Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,378

Detaylı İstatistikler

 
Dini-1 CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK
Yazar: RasitTunca - 11-23-2023, 08:14 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok

CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK

:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”
(M2361 Müslim, Zekât, 77
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk
ederek helâk etti.”
(M6576 Müslim, Birr, 56)
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan
kimse cennete giremez.”
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”
diye karşılık vermiş.1
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından
bir örnek olarak aktarılmıştır.
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-
rekleri özveriye açan bir örnektir:
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine
bir sevinç verir.”11
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına
öğreten kimseye.”22
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27

Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-
rarak onu uyardı.
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde
tazarruda bulunmuştur.
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa

taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz
şekilde ortaya koymaktadır.
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah

Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını
emretmiştir.
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-
ber olmalıdır:
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha
sevimlidir.”50


Dipnotlar

(M2361 Müslim, Zekât, 77
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)
M7473 Müslim, Zühd, 45.1
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2
HM3012 İbn Hanbel, I,3

M6018 Müslim, Fedâil, 56.4
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5

İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6
HM14301 İbn Hanbel, III,7
303.
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-
bâri, vII, 119.


B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9
ensâr, 10.
Haşr, 59/9.10
İnsân, 76/8-11.11

T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12
kıyâme, 33.
M7420 Müslim, Zühd, 3.13
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14
D2820 Ebû Dâvûd,15
Dahâyâ, 13-14.
M4923 Müslim, İmâre,16
152.
B73 Buhârî, İlim, 15.17
Bakara, 2/262.18
B3114 Buhârî, Farzu’l-19
humus, 7.
M2361 Müslim, Zekât, 77;20
B5299 Buhârî, Talâk, 24.
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21
B73 Buhârî, İlim, 15.22
Furkân, 25/67.23
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26
T3675 Tirmizî,27
Menâkıb,16; D1678 Ebû
Dâvûd, Zekât, 40.


M2350 Müslim, Zekât, 68.28
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31
46.
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32
21.
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-
müfred, 111.
M2428 Müslim, Zekât,34
127.
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35

İsrâ, 17/100.36
Leyl, 92/8.37
M7420 Müslim, Zühd, 3.38
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39
Bakara, 2/268.40
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41
M6576 Müslim, Birr, 56.42

M6576 Müslim, Birr, 56.43
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45
Âl-i İmrân, 3/180.46
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47
57/10.
Âl-i İmrân, 3/26.48
İsrâ, 17/29.49
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50

Kaynak

Diyanet Vakfi Yayinlari
Hadislerle islam

Bu konuyu yazdır

Dini-1 HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?
Yazar: RasitTunca - 11-21-2023, 05:24 AM - Forum: Dini Genel Bilgiler - Yorum Yok



HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?

(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)

Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü
olaylar için kullanılan terim.
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,
“sünnet” md.).
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta
incelemek mümkündür.

A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler

1. Mûcize
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE).

2.İrhâs

Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî
Abdülcebbâr, XV, 213-216).

3. Kerâmet

Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET).

4. Maûnet

Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler
lutfetmesi suretiyle de olabilir.

5. İstidrâc

“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet
vermek) kavramlarıdır.

6. İhanet

Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir
müdahaledir.

B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler

1. Sihir

Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR).

2. Şa‘beze (şa‘veze)

“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478).

3.Kehanet

Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.

BİBLİYOGRAFYA

et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-
Nižâmiyye
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.

M. Sait Özervarlı

Tabiat Kanunları ve Hârikulâde

Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir
(yk. bk.).
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir
durumdur.
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir
sebep yoktur (Enquires, s. 111).
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir
(Miracles, s. 192).
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.
29).
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün
olacaktır.
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar
etmiştir.
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları
görülecektir.
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.

BİBLİYOGRAFYA

C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,
London 1972, III-IV, 74-90.
Adnan Aslan

Parapsikoloji

“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak
okutulmaktadır.
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok
şeyin bulunduğunu söyler.
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme
olarak telakki etmez.
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak
alanına girebilir.
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu
kapsar.
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde
siyah renkli elbise giymeye benzer.
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.

BİBLİYOGRAFYA

Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.

Ali Köse

Kaynak

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

Bu konuyu yazdır

Muhammed-1 Hz Mehdi uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da dökmeyecektir
Yazar: RasitTunca - 11-20-2023, 12:37 AM - Forum: Günün Hadisi - Yorum Yok

Hz Mehdi uyuyan kişiyi uyandırmayacak,(kimseyi rahatsız etmeyecek) kan da dökmeyecektir (savaş yapmayacak demektir bu) ondan önce zulumle dolan dünya, onun çıkığında (o geldikten sonra) dünya barış ve adalatle dolar.

(Hz Muhammed)

İnsanlar, balarılarının beyleri etrafından toplanması gibi, Hz. Mehdi (as)`ın çevresinde toplanırlar. DAHA ÖNCE ZULÜMLE DOLU OLAN DÜNYAYI, O ADALETLE DOLDURUR. ADALETİ O DENLİ OLUR Kİ, UYKUDA OLAN BİR KİMSE DAHİ UYANDIRILMAZ VE BİR DAMLA KAN BİLE AKITILMAZ. DÜNYA, ADETA ASR-I SAADET DEVRİNE GERİ DÖNER. (El-Kavlu`l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 29)Hz. Mehdi (as), Peygamber (sav)`in yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, KAN DA AKITILMAYACAKTIR. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 163)

(Hz. Mehdi (as)) Zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, NE DE BİR KİMSENİN BURNU KANAYACAKTIR. (El Kavlu`l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 44)
UYUYAN UYKUSUNDAN UYANDIRILMAZ

Ona (Hz. Mehdi (as)`a) biat edenler, (Kabe civarındaki) rükun ve makam arasında biat ederler. Uyuyanı uyandırmaz, ASLA KAN DÖKMEZLER. (El-Kavlu`l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
YERYÜZÜNÜN BARIŞLA DOLMASI İÇİN GAYRET EDER

KAP SU İLE DOLDUĞU GİBİ YERYÜZÜ BARIŞLA DOLACAKTIR. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)

... Cenab-ı Hak İslam`ı nasıl bizimle başlatmışsa onunla (Hz. Mehdi (as)) ile sona erdirecektir. Nasıl, bizimle onlar aralarındaki şirk ve adavetten (husumet ve düşmanlıktan) kurtulmuş ve kalplerine ülfet (dostluk) ve muhabbet (sevgi) yerleşmişse, Hz. Mehdi (as) gelişi ile yine öyle olacaktır. (Ahir Zaman Mehdisi`nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 20)
HZ. MEHDİ (AS)`IN SİLAHI İMANDIR, SEVGİDİR

Hz. Mehdi (as) ve talebeleri dinsizliğin beynini, yani fikir sistemini Kuran`la, bilimle, fenle, akılla, imanla yenecekler. İnançta, fikirde galibiyet oluşacak ve batıl düşünce, dalalet, Darwinist, materyalist, ateist düşünce yok olup gidecek, inşaAllah.Hz. Amr b. Avf`dan (r.a.) rivayet edilmiştir:Rumlara ait Konstantiniyye tesbihle ve tekbirle Müslümanlarca fethedilmedikçe kıyamet kopmaz. (Ramuz-el-Ehadis, s. 478)

İmam Müslüm`in Ebu Hureyre`den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber (sav) birgün sahabelerine hitaben:… Bu mücahitler o beldeye gelip konakladıkları zaman silahla harp etmezler, ok da atmazlar. La ilahe illallahu ekber diyerek tekbir getirirler. Bu tekbir üzerine şehrin iki tarafındaki surlardan biri düşer. Sonra ikinci defa tekbir getirirler. Akabinde şehrin öbür tarafı da düşer. Sonra üçüncü kez tekbir getirecekler. Bunun üzerine İslam ordusu için surlardan gedikler açılacak, onlar da hemen buralardan şehre girerek fethedecekler. (İmam Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 445-446)

Bu şehre gelindiğinde, Müslümanlar savaş yapmayacaklar. Sadece tekbir getirdiklerinde şehrin deniz tarafı düşecek, tekrar tekbir getirdiklerinde diğer tarafı düşecek. 3. kez tekbir getirdiklerinde de şehrin tamamı ellerine geçecektir. (El-Kavlu`l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)

Hz. Mehdi (as) ve talebeleri Allah`ı anarak İstanbul`u ve dünyanın birçok şehrini manen, fikren, kültürel yönden fethedecek, manen Darwinizmi ve materyalizmi manen öldüreceklerdir. Kuran`daki bu ayette de Cenab-ı Allah fikren öldürmeye dikkat çekmektedir:Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. ... (Enbiya Suresi, 18)
ÇALIŞMALARINI SÜKUNETLE YÜRÜTÜR

Hz. Mehdi (as)... gayet sükunet içinde yürüyecektir. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 173)
HZ. MEHDİ (AS) DİN AHLAKINI HAKİM ETTİĞİNDE PEYGAMBERİMİZ (SAV)`İN SON PEYGAMBER OLDUĞUNU KABUL ETMEYEN HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR

İmam Bakır aleyhisselam`dan nakledilen başka bir hadiste şöyle geçer: BU GALEBE (GALİBİYET) VE ÜSTÜNLÜK AL-İ MUHAMMED`DEN OLAN HZ. MEHDİ (A.S.) KIYAM EDİNCE GERÇEKLEŞECEKTİR. ÖYLE Kİ, YERYÜZÜNDE HZ. MUHAMMED MUSTAFA`YI (ONUN PEYGAMBERLİĞİNİ) İKRAR ETMEYEN BİR KİMSE KALMAZ." (Tefsir-i Burhan, c. 2, s. 121.)

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Hulusi Kentmen Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 11-19-2023, 11:48 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok


Hulusi Kentmen Kimdir? Biyografisi

Hulusi Kentmen (20 Ocak 1912, Tırnovo - 20 Aralık 1993, İstanbul), Türk asker, sinema oyuncusu[2] ve tiyatro sanatçısı. 1942-1992 yılları arasındaki elli yıllık sanat hayatı boyunca 500'e yakın sinema filmi ve dizide rol aldı. Yeşilçam'ın birçok yapımında "iyi kalpli", "tatlı-sert" ve "babacan" karakterlerini canlandıran Kentmen, daha çok zengin fabrikatör, komiser ve hakim rollerine hayat verdi.

Hayatı

Hulusi Kentmen, 20 Ocak 1912'de Bulgaristan Krallığı'nın Tırnovo şehrinde doğdu.[3] Daha sonra ailesi ile birlikte Türkiye'ye göç etti ve çocukluğunu İzmit Körfezi'nde geçirdi. Akçakoca İlkokulunun tiyatro salonunda ilk sanat denemelerini yaptı.[4] Deniz Kuvvetlerinde astsubay olarak görev aldı. Astsubaylık görevi 1961 yılında sona erdi.[5] Üstlerinin hoşgörüsüyle askerlik mesleğini sona erdirene kadar sanat icra etti.[6] Halkevleri'nde tiyatroya başladı. Burhanettin Tepsi tarafından keşfedildi. Bilinen ilk oyunlarını, Rahmi Dilligil tarafından kurulan Ses Tiyatrosu'nda oynadı. Halkevi'nde Reşit Baran'ın yönettiği[7] Hisse-i Şaiya oyunuyla profesyonel olan Kentmen, 1942'de Sürtük filmiyle sinema oyunculuğuna başladı.[8] İlk ciddi rolünü Ferdi Tayfur'un Senede Bir Gün adlı filmiyle oynadı. Sinemaya başladıktan sonra da zaman zaman tiyatro oyunlarında sahne aldı. Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Çatallı Köy oyununda rol aldıktan sonra 1965 yılında bu oyunu, oyuna konu olan köyde (Afyon'un Emirdağ ilçesinin Çatallı köyünde) Hüseyin Baradan, Şahin Tek ve diğer oyuncularla birlikte sahneledi.[9] Kurduğu Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu ile çeşitli oyunları sahneye koydu, turneye çıktı.[10] Bazı televizyon reklamlarında rol aldı.

Tatlı-sert ve babacan tarzı ile çoğu filmlerinde baba, komiser, bahçıvan, hâkim vb. roller üstlendi, birçoğunda kendi adıyla oynadı. Karakter oyuncusu olarak simgeleşti. Sinemada bıraktığı etkiyle halk arasında, babacan, tatlı-sert erkek karakterini ifade etmek üzere "Hulusi Kentmen gibi" deyişi yerleşti. Birçok filminde, Kentmen'i, Kemal Ergüvenç, bazı filmlerinde ise Rıza Tüzün seslendirdi. Kentmen, 1942-1988 yılları arasında 500'e yakın yapımda rol aldı.

Özel hayatı

26 Kasım 1938'de Refika Kentmen'le evlendi.[11] Volkan adlı bir oğlu ve daha sonra iki torunu oldu.[1] Amatör olarak fotoğrafçılıkla da ilgilendi[12] ve keman çaldı.[13] 1980 yılında İzmir Fuarı'nda Akasyalar Gazinosu'nda Hülya Koçyiğit'in kadrosunda çıktı; keman çalıp parodiler yaptı.[14]

KISACA HAKKINDA

Doğum 20 Ocak 1912
Tırnovo, Bulgaristan Krallığı
Ölüm 20 Aralık 1993 (81 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Ölüm sebebi Kalp ve Böbrek yetmezliği
Defin yeri Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul
Meslek Asker, oyuncu
Etkin yıllar 1942-1992
Evlilik Refika Kentmen
(e. 1938; ö. 1993)
Çocuk(lar) Volkan Kentmen[1]

Ölümü ve hatırası

Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri
Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri

Kasım 1993'te kalp ve böbrek yetmezliği teşhisi ile Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım servisinde tedavi altına alınan Kentmen, 20 Aralık 1993 tarihinde hastanede 81 yaşında hayatını kaybetti. 22 Aralık 1993'te Marmara İlahiyat Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

Ölümünün 21. yıl dönümünde İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği'nin düzenlediği bir etkinlikle anıldı. Sanatçının aslına oldukça benzer balmumu heykeli yapıldı. Sanatçının 1956 model aracı da bu etkinlikte sergilendi.[15] Ekim 2020'de İzmit'te hayatının bir bölümünün geçtiği evin müze yapılması kararlaştırıldı.[16] 1 Kasım 2022'de Google ana sayfasında Hulusi Kentmen için özel bir doodle hazırladı. Doodle ile ilgili yapılan açıklamada, Kentmen için, "Türk sinemasının Yeşilçam döneminin en sevilen ve en üretken oyuncularından biriydi" ifadelerine yer verildi.[17]

Tiyatro oyunları

    1943: O Adam (Mebrure Alevok) - Ses Tiyatrosu[18]
    1965: Çatallı Köy - İstanbul Şehir Tiyatroları

Filmografisi

    1942: Sürtük[1]
    1945: Köroğlu[2]
    1946: Senede Bir Gün[3]
    1948: İstiklal Madalyası[4]
    1949: Zehirli Şüphe[5]
    1949: Yalan[6]
    1949: Şehitler Kalesi[7]
    1949: Er Meydanı[8]
    1950: Zülfikarın Gölgesinde[9]
    1950: Lüküs Hayat[10]
    1950: Estergon Kalesi[11]
    1950: Çete[12]
    1951: Barbaros Hayrettin Paşa[13]
    1952: Deliler Pansiyonu[14]
    1952: Efelerin Efesi[15]
    1954: Şimal Yıldızı[16]
    1954: Canlı Karagöz[17]
    1955: Korkusuz Yörük Ali[18]
    1955: Kanlı Pınar[19]
    1955: Ebediyete Kadar[20]
    1956: Aşıklar Kabesi Mevlana'nın Hayatı[21]
    1957: Kara Bahtım[22]
    1957: Gelinin Muradı[23]
    1957: Ebediyen Seninim[24]
    1957: Ceylan Emine[25]
    1957: Beni Şafakta Vurdular[26]
    1958: Meçhul Kahramanlar[27]
    1958: Dertli Irmak[28]
    1959: Düşman Yolları Kesti[29]
    1959: Fedakar Kaptan[30]
    1959: İzmir Ateşler İçinde[31]
    1960: Ayşe Kız[32]
    1960: Cilalı İbo'nun Çilesi[33]
    1960: Yangın Var[34]
    1960: Tayfun[35]
    1960: Ölüm Peşimizde[36]
    1960: Kanlı Firar[37]
    1960: Bir Gelin Gitti[38]
    1960: Ayşecik Şeytan Çekici[39]
    1960: Ayşecik[40]
    1960: Aşktan da Üstün[41]
    1961: Tatlı Günah[42]
    1961: Melekler Şahidimdir[43]
    1961: Mahalleye Gelen Gelin[44]
    1961: Karanlıkta Yaşayanlar[45]
    1961: İnleyen Dağlar[46]
    1961: İki Yetime[47]
    1961: Düğün Alayı[48]
    1961: Benim Küçük Meleğim[49]
    1961: Altın Kalpler[50]
    1961: Sevimli Haydut[51]
    1962: Küçük Hanım Avrupa'da[52]
    1962: Süleymaniyeli Ali[53]
    1962: Rıfat Diye Biri[54]
    1962: Meteliksiz Aşıklar[55]
    1962: Memnu Meyva[56]
    1962: Mağrur Kadın[57]
    1962: Külhan Aşkı[58]
    1962: Dağlar Bulutlu Efem[59]
    1962: Gönül Avcısı[60]
    1962: Ekmek Parası[61]
    1962: Lekeli Kadın[62]
    1962: Biz de Arkadaş mıyız?[63]
    1962: Zorlu Damat[64]
    1962: Ne Şeker Şey[65]
    1962: Aşk Yarışı[66]
    1962: Ayşecik Ateş Parçası[67]
    1962: Ayşecik Yavru Melek[68]
    1962: Belalı Torun[69]
    1962: Beş Hikaye[70]
    1962: Çifte Kumrular[71]
    1962: Çifte Nikah[72]
    1963: Sayın Bayan[73]
    1963: Beyaz Güvercin[74]
    1963: Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri[75]
    1963: Beni Osman Öldürdü[76]
    1963: Badem Şekeri[77]
    1963: Ayşecik Fakir Prenses[78]
    1963: Çapkın Kız[79]
    1963: Adanalı Tayfur[80]
    1963: Kendini Arayan Adam[81]
    1963: Küçük Beyin Kısmeti[82]
    1963: Şaşkın Baba[83]
    1963: Tatlı Sert[84]
    1963: Tosun'la Yosun'un Maceraları[85]
    1963: Yavaş Gel Güzelim[86]
    1964: Taşralı Kız[87]
    1964: Tığ Gibi Delikanlı[88]
    1964:Katilin Kızı[89]
    1964: Kimse Fatma Gibi Öpemez[90]
    1964: Koçum Benim[91]
    1964: Muhteşem Serseri[92]
    1964: Öp Annenin Elini[93]
    1964: Öpüşmek Yasak[94]
    1964: Hızır Dede[95]
    1964: Hizmetçi Dediğin Böyle Olur[96]
    1964: Bir İçim Su[97]
    1964: Ağaçlar Ayakta Ölür[98]
    1964: Affetmeyen Kadın[99]
    1964: Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere[100]"
    1964: Öksüz Kız[101]
    1964: Aslan Marka Nihat[102]
    1965: Babasına Bak Oğlunu Al[103]
    1965: Hacı Baba[104]
    1965: Hıçkırık[105]
    1965: İki Yavrucak[106]
    1965: Kart Horoz[107]
    1965: Kırık Hayatlar[108]
    1965: Bir Gönül Oyunu[109]
    1965: Bilen Kazanıyor[110]
    1965: Kumarbaz[111]
    1965: Cici Kızlar[112]
    1965: Senede Bir Gün[113]
    1965: Serseri Aşık[114]
    1965: Sevgili Öğretmenim[115]
    1965: Sevişmek Yasak[116]
    1965: Şaka ile Karışık[117]
    1965: Şeker Gibi Kızlar[118]
    1965: Şoförün Kızı[119]
    1965: Şenol Birol Gool[120]
    1965: Yalancı[121]
    1965: Çanakkale Arslanları[122]
    1966: Akıncıların İntikamı[123]
    1966: Ayşecik Sokak Kızı[124]
    1966: Çıtkırıldım[125]
    1966: Denizciler Geliyor[126]
    1966: Efkarlıyım Abiler[127]
    1966: Kenarın Dilberi[128]
    1966: Affet Sevgilim[129]
    1966: Zorba[130]
    1967: Bir Katil Sevdim[131]
    1967: Bizansı Titreten Yiğit[132]
    1967: Ringo Kazım[133]
    1967: Şark Yıldızı[134]
    1967: Yıkılan Yuva[135]
    1967: Ağlayan Kadın[136]
    1967: Osmanlı Kabadayısı[137]
    1968: Bağdat Hırsızı[138]
    1968: Atlıkarınca[139]
    1968: Gül ve Şeker[140]
    1968: Kadın Asla Unutmaz[141]
    1968: Şeyh Ahmet[142]
    1968: İstanbul Tatili[143]
    1968: Ayşecik: Yuvana Dön Baba[144]
    1969: Yumurcak[145]
    1969: Cilveli Kız[146]
    1969: Altın Kalpler[147]
    1969: Tel Örgü[148]
    1969: Kınalı Keklik[149]
    1969: Kızım ve Ben[150]
    1969: Kınalı Yapıncak[151]
    1969: Ateşli Çingene[152]
    1969: Boş Çerçeve[153]
    1969: Ayşecik Yuvanın Bekçileri[154]
    1970: Yumurcak Köprüaltı Çocuğu[155]
    1970: Saadet Şehri[156]
    1970: İşportacı Kız[157]
    1970: Küçük Hanımın Şoförü[158]
    1970: Güzel Şoför[159]
    1970: Afacan[160]
    1970: Cilalı İbo Avrupa'da[161]
    1970: Kezban Roma'da[162]
    1970: Sosyete Şakir[163]
    1970: Söz Müdafaanın[164]
    1970: Kaçak[165]
    1970: Küçük Hanımefendi[166]
    1971: Bicirik İş Başında[167]
    1971: Belanın Kralı[168]
    1971: Beklenen Şarkı[169]
    1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları[170]
    1971: Ömrümce Unutamadım[171]
    1971: Keloğlan[172]
    1971: Keloğlan Aramızda[173]
    1971: Sezercik Yavrum Benim[174]
    1971: New Yorklu Kız[175]
    1971: Gülüm Dalım Çiçeğim[176]
    1971: Oyun Bitti[177]
    1971: Kezban Paris'te[178]
    1971: Ali Baba ve Kırk Haramiler[179]
    1971: Üç Kabadayı[180]
    1971: Bebek Gibi Maşallah[181]
    1971: Kavanoz Dipli Dünya[182]
    1971: Ali Cengiz Oyunu[183]
    1971: Elmacı Kadın[184]
    1971: Senede Bir Gün[185]
    1971: Satın Alınan Koca[186]
    1971: Güllü[187]
    1971: Ateş Parçası[188]
    1972: Zehra[189]
    1972: Yumurcak Küçük Şahit[190]
    1972: Afacan Harika Çocuk[191]
    1972: O Ağacın Altında[192]
    1972: Üç Mahkum[193]
    1972: Yirmi Yıl Sonra[194]
    1972: İtham Ediyorum[195]
    1972: Para[196]
    1972: Üç Sevgili[197]
    1972: Ekmekçi Kadın[198]
    1972: Aşkın Kaderim Oldu[199]
    1972: Cehennemin Beş Delisi[200]"
    1972: Sevgili Hocam[201]
    1972: Rüyalar Gerçek Olsa[202]
    1972: Gülizar[203]
    1972: Tatlı Dillim[204]
    1972: Sev Kardeşim[205]
    1973: Vurgun[206]
    1973: Bitirim Kardeşler[207]
    1973: Soyguncular[208]
    1973: Kaynanam Kudurdu[209]
    1973: Aşkın Zaferi[210]
    1973: Yeryüzünde Bir Melek[211]
    1973: Hayat Bayram Olsa[212]
    1973: Ağlıyorum[213]
    1973: Kızın Var mı Derdin Var[214]
    1973: Öksüzler[215]
    1973: Yalancı Yarim[216]
    1973: Oh Olsun[217]
    1973: Özleyiş[218]
    1973: Aşkımla Oynama[219]
    1974: Cici Kız[220]
    1974: Kara Murat Ölüm Emri[221]
    1974: Parasızlar[222]
    1974: Yüreğimde Yare Var[223]
    1974: Yüz Lira ile Evlenilmez[224]
    1974: Veda[225]
    1974: Bir Yabancı[226]
    1974: Almanyalı Yarim[227]
    1974: Deli Ferhat[228]
    1974: Esir Hayat[229]
    1974: Uyanık Kardeşler[230]
    1974: Çam Sakızı[231]
    1974: Salak Milyoner[232]
    1975: Çapkın Hırsız[233]
    1975: İntihar[234]
    1975: Beş Milyoncuk Borç Verir misin[235]
    1975: Ateş Böceği[236]
    1975: Evcilik Oyunu[237]
    1975: Ah Nerede[238]
    1975: Baba Bizi Eversene[239]
    1975: Haydi Gençlik Hop Hop[240]
    1975: Minik Cadı[241]
    1975: Üç Kağıtçılar[242]
    1975: Acele Koca Aranıyor[243]
    1975: Hababam Taburu[244]
    1975: Delisin[245]
    1976: Her Gönülde Bir Aslan Yatar[246]
    1976: Bıktım Her Gün Ölmekten[247]
    1976: Sıralardaki Heyecan[248]
    1976: Öyle Olsun[249]
    1976: Evlilik Şirketi[250]
    1976: Alev[251]
    1976: Ne Alırsan İki Buçuk[252]
    1976: Adana Urfa Bankası[253]
    1976: Kan Kardeşler[254]
    1976: Ah Bu Gençlik[255]
    1976: Meraklı Köfteci[256]
    1976: Gel Barışalım[257]
    1976: Tuzak[258]
    1977: Sivri Akıllılar[259]
    1977: Bizim Kız[260]
    1977: Öl Seve Seve[261]
    1977: Ah Bu Ne Dünya[262]
    1978: Minik Serçe[263]
    1978: Yad Eller[264]
    1978: Taşı Toprağı Altın Şehir[265]
    1978: Kara Murat Devler Savaşıyor[266]
    1979: Nokta ile Virgül Paldır Küldür[267]
    1979: Fadile[268]
    1980: Tanrı'ya Feryat[269]
    1980: Şaşkın Milyoner[270]
    1981: Kim Bilir[271]
    1981: İntikam Yemini[272]
    1982: Beni Unutma[273]
    1982: Şıngırdak Şadiye[274]
    1982: Adile Teyze[275]
    1984: Berduşlar Sosyetede[276]
    1984: Alev Alev[277]
    1988: Acı Su[278]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Kadir Savun Kimdir? Biyografisi
Yazar: RasitTunca - 11-19-2023, 11:40 PM - Forum: Biyografiler - Yorum Yok



Kadir Savun Kimdir? Biyografisi

Kadir Savun (15 Ağustos 1926, Erzincan - 10 Ekim 1995, İstanbul), Türk oyuncudur.[1]

Yaşam öyküsü

Erzincan ilinin İliç ilçesi Doruksaray (Kamhu) köyünde doğdu. Nişantaşı Ortaokulu'nu bitirdi. Babası emniyet görevlisiydi. Kabataş Erkek Lisesi'ne girdi. Ancak okulu yarıda bıraktı.1936’da “Bir Millet Uyanıyor” adlı filmde çocuk oyuncu olarak yer aldı. Sinemaya 1940'lı yıllarda bir film şirketinde kamera asistanı olarak başladı.Sinemayı kendine 1950’de meslek olarak seçti. İlerleyen dönemde Faruk Kenç'in yanında cast amirliği yaptı. Setlerde tanıştığı Suphi Kaner ile beraber Azim Film'i kurup yapımcılık da yapmaya başladı.[2] 400'ün üzerinde yapımda rol aldığı Yeşilçam'ın önde gelen karakter oyuncularından birisiydi.

Kanser teşhisi konduktan sonra tedavi parasını toplamak için İbrahim Tatlıses ve Osman Yağmurdereli bir yadım gecesi düzenlemiştir.[3]

Mezarı Feriköy Mezarlığı'ndadır.

KISACA HAKKINDA

Doğum 15 Ağustos 1926
Doruksaray, İliç, Erzincan, Türkiye
Ölüm 10 Ekim 1995 (69 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Defin yeri Feriköy Mezarlığı, İstanbul
Milliyet Türk
Meslek Oyuncu
Etkin yıllar 1949-1995
Akraba(lar) Faruk Savun
(1927-2011) (kardeşi)

Filmografisi
1940 - 1960'lar

    1949: Üvey Baba
    1950: Akdeniz Korsanları
    1950: Çakırcalı Mehmet Efe
    1951: Ankara Casusu Çiçero
    1951: Barbaros Hayrettin Paşa
    1951: Hürriyet Şarkısı
    1951: Lale Devri
    1951: Şafak Sökecek
    1952: Bu Kız Böyle Düştü
    1952: Çakırcalı Mehmet Efe'nin Definesi
    1952: Cennet Yolcuları
    1952: Destan Destan İçinde
    1952: İki Kafadar Deliler Pansiyonunda
    1952: Kanlı Çiftlik
    1952: Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı
    1952: Yavuz Sultan Selim Ağlıyor
    1953: Affet Beni Allahım
    1953: İstanbul Canavarı
    1953: Köroğlu -Türkan Sultan
    1953: Mahallenin Namusu
    1953: Öldüren Şehir
    1953: Soygun
    1953: Vahşi İntikam
    1954: Beyaz Cehennem / Cingöz Recai
    1954: Çılgınlar Cehennemi
    1954: Şimal Yıldızı
    1954: Vahşi Bir Kız Sevdim
    1955: Battal Gazi Geliyor
    1955: Beyaz Mendil
    1955: Düşman Aşıklar
    1955: Kanlarıyla Ödediler
    1955: Kanlı Nigar
    1955: Şeyh Ahmed'ın Gözdesi
    1957: Berduş
    1957: Çölde Bir İstanbul Kızı
    1957: Kara Günlerim / Yaşayan Ölüler
    1957: Kin
    1957: Mahşere Kadar
    1958: Allı Yemeni
    1958: Ateş Rıza
    1958: Bir Şoförün Gizli Defteri
    1958: Cilalı İbo Yıldızlar Arasında
    1958: Dokuz Dağın Efesi
    1958: Katiller Kralı
    1958: Meyhanecinin Kızı / Mapushane Çeşmesi
    1958: Şahinler Diyarı
    1959: Ala Geyik
    1959: Binnaz
    1959: Düşman Yolları Kesti
    1959: Eceline Susamışlar
    1959: Hicran Yarası
    1959: Merhametsiz Gençlik
    1960: Aliii
    1960: Dolandırıcılar Şahı
    1960: Dostluklar Yaşadıkça
    1960: Fedakar Onbaşı
    1960: Gecelerin Ötesi
    1960: Kaderime Ağlarım
    1960: Liman Yosması
    1960: Şoför Nebahat
    1960: Telli Kurşun
    1960: Yeşil Köşkün Lambası

1961 - 2000' ler

    1961: Altın Hırsı
    1961: Altın Kalpler
    1961: Bitmeyen Mücadele
    1961: Kahraman Üçler
    1961: Mahalle Arkadaşları
    1961: Şeytanın Kılıcı
    1961: Silahlar Konuşuyor
    1961: Şoför Ahmet
    1961: Yedi Günlük Aşk
    1962: Aramıza Kan Girdi
    1962: Belki Bir Sabah Geleceksin
    1962: Bir Haydut Sevdim
    1962: Cafer Çocuk Hırsızı
    1962: Çöpçatan
    1962: Harmandalı Efem Geliyor
    1962: Hayat Bazen Tatlıdır
    1962: İkimize Bir Dünya
    1962: Meteliksiz Aşıklar
    1962: Şeyh Ahmed'in Torunu
    1962: Yılanların Öcü
    1962: Zorlu Damat
    1963: Bana Annemi Anlat
    1963: Barut Fıçısı
    1963: Hancının Kızı
    1963: Harmandalı Efe'nin İntikamı
    1963: Kardeş Gibiydiler
    1963: Kırık Anahtar
    1963: Rüzgar Zehra
    1963: Süleymaniyeli Ali
    1963: Yaralı Aslan
    1963: Yolcu
    1963: Zoraki Milyoner
    1964: Adanalı Tayfur Kardeşler
    1964: Anadolu Çocuğu
    1964: Halime'den Mektup Var
    1964: Hızır Dede
    1964: Hızlı Yaşayanlar
    1964: İsimsiz Kahramanlar
    1964: İstanbul Kaldırımları
    1964: Katilin Kızı
    1964: Kral Arkadaşım
    1964: Nem Alacak Felek Benim
    1964: Satılık Kızlar
    1964: Sıkı Dur Geliyorum
    1964: Sokakların Kanunu
    1964: Yiğitler Yatağı
    1965: Ah Bu Dünya
    1965: Ekmekçi Kadın
    1965: Elveda Sevgilim
    1965: Hırsız
    1965: Komşunun Tavuğu
    1965: Konyakçı
    1965: Şaka ile Karışık
    1965: Şeker Hafiye
    1965: Severek Ölenler / Kartalların Öcü
    1965: Soytarı
    1966: Babam Katil Değildi
    1966: Ben Bir Kanun Kaçağıyım
    1966: Çalıkuşu
    1966: Dört Kurşun
    1966: Düğün Gecesi
    1966: Eşrefpaşalı
    1966: Meleklerin İntikamı
    1966: Namus Kanla Yazılır
    1966: Yedi Dağın Aslanı
    1967: Ağlayan Kadın
    1967: Ana
    1967: Anjelik Osmanlı Saraylarında
    1967: Hayat Acıları
    1967: Kızılırmak Karakoyun
    1967: Sefiller
    1967: Sinekli Bakkal
    1968: Beşikteki Miras
    1968: Bozkırlar Şahini Tark-Han
    1968: Çatallı Köy
    1968: Çingene Güzeli
    1968: Gönüllü Kahramanlar
    1968: Gültekin Asya Kartalı
    1968: Hakanlar Savaşı
    1968: İncili Çavuş
    1968: Kanun Namına
    1968: Menderes Köprüsü
    1968: Yedi Köyün Zeynebi
    1969: Yumurcak
    1969: Bataklı Damın Kızı Aysel
    1969: Beyaz Mendilim
    1969: Hayırsız Evlat
    1969: Osmanlı Kartalı
    1969: Sarı Kurdelam Sarı
    1969: Sazlı Damın Kahpesi
    1969: Şirvan
    1969: Yanık Kaval
    1970: Aslan Yürekli Mahkum
    1970: Cilalı İbo Almanya'da
    1970: Çileli Bülbüller
    1970: Duyduk Duymadık Demeyin
    1970: Her Günaha Bir Kurşun
    1970: Kin
    1970: Yemen'de Bir Avuç Türk
    1970: Yiğitlerin Türküsü
    1970: Yılan Kadın
    1970: Yumurcak Köprüaltı Çocuğu
    1970: Zalim
    1971: Bir Teselli Ver
    1971: Cehenneme Bir Yolcu
    1971: Kadırgalı Ali
    1971: Keloğlan Aramızda
    1971: Senede Bir Gün
    1971: Asya'nın Tek Atlısı Baybars
    1971: Dişi Hedef
    1971: Elvan
    1971: Hasret
    1971: Herşey Oğlum İçin
    1971: Kadifeden Kesesi
    1971: Öldüren Şehir
    1971: Rüya Gibi
    1971: Tanrı Şahidimdir
    1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları
    1971: Zagor Kara Korsanın Hazineleri
    1972: Adanalı Kardeşler
    1972: Irmak
    1972: İstanbul Kabadayısı Kara Murat
    1972: Kara Doğan
    1972: Korkusuz Aşıklar
    1974: Beyto
    1974: Bir Ana Bir Kız
    1974: Boşver Arkadaş
    1974: Dertler Benim Olsun
    1974: Dertli Gelin Şirvan
    1974: Dövüşe Dövüşe Öldüler
    1974: Evet Mi Hayır Mı
    1974: Gün Akşam Oldu
    1974: Şirvan
    1975: Deli Yusuf
    1975: Diyet
    1975: Güler Misin Ağlar Mısın
    1975: Ah Nerede Vah Nerede
    1975: Batsın Bu Dünya
    1975: Duyun Beni
    1975: Evde Kalmış Kızlar
    1975: Turhanoğlu
    1975: Üç Gelin Altı Damat
    1975: Yarınlar Bizim
    1976: Bodrum Hakimi
    1976: Kader Bağlayınca
    1976: Adana Urfa Bankası
    1976: Alev
    1976: Hora Geliyor Hora
    1976: Kara Murat Şeyh Gaffar'a Karşı
    1976: Merhaba
    1976: Namus Belası
    1977: Dila Hanım
    1977: Baskın
    1977: Bizim Kız
    1977: Güneş Ne Zaman Doğacak
    1977: Hatasız Kul Olmaz
    1977: Şeref Sözü
    1977: Silah Arkadaşları
    1977: Yuvanın Bekçileri
    1978: Görünmeyen Düşman
    1978: Denizin Kanı
    1978: Kara Murat Devler Savaşıyor
    1978: Kılıç Bey
    1979: Vatandaş Rıza
    1979: Gazeteci
    1979: Madrabaz
    1979: Nemrud
    1980: Zübük
    1980: Beddua
    1980: Ben Topraktan Bir Canım
    1980: Beş Parasız Adam
    1980: Çile Tarlası
    1980: Durdurun Dünyayı
    1980: Duy Kalbimin Feryadını
    1980: Vurun Beni Öldürün
    1980: Yaktın Beni Dünya
    1980: Yarabbim
    1981: Bir Damla Ateş
    1981: Bizim Sokak
    1981: Günah Defteri
    1981: Kan Bağı
    1981: Olmaz Olsun
    1981: Takip
    1981: Yaşamak Bu Değil
    1982: Arkadaşım
    1982: Bizim Mahalle
    1982: Çayda Çıra
    1982: Gülsüm Ana
    1982: Hasret Sancısı
    1982: Kördüğüm
    1982: Obalar ve Atlar
    1983: Anlatamadım
    1983: Çelik Mezar
    1983: Esir
    1983: Fatih Sultan Mehmet
    1983: Küçük Ağa
    1983: Yusuf İle Züleyha
    1983: Zulüm
    1984: Dertlerin Sahibi
    1984: Fahriye Abla
    1984: İmparator
    1984: Acı
    1984: Aliş ile Zeynep
    1984: Asılacak Kadın
    1984: Bir Sevgi İstiyorum
    1984: Garibanlar
    1984: Gecelerin Adamı
    1984: Geçim Otobüsü
    1984: Güneş Doğarken
    1984: Gurbet
    1984: Kader
    1984: Kartal Bey
    1984: O'na Çirkin Kral Derlerdi
    1984: Sev Ölesiye
    1985: Katiller de Ağlar
    1985: Paranın Esiri
    1985: Hodja fra Pjort
    1985: Kaderin Tuzakları
    1985: Kanun Adamı
    1985: Kara Para
    1985: Karanlığa Doğru
    1985: Mahkum
    1985: Parmak Damgası
    1985: Sarı Öküz Parası
    1985: Sevmek
    1985: Yeter Be
    1986: 39. Basamak
    1986: Alın Yazım
    1986: Ana
    1986: Ayşe İle Ali (ayşem)
    1986: Çıkmaz Sokak
    1986: Duvardaki Kan
    1986: Güvercinim
    1986: Hasretim
    1986: İhanet
    1986: Yaşlı Gözler
    1986: Zalim Dünya
    1987: Azap
    1987: Baskı
    1987: Hacer Ana ve Oğulları
    1987: Kuruluş / Osmancık
    1987: Mayın
    1987: Mesela Muzaffer
    1987: Şanssızım
    1987: Toprak Parası
    1987: Yoksullar
    1988: Arabesk
    1988: 077 Hızır - Acil Servis
    1988: Bir Kadın Yüzünden
    1988: Emanet
    1988: Izdırap Çocukları
    1988: Kırmızı Fistan Mor Kadife
    1988: Kurtdereli Mehmet Pehlivan
    1988: Melekler Şahidimdir
    1988: Ölümünün 400. Yılında Mimar Sinan
    1988: Talihsiz Yavrum
    1988: Tanrı Seni Korusun
    1989: Çingene
    1989: Güneşin Solduğu Gün
    1989: İnsanlar Yaşadıkça
    1989: Kan Çiçeği
    1989: Minyeli Abdullah
    1989: Namusun Bedeli
    1989: Takip
    1990: Beni Mi Buldun
    1990: Bir Avuç Sevgi
    1990: Herşeyi Bitirdik
    1990: Pamuk Hemşire
    1990: Vurguna İnmek
    1990: Yuva
    1991: Varyemez
    1991: Can Mı Dayanır
    1991: Ecelin Gölgesinde
    1991: Krallığın Bedeli
    1991: Menekşe Koyu
    1991: Tanrı Şahidimdir
    1991: Zavallı Kız
    1992: Affet Allahım
    1992: Bir Başka Yerde Bir Başka Hayat
    1992: Bişr-i Hafi / Bir Zamanlar Sarhoştu
    1992: Bizim Eller
    1992: Gündüzün Karanlığı
    1993: Göç
    1993: Güneşi Uyandırmadan
    1993: Hayat Çemberi
    1993: İskilipli Atıf Hoca / Kelebekler Sonsuza Uçar
    1993: Kederli Yıllar
    1993: Oğlum Ve Ben
    1993: Şoför
    1993: Tetikçi Kemal
    1994: Adı Osman
    1994: Ateş Sönüyor
    1994: Büyük Bedel
    1994: Hangimiz Eşek
    1994: Haram Geceler
    1994: İnsanlar Yaşadıkça
    1994: Ölüm Peşimizde
    1994: Sensiz Olmaz
    1994: Sevmek Seninle Güzel
    1995: Deniz Kızı
    1995: Yahya Kaptan
    1995: Zülfiye İle Zülfü
    2000: Gurbet Sancısı

Ödüller

    1994: 8. Altın Koza Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

Bu konuyu yazdır

Youtube-1 Mehdi Gelirse..? Ahmed Hulusi
Yazar: RasitTunca - 11-13-2023, 10:26 AM - Forum: Din&Tasavvuf Video - Yorum Yok



Mehdi Gelirse..?

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Yâsiyn Sûresi: 1-83
Yazar: RasitTunca - 11-13-2023, 10:04 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Yâsiyn Sûresi: 1-83

YâSiyn Sûresi, kaynak tertiplerde Cinn-Furkan sûreleri arasına yerleştirilmiştir!..

“Cin” bağlamında şirk-tevhîd-gayb-ba’s konularının anlatımından sonra, hakikatini hatırlaması için uyarılan halife insan muhataplığında ba’s-berzah-haşr-cennet gerçekliğine (kemâlinin ecrine) dikkat çekilmesi!..

Nüzûl sebebi için Abdullâh İ. Abbâs ra.’dan şöyle bir rivayet nakledilir:

Hz. Rasûlullâh (s.a.v.), Kâbe'nin yanında salât ederken okumayı cehren yapar ve Kureyş müşrikleri de bundan hoşlanmazlardı... Bir gün buna mâni olmak için saldırı teşebbüsünde bulununca elleri ve gözleri “bağlandı” !.. Bunun üzerine Rasûlullâh (a.s)’a müracat edip, “Ey Muhammed! Akrabalık hakkına bizim için dua et de bu hâl bizden kalksın!” dediler... Hz. Rasûlullâh da onlar için dua etti de bu hâl onlardan gitti ve bu âyetler nâzil oldu... gibi...

Abdullâh İ. Abbâs ra. der ki “Bu gruptan hiçbiri inanmadı!”

77 ve takip eden âyetlerin nüzûl sebebi şöyle rivayet edilir:

Mekke müşriklerinden birinin, Rasûlullâh (s.a.v.)'a çürümüş bir kemikle gelip “Ey Muhammed şu çürüyüp kül olduktan sonra, onu Allâh'ın dirilteceğini mi sanıyorsun, nasıl olur (Allâh’ı bilmedikleri gibi, ruh’u da bilmiyorlar; yani Allâh’a ve âhirete gerçekte iman etmiyorlar; yani ‘beyin’in hakikatini bilmiyorlar)?” sorusuna, Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Evet, Allâh seni de öldürür (sonra ba’s eder) ve ateşe/cehenneme sokar!” demesi üzerine nâzil olmuştur!..

YâSiyn Sûresi’nin fazîleti hakkında bazı hadîs-i şerîfler:

“Benim Kurân’da yedi ismim vardır: Muhammed, Ahmed, YâSiyn, TâHâ, Müddessir, Müzzemmil, Abdullâh.”

“Üzerine YâSiyn kıraat olunan hiçbir meyyit yok ki Allâh ona ölümü ehvenleştirmesin!”

“Kim Allâh’ın vechini isteyerek bir gece içinde YâSiyn Sûresi’ni kıraat ederse (anlamıyla okursa), o gece içinde ona mağfiret olunur!”



“B”İsmillâhir Rahmânir Rahıym

1-) Yaa, Siiiiyn;

Yâ Siiin (Ey Muhammed)!

2-) VelKur’ânilHakiym;

Ve Kur’ân-ı Hakiym (ve bildirdiği Hikmet dolu Kur’ân)!

3-) İnneke leminelmurseliyn;

Kesinlikle sen Rasûllerdensin.

4-) ‘Alâ sıratın müstekıym;

Sırat-ı müstakim üzeresin.

5-) Tenziylel AziyzirRahıym;

Aziyz ve Rahıym’in sende tafsilâtlı olarak açığa çıkardığı ilim ile!

6-) Litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;

Ataları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, Sünnetullâh’tan) kozalı olarak yaşayan bir toplumu uyarman için.

7-) Lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm lâ yu’minun;

Andolsun ki onların çoğunluğuna o söz (Cehennem, insanların ve cinlerin çoğuyla dolacaktır; sözü) Hak olmuştur! Bu sebeple onlar iman etmezler!

8-) İnna ce’alnâ fiy a’nakıhim ağlâlen fehiye ilel’ezkani fehüm mukmehun;

Muhakkak ki biz onların boyunlarında, çenelerine kadar dayanmış boyunduruklar (şartlanma ve değer yargıları) oluşturduk! Artık (onlar kendi hakikatlerini göremezler) başları yukarı doğru kalkıktır (benlikleriyle yaşarlar)!

9-) Ve ce’alna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;

Onların önlerinden bir set (geleceği göremezler) ve arkalarından bir set (geçmişlerinden ders almazlar) oluşturduk da böylece onları bürüdük... Artık onlar görmezler.

10-) Ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu’minun;

Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler!

11-) İnnema tünziru menittebe’azZikre ve haşiyer Rahmâne Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;

Sen ancak Zikre (hatırlatılan hakikate) tâbi olan ve gaybı olarak Rahmân’dan haşyet duyanı uyarırsın. Onu bir mağfiret ve kerîm bir bedel ile müjdele!

12-) İnna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asârehüm* ve külle şey’in ahsaynâhu fiy imamin mubiyn;

Kesinlikle biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz! Onların yaptıklarını ve meydana getirdikleri eserleri yazarız! Biz her şeyi İmam-ı Mubiyn’de (beyinlerinde ve ruhlarında) ihsa ettik (tüm özellikleriyle kaydettik)!

13-) Vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;

Onlara o şehir halkını örnek ver... Hani oraya Rasûller gelmişti.

14-) İz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma fe’azzezna Bisâlisin fekalû inna ileyküm murselun;

Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: “Doğrusu biz size irsâl olunanlarız” dediler.

15-) Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmânu min şey’in in entüm illâ tekzibun;

Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz... Rahmân da hiçbir şey inzâl etmedi... Siz ancak yalan söylüyorsunuz.”

16-) Kalu Rabbüna ya’lemu inna ileyküm lemurselun;

(Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsâl olunanlarız.”

17-) Ve ma aleyna illelbelağul mubiyn;

“Bize ait olan sadece apaçık tebliğdir.”

18-) Kalu inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;

Dediler ki: “Kuşkusuz sizde uğursuzluk olduğunu düşünüyoruz... Andolsun ki, eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi taşlayarak öldüreceğiz ve elbette size bizden feci bir azap dokunacaktır.”

19-) Kalu tairuküm me’aküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;

Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir... Eğer (hakikatinizle) hatırlatılıyorsanız bu mu (uğursuzluk)? Hayır, siz israf eden bir toplumsunuz.”

20-) Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn;

Şehrin uzak tarafından koşarak bir adam geldi: “Ey halkım, Rasûllere tâbi olun” dedi.

21-) İttebi’û men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun;

“Sizden bir karşılık istemeyen; kendileri hakikat üzere olanlara tâbi olun!”

22-) Ve maliye lâ a’budülleziy fetareniy ve ileyHİ turce’ûn;

“Beni (böylece) fıtratlandırana nasıl kulluk etmem? O’na rücu ettirileceksiniz.”

23-) Eettehızü min dûniHİ aliheten in yüridnir Rahmânü Bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en ve lâ yunkızûn;

“O’nun dûnunda tanrılar mı edineyim! Eğer Rahmân bir zarar açığa çıkarmayı irade ederse, onların şefaati bana ne yarar sağlar ne de bir şeyden korur...”

24-) İnniy izen lefiy dalâlin mubiyn;

“O takdirde muhakkak ki ben apaçık bir dalâlet içinde olurum!”

25-) İnniy amentü BiRabbiküm fesme’ûn;

“Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim; beni dinleyin!”

26-) Kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy ya’lemun;

(Ona): “Cennete dâhil ol!” denildi... Dedi ki: “Halkım hâlimi bileydi!”

27-) Bima ğafere liy Rabbiy ve ce’aleniy minel mükremiyn;

“Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve benim ikramlara nail olanlardan olduğumu...”

28-) Ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâi ve ma künna münziliyn;

Ondan sonra onun halkının üzerine semâdan hiçbir ordu inzâl etmedik, inzâl ediciler de değildik.

29-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâ hüm hamidun;

Sadece tek bir sayha oldu; onlar hemen sönüverdiler!

30-) Ya hasreten alel ‘ıbad* ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;

Hüsran şu kullara! Kendilerine bir Rasûl gelmeye görsün, hep Onun bildirdiğiyle alay ederlerdi.

31-) Elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerci’ûn;

Görmediler mi ki onlardan önce nice kuşaklar helâk ettik ki; gidenlerin hiçbiri geri dönmeyecek onlara!

32-) Ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun;

Elbette hepsi, toptan zorunlu hazır bulunacaklar.

33-) Ve ayetün lehümül Ardulmeytete, ahyeynâhâ ve ahrecnâ minha habben feminhu ye’külun;

Ölü arz da onlar için bir işarettir! Onu dirilttik, ondan ürünler çıkardık da ondan yiyorlar...

34-) Ve ce’alna fiyha cennatin min nehıylin ve a’nabin ve feccerna fiyha minel ‘uyun;

Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden bahçeler oluşturduk, orada pınarlar fışkırttık.

35-) Liye’külu min semerihi ve ma amilethü eydiyhim* efelâ yeşkürun;

Onun getirisinden ve ellerinin ürettiklerinden yesinler diye... Hâlâ şükretmezler mi?

36-) Subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ ya’lemun;

Subhan’dır; arzın (bedenin) oluşturduklarından, nefslerinden (bilinçlerinden) ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri (gen sarmallarını) yaratan!

37-) Ve ayetün lehümülleyl* neslehu minhünnehare feizâhüm muzlimun;

Gece de onlar için bir işarettir! Ondan gündüzü (ışığı) çekeriz de hemen onlar karanlık içinde kalırlar.

38-) VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym;

Güneş de kendi yörüngesinde akar gider! Aziyz, Aliym’in takdiridir bu!

39-) VelKamere kaddernahü menazile hattâ ‘ade kel’urcunil kadiym;

Ay’a gelince, ona konak yerleri takdir ettik... Nihayet kadim urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı) gibi görülür.

40-) LeşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun nehar* ve küllün fiy felekin yesbehun;

Ne Güneş, Ay’a yetişir; ne de gece gündüzü geçer! Her biri ayrı yörüngede yüzerler.

41-) Ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun;

Bizim onların zürriyetlerini o dopdolu gemilerde yüklenip taşımamız da onlar için bir işarettir!

42-) Ve halaknâ lehüm min mislihi ma yerkebun;

Onlar için onun misli, binecekleri şeyleri yaratmış olmamız!

43-) Ve in neşe’ nuğrıkhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazûn;

Eğer dilesek onları suda boğarız da, ne imdatlarına yetişen olur ve ne de kurtarılırlar!

44-) İllâ rahmeten minNA ve meta’an ilâ hıyn;

Ancak bizden bir rahmet olarak ve yalnızca belli bir süre nasiplenmeleri için ömür vermemiz hariç.

45-) Ve izâ kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm le’alleküm turhamun;

Onlara: “Önünüzdekinden (karşılaşacaklarınıza karşı) ve arkanızdakinden (yapmış olduklarınızın sonuçlarından) korunun ki rahmete eresiniz” denildiğinde (yüz çevirirler).

46-) Ve ma te’tiyhim min ayetin min âyâti Rabbihim illâ kânu ‘anha mu’ridiyn;

Onlara Rablerinin işaretlerinden bir delil gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

47-) Ve izâ kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullâhu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enut’ımü men lev yeşaullahu at’ameh* in entüm illâ fiy dalâlin mubiyn;

Onlara: “Allâh’ın sizi beslediği yaşam gıdalarınızdan Allâh için karşılıksız bağışlayın” denildiğinde hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: “Dileseydi Allâh, kendisinin doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”

48-) Ve yekûlûne meta hazâlva’dü in küntüm sadikıyn;

Derler ki: “Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?”

49-) Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yahıssımun;

Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıktan (beden sur’una üfleniş) başkasını beklemiyorlar?

50-) Felâ yestetıy’une tavsıyeten ve lâ ilâ ehlihim yerci’ûn;

O zamanda ne bir vasiyete güçleri yeter ve ne de ailelerine dönebilirler!

51-) Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun;

Sur’a nefholunmuştur! Bir de bakarsın ki onlar kabirleri hükmünde olan bedenlerinden çıkmış, Rablerine (hakikatlerini fark etme aşamasına) koşuyorlar!

52-) Kalu ya veylena men beasena min merkadinâ* hazâ ma ve’ader Rahmânu ve sadekalmurselun;

(O vakit) dediler ki: “Vay bize! (Dünya) uykumuzdan kim bizi yeni bir yaşam boyutuna geçirdi? Bu, Rahmân’ın vadettiğidir ve Rasûller doğru söylemiştir.” (Hadis: İnsanlar uykudadır, ölümü tadınca uyanırlar!)

53-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâhüm cemiy’un ledeyNA muhdarun;

Sadece tek bir sayha (İsrafil’in sur’u) oldu... Bir de bakarsın ki onlar toptan huzurumuzda hazır kılınmıştır.

54-) Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey’en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta’melun;

O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez... Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)!

55-) İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun;

Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgûl ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.

56-) Hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel’erâiki müttekiun;

Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.

57-) Lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yedde’un;

Onlar için orada meyveler vardır... Onlar için keyif alacakları şeyler vardır.

58-) Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym;

Rahıym Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini yaşarlar)!

59-) Vemtazul yevme eyyühel mücrimun;

“Ey suçlular! Bugün ayrılın!”

60-) Elem a’had ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta’budüş şeytan* innehu leküm ‘adüvvün mubiyn;

“Ey Âdemoğulları... Size ahdetmedim mi (bildirip bilgilendirmedim mi) şeytana (bedene - hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?”

61-) Ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym;

“Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur” (diye?).

62-) Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekûnu ta’kılun;

“Andolsun ki (kendinizi yok olup gidecek beden zannınız) sizden pek çok cemaatleri saptırdı! Aklınızı kullanmadınız mı?”

63-) Hazihi cehennemülletiy küntüm tu’adun;

“İşte bu vadolunduğunuz cehennemdir!”

64-) Islevhel yevme Bima küntüm tekfürûn;

“Hakikatinizi inkârınızın karşılığı olarak şimdi yaşayın sonucunu!”

65-) Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn;

O süreçte ağızlarını mühürleriz; yaptıkları hakkında elleri konuşur ve ayakları şahitlik eder bize.

66-) Velev neşâu letamesna alâ a’yünihim festebekussırata feenna yubsırun;

Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda (öylece) koşuşurlardı... Fakat nasıl görebilecekler (bu gerçeği)?

67-) Velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim femesteta’u mudıyyen ve lâ yerci’ûn;

Dileseydik mekânları üzere onları mesh ederdik (bulundukları anlayış üzere onları sâbitlerdik) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de eski hâllerine dönebilirlerdi.

68-) Ve men nu’ammirhu nünekkishü fiylhalk* efelâ ya’kılun;

Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışı itibarıyla zayıflatırız. Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?

69-) Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh* in huve illâ zikrun ve Kur’ânun mubiyn;

O’na şiir öğretmedik! O’na yakışmaz da! O ancak bir hatırlatma ve apaçık bir Kurân’dır!

70-) Liyünzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn;

Tâ ki diri olanı uyarsın ve hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine de o hüküm gerçekleşsin.

71-) Evelem yerav enna halaknâ lehüm mimma ‘amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn;

Görmezler mi ki, eserlerimiz arasında onlar için kurban edilebilir hayvanlar yarattık... Onlara mâliktirler.

72-) Ve zellelnâhâ lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye’külun;

Onları (en’amı) bunlara boyun eğdirdik... Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler.

73-) Ve lehüm fiyha menâfi’u ve meşarib efelâ yeşkürun;

Onlarda kendileri için menfaatler ve içecekler vardır... Hâlâ şükretmezler mi?

74-) Vettehazû min dûnillâhi âliheten le’allehüm yünsarun;

Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allâh dûnunda tanrılar edindiler!

75-) Lâ yestetıy’une nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun;

(Tanrılar) onlara yardım edemezler! (Aksine) onlar, tanrılara (hizmete) hazır duran ordudurlar!

76-) Felâ yahzünke kavlühüm, innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun;

O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin... Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.

77-) Evelem yeral’İnsanu enna halaknâhu min nutfetin feizâ hüve hasıymun mubiyn;

İnsan görmedi mi ki biz onu bir spermden yarattık... Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır!

78-) Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym;

Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.

79-) Kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;

De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Aliym’dir.”

80-) Elleziy ce’ale leküm mineş şeceril’ahdari naren feizâ entüm minhü tukıdûn;

O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu... İşte bak ondan yakıyorsunuz!

81-) Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve HUvel Hallâkul Aliym;

Semâları ve arzı yaratan, onların benzerini Esmâ’sıyla yaratmaya Kaadir değil midir? Evet! “HÛ”; Hâllak’tır, Aliym’dir.

82-) İnnema emruhû izâ erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn;

Bir şeyi irade ettiğinde, O’nun hükmü, ona “Kün = Ol!”dan (olmasını istemesinden) ibarettir!.. (O şey kolaylıkla) olur.

83-) Fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey’in ve ileyHİ turce’ûn;

Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebede oluştuğuna işaret) Subhan’dır... O’na rücu ettirileceksiniz.

Kaynak

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 İnşirah Sûresi: 1-8
Yazar: RasitTunca - 11-13-2023, 10:00 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

İnşirah Sûresi: 1-8

İnşirah Sûresi, kaynak tertiplerde Duha Sûresi’nden sonraya yerleştirilmiştir!.. Zaten devamı gibi konu bağlamı vardır!..

Hz. Rasûlullâh (a.s.)’ın yaşamında meydana gelen meşhûr üç GÖĞÜS YIKANMASI olayı kaynaklarda geçmektedir!..

Burada ise inşirâh-ı sadr veya şerh-i sadr (GÖĞÜS GENİŞLETİLMESİ) denilen fetih (Esmâ açılımı) türlerinden bir olayın meydana gelmesi söz konusudur!.. Bu da Duha Sûresi’nin sebebi ile ilgili bir cevaptır!..

Nitekim Hz. Rasûlullâh a.s. şöyle buyurmuş:

“İnşirah Sûresi’ni okuyan kimse, bana gelip de sıkıntısını-darlığını gideren gibidir!”

Bu sûre ile ilgili diğer bir rivayet te şöyledir:

“Bu âyet (5-6) nâzil olduğunda Hz. Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Müjde!.. Hakikaten size kolaylık geldi (demek ki ümmetinde de bu açılım olacak)!.. Muhakkak ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez!’”



“B”İsmillâhir Rahmânir Rahıym

1-) Elem neşrah leke sadrek;

Senin göğsünü açmadık mı (darlığını genişletmedik mi)?

2-) Ve vada’nâ ‘anke vizrek;

(Hakikati açarak beşeriyet) yükünü senden almadık mı?

3-) Elleziy enkada zahrek;

Ki o (-nun ağırlığı), senin belini çatırdatmıştı!

4-) Ve refa’nâ leke zikrek;

Senin zikrini (hatırladığın hakikatini yaşatarak) yüceltmedik mi?

5-) Feinne me’al ‘usri yüsrâ;

Bu yüzdendir ki, kesinlikle zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

6-) İnne me’al ‘usri yüsrâ;

Evet, kesinlikle her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

7-) Feizâ ferağte fensab;

(İşlerinden) kurtulunca, (esas işinle) yorul!

8-) Ve ila Rabbike ferğab;

Rabbini değerlendir!

Kaynak

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır

Oku-1 Burûc Sûresi: 1-22
Yazar: RasitTunca - 11-13-2023, 09:59 AM - Forum: Kuran-ı Kerim Hakkında Bilgiler - Yorum Yok

Burûc Sûresi: 1-22

Burûc Sûresi, “hümeze-lümeze” muamelelerine maruz kalan Hz. Rasûlullâh a.s. ve iman edenlere hasımlık volümünün arttığı aşamada nâzil oldu!..

Hümeze’nin “HUTAME”sinden sonra, “Burçlar Sahibi Semâ (Uzay) İstidatlı”nın, “ateş dolu hendek” ile imtihanı!..

“B” sırrıyla ALLÂH’a İMAN’ın ilk geçtiği yer, bu sûredir!.. “B” sırrı, daha önce, “B’ismillâh...” olarak geçmişti!..

Esbâb-ı nüzûl’de ve tefsîrlerde Ashab’ul Uhdûd (hendek halkı) hakkında çok rivayetler var...

Denilmiştir ki;

Ashab’ul Uhdûd’un, toplumlarına yahut da inkârcı-pagan krallarına karşı çıkan ve onların ateş dolu hendekleri ile imanlarından ötürü ağır belâlara maruz kalan (muhtemelen ehli kitap) iman ehli bir cemaat oldukları hususu meşhûrdur... Bu hâdise, Kureyş nezdinde de meşhûr ve malûm idi... Dolayısıyla, Hz. Rasûlullâh (s.a.v.)’e iman eden ashabına, dinleri uğrunda karşılaştıkları belâlara sabretmek gerektiğine dikkatlerini çekmek için bu kıssa hatırlatıldı!..

Hz. Rasûlullâh (s.a.v.)'den şöyle yaptığı rivayet edilmiştir:

“O, Ashab’ul Uhdûd'dan bahsedildiği zaman, ileri derecedeki belâlar’dan Allâh'a sığınır, istiâze yapardı!”



“B”İsmillâhir Rahmânir Rahıym

1-) VesSemâi zâtilburûci;

Andolsun o burçları barındıran Uzay’a!

2-) Velyevmilmev’ûdi;

Vadolunmuş o sürece!

3-) Ve şahidin ve meşhud;

Şahide ve şahit olunana!

4-) Kutile ashâbül uhdûd;

Öldürüldü o hendek halkı...

5-) En nari zâtİlvekud;

O çıralı ateşte.

6-) İz hüm ‘aleyha ku’ûd;

Hani onlar ateş çevresinde oturanlardı.

7-) Ve hüm ‘alâ ma yef’alune Bilmu’miniyne şuhud;

Onlar, iman edenlere yaptıkları şeylere şahittiler!

8-) Ve ma nekamu minhüm illâ en yu’minu Billâhil ‘Aziyzil Hamiyd;

Onlardan (iman edenlerden) yalnızca Aziyz ve Hamiyd olan Allâh’a iman ettikleri için intikam aldılar.

9-) Elleziy leHU MülküsSemavati vel’Ard* vAllâhu ‘alâ külli şey’in Şehiyd;

O ki, semâlar ve arzın mülkü O’na aittir! Allâh her şeye şahittir!

10-) İnnelleziyne fetenülmu’miniyne velmu’minati sümme lem yetûbu felehüm ‘azâbu cehenneme ve lehüm ‘azâbulharıyk;

Muhakkak ki, iman eden erkeklere ve iman eden kadınlara işkence yapıp, tövbe de etmeyenler var ya, onlar için cehennemin azabı vardır ve onlar için yakıcı azabı vardır.

11-) İnnelleziyne amenû ve ‘amilussalihati lehüm cennatün tecriy min tahtihel’enhar* zâlikelfevzülkebiyr;

Muhakkak ki iman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onlar için altlarından nehirler akan cennetler vardır... İşte bu büyük kurtuluştur!

12-) İnne batşe Rabbike leşediyd;

Muhakkak ki Rabbi’nin yakalayışı çok şiddetlidir!

13-) İnneHU HUve yübdiu ve yu’ıyd;

Muhakkak ki “HÛ”dur, ibda (izhar) eden ve iade (tekrar izhar) eden!

14-) Ve HUvel Ğafûrul Vedud;

O, Ğafûr’dur, Vedud’dur.

15-) Zül’Arşil Meciyd;

Arş sahibi’dir, Meciyd’dir (şanı, azameti yüce).

16-) Fa’alün lima yüriyd;

İrade ettiğini (Dilediğini) yapar!

17-) Hel etake hadiysülcünûd;

O orduların haberi sana geldi mi?

18-) Fir’avne ve Semud;

Firavun ve Semud’u (helâk eden)!

19-) Belilleziyne keferu fiy tekziyb;

Hayır! Hakikat bilgisini inkâr edenler bir yalanlama içindedirler.

20-) VAllâhu min verâihim muhıyt;

Allâh, onların verasından (derûnlarından) ihâta edendir!

21-) Bel Huve Kur’ânun Meciyd;

Üstelik O, Kur’ân-ı Meciyd’dir.

22-) Fiy Levhın Mahfuz;

Levh-i Mahfuz’dadır!


Kaynak

Ahmed Hulusi

Bu konuyu yazdır