Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Allah-G Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır
Yazar: RasitTunca - 11-25-2023, 04:27 PM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:

Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk


Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi

Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.

ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.


ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.

Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi

Adiyat suresi

Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.

İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.

Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.

ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.

ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1-  O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2-  (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3-  Sabahleyin akın edenlere,
4-  Tozu dumana karıştıranlara,
5-  Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7-      Ve kendisi de buna şahittir.
8-      Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9-      Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10-  Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11-  O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.

ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf

Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi

İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.

İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.

İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.

İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;

Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.

               
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi

Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.

FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.

FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Hamd, Alemlerin Rabbi

Rahman, Rahim

Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.

Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

Bizi doğru yola,

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.

FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi

Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.

Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.

NASR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm.

İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.

NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,

İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.

Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!

NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.

Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi

Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.

Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.

KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim,

Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.

KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.

KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
               
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi

Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.

Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.

KADİR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm…

İnna enzelnahü fiy leyletilkadr

Ve ma edrake ma leyletülkadr

Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr

Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr

Selamün hiye hatta matle’ılfecr.


KADİR SURESİNİN ANLAMI

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.

Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
             
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi

Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.

Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.

Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.

AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,

lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,

ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,

velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,

velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.

AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.


Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.

Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
         

Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk


Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.

Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.

TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.

TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!

               
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.

Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

Secde Suresi Türkçe Oku


Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa

Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.

Secde Suresi Türkçe Anlamı

1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
             

Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.

Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.      Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2.      Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3.      Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4.      Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5.      Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6.      Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7.      İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8.      Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9.      Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10.  Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11.  Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12.  İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13.  Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14.  Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15.  Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16.  Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17.  Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18.  Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19.  Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20.  Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21.  Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22.  Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23.  Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24.  Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25.  Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26.  Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27.  Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28.  Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29.  Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30.  Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
               

Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir


Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.

On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir

Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:

Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.

Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.

YASiN SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1.      Yasin
2.      Vel kur’anil hakiym
3.      İnneke le minel murseliyn
4.      Ala sıratım müstekıym
5.      Tenziylel aziyzir rahıym
6.      Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7.      Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8.      İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9.      Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10.  Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11.  İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12.  İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13.  Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14.  İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15.  Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16.  Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17.  Ve ma aleyna illel belağul mübın
18.  Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19.  Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20.  Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21.  İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22.  Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23.  E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24.  İnnı izel le fı dalalim mübın
25.  İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26.  Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27.  Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28.  Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30.  Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31.  Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32.  Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33.  Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34.  Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35.  Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36.  Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37.  Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38.  Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39.  Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40.  Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41.  Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42.  Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43.  Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44.  İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45.  Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46.  Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47.  Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48.  Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49.  Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50.  Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51.  Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52.  Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54.  Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55.  İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56.  Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57.  Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58.  Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59.  Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60.  Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61.  Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62.  Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63.  Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64.  Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65.  El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66.  Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67.  Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68.  Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69.  Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70.  Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71.  E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72.  Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73.  Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74.  Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75.  La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76.  Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77.  Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78.  Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79.  Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80.  Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81.  Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82.  İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83.  Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun

               
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır


HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.

Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.

Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk

HADİD SURESi LATiNCE

Bismillahirrahmanirrahim


1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
           

Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.

Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim

22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.

Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim


1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Fıkıh Ansiklopedisi M Harfi İle Başlayanlar
Yazar: RasitTunca - 11-25-2023, 03:07 PM - Forum: Fıkıh Ansiklopedisi - Yorum (4)

Fıkıh Ansiklopedisi M Harfi İle Başlayanlar

MÂ-İ MUKAYYED(MUTLAK SULAR)

İçilmesi veya temizlik için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.

Kur`ân-ı Kerim`de bütün suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir: "Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü`minûn, 23/18). "(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz. Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî, el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).

Mutlak su, dışarıdan katı veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm, erik ve et suları gibi...

Mukayyed sular da ikiye ayrılır:

1) Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzeri.

2) Gayri aslî olanlar: Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).

İçine karışan mukayyed bir su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.

Bir mutlak su yosun tutsa veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).

Mukayyed suların hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm`da bu çeşit temizlikler için mutlak su kullanılması gerekli kılınmıştır.

Mukayyed suların bir kısmı içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan, sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.

Mutlak sular gibi mukayyed sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler. Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî, Tuhfetü`l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ`l-Hâniyye (Hindiyye kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),

MÂ-İ MÜSTA`MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)

İslâm hukuku açısından sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise; kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her birine de "mukayyed su" denir.

Mutlak sular, hem temiz hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i müsta`mel`dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir. Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber`in sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba girer.

Kullanılmış su, İslâm hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da; abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine, bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur. Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha iyidir.

Kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmaması İmam Muhammed`e göredir. İmam A`zam ile İmam Ebu Yusuf`a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü`l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).

MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)

Elinde veya tasarrufunda bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.

Kur`an`da konuya ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren) suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin " (el-Bakara, 2/188).

Bir başka âyette ise; "Ey iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz. Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de (haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).

Islâm dini batıl ve haksız yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar getirmiştir.

Hatta Hz. Peygamber (s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler, kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.

Islâm hukuku malı elinden güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:

1- Mağsûbun minhin elinde iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin bunların değerini tazmin etmesi gerekir.

Meselâ; bir kimse üzümleri olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.

2. Mağsûbun minh, telef olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.

3. Mağsûbun minh temyiz gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.

4. Gasbedilenin geri verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.

5. Gasbedilen malın malıki ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese, hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb" maddesi).

MAHKEME

Islâm`da mahkemelerin ortaya çıkışı, Medine`ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine`ye hicretten sonra bir Islâm devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine`de devlet başkanı, aynı zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.

Islâm devletinin toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine`de de kazaî ve adlî işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı olarak yetki kullanmakla yetindi.

Islâm hukukunda mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.

Islâm`da mahkemeler, tek dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir. Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse, kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac mevsimi Mekke`de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi. Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.

Peygamber (s.a.s) zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda, evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu. Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.

Peygamber (s.a.s) zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti. Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi. Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla, bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.

Hz. Ömer (r.a), kadılık bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale gelmiştir.

Islâm toprakları dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler, müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler. Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı olur.

Islâm mahkemelerinde yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber`in sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.

Buna göre davacı mahkemede iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi, Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).

Hâkimler davayı, davacının getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.

Hâkim, muhakeme esnasında taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).

Hâkimin, yalnızca bir tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları) üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah (s.a.s)`in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).

Davacının iddiasının dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır: "Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi, Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte tek şahitle hüküm verilir.

Şahitlerin şehadetlerinin geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).

Davalarda şahitlikte bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.

Kadı, mahkemede, görülecek davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur`an b) Sünnet c) Bu ikisinde de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.

eş-Şa`bî, Hz. Ömer`in hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh`den, kendisine Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah`ın Kitabı`nda bulduğun şey ile hükmet! Allah`ın Kitabı`nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah`ın Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah`ın kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan, kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn Kayyım el-Cevzî, I`lamul-Muvekkı`in, Mısır, t.y., I, 97).

Hukuk davalarında, hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya el koyarak amme davası açar.

Had gerektiren olayların dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.

Islâm hukukunda genel anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.

Verilen kararların infaz edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.

Taraflar davayı mahkemeye götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim" (hakem tayın etme) denilmektedir.

Peygamber (s.a.s), harp esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu. Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali (r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm`da hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için kullanılmaktadır.

MAKYAJ (SÜSLENME VE KOKULANMA):

1- Süslenme

Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.

Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah`tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.

Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.

Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:

1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,

2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.

Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah`ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)

Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü`I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.

Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam`ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.

MAKYAJ

Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?

Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.

MAKYAJ VE KOZMETİKLER

Islâm`da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.


MÂL-İ DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)

İnsan tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey, yerine getirilmeyen va`d, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp, dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları, gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.

Meselâ, yıllarca inkâr edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî`ye göre bu gibi mallara, mülkiyet devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.


MALİKİLERE GÖRE AVRET

1-Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.

Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.

Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.

Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.

Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.

2- Namaz dışında: Kadının, mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)

Kadının yâbancı erkeğe karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta`mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü`s-Şeyh Ali el-Adevî Âle`l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)

Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî, I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü`s-Sâlik I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6 yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.

MARAZ-I MEVT (ÖLÜMCÜL HASTALIK)

İnsanın ölümüne sebep olan hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa, hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt`te olan kimsenin kendine ait bazı hukukî durumları vardır.

Hasta, kendisinde sürekli olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).

Böyle bir hastalığa tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.

Bu şartlara göre; yerinden kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır. Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır. Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.

Hanbelilere göre; kısas için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar, tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar, birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt durumundadırlar.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte birini vakf ve hibe edebilir.

Maraz-ı mevte mübtela olan insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer varislerin buna rıza göstermesi gerekir.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü`l-mal bu malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.

MARGARİNLERDE VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?

Allah`ın her haramında ve helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler, manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.

Margarinler, asılları itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır. Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama, onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri (47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at`ime 43; Ibn Mâce, at`ime 34; Dârimi, at`ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.

MA`RUF/MÜNKER:

"Ma`ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma`ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma`rufun zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar ma`rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.

Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet" kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah`ın hediyesi olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve doğruya varma sonucunu yaratır. Kur`ân-ı Kerîm`de "Hidâyet", biri, doğruya giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah`a aittir.

"Dalâlet" ise hidâyetin tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına gelir. Insanlar Allah`ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını, yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat yaratan Allah`tır.

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Fıkıh Ansiklopedisi L Harfi İle Başlayanlar
Yazar: RasitTunca - 11-25-2023, 03:03 PM - Forum: Fıkıh Ansiklopedisi - Yorum (1)

Fıkıh Ansiklopedisi L Harfi İle Başlayanlar

LAFIZ

Kur`ân-ı Kerîm`de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağlında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).

Kur`an ve Sünnet`ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.

Islâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur`an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber`in, Kur`an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet`in toplamını bilmek de, Kur`an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.

Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayıne bağlıdır.

Islâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:

1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.

Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te`vil ve tahsis ihtimalıne açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.

Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te`vil ve tahsis ihtimalıne de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.

Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te`vil ve tahsis ihtimalıne kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.

Muhkem; hükme delâleti açık olan, te`vil, tahsis ve nesha ihtimalı bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,

"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa`ban, Islâm Hukuk Ilminin Esasları, Terc, Ibrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).

Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.

Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur`an`daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.

Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.

Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.

Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet`te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah`a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur`an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah`a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).

2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) Ibarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibareşinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla Islâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin Islâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-Isrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) Iktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (Ibn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa`ban, a.g.e., s. 333-349).

3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz` ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.

Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En`âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.

4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.

Sonuç olarak, Islâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidır.

LÂHİK

Namaza imam ile beraber başladığı halde kendisine gaflet, uyku veya cemaatin çokluğundan dolayı bir zahmet arız olup veya abdesti bozan bir durum ile karşılaşıp da namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimse.

Namazın başından sonuna kadar, aralıksız olarak imama uyan, bütün rek`atleri imam ile beraber kılan kimseye "müdrik", imama birinci rek`atın rükûundan sonra, imam selâm verinceye kadar, arada uyan kimseye de "mesbûk" adı verilir. Lâhik, imamla birlikte kılamadığı kısım için, imama uyan kimse gibidir. Bu yüzden kaçırdığı rek`atleri kaza ederken, Kur`ân-ı Kerim okumaz ve kendi başına kıldığı rek`atlerdeki yanılmasından dolayı "sehiv secdesi" yapması gerekmez. Çünkü imamın arkasında namaz kılan cemaat kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi yapmaz.

İmama uyan cemaatten birisinin, namaz içinde abdesti bozulsa, meselâ, burnu kanasa, saftan ayrılır, namaza aykırı bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır, tekrar cemaate dönerek yetiştiği yerden imama uyar. Mümkün ise önce kaçırdığı rek`âtleri veya rükünleri kaza eder, sonra imama tabi olarak onunla selâm verir. Bir kimse, birinci rek`atın kıyamında uyuyup da imam secdeye vardığı anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secdeye vararak imama tabi olur. Bir yere dayanmaksızın vuku bulan, uyku hali gerçek uyku sayılmadığı için abdeste ve dolayısıyla namaza zarar vermez.

Lâhik, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tabi olur, imam namazdan çıkınca kendisi kaçırmış olduğu rek`atleri veya rükünleri kaza eder. Ancak hükmen imamın arkasında namaz kılmakta olduğu kabul edilerek bir şey okumaksızın eksik kalan rek`atleri tamamlar.

İmama ikinci rek`atte uyan bir kimse (mesbûk) abdesti bozulduğu için, bir veya daha fazla rek`atı kaçırsa, imam selâm verdikten sonra kaza edeceği ilk rek`atte kırâatte bulunması gerekir.

İmam sehiv secdeleri yapsa, Lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri yapmaz. Önce namazı tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 277 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînul-Hakaik, el-Emîriyye, III,137 vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,Mısır, t.y., I, 500-560; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1980, II, 209, 210).

Korku namazında, namazı imama uyarak kılmaya başlayan ve iki rek`atlı namazda ilk rek`atı, üç veya dört rek`atlı namazda ise, ilk iki rek`atı imam ile beraber kılan birinci grup, ikinci secdeden veya birinci oturuşta "tahiyyât"tan sonra düşman cephesine gider, ikinci grup gelerek, imam ile geri kalan re`katleri kılar, yeniden düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir. Birinci grup, döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir.

İşte bu grup "lâhik" hükmündedir. İkinci grup namazlarını imamdan sonra kıraatle tamamlayıp düşman cephesine yeniden gider (bk. "Korku Namazı"). Bu ikinci grup ise "mesbûk" hükmünde olduğu için namazını kıraatla tamamlar.

Ancak her lâhikin yukarıda açıklandığı şekilde namazı tamamlaması güç olduğu için, lâhiklerin eksik kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.

LAHN (KUR`AN OKURKEN YAPILAN HATA)

Ezgili sesle Kur`ân-ı Kerim okurken yapılan hata. Bu hatalar harflerde, harekelerde veya harflerin sıfatlarında olabilir. Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatların karşısında şaz rivâyetler, ortaya çıkmıştır. Dalâlet ve ilhad erbabının türemesinden sonra şaz kıraatlar artmış ve çoğalmıştır. Bu hususta ileri giden bid`atçıların en meşhurları İbn Şenebuz (ö. 328/940) ve Ebû Bekr Attar (ö. 354/965)`dır. Bu şahıslar şaz kıraat ortaya çıkarmaya çalışan bid`atçıların sonuncularıdır. Şaz kıraatlar devri geçtikten sonra kıraatta lâhin yapılarak teganni ile okuma bid`atı ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki bid`atçılar çeşitli şekillerde lahin yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:

1. Ter`îd; soğuktan titrer gibi sesi titretmek. 2. Terkîs; sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp geçmek. 3. Tartîb; medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4. Tahzîn; sese ağlar gibi hazin bir edâ vermek.

İlk lâhin yapan Ubeydullah b. Ebî Bekre`dir. Hazin bir ses ile Kur`ân okuyarak, lâhin yapan bu şahıstan sonra torunu Abdullah b. Ömer b. Ubeydullah b. Ebî Bekre ondan bu tarz kıraatı öğrenmiştir. Ondan Ebâzî, Ebâzî`den de Sa`d b. Allâf bu kıraat tarzını öğrenmişlerdir. Sa`d b. Allâf, Harun Reşid`in ilgisini çekmiş ve onun yanında bulunarak onun hususi kâri`î olmuştur. Hatta "emirul mü`minin" kari`î olmuştur. Daha sonra Heyşem, Ebân ve İbn A`yen gibi kâriler ortaya çıkmış ve kıraatta lâhin yapmayı yaygınlaştırmışlardır. Sahâbî ve Tabiîn döneminde bu tür bir kıraat yoktur.

Lahn, lahn-i celî ve lahn-i hafi olmak üzere iki kısımdır. Lahn-i celî; açıktan belli olan hata anlamındadır. Gerek Kur`ân ve kıraat ilmi mütehassıslarının, gerekse Kur`ân okumayı bilen hemen herkesin farkedip anlayabileceği hatalı okuyuşlardır. Harflerin aslî sıfatları ve mahreçleri üzerinde, harekelerde ve sükûnlarda yapılan hatalar bunlardandır. Bu hatalar çoğu zaman namazı bozabilir. Lahn-i hafi; gizli hata anlamındadır. Kur`ân okunurken yalnız Kur`ân ve kıraat ilmi konusunda ehil olan kişilerin farkedebileceği hatalara lahn-i hafi denir. Tecvid kurallarına uyulmaması halinde meydana gelen hatalar bu çeşit hatalardandır. Lahn-i hafi namazı bozmaz.

LÂKAB(İSİM TAKMA)

Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb``dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.

Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur`ân-ı Kerim`de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.

"Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.

Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.

Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).

Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)`den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.

İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir`in Sıddık; Hz. Ömer`in Fârûk; Hz. Osman`ın Zinnûreyn; Hamza`nın Esedullah; Hâlid b. Velid`in Seyfullah; Hz. Ali`nin Ebu Türab; Umeyr`in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.

Peygamberimiz (s.a.s.), Medine`ye hicret ettiğinde Ensar`dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.

Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.

LAKÎT(ATILMIŞ VEYA KAYBOLMUŞ ÇOCUĞUN BULUNMASI)

Atılmış ve kaybolmuş olup da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahı.

Lakît lügatta yerden kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır (Feyyûmî, el-Misbâhu`l-Münîr, Bulak 1316, II, 95). Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu, zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş çocuğa verilen isimdir (Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, X, 209; Kâsânî, Bedâyiü`s Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 197; İbnü`l-Hümâm, Fethul-Kadir, Kahire 1389/1970,VI, 110). Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît kapsamına dahil etmektedirler (Şirbînî, Muğni`l-Muhtâc, Kahire 1379/195960, II, 418). Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza, İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ eden kişi Kurân-ı Kerim`de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın ihyâsı olarak kabul edilmiştir (el-Maide, 5/32).

Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayn`dır (Kâsânî, a.g.e., VI, 198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 259; Şirbînî, a.g.e., II, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709). Ancak lakît`i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk etmektedir (Serahsî, a.g.e., X, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., VI, 197; el-Fetâval-Hindiyye, Bulak 1310, II. 287-288). Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd, müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır (Şirbînî, a.g.e., II, 418). Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir (Serahsî, a.g.e., X, 217; Şirbini, a.g.e., II, 419; İbn Kudame, a.g.e., II, 366; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye, Kahire, 401).

LAKÎT`IN İSLÂM HUKUKUNDA KENDİNE ÖZGÜ ÖZEL DURUMLARI VARDIR:

1. Hürriyeti: Lakît zahiri hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan Hz. Adem ile Hz. Havva`nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir. Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez (Serahsî, a.g.e., X, 209-210; Kâsânî, a.g.e., VI, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; M. Ebû Zehre, a.g.e., s. 401). Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.

2. Dini: Hanefîlere göre bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm`da bulunan her çocuk müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir. Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman, zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır (Serahsî a.g.e., X, 214-215; Kâsânî, a.g.e., VI,198; Şirbînî, a.g.e., II, 422; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; İbnü`l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli`z-Zimme, Beyrut 1983, II, 518).

3. Nesebi: Nesebi meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam`a göre lakîtin nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir. Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir (Kâsânî,.a.g.e, VI,198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 112; İbn Kudâme, a.g.e., II, 367; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 711).

4. Nafakası: Yiyecek, içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları, üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir. Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü`l-mâl`dan karşılanır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; Şirbini, a.g.e., II, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire t.y., VIII, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401).

5. Malı: Üzerinde veya altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; İbn Kudame, II, 363).

6. Mirası: Nesebi meçhul olduğu için mirası Beytü`l-mâl`a kalır. Çünkü Beytü`l-mâl vârisi olmayanın vârisidir (İbn Abidin, a.g.e., VI, 270),

7. Başka Bir Yere Nakli: Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır. Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, aileşinin ortaya çıkmasına vesile olabilir (İbn Kudame, a.g.e., II, 419-420; İbn Abidin, a.g.e., VI, 274).

8. Lakîte Velâyet: Nefsi ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi, malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s): İslâm devletinin yöneticisi, velisi olmayanın velisidir" buyurmuştur (Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, I, 250; VI, 47, 66, 166, 260). Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur (İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 765-766).

9. İşlediği Suçlar: Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti ödemekle Âkıle`nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez (Serahsî, a.g.e., X, 210; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, III).

10. Kendisine Karşı İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti Beytü`l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla af arasında muhayyerdir (Serahsî, a.g.e., X, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., VI, 199).

Görüldüğü gibi lakît ile ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir (İslâm hukukunda lakît konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi`ş-Şerî`ati`l-İslâmiyye, Mecmü`a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O. Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî`ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi I-II, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988).

LÂNET-LANET ETMEK

Uzaklaştırma beddua, hakaret, sövüp sayma, azab, Allah`ın rahmetinden uzaklaşma, gazab etme, beddua etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme.

Lânet, Kur`ân`da birçok kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim" ...Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lânet etti..." (el-A`râf 7/38) âyetinde hakaret, sövüp sayma anlamında Israiloğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânet edilmiştir... " (el-Maide 5/78),

"..Işte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder" (el-Bakara, 2/159) ayetlerinde beddua. Kalplerimiz perdelıdır dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir" (el-Bakara, 2/88) âyetinde Allah`ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere kullanılmıştır. Şeytan`a "mel`un" (lânetlenmiş) denilmesi de Allah`ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.

Bu tür kullanımlardan ayrı olarak Kur`an`ın iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir. Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.s)`e şöyle buyurulur: "Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah`ın lânetini dileyelim" (Âl-i Imran, 3/61).Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Isâ (a.s) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hristiyanlarını lânetleşmeye çağırmıştı. Ancak, "mübahele olayı" olarak bilinen bu olayda Hristiyanlar lânetleşmeye yanaşmamışlardı.

Ikincisinde ise karı ile kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz konusu edilir. Islâm hukukunda Lian* olarak adlandırılan bu olayda eşine zina isnat eden, ancak başka bir şahid getiremeyen kocanın doğruluğuna dört kez Allah`ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah`ın kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu itham karşısında kadınında kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah`ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir (en-Nur, 24/6-9). Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer.

Hz. Peygamber (s.a.s)`de lânet kelimesini beddua, buğz, hakaret gibi anlamlarda kullanmıştır. Rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s)`in Bi`r-i Maûne olayında şehid edilen müslümanlar nedeniyle Rıl, Zekvan, Lıhyan ve Usayya oğulları aleyhinde kırk sabah lânet okuyarak beddua ettiği bildirilir (Buhari, Cihad 17). Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanları rastgele lânet etmekten menetmiş, özellikle ashabının birbirine ve tabiat kuvvetlerine lânet etmelerini yasaklamıştır (Ebu Davud Edeb, 4908; Müslim, Birr, 80-87).

Islâm bilginleri arasında kimlere lânet edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını savunmuşlardır (Fahruddin er-Razı, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; Ibn Mace, Tercüme ve Şerh, X, 148).

LEBEN-İ FAHL(SÜT BABA)

Sözlükte leben, süt; fahl de erkek yani cinsel ilişkisi sonucu kadında süt meydana getiren kocadır. Leben-i fahl ise bir erkeğin yaklaşması sonucu kadında meydana gelen süt demektir. Buna göre küçük bir çocuk kendi annesinden başka bir kadının sütünü emecek olursa bu kadın onun süt annesi olur. Emdiği kadının bu sütü hangi erkeğin ilişkisi sonucu meydana gelmişse o erkek de bu çocuğun süt babasıdır. Başka bir deyişle süt emen çocuk hem kadın hem de erkeğin ortak süt çocuklarıdır. İki çocuğun aynı zamanda veya değişik zamanlarda emdikleri sütler bir erkekle bir kadından ise bunlar ana-baba bir süt kardeş olurlar. Eğer süt bir erkekten olmaz ve çocuklardan biri bu kadının ilk kocasından, diğeri ikinci kocasından meydana gelen sütü emmişse bunlar ana bir, baba ayrı süt kardeş olurlar.

LEVH-İ MAHFUZ

Arapça`da korunmuş levha demektir. İslâm`da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah`ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah`ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur`an`da Ümmü`l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.

Levh-i Mahfuz adı Kur`an`da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur`an`ın Levh-i Mahfuz`da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En`âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap`tır.

Bazı zayıf Hadislerde Levh-i Mahfuz`un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas`tan rivayet edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz`u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin Mâlik`ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz`un bir yüzü yakut bir yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı, rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas`tan gelen zayıf bir rivayete göre Allah Levh-i Mahfuz`a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:

"Muhakkak ki ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O`nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas`tan gelen diğer bir rivayete göre ise Levh-i Mahfuz`a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.

LİÂN(ZİNA SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME)

Liân ve eş anlamlısı mulâane, La`n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah`ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah`ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.

Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah`ın Resulü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.

"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah`ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah`ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).

Ayetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl`i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah`ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah`ın elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).

Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.

Ebû Hanîfe`ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed`e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.

Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah`ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.

Liânın Şartları üçtür.

1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.

2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.

3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü`l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).

Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:

1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.

2. Nesebin, Ebû Hanîfe`ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed`e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.

3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.

4.Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).

Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.

Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir (el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808).

Liânın hükümleri:

Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.

1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.

2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).

3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber`in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed`e göre "bâin talâk * " niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.

4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü` l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti`z-Zevceyn fi`t-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.).

Bu konuyu yazdır

Yeni-3 Yusuf Kavaklı Cuma Duası Hayatta Her Şey Var 24 Kasım 2023
Yazar: RasitTunca - 11-24-2023, 06:03 PM - Forum: Din&Tasavvuf Video - Yorum Yok



Yusuf Kavaklı Cuma Duası Hayatta Her Şey Var 24 Kasım 2023

Bu konuyu yazdır

Yeni-3 Ellie Goulding - Higher Than Heaven - Pryzm, Kingston - 04.05.23
Yazar: RasitTunca - 11-24-2023, 01:12 AM - Forum: Yabancı Müzik Konser Videoları - Yorum Yok



Ellie Goulding - Higher Than Heaven - Pryzm, Kingston - 04.05.23

Bu konuyu yazdır

Yeni-1 Miley Cyrus - ACL Music Festival (Full Show HD)
Yazar: RasitTunca - 11-23-2023, 11:14 PM - Forum: Yabancı Müzik Konser Videoları - Yorum Yok



Miley Cyrus - ACL Music Festival (Full Show HD)


Bu konuyu yazdır

Yeni-3 Brianna&Thasara'dan "Only Love" Şarkısını Seyret izle Dinle
Yazar: RasitTunca - 11-23-2023, 03:12 PM - Forum: Yabancı Müzik Klipleri - Yorum Yok




Brianna&Thasara'dan "Only Love" Şarkısını Seyret izle Dinle


Şanatcının ismi : Brianna&Thasara

Şarkının ismi : Only Love

Yayınlayan Grup : Thrace Music

Yayınlanma Tarihi : 22 Kasım 2023

Embed Etmek (Extern Sayfalarda Yayınlamak) Serbest mi : Evet

Bu konuyu yazdır

Yeni-3 Zara Larsson @ Lollapalooza Stockholm 2023 (FULL SET)
Yazar: RasitTunca - 11-23-2023, 02:50 PM - Forum: Yabancı Müzik Konser Videoları - Yorum Yok



Zara Larsson @ Lollapalooza Stockholm 2023 (FULL SET)

Bu konuyu yazdır

Yeni-3 Zara Larsson&David Guetta'dan "On My Love" Şarkısını Seyret izle Dinle
Yazar: RasitTunca - 11-23-2023, 02:43 PM - Forum: Yabancı Müzik Klipleri - Yorum Yok




Zara Larsson&David Guetta'dan "On My Love" Şarkısını Seyret izle Dinle


Şanatcının ismi : Zara Larsson&David Guetta

Şarkının ismi : On My Love

Yayınlayan Grup : Zara Larsson

Yayınlanma Tarihi : 15 Eyl 2023

Embed Etmek (Extern Sayfalarda Yayınlamak) Serbest mi : Evet

Bu konuyu yazdır