| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Cinler Hakkındaki Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 01:52 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Cinler Hakkındaki Bilgiler
Ateşin alev kısmından yaratılan, her şekle girebilen, Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmin Zâriyât sûresi 56. âyetinde: "İnsanları ve cinleri ancak beni bilip ibâdet etmeleri için yarattım" buyurarak varlığından haber verdiği mahlûklardır.
Arabça'da; cin, cinnet, cenan ve cenin gibi C ve N harflerinden meydana gelen kelimeler örtülü anlamına gelmektedir. Cennet denilen yer; meyveler, çiçekler ve kokular ile örtülü olduğundan bu ismi almıştır. Delilere mecnûn denilmesi de aklının örtülü olduğu içindir. Geceye "Cünn-i leyl" denir. Çünkü karanlık, gün ışığını örtmüştür. Cin denilen mahlûklar da gözümüzden örtülü olduğu için cin denilmiştir. Cin kelimesi cinnî kelimesinin cem'idir (çoğuludur). Cin; cinnîler demektir. Peri, Farsça'da cin demektir.
Mahlûklar, yâni yaratıklar, görülen ve görülmeyen diye iki kısımdır. Ayrıca mekânsız, madde olmayan varlıklar da bulunmaktadır. Bugünkü fen bilgilerine göre bütün mahlûklar yüzbeş elementten meydana gelmişlerdir. Böylece, bütün mahlûklar elementlerden yapılmış olup, enerji (kudret) taşırlar. Normal fizik şartlarında katı ve sıvı hâlinde bulunan varklıklar ve renkli gazlar görüldüğü için, bunlardan yapılmış cisimler görünür. Meselâ insanda katı maddeler ve su çok bulunduğundan insan görünüyor. Ot ve hayvanlar da aynı şekildedir. Cinnîler, havadan ve ateşten meydana gelmiştir. Ateşin alev kısmı görünmez. İçindeki katı zerreler sıcakta ışıklandığı için parlak görünür. Cinnin görünmemesi bu yüzdendir.
Alev iki kısımdır: Biri zulmânî (görünmeyen); diğeri ise nûranîdir (bu da görünmez). Birincisinden cin, ikincisinden de melekler yaratılmıştır. İnsanlar toprak maddelerinden yaratıldığı hâlde, Allahü teâlâ bu maddeleri organik ve organize hâle, et ve kemiğe çevirdiği gibi, meleklerde ve cinde alev şekli değişerek onlara mahsus latîf, her şekle dönebilen bir hâle gelmiştir.
Melekler nûrânî cisimler olup, çeşitli şekillere girebilirler. Melek ile cin, yaratılış bakımından birbirine yakındır. Meleklerin cinlere yakınlığı, insanın hayvanlara olan yakınlığı gibidir. İnsanların üstün olanları, meleklerden kıymetli; cin de hayvanlardan kıymetlidir. Melekler muhteremdir, kıymetlidir. Cin hakîrdir, kıymetsizdir. Yaratılışta; meleklerde nûr, cinlerde ise alev kısmı fazladır. İslâm âlimlerinin çoğu meleklere cisim demişlerdir; doğrusu da böyledir.
Cinlerin varlığı:
İslâm âlimleri söz birliğiyle bildirdiler ki, cinlerin varlığına inanmıyan îmânsız olur. Çünkü, cinlerin varlığını bildiren birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler vardır. Hakkında kesin nass (delil) bulunan bir hükmü inkâr etmek küfürdür. Eski felsefecilerin bir kısmı, Kaderiyye (yâni Mûtezile) fırkasının çoğu ile, hiçbir dinde olmıyanlar, cin ve şeytanlara inanmadı. Cin; zekî, dâhi insan, şeytanlar da kötü kimseler demektir dediler. Din kitaplarını okumayan ve İslâm âlimlerinin sözlerini bilmeyen elbette inanmaz. Fakat Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirildiği ve İslâm büyüklerinin kitapları ortada olduğu hâlde, Kur'ân-ı kerîme uyduklarını söyleyen Kaderiyye fırkasının cinne inanmaması şaşılacak şeydir. Hâlbuki cinnin var olması akla uymayan, yâni aklın kabûl etmeyeceği birşey değildir; çünkü her şey Allahü teâlânın kudreti dâiresindedir. Bugün fen adamları, akıl ve din sâhipleri, aklın imkânsız demediği şeyleri red etmeyip, kabûl ediyorlar. Kur'ân-ı kerîmde bildirilen şeylere kelimenin açık ve meşhûr mânâlarını vermek lâzımdır.
Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî (rahmetullahi aleyh) cinnin var olduğuna şu âyet-i kerîmeleri delil gösteriyor:
1- Zâriyât sûresinin 56. âyetinde meâlen; "İnsanları ve cinleri ancak, beni bilip, ibâdet etmeleri için yarattım" buyuruluyor.
2- Er-Rahmân sûresi 74. âyetinde meâlen; "Onlara (hûrîlere) kocalarından önce ne insan dokunmuştur ne de cin" buyurulmak sûretiyle cinlerin Cennet’e gireceği bildiriliyor.
3- Er-Rahmân sûresinin 31. âyetinde meâlen; "Yakında sizi hesâba çekeceğiz. Ey insanlar ve cinler" buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmedeki "Sekalân" insanlar ve cinler demektir. Resûl-i sekaleyn, müftîyüssekaleyn, gavsüssekaleyn, yâni insanların ve cinnin peygamberi, müftîsi, velîsi gibi isimler de cinnin varlığını bildirmektedir.
Kur'ân-ı kerîmde cinlerin var olduğunu haber veren başka âyet-i kerîmeler de vardır. "(Hesâb gününde) ey cin ve insan cemâati (denecek)! İçinizden size âyetlerimi nakleden, bugünün gelip çatacağını inzâr ile haber veren peygamberler gelmedi mi?" (En'âm sûresi: 130)
"Cân'ı (cinlerin babasını da) daha evvel şiddetli ateşten (şu'âlardan) yarattık..." (Hicr sûresi: 27)
"Allahü teâlâ insan ve cinlerin hepsini bir araya topladığı günde cinlere şöyle denilecek: "Ey cin cemâati! İnsanlardan bir çoğunu aldatarak kendinize bağladınız." (En'âm sûresi: 128)
"Ey cinler ve insanlar topluluğu! Gücünüz yeterse göklerin ve yerin etrâfından çıkıp gidin. (Kaçarak ölümden kurtulun.) Çıkıp kurtulamazsınız. Ancak bir kuvvetle, (fakat bu kuvvet nerede? Buna gücünüz yetmez)" (Rahmân sûresi: 33)
"(Semâ yarıldığı zaman herkes sîmâsından tanınacağı için) o gün ne insana ne cinne günahı sorulmayacak. (Suâl mahşerde olacak) (Rahmân sûresi: 39)
"... Andolsun ki Cehennem’i tamâmen insanlardan ve cinlerden dolduracağım." (Hûd sûresi: 119)
"Cinlerin babasını da dumansız bir ateşten yarattı." (Rahmân sûresi: 15)
"Hatırla ki, cinlerden (on kişiye yakın) bir grubu Kur'ân dinlemek üzere sana yollamıştık. Vaktâ ki Kur'ân'ın huzûruna vardılar. (Birbirlerine); "Susun, dinleyin" dediler. Sonra (Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından okunan Kur'ân) bitirildiği zaman da (cinler, Peygamber'e ve Kur'ân'a îmân getirerek) döndüler. (Hem îmâna dâvet, hem de îmân getirmiyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler. Şöyle dediler: "Ey kavmimiz! Hakîkaten bizler (Peygamber tarafından okunan) bir kitap dinledik ki, Mûsâ'dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri (semavî kitapları) tasdik eden, Hakk'a ve hakîkat yoluna ulaştırmaktadır. Ey kavmimiz! Allah'ın dâvetçisine icâbet edin. O'na îmân edin ki (Rabbiniz) bâzı günahlarınızı bağışlasın. Sizi acıklı bir azâbdan korusun." (Ahkâf sûresi: 29, 30, 31)
Kul-e'üzü ve Cin sûreleri de, cinnin varlığını açıkça haber vermektedir.
Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî sahîh hadîs-i şerîf kitaplarında, Alkame'den (radıyallahü anh) rivâyet edilir ki: "Ben ibn-i Mes'ûd'a (radıyallahü anh) sordum ve dedim ki; "Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) cinlerin geldiği gece, sizlerden birisi O'nun yanında bulundu mu? O da dedi ki: "Bizden kimse O'nun yanında bulunmadı. Ancak Mekke'de bir gece biz Peygamberimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) beraberdik. Bir ara O’nu kaybettik. Kendisini vâdilerde ve tepelerde aradık. O gece çok kötü bir şekilde uyuduk. Sabah olunca gördük ki O, Hira tarafından geliyordu. Kendisine dedik ki: "Yâ Resûlallah sizi kaybettik, aradık ve bulamadık. Bunun için çok kötü bir gece geçirdik." O zaman Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bana cinlerden bir da'vetçi geldi. Onunla beraber gittim ve kendilerine Kur'ân okudum." İbn-i Mes'ûd (radıyallahü anh) dedi ki: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizi aldı ve götürdü. Onların izlerini ve ateşlerinin eserini gösterdi."
Yukarıda bildirilen kesin ve sarih deliller cinnin varlığını bildirmektedir. Cinnîn varlığı dînin açıkça bildirdiği birşey olduğundan, inanmayan müslümanlıkdan çıkar ve hiçbir ibâdeti kabûl olmaz.
Bâzı kimselerin, cinnîleri hayâl (illüzyon) sanarak yok demeleri kıymetsizdir. Korkudan göz önünde hâsıl olan hayâller elbette yoktur. Bu hayâlleri cin sanmak da cinden haberi olmamak demektir. Bir şeye yok diyebilmek için o şeyi tanımak, kavramak lâzımdır. Tanımadan "yok" demek akılsızlıktır. Bu gibilere ilim adamı demek de doğru değildir. Bütün peygamberlerin haber verdiği ve hele Peygamberlerin en üstününün (sallallahü aleyhi ve sellem) çeşitli zamanlarda bildirdiği bir bilgiye, akla, tecrübeye dayanmadan zan yolu ile çala kalem yok demek, ilim adamına aslâ yakışmaz. Cinne, meleklere, Cennet’e, Cehennem’e hattâ Allahü teâlâya inanmayanların biricik sözleri; "Kim gitmiş, kim görmüş, var olsalardı görürdük. Görülmeyen şeye inanmak aptallık olur" demeleridir. Onlar, gözün akla değil, aklın göze dayanarak hükme varmasını arzu ediyorlar. Hâlbuki akıl, duygu organları üstünde bir kuvvettir ve his edilen şeylerin doğrusunu, yanlışını ayıran bir hâkimdir. İnsanlar göze tâbi olsaydı ve insanlık şerefi, göz kuvvetiyle ölçülseydi; kedi, köpek ve farenin insandan daha şerefli, daha kıymetli olması lâzım gelirdi. Çünkü bu hayvanlar insanlardan fazla olarak karanlıkda da görürler. Bu durumda göremediğine inanmak istemiyen kimse, insanlığı, hayvanlardan aşağı düşürmektedir. Neticede his organları, aklın uşakları, âletleridir ve asıl kumandan ise hâkim olan akıldır. Akıl görülemiyen duyulamıyan şeyleri red etmediği gibi, yokluğu isbat edilemiyen ve anlaşılamıyan şeylere de kesinlikle yok demez. Bunlara yok demek akla uygun bir söz olmaz. İnanmıyan araştırıcıların pek çoğu ilmin gereği olarak, birçok mes'elelerde dâimâ ihtimâli gözetirler ve işin aksini düşünürler.
Cinlerin yaratılışı:
İnsanlar ilk olarak topraktan yaratıldığı gibi cin de ateşin mâric denilen alev kısmından yaratıldı. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Hicr sûresi 27. âyetinde meâlen; "Âdem'den önce cinlerin babası Cân'ı ateşten yarattık" ve Rahmân sûresi 15. âyetinde de meâlen; "Cinleri (cinlerin babasını) de yalın bir ateşten yarattı" buyurmak sûretiyle, cinlerin Âdem aleyhisselâmdan önce ateşten yaratıldığını bildirmektedir. Cinlerin babasına Dûmâs yâhut Târnûs da denilirdi. Dehhâk (rahmetullahi aleyh) İbn-i Abbâs'dan (radıyallahü anh) naklederek şöyle bildiriyor: "Allahü teâlâ Âdem aleyhisselâmdan evvel yeryüzünde cinlerin babası olan Cân'ı ve evlâdını yarattı.
Ebû Ravk, İkrime'den o da, İbn-i Abbâs'dan (radıyallahü anh) rivâyet etti ki: Allahü teâlâ cinlerin babasını yaratınca, ona; "Benden iste bakalım" buyurdu. O da; "Biz, görelim, lâkin görünmeyelim. Ölünce toprak altında kaybolalım. Yaşlı olanımız gençleşsin" diye dilekte bulundu. Allahü teâlâ da dileğini kabûl buyurdu. Hakîkaten onlar görürler, fakat görünmezler. Öldüklerinde toprak içinde kaybolurlar ve yaşlıları bir sabî (çocuk) hâline gelinceye kadar ölmez.
Allahü teâlâ cinleri yarattı ve onlara yeryüzünü îmâr etme işini verdi. Uzun müddet ibâdet ettiler. Zamanla çoğaldılar. Allahü teâlâ bunlara bir din gönderdi. Tâat ve ibâdete çağırdı. Muhyiddîn-i Arabî'nin (rahmetullahi aleyh) bildirdiğine göre dörtbinyirmi yıl geçtikten sonra inâd ve isyâna başladılar. Allahü teâlâya karşı gelerek, kan döktüler, cinayet işlediler. Kibirlenip, ibâdeti bıraktılar. Güçsüz olanlar ibâdet ve tâate devam ediyorlardı. Büyükleri çeşitli cezâlarla helâk edildi. Allahü teâlâ onlar üzerine dünyâ semâsında bulunan meleklerden bir ordu gönderdi. Yeryüzüne inen melekler onların çoğunu öldürdüler; geride kalanlar adalarda, harâbelerde saklandılar. Bulûğa erişmemiş olanları esir aldılar. Onlardan birisi Azâzil (İblis) idi. İblis Cennet’te uzun müddet Allahü teâlâya ibâdet etti ve meleklere va'z ve nasîhatte bulundu. Bir zaman sonra, yeryüzünde vaktiyle helâk olan kavimden geride kalanlar çoğaldılar ve yeryüzünü doldurdular. Ancak Allahü teâlâya nasıl ibâdet edileceğini bilmezlerdi. Azâzil (İblis) bunları hak yoluna çağırmak için Allahü teâlâdan izin istedi. Allahü teâlâ kabûl buyurup, bir kısım melekler ile beraber yeryüzüne gönderdi. O kavmi hak yola dâvet ettilerse de çok az kimse itâat etti.
Azâzil, Allahü teâlâdan izin alıp meleklerle beraber o kavmin üzerine yürüdü. Çoğunu öldürdü. Geri kalanı etrâfa dağıldılar. Azâzil yeryüzünü bunlardan temizleyince, Allahü teâlâ yeryüzünün idâresini ona verdi. Yeryüzünde, yeryüzü semâsında ve Cennet’teki melekler arasında Allahü teâlâya uzun müddet ibâdet eden Azâzil, Âdem aleyhisselâmın yaratılmasından sonra, kibir ve gurura kapılıp ona secde etmediği için, Allahü teâlânın rahmetinden ve Cennet’ten koğuldu. Şeytan adını alıp Allahü teâlânın ebedî düşmanı oldu.
Cinlerin husûsiyetleri (özellikleri):
1- Cinler ateşin alev kısmından yaratılmışlardır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Cinde hava, şeytanda ateş fazladır. Allahü teâlâ Rahmân sûresi 15. âyetinde meâlen; "Cinleri (cinlerin babasını) de yalın bir ateşten yarattı." buyurmak sûretiyle bu husûsu bildirmektedir.
2- Cinlerin de erkeği ve dişisi olup, evlenirler ve çoğalırlar. İnsanların çoğalmaları meni ile olduğu gibi, cinlerin çoğalması da gaz (hava) iledir. Yâni erkekden dişiye bir gaz geçerek bundan yavru hâsıl olur. Nâdir olmakla birlikte insanların cinlerle evlendiği gerçektir. İnsan ile cinnin evlenmesi hayâl iledir. Hakîkî evlenmek olmaz. Fakat âlimlerden çoğu hakîkî evlenmenin olduğunu, gusl abdesti lâzım geldiğini hattâ Belkıs'ın insan ile cin arasında hâsıl olduğunu, cinnin insan şekline girip evlendiğini söylemişlerdir.
Seyyid Ömer (rahmetullahi aleyh) diyor ki: "Bana bir cin kızı geldi. Benimle evlenmek istedi. Şemseddîn Hanefî'den sordum: "Hanefî mezhebinde câiz değildir" dedi. Böyle söyledim. Beni aldı, yer altına evlerine götürdü. Büyüklerine söyledi. Büyükleri; "Seyyid Şemseddîn'in cevâbı başımızın üstündedir. Fakat cinnin insan ile evlenmesi Şafiî mezhebinde câizdir. Biz Hanefî değiliz. Şâfiîyiz" dediler.
İnsanın cin ile evlenmesinin câiz olduğu, cinnin insan kadınına tearruzunda gusl abdestinin lüzumu, cin ile insan arasında hâsıl olan çocuğun nasıl olacağını (Belkıs gibi) bildiren âlimlerimizin çeşitli yazıları vardır.
3- Cinlerin yemeleri, içmeleri ve evleri vardır.
Sahîh-i Buhârî ve Müslim'de bildirildi ki: "Cinler, Resûlullah'dan (sallallahü aleyhi ve sellem) yemek istediler. "Üzerine Allah'ın ismi zikr edilmiş her kemik ve her a'lâf artığı (tezek) sizin yemeğinizdir." buyurdu. İbn-i Selâm bu hadîs-i şerîfin tefsîrinde şu husûsu ilâve etti: "A'lâf artığı onlar için yemyeşil bir ot oluverir."
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sebepten kemik ve tezekle istincâ edilmesini yasak etmiştir.
Câbir bin Abdullah'dan (radıyallahü anh) rivâyet edildi ki: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte yürüyorduk. Bir yılan gelip yanında durdu. Ağzını açarak yaklaştı. Sanki ona birşey fısıldıyordu. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Evet" buyurdu ve yılan ayrılıp gitti. Bu husûsta Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) suâl edince, buyurdular ki: "O, cinlerden bir kimsedir, bana şöyle dedi: "Ümmetine emr et de tezek ve kemikle taharetlenmesinler. Çünkü Allahü teâlâ, bunları bize azık kıldı."
4- Cinler de doğar, büyür ve ölürler: Cinler mükellef olurlar. Çünkü, Kur'ân-ı kerîmde Zâriyât sûresi 56. âyetinde meâlen; "İnsanları ve cinleri ancak beni bilip itâat ve ibâdet etmeleri için yarattım." buyurulmakta ve onların dînî hükümlerle mükellef oldukları bildirilmektedir.
Kurtubî, tezkiresinde buyuruyor ki: "Cinnîn ölümü, yerde gâib olmaktır. İhtiyârları gençleşmeyince ölmez, ölecekleri zaman da çocukluk hâline döner ve yerde gâib olurlar."
5- Cinler; insan, hayvan, yılan, akrep, deve, sığır kılığına bürünüp çeşitli şekiller alırlar. Hattâ katır ve merkep şekline girdikleri, kuş sûretine bürünüp havada uçtukları görülmüştür. İnsan sûretine de girerler.
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri buyurdu ki: "Bir zamanlar evime, cinlerden biri gelmeye başladı. Bu cin bana doğru gelirken, vücûdumun bütün kılları diken diken olurdu. O anda Allahü teâlânın ismini söylemeye başlardım. Cenâb-ı Hakk'ın ismini duyan cin, derhâl benden uzaklaşırdı. Hiç bir zaman ondan ne çekindim, ne de korktum. Aksine, gece yolumu kestiği zaman, ona selâm vererek geçip giderdim. İnsanın tabîatı cinden nefret ettiği hâlde, her gün onları göre göre nefret etmez hâle geldim.
Kıtlık olduğu günlerde, cinlerden bir grup evime yerleşmişti. Onlara dedim ki: "Bu gösterdiğim ekmeklerden güzelce yiyiniz. Hiçbir müslümana sakın zarar vermeyiniz." Onların da bana; "Baş üstüne, emirlerinizi dinleyip itâat edeceğimize söz veriyoruz" dediklerini duyar idim. Cinlerden biri keçi kılığına girip, geceleri bizim odaya girer, lâmbayı söndürür ve gürültü çıkarırdı. Bu hâlden evdekiler korkuya düştüler. Çocukların korkmaması için, bir gece sedirin altına saklanarak cinnin gelmesini bekledim. Tam önümden geçerken, elimle bir ayağını yakaladım. Bağırmaya ve yardım istemeye başladı. Bunun üzerine ona; "Ey keçi kılığına girmiş olan cin! Bir daha evime girip çocuklarımı korkutmaya devam edecek misin, etmeyecek misin?" dedim. Tevbe ederek, bir daha gelmeyeceğine söz verdi. Buna rağmen ayağını bırakmıyordum. Ayağı elimde inceldi, inceldi bir kıl inceliğini aldıktan sonra avucumdan çekilip gitti. Bu hâdiseden sonra o cin, evime bir daha gelmedi.
İnsan, cinni ve şeytanları uyanık iken ve rüyâda görebilir. Çünkü onlar, her şekle girebilir. Çok güzel sûretlere girerler. İhtilâma sebep olurlar. Her ne şekilde olursa olsun, cinni gören kimse hep ona bakarsa, cin, şeklini değiştirmez ve gözden kaçmaz. Ona sorup cevap alınabilir. Bir an başka tarafa bakılırsa hemen asıl şekline girip gayb olur ve kendi şekliyle görünmez.
Ali Havvâs buyurdu ki: "Allahü teâlâ kullarından birisine cinleri göstermeyi murâd edince, o kimsenin gözünden perdeyi kaldırır. O kimse cinleri görür. Allahü teâlâ bâzan, cine, bize görünmesini emreder. Onları baş gözü ile görürüz. Cinler bâzan kendi sûretlerinde, bâzan beşer (insan) sûretinde bâzan da başka sûretlerde olurlar. Cinler, melekler gibi istedikleri şekle girebilirler."
İnsanın cin ile tanışması, arkadaş olması kıymetli birşey değildir. Zararlıdır, fâsık insanla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan kimse fayda görmemiştir. Onlarla tanışanlar kibirli olur. Cinlerin din bilgileri azdır. Kibirli olduklarından birbirleri ile hep mücâdele, muhârebe ederler.
6- Cinlerin mü'min olanları ve kâfir olanları vardır. İbâdet ederler, sadaka verirler, iyi işlerine sevâb verilir. Mü'min olanları Cennet’e girecek ve Allahü teâlânın cemâlini göreceklerdir. Kâfir olanları Cehennem’e gidecektir. Cehennemlik olanları, zemherîr denilen soğuk Cehennem’de azâb göreceklerdir.
7- Cinler en çok hamamlar, otluklar, mezbelelik gibi yerlerde bulunurlar.
8- Cinden geçmiş, olmuş şeyleri sorup öğrenmek câizdir. Gelecekte olacak şeyleri sormak câiz değildir. Geçmiş şeyleri görüp, işitip bilirler.
9- Cinler insanoğlunun âlimlerine suâl sorup fetvâ alırlar. İnsanlara nasîhat edip, şiirler söylerler, insanlara hastalık tedâvisi ve ilâç öğretirler. İnsanlardan korkarlar ve itâat ederler.
Rivayet edilir ki, fakîh Muhammed Hermel el-Fahri isminde bir zât, Ebû Muhammed el-Himyerî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi ve onun derslerine devam etmeye başladı. Bu fakîh de yüksek âlimlerden idi. Birbirlerinden ilim öğrenmeye, birbirlerinin ilimlerinden istifâde etmeye başladılar. Bir ara, fakîh İbn-i Hermel, beyân ilmi okumak istediğini bildirdi. Ebû Muhammed Himyerî de kabûl etti. İbn-i Hermel'e beyân dersi okutmaya başladı. Birgün ders esnâsında, başını yukarıya kaldırdığında, bir yılanın başını uzatmış dersi dinlemekte olduğunu gördü. Ders bittikten sonra, İbn-i Hermel'e bu gördüğü hâli bildirdi ve; "Bu gördüğün cin tâifesinden fıkıh âlimi bir kimsedir. Bizden "Tenbih" ve "Mühezzeb" kitaplarını okuyor. Senin okuduğun beyân derslerini de dinlemek istiyor" buyurdu. İbn-i Hermel ise, kendisinden ders okuduğu zâtın cinlere de ders vermekte olduğunu anlayıp, ona olan muhabbet ve bağlılığı daha çok arttı.
Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûr olan Ebüssu'ûd Efendi, Osmanlı Devleti'nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Eyyûb Sultân'da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defâsında cinler kendisinden fetvâ sormak üzere gelmişlerdi. İçlerinden bâzısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye "Yazılı Medrese" ismi verilmiştir. Bu yazılar, yüzyıllarca muhâfaza edildikten sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
10- Cinnîlerin sayısı insanların on katından fazladır. Şeytanların sayısı bu ikisinin on katından fazladır. Meleklerin sayısı da, bu üçünün sayısının on katından daha çoktur. Her insanın yanında kâfir bir cinnî vardır. Fakat melekler insanları bunların kötülük yapmalarından korur.
11- Cinler üç sınıftır. Birinci sınıfı rüzgâr ve hava gibidir. Bir kısmı yerdeki böcek ve hayvancıklar gibidir. Bir kısmı da emirlerle ibâdetle vazifelidir. Bunlara hesâb ve azâb vardır.
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve cinler:
Cinler çeşitli zamanlarda sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma gelip Kur'ân-ı kerîm dinlemiş, çeşitli konularda suâller sormuş ve nasîhat dinlemişlerdir ve yine aynı şekilde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyâyı teşrîflerini haber vermişlerdir.
Ebû Bekr el-Kureşî anlatıyor: Bâzı hadîs âlimleri, Ömer bin Abdurrahmân bin Avf'dan naklen rivâyet ettiler: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu zaman, Ebû Kubeys ile el-Hacûn dağında bulunan cinler şöyle dediler: "Yemîn ederim ki, insanlardan hiçbir anne O'nun gibisini doğurmamıştır. İnsanların en hayırlısı Ahmed doğmuştur. Onun babası çok şerefli bir babadır."
İslâm âlimleri söz birliği ile bildirdiler ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hem insanların hem cinlerin peygamberidir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Cin sûresinde, cinlerin Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur'ân-ı kerîm dinlediklerini ve O'na îmân ettiklerini haber vermiştir.
İbn-i İshâk rivâyet eder: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) İslâmiyete dâvet için Tâif’e gitmişti. Sakif kabîlesinden ümîdini kesince, Tâif'den döndü. Mekke yolundaki bir hurmalıkta gecenin karanlığında kalkıp namaz kılmaya başladı. O anda cinlerden bir topluluk gelip okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinlediler. Onlar Yemen’de bulunan Nusaybin cinlerinden yedi kimse idi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazı bitirince îmân ettiler. Kavimlerine anlatmak ve onları doğru yola çağırmak için ayrıldılar. Kavimlerine duyduklarını tebliğ ettiler.
Bu husûsu Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin Ahkâf sûresi 29. âyetinde meâlen şöyle haber veriyor ve; "Hatırla o zamanı ki, cinlerden bir tâifeyi Kur'ân dinlemeleri için sana doğru çevirmiştik." buyuruyor.
Sahîh-i Müslim ve Buhârî'de Abdullah bin Abbâs'dan (radıyallahü anh) rivâyet edilir: "Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbından bir topluluk ile Ukaz panayırına gidiyordu. O târihte cinler semâdan haber almaktan men edilmiş, (haber almağa çıktıkça) üzerlerine şühüb (ateş parçaları) atılmağa başlanmış bulunuyordu. (Semâya doğru çıkıp koğulan) cinler, kavimlerine döndüklerinde, kendilerine; "Ne oluyorsunuz, neden hiçbir haber getirmiyorsunuz" dediler. Onlar da. "Ne yapalım. Semâdan haber almaktan men edildik. Üzerimize şühüb (ateş parçaları) atıldı" dediler. Bunun üzerine onlara: "Sizin haber almanıza mâni olan yeni bir hâdise vardır. Haydi doğuya ve batıya yayılın. Sizin haber almanıza mâni olan bu yeni şey ne imiş öğreniniz" denildi. Bunun üzerine Tihâme'ye doğru gitmekte olan cinlerden bir topluluk Ukaz yolunda Nahle denilen vadide Eshâbına sabah namazı kıldıran Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçtiler. Kur'ân okunduğunu duyunca dönüp dinlemeye başladılar. "Demek ki gökten haber sızdırmamıza engel olan buymuş" dediler; kavimlerine gidip durumu bildirdiler ve Cin sûresi 1. ve 2. âyetinde meâlen buyurulan; "Ey kavmimiz! Biz çok hoş Kur'ân-ı kerîm dinledik. Hidâyete erdiriyor. Biz de ona îmân ettik. Bundan böyle Rabbimize aslâ şirk koşmıyacagız." dediler. Allahü teâlâ Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kul ûhiye" diye başlayan Cin sûresini inzal buyurup, güzel ve mufassal bilgi verdi."
İbn-i Ebi'd-Dünyâ naklediyor: "Ebû İshak'ın anlattığına göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Eshâbından bir kısım insanlarla yolculuğa çıkmışlardı. Yolda giderlerken iki yılan çarpıştılar. Biri diğerini öldürdü. Ölen yılanın kokusu ve güzelliği dikkatleri çekti. Eshâb-ı kirâmdan birisi kalkıp onu bir hırkaya sararak defnetti. Bir de ne görsünler. Bir topluluk kendilerine; "Esselâmü aleyküm. Siz şu anda Ömer isminde birini defnettiniz. Müslüman cinlerle kâfir cinler arasında savaş çıktı. Şu anda defnettiğiniz müslüman öldürüldü. O. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda müslüman olan cinlerdendir" diye seslendi.
Cin hey'eti, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kere de Medîne-i münevverede iken gelmiştir. O toplantıda Zübeyr bin Avvâm da bulunmuş idi. Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) şöyle naklediyor: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi mescidinde sabah namazını kıldırdı. Namazdan sonra; "Bu gece hanginiz benimle cin hey'etinin yanına gidecek?" diye sordu. Hiç kimse bir şey söylemedi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözünü üç defâ tekrarladı. Sonra yanıma yaklaşıp elimden tuttu. Beraber yürümeye başladık. O kadar yürüdük ki Medîne-i münevverenin dağları, tepeleri arkamızda kaldı. Nihâyet açık bir yere indik. Gayet uzun boylu beyaz elbiseler giyinmiş kimseleri gördüm. Onları görünce korkudan titremeye başladım. Onlara yaklaşınca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağının baş parmağıyla bir dâire çizip; "Bunun ortasında otur" buyurdu. Oturunca içimde hiçbir korku ve şüphe kalmadı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arasına girip Kur'ân-ı kerîm okudu. Cinler sabah oluncaya kadar orada kaldılar. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma gelip; "Haydi bana yetiş" buyurdu. Beraberce biraz yürüdükten sonra bana; "Nasıl, onların bulunduğu yerde birşey görebiliyor musun?" buyurdu.
"Evet gâyet kalabalık bir topluluk görüyorum" dedim. Bunun üzerine mübârek başını yere eğip biraz kemik ve tezek toplayıp onlara attı ve buyurdu ki: "İşte bunlar Nusaybin cinlerinden bir hey'et idi. Bana gelip Kur’ân-ı kerîm dinlediler ve benden azık istediler. Ben de onlara azık olarak bütün kemikleri ve tezekleri tahsis ettim."
Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) nakledilen bir hadîs-i şerîfde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Cinlerden bir ifrit (îmânsız olan cin) dün gece benim namazıma mâni olmak için geldi. Allahü teâlânın verdiği güçle onu kendimden uzaktaştırdım. Sabahleyin hepiniz göresiniz diye mescidin direklerinden birisine bağlamak istedim. Fakat kardeşim Süleymân'ın; "Rabbim beni bağışla, bana öyle bir hâkimiyet ver ki, benden sonra hiç kimse ona lâyık olmasın" duâsını hatırladım da onu perişân bir hâlde salıverdim." buyurdu.
Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Resûl-üs-sekaleyn'dir. Yâni insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Gerek Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede gerekse bu ikisi hâricindeki yerlerde cinlerle görüşüp konuşmuş, cinler O'ndan Kur'ân-ı kerîm dinlemiş ve O'na îmân etmişlerdir. Cinlerin aralarındaki ihtilâflarını çözmüştür.
Cinler ve insanlar:
Cinler, insanlardan birçok kimselerle değişik sûretlerde karşılaşıp konuşmuşlar; va'z, nasîhat ve tavsiyelerde bulundukları gibi onlardan fetvâ ve nasîhat dinlemişlerdir.
İbn-i Ebî'd-Dünyâ naklediyor: Hadîs âlimlerinden bâzıları Sevde bin el-Esved'den, o da Ebû Halîfe el-Abdi'den nakletti: Ebû Halîfe dedi ki: "Küçük bir oğlum vardı. O vefât edince çok üzüldüm. Üzüntü ve kederimden gözüme uyku girmez olmuştu. Bir defâsında yatağıma uzanmış oğlumu düşünüyordum. Evin bir köşesinden; "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ey Ebû Halîfe!" diye bir ses işittim. Çok korktum. "Ve aleyküm selâm" diye cevap verdim. Sonra Âl-i İmrân sûresinin son kısmını okumağa başladı. "Allah katındaki nîmetler ise iyi kimseler için daha hayırlıdır." meâlindeki 198. âyet-i kerîmeyi sonuna kadar okuyup bitirdi.
Ey Ebû Halîfe! diye seslendi. "Buyur" dedim. "Ne istiyorsun, herkes ölecek de, senin oğlun mu yaşayacak? Allahü teâlânın indinde sen Muhammed aleyhisselâmdan daha mı üstünsün? O, oğlu İbrâhim öldüğü zaman sâdece "Kalb mahzûn olur, göz yaşarır" buyurmuş ve şikâyette bulunmamıştır. Herkes ölürken senin oğlun mu yaşayacak? Allahü teâlânın işine ne karışıyorsun? Eğer ölüm olmasaydı insanları yeryüzü almazdı. Cefâ olmasaydı sefânın kıymetini kim bilecekti" dedi. Bunun üzerine "Kimsin sen?" dedim. "Senin cin komşularından biriyim" diye cevap verdi.
Ebû Bekr el-Kureşî der ki: Bâzı hadîs âlimleri Vehb bin Münebbih'den şöyle naklettiler: "Hasen el-Basrî ile birlikte her yıl Hayf Mescidi’nde, geceleyin herkes uyuduğunda, buluşurduk. Bizimle bâzı kimseler de bulunurdu. Bir gece oturup konuşurken bir kuş yanıma gelip oturdu. Selâm verdi. Selâmını aldım. Kendisine kim olduğunu sorunca; "Müslüman cinlerdenim" dedi. "Buraya niçin geldin?" dedim. Bunun üzerine; "Sizin yanınızda oturup sizden ilim tahsîl etmek kötü bir şey midir? Birçok işlerde biz sizinle oluruz. Meselâ namazda, cihâdda, hasta ziyâretlerinde, cenâze merâsimlerinde, hac ve umrede sizden ilim alırız ve Kur'ân-ı kerîm dinleriz" dedi. "Peki sizce en makbûl cinler hangileridir?" dedim. Hasen el-Basrî'yi işâret ederek; "Şu Şeyh'den ilim öğrenenlerdir" dedi. Benim bu konuşmamı Hasen el-Basrî (radıyallahü anh) görünce dayanamadı ve; "Kiminle konuşuyorsun?" diye sordu. "Bâzı arkadaşlarla konuşuyorum" diye cevap verdim.
Ders bitip ilim meclisi dağılınca, Hasen el-Basrî hazretleri bana işin içyüzünü sordu. Ben de olup bitenleri anlatınca, bana; "Ne olur bunu insanlardan hiç kimseye anlatma. Çünkü, yanlış tefsîr ederler de işi büsbütün çıkmaza sokarlar. O cinle her sene buluşuyorduk. Bana suâl soruyor ben de bildiklerimi ona haber veriyordum." dedi.
İbn-i Sîrîn'in yanına gelen biri; "Size bir şey sormaya geldim" dedi. İbn-i Sîrîn; "Buyur sor" dedi. O zât; "Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinnîlerden acaba bugün sağ kalan var mıdır?" dedi. İbn-i Sîrîn; "Doğrusu bana böyle bir şeyden suâl edileceğini zannetmiyordum. Bu husûsda Ebû Recâ' el-Utâridî'nin malûmatı vardır" dedi. Kesir bin Abdurrahmân anlatır: Biz Ebû Recâ' el-Utâridî'ye geldik ve Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinlerden hiç kalan var mı, biliyor musun?" diye sorduk. Buyurdu ki: "Bu husûsla ilgili size şu bilgiyi vereyim. Gittiğim bir köşkün kapısını hafifçe çaldım. Kapı açıldığı zaman, birden bir yılanın debelenip, kıvrılarak öldüğünü gördüm. Sonra onu bir yere gömdüm. O zaman, görmediğim pekçok kişinin "Esselâmü aleyküm" diye oraya gelip, selâm verdiğini işittim. Onlara kimsiniz diye sordum. "Bizler cinleriz. Allah sana iyilikler versin. Senin bizim yanımızda büyük yerin, mevkîin var" dediler. "Bu ne sebeptendir?" diye sordum. "Senin defnettiğin yılan, Pegamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bîat eden cinlerin sonuncusu idi" dediler. Ben o zaman yüzotuzbeş yaşındaydım."
Habîb'den (radıyallahü anh) gelen rivâyete göre Sahîh-i Müslim'de şöyle bildirildi. Âişe (radıyallahü anhâ) evinde bir yılan gördü ve öldürülmesini emredince öldürdüler. Aynı gece onun Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur"ân-ı kerîm dinlemeye gelen cin heyetinden olduğu söylenince, Hazret-i Âişe; Yemen'e adam gönderip kırk köle aldırarak azâd eyledi.
Sahîh-i Müslim'de rivâyet edildi. Bu rivâyette Ebü's-Sâib, Ebû Sa’îd-il-Hudrî'nin evine gittiğini haber verdi. Dedi ki; "Ebû Sa'îd-il-Hudrî'yi namaz kılarken gördüm. Oturarak namazını kılıncaya kadar onu bekledim. Derken evin bir tarafında çatıdaki çubuklar arasında bir kıpırtı işittim. Baktım ve bir yılan olduğunu gördüm. Hemen öldürmek için üzerine sıçradım. Fakat Ebû Sa'îd bana otur diyerek işâret edince oturdum. Namazı bitirdikten sonra bir evi işâret ederek; "Şu evi görüyor musun?" dedi. "Evet" cevâbını verdim. Bu evde bizden yeni evlenmiş bir genç vardı. Resûlullah'la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte Hendek gazâsına çıktık. Bu genç günün ortasında Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin alarak evine dönüyordu. Bir gün yine ondan izin aldı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona; "Üzerine silâhını al, çünkü, Kureyzâ yahudilerinin sana düşmanlık edeceğinden korkarım." buyurdu. Genç de silâhını aldı ve evine dönünce, hanımının iki kapı arasında ayakta durduğunu gördü. Kıskançlık gayreti kabaran genç hemen süngüsüyle onun üzerine yürüdü. Hanımı ona; "Yapma! Süngünü çek, eve gir de beni dışarıya çıkaran nedir? gör" dedi. O da içeri girince döşeğin üzerine kıvrılmış yatan büyük bir yılan gördü. Hemen süngü ile yılana vurarak onu yere serdi ve dışarı çıkarak süngüyü avluya dikti. Bu sırada yılan, gencin üzerine atıldı. Yılanın mı yoksa gencin mi önce öldüğü bilinemedi. Biz hemen Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık ve; "Allah'a duâ et. Onu bizim için diriltsin!" dedik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); "Arkadaşınız için istiğfâr edin" buyurarak şunları ilâve etti: "O Medîne'deki müslüman olan cinlerdendir. Onlardan birini görürseniz, kendisine üç defâ ihtarda bulunun. Bundan sonra size tekrar görünecek olursa onu öldürün. Çünkü o bir şeytandır." (Müslim. Kitâb-üs-Selâm-139)
Ebü'l-Kâsım el-Kasrî şöyle anlattı: "İlk zamanlarda açlığa sabrederdim ve haftada bir defâ yemek yerdim. Birgün cinlerden birisi gelip, bana selâm verdi. Selâmını aldım, ama kendisini göremedim. Her gün gelip bana selâm verirdi. Birgün kendisine; "Seni görmeyi istiyorum. Bana görünsen ne olur?" dedim. Çok güzel yüzlü bir kimse olarak bana göründü. Kim olduğunu sordum. "Müslüman olan cinnîlerdenim. Senin gibi, nefsinin arzularına muhâlefet eden, açlığa sabreden, dînin emirlerine uymakta ve yasaklarından sakınmakta gayretli olan birini gördüğümüz zaman kendisine muhabbet eder, selâm veririz" dedi. Kendisiyle aramızda tam bir muhabbet ve dostluk hâsıl oldu. Bana bâzı şeyler de öğretti. Birgün kendisine; "Gel! Mescide beraber gidelim" dedim. "İnsanların bulundukları yerde seninle beraber bulunmamız münâsib değildir. Çünkü, seninle aramızda bâzı konuşmalar olur. İnsanlar, senin birisiyle konuştuğunu anlarlar. Fakat beni göremedikleri için senin hakkında uygun olmayan şeyler söylerler. Senin için fitne olur" dedi. Ben de; "En geri safta otururuz. Hiç kimse farketmez" dedim. Mescide girip oturduk. Cin, "Bu insanları nasıl görüyorsun?" diye sordu. "Bâzılarını uykuda, bâzılarını yarı uyanık ve bâzılarını da tam uyanık görüyorum" dedim. "İnsanların herbirinin başları üzerinde duranları görüyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Gözlerimi sığadı. Her insanın başı üzerinde bir karga bulunduğunu gördüm. Kargalardan bâzıları, üzerinde bulunduğu kimsenin gözlerini kanatları ile kapatmış idi. Bâzıları sâdece duruyor ve bâzıları da üzerinde bulunduğu kimsenin gözünü, bâzan kapatıyor, bâzan açıyordu. "Bu ne hâldir?" diye sordum. "Sen Kur'ân-ı kerîmde okumadın mı? Allahü teâlâ Zuhruf sûresi 36. âyet-i kerîmesinde; "Her kim, Rahmân'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu, ona arkadaştır." buyuruyor. İşte insanların başlarında gördüğün şeyler, karga şeklinde şeytanlardır. İnsanların herbirini gafletleri miktarınca istilâ etmiş, kaplamışlardır" dedi. O cin, bu şekilde bana gelir giderdi. Birgün açlığım tahammül edilemez hâle geldi. Normal âdetime göre, yemek yememe daha dört gün vardı. Yanımda bulunan ekmek kırıntılarından bir parça yeyince açlığım yatıştı. Dostum olan o cin gelerek selâm verdi. Fakat bu sefer görünmedi ve; "Biz, açlığa ve dînin emir ve yasaklarına uymaya devam etmekteki sabrından dolayı sana dost olmuş idik. Fakat sen, o ekmek parçasını yemekle sabrı terketmiş oldun" dedi. Ondan sonra da bir daha yanıma gelmedi. Bilindiği gibi cinler çeşitli kılığa girerler. Ev yılanlarının cin olma ihtimâli olduğu için, onlara üç defâ "İrci’ bi-iznillah" diyerek ihtar etmeli. Gitmezse öldürmelidir. Yılan şeklindeki cinni hemen öldürmemek, onlara saygı göstermek için değil, zararlarına sebep olmamak içindir.
Cinlerden korunmanın yolları:
İmâm-ı Beyhekî "Delâil-ün-Nübüvve" kitabında ve İmâm-ı Kurtubî "Tezkire" kitabında bildiriyor ki: Ebû Dücâne (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının sesi gibi ses duydum ve şimşek gibi parıltı gördüm. Başımı kaldırınca odanın ortasında siyah bir şeyin yükseldiğini farkedip elimle yokladım. Kirpi derisine benziyordu. Yüzüme kıvılcım gibi şeyler atmağa başladı. Hemen Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip anlattım. Bana; "Yâ Ebâ Dücâne! Allahü teâlâ evine hayır ve bereket versin." buyurdu ve kalem kâğıt istedi. Ali'ye (radıyallahü anh) bir mektup yazdırdı. Mektubu alıp eve götürdüm. Başımın altına koyup uyudum. Feryâd eden bir ses beni uyandırdı. "Yâ Ebâ Dücâne! Beni bu mektupla yaktın. Senin sâhibin elbette bizden çok yüksektir. Bu mektubu bizim karşımızdan kaldırmandan başka bizim için kurtuluş yoktur. Artık senin ve komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektubun bulunduğu yerlere gelemeyiz." deyince, ona dedim ki: "Sâhibimden izin almadıkça bu mektubu kaldırmam. Cin ağlaması ve feryâdından o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra cinnin sözlerini anlattım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "O mektubu kaldır. Yoksa mektubun acısını kıyâmete kadar çekerler." buyurdular.
Kefevî'nin "Mecmûa-tül-fevâid" kitabında ve Demîrî'nin "Hayat-ül-hayevân" kitabının Kunfez maddesinde; "Bir kimse bu mektubu yanında taşısa veya evinde bulundursa, bu kimseye, eve ve etrâfına cin gelmez ve alışıp zarar veren cin de gider" denmektedir. Cin mektubu da denilen bu mektup; "Hazînet-ül-esrâr" ve "Hayat-ül-hayevân" adlı eserlerde yazılıdır. Ayrıca bu mektup Hakikat Kitâbevi tarafından basdırılan "Teshîl-ül-menâfi" kitabının sonuna da alınmıştır. Bundan başka; Ayet-el-kürsî, İhlâs, Mu'avvizeteyn ve Fâtiha'yı sık sık okumak da insanı cinden muhâfaza eder.
Kâdı Bedrüddîn Şiblî hazretleri "Âkâm-ül-mercân" adlı Arapça eserini Cinn'e tahsis etmiştir. İslâm âlimleri, cinden kurtulmak için şu on çâreyi bildirmişlerdir:
1- E'ûzü Besmele ile Fatihâ sûresini okumalıdır.
2- E'ûzü Besmele ile Mu'avvizeteyn'i (İki kul-e'ûzüyü) okumalıdır.
Tirmizî, Ebû Sa’îd el-Hudrî’den (radıyallahü anh) nakleder:
"Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) cinlerin ve insanların gözlerinin şerrine (nazara) uğramıştı. Nihâyet Mu'avvizeteyn nâzil oldu. Onları okudu.
3- E'ûzü Besmele ile Bakara sûresini okumalıdır.
4- E'ûzü Besmele ile Ayet-el-kürsî'yi okumalıdır.
5- E'ûzü Besmele ile Bakara sûresinin son âyetini okumalıdır.
6- E'ûzü Besmele ile Hâ-mîm el-Mü'min sûresinin başından (Masîr) e kadar ve Ayet-el-kürsî'yi okumalıdır.
Tirmizî, Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) naklediyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); "Her kim Âyet-el-kürsî ile birlikte Hâ-mim el-Mü'minûn sûresinin evvelini (ileyhilmasir) e kadar sabahleyin okursa o iki âyet onu akşama kadar, akşam okursa sabaha kadar muhâfaza eder" buyurmuştur.
7- "Lâ ilâhe illallahu vahdehü lâ şerîke leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr"i yüz kere okumalıdır. Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) nakledilen hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kim "Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr"i yüz kere okursa on köle azâd etmiş gibi olur. Ayrıca defterine yüz sevâb yazılır ve yüz günah silinir. Sonra akşama, kadar o gün şeytan şerrinden emîn olur. Hiç kimse bunun kadar büyük bir sevâbla gelemez. Ne var ki ondan daha fazla bir amel ile gelirse başka."
8- Çok "Allah" demelidir.
9- Hep abdestli bulunmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.
10- Harama bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yemekten ve kalabalıktan sakınmalıdır.
Cinnîlerin insanlara olan zararlarına karşı tedbir alınması, cinnin zararına karşı korunulması, insanların iyiliklerine karşı iyilik yaptıkları, kötülüğe karşı kötülük ve zarar yaptıkları ve sârâ hastasının bedenine girip hastanın hareketleri ve işlerinin cinnin hareketi ve işi olduğu, böyle hastanın tedâvisinde cin ile sorgu, suâl, cevaplaşma olduğu, cinnin insanlarla alay ettikleri, insan gibi nazarları değeceği, cinlerin harb ettikleri, Server-i âlemin (sallallahü aleyhi ve sellem) Ümm-i Ma'bed'in çadırında misâfir olduğunu Mekke ahâlisine haber vermeleri, geçmiş şeyleri cinden sormanın câiz olduğu, ileride olacak şeyleri sormanın câiz olmadığı, müezzinlerin ezânlarına kıyâmet günü cinnîlerin şâhid olacakları, Ebû Ubeyde ve arkadaşları vefât edince cinnîlerin ağlayıp mâtem ettikleri, Ömer (radıyallahü anh) vefât ettiği zaman mersiye okudukları, Osman (radıyallahü anh) şehîd olunca ağlayıp inledikleri, Hazret-i Ali'nin şehîd olduğunu haber verdikleri, Hüseyn (radıyallahü anh) şehîd olunca ağlayıp, bağırdıkları ve başka sahâbîler şehîd olunca bildirdikleri, Ömer bin Abdülazîz'in vefâtını haber verdikleri, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin ve İmâm-ı Şafiî'nin vefâtlarında ağladıkları, cinnin insan kalbine vesvese getirdiği ve daha pek çok meşhûr vak'a ve işler, kıymetli kitablarda yazılıdır. Bunların hepsi cinnin varlığını göstermektedir. Mikrop şekline girip insan damarlarında dolaştıkları gibi keçi, yılan ve kedi şekline girdikleri de çok görülmüştür.
"Cin Mektubu" Peygamberimizin Ebû Dücâne'ye Verdiği Mektup
Ebû Dücâne (ra) Resûlullah’a (asm) geldi ve: “Yâ Resûlallah! Yatağıma geldiğim zaman değirmen sesi ve arı vızıltıları gibi sesler işitiyorum. Şimşek parıltısı gibi bir şeyler görüyorum. Başımı kaldırıp baktığımda evimin orta yerinde siyah ve uzun gölge gibi bir şeyin olduğunu görüyorum. Yakalamak için elimi uzattığımda, derisinin üzerindeki kılların kirpi kılları gibi olduğunu ve ağzından yüzüme karşı ateş parçaları attığını görüp beni yakacağını zannediyorum ve korkuyorum” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): “Yâ Ebû Dücâne! Evinize gelen korkunç bir mahluktur. Bana kâğıt kalem getiriniz” buyurdu. Kâğıt ve kalem getirilince Hazret-i Ali’ye (ra) verdi ve: “Yaz,” buyurdu:
Name-i Peygamberi - Cin Mektubu
Aşağıdaki mektubu Peygamber Efendimiz (s.a.v.), şeytan ve cinlere karşı yazdırmıştır. Böyle bir belaya maruz kalanlar, bu mektubu yazdırıp yastığının altına koymalıdırlar. İnşaallah şifa ve deva Allah-ü Teala´dandır.
NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) ARAPÇA YAZLIŞI
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيْمِ
هَذَا كِتاَبٌ مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللهِ رَبِّ العَالَمِينَ إلَى مَنْ طَرَقَ الدَّارَ مِنَ الْعُمَّارِ وَالزُّوَّارِ وَالسَّائِحِينَ إلاَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ ياَ اللهُ. أَمَّا بَعْدُ فَإنَّ لَناَ وَلَكُمْ فِي الْحَقِّ سِعَةً فَإنْ تَكُ عَاشِقاً مُولِعاً أوْ فَاجِراً مُقْتَحِماً أَوْ رَاعِياً مُبْطِلاً فَهَذاَ كِتاَبُ اللهِ تَعَالىَ يَنْطِقُ عَلَيْنَا وَعَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلوُنَ وَرُسُلُنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ اُتْرُكُوا صَاحِبَ كِتَابِي هَذاَ وَانْطَلِقوُا إلىَ عَبَدَةِ اْلأصْنَامِ وَاْلأوْثاَنِ وَإلىَ مَنْ تَزْعُمُ أَنَّ مَعَ اللهِ إلَـهاً آخَرَ لاَ إلَـهَ إلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإلَيْهِ تُرْجَعُونَ، حم لا يُنْصَرُونَ، حمعسق تُغْلَبُونَ حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ تُفْرَقُ أعْدَاءُ اللهِ وَبَلَغَتْ حُجَّةُ اللهِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قَوَّةَ إلاَّ بِاللهِ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) LATiNCE TÜRKÇE OKUNUŞU
“Bismillahi’r-rahmâni’r-rahîm. Hâzâ kitâbün min Muhammedin resûli Rabbi’l-âlemîne ilâ men taraka’d-dâra mine’l-ummâri ve’z-zuvvâri ve’s-sâlihîne illâ târıkin yetruku bihayrin yâ Rahmânü. Emmâ ba’dü: Fe inne lenâ ve leküm fi’l-hakkı si’aten fe’in tekü âşikan mûli’an ev fâciran muktehimen ev râiyen hakkan mubtılen hâzâ kitâbullahi yentıkü aleynâ ve aleyküm bi’l-hakkı innâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta’melûne ve rusulünâ yektübûne mâ küntüm temkürûne. Ütrükû sâhibe kitâbî hâzâ! Ve’ntalikû ilâ abedeti’l-esnâm ve ilâ men yez’umu enne me’allâhi ilâhen âhera lâ ilâhe illâ hüve küllü şey’in hâlikün illâ vechehû lehû’l-hükmü ve ileyhi türce’ûne tuğlebûne hâ-mîm lâ tünsarûne hâ-mîm ayn-sîn-kâf teferreka e’adâ’ullahi ve beleğat hüccetu’llâhi velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi feseyekfîkehümüllahü ve hüve’s-semî’u’l-alîm.”
NAME-i PEYGAMBER (CiN MEKTUBU NUN) TÜRKÇE ANLAMI
(Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu mektup âlemlerin Rabb’inin Resûlü olan Muhammed’den (asm) hayır veya şer niyetiyle evi ziyârete gelenlere, ancak hayırla gelmelerini dilemek için yazılmıştır. İmdât yâ Rahmân! Muhakkak bizim ve sizin için, hakta genişlik olmalıdır. İsteyerek, istemeyerek veya sürüklenerek, bozgunculuk yapmaksızın, Allah hakkı için evi boşaltmanızı isteyen bu mektup, bize ve size hakkı konuşur. Biz bu mektuba yaptıklarınızı kaydediyoruz. Elçilerimiz, sizin yaptığınız hîleleri yazıyorlar. Bu mektup sahibinin evini derhal terk ediniz! Putlara kulluk yapanlara ve Allah’tan başka ilâh edinenlere gidiniz. O’ndan başka ilah yoktur. O’ndan başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur ve Hâ-Mîm hakkı için ister istemez O’na döndürüleceksiniz. Hâ-Mîm ve Ayn-Sîn-Kâf hakkı için yardım görmezsiniz. Allah düşmanları bölük pörçük oldular. Çünkü Allah’ın delili ve âyeti ulaşmıştır. Allah’tan başka güç ve kudret yoktur. Allah size yeter. O işiten ve bilendir.”)
Ebû Dücâne (ra) diyor ki: “Resûl-i Ekrem’in (asm) yazdırdığı bu mektubu götürüp okudum, baş ucuma koydum ve yattım. Gece yarısı uyanmıştım. Kulağıma şöyle bir korkunç ses geliyordu: “Lât ve Uzza’ya yemin ederim ki, bizi yaktın! Bu mektup sahibinin hakkı için bu mektubu kaldır. Senin evine ve etrafına artık bir daha gelmeyeceğiz.”
Ebû Dücâne (ra) devam ediyor: “Bunun üzerine sabahleyin erkenden kalkıp Resûl-i Ekrem’in (asm) arkasında sabah namazı kıldım. Cinlerin feryadını Resûl-i Ekrem’e (asm) haber verdim. Resûlullah Efendimiz (asm) bana:
“Yâ Ebû Dücâne! O mektubu kaldır. Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer o mektubu kaldırmazsan, onlar kıyâmete kadar azap içinde kıvranırlar” buyurdu.
[attachment=26425]
[attachment=26426]
--------------------------------------------------------
1) Tefsîr-i Mazharî; cild-3, sh. 289, 435
2) Ebüssu'ûd Tefsîri; cild-1, sh. 449, 461, 474
3) Sahîh-i Buhârî muhtasarı; cild-9, sh. 60, 61, cild-2, sh. 402, cild-10, sh. 46
4) Sahîh-i Müslim Tercümesi; cild-9, sh. 691, Kitâb-üs-selâm hadîs:139
5) Râmûz-ül-ehâdis; sh. 20, 200, 278, 348, 376
6) Keşkül Risâlesi
7) Ravdat-üs-Safâ; sh. 72, 73, 74, 75
8) Meâric-ün-nübüvve Birinci kısım, sh. 9, 10, 11, 12 (Altıparmak Peygamberler Târihi)
9) Târihi Taberî; cild-1, sh. 41, 42, 43
10) Âkâm-ül-mercân (Kâdı Bedreddîn-i Şiblî)
11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 703
12) Mir'âtı Kâinat
13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 263, 294, cild-2, sh. 171 cild-3, sh. 227, cild-9, sh. 92, 167, cild-10, sh. 108, 272, 275, cild-13, sh. 194, 271, cild-14, sh. 15
14) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 237
15) Künh-ül Ahbâr (Târih-i Âlî) sh. 268, 272
|
|
|
Kuran'da Geçen Abdest Ayeti ve Abdestin Bilimsel Olarak Kanıtlanmış Faydaları |
|
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 05:36 AM - Forum: islamda Saglik Hakkında Bilgiler
- Yorum Yok
|
 |
Kuran'da Geçen Abdest Ayeti ve Abdestin Bilimsel Olarak Kanıtlanmış Faydaları
Vudû’, abdest demektir. “Kitâb” da bölüm mânâsına kullanılıyor. Bu kısımda abdestle ilgili meseleler yer alıyor.
Cenâb-ı Hak temizliğin nasıl yapılacağını tafsilatlı bir şekilde şöyle tâlim buyuruyor:
“Ey o bütün îman edenler! Namaza kalkacağınız vakit yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınıza mesh edip her iki topuğa kadar ayaklarınızı yıkayın! Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın! Hasta yahut yolculuk hâlinde bulunursanız veya biriniz tuvaletten gelirse ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî münasebette bulunmuşsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de niyet ederek yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin! Allah (c.c) size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)
BU AYETTEN NE ANLAMALIYIZ?
Bu âyet-i kerîmede abdest alma, gusül etme ve suyun yokluğunda veya suyu kullanmaya mânî hâllerde teyemmüm yapmanın esasları ve farzları takrir ve tespit edilmiştir. Bu üç çeşit temizlik Nisâ Sûresi’nin 43. âyetinde de beyân edilmiştir.
Âyet-i kerimenin son kısmından anladığımıza göre abdest ve guslün insana sağladığı pek çok nimetler ve faydalar vardır. Allah Teâlâ bunları emretmekle kullarını tertemiz kılmak ve onlara olan nimetlerini tamamlamak istemektedir.
Abdest, hadesten taharet yani îtibârî ve görülmeyen mânevî bir kirlilikten temizlik olduğu için, bununla, necasetten taharet için olan yıkamayı birbirine karıştırmamak gerekir. Necasetten yani maddî pisliklerden taharette pislik iyice zâil oluncaya kadar yıkamak ve îcâbına göre ovmak veya silmek lâzımdır. Abdestte ise bu gibi temizliğe mânî olan kir ve pislikler daha evvel giderilmiş olacağından, görülmeyen hadesi gidermek için bir defa yıkamak kâfi olabilir; farzı bu kadardır. Çünkü “emir” tekrar îcâb etmez. Fakat iki defa yıkamak daha iyidir ve üç defa tekrar etmek sünnettir. (Bkz. Elmalılı, Hak Dini, II, 1587.)
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, abdest almada farz olanın, âzâları (organları) birer defa yıkamak olduğunu beyân eylediler. Ancak kendisi âzâlarını (uzuvlarını) ikişer defa ve üçer defa da yıkadılar. Üçer defadan fazla yıkamadılar. Bu sebeple ilim ehli, abdest alırken suyu israf etmeyi ve Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in fiilinden öteye geçmeyi kerîh görmüşlerdir. Hattâ abdest âzâlarını üç defadan fazla yıkamanın men’ edildiğine (yasaklandığına) dâir icmâ vardır.
Abdestin, guslün ve teyemmümün hikmeti, maddî nezâfet (temizlik) ve mânevî tahârettir.
Abdestin faydaları nelerdir? İşte madde madde abdestin bilimsel olarak kanıtlanmış faydaları...
İnsan vücudu üzerinde yaklaşık 700 Biyolojik Aktif Nokta (BAN) bulunur. Bunlardan 66 tanesi “Agresi Noktası” olarak adlandırılan ekstra aktif noktalardır. 66 Agresi noktasından 61’i abdest azalarında yer alır.
ABDESTİN BİLİMSEL FAYDALARI
Abdestin bilimsel olarak ispatlanan faydalarından bazıları şöyledir:
1- Abdestte azalar yıkanırken BAN “Biyolojik Aktif Noktalar” faaliyete geçer, “agresi noktaları” denge kazanır.
2- Yüz yıkanırken mide, bağırsaklar, safra kesesi, idrar yolları ve sinir sistemi uyarılır.
3- Kollar yıkanırken bağırsaklar, kalp, akciğerler, idrar yolları ve kan dolaşımı uyarılır.
4- Kulaklar, yaklaşık 100 BAN’ın yer aldığı ve hemen hemen bütün organlarla bağlantılı olan bir komuta merkezidir. Kulaklar mesh edilirken bütün organlar uyarılır.
5- Ayaklar yıkanırken hormon dengesini sağlayan, büyümeyi kontrol altında tutan hipofiz, böbrekler ve hemen hemen bütün organların faaliyetini etkileyen BAN uyarılır.
6- Abdestte akupunktur noktalarının uyarılmasıyla vücutta enerji ve kan dolaşımı kolaylaşır, vücudun direnci artar, bağışıklık sistemi güçlenir. Ateş yükselince soğuk su ile abdest almak, ateşi 1,5-2 derece kadar düşürür.
7- Abdest tansiyonu düşürür, baş ağrısını hafifletir, uyuklamayı, yorgunluğu ve öfkeyi giderir. Soğuk su kullanmak, abdestin ve guslün faydalarını artırır. Peygamberimiz ashabına abdest için ılık su tavsiye ederdi.
8- Her bir dişin dibinde farklı organlarla bağlantılı ikişer akupunktur noktası bulunur. Her abdestte misvak kullanmak diş etlerinin sağlığı için önemlidir.
9- Günde beş defa elleri, yüzü ve ayakları yıkamak bizi mikroplardan arındırır.
10- Ağız ve burnun sık sık temizlenmesi bizleri mikroplara karşı korur.
11- Yüzün yıkanması da cildi kuvvetlendirir, baştaki ağırlığı ve yorgunluğu hafifletir. Damarları ve sinirleri harekete geçirir. Devamlı abdest alanın, yaşlansa bile yüzündeki güzelliği ve tazeliği kalır.
12- Gusülle vücut eski zindeliğini kazanır. Vücudu belirli aralıklarla yıkamak, koruyucu hekimlik yönünden çok önemlidir. Dinimiz, bekar da olsa, her cuma günü gusletmeyi özellikle tavsiye eder.
13- Abdest ve gusül vücudun elektriksel gerilimini azaltır. Vücutta bir statik elektrik dengesi vardır. Bu elektriksel yük, öfkelenince normalin 4 katına, cünüp olunca 12 katına çıkar.
Günümüzde kızılötesi ışınlarla dış derinin fotoğrafları çekilmiş, bu fotoğraflarda, ilişkiden sonra, vücudun bütün yüzeyinin fazla statik elektrik tabakasıyla örtüldüğü tespit edilir.
Yıkanınca su zerreleri, olumsuz elektrik gerilimini alarak, vücudu topraklayıp, yeniden normale döndürüyor. Bu açıdan gusül, tıbbî yönden de, yapılması gereken bir temizliktir.
14- Abdest ve gusül, vücudun kan dolaşım mekanizmasına katkıda bulunduğu gibi, kan yapımında görev yapan lenf sisteminin uyarılıp harekete geçmesine de yardımcı olur.
15- Toprakla yapılan teyemmüm de, vücuttaki statik elektriği büyük ölçüde yok eder.
16- Ayakların gün boyu belli aralıklarla yıkanması varis oluşumunu engeller.
|
|
|
Efendimiz Kıyamet Günü Ümmetini Nasıl Tanıyacak? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 05:32 AM - Forum: Kıyamet ve Alametleri Hakkında
- Yorum Yok
|
 |
Efendimiz Kıyamet Günü Ümmetini Nasıl Tanıyacak?
Ebû Hüreyre (r.a) der ki:
“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını işittim:
«Benim ümmetim Kıyâmet gününde abdest izlerinden dolayı “Yüzleri nurlu, elleri ve ayakları bembeyaz olanlar” diye (hesâp mahalline veya mîzan başına) çağrılacaklardır.»
Ebû Hüreyre (r.a) sözüne şöyle devam eder:
“Artık kim, bu parlaklığını daha ziyâde artırıp uzatmaya güç yetirebilirse bunu yapsın!” (Buhârî, Vudû’, 3)
BU HADİSTEN NE ANLAMALIYIZ?
Son cümlenin, Efendimiz’in sözü olması da muhtemeldir. Allâhu a’lem!
Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in bu hadîs-i şerîfi, abdest almanın faziletine ve abdest âzâlarında suyun değdiği yerlerin âhirette ayrı bir parlaklık ve nûrlulukta olacağına açıkça delâlet etmektedir.
Burada ifade edilen fazilet, farzların üzerine ilâve edilen sünnetlere âittir. Abdestin sünnetlerinin fazileti bu kadar çok olursa onun farz olan kısmının fazileti nasıldır düşünmek îcâb eder!
Abdest âzâlarının kıyâmet günü parlaması, ümmet-i Muhammed’e mahsus fazîletlerden biridir.
BU KONUYLA İLGİLİ BAŞKA HADİSLER
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Müslüman -veya mü’min- bir kul abdest alır ve yüzünü yıkarsa, gözleri ile bakarak işlediği bütün günahlar, abdest suyu -veya suyun son damlası- ile yüzünden akar gider. Ellerini yıkadığında, onlarla tutarak işlediği günahlar, abdest suyu -veya suyun son damlası- ile ellerinden çıkar gider. Ayaklarını yıkadığı zaman, onlarla yürüyerek işlediği günahlar, abdest suyu -veya suyun son damlası- ile ayaklarından çıkar gider. Neticede bu kimse, günahlardan arınmış olur.” (Müslim, Tahâret, 32. Ayrıca bkz. Tirmizî, Tahâret, 2/2)
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir gün kabristana geldiler ve:
“Selâm size ey mü’minler diyarının sâkinleri! İnşâallah bir gün biz de sizin yanınıza geleceğiz. Kardeşlerimizi görmemizi çok isterdim” buyurdular.
Ashâb-ı kirâm:
“–Biz sizin kardeşleriniz değil miyiz, yâ Rasûlallah?” diye sordular.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v):
“–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz henüz gelmemiş olanlardır” buyurdular.
Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:
“–Ümmetinizden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksınız, ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular.
Rasûlullah (s.a.v) de onlara:
“–Bir adamın alnı ve ayakları beyaz olan bir atı olduğunu düşünün. Adam bu atını, hepsi de simsiyah olan bir at sürüsü içinde tanıyamaz mı?” diye sordular.
Sahâbe-i kirâm:
“–Evet, tanır ey Allah’ın Rasûlü!” cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:
“–İşte kardeşlerimiz de abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak geleceklerdir. Ben, önceden gidip havuzumun başında ikrâm etmek için onları bekleyeceğim.
Ama dikkat edin! Birtakım kimseler yabancı, devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklardır. Ben onlara «Buraya gelin!» diye nidâ edeceğim. O zaman (melekler) bana:
«–Onlar senden sonra hâllerini değiştirdiler, (senin Sünnet’ini takip etmeyip başka yollara saptılar)» diyecekler. Bunun üzerine ben de:
«–Uzak olsunlar, uzak olsunlar!» diyeceğim.” (Müslim, Tahâret, 39; Fedâil, 26)
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Havuz’undan kovulan bu zavallı insanların, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e beyʻat ettikten sonra irtidâd eden (dinden dönen) az sayıdaki beyinsiz bedevîler olduğu söylenir. Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfte Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:
“…Bana şöyle denir:
«‒Sen onlardan ayrılınca topukları üzere gerisin geri döndüler ve o günden beri bu irtidâdları üzere devam ettiler!».” (Müslim, Cennet, 58)
KİMLER HAVUZA VARAMAYACAK?
Havuz’a varamayacak olan insanlarla alâkalı farklı görüşler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Münâfıklar ve mürtedler (irtidâd edenler),
Efendimiz (s.a.v)’in zamanında olup da O’nun vefatından sonra irtidâd edenler,
Büyük günah işleyenler,
Yanlış îtikâdî mezheplere kapılanlar ve bid’at ehli kimseler.
Âsîler, İslâm’dan değil de istikâmetten dönenler, sâlih amelleri terkedip kötü işler yapanlar.
Demek ki hayatı düzgün yaşamaya, istikâmetten ayrılmamaya gayret etmek lâzımdır. Yoksa sâlih amellerde gevşek davranıp günahlara kapılanlar, Kıyâmet günü en fazla ihtiyaç duydukları anda Havz-ı Kevser’den kovulabilirler. Cenâb-ı Hak hepimizi muhâfaza buyursun!
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“İstikâmet üzere olun, (ancak) her şeyi mükemmel bir şekilde yapamazsınız. Şunu bilin ki en hayırlı ameliniz, namazdır. Ancak mü’min kimse, devamlı abdestli bulunmaya gayret eder.” (İbn-i Mâce, Tahâret, 4; Muvatta’, Tahâret, 36; Ahmed, V, 276, 282; Dârimî, Tahâret, 2)
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, bir sabah Hz. Bilâl’i yanına çağırıp:
“–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” diye sordular.
Bilâl (r.a):
“–Yâ Rasûlallah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allah’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm” dedi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
“–İşte bu ikisi sâyesinde!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)
Ukbe bin Âmir (r.a) şöyle anlatır:
Develerimizi sırayla güdüyorduk. Bir gün nöbet bana gelmişti. Vazifemi yaptım, develeri akşam yerlerine getirdikten sonra hemen Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-u âlîlerine koştum. Allah Rasûlü (s.a.v), ayakta insanlara konuşma yapıyorlardı. Şu mübarek sözlerine yetiştim:
“Bir müslüman güzelce abdest alır, sonra kalkar kalbiyle ve yüzüyle tam olarak yönelerek iki rekât namaz kılarsa, Cennet ona vâcib olur!”
Bunları işitince:
“–Bu ne güzel!” dedim.
Önümde duran birisi:
“–Az evvel söyledikleri daha güzeldi!” dedi.
Baktım o Hz. Ömer (r.a) imiş. Sözlerine şöyle devam etti:
“–Seni gördüm, daha yeni geldin. Az evvel Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
«Sizden kim güzelce abdest alır, sonra da: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh” derse, kendisine Cennet’in sekiz kapısı da açılır. Hangisinden isterse oradan Cennet’e girer.»” (Müslim, Tahâret, 17. Krş. Müslim, Müsâfirîn, 294)
|
|
|
Dinimizde Sarık Sarmak Meselesi ve Sarık Sarmanın Fazileti Sarık Renkleri |
|
Yazar: RasitTunca - 05-23-2022, 12:01 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Dinimizde Sarık Sarmak Meselesi ve Sarık Sarmanın Fazileti Sarık Renkleri
Raşidi Tarikatında Sarık Dersleri
Raşidi Tarikatında Sarık Meselesi Hakkında
Raşidi Tarikatında Sarık var mıdır diye sorulduğunda bizim Tarikatımızda üç ana Sarık rengi vardır, yeşil turuncu ve beyaz fakat, yeşil Sarık sadece Peygamberimizin soyuna Şerifler kolundan bağlı olanlar ve bir de hem Şerif hem Seyid olaraktan bağlı olanların takabileceği Renktir yeşil Sarık. Onun dışında turuncu ve beyaz sarığı diğer Sofiler bu tarikata intisap etmiş olan kimselerde takabilir.Fakat sarık dersi almamış kimseler Sarık takmasınlar diye uyarmıştık. Seyid kolundan olanlar beyaz Sarık takarlar (Tüm Renkler Beyazdadır üçgen Prizma), Renkli Sarık takmazlar onlar gizlidir arada kim oldukları belli olmaması gerekir. Şerifler yeşil takarlar İki kola iki suyun birleştiği yerden Doğan kimseler de yeşil Sarık takarlar ama diğer sarikları da takarlar gizlerler kendilerini.
Sarık dersinde turuncu sarığımızın sebebi güneşi ve sıcaklığı ve geceyi temsil eder. beyaz Sarık ise aydınlık ve kışı temsil eder. şimdi bu nasıl olur denince İki zıt oluyor, turuncu Sarık geceyi ve Yaz mevsimini temsil ediyor beyaz Sarık ise kış mevsimini ve gündüzü temsil ediyor. peki böyle İki zıt nasıl bir arada bulunur Dediğiniz zaman kış Aslında siyah olması, siyahla beyazın bir araya gelmesi gerekirken, neden turuncu.
Her Sarık bir Peygamberin nuru ve bir makamıdır.
Sarı renk Mesela kırmızı ile birleştiği zaman turuncu ortaya çıkar, Sarı ve kırmızı iki yanlarda ortada turuncu vardır, mitras tapınağında bulunan (üç nokta) ortadaki Güneş, Yine sarı eğer mavi ile birleşirse bu sefer ortada yeşil Güneş Ortaya çıkar. Soyun İsmail tarafına ve İbrahim’den İsmail koluna bağlı olduğunu gösterir. turuncu ise kırmızı ile birleştiği için İbrahim koluna hem Muhammed koluna Bir üst musluktan bağlı olduğunu gösterir. İbrahim Aleyhisselam’ın rengi kırmızı, ve Mavi ise, İsa Aleyhisselam’ın kolunun rengi, yani İshak kolu. Yeşil ise mavi ile sarının arasından çıkan grub. geçişken elektron, erkek olan, aradaki geçişi sağlayan, yani erkek elektron, yani tohum sarıdır, maviyi de yeşile çeviren, kırmızıyı da turuncuya çeviren sarıdır. geçişken elektron yani erkek tohum sarıdır. üst musluk kırmızı, Eğer kırmızı mavi ile birleşirse, bu sefer mor veyahutta bordo meydana gelir, bordo kırmızı, israil kolu, Yahudi kolu, Yahudi kırmızısı denilen trabzonspor’daki “idared” (Yahutta Kızılelma) denilir. sarıklar bu şekilde çeşitlidir. siyah Sarık vardır. yine yol Cafer efendimize, yani imamdan sonraki. imamdan sonraki imama bağlı olanlar, siyah Sarık sararlar. yedek imamdan sonraki imama bağlı olanlar, yani Mehdi den sonraki imama bağlı olanlar, Mehdi son İmam, yedek İmam, 13. İmam, Ondan sonraki İmam, Caferüttayyar koluna bağlı olanlar, siyah Sarık sararlar. usulü bilmeyen Sarık takmasın. Kendini bilmeyen, soyunu bilmeyen, milleti kandırmasın.Bbizim tarikatımızda 3 Ana renk Sarık vardır dedik. Diğer sarıklar, kendinizin kim olduğunu bıldığiniz, soyunuzunn kim olduğunu bildiğiniz gün, babanızın kim olduğunu, Rabbinizin kim olduğunu bildiğiniz gün, takabileceği sarıktır. Nefsini bilen Rabbini de, babasını da bilir. Babasını Anasını bilen, o kola badan bağlı olan babasının sarığının rengini takar, Anasından bağlı olan Anasının babasının(Dede) sarığının rengini takar, fakat taylasanı sola sarkar. yani geçişken elektronu Kim? Rabbi kim? Bu sırra ermeyen Sarık marık takmasın.
Taylasan Nedir?
Taylasan, sarığın arka kısmında, kafaya sarılmayıp, aşağı sarkıtılan, sarığın ucuna verilen isimdir. o sarkıtılan ucu, Seyidler sırtının arkasına sarkıtır ken, hem Şerif hem Seyyid olanlar da ve Sadece Şerif koluna bağlı olanlar, Sağ omuzun ön tarafına sarkıtırlar. Sol omuza sarkıtılanTaylasanlar, tohumun değil de, toprağın O yola bağlı olduğunu, annesinin, o soya bağlı olduğunu bildirir. Bu taylatasın sebebi ise, Yıldız’ın kuyrukluyıldız olduğunu gösterir. o kimsenin Yıldızı’nın kuyruklu yıldız olduğunu gösterir. Her peygamberin soyundan hem Şerif hem Seyyid vardır. Yolun çatallaştığı yer demektir. ibrahim Aleyhisselam da İshak ve İsmail olaraktan yol çatal vermiştir. Seyidlik şeriflik onlarda, ismaililik veya İshakilik olaraktan tezahür gösterir. Bu da dikkate alınsın. işte taylasan demek kuyrukluyıldız demek, hem Seyyid hem Şerif demektir, iki kola da aynı anda bağlı olan demektir.
Original Karoglan Makalesi
Raşit Tunca
Schrems, 8 Ekim 2021
|
|
|
Bethlehem-Beytüllahim Yıldızı Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-22-2022, 11:54 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Bethlehem-Beytüllahim Yıldızı Nedir?
Bethlehem Yıldızı’nın Görülmesi Hz. Mehdi’nin Geldiğinin Müjdesidir
“2017 yıl sonra en yakın buluşma”
“2 bin yıl sonra... Gökyüzünde muhteşem gösteri.”
2015 yılının Haziran ayında Peygamberimiz (sav)’in 1400 yıl önce haber verdiği bir olay gerçekleşti. Jupiter ve Venüs tek bir parlak yıldız olarak birleşti, Bethlehem yıldızı görüldü. Bu olay, Hz. Mehdi (as)'ın zuhur alametidir.
Yıldızlar kendi ışığını ürettiği için ufuk çizgileri yoktur, gezegenlerin ufuk çizgileri olur.
Hadiste bildirilen tüm bu özellikler Bethlehem Yıldızı’nı anlatmaktadır.
Bethlehem Yıldızı, Hz. İsa (as)'ın doğumunda da görülmüş, İsa Mesih’in doğumunun müjdesi olarak İncil’de yer almıştır.
“İsa’nın Kral Hirodes devrinde, Yahudiye’nin Bethlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler DOĞUDAN YERUŞALİM (KUDÜS)’E GELİP ŞÖYLE DEDİLER: YAHUDİLERİN KRALI OLARAK DOĞAN ÇOCUK NEREDE? DOĞUDA ONUN YILDIZINI (BETHLEHEM YILDIZINI) GÖRDÜK...” (Matta, 1)
Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. DOĞUDA GÖRMÜŞ OLDUKLARI YILDIZ (BETHLEHEM YILDIZI) onlara yol gösteriyordu, ÇOCUĞUN BULUNDUĞU YERİN ÜZERİNE VARINCA durdu. (Matta, 9)
İsa Mesih’in doğumunun müjdesi olan Bethlehem Yıldızı, Roma Dönemi’ne ait tunç sikkelerde, duvar resimlerinde ve tarihi tablolarda da sıkça görülmektedir.
Görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav) bundan 1400 yıl önce Bethlehem Yıldızı’nın vasıflarını tüm detaylarıyla anlatmış ve bu yıldızın çıkışının Hz. Mehdi'nin gelişini haber verdiğini söylemiştir. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği diğer yüzlerce alamet gibi bu da içinde bulunduğumuz devirde birebir gerçekleşmiştir.
Hadiste şöyle bildirilmektedir:
(Hz. Mehdi geldiğinde) Doğu'dan bir yıldız (Bethlehem Yıldızı) doğar ve Ay’ın ışık verdiği gibi ışık verir. Daha sonra iki ucu neredeyse birleşinceye kadar sarkar. Gökte bir renk oluşur ve ışık her iki ufkuna da yayılır. (Kitabü-l Fiten)
"Doğu'dan bir yıldız (BethlehemYıldızı) doğar ve AY’IN IŞIK VERDİĞİ GİBİ IŞIK VERİR."
Ay’ın kendi ışığı yoktur, Güneş’in ışığını yansıtır. Gezegenler de tıpkı Ay gibidir. Işıkları yoktur, ışığı yansıtırlar. Demek ki hadiste bahsedilen bir yıldız değil, gezegendir.
"Daha sonra İKİ UCU NEREDEYSE BİRLEŞİNCEYE KADAR sarkar."
Hadiste bu iki gök cisminin NEREDEYSE birleştiği bildirilmiş ve iki uç yani iki ufuktan bahsedilmiş. Bethlehem Yıldızı tek bir gök cismi gibi telaffuz edilir, fakat Venüs ve Jüpiter gezegenlerinin Dünya'dan görülebilecek şekilde birbirlerine yakınlaşması ile oluşur. Bu iki gezegen, dünyadan, giderek birbirine yakınlaşan iki yıldız gibi görünür.
"Gökte bir renk oluşur ve ışık HER İKİ UFKUNA DA yayılır."
Bu gece kavuşacaklar. Jüpiter ve Satürn, 1623’ten bu yana ilk kez birbirlerine bu kadar yaklaşacaklar. Yeryüzünden bakınca tek bir yıldız gibi görünen iki gezegen aslında onlar. Beytüllahim (Bethlehem) yıldızı olarak da bilinirler. Dile kolay, 400 yıl beklediler kavuşmak için... Yarışmadan, savaşmadan, akışı bozmadan sabırla beklediler. Ve ne büyük tesadüf ki bugün ekinoks. Kış gündönümü, kuzey yarım kürede yılın en uzun gecesi yaşanacak. Yüzyıllar sonra iki gezegen en karanlık gecede bir olacak.
“Gökyüzünde ne varsa yer yüzünde de o vardır”.
Yıldızlar kavuşuyorsa demek ki insan da kavuşacak beklediğine. Sabreden, göğe kalbiyle, kendine başkasının haliyle bakabilenler için aydınlanma vakti. Hiç dinmeyeceğini sandığın acı dinecek, geçmeyecek dediğin dert bitecek çünkü her gecenin bir sabahı var. Sen istesen de istemesen güneş bir tepenin yahut bir denizin ardından usulca doğacak.
“Her şeyimi kaybettim ama bu arada kendimi buldum” demiş Mevlana. Kaybedenlerin ‘kazandığını’, verenlerin aslında ‘aldığını’ anladığı vakit mutlaka gelecek.
İnanlanar bilir ki her şey bir ölçüye göre yaratılmıştır. Bir zerre bile nedensiz dönmüyorsa kendi etrafında, koskoca evren neden aydınlığı karanlığın ardına saklasın... Bize umut olsun Bethlehem yıldızı. En zor günler geride kalsın.
MÖ 7'de bir gezegensel kavuşum meydana geldi. Yaygın olmayan C. Jüpiter gezegeni kısa sürede Satürn'ün neredeyse 3 katı kadar önünden geçmiştir. Bu, Balık takımyıldızında meydana geldi. Sihirbaz bu gerçeği şöyle açıklamıştır: Yahudilerin (Balık) arasında büyük bir adalet kralı (Jüpiter) (Satürn) doğdu. Balık sembolü, Hıristiyanlığın eski sembolü ile ilgilidir ve konuyla ilgili bazı bilim adamları, Jüpiter ve Satürn'ün takımyıldızındaki konumundan türetildiğini ve hatta balıkçının, İsa'nın doğumuyla ilgili olduğunu belirtmektedir. .
Peygamber'e göre, Mesih'in gelişi bekleniyordu ve bu işaretler, en azından Doğu'dan gelen Magi için bunun gerçekleştiğini gösteriyor. Jüpiter ana tanrıdır ve Satürn babasıdır. Hangi büyük olay Mesih'in doğumunu gerektirebilir? Ve sadece gezegenlerin bir birleşimi değil, üç kez de oldu. Krallar, tanrılar ve balıkçılar, en azından Mesih'i bekleyenler için büyük bir figürün görünümüyle tutarlı bir semboloji.
Güçlü bir süpernova, patlayan güneşten onlarca kat daha büyük bir yıldız olabilir, ancak bununla ilgili hiçbir kayıt yoktur ve gökyüzünde bırakılmamıştır. MÖ 31 yılının 5 Mart'ında harika bir şey oldu. C. Yeni bir yıldız gökyüzünü aydınlatıyor. Novalar, süpernovalar kadar parlak olmayan çok parlak yıldızlardır, ancak etkileyicidirler. Yeni yıldız 70 gün boyunca parladı ve büyücüler onu doğuya kadar takip etti. Kudüs'e ulaştıklarında ve Hirodes onları gördüğünde, yıldız güneyde, şafaktan kısa bir süre önce Beytlehem'in üzerinde parlıyordu.
Umarım bu bilgilerle Beytüllahim yıldızı ve tarihi hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz.
İsa’nın Kral Hirodes devrinde Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Yeruşalim’e gelip şöyle dediler: ‘’ Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda o’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik’’
Yıldızbilimcilerin ziyareti-, matta 2-1-2
Müneccimler Kral’a bu soruyu sorduklarında Kudüs (Yeruşalim)de bulunuyorlar. Ama nereden geldikleri bilinmiyor. Bethlehem adı verilen bu yıldızın bir süre gökyüzünde göründüğünü ve onlara yol gösterdiğini anlıyoruz. İncil de geçen metinde Hz. İsa’nın doğumunu gösteren yıldızı takip ederek onun yerini bulurlar ve getirdikleri hediyeleri takdim ederler. Gökyüzünde görülen bu yıldızın ne olduğu bilinemediğinden Hz. İsa’nın doğduğu yer olduğuna inanılan Bethlehem (Arapçası Beytüllahim) kentinin adı verilmiş. Peki Bethlehem yıldızı bir kuyruklu yıldız mı? Yoksa süpernova mı? Ya da bazı gezegenlerin kavuşum adı verilen aynı ekliptik boylam derecelerine gelmesi mi?
Milattan önceki zamanlarda Mezopotamya’da ki medeniyetler, gezegenlerin ve yıldızların konumlarını hesap edebiliyor ve efemeris oluşturuyorlardı. İşin içerisinde müneccimler olduğuna göre bu durum hesap edilerek önceden öngörülmüş olma ihtimali yüksek. Günümüzde, bilim ve teknoloji sayesinde geriye dönük binlerce yıl öncesinin gök günlüğü çıkartılabiliyor. Hz. İsa’nın doğum tarihinin bilinmiyor oluşu o andaki gökyüzü konumunun incelenmesine imkan vermemiştir. Miladi takvimin başlangıcı olarak kabul edilen Hz. İsa’nın doğum tarihine en yakın, astrolojik açıdan önemli kabul edilen iki gösterge bulunuyor.
1-) Satürn-Jüpiter Kavuşumu
M.Ö 7. Yüzyılda Satürn-Jüpiter kavuşumu Balık burcunda (Presesyon dan dolayı 72 yılda 1 derece kayan takımyıldızlar ile günümüzde kullanılan tropikal Zodyak ta ki burçlar ile aynı değildir.) gerçekleşmişti. Astroloji açısından bakarsak Satürn ve Jüpiter kavuşumlarının önemli olduğunu ve yeni bir döngü başlattığını biliyoruz. Bu iki zaman işaretleyicisi her yirmi yılda farklı burçta kavuşurlar. Yirmi yıllık yeni bir sosyal trendi başlatırlar. Ayrıca yaklaşık 200 yılda bir element değiştirerek bu kavuşumun olması ayrı bir döngü daha yaratır. Satürn-Jüpiter kavuşum zamanı doğanlar arasından önemli kişilerin olduğu biliniyor. Fakat böyle bir genelleme yapılması çok mesnetsiz olur. Hz. İsa’nın insanlara şifa dağıtması, geleceği görmesine rağmen teslimiyet göstererek kendisini insanlar için kurban etmesi ,Hristiyanlığın sembolü olan Balık burcunun temaları ile örtüşmektedir. Dolayısı ile bu burçtaki iki zaman işaretleyicisinin M.Ö 7. Yüzyılda gerçekleşen kavuşumunu bazı astrologlar Bethlehem yıldızı olarak adlandırmaktadır. Aslında bu bir olasılık olarak durmakta ve sadece söylentide kalmaktadır. İncil deki metinleri referans alırsak diğer bir olasılıkta oldukça güçlü görünüyor.
2-) Venüs gezegenin heliacal yükselişi ve Jüpiter ile kavuşumu
”Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. Doğuda görmüş oldukları yıldız onlara yol gösteriyordu, çocuğun bulunduğu yerin üzerine varınca durdu.”
MATTA 2-9
Doğuda gördükleri yıldız Venüs gezegeni olabilir mi? Venüs Güneş’ten önce yükseldiği zamanlar doğu tarafında sabah yıldızı olarak görülmekte, Güneş’ten sonra yükseldiğinde ise batıda gece yıldızı olarak görülmektedir. Venüs’ ün bu döngüsü 584 gün sürüyor. Venüs’ün heliacal yükselişi, uzun süre görünmedikten sonra ilk defa ufukta Güneş’ten hemen önce doğarak sabah yıldızı olarak görülmesidir. O dönemin astronomları buna çok büyük önem vermişler. En eski astrolojik doküman olan Babil tableti Enuma Anu Enlil’de Venüs’ün doğu tarafında ufuk çizgisinde ilk göründüğü zamanlar bir referans olarak alınmış. Güneş’ten önce doğduğu için ışığı getiren anlamında lucifer ismi de veriliyor.
M.Ö. 2. Yüzyılda Ağustos ayında Venüs Aslan burcunda retro hareketinde iken heliacal konumuna geçiyor. Kraliyeti simgeleyen Aslan burcunda Venüs gezegenin heliacal konumuna geçerek Jüpiter ile kavuşuma doğru gitmesi, bekledikleri Yahuda kralının gelişi olarak yorumlamayı mümkün kılmaktadır. Bununla beraber İncil deki Vahiy 22-16 kısımda ‘’ Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im ‘’ cümlesindeki parlak sabah yıldızının Venüs olduğu düşünülmektedir.
Sonuç olarak Bethlehem hala gizemini korumakta ve ne olduğu çözülememiştir. Bethlehem yıldızının ne olduğu bilinemezken ara ara bu yıldızın göründüğüne dair haberler yayılarak Mehdinin gelişine işaret ettiği yönünde yalan yanlış bilgiler servis edilmekte ve gerçeği yansıtmamaktadır.
Bethlehem yıldızı en son 800 yıl önce görünmüştü
Bethlehem yıldızı veya Noel yıldızı olarak bilinen bu yıldız birçok kişiyi ve gökyüzü meraklılarını her zaman heyecanlandırmıştır. Gökyüzünde gerçekleşen bu ilgi çekici olay her zaman merak konusu olmuştur. Dünya açısından bakıldığında Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin yolları kesişip ve çıplak gözle bakıldığında çift gezegen olarak görülmesidir. Bethlehem yıldızı incilide de yer alarak İsa’nın doğuşunu müjdeleyen bir yıldız olarak belirtilmiştir.
Birçok Hıristiyan, yıldızın mucizevi bir işaret olduğuna inanıyor. Bazı ilahiyatçılar, yıldızın Yıldız Kehaneti olarak bilinen bir kehaneti gerçekleştirdiğini iddia ettiler. Gökbilimciler, yıldızı Jüpiter ve Satürn'ün veya Jüpiter ile Venüs'ün bir kuyruklu yıldız veya bir süpernova kavuşumu gibi olağandışı gök olaylarına bağlamak için çeşitli girişimlerde bulundular.
Bethlehem yıldızı veya Noel yıldızı olarak bilinen bu yıldız birçok kişiyi ve gökyüzü meraklılarını her zaman heyecanlandırmıştır. Gökyüzünde gerçekleşen bu ilgi çekici olay her zaman merak konusu olmuştur. Dünya açısından bakıldığında Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin yolları kesişip ve çıplak gözle bakıldığında çift gezegen olarak görülmesidir. Bethlehem yıldızı incilide de yer alarak İsa’nın doğuşunu müjdeleyen bir yıldız olarak belirtilmiştir.
Bu bilge adamlar hakkında pek bir şey bilinmiyor. Nereden geldiklerini veya kaç tane olduklarını bilmiyoruz. Amerika Birleşik Devletinde yaşamını sürdüren Melinda Hall bu güzel doğa olayını gözlemleyerek paylaştı.
Birçok Hıristiyan, yıldızın mucizevi bir işaret olduğuna inanıyor. Bazı ilahiyatçılar, yıldızın Yıldız Kehaneti olarak bilinen bir kehaneti gerçekleştirdiğini iddia ettiler. Gökbilimciler, yıldızı Jüpiter ve Satürn'ün veya Jüpiter ile Venüs'ün bir kuyruklu yıldız veya bir süpernova kavuşumu gibi olağandışı gök olaylarına bağlamak için çeşitli girişimlerde bulundular.
Derleme Makalelerim
Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi
Raşit Tunca
Schrems, 01.10.2021
Kaynaklar:
Grafik von herzundliebe
Harun Yahya
Ben ucarken ceren özcan
meteorologiaenred
mahmutorhan
|
|
|
Hipnoz Hipnozculuk Nedir |
|
Yazar: RasitTunca - 05-22-2022, 11:53 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Hipnoz Hipnozculuk Nedir?
Hipnoz büyücü ve sihirbazların kullandığı en uç metottur. şeytanın en büyük komutanlarına verilen özelliktir, şeytanlar tarafından o özellik onlara veriir.
Bu Özellik mesela telefonunuza istemediğiniz halde bir mesajın gelmesi ve mesaj telefonunuza alındıktan sonra gönderen kimseninb telefonunuzun hafıza kartına girip sizin telefonunuzu işlevsiz hale getirerek Hafıza kartındaki bütün bilgileri kendini aktarması gibi bir işlem. hipnozcu kimselerin, sizin isteğiniz dışında, insanın komut Merkezi'ndeki konuşma ve hafıza kartı dışındaki bütün sistemleri kapatan bir bir sinyalin bir sesin bir dalganın yayılması ile, insanı sisteminizin ele geçirilmesi demektir. Onu ilk defaı Mısır Büyücüleri denemiiş ve yapmışlardır. ve bunu iyi amaçlarla kullanıyoruz görüntüsü vermek için de tedavide Kullanıyoruz görüntüsü vererekten vücudunu işlevsiz Hale getirerekten sinil sistemimizdeki sensörlerin hiçbirisi çalışmaz hale gelir, tamamı işlevsel sistemler devre dışı olur ve işlevsiz hale gelerekten, size acı duymadan bir ameliyat yahut benzeri bir görüntü verebilir fakat bu allahın her insanı ayrı ayrı yaratmasındaki gayesi olan, özgür insanın özel hakkına tecavüzdür. birçok hipnozcu bunu yapmıştır. Bir insannı Herhangi bir nesneye dokunmadan asılı bırakmışlardır. Çünkü sinir sistemindeki sensörler çalışmamaktadır. Yani bunu dediğimiz zaman oturduğumuz sandalye gerçekten hayatımızda var m,ı yattığımız yatak gerçekten altımızda var mı dedirtiyor insana, Eğer bir insan sandalyesiz oturabiliyor sa, yataksız da havada yatabiliyorsa, O zaman bu dünya tamamen frekanslar Dünyası demek budur, o zaman gördüğünüz sandalye ne? yattığımız yatak nerede, yediğimiz elma ne, bu karmaşaya girersek çıkamayız.
şeytan insanlara böyle bir hal ile gözlem yaptırdığı zaman, insanın Bir hiç olduğunu, Dünya'nın Güneş'in Ay'ın Her şeyin bir hiç olduğunu kabul etmek dışında bir seçeneği kalmaz. şeytanın komutanı görevini yaptıktan sonra şeytan kendisi gelir ve o insandaki Tanrı ve Allah inancını da yok edip inkar ettirir geçer, ve işte Kur'an'da geçen düşmüş melekler, onlara bu ilmi, kafir olmadan yani dinden çıkmadan bunu Öğretmezler denilen ilim budur. Halbuki orada sandalye olmadığı için, orada havada oturuyor değildir, asıl gerçek şeytanın frekans halinde olduğu, ve ordusunun da cinlerinde, kafirlerininde ve iyilerinde frekans halinde oldukları, frekansında çok güçlüsünün, bir sandalye kadar sert, ve bir yatak kadar yumuşak olabildiği dir, hipnoz edilmiş kimseyi havada asılı tutan şeytan ve cinlerdir, Rüzgar ve rüzgar Çeşitlerinden Tornado(Hortum) denilen rüzgar Çeşidi, içinde döndürdüğü toz toprak olmadan, Mobilya ağaç insan olmasa, gözle görülen bir şey değildir, gözle görülmeyen bir şey nasıl olurda bir binayı havaya kaldırıyor dediğimiz zaman, işte frekansın gücünün açığa çıktığını anlamış oluruz. Frkansın daha kuvvetlisi işte bir yerde sabitlenirse, isterse sandalye durumunda isterse Yumuşak yatak durumunda olabilir, melekelrde her surete girer, hikmetinden önceki, cinlerin ve şeytanların durumu da budur.ve Firavun'un Büyücüleri ellerindeki ipleri ip bile yok iken Yılan şeklinde göstere biliyorlardı.
Allah onları Musa'nın aasasına verdiği, onlardan daha üstün bir güç ile, ve sadece Hazreti Musaya buna inandırmaktla, onun imanı ile bütün Büyücüleri yendi, onları dize getirdi, ve onlar Musa'nın Rabbine iman ettik dediler. Firavun'un onları öldürme korkusundan bile yılmadan, Biz Musa'nın Rabbine iman ettik dediler. Ondaki güç bizim elimizde kinden daha büyük bir güç, O yüzden büyük güç, küçük gücü yener, yenildik, O'nun ve Rabbinin gücünü böylece kabul ettiler Sadece.
Orada görülene Bakıp da, ne sandalye yok, ne Yatak yok, ne de Tanrı yoktur denebilir.
Allah vardır Diridir hiç ölmez, Kur'an'da Cenabı mevlamız, insanı nasıl yarattığını, Hatta Nasıl yeniden dirilttiğini, isterse 300 sene uyutabildiğini, isterse kayadan deve doğurtabildiğini, isterse bir çamura ruh üfleyince kuşa döndüre bildiğini, insanlara göstermiş, peygamberleri ni de buna vesile kılmıştır. Bu na rağmen insanoğlu, her şeyi yaratan Rabb'inin tercih edeceği yere, şeytanın kandırmacasına tercih edip, Yanlış yola sapmıştır .
Hipnoz yukarıda dediğimiz gibi düşmuş meleklerden 2 tanesi olan Kuranda bahsedilen büyü öğreten "Harut ile Marut" ’un öğretisi olan, dinden çıkmayı gerektiren bir öğretidir. Her kim hipnoz yapıyorum diyorsa, ve yapıyorsa, bilinsin ki, o kafirdir, şeytanın askerlerinden, komutan askeridir. Allah'ın Kur'an'da ki sözü ile, her kim bu yöntemleri kullanıp, şeytana ve askerine, onun sözlerrine taparsa, ona inanırsa, Rabbimiz mevlamız Kur'an'da buyurmuştur ki:
“Cehennemi onlar ile dolduracağım” diye yemin etmiştir.
şeriat zahir ister, her kim Zahir olan görünenleri inkar ediyorsa, bilin ki gavurdur kafirdir, gözümüzle Gördüğümüz her şey vardır, aksine inanan, ve bunu ispat etmeye çalışanlar, tüm Kutsal kitapları, peygamberleri, melekleri yok saymış, bunları yok saymakla da, Allah'ı da inkar etmiş gavurdur. ve Yine Muhammed'e inmiş dini, musaya inmiş dini, ve 124.000 peygamber inmiş dini de inkar etmiş demektir,
sakın öyle kimselerin yanında bulunmayın, böyle kimselerin gösterdiği şeylere inanmayın, hava da uçsada, denizde yürüsede, sakın onlara inanmayın, O’nların bulunduğu yerden uzak durun, ya bugün, böyle keramet gösteriyorum, şeyhin diyenlerin hepsi, bu sistemi yöntemi kullanmaktalar, hepside Şeytanın Askerleridir, yaklaşık olaraktan hepsi de böyle diyebiliriz.
Raşit Tunca
Schrems, 4 Ağustos 2021
internet aramamda Bulduğum, Hipnozu öven bir makale de altta yer alıyor:
İpnoz, değişik bir şuur hali ve duygusal uyanıklığın bir türüdür. İpnoz halindeki genişlemiş şuur haline kişi, beş duygusuyla olan bağlarını kesip, tüm dikkatini içsel yaratıcı zihnine topladığı zaman ulaşabilmektedir. İpnoz tıp alanında bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu yüzden de yaşamımızda yeni ufuklar açabilecek potansiyele sahiptir. Parapsikoloji konuları içerisinde en yanlış anlaşılmış olanı ipnozdur. Bunun nedeni; kişilerin, konunun önemini takdirden uzak bulunan bazı ipnozitörlerin çok yüksek paralar alarak celseler yapması ve yeteneklerin kötüye kullanılmasıdır. Bugün ipnotizma çoğunlukla sancısız diş tedavilerinde kullanılmaktadır. İpnoz, insanın kendi kendisini tanıması bakımından çok yararlı bir yöntem olmasından başka, gerçek tedavide de geçerli bir yöntemdir. İpnozun belki de bilinen ilk yararlı yanı fiziksel ve heyecansal düzensizliklerin şifaya kavuşturulması olmuştur. Tıbbın yanında adli mercilerce de kullanılmaktadır. Çünkü ipnoz transında bulunan bir kimsenin hemen hemen yalan söylemesine imkan yoktur. İpnotik trans halindeyken kişi huzura, sükuna, gevşemeye ve çok eski deneyimlerini tekrardan yaşarcasına hatırlama yeteneğine kavuşur. İpnotik trans durumuna kolaca girilemez. Bu, yükseltgenmiş uyanıklık haline gayrı-şuurla birlikte içsel idrak vasıtasıyla geçilmelidir. Aslında ipnoz, zihin fonksiyonlarının şuurla gayri-şuur arasında bir yerde bulunmaları halidir. Dikkatin alanı daraltılmıştır, davranışlar içsel şuur seviyeleriyle karakterize olmuşlardır, gayri-iradi sinir sisteminin fonksiyonu ve beden üzerindeki kontrolü artmıştır. Şuurluluğun içsel seviyeleriyle duygusal uyanıklılığın yükseltgenmiş seviyeleri (derece derece çok hafiften çok derine doğru) “hypnogogic” (yarı ipnotik) trans halleri olarak isimlendirilir. Kelime olarak bu, zihin uyanıklıkla uyku arasında bulunuyor demektir. Hypnogogic trans hallerine yaklaşımlar: Hypnogogic transa geçirici çeşitli metotlar vardır. İpnotik tekniklerin hepsinin direkt ya da indirekt yoldan zaten kullanmaktayız. Aşağıda bunlardan görme, dokunma ve işitmeyle ilgili üçü vardır: 1. Odanın ya da duvar kağıdının rengi, resimler, hatta elbiseler bile, içsel reaksiyonlara neden olabilirler ve görsel ipnotik transın süptil vasıtalarıdır. Bazen farkında olmadan da bunların etkisi altına gireriz. Bazen indirekt yoldan ipnotik trans elde etmek için süje son derece az olarak aydınlatılmış bir odaya alınır. Direkt görsel trans elde etmek için, dikkatin görsel bir uyarana toplanması sağlanır. Dönen diskler, çakan ışılar, renkler, hareket eden objeler ipnotik ya da hyonogogic trans haline sokma araçları olarak kullanılabilirler. 2. Müzik, alçak ya da yüksek sesler kulağa hitap eden bir ortam yaratarak transa girmeye neden olabilirler. İnsan sesi de transa neden olabilir. Sesin volümü, perdesi ve ritmi uyku durumunu telkin edebilir. Süjenin göstereceği reaksiyona göre, heyecansal etkiyi haiz değişik kelimeler de seçilebilir. İpnotizörler sık sık uyku için direkt emirler kullanırlar.Örneğin, “Gevşe, gözlerini kapa, uyu ...” gibi.Verbal (kulağa hitap eden) transa sokma metodunu kullananlar kelimelerini çok dikkatli seçmelidirler. Charles Osgood’un Differensiyal Teorisi’ne göre kelimelerin her biri iyi ya da kötü tesiri ima edecek etkileri haiz bulunmaktadır. Süjeler kelimelere, birer objeymiş gibi tepkide bulunurlar. 3. İpnoza dokunsal yoldan yaklaşım, süjenin dokunma duyusuna yönelik durum ve malzemeyi gerektirecektir. Süje arkası hafif yatık rahat bir iskemlede transa girebilir. Bu türün indirekt metotları arasında dinlendirici bir pozisyon ve rahat bir elbise bulunabilir. Dokunsal transın direkt metotları ise vücuda fizik teması içerir. Dokunma duyumuna en yakın olan duyum koklama duyumudur. Onun için belirli kokuların kullanılması da bu metotla ilgilidir. Değişik hynogogic trans hallerinde kişi, beyninin normal zamanlarda kullanılmayan kısımlarından yararlanma olanağını elde eder. Bu durum, dış görünüş olarak şuursuzmuş gibi görünse de, kişi içsel olarak son derece şuurlu bir durumdadır. Bunun sonunda, duyular ötesi alanda yükseltgenmiş bir uyanıklık deneyimlerine, zaman içerisinde gerilemelere, problem çözmelere, hafızayla ilgili hatırlamalara, mistik iç-görüşe, durugörüye, medyumların trans hallerine kadar gidebilir. İpnoz, zamanın başlangıcından beri insanlar tarafından uygulanmaktadır. M.Ö. 3000 yıl öncelerine kadar giden kayıtlar, ipnozun Yunan-Roma ve Hindistan’da büyücüler, tıp adamları ve rahipler tarafından büyüsel, şifa ve dinsel amaçlarla kullanılmış olduğunu göstermektedir. Mısırlılar ipnozu Kleopatra’dan 1000 yıl önce kullanmaya başlamışlardır. Onlar, hastalarını “tedavi edici uyku” adıyla bir çeşit ipnoz yöntemini kullanarak hastalarını tedavi etmekteydiler. İpnoz şu paradoksla açıklanabilir: “Dışsal olarak uyanık ve şuurlu olduğumuz zamanlarda, içsel bakımdan şuursuzsunuz demektir.” Buna benzer şekilde ipnotik durumda zihin dış olaylardan haberdar değilken, içsel bakımdan tam bir uyanıklık içinde bulunur. Diğer bir deyişle, gayri-şuurluluk aslında şuurluluktur. İpnotik durumda bulunduğumuz sırada merkezi ve otomatik sinir sistemlerinin beden üzerindeki kontrolleri artar. Şuurun bu şekilde değişikliğe uğramış haline yükseltgenmiş duygusal uyanıklık diyoruz.
TASAVVUF daki "La Mevcuda illa Hu" Felsefesini Çarpıtan Şeytan
Tasavvufta Hiçlik Diye BirAkım Başlatmıştır:
Bu Konuda Yazılan Sözler de Şunlar:
Tasavvufta her şey “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar. Peki tasavvufta hiçlik nedir? Tasavvufta hiçlik makamına nasıl ulaşılır? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, tasavvufta hiçliği Hak dostlarının beyanları ışığında bizlere anlatıyor.
Cenâb-ı Hak ehemmiyetine binâen, Kurʼân-ı Kerîmʼde arka arkaya tam yedi kez yemin ettikten sonra beyân eder ki:
“Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 9-10)
Bugün global kültür istîlâsı, nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyon ve internetin menfî telkin ve propagandaları, müthiş bir mânevî erozyon ve kirlenmeyi beraberinde getirdi. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oldu. Gâye ile vâsıta birbirine karıştı. Yaşamak için yiyip içmek yerine, yiyip içip tüketmek için yaşanır oldu. Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geldi. Ruhlardaki tatminsizlik, insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürükledi. En nihâyet, bütün uhrevî endişelerden uzak, âdeta âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin edildi.
Bu sebeple bugün, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi demek olan tasavvufî terbiye, çok daha büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü tasavvuf; hamd, şükür, rızâ, zühd, istiğnâ ve kanaat eğitimidir. Esas hayatın âhiret hayatı olduğu gerçeğini idrâk ederek, gönlü dünyanın gelgeç nefsânî arzularının esaretinden kurtarmaktır.
TASAVVUFUN MÜCADELESİ
Tasavvufun mücâdelesi; iç âlemden, varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir.
Ârifler Sultânı Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hâcegândan, yani ilim erbâbı hoca efendilerden idi. Buna rağmen, mânevî intisâbının ilk yıllarında, insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde, büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüştür.
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, kendisine ilimde “Şemsüʼş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda, Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleriʼnin dergâhına gitmişti. Fakat Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik onu dergâhının ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirdi. Önce enâniyetin bertarâfı ve hiçliğin tahsili için, onu helâ temizliğiyle vazifelendirdi.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken, Üftâde Hazretleriʼnin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için, benzeri merhalelerden geçti. Süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Gurur, kibir ve enâniyeti bertaraf eden bu nevî merhaleler neticesinde, cihan pâdişahlarına istikâmet veren, büyük bir mürşid-i kâmil oldu. Şimdiye kadar sayısız kadı geldi geçti; fakat onlar içinde Hüdâyî Hazretleri, bu husûsiyeti sebebiyle 400 seneden beri gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
TASAVVUFTA HİÇLİK MAKAMI
İşte tasavvufta her şey, “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar.
Ebûʼl-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”[1]
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”[2]
Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!” buyurmuşlardır.
NEFSİN EN ZOR TERK ETTİĞİ KÖTÜ HUY
Nefsin en zor terk edebildiği kötü huy ise; gurur, kibir ve enâniyettir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:
“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da, mânen tekâmül edebilmek ve dînin hedeflediği “kâmil insan” hâline gelebilmek mümkün değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennetʼe giremez.” buyrulmuştur. (Müslim, Îmân, 147)
TASAVVUFİ TERBİYENİN AMACI
Bu bakımdan; gurur, kibir, ucub ve enâniyet; mânevî yolun kanseridir. Tasavvufî terbiyenin gâyesi de; nefsaniyetten doğan “ene” yani “ben” demeyi terk edip, enâniyete iptal mührünü vurabilmektir.
Ârif gönüllerde husûsî bir yeri bulunan Hallâc-ı Mansûrʼun hâlini, mânâ âleminde seyredenlerden nakledildiğine göre; onu darağacında astıkları vakit İblis yanına geldi ve:
“–Bir «ene» sen dedin, bir «ene» de ben dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime ise lânet yağıyor!” diye sordu.
Hallâc, İblis’e şöyle cevap verdi:
“–Sen, «Ene» demekle kendini Âdem’den üstün gördün. Kibrini ortaya koydun. Ben ise «Ene’l-Hak» dedim, kendi varlığımı Hak’ta yok ettim. (Tıpkı bir nehrin okyanusa karışınca artık nehirliğinden iz kalmaması gibi benliğimi erittim, Rabbime tam bir teslîmiyetle râm oldum.)
Benliği ortaya koymak demek olan kibir, Cehennem alâmetidir. Benliği bertaraf etmek, yani Hak’ta fânî olmak ise, «hîç»liğin ifâdesidir. Bu sebeple bana rahmet, sana ise lânet ve zillet indi.”
Şeytan -aleyhillâ‘ne-, Cenâb-ı Hakkʼın emrine îtiraz edip Oʼna karşı ilk isyânı işlediğinde, günahını itiraf edip af dileyeceği yerde, gurur, kibir ve enâniyetinin esiri olup hatâsında ısrar etti, günahından pişmanlık duymadı. Nefsini kınayıp tevbe edeceği yerde, inat ve gururunun kurbanı oldu. Böylece Cenâb-ı Hakkʼın lânetine dûçâr oldu.
İLK İŞLENEN GÜNAH
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemiz de, şeytana uyup Allâhʼın yasakladığı ağacın meyvesinden tadarak, insan neslinden zuhûr eden ilk günahı işlediler. Fakat onlar, şeytanın yaptığı gibi hatâlarını bahânelerle örtbas edip kendilerini temize çıkarmaya çalışmak yerine, hemen nefislerini kınayıp gerçeği samimiyetle îtiraf ettiler:
“Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyan edenlerden oluruz.”(el-A’râf, 23)
Yanlıştan dönme fazîletini sergileyip, pişmanlık ve mahcûbiyet içinde, Cenâb-ı Hakkʼın rahmet ve mağfiretine sığındılar. Samimî gözyaşlarıyla yaptıkları tevbe ve istiğfarları Cenâb-ı Hak tarafından kabul olununca da, ilâhî lûtfa nâil oldular.
Bu bakımdan tasavvufun en büyük mücâdelesi; Rabbine karşı nefse haddini bildirmektir. Zira nefis, ibadet hâlinde dahî kendini beğenir, başkalarının noksanlıklarına takılarak dolaylı yoldan kendini üstün görür.
GIYBET GÜNAHI
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Gülistan adlı eserinde şu hâtırasını nakleder:
“Çocukluğumda da ibadetlere çok düşkündüm. Geceleri kalkar, ibadetle meşgul olurdum. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Bâzı kimseler ise etrafımızda uyuyorlardı. Babama:
«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:
«–Oğlum! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın!» karşılığını verdi.”
Yani babası Sâdî’ye âdeta şu dersi veriyordu:
“–Senin hor gördüklerin, seher vaktinin feyzinden mahrum iseler de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı…”
BEN DİYEN HELAK OLDU
İşte nefsin, bu misalde olduğu gibi “sûret-i hak”tan görünen sayısız tuzakları vardır. Kendinde bir varlık hissederek nefsânî bir üstünlük duygusuyla “ben” diyen kimse -isterse mâneviyat yolunda hizmet eden öndeki bir mürşid olsun- yolun hakîkatinden uzaklaşmış demektir.
Bilhassa günümüzde bâzı mânevî rehberlerin, kendilerine bir güç izâfe edercesine, egoist ve mağrur tavırlar içine girmeleri, temsil ettikleri yola da zehir serpmekte, bulundukları mânevî yolun nezâket ve zarâfetini de lekelemektedir. Hâlbuki; “Mahkeme kadıya mülk değildir.” sözünde de ifâde edildiği gibi, tasavvuf yolu, hiç kimsenin hakk-ı müktesebi değildir…
Dipnotlar:
[1] Attâr, Tezkire, s. 622.
[2] Attâr, Tezkire, s. 629.
Kaynak: Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Ağustos 2014
BUNU (Tasavvufta Hiçlik Meselesini) GAVUROĞLU GAVURLARDA NiHiLiZM FELSEFESi DiYE YUTTURMUŞLAR
Bu Konuda Bir Örnek Makale
Nihilizm (Hiççilik) nedir? Kısaca nihilizm ne demektir?
Sosyal medyada son birkaç gündür tartışılan ve adeta Türkiye’nin konuştuğu isim haline gelen 10 yaşındaki Atakan Kayalar ile gündeme yeniden gelen bir konuyu işleyeceğiz bugün; nihilizm. Nihilizm hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler çokça “Nihilizm ne demek?”, “Nihilizm ne anlama gelir?”, “Nihilizm kurucusu kimlerdir?” gibi soruları arar oldu web sayfalarında. Madem bu kadar popüler hale geldi, o zaman detaylara bir göz atalım…
Nihilizm ne demek, kısaca…
Önce nihilizm kelimesi ile başlayalım söze. Halk arasında “nihilism” olarak da biliniyor, okunuyor ancak gerçek yazımı nihilizm. Latince’de “hiç” anlamına gelen nihil sözcüğünden türetilen bir kavram. Kendi içinde pek çok alt dala ayrılıyor olsa da temel anlamda nihilizm; her şeyin anlamdan ve değerden yoksun olduğunu savunan bir felsefi görüşe verilen isimdir. Nihilizm felsefesini benimseyen, ilkelerini kabul eden kişilere nihilist denir. Nihilistler, Tanrı’nın varlığını, iradenin özgürlüğünü, bilginin imkanını reddeder. Hatta bu anlamda din adamlarının da ciddi tepkisini çekerler. Hiççilik ya da yokçuluk olarak tarif edebileceğimiz bu kavram, 19. Yüzyıl ortalarında Rusya’da özellikle genç ve entelektüel kesim arasında taraftar bulmuştur kendisine. Zaman içinde çığ gibi büyümüş ve kitleleri peşinden sürükleyecek kudrete erişmiştir. Bu felsefi yaklaşım her şeyi reddeder; hiçbir doğru, genel-geçer bilginin olmayacağını, olamayacağını savunur. Var olan her şey onlar için şüphelidir ve hatta yok sayabilecek kadar da cesurdur. Toplumsal bilimleri ya da klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeden nihilizm, maddeci bir tavırla yerleşik toplumsal düzene “baş kaldırmayı” temsil eder. Devlet, din ya da aile gibi otoritelere karşı çıkar. Dışarıdan bakıldığında sadece bilimsel doğruları temel aldığı düşünülüyor olsa da aslında bilimin, toplumsal sorunları aşacak güçte olmadığını da savunur bir yandan. Nihilizm, aynı zamanda; metafizik, ahlaki güçleri yok sayan, mevcut değerlere ve düzene karşı çıkan bir görüştür. Her türlü bilgi imkanını şiddetle reddeder ve hatta dediğimiz gibi yok sayar.
nihilizm_nedir
Nihilizm ve din
Nihilizm; etik, politik ve benzeri gibi birçok alanda çeşitli biçimlerde çıkar karşımıza. Anlamsızlık, boşluk ve hiçlik duygularının telkin ettiği bir düşünce ve yaşam şeklidir diyebiliriz. Nihilist akımda inanç ve ahlaki değerler yok sayılır. Nihilistler Tanrı’yı reddeder. İlk ortaya çıktığı dönemlerde ilahi ve ahlaki değerlerin reddedilmesi ile başlamıştır nihilizm. İlerleyen dönemlerde, 1800’lü yıllara geldiğimizde ise siyasi ve felsefi bir akım haline bürünmüştür. Hiççilik akımı, beraberinde onlarca ünlü ismi dile getirmiştir. Nihilistler, varlığı inkâr ederler bu nedenle dolaylı olarak dini inanç ve değerleri de yok sayarlar. Allah’ın varlığını reddetmeleri de bundandır. İrade özgürlüğünü ve ahlak gibi kavramları yok sayarlar; gerçekleri, değerleri, inançları reddederler. Hiçbir otoriteye boyun eğmezler. Bazıları bilimsel veriler dışında bütün olasılıkları yok sayarken, bazıları bilimsel verileri bile “hiçlik” olarak nitelendirir. Nihilizmi felsefe temelinde ateizm ile aynı düzlemde değerlendirmek mümkündür aslında çünkü Allah’ı, değerleri ve ahlaki reddeden ateist görüşler ile benzerdir. Nihilizim sadece Tanrı’nın değil hiçbir şeyin varlığına inanmaz. Ateizm din ile ilgilidir, nihilizm felsefe sularına aittir daha çok…
Nihilizm kurucusu kimlerdir?
Son dönemlerde bu kadar sık karşımıza çıkan bu kavramın varlığı çok eskilere dayanır. Nihilizm denince akla gelen ilk isimleri şu şekilde sıralayabiliriz; Friedrich Nietzsche, Ludwig Andreas Feuerbach, Henry Thomas Buckle, Max Stirner, Albert Camus, Arthur Schopenhauer, Jean-Paul Sartre ve Herbert Spencer. Saydığımız isimler, nihilizm akımını savunan en bilindik isimlerden. Neyzen Tevfik’in de Türk nihilistlerden olduğu bilinir.
Optimistik (iyimser) nihilizm nedir?
Yazımızın en başında, nihilizm kendi içinde alt dalları olduğundan bahsetmiştik. Örneğin bir grup bilimsel verilerin dışındakileri yok sayarken, bir grup bilimsel verilerin varlığını dahi reddeder. Nihilizm felsefesinin alt dallarından biri optimistik nihilizm. Bunu kısaca iyimser nihilizm olarak adlandırabiliriz. Elias Skjoldborg isimli genç bir öğrenci TED konferansı formatında bir konuşma gerçekleştirmiş ve bu konuşma TEDx etkinliğinde verilmiş. Aşağıdaki videoda detayları paylaşalım sizinle…
Kaynak : mediaclick
Ondan Habersiz Yaprak Düşmeyen GAVSLAR Nerede? Bak Bazı Yerler Cayır Cayır Yanıyor, Yağmur Duasına Çıktımı Daha Yoldayken Yağmur Yağdırtan Cübebelinin Müctehid Babası Hani Nerede (Hepsı Osuruktan Şeyhler ipnozcu Köpekler) de Tevessül Vesile Diye Birşeyler Uydurmuşlar, aynen Lat Uzzaya Tapanların Felsefesı olan aracı Allahlar
Bu Konudakı Bir Makale de Bu:
Sözlükte “bir aracı vasıtasıyla maddî veya mânevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak” anlamındaki vesl kökünden türeyen tevessül bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velîleri vesile yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. “Yardım istemek” anlamındaki istiâne, istigāse ve istimdâd da aynı mânada kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de tevessül kelimesi geçmez. Vesilenin yer aldığı iki âyetten birinde Cenâb-ı Hak, müminlere kendisine yakın olmaya vasıta aramalarını ve kurtuluşa ermek için O’nun yolunda bütün güçlerini harcamalarını emretmekte (el-Mâide 5/35), diğerinde ilâh diye tapılan ve dua edilen varlıkların da rablerine yakın olmak için bir vasıta aradıkları belirtilmektedir (el-İsrâ 17/57). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bu âyette sözü edilen varlıklar içinde meleklerin de yer alabileceğini söyler, zira meleklere ve gözle görülmeyen diğer bazı varlıklara da yaratılmışlık üstü konum tanıyanlar olmuştur (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VIII, 299-302). Allah’a yakın olmak amacıyla vesile aramanın mahiyeti “ilim ve ibadetle O’nun yoluna girme, İslâmî erdemlerle nitelenme” şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vsl” md.). Farklı görüşler bulunmakla birlikte müfessirler vesileye “müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her türlü ilim ve amel” mânasını vermişler, nâfile ibadetleri de bunun kapsamı içinde değerlendirmişlerdir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, VIII, 405; İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 48). Hadislerde vesile ve tevessül kelimeleri yer almaktadır. Çeşitli rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık dönemlerinde ashap Hz. Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. Onun vefatından sonra amcası Abbas ile tevessülde bulunulmuştur (Buhârî, “İstisḳāʾ”, 3; “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 11). Resûl-i Ekrem, gözleri görmeyen bir sahâbîye kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmesini söylemiş, sahâbî yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “Daʿavât”, 119; ayrıca bk. Müsned, II, 168; III, 83; Müslim, “Ṣalât”, 11).
İbn Cerîr et-Taberî, müslümanlar arasında vuku bulan ihtilâflar bağlamında Resûlullah’tan sonra Allah’ın hücceti sayılan dinî liderlerin bulunup bulunmadığı meselesinin tartışıldığını belirtir; ayrıca Allah’a dua ederken “peygamber ve velîler hakkı için” ifadesini kullanıp tevessülde bulunmanın câiz olmadığına ilişkin bir görüşü Ebû Hanîfe’ye nisbet eder (et-Tebṣîr, s. 156; krş. M. Nesîb er-Rifâî, s. 26). Bu tür nakillerden hareketle tevessül konusuna ilişkin tartışmaların II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra Mâlik b. Enes’e atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında zayıf kabul edilen bir kısım rivayetlerin yer almasından da bu meselenin erken dönemlerde gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Konu, tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasının ardından İbn Teymiyye’den itibaren Selef âlimleriyle diğer Sünnî âlimleri arasında önemli bir ihtilâf mevzuu haline gelmiştir. Tevessülün çeşitlerini ve bunlarla ilgili görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:
1. Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül. Kur’an’da Allah’a en güzel isimleriyle dua edilmesi ve O’nun övülüp yüceltilmesi emredilmiş (el-A‘râf 7/180; Kāf 50/39-40), Hz. Peygamber dualarında Allah’ın kendi zâtına verdiği isimlerle O’na niyazda bulunmuş ve ashabına da bunu öğretmiştir (Müsned, I, 391, 452; Tirmizî, “Daʿavât”, 92). Kur’an okuduktan sonra dua etmek de Allah’ın sıfatlarıyla tevessülde bulunma olarak kabul edilmiştir, çünkü Kur’an Allah kelâmıdır, O’nun kelâmı ise sıfatıdır. Bu tür tevessülün bid‘at sayılmadığı hususunda ittifak vardır (M. Nesîb er-Rifâî, s. 25-51; Himyerî, s. 39).
2. Hz. Peygamber’le tevessül. Bütün âlimler Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmayı câiz görmüş, ancak onunla tevessülde bulunmanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. a) Resûlullah ile tevessül etmek onun Allah nezdindeki makamı ve derecesinin hakkı için değil hayatta iken ondan dua etmesini istemek ve Allah’tan onu kendisine şefaatçi kılmasını talep etmek anlamına gelir. Böyle bir tevessül câizdir. Buna rağmen huzurunda, gıyabında veya ölümünden sonra zatıyla tevessülde bulunmak câiz değildir. Nitekim bir kuraklık yılında Hz. Ömer’in hayatta olmayan Resûl-i Ekrem yerine Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessülde bulunması tevessülün bir kimseden dua istemek mânasına geldiğini gösterir. Resûlullah ile tevessülün bir başka anlamı da kendisine itaat etmek, onun gösterdiği yola uyduğunu belirterek Allah’tan talepte bulunmaktır. Zatıyla tevessülü ve kabrinin yanında yapılan duanın mescidlerde yapılan dualardan üstün olduğunu ifade eden rivayetler zayıftır. İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ gibi Selefî âlimler bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 57-75, 113-114, 140-141; İbn Ebü’l-İz, I, 298-299; Reşîd Rızâ, VI, 371-377). b) Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmak dünyaya gelmeden önce, hayatta iken ve ölümünden sonra onun zatı ve Allah katındaki derecesiyle Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir. Kur’an’da müminlere Allah’a yakın olmak için vesile aramaları (el-Mâide 5/35), Allah’ı sevenlerin peygamberine itaat etmeleri emredilmiş ve ona uyanları Cenâb-ı Hakk’ın seveceği bildirilmiştir (Âl-i İmrân 3/31-32). Allah’a yaklaşma vesilelerinin başında Resûl-i Ekrem gelir; ayrıca sevgi ve itaat ancak Resûlullah’ın zatına yönelik olabilir. Ashaptan itibaren fıkıh, kelâm ve tasavvuf âlimlerinin Hz. Peygamber’in zatıyla tevessülde bulunmayı câiz görmeleri de bu konuda bir delil teşkil eder. İbn Teymiyye’ye kadar bu hususta âlimler arasında herhangi bir ihtilâf çıkmamıştır (Resûlullah’ın zatıyla tevessülde bulunmanın onun henüz dünyaya gelmeden önce başladığına dair telakkiler için bk. Müsned, IV, 138; Himyerî, s. 303-318). Hz. Ömer’in Abbas ile tevessülde bulunması sonuçta Resûl-i Ekrem’le tevessül etmek anlamına gelir. İmam Mâlik, Resûlullah’ın kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca görmemiştir (Sübkî, s. 134-143; Âlûsî, VI, 128; Kevserî, s. 11-12). Sünnî âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.
3. Amel-i sâlihle tevessül. İman ve itaatten sonra Allah’tan mağfiret dilemeyi ifade eden âyetlerin yanı sıra (el-Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/193-194) Fâtiha sûresinde yer alan, “Sadece sana tapar ve yalnızca senden yardım dileriz” (1/5-6) cümlesinin ardından hidayete eriştirme niyazında bulunmaya dair âyet amel-i sâlihle tevessülde bulunmaya işaret eder. Bir mağarada mahsur kalan müminlerin kurtuluşunu haber veren rivayetlerde belirtildiği gibi (Müsned, II, 116; Buhârî, “Edeb”, 5) amel-i sâlihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda bilgiler mevcuttur. İbn Mes‘ûd’un teheccüd namazı kıldıktan sonra, “Allahım, emrettin itaat ettim, davet ettin icabet ettim, beni bağışla!” şeklindeki duası ashabın bu tür tevessüle başvurduğunu kanıtlayıcı niteliktedir. Âlimlerin tamamı bunu câiz görmüştür (Âlûsî, VI, 127; M. Nesîb er-Rifâî, s. 111-134).
4. Müttaki ve sâlih müminlerin duasıyla tevessül. Âlimler bunu da ittifakla kabul etmiştir. Esasen müminlerin duasını istemek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem umreye giden Hz. Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir. Sahâbîler de sıkıntılarının giderilmesi için Resûlullah’ın duasına başvurup tevessülde bulunmuştur (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66-69; M. Nesîb er-Rifâî, s. 141-163).
5. Hayatta olan velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül. Bu konuda iki yaklaşım mevcuttur. a) Bu tevessülü câiz görenler, bunun Kur’an’da Allah’a yaklaştıran vesileler aramayı emreden âyetin (el-Mâide 5/35) alanına dolaylı biçimde girdiğini söylemiştir. Nitekim melekler Âdem’e secde ederek Allah’a yakınlık sağlamış, iyi kulların ilâhî rahmetin tecelli ettiği hayır sahipleri olduğu belirtilmiş ve müminlere iyilerle birlikte ölmeyi dilemeleri öğretilmiştir (Kevserî, s. 2-15; Ebü’l-Fazl, s. 17-18; Himyerî, s. 139-142, 181-182). Hadislerde Resûlullah ile tevessülde bulunmanın tavsiye edilmesi ona tâbi olan ve bunu teşvik eden velîler ve sâlihlerle tevessülü de câiz kılar. Hz. Ömer’in Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül etmesi de bu konunun bir delilini teşkil eder (Sübkî, s. 143-144; Kevserî, s. 18). Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşrû kabul edilmesi bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşrû hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer‘îdir, fer‘î ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir (Himyerî, s. 43-44, 71-72, 126). Allah’ın yaratmadaki sünneti (âdet-i ilâhiyye) bazı vasıta ve sebeplerle fiilleri gerçekleştirmesi şeklinde tecelli eder. O’nun hasta olan birine ilâç vasıtasıyla şifa vermesi gibi mânevî hastalıklara müptelâ olan birine velî ve sâlih kulları vasıtasıyla şifa vermesi de sünnetine uygundur (Muhammed el-Burhânî, s. 3-8; Himyerî, s. 22-23, 55-56). Müctehid âlimlerin velîlerle tevessülü câiz görüp uyguladığına dair rivayetler bu fiilin meşruiyetine ilişkin diğer bir delil konumundadır. İmam Şâfiî’nin Ehl-i beyt’in yanı sıra Ebû Hanîfe ile, Ahmed b. Hanbel’in de Şâfiî ile tevessül ettiğine dair rivayetler sahih kaynaklarda mevcuttur. Fahreddin er-Râzî, Tâceddin es-Sübkî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimler bu tevessülü meşrû kabul edenlerden bazılarıdır. Burada velîler, kendilerinden kaynaklanan bir güce sahip kişiler olarak değil Allah’ın bir sonucu yaratmasının sebebi olarak görülmektedir (Kevserî, s. 3-4; Himyerî, s. 18-19, 265-266, 420-425). Eş‘arî ve Mâtürîdîler’in çoğunluğu bu görüştedir. b) Velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül câiz değildir, çünkü bu Allah’a yapılan tâzime benzer. Bu görüşü savunanlar tevessülle ilişkilendirilen âyetlerde zatla tevessüle dair bir işaret bulunmadığını, bu âyetlerin müminleri sâlih amel yapmaya teşvik ettiğini söyler. Onlara göre ilgili âyetlerden hareketle ortaya konulan görüşler aşırı bir yorumdan ibarettir. Başta Hz. Âdem’in tevessülü olmak üzere Resûlullah’a nisbet edilen rivayetler de zayıftır. Ashap, tâbiîn ve müctehid âlimlere izâfe edilebilecek böyle bir uygulama sahih rivayetlerle nakledilmemiştir. Selef âlimleri bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66, 133; Âlûsî, VI, 127-128).
6. Peygamberler, velîler ve sâlihlerin zatıyla Allah’a yemin ederek tevessülde bulunmak. Başta Ebû Hanîfe olmak üzere âlimlerin büyük çoğunluğu, “Filân velînin veya sâlih kulun hakkı için senden şunu niyaz ederim” şeklinde yemin mânasına gelebilecek ifadelerle tevessülün câiz görülmediği yahut tahrîmen mekruh olduğu görüşünde birleşmiştir. İster nebî ister velî veya Kâbe gibi mukaddes bir mekân olsun Allah’ın adından başkasıyla yemin etmek meşrû değildir. Selef âlimlerine göre ise bu tür bir tevessül şirke götürür. Tasavvuf mensupları bu tür tevessülü câiz görmüştür (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 50-51, 114-115; Âlûsî, VI, 128; Reşîd Rızâ, VI, 372-375).
7. Peygamberler, velîler ve sâlih kullarla ölümlerinden sonra tevessülde bulunmak. Bunu câiz görenlerle Selef âlimleri arasında önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Sûfiyye’ye mensup âlimlere göre ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarıyla tevessül edilebilir. Çünkü tevessülle elde edilen sonucu yaratan Allah’tır ve sâlih kulun diri veya ölü olması durumu değiştirmez. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir. Dünyada eksik ruhları tamamlama görevini yerine getiren iyi kullar bu fonksiyonlarını öldükten sonra da sürdürebilir. Kur’an’da kâfirlerin ölen yakınlarından ümit kestiğinin (el-Mümtehine 60/13), ayrıca ölenlerin de nimet veya azap içinde bulunduğunun belirtilmesi (bk. KABİR) bunu kanıtlar niteliktedir. Ölülere selâm verilmesi onların da ruhen buna mukabele etmesini gerektirir. Temiz ruhların, kabirlerini ziyarete gelenlerin ruhlarıyla ilişki kurması, onları hayra yöneltmesi ve nurlandırması mümkündür. Nitekim Şâfiî Ebû Hanîfe’nin, İbn Huzeyme Ali er-Rızâ’nın, Ebû Ali el-Hallâl Mûsâ el-Kâzım’ın kabrine gidip tevessülde bulunmuştur. Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimlerin bu tevessülü câiz görmesi ashaptan itibaren müslümanların uyguladığı bu fiilin meşruluğunu gösterir (el-Meṭâlibü’l-ʿâliye, VII, 275-277; Şerḥu’l-Maḳāṣıd, II, 43; Kevserî, s. 5-9). İbn Teymiyye’den itibaren bu tevessülü câiz kabul etmeyen Selef âlimlerine göre tarihte putperestlik ölen sâlih kişilerden yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden Allah’a aracı olmaları istenmiş, ardından sâlihlerin putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua isteme şeklinde bir uygulama mevcut değildir. Eğer ölülerle tevessül câiz olsaydı Hz. Ömer, Resûlullah’ın amcası Abbas’la değil Peygamber’le tevessül ederdi. Resûl-i Ekrem’le sahâbîlerden intikal eden uygulama müminlerin kabirlerini ziyaret edip onlara selâm vermek ve dua etmekten ibarettir. Ölülerden yardım istemek hıristiyanların âdetidir, ayrıca bu fiil kabirleri tapınak haline getirmeye yol açabilir. Ölülerden yardım istemek ilâhî sünnetin yanı sıra Resûl-i Ekrem’in tebliğ ettiği dinin ilkelerine de aykırıdır. Bu tür tevessülle ilgili rivayetler uydurma olabileceği gibi yanılma ve şeytan aldatmasının ürünü de olabilir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 16-19, 142-171; İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 375; Reşîd Rızâ, VI, 371-377; VIII, 20, 146-147).
Sonuç olarak sâlih amellerin yanı sıra hayatta olan iyi kulların duasıyla tevessülde bulunmanın câiz görüldüğü hususunda ihtilâf yoktur. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in, velîlerin ve sâlih kulların zatıyla tevessülde bulunmayı şirk saymak ise isabetli görünmemektedir. Zatla tevessül konusunda kesin bir delil bulunmamakta, bu tevessül vesile âyetinin yorumuna dayanmaktadır. Konuyla ilgili hadisler ise âhad niteliğinde olup zayıf kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in dualarında bazı tesbih lafızlarını zikrettikten sonra, “Ruhun (Cibrîl) ve meleklerin rabbi olan Allahım!” diye niyaz edip Allah katında yüksek makam sahiplerini zikretmesi ise dikkat çekici bir uygulamadır (Müslim, “Ṣalât”, 223; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 147). Diğer bir husus da Sünnî akîdeye göre peygamberler ve Resûl-i Ekrem’in kendilerini ismen cennetle müjdelediği sahâbîler dışında hiç kimsenin “sâlih” diye nitelendirilip tevessül vasıtası kabul edilemeyişidir. Kişi olarak sâlih kulların kimler olduğu belirlemek mümkün değildir; sadece Allah’ın emirlerine bağlılık dikkate alınarak onlar hakkında hüsnüzanda bulunulabilir. Dolayısıyla iyi kişilerin zatıyla tevessül etmek hüsnüzanna dayalı olup zaman içinde ortaya çıkan bir uygulamadır. Tevessülü şirke dönüştüren hususların başında Allah’tan başkasına dua etmek, böyle bir kişiye ulûhiyyet niteliği atfetmek, kendisiyle tevessül edilen kimseye aşırı saygı göstermek gelir.
Tevessüle dair çeşitli eserler kaleme alınmıştır: İbn Merzûk el-Hatîb, et-Tevessül (Süleymaniye Ktp., Efgānî Şeyh Ali Haydar Efendi, nr. 70); Muhammed Mekkî İstanbûlî, Tevessül: Kasîde-i Bürde Şerhi (Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba, nr. 393); Muhammed b. Ahmed ed-Dimyâtî, el-Ḳaṣîdetü’d-Dimyâṭiyye fi’t-tevessül bi-esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1588); Ahmed el-Menînî, Ḫâtimetü istinzâli’n-naṣr bi’t-tevessül bi-şühedâʾi Uḥud ve’l-Bedr (Kahire 1281); Abdülkādir b. Ahmed el-Fâkihî, Ḥüsnü’t-tevessül fî ziyâreti efḍali’r-rusül (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 79); İbn Kemal, Risâle fi’t-tevessül (Süleymaniye Ktp., Tırnovalı, nr. 1850); Ebû Abdullah Muhammed b. Mûsâ et-Tilimsânî, Miṣbâḥu’ẓ-ẓalâm fi’l-müstaġīs̱în bi-ḫayri’l-enâm (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 264); Ali Ahmed et-Tahtâvî, el-İbdâʿât fî meżârri’l-ibtidâʿât bidaʿu’n-nüẕûr ve’ẕ-ẕebâʾiḥ ve’t-tevessül ve’d-duʿâʾ ve’l-ḥilf bi-ġayrillâh (Beyrut 1421/2000); Ahmed b. Zeynî Dahlân, Risâle fîmâ yeteʿallaḳ bi-edilleti cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (İstanbul 1996); Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (1993, doktora tezi, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Sıdkī ez-Zehâvî, er-Red ʿalâ münkiri’t-tevessül ve’l-kerâmât ve’l-ḫavâriḳ (İstanbul 2001); Alevî b. Ahmed el-Haddâd, Miṣbâḥu’l-enâm cilâʾü’ẓ-ẓalâm (İstanbul 1996); Mûsâ Muhammed Ali, Ḥaḳīḳatü’t-tevessül ve’l-vesîle ʿalâ ḍavʾi’l-Kitâb ve’s-Sünne (Beyrut 1985); Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İrġāmü’l-mübtediʾi’l-ġabî bi-cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (Amman 1992); Nâsırüddin el-Elbânî, et-Tevessül aḥkâmühû ve envâʿuhû (Beyrut 1986, 1990); Şevkânî, ed-Dürrü’n-naḍîd fî iḫlâṣı kelimeti’t-tevḥîd (Beyrut 1932).
Son Makelenin BİBLİYOGRAFYASI
Lisânü’l-ʿArab, “vsl” md.
Müsned, I, 391; II, 116, 168; III, 83; IV, 138.
Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 1424/2003, VIII, 405.
a.mlf., et-Tebṣîr fî meʿâlimi’d-dîn (nşr. Abdülazîz b. Ali eş-Şibl), Riyad 1425/2004, s. 156.
Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Halil İbrahim Kaçar), İstanbul 2006, VIII, 299-302.
Fahreddin er-Râzî, el-Meṭâlibü’l-ʿâliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VII, 275-277.
Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’r-resâʾil (nşr. M. Reşîd Rızâ), [baskı yeri ve tarihi yok] (Lecnetü’t-türâsi’l-Arabî), I, 10-31.
a.mlf., Ḳāʿide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye).
İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 375.
Takıyyüddin es-Sübkî, Şifâʾü’s-seḳām fî ziyâreti ḫayri’l-enâm, Bulak 1318, s. 133-195.
Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, İstanbul 1305, II, 43.
İbn Ebü’l-İz, Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1408/1987, I, 294-299.
Hısnî, Defʿu şübehi men şebbehe ve temerrede (nşr. Abdülvâhid Mustafa), Leiden 1424/2003, s. 200-201, 391, 394, 403-414, 420-430, 450, 572-573.
Emîr es-San‘ânî, Taṭhîrü’l-iʿtiḳād ʿan edrâni’l-ilḥâd (nşr. Abdullah b. Yûsuf), Küveyt 1404/1984, s. 22-23, 31.
Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, VI, 127-128.
M. Osman Abduh el-Burhânî, İntiṣâru evliyâʾi’r-raḥmân ʿalâ evliyâʾi’ş-şeyṭân, Kahire 1318/1900, s. 3-24.
Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, tür.yer.
Elmalılı, Hak Dini, II, 1669-1670.
M. Zâhid Kevserî, Maḥḳu’t-teḳavvül fî mesʾeleti’t-tevessül, Kahire 1369, s. 2-18.
Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İtḥâfü’l-eẕkiyâʾ bi-cevâzi’t-tevessül bi’l-enbiyâʾ ve’l-evliyâʾ, Beyrut 1405/1984, s. 7-12, 17-18, 28-50.
M. Îd el-Abbâsî, et-Tevessül envâʿuh ve aḥkâmüh, Beyrut 1986, s. 9-16, 32-36, 41, 50-56.
M. Nesîb er-Rifâî, et-Tevaṣṣul ilâ ḥaḳīḳati’t-tevessül, Halep, ts., tür.yer.
Dilaver Selvi v.dğr., Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül, İstanbul 1994, s. 67.
Îsâ b. Abdullah b. Muhammed b. Mâni‘ el-Himyerî, et-Teʾemmül fî ḥaḳīḳati’t-tevessül, Beyrut 2001, tür.yer.
Bekir Topaloğlu – İlyas Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2010, s. 316-317, 337-338.
Zekeriya Güler, “Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri”, Tasavvuf, sy. 10, Ankara 2003, s. 45-92.
Son Makelenin Kaynağı:
islamansiklopedisi
|
|
|
Star Gate/Yıldızlara Açılan Kapı ve Ölümsüzlük Suyu | Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tu |
|
Yazar: RasitTunca - 05-22-2022, 11:53 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Star Gate/Yıldızlara Açılan Kapı ve Ölümsüzlük Suyu | Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi
VERSiON1
Selamünaleyküm
bu makalemiz bizden sonrakilere Işık tutacak inşallah-u Teala
Masonlukta kalfalık makamına yükselen kimse zamanın Hiram ustasıdır.
Yani geometri ile matematiği sayıları birleştiren adam demektir.
islamda da Masonlukda da Bir şehir planı yapılırken, şehrin mimarisi ni oluşturan kimse, Eğer masonlardan birisi ise, o şehirde doğanların ve ölenlerin ne tarafta olduğunu bilir, ve Mezarlığın ve hastane ve doğum kliniğinin, nerede olacağını ona göre inşa eder. Hastane ve doğum kliniği doğu tarafına mezarlık ise şehrin Batı tarafına inşa edilir. Doğanlar ve batanlar yani ölenler.
Ölümsüzlük suyuna gelince, Meryem’in kutsal kasesi, yahut o kase den doğan çocuk, İsa’nın soyu ve suyu demektir. masonlar iki gruba ayrılmışlardır Birisi düşman takım, birisi dost takım. işte 4 Haçlı askerinin Meryem annemize, İsa’yı koruyacaklarını yemin edip söz vermiş olmaları üzerine, onlar İyiler tarafındadır, Karşı taraf ise, İsa’yı ve Meryem’in yok edip, insanlık soyunu tüketmeye çalışan, şeytan aleyhillane ile birlikte olan (Lucefier soyu olan) kötüler dir. iskender deli İskender İşte o ölümsüzlük suyunu aramış ömrü boyunca. O’nu da daha önceki Vaazlarımız da ve sohbetlerimizde makalelerimizde sanırım anlattık. iki suyun ve iki Soyın birleştiği yerdedir dedik. Hazreti Hızır ile Musa’nın ve Zuşa’nın buluştuğu yerö İşte o iki Soyun ve suyun birleştiği yerdir. O bizim dinimiz de,Peygamberler sülalesinde Hitamül enbiya olan, en son bayrak Peygamberimize verilmiş, Peygamberimizin soyu da Kerbela’da katledilmiş, sadece 2 tane insan kalmış o soydan, birisi Hasan Efendimizden, biriside Hüseyin Efendimizden olan, “Hz. Zeynep” ile “Hz. Ali Zeynel Abidin” bütün peygamber soyu artık bu iki çocuktan devam etmiştir, O’nları da Kerbela Faciasından Bir Türk Anne Kadın Taaaa ki Ege Bölgesine kdar kaçırmış gelmiş ve saklamıştır. Peygamberimizden sonra halifelik “Ebubekir, Ömer, Osman’a, Ali’ye” geçtikten sonra, Ali’nin evlatları olan Hasan ve Hüseyin Efendimizden, Hasan Efendimiz ise halifeliği kabul etmemiştir, O’na rağmen katledilmiştir. Hüseyin Efendimiz halifeliği yapmıştır. Toplam süre işte bunu belli oranlar ile hesapladığımız zaman işte 1500 sene gibi bir seneye tevafuk eder. Bunu büyük bazda hesapladığımız zaman bu kadar sene eder. Ancak bunu işte masonlardan da İrem Usta gibi birisi hesap edebilir, İslam alimlerinden de, zamanın sahibi olan kimse hesap edebilir. Ancak Bu süre yani bu 1500 sene dolmaya yaklaştığı zaman, artık kutuplar çakışmış olur, ve güneş doğduğu yerden batar hale gelir, Yani daha doğmadan ölen insan oğlu, ve o soyun ve suyun artık tükenmeye yüz tuttuğunu gösterir. yani İnsanoğlu sıfırı tüketmiş olur. Eğer oradan ileri geçemezse, şeytan ve kötüler galip gelmiş olur.
Burada hassas mühim nokta, işte insan soyu da, Hz Adem’in evlatlarından, bir kız ve bir oğlan şeklinde üremesiyle bu hale gelmiştir. o yüzden yeni portal açıldığında da, insan soyu eğer oradan ileri geçebilirse, yine bu son halifenin iki evladından, bir kız ve bir oğlundan ileri doğru gider. bir vahdedi vücut olan halife vardır. Bir de onun iki evladı Bir kız bir oğlu. Eğer kötüler yakalarsa, Kutsal Bakire Hz Meryem’i öldürüp, İsa’yı öldürüp, Hızır’ın yakalayıp, insan soyunu daha ileriye geçirmeden, insanoğlunun soyunu bitirmeye çalışanlardır. Eğer o son iki insan, yakalanmaz da ileri geçebilirse ve Hızır da yardım ederse, insan soyu yeni bir hayat ve zaman daha kazanmış olur. o iki çocuğun babası olan kimsenin (yani halife-i rûy-i zemin’in) olduğu yer, işte güneşin doğduğu yerden battığı yerdir. ve ölümsüzlük suyu da oradadır. çünkü onun soyu suyudur. Yeni İsa, Yeni portal açıldığında, Geçit kapısı açıldığında, oradan ileri geçtiğinde, eski dünya batar yok olur ve, Yeni kurulan dünyada, orada bir akar su vardır. O’nu ilk bulan kimse, Eğer iyilerden olursa, oraya bir işaret koyar ki orası başlanğıç noktasıdır. ve yeni portalda doğu o tarafda ve 180° karşısı batıdır. insanlığın soyunun ilerlemesi oradan başlarve oradaki tepe yeni arafat ve, o suyun başlangıç noktası ise, yeni müzdelifedir, ilk zifaf yeri, o yer de sevgililer buluşur, yani iki sevgili birleştiği zaman, zifat ettiği zsaman insan soyu ileri gider, ve orası Kabedir yeni kabe ilk ev, ama yeni portal da orası belkide sevgililerin buluştuğu kayanştığı bir piknik yeri olur. Orada bir su vardır. İşte o su önceki vahdet-i vücudun halifenin suyunun aktığı yerdir. Yani Zemzem suyu. İşte o su ölümsüzlük suyu dur. yani insanlık soyunu ileriye Taşıyan su, o su dur. ve bu suyu Eğer ilk İyiler bulursa, işte Hristiyanlıkta vaftiz denilen, çocuk doğduğunda yıkanılan su, o Özsu dandır. onu İyiler ele geçirirse işte O’nlar o su ile yeni Doğan çocukları, belli günden sonra, bir seremoni ile yıkarlar ki,o su ile yıkanan kimsler Hz isa’ gerçek soyu ve suyudur, son Dönence olunca, o Soy cennete, yeni portala geçen kimseler olacaktır. Ve daha sonra da onlar kiliseye geldikçe, o su dan birkaç damla ile üzerlerine serpinerek ten o suyla kutsanırlar. Ve Hristiyanlar, bu soyun sadece İsa soyu olduğunu iddia ederler, Biz ise, bütün Peygamber soyunun, O Soydan devam ettiğini, İsa’dan sonra da peygamberimizle bu Soyun devam edip, O’ndan sonraki gelen halifeler ile, o soyun son ucununda ve son meyvesinin de Hz Mehdi olduğunu iddia ederiz. İşte en son kimse Hz.Mehdi Aleyhisselam dır. Peygamberimizin Rivayet ettiği Hadis doğru ise, “O’ndan(Halifeyi Ruyi Zemin Hz Mehdi’den) sonraki 3. kimse, yahut da ondan sonraki ikinci kimse, onunla birlikte üç kimse yahut da, ondan sonraki 3. kimse başaramayacak tır. Çünkü birincisi oğlandır(Zeynel abidin) insan soyunu devam ettiren, İkincisi ise Kızdır(Zeynep), insan soyu 3 ile devam etmez üçüncüsü zina edilen kadının çocuğudur, yani lucifer çocuğudur, çünkü iki soy, iyiler ile kötüler birleşmiştir, gece ile gündüz, yaz ile kış, doğu ile batı, artık bir olmuştur, dualiteden sonra kesret suyun soyun karıştığı yer. 3. (Lucifer) çocuk bayrağı aldığı zaman, onun yakalanıp öldürülme ihtimali vardır, Aynı Hasan efendimizin öldürülmesi gibi, O çocuk hakikat-i Tam anlayabilemeyeceği için, Has evlat olmadığı için, o çocuk, kötüler tarafından yakalanıp öldürülmeden, işte portalın açılıp, insanlığın ileriye taşınması gerekir. Bu Son kalan kimse, portalın veyahut da deltoitin açılma vaktinin geldiğini alametini gösterir. Deltoid meselesine gelince, Başlangıçta doğu doğuda, batı batıdadır. güneş doğudan doğup, batıdan batar, daha sonra zamanla kutuplar yer değiştirir, bu 180 derecelik çizgi kendi içinde bükülme yapar, “W” oluşturur. Ters köşesinde ise, önceki vahdedi vücut ya da, önceki Mehdi’nin ölümsüzlük suyunun bulunduğu delta geçidinin köşesi vardır. Bunu masonlar en iyi şekilde hesaplarlar ve her zamndaki bükülme yerine bir “W” koyalar larki, bu mesela günümüzde bir VolksWagen Auto servicedir. ve Dönem her dönencede nereye gelmiş ona göre Güneş batıdan doğacağı vakit tam olarak ne zamndır hesaplarlar. Gelecek Çocuğun (Hz Mehdi’nin) kim olduğunu, Hatta Burcu’na, annesinin isimine, nerede ne zaman geleceğini dahi bilirler. Kötüler de bilir iyiler gibi hesaplar bilirler. İyiler ona yardım için çalışırlar, kötüler de onu yakalayıp insanlık soyunu yok etmek için gayret sarf ederler. ve bu önceki vahdet-i vücudun ya da Mehdi’nin bulunduğu Deltoidin köşesinden bir “V” harfi çizince aynı Alman Volkswagen logosundaki gibi double “W ve V” içinde ki Deltoid sembolü portal merkezidir. Bunları bildiklerinden simgeleriyle Mason kolları hep bir şeyleri anlatırlar. Bilmeyenler Bilmez, Sadece Uyuyanlar bilmez. O’nlar uyanıklar hepsi bilirler ve yerlerinide almışlardır bu savaşta, her zaman yerlerinde Hazır nazır beklemektedirler, gelecek olan Hz Mehdi ve Kurtarıcı olan İsa soyunu, ya da peygamber soyunu. Birisi öldürmek için, birisi de onu kurtarıp ileriye insan soyunu ileriye taşımak için. Bu hikaye günümüzde “Alan Walker” isimli şarkıcının kliplerinde anlatılır, Hatta onlar o çocuğun burcuna varıncaya kadar bilirler son 3. çuğuda bılırler onun vaktı gelınce ona yardım edenler aralarında parola olaraktan ” Dul karının oğluna yardım edin”(Yeni Hz. Meryem in isası) parolasını kullanırlar ey 3. çocuk bu parolayı unutma başın sıkışınca, O’nun özelliklerini de bilirler. O (Hz Mehdi) geldiği zaman onu zaten alametlerinden tanırlar. Hani Peygamberimiz gelmeden önce de Peygamberimizi alametlerinden tanıdıkları gibi, o Soy Aynen yine aynı özelliği taşıyıp, o Kimse gelmeden, onun özelliklerini bilirler, o kimseyi hep ararlar beklerler, geldiği zaman da, onu Aynen Peygamberimizin hadisinde dediği gibi “O’nu (Hz Mehdiyi) evlatları gibi iyi bilirler, ama söylemezler.” ve burada biz zamanın sahibiyiz ve bizim burcumuz Başak burcu, başak burcu kimse çok titiz olduğu için, ve ben erkek, yani O soydan kalan son iki çocuktan Oğlan olan olduğum için, ve bir de başak burcu olduğum için, bizim çiçeğiniz, bizim köyün söylemiyle ile “taşaklı kayınna” yani kaynana dili çiçeği diye bir kaktüs vardır. Dil gibidir. Alt tarafa resmini koyacağız İnşallah bu makalemizde, ve dikenleri vardır, yani o masaya falan konulmaz, cam önüne konulur, yani etrafını yaklaşanı dalar geçer, dikenini batırır geçer. öyle dikenli kendini koruyan Vahşi, vahşi batı çiçeği, bizim çiçeğimiz. Bizi ararsanız Bir dahaki tarafta, vahşi batıda arayayın, yani o suyu Yeni PORTAL açılırsa, bilinki kaktüs çiçeğinin olduğu yerde olacak, kayınna dili kaktüs çiçeğinin olduğu yerde olacak unutmayın. Bu size Işık tutacak, bu Kainat kapandımıydı, o zaman portal açıldığında, bu vaazımıza oluşan kimseler, dilden dile, elden ele ulaştırsın. ölümsüzlük suyunun aktığı Pınar kayınna dili kaktüsünün olduğu yerde olacak inşallah. o’na kaynana dili denmesinin sebebi de, taşaklı kayınna demek, erkek kaynana demektir, yani herşeye karışan erkek, yani erkek olup da Titiz olduğu zaman yani herşeye karışan adam : “Şunu şuraya koy, Bu neye burada, şu yanlış yapıyor, bak yanlış adım attı, suratı kararmış bu kesin bir nane yemiş” gibi her şeye herkese her şeye yanllış gördüğü her olaya müdahale eden kimsedir, Yani Düzelten doğrultan adam Hz. Mehdi. O yüzden dili pabuç gibidir. işte kaktüs kaynana dili kaktüsü bu demektir. Bir de dikenlidir, yanına yoluna gelene, dikenini batırır, ısırır, dalar geçer. Fakat başak burcu işte titizdir ”Er RAUF” ismi öğrenmeyen kimse, Allah’ın Rauf ismini Talim etmemiş kimse, başak burcu olaraktan doğamaz. Başak burcu ise rauf ismi ise yani raflama sistemi veya Hiyerarşik dosyalar oluşturmak ve, koyduğunu aradığı yerde bulmak, Her bilgiyi böyle Hiyerarşi şeklinde dosyalayan kimse, yani beyin ve ana hafıza kartı, imam Mübin (En Büyük imam) hafızası kuvvetli ve hatırlayabiliyorsa (çocukluğunu, olayları,…) işte onun Rauf isminde Mahir olduğunu gösterir. Koyduğunu aradığı yerde bulan adam. çünkü düzenli koymuş, düzenli yaşamış, Düzenli bir yere, bir şey bıraktığı zaman, işaret koyan kimse, işte ilk ölümsüzlük suyunu olduğu yere ulaşan kimse, oraya bir işaret koysun, öyle bir işaret koysun ki ikinci deltoide giden yolu göstersin, Bir dahaki geldiğinde orayı bulsun bilsin, takki bu ilk deltoidden son deltoide kadar böyle olsun, son deltodin yanına Kutsal mabed yapılıp (Norvec Ambarı) onun içine herşeyden birşey koysun, ve bu mektubumuzunda fake olanını, kötülerler gelince kolayca bulacakları yere koyun, ve orjinal ve doğru olanınıda zor buluncak bir zulaya koyun. Kutsal kesenin yanına koyulan o işareti, anlamayanlar anlamasın, Çünkü kötüler peşimizde, düşman insan soyunu yok etmek için, her an peşimizde. rabbim o’nu(O Kötüleri) amelinde muvaffak kılmasın. Oraya ilk İyiler ulaşırsa, İyiler iyilerin anlayacağı bir işaret koysun. Kötüler ulaşırsa iş işten çoktan geçmiştir zaten, kötüler O’nu son isayı bilip bulup meryemide isayıda öldüreceklerdir. işte Son çocuğun yakalanıp ölme ihtimali olduğundan, Peygamberimizden rivayetle Hz Mehdi’den sonraki 3 çocuk ve son çocuk bunu başaramayacak şeklinde ifade etmiştir. Rabb’im o çocuğa yardım etsin inşallah. o gün geldiğinde, Yani onun ölmesi de, kalması da, yakalanması da, portalın açılmasına sebeptir. Eğer yakalanırsa ileriye geçemez insan soyu, ve kıyamet kopar. bütün sistem yok edilir. Bilgisayarda da bu sistem var, yani dosyalar vardır, düzenli kimse dosyalarını düzenli şekilde oluşturur, ve bir şeyi aradığı zaman, Tam da aradığı yerde bulur, Bu da başak burcunun özelliğidir, ve son asker hep başak burcu olur Merkür burcu yani.
Önemli Not: Portal ise o iki ters Deltanın çakıştığı noktada ki deltoidde açılır. yani alan Walker in logosundaki ortadaki deltoid veya VolksWagen logosunda Deltoid olan yerde açılır. iyi bir matemetikci buranın neresı olacağını hesap edebilir. Bunu onlar da bilirler, deltoitin olduğu yere kutsal mabet yapılacaktır, Günümüzdeki teknolji den ve her canlıdan bitkiden taştan toprakdan ve her millet insandan (73.5) bir gen haritası ve emanetler oraya konnacaktır. Kalktıkları zaman, ilk bulan emanetleri bulur. Eğer emanetleri ele geçirirse kötüler, insanlık suyu soyu biter. Yani birde yeni portal açılacak yere yeni mabet yapılmalıdır. ve özel emanetler yine yeni açılacak Deltoidin yerine, o zamanın sahibi vahdet-i vücudun işareti ile oraya saklanır, yeni Nesle oradan ulaştırılır. çünkü sağ kalanlar ilk kalkacak olanlar oradakiler olacaktır. yani sidredekiler kabeciğin yanındakiler.
Önemli not 2: bu yazının bir nüsahasının yanlışları düzeltlenmeyecektir. O da düşmanlarımıza kilit olsun, okuyanlar erişenler, bu yazıya ileriki nesil iletsin de, Ölümsüzlük suyu aradıkları zaman, bulmacayı kendileri çözsün, buradaki fake olanmda kik yanlışları kötüler kendileri düzeltlesin.
SELAM EY ASKER!
BiZ iNSANLIĞI BURAYA KADAR TAŞIDIK,
SEN BUNLARI (Bu Hediylerimizi) AL VE
DAHA iLERi BiR CENN€TE K@DAR TAŞI.
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 9 Temmuz 2021 Cuma
VERSiON2
Star Gate/Yıldızlara Açılan Kapı | Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi
Selamünaleyküm
bu makalemiz bizden sonrakilere Işık tutacak inşallah-u Teala
masonlukta kalfalık makamına yükselen kimse zamanın Hiram ustasıdır.
Yani geometri ile matematiği sayıları birleştiren adam demektir.
bir şehir planı yapılırken şehrin mimarisi ni oluşturan kimse Eğer masonlardan birisi ise o şehirde doğanların ve ölenlerin ne tarafta olduğunu bilir ve Mezarlığın ve hastane ve doğum kliniğini, nerede olacağını ona göre inşa eder. hastane ve doğum kliniği doğu tarafına mezarlık ise şehrin Batı tarafına inşa edilir. Doğanlar ve batanlar yani ölenler.
Ölümsüzlük suyuna gelince Meryem’in kutsal kasesi yahut o kase den doğan çocuk İsa’nın soyu ve suyu demektir. masonlar iki gruba ayrılmışlardır birisi düşman takım birisi dost takım işte 4 Haçlı askerinin ryem annemize İsa’yı koruyacaklarını yemin edip söz vermiş olmaları üzerine onlar İyiler tarafındadır Karşı taraf ise İsa’yı ve Meryem’in yok edip insanlık soyunu tüketmeye çalışan şeytan aleyhillane a ile birlikte olan kötüler dir. iskender deli İskender İşte o ölümsüzlük suyunu aramış ömrü boyunca. onu da daha önceki boğazlarımız deve sohbetlerimizde makalelerimizde sanırım anlattik. iki suyun ve iki Soyın birleştiği yerdedir dedik. e Hazreti Hızır ile Musa’nın ve yuşa’nın buluştuğu yer İşte o iki Soyun ve suyun birleştiği yerdir. O bizim dinimizde en son bayrak Peygamberimize verilmiş Peygamberimizin soyu da Kerbela’da katledilmiş sadece 2 tane almış osoydan birisi Hasan Efendimizden biriside Hüseyin Efendimizden olan Zeynep ile Ali Zeynel Abidin bütün peygamber soyu artık bu iki çocuktan devam etmiştir Peygamberimizden sonra halifelik Ebubekir Ömer Osman’a Aliye geçtikten sonra Ali’nin evlatları olan Hasan ve Hüseyin Efendimizden Hasan Efendimiz ise halifeliği kabul etmemiştir Ona rağmen katledilmiştir Hüseyin Efendimiz halifeliği yapmıştır toplam sana işte bunu belli olan ile hesapladığımız zaman işte 1500 sene gibi bir seneye raffic Rider bunu büyük bazda hesapladığımız zaman Ancak bunu işler masonlardan İrem Usta gibi İslam alimlerinden de zamanın sahibi olan kimse ancak hesaplayıp bilebilir. yani bu 1500 sene dolmaya yaklaştığı zaman artık kutuplar çakışmış olur e güneş doğduğu yerden batar hale gelir Yani daha doğmadan ölen insan oğlu ve yani İnsanoğlu sıfırı tüketmiş olur Eğer oradan ileri geçemezse şeytan ve kötüler galip gelmiş olur.
burada hassas mühim nokta işte insan soyu da Hz Adem’in bir kız ve bir oğlan şeklinde üremesiyle bu hale gelmiştir o yüzden yeni portal açıldığında da insan soyu eğer oradan ileri geçebilirsen yine bu son halifenin iki evladından bir kız ve bir oğlundan ileri doğru gider bir vahdedi vücut olan halife vardır Bir de onun iki evladı Bir kız bir oğlu. Eğer kötüler yakalarsa eryem’i öldürüp İsa’yı öldürüp Hızır’ın yakalayıp Sen bana ileri geçirmeden insanoğlunun oyunu bitirmeye çalışanlardır Eğer yakalanmaz da ileri geçebilir Sera Hızır yardım ederse o iki çocuğun babası olan kimsenin olduğu yer halife-i rûy-i zemin olduğu yer işte güneşin doğduğu yerden battığı yerdir ve ölümsüzlük suyu da oradadır çünkü onun soyu suyudur. use İsa yeni portal açıldığında Geçit kapısı açıldığında geçtiğinde Yeni kurulan dünyada orada su vardır Onu ilk bulan kimse masallardan Eğer iyilerden olursa onunla bir işaret koyar ve orada insanlığı soyunu ilerlemesi için sevgililer buluşuruz yani iki sevgili birleştiği zaman insan soyu ileri gider ve orası sevgililerin piknik yeri olur Orada bir su vardır İşte o su önceki vahdet-i vücudun halifenin suyunun attığı yerdir İşte o su ölümsüzlük suyu dur yani insanlık soyunu ileriye Taşıyan su o sudur ve bu suyu Eğer İyiler bulursa işte Hristiyanlıkta vaftiz denilen çocuk dolduğunda yıkanılan su Özsu dandır onu İyiler ele geçirirse işte at Onlar o su ile Doğan çocukları belli günden sonra bir ihtimal olarak thanos’u ile yıkarlar ki o Say cennete yeni ortala geçen kimseler olacaktır Ve daha sonra da onlar kiliseye geldikçe o sudan birkaç damla ile üzerine serpilerek ten suyla kutsanırlar. r sadece İsa soyu olduğunu iddia ederler Biz İsa bütün Peygamber soyunun Soydan devam ettiğini İsa’dan sonra da peygamberimizle bu Sorun devam edip Ondan sonraki gelen haritali en son osoyoo ucu ve meyvesi olduğunu iddia ederiz İşte en son kimse Mehdi Aleyhisselam dır Peygamberimizin ettiği doğru ise Ondan sonraki 3 kimse yahut da ondan sonraki ikinci kimse onunla birlikte üç kimse yahut da ondan sonraki 3 kimse başaramayacak tır Çünkü birincisi oğlandır nsan soyunu devam ettiren İkincisi ise Çıldır insan soyu 3 ile devam etmez üçüncüsü zina çocuğudur yani lucifer çocuğudur 3 çocuk bayrağı aldığı zaman onun yakalanıp öldürülme ihtimali vardır Aynı Hasan efendimizin öldürülmesi gibi hakikat-i Tam anlayabilemeyeceği için Has evlat olmadığı için o çocuk yakalanıp öldürülmeden işte portalın açılıp ileriye taşınması gerekir son kalan kimse portalın veyahut da deltoitin açılma vaktinin geldiğini alametini gösterir. deltoid meselesine gelince başlangıçta doğu doğudan batıbatıdadır güneş doğudan doğup batıdan batar, daha sonra zamanla kutuplar yer değiştiriyor bu 180 derecelik çizgi kendi içinde bükülme yapar w oluşturur ya bu google benim kes köşesinde önceki vahdedi vücut ya da Mehdi’nin ölümsüzlük suyunu bulunduğu deltayı geçidinin köşesi vardır lu masonlar en iyi şekilde hesaplarlar gelecek Çocuğun kim olduğunu Hatta Burcu’nun annesinin nerede ne zaman geleceğini dahi bilirler kötüler edebilir iyilerden hesaplar bilirler İyiler ona yardım için çalışırlar kötüler de onu yakalayıp insanlık soyunu yok etmek için gayret sarf ederler ve bu önceki vahdet-i vücudun ya da Mehdi’nin bulunduğu Deltoidin köşesinden bir v harfi çizince aynı Alman Volkswagen logosundaki gibi double v içinde ters sembolü bunları bildiklerinden simgeleriyle kolları hep bir şeyleri anlatır bilmeyenler Bilmem Sadece Uyuyanlar bilmez onlar uyanıklar hepsi yerlerde katılmışlardır her zaman yerlerinde Hazır hazır beklemektedirler gelecek olan mevki İsa soyunu ya da peygamber soyu birisi öldürmek için birisi de onu kurtarıp ileriye isnsan soyunu ileriye taşımak için. Bu hikaye alan Walker isimli şarkıcının kliplerinde bu hikaye anlatilir, Hatta onlar o çocuğun burcuna varıncaya kadar bilirler yay burcunun özelliklerini bilirler O geldiği zaman onun zaten alametlerinden tanırlar Hani Peygamberimiz gelmeden önce de Peygamberimizi alametlerinden tanıdıkları gibi o Say Aynen yine aynı özelliği taşıyıp o Kimse gelmeden onun özelliklerini bilirler o kimseyi hep ararlar beklerler her geldiği zaman da onu Aynen Peygamberimizin hadisi dediği gibi evlatları gibi iyi bilirler. ama söylemezler. ve burada biz zamanın sahibiz ve bizim burcumuz başak burcu başak burcu kimse çok titiz olduğu için ve ben erkek yani Osmanlı’dan kalan son iki çocuktan Oğlan olan olduğum için ve bir de başak burcu olduğum için bizim çiçeğiniz bizim köyün söylemeyi ile taşaklı kayınla yani kaynana çiçeği diye bir kaktüs vardır il gibidir Böyle yazsın resmini koyacağız İnşallah bu makalemizde ve dikenleri vardır yani o masaya falan konulmaz cam önüne konulur yani etrafını yakışanı dadalar geçer dikenini batırır geçer öyle dikenli kendini koruyan Vahşi vahşi batı çiçeği bizim çiçeğimiz bizi ararsanız Bir dahaki tırtar’da vahşi batıda arayayım yani o suyu Fertan açılırsa bilinki kaktüs çiçeğinin olduğu yerde olacak kayınla dili kaktüs çiçeğinin olduğu yerde olacak unutmayın Bu size Işık tutacak bu Kainat kapalıydı zaman portal açıldığında bu ağzımız oluşan kimseler dilden dile elden ele ulaştırsın ölümsüzlük suyunun aktığı Pınar kayınla dili kaktüsünün olduğu yerde olacak inşallah Ayna direği denmesinin sebebi da taşaklı dayımdan erkek olup da Titiz olduğu zaman Şunu şuraya koy Bu ne ya burada şu yanlış yapıyor bak yanlış adım attı suratı kararmış bir nane yemiş ibi her şeyle herkese her şeye durduğu olaya müdahale eden kimsedir, O yüzden dili pabuç gibidir işte kaktüs ayırma dili kaktüsü Bir de dikenlidir yanına yolla görerek dikenini batırır ısırır dalar geçer, fakat başak burcu ile titizdir”Er RAUF” ismi öğrenmeyen kimse Allah’ın Rauf ismini Talim etmemiş kimse başak burcu olaraktan doğamaz başak burcu ise tavuk ismi ise yani raflama sistemi veda Hiyerarşi bahçalar oluşturmak koyduğunu aradığı yerde bulmak yatacağım iyiyim de Her bilgiyi böyle Hiyerarşi şeklinde bohçaları Ata bir kimseler hafızası kuvvetli hatırlaya biliyorsa çocukluğunu olayları işte onun of isminde Mahir olduğunu gösterir oyduğunu aradığı yerde bulan adam çünkü düzenli koymuş düzenli yaşam Düzenli bir yere bir şey bıraktığı zaman işaret Kur’an işte ilk ölümsüzlük suyunu olduğu yere ulaşan kimse oraya bir işaret koysun işaret koysun Bir dahaki geldiğinde orayı bilsinler falan o işareti anlamayanlar anlamazsın Çünkü kötüler peşimizde düşman insan soyunu yok etmek için her an peşimizden rabbim onu amelinde muvaffak kılmasın.Oraya ilk İyiler oluşursa İyiler iyilerin anlayacağı bir işaret kötüler ulaşırsa iş işten çoktan geçmiştir zaten kötüler onu bilip bulunca Sen çocuğu da takdir edeceklerdir işte Son çocuğun yakalanıp ölme ihtimali olduğundan Peygamberimizden 3 çocuk kağıtta ikinci çocuk bunu başaramayacak şeklinde ifade etmiştir Rabb’im o çocuğa yardım etsin inşallah o gün geldiğinde Yani onun ölmesi de zaten yakalanması dat portalın açılmasına sebeptir Eğer kızdır yakalanırsa ileriye geçemez insan soyu ve kıyamet kopar bütün sistem yok edilir Bilgisayarda var yani dosyalar vardır düzenli kimsem dosyalarını düzenli şekilde oluşturur ve bir şeyi aradığı zaman Tab aradığı yerde bulur Bu da başak burcunun özelliğidir ve son asker hep başak burcu olur Merkür yani
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems,, 9 Temmuz 2021 cuma
Önemli not: portal ise o ters beğenin çakıştığı noktada açılır yani alan Walker in logosundaki ortadaki deltoid olan yerde açılır ortar onlar bilirler deltoitin olduğu yere kutsal mabet yapılacaktır emanetler oraya taşınacaktır kalktıkları zaman ilk bulan emanetleri bulur. Eğer emanetleri ele geçirirse kötüler insanlık suyu biter. Ben yeni portal açılacak yere yeni muhabbet yapılmalıdır ve emanetler yine yeni açılacak Deltoidin o zamanın sahibi vahdet-i vücudun işareti ile oraya saklanır yeni Nesle oradan ulaştırılır çünkü sağ kalanlar oradakiler olacaktır.
Önemli not 2: bu yazının yanlışları düzeltlenmeyecektir O da düşmanlarımıza kilit olsun okuyanlar erişenler bu yazıya ileriki nesil de Ölümsüzlük suyu aradıkları zaman bulmacayı kendileri çözsün buradaki yanlışları kendileri düzeltlesin.
|
|
|
islamda Kerahat Vakitler Nedir? Seher Vaktinin Kerahat Vakitler ile Farkı Nedir? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-22-2022, 11:52 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
islamda Kerahat Vakitler Nedir? Seher Vaktinin Kerahat Vakitler ile Farkı Nedir? Seher Vaktinin Zamanı Nasıl Hesaplanır?
Dinimizde 3 vakit kerahat vakit olaraktan ele alınmıştır. Bunlar sırasıyla, Güneşin doğduğu vakit ki vakit, (işrak Vakti) Bu Vakitlerde Güneş ışınları dünyamıza açı olaraktan, 45 derece açıyla ulaşır. ikincisi güneşin tam tepede olup, Güneş ışınlarının dünyamıza açı olaraktan, 90 derece dik olaraktan düştüğü vakit, ve bu vaktin ismine zeval vakti denilmiş. 3. vakit ise Güneş’in batarken 135 dereceden itibaren dünyamıza 135 derece açıyla ışıklarını yansıttığı vakit ten, ta ki Güneş batıncaya kadar olan vakittir. (Grub Vakti) Bu vakitlerde namaz ibadeti ve Secde ibadeti kerih görülmüştür. Kerih ve kerahat demek, yani kötü görülmüştür. Sebebine gelince mecusilerin, yani ateşe tapanların ve güneşe tapanların, o vakitlerde güneşe tapktıkları için, güneşe secdeye vardıklarından dolayıdır. Biz güneşe aya tapmayız, O yüzden o vakitler de,onlara benzememek hususunda, secde ve namaz yasaklanmış. Mecusilere benzemek konusunda kerih görülen bir başka mesele de, secdeye vardığımızda bizim mezhep imamı, imam-ı Ebu Hanife Hazretleri, ellerimizi yere koyduğumuzda, parmaklarımızı açık tutmayı kerih görmüş. Çünkü ateşe tapanlar güneşe tapanlar ay a tapanlar, geceleri secdeye vardıklarında, parmaklarının arasına yanan ateşli mum taktıkları için, mum tutup secdeye öyle varırlarmış (şintoizm) ateşe öyle secde ederlermiş, elindeki mumdaki ateşe yani. işte yine onlara benzemek hususun da da, secdeye vardığımızda, biz hanefiler, ellerimizi yere koyduğumuzda, baş parmaklar hariç, diğer dört parmak birbirine birleştirilir.
Şimdi kerahat vakitler meselesini aşağıdaki kendi çizdiğim şekiller ile anlatırsak, Sabah Güneşin ışığı dünyamıza 45° dereceden ulaşıncaya kadar olan vakit kerahat vaktidir, yani güneş ilk doğup 45° yükselinceye kadar olan ki vakit. Bunu bazı alimler 19° demişlerse de öyle değildir. Yine eski alimler, Eskiden derece ve açı nedir bilinmediği için, Güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar diye tarif etmişler. Bugün Fizikte, coğrafyada, bizler ışıkların açısını ve derecesini hesap edebiliyoruz. Bugün Fizik sabit kurallarla anlatılabilir. Bir Mızrak tarifi ile anlatılmaz, bugüne en güzel şekilde uygun anlatmak 45°(derece) ile demektir.
[attachment=26333]
[attachment=26334]
[attachment=26335]
[attachment=26336]
Ikinci kerehat vakti olan zeval vakti ise, Güneşim picks yapıp, tam tepede olduğu zaman ki vakittir. Bunu da, bir daire çizip, bunu Dünyamız kabul edersek, ortasından Ekvator geçtiğini düşündüğümüz de, dünyamızın durduğu şekline, 90° derece bir açıyla, dikey bir çizgi çizdiğimizde, zeval vaktinin, her bölgeye, köy e göre,... saat kaçta olduğunu hesap ederiz. Bu vakitte güneş ışınları dünyamıza, 90° derece bir açı ile gelmektedir. 90 derece 91 derece olunca artık dik açı ile gelmiyor demektir, yani Güneş Tepe’den 1 derece fark ile ileri geçtiği zaman, ya da 1 derece öncesinde, 89 derecede ışınlar dik değildir. Eski İslam alimleri bu süreyi 45 dakika olaraktan hesap etmişler, öğlen ezanı işte, bu zaman geçtikten sonra okunur. Halbuki o zaman dilimi 45 dakika sürmez, sadece 1 derece bile farklı olması yeterlidir. Çünkü 89-90 dan küçüktür, 91 de 90’dan büyüktür , O yüzden bu Vakit Sadece 15 dakikadır, yani Buna göre zeval vakti 15 dakikadır.
3. Vakit te, Kerahat vakit olan, güneşin ışınlarını Dünyamıza, gözü kamaştırmayacak açıdan yansıtmaya başladığı vakit olan, açının 135° derece olduğu zaman başlayıp, ta ki 180° derece ters açıdan battığı zamana kadar olan vakittir.
Bugün bilim adamları, bu vakitlerde ki, güneşin dünyamıza gönderdiği dalgaların ve ışınların, insanlarda fiziksel etkilerinin ne olduğunu, biyolojik etkilerinin ne olduğunu tespit etmişler, ve bu saatlerde uyuyuyan insanlarda, yorgunluk ve bitkinlik etkisi vermekte olduğunu tespit etmişler, bundan sonraki İleriki saatlerde de aynı etki devam etmekte. işte Sabah ezanında müezzinin (Bilali Habeşinin yorum kattığı) Sabvah Ezanına katmış olduğu, "Namaz uykudan hayırlıdır" ibaresi bunu anlatmaktadır. Yine Peygamberimizin başka bir hadisi de vardır. O da, akşam güneş batarken (ikindiden sonra) uyuyan kimse belaya uğrar demiştir, o Bela öyle, seni ileride bir köpek ıstıracak, yahut da başına taş düşecek değil. işte bu bela, insanın, insanı hasta eden bu dalgalara maruz kalması demektir. Bu saatlerde uyuduğun zaman o belaya düçar olursun. Yani Kerahat vakitlerde Uyanık olan kimseler ise, ondan sonraki, İleriki saatlerde, enerjik ve Dinç hayat sürmektedir. O Günün insanlarına Peygamberimiz, bunu o kadar anlatabilmiştir. Bugün bilim insanları bunu anlamış bilmişlerdir. Bu hadisin yorumu da, daha güzel anlaşılmıştır ki, Peygamberimiz de zaten Veda hutbesinde demiştir: "Burada bulunanlar benim söylediklerimi, burada olmayanlara anlatsınlar, Belki ileride ki bir kimse, sizin anladığınızdan daha iyi anlayıp, insanlara anlatacaktır." demiş o günün insanlarına belki Peygamberimiz tam manası ile anlatamamış ama, bugün fizik ve biyoloji, bunun boyutlarını, fiziken, ve biyolojik olaraktan, sağlık olaraktan nerlerdir, anlamış tespit etmiş bulunuyor.
Ve bu vakitler hergün sabit değildir, değişkendir. Çünkü her gün güneş, 2 dakika erken, ya da geç battığı için, her gün bu saatlerin vakitleri de, 2 dakika erken ya d,a geç başlayıp, geç biter.
[attachment=26333]
[attachment=26334]
[attachment=26335]
[attachment=26336]
Seher Vaktinin Zamanı Nasıl Hesaplanır?
Seher vakti meselesine gelince, çizmiş olduğumuz şekilde gösterdiğiniz gibi, önceki vaazımızda da anlatmıştık, seher vakti iki vakittir : birisi sabah Seheri, ikincisi bizde Güneş batarken, alt meridyede yeni gün doğup ta, gündüz olan taraftaki ikindi seheri vaktidir. Seher vaktini gece olan taraftan hesaplamak zordur, bunun Kolay olan yöntemi ise, merkez, Bizim bulunduğumuz Avusturya/Viyana veyahutta Avusturya/Schrems ele alındığında, buraya bir Merkez noktası koyulup, herhangi bir bölgenin köyün kentin, gündüz açısı ele alındığında, ikindi vakti girdiğinde ki derece, baz alınaraktan, dünya dairesinden bir çizgi ile başlatılıp, merkezden geçip, dünyanın öbür ucuna ulaşan bir çizgi, 180° bir çizgi çizildiğinde, ve yine o bölgedeki Güneşin Battığı dakika ve saatte ki derece ve açı ele alınıp birinci çizgiyi kesip geçen 180° düz çizgi çizildiğinde, yani x işareti yapıldığında, bir ucundaki açı, sabah seher vaktinin zamanını gösterir diğer ucundaki açı ise, Bizde Sabah, yani gece seher vaktinin zamanını vermiş olur.Bbu şekilde anlayabilirsiniz. ikinci bir şekilde de anlattım. Birinc şekilde kafası karışanlar, ikinci şekile bakıp, belki daha kolay anlayabilirler, Yani işte, ikindi seher’i, gece Seherini bulmamıza kolaylıktır.
Bu Bir Karaoğlan Başağaçlı Raşit
|
|
|
Seher Vakti Ne Demektir? | Gece Vaktinin En Hayırlı Saati Seher Vakti midir? |
|
Yazar: RasitTunca - 05-22-2022, 11:48 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Seher Vakti Ne Demektir? | Gece Vaktinin En Hayırlı Saati Seher Vakti midir? | Seher Vakti Tam Olarak Ne Zamandır?
Seher vakti tam olarak ne zamandır?
Seher vakti, fecri kazip (yalancı fecir) dediğimiz gökyüzünde bir kızıllık hasıl olur. Bundan sonra bir beyazlık olur ki, buna fecr-i sadık denir. Bu fecr- i sadık yani doğru fecir zamanında sabah namazı vakti başlar. İşte seher denilen vakit, Bu fecr- i sadık yani doğru fecir zamanında sabah namazı vakti başlar, bu doğru fecir zamanından öyleki ortalığın aydınlandığı, fakat güneşin henüz daha doğmadığı, zaman aralığına kadar “Seher Vakti” denilir.
Bu husuda kuranda yine
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
innel muttakîne fî cennâtin ve uyûnin. Âhizîne mâ âtâhum rabbuhum, innehum kânû kable zâlike muhsinîn. Ve bil eshârihum yestağfirûn
Meali :
Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve pınarlardadır. Rab’lerinin onlara verdiği şeyi alanlar; muhakkak ki onlar, bundan önce muhsin olanlardır. şüphe yok ki onlar, bundan önce, iyilik ederlerdi(muhsinler denen kimselerdi). Kânû kalîlen minel leyli mâ yehceûn, öyleki onlar Gecelerin az bir kısmında uyurlardı. Ve onlar, seher vakitlerinde Tövbe edip mağfiret
dilerler bağışlanma dilerlerdi.
(ZARİYAT Suresi 15. 16. 17. 18. ayetler)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Allah Tebâreke ve Teâlâ, her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Mülkün sahibi benim! Kim ki bana duâ ederse, ona cevap veririm. Kim ki benden isterse ona veririm. Kim ki bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder.”
(Tirmizî, Namaz, 326)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular
“Fecir vaktinde iki rekat dünya ve içindekinden hayırlıdır.”
( Hadis-i Şerif )
Bu seher vaktinin önemi yüzünden biz Raşidi Tariqatı Zikir Evradımızın
Version No : PRO14
SAYISI : V180120192154
SINIFI : BÜTÜN SINIFLAR
14. Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr.Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr.
Eger zikrimizi sabah namazindan sonra cekiyorsak ve vakit seher vaktine ayarlanir ve bu zikiri cekdigimiz vakit, seher vakti ise hemen ardindan
“Estağfirullâh’ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûme ve etûbü ileyh. “
(3 Defa)
ve sonrada
“Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh”
(71 Defa)
Bu zikirin normaldaki yeri
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh.”(71 Defa) Bu zikirin normaldaki yeri
29. ve 30. BAB dir amma seher vaktinde 14.bab da okunur zikredilir.
amma eğer sabah namazindan sonra okundu ise zikirimiz, o zaman seher vakti olduğu için yukardaki yerde okunur,14.bab da okunur zikredilir. burada 29. ve 30. BAB da ikinci defa okunmasina gerek yok , amma zikirimiz mesala gündüzleri veya güneş doğduktan sonra okuncak ise 29. ve 30. BAB dir yeri veya akşamları
ikindi ile akşam arası okuncak ise, bizim meridyende ikindi vakti, güneş batmaya yüz tutmuşken, diğer meridyende sabah olmak üzre, ve güneş doğmak üzeredir, ve bizdeki ikindi vakti, diğer meridyenin seher vaktidir, ve bizden önceki meridyenlerin ikindi vakti de, bizim seher vaktimizdir, öyle olunca ikindi va sabah hep biryerlerde seher vaktidir.
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh.”(71 Defa) Bu zikirin normaldaki yeri.
29. ve 30. BAB dir ama bu iki vakitte okununca sabah seher vakti veya ikindi vaktinde okununca 14.bab da okunur zikredilir.
#################
ve ayrica 5 Vakit namazin hemen öncesinde ve sonrasında, sağ el, sol memenin altına getirilir, kalp hizasina, ve baş parmak ile, diğer parmaklarin boğumları tesbih edilerek, 12 defa “estağfirullah” denilir, ve 13. defa denirkende el yumruk yapılır öyle söylenir, ve gelmiş geçmiş günahlara tevbe edilip pişman olunur. Namaz sonarası namazdaki kusurlara tövbe edilir.
yine her gece uyumadan evvel Yatağa girince, 3 defa
“Estagfirullahelazim ellezi la ilahe illa huv el-hayyel kayyume ve etubü ileyh” denilir.
Zikirimizdeki 14. Babdaki âyette,
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
ٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَآ إِنَّنَآ ءَامَنَّا فَٱغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ ٱلصَّٰبِرِينَ وَٱلصَّٰدِقِينَ وَٱلْقَٰنِتِينَ وَٱلْمُنفِقِينَ وَٱلْمُسْتَغْفِرِينَ بِٱلْأَسْحَارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr, Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr.
Meali :
(Bunlar), “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde tövbe edip (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
Sadakallahul Aziym Âli İmrân Suresi 16 ve 17. Ayet
“Allah’ın rızası ve cennet nimetleri sabredenlerin, doğruluktan şaşmayanların, huzurda boyun bükenlerin, hayra harcayanların ve seher vakitlerinde istiğfar edip yalvaranlarındır.”
Peygamber Efendimiz (asm), sahur ve seher vakti hakkında şöyle bildirmiştir:
“Allah Tebâreke ve Teâlâ, her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Mülkün sahibi benim! Kim ki bana duâ ederse, ona cevap veririm. Kim ki benden isterse ona veririm. Kim ki bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder.”
(Tirmizî, Namaz, 326)
“Sahur yapınız. Şüphesiz sahurda bereket vardır.”
(Nesâî, Sıyâm, 18, 19; İbn Mace, Sıyâm, 22),
“Oruç tutmak isteyen kimse, bir şeyle sahur yapsın.”
(Ahmed b. Hanbel, III / 367)
gibi hadisler de sahur zamanının bereketine işaret etmektedir.
vaktin sonuna yaklaşılmış olan bu vakitte uyanmak ve bu vakitte teheccüt namazı kılmak, ardından da gecenin son namazı olarak vitir namazı kılmak sünnettir. Peygamber Efendimiz gecenin üçte ikisi geçtiğinde kalkar, teheccüd namazı kılar, ve ardından son olarak vitir namazı kılarlardı.
Cüneyd-i Bağdadi’yi vefatından sonra rüyasında gören bir hürmetkârı sorar:
“Üstad der, senin birçok iyiliğin ve faziletin vardı. Kim bilir Rabbim hangisine ne türlü sevaplar lütfeylemiştir.”
Şöyle cevap verir büyük veli:
“Hepsi bir yana seherde kıldığım iki rekat namaz bir yana!”
Peygamber Efendimiz de buyurur ki:
“Fecir vaktinde iki rekat dünya ve içindekinden hayırlıdır.”
Seher vakti böyle mübarek bir vakittir. İçindeki ibadetleri bile kat kat yücelten o vakitte, hele birde tövbe edenler, kuranda övülen kimseler olarak karşımıza çıkmaktalar, böyle özellik ve güzelliğe sahip bir zaman parçası.
[attachment=26329]
[attachment=26330]
[attachment=26331]
[attachment=26332]
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi
Schrems, 20 Nisan 2019 Cumartesi
|
|
|
|