Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,270
» Toplam Yorumlar 8,406

Detaylı İstatistikler

 
Oku-1 Mektubati imam Rabbani 14. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 01:12 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 81-82-83-84-85-86-87-89-90. Mektuplar

Seksenbirinci Mektup
Bu mektûb, Lala beğe yazılmışdır. Müslimânlığı yaymak lâzım olduğu bildirilmekdedir: Allahü teâlâ, bizim ve sizin islâmın şerefini anlamamızı ve onu korumak için çalışmamızı artdırsın! Yüz seneye yakın bir zamândan beri islâmiyyet yardımcısız kaldı. Öyle oldu ki, kâfirler, müslimân memleketlerinde, yalnız dinsizliklerini, kötülüklerini yapmakla kalmıyorlar; müslimânlığı büsbütün yok etmek istiyorlar. Müslümânların ve müsümânlığın izini, adını bile bırakmamak için kıyasıya uğraşıyorlar. İşi oraya kadar götürdüler ki, bir müslimân, islâmiyyetin emrlerinden birini açıkça yapmağa, hattâ söylemeğe kalksa, öldürüyorlar.

Meselâ: Kurban bayramında, Hindistânda müslümânlar inek kurban ederler. Kâfirler, müslümânlara (Cizye) vermeğe belki râzı olurlar. Fekat, inek kesilmesine hiç râzı olmazlar. Yeni hükümetin ilk zamânlarında müslümânlık yayılırsa ve müslümânlara kıymet verilirse, sonu iyi olur.

Fakat, Allah göstermesin böyle olmazsa, müslümânların işi çok güç olur. (El-gıyâs)! Yanî imdâdımıza yetiş yâ Rabbî! Bize yardım et yâ Rabbî! Müslimânlara yardımcı ol yâ Rabbî! Bakalım, hangi mesûd, tâlihli kimse, islâmiyyete yardım etmekle şereflenecek Bu şerefi bakalım hangi kahramân kazanacak.

Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe uymak şerefinden ayırmasın -aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ! Vesselâm.

Sevdiklerimin ayrılığından rûhum kan ağlıyor.
Onların firâkından, kemiklerimin ilikleri yanıyor.

Seksenikinci Mektup
Bu mektûb, İskender Hân-ı Lodîye yazılmışdır. Mâsivâyı unutmadıkca, kalbin selâmet bulamayacağı bildirilmektedir: Hak teâlâ, hep kendisi ile bulundursun. Kendisinden başkası ile olmağa bırakmasın.
Mirâc gecesi, gözü Allahü teâlâdan hiç ayrılmayan, insanların en üstünü hürmetine, bu duamızı kabûl buyursun aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vetteslîmât ! Bize ve size herşeyden önce lâzım olan şey, kalbi Allahü teâlâdan başka şeylerin hepsinden kurtarmakdır.


Kalbin bu selâmete kavuşabilmesi için, Hak teâlâdan başka hiçbir şeyin kalbden geçmemesi lâzımdır. Kalbden hiçbirşeyin geçmemesi için de, mâsivâyı yanî Allahü teâlâdan başka herşeyi unutmak lâzımdır. Bunları unutmağa (Fenâ) denir.


Bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki, (Allahü teâlâdan başka herhangi birşeyi kalbden geçirmek için uğraşılsa, hiç geçmemelidir). İş, bu dereceye varmadıkca, kalb selâmet bulamaz. Bugün, bu ni mete kavuşan kimse, anka kuşu gibidir. Yanî yokdur. Hattâ buna inanacak kimse de, kalmamışdır. Arabî beyt tercemesi:

Ni mete kavuşanlara ni metler âfiyet olsun.
zevallı fakîr âşık, birkaç damla ile doysun.

Dahâ çok ne yazayım Önceniz ve sonunuz selâmet olsun!

Seksenüçüncü Mektup


Bu mektûb, Behâdır Hâna yazılmışdır. Zâhiri ve bâtını toparlamakla berâber, islâmiyyetin zâhirine ve hakîkatine yapışmağı bildirmekdedir:


Hak teâlâ, dağınık şeylere olan bağlılıklardan kurtarsın. Mukaddes olan, kendisine tâm bağlanmakla şereflendirsin. Bu düâmızı Peygamberlerin efendisi hürmetine kabûl buyursun aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ ! Fârisî beyt tercemesi:

Herne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehrdir, şeker gibi de olsa!

İnsanın zâhirini, parlak olan islâmiyyetin zâhiri ile süslemesi ve bâtınını da hep Hak teâlâ ile bulundurması, çok güç bir işdir. Acabâ hangi tâli li bir kimseyi bu iki ni metle şereflendirirler Bugün, bu iki ni mete birlikde kavuşmak, hattâ yalnız islâmiyyetin zâhirine uymak elegeçmez bir hazîne gibi olmuşdur. Kibrît-i ahmerden, [ya nî demire sürtünce altına çevireceği sanılan maddeden] dahâ kıymetlidir. Hak teâlâ, sonsuz olan merhameti ile, geçmişlerin ve geleceklerin en üstününe uymakla zâhirimizi ve bâtınımızı şereflendirsin aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât !


Seksendördüncü Mektup
Bu mektûb, seyyid Ahmed-i Kâdirîye yazılmışdır. İslâmiyyetin ve hakîkatin başka başka olmadıklarını ve hakk-ul-yakîne kavuşmanın alâmetlerini bildirmekdedir: Hak teâlâ, islâmiyyet caddesinde ilerlememizi nasîb eylesin. Bütün gücümüzle Onun mukaddes zâtına çevrilmemizi ve bizi bizden almasını ve Ondan başka herşeyden büsbütün yüz çevirmemizi ihsân eylesin. Mi râc gecesi, Ondan gözü hiç kaymayan, insanların en üstünü hurmetine, bu düâmızı kabûl buyursun aleyhi minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ ve alâ âlihi ve eshâbihi ecma în ! Âmîn. Fârisî mısra tercemesi:

Ne olursa olsun, dostdan konuşmak dahâ tatlı!

Her ne kadar dostdan söylenilen şeylerin hiçbiri, Onun sözü değilse de, o sözün, herhangi bir bakımdan O mukaddes sevgili ile bir bağlılığı vardır. Bu bağlılığı da ni met sayarak, bu yolda çabalamak ve birşeyler söylemek tatlı olmakdadır. İslâmiyyet ve hakîkat birbirinden başka değildirler. Ayrılıkları yalnız, birinde bilgilerin topluca ve ötekinde geniş, açık olmalarında ve düşünce yolu, keşf yolu ile hâsıl olmalarında ve görmeden, anlamadan, görerek inanılmalarında ve uğraşarak ibâdet etmek yerine kendiliğinden ibâdete sarılmakdadır. Parlak olan islâmiyyetin bildirdiği bilgiler ve hükmler, hakk-ul-yakîne kavuşdukdan sonra, hiç değişiklik olmadan, keşf yolu ile geniş olarak anlaşılmakdadır. Görmeden inanılan şeyler, hiç değişiklik olmadan kalb gözü ile görülür. Sevâb kazanmak, ibâdet yapmak için uğraşmak, didinmek arzûsu, ortadan kalkar. (Hakk-ul-yakîn) makâmına kavuşmanın alâmeti, o makâmdaki bilgilerin ve ma rifetlerin, islâmiyyetin bildirdiklerine tâm uygun olmasıdır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, hakîkate kavuşulmadığı anlaşılır. Tarîkat büyüklerinden herhangi birinin bilgisinde ve işinde islâmiyyete bir uygunsuzluk bulunması, sekrden, şü ûrsuzlukdan ileri gelir. Sekr, yolda ilerlerken hâsıl olmakdadır. Tesavvuf yolunun sonuna kavuşanlar, hep sahv, şü ûr, uyanıklık hâlindedirler. Onlar vakte değil, vakt onlara uymakdadır. Hâl ve makâm, onların yüksek derecelerine uymuşdur. Fârisî beyt tercemesi:

Sôfî denince, ibn-ül vakt anlaşılır.
Fekat sôfî, vakti ve hâli aşmışdır.

Görülüyor ki, islâmiyyete uygunsuzluk hakîkate kavuşulamamış olduğunu gösterir. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı, islâmiyyet, hakîkatin kabuğudur, hakîkat, islâmiyyetin özüdür, demişdir. Böyle sözler, her ne kadar, söz sâhibinin doğru yoldan ayrıldığını göstermekde ise de, belki bu sözle, kısa ve toplu olan şey, açık ve geniş olan şeyin kabuğu gibidir ve düşünerek anlamak, kalb gözü ile görmek yanında, özün kabuğu gibidir demek istemişlerdir. Fekat, hâlleri doğru olan büyükler, böyle lâstikli kelimeleri söylemekden kaçınmışlar, kısa ile uzun ve düşünce ile keşf kelimelerinden başka birşey söylememişlerdir. Bir kimse, Hâce Nakşibend kaddesallahü teâlâ esrârehül akdes hazretlerinden sordu ki, (Tesavvuf yoluna girmek ve ilerlemek niçindir ). Cevâb olarak buyurdu ki, (Kısa ve toplu olan bilgilerin genişlemesi için ve düşünerek anlaşılan bilgilerin keşf yolu ile bulunması içindir). Allahü teâlâ, bilgilerimizi ve işlerimizi islâmiyyete uygun eylesin salevâtullahi teâlâ ve selâmühü alâ sâhibihâ !

Ayrıca başınızı ağrıtalım: Düâcınızın mektûbunu getiren meyân şeyh Mustafâ Şüreyhî, Kâdî Şüreyh rahmetullahi aleyh hazretlerinin soyundandır. Dedeleri hep büyük insanlar idi. Geçim için yardımcı olan vazîfeleri ve gelirleri çokdu. Kendisi şimdi geçim sıkıntısındadır. Senedlerini, fermânlarını ya nî iyi hâl kâğıdlarını yanına alarak asker olmak için gelmişdir. Yakınlık göstermenizi, ihsân ederek, râhata kavuşmasına, sıkıntıdan kurtulmasına sebeb olmanızı dilerim. Başınızı dahâ çok ağrıtmayayım.

___________________

Ne bahtiyâr, ol kişi kim,
okuduğu, Kur ân ola!
Ezân, ikâmet duyunca,
gönlü dolu, îmân ola!

___________________

Rabbigfir verham ente erhamürrahimîn teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn.


Seksenbeşinci Mektup
Bu mektûb, Mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmışdır. Sâlih işleri yapmak ve nemâzları cemâ at ile kılmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:
Allahü teâlâ, sizi, beğendiği işleri yapmağa kavuşdursun! İnsana önce i tikâdını, îmânını düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, sâlih, yarar işleri yapmak lâzımdır. İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaşdıran yarar şey, namâzdır.

Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm , (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namâzı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmakdan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaşdırır) buyuruldu.

İnsanı kötülüklerden uzaklaşdırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşde namâzdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz rahmetullahi aleyhim ecmaîn , (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu.

Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir. [Böyle bozuk nemâz kılacağına, hiç kılma dememelidir. Bu sözü din düşmanları çıkarmışdır. Böyle bozuk kılacağına doğru kıl demelidir. Bu inceliği iyi anlamalıdır.]

Namâzları cemâat ile ve huşû ve hudû ile kılmalıdır.

Çünkü, insanı dünyâda ve âhıretde felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Müminûn sûresi başındaki âyet-i kerîmede meâlen, (Müminler herhâlde kurtulacakdır. Onlar, namâzlarını huşû ile kılanlardır) buyuruldu. [Köyde, yolda namâz kılmak için, kıbleyi bulmak lâzımdır. Kıble cihetini öğrenmek için, güneşi gören toprağa bir çubuk dikilir. Yâhud bir ipin ucuna anahtar veyâ taş bağlanıp sarkıtılır. Takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde, çubuğun, ipin gölgeleri kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneş tarafında olan ucu, kıble ciheti olur.]

Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zemân, askerin ufak bir iş görmesi, pekçok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için dahâ kıymetlidir. Çünki, nefslerinin kötü isteklerini kırmakda ve ibâdet etmek istememesine karşı gelmekdedirler. Eshâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din düşmanları arasından çıkdıkları için şerefli oldular.

Peygamberimiz aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettehıyyât bir hadîs-i şerîfde, (Fitnenin, fesâdın çoğaldığı zemânda ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu. Görülüyor ki, din düşmanlarının güçlük çıkarması, ibâdetlerin şerefini artdırmakda, sevâbı katkat çoğalmakdadır. Zarar yapmak istemeleri, müslimânlar için fâideli olmakdadır.

Dahâ ne yazayım Oğlumuz şeyh Behâeddîn, Allah adamları ile görüşmekden sıkılıyor. Zenginlerle, dünyâya düşkün olanlarla bulunmak istiyor. Onlarla düşüp kalkmanın, insanı felâkete götüreceğini anlıyamıyor. Onların yağlı, tatlı yemeklerinin zehr gibi gönlü öldüreceğini, ahlâkı bozacağını düşünemiyor. Amân, amân kötü arkadaşlardan kaçınız! İnsanın dînine, îmânına saldıran tatlı dilli, güler yüzlü korkunç düşmanlara aldanmamak için, çok uyanık olunuz. Sahîh olan hadîs-i şerîfde alâ masdari-hessalâtü vesselâm , (Mal ve mevkı sâhiblerine, malı için, makâmı için alçalan kimsenin dîninin üçde ikisi gider) buyuruldu. Mal için, mevkı kazanmak için, islâm düşmanlarına eğilenlere, dinlerinden, ibâdetlerinden vaz geçenlere yazıklar olsun! Sonsuz ni metleri, se âdetleri, birkaç günlük eğlence için elden kaçırıyorlar.


Seksenaltıncı Mektup
Bu mektûb, Perkene şehrindeki hâkimlerden birisine yazılmışdır. Kalbi, Allahü Teâlâ´dan başka şeylerin sevgisinden kurtarmağı bildirmektedir: Hak Teâlâ, aşırı ve gerici olmakdan kurtarıp orta yolda bulundursun!

Bu düâmızı, Peygamberlerin efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ kabûl buyursun! Bize ve size önce lâzım olan şey, kalbimizi Allahü teâlâdan başka şeylere bağlı olmakdan kurtarmakdır.

Kalbin bu selâmete kavuşması için, Allahü teâlâdan başka hiçbirşeyi kalbe getirmemek lâzımdır. Kalb, Allahü teâlâdan başka şeyleri öyle unutmalıdır ki, eğer bir kimse, bin sene yaşamış olsa, kalbine hiçbirşey gelmemelidir. Fârisî mısra tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçdir!

Buluşduğumuz zemân, bu fakîri okşı(Zeker), bir işiniz olursa bize yazınız buyurmuşdunuz. Bunun için, başınızı ağrıtıyorum.

Şeyh Abdüllah-i Sofî, iyi insanlardandır. İhtiyâclarını karşılamak için borca girmişdir. Alacaklılarından yakasını kurtarabilmesi için yardımcı olmanızı dilerim. Vesselâm.

Ne ki kılmış Habîbullah, bize teblig-i ahkâmı
Kabûl etdim anı, âmentü billâh ve hükm-illah.


Seksenyedinci Mektup



Bu mektûb, Pehlivân Mahmûda yazılmışdır. Allahü teâlânın sevdikleri tarafından bir kimsenin kabûl olunmasının büyük se âdet olduğu bildirilmekdedir:


Allahü teâlâ, size selâmet versin ve islâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Kıymetli arkadaşlarımıza birinci müjdem, meyân şeyh Müzemmilin oraya gelmesini bildirmekdir. Onun sohbetinin kıymetini ve fâidelerini nasıl anlatayım Allahü teâlânın sevdiklerinin, bir kimseyi kabûl etmesi, ne büyük se âdetdir. Hele onu severler ve yanlarına çekerlerse, dünyâ ve âhıret se âdetine kavuşmuş olur. O büyüklerin yanında bulunanlar, kötülüklerden temizlenir. Sözün kısası, onun sohbetini büyük ni met biliniz. Sohbetin edeblerini titizlikle gözetiniz ki, fâidelenebilesiniz. Dahâ ne yazayım Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun! [Yüzaltıncı mektûba bakınız!]

Seksensekizinci Mektup
Bu mektûb, yine Pehlivân Mahmûda yazılmışdır. Bir kimsenin, saçını, sakalını îmân ile ve ibâdet ile ağartmasının büyük ni met olduğu ve gençlikde korku, ihtiyârlıkda merhamete sığınmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Hak teâlâ, her ân kendisi ile bulundursun. Bir kimsenin saçının, sakalının siyâhlığını, îmân ile ve ibâdetler ile ağartması ne büyük nimetdir.

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm hadîs-i şerîfde, (Saçını, sakalını müslümân olarak ağartan afv olunur) buyurdu.

Allahü teâlânın sonsuz merhametini düşününüz. Günâhları afv edeceğine güveniniz!

Gençlikde, Allahü teâlânın kahrından, azâbından korkmak, titremek lâzımdır.

İhtiyârlıkda afvına, merhametine sığınmalıdır. Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime.
Titrerim mücrim gibi, bakdıkca istikbâlime!

Seksendokuzuncu Mektup
Bu mektûb, Mirzâ Alî Cân için yazılmışdır. Ölüm için sabr dilemekdedir: Hak Teâlâ, hepimizi İslâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun, alâ sâhibihes salâtü vesselâmü vettehıyye ! Enbiyâ sûresi otuzbeşinci ve Ankebût sûresi elliyedinci âyetlerinde meâlen, (Her canlı, ölümün tadını tadacakdır!) buyuruldu. Bunun için, her insan ölecekdir. Ölümden kurtuluş yokdur.

Hadîs-i şerîfde, (Ömrü uzun, ibâdetleri de çok olana müjdeler olsun!) buyuruldu. Dostu dosta ölümle kavuşturuyorlar. Bunun için, Allah-ü Teâlâ´nın âşıkları, ölümü düşünerek tesellî buluyor, üzüntüleri azalıyor. Ankebût sûresinin beşinci âyetinde meâlen, (Allahü Teâlâ´ya kavuşmak istiyenler! Biliniz ki, Allahü Teâlâ´ya kavuşmak zamânı herhâlde gelecekdir) buyuruldu.

Evet, biz geride kalanlar ve nefse esîr olanlar ve Allahü Teâlâ´nın rızâsına kavuşmuş olanların ve dünyâya düşkün olmakdan kurtulanların sohbetlerinden mahrûm kalanlar, zararda ve başı yerdeyiz. Ni metlerini size saçan merhûme vâlideniz, günümüzün en kıymetli varlığı idi. Onun size olan ihsânlarına karşı, şimdi sizin de ona ihsân etmeniz lâzımdır. Düâ ederek ve sadaka vererek her ân yardımına koşunuz!

Hadîs-i şerîfde, (Mezârdaki ölü, denizde boğulmak üzere olan kimse gibidir, babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşlarından gelecek bir düâyı hep beklemekdedir) buyuruldu. Bundan başka, onların ölümünü görerek, kendi ölümünü de düşünmeli. Bütün varlığı ile, Allahü Teâlâ´nın beğendiği şeyleri yapmağa sarılmalıdır. Dünyâ hayâtının insanı aldatmakdan başka birşey olmadığını düşünmelidir.

Dünyâ kazançlarının Allahü Teâlâ´nın yanında az bir kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan kıl ucu kadar vermezdi. Allahü Teâlâ, bizi ve sizi, kendisinden başka herşeyden yüz çevirmekle ni metlendirsin! Yalnız kendisine bağlanmakla şereflendirsin! Bu düâmızı, Peygamberlerin Efendisi hurmetine kabûl buyursun aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ ! Vesselâm, vel ikrâm.

Âfet-i gamdan aceb, dünyâda kim âzâdedir
Herkesin bir derdi var, mâdem ki, âdem-zâdedir.
Bir hûmâ-yı zevki bin sayyâd-ı gam ta kîb eder,
Böyle bir mevhûma bilmem, halk neden üftâdedir


Doksanıncı Mektup
Bu mektûb, hâce Kâsıma yazılmışdır. Bütün varlığımızla Allahü teâlâya dönmek lâzım olduğu ve bu ni mete kavuşmak için, Ebû Bekr-i Sıddîk ın yoluna sarılmak îcâb etdiği bildirilmekdedir:Hak Teâlâ, bu alçak dünyâyı gözünüze aşağı ve değersiz göstersin.

Kalb aynanızı, âhıretin güzel cemâli ile süslesin! Bu düâmızı, mi râc gecesi, kendisinden gözü hiç ayrılmayan, tertemiz Peygamberi hurmetine kabûl buyursun aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ !

Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz ve yüksek değerli hediyyeleriniz geldi. Lutf eylemişsiniz. Allahü teâlâ, hayrlı karşılıklarını ihsân eylesin! Sevenlerimize ve iyi gözle bakanlarımıza nasîhatimiz şudur: Bütün varlığımızla Allahü teâlânın mukaddes zâtına dönmeliyiz! Ondan başka herşeyden yüz çevirmeliyiz! Fârisî mısra tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçdir!

Bugün, bu büyük ni mete kavuşmak için Ebû Bekr-i Sıddîkın yoluna inanmak ve bağlanmak lâzımdır. Bu yolda bulunan büyüklerin rahmetullahi aleyhim ecma în bir sohbeti ile kavuşulan şeyler, sıkı riyâzetlerle ve ağır mücâhedelerle ele geçemez.

[(Riyâzet) nefsin istediklerini yapmamak, harâmlardan, mekrûhlardan sakınmakdır. (Mücâhede), nefse ağır gelen, onun istemediği şeyleri yapmak, farzları, sünnetleri, müstehabları işlemek demekdir].

Bu büyüklerin yolunda, sonda kavuşulan ni metler, başlangıçda yerleşdirilmişdir. Sona varanların kavuşduklarını, dahâ ilk sohbetde ihsân ederler. Bu büyüklerin yolu, Eshâb-ı kirâmın yoludur.

Eshâb-ı kirâm rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn , insanların en üstününün, dahâ birinci sohbetinde aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât öyle ni metlere kavuşdular ki, ümmetin Evliyâsı, bunlara en sonda belki kavuşabilir.

İşte bu, nihâyetin bidâyete yerleşdirilmesidir. Öyle ise, bu büyükleri cân ile, gönül ile seviniz! Çünki, bütün se âdetlerin temeli, sebebi bu sevgidir. Allahü teâlâ, size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafânın izinde bulunanlara selâmet versin aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm!

Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani, bunun ilk sâhibi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 15. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 12:56 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 91-92-93-94-95-96-97-98-99-100. Mektuplar

Doksanbirinci Mektup
Bu mektûp, Şeyh Kebîre yazılmışdır.İtikâdı düzeltmek ve sâlih, yarar işler yapmak, mukaddes âleme uçabilmek için iki kanat gibidir. İslâmiyyete yapışmak ve hakîkat hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi için olduğu bildirilmekdedir:

Allahü Teâlâ, bizi ve sizi sünnet-i seniyyeye uymakla şereflendirsin alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Müslümânların birinci vazîfesi, itikâdı düzeltmekdir.

Ehl-i sünnet vel-cemâ at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmakdır. Çünki, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır. İkinci olarak, lâzım olan şey, fıkh bilgilerini öğrenmek ve herşeyi bu bilgiye göre yapmakdır. İki kanat gibi olan bu i tikâd ve amel elde edildikden sonra, mukaddes âleme uçmalıdır. [(Mukaddes) demek aybdan, çirkin, kötü şeylerden uzak, temiz demekdir.] Fârisî mısra tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçdir!

İslâmiyyetin emrlerini yapmak ve tarîkatin ve hakîkatin hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ya nî küfrden temizlenmesi ve kalbin tasfiyesi ya nî günâhlardan temizlenmesi içindir. Nefs temizlenmedikçe ve kalb selâmet bulmadıkça, hakîkî îmân hâsıl olmaz.

Felâketlerden, azâblardan kurtulmak için, hakîkî îmâna kavuşmak lâzımdır. Kalbin selâmeti için, Allahü teâlâdan başka hiçbirşeyin kalbe gelmemesi lâzımdır. Bin sene yaşamış olsa, kalbe hiçbirşey gelmemelidir.

Çünkü, bu zemân kalb, Allah-ü Teâlâ´dan başka herşeyi büsbütün unutmuşdur. Eğer, birşeyi hâtırlamak için uğraşsa, hâtırlayamaz. Bu hâle (Fenâ fillah) denilmişdir. Bu yolun basamaklarından birincisi, fenâ basamağıdır. Fenâ makâmına kavuşulmadıkca, hiçbir şey elde edilemez. Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!

Doksanikinci Mektup
Bu mektûb, yine şeyh Kebîre yazılmışdır. Kalbin itminâna kavuşması, ancak zikr ile olur. İncelemekle, düşünmekle olmıyacağı bildirilmekdedir: Allahü Teâlâ bizi ve sizi Muhammed aleyhisselâmın dînine uygun olan işler yapmaya kavuştursun alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye !

Rad sûresinin otuzuncu âyetinde meâlen, (Biliniz ki, kalbler ancak zikr ile itmînâna kavuşur) buyuruldu. Kalbi itmînâna kavuşduran tek yol vardır. Bu tek yol, Allahü teâlâyı zikr etmekdir. Akl ile incelemekle ve düşünmekle kalb itmînâna kavuşamaz. Fârisî iki beyt tercemesi:

Herşeyi akl ile çözmek istiyen kişi,
Tahta ayak takmış bacaksızlara benzer.
Kısa aklına uydurmak ister her işi,
Dün yapdığını, bugün değişdirmek ister.

Çünki, zikr ederken, O mukaddes zât ile bir bağlılık hâsıl olur, her ne kadar, O´nunla hiçbir bağlılık kurulamaz. Ayaklar altındaki toprak [yanî insan] nerede, herşeyin sâhibi olan [Allahü Teâlâ] nerede .

Fakat hâtırlayan ile, hâtırlanan arasında az bir bağlantı hâsıl olur. Bu bağlılıkdan da, sevgi doğar. Zikr edenin kalbini sevgi kaplayınca, kalbde itmînân hâsıl olur. Kalbde itmînân hâsıl olması, insanı sonsuz se âdetlere kavuşdurur. Fârisî beyt tercemesi:

Zikr et zikr, bedende iken cânın,
Kalb temizliği, zikrîledir Rahmânın.

Evveliniz ve sonunuz selâmetde olsun!

Doksanüçüncü Mektup
Bu mektûb, İskender Hân-i Lodîye yazılmışdır. Her ân Allahü teâlâyı zikr etmek lâzım olduğu bildirilmekdedir:
Beş vakt nemâzı cemâ at ile kıldıkdan ve bunların sünnetlerini de kıldıkdan sonra, bütün vaktlerinde Allahü teâlâyı zikr etmek, hâtırlamak lâzımdır. Kalbde başka hiçbirşeye yer vermemelidir.

Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikr yapmalıdır. Zikrin nasıl yapılacağını öğrenmiş idiniz. Öğrendiğiniz gibi yapınız!

Zikr yapmakda gevşeklik duyarsanız, kalbinizin niçin dağıldığını araşdırınız! Bundan sonra, kalbi toparlamağa çalışınız! Boyun bükerek ve ağlayarak, kalbdeki karartının gitmesi için, Allahü teâlâya yalvarınız.

Şeyhi, yanî zikr etmesini size öğreten kimseyi, araya koyunuz! Her güçlüğü, her sıkıntıyı gideren, ancak Allahü Teâlâ´dır.

Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beğ ve fakîr,
Varlığa mağrur olan, mecnûn değil de, yâ nedir ?


Doksandördüncü Mektup
Bu mektûb, Hızır Hân-ı Lodîye yazılmışdır. Herkese i tikâdı düzeltmek ve amel etmek lâzım olduğu, hakîkat âlemine bu iki kanat ile uçulabileceği bildirilmekdedir:


Hak teâlâ hazretleri, Muhammed Mustafâ´nın dîni caddesinde bulundursun alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Herkese önce lâzım olan şey, Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak itikâdı düzeltmekdir.

Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırka, bu âlimlerin fırkasıdır. Îmânı düzeltdikden sonra, farzları, sünnetleri, vâcibleri, müstehabları ve harâmı, helâli, mekrûhu ve müştebehi, yanî şübheli olan şeyleri öğrenmek ve bu fıkh bilgilerine göre hareket etmek lâzımdır.

Bu itikâd ve amel iki kanadına kavuşunca, eğer Allahü Teâlâ yardım eder, izin verirse, hakîkat âlemine uçulabilir. Bu iki kanat elde edilmeksizin, hakîkat âlemine uçulamaz. Fârisî beyt tercemesi:

Kurtulurum sanma, ey Sadî hoca,
Muhammed aleyhisselâma uymadıkca!

Allahü teâlâ, bizi ve sizi o yüce Peygambere uymak ile şereflendirsin aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm !

Doksanbeşinci Mektup
Bu mektûb,Seyyid Ahmed-i Necvâreye yazılmışdır. İnsan herşeyi kendinde toplamışdır. İnsanın kalbi de böyle yaratılmışdır. Tasavvuf büyüklerinden birkaçının sekr hâlinde iken, kalbin genişliğini bildiren sözlerine islâmiyyete uygun manâ vermek lazım olduğu bildirilmektedir:Her insan, bir toplulukdur. Varlıkda bulunan herşey insanda da vardır. Bu imkân âleminde bulunan herşeyin kendisi, vücûb âleminde bulunanların ise, sûretleri, benzerleri insanda bulunur. (Allahü Teâlâ, Âdemi kendisi gibi yaratdı) hadîs-i şerîfdir.

Demek ki, vücûb mertebesinde ya nî, Allahü Teâlâ da ve sıfatlarında bulunanların, insanda birer sûreti, birer benzeri vardır. İnsanın kalbi de, böyle bir toplulukdur. İnsanda bulunan herşey kalbde de vardır. Bunun için, insanın kalbine (Hakîkat-i câmi a) denir.Tasavvuf büyüklerinden birçoğu, herşeyin kalbde bulunduğunu görünce, kalbin genişliğini bildirmek için, (Arş ve içinde bulunan herşey, ârifin kalbinin bir köşesine konsa, hiç duyulmaz) demişlerdir. Çünki, bütün maddeler ve gökler ve Arş ve Kürsî kalbde bulunmakdadır. Mekânlı ve mekânsız, maddeli ve maddesiz herşey kalbde bulunmakdadır. Kalbde, mekânsız, maddesiz, herşey bulunduğuna göre, Arşın ve Arş içinde bulunanların kalbdeki yeri ne kadarcık olabilir Çünki, Arş çok büyük ise de, maddeden yapılmışdır ve mahlûkdur. Mekânı olan ya nî maddeden yapılmış olan birşey ne kadar geniş olursa olsun, mekânsız olanın yanında çok küçük kalır.

Tasavvuf büyüklerinden sahv sâhibi olanlar, ya nî sekrden kurtulmuş olanlar kaddesallahü teâlâ esrârehüm böyle sözlerin, sekr sözü olduğunu bildirmişlerdir. Sekr hâlinde olanlar, bir şeyin kendisi ile görünüşünü birbirinden ayıramaz. Görünüşünü kendisi sanır. Arş, tâm zuhûra kavuşmakdadır. Kalbe yerleşmez. Kalbde yerleşen, arşın kendisi değildir. Örneğidir, görüntüsüdür. Bu örneğin, kalbden çok küçük olacağı meydanda bir şeydir. Çünki kalbde böyle sayısız örnekler vardır. Gök, başka şeyler gibi aynada görününce, ayna gökden dahâ genişdir denilemez. Evet, aynadaki gökün görüntüsü aynadan küçükdür. Fakat bundan, gökün kendisinin de aynadan küçük olması lâzım gelmez. Bunu başka bir misâl ile de açıklıyalım: İnsanda toprak maddeleri vardır. Bunun için insan yer yüzünden dahâ büyükdür denilemez. Hattâ yer küresi yanında, insanın büyüklüğü, hiç denecek kadar küçükdür. Birşeyin nümûnesini, örneğini, o şeyin kendisi sanmak, bu yanlışlığa yol açmakdadır.

Tasavvuf büyüklerinden birkaçının rahmetullahi aleyhim ecma în sekr hâlinde iken söyledikleri başka sözler de böyledir. (Cem i Muhammedî, cem i ilâhîden dahâ genişdir) sözleri gibi. Muhammed aleyhisselâmda, imkânın ya nî mahlûkların kendileri ile vücûbün ya nî Allahü Teâlâ´nın ve sıfatlarının sûretlerini, örneklerini bir arada görüyorlar. Böylece, Muhammed aleyhisselâmda, Allahü teâlâda bulunandan dahâ çok şey bulunuyor sanıyorlar. Burada da, birşeyin örneğini kendisi sanarak, yanılıyorlar. Muhammed aleyhisselâmda bulunan şey, vücûb mertebesinin kendisi değildir, örneğidir. Allahü Teâlâ, hakîkî vâcib ül-vücûddur. Vücûb mertebesinin kendisi ile örneğini birbiri ile karışdırmasalardı böyle şey söylemezlerdi. İşin doğrusu, onların sekr, şü ûrsuzluk hâlinde iken söyledikleri gibi değildir. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm sınırlı, küçük bir kuldur. Allahü teâlâ ise, sınırsızdır, sonsuzdur.

Sekr hâlinde olan şeyler, Vilâyet makâmlarında bulunmakdadır. Sahv hâlinde olan şeyler ise, Nübüvvet, Peygamberlik makâmındadır. Peygamberlerin aleyhimüssalevatü vetteslîmât yolunda gidenlerin büyükleri, onlara tâm uydukları için, o makâmın, onların makâmının sahvından pay alırlar. Bistâmiyye denilen büyükler, sekrin sahvdan dahâ üstün olduğunu söylemişlerdir. Bunun için, şeyh Bâyezîd-i Bistâmî kuddise sirruh , (Benim bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksekdir) dedi. Kendi bayrağı vilâyet bayrağıdır. Muhammed aleyhisselâmın bayrağı nübüvvet bayrağıdır. Vilâyet bayrağında sekr olduğu için ve Peygamberlik bayrağında sahv olduğu için, onu bundan üstün tutmuşdur.

Birçokları da, (Vilâyet, nübüvvetden dahâ üstündür) dedi. Velîlerin rahimehümullah Allahü Teâlâ´dan yana olduğunu, Peygamberlerin aleyhimüssalevât ise, insanlardan yana olduğunu gördüler. Hakka karşı olanın, insanlara karşı olanlardan dahâ üstün olacağı meydândadır. Birkaçı da, bu sözü çevirerek, (Bir Peygamberin vilâyeti, kendi nübüvvetinden dahâ üstündür) dedi. Bu fakîre göre, bu sözlerin hepsi, doğru olmakdan çok uzakdır. Çünki Peygamberler yalnız insanlardan yana değildir. Hem insanlardan, hem de, Hakdan yanadırlar. Bâtınları ya nî kalbleri, rûhları Hak iledir. Zâhirleri, halk iledir. Hep ve yalnız halk ile olanlar, Allahü Teâlâ´dan yüz çevirmiş olan gâfillerdir. Peygamberler aleyhimüssalevatü vetteslîmât , bütün varlıkların en üstünleridir. Ni metlerin en üstünü bunlara verilmişdir. Vilâyet, nübüvvetin bir parçasıdır. Nübüvvet, bütündür. Bunun için nübüvvet, her vilâyetden dahâ üstündür. İster Peygamberin vilâyeti olsun, ister Velînin vilâyeti olsun! Bundan dolayı da, sahv sekrden dahâ üstün, dahâ kıymetlidir. Vilâyet nübüvvetin içinde bulunduğu gibi, sekr de sahvın içindedir. Onun bir parçasıdır. Câhil kimselerde bulunan sekrsiz sahv, sözümüzün dışındadır. Öyle sahvın üstün olduğunu söylemek, saçmalamak olur. İçinde sekr bulunan sahvın sekrden dahâ üstün olduğu meydândadır.

İslâmiyet bilgilerinin hepsi, nübüvvet mertebesinden çıkmış oldukları için, başdan başa sahvdırlar. Bunlara uymayan bilgiler, nasıl olursa olsunlar, sekrden hâsıl olmuşlardır. Sekr sâhibleri ma zûrdurlar. Yanî sorguya çekilmez, azâb edilmezler. Fakat, yalnız sahv bilgileri taklîd olunur. Sahv bilgilerine uyanlar kurtulur. Sekr bilgilerine uyulmaz. Bunlara uyanlar, mazûr olmaz. Sorguya çekilirler, cezâlandırılırlar. Allahü Teâlâ, islâmiyyet bilgilerine uymakla hepimizi şereflendirsin alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Bu duamıza âmîn diyenlere Allahü Teâlâ merhamet etsin!

Hadîs-i kudsîde, (Yeryüzüne ve göğe sığmam. Fakat,mümin kulumun kalbine sığarım) buyuruldu. Burada da; vücûb mertebesinin kendisi değil, sûreti, örneği sığmakdadır. Kendisinin sığması düşünülemez. Görülüyor ki, kalbin maddesiz, mekânsız şeylerden dahâ geniş olması, onların kendilerinden değil, sûretlerinden dahâ geniş olmasıdır. Mekânsızlar karşısında, Arş ve Arşda bulunan herşey, zerre kadar bile sayılamaz. Mekânsızların kendileri böyledir, sûretleri böyle değildir.


Doksanaltıncı Mektup
Bu mektup, Muhammed Şerîfe yazılmış olup, ibâdetleri ve iyi işleri vaktinde yapmayıp, yarın yaparım, sonra yaparım diyenlerin aldandıklarını ve Muhammed aleyhisselâmın yoluna, İslâmiyyete yapışmak lâzım geldiğini bildirmektedir:

Ey kıymetli oğlum! Bugün, her istediğini kolayca yapabilecek bir hâldesin. Gençliğin, sıhhatin, gücün, kuvvetin, malın ve râhatlığın bir arada bulunduğu bir zemândasın. Saâdet-i ebediyyeye kavuşturacak sebeblere yapışmağı, yarar işleri yapmağı, niçin yarına bırakıyorsun İnsan ömrünün en iyi zamânı olan, gençlik günlerinde, işlerin en iyisi ve fâidelisi olan, sâhibin, yaratanın emrlerini yapmağa, Ona ibâdet etmeğe çalışmalı, İslâmiyyetin yasak etdiği harâmlardan, şübhelilerden sakınmalıdır. Beş vakit namâzı cemâat ile kılmağı elden kaçırmamalıdır. Nisâb mikdârı ticâret malı olan müslümânların, bir sene sonra zekât vermeleri emir olunmuştur. Bunların, zekât vermesi, muhakkak lâzımdır. O hâlde, zekâtı seve seve ve hattâ fakîrlere yalvara yalvara vermelidir. Allahü Teâlâ, çok merhametli olduğu, kullarına çok acıdığı için, yirmidört sâat içinde ibâdete, yalnız beş vakt ayırmış, ticâret eşyâsından ve çayırda otlayan dört ayaklı hayvanlardan, tâm veyâ yaklaşık olarak ancak, kırkda birini fakîrlere vermeği emr buyurmuşdur. Birkaç şeyi harâm edip, çok şeyi mubâh etmiş, izn vermişdir.

O hâlde, yirmidört sâatde bir sâat tutmayan bir zemânı, Allahü Teâlâ´nın emrini yapmak için ayırmamak ve zengin olup da, malın kırkda birini müslimânların fakîrlerine vermemek ve sayılamıyacak kadar çok olan, mubâhları bırakıp da, harâm ve şübheli olana uzanmak, ne büyük inâd, ne derece insâfsızlık olur.

Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytânlarının saldırdığı bir zemândır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele pekçok sevâb verilir. İhtiyârlıkda dünyâ zevkleri azalıp, güç kuvvet gidip, arzûlara kavuşmak imkânı ve ümmîdleri kalmadığı zemânda, pişmânlıkdan, âh etmekden başka birşey olmaz. Çok kimselere bu pişmânlık zamânı da, nasîb olmaz. Bu pişmânlık da, tevbe demekdir ve yine büyük bir ni metdir. Çokları bu günlere kavuşamaz.

Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem haber verdiği sonsuz azâblar, çeşidli acılar, elbette olacak, herkes cezâsını bulacakdır. İnsan ve cin şeytânları, bugün, Allahü teâlânın afvını, merhametini ileri sürerek aldatmakda, ibâdetleri yapdırmayıp, günâhlara sürüklemekdedir. Hâlbuki, iyi bilmeli ki, bu dünyâ, imtihân yeridir. Bunun için, burada dostlarla düşmanları karışdırmışlar, hepsine merhamet etmişlerdir. Nitekim A râf sûresi, yüzellibeşinci âyetinde meâlen, (Merhametim herşeyi içine almışdır) buyuruldu. Hâlbuki, kıyâmetde, düşmanları, dostlardan ayıracaklardır. Nitekim, Yasîn sûresinde, (Ey kâfirler, bugün, dostlarımdan ayrılınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu haber vermekdedir. O gün, yalnız dostlara merhamet olunacak, düşmanlara hiç acınmıyacak, onlar muhakkak mel ûn olacakdır. Nitekim, A râf sûresinde, (O gün, merhametim, yalnız benden korkarak kâfir olmakdan ve günâh işlemekden kaçınanlara, zekâtını verenlere, Kur ân-ı kerîme ve Peygamberime aleyhisselâm inananlara mahsûsdur) meâlindeki âyet-i kerîme, böyle olduğunu göstermekdedir. O hâlde, o gün, Allahü teâlânın rahmeti, (Ebrâr)a, ya nî müslümanlardan iyi huylu ve yarar işli olanlara mahsûsdur. Evet, müslimânların, zerre kadar îmânı olanların hepsi sonunda hattâ, çok zemân Cehennemde kaldıkdan sonra bile, merhamete kavuşacaktır. Fekat rahmete kavuşabilmek için, ölürken îmân ile gitmek şartdır. Hâlbuki, günâhları işlemekle kalb kararınca ve Allahü teâlânın emrlerine ve harâmlarına ehemmiyyet verilmeyince, son nefesde îmân nûru, sönmeden nasıl geçebilir Din büyükleri buyuruyor ki, (Küçük günâha devâm, büyük günâha sebeb olur. Büyük günâha devâm da insanı kâfir olmağa sürükler). Böyle olmakdan Allahü teâlâya sığınırız! Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat etdim kalbini kırmamaya,
bilirim üzülürsün; yoksa sözüm çokdur sana.

Allahü Teâlâ hepimizi beğendiği işleri yapmağa kavuştursun! Sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın ve Onun kıymetli Âli ve Eshâbı hürmeti için düâmızı kabûl buyursun! Bu mektûbu size getiren Mevlânâ İshak, bu fakîrin tanıdıklarından ve muhlislerindendir. Eskiden beri komşuluk hakkı da vardır. Yardım isterse, esirgemezsiniz inşâallah. Yazısı ve inşâ kâbiliyyeti iyidir. Vesselâm.


Doksanyedinci Mektup
Bu mektup,Şeyh Dervîş´e yazılmışdır. İbâdet etmemize emr olunması, yakîn elde etmemiz için olduğu bildirilmektedir: Hak Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü salevâtullahi aleyhim hâtırı için, bir işe yaramayan bizlere, îmânın hakîkatini bildirsin!

İnsanların yaratılmasına sebeb, emr olunan ibâdetleri yapmakdır. İbâdetleri yapmak da îmânın hakîkati olan, yakîni elde etmek içindir. Hicr sûresi, son âyetinin meâl-i şerîfi de, belki (Yakîn elde etmek için Rabbine ibâdet et!) demekdir. Çünkü (hattâ) kelimesi, (ye kadar) demek olduğu gibi (sebeb olmak, yanî, için) manâsını da bildirir. Sanki, ibâdet yapmadan önce olan bu îmân, îmânın kendisi değil, görünüşüdür. Âyet-i kerîmede, (yakîn elde etmek için) ya nî (Îmânın kendisini elde etmek için) buyuruluyor. Sûre-i Nisâ yüzotuzbeşinci âyetinde meâlen, (Ey îmân edenler! Îmân ediniz!) buyuruldu. Bunun ma nâsı, (Ey! Îmânın sûretini edinenler! İbâdet yaparak, îmânın kendisine kavuşunuz!)dur.

(Vilâyet), yanî Velî olmak, Fenâ ve Bekâ denilen iki nimete kavuşmak demekdir. Fenâ ve Bekâya kavuşmak, bu yakîni ele geçirmek içindir. Yoksa, Fenâ-fillah ve Bekâ-billah diyerek, Allahü Teâlâ ile birleşmek, hulûl gibi şeyler anlamak, ilhâd ve zındıklıkdır.

[İbni Âbidîn, üçüncü cildde buyuruyor ki: (Müslümân olmadığı, kâfir olduğu hâlde, müslümân olduğunu söyleyenlere, münâfık, zındık, dehrî ve mülhid denir. Ara sıra namâz kılar, oruç tutar, bazan hacca da gidenleri olur. (Münâfık), başka dindedir. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu söylemez.

(Dehrî), Allahü Teâlâ´nın var olduğunu da söylemez. (Mülhid), her ikisine inanır ve inandığını söyler. Fekat, küfre kaymışdır, islâmiyyetden ayrılmışdır. İtikâdı bozuktur. Kendini tam müslümân sanır. Kendisi gibi olmayanlara kâfir der.

(Zındık), Allahü Teâlâ´ya, İslâmiyete, helâle,harâma inanmaz.Hiç dîni yoktur. Muhammed aleyhisselâma inandığını söyler. Bunlardan, sapık fikrlerini, müslümânlık olarak tanıtmaya çalışanları çok tehlikelidir. Mürted, İslâm´dan ayrılan kimsedir. Kâfir olduğunu saklamaz.( Komünistler ve masonlar, dehrî kısmındandır.]

Evet, tasavvuf yolunda ilerlerken, Allahü Teâlâ´ya olan fazla aşk, sevgi sebebi ile serhoşluk gibi, bazı hâller hâsıl olur. Bu vakit, bazı bilgiler yanlış anlaşılır. Böyle hâlleri geçmek, atlamak lâzımdır. Böyle anlayışlar için tevbe, istigfâr etmek lâzımdır.

Tasavvuf büyüklerinden İbrâhîm bin Şeybân-i Kazvînî kaddesallahü teâlâ ervâhahüm [1] buyuruyor ki: (Fenâ ve Bekâ bilgileri, Allahü Teâlâ´nın bir olduğuna hâlis inananlarda ve ibâdetlerini doğru yapanlarda bulunur. Başkalarının Fenâ ve Bekâ olarak söyledikleri, hep yalandır ve zındıklıkdır. Bu sözü, tâm yerindedir ve kendisinin doğru yolda bulunduğunu göstermekdedir.

(Fenâ-fillâh) demek, Allahü Teâlâ´nın râzı olduğu, beğendiği şeylerde fânî olmak demekdir. Yanî hep O´nun sevdiklerini sevmek, O´nun sevdikleri, kendine sevgili olmakdır. (Seyr-i ilallah) ve (Seyr-i fillah) gibi sözler de böyledir. Meyân Şeyhullah-i Bahş, salâh, takvâ ve fazîletlerle süslü bir kimsedir. Âile nüfûsu pek kalabalıkdır. Herhangi bir iş için yardımlarınızı isterse, kolaylık göstermeniz ikrâm olur. Size ve doğru yolda olanlara selâmlar olsun!

Doksansekizinci Mektup
Bu mektûb, Şeyh Zekeriyyânın oğlu Abdülkâdir´e yazılmışdır. İnsanlara karşı sert olmağı değil, yumuşak davranmağı, çeşidli hadîs-i şerîfler göstererek bildirmektedir: Allahü Teâlâ hepimizi tâm orta yolda bulundursun! Vaz etmekde, nasîhat etmekde ve Allah´ın kullarına müslümânlığı öğretmekde gözetilmesi lâzım gelen şeyleri bildiren birkaç hadîs-i şerîf yazıyorum. Hak Teâlâ, bunlara uygun davranmamızı nasîb eylesin!

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki, (Allahü Teâlâ refîkdir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder). Bu hadîs, İmâm-ı Müslimin rahmetullahi aleyh (Sahîh)inde vardır.

Yine (Müslim)de bildiriliyor ki, Âişeye radıyallahü anhâ , (Yumuşak davran! Sertlikden ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliğini giderir) buyurdu.

[(Müslim)deki] hadîs-i şerîfde, (Yumuşak davranmayan, hayr yapmamış olur.) buyuruldu.

[(Buhârî)deki] hadîs-i şerîfde, (İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır) buyuruldu.

[İmâm-ı Ahmed ve Tirmüzînin rahimehümallah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Kendisine yumuşaklık verilen [müslümân] kimseye dünyâ ve âhıret iyilikleri verilmişdir) buyuruldu.

[İmâm-ı Ahmed, Tirmizî, Hâkim ve Buhârînin rahimehümullah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Hayâ, îmândandır. Îmânı olan Cennetdedir. Fuhş, kötülükdür. Kötüler Cehennemdedir) buyuruldu.

[İmâm-ı Ahmed ve Tirmizînin bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Cehenneme girmesi harâm olan ve Cehennemin de onu yakması harâm olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösteren [bir müslümân]dir) buyuruldu.

[Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvüdün bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, burnuna yuları takılmış deve gibidir. Yürütmek istenirse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine oturtmak istenirse, hayvan oraya oturur) buyuruldu.

[(Buhârî)deki] hadîs-i şerîfde, (Kızdığı zamân istediğini yapabilecek [müslümân] bir kimse, kızmazsa, Allahü Teâlâ kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır. Cennetde istediğin yere git der) buyuruldu.

[Bütün kitâblarda yazılı olan hadîs-i şerîfde], bir kimse Resûlullah´dan nasîhat istedikde, (Kızma, sinirlenme!) buyurdu. Birkaç kerre sordukda, hepsine de (Kızma, sinirlenme!) buyurdu.

[Tirmüzî ve Ebû Dâvüdün rahimehümallah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zaîfdirler, güçleri yetmez. Birşey yapmak için yemîn ederlerse, Allahü Teâlâ, bu [müslümân]ların yemînlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler) buyuruldu.

[Tirmüzî ve Ebû Dâvüdün rahimehümallah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Bir kimse ayakda iken kızarsa, otursun. Oturmakla geçmezse yatsın!) buyuruldu.

[Taberânî, Beyhekî ve İbni Asâkirin rahimehümullah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Sarı sabır maddesi balı bozduğu gibi, kızgınlık da îmânı bozar) buyuruldu.

[Beyhekî ve Ebû Nu aymın rahime-hümallah bildirdikleri] hadîs-i şerîfde, (Allah için aşağı gönüllü olanı, Allahü Teâlâ yükseltir. Bu, kendini küçük görür. Fakat, insanların gözünde büyükdür. Bir kimse, kendini başkalarından üstün tutarsa, Allahü Teâlâ onu alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Kendini yalnız kendisi büyük görür. Hattâ köpekden, domuzdan dahâ aşağı görünür) buyuruldu.

[Beyhekînin rahimehullah bildirdiği] hadîs-i şerîfde, (Mûsâ bin İmrân alâ nebiyyinâ ve aleyhissalevâtü vetteslîmât , Yâ Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir dedikde, gücü yetdiği zemân afv eden [müslimân kimse]dir, buyuruldu) buyurdu.

[Ebû Ya lânın rahimehullah bildirdiği] hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, dilini tutarsa, Allahü Teâlâ onun utanacak şeylerini örter. Gazabını tutarsa, kıyâmet günü Allahü Teâlâ azâbını ondan çeker. Bir kimse, Allahü Teâlâ´ya yalvarırsa, kabûl eder) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Bir müslümân din kardeşinin ırzına veyâ malına saldırırsa, malın, paranın geçmez olduğu gün gelmeden önce, onunla helâllaşsın! [Helâllaşmazsa] iyi amelleri varsa, hakkı ödeninceye kadar bu amellerinden alınır. İyi amelleri yoksa, hak sâhibinin günâhları buna yükletilir) buyurdu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Müflis kimdir, biliyor musunuz? ) buyurdu. (Bizim bildiğimiz müflis, parası, malı olmayan kimsedir) dediler. (Ümmetimden müflis şu kimsedir ki, kıyâmet günü namâzları ile, oruçları ile ve zekâtları ile gelir. Fakat, kimisine sövmüşdür. Kiminin malını almışdır. Kiminin kanını akıtmışdır. Kimini dövmüşdür. Hepsine bunun sevâblarından verilir. Haklarını ödemeden önce sevâbları biterse, hak sâhiblerinin günâhları alınarak buna yüklenir. Sonra Cehenneme atılır) buyurdu.

[Tirmüzî rahimehullah bildiriyor:] Muâviye radıyallahü teâlâ anh , Hazret-i Âişeye radıyallahü teâlâ anhâ mektûb yazarak nasîhat yazmasını istedikde, cevâb yazarak: Allahü Teâlâ´nın selâmı senin üzerine olsun! Resûlullahdan sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ve selleme işittim. Buyurdu ki, (Bir kimse, insanların kızacakları şeyde Allahın rızâsını ararsa, Allahü Teâlâ onu, insanlardan geleceklerden korur. Bir kimse, Allahü Teâlâ´nın kızacağı şeyde, insanların rızâsını ararsa, Allahü Teâlâ onun işini insanlara bırakır) dedi.

Allahü Teâlâ bizi ve sizi, hep doğru söyleyenin sallallahü aleyhi ve sellem haber verdiği bu hadîs-i şerîflere uymakla şereflendirsin! Bu hadîs-i şerîfler, her ne kadar [Hind lisânına] terceme edilmedi ise de, Şeyh Ciyû [Seyyid Ferîd] hazretlerinden bunları sorar ve anlarsınız. Bunlara uygun hareket etmeğe çalışırsınız.

Dünyâ hayâtı çok kısadır. Âhıretin azâbları pek acı ve sonsuzdur. İleriyi gören akıl sâhiblerinin, hâzırlıklı olması lâzımdır. Dünyânın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. İnsanın şerefi ve kıymeti dünyâlıkla ölçülse idi, dünyâlığı çok olan kâfirlerin herkesden dahâ kıymetli ve dahâ üstün olmaları lâzım gelirdi. Dünyânın görünüşüne aldanmak aklsızlıkdır, ahmaklıkdır. Birkaç günlük zamânı büyük ni met bilerek, Allahü Teâlâ´nın beğendiği şeyleri yapmağa çalışmalıdır. Allahü Teâlâ´nın kullarına ihsân, iyilik etmelidir. Kıyâmetde azâblardan kurtulmak için, iki büyük temel vardır: Birisi, Allahü Teâlâ´nın emrlerine kıymet vermek, saygı göstermekdir. İkinci, Allahü Teâlâ´nın kullarına, yarattıklarına şefkat, iyilik etmekdir. Hep doğru söyleyici aleyhissalâtü vesselâm her ne söyledi ise, hepsi doğrudur. Şaka, eğlence, sayıklama sözler değildir. Tavşan gibi gözü açık uyku ne kadar sürecek. Bu uykunun sonu rezîl, rüsvâ olmak ve eli boş, mahrûm kalmakdır. Müminûn sûresinin yüzonbeşinci âyetinde meâlen, (Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yaratdım sanıyorsunuz. Bize dönmiyecek misiniz zan ediyorsunuz ?) buyuruldu. Her ne kadar, böyle sözleri dinleyecek hâlde olmadığınızı biliyorum. Gençsiniz. İçiniz kaynıyor. Dünyâ nimetleri içindesiniz. Herkese sözünüz geçiyor. Her istediğinizi yapabiliyorsunuz. Fakat, size acıdığımız için, iyilik etmek istediğimiz için bunlar yazıldı. Elinizden birşey kaçmış değildir. Tevbe edilecek, Allahü Teâlâ´ya yalvaracak zamândır. Haberleşmemiz lâzımdır. Fârisî mısra tercemesi:

Eğer içerde kimse varsa, bir söz de yetişir!

Doksandokuzuncu Mektup
Bu mektûb, molla Hasen-i Kişmîrîye, cevâb olarak yazılmış olup, Allahü Teâlâ´yı hiçbir ân unutmamak nasıl olacağı, insanın kendini bilmediği uyku zemânında da, Onun unutulmayacağı bildirilmektedir: Kıymetli mektûbunuzu okumakla şereflendik. Bu yolun büyüklerinden ba zısı rahmetullahi aleyhim ecma în Allahü Teâlâ´ya her ân âgâh olduklarını ve uyku zemânında da, her ân, O´nu hâtırladıklarını haber vermişdir. Bunun nasıl olacağını soruyorsunuz. Kıymetli efendim! Bunu anlatabilmek için, önce birkaç şeyi bildirmek lâzımdır. Kısaca yazıyorum. Dikkatli okuyunuz!

İnsanın rûhu, bu gördüğümüz cesed ile birleşmeden önce, terakkî edemez, ilerliyemezdi. Kendine mahsûs makâmda, derecede bağlı ve mahbûs gibi idi. Fakat, bu cesede indikden sonra, yükselebilmek hâssası ve kuvveti ona verilmişdir. Bu hâssası, onu melekden üstün ve şerefli yapmışdır. Allahü Teâlâ lutf ederek, ihsân ederek, rûhu, bu hissiz, hareketsiz olan, hiçbir şeye yaramıyan, karanlık cesed ile birleşdirdi. Rûh ışığını, karanlık cesed ile birleşdiren, madde olmıyan, zemânlı, mekânlı olmıyan rûhu, maddeden yapılan cesed ile bir arada bulunduran, Allahü Teâlâ, çok büyükdür. Bütün büyüklük, üstünlükler, yalnız Ona mahsûsdur. Onda hiç kusûr olamaz. Bu sözün ma nâsını iyi kavramak lâzımdır. Rûh ile cesed, her bakımdan, birbirinin aksi, zıddı olduğundan, bunların bir arada kalabilmesi için, Allahü Teâlâ, rûhu nefse âşık etdi. Bu sevgi, bunların bir arada kalmasına sebeb oldu. Kur ân-ı kerîm, bu hâli bize haber veriyor. Vettîn sûresinin bir âyetinde meâlen, (Biz insanın rûhunu, güzel bir sûretde yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik) buyuruldu.

Rûhun bu dereceye düşürülmesi ve bu aşka tutulması, kötülemeğe benzeyen bir medhdir. İşte rûh, nefse karşı olan bu aşkı, sevgisi sebebi ile, kendini nefs âlemine atdı ve nefse tâbi , esîr oldu. Hattâ, kendinden geçdi. Kendisini unutdu. Nefs-i emmâre hâlini aldı. Sanki nefs-i emmâre oldu. Rûh, her şeyden dahâ latîf, [maddenin en hafîfi olan hidrogen gazından, hattâ bir elektrondan da dahâ hafîf] olduğundan, madde bile olmadığından, her ne ile birleşirse onun hâline, şekline ve rengine girer. Kendini unutduğu için, evvelâ kendi âleminde, derecesinde iken, Allahü Teâlâ´ya olan bilgisini de unutdu. Câhil ve gâfil oldu. Nefs gibi cehâlet karanlığı ile karardı. Allahü Teâlâ, çok merhametli olduğu, çok acıdığı için, Peygamberler aleyhimüssalevâtü vetteslîmât gönderip, bu büyükler vâsıtası ile rûhu kendine çağırdı ve ma şûku, sevgilisi olan nefse uymamasını, nefsi dinlememesini ona emr etdi. Rûh bu emri dinleyip, nefse uymaz, ondan yüz çevirir ise, felâketden kurtulur. Yok eğer, başını kaldırmaz, nefsle berâber kalmak, bu dünyâdan ayrılmamak isterse, yolunu şaşırır, se âdetden uzaklaşır. Bu sözümüzden, rûhun, nefsle birleşmiş olduğu, hattâ kendisini unutup, nefs hâlini almış olduğu anlaşıldı. İşte rûh, bu hâlde kaldıkca, nefsin gafleti, câhilliği, rûhun da gafleti, cehâleti olur. Yok eğer, rûh, nefsden yüz çevirir, ondan soğur, onun yerine Allahü Teâlâ´yı severse ve kendi gibi, bir mahlûku sevmekden kurtulup, sonsuz var olan, hakîkî Bâkîye âşık olup, bu aşk ile kendinden geçerse, zâhirin, ya nî nefsin gafleti, cehâleti, bâtına, ya nî rûha sirâyet etmez.

O, Allahü Teâlâ´yı bir ân unutmaz. Nefsin gafleti, ona nasıl te sîr etsin ki, o nefsden, temâmen ayrılmışdır. Zâhirden, bâtına hiçbir şey geçmemişdir. İşte bu vakt, zâhir gafletde iken, bâtın âgâhdır, uyanıkdır. Her ân Rabbi iledir. Meselâ, bâdem yağı, bâdem çekirdeğinde bulunduğu müddetce ikisi de aynı birşey gibidir. Yağ, posadan ayrılınca, her ikisinin hâssaları başkadır ve her bakımdan ayrı iki şey olurlar. İşte, bu hâle yükselmiş olan, bir mes ûd, bir bahtiyâr kimseyi, ba zan, tekrâr bu âleme indirirler. Allahü Teâlâ´ya ârif ve âlim olduğu hâlde, bu âleme döndürüp, onun mubârek, şerefli varlığı vâsıtası ile, âlemi nefslerin karanlığından, cehâletinden kurtarırlar. Böyle mubârek bir kimse, insanların arasında bulunur. Görünüşde herkes gibidir, fekat rûhu hiçbir şeye bağlı değildir.

Allahü Teâlâ´ya olan bilgisi ve sevgisi iledir. İstemediği hâlde, onu bu âleme döndürmüşlerdir. Böyle bir müntehî, hakîkate erişen biri, görünüşde, başkaları gibi, Allahü Teâlâ´yı unutmuş, mahlûkların sevgisine tutulmuş sanılır. Hâlbuki, hakîkatde, kendisi, bunlara hiç benzememekdedir. Birşeyin sevgisine tutulmakla, ondan soğuyup, yüz çevirmek arasında çok fark vardır. Şunu da bildirelim ki, böyle bir müntehînin, mahlûklara olan alâkası ve sevgisi, kendi ihtiyârında, elinde değildir. Dünyâya rağbet etmez. Hattâ, Allahü Teâlâ, bu alâkayı istemekde ve beğenmekdedir. Başkalarının alâkası, sevgisi ise, kendilerindendir, dünyâya sarılırlar. Allahü Teâlâ bu alâkalarından râzı değildir, beğenmez. Başka bir fark da, başkaları bu âlemden yüz çevirip, Allahü Teâlâ´yı tanımağa ve sevmeğe kavuşabilirler. Müntehînin, halkdan yüz çevirmesine ise, imkân yokdur. Onun halk ile olması, vazîfesidir. Ancak, vazîfesi biterse, o zemân onu, bu geçici dünyâdan, ebedî, sonsuz âleme nakl ederler. Hakîkî makâmına kavuşur.

Tasavvuf büyükleri, davet makâmını, irşâd derecesini, başka başka anlatmışlardır. Çokları, (Halk arasında, Hak ile olmakdır) dedi. Sözlerin başkalaşması, söz sâhiblerinin hâlleri, dereceleri başka başka olduğu içindir. Herkes, kendi makâmına göre, söylemişdir. Herşeyin doğrusunu Allahü Teâlâ bilir. Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdînin kuddise sirruh , (Nihâyete varmak, başlangıca dönmekdir) buyurması işte, yukarda bildirdiğimiz davet makâmına uygun bir tarifdir. Çünki, başlangıcda, hep mahlûkât görülmekde ve sevilmekdedir. Nitekim, (İki gözüm uyur, fekat kalbim uyumaz) hadîs-i şerîfi, kendilerinin Allahü Teâlâ´ya olan dâimî bağlılık ve uyanıklığını bildirmiyor; belki, kendi hâllerine ve ümmetinin hâllerine uyanık olup, gâfil olmadığını haber vermekdedir. Bunun içindir ki, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem uyuması, abdestini bozmaz idi. Peygamber, ümmetini korumakda, bir sürünün çobanı gibi olduğu için, ümmetini bir ân unutması, Peygamberlik makâmına uygun olmaz. Bunun gibi, (Allahü Teâlâ ile öyle vaktlerim oluyor ki, o zemânlarda, aramıza hiçbir üstün melek ve Peygamber giremez) hadîs-i şerîfi de, her zemân değil, ba zandır. Bu zemânlarda da, mahlûklardan yüz çevirip, ayrılması îcâb etmez. Çünki, Allahü Teâlâ, ona tecellî etmekde, görünmekdedir. Yoksa O, mahlûkları unutup, tecellîleri aramakda değildir. Maşûkun, âşıka cilvesi gibi olup, âşık maşûkun peşinde değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Sûret aynasında sefer, hareket olmaz,
Çünki onda nûrânî olmıyan sûret olmaz.

Hulâsa, mahlûklara dönülünce, önce kalkmış olan perdeler, geri gelmez. Arada perde olmadığı hâlde, onu mahlûklar arasına salıp, mahlûkların kurtulmasına, uyandırılmasına sebeb ve vâsıta kılarlar. Böyle bir kimse, böyle bir pâdişâha çok yakın olan, bir devlet adamı gibidir. Bununla berâber, kendisine milletin işlerini görmek, dertlerini çözmek vazîfesi de verilmişdir. Sona gelip, geri dönmüş olanlar ile henüz başlangıçda olanlar arasındaki farklardan biri de budur. Çünki, başda olanlar, perdelerin arkasındadır. Geri dönmüş olanlardan ise, perdeler kalkmışdır. Allahü Teâlâ size ve doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 16. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 12:40 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 101-102-103-104-105-106-107-108-109-110. Mektuplar

Yüzbirinci Mektup

Bu mektûb, yine molla Hasen-i Kişmîrîye yazılmışdır. Büyükleri küçük sanarak dil uzatanları bildirmekdedir:


Allahü teâlâ, hâlinizi güzel ve kalbinizi temiz eylesin! Kıymetli mektûbunuzu mevlânâ Muhammed Sıddîk getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, uzakda kalanları unutmamışsınız. Görünüşde, nefsinize karşı olan sözleriniz kısaca anlaşıldı. Nefs, emmârelik yapdığı zemân, buna karşı söylenen şeyler doğrudur. Fekat nefs, itmînâna geldikden sonra, ona karşı gelmenin yeri yokdur. Çünki, o zemân nefs, Hak teâlâdan râzıdır. Hak teâlâ da ondan râzıdır. Nefs beğenilmekde ve kabûl olunmakdadır. Kıymetli olana karşı gelinmez. Onun istekleri, Hak teâlânın istekleridir. Çünki, nefsin itmînâna kavuşması için, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanması lâzımdır. Artık o, mukaddes olmuş, her dürlü kusûrdan temizlenmiş, karşı durulacak yeri kalmamışdır. Kendisine bakılamıyacak derecelere yükselmişdir. Her söylediğimiz bizde kalır. Fârisî beyt tercemesi:

Kendinden haberi olmıyan kimse,
Nerde kaldı, başka şeyleri bile

Çok olur ki, câhiller, nefsden hiç haberleri olmadığı için, mutmainneyi emmâre sanırlar. Nefs-i emmâreye karşı yapdıklarını, nefs-i mutmeinneye de yaparlar. Nitekim kâfirler, Peygamberleri aleyhimüssalevâtü vetteslîmât başka insanlar gibi sanıyorlar. Peygamberliğin yüksekliğine inanmıyorlar. O büyüklere aleyhimüssalevâtü vettehıyyât ve onların yolunda gidenlere inanmamakdan Allahü teâlâya sığınırız!

Yüzikinci Mektup

Bu mektûb, molla Muzaffere yazılmışdır. Ödünç alıp vermekdeki fâizi bildirmekdedir:

Ödünç verenin fazla olarak istediği malın yalnız fâiz olduğunu söylemişdiniz. Meselâ oniki dirhem ödemesi şartı ile on dirhem gümüş verenin aldığı gümüşden yalnız fazla olan iki dirhemi fâiz olur, harâm olur demişdiniz. Hâlbuki, dahâ fazlasını ödemesi şartı ile, ödünç vermek fâizdir. Ya nî böyle olan sözleşme harâmdır. Harâm anlaşma ile, ele geçen malın hepsi harâm olur. Meselâ, oniki dirhem ödemesi şartı ile, on dirhem ödünç verilse, alınan oniki dirhemin hepsi harâm olur. Fâiz ile ödünç vermek ve almak harâm olduğu, Kur ân-ı kerîmde açıkca bildirilmişdir. İhtiyâcı olanın da, olmıyanın da, fâizle, ödünç alması harâmdır. İhtiyâcı olana, fâiz harâm olmaz demek, Kur ân-ı kerîmin emrini değişdirmek olur. (Kınye) kitâbı, Kur ân-ı kerîmin emrini değişdiremez. Lâhor şehrinin büyük âlimlerinden olan mevlânâ Cemâl, (Kınye)nin birçok haberleri kıymetli kitâblara uymamakdadır. Böyle haberlerine güvenilmez buyururdu. [İbni Âbidîn rahmetullahi aleyh dahî, (Kınye)nin birçok haberi za îfdir, güvenilmez buyurmakdadır. Bu kitâbı, Zâhidî yazmışdır.] (Kınye)nin bu yazısını, doğru kabûl etsek bile, buradaki ihtiyâc kelimesine, zarûret ve ölüm tehlükesi ma nâsını vermek lâzımdır. Böylece, Mâide sûresi, dördüncü âyetinin, (Ölüme sebeb olan sıkışık hâle düşen) meâlindeki iznden istifâde edilmiş olur. Çünki, bu âyet-i kerîme, harâmlardan afv olunabilecek özrü beyân buyurmakdadır. Fâiz ile ödünç almak için, her ihtiyâc özr olsaydı, fâizin harâm edilmesine sebeb kalmazdı. Çünki, fâiz ödemeği, ancak ihtiyâcı olan kabûl eder. İhtiyâcı olmıyan kimse, açıkdan para vermek istemez. Allahü teâlânın, bu yasak emri, yersiz lüzûmsuz olurdu. Allahü teâlânın kitâbına, böyle iftirâ edilemez. Abes, yersiz, birşey bulunması düşünülemez. Her ihtiyâcı olanın fâiz ile para alması câiz diye, bir ân düşünsek, ihtiyaç da, bir nev zarûretdir. Zarûretin dereceleri vardır. Ziyâfet vermek için, fâiz ile para almak ihtiyâc değildir. Meyyitin bırakdığı malda meyyitin ihtiyâcı, kefen ve cenâze masrafı olduğu kitâblarda bildiriliyor. Onun rûhu için, ziyâfet vermeğe, ihtiyâc denilmemişdir. Meyyit, sadakanın sevâbına, herkesden çok muhtâc olduğu hâlde, onun rûhu için yemek [helva] dağıtılmasını islâmiyyet emr etmemişdir. O hâlde bunları yapmak, fâizle para almak için ihtiyâc, özr olur mu Ölünün ihtiyâcı kabûl edilse bile, fâizle alınan para ile pişen yemekleri yimek halâl olur mu Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özr, ihtiyâc sanılarak, fâizle para almak câiz ve halâl olur demek, bir müslimâna yakışmaz. Böyle belâya yakalanmış olanlara, emr-i ma rûf ve nehy-i anil-münker yaparak, doğru yolu göstermek lâzımdır. Bir müslimân, nasıl olur da, böyle harâm işi yapabilir İhtiyâcları te mîn edecek yol çokdur. Bu zemânda, şübheli olmıyan kazanc kalmadı diyorsunuz. Evet öyledir. Fekat elden geldiği kadar, şübhelilerden kaçınmak lâzımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek, rızkın bereketini, tayyıb [güzel] olmasını giderir demişlerdir. Hindistânda, böyle çalışan, hemen yok gibidir. Fekat, Allahü teâlâ, kulundan, elinden geldiği kadar yapmasını istemekdedir. Fâiz ile para alıp ziyâfet vermekden sakınmak, herkes için kolaydır. Halâle harâm, harâma halâl diyen kâfir olur. Fekat bu kat î, meydânda olan halâl ve harâmlar içindir. [Halâl, harâm oldukları, dört mezhebde de sözbirliği ile bildirilenler içindir.] Zan olunanlar için değildir. Hanefî mezhebinde mubâh olan, çok şey vardır ki, şâfi î mezhebinde mubâh değildir. Bunun aksi de vardır. Muhtâc olduğu şübheli olan birinin, fâizle para alması halâl olur demiyene, açık bildirilen harâma halâl diyemiyene dil uzatılmaz. Sapık, gerici denilmez. Halâl demesi için zorlanamaz. Onun haklı olması dahâ kuvvetlidir. Hattâ, haklı olduğu meydândadır. Ona dil uzatanlar haksızdır ve tehlükededir. Mevlânâ Abdülfettâh, (Fâizsiz borç almak iyidir. Niçin fâiz ile alıyorlar ) demiş. Siz de, (Böyle söyleme. Halâli inkâr mı ediyorsun ) diyerek onu tekdîr etmişsiniz. Yavrum, bu sözünüz, kat î olan halâl için doğrudur. İhtiyâcı olanın, fâiz ile borç almasına halâl deseniz bile, bunu yapmamak, yine dahâ iyi olur. Vera sâhibleri, ruhsat, izn verilen şeyleri yapmamış, herkese, azîmet yolunu göstermişlerdir. Lâhor şehrindeki müftîler, ihtiyâcı olana câiz olur demiş ise de, ihtiyâcdan ihtiyâca fark vardır. Her ihtiyâc, özr sayılırsa, fâizin harâm olacağı yer kalmaz. Fâizin harâm edilmesi abes, lüzûmsuz bir emr olur. Oruc, yemîn keffâreti niyyeti ile de, fakîrleri doyurmak için, fâiz ile borç almak câiz değildir. Fakîr doyuramıyan, oruc tutar. İslâmiyyete uymak ile, az bir takvânın bereketi ile, Allahü teâlâ, insanın ihtiyâcını kolaylıkla giderir. Allahü teâlâ, takvâ sâhiblerini sıkıntılardan kurtarır. [Lâzım olan şeyleri satın almak için, bankadan fâiz ile ödünç para almayıp, bu şeyleri bankadan satın almalıdır.]

Yüzüçüncü Mektup

Bu mektûb, nakîb şeyh Seyyid Ferîde rahmetullahi aleyh yazılmışdır. Âfiyet ne demek olduğu bildirilmekdedir:


Allahü teâlâ âfiyet versin! Öyle bir âfiyet versin ki, büyüklerden biri, hep düâ eder, Allahü teâlâdan bir günlük âfiyet isterdi. Adamın biri, bu zâta, (Sen hergün âfiyetde değil misin ) dedi. (Allahü teâlâdan öyle bir gün istiyorum ki, sabâhdan akşama kadar Allahü teâlâya hiçbir günâh işlemiyeyim. Âfiyetle geçen gün böyle olur) buyurdu. Cenâb-ı Hak, size de, böyle âfiyetli günler ihsân eylesin!

Çok zemândan beri, Serhend şehrinde kâdî ya nî islâm mahkemesinin hâkimi yokdur. Bunun için, islâmiyyetin emrlerinden birkaçı yapılamamakdadır. Meselâ: Kardeşimin çocuğu yetîmdir. Babasından kendisine mîrâs mal kalmışdır. (Vasî)si yokdur. İslâmiyyetin izni olmadan bu mal kullanılamamakdadır. Eğer kâdî olsa, onun izni ile iş kolaylaşır. Bunun gibi yapılamıyan dahâ başka şeyler de vardır.

Yüzdördüncü Mektup

Bu mektûb, Perkene şehri kâdîlarına yazılmışdır. Baş sağlığı dilemekdedir:


Merhûm hazretin ölümü acısı, her ne kadar pek şiddetli ve çok çetin ise de, fekat kul için, sâhibinin işinden râzı olmakdan başka çâre yokdur. İnsan, bu dünyâda kalmak için yaratılmadı. Dünyâda iş yapmak, çalışmak için yaratıldık. Çalışmalıyız! Çalışıp da, kazanıp da ölen bir kimse için korkacak birşey yokdur. Hattâ, böyle ölmek, bir devlet ele geçirmekdir. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi sevgiliye kavuşdurur. Ölmek, felâket değildir. Öldükden sonra, başına gelecekleri bilmemek felâketdir. Ölülere, düâ ile, istigfâr etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdâdlarına yetişmek lâzımdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Ölünün mezârdaki hâli, imdâd diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir düâyı gözler. Kendisine, bir düâ gelince, dünyânın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekden dahâ çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşıyanların düâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de, ölülere hediyyesi, onlar için düâ ve istigfâr etmekdir).

[(Düâ), istemek demekdir. Aç bir adamın, iştihâlı olduğu bir zemânda, yiyecek istemesi gibidir. Îmân ile ölenlere, hatm-i tehlîl yapmak, ya nî yetmişbin kelime-i tevhîd okuyup, sevâbını rûhuna hediyye etmek, çok fâidelidir. Fekat, bu zemânda îmân ile giden pek azdır].

Kıymetli mektûbunuz geldi. Hava çok soğuk olduğundan biz fakîrler sıkıntıya düşdük. Yoksa kendimiz gelecekdik. Mektûbumuz biraz sert oldu. İnşâallahü teâlâ fâidesi görülür. Dahâ yazarak başınızı ağrıtmış olmıyalım. Sevdiğimiz kâdî Hasene ve yanınızda bulunan kıymetli kimselere çok düâ ederiz. Her işinizde, Hak teâlâdan râzı olup şükr edesiniz!

Seslendi ol müezzin, durdu kâmet eyledi,
Kâ beye döndü yüzün, hem de niyyet eyledi.
Duyunca ehl-i îmân, hurmet ile dinledi,
Sonra, nemâza durup, Rabbe kulluk eyledi.

Yüzbeşinci Mektup

Bu mektûb, Hakîm Abdülkâdire yazılmışdır. Hasta iyi olmadıkça, gıdânın ona fâide vermiyeceği bildirilmekdedir:


Tabîbler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını artdırır. Fârisî mısra tercemesi:

Hastanın yidiği hastalığı artdırır!

Bunun için, önce hastayı iyi etmeği düşünmek lâzımdır. Bundan sonra, uygun gıdâ vererek, eski kuvvetli hâline kavuşdurulması düşünülür.

Bunun gibi, (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bildirilen kalb hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâ ati fâide vermez, belki zarar verir. (Çok Kur ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur ân-ı kerîm bunlara la net eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruc tutanlar vardır ki, onun orucdan kazancı, yalnız açlık ve susuzlukdur) hadîs-i şerîfi de sahîhdir. Kalb hastalıklarının mütehassısları olan tesavvuf büyükleri de, önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emr buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünki herkes, herşeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkı i, rütbeyi hep kendi için ister. Onun ma bûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmakdadır. Kalb, bu bağlılıklardan kurtulmadıkca, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilm adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, herşeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler. Fârisî mısra tercemesi:

İçerde kimse varsa, bir söz yetişir!

Yüzaltıncı Mektup

Bu mektûb, Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmışdır. Bu yolun büyüklerini tanımak ve sevmek Allahü teâlânın en büyük ni metlerinden olduğu bildirilmekdedir:


Aşırı sevgi ve tâm bağlılıkla yazılmış olan güzel mektûbunuz geldi. Bundan dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükr olsun! Bu yolda olanları tanımak ve sevmek, Allahü teâlânın ni metlerinin en büyüklerindendir. Hangi mes ûd kimseyi acabâ bu ni metlerle şereflendirirler Şeyh-ul-islâm Abdüllah-i Ensârî Hirevî kaddesallahü teâlâ esrârehül azîz buyuruyor ki, (Yâ Rabbî! Dostlarını öyle yapdın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor!). Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehrdir. Onları incitmek, sonsuz felâketlere sebeb olur. Allahü teâlâ bizi ve sizi bu belâya düşmekden korusun! Şeyh-ul-islâm yine buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Her kimi felâkete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın). Fârisî beyt tercemesi:

Hakkın ve hak adamlarının yardımı olmadan,
Melek de olsa, kurtulamaz yüz karalığından.

Allahü teâlânın size yeniden ihsân etmiş olduğu bu tevbeyi ve bu yola kavuşmağı büyük ni met biliniz! Bu yolda ilerlemek için Allahü teâlâya yalvarınız! Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât izinde gidenlere selâmet versin!

Yüzyedinci Mektup

Bu mektûb, yine Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmışdır. Evliyânın kerâmetlerini bildirmekdedir:


Hak sübhânehu ve teâlâ, Evliyâya inanmakla ve bu yüksek insanları sevmekle, hepimizi şereflendirsin!

İçinde birkaç süâl bulunan mektûbunuz geldi. Denemek ve üzmek için yapılan süâl, cevâb vermeğe değmez ise de, belki fâideli olur düşüncesi ile cevâb veriyorum. Birisi anlamazsa da, anlayanlar çok şey öğrenir.

Süâl: Eskiden gelmiş geçmiş Velîlerde çok kerâmetler, hârikalar hâsıl olmuşdu. Zemânımızdaki büyüklerde ise az görülmekdedir. Bunun sebebi nedir diyorsunuz.

Cevâb: Bu süâli sormanız, zemânımız büyüklerinde hârikalar az görülüyor diyerek bunları küçültmek düşüncesi ile oldu ise, şeytânın aldatmasından Allahü teâlâya sığınırız. Sözün gelişinden düşüncenizin öyle olduğu anlaşılıyor. Şeytânın şerrinden Allahü teâlâya sığınınız!

Velî olmak için, bir insandan hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelmesi şart değildir. Hâlbuki, Peygamberlerin aleyhimüsselâm mu cize göstermesi lâzımdır. Bununla berâber, Evliyânın hemen hepsinde, kerâmet görülmüşdür. Kerâmet göstermeyen Velî pekazdır. Bir Velîden, çok kerâmet meydâna gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyânın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya dahâ yakîn olmalarına bağlıdır. Dahâ yakîn olan bir Velî, pekaz kerâmet sâhibi olabilir. Allahü teâlâdan dahâ uzak olan bir Velî, dahâ çok kerâmet, hârika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen Evliyâsında, o kadar çok kerâmetleri olanlar görülmüşdür ki, Eshâb-ı kirâmın rıdvânullahi aleyhim hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydâna gelmemişdir. Hâlbuki, Evliyânın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sahâbînin radıyallahü anh derecesine yetişemez. Görülüyor ki, Evliyâyı ve onların üstünlüğünü anlıyabilmek için, kerâmetlerine, hârikalarına bakmak, câhillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kâbiliyyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve Velîlerin feyz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kâbiliyyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayâllerine uyanlar, kavuşamaz. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh , uymak kâbiliyyeti sebebi ile, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem birşey sormadan inanıverdi. Ebû Cehlde bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alâmet ve mu cizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe inanmak se âdeti ile şereflenemedi. Sûre-i En amda, (Senin Peygamber olduğunu belirten, açık alâmetlerin hepsini görseler, yine inanmazlar. Yanına geldikleri zemân, terbiyesizlik yapar, mubârek kalbini incitirler ve bu Kur ân, eskiden kalma hikâyeler, masallardır, derler) meâl-i şerîfdeki âyet-i kerîme, böyle tâli sizleri bildirmekdedir.

Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zemânına yakîn zemânlardaki Evliyânın, az kerâmet gösterdiğini, bütün ömrlerinde üç-beş hârikadan başka görülmediğini söyledik. Cüneyd-i Bağdâdînin on kerâmeti bile işitilmemişdir. Hak teâlâ, kelîmi olan, Mûsâ aleyhisselâma dokuz mu cize verdiğini bildirmekdedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan hârikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve Evliyâdan her sâatde, hârikalar meydâna gelmekdedir. Düşmanları bilse de, bilmese de, hârikaları güneş gibi görülmekdedir. Fârisî mısra tercemesi:

Kör göremezse, güneşin kabâhati ne

Süâl: Temiz olan tâliblerin, keşf ve müşâhede etdikleri şeylere, şeytân birşey karışdırabilir mi Karışdırabilirse, bunu ayırd etmek nasıl olur Karışdıramaz ise, keşf ve ilhâm ile elde edilen bilgilerin, ba zısının yanlış olması nedendir

Cevâb: Herşeyi doğru olarak ancak Allahü teâlâ bilir. Bilgisini şeytânın karışdırmadığı kimse yokdur. Peygamberlere bile karışabileceği, hattâ karışdığı hâlde, Evliyâya karışmaz olur mu Nerde kaldı ki, acemi tâliblere karışmasın. Şu kadar var ki, Peygamberlere aleyhimüssalevâtü vetteslîmât şeytânın karışdırdığı, haber verilir ve yanlış doğrudan ayırd olunur. Nitekim Hâc sûresinde, (Allahü teâlâ, şeytânın karışdırdığını değişdirir. Sonra kendi âyetlerini, sağlam olarak bildirir) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu beyân etmekdedir. Evliyâya, şeytânın karışdırdığını haber vermek lâzım değildir. Çünki Velîler, Nebîlerin izinde yürümekdedir. Bunlar, Peygamberlerin bildirdiğine uymıyan buluşlarını red ederler, kıymet vermezler. Fekat, Peygamberin dîninin bildirmediği, doğru veyâ yanlış demediği bilgilerin doğrusunu, iğrisinden ayırmak güçdür. Çünki ilhâm zannîdir, şübhelidir. Fekat, doğru ilhâmları iğrilerinden ayıramamak, Velîler için, bir kusûr olmaz. Çünki dünyâ ve âhıret se âdetlerine kavuşmak, islâmiyyete uymakla olur. İslâmiyyetin bildirmediği şeyler, ehemmiyyetli değildir. İnsanlara, ehemmiyyetsiz şeyleri yapmak emr olunmadı.

Keşf ve ilhâmlarda yanlışlık, yalnız şeytân tarafından gelmez. Çok def a, şeytân hiç karışmadan, hayâlde, doğru olmıyan ba zı şeyler hâsıl olur. Meselâ, ba zan Peygamberimizi sallallahü aleyhi ve sellem rü yâda görüp, ba zı şeyler öğrenenler oluyor ki, bu öğrendikleri, kitâblara uymamakdadır. Hâlbuki, bu rü yâlara şeytânın karışmadığı meydândadır. Çünki şeytânın, her ne sûretle olursa olsun, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin şekline giremiyeceğini, âlimlerimiz bildirmekdedir. İşte, böyle rü yâlarda, hayâl, yanlış şeyleri, doğru gibi göstermekdedir.

Süâl: Evliyânın kerâmeti ile, kâfirlerde hâsıl olan istidrâc birbirine benziyor. Acemî bir tâlib, bir hârik-ul âde görünce, bir Velînin rahmetullahi aleyh kerâmeti, veyâhud bir yalancının istidrâcı mı olduğunu nasıl ayırd edebilir

Cevâb: Bunu ayıracak, tâlibin vicdânıdır. O kimse ile konuşunca, tâlibin kalbinde, dünyâ sevgisi azalıp, Allahü teâlâya bağlılığı artarsa onun, kerâmet sâhibi bir Velî olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidrâc gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır. Onun sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymıyan kimse, hayvan gibi olan câhil bir kimsedir. Hevesi olan, isteği bulunan tâlib, kalbindeki bu değişikliği, çok güzel sezer. Bu seçilmiş, nûrlu insanlar, câhillerin duymamasına ehemmiyyet vermez. Çünki rûhu hasta, (Basîreti), kalb gözü kör olanlar, duygusuz olur. Kalbdeki bu değişikliğini anlamakdan dahâ mühim ve dahâ lüzûmlu birçok bilgilerden, bu câhillerin haberi yokdur. (Velî olmak için, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmalıdır) demişlerdir. Ya nî Allahü teâlânın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyâda hâsıl olur. Fekat, bu benzerlik, yalnız ismdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır. Yoksa, sıfatların husûsiyyetlerinde berâberlik olamaz. (Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanınız) emrini anlatırken, Hâce Muhammed Pârisâ kuddise sirruh , (Tahkîkât) ismindeki fârisî kitâbında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın bir ismi, (Melik)dir. Bu, herşeye hâkim, gâlib demekdir. Tâlib tesavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, gâlib olur ve başkalarının kalblerine te sîr etmeğe başlarsa, bu sıfat ile ahlâklanmış olur. Allahü teâlânın bir ismi de, (Semî )dir. Ya nî işiticidir. Tâlib, doğru sözü herkesden kabûl eder ve gizli hakîkatleri, cân kulağı ile duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Basîr)dir. Ya nî, Allahü teâlâ, herşeyi görür. Tâlibin kalb gözü açılır ve firâset ışığı ile, kendi ayblarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, ya nî başkalarını kendinden dahâ üstün görürse ve Allahü teâlânın her ân gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Muhyî)dir. Ya nî Allahü teâlâ dirilticidir. Tâlib, unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydâna çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur. Bir sıfatı da Mümîtdir. (Mümît), öldürücü demekdir. Tâlib, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan, bid atleri men eder, yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir). Câhiller, bu ahlâklanmayı başka dürlü anlamış ve yoldan çıkmışdır. Velîler, ölüleri diriltir, gayb olan şeyleri bilir sanmışlar. Böyle, dahâ nice bozuk düşüncelere saplanmışlardır. Hâlbuki ba zı zanlar, günâhdır.

Hârika, yalnız ölüleri diriltmek, istediğini öldürmek demek değildir. İlhâm yolu ile gelen bilgiler, kerâmetlerin en büyüğüdür. Nitekim, mu cizelerin en kuvvetlisi ve kıyâmete kadar kalanı Kur ân-ı kerîm mu cizesidir.

Gözü açmalı, iyi görmeli ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ilmler, ma rifetler, nisan yağmuru gibi yağmakdadır. O kadar çok oldukları hâlde, hepsi islâmiyyete uygundur. İslâmiyyetden kıl kadar ayrılanı yokdur. Bu da, hepsinin doğru olduğuna açık bir alâmetdir. Zâten, yüksek hocam Muhammed Bâkî-billah kuddise sirruh , (Size ilhâm olunan ilmlerin hepsi doğrudur) buyurmuşdur. Fekat ne fâide ki, hocam hazretlerinin sözü, sizin için güvenilecek sened değildir. Kendinize, bir de pîrini çok seven diyorsunuz. Mektûbunuzda, inâd ve i tirâz kokusu vardı. Fekat, kıymetli bilgilerin yazılmasına sebeb olduğundan, iyi oldu. Fârisî beyt tercemesi:

Elbet bulunur, bir güzellik çirkinde;
İnci gibi görünür dişler, zencîde.

Şaşılacak şeydir ki, bundan önceki mektûbunuzda çok sevgi ve saygı göstermişdiniz. Arka arkaya gördüğünüz iki rü yâdan dolayı eski hâllerinizden tevbe etdiğinizi ve bu yola sıkı bağlandığınızı ve tecdîd-i îmân etdiğinizi de yazmışdınız. Bir ay geçmeden bu hâlinizin değişdiği anlaşılıyor ve pek çabuk eski hâlinize döndüğünüz görülüyor. Bu gerilemeniz, o iki rü yânın şeytânî olduğu veyâ yanlış bir keşf olduğu düşüncesini hâsıl etmekdedir. O mektûbunuz nasıldı, bu mektûbunuz nasıldır Fârisî beyt tercemesi:

Söyle ona, neden kötülük yapıyor
Bana değil, kendi kendine ediyor.

Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât izinde gidenlere Allahü teâlâ selâmet versin!

Yüzsekizinci Mektup

Bu mektûb, meyân Seyyid Ahmede yazılmışdır. Nübüvvetin vilâyetden dahâ üstün olduğu bildirilmekdedir:


Allahü teâlâ bizi ve sizi ve bütün müslimânları Peygamberlerin efendisine aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ uymakdan ayırmasın! Tesavvuf yolundakilerin büyüklerinden birkaçı, sekr hâlinde iken, (Vilâyet nübüvvetden dahâ üstündür) dedi. Birkaçı da, (Üstün olan vilâyet, Peygamberin kendi vilâyetidir) diyerek, Velînin rahmetullahi aleyh Nebîden dahâ üstün olacağının anlaşılmasını önlediler. Fekat, işin doğrusu, bunun tersidir. Çünki, Peygamberin nübüvveti, kendi vilâyetinden de dahâ üstündür. Vilâyet makâmlarında olanlar, göğüslerinin sıkıntısından, halk ile birlikde bulunamıyorlar. Peygamberlikde ise, göğüsleri çok geniş olduğundan, Hak teâlâ ile olmaları, halk ile birlikde olmalarına ve halk ile birlikde olmaları da, Hak teâlâ ile olmalarına engel değildir. Peygamberlikde, yalnız halk ile olmak yokdur. Bunun için, yalnız Hak teâlâ ile olan vilâyet, nübüvvetden dahâ üstün değildir. Allahü teâlâ korusun, câhil insanlar yalnız halk ile olur. Nübüvvetin şânı, şerefi bundan çok yüksekdir. Bu sözümüzü iyi anlamak, sekr sâhiblerine güç gelir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle olduğunu çok iyi bilirler. Arabî mısra tercemesi:

Ni mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Ayrıca dileğimiz şudur ki, meyân şeyh Abdürrahîmin oğlu Şâh Abdüllah ile yakınlığımız, kardeşliğimiz vardır. Babası, çok zemân Behâdır hânın emrinde çalışmışdır. Oradan geliri vardı. Şimdi gözleri kuvvetden düşdü. Behâdır hânın yanında çalışmak için oğlunu gönderdi. Bunun için sizden de bir işâret olursa, fâide verecekdir. Vesselâm.

Yüzdokuzuncu Mektup

Bu mektûb, Hakîm Sadra gönderilmişdir. Kalbin selâmeti ve Hak teâlâdan başka şeyleri unutması bildirilmekdedir:


Allah adamları kaddesallahü teâlâ esrârehüm , kalb hastalıklarının tabîbleridir. Bâtın hastalıklarının giderilmesi, bu büyüklerin tedâvîsi ile olur. Bunların sözleri ilâcdır. Bakışları şifâdır. Onlarla berâber bulunanlar kötü olmaz. Onlar Allah adamlarıdır. Onlarla yağmur yağdırılır. Onlarla rızk gönderilir. Bâtın hastalıklarının en kötüsü ve kalb bozukluklarının başı, kalbin Hak teâlâdan başka şeylere bağlanmasıdır. Bu bağlılıkdan, büsbütün kurtulmadıkça kalb selâmet bulamaz. Çünki Allahü teâlâ, hiçbir yerde ortak istemez. Zümer sûresi üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahü teâlâ için olan din, yalnız Onun için olan hâlis dindir) buyuruldu. Hele, şerîki, ortağı dahâ üstün tutmak, hayâsızlığın, alçaklığın sonu olur. Allahü teâlâdan başka şeyleri, Ondan dahâ çok sevmek, Onun sevgisi hiç gibi kalmak, ne büyük hayâsızlıkdır! Hadîs-i şerîfde, (Hayâ, îmânın bir parçasıdır) buyuruldu ki, bu hayâ bildirilmekdedir.

Kalbin hastalıkdan kurtulmasının, ya nî Hak teâlâdan başka şeylere bağlılığı kalmamasının alâmeti, işâreti, kalbin mâ sivâyı büsbütün unutmasıdır. Hiçbirşeyi hâtırlayamamasıdır. Birşeyi düşünmek için zorlansa, hiç düşünemez. Böyle bir kalbin herhangi bir şeye bağlılığı olamaz. Allah adamları, ya nî Velîler kaddesallahü teâlâ esrârehüm , kalbin bu hâline (Fenâ) demişdir. Bu yolda birinci adım budur. Sonsuz olan nûrların görünmesi ve ma rifetlerin, hikmetlerin gelmesi, bu zemân başlar. Fenâya kavuşmadıkça, hiçbirşey ele geçemez. Fârisî beyt tercemesi:

Bir kimsede hâsıl olmazsa Fenâ,
Hak teâlâya yol bulamaz aslâ!

Yüzonuncu Mektup

Bu mektûb, şeyh Sadreddîne yazılmışdır. İnsanın, kulluk vazîfelerini yapmak ve Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için yaratıldığı bildirilmekdedir:


Hak teâlâ sizi, yüksek insanların istediği şeylerin sonuna kavuşdursun! İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için ve hep Hak teâlâ ile olmak için yaratıldı. Bunlara da, geçmişlerin ve geleceklerin efendisine aleyhi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ zâhiri ve bâtını tâm uydurmadıkca, kavuşulamaz. [Ya nî harâmlardan ve mekrûhlardan sakınmadıkca kavuşulamaz.] Allahü teâlâ, bizim ve sizin sözlerimizi ve işlerimizi ve zâhirlerimizi ve bâtınlarımızı ve ibâdetlerimizi ve i tikâdlarımızı, o yüce Peygambere sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem uygun yapmakla şereflendirsin! Âmîn yâ Rabbel âlemîn. Fârisî beyt tercemesi:

Allahdan başka herneye tapınsa, hepsi hiçdir.
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir.

Hak teâlâdan başka olarak özenilen herşey, ma bûd olur. Hak teâlâdan başkasına ibâdet etmekden kurtulmak için, Ondan başka hiçbirşeye özenmemek, hiçbirşeyin arkasına düşmemek lâzımdır. Âhıreti, Cennet ni metlerini istemek de, böyledir. Bunları istemek, her ne kadar sevâb ise de, mukarreblerce günâh sayılır. Âhıretdeki şeyleri istemek böyle olunca, dünyâ işlerine düşkün olmanın neye varacağını anlamalıdır. Çünki dünyâ, Hak teâlânın sevmediği şeylerdir [Harâmlar ve mekrûhlardır]. Dünyâdaki şeyleri yaratdığından beri onlara hiç kıymet vermemişdir. Allahü teâlânın sevmediği şeyleri sevmek, günâhların başıdır. Bunlara düşkün olanlar, arkalarında koşanlar merhametden uzak olur. Hadîs-i şerîfde, (Dünyâ mel ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmıyanlar mel ûndur) buyuruldu. Allahü teâlâ, hepimizi dünyânın ve dünyâda olanların şerrinden, zararlarından korusun. Sevgili Peygamberi ve geçmişlerin, geleceklerin efendisi Muhammed aleyhisselâmın hurmetine düâmızı kabûl buyursun! Vesselâm, vel-ikrâm.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 17. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 12:37 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 111-112-113-114-115-116-117-118-119-120. Mektuplar

Yüzonbirinci Mektup

Bu mektûb, şeyh Hamîd-i Sünbülîye yazılmışdır. Tevhîd, kalbi Allahü teâlâdan başka şeylerden kurtarmak olduğunu bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâmet olsun! (Tevhîd) kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere bağlanmakdan kurtarmak demekdir. Kalbi mâ-sivâya çok az bile olsa, bir bağlılığı bulunan kimse, tevhîd sâhibi olamaz. [(Mâ-sivâ), Allahü teâlâdan başka şeylerin hepsi demekdir.] Bu ni meti elde etmeden önce, vâhid, birdir demek ve vâhid bilmek, huzûr sâhiblerine göre boş lâf olur. Evet, îmân etmiş olmak için, vâhid demek ve vâhid bilmek lâzımdır. Fekat bu, Allahü teâlâdan başka tapınacak hiçbirşey yokdur, demekdir. Allahü teâlâdan başka hiçbirşey var değildir demekle, onun arasındaki başkalık meydândadır. Tasdîk, îmân, ilmle olur. Vicdânla anlamak ise bir hâldir. Bu hâle kavuşmadan önce, bunun üzerinde konuşmak doğru olmaz. Büyükler arasında, bu hâlden söz edenler, şu ikisinden biridirler: Yâ kendilerini hâl kaplı(Zeker) örtülmüşlerdir. Bunun için, sorguya çekilmez, suçlanmazlar. Yâhud, hâllerini başkalarına örnek olmak için bildirmişlerdir. Böylece, başkaları, kendi hâllerini, bu büyüklerin hâlleri ile ölçerek, doğru olup olmadıklarını anlasınlar. Bu ikisinden başka sebeble, hâlini, sırrını açıklamak yasakdır. Hak teâlâ, o büyüklerin hâllerinden az birşey, biz yabancılara da ihsân eylesin! Muhammed Mustafânın sünnet-i seniyyesine [ya nî ahkâm-ı islâmiyyeye] yapışmakla şereflendirsin alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Sevgili Peygamberi aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât ve Onun Âli radıyallahü teâlâ aleyhim ecma în hurmetleri için bu düâmızı kabûl buyursun! Âmîn! Ayrıca başınızı ağrıtayım ki, bu düâcınızın mektûbunu getiren, meyân şeyh Abdülfettâh hâfız, olgun bir kimsedir. Bir insan evlâdıdır. Bakacağı kimseleri çokdur. Kızlar babasıdır. Geçim darlığından dolayı ihsân sâhiblerine baş vurmakdadır. Beklediğine kavuşacağını umarım. Başınızı dahâ çok ağrıtmakdan çekindim.

Yüzonikinci Mektup

Bu mektûb, şeyh Abdül-Celîl-i Tehânîserîye yazılmışdır. Birinci vazîfemiz, Ehl-i sünnet vel-cemâ at i tikâdını elde etmek olduğu bildirilmekdedir:


Hak teâlâ, zarar ziyân içinde olan bizleri, doğru oldukları müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ at âlimlerinin bildirdikleri i tikâda kavuşdursun! Beğendiği işleri yapmakla şereflendirsin! Bu iyi işleri yapmakdan hâsıl olan hâlleri de ihsân buyursun! Kendi mukaddes makâmına çeksin! Fârisî mısra tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçdir.

Çünki, bu kurtuluş fırkasının i tikâdı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler, istidrâcdan başka birşey değildir. İnsanı harâblığa, felâkete sürüklerler. Bu kurtuluş fırkasına uymak ni metine kavuşdukdan sonra, her ne verirlerse seviniriz, şükr ederiz. Râzı oluruz. Tesavvuf büyüklerinden birkaçı kaddesallahü teâlâ esrârehüm , kendilerini hâl ve sekr kapladığı zemân, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan bilgiler, ma rifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar. Kıyâmetde, bunlar için sorguya çekilmemeleri umulur. Bunlar ictihâdında yanılan müctehidler gibidirler. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevâb verilir. Böyle, birbirlerine uymıyan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma în bildirdikleri doğrudur. Çünki bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmışdır alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye . Bu bilgiler, kesinlikle doğru olan vahy ile bildirilmişdir. Tesavvuf büyüklerinin ma rifetleri ise, keşf ve ilhâm ile anlaşılmakdadır. Keşf ve ilhâmın doğruluğu kesin değildir. Keşf ve ilhâmın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış oldukları anlaşılır. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilindikden sonra, buna uymıyan keşflerin, dalâlet, sapıklık oldukları anlaşılır. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, zâhirimizi, bâtınımızı, i tikâdımızı, ibâdetlerimizi, Peygamberlerin efendisine aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti ekmelühâ ve minetteslîmâti efdalühâ uygun eylemekle şereflendirsin! Size ve doğru yolda [ya nî Ehl-i sünnet vel-cemâ at âlimlerinin, ya nî dört mezhebin kitâblarının bildirdikleri yolda] olanlara selâmet versin! Âmîn.

Yüzonüçüncü Mektup

Bu mektûb, Cemâleddîn Hüseyn Külâbîye yazılmışdır. Mübtedî ile müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmekdedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği, beğendiği kimselere rahmetullahi aleyhim ecma în selâm olsun! Cezbe, ya nî çekilmek, ancak bir üst makâma olur. Dahâ üst makâmlara çekilmez. Şühûd da böyledir. Bir makâm görülebilir. O hâlde, kalb makâmında bulunup sülûk yapmadan, cezb edilenler, ancak kalbin üstündeki rûh makâmına çekilirler. Allahü teâlâya cezb edilmek için, nihâyetde bulunmak lâzımdır. Ya nî bulunduğu mertebenin üstünde başka makâm olmamalıdır. Başlangıcda olan cezbede, bir üst makâm, ya nî rûh [İnsanın kendi rûhu] müşâhede edilir. Allahü teâlâ, rûhları, kendi sûretinde yaratdığı için, rûhu görünce, Hak teâlâyı görmek sanmışlardır. Rûhun, bu madde âlemi ile, bir münâsebeti, bağlılığı olduğu için, rûhu görünce, mahlûkât aynasında, Hak teâlâ görülüyor demişlerdir. Böylece, ba zıları, ma ıyyet [berâberlik] var sanmışdır.

Sülûkün sonuna varmadıkca ve orada (Fenâ-i mutlak) hâsıl olmadıkca, Hakkın şühûdü mümkin değildir. [(Mutlak); kaydsız, şartsız, ya nî her bakımdan demekdir.] Fârisî beyt tercemesi:

Bir kimseye, nasîb olmazsa Fenâ,
bulamaz yol, o makâma aslâ!

Hakkın şühûdünde, bu âlemin hiç münâsebeti yokdur. Şühûd-i rûh ile, şühûd-i Hak arasındaki fark şudur ki, bu âlem ile herhangi bir bakımdan münâsebeti bulunursa, (Şühûd-i Hak) değildir. Eğer hiç münâsebeti yok ise, (Şühûd-i ilâhî)dir. Başka kelime bulunamadığı için, şühûd denilmişdir. Yoksa, bu görmek değildir. Anlaşılamıyan, anlatılamıyan bir hâldir. Bîçûn için olan şeyler, bilinen diller ve kelimelerle anlatılamaz. Vesselâm!

Yüzondördüncü Mektup

Bu mektûb, sofî Kurbana yazılmış olup Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma uymağa teşvîk eylemekdedir:


Cenâb-ı Hak, hepimizi, dünyâ ve âhıretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâya sallallahü aleyhi ve sellem tâbi olmak se âdetiyle şereflendirsin! Çünki cenâb-ı Hak, Ona tâbi olmağı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhıret ni metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmakdır ve insânlık şerefi ve meziyyeti, Onun islâmiyyetine uymakdır. [(Sünnet) kelimesi, üç ayrı ma nâya gelir. Burada, islâmiyyet demekdir.]

Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekden, kat kat dahâ kıymetlidir. Çünki (Kaylûle etmek) ya nî öğleden önce biraz yatmak, âdet-i şerîfesi idi. Meselâ, Onun dîninin emr etdiği için, bayram günü oruc tutmamak ve yiyip içmek, Onun yolunda bulunmayıp senelerce tutulan oruclardan dahâ kıymetlidir. İslâmiyyetin emri ile fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar altın sadaka vermekden dahâ efdaldir. Emîr-ül-mü minîn Ömer radıyallahü anh , bir sabâh nemâzını cemâ at ile kıldıkdan sonra, cemâ ate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Eshâbı dediler ki, (Geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku basdırmışdır). Emîr-ül-mü minîn buyurdu ki, (Keşki bütün gece uyuyup da, sabâh nemâzını cemâ at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetden sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefslerini ve kötü arzûlarını körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfe atden ibâret kalır. Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyyeti nedir ki, bunun birkaçının i tibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesden dahâ çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesden aşağıdır. İslâmiyyete tâbi olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çokdur. Ba zan bir sâatlik çalışmaları, yüzbinlerle senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, islâmiyyete uygun olan amel, Hak teâlânın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir.

İslâmiyyete uymıyan şeylerin hiçbirisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevâb verilir mi Belki cezâya sebeb olur. Bu incelik, dünyâ işlerinde de vardır. Biraz düşünülürse anlaşılır. O hâlde, se âdet-i ebediyyeyi ele geçirten sermâye, Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem dînine yapışmakdır. Bütün zarar ve fesâdların başı, islâmiyyetden ayrılmakdır. Vesselâm.

Yüzonbeşinci Mektup

Bu mektûb, molla Abdülhak-ı Dehlevîye rahmetullahi aleyh yazılmışdır. Gitdiğimiz yolun yedi basamak olduğu bildirilmekdedir:


Fârisî mısra tercemesi:

Her ne olursa olsun, dostdan konuşmak dahâ tatlı!

Bizim gitmekde olduğumuz yol, yedi adımdır. İki adımı (Âlem-i halk)dadır. Ya nî, madde âleminde, ölçü âlemindedir. Beş adımı (Âlem-i emr)dedir. Ya nî maddesiz, ölçüsüz âlemdedir. Âlem-i emrde olan birinci adım atılınca, (Tecellî-yi ef âl) hâsıl olur. İkinci adımda, (Tecellî-yi sıfat) hâsıl olur. Üçüncü adımda, (Tecelliyât-i zâtiyye) hâsıl olmağa başlar. Sonra ve dahâ sonra, ilerledikçe, bu tecellîler artar. Tesavvuf yolunda ilerliyenler, bu sözlerimizin ne demek olduğunu dahâ iyi anlar. Bütün bu ni metlere, ancak geçmişlerin ve geleceklerin en üstününün aleyhi minessalevâti ekmelühâ ve minettehıyyâti efdalühâ yolunda, izinde gitmekle kavuşulabilir. Bu yol, iki adımdır, diyenler de vardır. Bunlar, (Âlem-i halk) için birinci adım, (Âlem-i emr) için ikinci adım demişlerdir. İşi kolay anlatmak için, sözü kısaltmışlardır. İşin doğrusu, Allahü teâlânın yardımı ile, yukarıda bildirdiğimizdir.

Yüzonaltıncı Mektup

Bu mektûb, molla Abdülvâhid-i Lâhorîye yazılmışdır. Kalbin selâmeti, mâ-sivâyı unutmakda olduğu bildirilmekdedir:


Kıymetli kardeşimin mektûbu geldi. Kalbin selâmeti için yazdıklarınız anlaşıldı. Evet, kalbin selâmeti, onun mâ-sivâyı unutmasına bağlıdır. Öyle ki, zorla hâtırlatmak isteseler, hâtırlayamamalıdır. [Allahü teâlâdan başka herşeye, ya nî mahlûkların hepsine (Mâ-sivâ) denir.] Bu hâle (Fenâ-i kalb) denir. Bu yolun birinci basamağı, bu Fenâya kavuşmakdır. Bu Fenâ vilâyet derecelerine kavuşulacağının müjdecisidir. Sâlikler, yaradılışlarındaki uygunluklara göre, çeşidli derecelere yükselirler. Çok yükselmek istemeli, bunun için çok çalışmalıdır. Çocuklar gibi, yolda önüne çıkan kozalaklara, cam parçalarına bağlanıp kalmamalıdır. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, yüksek şeylere kavuşmak istiyenleri sever) buyuruldu. Dünyâ işleri ile çok uğraşmakda, dünyâ işlerine gönül bağlamak korkusu vardır. Kalbin selâmete kavuşmasına da sakın aldanmayınız! Yine geri dönebilir. Dünyâ işleri ile, elden geldiği kadar az uğraşınız ki, dünyâya gönül bağlamak tehlükesine düşmeyesiniz! Dünyâya düşkün olmak felâketinden Allahü teâlâya sığınırız. Dünyâya gönül bağlamamış olan fakîr bir çöpcü, gönlünü dünyâya kapdırmış olan koltukdaki zenginden katkat dahâ kıymetlidir. Birkaç günlük yaşamakda dünyâya gönül vermemek, hiçbirşeye düşkün olmamak için çok uğraşınız! Dünyâya düşkün olmakdan ve dünyâya düşkün olanlardan, aslandan kaçmakdan dahâ çok kaçmalıdır.

Yüzonyedinci Mektup


Bu mektûb, molla Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşîye yazılmışdır. Başlangıcda, kalb hisse bağlıdır. Sona varınca, bu bağlılığın kalmadığı bildirilmekdedir:


Mevlânâ Yâr Muhammed bizi unutmamış. Kalb, çok zemân his organlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, kalbden de uzak olur. Hadîs-i şerîfde, (Göz görmeyince, gönülden de uzak olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermekdedir. Tesavvuf yolunun nihâyetine varılınca, kalbin his organlarına bağlılığı kalmaz. Hisden uzak olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, tesavvuf büyükleri, başlangıçda ve yolda olanların, olgun şeyhin yanından ayrılmalarına izn vermemişlerdir. (Birşeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır!). Bu söze uyarak bulunduğunuz yolu değişdirmeyiniz! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık etmekden, elden geldiği kadar sakınınız! Meyân şeyh Müzzemmilin yanınıza gelmesini, se âdete kavuşmanızın başlangıcı biliniz! Onun sohbetinde, yanında bulunmağı büyük ni met biliniz! Vaktlerinizin çoğunu onun yanında geçiriniz! Çünki kendisi, ele az geçen ni metlerdendir. Vesselâm!

[Kabrdeki Velîden feyz almanın çok güç olduğu, bu mektûbdan da anlaşılmakdadır].

Yüzonsekizinci Mektup

Bu mektûb, molla Kâsım Alî Bedahşîye yazılmışdır. Allah adamlarına dil uzatmanın felâket olduğunu bildirmekdedir:


Bizi sevenlerden mevlânâ Kâsım Alînin yolladığı mektûb geldi. İçindekiler anlaşıldı. Câsiye sûresi onbeşinci âyetinde meâlen, (İyi iş yapan, kendine iyilik etmiş olur. Kötülük yapan da, kendine etmiş olur) buyuruldu. Hâce Abdüllah-i Ensârî rahmetullahi teâlâ aleyh , (Yâ Rabbî! Her kimi kovmak istersen, bizim üzerimize saldırtırsın!) buyurdu. Fârisî beyt tercemesi:

Korkarım ki, derdlilere gülenler,
Tard olurlar, îmânı gayb ederler.

Hak teâlâ, bütün müslimânları, bu fakîrlere inanmamakdan ve onlara lâf atmakdan korusun! İnsanların efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm bu düâmızı kabûl buyursun! Âmîn.

Yüzondokuzuncu Mektup

Bu mektûb, mîr Muhammed Nu mân Bedahşîye yazılmışdır. Olgun olan bir büyüğün sohbetinde bulunmağı övmekdedir:


Mîr hazretlerinin kıymetli mektûbu geldi. Bu yol, aklın ermediği, şaşırdığı bir yoldur. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimseye deli denilmedikçe, îmânı tâm olmaz) buyuruldu. Aklı başından gidince, çoluk çocuğun işlerini bırakır. Şunun bunun düşüncesini unutur. Kalbin cem iyyetine [temizliğine] kavuşur. Dünyâya olan bu soğukluk, sizin yaratılışınızda vardır. Fekat, bitmez tükenmez olaylar bunu örtmüşdür. Ne yapalım, bu ayrılıkda çok ilgisizlik hâsıl olduğu anlaşılıyor. Bunu hemen düzeltmelidir. Bu güçsüzlüğü güç olarak düşününüz! Kendinizi bu ayrılıkdan kurtarınız! Allah adamlarının toparlanması, başkalarının toparlanmaları gibi değildir. Başkalarının toparlanmasına yarayan şeyler bunların dağılmasına sebeb olur. Başkalarının dağılmasına sebeb olan şeyleri yaparak, kendinizi toparlayınız! Eğer başkalarının topluluğunda, bunlarda cem ıyyet hâsıl olursa, bu cem ıyyetden korkmalıdır. Bunun zararından kurtulmak için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Kendini, başkalarının hâlleri ile ölçmemelidir. Çünki, sona varmadan önce olan mertebelerin hepsi çeşidli derecelerde birer noksânlıkdırlar. Fârisî mısra tercemesi:

Dostun ayrılığı, az olsa da, az değildir!

Tesavvuf büyükleri, sona gelmiyen kimselere, tesavvufu öğretmek için izn vermişlerdir. Behâüddîn-i Buhârî kaddesallahü teâlâ sirreh , Ya kûb-i Çerhîye tarîkatı öğretdikden ve birkaç konak ilerletdikden sonra, (Ey Ya kûb! Bizden sana gelenleri, sen de başkalarına ulaşdır) demişdi. Böyle olmakla berâber, kendisinden sonra, Alâ üddînin hizmetinde bulunmasını ona emr buyurmuşdu. Kazancının çoğuna, Hâce Alâ üddîn hazretlerinin kuddise sirruh hizmetinde kavuşmuşdu. Bunun içindir ki, mevlânâ Abdürrahmân Câmî kuddise sirruh , (Nefehât) kitâbında, Ya kûb-i Çerhîyi önce hâce Alâ üddînin mürîdleri arasında saymakda, ikinci olarak da hâce Nakşibend hazretlerine bağlamakdadır. Sözün kısası, bu gönül dağınıklığının ilâcı, gönlünü Allahü teâlâya vermiş olanların sohbetidir. Böyle olduğu çok çok bildirilmişdir.

Mevlânâ Muhammed Sıddîkın, fakîrler sohbetini bırakarak, ücretle askere gitdiği işitildi. Yazıklar olsun, binlerle yazıklar olsun! Bir kimseyi en yüksek makâmdan, en aşağıya düşürmelerine yazıklar olsun! Askerlikde, gönlünü yâ toparlıyabilir veyâ toparlıyamaz. Toparlıyabilirse fenâdır. Eğer toparlıyamazsa, dahâ fenâdır. Yâ Rabbî! Bizlere, doğru yolu gösterdikden sonra, kalbimizi kaydırma! Sonsuz rahmetinden bizlere serp! İyilik yapan ancak sensin. Vesselâm.

Yüzyirminci Mektup

Bu mektûb, yine mîr Muhammed Nu mâna yazılmışdır. Cem ıyyet sâhiblerinin sohbetinde bulunmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Mîr hazretleri unutmuş olacaklar ki, bir selâm ve bir haber ile hâtırlamıyorlar. Dünyâ hayâtı pek kısadır. Bunu en lüzûmlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzûmlu şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmakdır. Hiçbirşey sohbet gibi fâideli değildir. Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem Eshâbı, sohbet ile, başkalarından dahâ üstün oldular. Peygamberlerden aleyhimüsselâm başka herkesden, hattâ Veysel Karânîden ve Ömer Mervânîden dahâ üstün oldular. Hâlbuki Veysel Karânî ile Ömer bin Abdül azîz bin Mervân son dereceye yükselmişler ve sohbetden başka kemâlâtın hepsine varmışlardı. Bunun için, Hazret-i Mu âviyenin yanılması, Resûlullahın sohbeti bereketi ile, o ikisinin doğru işlerinden dahâ hayrlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni Âsın yanlış bir işi, o ikisinin şü ûrlu işinden dahâ üstün oldu. Çünki bu büyükler, Resûlullahı görmekle ve melekle birlikde bulunmakla ve vahyi ve mu cizeleri görmekle, îmânları görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Eshâb-ı kirâmdan başkası bunlara kavuşamamışdır. Veysel Karânî, sohbetin bu üstünlüklerini bilseydi, hiçbirşey onu sohbetden alıkoyamazdı. Bu üstünlüğe kavuşmak için herşeyi bırakırdı. Allahü teâlâ dilediğine rahmetini saçar. Onun ihsânı boldur. Fârisî beyt tercemesi:

İskender, âb-ı hayâta kavuşamadı,
Ni mete kavuşmak zorla, zerle olmadı.

Yâ Rabbî! Bu dünyâda bizi O büyüklerin zemânında yaratmadın ise de, âhıretde mahşer meydânında bizi onların arasında bulundur! Peygamberlerin efendisi hurmetine aleyhi ve aleyhimüssalâtü vettehıyyâtü vetteslîmât bu düâmızı kabûl buyur!

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 18. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 12:35 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 121-122-123-124-125-126-127-128-129-130. Mektuplar

Yüzyirmibirinci Mektup

Bu mektûb, yine Mîr Muhammed Nu mâna yazılmışdır kaddesallahü sirrehül azîz . Bu yolun yedi adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma erişdikleri bildirilmekdedir:


Mîr hazretleri! Bol düâlarımızı okuyunuz! Çok zemândan beri hâllerinizi bildirmediniz. Buradaki fakîrlerden de bir haber almadınız. Allahü teâlâya hamd ve şükr ederiz ki, bu fakîrlerin hâli çok iyidir. Kısaca, bunlardan az birşey bildireceğim. Bizleri seven kardeşim! Bu yolun hepsi, yedi adımdır. Sevdiklerimizden bir kısmı, işi altıncı adıma ulaşdırdı. Beşinci, dördüncü basamaklarda olanlar da vardır. Üçüncü basamakda olanlar, talebeye ders vermekdedirler. Dahâ ilerdekilerin nasıl olduklarını artık anlayınız! Yüksekleri özlemek lâzımdır. Aşağı ve az şeylerle doymamalıdır. Dahâ çok yazmağa vaktimiz olmadı.

Yüzyirmiikinci Mektup

Bu mektûb, molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmışdır. Yüksekleri istemek, elegeçenlerle oyalanmamak lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Mevlânâ Muhammed Tâhir, bizi suçlu görmeyiniz! Mevlânâ Yâr Muhammed göç etmenin sebebini bildirecek. Hindistân yolculuğuna karar verince gidip çoluk çocukdan haber alınsın! Geri kalanı kavuşunca konuşuruz. Huzûr üzere olmak ve uygunsuz kimselerle görüşmemek lâzımdır. Çok uğraşmalı! Ele geçenle oyalanmamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Cihânı parlatan nûra varmak için adım atdık.
Batıyı, yıldızı, lâmbaları arkada bırakdık.

Bu zemân insanların çoğu görünüşe bakmakda ve az birşeyle oyalanmakdadırlar. Bunlarla birlikde bulunmak, kalbi öldürür. Aslandan kaçar gibi bunlardan kaçmalıdır. Bulunduğunuz yolda ilerlemeğe çalışınız! Rü yâlara o kadar kıymet vermeyiniz! Çünki, rü yânın yorumlıyacak yerleri pekçokdur. Sakın rü yâlara, hayâllere bağlanıp kalmayınız! Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ
Yüksek dağlar ve korkunç tehlükeler var arada!

Vesselâm.

Yüzyirmiüçüncü Mektup

Bu mektûb, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmışdır. Bir farzın elden kaçmasına sebeb olan nâfile ibâdet, hac bile olsa, hiçbirşeye yaramıyacağı bildirilmekdedir:


Akllı kardeşim. İsmi gibi temiz olan molla Tâhirin kıymetli mektûbu geldi. Kardeşim! Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun fâidesiz şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruldu. Bir farzı yapmayıp, bir nâfile ibâdeti yapmak da, boşuna uğraşmakdır. Bunun için, ne ile vakt geçirdiğimizi incelemeliyiz. Ne ile uğraşdığımızı anlamalıyız. Nâfile ibâdet mi, yoksa farz olan ibâdeti mi yapıyoruz Bir nâfile hac yapmak için bir çok yasaklar, harâmlar işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işâret yetişir. Size ve arkadaşlarınıza selâm ederim.

[Sabâh nemâzından başka, dört vaktin sünnetlerini kazâ niyyeti ile kılmak lâzım olduğu, bu mektûbdan da anlaşılmakdadır].

Allaha kulluk ederim, tapdığım dergâh bir,
Bir lahza ayrılmadım tevhîdden Allah bir!

Yüzyirmidördüncü Mektup

Bu mektûb, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmışdır. Yolluk bulunması, haccın vücûbünün şartıdır. Yol parası olmadan hacca gitmek, başka vazîfeler yanında vakt gayb etmek olduğu bildirilmekdedir:


Kardeşim hâce Muhammed Tâhir-i Bedahşînin kıymetli mektûbu geldi. Allahü teâlâya hamd ve şükr olsun ki, fakîrleri sevmekde ve bağlanmakda gevşeklik olmamış. Ayrılık günlerinin uzaması buna yol açmamış. Bu hâliniz büyük se âdetin alâmetidir. Bizi seven kardeşim! Gitmeğe karâr verdiniz ve izn istediniz. Ayrılırken, belki biz de yolda size kavuşuruz demişdik. Bunu çok istedik. Fekat, istihâreler uygun olmadı. Bu yolculuğumuzun câiz olacağı anlaşılmadı. Bunun için, vaz geçdik. Dahâ önce sizin gitmeniz de uygun görülmemişdi. Fekat, çok istediğiniz düşünülerek, açıkca men edilmedi. Yola çıkmak için, yolluk parası bulunması şartdır. Buna gücü olmayanın hacca gitmesi, boş yere vakt geçirmek olur. [Haccın vücûb şartlarından biri, yol parasına mâlik olmakdır. Yol parası olmıyana hacca gitmek farz olmaz. Hacca giderse, nâfile hac yapmış olur. Ömreye gitmek de, zâten farz ve vâcib değildir. Ya nî nâfile ibâdetdir. Nâfile ibâdeti yapmak, bir farzın terkine veyâ bir harâm işlemeğe sebeb olursa, ibâdet olmakdan çıkar. Günâh işlemek olur. 29. cu mektûba bakınız!] Dahâ lüzûmlu işi bırakıp da, farz olmayan işi yapmak uygun olmaz. Bunları size birkaç mektûbda bildirmişdim. Elinize gelip gelmedikleri bilinmiyor. Bizim sözümüz, bu kadardır. Ötesini siz bilirsiniz. Vesselâm. [İkiyüzellinci (250) mektûbun sonunda da, hac üzerinde bilgi vardır.]

Yüzyirmibeşinci Mektup

Bu mektûb, Nişâpûrlu mîr Sâlih adına yazılmışdır. Âlem-i sagîr ve âlem-i kebîrin, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının görünüşü olduğunu ve Allahü teâlânın kendisi ile hiçbir münâsebeti bulunmadığını ve yalnız Onun mahlûku olduklarını bildirmekdedir:


Yâ Rabbî! Maddenin, basît ve bileşik cismlerin, küçük âlem denilen insanın ve büyük âlem denilen diğer varlıkların yapısını, hakîkatlerini, doğru olarak bize bildir! Küçük âlem ve büyük âlem, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının aynalarıdır. Onun zâtında bulunan şü ûn ve kemâllerin görünüşleridir. Bu âlemler, kapalı bir hazîne ve örtülmüş bir sır idi. Bunları meydâna çıkarmak istedi. İcmâlden tafsîle getirdi. Ya nî, bir ağacın her parçası, çekirdekde sıkışık olarak bulunurken, hepsinin ağaç üzerinde ayrı ayrı meydâna gelmesi gibi, her şeyi, ayrı ayrı yaratdı. Kendisine ve sıfatlarına alâmet olacak şeklde yaratdı. Ya nî âlemin, hiçbir parçasının, Allahü teâlâ ile, hiçbir nisbeti, benzerliği yokdur. Yalnız, Onun mahlûkudurlar. İsmlerini, şü ûnlarını göstermekdedirler. Âlemin Allahü teâlâ ile birleşmiş olduğunu, Onun aynı, benzeri olduğunu, âlemi çevirmiş, âleme sirâyet etmiş, her zerreye girmiş, herşeyle berâber olduğunu zan etmek, Ona olan sevginin, tesavvuf serhoşluğunun taşkınlığını gösterir. Hâlleri, görüşleri doğru olan tesavvuf büyükleri, ayılmış olduklarından, Allahü teâlânın, hiçbir bakımdan, bu âleme benzemediğini, yalnız Onun mahlûku olduklarını söyler. Yalnız ilminin, ihâta ve sirâyet etdiğini ve herşeyle berâber olduğunu bilirler. Ehl-i sünnet âlimleri de, böyle söylemekdedir. Allahü teâlâ, o büyüklerin çalışmalarını bol bol mükâfatlandırsın! Sôfiyye-i aliyyeden ba zısı, Allahü teâlânın Zâtı, kendisi, bu âlemi kaplamışdır. Bu âlemle berâberdir gibi şeyler söyliyerek, Zât-ı ilâhîyi mahlûklara benzetiyor. Hâlbuki, Zât-ı ilâhînin hiçbirşeye benzemediğine, hattâ zâtında, sıfat bile bulunmadığına inanmakdadırlar. Bunlara çok şaşılır. Sözleri birbirini tutmuyor. Sözlerinin arasını bulmak için, Zât-i ilâhîde mertebeler ayırmak, fâide vermez. Eski felsefecilerin, bozuk fikrlerini, yanlış yollardan isbâta kalkışmalarına benzer. Keşfi doğru olan büyükler kaddesallahü teâlâ esrârehümül azîz , Zât-ı ilâhîyi, hiçbir bakımdan, başkalık göstermeyen (Basît-i hakîkî) olarak bilir. Bundan fazla olanları, ism ve sıfat sayarlar. Fârisî beyt tercemesi:

Sevgilinin ayrılığı, az da olsa, çok acıdır,
Ufak bir kıl bile kaçsa, nâzik gözü pek acıtır.

Yukarıda bildirilenlerin iyi anlaşılması için, şu misâli yazmağı uygun görüyorum: Büyük bir fen adamı, senelerle yapdığı tecribelerden elde etdiği, kıymetli bilgileri anlatmak için, harf ve sesleri kullanır. Bu harflerin ve seslerin, anlatılan bilgi ve ma nâlarla hiçbir benzerliği ve berâberliği yokdur. Yalnız onların aynası gibidirler. O kıymetli bilgiler, bunlarla meydâna çıkmakdadır. Bu harfler ve sesler, bu ma nâların kendileridir demek yanlışdır. Burada ihâta, ma ıyyet yokdur. Ma nâlar, saflıkları üzere kalmış, hiç değişikliğe uğramamışdır. Fekat, bu ma nâlar ile, harf ve sesler arasında, göstermek ve gösterilmek, anlatmak ve anlatılmak bakımından bir bağlılık vardır. Bu bağlılık, ba zı kimselerin hayâlinde büyüyerek, başka benzerlikler hâtıra gelir. Hakîkatde ise, hiçbir benzerlik yokdur. İşte, bu mes elede, bu fakîrin anladığı da böyledir. Mahlûkların ayna gibi olduğunu göstermek için, Allahü teâlâ, bu âlem ile birleşmişdir, berâberdir, aynıdır ve âlemi kaplamışdır gibi şeyler söylemek, tesavvuf serhoşluğundandır. Zât-ı ilâhînin bu âlemle hiçbir bağlılığı, benzerliği yokdur. Onun sıfatlarını gösterdiği için (Vahdet-i vücûd) desinler veyâ demesinler, varlık ikidir: Birisi, hakîkatde var olan Hak teâlâdır. İkincisi, zıl, gölge gibi olan mahlûklardır. Eski Yunan felsefecilerinden Sofistâiyye [sophiste]lerin sandığı gibi, var olan birdir. Ondan başkası, hep vehm ve hayâldir demek yanlışdır. Fârisî iki beyt tercemesi:

Onu önceden anlayınca sen,
kendini o yana tâm bağlarsın.

Kimin zılli olduğunu bilsen,
gam yimezsin, kalsan veyâ ölsen!

Yüzyirmialtıncı Mektup

Bu mektûb, yine mîr Sâlih Nişâpûrîye yazılmışdır. Tâlibin bâtıl, bozuk ma bûdlardan kurtulması, hak, doğru ma bûdü düşünmesi ve hâtırına gelen herşeyi de kovması bildirilmekdedir:

Mîr Seyyid kardeşim! Tâlib (Lâ ilâhe) derken, kendi içinde ve dışarda olan bütün bozuk ma bûdları yok etmesi ve (İllallah) derken, hak ma bûd olarak fikrine, vehmine gelen şeylerin hepsini de nefy etmesi, koğması lâzımdır. Hak olan bir ma bûdün yalnız var olduğunu düşünmeli, bundan başka hâtırına hiçbirşey getirmemelidir. Allahü teâlânın zâtında hiçbirşey ve vücûd ya nî var olması bile bulunmaz. Onu, vücûdden başka olarak aramak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimleri Allahü teâlâ onların çalışmalarına bol bol iyilikler versin! ne güzel söylemişlerdir. Allahü teâlânın vücûdü, zâtından başkadır, buyurmuşlardır. Vücûdü zâtdan başka bilmemek ve vücûdden başka birşeyin varlığına inanmamak, kısa görüşlü olmakdır. Şeyh Alâüddevle kaddesallahü sirrehül azîz , (Vücûd âleminin üstünde, Melik-il-vedûd âlemi vardır) demişdir. Bu fakîri vücûd mertebesinden yukarı götürdüklerinde, çok zemân, o hâlde kalmışdım. Zevk ile, vicdân ile kendimi (Mu attala fırkası)ndan ya nî sıfatlara inanmayanlardan sanmışdım. Allahü teâlânın vücûd sıfatını bilmedim. Çünki, vücûd sıfatı geride kalmışdı. Zât mertebesinde vücûdun yeri yokdu. O hâldeki îmânım, îmân-ı taklîdî idi. Tahkîkî değildi. Sözün kısası, insanın hâtırına, hayâline gelen herşey de, kendisi gibi mahlûkdur. Mahlûklarından kendisine doğru hiçbir yol açmayan, yalnız Onu anlamakdan âciz olmak, gücü yetememek yolunu açık bırakan Rabbimizi tesbîh ederiz. O her aybdan, kusûrdan, lekeden uzakdır, temizdir. (Fenâ-fillah) ve (Bekâ-billah) denilen mertebelere varmak, mümkin vâcib olur demek değildir. Böyle şey olamaz. Böyle şeyin olması, hakîkatleri bozmak, birbirine karışdırmak olur. Mahlûk, sonradan yaratılmış olanlar, vâcib olamayacakları, hep var olamayacakları için, vâcibden mümkinin eline geçen şey yalnız Onu anlıyamamakdır. Fârisî beyt tercemesi:

Ankâ avlanılmaz, tuzağı topla!
Tuzağa giren, olur yalnız hava.

Çok yüksekleri arayan tâlib, kavuşulamayacak, adı ve nişânı bulunamayacak bir varlığı arar. Birçokları ise, kendilerinden başka olmayan varlığı aramakda, ona yaklaşmağa, berâber olmağa uğraşmakdadır. Fârisî mısra tercemesi:

Onlar büyüklerdir, ben de böyleyim yâ Rab!

Geçmişiniz ve geleceğiniz hayrlı olsun!

Yüzyirmiyedinci Mektup

Bu mektûb, molla Safer Ahmed-i Rûmîye yazılmışdır. Anaya babaya hizmet, her ne kadar sevâb ise de, hakîkî matlûba kavuşmak yanında, boşuna uğraşmak olur. Hattâ günâh olduğu bildirilmekdedir:


Kıymetli mektûbunuz geldi. Buraya gelemediğinizin sebebini yazıyorsunuz. Doğrudur. Şimdiye kadar yapdığınızdan dahâ da çok yapınız. Lâzım olan hizmeti tâm yapamadığınızı düşününüz. Ahkâf sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (İnsanlara, analarına babalarına ihsân etmelerini söyledik) buyuruldu. Lokmân sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Bana ve anana babana şükr et!) buyuruldu. Böyle olmakla berâber, bütün bu iyi işler, hakîkî varlığa kavuşmak yanında boş, fâidesiz kalırlar. Sülûk konaklarını geçmek yanında lüzûmsuz, boş şeylerdir. (Ebrârın iyilik olarak yapdıkları, mukarrebler yanında günâh olur) sözünü işitmişsinizdir. [Bu sözü, şeyh Ebû Sa îd-i Harrâz söylemişdir kaddesallahü sirrehül azîz .] Fârisî beyt tercemesi:

Herne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehrdir, şeker gibi de olsa!

Allahü teâlânın hakkı, bütün mahlûkların haklarından dahâ önce gelir. Onların haklarını gözetmek de, Onun emri iledir. Yoksa, Onun hizmetini bırakıp da, başkalarına hizmet etmek kimin elinden gelebilir Bunun için, başkalarına hizmet etmek, Ona olan hizmetlerden biri olur. Fekat, hizmetler arasında çok fark vardır. Tarlayı sürenler ve ekini biçenler de, pâdişâhlara hizmet etmekdedir. Fekat, serâyda olanların yapdıkları hizmetlerin şerefi başkadır. Bunların yanında, tarlayı sürmek ve ekini biçmek gibi şeyler söylemek, suç bile olur. Her işin karşılığı, o işin kıymetine göre ölçülür. Tarla sürenler, sabâhdan akşama kadar ter içinde çalışır. Buna karşılık, az birşey alır. Mukarrebler ya nî sultâna yakın olanlar ise, her sâatde yüzlerce lira alırlar. Böyle olmakla berâber, bunların bu paralarda hiç gözleri yokdur. Gözleri, gönülleri hep sultândadır. Aralarındaki farkı düşününüz! Ferrûh Hüseyn, oldukça ilerlemekdedir. Onun için üzülmeyiniz! Dahâ ne yazayım. Vesselâm.

Yüzyirmisekizinci Mektup

Bu mektûb, hâce Mukîme yazılmışdır. Çok yükseklere erişmeği istemelidir. Ele geçenle doymamak lâzım olduğu bildirilmekdedir:

Kıymetli hâce Muhammed Mukîm! Bu uzakda kalmış olanları unutmayınız! Hattâ, uzakda sanmayınız! Hadîs-i şerîfde, (İnsan, sevdiği ile birlikdedir) buyuruldu. Bu yolun ucu çok uzundur. Aranılan sevgili, çok yüksekdir. Gücümüz, uğraşmamız ise, sonsuz olarak azdır. Erişilen konaklar, aranılanı andıran serâb gibidir. Allah korusun! Bu konakları, yolun sonu sanmakdan, yabancıları aranılan sevgili sanmakdan ve anlaşılabilen şeyleri, anlaşılamıyan sanarak, yarı yolda kalmakdan Allahü teâlâya sığınırız! Çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Verâların verâsını, ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak, ancak vazîfe alınan büyüğün kaddesallahü sirrehül azîz teveccühü, dilemesi ile elde edilebilir. Onun teveccühü de, mürîdinin ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur. Bu ise, Allahü teâlânın öyle bir ni metidir ki, dilediğine verir. Onun ihsânı pekçokdur.

Yüzyirmidokuzuncu Mektup

Bu mektûb, seyyid Nizâma yazılmışdır. İnsanda herşeyin bulunması, onun dağılmasına sebeb olmuşdur. Yine bu topluluk, onun yükselmesine de sebeb olduğu bildirilmekdedir:


Kıymetli mektûbunuz geldi. Bütün varlıklardan birer örnek, insanın yapısında vardır. İnsan, kendisinde bulunan her parçadan dolayı bütün varlıklara bağlanmışdır. Onda her varlıkdan birer parça bulunması, onun herşeye bağlanmasına ve bunun sonucu olarak, Allahü teâlâdan uzaklaşmasına sebeb olmuşdur. Çeşidli bağlılıkları sebebi ile, insanın Allahü teâlâdan uzaklığı, herşeyin uzaklığından dahâ çok olmuşdur. Herşeyden dahâ çok mahrûm olmuşdur. Allahü teâlânın yardımı ile, kendini bu dağınık bağlılıklardan toparlarsa, yalnız Ona bağlanırsa, büyük kurtuluşa kavuşmuş olur. Böyle yapmazsa, yolunu sapıtmış, çok uzaklara düşmüş olur. İnsan, herşeyi kendisinde topladığı için, varlıkların en üstünü olmuşdur. Yine bu topluluğu, onun herşeyden dahâ kötü olmasına yol açmışdır. Bu topluluğundan dolayı, tâm bir ayna olmuşdur. Fekat, bu âleme yüz çevirirse, çok lekelenir. Eğer, Allahü teâlâya dönerse, çok parlak olur. Aynası, herşeyin aynasından dahâ çok gösterir. İnsanın, bu çeşidli bağlantılardan büsbütün kurtulabilmesi, yalnız Allahın resûlü Muhammed Mustafâya nasîb olmuşdur sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sellem . Bundan sonra, başka Peygamberler ve Nebîler, derece derece kurtulmuşlardır salevâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ etbâ ihim ecma în ilâ yevmiddîn . Allahü teâlâ, bizi ve sizi bu bağlantılardan kurtarsın! (Mi râc gecesinde, gözü Ondan hiç ayrılmadı ve taşkınlık yapmadı) kelimeleri ile Kur ân-ı kerîmde övülen, Allahın resûlü Muhammed Mustafâ hurmetine aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ bu düâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Dahâ çok yazmak usandırıcı olur. Vesselâm, vel-ikrâm.

Harâmdan sakın, farzı yapmağa bak!
Farzı yapmazsan, olur hâlin harâb!

Yüzotuzuncu Mektup

Bu mektûb, Cemâleddîne yazılmışdır. Çeşidli hâllerin hâsıl olmasına kıymet verilmediği bildirilmekdedir:


Hâllerin değişmesi o kadar kıymetli değildir. Kalbe gelenlere ve gidenlere, söylenilenlere ve işitilenlere bağlanmamalıdır. Aranılan şey başkadır. O görülmez, kalb ile müşâhede edilmez. Ondan söz edilmez ve işitilmez. Böyle şeylerden münezzehdir, müberrâdır. Sâlikleri, çocuklar gibi, bu yolun cevizleri ve kozalakları ile oyalarlar. Çok yüksekleri aramalıdır. İş, bunlardan başkadır. Bunlar, hep rü yâ ve hayâldir. Bir kimse rü yâda kendini pâdişâh görebilir. Fekat gerçekde pâdişâh değildir. Fekat bu rü yâ, bir ümmîd uyandırır. Nakşibendiyye tarîkatinde, rü yâlara kıymet verilmez. Şu beyt, onların kitâblarında yazılıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Güneşin kölesiyim, yalnız onu anarım.
Geceyi, rü yâları, hep arkaya atarım.

Hâllerden bir hâl gelir ve geçerse, sevinmeğe ve üzülmeğe değmez. Anlaşılamıyan maksadın hâsıl olmasını beklemelidir. Vesselâm.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 19. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-28-2020, 12:32 AM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 131-132-133-134-135-136-137-138-139-140. Mektuplar

Yüzotuzbirinci Mektup

Bu mektûb, Hâce Muhammed Eşref-i Kâbilîye yazılmışdır. Hâcelerin yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmekdedir:


Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! Geçmişlerin ve geleceklerin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma ve Onun temiz Âline salât ve selâm olsun! Akllı kardeşim hâce Muhammed Eşref! Allahü teâlâ, Evliyâsına rahmetullahi aleyhim ecma în ikrâm etdiği ni metlerle, seni de şereflendirsin! Hâcelerimizin yolu kaddesallahü teâlâ esrârehüm kavuşduran yolların en kısasıdır. Başka yolların sonunda ele geçenler, bu yolun başında olanlara tatdırılmakdadır. Bunların (Nisbet)i, ya nî kavuşdukları huzûr, başkalarının nisbetinin üstündedir. Bütün bu üstünlükler, bu yolda sünnete yapışmak ve bid atden sakınmak bulunduğu içindir. (Ruhsat)ları, ya nî islâmiyyetin izn verdiği şeyleri de, elden geldiği kadar yapmazlar. Bunlar bâtına yarar görünseler bile, izn vermezler. (Azîmet)le hareket ederler. Ya nî (Takvâ) üzere hareket ederler. Kalb kazançlarına fâideli görülmese bile, azîmeti elden bırakmazlar. Hâllerin, vecdlerin islâmiyyete uygun olmasına dikkat ederler. Zevkleri, ma rifetleri islâmiyyet terâzîsi ile ölçerler. Çocuklar gibi, ceviz, kozalak sayılan vecdlere, hâllere aldanıp da, islâmiyyetin güzel cevherlerini elden kaçırmazlar. Tesavvufcuların islâmiyyete uymıyan sözlerine aldanıp bağlanmazlar. (Fuss)a kayarak, (Nass)dan ayrılmazlar. Fütûhât-i Medeniyye varken, (Fütûhât-i Mekkiyye)ye dönüp bakmazlar. Hâlleri devâmlıdır. Zemânlarında değişiklik olmaz. Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen (Tecellî-i zâtî) bunlara devâmlıdır. Çabuk geçen, gayb olan huzûra kıymet vermezler. Nûr sûresinin, (O yüksek insanlara, ticâret, alış veriş, Allahü teâlâyı unutdurmaz) meâlindeki yirmidördüncü âyeti, bunların hâlini bildirmekdedir. Fekat herkes, bu büyüklerin tatmış olduğu şeyleri anlayamaz. Bu yolda olan kısa görüşlüler bile, bunların birkaç üstünlüğüne inanmayabilir. Fârisî beyt tercemesi:

Bir câhil, bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâb vermeğe değmez desem iyi olur.

Evet bu yüksek yoldakilerin ba zısı, son zemânlarda, bu yolda yenilikler yapdılar. Büyüklerin izinden ayrıldılar. Bunların mürîdlerinden çoğu, bu yeniliklerle, tarîkat olgunlaşdırıldı sandılar. Hâşâ! Öyle değildir. Ağızlarından çıkan söz çok büyükdür. Bu yeniliklerle, reformlarla, hak yolu yıkmağa, elden kaçırmağa çalışıyorlar. Yazıklar olsun, binlerce yazıklar olsun! Başka yollarda bulunmayan birçok bid atler, bu yolda meydâna çıkarıldı. Teheccüd nemâzını cemâ at ile kılıyorlar. Geceyarısı, bu nemâz için uzaklardan akın akın geliyor, toplanıyorlar. Cemâ at olup titizlikle kılıyorlar. Hâlbuki bu yapdıkları, mekrûhdur. Hem de, tahrîmen mekrûhdur. Fıkh âlimlerinden birkaçı, bunun mekrûh olması için duyurulması, i lân edilmesi şartdır demişler ise de, bunlar da, nâfile nemâzı câmi in bir köşesinde ve en çok üç kişi cemâ at ile kılabilir, demişlerdir. Üçden çok kimsenin cemâ at ile kılması, sözbirliği ile mekrûhdur. Bundan başka, teheccüd nemâzını onüç rek at kılıyorlar. Oniki rek atini ayakda kılıyorlar. İki rek atde oturarak kılıp, bunu bir rek at yerine sayıyorlar. Böylece onüç oldu diyorlar. Böyle şey olmaz. Resûlullahın aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât onüç rek at kıldığı geceler olmuşdur. Onbir, dokuz ve yedi rek at da kıldığı geceler olmuşdur. Fekat, teheccüd nemâzlarını vitr nemâzı ile birlikde kıldığı için toplamı tek olmakdadır. Bunların dediği gibi, bir rek at yerine, oturarak iki rek at kılmak olmamışdır. Resûlullahın sünnet-i seniyyesini alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye bilmedikleri ve incelemedikleri için, böyle yanlış şeyler yapıyorlar. Müctehidlerin de bulunduğu ve âlimlerin çok olduğu şehrlerde böyle bid atlerin yayılmasına, doğrusu çok şaşılır. Hâlbuki biz fakîrler din bilgilerimize, oralardaki büyüklerin ihsânları ile kavuşmuş bulunuyoruz. İnsanlara herşeyin doğrusunu bildiren ancak Allahü teâlâdır. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim. Dikkat etdim, kalbini kırmamağa,
Bilirim incinirsin, yoksa sözüm çokdur sana!

Vesselâm.

Yüzotuzikinci Mektup

Bu mektûb, molla Muhammed Sıddîk-ı Bedahşîye yazılmışdır. Dünyâya düşkün olanlarla arkadaşlık etmemeli. Dünyânın ne olduğunu iyi bilenlerin sohbetine koşmak lâzım geldiği bildirilmekdedir:

Kardeşim! Görünüşe bakılırsa, fakîrlerin sohbetinden sıkıldığınız, zenginlerle arkadaşlık kurduğunuz anlaşılıyor. Çok fenâ yapıyorsunuz. Bugün gözünüz kapalı ise de, yarın açılacakdır. Fekat o zemân, pişmânlıkdan başka ele birşey geçmiyecekdir. Haberleşmeliyiz. Ey şaşkın! Senin şu hâlin iki şey olabilir: Zenginlerin arasında iken gönlünü Allahü teâlâ ile yapabilirsin veyâ yapamazsın. Eğer yapabilirsen fenâdır. Eğer yapamazsan dahâ fenâdır. Eğer yaparsan fenâ olur dedik. Çünki istidrâcdır. İstidrâc iyi görünür. Fekat felâkete götürür. Böyle olmakdan Allahü teâlâya sığınırız. Onların arasında gönlünü Allahü teâlâya veremezsen, dahâ fenâ olur dedik. Çünki, Hac sûresinin, (Dünyâda ve âhıretde ziyân etdiler) meâlindeki onbirinci âyetinde bildirilenlerden olursun. Fakîr çöpçüler, koltukda oturan zenginlerden çok iyidir. Bu söze belki inanırsın. Belki de inanmaz, şaşarsın. Fekat, bir gün gelecek inanacaksın. Lâkin, o inanışın fâidesi olmıyacak. Yağlı, tatlı yemeklere ve süslü, modaya uygun elbiseye düşkünlük, seni bu belâya da sürükledi. Fırsat elden dahâ gitmemişdir. İşin doğrusunu düşününüz! Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine engel olanları düşman biliniz! Onlardan kaçınız! Çok sakınınız! Tegâbün sûresinin, (Çok doğrudur ki, zevcelerinizden ve çocuklarınızdan size düşmân olanlar vardır. Onlardan sakınınız!) meâlindeki ondördüncü âyetini okuyarak gaflet uykusundan uyanmalıdır. Birlikde geçirdiğimiz günlerin haklarını göz önünde tutarak, size bir nasîhat yapıldı. İster dinleyiniz, ister dinlemeyiniz. Önceden de, sizin yersiz davranışlarınızı görerek bu yolda bulunamıyacağınızı anlamışdım. Korkduğum başımıza geldi. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci ûn). Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafânın izinde bulunanlara selâm olsun aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmâtü vettehıyyâtü etemmühâ ve ekmelühâ ! Yaradılışdaki iyiliği ve uygunluğu görerek, sizden başka şeyler umuyordum. Kıymetli cevherinizi çöplüğe atdınız. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci ûn).

Yüzotuzüçüncü Mektup

Bu mektûb, yine, molla Muhammed Sıddîka yazılmışdır. Fırsatı ganîmet bilmek, vakti kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Gönderdiğiniz mektûb geldi. Fırsatı ganîmet bilmelidir. Vaktleri çok kıymetli ni met bilmelidir. Modaya, âdetlere uymakla ele birşey geçmez. Yalan sözlerden, kaçamak davranışlardan ancak zarar ve ziyân ele geçer. Muhbir-i sâdık, ya nî hep doğru söyleyici aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ (Helekel-müsevvifûn) buyurdu. Ya nî sonra yaparım diyenler helâk oldular. Bugünkü ömrü vehm ve hayâl için harc etmek ve hayâl olan şeyleri ele geçirmek için, mevcûd olanları elden kaçırmak çok çirkin bir işdir. Elde bulunan şeyi, en ehemmiyyetli, en kıymetli şey için kullanmak gerekir. Karışık, pis, fâidesiz şeyler geriye bırakılmalıdır. Hak teâlâ, mâsivâsı ile ya nî Ondan başka şeyler ile olan râhatlıkdan kurtarmak için, bir parça râhatsızlık versin! Dedikodu ile ele birşey geçmez. Kalbin selâmetini istemelidir. Asl lâzım olan işi düşünmeli, lüzûmsuz, fâidesiz şeylerden tâm kaçmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehrdir, şeker gibi de olsa.

Habercinin ancak haber vermesi lâzımdır.

Yüzotuzdördüncü Mektup

Bu mektûb, yine molla Muhammed Sıddîka yazılmışdır. Vazîfeyi gecikdirmenin zararlı olduğu bildirilmekdedir:

Hak teâlâ, kendine yaklaşdıran derecelerde ölçüsüz yükselmenizi ihsân eylesin! Bizi seven kardeşim! Vakt, keskin bir kılınç gibidir. Yarına çıkacağımız belli değildir. Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmayanları yarına bırakmalıdır. Aklı olan böyle yapar. Doğru düşünen akl, (Akl-ı mu âd)dır. (Akl-ı me âş) değildir. Dahâ ne yazayım Vesselâm.

Yüzotuzbeşinci Mektup


Bu mektûb, yine, hep iyi düşünen, sâdık olan Muhammed Sıddîka yazılmışdır. Evliyâlık mertebelerini bildirmekdedir:


Vilâyet,ya nî evliyâlık, Fenâya ve Bekâya kavuşmak demekdir. [Fenâ, kalbde, mahlûkların düşünülmesi, sevgisi kalmamasıdır. Bekâ, kalbde yalnız Allah sevgisi bulunmasıdır.] Bu da, herkes için olur veyâ belli kimseler için olur. Herkes için olan (Mutlak vilâyet)dir. Belli kimselere mahsûs olan ise, (Vilâyet-i Muhammediyye)dir alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye . Buradaki Fenâ tâmdır. Bekâsı da ekmeldir. Bu büyük ni mete kavuşmakla şereflenen kimsenin derisi ibâdet için yumuşar. Göğsü islâmiyyet için genişler. Nefsi, itmînân hâsıl ederek Mevlâsından râzı olur. Mevlâsı da, ondan râzı olur. Kalbini sâhibine teslîm eder. Rûhu kurtularak, hakîkî sıfatları [Allahü teâlânın sıfât-ı hakîkıyyesini] keşf eder. Sırrı, o makâmda, şü ûn ve i tibârları müşâhede eder ve bu makâmda, şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecelliyât-i zâtiyye)lere kavuşmakla şereflenir.

Hafî denilen latîfesi, tenezzüh, tekaddüs ve kibriyânın kemâli karşısında şaşkına döner. Ahfâsı, anlaşılamıyan ve anlatılamıyan bir vuslata kavuşur. Arabî mısra tercemesi:

Ni mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Bundan anlaşılıyor ki, (Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye) alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye , başka vilâyetlerin mertebelerine benzemez. Yükselirken de ve inerken de onlardan başkadır. Yükselirken başkadır dedik. Çünki, ahfâ denilen latîfenin Fenâsı ve Bekâsı yalnız bu Vilâyet-i hâssada olur. Başka vilâyetlerdeki urûc, yalnız hafîye kadardır. Fekat çokları, rûh makâmına kadar veyâ sır makâmına kadar, birkaçı da hafîye kadar yükselir. Herkes için olabilen (Vilâyet-i âmme) derecelerinin en sonu, hafî makâmıdır. İnişdeki başkalığa gelince, (Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye) ile şereflenen Evliyânın, maddeden olan cesedleri de, bu vilâyetin derecelerinin kemâllerinden pay alır. Çünki, bunların Peygamberi sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sellem mi râc gecesi Allahü teâlânın dilediği makâma kadar, mubârek cesedi ile götürüldü. Cennet ve Cehennem kendisine gösterildi. Kendisine gizli şeyler söylendi. O makâmda Allahü teâlâyı baş gözü ile görmekle şereflendi. Mi râcların böylesi, bu yüce Peygambere aleyhissalâtü vesselâm mahsûsdur. Ona tâm uyan, izinde giden Velîler de, bu husûsî mertebeden serpilen kırıntılara kavuşurlar. Arabî mısra tercemesi:

Kerîmlerin sofrasından toprağa da pay düşer.

Böyle olmakla berâber, Allahü teâlâyı dünyâda görmek, yalnız Muhammed aleyhisselâma mahsûsdur. Onun ayakları altında bulunan Evliyâya kaddesallahü teâlâ esrârehümül azîz hâsıl olan hâl, görmek değildir. İkisi arasındaki başkalık, birşeyin kendi ile resmi veyâ kendisi ile gölgesi gibidir. Bunların birbirinden başka olduğu meydândadır.

Yüzotuzaltıncı Mektup


Bu mektûb, yine, molla Muhammed Sıddîka yazılmışdır. İşleri sonraya bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı gecikdirmenin zararlı olduğu bildirilmekdedir:


Mektûbunuzu getiren yolcu, Ramezân-i şerîfin bereketli son günlerinde geldiği için, Ramezân-ı şerîfden sonra cevâb yazabildik. Hân-i hânânın ve hâce Abdüllahın cevâbları da birlikde gönderildi. Dikkatle okuyunuz! Son olarak askere gidişiniz, bu fakîre uygun görülmedi. Buna sebeb ne oldu Her iş, Allahü teâlânın dilemesi ile olur. Hak teâlâ size, hergün geçinecek kadar rızk ihsân ediyordu. Bunu düşünmeli idiniz. Bu ni mete şükr ederek, kendi işinizi ele almalı idiniz. Bugünkü rızkı, ilerdeki günlerin rızkı için vesîle etmemeli idiniz. Bunun sonu gelmez. Çok ilerisini düşünmek, bu yolda küfr sayılır. Ödünç almakdan kurtulmanız için, Hâcegînin bir yol gösterip göstermiyeceği bilinmiyor. Bunda şübheniz varsa, Hâcegîye açıkca yazınız! O da size açıkca cevâb yazar, sağlam söz verirse, bu niyyetle gidersiniz. Fekat, bugünün işini yarına bırakmanın ve gecikdirmenin ilâcı ne olabilir Ne yapacaksanız yapınız! Fırsat [zemân] ganîmetdir.

Binlerce top ve tüfek, yapamaz aslâ,
Göz yaşının seher vakti yapdığını,
Düşman kaçıran süngüleri çok def a,
Toz gibi yapar, bir mü minin düâsı.

Yüzotuzyedinci Mektup


Bu mektûb, Efganistânlı hâcı Hıdıra yazılmışdır. Nemâz kılmak şerefinin yüksekliğini bildirmekdedir ki, bunu nihâyete yetişen büyükler anlayabilir:


Kıymetli mektûbunuz geldi. İçindekiler anlaşıldı. İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahü teâlânın en büyük ni metlerindendir. Hele nemâzın tadını duymak, nihâyete yetişmiyenlere nasîb olmaz. Hele farz nemâzların tadını almak, ancak onlara mahsûsdur. Çünki, nihâyete yaklaşanlara, nâfile nemâzların tadını tatdırırlar. Nihâyetde ise, yalnız farz nemâzların tadı duyulur. Nâfile nemâzlar, zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanc bilinir. Fârisî mısra tercemesi:

Bu iş, büyük ni metdir. Acabâ kime verirler

[(Nâfile nemâz), farz ve vâcibden ziyâde, başka nemâzlar demekdir. Beş vakt nemâzın sünnetleri ve diğer vâcib olmayan nemâzlar, hep nâfiledir. Müekked olan ve olmıyan, bütün sünnetler nâfiledir. (Dürr-ül-muhtâr) ve (İbni Âbidîn), (Halebî) ve sâire].

Nemâzların hepsinde hâsıl olan lezzetden, nefse bir pay yokdur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekde, feryâd etmekdedir. Yâ Rabbî! Bu, ne büyük bir rütbedir! Arabî mısra tercemesi:

Ni mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Bizim gibi, rûhları hasta olanların, bu sözleri duyması da, büyük bir ni metdir ve hakîkî se âdetdir. Fârisî mısra tercemesi:

Bâri kalbimize bir tesellî olsun.

İyi biliniz ki, dünyâda nemâzın rütbesi, derecesi, âhıretde, Allahü teâlâyı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahü teâlâya en yakın bulunduğu zemân, nemâz kıldığı zemândır. Âhıretde en yakın olduğu da (Rü yet), ya nî Allahü teâlâyı gördüğü zemândır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı nemâz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asl maksad, nemâz kılmakdır. Se âdet-i ebediyyeye ve sonsuz ni metlere kavuşmanızı dilerim.

İnsan beşer, durmaz şaşar,
Eyler hatâ, üçer beşer.
Düz ovada yürür iken,
Ayağı sürter, düşer!

Yüzotuzsekizinci Mektup


Bu mektûb, şeyh Behâeddîn-i Serhendîye yazılmışdır. Alçak dünyâyı kötülemekde ve dünyâya düşkün olanlardan kaçınmağı bildirmekdedir:


Akllı oğlum! Allahü teâlânın sevmediği bu dünyânın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allahü teâlâya bağlamak sermâyesini elden kaçırmamalıdır! Ne satdığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyâyı ele geçirmek için âhıreti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak alçaklık ve ahmaklıkdır. Dünyâ ile âhıret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalbde toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez. Arabî mısra tercemesi:

Din ve dünyâ bir araya gelirse, güzel olmaz!

Bu iki zıddan dilediğini seç ve seçdiğine karşılık kendini sat, fedâ et! Âhıret azâbı sonsuzdur. Dünyâda olanlar çok azdır. Allahü teâlâ, dünyâyı sevmez, âhıreti sever. Arabî beyt tercemesi:

İstediğin gibi yaşa, birgün öleceksin!
İstediğini topla, birgün ayrılacaksın!

Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini Allahü teâlâya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allahü teâlâya bırakmalıdır. Tegâbün sûresinin onbeşinci [15] ve Enfâl sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Mallarınız ve çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır. Onlardan sakınınız) buyuruldu. Bunu iyi anlayınız! Tavşan gibi, gözleri açık uyku ne zemâna kadar sürecek! Birgün gelip uyanılacak! Dünyâya düşkün olanlarla arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehrdir. Bu zehrle öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. (Aklı olana bir işâret yetişir) demişlerdir. Biz ise, açıkca ve üzerine düşerek anlatıyoruz. Bunların yağlı, tatlı yemekleri, kalbin hastalığını artdırır. Kalbin iyiliği, hastalıkdan kurtulması nasıl düşünülebilir Sakın! Sakın! Çok sakın! Fârisî beyt tercemesi:

Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâidelenirsin, yâ da çarpar kulağına.

Onlarla görüşmekden, arslandan kaçar gibi, hattâ dahâ çok kaçmalıdır. Arslan insanın yalnız cânını alır. Bu da, âhıretde fâideli olur. Dünyâya düşkün olanlarla berâber olmak ise, insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla konuşmakdan, onların lokmalarını yemekden ve onları sevmekden ve onları görmekden sakınmalıdır. Sahîh olan hadîs-i şerîfde, (Zengine, zenginliği için alçaklık gösterenin dîninin üçde ikisi gider) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makâmları için midir, yoksa değil midir İyi düşünmek lâzımdır. Malları, mevkı leri için olduğunda hiç şübhe yokdur. Bunun sonu da, dînin üçde ikisinin gitmesidir. Artık müslimânlık nerede, kurtuluş nerededir Yağlı lokmaların ve uygunsuz kimselerle düşüp kalkmanın, bu yavrunun kalbinde va zları dinlemeğe ve nasîhatleri düşünmeğe yer bırakmadığını bildiğim için, bu kadar ağır ve sıkı yazıyorum. Hafîf sözlerle, yumuşak kelimelerle uyanmayacağını biliyorum. Sakın! Onların sohbetinden sakın! Onları görmekden sakın! Allahü teâlâ yardımcın olsun! Allahü teâlâ, bizi ve sizi, râzı olmadığı, beğenmediği şeylerden kurtarsın! Mi râc gecesi, (Gözleri Allahü teâlâdan ayrılmadı) diyerek övülen insanların efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ bu düâmızı kabûl buyursun! Âmîn.

Yüzotuzdokuzuncu Mektup

Bu mektûb, Ca fer beğ Tehânîye yazılmışdır. Ehlullaha dil uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmekdedir:


Okşayıcı mektûbunuzu okumakla şereflendik. Allahü teâlâ size selâmet versin! Fakîrlerin hâlini araşdırıyorsunuz. Yakınlığı, uzaklığı hep bir tutuyorsunuz. Saygılı kardeşim! Kureyş kâfirleri uğursuzluklarının, aşağılıklarının, taşkınlıklarının artdığı zemânda, müslimânları çekişdirici, kötüleyici şeyler uydururlardı. Peygamberimiz aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm İslâm şâ irlerinden birkaçına kâfirleri kötülemelerini emr buyurdu. O şâ irlerden biri, Resûlullahın aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâmü vettehıyye önünde menbere çıkdı. Herkese karşı kâfirleri kötüleyen şi rleri okudu. O Server aleyhissalâtü vesselâm , (Bu, kâfirlerin kötülüğünü açığa vurdukça, Rûhul-Kuds bununla berâberdir) buyurdu. İnsanların kötülemesi, incitmesi, aşkın ni metlerindendir. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât bizleri onlardan eyle! Âmîn.

Yüzkırkıncı Mektup

Bu mektûb, Muhammed Ma sûm-i Kâbilîye yazılmışdır. Sevenlerin sıkıntılara, üzüntülere dayanmaları lâzım geldiği bildirilmekdedir:


Fakîrleri seven kardeşim! Kalbinde sevgi taşıyanların sıkıntı ve üzüntü çekmeleri lâzımdır. Dervîşliği seçenlerin dertlere, sıkıntılara alışması lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:

Seni sevmek, dert ve gam tatmak içindir,
Yoksa, râhat etdirecek şeyler çokdur.

Sevgili, sevenin çok üzülmesini ister. Böylece, kendinden başkasından büsbütün soğumasını, kesilmesini bekler. Sevenin râhatlığı, râhatsızlıkdadır. Âşıka en tatlı gelen şey, sevgili için yanmakdır. Sükûnet bulması çırpınmakdadır. Râhatı, yaralı olmakdadır. Bu yolda istirâhat aramak, kendini sıkıntıya atmakdır. Bütün varlığını sevgiliye vermek, ondan gelen herşeyi seve seve kapmak acısını, ekşisini, kaşları çatmadan almak lâzımdır. Aşk içinde yaşamak böyle olur. Elinizden geldiği kadar böyle olunuz! Yoksa, gevşeklik hâsıl olur. Sizin çalışmanız iyi idi. Bunun dahâ artmasını beklerken, azalıverdi. Fekat üzülmeyiniz. Eğer, kendinizi bu duraklamadan kurtarırsanız, eskisinden dahâ iyi olur. Sizi bu dağınıklığa sürükleyen şeylerin, toparlanmanıza da sebeb olacaklarını biliniz! Böylece, çalışmanız artar. Vesselâm.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Abdullah-ı Deahlevi Hazretleri Kimdir?
Yazar: RasitTunca - 08-23-2020, 11:24 AM - Forum: Evliyalar Hakkında Bilgiler - Yorum Yok



Abdullah-ı Deahlevi Hazretleri Kimdir?

Hindistan’da yaşayan âlim ve evliyanın büyüklerinden. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmi sekizincisidir. Meşhûr ismi Abdullah, babasının ismi Abdüllatîftir. Gulâm-ı Ali diye de bilinir. Seyyid olup, hazret-i Ali soyundandır. 1745 (H. 1158) senesinde Hindistan’ın Pencap eyâletinin Bitâle kasabasında doğdu.

Evliyanın büyüklerinden Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretlerine talebe olup, onun sohbetleriyle kemâle geldi ve zamanının bir tanesi oldu. Pek çok kerametleri görüldü. Binlerce talebe yetiştirdi. Zamanındaki devlet adamlarına, âlimlere ve cemiyete hükmeden kimselere mektuplar yazarak nasîhat etti. 1824 (H. 1240) senesinde Dehli’de vefat etti.

Babası Abdüllatîf Efendi, riyazet ve mücâhede eder yâni nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapardı. Allahü teâlânın yasaklarından ve şüpheli şeylerden şiddetle sakınır, bu suretle tasavvuf yolunda olgunlaşıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Abdüllatîf efendi, oğlunun doğumundan bir gün önce rüyasında hazret-i Ali’yi gördü.

Hazret-i Ali ona, doğacak oğluna kendi ismini (Ali) koymasını tavsiye etti. Annesi de o günlerde rüyasında Abdülkâdir-i Geylânî’yi görmüştü. O da kendi ismini koymasını tavsiye etmişti. Evliyâullahtan olan amcası da sevgili Peygamberimizi rüyasında görmüş, Peygamber efendimiz, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emr buyurmuştu. Çocuk doğduğu zaman; babası Ali, annesi Abdülkâdir, amcası da Abdullah ismini verdiler.

Abdullah-ı Dehlevî beş-altı yaşına geldiği zaman, kendisine Ali demekten haya edip, Ali’nin hizmetçisi mânâsına, Gulâm-ı Ali dedi. Gulâm-ı Ali olarak tanındı. Daha sonra bu ismi ve Abdülkâdir ismi ile çağrılmaz olup, Abdullah ismi meşhûr oldu. Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından îtibâren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince, babası onu, hocası olan Nâsıruddîn Kâdirî hazretlerinin sohbetinde bulunup, ilim öğrenmesi için Dehli’ye götürdü. O sırada Nâsıruddîn Kâdirî vefat ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstadım Nâsıruddîn hazretlerinden ilim öğrenip, onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım, nasîb değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübarek kalbine nereden bir marifet kokusu gelir, seni yetişdirecek bir âlim ve velî buîabilirsen ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin” dedi.

Dehli’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret sarfeden Abdullah-ı Dehlevî, Hâce Zübeyr ve onun talebelerinden; Ziyâullah, Abdül-adl, Hâce Nâsıruddîn’in oğlu Hâce Mîr Dürer, Mevlânâ Fahreddîn, Fahr-i Cihân-ı Çeştî Devlevî, Hâce Nânû, Hâce Gulâm-ı Çeştî gibi zâtların sohbetleriyle şereflendi. Yirmi iki yaşına kadar onlardan; tefsir, hadîs, fıkıh gibi zahirî ilimleri tahsîl etti. Tasavvuf yolunda da yetişmek istedi.

Yirmi iki yaşına geldiğinde, zamanının bir tanesi, zahirî ve bâtını ilimler hazînesi Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretleriyle karşılaştı ve kendisini talebeliğe kabul buyurması için yalvardı. O da; “Evlâdım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için, sen kendine zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı murâd ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabul buyurunuz” dedi.

Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretleri onu talebeliğe kabul edip, önce zahirî ilimleri öğretti. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeblerini öğretti. On beş sene Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretlerinin sohbetinde kalan Abdullah-ı Dehlevî, tasavvuftaki dereceleri geçti. Zahirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere ulaşması üzerine, Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretleri ona icazet (diploma) verdi ve talebe yetiştirmekle vazifelendirdi.

Abdullah-ı Dehlevî, Mazhar-ı Öân-ı Canan hazretlerinin sohbetinde kaldığı on beş sene içinde çektiği riyazet ve yaptığı mücâhedeyi şöyle anlatır: “İlk zamanlar geçimimde, zorluk ve güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünyâ malı varsa hepsi gitti. Allahü teâlâya tevekkülü ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğlayı yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde on beş sene kanâat kösesinde oturdum. Bir defasında o kadar çaresiz kalıp bitkin düştüm ki; artık, bulunduğum bu hücre, benim mezarım olacak diye düşünmeye başladım. İşte bende bu düşünce hâsıl olunca, Allahü teâlânın yardımı ulaştı. Onun ihsan denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız” dedi. Açmadım. Tekrar; “Açınız” dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir mikdar para atıp gitti.”

Abdullah-ı Dehlevî, hocasının vefatından sonra talebe yetiştirmeye başladı. Alim ve sâlih kimselerden yüzlerce kimse gelip, onun ilim meclisiyle ve sohbetiyle şereflendi. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlara kavuştular. Bunların en başta geleni, Bağdad’dan gelen Mevlânâ Hâlid hazretleridir.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine çok kimseler gelir, hastalıklarından kurtulmak için dua etmesini isterlerdi. O da dua eder, hastalıklarından Allahü teâlânın izniyle kurtulurlardı. Ancak, ömrünün sonuna doğru, kendi bedenine üç tane hastalık arız olmuştu.. Bu hastalıkları sebebiyle güçsüz kalmış, ibâdetlerini şevkle, fakat sıkıntıyla yapar hâle gelmişti. Bu sıkıntılı hâlini bilen dostları ona; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden dua istiyor, cenâb-ı Hak da dualarınızı reddetmiyor. Her gelen huzurunuzdan şifâya kavuşmuş olarak ayrılıyor. Hâlbuki kendi üzerinizde birden fazla hastalık var. Dua buyursanız da bu dertlerden kurtulsanız” dediler. O da cevaben; “Onlar, hastalıklarından kurtulmak için dua istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın gönderdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için razıyız. Dert ve belâlar kemend-i mahbûbdur. Allahü teâlâ bu dertleri, sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, onlara sabretmeyi isteriz” buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, ömrünün sonuna doğru hastalıkları iyice fazlalaştı. Basur hastalığının kaşıntısı arttı. Bu sırada Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Fârûkî’ye mektup yazarak, vefatından sonra yerine onun geçmesini bildirdi. Bu mektup üzerine kısa zaman içinde yanına gelen Ebû Sa’îd Fârûkî’ye şu vasiyetnameyi yazdırdı: “Devamlı zikr ediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhafaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kaza ve kader hususunda. nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve feragat üzere, olunuz. Benim cenazemi âsâr-ı nebeviyyenin bulunduğu Dehli’deki Büyük Câmi’ye götürünüz, Allah’ın Resûlünden şefaat isteyiniz!” Sonra buyurdu ki: “Hâce Nakşîbend Buharî (rahmetullahi aleyh); “Bizim cenazemizin önünde;

Huzuruna müflis olarak geldim

Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim

Şu boş zenbilime elini uzat

O mübarek eline güvenirim

beytlerini okuyun” buyurmuşlardı. Ben de bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin okunmasını istiyorum:

Kerîm’in huzuruna azıksız geldim,

Ne iyiliğim var ne doğru kalbim!

Bundan daha çirkin hangi şey olur

Azık götürürsün, O ise Kerîm.”

Bir Cumartesi günü idi. Yanında bulunanlara; “Çabuk Meyan Sâhib’i (yâni Ebû Sa’îd Fârûkî’yi) çağırınız!” buyurdu. Ebû Sa’îd hazretlerini çağırdılar. O kapıdan girince, bakışlarını ona çevirdi ve bu hâlde 82 yaşındayken, 1824 (H. 1240) senesinde Safer ayının 22. gününde vefat etti. Onun vefat haberini duyan binlerce kişi toplandı. Cenaze namazını, Dehli’deki Büyük Câmi’de, Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri kıldırdı. Vasiyeti üzerine, Büyük Cami bahçesindeki, üstadı Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretlerinin kabrinin sağ yanına defn edildi.

Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayâtını hadîs-i şerîflere uygun olarak geçirfrdi. Çok az uyur, teheccüd namazına kalkar, namazdan sonra yatmaz; Kur’ân-ı kerîm okur, murakabe ve Allahü teâlâyı zikr ile meşgul olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemâatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar Allahü teâlânın yüce ismini zikrederlerdi. Herbirtalebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşrak vaktinden sonra talebelerine hadîs ve tefsîr dersi verirdi. Ziyarete gelenleri kabul edip onlara ikramlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsâde ederdi.

Öğleye doğru birazcık yemek yerdi, öğleye yakın sünnet-i şerîfe uymak için bir müddet kaylûle yapar, ezan okunduğunda, kalkıp namazı cemâatle kılardı. Talebelerine; “Adâb-ül-Mürîdîn”, “Nefâhat” ve benzeri kitapları, daha sonra ikindiye kadar tefsîr, fıkıh ve hadîs ilimlerini okuturdu. İkindi namazından sonra yine hadîs-i şerîf ve “Mektûbât-ı Rabbânî”, “Avârif-ül-meârif” ve “Risâle-i Kuşeyriyye” gibi eserleri okur ve açıklardı. Akşam namazını kıldıktan sonra Allahü teâlâyı zikr eder, talebelerinin, evliyalık makamlarında pay sahibi olmalarına çılışırdı. Akşam, çok az, bir kaç lokma yemeğini yer, yatsı namazını kılardı. Gecenin çoğunu zikr ile geçirir, uykusu geldiği zaman seccadesi üzerine sağ yanı üzere yatardı.

Ayaklarını uzatarak yattığı hiç görülmedi. Sert ve kalın elbise giyerdi. Cömertliği dillere destan olup, hayası o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahi bakmazdı. Müslümanlara karşı o kadar şefkat ve merhamet sahibiydi ki, kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde dua ederdi.

Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisinde dünyâ kelâmı konuşulmazdı. Birisi gıybet etmeye kalksa, ona; “Kötülenmeye lâyık olan benim” buyururdu. İnsanlara Allahü teâlânın emirlerini anlatır, yasak ettiklerinden kaçınmaları için çok gayret sarf ederdi.

Zamanının pâdişâhına bile çekinmeden, emr-i bilmârûf ve nehy-i anil-münkerde yâni Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğde bulunurdu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli olur korkusuyla mubahların fazlasını terk eder, dünyâya hiç bir zaman meyi etmezdi. Hiç kimseden bir şey istemezdi. Zamanın pâdişâhı ve diğer devlet adamları dergâhta harcanmak üzere para gönderir, kabul buyurması için yalvarırlardı.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, Şehzade Mirza Cihangîr’e yazdıkları bir mektuplarında şöyle buyurdular: “Mektubuma Besmele ile başlıyorum. Allahü teâlânın yardımları, ihsanları zât-ı âlinizi kaplayıp, her yerde muzaffer, mavaffak ve makbul kılsın! İslâm’ın sünneti olan selâm ve isteklerin yerine gelmesi için duadan sonra, fakîr Gulâm-ı Ali’den, gördüğünüz rüyanın tâbirini soruyorsunuz. Uyku, hayret verici bir âlemdir. Çok kere oraya vehim ve hayâl karışır. Geçmiş ve gelecek hâller de orada görülür. Bâzan ilgisiz bir kimse, rüyada bâzı hâller görür ve; “Benim hâllerim bunlardır” diye tahayyül eder. Bunların hepsi vehimdir. Bâzan bunlar, sırf şeytanın tasarruf ve te’siri ile olur. Birisi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme geldi ve; “Ben rüyamda başımı kesilmiş gördüm” diye arz etti. Buyurdular ki: “Şeytan seninle oynamıştır.”

Bâzan, namaz ve zikir için uyandıran korkunç rüyalar görülür. Eshâb-ı kiramdan Berâ bin Azib, rüyasında; teheccüd namazı kılarken, bir öküzün kendisine boynuz vurduğunu ve okumak âdeti olan sûre-i Bekara’yı geciktirdiğini gördü. Derhal uyandı, teheccüd namazı kılmaya ve Bekara sûresini okumağa başladı.

Bâzan rüyalar, vücuddaki maddelerin çoğalmasına uygun olarak görülür. Meselâ, safranın artmasında sarılıklar, kanın artmasında kırmızı şeyler görülmesi gibi… Bunun gibi rüyalara, sıcak ve soğuk gıdalar da te’sir eder. Karışık rüyalar, îtibâr edilmeyecek boş düşlerdir.

Sizin gördüğünüz rüyanın kısımları da böyledir. Hatırınızı hoş tutunuz, endişe etmeyiniz. Sığır cinsinden bir sadaka veriniz ve Allahü teâlâya sığınınız. Hadîs-i şerîfde: “Sadaka belâyı defeder” buyruldu. Belâların defi ve sadakanın kabulü için yalvararak kalbinizden niyet ediniz. Böylece hadîs-i şerîfin şaşmaz doğruluğuna uyulmuş olur. Mevsim soğuktur. Fakirlere örtünecek bir şeyler veriniz ve belâların defedilmesini dileyiniz. Allahü teâlâ sizi yüceltsin ve selâmette kılsın. Sabah ve akşam yatarken, bir kere Âyet-el-kürsî, üçer ihlâs ve Mu’avvizeteyn sûrelerini okuyunuz. Bunu âdet edininiz. Böylece cenâb-ı Hakk’ın hıfzına, nimetlerine kavuşursunuz. Vesselam.” (12. Mektûb)

Abdullah-ı Dehlevî’nin, Peygamber efendimize çok fazla muhabbeti vardı. Şerefli ismini duyduğu zaman, kendinden geçecek gibi olurdu. Kur’ân-ı kerîmi okumaktan ve dinlemekten çok zevk alırdı. Eğer şevk hâlinin gâlib olduğu zamanlar dinlerse, düşer kalır ve; “Daha okumayınız dayanamıyorum” derdi. Ekseriye Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Mesnevî”sini okutup dinler, onunla vecd hâline kavuşurdu.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dillerde dolaşan kerametleri toplansa, ciltler dolduracak kadar çoktur.

Kerametlerinin en üstünü, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınması ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine sıkıca bağlı olmasıdır.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, kendine gelen tâliblerin gönüllerine tasarruf eder, Hakk’ın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtır, kaiblerini devamlı olarak Allahü teâlâyı anar hâle getirirdi.

Bununla beraber dünyâya ait kerametleri, ilâhi ilhamlarla gaybden haber vermeleri de çok idi. İnsanların müşküllerini çözer, dert ve istekleri için dua ederdi. Gelenlerin işleri, onun duası bereketiyle hallolurdu.

Talebelerinden Mevlevî Kerâmetullah, Zât-ül-cenb hastalığına yakalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri elini, hastanın üzerine temas ettirince, Allahü teâlânın izniyle iyileşti.

Dehli Câmii’nin imamının çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece rüyada Abdullah-ı Dehlevî hazretleri evine gelip, hasta oğluna bir şey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Ertesi gün biraz para alıp huzuruna geldi ve; “Bunu kabul ediniz” diye arz etti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm edip; “Bu bizim geceki hizmetimizin karşılığı mıdır?” diyerek, geceki durumu açıkladı.

Abdullah-ı Dehlevî bir gün Hâkim Nâmdâr Hân’ı ziyarete gitti. Onu, Sekerât-ül-mevt (ölüm sarhoşluğu) hâlinde, gözlerini kapamış ve şuuru gitmiş olarak buldu. Yakınları; “Allahü teâlâya, hastalığının gitmesi için dua ediniz” dediler. O da hastaya bir baktı. O anda hastanın şuuru yerine geldi ve gözlerini açtı. Bir müddet rahat olarak onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kalkıp dışarıya çıkınca hasta vefat etti.

Bir kimse Abdullah-ı Dehlevî’ye gelerek, çocuğunun iki aydan beri kayıp olduğunu ve çocuğun bulunması için dua etmesini istedi. Abdullah-ı Dehlevî de; “Çocuğunuz evdedir” buyurdu. Gelen kimse şaşırarak; “Ben şimdi evden geldim” dedi. Tekrar; “Evinize gidiniz, çocuğunuz evdedir” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gidince, çocuğunu gerçekten evde buldu.

Bir defasında Dehli’de kıtlık ve kuraklık zuhur etti. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve yağmur yağdırması için Allahü teâlâya dua etti. Bir saat geçmeden yağmur yağmaya başladı.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, binlerce âlim ve evliya yetiştirdi. Bunların en meşhûrları; Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, Ebû Sa’îd Fârûkî, Mevlânâ Beşâretullah, Mevlânâ Pirzâde, Rauf Ahmed, Mevlânâ Muhammed Can, Mevlânâ Fadl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa’dullah Sâhib, Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlânâ Abdurrahmân, Mevlânâ Seyyid Ahmed, Mevlânâ Seyyid Abdullah Mağribî, Mevlânâ Pîr Muhammed, Mevlânâ Muhammed Münevver gibi zâtlardır.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kıymetli eserleri ise şunlardır:

1-Makâmât-ı Mazhariyye: Bu eserinde Hocası Mazhar-ı Cân-ı Canan hazretlerini Fârisî olarak pek güzel anlatmaktadır.

2-Mekâtib-i Şerîfe: Bu kıymetli eserinde de çok faydalı bilgi ve sırları açıklayan çeşitli yerlere yazdıkları Fârisî mektupları mevcuddur.

3-Dürr-ül-Meârif: Bu eser, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetlerini ihtiva etmektedir. Talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak kitap hâline getirilmiştir ve Fârisîdir.

Bu kitapların üçü de İstanbul’da İhlâs Vakfı tarafından neşr edilmiştir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri de, Dîvân’ında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin fazîlet ve üstünlüklerini anlatmışlardır.

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden bâzıları şunlardır:

“Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Günahların başı da küfürdür.”

“Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur. Ey insan! Kime tâbi isen ona kul olursun.”

“İnsanlar dört kısımdır: Nâmerdler, merdler, civânmerdlervefertlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd, âhıreti isteyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız Hakk’ı isteyen ferddir.”

“Bizden konuşan, bizim elbisemizi giyinir ve bizim tavrımızı seçmiş olur.”

Hindistan da yetişen tefsir, hadis ve fıkıh alimlerinin büyüklerinden. Evliyanın önderi Muhammed Baki-billah hazretlerinin talebesi idi. Muhaddis Dehlevî diye meşhûr oldu. 1551 (H. 958) de Delhi’de doğdu. Babası Seyfeddin bin Sa’dullah’dır. Dedeleri, Sultan Alauddîn Muhammed Halcî zamanında Buhara’dan Hindistan’a hicret etmişlerdi.

Seyfeddin bin Sa’dullah, oğlu Abdulhak-i Dehlevî’yi büyük bir alim olacak şekilde yetiştirdi. Abdulhak-i Dehlevi’nin fevkalade kuvvetli bir hafızası vardı. Öyle ki, annesinden süt emdiğini hatırlıyordu. İki ay gibi kısa bir zamanda babasının önünde Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Buyururdu ki: “Babamın terbiye, talim, irşad eserleri, bu fakîrin üzerinde açıkca görülür. Nazm ve şiir kitaplarından bu diyarda (Hindistan’da) okutulanları, Sa’dî’nin Bostan ve Gulistan’mi ve Hafiz-i Şirazî divanını öğretti. Arabî Sarf çekimlerini okutup ezberletti. Nahivden, Kafiye ve Misbah okuttu.

Mübarek vakitlerinin ekserisini bu zavalli ile geçirdi. Buyurdu ki: “İnsaallah, alim olacaksın.” Yine buyurdu ki: “Bize, Allahü teâlâ senin elinle görülmemiş nîmetler verecektir. Zîra Hak teâlâ, sana yüksek kemaller verdi. Ömrümün sonunda, köşemde senin ders vermeni dinleyeceğim,” Sonra bazı kitaplar sayarak; “Her ilimden muhtasar bir kitabı iyice oku. Bundan sonra inşaallah bereket ve saadet eserleri üzerine saçılacaktır. Böylece bütün ilimleri zorlanmaksızın tahsil edeceksin” dedi ve bana hayır dua buyurdu. Onun emirlerine uymam ve duasının bereketiyle, en zor mes’eleleri ve kitapları kendi başıma hallediyordum. Bundan sonra Maveraünnehr alimlerinin derslerinde bulundum.

İlme o kadar çok çalışıyordum ki, onüç yaşında Mutavvel adlı meşhûr eseri bitirdim. Hocalanın bendeki gayreti görerek; “Biz senden istifade ediyoruz. Sen bizden değil… Bizim senin üzerinde bir hakkımız yok!” diyorlardı. İdare edecek kadar yiyor, sonra ilim ile meşgul oluyordum.”

Abdulhak-i Dehlevî; tefsîr, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilimleri yanında tasavvuf ilimlerini tamamlayarak on yedi yaşında iken tahsilini bitirdi. Bunlarla yetinmeyerek, 1587 yılında Hicaz’a gitti. O devirde Mekke, ilim ve kültür merkezi idi. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin talebesi Ali Mutteki ve onun talebesi Abdülvehhab-i Mutteki, Mekke’de bulunuyordu.

Abdulhak-i Dehlevî, burada Abdülvehhab-i Muttekî’den hadis ilimlerini okudu. Daha sonra Medine-i münevvereye gelerek, Peygamber efendimizin Ravda-i mutahharasına yakın olan yerde ikamet etti. Burada Resûlullah efendimizden pek çok manevî feyz ve berekete kavuştu. Buyurdu ki: “Bu hakîr ve fakir, Resûlullah’ın ikram ve ihsanlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez.”

Abdulhak-i Dehlevî, Mekke-i mukerremeye yerleşmek istedi, fakat hocası Abdülvehhab-i Mutteki, Hindistan’a dönmesini, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker yapmasını yani insanlara iyiliği emr edip, kötülükten sakındırmasını istedi. Bunun üzerine Hindistan’a döndü. Hace Muhammed Bakî-billah hazretlerinin sohbetlerine kavuşarak, Ahrariyye yolunda yetişti. 1592 (H. 1001) senesinde, Kadiri yolunun büyüklerinden şehid Mûsâ Multanî’nin derslerinde bulundu. Ondan, Kadirî yolunun inceliklerini öğrendi. Zamanın ileri gelenlerine, mektuplar yazdı. Din ilimlerinin her sahasında eser te’lif etti. Hindistan’ın en büyük alimlerinden oldu.

Abdulhak-i Dehlevî, ilk zamanlar, İmam-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, îtirazlar yazardı. Fakat, son zamanlarda, Allahü teâlânın inayetine kavuşarak, yaptıklarına pisman olup, tövbe etti.

Hace Muhammed Baki’nin me’zun ettiği talebelerinden Mevlana Husameddîn Ahmed’e, bu tövbesini şöyle yazdı: “Allahü teâlâ, Ahmed-i Farukî’ye selametler ihsan etsin! Bu fakîrin kalbi, şimdi ona karşı çok halis oldu. Beş eriyyet perdeleri kalkdı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı gelmemeliydim. Aklın îcabi bu idi. Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde ve vicdanımda duyduğum mahcubiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam! Kalbleri çevirmek, halleri değiştirmek, Allahü teâlâya mahsustur.”

Abdulhak-i Dehlevi, kendi çocuklarına da mektup yazarak; “Ahmed-i Farukî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” sözlerine karşı îtirazlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamıştır. Kalbim ona karşı halis olmuşdur” dedi.

Abdulhak-i Dehlevî’nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Bazıları diyor ki: “Resûlullah efendimizi rüyada gördü ve inkarından dolayı kendisini azarladı.” Bazıları da diyor ki: “İmam-i Rabbanî hakkında, Kur’ân-ı kerîm’den tefe’ul (hayır dileme) de bulundu: “Yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ vâd ettiklerinden bâzısını başınıza getirir!” meâlindeki ayet-i kerîme çıktı. Bir kerre de; “Onlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış-verişde bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar” meâlindeki ayet-i kerîme çıktı. Bazıları da diyor ki: “Ona karşı îtirazları, düşmanların gönderdiği uydurma bir mektup sebebi ile idi. İŞin doğrusunu anlayınca, pisman blup tövbe etti.”

Abdulhak-i Dehlevî hazretleri, insanların kurtuluşa ve saadete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Tarih-i Hakkı, Tarih-i Abdulhak, Matla’ul-envar, Medaric-ün-nübüvve, Cezb-ul-kulub, Ahbar-ul-ahyar, Mektubat, Sifr-us-seadet Şerhi, Merec-ül-Bahreyn, Eşi’at-ül-leme’at.

Abdulhak-i Dehlevi, çeşitli kademedeki devlet büyüklerine mektuplar yazıp onlara nasihatlarda bulunurdu. Bu mektuplardan birisi söyledir:

“Şerh-i Sadr; göğsün yani kalbin açılması en yüce makam, en büyük nimet ve en aziz ilahî hediyelerdendir. Zira Hak teâlâ, büyüklerin efendisi, kainatın hülasası, habib-i kibriyası olan Resûlünü sallallahü aleyhi ve sellem bu hususî ihsan ile nimetlendirmiştir.

Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: “Kalbe imân nuru girince, genişler ve açılır.” Eshab-ı kiram aleyhimürrıdvan; “Ya Resûlallah! O nurun kalbe girmesinin alameti, işareti nedir?” dediler. Buyurdu ki: “Alameti; kulun, yüzünü ebedi olan dhirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dunyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.” Dünya, görünüste susludur, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini galar. İman nuruyla bakılmca, yakmen görülür ve anlaşılır ki, dünya işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır.

Ahıret ise daimî ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fanî olan dünyadan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk alemine döndürür ve yolculuk için lazım olan sevab aziklarını hazırlar. Kişinin sadrının (göğsünün) inşirahından, açılmasından nasibi, bu îman nurundan olan nasibi kadardır.

Bunun da mikdârı, kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nurun, sinenin açılmasında ve kalbin ferahında te’siri tamdır. Bu sebebdendir ki, dünyadaki ışığın bile, gönül rahatlığma, kalb ferahlığına; karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki, nefs-i natıka (insanî ruh), nura, ışığa aşıktır. Nerede bir ışık hüzmesi, parıltısı bulsa, o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zîra ruh, aydınlığa, nura olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. Beyt:

Sana visal meclisinde, göz uyku yüzü görmez,

Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

Anlaşıldı ki, nurun zuhuru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalbler onunla açılır. Sadrın serhinin sebeblerinden biri de ilimdir. İlim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her kosesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sinesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murad, her ilim değil, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemden miras kalan ilimdir.

Peygamberlere ilimden başka şeyle varis olunmaz. Hadîs-i serîfde; “Peygamberler, varislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar” buyurulması o ilme işarettir. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Felsefe karanlıkları zuhur etti. İslâm semasm’ kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardılar. Bunlara ilim değil, cehalet demek daha uygun olur.

Sadrın serhi sebeplerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsanda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsan ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sinesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsan, Allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. Dünya ve ahırette izzettir, iyiliktir ve sevabdir. Makamla olan ihsan; kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir ise koymakla yapılan ihsandır.

Sadrın serhi sebeplerinden biri de; Allah yolunda kahramanlık, insaf sahipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla asılır. “Canını düşünmeden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez” derrüslerdir. Ama bu cesaret ve yiğitlik, Allah için ve Allah’ın dininde olursa, herşeyden daha yüksektir. Bunun için onların karşılığı Al-i imran sûresi 169 ve 170.; “Onlar, Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden riziklanırlar. Onlar, Allah’ın verdiği ihsandan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler.” ayetlerinde meâlen bildirilen büyük nimetlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

Sinenin açılması sebeplerinden biri de; kalbi, sıfat-ı zemime, yani kötü sıfatlar denilen, hased, ucb, kibir, riya, buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve makam, yani dünya sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar; şehvet ve nefs topragından yükselen, zulmanî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve sadrın serhine sebeb olan iman nurundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrum bırakırlar. Kalb sahasını karartır ve daraltırlar. Beyt:

Dışarı çıkmaz isen tabiat sarayından,

Nasıl haberin olur, hakikat diyarından.

Bu güzel sıfatlar, en kamil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selem de mevcud idiler. O’ndan sonra, uyma mikdarınca, O’na tabi olanlarda bulunur.

Mutabeatta, yani Resûlullah’a uymada, kim daha ileri gitmisse, sadn daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nurlanmış olur. Al-i imran sûresi 31. ayetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsaniz ve Allahü teâlânın da sizi sevmesini istiyorsaniz, bana tabi olunuz! Allahü teâlâ bana tabi olanları sever” buyruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adim adim onu takib ederse, onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur.

Gerçi Resûlullah’ın makamı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. O’nun makamında hiç kimse yoktur, herkes O’ndan aşağıdadır, ama daire geniştir ve etrafında makamlar vardır. O parlayan nurdan ve gelen feyzden, etrafında olanlara da bir sua, bir serpinti ulaşır. Ayet-i kerîmede meâlen; “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” buyruldu. (Enbiya sûresi: 107)

Bilhassa muhabbet, alaka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, ma’iyyeti (beraberliği) icabettirir. Hadîs-i şerîfde; “Kişi, sevdiği ile beraber olur” buyruldu.” (41. mektup)

ÜZÜNTÜ VE SIKINTILARA SABIR

Abdulhak-i Dehlevi İmam-i Rabbanî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sadık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifade etti. İmam-ı Rabbanî, ona zaman zaman mektuplar yazarak nasihatlarda bulunurdu. Gönderdiği mektuplardan birisi şöyledir:

“Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun seçtiği, sevdiği kullarına selam olsun! Kıymetli efendim! Sıkıntıların gelmeleri, görünüşde Çok acı ise de, bunların nimet oldukları umulur. Bu dünyanın en kıymetli sermayesi; üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünya sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musibetlerdir. Bu tatlı nimetleri, acı ilaçlarla kaplamışlar. Bunun için dostlara dert ve sıkıntı yağdırmağa başlamışlardır. Saadetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleştirilmiş olan tatlılan görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur. Hasta olanlar, onun tadını duyamaz. Hastalık da, O’ndan başkasına gönül vermekdir. Saadet sahipleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar. Her ikisi de sevgiliden geldiği halde, sıkıntılardan, sevenin nefsi pay almaz. İyiliklerini ise, nefs de istemektedir. Mısra’;

Nimete kavuşanlara afiyet olsun!

Ya Rabbi! Bizi, Sıkıntıların sevablarından mahrum eyleme! Bunlardan sonra, bizi fitnelere duşürme! İslâm’ın zayıf olduğu bu günlerde sizin kıymetli varlığınız, müslümanlar için büyük bir nimettir. Allahü teâlâ selamet versin ve uzun ömürler ihsan eylesin! Vesselam.” (İkinci cild-29. mektup)

1) Hadâik-ül-verdiyye; sh. 209

2) İrgâm-ül-merîd; sh. 70

3) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-6, sh. 77

4) Âdâb;sh.10

5) Makâmât-ı Mazhariyye; sh 159

6) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 190

7) Hadîkat-ül-evliya; sh. 122

8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 431, 701, 734, 920, 957, 979, 1081

9) Behcet-üs-Seniyye; sh 8

10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 282

11) Reşehât Zeyli;sh. 72

12) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 18

--------------------------

1) Ahbar-ul-Ahyar; sh. 314

2) Medâric-ün-nübüvve mukaddimesi.

3) Tam İlmihal Seddet-i Ebediyye; sh. 240, 313, 380, 403, 425, 660, 972

4) Eşi’at-ul-leme’at.

5) Merac-ül-bahreyn.

6) Herkese Lazım Olan İman; sh. 115

7) İslâm ahlâkı; sh 277, 283, 306, 310

8) İslâm Alimleri Ansiklopedisi cild-15, sh. 126

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 20. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-21-2020, 11:33 PM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 141-142-143-144-145-146-147-148-149-150. Mektuplar

Yüzkırkbirinci Mektup

Bu mektûb, molla Muhammed Kılıca yazılmışdır. Bu işin temeli Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmekdedir:


Hak teâlâ, Peygamberlerin efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât size ilerlemek ihsân eylesin! Kalbinizin hâllerinden arasıra birşey yazmıyorsunuz ki, nasıl olduğunu bilelim. Ondan da yazınız ki, uzakdan ilgilenmemize sebeb olur. Bu işin temeli, sevmek ve sıkı bağlanmakdır. Bir ilerleme anlaşılmıyorsa, üzülmemelidir. Kalbiniz bağlı oldukca, senelerin kazancı bir sâatde ihsân edilebilir. Vesselâm.


Me ârif ehlini bul, onu dinle!
Böylece Hakdan ire sana eltaf!

Yüzkırkikinci Mektup


Bu mektûb, molla Abdülgafûr-i Semerkandîye yazılmışdır. Bu büyüklerin nisbetinden az birşeye kavuşulursa, bunu az görmemek lâzım geldiği bildirilmekdedir:

Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz geldi. Fakîrleri sevmek ve onlarla ilgilenmek, Allahü teâlânın büyük ni metlerindendir. Bunun artmasını Hak teâlâdan diler ve umarız. Fakîrlere gönderdiğiniz hediyye de geldi. Selâmetiniz için fâtiha okundu. Öğrendiğiniz yolu ve buradan elinize geçen nisbeti ve bunlar üzerinde hiçbirşey yazmamışsınız. Bunlarda gevşeklik olmakdan Allahü teâlâ korusun! Fârisî beyt tercemesi:

Onun hayâlinin bir ân görünmesi,
Güzellerle bulunmakdan dahâ tatlı.

Bu büyüklerin nisbetinden az birşey ele geçerse, onu az bilmemelidir. Çünki başkalarının, yolun sonunda kavuşdukları, bu yolun başında ihsân olunur. Fârisî mısra tercemesi:

Gülbağçemi gör de, behârımı anla!

Fekat, bu nisbeti taşıyanlara olan muhabbet ipiniz kuvvetli bağlanmış olunca, bu gevşeklikden dolayı üzülmemelisiniz. Çok kullanılmış olan pardesü gönderildi. Bunu arasıra giyiniz ve saygı göstererek saklayınız. Çok fâideler umulur. Bunu abdestli olarak giyiniz ve öylece vazîfenize başlayınız! Kalbinizi tâm toparlıyabilirsiniz. Her mektûbunuzda, önce bâtındaki hâllerinizden yazınız! Bâtının hâlleri olmadan, yalnız zâhirin hâllerine kıymet verilmez. Fârisî mısra tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!

Allahü teâlâ, bize ve size, mi râc gecesi gözleri Ondan kaymayan, insanların efendisine aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm hem zâhirde, hem bâtında uymak nasîb eylesin! Fârisî mısra tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçdir!

Allaha tevekkül edenin yâveri Hakdır.
Nâ-şâd gönül, birgün olur, şâd olacakdır.


Yüzkırküçüncü Mektup


Bu mektûb, molla Şemseddîne yazılmışdır. Gençliğin kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmekdedir:


Fakîrleri seven mevlânâ Şemseddîn! Allahü teâlâ sizi yükseltsin! Gençlik zemânının kıymetini biliniz! Bunu, oyun ile, fâidesiz şeylerle geçirmeyiniz! Ceviz ve kozalak gibi fâidesiz şeyler arkasında gençliğini tüketenler, sonunda pişmân olurlar, âh ederler. Fekat, böyle yapmakla ellerine birşey geçmez. Hâllerinizi bildiriniz! Beş vakt nemâzı cemâ at ile kılınız! Halâl, harâm olan şeyleri iyi öğreniniz! Bunları birbirine karışdırmayınız! Kıyâmetde azâblardan kurtulabilmek, ancak islâmiyyetin sâhibine uymakla olur aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât . Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır. Allahü teâlâ iyi işler yapmağı kolaylaşdırsın! Âmîn.


Yüzkırkdördüncü Mektup


Bu mektûb, hâfız Mahmûda yazılmışdır. Seyr ve sülûkü bildirmekdedir:

Allahü teâlâ, yüksek derecelerde sonsuz ilerlemek nasîb eylesin! İnsanların efendisi ve mi râc gecesi, Rabbinden ayrılmayan gözlerin sâhibi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem hâtırı için, düâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Fârisî mısra tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden anlatmak dahâ tatlı!

(Seyr), hareket demekdir. (Sülûk), ilerlemek demekdir. İkisi de ilmin, bilginin ilerlemesidir. Madde hareketi değildir. (Seyr-i ilallah) demek, aşağı bilgilerden, yüksek bilgilere ilerlemek, ilmde durmadan yükselmekdir. Böylece, mahlûklara âid herşey bilindikden sonra, Allahü teâlânın ilmine kadar varılır. Bu bilgiler başlayınca, mahlûklara âid bilgilerin hepsi unutulur. Bu hâle (Fenâ) denir. (Seyr-i fillah) demek, Allahü teâlânın ismleri, sıfatları, şü ûn ve i tibârâtı ve takdîsâtı ve tenzîhâtı mertebelerinde ilmin ilerlemesi demekdir. Böylece anlatılamayan, işâretle bildirilemiyen ve ism verilemiyen, birşeye benzetilemiyen, kimsenin bilemediği, anlıyamadığı mertebeye varılır. Bu seyre (Bekâ) denir. Üçüncü seyre, (Seyr-i anillah-i billah) denir. Bu da, ilmin hareketidir. Yüksek bilgilerden aşağı bilgilere inilir. Böylece, mahlûkları bilmeğe kadar inilir. Bütün vücûb mertebelerinin bilgisi unutulur. Bundan sonra, dördüncü seyr başlar. Buna (Seyr-i eşyâ) denir. Birinci seyrde unutulmuş olan, eşyânın bütün bilgileri, şimdi yavaş yavaş ele geçer. Bu dördüncü seyr, birinci seyrin tersidir. Üçüncü seyr de, ikinci seyrin karşılığıdır.

Seyr-i ilallah ile Seyr-i fillah, vilâyeti elde etmek içindir. Çünki (Vilâyet), Fenâ ve Bekâ demekdir. Üçüncü ve dördüncü seyrler, da vet makâmını elde etmek içindir. Da vet makâmı, Peygamberlere mahsûsdur salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü alâ cemî ihim umûmen ve alâ efdalihim husûsan . O Peygamberlerin hepsine ve ayrıca en üstünleri olana, Allahü teâlânın afv ve selâmları olsun! Peygamberlerin izinde bulunanların en üstünlerine de bu makâmdan bir pay ayırırlar. Yûsüf sûresinin, (Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, benim yolum budur. Sizi gafletden uyandırarak, Allahü teâlâya çağırıyorum. Ben ve benim izimde bulunanlar çağırıcıyız) meâlindeki yüzsekizinci âyeti bunu göstermekdedir.

İşte tesavvuf yolunun başı ve sonu bunlardır. Bunları, tâlibleri teşvîk ve sâliklerin kıymetlerini bildirmek için yazıyorum. Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât izinde gidenlere selâmet, iyi yolculuk versin!


Yüzkırkbeşinci Mektup


Bu mektûb, molla Abdürrahîm-i Müftîye yazılmışdır. Bu yolun büyükleri, yolculuğa Âlem-i emrden başladıkları bildirilmekdedir:

Allahü teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin caddesinde bulundursun alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Bu düâya âmîn diyen kuluna merhamet eylesin! Bu yolun büyükleri kaddesallahü teâlâ esrârehüm bu yolculuğa Âlem-i emrden başlamağı seçmişlerdir. Böyle ilerlerken Âlem-i halk da birlikde geçilmekdedir. Başka tarîkatlerin büyükleri böyle yapmamışdır. Onların yolculuğu, Âlem-i halkdan başlamakdadır. Âlem-i halk yolculuğunu bitirdikden sonra, Âlem-i emr yolculuğuna başlarlar ve cezbe makâmına kavuşurlar. Bunun için, bunların yolu, yolların en kısası olmuşdur. Başka yolların sonu, bu yolun başında yerleşdirilmişdir. Fârisî mısra tercemesi:

Gülbağçemi gör de, behârımı anla!

Bu yüksek yolun talebelerinden birkaçı, yolculuğa Âlem-i emrden başladıkları hâlde, çabuk te sîri görünmüyor. Cezbenin başlamasında hâsıl olan lezzeti, tatlılığı çabuk duyamıyorlar. Çünki, bunlardaki Âlem-i emr, Âlem-i halkdan za îf olmuşdur. Âlem-i emrin bu za îfliği, cezbenin tadını duymalarını gecikdiriyor. Bunların Âlem-i emrleri, Âlem-i halklarından dahâ kuvvetli oluncıya kadar, bu duygusuzluk sürer gider. Âlem-i emrlerini kuvvetlendirmek için, bu yola uygun olan ilâc, idâre ve tesarruf kuvveti tâm olan rehberin tâm tesarrufu ve ilgisidir. Başka yollara uygun olan ilâc ise, nefsin tezkiyesini ve ağır riyâzetleri ve güc mücâhedeleri, islâmiyyete uygun olarak yapmakdır. [(Riyâzet), nefsin isteklerini yapmamakdır. (Mücâhede), nefsin istemediği, ona zor gelen şeyleri yapmakdır. Nefs islâmiyyete uymağı istemez.]

Te sîrin, lezzet duymanın gecikmesi, yaradılışdaki uygunluğun az olmasını göstermez. Yaradılışda tâm uygun oldukları hâlde, bu belâya tutulanlar çokdur. Vesselâm.


Yüzkırkaltıncı Mektup


Bu mektûb, Şerefeddîn-i Bedahşîye yazılmışdır. Çok zikr yapmağı nasîhat etmekdedir:


Oğlum Şerefeddîn Hüseynin mektûbu geldi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, fakîrleri hâtırlamakla şereflenmekdesiniz. Aldığınız vazîfeyi çok yaparak zemânlarınızı kıymetlendiriniz! Fırsatı elden kaçırmayınız. Geçici olan şânlar, şerefler sizi aldatmasın. Dünyâ lezzetleri, hakîkî lezzetlerden mahrûm etmesin. Fârisî beyt tercemesi:

Sana söyliyeceğim hep şudur:
Çocuksun, yol ise korkuludur.

Allahü teâlâ, bir kulunu gençlikde tevbe etmeğe kavuşdurursa ve bu tevbesini bozmakdan korursa, ne büyük ni met olur. Diyebilirim ki, bütün dünyâ ni metleri ve lezzetleri, bu ni metin yanında, büyük deniz yanındaki bir damla su gibidir. Çünki bu ni met, insanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşdurur. Bu ise, dünyâ ve âhıret ni metlerinin hepsinin üstündedir. Âl-i İmrân sûresinin onbeşinci ve Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın râzı olması ni meti dahâ büyükdür) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâya aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ uymakla şereflenenlere selâm olsun!


Yüzkırkyedinci Mektup


Bu mektûb, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilîye yazılmışdır. Ayrılmak, kavuşmakdan önce midir, değil midir, bildirmekdedir:


Hak teâlâ, Peygamberlerin efendisi hurmetine aleyhi ve alâ âlihi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât sizi yüksek derecelere kavuşdursun! Tarîkat büyüklerinden birçoğu kaddesallahü teâlâ esrârehüm , (Ayrılmak, kavuşmakdan önce olur) dedi. Bu büyüklerden başkaları da, (Kavuşmak ayrılmakdan öncedir) dedi. Bir üçüncüsü ise, birşey diyemedi. Ebû Sa îd-i Harrâz kaddesallahü sirreh , (Ayrılmadıkca, kavuşamazsın ve kavuşmadıkca, ayrılamazsın. Hangisi dahâ öncedir, bilemiyorum) dedi. Bu satırları yazana göre, ayrılmak ve kavuşmak, birlikde olmakdadır. Birbirinden ayrılmaları câiz değildir. Ayrılmaksızın kavuşmak olmaz. Böyle olmakla berâber, bilinmiyen birşey varsa, kendisi önce olan hangisidir ve hangisi hangisine sebeb olmakdadır Şeyh-ul-islâm-ı Hirevî kuddise sirruh ikincisini seçmekdedir ve (Onun önce olması dahâ iyidir) demişdir. Evet öyledir. Fekat, ayrılmak öncedir diyenler de, kavuşmanın önce olmasına karşı değildirler. Bunların kavuşmak demeleri, tâm zuhûrdur. Bu mutlak zuhûrun önce olmasına aykırı değildir. Mutlak zuhûr, ayrılmakdan önce olur. Tâm zuhûr da ayrılmakdan sonra olur. Bu anlaşılınca, sözlerin başkalığı, yalnız kelimelerde kalır. Birincisini söyliyenlerin görüşü dahâ keskindir. Az olan şeye kıymet vermemişlerdir. Bu açıklama, zemân bakımından önce olmayı da göstermekdedir. Bunu iyi anlamalıdır. Herşeyin doğrusunu bildiren Allahü teâlâdır. Her ne olursa olsun, ayrılmağa ve kavuşmağa mazhar olmalıdır. Çünki, bu iki mertebeye varılmadıkça, Vilâyet mertebesi hâsıl olmaz. Birinci mertebeye (Seyr-i ilallah) ile varılır. İkinci mertebeye (Seyr-i fillah) ile varılır. Bu iki seyr temâm olunca, vilâyet mertebesine ve kemâle kavuşulur. Herkesin kavuşduğu dereceler başkadır. Tekmîl ve da vet derecesine kavuşmak için, başka iki seyr dahâ vardır.

Fârisî mısra tercemesi:

Bağırdım iki kerre, içerde kimse varsa!

Vesselâm.

İlâhî nedir bu aşk, yakdı cismü cânımı
Bundaki zevk başkadır, duyulur izhâr olmaz.
Ne tarafa giderim, bırakıp sultânımı,
Seni sevdi bu gönül, ölse ele yâr olmaz!


Yüzkırksekizinci Mektup


Bu mektûb, molla Sâdık-ı Kâbilîye yazılmışdır. Kendini kavuşmuş sanan, bir şey elde edemez. Büyüklerin rûhlarından fâidelenmeğe aldanmamalıdır. Onlar, kendi üstâdının latîfeleridir:


İki mektûbunuz arka arkaya geldi. Birinci mektûb, kavuşduğunuzu, doyduğunuzu bildiriyordu. İkincisi, susuzluğunuzu, boşluğunuzu anlatıyordu. Allahü teâlâya hamd olsun! Çünki her işin sonuna bakılır. Kendini doymuş sanan, birşeye kavuşmamışdır. Kendini boş, uzak sanan, kavuşmuş demekdir. Size arka arkaya bildirmişdim ki, büyüklerin rûhlarının zâhir olmasına, onların yardım etmelerine, sakın aldanmamalıdır. O büyüklerin sûretleri, kendi üstâdınızın latîfeleridir. O şekllerde görünmekdedir. Tek bir yere bağlanmak şartdır. Çeşidli yerlere bağlanan, birşey kazanmaz, zarar eder. Size çok söylemişdim ki, sona çabuk kavuşmak için, işe, vazîfeye sıkı sarılmalıdır. Lâzım olan şeyleri bırakarak, lüzûmsuz şeylerle uğraşmak, akla uygun değildir. Fekat siz, kendi görüşünüze uyuyorsunuz. Söz dinlemiyorsunuz. Siz bilirsiniz! Habercinin vazîfesi ancak bildirmekdir.


Yüzkırkdokuzuncu Mektup


Bu mektûb, yine molla Sâdık-ı Kâbilîye yazılmışdır. Allahü teâlâ herşeyi sebeble yaratmakda ise de, belli bir sebebe bağlanmak lâzım olmadığı bildirilmekdedir:

Kardeşim molla Muhammed Sâdık! Bütün varlığınızla sebeblere bağlandığınıza şaşılır. Sebebleri yaratan teâlâ ve tekaddes , herşeyi sebeblerle yaratmakda ise de, herşey için belli bir sebebe yapışmak doğru değildir. Mısra tercemesi:

Bir kapı kapanırsa, üzülme ey gönül, başkası açılır!

Bu kısa görüşlülük, çok uygunsuz kimselerde bulunur. Sizin gibilerde bu hâli görmek pek çirkindir. Biraz kendinize geliniz! Bu kötülüğün derecesini anlayınız! Hem müttekî olmak, hem de Allahü teâlânın sevmediği şeylerin peşinde koşmak, çok çirkin bir işdir. Bu çirkinliğin, sizin gözünüze güzel görünmesine pek şaşılır. Çok lâzım olan şeyleri, ihtiyâcı giderecek kadar elde etmek için çalışmalıdır. Bütün vaktleri oraya vermek ve bütün ömrü onun arkasında geçirmek, tâm bir ahmaklıkdır. Fırsatın kıymetini biliniz! Bu fırsatı, sonu gelmez, lüzûmsuz şeyleri elde etmek için kaçıranlara binlerle yazıklar olsun! Mektûblaşmamız lâzımdır. Habercinin vazîfesi, yalnız haber vermekdir. İnsanların dedi-kodularına aldırmayın! Buna üzülmeyiniz! Size sürmek istedikleri lekeler, sizde bulunmadığı için, üzülmeniz doğru değildir. Herkesin kötülediği bir kimsenin iyi olması, çok büyük se âdetdir. Fekat, bunun aksi olursa, çok tehlükelidir. Vesselâm.


Yüzellinci Mektup


Bu mektûb, hâce Muhammed Kâsıma gönderilmişdir. Aranılmağa, gönlünü vermeğe lâyık olan ancak Vâcib-ül-vücûd teâlâ olduğu bildirilmekdedir:


Hâce Muhammed Kâsım kardeşimizin okşayıcı mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Dünyâ işlerinin bozuk gitmesinden ve hâlinizi toparlayamadığınızdan hiç sıkılmayınız! Çünki dünyâ işleri, üzülmeğe değmez. Bu dünyâda olan herşey geçecek, yok olacakdır. Allahü teâlânın râzı olduğu şeylerin arkasında koşmak lâzımdır. Güç olsa da, kolay olsa da, bunları yapmağa çalışmalıdır. Aranılacak, gönül verilecek (Vâcib-ül-vücûd)dan, ya nî hep varlığı lâzım olandan başka hiçbir şey yokdur. Hele sizin gibi kıymetli ve akllı insanların, geçici, yok olucu şeylere gönül vermesi, pek yazık olur. Bununla berâber, bir hizmet ve bir iş için işâret buyurulursa, onu seve seve yaparız. Vesselâm.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Mektubati imam Rabbani 21. Bölüm
Yazar: RasitTunca - 08-21-2020, 11:31 PM - Forum: Mektubatlar - Yorum Yok

Mektubati Rabbani 151-152-153-154-155-156-157-158-159-160. Mektuplar

Yüzellibirinci Mektup

Bu mektûb, mîr Mü min-i Belhîye yazılmışdır. Hocalarımızın kaddesallahü teâlâ esrârehüm yolunun büyüklüğü ve bu büyüklerin kullandıkları (Yâd-i dâşt) kelimesinin ne demek olduğu bildirilmekdedir:

Fârisî mısra tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!

Yüksek hocalarımızın kaddesallahü teâlâ esrarehüm yolunda çok söylenilen (Yâd-i dâşt) demek, Zât-i teâlânın devâmlı huzûru, berâberliği demekdir. Şü ûn ve i tibârât da arada olmaksızın zuhûrudur. Eğer huzûr olup, sonra gayb olursa, ya nî şü ûn ve i tibârât perdeleri aradan kalkar, sonra yine araya girerse, bu büyükler böyle şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecellî-i zâtî)ye kıymet vermezler. Yâd-i dâşt, gayb olmayan huzûrdur. Ya nî, şü ûn ve i tibârât perdeleri araya girmeyen, hiç gayb olmayan, devâmlı olan Tecellî-i zâtîdir. Yâd-i dâşt, bu yolun sonunda ihsân edilir. Bu makâmda, tâm olgun Fenâ hâsıl olur. Perdeler hiç araya girmez. Perdeler araya girerse, huzûr kalmaz. Gaybet olur. Buna Yâd-i dâşt denmez. Görülüyor ki, bu büyüklerin şühûdü, tâmdır ve olgundur. Fenânın olgun olması ve bekânın tam olması da, şühûdün olgun ve tâm olmasına bağlıdır. Fârisî mısra tercemesi:

Gülbağçemi gör de, behârımı anla!

Yüzelliikinci Mektup

Bu mektûb, nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmış olup, Resûlullaha itâ at, Allahü teâlâya itâ at demek olduğu bildirilmekdedir:

Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresi, yetmişikinci âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itâ at etmenin kendisine itâ at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâ at edilmedikçe Ona itâ at edilmiş olmaz. Bunun pek kat î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve ba zı doğru düşünemiyenlerin, bu iki itâ ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisâ sûresinin, (Kâfirler, Allahü teâlânın emrleri ile Peygamberlerin emrlerini birbirinden ayırmak istiyor. Yehûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahü teâlânın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâbları hâzırladık) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyetinde, bu iki itâ ati ayrı görenlerden şikâyet buyurmakdadır.

Meşâyıh-i kirâmdan birkaçı, aşk serhoşluğu ve kendinden geçdikleri zemânda, bu iki itâ atin birbirinden ayrı olduğunu gösteren sözler söylemişlerdir. Birini ötekinden dahâ çok sevdiğini bildirmişlerdir. İşitdiğimize göre, sultân Mahmûd-i Gaznevî, bütün Asyâya hâkim olduğu zemânda, Harkan şehrine yakın gelmişdi. Adamlarından birkaçını, Harkana, Şeyh Ebül-Hasen-i Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermişdi. Şeyh hazretlerini yanına çağırmışdı. Şeyh hazretleri gelmek istemezse, (Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne ve siz müslimânlardan olan âmirlere itâ at ediniz!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi kendisine okuyunuz, demişdi. Sultânın adamları, şeyh hazretlerinin gelmek istemediğini görerek, bu âyet-i kerîmeyi okudular. Şeyh hazretleri buna karşılık, (Allahü teâlânın itâ atine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resûle itâ at etmekden hayâ ediyorum. Âmire itâ ate vakt nerede ) buyurdu. Şeyh hazretlerinin bu sözü, Allahü teâlânın itâ atini, Resûlünün itâ atinden ayrı bildiğini göstermekdedir. Bu söz, doğru yoldan ayrılmış olmanın alâmetidir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle sözler söylemezler. İslâmiyyetin ve tarîkatin ve hakîkatin bütün basamaklarında, Resûlullaha itâ atin, Allahü teâlâya itâ at olduğunu bilirler. Resûlullaha itâ at ile olmayan Allaha itâ atin, dalâlet, sapıklık olduğuna inanırlar. Yine işitiyoruz ki, Mehene şehrinin şeyhi, şeyh Ebû Sa îd-i Ebül Hayr ile oturuyordu. Horasandaki seyyidlerin büyüklerinden olan Seyyid Ecel de yanlarında idi. Şü ûru yerinde olmıyan bir meczûb içeri girdi. Şeyh hazretleri, bu meczûbu, şeyh Ecelin üst yanına oturtdu. Bu hâl, seyyide ağır geldi. Şeyh hazretleri, seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resûlullahı sevdiğimiz içindir. Bu meczûbu ise, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahü teâlânın sevgisi ile, Resûlullahın sevgisini ayırd eden, böyle sözleri de, doğru yolun büyükleri uygun görmezler. Allah sevgisinin, Resûlullaha olan sevgiden çok olmasının, tarîkat serhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlerin söylenmesine izn vermezler. Şu kadar var ki, vilâyet derecelerinde yükselmiş olanlarda, Allahü teâlânın sevgisi dahâ çokdur. Peygamberlerin yüksekliğinden birşeyler edinenlerde ise, Resûlullahın sevgisi dahâ çok olmakdadır. Allahü teâlâ, hepimize, Resûlullaha itâ at etmek nasîb eylesin! Çünki bu itâ at, Allahü teâlâya itâ at demekdir.


Yüzelliüçüncü Mektup


Bu mektûb, meyân şeyh Müzzemmile yazılmışdır. Mâ-sivâya köle olmakdan büsbütün kurtulmak, mutlak fenâ ile olduğu bildirilmekdedir:

Gönderdiğiniz mektûb geldi. Bütün ni metleri gönderen Allahü teâlâya hamd ve şükr olsun ki, kendini arayanları sıkıntı ve üzüntü içinde tutmakdadır. Bu üzüntüyü vererek, kendinden başkası ile râhat etmekden kurtarmakdadır. Fekat, Ondan başka şeylere köle olmakdan büsbütün kurtulabilmek için, mutlak fenâya kavuşmak lâzımdır. Mâ-sivânın gönül aynasındaki görüntülerini büsbütün yok etmek lâzımdır. [(Mâ-sivâ), Allahü teâlâdan başka herşey demekdir. Ya nî bütün mahlûklar demekdir.] Hiçbirşey bilmemek ve hiçbirşeyi sevmemek ve Hak teâlâdan başka dilek istek kalmamak lâzımdır. Böyle fenâ hâsıl olmazsa, birşeye kavuşulmaz. Kendini Hak teâlâdan başka birşeye bağlı sanmaz ise de, böyle zan etmesi, doğru olmaz. Zan etmekle, işin doğrusu değişmez. Fârisî mısra tercemesi:

Bu ni meti bakalım kime verirler

Hâllere, makâmlara bağlanmak da, mâ-sivâya gönül vermek demekdir. Artık, başka şeylere bağlanmanın ne olacağını düşünmelidir Fârisî beyt tercemesi:

Küfr olsa da, îmân olsa da, her dilek,
Dosta kavuşmağa engel olurlar hep!

Ayrılığımız uzun sürdü. Fırsat, büyük ni metdir. Arkadaşlarınız, olgun kimseler ise, onlardan izn almakda niçin gecikiyorsunuz Eğer olgun değillerse, izn almağa ne lüzûm var Allahü teâlânın râzı olmasını düşünmek lâzımdır. O râzı olunca, başkaları ister râzı olsunlar, ister olmasınlar. Onlar râzı olmazlarsa, ne çıkar Fârisî mısra tercemesi:

Sevgili râzı olunca, herşey râzı olmuş demekdir.

Maksad, dilek, yalnız Hak teâlâ olmalıdır. Onunla birlikde, her ne olursa olsun güzeldir. Onunla birlikde olmıyan herşey, olmaz olsun. Fârisî mısra tercemesi:

Yanağım burda iken, sen güle bakıyorsun.

Vesselâm.


Yüzellidördüncü Mektup

Bu mektûb, yine meyân şeyh Müzzemmile yazılmışdır. Kendinden geçmek ve kendinde ilerlemek lâzım geldiği bildirilmekdedir:

Hak teâlâ, kendisi ile bulundursun! Bir ân başkasına bırakmasın! Yâ Rabbî! Bizi kendimize bir ân bırakma! Bırakırsan, helâk oluruz. Dahâ az da bırakırsan, yok oluruz. İnsanın başına belâların gelmesine sebeb, kendine düşkün olmasıdır. Kendi kendisinden kurtulursa, Allahü teâlâdan başka şeylere düşkün olmakdan kurtulur. Puta tapanlar, kendilerine tapmakdadırlar. Câsiye sûresinin yirmiikinci âyetinde meâlen, (Kendi nefsine tapanları gördün mü ) buyuruldu. Fârisî mısra tercemesi:

Kendini bırakmak, pek hoş olur ve râhat!

Kendini bırak, bana gel! Kendinden geçmek, farz olduğu gibi, kendinde ilerlemek de lâzımdır. Çünki O, bu yolculukla bulunabilir. Kendinden dışarda yapacağın yolculukla bulamazsın! Fârisî beyt tercemesi:

Her ne varsa sendedir, yok sanma!
Kör gibi, her yana el uzatma.

(Seyr-i Âfâkî), ya nî insanın dışındaki yolculuk, insanı uzaklaşdırır. (Seyr-i Enfüsî), ya nî, insanın kendinde yapdığı yolculuk, aranılana kavuşdurur. Şühûd arıyor isen, kendindedir. Ma rifet istiyorsan, kendindedir. (Hayret), ya nî anlıyamayıp şaşırıp kalmak ise, yine kendindedir. İnsanın dışında ayak basacak yer yokdur. Söz nereye uzandı İyi düşünemiyenler, bu sözümü hulûl veyâ birleşmek sanacak. Böylece doğru yoldan kayacak, dalâlete düşecek. Fârisî mısra tercemesi:

Burda hulûl, birleşmek, küfr olur, iyi bil!

Bu makâmlara varmadan, anlamadan önce, bunları düşünmek câiz değildir. Allahü teâlâ, bizi ve sizi râzı olduğu yolda bulundursun alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye ! Hâllerinizi yazınız! Çok fâideli olur. Çeşidli bağlantılarınız var ise de, bunlardan kurtulunuz. Bunlar, yâ varmış, yâ yokmuş, eşid tutunuz! Vesselâm, vel-ikrâm.


Yüzellibeşinci Mektup

Bu mektûb, yine meyân şeyh Müzzemmile yazılmışdır. Kendi aslına dönmesini dilemekdedir:

Hak teâlâ, kendi ile bulundursun! Fârisî beyt tercemesi:

Allahdan başka her neye tapılsa, hepsi hiçdir!
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir!

Cemâzil-evvel ayının birinci Cum a günü Dehli şehrini dolaşmakla şereflendik. Muhammed Sâdık da birlikdedir. Allahü teâlâ dilerse, birkaç gün burada kalıp, vatanımıza çabuk döneceğiz. (Vatan sevgisi îmândandır) hadîsi sahîhdir. Zevallı nereye gidecek Alnı, Allahü teâlânın irâdesine bağlıdır. Hûd sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Yeryüzünde yürüyenlerin hepsinin alnından tutucudur) buyuruldu. Nereye kaçılabilir Zâriyât sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya koşunuz!) buyuruldu. Ondan, yine Ona kaçınız demekdir. Her ne olursa olsun, aslı temel olarak bilmeli, ondan çıkan dalları, ona bağlı bilmeli, asla sarılmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehrdir, şeker gibi de olsa!


Yüzellialtıncı Mektup

Bu mektûb, yine meyân şeyh Müzzemmile yazılmışdır. Ehlullahın sohbetinde bulunmasını dilemekdedir:

Kâdîzâde Câlendehr ile gönderdiğiniz mektûb Dehlide geldi. Elhamdülillah ki, fakîrlere karşı olan sevginiz çokdur. (Buhârî)de ve (Müslim)de bildirilen, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîfine göre, onlarla birlikdesiniz. Zemân bakımından, Receb ayı yaklaşdı ise de, fekat çok uzak görünüyor. Fârisî beyt tercemesi:

Dost ayrılığı, az olsa da, az değildir!
Gözde kıl parçası da olsa, çok görünür.

Hak sâhiblerinin haklarını yerine getirmek için yapmak istediğiniz şeyleri, hemen yapınız. Receb ayına kadar biz de burada kalacağız. Herşeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir. Herşey Onun huzûruna çıkacakdır. Ömrünüzün birkaç gününü dervîşlerle birlikde geçirmek için uğraşınız! Kehf sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Rablerine sabâh akşam düâ eden ve Ona kavuşmak istiyenlerle birlikde bulun ve sabr eyle! Onlardan başka bir yere bakma!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede, Hak teâlâ sevgili Peygamberine Allah adamları ile birlikde bulunmasını emr buyuruyor aleyhi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ ve minettehıyyâti eymenühâ . Büyüklerden biri buyurdu ki, (İlâhî! Dostlarını öyle yapdın ki, onları tanıyan seni buldu. Seni bulmadıkça, onları tanımadı). Allahü teâlâ, bizi ve sizi, bu yüksek ve şerefli insanları sevmekle rızklandırsın!

Dinle! Nemâz kılmıyanın hakkında Allah, ne demiş,
Çıksın yer ile gökümden, başka ma bûd, bulsun demiş.
Getirdi Kur ânı Resûl, etmedi ba zısı kabûl.
Bir vakt nemâzı kılmıyan, Cehennemde yansın demiş.


Yüzelliyedinci Mektup

Bu mektûb, hakîm Abdülvehhâba yazılmışdır. Allah adamlarının yanına giden kimsenin, kendini boş bulundurması lâzımdır. Böylece, dolu olarak döner. Herşeyden önce, i tikâdı düzeltmek lâzım olduğu bildirilmekdedir:

İki kerre buraya kadar yoruldunuz. İkisinde de çabuk kalkdınız. Sohbetin haklarından birkaçını yerine getirmeğe vakt olmadı. Müslimânların bir araya gelmesi, yâ istifâde etmek veyâ fâide vermek içindir. Bu ikisinden biri bulunmıyan topluluğun hiç kıymeti yokdur. Din büyüklerinin yanına boş olarak gelmelidir ki, dolmuş olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsânda bulunması için, boş olduğunu bildirmek lâzımdır. Böylece feyz, ihsân yolu açılır. Dolu gelmek, dahâ doldurarak dönmek iyi olmaz. Çok dolmak, doydukdan sonra, dahâ almak hastalıkdan başka birşey yapmaz. İhtiyâcsızlık, azgınlığa sebeb olur. Hâce Nakşibend kaddesallahü sirreh hazretleri buyurdu ki, (Önce hastanın yalvarması lâzımdır. Sonra, gönlü kırık olan, ona teveccüh eder). Görülüyor ki, teveccühe, ihsâna kavuşmak için, yalvarmak lâzımdır. Böyle olmakla berâber, ilm öğrenmekde olan bir tâlib gelip, size göndermek için mektûb isteyince, onun böyle gelmesini bir hak sayarak, bu hakkı ödemek lâzım olduğunu düşündüm. Geçmişdeki haklarınızı ve şimdiki hakkı karşılamak için, vakt ve hâle göre, birkaç kelime yazarak gönderiyorum. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bildirir. Herkesi doğru yola kavuşduran ancak Odur.

Ey mes ûd kardeşim! Bize ve size herşeyden önce lâzım olan, i tikâdı Kitâba ve sünnete uygun olarak düzeltmekdir. Doğru yolun âlimlerinin, Allahü teâlâ onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin! Kur ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak i tikâd etmek lâzımdır. Çünki, Kitâbdan ve sünnetden bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yokdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünki her bid at sâhibi, [türedi reformcular] ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarını ve bu iki kaynakdan çıkardıklarını söylemekdedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.

İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer ıyyeyi öğrenmekdir. Ya nî halâli, harâmı, farzı, vâcibi öğrenmekdir.

Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmakdır.

Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tesavvuf büyüklerine mahsûsdur kaddesallahü teâlâ esrârehüm .

İ tikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer ıyyeyi öğrenmenin hiç fâidesi olmaz. Bu ikisi birlikde düzelmedikce de, ibâdetlerin fâidesi olmaz. Bu üçü birlikde yapılmadıkca, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve temâmlayıcıları ile birlikde yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikde yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve temâmlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkca, geriye kalan herşey lüzûmsuzdur ve fâidesizdir. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya nî) denir. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimsenin müslimânlığının güzelliği, mâlâya nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın izinde yürüyenlere selâm olsun aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettehıyyât !


Yüzellisekizinci Mektup

Bu mektûb, şeyh Hamîd-i Bingâlîye yazılmışdır. Sâliklerin yaradılışlarına göre, yükseldikleri mertebeleri bildirmekdedir:


Sâliklerin yaradılışlarına göre, kemâl mertebeleri başka başka olur. Kemâl mertebelerinin dereceleri kemiyyet ya nî sayı bakımından veyâ keyfiyyet ya nî güzellik bakımından veyâ her iki bakımdan da, birbirinden ayrılırlar. Çok kimsenin kemâli, ya nî yüksekliği, (Tecellî-i sıfâtî) iledir. Başkalarının kemâli (Tecellî-i zâtî) iledir. Her iki tecellînin de çok çeşidleri vardır. Çeşidler birbirlerine benzemezler. Bu tecellîlere kavuşan kimseler arasında da çok başkalık vardır. Çok kimselerin kemâli kalbin selâmeti ve rûhun halâsı iledir. Başkalarının kemâli, bu ikisi ile birlikde, sırrın da şühûdü iledir. Bu üçüncü kemâl ise, bu üçü ile birlikde, hafînin hayreti iledir. Bir dördüncü kemâl dahâ vardır ki, bu dördü ile birlikde, ahfânın kavuşması iledir. Bunlar, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Bu mertebelerin herhangi birisinde kemâl hâsıl oldukdan sonra, yâ geriye inilir, yâhud, o makâmda kalınır. Geriye inenler, tekmîl ve irşâd makâmına kavuşur. Allahü teâlânın kullarını da vet için, onlara fâideli olmak için, Hakdan halka dönerler. İkinciler kendilerini gayb ederler. İnsanlardan uzak yaşarlar. Geçmişde ve gelecekde selâmetde olunuz!


Yüzellidokuzuncu Mektup


Bu mektûb, Şerefeddîn Hüseyn-i Bedahşîye yazılmışdır. Merhûm babası için sabr dilemekdedir:

Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına ya nî kalbe, rûha tatlı gelmekdedir. Çünki, beden ile rûh birbirinin zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmakdadır. Yaratılışda duygusuz olan, bu ikisinin ters olduğunu ve hâllerini, özelliklerini ayıramaz. Böyle kimseleri hesâba katmıyoruz. Bu sözlerimizi onlar için bildirmiyoruz. A râf sûresinin yüzyetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Onlar, hayvanlar gibidir. Dahâ da aşağıdırlar) buyuruldu.

Fârisî beyt tercemesi:

Kendinden haberi olmayan kimse,
Nerede kaldı başka şeyleri bile

Bir kimsenin rûhu alçalarak beden mertebesine yerleşse ve Âlem-i emri, âlem-i halkına bağlansa, bu ince bilgileri nasıl anlıyabilir Rûhu kendi makâmına çıkmadıkca ve Âlem-i emri, Âlem-i halkından ayrılmadıkca, bu ma rifetlerin güzelliğini nasıl görebilir Bu ni mete kavuşmak için, ecel-i müsemmâ gelmeden önce olan ölüme kavuşmak lâzımdır. Tarîkat büyükleri kaddesallahü teâlâ esrârehüm bu ölüme (Fenâ) adını vermişlerdir. Fârisî beyt tercemesi:

Toprak ol toprak ki, gül bitsin sende,
Toprakdan başka yok, kavuşan güle.

Ölüm gelmeden önce ölmeyen kimseyi dertli bilmelidir! Ona geçmiş olsun demelidir!

İyilikle tanınmış olan ve emr-i ma rûf ve nehy-i münker ibâdetini elden bırakmıyan kıymetli babanızın ölüm haberi müslimânları çok üzdü. Hepimiz, Allah için yaratıldık ve hepimiz Onun huzûruna çıkacağız. Siz oğlumuz sabr ederek, bizden önce gidenlere, sadaka ile ve düâ ile ve istigfâr ederek yardım etmeli, imdâdlarına yetişmelisiniz! Çünki, dirilerin yardımına ölülerin çok ihtiyâcı vardır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Ölü, suda boğulmak üzere olan biri gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşından gelecek olan bir düâyı hep beklemekdedir. Ona bir düâ gelince, dünyâya ve dünyâda olanların hepsine kavuşmakdan dahâ çok sevinir. Allahü teâlâ, yeryüzünde olanların düâları yardımı ile, kabrde olanlara dağlar gibi rahmet gönderir. Dirilerin ölülere olan hediyyesi, onlar için istigfâr etmekdir). Nasîhatların sonuncusu, hep zikr yapmak ve hep Allahü teâlâyı düşünmekdir. Çünki, elimizde bulunan zemân çok azdır. Bunu en lüzûmlu yerde kullanmak lâzımdır. Vesselâm.

Yüzatmışıncı Mektup


Bu mektûb, kölelerinin en aşağısı olan bu fakîre, ya nî [(Mektûbât)ın birinci cüz ünü toplamakla şereflenen] Yâr Muhammed Cedîd-i Bedahşî Talkânîye yazılmışdır. Tesavvuf büyüklerinin üç dürlü olduğu ve herbirinin hâlleri bildirilmekdedir:

Tesavvuf büyükleri kaddesallahü teâlâ esrârehüm üç dürlüdür:

Birincilere göre, âlem, ya nî bütün varlıklar, Allahü teâlânın yaratması ile dışarda vardır. Âlemde bulunan herşeyin özelliklerini de Allahü teâlâ yaratmışdır. İnsanları cism olarak bilirler, madde olarak bilirler. Bu cismi de, Allahü teâlâ yaratmışdır derler. Yokluk denizine öyle dalmışlardır ki, ne âlemden haberleri vardır, ne de kendilerinden haberleri vardır. Başkasının elbisesini giymiş kimseye benzerler. Bu elbisenin kendilerinin olmayıp başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri o kadar artar ki, elbiseyi, sâhibinde bilirler, kendilerini çıplak sanırlar. Böyle bir kimseyi (Sekr), şü ûrsuzluk hâlinden kurtarıp, (Sahv) şü ûrlu hâle getirirlerse, ya nî Fenâdan sonra Bekâ ile şereflendirirlerse, elbiseyi kendi üzerinde görür. Fekat, başkasının olduğunu iyi bilir. Çünki önceki Fenâ, şimdi bilgi ile birlikdedir. Elbiseye tutulması, bağlılığı hiç kalmamışdır. Bunun gibi, kendi üstünlüklerini, iyiliklerini, elbise gibi başkasının bilirler. Fekat, bu elbiseyi vehmde, hayâlde bilirler. Dışarda elbise yokdur. Kendilerini çıplak sanırlar. Böyle görüşleri, öyle çoğalır ki, vehmdeki elbiseyi de atarlar. Kendilerini çıplak bulurlar. Sekrden kurtulup sahva gelince, vehmdeki elbiseyi de yanlarında bulurlar. Fekat, birinci şahsın Fenâsı tâmdır. Bundan hâsıl olan Bekâsı da dahâ olgundur. Bunu, inşâallahü teâlâ dahâ sonra açıklayacağız. Bu büyükler, Ehl-i sünnet vel-cemâ at âlimlerinin rahmetullahi aleyhim ecma în Kitâbdan ve sünnetden çıkardıkları ve sözbirliği ile bildirdikleri îmân bilgilerinin hepsine, öylece inanırlar. Kelâm âlimleri ile bunların arasında hiçbir ayrılık yokdur. Kelâm âlimleri, bu bilgileri öğrenerek ve düşünerek bulmuşlar. Bunlar ise, keşf ile, zevk ile anlamışlardır. Bu büyükler, âlemin Allahü teâlâya hiçbir bakımdan benzerliği, bağlılığı yokdur derler. Nerede kaldı ki, Onun kendisidir veyâ parçasıdır demiş olsunlar. Allahü teâlâ, Mâlikdir, yaratıcıdır, insanlar ise, Onun kullarıdır ve mahlûklarıdır derler. Kendilerini hâl kaplayınca, bu bağlılığı bile unuturlar. Tâm fenâ ile şereflenirler. Tecelliyât-i zâtiyyeye kavuşurlar. Sonsuz tecellîlere mazhar olurlar.

Tesavvuf büyüklerinin ikincisi, âleme Hak teâlânın zılli, görüntüsü derler. Fekat bunlar da, âlemin dışarda mevcûd, var olduğuna inanırlar. Bu varlık, kendi varlıkları değildir. Bir görüntü gibi varlıkdır derler. Bu varlıklar, Allahü teâlânın varlığı ile dışarda mevcûddür derler. İnsan ile gölgesi gibidir. Bir insanın gücü yetse, kendi sıfatlarını, özelliklerini, meselâ bilgisini, gücünü, irâdesini, hattâ acı ve tatlı duymasını, kendi gölgesine de verebilse, meselâ o gölge ateşe rastlarsa acı duysa, aklı olan ve âdetlere uyan bir kimse, o gölgenin sâhibi acı duydu demez. Üçüncü kısm âlimlerinin böyle dediklerini aşağıda göreceğiz. Bunun gibi, insanların kötü işlerinin hiçbirine, Hak teâlânın işidir denilemez. Meselâ gölge, kendi isteği ile hareket etmiş olsa, gölgenin sâhibi olan kimse, hareket ediyor denilemez. O kimsenin gücü ile ve irâdesi ile hareket ediyor denilebilir. Böylece, mahlûkların işlerini Allahü teâlâ yaratmakdadır. Kötü şeyleri yaratmak, kötü değildir. Belki kötü şeyleri yapmak ve kesb etmek kötüdür.

Tesavvuf büyüklerinin üçüncüsü, vahdet-i vücûde inanırlar. Hâricde yalnız birşey vardır derler. Bu bir varlık, Hak teâlânın zâtıdır, kendisidir derler. Âlem hâricde yokdur. İlmde vardır derler. Varlıkdan hiçbir koku tatmamışdır derler. Bunlar da, âlemi Hak teâlânın zılli bilirler. Fekat, bu zıl olan, görüntü olan varlık his mertebesindedir. Doğrusu dışarda hiçbirşey yokdur derler. Hak teâlânın zâtında kendi sıfatları ve mahlûkların sıfatları vardır bilirler. Bu sıfatların yukardan aşağı azalma derecelerini, mertebelerini sayarlar. Her mertebede, o bir zâtı, o mertebeye uygun özelliklerde birlikde bilirler. Acıyı, tatlıyı duyan hep odur. Fekat vehmde, hisde var olan bu zıl, gölge gibi perdeler arkasında durmakdadır derler. Bunların sözlerinin akla ve islâmiyyete uymayan yerleri çokdur. Böyle yerlere cevâb vermek için çok sıkıntı çekerler. Bunlar da, kavuşmuş ve kavuşdukları derecelere göre yükselmişdir. Fekat bunların sözleri, müslimânların yoldan çıkmalarına sebeb olmakda, ilhâd ve zındıklığa sürüklemekdedir.

Birinciler en kâmil, çok tâm ve sakatsız ve Kitâba, sünnete uygundurlar. Sakatsızlıkları ve uygunlukları meydânda ise de, olgun ve temâm olmaları şöyledir ki, insanın varlığının birkaç mertebesi, çok latîf ve maddelikden çok uzak olup, başlangıca benzemekde, oraya tâm bağlılığı bulunmakdadır. İnsandaki, (Hafî) ve (Ahfâ) böyledir. Bunun için, birçokları, sırrın Fenâsına kavuşdukları hâlde, bu mertebeleri başlangıcdan ayıramamışlar. Böylece (Lâ ilâhe) derken, bunları yok bilememişler, bunları başlangıc ile karışdırmışlar, birleşdirmişler. Kendilerini Hak teâlâ sanmışlar, dışarda [ya nî ilmde ve vehmde değil, bunların dışında] yalnız Hak teâlâ vardır. Bizim hiç varlığımız yokdur demişler ise de, dışarda çeşidli eserler bulunduğundan, ilmde var olduklarını söylemişlerdir. Yine bundandır ki, (A yân) ya nî eşyâ, varlıkla yokluk arasında bir geçiddir demişlerdir. Mahlûkların varlıklarının mertebelerinden birkaçının başlangıcdan başka olmadığını görerek, varlıkları lâzımdır diyemedikleri için, varlıkla yokluk arasında geçid olduklarını söylemişlerdir. Böylece, mahlûklara vâciblikden birşey bulaşdırmışlardır. Bu şeylerin, mahlûkların olduğunu, fekat ismde ve görünüşde olsa bile, Vâcibe benzediklerini anlamamışlardır. Bu şeyleri başka bilselerdi ve mahlûkları Vâcibden tâm ayırsalardı, kendilerini Hak teâlâ olarak hiç görmezlerdi. Âlemi, Hak teâlâdan ayırırlardı. Varlığın bir olduğunu sanmazlardı. Bir kimseden eser bâkî kalmadıkca, kendinden eser kalmadığını bilse bile, kendini Hak bilmez. Bu da, onun kısa görüşlü olmasındandır.

İkinci âlimler, her ne kadar bu mertebeleri de başlangıcdan ayrı gördüler ve (Lâ ilâhe) derken yok bildiler. Fekat, aslın zıl ile olan bağlılığından dolayı, bunların varlıklarının artıklarından birşey, mevcûd kaldı. Çünki, zıllin asla bağlılığı vardır. Zıl ile aslın başkalığı görüşlerinden gayb oldu.

Birinci âlimler, Peygamberlerin sonuncusuna aleyhi ve aleyhim minessalevâti etemmühâ ve minettehıyyâti ekmelühâ çok bağlı oldukları için, mahlûkların bütün mertebelerini, Vâcibden ayırdılar. Bunların hepsini (Lâ ilâhe) derken yok etdiler. Mahlûkların Vâcib ile hiçbir bağlılığını görmediler. Ona hiçbir benzerlikleri yokdur dediler. Kendilerini, güçsüz, kuvvetsiz bir kul olmakdan başka bilmediler. Onu, kendi sâhibleri ve yaratıcıları olarak bildiler. Kendilerini sâhib sanmak veyâ Onun gölgesi sanmak, bunlara çok ağır gelmekdedir. Arabî mısra tercemesi:

Herşeyin sâhibine gelen ne, toprağa düşen ne

Bu büyükler, herşeyi Hak teâlânın mahlûkları bildikleri için severler. Herşey, gözlerine sevgili görünür. Mahlûkların kendileri gibi, işleri de, Allahü teâlânın mahlûku oldukları için, hepsine boyun eğer, beğenirler. Hiçbir işi beğenmemezlik etmezler. İslâmiyyetin beğenmediği şeyleri, islâmiyyete uydukları için beğenmezler. Tevhîd-i vücûdî sâhibleri, herşeyi, Hak teâlâya mazhar oldukları için, hattâ Ondan başka olmadıkları için, sevdikleri ve boyun bükdükleri gibi, bu büyükler, Hak teâlânın mahlûkları oldukları için sever ve teslîm olurlar. Fârisî mısra tercemesi:

Yolların nerden ayrıldıklarını iyi gör!

Sevgili az sevilse de, ondan başka olmıyan şeyin de, o kadar sevileceğini herkes bilir. Fekat, sevgilinin kullarını, yapdıklarını ve kölelerini sevebilmek için, sevgilinin çok sevilmiş olması lâzımdır. Bu büyüklerin vilâyet makâmlarının en sonu olan (Abdiyyet), ya nî kulluk makâmından tâm payları vardır. Bu seçilmişlerin hâllerinin doğru olduğunu gösteren en kuvvetli delîl, işâret, keşflerinin hepsinin Kitâba ve sünnete ve islâmiyyetin açıkca bildirdiği şeylere tâm uygun olmalarıdır. İslâmiyyetden kıl ucu kadar ayrılmamışlardır. Ey Allahımız! Muhammed aleyhisselâm hurmetine sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve selleme ve bâreke , bizleri, bu büyükleri sevenlerden ve onlara uyanlardan eyle!

Bu satırları yazan dervîş, önce tevhîd-i vücûdîye inanıyordum. Çocukluğumdan beri tevhîd bilgileri içindeydim. Buna inancım tâmdı. O zemân tevhîd hâllerim de yokdu. Tesavvuf yoluna girince, önce tevhîd yolu açıldı. Çok zemân, bu yolun makâmlarında dolaşdım. Bu makâmlara uygun çok bilgiler edindim. Tevhîd-i vücûdî sâhiblerine gelen hâller ve çözülemiyen bilgilerin hepsi, keşflerle ve akıp gelen bilgilerle çözüldüler. Çok zemân sonra, bu dervîşi başka bir nisbet, bağlılık kapladı. Bu nisbet kuvvetlenince, tevhîd bilgileri durdu. Fekat, o bilgileri yine beğeniyordum, inkâr etmiyordum. Böyle uzunca bir zemân geçdi. Sonunda, onları beğenmez, inanmaz oldum. Bu mertebenin çok aşağı olduğunu ve zıl makâmlarına yükselmek lâzım geldiğini gösterdiler. Fekat, bu inkârım elimde değildi. Bu makâmdan ayrılmak istemiyordum. Çünki tesavvuf büyüklerinin çoğu, bu makâmda bulunmakdadır. Zıl makâmına yükselince, kendimi, bütün âlemi, zıl, gölge gibi buldum. Yukarıda bildirilen, ikinci âlimler gibi oldum. Önceki makâmdan, buraya çıkardıklarını istemedim. Çünki, vahdet-i vücûdü dahâ yüksek biliyordum. O makâm, buna tâm uygundu. Büyük bir ni met ve merhamet olarak, (Zıl makâmı)ndan da yukarı götürdüler. Abdiyyet, kulluk makâmına ulaşdırdılar. Bu makâmın dahâ olgun olduğu göründü. Yüksekliği anlaşıldı. Önceki makâmlardan pişmân oldum. Tevbe etdim. Bu dervîşi, bu yollardan geçirmeselerdi ve birbirlerinden üstünlüklerini göstermeselerdi, bu makâma getirilmekle alçaldığımı zan edecekdim. Çünki önceleri, Tevhîd-i vücûdîden dahâ yüksek makâm yok sanıyordum. Doğruyu açığa çıkaran, Allahü teâlâdır. Doğru yolu gösteren yalnız Odur.

Bu fakîrin mektûblarında ve kitâblarında ve belki her sâlikin sözlerinde bulunan bilgilerin ve ma rifetlerin, başka başka olması, kavuşulan makâmların başka başka olmalarındandır. Her makâmın bilgileri, ma rifetleri başkadır. Her hâli bildiren söz başka olur. Görülüyor ki, bilgilerde başkalık, ayrılık yokdur. Ahkâm-ı şer ıyyenin zemânla değişdirilmiş olması gibidir. Bu sözleri, te assubla, inâd ile karşılamayınız! Sallallahü teâlâ alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ Âlihi ve sellem!

Bu konuyu yazdır

TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca