| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 04:04 PM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?
Hz.Mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan Hz. Harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. Bundan sonra meydana gelen 'samiri ve altın buzağı' olayı...
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:
“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.
Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:
“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.
Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:
“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.
Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.
Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:
“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:
«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)
“Onlar:
«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)
“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:
«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)
“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:
«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.
Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):
«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)
“(Mûsâ):
«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.
(Hârûn):
«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)
Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.
“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)
“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:
«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)
“Dediler ki:
«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»
(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)
Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:
«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)
Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:
“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.
“Mûsâ kavmine dedi ki:
«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)
Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:
“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:
«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)
Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)
Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:
“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)
Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:
“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.
O da:
«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)
Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.
“Mûsâ:
«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)
Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.
“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
Gerizim Dağı Nerededir?
Gerizim dağı günümüzde İsrail'in Filistin yönetimi altında olan kısmında, Batı Şeria' nın Nablus kenti sınırları içerisinde bulunan dağın adıdır.
Yahudiliğin Samiri olarak adlandırılan mezhebinin kutsal saydığı bir bölgedir. En üst kısmında milattan önce 400-500 civarı yapıldığı tahmin edilen küçük bir tapınak olduğu biliniyor. Ancak günümüze sağlam bir şekilde ulaşamamıştır. Ayrıca bölgede çeşitli dönemlerden kalan pek çok yapı kalıntıları mevcuttur. Yaklaşık 900 metre yükseklikte bulunan dağın Musevi tarihinde büyük bir önemi vardır. İncil'de (eski ahit) Yahudilerin burada kutsandığı söylenmiştir. Günümüzde hala Samiri mezhebine bağlı kişiler hac ve kurban törenleri için bu dağa gelmektedirler. Samirilerin birçok adeti Müslüman adetlerine benzer. Ayrıca Samiriler Yahudiliğin en seki adetlerini günümüzde uygulayan tek mezheptir. Samiriler kutsal kitabın sadece Tanah olarak bilinen üç kitabını kaynak olarak alır. Bundan sonra yazılmış olan kaynakların hiç biri kabul edilmez. Nablus şehrini tepeden gören bir konuma sahip olan bölgeye, hakim konumu sebebiyle tarih boyunca büyük önem verilmiştir.
Günümuzde Samiriler (Samrtian'lar) Nerededir?
Sâmirîler (Sâmirî İbranicesi: סמירי; İbranice: שַמֶרִים, romanize: Šamerim; Arapça: السامريون, al-Sāmiriyyūn), Eski Yakın Doğu'daki İbrani İsrailoğullarından köken alan etno-dinî gruptur.
Yahudilerin, Asur kralı II. Sargon tarafından İran ve Harran bölgeleri civarına sürgüne gönderilmesi sonrasında, arkalarında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak gönderilip yerleştirilmişlerdir. Yerleştirildikleri bölgeye 'Samiriye' denir ve kutsal olarak bilinen Gerizim Dağı merkezli civar bölge bu isimle adlandırılır.
Tanah'taki anlatıma göre sürgüne giden Yahudilerin yerine yerleştirilen bu halk, o bölgede yaşayan aslanların sürekli saldırıları sonucunda iyice bunalırlar ve burayı terk eden insanların dini inanışlarına göre bir tanrı inancı ve tapınma biçimiyle durumun düzeleceğinden şüphelenerek bunu Asur kralına bildirirler. Bunun üzerine kral Yahudi sürgünlerinin arasından bir rahibi geri göndererek yeni yerleşimcilere kendi dinlerini öğretmesini ister. Şahıs geri dönerek onlara Tanah'a dayalı dini kuralları ve kaideleri öğretir. Yahudi geleneğinde Samirilerin kökeni bu şekilde bilinir.
Yahudiler tarafından Yahudilik dışı görülürler. Samirilerin Tevrat'ı, Yahudilerin Tanah'ından farklıdır. Dini uygulamalarında da birçok fark gözlemlemek mümkündür. Müslümanlardaki abdeste benzer bir abdest alma ve namaza benzer hareketleri olan bir ibadet biçimleri vardır ve ibadethanelerinde oturmak için yer bulunmaz. Günümüzde Gerizim Dağı ve çevresinde sayıları birkaç yüz civarında küçük bir topluluk halinde yaşamaktadırlar.
Editör NOTU :
Samiriler yani Smartianlar, Demekki Hz Musa Tura Gittiğinde ki Halkı Harun ve israiloğulları ve Samiriyi Girezm dağının eteğinde bırakatıda gitti, ve haşr demek senin öldükten sonra dağılan parçalarının yeniden toplanması, bir araya gelmesi demektir. öyle olunca Samirinin parçaları oraya (Girezm dağı eteklerine) dökülmüş ki, şimdi yine orada, onun soyu olarak, onun ismi (Samiriler Smartianlar olarak) ile hayat buldu toplandılar demektir. Bugünkü Zarraflar ve altın ile oynayanlar onun dağılan parçaları, ve onun haşrolmuş, toplanmış, yeniden can bulmuş, ahirzaman da insan olmuş, soyudurlar. Ogus Oğuzlar Ankarada Sıhhıyede Heykeli olan O Etiler'de, istanbuldeki Etiler Semti de ve öküz heykeli ve simgesi kullanan bütün topluluk hep onun soyudurlar. Bu Taaa kurandaki en büyük sure Bakaraya kadar gider o soy zinciri. Özel Soy, Unutmayuyın ki : Samiri de, firavun denizlerin dibine battığında karşıya geçip kurtulan, Musa'ya iman edenlerden birisi, hatası da olsa, kurtulanlardan birisi yani.
Derleme Makalelerim
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe
Original Kar©glan
|
|
|
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir? |
|
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 04:04 PM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?
Hz.Mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan Hz. Harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. Bundan sonra meydana gelen 'samiri ve altın buzağı' olayı...
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:
“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.
Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:
“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.
Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:
“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.
Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.
Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:
“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:
«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)
“Onlar:
«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)
“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:
«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)
“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:
«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.
Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):
«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)
“(Mûsâ):
«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.
(Hârûn):
«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)
Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.
“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)
“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:
«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)
“Dediler ki:
«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»
(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)
Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:
«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)
Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:
“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.
“Mûsâ kavmine dedi ki:
«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)
Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:
“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:
«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)
Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)
Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:
“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)
Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:
“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.
O da:
«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)
Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.
“Mûsâ:
«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)
Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.
“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
Gerizim Dağı Nerededir?
Gerizim dağı günümüzde İsrail'in Filistin yönetimi altında olan kısmında, Batı Şeria' nın Nablus kenti sınırları içerisinde bulunan dağın adıdır.
Yahudiliğin Samiri olarak adlandırılan mezhebinin kutsal saydığı bir bölgedir. En üst kısmında milattan önce 400-500 civarı yapıldığı tahmin edilen küçük bir tapınak olduğu biliniyor. Ancak günümüze sağlam bir şekilde ulaşamamıştır. Ayrıca bölgede çeşitli dönemlerden kalan pek çok yapı kalıntıları mevcuttur. Yaklaşık 900 metre yükseklikte bulunan dağın Musevi tarihinde büyük bir önemi vardır. İncil'de (eski ahit) Yahudilerin burada kutsandığı söylenmiştir. Günümüzde hala Samiri mezhebine bağlı kişiler hac ve kurban törenleri için bu dağa gelmektedirler. Samirilerin birçok adeti Müslüman adetlerine benzer. Ayrıca Samiriler Yahudiliğin en seki adetlerini günümüzde uygulayan tek mezheptir. Samiriler kutsal kitabın sadece Tanah olarak bilinen üç kitabını kaynak olarak alır. Bundan sonra yazılmış olan kaynakların hiç biri kabul edilmez. Nablus şehrini tepeden gören bir konuma sahip olan bölgeye, hakim konumu sebebiyle tarih boyunca büyük önem verilmiştir.
Günümuzde Samiriler (Samrtian'lar) Nerededir?
Sâmirîler (Sâmirî İbranicesi: סמירי; İbranice: שַמֶרִים, romanize: Šamerim; Arapça: السامريون, al-Sāmiriyyūn), Eski Yakın Doğu'daki İbrani İsrailoğullarından köken alan etno-dinî gruptur.
Yahudilerin, Asur kralı II. Sargon tarafından İran ve Harran bölgeleri civarına sürgüne gönderilmesi sonrasında, arkalarında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak gönderilip yerleştirilmişlerdir. Yerleştirildikleri bölgeye 'Samiriye' denir ve kutsal olarak bilinen Gerizim Dağı merkezli civar bölge bu isimle adlandırılır.
Tanah'taki anlatıma göre sürgüne giden Yahudilerin yerine yerleştirilen bu halk, o bölgede yaşayan aslanların sürekli saldırıları sonucunda iyice bunalırlar ve burayı terk eden insanların dini inanışlarına göre bir tanrı inancı ve tapınma biçimiyle durumun düzeleceğinden şüphelenerek bunu Asur kralına bildirirler. Bunun üzerine kral Yahudi sürgünlerinin arasından bir rahibi geri göndererek yeni yerleşimcilere kendi dinlerini öğretmesini ister. Şahıs geri dönerek onlara Tanah'a dayalı dini kuralları ve kaideleri öğretir. Yahudi geleneğinde Samirilerin kökeni bu şekilde bilinir.
Yahudiler tarafından Yahudilik dışı görülürler. Samirilerin Tevrat'ı, Yahudilerin Tanah'ından farklıdır. Dini uygulamalarında da birçok fark gözlemlemek mümkündür. Müslümanlardaki abdeste benzer bir abdest alma ve namaza benzer hareketleri olan bir ibadet biçimleri vardır ve ibadethanelerinde oturmak için yer bulunmaz. Günümüzde Gerizim Dağı ve çevresinde sayıları birkaç yüz civarında küçük bir topluluk halinde yaşamaktadırlar.
Editör NOTU :
Samiriler yani Smartianlar, Demekki Hz Musa Tura Gittiğinde ki Halkı Harun ve israiloğulları ve Samiriyi Girezm dağının eteğinde bırakatıda gitti, ve haşr demek senin öldükten sonra dağılan parçalarının yeniden toplanması, bir araya gelmesi demektir. öyle olunca Samirinin parçaları oraya (Girezm dağı eteklerine) dökülmüş ki, şimdi yine orada, onun soyu olarak, onun ismi (Samiriler Smartianlar olarak) ile hayat buldu toplandılar demektir. Bugünkü Zarraflar ve altın ile oynayanlar onun dağılan parçaları, ve onun haşrolmuş, toplanmış, yeniden can bulmuş, ahirzaman da insan olmuş, soyudurlar. Ogus Oğuzlar Ankarada Sıhhıyede Heykeli olan O Etiler'de, istanbuldeki Etiler Semti de ve öküz heykeli ve simgesi kullanan bütün topluluk hep onun soyudurlar. Bu Taaa kurandaki en büyük sure Bakaraya kadar gider o soy zinciri. Özel Soy, Unutmayuyın ki : Samiri de, firavun denizlerin dibine battığında karşıya geçip kurtulan, Musa'ya iman edenlerden birisi, hatası da olsa, kurtulanlardan birisi yani.
Girezm Daginin Etekleri Gizli bilgi von Karoglan "smaragd mine" Dolu Yani zümrüt madeni Dolu
Derleme Makalelerim
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe
Original Kar©glan
|
|
|
Tiesto ft. Ava Max – The Motto Şarkısı Sözleri (Türkçe Çeviri) |
|
Yazar: RasitTunca - 08-04-2022, 02:40 PM - Forum: Şiirler Şarkılar
- Yorum Yok
|
 |
Tiesto ft. Ava Max – The Motto Şarkısı Sözleri (Türkçe Çeviri)
That’s the motto (Mhm)
Throw it back with no chaser, with no trouble (Mhm)
Poppin’ that moet, baby, let’s make some bubbles (Mhm)
Puffin’ on that gelato, wanna be seeing double
Gotta do what you gotta
Slogan bu
Kovalayıcı olmadan, zahmetsizce geri at
Bir şampanya patlat bebeğim, baloncuklar yapalım
Esrarı tüttürüyorum, çift görmek istiyorum
Yapman gerekeni yapmalısın
Believe it, we ain’t got no plans to leave here
Tell all of your friends to be here
We ain’t gonna sleep all weekend
Oh, you know, you know, you know
İnan ki, burayı terk etmek gibi bir planımız yok
Tüm arkadaşlarına burada olmaları gerektiğini söyle
Haftasonu boyunca uyumayacağız
Oh, biliyorsun, biliyorsun, biliyorsun
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (I feel it)
That’s the motto (I feel it)
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (hissediyorum)
Slogan bu (hissediyorum)
Hopped in the range, can’t feel my face
The window’s down
Back to my place
My birthday cake is comin’ out (Oh)
The way it’s hittin’ like, I could go all night
Don’t want no bloodshot eyes
So hold my drink, let’s fly
Range rover arabadayı zıplattım, yüzümü hissedemiyorum
Pencereler açık
Evime geri dönüyorum
Doğum günü pastam geliyor
Öyle bir çarpıyor ki bütün gece devam edebilirim
Kanlı gözler istemiyorum
Bu yüzden içkimi tut, hadi uçalım
Believe it, we ain’t got no plans to leave here
Tell all of your friends to be here
We ain’t gonna sleep all weekend
Oh, you know, you know, you know
İnan ki, burayı terk etmek gibi bir planımız yok
Tüm arkadaşlarına burada olmaları gerektiğini söyle
Haftasonu boyunca uyumayacağız
Oh, biliyorsun, biliyorsun, biliyorsun
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer (Oh)
Makin’ that bread and butter (Yeah)
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto (Mhm)
Drop a few bills then pop a few champagne bottles (Mhm)
Throwin’ that money like you just won the lotto (Mhm)
We been up all damn summer (Oh)
Makin’ that bread and butter
Tell me, did I just stutter?
That’s the motto
That’s the motto (Oh)
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu (Mhm)
Birkaç faturaya mal ol ve birkaç şampanya şişesi aç (Mhm)
Lotoyu kazanmış gibi harca paraları
Bütün yaz boyunca ayaktaydık
Ekmek paramızı kazandık
Söyle bana, az önce kekeledim mi?
Slogan bu
Slogan bu
(I feel it)
(I feel it, feel it)
(Hissediyorum)
(Hissediyorum, hissediyorum)
|
|
|
Kul Hakkı İle İlgili Ayet ve Hadisler |
|
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 10:22 AM - Forum: Sünnetler Hadisler
- Yorum Yok
|
 |
Kul Hakkı İle İlgili Ayet ve Hadisler
Kul hakkı nedir? Kul hakkı yiyenin ahiretteki durumu nasıl olacak? Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir? Kul hakkı ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? İslam’da kul hakkının önemi...
Kul hakkı ile ilgili bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif bulunmaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir.
KUL HAKKI NEDİR?
İnsanın üzerinde Allah’ın hakları olduğu gibi kulların da hakları vardır. Cenâb-ı Hak her insana bir takım haklar ve nimetler bahşetmiştir. Bunlara yönelik yapılan bir haksızlık, karşılıksız kalmaz ve cezayı îcâb ettirir. Meselâ, birinin canına ve malına zarar vermek, şeref ve haysiyetini lekelemek, şakayla da olsa üzmek ve korkutmak, aldatmak, rüşvet alıp vermek, borcunu geciktirmek, lüzumsuz yere vaktini almak gibi hususlar hep kul hakkını ihlâl etmektir. Cenâb-ı Hak, insanları kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:
“Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin!” (Bakara, 188; Nisâ, 29)
Kul hakkı yemenin en tehlikeli çeşidi, devlet ve vakıf malı gibi âmmenin ortak hakkı olan şeyleri haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık, ferdî haklara göre daha tehlikelidir. Zira sonunda pişman olunsa bile bütün hak sahiplerinden helâllik olmak mümkün değildir.
Kul Hakkı ile ilgili birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir.
KUL HAKKI İLE İLGİLİ AYETLER
Bakara Suresi; 83
"Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz."
Bakara Suresi; 177
"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!"
Bakara Suresi; 188
"Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin."
Bakara Suresi; 215
"Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir."
Bakara Suresi; 220
"Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir."
Nisâ Suresi; 2
"Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır."
Nisâ Suresi; 3
"Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır."
Nisâ Suresi; 6
"Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter."
Nisâ Suresi; 8
"(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin."
Nisâ Suresi; 10
"Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir."
Nisâ Suresi; 36
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez."
Nisâ Suresi; 127
"Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir."
En'âm Suresi; 153
"Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti."
İsrâ Suresi; 34
"Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir."
Kehf Suresi; 82
«Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.»
Fecr Suresi; 17
"Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz."
Beled Suresi; 14
"Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır."
Duhâ Suresi; 9
"Öyleyse yetimi sakın ezme."
KUL HAKKI İLE İLGİLİ HADİSLER
Helalleşin
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden evvel o kimseyle helalleşsin!” (Buhârî, Mezâlim, 10; Rikâk, 48)
Kul Hakkı Yiyen Ahirette İflas Eder
Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün ashâbına:
“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar:
“–Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir” şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:
“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zina isnâd ve iftirasında bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve netîcede Cehenneme atılır.” (Müslim, Birr 59; Tirmizî, Kıyâmet 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)
Peygamber Efendimiz Üzerinde Borç Olan Kişini Cenazesini Kılmadı
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetini kul hakkıyla ölmekten kurtarmak için, çok ciddî tedbirler alırdı. Bunlardan birini Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- şöyle anlatır:
“Resûlullah Efendimiz’e, üzerinde borç bulunan bir cenâze getirildiği zaman:
«–Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?» diye sorardı. Eğer borcunu ödemek için yeterli mal bıraktığı söylenir (veya Müslümanlardan biri borcu tamamen ödeyeceğine dâir kuvvetlice söz verirse(Tirmizî, Cenâiz, 69/1069; Nesâi, Cenâiz, 67.)) namazını kılardı. Aksi takdirde müslümanlara:
«–Arkadaşınızın namazını siz kılın!” buyururdu.
Ancak zamanla Allah Teâlâ, maddî imkânlarını genişletince, borcunu ödeyecek malı olmayan mü’minlerin namazını da kıldı ( Buhârî, Nefekât, 15; Müslim, Ferâiz, 14.) Bundan sonra artık şöyle buyuruyordu:
“Ben her mü’mine, mutlaka, dünya ve Ahirette insanların en yakınıyımdır. Dilerseniz şu âyeti okuyun: «O Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden daha evlâdır/yakındır...» (Ahzâb, 6.) Hangi mü’min vefat eder de geride bir mal bırakırsa vârisleri onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa o da bana gelsin, ben onun mevlâsıyım (himâye ve yardım edicisiyim).” (Buhârî, Tefsir, 33/1, Kefâlet 5, Ferâiz 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz, 14)
Kul Hakkı Yemenin Günahı
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurur:
“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana muhâkeme olmak üzere geliyorsunuz. Belki biriniz, delilini getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir ve merâmını daha iyi anlatabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kardeşinin hakkını alıp da birinin lehine hüküm verirsem, ona cehennemden bir pay ayırmış olurum.” (Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4)
Peygamberimiz Borçlara Çok Önem Verirdi
Sa‘d bin Atval -radıyallahu anh- anlatıyor:
“Kardeşim vefat etmiş ve üç yüz dirhem mal ile bakıma muhtaç çoluk çocuk bırakmıştı. Bıraktığı parayı âilesine harcamak istiyordum. Resûlullah:
“–Kardeşin borcu sebebiyle hapsedilmiş durumda, borcunu ödeyiver!” buyurdu. Ben:
“–Yâ Rasûlullah! Ben onun borçlarını ödedim. Sadece bir kadının iddia edip delil getiremediği iki dinâr kaldı” dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–O kadına iddia ettiği iki dinarı ver. Çünkü kadın hakîkati söylemektedir” buyurdu.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 20)
Borcu Olan Cennete Giremez
Muhammed bin Cahş -radıyallahu anh- anlatıyor: Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:
“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu. Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ertesi gün:
“–Ey Allah’ın Resûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar Cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)
Haksız Yere Başkasının Hakkını Yiyenin Durumu
Hz. Ömer şöyle anlatır:
Hayber Gazvesi günü idi. O sırada Allah Resûlü’nün ashâbından bir grup geldi ve:
“–Falanca şehit, falanca da şehit” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:
“–Falanca kimse de şehit olmuş” dediler. Bu sefer Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır, ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde Cehennemde gördüm” buyurdu. Sonra da:
“–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara «Cennete ancak mü’minler girebilecektir» diye nidâ et!” buyurdu.
Ben de çıktım ve: “Cennete ancak mü’minler girebilecektir” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)
Peygamberimizin Kul Hakkı Örneği
Üseyd bin Hudayr -radıyallahu anh- çok şakacı bir zât idi. Bir topluluk içinde konuşuyor ve onları güldürüyordu. Şakanın dozu kaçıp biraz aşırıya gidince, Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir çubukla sadrına hafifçe dokunarak onu îkâz etti. Bunun üzerine Üseyd -radıyallahu anh-:
“–Ey Allah’ın Rasulü, kısas istiyorum!” dedi. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Haydi, öyleyse kısas yap!” buyurdu. Bu sefer Hz. Üseyd:
“–Fakat senin üzerinde gömlek var, benim üzerimde gömlek yoktu” dedi. Resûlullah gömleğini kaldırdı. Bunun üzerine Üseyd hemen Allah Rasûlü’ne sarılıp sadrından öpmeye başladı ve:
“–Yâ Rasûlallah, ben bunu istemiştim!” dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 148-149/5224)
Peygamberimizden Kısas İsteyen Sahabi
Bedir’de çarpışma başlamadan evvel Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdi ve saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:
“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd -radıyallahu anh-:
“–Yâ Resûlallah, canımı acıttın! Allah seni hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gömleğini açtı ve:
“–Haydi, kısas yap” buyurdu. Ensâr, endişelenerek:
“–Ey Sevâd! O Allah’ın Rasûlü’dür!” diye onu kendine getirmeye çalıştılar. Sevâd -radıyallahu anh-:
“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar:
“–Haydi, kısas yap!” buyurdu. Sevâd, Peygamber Efendimiz’in mübarek bedenini öptü. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd -radıyallahu anh-:
“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz. İstedim ki, benim en son ânım, sana dokunduğum ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona hayır duada bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; Vâkıdî, I, 57; İbn-i Sa‘d, III, 516)
Peygamberimiz Nasıl Helallik İstedi?
Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtlarından önce mü’minlere son defa hitâb ederek:
“Nihayet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Kimin malından bilmeyerek bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın! İyi biliniz ki, benim katımda en sevimli olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir. Zira Rabbime, helâlleşmiş olarak ve gönül rahatlığıyla kavuşmam ancak bu sâyede mümkün olacaktır. Hiç kimse «Rasûlullah’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez. İyi biliniz ki, kin ve düşmanlık beslemek asla benim ahlâkım değildir. Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum” buyurdu. Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. (İbn-i Sa‘d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)
Sonra şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, sana yakınlık vesilesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)
Müslüman Elinden ve Dilinden Zarar Görülmeyen Kimsedir
İslâm, Müslümanlara hesap gününü düşünerek yaşamayı ve kimsenin hakkına tecâvüz etmemeyi öğretir. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu gâyet vecîz bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir...” (Buhârî, Îmân, 4-5)
Kul Hakkı İnsanı Ahirette Rezil Eder
Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefatlarından önce mü’minlere son defa hitâb ediyor ve onlara son hatırlatmalarda bulunuyordu. Bir ara sözü kul hakkına getirerek:
“Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki; dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafiftir.” buyurdu. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319; İbn-i Sa’d, II, 255)
Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve:
“–Yâ Rasûlâllah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyânet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!” dedi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Sen bu hıyâneti ne için yaptın?” diye sordu. Adam:
“–Ona ihtiyacım vardı.” dedi. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Ey Fadl bin Abbas! Bu kişiden Beytülmâl (hazine) hesabına üç dirhem al!” buyurdu. (Taberî, Târih, III, 190)
Peygamber Efendimizin Son Nasihatleri
Yine Resûl-i Ekrem Efendimiz vefâtından önce ashabına yaptığı son nasihatlerinin bir yerinde şöyle demiştir:
“Nihâyet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Kimin malından sehven (bilmeyerek) bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın!
İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabb’ime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağım!
Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek, asla benim huyum ve hâlim değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum!” buyurdu.
Öğle namazını kıldıktan sonra dönüp minbere oturdu ve bu sözlerini tekrar etti. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı:
“–Sizden biri istekte bulununca ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de vermiştim.” dedi.
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl bin Abbas! Buna üç dirhem ver!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 255; Taberi, Tarih, III, 190)
Daha sonra şu niyazda bulundu:
“Ey Allâh’ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya bir kamçı vurmuş veya lânet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete vesîle kıl!” (Ahmed, III, 400)
“Allâh’ım! Ben hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, o sözümü kıyâmet gününde kendisi için, Sana yakınlık vesîlesi kıl!” (Buhârî, Deavât, 34)
Peygamberimizin Son Sözleri Namaz ve Kul Hakkı Üzerinedir
Hz. Enes de şöyle anlatır:
“Vefâtı esnâsında Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanındaydık. Bize üç defâ:
«–Namaz husûsunda Allah’tan korkun!» dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
«–Emriniz altındaki insanlar hakkında Allah’tan korkun, iki zayıf hakkında Allah’tan korkun: Dul kadın ve yetim çocuk. Namaz husûsunda Allah’tan korkun!»
Sonra; «Namaz, namaz.» diye tekrar etmeye başladı. (Mübârek lisanları söylemez olunca bile) rûh-i mübârekleri çıkıncaya kadar, bunu içten içe tekrar edip durdular.” (Beyhakî, Şuab, VII, 477)
Kul Hakkının Vebali
Fahr-i Kâinât Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)
KUL HAKKININ ÖNEMİ NEDİR?
[Cenâb-ı Hak, insanları mükerrem olarak ve en güzel şekilde yaratttığını ifâde buyurmuştur.(Bkz. el-İsrâ, 70; et-Tîn, 4.) Onlara sayıya gelmeyecek derecede bol nîmetler ve birtakım haklar lutfetmiştir. Bu hakların muhâfazası içinde hayâtın akışını tanzîm eden bâzı kânun ve kâideler koymuştur.
Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği bir hakkı çiğnemek, büyük günahlardandır. Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları affettiği hâlde kul hakkını bunun dışında tutmuştur. Kul hakkını affetmeyi, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helâllik alması şart koşulmuştur.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Şehîdin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allah Teâlâ mağfiret eder.” (Müslim, İmâre, 119)
Canını Allah yolunda kurbân eden şehît için durum böyle olursa diğer insanların çiğnedikleri kul haklarını helâlleşmeden affettirmelerinin mümkün olmadığı açıkça anlaşılır. Cenâb-ı Hak, kul hakkından nehyederek şöyle buyurur:
“Aranızda mallarınızı bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, mallarınızı hâkimlere rüşvet olarak vermeyin.” (el-Bakara, 188)
“Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret hâli müstesnâ, mallarınızı bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda yemeyin…” (en-Nisâ, 29)
Bir gün Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Yalan yemin ile bir Müslümanın hakkını alan kimseye Allah -celle celâlühû- Cenneti harâm eder ve Cehennemi farz kılar.” buyurmuştu.
“–Az bir şey olsa da mı yâ Resûlallâh?” diye sordular. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Erak ağacından bir çubuk da olsa!” buyurdu ve bu sözünü üç defâ tekrarladı. (Müslim, Îmân, 218; Muvatta, Akdiye, 11)
Kul hakkı yemenin, Âhiretteki acıklı âkıbetini haber veren Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Bir kısım insanlar, Allâh’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil.” (Buhârî, Humus, 7)
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktârınca sevaplarından alınır, (hak sâhibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)
Yine bir gün Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:
“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sormuştu. Onlar:
“–Bize göre müflis, parası va malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verdiler. Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Şüphesiz ki ümmetimin müflisi şu kimsedir: Kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevâbıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna zinâ isnâd edip iftirâda bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevâbı şuna buna verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sâhiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)
Kul hakkı yemenin en dehşetli şekli fâiz alıp vermektir. Cenâb-ı Hak, bu şekilde haksızlık yapanlara elim bir azap hazırlamıştır. (Bkz. en-Nisâ, 161.) Bilhassa fâiz yiyenler Allâh’a ve Resûlü’ne karşı harp îlân etmiş olurlar ve Kıyâmet günü kabirlerinden şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Fâiz alanlar, zâhiren çok kazandıklarını zannetseler de, Allah Teâlâ fâizli kazançların bereketini giderir ve fâizi mahveder; helâl yollarla yapılan ticâreti ise bereketlendirir. Fâiz yiyen günahkâr kulları da hiç sevmez. (Bkz. el-Bakara, 275-279, er-Rûm, 39.)
Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in beyânına göre fâiz, insanı helâke sürükleyen yedi günâhtan biridir. (Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145.) Fâiz yiyene, yedirene, bunlar arasındaki sözleşmeyi yazana ve şâhitlik yapana Allah Teâlâ lânet eder. (Ebû Dâvûd, Büyû, 4/3333; Tirmizî, Büyû, 2; Ahmed, I, 393.) Fâizle elde edilen mal da, nihâyetinde azalıp yok olmaya mahkûmdur. (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892.) Fâiz alanların Âhiretteki acıklı hâlleri Peygamber Efendimiz’e gösterilmiş, onların kan kırmızı bir nehirde taş yiyerek yüzdükleri ifâde edilmiştir. (Buhârî, Tâbir, 48)
Hassas davranıp dikkat edilmediğinde, ticâret ve alışverişte de çok defâ kul hakkı yenmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle îkaz buyurur:
“Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir.” (el-İsrâ, 35)
“Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hîle karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey ölçerek aldıklarında tastamam alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar o günde Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda dîvan duracaklardır.” (el-Mutaffifîn, 1-6)
Ümmeti üzerine hassâsiyetle titreyen Peygamber Efendimiz, onları devamlı olarak maddî ve mânevî tehlikelere karşı îkaz buyurmuştur. Nitekim bir gün ölçek ve terâzi kullananlara şöyle hitâp etmişti:
“Sizler, önceki kavimleri helâk eden iki işi üzerinize almış bulunmaktasınız!” (Tirmizî, Büyû, 9/1217)
Allah ve Resûlü’nün îkaz ve irşadlarını gözardı edip alışverişte hassas davranmayanlar, nihâyetinde helâke sürüklenirler. Çünkü mazlûmun duâsı makbûl ve âhı da müessirdir.
Şâir Muhiddin Raif Bey ne güzel söyler:
Sen âh deyip de geçme öyle,
Bir âh’tadır celâl-i Zât’ı,
Bir âh, semâyı, Arş’ı sarsar,
Bir âh yıkar bu kâinâtı…
Kul hakkı yemenin daha tehlikeli bir çeşidi de, toplumun ortak hakkı olan devlet ve vakıf mallarını haksız yere gasbetmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık daha tehlikelidir. Çünkü sonunda pişman olunsa bile helâlleşecek bir muhâtap bulmak mümkün değildir. Zîrâ o malda herkesin hakkı vardır.] (Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları)
KUL HAKKI NASIL ÖDENİR?
Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda hesap gününde haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zâlime yükleneceğini belirtir (Buhârî, Mezâlim, 10). Yine Peygamberimiz (s.a.s.), imkânı olduğu halde zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin kul hakkını ihlal ettiğini şöyle ifade eder: “Ödeme gücü olan zengin kişinin, ödemeyi ertelemesi zulümdür.” (Buhârî, Havâle, 1)
Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin Cennet ya da Cehennem’e gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilâhî adalet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır).” (Buhârî, Hacc, 132) buyurmuştur.
Buna göre, gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir.
Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu, hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek ya da hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur (İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-Kübrâ, I, 113).
|
|
|
Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü |
|
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:37 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü
İslam, insanları kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin evliliğe teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri şiddetle cezalandırmaktadır. Bekârlığın ortadan kaldırılmasını sürekli öğütleyen İslam, Müslümanlara aralarındaki bekârları evlendirme yükümlülüğünü getirmektedir.
Müstehcen neşriyatın çevremizi sardığı, açık saçıklığın salgın hastalık gibi cemiyete musallat olduğu bir devirde yaşıyoruz. İslam’a göre kendi kendini tatminin yani mastürbasyon/elle boşalmanın hükmü, kişinin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmadan değerlendirilemez. Bu açıdan, önce insanın ruh hali ve yaşadığı ortamı iyi değerlendirmek gerekir.
Eğermasturbasyon yapmaksızın zinadan korunulamayacağına kanâat hasıl olursa, budurumda yapılması vâcib olur. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercih iİslâmî bir kuraldır.
Mastürbasyon, yaratılış düzenine aykırı cinsel haramlardan biridir. İstimna, bekarlık döneminde bile zaruri görülmeyecek bir işlemdir. Çünkü Allah (c.c.) insandaki atılmayan ve atılamayan birikimleri gidermesini sağlayacak bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde ihtilam dediğimiz rüyalanmak ile bu düzen devreye girerek, insanı rahatlatmakta, birtakım zararlardan kurtarmaktadır. Ancak bekarın zinaya düşme tehlikesinde istimna, mubah kılınmıştır.
istimna Haram mıdır? Dinimiz, insanın tabiatında varolan hiçbir duygu ve eylem arzusunu bütünüyle reddetmez. Ancak helal ve haram düsturlarıyla belirli bir düzene sokar. Böylece insana zararlı olanı yasaklar, faydalı olanı emreder.
Bekar bir insanın doğal olarak vücudunda bulunan ve ona rahatsızlık veren birikintileri ihtilam yoluyla dışarı atamaması halinde zinaya düşmemesi için, sadece ihtiyacı giderecek kadar yapılan istimna mubah görülmüştür. İstimna kişinin kendi eliyle boşalması olduğundan, eşlerin birbirlerinin elleriyle boşalması istimna sayılmaz.
Asıl olarak mastürbasyon/el ile boşalmak helâl değildir. Bunu hiçbir İslam âlimi savunmamıştır. İki tercih arasında kalan bir Müslüman zararı daha az olanını tercih etmelidir.
Bazı âlimler mastürbasyon hakkında şöyle diyorlar:
1) Keyfî olarak mastürbasyon yapmak yani el ile menisini getirmek haramdır! Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini gidermek için bunu yaptığında günahkâr olmayacağı umulur. Hatta böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek yani mastürbasyon yaparak şehvetini gidermesi gerekir.
2) Mastürbasyon yapan kişi eğer bunu zinadan korunmak için yapmışsa bir günah yoktur. Yani şehveti galebe çalar da, onu gidermek için yaparsa cezalanmaması umulur.
3) Karı koca arasında ki ilişki esnasında erkeğin, menisini karısının eli ile çıkartması caizdir.
4) Meni, kan aldırmak gibi vücuttan dışarı atılması gereken bir fazlalıktır. Bu yüzden zinaya düşme korkusu ve evlenmeye gücü yetmeme hallerinde, kişinin mastürbasyon yapmasının caiz olduğunu söylenmiştir.
Bu şartlar göz önünde bulundurulacak olursa, mastürbasyon yapmanın yani elle boşalmanın hükmünü herkes kendi vicdanında daha iyi verebilir.
Ancak insan fıtratı mastürbasyon yapmayı hoş karşılamaz. Çünkü mastürbasyon yaptıktan sonra insanda bir pişmanlık duygusu meydana gelir. İşte böyle bir fiilin kesin olarak helalliğine hiçbir Müslüman inanmaz ve bu yolu çözüm olarak görmez.
Haramlar bellidir, helâller bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. En güzeli bunlardan uzak durmaktır.
|
|
|
Hz isa ve 4 Halifesi ve Dört incil Markus Matta Juhanna ve Luka |
|
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:32 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Hz isa ve 4 Halifesi ve Dört incil Markus Matta Juhanna ve Luka
Tek İsa’ya Dört Tanık
Yeni Antlaşma (İncil) Hristiyan aleminde, “İncil’ler” olarak bilinen dört bölümle başlar. Bunların her biri İsa Mesih’in yaşamını anlatır. “İncil”in kelime anlamı, “iyi haber” veya “müjde”dir. Dolayısıyla, “İncil”, beklenen Mesih ile ilgili müjdedir. Kitap, kapsadığı bölümler açısından İsa Mesih’le ilgili müjdenin kaydıdır. Bu açıdan, “Dört İncil” dediğimiz zaman, Yeni Antlaşma kitabının dört bölümünden söz ediyoruz.
Başlangıçtan beri Hristiyan alemi hiçbir zaman dört İncil’den fazlasını kabul etmemiştir ve bugün elimizdeki İncil’ler de bunlardır. Dört İncil ikinci yüzyıldan da önce Roma İmparatorluğun dört bir bucağına yayılmış ve olduğu gibi okunup öğrenilmişti. Elimizdeki, “Dört İncil” ilk yüzyılda isimleriyle anıldıkları kişiler tarafından kaleme alındılar. Bu dört İncil İsa Mesih’in yaşamının gerçek kayıtlarıdır ve Tanrı’nın Ruhu’nun esiniyle, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmışlardır. İsa Mesih’in hayatını anlatan dört İncil’den her biri, İsa Mesih’in insanlığa getirdiği müjdeye değişik bir açıdan bakar. Her İncil tek başına, Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’in güçlü bir bildirisi olarak ayakta durmaktadır.
Neden birden fazla İncil vardır?
Bu noktada iki neden bulunmaktadır:
1) İncil’lerdeki tanıklıklar birbirini destekler ve aynı şeyler dört kez tekrar edilerek Mesih’in yaşamının büyük tarihsel gerçeklerini bilmemizi sağlar. Bir mahkemede birçok tanığın tanıklığı sadece bir tanığınkinden daha güvenilir sayılır. Buna karşın tanıklıkları kelimesi kelimesine birbirlerininkine uyuyorsa, birbirleriyle işbirliği yaptıkları şüphesi uyanır. Birbirlerini destekleyen tanıklıklarda aktarılan bilgi aynı olup kullanılan sözlerin birbirlerinden farklı olması, tanıkların dürüstlüğünü gösterir. Aynı şekilde, Dört İncil’deki benzerlikler ve farklılıklar da onların gerçekliğinin ve güvenilirliğinin kanıtıdır.
2) Her İncil, Mesih’i ayrı ve bilerek belli bir bakış açısından gösterir. Sıradan bir insanın yaşamının kaydını yaparken, bir biyografi yazarı onun sosyal yaşamını, bir diğeri kişisel ya da özel yaşamını ve bir başkası da psikolojik biyografisini yazabilir. Her biri amaçlarına göre, bazı gerçekleri seçip bazı gerçekleri yazılarına katmayabilir. Aynı olayları anlatırken bile, her biri farklı ayrıntıları vurgular.
Örneğin, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alalım. Onun bir komutan olarak yeteneklerinden söz etmek isteseydim, Çanakkale Savaşı’ndan bazı olayları seçerdim. Ona büyük bir sosyal reformcu olarak ilgi duyuyorsam, Türkiye Cumhuriyetine ve toplumuna tanıttığı bazı devrimci değişiklikleri seçerdim. Yine, eğer sözcükleri kullanma yeteneğiyle ilgileniyor olsaydım, bazı ünlü sözlerini ve konuşmalarını seçerdim. Biyografide yer alan olayların seçilip düzenlenmesi amacıma bağlı olurdu. Sonunda ortaya çıkan biyografiler birçok bakımdan birbirlerinden farklı olsa da yine de her biri Atatürk’ün tamamen geçerli bir biyografisi olurdu. İncil’ler için de durum aynıdır. Her birinin kendi amacı vardır: Bu yüzden her biri kaydedilmiş olan gerçekleri kendisine göre seçmiş ve düzenlemiştir.
Mesih’ini sadece bir değil, dört ayrı mercekten görmemize izin veren Tanrı’nın bu planından ölçüsüz bir biçimde yararlanırız. Birçok iplikten yapılmış bir ip, ipliklerin teker teker kendi kuvvetlerinden daha kuvvetli olduğu gibi, İncil’in yazarlar tarafından bildirilişi, ayrılığındaki birlik ve birliğindeki ayrılıkla bir bütün olarak, teker teker kendi tanıklıklarından daha kuvvetlidir.
Dört İncil bir kişi üzerine dört tanıklıktır. Bunun için bazen bu dört bölüm, “Matta’ya göre İncil”, “Markos’a göre İncil” v.b. şeklinde tanımlanmıştır. Her portre Mesih’i belirli bir ışığın altında ya da ilişkide açıklamak için dikkatle çizilmiştir. Peki bu dört bakış nedir? İlk yüzyıldan beri, aşağıdaki perspektifler Hıristiyanlar arasında genel olarak kabul edilmiştir:
Matta – İbrahim’in ve Davut’un Oğlu Kral Mesih
Matta İncil’inin amacı bize İsa’nın, Kutsal Yazılar’da vaat edilen Mesih, İbrahim ve Davut’un oğlu, Göklerin Egemenliğinin mirasçısı ve özellikle de Yasa’yı veren Kral olduğunu göstermektir.
Markos – Büyük İşler Yapan Tanrı’nın Kulu Mesih
Markos bölümü bize İsa’yı, Tanrı’nın yetkili Kulu, sabırlı İşçisi olarak göstermektedir. Bu nedenle de Mesih’i kanun yapmaktan çok çalışırken, konuşmaktan çok hizmet ederken görüyoruz.
Luka – İnsanların dostu olan Adem Oğlu Mesih
Luka’da İnsanoğlu olan İsa’nın kayıp insanlara sevecenliğini, merhametini ve ilgisini gösteriyor. Burada O’nu sadece İbrahim’in soyu için değil, bütün insanlık için gelmiş olan ikinci Adem olarak görüyoruz.
Yuhanna – Göklerden gelen Tanrı’nın Oğlu Mesih:
İlk üç İncil İsa’nın yaşamını genellikle aynı yönden alır, onların birçok ortak yanı vardır. Ama Yuhanna’nın tanıklığı bize Mesih’i, diğerlerinden çok farklı bir biçimde gösterir. Burada Mesih öncelikle yukardan gelen Kişi, Tanrı’nın Oğlu ve Sözü olarak görünür. İsa Kendisinin Baba’yla bir, dünyanın Işığı, Yol, Gerçek, Diriliş ve Yaşam olduğunu bildirir.
Diğer özel vurgulamaları görmek de mümkündür. Örneğin, Matta açık bir şekilde Yahudi okurlara seslenip İsa’yı Musa’nın Yasa’sının yerine gelmesi ve tamamlanması olarak gösteriyor. Markos, Romalı bakış açısına sahip olan okurlara daha uygundur, İsa’nın öğretileri yerine; hizmeti ve gücü daha çok vurgulanmıştır.
Luka İncil’ine giriş hakkındaki en çarpıcı şey, kendisinin de gösterdiği gibi, Tanrı’nın lütfunun bütün insanlık için olduğudur. Grek yani Yahudi olmayan dünyaya hitap edilmiştir. Kutsal Ruh’un diğer üçünden epey bir süre sonra Yuhanna’ya yazdırdığı İncil, yukarıdaki üç grubun hepsine hitap edip onları imana çağırmanın yanı sıra, Mesih İnanlıları Topluluğu’nda Mesih’in Kimliği konusunda gelişen ince yanlışları yanıtlamak için çok uygundur.
Dört İncil – Ortak Tanıklık
Buna karşın, İncil’in önemli bir yönü vardır ki bu her dört anlatımda da bulunur. Bu, O’nun doğumu, vaftiz olması, oruç tutması, mucizeleri ya da dağda görünüşünün değişmesi değil; çarmıhı ve dirilişidir.
İsa’nın sayısız etkinlikleri ve sözleri arasında, ölümü ve dirilişi ortak tanıklık için harika bir konu olarak seçilmiştir. İbrahim’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Kulu acı çeker ve ölür. Adem’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Oğlu acı çeker ve ölür. İbrahim’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Kulu ölümden dirilir. Adem’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Oğlu ölümden dirilir.
SONUÇ
“İncil” sadece bir kitabın ismi değildir. Dünyanın tek Kurtarıcısı olan İsa Mesih’in mesajıdır. İncil İsa Mesih’in Kendisidir. Müjde İsa Mesih’in Kendisidir. “Bunlar, İsa’nın O'nun (Hz. Mehdi nin Kutsal Ruuuuuhun) Oğlu Mesih olduğuna iman edesiniz ve iman ederek O’nun adıyla yaşama kavuşasınız diye yazılmıştır.” (Yuhanna 20:31).
Eski Antlaşma’da peygamberler gelecek olan Mesih’i ve O’nun yapacağı işleri önceden bildirdiler. Şimdi O geldiği için, Tanrı bu haberi bütün insanlığa bir değil, dört yetkili tanıklık aracılığıyla duyurdu. Tanrı’nın Kendisinin seçtiği tanıkların sözleri aracılığıyla tek Müjde’nin dört yanını gören bir perspektifle kusursuz anlatımına sahibiz. Yeryüzünde bu Müjde’nin gücünü değiştirebilecek ve azaltabilecek hiçbir güç yoktur.
Neden Dört İncil Var? Dört İncil dediğimizde ne anlıyoruz? Gerçekten de toplumda inanıldığı gibi dört tane İncil mi var?
Dört İncil dediğimiz, esasen İncil’in 27 kitapçığından ilk dördüdür.
Bu yukardaki bir dostun yorumudur.
Müslüman Alimlerin bu husustaki Yorumu da şöyledir biz ise bu konudaki Yorumumuzu en son yayınlaycağımız vaazımızda konu edineceğiz inşallahu rahman dua edesinizde rabbim muvafak kılsın inşallah
Bugün dağıtılan İnciller Kitab-ı Mukaddes olarak dört İncili de içerisine almaktadır.
Geçmiş peygamberlerde olduğu gibi, Hz. İsa'nın (a.s.) sağlığında da İncil, yazılı kitap hâline getirilmemiştir. Çünkü İsa (a.s)'ın tebliğ süresinin kısa oluşu ve yaşadığı devrin şartları buna elvermiyordu. En erken yazıları İncil, İsa'dan sonra yetmişli yıllarda kaleme alınmıştır. Dolayısıyla Hz. İsa'nın tebliğ ettiği hakikatler anında kaydedilememiş, sonradan yazılan İncillere insan sözü karışmış ve böylece kitabın aslı tahrife uğramıştır.
Bugün kilisece kabul edilmiş dört resmi İncil vardır: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri. Bunların Havarilerden geldiği ve sahih olduğu kabul edilir. Bunlardan ilk üçü -birtakım ayrılıklara rağmen- ana mesele ve bölümlerinde birbirlerine yakındırlar. Bunlara, "aynı bakış açısıyla yazılmış anlamında, Sinoptik" İnciller adı verilir. Bu üç İncil, zaman bakımından dördüncü incilden öncedirler. (1)
Bu dört İncil'den Markos'un İncilinin en eskisi olduğu, Matta ve Luka İncillerinin, hem bunun eski şeklinden, hem de kaybolan ve "O" denilen bir kaynaktan metinlerini aldıkları söylenmektedir. Bu İncillerin dördüncüsü olan Yuhanna İncili ise, oldukça geç yazılmış mistik yönü ağır basan bir İncildir. (2)
Dört İncil ve yazarları şunlardır:
Matta İncili: Yirmi sekiz babtır. Matta, Havarilerden biri olup, M. 70 yılında Hristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Habeşistan'da ölmüştür. İncilde Hz. İsa (as)'ın Mesihliği üzerinde durur.
Markos İncili: Markos, Havarilerin reisi olan Petrus'un talebesidir. Hristiyanlığı yaymak için yerleşmiş olduğu Mısır'da M. 62 yılında ölmüştür. İncili on altı bab olup Hz. İsa (as)'ın hayatından bahsetmektedir.
Luka İncili: Doktor veya ressam olduğu söylenen Luka, Pavlos'un talebesidir, Havari değildir. İncili M. 60 yıllarında yazmıştır. Yirmi dört babtır. İsa'nın hayatı ve tebliğ ettiği şeylerden bahsetmektedir.
Yuhanna İncili: Yirmi dört bab olan bu İncil'i yazanın Yuhanna'nın talebesi olduğu sanılmaktadır. Bu İncil'de Hz. İsa (as)'ın, Allah'ın oğlu olduğu tezi üzerinde ısrarla durulmaktadır. Aslında bugün elimizde bulunan İncil'de bu dört İncilin dışında yirmi üç İncil daha olup toplam yirmi yedi incilden meydana gelmiştir. Halbuki Allah'ın Hz. İsa (as)'a indirmiş olduğu İncil birdir. (Ahmet Kahraman, Dinler tarihi, İst. 1968, s. 189).
Bir ilim adamının tespitlerine göre bugünkü İncillerin gayesi; Hz. İsa'nın sözlerini ve işlerini aktarmakla, onun yeryüzündeki risaletinin tamamlandığı sırada, insanlara bırakmak istediği talimatları onlara tanıtmak olmuştur. Talihsizlik, İncil yazarlarının bildirdikleri olayların görgü tanığı olmamalarından ileri gelir. Onlar, Hz. İsa'nın hayatı hakkında muhtelif Yahudi-Hristiyan cemaatlerinin, bugün kaybolmuş bulunan ve sözlü rivayetle nihai metinler arasında vasıta rolü oynamış olan, sözlü veya yazılı durumda korunan bilgilerin, o toplulukların sözcüleri tarafından anlatılmalarından başka bir şey değildir. (Maurıce Bucaılle, a.g.e., s. 369).
Dört İncil’de bulunan bazı tahrif belirtileri ve çelişkileri şöyle sıralayabiliriz:
1. Matta, Markos ve Luka İncillerine göre Hz. İsa(as)’ın risaleti bir yıl, Yuhanna’ya göre ise iki yıldan fazla sürmüştür.
2. Hz. Davud’dan (a.s.) Hz. İsa (as)’a kadar geçen kuşakların sayısı Matta’ya göre yirmi altı iken Lukaya göre kırk'tır.
3. İncillerin bazı yerlerinde Hz. İsa (as)’a uluhiyet isnad edilirken, bazı yerlerde de ona insanoğlu denmektedir. Bu ikisi arasında gözden kaçmayacak açık bir çelişki görülmektedir.
4. Hristiyanlığa göre Hz. İsa (as) çarmıha gerileceği sırada “Allah’ım! Allah’ım! Beni neden terk ettin!” diye Allah’a yalvarmıştır. Bu söz Tanrı İsa’nın ise, onun Tanrı olduğu halde kendini koruyamadığı anlaşılıyor. Peygamber İsa’nın sözü ise, onun Tanrı’yı hakkıyla tanımadığı anlaşılıyor. Çünkü bir peygamber “Allah’ım! Beni neden terk ettin?” demez. Bizim inancımıza göre ne Hz. İsa çarmıha gerilmiş, ne de böyle bir yakarışta bulunmuştur.
5. Matta, Hz. İsa (as)’ın soy kütüğünü Hz. İbrahim (as)’e kadar kırk kişi olarak verirken, Luka bunun elli beş olduğunu söyler.
6. İncillerde Hz. İsa için sık sık “Allah’ın oğlu”, “Yusuf’un oğlu”, “Davudoğlu”, "Ademoğlu” gibi ifadeler kullanılır. Bunların arasında açık bir çelişki vardır.
7. Markos İncil'inde, İncil Allah’a, Romalılara Mektub kitabında ise, Hz. İsa (as)’a nispet edilir.
8. Luka İncilinde bir yerde kurtarıcı Hz. Allah, diğer bir yerde de Hz. İsa (as) olarak verilmektedir.
9. İncillerde Tanrı'nın görülüp görülemeyeceği hususunda çelişkili bilgiler bulunmaktadır.
10. Bu İnciller, Allah Teala’ya nispet edilemeyeceği gibi Hz. İsa (as)’a da nispet edilemez. Allah’a nispet edilemeyeceğini, aslının korunamadığından, yazıya geçirilemediğinden, ortada, üzerinde ittifak edilen ortak bir metin olmadığından vb. durumlardan anlamaktayız. Hz. İsa (as)’a nispet edilemeyişini ise bu İncilleri onun yazdırmayışından, onu dinleyen ve dinleyenleri dinleyenlerin yazdıkları İnciller içinde bulunan tutarsızlık, yanlışlık ve çelişkilerden anlamaktayız. Bu İncillerin Hz. İsa (as)’a ait olmayışının diğer bir sebebi de çarmıh olayının İncil metinlerinde geçmesidir. Çarmıhın İncillerde zikredilişi, bu İncillerin sonrakiler tarafından kaleme alındığını gösterir.
Bu gibi çelişki ve tutarsızlıkların Allah’a nispet edilen bir kitapta bulunamayacağına, diğer taraftan bir peygamberin kendini tanrılaştırıp tanrıyı da insanlaştıramayacağına göre, Hristiyan kutsal kitabının sonradan insan eliyle yazıldığı ve tahrif edildiği ortaya çıkmaktadır.
Netice olarak;
Bugün Hristiyanların elinde bulunan farklı İncil metinleri yüce Allah tarafından gönderilen asıl vahiy ürünleri değildir. Çünkü Hz. İsa (as) peygamberliği döneminde ne yazmış, ne de yazdırmıştır. O semaya yükseltildikten sonra, bazı öğrencileri Hz. İsa (as)’dan dinlediklerini, Hz. İsa’nın öğrencilerinin öğrencileri ise hocalarından duyduklarını kendi metotlarına göre yazmaya başladılar. Böylece mübalağa etmeden söyleyecek olursak yüzlerce İncil metni ortaya çıktı. İşin içinden çıkmak maksadıyla oluşturulan komisyondan -İznik Konsili de- üç yüz yirmi beş İncil incelendi ve bu İncillerden dört tanesi sahih, diğerleri sahte sayıldı. Ancak tartışmalar bununla bitmedi. Örneğin Barnaba ve Ebionitler İncili sahte sayılan İnciller arasına dahil edildi. Halbuki bu İncillerde Hz. İsa (as)’ın tanrı olmadığı, çarmıha gerilenin de o olmadığı, onun ancak Allah’ın kulu ve resûlü olduğu, ondan sonra bir peygamber geleceği ve Allah’ın bir olduğu bildirilmektedir.
Bugün elde bulunan İnciller, Hristiyan müntesiplerine yol göstermekten uzak bulunuyor. Geçmişte ve günümüzde en çok Müslüman olanların Hristiyanlardan olması dikkat çeken bir husustur. Hristiyanlar, özellikle teslis akidesini -Tanrı'nın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan meydana geldiğini- kabul etmekte zorlanıyorlar. Bunu akıllarıyla izah edemiyorlar. Çünkü Allah’ın birliği akidesi Hz. Adem (as)’dan beri tüm peygamberlerde tartışma konusu bile yapılmamışken, Hristiyanlıkta korkunç bir sapmayla üçlü tanrı anlayışının ortaya çıkması, insanları ikna edememektedir.
Bugün dünya gündeminde insanlığın tüm dinî, akidevî ihtiyaçlarının yanında dünyevî, uhrevî ve ruhî gereksinimlerini tatmin edecek yegane kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü Yüce Allah İslam dinini tüm dinlere üstün kılmak ve nurunu cihana yaymak için göndermiştir. Bu dinin yeni tabirle yol haritasını Kur’an-ı Kerim belirlemektedir.
EDitörden SONUC
islamın Dört Halifesi olduğu gibi isa nın da 4 Halifesi bu Dört Havarisidir dört yakın arkadaşı nasıl müslümanlık bu dört koldan yayıldığı gibi isavilikde bu dört koldan yayılmıştır. Yeni Vaazimızı dört gözle bekleyin inşallah
21.05.2020 isavi takvimine göre isa nın cennete yükseldiği gün
The Day off chrıstıl himmelfahrt 2020
|
|
|
Cin Mescidi'nin Yapılma Sebebi olan Bir Cin Taifesinin Peygamberi Alıp Gitmesi Olayı |
|
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:17 AM - Forum: Başağaçlı Raşit Hocanın Makaleleri
- Yorum Yok
|
 |
Cin Mescidi Meselesi ve Peygamberimizin Sekaleyn Peygamber Olması Makalesi
Selamünaleyküm
Bugün 27 Ramazan 1442
Miladi 9 Mayıs 2021 öğlen namazı vakti
Bu makalemiz, peygamberimizin "Sekaleyn Peygamber" , Yani hem cinlerin hem de insanların peygamberi olması meselesi, ve "Cin Mescidi" hakkında biraz bilgi konusunda olacak.
Peygamberimizin birinci eşi olan Hazreti Hatice Annemiz Mekke'de "Cennetil Mualla" denilen kabristanda yatmaktadır. Cennetil Mualla, Kabe'nin arka tarafından gidildiğinde, şehrin arka bir yerindedir.
Hatice Annemizin vefatını, ben internette aradığımda, Miladi 620 yılında vefat ettiği söyleniyor, hesap edebildiğim kadarıyla, hicretten 10 sene önce vefat etmiş gibi görünüyor, Çünkü kabristanı Mekke'de. Eğer hicretten sonra vefat etmiş olsaydı, kabristanı Mekke'de olmaz Medine'de olurdu, Hatice annemizin. işte Peygamberimizin, Hatice annemizi kabrinde ziyarete, cennet-ül Mualla ya, yani Mualla kabristanına ziyaretlerinin birisinde, ashabından birisi de yanındaymış, şu anki Cin Mescidi denilen mevkiye geldiklerinde, Cin taifesinden bir taife, Peygamberimizi orada tutmuşlar, O'nunla Cin suresinde geçen olay meydana gelmiş, ve onlar uzun süredir bir doğru söz, Hak söz aradıklarını, ve O'nu da (Haksözü) Peygamberimizin Kur'an okuyuşunda bulduklarını, ve kendilerinin de bir peygambere rehbere ihtiyaçlarının olduğunu, onlara da inmiş olan kur'an-ı Kerim'i ve İslam'ı tebliğ etmesi için, Onu kendi kabileleri ve taifesi içine götürmek istediklerini bildirirler, Ogünlerdeki Cinlerin iyileri, Mümin olanları, Allah'a itaat edenleri. Peygamberimizin yanındaki Ashab-ı Kiram korkmuş Peygamberimize bir şey olacak diyerekten, bir şey yaparlar diye, bir kötülük yaparlar diye, O'da O'nunla birlikte gitmek istemiş, Asabı nın İsmini şu anda bilmiyorum, Fakat Peygamberimiz O'na buyurmuş, Sen Ben geri dönesiye kadar orada bekle sakın yerinden hareket etme buyurmuş. Peygamberimiz cin mescidinin olduğu mevkiden onlarala birlikte birden kaybolmuş yok olmuş, Cinler onu almış götürmüşler, gözden kaybolmuş. uzun süre sonra Peygamberimiz Tekrar aynı yerden geri gelmiş, ve o ashabı ıle geri evine dönmüş. Bu böyle böyle üç gün tekrar ettiği rivayetleri var. 3 gün aynı yere gidip aynı cin taifesinin O'ndan islamı öğrenmek ve bilgilenmek için, kendi toplumlarına yani Kuranda Geçen "Taifei Cin" e götürdükleri ve İslam'dan bilgileri ondan öğrendikleri rivayeti var, Cin suresinde, işte bu olay üzerine inmiştir "Cin Suresi" ve o cin Mescidi denilen Mescit Peygamberimiz'in yaptığı, ya da onun döneminde yapılmış bir Mescit değildir, Peygamberimiz onun için de Namaz kılmış değildir, Bu olayın Vuku bulduğu mevkiye inşa edilmiş olan, sonradan inşa edilmiş olan, bir Mescit, yani oranın unutulmaması için dikilmiş, bir bina ya da işarettir. yoksa cin Mescidi Peygamberimizin zamanında içinde namaz kıldığı yaptırdığı bir Mescit değildir. Peygamberimizin, Hatice annemizi kabristan da ziyarete giderken, yolun üstünde olmuş olan olaydır. Zaten Cin Mescidi de, Cennetül Mualla ya giderken, sol tarafta dır, daha kabristana varmadan az önce, yolun yarısında, sol taraftadır. Az ileride büyük pazar vardır. Altın,inci,mercan,... satılır işte orada çoğunlukla, nereden geldiği belli olmayan, taa Süleyman Aleyhisselam zamanında, cinlerin çıkardığı bazı hazineler İnciler de mercanlarda o Pazarda Satılır, Fakat hemi alan, hemii satan gizlidir o pazarda. O pazarda Dükkan sahibi gibi bazı insan Suretinde Cinlerde Vardır. Zamanın yolcularına Zamanın sahiplerine allah Dostlarına bazı özel hediyeler de satmaktadırlar. ve ama onu herkes görmez, o mekan içinde mekan, zaman içinde zaman halindedir. Biz de oradan 3 dizi İnci, 3 torba Nakşibendi hatmesi için "Hatme Taşı" aldık. Bir torbası (100 Tane) Mavi Elmas(Mavi Elmas Efsanesine bknz.), bir tanesi renkli değerli taşlardan, bir tanesi de başka renkli taşlardan, Hatme taşı aldım ve Avusturya'ya getirdim Geçenki vaazda gösterdiğim o mavi elmas dediğim, Kutup yıldızını temsil eden mavi elmasları, Biz Hatma taşı olaraktan, yani zikir taşı olaraktan satın aldık. Bizim Kutup Yildızımıy gb 100 kutup yıldızlarını ben been tek başım hatme yapıp tesbih eden adamım 100 tanesi benim tesbihimdi, benim tesbihim, onun gibi İki torba daha başka değişik taşlar vardı, o Kutup Yıldızı'nın benzeri taşlar iki torbe(200 tane) bir torbasını Schrems'teki Nakşibendi Dergahı "Mescidi Mevlana" daki Sofiler Hatme çeksin diye onlara hediye etmiştim, Hala onların elindeyse vekil Mehmet Hoca'nın elindeyse biliyorlardır, galinba oda götürmüş renkli taşlı diye viyana dergahına hediye etmiş şimdi nerededir bilmiyorum. Bir torbası evde dağıldı kayboldular, çocuklar tarafından. Kalanda mavi elmas olanlar kaldı. baktığınız zaman normal taş, cam taş gibi, farkı yok, ama dedim, Yani ben işte Kutup yıldızlarını Hatme taşı diye tesbih ettiğim taş. Onlar ben yani biz "Raşidi Tarikatı Mensupları" devaran ettiriyoruz. 100 tane Kutup yıldız gibi Kutup yıldızı da bizim Zikir taşımız. Taşları taşlara vuraraktan zikretme meselesi de, Hazreti Ebubekir efendimiz, Yerden çakıl taşları almış, ve taşları taşlara vuraraktan Zikredermiş, Peygamberimizden aldığı talim üzeri, ve taşlar Allah dermiş vurdukça, taşların Allah dediğini duyarmış, çektiği Zikiri onların da çektiğini duyarmış, yani Cemadatın sesini duyma meselesi, cansız varlık dediklerimizin sesininde duyulması meselesi vesselam.
Bu bir Karoglan Makalesidir
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 9 Mayıs 2021
|
|
|
Mavi Elmas Hakkında İlginç Bilgiler |
|
Yazar: RasitTunca - 08-03-2022, 09:15 AM - Forum: Duymadiklarimiz
- Yorum Yok
|
 |
Mavi Elmas Hakkında İlginç Bilgiler
Fransız Crown mavi elmas olarak da adlandırılan, Bleu de France veya Bleu de Tavernier , bir büyük mavi elmas tarafından satın Louis XIV gelen Jean-Baptiste Tavernier geri getirmişti kim Hindistan Jean Pittan tarafından kesmişti 1668. Louis XIV Louis XV , onu Altın Post Nişanı rozetine dahil etti .
1792'de çalınan izi, Aralık 2007'de François Farges tarafından kurşun modelinin tesadüfen keşfine kadar kayboldu ; bu, tarihsel araştırmalardan sonra, bu Crown elmasın İngiltere'de ortaya çıkan Umut elmasının kökeninde olduğunu gösteriyor . Sadece birkaç gün hırsızlık reçete edildikten sonra, bu da gizleme niyetini kanıtlıyor. Afrika, Sibirya, Avustralya, Brezilya veya Kanada'da büyük yatakların keşfedilmesinden sonra bile bugüne kadar keşfedilen en büyük mavi elmas olmaya devam ediyor.
Mavi renkte olan ve 112 karatlık olan değerli Umut elması oldukça serttir ve içinden yalnızca ışık geçebilir, fiyatı ise dudak uçuklatıyor. İlk olarak 1600 yıllarda Hindistan’da ortaya çıkan elmas, savaş tanrıçası Shiva heykelinin üçüncü gözü olarak sergilenmekteydi. Tanrıça tarafından lanetlendiği düşünülen elmasın ardından ölüm ve uğursuzluk getirdiği yaşanan olaylarla ortaya çıkmıştır.
Shiva heykelinden çalınmasıyla daha sonrasında değerli taş tüccarı Jean Baptiste Tavernier’ın eline geçer. Elindeki bir çok değerli taşlarla birlikte Umut elmasının da olduğu sandığı Fransa kralı 14. Lois’e satmıştır. Tavernier kıymetli taşı elinden çıkardıktan sonra Rusya’da köpeklerin saldırısına uğrayarak ölmüştür. Taşın sahip olduğu negatif güçlerin ilk kurbanı olarak bilinen 14. Lois, 1673 yılında elmasın daha çok parlamasını isteyerek kesilmesi emrini vermiştir. Kesilerek 67 karata düşen elması kurdeleyle boynuna takarak sergileyen kral sırasıyla önce oğlunu, erkek kardeşini, torununu ve torununun eşini kaybetmiştir.
Umut Hope Elması'nın Laneti
Hope elması veya Mavi elmas, 45.52 karat (9.10 gram),[w][1][2] dünyaca ünlü bir elmas.
Sahiplerinden birinin adından ötürü Hope Elması, renginden ötürü Mavi Elmas adıyla bilinen bu taşı Avrupa'ya 1642′de Jean Tavernier adında bir gezgin getirmiştir. Elması Hindistan’da bir Buda heykelinin gözünden koparmıştı.
Tavernier, elması Fransa Kralı XIV. Louis’e satmıştır. XVI. Louis ise elması karısı Marie Antoinette’e armağan etmişti.. 1830′da Daniel Elias adında bir İngiliz, elması 200.000 liraya Banker Hope’a sattı. Hope, elması aldıktan kısa bir süre sonra iflas etti. Daha sonra Kanitovsky adında bir Rus prensi elması satın aldı ve dostu bir kadına armağan etti. Kadın ölünce elmas Yunan Simon Monkaricies'in eline geçti. Monkaricies, elması çok yüksek bir fiyatla, II. Abdülhamit’e sattı. Son olarak elması Yunan armatör Onasis’in karısı Tina almıştı.[kaynak belirtilmeli]
Elmas şimdi ABD'de National Museum of Natural History müzesindedir.
Efsaneye göre, büyük mavi mücevher Hindistan'daki bir idolden koparıldığında (yani çalındığında) ilk kez başına gelen bir lanet olan Hope elmasının sahibine bir lanet gelir. elmasın sahibi ama ona dokunan herkes için.
Lanetlere inansanız da inanmasanız da, Umut elması yüzyıllardır insanların ilgisini çekmiştir. Mükemmel kalitesi, büyük boyutu ve nadir rengi onu çarpıcı biçimde benzersiz ve güzel kılıyor. Kral Louis XIV'e ait olmak, Fransız Devrimi sırasında çalınmak , kumar için para kazanmak için satılmak, hayır işleri için para toplamak için giyilmek ve nihayet bugün bulunduğu Smithsonian Enstitüsü'ne bağışlanmak gibi çeşitli bir tarihçe hayranlığını artırıyor. Hope elması gerçekten eşsizdir.
Ama gerçekten bir lanet var mı? Hope elması nereden geldi ve bu kadar değerli bir mücevher neden Smithsonian'a bağışlandı?
Cartier'in Umut Elması Efsanesi
Pierre Cartier, ünlü Cartier kuyumcularından biriydi ve 1910'da Evalyn Walsh McLean ve kocası Edward'a, devasa kayayı satın almalarını sağlamak için aşağıdaki hikayeyi anlattı. Çok varlıklı çift ( Washington Post'un sahibinin oğluydu, başarılı bir altın madencisinin kızıydı) Cartier ile tanıştıklarında Avrupa'da tatil yapıyorlardı. Cartier'in hikayesine göre, birkaç yüzyıl önce Tavernier adında bir adam Hindistan'a bir gezi yaptı.. Oradayken, Hindu tanrıçası Sita'nın bir heykelinin alnından (veya gözünden) büyük, mavi bir elmas çaldı. Efsaneye göre, bu ihlal için Tavernier, elması sattıktan sonra Rusya'ya yaptığı bir gezide vahşi köpekler tarafından parçalandı. Bu, lanete atfedilen ilk korkunç ölümdü, dedi Cartier: Takip edecek çok şey olurdu.
Cartier, McLean'lara, idam edilen bir Fransız yetkili olan Nicholas Fouquet'i anlattı; Bir Fransız çetesi tarafından dövülerek öldürülen Prenses de Lambale; Louis XIV ve Marie Antoinette başları kesildi. 1908'de Türkiye Sultanı Abdülhamid taşı satın aldı ve ardından tahtını kaybetti ve en sevdiği Subaya elması takıp öldürüldü. Yunan kuyumcu Simon Montharides, eşi ve çocuğuyla birlikte bir uçurumun üzerinden geçerken öldürüldü. Henry Thomas Hope'un (elmas adını verdiği) torunu beş parasız öldü. 20. yüzyılın başlarında taşa sahip olan ve sonu kötü biten bir Rus kontu ve bir aktris vardı. Ancak araştırmacı Richard Kurin, bu hikayelerin çoğunun yanıltıcı olduğunu ve bazılarının tamamen yalan olduğunu bildiriyor.
Evalyn McLean, "Father Stuck It Rich" adlı anı kitabında, Cartier'nin çok eğlenceli olduğunu yazmıştı: "O sabah Fransız Devrimi'nin tüm şiddet olaylarının sadece o Hindu idolünün gazabının yansımaları olduğuna inandığım için mazur görülebilirdim."
Gerçek Taverna Hikayesi
Cartier'in hikayesinin ne kadarı doğruydu? Mavi elmas ilk olarak 1640-1667 yılları arasında dünyayı dolaşıp mücevher arayan 17. yüzyıl kuyumcu, gezgin ve hikaye anlatıcısı Jean Baptiste Tavernier tarafından bulundu. O zamanlar büyük renkli elmasların bolluğuyla ünlü olan Hindistan'ı ziyaret etti ve muhtemelen oradaki elmas pazarından Hindistan'ın Golconda kentindeki Kollur madeninden geldiğine inanılan kesilmemiş 112 3/16 karat mavi bir elmas satın aldı.
Tavernier 1668'de Fransa'ya geri döndü ve burada "Güneş Kralı" Fransız Kralı Louis XIV tarafından onu sarayda ziyaret etmesi, maceralarını anlatması ve ona elmaslar satması için davet edildi. Louis XIV, büyük, mavi elmasın yanı sıra 44 büyük elmas ve 1122 daha küçük elmas satın aldı. Tavernier bir asil oldu, anılarını birkaç ciltte yazdı ve 84 yaşında Rusya'da öldü.
Krallar tarafından giyildi
1673'te Kral Louis XIV, parlaklığını arttırmak için elması yeniden kesmeye karar verdi. Yeni kesilmiş mücevher 67 1/8 karattı. Louis XIV, resmi olarak "Tacın Mavi Elması" olarak adlandırdı ve genellikle elması boynuna uzun bir şerit üzerinde takardı.
1749'da, Louis XIV'in büyük torunu Louis XV kraldı ve taç kuyumcuya mavi elmas ve Cote de Bretagne (o zamanlar büyük bir kırmızı spinel olduğu düşünülen) kullanarak Altın Post Nişanı için bir dekorasyon yapmasını emretti. yakut olmak). Ortaya çıkan dekorasyon son derece süslüydü.
Umut Elması Çalındı
Louis XV öldüğünde, torunu Louis XVI, kraliçesi Marie Antoinette ile kral oldu . Marie Antoinette ve Louis XVI, Fransız Devrimi sırasında başları kesildi , ancak elbette mavi elmasın laneti yüzünden değil.
Terör Saltanatı sırasında, kraliyet mücevherleri (mavi elmas dahil) 1791'de Fransa'dan kaçmaya çalıştıktan sonra kraliyet çiftinden alındı. Mücevherler, Garde-Meuble de la Couronne olarak bilinen kraliyet deposuna yerleştirildi, ancak iyi korunmamış.
12 ve 16 Eylül 1791 arasında, Garde-Meuble defalarca yağmalandı, yetkililerin 17 Eylül'e kadar fark etmedikleri bir şeydi. Taç mücevherlerinin çoğu kısa sürede kurtarılmış olsa da, mavi elmas bulunamadı ve ortadan kayboldu.
Mavi Elmas Yeniden Yüzeye Çıkıyor
Büyük (44 karat) mavi bir elmas 1813'te Londra'da yeniden ortaya çıktı ve 1823'te kuyumcu Daniel Eliason'a aitti. Londra'daki mavi elmasın Garde-Meuble'dan çalınanla aynı olup olmadığı kesin değil çünkü Londra'daki elmas farklı bir kesimdi. Yine de, çoğu insan Fransız mavi elmasının nadirliğini ve mükemmelliğini hissediyor ve Londra'da ortaya çıkan mavi elmas, birisinin Fransız mavi elmasını kökenini gizleme umuduyla yeniden kesmesini mümkün kılıyor.
İngiltere Kralı IV. George mavi elması Daniel Eliason'dan satın aldı ve Kral George'un ölümü üzerine elmas, borçlarını ödemek için satıldı.
Neden "Umut Elmas" Denir?
1839'da ya da muhtemelen daha önce, mavi elmas, Hope & Co. bankacılık firmasının mirasçılarından biri olan Henry Philip Hope'un mülkiyetindeydi. yakında ailesinin adını taşıyacak.
Hiç evlenmediği için Henry Philip Hope, 1839'da öldüğünde mülkünü üç yeğenine bıraktı. Hope elması, yeğenlerin en büyüğü Henry Thomas Hope'a gitti.
Henry Thomas Hope evlendi ve bir kızı oldu; kızı büyüdü, evlendi ve beş çocuğu oldu. Henry Thomas Hope 1862'de 54 yaşında öldüğünde, Hope elması Hope'un dul eşinin mülkiyetinde kaldı ve ikinci en büyük oğlu olan torunu Lord Francis Hope (1887'de Hope adını aldı), Hope'u miras olarak aldı. büyükannesinin yaşam mirasının bir parçası, kardeşleriyle paylaştı.
Francis Hope kumar oynaması ve yüksek harcamaları nedeniyle 1898'de mahkemeden Hope elmasını satmak için izin istedi - ancak kardeşleri elmasın satışına karşı çıktı ve talebi reddedildi. 1899'da tekrar temyize gitti ve talebi yine reddedildi. 1901'de Lordlar Kamarası'na yapılan bir itiraz üzerine Francis Hope'a nihayet elması satma izni verildi.
İyi Şans Tılsımı Olarak Umut Elması
1901'de Hope elmasını satın alan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne getiren Amerikalı kuyumcu Simon Frankel'di. Elmas, sonraki birkaç yıl boyunca (Cartier'e inanıyorsanız padişah, oyuncu, Rus kontu dahil) birkaç kez el değiştirdi ve sonunda Pierre Cartier ile sona erdi.
Pierre Cartier, pırlantayı ilk kez 1910'da kocasıyla Paris'i ziyaret ederken gören Evalyn Walsh McLean'de bir alıcı bulduğuna inanıyordu. Bayan McLean daha önce Pierre Cartier'e genellikle kötü şans olarak görülen nesnelerin onun için iyi şansa dönüştüğünü söylediğinden, Cartier konuşmasında Umut elmasının olumsuz geçmişini vurguladı. Ancak, Bayan McLean, pırlantanın mevcut montajından hoşlanmadığı için onu geri çevirdi.
Birkaç ay sonra, Pierre Cartier ABD'ye geldi ve Bayan McLean'den Hope elmasını hafta sonu için saklamasını istedi. Hope elmasını yeni bir yuvaya yerleştiren Cartier, hafta sonu ona bağlı kalacağını umuyordu. Haklıydı ve McLean Hope elmasını satın aldı.
Evalyn McLean'in Laneti
Evalyn'in kayınvalidesi satışı duyduğunda, çok şaşırdı ve Evalyn'i Cartier'e geri göndermeye ikna etti, o da onu hemen ona geri gönderdi ve ardından McLean'lerin vaat edilen ücreti ödemesini sağlamak için dava açmak zorunda kaldı. Bu bir kez temizlendikten sonra, Evalyn McLean elması sürekli olarak taktı. Bir hikayeye göre, Bayan McLean'in doktorunun onu guatr ameliyatı için bile kolyeyi çıkarması için ikna etmesi gerekmiş.
McLean Umut elmasını iyi şans tılsımı olarak taksa da, diğerleri lanetin ona da çarptığını gördü. McLean'in ilk doğan oğlu Vinson, daha dokuz yaşındayken bir araba kazasında öldü. McLean, kızının 25 yaşında intihar etmesiyle büyük bir kayıp daha yaşadı. Tüm bunlara ek olarak, McLean'ın kocasının deli olduğu ilan edildi ve 1941'deki ölümüne kadar akıl hastanesine kapatıldı.
Evalyn McLean, mücevherlerinin torunları büyüdüklerinde onlara gitmesini istese de, mücevherleri, ölümünden iki yıl sonra, mülkten olan borçları kapatmak için 1949'da satışa çıkarıldı.
Harry Winston ve Smithsonian
Hope elması 1949'da satışa çıktığında, ünlü New Yorklu kuyumcu Harry Winston tarafından satın alındı . Winston birçok kez elması, hayır işleri için para toplamak amacıyla balolarda giymeleri için çeşitli hanımlara teklif etti.
Winston, Hope elmasını 1958'de yeni kurulan mücevher koleksiyonunun odak noktası olması ve diğerlerine bağış yapmaları için ilham vermesi için Smithsonian Enstitüsü'ne bağışladı. 10 Kasım 1958'de Hope elması düz kahverengi bir kutuda taahhütlü postayla seyahat etti ve gelişini kutlayan Smithsonian'da büyük bir grup insan tarafından karşılandı. Smithsonian, böylesi kötü şöhretli bir taşın federal bir kurum tarafından satın alınmasının tüm ülke için kötü şans anlamına geldiğini öne süren bir dizi mektup ve gazete haberi aldı.
Hope elması şu anda Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Ulusal Mücevher ve Maden Koleksiyonunun bir parçası olarak herkesin görmesi için sergileniyor.
Mavi Elmas ve Abdülhamithan
Yunan tüccar Simon Monkaricies'ti. Açıkgöz olan Simon elması rekor bir fiyatla Sultan abdülhamit'e sattı ancak oda lanetten kurtulamayarak karısı, oğlu ile birlikte bir kazaya kurban gitti.
Elması alan Sultan II. Abdülhamid ise 31 Mart ayaklanmasıyla tahttan indirilmesi kararlaştırılan II. Abdülhamid, 3 yıl Selanik'teki Alatini Köşkü'nde ev hapsinde tutuldu ve daha sonra malüm şekilde öldü..
|
|
|
|