| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
|
|
| Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:31 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 3. Bölüm
Ellibesinci Menâkıb: Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin bütün fazîletlerinden, ilmi o seviyede
idi ki, bir gün minber basamaklarını sereflendirdikde, buyurmusdur
ki, rûhum kabza-i kudretinde olan Allahü teâlâya
yemîn ederim ki, Zebûr ve Tevrât ve Incîl konusabilseler idi,
– 360 –
ben onların bütün esrârlarından haber verebilirdim. Onlar da
ittifâk ile beni tasdîk ederler idi. Ibâdeti o mertebede idi ki,
her gece yalnız olarak [gece halvetinde], farz ve sünnet tekbîrlerinden
ayrı olarak bin tekbîr isitilirdi. Hilmi o derecede idi
ki, bir gün bir kölesine yedi kerre çagırdı [seslendi]. Cevâb vermedi.
Sebebini anlamak için çıkdı. Hücre [ev] kapısında durmus
idi. Niçin cevâb vermedigini sordu. Yâ Efendi! Istedim ki,
seni gadablandırayım. Hazret-i Alî dedi ki, ey gâfil! Allahü teâlânın
izni ile ben gadablanmam. Fekat seni imtihâna tesvîk
edeni kızdırayım. Onun için o köleyi âzâd etdi. Ömrü oldukça
[yasadıgı müddetçe] ma’îset için çalısdı. Tevâzu’u o derecede
idi ki, hilâfet zemânında mülkü, doguda Semerkanda kadar
genislemisdi. Çok vakt yaya yürür, ata binmezdi. Bir gün ba’zı
ihtiyâclarını alıp, kendi götürür idi. Hizmetçilerinden birisi dedi:
Yâ Emîr-el mü’minîn! Bu hizmet bizimdir, biz yapalım. Buyurdu
ki: (Âilenin ihtiyâcını te’mîne en çok hakkı olan babadır.)
Hizmetçi dedi ki, siz zemânın halîfesi ve cihânın sultânısınız.
Bu hizmet cenâbınıza hafîflik verir. Buyurdu ki: Iyâlinin
[çoluk-çocugunun] ihtiyâcını tasımakla insan kemâlinden birsey
kaybetmez. Sehâveti [cömertligi] o mertebede idi ki; bir
vaktde dört dirheme mâlik idi. Bir dirhemini gizli, bir dirhemini
âsikâre, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gece tasadduk
eyledi [sadaka] verdi. Sânlarının büyüklügü için meâl-i serîfi,
(Gece ve gündüz, gizli ve açık, mallarını sarf edenlerin mükâfâtlarını
Rableri verecekdir..) olan Bekara sûresinin 274.cü
âyet-i kerîmesi nâzil olup, bütün âleme yayıldı ve söhret buldu.
Fakîr-fukarâya çok düskün idi ki, bu husûsdaki sânlarının büyüklügü
için, meâl-i serîfi, (Onlar kendileri arzû etdikleri hâlde,
yiyecegi, yoksula, öksüze ve esîre yidirirler) olan, Hel etâ
[insan] sûresi 8.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Kemâl derecedeki
ihsânı, meâl-i serîfi, (Sizin dostunuz ancak Allahü teâlâ,
Onun Peygamberi ve nemâz kılan, rükû’ eden ve zekât veren
mü’minlerdir) olan Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîmesi ile sâbit
olmusdur.
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün hilâfet zemânlarında, beyt-ül
mâl hazînesine girip, fazla mikdârda altın ve gümüsü görüp, dedi,
ey kırmızılar ve ey beyâzlar! Benden baskasına cilve yapın
ki, ben sizi dönüsü olmıyan bir talâk ile bosamısım. Bir rivâyet-
– 361 –
de, sizi öyle terk etmis ki, dönüsü mümkin degildir. (Kıt’a):
Altın, günes olsa da, onu gerdânlık diye takmam,
Gümüs ay olsa yine, günes gibi hiç bakmam.
Müsâvîdir yanımda, kara toprak, ay ve günes,
Altın ile gümüse baska, topraga baska bakmam.
Kerâmetlerinden biri de odur ki, mubârek ayagını atının
özengisine basarken, Kur’ân-ı kerîme tilâvete baslar, öbür ayagını
basıncıya kadar hatm ederdi.
(Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir. Esmâ binti
Ümeys, Fâtıma-tüz-zehrâdan “radıyallahü teâlâ anhâ” nakl etmisdir:
Zifâf gecesinde onun [Alî “radıyallahü anh”ın] yer ile
konusdugunu duydum. Sabâh oldukda ögrenmek maksadı ile, o
hâli Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
arz etdikde, secde-i sükr edip, buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Müjdeler
olsun sana ki, Allahü teâlâ; zevcine se’âdet ve üstünlük verip,
yeryüzündeki mahlûkların seçilmislerinden yapdı.)
Ellialtıncı Menâkıb: Yine (Sevâhid-ün nübüvve)de yazılıdır.
Sıffîn harbine giderken askerler çok susamıslar idi. Su aradılar.
Rastladıkları bir kilisenin râhibi, falan yerde bir çesme vardır,
dedi. Askerler bulundukları yerden o istikâmete gidiyorlardı.
Sâh-ı Merdân Alî “radıyallahü teâlâ anh” baska tarafa gitmeyiniz,
o tarafda bir tas görüp, isâret edip, bunu kaldırınız buyurdu.
Bütün askerler, o tası kaldırmakdan âciz olup, kaldıramadılar.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o tası kaldırdı. Altından,
hos ve güzel, kaynayan su çıkdı. Bütün asker o sudan içip,
kandıkdan sonra, yine o kaynak üzerine o tası koyup, kapatdılar.
Râhib, bu kerâmeti görüp, dedi ki, ey azîz! Sen Resûl müsün?
Alî “radıyallahü anh”, hâyır, velâkin Resûlün vasîsiyim
buyurdu. Râhib ihlâs ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerine îmân getirip, müslimân oldu. Hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” müslimân olmasının sebebini süâl buyurdukda,
cevâb verdi ki: Yâ Ebâ Hasen [Hasenin babası]. Önceki
geçenlerimizden isitmisiz ve kitâblarımızda yazılıdır ki, bu
mevkî’de bir çesme var. Onun açıga çıkması Resûl veyâ Resûlün
vasîsi olmadıkca, müyesser olmaz. [Ya’nî onlar açıga çıkarır.]
Bugün ise sizden bu kerâmet açıga çıkdı. Anladım ki, siz
Resûlün vasîsisiniz! Isitdigim ve gördügüm muhakkak olup,
– 362 –
murâdıma erdim.
Nakl edilmisdir ki, dünyâyı terk edip, Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin hizmetinde bulunup, muhârebeye katılıp, sehîd
oldu. Hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ anh” güzel ahlâkının
vasflarından yazmak ve anlatmak insan kudretinin dısındadır.
Onun hâllerini müsâhede imkânsızdır. [Herkes anlıyamaz.]
(Kıt’a):
Bir serverin ki, güzelligini anlatmak kolay degildir,
Vasfı (Hel etâ) ola, medhi (Innemâ).
Lâyık degil ki, onun zâtını vasf etmek,
Etegine bulasan Sühâ yıldızı ile.
Elliyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri vasıyyet etdi ki, vefâtlarında, mubârek bedenlerini
benim yıkamamı emr buyurdular. Her kim o hazretin
cesed-i serîfine baksa, anlayısı ve hâfızası kuvvetli olur. Hattâ
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin digerleri
üzerine fehm [anlayıs] ve hıfzı [hâfızası] çoklugundan
sordular. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini yıkadım. Gözünün hânesinde bir mikdâr su
kalmıs gördüm. O suyu dilim ile aldım ve içdim. Bu kuvvetli hâfıza,
o ser-çesmenin bereketindendir. (Sevâhid-ün nübüvve)
den alınmısdır.
Ellisekizinci Menâkıb: Ebûl Esved Düeli demisdir ki, emîrül
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden isitdim.
Buyurdu ki: Dısarı çıkdım, ayagımı atın özengisine koydum.
Abdüllah bin Selâm “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri çıka
geldi. Dedi ki, yâ Alî! Nereye gidiyorsun. Irâka gidiyorum,
dedim. Dikkatli ol ki, eger sen Irâka gider isen, basına kılınç
dokunsa gerekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yemîn
etdi ki, ben bu sözü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinden isitmisdim. (Sevâhid-ün nübüvve)de vardır.
Ellidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” bir sahsa dedi ki, benim haberimi Mu’âviyeye niçin götürürsün.
O sahs inkâr etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
– 363 –
yemîn eder misin, dedi. O sahs yemîn etdi. Hazret-i Alî buyurdu
ki, eger yemîninde yalancı isen, Allahü teâlâ senin gözlerini
kör eylesin. Bir hafta geçmeden gözleri kör oldu. (Sevâhid-ün
nübüvve)den alınmısdır.
Yine emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
Ruhbeden bir sahsa, bir sey sordu. Dogru söylemedi. Hazret-
i Alî, yalan söylüyorsun, buyurdu. O sahs, yalan söylemiyorum,
dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Senin
üzerine düâ ederim, eger yalan söylemis isen, Allahü teâlâ
seni kör eylesin. O sahs Ruhbesine gitmeden kör oldu. (Sevâhid-
ün nübüvve)den alınmısdır.
Yine hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir gün mescidde
hâzır olanlara and verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden her kim (Beni seven, Alîyi de sever) hadîs-
i serîfini isitmis ise, sehâdet versin. Ensârdan on kisi hâzır
olup, sehâdet etdiler. Bir kisi de bu hadîs-i serîfi isitmis idi ve o
meclisde hâzır idi. Sehâdet etmedi. Hazret-i Alî buyurdu ki, ey
falan, niçin sen sehâdet etmezsin ki, sen de o meclisde olup, hadîs-
i serîfi isitmis idin. O kisi dedi: Ben ihtiyârladım; unutdum.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” düâ etdi ki, yâ Rabbî! Eger
bu sahs yalan söylüyor ise, onun derisinde bir beyâzlık açıga çıkar
ki, sarıgı onu örtmesin. Rivâyet eden der ki, vallahi ben o
sahsı öyle gördüm ki, iki gözünün ortasında beyâzlık meydâna
geldi. Hattâ Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” demisdir
ki, ben de o meclisde veyâ onun gibi bir meclisde hâzır idim.
Ben de o hadîs-i serîfi isitenlerden idim. Ammâ sehâdet etmedim.
Allahü teâlâ azze sânühü benim gözlerimin nûrunu giderdi.
Her zemân o sehâdet etmemenin pismânlıgını çekerdi. Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden magfiret taleb ederdi.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Altmısıncı Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bir gün minbere çıkdı. Buyurdu ki: Ben Allahın
kulu, Resûlünün kardesi, Cennet kadınlarının seyyidesinin
nikâhlısıyım. Her kim benden gayri bu da’vâda bulunsa,
Allahü teâlâ hazretleri o kimseye belâ verir. O meclisde olan
bir kisi, dedi ki: Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardesiyim
sözü kimseye hos gelmez, bu söze kimse inanmaz. O sahs yerin-
– 364 –
den kalkmadan, aklını kaybedip, deli oldu. Onu, ayagından yapısıp,
mescidden dısarı sürüdüler. Komsularından, ona dahâ
evvel böyle bir sey olmus mu idi diye sordular. Dediler ki, olmamısdı.
Herkes bildiler ki, emîr-ül mü’minîn Alîye “radıyallahü
anh” ta’n sebebi ile oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Altmısbirinci Menâkıb: Sıffîn günlerinden bir gün, emîr-ül
mü’minîn Alî “radıyalahü teâlâ anh” seslendi ki, yâ Ebâ Müslim
neredesin. Muhammed bin Hanefiyye dedi ki: Ebû Müslim
arka saflardadır. Hazret-i Alî buyurdu ki: Benim murâdım Ebû
Müslim Havlânî degildir. Maksadım su Ebû Müslimdir ki, Horâsanlıdır.
Bu askerin sâhibi olacakdır. Dogu tarafından siyâh
bayraklar ile meydâna çıkar. Muhâlifleri ile o kadar muhârebe
ve mukâtele eder ki, Allahü teâlâ onun vâsıtası ile, olacak seyleri
merkezinde karâr etdirir. Ne mutlu onunla berâber dîni
yaymak için çalısan, dîni yaymak için gayret edenlere. (Sevâhid-
ün nübüvve)den alınmısdır.
Altmısikinci Menâkıb: Bir gün Mu’âviye “radıyallahü teâlâ
anh” dedi ki, ne olaydı, ne zemân ölecegimizi bilseydim. Hâzır
bulunanlar dedi ki, biz onun nasıl olacagını bilmeyiz. Hazret-i
Mu’âviye dedi ki: Ben onu hazret-i Alîden ögrenirim. Onun bildigi
hersey dogrudur. Dilinden çıkan seyler dogrudur, bâtıl degildir.
Kendinin güvendigi kimselerden üç kisi çagırdı. Onlara
dedi ki: Üçünüz berâber yol arkadası olup, Kûfeye gidiniz. Kûfeye
bir menzil kalınca [yaklasınca], birbirinizin ardınca Kûfeye
giriniz. Her biriniz benim öldügüm haberini veriniz. Lâkin her
biriniz, hastalıgımda, ölüm günümde ve sâatinde ve mahallinde
ve nemâzımı kılan kimse hakkında ve sâir husûsda birbirinize
uygun söyleyiniz. O üç kisi, Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ
anh” dedigi seklde, Kûfeye gitdiler. Bir menzil kaldı. Birisi Kûfeye
girdi. Sordular, nereden gelirsin. Dedi, Sâmdan gelirim.
Dediler, ne haber var. Dedi ki: Mu’âviye vefât etdi. Hazret-i
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” huzûrlarına bu haberi
iletdiler. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” aslâ
iltifât buyurmadılar. Ikinci gün biri dahî geldi. Yine Mu’âviyenin
“radıyallahü anh” vefâtının haberini verdi. Yine hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb vermedi. Üçüncü gün biri dahî
geldi. Evvelkilere muvâfık haber verdi. Emîr-ül mü’minîn
– 365 –
Alî “radıyallahü anh” hazretlerine iletdiler. Haber mütevâtir
oldu. Sıhhatinde sübhe kalmadı. Muhakkak Mu’âviye “radıyallahü
anh” vefât etmisdir, dediler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü anh” mubârek basını ve yüzünü göstererek;
(Bundan akan kan ile bu bulasmayınca, Mu’âviye vefât eder
mi) buyurdu. O üç kimse bu haberi Mu’âviyeye “radıyallahü
anh” iletdiler. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” anladı ki, kendisi
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden sonra kalacakdır
ve hem de kazâ-i ilâhî ile öyle oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den
alınmısdır.
Altmısüçüncü Menâkıb: Rivâyet edilmisdir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Vedâ haccından dönerken, Gadîrhum
denilmekle ma’rûf menzilde nemâzdan sonra, Eshâb-ı
kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine dönüp
buyurdular ki, (Ben mü’minlere nefslerinden dahâ sevgili, dahâ
yakın degil miyim.) Orada hâzır olanlar ittifâkla tasdîk edip, dediler,
(Evet, yâ Resûlallah.) Sonra hazret-i Alînin elinden tutup,
buyurdu ki: (Ben kimin mevlâsı isem, Alî onun mevlâsıdır.)
[Beni seven Alîyi sever.] (Yâ Rabbî, ona düsmanlık edene düsmanlık
et. Onun ile dost olana dost ol. Onu hor tutanı hor tut.
Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olur ise olsun, ona hakkı,
dogruyu bildir.)
(Kıt’a):
Gel ey Resûlün rızâsını isteyen,
Onu seveni sev, düâsını rehber et.
Sana ilâhî kılınç çekilmesin diyorsan,
Allahın arslanına bugz etme, muhabbet et!
Altmısdördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh”, bir mikdâr henüz toprakdan ayrılmamıs
altını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
huzûrlarına getirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem ve Nebiyyi
muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Necd ehline taksîm
eyledi. Kureys ve ensâr dediler ki: Yâ Resûlallah! Bizi bırakıp
da Necd ehline taksîm buyurdun. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bunu, onun için onlara
taksîm etdim ki, ehl-i islâm ile ve müslimânlar ile ülfet etsinler!)
Bu sözleri söyledigi sırada bir sahs çıka geldi. Gözleri çu-
– 366 –
kurlasmıs, sakalı yüzünü bürümüs, vücûdunu kıllar kapatmısdı.
Dedi ki: Yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerinin emrini
yerine getir. Resûlullah hazretleri, (Eger ben, Allahü teâlânın
emrlerini dinlemez isem, kim dinler) buyurdu. Hâlid bin Velîd
“radıyallahü teâlâ anh” orada hâzır idi. Dedi ki: Yâ Resûlallah!
Izn ver, katl edeyim. Izn vermedi. Sonra o sahs yüzünü dönüp,
gitdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki, (Bunun neslinden bir kavm zuhûra gelecekdir.
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okurlar. Ammâ bogazlarından asagı geçmez.
Ehl-i islâmı katl ederler. Okun yaydan çıkdıgı gibi, dîn-i
islâmdan çıkarlar!) Hâricîler o kavmdendir. O sebebden onlara
(Mârikûn) derler.
Altmısbesinci Menâkıb: Fahr-i âlem ve Resûl-i muhterem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine haber vermis idi ki,
(Sen, cemâ’atinden dinden çıkan hâricîler olacak, onlar ile harb
edeceksin. Onlar içinde bir sahs olur ki, bir eli bir pâre et olur.
Omuzu basında, kadınlar memesi gibi nesne olur. O et parçasının
üzerinde fâre kuyrugu gibi nice kıllar vardır.)
Rivâyet ederler ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri hâricîler üzerine zafer buldu. Onlardan çogu
helâk oldu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu, o sahsı istediler.
Bir def’a aradılar, bulamadılar. Hazret-i Emîr yemîn etdi ki,
vallahi ben yalan söylemem. Bana da söyliyen yalan söylememisdir.
Bir def’a dahâ istediler. Kırk ölünün altında, emîr-ül
mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden nakl etdigi gibi
buldular.
Altmısaltıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Aliyyül Mürtedâ
“radıyallahü teâlâ anh” islâm askeri ile hâricîlere karsı harb etmege
giderken, Nehrvân yolunda bir kilisede bulunan bir râhib
dedi ki; ey islâm askeri, emîriniz bu tarafa gelsinler. Hazret-i
Alîye arz olundukda, hazret-i Emîr o tarafa dogru yönelip, kiliseye
vardılar. Râhib dedi ki, ey müslimân askerlerinin serdârı!
Bugün tâli’ yıldızı müslimânların maglûbiyyetini gösteriyor.
Sabr ediniz. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki: Ey râhib! Bana yıldızlara bakıp, hükm söyler-
– 367 –
sin. Falan settâreden [yıldızdan] bana haber ver. Râhib dedi ki:
Ben o yıldızı bilmiyorum. Hazret-i Alî buyurdu ki: Ey râhib!
Ma’lûm olsun ki, gök ilmini [ilm-i nücûmu] bilmiyorsun. Yer
[arz] ilminden sorayım. Hâlen ayagının basdıgı yerin altında ne
vardır. Râhib dedi ki: Bilmiyorum. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh”, Ben sana söyliyeyim. Su seklde bir kab, kabın içinde
su kadar, su vasfda, naksda, akçe vardır, buyurdu. Râhib dedi,
ey azîz! Bu seklde kesf etmek sana nereden hâsıl oldu. Buyurdu
ki: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bana haber vermis idi ki, bir grub asker ile harb edesin ki,
onların askerinden, on kisiden azı kurtulur. Senin askerinden
ondan eksik sehîd olur. Râhib, hayret edip, imtihân için ayagı
altındaki yeri kazdı. O ta’rîf edilen seklde akçeler bulup, o nisân
ile çıkıp, o seklde görünce, îmâna geldi. Rivâyet edilir ki, o
dörtbin hâricîden üçbindokuzyüzdoksanbir adedi öldürülüp,
dokuz asker firâr etmisdir. Islâm askerinden dokuz se’âdetli
kimse sehâdet serbetini içip, gerisi sıhhat ve selâmet üzere kalmısdır.
Altmısyedinci Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahi
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) adlı kitâbında, Firâs bin Amrdan
“radıyallahü teâlâ anh” nakl eylemisdir. Ona Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri zemân-ı serîflerinde
bir bas agrısı ârız oldu. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” iki gözü ortasını tutdu. Mubârek parmakları
ile tutdugu yerden kirpi kılı gibi kıl çıkdı. O agrı ondan gitdi.
Hâricîlerin emîr-ül mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh”
üzerine hücûm etdikleri günde, Firâs de onlara uydu. O vakt o
kıllar alnından döküldü. O sırada o agrı tekrâr basladı. Ona dediler
ki, bu is sana hâricîlere uydugun için hâsıl oldu. Tevbe ve
istigfâr etdi ki, o kıl alnında çıkıp, o agrı ondan temâmen gitdi.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Altmıssekizinci Menâkıb: Alî bin Zeyd “rahimehullahü teâlâ”
demisdir. Sa’îd bin Museyyib “radıyallahü anh” bir sahsı
bana gösterdi ve dedi ki, var o sahsı gör. Dedim, hâlini bana
anlat. Benim görmeme ne lüzûm var. Bu sahs Osmân ve Alînin
“radıyallahü teâlâ anhümâ” hakkında kötü sözler söyler idi.
Ben münâcat etdim, Allahü teâlâya ki, eger senin katında Osmânın
ve Alînin kıymetleri var ise; bana bir nisân göster. Son-
– 368 –
ra o bedbahtın yüzü siyâh oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Altmısdokuzuncu Menâkıb: Abdüllah Muhammed bin Kayyımil
Cevzî (Kitâb-ür-rûh) kitâbında nakl eyledi. O da Kureysin
bir sahsından rivâyet eyledi. Sâmda bir kisi gördüm ki, yüzünün
bir tarafı kapkara idi. Onu dâimâ bir nesne ile örterdi.
Ondan bu durumunu sordum. Dedi ki: Allahü teâlâya ahd eyledim
ki, her kim bu hâli benden sorarsa, ben ona hikâye edeyim.
Ben, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bugz ederdim.
Hakkında uygunsuz sözler söylerdim. Bir gece uykumda
gördüm ki, bir kisi geldi. Sen benim hakkımda uygunsuz sözler
söylersin, dedi. Yüzümün bir tarafına bir nesne ile vurdu. Sabâh
gördüm ki, yüzümün o tarafı siyâh olmus. (Sevâhid-ün nübüvve)
den alınmısdır.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sordular:
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” zemân-ı serîflerinde,
hilâfetleri çekisme, kavga, fitne ve ihtilâflı degildi. Sizin
ve Osmânın “radıyallahü teâlâ anhümâ” hilâfetlerinin zemânları
sıkıntı ve degisiklik ve fitneden hâli olmadı. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki: Onun sebebi sudur. Ben ve
Osmân, Ebû Bekr ve Ömerin mu’âvinleri idik. Sen ve senin
emsâlin, benim ve Osmânın yardımcımız oldunuz. Böyle oldu.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Yetmisinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü
vecheh” Yenbû karyesinde hasta oldu. Ona dediler ki, niçin burada
durursun. Eger vefât edersen, hizmetlerini görmezler. Medîneye
gidersen, kardeslerin isini görürler. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki: Ben simdi vefât etmem. Hazret-i Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana haber vermisdir.
Mubârek basını gösterip, (buranın kanı), mubârek yüzünü gösterip,
(burayı boyamayınca) ben vefât etmesem gerekdir. (Sevâhid-
ün nübüvve)den alınmısdır.
Yetmisbirinci Menâkıb: Ammâr bin Yâser “radıyallahü
anh” bir gün Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu
ki: Yâ Alî! Sana, insanların bedbahtlarından haber vereyim mi!
Bunlar; Sâlih aleyhisselâmın devesini kılınçla vuranlar ve senin
basına kılınçla vurup, yüzünü kana boyayanlardır.
– 369 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:24
Yetmisikinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” Kûfe mescidinde, kendisini katl edecek olan
Ibni Mülcem mel’ûnunu gördü. Ona hitâb edip, buyurdular ki,
ey Mülcem oglu. Senin câhiliyye zemânında ve çocukluk günlerinde
hiç lakabın var mı idi. Dedi, bilmiyorum. Buyurdu ki: Sana;
(ey sakî, ey Sâlihin devesini kısırlasdıran) diyen, bir yehûdî
hizmetciniz var mı idi. Evet var idi, dedi. Emîr-ül mü’minîn birsey
söylemedi.
Yetmisüçüncü Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Aliyyül
mürtedâ, Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm” ile gizli söylesirler
idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: (Yâ Alî! Zübeyre gizli söylersin [sırrını söylersin].
Hâlbuki o seninle mukâtele [harb] edecekdir.) Deve vak’ası oldugu
zemân, Alî “radıyallahü teâlâ anh” bu hadîs-i serîf ile Zübeyri
“radıyallahü anh” andı. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh”
muhârebeden vaz geçdi. Dönüp gitdi. Bir sahs ardından varıp,
katl eyleyip, kılıncı hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” getirdi.
Hazret-i Alî buyurdular ki, (Hazret-i Zübeyrin kâtiline, Cehennem
atesi müjdeler olsun!) (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Yetmisdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Hendek kazdıkları gün; Ammâr
bin Yâserin, mubârek eliyle arkasını sıgadı. Buyurdu ki, (Seni
ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl etse gerekdir!) Sonra Sıffîn günlerinde
harb siddetlendi. Ammâr bin Yâser, hazret-i Alînin yanında
yemîn etdi ki, bu o gündür ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bana o günde sehâdet va’d buyurmusdur.
Emîr-ül mü’minîn hazretleri hiç cevâb vermedi.
Üçüncü def’a yine yemîn etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki: Evet, bu gün o gündür. Hemen Ammâr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri tekbîr aldı. Hos yeller esmege
basladı. Yüzünü Mu’âviyenin “radıyallahü teâlâ anh” askerinden
tarafına dönüp, muhârebe ile mesgûl oldu. Mu’âviyenin
“radıyallahü anh” askerinden ba’zı behâdırlar bunu düsürdü.
Bu esnâda susuzluk galebe etdi. Su diledi. Süt ile karısmıs bir
kadeh su verdiler. Ammâr onu gördü. Allahü ekber! dedi. Sonra
ondan bir mikdâr içdi. Ve dedi ki: Risâletpenâh “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz hazretleri bana haber vermis-
– 370 –
dir ki, (Seni ehl-i bâgîden bir kimse katl etse gerekdir. Senin
katlin hazret-i Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâmın ortasında
olur. Onun alâmeti o olur ki, o vakt su isteyesin. Sana su ile karısmıs
süt verirler.) Hattâ hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” Abdüllah bin Amr bin Âsa buyurmusdur ki,
ey Abdüllah; Ammâr bin Yâserin kâtiline Cehennem atesi ile
müjde veresin. O gün, Ammâr bin Yâseri sehîd etdiler. Iki bedbaht
onun mubârek basını Mu’âviyenin “radıyallahü anh” önüne
götürüp, çekisdiler. Biri dedi ki, ben katl etdim. Öbürü dedi
ki, ben katl etdim. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi; her kim
onu katl etmis ise, ona bir kese gümüs verecegim. Bunun anlasılması
için Abdüllah bin Amr bin Âsa emr etdi. Abdüllah birinden,
nasıl katl etdigini sordu. O kisi dedi ki: Onun üzerine
hamle etdim. Onu katl mahallinde gördüm. Abdüllah dedi, sen
katl etmemissin. Digerinden de sordu. Digeri dedi ki: Birbirimize
hamle etdik. Benim hamlem ona te’sîr edip, atından düsdü.
Dizi üzerine gelip, dedi ki: (Cebrâîl ve Mikâîl “aleyhimesselâm”
ortasında bu isi yapan iflâh olmasın; pismân olacakdır.)
Bunu söyleyip, sagına ve soluna bakardı. Ondan sonra ben ileri
varıp, basını kesdim. Abdüllah hazretleri buyurdu: (Bu bir
kese dirhemi [gümüsü] tut ve sana Cehennem atesi müjde olsun!)
O bedbaht dedi ki: Eger ölürsek vay bize, eger öldürürsek
vay bize. Keseyi bırakdı [yere atdı]. (Innâ lillah ve innâ ...)
dedi. Mu’âviye “radıyallahü anh” dedi, Ey Abdüllah! Bunun
gibi sözlerin mahalli midir? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,
mescidi bina etdikleri günde herkes bir tas getirdi. Ammâr iki
tas getirdi. Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki, (Ey
Ammâr! Seni ehl-i bâgîden bir cemâ’at katl edeceklerdir.) Sonra
buyurdular: (Ey Abdüllah! Ammârı katl edeni Cehennem
atesi ile müjdele!)
Yetmisbesinci Menâkıb: Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” bir gün buyurdu ki, (Yâ Alî! Yakın zemânda,
seninle Âise arasında bir hâdise vâki’ olacakdır.) O buyurdukları
Cemel harbine isâret idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” dedi: Yâ Resûlallah! Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” hazretlerinin içinde, bu bana mı mahsûsdur.
Habîbullah hazretleri buyurdu: (Evet, sana mahsûsdur.) Haz-
– 371 –
ret-i Alî dedi ki: Öyle olur ise ben Eshâbın en bedbahtı olurum.
Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: (Yok öyle olmazsın. Velâkin, öyle bir hâdise vâki’ oldugu
zemân, onun üzerine gâlib olursun. Onu geri yerine, makâmına
gönder!) Sübhesiz, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ
anh” Cemel vak’asında, Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin
askeri üzerine zafer buldu. Âise hazretlerini ikrâm ve ihtimâm
ile Medîne-i münevvereye gönderdi.
Yetmisaltıncı Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü
teâlâ” (Delâ-il-ün nübüvve) kitâbında bildirmisdir. Rûm kayseri,
emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
hilâfeti zemânında zor süâllerini yazdı. Tafsîli (Delâ-il-ün
nübüvve)de vardır. O süâlleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerine gönderdi. Hazret-i Ömer onu okudu. Emîr-ül
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” önüne koydu. Hazret-
i Alî onu okudu. Divit ve kalem istedi. Onların cevâbını
yazdı. Kâgıdı katlayıp, kayserin elçisine verdi. Elçi, bu cevâbı
kim yazdı diye sordu. Hazret-i Ömer buyurdu ki, hazret-i Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” amcası oglu, dâmâdı
ve dostu hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yazdı. Derler
ki, yehûdîden ba’zıları geldiler, dediler ki, ne oldu size ey
müslimân tâifesi. Peygamberinizin vefâtından sonra, bu kısa
zemânda ba’zınız ba’zınızın üzerine hücûm edip, muhârebeye
basladınız. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki:
(Ey yehûdî tâifesi! Size ne oldu ki, henüz ayaklarınız denizin ıslaklıgından
kuramamıs idi. Yâ Mûsâ! Bize de baskalarının ilâhları
oldugu gibi ilâh yap, dediniz!) Bu cevâb ile yüzlerini kara
edip, cevâb veremiyecek hâle bırakdı.
Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurmusdur
ki, (Alîye ilmin on bölügünden dokuz bölügü verildi.
Vallahi geri kalan bir bölügünde de ortakdır.) Hattâ imâm-ı
Ahmed bin Hanbel “rahimehullahü teâlâ” buyurmusdur ki,
Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden
bize hazret-i Alînin hakkında o kadar fazîlet gelmisdir
ki, Alîden “radıyallahü teâlâ anh” baskası için gelmemisdir.
Seyyid-üt-tâife Cüneyd “kuddise sirruhül’azîz” buyurmusdur
ki: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
muhâlifleri ile muhârebeden fırsat bulsa idi, elbette ondan te-
– 372 –
savvuf ve hakâyık ilmi o kadar olurdu ki, gönüller ona tâkat getiremezdi.
O, âriflerin basıdır. Onun sözleri vardır ki, ondan
evvel kimse söylememisdir ve ondan sonra da kimse mislini
söylemege kâdir olmamısdır. Su sekldedir ki, bir gün minbere
çıkmıs idi. Buyurdu ki, bana arsın altındakilerden sorunuz! Benim
içim ilm ile doludur. Bu agzımdaki Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek agzının suyudur. O sol nesnedir
ki, bana bölük-bölük verdi. Onun içindir ki, benim nefsim
onun yed-inde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eger
izn olsa, Tevrâtın ve Incîlin içinde olanları haber verirdim. Beni
o ikisi tasdîk ederlerdi. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn bu kelâmı
kerâmet eseri buyurdu. O meclisde Da’leb Yemânî derler
bir kisi var idi. Dedi ki: bu kisi ne garîb da’vâda bulundu. Elbette
ben bunu imtihân ederim. Yerinden kalkıp, dedi, bir süâlim
vardır. Hazret-i Alî buyurdu ki, ögrenmek ve bilmek için
sor. Tecribe ve imtihân için sorma. Da’leb, sen beni onun üzerine
mecbûr etdin deyip, sordu, Rabbini gördün mü yâ Alî!
Hazret-i Alî buyurdu: (Görmedigim Rabbime tapacak degilim.)
Sonra, nasıl gördün, dedi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: (O
Hakkı, gözler dünyâda gördükleri seklde göremezler. Lâkin
gönüller bekâ hakîkatleri ile görür. Benim Rabbim birdir. Serîki
yokdur. Benzeri bulunmaz. Ikincisi olmaz. Yer [mekân]
dan münezzehdir. Üzerinden zemân geçmez. Akl ile idrâk
edilmez. Yaratdıkları ile kıyâs edilmez.) Da’leb bu sözleri isitip,
yüzü üzeri düsdü. Bayıldı. Bir zemân sonra kendine geldi.
Dedi ki; Hak teâlâya söz verdim ki, kimseye imtihân niyyeti ile
süâl sormıyacagım. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, (Eger is senin elinde olursa.)
Yetmisyedinci Menâkıb: Imâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahimehullahi
teâlâ” (Tefsîr-i kebîr)de nakl etmisdir. Emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sevenlerinden birisi
bir siyâh köle idi. Bir gün onu hırsızlık yaparken tutup, hazret-
i Alîye getirdiler. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn sordu ki, (Sen
mi hırsızlık etdin.) Evet ben hırsızlık yapdım, dedi. Elini kesdi.
O siyâh köle, hazret-i Emîrin meclisinden çıkıp, gitdi. Yolda
Selmân-ı Fârisî ve Ibni Zekvâna “radıyallahü teâlâ anhümâ”
rastladı. Ibni Zekvân o siyâh köleye, elini kim kesdi, dedi. Siyâhî
dedi ki: Emîr-ül mü’minîn kesdi. Ibni Zekvân dedi: O senin
– 373 –
elini kesdi, sen onu medh ediyorsun. Dedi ki, niçin medh etmiyeyim
ki, muhakkak elimi hak üzerine kesdi ve beni Cehennem
atesinden halâs eyledi. Selmân “radıyallahü teâlâ anh” bu sözü
siyâh köleden isitip, geldi, Alîye “radıyallahü teâlâ anh” haber
verdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” o siyâh köleyi çagırdı.
O kesilen elini yine bilegi üzerine koydu. Bir mendil ile örtdü.
Düâ etdi. Sonra bir ses isitdik, gökden ki, hazret-i Emîre
emr eyledi. Örtüyü kaldır. Örtüyü aldı. Eli Allahü teâlânın izni
ile önceki durumuna gelmisdi.
Yetmissekizinci Menâkıb: Kûfe ehâlisi dediler ki: Yâ Emîrel
mü’minîn. Fırat suyu bu sene azdı. Çok ekinleri zâyi’ eyledi.
Ne olur, Allahü teâlâ hazretlerinden dileyesin ki, su az olsun.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” se’âdethânelerine girdi. Halk
kapıda beklerler idi. Sonra dısarı çıkdı. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cübbesini üzerine giymis,
mubârek sarıgını basına koymus, asâsını eline almısdı. At istedi.
Ata bindi. Orada olanlar ve çocuklar etrâfında olmak üzere,
Fıratın kenârına geldiler. Asagı indi. Iki rek’at nemâz kıldı.
Durdu. Asâyı mubârek eline aldı, köprünün üstüne çıkdı. Hasen
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri de berâber
çıkdılar. O asâ ile sudan tarafa bir def’a isâret eyledi. Su bir
mikdâr azaldı. Buyurdu ki, bu kadar kifâyet eder mi. Hepsi dediler,
yâ Emîr-el mü’minîn, kifâyet eder.
Yetmisdokuzuncu Menâkıb: Cündeb bin Abdüllahil Ezdî
diyor ki: Cemel ve Sıffîn harblerinde; emîr-ül mü’minîn Alî
“kerremallahü vecheh” hazretleri ile berâber idim. Benim hiç
sübhem yok idi ki, hak Emîr-ül mü’minîn hazretleri tarafındadır.
Ne zemân ki, Nehrvâna konduk. Benim gönlüme bir sübhe
düsdü. O cemâ’ati katl etmek gâyet büyük isdir. Sabâhleyin
askerden ayrıldım. Yanımda bir matara su var idi. Bir yerde kılıncımı
yere dikdim. Kalkanı üzerine asdım. Gölgesine oturdum.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” yanıma çıka geldi.
Sordu, yanında hiç su var mıdır? O matarayı önüne koydum.
Aldı. O kadar uzaga gitdi ki, görünmez oldu. Yine geri geldi.
Abdest alıp, kalkanın gölgesine oturdu. O sırada bir atlı geldi.
Emîri görmek istedigini söyledi. Hazret-i Alî kabûl buyurdu. O
atlı dedi ki: Ey Emîr-el mü’minîn! Muhâlifler Fıratı geçdiler.
Ve suyu kesdiler. Buyurdu ki: Hâyır, onlar suyu geçememisler-
– 374 –
dir. Bu sözü söylerken, bir sahs dahâ geldi. Vallahi ben onların
sancaklarını suyun öte tarafında gördüm, dedi. Emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu; vallahi geçmediler.
Nasıl geçerler ki, onların düsecek ve dökülecek yerleri
buradadır. Ondan sonra durdu. Ben de durdum. Kendi kendime
dedim; Elhamdülillah. Elime bir terâzî girdi ki, bu kisinin
hâli bundan belli olur. Yâ o yalancı behâdırdır veyâ Allahü
teâlâ hazretlerinden veyâ Resûlullah hazretlerinden hücceti
vardır. Buna dayanarak bunu bilmisdir. Gönlümden dedim ki,
yâ Rabbî! Seninle ahd etdim. Eger suyu geçmis olduklarını görürsem,
o kimse ile [Alî “radıyallahü anh” ile] muhârebe eyleyen
ben olacagım. Eger geçmemis iseler o muhâlif ile muhârebe
ve mukâtele edecegim. Askerin arasından [saflardan] geçdik.
Gördük onların bayrakları evvelki gibi yerlerinde durur.
Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” arkamı tutdu
[sıvadı] ve isin ile mesgûl ol, dedi. Ben de hamle edip, onlardan
birini öldürdüm. Arkasından birini dahâ öldürdüm. Birine
saldırdım. Ben ona vurdum. O da bana vurdu. Ikimiz de
düsdük. Arkadaslarım beni kaldırıp, götürmüsler. O vakt kendime
geldim. Hazret-i Emîr muhârebeyi bitirmis idi. Emîr-ül
mü’minîn bir sahsa durumundan haber verdi. Seni, falan mevki’de,
falan hurma agacına assalar gerekdir. Buyurdugu gibi
vâki’ oldu.
Sekseninci Menâkıb: Haccâc-ı Yûsüf “Allahü teâlâ müstehâkını
versin”, Kümeyl bin Ziyâdı “radıyallahü teâlâ anh”, çagırdı.
Kümeyl ondan kaçdı. Haccâc-ı zâlim, Kümeylin akrâbalarının
vazîfelerine son verdi. Kümeyl bunu isitdi ve dedi ki: Benim
ömrüm zâten bitmisdir [yaslandım]. Benim sebebim ile,
kavmimin mahrûm olması lâyık degildir. Haccâcın yanına vardı.
Haccâc dedi ki, isterim ki, seni öldüreyim. Kümeyl dedi ki:
Benim ömrüm az kalmısdır. Ne diler isen onu yap. Bizim va’demiz
yakındır. Benim ölümümden sonra hesâb vereceksin. Bana
emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ
anh” haber vermisdir ki, seni Haccâc öldürecekdir. O zâlim
onun boynunu vurdu.
Seksenbirinci Menâkıb: Haccâc bir gün dedi ki, isterim Ebû
Türâbın [Hazret-i Alînin] eshâbından birini katl edeyim ki,
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine yaklasayım. Hazret-i Alî-
– 375 –
nin “radıyallahü anh”, kölesi Kanber ile sohbet etmis oldugunu
hiç kimse bilmezdi. [Hazret-i Alînin en çok sohbet etdigi kimselerden
idi.] Haccâc, Kanberi çagırtdı ve dedi ki, Kanber sen
misin. Kanber, evet benim dedi. Haccâc, Alî ibni Ebî Tâlib senin
Mevlân mıdır, dedi. Kanber, benim Mevlâm Allahü teâlâ
hazretleridir. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî velîm ve sebeb-i
ni’metimdir, dedi. Haccâc dedi: Seni katl etmek isterim. Ihtiyârınla
nasıl katl olunmak istersin. Kanber dedi: Ihtiyâr senindir,
her ne vech ile katl edersen, ben de seni kıyâmetde öyle katl
ederim. Zâten bana emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh”, ey Kanber, seni zulm ile katl etseler gerekdir, diye
haber vermisdi. Sonra Haccâc Kanberi “radıyallahü teâlâ anh”
katl eyledi.
Seksenikinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” Berâ’ bin Âzibe dedi ki, (Benim oglum Hüseyn
katl olunsa gerekdir. Sen o vaktde ona yardım etmiyeceksin.)
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh”
sehîd oldu. Berâ’ bin Âzib, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
dogru söyledi. Hazret-i Hüseyn katl olundu. Ona yardım yapamadıgıma
pismânım, dedi.
Seksenüçüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” bir seferinde Kerbelâya ugradı. Sagına ve soluna bakdı.
Giryân-giryân [aglı(Zeker)] geçdi ve buyurdu ki: (Vallahi onların
develerinin çökecegi ve onların katl olunacakları makâm burasıdır.)
Eshâbı dediler: Ey Emîr-el mü’minîn! Bu ne makâmdır.
Buyurdu ki: (Burası Kerbelâdır. Bu yerde, bir kavm katl olunsa
gerekdir. Onlar hesâbsız Cennete girerler.) Hiç kimse bu
sözlerin ma’nâsını hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
vak’ası oluncaya kadar anlamadı.
Seksendördüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” Kûfeden asker istedi. Bir takım söz ve
hareketden sonra, asker gönderdiler. Gelmezden evvel hazret-i
Alî buyurdu ki: Kûfeden iki bin er ve de bir kisi geliyor. Eshâbdan
biri, bu sözü isitdim, o askerleri bir bir saydım, buyurduklarından
ne eksik, ne fazla idi, dedi.
Seksenbesinci Menâkıb: Hayye-i Arabî, emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin eshâbından idi. Dedi
– 376 –
ki: Hazret-i Mu’âviye ile muhârebe sırasında, hazret-i Emîr-ül
mü’minîn Alî “radıyallahü anh” ile bir deryâ kenârında konakladık.
O sırada bir kisi geldi. Dedi ki: Esselâmü aleyküm,
yâ Emîr-el mü’minîn! Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, ve aleyküm
selâm, dedi. O kisi dedi: Ben Sem’ûn bin Yuhannâyım, su kilisenin
sâhibiyim, diyerek bir bina gösterdi. Bizim yanımızda
bir kitâb vardır. Bu kitâb mîrâs yolu ile Îsâ “alâ nebiyyinâ ve
aleyhissalâtü vesselâm” eshâbından intikâl etmisdir. Eger dilersen,
o kitâbı tarafınıza okuyayım. Eger dilersen, huzûr-ı serîfinize
getireyim. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki;
Oku. O kisi okumaga basladı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” serefli vasflarından ve ümmetinin sıfatlarından
yazıyordu. Sonunda okudugu bir gün, (Bir deryâ kenârına
bir kisi konar. Peygambere yakın olur, Zemânın ehlinden
ve dinde, Peygambere yakın olur. Müsrikleri dize getirir. Magrib
ehli ile savasır,) yazısını okudu. Ondan sonra o kisi dedi ki:
(Peygamber çıkdı. Ona îmân getirdim. Siz burada konakladınız.
Huzûrunuza geldim. Hayâtda oldugum müddetce hizmetinizde
olayım.) Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ
anh” ve hâzır olanlar agladılar. Buyurdu ki: (Allahü teâlâya
hamd olsun ki, beni unutulmuslardan kılmadı. Kitâbında zikr
etdi.) Rivâyet eden der ki, Emîr-ül mü’minîn bana hitâb edip,
buyurdu ki, ey Hayye-i Arabî! Sem’ûnu sen yanında sakla [sana
emânet]. Her kusluk ve aksam yemeklerinde onu çagırırdı.
Leyle-tül-harîrde, hazret-i Mu’âviye ile ceng siddetlendi.
Sem’ûn sehîdlik se’âdetine kavusdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn,
kabrine kendisi koydu. (Bizim ehl-i beytden biridir) buyurdu.
Seksenaltıncı Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri,
hazret-i Alî “radıyallahü anh” için, iki kerre günesi batıdan geri
döndürdü. Birisi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin zemânlarında idi. Ümm-ü Seleme ve Esmâ
binti Ümeys ve Câbir bin Abdüllah-el Ensârî ve Ebû Sa’îd-il
Hudrî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri rivâyet etmislerdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün
se’âdethânelerinde oturuyorlardı. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” da huzûrlarında idi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm
vahy getirdi. Vahyin agırlıgından hazret-i Alînin “radıyallahü
– 377 –
teâlâ anh” dizine mubârek basını koydu. Günes batıncaya kadar
kaldırmadı. O sırada, günes batdı. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri ikindi nemâzını kılmamısdı. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri vahyden sonra, önceki
hâline geldi. Buyurdu ki, yâ Alî! Senin ikindi nemâzı geçdi mi.
Evet, yâ Resûlallah! Kımıldayamadım, kaldım, dedi. Ancak nemâzı
îmâ ile kılmısdı. Hazret-i Habîbullah, günese emr buyurdu.
Günes geri dagın üzerine çıkıp, durdu. Hazret-i Alî, nemâzını
kıldı. Esmâ binti Ümeys der ki, gurûb vaktinde günesden
buzagı sesi gibi bir ses geldi.
Resûl-i ekremden sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” Bâbile giderken, Fırat nehrinin üzerinden geçmek istediler.
Ikindi nemâzının vakti idi. Eshâbdan bir cemâ’at ile kendileri
asr [ikindi] nemâzını kıldılar. Diger eshâb da hayvanlarını
sudan geçirmekle mesgûl oldular. Günes batdı. Nemâzlarını
kılamadılar. Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” düâ eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ günesi yerine
getirdi. Nemâz kılmıyanlar, nemâzlarını kıldılar. Günes yine
batdı. O esnâda günesden bir korkulu ses çıkdı. Eshâb
korkdular. Söyle ki, tehlîl, tesbîh ve istigfâr ile mesgûl oldular.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Seksenyedinci Menâkıb: Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Yagmurlu bir günde mescidde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-
ı serîflerinde, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
hazretlerinden bir cemâ’at ile oturmusduk. O sırada
yüksek ses ile birisi, Esselâmü aleyküm, dedi. Hepimiz sesi isitdik.
Ammâ selâm vereni görmedik. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” selâmı alıp, bize buyurdu ki; (Cin
tâifesinden kardesiniz, selâmını alınız!) Hepimiz, aleyküm selâm,
dedik. Fahr-i âlem hazretleri buyurdular ki, (Sen kimsin!).
Yâ Resûlallah! Köleniz, cin tâifesinden Semrah oglu Arfetâyım.
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular
ki, (Merhabâ yâ Arfetâ! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
sana rahmet eylesin. Kendi sûretin ile bize görün!) O ân
bir kıllı kimse zâhir oldu ki, yüzünü saçı bürümüs, iki gözleri bir
tarafda, agzı gögsünün üzerinde ve fil disleri gibi disleri var ve
tırnak yerine kıymıkları var. Bu seklde bunu görünce, hepimiz
– 378 –
elimizde olmadan korkup, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine bakdık. O sahs, hazret-i Sultân-ı Enbiyâya
hulûs ile açıklayıp, dedi ki: Yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn!
Kavmimi dîne da’vet için ben kulunuz ile bir kimse gönder. Yine
sag-sâlim insâallahü teâlâ getirip, huzûr-ı serîfinize teslîm
ederim. O Fahr-i âlem ve seyyid-i âdem Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Bu hizmete
bunun ile kim gider ise, ona Cennet vâcib olur.) O sahsın
görünmesinden bir kimse cevâb vermege cesâret edemedi.
Hazret-i Resûl-i ekrem üç kerre hitâb etdiler. Kimse cevâb vermedi.
Son emrde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ayaga
kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Emr eyle, bu hizmete ben kulun
gideyim. Hazret-i Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
dönüp Arfetâya buyurdu ki, (Bu gece Harre adlı mevzi’de hâzır
ol! Senin yanına bir kimse vereyim ki, benim hükmüm ile
hükm eyler. Ve benim dilim ile söyler. Ve benden cin tâifesine
haberi dogru olarak iletir.)
Hazret-i Selmân “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Arfetâ
gayb olup, aksam oldu. Sonra yatsı nemâzını Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ile edâ eyledik. Eshâbın hepsi
dagıldıkdan sonra, buyurdular ki: (Yâ Selmân! Yâ Alî! Benim
ile geliniz!) Biz de hizmetlerince gitdik. O Harre adlı mevzi’e
vardıgımızda gördük ki, koyun büyüklügünde bir deveye Arfetâ
kendisi binmis, at büyüklügünde bir deveyi de, elinde tutmus.
Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazret-i Alîyi o bos deveye bindirdi. Beni de arkasına bindirdi.
Benim belimi hazret-i Alînin beline bagladı. Gözlerimi sarıgın
ucu ile baglayıp, buyurdu ki, (Yâ Selmân! Sakın Alî gözünü aç
demeyince, gözlerini açma. Deveden in demeyince deveden
inme. Allahü teâlânın ismi ile mesgûl ol. Isitdiklerinden korkma!)
Dönüp, hazret-i Alîye de vasıyyet etdi. (.... Lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billah.) buyurdular. Sonra vedâ edip, Arfetâ önümüzce
delîl olup, sür’atle yola koyulduk. Sabâh oldu. Hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” bana in, dedi. Ben de indim. Gözümü
açdım. Gördüm ki, otsuz, susuz, agaçsız, taslık bir yere gelmisiz.
Hazret-i imâm-ı Alî “radıyallahü anh” imâm olup, ben
ve Arfetâ ona uyup, sabâh nemâzını kıldık. Ortalık aydınlan-
– 379 –
dıkda gördük ki, etrâfımızı cin askerleri çevirmisdi. Söyle ki,
her birinin gözleri mes’âle gibi ısık çıkarır. Heybetli sekllerde
sag ve sol tarafımızda dururlar idi. Hazret-i Alî aslâ bunlara iltifât
etmeyip, âdet-i serîfleri üzere çesidli düâlar ile mesgûl oldular.
Günes dogup, yükselene kadar, Allahü teâlâ hazretlerine
münâcât ve ibâdet ve tâ’at eylediler. Ondan sonra, ayaga
kalkıp, Allahü teâlâya hamd ve senâ etdikden sonra, cin tâifesini
islâma da’vet eyledi. Içlerinden biri inadcı ve kendi basına
büyümüs ifrit i’tirâz edip, dedi ki, yâ Alî! Âbâ ve ecdâdımızın
dîni bize bâtıl mıdır, demek istersin. Bu dedigin olmaz deyip,
inâd eyledikde, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”: (Biz dogru
yoldayız. Sen, Allahü teâlânın âyetlerini tasdîk etmiyor, inkâr
ediyorsun) buyurup, mubârek yüzünü gök yüzüne döndürüp,
Ism-i a’zam ve düâ okuyup, Kehf ve Tâ-sin ve Yasîn ve
Nûn ve Kalem sûreleri üzere yemîn edip, (Ey yardım edicilerin
en hayrlısı olan Allahım! Bunların üzerine ates yagdır.
Bunların kötü fi’ller isleyenleri ve inâd edenleri helâk olsun)
diye düâ ve tazarru’ ve niyâz eyledi. Hazret-i Selmân “radıyallahü
teâlâ anh” der ki, o ânda gördüm ki, bir zelzele olup, gökden
ates yagmaga basladı. Cinnîler bunu görünce hepsi, yüz
üzerine düsdüler. Ben de kendimden geçmisim. Bir zemândan
sonra, kendime geldim. Gördüm ki, bir takım cinnîleri semâdan
gelen ates yakmıs. Üzerlerini dumân kaplamıs. Bir zemân
sonra dumân üzerlerinden gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” sag olanlarına seslenip, buyurdu ki, Ey cin kavmi, basınızı
kaldırın. Muhakkak, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
zâlim ve mütekebbir olanları helâk etdi. Tekrâr da’vete mesgûl
olup, (Yâ cin kavmi ve Semrâh ogulları, Berrâr sâkinleri!
Biliniz ve âgâh olunuz ki, simdi Muhammed Mustafâ “sallallahü
aleyhi ve sellem” devridir. Hâtem-ül enbiyâ devridir. Yeryüzü
basdan basa zulm ile dolmus iken, îmân ve adâlet ile dolsa
gerekdir,) deyip, Habîb-i ekremi “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” medh edip, apaçık mu’cizelerinden beyân etdi. Onu
anlatan isâretlerinden anlatdıkdan sonra, cin tâifesinin kurtulanları
hazret-i Alînin ilm ve kemâlinden hayret edip, Hakka
boyun büküp, Resûlüne ittiba’ edip, (Allaha, Allahın Resûlüne
ve Resûlünün elçisine inandık. Sözleri dogrudur. Seni yalanlamıyoruz!)
deyip, îmânlarını saglam eylediler. Hazret-i
– 380 –
Selmân “radıyallahü anh” buyurdular ki: Bu esnâda gece oldu.
Yine o deveye binip, Arfetâ önümüzce, sabâh olmadan Harre
denilen yere bizi ulasdırdı. Deveden inip, sabâh nemâzını Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile edâ etdikden
sonra, bizi görüp, Allahü teâlâ hazretlerine hamd ve
senâ etdi. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Cin kavmini ne hâlde [nasıl]
buldun!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb verdi ki,
yâ Resûlallah! Hayrlı düânız bereketi ile, Elhamdülillah, Allahü
teâlâ hazretlerine îmân getirip ve Resûlüne ittibâ’ edip,
îmân nûru ile münevver oldular. Ammâ hakkı kabûl etmiyenleri,
semâdan Allahü teâlânın izni ile ates inip, helâk olduklarını
beyân etdikde, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, buyurdular ki, (Elhamdülillah! Onlardan kıyâmete
kadar korku gitmez.)
Seksensekizinci Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü anh”
hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine vardım.
Meger önlerinde bir tabak içinde hurma var imis. Mubârek
avuçları ile bu bendenize bir avuç hurma ihsân etdiler. Saydım
yetmisüç adet hurma geldi. Sonra hazret-i Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” huzûr-ı serîflerine vardım. Onların da önlerinde
bir tabak hurma var idi. Yüzüme bakdı. Tebessüm edip, bir
avuç hurma verdiler. Bunu da saydım. Temâmı yetmisüç adet
hurma geldi. Hayretimi bildirmek için, hazret-i Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerine geldim. Bu
hayretimi söyledim. Buyurdular ki; (Yâ Ebâ Hüreyre! Bilmez
misin ki, Alînin yedi benim yedimdir. Adâletde berâberdir.)
Rivâyet edilmisdir ki, bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” kapılarının önünde bir cemâ’at görüp,
Kanbere sordu ki, bunlar kimlerdir. Kanber cevâb verdi ki, yâ
Emîr-el mü’minîn! Bunlar sizi sevenlerdir. Alî “radıyallahü
anh” hazretleri buyurdular ki, yâ, hayret! Bunlarda bizi sevenlerin
simâları görünmez. Kanber dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn!
Sizin ahbâblarınızın simâları [görünüsleri] nasıldır. Buyurdular
ki: Bizi sevenlerin simâsı [görünüsü], mi’deleri bos olmakdır.
Bedenleri etsiz ve yagsız, za’îf olup, dudakları susuzlukdan
agarmıs olmakdır.
– 381 –
Seksendokuzuncu Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir. Bir gün Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bütün Eshâb-ı
güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile ihâta
edip [çevirip], oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
Eshâb-ı güzînin nûrlu yüzlerine, kim yer verecek diye bakdılar.
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûl-i
ekrem hazretlerinin sag tarafında oturmus idi. Yerinden kalkıp,
hazret-i Alîye yer verdi. Hazret-i Alî oturdukda, Habîb-i Rabbil’âlemîn
hazretlerinin mubârek yüzünde, sürûr ve sevinç müsâhede
olunup, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerine teveccüh edip,
buyurdular ki, (Yâ Ebâ Bekr! Fazîlet sâhibini, ancak fazîlet sâhibi
bilir!)
Doksanıncı Menâkıb: Fadl bin Sâlim “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri rivâyet etmisdir. Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” pazara varıp, bir gömlek satın
aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi,
dedi ki: Kesmem, zîrâ kusûrlu olur. Hazret-i Alî; aybı benim,
sen kes diye emr buyurup, kesdirdi. Terzi, hazret-i Alînin kim
oldugunu bilmez idi. Hey, görün bu kisi mecnûn olmus dedi.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitdikde, sâd ve handân
olup, Elhamdülillahi teâlâ, dedi. Sordular, yâ Emîr-el
mü’minîn! Bu beyhûde ve ma’kül olmıyan söze niçin hamd etdiniz.
Buyurdular ki, bir gün, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdular ki: (Bir kimseye
deli denilmedikçe îmânı temâm olmaz!) Niçin hamd etmiyeyim
ki, bu kimse benim îmânıma sehâdet etdi.
Amr bin Kays “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Bir gün
emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin elbisesinde
bir çok yerinde yama görüp, dediler ki, yâ halîfe-i Resûlillah!
Bu kadar hazîneler elinde iken, yamalı elbise giymek
size revâ degildir. Cevâb verdiler ki: Mü’minler bize uysunlar.
Kalblerinde husû ve inkisâr hâsıl olsun. Bize yamalı giymek de
uygun olur.
Doksanbirinci Menâkıb: Bir gün Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alînin rikâbını [atı-
– 382 –
nın özengisini] tutana, buyurdu ki; (Aliyyül Mürtedâ senin
elinde sehîd olsa gerekdir.) O kimse isitip, çok üzüldü. Aglı(Zeker)
Aliyyül Mürtedânın huzûruna geldi. Tedarru’ ve niyâz
edip, dedi ki, yâ Alî! Kanım sana halâl olsun. Beni hemen bu
ân katl eyle. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,
sebeb nedir ki, bu sözü söylersin. Utanarak dedi ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana buyurdular ki, Alînin
sehâdeti senin elinde olsa gerekdir. Bu yüz karalıgı benden vâki’
olmadan dilerim ki, ben senin zülfikârın ile öleyim de, dünyâda
ve âhıretde yüzü siyâh olmıyayım. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, bir nesneyi ki, Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri ezelde takdîr etmis olsun, onu degisdirmek
mümkin olur mu? Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana sehîdlik
mertebesi müyesser etmis olsun. Ben o sehîdlik elbisesini
giymek istemez miyim. Bu kıssayı Server-i kâinât “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana senden evvel haber vermisdi.
Bu ise gönlüm hosdur. Sen de gönlünü hos tut. Bu sırrı
gizli tut. Kimseye açma. Ben sana evvelki iltifâtımdan dahâ çok
iltifât ederim.
Doksanikinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ
anh” sehâdeti beyânındadır. (Lübâb-ül-elbâb) adlı kitâbda yazılıdır.
Muhammed bin Cerîr Taberî der ki, emîr-ül mü’minîn
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” Nehrvân cenginden döndü.
Abdürrahmân bin Mülcem ve Pîrek bin Abdüllah ve Amr
bin Ebî Bekr; her üçü hâricîlerden idiler. Ric’at mezhebini tutarlar
idi. O muhârebeden, çok insan katl olundugu için korkmuslardı.
Üçü aralarında, Mu’âviye, Alî ve Amr bin Âs “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerini katl etmeyince, âlem, fitne
ve fesâd ve muhârebeden kurtulmaz. Islâm kuvvetli olmaz.
Eger biz de katl olunursak, yine sevâb kazanırız. Zîrâ büyük
fitneyi def’ etmek hayrlı isdir, diye andlasdılar. Abdürrahmân
bin Mülcem dedi; ben Alîye kâfi gelirim. Amr bin Ebî Bekr dedi;
ben Amr bin Âsa kifâyet ederim. Pîrek dedi, ben Mu’âviyeye
kâfi gelirim. Her üçü tedbîr aldılar ki, aynı günde ve aynı sâatde
bu isi isleyeler. Abdürrahmân bin Mülcem; hazret-i Alîye
“kerremallahü vecheh” vardı. Pîrek; hazret-i Mu’âviye tarafına
gitdi. Amr bin Ebî Bekr, Mısra Amr bin Âs tarafına gitdi. Her
biri bin dirheme bir kılınç almısdı ve zehr ile su vermislerdi.
– 383 –
Hazret-i Mu’âviye nemâza geldi. Pîrek o kılınç ile ona vurdu.
Mu’âviye düsdü. Halk toplanıp, Pîreki tutdular. Hazret-i
Mu’âviye dedi, bu isi niçin yapdın. Pîrek hâdisenin temâmını,
üçünün arasında olanları haber verdi. Hazret-i Mu’âviye emr
etdi, onu öldürdüler. Tabîb getirdiler. Tabîb gelip, Mu’âviyeyi
gördü. Dedi ki, yâ Mu’âviye, sizin yaranız, zehrli kılınç yarasıdır.
Üç sey arasında muhayyersin. Yâ ölümü istersin. Yâ sabr
edersin, yarayı daglarım. Yâ sana bir serbet veririm ki, içdikden
sonra aslâ çocugun olmaz. Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Ölümü
istiyemem. Atese [daglamagaya] da dayanamam. Ammâ
bir evlâdım var. Ona kanâat ederim, deyip, serbeti içdi. Iyi oldu.
Hazret-i Mu’âviye ondan sonra buyurdu; Cum’a mescidinde
bir maksûre yapdılar. Bu maksûre âdetini hazret-i Mu’âviye
koydu ki, halîfeler düsmanların hîlelerinden uzak olsunlar.
Amr bin Ebî Bekr; karârlasdırılan vaktde Amr bin Âsın yanına
vardı. Amr bin Âsın yüregi tutmusdu, ya’nî râhatsızlanmısdı.
O gece nemâza çıkamadı. Sehl Amirîyi yerine nâib gönderdi.
Amr bin Ebî Bekr, kılıncını ona vurdu. Onu öldürdü. Amr
bin Ebî Bekri tutdular. Amr bin Âsın huzûr-u serîflerine getirdiler.
Amr bin Âs hazretleri emr buyurdu. O fâsık ve münâfıgı
öldürdüler.
Ba’zı âlimler dediler ki, Emîr-ül mü’minînin sehâdet sebebi
o idi ki, Nehrvân harbi yapıldı. Hâricîler dörtbin er idiler. Temâmı
öldürüldüler. Dokuz er kurtulup, Kûfe tarafına dogru
fîrâr etdiler. Kûfe sehrine vardılar. Kûfe sehrini feryâd-ı figân
kapladı. Abdürrahmân bin Mülcem yoldan geçerken, öldürülenlerin
birinin evinden aglama sesleri isitdi. Kutâm adında
genç bir kadının babası ve kardesleri o harbde katl olunmuslardı.
Ibni Mülcem o kadının ardınca gitdi. Dedi ki, eger erin
[kocan] yoksa; senin, vasfları su seklde olan biri, erin olmak ister,
râzı olur musun. Kadın dedi, niçin râzı olmıyayım. Lâkin,
benim velîlerim ve akrabâlarım vardır. Onlara danısmam lâzım.
Ibni Mülcem dedi, ma’kûldür. Kadın gitdi. Ibni Mülcem
izince [ardından] gitdi. Kadın bir eve girdi. Ibni Mülceme dedi
ki, sen burada dur. Seni çagırdıgım zemân içeri gir. O kadın
içeri girip, kendini süsledi. Kokular süründü. Pâk [güzel, temiz]
elbise giydi. Gâyet cemâl ve kemâlde oldu. Evdekilere
dedi ki, bir kerre bana bakdıkda perdeyi salınız. Sonra Ibni
– 384 –
Mülceme, içeri gel, dedi. Abdürrahmân bin Mülcem içeri girip,
o sekliyle bir kerre ona bakdı. Hemen ona âsık oldu. Kadını
istedi. Kadın dedi, sen benim mehrime ta’kat getiremezsin.
O dedi ki, ne mikdâr istersin. Kadın dedi, üçbin dirhem sâfî
gümüs. Iki çalgıcı câriye ve Alî bin Ebî Tâlibin katli. Ibni
Mülcem dedi ki: Gümüs ve câriye kolaydır, ammâ, Alînin katli
mümkin olmaz ki, ben Alînin sirâclarındanım. Bunu nasıl
yapabilirim. Eger beni ister isen, muhakkak bunu yapmalısın.
Gümüs ve câriye için fikrini yorma. Ibni Mülcem dedi ki: Bir
darbeye kanâat edersen, kabûl ediyorum. Bir kılınç getir. Kadın,
zehrli su verilmis kılınç getirdi. Ramezân-ı serîfin onüçü
idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” oturdu. Hasen
ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine buyurdu
ki, bugün Ramezân-ı serîfin kaçıncı günüdür. Dediler,
onüçüncü günüdür. Buyurdu ki: Kaç gün kaldı. Dediler, onyedi
gün kaldı. Buyurdu ki: Muhakkak, yüzüm basımın kanı ile
boyanacakdır. Abdürrahmân bin Mülcem için dedi ki, (Ben
onun yasamasını istiyorum. O benim öldürülmemi istiyor.)
Abdürrahmân bunu isitdi. Emîrin huzûruna vardı. Dedi ki: Yâ
Emîr-el mü’minîn! Iste elim, iste boynum. Ister isen elimi kes,
ister isen boynumu vur. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri, bana nisân vermisdir ki, seni (Benî
Murâd)dan bir kimse öldürse gerekdir. Ben günâh etmemise
karsılık yapmam. Ramezân ayının yirmiüçü oldu. Bu la’în
evinde yatmısdı. Sabâh oldu. Emîr-ül mü’minîn, nemâza gitmek
için kalkdı. Serâyda [evinde] bir kaz vardı. Çagırdı, [bagırmaga
basladı]. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: (Bagırmaları, aglamalar ta’kîb eder.) Hasen “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri dedi: (Yâ babacıgım! Bu ne sözdür!)
Buyurdular ki: Bu söz odur ki, gönlüm sehâdet olacagımı haber
verir. Ben bu ayda katl olunurum. Sonra serâyın [evinin]
kapısını açdı. Bir çivi kaftanına takılıp, yırtdı. Hazret-i Emîrin
gönlü daraldı. Mescide vardı ve (Allah yolunda mücâhede
eden, bir olan Allahdan baskasına ibâdet etmiyen mü’mine
yol açın) diye halkı uyardı. Abdürrahmân bin Mülcem o zemân
kadın ile berâber idi. O zemân müezzinin sesini isitdiler.
Kadın dedi ki, kalk isini iyi gör. Gönlün sâd olarak geri dön.
Ben isitdim, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazret-
– 385 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:25
lerinden ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki; (Önce gelenlerin en sakîsi, Sâlih aleyhisselâmın
devesini öldürenler, sonra gelenlerin en sakîsi de Alînin
kâtilidir.)
Ibni Mülcem kalkdı. Kılıncını kusandı. Kendisini uyuyanlar
arasında gizledi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ
anh” mihrâba geçdi. O la’în bedbaht iki secde arasında, hazret-
i Emîr-ül mü’minînin mubârek basına bir kılınç vurdu. Kazâ-
i ilâhî ile o kılınç darbesi, Ahzâb harbinde, Amr bin Abdûd
hazret-i Alînin mubârek basına vurmusdu; oraya rast geldi.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” aklı basından gidip, kalkdı.
Elini bir direge vurdu. Mubârek parmakları tas direkde iz
etdi. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” imâmete geçdi. Nemâzı
sür’atle kıldılar. Bir kavlde hazret-i Emîr Cu’de bin Cübeyre
imâm ol diye buyurdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü
teâlâ anh” düsdü. Halk kalkdı, kâtili aramaga gitdiler.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Ne ararsınız.
Beni vuran kimse, simdi filan kapıdan içeri girer. Bütün yollar
Ibni Mülcem üzerine baglandı. Geri döndü. Hazret-i Emîr-ül
mü’minînin isâret buyurdugu kapıdan girdi. Hayrân ve dermande
bir kimse ona dedi ki: Sana ne olmusdur, meger Emîrül
mü’minîni vuran sensin. O inkâr etmek istedi. Sonra ikrâr
etdi. Onu tutup, hazret-i Emîrin huzûruna getirdiler. Hazret-i
Emîr buyurdu ki: Ey bîçâre. Niçin bu isi yapdın. Evlâdlarımı
yetîm etdin. Mü’minlerin gönüllerini gamlı etdin. Islâm askerinin
belini kırdın. Ibni Mülcem durdu. Birsey demedi. Emîrül
mü’minîn buyurdu: Vefât edinceye kadar bunu zindâna koyun.
Hasen ve Hüseyn ve Muhammed bin Hanefiyye “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerini huzûrlarına getirip, vasıyyet
etdi. Buyurdu ki: Her zemân esîrlerinize yiyecek veriniz. Aç
koymayınız. Hazret-i Alînin kerîmeleri Ümm-ü Gülsüm zindâna
vardı. Aglı(Zeker), Ibni Mülceme dedi ki: Ey bedbaht.
Emîr-ül mü’minîn bugün iyidir. Yarın seni öldürürler. Ibni
Mülcem dedi ki: O iyi olmaz. O kılınç zehr ile sulanmısdır.
Eger iyi olsa, sen niçin aglarsın. Ümm-ü Gülsüm “radıyallahü
anhâ” hazretleri ona kızıp, dısarı geldi. Ramezânın yirmiyedinci
günü oldu. Emîr-ül mü’minîn, Ümm-ü Gülsüm hazretlerine
buyurdu ki, evden dısarı çık. Evin kapısını bagla. Çıkıp
– 386 –
kapıyı kapadı. Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri orada
oturdu. Evin içerisinden bir ses isitdi ki, meâl-i serîfi, (Âyetlerimizi
inkâr edenler bize gizli degildir. Kıyâmet gününde atese
atılan mı, güven içinde gelen kimse mi dahâ iyidir. Dilediginizi
isleyin. Dogrusu o yapdıgınızı görendir) olan Fussîlet
sûresinin 40.cı âyet-i kerîmesini okuyordu. Ondan sonra su sesi
isitdiler ki, (Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
vefât etdi. Ebû Bekr vefât etdi. Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü
teâlâ anhüm” katl edildi [sehîd edildi].) Hasen “radıyallahü
anh” hazretleri anladı ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” vefât etdi. Evin kapısını açdı. Gördü ki, dünyâdan göç
etmis. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
yıkadılar. Muhammed bin Hanefiyye su dökdü. O Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden arta kalan
hanûtu mubârek bedenine saçdılar ve defn etdiler. Kûfe
mescidinin ortasında defn edildi. Ertesi günü Ibni Mülcemi
katl etmek için getirdiler. Dedi ki, beni öldürmeyin. Gidip,
Mu’âviyeyi öldüreyim. Yemîn ederim ki, yine geri gelirim.
Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh”, hâyır, senin öyle bir
ma’rifetin olamaz, öldürün bu mel’ûnu buyurdu. Onu öldürdüler.
Imâmın sehâdet mertebesine kavusdugu gün, Ramezân-
ı serîfin yirmiyedisi idi. Ba’zıları demisler ki, yirmiüçü idi.
Ba’zıları ellisekiz yasında idi, dedi. [63 yasında idi.] Dört sene
on ay hilâfet etdi. Dokuz hanımı nikâh ile almıs idi. Hazret-i
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hayâtda iken hiç
hanım nikâh etmedi. Fâtıma “radıyallahü anhâ” hazretlerinden
üç oglu oldu. Hasen, Hüseyn ve Muhsin. Muhsin çocuk
iken vefât etdi. Ba’zı âlimler ve eshâb-ı hadîs rivâyet eylemisdir
ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bütün gazâlarda
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber
bulunmusdur. Tebük gazâsında, onikinci menkıbede
tafsîli geçdi. Annesi Fâtıma binti Esed bin Hâsim olup, müslimân
olmusdu. Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye
hicret edip, orada vefât etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri cenâze nemâzını kılıp, defn etdikde,
buyurdu ki, (Bu benim anamdır). Nemâzını kıymetli evlâdı
hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” kıldırdı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yasında ve
– 387 –
Ebû Bekr ve Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” yasında idi.
Yüzügünde; (Allahü melik-ül hakk-ül mübîn) yazılı idi. Kâtibi
Abdüllah bin Râfi’i idi.
Doksanüçüncü Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
anh” hazretlerinin âdet-i serîfleri bu idi ki, nemâza dursa,
âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Hattâ rivâyet ederler ki,
bir cengde, mubârek ayagına ok dokunup, demir kısmı kemige
girmis idi. Çıkmayıp, kemikde kaldı. Cerrâha gösterdiler. Cerrâh
dedi ki, sana bayıltıcı bir ilâc içirmek îcâb eder. Aklın gitsin
[bayılasın]. Ondan sonra demiri çıkarmak lâzımdır. Yoksa, bunun
agrısına tehammül edemezsin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri, buyurdu: Ilâca ne lüzûm var. Sabr
eyle. Nemâz vakti gelsin. Nemâza durdukdan sonra çıkar. Nemâz
vakti geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri nemâza
durdu. Cerrâh da, mubârek ayagını yarıp, kemik arasından demiri
çıkardı. Cerâhat yerini sardı. Hazret-i Alî nemâzı bitirdi ve
cerrâha sordu ki, çıkardın mı. Dedi, evet çıkardım. Fekat, hazret-
i Alî, ben bu demiri çıkardıgını duymadım, buyurdu. Ne güzel
Alî ki, ne güzel nemâzı o kılmısdır. Ibni Mülcem o mubâregin
bu ahvâline muttâli oldugu için, gözetip, nemâzda vurmusdur
[sehîd etmisdir].
Doksandördüncü Menâkıb: Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü
ve teâlâ azze sânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve
aleyhissalâtü vesselâma gemi yap, diye buyurdu. O da gemiyi
yapdı. Temâmladıkda, üç tahta artdı. Nûh aleyhisselâm buyurdu
ki: Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım. Allahü tebâreke
ve teâlâ buyurdu ki, yâ Nûh! Benim bir dostum vardır.
Ona Alî derler. Âhır zemânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmakdan
gayri ise yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada
bir kabr kazın. Bu tabutu o kabre defn edin. Meleklere emr
edeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar [o zemâna kadar]
ziyâret etsinler.
Rivâyet ederler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine buyurdu
ki; (Yâ Alî! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrâîl aleyhisselâm
bildirmisdir. Sana bu sırrı açıklayayım ki, senin kabrin
Nûh aleyhisselâm zemânında bir yerde kazılmısdır. Ben o yeri
– 388 –
bilmiyorum. Halkdan da bir kimse bilmez. Ecelin yaklasdıgı sırada,
Hasen ve Hüseyne vasıyyet eyleyip, de ki: Ben öldügüm
vakt, yıkayın ve kefene sarın. Tabuta koyup, nemâzımı kılınız.
Âlem-i gaybdan bir deve gelip önünüzde çöker. Beni o devenin
üzerine koyun. Benim ardımca Kûfe kapısına kadar gelin. Ondan
sonra beni koyun. Siz geri dönün.) O hazret [hazret-i Alî]
de, hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne bu vasıyyeti buyurdular.
Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”
dediler ki, yâ babamız bize destûr ver. Cenâzenin ardınca
varılacak yere kadar gidelim. O hazret [hazret-i Alî], buyurdu
ki, destûr yokdur. Böyle varınız ve hemen kapıdan geriye dönünüz.
O iki sultân da, o mahalde vasıyyeti gözleyip dururken,
bakdılar, bir deve gelip, huzûrlarında çökdü. Cenâzeyi üzerine
yüklediler. Kûfe kapısına kadar vardılar. Deve gitdi. Bunlar da
geri döndüler. Sabâh olunca, Kûfe ehli toplandılar. Emîr-ül
mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini niçin çıkarmazsınız
ki, techîz ve tekfîn isini görelim, dediler. Hasen ve Hüseyn
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, bu isler bu gece yapıldı.
Yâ bize niçin haber vermediniz, dediklerinde, hazret-i Hüseyn
buyurdular ki, dedemiz, söyle söyle vasıyyet etmis idi. Biz
de o vasıyyeti sakladık. Kıssayı baslangıcından sonuna kadar
haber verdiler.
Doksanbesinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü
vecheh” hazretlerinin kabr-i serîfleri yeryüzü ile berâber
olup [düz olup], örtülü idi. Bir gün Hârûn-ür-resîd (Arneyn) tarafında
avlanıyordu. Ahûlar [ceylânlar] da oraya gelmisdi. Onların
üzerine, dogan [kusu] salıp ve av köpegi gönderdiler ise
de, geri dönerler idi. O yerin yaslılarını getirip, bunun sırrı nedir,
diye sordular. Dediler ki: Atalarımızdan bize böyle erismisdir
ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
kabr-i serîfi buradadır. Hârûn-ür-resîd o sözü kabûl eyledi
[dogrudur dedi]. Hayâtda oldugu müddetçe her sene gelir, o
makâmı ziyâret ederdi.
Doksanaltıncı Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, dün gece Risâletpenâh
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördüm.
Dedim ki: Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana gelen bu mihnetler
ve husûmetler nedendir. Buyurdu ki, (Onlar üzerine düâ ey-
– 389 –
le!) Dedim ki: Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karsılık ver. Onların
üzerine benden dahâ az fâideli olanı getir. Hemen o günde
düâsı müstecâb olup, sehîd oldu.
Doksanyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü
vecheh” vefât etdi. Dısarı gidiniz diye bir ses isitdik. Bu Hüdânın
bendesini [kulunu] yalnız bırakınız, diyordu. Biz de dısarı
çıkdık. Evin içinden bir ses geldi: Muhammed “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri vefât etdi. Onun vasîsi sehîd oldu.
Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekdir, dedi. Birisi de
cevâb verdi: Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse,
ümmetin bekçisi olur. Ses kesildi. Içeri girdik. Onu gasl
olunmus ve kefen sarılmıs bulduk. Nemâzını kılıp, defn eyledik.
Doksansekizinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî,
ogulları Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine
vasıyyet etmisdi: Ben vefât etdigim zemân, beni tabutun
üzerine koyunuz. Dısarı çıkarınız. Arneyn tarafına götürünüz.
Orada bir beyâz tas görürsünüz. Ondan her tarafa ısık saçmakdadır.
O yeri kazınız. Orada güsâde makâm bulursunuz.
Beni oraya defn ediniz. Her ne seklde vasıyyet eyledi ise yerine
getirdiler. O yeri buldular. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Doksandokuzuncu Menâkıb: Hazret-i emîr-ül mü’minîn
Alî “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdikde, Hasen ve
Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri merkad-ı serîfine
[mezârına] defn etdiler. Geri dönerken, yolda bir fakîre rast
geldiler. Hazîn ses ile figân ediyordu. Hâlini sorduklarında, cevâb
verdi ki: Ey azîzler! Ayrı düsmüs bir garîbim. Mihnetim
çok. Gamımı paylasacak kimse yok. Dediler: Yâ bu âna kadar
gamını kim ile paylasırdın. Dedi ki: Bir seneden beri, hergün
bu sehrden bir sahs gelip, benim ile, ünsiyet eder, alâkalanırdı.
Bütün ihtiyâclarımı te’mîn edip, giderdi. Ismi nedir, dediler. Ismini
bilmiyorum. Sordum, cevâb vermedi ve benim merhametim
Hak içindir, dünyâ söhreti için degildir. Sûreti [yüzü] ve
hey’eti [vücûdu] nasıldı, dediler. Dedi ki: Ben a’mâyım. Am-
– 390 –
mâ, bu kadar bilirim ki, iki gündür yanıma ugrayıp, ahvâlimi
sormuyor. Dediler: Davranısları nasıldır. Dedi ki: Mesgûliyyeti
tesbîh ve tehlîl ile idi. Hattâ, tesbîh ve tehlîline meleklerden
cevâb isitdim. Belki, kapı ve dıvârların ta’zîm etdigini de his
ederdim. (Miskîn miskîn ile garîb garîb ile oturur) buyururdu.
Seyhzâdeler bu haberden giryân olup, dediler ki, ey dervîs: bu
dedigin nisânlar, Alî bin Ebî Tâlibin nisânlarıdır. Dedi ki: Ey
mahdûmlar [ogullar]. Ona ne oldu. Dediler, bir bedbaht onu
sehîd etdi. Biz onun kabrinden geliriz. Dervîs o haberden muzdarib
olup [üzülüp], figâna basladı. Dedi ki: Ey seyhzâdeler.
Büyük ceddiniz hürmeti için olsun, beni o serverin mezârı yanına
götürün. Seyhzâdeler [Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ
anhümâ”] merhamet edip, bir elini hazret-i Hasen ve bir elini
hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” tutup, emîr-ül
mü’minîn Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kabr-i serîfine götürdüler.
O dervîs, kabr üzerine düsüp, dedi ki: Ey Allahım! Bu
kabr sâhibinin hurmeti için, ben fakîri, hor ve zelîl, kimsesiz bırakma.
Bu dertlerime ortak olana kavusdur. Düâsı Allahü teâlânın
kazâ hükmüne uygun olup, o ân rûhunu teslîm etdi.
Beyt:
Katre [damla] deryâya [denize] kavusdu,
Zerre hursîde [günese] intikâl etdi [kavusdu].
Seyhzâdeler o dervîsin techîz ve tekfînini yapıp, nemâzını kılıp,
o mevki’de defn etdiler.
Yüzüncü Menâkıb: Hazret-i Hüseynin menâkıbıdır. Hazret-
i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” Kerbelâda, evlâd ve eshâbı
sehâdet serbetini içip, yalnız kaldıkdan sonra, Zeynel’âbidîn
hazretlerini huzûr-ı serîflerine çagırdı. Dedesinden ve babasından
vedî’a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın
“radıyallahü teâlâ anhâ” Mushaf-ı serîfini ve kimseye nasîb olmıyan
ilmleri ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin
hükmüne bırakdı. Beyt:
Safâ zülâli [suyu] bir bagdan-bir baga akdı,
Nûr, bir çırâgdan bir çırâga akdı.
Emânetleri teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gidecegini
anlayıp, karâr kılıp, dostlar dügününe giderken süslen-
– 391 –
mek âdetdir, deyip, saçlarının ve yüzünün tozlarını giderip,
kıymetli kumasdan yeni elbiselerini giydi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sarıgının sargılarını yeniledi.
Sehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ
anh” kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin Zülfikârını kusandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin
Zül-cenâh ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek
eline ejderhâ gibi bir mızrak alıp, zînetlerini temâmlı(Zeker),
ehl-i beytine [çoluk çocuguna] vedâ edip, meâl-i serîfi (Seni,
Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i kerîmeyi yâd edip,
harb meydânına girdi. Yezîdin askerleri hazret-i Hüseynin üzerine
hücûm edip, ok yagmuruna tutdular. Hazret-i Imâm bu
hâli görüp, hamle etmek üzere iken, bir toz bulutu hâsıl olup,
her taraf karanlık oldu. Bu hâlde iken, acâib kılıklı, heybetli bir
sahs göründü. Bası merkep bası gibi idi. Ayakları aslana benzerdi.
Hazret-i Sultân-ı Kerbelânın hizmeti ile müserref olup,
ceddine, babana, selâm olsun, deyip, hazret-i Hüseynin bindigi
atın tırnagını öpdü. Hazret-i Hüseyn de onun selâmına cevâb
verip, dedi ki: Ey bahtlı kimse. Sen kimsin. Bu tenhâ yerde garîb
olarak ne yaparsın. Dedi ki: Yâ Resûlallahın torunu! Bu diyârda
bulunan cinnîlerin serveri [efendisi]yim. Bana (Za’fer)
cinnî derler. Temiz ceddinin serefli zemânında müslimân olmusdum.
Azîz babanın âzâdlısıyım. Senin kemter kölenim.
Efendimsin, efendim oglu efendimsin. Geldim ki, hizmetinde
bulunayım. Izn veresin ki, sana sitem edenlere amellerinin netîcesini,
onlara göstereyim. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ
anh” ona buyurdu ki, Benim babam ne zemân senin ile bulunmusdur.
Za’fer dedi ki; müslimân oldukdan sonra, kâfir cinnîler
ile harb ederken, gâlib geldiler. Beni askerim ile berâber
helâk edecekleri sırada çâresiz kalıp, kimseden de yardım ihtimâli
kalmamıs idi. Zarûrî olarak, yüzümü yerlere sürüp, Rabbimin
dergâhına münâcat edip ve ceddin Muhammed Mustafâyı
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sefâ’atcı yapıp, dedim
ki; Yâ Rabbî! Bu kadar mü’min ve muvahhid kullarını müsriklere
kırdırır mısın diye aglayıp, sızladım. Hâtıfdan bir nidâ geldi
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
Eshâbından birisi Basrâ sehrine gitmisdir. Onu çagır dedi.
Ben de kim oldugunu bilmiyordum. Hemen sesli olarak üç kerre
çagırdım: Ey Resûlullahın sahâbesi, Allahü teâlânın izni ile
– 392 –
gel dedim. O hâl içinde gördüm ki, bir sânı yüksek Sultân zuhûr
edip, yetisdi. Hiç fırsat vermeyip, kâfir cinnîleri kırıp, helâk
etdi. Ben âcizi onların ellerinden kurtardı. Sonra yanına varıp,
mubârek ayaklarına yüzümü sürüp, dedim ki, Sultânım,
sen kimsin! Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin eshâbından Alî bin Ebî Tâlibim. Ondan
sonra yine se’âdetle ve devletle Basrâ sehrine vardılar.
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Yâ
Za’fer! Hüsn-i i’tikâdına ve vefâkâr yâr olduguna memnûn olduk.
Lâkin insan sekline girmege eger kudretin var ise, muhârebeye
girmene izn veririz. Za’fer, dedi ki: Insan sekline girmege
izn yokdur. Hazret-i Hüseyn buyurdu ki: Insan sekline girmege
izn yok ise, muhârebeye girmege izn yokdur. Erlik degildir,
bu heybetin ile bu kadar insanı sana kırdırmak; hos degildir.
Yâ Za’fer, tam hizmet mahallinde yetisdin. Allahü teâlâ
senden râzı olsun. Za’fer de aglı(Zeker) vedâ edip, gitdi.
(Diger rivâyet): (Hadîka) kitâbında nakl edilen rivâyet de
söyledir. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,
yâ Za’fer! Siz latîf cismsiniz. Sizin insanlar ile muhârebe etmeniz
insâf olmaz. Zîrâ bu zulm olur. Ben zulmü revâ görmem.
Za’fer dedi ki: Yâ Imâm! Insan sûretine girip, ceng edelim. Nitekim
Bedr muhârebesinde melekler insan sûretine girip, Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yardımcı oldular.
Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Za’fer!
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Bedr
muhârebesinde sehâdet va’d olunmamısdı. Kurtulması için yardım
olunması lâzım idi. Allahü teâlâ meleklere yardım emri verdi.
Hâlbuki ben ilm-i ilâhîde görmüsüm ve bilmisim ki, bugün
sehîd olup, Rabbime kavusurum. Bu dünyâdan öbür âleme göç
ederim. Bu bir sâat için dostlarımı zahmete salmak münâsib degildir.
Za’fer, muhârebeye girmek için izn alamadı. Vedâ edip,
aglıya aglıya geri döndü. Gayret sâhibinin gayreti gidince, zulmet
ortaya çıkar. Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
meydâna çıkdı. Bu hikâyeden ma’lûm olur ki, Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin lutf ve keremlerine nihâyet yokdur.
Zîrâ, bu cümleden anlasılıyor ki, eger karsı tarafdan intikâm
almak istese idi, cinnîler askerine emr eyler, bir an içinde o
zâlimleri kırıp, târumâr ederlerdi. Kendileri de o tehlikeden
– 393 –
kurtulmak imkânı bulurdu “radıyallahü teâlâ anh”.
Yüzbirinci Menâkıb: Nazm seklinde (Siyer)den nakl olunmusdur:
Vaktidir ey bülbül-i gâfil uyan,
Bir nazar kıl aç gözün, ola ıyân.
Kim senin bagın degildir, isbu yer,
Her kimi kim besler ise, is bu yir.
Iste gel kim var, gülistânın senin,
Cân ilinde tâze bostânın senin.
Sa’y kıl kim eresin ol gülsene,
Himmetini baglama sen bu külhâna.
Cîfedir bu, cîfeye aldanma sakın,
Sen seni bu yerde devâmlı kalır, sanma sakın.
Ey perîsân dil (gönül), oturma dilfikâr,
Söyle bu söz, senden ola, yâdigâr.
Sîreti ol kim rivâyet eyledi,
Bunu bu resme hikâyet eyledi.
Râvî ider, bir yehûdî var idi,
Askeri çok, ismi Dâvüd-i Sa’yâ idi.
Var idi bir kal’ası, yuvarlak büyük,
Kim iki kat, yüksek yerde, muhkem yapılı.
Seng-i hârâ idi, ak tasdır yeri,
Burcları yüce, düzenli her biri.
Iki kat dıvârlı idi her biri,
Yedi arsın idi, dıvârının eni.
Hendegi var idi ki, enli ve derin,
Kim içi su idi ki, dolu ve derin.
Bir kaya üstünde muhkem yapılı,
Içi-dısı asker ile dopdolu.
Râvî der ki, ona benzer üstüvar [muhkem],
Ol Hicâz ilinde, yokdur bir hisâr.
Çün isitdi Dâ’vüd-ı Sa’yâ bunu,
Hep döküldü, merhabü meyser kanı.
– 394 –
Katî hısm etdi kakdı ol la’în,
Pes çagırdı askeri derdi hemîn.
Atına bindi o, oldu süvâr,
O la’în, gürbüz er idi, nâmdar.
Bindi asker, kaldırıp sancak ve alem,
Çaldılar zurna ve nakkâre zil hem.
Bir kabîle var idi, ânda yakın,
Ki müslimânlardı, onlar ehl-i din.
(Beni Zühre) kabîlesi idi, bu mü’min kabîle,
O mel’ûnun askeri döndü dedi;
O Benî Zühre iline varalım,
Vuralım o ili, halkın kıralım.
Kim Muhammed da’vetin onlar kabûl,
Eylemisler, aldatmıs onları ol.
Âbâ-ı ecdâd dînin terk etmisler,
Muhammed ile ahd-i berk eylemisler.
Onların erlerinin hepsini kıralım,
Kadın ve çocuklarını, ne varsa alalım.
Yehûdîlere ne kim etdi ise ol,
Biz edelim onlara hem dahî bol.
O Muhammed görsün acı nicedir,
Uyku görmez gözlerim, kaç gecedir.
Bu sözüyle ılgâr idip, gitdiler,
Gâfil iken il içine yetdiler.
Erkeginin ulusunu kırdılar,
Küçügü ile disisini sürdüler.
Aldılar hem, malların, davârların,
Kırdılar hem, buldugu adamların.
Bir is oldu onlara kim her giz ol,
Kimseye öyle belâ olmus degil.
Arabın Sikâyeti
Bu yakada bir gün o sultân-ı din,
Fahr-i âlem rahmeten lil âlemîn.
– 395 –
Mescid içre otururdu o imâm,
Geldi Câbir, kapıdan verdi selâm.
Yâ Resûlallah dedi, bostânımız,
Hos yetisdi tâze nahlistânımız [Nahle: Hurma].
Dilerim zahmet buyurup, gelesin Sen,
Ki bostâna gelince sâd olam ben.
Ayagın tozunu bostânıma sal,
Mubârek ola, nahlistânıma sal.
Kabûl eder, Resûlullah dururlar,
Sahâbe ile o bostâna varırlar.
Direrler, tâze tâze hurma yirler,
Ne tatlı tâzedir bu hurma derler.
Hemandem karsıdan bir toz göründü,
Gelir tutmus yolu düp-düz göründü.
Toz yarıldı, çıka geldi bir arab,
Bir egersiz ata binmis ki, acib.
Gövdesi basdan ayaga kara kan,
Kan içinde sanki, gark olmus heman.
Geldi Peygamber katında agladı,
Söyle kim yası gözünde çagladı.
Yasını sildi arab, hem söyledi,
Hizmetinde geldik, îmâna dedi.
Allah birdir, hem Resûlsün mutlaka,
Emrin ile kulluk ederdik Hakka.
Gâfil iken bir gece biz nâgehân,
Dâvüd-ı Sa’yâ çerîsi ile nihân.
Geldi, çarpdı, bizi gâret eyledi,
Halkı kırdı, çok hasârat eyledi.
Er kisisini kırdı, dökdü kanını,
Aldı malın, avretini, oglanını.
Oglumuz, kızlarımız oldu esîr,
Sen meded eyle bize ey dest-gîr.
Bunu dedi, hay hay agladı,
Cümle ol halkın yüregin dagladı.
– 396 –
Hem Sahâbe dahî giryân oldular,
Ol kisiye çok merhamet kıldılar.
Ol Resûlün hem mubârek gözüne,
Geldi yas, rahm etdi [acıdı] onun sözüne.
Tetimme
Hem bu söz için geldi Cebrâîl,
Hak selâm verdi, sana kim söyle bil.
Hem buyurdu size, ta’cîl edesiz,
Ol la’înin üstüne siz gidesiz.
Kal’asının üstüne sen gidesin,
Hak sana nusret verir seyr edesin.
Döndü andan pes Resûlullah eve,
Mescide vardı hemen ive ive [acele].
Pes buyurdu kim Bilâl etdi nidâ!
Mescide geldi kamu mîr ve gedâ.
Mescid içi-dısı doldu mü’minîn,
Minbere çıkdı Resûlullah hemen.
Okudu hutbe, Hakka hamd eyledi,
Döndü hem Eshâbına da pend [nasîhat] eyledi.
Sonra dedi, dinleyin ey Hak askeri,
O Benî Zühredeki kardesleri.
Onları kâfir nice kırmıs hemân,
Gâfil iken onları vurmus hemân.
Hak buyurdu, kim, ona biz varalım,
Kıralım onları, boynun vuralım.
Siz ne dersiniz, maslahat ne görelim,
Varalım mı üstüne, yâ duralım.
Dediler, yâ Resûlallah kamûmuz [hepimiz],
Senin fermânın altıdır özümüz.
Tutarız Hak emrini biz cân ile,
Oynayalım, bas yolunda cân ile.
Hak teâlâ düsmanın öldürelim,
O yehûdînin tomarın [defterin] dürelim.
– 397 –
Pes düâ kıldı Resûl, dedi durun,
Imdi, bugün hep hâzırlıklar görün.
Hak emrin tutmagı bilin ganîmet,
Bugün ki tân [safak]la ideriz azîmet.
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, dagıldılar,
Her birisi cenk hâzırlıgın kıldılar.
Ertesi gün oldukda asker fevc-fevc,
Her biri gitdi geyimli fevc-fevc.
Pehlivânlar bindiler çapan süvar,
Kim dokuz bin er ata oldu süvar.
Çagırdı Mikdâdı çünki geldi o,
Bir alem evvel ona verdi Resûl.
Sen mukaddem ol dedi, önce yürü,
Bin kisi kosdu, behâdır, her biri.
Sonra Resûlullah dedi, hani Alî!
Geldi dahî dediler, ol dem Velî.
Çagırdı Selmânı, dedi var ona,
Muntazırım der Resûlullah sana.
Vardı Selmân, gördü giyinmis Alî!
Ceng silâhın hep kusanmıs ol Velî.
Fâtıma tutmus etegini komaz,
O çekinir gitmege ki, onu komaz.
Dedi, Selmân; yâ Emîr olgıl suvâr,
Kim Resûlullah durubdur intizâr.
Sem’an ve tâan [bas üstüne] deyip, bindi atına,
Dedi, geldi o Resûlün katına.
Hem Zübeyr bin Avvâm o sir-i ner,
Yaralı idi, yatar idi meger.
Gazâ sırasında yimisdi nice ok,
Hem de taslar dokunmus idi çok.
Çün isitdi ki, Resûl cenge gider,
Kalkdı yerinden hemen o sir-i ner.
Dedi hâtunu; mecâlin yokdurur,
Durma gel kim cenge hâlin yokdurur.
– 398 –
Sözünü hâtununun dinlemedi,
Kim yaram var diye hiç egilmedi.
Bindi, Peygamber katına geldi ol,
Bir alem [bayrak] de ona verdi Resûl.
Bin kisi de ona verdi ıyân,
Sag yanımca gel dedi yâ Pehlivân.
Bir alem kaldırdı kim adı ikab,
Âl senindir yâ Alî dedi ikab.
Bin kisi kosdu ona da dilîr [yigit],
Askerin ardınca gel der yâ Emîr.
Gece gündüz yürüdüler gitdiler,
Çün Kureyzâ kal’asına yetdiler.
Kâfire oldu haber, kim çok çeri,
Geldi, yetdi üsde islâm leskeri [askeri].
Dört yakadan ili varın sürdüler,
Asker hep, kal’a içre girdiler.
Burcların üstüne oklar kurdular,
Kendiler kal’a içine girdiler.
Yetdi nâgah, erdi islâm leskeri,
Önce Mikdâd emrindeki bin çeri.
Çünki kal’a yakınına yetdiler,
Görünce Mikdâdı onlar bildiler.
Askerini tanzîm edip, durdu la’în,
Arkasını kal’asına verdi hemîn.
Gördüler kim kopdu bir toz nâgehân,
Bin kisi ile Zübeyr geldi hemân.
Geldi pes kosum-kosum oldem çeri,
Fahr-i âlem Enbiyâlar Serveri.
Hos düzenli, hem müzeyyen her biri,
Yahsî ulular, teçhizâtlı askeri.
Râvî der: Ehl-i islâm ol zemân,
Ki düzenli idi, bilgili bî gümân.
– 399 –
Sebde [gecede] yıldızlar gibi saf saf gelür,
Kim giyimli toz içinde berk vurur.
Çün yehûdîler bakar onu görür,
Kim, bu asker böyle düzenli durur.
Bu tertîb, bu envâr ve bu zînet,
Yehûdî gönlüne saldı hezîmet.
Dilediler dönüp kaçmak hisâra,
Ona da etmediler cesâre [Ona da cesâret edemediler].
Çün isitdi, Dâvüd-ı Sa’yâ bunu,
Kim dönerse, boynuna dedi, kanı [boynunu vururum].
Korkmayınız ben olayım size dımân,
Öldürürüm de vermezem emân.
Isbu denli bâgîye de ne cevâb,
Yalnız kim vereyim buna cevâb.
Olmadı ceng ol gün aksam oldu der,
Kondu askerler yerlerini aldılar.
Müslimânlar sabâha dek kıldı nemâz.
Etdiler Allaha çok, dürlü niyâz.
Çün sabâh oldukda etdiler nidâ,
O ezândan göklere erdi sadâ!
Korkdu kâfirler kamu andan hemîn,
Çünki kıldılar nemâzı mü’minîn.
Durdu, bindi her birisi atına,
Geldi ulular Resûlün katına.
Yâsadılar [yerlesdirdiler] askeri hos meymene [sag kanat],
Meysere [sol kanat] kalbu cenâh durdu yine.
Meymene ucunda Ammârı koydu,
Pes Alîye ortada dur sen dedi.
Kendisi birkaç sahâbi ile bile,
Bir yüce yerde durdular bile.
Askerini yerlesdirdi kâfir de,
Dizdiler sagın solun onlar da.
– 400 –
Çün iki asker karsılıklı geldiler hemân,
Çıkdı islâm askerinden nâgehân [bir asker çıkdı].
Dedi bir er girdi cevelân eyledi,
Bî tekellüf kasd-ı meydân eyledi.
Adı Dırâr idi hem hâs-ı Resûl,
Pehlivân-ı gürbüz idi gâyet de ol.
Pes yehûdî askerinden çıkdı dîr [asker],
Adı Hüssan bin Kârin bir dilîr [cesûr kimse].
Girdi cevlân etdi [meydânda dolandı], cenge durdular,
Birbirine çün kılınçlar vurdular.
Vurdu bir darbe ona Dırâr Pehlivân,
Ki, iki pare olup, düsdü hemân.
Verdi cânın tamuya düsdü la’în,
Durdu Dırâr diledi er pes hemîn.
Bir mübâriz [cengci] girdi, adı Danyâl,
Etdi, Dırâr ile çok ceng ve cidâl.
Çok oyunlar geçdi, o hîleci, ona,
Âkıbet fırsat bulup, Dırâr ona.
Söyle sapladı gögsüne ol pehlivân,
Düsdü tamu inlerine [yerlere serilerek] verdi cân.
Girdi Heyyâc adlı bir er pes hemân,
Cenge girdi, vermedi dahî emân.
Hayli ceng eyledi Dırâr ile ol,
Ceng uzadı, Dırâr oldu pes, melûl.
Nâra atdı, vurdu agzından onu,
Cânı gitdi, tamuya düsdü teni.
Durdu Dırâr yine cevlân eyledi,
Er diledi, döndü devrân eyledi.
Dâvüd-ı Sa’yâ kalkdı negahân,
Depdi atın girdi meydâna hemân.
Zırhlı Dâvüd ileri yasında hod,
Kılıcı elinde sanki yanar od [ates].
– 401 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:26
Nâra atdı, heybet idüb haykırır,
Girdi meydân içine cevelân urur.
Bildi Dırâr, tanıdı onu hemân,
Hamle kıldı, vermedi bir dem emân.
Nîzesi [mızragı] gögsüne idi yakîn,
Çaldı kılınç ile onu ol la’în.
Bâkisin Dırâr bırakdı, hemîn,
Kılıncına yapısınca ol la’în.
Urdu tiz destlik edip, bir darb ona,
Iki pâre kıldı kaldılar dona.
Düsdü Dırâr, orada oldu sehîd,
Nâra atdı, magrûr oldu ol pelîd.
Oldu Dırâr için cümle mü’minler melûl,
Gürbüz idi, hem melûl oldu Resûl.
Çıkdı islâm askerinden bir civân,
Mürre tebnî Dârî adlı pehlivân.
Ol la’în onu dahî kıldı sehîd,
Katî magrûr oldu, o mel’ûn pelîd.
Kimse girmedi dahî meydâna,
Askerin depdi hemen sag yanına.
Döndü ondan, sol yana depdi la’în,
Çıkdı ândan kalbe degdi [merkeze geldi] ol la’în.
Birbirine vurdu söyle leskeri [askeri],
Oka tutdular, hemen döndü geri.
Durdu meydân içre cevlân eyledi,
Yâ Muhammed, nerde Senin askerin dedi.
Var ise bir pehlivân gelsin bugün,
Pehlivân kimdir, bu halk görsün bu gün.
Dedi, Hâzin oglu Sa’di pes hemân,
Hos mübâriz pehlivân idi civân.
Hamle kıldı dahî vermedi emân,
Kâfir ile cenge durdu bir zemân.
– 402 –
Gördü kâfir Sa’di kim key erdürür,
Hamlesini def’ eder, darbeler vurur.
Hîle düzdü, onda bir mekr eyledi,
Yâ yigit, ben bir acâiblik gördüm, dedi.
Düsdü çaldım atının bir ayagını,
Üç ayagı ile durur ol bayagı.
Sandı, gerçek; geri bakdı hemîn,
Bir kılınç vurdu hemân dem o la’în.
Kim, ikiye biçdi kıldı onu sehîd,
Düsdü atından hemen dem o yigit.
Ziyâde oldu, mel’ûnun gurûru,
Çagırıp, haykırır, ider sürûru.
Kimse girmez dahî çün girdi la’în,
Depdi askerden yana, sürdü hemîn.
Bir iki adam yaraladı yine,
Döndü andan, yürüdü asker kalbine [ortasına].
Ok yagmuruna tutdular o kâfiri,
Korkdu ondan yine ol döndü geri.
Durdu meydân içre, cevlân eyledi,
Yâ Muhammed, hanî ensârın dedi.
Hanî Kays ve ne oldu Mikdâdın hani,
Korkdu, benzer pehlivânların hani.
Ger onlar korkdu ise, hanî ol dilîr [yigit],
Sol Alî adlı behâdır nerre sir [erkek arslan].
Sâh-ı merdân diyü ad almısdır,
Simdi niçin geride kalmısdır.
Kendini bir sınasın gelsin beri,
Ger gelirse dahî sag varmaz geri.
Pes Resûlullah dedi, Haydar hani,
Zahr-i islâm fethi o server hani.
Hâzır idi, dedi, lebbeyk, sâh hemân,
Yâ Resûlallah, buyur dedi revân.
Varayım ben onu bîcan edeyim,
Kan ile toprakda galtan [yuvarlanıcı] edeyim.
– 403 –
Pes Resûlullah dedi, var yâ Alî,
Kim, sana nusret yakındır yâ Velî.
Bil ki Allah, hem Resûlullah sana,
Kim, meded edicidir önden sona.
Sâh-ı Merdân kasdı meydân eyledi,
Girdi, hos, sâhâne cevlân eyledi.
Dâvüd-ı Sa’yâ onu gördü hemân,
Hamle kıldı, ya’nî kim vermez emân.
Kâfirin çün hamlesini gördü imâm,
Çekdi kınından kılıncını temâm.
Nâra atıp, söyle haykırdı ona,
Aklı gitdi kâfirin, kaldı dona.
Titredi a’zâları pes ol la’în,
Atını ardına sıçratdı hemîn.
Pes, çekildi bir yere, durdu geri,
Kim, dagılmıs aklını derdi geri.
Hem dedi kim, yâ yigit nedir adın,
Kim bu resme havf ve heybet eyledin.
Sâh-ı Merdân dedi adımdır, Alî,
Dedi kâfir, seni isterim belî.
Nâra atdı, çekdi kılıncın la’în,
Sâh-ı Merdân üstüne sürdü hemîn.
Sâh onu gördü ki, bir hos pehlivân,
Pes, mudâra etdi onunla hemân.
Ya’nî, kim tutam idem dedi esîr,
Tâ müslimân ola, bir rükn ola dîr.
Nâgehân bir kılınç vurdu o la’în,
Sâh-ı Merdân basına erdi hemîn.
Aldı kalkana hem ol dem sâh onu,
Çün, müslimân olmaz ol bildi onu.
Pes, kalkdı, nâra atdı ol Emîr,
Bir kılınç vurdu ona ol nerre sîr [erkek arslan].
– 404 –
Sag yanında söyle kim çaldı onu,
Sol yanından ol iki böldü onu.
Düsdü ondan iki pâre ol la’în,
Kan ile topraga bulandı hemîn.
Sâh-ı Merdân yine cevlân eyledi,
Bir mübâriz var mıdır, gelsin dedi.
Çünki onu öyle gördüler yehûd,
I’timâd ederdi ona çün cehûd.
Orada öyle oldugunu gördüler,
Kaçdılar kal’a içine girdiler.
Yapdılar kapıyı, burçda durdular,
Atdılar ok, mancınıklar kurdular.
Müslimânlar ol isi çün gördüler,
Ok ile bunlar da cenge durdular.
Kusatdılar yirmibes gün hisârı,
Ki ceng idi kamu leylü nehârı.
Pes Resûlullah buyurdu siz dahî,
Mancınık düzün atalım biz dahî.
Durdu bir er Ibni Amr idi adı,
Yâ Resûlallah düzerim ben dedi.
Lâkin agaç yok, bu agaçlar kamu,
Hem yemis agaçlarıdır cümle bu.
Bunu böyle söyleyince o hemîn,
Geldi gökden indi Cebrâîl Emîn.
Dedi, Hak teâlânın selâmı var,
Buyurdu; bu âyeti Resûlüme ver:
(Hurma agaçlarından kesmeniz veyâ aslı üzere terk etmeniz
Allahü teâlânın izni iledir. Böylece, bu iznle kâfirler rüsvay
olurlar.) [Hasr sûresi 5.ci âyet-i kerîmesi meâli.]
Pes Resûlullah buyurdu: Hak teâlâ,
Bu agaçları bize kıldı halâl.
Çünki bu vakt ona muhtâç olmusuz,
Baska agaç yok, nâçar kalmısız.
– 405 –
Pes, agaçdan yetdikçe kırdılar,
Düzdüler tiz, mancınıgı kurdular.
Atdılar bir tası bârû üstüne,
Düsdü sankim burcu yıkmak kasdına.
Bir de atdılar içeri düsdü ol,
Kâfir cânibine korku düsdü bol.
Bu resme cengle çün erdi aksam,
Müslimânlar varıp kıldılar, ârâm.
Müslimânlar bülend tekbîr ederler,
Kamûsu onlarını bir ederler.
Müslimânlar sabâha dek nemâzı,
Kılıp etdiler, Allaha niyâzı.
Kimi tesbîh, kimi Kur’ân okudu,
Uyumadı biri çün, sabâha erdi.
Ezân okundu, kıldılar nemâzı,
Düâ kıldılar etdiler, niyâzı.
Hemân dem kal’aya karsı berâber,
Kosup bagladılar, söyle serâser.
Pes getirdi pehlivânlar her biri,
Mancınıga komaga, bir tas iri.
Getirdi ânda tası ol Ammâr,
Dilâver pehlivânlar bası Ammâr.
Koyuben mancınıga ol atdı,
Havadan kal’anın içine yetdi.
Düsüp bir yere vîrân eyledi ol,
Dokuz kisiyi bîcan eyledi ol.
Onun ardınca Mikdâd atdı bir tas,
Dokundu dört eve, ol kıldı hıshas.
Onun ardınca Sa’d bin Ubâde,
Ki Hazrec ulusu seyh Suâde.
Atar çünki havâya çıkdı ol tas,
Inip bir kubbeyi o kıldı hıshâs.
– 406 –
Pes getirdi sâh-ı Merdân ol Alî,
Mancınıga koydu bir tas, ol Velî.
Râvî der: Pehlivânlar her biri,
Mancınıga koydu, bir tas iri.
Atdılar herbiri bir is eyledi,
Kâfirin cânibine tesvîs eyledi.
Ol arada dahî bir tas kalmadı,
Kim ki vardı tas aradı, bulmadı.
Çünki, tas arandı, bulunmadı,
Tas bitince Resûlullah üzüldü.
Çünki baska tas bulunmadı, Resûl,
Ol mubârek hâtırı oldu melûl.
Hak teâlâdan getirdi ol selâm,
Dedi, çünki tas bulunmaz yâ imâm.
Hak teâlâ söyle fermân eyledi,
Mancınıga girsin aslanım dedi.
Varsın ol içine düssün kal’anın,
Kim, onun fethi elindedir Anın.
Pes, Resûlullah dedi, kim yâ Alî!
Cebrâîl geldi, dedi kim yâ Velî!
Kim, koyam bu mancınıga ben seni,
Bu hisâra atayım, ey Hak aslanı.
Hiç ziyân erismez sana us ben dımân [kefîl],
Feth eden bu kal’ayı sensin hemân.
Sâh-ı Merdân dedi, yüzüm üstüne,
Her ne emr olunduysa, gözüm üstüne.
Yoluna olsun fedâ cânım benim,
Hâtırıma geldi bu mâni’ benim.
Kim beni kal’aya atınız dedim,
Yine dedim is Hakdır, ben ne diyem.
Pes, Resûlullah dedi kim Enbiyâ!
Her ne endîse ede yâ Evliyâ.
Düse Hakkın isine ol mutâbık,
Muhâlif olmaz, olur ol muvâfık.
– 407 –
Kim anların hemîse gönlü hâzır,
Hakkın yanındadır, Hak ona nâzır.
Aldı kalkanın kılıncın pes Alî,
Geldi girdi mancınıga ol Velî.
Tutdu bile ol nebîler Serveri,
Atdılar gitdi havâya Haydarı.
Çün havâya çıkdı ol Hak aslanı,
Kakdı kılınç arkasıyla kalkanı.
Nâra vurdu, söyle haykırdı emîn,
Sanki gök gürledi, sarsıldı zemîn.
Çünki kâfirler görür bu heybeti,
Hep kurudu, güçleri ve kuvveti.
Çün Alî idi havâdan gördüler,
Kaçdılar evli evine girdiler.
Baglayıp kapıların oturdular,
Canlarından ümîdi götürdüler.
Belleri kurudu, tutmaz elleri,
Gözleri görmez tutuldu dilleri.
Sâh-ı Merdân pes, kapıya yürüdü,
Çekdi kopardı, kapıyı sürüdü.
Geldi mü’minler hisâra girdiler,
Kâfiri yerli yerinde kırdılar.
Kırdılar erkek, koymadılar diri,
Gâret etdiler disisin herbirini.
Aldılar malını esîrin tutdular,
Sag selâmet evlerine gitdiler.
Saglıgıyla o Medîne sehrine,
Geldiler anda Resûlüyle bile.
Ol Resûlün hizmetinde sâdgâm,
Oldu bu kıssa, burada hem temâm.
Mustafânın yüzü-suyu hurmeti,
Cümlemize müyesser kıl rahmeti.
|
|
|
| Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:28 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 2. Bölüm
Otuzbirinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerini,
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü anh” hazretlerine nikâh etdi. Fâtıma-
tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Beni tezvîc etdin bir fakîr
kimseye ki, hiçbir nesnesi yokdur. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Fâtıma! Sen râzı olmaz
mısın ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri yer ehlinden
iki kimseyi seçdi. Biri babandır, biri zevcindir.)
Otuzikinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhümâ” buyurdular ki, bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bizim ile ikindi nemâzını kıldı. Sonra,
mubârek arkasını mihrâba dönüp, buyurdu: (Ey insanlar!
Ey muhâcir ve ensâr! Size Alî bin Ebî Tâlibin fazîletlerinden
haber vereyim mi?) Biz evet, analarımızı ve babalarımızı fedâ
ederiz, dedik. Buyurdu ki: (Benim habîbim Cebrâîl aleyhisselâm
beni mi’râca iletdigi gece, dördüncü gökde bir sahsı gördüm.
Bir taht üzerinde oturmus. Alî bin Ebî Tâlibin sahsı gibi.
Ben durdum ona bakdım. Cebrâîl aleyhisselâm bana ne sey seni
durdurdu, dedi. Dedim ki: Yâ habîbim Cebrâîl! Bu Alî bin
Ebî Tâlibdir ki, benden önce gelip, bu mekâna oturmusdur.
– 328 –
Cebrâîl dedi ki: Bu hazret-i Alî degildir. Velâkin, semâvâtın
melekleri hazret-i Alînin dîdârına ve ziyâretine mesgûl ve müstak
oldukları için, Allahü teâlâ hazret-i Alî sûretinde bir melek
halk etdi. Bu göklerin melekleri bu melek önüne gelip, bunu ziyâret
ederler. Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” hazretlerine
istiyâklarından dolayı, bu melek üzerine selâm verirler.
Var ona yakın ol. Üzerine selâm ver. Ben de yanına vardım.
Onu kucakladım. O da beni kucakladı. Ondan Alî bin Ebî Tâlibin
“radıyallahü teâlâ anh” kokusunu duydum.)
Otuzüçüncü Menâkıb: Hazret-i Câbir bin Abdüllah “radıyallahü
teâlâ anh” bildirmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinden, Alî bin Ebî Tâlibin dogumundan
soruldu. Buyurdu ki: Dogan evlâdın iyiliginden süâl ediniz.
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Alî “kerremallahü vecheh”
ile beni aynı nûrdan halk etdi. Her ikimiz bir nûrdanız.
Gökleri ref’ etmeden evvel ve yerleri bast etmezden evvel, bizi
halk etdi. Biz, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda
tesbîh ederdik. Yok olmadan bir neslden bir nesle intikâl etdik.
Tâ Abdülmuttalibe erisdik. Sonra ben, Abdüllaha intikâlden
sonra, Âminede vedî’a olundum. Hazret-i Alî, Ebû Tâlibe
intikâlden sonra, Fâtıma binti Esed katına vedî’a olundu. Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bizi pâk ve tâhir vücûda getirdi.
Sonra hazret-i Alî Fâtıma binti Esedde karâr tutdu. Melekler
müjde verdiler. O zemân bir adam rü’yâsında gördü. Süâl
etdi, bu dogan kimdir. Dediler, o Alîdir. O vücûda geldigi
vakt, Mekke-i Mükerremede zelzele oldu. Putların hepsi yüz
üstü düsüp, ehl-i Mekkenin cümlesi korkup, dediler ki, bu gece
bir yeni hâdise zuhûr etdi. Onlar bu hâlde iken bir nidâ edici nidâ
etdi. Hâlbuki hiç kimseyi görmediler. Hazret-i Alî anası Fâtıma
binti Esedden dogdu. Gök onun nûru ile ısıklandı. Yıldızlar
ziyâde oldu. Kureysliler bundan bir acâiblik, hayret edicilik
gördüler. Nidâ olundu. (Müjdeler olsun size ki, bu gece, müsrikleri
kahr edici, münâfıklara gadab edici, âbidlerin süsü, Resûl-
i Rabbil’âlemînin mührü, imâm-ül Hüdâ, göklerin yıldızı,
karanlıkların lâmbası zuhûra geldi [bu gece dogdu]).
Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü anh” buyurdular ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında
– 329 –
oturmusdum. Elimi tutdu. Medîne-i Münevverenin sokaklarında
berâber dolasdık. Bir bostâna geldik. Dedim, yâ Resûlallah!
Ne iyi bostândır. Buyurdu ki: Yâ Alî! Senin için Cennetde bundan
iyi bostân vardır. Bir bostâna dahâ geldik. Yine dedim; yâ
Resûlallah! Ne güzel bostândır. Buyurdu ki: Senin için Cennetde
bundan iyi bostân vardır. Böylece yedi bostândan geçdik.
Hepsinde ben dedim, ne iyi bostândır. O “sallallahü aleyhi ve
sellem”, senin için Cennetde bundan iyi bostân vardır, buyurdu.
Yol tenhâlasdı. Beni kucakladı. Kendi aglamaga basladı. Beni
de aglatdı. Ben dedim, yâ Resûlallah! Ne sey sizi aglatdı. Buyurdu
ki: (Bir tâifenin kalblerinde bulunan ve sana âsikar etmedikleri
düsmanlıkları için aglarım.) Ben dedim ki; yâ Resûlallah!
Ben dînimde selâmetde olur muyum. Buyurdu ki; (Evet,
dîninde selâmetde olursun!)
Otuzbesinci Menâkıb: Abdüllah bin Ebî Leylâdan “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet olunmusdur. Alî “kerremallahü vecheh”
hazretleri ile giderdik. Gördük ki, yaz libâsını kısın, kıs libâsını
yazın giyerdi. Bu durumdan süâl etsin diye babama söyledim.
Babam da süâl etdi. Buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber günü haber göndererek, beni çagırdı.
Hâlbuki gözlerim agrıyordu. Gitdim, dedim, yâ Resûlallah!
Benim gözlerim agrıyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri agzının suyunu benim gözlerime sürüp,
buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Soguk ve sıcagın te’sîrini ondan gider!)
O günden beri ne göz agrısı gördüm. Ve ne soguk, ne sıcak
te’sîri gördüm.
Otuzaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” efendimiz hazretleri, (Yarın sancagı bir kimseye verecegim.
Allahü teâlâ onu sever. O da Allahü teâlâyı sever) buyurdu.
Bayragı hazret-i Alîye verdiler. Ve Hayberi feth etdi.
Bu bâbda ihtilâf vardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”, evvelâ Hayber hisârını feth etmesi için bayragı Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi. Hazret-
i Ebû Bekr Hayberi feth edemedi. Din âlimleri bu konuda
çesidli açıklamalarda bulundular. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
teâlâ anh” gitdigi zemân müslimânlar az idi. Kâfirler çok idi.
Az müslimânlara çok kâfirler ile muhârebe etmek vâcib degildi.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” gitdigi zemân, müsli-
– 330 –
mânlar çok idi. Kâfirler az idi. Çok olan müslimânlara kâfirler
ile muhârebe etmek vâcib idi.
Süâl: Hayberin fethi Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri elinde olmadı.
Hazret-i Aliyyül Mürtedâ elinde oldu.
Cevâb: Ma’lûmdur ki, Resûl-i kibriyâ Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri islâmın sultânı idi.
Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri vezîri idi.
Her feth sultân askeri ile olur. Sultânın askerinin fethi de sultânın
kalbinin kuvveti ile olur. Sultânın askeri ile fethin olmaması,
sultânın kalbinin za’îfligindendir. Sultânın vezîri sultânın
önünde hâzır olmalı ki, sultânın kalbi kuvvetli olsun. Sultânın
vezîri yanında olmazsa, sultânın kalbi za’îf olur. Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” bayragı alıp, gitdi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek kalbleri
muzdarib olup, za’îf oldu. Mubârek kalblerinin za’îf olması sebebi
ile Hayberin fethi müyesser olmadı. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri Resûlullahın yanında hâzır olup, bayragı
bırakdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
mubârek kalbleri mutma’în olup, kuvvetli oldu. Mubârek
kalblerinin kuvveti vâsıtası ile Hayberin fethi müyesser
oldu. O feth ki, Aliyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh”
mubârek eli ile müyesser oldu. Hazret-i Server-i kâinâtın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” kalb-i serîflerinin kuvveti ile hâsıl
oldu. Mubârek kalblerinin kuvveti ise, Ebû Bekr-i Sıddîk
hazretlerinin huzûrları ile hâsıl oldu.
Ikinci cevâb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde
bulunan bir çok hasletler Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinde yok idi. Allahü teâlâ, kulluk etmek
ve vera’ ve hasyet, sıdk ve rahmet sıfatları ile Ebû Bekr-i
Sıddîk hazretlerini süsledi. Fesâhat ve belâgat ve mehâbet ve
mertlik ve secâ’at ve muhâberât sıfatı ile Aliyyül mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerini süsledi [zînetledi]. Böylece ta’n
edenlerin ta’nı ve bugz edenlerin bugzu ve hîle yapıp aldatanların
hîlesi ortadan kalksın. Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib
“radıyallahü teâlâ anh” Hayberi feth etdi. Hayberin kapısı dört
bin batman idi. Agacı ve demiri ve çivileri ile berâber; ba’zıları
dediler onbesbin batman idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
– 331 –
anh” Hayberi feth edince bu agır kapıyı kopardı. Sag eline Zülfikârı
alıp, bir vurusla kapıyı dagıtdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli gördü, mu’ciz beyânları ile
Sâh-ı merdânı medh edip, (Alîden baska genç ve Zülfikârdan
baska kılınç yokdur!) buyurdu.
Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, Mekke-i Mükerremeyi feth etdiler. Mekkede
yüzkırk put vardı. Yüzaltmıs put da Beyt-i serîfin çevresinde
vardı. Temâmı yüz üzerine düsdüler. [Parçalandılar.] Beyt-i serîfin
içinde büyük bir put var idi ki, tastan yapılmısdı. O kaldı.
O putun agırlıgı Hayber kapısının agırlıgından çok idi. O putu
zincirler ve çiviler ile tavana ve dıvâra baglamıslar idi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Kâ’be-i serîfe
geldi. Hazret-i Alîyi çagırdı ve buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim
omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Alî
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Ben kim olayım
ki, ayagımı mubârek omuzunun üzerine koyayım. Iste benim
vücûdum ve basım; yüzüm ve gözüm. Siz benim omuzum
üzerine basınız. Bu isi nasıl arzû ederseniz, öyle yapınız.) Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:
(Yâ Alî! Sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risâlet yükümü
çekecek kuvvet ve tâkati bulamazsın. Eger ben gayret ve
hamiyyet ile ayagımı yedinci göke koysam, yedi kat gök ve yedi
kat yeri ayagımın altında mahv ederim.)
Nükte: Ey müslimânlar! Hadîs-i serîfler ile sâbit olmusdur
ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri hicret
gecesinde [magarada] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini bir mikdâr kendi omuzunda götürmüsdür.
Râfizîler Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” bugz ederler. Bu
söz, atesde mumun eridigi gibi, onların bugzlarını eritir. Sonra,
emr-i serîfleri ile, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek
omuzuna basıp, bir eli ile o putu bütün zincirleri ile, çivileri ve
bentleri ile o yerden ayırıp, atdı. Resûlullah hazretleri buyurdu
ki: (Yâ Alî! O isi ki emr etdik, mertce yapdın.) Alî “radıyallahü
anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Ben öyle bir yerdeyim ki, eger emr
ederseniz felek [gök] içinden ayı ve günesi çekerim.
– 332 –
Otuzsekizinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri mi’râc gecesi Ars makâmında bir zemân
oturup, buyurmuslar ki, istedim ki na’lını ayagımdan çıkarayım.
Allahü teâlâ buyurdu ki, Benim Habîbim, ma’dem ki Arsı alâda
na’lın ile durmus. Sen ars makâmında öyle dur ki, Ars-ı mecîd
senin na’lının ile sereflensin. Pâdisâh-ı lem yezel ve lâ yezâl
[ya’nî Allahü teâlâ] Ars-ı azîmi Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek na’lınları ile
zînetlesin. O serverin akrabâsı olan hazret-i Alîye, bir hâricînin
kalbinde bugz var ise, mumun ates üzerinde yok oldugu gibi o
hâricî mahv olmusdur.
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâyı “radıyallahü
teâlâ anhâ” hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh”
tezvîc etdiklerinde buyurdukları vasıyyetleri beyânındadır.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî! Gelini
kendi evine götürdügün zemân, çorabını ayagından çıkar.
Ayagını yıka. O suyu evin bütün köselerine saç. Böyle yapınca,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri senin evinden yetmis dürlü
fakîrligi dısarı çıkarır. Yetmis dürlü bereketi evine dâhil eder.
Yetmis rahmeti sana nâzil kılar. O gelin ile ve onun bereketi
evin köselerine erisir. O gelin, delilikden ve diger hastalıklardan
emîn olur. Yâ Alî! Gelini ilk hafta, yogurt yimekden, ayran
yimekden, sirke ve eksi yimekden men’ et!) Hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh”, Yâ Resûlallah! Neden ötürü bu seyleri vermemem
gerekdir, diye sordu. Buyurdu ki: (Ondan dolayı ki,
tursu ve yogurt ve ayran, rahmde evlâd olmasına mâni’ olur.
Evde bir hasır olması, dogurmayan kadından iyidir.) Hazret-i
Alî, dedi ki: Yâ Resûlallah! Sirkenin illeti nedir. Buyurdu ki:
(Sirke yiyen kadının hayzı zahmetli olur ve temizligi uzar. Kesenç
yimek, hayzı karında habs eder. Eger Hak Sübhânehü ve
teâlâ hazretleri bir evlâd verirse, dogumu zor olur. Ammâ eksi
elmâ yimek, hayz kanını keser. Onun ardından baska hastalık
zuhûr eder.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî, ayın evvelinde, ortasında
ve sonunda ehline yakın olma ki, o hanımda ve o evlâdda cüzzam
ve dîvânelik [delilik] ve pislik olmasından korkulur. Yâ
Alî! Ehline asr [ikindi] nemâzından sonra yakın olma. Eger Al-
– 333 –
lahü tebâreke ve teâlâ bir evlâd nasîb ederse ahvel [sası] olur ve
seytân sası evlâda sevinir. Yâ Alî! Ehline yakınlık etdigin vakt
çok konusma ki, eger bir evlâd olursa, yiyici olur. Avret yerine
bakma. Sohbet esnâsında gözünü yumma. Evlâda körlük getirir.
Yâ Alî! Kendi ehline bir baska kadının sehveti ile yakın olma
ki, eger bir evlâd olur ise muhannes olur. Kadınlara benzemeye
çalısır. Yâ Alî! Cünüb oldugun zemân kat’i olarak
Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okumayasın ki, korkulur ki, gökden bir
ates inip, seni yakar. Cünüb hâlde sohbet etme. Senin bir su kabın,
ehlinin bir su kabı olsun. Ayrı ayrı su kapları ile temizleniniz.
Eger bir su kabından ikiniz yıkansanız, sehvet sehvet üzerine
düser. Aranıza düsmanlık düser. Korkulur ki, talâk ve iftirâka
müncer olur. Yâ Alî! ikiniz de ayakda iken sohbet etmeyiniz
[yaklasmayınız], esekler böyle yapar. Eger çocuk olur ise, dösege
bevl eder. Yâ Alî! Ehlinle bayram geceleri bulusma! Eger
çocuk olur ise altı parmagı veyâ dört parmagı olur. Yâ Alî! Ehlinle
meyve agacı altında bulusma ki, eger çocuk olur ise kâtil
olur, kan dökücü olur. Halka zulm eder. Yâ Alî! Ay ısıgında ehline
yakın olma. Meger bir yerde örtünülmüs olasın. Eger bir
çocuk olursa, fakîrlikden ömür boyu kurtulamaz [emîn olmaz].
Yâ Alî! Ezân ile ikâmet arasında ehline yakın olma ki, eger bir
çocugunuz olur ise, kan dökmege hevesli olur. Yâ Alî! Hanımın
hâmile oldugu zemân abdestsiz ona yakın olma. Eger çocuk
olursa kör gönüllü ve bahîl elli olur.
Yâ Alî! Sa’bânın ortasında, Berât gecesi ehline yakın olma,
eger aranızda bir çocuk olursa, derisinde, tüylerinde ve yüzünde
kötü nisânlar olur. Yâ Alî! Hanımına bacısının [baldızının]
sehvetiyle yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa, hırsız olur ve
halkın felâketi onun eli ile olur. Yâ Alî! Ehline etrâfında dıvâr
olmıyan damda yakın olma ki, eger aranızda bir çocuk olursa,
münâfık ve mürâi, mübtedi’ [bid’at sâhibi] ve kumarbâz olur.
Yâ Alî! Sefere çıkacagın gece ehline yakın olma ki, eger bir çocuk
olursa, malını harâm yerlere harc edici olur. Sonra meâl-i
serîfi (Malını saçıp dagıtanlar, seytânın kardesleridir) âyet-i kerîmesini
okudular. [Isrâ sûresi 27.ci âyet-i kerîmesi.]
Yâ Alî! Üç günlük seferden geldigin gecesi ehline yakınlık
etme. Bir çocuk olursa zâlim olur. Yâ Alî! Pazartesi gecesi ehline
yakınlık edersen, aranızda bir çocuk olursa, hâfız-ı Kur’ân
– 334 –
olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kısmetine râzı olur.
Yâ Alî! Salı gecesi ehline yakınlık edersen, çocuk hâsıl olursa,
mü’min olur ve iyi huylu olur. Rahîm gönüllü [yumusak kalbli],
cömert elli, yalandan, bühtândan ve gıybetden temizlenmis dilli
olur. Yâ Alî! Persembe gecesi ehline yakınlık et ki, eger çocuk
olur ise, hikmeti çok hakîm olur. Ve ilmi çok âlim olur ki,
ilmi ile âmil olur. Persembe günü ögleden evvel ehline yaklassan,
eger aranızda bir çocuk olursa, aslâ seytân ona ölene kadar
yaklasamaz. Dünyâda ve âhıretde selâmetde olur. Eger Cum’a
gecesi ehline yakınlık edersen, bir çocuk olur ise, Kâri-i Kur’ân
olur. Veyâ hatib olur. Veyâ Vâiz olur. Eger Cum’a günü hanımına
yakınlık edersen, bir çocuk olursa, âlim olur. Dindârlıgı
ile ma’rûf ve meshûr olur. Eger Cum’a gecesi isâ [yatsı] nemâzından
bir sâat sonra ehline yakınlık edersen, eger bir çocuk
olursa, ebdallar [velîler] cümlesinden olur. Yâ Alî! Ehline gecenin
evvel sâatinde yakınlık etme ki, eger bir çocuk olursa câdı
ve kâhin olur. Dünyâyı âhıret üzerine tercîh eder. Yâ Alî! Benim
vasıyyetlerimi ezberle ki, Allahü teâlânın izni ile sana fâide
versin.)
Kırkıncı Menâkıb: Diger vasıyyetleri açıklamakdadır.
Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet
buyurmuslardır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” beni huzûr-u serîflerine çagırdı. Buyurdular ki: Yâ Alî!
Sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma oldugu gibisin.
Fekat benden sonra Resûl gelmez. Sana vasıyyet ederim,
dinleyip, ezberlersen, sükr edenlerden olursun ve sehîd olursun.
Allahü teâlâ hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve
âlim olarak diriltir.
Yâ Alî! Bil ki mü’minin üç alâmeti olur. Nemâz kılmak, oruc
tutmak ve sadaka vermek. Münâfıkın da üç alâmeti olur. Baskalarının
yanında nemâzın rükû’unu ve sücûdunu [secdesini]
tam yapar. Tenhâda hiçbir rüknü yerine getirmez. Medh etdikleri
zemân seve seve yapar. Allahü teâlâ hazretlerini açıkda çok
zikr eder. Yalnız kalınca Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerini
unutur.
Yâ Alî! Zâlimde de üç alâmet olur: Kendinden asagı olana
kahr eder [baskı yapar]. Kâdir oldugu [gücü yetdigi zemân]
– 335 –
halkın malını zor ile alır. Nereden yiyip, giyindigini hiç incelemez.
Yâ Alî! Kıskançlarda da üç alâmet olur: Herkesin huzûrunda,
karsısındakine yaltaklanır. Gıyâbında onu gıybet eder. Her
kime musîbet erisirse, sevinir. Yâ Alî! Münâfıkda da üç alâmet
olur: Söz söylese yalan söyler. Bir sey va’d etse, va’dinde durmaz.
Yanına emânet koysalar, hıyânet eyler. Yâ Alî! Tenbeller
içinde üç alâmet olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
tâ’atinde tenbellik eder. Kusûrlu amel eder. Ameli zâyi’ olur
[bosa gider]. Nemâzı te’hîr eder. Hattâ vaktini de geçirir.
Yâ Alî! Tevbe eden kimsede üç alâmet olur: Harâmlardan
perhîz eder [kaçınır]. Ilm ögrenmekde gayretli olur. Nasıl ki,
gögüsden [memeden] çıkan sütün geri girme ihtimâli olmadıgı
gibi, günâha bir dahâ geri dönmez. Yâ Alî! Akllı kimsede üç
alâmet olur. Dünyâyı hor, zelîl tutar. Cefâlar çeker. Kıtlık vaktinde
sabr eder.
Yâ Alî! Sabr edende de üç alâmet olur: Kendini ziyâret etmiyenleri
kendisi ziyâret eder. Onu mahrûm edenlere bagısda
bulunur. Kendine zulm edenlere karsı durmaz; karsı koymaz.
Yâ Alî! Ahmak olanın üç nisânı vardır: Allahü teâlâ hazretlerinin
farzlarında tenbellik eder. Abes sözleri çok söyler. Allahü
teâlâ hazretlerinin mahlûklarına eziyyet eder.
Yâ Alî! Iyi bahtlı olanın üç nisânı vardır: Halâl yir. Kendi
sehrindeki ilm meclisinde hâzır olur. Bes vakt nemâzı imâm ile
kılar.
Yâ Alî! Bedbaht olanda üç nisân vardır: Harâm yir. Ulemâdan
uzak olur. Nemâzını özrsüz yalnız kılar.
Yâ Alî! Iyi isleri olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâya tâatde
acele eder. Harâm etdiklerinden sakınır. Kendine kötülük
eden kimseye iyilik eder.
Yâ Alî! Kötü amelli olanın üç alâmeti vardır: Allahü teâlâ ve
tekaddes hazretlerinin emrlerini yapmakda tenbellik eder [gevsek
davranır]. Herkese ziyânı dokunur. Kendisine iyilik edene,
kötülük eder.
– 336 –
Yâ Alî! Sâlih olan kulun üç alâmeti vardır: Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri ile iyi amel islemek için sulh eder. Kendi dînini
ilmi ile kuvvetlendirir. Kendisine ne begenir ise, halka da
onu begenir.
Yâ Alî! Perhîzkâr olanın [sakınan, müttekî olanın] üç nisânı
vardır: Kötüler ile berâber olmakdan kaçınır [sakınır]. Harâma
düsmek korkusundan halâlden sakınır ve yalandan kaçınır.
Yâ Alî! Günâhkârların da üç alâmeti vardır: Islerinde yanılır
ve hatâ eder. Lehv ve la’b ile [oyun ve çalgı ile] mesgûl olur.
Unutkan olur. Yâ Alî! Kara gönüllü olan kimsenin üç nisânı
olur: Za’îflere acımaz. Az nesneye kanâ’at etmez. Va’z ve nasîhat
ona fâide vermez.
Yâ Alî! Sâdık olanın üç nisânı vardır: Ibâdet etmesini gizler.
Mübtelâ oldugu musîbeti gizler.
Yâ Alî! Fâsıkda üç nisân vardır: Fitne ve fesâdı sever. Halka
hastalık ve musîbet ister. Iyi amelden kaçar.
Yâ Alî! Süflî olanın üç nisânı vardır: Akrabâsını azarlar.
Komsularına eziyyet eder. Günâh islemeyi sever. Yâ Alî! Allahü
teâlânın red etdigi kimsenin üç alâmeti vardır: Yalanı çok
söyler. Yalan yere çok yemîn eder. Halka sıkıntı verir, hâcetini
halk üzerine yükler.
Yâ Alî! Âbid olanın üç nisânı vardır: Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinin ta’zîminden kendi nefsini zelîl tutar, Sehvetlerini
terk eder. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızâsı
için huzûrunda çok durmagı âdet eder.
Yâ Alî! Muhlis olanın üç nisânı vardır: Kâdir olursa [gücü
yeterse] afv eder. Malının zekâtını verir. Sadaka vermegi sever.
Yâ Alî! Bahîlde üç nisân vardır: Açlıkdan korkar. Birsey isteyenden
korkar. Kendine iyilik eden kimseye, içindekinin hilâfına
[aksine] dili ile hayr söyler.
Yâ Alî! Yüreksiz olanın üç nisânı vardır: Korkak olur. Gönlü
[kalbi] katı olur. Havf edici olur. Yâ Alî! Sâbir [sabr edici]
olanın üç nisânı vardır: Tâat etmege sabr eder. Mâ’siyyeti terk
etmege sabr eder. Allahü teâlâ hazretlerinin ahkâmına sabr
eder.
– 337 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:22
Yâ Alî! Senin dostun olanın üç alâmeti vardır: Malını sana
fedâ eder. Nefsini sana fedâ eder. Senin sırrını gizli tutar.
Yâ Alî! Fâcir olanın üç nisânı vardır: Yemîn etmekle ögünür.
Hanımları aldatır. Çok bühtân eder.
Yâ Alî! Kâfirin üç nisânı vardır: Allahü teâlânın dîninde sek
[sübhe] eder. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dostlarını
düsman tutar. Rabbine tâat ve ibâdetden gâfil olur.
Yâ Alî! Rahmetden uzak kılınmıs kulların üç nisânı vardır:
Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinin mekrinden
emîn olur. Rahmetinden ümîdsiz olur. Allahü teâlânın Resûlüne
muhâlefeti kendine âdet eder.
Yâ Alî! Afv edilmis kulun üç nisânı vardır: Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretlerinin azâbından korkucu olur. Mekrinden
çekinir. Sırf Allah için yapılmıyan va’z ve nasîhatden çekinir.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhında halkın iyisi
odur ki, herkese menfa’ati olur. Halkın kötüsü odur ki, gönlü
[kalbi] kinli olur. Gammaz ve kötü amelli olur.
Yâ Alî! Halkın en iyisi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
indinde o kimsedir ki, ömrü uzun olur ve ameli iyi olur.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin indinde en
kötü ve Onun bugz etdigi kimse o kimsedir ki, halk onu hayrlı
zan eder. Onda hiç hayr olmaz. Zâhiri salâh ile süslü, bâtını günâh
ile doludur. Bundan dahâ kötüsü o kimsedir ki, ondan sakınmak
için kendine ikrâm olunur. Bundan dahâ kötüsü zenginlere
ikrâm eder. Fakîrleri hor ve zelîl tutar. Zenginlere çesidli,
renkli ni’metler ile cömertlik eder. Fakîrlere bir parça ekmek
vermez. Bundan dahâ beteri o kimsedir ki, yalnız basına
yiyip, bir kimseye, bir nesne vermez. Bundan da beteri o kimsedir
ki, bir müslimân kardesine dostluk izhâr eder. Sonra onu
helâk eder.
Yâ Alî! Kerâmet, günâhlardan geçmekdir [günâhları terk
etmekdir].
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden korkmanın
aslı, Allahü teâlânın harâm etdigi herseyden sakınmakdır.
– 338 –
Yâ Alî! Dogru söyleyici kimsenin alâmeti, dogru söylemek
âdeti olur. Kızgınlık ânında ve rızâ vaktinde ve hâcet vaktinde
[ihtiyâc ânında] de dogru söyler.
Yâ Alî! Bes sey gönlü öldürür. Çok yimek. Çok uyumak.
Çok konusmak. Çok gülmek. Rızk için çok endîse etmek. Harâm
yimek îmânı za’îfletir, kalbi karartır.
Yâ Alî! Bes sey kalbi katı eder, karartır: Kalb çok kararırsa,
Allahü teâlâ korusun, kâfir olur. Bunlar günâhı bilmez, günâh
isler. Tok oldugu hâlde yemek yimek. Zulm ile mal toplamak.
Nemâzı te’hîr etmek. Sol eli ile yimek ve içmek.
Yâ Alî! Bes sey unutkanlık hâsıl eder: Fâre artıgı yimek.
Kıbleye karsı bevl etmek. Durur hâldeki suya bevl etmek. Kül
üzerine bevl etmek. Harâm ile geçinmek.
Yâ Alî! Bes nesne [sey] gönlü [kalbi] parlatır, münevver
eder: Sûre-i ihlâsı çok okumak. Az yimek. Ilm meclisine hâzır
olmak. Az pismis ekmek yimek. Gece nemâzı kılmak.
Yâ Alî! Bes sey gönlü rûsen eder, aydınlatır, karanlıgını giderir:
Ilm meclisinde oturmak. Elini yetîm basına sürmek. Seher
vaktinde çok istigfâr etmek. Çok yimegi terk etmek. Çok
oruc tutmak.
Yâ Alî! Bes nesne gözün nûrunu artdırır: Kâ’be-i mu’azzamaya
bakmak. Mushaf-ı serîfe bakmak. Anne-babasının yüzüne
bakmak. Âlimin yüzüne bakmak. Akar suya bakmak.
Yâ Alî! Bes nesne kisiyi kocaltır [çökdürür]. Borcu çok olmak.
Çok gamı olmak. Kadının nefesi erkege erismek. Çok koku
sürünmek. Çok balgam gelmek.
Yâ Alî! Cennet kapısında gördüm; yazılmıs. Her kim hevâsına
muhâlefet ederse, Cennet onun yeri olur. Cehennem der
ki: Yâ Rabbî! Beni neden dolayı yaratdın. Allahü teâlâ celle sânühü
buyurdu: (Her bahîl ve mütekebbir için) [Cimri ve kibrli
için]. Cehennem dedi, ben onlar içinim.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rızâsı anne ve
babanın rızâsındadır. Gadabı onların gadabındadır. Yâ Alî! Kâ-
– 339 –
fir de olsa, komsuna ikrâm eyle. Kâfir de olsa müsâfire ikrâm
eyle. Anaya-babaya kâfir de olsalar ikrâm eyle. Dilenciyi kâfir
de olsa red etme.
Yâ Alî! Her kim sübheliden yir, dîni örtülü olur. Gönlü siyâh
olur. Her kim harâm yir ise gönlü [kalbi] ölür ve dîni köhne
olur. Yakîni za’îf olur. Düâsı perdelenir. Ibâdeti az olur.
Yâ Alî! Mücrim olan kul düâ etse, Allahü teâlâ celle sânühü
onun helâkını, istedigi seyde verir ve meleklere emr eder ki, verin
istedigi nesneyi ki, onun helâkı ondadır. Sesini kesin.
Yâ Alî! Allahü teâlâ kullarından bir kula gadab edecek ise,
ona harâm mal nasîb eder. Gadabı çok olunca, bir seytânı onun
üzerine musallat eder ki, onu dünyâda mesgûl eder. Dünyâ isleri
kolaylasır. Dinden uzaklasır. Sonra o kul der ki, Allahü teâlâ
gafûrürrahîmdir.
Yâ Alî! Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulu sever, o kulun
düâsını gecikdirir [te’hîr eder]. Melekler derler, yâ Rabbî bu
mü’min kulun düâsını kabûl eyle. Allahü teâlâ ve tekaddes buyurur
ki, (Bırakın benim kulumu. Siz onun üzerine benden dahâ
çok mu acıyorsunuz. Ben onun düâsını tedarruan severim.
Ve ben alîm ve habîrim.)
Yâ Alî! Bir kisinin ölüm ânında, a’zâları birbirine selâm verir.
Der, esselâmü aleyke. Ben öldüm. Sen de ölsen gerek. Böylece
ak tüy kara tüyüne der; ben öldüm; ya’nî agardım. Sen de
ölürsün.
Yâ Alî! Sâd olup, kahkaha ile gülme ki, Allahü teâlâ ve tekaddes
böyle olanları sevmez. Dâimâ hüznlü ol ki, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri hüznlü olan kimseleri sever.
Yâ Alî! Her yeni gün olunca, o yeni gün, ey insan oglu ben
senin yeni gününüm. Ben senin üzerine sâhidim. Bak, ne istersin.
Her gece olunca, gece de böyle söyler. Gündüz ile ve gece
ile sohbeti iyi yap.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin fadlından halâli
taleb et ki, halâl taleb etmek mü’minler üzerine farzdır.
Yâ Alî! Abdest aldıkdan sonra Innâenzelnâ [Kadr] sûresini
– 340 –
okumakdan geri kalmıyasın. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
herbir abdestde sana ellibin senelik abdest sevâbı verir.
Yâ Alî! Her kim ayaklarını yıkadıkdan sonra, bana salevât
verse, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, onun bütün üzüntülerini
giderir, ferâhlandırır, düâları müstecâb olur.
Yâ Alî! Tehâretlenince, yeniden su al ve önüne sür ve sonra,
(Sübhâneke Allahümme ve bi hamdike eshedü en lâ ilâhe illâ
ente vahdeke lâ serîke leke estagfiruke ve etübü ileyke.) oku.
Sonra yüzünü bir tarafına çevir ve söyle söyle: (Ve eshedü enne
Muhammeden abdüke ve Resûlüke). Her kim böyle yaparsa,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun günâhlarını az veyâ
çok olsun, afv eder.
Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini fecr
tulû’ etmezden evvel ve gün dogmazdan evvel zikr ederse, Allahü
teâlâ, onun Cehennemde azâb olunmasına râzı olmaz.
Onun günâhları yedi kat gökdeki yıldızlar adedince olur ise de
azâb etmezler. Yâ Alî! Sabâh nemâzını cemâ’at ile kılasın. Günes
dogup, yükselinceye kadar yerinde otur. Sonra iki rek’at
nemâz kıl ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, sana bir hac
ve ömre sevâbı verir. Köle azâd etmek sevâbı ve bin dinâr fîsebîlillah
sadaka etmisce sevâb verir.
Yâ Alî! Hazarda ve seferde Duhâ nemâzına devâm et ki, kıyâmet
günü oldugu zemân, bir nidâ edici Cennetin serefeleri
üzerinden nidâ eder ki, nerededir o kimseler ki, duhâ nemâzını
kılarlar idi. Duhâ kapısından varıp, selâmetle ve emân ile Cennete
girsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Duhâ nemâzını
emr etmedigi hiçbir Peygamber göndermedi [ya’nî her Peygambere
emr etmisdir].
Yâ Alî! Her kim Cum’a günü gusl ederse, Allahü tebâreke
ve teâlâ onun günâhlarını afv eder. Bu Cum’adan gelecek
Cum’aya kadar pürnûr olur. Kabrde ve mîzânda agırlık olur.
Yâ Alî! Kulların sevgilisi, Allahü teâlâ hazretlerine o kuldur ki,
secdede, (Yâ Rabbî! Ben nefsime zulm etdim. Beni afv et! Zîrâ
günâhları ancak sen afv edersin.) der. Yâ Alî! Serâb içen ile
dostluk etme. O mel’ûndur. Zekât vermiyen kimse ile arkadaslık
etme. O Allahü teâlânın düsmanıdır. Fâiz yiyen ile arkadas-
– 341 –
lık etme ki, o Allahü teâlâ hazretleri ile muhârebe eder.
Kur’ân-ı kerîmde bu bildirilmisdir. [Bekara sûresi 279.cu âyet-i
kerîmesinde meâlen]; (Eger fâizi terk etmezseniz, Allaha ve
Peygambere karsı harbe girmis olursunuz...) buyurulmusdur.
Yâ Alî! Düâ ederken veyâ Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet
ederken sesini çok yükseltme. Çünki, nemâz kılanların nemâzlarını
fesâda verirsin. Yâ Alî! Nemâz vakti gelince nemâzını
kıl. Çünki seytân seni mesgûl eder. Bir hayrlı ise niyyet etdigin
zemân, hemen o isi yap. Çünki, seytân seni o hayrlı isden men’
eder.
Yâ Alî! Her kim ücret ile bir isçi tutar; ücretini temâm vermezse,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onun tâatlarını mahv
eder. Ben onun kıyâmet gününde hasmı olurum.
Yâ Alî! Cebrâîl aleyhisselâm, âdem oglu olup da, yedi is isleseydim,
diye temennî etmisdir. Bes vakt nemâzı cemâ’at ile
kılsaydım. Âlimler ile otursaydım. Hastaları sorsaydım. Cenâze
nemâzını kılsaydım. Su dagıtsaydım. Dargın olan iki kimseyi
barıstırsaydım. Yetîmlere sefkat etseydim. Yâ Alî! Sen de bunun
üzerine hırslı ol.
Yâ Alî! Yetîm agladıgı zemân Ars-ı mecid titrer. Allahü
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur ki, yâ Cebrâîl, bu yetîmi
aglatanın yerini Cehennemde bul! Ben de onu aglatayım. Her
kim ki onu sevindirir ve güldürür. Onun Cennetde yerini genis
et ki, ben onu sevindireyim ve güldüreyim.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Âdem oglunun
bedeninde dilden iyi birsey halk etmemisdir. Onun ile Cennete
girer. Ve onun ile Cehenneme girer. Onu zindâna koy ki, yırtıcı
hayvân gibidir.
Yâ Alî! Eyyâm-ı beyd orucuna devâm et ki, ayın onüçüncü,
ondördüncü, onbesinci günleridir. Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri bu günlerde oruc tutanların yüzlerini beyâz eder. O
sene temâmen oruc tutmus gibi olur.
Yâ Alî! Her kim ilmsiz ibâdet ederse, zararı fâidesinden çok
olur. Onun misâli o a’mâ gibi olur ki, bir sahrâya delîlsiz gider.
O kadar dolasır ki, kendini dikenlik arasında bulur.
– 342 –
Yâ Alî! Her kim her gün yirmibes kerre (Estagfirullahe lî ve
li vâlideyye veli-cemî’il mü’minîne vel mü’minât vel müslimîne
vel müslimâti innehû mu’cîbüt de’avât) derse, Allahü tebâreke
ve teâlâ o kimseyi kendi dostlarından yazar.
Yâ Alî! Her kim her gün on kerre (Lâ ilâhe illallahü kable
külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü ba’de külli ehadin ve lâ ilâhe illallahü
yebka rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü küllü ehadin) derse,
göklerde hiçbir melek kalmaz; illâ ona bin kerre istigfâr ederler.
Yâ Alî! Her kim hergün yirmibir kerre (Allahümme bârik lî
fil-mevti ve fî mâ ba’det mevti) derse, Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretlerinin ona dünyâda verdiği ni’metleri hesâbsızdır.
Yâ Alî! Her gün on kerre (Elhamdülillah kable külli ehadin
ve elhamdülillahi ba’de külli ehadin velhamdülillah yebka rabbünâ
yefnâ küllü ehadin velhamdülillahi alâ külli hâlin) derse,
Allahü teâlâ ve azze ve celle o kimseyi büyük günâhı olsa da afv
eder.
Yâ Alî! Her kim benim üzerime her bir gün ve her bir gecede
yüz kerre salevât getirse, ona sefâ’at etmek, büyük günâhı
olsa da, bana vâcib olur. Bu cümlede bütün müslimânlara nasîhat
vardır.
Yâ Alî! Gece nemâzı kıl! Bir koyun sagacak mikdârı zemân
kadar da olsa, gecede iki rek’at nemâz gündüzleri bin rek’at nemâzdan
fazîletlidir. Geceleri nemâz kılanların yüzleri, gündüzün
bütün insanların yüzlerinden güzel olur.
Yâ Alî! Hiçbir müslimâna la’net etme. Hiçbir hayvana la’net
etme. La’net sana geri döner. Yâ Alî! Her kim Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinin ni’metlerine sükr ederse, belâlarına sabr
ederse, günâhlarına istigfâr ederse, hangi kapıdan isterse Cennete
girer.
Yâ Alî! Çok uyumak gönlü öldürür. Pismânlıgı, unutkanlıgı
artdırır. Çok gülmek gönlü [kalbi] öldürür. Vakârı giderir. Çok
günâh islemek kalbi, gönlü siyâhlasdırır. Pismânlık verir.
Yâ Alî! Her kim dünyâyı ihtiyâcı kadar taleb ederse, Sırat
üzerinden simsek gibi geçer. Allahü teâlâ ve tekaddes ondan
– 343 –
râzı olur. Her kim dünyâyı isteyip ve harâmlardan çok mal toplarsa,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine mülâki oldugunda,
Allahü teâlâ hazretlerini gadablı bulur.
Yâ Alî! Her kim bir müslimâna, temiz düsünce ve hulûs-i
kalb ile yiyecek verirse, Allahü teâlâ o kimseye bin hasene [sevâb]
verir, bin günâhını afv eder.
Yâ Alî! Mazlûmun inkisârından [kalbinin kırılmasından] sakın
ki, Allahü teâlâ onun beddüâsını, kâfir de olsa kabûl eder.
Yâ Alî! Borcu az et, râhat olursun. Borç din harâblıgıdır.
Gündüz zelîl, hakîrdir. Gece gam ve gussalıdır.
Yâ Alî! Her kim Cum’a gecesi Sûre-i Bekarayı okur ise, o
kimse yedinci gökden, yedinci yere kadar pürnûr olur. Her kim
sûre-i Duhânı okur ise, isledigi ve isliyecegi günâhları afv eder.
Yâ Alî! Her kim Vessemâ’i vet Târik sûresini yatdıgı vaktde
okur ise, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, gökde olan
yıldızlar adedince hasene [sevâb] verir.
Yâ Alî! Uyumak istedigin zemân istigfâr söyle. (Sübhânallahi
velhamdülillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber ve lâ havle
ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.) oku ve (Kul hüvallahü
ehad) sûresini çok oku ki, o Kur’ân-ı azîmin ısıgıdır. Senin üzerine
okumak vazîfe olsun Âyet-el kürsîyi ki, bir harfinde bin bereket
ve bin rahmet vardır. Her kim Sûre-i Mülkü yatacagı vakt
okuyup, (Allahümme a’sımnî bil islâmi kâimen ve a’sımnî bil islâmi,
râkıden ve lâ tüsemmitnî adüvven ve lâ hâsiden, Allahümme
innî e’ûzü bike min serri nefsî ve min serri külli dâbbetin ente
âhızün binâsiyetiha ve es’elüke minel hayri küllihî.) der ise,
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri cin ve ins serrinden ve her
yaratılmısın serrinden onu muhâfaza eder. Yâ Alî! Sûre-i Hasrı
oku. Dünyâ ve âhıret serrinden muhâfaza eder.
Yâ Alî! Zeytin yagını yi ve kendini onunla yagla. Sana bir
üzüntü erisir ise, (Sübhâneke rabbî lâ ilâhe illâ ente aleyke tevekkeltü
ve ente rabbül arsil azîm) oku. O düâyı oku ki, Cebrâîl
aleyhisselâm bana ta’lîm etmisdir: (Allahümme innî es’elüke
afve vel âfiyete fiddîni veddünyâ vel âhırete).
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini, gam ve gussa
– 344 –
vaktinde zikr et ve (Yâ hayyü yâ kayyümü yâ lâ ilâhe illâ ente
rahmetike estegîsü fagfirli ve eslihlî se’nî ve ferric hemmî) söyle.
Yâ Alî! Yemege tuz ile basla. Sonunda da tuz ile bitir. Tuz,
ölüm hâric, yetmis derde devâdır. Yemeklere çörek otu koy. O
da ölüm hâric, her derde devâdır.
Yâ Alî! Yeni ayı görünce tehlîl ve tekbîr getir ve (Lâ ilâhe
illallahü vallahü ekber ve a’zîm ve ekdar ve e’ûzü mimmâ ehâfü
ve ühâzirû) oku.
Yâ Alî! Bir kimseden bir hâcet isteyecegin zemân Âyet-el
kürsî oku; sag ayagını ileri koy. Yâ Alî! Yedi kimse benim ümmetimden
Cennete girerler: 1– Tevbe eden yigit [genç]. 2– Sadakayı
gizli veren kimse. 3– Harâmı terk eden ve Duhâ nemâzını
kılan kimse. 4– Malının gitmesine râzı olup, imâm ile bir vakt
nemâzının gitmesine râzı olmayan kimse. 5– Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinin havfından [korkusundan] gözleri yas ile dolan
kimse. 6– Ulemâ-ilhak ile oturan kimse. 7– Bir mü’mine muhabbet
eden ve Allahü teâlâ için ikrâm eden kimse.
Yâ Alî! Bir kimsenin üzerinden, ülemâ meclisinde oturmadan
kırk gün geçse, onun gönlü [kalbi] kararır. Büyük günâh isler.
Zîrâ ilm gönlü diri tutar. Ilmsiz ibâdet olmaz.
Yâ Alî! Her kimin vera’ı olmasa, günâh islemekden men’ olmaz.
Ona, yerin altı, yerin üzerinden iyidir. Ya’nî îmânın yeri
belli olmadıgından, kabrde durması dahâ iyidir.
Yâ Alî! Bir nesneyi pisirmek istersen, iyi pisir. Yidigin vakt
çok çigne. Yagmur yagarken düâ et. Kâfirler ile ceng oldugu
vakt, Kur’ân-ı azîm-üs-sân kırâet olundugu vakt ve farz nemâzından
sonra düâ et.
Yâ Alî! Cehennemde demirden bir degirmen vardır. O,
Kur’ân-ı kerîmi okudukları ve âlim oldukları hâlde mücrim
olanların basını ögütür. Yâ Alî! Hak ile hükm et ki, her cevr
edici hâkim için, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin huzûrunda
azâbdan bir zincir olur ki, uzunlugu yetmis arsındır. Eger
ondan bir arsınını, bir yüksek dagın basına koysalar, temâmı yanıp,
kül olur.
– 345 –
Yâ Alî! Yakın zemânda benim ümmetimden râfizîler çıkar.
Her kim benim Eshâbıma çirkin söylerse, seb’ ederse [kötüler
ise], onun boynunu vur ki, bu ümmetin yehûdîsidir.
Yâ Alî! Her kim bir a’mânın elini tutarsa, Allahü teâlâ onun
yüzbin günâhını afv eder. Sol elini sag elin ile tut.
Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ bir kimseye bir sâlihâ ve
mutî’a hanım verip, onun gönlünü hos tutması ve imâm ile nemâz
kılması ve komsuları kendinden râzı olması, Allahü teâlânın
ona ikrâmındandır. Yâ Alî! Melekler istigfâr ederler o kimseye
ki, onun evinde bal olur, zeytin olur ve çörek otu olur. Içinde
sûret [canlı resmi] olan, serâb olan, köpek olan, ana-babaya
âsî olunan ve hiç müsâfir gelmiyen eve [rahmet] melekleri hiç
girmezler. Sefere veyâ cenge giderken Sûre-i Yasîni oku. On
kerre innâ enzelnâ [Kadr] sûresini oku, Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri düsmanların serrinden emîn eder.
Yâ Alî! Bir zâlimden korkar isen, (Yâ ilâhe, Cebrâîle ve Isrâfîle
ve Mikâîle ve Azrâîle ve yâ ilâhe Ibrâhîme ve Ismâîle ve
Ishaka ve münzelit Tevrâti vel Incîli vez Zebûri vel Fürkân,
Kün lî, câren min fülanibni Fülân, min kezâ ve kezâ) söyle. Sefer
edecegin zemân, (Yâ erda Âmentü birabbî ve rabbiki Allahüllezî
lâ ilâhe illâhüvellezî halakanî ve halekaki e’ûzü billâhi
min serri ki ve min serri mâ yedübbü aleyki. Ve min serri külli
üsûdin ve esedin. Ve min serri vâlidin ve mâ veledin) söyle.
Yâ Alî! Sana bir katılık erisdigi zemân, (Allahümme innî
es’elüke bi hakkı Muhammedin ve âli Muhammedin illâ necîtenî)
söyle.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” dedi ki, yâ Resûlallah!
Senin âlin kimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki, her takî ve nakî [harâmlardan sakınan
temiz müslimânlar] benim âlimdir. Bir köye sunu demeyince de
girme: (Allahümme innî es’elüke hayreha ve hayra men bihâ ve
e’ûzü bike min serrihâ ve serri men bihâ).
Ta’âmı üç parmagın ile yi ki, seytân iki parmagı ile yir. Hiç
kimsenin yüzüne tokat vurma. Hayvanın dahî yüzüne vurma.
Rü’yânı meger dostun da olsa, söyleme.
– 346 –
Yâ Alî! Benim vasıyyetimi hıfz et. Nasıl ki ben Cebrâîl aleyhisselâmdan,
O Rabbül âlemînden sübhânehü ve teâlâ hıfz etdi.
Yâ Alî! Sana bu vasıyyetde evvelin ve âhırin ilmini verdim.
Her kim ki bunun ile amel eylerse, dünyâda ve âhıretde selâmet
üzere olur.
Kırkbirinci Menâkıb: Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
fazîletleri hakkında bildirilen menkıbedir. Gazâlardan birinde
alınan ganîmeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
hazretleri arasında taksim edip, herbir gâziye bir pay
verdiler. Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerine iki pay verdiler.
Islâm askeri arasında, kendi dâmâdı ve amcaogluna meyl
edip, iki pay verdi diye konusmalar oldu. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onların bu sözlerini isitip, minbere
çıkdı. Hamd ve salevâtdan sonra, buyurdular ki, yâ islâm
askeri. Hiç bildiniz mi ki, bu küffâr askerini kim susdurdu. Kim
vurdu ki, düsman behâdırlarının yürekleri titredi. O nâranın
heybetinden, canları bedenlerinde kurudu. O kim idi. Dediler
ki, yâ Resûlallah! Gördük bir merd ki, yesil sarık basında. Ablak
ata binmis ve yüzünü sarmıs. Her nâra vurusunda, dag titredi.
Hamle ederdi; yer debrenirdi. Kılınç çekerdi, havada simsek
çakardı. Darbe vurdugunda, havayı buhâr kaplardı. Kılınç vuranı
görmez idik. Ammâ düsmanın bas, el ve ayagını görürdük.
Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular
ki, (O Cebrâîl aleyhisselâm idi ki, bu cengi yapdı ve
kâfirleri yerle bir etdi ve geri döndü ve dedi ki: (Yâ Muhammed!
Benim hissemi Alî bin Ebî Tâlibe ver.) Iki hissenin birisi
kendi nasîbidir. Ve birisi Cebrâîlindir. Ta’n etmeyiniz ki, bir
kimseye iki hisse vermem ve kimseye meyl etmem.)
Kırkikinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Alî! Müjde olsun ki, sana
kıyâmet gününde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ Cennet hazînedârına
emr eyler. Her kim Cennete girerse, yâ Alî, senden sened
almayınca, hazret-i Rıdvân Cennete koymaz. Yâ Alî, sen
de kimden râzı isen, sened verirsin, Cennete girer. Kimden ki
râzı degil isen, sened vermezsin, Cennete giremez.)
Hattâ bir gün yolda giderken, hazret-i Alî, hazret-i Ebû
– 347 –
Bekr “radıyallahü teâlâ anhümâ” ile bulusdular. Hazret-i Ebû
Bekr, hazret-i Alîye latîfe yolu ile buyurdular ki: Yâ Alî! Senden
sened olmayınca Cennete girilmez. O zemânda bana sened
verir misin. Hazret-i Alî buyurdular ki, gerçek buyurursun. Lâkin,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
isitdim; yâ Sıddîk! Hazretinize danısmayınca bir ferde sened
vermem. O takdîrce, cenâbınız bizim üzerimize nâzır gibi
olursunuz. Bizim senedimize ne ihtiyâcınız olur. Belki biz size
mürâce’at ederiz, deyip, birbiriyle latîfe eyleyip, muhabbet ile,
herbiri yollarına müteveccih oldular.
Kırküçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin gazâlarından bir gazâda kâfirler ile karsılasıldı.
Kâfir askerlerinden bir kâfir, meydâna at sürüp, er diledi.
Her kim karsısına vardı ise, sehîd etdi. Mü’minlerden meydâna
çıkanı sehîd etdigi için, artık meydâna kimse çıkmadı. O
kâfir de, kimse meydâna çıkmadıgı için, magrûr olup, ileri at
sürüp, islâm askerine karsı, yüksek ses ile bagırıp, dedi ki: Yâ
Muhammed! Bana er gönder, dögüselim, ne durursun, senin
yanında bu denli cihângir behâdırlar vardır. Niçin göndermezsin.
Çünki onlar meydâna gelmege korkarlar. (Hâsâ, Eshâb-ı
güzîn ondan korkmazlardı. Lâkin hikmeti ne idi.) Dedi, bârî
amcan oglu Alîyi gönder. Gelsin, erlik nice olur, göstereyim.
Hemen sâh-ı merdân, sîr-i yezdân Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü
teâlâ anh” kâfirin sesini isitdi. Durdugu yerde arslanlar gibi
kükredi. Eshâbdan birisini Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin huzûr-u serîflerine gönderdi. O kâfirin
bulundugu meydâna girmege izn taleb etdi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Var Alîyi
benim yanıma getir.) O Eshâb da varıp, hazret-i Alîyi getirdi.
Huzûr-u serîflerine geldikde buyurdu ki: (Yâ Alî! O kâfirle
ceng etmek ister misin!) Hazret-i Alî dedi ki: Yâ Habîb-i rabbil’âlemîn!
Senin dînin ugruna cânım fedâdır. Ümmîd ederim
ki, icâzet verip, himmet buyurasınız ki, varıp, o kâfirin serrini
müslimânların üzerinden def’ edeyim. Hazret-i Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” eline yapısıp, buyurdu ki; (Yâ Alî! Seni, yerleri ve
gökleri yaratan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ısmarladım.)
Bunu isiten Alî “radıyallahü anh”, yaydan ok çıkar gibi,
– 348 –
o kâfire karsı at sürüp, yüksek sesle nâra atıp, haykırdı ki, kıyâmet
kopdu sandılar. Kâfirler sonbehâr yapragı gibi titreyip,
yere düsdülür. Nice nice kâfirlerin ödü patlayıp, cânı Cehenneme
gitdi. O kâfir de meydân ortasında, kurulup dururken, hazret-
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yetisip, karsısına geldikde, dedi
ki, yâ mel’ûn! Îmâna gel! Yoksa sen bilirsin. O kâfir de ceng
istedi. Aralarında birkaç hamle geçdikden sonra, yine islâma
da’vet eyledi. Gördü ki, kâbiliyyet yokdur. Bir darbe ile atından
yere düsürüp ve gögsünün üzerine çıkıp, kılıncını bogazı
üzerine koydu. Yine dîne da’vet eyledi. O kâfir gördü ki, hiç
kurtulus yokdur. Agız dolusu pis tükrügünü Alînin “radıyallahü
teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” mubârek yüzlerine bosaltdı.
Tükrük yüzüne gelince üzerinden kalkıp, kılıncını kınına
koydu. O kâfir de ayaga kalkıp, dedi ki, yâ Alî! Evvelden
sen beni ve ben seni bilmez iken, bana emân vermeyip, beni
helâk etmek ister iken, ben cânımın acısından böyle is isledim.
Dahâ çok gadab edip, beni helâk etmen lâzım ve vâcib iken,
üzerimden kalkıp, kılıncı kınına koymakdan maksadın nedir,
bana bildir, dedi. Sâh-ı merdân Aliyyül mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, sana o mühleti vermeyip, helâk etmek
istemem dîn-i islâm gayretine ve Allahü teâlâ ve tekaddes askına
idi. Sonra sen böyle edince, nefsime güç geldi. Korkdum
ki, seni katl edersem, nefsimin arzûsu ile etmis olurum. O sebeble
seni elimden bırakdım. O kâfir dedi ki, bu hâlis niyyet ve
bu fütüvvet sizde vardır. Dîniniz hak dindir. Bana îmânı telkîn
eyle. Îmâna geleyim. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ona
kelime-i sehâdet telkîn edip, müslimân oldu. O gün o pehlivânın
îmâna gelmesi ile yetmis behâdır pehlivân îmâna geldi. O
pehlivân hazret-i Alînin mubârek ayaklarına bas koyup, hizmet-
i serîflerinden ayrılmadı.
Kırkdördüncü Menâkıb: Bir gün sabâh nemâzı vaktinde,
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” mescide giderken, yolda
bir ihtiyâra rast geldi. Ihtiyârın ak sakalına hurmet edip, önüne
geçmeyip, âheste âheste ardınca giderdi. Mescid kapısına vardıkda
ihtiyâr içeri girmeyip, gitdi. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” anladı ki hıristiyân imis. Mescidde Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rükû’da buldu. Günesin
dogma zemânı yaklasmıs idi. Cemâ’ate uyup, nemâzı kıl-
– 349 –
dılar. Nemâzdan sonra, Sahâbe-i kirâm “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinden sordular ki: Yâ Resûlallah! Birinci
rükû’da âdet-i serîfinizden ziyâde durdunuz. O kadar ki, günesin
dogması yaklasdı. Lutf edip, sebebini beyân ediniz. O Server-
i Enbiyâ hazretleri buyurdular ki, (Âdet mikdârı rükû’ tesbîhini
edâ etdikden sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma
kalkmak istedigimde, Cebrâîl aleyhisselâm sidret-ül
müntehâdan sür’atle gelip, kanadı ile arkamı basıp, bası ile basımı
tutup, kalkmama engel oldu. Bundan baska, hikmetinin ne
oldugunu ben de bilmiyorum) buyurdular. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ azze sânühü hazretleri hazret-i Cebrâîle emr eyledi ki,
var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın. O sâat
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Habîbullahın huzûruna gelip,
haber verdi ve dedi ki: yâ Resûlallah! Mubârek basınızı rükû’dan
kaldırmak istediginiz zemân, Allahü teâlâ bana emr etdi
ki, var Habîbimin arkasını tut; rükû’dan kalkmasın ki, benim
kulum Alî, yolda, bir ak sakallı ihtiyârın, sakalına hurmet edip,
âheste yürümekle, cemâ’at sevâbından mahrûm kalıyor. Kalmasın,
Habîbime erissin. Iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olsun.
Ben de geldim, Sultânımı rükû’da tutdum ve Alî geldi. Hak
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükû’da tutmaga gönderdigi
zemân kardesim Isrâfîli de günesi tutmaga gönderdi ki,
çabuk dogmasın ve hazret-i Alî size erisinceye kadar eglesin.
Iste hikmeti budur. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri bu haberi Eshâb-ı kirâm hazretlerine nakl
buyurdular. Hepsi vâkıf oldular ki, hazret-i Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” Rabbil’âlemîn dergâhında hürmeti ve izzeti ne mertebe
imis ve yaslılara hürmet etmek fazîletine de bundan hissedâr
oldular. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hakkında, sî’î ve râfizî
ve Ca’ferî ve Ismâîlî gibi fırak-ı dâllenin bildirdigi pek-çok uydurma
menkıbeler de vardır. [(Hak Sözün Vesîkaları) ve (Eshâb-
ı Kirâm) kitâblarını okuyunuz!]
Kırkbesinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
gazâya gitmisdi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, feth müyesser
edip, çesidli ganîmetler ile, yüz akı ile, sag ve sâlim döndü.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile
bulusdukda, huzûr-ı serîflerine gazâ malından bir kese altın ge-
– 350 –
tirdi. Server-i âlem o altınları, taksîm etdi. Hazret-i Alîye ancak,
o altınlardan üç dâne verdi. Insanlık îcâbı, hazret-i Alînin
hâtırlarına, Sultân-ı kâinât benim ne mertebe ihtiyâcım oldugunu
bilir, diye biraz üzüntü hâsıl oldu. O hüzün ile se’âdethânelerine
geldi. Gece rü’yâda gördü ki, kıyâmet kopmus. Bütün
herkesi arasat meydânında hesâb için habs etmisler. Hazret-i
Alîye “kerremallahü vecheh”, yâ Alî! Sen de üç altının hesâbını
ver, dediler. Öyle bir harâret ve ızdırâb kapladı ki, beyni kaynardı.
Bu ızdırâbdan sıkılıp, birkaç adım döseginden dısarı atladı.
Suçunu bilip, tevbe ve istigfâra mecbûr oldu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âsitâne-i
se’âdetlerine [evlerine] varıp, ayaklarına yüz sürdükde, Fahr-i
âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aliyyül mürtedâ
“kerremallahü vecheh” hazretlerini bu hâl ile gördükde,
tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! Üç altının hesâbını vermekde,
bu seklde zahmet çekdin. Dahâ ziyâde olsa idi, hâlin nice
olurdu. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, elbette
bu menkıbede anlatılandan dahâ yüksekdir.
Kırkaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden önce, Arabistâna
bir pehlivân gelmisdi. Anter adlı bir dilâver, gürbüz pehlivân
idi. Fahr-i âlemin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı serîflerine
gelinceye kadar böyle bir pehlivân gelmemisdi. Ibrâhîm
aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Bedi’üzzemân, Kâsım,
Âlemsâh gibi ogulları vardı. Bu kıssayı hazret-i Hamza “radıyallahü
anh” hazretlerine isnâd ederler. Ya’nî bunlar hazret-i
Hamzanın ogullarıdır, derler. Nihâyet Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur ki, (Medh edecekseniz,
benim amcam Hamzayı medh ediniz!). Kıssa kitâblarını te’lîf
edenler, bu hadîs-i serîfi sened olarak alıp, Antere, hazret-i
Hamzadır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler. Gâyet kuvvetli, behâdır
pehlivân idi. Zemân-ı serîflerinde, hazret-i Hamzanın
karsısına çıkacak bir pehlivân yok idi. Allahü Sübhânehü ve
teâlâ hazretleri bir al at vermisdi. Adına Eskâr derlerdi. O asrda
ondan güzel at yok idi. O, zemânın sâhib kırânı idi. Hazret-i
Hamza hazret-i Ibrâhîm aleyhisselâmın dîni üzerine idi. Hazret-
i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin
amcası idi. Gâyet riâyet edip, severdi. Resûl-i ekrem “sallallahü
– 351 –
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de hazret-i Hamzayı severdi.
Vahy nâzil oldukda, dîn-i islâm ile müserref oldular. Dâimâ Eskâr
adındaki atına binerdi. Mubârek arkasını [sırtını] kimse yere
getirememis idi. Hattâ ilk önce Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin emr-i serîfi ile kan döken
hazret-i Hamza olmusdur. Uhud gazâsında sehîd olmusdur.
Server-i kâinât aleyhi ekmelüttehiyyât, Ona (Reîs-üs sühedâ)
diye zikr etmisdir. Menkıbelerinin nihâyeti yokdur.
Sözümüze dönelim: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarında Anterin erligini ve
dilâverligini, boyunu-posunu ve yapdıgı gazâları anlatdılar.
Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” orada
hâzır idi. Anterin evsâfını, kulagı ile isitince, Antere âsık oldu.
Kalbinden geçirdi ki, ne olaydı Anteri, silâhı ve atı ile görüp,
konusaydım. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, nübüvvet nûru ile, kalbinden
geçeni bilip, buyurdular ki, (Yâ Alî! Anteri görmek istersen, falan
dereye var. Yâ Anter, bana gel diye, çagır!) Hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” o dereye varıp, seslendi, yâ Anter, beri
gel. O dereden ve etrâfında olan daglardan ve düzlüklerden,
birçok, hesâbsız sesler geldi ki, lebbeyk, lebbeyk [buyur] yâ Alî,
hangimizi istersin, diyorlardı. Sasırdı. Ne yapacagını bilemedi.
Gaybdan bir ses geldi ki, yâ Alî! Birçok Anter dünyâya gelip,
toprak içinde yatarlar. Onu anası ve babası ismi ile çagır. Tekrâr
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” filan oglu Anter deyip,
çagırdıkda, Anter bütün silâhlarını kusanmıs olarak, Allahü
teâlâ hazretlerinin emri ile, hazret-i Alînin huzûr-ı serîflerine
gelip, selâm verdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” esedullah
iken, erlikde ve behâdırlakda esi ve benzeri yok iken, Anterin
boy, pos, heybet ve selâbetini müsâhede etdikde, kalb-i serîflerine
bir korku geldi. Kâdir-i mutlak olan Allahü teâlâyı tenzîh
ve takdîs, tekbîr ve tesbîh etdi.
Kırkyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben ilmin sehriyim. Alî kapısıdır.)
Hâricîler bu hadîs-i serîf için, Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerine hased etdiler. Hattâ hâricîlerin büyüklerinden on
kimse, dediler, biz hazret-i Alîden “kerremallahü vecheh” hepimiz
bir mes’eleyi ayrı ayrı soralım. Eger herbirimize ayrı ayrı
– 352 –
cevâb verirse, biliriz, âlimdir, ve fâdıldır. O on kisi hazret-i Alînin
“radıyallahü teâlâ anh” huzûr-u serîflerine varıp, birisi sordu:
Yâ Alî! Ilm mi efdaldir, mal mı efdaldir. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” se’âdetle buyurdular ki, ilm efdaldir. Bunlar
dediler ki: Ne delîl ile söylersin. Hazret-i Alî buyurdu ki, ilm
Enbiyâdan mîrâsdır. Mal Kârûndan ve Fir’avndan ve Hâmândan
mîrâsdır. Bir baskası [ikincisi] süâl etdi ki; ilm mi efdaldir,
mal mı. Hazret-i Alî cevâb buyurdu ki: Ilm maldan efdaldir. Zîrâ
ilm, sâhibini saklar. Malı, sâhibi saklar. Biri de [üçüncüsü],
onlar gibi sordu: Hazret-i Alî cevâb verdi ki, ilm efdaldir. Zîrâ,
mal sâhibinin düsmanı çokdur. Ilm sâhibinin dostu çokdur. Biri
de [dördüncü] aynı seklde süâl etdi. Hazret-i Alî cevâb verdi.
Ilm efdaldir. Zîrâ malı tasarruf etseler eksilir. Ilmi tasarruf etseler
artar [ziyâde olur]. Birisi [besinci]de aynı seklde süâl etdi.
Alî “radıyallahü anh” cevâb buyurdu ki,mal sâhibi cimri diye
çagrılır. Ilm sâhibi büyük ismler ile çagrılır. Biri [altıncısı] da,
aynı seklde sordu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” cevâb
buyurdu ki: Mal harâmîden hıfz olunur. Ilm harâmîden hıfz
olunmaz. Biri de [yedincisi] aynı seklde sordu. Hazret-i Alî
se’âdetle cevâb buyurdu ki: Mal çok durmakla zâyi’ olur. Ilm
her ne kadar durur ise de zâyi’ olmaz. Biri de [sekizinci] aynı
seklde süâl etdi. Cevâb buyurdular ki: Mal kalbe kasâvet verir.
Ilm kalbi nûrlandırır. Biri de [dokuzuncu] aynı seklde süâl etdi.
Cevâbında buyurdular ki: Mal sâhibi, mal sebebi ile tanrılık
da’vâsında bulunur. Ilm sâhibi böyle etmez. Biri dahî [onuncu]
aynı seklde süâl etdi. Cevâbında se’âdetle buyurdu ki: Mal, sebeb-
i kasâvetdir [kalbi katılasdırır]. Ilm, sebeb-i rahmetdir.
Bundan sonra, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,
eger bunlar benden, devâmlı süâl etseler, ben bunlara hayâtda
oldugum müddetçe devâmlı cevâb verirdim. O on hâricî gelip,
hazret-i Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mutî’ oldular. (Miskât-ül
envâr)dan alınmısdır.
Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
buyurdu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
beni Yemene kâdî olarak gönderdi. Halk arasında dînin
hükmleri ile hükm edecekdim. Dedim: Yâ Resûlallah! Ben
âlim degilim. Kazâ ahkâmını bilmem. Mubârek elini gögsüme
koyup, buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline dogru-
– 353 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:23
luk ver!) Ondan sonra bana, iki kisi arasında hükm vermekde
sübhe hâsıl olmadı. Hattâ hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
buyurmusdur ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri bana buyurdu ki: Yâ Alî! Benim deveme binip, Yemene
git. Falan tepeye vardıgında, ki o tepe Yemene yakındır.
Tepe üzerine çıkdıgın vakt, görürsün ki, halk seni, karsılamaga
gelirler. O zemân: (Ey taslar, ey agaçlar! Allahın Resûlü size selâm
ediyor, diye söyle) buyurdu. Hazret-i Alî oraya varıp, selâmı
teblîg etdiginde, yeryüzünde bir hos galgale [ugultu, gürültü]
meydâna geldi ki, (essalâtü vesselâmü alâ Resûlillah!) diye
agaçlar ve taslar cevâb verdi. Halk bunu isitdiler ve cümlesi
îmân getirdiler.
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zimâhserî, (Rebî’ul ebrâr) adlı
kitâbında Ümm-i Ma’bedin kız kardesi oglu Henûdun Ümm-i
Ma’bedden rivâyet etdigini bildiriyor. Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gece benim çadırımda istirâhat
edip, uyuyordu. Uyandı ve su istedi. Mubârek ellerini yıkadı
ve mazmaza eyledi. O suyu, çadırın bir tarafında bulunan
bir diken dibine dökdü. Sabâh oldu. Gördük ki, o yerden bir
agaç yetismis. Büyük, büyük yemisler vermisdi. Kokusu anber
kokusu gibi, tadı seker gibi idi. Aç kimse yise doyar, susuz kimse
yise kanardı. Hasta yise sıhhat bulurdu. Gamlı kimse yise,
mesrûr olurdu. Yapragını yiyen her koyun ve deve bol mikdârda
süt verirdi. Biz o agacın adına (Secere-i Mubâreke) koymusduk.
Etrâfdan hastalara sifâ için, meyvesinden almaya gelirlerdi.
Bir gün seher vaktinde gördüm ki meyveleri dökülmüs, yaprakları
küçük olmus. Çok üzüldüm. Feryâd etdim. O sırada Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefât
haberi geldi. O vak’adan otuz sene geçdi. Bir gün yine sabâh
vaktinde dısarı çıkdım. Bakdım ki, o agaç kökünden dallarına
kadar her tarafı diken olup, yemisleri de dökülmüs. Sonra Aliyyül
mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdeti ve
bu dünyâdan öbür âleme göçüsü haberi geldi. Artık yemis
[meyve] vermedi. Ammâ yapraklarından fâidelenirdik. Bir gün
yine gördüm. Özünden hâsıl olan kan akar, yaprakları da solmus.
Üzüntülü ve gamlı olup, oturduk. Sonra imâm-ı Hüseyn
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sehâdet haberini getirdi-
– 354 –
ler. Ondan sonra o agaç, dibinden kuruyup, belirsiz oldu. (Sevâhid-
ün nübüvve)den alınmısdır.
Ellinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”
rivâyet buyurmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri, Hudeybiye gününde Mekke-i Mükerremeye
dogru yola çıkdılar. Müslimânlar susadılar ve hiçbir yerde
su bulunmadı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
Cuhfede konakladı. Buyurdu ki; (Müslimânlardan bir cemâ’at
ile falan kuyuya varıp, su kaplarını [tulumları] o kuyudan doldurup,
bize getiren kimseye, Allahü teâlânın onu Cennetine
koyması için kefîl olacagım.) Bir kisi kalkdı, dedi ki: Yâ Resûlallah!
Ben giderim. Onu sakalardan [suculardan] bir cemâ’at
ile gönderdi. Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki:
Ben de onlar ile berâber idim. O kuyuya yakın geldik. O yerde
agaçlar var idi. O agaçlardan ses isitdik. Hareketler gördük.
Atessiz dumânlar meydâna geldi. Bizim üzerimize çok korku
verdi. O agaçlardan öteye geçmege kâdir olamadık. Geri dönüp,
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna
geldik. Durumu arz eyledik. Buyurdular ki, (Onlar cinnîlerden
bir cemâ’at idi. Sizi korkutdular. Eger siz, korkmadan [emr edilen
gibi] gitseydiniz, hiç zararları erismezdi.) Bir kisi dahî onu
isitdi. Yerinden kalkdı. Ben gideyim yâ Resûlallah, dedi. O da
sucular ile gitdi. Bunlara da o hâl vâki’ oldu. Dönüp, Resûlullahın
huzûruna geldiler. Yine buyurdular ki: (Eger siz emr eyledigim
gibi gitseydiniz, hiçbir zarar size erismez idi.) Bu esnâda
gece oldu. Eshâb-ı kirâm çok susadılar. Resûlullah hazretleri,
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırtdı ve buyurdu ki:
(Yâ Alî! Bu sakalar [sucular] cemâ’ati ile, sen var, o kuyudan su
al, getir.) Seleme-tebni Ekvâ “radıyallahü teâlâ anh” der ki, dısarıya
çıkdık. Tulumları arkamıza aldık. Kılınçlarımızı ellerimize
aldık. Hazret-i Alî önümüzce yürürdü. O mekâna varınca, ki
o sesler ve o hareketler açıga çıkdı. Biz de korkduk. Kendi kendimize
dedik ki, hazret-i Alî de o iki kisi gibi geri dönse gerekdir.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” yüzünü bizden yana dönüp, buyurdu
ki, benim ardımca yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız,
onlardan ziyân erismez. Sonra o agaçların ortasına girdik.
Hiç ates yok iken, büyük atesler çıkmaga basladı. Kesilmis
baslar ortaya çıkdı. Korkulu sesler çıkarırlar ki, aklları durdura-
– 355 –
cak seklde idi. Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” o
baslar üzerinden yürüdü ve bize dedi ki, ardımca geliniz. Saga
ve sola bakmayınız. Hiç korkmayınız. Biz de onun ardınca vardık.
Kuyuya erisdik. Bir kovamız vardı. Berâ’ bin Mâlik bir iki
kova su çekdi. Kovanın ipi kopdu. Kova suya düsdü. Kuyunun
dibinden gülme ve kahkahâ sesi geldi. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki: Kim askerlerden bir kova getirecek. Hepsi
dediler, hiç kimsenin tâkati yokdur ki, o agaçlardan geçebilsin.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” beline bir ip baglayıp, kuyuya
indi. Gülme ve kahkahâ sesleri dahâ çok artdı. Sonra kuyunun
ortasına vardı. Mubârek ayagı kaydı ve düsdü. Kuyudan
galgala sesleri geldi. Bogazlanan bir kimsenin bagırdıgı seklde
sesler geldi. Sonra emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” seslendi:
Allahü ekber, Allahü ekber, ben Allahın kulu ve Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kardesiyim. Tulumları
asagı salınız. O tulumların temâmını doldurdu. Agızlarını
bagladı. Bir-bir yukarı çıkardı. Ondan sonra kendisi iki tulum,
biz birer tulum götürdük. Sonra agaçların yanına geldik. Önceki
gördügümüz nesnelerin hiçbiri yok idi. O agaçlardan geçmege
az kaldıkda, hâtıfdan bir heybetli ses isitdik: Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Alînin menkıbelerinden
söyler idi. Resûlullahın huzûr-ı serîflerine geldik. Alî
“radıyallahü teâlâ anh” kıssayı temâmen anlatdı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (O
duydugunuz ses Abdüllah adındaki cinnînin sesi idi. Safâ dagında
sanem [put]ların seytânı olan Mes’ırı öldürdü.) (Sevâhid-ün
nübüvve)den alınmısdır.
Ellibirinci Menâkıb: (Hilâfetleri beyânındadır.) Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin vak’asından sonra, o gün Sahâbe-
i kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” istediler ki,
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bî’at etsinler. Mugîre
tebni Sûbe dedi ki, sabr edelim. Bakalım hazret-i Osmânın kanını
taleb eden kim olur. O gün bî’at te’hîr edildi. Ertesi gün,
Mugîre, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı serîfine
vardı. Dedi ki, dünkü tedbîr bî’atında duraklamak hatâdır.
Sür’at kazandırmak lâzımdır. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” dedi
ki, Mugîre dünkü sözünden vaz geçdi. Hicretin otuzbesinci se-
– 356 –
nesinin Zilhicce ayının dokuzuncu gününde hilâfet hazret-i Alî
üzerine mukarrer oldu [ona bî’at edildi]. Talha “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden bî’at taleb etdiler. Talha da bî’at etdi.
Hazret-i Alî hilâfet makâmına oturdu. Ona nasîhat etdiler ki,
hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” âmillerini, husûsân
Mu’âviyeyi “radıyallahü teâlâ anh” azl etmemesini söylediler.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Ben, karsı
koyanları yardımcı edinmeyi üsûl edinmedim. [Mu’âviyeyi “radıyallahü
anh” azl etdi. Yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi.
Abdüllah kabûl etmedi. (Onu azl etme. Orada eski vâlîdir.
Fitneye sebeb olur) dedi. Bir sene sonra yine azl etdi.]) Bu sebeble
fitne zuhûra geldi. Etrâfındakiler serkeslige basladılar.
Mu’âviye ve Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” ve sâirleri
hazret-i Osmânın kanını taleb etdiler. Ma’lûm ola ki, bu sekl
hâlleri nakl etmekden nehy olunmusuzdur. Bir müslimâna Eshâb-
ı kirâm arasındaki çekismeleri ve muhârebeleri tafsilâtlı
olarak nakl etmek halâl olmaz. Sahâbe-i güzîn zikr olundugu
mahalde müslimân olana lâzım olan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” demekdir. Sâir emrlerini Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine
tefvîz etmekdir. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbı, 120.ci sahîfesinde;
Talhanın ve Zübeyrin “radıyallahü anhümâ”, hazret-i
Alîye “radıyallahü anh” ilk bî’at edenler oldugu yazılıdır.]
Elliikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de nakl edilmisdir:
Abdüllah rivâyet eyler ki, Ibrâhîm bin Sâlim Mahzûmî Medîne-
i Münevverede vâlî iken, her Cum’a, halkı minber ayagına
toplardı. Kendi minbere çıkıp, Aliyyül mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine dil uzatır, kötülerdi. Bir Cum’a minber
ayagında bana uyku galebe geldi. Rü’yâmda gördüm ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek
kabrleri açılıp, kâfurdan elbiseler ile çıkıp, geldi. Bana hitâb
edip, buyurdu ki, yâ Abdüllah! Seni bu habîsin kelimeleri üzmez
mi. Dedim ki, Evet üzer yâ Resûlallah! Ammâ ne çâre, hâkimin
hükmüne itâ’at ediyorum. Buyurdu: Yâ Abdüllah! Allahü
teâlâ ona ne yapacak, bak, gör. Gözlerimi açıp, bakdıgımda,
gördüm ki, minberden düsüp, helâk oldu [öldü].
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhussâmî”
(Sevâhid-ün nübüvve)de rivâyet etmisdir. Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, bir mubârek gün-
– 357 –
de, sabâh nemâzını cemâ’at ile kılıp, evrâd-ı serîflerini okuyup,
hamdele, tasliye ve düâdan sonra, mubârek arkalarını mihrâba
döndürdü. Eshâb ve sâir ahbâb yerli-yerinde sâkin oldukdan
sonra, hazret-i Alî cevher ve inciler saçan güzel sözler söyleyip,
buyurdular ki, ba’zı seyler vardır ki, gençlere söylenmeyip, o
isle alâkalı olan kisilere söylenir. O meclisde hâzır olan tâze yigitler
kendi rızâları ile mescidden dısarı çıkıp, gitdiler. Sonra
Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Eshâbdan
birisine buyurdu ki, Kûfenin falan mahallesinde ve falan sokagında,
falan mescidin yanında bir kapı vardır. Git o kapıya vur.
Içeriden bir erkek ile bir kadın çıkacakdır. Ikisini de alıp, benim
huzûruma getir. Onlara sözüm vardır. Sonra o sahs emre
itâat edip, gitdi. Araya araya hazret-i Alînin buyurdugu alâmetler
ile o kapıyı bulup, vurdukda, içeriden bir erkek ile bir
kadın çıkdı. Onlara dedi ki, Emîr-ül mü’minîn sizin ikinizi de
ister. Onlar da, gelen emri kabûl edip, o kimse ile berâber Aliyyül
mürtedânın huzûrlarına varıp, se’âdethânelerine yüzlerini
sürdüler. Hazret-i Alî teveccüh edip, kadına dedi ki, sana bir
süâlim vardır. Kat’iyyen inkâr etmeyip, dogrusunu söyliyesin.
Kadın da dedi ki, yâ imâm! Ben basımdan ne geçmisse söylerim.
Hâsâ ki senden saklayıp, inkâr eylemem. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” kadını, yakınına getirip, buyurdu ki, yâ
âdem evlâdı! Çocuklugunda bir amcan vefât etdi. Bir oglunu
baban evinize getirdi ki, kimsesi yokdur; bir öksüzdür. Evimizde
oglumuz gibi olsun, her hizmeti görsün diye. O ümmîd ile
amcan oglunu yanına alıp, besledi. Büyüyüp, yigit oldukdan
sonra, bir gün seni hanımlıga istedi. Baban huzûrsuz olup, sen
benim evimde büyüyesin. Kızım ile rızân ile kardes olasın. Allahü
teâlâdan revâ degildir, dedi. O ânda amcan oglunu kendi
hânesinden uzaklasdırdı. Bir yerde gezerken fırsat bulup, seni
tutdu. Zorla tasarruf etdi ve hâmile oldun. Herkesden sakladın.
Düsürmege çâre bulamadın. Bu sırrı Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri biliyordu. Bir de vâliden biliyordu. Müddet temâm
olup, bir gece gizlice bir oglan dogurdun. Annen ile bir
bez parçasına sarıp, onu katl de edemeyip, bir yüksek yere
koydunuz. Birkaç adım gitdiniz ki,bir köpek o çocugu koklamaga
basladı. Annen bu köpegi görünce, eline bir tas alıp, o
köpege atdı. Allahü teâlânın hikmeti, o atılan tas, o çocugun alnına
dokundu. Eyvâh kendi elimiz ile bu bîçâre çocugu katl et-
– 358 –
dik deyip, yanına vardıkda, baksa ki, çocugun alnında bir mikdâr
yara eseri, alnı kanamıs. Bir bez ile yara üzerini bagladı. O
kimsesiz bîçâre çocugu, annen ile orada bırakıp, evinize gitdiniz.
Bunu Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden baska kimse
bilmez. Siz oradan gitdiginiz gibi, o yoldan bir kervân gelip,
geçerken, orada bir çocuk sesi duydular. Ona dogru vardılar ki,
bir küçük bîçâre çocugu sarıp koymuslar. Feryâd ile aglayıp,
yatar. O kervân sâhibi de o çocugun ne oldugunu sormayıp, zâhirde
bir çocukdur. Eger terbiye olunup, ömrü olur ise bir dilâver
yigit olur diye, alıp, gitdi. Vilâyetine götürdü. Bir nice
müddet terbiye edip, kemâle erisdi. Sonra efendisi olan bezirgân
ile hacca gitdi. Takdîr-i Rabbânî o bezirgân eceli gelip,
Mekke-i mükerremede vefât etdi. Defn etdikden sonra, bu yigit
efendisi vefât etdiginden, üzüntüden kurtulmak düsüncesi
ile seyâhate çıkdı. Dolasıp, yolu Kûfe sehrine ugradı. Vilâyetin
esrâfı arasına karısdı [Onlar ile tanısdı]. Onsuz olmazlar idi.
Netîcede bu sehrde kalmak, bu sehrde yerlesmek istedi. Sonra
esrâfın herbiri bir tarafa çekdiler. Hâsıl-ı kelâm, seni bu [müsâfir
gelen] gence nikâh etdiler. Bu gece zifâfa koydular. Yâ kadın!
Sakın yalan söyleme; dedigimiz gibi olmadı mı. Gerçekden
yâ Alî, buyurdugunuz gibidir ve dogrudur. Yâ Halîfe-i Resûlallah!
Bu hâllere, benim bu sırrıma, Allahü Sübhânehü ve
teâlâ ve tekaddes hazretlerinden gayri ve annemden baska ve
hazretinizden gayri, bu âna gelinceye kadar kimse vâkıf degildir.
Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü
vecheh” buyurdu ki; ey kadın! Bu [erkek], senin yola
bırakdıgın oglundur. O yigide de, aç alnını diyerek, isâret buyurdu.
O da alnını açdıkda, tas yeri henüz gitmemis. Açıkca
göründü. Kadın hemen o yara izini gördü. Dedi, yâ Alî! Dogru
söyledin. Bütün sözlerin dogrudur. Ondan sonra, hazret-i
Alî “radıyallahü anh” o yigide sordu ki, bu gecenin içinde olan
ceng ve cidâlin [kavga ve münâkasanın] sebebi ne idi. Allahü
teâlânın izni ile bize ma’lûm olmusdur. Lâkin bu meclisde hâzır
olanların da ma’lûmları olsun. Onun için söyle. O yigit dedi
ki, yâ Alî! Allahü teâlâ bilir. Ne zemân ki bu hâtuna el uzatsam,
o sırada üzerime bir hınzır yavrusu hamle ederdi ki, aklım
basımdan giderdi.Hemen elimi çekerdim. O görünen hınzır
kaybolurdu. Belki hayâldir diye, tekrâr elimi kaldırıp, kadına
elimi uzatmak istedigim zemân, yine o hınzır açıga çıkıp, üzeri-
– 359 –
me hücûm ederdi. Elimi çekince kaybolurdu. Kadın ise huzûrsuz
olup, derdi ki, niçin cefâ edersin. Benimle alay mı edersin.
Elini kâh uzatır, kâh çekersin. Sâir erkekler gibi elimi alıp, erkek
ile kadın mu’âmelesi etmezsin. Sabâha kadar bu kadın ile
ceng ve cidâlimiz bu idi. Hazret-i Aliyyül mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,
kemâl-i lütfundan ve gayretinden ana-ogul ile cimâ olmaga revâ
görmedigi için, böyle hâl vâki’ oldu. Bunun emsâli ahvâl Alî
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden zuhûra gelmesi çok olmusdur.
Zîrâ bu seklde kemâlât ve makâmât ve kerâmetlerine
nihâyet yokdur.
Ellidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
bir gün Fırat nehri kenârında seyr ederken bogulmus bir kimse
gördü. O meyyitin yanına varıp, bakdıkda, gördü ki, serçe parmagında
Yemen tasından yüzük var. Hayret edip, meyyit yanında
hâzır olan cemâ’ate süâl etdi ki, bu meyyitin vefâtına sebeb
ne oldu. Allahü teâlânın emri ki, sultânımız suya gark olmusdur.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki,
Yemen tası tasıyanın suda bogulmaması gerek idi. Bunun hikmeti
nedir, diye hayret deryâsına dalıp, tefekküre vardılar. Allahü
Sübhânehü ve teâlâ celle celâlühü lutfundan ve ihsânından,
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bu ızdırâbının geçmesi
ve bu elemden kurtulması için, o meyyitin parmagında
olan yüzük tasına dil verip, hazret-i Alîye dedi ki: Yâ Alî! Yemen
tasında buyurdugunuz o hassâ vardır. Lâkin ben Yemenî
degilim. Hind diyârının bir tasıyım. Bende o hassâ yokdur. Hazret-
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu isitmekle sâd olup, Allahü
Sübhânehü ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine sükrler eyledi.
Hâzır olan cemâ’ate buyurdu ki, suda bogulmakdan kurtulmak
hâssası Allahü teâlânın inâyeti ile Yemenî tasa mahsûsdur. Baska
taslarda yokdur. O zemândan beri Yemenî tas i’tibâr bulup,
parmakda yüzük kılındı. Bu hikâye bir arabî menâkıbdan nakl
olundu.
|
|
|
| Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:12 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni
Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ anh” Menâkıbı hakkındadır:
Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ
anh”, ikrâm ve ihsân sâhibi dördüncü yârdır. Dindeki müskiller
onunla çözülmüsdür. Kardeslik mesnedinin seyyidi odur.
Fütüvvet sofrasını o kurmusdur. Neseb-i serîfleri Alî bin Ebî
Tâlib bin Abdülmüttalib, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin neseb-i tâhirlerine ikinci babada [atada]
birlesir ki, Abdülmüttalibdir. Neseb cihetinden bundan yakın
yokdur. Ammâ, fazîlet husûsu, tertîb-i hilâfet üzeredir. [Üstünlük
sırası, hilâfet sırasıdır.]
Birinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin
dogusları hakkındadır. Dogumları Mekke-i mükerremede
vâki’ olmusdur. [Hicretden yirmiüç sene evvel tevellüd etmisdir.]
Fil vak’asından otuz, Iskenderden dokuzyüzonbir sene
ve Pervîzin pâdisâhlıgından sekiz sene geçmis idi. Vâlidesi Fâtıma
hâtun binti Esed bin Hâsim, bir gece rü’yâda gördü ki, evi
nûr ile doldu. Kâ’benin etrâfında olan daglar Kâ’beye secde ediyorlardı.
Eline dört kılınç verdiler. Elinden düsüp dört yana dagıldılar.
Biri suya düsdü. Biri havâya uçup gitdi. Biri elinden düsüp
kırıldı. Biri elinde bir aslan olup, hem kaçar. Hem daglara
düser. Heybetinden bütün mahlûklar kaçarlar. Benî âdemden
bir kimse yanına yaklasamaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri o aslanın yanına varıp ve tutup, kendine
boyun egdirir. Aslan ona itâ’at eder. Mubârek ayaklarına yüzünü
ve gözünü sürüp, hizmet-i serîflerinden ayrılmaz. Bu rü’yâdan
dört ay geçmis idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
Fâtıma hâtunun benzine bakıp, anladı. Dedi ki ey ana! Hâlin
nedir. Yüzünde bir degisiklik vardır. Dedi ki, ey ogul! Hâmileyim.
Himmet et, oglum olsun. Bana bagıslar isen, ben de sana
düâ ederim, dedi. Fâtıma hâtun, ey ogul, vallahi bu oglanı sana
nezr etdim. Senin olsun, dedi. Ebû Tâlib de kabûl edip, o da, ben
de sana bu oglanı nezr eyledim, ey ogul, dedi. Hemen Resûlul-
– 271 –
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri düâ edip, vücûda
gelen o oglan Alî Mürtedâ oldu. Çünki dokuz ay hâmilelik
temâm oldu. Dünyâ mülküne hazret-i Alînin nûru direk gibi göründü.
Râvî der ki; hazret-i Alî dogdugu zemân, Peygamber-i
Hüdâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldi. Mubârek parmagı
ile, mubârek agzının tükrügünden alıp, hazret-i Alînin agzına
koydu. O da o mubârek agız suyunu yutdu. Bu sebeble her sözü
hikmet oldu. Ilmi kemâlde oldu. Afv, kudret, se’âdet ve kerâmet
sâhibi oldu. Hem zafer ve nusretin sultânı oldu. Zühd, takvâ,
vera’, fadl, kerem ve bütün güzel huyları topladı. Kulagına
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri tekbîr
ve tehlîl okudu. Adını da Alî koydu. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri
bunun adına Alî dedi. Annesi adına Haydar dedi. Zîrâ
rü’yâda onu aslan olmus gördü. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” ayrıca Allahü teâlânın aslanı dedi ve hem
Aliyyül Mürtedâ budur, buyurdu. Mubârek elleri ile kendisi yıkadı.
Mubârek basından sarıgını çıkarıp, ikiye böldü. Bir bölügünü
basına bagladı. Bir bölügü ile bedeninin yasını sildi. Böylece
mü’minlerin baslarının tâcı oldu. Ona nasîb olan bu se’âdet,
eshâbdan kimseye nasîb olmamısdır.
Ba’zı rivâyetde söyle bildirilmisdir: Annesi Fâtıma hâmileliginin
son günlerinde, ziyâret niyyeti ile Beyt-i serîfe girer.
Beyt-i serîf içinde iken dogum sancıları baslar. Dısarı çıkmaga
kâdir olamayıp, Beyt içinde dogurur. Dogumu beyt içinde olur.
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet ederler. Bir
gün Server-i âlem seyyid-i veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri oturuyordu. Hazret-i Alî gelip, geçdi. Buyurdu
ki, yâ Âise! Bil ki Alî arabın seyyididir. Ben dedim ki, yâ
Resûlallah, sen degil misin? Buyurdu ki, Ben cümle insanların
seyyidiyim. Türk, tatar, hind, arab ve acem kavmlerinin seyyidiyim.
O arab kavminin seyyididir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” besigini sallar idi. Besiginden çıkarıp götürürdü.
Iletir ve gezdirirdi. Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” gelse, Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri, derîn uykuda bile olsa duyardı [uyanırdı] ve besiginden
kollarını çıkarırdı. Ellerini hazret-i Resûlün boynuna sarar-
– 272 –
dı. O da hemen alıp, bagrına basardı. Alînin “radıyallahü teâlâ
anh” annesi Fâtıma der ki: Dedim ki, ey cihânın bir dânesi! Müsâde
ediniz, bunu [çocugu] biz götürelim, bu isler [çocuga bakmak]
bizim isimizdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki, (Bu çocuk dogmadan evvel, bunu
bana vermediniz mi? Bu benimdir, siz karısmayınız!)
Râvî (rivâyet eden) der ki, bir gün Server-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Harem-i serîfe geldi. Aliyyül
Mürtedâ omuzunda idi. Insanlar [halk] oturup, pehlivânları
söyleyip, herbirinin erligini vasf ederlerdi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” dönüp onlara buyurdu ki: (Bu omuzumdaki
oglan, bu söylediginiz erlerin hepsinden üstün pehlivân
olacakdır. Yeryüzünde buna benzer bir pehlivân olmıyacakdır.
Sizin saydıgınız erlerin çogunu bu öldürecekdir ve defterlerini
dürecekdir.) Beyt:
Dünyâ halkı toplansa bir yana,
Yalnızca bu kalırsa bir yana.
Aralarında ceng olursa,
O gâlib gelse gerekdir.
Allahü teâlâ onu gâlip kılar,
Bunun gibi bir süvâri gelmedi.
Onun gibi bir süvâri görmedi bu zemân,
Kılıncını bir ân sallasa.
Ceng ola ki, günde bin kisi katl eder.
Onlar dediler ki, yâ Muhammed-ül Emîn! Biz seni, akllı ve
sâdık, büyük kimse zan ederdik. Bu nasıl sözdür. Sen bir küçük
çocuk için böyle söyliyorsun. Sen ona nasıl güveniyorsun. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri se’âdetle buyurdular
ki: (Siz bunu unutmayınız. Nice yıllar sonra görürsünüz
bu oglanı!) Râvî der ki, üç yasına girdigi zemân, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile nemâz kıldı. Babası
Ebû Tâlib onu gördü. Birsey söylemedi. Annesi söyledi ki, görürmüsün
bu Alî, o Muhammed ile nemâz kılıyor. Kâ’beye karsı
secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmaz. Ebû Tâlib dedi ki, yâ
Fâtıma! Biz onu Muhammede vermisiz. Her ne yaparsa hakdır.
– 273 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:18
Savâb olur [dogrudur]. Henüz ma’sûmdur. Muhammed hangi
dinde olursa, Alî de onun yoldası olsun, ayrılmasın. Birgün, Resûl-
i ekrem, Alî ile nemâz kılarken Ebû Tâlib at ile gidiyordu.
Alî, Resûlullahın sag yanında dururdu. Meger Ca’fer-i Tayyâr
“radıyallahü anh” hazretleri Ebû Tâlibin atının ardında idi. Dedi
ki, ey gözümün nûru, in sen de var, Muhammedin sol yanında
dur. Onlar ile sen de nemâz kıl. Devlet sâhibi kesf ve sır sâhibi
olasın. Ca’fer de inip, vardı ve sol yanına durdu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bakdı, gördü ki,
Ca’fer de geldi, yanına durdu. Gönlü sâd oldu. Nemâz kılıp, bitirdikden
sonra, buyurdu ki: (Yâ Ca’fer! Sana müjdeler olsun ki,
Hak Sübhânehü ve teâlâ sana iki kanat verir. Yer yüzünden tâ
Cennete kadar uçarsın. Menzilin Cennet, refîkin Hûrîayn olur.
Kavusmak istedigin Rabbilâlemîn olsun!)
Ba’zı rivâyetde, dogumları fil senesinden otuz sene geçdikde,
Harem-i Kâ’bede, Receb ayının onüçünde Cum’a günü vâki’
oldugu bildirilmisdir. Nakl edilir ki, Yemen diyârında Mirem
adında müttekî bir âbid vardı. Zâhidlerin zâhidi idi. Kalb-i
serîfleri mâsivâdan pâk idi. Yüzdoksan senelik ömrlerini ibâdet
kösesinde geçirip, mala mülke hiç bakmamıs, seccâdeden gayri
bir menzile ayak basmayıp, mihrâbdan baska yere dönmemis
idi. Bir gün münâcât etdi: Ilâhî! Harem-i muhteremin sâkinlerinden
ve Kâ’be-i muazzamanın büyüklerinden birinin dîdârı
[yüzünü görmek] ile müserref olmak, istiyorum. Riyâsız düâsı
kabûl oldu. Ebû Tâlib Mekke-i Mükerremenin serefli büyügü
ve Kâ’be-i muazzamanın en kerîm sâkini idi. Bir seferde iken
yolu o zâhid ve âbidin makâmına ugradı. Mirem Ebû Tâlibe gerekli
ta’zîm sartlarını yerine getirdikden ve durumunu sordukdan
sonra, Ebû Tâlib dedi ki: Mekke diyârında beni Hâsim kabîlesinden
Abdülmuttalib oglu Ebû Tâlibim. Zâhid bu haberden
çok sevinip, tekrâr ta’zîm edip, dedi ki: Elhamdülillah [Allahü
teâlâya hamd olsun], murâdım hâsıl oldu, düâm kabûl oldu
[eseri açıga çıkdı]. Ey Ebû Tâlib; geçmislerden bize söyle bildirilmisdir
ki, Abdülmuttalibin iki torunu olup, biri Abdüllahın
sülbünden zuhûra gelip, Peygamber olur. Biri Ebû Tâlibden zâhir
olup, se’âdet sâhibi olur. Peygamber otuz yasına geldikde
Alî dünyâya gelir. O Nebî ki, herkesin bekledigi Peygamberdir.
Henüz açıga çıkmamısdır ya’nî’ gelmemisdir. Ebû Tâlib dedi ki:
– 274 –
Ey seyh! Nebî dünyâya gelip, henüz yirmidokuz yasındadır. Mîrem
dedi ki: Yâ Ebâ Tâlib! Mekkeye döndükde, o ma’bûdün
dergâhının yakını olana benden selâm götür. Arz et ki, Mîrem
sehâdet eder ki, benzeri, ortagı olmıyan Allahü teâlâ vardır ve
Sen onun Peygamberisin. Ey Ebû Tâlib! Senden mütevellid
olan azîze de selâm götür. Ebû Tâlib [karsılarında] bir kurumus
nâr agacı görüp, imtihân yolu ile dedi ki: Ey Seyh, isterim ki, bu
agaçda meyve ve yaprak olsun. Senin sâdık olduguna delîl olsun.
Seyh, Hakkın dergâhına ilticâ ve tedarru edip, dedi ki: Ilâhî!
Nebî ve Velî hurmeti için, sıfatlarını beyân edip, geleceklerini
söyledim. Beni mahcûb etme. Derhâl kuru agaçdan yapraklar
ve iki dâne nâr meydâna geldi. Seyh o nârların birini Ebû
Tâlibe verdi. Ebû Tâlib, parçalayıp, iki dânesini yidi. Rivâyet
edilir ki, o dâneler nutfeye sirâyet edip, Alîyyül Mürtedânın vücûdunun
baslangıcı oldu. Degerli bir süs tası gibi o eserden vücûd
buldu. Ebû Tâlib, verilen müjdelere çok sevindi. Geri dönüp,
Mekke-i Mükerremeye geldi. Sülbünden o nutfe Fâtıma
binti Esedin bâtınına intikâl edip, hâmile oldu. Fâtıma binti
Esedden nakl edilir: Ben Kâ’be-i serîfi tavâf ediyordum. Dogum
alâmetleri belirdi. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri beni görüp, firâsetle, durumumu
anlayıp, buyurdu ki: Ey vâlide, tavâfını temâm etdin mi. Hâyır
dedim. Buyurdu: Tavâfı temâm et. Eger zor durumda kalırsan,
harem-i Kâ’beye gir.
(Kitâb-ı Siyer-i Mustafâ)dan nakl etmislerdir. Fâtıma binti
Esed, Kâ’beyi tavâf ediyordu. Abbâs bin Abdülmuttalib ve bütün
Benî Hâsim onun ardınca tavâf ile mesgûl idi. Dogum alâmetleri
belirdi. Dısarı çıkmaga mecâli kalmayıp, dedi ki, yâ
Rabbî! Bana dogumu kolay kıl. O hâlde iken, evin dıvârı yarılıp,
Fâtıma gözden gayb oldu. Rivâyet eden diyor ki, ben Hâne-
i Kâ’beye girip ahvâlini anlamak istedim. Müyesser olmadı.
Üç gün gâib oldu. Dördüncü gün, Haremden çıkdı. Elinde Alî
ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” vardı. Fâtıma binti Esed
Harem-i Kâ’beden hazret-i Alîyi evine götürüp, âdet üzerine
besigi bagladı. Ebû Tâlib gelip, istedi ki, mubârek yüzünü görsün.
Örtüsüne el uzatdıgında, hazret-i Alî eli ile, Ebû Tâlibin
eline ma’nî olup ve yüzüne el uzatıp, çehresine vurdu. Yüzünü
tahrîs etdi. Vâlidesi de gelip, emzirmek istedikde, ma’nî olup,
– 275 –
onun da, yüzünü tırmaladı. Ebû Tâlib, hayret edip, dedi ki, ey
Fâtıma! Buna ne ism koyalım! Fâtıma dedi ki, ey Ebû Tâlib!
Bu çocugun pençesinde Esed [aslan] salâbeti var! Esed [aslan]
demek münâsibdir. Ebû Tâlib dedi ki, benim niyyetim budur
ki, Zeyd ismi ile adlandıralım. Lâkin Fahr-i âlem seyyid-i veled-
i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onun
dogum haberini aldıkda, ferâhnak [sevinçli, sâd] olup, Ebû Tâlibin
evine geldi. Sordu ki, bu çocugun ismini ne koydunuz.
Herkes ihtiyâr etdigini beyân etdikde, hazret-i Habîb-i Ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki,
(benim niyyetim, Alî koymakdır. Âli himmet [yüksek arzûlu,
himmetli] olsun!) Fâtıma dedi ki, bu ismi ben gâibden isitmisdim.
Bir rivâyet de odur ki, vâlidesi [annesi] isminde nizâ edip,
istihâre yolu ile Kâ’beye yönelip, Rabbine niyâzda bulunup,
(Yâ Rabbî! Harem-i serîfinde ikrâm eyledigin oglum için tarafından
ism niyâz ederim!) dedi. Bu niyâz esnâsında Kâ’benin
damından bir ses geldi ki, (ism-i serîfini Alî koyun!). Mubârek
ismini Alî koydular. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri besik yanına varmak istedi. Fâtıma dedi
ki, ey Muhammed-ül emîn! Sakın onun yanına gitmeyiniz ki,
bu oglanın aslan gibi saldırıcı pençeleri var. Hazretinize bir
edebsizlik yapabilir. Habîb-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ey Fâtıma!
Alî bize karsı edebe riâyet eder!) Yanına varıp, Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” derin uykuda iken, güzel gören
gözlerini açıp, Resûlullahın mubârek yüzüne bakdı. Hâl lisânı
ile bu rübâiyi terennüm ediyordu. Nazm:
Sükr müserref oldum, devlet-i dîdârına,
Kan dolu gözlerimi açdım, gül ruhsârına.
Kat’etdigim yokluk konakları zâyi’ olmadı,
Vâsıl oldum, simdi senin günes suâlarına!
Se’âdet sâhibi hazret-i Fahr-i Enbiyâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ
ve aleyhim ecma’în” besiginden kucagına aldı. Bir zemân
mubârek dilini gül yapragı gibi [Alî “radıyallahü teâlâ
anh”ın] gonca dihenine [mubârek agzına] koyup, serçesme-i
esrâr [esrâr çesmesinin kaynagı] olan [nitekim Vennecmi sûresindeki
âyet-i kerîmede (O, bos söz söylemez) buyruldu ki,]
mubârek agzının suyunu emzirdi. [Mubârek dilini agzına koy-
– 276 –
du. Agızdan agıza emzirdi.]
Rivâyet edilir ki, hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ
anh” babası Ebû Tâlibin dokunmasına ma’nî olmasının sebebi,
önce kendisine Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
dokunmasını istemesi idi. Annesini emmesinden imtinâ etmesinin
maksadı bu idi ki, önce Resûlulahın mubârek agız suyundan
emmekdi. Kıt’a:
Katre katre ma’rifet serbetini,
O deryâdan iktisâb etdi.
Feyz-i Hak o hilâli etmege Bedr,
Kâbil-i nûr-ı âfitâb etdi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir legen hâzırlayıp,
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” yıkanmasına
bizzat mesgûl oldular. Sag tarafını yıkayınca çocuk sol tarafa
dönerdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bu hâli görünce, aglamaga baslardı. Fâtıma dedi ki, ey ogul, aglamanızın
sebebi nedir? Buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Bu çocugu
önce ben yıkadım. Bu çocuk beni ömrümün nihâyetinde [vefât
edince] yıkar. O zemân ben de sag tarafımdan sol tarafıma kendiligimden
dönerim!) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” onun terbiye olmasında çok gayret sarf edip,
ilkbehâr bulutu gibi o goncaya kol-kanat gerdi. Mürtedâ bes yasına
girdikde, Hîcâz memleketinde az yagmur sebebi ile kıtlık
oldu. Gıdâ yoklugundan halk sıkıntıya düsdü. Ebû Tâlibin çoluk-
çocugu çok idi. Bir gün hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: Ey amcam, sen zenginsin! Ebû Tâlib amcam, fakîr ve çocukları
da çokdur. Münâsibdir ki, kıtlık geçinceye kadar herbirimiz
Ebû Tâlibin çocuklarına bakalım. Ona ma’îset husûsunda
yardım edelim. Berâber Ebû Tâlibin huzûruna gelip, durumu
söyledikde, Ebû Tâlib dedi ki, Ukayli benim ile bırakınız. Digerlerini
siz bilirsiniz! Hazret-i Abbâs, Ca’fer-i Tayyârı “radıyallahü
anhümâ” alıp, hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” Aliyyül Mürtedâyı “kerremallahü vecheh”
kabûl kılıp, hazret-i Alî Onun kefâletinde oldu. Hazret-i Cebrâîl
aleyhisselâm da’vete ruhsat müjdeci getirinceye kadar, yanında
kaldı. Hazret-i Ebû Bekrden sonra hazret-i Alî îmân ge-
– 277 –
tirdi. Sonra diger Sahâbe-i kirâm îmân getirdi “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în”.
Ikinci Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ
hazret-i Ebû Bekr îmâna geldi. Ikinci olarak Salı günü hazret-i
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” îmâna geldi. Hazret-i Ebû
Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” evvel kimse îmâna gelmemisdir.
Ikinci îmâna imâm-ı Alî “radıyallahü anh” gelmisdir. On
yasında idi. Ba’zıları yedi yasında idi dediler. Imâm-ı Alî “radıyallahü
anh” ömründe hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve
teâlâ onu puta tapmakdan sakladı. Hattâ bir rivâyetde Imâm
hazretleri buyurmuslar ki: Annemin karnında yatarken, kiliseye
varıp, puta tapmak istedikde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretlerinin inâyeti ile, annemin yüregi agrımaga baslayıp, o
kadar ızdırâp verdi ki, kiliseye varıp, puta tapmak istegini unutup,
kendi evine döndü. Imâm hazretleri, Sultân-ı kâinâtın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u serîflerinde yetismisdir.
Imâm hazretlerinin yüksek sânları hakkında, üçyüz âyet-i kerîme
nâzil oldugunu, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
etmisdir.
Üçüncü Menâkıb: Hazret-i imâm-ı Alînin “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” birkaç adı var idi. Bir ismi
Ebûl Hasen, bir ismi Ebûl Hüseyn ve biri Haydar [aslan] ve biri
Kerrâr [muhârebede düsmana tekrâr tekrâr hamle eden], biri
Emîr-ün nahl ve biri Ebû el Reyhâneyn ve biri Esedillah ve
biri Ebû Türâb [topragın babası]dır. Lâkin kendileri her zemân
buyururlar idi ki, bana Ebû Türâb adından sevgili ad yokdur.
Zîrâ onu Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” koymusdur.
Sebebi budur ki, bir gün Fâtıma-tüz Zehrâ ile imâm-ı
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” küsüsdüler. Imâm-ı Alî huzûrsuz
olup, mescide varıp, kuru toprak üzerine yatdı. Fâtıma “radıyallahü
anhâ”, o hâl ile Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine varıp, dedi ki, devletlü ve izzetli sultânım,
babacagım! Yanlıslıkla hazret-i Alîyi küsdürdüm. Ammâ
bilirim ki, suç benimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” se’âdetle ve izzetle kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerini arayıp, mescidde buldu. Gördü ki, kuru toprak üzerinde
yatıyor. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü
– 278 –
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalk yâ Alî, kalk
yâ Alî!). Hazret-i Alî gördü ki, çagıran Fahr-i âlemdir. Ayak
üzerine kalkdı. Sultân-ı kâinât gördü ki, imâm-ı Alînin yüzüne
toprak yapısmıs. Bizzat mubârek elleri ile topragı yüzünden silkip,
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu. Onun için hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh” her zemân, (Bana Ebû Türâbdan sevgili ism
yokdur) buyururlardı. Lâkin (Sevâhid-ün nübüvve)de söyle yazılıdır.
Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Fâtıma-tüz-zehrânın “radıyallahü anhâ” evine gelip,
hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” göremeyip, nerede oldugunu
sordu. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Ba’zı
seylerden üzülüp, dısarıya çıkdı. Gâlibâ mescide gitdi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle mescide
gelip, gördü ki, elbisesi latîf bedeninden düsüp, cism-i serîfi
toz-toprak ile bulasmıs. Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi
muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o mubâregi temizleyip,
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu.
Dördüncü Menâkıb: (Hazret-i Alî ile hazret-i Fâtımanın
“radıyallahü teâlâ anhümâ” evlenmeleri.) Nakl olunur ki, Server-
i Enbiyâ ve Resûl-i kibriyânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden
altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. Ikisi erkek ve dördü kız.
Hadîce-i kübrâ, Fâtıma-i Zehrâyı “radıyallahü anhünne” küçük
yasda bırakıp, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göç etdi [vefât etdi].
Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri hazret-i Fâtımayı bülûg çagına kadar
kendi yanında bakıp, terbiye etdiler. Bir gün Fâtıma-tüz-zehrâ
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri Resûl-i ekremin huzûr-u serîflerine
bir hizmet için geldiler. Hizmet edip döndükde, hazret-
i Fâtımaya, bakdılar ki, kemâle gelip, evlenme vaktine gelmisler.
Hemen hâtır-ı serîflerine geldi ki, Fâtımanın vâlidesi
hayâtda olsa idi, Fâtıma bülûga erdikde, onun çeyizini hâzırlardı.
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hazret-i Fâtımaya muhabbeti çok fazla idi. Sebebi bu idi
ki, gâyet zâhide idi. Hem de vâlidesi olan Hadîce-i kübrâ “radıyallahü
teâlâ anhâ” hazretlerine benzerdi. Bu husûs mubârek
hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm”
gelip, Allahü teâlâ hazretlerinin selâmını Habîbine getir-
– 279 –
di. Dedi ki; (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki, Habîbim
hiç merâk etmesin ki, ben Fâtıma kulumun bütün ihtiyâclarını
ve elbiselerini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık ve
muvahhid ve has kuluma veririm.) Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerinden
bu kelâmı isitip, sükr secdesi yapdı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm
Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. Elinde bir
altın sini, üstünde altın bogça ile örtülmüs, bin Kerûbiyân melegi
iledir. Arkasından hazret-i Mikâîl aleyhisselâm elinde bir
altın sini, bir altın bogça örtülmüs ve ta’zîm için bin Kerûbiyân
melegi iledir. Onun ardınca hazret-i Isrâfîl aleyhisselâtü vesselâm,
elinde bir altın sini, bir altın bogça ile örtülmüs ve bin melek
iledir. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm, bir altın
sini, bir altın bogça ile örtülmüs. Bin melek iledir. Bu melekler,
getirip sinileri Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin huzûrlarına arz eylediler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunları gördü. Buyurdu
ki, yâ kardesim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i serîfi nedir. Bu
siniler ile ne emr ederler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki:
Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve
buyurur ki, ben Habîbimin kızı Fâtıma-i Zehrâyı Alîye verdim.
Ars-ı Uzmâda nikâh etdim. Hemen Habîbim de Eshâb arasında
nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet libâsları [elbiseleri]
vardır. Fâtımaya giydirsin. Diger sinilerde Cennet yiyecekleri
vardır. Eshâbına ziyâfet versin. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu müjdeyi isitdi. Tekrâr sükr
secdesi yapıp ve hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâma dedi
ki: Yâ kardesim Cebrâîl. Dilerim ki, nikâhın nasıl yapıldıgını
aynen açıklıyasın. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Yâ Resûlallah!
Allahü Sübhânehü ve teâlâ emr etdi ki, Cennet kapılarını açsınlar.
Cenneti süslesinler. Sonra Cehennem kapılarını kapatsınlar.
Yedi kat gökde ve yerde ne kadar Kerûbiyân, mukarrabîn
ve rûhâniyyân var ise Ars-ı azîmin zıllinde [gölgesinde] secere-
i Tûbâ [Tûbâ agacı altında] toplansınlar. Allahü teâlânın
emri yerine geldi. Allahü teâlâ yine emr etdi ki, melekler üzerine
tatlı bir rüzgâr esdi ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgâr,
Cennet agaçlarının üzerine eser. Çünki, Cennet agaçlarının
yapraklarının birbirine dokunması ile hos bir sedâ hâsıl oldu ki,
dinliyenlerin aklları baslarından gitdi. Ondan sonra gönül kus-
– 280 –
larına emr eyledi ki nagmeye basladılar. Yâ Habîballah! Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri cemâlini arz buyurdu. Buyurdu
ki, yâ Cebrâîl, sen aslanım Alînin vekîli ol. Ben de Fâtımanın
vekîli olayım. Yâ Meleklerim siz de sâhid olunuz. Fâtımayı halâllige
Alîye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî
için kabûl eyle. Orada nikâh oldu. Sana da emr olundu ki, burada
da Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
toplayıp, nikâh yapasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri bunu isitdi. Tekrâr sükr secdesi yapdı. Emr
eyledi ki, Sahâbe-i güzîn hazretlerini toplasınlar. Ondan sonra
hazret-i Cebrâîle dedi ki, yâ kardesim Cebrâîl! Kızım Fâtıma
benim hâtırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyâda giymege
degmez. Geriye Cennete götürünüz! Sahâbe-i kirâm toplandı.
Hazret-i Resûlün ve hazret-i Alînin vekîli kim olacak diye
bakdılar. Biraz durakladılar. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emr
eyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun. Hazret-i Alî hutbeyi
okudu [kimse onun yerine vekîl olmadı. Kendisi bulundu].
Dörtyüz akçe ile nikâh eylediler. Müjdeyi, hazret-i Fâtımaya
“radıyallahü teâlâ anhâ” müjdelediler. Hazret-i Fâtıma râzı olmadı.
Hazret-i Cebrâîl tekrâr geldi. Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; Fâtıma dörtyüz akçe ile
nikâha râzı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Geri hazret-i Fâtımaya
söylediler. Yine râzı olmadı. Geri hazret-i Cebrâîl gelip,
dörtbin altın emr olundu. Hazret-i Fâtıma yine râzı olmadı. Yâ
Resûlallah! Allahü teâlâ emr etdi ki, Sen bizzat, hazret-i Fâtıma
huzûruna varıp, murâdı ne ise süâl edesin. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımanın yanına varıp,
murâdını süâl buyurduklarında, hazret-i Fâtıma dedi ki: Yâ
Habîballah, murâdım budur ki, sen, mahser meydânında
mü’minlerin günâhkârlarından nicelerine sefâ’at edip, Cennete
koyarsın. Ben de onların hâtunlarına sefâ’at edip, Cennete koyayım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
çıkıp, hazret-i Fâtımanın murâd-ı serîflerini beyân buyurdu.
Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûr-ı serîflerine varıp,
hazret-i Fâtımanın arzûsunu iletdi. Geri nüzûl edip [inip] dedi
ki, yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ Fâtımanın murâdını
kabûl edip, o da rûz-i cezâda [mahser meydânında (kıyâmet
gününde)] sefâ’atcı olsun, diye buyurdu. Hazret-i Resûlul-
– 281 –
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Fâtımaya, murâdı
kabûl olup, sefî’a oldugunu [sefâ’at edecegini] kendisine
iletdi. Yâ Resûlallah! Hazretinizin sefâ’at edecegine huccet
[delîl] kelâm-ı kadîmde ve Fürkân-ı azîmde âyet-i kerîmelerdir.
Yâ bana kat’i hüccet [delîl] nedir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ey ciger gûsem;
cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Göreyim
ne fermân olunur. Çıkıp, Cebrâîl aleyhisselâma Fâtımanın murâdını
beyân etdi. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna
arz edip, hemen geri döndü. Elinde bir beyâz ipek getirdi.
Resûlullahın huzûrunda ak ipegi açıp, içinden bir kâgıd çıkardı.
(Yevm-i cezâda [kıyâmet gününde] mü’min hâtunların âsîlerine,
kulum Fâtımayı sefâ’atcı etdigime bu hucceti yanında
bulundursun.) Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” o kâgıdı geri harîre [ipege] sarıp, hazret-i Fâtımaya
getirdi. Hazret-i Fâtıma hucceti gördü. Kabûl edip, nikâha râzı
oldu. (Allahü teâlâ kalbdekileri bilir. Allahü teâlâ için, neden
böyledir diye sorulmaz.)
Rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımayı hazret-i Alîye “radıyallahü
teâlâ anh” verdiği zemân onsekiz akçe verdi. Bir gelinlik ve bir
de kaftan aldı. Hazret-i Fâtımaya giydirdigi zemân, Fahr-i âlem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” agladı. Hazret-i Fâtıma dedi
ki, se’âdetim ve izzetim babam, niçin aglarsın. Buyurdular ki,
(ciger gûsem, gözümün nûru kızım, onun için aglarım ki, kıyâmet
gününde, Allahü teâlânın huzûrunda bu onsekiz akçe ile
bu kaftanın hesâbını nasıl vereceksin.) Bunların hâli böyle
olunca, gör zemâne adamları kızlarının dertlerine düsüp, nice
bin, belki nice yük akçe çeyize sarf edenlerin âhıretde hâlleri
nasıl olur. Hâlimiz kederlidir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri
inâyet ve hidâyet ile, Habîbi ve Ehl-i beyti hurmetine,
keremi, fadlı ve ihsânı ile afv ve magfiret buyursun.
Besinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” orta
boylunun kısası idi. Genis gögüslü idi. Elâ gözlü idi. Mubârek
sakalı bütün eshâbdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Her ne zemân kâfirlerin
yüzlerine baksa, kalblerine korku düsüp, hazân yapragı gibi titrerlerdi.
Bu mubârek cüsse ile üç, dört ve bes gün, ba’zan da ye-
– 282 –
di, sekiz gün yemek yimezdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine süâl etdiler ki, hazret-i Alî yemek yimez,
hikmeti nedir. Buyurdular ki; (Hazret-i Alînin kuvvet-i
kudsiyyesi vardır. Açlıgı bilmez.) Umûmiyyetle gazâlarda nice
günler yemek yimez ve gazâ ile mesgûl olurdu. Açlık hâtır-ı serîflerine
gelmezdi. Kuvvet-i kudsiyyesi ile içi temâmen dolu idi.
Bir gazâ vâki’ olmamısdır ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” onda mevcûd olmasın. Bir kal’ayı almakda zorlanılsa veyâ
düsman galebe etse, Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” sancagı hazret-i Alînin eline verip de buyururdu ki,
(Yâ Alî! Bu feth senindir. Var feth eyle! Seni Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretlerine ısmarladım) diye gönderirdi. Feth ederdi.
Altıncı Menâkıb: Benî Necrân derler, hıristiyanlardan bir
kabîle var idi. Kalabalık bir kabîle idi. Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara her ne kadar nasîhatda bulundu
ise de, kimse râzı olmayıp, ıslâh olmadılar. Inâd ve taskınlıklarını
artdırdılar. Bir vechle bunlar îmâna gelmediler. Bunlar
hakkında ibtihâl (karsılıklı yemînlesme) âyet-i kerîmesi nâzil
oldu. Ibtihâl ile emr olundular. Sûre-i Âl-i imrânda, [61.ci
âyet-i kerîmede] meâlen buyurulmusdur: (Seninle mücâdele
edenlere [hıristiyanlara] de ki: Geliniz biz ve siz, ogullarımızı
[evlâdlarımızı], kadınlarımızı ve kendimizi çagıralım. Sonra ibtihâl
edelim. [Îsâ aleyhisselâm hakkında] kim yalan söylüyor
ise, Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun diyelim!) (Tefsîr-
i Meâlim)de buyurmus ki, (......... ya’nî kim ki seninle, hazret-
i Îsâ aleyhisselâm hakkında mücâdele etse, sana, hazret-i
Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü oldugu hakkında
ilm geldikden sonra, denildi ki, ebnâünâdan murâd Fâtıma
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleridir. Enfüsenâdan murâd,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kendileridir ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”dir. Zîrâ,
arablarda, kisinin, amca oglu kisinin kendisinden sayılır.)
Nitekim Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (........ murâd ihvâneküm
demekdir). Denildi ki, ibtihâl cümle ehli dîne umûmdur.
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdular ki, ya’nî düâda
tadarru’ edelim. Ve Kelbî dedi ki, düâda ictihâd ve mübâlaga
edelim. Kesâî ve Ebû Ubeyde dediler ki, (lâin) ediselim [birbi-
– 283 –
rimize la’net edelim!]. Zîrâ ibtihâl telâundur. (La’netlesmekdir.)
La’netullah ma’nâsına derler. (Allahü teâlânın la’neti
onun üzerine olsun demekdir.) Bizden ve sizden hepimiz Allahın
la’netini yalancılar üzerine kılalım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi
Necrân kavmi üzerine okudu ve onları mübâheleye
da’vet etdi. Onlar refîklerimize [arkadaslarımıza] gidelim.
Emîrimizle müsâvere edelim. Sonra yarın gelelim dediler. Varıp
bir yere toplandılar. Reîslerine mubâhele hakkında ne düsündügünü
sordular. Ona, yâ Mesîhin kulu! Rey’ hakkında ne
düsünürsün, dediler. O dedi ki: Yâ Nasâra cemâ’ati. Muhakkak
siz biliniz ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Peygamberdir. Vallahi la’net etmez. Bir kavm
Peygamber ile mübâheleye kalkısırsa, o kavmin büyügü, küçügü
muhakkak helâk olur. Hemen sâhibinizin yanına varınız.
Kavli üzerine ikâmet edip, va’d alınıp, kendi bildiginizden dönün.
Ertesi gün, hazret-i Alî ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldiler. Hâlbuki
Resûlullah hazretleri Hüseyni kucagına almıs, hazret-i Hasenin
elinden tutmus, hazret-i Fâtıma ardınca yürürdü “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, bunlara, (ben düâ edeyim, siz âmîn deyiniz,)
buyurdu. Nasâra kavminin reîsleri yanındaki hıristiyanlara dedi
ki, yâ nasâra cemâ’ati. Ben muhakkak öyle yüzler görüyorum
ki, eger Allahü teâlâ hazretlerinden, bir dagı yerinden kaldırmasını
isteseler, Allahü teâlâ hazretleri, o dagı onlar hürmetine
kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz.
Kıyâmete kadar yeryüzünde nasrânî kalmaz. Sonra reîsleri,
Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki,
yâ Ebel Kâsım! Biz karâr verdik ki, seninle, mübâhele etmiyelim.
Senden ayrılalım. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz
üzerinde sâbit olalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Mübâheleden vaz geçdi iseniz müslimân
olunuz. Size lâzım olan sey, müslimânlara olur.) Onlar müslimân
olmak istemediler. (Kıtâle hâzır olun. Muhakkak sizinle
mukâtele ederiz) buyuruldu. Onlar dediler ki, biz seninle harb
edemeyiz. Lâkin seninle sulh olalım ki, bizimle mukâtele etmi-
– 284 –
yesiniz. Bizi korkutmıyasınız. Dînimizden döndürmiyesiniz. Biz
de sana her sene iki bin hulle verelim. Bin hulle Saferde, bin hulle
Recebde. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu
kavl üzerine sulh etdi. Sonra buyurdular ki; (Nefsim yed-i kudretinde
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb Necran ehlinden
döndü. Eger mübâhele etseler idi, maymûna ve hınzıra dönerlerdi.
Bulundukları vâdi ates ile dolardı. Allahü teâlâ Necrânın
ve halkının kökünü kazırdı. Agaçlardaki kuslar bile canlı
kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı.) [(Se’âdet-i
Ebediyye) kitâbının 369.cu sahîfesine bakınız!]
Yedinci Menâkıb: Mîr Hüseyn Vâ’ız “rahimehullahü teâlâ”
(Mevâhib-i aliyye) adlı tefsîrinde, sûre-i Bekarada 274.cü âyet-i
kerîmenin tefsîrinde, beyân etmisdir. Bu âyet-i kerîmenin indirilis
sebebinde bildirilmisdir. Hazret-i Aliyyül Mürtedânın “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” dört dirhemi var idi.
Onun birisini âsikâre [açıkdan] tasadduk eyledi [sadaka verdi].
Birisini gizli tasadduk etdi. Birisini kara gecede, birisini de gündüz
tasadduk eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Mallarını Allah yolunda, gecegündüz,
gizli-âsikâr olarak dagıtanların, Allahü teâlâ indinde
ecrleri çokdur ve hâzırdır. Onlar için gelecekde korku yokdur.
Geçmis için mahzûn olmaz, üzülmezler.) [Bekara sûresi 274.cü
âyet-i kerîme meâli.] Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” bu çesid
sadaka vermesine hangi seyin sebeb oldugunu sordu. Cevâb
verdi ki, bu dört sekl dısında sadaka verme yolu görmedim. Her
seklde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl serefi bulup, digerleri
de Allahü teâlânın rızâsına erer.
Sekizinci Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl)de sûre-i Secdede,
meâl-i serîfi, (Îmân eden [inanan] kimse, fâsık [inanmıyan] gibi
midir. Bunlar esit olmazlar) olan, onaltıncı âyet-i kerîmenin tefsîrinde,
Muhyissünne “rahimehullahü teâlâ” beyân buyurmuslar.
Bu âyet-i kerîme, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh”
ve Velîd bin Ebî Mu’ayt hakkında nâzil olmusdur. Velîd bin
Ebî Mu’ayt, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ana
tarafından akrabâsıdır. Hazret-i Alî ile Velîd arasında çekisme
ve münâkasa oldu. Velîd hazret-i Alîye dedi ki; sen sus! Muhakkak
sen çocuksun. Ben lisân cihetinde senden dahâ açıgım.
– 285 –
Mızrak [ok] atmakda senden mâhirim. Kalb cihetinden senden
cesâretliyim. Harblerde, hasmet cihetinden dahâ gösterisliyim.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, sen sus! Muhakkak
sen fâsıksın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bu âyet-i
kerîmeyi gönderdiler. (Onlar müsâvî degillerdir) buyurdular.
(Ikisi müsâvî degildir) buyurmadılar. Zîrâ bir mü’min ve bir fâsık
murâd etmediler. Belki bütün mü’minleri ve bütün fâsıkları
irâde buyurdular.
Dokuzuncu Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl) tefsîrinde, imâm-ı
Begavî “rahimehullahü teâlâ” hazretleri (Hel etâ) [insan] sûresinde,
meâl-i serîfi (Onlar kendileri arzû etdikleri [içleri çekdigi
hâlde] yiyecegi, fakîrlere [yoksullara], öksüze ve esîre yidirirler)
olan sekizinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde beyân buyurmusdur
ki, bu âyet-i kerîmenin nüzûl [inis] sebebinde ihtilâf etmislerdir.
Mücâhid ve Atâ, Ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretlerinden, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
hakkında nâzil oldugunu rivâyet etmislerdir. Kıssasını kısaltarak
beyân etmisler. Lâkin diger tefsîrlerde ve menâkıbda su
seklde anlatılmısdır. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hasta olmuslardı. Fahr-i âlem seyyid-i
veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâm
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile görmege
vardılar. Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâya “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hitâb edip, buyurdular ki, (Bu ciger gûselerinize
bir nezr eyleyin [bir adak adayın]!) O iki Server ve Fıdda
adlı câriyeleri, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ikisine
[ya’nî Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ” hazretlerine]
sıhhat verir ise, üçer gün oruc bize nezr olsun dediler. O iki
Cennet râyihâları sifâ buldu. Ancak evlerinde yinilecek birseyi
yok idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” varıp, bir yehûdîden
üç sa’ arpa borç aldı. Üçü de nezr etdikleri oruclara niyyet
etdiler. O ölçek arpanın bir ölçegini hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” hazretlerinin câriyesi ügütüp, bes adet ekmek
pisirdi. Kendileri bes kisi idiler. Iftâr vakti oldu. O bes çöregin
birini hazret-i Alînin önüne ve birini hazret-i Hasenin önüne
ve birini hazret-i Hüseynin önüne ve birini Fıdda câriyeye ve
birini de [hazret-i Fâtıma] kendi önüne koydu. Iftâr yapacaklardı.
Bir miskîn gelip, dedi ki: Yâ Ehl-i beyt-i Resûlallah! Mis-
– 286 –
kîn müslimânlardan bir miskînim. Bana yiyecek verin. Allahü
teâlâ hazretleri sizi Cennet ni’metleri ile ta’âmlandırsın. Ellerindeki
çörekleri ona sadaka verip, kendileri su ile iftâr etdiler.
Ertesi gün yine oruc tutdular. Câriye bir ölçek arpa dahâ ügütüp,
yine bes çörek pisirdi. Iftâr vaktinde, önlerine alıp, iftâr
edecekleri sırada, bir yetîm geldi. Besi de çörekleri ona verip,
o yetîmi sevindirip, kendileri su ile iftâr edip, uyudular. Ertesi
günü yine oruc tutdular. O kalan bir ölçek arpayı da, bes çörek
yapıp, önlerine aldılar. Iftâr edecekleri vakt, bir esîr gelip, dedi
ki, üç gündür açım. Beni baglayıp, yemek de vermediler. Allahü
teâlâ için bana acıyın, dedi. Besi de çöreklerini ona verip,
yine su ile iftâr etdiler. Ba’zı rivâyetde o esîr sirk ehlinden idi.
Bu rivâyet delîl olur ki, ehl-i sirkden de olsalar, esîrlere yiyecek
verilirse, sevâb olacagı anlasılmakdadır. (Meâlim-üt-tenzîl)de
böyle yazılıdır.
Rivâyet olunur ki, dördüncü gün sabâhladılar. Hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin
“radıyallahü teâlâ anhümâ” ellerinden tutup, Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine
götürdüler. Hazret-i Habîb-i ekrem onları, açlıkdan kus
yavrusu gibi titrerler seklde gördüler. Alî “kerremallahü vecheh”
hazretlerine buyurdu ki, yâ Alî! Bizi üzüntüye gark etdin.
Kalkıp bunları aldı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ”
yanına vardı. Fâtımayı mihrâbında gördü ki, karnı arkasına
yapısmıs ve mubârek gözleri çukura gitmis. Üzüntüsü dahâ da
artdı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil oldu ve dedi ki; Yâ
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri mubârek etsin.
Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi. (Hel etâ) sûresini
okudu. Rivâyet olundu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” bunları bu hâlde görünce buyurdular ki:
(Yâ kızım Fâtıma! Baban üç gündür ta’âm yimemisdir.)
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Medîneden dısarı gitdi.
Gördü ki, bir arab kuyudan su çekip, davarına su verir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” araba dedi ki, yâ kisi, sana ücret ile su çekeyim
mi. O da hos [iyi] olur dedi. Her kovaya bir avuç hurmaya
ücret ile pazarlık etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” su çekmege basladılar. Yeteri kadar çekip, son kovayı
çekdiklerinde, Allahü teâlânın hikmeti, kovanın ipi kopup, ko-
– 287 –
va kuyuya düsdü. Arab, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek
yüzüne bir tokat vurdu. Getirip, hesâbınca hurma verdi. Alî
“radıyallahü teâlâ anh” mubârek elini, o derin kuyuya sokup,
kovayı çıkardı. Arabın eline verdi. Sonra da koyup, gitdi. Hazret-
i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına varıp, hurmayı
önlerine koydu. Hurmayı yir iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” bakdı. Mubârek yüzünde tokat eserini gördü. Dedi
ki, yâ Alî, yüzünüzde bir iz vardır; bu nedir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” gizleyip, birsey yokdur, buyurdular. Bu tarafda ise
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, kovayı kuyudan alıp, arabın
eline verip gitmisdi. Arab da hayret etmisdi. Düsündü ki,
eger bu kisinin dîni ki, Muhammed dînidir. Hak din olmasa idi,
bu derin kuyudan kovayı nasıl çıkarırdı. Kendi kendisine dedi
ki, bir el ki böyle küstâhlık etmis olsun, o el bana lâzım degildir
deyip, hazret-i Alîye vuran elini kesip, eline aldı. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin huzûrlarına gitmek üzere yola koyulup,
geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
kapıya çıkıp, gördügü gibi, acele ile geri içeri girip, dedi ki;
yâ Resûlallah! Bir arab gelmis. Elinde kendinin bir kesik eli
var. Kanı akar. Aglar. Sizi görmek ister. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! O
arab edebsizlik eden arabdır. Söyle içeri gelsin. Varıp, söyledi.
Arab içeri girdikde, hazret-i Habîbullah o arabı o hâl üzere görüp,
üzüldü. Ona dedi ki, niçin böyle hatâya düsdün, hatâ isledin.
Arab aglı(Zeker), küstâhlıgının özrünü dileyerek îmâna geldi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kesik elini yerine
koyup, mubârek agzının suyunu sürüp, düâ buyurdu. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile arabın eli sapasaglam
oldu.
Onuncu Menâkıb: (Menkıbe-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü
teâlâ anhâ”.) Rivâyet olunur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri; Aliyyül Mürtedâ hazretlerine buyurdular
ki, (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâyı sever misin!)
Hazret-i Alî dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah.) (Beni sever misin.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi, (Evet, yâ Resûlallah.) Buyurdu
ki, (Fâtımayı sever misin.) Dedi ki (Evet, yâ Resûlallah!).
Buyurdu ki (Hasen ve Hüseyni sever misin.) Dedi ki, (Evet, yâ
Resûlallah!) Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-
– 288 –
lem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl
sıgdırırsın!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mu’ciz süâl beyânlarına
cevâb veremedigini beyân etdi. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” buyurdular ki; bunda üzülecek ne vardır.
Allahü Sübhânehü ve teâlâyı sevmek, îmândan ve akldandır.
Muhammed aleyhisselâmı sevmek îmândandır. Beni sevmek
sehvetindendir. Hasen ve Hüseyni sevmek tabî’atındandır, dedi.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” acele, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına gelip, o cevâbı
söyledi. Resûlullah buyurdu ki, (Demek olur ki, bu yemis nübüvvet
agacının yemisidir.) Ya’nî yâ Alî, bu cevâb senin degildir.
Fâtımanın cevâbıdır. Bu cevâbda derin ilm vardır. Düsünmelidir.
Onbirinci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 250.ci sahîfesinde
buyuruluyor ki: (Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen
hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû
Bekrdir. Dinde en kuvvetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan,
Osmândır. Islâmiyyetde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve
harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel
okuyan Ubeyy bin Kâ’bdır. Münâfıkları tanıyan, Huzeyfetibni
Yemândır. Îsâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin
zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âsıkdır. Hâlid bin
Velîd, Allahın kılıcıdır. Hamza, Allahü teâlânın arslanıdır. Hasen
ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebî
Tâlib, Cennetde meleklerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk
açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan
Suheyb-i Rûmîdir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüdderdâ
ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadası vardır. Benim
arkadasım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından
seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her
Peygamberin mahrem islerini gören yardımcısı vardır. Benim
yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hakîm vardır.
Benim ümmetimde hikmeti çok söyliyen Ebû Hüreyredir.
Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanın
harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir)
buyurdu. (Bahr-ül-ulûm) kitâbını yazan Alâüddîn Alî
Semerkandî sekizyüzaltmıs (860) senesinde, Anadoluda Lâ-
– 289 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:19
rende sehrinde vefât etmisdir.]
Onikinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sahîh hadîsler bâbında,
Sa’d bin Ebî Vakkâsdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (Senin ile
ben, Hârûn ile Mûsâ “aleyhimesselâm” gibiyiz. Benden sonra
Peygamber yokdur.) Türpüstî “rahimehullah” dedi ki, Resûl-i
ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Tebûk gazâsı
için yola çıkdıklarında, hazret-i Alîyi Medînede Ehl-i beyti
üzerine halîfe bırakdı. Emr etdi ki, onların islerini görsün. Münâfıklar
isitip, birbirine dediler ki, Alîyi halîfe bırakmakdan
maksadı, onun yanında bulunmasından [sohbetinden] sıkıldıgı
için idi. [Münâfıklar böyle dediler.] Hazret-i Alî münâfıkların
bu sapık sözlerini isitdi. Silâhını kusanıp, çıkdı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” (Cürf) adlı menzilde konaklamıs idi.
Huzûr-ı serîflerine varıp, dediler ki, yâ Resûlallah! Münâfıklar,
bu kölenizi halîfe etmenizin sebebini, yanınızda götürünce sıkılacagınızdan
ötürü oldugunu söyliyorlar. Habîb-i Muhterem
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Münâfıklar yalan
söylüyorlar! Seni Medînede bırakdıklarıma halîfe yapdım. Geri
dön. Benim ehlime ve senin ehline halîfem ol. Yâ Alî! Benim
ile; Mûsâ aleyhisselâm ile Hârûn aleyhisselâmın oldugu gibi olmak
istemez misin! Nitekim Hak celle ve alâ buyurur; (A’râf
142.ci âyet) (Mûsâ, kardesi Hârûna, kavmimde halîfem ol! dedigini
haber vermisdir.))
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân edip, dediler ki,
bu hadîs-i serîf o hadîs-i serîflerdendir ki, râfizî ve diger sî’a fırkaları
bunu sened olarak almıslardır. Bu hadîs-i serîfe göre hilâfet,
muhakkak hazret-i Alînin idi. Baskasının halîfe olmasına
kendisi râzı olmusdur. Bu fırkalar ihtilâf etdiler. Râfizîler Sahâbe-
i güzîni hazret-i Alî üzerine baskasını üstün tutdukları
için, tekfîr etdiler. Ba’zıları da çok taskınlık edip, hazret-i Alîyi
de tekfîr etdiler ki, kendi kötü düsüncelerince hilâfet kendinin
hakkı idi. Niçin taleb etmege gayret etmedi. Bu tâife mezheblerinin
çok asırılıgı cihetinden ve akllarının çok fesâdından,
bunlar muhâtab kabûl edilmemis ve sözlerine cevâb verilmemisdir.
– 290 –
Kâdî “rahimehullah” buyurmusdur ki, bu sözleri söyliyen
kimsenin küfründe sübhe yokdur. Zîrâ bir kimse ki, bütün ümmeti
tekfîr eder, ilk asrı tekfîr eder. Muhakkak ki, nakl edilen
dîni bâtıl kılmıs olur. Islâmı kötülemis olup, Allahü teâlâ muhâfaza
etsin, kâfir olur. Ammâ Gulât-ı râfizîden baskası, bunların
yolundan gitmemisdir. Imâmiyye ve ba’zı mu’tezile; Sahâbe
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîden “radıyallahü
teâlâ anh” önce digerlerini halîfe seçdikleri için hatâ etdiler,
derler. Ancak tekfîr etmezler. Hâlbuki bu hadîs-i serîfde
bunların hiçbirine delîl yokdur. Belki bunda hazret-i Alînin
“radıyallahü anh” fazîletinin isbâtı için delîl vardır. Ammâ gayriden
efdal olmasına ve gayri ile misilli olmasına kinâye yokdur.
[Baskalarından üstünlügü veyâ berâberligi anlasılmamalıdır.]
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
sonra halîfe olacagına isâret yokdur. Zîrâ bu sözü Tebûk gazâsına
gitdikleri vakt, Medîne-i münevverede kendi yerine geçirmelerinde
buyurdular. Yukarıda zikr olundu. Bu sözü kuvvetlendiren
odur ki, hazret-i Hârûn aleyhisselâm hazret-i Alîye
benzetilmisdir. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra
[Hârûn aleyhisselâm] halîfe olmadı. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından
meshûr rivâyete göre kırk yıl sonra vefât etdi. Dediler ki,
o vefât etdiginde onu halîfe yapmadı. Rabbine münacât etmege
giderken, onu yerine halîfe yapdı. [Hârûn aleyhisselâm ondan
sonra halîfe olmadı.]
Onüçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, anlatılan menâkıbın
meshûr olan hadîs-i serîflerinde zikr olunmusdur. Hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmusdur ki, ekin dânesini bitiren
ve insanı halk eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ümmî
olan Nebî “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni kasd ederek;
(Alîyi ancak mü’minler sever. Alîye ancak münâfıklar bugz
eder!) buyurmusdur.
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu hadîs-
i sahîhin ma’nâsı sudur. Muhakkak ki bir kimse, hazret-i
Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” yakınlıgını, Resûlullahın hazret-i Alîye sevgisini
bilir ve hazret-i Alîden sâdır olan seyleri islâmın yayılmasında
ve islâmda hizmetlerini düsünerek, bu sebebler ile hazret-i
Alîye muhabbet ederse, o kimsenin îmânın sıhhatine delîller-
– 291 –
den olur. Allahü teâlânın râzı oldugu ve islâma hizmetleri ve yukarıdaki
sebeblerin aksine Alîye “radıyallahü teâlâ anh” bugz
ederse, o muhabbet eden kimsenin zıddı olup, nifâkı siddetli
olur. Fesâdı çok olur. Allahü teâlâ muhâfaza etsin.
Ondördüncü Menâkıb: Yukarıda bahs edilen hadîs-i serîflerden
sonra, Sehl ibni Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Hayber günü muhakkak ben bu
bayragı yarın bir sahsa veririm. Allahü teâlâ onun üzerinde feth
müyesser eyler. O sahs Allahü teâlâ hazretlerini ve Resûlünü
sever. Allahü teâlâ hazretleri ve Resûlü de onu severler.) O günün
sabâhında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
huzûr-ı serîflerine sür’atle varanlardan her biri ümîd ederler ki,
bayrak kendisine verilsin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdular ki, (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.). Dediler,
yâ Resûlallah, hazret-i Alînin gözleri agrıyor. Buyurdular ki,
(Adam gönderin, getirsinler). Vardılar, getirdiler. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek tükrügünü, hazret-i
Alînin gözlerine sürdü. Agrıdan kurtuldu. Sanki hiç agrı görmemis
gibi idi. Alemi [bayragı] hazret-i Alîye verdi. Hazret-i Alî
dedi ki, yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar
muhârebe edecegim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Rıfk ve sükûn üzere hareket eyle. Hattâ
onların topraklarına gir. Sonra onları islâma da’vet et. Allahü
teâlânın islâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver.
Allahü tebâreke ve teâlânın senin sebebin ile bir sahsa hidâyet
vermesi, muhakkak kırmızı develerin olup, sadaka vermenden
hayrlıdır.)
Onbesinci Menâkıb: (Mesâbîh)in yine hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” ile alâkalı menâkıbın hadîs-i serîfler kısmında,
Imrân bin Hasîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Alî benden, ben de Ondanım. Alî bütün
mü’minlerin velîsidir.) Sârîh (:::)î “rahmetullahi teâlâ
aleyh” beyân etmisdir. Kâdî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular
ki: Sî’a tâifesi dediler ki; tasarruf edici hazret-i Alîdir. Ve dediler
ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”, tasarruf etdigi herseyde hazret-i Alî ta-
– 292 –
sarrufa müstehak olur. Mü’minlerin islerini görmek de tasarrufa
girer. Onun için hazret-i Alî mü’minlerin imâmıdır. Biz onlara
deriz ki, mü’minlerin velîsi olmagı, halîfe (imâm) olmak
ma’nâsına anlamak dogru olmaz. O zemân bütün mü’minlerin
islerini de üzerine almak îcâb eder. Zîrâ Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında mü’minlerin bütün
islerini kendileri görürdü. Ancak vâcib oldu ki, vilâyeti [velî
olmagı], muhabbet ve buna benzer seyler sekliyle anlamalıdır.
Onaltıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de bahs edilen
menâkıbın meshûr hadîs-i serîfler kısmında, Abdüllah ibni
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini
birbiri arasında kardes kıldı. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” sonraya kaldı. Mubârek gözlerinden yas akar [ya’nî
aglar idi]. Dedi ki; Yâ Resûlallah! Sahâbe-i güzîni aralarında
kardes kıldın. Beni kimse ile kardes yapmadın. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Sen benim dünyâda
ve âhıretde kardesimsin.) (Tirmizî) rivâyet etmisdir.
Onyedinci Menâkıb: Yine yukarıdaki hadîs-i serîfden sonra,
Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.
Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir
pismis kus var idi. Buyurdular ki; (Allahım! Bana mahlûklarından
en çok sevdigini gönder!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” geldi. Berâberce yidiler. (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki,
bu hadîs-i serîf hasen ve garîbdir. Sârih Türpüstî (Allahü teâlâ
ona hayrlar versin) “rahimehullah” bu hadîs-i serîfin serhinde,
fesâhat ve belâgat ile genis bir mukaddemeden sonra buyurmus
ki, bu bir hadîsdir ki, mübtedi’ler [yoldan çıkmıslar] bunun
ile oklarını bileyip, bunu vesîle yapıp, hazret-i Ebû Bekrin
“radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine hücûm ederler. Hâlbuki o
hazretin hilâfeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin intikâlinden [vefâtından] sonra, bu ümmetde
müslimânların icmâ’ı ile sâbit olan ahkâmın evvelidir. Dîni
ayakda durduran direklerin en saglamıdır. Bu hadîs-i serîf,
hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” birinci halîfe ol-
– 293 –
masını ve diger Sahâbeden üstün olmasını îcâb etdiren sahîh
hadîsler ve buna ilâve olarak Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” icmâ’ı karsısında mukâvemet edemez.
Zîrâ bu bahs edilen hadîs-i serîf, nakl ehli için mekâle [bend]
vardır. Bu misilli hadîs icmâ’ın hilâfı üzerine olmak câiz olmaz.
Husûsan o Sahâbe ya’nî Enes “radıyallahü teâlâ anh” ki, bu
hadîs-i serîfi rivâyet etdi. Eshâb-ı kirâmın icmâ’ında [ya’nî hazret-
i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe seçiminde] hayâtda
idi. Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i serîfi isitdikleri hâlde icmâ’
etmislerdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bu hadîs
sâbit ise, ma’nâsı bozulmıyacak seklde te’vîl edilebilir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, en çok
sevdigini, gönder buyurması, en çok sevdiklerinden birini gönder
ma’nâsınadır. Çünki, Resûlullah da Allahü teâlânın yaratdıkları
içindedir. Allahü teâlânın en çok sevdigi Odur. Bu misilli
kelâm arabîde çokdur. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ
anh” Resûlullahdan dahâ sevgili olması düsünülemez. Eger denilirse
ki, dinde Allahü teâlânın en sevdigi kul odur. Biz de öyle
deriz. Sahîh nass ve icmâ’ı ümmet ile bildirilmisdir. Muhakkak,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
amcası ogullarından kendisine sevgili olanı murâd etdiler. Zîrâ
Resûlullah hazretlerinin ba’zan olur idi ki, inci dökülen kelâmları
mutlak olurdu. Ba’zan sartlı olurdu. Ba’zan umûmî olurdu.
Ba’zan husûsî olurdu. Fehm sâhibi olan bilirdi. Türpüstînin
açıklaması sona erdi. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde,
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, ne
zemân ki Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
süâl sorardım. Cevâb verirdi. Ben susunca o baslardı.
Onsekizinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de bu hadîs-i serîfden
sonra, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki,
(Hikmetin evi benim. Kapısı Alîdir!) Tirmizî rivâyet etmisdir
ki, bu hadîs-i serîf garîbdir. Muhyissünne Begavî “rahimehullahü
teâlâ” (Mesâbîh)in yazarıdır. Buyurdular ki, Süreykden baska,
vesîka olan hiçbir kitâbda bildirilmemisdir, Onun isnâdı karârsızdır.
Sârih (:::)î “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki,
sî’a fırkası bu hadîs-i serîfi delîl göstererek, derler ki, muhakkak;
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerin-
– 294 –
den ilm ve hikmet almak Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mahsûsdur.
Gayrileri alamaz. Illâ Alî “kerremallahü vecheh” vâsıtası
ile alır. Zîrâ eve dâhil olunmak [eve girmek] kapısından olur.
Allahü teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde buyurmusdur ki; (...
Evlerinize kapılarından girip çıkınız) [Bekara sûresi 189.cu
âyet-i kerîme meâli.]. Hâlbuki onlara bu hadîs-i serîfde hüccet
[sened] yokdur. Cennet evi hikmet evinden dahâ genis degildir.
Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin
akabinde Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet
edilmisdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, hazret-i Alîyi da’vet etdi. O gün Tâife gönderdi.
Onunla gizli söylesdi. Insanlar söylediler ki, muhakkak
amcasının oglu ile gizli söylemesi uzadı. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Onun ile ben degil,
Allahü teâlâ gizli konusdu.) Sârih (:::)î “rahimehullahü
teâlâ” söyle açıklamısdır. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bana emr eyledi ki, hazret-i Alî ile gizli konusayım. Ben derim
ki, o gizli söylesdikleri kelâm, ilâhî sırlara âid sözler ve gayba
âid sırlar idi. Yine (Mesâbîh)i serîfde o menâkıbın sonunda,
Ümm-i Atiyyeden “radıyallahü anhâ” rivâyet edilmisdir. Dedi
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gazâya
bir bölük asker gönderdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh ve kerremallahü vecheh” onların içinde idi. Ben, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim,
mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Alîyi tekrâr
görünceye kadar, bana ölüm verme!)
Ondokuzuncu Menâkıb: Bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi
bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, bize haber ver ki, biz
de bilelim ve evvelki muhabbetimizden de çok muhabbet edelim.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki, (Varın Alîyi çagırın! Ondan haber alırsınız!) Eshâbdan
biri hazret-i Alîyi çagırmaga gitdi. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” gelmeden, Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz,
o kimse karsılıgında size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)
Dediler ki, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa!)
– 295 –
Dediler, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)
buyurdukda, baslarını asagıya salıp, cevâb vermediler.
O sırada hazret-i Alî, se’âdet ile geldiler. Hazret-i Fahr-i
âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki, (Yâ Alî! Bir kimseye iyilik eylesen ve o sana
mukâbelesinde kötülük yapsa, ne yapardın!), (Yâ Resûlallah!
Iyilik ederdim.) (Tekrâr kötülük yapsa!), (Yine iyilik ederdim.)
Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri
ardınca yedi def’a süâl buyurdular. Yedisine de, hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” (iyilik ederdim) dedikden sonra, dedi
ki, (O kimseye ben iyilik etdikce, o karsılıgında bana kötülük
yapsa, yine ben ona iyilik ederdim,) deyince, cümle Eshâb-ı güzîn
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;
(Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar riâyet edip, sevip, muhabbet
etdiginiz kadar var imis.) Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için böyle
süâl sormadılar. Maksadları hazret-i Alînin yüksek mertebesine
ve derecesine vâkıf olmak için, süâl etmislerdir.
Yirminci Menâkıb: (Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” mu’cizesine isâret): Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve
Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i Ibrâhîm
aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın
kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden
idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i Ibrâhîm
kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün
Peygamberlerin büyügü ve efdali benim diyorsun. Nereden
bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün.
Hazret-i Ibrâhîme Allahü teâlâ halîlim demisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri, hazret-i Ibrâhîme halîlim dedi ise,
bana habîbim demisdir. Kisinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu
mu [sevgilisi mi]. O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı.
Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip,
kalbden (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîkeleh. Ve
eshedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan
sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki,
yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem
yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nere-
– 296 –
den inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben,
diger Enbiyâdan yüksekdir. Isitdik ki, Allahü teâlâ , hazret-
i Mûsâya kelîmim demisdir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp,
kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i
Âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, Allahü
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana
habîbim, demisdir. Eger hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı
ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile
burakı donatıp, gökleri, yerleri, arsı ile kürsîyi ve Cennet ve
Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr etdirdi. Kabe
kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o seklde
ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemisdir ki, hicâbı aramızdan
kalkmısdır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz
za’îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri
bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim
rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i serîfe getirmeyi âdet
hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet
içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka
vermiscesine sevâb verir. Hazret-i Ebû Hüreyre “radıyallahü
teâlâ anh” ve hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet etmislerdir ki, o kimse de birsey söyliyemeyip, cevâba
kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile
parmak kaldırıp, (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne
Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i
Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed!
Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden
yakınım ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhırîn benim, dersin.
Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın rûhullah oldugunu isitmedin mi.
Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve
Resûl-i sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Varın, Alîyi çagırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çagırdı.
Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o
kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın.
Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr
vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârın üzerine
üç kerre çagır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî “radıyallahü
– 297 –
teâlâ anh” o mezârın üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya’kûb!) diye
çagırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i serîfi ile mezâr orta
yerinden yarıldı. Bir def’a (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. Mezâr açıldı.
Bir def’a dahâ (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. O sırada mezâr içinden
bir nûrânî pîr kalkdı. Saçları uzamıs. Basından topragı saça
saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eshedü en
lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîke leh. Ve eshedü enne Muhammeden
abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-
i Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna
gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna
geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden
olan kimse müslimân oldu.
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
bütün menkıbeleri yerine yalnız bu kifâyet eder. Habîb-i
ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine, Allahü teâlâdan Medîne-i münevvereye hicret
emr olundu. Sultân-ı kâinâtın dösegine hazret-i Alî girsin
deyip, Allahü teâlâ tarafından emr edildi. Mekke-i Mükerremede
kalıp, gerek se’âdethânelerinin isleri olsun, gerek kendileri
ile alâkalı emânetleri sâhiblerine ulasdırmak olsun ve gerekse
Mekke-i Mükerremede kalan Sahâbîyi gözetmek olsun,
cümle hizmetleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sipâris buyurdular.
O gece kâfirler Sultân-ı kâinâtın evinin etrâfını kusatmıslar
idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ kendi lütfundan bütün
kâfirlere uyku verdi. Seytân aleyhilla’ne de kâfirler ile berâber
idi. O da uyudu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile çıkıp,
se’âdet ile yürüyüverdiler. Allahü teâlâ azze sânühü azamet-i
kibriyâsı ile, hazret-i Mikâîle ve hazret-i Isrâfîle “aleyhimesselâm”
hos hitâb edip, buyurdu ki, siz çok çabuk Alînin yanına
yetisin. Kâfirler bir hatâ ederler. Göz açıp-kapayıncaya kadar,
bu iki sultân yetisip, hazret-i Mikâîl hazret-i Alînin bası ucunda
oturup, hazret-i Isrâfîl, mubârek ayakları tarafında oturup, düâ
ederler idi. Bir zemândan sonra seytân aleyhilla’ne uykudan
uyanıp, yüksek ses ile çagırdı ki, vay Muhammed kaçdı. Mel’ûn,
insan sûretinde kâfirlere görünürdü. Mel’ûna dediler ki, nereden
bildin. Ben bilirim ki, ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece
– 298 –
uyudum. Muhammed bana sihr edip, uyutdu; dedi. Ondan sonra
bütün kâfirler birden hücûm edip, içeri girdiler. Hazret-i Alîyi
Resûl-i ekremin döseginde gördüler. Resûl-i ekremi sordular.
O da bilmem diye cevâb verdi. Acele ile dısarı çıkdılar.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından
çıkıp, Kâ’be-i serîfde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” se’âdetle oturdukları bir makâm var idi, o makâma
varıp, devletle ve sevketle oturdu. Resûlullah hazretlerinde
her kimin emâneti var ise, gelsin, benden alsın diye seslendi.
Emâneti olanlar gelip, emânetlerini aldı. Bir kimsenin emâneti
kalmayıp, cümlesini sâhiblerine teslîm eyledi. Mekke-i Mükerremede
Eshâb-ı güzînden kimse kalmamıs idi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethâneleri
Mekke-i Mükerremede idi. Hazret-i Alî de Mekke-i Mükerremede
idi. Bir zemândan sonra, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri emr eyledi ki, hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” se’âdethânelerini kaldırıp, Medîne-i Münevvereye
alıp, götürsün. Hazret-i Sâh-ı Merdân ve sîr-i yezdân
se’âdet ile kalkıp, Kureys kâfirlerinin cem’iyyetlerine varıp, dedi
ki, insâallahü teâlâ yarınki gün Medîne-i Münevvereye gidecegim.
Eger bir kimsenin bir sözü var ise ben burada iken söylesin.
Cümlesi baslarını asagı salıp, hiçbirisi cevâb vermedi.
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” gitdikden sonra, Ebû
Cehl la’în dedi ki, yâ Kureysin büyükleri. Niçin söylemezsiniz.
Mâdem ki, hazret-i Muhammedin evi buradadır. Bizim ile düsmanlık
etmez. Her birisi Ebû Cehlin yanınca söyle böyle yaparız,
dediler. Sonra hazret-i Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” yalvardılar
ki, var kardesinin ogluna nasîhat eyle ki, Muhammedin
evini götürmesin. Yoksa fesâd olur [aramız açılır]. Hazret-i Abbâs
kalkıp, imâm-ı Alînin huzûruna varıp, bu konusulanları
söyledikde, sâh-ı merdân [Alî “radıyallahü anh”] buyurdular ki,
yâ amca, insâallah ben yarın, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin se’âdethânelerini götürürüm. Her
kim yoluma gelirse ceng ederim. Hazret-i Abbâs “radıyallahü
teâlâ anh” Kureys kâfirlerine bu haberleri verince, huzûrsuz
olup, sehrden çıkarmamak için söylesdiler. Sonra sabâh oldu.
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânesini kaldı-
– 299 –
rıp, yola revân oldu. Kureysden dört bes kimse, atlarına binip,
hazret-i Alînin yoluna geldiler. Dön geri, yoksa senin ile ceng
ederiz; dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yükleri indirip,
kendisi cenge mübâseret eyledi. Allahü teâlâ, hazret-i
Alîye “kerremallahü vecheh” fırsat verip, onlara gâlip geldi.
Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yerden hâne-i
se’âdetin yüklerini kaldırıp, yola revân oldular. Hazret-i Mikdâd
bin Esved yolda hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
üzerine gelip ceng eylediler. [Mikdâd henüz îmân etmemis idi.]
Hazret-i Alî söyletmeyip, bir darbe ile atından yıkdıkdan sonra,
gögsü üzerine çıkıp, îmâna da’vet eyledi. O da hemen cân-ı gönülden
kabûl edip, müslimân oldu. Hattâ bu sultânın bir oglu
Kerbelâda, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” ugruna
mubârek cânını fedâ edip, sehîd olmusdur. Bu zât Eshâb-ı güzîn
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin büyüklerindendir
ve behâdırlarındandır. Bu hikâyenin tafsîlini [dahâ
genisini] isteyen (SIYER-I NEBÎ)ye mürâce’at etsin. Orada genis
anlatılmısdır.
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü
vecheh” gâyet fakîr bir hâle geldi. Zîrâ Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Fakîrlik ile ögünürüm!)
buyurdular. O büyük zât, bu hadîs-i serîfi Habîbullahdan isitdikden
sonra, dünyâya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mubârek eline
bin altın geçse, bir dânesi ertesi güne kalsın, demezdi. O gün
hepsini fakîrlere dagıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” (Sultân-
ı Eshiyâ) [Cömerdlerin sultânı] buyururlar idi. Bir gün hazret-
i Alî, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerine buyurdular
ki, yâ Hayrünnisâ! Yâ Resûlullahın kızı! Hiç zevcin ve
halâlin Alî için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım.
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, yâ
Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ hakkı için ki, ondan
gayri Allah yokdur. Su ânda hiçbir sey yokdur. Lâkin mendil
ucunda baglı, altı akçe vardır. O akçeleri alıp, pazara varın.
Hem kendiniz için bir nesnecik alın. Hem Hasen ve Hüseyn
“radıyallahü teâlâ anhümâ” meyve istediler. Onlar için de bir
mikdâr meyve alın. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı
akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken, bir kimse gördü. Bir
– 300 –
müslimânın etegine yapısıp, durmayıp, çekip, gider. Der ki, artık
seni bırakmam, katlanmaga dermânım kalmamısdır. Yâ
hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim. O dertli
adam ise, durmadan yalvarır ki, bir kaç gün dahâ lutf edip, bana
mühlet ver. O kimse de der ki, sabra mecâlim yokdur. Zîrâ
benim de çok sıkıntım, darlıgım vardır. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bunların çekismelerini görünce, yanlarına varıp,
süâl buyurdular ki, da’vânız kaç akçedir. Dediler ki, altı akçedir.
Hazret-i Alî kendi kendine dedi ki, bu müslimânı bu elemden
kurtarayım. Nihâyet, hazret-i Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm.
O altı akçeyi verip, o müslimânı ızdırâbdan kurtardı. Ondan
sonra hazret-i Alî bir zemân ne cevâb vereyim diye tefekküre
vardı. Bir mikdâr zemân üzüldüler. Sonra yine düsündü ki,
hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” seyyidetün-nisâdır.
Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli bos se’âdethânelerine
gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” kosarak gelip, zan etdiler ki babaları yemis
getirdi. Gördüler ki, bos geldi; bir nesne getirmedi. Aglamaga
basladılar. Sonra hazret-i Fâtımaya buyurdular ki, yâ
Hayrünnisâ! O altı akçe ile bir müslimânı habsden kurtardım.
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, güzel yapdın, yâ Imâm. Elhamdülillah
ki, bir müslimânı bunun gibi elemden kurtardın. Böyle buyurmakla
berâber, mubârek hâtırları bir mikdâr mahzûn olur
gibi oldu. Bizim ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek
iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ hazretleri bize kâfîdir,
dedi.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının
oldugunu ve iki seyhzâdenin agladıklarını görünce; mubârek
gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dısarı çıkdı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına
varıp, cemâl-i serîflerini müsâhede ederek, bu gamdan kurtulayım
niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek
cemâline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden
baska, kalbine birçok sürûrlar ve safâlar hâsıl olurdu. Onun
için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürmege gitdi. Biraz
gitdikden sonra, yolda bir kisiye rast geldi. Elinde bir besili de-
– 301 –
ve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yigit, bu deveyi satarım,
alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, hâzır akçem yokdur. O sahs
dedi ki, sana veresiye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, ne kadara
verirsin. Dedi ki, yüz akçeye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, makbûlümdür;
alırım. O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-
i Alîye teslîm eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz
gitdikden sonra bir baska sahsa dahâ rast geldi. Dedi ki, yâ Alî,
bu deveyi satar mısın. Hazret-i Alî, evet satarım dedi. O sahs
dedi ki, üç yüz akçeye bana verir misin. Hemen vereyim, dedi.
Deveyi o sahsa teslîm eyledi. O sahs da üçyüz akçeyi hazret-i
Alîye temâmen verip, deveyi alıp-gitdi. Hazret-i Alî de sevinip,
dogru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemisler alıp, se’âdethânelerine
vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiginde seyhzâdeler sevinip, yemisi
ve ni’metleri aldılar. Yemege basladılar. Hazret-i Fâtımatüz-
zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Alîye bu akçeyi nereden
aldın, diye sordular. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemegi yiyip,
nes’elendiler. Sonra, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine
hamd ve senâ ve sükr etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki, yâ Hayrünnisâ! Simdi ben, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim. Se’âdet ile
kalkıp, devlethâneden dısarı çıkdı. Biraz gitdigi gibi, karsıdan
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göründü. O sırada
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri
ile otururken buyurmusdu ki, (Varayım, Alî ile Fâtımayı
göreyim.) Se’âdet ile kalkıp, gelirken, hazret-i Alî ile karsılasıp,
tebessüm ederek, buyurdular ki, (Yâ Alî! Deveyi kimden satın
aldın. Kime satdın.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi
ki, (Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl
aleyhisselâm idi. Satın alan Isrâfîl aleyhisselâm idi. O deve
Cennet develerinden idi. Yâ Alî! Sen o müslimânın sıkıntısını
giderdigin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri dünyâda
yerine elli hasene verdi. Âhıretde vereceginin hesâbını Allahü
teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez) “radıyallahü teâlâ
anh”.
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Mi’râc-ı serîfe çıkdıkları zemânda, dör-
– 302 –
düncü gökde bir aslan gördü. Diller ile anlatılamaz. Hazret-i
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm
hazretlerine sordular ki, (Yâ kardesim Cebrâîl! Bu aslan
nedir.) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm cevâb verdi, (Yâ Resûlallah!
Yabancı degildir. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
rûhâniyyetleridir. Yâ Habîballah! Mubârek parmagınızdan yüzügünüzü
çıkarıp, agzına atın, dedi. Hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” yüzügü aslanın üzerine atdıgı gibi,
tevâzû’ ve hürmet ile, yüzügü agzı ile aldı. Ondan sonra Sultân-
ı kevneyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” mi’râcdan indi. Ertesi gün Eshâb-ı güzîne, mi’râcdan
haber verdi. Dördüncü gökde müsâhede buyurdukları aslanın
vasfını serh buyurdukları sırada, hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh” mubârek agzından yüzügü çıkarıp, hazret-i Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin huzûr-ı se’âdetlerine
koydular. Bütün Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin bu mertebesini
ve bu kerâmetini görünce hayrân oldular. Ne derece
mertebesinin yüksek oldugunu bilip, meyl ve muhabbetleri çok
fazla oldu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”
sân-ı serîflerinde olan âyet-i kerîmeler beyânındadır.
1– Ba’zı âlimler derler ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü
anh” mescidde nemâza durmusdu. Bir dilenci düâ etdi.
Bir sey istedi. Hazret-i Alî rükû’a varmıs idi. Parmagındaki
yüzügü isâret ile o dilenciye verdi. Bu is [amel] Allahü teâlâ
hazretlerine makbûl gelip, meâl-i serîfi, (Ancak Allahü teâlâ,
Resûlü ve mü’minlerden îmân edenler, nemâzlarını kılanlar,
rükû’da oldukları hâlde sadaka verenler, sizin velînizdir) olan
âyet-i kerîmeyi gönderdi. [Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîme.]
Isâret: (Kıymetsiz, degeri olmıyan birsey kıymetli bir kimsenin
vermesi ile degerli olur.) Kadr gecesi bütün geceler gibi bir
gece olmasına ragmen; Allahü teâlâ kıymet verdiği için; bin aydan
dahâ kıymetli olmusdur. Ümmetlerin iyisi bu ümmetdir ki,
onların bir tâ’atları yediyüz olur. O mert hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh”dır ki, üç dört arpa ekmegi ve yarım dinârlık bir
gümüs yüzük verdiği için, o mertebelere yükselmisdir.
2– Abbâs ve Talha “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
– 303 –
arasında bir münâzara vâkı’ oldu. Abbâs “radıyallahü anh”
buyurdu ki, hâcılara suyu ben dagıtdıgım için dahâ fazîletliyim.
Talha “radıyallahü anh” buyurdu ki, Beyt-i serîfin kilidini ben
tutarım. Istersem gece orada kalırım. Onun için ben dahâ fazîletliyim.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, siz
ne dersiniz! Ben sizden on ay evvel yüzümü bu kıbleye dönmüsüm.
Siz o zemân yokdunuz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ,
meâl-i serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i harâmı binâ etmegi,
îmân etmek ile ve Allah yolunda cihâd etmek ile bir mi
tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir. Allah zâlimlere [Resûline
düsmanlık edenlere, Allahü teâlâya sirk kosanlara, dalâletde
kalmakda ısrâr edenlere] hidâyet vermez. Derecesi Allah indinde
en çok olanlar, Allaha îmân edenler, hicret edenler ile
mallarını ve nefslerini Allah yolunda vererek cihâd edenlerdir)
olan âyet-i kerîmeleri gönderdi. [Tevbe sûresi 19-20.ci
âyeti kerîmeleri.]
3– Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib ve Fâtıma ve Hasen
ve Hüseyn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hakkında, (Size
islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti müjdeledigim için, bir
karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz!) [Sûrâ
sûresi 23.cü âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Katâde “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki, (müsrikler bir cem’iyyetde, görelim
bakalım, Muhammed getirdigi sözler üzerine bir karsılık istiyecek
mi, dediler.) Bu sözler üzerine Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Sa’îd bin Cübeyr
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”
hazretlerinden rivâyet etmisdir ki, bu karâbetden [yakınlıkdan],
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
hazret-i Alî, Fâtıma ve Hasen ve Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerini irâde etmisdir. Bir kimseye hiçbir
hâlde bunları düsman tutmak lâyık olmaz.
4– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Aliyyül mürtedâ
“kerremallahü vecheh” hazretlerinin pâk dinli olmasını beyân
edip, buyurdular ki [Hicr sûresi 47-48.ci âyet-i kerîmelerinde
meâlen], (Biz o ehl-i Cennetin sadrlarından [gönüllerinden] hıkdı
ve hasedi çıkarırız. Onlar birbirlerine kardes olarak serîrleri
üzere, dâimâ birbirlerine mukâbildirler. Cennetde onlar, eziyyet
ve mesakkat mes etmez. Onlar Cennetden hiç ihrâc olun-
– 304 –
mazlar.) Âlimlerden ba’zısı buyurmuslar ki, bu âyet-i azîme;
hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Talha, hazret-i Zübeyr
ve hazret-i Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”
üstünlüklerini bildirmek için nâzil olmusdur.
5– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; (Ey
mü’minler! Resûlullaha münâcât etdiginiz vaktde, önce sadaka
veriniz! Bu sizin için hayrlıdır. Nefslerinizi sübhe ve mal sevgisinden
en iyi temizleyicidir. Eger sadaka verecek birsey bulamazsanız,
Allah gafûr ve rahîmdir.) [Mücâdele sûresi 12.ci
âyet-i kerîme meâli.] (Münâcât; bir arzûyu gizli olarak söylemekdir.)
Mücâhid buyurdular ki, hiçbir kimseye, bu âyet-i kerîme
ile amel etmek, ittifak düsmedi. Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib,
bu fermân nâzil oldukdan sonra ne zemân Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile münâcât etmek istese
idi, bir sadaka verirdi. Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretleri se’âdet ile buyurdular ki, Emîr-ül mü’minîn Alî
“kerremallahü vecheh” hazretlerinde üç nesne var idi ki, onlardan
biri bende olaydı, bana kırmızı tüylü ve siyâh gözlü develerden
sevgili olurdu. O seylerden birincisi, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kendi kerîmeleri Fâtıma-
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerini ona verdi.
Ikincisi, Hayber gününde feth için bayragı ona verdi. Üçüncüsü,
necvî âyet-i kerîmesi ile; [(Resûlüme bir sey söyliyeceginiz
zemân, önce sadaka veriniz!) âyet-i kerîmesi ile] o amel etdi.
Derler ki, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bir dinâr altını vardı.
Onu on dirheme ayırdı. On dirhemi tasadduk etdi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden on mes’ele
süâl etdi. Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerine nasıl ibâdet edeyim.) Buyurdular ki: (Sıdk ve safâ
ile!) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden
ne isteyeyim.) Buyurdular ki, (Dünyâda ve âhıretde
âfiyet ve magfiret iste.) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Benim üzerime
ne lâzımdır.) Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddesin
buyurdugunu tutmak ve Resûlünün buyurdugunu tutmak.)
Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ne edeyim ki, benim kurtulusum onda
olsun.) Buyurdular ki: (Halâl yi ve dogru söyle!) Dedi ki:
(Yâ Resûlallah! Râhat ne seydedir.) Buyurdular ki: (Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinin dîdârında.) Dedi ki: (Yâ Resûlal-
– 305 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:20
lah! Fesâd nedir.) Buyurdular ki: (Kâfir olmak. Hak sübhânehü
ve teâlâ hazretlerine sirk kosmak). Dedi ki: (Yâ Resûlallah!
Vefâ nedir.) Buyurdular ki: (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü
enne Muhammeden Resûlullah!)
Nükte: Allahü teâlâ diledigini azîz, diledigini zelîl eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Mekkeliler
arasında öyle olmus idi ki, her kime söz söylese o kimse yüz
çevirirdi. [Böylece Resûlullahı küçük düsürmek isterler idi.]
Kur’ân-ı azîm-üs-sânda [Fussilet sûresi 26.cı âyet-i kerîmesinde
meâlen]; (Kâfirler, Kur’ân-ı kerîm için, onu dinlemeyiniz! Lagv
ediniz! [Bos seylerdir, diyerek bagırınız!]derlerdi) buyuruldu.
Sonra mertebesini yükselterek (Onun sözünü isitebilmeniz için,
önce sadaka vermeniz lâzımdır.) buyurdu. Dahâ sonra [Hücurât
sûresi dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Ey mü’minler!
Seslerinizi, Resûlullahın sesinden dahâ yükseltmeyiniz!
Onunla konusurken birbirinizle konusur gibi bagrısmayınız!)
buyuruldu. Dahâ sonra Allahü teâlâ, Resûlullahın Mekkede
durmasına engel olan Mekkelilere karsılık, Onu bir dereceye
yükseltdi ki, Cebrâîl aleyhisselâm ve cümle mukarreb melekler
o dereceye ulasamadı. Onu (Kabe kavseyn) makâmı ile sereflendirdi.
(Isâret): Yalan yere yemîn eden; Harem-i serîfde avlanan,
oruclarında ve nemâzlarında kusûru olanlar, fakîrlere birsey
vererek Allahü teâlânın rızâsını kazanmaga çalısmalıdır. Bu, fakîrler
için ne büyük bir makâmdır.
6– Allahü tebâreke ve teâlâ [Câsiye sûresi 21.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen]: (Dünyâda kötü amel isleyenleri; îmânlı olanlar
ve sâlih amel yapanlar gibi hayâtda ve öldükden sonra müsâvî
kılacagımızı mı zan ediyorlar. Buna ne ile hükm ediyorlar!)
buyurdu. Bu âyet-i kerîme hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
sânının serefi için nâzil olmusdur ki, îmânı dogru idi. Bütün
isleri lâyık ve begenilmis ve riyâsız, yakısır idi. Müsrikler ise
ona derlerdi ki, (Dedikleriniz dogru çıksa bile, Allahü teâlâ bizi,
dünyâda oldugu gibi yine sizden üstün kılar.)
7– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Ahzâb sûresi 33.cü
âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ey Habîbimin Ehl-i beyti! Allahü
teâlâ, sizin günâhsız olmanızı istiyor.) buyurdu. Resûlullah “sal-
– 306 –
lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ehl-i beyti, ervâh-ı
tâhirât ve yakınları ve asîreti, Alî ve Fâtıma ve Hasen ve Hüseyndir
“radıyallahü teâlâ anhüm”.
Yirmibesinci Menâkıb: Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin
üstünlükleri hakkında söylenen haberler beyânındadır.
1– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah ibni Abbâsdan “radıyallahü
teâlâ anhüm” rivâyet eder. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” der
ki, meâli serîfi, (Ey Resûlüm! Sen insanları korkutucusun! Her
kavme dogru yolu gösterici birisi vardır) olan, Ra’d sûresi yedinci
âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Korkutucu benim. Alî yol göstericidir.
Yâ Alî! Senin ile gidenler, dogru yolda gidenlerdir.)
2– Rebi’atebni Nâcid, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdular ki, Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni çagırdı ve buyurdu ki,
(Yâ Alî! Îsâ bin Meryem aleyhisselâm” gibisin. Yehûdî ona
bugz etdi. Hattâ vâlidesi Meryem hazretlerine, hâsâ sümme hâsâ
bühtân etdiler. Nasârâ ona muhabbet etdiler. Hattâ onu bir
makâma çıkardılar ki, onun makâmı degil idi.) Alî “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki: Çok kimseler benim yüzümden helâk
olurlar. Ba’zısı beni ifrâtla severler. Diger Sahâbe-i güzîne bugz
ederler. Ben onları sevmem. Ba’zısı bana bugz ederler. Diger
Sahâbeleri severler. Bu iki tâife de Cehennem ehlidir. Ben Nebî
degilim. Bana vahy nâzil olmaz. Lâkin, kudretim oldugu kadar
Kitâb ile amel ederim. Allahü teâlânın tâ’atında ben ne emr
edersem, size vâcibdir. Isteseniz de istemeseniz de yapmanız lâzımdır.
Ma’siyyetde bana itâ’at etmeyiniz. Zîrâ bana itâ’at iyilikdedir.
3– Kays bin Hâris rivâyet eder: Bir kisi Mu’âviye bin Ebî
Süfyândan “radıyallahü anhüm” bir mes’ele süâl etdi. Mu’âviye
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Var [git] hazret-i Alîden süâl et
ki, o benden iyi bilir. O kisi dedi ki, ben bu mes’elede senin cevâbını
isterim. Senin verecegin cevâbı Alînin cevâbından çok
severim. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Sen yalan
söyledin. Sen kötü kisisin. Muhakkak sen, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ilmde mu’azzez ve mükerrem
tutdugu kimseden ikrâh etdin. Buyurdu ki: (Yâ Alî, Sen
– 307 –
benim yanımda, Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” yanında oldugu
gibisin. Benden sonra Peygamber gelmez.) Çok gördüm
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” onun ile mesveret ederdi.
Eger bir mes’elede müskili olsa idi, Alî burada mıdır, der idi.
Mu’âviye “radıyallahü anh” o kisiye dedi ki, kalk, Allahü tebâreke
ve teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin. O kisinin adını kendi
divânından sildi.
4– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki, bir
vakt Mu’âviye “radıyallahü anh” bir hâcetinden dolayı benim
yanıma gelmis idi. Alîden “radıyallahü anh” bahs etdi. Ben dedim,
üç haslet Alî de vardır ki, eger o üçden birisi bende olsaydı,
bana dünyâdan ve içindekilerden sevgili gelirdi. Isitdim ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu,
(Her kim ki ben onun velîsiyim. Alî de onun velîsidir.) [Beni
seven Alîyi de sever.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden isitdim ki, Hayber günü buyurdu: (Yarın
ben bayragı bir kimseye vereyim ki, Allahü teâlâ ve Resûlü
onu severler. Ve o da Allahı ve Resûlünü sever.) Alemi [bayragı,
sancagı] Alîye verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Yâ Alî! Sen benimle;
Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” ile oldugu gibisin.)
5– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet etmisdir.
Buyurdular ki: (O beni mi’râca iletdikleri gece, göklerde hicâblardan
geçdim. Hicâbların arasından bir nidâ edici nidâ etdi
ki, (Yâ Muhammed! Senin baban Ibrâhîm ne güzel babadır. Alî
bin Ebî Tâlib ne güzel kardesdir. Ona hayr ile vasıyyet eyle.))
Hasen-i Basrî, Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eyler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Üç kimse vardır ki, Cennet onlara müstakdır.
Alî bin Ebî Tâlib, Ammâr bin Yâser, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü
teâlâ anhüm”).
6– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Bir
gün hazret-i Mu’âviye bana dedi ki, Alîyi sever misin. Ben onu
nice sevmiyeyim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri hazret-i Alîye buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen bana,
Hârûnun Mûsâya “aleyhimesselâm” yakınlıgı gibisin!) Bedr
– 308 –
gününde onu gördüm. Muhârebeden dısarıya geldi. Karnından
bir ses gelir ve bir beyt okurdu. O cengden, kılıncı küffâr kanı
ile boyanmayınca dönmedi.
7– Âmileyn Serhabîl Sâbî der ki; Alî Mürtedâ “kerremallahü
vecheh” hazretleri, Cemel vak’ası günü, Zeyd bin Serhânı
gördü. Zeyd düsmüs, kan içinde yuvarlanır. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bası yanında durdu. Buyurdu ki: Yâ Zeyd!
Allahü teâlâ hazretleri sana rahmet etsin. Ben seni güvenilir
[emânete sâhib çıkıcı] ve iyi isli bilirdim. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sana Cennet ile müjde vermisdir.
Zeyd, kan arasından elini kaldırıp, dedi ki: Yâ Emîr-el
mü’minîn! Sana da müjde olsun Cennet ile ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” müjde vermisdir. Bu cengde senin
ile bulunmadım ki, ceng edeyim ve safları birbirine vurayım
ve hasmları helâk edeyim. Fekat bunları halka riyâ ve süm’adan
(riyâkârlık) ötürü veyâ dünyâ tamâ’ından ötürü yapmıyayım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: (Imâm-ı Alî iyilerdendir. Bâgîleri [isyân edenleri] öldürür.
Ona yardım eden iyi seylere kavusur. Ona yardım etmiyen
iyi seylerden uzak kalır, mahrûm kalır.) Bunu isitdim, sevdim
ki, gazâlarda senin ile olayım. Senin dostlarından [yârlarından]
olayım. Bunları dedi ve rûhunu teslîm etdi “radıyallahü teâlâ
anh”.
8– Amr bin el Cûmî rivâyet eder. Ben Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda oturmus idim. Buyurdu
ki, (Yâ Amr!). (Lebbeyk yâ Resûlallah!) dedim. Buyurdu; (Ister
misin ki, Cennetin diregini sana göstereyim.) Dedim, isterim
yâ Resûlallah! O sırada Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ
anh” oradan geçdi. Buyurdu: (Bu kisi ve bunun ehli Cennetin
diregidirler.) Yine Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü anhümâ”
hazretlerinin rivâyeti ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdu ki: (Alî bedende bas menzilesindedir.)
9– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:
(Beni mi’râca iletdikleri o gecede, Cebrâîl aleyhisselâm benim
elimi tutdu. Beni Cennet derecelerinden bir müzeyyen derece-
– 309 –
de oturtdu. Orada bir ayva benim önüme koydu. Ben aldım,
kokladım. Elimde döndürürken, iki bölük oldu. Bir hûrî ondan
dısarı geldi ki, ondan güzel hûrî görmedim.) Dedi ki: (Esselâmü
aleyke yâ Muhammed!) Ben cevâb verdim ve dedim, (Sen kimsin).
Benim ismim (Râdiyye-i Merdıyye)dir. Allahü teâlâ hazretleri,
beni üç seyden yaratmısdır. Yukarı kısmımı anberden,
orta kısmımı kâfurdan, asagı kısmımı miskden. Beni âb-ı hayât
ile yogurdu. Ondan sonra, Hüdâvend-i Cebbâr ve Hâlık-i perverdigâr
bana (Ol!) dedi; oldum. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
beni, kardesin hazret-i Alî ibni Ebî Tâlib için “radıyallahü
anh” yaratmısdır. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh”
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Her kim benden ayrıldı. Allahü teâlâdan
ayrıldı. Yâ Alî! Her kim senden ayrıldı. Benden ayrıldı.)
Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Server-i kâinât “aleyhi efdalüs salevât” hazretleri buyurdular
ki: (Alî bin Ebî Tâlibi zikr etmek [anmak] ibâdetdir.) Hazret-i
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ([Allahü teâlâ] Cennet kapısı
üzerine, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah Aliyyün
Nâsır-ü Resûlillah) yazmısdır!) buyurmusdur. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri gökleri ve yerleri halk etmeden ikibin sene
önce yazmısdır.
10– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurur: Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
huzûrunda idim. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
hakkında süâl olundukda, (Hikmeti on cüze taksîm etdiler. Dokuz
cüzünü Alî bin Ebî Tâlibe verdiler. Bir cüzünü sâir (diger)
insanlara verdiler!) buyurdular.
11– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
bildiriyor. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri bir gün dısarı çıkdı. Alînin elini kendi mubârek
eli ile tutdugu hâlde, buyurdu ki: (Âgâh olun [uyanık olun].
Her kim, buna bugz eder. Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine
ve Resûlüne bugz etmis olur. Her kim buna muhabbet eder.
Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne muhabbet
etmis olur.)
– 310 –
12– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Her kim hilmde Ibrâhîm aleyhisselâma, hikmetde
Nûh aleyhissalâtü vesselâma, çekdigi sıkıntılarda Yûsüf
aleyhisselâma bakmak isterse; Alî bin Ebî Tâlibe baksın.) Enes
bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-
ı serîflerinde oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “kerremallahü
teâlâ vecheh” geldi. Meclisin ardında oturdu. Resûlullah
hazretleri onu çagırdı. Hattâ önüne oturdu. Buyurdu ki:
(Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seni dört haslet ile
benim üzerime mükerrem ve müfeddâl [sâirlerinden ziyâde
meziyyetli] kıldı. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hemen dizleri
üzerine gelip, basını topraga koyup, dedi ki, babam, anam sana
fedâ olsun, yâ Resûlallah! Kölenin efendi üzerine fadlı olur
mu? Buyurdular ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bir kula ikrâm etmek isterse, gözlerin görmedigi, kulakların
isitmedigi ve bir beserin hâtırına gelmiyen seyi verir!) Enes
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz dedik, yâ Resûlallah! Bize
onu beyân buyur, bilelim. Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri, ona Fâtıma gibi bir zevce nasîb etdi. Ben nasîb
olunmadım. Hasen ve Hüseyn gibi ogullar nasîb etdi. Ben
nasîb olunmadım. Bir kayın ata ona nasîb olundu. Bana olunmadı.)
13– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhüm” hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna
geldiler. Orada ise bir kavm oturmusdu. Hazret-i Alîye
“kerremallahü vecheh” setm ederlerdi. [Ya’nî onu kötülüyorlardı.]
Ibni Abbâs hazretleri buyurdu ki, beni dönderin. Onlardan
yana geri döndürdüler. [Onların yanına vardılar.] Varıp,
orada durdu ve buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine
ve Resûlüne yaramaz sözler söyliyen kimdir. Dediler ki:
Bizim aramızda kimse Allahü teâlâ hazretlerine yaramaz söylemez.
Ve bizim aramızda hazret-i Resûle hiç kimse yaramaz söylemez.
Buyurdu ki, Alî bin Ebî Tâlibe yaramaz söyleyen ve
setm eden, var mıdır. Dediler, evet vardır. Buyurdu ki: Isitin,
ben sehâdet ederim ki, bu kulagım ile isitdim; Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, buyurdu ki: (Her
– 311 –
kim Alîye seb’ eder, muhakkak bana seb’ ederler. Her kim bana
seb’ eder, muhakkak Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine
seb’ eder. Her kim Allahü teâlâ hazretlerine seb’ eder, Allahü
teâlâ ve tekaddes anı yüz üzerine Cehenneme atar.)
14– Atıyye-tül Ufî der ki: Câbir bin Abdüllahın “radıyallahü
teâlâ anh” huzûruna geldik. Pîr olmus [ihtiyârlamıs] ve kasları
gözlerini örtmüs idi. Ona, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
muhabbetinden sorduk. Basını kaldırıp, söyle söyledi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
zemân-ı serîflerinde bir kimsenin münâfık oldugunu Alîye
bugz etmesi ve düsman tutması ile anlardık.
15– Sa’bî “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerini
gördü ve buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin huzûrunda, makâm cihetinden en üstününe
ve yakınlık cihetinden en yakınına ve kana’at cihetiyle agniyâsına
[zenginine] bakarak mesrûr olmak isteyen, Alî bin Ebî Tâlib
hazretlerine “radıyallahü teâlâ anh” baksın.
16– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki,
yâ Resûlallah! Senden sonra halkın hayrlısı kimdir, dedim. Buyurdular
ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır.) Dedim, ondan sonra, buyurdular
ki: (Ömerdir). Ondan sonra kimdir. Buyurdular ki:
(Osmândır.)
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, (Yâ Resûlallah!
Alî hakkında hiçbir nesne söylemediniz.) Buyurdular
ki: (Yâ cânım kızım! Alî benim nefsim demekdir. Hiç kimse
gördün mü ki, kendini begensin veyâ kendi hakkında bir sey
söylesin!)
17– Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn, ceddi Alî bin Ebî Tâlibden
rivâyet eder. Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri buyurdu
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
bana, ilmden bin bâb ta’lîm etdi. Her bâbdan da bin seklini
ta’lîm etdi [ögretdi].
18– Abdüllah el-Kindî rivâyet eder. Mu’âviye bin Ebî Süfyân
hac yapdı ve geldi. Cemâ’at ortasında oturdu. Abdüllah bin
Abbâs ve Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” haz-
– 312 –
retlerinin huzûrlarında Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” elini,
Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” dizi üzerine
koyup, dedi ki, ben Senin amca oglundan hilâfete dahâ lâyıkım.
Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri buyurdu;
niçin. Dedi ki, ondan dolayı ki, ben o halîfenin amcazâdesiyim
ki, onu zulm ile katl etdiler. Ya’nî o Osmân bin Affân
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Abdüllah dedi ki: O hilâfete
senden su sebeb ile dahâ lâyıkdır ki, Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin yakınlıgı senin amcazâden yakınlıgından ileridir.
Hazret-i Mu’âviye bunu isitdi ve susdu. Yüzünü Sa’d bin
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine döndürdü.
Dedi ki: yâ Sa’d! Sen hakkı bâtıldan ayırmaz mısın! Bizim lehimize
veyâ aleyhimize olur musun. Sa’d dedi ki: Zulmet yeri
kapladıgı vakt, sabr edemem. Tâ âlem rûsen olsun, gideyim.
Hazret-i Mu’âviye dedi, vallahi ben Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okudum.
Onda bir sey bulmadım. Sa’d dedi: Sen bu sözü kabûl
eder misin. Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinden isitdim, Alî bin Ebî Tâlibe buyurdu ki: (Yâ Alî!
Sen hak ilesin. Hak senin iledir.) Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Bir
kimse getir ki, bunu senin ile isitmis olsun. Sa’d dedi ki: Ümmü
Seleme isitmisdir. Râvî der ki; hazret-i Mu’âviye ve o cemâ’at
cümlesi kalkıp, Ümmü Selemenin “radıyallahü teâlâ anhâ” huzûrlarına
vardılar. Dediler ki: Yâ Ümmül mü’minîn! Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sizin rivâyetiniz
ile Sa’d bir hadîs-i serîf söyler. Ümmü Seleme dedi, ne söyler.
Der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
Alîye (Sen hak ilesin, hak senin iledir,) buyurmusdur.
Ümm-ü Seleme hazretleri, dogru söyler. Ben kendi evimde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
isitdim buyurdu. Hazret-i Mu’âviye yüzünü döndürüp, hazret-i
Sa’d ve sâir Eshâb-ı güzîn hazretlerine bakıp, onlardan özr dileyip,
eger ben bu hadîs-i serîfi önceden isitmis olaydım, dâimâ,
Alî bin Ebî Tâlibin hâdimi olurdum, buyurdu.
19– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
etdi. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Ben ilmin terâzîsiyim. Alî o terâzînin kefeleridir.
Hazret-i Hasen ve Hüseyn ipleridir. Fâtıma alâkasıdır [kefelerin
asıldıgı demiridir] ve benden sonra imâmlar o terâzinin
– 313 –
amûdîdir [düsey demiridir]. O terâzî ile bizim dostlarımızın
amelini tartarlar.) Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdular ki: (Ben ilmin sehriyim.
Alî o sehrin kapısıdır. O kapının halkası Mu’âviyedir.)
20– Hazret-i Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” rivâyet etmisdir.
Habîb-i Hudâ Resûl-i Müctebâ “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ
bir kavmi günâhlarından pâk eder, saçları temâmen dökülen
kimseler gibi ki, bu kavmin evveli Alî bin Ebî Tâlibdir.)
21– Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh” rivâyet
eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimiz buyurdular ki: Hazret-i Mûsâ bin Imrân “salavâtullahi
aleyhi ve alâ nebiyyinâ” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden
istedi ve dedi, yâ Rabbî! Benim kardesim Hârûn vefât
etdi. Sen onu afv et. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri vahy etdi
ki, yâ Mûsâ! Eger, önce ve sonra gelenlerin afvını benden isteseydin
kabûl ederdim. Hüseyn bin Alî bin Ebî Tâlibin kâtilini,
ya’nî Onu sehîd edeni afv etmiyecegim.
Yine hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: Mûsâ bin Imrân “aleyhisselâm” Rabbinden istedi ki, Hüseyn
bin Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rûhunu ziyâret
etsin Onun ziyâretine yetmisbin melek ile geldi. Abdüllah
bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûl-i kâinât,
aleyhi efdalüssalevât hazretleri buyurdular ki: (Hak teâlâ
hazretleri benî Isrâîlden nebîlerine su’izanları ve bugzları sebebi
ile yagmuru men’ buyurdu. Bu ümmetden Alî bin Ebî Tâlibe
adâvet etdikleri için de yagmuru men’ eder.)
22– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibin bu ümmet üzerine hakkı,
babanın oglu üzerine hakkı gibidir.)
23– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Hazret-i Alî ibni Ebî Tâlibin muhabbeti,
– 314 –
günâhları yir, mahv eder. Nasıl ki ates odunu yiyip mahv etdigi
gibi.)
24– Mu’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: (Alî bin Ebî Tâlibin sevgisi, bir hasenedir ki, ya’nî bir
tâ’atdır ki, hiç bir seyyie, ya’nî hiçbir ma’siyyet onunla zarar veremez.
Bugz ve adâveti bir seyyiedir ki, hiçbir hasene onunla
fâide veremez.) Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Benim sırrımın sâhibi Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü
teâlâ anh”.)
25– Abdüllah bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Benim, Alî aslımdır. Ve Ca’fer fer’imdir. Yâhud
Ca’fer aslımdır; Alî fer’imdir) “radıyallahü teâlâ anhümâ”.
26– Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” rivâyet eder. Habîb-i
ekrem “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdular ki, (Alî ve onun gürûhu
[fırkası] kıyâmet gününde necât buluculardır [kurtulanlardır].)
27– Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri buyurdu ki:
(Alî benim ilmimin kapısıdır. Âsikâre edicidir, bildirmem lâzım
gelen seyleri ümmetime açıklayıcıdır. Benden sonra, onu sevmek
îmândandır. Ona bugz etmek nifâkdandır. Ona nazar etmek
[bakmak] rahmetdendir. Onun muhabbeti ibâdetdir.)
28– Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet eder.
Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki, (Kur’ân-ı azîm-üs-sân Alî iledir. Alî Kur’ân-ı azîmüs-
sân iledir.) Ya’nî hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” her zemân
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın hükmü ve emri iledir. Kur’ân-ı kerîm
de onun imâmı ve yol göstericisidir.
29– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Patlıcan yiyiniz ki, o bir agaçdır. Ben onu Cennet-ül
Me’vâda gördüm. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin vahdâniyyetine
ve Benim Peygamberligime ve Alînin velîligine se-
– 315 –
hâdet etdi. Her kim patlıcanı, zarar niyyeti ile yirse, zarar olur.
Eger sifâ niyyeti ile yirse, sifâ olur.)
30– Huzeyfe tebni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: Eger halk, Alîye emîr-ül mü’minin ismi ne zemân verildigini
bilseler idi, Alînin fazîletini inkâr etmezlerdi. Hâlbuki
Âdem aleyhissalâtü vesselâm rûh ile beden arasında idi. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: Ben sizin Rabbinizim,
Muhammed Nebînizdir. O zemân Alîye “radıyallahü teâlâ
anh” emîr-ül mü’minîn denildi.
31– Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Eger gökleri ve yerleri terâzînin bir kefesine koysalar,
Alînin îmânını diger kefesine koysalar, Alînin îmânı agır
gelir.)
32– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Eger cümle halk Alî bin Ebî Tâlibin muhabbeti
üzerine birlesseler idi, Allahü teâlâ ve tekaddes Cehennemi
yaratmazdı.)
33– (Eger Alî yaratılmasa idi, dünyâda Fâtımaya münâsib
kimse bulunmaz idi) buyuruldu.
34– Mu’âviye bin Hîdet “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Kalbinde Alî bin Ebî Tâlibin bugzu oldugu hâlde
ölen kimse, ister yehûdî olsun, ister nasârâ olsun, fark etmez.)
35– Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Alînin “radıyallahü anh” yüzüne nazar etmek
[bakmak] ibâdetdir.)
36– Ebû Berze-tel Eslemî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ bana husûsî bir ahd
verdi. Bana nice kerre buyurdu ki, bu husûsî ahdimi kabûl et-
– 316 –
din mi. Ben dedim, evet yâ Rabbî bu ahdi kabûl etdim.) Ebû
Berze-i Eslemî der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Dedim, yâ Rabbel’âlemîn! Bu ahdini ki benim
ile etdin. Ve ben o ahdi senden kabûl etdim. Bana söyle o
ahd nedir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ bana vâsıtasız olarak buyurdu
ki, o ahd odur ki, sen bilesin, benden cümle halka diyesin
ki, Alî hidâyeti göstericidir, dogru yolun isâretidir. Mutî’lerin
ve muvahhidlerin gözlerinin nûrudur. Müslimân ve mü’minlerin
serverleridir. Ben bütün kullarıma benim birligimi ve tevhîdimi
lâzım kılmısım. Bütün ümmetine senin risâletini tasdîk
etmelerini lâzım kılmısım. Bütün mü’minlere Alînin muhabbetini
ve meveddetini [sevmegi] lâzım kılmısım. Her kim Alîyi
dost tutar, Allahü teâlâyı [beni] ve Muhammedi [seni] dost tutmus
olur. Muhakkak ki o kimse hakîkî dost olur. Alîyi sevmiyen
de hakîkî düsmân olur.)
(Isâret): Zühd ve vefâ ehli Alîdir. Sıdk ve safâ ehli Alîdir. Cömert
ve sehâ ehli Alîdir. Rıfk ve rızâ ehli Alîdir. Mahrem-i ravda-
i asfiyâ Alîdir. Mefhâr-ı fadl-ı a’lâ Alîdir. Mahrem-i fadl-ı
nu’mâ Alîdir. Kendi zemân-ı serîfinde Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerinin mahlûkunun kıdvesidir. Semere-i secere-i dîn-i
Hudâ-i teâlâ Alîdir. Müstevcibül fedâil ve tefâdul ve meâsir Alîdir.
Alî Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretlerinin mubârek
gönlü, kâfirler ve mülhidler ve hâricîler üzerine, Cehennem
Mâlikinin Cehennem ehli üzerine gönlünden siddetli katı
idi. Mubârek gönlü, dervisler ve yetîmler ve Cennet ehli üzerine,
Cennet Rıdvânının gönlünden dahâ yumusak idi. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri behâdırlıkda, aslancasına mertlikde, kâfirlere
ve mülhidlere çok siddetli zehrden acı idi. Civânmertlikde,
dervislere bal ve sekerden tatlı idi. Her vakt ki, hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” hâmiyyet (iyilik severlik) ve siyâsete gideydi,
Cehennemin sam yeli ve zakkûmu piser ve ölürdü. Her
vakt ki sefkat ve kerâmetde gideydi, Cennetin Na’îm nesimi piser
ve ölürdü. Her vakt ki Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” Zülfikârı
elinde tutar idi, kâfirlerin ve mülhidlerin ve ehl-i hevâların
cânları tenlerinde muzdarib olurdu. Her vakt ki akçe keselerini
eline alıp, açdıgı zemân, fakîrlerin ve yetîmlerin cânları tenlerinde
sâkin olurdu.
Yirmialtıncı Menâkıb: Rüknül-islâm Ahmed Cürcânî “rahi-
– 317 –
mehullahü teâlâ” rivâyet eder. Yüzden fazla Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin rivâyeti ile isitdim
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:
(Alînin bir kerre Amr bin Abdûdün karsısına çıkması, ümmetimin
kıyâmete dek ibâdetinden hayrlıdır.) Amr bin Abdûd
arabî idi, Kureysî idi. Mudar bin Nizâr evlâdından idi. Fekat Âd
kavminin kuvvetinde idi. Ömründe hiçbir cengden yenilerek
dönmemis idi. Yalnız Bedr cenginde yaralanıp düsmüs idi. Yarası
iyi oldu. Tekrâr Hendek cengine geldi. Onun gelmesinden
müslimânlara korku hâsıl oldu. O vâkı’ada yirmibir gün ok ve
kılınç ile ve mızrak ile ve tas ile ceng oldu. Yirmiikinci gününde
ceng ve cidâl iyice siddetlendi. Amr bin Abdûd, Hendek kenârına
gelip, meydâna er istedi. Müslimânlardan karsılık veren olmadı.
Bir dahâ istedi. Kimse varmadı. Yedi kerre da’vet etdi.
Yedincide, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırdı
ve huzûrlarına oturtdu. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim atıma
bin. Zülfikârı al. Amr bin Abdûdün önüne mertçe var. Onun
uzun boylu olusundan ve heybetinden üzülüp, endîse etme ki,
ben Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden, düâ
ederim ki, sana nusret edip ve senin elin ile müslimânlardan serîri
def’ eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” düldüle binip, Zülfikârı
kusandı. O aslan ki, avını gözleyip, gider gibi, Amr bin Abdûdün
önüne vardı. Birbirini gördüler. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: Yâ Amr, isitdim ki, sen Kâ’be karsısında
ahd etmissin ki, Kureysden bir kimse senden iki hâcet istedikde,
o isteklerden birini yerine getirecekmissin. Evet yâ Alî.
Ben bu ahdi etdim. Hazret-i Alî buyurdu: Yâ Amr! Simdi sen
bilirsin ki, ben Kureysdenim. Senden iki hâcet isterim. Eger ikisini
de kabûl etmez isen, bâri birisini kabûl et! Evvelâ senden isterim
ki, bu sâatde, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin vahdâniyyetini
ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin risâletini ikrâr edesin. Dedi ki; Bunu kabûl etmem.
Baska ne istersin. Buyurdu ki: Onu isterim ki, bu sâatde,
bu iki kuvveti birbirine koyasın, sen Mekke-i Mükerremeye dönesin.
Bunu kabûl etdim. Ammâ, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmânın
baslarını keserim. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu
ki, Ey sefîh! Benim basımı kesmeyince onların basını nasıl kesersin.
Ey Alî, sen gençsin. Henüz dünyâyı görmemissin. Iste-
– 318 –
mem ki, senin basını keseyim. Hazret-i Murtedâ buyurdu ki:
Ben isterim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin tevfîki
ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
düâsı ile senin basını keseyim. Bu sözden Amr harâretlendi.
Hemen atından inip, atını bırakdı. Hazret-i Alîye dogru yürüdü.
Hazret-i Alî de “kerremallahü vecheh” atından inip, yaya oldu.
Birbirine hamle edip, dolasdılar. Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri, fırsatı bulup ceng arasında Zülfikârı ile bir darbe vurup,
uylugunu dibinden ayırıp, düsürdü. Hazret-i Alî, Amrın
bacagını teninden ayırıp, yüzünü ondan döndürüp, uzaklasırken,
Amr, kendi kesilmis bacagını eline alıp, hazret-i Alînin ardınca
atdı. Öyle bir atdı ki, eger hazret-i Alî, onun önünden sapmasa
idi, o ayak parçası ile helâk olurdu. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” tekrâr dönüp, Amr bin Abdüdün basını kesdi.
O sırada Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz
hazretleri tekbîr alıp, buyurdu ki; (Alînin Amr bin Abdûd
ile bir kerre karsılasması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetlerinden
hayrlıdır.)
Yirmiyedinci Menâkıb: Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, hazret-i Alîye
“radıyallahü teâlâ anh” vasıyyetleri beyânındadır.
1– Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Sana bes yüz koyun vermemi mi, yoksa dînin
ve dünyân kurtulusuna sebeb olacak bes kelime ta’lîm etmemi
mi sevgili tutarsın!) Ben dedim; kelimeleri isterim. Bir düâ ögretdiler.
(Allahım! Benim günâhımı afv eyle! Hulkumü genis
eyle! Kesbimi [kazancımı] temiz kıl. Bana nasîb etdigin sey’e
kana’at edici eyle. Begenmedigin seye nefsimi meyl etdirme.)
Sonra Resûlullah buyurdu ki: (Yâ Alî! Sonu üzüntü ve aglamak
olmıyan hiçbir sevinç ve nes’e yokdur.)
2– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eyler ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular:
(Yâ Alî! Sen Kâ’be menzilesindesin! Bütün herkes Kâ’beye
varır. Kâ’be hiçbir yere varmaz. Eger bir kavm sana gelip, bu
hilâfet emrini sana teslîm ederlerse, onlardan kabûl eyle! Eger
gelmezler ise, sen onlara varma.)
– 319 –
3– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen ehl-i Cennetsin. Yakın zemânda bir
kavm gelir ki, onların lakabları olur. Onlara râfizî derler. Eger
sen onlara yetisirsen onları öldür ki, müsriklerdir. Ne Cum’a bilirler,
ne cemâ’at bilirler! Ebû Bekr ve Ömeri seb’ ederler [kötülerler].)
4– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Yâ Alî! Süâl etdim Allahü teâlâ hazretlerinden
ki, seni hilâfetde öne alsın. Üç kerre istedim. Allahü teâlâ
ve tekaddes kabûl etmedi. Ebû Bekri öne aldı.)
5– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
Fâtımayı sana tezvîc etdi. Ve ona yeri sıdâk [yeryüzünü
mehr] kıldı. Her kim yeryüzünde sana bugz edici oldugu hâlde
yürürse, bu yürümesi harâmdır.)
6– Ammâr bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
(Yâ Alî! Allahü teâlâ hazretleri seni bir zînet ile zînetlendirdi
ki, dünyâyı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile zînetledi.
Öyle takdîr etdi ki dünyâdan birseye nâil olmıyasın!)
7– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!
Yalnız Rabbinden ümîd edici ol! Günâhından baska birseyden
korkma! Birsey sorduklarında bilmez isen, Allahü teâlâ bilir
demekden ar etme.)
8– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Cimri ve bahîl olma. Yüzünü güler tutasın [güleryüzlü
olasın]. Kerîm ve ikrâm edici olasın ki, mü’min yumusak
yüzlü ve cömert olur. Münâfık kaba ve cimri olur. Benim
ümmetimin cömertlerinin günâhları, günesde buzun eridigi gibi
erir.)
9– Ebû Mûsâ “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Re-
– 320 –
sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Ben kendim için râzı oldugum seylere, senin
için de râzı olurum. Kendim için kerîh gördügüm nesneyi, senin
için de kerîh görürüm. Kur’ân-ı azîm-üs-sânı cünüb oldugun
hâlde okuma. Rükû’ ve secdede Kur’ân-ı kerîmi okumıyasın.
Saçlarını basın üstünde topladıgın hâlde nemâz kılmıyasın.)
10– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Gayretli ol ki, Allahü teâlâ gayretli olanı sever. Sahî
[cömert] ol ki, Allahü teâlâ sahî [cömert] olanı sever. Cesâretli
ol ki, Allahü teâlâ ve tekaddes secâ’ati sever. Eger bir kimse
senden bir hâcet istese, onun hâcetini bitir. Eger o kimse o
hâcete lâyık degil ise, sen hâcet bitirmege lâyıksın!)
11– Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretleri rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Insanlar, Allahü teâlâ hazretlerine yaklasıyoruz
diye çalısıp-kazandıkları zemân, sen akl kesb eyle, tâ onlara
sebkat edesin [onlardan ileri geçesin.] Allahü teâlâya dünyâda
ve âhıretde yaklasmak derece ve kıymetinin onlardan önde
olması için gayret edesin.)
12– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Bas agrısı seni râhatsız edecek kadar olursa, iki elini
basın üzerine koyup, sûre-i Hasrın âhırini [sonunu] oku.
“Lev enzelnâ” âyet-i kerîmesinden sonuna kadar oku.)
13– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Yalan söylemekden
sakın. Eger zan edersen ki, o yalan seni kurtarır, yalan söyleme.
Sana dogru söylemek lâzım olsun. O dogru seni helâk edecek
bile olsa, dogru söyle.)
14– Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Bes kelime ki, Cebrâîl bana ta’lîm etmisdir.
Onları sana ta’lîm etmemi mi seversin. Yoksa emr edeyim sana
– 321 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:21
bes keçi versinler, bunu mu seversin!) Hazret-i Alî dedi, (Yâ
Resûlallah! Ben o bes kelimeyi severim.) Buyurdular ki: (Ey
mahlûklara rızk veren! Ey fakîrlere rahmet eden! Ey zor durumda
olanları kabûl eden! Ey mü’minlerin Velîsi! Ey rahmet
edenlerin en rahîmi! Bana rahmet et, acı.)
15– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!
Persembe gününde bıyıgını kırk ve tırnagını kes. Koltugunu
yol, kasıgını tras eyle. Cum’a günü temiz elbise giy! Güzel koku
isti’mâl eyle [sürün, kullan].)
16– Nizâmüddîn Abdül’vâhid ibni el Fadl el-Fermâdî, ceddi
Ebül Kâsım Gürgânîden isnâd ile, o da Mûsâ Kâzım bin Ca’fer
Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Alî Zeynel’âbidîn bin Hüseyn
bin Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Mercimek
yemegine devâm et ki, yetmis Nebî mercimek yidiler ve
ona bereket ile düâ etdiler. Sonuncuları Îsâ bin Meryemdir “alâ
Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”.)
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin sânlarını anlatan haberler hakkındadır.
1– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Beni mi’râca çıkardıkları o gece gördüm. Arsın ayagında
yazılmıs, ben birim, benden baska ilâh yokdur. Adn Cennetini
ben yaratdım. Yaratdıklarımdan Resûlüm Muhammedi
seçdim. Onu Alî ile kuvvetlendirip, yardım etdim.)
2– Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Kıyâmet günü olunca; Arsın sagında benim için kırmızı
yâkutdan bir kubbe kurarlar. Arsın solunda Ibrâhîm halîlullah
için yâkutdan bir kubbe kurarlar. Bir kubbe de Alî için benim
ile Ibrâhîm arasında beyâz inciden kurarlar. Siz iki Halîlin arasında
olan Habîbi ne zan ediyorsunuz.)
3– Bilâl-i Habesî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek yüzü
– 322 –
bedr olan aydan nûrlu oldugu hâlde bizim üzerimize çıkageldi.
Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” karsılayıp, dedi
ki, babam ve anam sana fedâ olsun; yâ Resûlallah, bu ne nûrdur.
Buyurdular ki: (Rabbimden azze ve celle müjde geldi, kardesim
ve amcamoglu ve kızımın zevci Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hakkında ki, Allahü tebâreke ve teâlâ o vakt ki, Fâtımayı
Alîye tezvîc eyledi. Cennet hâzini Rıdvâna emr eyledi ki, Tûbâ
agacını sallaya. Rıdvân da salladı. Tûbâ agacından, bizim
dostlarımızın adedince hüccetler saçıldı. Allahü teâlâ ve tekaddes
nûrdan melekler yaratdı. Her melege o hüccetlerden bir
hüccet verdi. O hüccetlerde yazılmısdır ki, Mustafânın ve ehl-i
beytinin muhib ve muhlîsleri Cehennemden azâd olmusdur.)
4– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet
etmisdir. Buyurdular ki, (Kıyâmet günü olunca, bütün Peygamberleri
“alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bir yere toplarlar.
Bir nidâ edici ars altından nidâ eder, yâ Enbiyâ cemâ’ati.
Sizi sevenleriniz ile iftihâr edin. Ben Cihâr-ı yârim ile iftihâr
ederim.)
5– (O kimseler ki, îmân getirdiler ve sâlih amel islediler. Yakın
zemânda Allahü rahmân onlara kendi dostlugunu, muhabbetini
verir.) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, Abdüllah ibni Abbâs
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki; ya’nî Allahü teâlâ onları
dost tutar ve onları dost kılar ki, onları yer ve gök ehline sevdirir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulunu severse, Cebrâîl aleyhisselâma
buyurur ki, filân kimseyi dost tutdum. Siz de dost tutun.
Cebrâîl ve melekler de dost tutarlar.) Onlardan yine bir nidâ
edici gökden nidâ eder ki, Allahü tebâreke ve teâlâ filân
kimseyi dost tutdu. Siz de ey yer ehli onu dost tutunuz. Hepsi
dost tutup, severler. Onun muhabbetini yer halkının da kalbine
salar. Bütün yer ehli de muhabbet ederler. Abdüllah ibni Abbâs
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurur ki, âyet-i kerîmede,
(vüdd) lafzından murâd, Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ
anh” muhabbetidir ki, onu mü’minlerin kalbinde tatlı etmisdir.
6– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” haber vermisdir.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfin-
– 323 –
de oturmusduk. Ensârdan, Ebû Ukayl demekle ma’rûf bir kisi
kalkıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Senden sonra nâsın hayrlısı kimdir.
Buyurdu ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır). Ondan sonra kimdir.
Buyurdu ki: (Ömer-ül Fârûkdur). Ondan sonra kimdir, dedi.
Buyurdu ki: (Osmân bin Affândır). Ondan sonra kimdir, dedi.
Buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibdir). O dedi ki: Neden amcan oglu
Alîyi sonraya bırakdın, dördüncü etdin. Hâlbuki o senin kardesindir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular: (Vay sana yâ Ebâ Ukayl. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri yüzyirmidörtbin (den ziyâde) Nebîyi halk etdi.
Insanlara gönderdi. Beni cümlesinin sonu kıldıgını bilmiyor
musun!) Ebû Ukayl dedi ki: (Evet yâ Resûlallah!). Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benim Peygamberlerin
sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, halîfelerin dördüncüsü
olmasının Alîye de zararı olsun! Yâ Ebâ Ukayl! Muhakkak
Allahü teâlâ ve tekaddes bana; Âdem aleyhisselâmın
yaratıldıgı vaktden kıyâmete dek îmân getiren kimselerin sevâbını
bagısladı. Ebû Bekre de benim bâis oldugum vaktden [Peygamberligim
bildirildigi vaktden] kıyâmete kadar gelen ve Ebû
Bekri seven mü’minlerin sevâblarını bagısladı. Alî bin Ebî Tâlibe
de, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine Sarkdan garba
ibâdet edenlerin sevâbını bagısladı.)
7– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Biz kıyâmetde dört atlı [süvâri] oluruz ve halk aç ve susuz
ve çıplak olurlar. Ben kendi binegim [atım] Burak üzerinde
olurum. Sâlih Nebî “aleyhisselâm” Nâkatullah [devesi] üzerine
biner. Fâtıma benim asbâ adlı devem üzerine biner. Alî bin Ebî
Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” Cennet develerinden bir deve
üzerine biner ki, bâtını Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
havfından ve zâhiri Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rahmetinden
olur. Bası üzerine tâc koyarlar ki, sekiz rüknü olur.
Onun rûsenligi sekiz Cennetden olur. O kıyâmetde benim
önümde nidâ eder ki, (Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah).
Melekler önünden geçerken, bu bir mukarreb melekdir,
derler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin cenâbından bir
nidâ gelir ki: Yâ Ehl-e mevkıf. [Ey mahser halkı.] Bu mukarreb
melek veyâ Peygamber degil, Alî bin Ebî Tâlibdir.) Ars önüne
– 324 –
gelir ve der ki: Yâ Rabbî; her kim beni sever, muhabbet eder,
senin zâtına muhabbet eder, sever. Sonra mahser meydânında
bir nidâ edici der ki, Ebû Bekr ve Ömerin sevenleri, sonra Alîye
tâbi’ olanlar nerededir. Bunlar Râbi’a ve Mudar kabîleleri
adedincedir.
8– Hazret-i Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” haber
verir ki, babam mescidden döndü [çıkdı]. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin yüzüne bakdı. Ebû Bekr de babamın
yüzüne bakdı. Dedi ki: Yâ Ebâ Bekr! Ne olmus bana ki,
sen bana böyle uzun nazar edersin. O buyurdu ki, evet ondan
dolayı nazar ederim [bakarım] ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki, (Kıyâmet
günü, sırat üzerinden, Alî bin Ebî Tâlibin, eline buyruk vermedigi
kimseler geçemez!) Sonra babam da dedi ki: (Yâ Ebâ
Bekr! Sen bana müjde verdin. Ben de sana müjde vereyim mi.)
(Evet ver) dedi. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bana kavminden gizlide [tenhâda]
vasıyyet buyurdular ki, (Yâ Alî! Kıyâmet günü sırat üzerinde,
Ebû Bekri ve Ömeri ve Osmân hazretlerini sâdık olarak sevmiyenlerin
eline sıratı geçmeleri için ruhsat verme “radıyallahü
teâlâ anhüm”.) Yâ Rabbî! Bizi bu dört halîfeyi sevenler ile hasr
et!
9– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Arafatda idi. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” karsılarında idi. Buyurdu: (Yâ Alî! Bana yakın ol. Tenini
benim tenime degdir ki, beni ve seni halk etdiler bir agaçdan ki,
ben o agacın aslıyım. Sen fer’isin. Hasen ve Hüseyn o agacın
budaklarıdır [dallarıdır]. Her kim o agaçdan bir dala yapısırsa,
Allahü teâlâ hazretleri o kimseyi Cennete dâhil kılar. Yâ Alî!
Eger benim ümmetim sana bugz ederler ise, Allahü teâlâ ve tekaddes,
azâb meleklerine buyurur: Tâ onları burunları ve yüzleri
üstüne çeke çeke Cehenneme iletirler.)
10– Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber
idik. Vedâ haccına geldik. Gadîr-i Hum dedikleri menzile konduk.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
bana buyurdular ki, (Nidâ et ve söyle, Essalâh! Essalâh!) Es-
– 325 –
hâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi toplandılar.
Buyurdular: (Ben her mü’mine kendi nefsinden evlâ
degil miyim.) Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Buyurdular ki,
(Benim ezvâcım [hanımlarım] mü’minlerin annesi degil midir.)
Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Sonra Alî hazretlerinin elini
tutup, buyurdular ki, (Bu mevlâsıdır o kimsenin ki, ben onun
mevlâsıyım. Allahım, dost tut o kimseyi ki, bunu dost tutar.
[Bunu seveni sen de sev.] Düsman tut o kimseyi ki, bunu düsman
tutar [Bunu sevmiyeni sevme].)
11– Resûl aleyhisselâm buyurdular ki, (Kıyâmet günü ben
gelirim. Alî benim ile olur. Livâ-i hamdi elinde tutar. Onun üzerinde
iki parça olur. Biri sündüsden ve biri istebrakdan.) Bir
arâbî, huzûr-ı serîflerinde ayak üzerine kalkıp, dedi ki, babam
ve anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Hazret-i Alî kâdir olur
mu [gücü yeter mi] Livâ-i hamdi götürmege. Buyurdular ki,
(Niçin kâdir olmasın ki, ona üstün hasletler verilmisdir. Onun
sabrı benim gibidir. Hüsnü [güzelligi] hazret-i Yûsüf aleyhisselâmın
hüsnü gibidir. Kuvveti hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın
kuvveti gibidir. Livâ-i hamd elinde olur. Bütün mahlûklar kıyâmet
günü benim livâm altında olur.)
12– Hayber gazâsından döndüler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Eger
insanlar yanlıs anlı(Zeker) Îsâ aleyhisselâma söyledikleri gibi söylemiyeceklerini
bilseydim, senin hakkında çok sözler söylerdim.
O zemân insanlar ayagının tozunu bereketlenmek için alırlardı.
Abdest aldıgın su ile istisfâ ederlerdi. Lâkin sana kifâyet
eder ki, sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma yakınlıgı
gibisin. Fekat bu kadar var ki, benden sonra Peygamber
gelmez. Seni, benim sünnetim üzerine sehîd ederler. Sen âhıretde
bendensin. Benim havzım üzerine halîfem olursun. O Cennet
libâsı ile libâslanan olursun. Benim ümmetimden evvel
Cennete girersin. Seni sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.
Ve yüzleri beyâz ve nûrlu olur. Onlara sefâ’at ederim. Yarın
benim komsum olurlar. Senin cemâ’atin benim cemâ’atimdir.
Senin sulhün benim sulhümdür. Senin sırrın benim sırrımdır.
Senin âsikârın benim âsikârımdır. Evlâdın benim evlâdımdır.)
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” sükr secdesi edip, dedi
ki, Allahü teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, beni islâm ni’me-
– 326 –
ti ile ni’metlendirdi. Bana Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm eyledi.
Beni, mahlûkların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu ve
efendisine, fadlı ile, keremi ile sevdirdi.
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki: Ben, Ömer bin Hattâb ve Osmân-ı Zinnûreyn,
hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” evine Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı müskillerimizi
süâl edelim diye geldik. Hücre-i serîfenin kapısına erisdik. O sırada,
kapının önünde, bir ejderhâ durur idi. O zemâna kadar
öyle yaratılmıs bir ejderhâ görmemis idik. Korkduk, geri döndük.
Ben dedim ki, buna Alî ibni Tâlibden baskası mukâvemet
edemez. Zîrâ o heybetli, mertdir. Hemen hazret-i Ömer geriye
bakıp, dedi ki: yâ Ebâ Bekr; iste Alî bin Ebî Tâlib, geliyor. Ben
dedim, yâ Alî! Bu ejderhâyı görür müsün. Bizi hısmından geri
döndürdü. Hazret-i Alî ejderhâyı gördü. Yenini açdı. Isâret etdi
ki, gel yenime gir. Ejderhâ da tevâzu’ ile basını yere koyup,
gelip, yenine girdi. Alî de yenini kapatdı. Resûl-i kâinât aleyhi
efdal-i salevât hazretlerinin huzûr-i serîflerine vardık. Buyurdular:
(Yâ Ebâ Bekr. Alî ne yapdı). O sırada hazret-i Alî geldi.
(Yâ Ebel Hasen [Hasenin babası]. Nedir, yenindeki) buyurdu.
Dedi ki, yâ Resûlallah! Bir ejderhâdır ki, Ebû Bekr, Ömer ve
Osmâna karsı gelmis. Resûl-i kâinât efdalüt-tehıyyât hazretleri,
tebessüm edip, buyurdular. (Yâ Ebel Hasen! O ejderhâ degildir.
O bir melekdir ki, Allahü teâlâ hazretlerine bir sehvi sebebi
ile ejderhâ sûretine degisdirildi. Kapıda, seni görüp, sefâ’at
istemek için durmus idi. Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden
sefâ’at dileyeyim ki, o melegi evvelki mertebesine getirsin.
Ne zemân ki, ben sefâ’at etdim. Allahü teâlâ ve tekaddes
benim sefâ’atimi kabûl etdi. Simdi, yenin agzını aç.) Hazret-i
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” yeninin agzını açdıgı
gibi, gördük, bir yesil kus çıkıp, uçdu. Sadaka Muhammed, sadaka
Muhammed, diye söylerdi.
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü
vecheh” buyurdu ki, Resûl-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât
hazretlerinin huzûr-u serîflerine vardım. Mubârek ve münevver
yüzlerini nes’eli buldum. Selâm verdim, oturdum. Dedim; yâ
Resûlallah! Sizi sâd-ü hurrem [nes’eli] gördüm. Eger Allahü
teâlâ hazretlerinden sevindirici bir buyruk nâzil olmus ise haber
– 327 –
veriniz de, sizinle berâber sevinelim. Buyurdular ki: (Yâ Alî!
Cebrâîl aleyhisselâm bana haber verdi ki, Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri Cennet-i Adnı yaratdı. O Cennete kendi yed-i
ile kırmızı yâkutdan bir agaç dikdi. Ona kökünü yere geçir, dallarını
dısarı çıkar diye emr etdi. O agaç da köklerini yere geçirip,
dısarı yediyüzbin dal çıkardı. Her budak [dal] üzerinde yediyüzbin
kırmızı yâkutdan kasr [kösk], her kasrda yediyüzbin
oda, her odada bir kapu, her kapuda bir taht, her taht üzerinde
bin dösek ve dösegin kalınlıgı bin arsın, her taht üzerinde bir
hûrî, onun karsısında kırkbin kul [hizmetci] ve kırk bin câriye
ve her oda ta’âmdan ve serâbdan ve elvândan, o seyleri yaratdı
ki, ne gözler görmüs ve ne kulaklar isitmis ve ne bir beserin hâtırına
gelmis olsun.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Bunlar sana ve seni
ve evlâdını sevenleredir. Her kim sana bugz ederse, muhakkak
bana bugz etmisdir. Her kim bana bugz ederse, benim sefâ’atime
kavusamaz.)
|
|
|
| Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:09 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menâkıbı:
Birinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”
(Mesâbîh-i serîf) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Uhud dagına çıkdılar. Ebû Bekr,
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” da Uhud dagına
çıkdılar. Dag sallandı, ya’nî zelzele oldu. Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ayagı serîfleri
ile daga vurdu ve buyurdu ki, (Sâbit ol yâ Uhud! Senin üzerinde
bir Peygamber, bir Sıddîk, iki sehîd vardır.)
Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de Ebû Mûsâ el
Es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur.
Ebû Mûsâ el-Es’arî buyurdu ki, ben Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerinde idim. Medîne-
i münevvere baglarından bir bagda idik. Bir sahs geldi.
Kapıyı açmak taleb etdi. Hazret-i Resûl-i ekrem bana buyurdu:
(Var, kapıyı aç. Cennet ile onu müjdele!) Ben de varıp, kapıyı
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ebû Bekrdir. Resûlullahın buyurdugu
sey ile müjde verdim. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine
hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ geldi. Kapıyı açmak taleb
etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu:
(Var kapıyı aç ve Cennet ile ona müjde ver.) Ben de varıp, kapıyı
açdım. Bakdım ki, hazret-i Ömerdir. Ona, Resûlullah hazretlerinin
buyurdukları seyi haber verdim. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerine hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ kapının
açılmasını taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdu: (Var kapıyı aç ve Ona Cennet ile
müjde ver ve o belâlar onun üzerine erisir.) Ben de varıp, kapıyı
açdım. Bakdım ki, hazret-i Osmândır. Ona, Resûlullah hazretlerinin
buyurduklarını haber verdim. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd edip,
– 253 –
sonra dedi ki, (Allahül müste’ân) [Yardım ancak Allahü teâlâdan
istenir.]
Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbında hasen
olarak bildirilen hadîs-i serîfde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Ibni
Ömer dedi ki, biz bu üç serveri, Ebû Bekr, Ömer ve Osmânı
“radıyallahü anhüm”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
zemân-ı serîflerinde andıgımızda terdiye ederdik. Ya’nî
“radıyallahü anh” der idik.
Dördüncü Menâkıb: (Lübâb-ül elbâb) kitâbında, Ömer
Dehlekî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet eylemisdir. Sihrîn-i
Hôseb din büyüklerindendir. Âhıret yolunun sâliklerindendir
ve âriflerdendir. Tabakât-ı mesâyıhdendir. Basîret ve derece
sâhiblerindendir. Demislerdir ki, Bir gün ögle nemâzını kılıp,
menzile dönerken [ikâmetgâhına giderken] iki merdi [kisiyi]
gördüm. Birbiri ile husûmet [münâkasa] ederler. Birbirine hos
olmıyan sözler söylerler. Ben dedim ki, Sübhânallah! Sizin elbiseniz
mü’min libâsı, ammâ sözleriniz câhillerin sözleridir. O
iki kisinin birisi dedi: Sen isitmez misin ki, bu mübtedi’ [i’tikâdı
bozuk] kötü sözler söyler. Ben dedim, ne söyler. Dedi ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
sonra hilâfet, hazret-i Alînin idi. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân
galebe edip, cebren hilâfete geçdiler, diye söyler. O mübtedi’a
dedim, böyle söyleme. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden sonra mü’minlerin büyügü Ebû Bekrdir.
Sonra Ömer, ondan sonra Osmândır. Ondan sonra Alîdir
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Diger sünnî merde [sahsa]
dedim ki, bununla münâkasayı bırak. Allahü teâlâ onun cezâsını
verir. O sünnî, Vallahi ben onu tâ benimle onun arasında
hükm etmeyince elden bırakmam, dedi. Ben, Sübhânallah!
Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete
intikâl buyurmusdur. Ve gökden vahy gelmesi de kesilmisdir.
Sizin aranızda ben nasıl hükm edeyim, dedim. Sünnî olan
genç bakdı gördü ki bir hamâm külhânı, ates vurup, iyice kızmıs.
O râfizîye dedi ki, insâf et ve söyledigin sözden pismân ol
ve rücû’ et. Yoksa, gel ikimiz bu atese girelim. Hak üzere olan
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile halâs olur [kur-
– 254 –
tulur]. O mübtedi’ râfizî dedi ki, insâf veremem, ben hak üzereyim.
Ammâ gel atese girelim. Ben [Sihrîn-i Hôseb] dedim,
etmeyiniz ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bundan nehy etmisdir.
O sünnî ve dîni pâk merd dedi ki, çâresiz atese girmeli. Sonra
sünnî ve mübtedi’ her ikisi ates yanına vardılar. Sünnî, basını
yukarı kaldırıp, dedi, yâ Rabbel âlemîn! Sükr ve hamd, fadl ve
minnet Senin içindir. Seni ve melekleri sâhid etdim. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halkın
en iyisi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâr-i gâr
[magara arkadası] ve mûnis-i Resûlullah idi. Dahâ bir çok fazîletlerini
de saydı. Ondan sonra Ömer-ül Fârûkdur. Ondan
sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra Aliyyül mürtedâdır
“radıyallahü teâlâ anhüm”. Sonra, (Benim dînim ve mezhebim
budur. Eger Hak üzere isem, bu atesi benim üzerimden
halâs eyle ki, Ibrâhîm Halîl “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”
hazretlerini yakmadıgın gibi, beni de yakma) dedi ve atese girdi.
Sonra râfizî bas kaldırıp, dedi ki, ey Bârî [ey Allahım!] Bütün
hamd ve sükrler senin içindir. Benim mezhebim ve i’tikâdım
budur ki, Resûlullah hazretlerinden sonra halkın en yüksegi
Alî bin Ebî Tâlibdir. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân zulm etdiler.
Hilâfeti ondan aldılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan bîzârım.
Eger benim sözüm dogru ise, bu atesi benim üzerime
soguk eyle, dedi ve o da atese girdi. O külhâncı, o fırının kapısını
kapadı. Sihrin-i Hôseb “rahimehullah” der ki, benim karârım
kalmadı. Hâlim mütegayyir oldu [degisdi]. Ondan buna,
bundan ona kosdum ve dolandım ve fikr ederdim ki, onların
hâli ates içinde ne oluyordu. Ikindi vakti oldu. Bakdım, o külhânın
kapagı düsdü. Düsündüm ki, simdi bu atesden selâmet
ile kim çıkar. Aglardım ve gözüm ona bakıp dururdum. Hemen
gördüm o sünnî terlemis olarak atesden dısarı geldi. Hemen
kalkdım. Onu kucakladım. Iki gözünün arasından öpdüm.
Dedim ki, Allahü tebâreke ve teâlâ seni atesde ne yapdı. Dedi
ki, beni bir bostâna iletdiler ve bir dösek üzerinde uyutdular.
Dediler, gelinlerin yatdıgı gibi yat. Ben de bu âna dek yatdım.
Tâ simdi kalkıp, uyardılar ve dediler, kalk nemâz vakti geldi.
Ikindi nemâzını cemâ’at ile kılasın. Ben de dısarı geldim. Sihrîn-
i Hôseb der ki, o sünnînin elini tutup, hemen o mekâna
oturtup, külhâncıları çagırdım. Kürek getirip, o atesi dısarı çı-
– 255 –
karıp, râfizîyi kürek ile çekdiler. Temâm vücûdu yanmıs, kömür
gibi olmus. Ancak alnı üzeri açık kalmıs, yanmamıs. Alnının
üzerinde üç satır yazılmıs. (Birinci satırda, (Bu tugyân ve
isyân eden bir kuldur.) Ikinci satırda, (Ebû Bekr, Ömer ve Osmâna
hurmet etmedi.) Üçüncü satırda, (Bu kul bâgî oldu [ısyân
etdi]. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmâna kâfir oldu dedi ve Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümîd kesdi.)
yazılmısdı. Sihrîn-i Hôseb der ki, o gün dörtbin râfizî tevbe
edip, sünnî müslimân oldular. Üç gün boyunca etrâfdan halk
gelip, o mübtedi’ râfizîye bakdılar. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerinin yapdıgını ve kahrını müsâhede edip, ibret aldılar.
Uzak sehrlere nâmeler [mektûblar] yazıp, gönderdiler ki, zinhâr
ve zinhâr [kat’iyyetle], hiç kimse, Ebû Bekr ve Ömer ve
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine kötü sözler
söyleyip, seb’ etmeye ki, böyle ahvâl vâki’ oldu. (Ibret alınız,
ey akl sâhibleri.)
Besinci Menâkıb: Istanbulda Mustafâ Pâsa Câmi’inde halka
nasîhat eden, Sünbül efendi seccâdesinde halîfe olan Hasen
efendi “rahimehullah” rivâyet eder. Arabistânda seyâhat
ederken, Hasen-i Basrî “kuddise sirruh” hazretlerinin mezârını
ziyâret etmek niyyeti ile Basraya vardım. Hâcı Ahmed
derler bir mü’min muvahhid kimsenin odasına müsâfir oldum.
Birkaç gün orada müsâfir kaldım. Konusma esnâsında,
hâcı Ahmed hikâye eyledi ki, sehrimizde Yahyâ adlı bir imâm
var idi. Gâyet ilm ve söz sâhibi bir kimse idi. Lâkin râfizîlerden
idi. Def’alarca, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer-ül
Fârûk ve hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anhüm”
haklarında nice uygunsuz sözler isitdik. Ammâ gelen
pâsaların koltuguna girmekle [onlar ile iyi geçinmek ile] kimse
ona bir sey yapmaga cür’et edemezdi. Onların ona zararı
olmazdı. Hattâ bir gün pâsaya benden sikâyet eder. Benim
onun ardında nemâz kılmadıgımı, müslimânları onun arkasında
nemâz kılmakdan, ona uymakdan men’ etdigimi söyler. O
da beni çagırıp, niçin imâma uyarak nemâz kılmazsın, dedi.
Ben de dedim ki, sultânım, ahvâline vâkıf oldugum için uymuyorum.
Pâsa ıtâb tarîkiyle [azarlama yolu ile] dedi ki, elbette
uyup nemâz kılmalısın, yoksa sen bilirsin, hâlini perîsân
– 256 –
ederim. Ben dedim ki; sultânım! Göz göre göre kisi kendini
atese bırakır mı? Bir kimsenin ahvâlini bildikden sonra, o ânda
basımı dahî kessen ona uyup [iktidâ’ edip] nemâz kılmam,
dedim, dısarı çıkdım. Birkaç günden sonra, bir gün çarsıda
otururken, o râfizî imâm Yahyâyı gördüm. Imâm durmayıp,
yüksek sesle çagırıp, yanıma gelin müslimânlar diye seslenir.
Acele ile, acaba ne haber var diye yanına vardık. Gördük ki,
avucu içine dislerini doldurmus. Ne oldu diye süâl etdik. Cevâb
verdi ki, bunlar, agzımda olan dislerimdir. Bu gece
rü’yâmda gördüm. Kıyâmet kopmus. Bana da susuzluk ârız
olmus ki, helâk olmak üzereyim [ölmek üzereyim]. Mahser
yerine giderken bir büyük havuz gördüm. Kenârında yaslı,
nûr yüzlü biri durur. Gelip-geçenlere su ulasdırır. Yanına vardım.
Süâl etdim ki, sen kimsin. Ebû Bekr-i Sıddîkım “radıyallahü
anh”, dedi. Ben dedim ki, dünyâda iken ben seni sevmezdim.
Suyundan da içmem. Sonra havuzun bir tarafını dolasdım.
Uzun boylu, salâbetli [saglam] ve mehâbetli [heybetli]
sultân durur. Gelenlere su ulasdırır. Yanına varıp, dedim
ki, sen kimsin. Dedi ki, Ömer-ül Fârûkum “radıyallahü anh”.
Ne dünyâda iken severdim, ne simdi. Suyundan içmem deyip,
havuzun bir tarafını dolasdım. Gördüm ki bir alîm ve selîm
bir pîr-i mubârek durur. Gelene ve gidene su ulasdırır. Nûr
yüzünden ısık vurur. Yanına varıp, dedim, sen kimsin! Ben
Osmân-ı Zinnûreynim “radıyallahü anh”. Ben dedim. Seni
dünyâda sevmezdim. Suyundan da içmem. Havuzun o kösesini
de dolasdım. Iri yapılı, orta boylu, uzun sakallı ve secâ’at ve
mehâbetli [heybetli] ve cesâretli bir sâhib-i se’âdet su ulasdırır.
Havuz kenârına, yanına vardım. Dedim ki, sen kimsin.
Dedi ki, Aliyyül mürtedâyım “radıyallahü anh”. Ben hemen
mubârek ayaklarına düsüp, yüzümü ve gözümü sürdüm. Dedim
ki, sultânım, meded bana. Bir içim su ihsân et ki, gâyet
susamısım. Buyurdu ki, yukarıda benim kardeslerime rast
gelmedin mi. Ben dedim, evet rast geldim. Lâkin ben onları
sevmiyorum. Sularını da içmedim. Seni severim. Suyundan içmek
isterim, deyince, Imâm hazretleri “radıyallahü teâlâ
anh” benim sûratıma bir tokat vurdu ki, o ızdırâb ile uyandım.
Bütün dislerim avucumun içine düsdü. Ey müslimânlar,
bu âna kadar dalâlet yolunda idim. Allahü teâlâya hamd ol-
– 257 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:17
sun ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ simdi hidâyet edip, dogru
yola kavusdum, deyip, çihâr yâr-i güzînin muhabbetini kalbinde
ihlâs ile yerlesdirdi. Rübâi:
Gördügü rü’yâda ki, döküldü bütün disleri,
Se’âdet yolunu buldurdu, dökülen bu disleri.
Zebânîler ona atesi hâzırlamıslar iken,
Böylece kurtuldu o elîm atesden!
Altıncı Menâkıb: Bir râfizî, ayakkabısının ökçesine, Ebû
Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin
ismlerini kazdırmısdı. Bir yola giderken basdıgı yerde bu serverlerin
ism-i serîfleri okunurdu. Bir mü’min muvahhid kimse,
onun ardında gelirdi. O serverlerin ismlerini görünce izin tutup
gitdi [ya’nî o izi ta’kîb etdi]. Mel’ûn râfizî ana yoldan çıkıp, bir
ormana sapmıs. Bir agaç gölgesinde uyumus. O mü’min sofî de
izleyip giderken, yoldan sapdıgını görünce, o da ormana teveccüh
edip [girip], o râfizîye erisip, gördü ki, yüzü üzerine yatmıs.
Ayakkabılarının altında o üç din büyügünün ism-i serîflerini
kazımıs gördü. Diledi ki o râfizîyi öldürsün. Yine düsündü ki,
belki, bu ismlerin yazıldıgından haberi yokdur, sorayım, dedi.
Sî’î gözlerini açdı. Gördü ki, bası üzerinde bir sofî durur. Sofî
sordu ki, ayaklarının altında olan ism-i serîflerden haberin var
mıdır. Mel’ûn râfizî, kötü sözler söylemege baslar. Sofînin yanında
da bir gizli kılıncı var imis. Çıkarıp (Bismillâhirrahmânirrahîm)
deyip, râfizîyi öldürür. Kılıncı kınına koyup, râfizînin
murdar lesini sürüyüp, bir çukura koyar. Üzerine biraz çör-çöp
bırakır. Sonra yoluna revân olur. Biraz yol gider. Karsıdan çok
heybetli dört atlı görünür. Sofîyi görürler. Üzerine at salıp, derler
ki, sen adam öldürmüssün, kanlısın. Çabuk lesini bize göster.
Sofî feryâd eyledi. Ben fakîrim, kâtil degilim, nice-nice özr
ve behâne ederse de, gördü ki ellerinden kurtulamadı. O dört
atlının arasından birisi gögsüne harbesini dayayıp dedi ki, dön
geri, yoksa sen bilirsin. Sofî de çâresiz önlerine düsüp, o
mel’ûnun murdar lesini gömdügü çukura gelir. Üzerinde olan
çalıyı kaldırdıgı gibi, bakdı ki, râfizînin yerinde bir büyük domuz
lesi yatar. Sofî onu gördügü gibi, hayret edip, tefekküre
vardı. Ondan sonra bu dört atlı sofîye dediler ki, sana müjde olsun
ki, Allahü teâlâ senin cümle günâhlarını afv etdi ve Cehen-
– 258 –
nem atesinden âzâd etdi. Cenneti nasîb kıldı. Sofî de sâd ve
mesrûr olup, onlara sordu ki, siz kimlersiniz. Onlar buyurdular
ki, birimiz Ebû Bekr ve birimiz Ömer ve birimiz Osmân, evvelce
gögsüne harbeyi koyan da hazret-i Alîdir “radıyallahü anhüm”.
Sofî de Allahü tebâreke ve teâlânın bu ihsânına sükr
edip, sâd ve handân olarak yoluna gitdi.
Yedinci Menâkıb: Bir zemânlar bir tâcir var idi. Ismine Eyyûb
bin Hasen derler idi. Pâdisâhlardan birine ba’zı kumas ve
meta’ satmak için huzûruna varır. Tesâdüfen o sırada pâdisâh;
emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ
anhüm” hakkında uygun olmıyan kötü sözler söyler. Tâcirin
gönlüne bu sözler hos gelmez! Pâdisâha nasîhat etmek ister.
Sonra, o sultânlara [üç halîfeye] dil uzatan zâlimlerden hayr
gelmez, belki söylersem beni öldürür; deyip, isini görüp, gider.
O gece Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini
rü’yâsında görür. O pâdisâhı da orada, huzûrlarında durmus
görür. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
tâcire iltifât edip, buyurur ki: (Benim Eshâbıma uygunsuz
sözler [kelimeler] söyliyen bu mudur.) Evet yâ Resûlallah
diye cevâb verdikde, bunu katl eyle diye öldürülmesini emr buyurur.
Ben dedim, (Yâ Resûlallah! Bir nesne yokdur ki onu
katl edeyim.) Resûl-i ekrem hazretleri tâcirin eline bir bıçak
verir. Tâcir de emr-i serîfine itâ’at edip, sahsı bogazlar. Rü’yâdan
uyanıp, bu rü’yâyı varıp, sâha anlatmak ister. Serâyının kapısına
varır ki, aglamak ve feryâd sesleri isitir. Bu hâl nedir diye
sorar. Cevâb verirler ki: Bu gece pâdisâhı yatagında katl etmisler.
Sekizinci Menâkıb: Tebriz sehrinde bir râfizî vardı. Dâimâ
isi-gücü bu üç serveri seb’ etmek [kötülemek] idi ve bunlara
bugz ve adâvet etmek idi. Bir gece rü’yâsında gördü ki, kıyâmet
kopmus. Bütün mahlûklar ayak üzere durur. Herkes hayret
içinde gezerken, buna gâyet susuzluk ârız olmus. Mahser yerinde
gezip, su ararken gördü ki, bir alay adam geçer. Aralarında
bir mubârek âdem vardır. Elinde bir masrapa tutar. Durmayıp,
su dagıtır. O râfizî derhâl o ihtiyâr kisinin önüne vardı. Bana da
su ver, dedi. O nûr yüzlü kisi su verdi. Içecegi sırada o pîrin
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adına Ebû Bekr-i Sıddîk
– 259 –
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Ne zemân ki o mubârek ismi
isitdi. Suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ geldi.
Onların aralarında bir nûrânî ve vakâr sâhibi adam var.
Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp mahser yerinde istiyene
su verir. O râfizî onun yanına varıp, su istedi. O da masrapayı
sundu. Içecegi zemân onun da, ism-i serîfini sordu. Dediler, bunun
adına Ömer-ül Fârûk derler. Ne zemân Ömer-ül Fârûkun
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında bir nûr yüzlü adam
var. Elinde bir masrapa ile su tutup, durmayıp ulasdırır. O râfizî
onun yanına varıp, su istedi. O da eline su verdi. Içecegi zemân
ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun ismine Osmân-ı zinnûreyn
“radıyallahü teâlâ anh” derler. Osmân-ı zinnûreynin
ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir
alay dahâ adam geldi. Onların aralarında, büyük, heybetli,
se’âdet sâhibi bir zât var. Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp,
dagıtır. O râfizî derhâl yanına varıp su istedi. O zemân
onun da ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adı Aliyyül mürtedâdır
“radıyallahü teâlâ anh”. Aliyyül mürtedânın ism-i serîfini
isitdi. Mubârek ayaklarına düsüp, meded yâ Alî, bana da su
ver diye feryâd etdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü
teâlâ anh” ona, önce geçen büyüklerden niçin su taleb
edip, içmedin diye sordu. O râfizî dedi ki, ben dünyâda iken
onları sevmezdim. Dâimâ bugz ve adâvet ederdim. Onların sularından
da içmem. Ben seni severdim. Senin âsıklarındanım,
dedi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” iki mubârek parmaklarını
o râfizînin gözlerine sokup, iki gözünü de çıkardı. O
acı ile uykudan uyanıp, kendini kör buldu. Hattâ ba’zı kimselerden
mervîdir ki, merhûm Sultân Süleymân “aleyhirrahmetü
rabbihül gufrân” acem [Îrân] seferinde o köre Tebrîz sokaklarında
rast gelmisdir ki, süâl edip, bu vak’âyı bizzat kendinden,
oldugu gibi isitmisdir. Yapdıgı ise pismân olup, dâimâ tevbe ve
istigfâr ederdi. Ve halka nasîhat ederdi.
Dokuzuncu Menâkıb: Bir mü’min muvahhid ile bir râfizî,
Mekke-i Mükerremeye giderken yol arkadası oldular. O
mü’min, râfizîye herhâlde nasîhat eder ve derdi ki: (Gel bu râfizîlikden
ferâgat eyle, bunun sonu nedâmetdir [pismânlıkdır].
– 260 –
Dünyâda yüz karalıgıdır ve âhıretde hasretdir. Göz göre göre
niçin kendine kıyarsın. Ve cânını Cehennem atesine atarsın.
Molla Câmî “kuddise sirruhüssâmî” hazretlerinin kıt’asını râfizîler
hakkında isitmemismisin. Bu kötü fi’lden vazgeç. Yoksa
son pismânlık fâide vermez. Isitmedim ki, bir kimse Çihâr
yâr-i güzîn “rıdvânullahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini
sevmese; Allahü tebâreke ve teâlâ saklasın; o kimse nasîhat almayıp,
aslâ ona tenbîh te’sîr etmez.) Gördü ki, insâfa gelmedi.
Hem meshûrdur: Cühûd îmâna gelmez! Mülhid kisi tevbekâr
olmaz! O mü’mine nisbet için, râfizî i’tikâdından vazgeçmedi.
Nasîhatlarını maskaralıga aldı. Hikmet-i Rabbânî, Kâ’be-i serîfeye
yaklasdıklarında, bir hınzır göründü. Hemen o mel’ûn
râfizî deve üzerinde iken, Allahü teâlânın emri ile hınzır seklinde
olup, deve üzerinden yere atlayıp, hınzırlara karısıp, onlar
ile gitdi. Bütün hâcılar bu ahvâli görüp, ibret aldılar. Aklı
olan kimse bu kıssadan hisse alıp, çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine karsı, zerre mikdârı
bugz ve adâvetden kalbini pâk edip, hem çihâr yâr-i güzîn sevgisi
ile kalbini doldurur.
Onuncu Menâkıb: Bir zemânda bir yehûdî bir râfizî ile çekisip,
dövüsürler. Allahü teâlâ kelbi [köpegi] hınzır [domuz] üzerine
musallat eder. Yehûdî râfizînin gözünü çıkarır. Râfizî yehûdînin
etegine yapısıp, mahkemeye götürüp, kâdî huzûruna
varırlar. Râfizî der ki, bu yehûdî benim gözümü çıkardı. Efendi
hazretleri, hakkımı bu yehûdîden alıver. Kâdî efendi, yehûdîye
ıtâb edip, bre mel’ûn, bu kisinin gözünü niçin çıkardın, dedi.
Yehûdî dedi, sultânım isitdim ki, rûz-i mahserde râfizîler yehûdîlerin
merkebi olup, yehûdîler üzerine binip, Cehennem atesine
varırlar. Benim o gün binegim bu olsun diye gözünün birini
çıkardım. Zîrâ hâfızam za’îf ve görüsüm azdır. Sâyed o günde
teshîs etmem güç olup ve yaya olarak Cehenneme varmakdan
ise, bir gözlü merkebe binmek iyidir, dedi. Kâdî efendi ve meclisde
hâzır olanlar yehûdînin bu ilzâmından hoslandılar ve râfizîye
ta’zîr eylediler [azarladılar]. Muhakkak râfizîlerin Allahü
teâlâ katında ve insanlar yanında bütün milletden kötü olduklarında
sübhe yokdur. Zîrâ kâfirlerin inâdları bâtıl da olsa birer
cevâbları vardır. Ammâ bu mel’ûnların aslâ bir delîlleri yokdur.
Ondan dolayıdır ki, hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhüssâ-
– 261 –
mî” râfizîler hakkında söyle buyurmusdur: Kıt’a:
Râfizî olur kıyâmetde yehûdî esegi,
Yeder onu mülhid câhil, tutup elinde yularını.
Nasrânî elinde bir demir çomak ile,
Sürer onu tâ o menzile dâr-el bevâr.
Nice yüzbin la’net o Hakdan, Resûlden de,
Esege binene yedene sürene ki var.
Râfizîler kıyâmet gününde baska bir bölük olup, süâlsiz ve
azâbsız Cennete dâhil olalım diye ümîd edip, dogru Cennetin
yolunu tutup, giderler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar.
Görürler ki, kapıda Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
durur. Durmadan kevser serâbını ehl-i islâma içirir. Râfizîler
hazret-i Ebû Bekri görünce derler ki, dünyâda iken biz
bunu sevmezdik. Simdi de bunun oldugu kapıdan Cennete
girmeyiz. Ve bunun elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan
dönüp Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görürler ki, o kapıda
hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” durur. Durmadan
mü’minlere kevser serâbı içirir. Tekrâr o hınzırlar derler ki,
dünyâda iken biz bunu sevmezdik. Simdi bunun oldugu kapıdan
Cennete girmeyiz. Ve kevser serâbını da içmeyiz. Oradan
dönüp, bir baska kapısına varırlar. O kapıda Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri durur. Müslimânlara kevser serâbı
içirir. Tekrâr o murdârlar derler ki, dünyâda iken biz bunu da
sevmezdik. Onun oldugu kapıdan da Cennete girmeyiz. Bunun
da elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan da dönüp,
Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görseler ki, o kapıda duran
Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Bunlara
sorar ki, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmânın
“radıyallahü teâlâ anhüm” kapılarına ugramadınız mı?
Onlardan kevser serâbını içmediniz mi? Onlar derler ki, Onları
biz dünyâda iken sevmezdik. Onun için biz bugün de onların
serâblarından da içmedik. Onların kapılarından Cennete
girmedik. Dünyâda iken biz seni severdik. Senin elinden kevser
serâbını içmek isteriz. Senin kapından Cennete girmek isteriz.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bunları red eyleyip,
bre mel’ûnlar! Bilmez misiniz ki onlardan tezkire alma-
– 262 –
yınca kimseyi Cennete koymam ve kevser serâbını içirmem.
Yıkılın buradan, buyurur. Hazret-i Alîden yüz bulamayınca,
can baslarına sıçrar. Bilirler ki, yanlıs yola gitdiklerinden belâya
ugradılar. Yapdıkları ise pismân olup, nedâmetler çekerler.
Velâkin bu pismânlıklarının fâidesini görmezler. Bu felâketde
iken her râfizîye birer yehûdî havâle olunur. Simdiye dek sizleri
ararız, nerede gezersiniz, derler. Yine o hâlde birer nasrânî
de gelerek, birer râfizînin sakalını tutup, çeke-çeke mahser
yerinin temâmını gezdirirler. Bütün mahser halkı arasında
rüsvay olurlar. Ondan sonra Allahü teâlâ korusun, azâb için
zebânîler gelir. Temâmını bu hâl ile Cehenneme götürürler.
Beyt:
Ni’metleri fânî olan bu denî dünyâyı asagı tut,
Sonu pismânlık olan isi yapma.
Mahser ehli bunlardan yüz dönüp, nefret ederler.
Onbirinci Menâkıb: Din büyüklerinden biri rivâyet eder.
Medâyinde bulunuyordum. Her nerede bir kimse vefât etse,
varıp ona kefen sarardım. Bir kimse gelip dedi ki, Kûfe ehlinden
bir kervân geldi. Aralarında biri vefât etdi. Gelip kefen sarasın.
Hizmetçimi kefen almaga gönderdim. Ben o kimsenin
meyyitini görmege vardım. Yanına vardım. Gördüm ki, vefât
eylemis. Karnı üzerine bir kerpiç koymuslar. Âniden o meyyit
kalkıp oturdu. Feryâd edip, dedi ki, yazıklar olsun bana, vay
bana. Ben dedim ki, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah)
söyle. Bana dedi ki, bu kelime-i serîfeyi demenin fâidesi
yokdur. Zîrâ ben kavmim ile olurken, Ebû Bekr ve Ömer ve
Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine dil uzatıp, uygunsuz
sözler söylerlerdi. Ben de onlara uyar, söylerdim. Sonunda
helâk oldum. Beni Cehenneme iletip yerimi gösterdiler.
Benim rûhumu geri verdiler ki, halka haber vereyim. Sakın, sakın,
o serverlere dil uzatmayın. Bu sözleri temâm etdikden
sonra, tekrâr öldü. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.
Onikinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet
buyurmuslardır. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerine uygun olmıyan sözler söyleyen bir
– 263 –
kimse vardı. Bir gün yüzünde bir yara peydâh oldu. O yara giderek
yüzünü tutup, yüzünün temâmı kara oldu. Her dürlü ilâcı
denediler, sifâ bulmadı. Bütün insanların yanında rüsvay oldu.
Sonra bu seklde öldü. Hem dünyâda ve hem âhıretde melâmet
oldu [yüzü kara olmak bedbahtlıgına kavusdu]. (Sevâhid-
ün nübüvve)den terceme olunmusdur.
Onüçüncü Menâkıb: Büyüklerden biri rivâyet eder. Çocuklugumda
râfizî bir hocam var idi. Beni de râfizî yapmısdı. Bir
gece rü’yâmda kıyâmet kopmus. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri huzûrlarına ve mubârek hâk-i pâyelerine
bütün halk toplanmıs, sefâ’at ricâ ederler. Ben de huzûrlarına
vardım ki, sefâ’at isteyeyim. Gördüm, sag yanında
nûr yüzlü, selîm ve hilm sâhibi ihtiyâr durur. Sol yanında bir
mubârek kimse durur. O da secâ’atlı ve bahâdır ve mubârek
yüzü nûrlu bir kimsedir. Hemen beni gördüler. Dediler ki; yâ
Resûlallah! Bu adam bizden ne ister ki, her gün bize dil uzatıyor,
biz bu adama ne yapdık. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri mubârek elini uzatıp, beni tutmak istedi.
Ben kaçdım. Bu ızdırâb ile ve bu korku ile uykudan uyandım.
Gördüm ki, bütün saçım ve sakalım ve kasım ve kirpigim
dökülmüs. Dört ay dısarı çıkamadım. Dünyânın ilâcını kullandım.
Aslâ fâide vermedi. Bir gün dostlarımdan biri beni görmege
geldi. Benim hâlimi sordukda, ben de ahvâlimi oldugu gibi
anlatdım. O da dedi ki, sen meger Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine salevât getirmekden habersizsin.
Birkaç gün salevât-i serîfe getirmege devâm eyle ve Eshâb-ı güzîn
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hazretlerine, derûn-i dilden
[kalbden] muhabbet eyle. Yapdıgın kabâhatlere tevbe ve istigfâr
eyle. Ümîd edilir ki, kısa zemânda bu belâdan kurtulup, halâs
olursun. Hemen ibrik getirtip, abdest alıp, sonra iki rek’at
nemâz kılıp, hâlis niyyet ile etdigim islere nâdim olup, tevbe ve
istigfâra mesgûl oldum. Bir hafta temâm olmadan saçım ve sakalım,
kasım ve kirpigim çıkıp, evvelkinden de çok oldu. Onun
için, bu sultânlara ihânet üzere olanlar, dünyâda ve âhıretde sıkıntıdan
kurtulamazlar. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme
olunmusdur.
Ondördüncü Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî (Delâil-i Nübüv-
– 264 –
ve) adlı kitâbında yazmısdır. Büyüklerden birisi rivâyet eder.
Üç nefer kimse Yemen diyârına dogru yola çıkdılar. Bu müslimânlara
bir de râfizî katılmıs idi. Râfizî, O serverler [Eshâb-ı
kirâm] hakkında uygunsuz kelimeler söylerdi. Bu müslimânlar
ona her ne kadar nasîhatlar etdiler ise de aslâ te’sîr etmeyip, râfizî
devâm ederdi. Berâberce birgün bir menzile kondular. Bir
mikdâr istirâhat etdiler. Bir zemândan sonra uykudan uyanıp,
abdest almaga kalkdılar. O bedbaht maymûn gibi yatarken,
onu da uyardılar. Hemen uykudan uyandı. Âh, âh, herhâlde
ben bu menzilde kalsam gerekdir, dedi. Müslimânlar dediler ki,
bu menzilde niçin kalacaksın, aslâ olmaz. O bedbaht dedi ki,
Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm
ki, basımın ucuna geldi. Bana dedi ki, bre bedbaht, bu menzilde
senin sûretin degisse gerek. Bu müslimânlar dediler ki, ne
durursun, kalkıp, abdest alıp, tevbe ve istigfâra mesgûl olup, niyâzda
bulun. O da ayaklarını toplayıp, kalkmak istedikde, o ân
Allahü teâlânın emri ile iki ayak parmakları degisiklige ugrayıp,
maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına
kadar degisdi. Ondan sonra dizine kadar, ondan sonra kusagına
kadar, ondan sonra gögsüne kadar çıkdı. Sonra, temâm vücûdu
maymûn oldu. Müslimânlar bu hâli görünce, tutup sıkıca
devenin üzerine bagladılar. Yemene yakın vardıkda, aksama
yakın bir meselik yere ugradılar. Orada çok maymûn vardı. Hemen
maymûnları gördü. Deve üzerinden zorlayıp, baglarını kırıp,
yere indi. Varıp o maymûnlara ulasdı. Biz de maymûnlardan
korkduk ki, bize hücûm edecekler diye. Sonra gördük ki,
bütün maymûnlar yakın yere gelip, durdular. Degisiklige ugrayan
aralarından ayrılıp, bize karsı gelip, durdu. Gözlerinden o
kadar yas akdı ki, vasfa gelmez [anlatılamaz]. Sonra diger maymûnlara
karsı gitdi. Simdi aklı olan kimselere hemen bu ibret
yeter. Nerede kaldı ki, o büyükler hakkında nice âyet-i kerîme
ve hadîs-i serîf vardır.
Yâ Rab, lutfün ile dâimâ bize dogru yolu göster,
Sapık yolları degil, sana varan yolu göster.
Onbesinci Menâkıb: Büyüklerden biri Sâm sehrine ugrar.
Bir mescidde sabâh nemâzını kılar. Imâm nemâzı kıldıkdan
sonra, arkasını mihrâba dönüp, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân
– 265 –
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin haklarında uygunsuz
sözler söylemege baslar. O büyük zât, imâmdan bu sözleri isitince
çok üzülüp ve mahzûn olarak kalkıp, yoluna gider. Bir seneden
sonra yine yolu Sâm sehrine ugrar. Tekrâr o mescide varıp,
sabâh nemâzını kılar. Nemâzı kıldıkdan sonra, imâm olan
kimse, arkasını mihrâba dönüp, O serverlerin [Ebû Bekr,
Ömer, Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin] büyüklüklerinden
bahs etmege, onları medh etmege baslar. O
büyük zât, cemâ’atden birine süâl eyler ki, bu imâm geçen sene
o serverlerin sânlarına uygunsuz sözler söyledi. Simdi de
medh ve senâ eyledi. Sebebi nedir. O müslimân dedi ki, evvelki
imâmı görmek ister misin. O büyük zât dedi, görmek isterim.
O da önüne düsüp, bir odaya girdiler. Gördü ki, bir siyâh
köpek, boynundan zincir ile baglı, yatar. O büyük dedi ki, bu
kelb [köpek] nedir. O müslimân dedi ki, geçen seneki imâm
budur. O din büyüklerine hâsâ, uygunsuz sözler söylerdi. Bir
gün arkasını mihrâba dönüp, kötü âdeti üzere kötü sözler söylerken,
degisip, bu sûrete girdi. O büyük yanına varıp, sen geçen
seneki imâm mısın. O da eli ile basına isâret edip ve gözlerinden
yas akıtdı. Bu büyük de, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine
sükr edip, iste cezânı buldun, dedi. (Sevâhid-ün nübüvve)
den terceme olunmusdur.
Onaltıncı Menâkıb: Gâzîlerden biri rivâyet eder. Bir gazâda,
cemâ’at ile gazâya giderken, aramızda Benî Temîmden Ebû
Hayyân nâmında bir kimse vardı. O serverlerin haklarında uygun
olmıyan çirkin sözler söylerdi. Hepimiz o mel’ûna nasîhat
ederdik. Fâide etmeyip, uslanmazdı. Yolda bir hâkim var idi.
Yolumuz ona ugradı. Hâdiseyi hâkime açıkladık. Hâkim bize
dedi ki, o kimseyi benim yanımda bırakın. Mümkindir, onu ıslâh
edeyim. Bir zemândan sonra yola müteveccih olup, giderken,
o bedbahtı gördük ki, arkamızdan yetisdi. O mel’ûn kisiye
hâkim hil’at giydirip, bir at bagıslamıs. Ardımızdan yetisdi. Bize
eziyyet vermek maksadı ile yine o serverlere uygunsuz sözler
söylemege basladı. Bize karsı, ey Allahın düsmanları, beni
nasıl buldunuz, dedi. Biz de dedik ki, ey bedbaht ve nasîbsiz
kimse, bizden uzak ol. Yanımızda yürüme. Tâ ki senin nasîbsizligin
bize de bulasmasın. Hepimiz üzerine yürüdük. Kovduk.
Bizden uzak yürüdü. Mel’ûn, kazâ-i hâcet sebebi ile, yoldan sa-
– 266 –
pıp, bir yerde otururken, kızıl arılar üzerine hücûm etmisler.
Mel’ûn feryâda baslayıp, bizden yardım istedikde, biz de sâyed
bundan kurtulursa, insâfa gelir diye, bu niyyet ile yardıma vardık.
Yanına vardıgımızda, o arılar bize hücûm edip, az kaldı ki,
hepimizi helâk edecekler. Biz de sokmalarına tâkat getiremeyip,
çâresiz geriye kaçdık. O arılar da bize saldırmayı bırakıp,
yine o bedbaht kisinin [râfizînin] üzerine saldırıp, bir sâatde
gövdesinin etini delik-delik edip, bagıra-bagıra ölüp, cânı Cehenneme
gitdi. Biz de bir yerde durup, bunun ahvâlini seyr
ederken ve birbirimiz ile söylesirken, gaybdan bir ses isitdik ki,
çihâr yâr-i güzîni sevmiyen kisinin dünyâda cezâsı budur. Âhıretde
yakalanacagı azâbların siddeti ve nihâyeti yokdur, diyordu.
(Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olundu.
Onyedinci Menâkıb: Seyh-i Ekber [Muhyiddîn-i Arabî]
“kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fütühât-ı Mekkiyye) adlı kitâbında
zikr etmisdir. Evliyâullahdan bir tâife vardır ki, Recebîler
derler. Onlar kırk kisi olup, fazla ve eksik olmazlar. Onların
hâli Receb ayının ilk gününde öyle olur ki, sanki gökler üzerine
konulmusdur. Harekete mecalleri olmaz. Ne ayak üzerine
durabilirler ve ne oturabilirler. Ellerini ve ayaklarını degil, gözlerini
harekete kâdir olamazlar. Recebin ilk gününde öyle olurlar.
Ammâ günden güne o hâlet bunlardan kalkar. Sa’bân ayı
girince, temâmen o hâlden kurtulurlar. Onlara Recebde Allahü
teâlânın izni ile çok kesf ve nihâyetsiz tecellîler olur. Sa’bân ayı
girince bu hâller onlardan kalkar. Ba’zan o hâllerin ba’zısı o tâifenin
ba’zısında sene temâm oluncaya kadar bâkî kalır. Hazret-
i Seyh “rahmetullahi teâlâ” der ki, o tâifeden birini gördüm
ki, onda râfizînin kesfi bâkî kalmısdı. O Recebî, râfizîleri hınzır
seklinde görürdü. Ba’zan olurdu ki, hâli örtülü bir kisiye, hiç
kimsenin mezhebini bilmedigi kimseye ugrardı. Eger o kisi râfizî
i’tikâdında ise, hınzır sûretinde görürdü. O sahsı taleb ederdi.
Ona nasîhat ederdi. Tevbe etmesini ve Allahü teâlâ hazretlerine
rücû’ etmesini ve râfizî oldugunu söylerdi. O sahs teaccüb
ederdi. Eger tevbe ederse ve tevbesinde sâdık olursa, onu
insan sûretinde görürdü. Derdi ki, dogru söylersin. Eger yalan
söylüyorsa, o sahsı yine hınzır sûretinde görürdü. Tevbe etmedin.
Yalan söylüyorsun, derdi. Bir gün, sâfi’î mezhebinde olan
ve iyi olarak bilinen iki kimse ona geldiler. Hiç kimse onların
– 267 –
râfizî i’tikâdında oldugunu zan etmezdi. Si’â cemâ’atinden de
degiller idi. Lâkin o mezhebi seçmisler idi. O iki mu’temed kimse,
o azîze [büyük zâta] vardılar. Bunları dısarı çıkarın, buyurdu.
Sebebini sordular. Buyurdu ki, ben sizi hınzır sûretinde görürüm.
Bu benimle Hak Sübhânehü ve teâlâ arasında bir alâmetdir
ki, râfizîleri bana bu sûretde gösterir. Bu ma’nâdan
te’accüb edip [sasırıp], hemen o bâtıl mezhebden ve fâsid i’tikâddan
temâmen dönüp, kurtuldular.
Onsekizinci Menâkıb: O sultânın haklarında edebsizlik etmis
ve uygunsuz sözler söylemis olan râfizî tâifesinin cezâları.
Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri
(Fasl-ül-hitâb) adlı kitâbda buyurmusdur. Hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh” buyurmuslardır ki: (Bir tâife beni Ebû Bekr,
Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin üzerlerine
tafdîl ederler [üstün tutarlar]. Gönüllerinde nifâk vardır.
Bununla ehl-i islâm arasına ihtilâf ve fitne salarlar. Bana Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri haber verdi.
Bunların katli ile bana emr eyledi. Zâhiren ehl-i islâma kardes
olduklarını söylerler. Bâtınlarında din düsmanıdırlar. Yalanı
güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı serîfi iptâl ederler.
[Kur’ân-ı kerîmin hükmünü kaldırırlar.] Fücûr [kötülük] üzerine
birbirleri ile yarısırlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı kirâm hazretlerinin büyüklerine
seb’ ederler. [Dil uzatırlar.] Eshâb-ı kirâm arasında olan vâkı’aları
anlatıp, anladıklarına tâbi’ olurlar. Hak Sübhânehü ve
teâlâ hazretleri onları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden bozuk
fikrleri ögrenip, o seklde terbiye olunurlar. Sünnet-i islâmı
harâb ederler. Bid’at-ı seyyieleri ihyâ ederler [yayarlar]. O zemânda
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine
yapısan kimse sehîdlerin ve âbidlerin efdalidir. Se’âdet onlarındır.
Yeryüzünde râfizîden dahâ hoslanılmıyan kimse yokdur.
Yerin gadabı onlaradır. Gök istemiyerek onların üzerine gölge
verir. O tâifenin âlimleri o günde gök altında olan kimselerin
serlisidir. Fitne onlardan çıkar ve onlarda olur. Allahü teâlâ korusun.
Onlar su kimselerdir ki, gökdeki melekler arasında pislikler
diye adlandırılırlar. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” hazretlerini meclislerinde ve mahfellerinde ve
mescidlerinde seb’ ederler [kötülerler]. Bu habîs isi kendilerine
– 268 –
si’âr ederler. Hikmet kalblerinden gider. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri râfizî, bid’at ve dalâlet ehlinin sekllerini degisdirir.)
Eshâb-ı güzîn bu sözleri isitdiler. Dediler ki, (Yâ Emîr-el
mü’minîn. Eger biz o zemâna erisirsek ne yapalım.) Hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin havârîleri gibi olunuz. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri, Nebîsine itâ’atden ve Eshâbına
muhabbetden ve o tâifeden [râfizîlerden] uzak olmakdan
baska size bir sey emr etmemisdir. Ben size derim, Hak ve sünnet
üzerine olmak, bid’at ve dalâlet üzerine olmakdan hayrlıdır.)
Rivâyet olundu ki, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine bu haber erisdi ki; Abdüllah
bin Sebe’ seni Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ
anhüm” üzerine tafdîl eder [üstün tutar]. Alî “kerremallahü
vecheh” yemîn ederek (Vallahi onu öldürürüm) buyurdu. Dediler
ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Sana muhabbet edeni katl eder
misin! Elbette. Benim oldugum sehrde olmasın. Hemen bulundugu
sehrden sürdü. (Sevâhid-ün nübüvve)den nakl olundu.
Velhâsıl Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
aralarında bu dördü [dört büyük halîfe], mezîd-i fazîlet ve kemâl-
i mekremet ve vüfûr-i ihtirâm ve ikrâm-i tâm ve hülefâ-i
nübüvvet ve uyûn-ı ehl-i hicret ve büyüklerin büyügü ve seçilmislerin
seçilmisi olmakla en öndedirler. Bu bâbda kıyâs yapmaga
ve düsünmege hâcet yokdur. Nitekim, onları üstün bilmek,
büyüklerin sözü ve icmâ’ ile sâbitdir. Büyüklerin sözlerine
ve icmâ’a uymak lâzımdır. Bos sözlere ve bid’atlere uymamalıdır.
Allahü teâlâ bizi bunlardan korusun. (Sevâhid-ün nübüvve)
den alınmısdır.
Ondokuzuncu Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri, Süveyde bin Akîkden rivâyet eder. Süveyde
der ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine söyledim. Ben
si’âdan bir kavm üzerine ugradım ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretlerini naks ile zikr ederler [kötülerler].
Eger onlar senin kalbinde olanı bilseler idi, bu sözü
söylemege cür’et edemezlerdi. Hemen Aliyyül mürtedâ “ker-
– 269 –
remallahü vecheh” buyurdu ki: (Onlar hakkında kalbimde iyilik
ve güzellikden baska birsey bulundurmakdan Allahü teâlâya
sıgınırım). Sonra kalkdı. Mubârek gözleri yas ile doldu. Elimi
tutdu. Agladıgı hâlde gelip, minbere çıkdı. Elinde beyâz ve
güzel bir nesne tutdugu hâlde, bir belig ve muhtasâr hutbe
okudu. Buyurdu ki: Nedir o kavmlerin hâli ki, Kureysin iki seyyidini
kötü zikr ederler. Ve bana zan ederler o sey ile ki, ben o
seyden pâkım. Ve onların dediklerinden berîyim. Ve onların
dedikleri üzerine, onları Allah hakkı için cezâlandırırım. Onları
mü’min olanlar sevmez. Onlara ancak fâcirler bugz etmez.
Her kim ki o ikisini sever. Muhakkak beni sever. Her kim o ikisine
bugz eder; bana bugz eder. Ben ondan berîyim. Bilmis
olunuz ki, muhakkak cümle nâsın hayrlısı bu ümmetde, Peygamberlerden
sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ
anh”. En önce müslimân olan odur. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine ondan sevgili yokdur. [En sevdigi
odur.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri indinde bu ümmetin
en mükerremi odur. Bu ümmetde Peygamberlerden
sonra ondan efdal ve ondan hayrlı kimse olmadı. Dünyâda ve
âhıretde ondan sonra bütün insanların hayrlısı Ömer-ül Fârûkdur.
Ondan sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra benim
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Allahü teâlâya benim için
ve bütün müslimânlar için istigfâr ederim. [Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri
sânlarına yakısır seklde; (Eshâb-ı kirâm), (Hak Sözün
Vesîkaları), (Mektûbât Tercemesi) ve (Se’âdet-i Ebediyye)
kitâblarında anlatılmısdır. Lütfen bu kitâblardan okuyunuz!]
Zâhidâ! Aç gözün, sahraya bak da, ibret al!
Su direksiz kubbe-i semâya bak da, ibret al!
Görmek istersen, Cenâb-ı kibriyânın kudretin,
her sabâh, seher vakti, dünyâya bak da ibret al!
Pâdisâh olsan da, derler “er kisi niyyetine”,
Var, musallada yatan mevtâya bak da, ibret al!
Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beg ve fakîr,
varlıga magrur olan, mecnûn degil de, yâ nedir?
|
|
|
| Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 2. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:05 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 2. Bölüm
Otuzüçüncü Menâkıb: Büyüklerden birisi rivâyet eder.
Kâ’be-i serîfi tavâf ederken bir a’mâ gördüm. Hem tavâf ediyor
ve hem de, (Yâ Rab! Bilirim ki, günâhım afv olunmaz!) diyordu.
Ben de ona, böyle bir yerde, böyle söz söylenir mi, dedim.
O da dedi ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehîd
olunmazdan evvel bir arkadasım ile, hazret-i Osmân sehîd oldukdan
sonra, yüzüne bir tokat vuralım diye yemîn etdik. Sehâdet
serbetini içdi. Ben ve arkadasım hazret-i Osmânın yanına
vardık. Gördük, mubârek bası hâtununun yanında, örtülmüs
durur. Arkadasım hâtununa dedi ki, aç yüzünü, Onun yüzüne
tokat vurmaga ahd eyledik. Hâtunu dedi ki, Allahü teâlâ
hazretlerinden korkmaz mısınız. Peygamber “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin sohbetini anmaz mısınız. Hazret-
i Peygamberin iki muhterem kerîmesini aldıgını fikr etmez
misiniz. Ben hicâb edip, geri döndüm. Arkadasım orada kalıp,
vardı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek basını
açıp, nûra gark olmus yatarken, mubârek gül yanagına, kuruyacak
bir eliyle tokat vurdu. Hazret-i Osmânın hâtunu, elle-
– 224 –
riniz kurusun ve gözleriniz kör olsun dedigi gibi, o ânda, kapıdan
dısarı çıkamadan gözlerimiz kör oldu. Ve ellerimiz kurudu.
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfine
nihâyet yokdur. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur.
Hazret-i Zeydden rivâyet olunur ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” katline kasd edenlerin temâmı az zemânda
cünûna mübtelâ olup [aklını kaçırıp], helâk oldular. Abdüllah
bin Mubârek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu haberi isitdigi zemân
(Delilik onlar için azdır) buyurmusdur.
Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün bir kervân Mekke-i Mükerremeye
ticârete giderken, Medîne-i Münevvereye ugradı.
Allahü teâlânın hikmeti, kervân halkı hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” kabrinin yanında mola verdiler. Kervân
halkı birbiri ile, bu gece hazret-i Osmânı ziyâret etmek için
müsâvere etdiler. Ertesi günü Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerini de ziyâret edeceklerdi. Bütün
kervân halkı, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” kabrini
ziyâret için abdest aldı. Meger içlerinde bir râfizî varmıs.
Lâkin onu bilmezlerdi. Buna da teklîf eylediler. Bin dürlü behâne
bulup, ziyârete gitmedi. Çadırlardan kervân halkı gitdikden
sonra, bir büyük arslan geldi. O râfizîyi basından kavradı.
Yir iken, kervân halkı ziyâretinden döndüler. Çadırlarına gelip,
gördüler ki, bir büyük arslan, arkadaslarının basını kemirir.
Aslan bunları görünce, râfizînin murdâr lesini çadırdan dısarı
çıkarıp, fasîh lisân ile, kervân halkına dedi ki, hazret-i Osmânı
sevmiyenin sonu budur. Murdâr lesi daga dogru sürüye
sürüye alıp gitdi.
Otuzbesinci Menâkıb: Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” katl
edenler pismân olup, mescidde pismânlıklarını anlatırken, semâ
[gök] yüzünden bir sahs zuhûr etdi. Elini uzatıp, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hücre-i serîfesinden
bir mushaf çıkarıp, bu sözü söyledigini gördüm. (Muhammed
aleyhisselâm, dîninde ayrılık çıkaran ve böylece fırkalara
ayrılmaga sebeb olan kimselerden uzakdır. Böyle oldugunu
bilmiyor musunuz.)
– 225 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:15
Sehîd olduklarında sekseniki yasında idi. Bakî’de defn olunup,
rahmet-i rahmâna kavusdu “radıyallahü teâlâ anh”. Allahü
teâlâ hasra ve kıyâmete kadar ondan râzı olsun! Ma’lûm ola
ki, hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” fazîletlerinden bu
zikr olunan, deryâdan katre ve günesden zerre mesâbesindedir.
Dahâ genis ma’lûmât edinmek isteyen dahâ önce zikr olunan o
iki kitâba mürâce’at etsin. “Sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin
ve âlihî ve sahbihî ecma’în.”
Otuzaltıncı Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
sânları ve serefleri için nâzil olan âyet-i kerîmeler:
1– Islâm dîni yayılmaga baslayınca, her tarafdan arablar Medîne-
i münevvereye gelmege basladılar. Mescid-i serîf dar oldugu
için, gelenler yer bulamadıgından sahrâda çadır kurup, oturdular.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Her kim bu bizim mescidimizi, bir zrâ’ dahî büyültürse,
Cennet onun içindir.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri, yâ Resûlallah! Benim malım ve mülküm sana fedâdır.
Ben kemter kulun [kölen] genisleteyim, dedi. Sonra kırk
zrâ’ genisletdi. Allahü teâlâ hazretleri, meâl-i serîfi; (Allahü teâlânın
mescidlerini, ancak Allaha ve âhıret gününe inanan, nemâz
kılan, zekât veren ve yalnız Allahü teâlâdan korkan kimseler
ta’mîr eder. Bu vasfdaki kimselere Cennete götürecek amelleri
yapmak lâzım olur) olan Tevbe sûresi onsekizinci âyet-i kerîmesini
gönderdi.
2– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, müslimânlara, birbirinizle
ittifâk edip, mallarınızın bir mikdârını vâcib ve bir mikdârını
tetavvu’ olarak Allah yolunda harc edin, buyurmusdu.
Onlara, ittifâklarının netîcesinin bereketinin nasıl olacagını ve
onun sevâbının haddi [mikdârı] ne kadar olacagını beyân buyurmus,
meâl-i serîfi, (Müslimânlardan mallarını cihâd veyâ dahâ
baska hayrlı isler gibi, Allahü teâlânın gösterdigi yolda sarf
etmeleri, bir dâneyi tarlaya ekip, bundan yedi basak ve her bir
basakdan yüz dâne almaga benzer. Allahü teâlâ diledigi kimselere
bu kat kat artdırmagı veyâ dahâ fazlasını kulun malını dagıtmasındaki
ihlâsı nisbetinde, sevâbını on, yetmis, yediyüz veyâ
dahâ fazla katları kadar artdırır. Allahü teâlâ vasi’dir. Alîmdir.
Allah yolunda mal sarf edenler, sarf etdiklerinde men’ ve
– 226 –
ezâ etmiyenler, Rablarının yanında büyük sevâblara kavusurlar.
Onlar için, âhıretde korku ve dünyâ islerinde üzüntü yokdur.)
olan, Bekara sûresi 261, 262.ci âyet-i kerîmeleri ile bildirmisdir.
Minnet, ni’meti yâd etmekdir. Söylemek ve saymak yolu ile
basa kakmak, o ni’metin sevâbını kesmege sebeb olur. Bunun
azı odur ki, bir kimseye in’âm ve ihsân eder. Sonra onu o kimsenin
istemedigi yerde yâd eder. Veyâ onun akebinde bir söz
söyler ki, o kimseye hos gelmez. Veyâ nice kerre sana in’âm etdim,
hiç sükrünü etmedin diye söyler. Bir kimseye hiçbir seyi
vermemek, ona birsey verip de, sonra minnet etmekle rencîde
etmekden iyidir. Zeyd bin Islâm der ki: Babam bana dedi ki,
(bir kimseye bir sey verdigin zemân, böyle bilesin ki, ona senin
selâmından bir nesne gönlüne gelir. Selâmı ondan geri tut. Tâ
ki, o ni’met halâs kalsın.) Ebû Esâmenin yanına bir kadın geldi
ve dedi ki, hakîkat üzere gazâ eden bir mertden bana haber
ver ki, bir okum vardı, ona vereyim. Ebû Esâme dedi: Allahü
teâlâ bulundugun cem’iyyetde seni mubârek etsin ki, onları;
dahâ vermezden evvel rencîde etdin. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, kulları üzerine, iyilik edip, basa kakmayı, verdiği
ni’meti verdigini söylemegi harâm etmisdir. Ni’meti yâd ederken
basa kakmamalı, karsısındakine magrûr olmamalıdır. Hak
Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kullara ni’met verir ve onlara
minnet eder. Allahü tebâreke ve teâlânın minneti yâd etdirmek
ni’meti olur. Böylece o kimse, birsey verince magrûr olmamalıdır.
Meâl-i serîfi, (Mallarını cihâd ve hayr islerinde Allah için
harcayanlar...) olan Bekara sûresinin 262.ci âyet-i kerîmesi Osmân
bin Affân, Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretlerinin sân-ı serîfleri için nâzil olmusdur. Abdürrahmân
bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
huzûr-ı serîflerine, dört bin dirhem ile geldiler. Dedi ki, yâ Resûlallah!
Yanımda sekiz bin dirhem var idi. Dört bin dirhemini
ıyâlime nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemini getirdim.
Allahü teâlâ hazretlerine karz-ı hasen [ödünç] verdim. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü tebâreke
ve teâlâ verdigine ve hem de ıyâlin için alakoyduguna be-
– 227 –
reket versin. Fekat Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Tebûk gazâsında
buyurdular ki, techîzatı olmıyan herkesin techîzatını almak
benim üzerime olsun. Bin deve yükü ile gâzîlerin techîzâtına
sarf etdi. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmeyi onların sânları
için gönderdi. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh”
der ki: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bin kırmızı altın getirdi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kucagına
dökdü. Dahâ önce de beyân olunmusdur. Hazret-i Habîb-
i ekrem mubârek eli ile o altınları döndürüp, buyurdular ki,
(Affân ogluna, bugünden sonra her ne ederse, ziyân etmez!)
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Mubârek
ellerini kaldırmıs, Osmâna söyle düâ buyururdu: (Yâ Rabbî!
Ben Osmândan râzıyım. Sen de râzı ol!) Böylece, sabâh
oluncaya kadar düâ buyurdular.
3– Asagıdaki âyet-i kerîmenin inis sebebi sudur: Hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gündüz oruc tutardı. Gece nemâz
kılardı. Her gece iki rek’at nemâz kılardı. Bir rek’atinde
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın temâmını okurdu. Bir rek’atinde bin
(Kul hüvallahü ehad) sûre-i serîfesini okurdu. Hak sübhânehü
ve teâlâ bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu. (Bütün gece secde
edip ve ayakda durup, devâmlı ibâdet ve itâ’at eden ile isyân
eden bir olur mu. O âhıret azâbından korkar. Rabbinin rahmetini
ümîd eder. Ey Resûlüm, de ki, hiç bilen ile bilmiyen bir olur
mu. Nitekim devâmlı itâ’at eden ile isyân eden de bir degildir.
Bildirdiklerimize ancak akl sâhibleri kıymet verir.) [Zümer sûresi
dokuzuncu âyet-i kerîmesi meâli.] Bu âyet-i kerîme, Ammâr
bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” sânı ve Huzeyfe tebni
Mugîre el Mahzûmî sânı içindir. Müfessîrlerin çogunun kavlince;
Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh” sânı için nâzil olmusdur.
4– Bu âyet-i kerîmenin nâzil olmasına sebeb o idi ki, Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” hayrât etmekde, nemâzda ve orucda ve
mal vermekde devâmlı idi. Allahü teâlâ hazretleri, onun yüksek
sânı için, meâl-i serîfi, (Sübhesiz ki, kendilerine bizden se’âdet
îcâb etmis olanlar, iste bunlar Cehennemden uzaklasdırılmıslardır.
Cehennemden uzaklasdırılan O Cennetlikler, Cehenne-
– 228 –
min hısıltısını bile duymazlar. Bunlar canlarının istedigi seyler
içinde ebedî olarak kalıcıdırlar. O en büyük korku (sûra üfürülüs
ânı) bunları mahzûn etmiyecek, kendilerini melekler söyle
karsılayacaklar: Iste bu size dünyâda va’d edilen mutlu gündür!)
olan Enbiyâ sûresi 101, 102 ve 103.cü âyet-i kerîmelerini
gönderdi. Bir rivâyetde gelmisdir. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudular. Sonra buyurdular ki,
ben onlardanım. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Talha ve Zübeyr
ve Sa’îd ve Abdürrahmân “radıyallahü anhüm” da onlardandır.
Âlimlerin çogu, bu âyet-i kerîme, Osmân bin Affân
hakkında nâzil olmusdur, dediler.
5– Diger âyet-i kerîmede Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
buyurdu ki: (Sâlih mü’min olanlar, Allahü teâlânın harâm etmedigi
seyleri yimelerinde zarar yokdur. Ancak harâmlardan
sakınmaları, îmânlı olmaları ve amel-i sâlih islemeleri lâzımdır.
Bundan sonra, kendilerine harâm olan seylerden sakınır, harâm
olduklarına inanırlar. Ve dahâ sonra bütün günâhlardan
devâmlı sûretle sakınır, güzel amelleri arasdırıp, onları yaparlarsa,
muhsin olurlar. Allahü teâlâ, muhsinleri, ihsân edenleri
sever.) [Mâide sûresi 93.cü âyet-i kerîme meâli.] Emîr-ül
mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur ki: Bu
âyet-i kerîme, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında gelmisdir.
Otuzyedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh”
üstünlükleri hakkında bildirilen hadîs-i serîfler ve haberler hakkındadır:
1– Isnâd ile Ebû Karfesadan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
olunmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” meclis-i serîflerinde bir cemâ’at oturmuslardı. Ben de
onların içinde bir zemân oturdum. Sonra, Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” meclis-i serîflerine dâhil oldular. Bir kösede oturdular.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: (Yâ Osmân! Bana yakın ol.) Biraz yaklasdılar. Yine buyurdu
ki: (Bana yakın ol!). O mertebe yakın oldu ki, Osmân “radıyallahü
anh” hazretlerinin dizi, Habîbullah hazretlerinin
mubârek dizine ulasdı. Osmânın yakasının bagı açık göründü.
Mubârek eli ile yakasını bagladı. Ve yüzüne bakdı. Mubârek
– 229 –
gözleri yas ile doldu. Sonra buyurdu, (Yâ Osmân! Önünde büyük
is olacagını bil! Sen kıyâmet gününde benim havzıma erisenlerin
evveli olursun! Senin damarlarından kan revân olur.
Rengi kan rengi olur. Kokusu misk kokusu olur. Ben ki, Resûlüm!
[Sana] Sübhânallah! Sana bunu kim etdi, derim. Sen, falan
ve falan etdi, dersin. Orada bir nidâ edici, Arsdan nidâ
eder ki, biliniz ki, Osmân bin Affân, pâdisâh ve emîr, dehr
[dünyâ] sürülmüs üzerine. Sonra, senin ile Allahü teâlâ ve tekaddes
arasındaki perde kalkar. Sana Allahü teâlâ tecellî edip,
buyurur! Yâ Osmân! Seni öldürenler hakkında ne düsünürsün.
Sen dersin ki, yâ Rab! Eger Sen onları azarlar isen [cezâlandırır
isen], ben de azarlarım. Eger Sen onları afv edersen,
ben de afv ederim.)
2– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, biz muhâcirlerden
bir cemâ’at, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-
ı serîflerinde oturmus idik. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve
Alî ve Talha ve Zübeyr ve Abdürrahmân bin Avf ve Sa’d bin
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anhüm” onların arasında idi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Sizden
herkes, kendi dost ve yârinin yanına varsın!) Onlar da öyle yapdılar.
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmânın
yanına vardı ve onu kenârına aldı. Yüzünü öpdü ve buyurdu
ki: (Yâ Osmân! Sen benim dünyâda ve âhıretde dostumsun!)
3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmân bin
Affâna “radıyallahü anh” buyurdular ki: (Ben Ümmü Gülsümü,
Allahü teâlâ tarafından vahy gelerek sana verdim.)
4– Ebû Imâmet-el Bahilî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular: (Ricâlin [bir kisinin] sefâ’ati ile benim ümmetimden
Rebî’a ve Mudar kabîleleri mikdârı Cennete girer.) Rivâyet
ederler ki, o mert hazret-i Osmân bin Affândır “radıyallahü
teâlâ anh”.
5– Mugîre bin Sûbe’ rivâyeti ile gelmisdir. Mugîre tebni Sûbe
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Müsrikler Huneyn gazâsı
günü hezîmete ugradılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
– 230 –
sellem” bir adama buyurdugunu isitdim: (Ey Allahın düsmanı.
Allahü tebâreke ve teâlâ sana bugz eder!) Mugîre der ki, yâ Resûlallah!
Bu o kisidir ki, Kureyse bugz eder. Buyurdu ki, (Evet,
Osmân bin Affâna bugz eder!)
6– Seddâd bin Evs “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Resûlullahdan
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” isitdim, buyurdu
ki: (Ben eshâbım arasında oturmusdum ki, Cebrâîl aleyhisselâm
benim önüme geldi. Beni sag kanadı üzerine aldı. Cennet-
i Adna iletdi. Cennet-i Adnda gezerken, bir elma elime
geldi. Ben o elmaya bakıp, te’accüb ederken, nâgah, o elma
sak olup, iki bölük oldu. Arasından bir hûrî dısarı geldi. Hak
sübhânehü ve teâlâ hazretlerine tesbîh etdi. Öyle tesbîh etdi
ki, evvelden âhıre kimse öyle tesbîh etmemisdir. Ben dedim;
Sen kimsin. Dedi, ben hûrî’aynım. Allahü tebâreke ve teâlâ
beni arsın nûrundan halk etmisdir. Ben dedim, kimin içinsin.
Dedi, imâm-ı mazlûm Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ
anh” içinim.)
7– Zehrî rivâyeti ile, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bir gece kalkıp, gidiyordu. Hazret-i Osmân da ileride gidiyordu.
Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu
kimdir ki, bu sâatde senin önünden gitdi. Buyurdular ki, (Osmân
bin Affândır). Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bu Ebû Amrdır,
ya’nî Osmândır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdular, (Evet yâ Cebrâîl. Siz Osmânı gökde de tanır mısınız!)
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Resûlallah! O Allahü tebâreke
ve teâlâ hakkı için ki, seni halka hak Nebî gönderdi.
Günesin yer yüzünü aydınlatdıgı gibi, Osmân gökleri aydınlatır.
8– Abdürrahmân bin Ebî Leylâ rivâyet eder. Hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” Kanbere buyurdu ki, var mescidde yüksek
ses ile seslen. Hazret-i Osmânı seven kimse var mıdır. Kanber
varıp nidâ etdikde, bir kisi kalkıp dedi ki, ben hazret-i Osmânı
severim. Kanber dedi ki, gel, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü
teâlâ anh” seni çagırır. O kisi kalkıp, emîr-ül mü’minîn
Alînin huzûruna geldi. Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki, Osmânı
sever misin. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn, Allahü tebâreke ve
– 231 –
teâlâ hazretlerinin izzet ve azameti hakkı için, ben hazret-i Osmânı
kendi cânımdan dahâ çok severim. Bir vakt Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna varmısdım. Dedim
ki, yâ Resûlallah! Bana birsey ver ki, bir hanım almısım, hiçbir
nesne yokdur ki, onun mehrini vereyim. Resûlullah hazretleri,
bana bir vekiyye altın verdiler. Bir vekiyye kırk dirhem kıymetinde
altın idi. Ebû Bekr de bir vekiyye verdi. Ömer de bir vekiyye
verdi. Osman iki vekiyye verdi. Yâ Osmân, Resûlullah ve
Ebû Bekr ve Ömer bir vekiyye verdiler. Sen niçin iki vekiyye
verdin, dedim. Hazret-i Osmân dedi ki, bir vekiyye kendimden
ötürü, bir vekiyye, Alî bin Ebû Tâlibden ötürü verdim ki, o vakt
onun hâzır bir nesnesi yokdu ki, sana versin. Ondan sonra dedim
ki, yâ Resûlallah! Bu malın bereketi olması için, bana düâ
et. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Bu
malın bereketi nasıl olmaz ki, bunu sana Peygamber ve Sıddîk
ve iki sehîd verdi.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu
isitdigi zemân çok sevindi ve buyurdu ki, (dogru söyledin) “radıyallahü
teâlâ anh”.
9– Sa’d bin Ibrâhîm rivâyet eder. Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü
teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
huzûrlarında oturmusdu. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ”
hazretleri geldiler. Server-i âlem onları gördü. Buyurdu ki:
(Yâ Alî! Bu ikisi, ya’nî Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin
büyükleridir [üstünleridir]. Onların babaları onlardan yüksekdir.
Osmân bin Affân, Ibrâhîm Halîl-ür-rahmân aleyhisselâma
benzer.)
10– Dogru haber ile gelmisdir. Muhârık bin Semâme, kız
kardesi Ümmü Gülsüme söyledi ki, mü’minlerin anası Âisenin
“radıyallahü teâlâ anhâ” huzûr-ı serîflerine var. Benden selâm
söyle. Ümmü Gülsüm der ki, hazret-i Âise-i Sıddîkanın huzûruna
vardım. Dedim ki: Senin ogullarından birisi sana selâm
eder. Buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlânın selâmı ve rahmeti
onun üzerine olsun. Ben dedim: Cenâbınızdan ricâ ederim
ki, hazret-i Osmân bin Affân hakkında, bir hadîs-i serîf
nakl buyurunuz ki, onu sehîd etdikleri vakt, herkes bir söz söylediler.
Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: Ben sehâdet
ederim ki, bir soguk gecede, Osmân bin Affânı, bu ev içinde,
– 232 –
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile
gördüm. Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm vahy getirdi. Vahy gelince,
Resûlullah üzerine bir agırlık inerdi. Nitekim, Hak Sübhânehü
ve teâlâ haber verir. (Biz senin üzerine vahy ederiz.
Ya’nî Kur’ân ki o, her ne kadar dil üzerinde hafîf ise de azametde
agırdır.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
mubârek elini Osmânın arkasına vurup, buyurdu ki, (Bu makâm
kime müyesser olur. Allahü teâlâ hazretleri bu makâmı
Peygamberlerinden baska hiç kimseye vermemisdir. Ancak, o
kimseye vermisdir ki, fazlaca ikrâm edendir. Her kim ki, Osmâna
yaramazlık söyler ise, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
la’neti onun üzerine olsun.)
11– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: Hazret-i Lût aleyhisselâmdan sonra, hanımı ile, Allahü
teâlâ yolunda ilk hicret eden Osmân bin Affândır “radıyallahü
teâlâ anh”. Allahü teâlâ bilir ki, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”, Mekkeden Medîneye, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna hicreti
yalnız yapmıslardır. Hazret-i Osmân, ehli ve ıyâli ile berâber
hicret etmisdir.
12– Yûsüf bin Abdüllah bin Selâm rivâyet eder: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ben; Allahü tebâreke ve
teâlâ huzûrunda, Osmânın düsmânlarının hasmıyım) buyurmusdur.
13– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hadîs-i
serîflerinde buyurmuslardır ki, (Biz Osmân bin Affânı, Allahü
teâlâ katında halîl ve kerîm olan babamız Ibrâhîm aleyhisselâma
benzetiyoruz.)
14– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân benim ümmetimin
en hayâlısı ve en çok ikrâm edenidir.)
15– Kelîb bin Velîd, Ibni Melbekeden rivâyet eder. Abdüllah
ibni Ömerin “radıyallahü teâlâ anhümâ” huzûruna bir adam
geldi ve sordu: Osmân ibni Affân “radıyallahü teâlâ anh”
– 233 –
Bedr gazâsına hâzır oldu mu? Abdüllah hazretleri buyurdu ki,
hâyır olmadı. Bî’at-ı Rıdvâna hâzır oldu mu. Buyurdu ki: Hâyır
olmadı. Iki asker birbirine mülâki oldukları günde, yüz
döndürdü mü? [Uhud günü, dagılanlar arasında degil mi idi.]
Buyurdu ki, evet! O kisi kalkdı gitdi. Dediler, bu kisi sizden
ba’zı seyler sordu. Cevâbınızdan anladı ki, siz Osmânı zem etdiniz
[kötülediniz]. Buyurdular ki, acele o adamı geri döndürün.
Çagırdılar, geri döndü. Buyurdular ki, benden süâl etdigin
sözleri anladın mı. O sahs dedi ki, evet. Senden süâl etdim.
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Bedr gazâsına hâzır oldu mu.
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, bî’at-ı rıdvâna hâzır oldu mu.
Sen dedin, yok. Süâl etdim ki, Uhudda dagılanlar arasında mı
idi. Sen dedin, evet. Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki: Bedr gazâsına hazret-i Osmân hâzır olmadı,
ammâ, Allahü teâlânın ve Resûlünün hâcetinde [isinde] idi.
Hazret-i Resûlullah Osmânın nasîbini o gazâda ayırdı. Ondan
gayri hâzır olmıyanlara nasîb vermediler [hisse ayırmadılar].
Bî’at-ı Rıdvânda da, Osmân ona hâzır olmadı. Resûlullah hazretleri
Osmânı, Mekke-i Mükerremeye elçi göndermis idi. Eshâb-
ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bî’at etdiler.
Resûlullah hazretleri kendi mubârek elinin birisini digerine
tutup, buyurdu ki, bu Osmânın eli olsun. Resûl-i ekremin mubârek
eli, Osmânın elinden üstündür. Allahü Sübhânehü ve
teâlâ, kelâm-ı kadîminde haber vermisdir. (Uhud gazâsında
iki asker karsılasdıgı zemân, arka çevirip dönenleri seytân igfâl
etdi [yanıltdı]. Allahü teâlâ onları afv etdi. Allahü teâlâ
günâhları afv edici ve cezâyı gecikdiricidir.) [Âl-i Imrân sûresi
155.ci âyet-i kerîmesi meâli.] Abdüllah bin Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” o sahsa buyurdu ki: Sakın ola ki, Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hakkında kötü düsünmiyesin. Buna gayret
et!
16– Abdüllah bin Mubârek, Ebû Mus’abdan, o da Yezîd bin
Ebî Lehebden rivâyet etmisdir. Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” ile kavga edenlerin cümlesi dîvâne [deli] oldular.
Abdüllah bin Mubârek der ki, onların Cehennemde tadacakları
azâb yanında delilikleri azdır.
17– Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder:
– 234 –
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Ey Allahım! Muhakkak ki Osmân, rızânı taleb eder.
Sen de fadl ve keremin ile Osmândan râzı ol!)
18– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyeti
ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular: (Ey Allahım! Osmâna, kıyâmet gününün siddetinden
râhatlık ve kurtulus ver. Çünki, o bizi nice sıkıntılı günlerimizde
râhata kavusdurdu.)
19– Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hakkında
rivâyet olunur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Eger kırk kızım olsa idi, cümlesini birbiri
ardınca, hiçbiri kalmayıncaya kadar Osmâna verirdim.)
20– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Muhakkak istedim ki, Eshâbımdan dört kimseyi
âleme göndereyim ki, halka Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm etsinler.
Bizden önce de Îsâ bin Meryem aleyhimüsselâm havârîlerini
halka göndermisdi.) Osmân bin Affânı, Abdüllah bin
Mes’ûdu ve Mu’âz bin Cebeli ve Ubeyy bin Kâ’bı “radıyallahü
teâlâ anhüm” gönderdiler.
21– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
buyurdular ki: (Ümmetimden büyük günâh isleyip, Cehenneme
gitmesi îcâb eden yetmis bin kimseye Osmân sefâ’at eder.
Allahü teâlâ onları Cennete gönderir.)
Otuzsekizinci Menâkıb: Kıymetli kitâblarda haber verilmisdir.
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Birgün
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kerîmeleri ve hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi
olan Rukayyenin “radıyallahü anhâ” huzûrlarına vardım.
Elinde bir tarak tutuyordu. Buyurdu ki, kıymetli babam Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri simdi yanımdan
gitdi. Bu tarak ile mubârek saçını ve sakalını taradım.
Bana buyurdular ki, (Yâ Rukayye! Ebû Abdüllah Osmân bin
Affânı nasıl buldun!). Ben dedim ki: (Hayr ile gördüm. Iyilik
ile gördüm!) Babam buyurdu ki: (Cümle Eshâbım arasında ah-
– 235 –
lâkı bana en çok benziyen odur. Osmâna hurmetde kusûr etme!)
Otuzdokuzuncu Menâkıb: Zübeyr bin Harrâs rivâyet eyler.
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”; kızı Hafsayı “radıyallahü anhâ”
hazret-i Osmâna “radıyallahü anh” nikâhlamak istedi. Hazret-
i Osmân özr beyân eyledi. Hazret-i Ömer üzüldü. Bu haber
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine erisdi.
Hazret-i Ömere buyurdular ki: (Yâ Ömer! Kızını Osmândan
dahâ iyisi alacak. Ve Osmân Hafsadan iyisini zevce edinecek.
Sen kızını bana nikâh et! Ben de kızımı Osmâna nikâh edeyim!)
[Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” hicretin üçüncü senesinde,
genç yasında, Bedr gazâsında bulunan Huneysden dul kalmıs
idi.]
Kırkıncı Menâkıb: Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Üç nesne vardır ki, her kim onlardan kurtulursa
muhakkak kurtulur. Benim vefâtım, Deccâlın ve hak üzere
olan halîfenin katli.) Ebû Hüreyre buyurdu ki, hak üzere olan
halîfenin kim oldugunu Leyse ve Ibni Lehî’aya sordum. Bu halîfe
Osmân bin Affândır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler.
Kırkbirinci Menâkıb: Ukbe bin Âmir el Cühenî “radıyallahü
teâlâ anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri birgün buyurdular ki: (Yâ Ebâ Bekr ve
Ömer! Sizin ikiniz, dünyâda ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi
her ikiniz, birbirinize selâm veriniz ve müsâfeha ediniz.) Hazret-
i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tutdu. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu: (Yâ Ebâ
Bekr! Sen Ömerin önünce olursun!) Ya’nî dahâ önce halîfe
olursun. Sonra buyurdular. (Yâ Zübeyr ve Talha! Siz de geliniz.
Sizin aranızda da kardeslik vereyim. Her ikiniz, dünyâda
ve âhıretde kardeslersiniz. Simdi birbirinize selâm verip, müsâfeha
ediniz.) Nasıl buyurdu ise öyle yapdılar. Sonra buyurdu.
Ubeyy bin Kâ’b ve Abdüllah bin Mes’ûd da öyle yapdılar.
Sonra Ebû Ubeyde bin Cerrâh ve Sâlimi, ki Sâlim Ebû Huzeyfenin
kölesi idi, onlara da buyurdu. Onlar da öyle yapdılar.
Sonra Üsâme tebni Zeyd ile Ebû Hind öyle yapdılar. Ebû
Hind Haccâm ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-
– 236 –
lem” hazretlerinden hacâmat çekerdi. [Kanını alırdı.] Ve mubârek
kanını içerdi. Hazret-i Resûlullaha ziyâde muhabbetden
onların yanında kardeslik etdi. Onlar da öylece yapdılar.
Sonra Abdürrahmân bin Avf yüzünü hazret-i Osmân bin Affân
tarafına döndürüp dedi ki: (Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!).
Bize ne olmusdur ve ne islemisiz ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri benim ve senin tarafımıza
iltifât etmedi. Allahü teâlâ hazretlerinin hısmından ve Resûlünün
azarından; yine Allahü teâlâya sıgınırız, dedi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onlar tarafına
bakıp, buyurdular ki: (Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin
izzi ve celâli ve kudreti ve azameti hakkı için, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri sizin üzerinize hısmlı [gadablı] degildir.
Ve Resûli de sizin üzerinize azarlı [sizi azarlamıs] degildir.
Allahü teâlâ ve Resûlü ve melekleri yanında ikrâm görenlerdensiniz!
Velâkin, ben sizi yâd etmek istedigim zemân, Hak
Sübhânehü ve teâlâ bir melek göndermisdir. Beni men’ etdi ve
dedi ki, onları sonra yâd et ki, onların ikisi de ganîdir [zengindir].
Ben de ondan dolayı sizi sonra yâd etdim. Bunun gibi, kıyâmet
gününde hesâb ederler. Fakîrlerin hesâbını evvel yaparlar.
Zenginlerin hesâbını sonra yaparlar. Ve sonra siz, dünyâda
ve âhıretde kardeslersiniz. Siz de birbirinize selâm verip,
müsâfeha ediniz.) Onlar da öyle yapdılar. Sonra Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki,
(Râzı oldunuz mu!). Onlar dediler ki: (Evet, râzı olduk. Allahü
teâlâ hazretlerine sükr ederiz ki, bizi rüsvâ etmedi.) Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:
(Sizin üzerinize dahâ ilâve edeyim mi!) Evet, dediler. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu: (Siz ikiniz dünyâda
ve âhıretde kardeslersiniz! Cennetde benim kardesim Ilyâs
aleyhisselâmdır. Ilyâs aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine
bütün halkın en sevgilisi idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
Cebrâîl aleyhisselâmı Ilyâs hazretlerine gönderdi ki, Hak
sübhânehü ve teâlâ hazretleri sana kardeslik verdi; bir kulun
halâsıyle ki, onu zulm ile öldürürler. Ben ki, Resûlullah olarak
Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini sizi sâhid tutarım ki, size
dünyâda ve âhıretde kardeslik verdim. Siz bugün cümlenin iyisisiniz.)
– 237 –
Kırkikinci Menâkıb: Dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordular.
Cennetde berk [ısık, simsek] olur mu? Buyurdular ki, evet olur.
Osmân bin Affân bir kasrdan bir kasra giderken yüzünün nûru
ısık olur. Bundan dolayıdır ki, ona zinnûreyn derler. Ülemânın
ba’zının kavliyle, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” uzun
gecelerde tâ’at yapıp ve Kur’ân-ı azîm-üs-sân tilâvet etmekden
geri kalmazdı [ya’nî tilâvet ederdi]. Mubârek pehlûsunu yere
koymazdı. Mubârek gözü aglamakdan kuru olmazdı. Ahmed
bin Attâr “rahimehullahü teâlâ” bu ma’nâda su si’ri söylemisdir:
Yumuk durmakdan gözlerim kurudu,
Sanki göz kapaklarım kısa imis gibi.
Kapakları dikenle delik-desik olmus gibi,
Gözlerimin uyuyacak hâli yok.
Gece uzadıkça uzayınca derim ki,
Ey gecem, gündüz dahâ çok uzakda!
Kırküçüncü Menâkıb: Nu’mân bin Besîrden “radıyallahü
teâlâ anh” dogru rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Içinizde hayâ
bakımından en sâdıkınız, Osmân bin Affândır.) Bu haber
zâhir delîldir ki, hiç kimsenin hayâ ve hicâbı bu ümmetde Osmân
bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” hayâ ve hicâbından
dahâ çok ve üstün degildir. Hazret-i Âdem aleyhisselâmın zemânından
bu zemâna gelene kadar, güzel ahlâkdan herkesde
zuhûra gelmisdir. O güzel ahlâkdan hayâ, o ahlâkların esreflerindendir.
Bu sözün ma’nâsı odur ki, hayrdan ve serden her
nesne ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri halk etmisdir,
onu çift halk etmisdir. Kur’ân-ı kerîm onunla nâtıkdır. (Her
seyden çift yaratdık...) buyurulmakdadır. [Zâriyât sûresi 49.cu
âyet-i kerîmesi meâli.] Açlıgı yaratdı. Toklugu onun çifti kıldı.
Sıhhati yaratdı. Hastalıgı ona çift kıldı. Fakîrligi yaratdı. Zengin
olmagı ona çift kıldı. Kimseye muhtâc olmamak ile, baskalarına
yük olmagı çift kıldı. Gönlü [kalbi] yaratdı. Rûhu ona
çift kıldı. Nefesi yaratdı. Râyihâyı ona çift kıldı. Dîni yaratdı.
Kemâli ona çift kıldı. (Bugün dîninizi temâm etdim!) [Mâide
– 238 –
sûresi 3.cü âyet-i kerîme meâli]. Dünyâyı yaratdı. Zevâli [yok
olmagı] ona çift kıldı. (Dünyâ malından yanınızda olanlar fânîdir.
Allahın indinde, Cennetdeki sevâb, oradakilerle bâkîdir!)
[Nahl sûresi 96.ci âyet-i kerîme meâli.] Topragı yaratdı.
Sükûnu [ızdırâbsızlıgı] onun çifti eyledi. Atesi yaratdı. Hareketi
onun çifti eyledi. Yer altını yaratdı. Darlıgı ve karanlıgı
onun çifti eyledi. Yeri yaratdı. Açılmagı, yayılmagı onun çifti
eyledi. (Allahü teâlâ sizin için arzı dösek yapmısdır. [Yeri genis
eyledi ki, üzerinde genis yollar açasınız.]) [Nûh sûresi 19.cu
âyet-i kerîme meâli.] Gökü yaratdı. Yüksekligi [mertebeyi]
onun çifti eyledi. (Yedi kat gökleri çok kuvvetli saglam kıldık.
Zemânla bozulmaz.) [Nebe’ sûresi 12.ci âyet-i kerîme meâli.]
Cenneti yaratdı. Maddî ve ma’nevî sıkıntıları ona çift kıldı. Nitekim
Seyyid-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Cennet, istenmiyen, sıkıntı veren seyler ile
örtülüdür. Cehennem de, sehvetler, arzûlanan seyler ile örtülüdür.)
Îmânı yaratdı. Hayâyı onun çifti eyledi. Çesidli haberlerde
gelmisdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur
ki: (Hayâ ve îmân bir arada bulunur.) Ya’nî hayâ
ve îmânı birbirinin çifti eyledi. Lâkin hayâyı gözde yaratdı. Ne
kadar ki, hayâ gözdedir. Îmân da gönüldedir. Allahü teâlâ korusun,
hayâ gözden zâil olunca [gidince], îmân da gönül [kalb]
de za’îf olur. Bu ikisi de kat’î delîl ile sâbitdir. Sek ve sübhe
yokdur.
Osmân Zinnûreyn hazretlerinin zemânında, yeryüzünde ondan
fazîletli ve azîz, yüksek hâlli kimse yok idi. Osmân “radıyallahü
anh” hazretlerinin yüksek hâlleri ve hayâsı ve sehâveti ve
sâir menâkıbları sayısızdır. Hayâ, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
sıfatlarındandır. Mahlûklara da bu sıfat gelmisdir.
Halka gelen o hayâ sıfatı birkaç çesiddir.
Birinci çesidi hayâ-i hacâletdir. Ya’nî utanmak seklindeki
hayâdır. Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hazretlerinin
hayâsı gibi. Bugday dânesi yidi. Üzerinde elbise [Cennet
elbisesi] kalmadı. Hacil oldu [utandı], yüzünü döndürdü. Allahü
teâlâ hazretleri. (Bizden kaçıyor musun!), buyurdu. Hâyır,
yâ Rabbî! Elbiselerim çıkarıldıgı için utanıyorum. O utanmadan
dolayı yüzümü döndüm.
– 239 –
Ikinci nev’i, hayâ-i azametdir. Isrâfîl aleyhisselâmın hayâsı
gibi. Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular: (Isrâfîl her gün yetmis kerre
yüzünü kendi kanadı ile örter ve der ki, yâ ilâhel âlemîn! Ne yapabilirim
ki, herkes gibi sana lâyık bir secde ve bir rükû’ etmege
kâdir degilim.)
Üçüncü nev’i, heybet hayâsıdır. Melekler ve Nebîler hayâsı
gibi ki, (Yâ Rabbî! Seni tesbîh ve tenzîh ederiz. Sana hakkı ile
ibâdet edemedik), derler.
Dördüncü nev’i hayâ, hürmet ve hizmetdir. Mûsâ bin Imrân
alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm hayâsı gibi. Mûsâ aleyhisselâm
buyurdu ki: (Yâ Rabbel âlemîn. Bana Cennet gerekdir.
Senden isterim. Senin dîdârın gerek. Onu da senden isterim.
Lâkin her vakt ki, bana tuz, ekmek ve koyun için lâzım
olan hakîr seyler gerekince, bunları ben senden nasıl isterim.)
Allahü teâlâ hazretleri, (Yâ Mûsâ! Maksad budur. Ya’nî onları
istemekdir. Kul, her vaktde bir sebeble, bir ihtiyâc ile huzûra
gelsin. Münâcât etsin. O behâne ile [o sebeble] kullugunu
yerine getirsin. Vefâsını tâze tutsun.) Bu kıssa uzundur. Bu
makâmda bundan ziyâde mümkin degildir. Ammâ o hayâ ki,
Allahü teâlâ hazretlerinin ni’met ve sıfatıdır. Günâhları örter
ve afv eder. Kullarının günâhlarını görür, örter, afv eder. Birçok
haberde gelmisdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurmusdur ki: (Bir mü’min ve günâhkâr kul kabrden
kalkar, Sırat heyecânı ve Cehennem korkusu ile mahsere
gelirken, iki yol basına erisir. Korkarak ve aglı(Zeker), sükûnet
ve karâr ile, yolun birisine girer. Kimse ondan bir söz süâl etmez.
Dosdogru Cennet kapısına erisir. Sag ayagını kapıdan
içeri koyup, sol ayagını yerinden kaldırmazdan evvel, Allahü
teâlâ ve tekaddes, bilâ-vâsıta [vâsıtasız] o kulun sag eline bir
nâme verir. Kulum, sen al bu nâmeyi oku ve o nâme içindekileri
ögren. Ondan sonra, hükm senin hükmündür. Cennet-i
ebediyyeye gir ve ondaki senin himmetin ve murâdındır. Orada
ebedî olarak kal, buyurur. O kul da nâmeye bakar görür ki,
(ey benim kulum, her ne yapdın ise, gördüm ve bildim. Lâkin
– 240 –
yapdıgın islerini, tekrâr sana göstermege hayâ etdim,) yazılmıs,
görür.) Bu haberin benzeri Ebû Süleymân-ı Dârânî rivâyeti ile
baska bir vaktde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” buyurmusdur ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ ve azze
ve celle buyurmusdur. Gökden indirilen kitâbların ba’zısında,
benim kulum, her ne kadar ki, sen günâhkârsın ve günâhından
korkarsın ve hayâ edicisin. Izzim ve celâlim hakkı için ayblarını
ve günâhlarını Âdemoglunun gözünden ve gönlünden gizli
ederim. Ve gözünün hâinliklerini, bedeninin gizli günâhlarını
meleklerin anlayısından saklarım. Ben yanılmalarını ve günâhlarını
levh-i mahfûzda, kirâmen kâtibinden gizli tutarım. Ve kıyâmetde
seni muhâsebe makâmına getirir ve hesâbını kolay
eylerim!)
Her kimse ki, günâhkâr olur. Günâhları sebebi ile utanır
ve korkar. Onun hesâbı çetin olmaz. Hazret-i Osmân bin Affân
“radıyallahü teâlâ anh” her günâhdan kaçınır, her iyiligi
yapar, hilm, vefâ ve hayâ sâhibi idi, utanır idi. Osmân bin Affân
hazretlerine hesâb olmaz. Osmânın dostlarına da hesâb az
olur. Birçok haberde gelmisdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Allahü teâlâ kıyâmet gününde
yüzyirmidörtbinden ziyâde nebîyi “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm” ümmetleri ile muhâsebe yerinde durdurur.
Herkesi mesgûl oldugu sey mikdârı [ameline göre] çok
müddet veyâ az müddet o yerde durdurur. Osmân bin Affân
hazretlerini ve onu sevenleri hesâbsız mahserden geçirir.)
Herkesi makâmı ne olursa olsun, sıdk [dogruyu söyleyecek]
makâma getirir. Allahü teâlâ Resûllere ve Nebîlere çok fazîletler,
menâkıbler vermisdir. O haslet ve fazîlet ve fahr-i sehâdet
ki [sehîd olmak ki], Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
Zekeriyyâ ve Yahyâ “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerine vermisdir. [Hazret-i Osmâna da vermisdir.] Ikinci
haslet, fadl-ı zühd ve fahr-i hicretdir ki, Allahü teâlâ Îsâ bin
Meryeme “ala nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” vermisdir.
Üçüncü haslet, mukâleme fazîleti ki, Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri onu Mûsâ kelîme “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm” vermisdir. Dördüncü haslet, hüsn-i cemâl fazîleti
ki, Rabbil âlemîn onu Yûsüfe “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vesselâm” vermisdir. Besinci haslet, cömertlik [sehâ-
– 241 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:16
vet] fazîletidir. Allahü teâlâ onu Ibrâhîm halîl “alâ nebiyyinâ
ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine vermisdir. Altıncı haslet,
yaslılık, pîrlik [ihtiyârlık] üstünlügü ki, Allahü teâlâ onu
Nûh “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine
vermisdir. Yedinci haslet, hayâ ve hicâb fazîletidir ki, Allahü
tebâreke ve teâlâ onu Âdem safiyyullaha ve Muhammed
Mustafâ “aleyhi efdalüssalât ve ekmelüttehıyyât” hazretlerine
vermisdir. Allahü teâlâ bu fazîletlerin temâmını ve bu menâkıbın
mahsûlünü Osmân bin Affân hazretlerine vermisdir.
Onun hayâsı fazîletlerine isâretdir.
Simdi diger hasletlerinin fedâilinden de birer harf isit. Allahü
teâlâ pîrlik [ihtiyârlık] hil’atini [elbisesini] Nûh aleyhisselâm
hazretlerine vermisdir. Nûh aleyhisselâm o sebebdendir ki,
Resûllerinin pîri olmusdur. Bunun gibi, Allahü teâlâ azze ve
celle pîrlik hil’atini [elbisesini] Osmâna verdi. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri de o sebeble kendi zemânında ümmetin
pîri oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin ömr-i serîfleri altmısüç idi. Ebû Bekr-i Sıddîk ve
Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anhümâ” da ömr-ü serîfleri altmısüç
oldu. Lâkin Osmân-ı Zinnûreyn hazretlerinin ömrü onlara
muvâfık olmadı. Sekseniki yasında vefât etdi. Onun ömrünün
uzun olmasını, ömrünün sonunda, kahr ve zulm ve cevr
görmesini Allahü teâlâ âlimdir, bilir. Yahyâ bin Zekeriyyâ “alâ
nebiyyinâ ve aleyhimessalâtü vesselâm” gibi; mubârek basını
keserler. Allahü tebâreke ve teâlâ, Osmân “radıyallahü anh”
hazretlerinin ömrünü uzun irâde etmis ki, o sebeble cân teslîm
etdigi vaktde râhat olsun. Ma’lûmdur ki, ham meyve tâze agaçdan
zor ayrılır. Bunun gibi genç olan kisinin rûhu da bedeninden
zor çıkar. Kemâl bulmus [olgunlasmıs] meyve agacından
tez [kolay] ayrılır. Pîr [yaslı] olan kimsenin de rûhu bedeninden
kolay çıkar [ayrılır].
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Fütüvvet ve sehâveti
Peygamberlerin önderi olması için, Ibrâhîm “alâ nebiyyinâ ve
aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine verdi. Bunu Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine de verdi ki, böylece zemân-ı serîfinde
Evliyânın önderi olsun!
(Isâret): Râhib Mugîrenin Tâifde bir bagı vardı. Kâfirler,
– 242 –
her hafta basında o bagda bir meyvenin turfandası yetisir, diye
ögündüler. Mü’minler de, Medîne-i münevverede, hazret-i Osmânın
“radıyallahü teâlâ anh” serâyı var. Bir yıl ki üçyüzaltmıs
gündür. Hergün o serâyda, garîblere ve miskînlere bir yeni
da’vet ve açıkdan [âsikâre] müsâfir kabûl olunur, diye ögündüler.
Sâir onu nasıl övmüsdür. Si’r:
Bu fânî dünyâda ümîd edilen ne varsa,
Onun kapısında kavusulur!
Çünki, Allahü teâlâ böyle yaratmısdır,
Cennetde azâb bulunmadıgı gibi, onda cimriligin zerresi bile çok garîb düser.
Cihânda vefâ olarak ne varsa,
Onun adâletli kapısında temâm olur.
Onun cömertlik anberi sarka ve miski Sâma ulasdı,
Ona iftihâr elbisesi giydirilip, tekrâr selâm verildi.
Nasıl ki Ibrâhîm aleyhisselâmın putlara tapması mümkin degilse,
Onun için de cimrilik mümkin degildir.
Kırkdördüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Cebrâîl aleyhisselâm bana
söyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâm
hazretlerine vermis oldugu güzelligin benzerini Osmân bin
Affâna da vermisdir. Her kim Yûsüf aleyhisselâmın cemâlini
görmek isterse, Osmânın cemâlini görsün. Fekat, her kim Yûsüf
aleyhisselâmın cemâlini gördü, fitneye düsdü. Her kim Osmânın
cemâlini gördü, hürmet eder oldular. Bir haberde de gelmisdir
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmusdur:
Ben nice kerre istedim ki, Osmânın yüzünü kemâli
üzere göreyim, kâdir olmadım. Bir gün Cebrâîl aleyhisselâma
dedim, Yâ Cebrâîl! Ben ne kadar istedim, Osmânın cemâlini temâmen
göreyim. Cebrâîl aleyhisselâm dedi. Ben de kâdir olamadım
ki, Osmânın cemâlini göreyim. Yâ Resûlallah! O kadar
hurmet ve büyüklük ve hasmeti, biz meleklerin kalbinde zuhûra
gelmisdir ki, gözlerimiz Osmânın cemâlini müsâhede etmekden
alıkoymusdur. Yâ Resûlallah! Her gece yarısı ki, Osmân
evinden mescide gelir. Göklerin ve yedi yerin meleklerine, Osmânın
hasmet ve hayâsından hacâlet gelir [utanırlar, mahcûb
olurlar].
– 243 –
Kırkbesinci Menâkıb: Câbir ve Enes “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretleri rivâyet etmislerdir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Ben mi’râc
gecesi dünyâ gökünde bir mihrâb gördüm. Dört mil uzunlugu,
bir mil eni ve mercân dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın
hüsn ve cemâlinin sûretini gördüm. Ikinci gökün üzerinde
bir mihrâb gördüm. Kırk mil uzunlugu ve on mil eni ve
bir dâne inciden idi. Onun da içinde Osmânın hüsn ve cemâlinin
sûretini gördüm. Üçüncü gökün üzerinde bir mihrâb gördüm.
Dörtyüz mil uzunlugu ve yüz mil eni ve bir firûzeden idi.
O mihrâbın içinde Osmânın güzel sûretini gördüm. Dördüncü
gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Ikibin mil uzunlugu ve bin
mil eni ve bir yâkut dânesinden idi. O mihrâbın içinde Osmânın
güzel yüzünü gördüm. Besinci gök üzerinde bir mihrâb
gördüm. Üç bin mil uzunlugu, ikibin mil eni, bir dâne kırmızı
yâkutdan idi. O mihrâbın içinde Osmânın genç cemâlini gördüm.
Altıncı gök üzerinde bir mihrâb gördüm. Dört bin mil
uzunlugu ve bin mil eni ve bir dâne zebercedden idi. O mihrâbın
içinde Osmânın hüsn-ü sûretini gördüm. Fevc fevc, tâife
tâife, gürûh gürûh, her ân ve her sâat mukarreblerden ve rûhânîlerden
ve kerûbîlerden [melekler] gelirler ve o mihrâbın
berâberinde durup, Osmânın hüsn-i sûret ve cemâline karsı
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine senâ ederler. Ben dedim
ki, yâ Cebrâîl! Mihrâbların sadrında [içinde] olan Osmânın bu
sûret, hüsn ve cemâli ne zemândan beri zûhura gelmisdir.
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi: O Allahü teâlâ hakkı için
ki, Âdem safîyullah “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
halk olunmazdan dörtyüz bin sene önce, Osmânın bu sûret ve
cemâli bu yedi gök üzerinde mihrâblarda zuhûr etmisdir.
Amel-i sâlihînin bereketinden ve hayrâtından zuhûra gelmisdir.)
Bu sâlih amellerin birincisi odur ki, Osmân “radıyallahü
anh” dâimâ oruc tutardı. Ikincisi, gece yatmaz. Bütün gece nemâz
kılardı. Üçüncüsü, elbisesi olmıyanlara elbise alarak giyindirir.
Dördüncüsü, açların karnını doyurur. Besincisi, Sûre-i ihlâsı
çok okur. Altıncısı, hazret-i Osmân gönlünde müslimânlara
bir zerre gıl ve gıs, kin, hased, sû-i zân tutmaz. Yedincisi, her
– 244 –
acz, her belâ, her musîbet Osmânın önüne gelir. O hâlde hısmını
yutup, sabr eder ve kimseye sikâyet etmezdi.
Kırkaltıncı Menâkıb: Ebû Osmân Hayrî “rahmetullahi
aleyh” (Letâif) kitâbında yazmısdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Mi’râc gecesi beni göke götürdüler.
Dünyâ göküne vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim,
bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, gece nemâzı ile. Ikinci
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye
ne ile erisdin. Dedi, Kur’ân-ı azîm-üs-sân okumak ile. Üçüncü
göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye
ne ile erdin. Dedi, sûre-i Ihlâs okumak ile. Dördüncü göke vardım.
Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile
erisdin. Dedi, Âl-i Resûle [Resûlün akrabâsına] nasîhat etmekle.
Besinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu
mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Mescidde i’tikâf etmekle. Altıncı
göke vardım. Osmânın sûretini gördüm. Dedim, bu mertebeye
ne ile erisdin. Dedi, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden
hayâ etmek ile. Yedinci göke erisdim. Osmânın sûretini gördüm.
Dedim, bu mertebeye ne ile erisdin. Dedi, Musîbetler ve
mihnetler çekmekle.)
Kırkyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine
Zinnûreyn denilmesinden bir mikdâr anlatılmısdı.
Lâkin, dahâ da ziyâde [çok] beyan edelim. Ma’lûmdur ki, Allahü
teâlâ hazretleri Mûsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm”
hazretlerine iki nûr vermisdi. Biri Tevrât nûru. Biri Yed-i Beydâ
nûru. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de iki nûr
vermisdi. O sebeble Zinnûreyn derler. Bir kavl de sudur ki, iki
nûr, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
iki kerîmelerini, biri Rukayye ve biri Ümmü Gülsümdür
“radıyallahü teâlâ anhünne”; almısdır. Aliyyül mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin ögünmesi Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir kerîmesiyle idi. Osmân
“radıyallahü anh” hazretlerinin ögünmesi ondan ziyâde
olur. O iki nûr iki hicretdir ki, Osmân bin Affâna nasîb olmusdur.
Bir kavl de odur ki, o iki nûr iki gazâdır. Biri Bedr gazâsı,
biri Hudeybiye gazâsıdır. Ammâ Bedr gazâsında Resûlullah
– 245 –
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Osmân bin Affân
hazretlerine buyurdular ki, (Yâ Osmân! Ben sendenim, sen
bendensin!) Hem kendi nûrunu tutasın ve hem benim nûrumu
tutasın. Hudeybiye gazâsında Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, iste bu iki elimin biri
benim elimdir. Ve biri Osmânın elidir. Dogru Bî’at-ı Rıdvân
etdim. O vaktde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin iki mubârek eli birbirine ulasdı. Bir elinden günes
gibi bir nûr ve bir elinden ay gibi bir nûr parladı. Buyurdular
ki, (Bu iki nûr Osmânın nûrudur. Osmân benim ile ebedî
olarak Cennetde refîkdir.) Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri,
gündüz oruclu olmanın, biri gece nemâz kılmanın nûrudur. Bir
kavlde odur ki, o iki nûrun biri îmân nûru ve biri Kur’ân nûrudur.
Bir kavl de odur ki, iki nûrun biri zâhirinin nûru ve biri
bâtınının nûrudur. Herkesin ittifâkıyla Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hem seyh-i ehl-i îmân idi ve hem seyh-i Kur’ân idi.
Su sebebden Seyh-i ehl-i îmân idi ki, yetîmler babası idi. Dertliler
yardımcısı idi. Ihtiyâr kadınların yardımcısı idi. A’mâlara
yardım ederdi. Medîne-i münevvere beldesinde bir aç veyâ bir
çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yimez, o çıplak
kimseyi giyindirmeyince, kendi giyinmezdi. Seyh-i Kur’ân
idi. Ya’nî Kur’ân-ı azîmüssânı kendi haddı ile dört mushaf-ı serîf
yazdı. Âlemin dört tarafına gönderdi. Yirmi küsür sene aksam
nemâzını kıldıkdan sonra, dört rek’at nemâz kıldı. Her
rek’atde sûre-i Fâtihâdan sonra kırk kerre Kulhüvallahü ehad
sûresini okurdu. Ondan sonra ihlâs ile dörtbin tesbîh, tehlîl ve
düâ okurdu. Bunları yerine getirdikden sonra, bütün Kur’ân-ı
azîmi ki, yüzondört sûre, altıbinaltıyüzaltmısaltı âyetdir, bir
kavle göre; tertîb ve tertil ile her gece vitr nemâzında okurdu.
Bu mertebelerden sonra, bir de sehâdet mertebesine kavusdu.
Haberde gelmisdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdu ki, (Ben mi’râc gecesi dedim ki, yâ
Rabbî! Osmân bin Affân senin hesâbın için hayâ eder. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu: Yâ Muhammed! Ben
cümle mahlûku hesâba çeksem de Osmâna hesâb etmem, ben
Osmândan hesâbı ref’ etmisim [kaldırdım].)
Isâret: Her kim bes nesneyi yapar; ondan bes nesneyi men’
– 246 –
etmezler. Her kim hayâ eder. Ondan hayâ ederler. Her kim
rahm eder [rahmet eder], ona rahmet ederler. Her kim malını
Cennete bedel verir. Cenneti ona bedel verirler. Her kim afv
eder. Onu afv ederler. Her kim Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerini
tanıdı. Ya’nî bilip korkdu. Isleri temâm olur. Allahü teâlâ
hazretlerini bulup, vâsıl olur. Bu bes nesneyi Osmân bin Affân
“radıyallahü anh” yapardı.
Nükte: Büyüklük dünyâda dört sey ile olur. Âhıretde de
dört sey ile olur. Dünyâda hüsn ve cemâl ile olur. Sehâvet ve
mal ile olur. Asîret ve Âl [yakınlar] ile olur. Âhıretde iyi sünnet
ve iyi ibâdet ile, iyi huy ile ve iyi sîret ile olur. Emîr-ül mü’minîn
Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde, bu
sekizi de mevcûd idi. Mal ve cemâl sâhibi idi. Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” yakın akrabâsından idi. Emîr-ül
mü’minîn idi. Sünneti iyi bilirdi ki, Kur’ân-ı azîm-üs-sânı toplayıp,
dört tarafa gönderdi. Kıyâmete kadar tilâvet edenlerin sevâbına
ortak oldu. Ahlâkının güzel olmasından dolayı, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” muhterem kerîmeleri
Ümmü Gülsümü “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Osmâna
“radıyallahü teâlâ anh” tezvîc buyurduklarında söyledikleri dahâ
önce beyân olunmusdur. Ibâdeti ve iyiligi de dahâ önce bildirildi.
Sîreti, iyiligi odur ki, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ
anh” kalkdı, Osmân bin Affân hazretlerinin huzûruna gitmek
için çıkdı. Giderken yolda bir kadın gördü. Tekrâr ona bakdı.
Sonra huzûrlarına vardı. Osmân “radıyallahü anh” buyurdular
ki, (Yâ Ebâ Hüreyre! Gözlerinizde zinâ eseri görürüm!) Ebû
Hüreyre dedi, yâ Emîr-el mü’minîn! Resûlullahdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” sonra vahy inmis midir? Buyurdular,
vahy inmedi. Velâkin, mü’minin firâseti dogrudur. Nitekim,
Seyyid-il âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Mü’minin firâsetinden kaçınınız. Çünki, mü’min,
Allahü teâlânın nûru ile bakar.)
(Isâret): Islâmın bekâsı dört nesne iledir. Kırâet ile, tahâret
ile ve ibâdet ile ve mücâhede ile. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,
bu dördünü de hazret-i Osmâna “radıyallahü teâlâ anh”
müyesser eyledi. Bu dört dâimâ onun için olur: Kur’ân-ı azîmi
kırâ’et için cem’ etdi. Rûme kuyusunu, mü’minlerin su içmesi
– 247 –
için satın aldı. Mescid-i serîfi ibâdet için genisletdi. Tebûk gazâsında
askeri mücâhede için techîz etdi.
Kırksekizinci Menâkıb: Haberde gelmisdir. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” bir gün, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin, kendi evlerine hiç yiyecek
[ta’âm] göndermedigini isitmisdi. Evdekilerin rengi açlıkdan
degismisdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
mescid-i serîfe tesrîf buyurmus ve nemâz kılıyorlar idi.
Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” bu hâli haber aldı. Hazret-i
Selmâna ıtab eyledi ki, niçin acele haber vermedin. O sâat bir
semîz koyun, bir mikdâr bal ve bir dank un getirdip, Âise-i Sıddîka
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin hücre-i serîfine
[evine] gönderdi. Yâ Âise, yâ ümmül mü’minîn! Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bunu, hanımları
[evleri] arasında taksim edecegini biliyorum! Sen söyle ki
taksim etmesin. Ben her eve bu kadar gönderdim. Âise-i Sıddîka
“radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, ben emr etdim. Koyunu
bogazladılar. Ekmegi pisirdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri, devletle ve se’âdetle mescid-i serîfden
geldiler. Bu unu, ekmegi ve balı gördüler. Bunlar nereden
geldi diye sordular. Hâdiseyi söyledim. Istedi ki, diger evlere
[hânelerine] de taksim etsin. Hazret-i Osmânın söyledigini
haber verdim. Mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki: (Yâ Rabbî!
Osmânın gelmis ve gelecek gizli ve âsikâr günâhlarını afv
et!)
Kırkdokuzuncu Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerinden süâl etdiler. Yâ Emîr-el mü’minîn! Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri hakkı için söyle ki, bu makâma ne ile
ulasdın. Cevâb verdi ki, Kitâbullahı sag tarafıma koydum. Sünnet-
i Resûlullahı sol tarafıma koydum. Bilirdim ki, Allahü teâlâ
hazretleri benim sırlarımı bilir.
Haberde gelmisdir. Hazret-i Alî kerremallahü vecheh ve radıyallahü
anh”, Fâtimâ-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” üzerine
bir baska hanım dahâ almak istedi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kerîh gelip, hazret-i Alîye
üzüldüler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at etdi.
Afv etmedi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at
– 248 –
etdi. Afv etmedi. Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” sefâ’at
etdi. Afv buyurdular. Sonra sordular ki, yâ Fahr-i âlem ve
yâ seyyid-i veledi benî âdem! Neden Ebû Bekr ve Ömerin sefâ’atini
kabûl etmediniz de Osmânın sefâ’atini kabûl edip, afv
etdiniz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki, (Bir kimsenin sefâ’atini kabûl etdim ki, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerine hitâb edip dese ki, yâ Rab! Bu
yer ile gökü yer degisdir, yer degisdirir. Veyâ dese ki, yâ Rab!
Ümmet-i Muhammedin cümle âsîlerine rahmet eyle! Allahü
teâlâ ve tekaddes hazretleri sefâ’atini kabûl edip, cümlesini afv
eder.)
Ellinci Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri, Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ”
hücresinde [evinde] otururdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü
anh” dört deve yükü bugdayı Fahr-i kâinâta hediyye etdiler.
Hizmetcileri geri gelip dediler ki, yâ efendi, bugdayı Habîb-i
Rabbil âlemîn, muhâcirîne verdiler. Hazret-i Osmân dört deve
yükü dahâ bugdayı gönderdi. Onu da Resûl-i ekrem hazretleri
Ensâra dagıtdılar. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
dört deve yükü bugdayı dahâ gönderdi. Fahr-i kâinât onu da
ıyâli arasında taksîm edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetcilere
sordular ki, seyyidinize kaç deve yükü bugday getirmislerdi.
Hizmetciler dediler, oniki yük. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. (Temâmını bize gönderdi.
Kendi için bir mikdâr alıkoymadı.) Mubârek ellerini kaldırıp,
buyurdu: (Yâ Rab! Ben Osmânın ihsânından âciz oldum. Her
kim bana ihsân etdi, Ben ona mükâfatını verdim. Ammâ Osmânın
mükâfâtından âcizim yâ Rab. Sen Osmâna karsılıgını
ver.) Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Buyurdu, (Yâ Muhammed!
Cebbâr-i âlem sana selâm eder. Buyurdu ki, Osmâna
benden selâm söyle. Söyle ki, biz ondan râzı olduk. Onu
Cennetde Muhammede refîk etdik. Arasat hesâbını ondan ref’
etdik. Eger sen ona mükâfatdan âciz isen, biz ona mükâfatdan
âciz degiliz.)
Ellibirinci Menâkıb: Bir gün hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” yedi tabagı altın ile doldurup, yedi hizmetcinin eline
verdi. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
– 249 –
hazretlerine hediyye gönderdi. Hizmetciler, tabakları huzûruna
koydular. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdular ki, geri gidin,
efendinize selâm götürün. Hizmetciler [köleler] dediler ki: Yâ
Resûlallah, efendimiz bizi de tabaklar ile size hibe etmisdir. Resûlullah
hazretleri buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Osmânı sana havâle
etdim.) Hemen Cebrâîl aleyhisselâm geldi ki, (Allahü teâlâ
sana selâm eder ve buyurur ki, Osmâna benden selâm erisdir
ve de ki, Huld ve Na’îm Cennetini bu hediyyesine karsılık olarak
ona bagısladım.)
Elliikinci Menâkıb: Aliyyül-Mürtedâ “radıyallahü teâlâ
anh” Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerine
dügün yapmak istedi. Dünyâlıkdan hiçbir nesnesi yok idi ki,
harc etsin. Kendi zırhını pazara gönderdi. Satıp, dügününe harc
edecekdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” pazarda gezerken,
hazret-i Alînin zırhını tanıdı. Dellâlı çagırıp dedi ki, bu
zırha, sâhibi ne behâ [fiyât] ister. Dellâl dedi, dörtyüz dirhem ister.
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu ki, gel akçasını al.
Se’âdethânesine vardı. Zırhı dellâldan alıp, behâsını verdi. Bir
dörtyüz dirhem de sayıp, zırhı da üzerine koyup, hazret-i Alîye
gönderdi. Buyurdu ki, bu zırh senden gayriye lâyık degildir. Bu
akçayı da dügüne harc et. Bizim özrümüzü de kabûl et.
Elliüçüncü Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ
anh” Sâmdan yüz deve yükü bugday getiren kervânı geldi. Medîne-
i münevverede kaht [kıtlık] var idi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” isitdiler ki, hazret-i Osmânın
kervânı gelmis, satlık bugdayı varmıs. Varıp müsterî oldular.
Bir menn’ine yedi dirhem verdiler. Hazret-i Osmân satmam,
dedi. Niçin dediler. Sizden dahâ fazla fiyât ile alıcı var. Her kim
dahâ fazla verirse ona veririm, dedi. Sahâbe-i kirâm magmûm
[gamlı] ve mahzûn dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin huzûruna varıp, söylediler. Dediler, yâ
Sıddîk, yâ halîfe-i resûl-i muhtâr; bilmezsin ki, Osmân bu gün
bize neyledi. Biz bugdayını almaga vardık. Her menn’ine yedi
dirhem verdik. Vermedi. Bize, sizden dahâ fazla fiyât ile müsterî
var. Ona verecegim diye de cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin eshâbına böyle cevâb
vermesi lâyık mıdır. Eshâbdan ve Muhâcir ve Ensârdan olarak
– 250 –
kim vardır ki, böyle ihtiyâc mahallinde malını satmayıp, ziyâde
[çok] para ister. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdular, sizin Osmân ile münâkasanız olmamısdır.
Onun hakkında kötü düsünmeyiniz ki, o Cennet-i Me’vâda Resûlullahın
refîkidir. Resûlullahın dâmâdıdır. Siz Osmânın sözünü
düsünmemissinizdir. Sonra Sahâbe-i güzîne buyurdular ki,
benim ile geliniz. Se’âdet ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına
geldiler. Hazret-i Osmâna buyurdular ki: Yâ Osmân! Eshâb sizden
sikâyet edip, sizin bir sözünüze üzülmüsler. Hazret-i Osmân
dedi ki; yâ halîfe-i Resûlillah, söylediklerim hakkında ne
söylerler. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki: Sen demissin ki,
sizden dahâ fazla fiyât ile almak istiyen var. Hazret-i Osmân dedi
ki: Evet yâ halîfe-i Resûlillah! O fazlaya alan, onun birini yediyüze
alır. Bunlar biri yediye alır. Biz bu bugdayı ona verdik
ki, biri yediyüze alır. O yüz deve yükü bugdayı Medîne fukarâsına
tasadduk edip ve develeri de kurban etdi. Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” bunu görüp, sâd oldu. Kalkıp, Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin alnından öpdü. Buyurdu
ki: Ben bilmisdim ki, Eshâb senin sözünü anlamamıslardır
ve murâdının ne oldugunu bilmemislerdir. O gece emîr-ül
mü’minîn Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördü. Hulleler
giymis, mubârek basına sarıgını sarmıs; mubârek elinde bir
demet menekse ile, nâzik civânlar gibi gülerek bagdan geliyordu.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki,
(Yâ Resûlallah! Nereden tesrîf edersiniz.) Buyurdular: (Osmân
bin Affânın ziyâfetinden geliyorum. Iyi sadaka verdi. Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri dörtyüz yük misk ve anber hazret-i
Osmâna verdi.)
Ellidördüncü Menâkıb: Haberde gelmisdir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osmân
bin Affânın sehîd oldugu vaktde, kıyâmet gününe kadar her
kim müslimânların erkeginden ve kadınından, Osmânın sehâdetini
okuyunca; yâhud dinleyince, yâhud fikr edince [düsününce],
onun sebebi ile mahzûn ve magmûm [gamlı] olup, gözünden
yas gelirse, o kimsenin kulagı, ölüm zemânında Lâ büsrâ
[müjde yok] nidâsını isitmez. Onun gözü kabrde ve kıyâmetde
karanlık ve körlük görmez. Onun gönlü dünyâda ve âhıretde
– 251 –
ayrılık derdi ile dertlenmez.) [Ya’nî müjde var nidâsını isitir.
Kabr ve karanlıkda görür. Gönlü açık olur.]
Ellibesinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü
vecheh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
sordu: (Yâ Resûlallah! Kıyâmet günü evvelâ kimin
hesâbını görürler.) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki, (Evvelâ hesâbı görülen benim.
Sonra Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra sen yâ Alî!). Hazret-i Alî
dedi ki, (Osmânın hesâbı nasıl olur?) Buyurdular ki, (Benim bir
vakt Osmâna bir hâcetim düsdü [ihtiyâcım oldu]. O hâceti Osmândan
gizli taleb etdim [Gizlice yapmasını istedim]. Osmân o
hâcetimi [istegimi] gizlice yerine getirdi. Ben Hak sübhânehü
ve teâlâdan ricâ etdim [istedim], Osmânın hesâbı gizli olsun.)
(Düâ): Emîr-ül mü’minîn Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
dâimâ bu düâyı okurdu: (Allahım! Dînimi, islâmımı, emânetimi
ve îmânımı, fercimi [hayâmı] muhâfaza eyle!)
Osmân; üçüncü meh-i hilâfet,
mazlûm-ü sehîd-ü zü se’âdet.
Dâmâd-ı Nebî, kemâl pîse,
ferhunde likâ, seh-i firâset.
Ol himmet edip, becân ol dem,
techîz olundu, ceys-i usret.
Bu dîn-i mübîne, her cihetle,
hizmetle buldu, fevz-u rif’at.
Eylerdi hayâ, Melâik, ondan,
tashîh olundu, bu rivâyet.
Nûreyni sahâbet etdi; oldu,
mahsûs ona, bu büyük devlet.
Sevmek gerek, ol bihin kadrî,
Islâma budur, büyük alâmet.
Ayrılma! O sem’i râh-ı dinden,
lâzımsa sana eger hidâyet.
Etsin o sehin Hudây-ı mennân,
rûhuna hezâr ravh-u ihsân.
|
|
|
| Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 1. Bölüm |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 03:01 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 1. Bölüm
Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır:
Hayâ sâhibi olan hazret-i Osmân, ikrâm ve iyilik menba’ı,
Kur’ân-ı kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i serîfleri, Osmân bin
Affân bin Ebîl’as bin Ümeyye bin Abdil’sems bin Abd-i Menâfdır.
Neseb-i serîfleri Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin neseb-i serîfleri ile dördüncü atada birlesir
ki, Abd-i Menâfdır. Neseb cihetinden hazret-i Osmân, hazret-
i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlesir “radıyallahü anhüm”.
Künye-i serîfleri, islâmdan evvel Ebû Abdüllahdır. Lakab-ı serîfleri,
zinnûreyndir. Iki nûr sâhibi demekdir. Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem
kerîmelerini [kızlarını] aldıgı için iki nûr sâhibi denilmisdir. Birinin
ism-i serîfi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyallahü
anhünne”. Önce hazret-i Rukayyeyi tezvîc etdiler. O vefât
etdikden sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvîc etdiler. O da
vefât etdikde, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki; (Yâ Osmân! Eger yanımda üçüncü kızım
olsaydı, onu da sana verirdim.) Nûr sâhibi, ilm ve hilmin birlesdigi
zâtdır.
Birinci Menâkıb: (Bu menâkıbı islâma gelme sebebidir.)
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Islâma
gelmezden evvel bir gün, Kureysin ileri gelenleri ile oturmusdum.
Bir kimse haber verdi ki, hazret-i Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kerîmesi Rukayyeyi Utbeye
vermis. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin istemedim,
diye perîsân hâlde, sıkıntı ve endîse ile eve geldim. Gördüm
ki, annem, teyzem ve akrabâdan nice hâtunlar bir kimseyi
medh ederler. Dedim ki, yâ teyzecigim, bu medh etdiginiz kimdir?
Dediler ki, O güzel yüzlü, konusması tatlı bir kimsedir.
Rahmân onu bize hak dîni bildirmek ve ona çagırmak için gön-
– 199 –
dermisdir. Gökden inen Furkân ile gelmisdir. Ona tâbi’ ol, putlara
tapma! Bu garîb kelimeleri dinleyip, merâk edip, dedim ki,
bu kimdir, bana beyân eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdüllahdır.
Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmisdir. Allahü
teâlânın emrlerini bize bildirir. Bizi hak dîne çagırır. Yüzü ısık
verir. Dînine giren kurtulur. Istedigi seyler kolaydır. Ona yakın
olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sîr etdi. Tenhâ
bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini buldum.
Hâlime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zîrâ, firâset ehli bir büyük
zât idi. Vâki olan kıssayı beyân etdigimde, dedi ki, yazık sana
yâ Osmân! Hak din günes gibi açıkda iken, sen kavminin kuruyacak
elleri ile yapdıkları tasdan putlara ma’bûd demekden
utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulagı isitmeyip, zarar ve kâra
kâdir olmıyan ilâh olur mu. Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana
dogru söz söylemis. Iste Resûlullah, hazret-i Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzûr-ı serîfine
varalım. Îmân getir, dedikde; o sırada Habîbullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Alî
“kerremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayaga kalkıp, onlara karsı
vardı. Mubârek kulaklarına bir söz söyledi. Sultân-ı enbiyâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu
ki, (Yâ Osmân! Seni Allaha ve Cennete çagırıyorum. Ben, Allahü
teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdigi Peygamberinizim!)
Mubârek sözlerini isitdim. Kalbim îmân nûru ile doldu.
Ihtiyârsız olup [düsünmeden], (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü
enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan
çok zemân geçmedi, Rukayyeyi bana nikâh edip, verdi. Teyzem,
islâma geldigimi isitip, sâd ve handân olup, çok sevinip, bu
si’ri okuyarak geldi:
Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmâna,
Hidâyet verip, dogru yolu gösterdi ona.
Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne,
Her sözü dogru olan, Allahın Resûlüne.
Iki kızını sana verecekdir, ileride,
Dolunayın günese karısacak elbette.
– 200 –
Ba’zı rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. Iyiyi kötüden ayırabilen,
kehânet ilmini bilen, baska ilmlerden de haberi olan birisi
idi. Bir gün o teyzemi görmege gitdim. Meger bir kasîde söylemis.
O kasîde içinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini medh ve senâ eylemis. Hem Peygamberligini
açıklamıs. Hem ben onun kerîmesini [kızını] alıp, dâmâdı oldugumu
ve hem vezîri oldugumu açıklamıs. O kasîdeyi bana verdi
ve bana dedi ki, durmayıp ve te’hîr etmeyip, var Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna.
Da’vetini kabûl edip, emrine mutî’ olup, dînine gir. O dogru
sözlüdür. Getirdigi din hakdır. Günden güne isi yüce olur [sânı
yüksek olur]. Bu sözü benden isit. Senin merteben de çok yüksek
olacakdır. Bütün dünyâda [dünyânın her tarafında] adın
söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kâr
edip [te’sîr edip], hemen putperestlik dîninden dönüp, putları
inkâr eyledim. Gönlümde hiç sâibe [sübhe] kalmadı. Oradan
dönüp, yola revân oldum. Giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradım ki, Sıddîk-ı ekber “radıyallahü
teâlâ anh” ile gelirler. Meger murâd-ı serîfleri yanıma
gelmek imis. Server-i Enbiyâya selâm verdim. Selâmdan sonra
buyurdular ki, yâ Osmân, isitdim ki, teyzenin sana etdigi nasîhatları
ve cümle sözleri yakîn üzere ve dogrudur. Sakın, muhâlefet
etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhâlefet etmis
olmayasın. O sana dedigi sözler, hep olsa gerekdir. Hemen gel,
islâm dînini kabûl eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki, yâ Osmân,
sana bir süâlim var. Cevâb ver. Bu dîni, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dîne bizi
da’vet etdi. Ben onu kabûl eyledim. Bu dinde sek [sübhe] var
mı, fikr eyle [düsün]. Yalanlamak mümkün müdür. Su tutageldiginiz,
ata ve dede dîniniz ki, bir parça tasdan kendilerinin
yontdugu, ne görür ve ne isitir, ilâh olmaga lâyık mıdır? Ben dedim,
dogru söylersin, yâ Ebâ Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ellerini
öpüp, bî’at edip, müslimân oldum. Demislerdir ki, hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” islâma geldikde, müslimânların
besincisi oldu.
Ikinci Menâkıb: Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri
– 201 –
(Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bekaranın sonunda meâl-i
serîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dagıtanlar..) olan
262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuslar
ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osmân bin Affân ve hazret-i Abdürrahmân
bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında nâzil olmusdur.
Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi
ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime
ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünc verdim.
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu
ki, (Evinde bırakdıgına ve borç verdigine, Allahü teâlâ
bereket versin!) Ammâ Osmân “radıyallahü teâlâ anh” müslimânları
Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, hevedleri
ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu
âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, Ceys-i Usretde hazret-i Osmân, bin dinâr ile
geldi. Ceys-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucagına altınları
dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mubârek elini altınlar arasına
dâhil kılıp, karısdırdı. Buyurdu ki, (Osmâna bundan sonra yapdıkları
zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (Allah
yolunda mallarını sarf eden kimseler, dagıtdıkları seyler ile
karsısındakileri ezâda ve minnetde bırakmazlar. Onların ecrini
onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan
âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulundugu
kimsenin, ben sana sunları verdim, bu kadar sey verdim, diye
verdiği ni’meti onun basına kakmak, onu üzmekdir. Ezâ,
ni’met verdiği, ihsânda bulundugu kimseyi mahcûb etmek,
utandırmakdır. Veyâ ikrâmda bulundugu kimseyi, hiç bilmesi
îcâb etmiyen birisi yanında ikrâm etdigini söyliyerek utandırmakdır.
Süfyân demisdir ki, minnet ve ezâ demek, sana verdim,
sen sükr etmedin, demekdir. Abdürrahmân bin Zeyd bin Eslem
dedi ki, benim babam der ki, bir sahs bir seyi, bir kimseye bagıslasın.
Sonra baksın ki, senin selâmın onun üzerine agır gelir.
Selâmını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsân
ve iyilik etdikden sonra, basa kakmagı harâm kılmısdır. Kullarına
her çesid ni’meti verip, onların basına kakmamayı kendi
zât-i pâkine mahsûs sıfat kılmısdır. Zîrâ kuldan minnet, kulun
– 202 –
iyilik etmesi, sonra basa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhânehü
ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına ni’met vererek, kullarını
memnûn etmesi, hattâ ihsânını artdırması, bunları hâtırlatmasıdır.
Imâm-ı Begavî (Mesâbîh-i serîf)de hasen hadîslerin birinde,
Abdürrahmân bin Habbâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden
rivâyet etdi ki, hadîs-i serîfin mazmûn-ı serîfi böyle
beyân olunmus ki, Abdürrahmân dedi, ben hâzır oldum. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasîhat edip,
Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine tesvîk ederlerdi. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yüz
deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile, fîsebîlillah benim
üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
yine tergîb etdiler [tesvîk etdiler]. Yine hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki, yâ Resûlallah! Üçyüz
deve, çulları ile ve hevedleri ile, fîsebîlillah benim üzerime olsun!
Ben gördüm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
minberden iner. Sonra buyurur: (Osmân bundan sonra, nâfilelerden
bir amel etmez ise de, bir be’is yokdur. Zîrâ o yapdıgı
hasene ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrîzi böyle
demisdir.
Üçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”
(Mesâbîh-i serîf)de, Menâkıb-ı Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
bâbında sahîh hadîs olarak, hazret-i Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü
teâlâ anhâ” nakl etmislerdir. Hazret-i Âise buyurdular ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek baldırları
[topuk ile dizi arası] açık oldugu hâlde evimde yatıyordu.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kapıya gelip, izn istediler.
Hazret-i Habîbullah izn verdiler. Kendileri o hâllerini
degisdirmediler. Sohbete basladıkdan sonra, hazret-i Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” gelip, izn istediler. Hazret-i Fahr-i âlem
ona da izn verdiler, mubârek baldırları açık oldugu hâlde, sohbete
basladılar. Sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
gelip, izn istediler. Hemen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri oturup, örtüsünü üzerine aldı. Izn verdi. Sonra
cümlesi kalkıp, gitdikden sonra, hazret-i Âise “radıyallahü
teâlâ anhâ” dedi ki, yâ Resûlallah! Pederim [babam] Ebû Bekr
geldi. Hiç hareket etmediniz. Ömer geldi. Ona da aynı seklde
oldunuz. Sonra Osmân geldi. Kalkıp, esvâbınızı [elbisenizi] ört-
– 203 –
dünüz. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:
(Meleklerin hayâ etdigi kimseden ben hayâ etmez miyim.) Bir
rivâyetde buyurdular ki, (Muhakkak ki, Osmân çok hayâlı bir
kimsedir. Ben ondan hayâ etdim. Eger ona o hâl üzere iken izn
versem, içeri girip, hâcetini [arzûsunu, istegini] bana söylemezdi.)
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, menâkıbın hasen
hadîslerinde, Talha bin Ubeydullah “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her nebî için bir refîk
vardır. Benim refîkim Cennetde Osmândır “radıyallahü teâlâ
anh”.) Yine aynı bâbda hasen hadîs olarak, Enes “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Enes hazretleri
dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize
bî’at-ı rıdvân ile emr etdikleri vaktde, hazret-i Osmânı Mekke-
i mükerremede, Kureyse resûl (haberci) göndermis idi.
Nâs (insanlar) ile bî’at etdikde, (Muhakkak ki Osmân, Allahü
teâlânın ve Resûlünün hâcetini [isini] görmekdedir!) buyurup,
mubârek ellerinin birini kendisi için, birini Osmân için kıldı.
Kendileri için kıldıgı eli, hazret-i Osmân için kıldıgı el üzerine
koyup, hazret-i Osmân yerine bî’at etdiler. Nakl eden der ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kendi mubârek elleri hazret-i Osmân bin Affân için, sâir insanların
kendi ellerinden hayrlı oldu.
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, [hazret-i Osmânın menâkıbı
bâbında] hasen hadîslerde Mürre bin Ka’b “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Ben Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Meydâna
gelecek fitneleri zikr etdi. O hâlde [sırada] kendini örtmüs
biri geçiyordu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (O fitne günü bu kisi hidâyet üzerinde sâbitdir.)
Ben kalkdım, o sahsdan tarafa bakdım. O sahs Osmân bin Affân
“radıyallahü teâlâ anh” idi. Nakl eden der ki, o sahsın yüzünü
Habîbullah hazretlerine göstererek, dedim ki, bu mudur, yâ
Resûlallah! Evet, buyurdu.
Yine o menâkıb bâbında, hasen hadîs olarak (Mesâbîh) sâhibi
beyân etmisdir. Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü teâlâ anhâ”
– 204 –
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular: (Yâ Osmân! Allahü teâlâ seni yakında halîfe
yapacakdır. Seni halîfelikden indirmek istiyen insanlar için,
kendini halîfelikden azl etme!) Bu hadîs-i serîfden dolayı hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”; muhâsara olundugu günü
hilâfetden çekilmedi. Yine o bâbda, menâkıb-ı hasende [hasen
olarak] Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden
rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
fitneyi zikr etdi. Buyurdu ki, (O fitnede Osmân mazlûm
olarak katl olunur.)
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” îmâna geldikden sonra, amcası, hazret-i Osmâna
adâvet ve husûmet edip, eli ile ve dili ile çok eziyyet yapdı. Sen
Muhammedin dîninden dön diye o kadar eziyyet yapdı ki, anlatmak
ve söylemek mümkin degildir. Günlerden bir gün hazret-
i Osmânın yanına varıp, dedi ki, insâfa geldin mi. Hemen
yâ dîninden dön, atan ve dedenin dînine gir. Veyâ sana eziyyetden
geri durmam. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki; yâ amca! Bu kadar cefânın, yüz mislini de yapsan bana,
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
dogru dîninden, dönmek ihtimâlim yokdur. Bos yere zahmet
çekersin, dedi. Sonra, amcası hazret-i Osmâna eziyyet etmekden
vazgeçdi. O sadâkat sâhibi, cefâdan kurtuldu. Dogru,
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
se’âdethânelerine vardı. Diger Eshâb “rıdvânullahi aleyhim
ecma’în” ile Habesistâna hicret etdiler. Hazret-i Osmân iki
def’a hicret eyledi. Evvelki hicreti, Habesistânadır. Ikinci hicreti,
Medîne-i münevvereyedir. Cümle malı ile ve menâliyle ve
azîz cânı ile Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ugruna [yoluna] fedâ olmusdur. Hiçbir zemân da,
yüz çevirmemisdir. Din yolunda büyük hizmetler etmisdir “radıyallahü
teâlâ anh”.
Yedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” malı
gâyet çokdu. Hattâ, se’âdethânelerinde üçyüz câriyeleri var
idi ki, hizmet ederlerdi. Birgün Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
insanlık îcâbı câriyelerden birine ulasdı. Meger Habîb-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Ru-
– 205 –
kayye “radıyallahü teâlâ anhâ” bu durumu anlamısdı. Kadınlık
gayreti zuhûra gelip, gönülleri huzûrsuz olmus. Lâkin hazret-i
Osmânın yüzüne vurmayıp, hemen zerâfet ile izn isteyip, babamın
se’âdethânelerine gidecegim, dedi. Hazret-i Osmân izn
verdi. Ammâ içine te’sîr edip, kalbine ates düsdü. Kendi kendine
dedi ki, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
varıp, benden sikâyet ederse, benim hâlim nice olur.
Ne dünyâda ve ne âhıretde yerim kalır, deyip, derhâl abdest
alıp, mubârek yüzünü ve sakalını kara topraga sürüp, feryâd ve
figân ile Hak Sübhânehü ve teâlânın dergâh-ı âlisine tedarrû ve
niyâz eyledi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü anhâ” da Sultân-ı
kâinâtın se’âdethânelerine vardıkda, Server-i Enbiyâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Rukayye hazretlerinin yüzünde sıkıntı
eseri görüp, süâl buyurdular ki, ey benim cigergûsem. Nedir
hâlin, niçin sıkıntıdasın. Hazret-i Rukayye elinde olmı(Zeker)
aglayıp, dedi ki, benim devletli babam, sultânım. Senin sân-ı serefine
lâyık olan bu mudur ki, hazret-i Osmân benim üzerime
câriyeye baksın. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”; (ey benim kızım! Eger Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
rızâsını ve benim rızâmı istersen, bir ân durma, var
evine ki, Osmân hazretlerinin ayaklarına yüzünü sürüp, özr dile.
Yoksa ne Hakkın huzûrunda, ne de benim huzûrumda yerin
kalır.) deyip ve bir ân durdurmayıp, hazret-i Osmânın huzûruna
gönderdi. Rukayye da emr-i serîfine imtisâl edip [uyup], acele
ile geri evine geldi. Kapıya el vurdu. Bakdı ki, kapı kapanmıs.
Kapıya vurdu. Hazret-i Osmân içeriden seslendi ki, kimdir.
Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, bu za’îfe
hanımındır. Gelip, hazret-i Osmân acele ile kapıyı açdı. Özr dilemek
istedi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” râzı
olmayıp, mubârek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osmân
mâni’ olmak istedi. Hazret-i Rukayye râzı olmadı. Elbette
babam hazretlerinin emrini yerine getirmeyince içeri girmem,
deyip, mubârek yüzünü hazret-i Osmânın ayaklarına sürüp ve
özr diledi. Ondan sonra hazret-i Osmân secde-i sükr edip, dedi
ki, yâ Resûlullahın kızı! Mâdem ki baban sana böyle vasıyyet
eyledi. Ben de Allahü teâlânın askına ve babanın hurmetine haremimde
olan üçyüz câriyenin temâmını âzâd etdim. Hür olsunlar,
dedi. Hemen o sâat, haber getiren melek Cebrâîl aleyhisse-
– 206 –
lâm, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
huzûr-ı se’âdetlerine geldi. Hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” câriyelerini âzâd etdigi haberini getirdi. Dedi ki, yâ
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurdu
ki, Osmânın yanında olan hafaza meleklerini kaldırdım.
Bundan böyle hayrı ve serri yazılmıyacak. Ondan hesâb sorulmıyacakdır.
Hesâbsız Cennete dâhil olacakdır. Aslâ ondan birsey
sorulmıyacak ve amelleri vezn olunmıyacakdır! Ey mü’min
kardesim. Var fikr eyle, hazret-i Osmân ne mertebe sâhib-i sultân
imis “radıyallahü anh”.
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
harem-i serîfinde [evinde] Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Rukayye “radıyallahü teâlâ
anhâ” hazretleri ile oturmusdu. Câriyelerden birisi, yiyecek getirdi.
Hazret-i Osmân ta’âm getiren câriyenin yüzüne bakdı.
Hazret-i Rukayye farkına vardı. Hanımlık [kadınlık] gayreti galebe
edip, huzûrsuz oldu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” Rukayye hazretlerinin huzûrsuzlugunu görünce, yâ Rukayye,
ben o câriyenin yüzüne tama’ ile bakmadım, dedi ve yemîn
etdi. Bakmamız istiyerek olmadı. Yoksa Allahü teâlâ bilir
ki, kasd ile degildir. Hazret-i Rukayye inandı, tesellî buldu, râhatladı.
Zîrâ muhakkak ki, hazret-i Osmân câriyenin yüzüne tama’
ile bakmamıs idi. Hazret-i Osmân Rukayye ile barısdıkdan
sonra, hâtır-ı serîfine geldi ki, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin kerîmesinin her ne kadar onu incitmege
kasdım yok ise de kalbi incindi. Bunun için keffâret vermem
gerek. Fahr-i âlem seyyid-i veledi âdem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri oldugu için, bu kadarcık
nesneden dolayı yüz köle âzâd eyledi. Bu mertebe Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini severdi. O
hazretin hâtır-ı serîfini gözetip, ri’âyet ederdi “radıyallahü teâlâ
anh”.
Dokuzuncu Menâkıb: Bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir melek durdu.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geçdi. Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki, bu geçen kimdir. Dediler,
hazret-i Osmândır. Hemen ki, Osmân adını isitdi. Ayak
– 207 –
üzerine durdu ve dedi ki, yâ Resûlallah! Bu serverden cümle
melekler hayâ eder. Ve muhabbet edip, ri’âyet ederler ve bunun
mertebesi Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dergâh-ı
âlisinde yücedir. Bunun gibi sânı yüksek sultânı kavmi ne behâne
ile cesâret edip, katl ederler, dedi. Var kıyâs eyle ki, melekler,
hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” medh edip, ri’âyet
ederler. Bu sevmiyenler nasıl müslimânım derler veyâ Cennet
yüzünü görmege ümîd ederler. Hâsâ ki, bunu sevmiyen müslimân
kâmil olamaz. Îmân-ı kâmil ile âhırete gidemez. Hazret-i
Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfleri sayısızdır.
Bizim gibi bîçârelerin bunun gibi ulu sultânın medhini etmege
ve menâkıb-ı serîflerini yazmaga ve anlatmaga ne kudreti vardır.
Lâkin menâkıb-ı serîflerini yazmakdan murâdımız, muhabbetleri
kalbimizde yerlessin, onu sevenler zümresinden olmak
serefine kavusalım “radıyallahü teâlâ anh”.
Onuncu Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, (Yâ Osmân! Hak Sübhânehü ve teâlâ senin
evvel ve âhır günâhını afv etsin!) diye düâ etdi. Hak Sübhânehü
ve teâlâ Habîbullah hazretlerinin düâsını kabûl edip, hazret-
i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” afv etdi. Nice âyet-i kerîme
hakkında nâzil olmusdur. Hazret-i Habîbullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” (Cennet ehli, Cennetde bir burak gördüler.
Bu burak nedir, diye sordular. Hak Sübhânehü ve teâlâ
azamet ve kibriyâsı ile buyurdu ki, bu bir nûrdur. Burak degildir.
Hazret-i Osmân bir hücreden [odadan] bir hücresine giderdi.
Gördügünüz o nûr, na’lınının nûrudur) buyurdu. Yerde yürürken
Cennetde nûr verirdi. Meshûrdur ki, hazret-i Osmân,
her gecede iki rek’at nemâzda Kur’ân-ı azîmüssânı hatm ederdi.
Onbirinci Menâkıb: Bir gün Server-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken, haber getiren melek,
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Muhammed!
Hazret-i Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak
ister isen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Hazret-
i Ibrâhîm Halîlullah aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak
istersen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Her ki-
– 208 –
min bir Peygambere benzerligi varsa, o kimse muhakkak ehl-i
Cennetdir. Bu da Târîh kitâblarından alınmısdır.
Onikinci Menâkıb: Bir gün Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Kemâl-i lütfundan
bu âciz bendenizi toprakdan kaldırıp, evimizi sereflendiriniz,
tesrîf buyurunuz. Sultân-ı kâinât ve mefhar-i mevcûdât buyurdular
ki, yalnız beni mi da’vet ediyorsun, yoksa Eshâb-ı kirâmı
da mı? Hazret-i Osmân dedi ki, Eshâb-ı kirâm da gelsinler.
Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Bilâl
hazretlerini çagırıp, buyurdu ki: Yâ Bilâl! Bütün Sahâbeye haber
ver. Osmânın da’vetine gelsinler. Kendileri kalkıp, hazret-i
Alî “kerremallahü vecheh” ile hazret-i Osmânın se’âdethânelerine
dogru gitmege basladılar. Yolda giderken, hazret-i Osmân,
Resûl-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayardı. Resûlullah
hazretleri buyurdu: Yâ Osmân! Niçin sayıyorsun. Hazret-
i Osmân dedi ki: Yâ Resûlallah, her mubârek adımınız için,
bir köle âzâd olsun. Da’vetden sonra bütün köleleri âzâd oldu.
Kölelerin âhidnâmelerini verdi. Simdi ey mü’min kardeslerim.
Hazret-i Osmânın menâkıb-ı serîflerini düsünerek, kendi kendinize
insâf ediniz ki, ne mertebede yâr [sevgili] ve sâdık dost
imis.
Onüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”
hayâtlarında iken birer kimse ile fahr eylemisler [ögünmüsler]
idi. Ben de Osmân bin Affân ile fahr eylerim [ögünürüm]).
Bir yerde de buyurdu ki, (Bütün melekler benimle iftihâr
ederler. Ben Osmân ile iftihâr ederim.) Bir yerde de buyurdu
ki, (Mahser gününde bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”
eshâblarından birisini refîk edip, onunla gezerler. Bir ân
yanlarından ayrılmazlar. Ben de Osmânı refîk edinirim. Bir ân
onsuz olmam. Cennetde benim refîkim Osmân olacakdır.)
Hakkında nice senâlar edip, nice hadîs-i serîf buyurmuslardır.
Simdi ey gâfil, gözünü aç! Cân-ı dilden hazret-i Osmâna “radıyallahü
teâlâ anh” muhabbet eyle. Dostuna dost, düsmanına
düsman ol ki, arasat meydânında [o gün] büyük tehlükelerden
kurtulup, Cennet-i alâya vâsıl olasın. Insâallahü teâlâ.
– 209 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:14
Ondördüncü Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”
nakl buyurmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Âise! Dilerim ki,
eshâbımdan ba’zısı buraya [yanıma] gelsinler. Onlara ba’zı söyliyeceklerim
vardır. Söyliyeyim.) Dedim yâ Resûlallah! Ebû
Bekri çagırayım mı? Birsey söylemedi. Bildim ki, onu dilemez.
Dedim, Ömeri çagırayım mı? Onun için de birsey demedi. Bildim
ki, onu dahî dilemez. Dedim, amcan oglu Alîyi çagırayım
mı? Ona da birsey söylemedi. Dedim, Osmânı çagırayım mı?
Buyurdular; (Çagır gelsin!) Çagırdım, geldi. Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfinde durdu. Resûlullah
hazretleri ona ba’zı seyler söyledi. Onun rengi degisdi. Ba’zı
seyler de söyledi. Rengi eski hâlini aldı. Hazret-i Osmânın evini
muhâsara etdikleri günde, ona dediler, niçin karsılık vermezsin.
Dedi ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
benim ile sözlesmisdir. Bana çok söz söylemisdir. Ben bu
belâya sabr ederim. Hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” demisdir
ki, benim zannım öyledir ki, hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” o vakt ona bu kıssayı haber vermisdir.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Onbesinci Menâkıb: Câbir-i ensârîden “radıyallahü anh” rivâyet
olundu. Bir gün bir cenâze götürdüler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” çekinip, nemâzını kılmadı. Süâl etdiler
ki, yâ Resûlallah! Simdiye kadar, hiçbir cenâzeden çekinmeyip,
gördügünüz gibi nemâzını kılardınız. Hikmeti ne oldu
ki, bu meyyitin nemâzını kılmadınız. Cevâbında buyurdular ki,
(Bu sahs, benim yârim Osmâna bugz ederdi. Osmâna bugz
eden kimseye Allahü tebâreke ve teâlâ bugz eder. Bir kimseye
ki, Allahü teâlâ bugz eder. Benim onun nemâzını kılmam uygun
mudur?)
Onaltıncı Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhümâ” rivâyet etmisdir. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurmuslardır: (Osmânın sefâ’ati ile,
hepsi nâra müstehâk olan kimselerden elbette yetmisbin kisi
Cennete girse gerekdir.) Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü
teâlâ anhümâ” rivâyet olunur ki, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki, (Mi’râc gecesi
– 210 –
dördüncü göke ayak basdıkda, önüme bir elma düsdü. Alıp, ikiye
böldüm. Içinden bir hûrî çıkdı. Kahkaha ile gülerdi. Süâl eyledim
ki, sen kimin için yaratıldın. Dedi ki, (Zulm ile sehîd edilen
Osmân bin Affân için yaratıldım) dedi.) “Radıyallahü teâlâ
anh”.
Onyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Bir gazâda Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ile hâzır idim. Zahîre bitdi. Askerde
hayli üzüntü ve sıkıntı hâsıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu
duruma vâkıf olup, buyurdular ki, (Vallahi günes batmadan Allahü
teâlâ hazretleri size rızk gönderir.) Bu ma’nâyı hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hemen anlayıp, Allahü teâlâ
hazretlerinin Resûlü mutlaka dogru söyler diye düsünüp, bir
yerde ondört yük zahîre buldu. Agır behâ [yüksek fiyat] ile alıp,
günes batmadan dokuz yükünü Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine getirdi. (Bu nedir, yâ Osmân) diye
buyurdukda, dedi ki, Osmânın Allah ve Resûlüne hediyyesidir.
Seyyid-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
mu’cizâtı te’hîrsiz meydâna gelince, mü’minler sevinip,
münâfıklar mahzûn ve giryân oldular. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ellerini dergâha kaldırıp,
(Yâ Rabbî, Osmâna çok ecr ver, iyiliklerine bol karsılık
ver) diye hayr düâ buyurdular.
Onsekizinci Menâkıb: (Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ
anh” hilâfeti.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete
sefer etdikleri vaktde, hilâfeti altı serverin arasında müsâvere
etdiler. Yukarıda beyân olundugu gibi, o altı kisiden Sa’d
hazretleri orada yokdu. Talha ve Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm”
i’tizâr etdiler. Bizim hilâfet ile isimiz yokdur. Istemeyiz
dediler. Üç kisi kaldı. Osmân ve Alî ve Abdürrahmân “radıyallahü
teâlâ anhüm”. Abdürrahmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi
ki: “Ben isi ikinize bırakdım.” Onlar dediler, öyle olsun. Üç gün
mühlet istediler. Abdürrahmân hazretleri o üç günde, halk arasında
gizli-âsikâr kimin halîfe olması gerekdigini arasdırdı.
Cümle halkın hazret-i Osmân tarafına meyilli olduklarını ögrendi,
tesbît etdi. (Ben Osmân bin Affânı “radıyallahü teâlâ
anh seçdim) buyurdu. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve
– 211 –
diger Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ile bî’at edip, fitne ve kavgayı
ref’ etdiler. Ebûl Mû’în Nesefînin (Temhîd) kitâbından
alınmısdır.
Ondokuzuncu Menâkıb: Kur’ân-ı azîmüssânın toplanması,
hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” tarafından yapıldıgı
halk arasında meshûr oldugu ma’lûmdur. Hazret-i Azîzin
“kuddise sirruh” (Güzîde) adlı risâlelerinde yazılı açıklamasından
anlasılan odur ki, Kur’ân-ı kerîmi, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Ömer ve diger Sahâbe-i güzînin
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ittifâkları ile toplamısdır.
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri
zemânında, Irâk ve Sâm feth oldugu zemân, halk arasında hiçbir
kâmil ve temâm mushaf yok idi. Kur’ân-ı azîmüssânın kırâ’etinde
ihtilâflar vâki’ oldu. Halkın birbirini tekfîr edip, inkâr
etmege baslamalarından endîse edildi. Huzeyfe bin el-Yemânî
“radıyallahü teâlâ anh” Irâkı feth edip, Sâm tarafına gazâya
gitdi. Halkın bu ihtilâflarını görüp, dedi ki: Yâ Emîr-el
mü’minîn! Kitâbullahda yehûdîler ve nasrânîler gibi, ihtilâf etmezden
evvel ümmet-i Muhammede meded eyle! Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitince, bütün Eshâb-ı kirâmı
toplayıp, Kur’ân-ı kerîmin kırâ’etinde ihtilâf oldugunu anlatıp,
buyurdular ki: Hâtırıma böyle gelir ki, esâs mushaf, Ebû
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” topladıgı Kur’ân-ı kerîmdir.
Ondan bes aded mushaf yazıp, herbirini bir vilâyete
gönderelim. Halk ona tâbi’ olsunlar. Sahâbe-i kirâm, isâbetli
olacagını söylediler. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular
ki: Eger ben de halîfe olsa idim, böyle yapardım.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, ilk mushafı, hazret-i
Hafsadan “radıyallahü anhâ” getirtip, Sa’îd bin Âs hazretlerine
yazması için emr eyledi. Zeyd bin Sâbit hazretlerine emr
eyledi ki, kitâb hâline getirsinler. Bir rivâyetde Abdüllah bin
Zübeyr ve Sa’îd bin Âs ve Abdürrahmân bin Hârise yazsınlar,
diye emr eyledi. Zeyd bin Sâbit kitâb hâline getirdi. Bunlara
buyurdular ki, eger sizin bir müskiliniz olursa, Kureys lügatine
mürâce’at ediniz. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssân Kureys lügati üzerine
nâzil olmusdur. Bunlar sûre-i Bekarada bir müskilât ile karsılasdılar.
Biri tâbut okudu. Birisi tâbuh okudu. Hazret-i Os-
– 212 –
mâna “radıyallahü teâlâ anh” arz etdiler. Hazret-i Osmân, tâbutdur
buyurdular. Zeyd bin Sâbit hazretleri bes mushaf yazdılar.
Bu mushafların adlarına mushaf-ı imâm koyup, herbirini
bir sehre gönderdiler. Ihtilâf olundugu vakt bu mushaflara
mürâce’at olunsun. Birisini Mekke-i Mükerremeye, birisini
Basraya, birisini Sâm-ı serîfe, birisini Kûfeye gönderip, birisini
de Medîne-i Münevverede alıkoydular. Bir rivâyetde de yedi
mushaf idi. Birisini Yemen tarafına, birisini de Bahreyne
gönderdiler. Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” rey’i ve tedbîri
ve tasarrûfları bu sekldedir. Baslangıçdan buraya kadar,
(Aynî) ve (Güzîde) kitâblarından nakl olunmusdur.
Yine Güzîdede beyân buyurmuslar ki, evvelâ Kur’ânın tertîbini
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
beyân buyurmuslardır. Cem’ olmasını [toplanmasını] hazret-i
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” yapmısdır. Nitekim anlatıldı.
Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” her mushafı bir kırâ’et
üzerine yazmısdır. Onun için her vilâyetin ehli, bir kırâ’ete tâbi’
olmuslardır. Hâlâ o ihtilâflar ile, o beldelerin kârileri okurlar.
Müskili olan ona mürâce’at eylesin diye o mushaflarda nokta
ve i’râb yokdur. Ancak imâleler gelen yerlerde kelimelerin altına
sarîhle isâret koymuslardır. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci
kısm, 25.ci maddeye bakınız!]
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh”, Kur’ân-ı azîmüssânın yazılma isi ile ugrasırken, bir
Cum’a günü, Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek ellerini
kaldırıp, düâ ederken, bir kisi geldi. Acâib sözler söyleyip,
dedi ki; Ey Vahy kâtibi! Sûre-i Tebbeti fazîleti bakımından sûre-
i Ihlâsdan önce yazmak lâyık degildir. Akla da hos gelmez
deyip, bu seklde bunun hikmetini ögrenmek istedi. Hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, o kisinin tereddüdünü kaldırmak
için, hemen kisinin gözlerini silip, (Bak, levh-i mahfûzu görürsün)
dedi. O kisi de bakıp, o ân levh-i mahfûzu gördü.
Kur’ân-ı azîmüssân levh üzerinde, bu tertîb üzerinde yazılmısdır.
Her bir harfi ve sûreler yerli yerindedir. Arab bu kerâmeti
görünce, hazret-i Osmânın hizmetinden ayrı kalmayıp, tâat ve
ibâdeti ile mesgûl oldu. Gel insâf eyle. Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” büyük sultân degil midir. Aslında büyük bir
– 213 –
sultâna hizmet etmek, ugruna mal ve menâlini fedâ etmek gerekir.
(Gülsen-i Envâr) kitâbından alınmısdır.
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” hilâfetleri zemânında bir gulâmın kulagını çekdi. Kulagını
acıtmısdı. O gulâm mahzûn oldu. Hazret-i Osmâna dedi ki, yâ
efendi! Kıyâmet gününü düsün ki, her kisi Hakkın huzûruna
vardıgı zemân hakkını alsa gerekdir. Hazret-i Osmân bu sözden
pismânlık duydu. Gulâma buyurdu ki, yâ gulâm! Sen de benim
kulagımı çek, berâber olalım. Gulâm da hazret-i Osmânın kulagını
çekdi. Hazret-i Osmân buyurdu ki: Yâ gulâm, çok çek. Gulâm
dedi ki, yâ efendi, hazretiniz kıyâmet gününü düsünüp,
korkdunuz. Ben köleniz de kıyâmet günü kısâs yapılmasından
korkarım.
Yirmiikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri vefât etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh”
yerine halîfe oldu. Hazret-i Ömerin vefât haberi rûm diyârına
erisdi. Rûm kayseri, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” üzerine
hücûm etdi. Hazret-i Osmân onu isitip, Abdüllah bin Ebî Serh
ve Abdüllah bin Zübeyri imdâda gönderdi. Iki fırka birbiri ile
karsılasdılar. Ceng günü de belli oldu. Abdüllah bin Zübeyr,
Abdüllah bin Ebî Serhe dedi ki, rûm ve frenk askeri çokdur.
Müslimânların askeri azdır. Onlara hîle yaparak muzaffer olmalıdır.
Henüz harb baslamamısdır. Sen asker ile durup, hâzır
ol. Benim tarafımdan tekbîr seslerini isitince, hemen rûm ve
frenk askerine varıp, vurusmaga basla. Zîrâ haber almısım ki,
rûm pâdisâhları askerden ayrı yerde olup, tavus kanadından yapılmıs
gölgeliginde birkaç sarkıcı ile oturur. Abdüllah bin Ebî
Serh hâzır vaziyyetde dururken, Abdüllah bin Zübeyr otuz er
alıp, resmî elçiler gibi gitdi. Rûm ve frengin askerine haber verdiler.
Kaysere yakın vardı. O otuz askere dedi ki, siz rûm ve
frengin askeri ile benim aramda durun ki, benim hâlime vâkıf
olmıyalar. Eger benim hâlime kasd etmek isterler ise, onları bir
müddet mesgûl ediniz. Bu arada ben de isimi yapayım. Hemen
atını salıp, hücûm etdi. Câriyeler kendilerini kayserin üzerine
atdılar. Üçünü de kılınç ile helâk edip, tekbîr getirdi. O otuz er
de yüksek ses ile tekbîr aldılar. Abdüllah bin Ebî Serh hâzır vaziyyetde
dururken, tekbîr sesini isitdigi gibi, islâm askeri ile bir
– 214 –
yerden tekbîr alıp, rûm ve frenk askerine hamle edip, birbirlerine
vurdular. Onbin kâfiri kırıp, kılınçdan geçirdiler. Bu zafere
Abdüllah bin Zübeyr hazretlerinin dilâverligi sebeb oldu.
Meshûr rûm sehrlerinden birkaç sehr müslimânların tasarrûfuna
dâhil oldu. Abdüllah bin Ebî Serh Medâyine vardı. O vilâyeti
ele geçirip, harac aldı. Yirmialtıncı senesinde Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” Harem-i serîf etrâfında birçok evleri satın aldı.
Bu seklde Mescid-i Harâmı genisletdi. Yirmisekizinci senesinde
haber geldi ki, Horasan kavmi emre mutî’ olmuyorlar.
Sa’d bin Âs hazretlerini gönderdi. Onları, itâ’ate getirdi. Hem
bu sene de müslimânlar arasında Kur’ân-ı azîmüssân kırâetinden
ihtilâf vâki’ oldu. Yukarıda zikr olundu.
Otuzuncu senede, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin yüzügü, hazret-i Osmânın elinden Erîs kuyusuna
düsdü. Ne kadar istediler ise de bulamadılar. Bu sene
Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” kostantiniyyeye [Istanbula]
varıp, gazâ etdi. Otuzikinci senede rûmdan bir asker gelip, müslimânlar
ile ceng edip, muzaffer oldular. Abdüllah bin Sebe’ adlı
yehûdî, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zemânında
müslimân olmusdu. Fekat, yehûdîlik kîni gönlünde bâkî kalmısdı.
Islâm dîninde, çok kötü bir fitne çıkarmak istedi. Hazret-i
Ömerin siddeti ve tedbîrli hareketi onun fitnesine mâni’ olurdu.
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” zemânında fırsat bulup, fitne çıkardı.
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” gidisi, Seyhayn
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gidislerine muhâlif idi diyerek,
müslimânları hazret-i Osmân üzerine ayaklandırdı. Hattâ
insanlara öyle i’tikâd etdirdi ki, hazret-i Osmânın üzerine yürümek,
ayaklanmak ibâdetdir, fikrini asıladı. Mısrlılardan bir gurub,
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” huzûruna geldiler,
gitdiler. Basrâlılar Zübeyr bin Avvâmın huzûruna, Kûfeliler,
Talhanın “radıyallahü teâlâ anhüm” huzûruna geldiler. Bu din
büyüklerinin nasîhatları bunlara fâide verip, nasîhatları kabûl
etdiler. Sonra, bunlar yine fitne çıkarmak için toplandılar. Hazret-
i Osmânı ilzâm [susdurmak], yâhûd hilâfetden hal’ etmek
[çekilmesini saglamak], eger öyle olmaz ise, katl etmege karâr
verdiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
üzerine yürüdüler. Dediler ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aley-
– 215 –
hi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arafatda
nemâzı kasr etdiler [kısaltdılar]. Osmân niçin temâm kıldı. Cevâb
verdi ki; islâmın isi büyüdü. Sark ve garbın halkı islâma gelip,
Arafatda toplandılar. Eger nemâzı temâm kılmasaydım, vilâyetlerin
halkı kusûr ederler ve böyle kılmak gerekli zan ederlerdi.
Kasr sünnetini bilmezlerdi. Ikinci süâlde dediler ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” Ebû Zer Gıfârîyi mükerrem tutarlar idi. Ebû
Zer hazretleri, Sâmda Mu’âviye “radıyallahü anh” yanında bulunuyordu.
Mu’âviye “radıyallahü anh” ile Beyt-ül mâldaki malların
kullanımı konusunda uyusmazlık hâsıl oldu. Ebû Zer-i Gıfârî
Sâmdan Medîne-i Münevvereye geldi. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” onu Medîneden dısarı çıkardı. O da, bir harâbe köyde
mekân tutdu [yerlesdi]. Osmân “radıyallahü anh” cevâbında
dedi ki, Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” ve Mu’âviyenin “radıyallahü
teâlâ anh” uygulamaları ve sözleri onların ictihâdı ile
alâkalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri âyet-i kerîme ile sâbitdir.
Medîneden uzakda ikâmet etmesi câhillere birsey ulasıp, islâma
bir zarar gelmesin diyedir. Üçüncü süâlde dediler ki, önceden
zekâtı âmiller toplardı. Mal sâhiblerinin istegine [gönlüne]
bırakdın. Tâ ki gönlünün istedigine versinler. Cevâb verdi
ki: Âmiller telef eder. Aldıkları vakt cebr ile alırlar. Ben mal sâhibleri
elinde koydum. Kendileri götürüp, Beyt-ül mâla teslîm
etsinler. Dördüncü süâlde dediler ki: Hakem bin Âs ile, Mervân
bin Hakemi, Resûlullah hazretleri, nifâk sebebi ile Medîne-i
münevvereden dısarıya sürdü. Hazret-i Osmân yine Medîneye
getirdi, dediler. Cevâb verdi ki: Resûlullah hazretlerinin son
hastalıklarında onları getirmege izn istedim. Izn verdiler. Bu sözü
Ebû Bekr ve Ömer hazretlerine söyledim. Bir baska sâhid istediler.
Bulunmadı. Sonra hilâfet bize erisdi. Ilmimiz o izn ile
aynı oldu. Resûlullah hazretlerinin izni serîfleri ile onları geri
getirdim. Besinci süâl olarak dediler ki, Benî Ümeyyenin ihsânını
artdırıyorsun. Onların ma’îseti fazlalasıyor. Cevâb verdi ki,
Herkes bilir ki, Allahü teâlâ hazretleri, ben kuluna servet vermisdir.
Ben dâimâ sıla-i rahmi muhâfaza etmisimdir. Su ânda
ömrümün sonuna geldim. Bu hâlde begenilmis durumun niçin
aksini yapayım. Fekat vallahi beyt-ül mâldan hiçbir sey onlara
vermedim. Kendi malımdan verdim. Altıncı süâl olarak dediler
– 216 –
ki, Kur’ân-ı kerîmin birkaç nüshası hâriç, digerlerini niçin atesde
yakdın. Cevâb verdi ki, etrâfdan haber yazdılar ki, Kur’ân-ı
azîmüssân rivâyetlerinde ihtilâf vâki’ olmusdur. Diledim ki, bu
vâsıta ile dîn-i islâmda bir fitne çıkmasın. Aynı nüshayı bırakıp,
degisik nüshaları yakdırdım. Kötüleyenlerin dilleri dîn-i islâm
üzere olmasın. Yedinci süâl olarak dediler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine hürmeten minberden bir derece asagı
durdu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Bekre
hurmeten ondan asagı durdu. Osmân, Resûlullah hazretlerinin
yerinde durdu. Cevâb verdi ki: Eger bu kâideyi devâm etdirse
idim, tedrîcen lâzım gelir idi ki, hutbeyi, bir kuyu kazıp, kuyu
içine girip, okumak îcâb ederdi. Sekizinci süâl olarak dediler ki,
kapına kapıcılar ta’yîn etdin. Cevâb verdi ki: Devletin din islerini
görürken, din ile alâkası olmıyanların zararını def’ etmek
için kendi etrâfımı muhâfaza etdim. Dokuzuncu süâl olarak dediler
ki, hayvanları Bakî’ otunu yimekden men’ etdin [orada otlamalarını
yasakladın]. Cevâb verdi ki, Beyt-ül mâl hayvanlarından
dolayı onu korudum. Böylece, onu koruyup, telef etmesinler.
Onuncu süâl olarak dediler ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”hazretlerinin yüzügünü kaybetdin. Cevâb
verdi ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
gözleri önünde yüzük Erîs kuyusuna düsdü. Ne kadar
aradıksa, bulamadık. O serefden mahrûm kaldık. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” her bir süâle lâyık oldugu üzere cevâb
verdi. Alîyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh” gayreti
ile fitne sâkin oldu [fitne çıkmadı]. Kavga def’ oldu.
Yirmiüçüncü Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 118.ci sahîfesinde
diyor ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” halîfe
iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâbları
çok okumusdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân
olup, halîfenin gözüne girmek istedi. Bu fikrle müslimân
oldu. Fekat, halîfe buna hiç yüz vermedi. Bu her yerde hazret-i
Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî dönmesi, her zemân seni
kötülüyor, dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da Mısra
gidip, halîfeye karsı propagandaya basladı. Çok bilgili oldugundan,
câhilleri etrâfına topladı. En çok söyledigi sey, (Her
– 217 –
Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de
Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân onun elinden aldı.) sözleri
idi. Fellahları kandırıp, Osmân “radıyallahü anh” kâfirdir,
dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa’ddan, halîfeye sikâyetler
yazdılar. Mısrdan dört bin kisi Medîneye geldi. Halîfenin begenmedikleri
hareketlerini kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle
cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i serîfler ile haklı oldugunu
isbât etdi. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Irâkdan dört
bin kisi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz dediklerinde,
hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı. Gelenlerin
maksadları hazret-i Osmânı hâl’ etmek idi. Mısrlılar hazret-
i Alîyi, Irâklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu.
Mısrlılar hazret-i Alîye gelip, (Seni halîfe yapacagız) dediler.
Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin
yerlesdiginiz yere gelip konacak askerin mel’ûn oldugunu
haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alînin “radıyallahü
anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür, dedi. Hazret-i
Alî de pekî deyip, sabâhleyin askere nasîhat verdi. Asker geri
dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısr vâlîsini degisdir,
onların istedigini ta’yîn eyle, dedi. Halîfe, Muhammed bin
Ebî Bekri vâlî yapdı. Mısrlılar vâlî ile Mısra gitdi. Fekat yolda
bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâliye
emr olup, gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zemân yazılar
noktasız oldugundan, noktanın yerine göre, katl ediniz ma’nâsı
da okunur. Mısrlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler.
Irâklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar.]
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mevcûd dörtyüz
kölesi [kulu] var idi ki, akçe ile almıs idi. Hepsi harb âletleri
ile kusanıp, hazret-i Osmânın serâyını kusatmıslardı. Hazret-
i Osmân bütün kölelerini huzûruna çagırıp, buyurdu ki, her
kim odasına varıp, silâhını bırakıp, kendi hâlinde oturursa,
âzâd olsun. Benim hayr düâm onun ile olsun. Onlar da emre
uyup, dagıldılar. Ondan sonra hazret-i Alîye “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber verdiler. Onbin kadar
kimse hazret-i Osmânın katli için toplanıp gelmislerdir, dediler.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ayrılıgı, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin cân-ı
azîzlerine bir mertebe kâr eylemis idi ki, ne günleri gün yerine
– 218 –
ve ne geceleri gece yerine geçer idi. Geceleri aglar idi. Mubârek
cigerini daglardı. Hattâ Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinden sonra, Zülfikâr adlı kılıcını mubârek
beline kusanmadı. Ve Düldül adlı atına binmedi. Gecegündüz
Ravda-i Mutahharasında olurdu. Onun için kendileri
gitmeyip, imâm-ı Haseni ve imâm-ı Hüseyni “radıyallahü teâlâ
anhümâ” gönderdiler. Tenbîh eylediler ki, her kim ki hazret-
i Osmânı kasd için gelir ise kılıcı vurun. Her kim olursa olsun,
aman vermeyin. Bu iki seyhzâde, bellerine kılıçlarını kusanıp,
hazret-i Osmânın kapısına vardılar. Bu seyhzâdeleri
gördükleri gibi, hiçbir fert kapıya gelmege cesâret edemedi.
Kapıyı bırakıp, serây dıvârını deldiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” Kur’ân-ı azîm ve Fürkân-ı kerîm okurlar
idi. Okurken sehîd eylediler (El hükmülil vâhidil Kahhâr). (Innâ
lillah ve innâ ileyhi râciûn). Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” vefât etmeden evvel hazret-i imâm-ı Alîye haber
verdiler. Acele ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına gitdi.
Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyni görüp, onları tekdîr edip,
içeri hazret-i Osmânın yanına vardı. Mubârek hâtırını sordu.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hâline sükr edip, dedi
ki, yâ Alî! Bu benim basıma gelecegini beni bilmez mi zan
edersin! Yoksa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri bana bildirmedi mi zan edersin. Yâ Alî! Lutf edip,
benden ötürü bir kimseye zarar etmiyesin. Bu gece Peygamberimiz
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda
gördüm. Bana buyurdu ki; (Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda
iftâr edersin!) Yâ Alî, on nesneyi sakladım. Mahrem hazîne
gibi kimseye açmadım. O on nesneyi bu üslûb üzere takrîr
buyurdular: Ben islâmın üçüncü halîfesi oldum. Fahr-il kevneyn
ve Resûl-i sekâleyn Peygamberimiz “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerîme-i muhteremelerini
almak, hiç kimseye müyesser olmamısdır. Bana müyesser oldu.
Tegannî etmedim. Bütün ömrümde tegannî etmek istemedim.
Tegannî edilen yere bile ugramadım. Îmâna geldikden
sonra zinâ etmedim. Evvelden de zinâ etmemisdim. Îmâna geldikden
sonra, hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemisdim.
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile
bî’at edip, mubârek eline elim yapısdıkdan sonra, sag elimi av-
– 219 –
ret yerime uzatmadım. Bir Cum’a günü geçmedi ki, ben bir köle
âzâd etmis olmıyayım. Eger hâzır köle bulunmaz ise, sonra
bir köle alıp, getirip, âzâd ederdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden beri
benim basıma gelecegi bilirdim. Lâkin kimseye açmazdım. Bu
üslûb ve bu tertîb üzerine yedi mushaf-ı serîf yazdırıp, bütün
mu’minleri ihtilâf etmekden kurtarıp, herbirini bir iklîme
[memlekete] göndermek bana müyesser oldu.
Yirmidördüncü Menâkıb: Emîr efendi buyurdular ki, hazret-
i Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hattı
serîfleri ile yazdıgı mushaflardan üç dânesini gördüm. Birini
Sâmda, birini Yemende ve birini Mısr Iskenderiyyesinde. Ammâ,
ba’zılarından nakl olunur ki, bu mushafların üçünde de meâl-
i serîfi (... Onlara karsı sana Allahü teâlâ kâfidir, yeter..) olan
Bekara sûresi 137.ci âyet-i kerîmesinde sehîd etdikleri vakt,
mubârek kanı damlamıs. Lâkin ba’zılarından da rivâyet olunur
ki, su ânda kelâm-ı serîflerin birisinde adı geçen âyet-i kerîmede
mubârek kanı tâze, sanki henüz damlamısdır. Allahü teâlânın
hikmeti, Emîr efendi huzûruna bir kaç def’a varıldı. Ammâ
bu haberin sıhhatini sormak müyesser olmadı. Lâkin bu kadar
kerâmeti, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
yüce sânı için acâib degildir.
Yirmibesinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, menâkıb-ı hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bâbının haseninde rivâyet
olunmusdur. Semâme tebni Cezemîl Kuseyrî dedi ki: Ben Yevmüddâra
hâzır oldum. Yevmüddâr, hazret-i Osmânın katl olundugu
güne derler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, serâyını
muhâsara edenlerin hâlini anladı. Onlara hitâb edip, buyurdular
ki: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve de islâma
yemîn ederim ki, siz bilmez misiniz, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Medîneye geldi. Medîne-i Münevverede
Rûme kuyusundan baska tatlı su yokdu. Buyurdular
ki, (Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslimânların
kovasını bir tutarsa, onun Rûme kuyusundaki kovasından
Cennetdeki kovası hayrlı olur.) Kendi hâlis malımdan o kuyuyu
satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekden beni men’
edersiniz. Hattâ deryâ (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim. Hep-
– 220 –
si dediler ki: (Evet öyledir). Rûme, bir kuyunun adıdır. Medîne-
i Münevverenin altı mil mikdârı uzagında bir kuyudur. O
kuyu küçük vâdi’dedir. Zîrâ, Medîne-i Münevverede iki vâdi’
vardır. Büyük vâdi’de olan Azîze kuyusudur.
Sârih Gürânî “rahimehullah” Ibni Abdülberden nakl etmisdir
ki: Medîne-i Münevverede bir yehûdînin agzı örülü bir kuyusu
var idi. Suyu gâyet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:
(Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslimânların kovası
ile berâber tutarsa, Cennetdeki kovası bundan hayrlı olur.)
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu yehûdî
ile pazarlık etdi. Yehûdî kuyunun temâmını satmakdan imtinâ
etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı.
Nöbet yolu ile, bir gün Osmânın “radıyallahü anh” olacak, bir
gün yehûdînin olacakdı. Hazret-i Osmân nöbetini sebîl ve sadaka
etdi. Yehûdî ücret ile satardı. Müslimânlar da hazret-i Osmânın
nöbeti geldikde, iki günlük su alırlardı. Yehûdînin nöbetinde
aslâ ugramazlar idi. Yehûdînin pazarı kesâda ugrayınca,
diger yarısını da satmak istedi. Diger yarısını da Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını
yehûdîden oniki bin dirheme almısdı. Diger yarısını da sekiz
bin dirheme aldı. Temâmını sebîl etdi.
Yine hazret-i Osmân muhâsara edenlere hitâb edip, buyurdu
ki, Allahü teâlâ hazretlerine ve islâma yemîn ederim ki, siz
bilmez misiniz. Mescid dar geliyordu. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Falanın yerini kim satın
alıp, Mescide katarsa, o yerden dahâ iyisine Cennetde kavusur.)
O yeri has malım ile satın aldım ve Mescide ilhâk etdim
[katdım]. Siz bu gün beni o mescidde iki rek’at nemâz kılmakdan
men’ ediyorsunuz. Dediler, evet öyledir. O yine buyurdu
ki, yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâya ve islâma ki, Tebûk
gazâsında, islâm askerini kendi malımdan techîz etdigimi
bilmiyor musunuz? Dediler; evet, biliyoruz! Yine buyurdu ki,
yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve islâma
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mekke-i Mükerremeden
Sebîr adlı daga çıkdılar. Ebû Bekr ve Ömer ve ben
de berâber çıkdım. Dag harekete geldi. Hattâ tasları döküldü.
– 221 –
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayagı ile
daga vurup, buyurdular ki, (Sâkin ol yâ Sebîr! Senin üzerinde
bir Nebî ve bir Sıddîk ve iki sehîd vardır.) Bunu bilmez misiniz.
Dediler, evet, biliyoruz! Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” dediler ki, (Allahü ekber! Kâ’benin Rabbine yemîn ederim
ki, ben sehîdim.) Allahü ekber sözünü, hayretde olan kimse
hasmını ilzâm ve ona tepki seklinde söyler. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” o vakt, hasmlarını izhâr edip, kendisinin
hak üzere olup, hasmlarının bâtıl üzerine oldugunu, onlar
kendi dilleri ile ikrâr etdiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Sebîr dagı üzerinde iki sehîd buyurduklarının
birisi hazret-i Ömer, birisi hazret-i Osmândır “radıyallahü
teâlâ anhümâ”. Yine hasmlara hitâb edip, dedi, Kâ’benin
Rabbi hakkı için siz sâhid olunuz ki, muhakkak ben sehîdim.
Üç def’a böyle buyurdular:
(Mesâbîh-i serîf)den yine o bâbda nakl olunmusdur: Süheyl
der ki, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dâr gününde bana
dedi ki, muhakkak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri benden ahd aldı. Ben o ahd üzerine sabr ediciyim.
Ya’nî bana vasıyyet buyurdular ki, sabr edeyim. Mukâtele
etmiyeyim.
Yirmialtıncı Menâkıb: Adî bin Hâtem “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet etmisdir: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” hazretlerinin
sehîd oldugu gün bir nidâ isitdim. (Yâ Osmân bin Affân!
Râhatlık ve se’âdet ile, Rabbini gadabsız bulman ile, gufrân
ve rıdvân ile müjdeliyorum.) Etrâfıma bakdım. Bir kimse
görmedim. (Sevâhid-ün nübüvveden) alınmısdır.
Yirmiyedinci Menâkıb: Yine adı geçen kitâbdan terceme
olundu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini
içdi. Üç gün mubârek cenâzesi durup, defn olunmadı. Üç
günden sonra, hâtıfdan (gaybdan) bir ses geldi ki, (Osmânın cenâzesini
defn edin. Nemâzını kılınız ki, muhakkak Hak Sübhânehü
ve teâlâ ve tekaddes hazretleri ona salevât eyledi, ya’nî
rahmet eyledi,) diyordu.
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” üç günden sonra, Bakî’ tarafına defn olun-
– 222 –
maga giderken, arkalarından bir büyük bulut hâsıl oldu. Cenâze-
i serîf ile gidenlerin yüreklerine korku düsüp, az kaldı ki, cenâzeyi
bırakıp, gideceklerdi. O bulutun içinden bir ses, (korkmayınız,
meyyiti bırakıp gitmeyiniz ki, biz de bu mubârek meyyitin
nemâzını kılmaga geldik,) diyordu. Meger onlar melekler
imis. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” nemâzını kılıp,
vücûd-ı serîflerini ziyâret etmek için gelmisler. Bu da (Sevâhidün
nübüvve)den terceme olunmusdur.
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” sehîdlik rütbesine nâil oldukdan sonra, Fahr-ül kevneyn
ve Resûl-üs sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin Mescid-i serîflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinnîler
gelip, aglayıp, feryâd ve figân eylediler. Cümle halk bunların
feryâd ve figânlarını isitdiler. Bu da hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” büyüklügüne isâretdir. (Sevâhid-ün nübüvve)
den terceme olundu.
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” sehâdet mertebesine kavusup, âhırete sefer etdikden sonra,
Medîne-i münevverede halîfelerin oturması vâki’ olmamısdır.
Allahü teâlânın rızâ-ı serîfleri olmamısdır. Zîrâ hazret-i
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” halîfe olunca, rey’i serîfleri
öyle oldu ki, Kûfe sehrine yerlesdiler. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” Medîne-i münevvereden Kûfe sehrine varıp,
orada yerlesmeleri, onun, Resûlullahın huzûrunda izzeti ve
kadri olmadıgı sekliyle kıyâs etmemelidir. Hâsâ öyle degildir.
Nihâyet ezelde böyle mukadder olmus ki, hazret-i imâm-ı Alî
“kerremallahü vecheh” Hak sübhânehü ve teâlânın nusret ve
inâyeti ile, Kûfe sehrine varıp, etrâfındaki memleketleri feth
edip, oraları koruması ezelde takdîr olunmusdur.
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ
anh” bir büyük kerâmeti de sudur. Hazret-i Osmânın sehâdetine
gelinceye kadar bu ümmet arasında fitne yok idi. Hazret-i
Osmân sehîd oldu. Dünyâ fitne ile doldu. Fitnenin sonu Deccâl
ile hitâm [son] bulsa gerekdir. Hazret-i Osmânın sehâdetinden
bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sürûr gelse, eger o kimse
Deccâla yetisirse, ona tâbi’ olup, kâfir olmasından korkulur.
Eger Deccâla yetismezse, kıyâmet günü hasr oldukda, Deccâl
– 223 –
ile hasr olmakdan korkulur. Neûzü billâhi teâlâ. Allahü teâlâ
hazretleri, müslimânları, Sahâbe-i kirâma zerre mikdârı kalblerinde
kin ve düsmanlık olmakdan ve husûsî ile hulefâ-i râsidîn
hazretleri hakkındaki düsmanlıkdan hıfz eylesin “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”!
Otuzikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de diyor ki: Ibni
Sa’îd-ül Gaffârî derler bir kimse var idi. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini içdikden sonra,
se’âdethânelerine girdi. Orada Sultân-ı kâinâtdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” kalmıs bir asâ var idi. Onu alıp, dizine
dayayıp, kırmak istedi. Orada hâzır olanlar, çagırısıp, sakın
ola ki, bu mubârek asâyı kırma, zîrâ, Fahr-i âlem hazretlerinden
kalmısdır, dediler. O da asâyı kırmadı. Lâkin küstâhlık
edip, hazret-i Osmânın harem-i hâslarına [evine] girip, o mubârek
asâyı kırmak kasd etdigi için, o kimsenin ayagına bir
hastalık zuhûr edip, günden güne artdı. Senesine varmadı, öldü.
Hak Sübhânehü ve teâlâ gayûrdur [gayretlidir]. Dostlarına
ihânet edenlerin dünyâda olsun, âhıretde olsun, haklarından
gelir.
|
|
|
| Kur'an da geçen peygamberlerle ilgili kıssalar |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 02:58 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Kur'an da geçen peygamberlerle ilgili kıssalar
Hz İbrahim (as):
Kur’an’da adı 69 defa geçmektedir Kur’an’ın 14 sure onun adını taşımaktadır
Oğlu Hz İsmail (as) ile birlikte Kâbe’yi inşa etmiştir Çok misafirperver biriydi
Kurban kesmeyi bize o öğretmiştir Kendisine 10 sayfalık kitap verilmiştir
Babil hükümdarı Nemrut tarafından ateşe atılmış, ateş kendisini yakmamıştır
Allah’ın dostu olarak anılır
Hz Yusuf (as):
Kur’an’da adı 27 defa geçmektedir Kur’an’ın 12 suresi onun adını taşımaktadır
Yakub’un 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur Kardeşleri kendisini kıskanmışlar,
kuyuya atmışlardır Kendisine rüyaları yorumlama yeteneği verilmiştir
Bu bilgi ve yeteneği sayesinde Mısır’a yönetici olmuştur Kur’an’da
toplu olarak bir sürede, baştan sona anlatılan tek kıssa onunkidir
Bu kıssa Kur’an’da “kıssaların güzeli” olarak nitelenmiştir
HzSüleyman ve baykuşun kıssası
Hayat-ül hayvan kitabında bildiriliyor ki:
Süleyman aleyhisselam bütün hayvanlarla konuşurdu Bu onun mucizelerinden biriydi
Gökte tahtı ile gezerdi Bir gün baykuş Süleyman aleyhisselama selam verdi
Süleyman aleyhisselam selamını alıp ona sordu ki:
- Niçin buğday yemezsin?
- Âdem aleyhisselam onun yüzünden Cennetten çıktığı için
- Niçin su içmezsin?
- Nuh aleyhisselamın kavmi suda boğulduğu için
- Niçin hep harabelerde bulunursun?
- Harabeler Allahü teâlânın mirasıdır
- Niçin evlerde ötersin?
- İnsanları ikaz için Önlerinde şiddetli tehlikeler varken nasıl gafletle uyurlar
Böylesine yazıklar olsun!
- Gündüzleri niçin çıkmazsın?
- İnsanlar bana zarar verebilirler
- Öterken ne dersin?
- Tesbih okur bir de "Ey gafiller, çıkacağınız uzun sefer için azık hazırlayın!" derim
Süleyman aleyhisselam baykuştan daha nasihatçı kuş olmadığını söyledi (Berika)
Hz Süleyman ve Karıncanın kıssası
HzSüleyman bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar Karınca da, bir buğday tanesi yerim diye cevap verir Cevabın doğruluğunu kontrol etmek isteyen Hz Süleyman (as) karıncayı bir şişeye koyar Yanına da bir buğday tanesi koyar ve hava alacak şekilde şişeyi kapatır
Sonra da bir yıl bekler Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır HzSüleyman (as) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar Karınca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (cc) verirdi Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini yerdim Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi
Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin O yüzden yarısını bıraktım der" paylaşmak istedim
Rızkı veren Allah'tır ve dünya Sultan Süleyman'a bile kalmamıştır
|
|
|
| Cennete Adam Yetiştirin |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 02:55 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Cennete Adam Yetiştirin
Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir nesne atan başka bir adama rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sâhile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve:
-“Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi :
- “Yaşamaları için” cevabını verince, adama şaşkınlıkla:
-“İyi ama , burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunlar? denize atmanız neyi fark ettirecek ki?” der. Yerden bir denizyıldızı daha alan kişi onu denize atarken,
-“Bak , onun için çok şey fark etti!” karşılığını verir.”
|
|
|
| Seccadenin Feryadı |
|
Yazar: RasitTunca - 06-18-2018, 02:53 PM - Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları
- Yorum Yok
|
 |
Seccadenin Feryadı
Gün ışımamış sabah yakındır
Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştıBir iniltiyle uyandı adamEtraf halen karanlıktı İniltiyi rüya gördüğüne yordu Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi Sesin geldiği yöne doğruldu O an rüyada olduğuna iyice emin oldu Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi <
Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle <
-İnleyen sen miydin?
-Evet dedi seccade
-Niçin ağlıyorsun?
Seccade yine içe işleyen bir sesle:
- Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!
- Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam
Seccade:
- Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir
- Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye
- Ağlarım çünkü Allahın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın
-Beni rahat bırak deyip döndü adam
Seccade devam etti
- Ey Allahın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah'ın çağrısına neden icabet etmezsin!!!
Adam iyice sıkılarak:
-Ey seccadem, beni rahat bırak Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini
- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu
- Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun
Adam iyice öfkelendi:
-Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı
Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;
-Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misinHer kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek Ve yine O güzel insan Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider Ve nihayet Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi
Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;
-Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi
Seccade:
-Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi-Yarın inşallah , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam
Seccade son bir ümitle ;
-Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allahın Kulu!
Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı Seccade de bir süre sessiz kaldı Adam uykuya devam etti
Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile Seccadenin son sözlerini duyamadı O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu
-Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!!
Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken Süresi de kısıtlı Gün gelip atar, farkında olmadan
|
|
|
|