körlükten fenadır. Gözü kör olan kendisini dışarıdaki pisliklerden koruyamaz. Lakin bu pislik yıkamayla geçer. İç gözü kör olan ise manevi pisliklere bulaşır. Bu tür pislik diğeri gibi suyla kolayca geçmez. O demirdeki pas gibi kalıcıdır. Nasıl zahir gözünü çöpten sakınıyorsan iç gözünü de öylece sakın. Ta ki manevi kirlere bulanmayasın. Bir kere bulanmışsan da tevbe et. Zira tevbe suyundan başkası o kire çare olmaz.


47

Uydurma da kendin uy:

Kerdei tevil-i harf-i bikrra

Hîşra tevil kün ney Zikrra 1/1127



Ey dokunulmaması gereken ilahi sözleri keyfine göre tevile kalkan laübali ! Kuranı değil kendini tevil et .Onu kendine uydurma, sen ona uy.! O seni düzeltmeye gelmişken senin onu düzeltmeye kalkman ne edepsizlik! Kendin hastayken doktorunu tedaviye kalkman ne abes!

48

Karın yüz karan:

Nârdır hırsından ol fahm-ı siyâh

Gitdi hırsın kaldı fahm-ı pür-tebâh 4/1144



Ey hırsının zebunu olan kişi! O kara kömürü parlak bir ateş gibi gösteren şey senin hırsından başkası değil. Zira hırs taşı elmas gösterir. Yanan ateş güzelliğiyle gözünü alır ama sen o renge değil yaptığı işe bak. Ateşe yaklaşırsan yüzünü ise toza bulamış olursun. Ne sönmeyen ateş var ne geçmeyen heves. Ama ateşten geriye kömür, hevesten gerie de utanç ve yüz karalığı kalır. O halde dikkat!

49-50

Ölüm kendi renginde:

Merg her yek ey püser hem-reng-i ost

Pîş-i düşmen düşmen ü ber-dost dost 3/3461



Ey ölüm aynası! Sen ne tuhaf bukalemunsun. Kimin yüzüne baksan onun rengini alırsın. İyiye iyi, çirkine çirkin görünürsün. Dostuna dostsun, düşmanına düşman. Bunun sebebi nedir diye sordum da Hz.Mevlana’dan şu cevabı aldım:

An ki mî-türsî zi-merg ender-firar

An zi-hod tersânî ey can hûşdâr 3/3463

A ölümden korkan ! Aslında ölümün rengi yoktur, onda gördüğün çirkinlik kendi çirkinliğin. Lakin bu çirkinlik de kendi eserin. Üstündeki kirli paçavrayı kendin eğirip kendin diktin, yüzündeki gözündeki karaları yine kendin çaldın. Şimdi hayat perdesi aradan kalktı ve ölüm aynasında kendi gerçek kimliğinle yüz yüze geldin. Seni bu kara yüzünle,bu düşkün halinle cennete kabul etmezler. İşte seni korkutan ölümün bu gerçekleri haykıran dili. O halde layıkı o ki sen ölümden değil kendinden kork!

51

Mezar arkadaşın kim:

Bil vefâdârın olur ancak amel

Lahdi eyler ol senin ile mahal 5/1055


Ey mezar yolcusu! Hayattayken dostlarının çokluğuyla övünürdün. O uzun yol boyunca dostlarını nerelerde yitirdin! Son arkadaşların da sana mezar kapısında sırtlarını döndüler. Şimdi yanıbaşında seninle aynı toprağa baş koyan tek bir yoldaşın kaldı:amelin. Eğer bu yoldaş kötüyse vay haline! Yok iyiyse sana müjdeler olsun. O seni hesap gününde avukatın ve şahidin, sırat köprüsünde de bineğindir. O halde mezara böyle bir arkadaşla girmeye çalış.


52

Sular da susar:

Teşnedir müştâk-ı âb-ı dilsitân

Abdır hem tâlib-i lebteşnegân 3/4442


Susuz kişinin dudağı tatlı suya hasrettir. Ama su da susamış dudakları özler. Çocuk memeye aşıktır, memeyse kendisini emecek bebeğe. Muhtaç olan cömerd bir el peşindedir, cömert ise kendisinden isteyecek elleri gözler. Yani fakrın gereği istemek zenginliğin şanı vermektir. Beriki ne kadar almağa muhtaçsa Hak eri de o kadar vermeye müştaktır. Cömertlerin en cömerdi olan Cenab-ı Hak ise:Yok mu benden isteyen,diye kullarını kendisine davet eder.

53

Müminler bir beden:

Müminân ma’dûd lîk imân yekî

Cismişân ma’dûd likin can yekî 4/418



Beden bir ama organları çok. Bedenleri bir araya getiren, birleyip bütünleyen candır. Can giderse azaların hiç biri kalmaz, hepsi ölür. Müminler de böyledir, hepsi bir büyük bedenin uzuvları hükmündedir. Niçin Çünkü hepsinin ortak bir canı vardır ve o can imandır. Nice hazinelerin bir araya getiremeyeceği kalpler imanla bir araya gelmiş ,kardeş olmuştur. İman ipi kopmaya görsün, beden tesbihi dağılır gider.

54

Dildaşlık mı üstün gönüldaşlık mı:

Çok olur Hindî ve Türki hemzebân

İki Türk olur veli bîgâne san

Bâ-husûs ola zebân-ı mahremi

Hemzebândan oldu alâ hemdemi (1/1259-60)



Önemli olan dil akrabalığı değil gönül akrabalığıdır. Bu yüzden bakarsın bir Hintli ile Türk anlaşırlar da aynı dili konuşan iki Türk anlaşamazlar.O halde gönüldaş olmak dildaş olmaktan daha iyidir.

55

Ayakkabın sıkarsa yalınayak gez:

Pâ-tehî geşten bihest ez-kefş-i teng

Renc-i gurbet bih ki ender-hâne ceng 1/2496



Elbette her ayağa bir ayakkabı, her sırta bir gömlek lazım. Ama ayakkabı darsa insan yalın ayak olmayı tercih eder. İnsanın evi barkı, vatanı elbette gurbetten iyidir ama bazen vatan yaşanmaz hale gelir de- şairin dediği gibi-:”Gahi gurbet vatan olur, gahi vatan gurbetlenir”. Ayakkabı nedir Yerine göre arkadaş, eş,dost. O halde eşler ve dostlar dikkat etmeli ve sormalı: Ben nasıl bir ayakkabıyım Korumakla mı yükümlüyüm, sıkmakla mı Sonra evim nasıl bir ev Cennet bahçesi mi, çilehane mi Aman eşler.. Dikkat!

56

İbadetlere acık:

Lîk şîrînî vü lezzât-ı makar

Hest ber-endâze-i renc-i sefer 3/4188


Ele geçen şeyin tadı, tuzu, değeri oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır. Çölün tozunu yutmayan, dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan Zemzemin lezzetini bilemez, ömür boyu hayalini kurmayan Kabenin kadrini tartamaz. O halde önce yan ki su seni kandırsın, acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın. Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın.

57

Cömertlik çeşitleri:

An direm dâden sahîra lâyıkest

Can süpürden hod sehâ-yı âşıkest 1/2331


Herkesin bağışı cömertliği nisbetincedir. Mal cömerdine yakışan malından mülkünden vermektir. Bu cömertlik başkaları katında makbuldür ama aşıklar yanında değil. Hak yolunda Ömer çok cömerttir ama o cömertlik Hz.Ebubekirinki yanında aza döner. Ey cömert, ne kadar versen aşıkla yarışamazsın. Zira -Fuzulinin dediği gibi- sen yar yoluna kurban kesmedesin;o ise kurban olarak kendisini getirmede:

Yılda bir kurban keserler halk-ı alem ıyd için

Dembedem saat-be-saat ben senin kurbanınam

58

Azı ver çoğu al:

Mülk-i cismetra çü Belkîs ey gabî

Terk kün behr-i Süleyman-ı nebi 4/781



A ten mülküne dört elle sarılan ahmak! Belkısdan ibret al da o mülkü Süleymanın yoluna ser. Hiç Süleyman olan seni karşılıksız bırakır mı Onun mülkü nerde seninki nerde ! Sen toprak verirsin,onun karşılığı ise inci mercandır. Lakin Süleymanın üzerinde de bir Süleyman var. Süleyman da o kapının naçiz bir bendesi. Süleyman da ,sen de senin sandığın her şey de zaten onundur.O halde sen tenini canını onun yolunda toprak eyle, başını onun eşiğine koy.Ta ki sana ölümsüz bedenler ve başlar ihsan etsin.


59

Nehir kem mi testiden:

Çîst ender-hum ki ender nehr nîst

Çîst ender-hâne k’ender-şehr nîst

İncihân humest ü dil çün cûy-ı âb

İn cihan hücrest ü dil şehr-i ucâb 4/828,29



Bir şey küpte olsun da nehirde bulunmasın mümkün mü Evde bulunup da şehirde bulunmayan ne vardır.Küp bu dünyadır, nehir ise kalp.Bu dünya dar bir hücredir, gönlün ise şaşılacak şeylerle dolu bir şehir. Sen küpteki kokmuş suya susamışsın, oysa ondan çok daha tatlısı ve fazlası gönül ırmağında. Evde görüp gözünü aldırdığın şeyler şehrin sanatkarları tarafından yapılmıştır. Git de çarşıda onun çok daha güzellerini gör. Hasılı dışarıda lezzet adına her ne varsa gönülde onun çok daha iyileri mevcut. O halde dudağını testiden değil o nehirden kandır.Bu dar hücrede gönül eğleme o sonsuz şehirde gezin.


60

Adalet nedir:

Adl oldur kim veresin eşcâra âb

Zulm odur ammâ ki vermek hâra âb 5/1095



Sanma ki adalet her kökü sulamaktır. Adalet her şeye hak ettiğini ve hak ettiği kadar vermektir. Sulayacaksan meyveli ağacı sula,ayrık otunu yahut dikeni değil. Dikeni sulamak meyveli dala kötülüktür, kötüye imkan vermek de iyinin canına kastetmektir.Adalet mi istiyorsun:İyiyi yücelt, alçağı alçalt. Birini tahta oturt, diğerini darağacına çek.

61

Lutfun da hoş kahrın da:

Ey cefâ-yı tu zi-devlet hûbter

Ve’ntikâm-ı tu zi-cân mahbûbter 1/1631

Aşıkem ber-kahr u ber-lutfeş be-cidd

Bu’l-aceb men âşık-ı in her dü zıd 1/1635



Ey cefası mutluluktan güzel, intikamı candan daha sevimli olan !Ben senin luffuna da aşığım kahrına da . Aynı anda böyle iki zıd şeye aşık olmak ne garip şey! Lakin bu gariplik görünüştedir. Zira sen güzelsin ve güzelden sadece güzellik sadır olur. Senden gelen şeyleri bu iyi bu kötü diye ayırmak ise şaşılığın ta kendisi

62

Yarın deme:

Hîn megû ferdâ ki ferdâhâ güzeşt

Ta bi-külli big(ü)zered eyyam güzeşt 2/1282



Ahmak dün der yarın der. Her işi tehir ede ede sonunda elinde ne dün kalır ne yarın. Dün hayaldir yarın bir vehim,bugünse elinin avucunun altında. O halde ne yapacaksan şimdi yap. Bilmiyor musun ki bu dünya da geçici, sen de geçicisin Yarına kalacağını kim garanti etmiş ki yarınla ilgili böyle planlar yapıyorsun..

O halde ekinini şimdi ek , söküğünü şimdi dik.

63

İster aydan al ister güneşten:

Eyle mehden ya güneşten iktisâb

Oldu mâhın nûru nûr-ı âfitâb 1/2020



Sen ister aydan ister güneşten al, o nur sonuçta güneşin nurudur. Bütün ayna kırıklarında parıldayıp duran ışıkların hepsi o kaynakta birleşir. O halde asıl kaynağı unutup vasıtalara takılma. Sana gelen maddi manevi her iyilik ve feyiz de öylece bir kaynağa çıkar.Sen onu şuna buna ait zannetme. Ne aracısız kal ne de aracıya takıl.

64

Resim ressama kafa tutar mı:

Nakş nakkâşa nice nahvet eder

Çün anı ol sâhib-i sûret eder 1/3139


Eserin kendisini var edene baş kaldırması,onun takdirini değiştirmeye kalkması ne beyhude ve abes bir çaba. Resim kendi ressamına karşı böbürlenebilir mi hiç Ey insan, sen de ressam elindeki resim gibisin. O halde haddini hududunu bil, yaratılmış olduğunu asla hatırdan çıkarma. Aczine kibir kiri bulaştırma.

65

Gül gibi gül:

Kim gülün her bergin etsen çâk çâk

Handeyi terk eylemez bî-vehm ü bâk 3/3280

Her ne kim senden olur dest-i kazâ

Bil yakin senden olur def’-i belâ 3/3281


Ey burnu kanasa hemen kadere küsüp yüzünü ekşiten. Gülden hiç ders almıyor musun Bütün yaprakları tek tek yolsan gül yine de gülmekten vazgeçmez. Hale razı oluş şükürdür. Gül de daimi bir şükür makamındadır. Hem bilmez misin ki başına gelen sıkıntılar aslında daha büyük bir sıkıntıya set olur da başındaki belayı def ederler. O halde yüzün gülsün yahu!


66

Yar kanımı dökerse:

Ger dökerse kanımı lutf ile yâr

Eylerim raks ederek cânım nisâr 3/3860


İnsan için kanından canından kıymetli ne var ! Ama madem ki aşığım, verdiğime değil veremediğime üzülürüm ben. Çünkü kanım da canım da sevgiliye aittir. Sevgili kanımı mı döktü..Sevincimden raksa başlar peşisıra canımı da ayaklarına sererim.

67

Biçtiğin ektiğindir:

Hîç gendüm kârî vü cev ber-dehed

Dîde esbi ki küre-i har dehed 1/1711



Bu dünyada herkes ne ekerse onu biçer. İyilik yaparsan iyilik bulursun, kötülüğünün neticesi ise yine kötülüktür. Buğday ekilen yerde arpa biter mi hiç Hiç atın eşek doğurduğu görülmüş mü O halde şuna buna bahane bulma, iyi kötü her ne biçiyorsan bil ki kendi ektiğinden başkası değildir. Gönül kazanmak istiyorsan sevgi tohumu ek, cenneti kazanmak istiyorsan yollara diken serpmekten vazgeç.

68

Gündüz gecede saklı:

Ba’d-ı nevmidî besî ümmid hâst

Ez-pes-i zulmet besî hurşid hâst 3/2942



Dünyanın hali devr-i daim üzeredir. Ümitsizliğin ardında ümitler gizlidir;gecelerin koynunda güneşler saklıdır. Her başlangıç bir son ve her son yeni bir başlangıçtır. Her doğum ölüme adım atmaktır; sana ölüm görünen şey de gerçekte yeni bir doğumdur. Günler, geceler ve bütün hadiseler ilahi takdirin elinde bir yumak gibi kah örülür kah çözülür. İmkan ve imkansızlık sana bana göredir Cenab-ı hakka göre değil. O halde ne burnun kanamakla öldüğünü san,ne de güneş batmakla kıyamet koptuğunu. Günlere gecelere değil onların sahibine bağlan ki ümidin hiç bitmesin.

69

Kim göre kötü :

Pes bed-i mutlak nebâşed der-cihan
Bed be-nisbet başed inra hem bedân 4/65



Ne mutlak iyi var ne mutlak kötü.Bu dünyada iyilik de kötülük de nisbidir. Sana kötü gelen bir şey başkasına iyidir. Zehir senin için memat, yılan için hayattır. Çiftçi yağmur bekler, tuğlacı ister ki güneş daha da kızsın. Kainatın mimarı her şeyi bir hikmetle yaratmış ve zıtlar arasında denge kurmuştur. Müminin değerini kafirle arttırmış, güzelin güzelliğini çirkinle çoğaltmıştır. O halde hikmete itiraz etme ve hiçbir şeyin abes yere yaratılmadığını bil.

70

Canı tatlı olana..:

Ol ki cânı hande-rû ola çü kand

Halkın âzârından oldu bî-gezend 2/420



İncinmek de incitmek de gönül hamlığındandır. Sen acı olduğun için halkın acısı canına işliyor, dikeni eteğine batıyor. Halkın Hak elinde bir kalem olduğunu farkettiğinde ne gam kalır ne keder.O zaman hoşnutlukla hilatle kefeni , gülle dikeni bir tutar,hoştur bana senden gelen,dersin. Böylece canın şeker gibi tatlılaşır da kendi tadınla başın döner; artık halkı görmezsin ki incitmesinden incinesin.

71

Aşk nedir:

Pürsîd yekî ki âşıkî çîst

Güftem ki çü men şevi bidânî (C.2/önsözden)



“Biri bana :Aşıklık nedir diye sordu. Dedim ki: Ben ol da bil.” Sen aşıklığı nasıl bilebilirsin ki o bilgi kitaptan defterden öğrenilmez. Ateşi mangalda balı da kavanozda görmek bilmek değildir. Çünkü bu bilgi zevk bilgisidir;onu tatmayan bilmez. Bildim diyenin bilgisi sadece zandır. Madem öyle sen düşmeyi düşenden öğren, yanmayı pişmişten sor.Aşkın kokusunu da aşığın yanık nefesinden kokla. Bu işaretlerden yola çık ve aşkı bilmek için aşık ol.

72

Aşığın gözüyle bak:

Bakma ol kendi gözünle hûba sen

Tâlibân çeşmiyle bak matlûba sen 4/75



Güzellik gözdedir,nesnede değil.. Bir şeyi güzel gösteren istektir, aşktır. İsteksiz bakışa güzel de çirkin görünür. Bu yüzden Leylayı sen başka görürsün Mecnun başka görür. O halde güzele kendi aşksız gözünle bakmayı bırak, Mecnunun tutuşmuş gözleriyle bak.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mesnevi´den Özdeyişler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:30 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Mesnevi´den Özdeyişler

ÖNSÖZ

Tasavvufî edebiyatın şaheserlerinden biri olarak değerlendirilen Mesnevî, sadece kendi döneminde değil, tarih boyunca da ilgi görmüş; günümüzde ise dünya çapında artarak devam eden bir araştırmacı ve okuyucu kitlesine sahip olmuştur.

Mevlâna’nın, “Kur’ân’ın Tefsiri”, “Ruhların Cilâsı” ve “Allah Âşıklarının Kitabı” olarak da nitelendirdiği Mesnevî, XIII. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel özelliklerini yansıtmakla birlikte, hemen hemen akla gelebilecek dinî, tasavvufî ve sosyal hayatla ilgili her konuda bilgiler içermekte; âyetler, hadisler, atasözleri, hikâye ve temsiller yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmaktadır. Mesnevî’nin konuları ve amacı hakkında ana fikir olarak bir cümle söylemek gerekirse; insanın kendisini tanıması, insanca yaşamanın sırları ve Allah’ın insanı yaratmasındaki gayesi doğrultusunda hayat sürmenin bir ‘el kitabıdır’ diyebiliriz.

Mevlâna Mesnevî’sini, aydın gönüllü, basiret sahibi ve ilâhî makamdan ayrı kalmakla yüreği yanan âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızık olarak nitelendirir. Ama Mesnevî’yi anlamanın da öyle kolay olmadığını, bu sözlerin, kimilerine masal gibi geldiğini vurgular ve bu konuda okuyucularına şu öğütlerde bulunur:

“Sanır mısın ki, Mesnevî’nin sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca, duyasın, anlayasın; yahut hikmetli sözler ve gizli sırlar kolayca kulağına girsin. Duyarsın, duyarsın; ama sana masal gibi gelir; dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü anlayamazsın! (…) Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, âyetlerin, hadislerin ve hikâyelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki, insan onun sırrının sırrına ulaşabilsin.”

Mevlâna’nın Hakk’a yürüyüşünden yüzyıllar geçmesine rağmen Mesnevî, gerek tarih boyunca Türk milletinin; ve gerekse bugün ona tâlib olan yabancıların el kitabı, başvuru kaynağı olarak vazifesini idame ettirmiş, her dönemin darda kalmış insanlarına çareler sunmuş ve hâlâ da sunmaktadır. Edebiyatımızın tanınmış simalarından H. Ziya Uşaklıgil’in “Bazı keder ve üzüntü zamanlarında hâlâ Mesnevî’ye el uzatır, onun yaprakları arasında hayatın elemleri için bir teselli ararım...” sözü, Mesnevî’nin kişisel sorunlardaki çözüme nasıl bir çare olduğuna örnektir. Yine İngiliz doğu bilimci ve Mevlâna araştırmacısı Prof.Dr. Arthur J. Arberry’nin “Mevlâna, yedi yüz yıl evvel dünyayı büyük bir kargaşalıktan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.” şeklindeki tespiti ise dünya insanları açısından Mevlâna’nın fikirlerinin önemini vurgulamaktadır. Mevlâna’nın Divanındaki “Biz ilâhî hekimleriz; kimseden tedavi ücreti istemeyiz.”, “Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler. Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir Ney’iz” beyitleri de bu konuyu veciz bir şekilde ortaya koyar.

XIX. yüzyıla kadar Eski Türk Edebiyatına ufuk açan, yön veren Mevlâna ve Mesnevî’si, önceleri Avrupa’da tanınmaya başlamakla birlikte bugün başta ABD olmak üzere dünyanın dört bir yerinde artarak devam eden bir ilgiye sahiptir. Geçmişimizde Mevlâna ve Mesnevî’sine gösterilen ilgi, Cumhuriyet döneminde de varlığını korumuş, harf devrimi ile birlikte eskiden yapılan çalışmalar da esas alınarak yeniden tercüme ve şerh edilmeye başlanmıştır. Özellikle Mesnevî’deki hikâyelerle dönemi insanları için kıssadan hisse çıkarmaya yönelik çalışmalar artmış; eserdeki dinî, tasavvufî, sosyal ve tarihî konular irdelenerek tasnifli çalışmalar meydana getirilmiştir.

Orijinal dili Farsça olan VI cilt ve 26 bin beyte yaklaşan hacmiyle İslâmî Edebiyatların temel taşlarından biri olarak kabul gören ve dünya klâsikleri arasında yer alan Mesnevî Türkçe, İngilizce, Urduca, Arapça ve Fransızca’ya tam metin olarak tercüme edilip yayınlanmış; tespit edebildiğimiz kadarıyla da İtalyanca, Boşnakça, Özbekçe, Hintçe ve Endonezyaca tam çevirileri bitmek üzeredir. Bunların haricinde birçok dünya dillerine de seçki olarak tercüme edilmiş ve edilmektedir. Bu bilgilerin ve gerçeklerin ışığında da Mevlâna tarafından dile getirilen “Mesnevî’miz, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere ulaşacaktır. Bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaklardır.” sözü, 750 yıl sonrasında ispat edilmiş olmaktadır.

Mesnevî üzerine 40 yıl araştırmalar yapan İngiliz Prof.Dr. Reynold A. Nicholson’ın (öl. 1945) “Mevlâna, bütün asırların yetiştirdiği mutasavvıf şairlerin en büyüğüdür; Mesnevî’si de, felsefî dille değil kalbe hitap etme sanatı ile işlenmiştir.” demesi; Müslüman olarak “Havva” adını alan Fransız doğu bilimci Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch’in (öl. 1999) ‘Mesnevî tereddütsüz ve mübalağasız en kapsamlı manzum tasavvufî eserdir ve dünya edebiyatının şâheserlerinden biridir’ tespitinde bulunması ve yine İran’ın bu sahada tanınmış günümüz bilim adamlarından Prof.Dr. Abdülhüseyn-i Zerrînkûb’un da “Mevlâna Celâleddin, tasavvufî şiirin en büyük zirvesidir ve kendisinden sonra da hiç kimse bu zirveye ulaşamamıştır. Onun büyük Mesnevî’si, gerçekte İslâm dünyasındaki tasavvufî birikimin mahsûlü ve özüdür” demesi Mevlâna’yı ve eserini bu mânâda sınıflandıran en güzel örneklerdir. Daha öncelere gidildiğinde ise; XV. yüzyıl şairlerinden Molla Camî’nin (öl.1492), Mevlâna ve Mesnevî’sini ‘Peygamber değil, ama kitabı vardır.’ sözleriyle nitelemesi ve hattâ ‘Mesnevî’yi sabah akşam okuyan kişinin cehennem ateşinden korunmasını dilemesi’ İslâmî edebiyatlardaki Mevlâna ve eserine olan ilgiyi artırmıştır. Günümüzde başta İran olmak üzere, Pakistan, Hindistan, Tacikistan, Rusya ve Endonezya gibi doğu ülkelerinde Mevlâna ve Mesnevî’si ile ilgili araştırmalar yapılmakta eserler yayınlanmaktadır.

Yine son dönemlerde ABD başta olmak Kanada, Avustralya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka, İspanya, İsveç gibi Batılı ülkelerde Mesnevî ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça yoğun olmakla birlikte Mevlâna’nın Divân-ı Kebîr’inde yer alan şiirlerin tercümesi ve yorumu daha fazla ilgi görmektedir.

Mesnevî üzerine İslâm dünyasında asırlardır yapılan çalışmalar tercüme, şerh ve lügat etrafında yoğunlaşmakla birlikte, birçok kişi çeşitli amaçlara mâtufen, yahut kendi beğenilerine göre bu hacimli eserden mensûr yada manzûm antolojiler meydana getirmişlerdir. XV. yüzyıldan itibaren başlayan bu usûlün ilk örneği Muînî’nin, Sultan II. Murad’a (ölm.1451) takdim ettiği ve Mesnevî’nin bir bölümünün manzum tercümesini kapsayan Mesnevi-yi Murâdî’dir (1438). Yusuf Sîneçâk’ın (öl. 1564) Cezîre-i Mesnevî’si ve Muğlalı Şâhidî Dede’nin (öl.1550) Gülşen-i Tevhîd’i de bu konudaki önemli eserler arasındadır. Mesnevî’nin tamamını şerh etmekle “Hz. Şârih” unvanını alan Ankaravî İsmail Rüsûhî Dede (öl.1631)’nin Mesnevî’deki anlaşılması zor deyimlerin açıklandığı ve âyetlerin indeksi niteliğinde olan Fâtihü’l-ebyât ve Câmi’u’l-âyât adlı eserleri de bu tarzdaki önemli örneklerdendir.

Bu tarzdaki çalışmalar elbette günümüzde de artarak devam etmektedir. Bu alanda geniş okuyucu kitlelerine hitap edebilmek ve çeşitli konuları Mesnevî’de arayacak olanlara yardımcı olmak düşüncesiyle Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler isimli bu çalışmayı hazırladık. Günümüzde ülkemizde yapılan Mesnevî seçkileri, çoğunlukla Mesnevî’de yer alan hikâyelerin tamamen veya kısmen bir araya getirilmesinden oluştuğu, konulara göre yapılan seçkilerin az olduğu göz önüne alındığında elinizdeki çalışmanın yapılanlara bir nebze de olsa katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

Bu çalışmamızda Mesnevî’de işlenen bazı dinî ve tasavvufî konuları esas almakla birlikte, özellikle günümüz insanlarını ilgilendiren sosyal konularla alâkalı olarak Mevlâna’nın görüşlerini az çok yansıtacak vecizeler de Mesnevî’nin bütününden seçilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı konuların sonuna o bölümle ilgili bir hikâye ekleyerek Mesnevî’nin bu özelliği de ihmal edilmemeye çalışılmıştır.

Bu çalışmamızda Veled Çelebi (İzbudak) tarafından yapılan Türkçe çeviriden faydalanmakla birlikte (MEB. 1995 baskısı), tereddüt edilen veya tekrar tercümesine ihtiyaç duyulan beyitleri Prof.Dr. Reynold A. Nicholson’un hazırladığı The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (Leiden-Cambridge Univercity Pres, 1925-1940) adlı tenkitli metinden kontrollerini yaparak yeniden tercüme ettik. Her konunun sonunda yer alan cilt ve beyit no’larını da Nicholson’un metni ve İzbudak’ın çevirisini esas alarak verdik. Ayrıca eserin sonundaki Bibliyografyada, yararlanılan diğer kaynaklarla birlikte, konularına göre hazırlanmış Mesnevî seçkilerine örnek olmak üzere birkaç tanesini ekledik.

Uzun ve samimi bir çalışmanın ürünü olan ve zaman içerisinde daha da zenginleştirip geliştirmeyi arzu ettiğimiz bu mütevazı eserin faydalı olmasını diliyor, eserin yayınlanmasındaki katkı ve desteklerinden dolayı Konya Valisi Ahmet KAYHAN’a, İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdüssettar YARAR’a ve mesai arkadaşlarına teşekkür ediyoruz.

G İ R İ Ş

MÜLK O’NUNDUR, FERMAN DA O’NUN...


Allah, göklerin, yıldızların, insanlarla şeytanların, cin ve perilerin, kuşların yüce yaratıcısıdır.

Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı O’dur. Ülkesinin sınırı yoktur, kendisinin benzeri bulunamaz.

Gökyüzünü yokluktan meydana getirdi, bu yer döşemesini de yarattı, döşedi.

Yıldızlardan kandiller yaptı, tabiatlardan da kilitler ve anahtarlar.

Nice gizli âşikâr yapıları şu tavanla şu döşemenin içine koydu, gizledi.

Peygamber şöyle dedi: Allah, “Âlemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti,

Yarattım ki benden bir fayda görsünler; balıma parmaklarını bansınlar” buyurmuştur.

(Yine buyurmuştur ki) “kullarıma ibadet edin, diye emrettimse bir kâr, bir fayda elde edeyim diye değil; onlara ihsanlarda bulunayım diye emrettim.

Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla, bizzat kendileri temizlenirler.”

Allah, lokmaya, gir içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez.

Yeryüzünde olsun, göklerde olsun, bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat çırpamaz, harekete geçemez.

Allah hükmedicidir, dilediğini yapar; derdin ta kendisinden deva yaratır.

O’nun kahrında lütuflar gizlidir; O’nun uğrunda can vermek, insanın canına canlar katar.

Can, O’ndan geldi; O candan değil. O, bedava yüz binlerce can verir.

Mülk O’nundur, ferman da O’nun...

O’nun en kötü kahrı, iki âlemin hilminden de iyidir. Ne güzeldir âlemlerin Rabb’i ve ne iyidir O’nun yardımı!

Allah’tan başka her şey bâtıldır, asılsızdır. O’nun ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.

Varlık âlemindeki yüz binlerce balık ve deniz, o lütuf ve cömertlik karşısında secde eder.

Zâtının ışığı suya ve toprağa aksetmiş de yeryüzü, tohumu kabul eder olmuştur.

Nerede bir kulak varsa, onun (lütfundan) göz olmuştur. Nerede bir taş varsa, onun (lütfundan) yeşim olmuştur.

Kimya da nedir ki! Kimyanın yaratıcısı, O’dur; Simya da ne oluyor ki! O, mucizeler bağışlayandır.

Benim bu övgüm, övgüyü terk etmek (içindir); zira bu, varlığa delildir; varlık (göstermek) ise hatadır.

O’nun varlığı önünde yok olmak lazımdır. O’nun karşısında varlık da nedir ki Kör ve (talihsiz bir) karanlık...

İbrahim’i ateş içerisinde besler; korkuyu rûhun emniyeti yapar.

Firavun’un yüz binlerce mızrağını, bir Musa’nın tek bir asasıyla kırıverir.

Yüz binlerce şiir defteri, O’nun bir ümmî (peygamberinin) sözleri karşısında utanç (vesilesi) hâline geldi.

Böyle muktedir bir Allah huzurunda bir kimse, çer çöp (gibi bayağı) değilse, nasıl ölmez ki

(IV/2512, 2513, VI/3135-3137, II/2635, 2636, 1756, 1758, III/1900, 1902, II/1619, V/1668, 1679, 2939, 1667, I/3923, 505, 508, 515-518, 547, 527, 529, 530)

VARLIĞIMIZ SENİN VERGİNDİR

Ey Allah’ım!Yüz binlerce tuzak ve yem var; bizler de aç kuşlar gibiyiz.

Her birimiz birer doğan olsak da, her an yeni bir tuzağa tutuluyoruz.

Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarıyorsun. Ey ganî ve müstağnî olan Allah’ım! Biz yine bir tuzağa doğru gidiyoruz.

(Ama) her adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok!

Biz çenk gibiyiz, sen mızrap vurmaktasın; inleme bizden değil, senden!

Biz ney gibiyiz, bizdeki nağme senden. Biz dağ gibiyiz, bizdeki seda senden.

Kazanıp kaybetme de olan satranç gibiyiz; ey huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.

Biz yokuz. Varlıklarımızı, fâni suretle gösteren, vücûd-ı mutlak olan sensin.

Biz aslanlarız; ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgârdandır.

Hareketimiz de varlığımız da senin vergindir. Varlığımız senin icadındır.

İn’am ve ihsan lezzetini bizden esirgeme!

Bize, bizim işlerimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!

Sen bize bu isteği, biz istemeksizin verdin; hadsiz, hesapsız ihsanlarda bulundun.

Ezelde bağışladığın şu irfan damlasını, denizlerine ulaştır.

Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle zenginlikle övünmeye imkan yok.

Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri bizden defet.

Kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi sana razı olan kardeşlerden ayırma!

Senin ayrılığından daha acı bir şey yok; sana sığınmazsak, sen esirgemezsen işimiz gücümüz ancak kargaşalıktır.

Allah’ım, gözlerimiz sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz sırtımızı ağırlaştırdı, büktü. Sen bizi affet!

Ey gizli olan Allah’ım! O âleme de doldun, bu âleme de. Doğu nurunun üstüne de yüceldin, batı nurunun üstüne de.

Ey zâtı gizli, ihsanı açık Allah’ım! Sen su gibisin, biz ise değirmen taşı.

Sen yel gibisin, biz toz. Yeli gizlersin; tozu ise meydandadır.

Sen can gibisin, biz de el ve ayağa benzeriz. Elin hareketi de can vasıtasıyladır.

Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller.

Rabb’imiz, biz nefsimize zulmettik, bir hatada bulunduk. Ey merhameti bol Allah’ım, bize acı!

Ey suçluların feryadına yetişen! Ayrılık acısını erkeklerden de uzaklaştır, kadınlardan da.

Senin vuslatını umarak ölmek hoştur; fakat ayrılığının acısı yok mu, ateşin de üstündedir o.

(I/374-376, 387, 598-600, 602, 603, 605, 607, 609, 1338, 1882, 3899-3902, V/3307, 3308, 3310, 3311, 3313, 3314, 4010, 4116, 4117)


PEYGAMBERLER SERVERİ, SAFÂ DENİZİ HZ. MUHAMMED

Ey kardeş, Bir olan Allah’a ve Hz. Muhammed’e yapış da ten Ebu Cehil’inden kurtul!

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’a vaatlerde bulundu da dedi ki “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim; Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, O’na bir şey katmaya yeltenen kişiye ben engel olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder; onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; O’na ne bir şey ilâve edebilirler; ne O’ndan bir şey eksiltebilirler. Sen, benden daha iyi bir koruyucu arama!”

(Ey Ahmed!) kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki şeytan, onunla aynı kâseden yemek yer.

Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki, ona şeytan komşu olur.

Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelîm olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.

Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhûrunu gördü de:

“Yarabbi, o ne rahmet devri; o devir, rahmetten de ileri; o devirde güzellik var.

Musa’nı denizlere daldır da Ahmed’in devrinde çıkar!” dedi.

Ahmed, ümmetler “Yarabbi” desinler diye dünyada nice putlar kırdı.

Ahmed’in çalışması olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.

O’nun ümmetler üzerindeki hakkını bil! Başın, puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.

İncil’de Mustafa (a.s.)’nın, o peygamberler serverinin, o safâ denizinin adı vardı.

Sıfatları, şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yemek yiyişi anılmıştı.

(Bir) Hıristiyan taifesi, o ad ve o hitap kendilerine ulaştığı zaman sevap için;

O yüce adı öperler; o lâtif vasfa yüz sürerlerdi.

Onlar, Ahmed adına sığındıklarından dolayı (şerlerden, fitnelerden) korundular.

Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru (insanı) nasıl korur

O’nu görmek için bir uçtan diğer uca yedi kat gök, hurilerle meleklerle dolmuştu.

Hepsi kendilerini, onun için bezemişti; fakat O’nda sevgiyle aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir hevâ ve heves yoktu ki!

(Ey Muhammed!) bu fanî cihandaki körleri katar katar çek!

Ey takvâ sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları makamına kadar götür!

Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin; âhir zamanın yasına neşesin sen!

(I/782, III/1197-1200, V/267, 268, II/355-358, 366-368, I/0727-730, 732, 737, 3950, 3951, IV/1470, 1472, 1471)


1. ACELECİLİK VE YAVAŞLIK

Şüphe yok ki, yavaş iş Rahman’dan, acele iş de melûn Şeytandandır.

Köpek bile önüne bir lokma atılınca önce koklar, sonra yer;

O, burnu ile, biz ise aklımız ile koklarız...

Allah, insanı yavaş yavaş tam kırk yılda kemâl sahibi yapar, olgunlaştırır.

(Senin de) istediğin şeyi yavaş yavaş, fakat sağlam bir şekilde yapman lâzım! İşte bu yavaşlık, sana o işi iyice öğretmek içindir.

Yavaşlık, Allah ışığıdır; çabukluk ise Şeytanın dürtmesinden meydana gelir.

Hilâl, gerçekte noksanlık kabul etmez; görünüşteki bu noksanlık, yavaş yavaş dolunay haline gelmek, olgunluk kazanmak içindir.

Ay, geceye, yavaş olma konusunda ders verir; sıkıntının yavaş yavaş aşılacağını işaret eder ve şöyle der:

“Ey ham, aceleci kişi! Dama dayanan merdivenden basamak basamak çıkılır.

Ey tencere yavaş yavaş, ustaca kayna! Delice kaynayan yemek, lezzetli olmaz.”

Allah, âlemi bir kere “kün” (ol!) demekle yaratmaya gücü yetmez miydi Bundan şüphen mi var

Peki bu yaratma niçin altı gün sürdü Her gün de tam bin yıl kadardı.

Niçin çocuk, dokuz ayda yaratılmakta Çünkü Allah’ın adeti bir şeyi yavaşlıkla yapmaktır.

Neden Adem’in yaratılması kırk sabah sürdü; o balçığı niçin yavaş yavaş insan haline getirdi (düşün)

(III/3497-3499, 3502, 3506, V/59, VI/1209-1216)

2. ADALET VE ZULÜM

Zulüm demiriyle taşını birbirine vurma! Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi çocuk meydana getirirler.

Zâlimlerin zulmü, karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle söylemişlerdir.

Daha ziyade zâlim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye, daha kötü ceza verilir” buyurmuştur.

Ey Zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.

İpek böceği gibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bâri kararlıca kaz!

Sen zayıfları yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’ân’dan “İzâ câe nasrullâh”ı oku.

Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse, sana ceza olarak işte Ebâbil kuşu gelip çattı.

Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar.

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti.

O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan yakalar.

İnsanın eli tırnağı olmamalı; eli tırnağı oldu mu ne din düşünür, ne doğruluk!

Adalet nedir Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir Dikeni sulamak.

Adalet, bir nimeti yerine koymaktır, her su isteyen tohumu sulamak değil.

Zulüm nedir Bir şeyi, yerinde kullanmamak, lâyık olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.

Zulmedersen kötüsün, gerisin geriye gittin. Adalette bulunursan saadete erersin, kalem bunu yazdı; mürekkebi bile kurudu.

Ey Yusufların derisini paralayan, seni de bir kurt paralarsa bunu kendinden bil!

Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan nihayet kendin düşersin.

(I/841, 1309-1315, III/3472, 3475, VI/4795, V/1089, 1090, 1091, 3134, 3180, VI/1570)


3. AHDE VEFA

Allah’a verdiğin söze vefa edersen, Allah da kereminden senin ahdini korur.

“Ahdime vefa edin” sözüne kulak ver de sevgiliden “Ahdinize vefa edeyim” vaadi gelsin.

Kiminle ahdettiğini bilen, tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır, o ahdi örer durur.

Ahidlere vefa etmek, akılla olur. (…)

Akıl, ahdini hatırlatır; akıl, unutkanlık perdesini yırtar.

Yalancı, dolancı adam, dinde vefakâr olmadığından her an yeminini bozar.

Ahdi bozmak, ahmaklıktandır. Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa, temiz kişinin işidir.

Sadece şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde ettikleri kaybolmaz. Çünkü talih, onların peşinden gelir.

İnsan bir ağaca benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine, sağlamlaşmasına çalışmak gerek!

Bozuk düzen ahid, çürümüş kök gibidir. Kökü çürümüş ağaç da meyve vermez.

Şeytan gibi hasetçi değilsen dâva kapısını bırak da vefa kapısına gel!

Köpeğe bir kapıdan, bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur.

Kapıya bekçi kesilir. Ona eziyet edilse, yiyeceği lâyıkıyla verilmese bile o kapıyı bırakmaz.

Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli âb-ı hayat içtin, gözlerin açıldı unutma)!

(V/1181, 1183, II/2140, IV/2288, 2289, II/2873, 2875, V/1000, 1166, 1167, 1173, III/287, 288, 293)


4. AKIL VE ÜSTÜNLÜĞÜ

Akıl diyarında nice âlemler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir!

İnsan akılla (adam) olur; saçı sakalı ağarmakla değil! O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; o devlet, umutla ricayla bulunmaz.

Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma. Kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy vesselâm!

Peygamber: “Kim ahmaksa düşmanımızdır; yol kesen gulyabanidir.

Akıllıysa canımızdır; ondan gelen serin esinti, bize fesleğen gibidir” buyurmuştur.

İsa (a.s.) “Ahmaklık, Allah kahrıdır.” buyurmuştur. Hastalık, körlük, kahır değildir; bir iptilâdır.

İptilâ, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da. Fakat ahmaklık, öyle bir illettir ki, ahmağa da zarar verir, onunla konuşana da!

Bil ki Hak sana bir akıl cilası vermiştir... Onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır.

Akıl vardır, güneş gibi... Bazı akıllar ise, Zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da.

Akıl ve gönüller, şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.

Güneş gibi nurlar saçan bir akıl lâzım ki, doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın.

Kâmil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin.

Yeşilliklerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe bir an içindir. Fakat akıldan meydana gelen gül bahçesi, daimi olarak yeşildir, güzeldir, hoştur.

(I/1109, III/2280, IV/465, 1947, 1948, III/2592, 2593, IV/2475, V/460, 619, 658, V/738, VI/4649)



5. AKLI DOĞRU KULLANMAK

Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl değildir; yılan ve akreptir.

Güzellerin nasıl birbirlerinden farkları, üstünlükleri varsa insanların akıllarında da fark vardır.

İmana mensup akıl âdil bir bekçiye benzer, gönül şehrinin koruyucusudur, hâkimidir.

Ey yiğit, akıl şehvetin zıddıdır! Şehveti isteyen akla ‘akıl’ deme!

Şehvete mağlup olana ‘vehim’ de. Vehim sahte akçedir; akıl ise hâlis altın.

Vehimle akıl, mihenk taşı olmadıkça meydana çıkmaz. Tez ikisini de mihenk taşına vur!

Akıl, ona derler ki Hakk’ın yaylasında yayılıp, O’nun nimetlerini yemiş olsun... Utarit’ten gelen akla, akıl demezler!

Bu aklın ileri görüşü, mezara kadardır; fakat gönül sahibinin aklı, sur üfürülünceye dek olacak şeyleri görür!

Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma; çünkü bir dalga, onu alt üst ediverir!

Bahtı yâver ve tâlihi kutlu olan kişi bilir ki, akıl ve zekâ taslamak İblistendir, aşk ise Âdem’den!

Akıl ve zekâ, denizde yüzgeçliğe benzer. Bunlardan azı kurtulur; (çoğunun) sonu ise boğulup gitmektir.

Yüzgeçliği bırak, büyüklenmekten vazgeç... Bu ırmak değil, dere değil, denizdir deniz!

Kenan gibi gemiden baş çekme. Ona da keskin zekâsı bu gururu vermiş, (kendisini) aldatmıştı.

(I/2329, III/1537, IV/1986, 2301-2303, 3310, 3311, 3364, 1402, 1403, 1404, 1409)

6. ANNE, BABA VE EVLÂTLAR

(Allah) “babaların ve anaların hilim ve şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider, gelir; ama deniz bâkidir” buyurdu.

Ana çocuk uyansın da gıdasını istesin diye onun burnunu sıkar.

Çünkü çocuk, açlığından haberi olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.

Anneye şükretmemek Allah’a şükretmemektir. Onun hakkı, şüphe yok ki Allah hakkı demektir.

Annenin merhameti de Allah’tandır; ama ona kulluk etmek, hizmette bulunmak da hem farzdır, hem de yerli yerinde bir iş.

Annen sana “geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.

Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omzuna biner.

Fakat kuvvetlenip küstahlaşınca, elini, ayağını şuraya, buraya salmaya başlar...

Büyük bir adamın oğlu olmak da önemli değildir; bu çeşit gençler, malla mülkle gururlanır.
Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına utanç vesilesi olur.

Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.

Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.

Anayla, babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker.

Kaynak, hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları, yaprakları da kurur.

O ağaç kurumaya başlar. Çünkü, oğlun vücudundan sulanıyor, gıdalanıyordu.

Nice böyle gizli su yolları vardır ki, sizin canınıza eklenmiştir.

(I/2676, II/362, 363, VI/3255, 3257, III/4017, I/923, 924, VI/257, 258, 3586-3591)



7. AŞK VE ÂŞIK

Her kimin yakası bir aşktan dolayı yırtılmışsa, o hırstan ve ayıptan tamamıyla temizlenmiştir.

Kimde aşk endişesi yoksa, o kanatsız kalmış bir kuş gibidir, vah ona!

Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şad ol!..

Toprak beden, aşktan dolayı göklere çıktı; dağ (bile aşktan) oynamaya başladı, çevikleşti.

Yemyeşil aşk bağının sonu, ucu-bucağı yok; orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var!

Aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!

Her ne kadar dille anlatmak aydınlatıcı ise de dile (gelmeyen) aşk, daha parlaktır.

Aşk seçkin erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.

Aşkın yüzlerce nazı, edâsı, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir.

Aşk vefakâr olduğu için vefakâr olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile.

Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar.

Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.

Temiz aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın...” dedi.

Hasılı o, aşkta tekti. Onun için Allah, peygamberler içinden O’nu seçti.

Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya, donar kalırdı.

Bu dünya pazarında sermaye altındır; o dünyada ise aşk ve iki ıslak göz.

Zahirî güzelliğe ait bulunan aşklar da aşk değildir; onlar sonunda bir utanç vesilesi olur.

En güzel olan Allah aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir...

Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur; gönül derdi gibi bir dert yoktur.

Âşığın hastalığı diğerlerinden farklıdır; aşk, Hak sırlarının üsturlâbıdır.

Âşıklar ferahlık kadehini, sevgililerin eliyle öldürüldükleri zaman içerler.

Dirhem vermek cömert kişiye lâyıktır. Can vermek de esasen âşığın vergisidir.

Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur.

Âşıkların varlıkla işi yoktur; âşıklar, kârlarını sermayesiz elde ederler.

Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar; onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!

Âşıklara sevgilinin güzelliği müderristir; defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü!

Aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir.

Âşık, başını verince akıl kalır mı gayri Her şey helâk bulur, yalnız O’nun hakikati kalır.

Kul, daima elbise, vergi diler; âşığın elbisesi ise daima sevgilinin cemâlidir.

Şeytan bile âşık olsa topu çeler; bir Cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür.

Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak, geçici bir hevestir.

Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır.

Nur gitti de dumanı meydana çıktı mı mecazi aşk, derhal soğur; donar kalır.

(I/22, 31, 23, 25, 1793, III/4009, I/0113, IV/1406, V/1164, 1165, 2191, 2735, 2736, 2737, 2738, 3854, VI/0839, I/205, 3686, 109, 110, 229, 2235, 2880, III/3021, 3024, 3847, 4394, 4661, 5/2730, VI/3648, 971-973)



8. AZ YEMEK VE RİYÂZET

Cebrâil’in kuvveti mutfaktan değil, varlığı yaratanın cemâlinden gelmektedir.

Erenlerin kuvveti de bil ki Hak’tandır; yemekten, tabaktan değil.

Bu ağzı kapadın mı başka bir ağız açılır; o ağız sır lokmalarını yer yutar.

İnsan (acıkıp da) yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe onlardan lezzet alamaz. Maddî lezzetlerden kesilmedikçe de, mânevî lezzeti bulamaz.

Beden, aç olmadıkça harekete gelmez. Tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak da bil ki, soğuk demiri dövmektir âdetâ.

Beden azığı, canın azıksız kalmasına sebep olur. İlkini azaltmak, diğerini çoğaltmak gerek.

Nurla gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı, meleklere uy!

Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezâdan cefâdan kurtul.

Mideni o reyhanlara, güllere alıştır da peygamberlerin hikmet ve gıdasını bul.

Mideyi bırak, gönül tarafına yönel ki Allah’tan sana perdesiz bir selâm gelsin.

Köşk bir şey değildir. Bedenini yık; define, yıkık yerdedir a benim beyim!

Kimde açlık derdi varsa bedeninin her kısmı, diğer kısmıyla bağdaşır, yenileşir.

“Evimi temizleyin” âyeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da, hakîkatte o, nur definesidir.

Tatlı yaşayan, sonunda acı ölür. Ten kaydında olan canını kurtaramaz.

Beden asıl gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur.

İnsanın aslî gıdası Hakk’ın nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değil!

Dervişlerin bu riyâzetleri neden Çünkü bedene verilen o eziyetler, canların bekâsına sebep olur.

Vücut kendini pislikten arıtırsa, ululuk miski ve incileriyle dolar.

Suyun pislikten arınması için beden ırmağını temizlemek, arıtmak şarttır.

Halbuki sen, her an yemekle, içmekle o dereye daha fazla toprak dökmekte, o suyu daha fazla bulandırmaktasın.

Açlık zahmeti, illetlerden daha iyidir; hele açlıkta yüzlerce hüner ve fayda varken!

Kendine gel; açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla başla kabul et, onu böyle hor görme!

Zira bütün hastalıklar açlıkla iyileşir; bütün ilaçlar aç olmadıkça sana tesir etmez.

(III/6, 7, 3747, IV/404, 3623, V/145, 297, 298, 2475, 2514, VI/3422, 4295, I/434, 2302, II/1081, 1083, III/3349, V/148, 2808, 2811, 2831-2833)



9. BAKMAK VE GÖRMEK

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.

Kulak sadece vasıtadır, vuslata erense göz. Göz hâl sahibidir, kulaksa dedikodu.

Gözün bir an içinde gördüğünü, dil yıllarca söylese anlatamaz;

Kulak, anlayışın bir anda gördüğünü, anladığını yıllarca dinlese bitiremez.

Acı tatlı, bu gözle görünmez. Basiret ehli onları, âkıbet penceresinden görmeyi bilir.

Âhiri gören göz, doğruyu görebilir; ahırı gören gözse gururdan, körlükten ibârettir.

Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da tekrar yapar.

Bu beş duyudan başka beş duygu daha vardır ki, o duygular kırmızı altın gibidir, bunlar ise bakır gibi.

Allah, duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi.

Çünkü o, köpüğü gördü de denizi görmedi. Bu ânı gördü de yarını göremedi.

İnsan, duyulardan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

Hele gönül gözü yok mu O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece kuvvetlidir... Bu iki duyu gözü, onun nimetiyle geçinmededir.

O bakış nura mensuptur; bu bakış, nâra... Ateş, nura karşı adamakıllı kara görünür!

Baş gözü, daima bedeni görür; can gözüyse, hünerli canı.

Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer’i görür ancak.

Bir bakış vardır, iki fersahlık yolu görür; bir bakış vardır iki âlemi de görür, padişahın yüzünü de.

Bir hayret lâzım ki düşünceleri silip süpürsün. Hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri de.

Aklı, zekâyı sat da hayranlığı satın al. Akıl ve zekâ, zandır; hayranlıksa bakış, görüş!

Şu halde sen, hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arkadan Hakk’ın yardımı gelsin...

(I/2383, 858, III/1994, 1995, I/2582, 2583, 306, II/49, 1608, 1609, III/1028, IV/0338, 597, VI/0654, V/1709, VI/1465, III/1116, IV/1407, 3751)

10. BELÂ VE HASTALIK

Dert ve sıkıntıya düşmek, Allah’ı gizlice çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından üstündür.

Dertsiz dua soğuktur; bir işe yaramaz. Dertli dua ve yalvarma, gönülden, aşktan gelir.

Ne güzel, ne mübarektir bu ağrı, sızı. Ne mutlu, ne kutludur bu hastalık, ateş, dert ve gece uykusuzluğu!

(Yüce Allah) sırt ağrısını ihsan etti de her gece yarısı beni uykudan uyandırdı.

Bütün gece manda gibi uyumayayım (da Allah’ı anayım, O’na dualarda bulunayım) diye Hak lütfetti, bana dertler, ağrılar bağışladı.

Kardeş! Karanlık yere, soğuğa, derde, kırıklığa ve hastalığa sabretmek,

Âb-ı hayat kaynağı ve sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıklarda gizlidir.

Gamdan neşelen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam bahardır, başka şeyler kış!

Kul, dertten, kederden Allah’a sızlanır, yalvarır; uğradığı zahmetlerden dolayı Allah’a yüzlerce şikayetlerde bulunur;

Allah da buyurur ki; “Gördün ya nihayet dert ve zahmet seni bana yalvarır bir hale getirdi, sana doğru yolu gösterdi.”

Hakikatte her düşman, senin ilâcındır, sana kimyadır; seni faydalandırır, gönlünü alır senin!

Mü’minin canı da zahmet ve meşakkatlerle gelişir, kuvvetleşir.

Peygamber “bil ki karanlıkta yıldızlar nasıl yol gösterirse, dostlara da elemler, sıkıntılar denizinde öyle yol gösterirler” buyurmuştur.

(III/203, 204, II/2256, 2258, 2259, 2262, 2263, III/0507, IV/91, 92, 94, 99, VI/1595)


11. BENLİKTEN GEÇMEK VE TESLİMİYET

(Allah’ın) varlığına karşı yok olmak gerektir; O’nun huzurunda varlık nedir Kör ve yaslı bir hiç.

Yok olmanın yolu bambaşkadır; zira kendinde olmak da başka bir günahtır.

Gündüz gibi şûlelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen varlığını yak!

Varlık, yoklukta görülebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilir.

Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır.

Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin, kendini görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın.

Gözünde bir tek kıl olsa hayâlinde inci, yeşim taşı gibi görünür.

Hayâlinden tamamıyla geçersen o vakit yeşim taşını, inciden ayırt edebilirsin.

İnsan yokluk gülistanında kendinden geçer. O âlemdeki sarhoşluk, Hakk’ın lütfunun büyük kadehindendir.

Allah’ın sanat yurdu da yokluktandır, hazinesi de. Sen, varlığa aldanmış kalmışsın; yokluk nedir, ne bileceksin

Nefsi aşağılama gölgesi, yatılacak güzel bir yerdir. O, temizliğe ulaşmaya istidadı olana hoş bir uyku yeridir.

Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen, çabucak âsi olur azarsın, yolunu kaybedip gidersin.

Ben, varlığını o ihsan ve cömertlik sahibinden başkasına satmayana kul, köle olurum.

Bir adam, yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Muhammed (a.s.) gibi gölgesi olmaz.

Çünkü varlık, insanı adamakıllı sarhoş eder; aklını başından, utancını da gönlünden alır götürür.

Yok olmadıkça hiç kimsenin huzûra varmasına yol yoktur.

Yıldızlarımız gizlenmedikçe, bil ki can güneşi de gizlidir.

Topuzu kendine vur da benliğini darmadağın et! Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.

Beşeriyet vasıflarından ölürsen hakikat sırları denizi, seni başının üstünde taşır.

Kendini, kendi vasıflarından arıt ki, asıl kendi sâf, pâk zatını göresin.

Allah’ı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön!

Kendisini kâmil sanan kişi, ululuk sahibi Allah’ın yolunda uçamaz.

Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul; doğrusunu Allah, daha iyi bilir.

Allah’tan başka her şey fânidir. Mademki onun zatında fâni değilsin, varlık arama!

Âfetsiz, felâketsiz hiçbir köşe yoktur. Allah’ın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.

Oğul kılıcı bırak da can siperini ele al! Bu padişahtan, ancak başsız olan başını kurtarır.

Sen yerden-yurttan, alımdan-satımdan geri durdun mu O, mekân âleminde de seninle beraberdir, Lâmekân âleminde de.

Allah, mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!

(I/518, 2200, 3010, 3202, 3210, 3416, II/109, 110, III/2942, 4516, IV/3346, 3347, V/490, 672, 1920, VI/0232, 731, 732, I/1843, 3460, II/0688, I/3213, IV/3218, I/3052, II/0591, 3170, III/0346, VI/0664, 3215)

12. BİLGİ VE İNSANIN HAKİKATİ

Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrenmiş ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlatmıştır.

Bilgi, Süleyman mülkünün hâtemidir; bütün âlem cesettir, ilim candır.

Soru da bilgiden doğar, cevap da; diken de toprakla sudan biter, gül de.

Sapıklık da bilgiden olur, doğru yolu buluş da; acı da rutubetten hâsıl olur, tatlı da.

(Sahibini) gönül ehli yapan ilim, insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim, yükten ibarettir.

Hevâ ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki, kendi içindeki ilim ambarını göresin.

Bu doğru, şu yanlış; bunları biliyorsun da kendin eğri misin, doğru musun (Ona) bir bak!

Bütün bilimlerin özü şudur: “Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim ” sorusunu bilebilmek.

Din usûlünü öğrenmişsin, bilmişsin; ama bir de kendi mayana bak, onu tanı!

Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.

Bu, kılıcı çivi yerine kullanıp, zafer yerine mağlubiyeti kabul etmek, demektir.

Bazı âlimler, bilgilerin yüz binlerce türünü bilir de kendisini bilmez.

Nice âlimler vardır ki hakiki ilimden, hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu tür âlim ilim hâfızıdır, ama ilim sevgilisi değil.

Ey emin kişi, bilgide ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözlerin açılmaz.

Kendine, aşkı ve bakışı öğret! (İşte) bu bilgi, taşa kazılan nakış gibidir.

Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap okusan, Allah takdir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz.

Fakat Allah’a lâyıkıyla kulluk edersen bir kitap bile okumadan, yeninden-yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.

Bilgili adamın uykusu ibadetten üstündür. Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa…

Bilgi, uçsuz, bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Onu dileyense, denizlerde dalgıçlık edene benzer.

Bilgi isteyen kişinin ömrü, binlerce yıl olsa dahi yine araştırmaktan vazgeçmez; bir türlü doymaz.

Bilgi, Mü’minin kayıp malıdır; bu sebeple Mü’min kendi yitiğini bilir, anlar.

Topraktan biten güller yok olur gider; gönülde biten güller ise devamlıdır.(…)

Bizim öğrendiğimiz bu tatlı bilgiler, bil ki o gül bahçesinden bir-iki, bilemedin üç demetten ibarettir.

Gül bahçesinin kapısını kendimize kapatmışızdır da, onun için bu iki üç demete tutulup, kalmışız.

Yazıklar olsun ki, böyle bir bahçenin anahtarları ekmek-boğaz yüzünden elimizden düşüp gidiyor.

(I/1012, 1030, IV/3009, 3010, I/3447, 3451, III/2651, 2654, 2655, 2989, 2991, 2648, 3038, VI/261, 3194, 1931, 1932, 3878, 3881, 3882, 4507, 4650-4653)


13. BİRLİK VE BERABERLİK

Topluluktan bir an bile ayrılmak iyi bil ki şeytanın hilesinden ibarettir.

Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın.

Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakub’un eteğini bırakma!

Sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı çoğu zaman bir kurt onu kapar, yer.

Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu olan böyle bir yerde kendi kanını dökmez de ne yapar

Sünnet yoldur, topluluk da yoldaşa benzer. Yolsuz, yoldaşsız oldun mu bu daracık yerde helâk oldun gitti!

Din yolu, her âdi tabiatlının gideceği yol değildir. Bu yüzden de tehlikelerle doludur.

Kervandan ayrılıp yalnız yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur.

Duvarların yardımı olmasa evler, ambarlar nereden meydana gelirdi

Her duvar, birbirinden ayrı olsa tavan, havada nasıl olur da direksiz, dayaksız durur

Allah, her cinsi eş yaratmıştır. Sonuçlar da topluluktan meydana gelmiştir.

Sözün özü şudur: Topluluğa dost ol; (eğer bulamıyorsan) put yapan gibi taştan bile olsa, kendine bir arkadaş bul!

Çünkü kervan halkının çokluğu, yol kesenlerin belini kırar, mızraklarını köreltir.

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.

(II/2166, VI/498-502, 508, 514, 519, 520, 523, II/2150, 2151, 2165)


14. CİNSLERİN BİRBİRİNİ ÇEKMESİ

Cinsiyetin acayip bir çekiciliği vardır... Nerede bir şeyi arayan varsa onu aratan ve çeken, aynı cinsten biridir.

İsa ve İdris (a.s.), meleklerle aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar.

Kâfirler ise, şeytanlarla aynı cinsten oldukları için ruhları, onların talebesi olmuştur.

Peygamberlerin cinsinden olan ruhlar, gölgeler gibi çekile çekile onların yanlarına giderler.

Haman’a meylin varsa Haman’dansın; Musa’ya meylin varsa Sübhan’dan!

Şunu bil ki güzel, güzeli cezbeder. “Temizler, temizler içindir” âyetini oku!

Âlemde her şey, bir şeyi cezbeder. Sıcak sıcağı çeker, soğuk soğuğu.

Aslı olmayan, aslı olmayanları çekmektedir; bâkiler de bâkilerden sarhoş olmakta.

Cehennem ehli olanlar, cehennem ehli olanları cezbeder. Nûra mensup olanlar, ancak nûra mensup olanları ister.

Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar.

Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.

İki kişi birbiriyle bağdaşıp uzlaştı mı, hiç şüphe yok, aralarında birleştikleri bir şey vardır.

Kuş (bile) ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. (Hâsılı) kendi cinsinden olmayanla sohbet etmek âdeta mezara girmektir.

(IV/2671, 2672, 2674, 2702, 2717, II/81-84, 280, 281, 2101, 2102)


15. CÖMERTLİK VE BAĞIŞ

Peygamber (a.s.) buyurmuştur ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir sûrette şöyle nidâ ederler:

“Yarabbi, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur; verdikleri her dirheme karşılık yüz bin mükâfat ver!

Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!”

Allah uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Allah uğruna can verirsen sana da can bağışlarlar.

Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Hakk’ın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi

Her ekin ekenin ambarı boşalır, ama tarlasında daha iyisi olur.

Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler o tohumu yiyip bitirir.

Eğer inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır...

Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir.

Allah tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonunda mahsul vermesin! Bunun imkânı yok.

(Yeri geldiğinde) düşmana bile bağış yapman iyidir. Çünkü ihsanla düşman bile dost olur.

Dost olmasa bile (hiç değilse) kini azalır. Zira ihsanda bulunmak, kine merhem olur.

Belâyı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. Bunun çaresi bağıştır, aftır, cömertliktir.

Peygamber “Sadaka belâyı def eder.” buyurdu. Ey yiğit kişi! Hastalığını sadakayla tedavi et!

(I/2223-2225, 2236, 2238-2240, IV/561, 1758, 1759, II/2147, 2148, VI/2590, 2591)


16. ÇALIŞMA VE TEVEKKÜL

Tevekkül (insana) rehberdir, ama sebebe (sarılmak) da Peygamber’in sünnetidir.

Peygamber yüksek sesle “Tevekkülle beraber devenin ayağını bağla” buyurdu.

“Kazanan Allah’ın sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı “Teşebbüs hususunda tembel olma!” dedi.

Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’a dayan!

Çalışıp çabalamak kaderle cedelleşmek değildir; çünkü bunu da bize kader yükledi.

Padişah dedi ki: “İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından.”

Halbuki takdir haktır; ama, kulun çalışması da hak. Kendine gel de koca şeytan gibi kör olma!

Peygamber de, rızık için “Kapısı bağlıdır, kapısında da kilit var” buyurmuştur.

O kilidin anahtarı bizim hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır.

(Şunu da bil ki) nur ve kemâli artıran lokma helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

Birisi bir define buluverir, (başkası) ben de define istiyorum, dükkanla, alış-verişle ne işim var der.

Baht işi bu. Bedende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.

Çalışıp kazanmak define bulmağa mani değil ya! Sen işten kalma da nasibinde varsa definede arkandan gelsin.

(I/0912-914, 947, 976, VI/403, 407, V/2385, 2386, I/1642, II/733-735)

17. ÇOCUK VE EĞİTİMİ

Çocuk, oyunla akıllanır; oynaya oynaya aklı başına gelir onun...

Çocuk, babası lütfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.

Çocukları okula zorla gönderirsin. Çünkü onların gözleri henüz görmez, okulun faydalarını anlayamazlar;

Ama okulun, okumanın yararlarını anladılar mı koşa koşa giderler, içleri açılır, neşe duyarlar.

Çocukların okula istemeye istemeye gitmelerinin sebebi, çalışmalarına karşılık henüz hiçbir şey görmemiş, almamış olmalarıdır.

Fakat (öğrendiklerinin karşılığı olarak) ceplerine birkaç kuruş para konuldu mu, sevinçlerinden geceyi hırsızlar gibi uykusuz geçirirler.

Ne kötü öğrencidir o ki, hocasıyla cedelleşir, onunla kendisini bir görür.

Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması, öğrencinin tesiriyledir.

Baba, oğlunu dövse ve oğlu ölse kan diyetini vermesi lâzımdır.

Çünkü onu kendi işi için dövmüştür; oğlunun babaya hizmeti vaciptir

Fakat çocuğu öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma, öğretmene bir şey olmaz.

Çünkü öğretmen, Allah’ın vekilidir, emin bir kişidir; her emin kişi hakkında da emir böyledir.

Öğrencinin öğretmene hizmeti farz değildir; bu yüzden de üstad ona kendi nefsi için bir ceza vermez.

Baba dövdüğü zaman kendi hizmeti için döver, bundan dolayı kan parasından kurtulamaz.

(VI/2255, I/2792, III/4585-4588, II/1578, VI/1656, 1516-1521)

18. DİNLEMEK VE KONUŞMAK

Dinle bu ney’i, nasıl anlatıyor. Ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor:

Söz söylemek için önce dinlemek gerekir...

Bu söz, can memesindeki süttür. Emen olmadıkça güzel akmaz.

Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vaaz eden ölü bile olsa söyler.

Kulakta, gözde Hakk’ın mührü var, işitemiyor; yoksa örtülerin arkasında nice suretler, nice sesler var!

Kulak, gerçeği anlayabilirse, göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönle kadar inemez.

Şu baş kulağını alaya, yalana, dolana kapat da apaydın can şehrini bir gör!

Bir müddet dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol!

Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma!..

Basiretli kişinin önünde susmak, sana fayda verir “Kur’ân okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir.

Söz söylemede yücelik aramayın! Dinlemek, söylemekten yeğdir.

İnsan, kulağıyla gelişir; duya duya canlanır. Hayvansa boğazıyla, yemekle-içmekle gelişir.

Kulağın varsa kendi kulağınla dinle, duy! Niçin sersemlerin kulağına kapılıyorsun

Ey dil, sen de hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!

Bu dil çakmak taşıyla, çakmak demiri gibidir. Dilden çıkansa ateşe benzer.

Bir söz bir âlemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder.

Bil ki ağızdan bir kere çıkan söz, yaydan fırlayan ok gibidir.

Oğul, o ok, gittiği yerden dönmez; seli baştan bağlamak gerek.

Sûkut denizdir, söylemek ırmağa benzer. Deniz seni aramakta iken, sen ırmağı arama!

Gönüldeki söz, gönlü özleştirir, geliştirir. Susmakla can, yüzlerce gelişmeye nâil olur.

Söz dile geldi mi öz harcanır gider. Az harca da güzelim öz, elde kalsın.

Az söyleyen adamda derin bir düşünce vardır. Kabuğa benzeyen söz arttı mı, iç yok olur.

Güzelim, sonunda değil mi ki çenemiz bağlanacak, çenemi az oynatmamız daha doğru.

(I/1, 1627, 2378, 2379, II/679, 862, III/101, V/2148, I/1600, IV/2072, 3316, VI/291, 3343, I/1702, 1593, 1597, 1658, 1659, IV/2062, V/1175-1177, VI/0445)


19. DOĞRULUK VE İHLÂS

Hakk’ın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan da yücedir, kürsüden de.

Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden, o eşikten başını alma!

Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun yaydan fırlayacağına şüphe yok.

Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi, terazinin değerini azaltan da yine terazidir.

Gönül, yalan sözden istirahat bulmaz. Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez.

Doğru söz kalbe rahatlık verir. Doğru sözler, gönül tuzağının taneleridir.

Allah, “Ey eğri adam, kulağını, kuyruğunu sallama. Doğrulara, doğrulukları fayda verir” dedi.

Musa’nın doğruluğu, sopaya ve dağa tesir eti, hattâ azametli denize bile dokundu.

Muhammed (a.s.)’ın doğruluğu da ayın yüzüne tesir etti. Hattâ parlak güneşin bile yolunu vurdu.

Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin de bu hususta ileri geçin. Kur’ân’dan “Erler vardır ki Allah’la ettikleri ahdi bozmadılar, ahitlerine doğrulukla sarıldılar” âyetini okuyun!

Doğruların güzel yüzlerindeki nur, bedenleri yok olsa da kıyamet gününe kadar kalır.

Senin tesbihin su ve topraktan bir buhardır; (ama) kalpteki ihlâs (ile verilen) nefes, cennet kuşu olur.



Hikâye


Kulluktaki ihlâsı Ali’den öğren, Allah aslanını hilelerden arınmış bil.

(Ali) savaşta bir yiğidi altetti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.

O kişi, her peygamberin, her velinin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü.

Öyle bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.

Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savaşmaktan vazgeçti.

O savaşçı er, bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşırıp kaldı.

Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıştın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın ”

Ne gördün ki bu derece kızgınken kızgınlığın yatıştı; böyle bir şimşek çaktı, sonra sönüverdi

Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Hakk’ın kuluyum, ten memuru değil.

Benim sakınmamda ancak Allah içindir, vermem de... Tamamıyla Hakk’a aitim, başkasına değil.

Sen, benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap, berbat bir hale geldi.

Öyle bir hale geldim ki o anda savaşımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. (Halbuki) Allah işinde ortaklık olmaz.

Kafir bu sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti.

Ben, cefa tohumunu ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.

Halbuki sen tek huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin.

Meğer sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin!

Ben o görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış, aydınlanmıştır.

“Bana kelime-i şahadeti söyle, ben de söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi.

Onunla beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de âşıkçasına dine yüz tuttular ve Müslüman oldular.

(I/3499, II/0121, I/1385, II/0122, 2735, 2736, III/740, V/2775, 2776, 3820, VI/4715, I/0866, Hikâye: I/3721-3727, 3729, 3787, 3805, 3976, 3977, 3980-3984, 3986, 3987)


20. DUA VE YAKARIŞ

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

Allah bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin



Hikâye: Yılan Çalan Hırsız

Hırsızın biri, bir yılan oynatıcının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı.

Yılan da, hırsızı soktu, inleterek öldürdü. Yılancı ise, yılanın zehirlemesinden kurtulmuş oldu.

Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı; “Onu benim yılanım öldürdü, canından etti.

Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım, diye dua edip duruyordum. Gönlüm, yılanımı bulmayı istiyordu.

Allah’a şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Ben, duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama, bana faydaymış” dedi.

Nice dualar da vardır ki, helâk olmanın ve ziyanın tâ kendisidir. (Kusurlardan) münezzeh olan Allah, kereminden dolayı onları kabul etmez.

(V/1619, III/2305, 179, 204, V/493, VI/4239, 3164, III/1872-1874, I/817-820, 1904, II/444, 1939, V/134, VI/1586, 2344, Hikâye: II/135-140)

21. EDEP

Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Hakk’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.

Kederden, karanlıklardan (başına) her ne gelirse (bil ki) küstahlık ve pervâsızlıktandır.

Bu felek, edebinden dolayı nûra gark olmuştur; melekler de edepleri sebebiyle pâk ve masum olmuşlardır.

Güneşin tutulması, küstahlığı yüzündendir. Bir melek olan Şeytan da yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

Şeytan, (Allah’a) “beni sen azdırdın” dedi; o alçak ifrit, kendi yaptığını gizledi.

Adem (a.s.) ise “nefsimize zulmettik” dedi; o bizim gibi Hakk’ın fiilinden gafil değildi;

Günah işlediği halde edebe riayet ederek (suçu) Allah’a isnat etmedi, Allah’ın halkettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nâil oldu.

Hz. Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Âdem! O suçu o mihnetleri, sende ben yaratmadım mı

O benim takdirim, benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin ” dedi.

Adem (a.s.) “Korktum, edebi terk edemedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.

Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da dökerler, erlerin yüz suyunu da.

Ey Müslüman, edep nedir diye arar sorarsan bil ki; edep, ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.

(I/78, 79, 89, 91, 92, 1488, 1489, 1490-1493, III/4018, IV/771)


22. ERKEK VE KADIN

Ey yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk bakımından değildir.

Öyle olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün, daha yüce olurdu.

Erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu görebilmesindendir.

Erkek de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi noksan sayılır.

İnsan, yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza’dan bile cesur olsa yine de hükmetme hususunda karısının esiridir.

Görünüşte su, ateşten üstündür ...

Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder.

Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin.

Kadınlar, akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup ederler.

Bu tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.

Bunlarda acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu üstündür.

Sevgi ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.

Kadın, Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!

(IV/1618-1621, I/2427, 2429-2431, Başlık, s. 195, 2434-2437)

23. ESNAF VE MÜŞTERİ

Bir sahâbi, Peygamber’e “Ben alışverişte daima aldanıyorum.

Bir şey satan, yahut alan kişinin hilesi sanki sihir gelip benim yolumu kesiyor” dedi.

Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan, alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al!”

Birisi dükkâna gelir, mallara bakar; fakat bakmakla alıcı olmaz ki!..

Bu kaça, şu kaça, diye sorar, dolaşır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp eğlenmek için.

Usancından gelir, senden kumaş ister. Fakat ne müşteridir, ne de kumaş arar.

Kumaşı yüz kere görür, yüz kere geri verir.

Nerde müşterinin gelişi, alışverişi, nerde bir serserinin alayı, gönül eğleyişi

Cebinde bir habbe bile yoktur. Ancak gevezelik eder, yoksa nerden cüppe alacak

Müşteri, gevşek ve soğuk bile olsa yine de sen onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir.

(Fakat) dolandırıcıdan da müşteri olmaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir.

Ey gönül! Parasını almak için müşteri mi istiyorsun Allah’tan daha iyi müşteri mi var

Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir gönül nuru verir.

Hakikatle yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir saltanat ihsan eder.

Sevdalarla, dertlerle dolu âh’ı alır, her âh’ına karşılık yüzlerce kârlı mevki lütfeder.

Gel de hemen şu eşi olmayan, alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde olan beyliği al!

(III/3494-3496, VI/832-837, 843, II/2703, VI/879-881, 883, 885)

24. EVLİLİK

Nikâh, “Lâhavle” okumaya benzer; oku, yani bir kadın nikâhla da şehvet, seni belâya düşürmesin.

Madem ki yemeye-içmeye hırsın var, çabucak evlen; yoksa bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar (şehvete kul olur gidersin).

Sıçrayan eşeğin (nefsin, şehvetin) sırtına taş yükünü vur; o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle!

Eşlerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!

Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.

Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü

Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir.

Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.

Birisi gelip bir kadının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya araya çıkagelir.

Nikâhta iki kişinin de birbirine denk olması lâzım. Yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.

Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti.



Hikâye

Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan!

Bana hiç bakmıyorsun, neden Ne vakte dek bu horlukta kalacağım ”

Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum.

Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.”

Kadın, gömleğinin yerini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi.

Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi ”

Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor.

Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün!

Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı ”

Ey kınayıp duran kişi! Belâ, yoksulluk, eziyet ve minnet de böyledir işte.

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır, ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.

(V/1375-1377, I/2309-2311, III/2873-2875, IV/197, VI/3689, Hikâye: VI/1758-1768)

26. GÖNÜL

Gözünün nurunun nuru, gönül nurudur. Göz nuru, gönüllerin nurundan meydana gelir.

Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Hak nurudur.

Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince (onda) sudan, topraktan hariç suretler görürsün.

Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da; devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.

Senin aynan niçin sır vermiyor biliyor musun Üzerindeki pas duruyor da ondan.

Demir cilâlanır, yüzünü güzelleştirir; bu şekilde sûretler onda görülebilir.

O gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, âb-ı hayata sâkidir.

Gönül olmasa ten, konuşmayı ne bilir Gönül aramasa ten araştırmadan ne anlar

Ey dostlar! Gönül, eminliktir, huzur yeridir. Pınar ve gül bahçeleri içinde gül bahçeleri vardır.

Mala, mevkiye âşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!

Bağlar, bahçeler, yeşillikler gönüldedir... Dışarıdakiyse akarsuya vuran akislere benzer.

Topraktan yaratılan beden kabadır, karadır; ama cilâ kabul eder, onu cilâla!

Topraktan biten güller, mahvolur gider. Gönülden biten güller ise kalıcıdır ve ne hoştur!

(I/1126, 1127, II/72, 73, I/34, IV/2472, II/716, 837, III/0515, 2267, IV/1363, 2473, VI/4650)

27. GÖNÜL EHLİ

Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür.

Gönüllerini cilâlamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.

Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, ayne’l-yakîn bayrağını kaldırmışlardır.

Lütuf ve merhamet sahibi olan Hakk’ın kulları, işleri düzeltmekte (ve yoluna koymakta) O’nun huyuna sahiptirler.

Onlar şiddet zamanı, sıkıntı vakti, mahlûkata acırlar; rüşvet almaksızın yardımda bulunurlar.

Herkes, gönlünün aydınlığı ve cilâsı nispetinde gaybı idrâk eder.

Kim, gönlünü daha fazla cilâladıysa daha ziyâde görür. Ona daha fazla sûretler görünür!

Gönlü uyanık olanın, baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır.

Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır; Allah altı cihette o aynadan nazar eder durur.

Yüce Allah: “Ben yere, göğe; hatta arşa bile sığmam. Ey aziz, bundan emin ol!

Fakat şaşılacak şeydir ki, inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara” buyurdu.

Müminin kalbi, adalet sahibi olan ve kendisinden yardım dilenen Hakk’ın elindedir, O’nun iki parmağı arasındadır.

Yüce Allah, “Biz gönle bakarız, su ve topraktan ibaret olan sûrete değil” buyuruyor.

(I/3446, 3492, 3493, III/2222, 2230, IV/2909, 2910, III/1223, V/0874, I/2654, 2655, III/4259, 2244)

28. HAKK’I VE HAKİKATİ ARAMA

Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.

Bu yolda uğraş, çabala; son nefese kadar bir an bile boş durma!

Olabilir ki son nefeste bir dem inâyete erişirsin. O inâyet de seni sırdaş eder.

Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi, hattâ edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara!

Hor musun, zayıf mı Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak!

Dudak kuruluğu, suyu haber verir. Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya ulaşacağına delâlet eder.

İbret almayı, uyanmayı, Allah’tan dile; kitaptan, sözden, harften, dudaktan değil!

Hac zamanı gelince Kâbe’yi ziyaret etmeye niyetlen. Oraya vardın mı Mekke’yi de görürsün.

Miraç’tan maksat dostu görmekti. Bu arada Arş da görüldü, melekler de.

Âşıklar muratsız kaldılar da Allah’tan haber aldılar.

Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek, engelleri kaldırır.

Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur, bayraklarının yardımcısıdır.

Oğul, kimi (Hakk’ı) arayıcı görürsen ona dost ol, önünde baş eğ!

(I/1740, 1822, 1823, III/980, 1438, 1441, 3271, II/2225, 2226, III/4466, 1442, 1443, 1446)

29. HALİFELER VE SAHABE

Hz. Muhammed’in gözü Ebubekir’e değince o bir tasdik yüzünden “Sıddîk” olmuştur.

Ebubekir de, tevfike mazhar oldu da öyle bir padişahın musâhibi oldu, öyle bir padişahı candan tasdik etti.

Mustafa (a.s.), bunun için şöyle dedi: “Ey sırları arayan! Diri olan bir ölü görmek istersen (…),

Tertemiz Ebubekir’i gör ki o, doğruluğu yüzünden mahşere varmış, haşrolmuş kişilerin ulusudur.

Bu âlemde Ebubekir Sıddık’a bak da haşri daha iyi tasdik et!”

Bu âlemde Ömer’in adı puta tapandı halbuki, ta “Elest” te onun ismi “Mümin”di

Ömer’in peygambere kastediş suçu, onu tâ kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi

Ömer o maşuka âşık oldu da gönül gibi, hakla batılı ayırt etti.

Hz. Osman, o apaçık görüşün tâ kendisi olunca feyizli bir nura kavuştu; Zinnûreyn oldu.

Ey Aliyyü’l-Mürtezâ, ey kötü kazâ ve kaderden sonra güzel kazâ ve kader, sırrı aç;

Madem ki sen ilim şehrine kapısın, madem ki sen bilim güneşine şûlesin;

Ey rahmet kapısı, ey eşi, benzeri olmayan Hak dergâhı, ebede kadar açık kal!

Peygamber “Sahabem, yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara ise taştır;

(…) onlar benimle ve benim huyumla doludur” buyurdu.

(I/2688, II/0922, VI/742, 748, 749, I/1241, 3832, II/923, 924, I/3757, 3763, 3765, 3656, V/67)

30. HASET

Hak erlerinin ayakları altında toprak ol. Bizim gibi sen de hasedin başına toprak saç!

Hasetten burun koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır.

Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telâkki etti de, kendisini yüzlerce kötülüğe düşürdü.

Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerde Kanlara bulanıp kaldı.

Ebu Cehil, Muhammed (a.s.)’a uymaya utandı; hasedinden kendisini yüceltmeye, ondan yüksek olmaya çalıştı.

Adı Ebu’l-Hakem’di, Ebû Cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki, haset yüzünden ehliyetsiz olup kalmışlardır!

Hasetten Mısır’daki Yûsuf’un başına neler geldi Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur.

Kendine gel, kendine! Padişahlara hasede kalkışma. Terk et hasedi; yoksa âlemde sen de bir İblis olursun.

Kâfirler, şeytanlarla aynı cinstendirler. Canları, şeytanların çırağı olmuştur.

Onların kötü huylarından en ehemmiyetsizi hasettir. Hani İblisin boynunu vuran haset!

Tavus kuşu gibi kanadına bakma; ayağını gör ki, kötü göz sana bir pusu kurmasın.

Dağ bile kötülerin nazarıyla yerinden oynar. Kur’ân’da “Gözleriyle seni yerinden oynatacaklardı” âyetini oku.

Mizaç ve tabiatı bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister.

(I/436, 439, II/806-809, 1407, 3429, IV/2674, 2676, V/498, 499, 1172)


31. HIRS VE TAMAH

Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın

Denizi bir testiye döksen ne alır Ancak bir günlük kısmetini.

Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkar olduğundan inci ile doldu.

Hırs kulağa bir şey duyurmaz, kin gözü kapatır, adama bir şey anlatmaz.

İste ama, ölçülü iste; bir otun, bir dağı çekmeğe kudreti yoktur.

Hakk’ın rahmetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.

Hırs yüzünden âkıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir.

Tamah, kulağa bir şey duyurmaz. Garez, gözü kapar; insana bir şey anlatmaz.

Ey oğul! Hırslı olanlar mahrum kalırlar. Hırslı insanlar gibi hızlı hızlı koşma; yavaş yürü!

Hırs kördür; halkın ayıbını inceden inceye görür, bucak bucak dolaşır söyler.

Senin hırsın, bu dünyada ateşe benzer. Her alevi, yüzlerce ağız açmıştır.

Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebu Leheb’in karısının boynundaki hurma ipini düşün.

Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da onun gibi seni kör etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır.

Kanaâtten hiç kimse ölmedi; hırsla da hiç kimse padişah olmadı.

Hırs, insanı kör eder, ahmak yapar, bilgisiz bir hale sokar; ölümü de kolaylaştırır.

Tamahkâr, tamahı yüzünden zenginin ayıbını görmez. Tamahlar bütün gönülleri kaplar.

Gözün, aklın ve kulağın saf olmasını istiyorsan tamah perdelerini yırt!

Çünkü sûfiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sûfinin hali mahvolur ve o, ziyan içinde kalakalır.

Yemeğe, zevk ve semâa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.

Ayna bir şeye tamah etseydi, bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.

Terazinin mala tamahı olsaydı, tarttığını nasıl doğru tartardı

Kimde tamah varsa, dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı hiç

Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayâli, gözdeki kıl gibidir.

Tamah, huyu fitne olan bir hırsızdır; hayâl gibi her an bir sûrete bürünür.

Onun hilesini Allah’tan başkası bilemez. Allah’a sığın da o alçaktan kurtul!

Fakat tamahı bağladın mı Hakk’ın nurlarına dalarsın. Mustafa (a.s.), bunun için “Tamaha düşenin nefsi alçalır” demiştir.

(I/19-21, III/66, I/140, II/0588, 1547, III/66, 595, 2629, IV/0249, V/0764, 1468, 2398, 2823, I/2350, II/569-573, 579, 580, VI/476, 477, V/3631)

32. HOŞGÖRÜ, MERHAMET VE ŞEFKAT

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı.

Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et.

(Zira) er kişinin avı, merhamettir.(...)

Biz, Hakk’a küfrân-ı nimette bulunmuş olsalar dahi kâfirlere de acırız.

Hattâ halk, onları taşlıyor diye köpeklere bile acırız.

Ben, beni ısıran köpeğe de dua eder; “Yarabbi sen onu bu huyundan vazgeçir,

Adamları ısırmasın da halkın taşını, topacını yemesin” derim.

Lütuf ve merhamet sahibi olan Allah’ın kulları, işleri düzeltmekte O’nun huyuna sahiptirler.

Onlar şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlûkata acırlar, yardımda bulunurlar.

Allah’ın merhameti, insanın merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.

Mahlûkun acıması elemle karışıktır. Allah’ın rahmetiyse dertten de paktır elemden de.

Böbürlenerek başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!

Kendine yapılmasını istediğin şeyi âleme yap, ister eziyet olsun, ister zarar.

(I/2436, 822, II/1938, III/1800-1803, 2222, 2223, 3632, 3633, IV/1858, VI/4528)

33. İBADETLER

“Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyeti, âlemin yaratılmasındaki maksadın, ibadetten başka bir şey olmadığını (göstermektedir).

Bil ki tanıklar için tezkiye lâzımdır! Senin dâvanı kabul etmek, tanığı tezkiyeye bağlıdır.

Bu namaz, oruç ve cihad inanışa şahitlik etmektedir.

Kul, günde beş kere “namaza gel, feryat et!” diye davet edilir.

Müezzinin “Haydi felâha” demesi yok mu O felâh, bu ağlayış, bu sızlayıştır.

Hakk’ın huzurunda, gözyaşı dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.

Allah “Secde et de yaklaş” buyurdu. Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın O’na yaklaşmasına sebeptir.

Namaz yumurtasından civcivi çıkar; yerden tane toplayan yordamsız kuş gibi yere baş koyup durma!

Allah mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezadan kurtul!

Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak’tan rızkını bekle!

Açlık sıkıntısı, hem lâtiflik, hem hafif bir hale gelme, hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunma bakımından diğer illetlerden elbette daha iyidir.

Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah’ın, kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.

Mal, sadakayla kat’iyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak malı yok etmez, kaybolmaktan kurtarır.

Altın, zekât vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten, fenalıktan kurtaran da namazdır.

Zekât verilmeyince yağmur (yüklü) bulut gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.

Yoksullara bağışta bulundun, zekât verdin, elinle bir hayır yaptın mı, bu iyilikler öbür dünyada ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur.

Hac, Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erlik damarıdır.

Kâbe O’nun lütuf ve ihsan evidir; benim vücudum ise onun sır evi.

İhsan ve lütuflar sahibi Allah, bir gün; “ey benim hastam, ey benim mihnetime uğrayan kul, nasılsın ” derse hiç zahmet ve eziyet kalır mı

Peygamber buyurdu ki: “Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.”

Kör gibi elini at, Hakk’ın ipine yapış. Onun emrinden ve yasaklarından başka bir şeyin etrafından dönüp dolaşma!

İbadet edenlerdeki doğruluk, takvâ ve yakîn rengi, ebediyen bâkidir.

İbadetlerin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!

(III/2988, V/0252, 183, 1599, 1600, III/2148, IV/0011, III/2175, VI/0664, V/0298, 1749, 2830, VI/1769, 3573, 3574, I/88, III/3460, IV/0015, II/2245, VI/1770, V/1051, VI/3492, 4712, II/3396)

34. İDARECİLER VE HALK

Padişahların huyu halka da tesir eder...

Padişah bir havuza benzer, halkı da borular gibi bil. Su, bu borulardan akar.

Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her borudan aynı su akar.

Çünkü her boru bu havuza bağlıdır. Sen bu sözün mânâsına iyice dal; adamakıllı dikkat et, düşün!

Her buyruk sahibinin, insanları yönetirken Hakk’ın buyruğunu gözetmesi gerekir.

Padişahın da, Hakk’ın huyuyla huylanması gerekir. (Çünkü) Allah’ın rahmeti, gazabından daha fazladır.

Hakikî olmayan padişahlığı ne el bil, ne yen!

(Ey dünyalık padişah!) senin taht dediğin şey, tahtadan yapılmış bir tuzaktır. Oturduğun yeri baş köşe sanmışsın, ama hâlâ kapıda kalakalmışsın.

Sen daha kendi sakalına hüküm geçiremiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık nasıl olur da iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın

(Sonunda) “Ben ne mal isterim ne mülk; ne mevki isterim, ne makam. Bana o secde zenginliğini bağışla” diye ağlayıp sızlamaya başlarsın.

Dünyalık padişahlar, kötülüklerinden dolayı kulluk şarabından bir koku bile alamamışlardır.

Allah, bu âlem devam etsin, gelişsin diye onların gözlerini ağızlarını kapamıştır.

Bu sûretle onlara taç ve taht tatlı gelir, insanlardan haraç alalım derler;

Fakat haraç ala ala kum gibi altın biriktirse de yine ölüp, gider; altınlar ortada kala kalır.

Şeytan gibi onun da gazabının üstün olması gerekmez; öyle olursa hilesi yüzünden, gereği yokken kan döker.

Kalem bir zâlimin elinde oldu mu şüphe yok, Mansur dar ağacına çekilir.

Kazın hırsı birdir, yöneticinin hırsıysa tam elli kat fazladır. Şehvet hırsı yılandır, mevki hırsı ise ejderha!

Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur yer; fakat baş olmak isteyen iki adam, dünyaya sığamaz.

Ululuk, Yüce Hakk’ın elbisesidir. Kim onu giymeye kalkışırsa vebale girer.

Farz et ki bütün doğuyu, batıyı zaptettin; her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat ebedî kalmayacak, sen onu bir şimşek gibi san; çaktı ve söndü.

Ey gönül! Ebedî kalmayacak padişahlığı bir rüya bil!

Tedbirsiz padişah adamakıllı âciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü görür ne de ardını.

Bil ki halkın malı, canı-kanı demektir. Çünkü mal güçle, kuvvetle, çalışmayla elde edilir.

Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş! Halkın kanı, seni savaşa sürüklemesin.

Bilgisizlere, geçtikleri mevkiin yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz.

Cahil ve kötü kararlar veren bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar.

Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğine sebep olur.

Çünkü ya cimriliği tutar az verir; yada cömertliğe girişir yerli-yersiz bağışlarda bulunur.

Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu makam sanır; ama gerçekte kendisi kuyuya düşmüş, demektir.

Ahmaklar baş oldular mı akıllılar başlarını korkudan kilime altına sokarlar.

(I/2820, 2821, 2823, 2824, VI/3292, IV/2436, 2775, IV/661, 662, 666, 667, 669-671, 2437, II/1398, V/517, 526, 533, 3926, 3927, I/1059, III/157, 156, IV/1441, 1443-1445, 1447, 1452)


35. İMAN

İnanmış, adam ona derler ki, her hususta kâfir bile onun imanına haset etsin, özensin.

İmana erişen aman bulur, imana gelmeyenlerin şüphesi ise iki kat olur.

Hevâ ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü hevâ, iman kapısının kilididir.

Ey gizlice hevâ ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele, ama yalnız dille olmasın.

Kulluk ve iman, şimdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.

Peygamber “Allah (c.c.), gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir” buyurdu.

Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.

İmanını yoldaş edindin mi dirisin... İmanla gittin mi ebedisin.(...)

İnananlar çoktur, ama iman birdir; cisimleri çoktur, ama canları tektir.

Ey imandan sadece bir lâfa kanan kişi! Onunla kanaat eden kişiye zaten iman, yüce bir nimettir, büyük bir gıdadır.

Şu halde öyle hareket et ki o hareketin, dilsiz dudaksız tanıklığın, “şahadet ederim” demenin ta kendisi olsun.

Ne güzeldir güvenilir kardeşler! İman sahibi, ibadet edip duran Müslümanlar!

(V/3355, 3398, I/1079, 1078, 3640, II/601, 600, III/3377, IV/408, V/287, 2218, 349)

36. İYİ VE KÖTÜ ARKADAŞ

Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır; her bilgiden bir lezzet alır.

Gülen nar, bahçeyi güldürür; erlerin sohbeti de seni erlerden eder.

Katı taş ve mermer bile olsan, sahibine erişirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik! Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme!

Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!

Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hak’la oturanı ara, onunla otur!

Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur.

Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların başına taç olmaktan daha iyidir.

Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın.

Dost, yolda arkadır, sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki, yol sevgiliden ibarettir.

Dostlara, sevdiklerine ulaşınca da sus, otur! O halkaya kendini yüzük taşı yapmaya kalkışma!

“Biz, ben” diye varlığa düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın!

Gönüldaşından ayrı düşen kimse, yüzlerce nağme de çıkarsa (gerçekte) dilsizdir.

Dosta dostun zahmeti ağır gelir mi Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer.

Dostları arayıp onların halini hatırını sormayı, gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı.

İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötü kişilerin yanında yer alır, onlara komşu olur.

Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk kışın işe yarar, baharın değil.

Kötü dostla ünsiyet ise, belâya bulaşmaktır. Madem ki o geldi, bana uyumak düşer.

Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan eksiklikten münezzeh Allah’ın zatına and olsun ki, kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir.

Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır. Kötü arkadaş ise insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder.

Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile, nihayet cahillikten sana bir yara vurur.

Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma! O sözler, eskimiş, yıllanmış zehre benzer.

Kim, (iyi) dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir.

Düşmanla düşüp kalkan ise gül bahçesinde bile olsa külhandadır.

Feryat, adamın kendi cinsinden olmayan dostundan, feryat! Ey ulular, sizinle düşüp kalkacak iyi bir dost arayın!

(II/1089, I/721-723, 726, 3719, II/23, III/640, VI/498, 1591, 1592, IV/1978, I/28, II/1459, 2146, IV/1636, II/25, 36, V/2634, 2635, VI/1424, VI/1431, IV/1976, 1977, VI/2950)

37. İYİLİK VE KÖTÜLÜK

Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha güzel bir ehliyet görmedim.

Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa kırılmıştır.

İyilikle gelmenin şartı iyilik etmektir; bu güzelliği, bu iyiliği huzura götürmektir.

Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu aç!

Güzel ve iyi sûret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez!

Çirkin ve hakir bir sûreti olanın huyu güzel olursa, ona kurban ol!

Testinin sûreti ile ne vakte dek oynayıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.

(Güzel) huy peşinde yürü, iyi huyla düş kalk. Gül yağına bak, nasıl gülün huyunu almış.

Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; talihimden deme.

İyilik ettiğin müddetçe görürsün ki iyi yaşamaktasın, gönlün rahat.

Fakat bir kötülükte bulundun, bir fenalık ettin mi o yaşayış, o zevk gizleniverir.

Kötülükte bulundun mu kork, emin olma; çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!

Dünya dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir.

Kendinize gelin! Hakk’ın gayreti, pusudan çıkmayagörsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.

Kim fena bir âdet koyarsa ona da her an lânet gider durur.

İyiler giderler, (güzel) âdetleri kalır; alçaklardan geriye ise zulüm ve lânetler.

Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vücuda gelse yüzü o kötülüğedir.

Aşağılık, kötü kişilerin huyu şudur: Sen ona iyilik ettin mi, o sana kötülük eder.

Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar (secdeye varıp Allah’tan istesinler)! Ver kerem sahiplerine ki, ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!

Mayası kötü olan kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkıyânın eline kılıç vermeye benzer!

Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir.

Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.

(II/810, 816, 944, 1252, 1018, 1019, 1021, VI/3007, 428, 3487, 3488, IV/165, I/215, 3417, 743-745, III/2978, 2994, IV/1436, 1438, V/558)

38. KANAAT

İhtiyaçtan fazlasına meyletme ki, sana galebe etmesin, sana bey olmasın!

Kanaatten hiç kimse ölmemiş, hırsla da hiç kimse padişah olmamıştır.

Her aç, nihayet bir yiyecek bulur. Devlet güneşi, elbette ona da vurur.

Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar.

Ona kâni olduğu için kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu, kanadı bağlanmaz.

Kanaatten meydana gelen darlık, takvâdandır. Bu, aşağılık kişilerin yokluğundan, darlığından apayrı bir şeydir.

Pinti, bir habbe bulsa başını bile verir. Halbuki temiz kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, onu terk edip gider.

(...) Bir kanaat, yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır.

Harislerin göz testisi dolmaz; sedef, kanaâtkar olmadıkça (içi) inci ile dolmaz.

Peygamber, kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi herkes, elde edebilir mi

“Bu kanaat daimî bir hazineden başka bir şey değildir.” Ey gönle gam ve elem veren, artık beyhude sözlere dalma!

Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki Kanaatten ancak bir ad öğrendin.

Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can gör.

(III/2260, V/2398, 1755, III/2860, 2861, IV/3133, 3134, VI/3784, I/21, V/2395, I/2322, 2320, 2375)

39. KAZÂ’YA RIZÂ

Kazâ gelince bilgi uykuya dalar; ay kararır, gün tutulur.

Kazâ geldi mi gözümüzü örter de aklımız, ayağı baştan fark edemez.

“Kazâ geldi mi, bu cihan daralır; tatlı helva bile ağzında zehir kesilir” demişler.

Allah, bir adamı dondurmayı murat ederse, yüz tane kürk giyse de soğuk onun yüzünü dondurur.

Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır, ne evle.

Kazâ ve kader geldi mi doktor aptallaşır. İlâç da fayda verme hususunda yolunu şaşırır.

Allah’ın hükmü ve takdiri gelince, akıl da ne oluyor ki! Ay bile tutulur.

Tan yerini ağartan Allah’tan bir zarar gelmemesi için, kulun Hakk’ın hükmüne karşı ölü gibi olması lâzımdır.

Takdirle savaşa girişen, takdire baskın yapmaya kalkışan, baş aşağı gelir, kendi kanına bulanır.

Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler, muhakkak senden belâyı giderir. Bunu böyle bil!

Fakat iş bilmez cahil misin Kazâya düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.

Eğer kazâ, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur.

Yüz kere canına kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazâdır.

Bu kazâ yüz kere yolunu kesse de, yine senin çadırını göklerin üstüne kurar.

(I/1232, 2440, III/0380, V/1705-1707, 2167, I/0911, III/0935, 3260, 3342, I/1258-1260)

40. KENDİ AYIBINI GÖRMEK

Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün, kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!

“Müminler birbirinin aynasıdır.” Bu hadisi peygamberden rivayet etmediler mi

Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil! Kendine kötü de, başkasına deme!

Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi.

Herkes, önce kendi kusurunu görseydi, halini ıslah etmekten gaflet eder miydi

Halk kendisinden gafildir babam, gafil! Onun için birbirinin kusurlarını görürler.

Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür. Kim birisinin ayıbını söylerse, onu kendisine almış olur.

Be hey kaltaban! Çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!

Tavus kuşu gibi kanadına bakma; ayağını gör ki kötü göz sana bir pusu kurmasın.

Ey saman çöpünden bile değersiz olan adam! O dağ gibi (Peygamber’e) bakıp ibret al da hünerini göstermeye kalkışma.

Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı

Hiçbir kâfiri dahi hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya!

Ört ki, senin de ayıbını da örtsünler. Kendinden emin olmadıkça kimseye gülme!

(I/1327, 1328, 1330, 2332, II/881, 882, 3034, III/2235, V/498, 505, 562, VI/2451, 4526)

41. KIYASTA HATA

Arınmış kimselerin işini kendine kıyas etme; (nitekim) yazıda şîr (süt) ve şîr (arslan) aynı yazılırsa da (aynı şey değildir).

Bütün âlem bu sebepten yollarını kaybetmişlerdir; (nitekim) Allah dostlarından az kimsenin haberi vardır.

İki çeşit arı da aynı yerden yer; fakat birinden bal olur, ötekinden zehir.

İki çeşit geyik de (aynı) otu yer, suyu içer; ama birinden fışkı olur, diğerinden hâlis misk.

Her iki kamış da aynı sulaktan beslenir; (ancak) birinin (içi) boş olur, öbürününki şeker.

Böyle yüz binlerce (birbirine) benzeyen şeyler vardır ki (aralarındaki) yetmiş yıllık farkı sen gör!

Birisi yer, (ondan) bütünüyle hasislik ve haset çıkar; öbürü yer, tamamen bir olan Allah aşkı doğar.

Birisi temiz toprak (gibidir), diğeri çorak ve kötü toprak (gibi). Birisi temiz bir melek (gibidir), öteki Şeytan ve canavar (gibi).

Her iki şekil de birbirine benzeyebilir; (nitekim) acı su da berrak olur, tatlı su da...

Sahte altınla hâlis altının ayarını mihenk taşına vurmadan, tahminde bulunarak bilemezsin.

Allah kimin rûhuna mihenk taşı koyarsa, o kişi yakîni (kesin ve gerçek bilgiyi) şüpheden ayırt edebilir.

Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.

Fakat güneş doğmuş, Kâbe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!

Bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme!

(I/263, 264, 268-271, 273-275, 299, 300, 3404, 3405, II/718)

42. KİN VE ÖFKE

Öfkeyi, şehveti, hırsı terk etmek erliktir. Bu peygamberlik damarıdır.

Ustası, şaşı çırağına “içeriye gir, raftaki şişeyi dışarıya getir” demiş;

Şaşı (çırak) “o iki şişeden hangisini getireyim ” diye (sormuş).

Ustası cevap vermiş: “O, iki şişe değil, git şaşılığı bırak; (biri iki) görme.”

(Çırak) “usta beni (niye) azarlıyorsun” deyince ustası “(öyleyse) o iki şişenin birini kır” diye (karşılık vermiş).

Şişe bir taneydi, ama onun gözüne iki görünüyordu.(...)

(Çırak) birini kırınca diğeri de gözden kayboldu. İnsan da arzuları ve öfkesi sebebiyle (böyle) şaşı olur.

Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır.

Kin (duygusu) gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner.

Kin tutma! (Zira) kin yüzünden yol azıtanların kabirlerini kin tutanların yanına kazarlar.

Kızgınlığın cehennem ateşinin tohumudur. Kendine gel de şu cehennemini söndür. Çünkü o bir tuzaktır.

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti, demektir.

Ateşin burada nasıl insanları yakarsa, ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.

(V/4026, I/327-334, II/0273, III/3480, 3472, 3473)


43. KORKU VE ÜMİT

Peygamberler dediler ki: “Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allah’ın ihsan ve rahmetlerine son yoktur;

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el atın, yapışın!”

Bizim gönlümüzde lâlelik var, gül bahçesi var. Orada solmanın, perişan olmanın yolu yok!

(Allah) sapıklığı iman yolu yapar; eğri gidişi ihsan mahsulünün devşirme çağı kılar.

Bu suretle de hiçbir ihsan sahibinin korkudan emin olmamasını, hiçbir hainin de recâdan el çekmemesini diler.

“Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir; ve bu yemek, tam onlara lâyıktır.

Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun, insan olsun, onu kim görse çekinir.

(Âriflerin) emniyeti, korkunun ta kendisinden meydana gelmiştir. Hâsılı her ân da o emniyet, çoğalıp durur.

Korkuda yüzlerce eminlik gizlidir. Gözün karasında bunca aydınlık var.

Ey temiz adam, korkuda gizlenmiş emniyeti gördün, ümitte gizli korkuyu da bir gör.

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el altın, yapışın!

Bu ümit ve korku; herkes, bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir.

Ümit ve korku perdesini yırttın mı gayb, bütün şaşaasıyla meydana çıkar.

Ümitsizlikten sonra nice ümitler var... Karanlığın ardında nice güneşler var!

(III/2922, 2923, 2935, VI/4342, 4343, I/1430, 1425, VI/4365, 3580, 4366, III/2923, I/3616, 3617, III/2925)

44. KUR’ÂN VE VAHİY

Kur’ân’ın nuru hak ile batılı zerre zerre fark eder, bize gösterir

(Ona) sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.

Kur’ân’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

Kur’ân’ı okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (ne fayda!)

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’ a vaatlerde bulundu da dedi ki: “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; ona ne bir şey ilâve edebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!”

Bil ki gökten inen mübarek su, gönüllere gelen vahiydir; dillere gelen doğru sözlülüktür.

Bu nücûm ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir. Yoksa akıl ve duygunun, o tarafa nereden yolu olacak

Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir ama, bunu ona vahiy sahibi öğretir.

Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir; fakat sonra akıl, onların üstüne bir şeyler katar.

Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı, ustasız bir sanat öğrenilirdi elbette.

Vahiyden olmayan söz de, hevâ ve hevestendir. Topraktan yaratılanlar gibi havaya, zerre zerre dağılır, gider.

(II/852, I/153, 1540, 1539, III/1197-1200, 4317, IV/1294, 1296, 1297, 1300, VI/466)


45. MÛSİKÎ VE SEMÂ

Hakîmler “bu mûsikî nağmelerini göklerin dönüşünden aldık” demişlerdir.

Halkın tamburla çalıp, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler hep göğün hareketinden alınmadır.

Biz hepimiz Adem’in cüzleriydik; Cennette o nağmeleri dinledik.

Gerçi suyla toprak, bize bir şüphe verdi; ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz.

Fakat, musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zîr ve bam perdeleri nereden o nağmeleri verecek!

Güzel sesi dinlemek âşıklara gıdadır. Çünkü güzel ses dinlemede, kalp huzuru ve Allah’la beraber olma zevki vardır.

(Mûsikiyle) insanın içindeki hayaller kuvvetlenir; hatta hayaller, o güzel sesten sûretlere bürünür.

Suya ceviz atanın ateşi nasıl kuvvetlendiyse, aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulur!

Aşk çalgıcısı, semâ vaktinde şunu söyler: “Kulluk bir bağdır, efendilik ise baş ağrısı!”

Allah güzellikten, kemalden, cilveden hangisini iterse gözü onu gösterir.

Güzel sesten, müjdelerden, coşkun ve neşeli sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy!

Kulağından vesvese pamuğunu çıkar da kâinatın coşkusunu duy!

Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler.

Varlıklarından kurtuldular mı ellerini çırpar, noksanlarından ayrıldılar mı semâ’a girerler.

Çalgıcıları, içlerinden def çalar, denizler onların coşkunluğunu görüp köpürür.

Sen göremezsin ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.

Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi Buna can kulağı gerek; ten kulağıyla duyulmaz ki!

Dallar, yapraklar, toprak hepsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgârın eşi, arkadaşı olurlar.

Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın tâ üstüne çıkarlar.

Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’ın şükrünü terennüm eder;

Su ve çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde,

Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale gelirler.

Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir Sorma! Tamamıyla can olanlara gelince; onları hiç sorma

(IV/733, 734, 736-738, 742-744, III/4722, II/680, 681, 1942, 1943, III/96-100, I/1342-1344, 1346-1348)

46. MÜRŞİD-İ KÂMİL

Allah tarafından vahiy ve cevaba nâil olan kişi, her ne buyurursa o buyruk doğrunun ta kendisidir.

Senin cüz’î aklın onun küllî aklı vasıtasıyla küllî olur. Çünkü akl-ı kül, nefse vurulmuş zincir gibidir.

Her devirde Peygamber yerine bir veli vardır; bu sınama kıyamete kadar dâimîdir.

Tane arayana tane tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.

Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi, şehirde de alay konusu olur, köyde de!

Olmayacak şey onların himmetiyle olur. Pis şey, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer.

Halkın aynada gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür.


Hikâye

Allah’tan Musa’ya şu hitap geldi: “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören!

Seni ilâhî nurun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Hakk’ım, hastalandım da niçin halimi, hatırımı sormaya gelmedin.

Musa, “Ey Allah’ım! Sen kusurdan münezzehsin. Bu ne işarettir; Yarabbi, bunu bildir” dedi.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yine “Hastalığımda kerem edip niçin halimi sormadın ” buyurdu.

Musa, “Yarabbi, senin bir noksanın olamaz. Aklım şaştı, bu sözün hakikatini anlat” dedi.

Cenâb-ı Hak “Evet, has ve seçilmiş bir kulum hastalanmıştı. İyice bir bak hele... O benim.

“Onun özür serdetmesi, benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır.” buyurdu.

Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.

Şeytan birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.

(I/0225, 2053, II/0815, 3705, III/590, 3600, VI/2026, Hikâye: II/2156-165)

47. MÜŞÂHEDE

Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru; başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.

O, ancak has kullara görünür; diğerleri “Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden” şüphe ederler.

Gözlerini ayıp kılından arıt da gayb bağını, gayb serviliğini gör!

Kulağından vesveseler pamuğunu çıkar ki, kâinatın seslerini duyasın.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al da, feleğin üstünden nağme seslerini işit!

Bir nefesçik Allah güzelliğini görsen, canın da ateşlere düşer, vücudun da!

Değirmenin dönüşünü ne vakte dek göreceksin Başını çevir de hızlı ve coşkun akan suyu gör!

Köpükleri gören onları sayar döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz.

Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lâzım ki, denizi de göresin.

İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancı kalır.

Herkes, gönlünün aydınlığı ve cilâsı nispetinde gaybı görür.

Kim, gönlünü daha fazla cilâladıysa daha ziyade görür; ona daha fazla suretler görünür.

Perde ardındaysan perdeden çık da, o şaşılacak padişahlığı gör.

(I/2035, 2036, II/1944, 1943, 1942, IV/3215, V/2905, 2910, 2907, III/1028, IV/2909, 2910, V/4197)


48. NEFİS, HEVÂ VE HEVES

Düşman (nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak say!

Sana şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile sönmez.

Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu ” diye bağırır.

Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün tabiatındadır.

Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim çekebilir

Şunu bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise, nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da.

Âdem Peygamber, nefis zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.

Melek, Şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.

Ercesine onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık versin!

Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür; bağa, bahçeye değil!

Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.

Ey hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle değil!

Hevâ ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka bir şey değildir.

Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.

Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’ demeler de kuruntularımızdır.

Hevâ ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, odur.

Hakk’a (karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ ve heveslerden nasıl geçeceksin

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.

(I/1192, 1193, 1375, 1380, 1382, 1383, 1389, 3004, II/15, 16, III/1061, 2554, 2555, IV/1312, V/3491, I/1078, 1079, 2296, 2297, 2957, 3430, 3453, VI/1768)

49. ÖLÜM

İyiler gittiler, (onlardan geriye) güzel âdetler kaldı; kötülerden ise zulüm ve lânetler!

Sonunda Müminler için kazanma vardır; münafığa da Ahirette mat olma.

Herkes ölümden ürker, korkar. (Sufiler) ona bıyık altından gülmektedir.

Ey âşık! Âşıkların hayatı ölümdedir. Gönlü gönül vermeden başka bir suretle bulamazsın.

Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ecel vaktine kadar iyi tohumlar ekmek gerek.

Bu âlem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin; fakat kese bomboş, sen de yorgun argın!

Bil ki iyiler ölünce kaybolmaz, Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.

(Allah’tan razı olan) ezelî emir, neyse ona uyar; hayatla ölüm, onun yanında bir olur.

(Onlar) yaşarsa Allah için yaşar, mal, mülk ve hazine için değil... Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan değil!

İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz, ama yarımız ziyan içindedir, yarımız padişah (gibi).

Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!

Tatlı yaşayan, sonunda acı ölür; ten kaydında olan canını kurtaramaz.

(I/0744, 287, 3495, 1751, II/387, 2600, III/1762, 1909, 1910, 3516, 3760, I/2302)

50. ÖZGÜRLÜK

Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın

Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha yem olan yere hiç uğramamandır.

Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan uzak bir nimet ihsan etsin.

Allah’ın sizi azad etmesine karşılık şükretmeniz, O’nun nimetlerini anmanız gerek!

Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis, etrafında dönüp dolaşsın.

Hasislik zincirini elinden, boynundan at, eski felekte yeni bir baht bul!

Kuşa, kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı gelir.

Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür.

Dışarıda, kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel güzel hikayeler söylerler.

Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!

Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister.

Dallar ve yapraklar da, toprak hapsinden kurtulunca başlarını kaldırıp, rüzgâra arkadaş olurlar.

Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbette geçicisin, özgürlük taslama!

Bir zamancağız şu hileyi, düzeni bırak da ölümden önce birkaç solukluk zaman da hür yaşa!

(I/19, III/2880-2882, II/1948, 1949, III/3951-3955, I/1341, 1369, VI/4444)


51. PEYGAMBERLER

Dünya büyücüsü, pek bilgiçtir. Onun büyü ipini çözmek herkesin harcı değildir.

Eğer akıl, onun bağladığı düğümü çözebilseydi Allah peygamberleri yollar mıydı

Her insan, Allah’ın faziletine, ihsanına erişebilseydi Allah bunca peygamberi gönderir miydi

Her peygamberin, her velinin bir mesleği, bir usûlü vardır; fakat hepsi seni Hakk’a ulaştırdığına göre bunlar birdir.

Peygamberler Hakk’ın emirlerini halka bildirirler, bunun için alacağı ücreti de bizzat Allah verir.

Peygamberler gelmeden önce Mü’min-kâfir, hak-bâtıl zâhiren hepsi bir görünmekteydi.

Âlemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.

Allah, mihnet ve ıstırapla hasetler meydana çıksın diye Peygamberleri vasıta kıldı.

Peygamberler, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agâh eden adamlardır. Onlar, cihan halkının görmediği şeyleri görmüşlerdir.

Peygamberlerin bizim üstümüzde hakları çoktur; çünkü bizim sonumuzdan haber vermişlerdir.

Onlardan daha öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır Nefesleri taşa bile tesir eder.

(Fakat) belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.

Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar. Onların çektikleri meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha fazlaydı.

(IV/3196, 3197, 3318, I/3086, III/2931, II/285, 286, 811, III/2960, VI/3770, V/1534, IV/2009, 100)

52. RIZIK

Bu âlemde binlerce canlı, sıkıntısız hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.

Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde, ağaçta Hakk’a şükreder.

Bülbül “Ey duaya icabet eden Mevlâ! Rızık hususunda i’timadımız sana” diye hamd eyler.

Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat Hakk’ın ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi!

Rızık yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rab’lerinden rızıklanır, ferahlar” nimeti hazmedilir.

Gönlüne geçim kaygısını az koy! Sen kapıda oldukça rızkın da azalmaz.

“Rızkınız gökyüzündedir” âyetini duymadın mı Neden bu aşağılık yere saplanıp kaldın

Kendinize gelin; O’ndan isteyin, başkasından değil; suyu denizde arayın, kuru derede değil!

Açlık korkusunda, bu titreyiş de nedir Allah’a dayanmakla tok yaşanabilir pekalâ!

Doğan, rızkını padişahın elinden umduğu için bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.

Hikâye

Dünyada yemyeşil bir ada vardı; orada da yalnız başına obur bir öküz yaşardı.

Akşama kadar bütün ovada otlar, doyar; semirip şişerdi.

Gece olunca “yarın ne yiyeceğim” diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirirdi...

Sabah olunca ova yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.

Öküz, öküz açlığına tutulmuştu; akşama kadar tekrar bütün ovada baştan başa otlar, bitirirdi.

Derken akşam oldu mu tekrar açlık korkusuna düşer; bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan zayıflardı.

“Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim ” diye düşünür dururdu. Yıllardır, o öküz bu haldeydi işte.

“Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte yayılırım.

Hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam nedir ” diye düşünmez bile.

İşte nefis, o “öküz”dür, yeşil ova da “dünya”. Nefis ekmek korkusu ile daima zayıflar durur.

Sen nasıl rızka düşkün bir âşıksan, rızık da sahibine öyle düşkün bir âşıktır.

Dilesen de dilemesen de rızkın, senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır.

(I/2291-2293, 2295, 3872, II/0454, 1956, IV/1182, V/2854, I/2294, Hikâye: V/2855-2859, 2861-2864, 2866, 2400, 2402)

53. RUH VE BEDEN

Şu cismin içindeki mâneviyatsız can, şüphesiz, kın içindeki tahta kılıca benzer.

Gönül, seni gönül ehlinin semtine çeker; cisim ise su ve toprağa hapsetmek ister.

Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil! Beden bizden var oldu, biz ondan değil!

Dünya hissi bu cihanın, din hissi ise göklerin merdivenidir.

Bu hissin sıhhati, bedenin âfiyetindedir; o hissin sıhhati ise vücûdu harap etmededir.

Can yolu, cismi (önce) harap eder; sonra da o harâbeyi mâmur eder.

(Can yolu) bir bedenden başı kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder.

Aşağılık âlemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydi, var gözünü yüceliklere dik!

Sen, ten itibariyle hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün, hem gökte.

Can, hikmete, bilgilere; ten ise bağa, bahçeye, üzüme meyleder.

Can, yücelmeye, yükselmeye can atar; ten, kazanca, ota, yiyeceğe, içeceğe!

Cisme, o yücelikten bir nasib yoktur... Cisim, can denizinin karşısında bir damla gibidir.

Ruh, doğan kuşudur. Tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla baykuşlardan yaralanır.

Can, yücelere kanatlar açmada; ten, tırnaklarıyla yere sarılmada!

Can, beden kavgasından kurtulursa, beden ayağı olmaksızın gönül kanadıyle uçmaya başlar.

Beden, insanı besleme hususunda anaya benzer ama, sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Bedenin hasta oldu mu sana ilâç aratır; kuvvetlendi mi seni şeytanlaştırır, bir put haline sokar.

Şu sitemlerle dopdolu olan bedeni bir zırh bil; ne kışa yarar, ne yaza.

Köşk (beden) bir şey değildir. Onu yık; define, yıkık yerdedir a benim beyim!

“Evimi temizleyin” âyeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da hakikatte nur definesidir.

İnsanın asıl gıdası Allah nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değildir.

Fakat gönül hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece, gündüz bu suyu içmekte, bu toprağı yemektedir.

Keseyle, dağarcığın değeri içindeki altından dolayıdır. İçinde altın olmayan kesenin ne kıymeti var

54. SABIR

Feraset sahiplerinin iştahları sabradır; onlar sabretmek isterler. Helva ise, çocukların isteği bir şeydir.

Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır!

Sabır ilâcı, gözlerin perdesini yakar; göğüsleri gönülleri de yarıp açar.

Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.

Sabretmek, canının tespihleridir. Sabret, asıl doğru tespih odur.

Sabır, Sırat köprüsüne benzer; cennet ise diğer tarafta...

Allah, yüz binlerce kimya yarattı; ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi.

Arayan nihayet bulur. Kurtuluş, sabırdan doğar.

Ayın gece sabretmesi, onu apaydın bir hale kor. Gülün dikene sabrı, onun güzel kokulu bir hale gelmesine sebep olur.

Peygamberin münkirlere sabretmesi onları Allah hâsı yapmıştır...

Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki, onu sabretmek ve uğraşıp kazanmakla elde etmiştir.

Kimi aç, çıplak görürsen bu hali de onun sabırsızlığına tanıktır.

Ehil olmayanlara sabretmek, ehil olanlara cilâdır. Nerde bir gönül varsa sabırla cilâlanır.

Sabır kılavuzu, sana kanat olursa canın arş ve kürsünün ta yücesine kadar çıkar.

Mustafa (a.s.)’ a bak, sabrı burak edindi de, bu Burak, onu göklere çekti, çıkardı.

(I/1601, 1602, II/71, 600, 3145, 3147, III/1854, VI/595, 1408, 1410-1412, 2041, 3978, 3979)


55. SANAT VE SANATKÂR

Hiçbir ressam var mıdır ki, yaptığı resmi bir menfaat ümidi gözetmeden sadece resim yapmak için yapsın!

Hiçbir testici yoktur ki içine su konulmasını düşünmeden, sırf testi yapmak için bunu yapsın.

Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı, yalnız yazının güzelliğini göstermek için yazsın da okunmak için yazmasın!

Dünyada en aşağılık sanat bile hiç ustasız elde edilebilir mi

Her sanatın öncesi bilgidir, ondan sonra icrâ, amel gelir...

Ey akıl sahibi! Sanat öğrenmeye çalış; fakat o sanatı, ehil olan kerem sahibi, temiz bir kişiden öğren.

Kardeş, inciyi sedefin içinde ara, sanatı da ehlinden iste.

Bir adam derici olsa, bu sanatını yaparken kirli bir elbise giyse bu elbise onun zenginliğini, yüceliğini azaltmaz ki!

Demirci demir döverken yırtık-pırtık bir elbiseye bürünse, halkın nezdindeki itibarı eksilmez.

Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar; bir şey belleyip, öğrenme hususunda aşağılık bir elbiseye bürün.

Bilgi sahibi olmanın yolu sözle; sanat bellemenin yolu ise işledir.

Allah’ın sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne de yeryüzü gülerdi.

Fakat halk, kadın ve yemek sevdasından (kurtulup) nereden bu sanata bakacak, nereden Allah aşkına düşecek

Allah aşkıyla sarhoş olan kişiler, gördükleri sanatta kalmaz; bu sanattan sanatı yaratana yol bulurlar.

(IV/2881,2884, 2886, V/1054-1057,1059-1062, VI/1660,1662, 2374)

56. SAVAŞ VE BARIŞ

İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.

Sopa, mademki savaş ve kavga âletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!

Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.

Dar ve küçük bir cisimden, dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer.

Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.

Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.

Cihad, delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye Müminlere farz kılınmıştır.

Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!

Fakat elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini; yoksa yüzlerce zarara yol açar.

Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir. İster sulh çağında olsun, ister savaşta; bu, böyledir!

Bir hayâlden ürküp, hayâl gibi kaçan her yufka yüreklinin işi değildir savaş.

Savaş Türklerin işidir, kızların işi değil. Kızların yeri evdir, var git evinde otur.

Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun.

(I/3435, 2137, 2392, 2577-2579, IV/1439, 1434, 1435, 3248, V/3778, 3779, III/3625)

57. SEVGİ

Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı.

Sevgi, acıları tatlıya çeker, tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir.

Kahır ise, tatlıyı acılığa çeker. Acı ile tatlı bir arada bulunur, bağdaşır mı

Sevgiden tortulu, bulanık sular, arı duru bir hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur.

Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.

Bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki

Noksan bilgi nerden aşkı doğuracak Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.

Peygamber, “Akıllının düşmanlığı, câhilin sevgisinden yeğdir” dedi.

Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan O, sana o aklın onlarca fazlasını, hattâ yedi yüzünü ihsan eder.

Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.

Muhabbeti de Allah’ın sıfatı bil, aşkı da. Azizim, korku, Hakk’ın sıfatı olamaz.

Kur’ân’da “Onlar, Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz, “Allah da onları sever” sözüne eşittir.

(I/2436, 2580, 2581, II/1530-1533, 1877, VI/3236, III/4395, V/2187, 2186)



58. SÛRET VE MÂNA

İnsan dış görünüşle insan olsaydı Hz. Muhammed (a.s.)’le Ebu Cehil bir olurdu.

Ruhu, nur denizine gark olmuş kimseye, çirkin sûretin ne zararı olabilir

Addan ve harften geçmek istersen, hemen kendini kendinden tamamıyla arıt!

Kabuklardan kurtulmayan iç, ne illetten kurtulur, ne doktordan fayda görür.

Testinin şekliyle ne vakte dek oyalanıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü!

Şekli-sûreti gördün, ama mânadan gâfilsin. Akıllıysan sedefteki inciyi bul!

Âlemdeki bu sedefe benzeyen kalıpların hepsi, can denizinden diridir.

Fakat her sedefte inci bulunmaz. Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak!

Onda ne var, bunda ne var Onu anla! Çünkü o değerli inci nâdir bulunur.

İnsanların ihtilâfı isimlerden meydana gelir; mânaya ulaşan ise esenliğe kavuşur.

Bu sûret kadehlerinden pek sarhoş olma ki, put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.

Ey zâhirperest! Git, mâna elde etmeye çalış. Çünkü mâna, sûret tenine kanattır.

Bil ki zâhirî sûret yok olur gider, fakat mâna âlemi ebedîdir, kalır.

(I/1019, 1023, 3458, III/3575, II/1021-1025, 3680, VI/3707, I/710, II/1020)


59. ŞEHVET ÂFETİ

Bil ki her şehvet, şarap ve afyon gibi akla perdedir. Akıllar, bunlarla hayrete düşer.

Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

Bu ateşi ne söndürür Hak nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine örnek yap!

Ki ödağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun.

Şehvet ateşi yakmakla eksilip bitmez. Yanmamakla güzelce eksilir, nihayet yok olur.

Zindanda mihnetlere düşen adam, bir lokmanın, bir zevkin yüzünden düşmüştür.

Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir; yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

Yüz binlerce iyi, güzel adı kötüye çıkarmıştır; yüz binlerce akıllı-fikirli kişiyi şaşkına çevirmiştir, şehvet.

Şehvet yemekten, içmekten meydana gelir. Az ye, az iç; yahut bir kadınla evlen de kötülüklerden kaç.

Şehvet, soyu-sopu üretmek için lâzım olmasaydı, Hz. Âdem, utancından kendini hadım ederdi.

Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara dokunan, pişmanlık bulur.

Çünkü bir hayâle şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.

Hayâle meylin yok mu O, senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikate yükselirsin.

Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın; o hayal de senden kaçar, gider.

Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yükseltsin.

Din erbabı şehvet ateşinden yanmaz; halbuki o, başkalarını tâ yerin dibine geçirmiştir.



Hikâye: Adam Arayan Kişi

Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi.

Bir herzevekil ona dedi ki: “A adam, kendine gel de öyle her dükkanı arayıp durma!”

Aydın günde kandille ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey

Adam deki ki: “Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir ”

Bir adam, “Şu pazar adamla dolu a hür kişi!” dedi.

Adam arayan dedi ki: “Bu iki yol ağzı, ana caddede, öfke ve hırs zamanında kendine sahip olan bir adam arıyorum.

Bunlar, insan değillerdir, sûretten ibarettirler. Bunlar, ekmek ölüsüdürler; şehvet öldürmüştür, bunları.

Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerde Bucak bucak, sokak sokak böyle bir adam arıyorum işte!”

Şehvetin esiri olan, Allah’ın rahmet, lütuf ve nimeti olmadıkça esaretten kurtulamaz.

(IV/3612, I/3699, 3701-3703, II/1839, V/1369, 370, 1373, 941, III/2133, 2134-2137, I/862, Hikâye: V/2887-2892, 2886, 2893, I/3817)

60. ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI

O düşman yok mu, o düşman Sizin atanıza da kin güttü de onu en yüce makamdan (edip), zindana attırdı.

Gönül satrancının şahını bile mat etti; onu cennetten çıkarıp belâlara uğrattı, maskara etti.

O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tâcını tahtını bile ek çabukluğuyla kapıverdi.

Onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Âdem, yıllarca zarı zarı ağladı.

Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman! Onun kafasına “La havle” kılıcını vurmaya bakın!

Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet etmeyin sakın!

Kendine gel, şeytan sana “Babasının canı” der; bu suretle o lâin, seni aldatır.

Çünkü o kadar çok oyunlar bilir ki, senin boğazında bir çöp gibi kalakalır!

Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir Mevki ve mal sevdası.

Şeytan, (insanları) azgınlık yoluna götürmede ısrar eder. Mürşid ise doğru yola götürmede…

Bu atalar sözü, âlemde söylenir durur: “Şeytanın canı azapta gerek.”

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde bulununca da başını yer, mahvedip gider.

Şeytanla melek, gayb perdesi ardında gizlice kötülükle iyiliği sana gösterir.

Ancak gözünün önünden gayb perdesi kalkarsa seni hayra, şerre sevk edenlerin yüzlerini görürsün.

(III/2848, 2849, 2852, 2853, 2856, 2857, II/128, 131, 132, IV/3589, VI/2363, II/2165, V/2989, 2990)


61. ŞÜKÜR

Allah’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek, “şükür” değildir.

Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre karşılık bu kadar nimeti kim verir

Bir koku alıp da şükrünü eda etmeyen, küfrân-ı nimette bulunur ve kendi burnunu yitirir.

Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni Sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.

Nimet, insana gaflet verir; şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet avla!

Şükretmeyenden güzellik de kaybolur, hüner de, sanat da. Artık bir daha ondan bir eser bile görünmez.

O küfür inadı, maymun âdetidir. Şu hamd ve şükür ise Peygamberin yoludur.

Nimet ve ihsanlarına karşılık Allah’a şükret, fakat sana ihsan eden kişiye de şükret, onun adını da an!

Allah kıyamet günü kuluna “Ne getirdin, sana verdiğim nimetlere karşılık ne yaptın ” der.

Kul der ki: “Yârabbi! Sana candan ve gönülden şükrettim. Çünkü o rızık ve ekmek, asıl-esas bakımından sendendi.”

Allah der ki: “Hayır! Sana bağışta bulunan kişiye şükretmediğin için, bana da şükretmedin.

Bir kerem sahibine zulmettin, sitemde bulundun. Halbuki onun yüzünden benim nimetlerime nâil olmadın mı ”

Şükret ve şükredenlere köle ol; onların huzurunda öl de ebedîlik bul!

(I/1525, III/2672, I/442, III/2896, 2897, V/997, VI/1829, 3256, 3259-3262, I/443)


62. TAHKİK VE TAKLİT

Yüz binlerce taklit ve istidlâl ehlini, pek cüzî bir vehim, şüpheye düşürür.

Çünkü taklitleri de istidlâlleri de, hattâ bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir.

Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikaten samandan ibarettir.

(Mukallit) kıldan ince söz söylese bile gönlünün, o sözden haberi olmaz.

Taklide düşen ney gibi feryat eder, ama o feryadı ancak dinlemek isteyen içindir.

Söz söylerken ağlasa bile habîsin maksadı, ancak tamahtır.

Ağlar da yanık sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerde, yırtılan etek nerde

Muhakkikle mukallit arasında çok fark vardır. Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi!

Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş köhne sözleri belleyip nakleder.

Taklit bilgisi, satış içindir. Bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce satar.

Fakat hakikat bilgisine müşteri Allah’tır. O bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima parlar.

Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama, faydası yok.

Gerçi dünyanın değeri taklittir ama, her mukallit de sınanmada rüsvay olur.

(I/2125, 2126, II/484, 486, 490-494, 3265, 3266, V/2490, 4053)

63. TEDBİR

Akıllı o kişidir ki, dostlarının ölümünden ibret alır.

Allah’a şükürler olsun ki, bizi (dersler çıkaralım diye) helâk olan kavimlerden sonra getirdi!

Padişahlar padişahı, safâ denizi Peygamber ne güzel buyurmuştur:

“Cahilin sonradan göreceği şeyi akıllı kişiler önceden görür.”

İşlerin sonucu, başlarda gizlidir; ama akıllı kişi sonunu önceden görür.

Günaha dalıp, bunda ısrar eden kişi ise ancak iş ortaya çıkınca görür, anlar.

Madem ki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme be hey inatçı!

İhtiyat nedir Her an, ansızın gelebilecek bir belâyı görmek

Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine şaşılmaz.

Şaşılacak şudur ki, hem tuzağı görür, hem çiviyi görür de yine o tuzağa yakalanır;

Gözü açık, kulağı açık, tuzak önde... Yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar!

İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğul! Adam saçın, sakalın ağarmasıyla adam olmaz.

İblisten daha ihtiyar kim var Fakat aklı olmadığı için hiçbir şeye yaramaz.

Saç ağarması, ancak gözü bağlı ve dar görüşlü kişiye göre olgunluk alâmetidir.

İhtiyatta bulun, bu zehirli otu yeme! İhtiyata riâyet, peygamberlerin kuvvetinden, nûrundandır.

(I/3114, 3117, III/2196, 2197-2201, 1647-1649, IV/2163, 2164, 2166, III/214)



64. TEFEKKÜR

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir.

Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana lâyıksın.

Şu sayısız halka bak, hepsi de yeryüzünde bir düşüncenin (peşinde) sel gibi akmada.

Halk, o düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama, sel gibi cihanı suya boğar, alıp götürür.

Evlerin, köşklerin, şehirlerin, dağların, sahraların, nehirlerin hep ondan meydana geldiğini;

Denizdeki balığın denizin vücûduyla yaşadığı gibi, karanın, denizin, güneşin, göğün fikirle diri bulunduğunu görüyorsun da,

Neden körleşip ahmaklık ediyorsun Neden sence, ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi

Neden gözüne dağ büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük sanıyorsun.

Fikir ona derler ki bir yol açsın; yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin.

Kötü düşünceyi de zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.

Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler de gönüldeki sırları gösterir.

Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu donmuş fikre güneş yap!

II/277, 278, 1032, 1033, 1035-1038, 3207, V/0558, IV/1318, VI/1476)

65. TEVAZU VE KİBİR

Akıl ve zekâyı keskinleştirmek (çıkar) yol değildir; padişahın fazl u ihsânı, (gönlü) kırık kimselerden başkasını kaplamaz.

Çirkin ve sarı bir yüzün, nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı oluşu müşküldür.

Baharların tesiriyle taş yeşerir mi Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.

Şükret, mağrur olma, ululanma; kulak ver, kendini hiç önemseme!

Bu ululuk (kibir), bil ki zehirli bir şaraptır. O şarapla (ancak) aptal kişi sarhoş olur.

Bu bizlik, benlik (davası), halkın merdivenidir. Halk, sonunda bu merdivenden düşer!

Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptaldır. Çünkü düşünce onun kemikleri daha beter kırılır!

Hz. Âdem’in işlediği küçücük kusur, midesi ve şehveti yüzünden oldu. Fakat İblisin suçu, ululuktan ve mevki yüzündendi.

Âdem, çabucak tövbe etti; o melûn ise tövbe etmeye tenezzül etmedi.

Haddini bil de yukarılarda uçma. Uçma da kötülük çukuruna düşme!

Halk, makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır, hoşlanır!

On günlük yücelik için zillet çekerler; gam ve kederle boyunlarını iğ gibi ipince bir hale korlar.

Böbürlenerek başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!

(I/0532, 1907, 1911, 3257, IV/2747, 2763, 2764, V/520, 521, 2396, II/1104, 1105, IV/1850)



66. TÖVBE VE İSTİĞFAR

Hakk’ın kapısı rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da O’na âşıktır, yokluk da.

Tövbeye bir parlaklık gerekir; tövbeye de bir şimşek, bir bulut şart!

Gönül şimşeğiyle iki göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır

Atandan öğrensen ya; Âdem, suç işleyince hemencecik eşiğe geldi;
O gizli sırları bilen Allah’ı hâzır nâzır ve gördü de, iki ayak üstüne durup suçunun affedilmesini dilemeye koyuldu.

(Ama) dikkat et de “Tövbe eder, Allah’a sığınırım” diye cürümde bulunma, günah işleme!

Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır.

O kapı, güneş batıdan doğuncaya dek açık kalacaktır; o kapıdan yüz çevirme!

Cennetin Allah rahmetine binâen sekiz tane kapısı var ey oğul! O sekiz kapıdan biri de tövbe kapısıdır.

Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bazen kapanır; fakat tövbe kapısı hep açıktır.

Tövbesiz ömür, baştanbaşa can çekişmedir. Hazır olan, kaçınılmayan ölüm, Allah’tan gafil olmaktır.

Ömür geçtiyse kökü bu demdir, tez ömür ağacını tövbe suyuyla sula!
Tövbe atı acayip bir attır. Bir anda şu aşağılık âlemden ta göğün üstüne kadar sıçrayıp çıkar.

(I/2445, II/1653, 1655, IV/324, 325, II/1652, IV/2504-2507, V/770, 2222, VI/0464)


67. USTA VE ÇIRAK



Dikkat et de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadan öğrenebiliyor mu

Hile ile kılı kırk yarar ama, usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez!

Sır bilen ve haberdar olan üstada serkeşlik edersen, kabiliyetten de olursun!

Usta, hangi sanatta ün yapmışsa çırağı da o sanatta ilerler, meşhur olur.

Fakih üstadının yanındaki (öğrenci) da usûl okumaz, fıkıh tahsil eder.

Gramer hocasının talebesi de gramerci olur.

Hakikat yolunda yok olan üstadın talebesi ise, onun sayesinde Allah’ta yok olur, yokluğa erişir.

Nerede bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki, o da ustadan kaçmıştır.

Dünyada kim ustadan kaçarsa talihinden kaçar; bunu böyle bil!

Ticarette olgunlaşmamışsan, yalnız başına dükkan açma; yoğrulup ustalaşıncaya kadar birinin emri altına gir!

Bilgisiz kişi hocadan utanır, kalkar gidip yeni bir dükkân açar.

Ustana danışmadan açtığın o dükkân bil ki, kokmuş bir dükkândır. (…)

Ustadan sanatın dış yüzünü gördün, sevine sevine ustalığa kalkıştın.

Ustaya müracaat etmeksizin sanat öğrenip, dükkan açan kişi şehirde de alay konusu olur, köyde de!

(IV/1298, 1299, 3350, I/2829, 2831-2833, II/2588, 2591, 3455, VI/2364, 2365, V/1422, III/590)

68. VAHDET VE TEK RENKLİLİK

Zehirden ve şekerden vazgeçmedikçe nasıl vahdet ve birlikten koku alabilirsin

Sen, sıkı sıkıya ben’e, biz’e yapışmışsın. Bütün bu bozuk düzenler, bütün bu perişanlıklar, ikilikten meydana çıkıyor.

İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!

Bâkî renk, ancak Allah’ın rengidir. Ondan başka renkler, bil ki çan gibi iğreti ve takmadır.

Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek renklilik değildir. Belki o tek renk, deniz gibidir; ona dalanlar da balık gibi neşe içinde yaşamaktadırlar.

Karada gerçi binlerce renk bulunur ama, balıkların kurulukla savaşı vardır.

Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah ona benzesin!

Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan huzurunda secde ederler.

Zehirden de, şekerden de geçmedikçe vahdet bahçesinden nasıl kokular alabilirsin

Hocam, şaşı göz, bil ki tek göremez.

Bu ikilik, şaşı gözün görüşüdür. Yoksa evvel, âhirdir, âhir de evvel.

O duygularla birlik âlemini bil, eğer birlik âlemini diliyorsan o tarafa yürü!

(I/0498, 3012, VI/3215, 4711, I/502-505, 498, IV/2395, VI/819, I/3099)


69. VELİLER

“Allah gölgeyi nasıl uzattı” (âyeti) evliyanın nakşıdır. Çünkü velî, Allah güneşinin nuruna delildir.

Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme; Halil Peygamber gibi “Ben batanları sevmem” de!

Velîlerde Allah’tan öyle bir kudret vardır ki, atılmış oku bile yoldan geri çevirirler.

Allah, velîleri, âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

Hayvanlık mertebesi, nasıl insanlığa esir ve mağlupsa, bil ki;

İnsanlık mertebesi de Hakk’ın velilerinin elinde hayvan gibi mağluptur.

(Velî) kendi varlığından geçmiş, Allah ile dirilmiştir. Onun için ilâhî sırlar, onun iki dudağının arasından çıkıp durmadadır.

Her seçilmiş erin ayak bastığı toprağı, gözüne sürme gibi çek; o toprak gözünü hem yakar, hem aydınlatır.

Madem ki sen ne dalgıçsın, ne de denizci, aklına uyup da kendini denize atma!

Uyanık ol ki, velîler ‘zamanın İsrafili’dirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişir.

Allah’ın doğruluk makamında oturanlar, orayı yurt edinenlerin derecesi arştan da yücedir, kürsüden de, boşluktan da.

Gaybı adamakıllı bilen Allah’ın has kulları, can âleminde kalp casuslarıdır.

Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.

Onların cisimlerini nurla yoğurdular; onlar bu yüzden ruhu da geçtiler, meleği de.

(I/425, 426, 1669, III/1804, I/2494, 2495, III/3364, IV/3375, I/1607, 1930, 3499, II/1478, 2163, III/8)

70. YARDIMI ALLAH’TAN İSTEMEK

Zenginliği defineden, hazineden, maldan-mülkten değil Allah’tan dile; yardımı amcadan, dayıdan değil, Allah’tan iste.

Çünkü sonunda bütün bunları bırakıp gideceksin. Kendine gel de o zaman kimi çağıracak, kimden imdat isteyeceksin bir düşün!

Aslanlar gibi avını kendin avla! Yabancıya da yüzsuyu dökme, akrabaya da.

Başkasının arazisine ev yapma; kendi işini gör, yabancının işini değil!

Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek olduğu halde hâlâ şuraya-buraya koşup duruyor, ekmek istiyorsun.

Dizine kadar dereye girmişsin de kendinde değilsin; ondan-bundan su isteyip duruyorsun!

Peygamber (a.s.): “Allah’tan Cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme.

Kimseden bir şey istemezsen ben kefilim, cennete de girersin; Allah’a da ulaşırsın” buyurmuştur.

(Başkasına) yalvarmayı düşünme; artık o merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma!

Allah’ı düşün, onun huylarıyla huylan da emanetlerin zâyi olmaktan da emin olsun, eksilmekten de!



Hikâye: Borçlu bir adamın, cömert bir muhtesibin yardımını umarak onun yanına gitmesi

O garip, muhtesibin evine varınca onun öldüğünü söylediler.

Bu acı haberi duyan garip ağlamaya, sızlamaya başladı; sanki kendisi de muhtesibin ardından can veriyordu.

Aklı başına gelince düşündü ve dedi ki: “Yarabbi, suçluyum, halka ümit bağladım.

Muhtesip çok cömertti, ama cömertlikte hiç de senin eşin olamaz.

O külâh bağışlar, sen, akılla dolu baş verirsin. O kaftan verir, sen boy-pos ihsan edersin.

O altın verir bana, sen altın sayan el verirsin. O katır verir bana, sen ona binecek akıl.

O bana ışık verir, sen aydın göz. O meze verir, sen onu yiyecek kabiliyet.

O maaş verir, sen ömür ve yaşayış. Onun vâdettiği şey altındır, senin vâdettiğin, temiz şeyler.

O oda verir, sen gök ve yer verirsin. Senin yarattığın ovada onun gibi yüzlercesi yaşar, semirir.

Altın senindir; altını o yaratmadı ki! Ekmek senindir, ekmeği bağışlayan sensin.

Ona cömertliği, merhameti veren de sensin. Cömertlik eder de neşelenir; bu neşeyi, bu sevinci veren de sensin.

Ben onu kendime kıble edindim de asıl kıble edilecek makamı nasıl bıraktım ”

(V/1497, 1498, II/261, 263, V/1073, 1075, VI/333, 334, V/1675, VI/1419, Hikâye: VI/3116, 3121, 3124-3133)



71. YOKSULLUK

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki, Süleyman ancak yoksul adını takındı.

Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğunda derin, uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gider.

İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur.

Yoksulluk senin anlayacağın şey değildir, yoksulluğa hor bakma!

Çünkü yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’tan pek büyük bir rızıkları vardır.

Yüce Allah âdildir; âdil nasıl olur da çaresizlere zulmederler

Birisine nimet, mal, matah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar mı

Böyle bir iş, Allah’tan, iki cihanı yaratandan umulur mu

“Elfakru fahri” (fakirlik övüncümdür) hadisi, saçma ve asılsız bir söz mü; bu sözde binlerce yücelik, binlerce naz ve nimet gizli değil mi

Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör!

Yoksulluğa sabret, bu gamı, bu tasayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’ın yüceliği yoksulluktur.

Şu halde yoksullar, Allah cömertliğinin aynalarıdır. Hak ile bir olan ve varlıktan tamamıyla geçen hakiki yoksullar ise mutlak nur olmuşlardır.

... Halk, yoksulluktan korkar; ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.

O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikâr olurdu.

Eli bir şeye erişmeyen, elinde avucunda bir şey olmayanlar Allah’tan korkar, çekinir ve kendisini ibadete verirler; yoksulluk, işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir!

(I/986-988, 2352-2357, 2373, 2374, 2750, III/2205, 2206, 3281)

72. ZITLAR VE ÂLEMDEKİ MÜCADELE

Şu âleme baksan görürsün ki, baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle âdeta dinin kâfirlerle savaşması gibi savaşır durur.

Pisler, şu pisliklerini yapadursunlar, sular da pisleri arıtmak için savaşır.

Yılanlar zehir saçar; acıları, bizi perişan eder ama;

Bal arıları, dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları doldurur.

Zehirler, tesirlerini yapıp dururlar ama, panzehirler de hemen o tesirleri gideriverir.

Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü sağa doğru gidip arayacağını aramada.

Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı düşmede; öyle durur gibi görünürler ama, onların savaşını bu durgunluk âleminde gör.

Fakat güneşte yok olan zerrenin savaşı, vasıftan, hesaptan dışarıdır.

Zerrenin kendisi de, nefesi de yok oldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır.

Onun kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden ‘Biz Allah’a dönenleriz’ sırrından.

Tabiat, iş ve söz bakımından cüzler arasındaki savaş, korkunç bir savaştır.

Fakat bu âlem de o savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla!

Bu gamlarla dolu olan bucağın aslı, o âlemdir. Her ayrılığın aslı buluşmadır.

(VI/36, 32-35, 37, 38 40-42, 46, 47, 60)


73. ZİKİR

Allah kadehi olmadıkça hevâ ve heveslerden nereden geçeceksin Ey Allah’a ait yalnız “Hu” ismine kâni olan!

Padişahımız bize “Allah’ı anın!” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde gördü de nur ihsan etti.

“Allah” adı temizdir; temizlik geldi mi pislik, pılını pırtısını toplayıp gider.

Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz.

Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.

“Allah’ı anın!” emrine uymak, herkesin işi değil; “Allah’a dön!” emrine uymak, her babayiğidin harcı değil!

Allah’ı an da gulyabânîlerin seslerini yok et. Nergis gibi olan gözünü bu kerkeneze karşı kapa!

Allah’ı anış suyuna dal, nefesini tut; sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden kurtul!

Allah’ı anışının makbul olması O’nun rahmetindedir. (…)

Onun namazına nasıl kan bulaşmışsa senin Allah’ı anışına da zan ve temsil bulaşmış!

Kan pistir ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki,

Allah’ın lütuf suyundan gayrı bir şeyle arınmaz, ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.

Bilgisiz adamın canı, bu duadan uzaktır. Çünkü “Yarabbi” demesine izin yok ki!

Zarara, ziyana uğrayınca Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de; yani ağzı da bağlı, gönlü de.

(I/3453, II/1715, III/186-188, IV/3072, II/754, IV/438, II/1797-1800, III/198, 199)


74. ZÜHD VE TAKVÂ

Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç, onlardan yüz çevir.

Böyle hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara uğrarsın.

Madem ki sonunda mezara yöneleceğiz; tek olan Allah’a alışmamız daha iyi.

Yüzümüzü toprağa tutalım, ondan bittik, geliştik; neden gönlümüzü vefasızlara verelim

Allah diler ki, sen zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.

Zâhit, işin sonunu düşünür. Sonunda hesap günü halim ne olacak diye dertlenir.

Bu garezler, göze perdedir. Göze perde indi mi;

İnsanoğlu yukarı aşağı, onca şeyi göremez; “Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.”

Fakat bir adamın gönlüne güneşin nuru vurdu mu, onca yıldızın bir değeri kalmaz artık.

O sırları perdesiz olarak görür; mü’minle kâfirlerin ruhlarının ne makamlarda bulunduğunu seyreder.

Tuzağı yırt, taneyi yak; bu evin kapılarını aç.

Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse, dünya onun önüne çok, daha çok gelir.

Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar.

Dünya nedir Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir.

Mal ve para, baştaki külâh gibidir. Külâha sığınan ise, keldir.

Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince: Külâhı giderse ona daha hoş gelir.

Kendinde göğe doğru çıkmağa bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!

Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryad et, ağlayıp inlemeyi hiç bırakma!

Akıllılar önceden feryad ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar.

(Dünya) sana da vefa etmez, seni de terk edip gider; ona gönül verme. O senden vazgeçmeden, sen ondan vazgeçmeye çalış!

Dünya malı, zayıf kuşların tuzağıdır; Ahiret mülkü ise, yüce kuşların tuzağı!

Hakikatte sen, bu âlemin esirisin; canın, bu cihan hapsine düşmüştür. Öyle olduğu halde niceye bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın

Tut ki bütün doğuyu, batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farzet; çaktı ve söndü.

Ey gönüllü uyuyan, ebedî kalmayacak mülkü bir rüya gibi bil!...

Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun insan olsun, onu kim görse korkar.

Allah korkusu, hevânın ellerini bağlarsa, Hak aklın ellerini çözer.

Hizmetkârın âkil olursa, sana galip olan duygular da mahkûmun olur.

Kör gibi O’nun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!

O’nun eteği, emirdir, fermandır. O’ndan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam, ne bahtiyar bir adamdır!

(VI/0378, 379, 444, 447, 2872, V/4065, VI/2873, 2874-2876, 4658, I/0479, 982, 983, 2343, 2344, III/1620, 1621, 1622, 3699, IV/647, 652, V/3926, 3927, I/1425, III/1831, 1832, 3049, 3050)



BİBLİYOGRAFYA

Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Sırr-ı ney, I-II, Tahran, 1372 hş./1993

Can, Şefik, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, I- III, Ötüken Yay., İstanbul, 1997

Cevâhir-i Mesneviyye -Mesnevî’den Seçmeler- I-II, Ötüken Yay., İstanbul, 2001

Gölpınarlı, Abdülbaki, Mesnevî ve Şerhi, I-VI, 3. bs., Kültür Bak. Yay., Ankara, 2000

Hüseyn-i Vâ’iz-i Kâşifî, Lubb-i lubâb-i Mesnevî, Nşr. Sa’îd-i Nefîsî, Tahran, 1362 hş./1983

İsmâîl-i Ankaravî, Nisâbü’l-Mevlevî, SÜSAM, No: 45

İzbudak, Veled, Mesnevî, I-VI, 3. bs., MEB Yay., İstanbul, 1995

Muhammed Cevâd-i Şerî’at, Keşfü’l-ebyât-ı Mesnevî, İsfahan, 1363 hş./1984

Muhammed Sâdık-ı Râzî, Hulâsa-i Mesnevî, 1327hş./1948

Nicholson, Reynold A., The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, I-VIII, Leiden-Cambridge Univercity Pres, 1925-1940

Mevlâna Celâleddin Rûmî, Çev. Ayten Lermioğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, trs.

Sâmiye Basîr-i Müjdehî, Ber bâmhâ-yi âsmân, Tahran, 1379 hş./2000

Tahirül Mevlevi, Şerh-i Mesnevî, I-XIV, İstanbul, 1963

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca