Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifreniz
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üyeler 12
» Son Üye TalaMAN
» Toplam Konular 7,244
» Toplam Yorumlar 8,374

Detaylı İstatistikler

 
  İBRETLİ KISSALAR Bölüm 2
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:54 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Bencil Adamın Kırbası
Hasan-ı Basri Hazretleri müridleriyle beraber hacca gidiyordu. Yolda bir çöle düşüp günlerce yol aldılar. Gittikleri yerde zerre kadar bir su eseri yoktu. Herkes o yana bu yana su aramaya çıkmışlardı. Nihayet birisi bir su kuyusu bulduğunu müjdeledi.

Bütün müslümanlar kuyunun başına toplandılar. Kuyunun dibi derindi ve kuyudan su çekmek için ne ipleri ne de kovaları vardı. Yine ümitsizliğe düşmüşler mahzun ü mükedder olmuşlardı.

Bu arada Hasan-ı Basrî Hazretleri:

Az sabredin ben; murakabeye başladığım zaman siz kuyudan su ihtiyacını giderir abdestinizi alırsınız, dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri ibadete başlayınca kuyunun suyu da ağzına kadar dolmaya başladı. Orada bulunanlar kana kana içtiler ve abdestlerini de tazelediler. Fakat kimsenin aklından yanlarına yedek su almak gelmiyordu, su da olduğu gibi duruyordu. Biraz sonra kuyunun suyu aniden gerisin geriye çekilip;gitti

Durumu Hasan-ı Basrî Hazretlerine haber verdiler. Araştırıp soruşturduğunda bir kişinin bütün su ihtiyacını giderdikten sonra kırbasını da doldurduğu anlaşıldi; Hasan-ı Basrî Hazretleri bunun üzerine şöyle söyledi:

Ey hasis kişi! Senin yüzünden kuyunun suyu çekildi. Sen kendinden sonrakileri düşünmeden bir de kırbanı doldurdun. İşte bu yüzden de kuyunun suyunun çekilmesine sebep oldun buyurdu.



Boşa Çıkan Hile
Mısır´da Tolunoğulları hanedanının kurucusu Ahmed b. Tolun, Halife Memun zamanında Bağdat´da saray kumandanlığı yapmış olan Buhara Türklerinden Tolun´un oğluydu. Pek dindar ve dürüst biriydi.

Ahmed´in gençlik yıllarında bir gün, babası Tolun onu bir iş için hükümet konağına göndermişti. Ahmed orada Tolun´un cariyelerinden birinin bir hizmetçiyle fuhuş halinde olduğunu görmüştü. Fakat babasının yanına dönünce, bu olaydan hiç bahsetmemişti. Ancak cariye, Ahmed´in gördüğü durumu babasına anlatacağından korktu, Tolun´a gidip şöyle söyledi:

- Biraz önce falan yerdeyken Ahmed yanıma geldi, beni yoldan çıkarmak istedi. Ben de ondan kaçarak köşküme gittim.

Bu sözlere kanan Tolun, Ahmed´i yanına çağırdı. Yazdığı bir mektubu mühürleyip kapatarak, bunu kumandanlardan adını belirttiği birine götürmesini emretti. Cariyenin anlattıklarından ona bir şey söylemedi. Mektupta ise şöyle yazıyordu:

´Bu mektubu taşıyan kişi sana gelince boynunu vur, kesik başını da bana gönder.´

Ahmed mektupta yazılanları bilmiyordu. Mektubu aldı, çıkıp gitti. Giderken sözü geçen cariye onu gördü ve yanına çağırdı. Tolun´a söylediği yalan sözlerin nasıl karşılandığını iyice anlamak istiyordu.

Cariye, Tolun´a bir mektup yazdıracağı bahanesiyle Ahmed´i yanında eyledi. Gideceği yere göndermek için Ahmed´in elindeki mektubu aldı. Mektupta bir hediye emri olduğunu sanıyor, bu hediyeyi de kendisiyle fuhuş ortağı olan şahsın kazanmasını istiyordu. Bunun için mektubu onunla ilişkide bulunan hizmetçiye teslim ederek, bahsedilen kumandana gönderdi. Kumandan mektubu okuyunca emir gereği onu getiren hizmetçinin başını kestirip Tolun´a gönderdi.

Bu duruma şaşıran Tolun, olanlardan habersiz Ahmed´i aratıp yanına getirtti. Mektubu ne yaptığını sorunca, Ahmed gördüklerini aynen anlattı. Durumu anlayan cariye de korkuya kapıldı, Tolun´a gidip yaptığını itiraf etti, bağışlanmasını istedi.

Aynı cariye yüzünden idama mahkum olup yine idamdan kurtulan Ahmed b. Tolun ise, babasının yanında ayrı bir değer kazanmıştı.



Tevazu Sahibi Halife
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz´e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

Fakat görevli itiraz edecek oldu:

- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

Halife cevap verdi:

- Evet ama, Rasulullah s.a.v.´e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer´dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer´im.

İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.




Hayvanların Üstün Yanları
Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.a), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.

Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi´nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:

- Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz

- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.

- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz

- İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.

- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan

- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!



İsmi İyilerin Arasına Yazıldı
Hasan-ı Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.) hazretleri, önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi. Bir gün evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve ´Allah rızâsı için bir sadaka´ dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri mahzun bir halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana döndüğünü gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı! Yerinde duramaz hâle geldi!..

Bir cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî´yi görünce, aralarında;

"Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir ve biz de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.

Çocukların bu sözleri, ona çok ağır geldi.

Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr oldu. O da Habîb´i talebeliğe kabul etti.

Oradan ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce, alacaklarını talep eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti anlayınca,

´ Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne alacağı varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.

Çocukların yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,

´ Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh´a âsî olmuş oluruz... diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği sızlayarak, ´Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi kötüler arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin´ diyerek Allâh´a iltica etti.



Dul Kadın ve Evliyanın Kerameti
Bağdat. Dul bir kadın...

Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.

Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.

- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:

- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun

- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.

- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.

- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.

Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.

Hazreti Şeyh kadına dönerek.

- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.

- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.

- İpilik satıldı mı

Abdülkadir Geylani Hazretleri:

- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.

Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:

- Yarın gel, paranı al.

Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:

- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.

Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:

- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:

- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.

Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:

- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.

Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.

- Para geldi mi efendim

Şeyh bin altını kadına verirken:

- Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu

Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri´ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.



Bostan Bekçisi Hükümdar
Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem k.s. Hazretleri anlatıyor:

Babam Horasan ´ Belh hükümdarlarındandı. Bir gün atına binip ava çıkmıştım. Önüme çıkan -tilki veya tavşan- bir hayvanı kovalıyordum. Arkadan bir ses duydum:

- Ey İbrahim, sen bunun için yaratılmadın, bununla emrolunmadın!

Sağa-sola bakındım, fakat kimseyi göremedim. Aynı sesi daha açıktan, sonra da pek yakından yine iki kere duydum. Bu sefer durdum ve dedim ki: Bu bana Allah´tan bir uyarıdır. Vallahi bugünden sonra Rabbime isyankârlık yapmam.

Atımı sürüp babamın bir çobanına geldim. Onun çoban elbisesini aldım, kendi kıymetli elbiselerimi ona bıraktım. Dağları, ovaları aşarak yürüdüm; Irak ülkesine ulaştım. Oralarda günlerce işçi olarak çalıştım. Fakat helal kaygısından hiçbir şey bana huzur vermiyordu.

Bazı olgun kişiler, safi helal kazanç için Şam ve Tarsus tarafına gitmemi tavsiye etmişlerdi. Oralara gittim. Tarsus´ta iken nice günler bostanlarda bekçilik yaptım. Bir gün bostan sahibinin arkadaşları gelmişti. Adam dedi ki:

- Ey bağ bekçisi! Git de narların en iyisinden biraz getir.

Bir miktar nar getirdim. Adam narı kesince, ekşi olduğunu gördü. O zaman dedi ki:

- Sen bunca zamandır bahçemizde bekçisin; meyve ve narlarımızdan da yiyorsun. Tatlıyı ekşiden ayıramıyor musun

- Vallahi ben meyvelerinizden bir şey yemedim, tatlısını da ekşisinden ayıramam!

Adam şaşkın bir edayla bana şunu söyledi:

- Hayret bir şeysin yahu! Sen İbrahim Edhem olsan, bundan fazla olmazdın.

Ertesi gün bu haber halk arasında yayılıverdi. Meraklı insanlar, gruplar halinde bahçeye akın etti. Gelenlerin çoğaldığını görünce, ben bir yanda saklandım. İnsanlar bahçeye dolarken, aralarından sıyrılıp kaçıverdim...



Garip Bir Merasim Sonrası
Aradan yıllar uzun yıllar geçer. Hasan-ı Basri babasının memleketine yerleşir. Burada Abdullah bin Abbas, Enes bin Malik, Abdurrahman bin Semûre (Radıyallahu anhüm) gibi sahabilerin eteğine yapışır ve onlardan hisse kapar. Bir ara Sicistan seferine katılır, bir ara Horasan´a uzanır. Ondan sonra Basra´ya dönüp inci ticaretine başlar. Küçük kârlara razı olmasına rağmen büyük paralar kazanır ve hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Ticaret bahanesiyle çok yer gezer.

Bir seferinde yolu Kayseri´ye düşer. Burada acayip bir merasime şahit olur. Meydana altın direkli bir çadır kurar, kıymetli halılar, atlas yastıklar ve gümüş şamdanlar arasına bir tabut oturturlar. Askerler, çiftçiler, tüccarlar, hekimler, müneccimler çadırın etrafında dolanır, saçlarını başlarını yolarlar. Birara vezir, Hasan-ı Basri´nin kulağına eğilir ve olup biteni izah eder.

´Kayser´imizin genç bir oğlu vardı´ der, ´Hem boylu poslu, hem de çok yakışıklıydı. Bir sürü lisan bilirdi ve bir çok fenlerde mahirdi. Hepimizden iyi ata binerdi. Attığını vurur, vurduğunu devirirdi. Ancak bir gün hastalanıverdi. Nice bilge hekimlerin yaptığı ilaçlar fayda vermedi. Görüyorsun işte, ölüme çare mi var ´

Bu hadise Hasan-ı Basri´ye çok tesir eder. Ani bir kararla Basra´ya döner ve elindekini avucundakini fukaraya dağıtır. Zahiri ilimlerde zaten hatırı sayılır bir alimdir. Ancak dahasını yapmalı, yaratıkları bırakıp yaratana koşmalı, bir gönül ehlinin önünde diz çöküp sırlara kapı aralamalıdır.



Ahitname
Bir gün Basra´da...

Basra´lı Şem´ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.

Hasan-ı Basri, Şem´ûn´un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı Anlatalım.

Şem´ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem´ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ´Ey asil komşum´ der ´niye zahmet ettin ki ´

- Ne zahmeti, vazifemiz değil mi

- Biliyor musun ben gidiciyim.

- Hepimiz gidiciyiz.

- Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.

Mübarek acı acı gülümser. ´Peki´ der, ´ya benim inandıklarım doğruysa ´

- Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.

- Bak Şem´ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.

- Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş

- Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın

- İnanırım.

Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem´ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ´İstersen yanan fırına girelim´ der, ´var mısın ´

- Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.

- Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.

- Sanırım, Allah´ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım.

- Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.

- Diyecek bir şey bulamıyorum.

- Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem´ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.

- Bu kadar kolay mı yani

- Evet bu kadar kolay.

- Ama benim ömrüm günah içinde geçti.

- Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.

- Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra...

- Sakın ´millet ne der ´ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.

- Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.

- Nasıl yani

- Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi

- Eder.

- Bana kulum der mi

- Der.

- Emin misin

- Adım gibi.

- Peki kefil olur musun

- Olurum.

- Ahitname de yazar mısın

- Yazarım.

- Mührünü de basar mısın

- Basarım.

- İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.

Şem´ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.

Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ´yaptığını beğendin mi´ der, ´sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah´ım ben ne yaptım!´

O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ´Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim´ der, ´n´olur bu cüretimi affeyle!´ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem´ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ´Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş´ der, ´merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.´

- Peki ya ahitname

- Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.

- Yalvarırım ver, n´olur ver.

- Al!

Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz.

Kâğıt elindedir.

Basra´nın güllerinden biri... Hasan-ı Basri

3Firûz, Meysan muharebesinde İslâm ordularına direnme hatasına düşen bir Basralıdır ve esir alınır. Diğerleriyle birlikte Medine´ye getirilir ve köle olarak Zeyd bin Sabit´e verilir. Ancak ne zincir ne kırbaç bilir, ne de incitilir. Evin bir ferdi gibi yaşar, işine bakar. Hatta Peygamber Efendimizin hanımlarından Ümmü Seleme´nin (Radıyallahu anha) cariyesi Hayre ile evlenmeye kalkar. Kimse ona ´Hadi ordan sen kölenin birisin´ demez. Ev kurmasına yardım ederler. Ümmü Seleme Hayre ile evladı gibi ilgilenir, ceyizini yapar, evini döşer. Hatta ´bizim evin işinden ne olsun´ der, ´siz kendinize bakın.´ Hayre buna rağmen kutlu kapıdan ayrılmaz. Evin kızı gibi gelir gider, sıkıldıkça içini döker. Çok geçmeden nurtopu gibi bir oğulları olur. İki köle (belki de sevinçlerini paylaşmak için) üç kıtaya yayılan devletin halifesine (Hazret-i Ömer´e) çıkarlar. Mübarek onları kapıda karşılar. Yer gösterir, süt, hurma ikram eder. Şirin bebeği kucağına alır ve sever. İri gözlerine ve minik burnuna bakıp ´Yarabbim ne güzel şeyler yaratıyorsun´ der. Firûz bir isim istediğinde düşünmeden ´Hasan olsun´ buyurur, ´hasana (güzele) Hasan yakışır!´

Sütüm olsa da...

O yıllarda hayat herkes için zordur. Ama sıfırdan başlayanlar için (Firûz ve Hayre için) daha zordur. Üç beş dirhem yevmiye için karı koca bahçelere koşar, akşamlara kadar hurma toplarlar. Hasad zamanları oğullarını Ümmü Seleme´ye (radıyallahü anh) bırakırlar. Ümmü Seleme Validemiz, Hasan´ı bağrına basar. Her istediğini verir, her dediğini yapar. Bu sevimli yavrunun ağlamasına dayanamaz. Hatta ´N´olurdu´ der, ´onu bir emzirebilseydim´ Öyle hulusi kalp ile dua ederki yaşlı olmasına rağmen göğüsleri süt dolar. Güzel çocuğu doyurur, ayağında sallayıp uyutur. Kalbinin yumuşadığı anlarda elini açar ve ´Ya Rabbi´ der, ´Sen bu çocuğu âleme imam kıl. Ona uyanlar selâmet bulsun, azabdan kurtulsun.´

O yıl da ramazan bereketi ile gelir. Zeyd bin Sabit, Firûz´u, Ümmü Seleme´de Hayre´yi azad eder. Bu şefkat iklimi garip kölelerin kalbini yumuşatır ve kendi istekleriyle Müslüman olurlar.

Ümmü Seleme´nin terbiyesinden geçen Hasan farklı bir çocuk olur. Edipleri imrendirecek fasihlikte bir arapça konuşur ve akranlarının çelik çomak oynadıkları günlerde Kur´an-ı kerimi ezberler. En hoşlandığı şey cuma günleri Mescid-i Nebi´ye gidip Hazret-i Osman´ı dinlemektir. Zira bu gülyüzlü Halifeyi çok sever, hep onunla birlikte olmak ister. Nitekim şehit edildiğinde de yanıbaşındadır. Hasan yüzlerce sahabe ile görüşür ve onlardan ilim devşirir ki onbeş, onaltı yaşına geldiğinde benzeri az bulunan bir âlimdir.




Kötü Sözü İçinde Tut
Adamın biri Hasan-ı Basri hazretlerine gelir. ´Biliyor musunuz der, filanca sizin hakkınızda olmayacak şeyler söylüyor

- Nerden biliyorsun

- Kulaklarımla duydum.

- Nerede

- Fitnecinin evinde

- Orada ne arıyordun

- Ziyafete gitmiştim.

- Peki neler ikram etti

- Çorba, börek, pilav, tatlı, dolmalar, köfteler, meyveler, şerbetler... Bir sürü şeyler işte.

Bütün bunları içinde tutuyorsun da o üç beş kelimeyi niye tutamıyorsun



Sepet Çalan Cinler
Ashab-ı Kiram´dan Abdullah İbnü´z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor:

Bir gece Mescid-i Haram´a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe´yi tavaf ediyor. Tavaflarını bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik sezdiğim için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe´ye kadar yürüyüp oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi sıra ben de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim. Bir de baktım, bir toplantı. Bana sordular:

- İbnü´z-Zübeyr, neden geldin

Ben de onlara sordum:

- Söyleyin hele, siz kimsiniz

- Bizler cin cemaatiyiz.

- Ben Kâbe´yi tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine takılıp buraya girdim.

- Ha, onlar bizim kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!

- Ben taze hurma isterim, dedim.

O günlerde Mekke´de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de yedim. Sonra dediler ki:

- Artanı da yanında götür!

Kalan hurmaları alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim.

Evime geldim ve hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım. Sonra başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık arasında iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı:

- Onu nereye koydu nereye .. Sandığa koydu sandığa!..

- Açın sandığı açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede

- Sepetin içinde. Sepeti de açın!

- Onu açamayız ki. Onun üstüne Allah´ın ismi (besmele) okunmuş.

- Öyleyse onu olduğu gibi alıp götürün!

Böylece hurma sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara saldırmadığıma çok pişmanım.



Anasının Kölesi
Karen´de parlayan pırlanta ....

Efendimiz´in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde´nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr´e verilir ki, Topkapı Sarayı´nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys´e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz´a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler... Kimbilir Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.

Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler... Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.

Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.

Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim

Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.

Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani´nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server´i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.

Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse...

Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ´İstiyorsan git!´ der, ´Git bakalım, beni kime emanet edeceksen ´ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki Onun nazını kim çeker sonra

Hasretini Yüreğine Gömer

Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn´e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı İnanın muma döner.

Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ´feyz´ nehir olur akar.

Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ´Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor´ buyururlar, ´İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni´dir!´

Bu konuyu yazdır

  İBRETLİ KISSALAR Bölüm 1
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:52 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Halini Gizleyen Köle

Abdullah b. Mübarek in şöyle dediği rivayet edilir:

- Mekke-i Mükerreme de bulunuyordum. Orda büyük bir kıtlık vardı. İnsanlar yağmur duası için Arafat a çıktılar. Fakat daha şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kaldılar. Böylece bir hafta beklediler. Bir hafta sonra yine yağmur duası için Arafat a çıktılar. İçlerinde zayıf bedenli siyah bir adam gördüm. Adam, iki rekat namaz kıldı, sonra Allahü Teala ya dua etti. Sonra tekrar seccadeye kapanıp:

- İzzet ve Celalim hakkı için, kullarına yağmur ihsan etmedikçe, başımı seccadeden kaldırmam diye Allah a niyazda bulundu. Bunun üzerine gökte bir bulut zuhur ettiğini ve biraz sonra sağnak halinde yağmur yağmaya başladı. O adam, Allah ü Teala ya hamd ü sena ederek, oradan ayrıldı.

Ben de kendisini takip ettim. Adam gidip kölelerin satıldığı bir yere girdi. Ben oradan ayrıldım. İkinci günü yanıma para alarak, kölelerin satıldığı o yere gittim. Köle satana:

- Benim bir köleye ihtiyacım vardır. Satın alacağım dedim. Bana otuz kadar köle gösterdi. Kendisine:

- Bunlardan başka var mıdır diye sordum. Bana:

- Evet, bir köle daha vardır, fakat o içine kapanmış, kimse ile konuşmaz dedi.

- Bana göster dedim. Adam bana daha önce gözümle gördüğüm köleyi getirdi. Kendisine:

- Bunu kaça aldın diye sordum. Bana:

- Yirmi dinara satın aldım, fakat onu sana on dinara veririm dedi. Ben kendisine:

- Hayır, ben sana daha fazla veririm. Onu yirmi yedi dinara alıyorum dedim. Adamla anlaşıp, köleyi satın aldım. Elinden tutup ordan ayrıldım.

Köle:

- Ey efendim! Beni niçin satın aldın Senin hizmetine benim gücüm yetmez dedi. Ben kendisine şöyle dedim:

- Ben seni, senin benim efendim, benim de senin hizmetçin olmam için satın aldım dedim.

- Niçin böyle yapıyorsun dedi.

- Dün seni gördüm ki, Allah a dua ettin. Allah duanı kabul buyurdu. Bunun üzerine senin kerametini öğrendim, senin büyük adam olduğunu anladım dedim. Bana:

- Sen onu gördün mü dedi. Ben:

- Evet gördüm dedim.

- Beni azad edermisin diye sordu.

- Sen Allah rızası için, hürsün. Seni azad ettim dedim. Kendisini görmediğim birinden şöyle bir ses geldi bana:

- Ey İbni Mübarek! Müjdeler olsun sana. Allahü Teala seni bağışladı:

- Sonra o adam güzelce bir abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dedi:

- Allah a hamd ü senalar olsun. Bu, küçük efendimin azadıdır. Çok büyük Mevlamın azadı acaba nasıl olur

Sonra yine abdest alarak iki rekat namaz kıldı. Selam verince, ellerini göğe kaldırıp, şöyle duada bulundu:

- Ey Allah ım! Sen biliyorsun ki, ben sana otuz sene ibadet ettim. Seninle benim aramda benim sırrımı açığa vurmaman için sözleşme vardı. Şimdi ise benim sırrımı açığa vurdun. Beni yanına al! Böyle deyip bayıldı ve yere düştü. Bir de baktım ki ölmüş. Onu yıkayıp kefenledim. Fakat iyi bir kefene saramadım. Sonra cenaze namazını kılıp defnettim. Uyuyunca gece rüyamda, güzel bir zat, güzel bir elbise giymiş ve yanında kendisi gibi büyük bir zat daha gördüm. Ellerini birbirlerinin omuzuna koymuş ve bana doğru geliyorlardi. Tarif ettiğim zat, bana hitaben:

- Ey İbni Mübarek! Sen hiç Allah tan utanmadın mı dedi ve yürüdü. Kendisine:

- Sen kimsin diye sordum.

- Ben Allah in Rasulü Muhammed im. Bu da İbrahim Aleyhisselam dır dedi. Ben Efendim (s.a.v.) e:

- Ben Allah tan nasıl utanmıyorum ki, çok namaz kılıyorum dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

- Allah ın veli kullarından biri ölür de, neden onu güzel bir kefene sarmazsın

Sabah olduğu vakit, kabristana gidip onu kabrinden çıkardım. Güzel bir kefene sardım. Sonra tekrar canaze namazını kıldım ve defnettim. Allahü Tala ona rahmet etsin.





Mülkümüzden Çıkanı Geri Almayız


Adamın biri mescidde uyuyordu. Yanında para çantası vardı. Uyandığı zaman yanındaki para, çantasının çalındığını gördü. Yanında Cafer-i Sadık ın namaz kıldığını gören adam, gidip onun yakasına yapıştı. Cafer-i Sadık, adama:

- Ne istiyorsun dedi. Adam:

- Para cüzdanım kayboldu. Yanımda senden başka kimse yoktu. Cüzdanı muhakkak sen aldın . Dedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:

- Cüzdanında ne kadar para vardı diye sordu. Adam:

Bin dinar vardı. Dedi.

Bunun üzerine Cafer-i Sadık, hemen evine gidip bin dinar alarak, gelip adama verdi. Adam arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları kendisine:

- Para cüzdanın bizdedir. Biz sana şaka yapmıştık. dediler. Bunun üzerine adam bin dinarı alıp geri dönerek ayrıldığı yere geldi. Kendisine bin dinar vereni sordu. Kendisine parayı verenin Peygamber Aleyhisiselam ın amcası soyundan olduğunu söylediler. Bu sefer adam hemen Cafer-i Sadık Hazretleri ne gitti. Özür dileyerek aldığı parayı geri vermek istedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:

- Biz öyle kimseleriz ki, bizim mülkümüzden bir şey çıktı mı, onu bir daha geri almayız. Dedi ve parayı kabul etmedi.





Güzel Görüşlü Çirkin Cariye
Harun Reşid in siyah ve çirkin bir cariyesi vardı. Bir gün cariyelerinin önüne para saçtı. Cariyelerden paraları toplamaya kalkıştılar. Çirkin olan cariye ise, durduğu yerden kıpırdamayıp, Harun Reşid in yüzüne bakıyordu. Harun Reşid, cariyeye:

- Sen niye paralardan almıyorsun diye sordu.

Cariye: Onların istekleri paradır. Benim isteğim ise, para değil, paranın sahibidir dedi.

Cariyenin bu sözü, Harun Reşid in hoşuna gider. Cariyeyi kendisine daha yakın kılar ve ona medh ü senada bulunur. Bu hal diğer ülkelerin hükümdarlarına ulaşır ve Harun Reşid, siyah ve çirkin bir cariyeye aşık olmuş derler. Onların bu sözleri Harun Reşid e ulaşınca, tüm hükümdarlara davetiye gönderip, onlara ziyafet verir. Bütün hükümdarlar Harun Reşid in yanında toplandıklari vakit, Harun Reşid, cariyelerin gelmelerini emreder. Cariyeler huzuruna gelince, Harun Reşid her birine yakuttan bir kadeh verir ve yere atmalarını emreder. Bütün cariyeler bu işi yapmaktan imtina ederler. Sonunda çirkin cariyeye, kadehi atıp kırmasını emreder, o da atıp kırar. Bunun üzerine Harun Reşid, mecliste bulunan hükümdarlara:

- Bu cariyeye bakın. Bunun yüzü çirkindir, fakat içi güzeldir der. Halife, cariyeye:

- Kadehi niçin kırdın diye sorar. Cariye şöyle cevap verir:

- Siz bana, kadehi kırmak için emir verdiniz. Ben ise, kadehi kırarsam, halifenin hazinesinde bir noksanlık olacağını, eğer kırmazsam, onun emrine itaat hususunda noksanlık olacağını düşündüm. Bunun birincisinde noksanlığı tercih ettim ve halifenin emrine itaat ve hürmet ederek kadehi kırdım. Aynı zamanda kadehi kırdığım takdirde delilikle, kırmadığım takdirde ise asilik etmekle suçlanacaktım. Asilik etmekle suçlanmaktansa, delilikle suçlanmak, bana daha uygun göründü .

Hükümdarlar cariyenin bu sözlerini güzel görüp tasvip ettiler ve Harun Reşid in onu sevmesinden dolayı, kendisine karşı takındıkları tavır için özür dilediler.







İstikametten Sapınca
Genç şehzadelerden biri padişah olup tahta oturdu. Fakat tahtın lezzetini bulamaz. Bunun üzerine yakınlarına:

İnsanlardan bu hususta benim gibi olanlar var mıdır diye sorar. Yakınları:

Onlar istikamet sahibidirler. Diye cevap verirler.

Öyle ise beni de istikamet sahibi yapan yok mu

Seni istikamet sahibi, ancak alimler yapabilir. Derler. Bunun üzerine genç padişah ülkesindeki bütün alimleri ve salihleri çağırıp onlara şöyle der:

Benim yanımda bulunacaksınız. Beni doğru yolda bulup, itaata ait hususları işlerken görürseniz bana destek olunuz. Günah olan hususları işlemeye kalkıştığımı görürseniz, beni men ediniz.

Alimler ve salihler, padişahın istediği gibi hareket ederler. Bu sebeple tam dört yüz sene padişahlık yapar. Sonra yanına şeytan gelir. Padişah ona:

Sen kimsin diye sorar. Şeytan:

Ben iblisim. Fakat sen kimsin. Bana söyler misin der. Padişah:

Ben ademoğullarından bir adamım. Der.İblis:

Sen eğer ademoğullarından bir adam olmuş olsaydın, onların olduğu gibi, sen de ölürdün. Sen ancak bir ilahsın, insanların sana ibadet etmeleri için davet et der. Şeytanın aldatıcı sözleri padişahın içinde yer eder:

Ey insanlar! Ben bugüne kadar sizden bir şeyi gizliyordum. Onu size açıklamak zamanı gelmiştir. İyi biliyorsunuz ki, ben dört yüz senden beri sizin hükümdarınızım. Eğer ben ademoğullarından biri olsaydım, onların öldükleri gibi ben de ölürdüm. Ben bir ilahım, bana ibadet ediniz.

Bunun üzerine Cenabı Hakk o devrin peygamberine vahyederek buyurur ki:

Ona haber ver. İstikamette olduğu müddetçe ben onu korudum. Bana isyan ettiği andan itibaren, izzetim ve celalim hakkı için, onun üzerine Buhtunnasr adındaki hükümdarı musallat edeceğim .

Gerçekten de, çok geçmeden, Cenabı Hakk Buhtunnasr ı onun üzerine musallat kıldı. Buhtunnasr onun boynunu vurup öldürdü ve hazinesindeki bütün altınları alıp götürdü.





Salihlerin Namazı
Isam b. Yusuf, Halem el-Esam in meclisine gelip, ona bir hususta itiraz etmek ister ve Hatem e:

Ya Eba Abdurrahman! Sen namazı nasıl kılıyorsun diye sorar.

Hatem, yüzünü Isam a çevirerek şöyle cevap verir:

Namaz vakti geldiği zaman kalkıp bir zahiri abdest ve bir de batıni abdest alırım.

Bunun üzerine Isam:

Batıni abdest nasıl alınır der. Her iki abdesti izah etmek üzere Hatem şöyle konuşur:

Zahiri abdesti, yıkanması gereken azaları su ile yıkamakla alırım. Batıni abdestte ise azalarımı yedi şeyle yıkarım. Tevbe etmek, pişman olmak, dünya sevgisini terk etmek, insanların medh ü senasını terk etmek, riyaseti terk etmek, kin ve hasedi terk etmekle. Böylece abdest aldıktan sonra mescide giderim. Tüm azalarımla kıbleye yönelirim. Kabe yi görürüm. Ümitle korku arasında namaza dururum. Namazda iken Allah ın beni gördüğünü, sağımda cennetin, solumda cehennemin, arkamda ölüm meleğinin, bulunduğunu görürüm. Kendimi sanki sırat köprüsüne ayağımı basmış sanarak, bu kıldığım namaz son namazdır derim. Sonra niyet edip tekbir alırım. Tefekkürle okurum, tevazu ile rüku eder, içten ağlayıp niyaz etmekle secde ederim. Ümitle oturup duaları okur, ihlasla selam veririm. İşte benim otuz seneden beri kıldığım namaz böyledir.

Bunları içtenlikle dinleyen Isam, ağlayarak şöyle der:

Bu öyle bir şeydir ki, bunu senden başkası yapamaz.






Teheccüd Kılan Kölenin Sırrı
Vaktiyle, herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:

Benden bir isteğin var mı diye sordu.

Kölesi: Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yanlız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum;

Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsade etmenizi.

İkincisi, beni gündüz çalıştırıp, gece meşgul etmemenizi.

Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.

Bunun üzerine adam: Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen ondada otur. dedi.

Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:

Niçin bu odayı seçtin diye sorunca o garip köle:

Ey efendim! Bilmez misiniz ki, Allah ile beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur. Diye cevap verdi. Odasına yerleşti.

Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve ona bir arkadaş hatta kardeş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerini de merak ediyordu.

Bir gece, kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sesizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe açılmış bir delik ve ordan uzanmış nurdan kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip köle ise secdeye kapanmış, Allah a niyazda bulunarak şöyle diyordu:

Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vazifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet, Allah ım.

Efendisi, sabaha kadar kölenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca nur kandili göğe doğru çekildi, tavandaki delikte kaybolmuştu.

Kölenin efendisi birçok geceler aynı şekilde onun halini gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çagırdı ve ona:

Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup, Allah a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın dedi.

Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz, öylece kaldı. Sonra ellerini kaldırıp Allahü Teala ya şöyle niyazda bulundu:

Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açıga vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sabibi Allah ım! Beni kendine al diye dua etti. Allah ü Teala onun bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek beka alemine göçtü.





İbadetin Hakkını Verdi
Abidlerin biri namaz kılmaya başlar. Fatiha süresini okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği zaman, içine, kendisinin gerçekten ibadet edici olduğunu düşüncesine düşer.

Bunun üzerine kendisine Yalan söylüyorsun. Sen ancak mahlukata ibadet ediyorsun diye bir his, bir ses gelir. Bunun üzerine tevbe eder.

Fatihayı okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti celilede ulaştığında yine içine Hakikaten ibadet ediciyim diye bir his, bir düşünce gelir.

Kendisine yine Yalan söylüyorsun. Sen ancak malına ibadet ediyorsun diye bir ses gelir. Bunun üzerine bütün malını sadaka olarak dağıtır. Yanında zaruri ihtiyacından başka hiçbir şey bırakmaz.

Sonra namaz kılmaya baslar. Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği vakit Gerçekten ibadet ediciyim diye kendisine bir his gelir. Bundan sonra kendisine Doğru söylüyorsun. Sen gercekten ibadet edicilerdensin diye bir ses gelir.




Saliha Kadın Ve Kocası
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın Bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Münafık kocası, onun bu haline çok kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için, Allah a dua ederdi.

Bir gün, o zalim adam iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine:

Şuna bir oyun çevireyim de görsün. Bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söylemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı. Ona bir kese altın vererek:

Bunu iyi sakla! diye tembih etti. O saliha kadın da, kocasının emri üzerine hemen gitti. Besmele yi çekerek keseyi iyice sakladı. Fakat kocası olan münafık adam da onu gizlice takip ediyordu. Sonra, karısının haberi olmadan keseyi ordan aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden, yine hanımını çağırdı:

Sana verdiğim bir kese altını hemen getir dedi.

Kadın koştu, keseyi sakladığı yere;

Bismillahirrahmanirrahim diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala Hazretleri nin emriyle melekler tarafından kese kuyudan çıkarılıp, yerine kondu. Yanlız ıslanan keseden sular damlıyordu. Kadın, kesenin neden ıslandığını anlayamadı, getirdi. Kocasına teslim etti. Adam, içi altınla dolu ıslak keseyi görünce çok şaşırdı. Karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.

Sonra karısına:

Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet diye yalvarmaya başladı. Allah a tevbe ve istiğfar etti. Allah ın salih kullarından biri oldu. O günden sonra, dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi.

Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizim, beni affet Allah ım.

O saliha kadın ise:

Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip, kocamı salihlerden eyledin . Diye dua ediyordu.




Bağdat´ta İşlenen Günah
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin müridlerinden Ebu Amr şöyle anlatıyor:

Birgün pazarda gezerken bir güzel kadın görüp tekrar tekrar baktım. Sonra hata ettiğimi anlayıp tevbe - istiğfar ettim. Akşama eve geldiğimde evde bir kadın vardı. Bana:

Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, acaba nedendir, dedi. Ben tenha bir yerde aynayı alıp baktım ki, hakikaten yüzüm sim - siyah olmuştu. Neden olduğunu düşünürken aklıma o kadına baktığım geldi. Bir mağaraya çekilip kırk gün göz yaşı döktüm, günahımın affı için Allah´a yalvardım. Kırk gün sonra hâtırıma gidip Hazreti Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerini ziyaret etmek geldi.

Bağdat´a şeyhin yanına gittim. Şeyhin hücresine varıp kapıyı çaldığımda, bana:

Gir ya ebâ Amr, sen pazarda günah işle, biz Bağdat´da istiğfar edelim öyle mi, dedi.




Allah´ı Zikr Etmek
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şöyle anlatıyor:

Üstazım oldukça hastaydı. Onu ziyarete gitmiştim. Benimde o sırada elimde bir yelpaze vardı. Onunla hocamı rahatlatmak istedim. Bana şöyle söyledi:

Evladım Cüneyd! Elindeki yelpazeyi bırak, yelleme, çünkü ateş yelledikçe daha çabuk tutuşur, daha sür´atli yanar. Ben elimdeki yelpazeyi bıraktım. Daha sonra:

Efendim, bir vasiyetin var mı, dedim ve vasiyette bulunmalarını rica ettim. Bana:

Halkla konuşmaya dalıp da Allah´ı zikretmeyi unutma, daima Allah´ı zikreyle buyurdu. Bunun üzerine ben:

Üstazım, eğer bunu daha evvel söylemiş olsaydın, sizinle bile sohbet etmezdim, dedim.





Kendini Cennette Sanan Mürid
Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin müridlerinden birisi kendi kendine:

Ben artık kemale erdim, bir mürşidin himayesine ihtiyacım yoktur, diye düşünüyor ve sohbeti terkederek kendi halvetinde kalıyordu. Bu derviş birgün seher vakti uyurken bir rüya gördü. Rüyasında kendisini gayet güzel bağlar ve bahçeler içinde buldu. Etraftan akan ırmaklar ve kendisine her hizmeti gören hizmetçiler vardı. İstediği leziz yemeklerden yedi ve gönlünce eğlendi.

Uyandığı zaman gayet sürür duyuyordu. Bu rüyasını diğer müridlere anlattı. Müritler de gelip Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine anlattılar. Hazreti Şeyh onun halvetine gelip halini şöyle bir seyredince, baktı ki, gurur ve kibir dimağına işlemiş, şeytanın tamamen esiri olmuş, nefs-i emmare tam hakim halde.

Bu gece seni Cennete götürecekler. Cennete girince üç defa «La havle velâ kuvvete illa billahil aliyyil aziym» de, dedi.

Gece müridi rüyasında Cennete götürdüler. Şeyhin sözü aklına gelip üç kere okudu. O anda gördüklerini hep unutup kendisini bir çöplükte buldu. Etrafına baktı ki, çöplük ve pislik içinde kalmış. Hata ettiğini anladı. Çok göz yaşı döktü. Şeyhin huzuruna varıp ayaklarına sarıldı, kusurunun bağışlanmasını diledi. Hazreti Şeyh de onun kusurunu afvedip müridleri arasındaki yerini almasını sağladı. Hazreti Cüneyd bu hadise üzerine şöyle söyledi:

Her müride bir mürşid gerek, aksi takdirde şeytan-ı aleyhilâ´ne gelir ona mürşid olur.




Halkın Günahlarına Ağlıyordu
Beyazıd-ı Bestami Hazretleri başından geçen bir hadiseyi şöyle naklediyor:

Benim süluke başladığımda 70 bin kadar keşfü keramet sahibi veli vardı. Bunlar arasında ehl-i ilim olanlar da çoktu. Fakat Cenab-ı Allah o asrın kutbiyyet makamını bir ümmiye ihsan etmişti. Bu zat akşam - sabah ömrünü demircilikle geçiren ve evlad ü iyalinin nafakasını temin etmekle meşgul bir kimse idi. Aynı zamanda kendisinin zamanın kutbu olduğundan da haberi yoktu. Çünkü keşfi açılmamıştı. Bu durum bana malum olup ziyaretine gittiğim zaman hayrette kalmış, bu kadar alim kimseler varken kutbiyyet makamının bir ümmiye verilmesini anlayamamıştım. Ne zaman ki, demircinin dükkanına vardım ve o zaman anladım, neden kutupluğun bu zata verildiğini...

Dükkana geldiğimi görünce «Hoş geldin» deyip benim elimi öptü ve bana kendisi için dua etmemi rica etti. Ben:

Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana dua et, dedim. Bana:

Ben sana dua etmekle derdim teskin olmaz ki, dedi. Ben:

Senin derdin nedir ki, teskin olmuyor. Bize anlatın bakalım belki derdinize bir çare buluruz, dedim. Zamanın kutbu olan demirci o zaman şöyle söyledi:

Acaba bu ümmetin mahşer günü hali nice olur, ben hep onu düşünürüm, dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onun ağlaması bana da tesir etti, ben de ağladım. O zaman gaipten;

Bunlar Nefsî, nefsi diyen kimseler değildir. Ümmetim, ümmetim diyenlerdendir, diye bir ses işittim. İşte kalbimdeki hayret bir anda zail oldu, ve niçin onun kutup olduğunu anladım. Bu zatlara kalb-i Muhammedi üzere istidat vaki oluyor. Hakikat-ı Muhammediye´ye vasıl olan kimselerin hali böyledir. Ben bir soru daha sordum:

Ey kardeşim halkın azap görmesinin size ne gibi bir zararı oluyor, dediğimde, şöyle söyledi:

Hak Teâlâ beni böyle yaratmış, benim yaratılış mayam bu şekildedir, dedi. Ve şunları ilave etti; eğer Cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleyip tümünü affetseler memnun ve mesrur olurum, yeter ki onları affetsinler de kimse ateşte yanmasın, dedi.

Daha sonra kendisiyle çok sohbetlerimiz oldu. O benden namazda okunacak sürelerin hatalı yerlerinin olup olmadığını sordu ve yanımda baştan sona okudu. Ben de isteğini yerine getirirken kalbim feyz-i Rabbani ile öylesine doldu ki, ondan çok istifade ettim. Ve iyice anladım ki, kutbiyyet sırrı çalışmakla, ilimle olmayan bir makamdır ve ancak Allah´ın dilediğine bir fazlı ve keremidir. Zamanın bütün velileri feyz almak için mutlaka kutbun tavassutuna ihtiyacı vardır. Kendisini kutbun idaresinden müstağni addedenlerin feyz-i İlahiden nasipleri kesiktir.




Yaşlı Kadının İrşadı
Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine:

Şeyhin kimdir Diye sordular. O:

Bir kadındır, dedi.

Bu nasıl iştir, diyenlere şöyle anlattı:

Bir gün cezbeye kapılmış dalgın dalgın gidiyordum. Yanımda bir çuval unu olan bir kadın gördüm. Kadın bana:

Şu çuvalımı götür, dedi. Ben, gücüm yetmez, diyerek oradaki kafes içindeki aslana çıkmasını işaret ettim. Aslan kafesten çıkıp yanıma geldi. Ben de un çuvalını aslanın sırtına yükleyip kadının gideceği yere kadar götürdüm. Fakat kadının kerameti izhar edeceğinden korkuyordum.

Yolda kimi gördün derlerse ne dersin Diye sordum. Kadın:

Zalim Beyazıd´ı gördüm derim, dedi. Ben:

Neden zalim oluyorum, deyince de, kadın-

Bu arslanı Allah Teâlâ Hazretleri yük için mi yarattı Sen belki halkın arslana yük vurduğunu görerek büyüklüğünü kabul etmeleri için bu işi yaptın. Bu zulüm değil de nedir Dedi.

Ben:

Doğru söylüyorsun, bu zulümdür, dedim, bu sebepten de günlerce göz yaşı döktüm. Daha sonra zuhur eden kerametlerin Allah tarafından kabul olunduğuna işaret olarak beyaz bir nur görünmeye basildi.

Bu konuyu yazdır

  Çok Tevbe Edenler
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:50 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Ebül Kasım el-Hakim e soruldu:

- Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür

Şöyle cevap verir:

- Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur an-ı Kerim de:

- Allah çok tevbe edenleri sever buyurmuştur.

Bu konuyu yazdır

  Korkusuz Mücahid
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:48 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Hazreti Ömer (r.a.) zamanında Rum savaşçılari bir kısım müslümanları esir alırlar. Müslümanların içinde bulunan kuvvetli ve heybetli biri, Rum hükümdarına anlatılır. Rum hükümdarı onu görmek için yanına cağırır.

Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:

- Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam dan utanırım dedi.

Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:

- Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın dedi. Müslüman olan zat:

- Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır diye sordu.

- Üçte biri veya dörtte biri kadardır diye cevap verdi. Adam:

- Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:

- Ezan nedir Adam:

- Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü demektir dedi.

Rum hükümdarı etrafındakilere:

- Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.) in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.

Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit Bismillahirrahmanirrahim dedi ve Allahü Teala nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.

Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:

- Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin Halbuki Muhammed in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:

- Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim. Rum hükümdarı:

- Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım dedi. Adam:

- Muhammed (s.a.v.) in dininde Allah tan başkasına secde etmek caiz değildir dedi. Rum hükümdari:

- Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım dedi. Adam:

- El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir dedi.

Rum hükümdarı, adama:

- Alnımı öp dedi. Adam:

- Bunu bir şartla yaparım dedi. Hükümdar:

- Nasıl istersen öyle yap dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.) e bir mektup yazarak dedi ki:

- Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik . Hazreti Ömer (r.a.) ın yanına geldiklerinde, adama:

- Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl! buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.) in emrini yerine getirdi.

Bu konuyu yazdır

  Halifeyi Ağlatan Çocuk
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:46 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Sıcak bir yaz günüydü.
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.

Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.

Küçücük çocuğun bu telaşı neydi

Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.

Acaba bir derdi mi vardı Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.

Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:

- "Yavrucuğum nedir bu telâşın Bir derdin mi var

Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun "

Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.

- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.

Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:

- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun "

Çocuk kınar gibi halifeye baktı:

- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu

Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.

Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."

Halifeyi derin bir düşünce aldı.

Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:

"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!

Bu konuyu yazdır

  Orucun Fazileti
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:45 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Süfyan-ı Sevri den rivayet edilmektedir, diyor ki:

Mekke-i Mükerreme de üç sene kaldım. Mekke halkından bir adam her gün öğleyin Mescid-I Haram a gelip tavaf eder ve iki rekat namaz kılardı. Sonra bana selam verip evine dönerdi. Kendisiyle samimiyet kurup birbirimizi çok sevmiştik.

Kendisini gözler olmuştum. Bir gün hastalandı ve beni çağırıp dedi ki:

Ben öldüğüm vakit, beni bizzat kendin yıka, cenaze namazımı kıldır ve defnet. O gece beni kabrimde sakın yanlız bırakma. Münker, Nekir melekleri sual sorduklarında, bana kelime-i tevhidi telkin et dedi.

Ben, isteklerini yapacağıma dair, kendisine söz verdim. Öldüğünde bana söylediğini yerine getirdim. O gece kabrinin yanında yattım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunurken, gaibden gelen bir ses:

Ey Süfyan! Senin muhafızlığına, telkinine ve arkadaş olmana onun hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü onu biz yanlız bırakmadık. Ona Kelime-i Tevhid i telkin ettik dedi. Ben:

Bu mertebeye ne ile erişti diye sordum.

Ramazan ayında ve onun ardından Şevval-ı Şeriften de altı gün oruç tutmakla denildi. Uyandığımda, yanımda kimsenin bulunmadığını gördüm. Kalktım, abdest aldım, namaz kıldım ve tekrar yattım. Rüyamda birinci defa gördüğümün aynı ile karşılaştım. Bu hal üç kere vuku bulunca rüyanın şeytani olmayıp Rahmani olduğunu anladım. Bunun üzerine kabrinden ayrıldım ve şöyle niyazda bulundum:

Ey Allah ım! Lütfunla beni de oruçları tutmaya muvaffak kıl!

Bu konuyu yazdır

  Allah´ın Koruması
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:42 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Bilginlerin birinden rivayet edilmektedir.

Demiştir ki: "Komşumuzdan yemek için pişmiş kuzu eti satın almıştık. Fakirlerden biri de bize geldi. Onu da bizimle yemeğe davet ettik. Fakir, kuzu etinden bir lokma alıp ağzına koydu. Sonra yutmadan lokmayı atarak uzaklaştı ve bize

- "Bana öyle bir hal geldi ki, eti yemekten beni men etti" dedi.

Biz: "Sen yemeyince, biz de bu etten yemeyiz" dedik.

Fakir: "Ben bir fakirim, yemem. Size gelince nasıl isterseniz öyle yapınız" dedi.

Biz de fakirin yemediği etten yemedik. Ve:

- "Bunu pişireni cağırıp, etin aslını kendisine sorsak, belki de bize bir çirkin sebeb söyler" dedik.

Gerçekten, eti pişireni çağırdık ve kendisine, etin aslını sorduk. Daha bize sorumuzu bitirmeden etin, ölü hayvan eti olduğunu ve nefsine uyup, parası için sattığını söyledi bize. Bizde eti köpeklere yedirdik.

Bir müddet sonra o fakiri gördük. Kendisine, eti yemekten çekinmesinin sebebinin ne olduğunu ve kendisine nasıl bir hal geldiğini sorduk. Bize şöyle cevap verdi:

Allah a yemin ederim ki, senelerden beri hiç et yemek istemezdim. Bu pişmiş eti bana takdim ettiğiniz vakit, nefsim şiddetle et yemek arzuladı. Bundan dolayı ette bir illet olduğunu anladım ve yemeyi terk ettim."

Bu konuyu yazdır

  Her Yaratılanda Bir Hikmet Vardır
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:40 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Adamın biri, pislik böceği görür ve:

- "Bu, yaradılışı çirkin pis kokulu olan bir yaratıktır. Allahü Teala nın bunu yaratmasındaki maksadı nedir " der.

Bunun üzerine Allahü Teala o adama bir çıban verdi ki, bütün doktorlar onu tedavi etmekten aciz kaldılar. Herkes yaranın iyileşmesinden ümit kesmişti ki, bir gün sokakta bağıran bir adamın sesini işitir ve onun getirilip, yarasına bakmasını ister. Kendisine:

- "Senin yaranı iyileştirmek en meşhur doktorlar bile aciz kaldılar, o adamın senin yaranı ne yapabilir" derler kendisine. Adam:

- "Muhakkak onun yanıma gelmesi lazımdır" der.

Bunun üzerine adamı hastanın yanına getirirler. Adam çıbanı görünce, kendisine bir pislik böceği getirmelerini ister. Orada bulunanlar adamın bu isteğine gülerler. Fakat hasta başından geceni hatırlayıp, yanında bulunanlara, adamın istediğini kendisine getirmelerini söyler. Çünkü adam işin hakikatini görüyor ve biliyor" dedi.

Adama pislik böceği getirdiler. Böceği yakan adam, onun külünden çıbanın üzerine serpti, çıban Allah ın izniyle hemen iyileşti. Hasta, orda bulunanlara söyle dedi:

- "İyi biliniz ki, Allahü Teala, mahlukatının en adi ve yaramaz olanında bile, en iyi deva bulunduğunu bana bildirmek murad buyurdu. Allah(c.c.) Hakim dir Habir dir...

Bu konuyu yazdır

  Tevbe Eden Genç
Yazar: RasitTunca - 06-17-2018, 01:39 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları - Yorum Yok

Allahü Teala, Peygamberi Musa Aleyhisselama hitap edip:

- "Ey Musa! Filan mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefat etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür" buyurdu.

Hazreti Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Ordakilere:

- "Bu gece, burada Allahü Tealanin dostlarından biri vefat etti mi " diye sorunca.

- "Ey Allahın peygamberi! Allahü Tealanın dostlarından kimse vefat etmedi. Ama filan evde zamanını kötülüklerle geçiren fasık bir genç öldü. Fışkının çokluğundan hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor" dediler.

Musa Aleyhisselam: "Ben onu arıyorum" buyurdu. Gösterdiler.

Hazreti Musa, o eve girdi. Rahmet melekleri gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup. Allahü Tealanın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazreti Musa, yalvararak münacaat etti:

- "Ey Rabbim! sen buyurdun ki, "O benim dostumdur". İnsanlar ise fasık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir "

Allahü Teala: "Ey Musa! İnsanların onun için fasık demeleri doğrudur, ama günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki Allah´ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergahın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın" buyurdu.

Bu konuyu yazdır