Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Diriliş Çanakkale 1915 – Turgut Özakman Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 01:09 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Diriliş Çanakkale 1915 – Turgut Özakman Kitap Özeti


Kitabın Adı: Diriliş 1915 Çanakkale
Kitabın Yazarı:

Turgut Özakman

Kitabın Özeti:

Dünya yeni bir savaşın kapısından içeri girmek üzereydi. Birçok devlet
henüz resmiyette başlamamış olan bu savaşa rağmen taraflarını
almışlardı. Ancak Osmanlı kalmıştı açıkta. Ne yapacağından haberi yoktu…
Çünkü; çok zayıflamıştı Osmanlı bu dönemler içerisinde. İlk başlarda
savaş dışı kalmak düşüncesi ile hareket edilmesi planlanmasına rağmen
bunu başaramayacaklar ve Osmanlılar son savaşlarına girmiş
bulunacaklardı… Kader ağlarını hafif hafif örmekteydi.
Savaşa katılma sebebinin temellerini;
yakın zamanda sadrazamlığa gelen Sait Halim Paşa’nın “Eğer savaşa
girilirse elimizde güçlü bir donanma olması şart” düşüncesi içerisinde,
İngiltere’ye sipariş verdiği gemiler oluşturacaktır. Gemiler 7 milyon
lira tutacak ama Hazinenin bunun ilk taksidini ödemeye bile gücü
yetmeyecektir. Bunun üzerine halktan yardım istenecektir. Vefakâr Türk
halkı yok demeden elinde ne varsa temin edecektir. Öyle ki; o yıllarda
Müslüman Türk kadınları saçlarını kestiremez bu günah sayılır, kişiler
toplumdan dışlanırlardı. Ancak ismi tarihe geçmeyen bir nine bu düzene
karşı gelerek “Elimde bu iki tutam saçımdan başka bir şeyim yok” deyip
saçlarını, dışlanmak, kınanmak pahasına kestirecektir.
Bir yandan bu tip savaş hazırlıkları
içerisinde olan halk aynı anda eğitilmeye de başlıyordu… İşe önce
kadınlardan başlanıldı. O devirde peçe, çarşaf ve başörtü gibi şeylerle
kapanan kadınlar bilinçlendirilmek üzere bir araya geliyorlardı sık sık.
Yakın bir zamanda tiyatroda rol almak için başvuru yapmaya gelen bir
genç hanıma tiyatroya alınamayacağı söylendi. Genç hanım nedenini
sorduğunda peçesi sebep olarak gösterilince daha dayanamadı. Peçesini
bir hışımla açarak, etrafındakilere kan kusup birkaç cümlede çok can
yakmıştı: “Aha buyurun peçemi çıkardım. Kıyamet mi koptu? Depremler mi
oldu? Bağda, bahçede peçeyle çarşafla iş mi görülür? Bu şehir
bağnazlarının savunduğu bir görenek. Bunun yanlış olduğunu görüyor ama
kılınızı bile kımıldatmıyorsunuz. Ama bu böyle sürüp gitmez.” Ve
bulunduğu yeri aynı hışımla terk etti.

Bu olaylar esnasında görünürde Sırplı bir genç Avusturya-Macaristan
Veliahtı ile eşini öldürerek 1. Dünya Savaşını tetiklemiş oldu.
Devletler artık kesin yanlarını belirlemişler, gruplar halinde savaşmaya
hazır hale gelmişlerdi. Osmanlı hâlâ açıktaydı. Almanya Osmanlı’yı can
deposu olarak görmekte savaşa girerse de o niyetle sokmak istemektedir.
Osmanlı, Almanya’nın iki savaş gemisini
düşman devletlerden saklayarak tarafını belli etmişti. Ama bunun sonunun
hazin olacağını kestirememişti. Çünkü Enver Paşa Alman hastasıydı.
Varsa yoksa Almanlardı. İlk başlarda ağır başlılık yapmış ancak daha
sonra Almanlık hayranlığı daha ağır basmıştı. Ve gemiler Osmanlı’ya
sığındılar. Sığınmaları ile birlikte savaş çanları –bazıları için ölüm
çanları olarak da geçer- çalmaya başlamıştı. Çünkü Osmanlı’dan kesin bir
emir almadığı halde Alman gemileri, Rus Limanlarını bombalamışlardı.
Böylece Osmanlı Savaşa girmiş oldu. Artık geri dönüş düşünülemezdi. Bu
bombalama üzerine diğer düşman devletlerde Osmanlı’ya savaş açmış ve
Çanakkale Boğazı’na yavaş yavaş gelmekteydiler. İşte bu Çanakkale Deniz
Savaşı’nın temellerinin atıldığının bir göstergesiydi. Çanakkale
Boğazı’ndaki yenilmez denilen armada sonunu kesin zafer olarak gördüğü
bu savaşa hazırlanıyordu.

İşler gittikçe karışıyor içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Bu esnada
Osmanlı Devleti çareyi cihat etmekte bulmuş yada buldurulmuştu. Çünkü
cihat teklifini Almanlar Osmanlılara önerdi. Almanlar açısından kusursuz
bir plandı. Dünyanın salt çoğunluğunun Müslüman olduğu düşünülecek
olursa cihat çağrısına gelen Müslümanlarla iyi bir zafer alınabilirdi.
Tabi ki Osmanlı cihat ilan ettikten sonra gelen bir tek Müslüman
olsaydı… Kimse aldırmamış, duymamazlıktan gelmişti. Çünkü düşman
birlikler Osmanlılar ve Almanlardan önce davranıp Müslümanların
beyinlerini yıkamışlardı. Ama katılmama sebebi beyin yıkaması olmayan
kişilerde mevcuttu. Örneğin tarihçi Ziya Şakir Bey. Bu cihat çağrısını
ve çağrının aslını bildiği için durumun mahiyetini şu kin dolu cümle ile
dile getirecektir: “Hz. Muhammed Cihat için Allah’tan emir alıyordu.
Biz Alman İmparatoru’ndan alıyoruz.” Ve son derece haklıydı da…
Bir yandan Çanakkale’de boğazın suyu
savaş öncesi sessizliğini korumaya çalışırken diğer yanda Doğu’da
Rusların ilerleyişini durdurmak üzere büyük bir ordu Sarıkamış civarına
doğru ilerliyordu. Vakit dar, hava koşulları olumsuz, ordu savaşlar
sonrası çok bitap düşmüştü… Çünkü ne doğru dürüst bir giyeceği ne de
adam akıllı bir azığı vardı. Bu şartlar göz önüne alınarak Doğu’da
savaşın tehlikeli olabileceğini onlarca belki de yüzlerce kişi Enver
Paşa’ya bildirdiler… Ama bunlar nafile bir çaba olmaktan öteye gidemedi…
Yapılan yanlış hesaplamalar, Enver Paşa’nın gözünü karartan hırsı
sonucu Türk ordusu Ruslara değil ancak çetin hava koşullarına yenilecek
ve bu büyük kayıp bir kez daha Türkleri acıya boğacaktır. Enver Paşa bu
olayın duyulmasını istemese de zaman içerisinde Sarıkamış Olayı diye
tarihe geçmek için dilden dile dolaşacaktır.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türk Kadını kendini bilinçlendirmeye,
vatanı için elinden gelenin en iyisini yapmaya karar vermiş ve
çalışmalarını hızlandırmıştı. Dergiler çıkarıyorlar, iş yaratmaya
çalışıyorlardı… Hatta Enver Paşa’ya askere katılmaya hazır olduklarını
beyan edeceklerdir.
Ve 19 Şubat 1915 günü büyük yenilmez
armada, Çanakkale Deniz Savaşı’nı başlattı. Her bir gemi en güçlü
silahlarıyla saldırıyor, mermilerle, toplarla beraber ölüm, dehşet ve
felaket yağıyordu. Buna göre düşmanların kazanması için hiçbir engel
yoktu ve zafer kesindi. Eee ne de olsa onların sınırsız mermileri, güçlü
topları bir de yiğit olarak adlandırdıkları askerleri vardı ki… Zafer
düşmanlar için çantada keklik misali gibi bir şeydi. Ancak daha
sonraları tekrarlanacak bir sözün düşmanlar tarafından bilinmediği de
apaçık ortada gibiydi: “Geçmişini bilmeyenin geleceği olamaz.” İyide ne
alakası vardı? Yani ne geçmişiydi ki bu bilinmesi bu kadar önemliydi?
Türklerin geçmişiydi. Zaman içerisinde tam da “Türkler bitti” derken
Türkler bitiren taraf olmuşlardı. Yani planlarda ufak bir detay
atlanılmıştı. Türkler hesaba katılmamıştı. Galiba savaş sonuna kadar da
katılmayacaktı. Yani birkaç avuç Türk mü bu yenilmez armadayı
durduracaktı… Bu bir şaka olmalıydı… Ama görünen köyün bir kılavuza
ihtiyacı vardı çünkü savaş gittikçe daha zor bir hale gelmişti… Türkler
her an, her bir köşeden düşmanın önüne çıkıyor ya düşmanın canı alıyor
yada kendi canını feda ediyordu.
Ama bu zorlama düşman tarafında hiçte
iyi karşılanmıyor aksine daha çok sinir hastası olmalarına sebebiyet
veriyordu. Hem karadan savunma hem de denizden savunma sürmekteydi. Bir
deniz olayında Nazmi Bey’e ellerindeki mayın sayısı soruldu ve bu
mayınların Çanakkale Boğazı’na çok dikkatli ve planlanan bir şekilde
dizilmesi emredildi. Emir demiri keserdi bir

Çanakkale Askeri için… Bu değişmez yasalarıydı oradakilerin… Her ne
kadar işin ucunda büyük bir armada denize çıkacak ilk kişiyi vurmak için
sabırsızlanıyor olsa da… Nazmi Bey mürettebatını topladı ve Yüzbaşı
Hakkı Bey’i de yanına alarak Nusrat Mayın’la yola çıktılar. Her şey en
ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Sabaha karşı Nusrat Mayın görevini
başarı ile tamamlamış bir biçimde döndü… Çanakkale’den sevinç çığlıkları
yeri göğü inletti… Belki Nusrat Mayın’ın geri dönüşünden belki de o
mayınların armadaya mezar olacağından herkes müthiş bir sevinç
içerisindeydi… Belki de ikisi yüzünden… Ne de olsa yenilmez armadanın
arasından geçip sessiz sedasız bir şekilde canları pahasına verilen
görevi yerine getirmişledi… Savaş gün geçtikçe kızışıyordu ama henüz net
bir netice yoktu…

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kan Davası – Reşat Nuri Güntekin Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 01:07 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Kan Davası – Reşat Nuri Güntekin Kitap Özeti


1.KİTABIN KONUSU: Kurtuluş savaşı yılarındaki bir kan davasını anlatıyor.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Kurtuluş Savaşı yıllarında sokak çocuğu olarak büyüyen ve bulundukları
yerden işgaller yüzünden diyar diyar dolaşan ve en sonunda Çocuk
Esirgeme Kurumunda büyüyen, okuyup öğretmen olan, öğretmenlik yaparken
cepheye alınan ve hayatının büyük çoğunluğu cephelerde geçen Ömer adında
bir öğretmenin başından geçen bir kan davasını anlatmaktadır.

Olay Bozova ilçeside geçmektedir.Ömer askere giderken daha
önce buradan geçmiş ve dönüşte burada yaşamaya karar vermiş.Burada
eskiden cephede tanıştığı D eli Murat lakaplı bir mühendisle birlikte
yaşamaya başlar.Bozova’nın bir köyünde öğretmenlik yapmak için istekte
bulunur,tayini Aşağı Sazan köyüne çıkar.Buraya gelgiği akşam bir soygun
olayı olur ve bunu sokak çocuklarının yaptığı anlaşılır ve yakalanırlar
ve bu çocuklar Yukarı Sazan köyünün gençleridir.Aşağı ve Yukarı Sazan
köyleri arasında bir kan davası vardır.bunun üzerine Ömer öğretmeni ve
okulu bulunmayan Yukarı Sazan köyünde çalışmaya ve çocukları da yannına
almaya karar verir.


3.KİTABIN ANAFİKRİ:

Bir kan davası olayını anlatıyor ve kan davasının iki dost köyün arasını nasıl açtığı ifade ediliyor.


4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİÖMER : Sokak çocuğu olarak büyüyen ve öğretmen olan savaş başlayınca cepheye katılan bir karakterdir.

MURAT : Ömer’in cepheden tanıdığı bir mühendis

TOYGAR : İlçe doktoru.


5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitabı okurken kan davasının ne kadar zarar verici ve insanların
yaşamında derin yaralar açan bir gelenek olduğunu yazarın etkileyici
anlatımı sayesinde hiç sıkılmadan öğrendim.


6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk
eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de
tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler
(Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919)
yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir
ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk
idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu
roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine
bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra
kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle
Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen
yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.


Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete
sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı
yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı.
Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının
sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da
İstanbul’da öldü.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Türkün Ateşle İmtihanı – Halide Edip Adıvar Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 01:05 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Türkün Ateşle İmtihanı – Halide Edip Adıvar Kitap Özeti

1. KİTABIN KONUSU:

Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından, cumhuriyetin ilan
edilinceye kadar geçen sürede yaşadığı anıları anlatılmaktadır.

2. ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u
işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın
bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de
yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere
olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan,
çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler
kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya
çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı.
Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak,
milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete
katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında
olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu
yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı
Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa
sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara
tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15
Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler
Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı
içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine
devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam
kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet
mitinginde söylediği, “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve
kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü, şimşekleri kendi üzerine
çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa
Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış
ikişer üçer kişilik gruplar halinde oluyordu ve çok tehlikeliydi.
Milliyetçilerin güvenliğini sağlayan ve düzenli olarak silah kaçıran
İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çeteler
vardı. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur,
çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren
yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından
karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi
gün eski Ziraat Fakültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar.
Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması
zorunluluğu gündeme geldi. Bunun üzerine Mustafa Kemal her ilden ikişer
milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan
1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal, meclis başkanı
seçilir.

Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin
kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Bu isyanı
bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak
için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te karşılaşan bu kuvvetlerin
çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin
itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara
çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine
girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları
için de sürekli sorun yaratıyorlardı.

İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru,
büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100
makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise;
faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul
hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi.
Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamışlardı ama Ethem’le Albay Refet,
yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı
koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta
(1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay
İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan
Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir
benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar
Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna
uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.

Halide Edip, bu dönemde, askerlere yardım amacıyla, Hilal-i Ahmer
(Kızılay) Hastahanesi’nde gönüllü hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe
gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş
durmuyor İzmir’i bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda
İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı
vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar, asker sayısı bakımından
bizim 4 katımız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu
saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın
doğusuna çekildi.

Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan
oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri
çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun
kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor,
memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu.
Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i şehit
olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. Mustafa Kemal, 2
ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı.

İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye
karar verdi. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başladı. Buradaki
görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip
edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa
Kemal’e iletmekti.

Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir
savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk
askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip
çarpıştılar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmadılar. Bu savaş 22 gün
sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de
başlayan Yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer
bizimdi.

Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide,
ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde
sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.

22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş
galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp
yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha
vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların
verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri
kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde
halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf
AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet, çalışmalarını bitirdikten
sonra Ankara’ya döner.

Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini
çeker. Bu çocukların niçin bu şekilde giyindiklerini yanındaki yüzbaşıya
sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14
arasında değişen, aileleri savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu
idi. Halide Edip bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret
eder ve tebriklerini bildirir.

Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla
eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü
evine döner. Döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu
gibi kucaklaşır ve içinden bir daha böyle bir savaş yaşanmamasını
temenni eder.
3. ANAFİKRİ:

Herhangi bir konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi

hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.

Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz.
Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye
düşünmeliyiz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı
insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir
kadın. Hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.

ADNAN ADIVAR: İnsanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği
vatan sevgisiyle dolu çalışkan bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis
İkinci Başkanlığı yapmıştır.

Mahmure: Halide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:



Kitap, ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir
şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın uslübü günümüz Türkçesine göre
biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi
edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

1882’de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür. 1901’de Amerikan Kız

Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş, Ayet ve Zeki adında
iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi
nedeniyle ondan ayrılır. 1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile
evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış,
Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık
sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği
onbaşı rütbesini kullanmıştır.

1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin
edilmiştir. 1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954
yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Nemide – Halid Ziya Uşaklıgil Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 01:02 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Nemide – Halid Ziya Uşaklıgil Kitap Özeti


1. KİTABIN KONUSU :Annesi vereme yenik düşmüş ve kendisi de bu illetin pençesinde yaşam mücadelesi veren genç bir kızın yaşadıkları.
2. KİTABIN ÖZETİ :

Şevket Bey zengin bir adamın
ikinci oğlu idi. Önce ağabeyini daha sonra babasını kaybetti. Babasını
kaybettiğinde kendisine Sultanahmet Caddesi’nde bir konak, Kanlıca’da
bir yalı, beş altı dükkan, bir zeytinlik, bir çiftlik kalmıştı. Şevket
Bey babasının sağlığında herşeye meraklıydı hemen hemen her iş hakkında
bilgi edinmişti. Hiçbirşeyin üzerinde çok fazla durmamış fakat hepsine
eğilimi olduğunu göstermişti. Babasının ölümünden sonra Şevket Beyin
içinde bir boşluk oluşmuştu.


Günler bu şekilde geçerken bir gün annesinin yanında yürümekte olan
genç bir kız görmüştü. O an içinde bazı kıpırdanmalar oldu. Kıza o kadar
dikkatle bakmıştıki kızcağızın yüzü kızarmıştı. Şevket Bey daha sonra
aynı kızı bir kere daha görmüş ve evine kadar takip etmişti. Kızın
girdiği ev Şevket Beyin evine yakın bir yerde bulunuyordu. Bir süre
düşündükten sonra Şevket Bey bu kız ile evlenmek istediğini kızın
annesine bildirmiş ve bu isteği olumlu karşılanmıştı. Şevket Bey
evlendiğinde sanki dünyanın en mutlu insanı olmuştu. Fakat bu mutluluğu
fazla uzun sürmedi. Karısı Naime hastalanmış ve doktorların muayenesi
sonucu kesinlikle çocuk yapmaması tavsiye edilmişti.Fakat bu tavsiye
biraz geç kalmış bir tavsiye idi.Çünkü Naime gebe idi.


Naime çocuğunu doğurdu fakat kendisi hayata gözlerini yumdu. Yeni
doğan bu kıza Nemide adını verdiler. Bu acıya dayanamayan Şevket Bey
yeni doğan bebeğini Dr. Osman Beye emanet ederek iki yıllık bir seyahate
çıktı. Dönüşte kızını doktordan geri aldı. Fakat kızının da bünyesi
annesi gibi çok zayıftı ve ömür boyu sağlığına büyük bir dikkat
gösterilmesi gerekiyordu. Şevket Bey’in bundan sonra kendi hayatını
kızına adamaktan başka yapabilecek hiç bir şeyi yoktu. Bir baba olarak
bunu ve gerektiğinde bundan büyük fedakarlıkları yapmak zorundaydı.Çünkü
Nemide ona Naime’den kalan tek ve en büyük varlıktı.


Şevket Bey kızının üzerine titredi. Yıllar geçti ve Nemide büyümüş
gelinlik kız olmuştu. Nemide amcasının oğlu Nail’e karşı büyük bir aşk
hissediyordu. Ancak Nail’in Nemide için hissettiği sevgi daha farklı bir
duyguydu, onu bir kardeşçesine seviyordu.


Nail her hafta belirli günlerde amcasını ve Nemide’yi görmeye
gelirdi. Nail Nemide’den yaşça büyüktü. Nail tıp eğitimini tamamlamak
için Paris’e gittiğinde Nemide çok üzülmüştü. Nail Paris’te üç yıl kaldı
ve geri döndü. Bir süre sonra Nail ile Nemide nişanlandı. Fakat Nail
küçüklükten beri garip bir bağ ile bağlı olduğu Nemide’ye değil, küçük
yaşta annesini kaybeden ve babası tarafından terkedilen teyzesinin kızı
Nahit’e aşıktı. Nahit de Nail’e deliler gibi aşıktı. Nail Nahit’i çok
sevmesine rağmen Nemide’nin sağlığını düşündüğü için duygularını açığa
vurmuyordu ve kaderine razı oluyordu. Bir zaman sonra Nemide durumu
sezdi ve nişan yüzüğünü Nahit’e verdi.Kendisini sevmeyen birisiyle
evlenemeyeceğini söyledi.Bir süre sonra Nemide vereme yenik düştü ve
Nahit ile Nail evlendiler.


KİTABIN ANA FİKRİ : Mutluluğun, başkalarının mutluluğuna engel olarak yakalanamayacağı ve sevginin fedakarlık gerektirdiği.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :

Kitap gayet klasik ve sade bir konudan bahsettiği için şaşırtıcı ya
da gerçek dışı bir olay yaşanmamıştır. Bence kitaptaki en önemli olay
Nemide’ nin nişan yüzüğünü hiç çekinmeden Nahit’e vermesidir.


Şevket Bey : Zengin bir babanın oğlu olması itibariyle hayatta pek sıkıntı çekmemiş fakat zengin oluşu kendisini bir şımarıklığa itmemiştir.

Nemide : Nemide de hayatta hemen hemen her isteği yerine getirilen birisidir.Bu durum Nemide’yi biraz şımartmıştır.

Nail : Öğrenimine öncelik vermiş ve daha sonra Nahit ile evlenmiştir.

Nahit : Küçük yaşta annesini kaybetmesinden dolayı duyduğu acı onu olgunlaştırmıştır.

Osman Bey : İyiliksever ve temiz kalpli bir insandır.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitapta işlenen konu hayatta
herkesin başına gelebilecek olayları ele almıştır. Fakat yazarın üslubu
ve yaptığı tasvirler kitabı çekici kılmaya yetmiştir. Bu sayede kitap
büyük bir akıcılık kazanmıştır. Kitabı ilk elinize aldığınızda sonuna
kadar bırakamayabilirsiniz.


KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : Servet-i fünun
romancılarından. İstanbul’da doğdu ve yine bu şehirde öldü. İlk
tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17 yaşında okuldan
ayrıldı. 1884’te “Nevruz” gazetesini ,daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk”
gazetelerini kurdu. İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı.
İdadide Türk Edebiyatı dersi okuttu. Reji Müdürlüğü Başkatibi oldu.
Servet-i Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımlandı.
Darülfünunda batı edebiyatı dersleri verdi. Mabeyin Başkatibi, Ayan
Üyesi oldu. Sessizliği, batı müziğini, kitap okumayı, çiçekleri severdi.
Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi.
Roman, hikaye, tiyatro, mensur şiir, hatıra, hitabet, edebiyat tarihi,
makale türünde eserler verdi. Romanlarında sosyal ve psikolojik konuları
işler. Kahramanları gerçek hayattan alınmıştır. 150’den fazla eseri
vardır. Modern Türk hikaye ve romanının babası sayılır. Çevirileri de
vardır.

Bu konuyu yazdır

  Handan – Halide Edip Adıvar Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 12:13 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Handan – Halide Edip Adıvar Kitap Özeti

KİTABIN ADI: HANDAN

KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR

YAYINEVİ VE ADRESİ:ATLAS KİTABEVİ

BASIM YILI: NİSAN 1995 (21 BASKI)

1.KİTABIN KONUSU: Kitaptaki
olaylar,Abdülhamit’in istibdad döneminde geçmektedir.Bu bağlamda kitabın
konusu bize o güne ait bilgiler vermektedir.Kitap,bir aşk hikayesi
etrafında o günün sosyal yaşamı,kültürel yapısı ve istibdad dönemindeki
Türk aydınlarının başlattığı yeni sosyal akımlardan bahsetmektedir.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Refik Cemal evlenmek
üzeredir.İstediği kızı yaşadığı mahallenin o döneme göre aykırı gözüken
fertlerinden olan dört kız kardeşten biridir.Daha doğrusu Refik Cemal’in
evleneceği kız diğerlerinin kuzenidir.Reifk Cemal birarz heyecanlı vede
çekingen olarak bu işe kalkışmış ve babasını Neriman’ı istetmeye
yollamış.Neriman onun fotoğrafını görünce hemen evlenmeyi kabul
etmiştir.Refik Cemal bir akşam Neriman’la tanışmak için yemeğine
igtmiş.Refik Cemal Neriman’I görünce ona vurulmuş işte hayatımın kadını
bu diye düşünmüştür.Yemekte Cemal bey ile koyu sohbete dalmışlardı.Fakat
maada boş bir sandalye Refik Cemal’in dikkatini çekmiştir.Tam soracağı
sırada Neriman çok kutsal birinden bahsedermiş gibi keşke Handan’da
burda olsa diye iç geçirmişti.Cemal beyde Handan’dan bahsetmeye
başladı.Handan’ın çok zeki,öğrenmek için çok azimli,çok kültürlü ve çok
güzel olduğundan bahsetmişti.RefikCemal Handan’ın çok özel bir yeri
olduğunu anlamıştı.

Refik Cemal bir an önce düğün hazırlıklarına başlamak istediğini
bildirince Cemal bey bunu hemen kabul etmiş ve düğün hazırlıklarına
başlanmıştır.Tüm bu işler devam ederken Neriman Avrupa’da bulunan
Handan’a danışmaktadır.Bu durum Refik Cemal’i biraz kızdırıyor olsada
pek sesini çıkarmamıştır.Çünkü Handan’ın beğendiği ev eşyaları,Neriman’a
beğendiği kıyafetler gerçekten onun da hoşuna gitmişti.Nihayet düğün
günü gelir çatar.Refik Cemal rüyalarını süsleyen meleği Neriman’a
kavuşur.Aradan bir tıl geçer.Neriman hamile kalır.Fakat tam bu sırada
Abdülhamit’in hafiyeleri Refik Cemal’in peşine takılır.Çünkü Refik Cemal
kendini geliştirmiş gerçek bir Türk aydınıdır ve istibdad dönemi bunu
kabul etmemektedir.Refik Cemal sürgüne gitmektense kendi isteğiyle
londra’ya tayinini ister ve yaptırır.tam bunu eşine söyleyeceği zaman
Refik Cemal ve Server’in ortak arkadaşı olan ve Abdülhamit’in hiç
sevmediği ateşli bir Türk aydını olan Nazım’ın amcası köşke gelmiştir.Bu
arada Nazım bir süre önce tutuklanmış ve hapishanede intihar etmiştir.O
akşam Neriman’da bir tuhaflık vardır.ağlamaktan gözleri şişmiştir.Refik
Cemal sorduğunda Nazım için ağladığını söylemiştir.kıskançlık Refik
Cemal’I farklı şeyler düşünmeye itmiş ve ilk defa Neriman’a kötü
davranarak onu konuşturmaya çalışmıştır.Neriman kendisinin Nazım ile bir
ilişkisinin olmadığını söylemiş fakat bu konuyu şimdi anlatamayacağını
söylemiştir.Bu olaydan sonra Refik Cemal,Handan ve Nazımla ilgili konuyu
hiç açmamıştır.Refik Cemal londra’ya giderek işe başlar.Neriman’da
Handan ile Nazım’ın ilişkisini anlatmaya karar verir ve Handan’ın tüm
mektuplarını Refik Cemal’e göndermeye başlar.Bu arada Refik Cemal bir
kilisede Handan ile karşılaşır ve Handan onu otele davet eder.Handan onu
çok iyi karşılar fakat eşi Hüsnü Paşa aynı şekilde davranmaz.Zaten
Hüsnü Paşa çok ters bir insandır.

Gelelim Handanla Nazım’ın hikayesine.Handan 13-14 yaşlarında iken
kendini çok geliştirmiş ve artık yaşlı insanlarla muhatap olavak
düzeydedir.Nazım’ın amcasıda bunlardan biridir ve Nazım’ın Handan’a ters
vermesini ister.Bir süre sonra Nazım ders vermeye başlar.Bu dönemde
birbirlerine iyice aşık olurlar.Fakat Nazım Handan’a aşkını direkt
söyleyemez ve ona sen bana ideallerime ulaşırken yardımcı olacak bir
eşsin diye ona aşkını anlatmaya başlar.Handan buna çok sinirlenir ve
Nazım’ın evlenme teklifini reddeder.Bu olaydan kısa bir süre sonrada
Handan Hüsnü Paşa diye biriyle evlenir.Bu acı olaya dayanamayan Nazım
Handan’a bir mektup yazar ve intihar eder.REFİK cemal bunları Neriman ve
Handan’ın mektuplarından öğrenir.Bu yüzden Handan’dan
hoşlanmamaktadır.Ama Handanla sohbet etmekten çok hoşlanmaktadır.Refik
Cemal Londra’ya gittikten sonra eşini de yanına alır.Handan’da sık sık
onlara gitmeye başlar.Bu arada Hüsnü Paşayla Handan ayrılmış ve Handan
bunalıma girerek hafızasını kaybetmiştir.

Refik Cemal Handan’ın bakımını üstlenir ve beraber Sicilya’ya
giderler.Orada birbirlerine aşık olurlar.Bir ay sonra Handan
iyileşir.Fakat Handan Neriman’a ihanet ettiği içğin çok üzülmektedir.Bu
üzüntüden dolayı tekrar hastalanır ve vefat eder.Refik Cemalle
aralarındaki aşk dedikodu olarak kalır.Kimileri Handan’a kızar ve
ölümüne sevinir,kimileride onun çektiği acılardan dolayı ona acırlar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :Kitabın anafikrini şu atasözüyle
açıklayabiliriz.’Ne oldum dememeli ne olacağım demeli’.Çünkü herkes
Handan’I iyi bir yaşamı olacağını beklerjen tam tersi bir yaşam onun
olmuştur.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

HANDAN:Kızıl saçlatra sahip çok çekici bir insandır.Ruhi olarakta cesur ve atılımcıdır.

REFİK CEMAL:Esmer,uzun boylu yakışıklı biridir.Ruhi olarakta kendini
geliştirmeyi seven ve kültürel ortamlardan hoşlanan biridir.

NAZIM:Sarı,uzun saçlıdır.Duygulu ve biraz alaycı güleç yüzlü bir insandır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap etkili bir anlatıma sahip ve insanlara gerçekten yararlı olabilecek ve hayatın içinden konulara yer veren güzel bir romandır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Halide Edip ADIVAR 1882’de İstanbul’da doğmuştur.Anerikan kolejini
bitiren ilk Türk kızıdır.İlk romanları daha çok ferdi aşk hikayeleri
daha sonraları belgesel türündedir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Descartes – Yöntem Üzerine Konuşma Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 12:10 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Descartes – Yöntem Üzerine Konuşma Kitap Özeti

Descartes’ın
1637’de yayımlanan Yöntem Üzerine Konuşma’sı, dünya felsefe
literatürünün en çok ses getirmiş eserleri arasında yer alır. Kitap
Avrupa düşünce tarihinin temel taşlarından biridir.
Descartes’ın felsefesine göre; insan
görüşleri çeşitlidir ve hiç kimse de doğruyu söyleyememektedir. Ancak
herkes doğruyu bulduğunu sanmaktadır. Nesnel fikirlere karşı yoğun bir
şüphe duyan Descartes, “2’yi 3’e her ekleyişimde aldanmıyor muyum
acaba?” diyerek, öznel yargılardan da şüphe ettiğini gösterir.
Descartes’a göre şüphe etmek demek, düşünmek demektir: “Düşündüğümden
eminim, zira bundan şüphe etmek için yine düşünmek lâzımdır.” Demek ki,
şüpheyi şüphe dışına atacak olan tek gerçek, “Düşünme”dir. İşte
Descartes’tan başlayan Yeniçağ felsefesinin taşı budur ki, “Madem ki
düşünüyorum, öyleyse varım-cogito ergo sum” gerçeği, bu şüphenin zorunlu
bir sonucudur.
Yöntem üzerine konuşma, Descartes’ın
birinci dönem yapıtlarındandır. 1618′den 1637′ye kadar sürmüş olan bu
birinci döneminde, Descartes bir filozoftan çok bir bilim adamıdır;
dünya üzerine, insan üzerine, insanın evrendeki yeri üzerine evrensel
bir bilim geliştirmeye yönelir. 1637′den sonranın
Descartes’ı bir bilim adamı olmaktan çok bir filozoftur ya da bir
metafizikçidir. Asıl adı Discours de la méthode, pour bien conduire la
raison et chercher la vérité dans les sciences, plus la dioptrique, les
météors et la géométrie qui sont les essais de cette méthode (Usu iyi
yönetmek ve bilimlerde doğruyu aramak için yöntem üzerine konuşma ve bu
yöntemin denemeleri olan dioptrik, meteorlar ve geometri) olan bu
kitabın bugün yalnızca altı bölümlük Yöntem üzerine konuşma bölümü ilgi
çeker. Kitabı oldukça kalınlaştıran öbür bölümler bugün için yalnızca
bilim tarihi uzmanlarının ilgisini çekebilir.
Bu konuşma tümü bir defada okunmak için
çok uzun görülürse altı bölüme ayrılabilir. Birincide bilimlerle ilgili
çeşitli belirlemeler, ikincide yazarın aradığı yöntemin başlıca
kuralları, üçüncüde bu yöntemden çıkardığı ahlak kurallarından bazıları,
dördüncüde metafiziğinin temellerini oluşturan Tanrı’nın ve insan
ruhunun varlığını kanıtlamasını sağlayan nedenler, beşincide fizikle
ilgili olarak araştırdığı sorunların düzeni ve özellikle yüreğin
deviniminin ve hekimlikle ilgili bazı başka güçlüklerin açıklaması, sonra da ruhumuzla hayvanların ruhu arasındaki ayrım ve sonuncuda doğanın araştırılmasında şimdikinden daha ileri gitmek için gerekli olduğuna inandığı şeyler ve bu konuşmayı hangi nedenlerle yazdığı bulunacaktır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Halid Ziya Uşaklıgil – Ferdi ve Şürekası Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 12:07 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Halid Ziya Uşaklıgil – Ferdi ve Şürekası Kitap Özeti

1)Kitabın Konusu

Maddi bakımdan çok zor şartlar altında yaşayan bir kişinin, aile ve
aşk hayatını anlatıyor.Fakir, ama mutlu bir durumdayken kaderin
kendisine gülerek hayatını bir anda alt üst eden bir yaşamın
hikâyesidir.Zengin ile fakirin arasındaki yaşamların göz önüne alındığı,
para gücünün nelere hâkim olduğu anlatılıyor.


2)Kitabın Özeti

Abdülgafur Bey her zaman ki, gibi işten dönerken, yolda karşılaştığı
bu kıza acıdı ve yanına alarak eve getirdi.Kızı olmayan Besime Hanım bu
kızı, kendi kızı gibi büyütecek, ileride gelini yapmayı düşünecekti.Kız,
Saniha idi.İsmail Tayfur’la birlikte büyüdüler ta ki Abdülgafur Bey
ölene kadar.Evin reisi ölünce evin yükü İsmail Tayfur’a kaldı.O da
babası gibi muhasebeci olarak Ferdi ve Ortakları Ticaretevi’nde işe
başladı.Burada dört kişiydiler; Hasan Tahsin Efendi, Mehmet Rıfkı, Osman
Şevket ayrıca bir de Hacer -Ferdi Efendi’nin kızı-.Hacer her zaman
İsmail Tayfur’a takılır, türlü muzipliklerle onu rahatsız ederdi.Ta ki
babası ona işyerine girme yasağı getirene kadar.Çünkü o artık büyümüş,
koca kız olmuştu.


Bu karar Hacer için ölümden farksızdı.Artık İsmail Tayfur’ la
birlikte olamayacaktı.Bunun üzerine sabah akşam pencereye çıkar, ki
İsmail Tayfur’u görebilsin diye.Hacer duygularını “ikinci kalbim “dediği
defterine yazmaya başlamıştı.


İsmail Tayfur ise kendi halinde yaşayan, Saniha’yı seven, Hacer’le
ilgilenmeyen biridir. Kendi dünyasında mutludur.Bir gün Ferdi Efendi
kızının defterini bulur.Kızının yaşadığı durumu öğrenir.Kızını çağırarak
onun mutlu olabilmesi için elinden geleni yapacağına söz verir.Çünkü
İsmail Tayfur sağlam karakterli, ticaretten anlayan biridir.Böylece
kendi varisini bulur. İlk olarak İsmail Tayfur’u yanına çağırır maaşını
artırdığını bildirir.


İşe anlam veremeyen İsmail Tayfur kendi düşüncelerinde bile olmayan
bu aşkı öğrenince şok olur.Ferdi Efendi gizli olarak Nerime Hanım ve
Melekzat’ı İsmail Tayfur’un annesine gönderir.Saniha için ölüm başlamış,
Besime Hanım için ise durum çıkılmaz bir döngü halini almıştır.Bir
hafta sonra Besime Hanım ile Saniha, Hacer’i tanımak için Ferdi
Efendi’nin evine giderler.Hacer’i tanımadan kıskançlık duyan Saniha da
onu görünce, sevmeye başlar.Ne olduğunu anlamayan İsmail Tayfur
korktuğunun başına gelmesiyle yıkılmış, tek çare olarak gördüğü
Saniha’nın da kendini feda etmesiyle adeta yıkılmıştır.Artık sığınacak
bir yeri kalmamış çaresiz olarak, Hacer’le gösterişli bir düğünle
evlenir.İsmail Tayfur düğünden sonra iyice dünyadan ve Hacer’den
uzaklaşır, Hacer ise ardığı mutluluğu bulamamanın ve İsmail Tayfur’un
kendisinden uzaklaşmasının nedenlerini arar.


Bir akşam Hacer uyandığında İsmail Tayfur’u yanında bulamaz.Onu
bekler, gelmeyince kendisi aşağı iner ve İsmail Tayfur’un Saniha ile
kaçacağını duyar, ağlayarak yukarı çıkar.İsmail Tayfur yukarı gelince
Hacer kapıyı kapatır, ki İsmail Tayfur Saniha ile gitmesin.Sonra
elindeki ateşle evi ateşe verir.Hacer’in yanan vücudu ile dışarı çıkan
İsmail Tayfur delirir,Hacer ölür,Ferdi Efendi’nin evi ve parası
,altınları yanar, yok olur.


3)Kitabın Anafikri: Öncelikle, şartlar ne olursa
olsun her zaman doğru bildiğin bir şeyin sonuna kadar savunulması,
içinde bulunduğun şartlardan azami dereceden istifade, küçük şeylerden
mutlu olunabileceği ve sevginin parayla satın alınamayacağını bizlere
aktarıyor.


4)Kitaptaki Şahıslar

İsmail Tayfur: Romanın baş kahramanıdır.Kumral, uzun boylu, yeşil
gözlü, yakışıklı,muhasebeci olarak çalışan ve ailesine bakan genç bir
delikanlıdır.İçine dönük, sessiz bir kişiliğe sahiptir.


Hacer :İsmail Tayfur’un yangında ölen karısıdır.Daha on beş
yaşıngadır.Zayıf vücudu, küçük başı altuında, uzun ipek saçları arasında
küçük beyaz yüzü ile insana çocukluk hali verirdi.


Saniha :İsmail Tayfur’un sevdiği kızdır.Zayıf, ince, esmer,öksüz ve yetim yetişmiştir.

Hasan Tahsin Efendi:Baba ve iş arkadaşıdır. Ufak tefek yapılı, küçük
başlı, beyaz saçları dökülmüş, yılların deneyimini taşıyan bir
karakter çizmiştir.


Mehmet Rıfkı, Osman Şevket: İş arkadaşlarıdır.

Ferdi Efendi :P atronu ve kayın babasıdır.İnce, uzun boylu, sarı saçlı, sarı sakallı, donuk benizlidir.Paranın herşey olduğuna inanan biridir.

Abdülgafur Bey- Besime Hanım:İsmail Tayfur’un babası ve annesi.

Nerime Hanım :Hacer’in öğretmeni.

Melekzat :Hacer’in hizmetçisi ve en samimi arkadaşıdır.

5)Kitaptaki olaylar

İsmail Tayfur – Saniha aşkı: Yalansız, yapmacıksız, sevgi üzerine kurulu bir aşktır.

Hacer’in aşkı : Tek taraflı ama sevgiye dayanan bir platonik aşktır.

İsmail Tayfur ile Hacer’in evlenme serüveni ve bu sırada yaşanan olaylar.

6)Kitap Hakkındaki Şahsi Görüşler

Sürükleyici bir aşk romanıdır. Kişi ve yer tasvirleri zamanında,
kitabın akışını değiştirmeyecek şekilde yapılmıştır. Konu itibâri ile
aşk romanı görünmesinin yanında da devrin tipik özelliklerini de
yansıtmaktadır.Hayat şartlarından, yaşam tarzlarından, sosyal
ilişkilerden, devrin moda ve eğlencesinden, gelenek ve göreneklerden
bahsediyor.Yazar gereksiz açıklamalardan kaçınmıştır.Fazla yabancı
kelimeler kullanılmadığı için kitabın anlaşırlılığı artmış, kitaba
akıcılık ve sadelik getirmiştir.


7)Yazar Hakkında Kısa Bilgi

Yazar, Halit Ziya UŞAKLIGİL 1866-1945 yıllarında yaşamıştır.Servet-i
Fünun romancılarından.İstanbul’da doğdu ve yine bu şehirde öldü.İlk
tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17yaşında okuldan
ayrıldı.1884′te “Nevruz” gazetesini, daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk”
gazetelerini kurdu.İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı.


İdadide Türk edebiyatı dersi okuttu.Reji Müdürlüğü Başkâtibi oldu.
Servet-i Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımladı.
Darül Fünun’da batı edebiyatı dersleri verdi. Mabeyn Başkâtibi, Ayan
Üyesi oldu.Sessizliği, batı müziğini, kitap okumayı, çiçekleri
severdi.Almanca, Arapça, Farsça, Fransızca, ingilizce, italyanca
bilirdi.Roman, hikâye, mensur şiir, tiyatro, hâtıra, hitabet, edebiyat
tarihi, makale türünde eserler verdi.Romanlarında sosyal ve psikolojik
konuları işler.Kahramanları gerçek hayattan alınmıştır.150′den çok
hikâyesi vardır. Modern Türk hikâye ve romanın babası sayılır.Çevirleri
de vardır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Cumhuriyet Çocuğu – Hekimoğlu İsmail Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 12:05 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Cumhuriyet Çocuğu – Hekimoğlu İsmail Kitap Özeti

Kitabın Adı: Cumhuriyet Çocuğu
Kitabın Yazarı:

Hekimoğlu İsmail
Basım:

Ekim-2006
Tür:

Roman

Kitabın Konusu – Kısa Özeti:

Hekimoğlu İsmail, Minyeli Abdullah’tan sonra yine bir dönem romanıyla okuyucunun karşısına çıkıyor.

Cumhuriyet Çocuğu, Hekimoğlu İsmail’in, Osmanlı’nın son döneminden
Cumhuriyet sonrasına uzanan batılılaşma sürecini anlattığı son romanı…

Âlim bir dedenin terbiyesinde yetişen Yahya’nın yaşadığı olaylar
çerçevesinde Cihan Harbi, İstiklâl Harbi, Cumhuriyet ve İnkılâpların
halk üzerindeki etkileri can acıtıcı gerçekler ve çarpıcı sahnelerle
anlatılıyor.


1914’ten 1940’lı yıllara uzanan süreçte yaşanan çözülme, dağılma ve kopmalar; acılar, ölümler, umutlar…

Yahya’nın babası Cihan Harbi’nde şehit olur. İlim âşığı olmasında
büyük etkisi olan dedesini de kaybettikten sonra evin tek erkeği
kendisidir. Fakat bu cepheye çağrılmasına engel değildir… Yahya da
cepheye çağrılır ve cepheden sağ salim döner. Vatan işgalden
kurtulmuştur…


“İşgalden kurtulan memleketin neredeyse bütün nüfusu dullar,
yetimler, gazilerden oluşuyor. Her yere fakirlik, ne yapacağını
bilemeyiş, bocalama hâkim. Halk belini doğrultmaya çalışıyor. Ama
milleti salgın hastalık gibi ele geçiren açlık, sefalet kolay ortadan
kalkacağa benzemiyor. Cepheden dönen askerler ekmek derdine düştü.
Çaresiz babalar, çileli analar, acıya batmış çocuklar, yetimler için
savaş bitmemiş sayılıyor…


…Kolay değil, vatanın kalbinden bir çıban temizlendi. İngiliz ve
Fransızlar başta olmak üzere vatanın, milletin namusuna musallat olan
vahşiler kovuldu; görüp göreceğimiz en ağır hakaretler, sahiplerine iade
edildi. Geldikleri gibi gittiler…”


Yazar, romanını yeni ve eski kuşağın temsilcileri ve kurumları etrafında yaşanan çatışmalar etrafında kurguluyor.

Yazar Hakkında:

1932 yılında Erzincan’da doğdu. Asıl adı, Ömer Okçu’dur. Dedesinin
ismi olan Hekimoğlu İsmail imzasıyla yazılarını yazdı, böyle tanındı.
Babası, İstiklal savaşı sırasında Kazım Karabekir Paşa’nın emrinde 4 yıl
askerlik yaptıktan sonra, memleketine döndüğünde İstiklal Madalyası’nı
satıp, viran olan şehrini yaptırdı.


Savaşlar içinde büyüyen Hekimoğlu İsmail’in anne ve babasının okuma
yazması yoktu, yazarımız kitap bulunmayan evde doğdu, büyüdü.


1950′den itibaren çeşitli zamanlarda yazıları sebebiyle mahkemelere verildi.

Hekimoğlu İsmail 1953′ten beri sigara parasını kitaba verip, bir ömür boyu talebe gibi çalışmıştır.

Lise tahsilinden sonra Amerika’da elektronik üzerine ihtisas yaptı.
1967′de meşhur Minyeli Abdullah romanını yazdı. O günden bu yana pek çok
dergi ve gazetede yazılar yazan Hekimoğlu’nun 30′dan fazla eseri
vardır. Yurtiçi, yurtdışı konferansları da yüzlercedir.


Halen Zaman gazetesi’nde makaleleri yayınlanan Hekimoğlu İsmail’e
Harran Üniversitesi tarafından Edebiyat Doktoru unvanı verilmiştir.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Victor Hugo – Notre Dame’ın Kamburu Kitap Özeti
Yazar: RasitTunca - 08-05-2020, 12:00 AM - Forum: Eğitim Öğretim Bilgileri - Yorum Yok

Victor Hugo – Notre Dame’ın Kamburu Kitap Özeti

Kitap Hakkında:

1831′de yayımlanan Notre-Dame de Paris -roman kişilerinden biri öylesine
etkili oldu ki- “Notre-Dame’ın Kamburu” adıyla tanındı. Hugo, bu
romanda insanların yaşamında “kader”in egemenliğini göstermek
istemiştir. Ayrıca yoksulluğun, insanların duygu ve düşüncelerini
köreltmediğini ortaya koymuştur.”Notre-Dame’ın Kamburu”, Hugo’nun
Fransız yazarlarının önde gelenlerinden biri olduğunu, yayımlandığı
yıllarda göstermiştir. Roman, Hugo’nun hem kendi ülkesinde, hem de
ülkesi dışında çok okunan kitaplarından biridir. Hemen hemen bütün
dillere aktarılmış, filmi yapılmıştır.
Romanın Karakterleri:

*Quasimodo Romanın başkahramanıdır. Çingenler tarafından katedrale bırakılan bu çocuğa ismini Rahip Claude Frollo vermiştir.

*Esmeralda Güzel ve genç bir çingene kız

*Claude Frollo Bekâr kalması gerekirken Esmeralda’ya aşık olan rahip

*Pierre Gringore Bir şairdir. Yolu çingene mahallesine düştüğünde Esmeralda ile tanışır.

*Louis XI Dönemin Fransa kralı

*Phoebus

*Jehan Frollo

*Phoebus de Chateaupers

*Fleur-de-Lys de Gondelaurier

*Tristan l’Hermite

*Jacques Charmolue

*Clopin Trouillefou

*Florian Barbedienne
Kısa Özet:

Notre Dame’ın Kamburu Victor Hugo’nun bir eseridir.Eserde Claude Frollo
adlı bir papaz kilisenin önünde bir bebek bulmuştur ve çok çirkin bir
bebek olduğundan ona fransızcada “eksik-tamamlanmamış” anlamına gelen
Quasimodo ismini verir.Quasimodo büyüyünce ise papaz ona zangoçluk
görevi verir.Bir süre sonra zilin sesi nedeniyle Quasimodo sağır olur. O
sırada bir gün Esmeralda adında bir kızla tanışır kız bir
çingenedir.Ama aslında Esmeralda dünyaya bir çingene olarak
gelmemiştir.Çingeneler onu küçükken kaçırmış ve yerine sakat bir çocuğu
bırakmışlardır bu çocuk ise Quasimodo’dur.Esmeralda genç ve güzel bir
kızdır Quasimodo’nun onu görüp aşık olasıyla olaylar karışır çünkü papaz
Claude Frollo’da bir din adamı gibi yaşamaktan bıkmıştır ve
Esmeralda’ya duygular beslemektedir..

AYRINTILI ÖZET VE İNCELEME
BAKIŞ AÇISI, ANLATICI ve ANLATIM TEKNİKLERİ


BAKIŞ AÇISI, ANLATICI : Notre Dame’ın Kamburu romanı hakim anlatıcı
tarafından nakledilir. “Sevgili Okuyucum (s.44)”, “Okurlarımız
anımsayacaklardır (s.74)” gibi yazarın okuyucuya seslenmesi ve
kahramanların iç dünyalarına inerek onların neler hissettiklerini
anlatması bize hakim anlatıcının ve hakim bakış açısının varlığını
gösterir.

Örneğin; Quasimodo’nun teşhir direğinde asılı kaldıktan sonra yaşadıklarını yazar şöyle anlatır :

“Yoksa içinin ta derinlerinde hala teşhir direğinin utancı ve kederi mi
sürüp gidiyordu? Ya da işkencenin kırbaç darbeleri ruhunda sürekli
yansıyordu da böyle bir davranışın getirdiği keder onda her şeyin dahası
çanlara karşı tutkusuna varıncaya dek her şeyi öldürüyor muydu?” diye
sormuştur.

Ayrıca anlatıcı kahramanların psikolojik durumları hakkında da bilgi
verir. Rahibin Esmeralda’yı sevdiğini anlayınca kendi içinde yaşadığı
hesaplaşmayı, çocuğu kaçırılan annenin çektiği acıyı, Quasimodo’nun
yaşadığı yalnızlığın Esmeralda’nın mutluyken çaresiz kalmasındaki
ıstırabı hakim anlatıcının bakışıyla görürüz.

ANLATIM TEKNİKLERİ :

GERİYE DÖNÜŞ : Kahramanların arka planlarını vermek için romanda sıkça başvurulan tekniklerden biridir.

Yazar 4. bölümün “İyi Ruhlar” adını taşıyan iç bölümünde Quasimodo’nun
ortaya çıkışını, çocukluğunu anlatır. Yine aynı bölümde Claude
Frollo’nun çocukluğu, ailesi, nasıl büyüdüğü, nasıl rahip olduğu ve
Quasimodo’yu nasıl evlatlık edindiği geriye dönüş tekniği ile gözler
önüne serilir.

6. bölümün “Fare D e liği” isimli 2. iç bölümü ile “Mısır Hamurundan Bir
Peksimetin Öyküsü” adını taşıyan 3. bölümünde Esmeralda’nın annesi olan
Gudule Hemşire’yi anlatır. Esmeralda’nın doğumunu, çingeneler tarafından
kaçırılışını, Quasimodo’nun bir çingenenin çocuğu olduğunu ve
çingenelerin yaşadığı barakaya giden Chantefleurie’nin kızının yerine
yatağa bırakılan çocuğun Quasimodo olduğunu anlarız.

DİYALOG : Romanın 1. bölümünde yazar ile adliye sarayındaki izleyiciler
arasındaki konuşmalar, 7. bölümün “Yazgı” adını taşıyan bölümünde
başdiyakoz Claude Frollo ile kardeşi Jehan arasındaki konuşmalar romanda
kullanılan diyalog tekniğine birer örnektir.

TASVİR : Eserde genişçe yer verilen anlatım tekniğidir. Özellikle tabiat
ve mekan geniş bir şekilde tasvir tekniği kullanılarak anlatılmıştır.

GÖSTERME : Yazarın eserinde kullandığı tasvir ve diyaloglarla gösterme tekniğine yer verilmiştir.

İÇ MONOLOG : 8. bölümün “Anne” adını taşıyan iç bölümünde Gudule
Hemşire’nin Tanrı karşısındaymış gibi onunla konuşması iç monolog
tekniğine bir örnektir. Kızı kaçırılmıştır ve Tanrı’ya şöyle seslenir:

“Onu benden nasıl böyle ayırdın? Madem ki onu benden geri alacaktın, onu
bana hiç vermesen daha iyi olmaz mıydı? Cezalandırmadan yüzüme
bakamayacak kadar alçak bir yaratık mıydım ben? Tanrım onu bana geri
ver…”

MONOLOG : Quasimodo’nun kilisedeki heykellerle ve çanlarla konuşması, dertleşmesi eserdeki monolog tekniğine bir örnektir.

TAHLİL VE İÇ ÇÖZÜMLEME : Hakim anlatıcının kahramanın zihninden
geçenleri tahlil etmesi romandaki anlatım tekniklerinden biridir.

LEİTMOTİF : Romanda çok az görülen bir anlatım tekniğidir. 6. bölümün
“Mısır Hamurundan Bir Peksimetin Öyküsü” isimli iç bölümünde kızı
çingeneler tarafından kaçırılan Chanteflevrie’nin Esmeralda’yı görünce
“Uğursuz! Uğursuz! Uğursuz!” diye bağırması bu tekniği hatırlatır.

ZAMAN : Romanda zamanla ilgili tek ibare şudur :

Yazarın kitabı yazdığı tarih olan 1831 yılından tam üç yüz kırk sekiz
yıl, altı ay, on dokuz gün önce yani 6 Ocak 1482 tarihinde olay örgüsü
başlar. Bu tarih romanın “Büyük Salon” adını taşıyan 1. bölümünde yer
alır. Krallar Günü ile D e liler Bayramının kutlama günüdür. (s. 7-8)

Bu ibareden anlatma zamanının 1831 olduğunu, vak’a zamanının ise 6 Ocak 1482 yılında başladığını öğreniyoruz.

MEKAN : Romanda sıkça ve geniş bir şekilde mekan tasvirlerine yer
verilir. Olay örgüsünde dış dünya ile ilgili tasvirler kahramanların iç
dünyalarına paralel bir şekilde verilir.

3. bölüm kendi içindeki 2 bölümle birlikte tamamen tasvire ayrılmıştır.
Bu bölümlerden birincisi Notre-Dame kilisesinin tasvirine ikincisi ise
Paris’in tasvirine aittir. Kilisenin önce cephe tasviri ele alınmıştır.
Okuyucunun gözünde daha iyi canlanabilmesi için örnekler verilmiş ve
benzetmeler yapılmıştır. Mesela;

Oval, oyuk üç büyük kapı, yirmi sekiz kraliyet yuvasının işlemeli ve
tırtıllı şeridi, baş rahiple yardımcıları gibi iki tarafında yan
pencereleriyle ortadaki kusursuz gül biçimi, pencere….gibi.

Daha sonra kilise binasının iç tasviri yapılmıştır. Aynı zamanda
kilisenin bugünkü durumu hakkında da bilgi verilmiş, kilisede oluşan
değişiklikleri gözler önüne sermiştir.

Bu bölümün “Kuş Bakışı Paris” adını taşıyan 2. bölümünde Paris’in 15.
yy’daki görünümü ile günümüzdeki görünümü arasındaki farkları, Paris’in
tarihini, gelişme seyrinin Cite, Üniversite ve Kent adlarını alan 3
bölümünü ayrıntılı bir şekilde tasvir etmiştir. Yine bu bölümde de
benzetmeler kullanılmıştır.

Olay örgüsü Paris’te, Notre-Dame kilisesinde ve Greve meydanında
gerçekleşir. Mekan ile kişilerin ruh halleri arasında bir paralellik
vardır.

OLAY ÖRGÜSÜ : Romanda olay örgüsü temel çatışmalar üzerine kurulmuştur.
Bu çatışmalar kahramanlar arasındaki farklardan ve o dönemin toplum
düzeninden kaynaklanmaktadır. Bu çatışmaların sebepleri inanç, biyolojik
engeller, meslekî statü farkı, yetişme tarzı ve kahramanların hayat
anlayışlarıdır.

Romandaki temel çatışmalar şunlardır:

Tarımla Ruhban Sınıfının, Soylulukla Ticaretin çatışması.

Adalet sanılan adaletsizliğin kahramanlarda yaşattığı çatışma ( o zaman
yüksek sınıfı sokağın köşesinden geçen mahkumun adını bile bilmezdi.)

Rahip Frollo – bilim ve din – vicdan – Esmeralda çatışması.

Bu çatışmayı rahibin şu sözlerinde net olarak görebiliriz :

“Bilginken, bilimi ayaklar altında çiğniyorum; asilken, adım
mahvediyorum; rahipken, dua kitabını bir kösnü yastığı yapıyorum. Ama
yine de sen Esmeralda beni hala sevmiyorsun.”

Quasimodo – biyolojik engel – Yüzbaşı Phoebus ve babası sayılan Rahip Frollo – toplumun yargıları – Esmeralda çatışması.

Esmeralda – adaletin adaletsizliği – Rahip Frollo çatışması.

Gudule Hemşire – çingeneler – Tanrı çatışması.

Olay örgüsü birinci bölümün “Büyük Salon” adını taşıyan kısmında Krallar
Günü ve D e liler Bayramının kutlanacağı gün başlar. Kilisedeki dinsel
bir oyunu izlemek üzere halk toplanır. Oyunun geç başlamasıyla
sinirlenen halk, oyun başladıktan sonra kardinalin kiliseye gelmesiyle
oyunu unutur. Bir süre devam eden curcuna halinden sonra oyun yeniden
başlar. Bu sırada meydancı, ünlü Gand kenti belediye müdürleri avukatı
Jacques Coppenole Efendi adıyla anılan bir çorap tüccarı ortalığı
yeniden karıştırır. Onun belirlediği bir oyun oynanmaya başlanır.
Camların kırıldığı bir pencereden buruşturulmuş yüzler görünür. Amaç en
çirkin görünen yüzü seçmektir ve yarış başlar. Yüzlerin göründüğü
pencereye en son Notre-Dame’ın çancısı Quasimodo çıkar. Bu, halkın
gördüğü en çirkin ve en korkunç yüzdür. Halk Quasimodo’ya papalık tacını
giydirir, papalık asasını eline verir ve onu bir sedyeye oturtarak
omuzlarına alırlar. Paris sokaklarını bu şekilde gezerler.
Kilisede oynanacak olan dinsel oyunun
yazarı Pierre Gringoire oyunun izlenmeyişine üzülür. Kiliseden çıkar ve
biraz dolaştıktan sonra Greve meydanına gider. Orada Esmeralda’nın
dansını izleyen halkın arasına katılır. Bu sırada Greve meydanına
Quasimodo’yu omuzlarında taşıyan insanlar da gelir. Kilisenin rahibi Dom
Claude Frollo, Quasimodo’yu sedyeden indirir, onu alır ve kiliseye
dönemsini emreder. Kalabalık dağılır. Yazar, çingene kızı Esmeralda’nın
peşine takılır ve onun yürüdüğü dar ve karanlık sokaklardan o da geçer.
Kızın yanında Djali adında bir keçisi de vardır. Kızın köşeyi döndükten
sonra çığlık atmasın duyan yazar köşeyi döndüğünde iki erkeğin kızı
kollarının arasına almış olduğunu görür. Bu erkeklerden biri
Quasimodo’dur. Onu engellemeye çalışan yazarı bir tokatla yere düşürür
ve Esmeralda’yı omuzlarına alıp gider. O sırada okçu süvarilerinin
komutanı kızın imdat seslerini duyar. Komutanın arkasından gelen
askerlerle birlikte Quasimodo’yu yakalar ve Esmeralda’yı kurtarır. Bu,
yüzbaşı Phoebus’dur.

Yazar Pierre Gringoire Quasimodo’nun tokadıyla düşüp bayıldığı yerde,
bir süre sonra kendine gelir. Üşümüş ve acıkmıştır. Yatabilecek bir yer
ararken karşısına dilenciler çıkar ve onu alıp mucizeler sarayına
götürürler. Yazar, ya hırsız olup onların arasına katılacak ya da
asılacaktır. Bir dar ağacına asılı mankenin cebinden, mankenin
üzerindeki çıngırakları titretmeden keseyi alırsa kurtulacaktır. Bu zor
görevi yapamaz. Tam asılacağı sırada hırsızlık kanunlarına göre oradaki
kadınlardan biri ile evlenirse kurtulacağı söylenir. Ortaya çıkan üç
kadın yazarı beğenmeyip, evlenmeyi kabul etmeyince Esmeralda yazarla
evlenmeyi kabul eder. Yazar dar ağacından indirilir ve eline verilen
testiyi yere atar. Testi dört parçaya ayrılır. Bu, dilencilik
kanunlarında dört yıl evli kalacakları anlamına gelir. Dilenciler dükü
yazar ile Esmeralda’yı karı-koca yapar.

Ertesi gün Quasimodo mahkemeye götürülür. Yargıç sağırdır ve
sağırlığının başkaları tarafından anlaşılmasını istemez. Quasimodo’nun
da sağır olduğunu bilmediği için ona sorular sorar ve cevap alamaz.
Mahkemedeki izleyicilerin kahkahalarını fark eden yargıç, Quasimodo’nun
kendisiyle dalga geçtiğini sanar. Böylelikle gece kargaşa çıkarmak; d e li
bir kadına (Esmeralda’ya) önceden planlayarak onursuzca saldırmak;
kralın emrindeki askerlere karşı isyan ve itaatsizlik bir de mahkeme
üyelerine karşı yaptığı sanılan hakaret ve alaydan dolayı Quasimodo
Greve meydanındaki ibret direğine asılarak dayak atılması ve orada bir
saat döndürülmesi cezasına maruz kalır. Tutanak yazmanı Quasimodo’ya
acır ve yargıca onun sağır olduğunu söyler. Ama kendisi de sağır olan
yargıç yazmanın dediğini anlamaz ve sağır olduğunu da fark ettirmemek
için “Ya! Ben bunu bilmiyordum. Peki öyleyse teşhir direğinde bir saat
daha kalsın” diyerek Quasimodo’nun cezasını artırır.
Bundan sonra yazar altıncı bölümün “Fare
D e liği” adın taşıyan ikinci iç bölümünde ortaçağ kentlerinde bodrum,
kuyu ya da hücre şeklindeki mezarlardan ve bu mezarlarda kimsesiz,
yoksul, kendisini dine adamış insanların yaşadığından bahseder. Yine
aynı bölümün “Mısır Hamurundan Bir Peksimetin Öyküsü” isimli üçüncü
bölümünde geriye dönüş tekniği ile olay örgüsünü etkiyecek olan
Esmeralda’nın annesi Paquette la Chanteflevrie’yi, Esmeralda’nın
doğumunu, çingeneler tarafından kaçırışlını ve Quasimodo’nun o
çingenelerden birinin çocuğu olduğunu anlatır. Bu bölüm olay örgüsünün
seyri açısından büyük önem taşır.

Greve meydanında halk toplanır. Quasimodo teşhir direğine bağlanır. Bir
saat boyunca kamçılanır. Kamçılama sona erince bir saat daha döndürülür.
Quasimodo bakışlarını halka doğru çevirir ve “su” diye inler. Bu olay
halkta bir merhamet uyandırmadığı gibi Quasimodo ile dalga geçer ve ona
lanet okurlar. Quasimodo’nun üçüncü kez “su” diye inlemesine kalabalığın
arasından çıkan Esmeralda yetişir. Quasimodo Esmeralda’nın intikam
almak için kendisini dövmeye geldiğini zanneder; fakat Esmeralda
belindeki matarada bulunan suyu Quasimodo’nun ağzına verir.
Quasimodo’nun tek gözünde biriken yaş yanaklarına süzülür, sevinerek
suyu içer. Bu sırada fare d eliğindeki bahtsız kadın Esmeralda’ya
(çingeneleri sevmediği için) “in aşağıya. Uğursuz Mısırlı kız! İn
aşağıya” diye bağırır. Esmeralda korkarak aşağıya iner. Cezası biten
Quasimodo’yu bağlarını çözüp, sırtındaki kanları silip, sırtını
sardıktan sonra geri götürürler.

Bu olaydan haftalar sonra bir grup genç kızın bir evin balkonunda
sohbete başlamalarıyla olay örgüsü devam eder. Bu yedinci bölümün
“Sırrın bir keçiye açmanın tehlikesi” adını taşıyan bölümünde yer alır.
Kızlardan biri Esmeralda’yı Quasimodo’nun elinden kurtaran yüzbaşı
Phoebus’un nişanlısı olan Fleur-de-Lys’dir. Genç kız meydanda
Esmeralda’nın dansettiğini görür. Esmeralda’yı izleyen sadece aradaki
halk değildir. Kilise kulesinde başdiyakoz Claude Frollo da Esmeralda’yı
izlemektedir. Oradaki diğer kızların da ısrarıyla Phoebus Esmeralda’yı
eve çağırır. Tek gayeleri Phoebus’un gözüne girmek olan aradaki genç
kızlar Esmeralda’nın güzelliğini kıskanırlar. Bu duygularını bastırmak
için de Esmeralda’nın kıyafeti ile alay ederler. Phoebus Esmeralda’yı
savunur. O sırada Esmeralda’nın keçisi Djali evin zeminine Phoebus
yazar. Çünkü Esmeralda yüzbaşıyı seviyordur ve bunu keçisiyle paylaşır.
Keçinin yere Phoebus yazdığını gören Fleur-de-Lys sinirden bayılır ve
Esmeralda evden kovulur.
Bu bölümden sonra parasız kalan Jehan’ın
ağabeyi Claude Frollo’nun yanına para istemek için gittiğini okuruz.
Aralarında geçen diyaloglardan sonra ağabey kardeşine para verir. Jehan
oradan ayrılır ve kilise kapısında yüzbaşı Phoebus ile karşılaşır. Karar
verip bir meyhaneye içmeye giderler. Claude Frollo ise konuşmalarını
duyarak onları takip eder. Meyhaneye giren iki arkadaş sarhoş olduktan
sonra çıkarlar. Rahip dışarıda onları beklemektedir ve yeniden peşlerine
takılır. Aralarında geçen konuşmalardan yüzbaşının Esmeralda ile
Sanit-Michel Köprüsünde buluşacağını ve Esmeralda’yı Falaurdel Kadın’ın
evine götüreceğini öğrenir. Yüzbaşı Phoebus Falaurdel Kadın’ın evinde
kalacağı oda için Jehan’dan para ister. Zaten sarhoş olan Jehan kendi
kendine şarkılar söylemektedir. Buna sinirlenen yüzbaşı Jehan’ı iter.
Jehan düştüğü kaldırımda sızar ve uykuya dalar. Yoluna devam eden
Phoebus’u rahip takip etmeye başlar. Sonra bir fırsatını bulup ona
saldırır. Yüzbaşının kılıcını çıkarmasıyla rahip kendisinin de onunla
birlikte gelip hangi kadınla buluşacağını görmek şartıyla ona para
verir. Yüzbaşı kabul eder, parayı alır ve birlikte Falourdel Kadın’ın
evine giderler. Yüzbaşı parayı kadına verir. Kadının çekmeceye koyduğu
parayı, çocuğu gizlice çekmeceden alır ve yerine kuru bir yaprak koyar.
Bu olaydan sonra yazar Gringoire ortadan
kaybolan Esmeralda’yı yani sözde karısını merak eder. Onu aramaya
başlar ve bir gün adliye sarayının önünden geçerken oradaki kalabalık
yazarın dikkatini çeker. İçeride bir yüzbaşıyı öldüren bir kadının
davası vardır. Bu kadının Esmeralda olduğunu anlar. Esmeralda keçi
kılığında şeytanın suç ortaklığıyla yüzbaşı Phoebus’u öldürmek suçundan
yargılanmaktadır. Mahkeme üyeleri bu olayda büyü ve sihrin de olduğunu
düşünürler. Bunu da hem keçiden hem de Falourdel Kadının evinde yaşanan
olayın ertesi günü çekmecede yüzbaşının verdiği para yerine çekmecede
kuru bir yaprak bulmasından çıkarırlar. Esmeralda masum olduğunu söyler.
Suçunu itiraf etmesi için işkence yapacakları sırada Esmeralda bu
durumun verdiği acıya dayanamaz ve suçsuz olduğu halde suçu kabul eder.
Böylelikle Esmeralda büyücülük, sihirbazlık, fahişelik ve Phoebus de
Chateaupers’i öldürmek suçlarından idam cezasına çarptırılır.
İdam edileceği günü bir hücreye
kapatılarak bekleyen Esmeralda’nın yanına rahip gelir. Onu sevdiğini
söyler. Bir kadını sevmek, rahip olmak, nefret edilmek ve kadının da bir
subay üniformasına aşık olmasının verdiği azabı anlatır. Esmeralda’dan
merhamet diler. Ona kaçmasını böylelikle idam edilmemesini teklif eder.
Ancak sevdiği adamı öldüren rahibin aşkını Esmeralda kabul etmez. Rahip
ise hücre kapısından çıkar, gider.

Ertesi gün Esmeralda’nın asılması için hazırlıklar yapılmıştır. Gudule
Hemşire sokaktan geçen çocuklardan çingene kızın asılacağını duyar ve
çok sevinir.
Sekizinci bölümün “Birbirine benzeyen üç
erkek kalbi” adını taşıyan altıncı iç bölümünde Phoebus’un ölmediğini
öğreniyoruz. Kralın baş avukatı Esmeralda’ya “can çekişiyor” dediğinde
ya yanılıyordu ya da alay ediyordu. Phoebus ölmemişti. Aldığı yara onu
öldürecek kadar derin değildi. İyileştiği gün Esmeralda’nın davası
vardır ve yüzbaşı mahkemeye gidip olayı kanıtlamak yerine Paris’ten
kaçmıştır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra nişanlısı Fleur-de-Lys’a
geri dönmüştür. Yüzbaşının geri döndüğü gün Esmeralda’nın asılacağı
gündür. Evin balkonunda meydandaki kalabalığın sebebini anlamaya
çalışıyorlardı. Uzaktan Esmeralda’yı tanır. Rahip Tanrı’dan af
dilemesini söylemek için Esmeralda’nın yanına geldiğinde onun kulağına
“Beni istiyor musun? Seni şimdi bile kurtarabilirim.” der; ancak yine
reddedilir. Esmeralda asılacağı yere götürülürken çevresine bakar ve
Phoebus’u balkonda görür. “Phoebus” diye bağırır. Ancak yüzbaşı
nişanlısıyla birlikte içeriye girer. Tam bu anda bütün olup bitenleri
katedralin kapısından izleyen Quasimodo galerinin kolonlarından birine
bağladığı ipi ayakları ve elleriyle kavrayıp iki cellada doğru koşar.
Tek eliyle Esmeralda’yı kaldırdı ve “korunak” diye bağırdı. (O
dönemlerde kutsal yerlerin dokunulmazlığı vardı.) Kızı kiliseye götürür.
Quasimodo bir tehlike anında çağırması için kıza madeni bir düdük
verir. Çünkü onun duyabildiği tek ses odur.
Bir gece rahip iradesine ve kalbindeki
sevgiye hakim olamayıp Esmeralda’nın kilisede kaldığı odaya gider.
Esmeralda’ya dokunmaya, onu öpmeye başlar. Kız rahibin gücüne karşı
koyamaz. Çırpınırken eli metal bir şeye dokunur. Bu, Quasimodo’nun ona
verdiği düdüktür. Düdüğü alır ve dudaklarına götürür. Quasimodo düdüğün
sesini duyar, gelir, rahibi kollarıyla kavrar, bıçağını çıkarır. O
sırada ay ışığı rahibin yüzüne yansıyınca Quasimodo geriler, diz çöker
ve kendisini affetmesi için rahibe yalvarır. Esmeralda bu olayı fırsat
bilip yerdeki bıçağı alır ve rahibi tehdit eder. Rahip çaresiz odasına
döner.

Bu olaydan birkaç gün sonra mahkeme Esmeralda’nın kiliseden alınarak
idam edilmesi kararını alır. Bu karar o dönemde nadir görülürdü. Bunun
üzerine rahip, yazar Pierre Gringoire’yi bularak Esmeralda’nın
kurtarılması gerektiğini söyler. O gece bütün mucizeler sarayı halkı,
bütün serseriler, dilenciler, kötürümler silahlanarak Notre-Dame
kilisesine Esmeralda’yı kurtarmak için saldırı düzenlerler. Bu saldırıyı
düzenleyenler arasında rahibin kardeşi Jehan da vardır.
Gece yarısından sonra saldırıcılar
kilisenin önüne gelir. Bir grup elindeki aletlerle kilisenin kapısını
kırmaya çalışıyorlardı ki gökyüzünden üzerlerine bir kalas düşer. 12
serseri ölür. Bacağı kırılanlar kaldırımın üstüne yığılıp kalırlar. Bir
süre sonra kalası yerden alarak kapıyı onunla kırmaya çalışırlar. Ancak
bu sefer de üzerlerine iri taşlar düşmeye başlar. Bütün bunları yapan
Quasimodo idi. Saldırıyı sezinlemiş ve engellemeyi düşünmüştü. Ansızın
duvarcıların bütün gün güneydeki kulenin duvarının çatısını onarmak için
çalışmış olduklarını anımsar. Oradaki malzemeleri saldırıya karşılık
olarak kullanır. Büyük kapının üzerine taştan yapılmış iki su oluğu
vardır. Odasından getirdiği çalı çırpıyı feneri ile tutuşturarak
serserilerin kapıya yüklendikleri sırada üzerlerine erimiş kurşun döker.
Serseriler kiliseye girmenin çarelerini ararken ortadan kaybolan Jehan
elinde bir merdivenle gelir. Merdiveni kilise duvarına dayayıp oradaki
tek kollu kapıdan içeri girecektir. Merdivenin ilk sırasında Jehan,
arkasında serseri topluluğu vardır. Yarısına kadar geldikleri sırada
Quasimodo merdiveni kolları ile tutup biraz sallar ve iter.
Merdivendekilerin hepsi yere düşüp sakatlanırlar. Ancak Jehan duvarı
aşabilmiş ve Quasimodo ile tek başına kalmıştır. Jehan elindeki yaylı
okunu fırlatır ve Quasimodo’nun sol koluna saplar. Hiç acı duymayan
kambur diğer eliyle oku çıkarır. İkinci bir oka fırsat vermeden Jehan’ı
yakalamış, ayaklarından tutup döndürmüş, sonra duvara fırlatmış ve Jehan
iki kat olmuş, bel kemiği kırılmış, kafatası patlamış, kiliseyi dört
bir taraftan sarmış ve yukarı tırmanmışlardır. Quasiomodo’yu ele
geçirecekleri sırada jandarma birliği kiliseye gelmiş ve serseri
ordusuyla savaşmaya başlamıştır. Serseriler mağlup olmuş, Quasimodo bir
sevinç çığlığı attıktan sonra Esmeralda’nın kaldığı odaya gitmiştir. Oda
boştur.
Yazar ile siyahlı bir adam kiliseye
girer. Esmeralda’nın kaldığı odaya gidip, keçisiyle birlikte onu oradan
çıkarırlar. Kilisenin arkasındaki nehirde önceden hazırlanmış bir
sandala binerler. Kıyıya ulaştıktan sonra yazar keçiyle birlikte oradan
kaçar; Esmeralda ise siyahlı adamla yalnız kalır. Bu adam rahiptir.
Esmeralda’ya dar ağacını gösterip, “ikimizden birini seç” der. Esmeralda
son kez “hayır” der ve rahip onu oradaki Gudule Hemşire’nin hücresinin
önüne götürüp kız sıkıca tutmasını ve devriyeleri çağıracağını söyler.
Gudule Hemşire parmaklıklardan elini uzatarak Esmeralda’yı tutar ve
rahip oradan uzaklaşır. Esmeralda kadına yalvarır. “Ben size ne yaptım?”
diye sorar. Gudule Hemşire o çok iyi bildiğimiz hikayesini kıza
anlatır. Minik patiği göstererek tam 15 yıldır bu patiği öpüyorum der.
Esmeralda patiği görünce boynunda asılı olan ve onu anne ve babasına
kavuşturacak olan torbayı açar, içinden patiğin diğer eşini çıkarır ve
bir çığlık atar. Kadın “kızım” diye bağırarak hücredeki bir kaldırım
taşını parmaklıklara atarak, onları kırar ve kızını hücreye çeker. Öper,
sarılır, okşar. Devriyelerin sesi yaklaşınca kızın pencereden
görünmeyen karanlık bir köşeye yerleştirir. Rahip ortadan kaybolmuştur.
Kadın devriyelere çingene kızın elini ısırdığını bu yüzden onu
bıraktığını söyler. Devriyeler uzaklaşır. Devriyeler arasında olan
Phoebus’un sesini duyunca Esmeralda pencereye fırlayıp ona seslenir.
Phoebus çoktan atıyla uzaklaşmıştır; ama devriyelerden biri hala
oradadır. Hücreye tekrar giderler ve kızı oradan çıkarırlar. Gudule
Hemşire kızına öyle bir yapışmıştır ki devriyeler kız ile anneyi
birbirinden ayıramazlar. Esmeralda’yı dar ağacının oraya götürürler.
Kızın boynuna ipi geçirirler. O sırada kadın ipi geçirenin elini öyle
bir ısırır ki yardıma gelen kişiler kadının dişlerini zorlukla aralayıp,
kadını iterler. Kafası kaldırım taşlarına düşen kadın bir daha
doğrulamaz. Çünkü ölmüştür.

“Beyazlar Giymiş Güzel Yaratık” bölümünde yazar tekrar Quasimodo’yu
bıraktığı yere, kiliseye döner. Çılgınlar gibi kilisenin her yerinde
ESmeralda’yı arayan Quasimodo bir an rahip Frollo’yu görür. Kulelerin
birinde, öylece bir yere bakıyordur. Yanına gider. Rahibin bakışlarının
odaklandığı yere bakar ve dar ağacında beyaz elbisesi içinde
Esmeralda’nın cansız bedenini görür. Kilisenin anahtarının sadece
rahipte olduğunu aklına getiren Quasimodo babası sayına rahibin üzerine
öfkeyle atlar ve onu kuleden aşağı iter. Rahip kaldırımın üzerinde
cansız yatıyordur artık. Quasimodo bir dar ağacına, bir yere bakar ve
“Sevmiş olduğum her şey!” der.
Ertesi gün rahibin cesedini yerde bulan
adliye görevlileri onun intihar ettiğini düşünürler. Bu yüzden rahip
kutsal toprağa gömülmez.
Yazar Pierre Gringoire Esmeralda’nın keçisi Djoli’yi kurtarır ve trajedide başarı kazanır. Tiyatroya yönelir.

Yüzbaşı Phoebus de Chateaupers de trajik bir sona varır, evlenir. Biz
bütün bunları 11. bölümün “Phoebus’un Evliliği” adın taşıyan 3. iç
bölümden öğreniyoruz.

Bütün bu olanlardan sonra Esmeralda Montfauucon mahzenine götürülür; Quasimodo ise Notre-Dame’dan kaybolur.

Bu öyküyü tamamlayan olaylardan yaklaşık iki yıl ya da on sekiz ay sonra
Montfaucon dehlizinden Geyik Olivier’in cesedini almaya geldiler.
Olivier iki gün önce asılmıştı ve Fransa kralı onun daha iyi bir yere
gömülmesini istemiştir. Ölüyü almaya gelenler tiksinç iskeletler
arasında birinin diğerini epey tuhaf biçimde kucaklamış olduğu iki
iskelet buldular. Bu iskeletlerden biri bir kadına aitti ve üzerinde
hala beyaz bir kumaş parçası duruyordu. Boynunda da bir kese
sallanıyordu. Bu iskelete sıkıca sarılan diğer iskelet bir erkekti. Bel
kemiği yamuk, bir bacağı da diğerinden kısa olduğu görülüyordu. Boynunda
hiçbir kopma yoktu. Adam asılmamıştı. İskeletin ait olduğu adam buraya
gelmiş ve burada ölmüştü. Kollarıyla sıkıca sarıldığı iskeletten onu
ayırmak istediklerinde toz halinde döküldü.

ŞAHISLAR DÜNYASI

Victor Hugo’nun kahramanları, içe dönük kişilerdir. Bir bakıma toplumla
ve kendileriyle meselesi olan, toplumla ve kendileriyle uzlaşamayan
tipler olarak belirtirler.

QUASİMODO : On dört yaşında iken Notre-Dame’ın çancısı olunca, çanlar
kulak zarını patlamıştı; sağır olmuştu. Sağırlığı onu bir bakıma
dilsizleştirmiştir. Çünkü başkalarına gülünç görünmemek için, yalnız
kaldığı zamanlar bozduğu bir suskunluğa gömüldü. Dilini kendi arzusuyla
bağladı.

Quasimodo’nun şanssızlığı onu fena bir insan yaptı. Sahiden de kötüydü,
çünkü vahşiydi; yabanıldı, suratsızdı. Kusursuzca gelişmiş olan gücü
kötülüğünün ayrı bir nedeniydi. Aslında Quasimodo’nun kötülüğü doğuştan
değildi. İnsanlar arasında aşağılandığını, horlandığını görmüştü. İnsan
ağzından çıkan her söz onun için bir alay ya da bir lanetti. Büyüdükçe
çevresinde yalnızca kin bulmuş; genel kötülüğe o da katılmıştı.

Kilise onun dünyası olmuş; Marie adını verdiği büyük çan onun sevgilisi olmuştu.

Notre-Dame kilisesinin çancısıdır. Yazar onu şöyle tanıtır :

Piramit biçimli burnu, at nalı biçimindeki ağzı, sağ göz kocaman bir et
beninin altında kaybolurken, çalı gibi kızıl bir kaşın kapattığı o
küçücük sol gözü, bir kalenin mazgalları gibi sağı solu çentikli o
biçimsiz dişleri, o dişlerden birinin fil dişi gibi üzerine oturduğu
nasırlı dudağı, o sivri çeneyi, hınzırlık, afallama ve üzüntü karışımı
bir ifadesi olan suratıyla aradaki halkın gözlerini kamaştıran yüce yüz.

Yüz buruşturma Quasimodo’nun asıl yüzüdür. Diken diken kızl saçlarla
kaplı kocaman bir baş; iki omzu arasında, tepkisi önde hissedilen
büyücek bir kambur; tuhaf biçimde yamulmuş bir kalça ve bacak yapısı ki
ancak dizlerde birbirine bitişebiliyordu. Büyük ayakları, iri elleri
vardı. Bu biçimsizliğin yanı sıra Quasimodo’da bir güçlülük, çeviklik ve
cesaret havası vardı. Parça parça kırılmış da iyice yapıştırılamamış
bir dev gibi görünüyordu.

ESMERALDA : Dansçı çingene kız. Uzun boylu değildi ama öyle görünüyordu.
Çünkü dal gibi ince gövdesi vardı. Esmerdi. Narin ve canlıydı. Dans
ederken kimi zaman etekliğinin arasından beliriveren biçimli incecik
bacakları, simsiyah saçları, iri siyah gözleriyle kusursuz bir
yaratıktı. Çok güzeldi.

Romanda Quasimodo’nun ve rahip Frollo’nun aşık olduğu kahramandır. Hazin
bir öyküsü vardır. İyi kalpli olmasına rağmen şanssızlık peşini
bırakmaz.

CLAUDE FROLLO : Quasimodo’nun babalığı. Notre-Dame kilisesinin rahibi.
“Yüksek burjuvalar” veya “küçük soylular” olarak adlandırlan orta halli
ailelerin birinden geliyordu. Ailesi onu daha çocukluğunda ruhban
sınıfına adamıştı. Hırsla çalışan ve hızlı öğrenen durgun, ağır başlı,
üzgün tavırlı bir çocuktu. Kilise hukukunu okuduktan sonra tıp bilimine,
zeka gerektiren sanatlara daldı. Otlar ve merhemler bilimini öğrendi.
Şiddetli ateşler, yaralar, bereler, iltihaplanmış şişler ve çıban
konusunda uzmanlaştı. On sekiz yaşında dört fakülteyi bitirmişti. O
günlerde büyük veba salgını patlak vermiş ve bu salgında anne ve babasın
kaybetmişti. Erkek kardeşini kurtarabilmişti. Yirmi yaşında rahip
olmuştu. Çok bilgili ve sert biriydi. Onun bilginlik ünü manastırdan
halka yayılmış ve bu ün halk arasında büyücülüğe dönüşmüştür.

Quasimodo günü ayinden dönerken bulunmuş çocukların yattığı tahtanın
başındaki kalabalığı görmüş, oraya bırakılan çocuğu –kardeşini
hatırlayarak- evlat edinmiş; çocuğa Quasimodo adını vermişti.

Yüzü çoğu zaman asık ve sert; sözleri genellikle hoyrat, haşin ve
emredicidir. Esmeralda’yı sever. Romanda Quasimodo tarafından kuleden
aşağıya atılarak ölür.

GUDULE HEMŞİRE : Asıl adı Paquette la Chantefleurie’dir. Ancak Paris
halkı onu Gudule Hemşire ismiyle tanır. Esmeralda’nın annesidir.

Çok küçük yaşlardayken babası ölmüş; annesiyle birlikte yaşamaya devam
etmiştir. Çalışmalarına rağmen yoksulluk peşlerini bırakmamış ve Gudule
Hemşire kendisini erkeklere parayla satmaya başlamıştır. Yaşlanmaya
başlayınca erkeklerin sevgi ve ilgisi azalmış o da bu sevgi ve ilgi
ihtiyacının bir bebek tarafından doldurulacağını düşünerek hamile
kalıyor. Zaten bu dönemlerde annesi de ölür ve kimsesiz kalır. Küçük bir
kız olunca yeniden hayata bağlanır. Onun için tek önemli şey kızıdır.
Kızına Agnes adını verir. Yaşlanmış kadından güzel anne çıkar ve
Chantefleurie yeniden gönül işlerine başlar. Aldığı paralarla kızına
elbiseler, zıbınlar, takkeler alır. Çocuğuna bir de küçük, ipek kumaştan
pembe bir patik diker.

Bir gün yaşadıkları yere Reims’e çingeneler gelir. Çingeneler çocukların
fallarına bakarak gelecekte ne olacaklarını söyleyen insanlardır.
Chantefleurie meraklanır ve Agnes’i alıp çingenelerin yanına gider.
Çingeneler Agnes’in kraliçe olacağını söylerler. Ertesi sabah
Chantefleurie falcının söylediklerini anlatmak üzere Agnes evde uyurken
onu bırakıp komşusuna gider. Eve döndüğünde Agnes’i bulamaz ve komşusu
onun çingeneler tarafından kaçırıldığını söyler. Agnes’in pembe
patiklerinden teki yatağa düşmüştür. Annesi patiği alır ve çingenelerin
kaldığı barakaya gider. Baraka terk edilmiştir ve barakadaki yatağa
kambur, tek gözlü, yamuk yumuk, dört yaşlarında bir çocuk bırakılmıştır.

Bu çocuk başpiskopos tarafından günahlarından arındırıldıktan sonra
Notre-Dame’ın tahta yatağına bırakılır. Bu çocuk Notre-Dame’ın çancııs
Quasimodo’dur. Rahip onu evlatlık edinir.

Raquette le Chantefleurie’nin kızı Agnes ise çingeneler tarafından kaçırılıp büyütülen Esmeralda’dır.

Bu kadın çok acı çekmiş, kimsesiz, evladının acısıyla d elirmiş ve bir
hücreye çekilmiştir. Yaşlıdır. Romanın sonunda kızına kavuştuğu gün hem
kendisi hem de kız ölür.

PHOEBUS : Esmeralda’yı Quasimodo’nun elinden kurtaran yüzbaşı. Esmeralda’nın sevdiği erkek. Fleur-de-Lys’in nişanlısıdır.

Uçarı, kıymet bilmez bir kişiliktedir. Her ne kadar çok soylu bir kökeni
varsa da, askerlikte, yıllanmış asker huylarından pek çoğunu kapmıştı.
Meyhaneden ve ona bağlı şeylerden zevk alırdı. Sadece kaba şakalar,
asker zamparalıkları, çabuk ele geçirilen güzeller, ucuz başarılar
arasında rahat erebiliyordu. Halbuki ailesinde iyi bir eğitim ve terbiye
almıştı. Fakat çok genç yaşta ülkeyi dolaşmış, kışla hayatına
atılmıştı. Fleur-de-Lys’i önceleri sevmiş, sonraları aşkın her türlü
yerde dağıttığı için ona sevgisinin çok azın saklayabilmişti. Yakın bir
gelecekte evlenecek olması düşüncesi de Phoebus’u Fleur-de-Lys’ten
gittikçe soğutmuştu.

Her kızın ilgisini çekecek kadar yakışıklı ve güçlüydü. Romanın sonunda Fleur-de-Lys ile evlenir.

JEHAN : Claude Frollo’nun erkek kardeşi. Ağabeyi ona daha bebekken anne
ve babaları ölünce sahip çıkmıştı. Claude Frollo tıpkı kendisi gibi
kardeşinin de dindar, uysal, bilgili ve saygılı bir öğrenci olacağını
ummuş; ama Jehan tembel, bilgisiz, yaramaz biri oldu. Çalışmaz,
sorumsuz, meyhaneye gider ve ağabeyinden para isterdi. Aynı zamanda
güldüren, eğlendirici, neşeli, ince buluşlu ve temiz kalpli biriydi.
Romanda talihsiz bir şekilde Quasimodo tarafından öldürülür.

FLEUR-DE-LYS : Phoebus’un nişanlısıdır. Sarışın, çok güzel ve yetenekli
bir genç kızdır. Asil bir aileden gelir. Phoebus’tan beklediği ilgi ve
sevgiyi göremez. Hassas bir yapı sergiler.

PİERRE GRİNGOİRE : Büyük salonda sergilenecek “Hz. Meryem’in Adaleti”
adlı dinsel oyunun yazarı. Bir şeye körcesine bağlanmayıp, değişik
şeyler arasından iyi ve güzel bulduklarını seçen biridir. Yüksek
düşünceli, dirençli, ılımlı, ölçülü, dingin ve fakir bir insandır. Her
şeyin tam ortasında kalmasını bilirdi, mantık ve liberal felsefe
sahibiydi. Çingene adetlerine göre Esmeralda’nın kocası olur.

TEMATİK GÜÇ : Romanda yazarın tuttuğu fikrî mesajı üstlenen karakter
Quasimodo’dur. Olay örgüsünün merkezini Quasimodo oluşturur.

KARŞI GÜÇ : Eserde Quasimodo’nun karşısında iki güç vardır. Biri yüzbaşı
Phoebus, diğeri ise rahip Frollo’dur. Tematik güce zıt bir yapı
sergiler. Tematik gücün arzu ettiği varlığa ulaşmasına dolaylı yoldan
engel olurlar.

ARZU EDİLEN VE KORKULAN VARLIK : Arzu edilen varlık Esmeralda’dır. Tematik güç hep ona ulaşmaya çalışır.

YÖNLENDİRİCİ KARAKTER : Romandaki kahramanlardan yazar Pierre Gringoire,
Esmeralda’nın annesi Gudule Hemşire ve Jehan olay örgüsünün
şekillenmesinde pay sahibidirler.

DEKORATİF UNSURLAR : Phoebus’un nişanlısı Fleur-de-Lys, Lys’in annesi ve
adliye mensupları eserde dekoratif unsurlar olup olay örgüsünün kolay
işlemesini sağlayan yardımcı unsurlardır.

ROMANDA ROMANTİZMİN BELİRTİLERİ

Her şeyden önce romanda yazar toplumdan çok ferdi esas almıştır. İnsanın
duygu ve düşüncelerine geniş bir şekilde yer verilmesi romantizmin en
belirgin etkilerinden biridir.

Romanda okuyucuya verilen bir hürriyet fikri vardır. Esmeralda’nın
haksızlığa uğrayıp idam edilmesinden önce hürriyet istemesi, birnevi
mahkum evi olan Notre-Dame kilisesinin içinde yaşayan Quasimodo’nun dış
dünyaya açılmak istemesi hürriyet fikrinin doğal sonucudur.

En önemli izlerden biri de ölümdür. Çünkü romanda bir çok ölüm olayıyla
karşılaşırız. Esmeralda’nın idamı, Gudule Hemşire’nin ölmesi, rahibin
kuleden düşerek ölmesi, Jehan’ın Quasimodo tarafından öldürülmesi ve
Quasimodo’nun Esmeralda’nın cesedine sarılıp ölmeyi beklemesi
romantizmde görülen ölüm fikrine örnektir.

Dış dünyanın tasvir edilerek hem romana bir akıcılık kazandırılması hem
de dış dünya ile kahramanların ruh halleri arasında bir paralellik
oluşturulması romantizmin etkilerindendir.

Melankoli, hüzün ve kötümserlik romanın her yerindedir. Roman ahlar, vahlar dünyasıdır.

Romanda bir takım olağanüstülüklere yer verilmiştir. Fal, sihir ve büyü o
dönem insanlarının uğraştıkları meslek gibidir. Efsanevî olaylar bir
romantizm etkisidir.

Kısacası Victor Hugo, Notre-Dame’ın Kamburu romanında romantizm akımın bütün özelliklerine yer vermiştir.
SONUÇVictor Hugo’nun bu
romanında karamsar bir hava vardır. Kişinin din ile çatışmasını ele
almıştır. Bu karamsarlığın sebebi ya dinin Ortaçağda bütünlüğü uğursuz
karanlık ya da yazarın yaşadığı acı olaylardır.

Bu konuyu yazdır