Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Mesnevi´den Özdeyişler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:30 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Mesnevi´den Özdeyişler

ÖNSÖZ

Tasavvufî edebiyatın şaheserlerinden biri olarak değerlendirilen Mesnevî, sadece kendi döneminde değil, tarih boyunca da ilgi görmüş; günümüzde ise dünya çapında artarak devam eden bir araştırmacı ve okuyucu kitlesine sahip olmuştur.

Mevlâna’nın, “Kur’ân’ın Tefsiri”, “Ruhların Cilâsı” ve “Allah Âşıklarının Kitabı” olarak da nitelendirdiği Mesnevî, XIII. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel özelliklerini yansıtmakla birlikte, hemen hemen akla gelebilecek dinî, tasavvufî ve sosyal hayatla ilgili her konuda bilgiler içermekte; âyetler, hadisler, atasözleri, hikâye ve temsiller yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmaktadır. Mesnevî’nin konuları ve amacı hakkında ana fikir olarak bir cümle söylemek gerekirse; insanın kendisini tanıması, insanca yaşamanın sırları ve Allah’ın insanı yaratmasındaki gayesi doğrultusunda hayat sürmenin bir ‘el kitabıdır’ diyebiliriz.

Mevlâna Mesnevî’sini, aydın gönüllü, basiret sahibi ve ilâhî makamdan ayrı kalmakla yüreği yanan âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızık olarak nitelendirir. Ama Mesnevî’yi anlamanın da öyle kolay olmadığını, bu sözlerin, kimilerine masal gibi geldiğini vurgular ve bu konuda okuyucularına şu öğütlerde bulunur:

“Sanır mısın ki, Mesnevî’nin sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca, duyasın, anlayasın; yahut hikmetli sözler ve gizli sırlar kolayca kulağına girsin. Duyarsın, duyarsın; ama sana masal gibi gelir; dış yüzünü duyarsın, iç yüzünü anlayamazsın! (…) Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, âyetlerin, hadislerin ve hikâyelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki, insan onun sırrının sırrına ulaşabilsin.”

Mevlâna’nın Hakk’a yürüyüşünden yüzyıllar geçmesine rağmen Mesnevî, gerek tarih boyunca Türk milletinin; ve gerekse bugün ona tâlib olan yabancıların el kitabı, başvuru kaynağı olarak vazifesini idame ettirmiş, her dönemin darda kalmış insanlarına çareler sunmuş ve hâlâ da sunmaktadır. Edebiyatımızın tanınmış simalarından H. Ziya Uşaklıgil’in “Bazı keder ve üzüntü zamanlarında hâlâ Mesnevî’ye el uzatır, onun yaprakları arasında hayatın elemleri için bir teselli ararım...” sözü, Mesnevî’nin kişisel sorunlardaki çözüme nasıl bir çare olduğuna örnektir. Yine İngiliz doğu bilimci ve Mevlâna araştırmacısı Prof.Dr. Arthur J. Arberry’nin “Mevlâna, yedi yüz yıl evvel dünyayı büyük bir kargaşalıktan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.” şeklindeki tespiti ise dünya insanları açısından Mevlâna’nın fikirlerinin önemini vurgulamaktadır. Mevlâna’nın Divanındaki “Biz ilâhî hekimleriz; kimseden tedavi ücreti istemeyiz.”, “Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler. Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir Ney’iz” beyitleri de bu konuyu veciz bir şekilde ortaya koyar.

XIX. yüzyıla kadar Eski Türk Edebiyatına ufuk açan, yön veren Mevlâna ve Mesnevî’si, önceleri Avrupa’da tanınmaya başlamakla birlikte bugün başta ABD olmak üzere dünyanın dört bir yerinde artarak devam eden bir ilgiye sahiptir. Geçmişimizde Mevlâna ve Mesnevî’sine gösterilen ilgi, Cumhuriyet döneminde de varlığını korumuş, harf devrimi ile birlikte eskiden yapılan çalışmalar da esas alınarak yeniden tercüme ve şerh edilmeye başlanmıştır. Özellikle Mesnevî’deki hikâyelerle dönemi insanları için kıssadan hisse çıkarmaya yönelik çalışmalar artmış; eserdeki dinî, tasavvufî, sosyal ve tarihî konular irdelenerek tasnifli çalışmalar meydana getirilmiştir.

Orijinal dili Farsça olan VI cilt ve 26 bin beyte yaklaşan hacmiyle İslâmî Edebiyatların temel taşlarından biri olarak kabul gören ve dünya klâsikleri arasında yer alan Mesnevî Türkçe, İngilizce, Urduca, Arapça ve Fransızca’ya tam metin olarak tercüme edilip yayınlanmış; tespit edebildiğimiz kadarıyla da İtalyanca, Boşnakça, Özbekçe, Hintçe ve Endonezyaca tam çevirileri bitmek üzeredir. Bunların haricinde birçok dünya dillerine de seçki olarak tercüme edilmiş ve edilmektedir. Bu bilgilerin ve gerçeklerin ışığında da Mevlâna tarafından dile getirilen “Mesnevî’miz, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere ulaşacaktır. Bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaklardır.” sözü, 750 yıl sonrasında ispat edilmiş olmaktadır.

Mesnevî üzerine 40 yıl araştırmalar yapan İngiliz Prof.Dr. Reynold A. Nicholson’ın (öl. 1945) “Mevlâna, bütün asırların yetiştirdiği mutasavvıf şairlerin en büyüğüdür; Mesnevî’si de, felsefî dille değil kalbe hitap etme sanatı ile işlenmiştir.” demesi; Müslüman olarak “Havva” adını alan Fransız doğu bilimci Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch’in (öl. 1999) ‘Mesnevî tereddütsüz ve mübalağasız en kapsamlı manzum tasavvufî eserdir ve dünya edebiyatının şâheserlerinden biridir’ tespitinde bulunması ve yine İran’ın bu sahada tanınmış günümüz bilim adamlarından Prof.Dr. Abdülhüseyn-i Zerrînkûb’un da “Mevlâna Celâleddin, tasavvufî şiirin en büyük zirvesidir ve kendisinden sonra da hiç kimse bu zirveye ulaşamamıştır. Onun büyük Mesnevî’si, gerçekte İslâm dünyasındaki tasavvufî birikimin mahsûlü ve özüdür” demesi Mevlâna’yı ve eserini bu mânâda sınıflandıran en güzel örneklerdir. Daha öncelere gidildiğinde ise; XV. yüzyıl şairlerinden Molla Camî’nin (öl.1492), Mevlâna ve Mesnevî’sini ‘Peygamber değil, ama kitabı vardır.’ sözleriyle nitelemesi ve hattâ ‘Mesnevî’yi sabah akşam okuyan kişinin cehennem ateşinden korunmasını dilemesi’ İslâmî edebiyatlardaki Mevlâna ve eserine olan ilgiyi artırmıştır. Günümüzde başta İran olmak üzere, Pakistan, Hindistan, Tacikistan, Rusya ve Endonezya gibi doğu ülkelerinde Mevlâna ve Mesnevî’si ile ilgili araştırmalar yapılmakta eserler yayınlanmaktadır.

Yine son dönemlerde ABD başta olmak Kanada, Avustralya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka, İspanya, İsveç gibi Batılı ülkelerde Mesnevî ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça yoğun olmakla birlikte Mevlâna’nın Divân-ı Kebîr’inde yer alan şiirlerin tercümesi ve yorumu daha fazla ilgi görmektedir.

Mesnevî üzerine İslâm dünyasında asırlardır yapılan çalışmalar tercüme, şerh ve lügat etrafında yoğunlaşmakla birlikte, birçok kişi çeşitli amaçlara mâtufen, yahut kendi beğenilerine göre bu hacimli eserden mensûr yada manzûm antolojiler meydana getirmişlerdir. XV. yüzyıldan itibaren başlayan bu usûlün ilk örneği Muînî’nin, Sultan II. Murad’a (ölm.1451) takdim ettiği ve Mesnevî’nin bir bölümünün manzum tercümesini kapsayan Mesnevi-yi Murâdî’dir (1438). Yusuf Sîneçâk’ın (öl. 1564) Cezîre-i Mesnevî’si ve Muğlalı Şâhidî Dede’nin (öl.1550) Gülşen-i Tevhîd’i de bu konudaki önemli eserler arasındadır. Mesnevî’nin tamamını şerh etmekle “Hz. Şârih” unvanını alan Ankaravî İsmail Rüsûhî Dede (öl.1631)’nin Mesnevî’deki anlaşılması zor deyimlerin açıklandığı ve âyetlerin indeksi niteliğinde olan Fâtihü’l-ebyât ve Câmi’u’l-âyât adlı eserleri de bu tarzdaki önemli örneklerdendir.

Bu tarzdaki çalışmalar elbette günümüzde de artarak devam etmektedir. Bu alanda geniş okuyucu kitlelerine hitap edebilmek ve çeşitli konuları Mesnevî’de arayacak olanlara yardımcı olmak düşüncesiyle Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler isimli bu çalışmayı hazırladık. Günümüzde ülkemizde yapılan Mesnevî seçkileri, çoğunlukla Mesnevî’de yer alan hikâyelerin tamamen veya kısmen bir araya getirilmesinden oluştuğu, konulara göre yapılan seçkilerin az olduğu göz önüne alındığında elinizdeki çalışmanın yapılanlara bir nebze de olsa katkıda bulunacağını düşünüyoruz.

Bu çalışmamızda Mesnevî’de işlenen bazı dinî ve tasavvufî konuları esas almakla birlikte, özellikle günümüz insanlarını ilgilendiren sosyal konularla alâkalı olarak Mevlâna’nın görüşlerini az çok yansıtacak vecizeler de Mesnevî’nin bütününden seçilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı konuların sonuna o bölümle ilgili bir hikâye ekleyerek Mesnevî’nin bu özelliği de ihmal edilmemeye çalışılmıştır.

Bu çalışmamızda Veled Çelebi (İzbudak) tarafından yapılan Türkçe çeviriden faydalanmakla birlikte (MEB. 1995 baskısı), tereddüt edilen veya tekrar tercümesine ihtiyaç duyulan beyitleri Prof.Dr. Reynold A. Nicholson’un hazırladığı The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (Leiden-Cambridge Univercity Pres, 1925-1940) adlı tenkitli metinden kontrollerini yaparak yeniden tercüme ettik. Her konunun sonunda yer alan cilt ve beyit no’larını da Nicholson’un metni ve İzbudak’ın çevirisini esas alarak verdik. Ayrıca eserin sonundaki Bibliyografyada, yararlanılan diğer kaynaklarla birlikte, konularına göre hazırlanmış Mesnevî seçkilerine örnek olmak üzere birkaç tanesini ekledik.

Uzun ve samimi bir çalışmanın ürünü olan ve zaman içerisinde daha da zenginleştirip geliştirmeyi arzu ettiğimiz bu mütevazı eserin faydalı olmasını diliyor, eserin yayınlanmasındaki katkı ve desteklerinden dolayı Konya Valisi Ahmet KAYHAN’a, İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdüssettar YARAR’a ve mesai arkadaşlarına teşekkür ediyoruz.

G İ R İ Ş

MÜLK O’NUNDUR, FERMAN DA O’NUN...


Allah, göklerin, yıldızların, insanlarla şeytanların, cin ve perilerin, kuşların yüce yaratıcısıdır.

Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı O’dur. Ülkesinin sınırı yoktur, kendisinin benzeri bulunamaz.

Gökyüzünü yokluktan meydana getirdi, bu yer döşemesini de yarattı, döşedi.

Yıldızlardan kandiller yaptı, tabiatlardan da kilitler ve anahtarlar.

Nice gizli âşikâr yapıları şu tavanla şu döşemenin içine koydu, gizledi.

Peygamber şöyle dedi: Allah, “Âlemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti,

Yarattım ki benden bir fayda görsünler; balıma parmaklarını bansınlar” buyurmuştur.

(Yine buyurmuştur ki) “kullarıma ibadet edin, diye emrettimse bir kâr, bir fayda elde edeyim diye değil; onlara ihsanlarda bulunayım diye emrettim.

Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla, bizzat kendileri temizlenirler.”

Allah, lokmaya, gir içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez.

Yeryüzünde olsun, göklerde olsun, bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat çırpamaz, harekete geçemez.

Allah hükmedicidir, dilediğini yapar; derdin ta kendisinden deva yaratır.

O’nun kahrında lütuflar gizlidir; O’nun uğrunda can vermek, insanın canına canlar katar.

Can, O’ndan geldi; O candan değil. O, bedava yüz binlerce can verir.

Mülk O’nundur, ferman da O’nun...

O’nun en kötü kahrı, iki âlemin hilminden de iyidir. Ne güzeldir âlemlerin Rabb’i ve ne iyidir O’nun yardımı!

Allah’tan başka her şey bâtıldır, asılsızdır. O’nun ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.

Varlık âlemindeki yüz binlerce balık ve deniz, o lütuf ve cömertlik karşısında secde eder.

Zâtının ışığı suya ve toprağa aksetmiş de yeryüzü, tohumu kabul eder olmuştur.

Nerede bir kulak varsa, onun (lütfundan) göz olmuştur. Nerede bir taş varsa, onun (lütfundan) yeşim olmuştur.

Kimya da nedir ki! Kimyanın yaratıcısı, O’dur; Simya da ne oluyor ki! O, mucizeler bağışlayandır.

Benim bu övgüm, övgüyü terk etmek (içindir); zira bu, varlığa delildir; varlık (göstermek) ise hatadır.

O’nun varlığı önünde yok olmak lazımdır. O’nun karşısında varlık da nedir ki Kör ve (talihsiz bir) karanlık...

İbrahim’i ateş içerisinde besler; korkuyu rûhun emniyeti yapar.

Firavun’un yüz binlerce mızrağını, bir Musa’nın tek bir asasıyla kırıverir.

Yüz binlerce şiir defteri, O’nun bir ümmî (peygamberinin) sözleri karşısında utanç (vesilesi) hâline geldi.

Böyle muktedir bir Allah huzurunda bir kimse, çer çöp (gibi bayağı) değilse, nasıl ölmez ki

(IV/2512, 2513, VI/3135-3137, II/2635, 2636, 1756, 1758, III/1900, 1902, II/1619, V/1668, 1679, 2939, 1667, I/3923, 505, 508, 515-518, 547, 527, 529, 530)

VARLIĞIMIZ SENİN VERGİNDİR

Ey Allah’ım!Yüz binlerce tuzak ve yem var; bizler de aç kuşlar gibiyiz.

Her birimiz birer doğan olsak da, her an yeni bir tuzağa tutuluyoruz.

Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarıyorsun. Ey ganî ve müstağnî olan Allah’ım! Biz yine bir tuzağa doğru gidiyoruz.

(Ama) her adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok!

Biz çenk gibiyiz, sen mızrap vurmaktasın; inleme bizden değil, senden!

Biz ney gibiyiz, bizdeki nağme senden. Biz dağ gibiyiz, bizdeki seda senden.

Kazanıp kaybetme de olan satranç gibiyiz; ey huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.

Biz yokuz. Varlıklarımızı, fâni suretle gösteren, vücûd-ı mutlak olan sensin.

Biz aslanlarız; ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgârdandır.

Hareketimiz de varlığımız da senin vergindir. Varlığımız senin icadındır.

İn’am ve ihsan lezzetini bizden esirgeme!

Bize, bizim işlerimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!

Sen bize bu isteği, biz istemeksizin verdin; hadsiz, hesapsız ihsanlarda bulundun.

Ezelde bağışladığın şu irfan damlasını, denizlerine ulaştır.

Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle zenginlikle övünmeye imkan yok.

Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri bizden defet.

Kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi sana razı olan kardeşlerden ayırma!

Senin ayrılığından daha acı bir şey yok; sana sığınmazsak, sen esirgemezsen işimiz gücümüz ancak kargaşalıktır.

Allah’ım, gözlerimiz sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz sırtımızı ağırlaştırdı, büktü. Sen bizi affet!

Ey gizli olan Allah’ım! O âleme de doldun, bu âleme de. Doğu nurunun üstüne de yüceldin, batı nurunun üstüne de.

Ey zâtı gizli, ihsanı açık Allah’ım! Sen su gibisin, biz ise değirmen taşı.

Sen yel gibisin, biz toz. Yeli gizlersin; tozu ise meydandadır.

Sen can gibisin, biz de el ve ayağa benzeriz. Elin hareketi de can vasıtasıyladır.

Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller.

Rabb’imiz, biz nefsimize zulmettik, bir hatada bulunduk. Ey merhameti bol Allah’ım, bize acı!

Ey suçluların feryadına yetişen! Ayrılık acısını erkeklerden de uzaklaştır, kadınlardan da.

Senin vuslatını umarak ölmek hoştur; fakat ayrılığının acısı yok mu, ateşin de üstündedir o.

(I/374-376, 387, 598-600, 602, 603, 605, 607, 609, 1338, 1882, 3899-3902, V/3307, 3308, 3310, 3311, 3313, 3314, 4010, 4116, 4117)


PEYGAMBERLER SERVERİ, SAFÂ DENİZİ HZ. MUHAMMED

Ey kardeş, Bir olan Allah’a ve Hz. Muhammed’e yapış da ten Ebu Cehil’inden kurtul!

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’a vaatlerde bulundu da dedi ki “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim; Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, O’na bir şey katmaya yeltenen kişiye ben engel olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder; onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; O’na ne bir şey ilâve edebilirler; ne O’ndan bir şey eksiltebilirler. Sen, benden daha iyi bir koruyucu arama!”

(Ey Ahmed!) kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki şeytan, onunla aynı kâseden yemek yer.

Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki, ona şeytan komşu olur.

Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelîm olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.

Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhûrunu gördü de:

“Yarabbi, o ne rahmet devri; o devir, rahmetten de ileri; o devirde güzellik var.

Musa’nı denizlere daldır da Ahmed’in devrinde çıkar!” dedi.

Ahmed, ümmetler “Yarabbi” desinler diye dünyada nice putlar kırdı.

Ahmed’in çalışması olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.

O’nun ümmetler üzerindeki hakkını bil! Başın, puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.

İncil’de Mustafa (a.s.)’nın, o peygamberler serverinin, o safâ denizinin adı vardı.

Sıfatları, şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yemek yiyişi anılmıştı.

(Bir) Hıristiyan taifesi, o ad ve o hitap kendilerine ulaştığı zaman sevap için;

O yüce adı öperler; o lâtif vasfa yüz sürerlerdi.

Onlar, Ahmed adına sığındıklarından dolayı (şerlerden, fitnelerden) korundular.

Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru (insanı) nasıl korur

O’nu görmek için bir uçtan diğer uca yedi kat gök, hurilerle meleklerle dolmuştu.

Hepsi kendilerini, onun için bezemişti; fakat O’nda sevgiyle aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir hevâ ve heves yoktu ki!

(Ey Muhammed!) bu fanî cihandaki körleri katar katar çek!

Ey takvâ sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları makamına kadar götür!

Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin; âhir zamanın yasına neşesin sen!

(I/782, III/1197-1200, V/267, 268, II/355-358, 366-368, I/0727-730, 732, 737, 3950, 3951, IV/1470, 1472, 1471)


1. ACELECİLİK VE YAVAŞLIK

Şüphe yok ki, yavaş iş Rahman’dan, acele iş de melûn Şeytandandır.

Köpek bile önüne bir lokma atılınca önce koklar, sonra yer;

O, burnu ile, biz ise aklımız ile koklarız...

Allah, insanı yavaş yavaş tam kırk yılda kemâl sahibi yapar, olgunlaştırır.

(Senin de) istediğin şeyi yavaş yavaş, fakat sağlam bir şekilde yapman lâzım! İşte bu yavaşlık, sana o işi iyice öğretmek içindir.

Yavaşlık, Allah ışığıdır; çabukluk ise Şeytanın dürtmesinden meydana gelir.

Hilâl, gerçekte noksanlık kabul etmez; görünüşteki bu noksanlık, yavaş yavaş dolunay haline gelmek, olgunluk kazanmak içindir.

Ay, geceye, yavaş olma konusunda ders verir; sıkıntının yavaş yavaş aşılacağını işaret eder ve şöyle der:

“Ey ham, aceleci kişi! Dama dayanan merdivenden basamak basamak çıkılır.

Ey tencere yavaş yavaş, ustaca kayna! Delice kaynayan yemek, lezzetli olmaz.”

Allah, âlemi bir kere “kün” (ol!) demekle yaratmaya gücü yetmez miydi Bundan şüphen mi var

Peki bu yaratma niçin altı gün sürdü Her gün de tam bin yıl kadardı.

Niçin çocuk, dokuz ayda yaratılmakta Çünkü Allah’ın adeti bir şeyi yavaşlıkla yapmaktır.

Neden Adem’in yaratılması kırk sabah sürdü; o balçığı niçin yavaş yavaş insan haline getirdi (düşün)

(III/3497-3499, 3502, 3506, V/59, VI/1209-1216)

2. ADALET VE ZULÜM

Zulüm demiriyle taşını birbirine vurma! Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi çocuk meydana getirirler.

Zâlimlerin zulmü, karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle söylemişlerdir.

Daha ziyade zâlim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye, daha kötü ceza verilir” buyurmuştur.

Ey Zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.

İpek böceği gibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bâri kararlıca kaz!

Sen zayıfları yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’ân’dan “İzâ câe nasrullâh”ı oku.

Sen filsen, düşmanın senden ürkmüşse, sana ceza olarak işte Ebâbil kuşu gelip çattı.

Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar.

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti.

O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan yakalar.

İnsanın eli tırnağı olmamalı; eli tırnağı oldu mu ne din düşünür, ne doğruluk!

Adalet nedir Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir Dikeni sulamak.

Adalet, bir nimeti yerine koymaktır, her su isteyen tohumu sulamak değil.

Zulüm nedir Bir şeyi, yerinde kullanmamak, lâyık olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.

Zulmedersen kötüsün, gerisin geriye gittin. Adalette bulunursan saadete erersin, kalem bunu yazdı; mürekkebi bile kurudu.

Ey Yusufların derisini paralayan, seni de bir kurt paralarsa bunu kendinden bil!

Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan nihayet kendin düşersin.

(I/841, 1309-1315, III/3472, 3475, VI/4795, V/1089, 1090, 1091, 3134, 3180, VI/1570)


3. AHDE VEFA

Allah’a verdiğin söze vefa edersen, Allah da kereminden senin ahdini korur.

“Ahdime vefa edin” sözüne kulak ver de sevgiliden “Ahdinize vefa edeyim” vaadi gelsin.

Kiminle ahdettiğini bilen, tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır, o ahdi örer durur.

Ahidlere vefa etmek, akılla olur. (…)

Akıl, ahdini hatırlatır; akıl, unutkanlık perdesini yırtar.

Yalancı, dolancı adam, dinde vefakâr olmadığından her an yeminini bozar.

Ahdi bozmak, ahmaklıktandır. Yeminine vefa etmek ve yemininde durmaksa, temiz kişinin işidir.

Sadece şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde ettikleri kaybolmaz. Çünkü talih, onların peşinden gelir.

İnsan bir ağaca benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine, sağlamlaşmasına çalışmak gerek!

Bozuk düzen ahid, çürümüş kök gibidir. Kökü çürümüş ağaç da meyve vermez.

Şeytan gibi hasetçi değilsen dâva kapısını bırak da vefa kapısına gel!

Köpeğe bir kapıdan, bir lokma ekmek verilse o kapıya bağlanır, hizmetkar olur.

Kapıya bekçi kesilir. Ona eziyet edilse, yiyeceği lâyıkıyla verilmese bile o kapıyı bırakmaz.

Sen de gönül ve gönül ehlinin kapısından bir hayli âb-ı hayat içtin, gözlerin açıldı unutma)!

(V/1181, 1183, II/2140, IV/2288, 2289, II/2873, 2875, V/1000, 1166, 1167, 1173, III/287, 288, 293)


4. AKIL VE ÜSTÜNLÜĞÜ

Akıl diyarında nice âlemler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir!

İnsan akılla (adam) olur; saçı sakalı ağarmakla değil! O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; o devlet, umutla ricayla bulunmaz.

Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma. Kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy vesselâm!

Peygamber: “Kim ahmaksa düşmanımızdır; yol kesen gulyabanidir.

Akıllıysa canımızdır; ondan gelen serin esinti, bize fesleğen gibidir” buyurmuştur.

İsa (a.s.) “Ahmaklık, Allah kahrıdır.” buyurmuştur. Hastalık, körlük, kahır değildir; bir iptilâdır.

İptilâ, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da. Fakat ahmaklık, öyle bir illettir ki, ahmağa da zarar verir, onunla konuşana da!

Bil ki Hak sana bir akıl cilası vermiştir... Onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır.

Akıl vardır, güneş gibi... Bazı akıllar ise, Zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da.

Akıl ve gönüller, şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.

Güneş gibi nurlar saçan bir akıl lâzım ki, doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın.

Kâmil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin.

Yeşilliklerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe bir an içindir. Fakat akıldan meydana gelen gül bahçesi, daimi olarak yeşildir, güzeldir, hoştur.

(I/1109, III/2280, IV/465, 1947, 1948, III/2592, 2593, IV/2475, V/460, 619, 658, V/738, VI/4649)



5. AKLI DOĞRU KULLANMAK

Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl değildir; yılan ve akreptir.

Güzellerin nasıl birbirlerinden farkları, üstünlükleri varsa insanların akıllarında da fark vardır.

İmana mensup akıl âdil bir bekçiye benzer, gönül şehrinin koruyucusudur, hâkimidir.

Ey yiğit, akıl şehvetin zıddıdır! Şehveti isteyen akla ‘akıl’ deme!

Şehvete mağlup olana ‘vehim’ de. Vehim sahte akçedir; akıl ise hâlis altın.

Vehimle akıl, mihenk taşı olmadıkça meydana çıkmaz. Tez ikisini de mihenk taşına vur!

Akıl, ona derler ki Hakk’ın yaylasında yayılıp, O’nun nimetlerini yemiş olsun... Utarit’ten gelen akla, akıl demezler!

Bu aklın ileri görüşü, mezara kadardır; fakat gönül sahibinin aklı, sur üfürülünceye dek olacak şeyleri görür!

Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma; çünkü bir dalga, onu alt üst ediverir!

Bahtı yâver ve tâlihi kutlu olan kişi bilir ki, akıl ve zekâ taslamak İblistendir, aşk ise Âdem’den!

Akıl ve zekâ, denizde yüzgeçliğe benzer. Bunlardan azı kurtulur; (çoğunun) sonu ise boğulup gitmektir.

Yüzgeçliği bırak, büyüklenmekten vazgeç... Bu ırmak değil, dere değil, denizdir deniz!

Kenan gibi gemiden baş çekme. Ona da keskin zekâsı bu gururu vermiş, (kendisini) aldatmıştı.

(I/2329, III/1537, IV/1986, 2301-2303, 3310, 3311, 3364, 1402, 1403, 1404, 1409)

6. ANNE, BABA VE EVLÂTLAR

(Allah) “babaların ve anaların hilim ve şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider, gelir; ama deniz bâkidir” buyurdu.

Ana çocuk uyansın da gıdasını istesin diye onun burnunu sıkar.

Çünkü çocuk, açlığından haberi olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.

Anneye şükretmemek Allah’a şükretmemektir. Onun hakkı, şüphe yok ki Allah hakkı demektir.

Annenin merhameti de Allah’tandır; ama ona kulluk etmek, hizmette bulunmak da hem farzdır, hem de yerli yerinde bir iş.

Annen sana “geber” dese bu sözüyle kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister.

Çocuk; tutucu, koşucu değilken ancak babasının omzuna biner.

Fakat kuvvetlenip küstahlaşınca, elini, ayağını şuraya, buraya salmaya başlar...

Büyük bir adamın oğlu olmak da önemli değildir; bu çeşit gençler, malla mülkle gururlanır.
Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına utanç vesilesi olur.

Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.

Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.

Anayla, babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker.

Kaynak, hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları, yaprakları da kurur.

O ağaç kurumaya başlar. Çünkü, oğlun vücudundan sulanıyor, gıdalanıyordu.

Nice böyle gizli su yolları vardır ki, sizin canınıza eklenmiştir.

(I/2676, II/362, 363, VI/3255, 3257, III/4017, I/923, 924, VI/257, 258, 3586-3591)



7. AŞK VE ÂŞIK

Her kimin yakası bir aşktan dolayı yırtılmışsa, o hırstan ve ayıptan tamamıyla temizlenmiştir.

Kimde aşk endişesi yoksa, o kanatsız kalmış bir kuş gibidir, vah ona!

Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şad ol!..

Toprak beden, aşktan dolayı göklere çıktı; dağ (bile aşktan) oynamaya başladı, çevikleşti.

Yemyeşil aşk bağının sonu, ucu-bucağı yok; orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var!

Aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!

Her ne kadar dille anlatmak aydınlatıcı ise de dile (gelmeyen) aşk, daha parlaktır.

Aşk seçkin erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.

Aşkın yüzlerce nazı, edâsı, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir.

Aşk vefakâr olduğu için vefakâr olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile.

Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar.

Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.

Temiz aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın...” dedi.

Hasılı o, aşkta tekti. Onun için Allah, peygamberler içinden O’nu seçti.

Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya, donar kalırdı.

Bu dünya pazarında sermaye altındır; o dünyada ise aşk ve iki ıslak göz.

Zahirî güzelliğe ait bulunan aşklar da aşk değildir; onlar sonunda bir utanç vesilesi olur.

En güzel olan Allah aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir...

Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur; gönül derdi gibi bir dert yoktur.

Âşığın hastalığı diğerlerinden farklıdır; aşk, Hak sırlarının üsturlâbıdır.

Âşıklar ferahlık kadehini, sevgililerin eliyle öldürüldükleri zaman içerler.

Dirhem vermek cömert kişiye lâyıktır. Can vermek de esasen âşığın vergisidir.

Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur.

Âşıkların varlıkla işi yoktur; âşıklar, kârlarını sermayesiz elde ederler.

Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar; onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!

Âşıklara sevgilinin güzelliği müderristir; defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü!

Aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir.

Âşık, başını verince akıl kalır mı gayri Her şey helâk bulur, yalnız O’nun hakikati kalır.

Kul, daima elbise, vergi diler; âşığın elbisesi ise daima sevgilinin cemâlidir.

Şeytan bile âşık olsa topu çeler; bir Cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür.

Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak, geçici bir hevestir.

Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır.

Nur gitti de dumanı meydana çıktı mı mecazi aşk, derhal soğur; donar kalır.

(I/22, 31, 23, 25, 1793, III/4009, I/0113, IV/1406, V/1164, 1165, 2191, 2735, 2736, 2737, 2738, 3854, VI/0839, I/205, 3686, 109, 110, 229, 2235, 2880, III/3021, 3024, 3847, 4394, 4661, 5/2730, VI/3648, 971-973)



8. AZ YEMEK VE RİYÂZET

Cebrâil’in kuvveti mutfaktan değil, varlığı yaratanın cemâlinden gelmektedir.

Erenlerin kuvveti de bil ki Hak’tandır; yemekten, tabaktan değil.

Bu ağzı kapadın mı başka bir ağız açılır; o ağız sır lokmalarını yer yutar.

İnsan (acıkıp da) yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe onlardan lezzet alamaz. Maddî lezzetlerden kesilmedikçe de, mânevî lezzeti bulamaz.

Beden, aç olmadıkça harekete gelmez. Tok bedeni ıslah etmeye kalkışmak da bil ki, soğuk demiri dövmektir âdetâ.

Beden azığı, canın azıksız kalmasına sebep olur. İlkini azaltmak, diğerini çoğaltmak gerek.

Nurla gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı, meleklere uy!

Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezâdan cefâdan kurtul.

Mideni o reyhanlara, güllere alıştır da peygamberlerin hikmet ve gıdasını bul.

Mideyi bırak, gönül tarafına yönel ki Allah’tan sana perdesiz bir selâm gelsin.

Köşk bir şey değildir. Bedenini yık; define, yıkık yerdedir a benim beyim!

Kimde açlık derdi varsa bedeninin her kısmı, diğer kısmıyla bağdaşır, yenileşir.

“Evimi temizleyin” âyeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da, hakîkatte o, nur definesidir.

Tatlı yaşayan, sonunda acı ölür. Ten kaydında olan canını kurtaramaz.

Beden asıl gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur.

İnsanın aslî gıdası Hakk’ın nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değil!

Dervişlerin bu riyâzetleri neden Çünkü bedene verilen o eziyetler, canların bekâsına sebep olur.

Vücut kendini pislikten arıtırsa, ululuk miski ve incileriyle dolar.

Suyun pislikten arınması için beden ırmağını temizlemek, arıtmak şarttır.

Halbuki sen, her an yemekle, içmekle o dereye daha fazla toprak dökmekte, o suyu daha fazla bulandırmaktasın.

Açlık zahmeti, illetlerden daha iyidir; hele açlıkta yüzlerce hüner ve fayda varken!

Kendine gel; açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla başla kabul et, onu böyle hor görme!

Zira bütün hastalıklar açlıkla iyileşir; bütün ilaçlar aç olmadıkça sana tesir etmez.

(III/6, 7, 3747, IV/404, 3623, V/145, 297, 298, 2475, 2514, VI/3422, 4295, I/434, 2302, II/1081, 1083, III/3349, V/148, 2808, 2811, 2831-2833)



9. BAKMAK VE GÖRMEK

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.

Kulak sadece vasıtadır, vuslata erense göz. Göz hâl sahibidir, kulaksa dedikodu.

Gözün bir an içinde gördüğünü, dil yıllarca söylese anlatamaz;

Kulak, anlayışın bir anda gördüğünü, anladığını yıllarca dinlese bitiremez.

Acı tatlı, bu gözle görünmez. Basiret ehli onları, âkıbet penceresinden görmeyi bilir.

Âhiri gören göz, doğruyu görebilir; ahırı gören gözse gururdan, körlükten ibârettir.

Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da tekrar yapar.

Bu beş duyudan başka beş duygu daha vardır ki, o duygular kırmızı altın gibidir, bunlar ise bakır gibi.

Allah, duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi.

Çünkü o, köpüğü gördü de denizi görmedi. Bu ânı gördü de yarını göremedi.

İnsan, duyulardan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancıdır.

Hele gönül gözü yok mu O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece kuvvetlidir... Bu iki duyu gözü, onun nimetiyle geçinmededir.

O bakış nura mensuptur; bu bakış, nâra... Ateş, nura karşı adamakıllı kara görünür!

Baş gözü, daima bedeni görür; can gözüyse, hünerli canı.

Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer’i görür ancak.

Bir bakış vardır, iki fersahlık yolu görür; bir bakış vardır iki âlemi de görür, padişahın yüzünü de.

Bir hayret lâzım ki düşünceleri silip süpürsün. Hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri de.

Aklı, zekâyı sat da hayranlığı satın al. Akıl ve zekâ, zandır; hayranlıksa bakış, görüş!

Şu halde sen, hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arkadan Hakk’ın yardımı gelsin...

(I/2383, 858, III/1994, 1995, I/2582, 2583, 306, II/49, 1608, 1609, III/1028, IV/0338, 597, VI/0654, V/1709, VI/1465, III/1116, IV/1407, 3751)

10. BELÂ VE HASTALIK

Dert ve sıkıntıya düşmek, Allah’ı gizlice çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından üstündür.

Dertsiz dua soğuktur; bir işe yaramaz. Dertli dua ve yalvarma, gönülden, aşktan gelir.

Ne güzel, ne mübarektir bu ağrı, sızı. Ne mutlu, ne kutludur bu hastalık, ateş, dert ve gece uykusuzluğu!

(Yüce Allah) sırt ağrısını ihsan etti de her gece yarısı beni uykudan uyandırdı.

Bütün gece manda gibi uyumayayım (da Allah’ı anayım, O’na dualarda bulunayım) diye Hak lütfetti, bana dertler, ağrılar bağışladı.

Kardeş! Karanlık yere, soğuğa, derde, kırıklığa ve hastalığa sabretmek,

Âb-ı hayat kaynağı ve sarhoşluk kadehidir. Çünkü yücelikler, hep aşağılıklarda gizlidir.

Gamdan neşelen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam bahardır, başka şeyler kış!

Kul, dertten, kederden Allah’a sızlanır, yalvarır; uğradığı zahmetlerden dolayı Allah’a yüzlerce şikayetlerde bulunur;

Allah da buyurur ki; “Gördün ya nihayet dert ve zahmet seni bana yalvarır bir hale getirdi, sana doğru yolu gösterdi.”

Hakikatte her düşman, senin ilâcındır, sana kimyadır; seni faydalandırır, gönlünü alır senin!

Mü’minin canı da zahmet ve meşakkatlerle gelişir, kuvvetleşir.

Peygamber “bil ki karanlıkta yıldızlar nasıl yol gösterirse, dostlara da elemler, sıkıntılar denizinde öyle yol gösterirler” buyurmuştur.

(III/203, 204, II/2256, 2258, 2259, 2262, 2263, III/0507, IV/91, 92, 94, 99, VI/1595)


11. BENLİKTEN GEÇMEK VE TESLİMİYET

(Allah’ın) varlığına karşı yok olmak gerektir; O’nun huzurunda varlık nedir Kör ve yaslı bir hiç.

Yok olmanın yolu bambaşkadır; zira kendinde olmak da başka bir günahtır.

Gündüz gibi şûlelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen varlığını yak!

Varlık, yoklukta görülebilir. Zenginler, yoksula cömertlik edebilir.

Noksanlar, kemal vasfının aynasıdır. O horluk, yücelik ve ululuğa aynadır.

Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliğin, kendini görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın.

Gözünde bir tek kıl olsa hayâlinde inci, yeşim taşı gibi görünür.

Hayâlinden tamamıyla geçersen o vakit yeşim taşını, inciden ayırt edebilirsin.

İnsan yokluk gülistanında kendinden geçer. O âlemdeki sarhoşluk, Hakk’ın lütfunun büyük kadehindendir.

Allah’ın sanat yurdu da yokluktandır, hazinesi de. Sen, varlığa aldanmış kalmışsın; yokluk nedir, ne bileceksin

Nefsi aşağılama gölgesi, yatılacak güzel bir yerdir. O, temizliğe ulaşmaya istidadı olana hoş bir uyku yeridir.

Bu gölgeyi bırakır da benlik tarafına gidersen, çabucak âsi olur azarsın, yolunu kaybedip gidersin.

Ben, varlığını o ihsan ve cömertlik sahibinden başkasına satmayana kul, köle olurum.

Bir adam, yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Muhammed (a.s.) gibi gölgesi olmaz.

Çünkü varlık, insanı adamakıllı sarhoş eder; aklını başından, utancını da gönlünden alır götürür.

Yok olmadıkça hiç kimsenin huzûra varmasına yol yoktur.

Yıldızlarımız gizlenmedikçe, bil ki can güneşi de gizlidir.

Topuzu kendine vur da benliğini darmadağın et! Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.

Beşeriyet vasıflarından ölürsen hakikat sırları denizi, seni başının üstünde taşır.

Kendini, kendi vasıflarından arıt ki, asıl kendi sâf, pâk zatını göresin.

Allah’ı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön!

Kendisini kâmil sanan kişi, ululuk sahibi Allah’ın yolunda uçamaz.

Kendinden geçmeye çalış da hemencecik kendini bul; doğrusunu Allah, daha iyi bilir.

Allah’tan başka her şey fânidir. Mademki onun zatında fâni değilsin, varlık arama!

Âfetsiz, felâketsiz hiçbir köşe yoktur. Allah’ın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.

Oğul kılıcı bırak da can siperini ele al! Bu padişahtan, ancak başsız olan başını kurtarır.

Sen yerden-yurttan, alımdan-satımdan geri durdun mu O, mekân âleminde de seninle beraberdir, Lâmekân âleminde de.

Allah, mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!

(I/518, 2200, 3010, 3202, 3210, 3416, II/109, 110, III/2942, 4516, IV/3346, 3347, V/490, 672, 1920, VI/0232, 731, 732, I/1843, 3460, II/0688, I/3213, IV/3218, I/3052, II/0591, 3170, III/0346, VI/0664, 3215)

12. BİLGİ VE İNSANIN HAKİKATİ

Toprağa mensup insan Hak’tan ilim öğrenmiş ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlatmıştır.

Bilgi, Süleyman mülkünün hâtemidir; bütün âlem cesettir, ilim candır.

Soru da bilgiden doğar, cevap da; diken de toprakla sudan biter, gül de.

Sapıklık da bilgiden olur, doğru yolu buluş da; acı da rutubetten hâsıl olur, tatlı da.

(Sahibini) gönül ehli yapan ilim, insana fayda verir. Yalnız tene tesir eden, insana mal olmayan ilim, yükten ibarettir.

Hevâ ve heves uğrunda o bilgi yükünü taşıma ki, kendi içindeki ilim ambarını göresin.

Bu doğru, şu yanlış; bunları biliyorsun da kendin eğri misin, doğru musun (Ona) bir bak!

Bütün bilimlerin özü şudur: “Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim ” sorusunu bilebilmek.

Din usûlünü öğrenmişsin, bilmişsin; ama bir de kendi mayana bak, onu tanı!

Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.

Bu, kılıcı çivi yerine kullanıp, zafer yerine mağlubiyeti kabul etmek, demektir.

Bazı âlimler, bilgilerin yüz binlerce türünü bilir de kendisini bilmez.

Nice âlimler vardır ki hakiki ilimden, hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu tür âlim ilim hâfızıdır, ama ilim sevgilisi değil.

Ey emin kişi, bilgide ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözlerin açılmaz.

Kendine, aşkı ve bakışı öğret! (İşte) bu bilgi, taşa kazılan nakış gibidir.

Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap okusan, Allah takdir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz.

Fakat Allah’a lâyıkıyla kulluk edersen bir kitap bile okumadan, yeninden-yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.

Bilgili adamın uykusu ibadetten üstündür. Hele insanı gafletten uyandıran bilgi olursa…

Bilgi, uçsuz, bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Onu dileyense, denizlerde dalgıçlık edene benzer.

Bilgi isteyen kişinin ömrü, binlerce yıl olsa dahi yine araştırmaktan vazgeçmez; bir türlü doymaz.

Bilgi, Mü’minin kayıp malıdır; bu sebeple Mü’min kendi yitiğini bilir, anlar.

Topraktan biten güller yok olur gider; gönülde biten güller ise devamlıdır.(…)

Bizim öğrendiğimiz bu tatlı bilgiler, bil ki o gül bahçesinden bir-iki, bilemedin üç demetten ibarettir.

Gül bahçesinin kapısını kendimize kapatmışızdır da, onun için bu iki üç demete tutulup, kalmışız.

Yazıklar olsun ki, böyle bir bahçenin anahtarları ekmek-boğaz yüzünden elimizden düşüp gidiyor.

(I/1012, 1030, IV/3009, 3010, I/3447, 3451, III/2651, 2654, 2655, 2989, 2991, 2648, 3038, VI/261, 3194, 1931, 1932, 3878, 3881, 3882, 4507, 4650-4653)


13. BİRLİK VE BERABERLİK

Topluluktan bir an bile ayrılmak iyi bil ki şeytanın hilesinden ibarettir.

Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın.

Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakub’un eteğini bırakma!

Sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı çoğu zaman bir kurt onu kapar, yer.

Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu olan böyle bir yerde kendi kanını dökmez de ne yapar

Sünnet yoldur, topluluk da yoldaşa benzer. Yolsuz, yoldaşsız oldun mu bu daracık yerde helâk oldun gitti!

Din yolu, her âdi tabiatlının gideceği yol değildir. Bu yüzden de tehlikelerle doludur.

Kervandan ayrılıp yalnız yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur.

Duvarların yardımı olmasa evler, ambarlar nereden meydana gelirdi

Her duvar, birbirinden ayrı olsa tavan, havada nasıl olur da direksiz, dayaksız durur

Allah, her cinsi eş yaratmıştır. Sonuçlar da topluluktan meydana gelmiştir.

Sözün özü şudur: Topluluğa dost ol; (eğer bulamıyorsan) put yapan gibi taştan bile olsa, kendine bir arkadaş bul!

Çünkü kervan halkının çokluğu, yol kesenlerin belini kırar, mızraklarını köreltir.

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.

(II/2166, VI/498-502, 508, 514, 519, 520, 523, II/2150, 2151, 2165)


14. CİNSLERİN BİRBİRİNİ ÇEKMESİ

Cinsiyetin acayip bir çekiciliği vardır... Nerede bir şeyi arayan varsa onu aratan ve çeken, aynı cinsten biridir.

İsa ve İdris (a.s.), meleklerle aynı cinstendiler; onun için gökyüzüne çıktılar.

Kâfirler ise, şeytanlarla aynı cinsten oldukları için ruhları, onların talebesi olmuştur.

Peygamberlerin cinsinden olan ruhlar, gölgeler gibi çekile çekile onların yanlarına giderler.

Haman’a meylin varsa Haman’dansın; Musa’ya meylin varsa Sübhan’dan!

Şunu bil ki güzel, güzeli cezbeder. “Temizler, temizler içindir” âyetini oku!

Âlemde her şey, bir şeyi cezbeder. Sıcak sıcağı çeker, soğuk soğuğu.

Aslı olmayan, aslı olmayanları çekmektedir; bâkiler de bâkilerden sarhoş olmakta.

Cehennem ehli olanlar, cehennem ehli olanları cezbeder. Nûra mensup olanlar, ancak nûra mensup olanları ister.

Koku satanların tablalarına bak. Her cinsi, kendi cinsinin yanına koyarlar.

Cinsleri kendi cinsleriyle karıştırır; bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.

İki kişi birbiriyle bağdaşıp uzlaştı mı, hiç şüphe yok, aralarında birleştikleri bir şey vardır.

Kuş (bile) ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. (Hâsılı) kendi cinsinden olmayanla sohbet etmek âdeta mezara girmektir.

(IV/2671, 2672, 2674, 2702, 2717, II/81-84, 280, 281, 2101, 2102)


15. CÖMERTLİK VE BAĞIŞ

Peygamber (a.s.) buyurmuştur ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir sûrette şöyle nidâ ederler:

“Yarabbi, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur; verdikleri her dirheme karşılık yüz bin mükâfat ver!

Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!”

Allah uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Allah uğruna can verirsen sana da can bağışlarlar.

Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Hakk’ın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi

Her ekin ekenin ambarı boşalır, ama tarlasında daha iyisi olur.

Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler o tohumu yiyip bitirir.

Eğer inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır...

Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir.

Allah tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonunda mahsul vermesin! Bunun imkânı yok.

(Yeri geldiğinde) düşmana bile bağış yapman iyidir. Çünkü ihsanla düşman bile dost olur.

Dost olmasa bile (hiç değilse) kini azalır. Zira ihsanda bulunmak, kine merhem olur.

Belâyı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. Bunun çaresi bağıştır, aftır, cömertliktir.

Peygamber “Sadaka belâyı def eder.” buyurdu. Ey yiğit kişi! Hastalığını sadakayla tedavi et!

(I/2223-2225, 2236, 2238-2240, IV/561, 1758, 1759, II/2147, 2148, VI/2590, 2591)


16. ÇALIŞMA VE TEVEKKÜL

Tevekkül (insana) rehberdir, ama sebebe (sarılmak) da Peygamber’in sünnetidir.

Peygamber yüksek sesle “Tevekkülle beraber devenin ayağını bağla” buyurdu.

“Kazanan Allah’ın sevgilisidir” işaretini dinle; tevekkülden dolayı “Teşebbüs hususunda tembel olma!” dedi.

Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’a dayan!

Çalışıp çabalamak kaderle cedelleşmek değildir; çünkü bunu da bize kader yükledi.

Padişah dedi ki: “İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından.”

Halbuki takdir haktır; ama, kulun çalışması da hak. Kendine gel de koca şeytan gibi kör olma!

Peygamber de, rızık için “Kapısı bağlıdır, kapısında da kilit var” buyurmuştur.

O kilidin anahtarı bizim hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır.

(Şunu da bil ki) nur ve kemâli artıran lokma helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

Birisi bir define buluverir, (başkası) ben de define istiyorum, dükkanla, alış-verişle ne işim var der.

Baht işi bu. Bedende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.

Çalışıp kazanmak define bulmağa mani değil ya! Sen işten kalma da nasibinde varsa definede arkandan gelsin.

(I/0912-914, 947, 976, VI/403, 407, V/2385, 2386, I/1642, II/733-735)

17. ÇOCUK VE EĞİTİMİ

Çocuk, oyunla akıllanır; oynaya oynaya aklı başına gelir onun...

Çocuk, babası lütfedecek, kendisine kuş alacak ümidiyle, fakat hakikatte hüner sahibi olmak için mektebe gider.

Çocukları okula zorla gönderirsin. Çünkü onların gözleri henüz görmez, okulun faydalarını anlayamazlar;

Ama okulun, okumanın yararlarını anladılar mı koşa koşa giderler, içleri açılır, neşe duyarlar.

Çocukların okula istemeye istemeye gitmelerinin sebebi, çalışmalarına karşılık henüz hiçbir şey görmemiş, almamış olmalarıdır.

Fakat (öğrendiklerinin karşılığı olarak) ceplerine birkaç kuruş para konuldu mu, sevinçlerinden geceyi hırsızlar gibi uykusuz geçirirler.

Ne kötü öğrencidir o ki, hocasıyla cedelleşir, onunla kendisini bir görür.

Birisinin sözü güzelse dinleyicidendir. Öğretmenin heyecanı ve işe iyi sarılması, öğrencinin tesiriyledir.

Baba, oğlunu dövse ve oğlu ölse kan diyetini vermesi lâzımdır.

Çünkü onu kendi işi için dövmüştür; oğlunun babaya hizmeti vaciptir

Fakat çocuğu öğretmeni dövse de çocuk bu dayaktan ölse korkma, öğretmene bir şey olmaz.

Çünkü öğretmen, Allah’ın vekilidir, emin bir kişidir; her emin kişi hakkında da emir böyledir.

Öğrencinin öğretmene hizmeti farz değildir; bu yüzden de üstad ona kendi nefsi için bir ceza vermez.

Baba dövdüğü zaman kendi hizmeti için döver, bundan dolayı kan parasından kurtulamaz.

(VI/2255, I/2792, III/4585-4588, II/1578, VI/1656, 1516-1521)

18. DİNLEMEK VE KONUŞMAK

Dinle bu ney’i, nasıl anlatıyor. Ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor:

Söz söylemek için önce dinlemek gerekir...

Bu söz, can memesindeki süttür. Emen olmadıkça güzel akmaz.

Dinleyen susuz ve arayıcı olursa vaaz eden ölü bile olsa söyler.

Kulakta, gözde Hakk’ın mührü var, işitemiyor; yoksa örtülerin arkasında nice suretler, nice sesler var!

Kulak, gerçeği anlayabilirse, göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönle kadar inemez.

Şu baş kulağını alaya, yalana, dolana kapat da apaydın can şehrini bir gör!

Bir müddet dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol!

Şeker gibi söz söylemek istersen sabret, haris olma!..

Basiretli kişinin önünde susmak, sana fayda verir “Kur’ân okunurken susun, dinleyin” emri, bu yüzden gelmiştir.

Söz söylemede yücelik aramayın! Dinlemek, söylemekten yeğdir.

İnsan, kulağıyla gelişir; duya duya canlanır. Hayvansa boğazıyla, yemekle-içmekle gelişir.

Kulağın varsa kendi kulağınla dinle, duy! Niçin sersemlerin kulağına kapılıyorsun

Ey dil, sen de hem bitmez tükenmez bir hazinesin; hem dermanı olmayan bir dertsin!

Bu dil çakmak taşıyla, çakmak demiri gibidir. Dilden çıkansa ateşe benzer.

Bir söz bir âlemi yıkar, ölmüş tilkileri aslan eder.

Bil ki ağızdan bir kere çıkan söz, yaydan fırlayan ok gibidir.

Oğul, o ok, gittiği yerden dönmez; seli baştan bağlamak gerek.

Sûkut denizdir, söylemek ırmağa benzer. Deniz seni aramakta iken, sen ırmağı arama!

Gönüldeki söz, gönlü özleştirir, geliştirir. Susmakla can, yüzlerce gelişmeye nâil olur.

Söz dile geldi mi öz harcanır gider. Az harca da güzelim öz, elde kalsın.

Az söyleyen adamda derin bir düşünce vardır. Kabuğa benzeyen söz arttı mı, iç yok olur.

Güzelim, sonunda değil mi ki çenemiz bağlanacak, çenemi az oynatmamız daha doğru.

(I/1, 1627, 2378, 2379, II/679, 862, III/101, V/2148, I/1600, IV/2072, 3316, VI/291, 3343, I/1702, 1593, 1597, 1658, 1659, IV/2062, V/1175-1177, VI/0445)


19. DOĞRULUK VE İHLÂS

Hakk’ın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan da yücedir, kürsüden de.

Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden, o eşikten başını alma!

Ok gibi doğru ol da yaydan kurtul! Çünkü her doğru okun yaydan fırlayacağına şüphe yok.

Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi, terazinin değerini azaltan da yine terazidir.

Gönül, yalan sözden istirahat bulmaz. Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez.

Doğru söz kalbe rahatlık verir. Doğru sözler, gönül tuzağının taneleridir.

Allah, “Ey eğri adam, kulağını, kuyruğunu sallama. Doğrulara, doğrulukları fayda verir” dedi.

Musa’nın doğruluğu, sopaya ve dağa tesir eti, hattâ azametli denize bile dokundu.

Muhammed (a.s.)’ın doğruluğu da ayın yüzüne tesir etti. Hattâ parlak güneşin bile yolunu vurdu.

Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin de bu hususta ileri geçin. Kur’ân’dan “Erler vardır ki Allah’la ettikleri ahdi bozmadılar, ahitlerine doğrulukla sarıldılar” âyetini okuyun!

Doğruların güzel yüzlerindeki nur, bedenleri yok olsa da kıyamet gününe kadar kalır.

Senin tesbihin su ve topraktan bir buhardır; (ama) kalpteki ihlâs (ile verilen) nefes, cennet kuşu olur.



Hikâye


Kulluktaki ihlâsı Ali’den öğren, Allah aslanını hilelerden arınmış bil.

(Ali) savaşta bir yiğidi altetti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.

O kişi, her peygamberin, her velinin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü.

Öyle bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.

Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savaşmaktan vazgeçti.

O savaşçı er, bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşırıp kaldı.

Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıştın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın ”

Ne gördün ki bu derece kızgınken kızgınlığın yatıştı; böyle bir şimşek çaktı, sonra sönüverdi

Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Hakk’ın kuluyum, ten memuru değil.

Benim sakınmamda ancak Allah içindir, vermem de... Tamamıyla Hakk’a aitim, başkasına değil.

Sen, benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap, berbat bir hale geldi.

Öyle bir hale geldim ki o anda savaşımın yarısı Allah içindi, yarısı nefsim için. (Halbuki) Allah işinde ortaklık olmaz.

Kafir bu sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti.

Ben, cefa tohumunu ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.

Halbuki sen tek huylu bir teraziymişsin, hatta her terazinin oku senmişsin.

Meğer sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin!

Ben o görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış, aydınlanmıştır.

“Bana kelime-i şahadeti söyle, ben de söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi.

Onunla beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de âşıkçasına dine yüz tuttular ve Müslüman oldular.

(I/3499, II/0121, I/1385, II/0122, 2735, 2736, III/740, V/2775, 2776, 3820, VI/4715, I/0866, Hikâye: I/3721-3727, 3729, 3787, 3805, 3976, 3977, 3980-3984, 3986, 3987)


20. DUA VE YAKARIŞ

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

Allah bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin



Hikâye: Yılan Çalan Hırsız

Hırsızın biri, bir yılan oynatıcının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı.

Yılan da, hırsızı soktu, inleterek öldürdü. Yılancı ise, yılanın zehirlemesinden kurtulmuş oldu.

Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı; “Onu benim yılanım öldürdü, canından etti.

Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım, diye dua edip duruyordum. Gönlüm, yılanımı bulmayı istiyordu.

Allah’a şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Ben, duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama, bana faydaymış” dedi.

Nice dualar da vardır ki, helâk olmanın ve ziyanın tâ kendisidir. (Kusurlardan) münezzeh olan Allah, kereminden dolayı onları kabul etmez.

(V/1619, III/2305, 179, 204, V/493, VI/4239, 3164, III/1872-1874, I/817-820, 1904, II/444, 1939, V/134, VI/1586, 2344, Hikâye: II/135-140)

21. EDEP

Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Hakk’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.

Kederden, karanlıklardan (başına) her ne gelirse (bil ki) küstahlık ve pervâsızlıktandır.

Bu felek, edebinden dolayı nûra gark olmuştur; melekler de edepleri sebebiyle pâk ve masum olmuşlardır.

Güneşin tutulması, küstahlığı yüzündendir. Bir melek olan Şeytan da yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

Şeytan, (Allah’a) “beni sen azdırdın” dedi; o alçak ifrit, kendi yaptığını gizledi.

Adem (a.s.) ise “nefsimize zulmettik” dedi; o bizim gibi Hakk’ın fiilinden gafil değildi;

Günah işlediği halde edebe riayet ederek (suçu) Allah’a isnat etmedi, Allah’ın halkettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nâil oldu.

Hz. Adem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Âdem! O suçu o mihnetleri, sende ben yaratmadım mı

O benim takdirim, benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin ” dedi.

Adem (a.s.) “Korktum, edebi terk edemedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.

Edebden, terbiyeden kaçanlar, erliğin yüz suyunu da dökerler, erlerin yüz suyunu da.

Ey Müslüman, edep nedir diye arar sorarsan bil ki; edep, ancak her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.

(I/78, 79, 89, 91, 92, 1488, 1489, 1490-1493, III/4018, IV/771)


22. ERKEK VE KADIN

Ey yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk bakımından değildir.

Öyle olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün, daha yüce olurdu.

Erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu görebilmesindendir.

Erkek de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi noksan sayılır.

İnsan, yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza’dan bile cesur olsa yine de hükmetme hususunda karısının esiridir.

Görünüşte su, ateşten üstündür ...

Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder.

Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin.

Kadınlar, akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup ederler.

Bu tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.

Bunlarda acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu üstündür.

Sevgi ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.

Kadın, Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!

(IV/1618-1621, I/2427, 2429-2431, Başlık, s. 195, 2434-2437)

23. ESNAF VE MÜŞTERİ

Bir sahâbi, Peygamber’e “Ben alışverişte daima aldanıyorum.

Bir şey satan, yahut alan kişinin hilesi sanki sihir gelip benim yolumu kesiyor” dedi.

Peygamber (a.s.) buyurdu ki: “Alışverişte aldanmaktan korkuyorsan, alacağın şeyi üç gün muhayyer olarak al!”

Birisi dükkâna gelir, mallara bakar; fakat bakmakla alıcı olmaz ki!..

Bu kaça, şu kaça, diye sorar, dolaşır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp eğlenmek için.

Usancından gelir, senden kumaş ister. Fakat ne müşteridir, ne de kumaş arar.

Kumaşı yüz kere görür, yüz kere geri verir.

Nerde müşterinin gelişi, alışverişi, nerde bir serserinin alayı, gönül eğleyişi

Cebinde bir habbe bile yoktur. Ancak gevezelik eder, yoksa nerden cüppe alacak

Müşteri, gevşek ve soğuk bile olsa yine de sen onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir.

(Fakat) dolandırıcıdan da müşteri olmaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir.

Ey gönül! Parasını almak için müşteri mi istiyorsun Allah’tan daha iyi müşteri mi var

Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir gönül nuru verir.

Hakikatle yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir saltanat ihsan eder.

Sevdalarla, dertlerle dolu âh’ı alır, her âh’ına karşılık yüzlerce kârlı mevki lütfeder.

Gel de hemen şu eşi olmayan, alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde olan beyliği al!

(III/3494-3496, VI/832-837, 843, II/2703, VI/879-881, 883, 885)

24. EVLİLİK

Nikâh, “Lâhavle” okumaya benzer; oku, yani bir kadın nikâhla da şehvet, seni belâya düşürmesin.

Madem ki yemeye-içmeye hırsın var, çabucak evlen; yoksa bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar (şehvete kul olur gidersin).

Sıçrayan eşeğin (nefsin, şehvetin) sırtına taş yükünü vur; o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle!

Eşlerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!

Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.

Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü

Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir.

Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.

Birisi gelip bir kadının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya araya çıkagelir.

Nikâhta iki kişinin de birbirine denk olması lâzım. Yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.

Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti.



Hikâye

Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan!

Bana hiç bakmıyorsun, neden Ne vakte dek bu horlukta kalacağım ”

Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum.

Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.”

Kadın, gömleğinin yerini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi.

Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi ”

Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor.

Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün!

Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı ”

Ey kınayıp duran kişi! Belâ, yoksulluk, eziyet ve minnet de böyledir işte.

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır, ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.

(V/1375-1377, I/2309-2311, III/2873-2875, IV/197, VI/3689, Hikâye: VI/1758-1768)

26. GÖNÜL

Gözünün nurunun nuru, gönül nurudur. Göz nuru, gönüllerin nurundan meydana gelir.

Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Hak nurudur.

Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince (onda) sudan, topraktan hariç suretler görürsün.

Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da; devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.

Senin aynan niçin sır vermiyor biliyor musun Üzerindeki pas duruyor da ondan.

Demir cilâlanır, yüzünü güzelleştirir; bu şekilde sûretler onda görülebilir.

O gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, âb-ı hayata sâkidir.

Gönül olmasa ten, konuşmayı ne bilir Gönül aramasa ten araştırmadan ne anlar

Ey dostlar! Gönül, eminliktir, huzur yeridir. Pınar ve gül bahçeleri içinde gül bahçeleri vardır.

Mala, mevkiye âşık olan gönül, ya bu toprağa zebundur, ya kara suya!

Bağlar, bahçeler, yeşillikler gönüldedir... Dışarıdakiyse akarsuya vuran akislere benzer.

Topraktan yaratılan beden kabadır, karadır; ama cilâ kabul eder, onu cilâla!

Topraktan biten güller, mahvolur gider. Gönülden biten güller ise kalıcıdır ve ne hoştur!

(I/1126, 1127, II/72, 73, I/34, IV/2472, II/716, 837, III/0515, 2267, IV/1363, 2473, VI/4650)

27. GÖNÜL EHLİ

Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır. Ten ehlinin ilimleriyse kendilerine yüktür.

Gönüllerini cilâlamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.

Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, ayne’l-yakîn bayrağını kaldırmışlardır.

Lütuf ve merhamet sahibi olan Hakk’ın kulları, işleri düzeltmekte (ve yoluna koymakta) O’nun huyuna sahiptirler.

Onlar şiddet zamanı, sıkıntı vakti, mahlûkata acırlar; rüşvet almaksızın yardımda bulunurlar.

Herkes, gönlünün aydınlığı ve cilâsı nispetinde gaybı idrâk eder.

Kim, gönlünü daha fazla cilâladıysa daha ziyâde görür. Ona daha fazla sûretler görünür!

Gönlü uyanık olanın, baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır.

Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır; Allah altı cihette o aynadan nazar eder durur.

Yüce Allah: “Ben yere, göğe; hatta arşa bile sığmam. Ey aziz, bundan emin ol!

Fakat şaşılacak şeydir ki, inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara” buyurdu.

Müminin kalbi, adalet sahibi olan ve kendisinden yardım dilenen Hakk’ın elindedir, O’nun iki parmağı arasındadır.

Yüce Allah, “Biz gönle bakarız, su ve topraktan ibaret olan sûrete değil” buyuruyor.

(I/3446, 3492, 3493, III/2222, 2230, IV/2909, 2910, III/1223, V/0874, I/2654, 2655, III/4259, 2244)

28. HAKK’I VE HAKİKATİ ARAMA

Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.

Bu yolda uğraş, çabala; son nefese kadar bir an bile boş durma!

Olabilir ki son nefeste bir dem inâyete erişirsin. O inâyet de seni sırdaş eder.

Topal olsan, sakat olsan bile, uyuklar gibi, hattâ edepsizcesine de olsa ona doğru kımıldan, onu ara!

Hor musun, zayıf mı Buna bakma da ey kadri yüce kişi, himmetine, gayretine bak!

Dudak kuruluğu, suyu haber verir. Bu eziyet, bu susuzluk, muhakkak suya ulaşacağına delâlet eder.

İbret almayı, uyanmayı, Allah’tan dile; kitaptan, sözden, harften, dudaktan değil!

Hac zamanı gelince Kâbe’yi ziyaret etmeye niyetlen. Oraya vardın mı Mekke’yi de görürsün.

Miraç’tan maksat dostu görmekti. Bu arada Arş da görüldü, melekler de.

Âşıklar muratsız kaldılar da Allah’tan haber aldılar.

Bu aramak yok mu, kutlu bir iştir. Hak yolundaki bu istek, engelleri kaldırır.

Bu istek, dileklerinin anahtarıdır. Bu istek, senin ordundur, bayraklarının yardımcısıdır.

Oğul, kimi (Hakk’ı) arayıcı görürsen ona dost ol, önünde baş eğ!

(I/1740, 1822, 1823, III/980, 1438, 1441, 3271, II/2225, 2226, III/4466, 1442, 1443, 1446)

29. HALİFELER VE SAHABE

Hz. Muhammed’in gözü Ebubekir’e değince o bir tasdik yüzünden “Sıddîk” olmuştur.

Ebubekir de, tevfike mazhar oldu da öyle bir padişahın musâhibi oldu, öyle bir padişahı candan tasdik etti.

Mustafa (a.s.), bunun için şöyle dedi: “Ey sırları arayan! Diri olan bir ölü görmek istersen (…),

Tertemiz Ebubekir’i gör ki o, doğruluğu yüzünden mahşere varmış, haşrolmuş kişilerin ulusudur.

Bu âlemde Ebubekir Sıddık’a bak da haşri daha iyi tasdik et!”

Bu âlemde Ömer’in adı puta tapandı halbuki, ta “Elest” te onun ismi “Mümin”di

Ömer’in peygambere kastediş suçu, onu tâ kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi

Ömer o maşuka âşık oldu da gönül gibi, hakla batılı ayırt etti.

Hz. Osman, o apaçık görüşün tâ kendisi olunca feyizli bir nura kavuştu; Zinnûreyn oldu.

Ey Aliyyü’l-Mürtezâ, ey kötü kazâ ve kaderden sonra güzel kazâ ve kader, sırrı aç;

Madem ki sen ilim şehrine kapısın, madem ki sen bilim güneşine şûlesin;

Ey rahmet kapısı, ey eşi, benzeri olmayan Hak dergâhı, ebede kadar açık kal!

Peygamber “Sahabem, yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara ise taştır;

(…) onlar benimle ve benim huyumla doludur” buyurdu.

(I/2688, II/0922, VI/742, 748, 749, I/1241, 3832, II/923, 924, I/3757, 3763, 3765, 3656, V/67)

30. HASET

Hak erlerinin ayakları altında toprak ol. Bizim gibi sen de hasedin başına toprak saç!

Hasetten burun koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır.

Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telâkki etti de, kendisini yüzlerce kötülüğe düşürdü.

Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerde Kanlara bulanıp kaldı.

Ebu Cehil, Muhammed (a.s.)’a uymaya utandı; hasedinden kendisini yüceltmeye, ondan yüksek olmaya çalıştı.

Adı Ebu’l-Hakem’di, Ebû Cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki, haset yüzünden ehliyetsiz olup kalmışlardır!

Hasetten Mısır’daki Yûsuf’un başına neler geldi Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur.

Kendine gel, kendine! Padişahlara hasede kalkışma. Terk et hasedi; yoksa âlemde sen de bir İblis olursun.

Kâfirler, şeytanlarla aynı cinstendirler. Canları, şeytanların çırağı olmuştur.

Onların kötü huylarından en ehemmiyetsizi hasettir. Hani İblisin boynunu vuran haset!

Tavus kuşu gibi kanadına bakma; ayağını gör ki, kötü göz sana bir pusu kurmasın.

Dağ bile kötülerin nazarıyla yerinden oynar. Kur’ân’da “Gözleriyle seni yerinden oynatacaklardı” âyetini oku.

Mizaç ve tabiatı bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister.

(I/436, 439, II/806-809, 1407, 3429, IV/2674, 2676, V/498, 499, 1172)


31. HIRS VE TAMAH

Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın

Denizi bir testiye döksen ne alır Ancak bir günlük kısmetini.

Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkar olduğundan inci ile doldu.

Hırs kulağa bir şey duyurmaz, kin gözü kapatır, adama bir şey anlatmaz.

İste ama, ölçülü iste; bir otun, bir dağı çekmeğe kudreti yoktur.

Hakk’ın rahmetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.

Hırs yüzünden âkıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir.

Tamah, kulağa bir şey duyurmaz. Garez, gözü kapar; insana bir şey anlatmaz.

Ey oğul! Hırslı olanlar mahrum kalırlar. Hırslı insanlar gibi hızlı hızlı koşma; yavaş yürü!

Hırs kördür; halkın ayıbını inceden inceye görür, bucak bucak dolaşır söyler.

Senin hırsın, bu dünyada ateşe benzer. Her alevi, yüzlerce ağız açmıştır.

Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebu Leheb’in karısının boynundaki hurma ipini düşün.

Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da onun gibi seni kör etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır.

Kanaâtten hiç kimse ölmedi; hırsla da hiç kimse padişah olmadı.

Hırs, insanı kör eder, ahmak yapar, bilgisiz bir hale sokar; ölümü de kolaylaştırır.

Tamahkâr, tamahı yüzünden zenginin ayıbını görmez. Tamahlar bütün gönülleri kaplar.

Gözün, aklın ve kulağın saf olmasını istiyorsan tamah perdelerini yırt!

Çünkü sûfiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sûfinin hali mahvolur ve o, ziyan içinde kalakalır.

Yemeğe, zevk ve semâa tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.

Ayna bir şeye tamah etseydi, bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.

Terazinin mala tamahı olsaydı, tarttığını nasıl doğru tartardı

Kimde tamah varsa, dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı hiç

Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayâli, gözdeki kıl gibidir.

Tamah, huyu fitne olan bir hırsızdır; hayâl gibi her an bir sûrete bürünür.

Onun hilesini Allah’tan başkası bilemez. Allah’a sığın da o alçaktan kurtul!

Fakat tamahı bağladın mı Hakk’ın nurlarına dalarsın. Mustafa (a.s.), bunun için “Tamaha düşenin nefsi alçalır” demiştir.

(I/19-21, III/66, I/140, II/0588, 1547, III/66, 595, 2629, IV/0249, V/0764, 1468, 2398, 2823, I/2350, II/569-573, 579, 580, VI/476, 477, V/3631)

32. HOŞGÖRÜ, MERHAMET VE ŞEFKAT

Sevgi ve acıma insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı.

Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nâil olmak istersen zayıflara merhamet et.

(Zira) er kişinin avı, merhamettir.(...)

Biz, Hakk’a küfrân-ı nimette bulunmuş olsalar dahi kâfirlere de acırız.

Hattâ halk, onları taşlıyor diye köpeklere bile acırız.

Ben, beni ısıran köpeğe de dua eder; “Yarabbi sen onu bu huyundan vazgeçir,

Adamları ısırmasın da halkın taşını, topacını yemesin” derim.

Lütuf ve merhamet sahibi olan Allah’ın kulları, işleri düzeltmekte O’nun huyuna sahiptirler.

Onlar şiddet zamanı, sıkıntı vakti, rüşvet almaksızın mahlûkata acırlar, yardımda bulunurlar.

Allah’ın merhameti, insanın merhametine benzemez. Çünkü insanın acımasında bir dert, bir elem vardır.

Mahlûkun acıması elemle karışıktır. Allah’ın rahmetiyse dertten de paktır elemden de.

Böbürlenerek başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!

Kendine yapılmasını istediğin şeyi âleme yap, ister eziyet olsun, ister zarar.

(I/2436, 822, II/1938, III/1800-1803, 2222, 2223, 3632, 3633, IV/1858, VI/4528)

33. İBADETLER

“Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyeti, âlemin yaratılmasındaki maksadın, ibadetten başka bir şey olmadığını (göstermektedir).

Bil ki tanıklar için tezkiye lâzımdır! Senin dâvanı kabul etmek, tanığı tezkiyeye bağlıdır.

Bu namaz, oruç ve cihad inanışa şahitlik etmektedir.

Kul, günde beş kere “namaza gel, feryat et!” diye davet edilir.

Müezzinin “Haydi felâha” demesi yok mu O felâh, bu ağlayış, bu sızlayıştır.

Hakk’ın huzurunda, gözyaşı dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.

Allah “Secde et de yaklaş” buyurdu. Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın O’na yaklaşmasına sebeptir.

Namaz yumurtasından civcivi çıkar; yerden tane toplayan yordamsız kuş gibi yere baş koyup durma!

Allah mülk ve saltanat sahibidir. Kendisine baş eğene, bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

Melek gibi Allah’ı tespih etmeyi kendine gıda yap da onlar gibi ezadan kurtul!

Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak’tan rızkını bekle!

Açlık sıkıntısı, hem lâtiflik, hem hafif bir hale gelme, hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunma bakımından diğer illetlerden elbette daha iyidir.

Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah’ın, kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.

Mal, sadakayla kat’iyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak malı yok etmez, kaybolmaktan kurtarır.

Altın, zekât vermekle coşar, fazlalaşır. İnsanı kötülükten, fenalıktan kurtaran da namazdır.

Zekât verilmeyince yağmur (yüklü) bulut gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.

Yoksullara bağışta bulundun, zekât verdin, elinle bir hayır yaptın mı, bu iyilikler öbür dünyada ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur.

Hac, Allah evini ziyarettir, ev sahibini ziyaretse erlik damarıdır.

Kâbe O’nun lütuf ve ihsan evidir; benim vücudum ise onun sır evi.

İhsan ve lütuflar sahibi Allah, bir gün; “ey benim hastam, ey benim mihnetime uğrayan kul, nasılsın ” derse hiç zahmet ve eziyet kalır mı

Peygamber buyurdu ki: “Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.”

Kör gibi elini at, Hakk’ın ipine yapış. Onun emrinden ve yasaklarından başka bir şeyin etrafından dönüp dolaşma!

İbadet edenlerdeki doğruluk, takvâ ve yakîn rengi, ebediyen bâkidir.

İbadetlerin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!

(III/2988, V/0252, 183, 1599, 1600, III/2148, IV/0011, III/2175, VI/0664, V/0298, 1749, 2830, VI/1769, 3573, 3574, I/88, III/3460, IV/0015, II/2245, VI/1770, V/1051, VI/3492, 4712, II/3396)

34. İDARECİLER VE HALK

Padişahların huyu halka da tesir eder...

Padişah bir havuza benzer, halkı da borular gibi bil. Su, bu borulardan akar.

Eğer havuzdaki su tuzlu ve pis olursa her borudan aynı su akar.

Çünkü her boru bu havuza bağlıdır. Sen bu sözün mânâsına iyice dal; adamakıllı dikkat et, düşün!

Her buyruk sahibinin, insanları yönetirken Hakk’ın buyruğunu gözetmesi gerekir.

Padişahın da, Hakk’ın huyuyla huylanması gerekir. (Çünkü) Allah’ın rahmeti, gazabından daha fazladır.

Hakikî olmayan padişahlığı ne el bil, ne yen!

(Ey dünyalık padişah!) senin taht dediğin şey, tahtadan yapılmış bir tuzaktır. Oturduğun yeri baş köşe sanmışsın, ama hâlâ kapıda kalakalmışsın.

Sen daha kendi sakalına hüküm geçiremiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık nasıl olur da iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın

(Sonunda) “Ben ne mal isterim ne mülk; ne mevki isterim, ne makam. Bana o secde zenginliğini bağışla” diye ağlayıp sızlamaya başlarsın.

Dünyalık padişahlar, kötülüklerinden dolayı kulluk şarabından bir koku bile alamamışlardır.

Allah, bu âlem devam etsin, gelişsin diye onların gözlerini ağızlarını kapamıştır.

Bu sûretle onlara taç ve taht tatlı gelir, insanlardan haraç alalım derler;

Fakat haraç ala ala kum gibi altın biriktirse de yine ölüp, gider; altınlar ortada kala kalır.

Şeytan gibi onun da gazabının üstün olması gerekmez; öyle olursa hilesi yüzünden, gereği yokken kan döker.

Kalem bir zâlimin elinde oldu mu şüphe yok, Mansur dar ağacına çekilir.

Kazın hırsı birdir, yöneticinin hırsıysa tam elli kat fazladır. Şehvet hırsı yılandır, mevki hırsı ise ejderha!

Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur yer; fakat baş olmak isteyen iki adam, dünyaya sığamaz.

Ululuk, Yüce Hakk’ın elbisesidir. Kim onu giymeye kalkışırsa vebale girer.

Farz et ki bütün doğuyu, batıyı zaptettin; her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat ebedî kalmayacak, sen onu bir şimşek gibi san; çaktı ve söndü.

Ey gönül! Ebedî kalmayacak padişahlığı bir rüya bil!

Tedbirsiz padişah adamakıllı âciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü görür ne de ardını.

Bil ki halkın malı, canı-kanı demektir. Çünkü mal güçle, kuvvetle, çalışmayla elde edilir.

Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş! Halkın kanı, seni savaşa sürüklemesin.

Bilgisizlere, geçtikleri mevkiin yaptığı fenalığı, yüzlerce aslan bir araya gelse yapamaz.

Cahil ve kötü kararlar veren bir padişah oldu mu bütün ova yılanla, akreple dolar.

Adam olmayanın eline bir mal ve mevki geçti mi, herkesten önce kendi rezilliğine sebep olur.

Çünkü ya cimriliği tutar az verir; yada cömertliğe girişir yerli-yersiz bağışlarda bulunur.

Hüküm, bir sapığın eline geçti mi onu makam sanır; ama gerçekte kendisi kuyuya düşmüş, demektir.

Ahmaklar baş oldular mı akıllılar başlarını korkudan kilime altına sokarlar.

(I/2820, 2821, 2823, 2824, VI/3292, IV/2436, 2775, IV/661, 662, 666, 667, 669-671, 2437, II/1398, V/517, 526, 533, 3926, 3927, I/1059, III/157, 156, IV/1441, 1443-1445, 1447, 1452)


35. İMAN

İnanmış, adam ona derler ki, her hususta kâfir bile onun imanına haset etsin, özensin.

İmana erişen aman bulur, imana gelmeyenlerin şüphesi ise iki kat olur.

Hevâ ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü hevâ, iman kapısının kilididir.

Ey gizlice hevâ ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele, ama yalnız dille olmasın.

Kulluk ve iman, şimdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.

Peygamber “Allah (c.c.), gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir” buyurdu.

Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.

İmanını yoldaş edindin mi dirisin... İmanla gittin mi ebedisin.(...)

İnananlar çoktur, ama iman birdir; cisimleri çoktur, ama canları tektir.

Ey imandan sadece bir lâfa kanan kişi! Onunla kanaat eden kişiye zaten iman, yüce bir nimettir, büyük bir gıdadır.

Şu halde öyle hareket et ki o hareketin, dilsiz dudaksız tanıklığın, “şahadet ederim” demenin ta kendisi olsun.

Ne güzeldir güvenilir kardeşler! İman sahibi, ibadet edip duran Müslümanlar!

(V/3355, 3398, I/1079, 1078, 3640, II/601, 600, III/3377, IV/408, V/287, 2218, 349)

36. İYİ VE KÖTÜ ARKADAŞ

Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır; her bilgiden bir lezzet alır.

Gülen nar, bahçeyi güldürür; erlerin sohbeti de seni erlerden eder.

Katı taş ve mermer bile olsan, sahibine erişirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik! Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme!

Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!

Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hak’la oturanı ara, onunla otur!

Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur.

Gönlü aydın bir ere kul olmak, padişahların başına taç olmaktan daha iyidir.

Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın.

Dost, yolda arkadır, sığınaktır. İyice bakarsan görürsün ki, yol sevgiliden ibarettir.

Dostlara, sevdiklerine ulaşınca da sus, otur! O halkaya kendini yüzük taşı yapmaya kalkışma!

“Biz, ben” diye varlığa düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın!

Gönüldaşından ayrı düşen kimse, yüzlerce nağme de çıkarsa (gerçekte) dilsizdir.

Dosta dostun zahmeti ağır gelir mi Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer.

Dostları arayıp onların halini hatırını sormayı, gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı.

İyi kişilerle dost olmayan, elbette kötü kişilerin yanında yer alır, onlara komşu olur.

Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk kışın işe yarar, baharın değil.

Kötü dostla ünsiyet ise, belâya bulaşmaktır. Madem ki o geldi, bana uyumak düşer.

Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan eksiklikten münezzeh Allah’ın zatına and olsun ki, kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir.

Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır. Kötü arkadaş ise insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder.

Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile, nihayet cahillikten sana bir yara vurur.

Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma! O sözler, eskimiş, yıllanmış zehre benzer.

Kim, (iyi) dostlarla düşer kalkarsa külhanda bile olsa gül bahçesindedir.

Düşmanla düşüp kalkan ise gül bahçesinde bile olsa külhandadır.

Feryat, adamın kendi cinsinden olmayan dostundan, feryat! Ey ulular, sizinle düşüp kalkacak iyi bir dost arayın!

(II/1089, I/721-723, 726, 3719, II/23, III/640, VI/498, 1591, 1592, IV/1978, I/28, II/1459, 2146, IV/1636, II/25, 36, V/2634, 2635, VI/1424, VI/1431, IV/1976, 1977, VI/2950)

37. İYİLİK VE KÖTÜLÜK

Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha güzel bir ehliyet görmedim.

Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa kırılmıştır.

İyilikle gelmenin şartı iyilik etmektir; bu güzelliği, bu iyiliği huzura götürmektir.

Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu aç!

Güzel ve iyi sûret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akçe bile etmez!

Çirkin ve hakir bir sûreti olanın huyu güzel olursa, ona kurban ol!

Testinin sûreti ile ne vakte dek oynayıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.

(Güzel) huy peşinde yürü, iyi huyla düş kalk. Gül yağına bak, nasıl gülün huyunu almış.

Zahmetin sebebi kötülük etmektir. Kötülüğü yaptığın işlerde gör; talihimden deme.

İyilik ettiğin müddetçe görürsün ki iyi yaşamaktasın, gönlün rahat.

Fakat bir kötülükte bulundun, bir fenalık ettin mi o yaşayış, o zevk gizleniverir.

Kötülükte bulundun mu kork, emin olma; çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!

Dünya dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir.

Kendinize gelin! Hakk’ın gayreti, pusudan çıkmayagörsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz.

Kim fena bir âdet koyarsa ona da her an lânet gider durur.

İyiler giderler, (güzel) âdetleri kalır; alçaklardan geriye ise zulüm ve lânetler.

Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vücuda gelse yüzü o kötülüğedir.

Aşağılık, kötü kişilerin huyu şudur: Sen ona iyilik ettin mi, o sana kötülük eder.

Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar (secdeye varıp Allah’tan istesinler)! Ver kerem sahiplerine ki, ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!

Mayası kötü olan kimseye ilim ve fen öğretmek, yol kesen eşkıyânın eline kılıç vermeye benzer!

Bilgi, mal, mevki ve hüküm, kötü yaratılışlı kişilerin elinde fitnedir.

Kötü düşünceyi zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.

(II/810, 816, 944, 1252, 1018, 1019, 1021, VI/3007, 428, 3487, 3488, IV/165, I/215, 3417, 743-745, III/2978, 2994, IV/1436, 1438, V/558)

38. KANAAT

İhtiyaçtan fazlasına meyletme ki, sana galebe etmesin, sana bey olmasın!

Kanaatten hiç kimse ölmemiş, hırsla da hiç kimse padişah olmamıştır.

Her aç, nihayet bir yiyecek bulur. Devlet güneşi, elbette ona da vurur.

Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar.

Ona kâni olduğu için kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu, kanadı bağlanmaz.

Kanaatten meydana gelen darlık, takvâdandır. Bu, aşağılık kişilerin yokluğundan, darlığından apayrı bir şeydir.

Pinti, bir habbe bulsa başını bile verir. Halbuki temiz kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, onu terk edip gider.

(...) Bir kanaat, yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır.

Harislerin göz testisi dolmaz; sedef, kanaâtkar olmadıkça (içi) inci ile dolmaz.

Peygamber, kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi herkes, elde edebilir mi

“Bu kanaat daimî bir hazineden başka bir şey değildir.” Ey gönle gam ve elem veren, artık beyhude sözlere dalma!

Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki Kanaatten ancak bir ad öğrendin.

Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can gör.

(III/2260, V/2398, 1755, III/2860, 2861, IV/3133, 3134, VI/3784, I/21, V/2395, I/2322, 2320, 2375)

39. KAZÂ’YA RIZÂ

Kazâ gelince bilgi uykuya dalar; ay kararır, gün tutulur.

Kazâ geldi mi gözümüzü örter de aklımız, ayağı baştan fark edemez.

“Kazâ geldi mi, bu cihan daralır; tatlı helva bile ağzında zehir kesilir” demişler.

Allah, bir adamı dondurmayı murat ederse, yüz tane kürk giyse de soğuk onun yüzünü dondurur.

Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır, ne evle.

Kazâ ve kader geldi mi doktor aptallaşır. İlâç da fayda verme hususunda yolunu şaşırır.

Allah’ın hükmü ve takdiri gelince, akıl da ne oluyor ki! Ay bile tutulur.

Tan yerini ağartan Allah’tan bir zarar gelmemesi için, kulun Hakk’ın hükmüne karşı ölü gibi olması lâzımdır.

Takdirle savaşa girişen, takdire baskın yapmaya kalkışan, baş aşağı gelir, kendi kanına bulanır.

Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler, muhakkak senden belâyı giderir. Bunu böyle bil!

Fakat iş bilmez cahil misin Kazâya düşünce padişahtan malını kaçırmaya kalkışırsın.

Eğer kazâ, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur.

Yüz kere canına kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazâdır.

Bu kazâ yüz kere yolunu kesse de, yine senin çadırını göklerin üstüne kurar.

(I/1232, 2440, III/0380, V/1705-1707, 2167, I/0911, III/0935, 3260, 3342, I/1258-1260)

40. KENDİ AYIBINI GÖRMEK

Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün, kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!

“Müminler birbirinin aynasıdır.” Bu hadisi peygamberden rivayet etmediler mi

Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil! Kendine kötü de, başkasına deme!

Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi.

Herkes, önce kendi kusurunu görseydi, halini ıslah etmekten gaflet eder miydi

Halk kendisinden gafildir babam, gafil! Onun için birbirinin kusurlarını görürler.

Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür. Kim birisinin ayıbını söylerse, onu kendisine almış olur.

Be hey kaltaban! Çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!

Tavus kuşu gibi kanadına bakma; ayağını gör ki kötü göz sana bir pusu kurmasın.

Ey saman çöpünden bile değersiz olan adam! O dağ gibi (Peygamber’e) bakıp ibret al da hünerini göstermeye kalkışma.

Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı

Hiçbir kâfiri dahi hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya!

Ört ki, senin de ayıbını da örtsünler. Kendinden emin olmadıkça kimseye gülme!

(I/1327, 1328, 1330, 2332, II/881, 882, 3034, III/2235, V/498, 505, 562, VI/2451, 4526)

41. KIYASTA HATA

Arınmış kimselerin işini kendine kıyas etme; (nitekim) yazıda şîr (süt) ve şîr (arslan) aynı yazılırsa da (aynı şey değildir).

Bütün âlem bu sebepten yollarını kaybetmişlerdir; (nitekim) Allah dostlarından az kimsenin haberi vardır.

İki çeşit arı da aynı yerden yer; fakat birinden bal olur, ötekinden zehir.

İki çeşit geyik de (aynı) otu yer, suyu içer; ama birinden fışkı olur, diğerinden hâlis misk.

Her iki kamış da aynı sulaktan beslenir; (ancak) birinin (içi) boş olur, öbürününki şeker.

Böyle yüz binlerce (birbirine) benzeyen şeyler vardır ki (aralarındaki) yetmiş yıllık farkı sen gör!

Birisi yer, (ondan) bütünüyle hasislik ve haset çıkar; öbürü yer, tamamen bir olan Allah aşkı doğar.

Birisi temiz toprak (gibidir), diğeri çorak ve kötü toprak (gibi). Birisi temiz bir melek (gibidir), öteki Şeytan ve canavar (gibi).

Her iki şekil de birbirine benzeyebilir; (nitekim) acı su da berrak olur, tatlı su da...

Sahte altınla hâlis altının ayarını mihenk taşına vurmadan, tahminde bulunarak bilemezsin.

Allah kimin rûhuna mihenk taşı koyarsa, o kişi yakîni (kesin ve gerçek bilgiyi) şüpheden ayırt edebilir.

Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.

Fakat güneş doğmuş, Kâbe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!

Bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme!

(I/263, 264, 268-271, 273-275, 299, 300, 3404, 3405, II/718)

42. KİN VE ÖFKE

Öfkeyi, şehveti, hırsı terk etmek erliktir. Bu peygamberlik damarıdır.

Ustası, şaşı çırağına “içeriye gir, raftaki şişeyi dışarıya getir” demiş;

Şaşı (çırak) “o iki şişeden hangisini getireyim ” diye (sormuş).

Ustası cevap vermiş: “O, iki şişe değil, git şaşılığı bırak; (biri iki) görme.”

(Çırak) “usta beni (niye) azarlıyorsun” deyince ustası “(öyleyse) o iki şişenin birini kır” diye (karşılık vermiş).

Şişe bir taneydi, ama onun gözüne iki görünüyordu.(...)

(Çırak) birini kırınca diğeri de gözden kayboldu. İnsan da arzuları ve öfkesi sebebiyle (böyle) şaşı olur.

Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır.

Kin (duygusu) gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner.

Kin tutma! (Zira) kin yüzünden yol azıtanların kabirlerini kin tutanların yanına kazarlar.

Kızgınlığın cehennem ateşinin tohumudur. Kendine gel de şu cehennemini söndür. Çünkü o bir tuzaktır.

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti, demektir.

Ateşin burada nasıl insanları yakarsa, ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.

(V/4026, I/327-334, II/0273, III/3480, 3472, 3473)


43. KORKU VE ÜMİT

Peygamberler dediler ki: “Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allah’ın ihsan ve rahmetlerine son yoktur;

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el atın, yapışın!”

Bizim gönlümüzde lâlelik var, gül bahçesi var. Orada solmanın, perişan olmanın yolu yok!

(Allah) sapıklığı iman yolu yapar; eğri gidişi ihsan mahsulünün devşirme çağı kılar.

Bu suretle de hiçbir ihsan sahibinin korkudan emin olmamasını, hiçbir hainin de recâdan el çekmemesini diler.

“Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir; ve bu yemek, tam onlara lâyıktır.

Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun, insan olsun, onu kim görse çekinir.

(Âriflerin) emniyeti, korkunun ta kendisinden meydana gelmiştir. Hâsılı her ân da o emniyet, çoğalıp durur.

Korkuda yüzlerce eminlik gizlidir. Gözün karasında bunca aydınlık var.

Ey temiz adam, korkuda gizlenmiş emniyeti gördün, ümitte gizli korkuyu da bir gör.

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el altın, yapışın!

Bu ümit ve korku; herkes, bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir.

Ümit ve korku perdesini yırttın mı gayb, bütün şaşaasıyla meydana çıkar.

Ümitsizlikten sonra nice ümitler var... Karanlığın ardında nice güneşler var!

(III/2922, 2923, 2935, VI/4342, 4343, I/1430, 1425, VI/4365, 3580, 4366, III/2923, I/3616, 3617, III/2925)

44. KUR’ÂN VE VAHİY

Kur’ân’ın nuru hak ile batılı zerre zerre fark eder, bize gösterir

(Ona) sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.

Kur’ân’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

Kur’ân’ı okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (ne fayda!)

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’ a vaatlerde bulundu da dedi ki: “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; ona ne bir şey ilâve edebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!”

Bil ki gökten inen mübarek su, gönüllere gelen vahiydir; dillere gelen doğru sözlülüktür.

Bu nücûm ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir. Yoksa akıl ve duygunun, o tarafa nereden yolu olacak

Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir ama, bunu ona vahiy sahibi öğretir.

Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir; fakat sonra akıl, onların üstüne bir şeyler katar.

Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı, ustasız bir sanat öğrenilirdi elbette.

Vahiyden olmayan söz de, hevâ ve hevestendir. Topraktan yaratılanlar gibi havaya, zerre zerre dağılır, gider.

(II/852, I/153, 1540, 1539, III/1197-1200, 4317, IV/1294, 1296, 1297, 1300, VI/466)


45. MÛSİKÎ VE SEMÂ

Hakîmler “bu mûsikî nağmelerini göklerin dönüşünden aldık” demişlerdir.

Halkın tamburla çalıp, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler hep göğün hareketinden alınmadır.

Biz hepimiz Adem’in cüzleriydik; Cennette o nağmeleri dinledik.

Gerçi suyla toprak, bize bir şüphe verdi; ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz.

Fakat, musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zîr ve bam perdeleri nereden o nağmeleri verecek!

Güzel sesi dinlemek âşıklara gıdadır. Çünkü güzel ses dinlemede, kalp huzuru ve Allah’la beraber olma zevki vardır.

(Mûsikiyle) insanın içindeki hayaller kuvvetlenir; hatta hayaller, o güzel sesten sûretlere bürünür.

Suya ceviz atanın ateşi nasıl kuvvetlendiyse, aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulur!

Aşk çalgıcısı, semâ vaktinde şunu söyler: “Kulluk bir bağdır, efendilik ise baş ağrısı!”

Allah güzellikten, kemalden, cilveden hangisini iterse gözü onu gösterir.

Güzel sesten, müjdelerden, coşkun ve neşeli sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy!

Kulağından vesvese pamuğunu çıkar da kâinatın coşkusunu duy!

Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler.

Varlıklarından kurtuldular mı ellerini çırpar, noksanlarından ayrıldılar mı semâ’a girerler.

Çalgıcıları, içlerinden def çalar, denizler onların coşkunluğunu görüp köpürür.

Sen göremezsin ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.

Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi Buna can kulağı gerek; ten kulağıyla duyulmaz ki!

Dallar, yapraklar, toprak hepsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgârın eşi, arkadaşı olurlar.

Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın tâ üstüne çıkarlar.

Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’ın şükrünü terennüm eder;

Su ve çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde,

Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale gelirler.

Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir Sorma! Tamamıyla can olanlara gelince; onları hiç sorma

(IV/733, 734, 736-738, 742-744, III/4722, II/680, 681, 1942, 1943, III/96-100, I/1342-1344, 1346-1348)

46. MÜRŞİD-İ KÂMİL

Allah tarafından vahiy ve cevaba nâil olan kişi, her ne buyurursa o buyruk doğrunun ta kendisidir.

Senin cüz’î aklın onun küllî aklı vasıtasıyla küllî olur. Çünkü akl-ı kül, nefse vurulmuş zincir gibidir.

Her devirde Peygamber yerine bir veli vardır; bu sınama kıyamete kadar dâimîdir.

Tane arayana tane tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.

Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi, şehirde de alay konusu olur, köyde de!

Olmayacak şey onların himmetiyle olur. Pis şey, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer.

Halkın aynada gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür.


Hikâye

Allah’tan Musa’ya şu hitap geldi: “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören!

Seni ilâhî nurun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Hakk’ım, hastalandım da niçin halimi, hatırımı sormaya gelmedin.

Musa, “Ey Allah’ım! Sen kusurdan münezzehsin. Bu ne işarettir; Yarabbi, bunu bildir” dedi.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yine “Hastalığımda kerem edip niçin halimi sormadın ” buyurdu.

Musa, “Yarabbi, senin bir noksanın olamaz. Aklım şaştı, bu sözün hakikatini anlat” dedi.

Cenâb-ı Hak “Evet, has ve seçilmiş bir kulum hastalanmıştı. İyice bir bak hele... O benim.

“Onun özür serdetmesi, benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır.” buyurdu.

Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.

Şeytan birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.

(I/0225, 2053, II/0815, 3705, III/590, 3600, VI/2026, Hikâye: II/2156-165)

47. MÜŞÂHEDE

Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru; başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.

O, ancak has kullara görünür; diğerleri “Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden” şüphe ederler.

Gözlerini ayıp kılından arıt da gayb bağını, gayb serviliğini gör!

Kulağından vesveseler pamuğunu çıkar ki, kâinatın seslerini duyasın.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al da, feleğin üstünden nağme seslerini işit!

Bir nefesçik Allah güzelliğini görsen, canın da ateşlere düşer, vücudun da!

Değirmenin dönüşünü ne vakte dek göreceksin Başını çevir de hızlı ve coşkun akan suyu gör!

Köpükleri gören onları sayar döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz.

Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lâzım ki, denizi de göresin.

İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancı kalır.

Herkes, gönlünün aydınlığı ve cilâsı nispetinde gaybı görür.

Kim, gönlünü daha fazla cilâladıysa daha ziyade görür; ona daha fazla suretler görünür.

Perde ardındaysan perdeden çık da, o şaşılacak padişahlığı gör.

(I/2035, 2036, II/1944, 1943, 1942, IV/3215, V/2905, 2910, 2907, III/1028, IV/2909, 2910, V/4197)


48. NEFİS, HEVÂ VE HEVES

Düşman (nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak say!

Sana şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile sönmez.

Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu ” diye bağırır.

Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün tabiatındadır.

Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim çekebilir

Şunu bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise, nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da.

Âdem Peygamber, nefis zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.

Melek, Şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.

Ercesine onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık versin!

Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür; bağa, bahçeye değil!

Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.

Ey hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle değil!

Hevâ ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka bir şey değildir.

Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.

Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’ demeler de kuruntularımızdır.

Hevâ ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, odur.

Hakk’a (karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ ve heveslerden nasıl geçeceksin

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.

(I/1192, 1193, 1375, 1380, 1382, 1383, 1389, 3004, II/15, 16, III/1061, 2554, 2555, IV/1312, V/3491, I/1078, 1079, 2296, 2297, 2957, 3430, 3453, VI/1768)

49. ÖLÜM

İyiler gittiler, (onlardan geriye) güzel âdetler kaldı; kötülerden ise zulüm ve lânetler!

Sonunda Müminler için kazanma vardır; münafığa da Ahirette mat olma.

Herkes ölümden ürker, korkar. (Sufiler) ona bıyık altından gülmektedir.

Ey âşık! Âşıkların hayatı ölümdedir. Gönlü gönül vermeden başka bir suretle bulamazsın.

Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ecel vaktine kadar iyi tohumlar ekmek gerek.

Bu âlem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin; fakat kese bomboş, sen de yorgun argın!

Bil ki iyiler ölünce kaybolmaz, Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.

(Allah’tan razı olan) ezelî emir, neyse ona uyar; hayatla ölüm, onun yanında bir olur.

(Onlar) yaşarsa Allah için yaşar, mal, mülk ve hazine için değil... Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan değil!

İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz, ama yarımız ziyan içindedir, yarımız padişah (gibi).

Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!

Tatlı yaşayan, sonunda acı ölür; ten kaydında olan canını kurtaramaz.

(I/0744, 287, 3495, 1751, II/387, 2600, III/1762, 1909, 1910, 3516, 3760, I/2302)

50. ÖZGÜRLÜK

Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın

Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha yem olan yere hiç uğramamandır.

Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan uzak bir nimet ihsan etsin.

Allah’ın sizi azad etmesine karşılık şükretmeniz, O’nun nimetlerini anmanız gerek!

Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis, etrafında dönüp dolaşsın.

Hasislik zincirini elinden, boynundan at, eski felekte yeni bir baht bul!

Kuşa, kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı gelir.

Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür.

Dışarıda, kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel güzel hikayeler söylerler.

Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!

Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister.

Dallar ve yapraklar da, toprak hapsinden kurtulunca başlarını kaldırıp, rüzgâra arkadaş olurlar.

Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbette geçicisin, özgürlük taslama!

Bir zamancağız şu hileyi, düzeni bırak da ölümden önce birkaç solukluk zaman da hür yaşa!

(I/19, III/2880-2882, II/1948, 1949, III/3951-3955, I/1341, 1369, VI/4444)


51. PEYGAMBERLER

Dünya büyücüsü, pek bilgiçtir. Onun büyü ipini çözmek herkesin harcı değildir.

Eğer akıl, onun bağladığı düğümü çözebilseydi Allah peygamberleri yollar mıydı

Her insan, Allah’ın faziletine, ihsanına erişebilseydi Allah bunca peygamberi gönderir miydi

Her peygamberin, her velinin bir mesleği, bir usûlü vardır; fakat hepsi seni Hakk’a ulaştırdığına göre bunlar birdir.

Peygamberler Hakk’ın emirlerini halka bildirirler, bunun için alacağı ücreti de bizzat Allah verir.

Peygamberler gelmeden önce Mü’min-kâfir, hak-bâtıl zâhiren hepsi bir görünmekteydi.

Âlemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.

Allah, mihnet ve ıstırapla hasetler meydana çıksın diye Peygamberleri vasıta kıldı.

Peygamberler, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agâh eden adamlardır. Onlar, cihan halkının görmediği şeyleri görmüşlerdir.

Peygamberlerin bizim üstümüzde hakları çoktur; çünkü bizim sonumuzdan haber vermişlerdir.

Onlardan daha öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır Nefesleri taşa bile tesir eder.

(Fakat) belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.

Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar. Onların çektikleri meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha fazlaydı.

(IV/3196, 3197, 3318, I/3086, III/2931, II/285, 286, 811, III/2960, VI/3770, V/1534, IV/2009, 100)

52. RIZIK

Bu âlemde binlerce canlı, sıkıntısız hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.

Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde, ağaçta Hakk’a şükreder.

Bülbül “Ey duaya icabet eden Mevlâ! Rızık hususunda i’timadımız sana” diye hamd eyler.

Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat Hakk’ın ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi!

Rızık yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rab’lerinden rızıklanır, ferahlar” nimeti hazmedilir.

Gönlüne geçim kaygısını az koy! Sen kapıda oldukça rızkın da azalmaz.

“Rızkınız gökyüzündedir” âyetini duymadın mı Neden bu aşağılık yere saplanıp kaldın

Kendinize gelin; O’ndan isteyin, başkasından değil; suyu denizde arayın, kuru derede değil!

Açlık korkusunda, bu titreyiş de nedir Allah’a dayanmakla tok yaşanabilir pekalâ!

Doğan, rızkını padişahın elinden umduğu için bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.

Hikâye

Dünyada yemyeşil bir ada vardı; orada da yalnız başına obur bir öküz yaşardı.

Akşama kadar bütün ovada otlar, doyar; semirip şişerdi.

Gece olunca “yarın ne yiyeceğim” diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirirdi...

Sabah olunca ova yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.

Öküz, öküz açlığına tutulmuştu; akşama kadar tekrar bütün ovada baştan başa otlar, bitirirdi.

Derken akşam oldu mu tekrar açlık korkusuna düşer; bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan zayıflardı.

“Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim ” diye düşünür dururdu. Yıllardır, o öküz bu haldeydi işte.

“Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte yayılırım.

Hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam nedir ” diye düşünmez bile.

İşte nefis, o “öküz”dür, yeşil ova da “dünya”. Nefis ekmek korkusu ile daima zayıflar durur.

Sen nasıl rızka düşkün bir âşıksan, rızık da sahibine öyle düşkün bir âşıktır.

Dilesen de dilemesen de rızkın, senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır.

(I/2291-2293, 2295, 3872, II/0454, 1956, IV/1182, V/2854, I/2294, Hikâye: V/2855-2859, 2861-2864, 2866, 2400, 2402)

53. RUH VE BEDEN

Şu cismin içindeki mâneviyatsız can, şüphesiz, kın içindeki tahta kılıca benzer.

Gönül, seni gönül ehlinin semtine çeker; cisim ise su ve toprağa hapsetmek ister.

Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil! Beden bizden var oldu, biz ondan değil!

Dünya hissi bu cihanın, din hissi ise göklerin merdivenidir.

Bu hissin sıhhati, bedenin âfiyetindedir; o hissin sıhhati ise vücûdu harap etmededir.

Can yolu, cismi (önce) harap eder; sonra da o harâbeyi mâmur eder.

(Can yolu) bir bedenden başı kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder.

Aşağılık âlemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydi, var gözünü yüceliklere dik!

Sen, ten itibariyle hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün, hem gökte.

Can, hikmete, bilgilere; ten ise bağa, bahçeye, üzüme meyleder.

Can, yücelmeye, yükselmeye can atar; ten, kazanca, ota, yiyeceğe, içeceğe!

Cisme, o yücelikten bir nasib yoktur... Cisim, can denizinin karşısında bir damla gibidir.

Ruh, doğan kuşudur. Tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla baykuşlardan yaralanır.

Can, yücelere kanatlar açmada; ten, tırnaklarıyla yere sarılmada!

Can, beden kavgasından kurtulursa, beden ayağı olmaksızın gönül kanadıyle uçmaya başlar.

Beden, insanı besleme hususunda anaya benzer ama, sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Bedenin hasta oldu mu sana ilâç aratır; kuvvetlendi mi seni şeytanlaştırır, bir put haline sokar.

Şu sitemlerle dopdolu olan bedeni bir zırh bil; ne kışa yarar, ne yaza.

Köşk (beden) bir şey değildir. Onu yık; define, yıkık yerdedir a benim beyim!

“Evimi temizleyin” âyeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da hakikatte nur definesidir.

İnsanın asıl gıdası Allah nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değildir.

Fakat gönül hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece, gündüz bu suyu içmekte, bu toprağı yemektedir.

Keseyle, dağarcığın değeri içindeki altından dolayıdır. İçinde altın olmayan kesenin ne kıymeti var

54. SABIR

Feraset sahiplerinin iştahları sabradır; onlar sabretmek isterler. Helva ise, çocukların isteği bir şeydir.

Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır!

Sabır ilâcı, gözlerin perdesini yakar; göğüsleri gönülleri de yarıp açar.

Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.

Sabretmek, canının tespihleridir. Sabret, asıl doğru tespih odur.

Sabır, Sırat köprüsüne benzer; cennet ise diğer tarafta...

Allah, yüz binlerce kimya yarattı; ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi.

Arayan nihayet bulur. Kurtuluş, sabırdan doğar.

Ayın gece sabretmesi, onu apaydın bir hale kor. Gülün dikene sabrı, onun güzel kokulu bir hale gelmesine sebep olur.

Peygamberin münkirlere sabretmesi onları Allah hâsı yapmıştır...

Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki, onu sabretmek ve uğraşıp kazanmakla elde etmiştir.

Kimi aç, çıplak görürsen bu hali de onun sabırsızlığına tanıktır.

Ehil olmayanlara sabretmek, ehil olanlara cilâdır. Nerde bir gönül varsa sabırla cilâlanır.

Sabır kılavuzu, sana kanat olursa canın arş ve kürsünün ta yücesine kadar çıkar.

Mustafa (a.s.)’ a bak, sabrı burak edindi de, bu Burak, onu göklere çekti, çıkardı.

(I/1601, 1602, II/71, 600, 3145, 3147, III/1854, VI/595, 1408, 1410-1412, 2041, 3978, 3979)


55. SANAT VE SANATKÂR

Hiçbir ressam var mıdır ki, yaptığı resmi bir menfaat ümidi gözetmeden sadece resim yapmak için yapsın!

Hiçbir testici yoktur ki içine su konulmasını düşünmeden, sırf testi yapmak için bunu yapsın.

Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı, yalnız yazının güzelliğini göstermek için yazsın da okunmak için yazmasın!

Dünyada en aşağılık sanat bile hiç ustasız elde edilebilir mi

Her sanatın öncesi bilgidir, ondan sonra icrâ, amel gelir...

Ey akıl sahibi! Sanat öğrenmeye çalış; fakat o sanatı, ehil olan kerem sahibi, temiz bir kişiden öğren.

Kardeş, inciyi sedefin içinde ara, sanatı da ehlinden iste.

Bir adam derici olsa, bu sanatını yaparken kirli bir elbise giyse bu elbise onun zenginliğini, yüceliğini azaltmaz ki!

Demirci demir döverken yırtık-pırtık bir elbiseye bürünse, halkın nezdindeki itibarı eksilmez.

Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar; bir şey belleyip, öğrenme hususunda aşağılık bir elbiseye bürün.

Bilgi sahibi olmanın yolu sözle; sanat bellemenin yolu ise işledir.

Allah’ın sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne de yeryüzü gülerdi.

Fakat halk, kadın ve yemek sevdasından (kurtulup) nereden bu sanata bakacak, nereden Allah aşkına düşecek

Allah aşkıyla sarhoş olan kişiler, gördükleri sanatta kalmaz; bu sanattan sanatı yaratana yol bulurlar.

(IV/2881,2884, 2886, V/1054-1057,1059-1062, VI/1660,1662, 2374)

56. SAVAŞ VE BARIŞ

İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.

Sopa, mademki savaş ve kavga âletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!

Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.

Dar ve küçük bir cisimden, dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer.

Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.

Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.

Cihad, delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye Müminlere farz kılınmıştır.

Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!

Fakat elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini; yoksa yüzlerce zarara yol açar.

Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir. İster sulh çağında olsun, ister savaşta; bu, böyledir!

Bir hayâlden ürküp, hayâl gibi kaçan her yufka yüreklinin işi değildir savaş.

Savaş Türklerin işidir, kızların işi değil. Kızların yeri evdir, var git evinde otur.

Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun.

(I/3435, 2137, 2392, 2577-2579, IV/1439, 1434, 1435, 3248, V/3778, 3779, III/3625)

57. SEVGİ

Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı.

Sevgi, acıları tatlıya çeker, tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir.

Kahır ise, tatlıyı acılığa çeker. Acı ile tatlı bir arada bulunur, bağdaşır mı

Sevgiden tortulu, bulanık sular, arı duru bir hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur.

Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.

Bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki

Noksan bilgi nerden aşkı doğuracak Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.

Peygamber, “Akıllının düşmanlığı, câhilin sevgisinden yeğdir” dedi.

Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan O, sana o aklın onlarca fazlasını, hattâ yedi yüzünü ihsan eder.

Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.

Muhabbeti de Allah’ın sıfatı bil, aşkı da. Azizim, korku, Hakk’ın sıfatı olamaz.

Kur’ân’da “Onlar, Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz, “Allah da onları sever” sözüne eşittir.

(I/2436, 2580, 2581, II/1530-1533, 1877, VI/3236, III/4395, V/2187, 2186)



58. SÛRET VE MÂNA

İnsan dış görünüşle insan olsaydı Hz. Muhammed (a.s.)’le Ebu Cehil bir olurdu.

Ruhu, nur denizine gark olmuş kimseye, çirkin sûretin ne zararı olabilir

Addan ve harften geçmek istersen, hemen kendini kendinden tamamıyla arıt!

Kabuklardan kurtulmayan iç, ne illetten kurtulur, ne doktordan fayda görür.

Testinin şekliyle ne vakte dek oyalanıp duracaksın Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü!

Şekli-sûreti gördün, ama mânadan gâfilsin. Akıllıysan sedefteki inciyi bul!

Âlemdeki bu sedefe benzeyen kalıpların hepsi, can denizinden diridir.

Fakat her sedefte inci bulunmaz. Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak!

Onda ne var, bunda ne var Onu anla! Çünkü o değerli inci nâdir bulunur.

İnsanların ihtilâfı isimlerden meydana gelir; mânaya ulaşan ise esenliğe kavuşur.

Bu sûret kadehlerinden pek sarhoş olma ki, put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.

Ey zâhirperest! Git, mâna elde etmeye çalış. Çünkü mâna, sûret tenine kanattır.

Bil ki zâhirî sûret yok olur gider, fakat mâna âlemi ebedîdir, kalır.

(I/1019, 1023, 3458, III/3575, II/1021-1025, 3680, VI/3707, I/710, II/1020)


59. ŞEHVET ÂFETİ

Bil ki her şehvet, şarap ve afyon gibi akla perdedir. Akıllar, bunlarla hayrete düşer.

Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

Bu ateşi ne söndürür Hak nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine örnek yap!

Ki ödağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun.

Şehvet ateşi yakmakla eksilip bitmez. Yanmamakla güzelce eksilir, nihayet yok olur.

Zindanda mihnetlere düşen adam, bir lokmanın, bir zevkin yüzünden düşmüştür.

Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir; yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

Yüz binlerce iyi, güzel adı kötüye çıkarmıştır; yüz binlerce akıllı-fikirli kişiyi şaşkına çevirmiştir, şehvet.

Şehvet yemekten, içmekten meydana gelir. Az ye, az iç; yahut bir kadınla evlen de kötülüklerden kaç.

Şehvet, soyu-sopu üretmek için lâzım olmasaydı, Hz. Âdem, utancından kendini hadım ederdi.

Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara dokunan, pişmanlık bulur.

Çünkü bir hayâle şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.

Hayâle meylin yok mu O, senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikate yükselirsin.

Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın; o hayal de senden kaçar, gider.

Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yükseltsin.

Din erbabı şehvet ateşinden yanmaz; halbuki o, başkalarını tâ yerin dibine geçirmiştir.



Hikâye: Adam Arayan Kişi

Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi.

Bir herzevekil ona dedi ki: “A adam, kendine gel de öyle her dükkanı arayıp durma!”

Aydın günde kandille ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey

Adam deki ki: “Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir ”

Bir adam, “Şu pazar adamla dolu a hür kişi!” dedi.

Adam arayan dedi ki: “Bu iki yol ağzı, ana caddede, öfke ve hırs zamanında kendine sahip olan bir adam arıyorum.

Bunlar, insan değillerdir, sûretten ibarettirler. Bunlar, ekmek ölüsüdürler; şehvet öldürmüştür, bunları.

Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerde Bucak bucak, sokak sokak böyle bir adam arıyorum işte!”

Şehvetin esiri olan, Allah’ın rahmet, lütuf ve nimeti olmadıkça esaretten kurtulamaz.

(IV/3612, I/3699, 3701-3703, II/1839, V/1369, 370, 1373, 941, III/2133, 2134-2137, I/862, Hikâye: V/2887-2892, 2886, 2893, I/3817)

60. ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI

O düşman yok mu, o düşman Sizin atanıza da kin güttü de onu en yüce makamdan (edip), zindana attırdı.

Gönül satrancının şahını bile mat etti; onu cennetten çıkarıp belâlara uğrattı, maskara etti.

O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tâcını tahtını bile ek çabukluğuyla kapıverdi.

Onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Âdem, yıllarca zarı zarı ağladı.

Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman! Onun kafasına “La havle” kılıcını vurmaya bakın!

Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet etmeyin sakın!

Kendine gel, şeytan sana “Babasının canı” der; bu suretle o lâin, seni aldatır.

Çünkü o kadar çok oyunlar bilir ki, senin boğazında bir çöp gibi kalakalır!

Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir Mevki ve mal sevdası.

Şeytan, (insanları) azgınlık yoluna götürmede ısrar eder. Mürşid ise doğru yola götürmede…

Bu atalar sözü, âlemde söylenir durur: “Şeytanın canı azapta gerek.”

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde bulununca da başını yer, mahvedip gider.

Şeytanla melek, gayb perdesi ardında gizlice kötülükle iyiliği sana gösterir.

Ancak gözünün önünden gayb perdesi kalkarsa seni hayra, şerre sevk edenlerin yüzlerini görürsün.

(III/2848, 2849, 2852, 2853, 2856, 2857, II/128, 131, 132, IV/3589, VI/2363, II/2165, V/2989, 2990)


61. ŞÜKÜR

Allah’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek, “şükür” değildir.

Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre karşılık bu kadar nimeti kim verir

Bir koku alıp da şükrünü eda etmeyen, küfrân-ı nimette bulunur ve kendi burnunu yitirir.

Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni Sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.

Nimet, insana gaflet verir; şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet avla!

Şükretmeyenden güzellik de kaybolur, hüner de, sanat da. Artık bir daha ondan bir eser bile görünmez.

O küfür inadı, maymun âdetidir. Şu hamd ve şükür ise Peygamberin yoludur.

Nimet ve ihsanlarına karşılık Allah’a şükret, fakat sana ihsan eden kişiye de şükret, onun adını da an!

Allah kıyamet günü kuluna “Ne getirdin, sana verdiğim nimetlere karşılık ne yaptın ” der.

Kul der ki: “Yârabbi! Sana candan ve gönülden şükrettim. Çünkü o rızık ve ekmek, asıl-esas bakımından sendendi.”

Allah der ki: “Hayır! Sana bağışta bulunan kişiye şükretmediğin için, bana da şükretmedin.

Bir kerem sahibine zulmettin, sitemde bulundun. Halbuki onun yüzünden benim nimetlerime nâil olmadın mı ”

Şükret ve şükredenlere köle ol; onların huzurunda öl de ebedîlik bul!

(I/1525, III/2672, I/442, III/2896, 2897, V/997, VI/1829, 3256, 3259-3262, I/443)


62. TAHKİK VE TAKLİT

Yüz binlerce taklit ve istidlâl ehlini, pek cüzî bir vehim, şüpheye düşürür.

Çünkü taklitleri de istidlâlleri de, hattâ bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir.

Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile olsa hakikaten samandan ibarettir.

(Mukallit) kıldan ince söz söylese bile gönlünün, o sözden haberi olmaz.

Taklide düşen ney gibi feryat eder, ama o feryadı ancak dinlemek isteyen içindir.

Söz söylerken ağlasa bile habîsin maksadı, ancak tamahtır.

Ağlar da yanık sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerde, yırtılan etek nerde

Muhakkikle mukallit arasında çok fark vardır. Bu Davut gibidir, öbürü ses gibi!

Bunun sözleri yanıklıktan doğar, öbürüyse söylenmiş köhne sözleri belleyip nakleder.

Taklit bilgisi, satış içindir. Bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce satar.

Fakat hakikat bilgisine müşteri Allah’tır. O bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima parlar.

Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama, faydası yok.

Gerçi dünyanın değeri taklittir ama, her mukallit de sınanmada rüsvay olur.

(I/2125, 2126, II/484, 486, 490-494, 3265, 3266, V/2490, 4053)

63. TEDBİR

Akıllı o kişidir ki, dostlarının ölümünden ibret alır.

Allah’a şükürler olsun ki, bizi (dersler çıkaralım diye) helâk olan kavimlerden sonra getirdi!

Padişahlar padişahı, safâ denizi Peygamber ne güzel buyurmuştur:

“Cahilin sonradan göreceği şeyi akıllı kişiler önceden görür.”

İşlerin sonucu, başlarda gizlidir; ama akıllı kişi sonunu önceden görür.

Günaha dalıp, bunda ısrar eden kişi ise ancak iş ortaya çıkınca görür, anlar.

Madem ki ayıbı görmüyorsun, bari ihtiyatı elden bırakma, sele verme be hey inatçı!

İhtiyat nedir Her an, ansızın gelebilecek bir belâyı görmek

Uçan kuşun tuzağı görmeyip hapse düşmesine şaşılmaz.

Şaşılacak şudur ki, hem tuzağı görür, hem çiviyi görür de yine o tuzağa yakalanır;

Gözü açık, kulağı açık, tuzak önde... Yine de kendi kanadıyla tuzağa doğru uçar!

İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğul! Adam saçın, sakalın ağarmasıyla adam olmaz.

İblisten daha ihtiyar kim var Fakat aklı olmadığı için hiçbir şeye yaramaz.

Saç ağarması, ancak gözü bağlı ve dar görüşlü kişiye göre olgunluk alâmetidir.

İhtiyatta bulun, bu zehirli otu yeme! İhtiyata riâyet, peygamberlerin kuvvetinden, nûrundandır.

(I/3114, 3117, III/2196, 2197-2201, 1647-1649, IV/2163, 2164, 2166, III/214)



64. TEFEKKÜR

Kardeş, sen ancak o düşünceden ibâretsin. Geri kalan varlığın ise kemik ve deriden başka bir şey değildir.

Düşüncen mânevî, varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense, külhana lâyıksın.

Şu sayısız halka bak, hepsi de yeryüzünde bir düşüncenin (peşinde) sel gibi akmada.

Halk, o düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama, sel gibi cihanı suya boğar, alıp götürür.

Evlerin, köşklerin, şehirlerin, dağların, sahraların, nehirlerin hep ondan meydana geldiğini;

Denizdeki balığın denizin vücûduyla yaşadığı gibi, karanın, denizin, güneşin, göğün fikirle diri bulunduğunu görüyorsun da,

Neden körleşip ahmaklık ediyorsun Neden sence, ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi

Neden gözüne dağ büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük sanıyorsun.

Fikir ona derler ki bir yol açsın; yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin.

Kötü düşünceyi de zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar.

Gönülden de fikirler biter, gönlün nebatatı da fikirlerdir. Bu fikirler de gönüldeki sırları gösterir.

Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu donmuş fikre güneş yap!

II/277, 278, 1032, 1033, 1035-1038, 3207, V/0558, IV/1318, VI/1476)

65. TEVAZU VE KİBİR

Akıl ve zekâyı keskinleştirmek (çıkar) yol değildir; padişahın fazl u ihsânı, (gönlü) kırık kimselerden başkasını kaplamaz.

Çirkin ve sarı bir yüzün, nazı da çirkindir. Gözün hem kör, hem de hastalıklı oluşu müşküldür.

Baharların tesiriyle taş yeşerir mi Toprak ol ki renk renk çiçekler bitiresin.

Şükret, mağrur olma, ululanma; kulak ver, kendini hiç önemseme!

Bu ululuk (kibir), bil ki zehirli bir şaraptır. O şarapla (ancak) aptal kişi sarhoş olur.

Bu bizlik, benlik (davası), halkın merdivenidir. Halk, sonunda bu merdivenden düşer!

Kim merdivenin daha üstüne çıkarsa daha aptaldır. Çünkü düşünce onun kemikleri daha beter kırılır!

Hz. Âdem’in işlediği küçücük kusur, midesi ve şehveti yüzünden oldu. Fakat İblisin suçu, ululuktan ve mevki yüzündendi.

Âdem, çabucak tövbe etti; o melûn ise tövbe etmeye tenezzül etmedi.

Haddini bil de yukarılarda uçma. Uçma da kötülük çukuruna düşme!

Halk, makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır, hoşlanır!

On günlük yücelik için zillet çekerler; gam ve kederle boyunlarını iğ gibi ipince bir hale korlar.

Böbürlenerek başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!

(I/0532, 1907, 1911, 3257, IV/2747, 2763, 2764, V/520, 521, 2396, II/1104, 1105, IV/1850)



66. TÖVBE VE İSTİĞFAR

Hakk’ın kapısı rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da O’na âşıktır, yokluk da.

Tövbeye bir parlaklık gerekir; tövbeye de bir şimşek, bir bulut şart!

Gönül şimşeğiyle iki göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır

Atandan öğrensen ya; Âdem, suç işleyince hemencecik eşiğe geldi;
O gizli sırları bilen Allah’ı hâzır nâzır ve gördü de, iki ayak üstüne durup suçunun affedilmesini dilemeye koyuldu.

(Ama) dikkat et de “Tövbe eder, Allah’a sığınırım” diye cürümde bulunma, günah işleme!

Tövbenin batı tarafında bir kapısı vardır, kıyamete kadar açıktır.

O kapı, güneş batıdan doğuncaya dek açık kalacaktır; o kapıdan yüz çevirme!

Cennetin Allah rahmetine binâen sekiz tane kapısı var ey oğul! O sekiz kapıdan biri de tövbe kapısıdır.

Öbürlerinin hepsi de bazen açılır, bazen kapanır; fakat tövbe kapısı hep açıktır.

Tövbesiz ömür, baştanbaşa can çekişmedir. Hazır olan, kaçınılmayan ölüm, Allah’tan gafil olmaktır.

Ömür geçtiyse kökü bu demdir, tez ömür ağacını tövbe suyuyla sula!
Tövbe atı acayip bir attır. Bir anda şu aşağılık âlemden ta göğün üstüne kadar sıçrayıp çıkar.

(I/2445, II/1653, 1655, IV/324, 325, II/1652, IV/2504-2507, V/770, 2222, VI/0464)


67. USTA VE ÇIRAK



Dikkat et de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadan öğrenebiliyor mu

Hile ile kılı kırk yarar ama, usta olmadıkça hiçbir sanatı elde edemez!

Sır bilen ve haberdar olan üstada serkeşlik edersen, kabiliyetten de olursun!

Usta, hangi sanatta ün yapmışsa çırağı da o sanatta ilerler, meşhur olur.

Fakih üstadının yanındaki (öğrenci) da usûl okumaz, fıkıh tahsil eder.

Gramer hocasının talebesi de gramerci olur.

Hakikat yolunda yok olan üstadın talebesi ise, onun sayesinde Allah’ta yok olur, yokluğa erişir.

Nerede bir çıplak, bir yoksul görürsen bil ki, o da ustadan kaçmıştır.

Dünyada kim ustadan kaçarsa talihinden kaçar; bunu böyle bil!

Ticarette olgunlaşmamışsan, yalnız başına dükkan açma; yoğrulup ustalaşıncaya kadar birinin emri altına gir!

Bilgisiz kişi hocadan utanır, kalkar gidip yeni bir dükkân açar.

Ustana danışmadan açtığın o dükkân bil ki, kokmuş bir dükkândır. (…)

Ustadan sanatın dış yüzünü gördün, sevine sevine ustalığa kalkıştın.

Ustaya müracaat etmeksizin sanat öğrenip, dükkan açan kişi şehirde de alay konusu olur, köyde de!

(IV/1298, 1299, 3350, I/2829, 2831-2833, II/2588, 2591, 3455, VI/2364, 2365, V/1422, III/590)

68. VAHDET VE TEK RENKLİLİK

Zehirden ve şekerden vazgeçmedikçe nasıl vahdet ve birlikten koku alabilirsin

Sen, sıkı sıkıya ben’e, biz’e yapışmışsın. Bütün bu bozuk düzenler, bütün bu perişanlıklar, ikilikten meydana çıkıyor.

İki deme, iki bilme, iki çağırma. Kulu, efendisinde yok olmuş bil!

Bâkî renk, ancak Allah’ın rengidir. Ondan başka renkler, bil ki çan gibi iğreti ve takmadır.

Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek renklilik değildir. Belki o tek renk, deniz gibidir; ona dalanlar da balık gibi neşe içinde yaşamaktadırlar.

Karada gerçi binlerce renk bulunur ama, balıkların kurulukla savaşı vardır.

Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah ona benzesin!

Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan huzurunda secde ederler.

Zehirden de, şekerden de geçmedikçe vahdet bahçesinden nasıl kokular alabilirsin

Hocam, şaşı göz, bil ki tek göremez.

Bu ikilik, şaşı gözün görüşüdür. Yoksa evvel, âhirdir, âhir de evvel.

O duygularla birlik âlemini bil, eğer birlik âlemini diliyorsan o tarafa yürü!

(I/0498, 3012, VI/3215, 4711, I/502-505, 498, IV/2395, VI/819, I/3099)


69. VELİLER

“Allah gölgeyi nasıl uzattı” (âyeti) evliyanın nakşıdır. Çünkü velî, Allah güneşinin nuruna delildir.

Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme; Halil Peygamber gibi “Ben batanları sevmem” de!

Velîlerde Allah’tan öyle bir kudret vardır ki, atılmış oku bile yoldan geri çevirirler.

Allah, velîleri, âlemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirmiştir.

Hayvanlık mertebesi, nasıl insanlığa esir ve mağlupsa, bil ki;

İnsanlık mertebesi de Hakk’ın velilerinin elinde hayvan gibi mağluptur.

(Velî) kendi varlığından geçmiş, Allah ile dirilmiştir. Onun için ilâhî sırlar, onun iki dudağının arasından çıkıp durmadadır.

Her seçilmiş erin ayak bastığı toprağı, gözüne sürme gibi çek; o toprak gözünü hem yakar, hem aydınlatır.

Madem ki sen ne dalgıçsın, ne de denizci, aklına uyup da kendini denize atma!

Uyanık ol ki, velîler ‘zamanın İsrafili’dirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişir.

Allah’ın doğruluk makamında oturanlar, orayı yurt edinenlerin derecesi arştan da yücedir, kürsüden de, boşluktan da.

Gaybı adamakıllı bilen Allah’ın has kulları, can âleminde kalp casuslarıdır.

Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.

Onların cisimlerini nurla yoğurdular; onlar bu yüzden ruhu da geçtiler, meleği de.

(I/425, 426, 1669, III/1804, I/2494, 2495, III/3364, IV/3375, I/1607, 1930, 3499, II/1478, 2163, III/8)

70. YARDIMI ALLAH’TAN İSTEMEK

Zenginliği defineden, hazineden, maldan-mülkten değil Allah’tan dile; yardımı amcadan, dayıdan değil, Allah’tan iste.

Çünkü sonunda bütün bunları bırakıp gideceksin. Kendine gel de o zaman kimi çağıracak, kimden imdat isteyeceksin bir düşün!

Aslanlar gibi avını kendin avla! Yabancıya da yüzsuyu dökme, akrabaya da.

Başkasının arazisine ev yapma; kendi işini gör, yabancının işini değil!

Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek olduğu halde hâlâ şuraya-buraya koşup duruyor, ekmek istiyorsun.

Dizine kadar dereye girmişsin de kendinde değilsin; ondan-bundan su isteyip duruyorsun!

Peygamber (a.s.): “Allah’tan Cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme.

Kimseden bir şey istemezsen ben kefilim, cennete de girersin; Allah’a da ulaşırsın” buyurmuştur.

(Başkasına) yalvarmayı düşünme; artık o merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma!

Allah’ı düşün, onun huylarıyla huylan da emanetlerin zâyi olmaktan da emin olsun, eksilmekten de!



Hikâye: Borçlu bir adamın, cömert bir muhtesibin yardımını umarak onun yanına gitmesi

O garip, muhtesibin evine varınca onun öldüğünü söylediler.

Bu acı haberi duyan garip ağlamaya, sızlamaya başladı; sanki kendisi de muhtesibin ardından can veriyordu.

Aklı başına gelince düşündü ve dedi ki: “Yarabbi, suçluyum, halka ümit bağladım.

Muhtesip çok cömertti, ama cömertlikte hiç de senin eşin olamaz.

O külâh bağışlar, sen, akılla dolu baş verirsin. O kaftan verir, sen boy-pos ihsan edersin.

O altın verir bana, sen altın sayan el verirsin. O katır verir bana, sen ona binecek akıl.

O bana ışık verir, sen aydın göz. O meze verir, sen onu yiyecek kabiliyet.

O maaş verir, sen ömür ve yaşayış. Onun vâdettiği şey altındır, senin vâdettiğin, temiz şeyler.

O oda verir, sen gök ve yer verirsin. Senin yarattığın ovada onun gibi yüzlercesi yaşar, semirir.

Altın senindir; altını o yaratmadı ki! Ekmek senindir, ekmeği bağışlayan sensin.

Ona cömertliği, merhameti veren de sensin. Cömertlik eder de neşelenir; bu neşeyi, bu sevinci veren de sensin.

Ben onu kendime kıble edindim de asıl kıble edilecek makamı nasıl bıraktım ”

(V/1497, 1498, II/261, 263, V/1073, 1075, VI/333, 334, V/1675, VI/1419, Hikâye: VI/3116, 3121, 3124-3133)



71. YOKSULLUK

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki, Süleyman ancak yoksul adını takındı.

Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğunda derin, uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gider.

İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur.

Yoksulluk senin anlayacağın şey değildir, yoksulluğa hor bakma!

Çünkü yoksulların, mülkten, maldan öte ululuk sahibi Allah’tan pek büyük bir rızıkları vardır.

Yüce Allah âdildir; âdil nasıl olur da çaresizlere zulmederler

Birisine nimet, mal, matah verip öbürünü yansın diye ateşe atarlar mı

Böyle bir iş, Allah’tan, iki cihanı yaratandan umulur mu

“Elfakru fahri” (fakirlik övüncümdür) hadisi, saçma ve asılsız bir söz mü; bu sözde binlerce yücelik, binlerce naz ve nimet gizli değil mi

Sen de bir iki günceğiz yoksulluğu sına da yoksulluktaki iki misli zenginliği gör!

Yoksulluğa sabret, bu gamı, bu tasayı bırak. Çünkü ululuk sahibi Allah’ın yüceliği yoksulluktur.

Şu halde yoksullar, Allah cömertliğinin aynalarıdır. Hak ile bir olan ve varlıktan tamamıyla geçen hakiki yoksullar ise mutlak nur olmuşlardır.

... Halk, yoksulluktan korkar; ama boğazlarına kadar acı suya batarlar.

O yoksulluğu yaratandan korksalardı onlara yeryüzünde defineler aşikâr olurdu.

Eli bir şeye erişmeyen, elinde avucunda bir şey olmayanlar Allah’tan korkar, çekinir ve kendisini ibadete verirler; yoksulluk, işte bu yüzden daima övünülecek bir şeydir!

(I/986-988, 2352-2357, 2373, 2374, 2750, III/2205, 2206, 3281)

72. ZITLAR VE ÂLEMDEKİ MÜCADELE

Şu âleme baksan görürsün ki, baştanbaşa savaştan ibarettir. Zerre, zerreyle âdeta dinin kâfirlerle savaşması gibi savaşır durur.

Pisler, şu pisliklerini yapadursunlar, sular da pisleri arıtmak için savaşır.

Yılanlar zehir saçar; acıları, bizi perişan eder ama;

Bal arıları, dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları doldurur.

Zehirler, tesirlerini yapıp dururlar ama, panzehirler de hemen o tesirleri gideriverir.

Bir zerre sola doğru uçmaktadır, öbürü sağa doğru gidip arayacağını aramada.

Bir zerre yücelere çıkmada, öbürü baş aşağı düşmede; öyle durur gibi görünürler ama, onların savaşını bu durgunluk âleminde gör.

Fakat güneşte yok olan zerrenin savaşı, vasıftan, hesaptan dışarıdır.

Zerrenin kendisi de, nefesi de yok oldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır.

Onun kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden ‘Biz Allah’a dönenleriz’ sırrından.

Tabiat, iş ve söz bakımından cüzler arasındaki savaş, korkunç bir savaştır.

Fakat bu âlem de o savaşla durmadadır. Unsurlara bak da anla!

Bu gamlarla dolu olan bucağın aslı, o âlemdir. Her ayrılığın aslı buluşmadır.

(VI/36, 32-35, 37, 38 40-42, 46, 47, 60)


73. ZİKİR

Allah kadehi olmadıkça hevâ ve heveslerden nereden geçeceksin Ey Allah’a ait yalnız “Hu” ismine kâni olan!

Padişahımız bize “Allah’ı anın!” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde gördü de nur ihsan etti.

“Allah” adı temizdir; temizlik geldi mi pislik, pılını pırtısını toplayıp gider.

Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz.

Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.

“Allah’ı anın!” emrine uymak, herkesin işi değil; “Allah’a dön!” emrine uymak, her babayiğidin harcı değil!

Allah’ı an da gulyabânîlerin seslerini yok et. Nergis gibi olan gözünü bu kerkeneze karşı kapa!

Allah’ı anış suyuna dal, nefesini tut; sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden kurtul!

Allah’ı anışının makbul olması O’nun rahmetindedir. (…)

Onun namazına nasıl kan bulaşmışsa senin Allah’ı anışına da zan ve temsil bulaşmış!

Kan pistir ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki,

Allah’ın lütuf suyundan gayrı bir şeyle arınmaz, ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.

Bilgisiz adamın canı, bu duadan uzaktır. Çünkü “Yarabbi” demesine izin yok ki!

Zarara, ziyana uğrayınca Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de; yani ağzı da bağlı, gönlü de.

(I/3453, II/1715, III/186-188, IV/3072, II/754, IV/438, II/1797-1800, III/198, 199)


74. ZÜHD VE TAKVÂ

Bu dünya tuzaktır, tanesi de istek. Tuzaklardan kaç, onlardan yüz çevir.

Böyle hareket ettin mi yüzlerce ferahlık bulursun. Fakat istekten geçemedin mi fesatlıklara uğrarsın.

Madem ki sonunda mezara yöneleceğiz; tek olan Allah’a alışmamız daha iyi.

Yüzümüzü toprağa tutalım, ondan bittik, geliştik; neden gönlümüzü vefasızlara verelim

Allah diler ki, sen zahit olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin.

Zâhit, işin sonunu düşünür. Sonunda hesap günü halim ne olacak diye dertlenir.

Bu garezler, göze perdedir. Göze perde indi mi;

İnsanoğlu yukarı aşağı, onca şeyi göremez; “Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.”

Fakat bir adamın gönlüne güneşin nuru vurdu mu, onca yıldızın bir değeri kalmaz artık.

O sırları perdesiz olarak görür; mü’minle kâfirlerin ruhlarının ne makamlarda bulunduğunu seyreder.

Tuzağı yırt, taneyi yak; bu evin kapılarını aç.

Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse, dünya onun önüne çok, daha çok gelir.

Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar.

Dünya nedir Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir.

Mal ve para, baştaki külâh gibidir. Külâha sığınan ise, keldir.

Kıvırcık ve güzel saçları olan kişiye gelince: Külâhı giderse ona daha hoş gelir.

Kendinde göğe doğru çıkmağa bir meyil gördün mü hüma kuşu gibi devlet kanadını hemen aç!

Fakat kendinde yeryüzüne bir meyil gördün mü feryad et, ağlayıp inlemeyi hiç bırakma!

Akıllılar önceden feryad ederler, bilgisizlerse işin sonunda başlarına vururlar.

(Dünya) sana da vefa etmez, seni de terk edip gider; ona gönül verme. O senden vazgeçmeden, sen ondan vazgeçmeye çalış!

Dünya malı, zayıf kuşların tuzağıdır; Ahiret mülkü ise, yüce kuşların tuzağı!

Hakikatte sen, bu âlemin esirisin; canın, bu cihan hapsine düşmüştür. Öyle olduğu halde niceye bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın

Tut ki bütün doğuyu, batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farzet; çaktı ve söndü.

Ey gönüllü uyuyan, ebedî kalmayacak mülkü bir rüya gibi bil!...

Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun insan olsun, onu kim görse korkar.

Allah korkusu, hevânın ellerini bağlarsa, Hak aklın ellerini çözer.

Hizmetkârın âkil olursa, sana galip olan duygular da mahkûmun olur.

Kör gibi O’nun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!

O’nun eteği, emirdir, fermandır. O’ndan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam, ne bahtiyar bir adamdır!

(VI/0378, 379, 444, 447, 2872, V/4065, VI/2873, 2874-2876, 4658, I/0479, 982, 983, 2343, 2344, III/1620, 1621, 1622, 3699, IV/647, 652, V/3926, 3927, I/1425, III/1831, 1832, 3049, 3050)



BİBLİYOGRAFYA

Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Sırr-ı ney, I-II, Tahran, 1372 hş./1993

Can, Şefik, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, I- III, Ötüken Yay., İstanbul, 1997

Cevâhir-i Mesneviyye -Mesnevî’den Seçmeler- I-II, Ötüken Yay., İstanbul, 2001

Gölpınarlı, Abdülbaki, Mesnevî ve Şerhi, I-VI, 3. bs., Kültür Bak. Yay., Ankara, 2000

Hüseyn-i Vâ’iz-i Kâşifî, Lubb-i lubâb-i Mesnevî, Nşr. Sa’îd-i Nefîsî, Tahran, 1362 hş./1983

İsmâîl-i Ankaravî, Nisâbü’l-Mevlevî, SÜSAM, No: 45

İzbudak, Veled, Mesnevî, I-VI, 3. bs., MEB Yay., İstanbul, 1995

Muhammed Cevâd-i Şerî’at, Keşfü’l-ebyât-ı Mesnevî, İsfahan, 1363 hş./1984

Muhammed Sâdık-ı Râzî, Hulâsa-i Mesnevî, 1327hş./1948

Nicholson, Reynold A., The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, I-VIII, Leiden-Cambridge Univercity Pres, 1925-1940

Mevlâna Celâleddin Rûmî, Çev. Ayten Lermioğlu, Tercüman 1001 Temel Eser, trs.

Sâmiye Basîr-i Müjdehî, Ber bâmhâ-yi âsmân, Tahran, 1379 hş./2000

Tahirül Mevlevi, Şerh-i Mesnevî, I-XIV, İstanbul, 1963

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Beduzzamandan Ögütler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 11:12 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Beduzzamandan Ögütler

1- Bismillah her hayrın başıdır. Sözler - 5

2- Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Sözler -5

3- Herşey, Cenab-ı Hakk'ın takdiriyledir. Sözler - 468

4- Sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Mektubat - 227

5- Şu âlemde mü'minin mü'mine karşı en büyük yardımı dua iledir.Barla -247

6- Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Sözler -1 42

7- Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahibsiz bir hayvan değildir.Mes-- 44

8- Cesed-i insan; havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruh-u insan da namaza muhtaçtır. Sözler - 778

9- Zulme rıza zulümdür; tarafdar olsa, zâlim olur. Kastamonu L. - 207

10- Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar. Sözler - 355

11- Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Lem'alar - 152

12- Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Mesnevi - 130

13- Nasihat istersen, ölüm yeter. Mektubat - 282

14- Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Lem'alar - 209
15- Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez. Sözler - 269

16- Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Şualar -109

17- Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun! S - 271

18- Dünya seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel.Sözler - 204

19- Evet bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiç bir şey ağır gelmez. Mesnevi - 94

20- Zamanın geçti kabirden başka mekânın var mı? Mesnevi - 96

21- Ömür kuşu da şimşek gibi geçmekte olup, seni kabir yuvasında hemen hemen nerede ise yumurtlamak üzeredir. B.Mesnevi - 222

22- Şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Lem'alar -129

23- Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Lem. - 202

24- Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Mesnevi-119

25- Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise, herşey dosttur. Mektubat -282

26- "Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz." Lem'alar - 163

27- Kabre gideceğini bil, öyle hazırlan. Lem'alar - 207

28- Lezzetlerin zevalinden sonra kalan dumanları, günahlarıdır. Mesnevi - 71

29- Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Sözler -147

30- İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş.Sözler - 329

31- Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına dönmeli. Sözler -727

32- Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum, yani gönderiliyorum. Sözler - 325

33- Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil, yalnız yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz. Lem'alar -250

34- Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar,sevkiyat var. Lem'alar - 224

35- Merdane kabre bak, dinle ne taleb eder. Sözler -170

36- Kanaat eden, iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur. Mek. -282

37- Hased, hased edeni yakar. Uhuvvet Risalesi - 38

38- Hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil. Sözler - 273

39- Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Mesnevi-123

40- Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. Sözler -19

41- (Ölüm) ile cesed dağılır, ruh bâki kalır. İşarat-ül İ'caz - 183

42- Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Sözler - 31

43- Senin vücudun taştan, demirden değildir. Lem'alar - 208

44- Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalış . İhlâs Risalesi - 76

45- Hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Mektubat -71

46- Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Sözler -29

47- Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacakMek-173

48- Her müşkilat, (Allah'ın) kudretiyle hallolur. Mesnevi - 92

49- Ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor. Sözler - 87

50- "Lüzumsuz, geçici ve günahlı zevklerin âkıbeti, elemler ve teessüfler olmasından istemiyorum." Emirdağ L.- 264

51- Hastaların duasını alınız, onların duası makbuldür. Lem'alar -214

52- İmana gel, mükedder olma. (Allah) seni senden daha ziyade düşünür. Mesnevi -120

53- Yardım vasıtası zekâttır. İşarat-ül İ'caz - 45

54- Devlete intisab; hizmet etmek içindir. Maaş kapmak için değildir. A.Bediiye - 331

55- Mâzide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır. Mesnevi -137

56- Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider. Sözler - 273

57- İnsandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Lem'alar - 74

58- Dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Mesnevi - 130

59- Açılmaz düğümler, (Allah'ın) iradesiyle açılır. Mesnevi - 92

60- Devam etmeyen bir lezzette, hayır yoktur. B.Mesnevi- 563

61- (İnsan, " az çok, büyük küçük her şeyden, her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecektir." B.Mesnevi - 444

62- Semanın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Sözler - 602

63- İbadet, yaradılışın ücreti ve neticesidir. İşarat-ül İ'caz - 98

64- Şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır. Lem'alar - 275

65- Nefis, hizmet zamanında geri kaçar. Mesnevi - 208

66- Yapan bilir; Elbette bilen konuşur. Mektubat - 89

67- (Kabirde yatanların lisan-ı hâli Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz. Lem'alar - 199

68- (Âhiret imanı, ihtiyarlara der Merak etmeyiniz, Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Şualar - 225

69- Kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim mes'elesidir. L. - 173

70- Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır. Mektubat -283

71- (Allah), bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır. Şualar - 659

72- Ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükâfatlarInI göreceksiniz. Ş - 225

73- Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Lem'alar -160

74- Kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Barla L.- 97

75- Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Sözler -21

76- Herşey kader ile takdir edilmiştir. Öyle ise kısmetine razı ol ki, kolaylık üstünde kolaylık göresin. B.Mesnevi - 257

77- Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız. S. - 409

78- Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Lem'alar - 86

79- Sen her cihetten fakir ve O'na muhtaçsın. B.Mesnevi - 257

80- Senin şu fâni dünyana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. Mektubat - 227

81- Arkadaş, topraktan ve toprağa inkılab etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme! Mesnevi - 241

82- Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. Mesnevi - 220

83- Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin. Mektubat - 71

84- İnsan hayvan gibi yaşamamalıdır. Ve yaşamaz. Muhakemat - 139

85- Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir surette yüksel. Sözler - 679

86- Bil, Ey Aziz Kardeşim! Tefekkür, gafleti izale eder. Mes. -147

87- Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! Mesnevi - 130

88- Bir şey tamamiyle elde edilemediği takdirde, o şeyi tamamiyle terketmek câiz değildir. İşarat-ül İ'caz - 9

89- Şu kısa, fâni ömrünü . Bâki şeylere sarfet ki, bâki kalsın. Mesnevi - 182

90- Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Mek. -14

91- Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. Lem'alar -17

92- Ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede? Sözler - 28

93- Evet ümidvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır. Tarihçe-i Hayat -133

94- Devamı olmayan şeyde kalb için hakikî bir lezzet yoktur. B. Mesnevi - 257

95- Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış. Mektubat - 286

96- Kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. S.- 634

97- Cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Mesnevi - 118

98- Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Sözler - 170

99- Eğer Allah'ı buldunsa, bütün eşya senindir gör. Sözler - 220

100- Hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Mesnevi -109

101- Ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Gençlik R. - 112

102- (Kur'an mü'mine der Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşünSözler - 635

103- (Kur'an mü'mine der Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme. S. - 635

104- Fâniyim, fâni olanı istemem. Sözler - 221

105- Âcizim, âciz olanı istemem. Sözler - 221

106- En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler. Lem'alar - 213

107- Kur'an kalblere kuvvet ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Mesnevi - 127

108- Kendini başıboş zannetme. Sözler - 170

109- "Nekadar güzel yapılmış" de, "Ne kadar güzeldir." Deme. Gençlik rehberi - 143

110- Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında. Sözler - 205

111- Umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir. Mesnevi - 38

112- Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Mektubat - 225

113- Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi. Mektubat - 302

114- Büyük görünme küçülürsün. Sözler - 724

115- Merak ilmin hocasıdır. Sünuhat - 45

116- "Namaz, dinin direğidir." İşarat-ül İ'caz - 43

117- Şu vücud, sende vedia ve emanettir. Sözle r -213

118- (Dünya) misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Mesnevi - 43

119- Mal istersen, kanaat yeter. Mektubat - 282

120- Düşman istersen, nefis yeter. Mektubat - 282

121- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Mesnevi - 129

122- Nefis daima kötü şeylere sevkeder. Lem'alar - 275

123- Dünya bir gün bize haydi dışarı diyecek. Lem'alar - 208

124- Dünyaya ne için geldiğini öğren. Lem'alar - 208

125- Seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan. Lem'alar - 207


126- Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Sözler - 142

127- Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız. Sözler - 432

128- Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Barla L. - 66

129- Dünya seni terketmeden evvel, sen dünyayı terket. D.H. Örfi - 31

130- Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil. Mek. - 472

131- Misafir, yolunu düşünmeli. Nasılki bu odadan çıkacağım, . diğer bir gün de dünyadan çıkacağım. Lem'alar - 236

132- Nev'-i beşerin en büyük mes'elesi Cehennem'den kurtulmaktır. Şualar- 232

133- Bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir. Şualar - 662

134- Hakikî ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir. Şualar - 199

135- Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Sözler -145

136- Âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat'î ve şübhesizdir. Lem'alar - 310

137- (Dünya) bizi terketmeden, biz onu terke çalışmalıyız. Lem: 208

138- Ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Tarihçe-i hayat -: 555

139- Elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Tarihçe - 554

140- Hayat, teessürat ile tasaffi edip, teellümat ile cilalanarak kuvvet buluyor. B.Mes: 380

141- İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Lem'alar - 131

142- Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Lem'alar - 212

143- Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Lem'alar - 209

144- Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir. Lem - 212

145- Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Lem'alar - 214

146- Elbette biz başıboş değiliz. Sözler - 287

147- (Allah Kabirden sizi ihya edip, haşre getirip, huzur-u kibriyasında hesabınızı görecektir. Sözler - 116

148- Bediüzzaman diyor ki: "Bir zaman gelecek, herkes benim halime gıbta edecektir." Tarihçe-i hayat - 48

149- Ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Lem'alar - 86

150- Biz, hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakıyet, Cenab-ı Hakk'a aittir. Kastamonu L.- 88



151- Her şeyin iyisine bak!. Sözler -35

152- Helâl dairesi geniştir. Keyfe kâfi gelir. Sözler - 29

153- Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Mesnevi - 119

154- Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe.Mektubat - 79

155- Kur'an: Akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor.Söz - 446

156- "Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır." Sözler - 361

157- Kadere iman eden, gamlardan kurtulur. Şualar - 260

158- En büyük hata , insan, kendini hatasız zannetmesidir. Tarihçe-i Hayat - 72

159- Şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Lem - 88

160- Bu dünya eğer daimî olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasaydı . Ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Lem'alar - 208

161- Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Mes - 27

162- Bu insan zanneder mi ki, başı boş bırakılacak ve yarınki hesaba çekilmeyecek. B.Mesnevi - 70

163- Madem iman gibi hadsiz derecede kıymetdar bir nimet bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Lem'alar - 238

164- Seherdir ehl-i zenbin tevbegâhı. Sözler - 234

165- Uyan ey gözlerim vakt-i seherde. Sözler - 234

166- İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.S - 316

167- Allah'ın nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? T. H. - 9

168- Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır. Lem'alar - 125

169- Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. Lem'alar - 203

170- Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Sözler - 21

171- Tenbellikle namazı terkeden veyahud kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. İ. İ'caz - 43

172- Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Lem - 233

173- Bir saatin sanatkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur'an dahi, elinde kâinatı tutmuş öyle yapıyor. Mektubat - 190

174- (Tabiat), bir nakıştır, nakkaş olamaz. Lem'alar - 186

175- Dindaşlarınızla ittifak ediniz yani, ihtilafa düşmeyiniz. Lem'alar - 155

176- Şeytanın arkadaşları çoktur. A'sar-ı Bediiye: Münazarat

177- Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçiden daha hayırlıdır. Şualar - 336

178- Mâdem Allah var. Elbette âhiret vardır. Sözler -104

179- Milletin kalb hastalığı; za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir. H. Ş. - 86

180- İnsan ibadetine i'timad etmemelidir ve dâima ibadetinin artmasına çalışmalıdır. İşarat-ül İ'caz - 99

181- Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır. Mes-125

182- "Bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nâfile hükmünde" Kastamonu L.- 10

183- Bütün yıldızları elinde tutmayan, birtek zerreye Rab olamaz. Sözler - 591

184- (İnsan) Kusur etse, istiğfar etmeli. Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et .Âmin. Sözler - 29

185- Cenab-ı Hak herşeyden daha büyüktür. B.Mesnevi - 121

186- İnsan der: "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" Sen, de: "Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek." Sözler - 114

187- Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi o halketmiştir. Mektubat - 468

188- Bu zamanda en büyük ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır. Emirdağ L - 62

189- Bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara. Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Sözler - 671

190- Kur'an, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Mektubat - 388

191- Bu meydan-ı imtihanda olanlar, başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.Sözler - 52

192- "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti." Lem'alar - 236

193- Hastalığın faidelerini, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Lem'alar - 210

194- (İnsan), Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Sözler - 319

195- Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir. İşarat-ül İ'caz - 180

196- Bir derman, haddinden geçse, dert getirir. Mektubat - 475

197- Her vakit "Besmele"ye, . ihtiyaç vardır. Mesnevi - 231

198- Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Lem'alar - 210

199- Mâdem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. Emirdağ - 105

200- İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Lem'alar - 133

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Üzerimizde Hakkı Olanlar - İmam Zeynelabidin (k.s.)
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 10:34 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


Üzerimizde Hakkı Olanlar - İmam Zeynelabidin (k.s.)

Bil ki - Allah sana rahmet etsin- yaptığın tüm hareketlerde, durduğundaki sükûnetinde, kat ettiğin her merhalede ya da hareket ettirdiğin her uzvunda veya kullandığın her eşyada Allah?ın seni kuşatan üzerindeki hakları var. Bu hakların bazıları diğerlerinden daha büyüktür. Allah (c.c)?ın üzerindeki en büyük hakkı: Allah (c.c)?ın haklarından zatına karşı seni sorumlu tuttuğu haklardır. Tüm hakların temelinde bu haklar vardır. Hakların tümü bunlardan(Allah c.c?ın hakları) dallanır. Allah (c.c) tependen tırnağa tüm farklı organlarınla alakalı senin için üzerine sorumluluklar yüklemiştir.

- Allah (c.c) gözün için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) kulağın için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) dilin için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) ellerin için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) ayakların için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) miden için üzerinde hak yaratmıştır.
- Allah (c.c) cinsel uzvun için üzerinde hak yaratmıştır. Fiiller bu yedi uzuv ile olmaktadır.

Daha sonra Allah (c.c) üzerinde fiillerin ile alakalı haklar yaratmıştır.

- Namazın için üzerinde hak yaratmıştır.
- Orucun için üzerinde hak yaratmıştır.
- Sadakan (infak) için üzerinde hak yaratmıştır.
- Kurbanın için üzerinde hak yaratmıştır.

Fiillerin içinde üzerinde haklar vardır. Daha sonra haklar, senden üzerine hakların vacip olduğu bir başkasına intikal eder. Yöneticilerin üzerine haklar yükler. Allah (c.c) kendilerinden sorumlu oldukların ve akrabaların için üzerine haklar yükler. Bu haklardan da yeni birtakım haklar dallanmaktadır. Allah (c.c)?ın yöneticilerin hakkında seni sorumlu tuttuğu haklar üç tanedir. ?

Seni yönetenin hakkı, ilimde yönlendirenin hakkı ardından da efendinin ve tüm liderlerin hakları vardır. Allah (c.c)?ın seni sorumlu tuttuğu, kendilerinden sorumlu olduklarının hakları üç tanedir: Güç ve otoriten ile sorumlu olduklarının hakları, ilmin ile sorumlu olduklarının hakları - Cahil âlimin tabasıdır -, eşlerin ve cariyelerinden sahip olduklarının hakları. Akrabalarının yakınlık derecesine bağlı olarak değişen birçok hakları vardır. Allah (c.c) bu haklardan annenin sonra babanın, evladının, kardeşinin, ardından en yakınından en uzak akrabana kadar her kişinin haklarından seni sorumlu tutmuştur. Bu haklar: Sana ihsanda bulunan velinin hakkı, ikram eden efendinin (sahibinin) hakkı, iyilik edenin hakkı, namaza çağıranın (müezzin) hakkı, namazda sana imamlık edenin hakkı, sohbet arkadaşının hakkı, komşunun hakkı, dostunun hakkı, ortağının hakkı, malının hakkı, sana borç verip de isteyenin hakkı, içli dışlı olduğun yakınının hakkı, seni dava edenin hakkı, senin dava ettiğin kişinin hakkı, seninle istişare edenin hakkı, sana öğüt verenin hakkı, senden nasihat isteyen kişinin hakkı, sana nasihat edenin hakkı, senden büyük olanın hakkı, senden küçük olanın hakkı, senden bir şey isteyenin hakkı, senin kendisinden bir şeyler istediğin kişinin hakkı, sana söz veya fiili ile kast ederek ve ya etmeyerek kötülük ya da iyilik yapan kişinin hakkı, toplumun genelinin hakkı, zimmet ehlinin hakkı daha sonrada tüm durumların sebepleri ve bu sebeplerin farklılaşması oranında cereyan eden haklardır. Sorumlu tuttuğu kişilerin görevlerini yerine getirmede Allah (c.c)?ın yardımcı olduğu kişilere müjdeler olsun. Allah onu muvaffak kılmış ve haklarını eda etmesini sağlamıştır.

1- Allah (c.c)?ın en büyük hakkı: O?na şirk koşmaksızın ibadet etmendir. Eğer sen tüm samimiyetin ile bunu yerine getirir isen Allah (c.c) dünya ve ahiret işlerinde sana yeter ve bunlardan hoşuna gidenleri senin için muhafaza eder.

2- Nefsinin üzerindeki hakkı: Tüm benliğin ile Allah (c.c)?a itaatte bulunarak ve O?na sığınarak dilinin, kulağının, gözünün, elinin, ayağının, midenin, cinsel organını hakkını eda etmendir.

3- Dilinin hakkı: Onu müstehcen şeylerden koruman ve hayra alıştırmandır. Onun edepli olmasını sağlaman, din ve dünya için gerektiği ve faydalı ortamlar dışında kullanmamam, onu az bir kazanım ile zararından emim olunmayan faydasız, çirkin ve boş sözlerden uzak tutmandır. Kişinin akli olgunluk ziyneti ile olan örnek hayatı, dilinin güzelliğinden kaynaklanır. Azim ve Yüce olan Allah (c.c)?tan başka güç yoktur.

4- Kulağının hakkı: Kalbinde hayrı oluşturan ve ya üstün bir ahlak kazandıran güzelliklere kapı aralamadığı sürece kulağını kalbine giden yoldan uzak tutmandır. İşitmek: Kalbe giden, içerisinde hayır ve şerrin olduğu manalar barındıran sözün (kelamın) kapısıdır. Allah (c.c)?tan başka güç yoktur.

5- Gözünün hakkı: Sana helal olmayanlardan onu sakınman, kendisi ile bakışını kuvvetlendirecek bir ibret veya faydalanacak bir bilgi edinilecek konumlar dışında onu korumaya gayret göstermendir. Nitekim göz: Saygınlık ve itibar kapısıdır.

6- Ayaklarının Hakkı: Onlar ile sana helal olmayan şeylere yürümemen; sahibine hiçbir faydası olmayan gereksiz yollarda onu kendine binek edinmemendir. Ayakların seni taşıyan, din yoluna seni ileten kazancın/ödülündür. Allah (c.c)?tan başka güç yoktur.

7- Ellerinin Hakkı: Sana helal olmayan, uzattığında Allah (c.c)?dan ahirette karşılığını (cezanı) göreceğin; dünyada ise insanlardan kınayan bir dil ile karşılık bulacağın şeylere uzatmamandır. Allah (c.c)?in üzerine farz kıldıklarında cimrilik etmemendir. Nitekim sen onu helal olmayanlara karşı tutarak ve üzerine gerekli olmamasına rağmen elinin açık olması ile ona vakar ve izzet kazandırır. Eğer ellerin (alıp/vermende) olgunlaşır ve dünyada iken şeref kazanırsa ahirette onun için güzel bir karşılık gerekli olur.

8- Midenin Hakkı: Onu haramdan az veya çok hiçbir şeye mekân kılmaman, helalde ölçülü olman, onu bedenini güçlendirme sınırlarından çıkartıp zevkûsefa ve atalet sınırlarına sokmamandır. Ona açlık ve susuzlukta sahip olmandır. Sonuna kadar dolduran tıka basa yemek, tembellik, alıkoymak ve tüm yüce ve güzelliklerden bağını koparmaktır. Sahibini sarhoşluk seviyesine ulaştıracak derecesine su içmek, bayağılık, cahillik ve yüceliği gidermektir.

9- Cinsel organının hakkı: Sana helal olmayanlardan onu koruman ve gözünü sakınma fiilini bunu dayanak yapmandır. Nitekim gözün sakınması en büyük yardımcıdır. Ölümü çokça hatırlaman, Allah (c.c) ile nefsini tehdit etmen ve heybeti karşısında nefsini korkutman namusunu korumana yardımcı olur. Muhafaza ve destek Allah (c.c)?dandır. Ondan başka güç ve kuvvet yoktur.

Fiillerin Hakları:

10- Namazın Hakkı: Senin onu Allah (c.c)?a giden bir yol olduğunu ve namaz ile Allah (c.c)?ın huzurunda durduğunu bilmendir. Eğer namazı bu haliyle tanır ve bilirsen sana yaraşan: Boyun eğen, istekli, ürperen, korkan, umut besleyen, yoksun, yalvaran, huzurunda sükûnet ve tevazu ile durulanı yücelten, tüm uzuvlarıyla huşu içerisinde olan, yumuşak huylu, sinesinde Allah (c.c)?a en iyi şekilde yönelen olmandır. Seni kuşatan hataların ve seni yok etmeye çalışan günahlarından kurtulmayı Allah (c.c)?dan talep etmendir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

11- Orucun Hakkı: Oruç, Allah (c.c)?ın diline, kulağına, gözüne, cinsel organına ve midene koyduğu seni ateşten korumak için olan örtüdür. Hadis-i Şerif?te bu şekilde geçmektedir: ?Oruç ateşten koruyandır.? Eğer tüm hücrelerin orucun örtüsünde sükûnet bulursa umulur ki sen bu örtüye bürülü korunmuş olanlardan olursun. Yok, eğer sen bu örtü içerisinde sağa/sola gider ve de onu bazı uçlarından kaldırmaya kalkar Allah (c.c)?ın takva sınırları dışında şehvet ve güce seni çağıran helal olmayan şeylere bakarsan bu örtüyü parçalamak ve içerisinden çıkmaktan emin olamazsın. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

12- Sadakanın Hakkı: Onun Allah (c.c) katında ki hazinen ve şahide ihtiyacı olmayan emanetin olduğunu bilmendir(Sadakanın, alıcının eline ulaşmadan önce Allah (c.c)?ın haberdar olması ile alakalı geçen haberden dolayı Kıyamet gününde şahitliğe ihtiyacı yoktur). Eğer bu şekilde bilirsen Allah (c.c)?a vereceğin emaneti açıkta vermektense gizli bir şekilde vermen senin için daha güvenilir ve uygundur. Sana yakışan açıktan yaptığın bir iyiliği gizli bir şekilde yapmandır. Her halükarda sadakandaki bu iyilik senin ile Allah (c.c) arasında gizli kalır.Sadakandan Allah (c.c) katında emanet bıraktıklarının üzerine, görme ve duyma şeklindeki şahitlik ile açığa vurman gerekmiyor. Sanki şahitler ile açıktan verdiğin emanet Allah (c.c)?ın karşılığını vereceği gizliden verdiğin emanetinden daha güvenlidir. Daha sonra verdiğin sadakada hiç kimseye minnet etme. Çünkü onun sevabı nihayetinde sana dönecektir. Eğer minnet edersen Allah (c.c.)?ın seni minnet ettiğin kişinin konumuna düşürmeyeceğinden emin olamazsın. Çünkü sen bu konumda olmayı arzulamış olsaydın bu nedenden dolayı başkasına minnet etmezdin. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

13- Kurbanın Hakkı: Kurbanı sadece Allah (c.c) için sunman, O?nun rahmetini ve kurbanını kabul etmesini arzulamandır. Allah (c.c)?dan başkalarından bir beklentin olmasın! Eğer bu şekilde bir kurban sunarsan o zaman isteksiz/zoraki ve içten olmayan biri değil aksine kurbanını sadece ve sadece Allah (c.c) sunmuş biri olursun. Bil ki Allah (c.c) yarattıklarına zor değil kolayı arzuladığı gibi kendisine çetin olanlarla değil kolay olanlarla yönelmemizi ister. Bu şekilde alçak gönüllü olman, kibirli/kendini beğenmiş olmandan daha uygundur. Çünkü isteksiz ve zoraki tavırlar, kendini beğenmiş/kibirli insanların özelliğindendir. Alçak gönüllülük ve mütevazilikte isteksizlik ve mecburilik yoktur. Nitekim bu ikisi insanın tabiatında bulunan fıtri özelliklerdendir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

Yöneticilerin Hakları:

14 - Seni Yönetenin Hakkı: Onun için bir imtihan sebebi olarak yaratıldığını ve onun Allah (c.c)?ın senden üstün kıldığı güç ve otorite ile seninle imtihan olduğunu bilmendir. Ona nasihatte özverili olman; onunla zıtlaşmaman (tartışmamam ve muhalif olmaman ) üzerindeki onun haklarıdır. Allah (c.c) onu senden üstün kılmıştır. Onun haklarına dikkat et! Yoksa yaptıkların senin ve onun yok olmasına neden olur. Rızasını kazanmak için ona karşı alçak gönüllü ve yumuşak davran ki oda senden elini çeksin ve dinine zarar vermesin. Ona karşı sorumluluklarında Allah (c.c)?tan yardım iste. Ona karşı gururlu davranma (şeref ve üstülükte karşı çıkma, inat etme). Eğer böyle yaparsan ona isyan etmiş, kendine kötülük yapmış ve onu yıkıma sürüklemiş olursun. Seni yönetmesi konusunda ona yardımcı olman ve sana verilenler ile ona ortak olman gerekir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

15- İlimle Seni Yönlendirenin Hakkı: Onu yüceltmen, meclisine (ders halkası) saygı göstermen, iyi bir şekilde dinlemen, içtenlikle ona yönelmen gerekir. Aklını onun için (seni meşgul edecek şeylerden) boşaltman, anlayışını hazır hale getirmen, kalbini temizlemen, gözlerini hoşa gidenleri terk ve şehevi şeyleri azaltarak keskinleştirmen ile senin için kesinlikle gerekli olan bilgileri alma konusunda ona yardımcı olman Âlimin senin üzerindeki haklarındandır. Sana öğrettiklerinde bilgisi olmayanlardan biri ile karşılaştığında onun elçisi olduğunu hatırlaman ve en iyi şekilde o kişiye mesajını iletmen gerektiğini bilmen gerekir. Âlime ihanet etmemen ve eğer onun görevini üstlenirsen bu sorumluluğu yerine getirmen âlimin üzerindeki haklarındandır. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

16- Efendinin Üzerindeki Hakları: Onun hakları seni yönetenin hakları gibidir. Ancak efendin yöneticinin sahip olmadıklarına sahiptir. İrili ufaklı Allah (c.c)?a karşı yapılması gereken haklarından seni uzaklaştırması haricinde her şeyde ona itaat etmen gerekir. Kulların hakkı da senin ve onun hakkı arasına girer. Allah (c.c)?a karşı sorumluluklarını yerine getirdikten sonra efendine dön ve onun istekleriyle meşgul ol. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

17- Güç ve Otorite İle Yönettiklerinin Hakları: Senin onları üzerlerindeki üstünlüğün ile yönettiğini, onları yönetilen konuma sokanın zayıflık ve acziyetlerinin olduğunu bilmen gerekir. Allah (c.c) onları sana yönetilen kıldı, hükmünü uygulanır yaptı. Seni kendisi ile zayıflığını ve acziyetini giderdiğin kişilerin sana herhangi bir izzet ve kuvvet ile karşı gelmemeleri, büyüklüğün nedeni Allah (c.c)?dan başka hiç kimseden yardım isteyememeleri karşısında, seninde onlara merhamet, korumak, vakar ve hoşgörü ile davranman daha evladır. Sana kendisi ile boyun eğdirdiğin bu güç ve kuvvet üstünlüğünden verdiklerini bilirsen o halde şükretmen daha evladır. Kim ki Allah (c.c)? şükreder ise Allah (c.c) ona verdiklerini kat kat çoğaltır.

18- İlim İle Yönlendirdiklerinin Hakları: Allah (c.c)?ın sana ilimden verdikleri ile onlara hizmetkâr kıldığını, seni hikmet (bilgelik) makamlarından görevlendirdiğini bilmendir. Eğer Allah (c.c)?ın seni görevlendirdiklerinde başarılı olur, onlar için (hayırları) depolayan şefkatli bir dost, Allah (c.c) için kullarına nasihat eden ve ihtiyaç hissedildiğini gördüğünde elindeki mallardan çıkartıp veren karşılığını sadece Allah (c.c)?dan bekleyen sabırlı bir kul olursun o zaman sen iyi bir mürşit (yol gösteren), güvenilir bir umut kapısı (o kişinin hizmetkârı ve kendisinden ümit beklenilen yardımcı) olursun. Eğer de böyle yapmaz isen Allah (c.c)?a karşı hain, yarattıklarına karşı zalim olursun.

19- Nikâhla Sahip Olduğunun Hakkı: Allah (c.c)?ın, eşini sükûnet, rahatlık, sevecen ve koruyucu kıldığını bilmendir. Her ikinizin de eşinden dolayı Allah (c.c)?a şükretmesi, eşinin kendisine Allah (c.c)?dan bir nimet olarak verildiğini bilmesi, Allah (c.c.)?ın bu nimeti (eş) ile iyi geçinmesi, ikramda bulunması ve ona merhamet etmesi gerekir. Eğer senin onun üzerindeki hakların daha kapsamlı/zor ve de günah olmaksızın hoşlandığı ya da hoşlanmadığı noktalarda sana itaat etmesi gerekiyorsa (buna mukabil) olarak eşinin hakları ona karşı merhametli ve iyi davranılmasıdır. Eşteki sükûnet hali karşılanılması gerekli olan cinsel ihtiyacın giderilmesidir. Bu ise büyük bir iştir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

20- Sağ Elinin Sahip Olduğu (cariyen, hizmetçin) Kişinin Hakkı: Allah (c.c)?ın onu et ve kanından seni yarattığı gibi yarattığını bilmendir. Sen sadece ona sahipsin. Onu Allah (c.c) olmaksızın sen yaratmadın! Onun duymasını ve görmesini de sen yaratmadın! Onun rızkını da sen vermiyorsun! Fakat Allah (c.c) hizmetine sunduğu bu nimeti ile ihtiyacını giderdi; seni onun üzerine güvenilir kıldı, onu koruyasın ve onun ile iyi anlaşasın diye senin yanına emanet olarak bıraktı. Bu şekilde yediğinden yedirmen, giydiğinden giydirmen ve gücünün yetmediği şeylerde onu sorumlu tutmaman gerekir. Eğer onda hoşlanmadığın bir şey görürsen Allah (c.c)?a yönel ve onun bu halini değiştir; Allah (c.c)?ın kuluna zulmetme! Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

Akraba Hakları

21- Annenin Hakkı: Annenin seni kimsenin bir başkasını taşıyamayacağı bir şekilde taşıdığını ve hiç kimsenin bir başkasını doyuramayacağı kalbinin meyveleri ile seni beslediğini bilmendir. Kuşkusuz o seni kulağı, gözü, eli, ayağı, saçı, teni ve de tüm uzuvları ile korur; bundan dolayı da neşeli ve mutlu olur. Ta ki Allah (c.c) kudret eli ile seni ondan ayırıp gün yüzüne çıkartana kadar hamilelikte zorluklarına, açılarına, ağırlığına ve sıkıntılarına sağlığının bozulma tehlikesine rağmen tahammül etti. O seni yeryüzüne çıkartan, aç kalırken seni emziren, çıplakken seni giydiren, susuzken susuzluğunu gideren, ter kan içerisinde sana gölgelik olan, senin için üzüntüsü ile feryadı figan eden ve uykusuzca geceleyerek seni uyku ile dinlendirendir. Annenin karnı senin için bir mekân, kucağı sığınak, göğüsleri pınar, vücudu bir barınaktır. Annen senin için dünyanın zorluklarına karşı (sıcağına) sana zarar gelmesin diye (serinliği için) göğüs gerer. Allah (c.c)?ın yardımı ve rızası olmaksızın güç yetirilemeyecek bu zorluklara katlanması karşısında annene şükranlarını sun.

22- Babanın Hakkı: Bil ki o asıldır; sen onun bir dalısın! O olmasaydı sen olmazdın! Kendinde hoşuna giden her ne görürsen bil ki üzerindeki bu nimetin aslı babandır! Allah (c.c)?a hamt et! Bundan kolayı şükret! Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

23- Çocuğunun Hakkı: Bil ki o, sendendir! Ve o hayrı ve şerri ile dünyada iken sana tabidir. Sen onun güzel bir şekilde eğitiminden, rabbine onu yönlendirmenden ve sana karşı itaatkâr olması için ona yardım etmeden sorumlusun. Bunlara göre sevap alır ve cezalandırılırsın. Dünyada iken onun ile alakalı iyi bir eserin ortaya çıkarılması için dengeli bir şekilde davran. Çocuğun iyi bir eğitimi için senin ile onun arandaki mazeretin rabbine olsun. Yaptıklarının karşılığını Allah (c.c)?dan bekle!

24- Kardeşinin Hakkı: Bil ki o, senin uzattığın elin, sırtını dayadığın dayanağın, güvendiğin şeref ve izzetin, kendisinden güç aldığındır. Onu Allah (c.c)?a karşı işlenecek günahlarda kendine silah edinme. Allah (c.c)?ın hakkı ile zulüm için onu kendine dayanak etme. Kendine kötülüğü dokunduğunda onu bundan kurtarmak için, düşmanına karşı destek için, şeytanları ile arasında engel olmak için yardımını ondan esirgeme! Nasihatinden mahrum etme, onun için Allah (c.c)?a yönel. Eğer tüm bunlardan sonra rabbinin yolunu tutar, Allah (c.c)?a iyi bir şekilde yönelirse bu onun için en hayırlı yoldur. Eğerde bunu yapmaz ise o halde sen Allah (c.c)?a yönel; Allah (c.c) senin için ondan daha lütufkârdır.

25- Velayetini Elinde Bulunduran Ve Sana İkramda Bulunan Efendinin Hakları(Velayet: Yardım ve zafer, mal, sevgi ve sadakat ve de akrabalık ile): Senin için malını harcadığını, köleliğin zillet ve korkusundan hürriyetin izzet ve muhabbetine seni çıkartıp kurtardığını, mülkiyet esaretten kurtarıp özgürlüğünü sağladığını, üzerindeki kulluk zincirlerini kırdığını, izzetin ferah ortamını sağladığını, kahır (derin üzüntü) zindanından seni çıkartıp zorlukları senden defettiğini bilmendir. Sana karşı insaflı ve adil davrandığını, dünyayı sana açıp istediğini yapabileceğin bir ortam sağladığını, esaretini giderip rabbine kulluk imkânı sunduğunu ve tüm bu yapılanlarla malının eksilmesine katlandığını bilmendir. Bil ki hayatın ve ölümün ardından akrabalarından sonra üzerinde hak sahibi olmaya en layık olan odur. Seni destekleme, imdadına yetişme ve Allah (c.c) katında sana yardımda bulunması noktasında en çok hak sahibi de odur. Sana ihtiyacın olduğunda yardımına koş kendini ona tercih etme.

26- Kendisinden İstifade Etmeye Devam Ettiğin Kölenin Hakkı: Allah (c.c)?ın seni onu koruyucu, yardımcı ve güvenilir bir kale ve onu sana rabbinle aranda vesile ve sebep kıldığını da bilmendir. Kölenin seni ateşten koruması ona yaraşandır. Bu şekilde ahirette ondan sana bir sevap vardır. Eğer akrabası yoksa dünyada malından onun için infak ettiklerin ve ter türlü ihtiyaçlarını gidermen karşılığında onun mirasından hak sahibi olursun.Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

27- Sana İyilikte Bulunanın Üzerindeki Hakkı: Ona teşekkür etmen, iyiliğini hatırlaman, onun hakkında övücü/güzel sözleri yayman ve Allah (c.c) ile aranda onun için yapacağın dualarında samimi olmandır. Bu şekilde yaparsan kuşkusuz sen gizlide ve açıkta ona şükranlarını sunmuş olursun. Eğer yaptığına bir fiille karşılık verme imkânı bulursan (hiç beklemeksizin) bunu yap. Böyle bir imkânın olmaz ise bunun için imkân kolla, araştır ve karşılığını verebilmek için kendinde fırsatlar oluşturmaya çalış.

28- Müezzinin Üzerindeki Hakkı: Onun sana Rabbini hatırlattığını, nasibine çağırdığını ve de Allah (c.c)?ın seni sorumlu tuttuğu farzı (namazı) eda etmen için en büyük yardımcın olduğunu bilmen ve ona bunlardan dolayı şükranlarını sunman gerekir. Sana iyilik yapan kişiye karşı nasıl teşekkür ediyorsan aynı şekilde ona da teşekkür etmen gerekir. Eğer sen evinde bundan dolayı kuşku içerisindeysen bil ki Allah (c.c) kendi işinde kuşku duymaz! Şüphesiz onun sana verilmiş Allah (c.c)?dan bir nimet olduğunu anladın. Her halükarda Allah (c.c)?a hamd ile O?nun nimetiyle (müezzin ile) dostluğunda iyi ol! Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

29- Namazında İmamın Hakkı: Onun Allah (c.c) ile arandakilerde elçilik ve Allah (c.c)?a ulaşma görevini üstlendiğini bilmendir. O senin yerine konuştuğunda sen onun hakkında konuşmadın, sana dua ettiğinde sen ona dua etmedin, senin için istediğinde sen onun için istemedin. Allah (c.c)?ın huzurunda durma endişesinden, hesap verme sıkıntısından seni kurtarırken, sen onun için böyle bir şey yapmadın. Eğer tüm bunlarda bir kusur işlerse bu onun eksikliğidir; sen bunlardan sorumlu değilsin. O günahkâr ise sen bu günahta ona ortak değilsin. Senin onu dokunan bir iyiliğin yoktur. Varlığı ile varlığını koru; namazı ile namazını yücelt. Sen bunları yaparak ona teşekkür etmiş olursun. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

30- Sohbet Arkadaşının Hakkı: Ona şefkat kanatlarını germen, yumuşak olman, konuşma esnasında adaleti gözetmendir. Ona baktığında dikkatini hemen ondan ayırma, konuştuğunda onun anlaması için çalış! Eğer sen onun yanında oturduysan kalkma konusunda tercih hakkın vardır. Yok, eğer o senin yanında oturdu ise o halde tercih hakkı onundur, onun izni olmaksızın kalkma. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

31- Komşunun Hakkı: Yokluğunda ve varlığında şeref ve onurunu koruman, her halükarda ona yardımcı olman ve destek vermendir. Açığını arama ve öğrenmek için onun kötülüğünü araştırma. Eğer de iraden dışında onun bir ayıbını öğrenirsen tavır takınma; bilakis onun için kuvvetli bir kale ve güçlü bir örtü ol! Haberi olmadığı esnadaki konuşmalarına kulak asma. Zor anlarda onu teslim etme, nimet verildiğinde ona haset etme, ufak hatalarını bağışla, sana karşı bir cahillik yaptığında alçak gönüllülüğünü ondan esirgeme, onun için emniyetli olmayı terk etme, onun hakkındaki kötü söylentileri bertaraf et, ona kötü öğütte bulunanın tuzaklarını geçersiz kıl ve onunla iyi geçin. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

32- Arkadaşının Hakkı: Mümkün olduğunca her fırsatta ona karşı ahlaklı/erdemli ol! Eğer böyle yapamaz isen en azından ona karşı insaflı ol. Onun sana ikram ettiği gibi sende ona ikram et. Onun seni koruduğu gibi sende onu koru. Onunla aranda ikram konusunda seni geçmesin! Eğer seni geçerse karşılığını ver! Dostluk ve sevgiden hak ettiği şeylerde ihmalkâr olma Ona nasihatte, korumanda ve rabbine karşı ibadette destekçi ol. Rabbine karşı günahlardan yapmak istemediği şeylerde yardım etme konusunda kendini mecbur hisset. Bu şekilde sen onun için bir rahmet olursun; azap değil. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

33- Ortağının Hakkı: Yokluğunda ona yetmen; hazır bulunduğunda eşit davranmandır. Kararlarında onun düşüncesi olmaksızın azmetme, onunla müzakerede bulunmaksızın kendi görüşün ile iş yapma. Malını koru, irili ufaklı hiçbir şeyde ona ihanet etme.? Allah (c.c)?ın eli iki ortağın elinin üzerinedir? haberi bizlere bildirildi ise o halde neden birbirimize ihanet edelim. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

34- Mal/Mülkün Hakkı: Helal olmaksızın onu almaman, helalliği dışında onu infak etmemendir. Yaratılış amacından saptırma, hakikati dışında onu kullanma! Eğer mal Allah (c.c)?dan ise sadece ona mahsus kıl ve onu Allah (c.c)?a giden bir yol edin! Malı sana faydası olma ihtimali olmayacak bir kişiye vererek onu kendine tercih etme! Belki o senden çıkan bu mal ile iyilik yapmaz ve onu rabbine itaatte kullanmaz. Bu şekilde sen ona yaptıklarında destekçi olmuş olursun. Senin malınla yaptıkları onun nazarında iyi olabilir. Kendi ilahını (Allah (c.c)dışında) razı etmede bu şekliyle malı kullanır. Sen ise kötü fiiller üzerine inşa edilen her şeyle birlikte günah, hüsranlık ve pişmanlık üstlenirsin. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

35- Alacaklının Hakkı: Eğer verebilecek bir konumda isen borcunu eda etmen, ihtiyacını gidermen, onu başkasına muhtaç etmemen ve borcunu ertelememen gerekir. Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyuruyor: ? İmkânı olanın borcunu geciktirmesi zülümdür. ? Eğerde veremeyecek bir durumda isen güzel söz ile gönlünü al, iyi bir şekilde iste, sevecen bir üslup ile karşılık ver! Malını almakla beraber birde kötü muamelede bulunma! Bu senin için gerekli olanlardır. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

36- Samimi Olduklarının Hakkı(dost, ortak, sohbet arkadaşı vb.): Onu aldatmaman, dolandırmaman, ona yalan söylememen, ihmal etmemen, ihanet etmemem ve düşmanın dostunu hiçe sayıp bağlarını kopardığı gibi seninde onunla bağlarını koparmamandır.

37- Senden Davacı Olanın Hakkı: Eğer iddia ettiği doğru ise delilini boşa çıkarmaya çalışmaman ve davasının iptali için uğraşmam gerekir. Nefsine muhalefet etmen, ona hâkim olman ve hiç kimsenin şahitliği olmaksızın senin ona şahit olman gerekir. Bu, Allah (c.c)?ın üzerindeki hakkıdır. Eğer de iddia ettiği batıl ise yumuşak davran, onu öfkelendirme, yeminleşmeyi talep et, Allah (c.c)? anma ile hiddetini gider. Boş ve gereksiz konuşma! Bu düşmanın senden hiddetini gidermez. Aksine onun günahını üstlenirsin. Yaptıkların ile sana olan öfkesi çoğalır. Çünkü kötü söz şerri doğurur; iyi ise kötülüğü silip yok eder. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

38- Davalı Olunanın Hakkı: Eğer iddia ettiğin hak ise münakaşalarında davayı sonuçlandırabilmek için haddinden fazla konuşman davalı katında mesele ile ilgili yanlış bir anlamaya sebep olabilir. Hüccetini yumuşak bir şekilde oltaya koy, süre tanı, açılamaları tam olarak yap, iyilik ve ikramını en iyi şekilde sun! Dedi, denildi vb. sözler ile davalı ile tartışmalarında delilini meşgul etme! Yoksa delilinin bir kıymeti kalmaz ve senin için dayanak olmaktan çıkar.

39- Seninle İstişare Yapanın Hakkı: Eğer aklına bir şey gelirse ona nasihat etmede çaba sarf et. Nasihatin onun konumunda olduğunda yapacağını bildiğin öğüt kapsamında senden bir lütuf ve sıcaklık olsun. Yumuşaklık yalnızlığı yok eder; sertlik sıcak ortamı yabancılaştırır. Eğer aklına bir görüş gelmez ise onu, düşüncesine saygı gösterdiğin ve kendin için razı olduğun birine yönlendir, ilet! Bu şekilde hayırdan herhangi bir şey eksiltmemiş, nasihatini ondan saklamamış olursun. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

40- İstişare Ettiğin Kişinin Hakkı: Senin ile aynı fikirde olduğunda onu töhmet altında bırakma! Kuşkusuz bunlar düşünceler ve insanların farklı görüşlerini sundukları serbest tasarruf alanlarıdır. Eğer onun görüşünü beğenmez isen bu noktada seçme hakkın olsun. Fakat onun kendisi ile istişare yapabileceğin birisi onduğunu düşünüyor onu töhmet altında bırakmak caiz değildir. Eğer seninle aynı görüşte ise Allah (c.c)?a hamt et ve şükranlarını sunarak kardeşinden bunu kabul et. O sana istişare etmek için gelirse ona bir benzeri ile karşılık vermek için fırsat kolla. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

41- Nasihat İsteyenin Hakkı: Onun hakkı, kaldırabileceği oranda kulağına hoş gelecek bir şekilde, bilgin kapsamında hak ettiği nasihat görevini eda etmendir. Söyleyeceklerinde akli kapasitesinin anlayacağı bir dille konuş. Her aklın, söylenenden anladığı ve anlamadığı bir kapasitesi vardır. Senin metodun merhamet olsun! Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

43- Nasihat Edenin Hakkı: Sineni ona açman/ yumuşak olman, gönülden yönelip nasihat pınarlarından içmen, nasihatini anlamak için kulak kesilmen sonrada onu düşünmendir. Eğer nasihatinde isabetli olursa bundan dolayı Allah (c.c)?a şükret, ondan kabul et ve nasihatiyle yetin! Eğer isabetli olmaz ise ona yumuşak davran, töhmet etme! Çünkü seni nasihatinden mahrum etmediğini bilirsin. O sadece hata ettiğini yapmıştır. Ancak ithamı gerektirici bir duruma şahit olursan boş ver; her halükarda onun bu yatıklarından herhangi bir şeyi önemseme. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

43- Büyüğün Hakkı: Onun yaşına ihtiram etmendir. Eğer fazilet ehlinden ise İslam dinindeki önceliği sebebiyle dininin yüceltilmesidir. Tartışma esnasında karşılık vermemendir. Yolda onu geçme! Ona öncülük etme! Ve de onu küçümseme! Eğer sana karşı bir patavatsızlık yaparsa tahammül et! Yaşıyla beraber dininin hakkı ile ona ikramda bulun. Yaşın hakkı İslam?ın hakkı kadar önemlidir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

44- Küçüğün Hakkı: Ona merhametin, eğitmen, öğretmen, onu af etmen, küçüklüğünün kötülüklerini örtmendir. Bu şekilde yapman onun tövbe etmesini sağlar. Onu idare etmen ve inadına karşılık vermemendir. Kuşkusuz bu onun olgunlaşmasını sebep olur.

45- İsteyenin (dilenci vb.) Hakkı: Eğer yanında var ve onun ihtiyacını gidermeye güç yetirebilirsen ihtiyacını gidermendir. İçerisine düşmüş olduğu konumdan dolayı ona dua etmen, isteklerinde ona yardım etmendir. Doğruluğunda şüpheye düşer, suçlu olduğunu hisseder de yakinen bilemez isen belki de bu şeytanın bir hilesidir. Şeytan seni nasibinden engellemek ve rabbine yanaşmak ile senin arana girmek ister. İsteyen kişinin bu kusurunu örtbas ederek bırak ve iyi bir şekilde gitmesini sağla. Eğer sende onun suçlu olduğu ağır basarda buna rağmen istediğini verirsen kuşkusuz senin bu yaptığın yüce hasletlerdendir.

46- Kendisinden İstenilenin Hakkı: Veren kişinin verdiğini teşekkür ile kabul etmen, iyilik ve keremini bilmendir. Vermez ise onu engelleyen geçerli bir mazeret araştır ve hüsnü zan besle. Eğer o vermemiş ise bil ki kendi malını vermemiş olur. Kişiyi kendi malı ile kınanmaz ve azarlanmaz! Eğer de vermemekle zulüm etmiş ise; Muhakkak ki insan çokça zulmeden ve nankörlük edendir.

47- Allah (c.c)?ın Seni Birinin Eli İle Mutlu Ettiği Kişinin Hakkı: Eğer o bunu kastederek yaptıysa öncelikle Allah (c.c)?a şükret daha sonrada yaptığının karşılığında ona teşekkür et. İyilikte senden önce davranması sebebi ile ona karşılığını ver; vermek için fırsat kolla! Eğer de kastetmeksizin iyilikte bulunursa Allah (c.c)?a şükret ve bu iyiliğin ondan olduğunu bildiğin için o kişiye teşekkür et. O, bu iyiliği sadece sana yaptı. Eğer bu Allah (c.c)?ın sana lütuf sebeplerinden bir sebep ise onu hoş karşılaman ve bundan sonra o kişiye hayır temenni etmen gerekir. Nereden olursa olsun, kastetmese dahi nimetin sebeplerinde bereket vardır. Allah (c.c) dışında hiçbir güç yoktur.

48- Sana Mahkeme Kararında Söz Veya Fiil İle Aleyhine Hüküm Verdiren Kişinin Hakkı: Eğer bunu kastederek yaparsa senin onu yaptığı şeyden dolayı affetmen daha uygundur. Bu onu yaptıklarından vazgeçtirir ve kendisi gibi olanlara iyi muamelede bulunmasını sağlar. (Allah (c.c) şöyle buyuruyor)- bu ayetten-: ?Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur ?. (Şura suresi:41) -şu ayete kadar-?bu, üstün davranışlardandır?.(Şura suresi:43), ?Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.?(Nahıl suresi:126) .Bu kasıtlı yapılanlar için geçerlidir. Eğer kasıt söz konusu değil ise ona karşı üstün gelmeye çalışmamakla adaletsizlik yapmış olmazsın. Yaptığı hata karşısında sen kasıtlı olarak karşılığını (iyi bir şekilde) vermiş, ona iyi davranmış ve gücünün yettiği oranda kibarlık ile karşılık vermiş olursun.

49- Halkının Genelinin Hakkı: İçerinde (gönlünde) onların esenlik ve afiyetlerine yer vermen, merhamet kanatlarını germen, kötülük yapanlara yumuşak davranman, onlarla iyi geçinmen, aralarını bulman, kendisi ve sana iyilikte bulunana teşekkür etmen halkının üzerindeki haklarındandır. Halktan birinin sana iyiliği: Eziyet edici elini geri çekmesi, sen olmaksızın kendine yetmesi ve sana sıkıntı vermemesidir. Davetinle onların tümünü aydınlat, desteğinle onlara yardım et! Onları hak ettiği mertebelere koy. Yaşlı ise baba yerine, çocuk ise evlat yerine, ikisi arasındakileri kardeş yerine koy! Her kim sana gelir ise ona incelik ve merhamet ile davranacağına söz verdir. Onu kardeşin kardeşini ziyaret ettiği gibi ziyaret et.

50- Zimmet Ehlinin Hakları: Onlar hakkında ki hüküm: Allah (c.c)?ın kabul ettiklerini kabul etmen, Allah (c.c)?ın zimmet ve anlaşmalarından onlar için gerekli kıldıklarına karşı vefalı olman, kendileri için istedikleri ve kendilerini sorumlu kıldıkları meselelerde onları Allah (c.c)?a havale etmendir. Muamelelerde onlarla senin aranda olanlar hakkında kendinle ilgili olarak Allah (c.c)?ın hükmettiği şeyler ile hükmetmen gerekir. Seninle onlara zulüm arasında Allah (c.c)?ın zimmet gözetimi ve Hz. Peygamber (s.a.v)?in ahde vefası bulunsun! Kuşkusuz O (s.a.v) bizlere şunu iletti: ? Kim anlaşmalı olan birine zulmederse ben ona hasım olurum.? Allah (c.c)?dan kork! Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

Seni kuşatmış olan bu elli haktan hiçbir şekilde bağımsız olamazsın. Bu haklara uyman, yerine getirebilmek için çalışman ve onlar hakkında yüceler yücesi Allah (c.c)?a sığınmak gerekir. Allah (c.c) dışında hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Hamd âlemlerin rabbi olan Allah (c.c) adır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz.Ali´nin(k.v.) Hz.Hasan´a (r.a.) Sordukları
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 10:32 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


Hz.Ali´nin(k.v.) Hz.Hasan´a(r.a.) Sordukları

Ebu´l-Ferec b. Muafa b. Zekeriyya el-Harirî, Haris el-Aver´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Ali, mürüvvet hususunda oğlu Hasan´a bazı sorular sordu:

- Ey oğulcuğum, doğruluk nedir

- Babacığım, doğruluk, kötülüğü iyilikle savmaktır.

- Şeref nedir

- İnsanlarla iyi geçinmek ve suçu üstlenmektir.

- Mürüvvet nedir

- İffetli olmak ve kişinin malını İslah etmesidir.

- Alçaklık nedir

- Az mala ilgiyle bakmak ve önemsiz denecek az miktardaki mâl ile dahi yardımı esirgemektir.

- Kınanmaya vesile olacak şey nedir

- Kişinin kendi nefsini koruması ve ailesinin gizli hususlarını açı­ğa çıkarmasıdır.

- Cömertlik nedir

- Darlık ve genişlik zamanında eli açık olmaktır.

- Cimrilik nedir

- Elindeki malı harcamayı israf savman, harcadığını da telef etmiş olduğuna inanmandır.

- Kardeşlik nedir

- Zorlukta ve rahatlıkta vefalı olmaktır.

- Korkaklık nedir

- Dosta karşı cüretli olmak, düşmandan ise geri durmaktır.

- Ganimet nedir :

- Takvalı olmaya rağbet göstermek ve dünyada zahid olmaktır.

- Hilim nedir

- Öfkeyi yutmak ve nefse hakim olmaktır.

- Zenginlik nedir

- Az da olsa Cenâb-ı Allah´ın insana verdiği kısmete razı olmaktır. Zira zenginlik, gönül zenginliğidir.

- Fakirlik nedir

- Kişinin nefsinin her şeye arzu duymasıdır.

- Güçlülük nedir

- Aşın bir kuvvete sahip olmak ve insanların en kuvvetlisini yen­mektir.

- Zillet nedir

- Sözü yerine getirme anında korkup panik göstermektir. Cür´et nedir

- Akranlara muvafakat etmektir.

- Külfet nedir

- Seni ilgilendirmeyen şeyleri söylemendir.

- Onur nedir

- Vermen gerekeni vermendir ve suçluyu affetmendir.

- Akıl nedir

- Muhafaza edilmesini istediğin her şeyi kalbin muhafaza etmesi­dir.

- Cehalet nedir

- İmamına düşmanlık etmen ve ona laf çevirmendir.

- Övgü nedir

- Güzel şeyleri yapmak, çirkin şeyleri terketmektir.

- Akıllılık nedir

- Ağırbaşlı olmak ve yöneticilere şefkatli olmaktır. İnsanlara karşı kötü zan beslemekten kaçınmaktır.

- Şeref nedir

- Kardeşlere uymak ve komşuları muhafaza etmektir.

- Beyinsizlik nedir

- Alçaklara uymak, adi kimselerle arkadaş olmaktır.

- Gaflet nedir

- Mescidi terk etmen ve fesatçıya itaat etmendir. ´

- Mahrumiyet nedir

- Sana sunulan payını almamandır.

- Efendi kimdir

- Malda ahmaklık edip ırzını önemsemeyen kimsedir. Kendisine sövülür, ama cevap vermez. Aşiretinin işlerini yürütmek hususunda devamlı çalışır, yerinden ayrılmaz.

Bundan sonra Hz. Ali, Hasan´a şöyle dedi:

- Ey oğulcuğum! Ben, Rasûlullah (s.a.v.)´m şöyle buyurduğunu işittim:

"Cahillikten daha şiddetli bir fakirlik, akıldan daha faziletli bir mal, kendini beğenmişlikten daha şiddetli bir yalnızlık, istişareden daha gü­venli bir destek, tedbir gibi bir akıl, güzel ahlak gibi bir asalet, çekingen­lik gibi bir vera7, tefekkür gibi bir ibadet ve haya gibi bir iman yoktur. İmanın başı sabırdır. Konuşmanın afeti yalandır. İlmin afeti unutmak­tır. Yumuşak huyluluğun afeti sefihliktir. İbadetin afeti ara vermektir, şerefin afeti iddia ve tekebbürdür. Cesaretin afeti taşkınlıktır. Cömert­liğin afeti başa kakmaktır. Güzelliğin afeti gururluluktur. Sevmenin afeti övünmektir." Hz. Ali, daha sonra söyle dedi:

"Ey oğulcuğum! Gördüğün bir adamı asla küçümseme. Eğer senden yaşça büyükse onu baban say. Eğer yaşça emsalin ise, o senin kardeşin­dir. Eğer yaşça senden küçükse onu oğlun say."

İşte Hz. Ali, mürüvvetle ilgili olarak oğluna bu gibi sorulan sormuş ve yukandaki tavsiyelerde bulunmuştu."

Kadı Ebu´l-Ferec dedi ki: Bu haberdeki hikmetler ve bol faideler, dikkat edip ezberleyen kimse için yarar sağlayıcıdır. Nefsini bu gibi şey­lere uyup terbiye eden, süsleyen, tehzib eden kimseler için sayılamaya­cak derecede menfaatlar vardır. Mü´minlerin emiri Ali´nin rivayet ettiği ve peygamberden naklettiği hususlarda akıllı, bilgili, bilge kimseler için mutlaka hıfzedilip ezberlenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken hususlar vardır. Bu tavsiyelere uyup kabul eden kimse şanslıdır. Bu yolda yürüyen kimseler mutluluğa ermiştir..

Asmaî, Utbî ve Medainî ile diğerlerinin anlattıklanna göre Muavi-ye de buna benzer sorulan Hz. Hasan´a sormuş, o da yukardakilere ben­zer cevaplar vermiştir.

Ali b. Abbas et-Taberanî dedi ki: Ali´nin oğlu Hasan´ın yüzüğünün üzerinde şöyle yazılı idi.

"Elden geldiğince ölmeden önce takvalı olmaya bak. Çünkü ey yiğit ve delikanlı kişi, ölüm mutlaka sana gelecektir. Sevinip kendinden geç­mişsin, gönül dostlannın, mezarlarda çürümüş olduklarını sanki gör­müyorsun."

İmam Ahmed b. Hanbel, Hz. Hasan´ın, oğluna ve kardeşi oğluna şu tavsiyelerde bulunduğunu rivayet etmiştir: "İlim öğrenin. Bugün siz, milletin küçüklerisiniz ama yann büyükleri olacaksınız. Ezberleyeme-diğiniz hususlan yazın."

Muhammed b. Sa´d, Amr el-Asam´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Hasan´a dedim ki:

- Şu Şiiler, Hz. Ali´nin kıyamet gününden Önce dirilip geleceğini id­dia ediyorlar!

Hz. Hasan, bana şu cevabı verdi:

- Vallahi yalan söylüyorlar! Bunlar Şii değildirler. Eğer Ali´nin kı­yametten önce tekrar dünyaya geleceğim bilseydik, onun zevcelerini başkalarıyla evlendirmez ve malını da paylaşmazdık."

Abdullah b. Ahmed, Sefine´den rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Halifelik benden sonra otuz senedir." O esnada mecliste bir adam hazır bulunuyordu, şöyle dedi: "Bu otuz senenin altı ayı, Muaviye´nin halifeliğine dahil olmuştur. îşte bu aylar oradan gelmektedir ve Ali´nin oğlu Hasan´a bey´at edilmiştir. Ona 40.000 veya 42.000 kişi bey´at et­miştir."

Salih b. Ahmed dedi ki: Babamın şöyle dediğini işittim: "Hasan´a 90.000 kişi bey´at etti. O, halifelikten çekildi. Muaviye ile barış yaptı. Onun döneminde bir fincan kan dahi akmadı."

îbn Ebi Heyseme, Vehb´in babası Cerir´in şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Ali öldürüldüğü zaman Kûfelüer, onun oğlu Hasan´a bey´at etti­ler. Ona itaat edip babasından daha çok sevdiler."

İbn Ebi Heyseme, İbn Şevzeb´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Ali Öldürüldüğü zaman Hasan, Iraklıların başında cepheye gitti. Muaviye de Şamlıların başında cepheye gitti. İki taraf karşı karşıya gel­diler. Hasan savaşmak istemedi. Muaviye ile bey´atlaştı. Yalnız kendi­sinden sonra oğlu Ali´nin veliahd kılınmasını şart koştu. Bu barış yü­zünden taraftarları Hz. Hasan´ı eleştirerek: "Vay mü´minlerin başına gelen utanca!" dediler, Hz. Hasan da onlara şu karşılığı verdi: "Utanıla­cak hale düşmek, Cehennem´e düşmekten daha iyidir."

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Ahmed el Bedevi Hazretlerinin Talebesine Vasiyeti
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 10:30 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


Ahmed el Bedevi Hazretlerinin Talebesine Vasiyeti

Ahmed-i Bedevî hazretleri talebesine şöyle vasiyette bulundu

"Ey Abdül´âl! Dünyâ sevgisinden sakın. Zîrâ sirke saf balı bozduğu gibi dünyâ sevgisi de sâlih ve iyi amellerini bozar. Yetimlere, şefkat, çıplaklara elbise giydirmekle merhamet, açları doyurmakla himâye, garipleri zayıfları ikrâm ile korumak âdetin olsun. Bu işlerin Allahü teâlâ katında kaybolmaz.

Ey Abdül´âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O´nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O´nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; "(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!" buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.


Ey Abdül´âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelse, bunun için sakın sevinme! Gıybet ve dedi-kodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni, zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver.


Ey Abdül´âl! Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sakınmak, harama bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allahü teâlânın emirlerine uygun yaşamak, Allahü tealâyı hiç unutmamak, âhirette başa gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dikkatli olmaktır.


Ey Abdül´âl! Yolumuz, Kur´ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine, bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelenleri yanında gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.


Ey Abdül´âl! İlmi olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi, yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teâlâ katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı, Allahü teâlâdan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet´te yeri yoktur.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Alaaddin-i Attar Hazretlerinin Öğütleri
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 08:19 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


Alaaddin-i Attar Hazretlerinin Öğütleri

Tasavvuf yoluna giren ve bu yolda ilerlemek isteyen sâlikin, talebenin durumu ve yapacağı işler hakkında:

"Bu yola taklîd ederek girenin, birgün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum."

"Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi şöyledir: "Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; "Bu elbise falan kimsenindir." diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi."

"Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir."

"Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya.


Kabir ziyâreti hakkında:

"Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk´ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk´a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir."

"Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; "Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz." buyurdu.


Allah adamları ile sohbet hakkında:

"Allahü teâlânın velî kulları ile sohbet etmek öbür âlemin işlerini yürütmeye yarayan aklı artırır."

"Allahü teâlânın velî kullarını hergün, iki günde bir kere görmek bırakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile."


Gönülde Allahü teâlânın sevgisini bulundurmak hakkında:

"Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, şu üç şeyden boş olmamalıdır. 1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyı sessiz sessiz zikretmeyi, anmayı sağlamak, 3. Kalb hallerini gözetmek.

"Gönüle Allahü teâlânın düşüncesinden başkasını koymamaya çalışmak zordur. O gönüle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaşmak ise, mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadı."

"Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri araştırmaktır. İyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir."


Alâeddîn-i Attâr hazretleri vefâtına yakın talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki:

"Birbirinize sığının! Her işte yolunuz, dînî ölçülere bağlılık olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir. Bu sünnete riâyet edin, umûmî ve husûsi şekilde ona devâm ediniz! Eğer bu yolda sebât ve istikâmet gösterirseniz, bir ânda büyük derecelere kavuşursunuz. Hâlinizin dâimâ yükselişte olması lâzımdır."

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Abdullah Dehlevî (k.s.) ve Namaz
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 08:17 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Abdullah Dehlevî (k.s.) ve Namaz

Namazı cemâatle kılmak ve tumânînet (rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû´dan sonra kavme (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında celse (dik durma) yapmak bizlere Allah ın Peygamberi tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdıhân, bu ikisinin vâcibliğini, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmanın vâcib olduğunu ve bilerek yapmayanın namazı tekrar kılmasını bildirmiştir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vâcibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükûunda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamânında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur.


Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur´ân-ı Kerîm okumak, tesbîh söylemek (yâni sübhânallah demek), Rasûlüllah Efendimiz e salavât söylemek, günahlara istiğfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allah-u Teàlâ dan isteyerek O´na duâ etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da ka´dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır.


Namaz kılmak, mîrâc gecesi farz oldu. O gece mîrâc yapmakla şereflenen, Allah-u Teàlâ nın sevgili Peygamberine uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, Allah-u Teàlâ ya yaklaştıran makamlarda yükselir. Rasûlüllah Efendimiz; "Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır." buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; "Allah-u Teàlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor." demektir. Bir hadîs-i şerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!" buyrudu ki; "Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur." demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer emirlerini daha çok kaçırır. Îmânı olmayan kimsenin Cehennem ateşinde sonsuz yanacağını Peygamber Efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allah-u Teàlâ nın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Ateşte sonsuz yanmak ne demektir Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşte yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketten kurtulmanın çâresini arar. Bu ise, çok kolaydır. "Allah-u Teàlâ nın var ve bir olduğuna ve Muhammed AS ın O´nun son peygamberi olduğuna ve O´nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak" insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır.


Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketten kurtulma çârelerini aramıyorum, derse, buna deriz ki: İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor Elbet vesîka gösteremeyecektir. Senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, Sonsuz olarak ateşte yanmak felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı Azıcık aklı olan kimse bile böyle felâketten sakınmaz mı Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı ..


Abdullah-ı Dehlevî, ömrünün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. İbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki: Şu şiiri okuduğum zaman Allah-u Teàlâ vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleşiyorum. Gerçi ihtiyârım, kalbim hasta, dermansızım, Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim. Yâni; her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecâlsiz olsam da, hakîkî sevgilinin aşkı ve O´na kavuşma isteğinin cilvelerini gördükçe gençleşirim.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz.Ali´nin (r.a.) Hz.Hasan´a Verdiği Öğütler
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 08:15 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok


Hz.Ali´nin (k.v.) Hz.Hasan´a Verdiği Öğütler

Zaman(ın kahrını) ikrâr eden, ömrü sönmeğe yüz tutan, kadere boyun eğen, dünyayı yeren, ölüler mahallinde yurt edinen, yarın da oradan göçüp gidecek olan fâni babadan; erişilmeyecek şeyleri arzulayan, yok olup gidenlerin yolunu tutmuş olan, zamanın rehini, musibet oklarının hedefi, dünyanın kulu, gurur taciri, ölümün esiri, gam ve hüzünlerin arkadaşı, hastalıklara ve afetlere maruz olan, arzularına mağlup düşen ve ölenlerin yerine halife olan oğluna.

Dünyanın benden yüz çevirip zamanın bana karşı serkeşlik etmesi, ahiretin ise bana yönelmesi; beni, başkasını düşünmekten ve ardımda kalanları hatırlamaktan ve onları önemsemekten alıkoydu. Halkın dertleri değil, yalnızca kendi derdim beni sarınca, artık fikir ve isteğim değişti ve işimin gerçeği bana aydınlandı, bu ise beni şakası olmayan bir ciddiyete ve yalan lekesi dokunmayan bir doğruluğa sevketti. Senin, vücudumun bir parçası, hatta vücudumun bütünü olduğunu gördüm; sana bir musibet gelse bana gelmiş olur, sana ölüm gelip çatsa bana çatmış olur. Bu sebeple, senin işlerin (sorunların), kendi işlerim gibi beni ilgilendirmeğe başladı; onun için ölsem de, kalsam da, yardımcın olsun diye sana bu vasiyetnameyi yazdım.

Oğlum, ben sana Allah´tan çekinmeyi (ilahî takvayı), devamlı olarak Allah´ın emirlerine itaat etmeyi, O´nu anmakla kalbini onarmayı ve O´nun ipine (Kur´an´a) sarılmayı tavsiye ederim. Eğer ona (Kur an a) sarılırsan, artık seninle Allah arasında ondan daha sağlam bir bağ olamaz!

Kalbini öğütle dirilt; zahitlikle öldür; yakinle (tam inançla) kuvvetlendir; ölümü anmakla alçalt; fani oluşuna ikrar ettir; dünyanın feci olaylarıyla basiret sahibi kıl; zamanın saldırısından, gecelerin ve gündüzlerin kötü geçişinden çekindir. Göçüp gidenlerin haberlerini ona sun, senden öncekilerin başlarına gelenleri hatırlat; onların yurtlarında ve bıraktıkları eserler arasında gez ve ne yaptıklarına, nereye konduklarına ve nereden göçtüklerine bak. Göreceksin ki, onlar dostlarından ayrılmış, gurbet diyarına inmişlerdir. Onların yurduna (geldin mi) şöyle seslen: Ey ıssız diyar, ehlin nerede Sonra onların kabirlerinin başına git ve şöyle hitap et: Ey çürümüş cesetler ve birbirinden dağılmış organlar, içinde bulunduğunuz bu diyarı nasıl buldunuz

Ey aziz oğlum, yakında sen de onlardan biri gibi olacaksın; öyleyse konağını ıslah et, ahiretini dünyana satma.

Bilmediğin şey hakkında konuşmayı ve üzerine düşmediği halde söz söylemeyi terket. Sapıklık olacağından korktuğun bir yola girme; çünkü sapıklık şaşkınlığından sakınmak, korkunç belalara duçar olmaktan daha iyidir. Marufu emret ki, maruf ehlinden (iyilerden) olasın. Kötülüğü elinle, dilinle önle ve kötü iş yapanlardan bütün çabanla uzaklaş. Allah yolunda hakkıyla cihat et; bu uğurda hiç bir kınayıcının kınaması seni tutmasın (yolundan alıkoymasın). Nerede olursa olsun, hakka ermek için güçlüklerin en şiddetlilerine korkusuzca atıl. Dinde fakih (anlayış ve kavrayış sahibi) ol; nefsini sabretmeye alıştır. Bütün işlerde Allah´a sığın ki, tam koruyan bir koruyucuya ve tam güçlü bir savunucuya sığınmış olursun. Rabbinden bir şey dilerken ihlaslı ol; çünkü vermek de vermemek de O nun elindedir. Hayrı çok dile; vasiyetimi iyice anla; önemsemeyerek yanından geçme. Çünkü sözün hayırlısı fayda verenidir. Bil ki, fayda vermeyen bilgide hayır yoktur; neşredilemeyen[1] bilgiden de faydalanılmaz.

Ey oğlum, senin olgun bir yaşa ulaştığını, benim ise zaafımın (günden güne) arttığını görünce, gönlümdekileri sana söylemeden ecelim gelir, yahut bedenimin zayıfladığı gibi görüşümde de bir zayıflık olur, yahut da bazı galip gelen heva ve hevesler veya dünya fitneleri benden önce sana gelip çatar da sen de buyruk dinlemez serkeş deve gibi olursun endişesiyle sana birtakım hasletleri vasiyet etmeye koyuldum. Çünkü gencin kalbi ekilmemiş alana benzer; oraya ne ekilirse tutar, boy atar. Ben de kalbin katılaşmadan ve aklın meşgul olmadan seni edeplendirmeye çalıştım ki, tecrübe edenlerin senin yerine arama ve sınamasını yüklendikleri gerçekleri tam kesin bir kararla karşılayasın. Böylece arama zahmetinden kurtulur, deneme zorluğundan da muaf olursun. İşte bizlerin, peşi sıra gittiğimiz şeylerin (bilgilerin) [AY1] [AY2] kendisi sana gelmiş; bazen bize karanlık (ve gizli) olan şeyler sana apaçık ve gün ışığına çıkmıştır.

Ey oğlum, ben her ne kadar öncekiler gibi ömür sürmediysem de, onların yaptıklarına baktım, haberleri hakkında düşündüm, geriye kalan eserlerini gezip gördüm. Öyle ki onlardan biri gibi oldum; hatta onların yaşayışlarından bana ulaşan haberler bakımından onların ilkinden sonuncusuna kadar, onlarla ömür sürmüşe döndüm. Sonuçta, hallerinin durusunu bulanığından, faydalısını zararlısından ayırt ettim; senin için ise her işin en seçkinini, en güzelini seçtim; açık olmayanını senden uzaklaştırdım; senin durumunun şefkatli bir baba olarak beni de ilgilendirdiğini görünce daha genç olup tertemiz bir kalbe ve iyi niyete sahip olduğun bir vakitte seni terbiye etmeye (eğitmeye) karar verdim. Bu uğurda önce Allah´ın kitabını ve te vilini, İslam şeriatını ve hükümlerini, helal ve haramını sana öğretmekle başlayıp bundan öteye (başka bir konuya) geçmemeye karar verdim. Sonra insanların, ihtilafa düşmelerine sebep olan heva ve heveslere, onların kapıldığı gibi senin de kapılmandan korktum. İstemediğim halde seni tembih ederek bu konuda da senin işini sağlamlaştırmak, seni helak olmayacağından emin olmadığım bir işe bırakmaktan daha sevimli geldi bana. Allah Teâla´nın seni doğru yolu bulmanda ve maksadına ermende başarıya ulaştırmasını dilerim. Bu nedenle bu vasiyetimi senin için yazdım ve bununla birlikte bu konuyu sağlamlaştırmaya koyuldum.

Ey aziz oğlum, vasiyetimden uyacağın şeylerin bence en sevimlisi, Allah´tan çekinmen, ilahi farizaları eda etmekle yetinmen ve senden önce gelip geçen atalarının ve dindaşlarından salih kişilerin yolunu tutmandır. Çünkü senin bakıp durumunu gözden geçirdiğin gibi onlar da kendi durumlarına bakıp dikkat ettiler; senin düşündüğün gibi onlar da düşündüler; sonra aldıkları netice onları, bildiklerini almaya ve mükellef olmadıkları şeylerden kaçınmaya sürükledi. Ama eğer nefsin, onların bildikleri gibi bilmeden onların sünnetini kabul etmeye hazır olmazsa, bu ilimleri anlama ve öğrenme yoluyla talep et, şüphelere düşerek, husumetleri çoğaltarak değil. Böyle bir işe girişmeden önce Allah´tan bu uğurda yardım iste; seni muvaffak kılması için O´na yönel; seni şüpheye sokacak ve sapıklığa sevk edecek her şüpheli işi terket. Gönlünün arılığa ulaşıp da kabul etmeye hazır bulunduğuna, düşüncenin kâmil olup toplanarak bu yolda tek bir amaca sahip olduğuna yakin ettiğinde sana açıkladığım şeylere bak; eğer sevdiğin şekilde düşüncen henüz halisleşmemişse bilmelisin ki, geceleyin gözü görmeyen kimse gibi bilmeden adım atmaktasın. Bilmeden adım atan ve hakla bâtılı birbirine karıştıran birisi dini dileyen olamaz. Bu durumda el çekip durmak daha doğrudur. Bu konuda ilk ve son sözüm şudur:

Sana kendi ilahımı, senin ilahını, senin ilk ve son babalarının ilahını, göklerin ve yeryüzü ehlinin Rabbini layık olduğu ve sevdiği bir şekilde (makamına layık olan hamt ile) övüp hamt ediyor ve Allah-u Teâla´dan bizim tarafımızdan Peygamber e, onun Ehl-i Beyt ine ve bütün peygamberlere, tüm salavat gönderenlerin salavatınca salavat göndermesini niyaz eder ve O´ndan bizi dua etmeye muvaffak kıldığı şeylerde bize olan nimetini, icabetiyle kâmil etmesini dilerim. Çünkü salih işler O´nun nimeti ile tamamlanır.

Ey oğlum, tavsiyelerimi iyice anla. Bil ki, ölümün sahibi yaşayışın da sahibidir; yaratan öldürendir; yok eden tekrar diriltendir; dert veren derdi giderendir. Dünya, Allah´ın nimetler verip ve sınamalara uğratarak, ahirette karşılık vermesi veya Allah Tebareke ve Teâlâ´nın bizim bilmediğimiz diğer birtakım şeyleri takdir etmesinden başka bir şey değildir. Bunlardan biri sana ağır gelirse (iyice tasdik edemediğin takdirde) onu kendi cehaletine hamlet; çünkü sen önce cahil (bilgisiz) olarak yaratıldın; sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilemezsin; o konuda şaşkınlığa düşersin; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızk verene, senin yaratılışını düzgün bir hale getirene sığın, ümidin ve ilgin O na ve korkun da O ndan olsun.

Bil ki, ey aziz oğlum, hiç bir kimse noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah´tan, bizim Peygamber imizin salla´llâhu aleyhi ve alih haber getirdiği gibi haber getirmemiştir. Buna göre, bir önder ve bir kurtuluş kılavuzu olarak ona razı ol ve gönül ver.

Ben sana öğüt vermede kusur etmiyorum; sen de her ne kadar dikkat edersen et, benim kadar hayrını görüp anlayamazsın.

Şunu bil ki, ey aziz oğlum, eğer Allah´ın ortağı olsaydı, O´nun da peygamberleri gelirdi sana; O´nun da tasarruf ve kudret eserlerini görürdün; O´nun da sıfatlarını ve işlerini tanırdın. Fakat kendisini vasıflandırdığı gibi O bir Allah´tır; kudretinde ve ilahlığında O´nunla zıddiyet ve husumet edecek bir varlık yoktur; her varlığın yaratıcısı O´dur, rabblik makamı, gönülle veya gözle kavranmaktan çok yücedir. Bunu böyle bildiğinde (Allah´ı böyle tanıdığında) o zaman da senin gibi kadri küçük, kudreti az, aczi çok, Rabbine ihtiyacı fazla olan kişinin nasıl hareket etmesi gerekiyorsa, O´na itaat etmekte, O´ndan korkup gazabından çekinmek hususunda öyle davran. Çünkü O, seni güzel şeylerden başka bir şeye emretmemiş, çirkin şeylerden başka bir şeyden de men etmemiştir.

Ey oğlum, sana dünyaya, dünya ahvaline, onun zevaline, ehlinin ebedi olmayışına (halden hale girişine) dair haberler verdim; ahiretten, ahiret ehli için hazırlanan şeylerden de seni haberdar edip bu konuda örnekler getirdim.

Dünyaya basiretle bakan (ve dünya halini bilen) kimseler yıkık dökük, kıtlık ve darlık içinde olan bir yerden, bayındır ve iklimi iyi olan bir yeri kasdedip yola düşen topluluğa benzerler; onlar sonunda yerleşecekleri geniş, hoş mu hoş olan evlerine varmak için yolun zahmetine katlanırlar, dostların ayrılığına dayanırlar, yolculuğun uyku ve yiyecek sıkıntısı gibi birçok güçlüklerine sabrederler; onlar bunların hiç birisinden herhangi bir acı duymaz ve bu yolculuğun masrafını zarar ve ziyan olarak kabul etmezler. Onlar için kendilerini konaklarına yaklaştıracak şeyden daha sevimli bir şey yoktur.

Dünyaya aldanan kimseler ise verimli, nimeti bol, mâmur bir konaktan, kıtlık ve kupkuru bir yere göç ettirilen topluluğa benzerler. Onlara, önce bulundukları yerden ayrılmak ve ansızın öyle bir yere gelmekten daha korkunç ve kötü bir şey olamaz.

Ben seni çeşitli bilgisizliklerden dolayı, kendini alim bilmemen için daha önceden kınadım ki, bildiğin bir şeyle karşılaştığında onu büyük saymayasın. Çünkü alim bir kimse bildiğini, bilmedikleri şeyler karşısında pek az görür. Bu yüzden kendisini cahil bilip, neticede ilim tahsil etmede daha çok çaba gösterir; daima onu ister, ona ilgi duyar, onu arar durur. İlim ehlinin karşısında mütevazı olup ona yönelir. Susmaya sarılıp, hata yapmaktan çekinir, ondan utanır. Bilmediği bir meseleyle karşılaştığında da onu inkâr etmez; çünkü önceden nefsi kendi cehaletine ikrar etmiştir. Cahil kimseyse bütün cehaletiyle birlikte kendisini alim sayar; reyini yeterli görür; daima alimlerden uzaklaşır; onları ayıplayıp durur; onunla muhalefet edenleri, hata ettin diyerek dışlar; bilmediği her şeyi sapıklık sayar; bilmediği bir meseleyle karşılaştığında onu inkâr ve tekzip eder; cehaleti yüzünden: Ben onu böyle bilmiyorum, böyle olduğuna inanmıyorum, böyle olduğunu sanmıyorum, bu söz de nereden çıktı der durur. (Bu sözlerle onun batıl olduğunu söylemek ister.) Bütün bunlar kendi görüşüne (yersiz olarak) itimat ettiğinden ve kendi cehaletini pek az tanıdığından ileri gelir. Böylece, bilmediği konularda yanılgıya düştüğü için, sürekli cahilliklerle başbaşa kalır ve (yeni) cahillikler arar; hakkı inkâr edip, cehalet içinde şaşırıp kalır; ilim talep etmekten böbürlenerek kaçınır.

Ey oğlum, vasiyetimi iyice anla ve nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı (ölçü) haline getir; kendin için sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; kendin için istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen, sen de kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik yapılmasını istiyorsan, sen de iyilik et. Başkasında çirkin bulduğun şeyi kendin için de çirkin bul. Diğerlerine davrandığın gibi onların da sana davranmasına razı ol. Bilmediğin şeyi söyleme; hatta bildiğin şeylerin de hepsini açığa vurma. Sana söylenmesini istemediğin şeyi, sen de başkalarına söyleme. Bil ki, kendini beğenmek, hakka ters düştüğü gibi aynı zamanda akılların da afetidir. Doğru yola hidayet edildin mi, Rabbine karşı daha da fazla eğil, huşu et.

Bil ki, önünde uzak mı uzak, çetin mi çetin, korkunç mu korkunç bir yol var; o yol için hazırlıklı olmaktan başka çaren yok. Gücün yettiği kadar azık al ve sırtındaki yükünü hafiflet. Gücünün üstünde olan yükü yüklenme. Yüklenirsen sana ağırlık verir, vebal getirir. Senin azığını yüklenecek ve muhtaç olduğunda sana geri verecek yoksul birisini buldun mu bunu ganimet bil. Durumun iyiyken senden borç isteyen bir kimseyi ganimet bil; ödeme vaktini de darlığa düştüğün zamana bırak.

Bil ki, önünde sarp bir geçit var; istesen de istemesen de o geçitten ya cennete doğru gideceksin ya da cehennemi boylayacaksın. Bu geçitte yükü hafif olanın hali, yükü ağır olandan çok daha iyidir; öyleyse konmadan önce kendine konak hazırla.

Bil ki, dünya ve ahiret hazineleri elinde olan, sana dua etmek için izin vermiş, icabet edeceğini de vaat etmiştir. O, dilediğini vermek için dilemeni emretmiştir; O şefkatlidir. Seninle kendi arasına bir tercüman koymamış, bir perde de çekmemiştir; seni, O nun katında şefaat edecek birisine dahi muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen, tövbe etmekten men etmemiştir seni; pişmanlık duyup döndükten sonra kınamamıştır seni; azabını hemencecik göndererek cezalandırmamıştır seni. Rezalete yöneldiğin bir yerde seni rezil etmemiştir; işlediğin suç yüzünden seni eleştirip sıkıntıda bırakmamıştır. Rahmetinden de seni ümitsiz kılmamıştır; tövbeyi kabul etmekte de bir zorluk çıkarmamıştır; suçundan vazgeçmeni de hasene saymıştır; yaptığın bir kötülüğü bir günah saymış; işlediğin iyiliği ise on kat olarak hesaplamıştır. Tövbe kapısını ve işe yeniden başlamayı yüzüne açık bırakmıştır. İstediğin vakit (O´nu çağırdığında) sesini ve gizlice yalvarıp yakarmanı duyar. İhtiyacını O´na söylersin; gönlündekini O´na açarsın, dertlerini O´na dökersin; işlerinde O´ndan yardım dilersin; halktan gizli tuttuğun sırları O´na açıp söylersin. Hazinelerinin anahtarını senin eline vermiştir; o halde, istemede ısrar et; çünkü kendisinden dilemeye izin vermekle rahmet kapısını yüzüne açık bırakmıştır. Dilediğin vakit dua ile hazinelerinin kapılarını açarsın; öyleyse ısrarla iste; icabeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü bağış isteğe göredir. Bazen istemenin (duanın) uzayıp, verilenin daha da artması için duanın icabeti geciktirilir. Bazen de bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir müddet sonra (bu dünyada veya ahirette) ondan daha hayırlısı verilir veya daha hayırlısını vermek için o istediğin şey verilmez, geciktirilir. Nice şeyler var ki, sen istersin onu; fakat verilirse dinin elden gider. O halde sana yararı dokunacak, güzelliği sana kalacak ve günahı senden giderecek şeyleri istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sahip olamazsın. Çok yakın bir zamanda, Kerim olan Allah´ın affettiğinin dışında, yaptığın iyi veya kötü işin neticesini görürsün.

Bil ki, sen ahiret için yaratıldın, dünya için değil. Fenâ için var edildin, beka için değil. Ölüm için varsın, yaşamak için değil. Ansızın sökülüp atılacağın ahiret için azık toplaman gereken bir konakta ve ahirete varacak bir yoldasın. Sen kaçanın kurtulamayacağı, er geç bir gün gelip çatacağı ölüm için bir avsın; kötü bir işteyken, daha kendi kendine, o işten tövbe etmem gerekir, deyip dururken ölümün gelip, tövbeyle aranı açarak ansızın seni helak etmesinden kork.

Ey oğlum, ölümü çok an; birden bire ölümden sonra düşeceğin hali hatırla, onu hep gözünün önünde bulundur ki, silahını kuşandığın, kemerini bağladığın bir halde bulsun seni; ansızın gaflet halinde üst olmasın sana. Ahireti, onda olan nimetleri, şiddetli azaplarını çok an; çünkü bu, gönlünü dünyadan koparır ve onu senin gözünde küçültür.

Allah dünyayı sana tanıtmıştır. Dünya da kendi sıfatlarını sana bildirmiştir ve kötülüklerini açığa vurmuştur. Sakın dünya ehlinin dünyaya yapışıp köpek gibi ona saldırmaları aldatmasın seni. Zira dünya ehli, havlayan köpekler ve (av peşinde koşan) yırtıcı canavarlardır; (o leş için) birbirine hırlarlar, (birbirlerini ısırırlar,) güçlü olan zayıfı, büyüğü de küçüğünü yer. Dünya, kendi ehlini doğru yoldan saptırmış, körlük yoluna sürmüştür; gözlerini, doğru yolu görmesinler diye örtmüştür. Böylece dünyanın şaşkınlıklarında şaşırıp kalmışlar, fitnesinde gark olmuşlardır; onu kendilerine Rab edinmişler; o da onlarla oynamıştır. Böylece dünya ile oyalanıp ötesini unutmuşlardır.

Ey oğlum, dünya ayıplarının çirkinleştirdiği kimselerden olma sakın. Dünya ehlinin bir kısmı, ayakları bağlı; diğer bir kısmı da başı boş salıverilmiş hayvanlardırlar. Bunlar akıllarını yitirmişler; sarp bir vadide kendilerini sürüp götüren bir çobanı olmayan, afete uğramış hayvanlar örneği belirsiz bir yola düşüp gitmekteler. Hele azıcık bekle, karanlık (ölümün ulaşmasıyla) açılsın; güya (görüyorum) kervan gelmiş, koşanın da dönmesi beklenir.

Bil ki, bineği geceyle gündüz olan bir kişi, dursa bile götürülecektir. Allah, dünyanın yıkılmasından, ahiretin de mamur olmasından başka bir şey dilememiştir.

Oğlum, dünyada, Allah´ın senden ilgi göstermemeni dilediği şeylere karşı zahitlik yapıp gönlünü ondan çek; zaten dünya böyle bir amele layıktır. Eğer dünya hakkındaki nasihatimi kabullenmiyor isen, iyice bil ki dileğine ulaşamazsın, ecelinden kaçamazsın; sen, senden önce gidenlerin yolundasın. Öyleyse arzuları azalt; kazancı (amellerini) güzelleştir; çünkü nice istek ve arzular vardır ki eldekinden, avuçtakinden eder insanı; her arayan bulamadığı gibi orta yolu seçen bir kimse de muhtaç olmaz. Nefsini bütün aşağılıklardan üstün tut, seni arzulara doğru çekse bile; çünkü hiç bir şey izzeti nefsinden kaybettiğinin yerini tutamaz. Allah seni hür yaratmıştır, başkasına kul olma. Şerle ulaşılan hayır, hayır değildir. Güçlükle ulaşılan kolaylık da kolaylık değildir.

Tamah bineğinin seni harekete geçirmesinden sakın; çünkü o, seni helak suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah´la arana bir nimet sahibi sokma (başkalarının sana minneti olmasın); çünkü sen, ancak kendi payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Her şey O´ndan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah´tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Gerçi hiç bir şey O nunla kıyaslanamaz ama, eğer sultanların bağışını, alçak kimselerden istenilen bağışla ölçsen ve kıyas etsen göreceksin ki, onların az bağışı sana iftihar ve yüceliktir. Alçak kimselerden kopardığın çok şey ise sana bir ârdır (utançtır). İşinde orta halli ol ki, sonunda methedilesin. Dininden, ırzından en küçük bir şeyi bile hiç bir değer karşısında satmaya kalkışma. Gerçek aldanmış kimse, Allah´tan alması gereken payda aldanan kimsedir. Dünyadan sana geleni al, senden yüz çevireniyse terket. Bunu yapmazsan (en azından) talebinde güzel davran.

Dinini tehlikeye düşüreceğinden korktuğun kimseyle oturup kalkma; sultandan uzak dur; kendi kendine, ne zaman kötü bir şey görürsem ondan uzak olurum, diyerek şeytanın hile ve aldatmalarından emin olma. Çünkü senden önce helak olan Müslümanlar, kıyamete inandıkları halde, bu yoldan helake düştüler. Eğer onlara açıkça, ahiretini dünyaya sat, deseydin, asla kimse bunu kabul etmeye hazır olmazdı. Fakat şeytan bazen hile yoluyla az bir dünya malı sunarak insanı helake sürükler; Allah´ın rahmetinden ümidini kesip, mutlak bir ümitsizliğe salıverinceye kadar onu tedricen bir kötülükten diğer bir kötülüğe götürür; nihayet insan İslam ve ahkâmına olan muhalefetleri için çeşitli gerekçeler bulmaya koyulur. Eğer nefsin dünya sevgisi ve sultana yaklaşmakta ısrar eder de olgunlaşmanı sağlayan benim men ettiğim şeylere muhalefet eder isen, en azından dilini koru; çünkü sultanlara, öfkelendiklerinde güvenilmez; onların haberlerini sorma, işlerini araştırma, sırlarını açıp söyleme; onların işine çok karışma.

Susmaktan pişmanlık duyulmaz. Susmakla elden çıkanı telafi etmek, konuşmakla kaybolanı temin etmekten daha kolaydır. Kaptakini, ağzını sımsıkı bağlayarak muhafaza etmek ve elinde bulunanı korumak, başkasının elinde bulunanı istemekten, bence, daha hoştur.

Güvenilmeyen kimseden bir söz nakletme; sonra yalancı çıkarsın; yalancılıksa alçaklıktır. Yetecek kadar bir rızıkla tutarlı olmak, israfla harcanan çok maldan daha yeterli gelir sana. Olgunca bir ümitsizlik, insanlardan bir şey istemekten daha hayırlıdır. Herhangi bir meslekle (çalışıp kazanmakla) iffetli olmak, fisk-u fücurla mesrur olmaktan daha hayırlıdır. Herkes kendi sırrını daha güzel korur. Nice çok çalışan vardır ki, bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse sayıklar; kim düşünürse basirete erer. İnsanın saadetlerinden birisi de salih arkadaştır. Hayır sahipleriyle eş-dost ol ki, onlardan biri olasın. Kötülük ehlinden çekin ki, onlardan uzak olasın.

Kötü zan sana galip gelmesin; çünkü seninle dostunun arasında sulh-u sefayı baki bırakmaz. Bazen su-i zanna, ihtiyatlı olmaktır denilir; oysa su-i zan ne kötü bir yemektir. Zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmektir. Kötü iş, ismi gibi kötüdür. Felakete (sevilmeyecek şeylere) boyun eğmek, kalbin zayıflığını gösterir. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde, sertlik de yumuşaklık olur. Çoğu zaman ilaç, dert ve hastalık olur; dert de ilaç ve derman olur. Olur ki, nasihatçi olmayan öğüt verir; kendisinden öğüt istenen de öğüt isteyeni aldatır. Arzulara kapılıp bel bağlamaktan sakın; çünkü onlara bel bağlamak, ahmaklığın sermayesidir; sahibini dünya ve ahiret hayrından alıkor. Ateşin odunla alevlendirilip saflaştırıldığı gibi, gönlünü edeple alevlendirerek saflaştır. Gece karanlığında odun toplayan veya selin oraya buraya sürüklediği çerçöp gibi olma. Nimete küfran etmek alçaklıktır; cahille düşüp kalkmak ise uğursuzluktur.

Akıl, tecrübeleri bellemek ve onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir. Yumuşak ahlak, soyluluk ve büyüklüktendir. Fırsatı üzüntüye sebep olmadan değerlendir. Azim ve irade, ileri görüşlülüktendir. Gevşeklik mahrumiyete sebep olur. Her isteyen, isteğini elde edemez; her binen (gurbete giden) geri dönüp gelemez. Azığı zayi etmek fesattandır. Her işin bir sonu vardır. Nice az vardır ki, çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Takdir edilen sana gelir ulaşır. Ticarete girişen tehlikeye atılmıştır. Kadri ve değeri olmayan yardımcıda hayır yoktur. İşini, hile ve aldatma üzerine kurma. Hikmet bulan yücelir, büyür. Anlamaya çalışanın ilmini çoğaltır. Hayır sahiplerini ziyaret etmek, kalpleri ihya eder. Zaman bineği sana ram olduğu (uyduğu) müddetçe onunla uzlaş ve ondan payını al. İnat bineğinin sana isyan etmesinden sakın. Günah işlediğinde onu tövbeyle hemencecik mahvet.

Seni emin bilene, o sana hıyanet etse bile, hıyanet etme; o senin sırrını açsa bile, sen onun sırrını açma. Az bir şeyi, çoğalması ümidiyle elden çıkarma. İstemene bak, nasip olan yetişir. (İhtiyaçtan) fazla olanı al; güzel bir şekilde ihsan et, bağışta bulun; halka güzel söz söyle. Şu söz ne de hikmetli, lafzı az ama manası çok: Kendin için sevdiğin şeyi halk için de sev, kendin için sevmediğin bir şeyi onlar için de sevme. Bir kimsenin hakkında acele davranırsan, çoğu zaman pişman olur veya ihsan edersin. (Pişmanlık veya ihsan etmenle sonuçlanan acele davranışlardan kaçın.)

Bil ki, verdiği söze bağlı kalmak ve haremini (ailesini) savunmak, asalet ve cömertliktendir. Yüz çevirmek nefret etmenin göstergesidir; çok mazeret getirmek de cimriliğin alâmetidir. Bazen güler bir yüzle kardeşinden (herhangi bir şeyi) esirgemen ona asık bir suratla bağışta bulunmandan daha iyidir. Sıla-i rahim (yakınlara iyilik etmek ve onları ziyaret etmek) cömertliktendir. Akrabalarınla ilişkiyi kestiğinde artık kim sana ümit edebilir veya senin ilişkine güvenebilir Bağışı esirgemek, ilişkiyi kesmenin bir göstergesidir.

Kardeşin senden ilişkisini kestiğinde onunla ilişki kurmaya, yüz çevirdiğinde lütufta ve ricada bulunmaya, cimrilik yaptığında bağışta bulunmaya, uzaklaştığında yakınlaşmaya, sert davrandığında yumuşak davranmaya, suç işlediğinde de sen onun kölesiymişsin, o da veli nimetinmiş gibi ondan özür dilemeye kendini zorla. Bu dediklerimi, yerinden başka bir yerde yapmaktan, yahut ehil olmayanlara bu çeşit muamele etmekten sakın.

Dostuna düşman olan bir kimseyle dostluk kurmaya çalışma; çünkü dostunla düşman olmuş olursun. Hile de yapma; çünkü bu alçak kimselerin ahlakıdır. İster hoşlansın, ister hoşlanmasın, sen kardeşinin hayrını iste. Her haliyle onunla yardımlaş, nereye giderse onunla beraber git, ağzına toprak serpse bile onu cezalandırmayı düşünme. Düşmanına erdem ve faziletle muamele et (bağışla onu), bu zafere ulaşmaya daha uygundur. Güzel ahlakla kendini halkın şerrinden kurtar. Öfkeni yut, sonuç bakımından bundan daha tatlı, bundan daha lezzetli bir yutma görmedim ben. Şüphe üzerine kardeşinle ilişkini kesme; gönlünü almaksızın ondan ayrılma. Sana sert davranana karşı yumuşak ol, belki o da yumuşar. İlişkiyi kurduktan sonra kesmek, kardeşlikten sonra cefa etmek, dostluktan sonra düşmanlık yapmak, güvenene hıyanet etmek, ümit edenin ümidini kesmek, itimat edene hile yapmak ne de kötüdür. Kardeşinden kopmaya mecbur kalırsan, kendinden onun yanında bir iyilik bırak ki, bir gün dönmek istediğinde rahatça dönebilesin. Senin hakkında iyi zan besleyenin zannını gerçekleştir. Aranızdaki dostluğa güvenerek kardeşinin hakkını zayi etme, çünkü hakkını zayi ettiğin kişi artık kardeşin değildir senin. Aile fertlerine karşı kötü kişi olma. Sana ilgi göstermeyene sen de ilgi gösterme. Sana gönül bağlayan ve yönelen kimse muaşeret etmeye layık olursa onu terketme.

Sakın kardeşinin ilişkiyi kesmekteki gücü, senin onunla ilişki kurmaktaki gücünden daha çok, kötülük yapmaktaki kuvveti senin ona iyi davranmaktaki kuvvetinden daha fazla, cimrilikteki gücü senin bağış ve cömertlikteki gücünden daha güçlü ve kusur etmekteki kudreti senin iyilik etmekteki gücünden daha ziyade görünmesin. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin; zira o kendi zararına ve senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir. Rızık iki kısımdır, bir rızık var ki sen onu ararsın, bir rızık da var ki o seni arar, sen ona varmasan da o sana gelir.

Ey oğlum, şunu bil ki, zaman halden hale girmekte ve birçok hadiselerle doludur. Sakın kınamaları sert ve halkın nezdinde özürleri az olan kimselerden olma. İhtiyaç zamanında alçalmak, zenginlikte de azarlamak ne kötü huydur. Dünyadan nasibin, ahiretini bayındır ettiğin kadardır. Öyleyse yerinde infak et, başkalarına hazinedar olma. Eğer elinden çıkana hayıflanacaksan, sana ulaşmayan her şey için hayıflan dur. Henüz olmayan, gelip çatmayan şeyi olup bitenden anla; çünkü işler hep birbirine benzer. Hiç bir veli nimete nankörlük etme; çünkü nankörlük küfrün en alçak mertebelerindendir. Özür kabul eden ol. Tuzağa düşmedikçe ibret almayan, nasihatten faydalanmayanlardan olma. Çünkü akıllı kişi edeple öğütlenir; hayvanlarsa kötekle. Hakkını tanıyan kimsenin, ister büyük adam olsun, ister küçük, hakkını tanı.

Sabır ve (Allah´a) kesin iman ve güven ile dertleri kendinden uzaklaştır. Ilımlılığı bırakan sapar. Kanaat insan için güzel bir saadettir. İnsanın en kötü arkadaşlarından biri de hasettir. Ümitsizlikte tefrit (kusur) vardır (ümitsiz adam işten çok çabuk el çeker). Cimrilik kınanmaya yol açar. Eş, dost, soy-soptur. Dost, sen yokken dostluk şartını yerine getiren kimsedir; heva ve heves körlükle ortaktır (her ikisi de hakikati teşhis etmeye engeldir). Şaşkınken duraklamak (bir nevi) başarıdır. Yakin, üzüntüyü çok güzel gideren bir şeydir. Yalan söylemenin sonu, kınanmaktır. Selâmet (kurtuluş), doğruluktadır; yalan söylemenin sonucu, sonuçların en kötüsüdür. Nice uzak vardır ki yakından da yakındır; nice yakın da vardır ki, uzaktan da uzaktır.

Garip, dostu olmayan kimsedir. Kötü zanlı olup, dostlarını elinden çıkarma. Nefsini zararlı şeylerden koruyan, şifa bulur. Haktan çıkan, sıkıntıya düşer. Kendi haddini bilenin değeri baki kalır. İkramda bulunmak ne güzel bir huydur. Alçaklıkların en alçağı güçlü olduğunda zulüm etmektir. Hayâ (ar-edep), her güzel şeye bir vesiledir. Tutunacak en sağlam kulp, takvadır. Tutunacağın sebeplerin en kuvvetlisi, seninle Yüce Allah arasındaki sebeptir. Huzursuzluğunu gideren, seni minnet altına almıştır. Kınamakta aşırı gitmek, inatçılık ateşini körükler. Nice hastalar kurtulmuş ve nice sağlam (sıhhati yerinde) olanlar ölmüştür. Tamahın (ümidin) insanı helak ettiği yerde, ümitsizlik zaferdir. Her ayıp açılmaz, her fırsat ele geçmez. Görenin yoldan saptığı ve körün ise doğru yolu bulduğu çok olur. Her arayan bulacak ve her ihtiyat eden kurtulacak diye bir şey yoktur.

Kötülüğü daima geciktir; çünkü istediğin vakit onu yapmaya koşabilirsin. Sana ihsan edilmesini seviyorsan, başkalarına ihsan et. Kardeşine onda var olan her özelliğiyle tahammül et. Çok kınama; zira çok kınamak kin doğurur ve insanı nefret etmeye sürükler. Kabul etmesini ümit ettiğin kimseden, özür dile. Cahilden uzak kalmak, akıllıya yaklaşmakla eşittir. Sert davranmamak, keremdendir. Zamanıyle inatlaşan ve zıt giden helak olur. Kınanılan sinirlenir. İntikam alan, ne kadar da zulmedene yakındır. Hile yapan (ahdi bozan), vefasızlığa daha layıktır. İhtiyatlı davranan insan kayarsa kayması, çok şiddetli olur. Yalan söyleme hastalığı, hastalıkların en çirkinidir. Fesat (savurganlık), çok serveti yok eder; iktisatlı olmak, azı çoğaltır. Azlık (kimsesizlik veya yoksulluk), zillettir. Ana-babaya iyilik yapmak, karakterin yüceliğindendir. Kayma, acele etmekle beraberdir. Sonucu pişmanlık olan lezzette hayır yoktur. Akıllı kişi, tecrübelerden ibret alan kimsedir.

Hidayet, kalbin körlüğünü giderir. Dil aklın tercümanıdır. İhtilafla, itilaf (ülfet) olmaz. İyi komşuluk, komşunun halini sormaktır. Orta halli olan, helak olmaz. Zahit olan, fakir olmaz. İnsanı kendisine tanıtan onun batınıdır. Nice kimseler kendi kabrini kazıyor (ölüme doğru gidiyor). Güveni, ümitle değişme. Korkulan her şey zarar vermez. Nice şakalar vardır ki, ciddiye dönüşür. Zamandan emin olan, onun hıyanetine uğrar. Zamana böbürleneni (onun sünnet ve kurallarına uymayanı), zaman alçaltır. Zamana öfkelenen kendisini zelil ve yere sürülmüş görür. Ona sığınan ise yardımsız kalır. Her ok atanın oku hedefe varmaz. Buyruk sahibi değişti mi zaman da değişir. Aile fertlerinin en hayırlısı, sana yeterli olanıdır. Şaka kin doğurur. Nice aşırı istekleri olan vardır ki, amacına ulaşamaz.

Din için doğru bir yakin, baş mesabesindedir. İhlasın kemali, günahlardan çekinmektir. En güzel söz, amelin tasdik ettiği sözdür. Selâmet (kurtuluş), doğrulukla beraberdir. Dua, rahmetin anahtarıdır. Yola düşmeden arkadaşı, eve girmeden de komşuyu sor. Dünyayı göçüp gidilecek bir menzil bil. Sana karşı çıkana tahammül et. Özür dileyenin özrünü kabul et. Halkın suçlarını affetmeyi âdet edin. Kimseye sevmediği bir haberi ulaştırma. Kardeşine, sana isyan etse bile itaat et; ona yaklaş, senden kopsa bile. Kendini cömert olmaya alıştır. Her huyun en iyisini kendin için seç; çünkü hayır, bir âdettir. Başkalarından nakletsen bile çirkin ve güldüren bir söz söyleme. Hak senden alınmadan önce, kendin hakkı ver.

Sakın kadınlarla istişâre etme; onların reyleri zayıf, azimleri ise gevşektir. Onların (yabancılarla muaşeret etmelerini) önlemekle gözlerini (namahremlere) kapat. Zira hicap (örtü arkasında korunmaları), hem senin için hem de onlar için daha iyidir. Onların evden dışarı çıkmaları, güvenilmeyen kimseleri eve sokmandan daha kötü değildir. Onların senden başka bir kimseyi tanımamalarını başarabilirsen öyle yap. Onları aşacak bir işe koşturma. Bu onların hali için daha uygundur, onların huzurunu daha iyi korur, kalplerini daha çok rahatlatır, güzelliklerini daha da sürekli kılar. Çünkü kadın çiçektir (koklanır), kahraman değil. Kadını kendi yüceliğinden başka bir yüceliğe yüceltme; onu kendisinden başkasına şefaatçi etme; (böyle yaptığın takdirde) onun hedefi uğrunda sana buğzeder. Hanımlarla çok yalnız oturma; çünkü seni bıktırırlar, ya da senden bıkarlar. Tüm gücünü onlara karşı kullanma; çünkü seni güçlü gördükleri halde hatalarından geçmen, tüm gücünü kullanıp da zaafını görmelerinden daha iyidir. Kıskanılacak yerden başka kıskançlığa kalkışma; çünkü bu onların (kadınların) doğrusunu da eğriltebilir; fakat işlerini sağlama bağla (onları başı boş bırakma). Bir günah gördüğünde, ister küçük olsun, ister büyük, itirazda bulun; cezalandırmaktan sakın; zira günahı büyük, kınamayı ise küçük (değersiz) kılmış olursun.

Köleleri iyi terbiye et, onlara az sinirlen, günahları dışında onları çok kınama. Biri günah işlerse iyi bir şekilde vazgeç. Çünkü affetmek aklı olan kimse için dayak atmaktan daha etkilidir. Akıllı olmayan kimselere sataşma ve kısastan çekin. Onlardan her birini yapabileceği işle görevlendir ki, işleri birbirlerine bırakmasınlar (hizmetten kaçmasınlar). Akrabalarına iyilik et; çünkü onlar uçtuğun kanatların, döneceğin aslındır (kökündür); onlarla düşmana saldırırsın; onlar kıtlık günü azıktır; öyleyse onların iyilerine iyilik et; hastalarını ziyaret et; onların işlerine ortak ol; zorluklarında kolaylık göster. Bütün işlerinde Allah´tan yardım dile; zira O en yeterli yardımcıdır.

Seni dininde ve dünyanda Allah´a ısmarlıyorum. Dünyanda da, ahiretinde de O´ndan sana hayırlar dilerim. Allah´ın selamı ve rahmeti üzerine olsun.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hz.İsa(a.s)´nın Öğütleri
Yazar: RasitTunca - 07-28-2020, 08:11 AM - Forum: Büyüklerimizin Özlü Sözleri - Yorum Yok

Hz.İsa(a.s)´nın Öğütleri

HAZRET-İ İSA (A.S) IN İNCİLDE VE DİĞER YERLERDEKİ ÖĞÜTLERİ

Ne mutlu merhametli kimselere; onlar kıyamet günü rahmete nail olacak kimselerin ta kendileridir.

Ne mutlu halkı arasını ıslah eden (halkın arasını bulan) kimselere; onlar kıyamet günü Allah ın dergâhına yakın olan kimselerdir.

Ne mutlu kalpleri temiz olan kimselere; onlar kıyamet günü Allah ın nimetlerine kavuşurlar.

Ne mutlu dünyada alçak gönüllü kimselere; onlar kıyamet günü padişahlık tahtlarına sahip olurlar.

Ne mutlu yoksullara; gök melekutu onlar içindir.

Ne mutlu mahzunlara; onlar sevinecek kimselerdir.

Ne mutlu Alalh korkusundan açlık ve susuzluk çeken kimselere; onlar doyurulacak olan kimselerdir.

Ne mutlu hayır amel yapan ve Allah ın seçkinleri diye çağrılan kimselere.

Ne mutlu ruhları temiz olduğu için sövülen kimselere; gök melekutu onlar içindir.

Ne mutlu size; haset edildiğiniz, sövüldüğünüz ve hakkınızda her çeşit çirkin ve yalan söz söylendiği zaman. O zaman neşeli ve sevinçli olun. Çünkü sevabınız gökte çoğalmıştır.

Yine buyurmuştur ki: Ey kötü kullar, halkı zan yüzünden kınıyorsunuz, fakat kendinizi yakin için kınamıyorsunuz. (Ey dünya kulları, sizde olmayan şeylerin hakkınızda söylenmesini ve parmakla gösterilmenizi seviyorsunuz.)

Ey dünya kulları, (zahit görünmeniz için) başınızı tıraş ediyorsunuz, gömleklerinizi kısaltıyorsunuz ve başlarınızı aşağı eğiyorsunuz. Ama kin ve hasedi kalbinizden çıkarmıyorsunuz.

Ey dünya kulları, siz, dışarısına bakanı şaşırtan, içerisinde ise günahlarla dolu ölülerin kemikleri bulunan sıvalı kabirlere benziyorsunuz.

Ey dünya kulları, siz halkı aydınlatan, kendisini ise yakan çıralara benziyorsunuz.

Ey İsrâiloğulları, dizleriniz üzere sürünmeye mecbur olsanız bile alimlerin meclisini izdihamla doldurun. Çünkü Allah-u Teâla sağanak yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi ölü kalpleri de hikmet ışığıyla diriltir.

Ey Beni İsrâil, az konuşmak büyük bir hikmettir. Öyleyse susun. Çünkü susmak güzel bir rahatlık olduğu gibi suçun azalmasına ve günahın da hafiflemesine sebep olur. İlim kapısını sağlamlaştırın. İlmin kapısı sabırdır. Allah boş yere gülen, edep ve eğitim için bir yararı olmayan şeye doğru yürüyen kimseye buğzeder. Sürüsünden gafil olmayan bir çoban gibi kendi raiyyetinden gafil olmayan valiyi de sever. Açıkta insanlardan utandığınız gibi gizlide de Allah tan utanın. Bilin ki hikmetli söz mü minin yitik malıdır. Öyleyse hikmetli sözler elden çıkmadan onları alın. Hikmetli sözlerin elden çıkması da ravilerinin gitmesi (ölmesi) iledir.

Ey ilim sahibi, alimlere ilimleri için hürmet et ve onlarla tartışmayı terket. Cahilleri cehaletlerinden dolayı hakir say, ama onları kovma; onları kendine yaklaştır ve bilmedikleri şeyleri onlara öğret.

Ey ilim sahibi, bil ki şükründen aciz kaldığın her nimet, ona karşı ceza göreceğin günah mesabesindedir.

Ey ilim sahibi, tövbesinden aciz kaldığın her günah cezalanacağın azap gibidir.

Ey ilim sahibi, ne zaman seni saracağını bilmediğin gam ve üzüntülerin, ansızın saldırısından önce onlara karşı hazırlıklı ol.

Hz. İsa aleyhi s-selâm ashabına şöyle buyurdular: Söyleyin bakalım, eğer bir kimse kardeşinin yanından geçtiğinde onun avret mahallinin açıldığını görürse acaba o açılmayan tarafını da açar mı, yoksa açılmış olan yeri örter mi Ashab: Elbette onu örter dediler. Hz. İsa: Hayır, siz onun açılmayan tarafını da açarsınız buyurdular. Ashap, Hz. İsa nın sorusunun bir misal olduğunu anlayınca: Ey Ruhullah, bunu açıklayın dediler. Hz. İsa: Bu, kardeşinin ayıbını görüp onu gizlemeyen bir kimsenin misalidir buyurdular.

Hak olarak söylüyorum ki, öğrenmeniz için öğretiyorum; bencil olmanız için değil. Siz hoşlandıklarınızı terketmedikçe dileklerinize ulaşamazsınız ve sevmediğiniz şeylere karşı sabretmedikçe umduklarınızı elde edemezsiniz. Sakın (namehreme) bakmayın. Çünkü bu bakış, kalplere şehvet tohumu saçar ve bu da bakan kimseyi aldatmak için yeterli bir fitnedir. Ne mutlu bakışı kalbinde yer alan kalbi bakışında yer almayan kimseye. Halkın ayıplarına efendiler gibi değil, köleler gibi bakın. İnsanlar iki kısımdır: (Belalara) duçar olan ve afiyette olan. Çaresiz olana acıyın ve afiyete karşılık da Allah a şükredin.

Ey İsrâiloğulları, Allah tan utanmıyor musunuz Suyu çerçöpten arıtmadıkça onu rahatlıkla içemiyorsunuz. Ama fil büyüklüğündeki haram maldan çekinmiyorsunuz. Tevrat ta size söylenen şu sözleri duymamış mısınız Akrabalarınıza sıla-i rahimde bulunun, onlara iyilik yapın. Ben de şöyle diyorum: İlişkisini kesenle ilişki kurun. Esirgeyene bağışta bulunun. Kötülük yapana iyilik edin. Sövene selam verin. Sizinle münaza edene insaflı davranın. Zülmedeni affedin; nitekim siz de kötülüklerinizin affedilmesini istiyorsunuz. Öyleyse Allah ın sizi affetmesinden ibret alın. Güneşinin iyi ve kötülere ışık saçtığını, yağmurunun salih ve suçlulara yağdığını görmüyor musunuz Eğer sizi sevenlerden başkasını sevmezseniz, iyilik edenlerden başkasına iyilikte bulunmaz ve bağışta bulunanlardan başkasına bağışta bulunmazsanız o zaman sizin diğer kimselere karşı ne üstünlüğünüz olabilir Bu işi, fazilet ve aklı olmayan sefih kimseler de yapıyor. Ama Allah ın dostu ve seçkin kulu olmak istiyorsanız, kötülük edene iyilik edin. Size zülmedenin suçundan geçin. Sizden yüz çevirene selam verin. Sözümü dinleyin. Vasiyetimi koruyun; alim ve fakih olmanız için tavsiyelerime riayet edin.

Hak olarak söylüyorum ki, kalpleriniz, hazinelerinizin olduğu yere yönelir; işte bunun içindir ki insanlar mallarını seviyor ve nefisleri onları arzuluyor. Öyleyse hazinelerinizi, güvenin yiyemeyeceği ve hırsızın çalamayacağı gökte biriktirin.

Hak olarak söylüyorum ki, bir kul iki efendiye hizmet edemez, zorunlu olarak birini diğerine tercih edecektir. İşte böylece siz hem Allah, hem de dünya sevgisine bir arada sahip olamazsınız.

Hak olarak söylüyorum ki, insanların en kötüsü, dünyayı ilmine tercih eden, onu seven, onu talep eden ve bu talebinde gayret gösteren alimdir. Öyle ki insanları şaşkınlıkta bırakmayı başarabilse onu da mutlaka yapar. Güneşin bu aydınlatan ışığı, kör adamın gören gözü olmadıktan sonra neye yarar Böylece bu alimin de ilmi, onunla amel etmedikten sonra neye yarar Ağaçların meyveleri ne kadar da çoktur. Fakat hepsi yararlı olmaz ve yenilmez. Alimler de çoktur; fakat hepsi ilminden yararlanamıyor. Yeryüzü ne kadar da geniştir, ama her yerinde yerleşim imkanı bulunmamaktadır. Konuşanlar da çoktur; fakat hepsinin sözleri tasdik edilmez. Öyleyse yünlü elbise giyip de hatalarını sahtekârlıkla gizlemek için başlarını aşağıya eğen, kurdun bakışı gibi kaşları altından bakan ve sözleri amellerine ters düşen yalancı alimlerden kendinizi koruyun. Topalaktan (bir çeşit ağaç) üzüm ve Ebucehil karpuzunun dalından da incir toplamak mümkün müdür Böylece yalancı alimin sözü de batıl ve yalandan başka bir eser bırakmaz. Her konuşan da doğru konuşmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, ekin, yumuşak (ve düz) yerde biter, kayanın üzerinde değil. Böylece hikmet de mütevazı olan kimsenin kalbinde gelişir; serkeş ve kibirli kimsenin kalbinde değil. Bilmiyor musunuz ki, kim başını dik tutarsa tavan başını yarar; kim de başını aşağı eğerse onun gölgesinden yararlanır. Böylece kim Allah için tevazu etmezse Allah onu alçaltır; kim de Allah için tevazu ederse Allah onu yüceltir. Balın her tulumda salim kalmaması gibi hikmet de her kalpte gelişmez. Tulum delinmediği, kuruyup bozulmadığı müddetçe bal için bir kab olabilir. Böylece kalpler de, şehvetler onu delmediği, tamah onu kirletmediği ve nimet onu katılaştırmadığı sürece hikmet için bir yer olabilir.

Hak olarak söylüyorum ki, bir evde yangın çıkarsa o yangın evden eve sirayet ederek birçok evi yakar kül eder. Ama yangın çıkan ilk eve yetişilir ve o ev temelden tahrip edilirse o zaman ateş, yakacak bir yer bulamaz. İlk zalim de böyledir, önü alınırsa artık ondan sonra halkın kendisine uyacağı zalim bir imam bulunmaz. Nitekim ateş, ilk evde odun ve tahta bulamazsa o zaman hiç bir şeyi yakmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, kim bir yılanın, kardeşini sokmak için onu hedef aldığını görüp de kardeşini ikaz etmez yılan da onu öldürürse, onun ölümünde ortak olmaktan beri olamaz. Böylece kim de kardeşinin günah işlediğini görür de onu o günahın sonucundan korkutmaz ve o adamı günah sararsa, onun suçuna ortak olmaktan güven içerisinde olamaz. Kim bir zalimi zulmünden vazgeçirmeye gücü yeter de onu vazgeçirmezse o zulmü işleyen kimse gibi olur. Zalim nasıl korkar Oysa ki sizin aranızda güven içinde yaşamaktadır. Nehyedilmiyor; itirazda bulunulmuyor ve önü alınmıyor. (Sizin bu gevşeklik ve sorumsuzluğunuzu gördükleri halde) neden zulümlerinden vazgeçsinler ve azmasınlar ki Sizden herhangi birinizin: Ben zülmetmiyorum, zülmetmek isteyen etsin demesi ve zulmü görüp önünü almaması acaba yeterli midir Eğer dediğiniz gibi olsaydı o zaman neden zalimlere azap indiğinde, onların yaptığı işi yapmadığınız halde sizler de onlarla beraber cezalandırılıyorsunuz

Yazıklar olsun size ey kötü kullar, Allah ın kıyamet gününün korkusundan size güvence vermesini nasıl ümit ediyorsunuz oysa ki siz Allah a itaatte halktan korkuyorsunuz, O na karşı itaatsizlik etmekle onlara itaat ediyorsunuz ve Allah ın ahdine aykırı olarak halk ile olan ahitlerinizi yerine getiriyorsunuz.

Hak olarak söylüyorum ki, Allah-u Teâla, kulları rabb edinen kimseleri, kıyamet gününün korkusundan emin kılmaz.

Yazıklar olsun size ey kötü kullar! Hakir dünya ve geçici şehvetler için cennet mülkü hakkında kusur edip kıyamet gününün vahşetini unutuyor musunuz

Yazıklar olsun size ey dünya kulları, zevale uğrayan nimet ve kısa bir hayat için Allah tan kaçıyorsunuz ve O´na kavuşmaktan hoşlanmıyorsunuz. Allah ın huzuruna çıkmaktan hoşlanmadığınız halde Allah sizi huzuruna kabul etmeyi nasıl sever

Allah kendisiyle görüşmeyi seven kimse ile görüşmeyi sever ve kendisiyle görüşmekten hoşlanmayan kimseyle görüşmek istemez. Siz nasıl sadece kendinizi Allah ın dostu sanıyorsunuz Oysa ki siz ölümden kaçıyorsunuz ve dünyaya sarılıyorsunuz. Ölünün kafûrunun güzel kokusu ve kefeninin beyazlığı ona hiç bir yarar sağlamayıp hepsi toprak altında kalacağı gibi, nazarınızda güzel ve süslü görünen dünya güzellikleri de size fayda vermeyecektir; (çünkü) bunların hepsi zevale mahkumdur. Bedenlerinizin tertemiz ve renklerinizin de açık ve parlak olması size ne fayda sağlar Oysa, ölüme doğru gidiyorsunuz, toprakta unutulup kalacaksınız ve kabrin karanlığına gömüleceksiniz.

Ey dünya kulları, yazıklar olsun size, güneş ışığı altındayken çerağ taşıyorsunuz; oysa ki güneşin ışığı size yeter. Karanlıkta ise çerağın ışığından yararlanmayı terkediyorsunuz, oysa ki çerağ bunun için yapılmıştır. Böylece ilim ışığından da dünya işleri için faydalanıyorsunuz. Oysa dünyadan size ulaşacak pay bellidir. Ama ahiret işlerinde ilimden faydalanmıyorsunuz; oysa size ilim bunun için verilmiştir. Ahiret haktır diyorsunuz; oysa ki siz dünyayı düzene koyuyorsunuz. Ölüm haktır diyorsunuz; oysa ki siz ondan kaçıyorsunuz. Allah duyuyor, görüyor diyorsunuz; ama amellerinizi yazmasından korkmuyorsunuz. Duyan bir kimse sizi nasıl tasdik eder Bilmeyerek yalan söyleyen kimsenin, bilerek yalan söyleyen kimseden mezareti daha çoktur. Gerçi hiç bir yalana özür yoktur.

Hak olarak söylüyorum ki, binek binilmediğinde ve çalıştırılıp uysallaştırılmadığında inatlaşır ve huyu değişir. Böylece kalpler de ölümü anmakla yumuşatılmadığında ve sürekli yapılan ibadetlerle yorulup zahmete düşürülmediğinde sert ve katı olur. İçerisi karanlık ve ürkütücü olan bir evin damında lamba yakmanın faydası olmadığı gibi ilim ışığının ağızlarınızda olmasının, kalplerinizin o ışıktan yoksun olduğu bir halde size bir faydası olmaz. Öyleyse karanlık evlerinize doğru koşup onları aydınlatın. Böylece katı kalplerinizi de, günahlar onları paslatmadan ve taştan daha sert bir hale getirmeden önce çabukça hikmetle yumuşatın. Ağır yükleri taşımaya yardımcı aramayan kişi, onları taşımaya nasıl güç yetirir. Allah tan mağfiret dilemeyen kimsenin günahları nasıl dökülebilir Elbisesini yıkamayan kimsenin elbisesi nasıl temiz olabilir Günahları (tövbe ile) gidermeyen kimse onlardan nasıl kurtulabilir Gemisiz denizden geçen kimse, boğulmaktan nasıl kurtulabilir Çaba ve gayret göstererek çare yolu aramayan kimse, dünya fitnelerinden nasıl kurtulabilir Kılavuzsuz yolculuk yapan kimse maksada nasıl ulaşabilir Dinin nişanelerini görmeyen kimse, cennete nasıl gidebilir Allah a itaat etmeyen kimse, onun rızasına nasıl ulaşabilir Aynaya bakmayan kimse, yüzünün ayıbını nasıl görebilir Malından bir kısmını dostuna bağışlamayan kimse dostunun muhabbetine nasıl karşılık verebilir Allah ın verdiği rızıktan bir miktarını O na borç vermeyen kimse, Rabbinin sevgisini nasıl kâmil kılabilir

Hak olarak söylüyorum ki, bir geminin denizde gark olması denize bir noksanlık getirmediği ve ona bir zarar vermediği gibi sizin Allah a karşı yaptığınız günahlar da O´na en küçük bir noksanlık ve en ufak bir zarar vermez. Aksine kendinize zarar verir ve kendinizi noksanlaştırırsınız. Güneşin ışığı, istifade edenlerin çok olmasıyla eksilmez. Canlılar onun ışığı vesilesiyle yaşayıp hayatlarını sürdürüyorlar. Allah-u Teâla nın hazinesi de size çok bağışta bulunmak ve rızık vermekle eksilmez; insanlar O nun rızkıyla yaşamaktalar. Allah, şükredenin rızkını çoğaltır. Şüphesiz O, şakir (şükrü kabul eden) ve alimdir.

Yazıklar olsun size, ey kötü işçiler, işinizin karşılığını alıyorsunuz, rızkı yiyorsunuz, elbiseyi giyiyorsunuz, evler yapıyorsunuz; fakat size iş verenin işini bozuyorsunuz. Çok geçmeden işin sahibi sizi isteyecek; bozduğunuz işe bakacak, sizi aşağılatıcı bir azaba uğratacak ve boyunlarınızın kökten kesilmesini, ellerinizin eklemlerinden ayrılmasını ve daha sonra bedenlerinizin yeryüzünde sürüklenmesini emredecektir. Sonra da bedenleriniz, takvalılara öğüt, zalimlere de ibret olsun diye yolun ortasında bırakılacaktır.

Ey kötü alimler yazıklar olsun size, ölümün şimdilik sizi yakalamadığından dolayı ertelendiğini sanmayın; ölüm o kadar yakın ki sanki ölüm ulaşıp sizi göç ettirmiştir bile. Öyleyse şimdiden, hak olan daveti kulaklarınıza yerleştirin; kendi halinize ve günahlarınıza ağlayın; gerekeni hazırlayın; hazırlığınızı yapın ve tövbe ederek Rabbinize doğru yönelin.

Hak olarak söylüyorum ki, hastanın acının şiddetinden dolayı, lezzetli bir yemeğin tadını alamaması gibi dünyaya sahip olan kimse de mal sevgisinden dolayı ibadetin tadını alamaz. Hasta adam, şifa verici ilaçların vasfını bir tabipten duymakla haz duyar; ama ilaçların acılığını hatırladığında ilaç kullanarak şifa bulma arzusu nazarında kararır; dünya ehli kimseler de dünyanın çeşitli güzelliklerinden tat alırlar, ama ölümün ansız saldırısını hatırlamaları onların yaşantılarını karartıp mahveder.

Hak olarak söylüyorum ki, bütün insanlar yıldızlara bakıyorlar, fakat yalnızca onların rotasını ve menzillerini tanıyan kimseler onlar vasıtasıyla (karanlık gecelerde) kendi yollarını bulabilirler; sizler de hikmet öğreniyorsunuz, ama yanlızca onunla amel eden kimseler hidayete kavuşabilirler.

Ey dünya kulları, yazıklar olsun size, buğdayın tadını almak, hoş ve hazımlı olması için onu (çerçöpten) temizleyip dövüyorsunuz. İmanın da tadını almak ve size fayda vermesi için onu halis etmeniz gerekir.

Hak olarak söylüyorum ki, eğer karanlık gecede katran yağıyla yanan bir çerağ bulursanız mutlaka onun ışığından yararlanırsınız; onun kötü kokusu sizi ondan yararlanmaktan menetmez. Böylece hikmeti de kimde bulursanız alın. Onun o hikmete rağbetsiz kalması onu almanıza engel olmasın.

Ey dünyaya tapanlar, yazıklar olsun size, sizler ne hekimler gibi düşünüyorsunuz, ne akıllılar gibi anlıyorsunuz, ne alimler gibi biliyorsunuz, ne kötülüklerden çekinen kullar gibisiniz ve ne de değerli hür kişilere benziyorsunuz. Çok geçmeden dünya sizi kökten kazıyacak ve sizi yüz üstü yere serecektir. Daha sonra günahlarınız, saçlarınızdan tutarak sizi sürükleyecek, (kendisiyle amel etmediğiniz) ilim de arkanızdan sizi itecek; çıplak, tek ve tenha olarak sizi, ceza veren sultana teslim edeceklerdir ve O, kötü amelleriniz karşılığında sizi cezalandıracaktır.

Yazıklar olsun size ey dünya kulları, acaba ilim vesilesiyle bütün mahlukata egemen olmadınız mı (Ama) o ilmi uzağa atıp onunla amel etmediniz; dünyaya yöneldiniz; dünya için hükmediyorsunuz; onun için hazırlık görüyorsunuz; onu (ahirete) tercih ediyorsunuz; onu bayındır kılıyorsunuz; artık ne zamana kadar dünyaya yöneleceksiniz Allah ın sizin vücudunuzda hiç payı yok mudur

Hak olarak söylüyorum ki, sevdiğiniz şeyleri terketmedikçe ahirette şeref kazanamazsınız. Tövbe etmek için yarını beklemeyin. Çünkü yarının önünde bir gece ve bir gündüz vardır; bu arada Allah ın kaza ve kaderi caridir (geçerlidir).

Hak olarak söylüyorum ki, küçük günahlar Şeytan ın tuzaklarındandır. Onları sizin nazarınızda pek küçük gösteriyor; derken o günahlar toplanıp çoğalır ve sizi kuşatıverir.

Hak olarak söylüyorum ki, yalanla methetmek ve din hususunda kendini övmek, bilinen bütün şerlerin başı olduğu gibi dünya sevgisi de her hatanın kaynağıdır.

Hak olarak söylüyorum ki, ahiret şerefine ulaşmak ve dünya olaylarına karşı kendini koruyabilmek için her zaman kılınan namazdan daha iyi hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey namaz gibi insanı Allah a yaklaştıramaz; öyleyse sürekli olarak namaz kılın; namaz, insanı Allah a yakınlaştıran her salih amelden Allah a daha yakın ve O´nun katında her şeyden daha sevimlidir.

Hak olarak söylüyorum ki, sözle, eylemle veya kinle intikam almayan mazlumun her ameli göklerde (melekut aleminde) çok büyüktür. Sizlerden hanginiz, ismi karanlık olan bir nur veya ismi nur olan bir karanlık görmüştür Böylece hiç bir kul da mü min olduğu halde kâfir, ahirete rağbet ettiği halde de dünyayı tercih eden olamaz. Acaba arpa eken buğday, buğday eken de arpa biçer mi Böylece her kul, dünyada ektiği şeyi ahirette biçer ve yaptığı her amelin karşılığını orada görür.

Hak olarak söylüyorum ki, insanlar hikmet konusunda iki kısımdır: Bir kısmı onu sözüyle sağlamlaştırır, kötü ameliyle zayi eder; diğeri ise sözüyle sağlamlaştırır, ameliyle tasdik eder; bunların arasında oldukça fark vardır. Öyleyse ilmiyle amel eden alimlere ne mutlu ve ilmiyle amel etmeyip de sadece dilde alim olanlara da yazıklar olsun.

Hak olarak söylüyorum ki, kim ekinini, sürekli her tarafı saran zararlı otlardan temizlemezse, zararlı otlar o ekini yok eder. Kim de dünya sevgisini kalbinden çıkarmazsa bu sevgi onu öyle sarar ki artık ahiret muhabbetinin tadını alamaz.

Ey dünya kulları, yazıklar olsun size, Rabbinizin camilerini bedenlerinize zindan edinin (sürekli camilerde bulunun), kalplerinizi takva evleri yapın ve onları şehvetlere mesken kılmayın.

Hak olarak söylüyorum ki, belaya daha çok tahammülsüz olanınız, dünyayı daha çok seveninizdir. Belaya karşı daha çok sabırlı olanınız da dünyada daha zahid olanınızdır.

Ey kötü alimler, yazıklar olsun size, siz Allah ın dirilttiği ölüler değil miydiniz Sizi dirilttiğinde tekrar öldünüz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın ilim öğrettiği cahiller değil miydiniz Size ilim öğrettiğinde onu unuttunuz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın fakih kıldığı bilgisizler değil miydiniz Sizi fakih kıldığında cahil oldunuz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın hidayet ettiği sapıklar değil miydiniz Sizi hidayet ettiğinde tekrar sapıklığa düştünüz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın görme kudreti verdiği körler değil miydiniz Size görme kudreti verdiğinde tekrar kör oldunuz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın duyma gücü verdiği sağırlar değil miydiniz Size duyma gücü verdiğinde tekrar sağır oldunuz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın konuşma gücü verdiği dilsizler değil miydiniz Size konuşma gücü verdiğinde tekrar dilsiz oldunuz. Yazıklar olsun size, siz (Allah tan) zafer dilemiyor muydunuz Size zafer nasip ettiğinde tekrar geriye döndünüz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın aziz kıldığı zeliller değil miydiniz Aziz olduğunuzda, tecavüz ve isyan ettiniz. Yazıklar olsun size, siz Allah ın yardım ettiği ve düşmanların saldırısından korkan yeryüzündeki mustaz aflar değil miydiniz Size yardım ettiğinde kibirlendiniz, zulüm ve isyan ettiniz. Öyleyse kıyamet gününün zilletinden dolayı size yazıklar olsun; o gün, sizi nasıl da hakir edecektir.

Ey kötü alimler, yazıklar olsun size, siz mülhitlerin amelini yapıyor, varislerin (cennet ehlinin) arzularını arzuluyor ve ateşe atılmayacağına dair güvencesi olan kimse gibi huzur buluyorsunuz. Halbuki Allah ın işi, sizin dileğinize uygun değildir. Sizler ölüm için türüyor, harap olmak için yapıyor, bayındır kılıyor ve varisler için de toplayıp hazırlıyorsunuz.

Hak olarak söylüyorum ki, Musa aleyhi s-selâm size Allah a yalan yere yemin etmeyin diye emrediyordu; ben de: Allah a ne yalan ve ne de doğru olarak yemin etmeyin fakat hayır veya evet deyin diyorum. Ey İsrâiloğulları, çöl baklagilleri ve arpa ekmeği yeyin; buğday ekmeğinden sakının. Çünkü ben onun şükrünü yerine getirememenizden korkuyorum.

Hak olarak söylüyorum ki, insanların bazıları sıhhatli, bazıları da belaya düçardır; öyleyse Allah a, verdiği sıhhat işin şükredin ve belaya uğrayanlara acıyın.

Hak olarak söylüyorum ki, söylediğiniz her çirkin kelimenin cevabını kıyamet gününde alacaksınız.

Ey kötü kullar, kim kurbanlığı boğazlamaya hazırlandığında kardeşinin kendisine öfkelendiğini anlarsa, kurbanlığı bırakmalı, gidip kardeşini memnun etmeli ve daha sonra dönüp kurbanlığı boğazlamalıdır.

Ey kötü kullar, herhangi birinizin gömleği alınırsa, abasını da onunla beraber versin. Herhangi birinizin sağ yüzüne tokat atılırsa, sol yüzünü de çevirsin. Herhangi birisi size zorla bir mil (üç fersah) mesafeti miktarınca yük yükletip çalıştırırsa, bir mil daha onunla beraber gitsin.[1]

Hak olarak söylüyorum ki, dışı sağlam, içi ise bozuk olan beden neye yarar ki Kalpleriniz bozuk olduğu halde bedenleriniz ne kadar hoşunuza gitse de hiçbir faydası olmaz. Kalpleriniz kirli olduğu halde bedenlerinizi temizlemeniz ne yarar sağlar ki

Hak olarak söylüyorum ki, yumuşak unu geçiren ve kepeği tutan elek gibi olmayın. Böylece siz, hikmeti ağzınızdan çıkarıyorsunuz, ama kin kalbinizde baki kalıyor.

Hak olarak söylüyorum ki, ilk önce şerri terkedin, daha sonra fayda vermesi için hayrı talep edin. Hayırla şerri bir araya topladığınızda, hayrın size bir yararı olmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, nehire dalanın elbisesi ne kadar çaba gösterirse göstersin mutlaka ıslanır. Böylece dünyayı seven kimse de günahlardan kurtulamaz.

Hak olarak söylüyorum ki, ne mutlu gece uyumayıp ibadetle meşgul olanlara; onlar ebedi bir nura sahip olan kimselerdir. Çünkü onlar gecenin karanlıklarında ibadetgâhda ibadet için ayağa kalkıyorlar ve Rablerine yarının (kıyamet gününün) zorluğundan kendilerini kurtarması için yalvarıp yakarıyorlar.

Hak olarak söylüyorum ki, dünya bir tarla olarak yaratılmıştır, kullar orada tatlı, acı, şer ve hayır ekerler; iyi ekinin hesap günü yararlı bir neticesi olur, şer ekinin de biçme günü zorluk ve meşakkati olur.

Hak olarak söylüyorum ki, hekim, cahil ile, cahil de heva ve hevesiyle denenir. Ağzınızdan câiz olmayan çirkin sözlerin çıkmaması için onu mühürlemenizi tavsiye ediyorum.

Hak olarak söylüyorum ki, sevmediğiniz şeylere sabretmedikçe umduğunuza ulaşamazsınız; hoşlandığınız şeyleri terketmedikçe de dilediğiniz şeylere erişemezsiniz.

Hak olarak söylüyorum ki, ey dünya kulları, dünya isteklerini azaltmayan, rağbetini ondan kesmeyen kimse ahireti nasıl idrak edebilir

Hak olarak söylüyorum ki, ey dünya kulları, sizler ne dünyayı seviyorsunuz ve ne de ahireti. Eğer dünyayı sevseydiniz ona ulaşmaya vesile olan işe değer verirdiniz ve ahireti sevseydiniz onu ümit eden kimselerin amelini yapardınız.

Hak olarak söylüyorum ki, ey dünya kulları, sizlerden bazıları arkadaşından zan üzerine nefret ediyor, fakat kendi nefsinden yakin üzerine nefret etmiyor.

Hak olarak söylüyorum ki, sizlerden bazıları, bazı ayıpları söylendiğinde kızıyor, oysa onlar bir gerçektir. Ama kendisinde olmayan bir şeyle medhedildiğinde ise seviniyor.

Hak olarak söylüyorum ki, şeytanların ruhları, kalplerinizde yaşadıkları gibi hiçbir yerde uzun süre yaşamamışlardır. Allah, dünyayı ahiret için çalışmanızdan dolayı size vermiştir; sizi ahiretten alıkoyması için değil. Allah dünyayı ibadetinize yardımcı olması için size yayıp açmıştır; günah işlemenize yardımcı olması için değil. Dünyada kendisine itaat etmeyi size emretmiştir, isyan etmeyi değil; onu size helâle ulaşma vesilesi kılmıştır, harama değil. Onu birbirinizle ilişki kurmanız için yaymıştır, ilişkiyi kesmeniz için değil.

Hak olarak söylüyorum ki, sevaba ulaşmayı herkes arzu eder, ama yalnız amel eden kimse ona ulaşır.

Hak olarak söylüyorum ki, ağacın, güzel meyvesi olmadıkça kâmil olmayacağı gibi din de günahlardan kaçınmadıkça kemâla erişmez.

Hak olarak söylüyorum ki, ziraat, ancak toprak ve suyla hasıl olur; iman da ancak ilim ve amelle doğrulur.

Hak olarak söylüyorum ki, suyun ateşi söndürdüğü gibi hilim de gazabı söndürür.

Hak olarak söylüyorum ki, suyla ateş bir kapta toplanamadığı gibi fıkıh ve körlük de bir kalpte toplanmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, bulutsuz yağmur yağmaz; temiz bir kalp olmadıkça da Allah ın rızası olan bir iş yapılmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, her şey aydınlığını güneşten aldığı gibi, kalp de hikmetle nur kazanır. Takva da her hikmetin başıdır. Hak her hayrın kapısıdır; Allah ın rahmeti de her hakkın kapısıdır; bu kapıların anahtarı da dua, yalvarıp yakarmak ve amel etmektir. Anahtar olmaksızın kapı nasıl açılabilir

Hak olarak söylüyorum ki, hekim bir adam sevmediği bir ağacı ekmez ve sevmediği bir ata binmez; mü min bir alim de Rabbinin sevmediği bir işi yapmaz.

Hak olarak söylüyorum ki, saykal, kılıcı düzeltip cilaladığı gibi hikmet de kalbi cilalar, aydınlatır. Hikmet hekimin kalbinde, ölü topraktaki su gibidir; suyun, ölü toprağı diriltmesi gibi hikmet de kalbi diriltir. Hikmet hekimin kalbinde, karanlıktaki bir ışığa benzer ki hekim onun ışığıyla halk arasında yürür.

Hak olarak söylüyorum ki, dağların tepesinden taş taşımak, sözünü anlamayan kimseyle konuşmaktan daha iyidir; (böyle bir adam) taşı, yumuşaması için suya koyan veya ölüler için yemek yapan kimseye benzer. Ne mutlu gereksiz sözlerinin önünü, Rabbinin gazabına sebep olacağı korkusuyla alan, anlayacağı sözden başka bir şey söylemeyen ve ameli kendisine belirlenmeyinceye kadar da hiç kimsenin sözüne gıpta etmeyen kişiye. Ne mutlu bilmediğini alimlerden öğrenen ve öğrendiğini de cahillere öğreten kimseye. Ne mutlu, alimlere ilimlerinden dolayı saygı gösteren, onlarla tartışmayan, cahilleri cehaletlerinden dolayı küçük gören, fakat onları kendisinden kovmayan, onları kendi yanına çağıran ve bilmedikleri şeyleri onlara öğreten kimseye.

Hak olarak söylüyorum ki, ey Havariler, bugün siz, halk arasında ölülerin arasındaki diriler gibisiniz; öyleyse (bu) dirilerin ölümüyle ölmeyin.

Yine Hz. İsa aleyhi s-selâm, Allah-u Tebareke ve Teâla nın şöyle buyurduğunu söylemiştir: Mü min kulum, dünyayı kendisinden aldığımda mahzun oluyor; halbuki bu durumda bana her zamankinden daha sevimli ve daha yakındır. Dünyada, ona bolluk ve genişlik verdiğimde ise seviniyor; halbuki bu durumda benim indimde her zamankinden daha kötüdür ve bu durumda benden daha uzaktır.

Bu konuyu yazdır